بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
DAVUD EMRE YAYINEVİ
Kitabın Adı:
KUR’AN KAVRAMLARI
Yazarı:
Ahmed KALKAN
Tashih:
Ahmed Kalkan
Mizanpaj:
Ehl-i Dizayn
Kapak Tasarım:
Ehl-i Dizayn
İstanbul 2011
Baskı:
Kitap Matbaacılık Ltd. Şti.
Cilt:
Erdoğanlar
Dâvud Emre Yayınevi
Telefon: (0 216) 632 29 58
www.davudemreyayinevi.com
KUR’AN KAVRAMLARI
ANSİKLOPEDİK
ve GÜNCEL YANSIMALARI
Ahmed KALKAN
CİLT -10-
T-U-Ü-V-Y-Z
- I -
İÇİNDEKİLER
Kur’an Kavramları Ansiklopedisi
Onuncu Cilt T-U-Ü-V-Y-Z Harfi
TEVBE / 1
• Tevbe; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim’de Tevbe
• Hadis-i Şeriflerde Tevbe
• Tevbenin Çeşitleri
• Tevbenin İbadet Olarak Önemi
• Günümüzde Tevbe Anlayışı; Tevbe Kavramının Yozlaştırılması
• Tevbe, Bir Devrimdir, Bir Başkaldırıdır
• Tevbenin Kabul Edilmesi İçin Gerekli Şartlar
• Putları Parçalamak
• Kötü Çevreyi ve Dostları Değiştirme
• Tevbenin Gerekleri
• Ölüm Korkusu Sebebiyle Tevbe
• Tevbenin Zamanı ve Tevbe Etmenin Faydaları
• Tevbe Pişmanlık Ateşiyle Yanmaktır
• Tevbe Namazı
• İstiğfâr
• Af ve Allah'ın Affediciliği
TEVHİD (TEK İLÂH) / 31
• İlâh; Anlam ve Mâhiyeti
• Tevhid; Anlam ve Mâhiyeti
• Tevhid; Hayatın Anlamı
• Tevhidin Yansımaları
• Evrendeki Tevhid
• Tevhid ve Allah’ın Hâkimiyeti
• Tevhid ve Tâğutlarla Mücâdele
• Tevhidi Bozan Durumlar
• Kur'ân-ı Kerim'de Tek İlâh/Tevhid Kavramı
• Kur’an’da Tevhidle İlgili Önemli Vurgular
• Tevhidin Göstergesi; Kapsadığı Mânâ ve Sonuçları
• Kelime-i Tevhid
• Tevhid Penceresinden Günümüz ve İnsanımız
• Amelde Tevhid
• Muvahhid
TEVRÂT / 81
• Tevrât; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim'de Tevrât Kavramı
• Tevrat’ta Tanrı’nın Özellikleri
- II -
• Yahûdilerin İslâm’a Aykırı İnançları
• İsrâiloğullarının Karakteri / Yahudileşme Alâmet ve Özellikleri
• Muharref Ahd-i Atik’teki (Tevrat’taki) Çelişkiler
• Muharref Tevrat'taki Müstehcenlik ve Yüz Kızartıcı İfadeler
• Muharref Tevratta Kadın
• Ahd-i Atik'de Savaş, Sömürü ve Irkçılık
• Talmud
• Tahrif
• Tevrât’ın Tahrifi
• Bugünkü Tevrat ve İncil’e Uymanın Hükmü
• Dini, Kutsal Kitabı Tahrif Sadece Eski Toplumlarla mı Sınırlıdır?
• Tefsirlerden İktibaslar
TİCÂRET / 147
• Ticâret/Alış-veriş; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Ticâret Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Ticâret Kavramı
• Hz. Peygamber'in Ticâretle Uğraşması
• Maîşet Temini Açısından Ticâretin Önemi
• İş, Kazanç, Meslek ve Ticarî İlişkilerde Haramlar
• Fâhiş Fiyat
• Ticârî Muâmelelerdeki Haramlar ve Haram Kazanç Yolları
• İslâm Ekonomisinin Genel Prensipleri
• En Kötü Ticâret; Allah’ın Âyetlerini Az Bir Karşılığa Satmak
• Hiçbir Peygamber, Tebliğ Karşılığında İnsanlardan Ücret İstemez
• İslâm ve Basit Çıkar Gözetmek
• Allah'ın Âyetlerini Satmak En Zararlı;
• Cihad ve İnfak da En Kârlı Bir Ticârettir
UNUTMA / NİSYÂN / 217
• Nisyân/Unutma; Anlam ve Mâhiyeti
• Unutkanlık ve Şeytan
• Kur’an-ı Kerim’de Nisyan/Unutma Kavramı
• Unutmak, Sorumluluğu Düşürür mü?
• Kur’an’da Unutkanlık Tedavisi
• Hadis-i Şeriflerde Nisyân/Unutma Kavramı ve Unutkanlığın Tedavisi
• Hâfıza/Bellek ve Geliştirme Teknikleri
• Unutma ve İlgi, Dikkat, Tekrar İlişkisi
• Unutma ve Zikir, Tezekkür, Duâ İlişkisi
• Gaflet, Sehv, Sehv Secdesi
ULU’L-EMR / 249
• Ülü’l-Emr; Anlam ve Mâhiyeti
• Ardından Ağıt Yakmak İçin Değil; Muhteşem Dönüşünü Hızlandırmak İçin HİLÂFET
• İslâm Devlet Başkanı Olarak Ülü’l-Emr Ya da Halife
- III -
• Ülü’l-Emrin Görevleri
• Râşid Halifeler; Örnek Ülü’l-Emrler
• İmam; Ülü’l-Emr’in Diğer Adı
• Başında Ülü’l-Emr Olan İslâm Devletinin Temel Özellikleri
• Kur’ân-ı Kerim’de Ülü’l-Emr
• Hadis-i Şeriflerde Ülü’l-Emr
• Ülü’l-Emr, Halife Ya da İmam Denilen Müslümanların Liderinin Önemi
• İzinden Gidilen Ülü’l-Emirler/Önderler; Takvâ İmamları ve Küfür İmamları
• Zâlim ve Fâsık Ülü’l-Emrin İmâmeti
• Zâlim ve Fâsık Ülü’l-Emre/İmama Karşı Kıyam Hakkı
ÜMMET / 287
• Ümmet; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Ümmet Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Ümmet Kavramı
• Bir İman Toplumu Olarak Ümmet
• Ümmet-İmam İlişkisi
• Ümmet Bilinci
VAHDET (HEP BİRLİKTE ALLAH’IN İPİNE SARILMAK) / 319
• Vahdet; Anlam ve Mâhiyeti
• Vahdet; Şimdi Değilse Ne Zaman?
• Kur’ân-ı Kerim’de Vahdet Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Vahdet Kavramı
• Vahdetin Tezâhürü; Cemaat
• Cemaat ve Tebliğ Çalışmalarında Usûl
• İhtilâflara Yaklaşım
• Kur’an’ın Işığında İhtilâfları Çözüm Tarzı
• Tefrika; İhtilâfın Şiddetle Haram Olan Şekli
VELÎ / DOST / 369
• Velî; Anlam ve Mâhiyeti
• Allah’ın Velî Oluşu
• Dostun Nitelikleri
• Dost Olmak; Allah'a, Rasûlüne ve Mü’minlere
• Kur’an-ı Kerim’de Velî ve Velâyet Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Velâyet/Dostluk
• Düşmanlık ve Dostluk; Tevhidin Gereğidir, İmanın Dışa Yansımasıdır
• Velâyetin Siyasî Görüntüleri
• Siyâsî Anlamda Velâyet-Kadın İlişkisi
• Müslüman Olmayan Akrabalarla Dostluk ve İlişki
• Evliyâullah / Allah’ın Velîleri Kimlerdir?
- IV -
• Tasavvuf Etkisiyle Velî ve Evliyâ Kavramlarında Anlam Kayması
• Velî Kültü
• Velî Kavramıyla İlgili Bazı Tasavvufî Terimler
VESÎLE / 441
• Vesîle; Anlam ve Mâhiyeti
• Vesile Sâlih Ameldir
• Ölülerden Yardım Dileme Sapıklık ve Zavallılığı
• Kabirlerle Tevessül
• Günümüzde Kabirlerle Tevessül ve Rûhâniyetten İstimdat
• Duâda Tevessül
• Duânın İstismar Edilmesi
• Kur’ân-ı Kerim’de Vesîle Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Vesîle Kavramı
• Vesile Konusunda Zayıf ve Uydurma Hadis Rivâyetleri
• Tasavvufta Vesile Anlayışı
• İstiğâse
• İstimdâd
• Tevessül Tartışmaları
• Tefsirlerden İktibaslar
VESVESE / 503
• Vesvese; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Vesvese Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Vesvese Kavramı
• Vesvesenin Sebepleri ve Kurtuluş Yolları
• İnsana İlişen Vesvese ve Kurtuluş Yolları
• Vesvese ile Mücâdele Edenlerin Başından Geçenler
• İnsana Gelen Vesvesenin Hikmetleri
• Vesvese En Çok Kimlerde Görülür?
• İmam Gazâli'ye Göre Kalbin Mâhiyeti, Vesvese ve Kurtuluş Yolları
• Nâs Sûresi, Şeytanın Hilesi ve Vesveseden Kurtuluş Çareleri
• Vesveseyi Gideren ve Şeytanın Desiselerine Engel Olan Çareler
• Şeytan ve Vesvese
• Vesveseden Kurtulmanın Pratik On Çaresi
• Büyük Düşmanın Âdî Oyunları
YAHÛDİLER / 579
• Benî İsrâil, İsrâil, İbrânî, Yahûdî ve Mûsevî Kelimeleri ve Mâhiyeti
• İsrâiloğullarının Özelliklerinden Bahseden Bazı Âyet ve Hadisler
• İsrâiloğullarının Tarihi
• Firavun ve İsrâiloğulları
• Firavun'dan Kurtulduktan Sonra İsrâiloğulları
• Hz. İsa ve Benî İsrâil
• Hz. Muhammed (s.a.s.) ve İsrâiloğulları
• İsrâiloğullarının Karakteri / Yahudileşme Alâmet ve Özellikleri
- V -
• Onlar ve Biz
• Yahudileşme ve Yahudileşme Temâyülü
• İmanda Pazarlık
• Dini, Kutsal Kitabı Tahrif
YARATMA (HALK) / 607
• Halk Kelimesi; Anlam ve Mâhiyeti
• El-Hâlik/Yaratıcı, Yalnız Allah'tır
• Allah, Genel Olarak Her şeyin Yaratıcısıdır
• Ölümün ve Hayatın Yaratılması
• İlk İnsanın Yaratılışı
• Allah, İnsanı En Güzel Şekilde Yaratmıştır
• Her Şey İnsan İçin, İnsan da Allah'a Kulluk İçin Yaratılmıştır
• Yaratma, Bir Kere Olup Bitmiş Değil; Devamlıdır
• Kulluk, Yaratana Yapılır
• Allah'tan Başka Yaratıcı Yoktur
• İlk Yaratılış, İkinci Yaratılışa (Yeniden Dirilişe) Delildir
YEİS; ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİT KESMEK / 623
• Yeis; Anlam ve Mâhiyeti
• Ümitsizlik-Küfür İlişkisi
• Ümitsizlik Psikolojisi
• Ümit; “Yeis”in Zıddı
• İnsan Psikolojisini Dengeleyen İki Unsur: Korku ve Ümit
• Kur’ân-ı Kerim’de Yeis ve Allah’ın Rahmeti
• Hadis-i Şeriflerde Yeis ve Allah’ın Rahmeti
• Günahların Affı İçin Gerekli Şart; Tevbe
• YeisYok!
YEME-İÇME (TEMİZ/GÜZEL RIZIKLARDAN YEMEK) / 661
• Yeme İçme, Müslüman İçin İbâdettir
• Kur’ân-ı Kerim’de Yeme İçme ile İlgili Âyetler
• Hadis-i Şeriflerde Yeme İçme
• Yiyeceklerin Helâl ve Haramlığı
• Haram Kılınan Yiyecekler ve Hikmeti
• İçkiler, Uyuşturucular ve Sigara
• Haram Kazanç Yolları
• İsraf
• Az Yemenin Faydaları
• Yemek Âdâbı
• Yiyecekleri/Rızkı Veren Allah'tır
• Yiyeceklerin Temizinden ve Helâlından Faydalanmak
YEMİN / 687
• Yemin; Anlam ve Mâhiyeti
• Yemin Çeşitleri
• Yemin Keffâreti
- VI -
• Yeminin Hâkim Kararına Etkisi
• Yalan Yemin
• Kur'ân-ı Kerim'de Yemin Kavramı
• Kur’an’da Allah’ın Yeminleri (Aksâmu’l-Kur’an)
• Hadis-i Şeriflerde Yemin Kavramı
• Kasâme
• Lian/Mülâane
• İlâ’
• Günümüzdeki Kullanımıyla Yemin
• Tarihten Bu Güne Yemin ve Andiçme
• Resmî Uygulamalarda Yemin/Andiçme
YER VE GÖK (ARZ VE SEMÂ) / 727
• Arz ve Semâ Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
• Semâ ve Semâlar
• Burçlar
• Güneş
• Yıldızlar
• Hareket ve Zaman
• Dünyamız ve Güneş
• Evrenin Muazzam Büyüklüğü
• Galaksiler Ve Samanyolu Galaksisi
• Fezanın Kısmî Fethi
• Kâinatın Nizamı, Muhteşem Sistem
• Kâinat Büyük, Ama Ekber Değil!
• Gök Cisimlerinin Putlaştırılıp Bâtıl Tanrı Kabul Edilmesi
• Ve Günümüz
• Günümüz ve Modern Müneccimlik
• Günümüz ve Arzın Kutsallaştırılması
• Müneccimlik ve Falcılık
• Burç ve Yıldız Falının Hükmü
YÛSUF (A.S.) / 753
• Yusuf’un (a.s.) Hayatı ve Mücâdele Örnekliği
• Yusuf’un (a.s.) Yönetimi ve Çağdaş Çarpık Yorumlar
• Hz. Yusuf ve Tevhid Dâveti
• Kur’ân-ı Kerim’de Yusuf (a.s.) ve Yûsuf Sûresi
• Yûsuf Kıssasından Alınacak Dersler
• Yusuf Sûresinden Çıkan İlkeler
• Hadis-i Şeriflerde Yusuf (a.s.)
• Kişilik Psikolojisi Açısından Yusuf (a.s.)
• Züleyha; Hz. Yusuf’un Büyük İmtihanlarından Biri
• Hz. Yusuf’un Sınavları ve Biz
- VII -
ZAMAN, ASR, DEHR
VE GECE-GÜNDÜZ / 823
• Asr; Anlam ve Mâhiyeti
• Zaman; Anlam ve Mâhiyeti
• Çeşitli Din ve Zihniyetlere Göre Zaman
• Câhiliye Araplarında Zaman
• Varlığın Tabiatı ve Zaman
• Kur’an’da Zaman Kavramının Sunuluşu
• Kur’an’da Zaman Kavramını İfade Eden Kelimeler
• Kur’an’ın İçeriğine Ait Zaman Stratejisi
• Hadis-i Şeriflerde Zaman Kavramı
• Zaman Tahlili (Geçmiş Zaman, Şimdiki Zaman, Gelecek Zaman)
• Tedrîcîlik
• Planlama
• Zaman Aşımı
• Gün, Altı Gün
• Ân
• Gece-Gündüz Âyetleri
• Zamanın Özel Kesitleri ve Mübârek Günler
• Allah’ın Zamandan Münezzeh Olması Ne Demektir?
• Asr Sûresi ve Toplumsal Saâdet İlkeleri
• Gece ve İhyâsı
• Kıyâmu’l-Leyl, Nâşietu’l-Leyl: Gece Neşesi
• Âhir Zaman
• Zamanı Değerlendirme
ZEKÂT / 933
• Zekât; Anlam ve Mâhiyeti
• Zekâtın Farziyeti
• Zekât, Bütün Peygamberlerin Ümmetlerine Farz Kılınmış Bir İbadettir
• İsrâiloğullarına da Zekât Farzdı
• Zekât Vermemenin Cezası
• Zekâtı Tehir Etmenin Cezası
• Zekât Hakkında Özet Fıkhî Bilgi
• Zekâtın farz olmasının şartları
• Cimriliğin Kötülüğü; Cömertlik, Zekât ve İnfakın Önemiyle İlgili Bazı Âyetler
• Zekât ve İnfakın Önemini Anlatan Bazı Hadis-i Şerifler
• Zekâtın Önemi ve Hikmetleri:
• Zekât Malı Islah Eder
• Zekât, Nimetin Gerçek Sahibi Allah'a bir şükürdür
• Zekât Malı Temizler
• Malın Gerçek Sahibini Hatırlatır ve Kişinin Emanet Bilincini Güçlendirir
• Ferdi/Kişiyi Maddeperestlikten Korur; Kalpteki Dünya Sevgisine Karşı Bir İlâçtır
- VIII -
• İhtiras Zincirini Kırar, Hırsdan Korur, Nefsin Maraz ve İletini Tedavi Eder
• Zekât, Kişiyi Cimrilikten Korur, Cömertleştirir
• İsraf ve Lüx Gibi Şeytanî Eğilimleri Azaltır
• Kalbin Katılaşmasını Önler; Kalbe Sevinç, Mutluluk ve Huzur Verir
• Halka Şefkat ve Merhameti Arttırır, Dost Kazanmaya Sebep Olur
• k-Sıla-i rahme teşvik eder; Akrabaya vermeyi, onları gözetmeyi hatırlatır
• Zekât, Malı Ebedîleştirir
• m-Malı Çoğaltır, Bereketini Arttırır
• Kişiyi Yatırıma Teşvik Eder
• Fakir-Zengin Uçurumunu Önler, Orta Sınıf Oluşturur
• Zekât, Sosyal Dayanışma ve Sosyal Güvenlik Sigortasıdır
• Zekât, Dünya ve Âhiret Uçurumları Üzerindeki Bir Köprüdür
• Zekâtını Her Müslüman Kendisi Dağıtabilir mi?
ZEKERİYYÂ VE YAHYÂ (A.S.) / 967
• Hz. Zekeriyyâ (a.s.); Hayatı ve Şahsiyeti
• Hz. Yahyâ (a.s.); Hayatı ve Şahsiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Zekeriyyâ ve Yahyâ (a.s.)
• Peygamber Katili Yahûdiler
• Muharref İncillere Göre Hz. Yahyâ ve Şehâdeti
• Tefsirlerden İktibaslar
• Peygamberî Mesaj ve Örnekler
ZİKİR / 991
• Zikir; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim'de Zikir Kavramı
• Zikir ve İbâdetler
• Zikir ve Namaz
• Zikir ve Kur'an
• Hadis-i Şeriflerde Zikir Kavramı
• Namaz ve Kur’an’dan Sonra En Faziletli Zikirler; Tehlil, Tesbih, Tahmîd, Tekbir
• Zikrin Zıddı; Unutma ve Gaflet
• İbâdetlerin En Büyüklerinden Biri, Belki Birincisi; Zikir
• Tesbih/Zikir Kurbanları
• Zikrin Yozlaştırılması; Zikirde Usûl ve Âdâba Riâyetsizlik
• Tesbih/Zikir Kurbanları
• Zikri İhyâ Etmek, Zikirle İhyâ Olmak
• Zikrin Psikolojik Faydaları
ZULÜM - ZÂLİM / 1041
• Zulüm; Anlam ve Mâhiyeti
• Zulmün Karşıtı Olarak Adâlet
• Adâlet, Allah’ın İndirdiğiyle Hükmetmektir
- IX -
• Kur’ân-ı Kerim’de Zulüm Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Zulüm Kavramı
• Câhiliyyenin Zulüm Anlayışı
• Zulmün Çeşitleri
• Zâlim; Anlam ve Mâhiyeti
• Zâlim ve Zulüm Mantığı
• Zâlim Tipleri
• Kur’ân’a Göre Zâlimlerin Özellikleri
• Mazlum; Anlam ve Mâhiyeti
• Zulmün Cezası
• Zulme Râzı Olmamak
• Zâlime Karşı Tavır
BİBLİYOGRAFYA / 1078
KUR'AN KAVRAMLARI
KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR / 1094
CEVAP ANAHTARI / 1320
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER / 1324
SON SÖZ / 1396
TEVBE
- 1 -
Kavram no 179
Görevlerimiz 44
Bk. Af; Yeis; Günah; Haram-Helâl
TEVBE
• Tevbe; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim’de Tevbe
• Hadis-i Şeriflerde Tevbe
• Tevbenin Çeşitleri
• Tevbenin İbadet Olarak Önemi
• Günümüzde Tevbe Anlayışı; Tevbe Kavramının Yozlaştırılması
• Tevbe, Bir Devrimdir, Bir Başkaldırıdır
• Tevbenin Kabul Edilmesi İçin Gerekli Şartlar
• Putları Parçalamak
• Kötü Çevreyi ve Dostları Değiştirme
• Tevbenin Gerekleri
• Ölüm Korkusu Sebebiyle Tevbe
• Tevbenin Zamanı ve Tevbe Etmenin Faydaları
• Tevbe Pişmanlık Ateşiyle Yanmaktır
• Tevbe Namazı
• İstiğfâr
• Af ve Allah'ın Affediciliği
“Derken Âdem Rabb’inden birtakım kelimeler aldı, (onlarla tevbe etti. O da) tevbesini kabul etti. Muhakkak O, tevvâb/tevbeyi çok kabul eden, çok merhamet edendir.” 1
Tevbe: Anlam ve Mâhiyeti
“Tevbe” sözlükte, asla geri dönmek demektir. Bu anlam ile bağlantılı olarak ‘tevbe’ kula nisbet edildiği zaman, geçici olan günah halini terk edip günah öncesi duruma, düzgün hale (salah haline/fıtrata) dönmek olur. ‘Tevbe’ Allah’a nisbet edildiği zaman ise, geçici olan gazap (kızgınlık) halinden asıl olan rahmet ve af haline dönmek demektir. Tevbe: “Yapılan kötülüğü, işlenen günahı veya kabahati Allah yönünden, affedip bağışlamak; kul yönünden, yaptığının kabahat veya günah olduğunu bilip, onu bırakıp terk ederek Allah’a dönmek, yani O’nun emirlerine uymak ve yasak ettiği şeylerden kaçınmak suretiyle Allah’a sığınarak O’ndan affetmesini, bağışlamasını dilemek, yaptıklarından pişman olduğunu da belirterek yalnız O’na yalvarmak” demektir.
Bu açıdan ‘tevbenin’ şeriat dilindeki anlamı, kulun günahını itiraf ve ondan pişmanlık duyup bir daha yapmamaya karar vermesi; Allah’ın da bu ‘asla dönüş’ü, yani bu pişmanlığı kabul ederek günahı mağrifet etmesidir. ‘Tâib’, tevbe eden demektir. Allah’ın sıfatlarından ve isimlerinden biri ‘Tevvâb’dır. Tevvâb,
1] 2/Bakara, 37
- 2 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tevbeleri çok çok kabul eden anlamındadır. Allah’ın bir adı olarak et-Tevvâb; itaatina yönelerek, kendisine dönen için, o insanın istediği bağışlamaya dönen yahut kullarının hoşlanmadığı şeylerden sevdikleri şeylere dönen demektir. ‘Tevbe’, kul hakkında günahtan ve itaatsizlikten dönmeyi, Allah hakkında ise cezalandırmaktan dönmeyi ifade eder. Kul, hata ettikten sonra Rabbine döner, Rabbi de onun kendine dönmesini kabul eder.
Kur’ân-ı Kerim’de Tevbe
Kur’an, ‘tevbe’ kelimesini türevleriyle birlikte 87 yerde kullanmaktadır. Kullar için kullanıldığı zaman tek başına, Allah için kullanıldığı zaman ‘alâ’ edatı ile kullanılmaktadır. Böylece ‘Allah kuluna tevbe etme gücü verdi, kul da tevbe etti’ anlamı ortaya çıkar. Şu âyette aynı anlamı bulmak mümkün: “…Sonra Allah tevbe etsinler diye onları tevbe etmeye muvaffak (başarılı) kıldı…” 2
“Allah’tan mağfiret/bağışlanma dile (istiğfâr et); Gerçekten Allah, Ğafûrdur/çok bağışlayıcıdır, Rahimdir/ziyadesiyle merhamet edendir.” 3
“Ey iman edenler, hepiniz Allah’a tevbe edin ki, korktuğunuzdan emin olup umduğunuza kavuşasınız.” 4
“Ey iman edenler! Nasûh/yürekten, samimi bir tevbe ile Allah’a dönün. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter, Peygamberi ve O’nunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar.” 5
“Hiç şüphesiz Allah, çok tevbe edenleri ve çok temizlenenleri sever.” 6
“Onlar, fena bir şey yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp anarlar ve günahlarından dolayı hemen tevbe-istiğfar ederler/günahlarının bağışlanmasını dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki!? Onlar, yaptıkları kötülüklerde bile bile ısrar etmezler.” 7
“De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, Ğafûr Rahîm’dir/çok bağışlayan, çok merhamet edendir. Size azap gelip çatmadan önce Rabbinize dönün, O’na teslim olun; sonra size yardım edilmez.” 8
“Ancak, tevbe ve iman edip sâlih amel işleyenler başka; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir. Kim tevbe edip sâlih amel işlerse, şüphesiz o, tevbesi kabul edilmiş olarak Allah’a döner.” 9
“Ve Rabbinizden mağfiret/bağışlanma dileyin (istiğfâr edin), sonra O’na tevbe edin. O da sizi tayin edilmiş bir süreye kadar güzel bir şekilde rızıklandırıp yaşatsın ve faziletli olan herkese kendi lutfunu/ihsanını versin. Eğer yüz çevirirseniz, ben sizin başınıza gelecek
2] 9/Tevbe, 118
3] 4/Nisâ, 106
4] 24/Nur, 31
5] 66/Tahrim, 8
6] 2/Bakara, 222
7] 3/Âl-i İmran, 135
8] 39/Zümer, 53-54
9] 25/Furkan, 70-71
TEVBE
- 3 -
büyük bir günün azabından korkarım.” 10
“Hasenât/iyilikler, seyyiâtı/kötülükleri, günahları giderir; bu öğüt almak isteyenlere (güzel bir) hatırlatmadır.” 11
“Allah’ın kabul edeceği tevbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden tevbe edenlerin tevbesidir; işte Allah bunların tevbesini kabul eder; Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çatınca ‘ben şimdi tevbe ettim’ diyen ve kâfir olarak ölenler için (kabul edilecek) tevbe yoktur. Onlar için acı bir azab hazırladık.” 12
“Onlardan birine ölüm gelip çattığında, ‘Rabbim! der, beni (dünyaya) geri çevir. Tâ ki boşa geçirdiğim dünyada sâlih amel yapayım.’ Hayır! Onun söylediği bu söz, (boş) laftan ibarettir.” 13
‘İnâbe’ kelimesi de ‘tevbe’ kelimesine yakın bir anlam taşır. Tevbe, yapılan işin çirkinliğini, kötülüğünü kalbinde hissedip, ondan tiksinerek vazgeçmektir. Yapılan hata, mala, cana zarar veriyor, insanlara karşı ayıp oluyor diye terkediliyor ise bu, tevbe değildir. Hasta ettiğinden, dokunduğundan dolayı mesela içkiyi terketmek veya gücü yetmediği için bir günahı işlememek tevbe sayılmaz. Tevbede esas olan haram bilincidir. Her çeşit ibâdette niyyetin Allah rızası için olması şarttır. Tevbe ibâdeti için de bu şart geçerlidir. Bir şeyi Allah haram kıldı diye o işten Allah için vazgeçmek tevbedir. Tevbe, Rabbinin yasaklarını çiğneyip yahut emirlerine karşı gelip, düşülen hatayı terk etmek, Allah’a dönmek, O’nun affını ve bağışlamasını beklemek, o hataya bir daha dönmemektir. Başka bir deyişle tevbe, kulun yöneldiği hatadan yönelmediği itaata, farzları yerine getirmeye, haramları terke dönmesidir. Emredileni yaparak, yasaklananı terkederek Allah’a yöneliştir.
Tevbe, yalnızca yapılan bir hatadan pişmanlık duyup, Allah’tan af dileme değil, aynı zamanda sürekli dua ve istiğfar ederek temizlenme gayretidir. Allah’a müracaat ve O’na dönme kulluğudur. Bu bakımdan Kur’an mü’minlere ‘hep beraber tevbe edin.’14 diyerek, bu yönelişi haber veriyor. Bazılarına göre tevbe, bir hatadan veya bir günahtan vazgeçme, pişman olmadır. Bu tevbe çok önemli olmakla beraber, asıl önemli olan kulun yerine getirmediği dinî emirlerden dolayı yaptığı tevbedir. Çünkü insanın kalbinin ve bedeninin birtakım görevleri vardır; Allah (c.c.) insana o görevleri yerine getirmesini emretmiştir. Ancak insanların bazısı ya cahilliklerinden, ya sapıklıktan, ya da hakka karşı inatçı olmalarından dolayı bu emirleri yerine getirmemiş olabilirler. Tevbenin büyüğü, bu tür inatçılığı ve gafleti terkedip Allah’a itaat etmeye dönmedir.
Yapmamız gerektiği halde yapmadığımız veya gereği gibi yerine getirmeyip kusurlu ve eksik şekilde yerine getirdiğimiz hususlardan ve ihmalden de tevbe edilmelidir. Daha iyi olamadığımız için, mücâhid ve müttakî olamadığımız, sâlih amel yarışında en ön sıralarda yer alamadığımız için tevbe. Örnek olamadığımız için, canlı Kur'an olamadığımız için tevbe. Tevbe, günahların kötülüğünü
10] 11/Hûd, 3
11] 11/Hûd, 114
12] 4/Nisâ, 17-18
13] 23/Mü’minûn, 99-100
14] Nur, 31
- 4 -
KUR’AN KAVRAMLARI
anlayıp Allah'a yönelmek, bağışlanma dilemektir. Tevbe, işlenilen günah sebebiyle uğratılacak azaptan kurtuluş vesilesidir; tevbe bir müjdedir: “Tevbe edenler, ibâdet edenler, hamd edenler, (İslâm uğrunda) seyahat edenler, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredenler, kötülükten sakındıranlar ve Allah’ın sınırlarını koruyanlar; sen mü’minleri (cennetle) müjdele.” 15
Tevbe, kurtuluş umuduyla Allah’a yönelmek, kurtuluş ümit etmektir. Tevbe etmemek ise zâlim olmak, nefse zulmetmektir. Tevbe etmemek, imandan sonra fısktır, Allah’ın yolundan ayrılmaktır. “İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir. Kim tevbe etmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.”16 Tevbe, insanın zulmetmesinden sonra, durumunu fark edip o durumundan vazgeçmesi, kurtulması, yani kendisini düzeltmesinin adıdır. “Ancak kim işlediği zulümden sonra tevbe eder ve (davranışlarını) düzeltirse, şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Muhakkak ki Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.” 17
Hadis-i Şeriflerde Tevbe
“Mü’minler Allah’ın azap ve azâbının miktarını bilselerdi hiç biri Cennet’i ümit etmezdi. Kâfirler de Allah’ın rahmetinin ne kadar çok olduğunu bilselerdi hiç biri O’nun rahmetinden ümit kesmezdi.” 18
“Allah Teâlâ buyurdu ki: ‘Şüphesiz rahmetim gazâbımdan öne geçmiştir.” 19
“Allah Teâlâ, rahmetini yüz parçaya ayırdı. Doksan dokuzunu yanında bıraktı, bir parçasını yeryüzüne indirdi. İşte bu bir parça rahmet sebebiyle bütün yaratıklar birbirine merhamet eder. Hatta yavrulu bir kısrak (dişi at), yavrusunun daha rahat emebilmesi için bu sâyede ayağını kaldırır.” 20
“Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah Teâlâ sizi helâk eder ve yerinize, günah işleyecek (fakat tevbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği kimseler yaratırdı.” 21
“Bir kul günah işledi ve: ‘Yâ Rabbi, günahımı affet!’ dedi. Hak Teâlâ da: ‘Kulum bir günah işledi; arkadan bildi ki günahları affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır.’ Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: ‘Ey Rabbim günahımı affet!’ der. Allah Teâlâ da: ‘Kulum bir günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır.’ Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: ‘Ey Rabbim beni affeyle!’ der. Allah Teâlâ da: ‘Kulum günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle muâheze eden bir Rabbi olduğunu bildi. Dilediğini yap, ben seni affettim!’ buyurdu.” 22
“Allah Teâlâ diyor ki: “Ey âdemoğlu! Sen Bana duâ edip, (affımı) ümid ettikçe Ben senden her ne sâdır olsa, aldırmam, Ben seni affederim. Ey âdemoğlu! Senin günahın semânın bulutları kadar bile olsa, sonra Bana dönüp istiğfar etsen, çok oluşuna bakmam, seni affederim. Ey âdemoğlu! Bana arz dolusu hata ile gelsen, sonunda hiç bir şirk koşmaksızın Bana kavuşursan, seni arz dolusu mağfiretimle karşılarım.” 23
15] 9/Tevbe, 112
16] 49/Hucurât, 11
17] 5/Mâide, 39
18] Müslim, Tevbe 23
19] Buhârî, Tevhid 15, 22; Müslim, Tevbe 14-16
20] Buhârî, Edeb19, Rikak 18; Müslim, Tevbe 17; Tirmizî, Deavât 100
21] Müslim, Tevbe, 9, hadis no: 2748; Tirmizî, De’avât 105, h. no: 3533
22] Buhârî, Tevhid 35; Müslim, Tevbe 29, h. no: 2758
23] Tirmizî, De’avât 106, h. no: 3534
TEVBE
- 5 -
“Bir adam: (Vallahi Allah falancayı mağfiret etmeyecek!’ diye kestirip attı. Allah Teâlâ da: ‘Falancaya mağfiret etmeyeceğim hususunda yemin eden de kim? Ben ona mağfiret ettim, senin amelini de iptal ettim!’ buyurdu.” 24
“Benî İsrail’de birbirine zıt maksad güden iki kişi vardı: Biri günahkârdı, diğeri de ibâdette gayret gösteriyordu. Âbid olan diğerine günah işlerken rastlardı da: ‘Vazgeç!’ derdi. Bir gün, yine onu günah üzerinde yakaladı. Yine, ‘vazgeç’ dedi. Öbürü: ‘Beni Allah’la başbaşa bırak. Sen benim başıma müfettiş misin?’ dedi. Öbürü: ‘Vallahi Allah seni mağfiret etmez.’ Veya: ‘Allah seni cennetine koymaz!’ dedi. Bunun üzerine Allah ikisininde ruhlarını kabzetti. Bunlar Rabbülâlemînin huzurunda bir araya geldiler. Allah Teâlâ ibâdette gayret edene: ‘Sen benim elimdekine kaadir misin?’ dedi. Günahkâra da dönerek: ‘Git, rahmetimle cennete gir!’ buyurdu. Diğeri için de: ‘Bunu ateşe götürün!’ diye emretti.”
Hadisi rivâyet eden Ebû Hüreyre (r.a.) der ki: “(Adamcağız Allah’ın gadabına dokunan münâsebetsiz) bir kelime konuştu, bu kelime dünyasını da, âhiretini de hebâ etti.” 25
“Bir adam vardı, (günah işleyerek nefsine zulmetmekte) çok ileri idi. Ölüm gelip çatınca oğullarına dedi ki: ‘Ben ölünce, cesedimi yakın, külümü iyice ezin ve rüzgârın önünde saçın, Allah’a yemin olsun, eğer Rabbim beni bir yakalarsa hiç kimseye vermediği azâbı verir!’ Ölünce, bu söylediği ona yapıldı. Allah da arz’a emrederek: ‘Sende ondan ne varsa Bana toplayıver!’ dedi. Arz da topladı. Adam ayakta duruyordu. ‘Sen böyle bir vasiyeti niye yaptın?’ diye Rabb Teâlâ sordu. ‘Senden korktuğum için ey Rabbim!’ cevabını verdi. Allah Teâlâ bu cevap üzerine onu affetti.“ 26
“Müşrik olarak ölenle, bir müslümanı haksız yere öldüren hâriç, Allah bütün günahları affedebilir.” 27
“Cehenneme giren iki kişinin oradaki bağırtıları şiddetlenecek. Allah Teâlâ: (Çıkarın bunları!’ buyuracak. Onlara: ‘Niçin bağırıyorsunuz?’ diye soracak. Onlar: ‘Bize merhamet edesin diye böyle yaptık!’ diyecekler. Rab Teâlâ: ‘Benim size rahmetim, gidip kendinizi ateşe atmanız şeklindedir!’ buyuracak. Onlar gidecekler. Biri kendisini ateşe atacak. Allah da ateşi ona soğuk ve selâmetli kılacak. Diğeri kalkar fakat kendini ateşe atamaz. Allah Teâlâ: ‘Arkadaşının attığı gibi, seni de kendini atmaktan alıkoyan nedir?’ diye sorar. Adam: ‘Ey Rabbim, beni ondan çıkardıktan sonra oraya bir kere daha göndermeyeceğini ümid ediyorum!’ der. Allah Teâlâ: ‘Haydi ümidini verdim!’ der. İkisi de Allah’ın rahmetiyle cennete sokulurlar.” 28
“Cennete en son giren kimse, bazen yürür, bazen ağlar. Ateş de arada sırada onu yalar geçer. Cehennemi tamamen geçince dönüp ona bir nazar eder ve: ‘Senden beni kurtaran Allah münezzehdir! Allah Teâlâ, bana evvelîn ve ahirînden hiç kimseye vermediği şeyi verdi!’ der. Derken ona bir ağaç gösterilir. ‘Yâ Rabbi! der, beni şu ağaca yaklaştır da altında gölgeleneyim, suyundan içeyim.’ Allah Teâlâ: ‘Ey Âdemoğlu! Dilediğini versem Benden başka bir şey istemezsin değil mi?’ der. Adam: ‘Ey Rabbim, ondan başka bir
24] Müslim, Birr 137, h. no: 2621
25] Ebû Dâvud, Edeb 51, h. no: 4901
26] Buhârî, Tevhid 35, Enbiyâ 50; Müslim, Tevbe 25, h. no: 2756; Muvattâ, Cenâiz 51, -1, 240-; Nesâî, Cenâiz 117, h. no: 4, 113
27] Ebû Dâvud, Fiten 6, h. no: 4270
28] Tirmizî, Cehennem 10, h. no: 2602
- 6 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şey istemeyeceğim!’ der ve başka bir şey istemeyeceğine dair söz verir. Rabbi de onun özrünü kabul eder. Çünkü o, sabredemeyeceği şeyi görmüştür. Onu ağaca yaklaştırır. Adamcağız, onun gölgesinde gölgelenir, suyundan içer. Sonra adama, evvelkinden daha güzel bir ağaç daha gösterilir. Dayanamayıp: ‘Ey Rabbim! Beni şuna yaklaştır, gölgesinde gölgeleneyim, suyundan içeyim, artık Senden başka bir şey istemeyeceğim!’ der. Allah Teâlâ: ‘Ey Âdemoğlu! Bana öncekinden başkasını istememeye söz vermemiş miydin? Ben seni yaklaştıracak olsam başka şeyler de isteyeceksin!’ der. Adam, başka şey istemeyeceği hususunda söz verir. Rabbi de onu mâzur görür. Çünkü o, sabredemeyeceği şeyi görmüştür. Adamı ona yaklaştırır. Adam onun gölgesinde gölgelenir, suyundan içer. Sonra ona cennetin kapısının yanında bir ağaç yükseltilir. Bu ağaç diğer ikisinden daha güzeldir. Adam yine: ‘Ey Rabbim! Beni şuna yaklaştır da gölgesinde gölgeleneyim, suyundan içeyim, senden başka bir şey istemiyorum!’ der. Rab Teâlâ: ‘Ey Âdemoğlu! Sen, ondan başka bir şey istemeyeceğine dair Bana söz vermemiş miydin?’ der. Adam: ‘Evet, Rabbim! Senden, başka bir şey istemeyeceğim!’ der. Rabbi onu mâzur görür. Çünkü o, sabredemeyeceği bir şey görmüştür. Onu bu ağaca yaklaştırır. Adam ona yaklaştırılınca cennet ehlinin seslerini işitir. (Dayanamayıp): ‘Ey Rabbim! Beni cennete sok!’ der. Rab Teâlâ: ‘Ey Âdemoğlu! Beni senden kurtaracak şey nedir! Dünya kadarını ve beraberinde mislini versem râzı olur musun!’ der. Adam: ‘Ey Rabbim! Benimle istihzâ mı ediyorsun? Sen ki âlemlerin Rabbisin!’ der.” Hadisi rivâyet eden râvî İbn Mes’ud bu noktada güldü ve: ‘Niye güldüğümü sormuyor musunuz?’ dedi. Niye güldün, söyle! dediler. “Rasûlullah (s.a.s.) da böyle gülmüştü. “Niye güldünüz?” diye soruldu da: “Rabbül’âlemîn'in, adamın ‘Sen ki âlemlerin Rabbisin, benimle istihzâ mı ediyorsun?’ deyince gülmesine gülüyorum!’ dedi. Allah Teâlâ: ‘Ben seninle istihzâ etmiyorum. Lâkin Ben Azîmüşşan dilediğimi yapmaya kadirim!’ buyurdular.” 29
“Allah Teâlâ diyor ki: ‘Ben, kulumun hakkımdaki zannı gibiyim. O, Beni andıkça Ben onunla beraberim. O, Beni içinden anarsa Ben de onu içimden anarım. O, Beni bir cemaat içinde anarsa, Ben de onu daha hayırlı bir cemaat içinde anarım. O, şayet Bana bir karış yaklaşacak olursa, Ben ona bir zirâ yaklaşırım. Eğer o, Bana bir zirâ yaklaşırsa Ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim Bana yürüyerek gelirse Ben ona koşarak giderim. Kim Bana şirk koşmaksızın bir arz dolusu günahla gelse, Ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım.”30
İbn Abbas (r. anhumâ) anlatıyor: “Bir kavim cinâyete bulaştı ve çokca adam öldürdü, zinâya bulaştı ve bunda ileri gitti. Şirke düşerek tevhid’i ihlâl etti ve bunda ileri gitti. Sonunda Hz. Peygamber (s.a.s.)’e mürâcaat ederek: ‘Ey Muhammed! Bizi dâvet ettiğin şeyler gerçekten güzel. Ancak, önceden işlediğimiz günahların bir kefâreti var mı; bize önce bundan haber versen!’ dediler. Bunun üzerine şu âyet indi: “Onlar ki Allah'ın yanına başka bir tanrı daha (katıp) tapmazlar, Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar, zina etmezler. Kim bunlar(dan birini) yaparsa cezaya çarpar. Kıyamet günü de azabı katmerleşir ve o (azabın) içinde hor ve hakir ebedî bırakılır. Meğerki (şirkten) tevbe edip iyi amel (ve hareket)de bulunan kimseler ola. İşte Allah bunların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok mağfiret eden, çok merhamet edendir.“31 İbn Abbas şu açıklamayı yaptı: “Allah şirklerini imâna, zinâlarını ihsâna (muhsanlık = namusluluk) çevirir (demektir” (Şu âyet de bu mesele üzerine) indi: “De ki: Ey kendilerinin aleyhinde (günahda) haddi aşanlar, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları affeder. Şüphesiz ki O, çok affedicidir,
29] Müslim, İman 310, h. no: 187
30] Buharî, Tevhid 15; 35; Müslim, Zikr 2, h. no: 26 75, Tevbe 1, h. no: 2675
31] 25/Furkan, 68-70
TEVBE
- 7 -
çok merhamet edendir.” 32
Esmâ Bintu Yezid (r. anhâ) anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.s.)’i işittim, şu âyeti okuyordu: “De ki: Ey Kendilerinin aleyhinde(günahda) haddi aşanlar, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları affeder...”33 Rasûlullah âyetin sonuna, “(kim ne işlemiş olursa olsun) aldırmadan“ lâfzını (âyetin tefsiri olarak) ekledi. 34
“Allah, mü’min kulunun tevbesinden, tıpkı şu kimse gibi sevinir: ‘Bir adam hiç bitki bulunmayan, ıssız, tehlikeli bir çölde, beraberinde yiyeceğini ve içeceğini üzerine yüklemiş olduğu bineği ile birlikte seyahat etmektedir. Bir ara (yorgunluktan) başını yere koyup uyur. Uyandığı zaman görür ki, hayvanı başını alıp gitmiştir. Her tarafta arar ve fakat bulamaz. Sonunda aç, susuz, yorgun ve bitap düşüp: ‘Hayvanımın kaybolduğu yere dönüp orada ölünceye kadar uyuyayım’ der. Gelip ölüm uykusuna yatmak üzere kolunun üzerine başını koyup uzanır. Derken bir ara uyanır. Bir de ne görsün! Başı ucunda hayvanı durmaktadır, üzerinde de yiyecek ve içecekleri. İşte Allah’ın, mü’min kulunun tevbesinden duyduğu sevinç, kaybolan bineğine azığıyla birlikte kavuşan bu adamın sevincinden fazladır.“
Müslim’in bir rivâyetinde şu ziyâde var: “(Sonra adam sevincinin şiddetinden şaşırarak şöyle dedi: ‘Ey Allah’ım, Sen benim kulumsun, ben de Senin Rabbinim.” 35
“Kim güneş Batıdan doğmazdan evvel tevbe ederse Allah tevbesini kabul eder.” 36
“Allah, kulunun tevbesini, canı boğazına gelmediği müddetçe kabul eder.”37
“Son nefesini vermedikçe Allah, kulun tevbesini kabul eder.” 38
“Sizden önce yaşayanlar arasında doksan dokuz kişiyi öldüren bir adam vardı. Bir ara yeryüzünün en bilgin kişisini sordu. Kendisine bir râhib tarif edildi. Ona kadar gidip, doksan dokuz kişi öldürdüğünü, kendisi için bir tevbe imkânının olup olmadığını sordu. Râhib: ‘Hayır yoktur!’ dedi. Herif onu da öldürüp cinayetini yüze tamamladı. Adamcağız, yeryüzünün en bilginini sormaya devam etti. Kendisine âlim bir kişi tarif edildi. Ona gelip, yüz kişi öldürdüğünü, kendisi için bir tevbe imkânı olup olmadığını sordu. Âlim: ‘Evet, vardır, seninle tevben arasına kim perde olabilir?’ dedi. Ve ilâve etti: ‘Ancak, falan memlekete gitmelisin. Zîra orada Allah’a ibâdet eden kimseler var. Sen de onlarla Allah’a ibâdet edeceksin ve bir daha kendi memleketine dönmeyeceksin. Zira orası kötü bir yer.’ Adam yola çıktı. Giderken yarı yola varır varmaz ölüm meleği gelip ruhunu kabzetti. Rahmet ve azab melekleri onun hakkında ihtilâfa düştüler. Rahmet melekleri: ‘Bu adam tevbekâr olarak geldi. Kalben Allah’a yönelmişti’ dediler. Azap melekleri de: ‘Bu adam hiçbir hayır işlemedi’ dediler. Onlar böyle çekişirken insan sûretinde bir başka melek, yanlarına geldi. Melekler onu aralarında hakem yaptılar. Hakem onlara: ‘Onun çıktığı yerle, gitmekte olduğu yer arasını ölçün, hangi tarafa daha yakınsa ona teslim edin’ dedi. Ölçtüler, gördüler
32] 39/Zümer, 53; Nesâî, Tahrimu’d-Dem 2 h. no: 7, 86; Buharî, Tefsir, Zümer 1; Müslim, İmân 193, h. no: 122; Ebû Dâvud, Fiten 6, h. no: 4273
33] 39/Zümer, 53
34] Tirmizî, Tefsir, Zümer, h. no: 3235
35] Buhârî, De’avât 4; Müslim 3, h. no: 2744; Tirmizî, Kıyâmet 50, h. no: 2499, 2500
36] Müslim, Zikr 43, h. no: 2703
37] Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/132, 153, III/425, V/362; Tirmizî, De’avât,13, 98; İbn Mâce, Zühd 13, 30
38] Tirmizî, De’avât 103, h. no: 3531; İbn Mâce, Zühd 30, h. no: 4253
- 8 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ki, gitmeyi arzu ettiği (iyiler diyarına) bir karış daha yakın. Onu hemen rahmet melekleri aldılar.” Bir rivâyette şu ziyâde var: “Bir miktar yol gidince, ölüm gelip çattı. Adamcağız yönünü sâlih köye doğru çevirdi. Böylece o köy ehlinden sayıldı.”39 Bir diğer rivâyette (aynı kıssa ile ilgili olarak) şöyle denmiştir: “Allah Teâlâ beriki köye adamdan uzaklaşmayı, öbür köye de yaklaşmayı vahyetti, sonra da: ‘Adamın geldiği ve gitmekte olduğu köylere uzaklıklarını ölçüp kıyaslayın’ dedi.“ 40
“Şayet günahlar işleseniz, hatta günahlarınız semâyı tutsa, sonra da pişmanlık duysanız, Allah tevbenizi kabul eder.” 41
“Âdemoğlunun hepsi hata edici, günah işleyicidir. Ancak, hata işleyenlerin en hayırlısı, tevbe edip Allah’tan affını dileyendir.” 42
Tevbenin Çeşitleri
İki çeşit tevbe vardır:
a-Vâcip tevbe: Dinde emredileni tereketme, yasaklananı yapma sebebiyle gereken tevbedir ki Allah’ın emrettiği, Peygamberimizin gösterdiği gibi bütün mükelleflere vâciptir.
b-Müstehab tevbe: Dinde müstehab olan fiilleri terketme, mekruh olan işleri yapma sebebiyle yapılması gereken tevbedir.
Dinin emrettiklerini yaparak ve yasakladığı fiillerden kaçınarak, birinci tevbeyi az yapmak mecburiyetinde olanlar, ebrâr’dandır (iyilerdendir). Her iki tevbeyi de yerli yerinde yapanlar ise, derece bakımından öne geçmiş Allaha yakın kimselerdir.
Tevbenin İbâdet Olarak Önemi
Allah (c.c.) kullarına tevbe etmelerini, hatalarından vazgeçmelerini, bir günaha düşerlerse, yalnızca kendisinden bağışlanma istemelerini emrediyor. 43
Peygamberimiz (s.a.s.) de kendisinin her gün yetmiş defa tevbe ve istiğfar ettiğini söylüyor.44 O, insanlara şöyle sesleniyor: “Ey insanlar, Allah’a tevbe edin! Muhakkak ki ben (de en azından) günde yüz defa tevbe ederim.”45 Yine buyuruyor ki: “Kalbimin üzerini unutkanlık (sıkıntı-gaflet) kaplar da bunun için günde yetmiş defa istiğfar ederim.” 46
İslâm'a göre ‘tevbe’ başlı başına bir ibâdettir. Bu ibâdette hem günah ve hatalardan vazgeçme, hem kulluk görevini yeniden yerine getirmeye dönüş, hem de Allah’a yakınlaşma ve zikir vardır. Tevbe yalnızca mü’minlerin yaptığı bir ibâdet değildir. Bir inkârcı, müslüman olduğu zaman; bir şirk koşan müşrik, şirki terkedip İslâm’ın iman ilkelerini kabul ettiği zaman tevbe etmiş sayılır.
39] Buharî, Enbiyâ 50; Müslim, Tevbe 46, h. no: 2766; İbn Mâce, Diyât 2, h. no: 2621
40] Buhârî, Enbiyâ, 50
41] Ahmed bin Hanbel, V/167
42] Tirmizî, Kıyâmet 50, h. no: 2501; İbn Mâce, Zühd 30, h. no: 4251; Ahmed bin Hanbel, 3/198; et-Tâc, c. 5, s. 515
43] Bk. 11/Hûd, 1-3, 47, 52; 39/Zümer, 53-55; 24/Nûr, 8; 9/Tevbe, 117-118 v.d.
44] Buharî, Deavât 3, 8/83; Tirmizî, Tefsir 48, Hadis no: 3259, 5/383
45] Müslim, Zikir ve Dua 12, Hadis no: 2702, 4/2075; İbn Mâce, Edeb 57, Hadis no: 3816, 2/1254
46] Müslim, aynı yer; Ebû Dâvud, Salât - Istiğfar, Hadis no: 1515, 2/84
TEVBE
- 9 -
Demek ki tevbe ya inkârdan ya günahtan ya da Allah’ın emrini yerine getirememekten dolayı yapılır. Müslüman, günahından ihlâslı bir şekilde tevbe ederse bu tevbesi kabul edilebilir. Bu kabul edilmenin anlamı, günahın verdiği zarardan kurtulmaktır. Kişi işlediği eski günaha tekrar dönmezse, o günahın dünyadaki ve âhiretteki zararından kurtulması ümit edilir.
İslâm’da hiç günah işlemeyen insanların oluşturduğu bir toplum idealizmi yoktur. İslâm, gerçekçi bir dindir. İnsan beşer, bazen şaşar. Konuştuğunda insan bazen dili sürçtüğü gibi, yürüyen insanın az da olsa ayağının kaydığının (zelle) görüldüğü gibi, hatasız kul, günahsız insan olmaz. Bunları çok sık yapmak yanlıştır ve de düştüğünde hemen ayağa kalkmak istemeyen kimsedir suçlu. Hatta bir hadis-i şerifte: “Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah sizi yok eder ve günah işleyip hemen arkasından da tevbe eden bir kavim yaratırdı.”47 buyrulur. “Mü’minlerin ekine benzediği, günah rüzgârlarıyla eğilip tevbe ile hemen doğrulduğu” anlatılır. Yine bir hadis meali şöyledir: “Hayırlı olanlarınız, çeşitli fitne ve imtihanlara mâruz kalıp çokça tevbe edenlerinizdir.” İslâm'a göre günahsız olanlar yalnızca peygamberlerdir. Günahsız toplum ve kişi düşünülemez. Çünkü kişi ‘beşer’ olması dolaysıyla her an nefsinin isteklerine ve şeytana aldanabilir. Önemli olan, günahı işledikten sonra, günahta ısrar etmemek, günahı savunmamak ve hemen vazgeçmektir.
Tevbe, Hz. Âdem'le başlar. Ilk insan Hz. Âdem (a.s.) ve eşi, işledikleri günahtan dolayı Allah’a tevbe ettiler ve tevbeleri kabul edildi. Tevbenin zıddı ise inat, kibir ve hatada bile bile ısrardır; bunlar da şeytanın ve şeytan karakterindeki insanların özellikleridir. Âdem'le şeytanın farkı tevbede ortaya çıkmaktadır. O yüzden Âdem gibi olmak, yani adam olmak, şeytanlaşmamak için, bir hata yapmış olsak hemen tevbe çeşmesiyle arınmamız temel şarttır. Bilindiği gibi, Allah’ın secde emrini dinlemeyen İblis, yaptığı hatayı savundu, isyanından dolayı pişman olmadı, tevbe etmedi. Bu yüzden de ebediyyen kovulmuşlardan oldu. Günahta ısrar ve kibirlenmek tevbenin önünde engeldir. 48
Günümüzde Tevbe Anlayışı; Tevbe Kavramının Yozlaştırılması
Toplumumuzda tevbe, âdeta günah çıkartmak olarak değerlendirilmektedir. Tevbe, sadece Allah’a yapılır; tevbeleri kabul edip bağışlayabilecek ancak Allah’tır. Hıristiyanlıkta olduğu gibi, bir din büyüğünün karşısında günahları itiraf edip günah çıkartmaya benzemez tevbe. Günümüzde tevbenin bazı insanlarca, bazı tarikat liderlerine giderek onun önünde “tevbe verme”, onun da “tevbe alma”sı şeklinde uygulandığı görülmektedir ki, bunun Kur’an ve sünnette yeri yoktur. Tevbeleri alan da, kabul edecek olan da sadece Allah'tır. “Günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki!?”49 “Kullarından tevbeyi kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilen O’dur (sadece Allah’dır).”50 Tevbede asıl olan, tevbenin direkt olarak Allah’a, aracısız olarak yapılması, O’na yönelerek hatadan dönüş sözü verilmesidir. 51
47] S. Müslim bi Şerhi’n Nevevî, 17/65
48] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, 704 vd.
49] 3/Âl-i İmran, 135
50] 42/Şûrâ, 25
51] Cafer Tayyar Soykök, Haksöz, sayı 68, s. 48
- 10 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yapılan bir hatayı, bir kula itiraf etmekle Allah’a itiraf etmek arasında büyük bir fark vardır. İnsan şahsiyetindeki yüksekliğe çok önem veren İslâm dini, Allah ile kulu arasına karışmak cür’etini gösteren “ruhbâniyet” zihniyetini kaldırmış, kulu ile Rabbini karşı karşıya bırakmıştır. Düşünen insan için, ne kadar olgun olursa olsun, günün birinde itirafı yapan kimsenin izzet-i nefsi ile oynama ihtimalini ortadan kaldırması, takdire şâyan bir ileriliktir. Hıristiyanlıktaki, günahı, kendisi de günahkâr olan bir papazın affetme yetkisi olduğunu düşünmek gibi bir basitlikle, “Günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki!?”52 İlâhî fermanındaki yüksekliği anlamak için çok zeki olmaya gerek yoktur.
Hıristiyanlıkta, her konuda Allah'ın işine karışmak yerine, İslâm'da Allah'ı takdis. Hıristiyanlıkta, kula itiraf ede ede, günah işlemeyi tabiî hale getirme; İslâm'da ise, itiraf edilen günahı dinlemeye dahi müsaade etmeyerek, bir taraftan günahkârı başkalarının nazarındaki iyi niyetlerini korumak, diğer taraftan, hatanın başkasına bulaşmasını, kötü örnekliği önlemek!.. İslâm'da samimiyeti Allah'a yaklaşmış bir kalbin feryâdı, diğerlerinde ise soyutlanamayan bir materyalizm. Bir tarafta tevhid; diğer tarafta papazın cennet dağıtabileceği, günahı affedebileceği, haram ve helâl tayin edebileceği ruhbanları/râhibleri rab kabulü... 53
Yine, günümüzde günaha devam ettiği halde ve her günah işleyişten sonra tevbe ederek bin defa bozmuş olsa bile yalnız dille yapılan tevbenin yeterli olduğu şeklinde yaygın geleneksel anlayış hükmünü sürmektedir. Yaşadığımız zaman ve ortamda tevbe kavramı çarpıtılmakta ve yığınlar dille söylemiş oldukları birkaç kelime ile arındıklarını zannetmektedir. Bu öyle bir tevbe ki, insanda geçici bir durağanlık oluşturduktan sonra, yine aynı günahı defalarca işletebilmekte ve her t ekrarın ardından tevbe kelimeleri de tekrarlanıp devam etmekte olan kısır bir döngü oluşturmaktadır. Tevbe, üzüntü bildirip özür dilemek, pişmanlığı ta içinde hissetmek olduğu halde, dejenere olmuş insan, sözünde durmayıp isyanla pişmanlık arasında gel-git yaşayarak bilincinde olmasa da Allah ile alay etmektedir. 54
Bir insana karşı, aynı hatayı devamlı yapıp sonra dille “özür dilerim” deyivermek, sonra tekrar tekrar aynı suçu yapmak, yine özür dilemek, yine aynı hata; nasıl karşılanır dersiniz? Günah tevbe arasında sürekli git-geller, paradigmalar da böyle. Vidanın yalama olması gibi, ameliyatla tedavi olduktan sonra aynı hastalığa doktor tavsiyesi dinlemeyip defalarca yakalanan kimsenin durumunu düşünelim; dikiş tutmayacak, tedavi mümkün olmayan duruma gelecektir. Tükürdüğünü yalamak, tekrar tekrak bu eylemi yapmaktır tevbe edip bozmak. Kendine güveni kaybolacaktır, vicdanı devamlı kendisini rahatsız edecek, ümit korku dengesi zarar görecektir. Tevbeyi yaz-boz tahtasına çeviren kimsenin cennet ümidi azalır, azab içini kemirir veya vicdan ve imanı gevşer, ya da azaptan emin hale gelir. Kaypaklık, kişilik bozulması, şahsiyetsizlik, tutarsızlık giderek insanın temel yapısı haline gelir. Hem insanlara, hem Rabbına ve hem de kendi vicdanına karşı suçlu duruma düşer, kimseye güven ve itimad telkin edemez. Sonunda ya vicdan azabı büyür; karakterini bozmaya, ruh hastası olmaya başlar
52] 3/Âl-i İmran, 135
53] İsmail Karaçam, İslâm’da Tevbe, s. 98
54] Cafer Tayyar Soykök, Haksöz, sayı 68, s. 48
TEVBE
- 11 -
veya vicdanı zayıflayarak, otokontrolü kaybolur. Hastanın ümidini kaybedince hastalığının artması gibi, ümidini yitiren kimse de İslâm’ı yaşama bilincinden uzaklaşır. Ciddiyet, düzen, disiplin, istikrar, sebat kaybolur.
Tevbesini sık sık bozan insanın münafık olmasından korkulur. Münafıklığın alâmetlerinden biri yalan, diğeri de sözünden caymaktır. Tevbesini bozan kimsede de bu iki özellik vardır; hem de Allah’a karşı.
“Müslümanların zayıf oluşunun sebepleri, dinî kavramlarının birtakım yaftalara dönüşmesi ve bu kavramların hayata uygulanmamasıdır. Gerçekten müslümanların güçlü olmalarının ve Allah’a yakınlıklarının işareti, hiçbir şey ifade etmeyen boş sözler yerine, pratik hayatlarının İslâm olduğunun açıklanmasıdır.” Bu sözlerle kavramların ve tevbe kavramının tahrif edilmesine dikkat çeken55 Muhammed el-Behiy, tevbe anlayışının günümüzdeki yozlaşmasını şöyle dile getirmektedir:
Günümüzde birçok insanın, bizzat veya başkalarıyla birlikte işlediği suç ve hatadan dolayı Allah’a tevbe ettiklerini görürüz. Böyleleri Allah’a tevbe bildiriminde bulunmakla, suç ve hatalarının ortadan kalkacağına ve Allah yanında makbul kişiler olacaklarına inanırlar. Sonra yeniden, içinde günah ve hata bulunan davranışa başlarlar veya öncekinden daha ağır suçları işlerler, ardından da Allah’a tevbeyi ilân ederler. Aynı şekilde geçmişin günah ve hatalarından temizlendiklerine inanırlar. İşte böylece hayatları, işlenen suç ve günahlarla, Allah'a bildirilen tevbeler arasında geçer. Sanki tevbe bildirimi, (dille tevbe, estağfirullah deyivermek) kendine veya başkalarına yaptığı kötülükleri, suç ve günahları yok edecek bir silgi imiş gibi. Tevbe ve günaha dönüş, isyankârın hayatında yaz-boz tahtasıdır. Bu yönüyle tevbe, günahkârın oynadığı bir oyuna benzemektedir. Günahkâr bu oyunu oynarken; kullarının tevbesini kabul edenin, göklerin ve yerin sahibi, kullarının üstünde kahredici, Cebbar ve yüce Allah olduğunu bilmemekte veya düşünmemektedir. Bu tür tevbe, tevbe edenin hayatında gerçeği aksettirmeyen, tekrarlanıp duran bir görüntüye dönüşmüştür. İmanı zayıflayan, inancını şehâdet cümlesiyle belirtip gerçek dâvete, tutum ve davranışıyla fiilen yönelmeyen müslüman, tevbeyi bu hale getirmiştir.
Kur'an'ın tevbe anlamını belirleyişine baktığımızda, tevbenin iki konuya bitişik olduğunu tesbit ederiz: Birincisi, geçmişi bütünüyle tasfiye etme ve ona hiçbir zaman dönmeme56 İkincisi, tutum ve davranışta, insanlararası işlem ve ilişkilerde, İslâm inanç ve kanunlarına uygun bir sistemi metod olarak kabul etme. “Sonra, şüphesiz Rabbin, câhillik sebebiyle bilmeyerek kötülük yapan, sonra da hemen ardından tevbe edip ıslah olanları, (durumunu) düzeltenleri (bağışlayacaktır). Çünkü onlar tevbe ettikten sonra Rabbin de elbet çok bağışlayan ve pek merhamet edendir.” 57
Kur’an, Allah’ın bağışlamasını ve tevbeyi kabul etmesini, kişinin bir kasdı olmaksızın yaptığı kötülükten tevbe etmesine; tevbe ederken de azme ve sağlam bir iradeye sarılmasına bağlamıştır. Böylece davranışlarının şekli ve niteliği değişecek ve yeni kazandığı olumlu davranışları, geçmişin hatalarının bir keffareti ve karşılığı olacaktır. Ama tevbeyi dille bildirir de tevbeden önceki durumuna
55] Muhammed el-Behiy, İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, s. 178
56] Bk. 2/Bakara, 280
57] 16/Nahl, 119
- 12 -
KUR’AN KAVRAMLARI
devam ederse, tevbesi o zaman sadece yaftadan ibaret kalacaktır ki, fayda sağlamaz. “Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da nihayet ölüm gelince ‘ben şimdi tevbe ettim.’ diyenlerin... tevbesi kabul edilmez.”58 Böylece Allah’a tevbe gerçeğini iki işten ibaret buluyoruz: Geçen bir kasıt bulunmaksızın işlenen günahtan pişmanlık; Allah yoluna gecikmeden ve kararlılıkla ileten faydalı ve kazançlı davranışa devam. “Sizden kim bilmeyerek bir kötülük yapar, sonra ardından tevbe edip de kendini ıslah eder, nefsini düzeltirse, şüphesiz Allah, ğafur rahimdir/bağışlayan ve merhamet edendir.” 59
Tevbe, Bir Devrimdir, Bir Başkaldırıdır
Tevbe; İnsanın melek sıfatlı güçlerinin, şeytanî ve yırtıcı güçlerine karşı mukaddes inkılâbıdır. Bir çeşit kıyamdır; insanın kendisinin kendisine karşı yaptığı bir kıyam, bir iç inkılâptır tevbe. Kendi içinde kendine karşı bir ayaklanış. İsyankâr şeytana ve şeytanî özelliklere isyandır. Bir devrimdir tevbe; insan adındaki ülkede şeytanın iktidarına son verip Allah’ın hükmünü hâkim kılmanın adıdır. Nasılsa bir gaflete/dalgınlığa gelip şeytanın galebe çalmasına karşı hemen toparlanıp silkinmek, şeytanın sırtını yere getirmek, sonraki raundları alarak kesin zafer elde etmenin adıdır tevbe.
Bulaşıcı, öldürücü bir hastalık olan isyan illetinden tevbe ilâcıyla kurtulup aslî hal olan sağlıklı duruma/fıtrata dönmektir tevbe. Yanılarak nasılsa girmiş bulunduğu günahların çıkmaz sokağını fark edip sırât-ı müstakime/dosdoğru yola dönüp cennete yönelmektir tevbe. Yanlışı görebilmek, hatadan dönebilmek, önündeki uçurumu fark edebilmektir, insana has bir yön değiştirmedir. Allah’a yakınlaşmanın ilk durağıdır tevbe. Geçmişi onarmak/tâmir etmek ve mükemmel bir gelecek hazırlamaktır. Eski, bozulmamış seviyeye yeniden yükseliştir. Kaybedişten sonra, yeniden kendini buluştur. Tevbe, gönüle konan günahı pişmanlık ateşiyle yakmaktır. Tevbe, günahın cinsinden olduğu için yıktığını yapmaktır. Günahlar, vücutta oluşan zararlı organizmalardır, pis kandır; tevbe onların boşaltılması, vücuttan atılmasıdır. Bünyeye sızan mikropları öldüren ilâçtır tevbe. Ve hicrettir tevbe; Allah’ın yasakladıklarından Allah’ın emirlerine, isyandan itaate, şerden hayra doğru yapılan hicret. Günah gemilerini yakmaktır tevbe; eski yanlışlara döndürecek araçları ve ortamı ortadan kaldırmaktır. Geçmişi tasfiye etmek; hayata yeniden başlamaktır tevbe.
Murteza Mutahharî, İnsaniyet Mektebi’nde bir örnekle tevbenin nasıl gerçekleşti-ğini göz önüne serer: Tevbe, bir çeşit tepkidir. Elimizdeki topu yere doğru vurduğumuzda tekrar bize doğru döndüğünü görürüz. Topun elimizden yere doğru hareketi, bizim gücümüzle gerçekleşiyor. Fakat yerden yükselişi; yere vurulmasına bir tepkidir. Önceki bir fiildir, bu ise tepki. Yere vurduğumuz top ne kadar havalanır? Yer, ne kadar düz ve sert olursa, tepki de o kadar fazla olur. Tepkinin gücü/ölçüsü, bizim kullandığımız güç miktarı ve yüzeyin sertlik ve düzlük derecesine bağlıdır. İnsan ruhunun günahlara karşı tepkisi de iki şeye bağlıdır: Birincisi, fiilin şiddetine, yani günahın şiddetine, ruhumuzun alçak/hayvanî sıfatlarının, ruhumuzun ulvî/melekî makamlarına indirdiği darbenin şiddetine bağlıdır. Câni ve taş yürekli insanlar bile önemli bir cinayet, katliam işlediklerinde vicdanları harekete geçiyor. Hiroşima'ya atom bombası atan pilotun, bunun fecî sonuçlarını gördükten ve vicdan muhasebesi yaptıktan sonra delirmesi buna
58] 4/Nisâ, 18
59] 6/En’âm, 54; A.g.e. s. 175-177
TEVBE
- 13 -
bir örnektir.
Mü’min, küçük günahlarını bile gözünde büyütür. Bilir ki, vücuda giren bir mikrop insanın ölümüne sebep olabilir. İnsan ruhunun günahlara tepki göstermesinin ikinci unsuru, darbeyle inen yerin düz ve sert olmasıdır. Yani, insanın vicdan, iman ve fıtratının düzgün ve sağlam olmasıdır. Bu durumda darbe zayıf olsa bile tepkisi fazla olacaktır. Bunun içindir ki, güçlü ve sağlam imana sahip olan kişiler, çok küçük günah, hatta günah sayılmayan mekruhları işlediğinde bile ruhları büyük tepki gösterir. Çok temiz bir aynayı, iyice silerek, temiz bir havada bir yere koysak, bir saat sonra üzerinde birçok toz görürüz. Bu tozu, daha önce o yerde fark etmiyorduk; ancak temiz bir ayna üzerinde tozlar fark ediliyor. Duvar ne kadar kirli olursa, siyah lekeleri o kadar az gösterir. Hele bir de duvar siyah olursa, gaz lâmbasının isini bile göstermez.
Bembeyaz aynanın küçücük tozları göstermesi gibi, tertemiz ve bembeyaz nurlu insan için küçük hatalar da böyledir. Peygamberimiz (s.a.s.) bunun için günde yetmiş kere istiğfâr ederdi. Büyük adamların hatası güneş tutulmasına benzer; onları herkes kolaylıkla görür. Kendi kalplerimizin temizliği veya karalığını test etmenin yolu budur: Günah üstüne günah işlediğimiz, defalarca tevbe(!) edip bozduğumuz halde, ruhumuz ciddî bir tepki göstermiyorsa, kalp hastadır; anormalliği fark edip tepki gösterebilecek gücü kalmamış demektir. Ruhumuzun melekleri hapsolmuş, zincirle bağlanmış ki tepki ve sarsıntı duyulmuyor. Zaten kalp sağlam olsa, bütün vücut da sağlam olacak; takva sahibi bir gönül, tüm organların sâlih amel işlemesini gerektirecek.
Ruhun günaha tepki ve pişmanlığını yansıtmayan, sadece dille yapılan şuursuz bir tevbeye, bilinçsiz “estağfirullah” demeye de başka bir tevbe lâzım; Kur’anî bir kavramla alay edip tevbe istismar edildiği, yozlaştırıldığı için. Şeytan, tevbeyi böyle yozlaştırmaya çalıştırtıp sahte tevbelerle insanı oyaladığı gibi, gerçek tevbeyi arkası gelmeyen yarınlara erteletebilir. Daha zamanı var, erken, biraz daha gençliğimi yaşayayım, dünyadan kâm alayım diyen kimse, şeytanın aldattığı kimsedir. Bünyeye giren kanser mikropları çoğalınca, tiryakilik yapan nesnelere devam edildikçe kurtuluşun çok zor olduğu gibi; günahlara alışkanlık kesbetmek de gerçek tevbeyi o kadar zorlaştıracaktır. Gençken, günahlar büyüyüp çoğalmadan tevbe daha kolay olur. Unutmayalım ki, bir ağaç dalı, yeni ve yaş iken daha kolay eğilir, yamukluğu düzeltilebilir.
Tevbenin Kabul Edilmesi İçin Gerekli Şartlar
Tevbenin kabul edilebilir olması için samimiyetle, pişmanlıkla, bir daha geri dönmeme niyetiyle tevbe yapılmalıdır. Kur’an buna ‘nasûh’ tevbesi demektedir. “Ey iman edenler! Allah’a nasûh (kesin) bir tevbe ile tevbe edin. Olabilir ki Allah, sizin kötülüklerinizi örter ve altından ırmaklar akar cennetlere sokar…”60 ‘Nasûh’ sözlükte, bir söküğü dikme, hâlis ve saf olma anlamlarına gelir. Buradan hareketle ‘nasûh tevbe’, ihlâsla, samimi, gönülden yapılan tevbe demektir. Bu tevbe için, insanın günah işleyerek zedelediği manevî hayatını etkili bir biçimde tamir edecek ibâdettir denilebilir. Tevbe, pişmanlık ve dönüş demektir. Yaptığına pişman olmak da çok şiddetli bir şekilde üzülmektir. Kötülüklerden birine bir daha dönmemeye azmetmek de, sağılmış olan sütün hayvanın memesine dönmesi nasıl
60] 66/Tahrim, 8
- 14 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mümkün değilse, öylece o günaha bir daha dönmemek anlamınadır. Bütün bunları böylece içine sindirmek, yürekten tevbe etmek demektir.
Nasûh tevbe, kalb ile pişman olmak, dil ile istiğfar etmek, beden ile de onu terkederek yapmamak ve ondan uzak durmaktır. Ayrıca, pişmanlığından dönmemek üzere gönül rahatlığına kavuşmaktır. Kul hakkı karışmayan, sadece Allah’a karşı işlenmiş günahın tevbesi, üç şarta bağlıdır: 1- Günahtan tamamen vazgeçmek, 2- Yaptığına pişman olmak, 3- Bir daha o günaha dönmemek. Böyle bir tevbenin kabulü konusunda sevgili Peygamberimiz şöyle buyurur: “Günahından tevbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.” 61
Tevbenin nasıl olması hususunda Hz. Ali’den (r.a.) şöyle bir rivâyet vardır: Bir gün bedevilerden biri Hz. Peygamber’in mescidine girer ve “Estağfirullah ve etûbu ileyk=Allah’ım, beni bağışlamanı dilerim ve Sana tevbe ve istiğfar ediyorum” der ve namazını kılar. Bunu gören ve duyan Hz. Ali, adam namazını bitirince ona: “Yalnızca dil ile çabuk çabuk geçiştiriliveren tevbe, yalancıların tevbesidir, Senin tevben, tevbeye muhtaçtır.” dedi. Bunun üzerine o adam: “Ey mü’minlerin emîri, o halde tevbe nedir?” diye sordu. Bunun üzerine Hz. Ali, şu açıklamada bulundu: “Tevbe, şu altı şeyle mümkün olur. 1- Geçmişte işlenmiş olan günahlardan pişman olmak ve yerine getirilmemiş farzları iâde (kaza) etmek, 2- Başkalarına haksızlık ve eziyet etmeyi bırakmak, 3- Husûmet ve düşmanlığı terk etmek, 4- Günah ve kabahatler içerisinde büyüyen nefsi, Allah’a itaat içerisinde küçültüp ona hiçliğini kabul ettirmek, 5- İtaatsizlik ve günah işlemenin sözde tadını çıkaran nefse, itaat edip günahlardan uzak durmanın acılığını da tattırmak, 6- Gülüşlerinden her birine bedel olmak üzere, ağlamak.” 62
Şartlarına uygun olarak yapılmış nasûh bir tevbe, aynı zamanda Allah için yapılmış bir ibâdettir. Böyle olduğu için de kabul edilmesi beklenir. Nasıl ki şartlarına uygun olarak yapılan namaz gibi bir ibâdetin kabulü hususunda tereddüde düşmüyorsak, şartlarına uygun bir tevbenin kabulü için de şüpheye düşülmemesi gerekir. Allah'a iman etmiş kişiler, bilerek veya bilmeyerek günah işledikleri zaman, hemen Allah'a yönelip tevbe etmekten çekinmemelidir. Çünkü Allah'ın bağışlaması büyüktür. Ayrıca, günahları bırakıp kendisine yönelenleri Allah sever; zaten günahkârlar için yüce Allah'ın rahmet, mağfiret ve kereminden başka bir sığınak yoktur. O yüzden mü'minlerin büyük veya küçük günahları için geciktirmeden hemen Rab'lerine yalvarmaları, Allah'a olan inançlarının gereği olmalıdır. 63
İnsanları iki şey helâk eder. Biri, tevbe ederim diyerek günah işlemeleri. Diğeri de, sonra yaparım diye tevbeyi geciktirmeleri. Tevbe eden kişi, tevbesinde samimi olup, günahlara tekrar dönmemesi için şu üç şeyi yerine getirmesi gerekir: 1- Kötü arkadaşlarını ve günah işlediği kötü çevreyi terk etmelidir. 2- Günahını hatırlayınca Allah'tan hemen utanmalı, istiğfarda bulunmalıdır. 3- Ölüme her an hazırlıklı olmalıdır.
Putları Parçalamak
Şeytanî arzular, günahkârın putlarıdır. Bu nedenle Allah Teâlâ şöyle buyurur:
61] İbn Mâce, II/1460; et-Tâc, 5/151; Câmiu’s-Sağîr 1/134
62] Tefsir-i Kebir, Şûra 25 ayetinin tefsiri; el-Âlûsî, Ruhu’l-Meânî, 25/36; Tefsîru Kadı Beyzavî, c. 3, s. 515)
63] Cihat Tunç, Şâmil İslam Ansiklopedisi, c. 6, s. 206
TEVBE
- 15 -
“Hevâsını/tutkularını ilâh edineni gördün mü?“64 Faiz bir puttur. Gösteriş/riya bir puttur. Malları haksızca yemek bir puttur. Nefsin arzulayıp Allah’ın kızdığı her şey, Allah’tan gayrı tapınılan birer puttur. Bu putlar yıkılmadıkça tevbe saflaşmaz ve sağlam bir esasa oturmaz. Nefsin derinliklerinde bu putlarla birlikte bulunan bir tevbe, hileli bir tevbedir. Çünkü nefis kötülüğü emreder. Eğer nefis, sahibinin parçalamadığı bir putu hâlâ ayakta bulursa sahibini kandırarak putu kendisine güzel gösterir ve eski tapınmasına dönmeyi teşvik eder. Her reddedişinde ise tekrar tekrar müdahale eder. Ta ki geldiği yere geri dönsün ve bütün putları yıkmadığı tevbesi yıkılsın.
Nasûh bir tevbe etmek isteyenin mutlaka günahkâr geçmişle kendini bağlayan her şeyi yıkması gerekmektedir. Bu nedenledir ki bazı tevbekârların kendilerini günahkârlığa bağlayan bazı şeyleri (haram mallar, kadın dostlukları, içki şişeleri, uyuşturucular vb.) bırakmamış, haramlarla kendi aralarında fizikî olarak da kolay ulaşamayacakları büyük mesafe koyamamış olmaları nedeniyle, tevbe ettikleri günahlara tekrar döndükleri çok görülmüştür. Gerçek tevbekârların kendilerini Allah’ın gazabına sebep olacak her şeyi tevbelerinin başlangıcında yok ettiklerini görmekteyiz. İçki yasağı gelince, Medine sokaklarına içkilerini hemen boşalttıkları için ortalık bir anda şarap deresine dönmüştü. Putları yasaklayan din mensupları, gücü ele geçirdikleri ilk anda tüm putları yerle bir etmişti.65
Haramlara tevbe, hicretle gerçekleşir. “Hicret, Allah’ın nehyettiklerini terk etmektir.” hükmüne göre haramları terketmek hicrettir. İç dünyada yapılan bu hicretin uygulanması için, genellikle dış dünyada da hicretin gerçekleşmesi gerekecektir. Nasûh tevbenin başta gelen engellerinden biri, isyan yerinden ve günah ortamından hicret edilmemesi, haramlara davet eden çevrenin değiştirilmemesidir. Kurtuluş isteyen, öldürücü yerde kalamaz. Günahların açıkça işlendiği yerler, bulaşıcı mikropların barındığı yerlerdir, orada kalanlara mikrop mutlaka bulaşacaktır. Bu nedenledir ki, Sahih-i Müslim’de rivâyet edilen hadis-i şerifte, yüz kişiyi öldüren katilin tevbesi hakkında son tevbesini yanında yaptığı sâlih âlim ona şöyle demiştir: “Falan yere git. Orada Allah’a ibâdet eden insanlar var. Sen de onlarla birlikte Allah’a ibâdet et; Eski yerine dönme, çünkü orası kötülük yeridir.”66 Gece kulüplerini dolaşmayı bırakmadan, zinadan tevbe edenin tevbesi nasıl tam olur? İçki içilen yerleri terketmeden, içkiye tevbe etmiş biri, tevbesini nasıl uygulayabilir?
Tevbenin gerçekleşmesi, ihsan mertebesiyle yakın ilgilidir. “Allah’ı görür gibi ibâdet/yaşamak; Sen O’nu görmüyorsan da O seni mutlaka görmektedir.” Günahları işlerken, Allah’ın gözetleyiciliğinden gâfil olan kimse haramlara meyleder. Gözetlendiği düşüncesi ne zaman bir müslümandan kaybolursa haramlara meyleder, tevbesini bozucu hale getiren gevşekliğe ve tembelliğe eğilim gösterir. Salih ameller, Allah yolundaki manevî aracımızın yakıtı gibidir. Tevbe eden, salih ameller ortaya koymaktan gâfil kalırsa, yenileyip arttırmadığı eski yakıtı bitince, araba stop eder. Allah’ın gözetleyiciliği her an hissedilmedikçe sâlih amellerin de üretilmesi mümkün değildir.
64] 25/Furkan, 43
65] Abdülhamid Bilâlî, Arınma Yolu, 2/141-142
66] S. Müslim ve Tercümesi, c. 8, s. 261-262; Nevevî, 17/82-84
- 16 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kötü Çevreyi ve Dostları Değiştirme
Allah Rasûlü şöyle buyuruyor: “Kişi, sevdiğinin/arkadaşının dini üzeredir. Kişi, sevdiğine baksın (dikkat etsin).“67 Her insan, mutlaka kendisiyle beraber olduklarından ve dostlarından etkilenir. Bu etki, olumsuz veya olumlu bir etkidir. Eğer günah arkadaşlarını sâlih arkadaşlarla değiştirmezse, birlikte olduğu günahkâr insanlardan kendini koruması çok zor olacaktır. Bazıları, onun dinin emirlerine uymasıyla alay edecek, kimi de bayan arkadaşıyla yanında sohbet edeceklerdir. Onlardan Allah’ı hatırlatan belki hiçbir söz ve davranış olmayacaktır. Günahlara tevbe edip İslâmî bir yaşayışa hicret etmek isteyen kimse, cin ve insan şeytanlarının tüm silâhları gece gündüz onun dinî hayatına saldırırken ve etrafında Allah’ı hatırlatacak kimseyi bulamaz, isyankârlarla beraberliği koparmadan, tevbe etmek istediği haramlara ne kadar direnebilir? Çevre kurbanı, arkadaş kurbanı nice insan var etrafımızda. Allah, bazılarını hidayete erdirdikten sonra, dostlarını değiştirmek kendilerine zor geldiğinden hidâyetten dalâlete düşen, irtidat edenlerin sayısı az değildir. Çoğunlukla bu düşüşleri, önceki günahkârlıklarından daha büyük sapıklığa götüren bir yuvarlanmadır.
Hz. Ömer der ki: “Tevbe edenlerle oturup kalkın, çünkü onlar çok yumuşak kalplidirler.“68 Hz. Ali de şöyle der: “Kötüyle arkadaş olma; Sana yaptığı şeyin güzel olduğunu göstermeye çalışır ve senin onun gibi olmanı arzular.” “Kötülerle beraber olmaktan sakın. Senin haberin olmadan tabiatın onlardan bir şeyler çalar. Arkadaşın arkadaşa zararı sadece sözle değildir; o, bakmakla da olur. Yüzlere bakmak, nefislerde bakılana uygun bir ahlâk bırakır.” 69
İnsan, nasûh bir tevbeye bağlı kalma çabasına girerken büyük bir güçlük hisseder. Her bağlı kalma çabasında mazisini özler ve ona döner. İçinde bulunduğu sağlık ve ümit onu aldatır. Vicdanını günden güne geleceğe yönelik temennilerle iknâ eder. Bu, ne zaman başa geleceğini hiç kimsenin bilmediği ölümü unutmasındandır. Ölüm, gâfil iken ona âniden gelir ve kötü bir sonla ömrünü noktalar.70 Sonra, hiçbir işe yaramayan “keşke...” ler, fayda etmeyen pişmanlıklar... “Onlardan birine ölüm gelip çattığında, ‘Rabbim! der, lütfen beni geri gönder; tâ ki boşa geçirdiğim dünyada iyi iş (ve hareketler) yapayım.’ Hayır! Onun söylediği bu söz (boş) lâftan ibarettir.” 71
Tevbenin Gerekleri
Tevbenin Geçmişe Yönelik Gerekleri: Geçmişle ilgili tevbenin sahih olmasının şartı, ergenlik çağından itibaren geçmiş yılları, ay ve günleri göz önüne getirerek, yapmış olduğu günahları ve terk ettiği farzları hesap etmek, ibâdetleri kaza ederek yeniden yapmaktır. Namaz konusunda tevbe: Bülûğ zamanından itibaren terk ettiği veya riyâ ile yahut kabul olmayacak başka kusur ile kıldığı namazları yeniden kılmak, yani kaza etmekle tevbe gerçekleşir. Oruç da böyledir, tutmadığı Ramazan oruçlarını hesaplayarak onları kaza eder. Zekâta gelince; Nisâba mâlik olduğu günden itibaren servetini ve ödemediği zekâtları hesab ederek zekâtını öder. Hac için de tevbe aynı şekilde gerçekleşir. Şayet, bir zaman
67] Câmiu’s-Sağîr
68] İmam Gazali, İhyâ, IV/15
69] Feyzü’l-Kadir, 5/507
70] A.g.e. 2/143-146
71] 23/Mü’minûn, 99-100
TEVBE
- 17 -
hac farz olmuş ve yapmamış, sonradan iflâs etmişse, bu hac üzerine borçtur. Haccetmesi gerekir. Parası yetmiyorsa, yetecek kadar servet teminine çalışmalıdır. Bütün farz ibâdetlerini kontrol edip eksiklerini tamamlayarak bu konularda tevbe gerçekleşir.
Günahlara gelince: Bâliğ olduğu andan itibaren, gözü, kulağı, dili, midesi, eli, ayağı ve diğer âzâlarına varıncaya kadar hepsi ile ömrü boyunca, küçük büyük yapmış olduğu bütün günahları göz önüne alır. Bu günahlar, şayet başkasını ilgilendirmeyip kendisi ile Rabbi arasındaki kusurlarsa, kul hakkı ile ilgili olmayan bu günahların hepsinden pişmanlıkla tevbe eder. Bunların küçük büyük hesabını yapar ve karşılıklarında birer iyilik/sevap yapmağa çalışır. Rasûlullah'ın “Nerede ve ne halde olursan ol, Allah’tan kork ve kötülüğün ardından bir iyilik yap ki, onu yok etsin.”72 emrine uymuş olur. Kur’an da bunu tavsiye etmektedir: “Şüphesiz iyilikler, kötülükleri yok eder.”73 Zira hastalık, zıddı ile tedavi edilir. İsyan sebebiyle kalbi kaplayan her zulmet, ancak onun zıddı olan nur ile temizlenir. Bunun gibi her kötülük kendi cinsinden ve zıddı olan bir iyilikle mahvedilmelidir. Cezanın amel cinsinden olması gerektiğinden, hangi çeşit günah işlendiyse o türden sâlih ameller işlenmelidir. Zamanında tutulmayan Ramazan orucunun keffâretinin namazla değil; yine oruçla olduğu gibi; bir günahın keffâreti/örtülmesi de, o cins bir amelle/ibâdetle olacağının bilinmesi gerekmektedir. İşte, kendisi ile Allah arasında olan günahlarını affettirmek, yani tevbe etmek için bir mü’minin takip edeceği yol budur.
Kul hakkı: Kul hakkıyla ilgili günahlarda hem Allah hakkı, hem de kul hakkı vardır. Çünkü Allah, zulümden, başkalarının hakkını çiğneyip onların hakkına riâyetsizlikten men etmiştir. Kul hakkı ile karışık olan Allah hakkı, yukarıda belirtildiği gibi pişmanlık ve kötülükleri terk ederek onların zıddı olan iyilikler yapmakla ödenir. Meselâ, kötülüklere karşılık iyilik, gasb gibi para ile yapılan suça karşılık helâl servetinden sadaka, gıybet ve dedikodulara karşı medhu senâda bulunmak ve bildiği iyilikleri söylemek gibi iyiliklerde bulunmakla olur. Bütün bunları yapmakla yalnız Allah’a karşı vazifesini yapmış olsa da, kul hakları yerinde durmaktadır. Bu hakları sahiplerine iâde etmedikçe kurtulamaz. “Kimin yanında, kardeşinin (maldan, candan veya namustan yana) yenmiş bir hakkı varsa, ondan, kendi iyiliklerinden alınıp kardeşine verileceği gün gelmeden önce, daha şimdiden helâIlik alsın!”74 Kul hakları; can, mal, namus ve izzet-i nefisle ilgilidir. Can ile ilgili olan adam öldürmektir. Şayet hata ile adam öldürmüş ise, hemen mirasçılarına teslim olmak gerekir. Onlar dilerse affeder, dilerse kısasa kısas isterler. Borçtan ancak bu sayede tevbe etmiş, kurtulmuş olur. Bu konuda bir diğer hadis-i şerif de şöyledir: “Yanında din kardeşinin ırzı, malı ve makamı bakımından bir hakkı bulunup da, bu hak kendisinden alınmadan ondan helâllik isteyen kimseye Allah merhamet etsin! Çünkü âhirette ne bir dinar, ne bir dirhem vardır. Eğer o kimsenin iyilikleri varsa, kardeşinin hakkı onun iyiliklerinden alınır. Eğer iyilikleri yoksa o zaman da üzerinde hakkı olan kardeşinin günahlarının bir kısmı ona yüklenir.” 75
Şayet kul hakkı, alışverişteki çeşitli hileler, aldatma, kusuru gizleme, işçinin ücretini vermeme, borcunu ve ödemesi gerekeni gerektiği gibi yerine
72] Tirmizî
73] 11/Hûd, 141
74] Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48; Ahmed bin Hanbel, II/506
75] Tirmizî, Kıyâmet 2, IV/613
- 18 -
KUR’AN KAVRAMLARI
getirmeme, hırsızlık ve gasb yolu ile başkasının malını zimmetine geçirme gibi şeylerde ise, bunları servetinden ayırıp ödemesi şarttır. Bu ödemelere riâyet etmezse zâlimlerden olur. Ödenmeyen kul hakkının âhiretteki ödeme şekli çok ağır olacaktır. O yüzden mü'min, en küçük ayrıntıya kadar kendisini hesaba çekmeli ve bunu büyük hesap gününden önce yapmalıdır. Ömrü müsait olduğu takdirde kötülük ettiği müddet kadar iyilik ederek Allah hakkını ve kul hakkını ödemeye ve kendini affettirmeye çalışmalıdır. Malını helâl yoldan kazanıp daha fazla infak etmenin para ve mal konusundaki günahlara keffâret için gerekli olduğunu ispatlamalıdır.
Gönül yıkma cinayetine gelince; gerek yüzünde, gerek gıyabında ağır sözler söylemek ve kalp kırıcı davranışlarda bulunmak gibi hususlarda hak sahiplerini bulup onlardan helâllık alır. Şayet ölmüş olanlar varsa, kıyamette onlara verilmek üzere, sevabını onlara bağışlayarak hayır ve hasenât yapar. Kendilerini bulup da gönül hoşluğu ile helâllaştığı kimselerin kendisinde bir hakkı kalmaz. Fakat, üstü kapalı bir helâllaşma kâfi gelmez; onun hakkındaki bütün kusurlarını kendisine açıklaması lâzımdır.76
Ölüm Korkusu Sebebiyle Tevbe
Ölüm korkusuyla iman edenin tevbesi geçerli değildir. Çünkü tevbe insanın yaşadığı müddetçe olacak bir iştir. Hayat bağının kopacağı anlaşıldığı an iş işten geçmiştir. Allah (c.c.) böyle zamandaki pişmanlığa değer vermiyor. “Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çatınca ‘Ben şimdi tevbe ettim’ diyen ve kâfir olarak ölenler için (kabul edilecek) tevbe yoktur. Onlar için acı bir azâb hazırladık.” 77
Allah katında değeri olmayan bu son pişmanlığın fayda vermeyeceği, ölüm ânı gelip çattığındaki, ölüm meleğini görecek noktaya gelmiş kişinin samimiyetsizliğinin örneğini de Kur’an vermektedir. Hz. Mûsâ ve yanındaki mü’minleri öldürmek için onların peşinden giden Firavun, Allah’ın mucizesi sonucunda denizde boğulduğu sırada tevbe etmek ister. “...Nihayet (denizde) boğulma haline gelince, ‘Gerçekten, İsrâil oğullarının inandığı ilâhtan başka ilâh olmadığına ben de iman ettim. Ben de müslümanlardanım!' dedi. Şimdi mi (iman ettin)?! Hâlbuki daha önce isyan etmiş ve müfsidlerden/bozgunculardan olmuştun.“ 78
“Allah’ın kabul edeceği tevbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden tevbe edenlerin tevbesidir; İşte Allah bunların tevbesini kabul eder; Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.”79 Ancak, küfürden imana döneceklerin, dönüşü ölüm ânına kadar ertelemesi onları kurtarmayacağı halde, günahkâr mü’minlerin son nefeslerine kadar yapacakları tevbenin kabul edileceği umulur. Çünkü kişinin yaptığı hatasını anlaması, günahı işlediği Yüce Makama karşı suçunu kabul etmesi bile bir fazilettir. 80
76] Said Havva, İslâm’da Nefis Tezkiyesi, s. 376-379
77] 4/Nisâ, 18
78] 10/Yûnus, 90-91
79] Nisâ, 17
80] Ibn Mâce, Zühd 30, Hadis no: 4253, 2/1420; Tirmizî, Deavât 99, Hadis no: 3537, 5/547
TEVBE
- 19 -
Tevbenin Zamanı ve Tevbe Etmenin Faydaları
Nisâ suresi 17. âyetten hareketle âlimler, tevbenin fevrî (günaha düşülür düşülmez) yapılmasının vâcip olduğu görüşündedirler. Onun için, bir günaha düşüldüğü anda tevbe edilmemesine de ayrıca tevbe etmek gerekir. Öldürücü bir zehir içen veya yiyen, onu hemen kusmak suretiyle çıkarmağa çalışacağı gibi; imanı öldürebilecek isyanı da hemen tevbe ile içimizden atmak lâzımdır. Günah işler işlemez hemen tevbenin gerekli olduğunda şüphe yoktur; çünkü Allah’ın emir ve yasaklarına karşı itaatsizlik ederek isyan etmenin az veya çok imanı sarsacağı açıktır. O yüzden tevbenin de günah işledikten hemen sonra yapılması gerekir. Zira, bu sûretle yüce Allah'ı hemen hatırlayan kimse, bu vesileyle imanına dönmüş ve onu kuvvetlendirme gayretine girmiş olur. “Onlar, fena bir şey yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp anarlar ve günahlarından dolayı hemen tevbe-istiğfar ederler/günahlarının bağışlanmasını dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki!? Onlar, yaptıkları kötülüklerde bile bile ısrar etmezler.”81 “Allah’ın kabul edeceği tevbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden tevbe edenlerin tevbesidir; işte Allah bunların tevbesini kabul eder.” 82
Günah işlenir işlenmez hemen yüce Rabbimiz’i anıp O’na yönelmemiz, O’na iltica edip günahlarımızı affetmesi için O’na müracaatımız, yaptığımız bu kötü işlerden dolayı O’ndan utanıp korkmamız gerekmektedir. Bu yaptığımız şeylerde ısrar edip direnmemek de lâzımdır. Tevbenin bu gereklerini yaparsak, hem günahlarımız bağışlanır, gönlümüz rahat ve huzura kavuşur, hem de bu anlayış ve inanç sebebiyle başka kötü bir şey yapmaktan uzak dururuz. İşte bizde oluşan bu şuur ve kuvvetli iman, bizi isyan etmekten ve tekrar günah işlemekten alıkoyacaktır. Günahın hemen akabinde tevbe edip ısrar etmemenin zorunlu olmasındaki fayda ve hikmetler şunlardır:
Günahlara dalarak Yaratıcısını unutmuş olan kul, tevbe etmekle Allah’ını hatırlamış ve O’nun emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınmayı zorunlu bir vazife bilerek, bu şuur içerisinde Allah’a olan inancını yeniden kuvvetlendirmek suretiyle, bu inancının gereği olan iş ve davranışları da yerine getirmeye başlamıştır. İkinci olarak, kul, işlemiş olduğu günahlarına bakarak, ‘ben Allah’ın kötü kulu oldum’ düşüncesiyle ümitsizliğe kapılarak daha fazla günah işlemekten kurtulur, bu yeni ümit ve inançla Rabbine daha fazla bağlanıp yaklaşarak emirlerini yerine getirmeye ve yasaklarından kaçınmaya son derece gayret gösterir. Çünkü insanoğlu, geleceğe dönük olan ümit ve hayalleriyle yaşar. Bu ümit ve hayalleri yıkılmış bir insanın, dünyanın çeşitli dertleri ve zorlukları altında hayatını sürdürmesi gittikçe zorlaştığı için, ya devamlı olarak başkalarına zararlı olmakta veya kendi canına kıymaktadır. Pekâlâ bilinir ki, insanları hayata bağlayan unsurların başında inanç ve ümit gelmektedir.
İşte tevbe eden kişi, yitirdiği bu ümit ve inancını yeniden kazanarak hayata bağlanmakta ve yaşayışında ortaya çıkan acı ve tatlı durumlara katlanma konusunda yerine göre sabredip yerine göre mutlu olmasını başarabilmekte ve başkalarına da her bakımdan faydalı olmaya çalışmaktadır. Nitekim, Rabbimiz, kötülük ve günah işledikten sonra Allah’ı hatırlayıp tevbe edenlere ve günahlarında ısrar etmeyenlere şunu müjdelemektedir: “İşte onların mükâfatı, Rablerinin
81] 3/Âl-i İmran, 135
82] 4/Nisâ, 17
- 20 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mağfireti ve zemininden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlerdir. Böyle amel edenlerin mükâfatı ne güzeldir!“83 Rabbimizin böyle bir mükâfatına kavuşmak, insanı hayata ve İslâm’a bağlayan ne büyük bir mutluluktur!
İnsanı yaratan Allah, onun dünya ve âhiret saâdetini, emirleri ve yasaklarının tatbik edilmesi şartına bağlamıştır. Allah'ın bu sınırlarına aykırılığı da insanın bunalım ve buhranlarının kaynağı ve âhiret azabının sebebi kılmıştır. Bu yaratılış sebebiyledir ki insan, ilâhî emir ve yasaklara uymadığı sürece ve işlediği günahlardan arınmadığı müddetçe stres ve bunalımlarını gideremez, ilâhî azabın dünyevî ve özellikle uhrevî olanlarından kurtulamaz. İki cihan saadeti isteyen, mutlaka günahları bırakacak, yaptıklarından temizlenmek için de tevbe edip Allah'tan affını isteyecektir.
Görüldüğü gibi tevbe etmenin insan hayatındaki rolü pek büyüktür. Onu yeniden hayata bağlayan, ona ümit ve yaşama isteği veren, onu Allah'ına yöneltip inanç ve imanını kuvvetlendiren, onu toplum içinde, Allah'tan korkup Peygamberini seven ve onların istediği gibi hareket eden kullarıyla birlikte mutlu olarak güven içinde yaşamaya sevkeden, doğru dürüst bir insan olarak herkesin hakkını gözeten ve kendi hakettiğine râzı olan, haksızlık yaptığı kişilere haklarını iâde edip onlarla helâllaşarak onların dostluğunu kazanan bir kişi haline gelmesi, tevbe etmesiyle mümkün olmaktadır.
Kur’an, mü’minlere sürekli tevbe etmelerini, Allah’a istiğfarda bulunmalarını, O’nun karşısında boyun bükmelerini emrediyor. Böyle kimseler, inkârcılar gibi değillerdir. Tevbe edenler, aynı zamanda (günahın zararını, tevbenin faziletini) bilen insanlardır.84 Tevbede ilim, hal ve fiil unsurları vardır. İlimden maksat, günahların ve büyük zararların, kul ile Allah'ın rahmeti arasında, Allah ile kulu birbirinden ayıran bir perde teşkil ettiğini bilmektedir. Hâl: İlmin bir meyvesi olup, kalbin arzuladığı şeyi kaçırdığından dolayı üzülüp ızdırap duyması, yani pişman olmasıdır. İnsan, kalbinde ve zihninde işlediği günahın kendisini Allah'ın rızâsından uzaklaştırdığını kesin olarak kavrayınca, yüce Rabbini, yani sevgili Mevlâ'sını kaybettiği için bir elem ve acı duyar. Hele kusur ve kabahat kendi tarafında olduğu için üzüntüsü daha da artacaktır. İşte Rabbini kaybedip O'ndan uzak kalmasına sebep olan bu kusur ve kabahatinden dolayı duyduğu acı ve çektiği eleme nedâmet/pişmanlık denir.
Fiil/Amel: Hâlin (pişmanlığın) meyvesi olup, kötülüğü terk edip, sâlih ameller yapmak ve tekrar günaha dönmemektir. Bu acı ve elem, gönlünü iyice kapladığı zaman, yeni bir hâl, yeni bir durum ortaya çıkar ki, bu da şimdiki, geçmiş ve gelecek zamanla alâkalı olan bir işi, bir fiili tasarlayıp kasd ve niyet etmektir. Şimdiki zamanla ilgisi, yapmış olduğu kabahati hemen terk edip bırakmaktır. Gelecek zamanla ilgisi, kendisini Rabbinden ayıran bu kötülüğü veya kabahati ömrünün sonuna kadar asla yapmamaya azimli ve kararlı olmaktır. Geçmiş zamanla alâkası ise, kaybettiğini, zararlarını iyilik etmekle veya kaza etmekle telâfi etmeye çalışmaktır. İşte ilim, burada tevbenin birinci unsurudur ki, bundan da maksat iman ve yakîndir. Çünkü iman, günahların öldürücü bir zehir olduğunu akla gösterip kalple tasdik ettirir. Yakîn ise, bu tasdiki daha da kuvvetlendirip şüpheyi ve zannı ondan uzaklaştırarak kalbe onu tam anlamıyla yerleştirir. Bu imanın nuru kalpte
83] 3/Âl-i İmran, 136
84] Zümer, 9
TEVBE
- 21 -
parladığı zaman, orada pişmanlık ateşini yakar. Kalp bu iman nuru sayesinde yüce Rabbinden ve O’nun sevgisinden uzaklaştığını anlayınca acı duyar ve elem çeker. Böylece tevbe eden kimsenin kalbini bu ayrılık ve sevgi ateşi öylesine yakmalıdır ki, bu ateşin verdiği heyecanla kaybettiğini tekrar elde etmeye yönelsin.
Dolayısıyla ilim, pişmanlık ile şimdiki ve gelecek zamanda bu işi yapmaya azimli olmak ve geçmişteki zararı da telâfiye çalışmak gibi birbirini takip eden üç unsurdur ki, hepsine birden tevbe denir. Çok kere, yalnız geçmişte olan bir işe pişman olmaya tevbe demişlerse de, ilim onun evvelidir; kabahati, günahı bırakıp terketmek de onun neticesidir. İşte bu manada Peygamberimiz, “Pişmanlık tevbedir”85 buyurmuştur. Çünkü pişmanlık, onu neticeye götüren ilimden ve onu takip eden azim ve irade gücünden uzak olmaz. İlimsiz ve azimsiz pişmanlık mümkün değildir. Bundan dolayı tevbenin tarifinde “geçmiş hataların verdiği bir iç sancısıdır” denilmiştir; zira bu, yalnız içteki, gönüldeki acıyla ilgilidir. Yine tevbenin pişmanlıkla kopmaz ilişkisinden dolayı “tevbe, gönülde alevlenen bir ateş, ciğerde iyileşmeyen bir yaradır” diye tarif edenler olmuştur. Bu pişmanlık sonucu kötü ameli terk anlamı itibariyle de tevbenin tanımı olarak şöyle denmiştir: “Tevbe, eziyet veren elbiseyi atıp faydalı elbiseyi giymektir.” “Tevbe, kötü huyları iyi huylarla değiştirmektir.” 86
Tevbe Pişmanlık Ateşiyle Yanmaktır
Günahlar, şeytanî arzulardan kaynaklandığından, onun hakkı da şeytan gibi yanmaktır. Günahlar, pişmanlık ateşiyle yakılmazsa, sahibini de kendisiyle beraber yakma riski taşırlar. Öteki dünyada günahlarla beraber yanmaktansa, pişmanlık ateşiyle yanmak; Hz. İbrahim gibi dünya ateşini ahiret ateşine tercih etmektir ki, o zaman bu yanma gül bahçesindeki mutluluğu getirecektir. Hiçbir itfâiyenin söndüremeyeceği cehennemimizin ateşlerini, pişmanlık/tevbe çeşmesinden akan birkaç damla gözyaşı söndürebilir. O gözyaşı, dünya için akıtılan gözyaşları gibi acı ve tuzlu da değildi. O gözyaşında öyle bir lezzet vardır ki, hiçbir kahkahada o tad bulunmaz. “Pişmanlık, tevbedir.”87 Muaz bin Cebel (r.a.) Allah Rasûlüne (s.a.s.): “Ya Rasûlallah, dedi; Tevbe-i nasûh nedir?“ Rasûlullah buyurdu ki: “Kulun yapmış olduğu günaha öyle nedâmet etmesi/ pişmanlık duyması ve Allah’a öyle özrünü arzetmesidir ki, sütün memeye tekrar dönme ihtimali olmadığı gibi, o günaha tekrar dönmemesidir.” 88
Bir kötülükten sonra duyulacak olan pişmanlık, o kötü işe karşı insanın içerisinde bir nefret meydana getirecek ve o nefret sayesinde insan, bir daha o kötü işe yanaşmayacaktır. İşlediği günahlardan vicdan azabı, pişmanlık duymayan kimse tevbe etmemiş sayılır. Dille istiğfar edip, günahlardan eziklik ve nedâmet duymayan kimse, kendisini ve çevresindeki insanları aldatsa da, Allah insanın dilinden ziyade kalbine nazar eder, oradaki pişmanlığa ve samimiyete değer verir. Günümüzde uygulanan beşerî hukuk bile suçlunun pişmanlığını, suçdan sonraki iyi halini dikkate almakta, pişmanlığı hafifletici sebep kabul etmektedir.
85] İbn Mâce, Zühd 30 / 1470
86] Cihat Tunç, Şâmil İslam Ansiklopedisi, c. 6, s. 205-207; krş. S. Havva, İ. Nefis Tezkiyesi, s. 372-373
87] İbn Mâce, Zühd 30
88] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, VII/5127
- 22 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Pişmanlığın neticesi itiraftır. Yalnız bu itiraf, bir insanın önünde değil; Allah’a karşı kendini suçlu hissederek O’nun huzurunda yapılan itiraftır. Yoksa birçok cahil halk gibi, “merd-i kıptî” misali, övünme çabası içinde değil! “(Onlardan) diğer bir kısmı da, günahlarını itiraf ettiler. Onlar, iyi bir ameli, diğer kötü bir amelle karıştırmışlardı. Ümid edilir ki, Allah onların tevbelerini kabul eder.”89 Tevbe, psikolojik bir olaydır. Kulun, özrünü Hakk’a ulaştırması, günahını itirafla pişman olduğunu, O’na sığındığını idrak etmesidir. Allah’a karşı kulluğunu idrâk etmiş kimselerde, herhangi bir sebeple yaratanının rızasına muhalif bir iş yapınca, onun kalbinde, ruhunda bir sarsıntı meydana gelir. Nasıl ki, insanın bedeninde bir hastalık olunca, bunun tedavisi için, hissettiği rahatsızlığı en ince teferruatına kadar, doktora anlatır. Psikolojik olarak hasta da, Allah’a yaptığı günah itirafları ile bir hafiflik hisseder. Rûhî bir hastalık kabul edeceğimiz günahın tedavisi de, tek mağfiret edici olan Rabbe karşı yapılacak derûnî bir itiraf ile mümkün olacaktır.
Bazı insanlar, haramlara karşı hisleri öldüğünden, vicdanları köreldiğinden, işledikleri günahların acısını hissetmezler. Bunlar, imanlarını sâlih amellerle beslemeyen, kalp hastası kişilerdir. Üzerleri pas kaplamış olan bu kalplerin basiretleri kapanmıştır. “Hayır! Öyle değil, bil’akis onların kazanmakta oldukları kötülükler kalplerini paslandırmıştır.” 90
Haramlar, şuur ve tefekküre giden yolları tıkamıştır. Bilinçleri yok olduğundan haram işlediklerinde nedâmet/pişmanlık hissetmezler. Günahların acısını vicdan azabı şeklinde hissetmemenin ana sebebi, çok işlemekten dolayı günaha alışıp onu normal bir şeymiş gibi algılamaktır. Felâketlerin en büyüğü, günah işledikten sonra kişinin, sağlık ve selâmette oluşuna aldanmasıdır. Bu tür insanlar, deprem gibi doğal âfetlerin bile kendilerine Allah’ın uyarısı olduğunu kabullenmezler. Onlar, kendilerini suçlu görmezler ki, uyarı ve cezayı kabullensinler. Günahları kabullenmek, suçluluğu itiraf ve pişmanlık getirecektir. Bunun örneklerinden biri de, müslüman gençlerin gözlerinin nuru olması gereken namaz, özellikle sabah namazıdır; Kişinin uzun bir zaman sabah namazını kılmaya muvaffak olamamasıdır. Böylece bu günaha alışır ve bunun acısını ve vicdan azabını hissetmez hale gelir. Altın nesil sahabeye gelince, içlerinden biri sabah namazı için mescide gelmeyince, acaba hasta mıdır veya ciddî problemi mi vardır diye, o kişinin evini ziyaret ederlerdi. Kim, işlemiş olduğu günahın âkıbetini hissedemez bir duruma gelmişse o kişi büyük bir tehlike içerisindedir. Günahlar, vücuttaki yaralar gibidir. Bazı yaralar da ölüme sebebiyet verebilir.
Ashâb-ı Kiram, içimizden çok azımızın ulaşabileceği bir derece olan, günahların acısını hissetmeyi aşmışlar; değil günahların acısını hissedip vicdan azabı çekmek, yaptıkları iyiliklerin kabul edilmemesinden korkmak derecesine gelmişlerdi. Tâbiînin (2. neslin) büyüklerinden Hasan-ı Basrî ashabı şöyle anlatıyor: “Öyle kişilerle karşılaştım ki, Allah’ın kendilerine helâl kıldığı şeylere karşı, sizin haramlara karşı olan sakınmanızdan daha çok sakınırlardı. Öyle kişiler gördüm ki, yaptıkları iyiliklerin kabul edilmemesinden; sizin, işlemiş olduğunuz kötülüklerden tevbenizin kabul edilmemesinden korktuğunuzdan daha çok korkarlardı.”91 Onlar, bu şekilde günahlarını cehenneme düşmek gibi görüp biliyorlar ve başlarına gelen
89] 9/Tevbe, 102
90] 83/Mutaffifîn, 14
91] Sıfatu’s-Safve, 3/227
TEVBE
- 23 -
belâların sebebini de günahlara bağlıyorlardı. Bir zâta, adamın biri çirkin sözlerle haksız yere hakaret edince, ellerini kaldırıp şöyle dua ediyordu: “Allah’ım, bu kişiyi bana Musallat etmene sebep olan günahımı affeyle!” Günümüzde insanlar, kendi suçlarını görmemekte direnip, “7,2 yetmedi mi?” diye soran pankartı suçlayabiliyorlar. Sahabeler ise, öyle bir durumdaydılar ki, bir sevabı işlemeye muvaffak olamadıkları zaman bile bunu işlemiş oldukları günaha bağlarlardı. 92
Yaptığı hatayı anlayıp, bunun ızdırabını kalbinde duyan, bunun ne anlama geldiğini bilir. Günahın verdiği rahatsızlıkla yeni bir hale girer, pişmanlık tavrı gösterir ve sonunda da tevbenin gereğini yapar. Bu da yapılan kabahatin hemen terki, bir daha işlememeye kesin bir karar ve elde ettiği zararları gidermeye çalışma, yerine getiremediği görevleri kaza etme, hakları yerine verme şeklinde gerçekleştirilir.
Tevbenin yalnızca dil ile ‘tevbe ettim, tevbe estağfirullah’ demekle gerçekleşmeye-ceği açıktır. Tevbenin tamamlanması, amelle, günahı tümüyle terk ile ve uğranılan zararları gidermekle olacağını eklemek gerek. Meselâ, bir kimseye el ve dil ile verilen zarara karşılık yalnızca Allah’a tevbe etmek yetmez. Ona verdiği zararı karşılaması gerektiği gibi, helâllık istemesi de gerekir. Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Her kim de (din) kardeşine bir mal veya ahlâkî borcu varsa dinar ve dirhemin olmayacağı ve ancak sevapların ve günahların geçerli olacağı gün gelmeden önce, ondan hemen bugün kurtulsun.”93 Hz. Ali’den (r.a.) gelen bir rivâyete göre, yalnızca dil ile yapılan tevbe yeterli olmaz.94 Günaha pişmanlık, farzları kaza etmek, hakları sahibine vermek, helâlleşmek, günaha dönmemeye kesin karar vermek, nefsi günahla büyüttüğü gibi onu itaatle küçültmek ve ona itaatin tadını taddırmak onun şartlarındandır.
Tevbenin bir başlangıcı bir de sonu vardır. Tevbenin başlangıcı, dosdoğru bir yol (sırat-ı müstakîm) üzerinde Allah’a yöneliştir. Bu doğru yolu insanlar için O koydu. Kullar bu yolda yürüyerek O’nun rızasına ulaşırlar.95 Tevbenin sonu ise, Allah’ın Cennete ulaştıracak yoluna giriş ve âhirette Allah’a dönüştür. Kim dünyada tevbe ile Rabbine dönerse; âhirette de sevabını (karşılığını) almak üzere yine O’na döner. 96
“Şayet günahlar işleseniz, hatta günahlarınız semâyı tutsa, sonra da pişmanlık duysanız, Allah tevbenizi kabul eder.”97; “Allah, gündüz günah işleyenin tevbesini kabul etmek için geceleyin elini açar (tevbe etmesini bekler); geceleyin günah işleyenin tevbesini kabul etmek için de gündüzün elini açar.” 98
Günahtan sonra tevbeye yönelen kimse, Hz. Âdem’den beri99 devam eden bu zincire bir halka gibi bitişmektedir. Son derece celâdetli olan Hz. Mûsâ bile tevbeye sığınırken;100 Hz. Muhammed (s.a.s.) gece ve gündüz Allah’a yetmiş
92] Abdülhamid Bilâlî, Arınma Yolu, 2/34-38
93] Buhârî, Mezâlim 10; Ahmed bin Hanbel, 2/435, 506
94] F. Râzi, T. Kebir, Şûra 25. ayet tefsiri
95] 6/En’âm,153; 42/Şûrâ, 52-53
96] 25/Furkan, 71
97] Müsned-i Ahmed bin Hanbel, V/167
98] Buhârî, Fiten 25; Müslim, Tevbe 131
99] 2/Bakara, 37
100] 7/A’râf, 143
- 24 -
KUR’AN KAVRAMLARI
defa tevbe ediyorken101 hiç kimse kendisini tevbeden müstağnî sayamaz. Tevbe, Allah’ın rahmet kapılarından bir kapıdır ve herkese daima açıktır; tâ, güneş batıdan doğuncaya kadar.102 Bu kapıya koşmak için hiçbir şey insanı engelleyemez, hiç kimse önüne geçemez; hiç kimse bu kapıdan men edilemez. Her insanın elinde bu kapının anahtarı vardır, dilediği zaman bu kapıdan içeri girer ve ellerini kendisine doğru uzatmış merhametli ve bağışlayıcı bir Rabbin huzurunda bulur kendisini. Allah’a olan bu dönüş, tevbe edenleri eğrilmiş durumlarını düzeltir, sarsılmış varlıklarını ayakta tutar. Daha da fazlası, tevbe edeni önceki mertebesinden daha da üstün bir duruma yerleştirebilir.
Allah (cc) tevbe eden, iman eden ve iyi işler yapanlara daha büyük iyilikler verir.103 Allah tevbe edenleri övmektedir.104 Allah çok tevbe edenleri sever,105 Allah kullarını terk etmez, tevbe etsinler diye onları bazı şeylerle dener.106 Peygamberimiz şöyle buyuruyor: “Allah (cc), kulunun yaptığı tevbeden dolayı, çölde bineğini üzerinde yiyeceği ve içeceği ile birlikte kaybeden, bundan dolayı umutsuzluğa düşen, sonra bir ağacın altına gelip ümitsizce otururken birdenbire bineğini yanı başında bulan, yularından tutup sevincinden ne diyeceğini şaşıran kimseden daha fazla sevinir.” 107
Tevbe Namazı
Yapılan tevbenin kabulü için, şart olmamakla birlikte, iki rekât nâfile namaz kılarak işlediği günahtan dolayı mağfiret olunmayı dilemesi menduptur. Tevbe namazı ile ilgili bir hadis rivâyeti şöyledir:
Ali bin Ebî Tâlib (r.a.), Hz. Ebû Bekir’den (r.a.) rivâyet ederek Rasûlullah'ın şöyle buyurduğunu bildirmiştir: “Günah işleyen bir adam, günah işledikten sonra abdest alır, abdestini (sünnet ve âdâbına dikkat ederek) güzelce alır, sonra iki rekât namaz kılar ve günahının mağfiretini Allah’tan dilerse, Allah ona mağfiret eder.” Rasûlullah devamla şu mealdeki âyeti sonuna kadar okudu: “Onlar, fena bir şey yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp anarlar ve günahlarından dolayı hemen tevbe-istiğfar ederler/günahlarının bağışlanmasını dilerler...” 108
İstiğfâr
İstiğfâr; Allah’tan hata ve günahlarının bağışlanmasını isteme, mağfiret (bağışlanma) dileğinde bulunma demektir. İçerisinde ‘istiğfar (bağışlanma dileği) bulunan bütün dualara da ‘istiğfar duası’ denmiştir. İstiğfar; müslüman bir insanın bir kul olarak kendini Allah’ın büyüklüğü karşısında bir yere koyması, Allah’ın her şeye sahip olduğunu anlaması demektir bir anlamda. Kişi Allah’ın kuludur. Kul Allah’ın bir yasağını çiğnerse veya bir emrine aykırı hareket ederse günah kazanır. Yani Allah karşısında hata eder. Günahları ise yalnızca Allah bağışlar. 109
101] Müslim, Zikr 41; Ebû Dâvud, Vitr 26
102] Buhârî, Fiten 25, Rikak 40; Müslim, Tevbe 31; İman 248, 249
103] 25/Furkan, 70
104] 66/Tahrim, 5
105] 2/Bakara, 222
106] 9/Tevbe, 126
107] Müslim, Tevbe 1, Hadis no: 2744, 4/2103; Ibn Mâce, Zühd 30, Hadis: 4249, 2/1419; Buharî, Deavât 3, 8/84; Tirmizî, Kıyame 49, Hadis no: 2498, 4/659; Ahmed bin Hanbel, 1/383
108] 3/Âl-i İmran, 135; İbn Mâce, İkametü’s-Salât 193; Ebû Dâvud, Vitr 26
109] 3/Âl-i İmran, 135
TEVBE
- 25 -
Kul, yaptığı hatanın farkına varır, pişman olur, ellerini açar Rabbinden bağışlanma diler, af olmayı bekler. Kulun böyle yapması hem yaptığı hatadan dönmektir, hem de Allah’ın büyüklüğüne yeniden teslim olmaktır. Kişi, bir hatayı yaptığı halde umursamaz, aldırmaz, hatta yaptığı hatanın iyi bir şey olduğunu düşünür de, affedilmesi için Allah’a yönelmezse; bu tavır Allah’a karşı bir kibirdir/gururdur. Böyle bir ahlâk ancak inkârcıların davranışıdır. Kul, Allah’ı sevdiğini, O’nun Büyüklüğünü tanıdığını, O’ndan korktuğu (ittika ettiğini), O’na sığındığını, yalnızca O’ndan yardım dilediğini, Allah’tan bağışlanma (istiğfar) ile yerine getirir. Kulun en Yüce Makam karşısında acizliğini ve günahkârlığını dile getirmesi, Allah’ın rahmetine sığınması veya onu istemesi, onun çok önemli bir ibâdetidir. Bu tavır, Allah’a olan bir bağlılığın isbatıdır.
“Rabbinizden bağışlanma dileyin, doğrusu O çok bağışlayandır (Ğafûr’dur).”110 İnsanların günahlarını tamamen gören ve bilen yalnızca Allah’tır.111 Öyleyse insanlar günahlarını yalnızca Allah’a itiraf ederler ve yalnızca O’ndan bağışlanma dilerler. “Rabbinize istiğfar edin, sonra da O’na tevbe edin. Şüphe yok ki benim Rabbim Rahim’dir (merhamet sahibidir) vedûd’tur (seven ve sevilendir).”112; “Rabbimiz, biz inandık, bizim günahlarımızı bağışla, bizi ateş azabından koru’ diyenleri, sabredenleri, doğru olanları, huzurunda boyun büküp divan duranları, Allah için (mallarını) harcayanları ve seherlerde istiğfar edenleri görmektedir.”113 “(Amel) defterinin sayfasında çokça istiğfar bulana ne mutlu!…”114; “Âdemoğlunun hepsi hata edici, günah işleyicidir. Ancak, hata işleyenlerin en hayırlısı, tevbe edip Allah’tan affını dileyendir.” 115
İnsan günah işlediği zaman bunda ısrar etmemeli, hemen istiğfar ve tevbe etmeli. İstiğfar, günahın bağışlanmasını istemek; tevbe ise, günahtan vazgeçmektir. Allah’a istiğfar etmiş bir kimse, istiğfarından önce günah işlemiş de olsa affedileceği umulur.116 İstiğfarın yalnızca dil ile yapılması yetmez. Bunun hem dil hem kalp ile yapılması gerekir. Her ibâdette olduğu gibi niyet çok önemlidir.
İhlaslı bir şekilde bağışlanma isteyip de günahtan vazgeçeni Allah affedebilir. Peygamberimiz buyuruyor ki: “Kim yatağına girince üç defa: ‘Estağfirullahe’l azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüve’l Hayyu’l Kayyûm (Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan, diri ve her an yaratıkları gözetip duran Yüce Allah’tan bağışlanma dilerim)’ derse, Allah onu savaştan kaçmış olsa da bağışlar.” 117
Peygamberin günde yüz kadar istiğfâr etmesi, ümmetine tevbe ve istiğfârı öğretmek için olsa gerektir. Bir mü’min de günlük hayatında yüz kere olsun, tevbe ve istiğfârda bulunması dinî vazifelerindendir. İstiğfâr devamlı olmalıdır. Dinimizde, ibâdetin az da olsa devamlı olanı makbuldür. “Kim (günahlarına tevbe ederek) istiğfâra devam ederse, Allah o kimseyi (dünyevî ve uhrevî) her darlıktan kurtarır ve her gamdan, kederden âzâd eder ve onu ummadığı yerden rızıklandırır.” 118
110] 71/Nuh, 10
111] 25/Furkan, 58
112] 11/Hûd, 90
113] 3/Âl-i İmran, 16-17
114] Ibn Mâce, Edeb 57, Hadis no: 3818, 2/1254
115] Tirmizî, Kıyâmet 50, h. no: 2501; İbn Mâce, Zühd 30, h. no: 4251; Ahmed bin Hanbel, 3/198; et-Tâc, c. 5, s. 515
116] Tirmizî, Deavât 107, Hadis no: 3559, 5/558
117] Ebû Dâvud, Salât, Hadis no: 1517, 2/85; Tirmizî, Deavât 118, Hadis no: 3578, 5/569)
118] Ebû Dâvud, I/348
- 26 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Fakirlikten, kuraklıktan ve nice musibetten kurtuluş, istiğfâr sayesinde verilen nimetlerdir: “Artık, dedim, ‘Rabbinize istiğfar edin/O’ndan mağfiret dileyin. Çünkü O, çok mağfiret edendir. (O sayede) gök, üstünüze bol yağmur salıverir, sizin mallarınızı, oğullarınızı da çoğaltır, size bağlar, bostanlar verir, size ırmaklar akıtır.” 119
Müslüman, insan olması dolaysıyla yanılıp hata edebilir, günaha düşebilir. Önemli olan günahta ısrar etmemek ve Allah’a istiğfar etmektir. Böyle yapmak imanın gereğidir. Müslüman, kendisi için bağışlanma dileğinde bulunabileceği gibi, ana babası, ölmüş olsalar bile diğer müslümanlar için de istiğfar edebilir, bağışlanmalarını Allah’tan isteyebilir.120 Fakat tevbeleri kabul edilmeyecek insanlar için bağışlanma dilemeleri yasaklanmıştır.121 Münafıklar için bağışlanma dileği yasaklandığı122 gibi, yakın akrabası olsa bile müşrikler için de bağışlanma dilemek yasaklanmıştır. 123
Allah’ın isimlerinden biri de ‘Ğafûr veya Ğâfir’ yani, istiğfar edenleri, bağışlanma isteyenleri çokça bağışlayandır.124 O halde müslümanlar her zaman Allah’ın Ğafur ismine sığınırlar, hatalarının bağışlanması için yalnızca O’ndan yardım dilerler ve samimi bir dilekle O’na tevbe ederler. 125
“Günahından tevbe eden kimse, hiç günah işlememiş gibidir.” 126
“Tevbe yâ Rabbi, hatâ râhına gittiklerime,
Bilüp ettiklerime, bilmeyüp ettiklerime!”
“Eli boş gidilmez gidilen yere, Rabbim, boş gelmedim; ben suç getirdim.
Dağlar çekemezken o ağır yükü, İki kat sırtımla pek güç getirdim.”
“Nedâmetle gözden yaşlar akıtmak, Günahdan tevbede olur müessir.
Amel defterinde olan karanlık, Gözlerden dökülen yaşla silinir.”
Af ve Allah’ın Affediciliği
‘Afv’ Türkçedeki affetmenin karşılığıdır. Çirkin bir şeyi veya kötülüğü görmezden gelme, yapılan bir suçtan dolayı suçluyu cezalandırmama, ceza uygulamasından vazgeçme demektir.
Allah Affedicidir: Allah (c.c.), bağışlaması, af ve mağfireti bol olduğu için, şirk dışında bütün günahları istediği kimseler için affedebileceğini beyan ediyor. “Allah kendisine şirk/ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse büyük bir günah (ile) iftira etmiş olur.” 127
119] 71/Nûh, 10-12
120] 14/İbrahim, 41; 47/Muhammed, 19
121] 9/Tevbe, 80
122] 9/Tevbe, 84
123] 9/Tevbe, 113
124] 40/Mü’min, 3, 9/Tevbe, 173, 182, 218; 3/Âl-i Imran, 31, 155; 8/Enfâl, 70; 35/Fâtır, 53; 58/Mücadile, 2; 73/Müzzemmil, 20. v.d.). Allah (c.c.) aynı zamanda ‘Ğaffâr’dır. Yani günahları çok çok bağışlayan, kullarını çok affedendir. (20/Tâhâ, 82; 38/Sâd, 66; 39/Zümer, 5; 71/Nûh, 10; 40/Mü’min, 42
125] H. Ece, İ. Temel Kavramları, s. 314-315
126] İbn Mâce, II/1460
127] 4/Nisâ, 48
TEVBE
- 27 -
Bilindiği gibi İslâm'a girmek, kendinden önceki bütün hataları siler. Allah’a şirk koşan müşrikler, şirklerinden tevbe edip yeniden iman ederlerse onların da geçmiş günahları bağışlanır.
Rabbimiz, mü’minlere tevbe ve af konusunda genişlik veriyor.“Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar.”128 Bu bağışlamanın şartı, şüphesiz ki tevbedir, günahtan vazgeçmektir, hatada ısrar etmemektir. Zaten takva sahibi mü’minler, bir hayâsızlık yaptıkları (günah işledikleri) zaman, Allah’ı hatırlayıp hemen tevbe ederler, günahta bile bile ısrarcı olmazlar. 129
‘Afv’, Allah’ın ilâhlık özelliklerindendir. Allah’ın en güzel isimlerinden (Esma-i Hüsna’dan) biri de ‘Afüvv’dür. Bunun anlamı ‘çok çok bağışlayan, affeden’ demektir. Bu isim dört âyette ‘Ğâfur-bağışlayıcı’ ismiyle beraber geçmektedir. ‘Ğâfur’ da bağışlayan, örten demektir. Ancak ‘Afüvv’ ismi ‘Ğâfur’a göre biraz daha geneldir. Çünkü Ğâfur, günahı örten demektir. Silip-süpürmenin örtmekten daha iyi olduğu açıktır.
“Umulur ki Allah bunları affeder. Allah Afüvv’dür (affedicidir), Ğâfur’dur (bağışlayıcıdır).”130 Bir âyette bu isim ‘Kadir’ ismiyle beraber kullanılıyor. Bu âyet, Allah’ın günah işleyenleri cezalandırmaya güç yetirebildiği halde, onlara ceza vermeyip bağışlayabildiğini ifade ediyor.131 Allah (c.c.) sonsuz bağışlayıcı ve affedicidir. O’nun bu bağışlayıcılığı öncelikli olarak dinî emirleri ve yasakları (teklifleri) hafifletmede görülür. 132
Rabbimiz, kul olarak yarattığı insanın günah işleyeceğini, hata ve isyan edeceğini, hatta inkârcı olup küfre düşeceğini biliyordu. Buna rağmen ona günah işleme ya da ibâdet etme özelliğini verdi.133Yani insanın iradesini kendi eline vermiştir. Ancak onu başıboş da bırakmamıştır. Bütün insanlara ‘tâğuta kulluk yapmayın, Allah’a ibâdet edin’ diye dâvet yapması için elçiler (peygamberler) göndermiştir.134 Elçilerin davetine uymayıp, Allah’ın gönderdiği âyetlere sırtını dönenler azgınlık, sapıklık ve isyan içinde kalırlar. Peygamberlere iman edip müslüman olanlar da zaman zaman hata edebilir, günah işleyebilirler. İşte kim bu şekilde hataya düştükten sonra, hatasından vazgeçer ve Allah’a tevbe ederse Allah (c.c.) onu affedebilir. İnkârcı iken mü’min, isyancı iken itaatkâr, günahkâr iken takva sahibi olanı (korkup-korunanı) affedebilir. Afv yetkisi Rabbimizin elindedir. Dilediğini bağışlar, dilediğini cezalandırır.
Eğer Rabbimiz bütün isyanlara ve günahlara ceza verseydi, hiç affetmeseydi şüphesiz yeryüzünde kimse kalmazdı.135 İnsanların yaptıkları yüzünden karada ve denizde fesat (çarpıklıklar, bozulma) meydana gelir.136 Bazı insanlar veya topluluklar daha dünyada iken cezalandırılır. Ancak bütün bunlar, insanların
128] 39/Zümer, 53
129] 3/Âl-i İmran, 135
130] 4/Nisa, 99; ayrıca bk. 22/Hacc, 60; 58/Mücadele, 2; 4/Nisâ, 43
131] 4/Nisâ, 149
132] 2/Bakara, 187; 4/Nisâ, 43; 5/Mâide, 101
133] 91/Şems, 7-10
134] 16/Nahl, 36
135] 35/Fâtır, 45
136] 30/Rûm, 41
- 28 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ürettikleri kötülüklerden Allah’ın affının dışında kalan fazlalıklardır. Allah (cc) kullarını sürekli affediyor. Ancak bazılarının ceza alması da kâinat düzeni ve ibâdetin değerinin bilinmesi açısından Allah’ın adaletinin gereğidir. “Size isabet eden her musibet, (ancak) ellerinizin kazanmakta olduğu dolayısıyladır. (Allah,) çoğunu da affeder.” 137
Allah (c.c.) Uhud savaşında Peygamberin sözünü dinlemeyenleri,138 hacc ibâdetinde daha önceden yapılan hataları,139 buzağıyı tanrı edinip sonra tevbe eden İsrailoğullarını,140 affettiğini bildiriyor. Kötülükleri bağışlayıp affedenler,141 güçsüz ve zayıf olduğu için Allah yolunda hicret veya cihad edemeyen müstaz’aflar,142 Allah’a şirk koşmaksızın başka günah işleyenler143 Allah’ı affedici olarak bulurlar.144 İslâm’a göre bir kötülüğün cezası-karşılığı yine onun kadardır. Fazlaya kaçmak helâl değildir. Ancak hak sahibi bu hakkını bağışlarsa, bu bir fazilettir. Kur’an bağışlamayı tavsiye ediyor. Bir yanağına tokat vurana öbürünü çevirmek olmadığı gibi; intikam peşine düşmek de yoktur. Haksızlığa uğrayan, bu hakkını kullanmaz, sabreder ve bağışlarsa bu güzeldir.145 Kur’an, mü’minlerin affedici olmalarını tavsiye ediyor. Affedenleri Allah’ın seveceğini haber veriyor. 146
Tarih, hatasızlığı iddia eden budalalarla, bunların karşısında hak dâvâyı müdâfaa eden hakikatperver insanların mücadeleleriyle doludur. Faziletin, hata işleyen kimsenin, hatasını kabul etmekle başladığı söylenebilir. Beşer için ideal olan, mümkün olduğu kadar hatasız bir hayat yaşamaktır. Fakat, peygamberlerden başka bu sırra ermiş bir insanı tasavvur etmek bile zordur. Allah da hatasız bir insan değil; her çeşit hatadan hemen dönüp mağfiret dileyen bir varlık yaratmayı tercih etmiştir.147 Bir toplumun bekası da tevbe ve istiğfar iledir: “Onlar istiğfar ederlerken Allah onları azablandırmaz.” 148
Mü’minler şöyle dua ederler: “Rabbimiz, unuttuklarımızdan ya da yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet, bizi bağışla. Sen bizim Mevlâ’mızsın. Kâfirler topluluğuna karşı da bize yardım et.” 149
Günahlarını küçümseyen ve tevbesini sonu gelmeyen yarınlara erteleyen ya da yalancı tevbelerle kendini kandıran zavallılardan olmayalım. Ey Rabbimiz, bizim günahlarımız ne kadar büyük ise de, Senin affın daha da büyüktür; Bizi affet!
137] 42/Şûrâ, 30; ayrıca bk. 42/Şûrâ, 34, 40
138] 3/Âl-i İmran, 152, 153
139] 5/Mâide, 95
140] 2/Bakara, 52; 4/Nisâ, 153
141] 4/Nisâ, 149; 64/Teğâbün, 14
142] 4/Nisâ, 99
143] 4/Nisâ, 48
144] 16/Nahl, 126
145] 2/Bakara, 178
146] 24/Nûr, 22; 2/Bakara, 178, 237; A.g.e. s. 31-32
147] Müslim, Şerhu’n-Nevevi 17/65
148] 8/Enfâl, 33
149] 2/Bakara, 286
TEVBE
- 29 -
“Ey Rabbimiz! Bizi sana teslim olan müslümanlardan kıl, neslimizden de sana teslim olan bir ümmet çıkar. Bize ibâdet yerlerimizi göster. Tevbemizi kabul et; zira tevbeleri kabul eden, çok merhametli olan ancak Sensin, Sen.” 150
Tevbe Konusuyla İlgili Ayet-i Kerimeler
A- Tevbe ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 87 Yerde): 2/Bakara, 37, 37, 54, 54, 54, 128, 128, 160, 160, 160, 187, 222, 279; 3/Âl-i İmrân, 89, 90, 128; 4/Nisâ, 16, 16, 17, 17, 17, 18, 18, 26, 27, 64, 92, 146; 5/Mâide, 34, 39, 39, 71, 74; 6/En’âm, 54; 7/A’râf, 143, 153; 9/Tevbe, 3, 5, 11, 15, 27, 74, 102, 104, 104, 106, 112, 117, 117, 118, 118, 118, 126; 11/Hûd, 3, 52, 61, 90; 13/Ra’d, 30; 16/Nahl, 119; 19/Meryem, 60; 20/Tâhâ, 82, 122; 24/Nûr, 5, 10, 31; 25/Furkan, 70, 71, 71, 71; 28/Kasas, 76; 33/Ahzâb, 24, 73; 40/Mü’min, 3, 7; 42/Şûrâ, 25; 46/Ahkaf, 15; 49/Hucurât, 11, 12; 58/Mücâdele, 13; 66/Tahrîm, 4, 5, 8, 8; 73/Müzzemmil, 20; 85/Bürûc, 10; 110/Nasr, 3.
B- İstiğfâr Kelimesi ve Bu Fiilden Farklı Kullanımların Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 40 Yerde): 2/Bakara, 199; 3/Âl-i İmrân, 135; 4/Nisâ, 64, 64, 110, 159; 4/Nisâ, 106; 5/Mâide, 74; 8/Enfâl, 33; 9/Tevbe, 80, 80, 80, 113; 11/Hûd, 3, 52, 61, 90; 12/Yûsuf, 29, 97, 98; 18/Kehf, 55; 19/Meryem, 47; 24/Nûr, 62; 27/Neml, 46; 38/Sâd, 24; 40/Mü’min, 7, 55; 41/Fussılet, 6; 42/Şûrâ, 5; 47/Muhammed, 19; 48/Fetih, 11; 51/Zâriyât, 18; 60/Mümtehıne, 4, 12; 63/Münâfıkun, 5, 6, 6; 71/Nûh, 10; 73/Müzzemmil, 20; 110/Nasr, 3.
C- Tevbe Konusundaki Âyet-i Kerimeler
a- Tevbe Etmek: Nur, 31; Furkan, 71; Zümer, 54; Hucurât, 11; Tahrim, 8.
b- Gerçek Tevbe: Nisâ, 17-18; Tevbe, 112; Furkan, 71; Tahrim, 8.
c- Allah, Tevbeleri Kabul Eder: Bakara, 37, 160, 218; Âl-i İmran, 31, 89; Nisâ, 26-27, 110; En’am, 54; A’raf, 153; Tevbe, 104; Nahl, 119; İsrâ, 25; Tâhâ, 82; Nur, 10; Furkan, 71; Mü’min, 3; Şûra, 25; Hucurat, 12; Necm, 32; Bürûc, 14; Nasr, 3.
d- Allah, Çok Tevbe Edenleri Sever: Bakara, 222; Tevbe, 112; Meryem, 60; Bürûc, 14.
e- İstiğfâr Etmek (Af/Bağışlanma İstemek): Âl-i İmran, 16-17, 135; Nisâ, 4, 106, 110; Hûd, 3; Mü’min, 55; Nûh, 10-12; Müzzemmil, 20; Nasr, 3.
f- Sâlih Amel İşleyenlerin Kusurlarını Allah Bağışlar: Ankebut, 7; Necm, 32.
g- Günahları Ancak Allah Affeder: Âl-i İmran, 135; Tevbe, 104.
h- Allah, Şirkin Dışında Dilediklerini Affeder: Bakara, 218; Âl-i İmran, 129; Nisâ, 48, 116; Mâide, 40; İsrâ, 54; Feth, 14.
i- Allah Bağışlayıcıdır: Hıcr, 49-50; Mü’min, 3; Şûrâ, 5; Mülk, 2; Müzzemmil, 20.
j- Allah Bütün Günahları Affeder: Zümer, 53; Ahkaf, 31.
k- Tevbenin Kabulü İçin Dua: Bakara, 128, 199, 285-286.
l- Allah, Kullarının Tevbe Etmesi İçin Yoksulluk ve Hastalık Verir: En’am, 42.
m- Mürtedlerin (Dinden Dönenlerin) Tevbesi: Âl-i İmran, 89-90.
n- Kâfir Olarak Öleceklerin Tevbesi: Nisâ, 18, 168-169.
o- Şakîlerin Tevbesi: Mâide, 34.
p- Müşriklerin Tevbesi: Tevbe, 3, 11; Furkan, 70; Kasas, 67.
a- Müşrikler İçin İstiğfâr Edilmez: Tevbe, 113-115.
s- Münafıklar İçin İstiğfâr Edilmez: Tevbe, 80, 84, 113; Münafıkun, 6.
t- Münafıkların Tevbesi: Nisâ, 146; Tevbe, 74; Ahzâb, 24.
u- Hırsızların Tevbesi: Mâide, 39.
v- İçkinin Tevbesi: Mâide, 93.
150] 2/Bakara, 128
- 30 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 421-436
2. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 119-124
3. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 277-279; c. 2, s. 531
4. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 66-67
5. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 125-126
6. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 305-307
7. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 104-105
8. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 180-211
9. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 1, s. 196-200
10. Davetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 110-112
11. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Y. c. 4, s. 121-122
12. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 6 s. 205-207
13. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 1, s. 394
14. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 448-450
15. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. 31-33; 314-316; 704-708
16. Kur’an’da Temel Kavramlar, Cavit Yalçın, Vural Y. s. 158-165
17. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. 175-178
18. Âsım Yapıcı, İslâm’da Tevbe ve Dinî Yaşayıştaki Rolü, Beyan Y.
19. Hıristiyanlık, Yahudilik ve İslâm’da Tövbe, Mehmet Katar, Töre Basım Yayyın Dağıtım
20. İslâm’da Tevbe, İsmail Karaçam, Nedve Y.
21. Tevbe, Mehmed Zahid Kotku, Seha Neşriyat
22. Tövbe, Hayreddin Harun, Risale Y.
23. Tövbe Yeniden Başlamaktır, Seyyid Şenel İlhan, Feyz Y.
24. Zulüm Açısından Allah ve İnsan, İsmail Karagöz, Çelik Y.
25. İsmet İnancı, Mehmed Bulut, Risale Y.
26. Arınma Yolu, Abdülhamid Bilâlî, Şafak Y. c. 1, s. 104-105, c. 2, s. 141-144
27. Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hibaş Y. s. 368-386
28. İslâm’da Nefis Tezkiyesi, Said Havva, Petek Y. s. 372-383
29. Kur’an’da Ulûhiyet, Suat Yıldırım, Kayıhan Y. s. 155-158; 254-256; 260-261
30. Haksöz, sayı 68, (Kasım 96), Cafer Tayyar Soykök, s. 46-49
TEVHİD (TEK İLÂH)
- 31 -
Kavram no 180
İman 32
Bk. Akîde; İman; İslâm; Rab; Allah;
İbâdet; Şirk; Küfür; Put ve Putperestlik
TEVHİD (TEK İLÂH)
• İlâh; Anlam ve Mâhiyeti
• Tevhid; Anlam ve Mâhiyeti
• Tevhid; Hayatın Anlamı
• Tevhidin Yansımaları
• Evrendeki Tevhid
• Tevhid ve Allah’ın Hâkimiyeti
• Tevhid ve Tâğutlarla Mücâdele
• Tevhidi Bozan Durumlar
• Kur'ân-ı Kerim'de Tek İlâh/Tevhid Kavramı
• Kur’an’da Tevhidle İlgili Önemli Vurgular
• Tevhidin Göstergesi; Kapsadığı Mânâ ve Sonuçları
• Kelime-i Tevhid
• Tevhid Penceresinden Günümüz ve İnsanımız
• Amelde Tevhid
• Muvahhid
“İlâhınız bir tek ilâhtır. O’ndan başka ilâh yoktur. O, rahmândır, rahîmdir.” 151
İlâh; Anlam ve Mâhiyeti
İslâm kültürünün önemli kavramlarından biri de “ilâh”tır. Tevhid inancını ve onun karşıtlarını yeterince bilmek için bu kavramı iyi tanımak gerekir. Tevhid Kelimesinin içinde yer alan bu kavram, iman ile şirk (ortak koşma) arasındaki farkı ortaya koyar.
Sözlük anlamı; kulluk edilen, mâ’bûd haline getirilen, kendisine yönelinen, alışılan, düşkün olunan demektir. Kendisinden türediği ‘elihe’ fiili; yönelmek, düşkün olmak, kulluk yapmak, örtmek-gizlemek, alışmak gibi anlamlara gelmektedir.
Kavram olarak ilâh; kendisine ibâdet edilen, ma’bûd sayılan şey, her şeyden çok sevilen, ta’zim edilen kutsal varlık anlamında kullanılmaktadır. Tapınılan, kendisine ibâdet edilen, üstün sayılan bütün ma’budların ortak adı ‘ilâh’tır. Türkçede bunu ‘tanrı’ kelimesi ile karşılarız.
İslâmî istılahta ilâh; tapınılan, kendisine ibâdet edilen demektir. İlâh; ibâdet edilmeye yani kudret ve kuvveti önünde huşû ile boyun eğilip kulluk ve itaat edilmeye lâyık, herşeyin O’na muhtaç olduğu bir varlık demektir. İlâh kelimesi
151] 2/Bakara, 163
- 32 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gizlilik ve esrârengizlik mânâlarına da gelir ki, böylece ilâh görülmez ve ulaşılmaz bir varlıktır.
İnsanoğlu, fıtratı gereği, her zaman bir ilâha inanma, sığınma ve ondan yardım istemeye muhtaçtır. O bazı şeylerden korkar, bazı şeylere gücü yetmez ve başkalarından yardım ister, bazı şeylere sığınır, bazı şeyleri kendinden üstün görür. Bütün ümitlerin bittiği bir yerde, görmediği, tanımadığı, hayal etmediği bir gizli ‘ilâh’tan yardım ister. Çevresinde gördüğü hemen bütün olayların kendi gücünün dışında olduğunun farkındadır. Bu olayları bir gücün yaptığına inanır. Bunlara benzer daha birçok sebepten dolayı insan sığınacak bir melce (bir kucak) arar.
Peygamberlerin tebliğ ettiği Allah inancından uzak insanlar, yaratılışlarında ve pratik hayatlarındaki ‘bir ilâha bağlanma’ ihtiyacını başka şekillerde, bâtıl yollarla giderirler. Tarihte ve günümüzde dinsiz insan olmadığı gibi, ‘ilâhsız’ insan da yoktur. Kimileri, hiç bir tanrıya inanmadığını söylese bile; onların içerisinde, sığındığı, bağlandığı, yardım istediği, her şeyden çok sevdiği, her şeyden çok büyük saydığı bir ‘şey’ mutlaka vardır.
İşte o ‘şey’ onun için bir tanrıdır. Kur’ân-ı Kerim çok ilginç bir örnek veriyor: Birtakım insanlar kendi görüşlerini, kendi isteklerini, kendi emirlerini en üstün ve doğru görürler. Bir dinin emrine uymayı bırakın, toplumda geçerli olan hiç bir kural onları bağlamaz. Bu tip insanlar, bir çeşit ‘kendi keyiflerine’ uyarlar. Kendi arzularından (hevâlarından) başka kutsal, kendi isteklerinden ve görüşlerinden üstün güç ve doğru kabul etmezler. İşte bu tür insanlar için Kur’ân-ı Kerim; “Gördün mü o kendi hevâsını (istek ve arzularını) ilâh/tanrı edinen kimseyi. Şimdi onun üzerine sen mi bekçi olacaksın?”152 demektedir.
İlâh zannedilen şey, insan üzerinde var sayılan ‘güç’tür. Bu kimine göre ateş, kimine göre Güneş, bazılarına göre gökler, bazılarına göre yıldızlar, bazı kimselere göre madde, bazısına göre ataların rûhu, kimilerine göre tabiat (doğa), bazılarına göre devlet erki, bazısına göre de iyilik ve kötülük tanrılarıdır.
Hatta bazı insanlar ve toplumlar, başlarındaki yöneticileri, kralları ilâh veya yarı tanrı saymışlardır. Nitekim Firavun, elinin altındakilere “Ben sizin en büyük Rabbinizım/ilâhınızım” diyordu.153 Japon kralları tanrı sayılan Güneşin oğlu, Çin kralları tanrının oğlu, bir çeşit Budist dini olan Lamaların büyüğü Dalay Lama yarıtanrı sayılıyor(du).
Birçok ülkede diktatörler, tanrı gibi algılanmış, karşı konulmaz üstün güce sahip, her dedikleri yapılması gereken, kızdığı zaman gazabıyla herkesi cezalandırabilen tanrılar gibi düşünülmüştür. Hatta birçok yerde bu diktatörler adına dikilen heykellere insanlar secde edercesine saygı göstermektedirler.
Tarihte, Tevhid Dininden uzaklaşmış bütün toplumlarda farklı ilâh düşünceleri gelişmiştir. Kimileri inandıkları ilâhları adına putlar ve mâbetler yapıp, o putlara tapınmışlardır. Bu putların taştan, tunçtan veya ahşaptan yapılmasının fazla bir önemi yoktur. İnsanlar, ilâhları adına kendi elleriyle heykeller yapıp, sonra da buna, ilâhımız veya bizi ilâhımıza götürecek aracımız diyorlar ve o heykellere
152] 25/ Furkan, 43
153] 79/Nâziât, 24
TEVHİD (TEK İLÂH)
- 33 -
ilâh diye tapınıyorlardı. “Beşerin böyle dalâleti var / Putunu kendi yapar kendi tapar.”
Kur’ân-ı Kerim’e göre, yer, gök ve ikisinde olan her şey bir olan Allah’ındır. Yoktan var eden yalnızca O’dur. Bütün nimetler O’nun elindedir. Sonsuz güç ve kuvvet yalnızca O’nundur. Bütün işler yani kader O’nun elindedir. Yerde ve gökte olan her şey isteyerek veya istemeyerek O’na boyun eğerler. Her şey O’nu tesbih eder (O’na ibâdet eder, O’nu zikreder). Yerde ve gökte yalnızca O’nun hükmü geçer. O’nun bir benzeri ve eşi yoktur. Hiç bir şey O’nun dengi olamaz. O’nun Rabliğinin, ilâhlığının, hükmünün ve yaratıcılığının ortağı ve yardımcısı yoktur. O hiç bir şeye muhtaç değildir.
Mutlak anlamda yardım edici O’dur, mutlak anlamda ceza verici yine O’dur. Bu anlamda O, mutlak ve tek ‘ilâh’tır; O’ndan başka ilâh yoktur. İnsanların ilâh diye düşündükleri şeylerin ötesinde bir ilâhtır O. İslâm, bu sıfatları taşıyan Rabbe, “Allah” der. Bu isim, ilâh kavramından farklıdır. Benzeri, eşi, ortağı, çoğulu, olmayan bir Allah kavramı. Bu, kâinatın sahibi, mutlak yaratıcı ve azamet sahibi ‘ilâh’ın özel adıdır.
İnsanlar birçok ilâhlar düşünmüşlerdir, düşünebilirler de; ama ‘Allah’ bir tanedir ve O’nun hakkında başka türlü düşünmek de mümkün değildir. Allah, hem ilâhlık (ulûhiyet), hem Rablik (rubûbiyet), hem hâkimlik (hâkimiyet), hem de meliklik (mülûkiyet) sıfatlarına, işlevine sahiptir.
“İlâh”ın Kur’an’daki İki Mânâsı: Kur’an’da ‘ilâh’ kavramı, daha çok şu iki anlamda kullanılmıştır: Birincisi, hak olsun bâtıl olsun, bütün insanların kendisine ibâdet ettikleri ma’bud; İkincisi, gerçek ibâdete lâyık olan, âlemlerin Rabbi olan Allah.
İlâh Düşüncesi: Tevhid, insanlığın ilk dini; ilk insan da bir tevhid peygamberi idi. Hz. Âdem’den çok sonraları insanlar ilk defa Tevhid inancının dışına çıktılar ve yaptıkları heykelleri ilâh haline getirip onlara tapındılar. Daha sonradan gelen birçok kavmin arasında ve günümüzde dünyanın çeşitli yerlerinde bu bâtıl inanış devam etmektedir.
Kişinin inandığı ilâh, onun ihtiyaçlarını gören, duâlarına karşılık veren, sıkıştığı zaman imdadına koşan ve her bakımdan üstün (müteâl) olmalıdır. Bu ilâh insanın sahip olmadığı birçok özelliği taşımalıdır. Aynı zamanda ulaşılamayacak yüce bir makam olmalıdır ulûhiyet/ilâhlık. Kimileri bu ilâhlarını hayal etmişler, kimileri de onları somut bir şekilde, put halinde cisimleştirmişlerdir. Birçoğu da insana ait birtakım özellikleri onlara vermişler, tanrılarını insan gibi veya bazı insanları tanrı gibi düşünmüşlerdir.
Eski Yunan ilâhları/tanrıları, insanlar gibi kavga ediyorlar, birbirlerinin hanımlarına göz koyuyorlardı. Eski İran dini Mazdeizm’in iki tanrısı vardı ve sürekli kavga ederlerdi. Birisinin kötülükleri, diğerinin iyilikleri yarattığına inanılırdı. Eski Azteklerin ilâhı zâlim bir savaşçıydı. Bazıları birtakım hayvanları, kimi insanlar zamanı, bazıları da ruhları kutsal sayıp, onlara bir ilâh gibi saygı göstermişlerdir.
Geçmişte bu tür acâyip ve sapık ilâh inançları çoktu. İslâm bu tür bütün ilâh düşüncelerini kaldırmış ve insanlar hakkında hak olan Allah inancını getirmiştir. Çünkü bu inanç, insanların kendi kafalarından ve eksik görüşlerinden değil,
- 34 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bizzat insanların Rabbi Allah’tan gelmiştir. Böylece, Tevhid dinine inanan insanlar ‘ilâh’ konusundaki düşüncelerini ve inançlarını düzeltebilmişlerdir. Ancak buna rağmen tarihte olduğu gibi günümüzde de aklını kullanmayan, Kur’an’a kulak vermeyen insanlar, hâlâ yanlış ilâh inancını sürdürmektedirler.
Allah’a ait bir sıfatı veya sıfatları bir başka varlığa veren, onu ilâh gibi düşünmüş olur. Dinimizde bunun adı “şirk”tir. Allah’ın yaratma, öldürme, diriltme, affetme, azâb etme, yoktan var etme, kutsal olma, nimet verme, hüküm koyma gibi sıfatları, başka şeylerde, başka varlıklarda var sayılırsa, onlar “ilâh” haline getiriliyor demektir. Bu bağlamda bir kimse; bir kişinin, bir kurumun veya bir başka şeyin, ‘tıpkı tanrı gibi” diye düşünmesi, onu ilâh saymasıdır. İlâh diye düşünülen şey; üstündür, (müteâldir), en çok sevilendir, ondan daha büyük bir şey yoktur.
Günümüzde bu tür ilâh fikrini çokça görmek mümkündür. Üzülerek söylemek gerekirse, bilimin bu kadar ilerlemesine rağmen insanlar hâlâ, geçmişteki câhiller gibi sapık ilâh inancını terketmemişlerdir. Bugün nice insan, atalarının ruhunu, devlet yöneticilerini, kahramanları, devlet örgütlerini, uluslararası kuruluşları tıpkı ilâh gibi görmektedir. “Bu sahte tanrların gücü çok büyüktür ve bunlara asla karşı gelinemez” diye inanılmaktadır.
Gazetelerin sayfalarında görülen ‘futbol ilâhı’, ‘müziğin ilâhı’, ‘sanat tanrısı’, ‘seks tanrıçası’, ‘ey falanca şarkıcı sana kul olayım’, ‘ey sevgili sana tapıyorum’ gibi ifadeler işte bu yanlış ilâh fikrinin görüntüleridir. Yine bazı şarkılarda geçen, sevgiliyi putlaştıran sözler de bunun gibidir. Bazıları bir sporcuyu, bazıları da bir müzik veya film yıldızını kendisi için en üstün örnek sayar, onun peşinden gider, onu taparcasına sever, ondan başka üstün ve kutsal bir şey düşünmez. İşte bu yanlış fikir onu sapık ilâh fikrine sürükler.
Rejimlerin, devlet adamlarının, diktatörlerin, tek partilerin, kahramanlaştırılan bazı ölülerin koydukları ilkeler ve kanunlar, yaptıkları işler ve uygulamaları hakkında, “karşı gelinemez, değiştirilemez, itaat edilmesi zorunlu ilkelerdir” düşüncesi, onları ilâh saymanın çağdaş görüntüleridir. İnsanlar bu gibi otorite sahiplerinde olağanüstü bir güç var sanmaktalar, dolayısıyla onlarda ilâhlık sıfatları görmekteler.
Bazılarının, “birtakım kişilerin veya grupların fikirleri, ilkeleri, kanunları en üstündür, onların üzerinde güç ve otorite yoktur” şeklindeki inançları, onların dinleridir. Aynı konuda âlemlerin Rabbi Allah’ın insanlar için indirdiği hükümlere aldırmamak, onları reddetmek, ya da onların yerine kişilerin ve kurumların hükmünü kabul etmek; onları ilâh haline getirmenin göstergesidir.
Câhiliye döneminde cömertliğiyle meşhur Hâtem Tâî’nin oğlu Adiyy bir gün boynunda altından bir haç asılı olduğu halde Peygamberimizi ziyarete geldi. Kendisine Adiyy b. Hatem’in geldiği haber verildi. Rasûlullah (s.a.s.) o sırada 9/Tevbe sûresi 31. âyeti okuyordu. Adiy b. Hâtem, orada söylenenleri duyunca şöyle dedi: “Ben yahûdileri ve hıristiyanları tanırım, onlar hahamlarına ve papazlarına ibâdet etmiyorlar ki...” Bunun üzerine Ekrem Rasûl şöyle buyurdu: “Evet, onlar (onların önünde secde ederek) ibâdet etmiyorlar, fakat onlar halka bir şeyi helâl veya haram kılıyorlar, halk da din adamlarının bu hükümlerini kabul edip uyuyorlar. İşte onları ilâhlaştırıp rab haline getirmenin mânâsı budur.” Sonra Peygamberimiz onu İslâm’a
TEVHİD (TEK İLÂH)
- 35 -
dâvet etti, o da müslüman oldu. 154
“Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkek veya kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir dalâlete/sapıklığa düşmüş olur.”155 Diyelim ki, herhangi bir konuda Allah’ın koyduğu bir ölçü veya bir hüküm var. Buna karşın aynı konuda bir kişinin, siyasî bir otoritenin, devletin veya başka bir gücün tam aykırı bir görüşü veya ölçüsü bulunmaktadır. Bir insan Allah’ın hükmüne rağmen onları benimser, inanır veya peşinden giderse; işte o kabul ettiği hükmü veya ölçüyü koyan kaynağı ilâh haline getirmiş demektir.
Örneğin, Allah (c.c.), Kur’an’da içki içmeyi yasaklıyor, fâiz alıp vermeyi haram sayıyor, kadınlara örtünmeyi emrediyor, ama birtakım yöneticiler veya yetki sahipleri, içki içmeyi normal görüyor, “fâizsiz ekonomi olmaz” diyor, ya da birileri kadınların örtünmesini çağdaş kıyafet değil diye yasaklıyor. Bazıları, “Allah’ın ölçülerinin bir hükmü yoktur, bu zamanda uygulamak zordur, ama yöneticilerin koyduğu hüküm daha doğrudur, zamana daha uygundur, biz onlara inanırız”, derse, işte bu inanç başkalarını ilâh haline getirmedir.
Kim herhangi bir şeyi Allah sevgisinden fazla severse, bir şeye Allah’tan fazla saygı gösterir veya ondan bu denli korkarsa veya Allah’ın dışında herhangi bir şeye veya insana tapınırsa, ya da Allah’ın hükmüne aykırı olarak başkalarının ilkelerini daha üstün sayarsa, işte o insan, bütün bunları ilâh haline getiriyor demektir.
Farklı ilâhlara inananlar bu inançlarını zaman zaman ortaya koyuyorlar. ‘Falanca devletin, falanca uluslararası kuruluşun veya falanca adamın ilkeleri her şeyin üstündedir’ diyen kimse, Allah’ı değil onları ilâh tanıyor demektir.
İslâm’ın ezelî, ebedî, değişmeyen ve evrensel ilkesi şudur: “Lâ ilâhe illâllah Muhammedü’r Rasûlüllah (Allah’tan başka tanrı yoktur. Hz. Muhammed Allah’ın elçisidir).” 156
“Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip tapınma. O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur.”157; “İnsanlar içinde Allah’tan başkasını O’na denk sayanlar var. Ki onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri daha büyüktür. Allah’a eş koşarak kendi kendilerine zulmedenler, azabı görecekleri zaman bütün kudretin ve gücün gerçekten Allah’ta olduğunu gözleri ile görür gibi bir bilselerdi.” 158
İlâhlık ve otorite birbirini gerektirir. İlâh denildiğinde, aklımıza, hayatımız için kanun koyan, nizam ve hukuk belirleyen ve kayıtsız şartsız hâkimiyet sahibi Allah (c.c.) gelmelidir. İnsanın fıtratında kendinden üstün bir varlığa yalvarma ve tapınma ihtiyacı yatar. Her insan bir şeye tapar. İnsanlar fıtrattan gelen ilâh edinme ihtiyacını sadece Allah’a yöneltmezse, başka ilâhlara tapmış olurlar ki, bu da insanı küfre sokar. Kur’ân-ı Kerim’de öncelikle ve her şeyden önemli ve yoğun olarak Allah’ın ilâhlığı üzerinde durulur. Tek ilâh Allah’tır, yani kendinden başka kulluk edilecek, tapınılacak, yönelinecek başka bir ilâh yoktur. Cahiliye
154] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an, 10, hadis no: 3292
155] 33/Ahzâb, 36
156] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, 295-299
157] 28/Kasas, 88
158] 2/Bakara, 165
- 36 -
KUR’AN KAVRAMLARI
döneminde, gerek Mekke müşrikleri gerek yahudi ve hristiyanlar Allah’a inanıyorlardı; fakat Allah’ın ilâhlık vasıflarını başkalarına da vererek, Allah’a karşı en büyük yalan olan şirke düşmüşlerdi.
İlâh tektir ve O da Allah’tır. Allah; her şeyi yaratan, insanları bir gün bir araya toplayacak olan, öldüren ve dirilten, kendisine güvenilen, yalvarılan, sığınılan, kendisi için zaman ve mekan sınırı olmayan ve varlıkların eksikliklerinden bütünüyle uzak olandır. O halde bütün bunlara gücü yeten “ilâh” tır ve O da bir tanedir. Birden fazla ilâh olması mümkün değildir. Allah bu konuda şöyle buyuruyor: “Allah hiç evlât edinmemiştir. O’na ortak hiç bir ilâh da yoktur. (Öyle olsaydı) bu takdirde her ilâh kendi yarattığıyla gider ve elbette kimi kimine üstün çıkıp büyüklenirdi. Allah Onların (müşriklerin) bütün isnatlarından münezzehtir.”159 Yani, her ilâh başka bir şey dilerdi. Her ilâh diğerinden farklı bir şey yapmak, bağımsız olduğunu ve egemenliğini göstermek isterdi. Bunun sonucunda da bütün kâinat yerle bir olurdu. Hâlbuki kâinatta muazzam bir düzen vardır. Öyleyse kâinata hükmeden ilâh tekdir ki, O da Allah’tır. Bütün evren, içindeki varlıklarla birlikte, gücü her şeye yeten, bilgisi her şeye ulaşan bir İlâh’ın kontrolündedir. Müslümanlar, bu İlâh’a yönelirler, O’na duâ ederler. Korkuları bu İlâh’tandır, güvenleri de bu İlâh’adır. Bu İlâh’a her şeyiyle bağlıdırlar, O’nu her şeyden çok severler. Elbette bu İlâh, âlemlerin Rabbi olan Allah’tır. Lâ ilâhe illâllah kelimesinde belirtildiği gibi Allah’tan başka ilâh yoktur.
İlâhlık vasıflarının en önemlisi, Allah’ın hayatımız için kanun koyan, nizam ve hukuk belirleyen olmasıdır. Eğer kanun koyma, insanlar için hukuk belirleme Allah’tan başkalarına verilirse, bu onlara ilâhlık vasıflarını da vermek olur ki, bu da şirktir. Bu mânâda kanun koyucu olarak ilâhlık taslayan tâğutlar tarih boyunca çıkmıştır ve çıkacaktır. Günümüzde ve tarihte en çok görülen şirk çeşidi bunlara kulluk şeklinde olandır. “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Zira tâğûta küfredip inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde tâğûtun önünde muhâkemeleşmek, onların hükümlerini uygulamak istiyorlar. Hâlbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.”160; “Kim tâğûtu reddedip Allah’a iman ederse, muhakkak ki, kopması mümkün olmayan sapasağlam kulpa yapışmış olur.” 161
Kur’ân-ı Kerim bize bütün peygamberlerin tevhid akîdesiyle gönderildiğini bildirir: “(Ey Muhammed!) Senden önce gönderdiğimiz her peygambere; Benden başka ilâh yoktur, Bana ibâdet/kulluk edin’ diye vahyetmişizdir.”162; “Andolsun ki Biz, ‘Allah’a kulluk/ibâdet edin ve tâğuttan sakının’ diye (emretmeleri için) her ümmete/topluma, bir peygamber gönderdik.” 163
Tevhid; Anlam ve Mâhiyeti
Türkçede ‘birlemek’ şeklinde ifade edilen ‘tevhid’, Arapça ‘vahd’ kökünden türemiş bir mastardır. ‘Tevhid’ sözlükte, bir şeyin ‘bir’ olduğuna hükmetmek, onu ’bir’ olarak bilmek, bir şeyi diğerlerinden ayırarak onu tek kılmak, birlemek gibi anlamlara gelmektedir. Kavram olarak ‘tevhid’, mutlak anlamda Allah’ın bir
159] 23/Mü’minûn, 95
160] 4/Nisâ, 60
161] 2/Bakara, 256
162] 21/Enbiyâ, 25
163] 16/Nahl, 36
TEVHİD (TEK İLÂH)
- 37 -
olduğunu bilmeyi, O’ndan başka ilâh bulunmadığına, ortağı ve benzeri olmaktan uzak bulunduğuna inanmayı ifade eder.
‘Tevhid’ en geniş anlamıyla ‘bir’ Allah inancının, insanların düşündüğü bütün ilâh düşüncelerinden uzak bir dünya görüşünün, tek Yaratıcı, tek Rab tanımanın açıkça ortaya konulmasıdır. ‘Tevhid’ aynı zamanda âlemlerin Rabbi Allah (c.c.) tarafından insanlara gönderilen İlâhî dinin adıdır. İnsanlar ya Tevhid Dinine, ya da şirk dinlerine inanırlar. Üçüncü bir yol yoktur insanın hayatında. Şirk, nasıl insanların kendi hevâ ve heveslerinden uydurdukları bütün dinleri tanımlıyorsa; ‘Tevhid’ de Allah’ın vahy yoluyla tüm peygamberlere gönderdiği dini tanımlar.
‘Tevhid’ hem inanç açısından Allah’ı zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde ‘bir’lemek, hem de ibâdeti yalnızca Allah’a mahsus kılmaktır. Allah’ın birliğini ifade eden ‘tevhid’ kavramı Kur’an’da geçmemektedir. Allah’ın birliği Kur’an’da, ‘Vâhid’, ‘Ehad’ gibi sıfatlarla ve başka tarzla açıklanmaktadır.
Allah’ın birliğinden, sıfatlarından ve diğer iman konularından bahseden ilme Akaid denilir. Tevhid ilmi, Akaid ilminin diğer adıdır. Çünkü Tevhid ilmi, ağırlıklı olarak Allah’tan ve O’nun insanlara gönderdiği inanç esaslarından bahseder.
Edebiyatta ‘tevhid’; Allah’ın birliğinden ve yüceliğinden bahseden, bunlardan söz eden, konusu bu gibi şeyler olan şiir çeşitlerine denir.
Tevhid’in Amacı: ‘Tevhid’den maksat, Allah’ı birlemek, O’nu bir olarak kabul etmektir. Buradaki ‘bir’den amaç sayı yönünden bir olması değil, O’nun hiç bir şekilde ortağının, benzerinin ve eşinin olmaması, ezelî ve ebedî sıfatları yönünden hiç bir şeye benzememesi, Kur’an’ın ifadesiyle ‘hiç bir şekilde denginin bulunmaması’dır. Benzer cinsler arasında herhangi bir şeye ‘bir’ denilir, ama onun cinsinden ve benzerinden başka şeyler de olabilir. Allah’ın bir ve tek oluşu ise benzersiz, eşsiz ve denksiz bir birliktir.
‘Tevhid’, Allah’tan başka ilâh olmadığına inanan mü’minlerin, bütün ilgi ve dikkatlerini Allah’a yöneltmeleri, Allah’a teslim olmaları, mutlak kudret sahibi olarak O’nu görmeleri, O’nun gösterdiği yolda yürümeleri, O’nun istediği gibi O’na kulluk yapmalarıdır. Tevhid ehline, yani şehâdet getirip mü’min olanlara muvahhid/Allah’ı tevhid eden denilir. Muvahhidler, Tevhid gerçeğine bu bilinçle yönelirler ve bu bilince göre hayatlarını sürdürürler. Tevhid ehli, yalnızca ‘Allah vardır’ demekle kalmaz. Bunu demekle beraber, O’ndan başka ilâh, O’ndan başka yaratıcı, O’ndan başka rızık verici, O’ndan başka hüküm koyucu, O’ndan başka rab olmadığına da inanırlar. İşte bu, Tevhid Dininin özüdür.
Tevhid’in Kapsamı: Bilindiği gibi Tevhid veya ‘İslâm Dini’, Tevhid Kelimesi veya Şehâdet Kelimesi ile özetlenmiştir. Bu yüzden kim bu cümlelerden birini inanarak söylerse mü’min olur. Şehâdet ve tevhid cümleleri, İslâm’ın bütün iman ve ibâdet ilkelerini içerisine almaktadır. Mu’min, bu iki cümleden birini söylediği zaman, bütün benliği ile Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Hz. Muhammed (s.a.s.)’in getirdiği dinin hak din olduğuna tanıklık (şâhitlik) eder. Her iki cümle de ayrı ayrı İslâm’ın ve buna inanmayı ifade etmenin özetidir. Unutmamak gerekir ki, İslâm yalnızca bu cümleleri ‘dil’ ile tekrar etmek değildir. Bunlar İslâm’a giriş ve İslâm’a girdikten sonra İslâm’a ait ne varsa hepsini peşinen kabul etme duyurusudur. Mü’min, bunları söyleyerek seçtiği dini ve bunun her türlü ilkesini, prensibini kabul ettiğini ortaya koymuş olur.
- 38 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mü’min, niçin Tevhid Kelimesini söylediğinin farkındadır. Bu sözün yalnızca iki gerçeği haber veren bir şey olmadığını bilir. Bu sözü söylerken neyi kabul ettiğini, neyi reddettiğini anlar. Bütün kalbiyle inanır, bunu diliyle ilan eder ve inandığı şeyin gereğini yapar. Tevhid veya Şehâdet Kelimesi iki hüküm cümlesidir. Birinci bölümde önce “lâ ilâhe/ilâh yoktur”, sonra da “illâllah/ancak Allah vardır”, yaygın söyleyişle “Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur” denilir. Dikkat edilirse inanmanın ilk şartı, bütün ilâhları/tanrıları, ilâh/tanrı düşüncelerini, ilâha/tanrıya benzetilen her şeyi kafadan ve gönülden silmek, sonra da tek Allah inancını kabul etmektir. Önce ‘nefy, yani reddetme’, sonra da ‘tasdik, yani kabul etme’ söz konusudur. İslâm açısından son derece önemli bir durumdur bu. Çünkü İslâm’ın üzerinde durduğu en önemli mesele, Tevhid inancıdır. İnsanlar öncelikli olarak bu inancı benimsemekten sorumludurlar. ‘Tevhid’ yaratılışın ve var olmanın en önemli olayıdır.
Kur’an’ın üzerinde en çok durduğu konu da budur. Hz. Muhammed’in (s.a.s.) mesajı, Kur’an’ın öncelikli konusu, insanların şirk dinlerini terk ederek, Tevhid dinini benimsemeleridir. Bu hem fıtrata (yaratılışa) uygun bir seçimdir, hem evrendeki teslimiyete katılmadır, hem de dünya ve âhiret kurtuluşudur. İslâm’ın bütün yükümlülükleri, bütün prensipleri, emir ve yasakları; gönüllerine Tevhid inancı girmiş ‘muvahhidler’ tarafından hakkıyla yerine getirilir. İnsanlık ailesinin en öncelikli faaliyeti ve meselesi ‘Tevhid’ ile şirk arasındaki seçimdir. Kendi özgür iradesi elinde bulunan insan, Tevhid ile şirk arasında kendi isteği ile bir seçim yapacaktır. Yaptığı seçimin, yani seçtiği hayat tarzının sonucuna da kendisi katlanacaktır.
Tevhid veya Şehâdet kelimesinin ikinci kısmı, Hz. Muhammed’in Allah’ın rasûlü (elçisi) olduğunu kabul ve ilân etmektir. Bunun anlamı da yalnızca ‘O, Allah tarafından gönderilmiş bir elçidir’ demek değildir elbette. O’nu Allah’ın son rasûlü tanıdıktan sonra, O’nunla gönderilenleri, O’nun tebliğ ettiklerini, O’nun dediklerinin doğru olduğunu da kabul etmek demektir. Aynı zamanda O’nun anlatıp gösterdiği yaşama biçimini seçmek, O’nun tebliğ ettiği İlâhî şeriati hayat prensibi haline getirmek anlamına da gelmektedir. Rabbimiz (c.c.) hükümlerini ve kullarından istediklerini Rasûlleri aracılığıyla insanlara bildirmiştir. Tevhid veya Şehâdet Kelimesini söyleyenler, Allah’ın hükümlerini kabul edenler ve onları hayatlarına uygulamaya karar verenlerdir.
Tevhid Kelimesi İslâm’ın giriş kapısıdır desek yanlış olmaz. Ancak bu kapıdan içeri girenler, içeride olan her bir ilkeyi, her bir iman esasını, her bir kulluk şartını kabul etmiş ve pratik hayatta uygulamaya söz vermiş demektir.
Tevhid’in Kısımları: Yukarıda geçen tanıma göre Tevhid üç kısımda anlaşılmaktadır:
1- Zat’ta tevhid: Allah’ın (c.c.) zâtı yönünden tek olması, bir benzerden, ortaktan (şerikten) münezzeh/uzak olması demektir. Allah (c.c.) aynı zamanda insanların bildiği cinsten bir cisim, bir cevher (görünen bir varlık), bir şeylerin bileşimi de değildir. Kur’an farklı şekillerde sürekli olarak Allah’ın bir olduğunu, eşinin ve benzerinin olmadığını vurguluyor. Kur’an, aklı başında her insanın varlığını kabul etmek zorunda olduğu Allah’ın varlığına ait delil getirmekten ziyâde, ‘bir’ olduğuna delil getirir.
TEVHİD (TEK İLÂH)
- 39 -
Kur’an, Allah’ın birliğini şu yollardan biriyle anlatır:
a- ‘Ehad’ ve ‘vâhid’ kelimeleriyle: “De ki O Allah bir’dir.”164; “Gerçek, sizin İlâhınız hakikaten bir’dir.”165 (Ehad ve vâhid kelimeleri aynı mânâda olup, ‘yalnız ve tek olmak, bir olmak’ demektir. Sayı olarak ‘vâhid’ bir demektir. Ancak ikisi arasında kullanılış yönünden incelikler vardır. Sayı saymaya ‘vâhid/bir’ ile başlanır, ‘ehad’ ile başlanmaz. ‘Evde, bir değil, iki kişi var’ derken ‘vâhid’ kullanılır. Kur’an’da, Allah hakkında bir âyette ‘ehad’, yirmi iki âyette ise ‘vâhid’ kelimesi kullanılıyor.
b- Olumsuzluk ifadesiyle: “Allah’tan başka ilâh yoktur.” 166
c- Yasaklama ifadesiyle: “Allah ile beraber başka bir ilâh edinmeyin.” 167
d- Tevhid anlamında, başka ilâh olmadığı vurgulanarak: “Allahu, lâ ilâhe illa hû (Allah, O’ndan başka ilâh olmayandır).”168; “Şüphe yok ki Ben, Ben Allah’ım… Benden başka ilâh yoktur; şu halde Bana ibâdet et…” 169
e- Birliğin soru şeklinde vurgulanmasıyla: “Size gökten ve yerden rızık verecek Allah’tan başka yaratıcı mı var?” 170
f- Hıristiyanların teslisini (üçlü ilâh inancını) reddederek. 171
g- İnsanın yaratılışı da bir Allah inancını kabul etmeye uygundur. Örneğin, insan kurtulma ümidinin kaybolduğu, kimsenin yardımcı olamayacağı bir sıkıntı ânında Allah’a yalvarır. 172
h- İnsanın aklını kullanmasını sağlayarak; eğer bir’den fazla ilâh olsaydı yerlerin ve göklerin dengesi bozulurdu ifadesiyle. 173
ı- Hayretle karışık soru şeklinde: “...Allah ile başka ilâhlar var mı?!” 174
2- Sıfatta Tevhid: Allah (c.c.) sıfatlarında da tektir, hiçbir varlık O’na sıfatlarında ortak (şerik) veya denk değildir. Allah’ın sıfatları denildiği zaman, Allah’ı bize bildiren İlâhî özellikler akla gelir. Allah’ın sıfatları O’na aittir ve kendisi gibi ezelîdir, başlangıcı yoktur. Bazı sıfatlar Allah’a aittir. Bu sıfatlar O’ndan başka hiçbir yaratıkta olamaz. Örneğin, ‘Beka/sonu olmamak’ sıfatı gibi. Allah’ın sonu yoktur, O ölümsüzdür, varlığı asla sona erici değildir. Allah (c.c.) bazı sıfatlarından varlıklara da biraz vermiştir. Meselâ, ‘hayat’, yani ‘diri ve canlı olma’ sıfatı gibi. Diğer canlılar da hayat sahibidir, ama günün birinde onların hayatı sona erer. Allah’a âit olan sıfatlar, tüm mükemmellikleriyle başka bir varlıkta bulunamaz. Meselâ hayat sıfatı da, birçok şeye ihtiyaç hisseder, kendi başına mutlak ve eksiksiz değildir.
164] 112/İhlâs, 1
165] 37/Sâffât, 4
166] 3/Âl-i İmrân, 62
167] 16/Nahl, 51
168] 2Bakara, 255
169] 20/Tâhâ, 14
170] 35/Fâtır, 3
171] 4/Nisâ, 171
172] 17/İsrâ, 67
173] 21/Enbiyâ, 22
174] 27/Neml, 60-63
- 40 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hayvanlar ve insanlar ‘görme’ sıfatına sahiptirler, ama onların görmeleri sınırlıdır, bazı araçlarla olmaktadır. Allah’ın görmesi ise tıpkı diğer sıfatları gibi mutlaktır, bir aracıya muhtaç değildir.
3- Fiilde Tevhid: Allah’ın yaratmasına, bir şeyi yokluktan varlığa çıkarmasına O’nun fiili denir. Yaratma yalnızca Allah’a aittir. Çevremizde ve evrende gördüğümüz bütün olaylar ve oluşumlar, Allah’ın yarattığı sebeplere bağlı olarak meydana gelmektedir. Asıl yaratıcı Allah’tır. Âlemi, âlemin içindeki her şeyi, insanı ve insanla ilgili her şeyi yaratan O’dur. O’nun bu yaratmasında bir ortağı, bir yardımcısı veya bunlara benzer bir şeyi yoktur. Var eden de O’dur, öldüren de O’dur, varlığın devamını yaratan da O’dur.
Fiilde Tevhid, Allah’ın tek yaratıcı olmasına inanmadır, yaratma ve var etme sıfatını başka ilâhlara vermemektir. O’nun yaratmada bir yardımcısı olmadığı gibi, âlete, araca, zamana da ihtiyacı yoktur. “Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri, ona yalnızca ‘ol’ demesidir; o da hemen olma sürecine girer, oluverir.”175 Tevhid, Allah’ı ‘ulûhiyyette (ilâhlıkta)’ ve ‘rubûbiyyette (rablikte)’ tek ve bir bilmenin ifadesidir. Allah (c.c.) hem yaratıcı olarak tek ilâhtır, hem de evreni ve içindekileri yaratan, düzenleyen, idare eden ve insanlar için hükümler koyan bir Rabdir.
Kimileri ‘Allah vardır ve yücedir’ derler, ama O’na birtakım şeyleri eş tutarlar. Bazı şeyleri ilâh gibi düşünüp değerlendirirler veya Allah’a ait sıfatları onlara verirler. Onların tıpkı Allah gibi saygı duyulacak, emirlerine itaat edilecek, önlerinde boyun eğilecek yüce varlıklar olduğunu düşünürler. Ya da ‘Allah büyüktür’ dedikleri halde hayatlarına ilişkin temel hükümleri bir başka makamdan alırlar. Allah’ın koyduğu helâl ve haram hükümlerini kabul etmezler, onların yerine ‘tâğutların’ hükümlerini benimserler. Bu gibi kimseler Tevhid’e iman etmemiş sayılır. Çünkü Hz. Allah, hem eşi ve benzeri olmayan tek ilâhtır, hem de tek Rab’dir. Tek Rab olmanın anlamı; yaratan, şekil verip terbiye eden, yöneten, tek sahip ve hüküm koyucu demektir. İlâhlığı Allah’a yakıştırıp da rabliği başkalarına tanıyanlar Tevhid’i bilmeyenlerdir. Böyle yapanlar ‘şirk’ koşup müşrik olanlardır.
Kur’an’ın ifadesi açık olmasına rağmen, Allah’ın hükümlerine zıt olacak şekilde, onları beğenmeyerek, ‘bana göre, bize göre, bizim sistemimize göre, çağımıza göre, falanca atamızın ilkesine göre, falanca bilim adamına ve efendiye göre’ gibi ölçüler Tevhid’e uymaz. Böyle bir inanca sahip olanlar, Allah’ın Rabliğini tanımayanlardır. “…Dikkat edin, hükmün tamamı O’nundur…”176 Burada söz konusu edilen nokta, Allah’ın ölçülerine rağmen, sırf onların yerine geçmesi için hüküm koymak ve Allah’ın dininin yerine başka dinler uydurma mantığıdır. Bu, Tevhid’e aykırıdır.
Tevbe Sûresinin otuz birinci âyetini ve bu âyetle ilgili Peygamberimizin Adiyy b. Hatem’e cevabını hatırlayalım: Âyet, bazılarının din adamlarını, hahamlarını ve Hz. İsa’yı rab edindiklerini, yani onlara kulluk yaptıklarını söylüyor. Adiyy b. Hatem, onların bu gibilere kulluk yapmadıklarını söyleyince, Peygamberimiz, işin mantığını çarpıcı bir şekilde izah etti: Halk, onların (Allah’a rağmen, O’nun hükümlerine ters olarak) helâl ve haram ölçülerini kabul ediyorsa, bunun anlamı onları rab haline getirmektir. 177
175] 36/Yâsin, 82
176] 6/En’âm, 62
177] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292
TEVHİD (TEK İLÂH)
- 41 -
Öyleyse, Tevhid’e inanan bütün mü’minler, bu inanmanın gereğine uymak zorundadırlar. Allah’ı hem İlâhlıkta tek ve bir, hem de Rab olmada tek ve bir bilecekler. O’nun emrinin, O’nun hükmünün, O’nun büyüklüğünün üzerine hiç bir şey koymayacaklar. O’nu zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde ‘ehad/tek’ olarak tanıyacaklar. Bazılarının yaptığı gibi gökleri Allah’a, yeryüzünü de insanlara bırakmak Tevhid değil, şirktir. Yani onlara göre Allah, yer ve gökleri yarattı ve yönetmektedir. Tamam, bu doğrudur, ‘O Allah, gökleri yönetmeye devam etsin, canlıların rızkını versin, sıkışanların da yardımına koşsun, ama yeryüzüne, toplumların ve devletlerin yönetimine karışmasın. Toplumlara ve insanlara ait hükümleri biz O’ndan daha iyi biliriz’ şeklinde düşünürler ve inanırlar. İşte bu mantık ‘şirk’ mantığıdır, tâğutluktur.
Dikkat edilirse, İslâm gelmeden önce câhiliye insanları ‘Allah yoktur’ demiyorlardı. Allah’ın var olduğuna inanıyorlardı, ama O’na putları ortak koşuyorlar ve O’nun insanlar hakkında koyduğu hükümleri tanımıyorlardı ya da O’nun adına kendileri O’nun hükümlerine ters hüküm/kanun koyuyorlardı.
Allah’tan Başka İlâh/Tanrı Yoktur İfadesinin Anlamı: Tevhid kelimesinde bir incelik daha var: Orada ‘Allah vardır’ ifadesi değil, ‘Allah’tan başka ilâh yoktur’ ifadesi yer almaktadır. Allah elbette vardır. İnsanlar zaten ilâhsız olamazlar ki. Herkesin mutlaka bir veya birçok ilâhı vardır. İnsan ilâh inancından asla uzak olamaz. Önemli olan bu ilâh inancı değil, yanlış ilâh inançlarını terk edip, âlemlerin Rabbi Allah’a inanmaktır. İşte bu Tevhiddir. Tevhid, aynı zamanda İslâm’ın dünya görüşüdür. Evet, İslâm Tevhidî bir dünya görüşüne sahiptir. Hayat anlayışı, evreni izah edişi, ölüm gerçeğine bakışı, hükümler konusundaki tavrı, geçmişe ve geleceğe bakışı tamamen bir Allah inancına dayanır.
İslâm’ın getirdiği bütün çözümler, önerdiği yaşama tarzı, bu hayatı devam ettirecek ilkeler ve prensipler, insanlara ve toplumlara, bilgiye ve bilginin kaynaklarına bakışı, tarihi değerlendirişi hep bir Allah inancından, yani Tevhid’ten kaynaklanmaktadır. En ufak, hatta göze görünmeyen varlıktan en büyük varlıklara kadar, galaksi ve nebulalara varıncaya kadar her şey, her varlık Allah’ın birliğinin isbatıdır, Tevhid’in görüntüsüdür.
Tevhidin Pratik Görüntüleri: Bu muazzam görüntüyü ve Allah’ın vahiy ile öğrettiği Tevhid’i beş maddede daha açık görebiliriz:
1- Kâinattaki Tevhid: Kâinattaki her varlık bu inancı bize haber veriyor. Kur’an’da sık sık bu duruma dikkat çekilmekte, Allah’ın sonsuz kudretinin eserine bakmamız tavsiye edilmektedir. Kâinattaki her varlık kendine ait bir özelliğe sahiptir ve her biri kendi görevini yerine getirmektedir. Bu durum, Tevhid’in göstergesidir 178.
2- Siyasette Tevhid: Siyaset, idare etme, yönlendirmedir. Âlemlerin Rabbi Allah, (c.c.) âlemleri yaratan ve idare edendir. O’nun hükmü hem kâinatta hem de insan hayatında geçerlidir. “O gökte de İlâhtır, yerde de İlâhtır.”179 Allah’ı dünya ve toplum işlerine, kamusal alana karıştırmak istemeyen mantık, Tevhid’e aykırıdır ve tâğutluktur.
178] 51/Zâriyât, 20-21; 3/Âl-i İmrân, 190
179] 43/Zuhruf, 84
- 42 -
KUR’AN KAVRAMLARI
3- Toplumda Tevhid: İslâm ümmeti, Tevhid Dinine inanmakla tek bir ümmet, tek bir topluluk olmaktadır. “Ümmetiniz bir tek ümmettir ve Ben de sizin Rabbinizim. O halde gereği gibi ibâdet edin.”180 Öyleyse mü’minler, hayatlarına Tevhid ilkelerini hâkim kılarak birliklerini koruyacaklar, Allah’ın ipine sımsıkı sarılarak ayrılıp parçalanmayacaklar ve vahdet içinde olacaklar. Mü’minleri, ancak Tevhid ilkelerine topluca sarılma birleştirir, bir araya getirir. Mü’minler, kendilerine Allah’ın âyetleri geldikten sonra parçalananlar, bölük pörçük olanlar gibi olmazlar. 181
4- Kişide Tevhid: İman edenler, İslâm’ın kendilerinden istediği ‘muvahhid’ tipli insan olmak, hayatlarının her ânında Tevhid inancını göstermek, kulluğu tek bir Rabb’e yapmak durumundadırlar. Muvahhid, bütün benliği ve duygularıyla Tevhid ilkelerine inanır, mücâdelesini bu uğurda yapar.
5- Yürekte ve Dilde Tevhid: Mü’minler, Tevhid Dininin özeti olan Tevhid Kelimesini yürekten kabul ederler, inanırlar, dilleriyle de inandıklarını ortaya koyarlar. Sonra da bu inançlarını fikirde, düşüncede, ahlâkta, ibâdette, sosyal hayatta ve her konuda gösterirler. Tevhid’in ilkelerini hayata hâkim kılarlar.
Mü’minler, ‘lâ ilâhe illâllah’ dedikten sonra, başka ilâhların peşine gitmezler, şirk olabilecek fikirleri kabul etmezler, ilâh zannedilenlerin ve tâğutların hükümlerine itibar etmezler. Allah’a rağmen insanlara hükmetmeye kalkışanlara yüz vermezler. İbâdetlerini yalnızca Allah’a yaparlar. İmanlarından asla tâviz vermezler. Rabbimiz buyuruyor ki: “Allah’a dayan, vekil olarak Allah yeter… Allah bir adamın göğsünde iki kalp yaratmadı…” 182
İşte bu mânâda kim Kelime-i Tevhid’i (veya Şehâdeti) kabul ederse, kim hayatını bu inanç doğrultusunda geçirirse, kimin son sözü ‘lâ ilâhe illâllah Muhammedu’r rasûlullah’ olursa, onun cennete gideceği umulur. 183
İnsanlık tarihi baştanbaşa bir Tevhid mücâdelesi tarihidir. İnsanlar tevhidi terk edip şirk dinlerine girip saptıkça, azdıkça, kısaca yoldan çıktıkça Allah’ın peygamberleri onları Tevhid’e dâvet ettiler, kurtulmalarını sağlamaya çalıştılar. İnsanlar Rablerine isyan etmeye, Allah (c.c.) da onlara elçi ve elçilerle beraber kurtuluş dâvetini göndermeye devam etti.
Bugün de Allah’ın son vahyi olan İslâm ve O’nun kitabı Kur’an ve O’nun son peygamberi Muhammed’in (s.a.s.) mesajı bütün insanlığı Tevhid’e dâvet ediyor. Çünkü gerçek kurtuluş Tevhid’e uygun yaşamaktır. Kur’an’ın deyişiyle; “…Darmadağınık birçok düzme ilâhlar (tanrılar) mı hayırlıdır, yoksa hepsine ve her şeye gâlip Kahhâr (sonsuz güç sahibi) bir tek olan Allah mı?” 184
Tevhid; Hayatın Anlamı
Sözlük anlamı olarak tevhid: Birlemek, tekleştirmek, bir şeyin tek olduğu hakkında hüküm vermek, bir bilmek demek olan tevhid; terim olarak; Allah’ı zâtında, sıfatlarında, isimlerinde ve fiillerinde tek kabul etmek, eşi ve benzeri olmadığına iman edip ibâdet ile de O’nu birlemektir. Yani ibâdeti O’ndan başkasına yapmamak ve yalnız O’na tahsis etmektir. “De ki; O Allah bir’dir. Allah samed’dir
180] 21/Enbiyâ, 92
181] 3/Âl-i İmrân, 105
182] 33/Ahzâb, 3-4
183] Müslim, İman 40, hadis no: 94; Buhârî, Timizî, nak. K. Sitte II/206-207
184] 12/Yûsuf, 39; Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 717-724
TEVHİD (TEK İLÂH)
- 43 -
(Hiçbir şeye muhtaç değildir; her şey O’na muhtaçtır. O her şeyin kaynağı ve yaratıcısıdır). O baba da değildir oğul da değildir. O’na benzeyen, O’na eş ya da denk hiçbir şey de yoktur.” 185
İslâm dininin en temel esası tevhiddir. Tevhid kelimesi ise, “Lâ ilâhe illâllah”tır. Mânâsı: “Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur, yani bütün kâinatta Allah’tan başka ibâdet edilmeye, O’nun dışında mutlak olarak itaat edilmeye ve boyun eğilmeye lâyık kimse yoktur.” Dikkat etmek gerekir ki; kelime-i tevhid önce Allah’tan başka diğer ilâhları reddetmekle başlıyor. Müslüman, önce Allah’tan başka bütün ilâhları reddetmeli ve sadece ilâh olarak Allah’ı kabul etmelidir.
İslâm dininin ilk indiği zamanlarda -tıpkı bugün olduğu gibi- şirk hâkimdi. İnsanlar putlara tapıyorlar, ilâhlık vasıflarını insanlara ve bazı varlıklara veriyorlardı. Araplar, melekleri Allah’ın kızları olarak kabul ediyorlar, ehl-i kitap olan yahudi ve hıristiyanlar da, Allah’a oğullar isnat ediyorlardı. Helâl ve haram koyma yetkilerini din adamlarına vererek, onları ilâh ediniyorlardı. Peygamberimiz’in bu ortamda en küçük bir tâviz vermeden sürdürdüğü tebliğde, en çok vurguladığı konu tevhiddi. Esasen insanlık tarihi, Allah’a hakkıyla iman edenlerle, şirk koşanların, birden fazla ilâha inananların kavgasından ibârettir.
Kur’ân-ı Kerim baştan sona kadar tevhid’den söz etmektedir. Bütün peygamberler tevhid’i ikame etsinler diye gönderilmişlerdir. Kur’an’a baktığımız zaman, bütün peygamberlerin üzerinde ısrarla durdukları ve insanların kavramaları için her türlü zorluklara katlandıkları hususlar; Allah’ın her hususta, yani hayatın her sahasında “tek” olarak kabul edilmesi ve O’na kesinlikle şirk koşulmamasıdır. Tevhid, insanın hayatındaki düşünceden başlayarak, günlük yaşayışındaki her tavrına kadar, Allah’ın belirlediği sınırlara uyması, onların korunması için seferber olması ve Allah’ın ortaya koyduğu ölçü ve onun pratikteki şekli olan sünnetin yaşanılmasıdır.
Tevhidi kabul eden insan Allah’a şöyle söz vermiş olur: “Ben ancak Senin emirlerine kayıtsız şartsız uyarım, Sana dayanır ve Sana güvenirim. Cezalandıracak ve mükâfatlandıracak ancak Sensin. En güzel emir Senin emirlerin ve en mükemmel kanun Senin kanunlarındır. Senin emirlerini alaya alan, yalanlayan ve haddi aşanlara karşı koyacağım. Senin rızan için yaşayacağım, Senin emrine uymayan hiç bir fikri ve kanunu benimsemeyeceğim.”
Allah’a, O’nun zâtında, sıfatlarında, isimlerinde, fiillerinde ortağı ve dengi olmadığına, O’nun doğmadığına ve çocuğu olmadığına iman edilmeden tevhid gerçekleşmez. Tevhid, rubûbiyet ve ulûhiyet tevhidi olmak üzere ikiye ayrılır.
Rubûbiyet Tevhidi: Rubûbiyet tevhidini tam olarak anlayabilmek için, rubûbiyet kavramının türediği “Rab” kelimesini iyi kavramak gereklidir. Rab kelimesi, esas olarak terbiye anlamına gelir. Terbiyenin yanında, aynı zamanda ıslah etmek, üzerinde tasarrufta bulunmak, taahhüt etmek, kemâle erdirmek, tamamlamak, efendisi olmak, sorumluluğunu yüklenmek, toplamak, başkanlık etmek, sahip olmak, bakmak, büyütmek, sözünü geçirmek, istediğini yapabilmek, yaptırabilmek, rızık vermek gibi mânâları kapsar.
Allah Teâlâ, âlemlerin gerçek Rabbi olduğu için, rubûbiyet (rablık) sadece O’na aittir. Bu konuda Allah’ın tevhidi farzdır. Bütün bu sıfatlarıyla rubûbiyet
185] 112/İhlâs, 1-4
- 44 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah’a aittir. Yukarıda sayılan rubûbiyet sıfatlarında Allah’a ortak kabul etmek şirktir. Çünkü her yönüyle yaratan, rızık veren, her şeye sahip olan O’dur. İşleri idare eden, öldüren ve dirilten, fayda ve zarar vermeye gücü yeten, yükselten ve alçaltan O’dur.
Rubûbiyet tevhidi; göklerin ve yerin yaratıcısının sadece Allah olduğuna ve bütün kâinat işlerini O’nun düzenlediğine inanmaktır. Bu imanın gereği olarak insan, sadece Allah’a kulluk/ibâdet etmeli ve O’na hiç bir konuda ortak koşmamalıdır. Rubûbiyet tevhidi, fıtraten insanın kalbine yerleştirildiği için çoğu zaman müşrikler de dâhil olmak üzere bütün insanlık tarafından kabul görmüştür. Tarih boyunca çok az insan rubûbiyyet tevhidinde sapıklığa düşmüştür. Mekke müşrikleri taptıkları putların rubûbiyet sıfatlarını taşımadıklarını pekâlâ biliyorlardı. Fakat buna rağmen sahte ilâhlarına saygı ve tâzim gösteriyorlardı. Bu konu Kur’ân-ı Kerim’de şöyle anlatılır: “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?’ diye sorarsan, ‘şüphesiz Allah’tır’ derler.”186; “De ki: ‘Size gökten ve yerden rızık veren kimdir? O kulaklara ve gözlere mâlik bulunan kimdir? Ölüden diriyi, diriden de ölüyü kim çıkarıyor? Bütün işleri kim idare ediyor? Hemen: ‘Allah’ derler.” 187
Kur’ân-ı Kerim’deki bu âyet-i kerimelerden anlaşılıyor ki, kişi sadece bu tür bir tevhidi kabul etmekle İslâm dinine girmiş olmaz. Çünkü yukarıda geçen âyetlerde ifade edildiği üzere Mekke müşrikleri de Allah’ın rubûbiyetini ikrar ediyorlar; yani yaratan, yoktan var eden, fayda ve zarar vermeye gücü yeten, duâlara icâbet eden vb. sıfatlara sahip yüceler yücesi Allah’a inanıyorlardı. Ne var ki, putlarına/tanrılarına kendileri için şefaatçi olsunlar diye tapıyor, onları Allah’ı seviyormuş gibi seviyorlardı. Doğal olarak bu halleriyle müşrik oluyorlardı.
Kur’an, ulûhiyet tevhidi olmadan, sadece rubûbiyet tevhidi ile kişinin kurtuluşa erişemeyeceğini açıkça belirlemiştir. İnsanın muvahhid bir müslüman sayılabilmesi ve cehennem azâbından kurtulabilmesi için rubûbiyet tevhidi ile beraber ulûhiyet tevhidine de iman etmesi lâzımdır. O halde ulûhiyet tevhidi nedir?
Ulûhiyet Tevhidi: Ulûhiyet tevhidi, Allah’a, Onun belirlediği ibâdet şekilleri ile ibâdet etmektir. İbâdette Allah’ı birlemek, başkasını O’na ortak kabul etmemektir. Kalbin korkarak ve ümit ederek Allah’a bağlanmasıdır. Ulûhiyet tevhidi; ibâdette, boyun eğmede, hüküm koymada, kesin itaatte tek ve ortağı olmayan Allah’ı birlemektir.
Rubûbiyet ve ulûhiyet tevhidi beraber olmalıdır. Bunlardan biri bulunmazsa kişi muvahhid olamaz ve şirke düşer. Müşrikler, rubûbiyet tevhidini kabul ediyorlardı. Ancak bununla birlikte putlara tapıyorlar ve yeryüzünde Allah’ı tek hüküm koyucu olarak kabul etmiyorlardı. Aynı şekilde ehli kitap da, Allah’ın yeryüzünü yarattığını kabul ediyor, fakat O’na oğul isnat ederek ve helâl-haram kılma yetkilerini din adamlarına vererek şirke düşmüşlerdir. Ulûhiyet tevhidi çok önemlidir. Bütün peygamberlerin tebliğlerinde en çok vurguladıkları husus ulûhiyet tevhididir: “Biz her kavme: ‘Allah’a ibâdet edin; sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur’ (diye tebliğ etmesi için) bir peygamber gönderdik.”188; “(Nuh): ‘Ey kavmim! Allah’a kulluk/ibâdet edin, sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur’ dedi.” 189
186] 29/Ankebût, 61
187] 10/Yûnus, 31. Ayrıca bakınız: 43/Zuhruf, 9, 87; 23/Mü’minûn, 86-87; 31/Lokman, 20
188] 16/Nahl, 36
189] 7/A’raf, 59; Diğer peygamberlerin aynı mesajı için bk. 7/A’râf, 65, 73, 85; 12/Yûsuf, 40; 11/Hûd, 1-2
TEVHİD (TEK İLÂH)
- 45 -
Tevhidin şiarı, Lâ ilâhe illâllah’tır. Bu ifâde, ulûhiyeti Allah’tan başka her şeyden kaldırıp atmayı ve ulûhiyeti sadece O’na has kılmayı içermektedir. “Böyledir. Allah, hakkın ta kendisidir. O’nu bırakıp taptıkları ise bâtıldan başka bir şey değildir. Doğrusu Allah yücedir, büyüktür.” 190
Bunun en açık tezahürü, Allah’ın emirleri ile, sevilen kişi veya herhangi bir şeyin istekleri çatıştığında, Allah’ın emirlerini tercih etmemektir. “İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp, O’na koştukları eşleri ilâh olarak benimseyenler ve onları Allah’ı severcesine sevenler vardır. Mü’minlerin Allah’ı sevmesi ise hepsinden kuvvetlidir.” 191
Peygamberlerin görevleriyle ilgili âyetler, tevhid’in temelinin Allah’a ibâdet etmek olduğunu açıkça beyan ediyor. Peygamberlerin gönderilişlerindeki temel amaç, insanları Allah’a ibâdet etmeye çağırmaktır. O halde “ibâdet” kavramının Kur’an’da hangi anlamlarda kullanıldığını kısaca görelim:
İbâdet: “Ben insanları ve cinleri, ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım.” 192
Sahâbeden Muaz b. Cebel anlatıyor: Bir gün Rasûlullah bana, “Ey Muaz! Allah’ın, kulları üzerindeki hakkı nedir?” diye sordu. Ben; “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” dedim. Rasûlullah: “Allah’ın kulları üzerindeki hakkı, kulların O’na ibâdet edip, başka hiçbir şeyi şirk/ortak koşmamalarıdır.” buyurdu. 193
İbâdet kelimesinin lügat mânâsı; itaat etmek, boyun eğmek, tevâzu göstermek, bağlanmak ve hizmet etmektir.
İslâmî ıstılahta ibâdet: Yapılması sevap olan, Allah’a yakınlık ifâde eden, yalnız O’nun emirlerini yerine getirmiş olmak ve rızâsını kazanmak niyetiyle yerine getirilen her türlü harekete ibâdet denir. Kısaca ibâdet, Allah’ın râzı olduğu her söz ve fiile verilen isimdir. İbâdet, Kur’ân-ı Kerim’de hiç bir zaman sadece namaz kılmak, oruç tutmak, haccetmek mânâlarında kullanılmamıştır. İbâdet dinin tamamıdır. Din ise hayatın programını çizer, insanların yaşam tarzını belirler. Yemek yemek, devlet kurmak, ahlâk, evlilik, hukuk, mâlî işler... kısaca, hayatın tamamı dindir, dinin tamamı da ibâdettir.
İbâdet 5 anlama gelmektedir. Bunlar:
1-) Kul olmak, kulluk etmek,
2-) Boyun eğmek, itaat etmek,
3-) İlâh tanımak (otorite tanımak, hükmüne teslim olmak ),
4-) Herhangi birine ya da bir şeye bağlanmak,
5-) Yönelmek, meyletmek.
Herhangi bir davranışın Allah’a ibâdet olabilmesi için dört şart vardır:
a) İman: Şirkten arınmış şekilde iman etmeyen kimsenin yaptığı hiçbir şey ibâdet olmaz.
b) Meşrûiyet: Yapılan amelin Allah’ın müsaade ettiği veya emrettiği bir şey
190] 22/Hacc, 62
191] 2/Bakara, 165
192] 51/Zâriyât, 56
193] Buhâri, Müslim
- 46 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olması.
c) Usûl/Metod: Allah’ın emrettiği ve Rasûlullah’ın yaptığı şekilde yapmak.
d) Niyet/kasd: Allah rızâsı için yapmak; başka bir çıkar veya riyâ gibi sebeplerle yapmamak.
İbâdet kelimesinin ifâde ettiği esas mânâ; kişinin yüksek güç, kuvvet ve iktidar sahibi birine karşı itaat etmesi, kendi hürriyet ve bağımsızlığından ferâgat etmesi, onun karşısında her türlü mukavemet ve isyanı terk etmesi ve tam bir bağlılıkla isteyerek ona boyun eğmesidir.
İbâdet etmek, insanın fıtratındaki/yaratılışındaki gâyenin gereğidir. Allah Teâlâ insanları ve cinleri, ancak kendisine ibâdet etsinler diye yaratmıştır.194 Bu yüzden ibâdet etmek, insan için kesin bir ihtiyaçtır. İnsan ruhu yalnız Allah’a ibâdet ederek, yani sadece O’na kul olarak, O’na itaat ederek, hayatını O’nun rızâsına uygun olarak ve O’nun Rasûlünü örnek alarak huzura kavuşur.195 Aksi halde insan maddî yönden ne kadar yüksek seviyede olursa olsun, Allah’a ibâdet etmediği müddetçe asla gerçek mutluluğu bulamayacaktır.
Kur’an-ı Kerim’de birçok âyette, insanlara Allah’a ibâdet etmeleri emredilir: “Göklerin ve yerin gaybı Allah’ındır. Her iş O’na döndürülür. Öyle ise O’na ibâdet et, O’na güvenip dayan.”196; “Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibâdet et.”197;“Şüphe yok ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz. Öyle ise O’na kulluk/ibâdet edin. İşte doğru yol budur.”198 Bütün peygamberler, insanları Allah’a ibâdete çağırmışlardır. Bu husus Kur’an-ı Kerim’de şöyle belirtilir: “Andolsun ki, biz her ümmete Allah’a ibâdet edin ve tâğuttan kaçının diye bir peygamber gönderdik.” 199
İbâdet, sevgi ve boyun eğme mânâlarını birden içerir. Yani Allah’a ibâdet, Allah’ı son derece sevmekle birlikte nihâî derecede O’na boyun eğip saygı duymaktır. İbâdetin gerçekleşmesi için kulun, Allah’ı her şeyden çok sevmesi ve O’nu her şeyden büyük tanıyıp âzamî derecede saygı duyması gerekir. Müslüman, korku ile ümit arasında olmalıdır. Fakat bu korku, bir canavardan veya diktatörden duyulan korku gibi değildir. Müslümanın korkusu Allah’ın sevgisini kaybetme korkusudur.
İbâdet, Allah ve Rasûlünün emrettiği şekilde yapılır. Diğer her şeyde olduğu gibi ibâdetin nasıl yapılacağı hususunda da müslüman, Kur’an ve sünnete mürâcaat eder. İbâdet, insanın kendi nefsi ve kalbini temizlemesi, Allah’ın rızâsını kazanması için en güzel bir vâsıta ve İlâhî bir vesiledir. İbâdet müslümanın imanını kuvvetlendirir, Allah’a yaklaştırır. Tabii ki, ibâdetin bilinçli, Allah’ın istediği ve Peygamberimiz’in uyguladığı gibi olması lâzımdır. Yoksa ibâdet insana bir fayda sağlamaz. Örneğin; Allah Teâlâ 29/Ankebût sûresi 45. âyetinde, “namaz kişiyi bütün kötülüklerden alıkoyar.” buyuruyor. Hâlbuki, bugün pek çok müslüman namaz kıldığı halde birçok günahı, hatta kebîre/büyük günah işleyebiliyor. Elbette ki, bu durum, onların namazlarının Allah katında kabul görmediğinin göstergesidir.
194] Bk. 51/Zâriyât, 56
195] Bk. 13/Ra’d, 28
196] 11/Hûd, 123
197] 15/Hicr, 99
198] 3/Âl-i İmrân, 51
199] 16/Nahl, 36
TEVHİD (TEK İLÂH)
- 47 -
İnsanların dünya ve âhiret saâdetine ulaşabilmesi için ibâdetlerini, Allah’ın istediği şekilde yapmaları gerekir. Fâtiha sûresinde “biz yalnız Sana ibâdet eder ve yalnız Senden yardım dileriz.”200 âyetinde ibâdet, “yardım dileme”den önce gelmiştir. Bunun mânâsı, bir şeyi elde etmeyi istemeden önce, onu bize kazandıracak vesilelere başvurmamız demektir. Önce sebepler yapılmalı; sonra sonuç Allah’ın izniyle elde edilecektir. Müslümanların yapması gereken de budur. Müslümanlar öncelikle Allah’a en güzel şekilde ibâdet etmeli, yani hayatını Allah’ın râzı olacağı şekilde, Peygamberi örnek alarak yaşamalıdırlar. Ancak, bundan sonra kudreti sonsuz olan Allah müslümanlara yardım edecek ve onları yüceltecektir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’de buyurulduğu gibi izzet Allah’ın, Rasûlünün ve Müslümanlarındır. 201
İbâdette ihsân/güzellik olmalıdır. İhsân kavramını Peygamberimiz şöyle açıklar: “İhsân, Allah’ı görüyor gibi Allah’a ibâdet etmendir. Sen O’nu görmesen de muhakkak ki O seni görüyor.” 202
İbâdet yalnız Allah’a edilmelidir. Ma’bûd (ibâdet edilen) yalnız Allah olmalıdır. Elbette ki ibâdeti yalnız namaz, oruç, zekât vs. gibi fiillerden ibaret görmemeliyiz. Bu fiiller ibâdetin bir kısmıdır; tamamı değildir. Önceden de belirttiğimiz gibi ibâdet, hayatın tamamını içine alan bir kavramdır. İbâdetin sadece Allah için yapılması gerektiği hususu üzerinde Kur’an-ı Kerim hassasiyetle durmaktadır: “O (Allah) yalnız kendisine ibâdet etmenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.”203; “Ey Âdemoğulları, şeytana ibâdet etmeyin diye size emir vermedim mi? Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.”204; “De ki, bunca delilden sonra, bana Allah’tan başkasına ibâdet etmemi mi emrediyorsunuz, Ey cahiller? Bilâkis Allah’a ibâdet eden ve şükredenlerden olun.”205; “Artık kim Rabbine kavuşmayı ümit ediyorsa güzel bir amel işlesin ve Rabbine ibâdette hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak tutmasın.” 206 “De ki: Ey kâfirler, ben sizin ibâdet ettiklerinize ibâdet etmem...” 207
Bu âyetlerde açıkça görüldüğü gibi Allah, ibâdetin sadece kendisine yapılmasını emrediyor. İster içimizde ve ister dışımızda olsun bizi kendisine râm eyleyen, itaatkâr kılan, bizim bedenimizi ve rûhumuzu kendi kudretine göre yönlendiren, bizim enerjimizi kendi istediği yöne sevk eden, yani bizi teslim alan her “güç”, bizi kendisine kul yapmış demek olur. Oysa Rabbimiz, bizim ulûhiyet, rubûbiyet ve ubûdiyeti yalnızca kendisine tahsis etmemizi ve bu noktada bütün sahte ilâh ve rableri reddetmemizi istiyor.
Tevhidin Yansımaları
Kur’an-ı Kerim’in tevhid ile ilgili ayetlerine dikkatle baktığımız zaman tevhid akidesinin sadece fikrî, zihinsel ve felsefî bir telakki olmayıp; insan ve kâinat konusunda başlı başına çok genel bir düşünce ve yaşam biçimi olduğunu açıkça
200] 1/Fâtiha, 5
201] 63/Münâfıkun, 8
202] Buhârî, İman 37; Müslim, İman 1, hadis no: 8; Tirmizî, İman 14; Ebû Dâvud, Sünnet 16; İbn Mâce, Mukaddime 9; Nesâî, İman 6
203] 12/Yusuf, 40
204] 36/Yâsin, 60
205] 39/Zümer, 64-66
206] 18/Kehf, 110
207] 109/Kâfirûn, 1-6
- 48 -
KUR’AN KAVRAMLARI
anlarız. Kavramlar arasında, insan hayatını “tevhid” kavramı kadar çepeçevre kuşatan, çok boyutlu bir başka kavram bulmak mümkün değildir. Bundan dolayı tarih boyunca bütün ilâhî davetler, Lâ ilâhe illallah esasını açıklayarak işe başlamışlardır.
Evrendeki Tevhid
Kur’an’ın insanlara kazandırmaya çalıştığı dünya görüşüne göre kâinat ve kâinattaki bütün varlıklar yüce bir kuvvet olan Allah tarafından yaratılmıştır. Evrendeki düzen de Allah tarafından yaratılmıştır. Kur’an, evrendeki düzenin Allah tarafından takdir edilmiş olduğunu açıkça beyan ediyor. Kur’an’daki birçok âyet, çeşitli ifade biçimleriyle insanın dikkatini evrenin sağlam düzenine çekerek, evrenin yaratıcısının birlenmesi gerektiğini vurguluyor. “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.”208; “Gerçek şu ki, göklerde ve yerde her ne varsa O’nundur. Hepsi O’na boyun eğmişlerdir.”209; “Göklerde ve yerde bulunan her şey, Rahman’a kul olarak gelecektir.” 210 “O (Allah), geceyi sizin için istirahat etmenize elverişli, gündüzü de (geçiminizi sağlamanız için) aydınlık yapmıştır. Şüphesiz bunda işiten bir toplum için ibretler vardır.” 211
Bu âyetlerde bütün evrende var olan düzeni, evrenin yaratıcısı, idare edicisi ve evirip çevireni olan Allah’ın birliğine apaçık bir delil sayıyor. Bizden kâinatta var olan bu mükemmel düzen ve bu düzenin sağlamlığı ve bütünlüğü üzerine düşünmemizi ve bu yolla tevhid fikrine ulaşmamızı istiyor.
Tevhid ve Allah’ın Hâkimiyeti
Tevhid, bütün beşeriyetin, sahte ilâh ve rablere başkaldırarak esaret zincirinden kurtulması ve Allah’tan başkasına kul olmaması demektir. Bu yüzden, tevhid kavramı aynı zamanda, kullara kul olmanın pençesinden kurtularak yalnız Allah’a kul olmaya yönelmek ve bunun tabii neticesi olarak da Allah’ın hâkimiyetini kabul etmek; Allah’ın egemenliğinin dışında her gücü, sultayı, otoriteyi, sistemi, fikri, ideolojiyi, dünya görüşünü, kısacası hangi kılıf, örtü ve görüntü altında olursa olsun hâkimiyet/egemenlik iddiasında bulunan her şeyi reddetmek anlamlarını da içerir.
“Rabb’in, yalnız kendisine kulluk etmenizi... emretti.”212; “Hüküm, hâkimiyet yalnız Allah’ındır. O, yalnız Kendisine tapmanızı emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.”213 Bu âyetler şu gerçeği açıkça ortaya koyuyor: Allah’a inanmanın, tevhid dinine dâhil olmanın ve muvahhid sayılabilmenin şartı, kişinin Allah’ın hâkimiyetini kabul ederek, O’nun isteğini, kendi dilediğine veya başkalarının isteklerine tercih etmek ve tüm diğer arzuları O’nun yolunda feda etmektir. Müslüman olmak, kısaca Allah’ı kural koyucu sıfatlarıyla tek, emir verici olarak tek, yasak koyucu olarak tek ve insan hayatına hükmedici olarak tek olarak kavramak, inanmak ve bu doğrultudaki yaşayıp tavır koymaktır.
208] 21/Enbiyâ, 16
209] 2/Bakara, 116
210] 19/Meryem, 93
211] 10/Yûnus, 67) (Konuyla ilgili olarak yine bk. 6/En’am, 95-99; 36/Yâsin, 33; 16/Nahl, 10-18, 65, 81; 10/Yûnus, 3-6
212] 17/İsrâ, 23
213] 12/Yûsuf, 40
TEVHİD (TEK İLÂH)
- 49 -
Tevhid ve Tâğutlarla Mücâdele
“De ki: ‘Ey kitap ehli! Bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin: Yalnız Allah’a ibâdet edelim; O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; bazımız bazımızı Allah’tan başka rabler edinmesin.’ Eğer yüz çevirirlerse: ‘Şâhit olun, biz müslümanlarız’ deyin.”214; “İman edenler Allah yolunda savaşırlar; küfredenler de tâğut yolunda savaşırlar. O halde, şeytanın dostlarıyla savaşın; çünkü şeytanın hilesi zayıftır.” 215
Sosyal bir hayat nizâmı olarak tevhid, halkın bilgisizliği ve şuursuzluğu üzerine dayalı veya onlara zulmetmek üzere kurulan cahilî ve tâğutî sistemleri temelden değiştirecek plan ve projeler sunar. Tevhid, sırf fikrî ve nazarî bir akide değil; eyleme yönelik, pratik çözüm yolları sunan bir sistemdir. Tevhid akidesi, yalnızca tabiat ötesi / metafizik konulara izah getiren ve ahlak ile ilgili konularda sözkonusu edilebilecek bir tasavvur değil; şirk temeli üzerine oturmuş tâğutî sistemlere karşı muvahhidlere planlı, programlı bir hareket mantığı sunan, inkılâpçı bir başkaldırıdır.
Tevhid akîdesi, pratik, eyleme dönük bir hareket ve câhiliyyeye şirk temeline dayana sistemlere bir başkaldırı ve de müstekbir, zâlim tâğutlara karşı siyasî, iktisadî, sosyal ve hukukî bir sistem olmasaydı, tarih boyunca bu akideyi kavimlerine sunan bütün peygamberlere karşı savaş açılır mıydı?
İslâm güneşinin doğduğu sıralarda Mekke’de hayatlarını sürdüren “Hanifler”in konumu, bu konuda ışık tutması bakımından oldukça önemlidir. Peygamberimiz’e peygamberlik görevi verileceği dönemde Mekke’de Hz. İbrâhim’in şeriatı üzerine yaşayış sürdürdüklerini iddia eden Hanif dini taraftarları vardı. Bunlar, putlara tapmaktan vazgeçerek Hz. İbrâhim’in dinine girmişlerdi. Bunlar, Allah’ı birliyor ve kavimlerinin putları adına kestikleri kurbanları yemiyorlardı. Panayırlarda tevhidin hakikati ile ilgili nutuklar söylüyorlar, putların batıllığına dair deliller getiriyorlar ve onlara tapmamayı öğütlüyorlardı.
Ne var ki, Hanif dininden olduğunu iddia eden bu kimselerin savundukları düşünce, sadece zihinde taşınan, salt fikir ve kuramsal inanış ve anlayış olmaktan öteye gitmiyordu. O yüzden müşrik Mekke toplumunda en ufak fikrî ve pratik bir etkinlikleri yoktu. O putperest toplumda ortaya koydukları fikirleri, sadece nazarî inanç biçimiydi. Bunun için de bu kimseler, şirk temeline dayalı o cahilî toplumda müşrik putperestlerle aynı ortamda, birbirleriyle fiilî olarak çatışmadan yaşıyorlar ve bu konumları kendilerini fazla rahatsız etmiyordu. Kokuşmuş bu küfrî toplum düzeninin geleneği, göreneği, örf ve âdetlerinin pratik olarak içindeydiler. Bu yüzden, pratik yaşamdan uzak bulunan ve sadece nazariye olmaktan öteye gitmeyen tevhid akidesine bağlı olmaları, onları o haysiyetsiz yaşayış tarzından, cahilî ortamdan ve kokuşmuş zulüm tasallutu altında zelil bir hayat sürdürmekten uzaklaştırmıyordu.
İslâmî dâvetin en önemli ve temel maddesi, tevhidin ispatı ve şirkin reddi olduğu için, cahilî Mekke atmosferinde, yerleşik şirk düzeni içerisinde gündeme gelen tevhid akidesi, özel bir yaşam biçimini göstererek, inkılâpçı bir kimlikle işe başladı. İslâm’ın siyasî, iktisadî ve sosyal bir sistemin ve hayatın bütün alanlarına hükmeden bir nizamın adı olduğu net bir şekilde ilan edildi. Şirkin her çeşidinin
214] 3/Âl-i İmrân, 64
215] 4/Nisâ, 76
- 50 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çürütüldüğü deliller ileri sürüldü ve gayet özlü bir şekilde insanlar tevhide dâvet edildi.
Tevhid fikri anlatılırken, sadece zihinsel olarak Allah’ın var oluşu değil; O’nun tek oluşunun anlamı ve bu akideye olan ihtiyaç da anlatıldı. İşte Rasûlullah (s.a.s.)’in kavmine sunduğu tevhid anlayışı ile Hanifler’in savundukları tevhid fikri arasındaki temel fark bu noktada odaklaşıyor: Bir yanda hayatın bütün alanlarına hükmeden, hem zihinsel, fikirsel ve hem de pratiğe yansıyan bir akide; diğer yanda sadece zihinde yer eden, sadece kalpte yer tutan ve pratiğe indirgenemeyen, hayata geçirilemeyen bir inanç...
Peygamberimiz, risâlet ile görevlendirildikten sonra yaptığı ilk iş, inanç ve amele dayanan, teorisi ve pratiği olan gerçek tevhid anlayışını yerleştirmek olduğu için Mekke’nin egemen güçleri, idareyi ellerinde tutan müstekbirler, kendisine karşı savaş başlattılar. Savunduğu bu saf akide, Peygamberimiz’i kâfirlerle karşı karşıya getirdi. Kâfirler, kendisine has, özel bir yaşam biçimi sunan bu akidenin, kendi cahilî sistemleriyle asla uzlaşmaya girmeyeceğini, yeryüzünde tâğutî rejimlerle sürekli ve amansız bir mücadele içerisinde olacağını, kısacası küfre karşı devamlı bir savaşım vereceğini kesinkes anladılar. Tevhidin, uygulamaya ve tâğutî düzenlere karşı başkaldırı ilanı olduğu anlayışı, onların neden, daha önce aynı akideyi savunan Hanifler’e karşı en ufak bir tepki göstermezken, Hz. Peygamber ve onunla beraber olanlara karşı şiddetli bir savaşın içerisine girdiklerini açıkça ortaya koyuyor.
Tevhidi Bozan Durumlar
İnsan, müslümanım dediği, kelime-i tevhidi söylediği halde cehâlet ve düzenin/ortamın câhilî yapısından dolayı -Allah muhâfaza etsin- şirke düşebilir. Günümüzde de sık görülen tevhidi bozan durumların önemlileri şunlardır:
A-) Allah’tan başkasına emretme, yasaklama, helâl ve haram kılma, kanun koyma ve hâkimiyet hakkını verme gibi haller tevhidi bozar. Allah’ın koyduğu hükümleri, ölçüleri bir tarafa bırakarak hâkimiyeti herhangi bir şeye vermek bir mü’minin yapamayacağı şeydir. Bu konuda Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Hükm/egemenlik yalnız Allah’a mahsustur. O sadece kendisine kul olmayı emretti. Dosdoğru din ancak budur.”216; “Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini, râhiplerini, Meryem’in oğlu Mesih’i Rabler edindiler. Hâlbuki onlar da bir olan Allah’tan başkasına ibâdet etmekle emrolunmamışlardı. O, bunların eş tutageldikleri her şeyden münezzehtir.” 217
B-) Allah’tan ve Rasûlünden geldiği kesinlikle sabit olan haberlerin tümüne birden inanmamak.. Kim Kur’an’ın hükümlerinden birini geçersiz sayıyor veya ona inanmıyorsa o kişi Allah’a ortak koşmuş olur. “Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanların cezası, dünyada rezillikten başka bir şey değildir. Kıyamet günü ise, en şiddetli azaba çarptırılacaktır. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” 218
C-) Kâfirleri dost tanıyıp, müslümanları sevmemek: “Ey iman edenler! Yahudilerle, hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdır. İçinizden kim onları
216] 12/Yûsuf, 40
217] 9/Tevbe, 31
218] 2/Bakara, 85
TEVHİD (TEK İLÂH)
- 51 -
dost edinirse, o da onlardandır.”219; “Ey iman edenler! Ne sizden önce kitap verilenlerden dininizi oyuncak ve eğlence yerine tutanları, ne de diğer kâfirleri dost edinmeyin. Eğer gerçek müminlerden iseniz Allah’tan korkunuz.” 220
D-) Allah’ın isim, sıfat ve fiillerinden herhangi birini inkâr ederek veya başkasını bu hususlarda ortak görmek, O’nu gereği gibi tanımamak. Bunun sonucu olarak, Allah’a herhangi bir eksiklik izafe edilir ki, bu da tevhidi bozar. “En güzel isimler Allah’ındır. O halde Allah’a bu isimlerle dua ediniz. O’nun isimlerinde sapıklık edenleri terk edin.. Yarın kıyamette onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.” 221
E-) İbâdeti Allah’tan başkasına yapmak: “De ki şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm yalnız âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.”222 Allah’tan başkasına secde etmek, Allah’tan başkası adına kurban kesmek, Allah’tan başkasına duâ etmek gibi fiiller tevhidi bozar.
F-) Allah’ın indirdiği emirlerle hükmetmemek ve Allah ve Rasûlü’nün hükmünü kabul etmemek. Allah’ın hükümlerini bir tarafa bırakıp, tâğutların hükümlerini uygulamak ve onlara tabi olmak insanı tevhitten uzaklaştırır. “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.” 223
G-) Allah’tan başkasına tevekkül etmek. “Mümin iseniz Allah’a tevekkül ediniz..” 224
H-) Allah’tan başkasını, Allah’ı sever gibi severek dost edinmek. “Ümmetim adına en çok korktuğum şey Allah’a şirk koşmaktır. Ancak benim söylediğim, onların güneşe, aya, putlara tapmaları değildir. Benim korktuğum şirk, Allah dışındaki şeylerin hoşnutluğunu gözeterek ameller yapmak ve gizli şehvettir.” 225
Kur’ân-ı Kerim’de Tek İlâh/Tevhid Kavramı
“Gerçek şu ki, göklerde ve yerde her ne varsa O’nundur. Hepsi O’na boyun eğmişlerdir.” 226
“İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp, O’na koştukları eşleri ilâh olarak benimseyenler ve onları Allah’ı severcesine sevenler vardır. Müminlerin Allah’ı sevmesi ise hepsinden kuvvetlidir.” 227
“Ne zaman onlara: ‘Allah’ın indirdiklerine uyun’ denilse, onlar: ‘Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız’ derler. Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?” 228
“Kim tâğutu inkâr eder ve Allah’a iman ederse, şüphesiz kopması mümkün olmayan sağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah işitendir, bilendir.” 229
219] 5/Mâide, 51
220] 5/Mâide, 57
221] 7/A’râf, 18
222] 6/En’âm, 162
223] 5/Mâide, 44
224] 5/Mâide, 23
225] İbn Mâce
226] 2/Bakara, 116
227] 2/Bakara, 165
228] 2/Bakara, 170; Benzer âyetler için bk. 5/Mâide, 104; 43/Zuhruf, 22-24; 7/A’râf, 28
229] 2/Bakara, 256
- 52 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Allahu, lâ ilâhe illâ hû -Allah, O’ndan başka ilâh olmayandır-” 230
“Gerçek, sizin ilâhınız hakikaten bir’dir.”231
“Allah’tan başka ilâh yoktur.” 232
“Kendisi hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi Allah’a şirk/ortak koştuklarından dolayı küfredenlerin kalplerine korku salacağız. Onların barınma yerleri ateştir. Zâlimlerin konaklama yeri ne kötüdür!” 233
“Allah sizin düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Velî (gerçek bir dost) olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.” 234
“Hiç şüphesiz, Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında kalanlar ise, (onlardan) dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır.” 235
“Onlar (müşrikler), O’nu bırakıp yalnızca birtakım dişilere tapar, onlardan yardım isterler. Onlar o her türlü hayırla ilişkisi kesilmiş şeytandan başkasına tapmazlar.” 236
“Andolsun, ‘Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih’tir’ diyenler küfre düşmüştür. Oysa Mesih’in dediği (şudur:) ‘Ey İsrâiloğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibâdet edin. Çünkü O, kendisine ortak koşana şüphesiz cenneti haram kılmıştır, onun barınma yeri ateştir. Zulmedenlere yardımcı yoktur. Andolsun, ‘Allah üçün üçüncüsüdür’ diyenler küfre düşmüştür. Oysa tek bir ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer söylemekte olduklarından vazgeçmezlerse, onlardan inkâr edenlere mutlaka (acı) bir azap dokunacaktır.” 237
“De ki: ‘Gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen Allah’tan başkasını mı velî/dost edineceğim?’ De ki: ‘Bana müslüman olanların ilki olmam emrolundu.’ Ve ‘sakın Allah’a ortak koşan müşriklerden olma!’ (denildi).” 238
“O ancak tek bir ilâhtır. ‘Doğrusu ben O’na ortak koşmanızdan mâsumum’ de.” 239
“Onların tümünü toplayacağımız gün; sonra şirk koşanlara diyeceğiz ki: ‘Nerede (o bir şey) sanıp da ortak koştuklarınız?’ Sonra onların: ‘Rabbimiz olan Allah’a and olsun ki, biz müşriklerden değildik’ demelerinden başka bir fitneleri olmadı. Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve düzmekte oldukları da kendilerinden kaybolup uzaklaştı.” 240
“İşte, Rabbiniz Allah budur. O’ndan başka ilâh yoktur. O her şeyi yaratandır. O her şeye vekildir. Gözler O’nu görmez, O bütün gözleri görür. O latiftir, -her şeyden- haberdardır.” 241
“De ki, namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir. O’nun
230] 2/Bakara, 255
231] 37/Sâffât, 4
232] 3/Âl-i İmrân, 62
233] 3/Âl-i İmrân, 151
234] 4/Nisâ, 45
235] 4/Nisâ, 116
236] 4/Nisâ, 117
237] 5/Mâide, 72-73
238] 6/En’âm, 14
239] 6/En’âm, 19
240] 6/En’âm, 22-23
241] 6/En’âm, 102 - 103
TEVHİD (TEK İLÂH)
- 53 -
hiçbir şeriki/ortağı yoktur.” 242
“De ki, Allah her şeyin Rabbi iken, ondan başka bir rab mi arayayım?” 243
“(Nuh): Ey kavmim! Allah’a ibâdet edin, sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur, dedi.” 244
“Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.” 245
“Allah’ı bırakıp kendilerine zarar vermeyecek ve yararları dokunmayacak şeylere kulluk ederler ve ‘Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’ derler. De ki: ‘Siz, Allah’a, göklerde ve yerde bilmediği bir şey mi haber veriyorsunuz? O, sizin şirk koştuklarınızdan uzak ve yücedir.” 246
“De ki: ‘Size gökten ve yerden rızık veren kimdir? O kulaklara ve gözlere mâlik bulunan kimdir? Ölüden diriyi, diriden de ölüyü kim çıkarıyor? Bütün işleri kim idare ediyor? Hemen: ‘Allah’ derler.” 247
“Onların çoğu Allah’a, şirk koşmadan iman etmezler” 248
“Çeşitli tanrılar mı daha iyi, yoksa kahredici olan bir tek Allah mı? Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın taktığı (birtakım anlamsız) isimlerden başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur; ancak insanların çoğu bilmezler.” 249
“Biz her ümmete/kavme: ‘Allah'a ibâdet edin; sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur’ (diye tebliğ etmesi için) bir peygamber gönderdik.” 250
“Allah dedi ki: ‘İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek bir ilâhtır. Öyleyse Benden, yalnızca Benden korkun.’ Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, din de (itaat ve kulluk da) yalnız O’nundur. Böyleyken, Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?” 251
“Rabb’in, yalnız kendisine kulluk etmenizi... emretti.” 252
“Kâfirler Beni bırakıp da kullarımı evliyâ/dostlar edineceklerini mi sandılar? Biz cehennemi kâfirlere bir konak olarak hazırladık.” 253
“Şüphe yok ki Ben, Ben Allah’ım… Benden başka ilâh yoktur; şu halde bana ibâdet et…” 254
“Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı yerlerin ve gökler(in nizamı,
242] 6/En’âm, 163-164
243] 6/En’âm, 164
244] 7/A’râf, 59
245] 9/Tevbe, 31
246] 10/Yûnus, 18
247] 10/Yûnus, 31
248] 10/Yûnus, 106
249] 12/Yûsuf, 39-40
250] 16/Nahl, 36
251] 16/Nahl, 51-52
252] 17/İsrâ, 23
253] 18/Kehf, 102
254] 20/Tâhâ, 14
- 54 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dengesi) bozulurdu. Demek ki arş’ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir.” 255
“O’nu bırakıp ilâhlar mı edindiler? De ki: ‘Kesin delilinizi getirin, işte benim ve ümmetimin kitabı ve benden öncekilerin kitapları.’ Hayır, onların çoğu gerçeği bilmez de yüz çevirirler.” 256
“Senden önce gönderdiğimiz her peygambere; ‘Benden başka ilâh yoktur, Bana kulluk edin’ diye vahyetmişizdir.” 257
“Ümmetiniz bir tek ümmettir ve Ben de sizin Rabbinizim. O halde gereği gibi ibâdet edin.” 258
“Göklerde ve yerde bulunan her şey, Rahman’a kul olarak gelecektir.” 259
“...Öyleyse iğrenç bir pislik olan putlardan kaçının, yalan söz söylemekten de kaçının. Kendisine şirk/ortak koşmaksızın Allah’ın hanifleri (O’nun birliğini kabul eden mü’minler olun). Kim Allah’a ortak koşarsa, sanki o, gökten düşüp parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış, yahut rüzgâr onu uzak bir yere sürükleyip atmış gibidir.” 260
“Kezâ Hak yalnız Allah’tır. O’nu bırakıp ibâdet ettikleri ise bâtılın ta kendisidir. Doğrusu Allah yücedir, büyüktür.” 261
“Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç sahibidir, azizdir.” 262
“Gördün mü o kendi hevâsını (istek ve arzularını) ilâh/tanrı edinen kimseyi. Şimdi onun üzerine sen mi bekçi olacaksın.” 263
“Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarıp yakarma, sonra azaba uğratılanlardan olursun.” 264
“...Allah ile başka ilâhlar mı var?!” 265
“Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip tapma. O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur.” 266
“(İbrahim onlara) dedi ki: ‘Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar (tanrılar) edindiniz...” 267
“Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir? diye sorarsan, şüphesiz Allah’tır derler.” 268
255] 21/Enbiyâ, 22
256] 21/Enbiyâ, 24
257] 21/Enbiyâ, 25
258] 21/Enbiyâ, 92
259] 19/Meryem, 93
260] 22/Hacc, 30-31
261] 22/Hacc, 62
262] 22/Hacc, 74
263] 25/Furkan, 43
264] 26/Şuarâ, 213
265] 27/Neml, 60-63
266] 28/Kasas, 88
267] 29/Ankebût, 25
268] 29/Ankebût, 61
TEVHİD (TEK İLÂH)
- 55 -
“Gönülden katıksız bağlılar olarak, O’na yönelin ve O’ndan korkup sakının, namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden olmayın.” 269
“Size gökten ve yerden rızık verecek Allah’tan başka yaratıcı mı var?” 270
“Yardım görürler umuduyla, Allah’tan başka ilâhlar edindiler. Hâlbuki onların (o sahte tanrıların, taptıkları putların) kendilerine yardım etmeye asla güçleri yetmez. Bilâkis onlar, bu mâbutlar için yardıma hazır askerlerdir.” 271
“İçlerinden kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar. Kâfirler dedi ki: ‘Bu, yalan söyleyen bir büyücüdür. Tanrıları bir tek ilâh mı yaptı? Doğrusu bu, tuhaf bir şey!’ Onlardan mele’ (ileri gelen bir grup, egemen güçler): ‘Yürüyün, ilâhlarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur. Son dinde de bunu işitmedik. Bu, içi boş bir uydurmadan başka bir şey değildir.” 272
“Allah’ı bırakıp da kendilerine bir takım dostlar edinenler derler ki: Biz bunlara ancak bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.” 273
“De ki: ‘Ey câhiller! Bana Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz?’ Ey Muhammed! And olsun ki sana da, senden önceki peygamberlere de vahyolunmuşıur. And olsun, eğer Allah’a ortak koşarsan amellerin şüphesiz boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun. Hayır, yalnız Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol. Onlar, Allah’ı gereği gibi takdir edemediler. Hâlbuki kıyâmet günü bütün yeryüzü O’nun tasarrufundadır. Gökler O’nun eliyle dürülüp bükülecektir. O, müşriklerin ortak koştuklarından münezzeh ve yücedir.” 274
“Yoksa onların birtakım şirk koştukları ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşrî ettiler (bir şeriat/dinî kural kıldılar)? Eğer o fasıl kelimesi (azabı erteleme sözü) olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.” 275
“Senden önce de hangi memlekete uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın varlıklıları; ‘Atalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de onların izlerine uyarız’ derlerdi.” 276
“O gökte de ilâhtır, yerde de ilâhtır.” 277
“De ki; O Allah bir’dir. O Allah samed’dir (Hiçbir şeye muhtaç olmayan, her şey Kendisine muhtaç olan; her şeyin kaynağı ve yaratıcısıdır). Hiç kimseyi doğurmamıştır. Hiç kimse O’nu doğurmamıştır. O’na benzeyen hiçbir şey de yoktur.” 278
Kur’an’da Tevhidle İlgili Önemli Vurgular
Kur’ân-ı Kerim’de “İlâh” kelimesi, toplam 147 yerde geçer. “Allah” lafzı ise, tam 2697 yerde kullanılır. “Lâ ilâhe illâllah” şeklindeki tevhid kelimesi/cümlesi
269] 30/Rûm, 31
270] 35/Fâtır, 3
271] 36/Yâsin, 74-75
272] 38/Sâd, 4-7
273] 39/Zümer, 3
274] 39/Zümer, 64-67
275] 42/Şûrâ, 21
276] 43/Zuhruf, 23
277] 43/Zuhruf, 84
278] 112/İhlâs, 1-4
- 56 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an’da iki yerde279 geçer. Aynı anlama gelen “Lâ ilâhe illâ Hû” şeklinde otuz yerde tekrarlanmaktadır. Tevhidi anlatan diğer âyetleri de göz önünde bulundurduğumuzda, Kur’an’ın Allah’ın tek bir ilâh olduğuna inanmaya ne kadar önem verdiğini ve bütün Kur’ânî esasların tevhid inancı esasına dayandığını görürüz. Şöyle ki; yukarıdaki kavramlara 873 yerde zikredilen iman kelimesini, 525 yerde zikredilen küfür kelimesini de eklediğimizde; saydığımız bu kavramlar toplam olarak 4442 etmektedir. Bu sayı da, Kur’an’daki âyet sayısının üçte ikisinden çoğunu teşkil etmektedir. Sadece bu lafızlarla tevhidin yerleştirilmesi ve şirkin izâlesi Kur’an âyetlerinin üçte ikisini teşkil ettiği görülür. Bir adı da Tevhid sûresi olan İhlâs sûresinin Kur’an’ın üçte biri sayılması da bu sûrede baştan sona tevhidin en özlü ve özet biçimde sunulduğunun hatırlatılmasıyla ilgilidir. Yani, ihlâs sûresinin içerdiği tevhid, Kur’an konularının üçte biridir anlamı taşır. Hadis rivâyetindeki ihlâs sûresinin Kur’an’ın üçte birine eşit olduğu ifâdesinden de anlaşıldığı gibi, direkt tevhidle ilgili âyetler Kur’an’ın üçte birini teşkil etmekte; dolaylı olarak şirkin izâle edilip tevhidin hâkim kılınmasıyla ilgili âyetler ise yukarıdaki rakamlardan anlaşıldığı gibi Kur’an’ın üçte ikisinden fazlasını oluşturmaktadır. Bütün bunlar göstermektedir ki, Kur’an’ın en temel konusu gönüllerde, zihinlerde ve eylemlerde birey ve toplum olarak tevhidin hâkim kılınıp şirkin yok edilmesidir.
Tevhid, yaratılıştan öncedir. Cenâb-ı Allah yaratılış esnâsında (ruhlar âleminde) yegâne Rab olduğunu bütün insanlığa onaylatmıştır: “Hani Rabbin Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şâhit tutmuştu. ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ (demişti de) ‘Evet (Rabbimizsin) şâhit olduk’ demişlerdi. (Bu) Kıyâmet günü ‘biz bundan habersizdir’ dememeniz içindir. Ya da bizden önce atalarımız şirk koşmuştu da biz ise onlardan sonra gelen bir kuşağız. İşleri bâtıl olanların yaptıkları yüzünden bizleri helâm mı edersin?’ dememeniz için...”280 Âyette görüldüğü üzere Tevhid fikrinin temelleri insanlığın yaratılışı esnâsında atılmıştır. Yüce Allah biricik Rab olduğunu bütün insanlara tasdik ettirmiş ve Kıyâmet günü yapılabilecek tüm itirazların geçersiz olduğunu daha ilk günden kendilerine bildirmiştir.
Cenâb-ı Allah, kullarından aldığı bu söz üzerine onları bilme, düşünme ve akletme yetenekleriyle donatmış ve ayrıca onlara iyiyi, güzeli ve doğruyu gösteren peygamberler göndermiştir: “Biz her ümmete; ‘Allah’a kulluk/ibâdet edin ve tâğutlardan sakının’ diye tebliğat yapması için bir peygamber gönderdik.281 Görülüyor ki tevhid inancı, akîdenin esasıdır. Şeriatın tümü onun için indirilmiş, bütün peygamberler, hep o inanca çağırmışlardır. Bu temel akîdeye dayalı olan İslâm dininin ana hedefi, insanları şirkten, tâğutlardan ve küfürden kurtararak Allah’ın birliğine inandırmak, kalplerde bu rûhu yeşertmek, Allah’ın bir tekliği fikrini yerleştirmektir.
“Lâ ilâhe illâllah” kelimesi, İslâm dininin temel rüknü olduğuna göre Tevhid olmadan İslâm dininden de bahsetmek mümkün olmaz. Bu yüzden İslâm’da şer’î ilimlerin temeli ve aslı kabul edilen Tevhidin ilk olarak açıklanması, tebliğ edilmesi ve beyan olunması gerekmektedir: “Senden önce gönderdiğimiz her
279] 37/Sâffât, 35; 47/Muhammed, 19
280] 7/A’râf, 173
281] 16/Nahl, 36
TEVHİD (TEK İLÂH)
- 57 -
peygambere; ‘Benden başka ilâh yoktur, Bana kulluk edin’ diye vahyetmişizdir.”282 Aslında Kur’ân-ı Kerim, tevhidin, yani “Lâ ilâhe illâllah”ın mânâsını açıklamak üzere gönderilmiştir. Bu itibarla o en önemli vurgu olarak şirki ve benzerlerini kesin bir dille reddediyor.
Tevhid akîdesinin, küçük bir şüpheye yer bırakmadan, saf ve katıksız bir şekilde yerleşmediği bir kalpte hakiki imandan bahsetmek mümkün değildir. Gerçek bir iman için de Allah’a imandan önce tâğutları tanımamak, onları reddetmek gerekir: “Kim tâğutu inkâr eder ve Allah’a iman ederse, şüphesiz kopması mümkün olmayan sağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah işitendir, bilendir.”283 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili adlı tefsirinde bu âyetle ilgili şunları söylemektedir: “Muvahhid mü’min olmak için, Allah’a imandan evvel küfre tevbe etmek şarttır ve bu tevbenin şartı da tâğutları asla tanımamaya azmeylemektir. Bu sûretle ‘Kim tâğutu inkâr edip de Allah’a iman ederse’ âyeti ‘Lâ ilâhe illâllah’ kelime-i tevhidinin bir tefsiri demektir.”284 Kur’an’a göre Allah’a iman etmekle, tâğutu reddetmek aynı kapıya çıkar. Yani tâğut reddedilmedikçe Allah’a iman tamamlanmış olmaz. Bu ikisi hiçbir zaman bir arada bulunamaz. Allah’a inanmak ve iman etmek; aynı zamanda tâğuta tâbi olmamak demektir. 285
Mü’min olmanın, Allah’ı kabul etmenin anlamı, tevhid akîdesinin net olarak, saf, arı ve duru olarak insan kalbine yerleşmesi ve buna bağlı olarak insan hayatında, yani pratikte tezâhür etmesidir. Buna Allah’ın insan hayatına hükmetmesi de diyebiliriz. İnsanın Allah’tan gayrı bütün sahte ilâhları reddetmesi, sadece Allah’ın kopmak bilmeyen sağlam kulpuna yapışarak, diğer bütün iplerin kesilmesi... İşte Tevhidin rûhu budur.
Tevhid, mü’minin hayat metodudur. Diğer İslâmî bütün rükünler bu genel prensibe bağlıdır. Bu itibarla tevhid kavramı, yani “Lâ ilâhe illâllah” prensibi İslâm’da bütün anlayış ve yaşayış biçimlerinin kaynağını teşkil eder. Diğer bütün rükünler, prensipler ve fikirler bu yüce kavramın etrafında örülür. İnsan, tevhid akîdesi konusunda net bir düşünceyi kazanıp bir karara varmadıkça, bu konuda sâbit bir görüşe ulaşmadıkça, diğer İslâmî hiçbir konuda sağlıklı bir sonuca ulaşamaz. Her zaman olduğu gibi, teknolojinin, materyalist ve kapitalist felsefelerin, beşerî ideolojilerin göz boyadığı ve kafa bulandırdığı günümüzde, bizi bu kargaşa ve zillet bataklığından kurtaracak yegâne prensip tevhid akîdesidir. Tıpkı İslâm’ın ilk dönemlerinde olduğu gibi...
O halde bize düşen, tevhid akîdesini aslından öğrenmek ve yeniden ona dönmektir. Ancak bu şekilde câhiliyyenin bataklığından kurtulabilir ve yeniden dünya toplumları arasındaki izzetimizi kazanabiliriz. Kur’an Allah Teâlâ’nın varlığını isbat etmeyi değil; O’nun sıfatlarını konu edinmiştir. Bu âyetlerde özellikle Tevhid, yani Allah’ın bir tekliği üzerinde durularak Allah’ın şerîki ve benzeri olmadığı ifâde edilmiştir. Kur’an’a göre Tevhidin asıl mânâsı; Allah’ın birliğine, dengi ve ortağı olmadığına insanların iman etmesidir.
Kur’an Metodu: Kur’ân-ı Kerim, “Allah’ın varlığı” konusunda tâkip edilmesi gereken metodun, görünen tabiat olaylarından, maddî birtakım fenomenlerden
282] 21/Enbiyâ, 25
283] 2/Bakara, 256
284] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. 2/871
285] Mevdûdi, İslâm’da Hükümet, s. 245
- 58 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yahut aklî ve mantıkî görünen bazı izahlardan hareketle O’nun varlığını ispat etmeye çalışmak değil; aksine, tutulacak yolun Allah’ın varlığına -hiçbir delile ihtiyaç duymadan- iman etmek olduğunu açıkça beyan eder. İman ile direkt bağlantılı görülen bu konu ile ilgili olarak Kur’an’ın serdettiği deliller “iknâî” oluşları ile dikkat çekerler.286 Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ’dan bahsedilen âyetlerin çoğu, O’nun sıfatlarını konu edinmiştir. Bu âyetlerde özellikle “Tevhid” üzerinde önemle durulmuş, Allah’ın şerîki ve benzeri olmadığı sürekli vurgulanmıştır. Bu yüzden olsa gerekir ki, Kur’ân-ı Kerim şirk olayı üzerinde çokça durmuş, Allah’ın varlığını ispat yoluna gitmek yerine O’nun birliği konusunu sürekli işlemiştir. Tevhidi, odak kavram haline getirmiştir.
Kur’an’ın “Allah” konusunu, özellikle de akîde mevzûunu işleyen âyetleri dikkatle incelendiğinde bu gerçeğin çok açık bir şekilde ortaya çıktığı görülür. Kur’an âyetleri, hiçbir zaman direkt olarak Allah’ın varlığını ispat etmeyi hedef edinmemişlerdir. Çünkü Kur’an Allah’ın varlığına inanmayı açık ve kesin bir zorunluluk olarak kabul eder. Bu hususta insan fıtratı için kabul veya red söz konusu değildir. Bu gerçek, Kur’an’da temel bir prensip olarak kabul edilir. Kur’an, selîm fıtrata hitap ettiği için Allah’ın varlığını herkesin bedîhî ve fıtrî olarak kabul ettiği bir gerçek olarak ele aldığından isbâtına çalışmaz.
Gerçekten de insanlık tarihi incelenince, hangi devir ve zamanda, hangi ırk ve toplumda olursa olsun, en ilkelinden en medenîsine kadar genel kabul halinde Allah’ı tanıdıkları görülür. Onun için Kur’an daha çok beşeriyetin en çok yanıldığı ve saptığı “şirk” olayı üzerinde durarak Allah’ın birliği ve diğer sıfatlarını tanıtmaya yönelir. Aynı şekilde müslümanların da “Allah” konusunda aynı yöntemi izlemelerini salık verir. Kur’ân-ı Kerim, direkt olarak isbat sadedinde hiçbir aklî delil kullanmamıştır. Kur’an’da Allah’ın isbâtı ile ilgili olduğu iddia edilen âyet-i kerimeler, doğrudan doğruya Allah’ın varlığını isbat değil; ancak dolaylı olarak bu konuya temas etmektedir. Yani, söz konusu âyetlerden doğrudan doğruya değil; bilâkis dolaylı olarak, kısacası Allah’ın varlığını ispat fikri bu konu ile ilgili bir netice değil; aksine metinlerin zorlanmasıyla o ortaya çıkan bir çıkarsamadır, denilebilir. Buradan şöyle bir sonuç çıkarmamız mümkündür: Kur’an, apaçık, bedîhî ve fıtrî olan Allah fikri üzerinde aklî ve felsefî bazı yorumlar yaparak yahut maddî birtakım fenomenlerden hareketle yeniden izah ve isbat yoluna gitmeyi, emin olunan bir konu üzerinde tekrar tekrar çalışmak olarak görmektedir ki, bu anlamsız yahut lüks gibi kelimelerle ifade edilebilecek bir işle uğraşmak anlamına gelir. Bu uğraşı da en azından zaman israfı sayılır.
Allah İnancının Fıtrî Oluşu: Allah Teâlâ insanı, kendi varlığını algılayıp kavrayabilecek bir fıtrat üzere yaratmıştır. Zira “fıtrat”, “insanın Allah Teâlâ’nın varlığını idrâk edebilecek yetilerle donatılmış olarak yaratılması veya Tevhid dinini kabul etmeye müsâit yaratılış” olarak tarif edilmiştir. Kur’an, selîm bir fıtratla yaratılan insanın normal olarak kendi güç ve kuvvetinin üstünde, kudret sahibi yüce bir yaratıcıyı kabul edeceğini belirtir: “Sen yüzünü ‘hanîf’ olarak dine, yani Allah insanları hangi ‘fıtrat’ üzere yaratmış ise o fıtrata çevirir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.”287 Yine, Allah Teâlâ, elest bezminde Âdemoğullarının zürriyetini, Allah’ın kendilerinin
286] Bekir Topaloğlu, İsbât-ı Vâcib, s. 26
287] 30/Rûm, 30
TEVHİD (TEK İLÂH)
- 59 -
Rabbi ve mâliki olduğuna, O’ndan başka hiçbir ilâh bulunmadığına şâhit olarak sülâlelerinden kendilerini çıkardığını haber veriyor.288 Nitekim Allah Teâlâ onları bu fıtrat üzere yaratmıştır.
Evet, fıtratın bizzat kendisi Allah’ın varlığını bilir ve şânı yüce Allah, elest bezmi veya kaalû belâ denilen A’râf sûresi 172. âyetinde belirtildiği gibi Âdemoğullarından söz aldığı andan itibaren fıtrat, ibâdetle Allah’a yönelir. Bu konuyu Allah Rasûlü şu şekilde belirtir: “Her doğan, fıtrat üzere doğar. -Başka bir rivâyette ise ‘bu din üzere doğar’- (Fakat sonradan) ana-babası onu yahûdileştirir, hıristiyanlaştırır veya mecûsileştirir...”289 Bu hadis-i şeriften anlaşılacağı üzere Allah’ın varlığına inanmak, insanda doğal bir duygu ve şuurdur. Bu duygu ve şuur; gaflet, inat, kibir gibi bazı ârızî hallerle körelebilir. Fakat hiçbir zaman yok olmaz. Doğuştan Allah’ın varlığı fikrine ve itikadına sahip olan insan, bu fikir ve inancı, çalışarak kazanmış ve öğrenmiş değildir. Aksine, bu düşünce Allah tarafından yaratılmıştır. Yani Allah insanı, Kendisine inanma ve Kendisini bilme özelliğiyle yaratmıştır. Merhamet, şefkat hisleri, düşünme ve idrâk kabiliyetleri nasıl insanın mâhiyetini teşkil eden vasıflarsa, bu özelliklere sahip olmayan insan nasıl düşünülemezse, Allah’ı bilme ve O’na inanma vasfı da öyledir. İnsanın özelliğini teşkil eden vasıflardan biri de inançtır. Her insan, bu inancı kendi rûhunda, vicdânında duyar. Bu sebeple en medenî toplumlardan en ilkel kavimlere kadar herkeste bu itikada rastlanır. Bütün insanlar, hak veya bâtıl mutlaka ilâhî bir kudretin varlığına fıtraten inanagelmişlerdir.
Allah’ın varlığını her insan içinde hisseder. İlhad ve inkârın en aşırı noktasına varmış bulunan bir kimsenin bile, büyük bir felâketle karşılaştığı zaman taşa, toprağa veya ağaca sığındığı görülmemiştir. Her insan, böyle bir durumda, fıtratının sevki ile hemen Allah’a sığınır, bildiği isim ve sıfatlarla O’na yalvarır. Bu her çeşit gözlemle sâbittir. Nasıl ki büyük bir tehlike ile karşılaşan bir insan, kaçacak ve kurtulacak bir yer arar ve nasıl ki küçük çocuk, annesinin memesine zarûretten ve yaratılıştan koşarsa, aynen öylece önemli anlarında insan da yaratanını arar, O’na sığınır. Kur’an, bolluk ve refah zamanlarında içlerinde fıtrî olarak mevcut olan Allah duygusunu gizleyen ve fakat başlarına bir felâket gelince Allah’a yönelen insanlardan şöyle söz eder: “O kâfirleri kara bulutlar gibi dalga sardığı zaman, dini Allah’a has kılarak O’na yalvarır, duâ ederler. Allah onları karaya çıkarıp kurtardığında içlerinden bir kısmı doğru yolda kalır (diğerleri ise eski küfürlerine devam ederler).”290; “(Mûcizelerin Allah tarafından olduğunu) Kalpleriyle yakînen bildikleri halde nefislerine zulmederek ve kibirlenerek bütün mûcizeleri (açıktan) inkâr ettiler.”291 Bu âyet-i kerimelerde açıkça ifade edildiği gibi, felâketlerle yüz yüze gelindiği ve sıkıntılarla karşılaşıldığı zamanlarda çoğu kez fıtrat nefse ve akla galebe çalar, üstün gelir ve insan kibri, gururu ve inadı bırakıp Allah’a yönelir, O’ndan istimdad ederek yardım ister. 292
288] 7/A’râf, 172
289] Buhârî, Cenâiz 33, 79; Müslim, Kader 23-25, İman 264; Ahmed bin Hanbel, II/315, 233, III/435, IV/9
290] 31/Lokman, 31
291] 27/Neml, 14
292] Mehmet Kubat, Kur’an’da Tevhid, s. 23-27
- 60 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tevhidin Göstergesi; Kapsadığı Mânâ ve Sonuçları
1- Tevhid Bir Hayat Nizamıdır
a- Allah’tan başka ilâh olmadığını kabul etmek Tevhidin ilk şartıdır. Burada kulluğun sadece Allah’a yapılacağı belirtilmektedir. Kelime-i Tevhidin (tevhid cümlesinin) ikinci bölümü ise, kulluğun nasıl yapılacağını, nasıl pratize edilip hayata yansıtılacağını açıklar.
b- Bu hayat nizamını kabul eden muvahhid mü’min, her iki bölümü de samimi olarak yaşayış ve tüm davranışlarıyla isbat eder.
c- Tevhid kelimesi, müslümanların hayatının bütün ayrıntılarıyla birlikte üzerine oturtulduğu temel prensip ve nizamı oluşturur. İslâm toplumunun bunun dışında oluşması ve yaşaması mümkün değildir.
d- Tevhid nizamının ve tevhidî hayat görüşünün dışında başka prensipler üzerine oturtulan hayata İslâmî hayat denemez.
e- Tevhidî nizamın, başka herhangi bir dünya görüşü ve ideolojik düzenle sentezi, karıştırılması halinde bunun Tevhid dini İslâm’la alâkası kalmaz.
f- Tevhidin ikinci bölümüyle bey’at edilip bağlılık sözü verilen Rasûlullah’ın sünnetinde (uygulama ve tebliğinde) İslâm toplumunun karakteri, yapısı, İslâm cemaat ve devletinin şekillenişi ve bu aşamalara geçişin metodu belirlenmektedir.
g- Lâ ilâhe illâllah’ın gereklerine ters hareket edenler, (sadece) Allah’a kulluk etmiş olamazlar.
h- Hukukî prensiplerini Allah’tan başkasından alan ve Rasûlullah’ın bize tebliğ ettiği yolun dışında bir hükmü kabul eden kimse sadece Allah’ı ilâh kabul ediyor sayılamaz.
ı- Tevhidî inanış ve yaşayış, namaz ve oruç gibi ibâdetlerin (ve her çeşit davranışın ibâdet bilinciyle ) sadece Allah’a yapılmasını gerektirdiği gibi, sosyal düzen, hareket, ahlâk ve hukukun da Allah’ın hükmüne uygun olmasını gerektirir. 293
2- Tevhid, Bir İnkılâp Projesidir
Tevhidi kabul eden insanın beyninde, kalbinde ve kalıbında, bedeninde ve rûhunda bir inkılâp gerçekleşir. Bu devrim sonucunda müslümanda duygu, düşünce ve eylemler kesin ve köklü bir imanla kendisini gösterir. Her anlamda ve her alanda köklü değişim ve dönüşüm geçiren muvahhid şunları kabul etmiş ve Allah’a şunlar için söz vermiş olur:
a- Allah’ım, beni yarattın ve yaşatıyorsun. Ben ancak Senin hükümlerine/emirlerine uyarım; Sana güvenir, dayanır, Sana bel bağlarım.
b- Gerçek anlamda cezalandıracak ve mükâfatlandıracak ancak Sensin. Senin dışında mutlak olarak korkulacak ve mutlak sevilecek, her konuda yardım edebilecek kimse yoktur.
c- Emirlerini ve yasaklarını bildiren, insanlığa yasa, ahlâk nizamı, insanlar
293] Bk. 6/En’âm, 162; 33/Ahzâb, 36; 59/Haşr, 7; 4/Nisâ, 59, 65; 5/Mâide, 44, 45, 47
TEVHİD (TEK İLÂH)
- 61 -
arası ilişkiler, inanç ve ibâdet usûllerini öğreten Kitabına inanıyor ve onu yaşamaya söz veriyorum. En güzel emri, Senin emrin; en mükemmel hüküm Senin nizamların ve kanunlarındır.
d- Beni Sen rızıklandırıyor, bana nimetleri Sen bahşediyorsun. Senin rızan için yaşayacağım, Senin emrine uymayan hiçbir fikri, düşünce ve hükmü benimsemeyeceğim. Tüm tâğutları ve tâğûtî düzenleri reddediyorum.
e- Sana yönelmeyenlere, Seni tanımayanlara, Senin emirlerinin tümünü veya bazısını reddedenlere, Senin dinini tahrif etmek isteyenlere, Senin emirlerini ucuz dünya çıkarı karşısında satanlara, hakka bâtılı karıştıranlara, Sana isyan eden, Senin dinini yalanlayan veya alaya alanlara, tuğyan edip hakkı aşanlara gücümün yettiğince karşı koyacağım.
f- Hiçbir zararın veya yararın Senin takdirin olmadan gelmeyeceğine, bütün dünya birleşse Sen istemeyince en küçük bir fayda veya zarar veremeyeceklerine inanıyorum ve bu inancıma uygun davranacağıma söz veriyorum.
g- Bütün rûhum, varlığım ve tüm gücümle sadece Sana kul olacak ve kulluk yapacağım. Hayatımın her ânını bu inanç ve bilinçle yaşayacağım.
h- Hz. Muhammed’in (s.a.s.) Senin rasûlün/elçin olduğuna, dünya ve âhiret saâdetinin ancak onun örnekliğinde gerçekleşeceğine, tek önderin Peygamber olduğuna inanıyorum.
ı- Benim efendim, imamım, örneğim ancak Rasûlullah’tır. Onun izinden gideceğim. Onun sünnetini/yolunu tâkip edeceğim, ona ters düşenleri sevmeyeceğim, ondan başkasına kesin bir şekilde bağlanmayacağım, ondan ilham almayanları tanımayacağım, onun düşmanlarıyla mücâdele edeceğim.
3- Tevhid, Kâinat Nizamıdır
Tevhid kelimesi, buna inanan insanla, Allah’a teslimiyetten hiç ayrılmayan, Allah’ı her an tesbih eden kâinat ve işleyişleri arasında bir uyum, bir kardeşlik ilişkisi şeklinde bir düzen kurar:
a- Lâ ilâhe illâllah, sadece insan varlığıyla ilgili değil; tüm varlıklarla ilgili, tüm varlıklar için bir hayat düzeni belirlemekte ve bu düzeni hatırlatmaktadır.
b- Kâinattaki bütün varlıkların kanununu Allah belirlemiştir. Dolayısıyla onlar üzerinde Allah’tan başka hâkim ve tasarruf sahibi yoktur. Tabiat kanunları denilen şey, Allah’ın tabiattaki yasaları, sünnetidir (sünnetullah).
c- Yeryüzünde Allah’ın hükmünü/nizamını hâkim kılmak veya bunun için gayret sarfetmek (cihad), sadece âhiret ödülü için değildir. Âhiret, dünya hayatının devamı ve tamamlayıcısıdır. Tevhid, insanı dünyada huzura eriştirdiği gibi, âhirette de mutluluğu kemâle ve sonsuzluğa eriştirir.
d- Allah yerde de gökte de (tek) ilâhtır. Her şeyin düzeni ve irâdesi O’nun elindedir.
4- Tevhid, Özel Bir Medeniyet ve Kültür Oluşturur
a- Medeniyet, gerçek anlamıyla, İslâm’dan, Tevhidin oluşturduğu hayat ve toplumsal ilişkiden farklı bir şey değildir. İslâm’ın kendisi, mükemmel bir
- 62 -
KUR’AN KAVRAMLARI
medeniyettir.
b- Mükemmel bir medeniyetin insanî ve toplumsal özellikleri, insanların kula kulluktan kurtulup sadece Allah’ın hükümlerine rızâ göstermeleri ve O’nun kanunlarını uygulamaları sonucunda gerçekleşir.
c- Kelime-i Tevhid, Kur’an ve sünnetle hudutları çizilen bir kültür ve medeniyet ön görmektedir. Tevhidî inanış; hikmetin (faydalı ilim ve uygulamanın) müslümanların yitik malı olduğunu, onu nerede bulurlarsa almaları gerektiğini öğretmektedir.
d- Doğruluğu kanıtlanmış ve insanlığın faydasına kullanılan müsbet bilimle İslâm’ın çatışması söz konusu değildir. Aslında müsbet bilim, Allah’ın insanda ve evrende yarattığı kanunların (sünnetullahın) tanınması ve disiplininden başka bir şey değildir.
e- Tevhidî anlayış, insanın sınır tanımadan gelişen bilim ve teknolojinin kölesi durumuna getirilmesine karşı çıkıp; teknolojinin ve ilmin insanın hayrına/faydasına hizmet ederek insanın emrine/istifadesine verilmesini öngörmektedir.
f- Tevhidî zihniyet, insanlara “uygarlık” diye “modernizm”i, teknolojik köleliği ve tüketim toplumu olup eşyanın ve sömürücülerin emrine ve hizmetine girmeyi kesin bir şekilde reddedip insanların âdil bir şekilde gerçek medeniyetten nasiplenmelerini sağlar. Yeryüzünde ancak tevhid inanç ve düzeninin hâkim olmasıyla bu adâlet gerçekleşir; insan ancak tevhidî medeniyet anlayışı sâyesinde tüm köleliklerden kurtularak yeryüzünün efendisi/halifesi olma onuruna kavuşabilir.
g- Tevhidî inanış; Allah’ın emir ve yasaklarının Rasûlullah’ın örnekliğiyle uygulandığı bir toplumu İslâm toplumu kabul eder. Toplumdaki bireyler, birtakım dinî anlayış ve davranış içinde olsalar da, eğer o toplumda bireyse, sosyal ve siyasal düzenlemeler Allah’ın hükümlerine dayanmıyorsa, o topluma câhiliyye toplumu denilir.
5- Tevhide İnanmak, Gerçek üstünlüğü Doğurur
“Üzülmeyin, gevşemeyin; eğen gerçekten iman ediyorsanız üstün olan sizlersiniz.”294 Bu üstünlük, insanların (sadece) savaşlarda üstün gelmelerini değil; esas olarak bir mü’minin düşüncesini ve eşyaları değerlendirmesini, izzet ve onurunu kapsar:
a- Tevhidî inanışla, mü’min her şeye ve her duruma, her değere ve her şahsa karşı takınacağı mü’min muvahhide has onur ve şerefi temsil eder; bu üstünlüğün bilinci içinde gurura kapılmadan Allah’a karşı kulluk, yeryüzündeki varlıklara karşı hilâfet görevini yerine getirir. İnsanlara karşı tevhidî iman ve değer ölçüleriyle, böyle bir imana dayanmayan diğer tüm insan ve değer ölçülerinden üstün olduğunun şuur ve sorumluluğuna ulaşır.
b- Tevhid düşüncesinden sapmış beşerî tüm kuvvet ve korkuların üstüne çıkar. İnanan insan, Allah’ın hükümlerine ters düşen tüm değer, gelenek, âdet ve düzenlerin üstündedir. Aşağılık duygusu nedir, bilmeyen öz güven sahibi kişilikli bir karakter sahibidir. Şeref, fazilet ve yücelik sahibi olmanın yolunu ve tarzını
294] 3/Âl-i İmrân, 139
TEVHİD (TEK İLÂH)
- 63 -
bilir, bu yoldan ayrılmaz ve bunun şükrünü edâ eder.
c- Tevhid eri, Allah’ın askeri olduğunun bilinci içinde, yeryüzündeki zâlim ve tâğûtî kuvvetlerin karşısında yer alır. Haksızlık karşısında susanın dilsiz şeytan olduğuna inanır. İyiliği emretme ve kötülüğe dur deme görevini en güzel şekilde icrâ ederek egemen zâlimlere karşı çıkmanın sonucundaki her çeşit zorluklara katlanmanın “sabır” demek olduğunu ve cennetin bedelinin bu cihad olduğunu unutmaz.
d- Muvahhid insan; bâtıl örf, âdet ve geleneklerin yanlış uygulamaları altında ezilmediği gibi; bazı insanlarca yüceltilse veya korkulsa bile, tevhid inancına dayanmayan her çeşit dünyevî güçlerin Allah’ın gücü ile karşılaştırıldığında “yok” hükmünde olduğunu ve basit birer aldatmaca veya yanılsama olduğunu fark ederek tevhide bağlanmanın en üstün ve tek gerçek güce dayanmak demek olduğunu bilerek bu güçle irtibatı oranında güçlü olduğunu bilir.
e- Bu izzetin şuuruna ermiş bir muvahhid, her çeşit zâlimlere, yaygın bâtıl değerlere, egemen beşerî ideolojilere, tüm bâtıl dinlere, düzenlere, dayatma ve âdetlere karşı tevhidin ve tevhid erlerinin üstün olduğunu anlar, Allah’ın “hayvandan da aşağı” dediği “pislikler” olan müşriklere ve onların özelliklerine tenezzül edip özenmez.
f- Muvahhid mü’minin, tarihi tevhid tarihidir. Örnekleri de peygamberler ve onların yetiştirdikleridir. İlk müslümanlar, tevhide ters düşen tüm düşünce ve eylemler karşısında hiç tâviz vermeden dimdik durmuşlar, her yönüyle gerçekten üstün olduklarını kanıtlamışlardır. Bu muvahhidler, hiçbir kınayıcının kınamasından etkilenip korkuya kapılmamış, tevhid şuurunun verdiği üstünlüğü bireysel ve toplumsal hayatlarında sergilemişlerdir.
g- Mü’minin üstün olması, başkalarına tepeden bakması, gururlanması anlamına gelmez. Onun izzeti/şerefi/halîfeliği/efendiliği, başkalarının da hidâyete ermesini isteyerek, onları örnek almadan, tam tersine onlara örnek olması, onlara acıyarak gerektiğinde malını ve canını Allah için başkalarının hidâyeti ve tevhidin hâkimiyeti uğrunda harcaması demektir. 295
6- Tevhid, Bir Kurtuluş Reçetesidir
Tevhid reçetesini tam anlamıyla, yerli yerinde kullanan kişi, dünyada olduğu gibi, âhirette de kurtuluşa erecektir. İman ve amel bütünlüğünü içeren bu kelime, insanın neleri reddedip kabul edeceğini, nelerden sakınıp neleri yapması gerektiğini, yani tam bir gönül huzuru ve teslimiyetle (sadece) Allah’a kulluk yapacağını tavsiye eden bir reçetedir.
Âyet ve hadislerde açıkça belirtildiği gibi, tevhid itikadı, sahibini eninde sonunda mutlaka kurtuluşa erdirecektir. Lâ ilâhe illâllah’ın mânâsını bilerek, bunu kalbiyle tasdik edip diliyle ikrar ederek hayatını her yönüyle bu inancın gerektirdiği şekilde düzenleyen bir kimse, beşer olarak bazı günahlar işlese bile mutlaka cennete girecektir. Bu anlayış ve yaşayış, zâten dünyanın da cennete dönüşmesini sağlayacaktır.
295] Bk. 3/Âl-i İmrân, 196-198
- 64 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kelime-i Tevhid
Peygamberimiz (s.a.s.) İslâm’ın beş esas temel üzerine binâ edildiğini, bunun birincisinin ‘şehâdet’ getirmek, yani kelime-i tevhid olduğunu söylemiştir.296 Aynı ifâde ‘Cibrîl hadisi’ olarak bilinen meşhur hadiste de geçmektedir. 297
Şehâdet kelimesi veya tevhid kelimesi, İslâm’ın temelidir. Bir anlamda da İslâm dairesinin kapısıdır. Onlar gönülden söylenmeden İslâm’ı kabul etmek mümkün değildir. Şehâdet veya tevhid kelimesi aynı şeyi ifâde ederler. Şehâdet Kelimesinde ‘eşhedü’ ve ‘abduhû’ ilâvesi vardır. Fakat özleri aynıdır, ifâde ettikleri gerçek farklı değildir. İkisi de birbirlerinin yerine kullanılır.
Kelime-i Tevhid, Allah’ı birleme, O’nun bir ve tek olduğunu söyleme anlamına gelir. İslâm ‘Tevhid’ dinidir. Tek Allah inancına dayanır. Evreni ve içindekileri O yaratmıştır. İlâhlığında ve Rabliğinde ortağı yoktur. Sonsuz güç ve kudret sahibidir. Dünyanın ve içindeki her şeyin idare edicisi de O’dur. Hüküm ve mülk (her şey) O’nundur.
Tevhid kelimesiyle Allah hakkında bu gibi özellikleri kabul etmiş oluruz. Kelime-i tevhid, Allah inancının kısa bir ifâdesidir. “Lâ ilâhe illâllah Muhammedü’r Rasûlüllah (Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur, Hz. Muhammed O’nun elçisidir).” Bu cümle, tıpkı şehâdet kelimesi gibi, imanla küfür arasında kesin bir çizgidir. İnsan hayatının en önemli tercihidir. En önemli bir seçimdir. Allah'la ve mü'minlerle bir antlaşma, kâfirlere karşı bir ültimatomdur. Bütün insanlara karşı İslâm'ı din olarak seçmenin ilânıdır, haber vermedir. Diğer insanlar arasında kimliğini, adresini, mensup olduğu inancını ortaya koymaktır.
Bu cümleyi diliyle tekrar edip, kalbiyle bunun doğruluğunu tasdik eden, dünyadaki konumunu ortaya koymakta, hangi dinin ilkelerine uyacağını, hangi ahlâk üzerine, hangi anlayış doğrultusunda yaşayacağını belli etmektedir. Tevhid kelimesini kabul etmek, kesin bir çizgidir. İnsanlar istedikleri dine inanabilirler. İsteyen babalarının bâtıl dinine, isteyen kendi kafasından uydurduğu inançlara, isteyen zâlim liderleri tanrılaştırarak onların yoluna inanabilir. Fakat bir kimse tevhid kelimesini söylerse, hem onlardan tamamen ayrıldığını, onları ve inançlarını reddettiğini, hem de İslâmî hayat tarzını seçtiğini ortaya koymuş olur.
İşte bu ortaya koyuş ve tercih ediş, çok önemli bir olaydır. İnsanlığın çoğunluğunun gittiği yolları reddetmek, onların alıştığı bütün ahlâk(sızlık)ları bırakmak, onların arasında çok farklı bir yaşayış şeklini seçmek; gerçekten önemlidir.
Peygamberimiz zamanında Mekke’de müslüman olan bir avuç insanın halini hatırlarsak bu cümleyi söylemenin önemini daha iyi anlarız. O çevrede herkes, babalarının izi üzerinden gidiyordu. Babalarının dinlerine ve geleneklerine sımsıkı bağlıydılar. Âdetleri konusunda son derece fanatiktiler. Üstelik kendilerinden ayrı dinlere inananlara da hoş gözle bakmıyorlardı. Müslüman olanları duydukları zaman da ‘bizi ilgilendirmez’ demiyorlar, onları bu dinden döndürmek için baskının ve işkencenin her çeşidini uygulamaktan geri kalmıyorlardı. Öyle
296] Müslim, İman 22, hadis no: 16, 1/45; Buhârî, İman 1; Nesâî, İman 13; Tirmizî, İman 3, hadis no: 2609
297] Buhârî, İman 37, hadis no: 37; Müslim, İman 1, hadis no: 8; Tirmizî, İman 4, hadis no: 2610; Ebû Dâvud, Sünne 16, hadis no: 4695; İbn Mâce, Mukaddime 9, hadis no: 63, 64; Nesâî, İman 6
TEVHİD (TEK İLÂH)
- 65 -
bir ortamda ‘Lâ ilâhe illâllah’ demek, ateşi avuçlamaktan daha zordu. O ortamda müslüman olmak, her türlü tehlikeyi, işkenceyi, yokluğu, yoksulluğu, alay edilmeyi, hatta ölmeyi bile göze almaktı.
Bu sözü söylemede hangi tehlikeler vardı? İlk dönemde müslümanlar güçlü ya da zengin değillerdi. Sayıları yeterli değildi, kılıçları yoktu, savaşmayı düşünemiyorlardı. Hatta İslâm'ın birçok emri henüz gelmemişti. Yani yaşantıları Mekkelilerden pek çok yönden farklı değildi. O halde Mekkeli müşrikleri rahatsız eden ne idi? Niçin bu kelimeyi söyleyenlere amansız düşman oluyorlardı? Niçin bunu söyleyenleri susturmak için zulme başvuruyorlardı?
Tevhid kelimesini söyleyenler, bütün ilâhları, o tanrılara bağlı inançları, o ilâhlar adına kurulmuş düzenleri (sistemleri), o tanrılar adına uydurulmuş bütün kanunları ve âdetleri reddediyorlardı. İşin en can alıcı noktası burasıydı. Bir cümle söyleniyor, ama Mekkelilerin saltanatları sarsılıyordu. Bir cümle onları son derece rahatsız ediyordu. Bu cümleyi söyleyen herkesi düşman biliyorlar, o sözü unutmasını sağlamak için her çareye başvuruyorlardı.
Bu cümleyi söyleyenler ne dediklerinin, neyi tercih ettiklerinin farkında idiler. Bu sözle neleri reddettiklerini gâyet iyi biliyorlardı. Bu sözün neleri kapsadığını, neleri dışarıda bıraktığını anlıyorlardı. Yani onlar tercihlerinin bilincinde idiler. Yalnızca onlar mı? Hayır, müşrikler de kendi düzenleri açısından bunun kötü bir gelişme olduğunun farkında idiler. Çünkü bu cümleyi bilinçli bir şekilde söyleyen herkes, onların etki sahasından ayrılıyordu. Onların otoritesine karşı çıkıyor, uydurdukları ilâhların hâkimiyetinden kurtuluyordu. Hâlbuki ileri gelenler, uydurdukları bu sahte ilâh inancı ile, insanlara hükmediyor, onları yönetiyor ve onlara yön veriyorlardı. Bu ilâhlar adına oluşturdukları düzen sâyesinde işleri tıkırında idi. Çıkarlarını bu bâtıl inanç sâyesinde koruyabiliyorlardı.
İlâhlarına ve bu ilâhlara âit inançlara çok bağlı idiler. Çünkü bu ilâhlar onların işine çok yarıyordu. Zavallı halk, câhil ve çaresiz yığınlar da efendilerinin, başkanlarının ve atalarının izinden gidiyorlardı. Sömürü düzeninin farkında değillerdi. İlâhlarının (putlarının) kendilerine yardım ettiğini sanıyorlar, ibâdet etme ihtiyacını ilâhlara tapınmakla karşılıyorlardı. Onların çoğu uydurulan düzenin farkında değillerdi. Onlar, yarım akılla doğru sandıkları bir dine inanıyor, önlerinde duran ve kendi elleriyle şekil verdikleri maddî tanrılara tapıyorlardı.
Hz. Muhammed (s.a.s.) peygamber olarak görevlendirildi ve insanları bu kelimeye ve bunun kapsadığı mânâya dâvet etti. Çoklarına ve özellikle ileri gelenlere, yani yönetici ve zengin takımına bu dâvet çok ağır geldi. Hemen karşı çıktılar. Bu cümleyi söyleyip müslüman olanları düşman bildiler. İnsanların müslüman olmasını önlemek için çeşitli çarelere başvurdular.
Çünkü Kelime-i tevhid, ilâhlık sistemini yerle bir ediyordu. Çünkü o, atalar dininin yanlış olduğunu söylüyordu. Çünkü o, putlar adına uydurulan sistemin sahte olduğunu belirtiyordu. Çünkü o, insanın insanı sömürmesine, insanın insanı ilâh edinmesine, her türlü zulme hayır diyordu. İbâdet edilmeye lâyık yalnızca âlemlerin Rabbi Allah’tır diye haykırıyordu.
Bu çağrı elbette, insanlar üzerinde hâkimiyet kuran, insanlar üzerinde âdeta rablık taslayan şımarık güç sahiplerini rahatsız edecekti. Onlar güçlü olduklarını, hükmün/egemenliğin kendilerinde olduğunu sanıyorlardı. Bu güçlerini de halk
- 66 -
KUR’AN KAVRAMLARI
üzerinde gösteriyorlardı. Onlar kendi kafalarından bir şirk dini uydurmuşlardı ve bu uydurma din sayesinde işlerini yürütüyorlardı.
Ama Hz. Muhammed (s.a.s.) çıktı ve insanları bu yanlış yoldan dönmeye çağırdı. Bir söz söylüyordu ki, bütün ilâhlar sistemini karşısına alıyordu. Bütün putları inkâr ediyordu. İnsanları bir Allah’a ibâdet etmeye ve yalnızca O’nun karşısında boyun eğmeye dâvet ediyordu. Bu ise onlar için hiç de hoş bir şey değildi.
Tevhid kelimesi, iki kısımdan meydana gelir. Tevhid kelimesinin birinci kısmı, aslında bütün peygamberlerin ortak dâvetiydi. Bütün peygamberler insanları ‘Lâ ilâhe illâllah (Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur)’ inancına dâvet etmişlerdir. Çünkü bu söz ‘tevhid’ inancının özüdür. Allah’tan gelen, tarih sürecindeki hak dinin temel özelliği; Allah’tan başka ilâh tanımamak, yalnızca bir Allah’a ibâdet etmek ve hayatı Allah’ın emirleri doğrultusunda yaşamak anlayışıdır. Tevhid kelimesi, işte bu İlâhî gerçeği ortaya koymaktadır.
“Senden önce hiç bir elçi göndermedik ki ona; ‘Benden başka ilâh yoktur, şu halde Bana kulluk edin’ diye vahyetmiş olmayalım.”298 Kur’ân-ı Kerim, sık sık ‘Allah’tan başka ilâh yoktur’ diye vurgulamaktadır. Çünkü insanların çoğu, zaman zaman uydurma ilâhlar bulmakta veya Allah’a ait özellikleri yaratıklardan bazılarına vermekte ve onlara ibâdet etmeye kalkışmaktadırlar. İnsan, öncelikle bu yanlış inancı düzeltmesi lâzım ki, İslâm’a âit diğer inanç esaslarını kabul edebilsin.
Peygamberimiz buyuruyor ki: “…Her kim ‘lâ ilâhe illâllah’ der ve Allah’tan başka tapınılan şeyleri reddederse, onun malına ve canına haksız yere dokunmak haram olur. Hesabı Allah’a kalmıştır.”299; “Ölen bir kimse (ölüm ânında) Allah’ın bir ve benim Allah elçisi olduğuma şehâdet (tanıklık) eder ve kalbi de bu işi tasdik ederse, Allah onu mutlaka mağfiret eder.”300; “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in, O’nun elçisi olduğuna şehâdet ederek Allah’a kavuşan kimse cennete girecektir.” 301
Kelime-i tevhid’in ikinci kısmı, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) Allah’ın rasûlü (elçisi) olduğunu kabul etmektir. Bu kabul ediş ve inanma, Allah’tan başka ilâh olmadığını kabul etmenin tamamlayıcısıdır. Kendinden başka ilâh olmayan âlemlerin Rabbi Allah (c.c.), kendine âit haberleri, varlığının delillerini ve âyetlerini, kendi varlığının gerçeklerini bir elçi aracılığıyla insanlara duyurur. O, yarattığı bütün insanların kendi Rabliğini bilmelerini ve yalnızca kendisine kulluk etmelerini istemektedir. Bunu da insanlar arasından seçtiği elçilerle onlara bildirmektedir.
Allah’ın insanlara peygamber/elçi göndermesi; onlara yol göstermek olduğu gibi, aynı zamanda onların başıboş ve rehbersiz bırakılmadıklarının da göstergesidir. Bu elçiler bir taraftan doğru yolu gösterirlerken, bir taraftan da örnek olurlar ve Rabbimizin nasıl bir kulluk görmek istediğini ortaya koyarlar. Gönderilen elçiyi kabul etmek; hem onunla gelen ‘vahy’i kabul etmek, hem de o elçiyi örnek almak demektir. Elçiler kuru bir dâvetçi veya postacı değillerdir. Onlar, Allah’tan gelen vahy’i hem yaşarlar, hem uygularlar, hem de insanlara tebliğ ederler. İşte Hz. Muhammed (s.a.s.) de bu elçilerden biridir ve sonuncusudur. Rabbimiz insanlara son defa bir elçi olarak O’nu göndermiş, ona vahyettiği Kur’an’la insanları
298] 21/Enbiyâ, 25
299] Müslim, İman 35, hadis no: 21
300] İbn Mâce, Edeb 54, hadis no: 3796
301] Kenzü’l Ummâl, naklen Şamil İslâm Ansiklopedisi, 3/340
TEVHİD (TEK İLÂH)
- 67 -
hidâyet yoluna dâvet etmiştir. İslâm, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in tebliğ ettiği, yaşayıp uyguladığı dindir.
Tevhid kelimesini söyleyen bir kimse öncelikli olarak Allah’ın varlığını ve birliğini kabul eder, sonra da inandığı Allah’ın, elçi olarak seçtiği Hz. Muhammed’i son peygamber olarak tanır. Buna bağlı olarak da son elçinin tebliğ ettiği her şeye, İslâm’a âit bütün esaslara inanır. Hz. Muhammed’in (s.a.s.) din olarak öğrettiği, anlattığı ve yaşadığı her şeyi kabul eder. Bu esaslara itiraz etmez, o esaslara uygun olarak yaşamaya, tevhid kelimesiyle söz vermiş olduğunun bilincindedir.
Tevhid kelimesi, Hz. Muhammed’in peygamberliğini ve O’nun tebliğ ettiği şeriat esaslarını da kapsar. ‘Ben Hz. Muhammed’i Allah’ın son elçisi olarak kabul ediyorum’ demek, ‘O’nunla gelen Din’i ve bu Din’e âit bütün ilkeleri ve esasları kabul ediyorum, tüm hayatımı bu ilkelere göre düzenleyip bu esasları yaşamaya çalışacağım’ demektir.
Kelime-i tevhid, kendisini kabul edeni cennete götürür. Kendisini kabul etmeyen ise cehennemi hak eder. Öyleyse bu, son derece önemli ve geniş kapsamlı bir cümledir. İnsandaki ruh ne ise, İslâm’da Tevhid kelimesi de odur. İnsan bedeninde ruh görünmez, ama onu canlı tutar, ayakta olmasını sağlar. Ruh uçup gidince de insan ölü haline (ceset şekline) döner. Kelime-i tevhid İslâm bedenini ayakta tutan şeydir. O olmayınca beden (din) ölüdür. Bütün inanmayan insanlar bu anlamda ruhsuz ceset gibidirler. Ne zaman Tevhid kelimesini kabul ederlerse, cesetlerine hayat gelir, onlara ruh üflenmiş gibi dirilirler. Hayatın akışı içerisinde yapılan hatalar ve unutkanlıklar yüzünden ölü gibi olan beden, tevhid kelimesi ile canlanır.
Tevhid kelimesini söyleyen kimse, İslâm’ın tümüne inanmış olur. Kur’an’ın haber verdiği, Peygamberden bize aktarılan sağlam bütün haberlere ve hükümlere inanır. Bu konuda tereddüt ve şüphesi olmaz. Bir kimsenin, inanç esaslarını tek tek sayarak ‘ben şuna da inanıyorum, ben buna da inanıyorum’ demesi uzun bir iş olur. Ancak Tevhid kelimesini söyleyen, hepsini ayrı ayrı sayıp kabul etmiş sayılır. Zaten bu cümlenin bu şekilde, bir ilke olarak benimsenmesinin ana amacı budur. Bu bir çeşit giriş şartıdır. Kim bunu kabul ederse, İslâm’a âit bütün şartları da kabul etmiş olur. Artık o kimse, imanın diğer şartlarını da aynen benimser. İslâm’ın bütün hükümlerini, Allah’ın bütün tekliflerini aynen alır, inanır ve uygulamaya çalışır.
Bu cümleyi (tevhid kelimesini) kabul etmenin bir başka anlamı da, şartlarını, ilkelerini ve esaslarını kabul ettiği İslâm’ı uygulamaya da şu şekilde söz vermektir: ‘Allah’tan başka ilâh yoktur. Allah’ın gönderdiği her şey doğrudur, inanıyorum. O’nun bana verdiği emirlerini ve yasaklarını da kabul ediyorum. Doğru olarak kabul ettiğim bu hükümlere uyacağıma söz veriyorum. Onları hayatıma uygulayacağım, doğru olduğuna inandığım bu ilkelere göre yaşayacağım.’
Kişinin mü’min ve ‘muvahhid’ (tevhidi kabul eden) sayılması için, hayatın, davranışların, düşüncelerin, fiillerin, tercihlerin bu inanca uyması gerekir. Bir kimse tevhid kelimesini söyledikten sonra, Allah’tan başka ilâh (tanrı) zannedilen şeyleri kabul edemez. Tâğutlara (ilâhlaştırılan, ya da put haline getirilen güçlere) kulluk yapamaz. Onların hükümlerini, dinlerini benimseyemez. İslâm dışı ideolojilerin, İslâm’ın özüne uymayan fikirlerin peşinden gidemez. Allah’ın
- 68 -
KUR’AN KAVRAMLARI
indirdikleriyle hükmetmeyenlerin hükümlerini doğru sayamaz. İslâm’dan olduğu belli olan hiç bir emre veya yasağa, İslâmî ölçülere itiraz edemez.
Çünkü tevhid kelimesi, Allah’a teslimiyetin ve O’nun dinine itaat etmenin göstergesidir. Bu açıdan İslâm’ın rükünlerinden (şartlarından) birini inkâr eden, İslâm’ın tümünü inkâr etmiş ve tevhid kelimesini söylememiş gibidir. Böyle yapan, tevhidi söylerken attığı imzaya ters davranmış olur.
Bugün insanlığın görünen ve görünmeyen bir sürü ilâh (tanrı)lara ve tâğutlara taptığı bir dünyada, tevhid kelimesinin anlamını yüceltmeye gerçekten ihtiyaç vardır. Ve tevhid kelimesi aynı zamanda en büyük zikirdir. 302
Tevhid Penceresinden Günümüz ve İnsanımız
Bırakın eğitim kurumlarını, câmilerde bile (istisnâlar dışında) tevhidden şirkten pek bahsedildiği olmaz. Olursa bile yasak savma bâbından ve fincancı katırları ürkütmemeye özen göstermek adına hakla bâtıl karıştırılarak veya hakkı ketmederek... Abdesti bozan şeylerin üzerinde durduğu kadar insanlar tevhidi bozan konulara önem vermez. Hâlbuki insanların kurtuluşunun yolu, Kur’an kavramlarının tashihi, boşaltılan içlerinin yeniden Kur’anî değerlendirmelerle doldurulmasıdır. Özellikle de lâ ilâhe illâllah kavramının, yani tevhid ve şirk gibi temel kavramların düzeltilmesi gerçekleşmeden dünyamızın da âhiretimizin de kurtulması mümkün değildir.
Bütün şikâyet edilen olumsuzluklar, bu kavramların düzeltilmesine ve sağlam şekilde yaşanmasına bağlıdır. Filistin topraklarında siyonist yahûdiler başta olmak üzere, İslâm topraklarını işgal eden zâlim kâfirler silâhtan korkmuyor, zaten müslümanın elindeki silâhın pek korkutmaya yetecek önemi de yok. Ama onlar, eliyle (veya buna gücü yetmiyorsa) diliyle, kalemiyle kendilerini taşlayan mü’minin akîdesinden çekiniyor, korkuyor. Tevhid eri Allah’ın askerini, ölümden korkmayan canlı şehidi korkutup yıldıracak hiçbir silâhın mevcut olmadığı gibi; tevhid bilincine sahip insan da imanı oranında kâfirlerin korkulu rüyası olmaktadır.
Islah çalışmaları, ülkeyi kalkındırma planları en azından iki yüz senedir uygulanan batılı tarzdaki yaklaşımlarla iflas etmiştir. Şirk düzeninin ıslah edilmesi mümkün de değildir, doğru da olmaz. “Zulmedenler, hangi inkılâpla devrilip döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.”303 Çözüm, câhiliyye düzenini devirip yerine saâdet asrının anlayışını yerleştirmektir. Aynen Peygamber’in yaptığı gibi. İnsanları sahih akîdeye, tevhidî bilince, Kur’ânî eğitime, inkılâbî çizgiye yönlendirmedikçe uğraş ve gayretler, delik kabı suyla doldurmaya benzeyecektir. Siz ne kadar (sadece fazilet, ahlâk ve benzeri özellikleri teşvik ederek) delik kabı doldurursanız, o, kısa zaman içinde boşalacaktır.
Tevhid, İslâm’ın birinci ve en büyük esasıdır. Kur’an’ın en fazla önem verdiği konudur. Mekke’de inen âyetlerin hemen hepsi tevhide vurgu yapan âyetlerdir. Medine’de inen âyetler de, çoğunlukla tevhide atıfta bulunur, onu kökleştirmeye çalışır. Ahkâm âyetlerinin ekserisi “Ey iman edenler...” diye tevhide işaretle, o temeli güçlendirmek ve üstüne bina dikmek için alt yapıya dikkat çeker. Tevhid,
302] Hüseyin K. Ece, A.g.e. s. 345-350
303] 26/Şuarâ, 227
TEVHİD (TEK İLÂH)
- 69 -
bir zaman konuşulup birazcık üstünde durularak başka söze geçilecek bir konu değildir. Hemen her konu buna dayanmalı, müslümanın hayatından hiçbir zaman geri planlara atılmamalı, bu konu hiç bitmemelidir. “Ey iman edenler, İman edin! (imanınıza devam edin, yeniden ve kâmil anlamda iman edin, imanınızı yenileyin, güçlendirin, imanda sebat edin).” 304
“Lâ ilâhe illâllah” hükmü, beşerî hayatta süreklidir. Sadece kâfirler inanmak için, müşrikler inançlarını düzeltmek için çağrılmaz ona. Mü’minler de ona çağrılır ve onlara sık sık hatırlatılır. Kalplerinde canlı ve sâbit kalması, hayatlarında etkili olması, gereklerini ihmal etmemeleri için “Ey iman edenler, iman edin!” diye uyarılır. Kur’an, insanın hayat programını çizen bir kitap olduğu için tevhide karşı bu önemi ve titizliği gösterir. Allah, tek yaratıcı, yegâne hâkim ve yönetici, rızık verici... olduğundan yalnız O’na ibâdet edilmeli, başkası O’na ortak koşulmamalıdır: Bu, Allah’ın kulları üzerindeki en büyük hakkıdır. Allah, kullarının ibâdetine muhtaç değildir, ama insan ibâdete/kulluğa muhtaçtır ve her an mutlaka ibâdet halindedir; ya Allah’a veya Allah’ın dışındakilere. İnsan, imanla küfür arasında, sahte ilâhlarla gerçek İlâh arasında bir tercih yapmalıdır. Âdemoğlu, hem Allah’a hem de şeytana kul olarak yaşayamaz.305 “Tâğuta kulluk/ibâdet etmekten kaçınan ve tam gönülle Allah’a yönelenlere müjdeler! Dinleyip de sözün en güzeline tâbi olan kullarımı müjdele!”306 Bunun için insan daima “Lâ ilâhe illâllah”a muhtaçtır.
Bütün peygamberler, kavimlerine bu sözü tebliğ ediyor, “yalnız Allah’a kulluk edin, O’ndan başka ilâhınız yoktur” diyerek insanları tevhide dâvet ediyorlardı. Peygamberimiz (s.a.s.) de kavmini bu esasa çağırıyordu. Amcası Ebû Tâlib’e “Onu söyle, onunla Allah’ın yanında sana şefaatçi olmam için bir cümle: Lâ ilâhe illâllah...” diyordu. Câhilî tavır, eski peygamberlerin kavimlerinden itibaren bu cümleyi kabullenmiyor, bu dâveti reddediyordu. Niçin? Sadece bir cümle için mi, yoksa o cümlenin anlam ve gerekleri için mi? Çağrıldıkları hayatla, yaşadıkları hayat arasında bir uçurum vardı.
Dâvete karşı çıkışlarının çeşitli şekilleri ve çeşitli sebepleri vardı: Vahy olayını, yeniden dirilmeyi, hesap ve cezayı yalanlıyorlardı. İlâhın tek bir ilâh olmasını, babalarının yolundan ayrılmayı, Kitab’a uymayı, Allah’ın hudûdunu kabul etmiyorlardı. Bir de ahlâkî çıkmazları vardı: İçki, kumar, zina, zulüm... Ama bunların temeli itikad ve itaat idi; inanç, düşünce, helâl- haram ve ahlâkı içeren kapsamıyla Allah’tan bir din kabulünü benimsemedikleri gibi böyle bir dinin bağlayıcılığını da kabul etmiyorlardı.
Kur’an’ın önemle vurguladığı, bütün sorunları içeren iki baş sorun vardı: İbâdetin tek olan Allah’a yapılması ve helâl-haramda Allah’ın indirdiğine uyulması. Şirk, inançta Allah’tan başka ilâhların varlığına inanma, amelde ve ibâdette Allah’tan başkasına yönelme ve Allah’tan başkasının Allah’a rağmen hüküm koyması, helâl-haram tâyin etmesidir. İşte bunun için müşrik Araplar, kelime-i tevhidi kabul etmediler, onu söylemeye yanaşmadılar.
Halk yığınları, tutucudur; alıştıkları çok sayıdaki ilâhları, atalarının yolunu
304] 4/Nisâ, 136
305] Bk. 33/Ahzâb, 44
306] 39/Zümer, 17-18
- 70 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bırakmayı kolay kabullenmezler. Elleriyle tutabildikleri, duyu organlarıyla algıladıkları eşyaya bağlıdırlar. Mele’ (ileri gelenler, müstekbirler, tâğutlar) ise, onların ilâhlara bağlılığı gerçekçi değil; sahtedir, şeklîdir. Mevcut sahte ilâhları savunmaları, onların adıyla halk kitlesini sömürmelerinden kaynaklanır.
Bu zâlimlere göre, gerçek sorun hâkimiyet sorunudur. Onlar mı, yoksa şeriatının uygulanması yoluyla Allah mı? Bütün câhiliyyelerdeki müstekbirleri tevhid çağrısıyla savaşa iten gerçek sorun budur. Hakları olmayan egemenliğin ve otoritenin ellerinden çıkıp sömürünün ortadan kalkması onların işine gelmez. Hâlbuki otorite, hüküm; tek yaratıcı, rızık verici... Allah’a aittir. “...Dikkat edin, yaratmak da emretmek/hükmetmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!”307; “...Hüküm sadece Allah’a âittir.”308; “Hiç yaratan, yaratmayan gibi midir? Hiç düşünmüyor musunuz?”309; “Allah’tan başka size gökten ve yerden rızık verecek bir yaratıcı var mı? O’ndan başka ilâh yoktur. O halde, nasıl oluyor da (tevhidden) çevriliyorsunuz (imanı istemeyip küfre dönüyorsunuz)?” 310
Buna rağmen, toplumun üst tabakası, açık veya gizli diktatörlükle yığınlar üzerindeki otoriteleri neticesinde hevâlarına, süflî arzu ve heveslerine hizmeti kaybetmek istemezler. Aslan payının ellerinden çıkmasına tepkiyi arkasına gizlendikleri, aslında kendilerinin de inanmadığı sahte putların gölgesine sığınarak, güya onlar adına çıkarlarını sürdürürler. Yönetimi ve rantı elinde bulunduranlar, bundan dolayı, koltuklarına alternatiflerden, makamlarına aday olanlardan daha çok, tevhid çağrısından çekinirler. Bütün güçlerini tevhidle savaşa hazırlarlar. Yığınları kandırır, korkutur, tevhidi savunanları karalar, onlara komplo kurar ve halkı onlara karşı kışkırtırlar. “Firavun dedi ki: ‘Bırakın, Mûsâ’yı öldüreyim de, o Rabbine duâ etsin, yalvarsın (bakalım O Mûsâ’yı kurtaracak mı?) Çünkü ben, onun dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde bir fesat/bozgunculuk çıkaracağından korkuyorum.” 311
Mekke’deki olay da aynıydı. Mele’, Kureyş’ti orada. Düşmanlık ve savaş, onlarla Rasûlullah arasında değil; onlarla dâvet, tevhid arasındaydı. Kendilerine karışmayacak “el-emîn” Muhammed’den (s.a.s.) şikâyetçi değillerdi. Onun için, dâvetten vazgeçmesi halinde mal, mülk, dünya varlığı, hatta yöneticilik teklif ve takdim ediliyordu. Dâvetle düşmanlık, ister istemez onlarla dâvetin temsilcisi arasında bir savaşa dönüşüyordu. Putlar yalnız değildi rablik anlayışında. Şirk de tek çeşit değildi: Kabile, tapınılan bir rabdi, baba ve dedelerin örfü, kamuoyu tapınılan bir rabdi. Kureyş ve diğer büyük kabileler, Araplara dediğini yaptıran ve dilediğini haram yapan rablerdi.
Ve bazıları iman etti; Örnek nesil, sahâbe denilen altın nesil. Lâ ilâhe illâllah nasıl yer ediyordu onların hayatında? Ondan ne anlıyorlardı? Sadece kalple tasdikten, dille ikrardan mı ibâretti onların hayatında? Mü’minlerin nefisleri (her şeyleri) tevhidle değişip şirkin pis renklerinden aklanınca onlarda çok büyük değişme/inkılâb oldu. Sanki yeniden doğmuşlardı... İnsanlık açısından, bir insanın bir şeye inanması, ardından da bütün tavırlarının inandığının tersi veya muhâlifi
307] 7/A’râf, 54
308] 12/Yûsuf, 40
309] 16/Nahl, 17
310] 35/Fâtır, 3
311] 40/Mü’min, 26. Ve yine bk. 10/Yûnus, 75-78; 43/Zuhruf, 54
TEVHİD (TEK İLÂH)
- 71 -
olması normal midir, mümkün müdür? Zehirli bir yılanın öldürücü olduğuna inanan ve ölmek de istemeyen bir insanın, elini yılanın ağzına hiç tedbir almadan sokması düşünülebilir mi? Ateşin yakıcı olduğuna inanan kimsenin elini ve tüm vücudunu ateşe atması?! Peki, gerçekten Allah’a iman eden tevhid eri bir mü’minin Allah’a itaat etmemesi, O’nu tek mâbud, tek rızık verici, tek otorite... kabul ettiğini davranışlarında göstermemesi nasıl olur?!
İman iddiası, itaat ile ispat edilmeden insanı kurtaramaz. Bu konuda Kur’an’dan açık hükümleri görelim: Adiy bin Hâtem, Rasûlullah’ın yanına girdi. Peygamberimiz şu âyeti okuyordu: “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.”312 Adiy: “Ya Rasûlallah, hıristiyanlar din adamlarına ibâdet etmiyorlar, onları rab ve ilâh edinmiyorlar ki” dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Onlara haramı helâl, helâli da haram yaptılar, onlar da uymadılar mı din adamlarına?” Adiy: “Evet” dedi. Efendimiz buyurdu ki: “İşte bu, onlara ibâdettir.” 313
“Rabbinizden size indirilen Kitab’a uyun. O’ndan başka dostlar edinerek onlara uymayın.” 314
“Yoksa, Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşrû kılacak ortakları mı vardır?” 315
“Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah’a aittir.” 316
“...Doğrusu, şeytanlar, sizinle tartışmaları için dostlarına fısıldarlar. Eğer onlara itaat ederseniz, şüphesiz siz müşrik olursunuz.” 317
“Hayır, Rabbin hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” 318
“(Münâfıklar,) ‘Allah’a ve Rasûlüne inandık ve itaat ettik’ diyorlar. Sonra onlardan bir grup, bunun ardından dönüyor. Bunlar mü’min değillerdir. Onlar, aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasûlüne çağrıldıkları zaman, hemen onlardan bir grup yüz çevirir.” 319
“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” 320
“Yoksa câhiliyye hükmünü mü istiyorlar? İyice bilen bir toplum için Allah’tan daha güzel hüküm veren (hüküm koyan) kim olabilir?” 321
“Allah, hüküm verenlerin en üstünü değil midir?” 322
312] 9/Tevbe, 31
313] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292
314] 7/A’râf, 3
315] 42/Şûrâ, 21
316] 42/Şûrâ, 10
317] 6/En’âm, 121
318] 4/Nisâ, 65
319] 24/Nûr, 47-48
320] 5/Mâide, 44
321] 5/Mâide, 50
322] 95/Tîn, 8
- 72 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve âhirete gerçekten iman ediyorsanız, onu Allah’a ve Rasûlüne götürün (onların tâlimâtına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” 323
“Allah ve Rasûlü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık iman etmiş bir erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.” 324
“...Dikkat edin, yaratmak da emretmek/hükmetmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!” 325
“İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm (şirk) bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.” 326
“...Hüküm sadece Allah’a aittir. O size kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” 327
Allah’a ve Rasûlüne itaat, ebedî cennete götürdüğü gibi, Allah’a ve Rasûlüne itaatsizlik/isyan da kişiyi ebedî cehenneme ulaştırır: “Bunlar Allah’ın (koyduğu) sınırlardır. Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur. Kim Allah’a ve Peygamberine karşı isyan eder ve O’nun sınırlarını aşarsa Allah onu devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır.” 328
“Sana ganimetleri soruyorlar. De ki: ‘Ganimetler Allah ve Peygamber’e aittir. O halde siz (gerçek) mü’minler iseniz Allah’tan korkun, aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin.” 329
“Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.” 330
“(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir. De ki: ‘Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” 331
Ve bir hadis-i şerif: “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu Allah’a şirk/ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya, güneşe ve puta tapacaklar’ demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını bazı fertlerde, zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklardır.” 332
Hüküm koyma (teşrî), “Lâ ilâhe illâllah”la direkt ve sağlam bir şekilde irtibatlıdır. Bu bağ da, hiçbir durumda kopmaz. “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler
323] 4/Nisâ, 59
324] 33/Ahzâb, 36
325] 7/A’râf, 54
326] 6/En’âm, 82
327] 12/Yûsuf, 40
328] 4/Nisâ, 13-14
329] 8/Enfâl, 1
330] 39/Zümer, 17-18
331] 3/Al-i İmrân, 31-32. Yine bk. 4/Nisâ, 60, 61, 64; 49/Hucurât, 15; 29/Ankebût, 2-3; 2/Bakara, 214; 24/Nûr, 50-54; 3/Âl-i İmrân, 142; 9/Tevbe, 16; 23/Mü’minûn, 115.
332] İbn Mâce, hadis no: 4205
TEVHİD (TEK İLÂH)
- 73 -
kâfirdir.”333 âyetinde fukahâ, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen kimse, bunu helâl saymadıkça tekfir edilmez, eğer helâl saymıyorsa, dinden çıkarmayan küfür (küfrün gerisinde bir küfür, yani büyük günah) demişlerdir. Taraflardan birinden rüşvet aldığından, önündeki meselede Allah’ın indirdiği dışında bir şeyle hüküm veren hâkim de bu yaptığıyla tekfir edilmez. Allah’ın gazabına uğramış bir günahkârdır. İctihad edip önündeki konuda yanılan ve Allah’ın indirdiği dışında bir şeyle hüküm vermiş olan biri ise günahkâr da değildir. Bilâkis niyeti ihlâslı oldukça ictihadına ecir de vardır. Ve sayılan diğer fıkhî hususlar...
Evet, lâkin bunların hiçbiri, Allah’ın indirdiği dışında bir şeyi teşrî ile ilgili değildir. Önündeki bir konuda, helâl saymamak şartıyla, fıkıh kitaplarında belirtilen herhangi bir nedenle Allah’ın indirdiği dışında bir şeyle hüküm vermek başka, Allah’tan ayrı olarak teşrî/hüküm koyma başka bir şeydir. Birinci durumda Allah’ın dinini kaynak olarak kabuldeki itiraf (uygulamadaki farklılığa rağmen) bozulmuyor. İkinci durumda, kendi yanından Allah’ın dinine muhâlif haramlar, helâller koyuyor. Ardından açıkça veya lisan-ı haliyle: “Allah’ın dinini değil; benim hükmümü/kurallarımı uygulayın, çünkü bu, ona denktir” veya “bu, Allah’ın kanunundan daha üstündür, kıymetlidir” diyor. İslâm tarihinde fıkıh âlimleri, bunun dinden çıkaran bir şirk ve küfür olduğunda ihtilâf etmemiştir. Yine, fıkıh âlimlerinin tarihten bu yana hiç ihtilâf etmeden şirk ve küfür olduğunu kabul ettikleri bir mesele de şudur: Bilmesine rağmen ve kendi irâdesiyle Allah’ın dini dışında bir teşrîe (hüküm koymaya) râzı olmak. İkrâh bunun dışındadır.334; çünkü ikrahta rızâ yoktur.
Şirkin ve zulmün hâkimiyeti ve egemen tâğutî güçlerin de etkisiyle insanların İslâm’dan kopukluğu arttı. Artık, kendisinin müslüman olduğunu da söyleyen nice insan, açıkça şirk olan inançlara sahip olmaya, şirk ideolojilerini kabullenmeye, elfâz-ı küfrü dilleriyle ulu orta söylemeye başladı. Allah’ın hükmüne uymak, İslâm’a teslim olmak, her konuda helâl ve haramlara dikkat etmek, Allah’ın sınırlarına riâyet etmek gibi değerler, müslüman olduğunu iddia eden nice insanın gündeminden çıktı. Bütün bunlar ve sayılması uzun sürecek şirk unsurlarına rağmen, insanlara, “lâ ilâhe illâllah” deyince müslüman olacakları, İslâm’ı yaşamasa da insanın küfre düşmeyeceği ısrarla söyleniyordu. Müstekbir oburların önüne konulmuş çanaktaki yem gibi oldu bu kelimeyi sadece diliyle söyleyenler. 335
Tarihten bu yana, tevhîdî muhtevânın soyulmasının bazı etkenleri, sebepleri vardır. Tekliflerden kaçınma, uyarının (emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker) yetersizliği, aşırı bolluk (lüks ve rahata meyil, yani dünyevîleşme), siyasî istibdat ve mürcie düşüncesi, israfa ve dünyevîliğe pasif tepki şeklinde ortaya çıkan, zulümle mücâdele ve toplumsal tavır yerine kabuğuna çekilme anlayışının oluşturduğu mistisizm... bu etkenlerin başında gelir.
Amelde Tevhid
Amelde tevhid, kulluğa dair eylemlerin sadece Allah’a yöneltilmesi ve Onun rızâsı için yapılmasıdır. İnançta tevhidin doğal olarak amele yansıyacağını,
333] 5/Mâide, 44
334] 16/Nahl, 106
335] Geniş bilgi için bk. Muhammed Kutub, Tevhid, Risale Y.
- 74 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dolayısıyla bir tek Allah’a iman eden ve O’na ait özellikleri başka varlıklara tanımayan insanın kulluğunun da tevhid üzere olacağı kaçınılmazdır. Meseleye bu çerçeveden baktığımızda, aslında inançta tevhid ile amelde tevhidin birbirini takip eden iki ayrı unsur olmayıp, ikisi de aynı anda gerçekleşen ve birbirini tamamlayan unsurlar olduğunu görürüz. Şu âyette inançta tevhid ile amelde tevhidin birbirinden ayrılmaz unsurlar olduğu açık bir şekilde vurgulanmıştır: “De ki: ‘Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. (Şu var ki) bana, ilâhınızın, sadece bir İlâh olduğu vahyolunuyor. Artık kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine ibâdette hiçbir şeyi şirk/ortak koşmasın.” 336
Tevhidin inanç ve amel boyutunun ayrılmaz iki unsur oluşu nedeniyle, Kur’an’da inanca ve kulluğa yönelik tevhid çağrısının daha çok birlikte yapıldığını görürüz:
“İşte Rabbiniz Allah O’dur. O’ndan başka ilâh/tanrı yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır. Öyle ise O’na kulluk edin, O her şeye vekîldir.” 337
“Allah’a kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın...” 338
“Nûh’u rasûl/elçi olarak kavmine gönderdik. Dedi ki: ‘ O benim Rabbimdir. O’ndan başka ilâh yoktur. Sadece O’na tevekkül ettim ve dönüş sadece O’nadır.” 339
“Muhakkak ki Ben, yalnızca Ben Allah’ım. Benden başka ilâh yoktur. Bana kulluk et; Beni zikir için namaz kıl.” 340
Kur’an’ın indiriliş amacı da “sadece Allah’a kulluk”un gerçekleşmesidir: “Elif lâm râ. (Bu,) Bir kitaptır ki, hikmet sahibi, her şeyden haberi olan (Allah) tarafından âyetleri sağlamlaştırılmış, sonra da güzelce açıklanmıştır. Tâ ki, Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz.”341 Amelde tevhid, en vecîz şekliyle Kâfirûn sûresinde özetlenmiş ve bu sûreye bu özelliğinden dolayı İhlâs sûsesi (2. İhlâs sûresi) de denilmiştir: “De ki: ‘Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza ibâdet etmem. Siz de benim ibâdet ettiğime ibâdet etmiyorsunuz. Ben sizin taptıklarınıza asla tapacak/ibâdet edecek değilim. Siz de benim ibâdet ettiğime ibâdet edecek değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de bana!” 342 Yine Fâtiha sûresinde de kullukta tevhid en vecîz biçimiyle kulun kendi ağzından söylettirilir: “Ancak Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden yardım isteriz.” 343
Tevhidi ifade eden ve bu alanda özel bir yeri olan “ihlâs” kavramına özellikle değinmek istiyoruz. Bu kavramın, şirkten uzaklaşarak ibâdetin sadece Allah’a yapılmasını ifade etmesi, inançta tevhidi de içine almakla beraber Kur’an’da yer alış şekliyle daha çok kulluğun bir şartı olarak amelde tevhidi anlatması bakımından önemli bir yeri vardır: “De ki: ‘Rabbim adâleti emretti. Her secde ettiğinizde yüzlerinizi O’na çevirin ve dini yalnız Allah’a hâlis kılarak (muhlisîn) O’na yalvarın.” 344
“Şüphesiz ki Kitab’ı sana hak olarak indirdik. O halde sen de dini Allah’a hâlis kılarak
336] 18/Kehf, 110
337] 6/En’âm, 102
338] 4/Nisâ, 76
339] 13/Ra’d, 30
340] 20/Tâhâ, 14
341] 10/Yûnus, 1-2
342] 109/Kâfirûn, 1-6
343] 1/Fâtiha, 5
344] 7/A’râf, 29
TEVHİD (TEK İLÂH)
- 75 -
(muhlisan) kulluk et. Dikkat et, hâlis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp kendilerine birtakım dostlar edinenler: ‘Onlara, bizi sadece Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk/ibâdet ediyoruz’ derler.” 345
Kur’an, müşriğin denizde boğulma gibi bir ölüm-kalım durumundaki psikolojik halini anlatırken de, onun nazarında bütün bâtıl tanrıların yok olup geçici bir tevhide ulaşmasını yine “ihlâs” kavramıyla ifade etmektedir: “Sizi karada ve denizde yürüten O’dur. Gemide olduğunuz zaman(ı düşünün): Gemiler, içinde bulunanları hoş bir rüzgârla alıp götürdüğü ve (onlar) bununla sevindikleri sırada, birden gemiye, şiddetli bir kasırga gelip de, her yerden dalgalar onları sardığı ve artık kendilerinin tamamen kuşatıldıklarını sandıkları zaman, dini yalnız Allah’a hâlis kılarak O’na yalvarmaya başlarlar: ‘Andolsun, eğer bizi bundan kurtarırsan, şükredenlerden olacağız’ derler.” 346
Âyetlerde görüldüğü üzere “dini Allah’a hâlis kılarak O’na kulluk etme” ifadesi içerisinde yer alan “ihlâs” kavramı, “saflaştırma, arılaştırma” anlamını içermektedir. Kullukta dinin saflaştırılması ise, dinin her tür şirk unsurundan temizlenerek kulluk eyleminin sadece Allah’a yönelik olarak gerçekleştirilmesi anlamına gelmektedir. İhlâs kavramı, geçtiği bütün âyetlerde Allah’a açıkça şirk koşmanın zıddı anlamında bir tevhidi anlatmaktadır.
Taberî ve İbn Kesir, ilgili âyetleri açıklarken “ihlâs“ kavramını, Allah'ı tek ilâh olarak tanımak ve ilâhlığı iddia olunan bâtıl tanrıları reddederek kulluğu sadece Allah'a yöneltmek olarak izah etmektedirler. Diğer birçok müfessir ise bu unsura, riyâ gibi durumları da eklemişlerdir. Yani kişi, dinini (ibâdetini ve tâatini) bütün bâtıl tanrı düşüncelerinden temizleyecek ve kulluğunu sadece Allah'a yöneltecektir. İhlâsın taşıdığı bu anlamın yanında, müfessirlerin çoğu bu kavramın kapsamına gizli şirk olarak adlandırılan riyâ (görsünler diye yapmak), süm'a (duysunlar diye yapmak) gibi, kullukta yalnızca Allah'a yönelmenin sâfiyetini bozan kalbî hastalıkların bulunmamasını da eklemişlerdir. Kulluğun en güzel biçimi, Allah'a yalnızca Rab olduğu için yönelmektir.
Bütün bu izahlardan anlaşıldığı üzere amelde tevhid, inançta tevhidin doğal bir sonucu olarak kulluğun da sadece Allah'a yöneltilmesi anlamını içermektedir. Allah'ın tek gerçek İlâh kabul edilmesine rağmen, eğer kullukta başka maksatlar güdülüyorsa, bu durumda tevhidin temeli sarsılmış olacaktır. 347
Muvahhid
‘Vahdet’ ve ‘tevhid’ kökünden gelen ‘muvahhid’ kelimesi, birleyen, tevhid inancını kabul eden, Allah’ı bir olarak kabul eden kişi demektir. Kelime, bu şekilde Kur’an’da ve hadislerde geçmez. Özellikle Kelâm ilminin (Allah’tan, O’nun sıfatlarından ve kaderden bahseden ilim) ortaya çıkmasından sonra yaygınlaşmıştır. ‘Allah’ı birleme (vahhadallahu)’ şeklinde kullanılan tâbir, Allah’ı bir olarak kabul etmenin ifadesidir. “...Her kim Allah’ı tevhid ederse (tevhid kelimesini ve içeriğini kabul eder, muvahhid olursa) malını ve canını korumuş olur. Hesabı Allah’a kalmıştır.” 348
Müslümanların en başta gelen görevi, ‘muvahhid’ olmaktır. ‘Muvahhid’
345] 39/Zümer, 2-3 Ve bu konuyla ilgili diğer âyetler için bk. 39/Zümer, 11, 14-15; 40/Mü’min, 14; 98/Beyyine, 5.
346] 10/Yûnus, 22; ayrıca bk. 29/Ankebût, 65; 31/Lokman, 32
347] Zekeriya Pak, Kur’an’da Kulluk, s. 196-202
348] Müslim, İman 31-38, hadis no: 21
- 76 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olanlar, Allah’ı bir olarak kabul ederler ve O’na hiç bir şeyi ortak koşmazlar. Allah’a, O’na ait sıfatlarla ve Kur’an’da geçtiği gibi inanırlar. O’na noksan sıfatları yakıştırmazlar. Yalnızca O’na ibâdet ederler. O’na olan ibâdetlerinde bir aracıya ihtiyaç duymazlar. Yalnızca O’na duâ ederler, kimsenin yapamayacağı yardımları O’ndan beklerler. Bir darlığa düştükleri zaman O’ndan yardım isterler. O’nun sevâbını umarlar, O’nun cezasından korkarlar. Ölünce de O’na hesap vereceklerine inanırlar. O’ndan gelen vahye ve vahyin hükümlerine inanır ve bu İlâhî hükümler doğrultusunda yaşamaya çalışırlar.
Muvahhid, İslâm’a tam anlamıyla inanan ve bu inancını yaşama çabasında olan insandır. İslâm’ın diğer adı ‘Tevhid Dini’; müslümanın diğer adı ise ‘muvahhid’dir. ‘Şirk’in karşıtı nasıl ‘Tevhid’ ise, ‘müşrik’in karşıtı da ‘muvahhid’dir. Kur’an’da muvahhid kelimesinin yerine ‘hanîf’ kelimesi geçmektedir. Hanîf kelimesi, anlamı ve ifade ettiği şey açısından ‘muvahhid’ kavramına benzemektedir. Haniflik aslında, bâtıl ve şer tarafından hak ve hayır tarafına yönelmedir. Ki muvahhid, bunu yapan insandır. 349
Kur’an ve onun tebliğcisi Peygamberimiz (s.a.s.), insanları şirkin her türlüsünden sakındırmaktadır. Şirk, bir ve tek olan Allah’a ortak aramanın boş çabasıdır. İslâm, kendisinin dışındaki dinlere ‘şirk dinleri’ diyor ve insanları bütün âlemlerin Rabbi olan Allah’a dâvet edip onların ‘muvahhid’ler olmasını istiyor. Muvahhid’ler, yaratılıştaki ve evrendeki tevhidi görüp, ‘Vâhid’ olan Allah’ı tevhid ederler. Tevhid Dini olan İslâm’a gönül verirler. Muvahhidler, iman, tavır ve hayatlarıyla, ideal ve amaçlarıyla şirk dinlerine uyanlardan ayrılırlar.
Muvahhidler, aydınlık bir dünyanın, adâlet üzere yürüyecek olan bir sistemin, insana yakışacak bir hayatın özlemcisidirler ve bunun için çalışırlar. Onlar her türlü bâtıl ve şer olan şeylerden yüz çevirirler. Onlar hak için ve hakka göre yaşarlar. Hayırlı olan şeyleri tercih ederler. Yaratılışlarındaki temizliği korurlar. Kelime-i tevhidi söyleyerek fıtrata yerleştirilmiş olan Allah’ı bilme, anlama ve O’na kulluk etme gerçeği ile buluşurlar. Onlar evrenin, ister istemez teslim olduğu İslâm dâvetini; hayatlarını anlamlı, huzurlu ve bereketli kılmak için kabul etmişlerdir. Onların gönüllerine tevhid hayat verir, hayatların tevhid şekillendirir. Onlar bütün ölçülerini tevhid inancından alırlar.
Yaşantısını tevhid üzere geçiren ‘muvahhidler’e müjdeler olsun. 350
349] 3/Âl-i İmrân, 67; 30/Rûm, 30
350] Hüseyin K. Ece, A.g.e. s. 427-428
TEVHİD (TEK İLÂH)
- 77 -
Tevhidle İlgili Âyet-i Kerimeler
A- İlâh Kelimesinin Geçtiği Âyetler (Toplam 147 yerde): 2/Bakara, 133, 133, 133, 163, 163, 163, 255; 3/Âl-i İmrân, 2, 6, 18, 62; 4/Nisâ, 87, 171; 5/Mâide, 73, 73, 116; 6/En’âm, 19, 19, 46, 74, 102, 106; 7/A’râf, 59, 65, 73, 85, 127, 138, 138, 140, 158; 9/Tevbe, 31, 31, 129; 10/Yûnus, 90, 11/Hûd, 14, 50, 53, 54, 61, 84, 101; 13/Ra’d, 30, 14/İbrâhim, 52; 15/Hicr, 96; 16/Nahl, 2, 22, 22, 51, 51; 17/İsrâ, 22, 39, 42; 18/Kehf, 14, 15, 110, 110; 19/Meryem, 46, 81; 20/Tâhâ, 8, 14, 88, 88, 97, 98, 98; 21/Enbiyâ, 21, 22, 24, 25, 29, 36, 43, 59, 62, 68, 87, 99, 108, 108; 22/Hacc, 34, 34; 23/Mü’minûn, 23, 32, 91, 91, 116, 117; 25/Furkan, 3, 42, 43, 68; 26/Şuarâ, 29, 213; 27/Neml, 26, 60, 61, 62, 63, 64; 28/Kasas, 38, 38, 70, 71, 72, 88, 88; 25/Fâtır, 3; 29/Ankebût, 46, 46; 36/Yâsin, 23, 74; 37/Sâffât, 4, 35, 36, 86, 91; 38/Sâd, 5, 5, 6, 65; 39/Zümer, 6, 40/Mü’min, 3, 37, 62, 65; 41/Fussılet, 6, 6; 43/Zuhruf, 45, 58, 84, 84; 44/Duhân, 8; 45/Câsiye, 23; 46/Ahkaf, 22, 28; 47/Muhammed, 19; 50/Kaf, 26; 51/Zâriyât, 51; 52/Tûr, 43; 59/Haşr 22, 23; 64/Teğâbün, 13; 71/Nûh, 23; 73/Müzzemmil, 9; 114/Nâs, 3.
B- Allah’tan Başka İlâh Yoktur: 2/Bakara, 163, 255; 3/Âl-i İmrân, 2, 6, 18, 62; 4/Nisâ, 87, 171; 5/Mâide, 73; 6/En’âm, 19, 102, 106; 14/İbrâhim, 52; 16/Nahl, 22, 51; 20/Tâhâ, 8, 14; 22/Hacc, 34; 23/Mü’minûn, 116; 27/Neml, 26; 28/Kasas, 70, 88; 37/Sâffât, 4.
C- Tevhid (Tek İlâh İnancı), İnsanlığın Aslî İtikadı ve Tüm Peygamberlerin Çağlar Boyu Tebliğ Edip Canlandırmaya Çalıştığı Husustur: 2/Bakara, 133; 7/A’râf, 59, 65, 73, 85, 158; 9/Tevbe, 129; 11/Hûd, 50, 61, 84; 16/Nahl, 2; 18/Kehf, 110; 21/Enbiyâ, 25, 108; 23/Mü’minûn, 23; 41/Fussılet, 6.
D- Tevhid Dini:
a- Tevhid Dini İslâm’dır: 6/En’âm, 161; 10/Yûnus, 105; 21/Enbiyâ, 92; 30/Rûm, 30; 39/Zümer, 3, 11.
b- Bütün İlâhî Dinler (in Aslı ki, İslâm’dır/Teslimiyettir) Tevhide Dayanır: 6/En’âm, 90; 21/Enbiyâ, 92; 23/Mü’minûn, 51-52; 42/Şûrâ, 13; 43/Zuhruf, 45; 87/A’lâ, 14-15, 18-19.
c- Tevhidden Başka Her Şey Bâtıldır: 10/Yûnus, 32; 22/Hacc, 31; 41/Fussılet, 6.
d- İbrâhim (a.s.)’in Tevhidî Kimliği ve Allah’a Teslimiyeti: 2/Bakara, 128, 131-32; 16/Nahl, 120; 19/Meryem, 100-107.
E- Tevhid Kelimesi:
a- Tevhid Kelimesi Yücedir: 9/Tevbe, 40.
b- Tevhid Kelimesinin Örneği: 14/İbrâhim, 24-25.
c- Tevhid Ehli (Muvahhid) ile Müşriğin Örneği: 39/Zümer, 29.
d- Yüce Olan, Yalnız Allah’ın Sözüdür (Tevhiddir): 9/Tevbe, 40.
F- Tevhide Dâvet:
a- Muvahhid (Allah’ı Birleyen)ler Olun: 22/Hacc, 31; 30/Rûm, 30.
b- Yüzünü Tevhid Dinine Döndür: 10/Yûnus, 105.
c- Allah’ın Yolunu (Tevhid’i) Tâkip Edin, Başka Yolları Tâkip Etmeyin: 6/En’âm, 153
d- Tevhide Dâvet Etmek: 10/Yûnus, 105¸30/Rûm, 30; 42/Şûrâ, 15.
G- Tevhid Ehlinin Ahlâkı: 39/Zümer, 17-18; 46/Ahkaf, 13-14.
H- Hevâ ve Hevesi İlâhlaştırmak: 45/Câsiye, 23; 47/Muhammed, 12
İ- Putlar ve Küfrün Öncüleri
a- Putlar, Kıyâmet Günü Kendilerine Uyanlardan Uzaklaşacaklardır: 2/Bakara, 166; 6/En’âm, 22-24, 94; 7/A’râf, 37, 53; 10/Yûnus, 28-30; 11/Hûd, 21; 18/Kehf, 52; 19/Meryem, 81-82; 28/Kasas, 64, 75; 35/Fâtır, 14; 38/Sâd, 59-61; 41/Fussılet, 48; 46/Ahkaf, 6.
b- Putlar, Hiç Kimseye Zarar ve Fayda Veremezler: 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 40, 41, 46, 71; 7/A’râf, 192-198; 10/Yûnus, 18, 106; 13/Ra’d, 14, 16; 17/İsrâ, 56-57; 20/Tâhâ, 88-89; 22/Hacc, 11-13; 25/Furkan, 55; 34/Sebe’, 22; 36/Yâsin, 74-75; 39/Zümer, 38.
c- Putlar, Hiçbir Şey Yaramazlar: 7/A’râf, 191-192; 10/Yûnus, 34; 13/Ra’d, 33; 16/Nahl, 20; 21/Enbiyâ, 21; 25/Furkan, 3; 27/Neml, 60-64; 30/Rûm, 40; 31/Lokman, 11; 35/Fâtır, 40; 46/Ahkaf, 4.
d- Putlar Şefaat Edemezler: 10/Yûnus, 3, 18; 30/Rûm, 12-13; 34/Sebe’, 23; 39/Zümer, 43-44; 43/Zuhruf, 86; 53/Necm, 24.
e- Putlar Cehennem Odunudurlar: 21/Enbiyâ, 98-100.
f- Putlar Bâtıldır: 22/Hacc, 62; 28/Kasas, 74; 53/Necm, 23.
g- Putların Misali: 22/Hacc, 73.
h- Putlar Rızık Veremezler: 29/Ankebût, 17.
i- Putlar Kendilerine Tapanlardan Habersizdirler: 46/Ahkaf, 5.
j- Lât, Uzza, Menat Putları: 53/Necm, 19-20.
- 78 -
KUR’AN KAVRAMLARI
k- Kendisine Tapılan Putların Rabbi de Allah’tır: 53/Necm, 49.
l- Putların Kendilerine Bile Faydaları Dokunmaz: 7/A’râf, 197-198; 10/Yûnus, 35; 21/Enbiyâ, 43; 25/Furkan, 3.
m- Putlar, Yapılan Duâlara Cevap Veremezler: 13/Ra’d, 14; 27/Neml, 62; 34/Sebe’, 22; 35/Fâtır, 14.
n- Put İle Allah’ın Misali: 13/Ra’d, 16, 33; 16/Nahl, 17, 75-76; 22/Hacc, 62; 27/Neml, 59-64; 40/Mü’min, 20.
n- Putlar, Diri Değil Ölüdürler: 16/Nahl, 21.
o- Putlar, Hiçbir Şeye Sahip Değildirler: 16/Nahl, 73; 35/Fâtır, 13; 53/Necm, 19-20.
K- Putlara Tapmak
Putlara Tapmak Haramdır: 5/Mâide, 90; 17/İsrâ, 29, 39.
Putlara Sövmekten Sakınmak: 6/En’âm, 108.
Putlara Tapanlar Gerçekte Ona Tâbi Olmuyorlar: 10/Yûnus, 66; 28/Kasas, 62-63; 39/Zümer, 3.
Putlara Tapmaktan Sakınmak: 17/İsrâ, 22; 22/Hacc, 30; 25/Furkan, 68; 42/Şûrâ, 9.
L- Putların ve Küfür Öncülerinin Cezaları
Kıyâmet Günü Putların Durumu: 25/Furkan, 17-19; 28/Kasas, 62-64, 74; 37/Saffât, 22-34.
Putlar, Müşrikler Tarafından İnkâr Edilecektir: 30/Rûm, 13.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. c. 2, s. 471-501; c. 22, s. 64
2. Şâmil İslâm Ansiklopedisi (Cengiz Yağcı), c. 1, s. 112-123; c. 3, s. 127-129; c. 6, 211-213 (A. Özalp)
3. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 20, s. 403-545
4. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 145-148, 486-488
5. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 295-299, 427-428, 717-724
6. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. s. 99-120
7. Kur’an Okumaları, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y. c. 2, s. 130-145
8. Nurdan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c.1, s. 31-34, 52-57
9. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 15-123
10. Kur’an’da Allah ve İnsan, Toshihiko İzutsu, Kevser Y. 88-113
11. Ana Konularıyla Kur’an, Fazlur Rahman, Fecr Y. s. 41-66
12. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. s. 11-53
13. Kur’an’ın Ana Konuları, M. Sait Şimşek, Beyan Y. s. 39-63
14. Kur’anî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. s. 194-195
15. Bu Böyledir, Kul Sâdi Yüksel, Yenda Y. c. 1, s. 59-137
16. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celâleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 73-111
17. Tevhid, Hasan el-Bennâ, Nizam Y.
18. Tevhid, İsmail R. Faruki, İnsan Y.
19. Tevhid, Abdullah bin Abdurrahman, Tevhid Y.
20. Tevhid, 1, 2, Muhammed bin Abdülvahhab, Tevhid Y.
21. Tevhid, Abdülhalık Abdurrahman, Tevhid Y.
22. Tevhid, Abdurrahman bin Hasan, Tevhid Y.
23. Tevhid, Mehmed Zahid Kotku, Seha Neşriyat
24. Tevhid Risalesi, Muhammed Abduh, Fecr Y.
25. Tevhid Risalesi, Mehmet Sürmeli, Mavi Y.
26. Tevhide Giriş, Hâce Muhammed Parsâ, Erkam Y.
27. Tevhidî Görüş, Heyet, Sahra Y.
28. Tevhidî İnanç, Abdurrahman bin Hasan, Gonca Y.
29. Tevhidin Işığında İslâm’ın Anlaşılması, Ali Diko, Meki Y.
30. Tevhid ve Şirk, Salih Gürdal, Beyan Y.
31. Tevhid ve Mü’minin Seyir Çizgisi, Mustafa Şehri, Bir Y.
32. Tevhid ve Değişim, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y.
TEVHİD (TEK İLÂH)
- 79 -
33. Tevhid ve Ledün Risâlesi, İmam Gazâli, Furkan Basım Y.
34. Tevhid Dâveti, Seyyid Kutup, Ravza Y.
35. Tevhidin Hakikatı, Yusuf el-Kardavi, Saff/Özgün Y.
36. Allah’ın Varlığı ve Tevhidin Hakikati, Yusuf el-Kardavi, İhtar Y.
37. Tevhidi Gerçekliğin Işığında, Atasoy Müftüoğlu, Nehir Y.
38. Kelime-i Tevhid Dâvâsı, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
39. Kelime-i Tevhid Risalesi, M. Ali Karahasanoğlu, Yipar Y.
40. Kelime-i Tevhid Kal’ası, Gazali, Özel Y.
41. Kur’an’da Tevhid, Hüseyin Beheşti, Objektif Y.
42. Kur’an-ı Kerim’de Tevhid Esasları, Muhammed Salih Ali Mustafa, Ölçü Y.
43. İşte Tevhid, 1,2, Ziyaüddin el-Kudsi, Hak Y.
44. Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Y.
45. İslâm Akaidinde Tevhid, Hasan el-Benna, Nizam Y.
46. Gençlerle Tevhid Dersleri, Mehmet Göktaş, İstişare Y.
47. 20. Y.Y.da Tevhid ve Şirk, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
48. Allah Vardır ve Birdir, H. Rahmi Yananlı, Divan Y.
49. Hakikatü’t-Tevhid, B. Said Nursi, Sözler Y.
50. Soruşturma 1, Tevhid Üzerine, Heyet, Sor Y.
51. İslâm Düşüncesinde Tevhid, Mevlüt Özler, Nun Y.
52. Dua ve Tevhid, İbn Teymiyye, Pınar Y.
53. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmed Alptekin, Saff Y.
54. Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber, Mevdudi, Pınar Y.
55. Kur’an ve Sünnete Göre Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, Ribat Y. s. 40-50
56. Kurtulan Toplum, Muhammed bin Cemil Zeyno, Saff Y.
57. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y.
58. Kur’an’da Ülûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y.
59. Kur’ân-ı Kerim’de Tevhid ve Fazileti, Osman Öztürk, Yenda Y.
60. Tevhid, Rasûllerin Ortak Çağrısı, Kul Sâdi Yüksel, Yenda Y.
61. Kur’an-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor, Veli Ulutürk, Nil A.Ş. Y.
62. Kur’an’da Allah ve İnsan, Toshihiko İzutsu, Kevser Y.
63. İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
64. Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
65. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
66. İslâm İnancında Temel Kavramlar, Taner Cücü, Cumhur Y.
67. Kur’an’da Kulluk, Zekeriya Pak, Kayıhan Y.
68. İbâdet mi, Ayin mi? Mustafa Karataş, Özel Y. Dersaadet Y.
69. Kur’an’da İbâdet Kavramı, İsmail Karagöz, Şule Y.
70. Biz Müslüman mıyız? Muhammed Kutub, Hilâl Y.
71. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 15-123
72. Allah’a İman ve Altı Esası, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
73. Akide, Şeriat ve Hayat Yolu Lâ İlâhe İllâllah, Muhammed Kutub, Ravza Y.
74. İman Küfür Sınırı (Tekfir Meselesi), A. Saim Kılavuz, Marifet Y.
75. Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdudi, Beyan/Özgün Y.
76. İslâm ve Dört Terim, Ali Karlıbayır, Dünya Y.
77. İman, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
78. İslâm’da Allah İnancı, Said Havva, Petek Y.
79. İslâm, Said Havvâ, Hilâl/Petek Y.
80. Din Gerçeği ve İslâm, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
81. İslâm’a İtirazlar ve Kur’an-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, Kılıç Y.
82. Mekke Rasüllerin Yolu, Ali Ünal, Pınar Y.
- 80 -
KUR’AN KAVRAMLARI
83. İlk Mesajlar, M. Ali Baştaşı, Birlaşik Yayıncılık
84. Şehâdet Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.
85. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. s. 23-35
86. İslâmî Kimlik İlkeler ve Hareket, Toplu Çalışma, Ekin Y.
87. Küfür Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
88. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y.
89. Epistemolojik Açıdan İman, Hanifi Özcan, İFAV Y.
90. İman, Şartları ve Onu Bozan Şeyler, Seyfüddin el-Muvahhid, Hak Y.
91. Kelimetü’l-İhlâs (Lâ İlâhe İllâllah), İbn Receb el-Hanbelî, Hak Y.
92. Yalnız Allah veya Tevhid, M. Süleyman Temimi, Özel Y.
93. Hz. Peygamber’in Hayatı ve Tevhid Mücadelesi, 1,2,3, Mevdudi, Pınar Y.
94. Kur’an-ı Kerim’e Göre Peygamberler ve Tevhid Mücadelesi, Mehmed N. Solmaz
95. Kur’an ve Sünnete Uygun İnanç, Muhammed b. Cemal, Tekin Y.
96. İman, Abdülmecid Zindani, Risale Y.
97. Lâ, 1-2, Mustafa Çelik, Ölçü/Yenda Y.
98. İlâhlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
99. Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
100. Şirk, Abdullah Hanifi, Hanif Y.
101. Şirk, Harun Yahya, Vural Y.
102. Kur’an’da Şirk Kavramı, M. H. Surti, Akabe Y.
103. İman ve Şirk, Adil Akkoyunlu, Hidayet Y.
104. Kur’an’da Şirk Kavramı, Hafız İsmail Surti, Akabe Y.
105. Kur’an ve Hadislere Göreş Şirk ve Müşrik Toplum, Nadim Macit, Ribat BasımY.
106. Kitabu’l-Asnâm (Putlar Kitabı), İbnü’l-Kelbî, Ank. Ü. İlâhiyat F. Y.
107. Çağdaş İrtidat, Ebul Hasan Ali en-Nedvî, Akabe Y.
108. İslâm Fıkhında Mürtede Ait Hükümler, Numan A. Semerrai, Sönmez Neşriyat
TEVRÂT
- 81 -
Kavram no 181
Kitap 10
Bk. Kur’an; İncil; Yahûdiler; Ehl-i Kitap; Hz. Mûsa
TEVRÂT
• Tevrât; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim'de Tevrât Kavramı
• Tevrat’ta Tanrı’nın Özellikleri
• Yahûdilerin İslâm’a Aykırı İnançları
• İsrâiloğullarının Karakteri / Yahudileşme Alâmet ve Özellikleri
• Muharref Ahd-i Atik’teki (Tevrat’taki) Çelişkiler
• Muharref Tevrat'taki Müstehcenlik ve Yüz Kızartıcı İfadeler
• Muharref Tevratta Kadın
• Ahd-i Atik'de Savaş, Sömürü ve Irkçılık
• Talmud
• Tahrif
• Tevrât’ın Tahrifi
• Bugünkü Tevrat ve İncil’e Uymanın Hükmü
• Dini, Kutsal Kitabı Tahrif Sadece Eski Toplumlarla mı Sınırlıdır?
• Tefsirlerden İktibaslar
“(Rasûlüm!) O, sana Kitab’ı hak ile ve önceki kitapları tasdik edici olarak tedrîcen indirmiş; daha önce de, insanlara doğru yolu göstermek üzere Tevrât ile İncil’i ve hakkı bâtıldan ayırt eden hükümleri göndermiştir. Bilinmeli ki, Allah’ın âyetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah, cezâları vermede mutlak güç sahibidir.” 351
Tevrât; Anlam ve Mâhiyeti
Tevrat; Allah’tan gelen dört büyük kitaptan ilkidir. İbranîce Tora(h) kelimesinin Arapçalaşmış biçimi olan Tevrat kanun, ittifak, birlik, anlaşma, sözleşme, adlaşma gibi anlamları dile getirir. İslâm geleneğinde Hz. Mûsâ’ya nâzil olan kitabı belirtir. Yahûdi geleneğinde ise, bugün Ahd-i Atik (Eski Ahit) denilen kitaplar toplamının adıdır.
Dinler tarihçileri 39 kitaptan meydana gelen Tevrat’ı genellikle üç bölüme ayırırlar: 1- Tevrat (Kanun Kitabı), 2- Nebiim (Nebiler Kitabı), 3-Ketubim (Yazılar Kitabı). 1. Bölüm, Hz. Mûsâ’nın ilk beş kitabını (Mûsâ’ya (a.s.) indirilen kitabı) ihtivâ eder. İslâm âlimlerine göre de Cenâb-ı Hak tarafından Hz. Mûsâ’ya verilen asıl Tevrat budur. Bu ilk beş kitap (Fr. Pentateuque) Tekvin, Çıkış, Levlililer, Sayılar ve Tesniye’den meydana gelmektedir. 2. Bölüm, Nebiim 6. Kitap (Yeşu)’dan başlar, 22. Kitap (Neşidelerin Neşidesi)’ne kadar devam eder. 3. Bölüm, Ketubim 23. Kitap İşaya’dan başlar, 39. Kitap olan Malaki ile sona eder.
Yahûdiliğe göre Tevrat’ın ilk beş kitabı kelimesi kelimesine Yahve (Yehova)
351] 3/Âl-i İmrân, 3-4
- 82 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tarafından Hz. Mûsâ (Moşe)’ya bildirilmiş Tanrı kelâmıdır. Beşinci kitaptan sonra gelen Yeşu da aynı kitaptan sayılmış ve böylece altı kitaplık bir deste meydana getirilmiştir. 18. yy. Fransız bilginlerinden Jean Astruc’a göre ilk beş kitaptan meydana gelen Tevrat’ın 1. Bölümü, birbirine karıştırılmayan iki ayrı anlatım tarzı ihtiva etmektedir. Bu iki ayrı anlatımdan birinde Tanrı’nın adı Elohim (Ruhlar), diğerinde ise Yehova (Var olan) diye geçmektedir. Diğer bir ifade ile bu iki metne Elohist ve Yahvist metin denilmektedir. Bu iki ayrı metinde birçok çelişkiler tesbit edilmiştir.
Tevrat’ın bütünü Tevkin’le başlar ve Malaki ile son bulur. Tekvin, “Başlangıçta Allah gökleri ve yeri yarattı” cümlesi ile başlamakta, Malaki de, “O da babaların yüreğini oğullara ve oğulların yüreğini babalarına döndürecektir, ta ki, gelip dünyayı lânetle vurmayayım” cümlesiyle sona ermektedir.352 Halen de mevcut Kitab-ı Mukaddes külliyatının baş kısmında yer alan Tevrat’ın 39 kitabı şu sırayı takibetmektedir: 1- Tekvin, 2- Çıkış, 3- Levililer, 4- Sayılar, 5- Tesniye, 6- Yeşu, 7- Hâkimler, 8- Rut, 9- Samuel, 10- II. Samuel, 11- I. Krallar, 12- II. Krallar, 13- I. Tarihler, 14- II. Tarihler, 15- Ezra, 16- Nehemya, 17- Ester, 18- Eyub, 19- Mezmurlar, 20- Süleyman’ın Meselleri, 21- Vaiz, 22- Neşideler Neşidesi, 23- İşaya, 24- Yeremya, 25- Yeremyanın Mersiyeleri, 26- Hezekiel, 27- Daniel, 28- Hoşea, 29- Yoel, 30- Amos, 31- Obadya, 32- Yunus, 33- Mika, 34- Nahum, 35- Habakkuk, 36- Tsefenya, 37- Haggay, 38- Zekarya, 39- Malaki.
Klasik İslâm literatüründe genellikle İbranice, Yunanca ve Samirice olan üç meşhur nüshası bulunduğu kabul edilir. Yahudiler ve Protestanlar İbranice, Roma ve Doğu kiliseleri Yunanca, Samiriler de Samirice nüshayı diğerlerine tercih ederler.
Tevrat, Türkiye’de bu orijinal adıyla bilindiği gibi, Ahd-i Atik adıyla da tanınır. Bütün dünyada yaygın olan Kitab-ı Mukaddes Şirketi’nce, Kitab-ı Mukaddes başlığı ile yayınlanan külliyat, Yahudilik ve Hıristiyanlığın bütün kitaplarını bir arada sunmaktadır. Hz. Mûsâ'ya Allah tarafından “Kitap“ vahyedilmiş; ancak, zamanla tahrife uğramıştır. Hâlen elde mevcut olan Tevrat'ta birçok tenâkuzun tesbit edilmiş olması da bunun delilidir. Bu husus dinler tarihi açısından ayrıca önem arzetmektedir.
Her ne kadar Yahudilik tâlimlerinin bütününe Tevrat deniliyor ve bu terim Hz. Mûsâ'ya atfedilen ilk beş kitabı ifade ediyorsa da; Tora, Yahudiliğin diğer kitap ve öğretilerini de içine almaktadır. Yahudiliğe göre Tevrat, 1. Yazılı, 2. Sözlü olmak üzere iki kısımda incelenebilir. 1- Yazılı olan kısım Tûr-i Sina'da (Har Sinay) Tanrı Yahve tarafından Hz. Mûsâ (Moşe)'ya indirilen beş kitap ve eklerini ihtiva eder. 2- Sözlü olan kısım ise, yine Hz. Mûsâ'ya atfedilen ve O'ndan nakledilenlerle, Tevrat'ı tamamlayan açıklamaları ihtiva eder. Günümüz Yahudileri Tevrat karşılığında “Tanah“ terimini kullanmayı tercih etmektedirler. Takriben M. Ö. 1200-1100 yılları arasında da tamamlanan ve İbranice yazılmış olan Tanah'ın içerisinde birkaç Aramca parça da bulunmaktadır.
Tevrat'ın eski İbranca yazması M.S. VII ve X. yy'da kaleme alınmış bir kaynaktır. Bu kaynağın M.Ö. I. yy'daki İbranca metinlere dayandığı dinler tarihçilerince ileri sürülmektedir. 1947'de Kumran Vadi'sinde, Lut Gölü'nün kuzey-batısında ve
352] Kitab-ı Mukaddes, Eski ve Yeni Ahit, İst., 1976
TEVRÂT
- 83 -
Yehu'nun 12 km. güneyinde bedevinin birinin mağarada bulduğu eski İbranca yazmalar, gerek umumi tarih, gerek dinler tarihi açısından oldukça önem taşımaktadır. Aynı çalışmaların devamı olan 1951-1958 yılları kazıları da yeni keşiflere ufuk açmıştır.
Yahudiler nazarında Tevrat Allah kelâmıdır ve ibâdetlerde önemli bir yer tutar. Yahudilerin havra ve sinagoglarında, mihrap denilen bir yerde, dolap içinde, sırmalı ve ipekli örtülere sarılmış yazma nüshalar muhâfaza edilir. Tahrife uğramadan önce Süleyman Mâbedi (Beyt Ha-Mikdaş)'ndeki Mukaddes Sandık (Arona Kodeş)'da, Hz. Mûsâ'nın getirdiği Tevrat levhalarının muhâfaza edildiğine inanılmakta idi. İbâdet için havra veya sinagoga giden her yahûdi, öncelikle Tevrat tomarının korunduğu sandık veya dolabı temâşâ eder, mümkünse ona elini sürer ve öper. Bu hareketler sembolik bir anlam taşır ve belli belirsiz bir şekilde yapılır. Havra veya sinagogta Tevrat yere düşerse haham (rav) hemen onu alır. Bundan dolayı haham ve oradaki cemaat 30 gün oruç tutmak zorundadır; buna cumhur (cemaat) orucu denir.
Yahudi inancına göre nerede olursa olsun Tevrat okunurken başın mutlaka örtülmesi şarttır. Açık başla mâbede girilmez, Tevrat da okunmaz. Ayrıca usûlüne göre abdest almak ve temiz bulunmak lâzımdır. Tevrat askerî geçitlerde (Ha Tsaada) askerlerin koruması altında geçirilir. Tevrat'ın tamamı okunduktan sonra, tomar halindeki Tevrat bir tahta konularak sokağa çıkarılır, törenle dolaştırılır. Buna Tevrat Bayramı denir. Bu merasim bütün dünyada aynı şekilde yapılır. Omuzlarda ve kucakta Tevrat taşımak sevap sayılır. Gerek sivil, gerek askerlikte yemin Tevrat üzerine yapılır. Din bilgisi, tarih ve okuma kitaplarına Tevrat'tan seçilmiş metinler konulur. Tevrat hakkında tartışma ve eleştiriye kesinlikle izin verilmez. Okul çağındaki her öğrencinin bir Tevrat'ı vardır ve sınıflarda da ancak başörtülü olmak şartıyla Tevrat okunabilir. 353
Tora (Tevrat) olarak kabul edilen Eski Ahid’in ilk beş kitabı hakkında kısa bilgi verelim:
1- Tekvin: 50 babdır (bölüm). Tekvin, temel olarak iki kısma ayrılır: 1-11 bablarında, Dünyanın yaratılışı, insan neslinin ilk tarihi, Hz. Âdem ve Havva’nın suç işlemeleri, Habil ve Kabil, Nuh ve tûfan, Babil kulesi konu edilir. 12-50 bablarında, İsrailoğullarının eski ataları, Hz. İbrahim’den başlayıp oğlu İshak, torunu Yakup (diğer adıyla İsrail) ve Hz. Yakub’un on iki oğlu konu edilir.
2- Çıkış: 40 babtır. İsrailoğullarının Mısır’dan çıkışlarından bahseder. Çıkış kitabı dört temel konuyu işler: 1- Yahûdilerin kölelikten kurtulmaları, 2- Sina dağına seyahatleri, 3- Allah’ın İsrailoğullarıyla Tur-i Sina’da ahit (anlaşma) yapması ve onlara ahlâkî, medenî ve dinî kuralları bildirmesi, 4- İsrailoğulları için ibâdet yerlerinin inşâ edilmesi, hahamlar ve ibâdetler ile ilgili hükümler. Çıkış’ın en ünlü ve önemli bölümü 20. babında yer alan on emirdir (evâmir-i aşera).
3- Levililer: 27 babtır. İbâdetler ve dinî âyinler ile ilgili hükümleri ihtivâ eder. Kitabın anafikrini, Allah’ın kudsiyeti ve O’na ibâdet etmenin yolları teşkil eder.
4- Sayılar: 36 babtır. Sina dağını terkeden yahûdilerin Kenan diyarına -Filistin’e- girmelerine kadar geçen yaklaşık 40 yıl sürede meydan agelen
353] Osman Cilacı, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 215-216
- 84 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olaylardan bahseder.
5- Tesniye: 34 babtır. Haham Hilkiya tarafından bulunduğu iddia edilen Tevrat tomarına verilen ad olup, Hz. Mûsâ’ya isnad edilmiştir. Ancak Hz. Mûsâ’nın ölümünden ve onun zamanında olmayan âdetlerden söz etmesi nedeniyle Hz. Mûsâ tarafından yazılmadığı rahatlıkla anlaşılmaktadır. Kitabın anafikri; İsrailoğullarının kendilerini kölelikten ve zilletten kurtaran Allah’ın nimetlerini hatırlamaları ve Allah’ı sevip ona itaat etmeleri gerektiğidir. Kitabın anahtar sözü şudur: “Allahımız Rab bir olan Rabdir ve Allah’ın Rabbi bütün yüreğinle ve bütün canınla ve bütün kuvvetinle seveceksin.” 354
Tevrat’ın Nüshaları: Tevratın belli başlı üç eski nüshası mevcuttur: 1- İbrânîce nüsha: Yahûdiler ve Protestanlarca makbuldür. 2- Yunanca nüsha: Roma ve Doğu kiliselerince makbuldür. 3- Sâmirîce nüsha: Süryânîlerce makbuldür. Bu nüshalar arasında birçok çelişki ve yanlışlıklar mevcuttur.
Tevrat Kaynakları: 1- Yahvist kaynak: En eski kaynak olup Allah’ı “Yahova” diye adlandırır. Yahvist kaynağa göre Yehova, sadece İsrail halkının tanrısıdır ve onları üstün kılmıştır. M.Ö. 1000 yıllarında yazılmıştır. 2- Elohist kaynak: Allah’ı “Elohim” diye adlandırır. Bu kaynağa göre Elohim, bütün insanların Rabbidir. M.Ö. 800 yıllarında yazılmıştır. 3- Deoteronomist kaynak: Tesniye’yi oluşturan kaynaktır. M.Ö. 700 yıllarında yazılmıştır. 4- Hahamların metni: Talmud tefsiri üzerindeki çalışmalar olup M.Ö. 600 yıllarında yazılmıştır.
Kur’ân-ı Kerim’de Tevrât Kavramı
Kur’an-ı Kerîm’in yedi ayrı sûresinin 16 âyetinde355 Tevrat kelimesi geçmektedir. Cenâb-ı Hak, Tevrat ve İncil’in Kur’an-ı Kerim’den önce indirildiğini,356 Hz. İsa’ya yazı, hikmet, Tevrat ve İncil’in öğretileceğini,357 O’nu, Tevrat’ı tasdik edici olarak gönderdiğini,358 Tevrat ve İncil’in Hz. İbrahim’den sonra indirildiğini,359 Tevrat’ta bir hidâyet ve nur bulunduğunu,360 Tevrat’ın bir tasdikçisi olarak İncil’in indirildiğini,361 Tevrat, İncil ve Kur’an’ın dosdoğru tutulması gerektiğini362 beyan buyurmuştur.
Yukarıda anılan Tevrat’la ilgili âyetlerin açıklanmasında müfessirler, Ehl-i Kitabın, Tevrat sözü ile Hz. Mûsâ’nın yazdığı söylenen Tevrat’ın ilk beş kitabını kasdettiklerini, Hıristiyanların ise Tevrat kelimesini Ahd-i Atik adı verilen kitapların hepsi için kullandıklarını, Hz. Mûsâ kavminin Tevrat’ı muhâfaza edemediklerini özellikle vurgulamışlardır. 363
“Yanınızda olan (Tevrat)ı doğrulayıcı olarak indirdiğime (Kur’an’a) iman edin; onu inkâr
354] Tesniye, 6/4-5, s. 183
355] 3/Âl-i İmrân, 48, 50, 65, 93; 5/Mâide, 43, 44, 46, 66, 68, 110; 7/A’râf, 157; 9/Tevbe, 111; 48/Fetih, 29; 61/Saff, 6; 62/Cum’a, 5
356] 3/Âl-i İmrân, 3
357] 3/Âl-i İmrân, 48
358] 3/Âl-i İmrân, 50; 5/Mâide, 110; 61/Saff, 6
359] 3/Âl-i İmrân, 65
360] 5/Mâide, 44
361] 5/Mâide, 46
362] 5/Mâide, 66, 68
363] İbn Kesir, Tefsir, Beyrut, 1966, II, 3 vd.
TEVRÂT
- 85 -
edenlerin ilki siz olmayın ve âyetlerimizi az bir değer karşılığında değişmeyin. Ve yalnızca Benden korkun.” 364
“Allah katından yanlarında olan (Tevrat)ı doğrulayan bir Kitap geldiği zaman -ki bundan önce inkâr edenlere karşı fetih istiyorlardı- işte bilip-tanıdıkları gelince onu inkâr ettiler. Artık Allah’ın laneti kâfirlerin üzerinedir.” 365
“O sana Kitabı Hak ve kendinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. O Tevrat’ı ve İncil’i de indirmişti.” 366
“Ona kitabı hikmeti Tevratı ve İncili öğretecek.” 367
“Benden önceki Tevrat’ı doğrulamak ve size haram kılınan bazı şeyleri helâl kılmak üzere size Rabbinizden bir âyetle geldim. Artık Allah’tan korkup bana itaat edin.” 368
“Ey Kitap ehli İbrâhim konusunda ne diye çekişip tartışıyorsunuz? Tevrat da İncil de ancak ondan sonra indirilmiştir. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz?” 369
“Tevrat indirilmeden evvel İsrail’in kendine haram kıldıklarından başka İsrailoğullarına bütün yiyecekler helâl idi. De ki: “Şu halde eğer doğruysanız Tevrat’ı getirin de onu okuyun.” 370
“Ey kendilerine kitap verilenler birtakım yüzleri silip de arkalarına çevirmeden ya da cumartesi adamlarını (o gün yasağı çiğneyenleri) lânetlediğimiz gibi onları da lânetlemeden evvel yanınızdakini (Tevrat ve İncil’i) doğrulayıcı olarak indirdiğimize (Kur’an’a) iman edin. Allah’ın emri yapılagelmiştir.” 371
“Allah'ın hükmünün bulunduğu Tevrat yanlarında olduğu halde seni nasıl hakem kılıyorlar ve sonra bunun peşinden yüz çeviriyorlar? İşte onlar inanmış değildir.” 372
“Gerçek şu ki Biz Tevratı içinde bir hidâyet ve nur olarak indirdik. Teslim olmuş peygamberler Yahudilere onunla hükmederlerdi. Bilgin-yöneticiler (rabbâniyun) ve yüksek bilginler de (ahbâr) Allah’ın kitabını korumakla görevli kılındıklarından ve onun üzerine şâhitler olduklarından (onunla hükmederlerdi). Öyleyse insanlardan korkmayın, Benden korkun ve âyetlerimi az bir değere karşılık satmayın. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir.” 373
“Biz onda onların üzerine yazdık: Can’a can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve (bütün) yaralara (karşılık da) kısas vardır. Ama kim bunu sadaka olarak bağışlarsa o kendisi için bir keffârettir. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar zâlimlerin tâ kendileridir.” 374
“Onların (peygamberleri) ardından yanlarındaki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak Meryem oğlu İsa’yı gönderdik ve ona içinde hidâyet ve nur bulunan, önündeki Tevrat’ı doğrulayan
364] 2/Bakara, 41
365] 2/Bakara, 89
366] 3/Âl-i İmrân, 3
367] 3/Âl-i İmrân, 48
368] 3/Âl-i İmrân, 50
369] 3/Âl-i İmrân, 65
370] 3/Âl-i İmrân, 93
371] 4/Nisâ, 47
372] 5/Mâide, 43
373] 5/Mâide, 44
374] 5/Mâide, 45
- 86 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve muttakîler için yol gösterici ve öğüt olan İncil’i verdik.” 375
“Ve eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve kendilerine Rablerinden indirileni (Kur’an’ı) ayakta tutsalardı (hakkıyla uygulasalardı) elbette üstlerinden ve ayaklarının altından (sayısız nimeti) yiyeceklerdi. İçlerinde aşırı olmayan (mûtedil) bir ümmet vardır. Onlardan çoğunun yaptıkları ise ne kötüdür!” 376
“De ki: ‘Ey Kitap Ehli, Tevrat’ı, İncil’i ve size Rabbinizden indirileni ayakta tutmadıkça (hakkıyla uygulamadıkça) hiçbir şey üzerinde değilsiniz.’ Andolsun Rabbinden sana indirilen onlardan çoğunun tuğyanlarını ve inkârlarını arttıracaktır. Sen de kâfirler topluluğuna karşı üzüntüye kapılma.” 377
“Allah şöyle diyecek: ‘Ey Meryem oğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. Ben seni Rûhu’l-Kudüs ile destekledim, beşikte iken de, yetişkin iken de insanlarla konuşuyordun. Sana Kitabı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğrettim. İznimle çamurdan kuş biçiminde (bir şeyi) oluşturuyordun da (yine) iznimle ona üfürdüğünde bir kuş oluveriyordu. Doğuştan kör olanı, alacalıyı iznimle iyileştiriyordun. (Yine) Benim iznimle ölüleri (hayata) çıkarıyordun. İsrailoğullarına apaçık belgelerle geldiğinde onlardan inkâra sapanlar ‘Şüphesiz bu apaçık bir sihirdir’ demişlerdi (de) İsrailoğullarını senden geri püskürtmüştüm.” 378
“Onlar ki yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de (geleceği) yazılı bulacakları ümmî haber getirici (Nebî) olan elçiye (Rasûle) uyarlar; o onlara ma’rûfu (iyiliği) emrediyor, münkeri (kötülüğü) yasaklıyor; temiz şeyleri helâl, murdar şeyleri haram kılıyor ve onların ağır yüklerini üzerlerindeki zincirleri indiriyor. Ona inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nûru izleyenler; işte kurtuluşa erenler bunlardır.” 379
“Hiç şüphesiz Allah mü’minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar, Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu) Tevrat’ta İncil’de ve Kur’an’da O’nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah’tan daha çok ahdine vefâ gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip müjdeleşiniz. İşte ‘büyük kurtuluş ve mutluluk’ budur.” 380
“De ki: “Eğer doğruysanız, bu durumda Allah katından bu ikisinden (Mûsâ’ya indirilen Tevrat ve bana indirilen Kur’an’dan) daha doğru olan bir kitap getirin de ona uymuş olayım.” 381
“Muhammed Allah’ın elçisidir. Ve onunla birlikte olanlar da kâfirlere karşı zorlu, kendi aralarında ise merhametlidirler. Onları rükû edenler, secde edenler olarak görürsün; onlar Allah’tan bir fazl (lütuf ve ihsan) ve hoşnutluk arayıp isterler. Belirtileri secde izinden yüzlerindedir. İşte onların Tevrat’taki vasıfları budur. İncil’deki vasıfları ise: Sanki bir ekin; filizini çıkarmış, derken onu kuvvetlendirip kalınlaşmış, sonra sapları üzerinde doğrulup boy atmış (ki bu) ekicilerin hoşuna gider. (Bu örnek) Onunla kâfirleri öfkelendirmek içindir. Allah içlerinden iman edip sâlih amellerde bulunanlara bir mağfiret ve büyük bir ecir vaad etmiştir.” 382
375] 5/Mâide, 46
376] 5/Mâide, 66
377] 5/Mâide, 68
378] 5/Mâide, 110
379] 7A’râf, 157
380] 9/Tevbe, 111
381] 28/Kasas, 49
382] 48/Fetih, 29
TEVRÂT
- 87 -
“Hani Meryem oğlu İsa da: ‘Ey İsrailoğulları, gerçekten ben sizin için Allah’tan gönderilmiş bir elçiyim. Benden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra ismi Ahmed olan bir elçinin de müjdeleyicisiyim’ demişti. Fakat o onlara apaçık belgelerle gelince; ‘Bu, açıkça bir büyüdür’ dediler.” 383
“Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu (içindeki derin anlamları hikmet ve hükümleriyle gereği gibi) yüklenmemiş olanların durumu, koskoca kitap yükü taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlayan kavmin durumu ne kötüdür. Allah, zâlim bir kavmi hidâyete erdirmez.” 384
Tevrat’ta Tanrı’nın Özellikleri
Tevrat, Tanrı’nın özel kutsal adı olarak Yahve’den bahseder. Torah’ın Yahvist metinleri olarak bilinen ve tarihsel açıdan diğer metinlerden daha önceki zamanlara ait olan kısımda Tanrının adı olarak Yahve kullanılır. Eski Ahid’in ilk beş kitabında Yahve, âlemlerin tek tanrısı olmaktan ziyâde, bir klan ya da kabile tanrısı görünümdedir; o İsrailoğullarının tanrısıdır. Yahova da denilen Yahve, yahûdilikte İsrailoğullarının koruyucusu, yöneticisi ve yönlendiricisi olan özel bir tanrı görünümündedir. “Ve onların Allah’ı olacağım.”385 Onun gerçek ve kutsal ismi olan Yahve, kutsalların en kutsalı olan bir zamanda sadece yılda bir kez başrâhip tarafından anılabilir. Bunun dışında Yahve ismi, kesinlikle kullanılmaz ve yazılmaz; Yüce Tanrıyı ifade etmek için Elohim ve Adunai gibi terimler kullanılır.
Yahûdilikte ısrarla üzerinde durulan inanç konusu Tanrının birliğidir. Tevrat’ta iki yerde nakledilen On Emir’in ilk maddesi, “Seni Mısır diyarından, esirlik evinden çıkaran Allah’ın Yahova benim. Karşımda başka ilahların olmayacaktır” emridir.386 Bu kesin emre rağmen, yahûdiler tarihleri boyunca sık sık başka ilahlara da tapmışlardır; ancak Tanrının birliği inancı hep yahûdiliğin esasını teşkil etmiştir.
Tevrat’a göre Tanrı yüce, aşkın bir varlıktır, Onu kimse göremez.387 Ama aynı zamanda Yahova, kendisini çağıranlara (duâ edenlere) yakındır.388 Yahova Bir’dir, Ondan başka tanrı yoktur.389 Ezelî ve ebedîdir.390 Kadir bir Tanrıdır.391 Merhametlidir.392 Yaratıcıdır: “Başlangıçta Tanrı, gökleri ve yeri yarattı”393 Melik’tir, hükümdardır, yüce bir taht üzerindedir.394 Kâinatı idare eder. “Rabb, gökten bakar, bütün Âdemoğullarını görür; oturduğu yerden bütün yeryüzünde oturanlara bakar, her birinin kalbini yaratan, bütün işlerini temyiz eden Odur.”395 Gökte
383] 61/Saff, 6
384] 62/Cum’a, 5
385] Tekvin, 17/8, s. 14
386] Kitab-ı Mukaddes, Çıkış 20; Tesniye 5
387] Kitab-ı Mukaddes, Çıkış 33/20
388] Kitab-ı Mukaddes, Mezmur 145/18
389] Kitab-ı Mukaddes, Tesniye 4/35
390] Kitab-ı Mukaddes, İşaya 41/4; 48/12; Tekvin 21/23
391] Kitab-ı Mukaddes, Tekvin, 17-1-2
392] Kitab-ı Mukaddes, Mezmur 136
393] Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 1-1
394] Kitab-ı Mukaddes, İşaya 6/1
395] Kitab-ı Mukaddes, Mezmur 33/13-15
- 88 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve yerde olup biteni, insanların hareketlerini, hatta düşüncelerini bilir.396 Âdil Hâkimdir: “Sadakat Tanrısıdır ve haksızlık etmez.”397 Kuddûs’tür, Münezzehtir: “Kimse Rabb gibi mukaddes değildir.”398 “Orduların Rabbı Kuddûstür, Kuddûstür; bütün dünya O’nun izzetiyle dolu.”399 Tanrıdan korkmak lâzımdır: “Yahovadan korkmak, hayatın pınarıdır.” İntikam alabilir: “Rabb, kıskanç ve öç alan Tanrıdır; Rabb öç alır ve gazapla doludur.”400 Tanrı gazabını boşaltır.401 Onun gazabı bazen sebepsiz olarak alevlenir. Merhametten ziyâde, gazap Tanrısıdır.
Tanrı her şeyin gerçek fâilidir.402 Firavunun kalbini katılaştırdığı gibi403 “Kendi milletinin” de kalbini katılaştırır.404 Her şeyi takdir eden Odur: “İnsanın kalbi kendi yolunu tasarlar; hâlbuki Yahova onun adımlarını yöneltir.”405 Hayat şartlarındaki eşitsizlikler, zenginlik, fakirlik Yahova’nın işidir. Dolayısıyla Tanrı’ya tam bir tevekkül gerekir: “Bütün kalbinle Rabb’e güven ve kendi anlayışına dayanma.”406 Bundan ötürü Onun vasıflarından biri “Kaya” veya “İsrail’in Kayası”dır.407 Bu vasıf, bazen özel isim durumunda gelir.408 Her şeye O vâris olur.409 Tanrı’nın “Seçkin millet”ine karşı münasebeti “babalık” kavramıyla belirtilir: “Ben İsrail için bir Babayım.”410 “Yahova, Sen Babamızsın, biz balçığız ve Sen çömlekçimizsin; ve hepimiz Senin elinin işiyiz.”411 Babalık, Yeni Ahid’de (İncilde) sevgi, Eski Ahid’de ise hâkimiyet ifâde eder. Bu münasebet, bazen bir zevciyet ilgisi şeklinde tasvir olunur.412 İsrail, Yahova’yı aldatan bir zevcedir, başka oynaşlara (yani tanrılara) koşar, zina eder. Fakat Yahova, yine de ondan vazgeçmez.
Tanrılığı tanıtmada, görünüş itibarıyla mahlûka benzetme belirten (antropomorfizm) ifâdeler, değişik şekilleriyle oldukça fazladır. Tanrı’nın iki gözü vardır ve her şeyi görür.413 Kulakları vardır, işitir.414 Koklama duyusu vardır.415 Dokunma duyusu vardır.416 Ağzı bize söyler.417 Düşmanlarını, dudaklarının bir üfleyişiyle öldürür.418 Dudakları kızgınlık dolu ve Dili yiyip bitiren bir ateştir.419 Kendisini
396] Kitab-ı Mukaddes, Mezmur 139/1-12
397] Kitab-ı Mukaddes, Tesniye 32/4
398] Kitab-ı Mukaddes, I. Samuel 2/2
399] Kitab-ı Mukaddes, İşaya, 6/3
400] Kitab-ı Mukaddes, Nahum, 1/2
401] Kitab-ı Mukaddes, Hezekiel, 20/33
402] Amos, 3/6, 4/7, 9, 10; Çıkış 4/11
403] Çıkış 4/21
404] İşaya, 6/10; 29/10
405] Süleymanın Meselleri, 16/9
406] Süleymanın Meselleri 3/5
407] Tekvin, 49/24); Mezmur, 18/3
408] Tesniye, 32/4; Habakkuk,1/12
409] Mezmur, 82
410] Yeremya, 31/9
411] İşaya, 64/8
412] Hoşea, 8. bab, çeşitli cümleler
413] I. Reg., 15/19
414] Sayılar, 11/1
415] Tekvin, 8/21
416] Eyub, 19/21
417] İşaya, 1/20
418] İşaya, 11/4
419] İşaya, 30/27
TEVRÂT
- 89 -
terkeden kötülere sırtını döner.420 Kurtarmak istediklerine Yüzünü gösterir.421 Eli, Sağ eli, Bazusu vardır, her şeye gücü yeter.422 Şaşkın koyunları Omuzlarında ve Kollarında taşır.423 Gökte veya Mâbedinde oturur424 yahut yalnız Kenan diyarında bulunur.425 O, kalkar,426 savaşmak için ilerler,427 İner,428 dağları dolaşır,429 hafif bir bulutta gelir430 yayını uzatır ve okunu çeker.431
Bundan başka Tanrı’ya mahlûkların hislerini veren ifâdeler de (antropopatizm) bolca mevcuttur. Onun işleri bir akılla olur, Tanrı hatırlar,432 tahmin eder (önceden bilir)433 ve insanı yarattığına pişman olur.434 Yer Onun ayaklarının basamağıdır.435 Kalbi vardır, acı duyar,436 Düşünür,437 Tefekkür eder.438 Sevgi ve kini,439 arzu ve sevinci,440 acısı,441 bekleyişi,442 sabırsızlığı443 vazgeçmesi444 vardır. Fakat “Ben Tanrıyım ve insan değilim; senin ortanda olan Kuddûs’um”445 gibi tenzih ifâdelerinden dolayı Tanrı’nın yüce ve aşkın varlık olduğu kabul edilir.
Verilen örneklerden de anlaşılacağı gibi, teşbih ifadeleri çok fazladır. Bu durum şöyle sebeplendiriliyor: a) İlkel ırklara tasvirî bir anlatım kullanmak gereği, b) Bazı peygamberlerin (İşaya gibi) mükâşefelerini tasvir etmeleri, c) Mezmurlar gibi bazı kitapların şiir özelliklerini taşıması ki, bu mecâzî bir üslûbu gerektiriyordu. Tanrı’ya: Çoban, Tabib, Kılıç, Sûr, Ateş, Kaynak gibi vasıflar da verilmektedir.
Ahd-i Cedit’teki tanrı üçlemesine ve insanoğlu İsa’nın tanrılaşması ile kesinlikle bağdaşmayacak bu tanrı anlayışı şu şekilde belirtilir: “Ben Tanrıyım ve insan değilim, senin ortanda olan kuddûsüm.” 446
Ulûhiyet bakımından güçlükler çıkaracak ifadeler de vardır. Tanrı Hz. Yakub
420] Yeremya, 18/27
421] Mezmur, 69/4, 8
422] İşaya, 65/2
423] İşaya, 40/11
424] Zekerya, 8/3
425] I. Samuel, 26/19 vd.
426] Amos 7/9
427] Zekerya, 14/3
428] Tekvin, 11/7
429] Amos, 4/13
430] İşaya, 19/1
431] İşaya, 27/1
432] Mezmur, 19/4
433] II. Reg., 19/27; Mezmur, 138
434] Tekvin, 6/8
435] İşaya, 66/1
436] Tesniye, 4
437] Sagesse, 4/17
438] Yunus, 1/6
439] İşaya, 1/14
440] İşaya, 42/1
441] Tekvin, 6/6
442] Hoşea, 3/3
443] Zekarya, 11/8
444] Yeremya, 4/28
445] Hoşea, 11/9
446] Hoşea, 11/9
- 90 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ile güreşir, Yakub Onu yener.447 Tanrı ile insanlarla uğraşıp yendiği için ona, “Tanrı ile uğraşan” (İsrail) lakabı verilir. Yahova ile görüşmek istediğinde Hz. Mûsâ bir çadır kurar, O bir bulut sütunu içinde iner, görüşürler.448 Kâinatı altı günde yaratıp yedinci gün dinlenir.449 Yahova kâinatı yaratırken, rakip tanrılarla bir savaş yapmıştır. “Ey Rabbin Bazusu, uyan uyan kudret giy; geçmiş günlerde, en eski nesillerde olduğu gibi uyan. Rahab’ı parçalayan, Canavarı yaralayan Sen değil misin?450 Kâinattaki karanlıkların ve denizlerin Yahova tarafından yaratılmadığına delâlet eden pasajlar da vardır. Buna karşılık, yine eski metinlerde, kâinatın idaresini sırf Yahova’ya veren kısımlar da bulunur.451 Yoktan yaratma fikri, ilkin Maccabees, 7/28’de görülür. Bu kitap, 100 yıllarında yazılmıştır. 82. Mezmur, öteki tanrılara varlık tanır gibidir. Deniz canavarı Rahab efsanesi kabilinden unsurların Babil, Kenan gibi komşu kavimlerden geçtiği söyleniyor. “Yahova, Hz. Mûsâ’ya tek Tanrı olarak değil, Kıskanç Tanrı olarak kendini izhar eder ki, bu durum başka tanrıların varlığına açık kapı bırakır (...) Çok uzun bir devir boyunca Yahova’nın İsrail’in hususi Tanrı’sı olduğuna şehâdet eden nasları inkâr etmek güçtür. İsrailliler Yahova’ya bağlıdır. Hâlbuki Moablılar kendi tanrıları Kemoş’un hâkimiyetindedirler.452 Hz. Davud’un zamanında bile Yahova’nın iktidarının, İsrail ülkesinin sınırlarında durduğuna inanılırdı.453 Ve Kral Ahaz, Şam tanrılarına kurban keser.” Ve kendisini vurmuş olan Şam ilahlarına kurbanlar kesti ve dedi: Mademki Suriye krallarının ilahları onlara yardım ettiler, bana yardım etsinler diye ben de onlara kurban keseceğim.”454 Yahova’nın gazabı, bazen sebepsiz yere alevlenir. Tanrı âdil olmakla birlikte,455 nesiller sonra bile suçu arar.456 Dolayısıyla, suçsuz olanları da cezalandırabilir. Yahova’nın “Herem”i vardır. Savaşta ele geçirilen şehirdeki bütün insanlar, hayvanlar, nefes alan her varlık, orayı İsraile teslim eden Yahova’nın hakkı olarak yok edilmelidir. 457
Tevrat Doğrultusunda Yahûdilerin İnancı: Şimdi milattan sonra ilk asırlardaki şekliyle, yahudi dininin inançlarına bir göz atalım. Tek, Kadir, Yaratıcı, münezzeh, kâinatın hükümrânı, Âdil ve Merhametli Tanrı’ya inanmak, yahudi dininin temelini teşkil eder. Yahudilik Tanrı’yı bir tanıma konusunda titizdir. Bu dini tatbik edenler, günde üç defa yaptıkları ibâdette “Dinle ey İsrail, Tanrımız Rab tek Rabdir” şehâdetini tekrar ederler. Milattan üç asır öncesinden beri yahûdiler Tanrı’nın has adı olan Yahova’yı anmaz olmuşlardır. Bu isme duydukları saygıdan dolayı, onun yerine Rabb, Adonay (Rabbimiz), Gök, Yer, İsim, Azamet, Merhametli gibi mücerret vasıflar kullanırlardı. Yahudiler Tanrı tarafından kendilerinin bir “ahid” ile seçildiklerine inanırlar. Tevhid inancının kendilerine mahsus olduğunu ve ancak kendilerinin yeryüzüne hâkim olmalarıyla Yahova’nın hükümranlığının gerçekleşeceğini kabul ederler.
447] Tekvin, 32/22-32), özellikle 32/28
448] Çıkış, 33/7-11
449] Tekvin, 2/2-3
450] Mezmur, 74/2 vd.; İşaya, 51/9
451] İşaya, 7/18; Amos, 1/3
452] Hâkimler, 11/23-24
453] I. Samuel, 26/19
454] II. Tarihler, 28/23
455] İşaya, 45/21
456] Sayılar, 14/18
457] Tesniye, 7/16; 2/33-34; Yeşu, 6/21 vb.
TEVRÂT
- 91 -
Meleklere, şeytanlara ve bunların faâliyetlerine inanırlar. Fakat bu varlıkların Tanrı’ya bağlı olarak çalıştıklarını düşündüklerinden, bağımsız varlıklar olarak onlara bir tâzim ve ibâdet yöneltmezler. Melekler Tanrı’nın semâvî kullarıdır, onlara mecâzen “Tanrı’nın oğulları (bene ha’ elohim)” adı verilir.458 Onlar Allah’ın icraatının vâsıtalarıdır. Elçi, koruyucu, yardımcı vb. sınıfları vardır. Şeytanlar ise, hataları yüzünden sükut etmiş meleklerdir. Melekler gibi sayısız derecede fazladırlar. İnsanları günaha düşürmek, maddî veya bedenî zarara sokmak sûretiyle kötülük etmek isterler. İblis, bunların başıdır. Onlardan sakınmak, zararlarına karşı melekleri yardıma çağırmak gerekir. Şeytanlardan korunmak için, hurâfeci tedbirlere başvurmak yaygın idi. Hayır-şer kuvvetleri hakkında düalist bir telakkiye sahip değildirler. Hayır ve şer, ahlâkî planda vardır, metafizik bir asla dayanmaz.
Milada yakın zamanlara kadar yahudi, ölümden sonra yer altında ölüler diyarında (sheol), gölgeler (rephaim) halinde, hayatiyet belirtilerinden yoksun bir şekilde kalacağına inanırdı. Din bilginleri bile ölümden sonra bir hesabın, mükâfat veya mücâzâtın olacağını düşünmüyorlardı. Öyle anlaşılıyor ki, âhirete delâlet eden Tevrat nasları zâyi olmuştu. Fakat Milattan önceki ikinci asırdan itibaren Filistin’de Daniel kitabı ile459 âhiret günü ve ölülerin dirileceğine dair inanç başlar ve hızla yayılır, fakat Sadûkiyye fırkası, âhireti kabul etmemekte devam eder. 460
Tevrat (Torah), Yahova ile İsrail arasında müşahhas bir bağdır. Bizzat Tanrı’nın sözüdür. Onun, ilâhî kaynaktan geldiğine inanma, yahûdiliğin esasıdır. Yahûdinin ona olan sevgisi, Tevrat’ın 613 farzının koyduğu yükü hafif gösterir. Yahûdiler, milattan önceki bir zamandan beri, İsrail milletini yeniden canlandıracak, “Seçkin millet”in düşmanlarına galebesini sağlayarak kendilerini yeryüzünün hâkimi kılacak Mesih’i beklemektedirler. Mesih: Tanrı’nın elçisi, temsilcisi, irâdesinin gerçekleştiricisidir. Yahûdilerdeki dünyevî zevk ve refah açlığı, Tanrı melekûtu’nun (hâkimiyetinin) rûhânî tarafına baskın çıkar.
İsrail tevhidi, sûreti olmayan Tanrılık inancıyla, antikitenin çok tanrıcı sistemlerine, belli bir üstünlüğe sahip oldu. Eski Ahid’de Tanrı fikri, peş peşe yaptığı gelişmelere rağmen, her zaman -az çok örtülü olarak- şu iki kısır fikir içinde kaldı: Hukuken evrensel Tek Tanrı’yı, İsrailin özel Tanrısı haline getiren milliyetçilik ile; muhteris, dünyanın refahını arayıp duran bir kavmin, sırf bu gaye ile Kendisine bağlanmaları sebebiyle Yahovanın, dünyevî nimet beklenen bir Tanrı sayılması.
Kur’an’ın yahûdilere hücumları da, bu ve benzeri sebeplerden ileri gelmiştir. Kur’an onların muvahhid olduklarını kabul eder, Tanrılık hakkındaki inançlarını, esasta tenkit etmez. “Kitap ehlinden zulmedenler bir yana, onlarla en güzel şekilde mücâdele edin, şöyle deyin: ‘Bize indirilene de, size indirilene de inandık; bizim İlâhımız da sizin Tanrınız da birdir. Biz O’na teslim olmuşuzdur.”461 Allah’ı kendilerine mahsus sayıp, sırf bir ırka mensup olmakla, kuru bir iddia halinde “Biz Onun evlatları ve
458] Eyub, 38/7
459] 12/2 vd.
460] Resullerin İşleri, 4/1-2; Matta, 22/23-33
461] 29/Ankebût, 46; krş. 2/Bakara, 139
- 92 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sevgilileriyiz.”462 demelerini kınar.463 Tanrı’dan şikâyet etmelerini, sabırsızlıklarını vefâsızlıklarını yüzlerine vurur ki464 kendi kitapları bunun sayısız derecede ve şiddetli örnekleriyle doludur.465 “Yahûdiler, boş yere Yahova’dan şikâyet ediyorlar, Kendisine boşuna ibâdet ve hizmet ettiklerini, şeriatını gözetmekten hiçbir fayda görmediklerini söylüyorlar.”466 Tevrat’ın sadece Çıkış, 16. ve 17. bablarını okumakla, o zamanki yahûdilerin Hz. Mûsâ ve Hz. Hârun’a, Mısır’da refah içinde yaşadıklarını, onların ise kendilerini Mısır’dan çıkararak çöle perişan etmek için getirdiklerini ileri sürdüklerini, Tanrı’dan şikâyet ettiklerini, Rabbı imtihan ettiklerini, Hz. Mûsâ’yı neredeyse taşlayacaklarını vs. görmek mümkün olur. Kur’an, yahûdilerin bazı peygamberlerini yalanladıklarını, bazılarını öldürdüklerini bildirir. Kur’an’ın yahûdilere olan hücumu, özellikle nübüvvet meselesinden dolayıdır. Onlar daha önce, geleceğini bildikleri Peygamberi beklerken, gönderilen Hz. Muhammed’i (s.a.s.) reddetmekle, kin ve garazla, hatta “kâfirlerin mü’minlerden daha doğru bir yolda olduklarını” söyleyecek467 ve mü’minlerle ittifak imzaladıkları halde, hıyânet ederek içten içe, Ahzab savaşında ise açıkça kâfirlerle birlik olacak kadar çığırından çıkmalarını tenkit eder. Onların atalarının, daha Hz. Mûsâ aralarında iken, altın buzağıyı tanrı edinmelerini hatırlatır, buzağı sevgisinin içlerinde yer ettiğini bildirir.468 (Bu da, kendi Kitaplarında yer alan bir konudur. Meselâ Çıkış, 32/20; onların tarihte birçok kere buzağıya tapmaya döndüklerini bildirir). Kur’an’a göre yahûdiler, Hz. Mûsâ’ya gönderilen Kitabı tahrif etmişlerdir. On dört asır önce, hiçbir insan, hele ümmî Araplar, bunu akıllarından bile geçirmezlerdi. Son birkaç asırdan beri Eski Ahid’in metin tenkidi çalışmaları başlayınca, bir müddet sonra metnin değiştirildiğini, karıştırıldığını, kaybolan kısımlarının olduğunu aralarında yahûdi ırkından olan bilginlerin de bulunduğu garplıların kritikleri ortaya koymuştur. En az yüz seneden beridir, Tevrat’ın Hz. Mûsâ tarafından bırakıldığı gibi kaldığını ileri sürecek kimse kalmamıştır. Bizce bu, Kur’an’ın gaybî ihtarlarından birinin, müslüman olmayanların eliyle gerçekleştirilmesi anlamını taşır.
Kur’an, yahûdilerin din adamlarına karşı, onların her dediğini yapacak kadar tâzimde bulunmalarını ve bu anlamda onları “efendi, rabb” tanıdıklarını bildirir ve bu aşırılıklarını kınar. Bu durum, yahûdiler arasında Filistin’de bile görülüyordu. İncillerden şu cümleleri nakledelim: “Din adamları, Mûsâ’nın kürsüsüne sahiptirler; onlar ne derlerse onu yapınız”469 Yahûdiler, din adamlarını, Tanrı’nın temsilcileri sayarlardı, onların Tanrı ile doğrudan doğruya bağları vardı. Din, kendilerine mahsus özel bir saha idi ve anahtarları yalnız kendilerinin ellerinde idi. İnciller Hz. İsa’ya atfen, yahûdi din adamlarına bu tekelciliklerinden dolayı yönetilen şiddetli tenkitler ile doludur.
Ve nihâyet Kur’an, yahûdilerin Uzeyr hakkında Allah’ın oğlu dediklerini bildirir. Yahûdilere, Tanrılık inançları bakımından yöneltilen en şiddetli tenkit ve
462] 5/Mâide, 18
463] krş. Tesniye, 32/6; 14/1; 7/6; Çıkış, 4/22
464] 2/Bakara, 61, 55, 58-59, 64; 5/Mâide, 24, 64
465] Meselâ bk. Çıkış, 16. bab, Sayılar 11, 16
466] Abdias, 3/13-15
467] 4/Nisâ, 51
468] 2/Bakara, 92-93
469] Matta, 23/2-3
TEVRÂT
- 93 -
onların da en çok rahatsız oldukları taraf budur. “Yahûdiler, ‘Uzeyir Allah’ın oğludur’ dediler! Hıristiyanlar da, ‘Mesih (İsa) Allah’ın oğludur’ dediler. Bu onların ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir. (Sözlerini) Önceden kâfir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan bâtıla) döndürülüyorlar!”470 Yahûdiler, ilkelleştirdikleri bir tevhid inancına sahip olmakla birlikte, bütün bunlardan dolayı, Allah’ın varlığını ve birliğini yeryüzünde isbat etme misyonundan, tamamen uzak bir durumda bulunuyorlardı. Safiyeti, bozulmuş bir Kitabı, Tanrı’yı insanlığın yüzde birini bile bulmayan cüz’î bir ırkın tekeline almak isteyen inançları ve sırf dünya nimetlerine yönelmiş mensuplarıyla yahûdiliğin “Allah’ın şâhitleri” olmaya ehliyeti kalmamıştı. Zira Hz. İbrâhime’e verilen “İlâhî ahid, zâlimlere erişmez.” 471
Elimizdeki Tevrat’ta Tanrı konusunda, yer yer acziyet atfedilen ve tuhaf kabul edilecek ifâdelere rastlanır. Meselâ, bir avuç insana gücü yetmeyen bir tanrı anlayışı: “Ve Rab Yahuda ile beraberdi ve dağlık ahalisini kovdu; çünkü derede oturanları kovamadı, çünkü demir cenk arabaları vardı.”472 İnsanları yaratmasına pişman olmuştur: “Ve Rab yeryüzünde adamı yaptığına nâdim oldu ve yüreğinde acı duydu.”473 “Sen, kötülükten nâdim olan Allah’sın.”474 Âcizdir, inmeden şehri ve kuleyi göremiyor: “Ve Âdemoğullarının yapmakta oldukları şehri ve kuleyi görmek için Rab indi.“475 Tanrı ağlıyor.476 Aslan gibi, kaplan gibidir.477 Hz. İbrâhim’e 3 adam şeklinde Rab görünüyor. Allah ayaklarını yıkıyor, dinleniyor, ekmek ve yemek yiyor: 478
“Ve Yakub yalnız başına kaldı ve seher sökünceye kadar, bir adam onunla güreşti. Ve onu yenmediğini görünce... Bırak gideyim, çünkü seher vakti oluyor. Ve dedi: Beni mübarek kılmadıkça seni bırakmam... Artık sana Yakub değil, ancak İsrail (Allah’la uğraşan yahut Allah uğraşır) denilecek. Çünkü Allah ile ve insanlarla uğraşıp yendin.”479 “Rabbin Yahuda ile de dâvâsı var ve Yakub’u kendi yollarına göre cezalandıracak, ona işlerine göre ödeyecek. Rahim de kardeşini topuğundan tuttu ve erkeklik çağında Allah ile güreşti; ve melekle güreşip yendi.” 480
Rab, insanların kocası, nişanlısı gibi gösterilir: “Ve o gün vâki olacak ki, Rab diyor, bana işi (kocam) diyeceksin.” “Ve seni ebediyen kendime nişanlıyacağım; evet, seni doğrulukla ve hakla ve inayetle ve rahmetlerle kendime nişanlayacağım. Ve seni sadakatla kendime nişanlayacağım. Ve Rabbi tanıyacaksın.”481 “Çünkü kocan seni Yaratandır; onun ismi orduların Rabbidir.”482 Bu ifadeler mecâzî bile olsa, Allah hakkında yakışık olmaz. Putperestler bile taptıkları basit putları bu kadar ayağa düşürmezler ve pervasız iddialarda bulunmazlar. Kocanın Rab,
470] 9/Tevbe, 30
471] Bk. 2/Bakara, 124; Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, Kayıhan Y. s. 10-17
472] Hâkimler 1/19, s. 242
473] Tekvin, 6/6-7, s. 5
474] Yunus 4/1-2, s. 875
475] Tekvin, 11/5, s. 9
476] İşaya, 22/4-5, s. 688
477] Hoşea, 13/7, s. 862
478] Tekvin, 18/1, 2, 3, 4, 5, 6, 8
479] Tekvin, 32/24, 25, 26, 28, s. 33
480] Hoşea, 12/2, 3, 4, s. 862
481] Hoşea, 2/16, 19, 20, s. 857
482] İşaya, 54/5, s. 714
- 94 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Rabbın koca olması, gerçekten Kur'an'ın öğrettiği Rabbin özellikleriyle hiç bağdaşmaz.
Tanrı hatırlamasaydı, tufan devam edecekti. 150 gün devam devam eden tufan, biraz da Tanrının unutmasından dolayı uzun sürmüş: “Ve Allah Nuh'u ve onunla beraber gemide olan bütün hayvanları ve bütün sığırları hatırladı.“483 “Ve vâki olacaktır ki, yerin üzerine bulut getirdiğim zaman, yay da bulutta görünecektir. (...) ahdimi hatırlayacağım. Bütün beden sahiplerini yok etmek için sular artık tufan olmayacaktır. Ve bulutta yay olacaktır. (...) ebedî ahdi hatırlamak için onu göreceğim.”484 Bu ifadelerden anlaşılıyor ki, Tanrı, (hâşâ) hatırlamak için gökkuşağına ihtiyaç duyuyor, yoksa unutup mahlûkatı helâk edecek.
Yasak meyveyi yiyen Âdem, Rab'dan gizlendi, Rab onu aradı, yediğini sonradan anladı, Rab bahçede geziyordu:485 Tanrı (hâşâ) yalan söylüyor, dediği çıkmıyor, yılan (şeytan) doğru söylüyor, onun dediği çıkıyor:486 Âdem, Tanrı gibi oldu, iyiyi kötüyü bilmekte, Tanrı onu kovdu ki kendi gibi ebedî olmasın: 487
Tanrılık inancı bakımından yahûdilere yöneltilen en şiddetli tenkit, Uzeyr’i Allah’ın oğlu kabul etmeleridir. Bu inancın temelleri konusunda bazı muhtemel iddialar ileri sürülmüştür. Bu iddialardan birine göre, şifahî yolla gelen Tevrat’ı unutulmaya yüz tuttuğu bir sırada derlediği için yahûdiler Uzeyr’e insanüstü bir varlık gözüyle bakarak, onun Allah’ın oğlu olduğunu kabul etmişlerdi. Bir diğer iddiaya göre de, öteden beri hak yoldan sapanlar, kutsal tanıdıkları kimseleri, peygamberlerini veya liderlerini Allah’ın oğlu sanırlardı. Dünyanın birçok yerinde bu inancın izlerini görmek mümkündü. Meselâ müşrikler de melekleri Allah’ın kızları olarak kabul ediyorlardı. İşte muhtemelen bu inanç, putperestlikten yahûdiliğe ve oradan da hıristiyanlığa geçmişti. Bu hususta ileri sürülen bir başka iddia da, sözkonusu inancın Hz. Peygamber zamanında bazı Tevrat metinlerine dayandığı şeklindedir.
İnançları Tanrı’nın birliğine dayanan yahûdiliğe yönelik Kur’an’ın ikinci tenkit noktası da, yahûdilerin din adamlarını tanrılaştırmalarıdır. Bu husus Kur’an’da “Yahûdiler Allah'ı bırakıp din adamlarını rab edinmişlerdir.“488 sözüyle ifade edilmiştir. Yahûdilerin ahbâr’ı (din bilginlerini) rab konumuna sokmalarının ne anlama geldiğini Hz. Peygamber’in şu sözünden anlamaktayız: “Onların haram saydığını haram, helâl saydıklarını da helâl saymak, onlara tapmaktan başka bir şey değildir.“489 İnsanların din adamlarının, liderlerinin her dediklerini yapmaları, çoğunlukla onlarda ilâhî bir güç olduğuna inanmalarından kaynaklanmaktadır. Hâlbuki insanı tanrılaştırmak, Allah’ın dinine aykırıdır. Şu kâinatın sayısız yaratıkları içinde bir zerre dahi sayılmayacak kadar küçük ve âciz insanı tanrılaştırmak, elbette yaratılış yasalarına taban tabana zıttır. Bundan dolayıdır ki, Kur’an bu tür bir putlaştırmayı reddetmekte, yalnız Allah’a tapmanın gereği üzerinde durmaktadır.
483] Tekvin, 8/1, s. 7
484] Tekvin, 9/14, 15, 16, s. 8
485] Tekvin, 3/8, 9, 11, s. 3
486] Tekvin, 3/3, 4, 5, 7 ve 22, 23, s. 3
487] Tekvin, 3/22, 23, 24, s. 3
488] 9/Tevbe, 31
489] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292
TEVRÂT
- 95 -
Yahûdilerin İslâm’a Aykırı İnançları
Yahûdilerin İslâm’a ters inanç ve iddialarını Kur’an, değişik âyetlerde gündeme getirir. Bunları, maddeler halinde sayarsak, şöyle bir liste oluşur:
a- Buzağıyı, altını, putperestlerin taptıkları cinsten heykelleri put edindiler. 490
b- ‘Uzeyr Allah’ın oğludur’ dediler. 491
c- Cibt ve tâğuta da inandılar, ‘müşrikler daha doğru yoldadır’ dediler. 492
d- ‘Biz Allah’ın oğulları ve sevgileriyiz’ demişlerdir. 493
e- ‘Hz İsa’yı öldürdük’ derler. 494
f- Peygamberleri yalanladılar. 495
g- Hz. Muhammed (s.a.s.)’i bile bile inkâr ederler. 496
h- Kur’an’ı ve Allah’ın âyetlerini bile bile inkâr ettiler. 497
i- Cebrâil ve Mîkâil’e düşmanlık ederler. 498
k- ‘İşittik, isyan ettik’ dediler. 499
l- ‘Allah’ın eli bağlı’ (O cimri) dediler. 500
m- Yahûdiler ‘İbrâhim (a.s.) yahûdi’, hıristiyanlar da ‘hıristiyandır’ derler. 501
Hıristiyan ve yahûdilerin ortak bâtıl inançları: Yahûdiler ‘İbrâhim (a.s.) yahûdi’, hıristiyanlar da ‘hıristiyandır’ derler.502 Allah’a karşı yalan uydurup iftira ederler.503 Allah yolundan bile bile saptırmak isterler.504 Ehl-i kitap, ‘ancak yahûdi ve hıristiyan olanlar cennete girecek’ derler.505 Ehl-i kitap, kendilerine beyyineler geldikten sonra ihtilâfa düşmüşlerdir.506 Aslında Ehl-i kitap da müşriktir. 507
Ehl-i Kitab’ın Küfür ve Şirki: Müşrik, Tevhid dinini tanımayıp, İslâm’ı kabul etmeyen bütün gayri müslimlere denilir. Çünkü bütün gayr-i müslimler, bilinçli veya bilinçsiz mutlaka şirk içindedirler. Hıristıyanlar, Hz. İsa’ya; yahûdiler, Hz.
490] 2/Bakara, 92; 7/A’râf, 138, 148, 150-153; 20/Tâhâ, 85-97
491] 9/Tevbe, 30
492] 2/Bakara, 109; 4/Nisâ, 51; 5/Mâide, 80-81.
493] 5/Mâide, 18; 2/Bakara, 111; 3/Âl-i İmrân, 24; 2/Bakara, 94-95.
494] 4/Nisâ, 157-158
495] 5/Mâide, 70
496] 2/Bakara, 146; 6/En’âm, 20
497] 2/Bakara, 89-91; 3/Âl-i İmrân, 70-73, 98-99; 4/Nisâ, 155; 6/En’âm, 91
498] 2/Bakara, 97-98
499] 2/Bakara, 93; 4/Nisâ, 46
500] 5/Mâide, 64; 3/Âl-i İmrân, 181; 36/Yâsin, 47
501] 3/Âl-i İmrân, 65-68 ve yine bk. 2/Bakara, 140
502] 3/Âl-i İmrân, 65-68 Ve yine bk. 2/Bakara, 140
503] 3/Âl- İmrân, 93-94
504] 2/Bakara, 109; 3/Âl-i İmrân, 69, 99-100; 2/Bakara, 109
505] 2/Bakara, 111, 135, 137
506] 3/Âl-i İmrân, 19-20; 98/Beyyine, 4-6
507] 9/Tevbe, 30; 5/Mâide, 17, 73; 98/Beyyine, 6
- 96 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Uzeyr’e Allah’ın oğlu demektedirler.508 Onlar böyle inanmakla beraber bir Allah fikrini de kabul ederler. Onlar, dışarıdan bakınca tek Allah inancını benimsedikleri zannedilse bile müşriktirler. İslâm’ın iman esaslarını kabul etmedikleri için mutlak anlamda müşrik kabul edilirler. Kur’ân-ı Kerim, kitap ehline bazen açıkça ‘kâfir’ (inkârcı) de demektedir. “Ne kitap ehlinin kâfirleri ve ne de müşrikler Rabbinizden size bir iyilik inmesini isterler.”509; “Şüphesiz ‘Allah, Meryem oğlu Mesîh’tir’ diyenler andolsun ki kâfir olmuşlardır...”510; “Andolsun ‘Allah, üçün üçüncüsüdür’ diyenler de kâfir olmuşlardır. Hâlbuki bir tek Allah’tan başka hiçbir tanrı yoktur.”511; “Ehl-i Kitapdan ve müşriklerden İslâm’ı kabul etmeyen kâfirler, ebedî olarak cehennem ateşine girerler. İşte onlar, halkın en şerlileridir.” 512
Müşrik, kâfir ve ehl-i kitap arasında esasta bir fark yoktur; hakikî müslümanların dışında bütün din mensupları kâfirdir, müşriktir; ebedî cehennemliktir. Kitap ehli ile diğer gayr-i müslimler ve müşrik denilen gruplar arasındaki fark, teferruatla ilgilidir ve daha çok müslümanların bu kâfir gruplarla ilişkileri açısından fıkhî konularla, muâmelâtla ilgilidir. Allah katında geçerli din, ancak İslâm’dır.513 Allah’ın râzı olduğu tek din İslâm dinidir.514 Kim İslâm’dan başka bir din arar seçerse, böyle bir din, kendisinden asla kabul edilmeyecektir.515 “De ki: ‘Ey kitap ehli! Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size gönderilen Kur’an’ı uygulamadıkça hiçbir temeliniz olmaz.’ Rabbinizden sana indirilen, onlardan çoğunun küfür ve azgınlığını elbette artıracaktır. Kâfirler topluluğuna üzülme.” 516
Uzeyir Allah’ın oğludur diyen yahûdiler, buzağıya tapan İsrâiloğulları ve Hz. İsa’ya Allah’ın oğludur diyen ve teslisi kabul eden hıristiyanlar da şirke düşmektedirler. “Yahûdi ve hıristiyanlar, müslümanlara şöyle dediler: ‘Bizim dinimize girip yahûdi ve hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız.’ Sen de ki: ‘Hayır, biz hak yol üzere bulunan İbrâhim’in dinindeyiz. O hiçbir zaman müşriklerden olmadı.”517 Bu âyet-i kerimenin son kısmındaki “O hiçbir zaman müşriklerden olmadı” cümlesi, ehl-i kitabın şirke bulaştıklarının ve müşriklere benzediklerinin târiz yollu bir ifadesidir. 518
“Kendilerine kitaptan nasip/pay verilenleri görmedin mi; cibt ve tâğuta, putlara ve bâtıl (tanrılar)a iman ediyorlar, sonra da kâfirler için: ‘bunlar, Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar. Bunlar, Allah’ın lânetlediği kimselerdir; Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lânetli) kimseye gerçek bir yardımcı da bulamazsın.” 519
Ehl-i Kitabın İslâm’a Ters Tutum ve Davranışları
Ehl-i kitap, dinlerinde aşırı giderler. Ehl-i kitap, dinlerinde Allah’ın koyduğu ölçüleri genellikle koruyamamışlar, aşırılığa kaçmışlardır. “Ey ehl-i kitap!
508] 9/Tevbe, 30
509] 2/Bakara, 105
510] 5/Mâide, 17
511] 5/Mâide, 73
512] 98/Beyyine, 6
513] 3/Âl-i İmrân, 19
514] 5/Mâide, 3
515] 3/Âl-i İmrân, 85
516] 5/Mâide, 68
517] 2/Bakara, 135
518] Bk. Celâleyn, 1/84; Zemahşerî, 1/194; Nesefî, 1/77; Âlûsî, 1/394; Elmalılı, 1/514
519] 4/Nisâ, 51-52
TEVRÂT
- 97 -
Dininizde aşırı gitmeyin, taşkınlık yapmayın ve Allah hakkında gerçek olmayan şeyleri söylemeyin...”520 Teslisi kabul etmeleri, Hz. İsa, Rûhu’l-Kudüs ve Hz. Meryem’e ülûhiyet vermeleri hep bu aşırılıklarındandır. “De ki: ‘Ey ehl-i kitap, dininizde haksız yere aşırılığa dalmayın ve önceden sapmış, birçoklarını da saptırmış, düz yoldan şaşmış bir milletin keyiflerine uymayın.”521 Ehl-i kitabın aşırılıkları, yahûdilikte neredeyse âhireti yok sayan bir dünyevîleşme ve altına tapma şeklinde ortaya çıkarken, hıristiyanlıkta, dünyadan el etek çekme, fıtrattan olan evlilik gibi helâlları kendilerine haram sayan ruhbanlık şeklinde beliriyordu; her ikisi de aşırılık ve taşkınlıktı. “...Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu Biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızâsını kazanmak için yaptılar; ama buna da gereği gibi uymadılar...” 522
Ehl-i kitabın ölçüsüz istekleri vardır. Ehl-i kitap, daha peygamberleri döneminden başlamak üzere, çok çirkin ve ölçüsüz isteklerde bulunan tiplerdir. Kendilerine put isteyecek, 523 Allah’ı açıktan görmedikçe inanmayız524 diyecek kadar aşırı isteklerde bulunurlar. Gerek yahûdiler ve gerekse hıristiyanlar insan fıtratına uygun mûtedil bir ilâhî ölçüyü benimseyip orta bir yol tutturamamışlardır. İşte onlarda bulunmayan ifrat ve tefritten uzak, dengeli, adâletli, mûtedil ve orta yol, hükmü kıyâmete kadar sürecek olan Hz. Muhammed (s.a.s.) ve O’nun vasat ümmeti gerçekleştirmiştir. 525
Ehl-i kitap kâfirleri, bir hayır indirilmesini istemez.526 Ehl-i kitap, yeni gelecek Peygamber’i tasdik edeceklerine dair Allah’a verdikleri sözü tutmamışlar ve gizlemişlerdir. 527
Ehl-i kitap, kendi kitaplarını tatbik etmemiş, tahrif etmişlerdir.
Ehl-i kitap, işlerine geldiği zaman kitaplarına uymuşlar, basit çıkarlarına ters düşünce kitaplarını kendilerine uydurmuş, onu tahrif etmişler, ya da bir kenara atıp tatbik etmemişlerdir.528 “Eğer onlar Tevrat’ı ve İncil’i ve kendilerine indirileni (Kur’an’ı) gereğince uygulasalardı, muhakkak ki hem üstlerinden hem ayaklarının altlarından (nimetler) yiyeceklerdi...”529 Bu âyetten, ehl-i kitabın önceleri hem kendilerine indirilen Tevrat ve İncil’i tatbikle görevli olduklarını, hem de Kur’an indirildikten itibaren kendilerine indirilen Kur’an’ı tatbik etmekle görevli olduklarını anlıyoruz. Bu âyette “kendilerine indirilen” ifadesiyle ehl-i kitaba da indirildiği ve Kur’an’la mükellef oldukları anlaşılmaktadır.530 Yani ehl-i kitabın müslüman olmaları istenmektedir. Kitap ehli, İslâm devrinde aralarında Allah’ın kitabıyla hüküm verilmesine râzı olmamışlardır.531 Yani iman edip müslüman olurlarsa
520] 4/Nisâ, 171
521] 5/Mâide, 77
522] 57/Hadîd, 27
523] 7/A’râf, 138
524] 2/Bakara, 55; 4/Nisâ, 153
525] 2/Bakara, 103; 22/Hacc, 78
526] 2/Bakara, 105; 5/Mâide, 64; 6/En’am, 91; 11/Hûd, 110
527] 5/Mâide, 15; 3/Âl-i İmrân, 81-82; 5/Mâide, 14-15; 7/A’râf, 157; 3/Âl-i İmrân, 70-71; 5/Mâide, 14; 2/Bakara, 159, 174
528] 5/Mâide, 47, 68
529] 5/Mâide, 66
530] 5/Mâide, 8
531] 3/Âl- İmrân, 23
- 98 -
KUR’AN KAVRAMLARI
aralarında Kur’an’la; iman etmezlerse İslâm idaresinde bir zimmî olarak kendi kitaplarıyla aralarında hüküm verilecektir. Kitap ehli, aynı zamanda Kitapta olmayan şeye “kitaptandır” demişlerdir.532 Onlar âyet uydururlar, Allah’a yalan isnad ederler.533 Kitabın kelimelerini yerlerinden değiştirir534 ve kitaplarını tahrif ederler.535 Haramı helâl; helâlı haram yapmışlardır.536 Ehl-i kitap, İslâm’ın kıblesine tâbi olmazlar.537 Hahamlar ve râhiplerden çoğu insanların mallarını haksız yere yerler ve halkı Allah’ın yolundan çevirirler.538 Hahamlar ve râhipler, insanları münkerden men etmemişler, ehl-i kitap zulüm ve günahta yardımlaşmışlardır.539 Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapmazlardı,540 Fâizle uğraşırlar, haram ve haksız yere insanların mallarını yerler, yalan dinlerler,541 Yeryüzünde devamlı savaş ve fesat çıkarmaya çalışırlar. 542
Ehl-i Kitabın Müslümanlara Karşı Davranış ve Tavırları:
‘Ümmîlere karşı sorumluluğumuz yoktur’ derler. Ehl-i kitap, daha önce kendilerine kitap verilmemiş olan ilk devir Arap müslümanlarına “ümmîlere karşı sorumluluğumuz yoktur” diyerek emânetlerini yerine getirmez, müslümanlara borçlarını ödemek istemezlerdi.543 Yani onlar, bu zihniyetleriyle Arapların malını kendilerine mubah görüyorlardı. Ehl-i kitap, İslâm dini ile alay eder, müslümanlara ezâ verirler.544 Müslümanlara hâinlik ederler. 545
İsrâiloğullarının Karakteri / Yahudileşme Alâmet ve Özellikleri
1. Allah’a vermiş oldukları ahdi/sözü bozmak, 546
2. Maymunlaşmak, 547
3. Kör ve sağır kesilmek, 548
4. Başka tanrılara da inanmak ve onları da güçlü görmek, 549
5. Yalnız Allah’a güvenip sadece O’ndan korkmamak, 550
6. Altın buzağıya (altına, elleriyle yaptıkları heykele ve buzağıya) tapmak, 551
532] 3/Âl-i İmrân, 78
533] 2/Bakara, 75, 79
534] 5/Mâide, 13
535] 4Nisâ, 46
536] 9/Tevbe, 29; 6/En’âm, 140; 3/Âl-i İmrân, 93-94
537] 2/Bakara, 142-145
538] 9/Tevbe, 34
539] 5/Mâide, 62-63; 2/Bakara, 84-85
540] 5/Mâide, 79
541] 4/Nisâ, 160-161
542] 5/Mâide, 64; 2/Bakara, 251
543] 3/Âl-i İmrân, 75
544] 5/Mâide, 57-58; 3/Âl-i İmrân, 111, 186
545] 3/Âl-i İmrân, 120; 5/Mâide, 13
546] 2/Bakara, 55, 61, 65, 84, 86, 90, 93, 100; 3/Âl-i İmran, 112; 4/Nisâ, 154-155; 5/Mâide, 3, 60
547] 2/Bakara, 65; 7/A’râf, 166
548] 5/Mâide, 70-71
549] 2/Bakara, 93
550] 10/Yûnus, 84; 26/Şuarâ, 61-62
551] 2/Bakara, 51-54; 7/A’râf, 148-152; 20/Tâhâ, 86-98; 29/Ankebut, 92
TEVRÂT
- 99 -
7. Güzel nimetlere nankörlük, 552
8. Cihad ve savaş görevinden kaçmak, ölümden korkmak, 553
9. Fesat/bozgunculuk, 554
10. Allah’ın hükümleriyle hükmetmemek, 555
11. Peygamberleri yalanlamak ve öldürmek, 556
12. “Gözümüzle görmeden inanmayız” demek, 557
13. İkrar ettikten hemen sonra inkâr etmek, 558
14. Kitab’ı değiştirmek, 559
15. Tahrif etmek; Kelimeleri konuldukları yerden değiştirip anlamlarını çarpıtmak, 560
16. Hakka bâtılı karıştırmak, 561
17. Ketmetmek; Açıklamaları gereken bilgileri gizlemek, 562
18. Alçak dünyanın metâını, âhirete tercih etmek, 563
19. Hayırlıyı hayırsızla değiştirmek, 564
20. Ahireti dünyayla değiştirmek, 565
21. İsyankârlık ve aşırı gitmek, 566
22. “İşitttik ve isyan ettik” diyecek kadar küstahlaşmak, 567
23. Gerekli gördükleri her yalanı söyleyebilmek, 568
24. Devamlı harp ve fitne çıkarmaya çalışmak, 569
25. Firavun’un işbirlikçisi kapitalist Karun’a özenmek, 570
26. Rüşvet alıp vermek, 571
27. Fâiz yemek, 572
552] 2/Bakara, 61
553] 5/Mâide, 21-26; 2/Bakara, 46, 95, 246, 249; 59/Haşr, 14
554] 5/Mâide, 64, 81; 7/A’râf, 163; 17/İsrâ, 4-7
555] 5/Mâide, 44, 45, 47; 62/Cum’a, 5
556] 2/Bakara, 87
557] 2/Bakara, 55
558] 2/Bakara, 63-64; 4/Mâide, 12
559] 2/Bakara, 211, 41-42, 59, 75, 79
560] 2/Bakara, 75; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41; 7/A’râf, 162
561] 2/Bakara, 42
562] 2/Bakara, 159, 174; 3/Âl-i İmran, 187; 5/Mâide, 15; 6/En’am, 91
563] 7/A’râf, 169
564] 2/Bakara, 61
565] 2/Bakara, 86
566] 2/Bakara, 61, 65; 3/Âl-i İmran, 112; 4/Nisâ, 160-161; 5/Mâide, 78; 6/En’am, 146
567] 4/Nisâ, 46
568] 5/Mâide, 40-42
569] 5/Mâide, 64
570] 28/Kasas, 79
571] 5/Mâide, 42, 62
572] 3/Âl-i İmran, 161; 4/Nisâ, 161
- 100 -
KUR’AN KAVRAMLARI
28. Başkalarının malını haksız yere yemek, 573
29. Bâtıl yollarla insanların mallarını yemek, 574
30. Cimrilik (Kendi malında), 575
31. Müsrif olmak/savurganlık (Doğa ve diğer insanlar konusunda), 576
32. Nankörlük, 577
33. Dünyaya çok hırslı/düşkün olmak ve dünyayı aşırı sevmek, 578
34. Zâlimlik, 579
35. Kasvet/Kalp katılığı, kalbin taşlaşması, 580
36. Kalbin perdelenmesi, kılıflanması, 581
37. Kalbin mühürlenmesi, 582
38. Kalbindeki sapma dolayısıyla kör ve sağır duruma gelmek, 583
39. Sûret-i haktan gözükerek başkalarına iyiliği emredip kendi nefsini dışta bırakmak, 584
40. İyiliği emredip kötülükten sakındırma görevini yapmamak, 585
41. Aşırılık, haddi aşmak ve küfre koşmak, 586
42. Şeytana tâbi olmak, 587
43. Putlara ve şeytana inanıp tâğuta tapınmak, 588
44. Mü’minleri de saptırmaya çalışmak, 589
45. Mü’minlere inanmamak, 590
46. Kendi yanlış dinlerine davet etmek, 591
47. Mü’minleri imanlarından sonra küfre döndürmeyi istemek, 592
48. Allah’ın nurunu söndürmek istemek, 593
573] 3/Âl-i İmran, 161
574] 3/Âl-i İmran, 75; 4/Nisâ, 161; 9/Tevbe, 34
575] 4/Nisâ, 53
576] 5/Mâide, 32
577] 2/Bakara, 40, 47, 122; 5/Mâide, 20; 10/Yûnus, 93
578] 2/Bakara, 96; 4/Nisâ, 53; 7/A’râf, 169
579] 2/Bakara, 92
580] 2/Bakara, 74
581] 2/Bakara, 88
582] 3/Âl-i İmran, 155
583] 5/Mâide, 78
584] 2/Bakara, 44
585] 5/Mâide, 79
586] 5/Mâide, 41
587] 2/Bakara, 102
588] 4/Nisâ, 51; 5/Mâide, 60
589] 4/Nisâ, 44
590] 2/Bakara, 75; 4/Nisâ, 51; 5/Mâide, 43
591] 2/Bakara, 135, 136; 3/Âl-i İmran, 72, 73
592] 2/Bakara, 109
593] 9/Tevbe, 32-33
TEVRÂT
- 101 -
49. Mü’minlerin aleyhine müşriklerle dostluk kurmak ,594
50. Hâinlik yapmak ,595
51. Antlaşmalara uymamak, 596
52. Bir insanın (Hz. İsa’nın) tanrılığını iddia etmek, 597
53. Kur’an’ı hasetliğinden ve mevki hırsından dolayı inkâr etmek, 598
54. Münâfıklık ederek insanlara rastlayınca “inandık” demek, 599
55. Kendi yorumlarını (elleriyle yazdıklarını) Allah’tan gelen vahiy gibi sunarak gerçek vahye engeller çıkarmaya çalışmak, 600
56. Kendilerinden olmayanlara karşı sorumlulukları olmadığı iddiasıyla insanları aldatmaktan geri durmamak, 601
57. Âhireti de kimseye bırakmamak; Sayılı birkaç gün azaplarını/cezalarını çektikten sonra doğru cennete gönderileceklerine inanmak, 602
58. Rasûl’e uymayan bir topluluğa ve yalana kulak vermek. “Peygamber, hoşunuza giden bir şey söylerse kabul edin; yoksa reddedin” demek, 603
59. Göre göre, bile bile Allah’ın âyetlerini inkâr etmek, 604
60. Bilginlerini tanrı edinmek, 605
61. Tekrar tekrar dinden dönmek, 606
62. Allah’ın rahmetinden kovulmak, 607
63. Lânetlenmek ve Allah’ın gazabına uğramak; 608
64. Dostlukları olmaz. 609
Bu özelliklerinin içinde günümüzde nice “müslümanım” diyenlerce aynen uygulanan şu yahudi karakterlerine dikkat çekmek gerekmektedir:
Irkçılık ve taassup, üstün ırk oldukları iddiası, 610
Materyalizm ve dünyevîleşme, maddeyi putlaştırma, altına ve heykele tapma, 611
594] 5/Mâide, 80-81
595] 5/Mâide, 13, 32
596] 8/Enfâl, 56, 57
597] 5/Mâide, 72, 75, 116, 117
598] 2/Bakara, 89-91, 101; 3/Âl-i İmran, 112; 4/Nisâ, 54; 6/En’am, 91
599] 2/Bakara, 76
600] 2/Bakara, 79
601] 3/Âl-i İmran, 75
602] 2/Bakara, 80
603] 5/Mâide, 41
604] Âl-i İmran, 70
605] 9/Tevbe, 31, 34
606] 4/Nisâ, 157
607] 2/Bakara, 88; 4/Nisâ, 46, 156, 157
608] 5/Mâide, 3, 60
609] 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 80, 82; 60/Mümtehine, 13
610] 5/Mâide, 18; 2/Bakara, 80
611] 2/Bakara, 51-54; 7/A’râf, 148-152; 20/Tâhâ, 86-98; 29/Ankebut, 92
- 102 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Eşlerini kıskanmama, domuz gibi yaşadıklarından domuza çevrilmeleri, 612
Maymunca taklitçilik ve şahsiyetsizlik özelliklerinden maymuna çevrilmeleri, 613
Dâvâları için her yolu meşrû görmeleri, yalan söylemeleri, 614
Sözlerinde durmamaları, 615
Sihirle uğraşma, 616
Ahlâkî dejenerasyon, 617
Toplumda fesâdı, fuhşu yaygınlaştırma, 618
Bilginlerini tanrı edinmek, 619
Dini tahrif, 620
İmanda pazarlık, Allah'ı açıkça görmediçe inanmayacağız“ demek, 621
Dinlerini paramparça etmek, hizipçilik ve tefrika, 622
Gerçeği bile bile inat, 623
Allah’ın hükümleriyle hükmetmemek. 624
Onlar ve Biz: Bugün İslâm toplumu dediğimiz toplum, İsrâiloğullarının olumsuzluklarla dolu tarihinin ve geleneklerinin mirasçısı görünümünü arzetmektedir. Meselâ, Kur’an-ı Kerim onlara yönettiği “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?”625 sorusunun muhatabı olan sayılamayacak kadar insanımız vardır. Yine Tevrat, kendilerine yükletildiği halde onun emirlerini yerine getirmeyenlerin durumunu kitap yüklü merkeplere benzeten Kur’an’ı626 okurken, ister istemez Kur’an’a inandığını söyleyen ve onu kabul ettiğini, hatta öğrendiğini sandığı halde ümmîler gibi hareket eden nice insanımızın varlığını görerek Allah Teâlâ’nın çevremizdeki insanlardan binlercesine Kur’an’ı yüklenen merkepler olarak baktığını düşünmeden edemiyoruz. İsrâiloğulları ile bizim aramızdaki en büyük fark, bize vahiy olarak gelen Allah’ın kitabına olan samimi bağlılığımız ve ona uymamak için bahaneler aramayışımız olacaktır. Bunu yapmayınca Kur’an’ın onlar için anlattığı tüm olumsuzlukları kendimiz için düşünmemiz gerekecektir. Çünkü isrâiloğullarını Kur’an’ın kötülemesinin sebebi, onların Kitab’a ve Rasûllerine karşı olan lâkayt tavırlarıdır, keyfî hareketleri ve
612] 5/Mâide, 60
613] 2/Bakara, 65; 5/Mâide, 60; 7/A’râf, 166
614] 5/Mâide, 13, 32, 41
615] 2/Bakara, 55, 61, 65, 84, 86, 90, 93, 100; 3/Âl-i İmran, 112; 4/Nisâ, 154-155; 5/Mâide, 3, 60
616] 2/Bakara, 102
617] 3/Âl-i İmran, 188
618] 5/Mâide, 64
619] 9/Tevbe, 31, 34
620] 2/Bakara, 59, 75, 79; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41; 7/A’râf, 162
621] 2/Bakara, 55
622] 6/En’am, 159
623] 3/Âl-i İmran, 70
624] 5/Mâide, 44, 45, 47; 62/Cum’a, 5
625] 2/Bakara, 85
626] 62/Cum’a, 5
TEVRÂT
- 103 -
her şeyi dünyalık ucuz menfaatlerine göre hesaplayan bir mantığın temsilcisi olmalarıdır.
Muharref Ahd-i Atik’teki (Tevrat’taki) Çelişkiler
Mûsâ’ya inen (veya Mûsâ’nın yazdığı) Tevrat627 Mûsâ’nın ölüm sonrasından bahsediliyor. 628
“Allah’ı gördüler.”629; “Allah’ı kimse görmemiştir.”630
“Allah’ı gören yaşamaz.”631; Allah’ı gördü, sağ kaldı.632
“Bilmedin mi? İşitmedin mi? Ebedî Allah, Rab, Dünyanın uçlarını yaratan, zayıflamaz ve yorulmaz; onun anlayışının derinliğine erilmez.”633; “Ve Allah yedinci günü mübarek kıldı ve onu takdis etti; çünkü Allah yaratıp yaptığı bütün işte o günde istirahat etti (yani yoruldu)”634; “Çünkü Rab gökleri ve yeri altı günde yarattı ve yedinci günde rahat etti ve dinlendi.”635; “Yedinci günde istirahat etti.” 636
Allah bir şeyi yaptığına nâdim (pişman) olur mu, olmaz mı? “Allah insan değil ki, yalan söylesin. Ve insanoğlu değil ki, nâdim olsun.”637; “Allah nâdim oldu.”638; “Ve Rab yeryüzünde adamı yaptığına nâdim oldu ve yüreğinde acı duydu.”639; “Sen, kötülükten nâdim olan Allah’sın.” 640
“O göklerde değildir ki, diyesin: Kim bizim için göklere çıkacak ve bizim için onu alıp getirecek ve bize işittirecek ki, onu yapalım?”641 “Fakat imandan olan salâh böyle diyor: Kendi yüreğinde: Göke kim çıkacak?”642 (Yani Mesih’i indirmek için) deme.” 643
“Çünkü kocan seni Yaratandır; onun ismi orduların Rabbidir; ve seni fidye ile Kurtaran İsrail’in Kuddûsüdür; ona bütün dünyanın Allah’ı denecektir.” 644
“Ve Süleyman’ın cenk arabaları için kırk bin ahır bölüğünde atları vardı. Ve on iki bin atlısı vardı.”645; “Ve atlarla cenk arabaları için Süleyman’ın dört bin ahırı vardı ve on iki bin atlısı vardı. Ve Süleyman’ın yük taşıyan yetmiş bin ve dağlarda taş kesen seksen bin adamı, bunlardan başka Süleyman’ın işte çalışan kavmin
627] Tesniye, 31/24, s. 210
628] Tesniye, 34/5-12, s. 215
629] Çıkış, 24/9, 10, 11, s. 78
630] Yuhanna, 1/18, s. 92 -Ahd-i Cedid-
631] Çıkış, 33/20, s. 89
632] Tekvin, 32/30, s. 33
633] İşaya, 40/28, s. 703
634] Tekvin, 2/3, s. 2; Çıkış, 31/17, s. 87
635] Çıkış, 31/17, s. 87
636] Çıkış, 20/11, s. 74
637] Sayılar 23/19, s. 160
638] Tekvin, 6/7, s. 5; Çıkış, 32/14, s. 87; Yunus, 3/10, s. 875
639] Tekvin, 6/6-7, s. 5
640] Yunus 4/-2, s. 875
641] Tesniye, 30/12, s. 208
642] Tesniye, 30/12, 13
643] Romalılara 10/6, s. 162 -Ahd-i Cedid-
644] İşaya, 54/5, s. 714
645] I. Krallar, 4/26, s. 341
- 104 -
KUR’AN KAVRAMLARI
üzerine hükmeden işin başında bulunan üç bin üç yüz baş kâhyaları vardı.”646; “Ve Süleyman yük taşıyan yetmiş bin adam ve dağlarda taş kesen seksen bin adam ve onların üzerinde iş başı olan üç bin altı yüz adam saydı.” 647
(Mâbedin dökme denizi) “iki bin bat su alırdı.”648 ; “Ve içi üç bin bat su alırdı.” 649
“Yahuda kralı Asa’nın yirmi altıncı yılında Baaşanın oğlu Ela Tirtsada İsrail üzerine kral oldu ve iki yıl krallık etti.”650; “Asa’nın krallığının otuz altıncı yılında İsrail kralı Baaşa Yahuda’ya karşı çıktı ve Yahuda kralı Aşa’nın yanına giren ve çıkan adam bırakmasın diye Rama şehrini yaptı.”651; “Yahuda kralı Asa’nın otuz birinci yılında Omri İsrail üzerine kral oldu, on iki yıl krallık etti; Tirtsada altı yıl krallık etti.” 652
“Ahazya kral olduğu zaman yirmi iki yaşında idi ve Yeruşalim’de bir yıl krallık etti. Ve anasının adı İsrail kralı Omrinin kızı Atalya idi.”653; “Ahazya kral olduğu zaman kırk iki yaşında idi ve Yeruşalim’de bir yıl krallık etti. Ve anasının adı Omrinin kızı Atalya idi.”654
“Yehoyakin kral olduğu zaman on sekiz yaşında idi ve Yeruşalim’de üç ay krallık etti.”655; “Yehoyakin kral olduğu zaman sekiz yaşında idi ve Yeruşalim’de üç ay on gün krallık etti.” 656
“Ve Gibeonun babası, Yeiel Gibeonda otururdu, karısının adı Maaka idi ve ilk oğlu Abdon ve Tsur ve Kiş ve Baal ve Nadab ve Gedor ve Ahyo ve Zeker ve Miklot.”657 (Hemen bir sayfa sonra:) “Ve Gibeonda Gibeonun babası Yeiel otururdu, onun karısının adı Maaka idi; ve ilk oğlu Abdo ve Tsur ve Kiş ve Baal ve Ner ve Nadab ve Gedor ve Ahyo ve Zekarya ve Miklot.” 658
“Ve Ahaz Yehoaddanın babası oldu; ve Yehoadda Alemetin ve Azmevetin ve Zimrinin babası oldu.”659 (Hemen bir sayfa sonra:) “Ve Ahaz Yaranın babası oldu ve Yara Alemetin ve Azmevetin ve Zimrinin babası oldu.” 660
Harun put yaptı ve buzağı heykeline taptı.661; “Ve Rabbin mukaddesi Harun’u kıskandılar.” 662
“Fahişelik ettikleri zaman kızlarınızı ve zina ettikleri zaman gelinlerinizi
646] I. Krallar, 5/15-16, s. 341
647] II. Tarihler, 2/2, s. 429
648] I. Krallar, 7/26, s. 344
649] II. Tarihler, 4/5, s. 431
650] I. Krallar, 16/8, s. 357
651] II. Tarihler, 15/1, s. 442
652] I. Krallar, 16/23; s. 358
653] II. Krallar, 8/26, s. 377
654] II. Tarihler, 22/2, s. 448
655] II. Krallar, 24/8, s. 396
656] II. Tarihler, 36/9, s. 464
657] I. Tarihler, 8/29, s. 408
658] I. Tarihler, 9/35-37, s. 409
659] I. Tarihler, 8/36, s. 408
660] I. Tarihler, 9/42, s. 409
661] Çıkış, 32/1-6, s. 87
662] Mezmurlar, 106/16, s. 604
TEVRÂT
- 105 -
cezalandırmayacağım.”663 “Ve başka birinin karısı ile zina eden, komşusunun karısı ile zina eden adam, hem o, hem kadın mutlaka öldürülecektir.” 664
Kötülüklere ceza ve mükâfât: “Yahuda’nın ilk oğlu Er Rabbin gözünde kötü idi ve Rab onu öldürdü.” “Onan kardeşine zürriyet vermesin diye yere dökerdi. Ve yaptığı şey Rabbin gözünde kötü oldu ve onu da öldürdü.”665 ve devamında anlatılıyor ki, bu oğulların babaları Yahuda, gelini Tamar’la zina ediyor, her ikisi de ne öldürülüyor, ne de kendilerine başka ceza veriliyor. Tam tersine, bu zina ürünleri Davud’un ve İsa’nın ataları oluyor, yani şerefli kılınıyor. 666
“Saul’un kralı Mikal’ın ölüm gününe kadar çocuğu olmadı”667; “Beş çocuğu oldu.” 668
“Davud Hadadezer’den 1700 atlı aldı.”669; Davud Tıbhat’tan ve Kun’dan tunç aldı.”670
“Toi, Yoram, Seraya”671; “Tou, Hadoram, Şavşa” 672
Davud Suriyelilerden yedi yüz araba, cenkçiler ile kırk bin atlı telef etti.673 Davud Suriyelilerden yedi bin araba, cenkçiler ile kırk bin yaya asker öldürdü. 674
“Davud’un yiğitlerinin adları şunlardır: Üçlerin başı, Tahkemonlu Yoşebbaşşebet, bir kerede vurulmuş sekiz yüz kişiye karşı olan Etsnî Adino o idi”675 “Davud’un yiğitlerinin sayısı şudur: Hakmonî’nin oğlu, otuzların başı, Yaşobeam; üç yüze karşı mızrağını kaldırdı.” 676
“Ve İsrail’e karşı Rabbin öfkesi yine alevlendi ve: Git, İsrail’i ve Yahuda’yı say diye Davud’u onlara karşı tahrik etti.”677; “Ve şeytan İsrail’e karşı kalktı ve İsrail’i saymak için Davud’u tahrik etti.” 678
“Ve Yoab yazılanların sayısını krala verdi ve İsrail’de kılıç çeken sekiz yüz bin yiğit vardı ve Yahuda adamları beş yüz bin kişi idi.”679; “Ve Yoab yazılan kavmin sayısını Davud’a verdi. Ve bütün İsrail, kılıç çeken bin binler ve yüz bin kişi idi” (bin binler = bir milyon ve yüz -bir milyon yüz bin-) “Ve Yahuda kılıç çeken dört yüz yetmiş bin kişi idi.”680
663] Hoşea, 4/14, s. 858
664] Levililer, 20/10, s. 120
665] Tekvin, 38/7 ve 9, 10
666] İsa’nın ve Davud’un ataları için bk. Matta, 1/3, s. 1 -Ahd-i Cedid
667] II. Samuel, 6/23, s. 312
668] II. Samuel, 21/8, s. 329
669] II. Samuel, 18/8, s. 313
670] I. Tarihler, 18, s. 418
671] II. Samuel, 8/9, 10, 17, s. 314
672] I. Tarihler, 18/9, 10, 16, s. 418
673] II. Samuel, 10/18, s. 315
674] I. Tarihler, 19/18, s. 419
675] II. Samuel, 23/8, s. 332
676] I. Tarihler, 11/11, s. 410
677] II. Samuel, 24/1, s. 333
678] I. Tarihler, 21/1, s. 419
679] II. Sauel, 24/9, s. 333
680] I. Tarihler, 21/5
- 106 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ve Gad Davud’a gelip ona bildirdi ve kendisine dedi: Sana memleketinde yedi kıtlık yılı mı gelsin?”681 “Ve Gad Davud’a gelip ona dedi: Rab şöyle diyor: İstediğini al: Ya üç yıl kıtlık...”682
“İnsanın ömrü en çok 120 yıl olacaktır.”683; “Nuh 950 yıl yaşadı.”684
“Gemiye her yaşayandan ikişer gelecek.”685; “Gemiye her yaşayandan yedişer gelecek.”686
“Ve Abram dedi: Ya Rab Yahova”687; “Ben Rabbım ve İbrahim’e... Yehova ismimle mâlum olmadım.”688
Kurban İshak idi689 Biricik oğlu idi (İsmail)690 “Ve Abramın karısı Saray ona çocuk doğurmadı; ve Sarayın bir cariyesi, bir Mısırlı vardı ve onun adı Hacardı... Ve Hacarın yanına girdi ve o gebe kaldı; ve gebe kaldığını görünce, kendi hanımı gözünde küçüldü... Ve Hacar Abrama bir oğul doğurdu ve Abram Hacarın doğurduğu oğlun adını İsmail koydu. Ve Hacar Abrama İsmaili doğurduğunda Abram seksen altı yaşında idi.”691 “Ve İbrahim, oğlu İshak kendisine doğduğu zaman, yüz yaşında idi.”692 Demek ki, İsmail’in doğduğundan tam on dört sene sonra İshak doğmuştu. İsmail ilk ve on dört sene tek çocuk idi. “Şimdi oğlunu, sevdiğin biricik oğlunu... kurban olarak takdim et... kendi biricik oğlunu benden esirgemedin... ve biricik oğlunu esirgemedin.”693 “ “Ama, bu biricik oğulun ismi İshak olarak açıklanır: “Şimdi oğlunu, sevdiğin biricik oğlunu, İshakı al ve Moriya diyarına git... kurban olarak takdim et.”694 “Ve İbrahim Allaha dedi: Keşke İsmail senin önünde yaşıyabilse!”695
“Bütün canlar otuz üçtü.”696 (Saydığımızda otuz dört çıkıyor.)
“Yakub’un evinin Mısır’a gelen bütün canları yetmiş idi.”697 “Yakub’u ve bütün akrabası yetmiş beş canı çağırdı.”698
“Mısırlıların bütün hayvanları öldüler.”699 “Hayvanlarını evlere kaçırdı... Hayvanlarını tarlada bıraktı.”700
681] II. Samuel, 24/13, s. 334
682] I. Tarihler, 21/11, s. 419-420
683] Tekvin, 6/3, s. 5
684] Tekvin, 9/29, s. 8
685] Tekvin, 6/19-20,s. 6
686] Tekvin, 7/2-3, s. 6
687] Tekvin, 15/2, s. 12
688] Çıkış, 6/2-3, s. 58
689] Tekvin, 22. bap, s. 19
690] Tekvin, 22/2, 12, 16, s. 19
691] Tekvin, 16/1, 4, 15
692] Tekvin, 21/5, s. 18
693] Tekvin, 22/2, 12, 16
694] Tekvin, 22/2, s. 19
695] Tekvin, 17/18, s. 14; Demek ki, o kurban olacaktı
696] Tekvin, 46/15, s. 48
697] Tekvin, 46/27, s. 48
698] Rasullerin İşleri, 7/14, s. 126 -Ahd-i Cedid
699] Çıkış, 9/6, s. 62
700] Çıkış, 9/20-21, s. 62
TEVRÂT
- 107 -
“Harun Hor dağının tepesinde öldü.”701 “Harun Mosera’da öldü ve orada gömüldü.”702
“Zina eden İsrailoğullarından vebada ölenler 24 bin kişi idi.”703 “23 bin kişi idi.”704
“Husyesi ezilmiş, yahut uzvu kesilmiş olan adam Rabbın cemaatına girmeyecektir.”705 “Göklerin melekûtu uğrunda kendilerini hadım edenler de vardır. Bunu kabul edebilen etsin.”706
Davud, Yesse’nin 8. oğlu707 Davud, Yesse’nin 7. oğlu708
Davud, Rabbın sandığını Filistî’ler Savaşından sonra taşıdı (giydi)709 Savaştan önce aldı710
Abşaloma 3 oğulla bir kız doğurdu ve kızın adı Tamar’dı.711 Talmay’ın kızı Maaka’nın oğlu Abşalom712 Abşalomun kızı Maaka’yı aldı, Abiya’yı doğurdu. 713
Babil esaretinden sonra Yeruşalim’e ve Yahuda’ya dönmüş bulunanların sayılarını veren Ezra bab 2714 ile Nehemya bab 7715 arasında en az yirmi çelişki mevcuttur. Ayrıca Ezra 30. cümlede, Mağbiş oğullarının 156 kişi olduklarını zikrederken Nahemya bunu unutmuştur. Burada çok ilginç bir hâdise çıkıyor. Şöyle ki: Nahemya’nın adetlerini verdiği 41 cemaatın nüfus miktarını tek tek toplarsanız 31089 kişi tuttuğunu göreceksiniz. Ezra’nın saydığı 42 cemaatın nüfus miktarı ise toplam 29818 tutmaktadır. Ne var ki bu farklı sonuçlarına rağmen her ikisi de toplam nüfusu 42360 kişi olarak vermektedir. Sonuçları birbirinden farklı olmasına rağmen nasıl oluyor da her ikisi kendi hesaplarıyla çelişen bir sayıda (42360) ittifak edebiliyorlar? Nahemya 31089’a 1127 sayısını, Ezra da 29818’e 12542 sayısını ekleyerek 42360’da karar kılmışlardır. İşte bu çelişkileri yakından görelim:
“Arah oğulları, yedi yüz yetmiş beş (775)”716 “Arah oğulları, altı yüz elli iki (652)”717
“Yeşua ve Yoab oğullarından Pahat-moab oğulları, iki bin sekiz yüz on iki (2812).”718 “Yeşua ve Yoab oğullarından Pahat-moab oğulları, iki bin sekiz yüz
701] Sayılar, 20/27-28, s. 156 ve Sayılar 33/39, s. 172
702] Tesniye, 10/6, s. 187
703] Sayılar, 25/9, s. 162
704] I. Korintoslulara, 10/8, s. 176 -Ahd-i Cedid-
705] Tesniye, 23/1, s. 200
706] Matta, 19/12, s. 21 -Ahd-i Cedid
707] I. Samuel, 16/10-11, s. 288
708] I. Tarihler, 2/14-15, s. 400
709] II. Samuil, 6/10-13, s. 312
710] I. Tarihler, 13-14, s. 413
711] II. Samuel, 14/27, s. 320
712] I. Tarihler, 3/2, s. 401
713] II. Tarihler, 11/20, s. 439
714] s. 466-467
715] s. 482-483
716] Ezra, Bab 2, s. 466
717] Nehemya, Bab 7, s. 482
718] Ezra, Bab 2, s. 466
- 108 -
KUR’AN KAVRAMLARI
on sekiz (2818)” 719
“Zattu oğulları, 945”720 “Zattu oğulları, 845” 721
“Bani oğulları 642”722 “Binnuy oğulları, 648” 723
“Bebay oğulları 623”724 “Bebay oğulları, 628” 725
“Azgad oğulları, 1222” 726 “Azgad oğulları, 2322” 727
“Adonikam oğulları, 666”728 “Adonikam oğulları, 667” 729
“Bigvay oğulları, 2056”730 “Bigvay oğulları, 2067” 731
“Adin oğulları, 454”732 “Adin oğulları, 655” 733
“Betsay oğulları, 323”734 “Betsay oğulları, 324” 735
“Haşum oğulları, 223”; 736 “Haşum oğulları, 328” 737
“Beyt-lehem oğulları 123, Netofa adamları, 56 (toplam 179)”738; “Beyt-lehem ve Netofa adamları, 188’’ 739
“Beyt-el ve Ay adamları, 223”740; “Beyt-el ve Ay adamları, 123” 741
“Lod, Hadid ve Ono oğulları, 725”742; “Lod, Hadid ve Ono oğulları, 721” 743
“Senaa oğulları, 3630”744; “Senaa oğulları, 3930” 745
719] Nehemya, Bab 7, s. 482
720] Ezra, Bab 2, s. 466
721] Nehemya, Bab 7, s. 483
722] Ezra, Bab 2, s. 466
723] Nehemya, Bab 7, s. 483
724] Ezra, Bab 2, s. 466
725] Nehemya, Bab 7, s. 483
726] Ezra, Bab 2, s. 466
727] Nehemya, Bab 7, s. 483
728] Ezra, Bab 2, s. 466
729] Nehemya, Bab 7, s. 483
730] Ezra, Bab 2, s. 466
731] Nehemya, Bab 7, s. 483
732] Ezra, Bab 2, s. 466
733] Nehemya, Bab 7, s. 483
734] Ezra, Bab 2, s. 466
735] Nehemya, Bab 7, s. 483
736] Ezra, Bab 2, s. 466
737] Nehemya, Bab 7, s. 483
738] Ezra, Bab 2, s. 466
739] Nehemya, Bab 7, s. 483
740] Ezra, Bab 2, s. 467
741] Nehemya, Bab 7, s. 483
742] Ezra, Bab 2, s. 467
743] Nehemya, Bab 7, s. 483
744] Ezra, Bab 2, s. 467
745] Nehemya, Bab 7, s. 483
TEVRÂT
- 109 -
“İlâhiciler: Asaf oğulları, 128”746; “İlâhiciler: Asaf oğulları, 148” 747
“Kapıcılar oğulları ve diğerleri 139” 748; “Kapıcılar ve diğerleri 138” 749
“Delaya oğulları, Tobiya oğulları, Nekoda oğulları 652”;750 “Delaya oğullları, Tobiya oğulları, Nekoda oğulları, 642” 751
“Bütün cemaat, toptan, 42360 kişi idi; ve onların erkek ve kadın iki yüz ilâhicisi vardı.”752 “Bütün cemaat, toptan, 42360 kişi idi; ve onların erkek ve kadın iki yüz kırk beş ilâhicisi vardı.” 753
Nuh (a.s.) sarhoş,754 Lût (a.s.) sarhoş755 Şarap aklı alır756 Ahd-i Cedid’de Hz. Yahya için şöyle denir: “Çünkü Rabbın gözünde büyük olacak, şarap ve içki içmeyecek.” 757
Günah şahsîdir758 Günah, 3. ve 4. nesle ceza759 veya 10. nesle ceza760 (Dolayısıyla suç işlemeyen tüm insanlık suçlu: İnciller)
“İyilik ve kötülüğü bilme ağacından yemeyeceksin. Çünkü ondan yediğin günde mutlaka ölürsün.”761 Yedi, ölmedi ve 932 sene yaşadı, sonra öldü. 762
“Karının sözünü dinlediğin için... toprak senin yüzünden lânetli oldu.”763 “Sara’nın sana söylediği her şeyde onun sözünü dinle (Allah İbrahim’e dedi).” 764
Bilime terslik: “Yerin ucu” vardır: “Onların âhengi bütün dünya ya ve sözlerin yerin ucuna varmıştır.”765 “Onların âhengi bütün dünya ya ve sözleri yerin uçlarına varmıştır.”766 (Dünyanın yuvarlak olmadığına bu sözlerle delil getirildi, Galile’ye ve onun gibi bilim adamlarına zulmedildi.)
Yahûdiler seçilmiş millettir, mukaddestir, diğer kavimlerden üstündür.767 “Yahudiler peygamber katilleridir ve bütün peygamberlerin dökülen kanı bu
746] Ezra, Bab 2, s. 467
747] Nehemya, Bab 7, s. 483
748] Ezra, Bab 2, s. 467
749] Nehemya, Bab 7, s. 483
750] Ezra, Bab 2, s. 467
751] Nehemya, Bab 7, s. 483
752] Ezra, Bab 2, s. 467
753] Nehemya, Bab 7, s. 483
754] Tekvin, 9/20-22, s. 8
755] Tekvin, 19/30-36, s. 17
756] Hoşea, 4/11, s. 858
757] Luka, 1/15, s. 56
758] Hezekiel, 18/20-22
759] Çıkış, 20/5, s. 73
760] Tesniye, 23/2-3, s. 200
761] Tekvin, 2/17, s. 2
762] Tekvin, 5/5, s. 4
763] Tekvin, 3/17
764] Tekvin, 21/12, s. 18
765] Mezmur, 19/4, s. 549
766] Romalılara 10/18, s. 163 -Ahd-i Cedid
767] Tesniye, 14/2, s. 191; Çıkış, 19/5-6, s. 73; Levililer, 26/12, s. 127
- 110 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nesilden sorulacak.”768 Yahudiler helâka müstahaktırlar. 769
Bir taraftan zina büyük suç sayılır, hatta ona yol açan harama bakmak sert ifadelerle kınanırken, öbür taraftan, peygamberler bile zina eder, hatta kızıyla zina edenler sözkonusu edilir. “Ve başka birinin karısı ile zina eden, komşusunun karısı ile zina eden adam, hem o, hem kadın mutlaka öldürülecektir.”770 Homoseksüelliğin ve hayvanla yatmanın cezası da ölümdür.771 “Fakat ben size derim ki, zinadan başka bir sebeple karısını boşayan adam onu zaniye eder; ve kim boşanmış kadınla evlenirse, zina eder.”772; “Zina etmeyeceksin”773 “Zina etmeyeceksin’ denildiğini işittiniz. Fakat ben size derim: Bir kadına şehvetle bakan her adam zaten yüreğinde onunla zina etmiştir. Ve eğer sağ gözün sürçmene sebep oluyorsa onu çıkar ve kendinden at; çünkü senin için azandan birinin yok olması, bütün bedeninin cehenneme atılmasından iyidir.”774 Bunlara rağmen, Yahuda, kim olduğunu bilmeden, kötü kadın zannederek geliniyle yatıyor. Gelini hâmile kalıp ikiz doğuruyor.775 Bu olay Kitab-ı Mukaddeste kınanmıyor, zina ürünü bu çocuklar, şerefli kılınarak Hz. İsa’nın soyunu teşkil ediyor.
Örnekleri çoğaltmak mümkün. Ama bu kadarı yeterli diye düşünüyorum. Konuyu Kur’ân-ı Kerim’den iki âyetle bağlayalım: “Vay haline o kimselerin ki Kitab'ı (Tevrat'ı) elleriyle yazarlar, sonra o yazdıkları şeyi az bir para karşılığında satmak için ‹Bu Allah katındandır' derler. Ellerinin yazdıklarından ötürü vay haline onların! Yine kazandıklarından ötürü vay haline onların!“776; “Hâlâ Kur’an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda birçok ihtilâf (tutarsızlık, çelişki) bulurlardı.” 777
Ahd-i Atik’deki bu ve benzeri çelişkiler yanında, birbirinden tümüyle kopya, daha doğrusu % 100 plagiarizm, yani çalmalar da vardır. Meselâ, II. Krallar, 19. Bölüm 778 ile İşaya, 37. bölüm779 kelimesi kelimesine aynıdır. Hâlbuki bu iki bölüm, değişik çağlarda yaşayan iki ayrı yazara atfedilir. Biri, diğerinden çalmıştır. Bu hırsızlığı Allah'a, Allah'ın değiştirilmemiş vahyine yakıştırabilir miyiz?
Not: Sayfa numaraları, Kitabı Mukaddes Eski ve Yeni Ahit (Tevrat ve İncil) adıyla Kitabı Mukaddes Şirketi tarafından 1976 yılında yayınlanan baskı esas alınarak verilmiştir).
Muharref Tevrat’taki Müstehcenlik ve Yüz Kızartıcı İfadeler
Sadece Tekvin’in ufak hacminde 47 defa “tohum” kelimesi geçer (Bunun bitki tohumu olmadığını belirtelim). Tabii, bu kelime diğer yerlerde de sıkça zikredilir. Muharref Tevrat’a göre Hz. Lût iki kızıyla zina eder. Hz. Lût’un kızları,
768] Luka, 11/47-51, s. 73 -Ahd-i Cedid-
769] Luka 20/16, s. 84 ve Matta, 21/41, s. 24 -Ahd-i Cedid
770] Levililer, 21/10, s. 120
771] Levililer, 21/13-16, s. 120
772] Matta, 5/32, s. 5
773] Çıkış, 20/14, s. 74 -On Emir’den biri-
774] Matta, 5/27, 28, 29
775] Tekvin, 38/15, 16, 18, 24, s. 39
776] 2/Bakara, 79
777] 4/Nisâ, 82
778] s. 390-391
779] s. 699-701
TEVRÂT
- 111 -
sarhoş babalarını ayartırlar. Çünkü babalarının tohumunu korumalarını istemektedirler. “Ve Lût Tsoar’dan çıkıp dağda oturdu, iki kızı onunla beraberdi; çünkü Tsoarda oturmaktan korktu; ve o ve iki kızı bir mağarada oturdular. Ve büyük kızı küçüğüne dedi: Babamız kocamıştır, bütün dünyanın yoluna göre yanımıza girmek için memlekette erkek yoktur, gel babamıza şarap içirelim ve babamızdan zürriyet yaşatmak için onunla yatalım. O gece babalarına şarap içirdiler, büyük kızı girip babası ile yattı ve onun yatmasını ve kalkmasını bilmedi. Ve vaki oldu ki, ertesi gün büyük kız küçüğüne dedi: İşte dün gece babamla yattım, bu gece de ona şarap içirelim ve babamızdan zürriyet yaşatmak için gir, onunla yat. Ve o gece de babalarına şarap içirdiler, küçük kız kalkıp onunla yattı; ve onun yatmasını ve kalkmasını bilmedi. Lût’un iki kızı böylece babalarından gebe kaldılar. Ve büyük kız bir oğul doğurdu ve onun adını Moab çağırdı; o bugüne kadar Moablıların atasıdır. Ve küçük kız, o da bir oğul doğurdu ve onun adını Ben-ammi çağırdı; o bugüne kadar Ammon oğullarının atasıdır.”780 Hz. Lût’un, gayr-ı meşrû nesilleri mübarek kılınır, kutsallaştırılır. 781
Geliniyle zina edip ondan çocuğu olan Yahuda782 ve tarihi, şerefli kılınıyor.783 Bu olay kınanıp eleştirilmeden anlatılır. Yahuda’nın gelininden doğan çocukları İsa’nın atalarıdır.784 Kardeşinin karısıyla beraber olup kendi kardeşine yengesinden zürriyet vermek, kayınbiraderlik görevidir. 785
İbrâhim a.s.’a da nâmussuzluk atfedilir, karısı Sara’yı, korktuğu için Firavun’a veriyor. Firavun karı olarak alıyor. İbrahim develer, eşekler vb. karşılığında karısını satıyor.786
Kızkardeşin yavuklu olması ve devamında çok müstehcen ifadeler: “Kaptın gönlümü kızkardeşim, yavuklum! Gözlerinin bir bakışı ile Gerdanının tek zinciri ile gönlümü kaptın. Okşamaların ne güzel kızkardeşim, yavuklum! Şaraptan ne kadar hoştur okşamaların. Itrının güzel kosusu da her çeşit baharattan! Ey yavuklum bal damlatır dudakların; Balla süt senin dilinin altındadır. Esvabının kokusu da sanki Libnan kokusu. Kızkardeşim, yavuklum, kapalı bir bahçedir. Kapalı bir kaynaktır, mühürlenmiş pınardır.“787
“Keşke sen bana, Anamın memelerini emmiş kardeş gibi olaydın. Dışarıda seni bulunca, ben seni öperdim. Beni de kınamazlardı (...) Küçük bir kızkardeşimiz var. Ve onun daha memeleri yok. Onun için söz söyleneceği gün kızkardeşimiz için ne yapacağız (...) Ben duvarım, memelerin de kuleler gibi.” 788
“Çarıklar içinde ayakların ne güzel, ey emir kızı! Toplu kalçaların sanki mücevherler, üstat ellerinin işi. Göbeğin yuvarlak bir tas. Onda karışık şarap eksik değil. Karnın buğday yığını, zambaklarla kuşanmış. İki memen sanki bir çift geyik yavrusu, ikiz ceylan yavrusu (...) Bu senin boyun hurma ağacına, memelerin
780] Tekvin, 19/30-38, s. 17
781] Tesniye, 2/9 ve 19, s. 178
782] Tekvin, 38/15-18 ve 24, s. 39
783] Bk. Tekvin, 19/30 vd
784] Bk. Matta, 1/3, s. 39
785] Tekvin, 38/8, s. 38
786] Tekvin, 12/11-20, s. 11
787] Neşideler Neşidesi, 4/9-12, s. 669
788] Neşideler Neşidesi, 8/1, 8, 9, 10, s. 672
- 112 -
KUR’AN KAVRAMLARI
de salkımlara benziyor. Hurma ağacına çıkayım, dallarını tutayım dedim. Memelerin üzüm salkımları gibi olsun. Soluğunun kokusu da elma gibi. Ve ağzın en iyi şarap gibi.” 789
Sanki zina serbest gibi ifadeler: “Fahişelik ettikleri zaman kızlarınızı ve zina ettikleri zaman gelinlerinizi cezalandırmayacağım. (...) Ey İsrail, sen zina etsen de, bari Yahuda suçlu olmasın.” 790
“Adamlar birbiriyle kavga ederken, birinin karısı yaklaşıp kocasını dövenin elinden onu kurtarmak için elini uzatır ve onu utanılacak yerlerinden tutarsa; o zaman kadının elini keseceksin, gözün ona acımayacaktır.” 791
Davud’un oğlu Amnon, kızkardeşi Tamar’a zorla sahip oluyor. Uzun uzun bu olay anlatılır. 792
Kudüs (Yaruşelim) ve Samiriye iki fâhişedir. Bu yahûdi kentleri, fâhişeye benzetilirken, öyle ifâdeler kullanılır ki, hâşâ bu fâhişeler, Rabbin olur, Rable beraber olur. Allah’ın şânına kesinlikle yakışmayacak bu çirkin ifadeler, Allah’ın sözü olarak aktarılır: “Ve bana Rabbin şu sözü geldi: Âdemoğlu, bir ananın kızları, iki kadın vardı; ve Mısırda fahişelik ettiler; gençliklerinde fahişelik ettiler; onların memeleri orada sıkıştırıldı ve onların kızlık sinesine orada el sürüldü. Ve adları, büyüğünün Ohola ve kızkardeşinin Oholiba idi; ve onlar benim oldular ve oğullarla kızlar doğurdular. Ve adlarına gelince, Ohola Samiriyedir ve Oholiba Yeruşalimdir. Ve Ohola benimken fahişelik etti; ve oynaşlarına, komşu Aşurlulara gönül verdi.“ 793
“Bir adam karısını boşar ve yanından gidip başka birisinin karısı olursa, adam o kadına bir daha döner mi? O diyar çok murdar olmaz mı? derler; fakat sen çok oynaşlarla fahişelik ettin, yine de bana dön, Rab diyor. Çıplak tepelere gözlerini kaldır da bak; seninle nerede yatmadılar? Sen onlar için çöldeki bedevi gibi yolların kenarında oturdun; ve zinalarınla ve kötülüğünle diyarı murdar ettin.” 794
“Sen güzelliğine güvendin ve şöhretin yüzünden fahişelik ettin ve yoldan geçen her adamın üzerine fahişeliklerini döktün; onun oldu. Ve kendi esvabından aldın ve kendine renk renk yüksek yerler yaptın ve onların üzerinde fahişelik ettin... ve böyle oldu, Rab Yehovanın sözü. Ve bana doğurduğun oğullarını ve kızlarını aldın ve yiyecek olsun diye onlara kurban ettin. Fahişeliklerin az mı ki, evlâtlarımı da boğazladın ve onları ateşten geçirerek onlara verdin? Ve bütün mekruh şeylerinde ve fahişeliklerinde gençliğin günlerini anmadın, o zaman ki, sen çıplak ve açıktın ve kanında yuvarlanmakta idin... Yoldan geçen her adama ayaklarını açtın ve fahişeliğini artırdın. Ve bol etli komşuların Mısır oğulları ile fahişelik ettin; ve beni öfkelendirmek için fahişeliğini artırdın... Aşur oğulları ile de fahişelik ettin, çünkü doymuyordun; onlarla da fahişelik ettin, çünkü doymuyordun; onlarla da fahişelik ettin ve yine doymadın. Ve ticaret diyarına, Kildanîler diyarına kadar fahişeliğini artırdın; yine bununla da doymadın... Bütün
789] Neşideler Neşidesi, 7/1-9, s. 671
790] Hoşea, 4/14-15, s. 858
791] Tesniye, 25/11-12, s. 202
792] II. Samuel, 13/1-14, s. 318
793] Hezekiel, 23/1-5, s. 809-810
794] Yeremya, 3/1-2, s. 726
TEVRÂT
- 113 -
bu şeyleri, utanmaz fahişe işlerini yapıyorsun ve ücreti hor görmekle bir fahişe gibi de değilsin. Zina eden, kocasının yerine yabancılar alan bir karısın! Bütün fahişelere hediye verirler; fakat bütün oynaşlarına sen hediyeler veriyorsun ve fahişeliklerin için her yandan sana gelsinler diye onlara rüşvet veriyorsun. Ve fahişeliklerinde başka kadınlara benzemezsin, çünkü fahişelik etmek için kimse senin ardına düşmiyor.“ 795
Ve bu tür ifadelerden dolayı meşhur bir batılı George Bernard Shaw şöyle diyor: “Yeryüzündeki en tehlikeli kitabı (İncil ve Tevrat’ı) kilit ve anahtar altında muhâfaza et.” Kitab-ı Mukaddes’i çocuğunun ulaşamayacağı yerlerde sakla. Batıda yayınlanan bir dergi şunu yazar: “Çocuklara Kitab-ı Mukaddes hikâyeleri okumak, onlarla seks ahlâkını tartışmak için her çeşit fırsatı da doğurabilir. Temizlenmemiş bir Kitab-ı Mukaddes bazı sansürlerden olumsuz bir rapor alabilir.”796 Başka bir yazar da şöyle der: “Kitab-ı Mukaddes, eğeer bir Hindu din kitabı yahut bir müslüman din kitabı olmuş olsaydı elbette ona da yasak damgasını vuracaklardı. Fakat onlar kendilerine ait ‘Kutsal Kitab’a karşı son derece âcizdirler. Çünkü onların kurtuluşu ona bağlıdır.”
Muharref Tevratta Kadın
Kadın hor, erkek çok üstündür: “Çünkü kocan, seni yaratandır.”797 “(Rab Allah) Kadına dedi: Zahmetini ve gebeliğini ziyadesiyle çoğaltacağım; ağrı ile evlat doğuracaksın. Ve arzun kocana olacak, o da sana hâkim olacaktır. Ve Âdem'e dedi: Karının sözünü dinlediğin ve: Ondan yemeyeceksin, diye sana emrettiğim ağaçtan yediğin için, toprak senin yüzünden lânetli oldu.“798 “Kadının öğretmesine ve erkeğe hâkim olmasına izin vermem, ancak sükûtta olsun. Âdem aldanmadı. Fakat kadın aldanarak suça düştü.”799 Kadın (Havvâ) Âdem’in kaburga kemiğinden yaratıldı: 800
“Çünkü kocan seni Yaratandır; onun ismi orduların Rabbidir; ve seni fidye ile Kurtaran İsrail’in Kuddûsüdür; ona bütün dünyanın Allahı denecektir.”801
Âdet gören kadın murdardır: “Ve eğer bir kadının akıntısı olur ve bedeninde akıntısı kan olursa yedi gün murdarlığında kalacak ve ona her dokunan akşama kadar murdar olacaktır. Ve murdarlığında üzerinde yattığı her şey murdar olacak, üzerinde oturduğu her şey de murdar olacaktır. Onun yatağına dokunan her adam, kadının üzerinde oturmakta olduğu herhangi bir şeye dokunan her adam murdar. Kadının oturmuş olduğu yatak üzerinde bir şey varsa adam ona dokunursa akşama kadar murdar ve eğer âdet zamanında değilken çok günler kan akıntısı olursa murdardır. Yatağı, üzerine oturduğu her şey murdar. Bu şeylere dokunanların hepsi murdar olacak ve esvabını yıkayacak ve suda yıkanacak ve akşama kadar murdar olacaktır. Fakat akıntısından tâhir olursa, o zaman kendisine yedi gün sayacak ve ondan sonra tâhir olacaktır. Ve sekizinci günde iki kumru
795] Hezekiel, 16/15-34, s. 800-801
796] ‘The Plain Truth, Ekim 1977
797] İşaya, 54/5, s. 714
798] Tekvin, 3/16-17, s. 3; Ahd-i Cedid’deki kadını aşağılayan ifadeler için bk. Pavlos’un Efesoslulara Mektubu, 5/22-24, s. 201 ve Pavlos’un Korintoslulara I. Mektubu, 11/3-9, s. 177
799] Pavlos’un I. Timoteos’a Mektubu, 2/11-15, s. 218
800] Tekvin, 2/21-23, s. 2
801] İşaya, 54/5, s. 714
- 114 -
KUR’AN KAVRAMLARI
veya iki güvercin yavrusu alıp, kâhine getirecek. Kâhin takdime edecek onun için murdarlığının akıntısından dolayı Rabbin önünde keffâret edecektir.“802
Ahd-i Atik’de Savaş, Sömürü ve Irkçılık
“Ele geçen her adamın gövdesi, delik deşik edilecek ve tutulan her adam kılıçla düşecek. Yavruları da karıları da kirletilecek. (...) Ve yayları gençleri yere çalacak ve rahmin semeresine acımayacaklar; gözleri çocukları esirge meyecek.” 803
“Atalarının fesadından ötürü, onun oğullarını boğazlayacak yer hazırlayın da ayağa kalkmasınlar ve diyarı kendilerine mülk edinmesinler ve dünya yüzünü şehirlerle doldurmasınlar. Ve orduların Rabbi diyor: Onlara karşı kalkacağım ve adı bâki kalanı ve oğlu ve torunu Babil’den kesip atacağım, Rab diyor.” 804
“Milletlerin zenginliği sana gelecek. (...) Ve ecnebiler senin duvarlarını yapacaklar ve kralları sana hizmet edecekler; çünkü seni öfkemde vurdum, fakat lütfumla sana merhamet ettim. Ve kapıların daima açık duracak; milletlerin servetini ve sürgün getirilen krallarını sana getirsinler diye gece gündüz kapanmayacaklar. Çünkü sana kulluk etmiyen millet ve ülke yok olacak ve o milletler tamamen harap olacak. (...) Ve seni sıkıştıranların oğulları sana eğilerek gelecekler; ve seni hor görenlerin hepsi senin ayaklarının tabanında yere kapanacaklar ve sana: Rabbin şehri, İsrail Kuddûsünün Sion'u diyecekler. (...) Ve milletlerin sütünü emeceksin ve kralların memelerini emeceksin. (...) Tunç yerine altın getireceğim ve demir yerine gümüş ve ağaç yerine tunç ve taş yerine demir getireceğim.“ 805
“Ve yabancılar durup sürülerinizi güdecekler ve ecnebiler çiftçileriniz ve bağcılarınız olacak. (...) milletlerin servetini yiyeceksiniz ve onların izzeti size geçecek.” 806
“Allah’ın Rab, mülk olarak almak için gitmekte olduğun diyara seni götüreceği ve senin önünden çok milletleri, Hittîleri ve Girgaşîleri ve Amorileri ve Kenanlıları ve Perizzîleri ve Hivîleri ve Yabusîleri, senden daha büyük ve daha kuvvetli yedi milleti kovacağı ve Allah’ın Rab onları senin önünde ele vereceği ve sen onları vuracağın zaman, onları tamamen yok edeceksin; onlarla ahdetmeyeceksin ve onlara acımayacaksın; ve onlarla hısımlık etmeyeceksin; kızını onun oğluna vermeyeceksin ve onun kızını oğluna almayacaksın.” 807
“Ve Allah’ın Rabbin sana teslim edeceği bütün kavmları bitireceksin; gözün onlara acımayacak. (...) Ve Allah’ın Rab, onları senin önünde ele verecek ve onları helâk edinceye kadar büyük kırgınla kıracak. Ve onların krallarını senin eline verecek, adlarını göklerin altından yok edeceksin; sen onları yok edinceye kadar kimse senin önünde duramayacak.” 808
802] Levililer, 15/19-32, s. 114-115
803] İşaya, 13/15, 16, 18, s. 682-683
804] İşaya, 14/21, 22, s. 683
805] İşaya, 60/5, 10, 11, 12, 14, 16, 17, s. 718-719
806] İşaya, 61/5, 6, s. 719
807] Tesniye, 7/1, 2, 3, s. 184
808] Tesniye, 7/16, 23, 24, s. 185
TEVRÂT
- 115 -
“(Rab dedi:) Sen benim topuzum ve cenk silâhlarımsın. Ve seninle milletleri kıracağım ve seninle ülkeler helâk edeceğim (...) ve seninle erkeği ve kadını kıracağım ve seninle kocamış adamı ve genci kıracağım ve seninle genç adamı ve ere varmamış kızı kıracağım ve seninle çobanı ve sürüsünü kıracağım ve seninle çiftçiyi ve çiftini kıracağım ve seninle valileri ve kaymakamları kıracağım.”
“Mülklerini alacağınız milletlerin yüksek dağlar üzerinde ve tepeler üzerinde ve her yeşil ağaç altında ilâhlarına ibâdet ettikleri bütün yerleri mutlaka harap edeceksiniz.” 809 (Başka mâbedlere karşı bu acımasız tavrı, müslümanların Mescid-i Aksâ’sı için de düşünüyorlar)
Irkçılık:
“Sen Allah’ın Rabbe mukaddes bir kavmsin ve Rab, yer üzerinde olan bütün kavmlardan üstün olarak, kendisine has bir kavm olmak üzere seni seçti.”810
“Ve aranızda yürüyeceğim ve sizin Allah’ınız olacağım ve siz benim kavmim olacaksınız.” 811
“İbranîlerin Allah’ı Rab.” 812
“İşte şimdi bildim ki bütün dünyada Allah yoktur, ancak İsrail’de vardır.” 813
“Mukaddes millet, kâhinler melekûtu, bütün kavmlardan has.” 814
“Bütün İsrail zürriyeti RABDE suçsuz olup övünecekler.” 815
“Yabancıya faizle ödünç verebilirsin; fakat kardeşine faizle ödünç vermeyeceksin; ta ki, mülk olarak almak üzere gitmekte olduğun diyarda elini atacağın her şeyde Allah’ın Rab seni mübarek kılsın.” 816
“Eğer İsrail oğullarından, kendi kardeşlerinden bir canı çalan adam bulunursa ve ona köle gibi davranır, yahut onu satarsa, o zaman o hırsız ölecektir ve aranızdan kötülüğü kaldıracaksın.” 817
“O Allah ki, bana öçler verir, kavmleri bana tâbi kılar.” 818
“İsrail onun mirasının sıptıdır; ismi orduların RABBİDİR. Sen benim topuzum ve cenk silâhlarımsın. Ve seninle milletleri kıracağım; ve seninle ülkeler helâk edeceğim; ve seninle atı ve binicisini kıracağım ve seninle cenk arabasını ve binicisini kıracağım ve seninle kocamış adamı ve genci kıracağım ve seninle çobanı ve sürüsünü kıracağım ve seninle çiftçiyi ve çiftini kıracağım ve seninle valileri ve kaymakları kıracağım.” 819
809] Tesniye, 12/2, s. 189
810] Tesniye, 14/2, s. 191
811] Levililer, 26/12, s. 127
812] Çıkış, 10/3, s. 63
813] II. Krallar, 5/15, s. 373
814] Çıkış, 19/5, 6, s. 73
815] İşaya, 45/25, s. 708
816] Tesniye, 23/20, s. 200
817] Tesniye, 24/7, s. 201
818] II. Samuel, 22/48, s. 332
819] Yeremya, 51/19-23, s. 777
- 116 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ey Habeşler, siz de benim kılıcımla öldürüleceksiniz.” 820
“Ve yahudiler bütün düşmanlarını kılıçtan geçirdiler ve öldürdüler ve yok ettiler ve kendilerinden nefret edenlere istedikleri gibi yaptılar. (...) ve kendilerinden nefret edenlerden yetmiş beş bin kişiyi öldürdüler.” 821
“Ve Mısırlıların gözlerinde bu kavma lütuf vereceğim; ve vâki olacak ki, gittiğiniz zaman eli boş gitmeyeceksiniz. Fakat her kadın komşusundan ve evinde olan misafirden gümüş şeyler ve altın şeyler ve esvaplar isteyecek; ve oğullarınızı ve kızlarınızı onlarla süsleyeceksiniz; ve Mısırlıları soyacaksınız.”822 (Görüldüğü gibi, bu cümlelerde başka kavimlerden hırsızlık emredilmektedir.)
“Para faizi olsun, zahire faizi olsun yahut ödünç verilen her şeyin faizi olsun, faizle kardeşine ödünç vermeyeceksin. Yabancıya faizle ödünç verebilirsin.” 823
“Komşunun bağına girdiğin zaman canının istediği gibi doyuncaya kadar üzüm yiyebilirsin, fakat kabına koymayacaksın, komşunun ekinine girdiğin zaman elinle başakları koparabilirsin, fakat komşunun ekinine orak salmayacaksın.” 824
“Hiçbir leş yemeyeceksiniz; onu yesin diye şehirlerinde olan garibe verebilirsin; yahut yabancıya satabilirsin; çünkü sen Allah’ın Rabbe mukaddes bir kavmsın.” 825
İsrail-Filistin: “Ve o gün vâki olacak ki, Aşur'dan ve Mısır'dan ve Patros'tan ve Kuş'tan ve Elam'dan ve Şinar'dan ve Hamat'tan ve denizin adalarından arta kalacak olan kavmının bakiyesini kurtarmak için Rab yine ikinci kere elini uzatacak. Ve milletler için bir bayrak kaldıracak ve İsrail'in sürgünlerini toplayacak ve yerin dört köşesinden Yahuda'nın dağılmış adamlarını bir araya getirecek. Efraim'in kıskançlığı da kalmayacak ve Yahuda'yı sıkıştıranlar kesilip atılacak; Efraim Yahuda'yı kıskanmayacak ve Yahuda Efraim'i sıkıştırmayacak. Ve garp tarafında Filistîlerin sırtına uçup atılacaklar, şark oğullarını birlikte çapul edecekler. Edom ve Moab üzerine ellerini atacaklar ve Ammon oğulları onların sözünü dinleyecekler.“ 826
“Çünkü Rab Yakub’a acıyacak ve İsrail’i yine seçecek ve onları kendi toprakları üzerine koyacak ve yabancı onlarla birleşecek ve Yakub evine yapışacaklar. Ve kavmlar onlar alıp köle ve cariye olarak kendine mülk edinecek ve kendilerini sürgün etmiş olanları sürgün edecekler ve kendilerine gadretmiş olanlara hâkim olacaklar.” 827
“Baştanbaşa, Ey Filistin, seni vuran değnek kırıldı diye sevinme. (...) senin kökünü kıtlıkla öldüreceğim ve artakalanların öldürülecek. Ulu, ey kapı, feryat et ey şehir; baştanbaşa ey Filistin, eridin; çünkü şimalden duman geliyor
820] Tsefanya, 2/12, s. 887
821] Ester, 9/5-6, s. 498-499
822] Çıkış, 3/21-22, s. 56
823] Tesniye, 23/19-20, s. 200
824] Tesniye, 23/24-25, s. 200
825] Tesniye, 14/21, s. 192
826] İşaya, 11/11-14, s. 682
827] İşaya, 14/1, 2, s. 683
TEVRÂT
- 117 -
ve onun askerinde kaçak yoktur. Ve o milletin ulaklarına ne cevap verilecek? Denecek ki, Rab Sion’un temelini kurmuştur ve kendi kavminin düşkünleri ona sığınacaklardır.”828
“Deniz kıyısında oturanların, Keretîler milletinin vay başına! Ey Kenan, Filistîler diyarı, Rabbin sözü size karşıdır; seni yok edeceğim, öyle ki, artık sende oturan kimse olmayacak.”829 830
Ahd-i Cedi’de de bu bakış açısı vardır: Meselâ, yahudi olmayan başka ırklar köpektir.831
Recm Cezası ve Diğer Bazı Cezalar: “Ve başka birinin karısı ile zina eden, komşusunun karısı ile zina eden adam hem o hem kadın mutlaka öldürülecektir.”832; “Ve bir adam kadınla yatar gibi erkekle yatarsa, ikisi menfur şey yapmışlardır; mutlaka öldürüleceklerdir; kanları kendi üzerlerinde olacaktır.”833; “Ve bir hayvanla yatan adam mutlaka öldürülecektir; hayvanı da öldüreceksiniz. Ve bir kadın bir hayvana yaklaşmak üzre onun yanına giderse, kadını ve hayvanı öldüreceksin; mutlaka öldürülecekler; ve kanları kendi üzerinde olacaktır.” 834
Nice kadınlarda kanın ilk gece gelmediği meşhur bir olaydır. Tıp da bunun normal olduğunu söyler. Ama Kitab-ı Mukaddes’te böyle bir olay, normal kabul edilmez; kesin zina kabul edilip ceza emredilir: “Ve işte: Senin kızında kızlık nişanlarını bulmadım, diyerek ona ayıp şeyler isnat etti; ve lâkin kızımın kızlık nişanları bunlardır. Ve esvabı şehrin ihtiyarları önüne serecekler. Fakat bu şey, genç kadında kızlık nişanları bulunmadığı, hakikatsa, o zaman genç kadını babasının evinin kapısına çıkaracaklar ve şehrinin adamları onu taşla taşlıyacaklar ve ölecek, çünkü babasının evinde zina etmiş olmakla İsrailde alçaklık etmiştir; ve aranızdan kötülüğü kaldıracaksın.”835 Tecavüze uğrayan yahûdi veya hıristiyan bir kadın kendisine tecavüz eden erkekle evlenmek zorundadır: “Eğer bir adam kız olan nişanlanmamış genç bir kadın bulursa ve onu tutup onunla yatarsa ve onlar bulunurlarsa; o zaman onunla yatmış olan adam genç kadının babasına elli şekel gümüş verecektir ve kadın onun karısı olacaktır, çünkü onu alçaltmıştır; bütün ömrünce onu boşıyamayacaktır.” 836
“Ve Rab Mûsâya söyliyip dedi: Lânet edeni ordugâhın dışarısına çıkar; ve kendisini işitenlerin hepsi ellerini onun başı üzerine koysunlar ve bütün cemaat onu taşlasınlar. Ve İsrail oğullarına söyleyip diyeceksin: Her kim Allah’ına lânet ederse suçunu yüklenecektir. Ve Rabbin ismine küfreden mutlaka öldürülecektir; bütün cemaat mutlaka onu taşlayacaklar; garip olsun yerli olsun, Rabbin ismine küfrettiği zaman öldürülecektir.” 837
828] İşaya, 14/29, 30, 31, s. 684
829] Tsefanya, 2/5, s. 887
830] Ayrıca bu konularda diğer örnekler için, bk. s. 212, 370, 697, 777; 772, 828, 286, 794, 223, 464, 221, 197, 540, 370, 715, 178, 201, 331, 724, 777
831] Matta, 15/21-27, s. 17
832] Levililer, 20/10, s. 120; Yine, bk. Tesniye, 22/22-27, s. 199
833] Levililer, 20/13, s. 120
834] Levililer, 20/15-16, s. 120
835] Tesniye, 22/17, 20-21), s. 199
836] Tesniye, 22/28-29, s. 199-200
837] Levililer, 24/13-16, s. 124-125
- 118 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ve bir kimse bir adamı vurursa mutlaka öldürülecektir. Ve bir hayvanı vuran, can yerine can olarak onu ödeyecek. Ve bir kimse komşusunu sakatlarsa, kendisine de yaptığı gibi yapılacaktır; kırık yerine kırık, göz yerine göz, diş yerine diş olmak üzere, adamı nasıl sakat etti ise, kendisine de öylece edilecektir. Ve hayvanı vuran odu ödeyecek; ve adamı vuran öldürülecektir.” 838
“Adamlar birbiriyle kavga ederken birinin karısı yaklaşıp kocasını dövenin elinden onu kurtarmak için elini uzatır ve onu utanılacak yerlerinden tutarsa; o zaman kadının elini keseceksin, gözün ona acımayacaktır.” 839
“Eğer bir adamın, inatçı ve âsi, babasının sözünü ve anasının sözünü dinlemiyen ve kendisini tedip ettikleri halde onları dinlemeyen bir oğlu olursa; o zaman babası ve anası onu tutacaklar ve onu şehrinin ihtiyarlarına ve yerinin kapısına çıkaracaklar çıkaracaklar ve şehrinin ihtiyarlarına diyecekler: Bu bizim oğlumuz inatçı ve âsidir, sözümüzü dinlemez; obur ve ayyaştır. Ve şehrinin bütün adamları onu taşla taşlayacaklar ve ölecek; ve aranızdan kötülüğü kaldıracaksın; ve bütün İsrail işitip korkacaklar.”840 “Çünkü babasına yahut anasına lânet eden her adam mutlaka öldürülecektir; babasına yahut anasına lânet etmiştir; kanı kendi üzerinde olacaktır.” 841
Hz. Mûsâ’nın Ölümü ve Sonrasından Bahseden Mûsâ’ya Vahyedilen Kitap!
Tevrat olarak adlandırılıp Hz. Mûsâ’ya indirildiği kabul edilen Kitab-ı Mukaddes’in ilk beş kitabında (Tekvin, Çıkış, Levililer, Sayılar ve Tesniye) 700’den fazla ifade var ki, bu kitapların İlâhî olmadığını isbat etmekle kalmaz; aynı zamanda Hz. Mûsâ’nın da onlara karışmadığını gösterir. Bu kitapları rastgele açınca görürsünüz ki; “Ve Rab ona söyledi, çekil...”, “Ve Mûsâ Rabbe dedi, halk gelemez...”, “Ve Rab Mûsâ’ya dedi, halkın önünde devam et...”, “Ve Rab Mûsâ’yı çağırdı...”842 Açık ve âşikârdır ki bunlar ne Allah’ın, ne de Mûsâ'nın sözleridir. Bunlar, rivâyetleri yazan üçüncü bir şahsın ifadesini gösterir.
Hz. Mûsâ (a.s.) vefatından önce kendi ölüm ilânını vermiş olabilir mi? “Ve Rabbin sözüne göre, Rabbin kulu Mûsâ orada, Moab diyarında öldü. Ve Moab diyarında Beyt-peor karşısındaki derede onu gömdü; fakat bugüne kadar kimse onun kabrini bilmez. Ve Mûsâ öldüğü zaman yüz yirmi yaşında idi; gözü zayıflamadı ve kuvveti eksilmedi. Ve İsrail oğulları, Moab ovasında, otuz gün Mûsâ'ya ağladılar; ve Mûsâ için yas ağlama günleri tamam oldu... Mûsâ gibi Rabbin yüz yüze bildiği bir peygamber daha İsrail'de çıkmadı.“ 843
Görüldüğü gibi bu cümlelerde Hz. Mûsâ’nın vefatından, gömülmesinden ve sonrasından bahsediliyor. Hz. Mûsâ’dan çok sonraları kaleme alındığı anlaşılan bu yazıları, Hz. Mûsâ’ya mal etmeye çalışan yahûdilere ve hıristiyanlara Allah akıl ve hidâyet versin!
838] Levililer, 24/17-21, s. 125
839] Tesniye, 25/11-12, s. 202
840] Tesniye, 21/18-21, s. 198
841] Levililer, 20/9, s. 120
842] Meselâ, bk. Teasniye, 34. Bölüm, s. 215
843] Tesniye, 34/5-8, 12, s. 215
TEVRÂT
- 119 -
Talmud
Yahudilerin dînî kanunlarını tefsir eden ve bu kanunlara göre ortaya çıkabilecek yeni problemlerine çözüm getiren en önemli derleme kitap, Talmud’dur.
İbranca “Lilmod” (Öğrenmek, öğretmek) kökünden alınmış bir kelimedir ve kaideler, esaslar toplamı anlamına gelir. Kelimenin İbranca-Aramca karışımı olduğunu söyleyen dilciler de vardır.
Yahudiler nazarında Kitab-ı Mukaddes'ten sonra en önemli yeri işgal eden Talmud iki kasımdır: 1. Mişna (Daha çok şifahî dînî gelenekleri ihtiva eder), 2. Gemara (bir nevi Mişna'nın tefsiridir). Genellikle dinler tarihçileri her iki yorumun M.S. II. yy.da yaşamış olan Yuda Hanasi adındaki bir haham tarafından yazıldığı görüşündedirler. Talmud'a inanmayan, gerçek anlamda bir Yahudi sayılmaz. Nitekim Karaim ve Habeşistan Yahudileri yalnız Tevrat'a inandıkları için hakiki Yahudilikten uzak tutulmuşlardır. Bir başka açıdan Talmud, 1. Filistin (Kudüs) Talmudu, 2. Bâbil Talmudu olmak üzere yine iki noktadan ele alınabilir.844 Kudüs Talmudu, Bâbil Talmudu’ndan daha önemli ve önceliklidir.
Yahudiliğin mukaddes kitabı Tevrat (Tora) birtakım değişikliklere uğramasına rağmen, yazılı bir metin halinde günümüze kadar gelebilmiştir. Bu yazılı Tevrat’ın anlaşılmasında zorluk çekilen veya çözülemeyen problemlerin hallinde Talmud’un kıyas ve yorumlarından yararlanılır. Yeniden bir Tevrat gelmeyeceğine göre, zamanın değişen şartlarında, Yahudi toplumunun ortaya çıkan problemlerine kim, hangi otorite çözüm getirecektir? Yahudi toplumu, Tevrat ve Hz. Mûsâ’nın uygulamalarında cevapsız kalan problemlerini Talmud’la çözmeye çalışmaktadır. Tesbit edilebildiğine göre Talmud M. Ö. 200’den M. S. 500’e kadar Yahudiliğin hikmet, gelenek ve problemleri üzerinde, din adamlarınca (haham) yapılan tartışmalar sonucu vücut bulmuştur. Ancak Talmud’un, Tevrat emirlerinin uygulanmasıyla ilgili bütün ayrıntıları ihtiva ettiğini söylemek mümkün değildir.845 Daha geniş anlamda Talmud, Mişna ve Gemara’ya yapılan yorum ve ilâvelerin genel adı olmuştur. Bu bakımdan dinler tarihçilerinden bazılarına göre Talmud’u, sırf Tevrat yorumu olarak değerlendirmek doğru değildir. 846
Romalı Titus ordularının (M.S 70) Beyt Na Miktaş (Mâbed, Mukaddes Ev)’i tahrip etmeleri ve Yahudilerin, dünyanın değişik birçok bölgelerine dağılmalarından sonra şifahî geleneğin kaybolarak unutulmasını önlemek için Mişna’nın derlemesi gerekiyordu. İşte bu önemli işi haham Rav Akiba üstlendi. Daha sonra onun öğrencisi Meir, Mişna’yı daha sabit ve anlaşılır hale getirerek sadeleştirdi. Yeni bir haham olan Yehuda Ha-Naşi ise, Mişna’ya kesin ve son şeklini verdi. (M.S 200). Ancak bu işlem, daha sonraki nesillerin Mişna’ya ilâveler ve açıklamalar yapmadığı anlamına gelmez. Mişna’nın matbu ilk nüshası Venedik (1492)’de yayımlandı. 847
Bazı dinler tarihçileri Gemara’yı dar anlamda Talmud olarak tanımlamayı tercih etmişlerdir.
Yahudi toplumu, şifahî geleneklerinin kaybolmaması yolunda çok gayret
844] L. Ma’luf, el-Müncid, s. 113
845] O. Hançerlioğlu, İnanç Sözlüğü İstanbul. 1975, s. 609
846] Ş. Tan. Yahudileri Tanıyalım, İstanbul, 1968, s. 79
847] Zaferullah İslam Han, Yahudilikte Talmud’un Mevkii, çev. M. Aydın, İstanbul, 1981, s. 43
- 120 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sarfetmiştir. Nitekim M. 351 yılında Ursicinus’un ağır baskılarına rağmen Yahudiler M.S. 400-500 yılları arasında Talmud’un derlenmesi için büyük çaba harcamışlardır. Ancak bu Talmud, Kudüslü din bilginlerinden çok, çevre illerin din bilginlerince derlenmiştir. Kudüs Talmudu’nun matbu ilk nüshası Venedik (1523)’de yapılmıştır, takriben 750.000 kelimeyi ihtiva etmektedir.
Bâbil Talmudu’nun derlenerek yazılmaya başlanması 500-600 yıllarına rastlar. Bu Talmud’un esasını, Yehuda Ha-Naşi’nin hazırladığı Mişna ile Rav Abba Areka’nın yaptığı şerhler oluşturmuştur. Bâbil Talmudu’nun bazı metinleri 1484’de basıldıysa da, tam metin Venedik (1523)’de yayımlanmıştır ve takriben 2.500.000 kelimeden mürekkeptir. Kudüs Talmudu’nun % 15’ini, Bâbil Talmudu’nun da % 30’unu hikâye ve kıssalar teşkil eder. Haga adı verilen bu hikâyeler Yahudi okullarında ders gibi okutulur. Denebilir ki, Yahudi edebiyatının M.Ö. III. y.yıl ile M.S. V. y.yılları arasındaki döneminde Talmud’un büyük rolü olmuştur.
Yahudiler Tevrat kadar Talmud’a da hürmet ederler. Talmud’un ilkeleri değiştirilemez ve tartışılamaz. Ancak bazı uygulamalarda bölgesel farklar gözetilse de, Talmud’un ihtiva ettiği esas hükümler bütün Yahudileri şâmildir. Yahudi cemaati kuvvetini, millî ve dînî bayramlara saygı kadar, Talmud’a da aşırı bir şekilde bağlılığından almaktadır. 848
Mişna: İbrânîce öğreti anlamına gelir. Yahûdi geleneğindeki hukuka ilişkin görüş ve fetvâların Rabbi Akiba ve Rabbi Yudah tarafından toplanarak sistematik şekilde derlenmesinden oluşan kitaptır. Rabbi Yudah’ın derlediği Mişna, önceki yahûdi din bilginlerinin görüş ve değerlendirmelerini de verdikten sonra ilgili konudaki geçerli hukukî hükmü belirtir. Mişna, altı ana bölümden oluşur. Bunlar tarımla ilgili hukuk, şabat ve bayramlar, aile hukuku, sivil ve ceza hukuku, tapınakla ilgili hukuk, kurbanlar ve temizlik hukuku konularıyla ilgilidir. Sonraki dönemlerde gerek Filistin'de gerekse Babil bölgesinde Mişna'ya çeşitli yorum ve şerhler yazılmıştır. Bu yorum ve şerhlerden Filistin ve Babil Gemara'sı meydana gelmiştir.
Gemara: Yahûdilikte rabbilerin Mişna’ya yaptıkları yorumlar için kullanılan bir terimdir. Bunlar Filistin ve Babil’deki yahûdi din bilginlerince çok tartışıldı ve hem Mişna hem de Gemara, 5. yy’dan itibaren Filistin ve Babil Talmudlarına dönüştürüldü.
Gematria: Yahûdilikte rabaylar tarafından, sözcüklerden gizli anlamlar çıkarmak için kullanılan bir yorum metodudur. Buna göre İbrancadaki her harf bir sayısal değere sahiptir ve kelimelerdeki harflerin bu sayısal değerleri hesaplanarak bundan çeşitli yorumlar çıkarılabilir. Bu metot hıristiyan ve müslüman geleneğinde de (Ebced hesabı şeklinde) uygulanmaktadır.
Kabala (Kabbalah, kabbala): “Gelenek”. Yahûdi mistisizminin genel adıdır. Kitab-ı Mukaddes’in gizemli yorumlarına dayalı olan Kabala kültü, muhtemelen Filistin’de başladı; ancak 6. yy.’dan itibaren Babil bölgesinde gelişti. Bu çerçevede iki önemli çalışma meydana getirildi. Bunlardan birisi ulûhiyet boyutlarını veren şiur Komah ya da İlâhî Yüceliğin Ölçüleri, diğeri ise sayı ve harflerin yaratıcı gücünü tartışan Sefer Yesirah ya da Yaratılış Kitabı’dır. Sonraki dönemlerde
848] Osman Cilacı, a.g.e. c. 6, s. 109-110
TEVRÂT
- 121 -
Kabala kültü, batı Avrupa’da yahûdi diasporası arasında yayıldı. 13. yy.da Yudah (Dindar Yudah), Almanya’da Sefer Hasidim’i yazdı. Ayrıca İspanya’da Moses de Leon, daha sonraları yahûdi mistisizminin temel kitabı haline gelen Zohar’ı derledi. Kabala kültüne dayalı sistemi ifâde eden Kabalizmde Tanrıdan En Sof (sınırsız) olarak bahsedilir.
Kabala, yahûdilerin harfçilik ve sayıcılıkla karışık gizemsel evren öğretisidir. Vahdet-i vücut anlayışına benzer tanrısal bir doğalaşmanın içrekliğe önem verenlerce pek üstün sayılan sırlarını kapsar. Sefer Jezirah ve Sefer Hazzohar adlarını taşıyan iki kitaptan oluşan Kabala’nın yazılışı, Ortaçağ boyunca sürmüş ve Ortaçağın sonuna doğru tamamlanmıştır. Kabala’ya göre Tanrı kendisini dışlaştırmış ve evrendeki her şey bu dışlaşmayla oluşmuştur. Bu oluşma, Sefirot (Daireler) adı verilen otuz iki daire aşamasıyla gerçekleşmiştir. Bu dairelerden her biri, Tevrat’ın Tanrıya verdiği adlardan birini alır. İlk on daire, yaratıcı sözdür (kelâmdır). Bundan sonra gelen yirmi iki daire, bu yaratıcı sözü meydana getiren alfabenin yirmi iki harfini karşılar. Her harf aynı zamanda belli bir sayıdır. Tanrısal sır bu harf ve sayılarda gizlenmiştir ki, okumasını bilene açılır. İbrânîce Kabbalah deyimi Kibbel kökünden türetilmiştir ve gelenek (an’ane) anlamındadır.
Tahrif
Bir kelimede harflerin yerini veya bir harfi değiştirme, bozma. Bir ibarenin anlamını değiştirme. İlâhî kitaplar üzerinde herhangi bir kelimenin bile bile değiştirilmesi.
İslâm dinine göre birkaç çeşit tahrif vardır: 1. Bir kelimenin bazı harflerini yanlış telaffuz ederek ona başka mânâ vermek, 2. Bir hadis veya âyete tefsir yoluyla değişik mânâ vermek, 3. Metinler arasında bile bile değişiklik yaparak Kur’ân-ı Kerim ve Hadis-i Şerif’lerde mevcut olmayan bir kelimeyi metinlere eklemek sûretiyle varmış gibi göstermek.
Dinî bir metnin aslını bozma ve değiştirme anlamına gelen tahrif, İslâm literatüründe genellikle Tevrat ve İncil'in geçirdiği değişiklikler ve aslının bozulmasını ifade için kullanılır. Yapılan araştırmalar Tevrat'ta, Allah'ın kelâmı olarak kabul edilebilecek az sayıda ibare ve bölümün bulunduğunu ortaya koymuştur. İlâhî metin olma niteliğindeki bu az sayıda ibare ve bölüme de haham, kâhin ve Yahudi müfessirleri tarafından söz, hikâye, vaaz ve telkinler ilâve edilmiştir. Bu bakımdan, ilâvelerin ayıklanarak aslî metnin ortaya çıkarılması oldukça zordur.
Hz. Mûsâ, İsrailoğullarından verdiği tâlimatlara uymalarını, Allah'ın emir ve yasaklarını gelecek nesillere öğretmelerini, evde olsun, yolda olsun, her oturuş kalkışta bunlardan söz etmelerini ve Tevrat'a iyi sahip olmalarını istemiş, onlardan söz almıştı. Fakat onlar Hz. Mûsâ'nın samimi nasihatini ciddiye almadıkları gibi, Tevrat'ı muhâfaza ve nesilden nesile intikal ettirmek görevini de yerine getirmemişlerdir. İsrailoğulları tâ başından beri Allah kelâmı olan Tevrat'a daima ilgisiz kalmışlardır. O kadar ki, Hz. Mûsâ'dan yedi yüz yıl sonra Kudüs'teki Süleyman Mâbedi'nin baş râhibi ile dönemin hükümdarı, kendilerine Allah tarafından Tevrat adında bir kitabın verildiğinden nerede ise haberleri bile yoktu.
Tevrat'ın nesilden nesile sağlam bir şekilde intikali konusunda Yahudi din adamlarının en büyük suçu, bu ilâhî kitabı okuma keyfiyetini kendi tekellerine almış olmalarıdır. Bundan dolayıdır ki Tevrat Yahudi halkının bildiği ve okuduğu
- 122 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir kitap mâhiyetini alamamış, halk bu Allah Kelâmından kopuk yaşamıştır. Daha sonraları Yahudiler arasında bid'at ve cehalete dayanan uygulamalar ortaya çıkınca, din âlimleri bir yandan bid'at ve cehaletle mücadeleye girişmiş, bir yandan da bozuk inanç ve uygulamalara karşı Tevrat'tan kanıtlar bulmaya çalışmışlardı. Tevrat'tan kesin cevap bulamadıkları hususları da bizzat kendileri Tevrat'a eklemişlerdir.
Yahudi âlim ve hahamları, kesin cevap bulamadıkları noktalarda Tevrat'ı yalnız kendi anlayışları doğrultusunda yorumlamakla kalmamışlar, uygun gördükleri metinleri ekleyerek bazı yerleri de çıkarmışlardır. Sonuçta bu ilâve ve çıkarmalar gerçek Tevrat'ı tanınmaz hale getirmiştir.
Aynı tür bir tahrif hadisesine diğer ilâhi kitap olan İncil'de de rastlanmaktadır. Hıristiyan râhipleri kendi yorum ve hayal mahsulü düşüncelerini, kendi ictihadları doğrultusunda geliştirdikleri din anlayışlarını Allah'ın kelâmı olan İncil'e ekleyerek bu ilâhî kitabı âdetâ anlaşılamayacak hale getirmişlerdir. Kur'an-ı Kerim, Yahudi ve Hıristiyan din adamlarının ilâhî kitaplar üzerindeki bu çirkin tasarruflarını şöyle açıklıyor: “Ey iman edenler! Biliniz ki, hahamlardan ve râhiplerden birçoğu insanların mallarını haksız yollardan yerler ve insanları Allah yolundan engellerler...”849 Bu âyetten anlaşıldığı üzere hahamlarla râhipler, mukaddes kitaplardaki âyetleri dünya menfaati karşılığında da değişmişler veya hükmünü kendilerine göre yorumlamışlardır. Bunlar özellikle Hz. Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliğiyle ilgili âyetleri tahrif etmişler, Kitab-ı Mukaddes'in, Hz. İsa'dan sonra Hz. Muhammed'in geleceğini müjdeleyen âyetlerini yok etmeye çalışmışlardır.
Haham ve râhipler bununla da yetinmemiş, ilâhî kitaplara yaptıkları ilâvelerin aslî metin olduğunu iddia etmişlerdir. Böylece haham ve râhiplerin tarih felsefesi, kelâm, fıkıh, tefsir ve diğer ilim dallarındaki görüş ve yorumları Kitab-ı Mukaddes Külliyâtı içine girerek âdeta Allah kelâmının bir parçası halini almıştır.
Yapılan araştırmalar Ahd-i Atik (Eski Ahit)’in ilk beş kitabının asıl Tevrat olmadığını ortaya koymuştu. Orijinal Tevrat’ın bir nüshası veya bölümü hiç bir yerde yoktur. Bu iddiayı bizzat Tevrat’ın kendisi de doğrulamaktadır. Bugün elde mevcut Tevrat Hz. Mûsâ’nın, ölümüne yakın bir zamanda bu ilâhî kitabı bir sandığa koyarak Hz. Yeşu’ya teslim ettiğini, Bâbil imparatoru Buhtu’n-Nasr’ın Kudüs’ü yakıp yıktığı zaman sandıktaki Tevrat’ın da yanıp kül olduğunu bize bildirmektedir. Bu işgal ve yangından yaklaşık 250 yıl sonra Hz. Üzeyir’in, din bilgini ve hahamların gayreti ve semâvî ilhamla Tevrat’ı yeniden topladığını bizzat İncil rivâyetlerinden öğrenmekteyiz. Bu hâdiseler dışında da çeşitli olaylar, Kitab-ı Mukaddes’in büyük çapta tahrife uğrayarak kaybolmasına sebep olmuştur. Büyük İskender’in fütuhatı sonucunda Yunanlılar diğer kültür eserleriyle birlikte Tevrat’ı da Yunanca’ya çevirmişlerdir. Netice itibariyle Yunan kültürünün tesirinde kalan Yahudiler de Tevrat’ın İbrânice nüshası yerine Yunanca tercümesini kullanmaya başlamışlardır. Bu bakımdan Yunanca tercümelerden bize intikal eden günümüzdeki Tevrat’ın, Hz. Mûsâ’ya vahyedilen Tevrat olduğunu söylemek güçtür. Ancak bütün bunlardan, Tevrat bütünüyle tahrife uğramıştır sonucu çıkarılmamalıdır. Tevrat’ın tamamen tahrif edilmediğini, içinde, Kur’an-ı Kerim’le tezat teşkil etmeyen Hak kelâmı pasajlardan anlamak mümkündür. Nitekim
849] 9/Tevbe, 34
TEVRÂT
- 123 -
Muhammed Hamidullah da, Kitab-ı Mukaddes’in tamamen tahrife uğramadığını, içinde mevcut olan bazı Allah kelâmı cümlelerinden dolayı O’na Kur’an-ı Kerim gibi hürmet gösterilmesi gerektiğini belirtmiştir.850 Ayrıca bugünkü Kitab-ı Mukaddes’de Allah kelâmının yanısıra Yahudi din bilginlerinin tefsir ve tevilleri, İsrailoğullarının tarihi, İsrailli fıkıh bilginlerinin ictihadı vb. yanyana ve içiçedir. Bunlar birbirine öylesine karışmıştır ki, şu Allah kelâmıdır, şu bunun tefsir ve tevilidir diye bir ayrım yapmak çok zor bir iştir. 851
Tevrat’ın dinî hükümleri üzerinde de tahrifler yapılmıştır. Bilindiği üzere Hayberli Yahudiler, zina eden evli bir erkekle evli bir kadın hakkında hüküm vermesi için Hz. Peygamber’e gelmişler, o da suçluların recmedilmeleri gerektiğini, Tevrat852’ın da bunu emrettiğini söylemiştir. Yahudiler ise bunu bildikleri halde o hükmü fakir ve kimsesizlere uyguluyor, aynı suçu işleyen zengin ve mevki sahibi kişileri de kırbaç cezasıyla veya eşeğe ters bindirerek halk arasında dolaştırıyorlardı. Böylece Yahudiler Allah’ın kitabından yüz çevirerek işlerine geleni alıyor, dolayısıyla da şeriatı tahrif ediyorlardı. Hz. Peygamber de hadis-i şeriflerinde Yahudi ve Hıristiyanların “Tefsir etmek sûretiyle kitaplarını tahrif ettiklerini”853, “İsa’dan sonra meliklerin Tevrat’ı değiştirdiklerini”854 “Kitaplarını hem tahrif ettikleri, hem de ilâveler yaptıklarını”855 açıklamıştır.
Kitab-ı Mukaddes'deki tahrif hâdisesinin bir başka delili de, bizzat Tevrat ve İncil'de görülen çelişkilerdir. Tevrat'daki çelişkilerden birkaçını tesbit etmek için856cümlelerini birbirleriyle karşılaştırmak yeterlidir. Aynı şekilde İncil’deki çelişkilerden birkaçını tesbit edebilmek için de857cümleleri karşılaştırmak bir fikir vermek için yeterlidir.
Tevrat’ta Hz. Süleyman’a atfedilen Neşideler Neşidesi bölümü de baştan sona tahriflerle doludur. Bu bölümde bir peygamberin ağzından çıkması mümkün olmayacak sözler vardır. Aynı şekilde yine Hz. Süleyman’a atfedilen Tevrat’ın 1. Krallar ve 2. Krallar bölümünde O’nun, bütün gücünü büyülerden aldığı ifade edilerek, Allah’ın peygamberlerine verdiği mûcizeler gölgelenmek istenmiştir. 858
Tevrât’ın Tahrifi
Bugün elimizde bulunan Tevrat’ın tahrif edildiğine dair deliller pek çoktur. Hz. Mûsâ’nın levhalar şeklinde aldığı ve yahûdilere dikte ettirdiği Tevrat, bugün elimizde bulunan Tevrat’ın aynısı değildir.
Tevrat, Hz. Mûsâ’ya indiği halde, bugün elimizde bulunan Tevrat, Hz. Mûsâ’nın mezarından bahsetmekte, hatta Hz. Mûsa’nın mezarının kaybolduğundan söz etmektedir. Tevrat’ın bu konudaki ifadeleri aynen şöyledir: “Ve
850] Konferanslar, Erzurum 1975, s. 17
851] Mevdudi, Tevhid Mücadelesi, (çev. A. Asrar) İstanbul, 1983, I, 530
852] Tesniye, 22/23-24
853] Dârimî, Mukaddime 56
854] Nesâî, Kudât 12
855] Tirmizî, Tefsir 34/3
856] Tekvin, 1, 27 ile Tekvin, II, 17; Tekvin, XXII, 14 ile Çıkış, Vl, 2-3; 1. Samuel, XVI, 10 ile 1. Tarihler, II, 13-15
857] Yuhanna, IV, 3 ile Matta, XIII, 54-58; Matta, X, 9-10 ile Markos, Vl, 8-10; Luka, 111, 23 ile Matta 1, 16; Luka, 111, 31 ile Matta, 1, 6
858] Osman Cilacı, a.g.e. c. 6, s. 92-94
- 124 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Rabbin sözüne göre, Rabbin kulu Mûsâ orada, Moab diyarında öldü. Ve Moab diyarında Beyt-peor karşısındaki derede onu gömdü. Fakat bugüne kadar kimse onun kabrini bilmez. Ve Mûsâ öldüğü zaman yüz yirmi yaşında idi; gözü zayıflamadı ve kuvveti eksilmedi. Ve İsrâiloğulları Moab ovasında otuz gün Mûsâ’ya ağladılar. Ve Mûsâ için yas ağlama günleri tamam oldu.” 859
Bu ifadelerin sonradan Tevrat’a ilâve edildiği açıktır. Hâlbuki Tevrat’tanmış gibi nakledilmektedir. Tevrat’a bu tür ilâvelerin sonradan sokuşturulduğuna dair bir mâlumat bulunmadığına göre, başka ilâve ya da çıkarmaların bulunmadığından nasıl emin olabiliriz? Bugün elimizde bulunan Tevrat’ın ifade üslûbundan da tahrif edilmiş olduğunu anlıyoruz. Meselâ Tevrat’ın birçok yerinde “Rab, Mûsâ’ya şöyle şöyle yapmasını söyledi” denilmektedir. Belli ki vakaları nakleden üçüncü bir şahıs vardır. Bu nakilleri kimin yaptığı da Tevrat’ta zikredilmemektedir.
Yine Tevrat’ta Allah’ın Âdem’i yaratmaktan dolayı pişmanlık duyduğu anlatılmaktadır.860 Oysa pişmanlık, gelecekte ne vuku bulacağını bilmeyen ya da hevâsına hâkim olamayıp sonradan tasvip etmeyeceği şeyleri yapan hakkında sözkonusu olabilir. Bugün elimizde bulunan Tevrat, Allah’ı bir insan şeklinde nitelemektedir. Meselâ mevcut Tevrat’a göre güya Allah Teâlâ Hz. Mûsâ’ya bir ev yapmasını emretmiş ve Allah’ın kendisi de o evde onlarla beraber oturacakmış. Hz. Mûsâ Allah’ın emrettiği şekilde o evi inşâ ettirmiş, Allah da gelip İsrâiloğullarıyla birlikte o evde oturmuş,861 Allah’ı bir insan şeklinde niteleme Tevrat’ın birçok yerinde vardır. Meselâ Âdem kıssasında şöyle denilmektedir: “Ve günün serinliğinde bahçede gezmekte olan Allah’ın sesini işittiler ve adamla karısı Rab Allah’ın yüzünden bahçenin ağaçları arasına gizlendiler. Ve Rab Allah adama seslenip ona dedi: Neredesin? Ve o dedi: Senin sesini bahçede işittim ve korktum, çünkü ben çıplaktım ve gizlendim. Ve dedi: Çıplak olduğunu sana kim bildirdi? Ondan yeme diye sana emrettiğim ağaçtan yedin mi?”862 Burada anlatılanlara göre Allah, Âdem’in yaptıklarından haberdar değildir. Günün serinliğinde bahçede gezinirken(!) olaydan haberdar olmuştur!
Mevcut Tevrat’a göre Hz. Yakup Allah’la güreşmiş ve uzun müddet süren bu güreş sonucunda Allah’ı yenmiştir.863 Tevrat’ın peygamberlere bakışı da sağlıklı bir bakış değildir. Elimizdeki Tevrat’a göre Hz. Lût iki kızıyla zinâ etmiştir.864 Yahûdilerin kutsal saydıkları diğer kitaplarda da peygamberler hakkında bu tür iftirâlar vardır. “İkinci Samuel” isimli kitaplarında Hz. Dâvud’un, bir komutanın karısına âşık olduğu ve bu komutanı savaşa göndererek ölümüne sebep olduğu, öldürülmesinden sonra da karısıyla evlendiği anlatılmaktadır. 865
Tevrat’tan yapmış olduğumuz bu nakiller, bugün elimizde bulunan Tevrat’ın ilâve ve tahriflerle dolu olduğunu açıkça göstermektedir. İsrâiloğullarının kitaplarını tahrif ettiğini bizzat Tevrat’ın kendisi itiraf ederek, Yeremya peygamberin
859] Kitab-ı Mukaddes, Tesniye 34/5-8
860] Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 6/6-7
861] Kitab-ı Mukaddes, Çıkış 25 ve devamı
862] Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 2/8-11
863] Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 32/221-32
864] Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 19/30-38
865] Kitab-ı Mukaddes, II. Samuel, 11/2-27
TEVRÂT
- 125 -
dilinden şöyle söyler: “Allah’ımızın sözlerini değiştirdiniz.” 866
“Vay haline o kimselerin ki, Kitabı elleriyle yazıp az bir paraya satmak için, ‘bu Allah katındandır’ derler. Ellerinin yazdığından ötürü vay haline onların! Kazandıklarından ötürü vay hallerine onların!” 867
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Kur’an’ın kendinden önceki kitapları doğrulaması, bugün elimizde mevcut olan Tevrat ve İncil’i doğrulaması anlamına gelemez. Kaldı ki, bu halleriyle onları doğrulaması bile onların bugün de geçerli oldukları ve onlarla amel edenlerin kurtuluşa erecekleri demek değildir. Çünkü geçmiş kitaplar, dönemlerini doldurmuş ve Kur’an’la yürürlükten kaldırılmışlardır. 868
Bugünkü Tevrat ve İncil’e Uymanın Hükmü
Tevrat ve İncil tahrif edildiklerine göre Kur’ân-ı Kerim’in, yahûdilerin kendi aralarında Tevrat’la hükmetmelerini istemesini nasıl izah edebiliriz? Çünkü Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyruluyor: “İçinde Allah’ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında dururken seni nasıl hakem yapıyorlar da sonra (senin verdiğin hüküm, işlerine gelmeyince) dönüyorlar?”869 Hıristiyanlar hakkında da şöyle buyruluyor: “İncil sahipleri Allah’ın onda indirdiğiyle hükmetsinler. Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler fâsıkların ta kendisidir (onlar yoldan çıkmışlardır).”870 Bu ifâdeler, ne Tevrat ve İncil’in tahrif edilmediklerini ve ne de onlarla amel edenlerin ebedî kurtuluşa ereceklerini gösterir.
Âyetleri siyâkı içerisinde değerlendirmemiz gerekir. Bu âyetlerden önceki âyetlerde yahûdilerden samimiyetsiz bazı kimselerin muhâkeme olmak üzere Peygamberimiz’e mürâcaat etme isteğinde olduklarından bahsedilir. Bunlara yine yahûdilerden birtakım telkinlerde bulunanlar vardır: “Muhammed size şöyle derse hükmünü kabul edin, değilse hükmünü kabul etmeyin” diye. Yüce Allah onların samimi olmadıklarını vurguladıktan sonra Peygamberimizi, onları muhâkeme etme konusunda serbest bırakmaktadır: “İstersen aralarında hükmeder, istersen hükmetmezsin. Ama hükmedecek olursan adâletle hükmet” demektedir.
Yukarıya alıntıladığımız âyetlerden şu anlaşılıyor: Yahûdilerle ilgili olanında hüküm konusunda tereddütleri var; istedikleri şekilde hükmedersen kabul edecekler, değilse kabul etmeyecekler. Yahûdi olduklarına göre kendi kitaplarına uysunlar, onunla hükmetsinler. Ama, aslında onlar ona da samimi inanmıyorlar ya!
Görüldüğü gibi âyet özel bir durumu anlatmaktadır. Muhâkeme olmak üzere geldikleri meseleyle ilgili Tevrat’taki hüküm, tahrif edilmemiş hükümlerdendir. Âyet bu özel durumu anlatmakla birlikte, her zaman geçerli olan hukukî bir kaideyi de sözkonusu etmektedir. Şöyle ki: İslâm’ın hâkim olduğu bölgelerde yaşayan yahûdi ve hıristiyanlar, kendi aralarında cereyan eden meselelerde, dilerlerse müslüman mahkemelere mürâcaat eder ve İslâmî hükümlerle muhâkeme
866] Yeremya, 23/36
867] 2/Bakara, 79
868] M. Sait Şimşek, Kur’an’ın Anlaşılmasında İki Mesele, s. 155-157
869] 5/Mâide, 43
870] 5/Mâide, 47
- 126 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olurlar; dilerlerse kendi kitaplarıyla, yani Tevrat ve İncil’le muhâkeme olurlar. Bu, onların tabiî bir hakkıdır. Yalnız bu konuda değil; diğer hususlarda da Kur’an, “insan haklarını” gözetir. Değişik inanç sahiplerine baskı yapmaz. Kendi aralarında inançları uyarınca muhâkeme olmalarına müsâade eder.
Hıristiyanların İncil ile hükmetmelerini bildiren âyet de, aynı şekilde hıristiyanların kendi aralarında İncil ile muhâkeme olmalarına müsâadenin bulunduğunu, bunun, onların tabiî bir hakkı olduğunu bildirmektedir. İslâm, inanç konusunda kimseyi zorlamaz. Zor kullanarak “şu dini terkedip şuna uyacaksın!” demez. Tanıdığı bu inanç hürriyetinin bir gereği olarak da, her din mensubunu, kendi dininin emir ve yasaklarına uymakta serbest bırakır, hatta kendi dinine göre muhâkeme olmak isterse bu konuda ona yardımcı olur. Değilse, inanç hürriyetinin bir anlamı kalmaz.
Eğer bu âyetler, mevcut Tevrat ya da İncil’e uymanın Allah’ın bir emri olduğunu ve onlara uymanın ebedî kurtuluşu sağlayacağını anlatmış olsaydı, Peygamberimiz (s.a.s.) hıristiyan ve yahûdileri İslâm’a dâvet etmezdi. Tevrat ve İncil tahrife uğramamış olsalardı, yine onlara uymak ebedî kurtuluşu sağlamazdı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun, senden önce de Rasûller/elçiler gönderdik ve onlara da eşler ve çocuklar verdik. Allah’ın izni olmadan hiçbir peygamber bir âyet (mûcize) getiremezdi. Her ecelin kitabı vardır. Allah dilediğini siler, dilediğini bırakır; Ummu’l-Kitab O’nun katındadır.” 871
“Her ecelin kitabı vardır.” Yani her dönem için bir şeriat vardır. O dönemde o şeriatın hükümleri geçerlidir ve o dönemde o şeriate uyma zorunluluğu vardır. O dönem geçtikten sonra Allah o şeriatı yürürlükten kaldırır ve başkasını onun yerine yürürlüğe koyar. Peygamberimiz Muhammed’in (s.a.s.) gelişinden sonraki dönem, artık Kur’an’ın dönemidir. Diğer kitaplar ecellerini doldurmuş ve yürürlükten kaldırılmışlardır. Ayrıca, Hz. Muhammed’i (s.a.s.) peygamber olarak kabul edip onun getirdiklerine uymak, Tevrat’ın da İncil’in de emirlerinin bir gereğidir. Çünkü her iki kitap da Hz. Muhammed’in (s.a.s.) geleceğini haber vermişlerdir.
Tevrat’ın Tesniye bölümünde şöyle denilmektedir: “Onlar için kardeşleri arasında senin gibi peygamber çıkaracağım; ve sözlerimi onun ağzına koyacağım ve onlara emredeceğim her şeyi onlara söyleyecek. Ve vâki olacak ki, benim ismimle söyleyeceği sözlerimi dinlemeyecek adamdan ben intikam alacağım. O peygamber benim ona emretmediğim hiçbir sözü kendiliğinden söylemeyecektir. Çünkü böyle bir davranışın ne kadar ağır olduğunu o peygamber kesin olarak bilir.”872 Yine aynı bölümde şöyle denilmektedir: “Beni ilâh olmayan şeylerle kıskandırmak ve aslı astarı olmayan şeylere tapmakla öfkelendirmek istediler. Ben de kavimlerinden olmayan câhil bir kavimden çıkarıp göndereceğimle onları öfkelendireceğim.”873 Bu câhil kavim Araplardır. Çünkü o zaman Araplar en bilgisiz, en ibtidâî bir kavimdi. Şeriat ve medeniyet hakkında bilgileri yoktu. Yahûdiler onlara ümmî, yani okuma yazma bilmez câhil kavim ismini vermişlerdi.
Hz. İsa (a.s.) da, Tevrat’ta kendisinin zikredildiğinden bahsederek Tevrat’a inananların kendisine uymaları gerektiğini söylemiştir. Yuhanna İncil’inde şöyle
871] 13/Ra’d, 38-39
872] Kitab-ı Mukaddes, Tesniye, 18/18-20
873] Kitab-ı Mukaddes, Tesniye, 32/21
TEVRÂT
- 127 -
denilmektedir: “Sanmayın ki Pederin önünde sizi suçlayacak benim; sizi suçlayacak olan, kendisine umudunuzu bağlamış olduğunuz Mûsâ’dır. Eğer siz Mûsâ’ya iman etmiş olsaydınız, bana da iman ederdiniz; çünkü o benim hakkımda yazmıştır. Fakat onun yazdıklarına iman etmezseniz, benim sözlerime nasıl iman edeceksiniz?” 874
Aynı şekilde Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) de Hz. İsa (a.s.) tarafından müjdelenmiştir. Yuhanna İncilinde Hz. İsa’nın şöyle dediği nakledilmektedir: “Fakat şimdi beni gönderene gidiyorum ve aranızda hiç biriniz bana: Nereye gidiyorsun? diye sormuyor. Bunları size söylediğim için kalbinizi keder kapladı. Bununla beraber size gerçeği söylüyorum: Benim gitmem sizin için hayırlıdır. Çünkü gitmezsem size yardımcı gelmeyecektir, ama gidersem onu size göndereceğim. O gelince günah, doğruluk ve yargı konusunda dünyayı ikna edecektir.”875 Başka bir yerde de şöyle demektedir: “Beni seviyorsanız emirlerimi yerine getirirsiniz. Ben de Pedere yalvaracağım; o size, ebediyete kadar sizinle kalacak bir yardımcı verecektir.” 876
Görüldüğü gibi gerek Tevrat, gerekse İncil Peygamberimiz Muhammed (s.a.s.)’in geleceğini haber vermiştir. O halde Hz. Muhammed’i peygamber olarak bilmek ve tebliğ ettiklerine uymak, Tevrat ve İncil’in de âmir hükümleridir. Burada şöyle bir itiraz akla gelebilir: “Siz hem Tevrat ve İncil’in tahrif edildiklerini söylüyorsunuz, hem de mevcut Tevrat ve İncillerden nakiller yaparak birtakım sonuçlara varmak istiyorsunuz. Bu bir çelişki değil midir?” Biz, bu kitapların tahrif edildiklerini söylerken baştan sona tahrif edildiklerini, tamamen uydurma mahsûlü olduklarını söylemiyoruz. Hele bu kitaplarda anlatılanları Kur’an da doğruluyorsa mesele tamamen değişir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim de Hz. Muhammed’in geçmiş kitaplarda müjdelendiğini, Ehl-i Kitab’ın, gerçekte Hz. Muhammed’in bir peygamber olduğunu bildiklerini haber vermektedir: “Kendilerine kitap verdiklerimiz onu öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir grup bile bile gerçeği gizlerler.” 877
O halde Hz. Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliğine inanmak, Tevrat ve İncil’in de bir emridir. Ancak Ehl-i Kitab’ın, “Muhammed’in bir peygamber olduğunu kabul ediyoruz” deyip Tevrat ve İncillere uymaya devam etmeleri onlar için ebedî kurtuluşu sağlamaz. Bazıları Bakara Sûresindeki: “İman edenlerle yahûdiler, hıristiyanlar ve sabiîler (bunlardan) her kim, Allah’a ve âhiret gününe inanır, sâlih amel işlerse elbette onlara, Rableri katında mükâfat vardır; onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”878 âyetini delil göstererek yahûdiler Tevrat’la, hıristiyanlar da İncil’le amel ederlerse ebedî kurtuluşu yani cenneti hak edeceklerini söylerler. Derler ki: Âyette üç unsur zikredilmiştir: Allah’a iman, âhirete iman ve bir de sâlih amel. Kim zikredilen bu üç hususu kendinde bir araya getirirse ebedî kurtuluşu hak etmiştir. Her şeyden önce şunu belirtelim ki, Kur’an’dan bir âyet alıp Kur’an’ın o konuyla ilgili diğer âyetlerini hesaba katmadan sonuca varmak doğru değildir. Sağlıklı bir sonuca varabilmek için konuyla ilgili diğer âyetler de hesaba katılmalıdır. Olur ki bir âyette meselenin bazı unsurları zikredilmiş, diğer
874] Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna İncili, 5/45-47
875] Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna İncili, 14/415-16
876] Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna İncili, 16/5-8
877] 2/Bakara, 146
878] 2/Bakara, 62
- 128 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir âyet veya âyetlerde ise meselenin diğer unsurları zikredilmiştir. Meselâ, “Ey iman edenler; Allah’a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman ediniz. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve kıyâmet gününü inkâr ederse tam mânâsıyla sapıtmıştır.”879 âyeti, yukarıdaki âyette söz konusu edilen iman unsurlarına yenilerini ilâve etmektedir.
O halde yukarıdaki âyet, konuyla ilgili unsurlardan sadece bazılarını ihtivâ etmektedir. Eğer bu konuda bir sonuca varmak istiyorsak, konuyla ilgili bütün âyetleri, Kur’an’ın bütünlüğü ve sistematiği içerisinde ele almalıyız. Yüce Allah, Ehl-i Kitab’tan bahisle şöyle buyurmaktadır: “Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse doğru yolu bulmuş olurlar. Şayet yüz çevirirlerse, mutlaka anlaşmazlık içine düşerler. Onlara karşı Allah sana yeter. O, işitendir, bilendir.”880 Bu âyetten de anlaşıldığı gibi Ehl-i Kitab olsun, başkaları olsun, ebedî kurtuluşa ermeleri için, Kur’an’da anlatılanların tamamına iman etmeleri gerekir. Muhammed (s.a.s.), insanlığın tamamına gönderilmiş bir peygamberdir. İnanılacak şeyler konusunda getirdiklerine iman etmek zorunlu olduğu gibi, diğer hususlarda getirdiği tâlimâtlara da uymak gerekir. Yüce Allah, Ehl-i Kitab’a hitâben şöyle buyurmaktadır: “De ki: ‘Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi Allah’ın Rasûlüyüm/elçisiyim. Ondan başka ilâh yoktur. O, diriltir ve öldürür. Öyleyse Allah’a ve O’nun ümmî Rasûlüne, Allah’a ve O’nun kelimelerine gönülden iman eden Rasûlüne iman edin ve ona uyun ki, doğru yolu bulasınız.” 881
O halde yahûdi ve hıristiyanların nazarî olarak Hz. Muhammed’in peygamberliğine inanmaları onları kurtarmaz; doğru yolda olabilmeleri için ona tâbi olmaları gerekir. Başka bir âyette de şöyle buyrulmaktadır: “Ondan önce kendilerine kitap verdiklerimiz, ona da iman ederler. Onlara (Kur’an) okunduğu zaman, ‘ona iman ettik. Çünkü o, Rabbimizden gelmiş hakikattir. Esasen biz daha önce de müslüman idik’ derler. İşte onlara, sabretmelerinden ötürü mükâfatları iki defa verilecektir.”882 Mevcut Ehl-i Kitab’tan kurtuluşa erecek olanlar, işte bunlardır; Kur’an’a iman eden ve onun tebliğâtıyla amel edenlerdir.
Görüşlerine delil olarak ileri sürdükleri âyet, yahûdi ve hıristiyanların kendi kitaplarıyla amel ettikleri takdirde kurtuluşa ereceklerini söylemiyor. Tevbe kapısının onlar için de açık olduğunu belirtiyor; Allah’a ve âhiret gününe samimi olarak iman etmeye, sâlih amel işlemeye dâvet ediyor. Böyle davrandıkları takdirde cennete gireceklerini söylüyor. Ancak Allah’a iman, O’nun indirdiği Kur’an’a, gönderdiği peygambere iman etmeyi ve getirdiği tâlimâta göre amel etmeyi de gerektirir.
Muhammed’in (s.a.s.) gelişiyle önceki dinlerin hükmü artık kalkmıştır ve kurtuluş yolu, onun tebliğ ettiği İslâm dinidir: “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden kabul edilmeyecek ve o âhirette kaybedenlerden olacaktır.”883 Âyet, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) gelişinden sonra kabul edilecek dinin, sadece onun getirdiği tebliğattan oluşan din olduğunu anlatmaktadır. Çünkü âyet, Ehl-i Kitab’ın sapmalarını ve onları Muhammed’e (s.a.s.) inanmaya ve onun peşinden gitmeye
879] 4/Nisâ, 136
880] 2/Bakara, 137
881] 7/A’râf, 158
882] 28/Kasas, 52-54
883] 3/Âl-i İmrân, 85
TEVRÂT
- 129 -
dâveti konu alan Âl-i İmrân sûresinde geçmektedir. Sûrenin başından itibaren bu âyete gelinceye dek sûre tamamen Ehl-i Kitab’ı ilgilendirmektedir. Onların hak yoldan sapmaları anlatılmakta ve Muhammed’in (s.a.s.) getirdiği dinin hak olduğu; ona tâbi olmaları gerektiği anlatılmaktadır. Sûrede, bu âyetten önce zikredilen ve konumuz açısından dikkat çeken iki âyet vardır. Bu âyetlerden birincisi: “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”884 Âyet, Ehl-i Kitab’a hitap etmekte ve Allah’ın sevgisini kazanabilmelerinin, ancak Muhammed’e (s.a.s.) tâbi olmalarıyla mümkün olacağını anlatmaktadır. Hz. Muhammed’e tâbi olmak, ona inanmanın yanısıra tebliğatının tamamına uymayı da gerektirir.
İkinci âyet ise: “Allah, peygamberlerden söz almıştı: ‘Bakın, size kitap ve hikmeti verdim, sonra yanınızda bulunan (kitaplar)ı doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde, ona mutlaka inanacak ve ona mutlaka yardım edeceksiniz! Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdini üzerinize aldınız mı?’ demişti. ‘Kabul ettik’ dediler. ‘O halde şâhit olun, Ben de sizinle beraber şâhit olanlardanım’ dedi.”885 Âyet, peygamberlerin dili üzere Ehl-i Kitab’tan söz alındığını; Muhammed (s.a.s.) geldiğinde ona tâbi olacaklarına ve ona destek olacaklarına dair söz vermiş sayıldıklarını anlatmaktadır. İşte kendilerinden alınan bu söz gereğince onlar, Muhammed (s.a.s.), peygamber olarak gönderildiğinde ona tâbi olmak ve onu desteklemek mecbûriyetindeler. Allah’a teslim olmanın gereği budur. Bu nedenle yukarıdaki âyette sözkonusu edilen ve kabul edilmesi gereken dinin İslâm olduğu söylenirken bununla kast edilen, Muhammed (s.a.s.)’in tebliğatından oluşan “İslâm dini”dir.
Günümüzde mevcut dinler arasında İslâm dini olarak isimlendirilebilecek tek din vardır ve o da Muhammed (s.a.s.)’in tebliğatının toplamıdır. “Bugün size dininizi ikmâl ettim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve din olarak sizin için İslâm’ı seçip râzı oldum.”886 âyeti bu hususu açıkça ifâde etmektedir. Demek ki Kur’an’ın tebliğatı, daha önceki kitapların tebliğatını tamamlamakta ve daha önceki tebliğatlar İslâm olarak isimlendiriliyorsa da, bundan böyle tamamlanmış şekline İslâm denilecektir. Başka bir ifâdeyle önceki kitaplara kendi dönemlerinde onlara teslim olmak İslâm ise, Kur’an’ın inişinden sonra Kur’an’a teslim olmak İslâm’dır.
A’râf sûresinde de, kurtuluşa erecek Ehl-i Kitab’ın, Muhammed (s.a.s.)’e inanan, emrettiklerini emir, yasak ettiklerini de yasak bilen ve tüm hususlarda ona tâbi olanların olduğu açıkça anlatılmaktadır: “Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o Rasûle/elçiye, o ümmî peygambere (Muhammed’e) tâbi olurlar. O (peygamber) ki, kendilerine iyiliği emreder, kendilerini kötülükten men eder; onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar ve üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar. Ona inanan, destekleyerek ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla beraber indirilen nûra tâbi olanlar, işte kurtuluşa erenler onlardır.” 887
Hz. Muhamed (s.a.s.) sadece müşrikleri değil; Ehl-i Kitab’ı da kendisine iman etmeye ve tebliğ ettikleriyle amel etmeye çağırmıştır. Hatta İslâm’a girmez, Muhammed’in (s.a.s.) tebliğatına uymazlarsa kendileriyle yapılacak savaş sonucunda cizye vermek mecbûriyetinde kalırlar: “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a
884] 3/Âl-i İmrân, 31
885] 3/Âl-i İmrân, 81
886] 5/Mâide, 3
887] 7/A’râf, 157
- 130 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve Rasûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dinini kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.” 888
Belli bir dönem için gönderilmiş olan kitaplar, dönemlerinin son bulmasıyla yürürlükten kalkarlar, yani nesholunurlar. Bu anlamda Kur’an, kendinden önceki kitapları neshetmiştir. Kur’an’ın, Tevrat ve İncil’i neshetmesi sözkonusu olmasaydı bile bu kitaplar tahrife uğradıklarından onlarla amel etmek, mahzâ Allah’ın emirleriyle amel etmek anlamına gelmez.
Nesh, Kur’an’ın gönderilmesiyle gündeme gelmiş bir mesele değildir. Önceki şeriatler arasında da nesh sözkonusu olmuştur. Nitekim bazı emirlerin neshi, bugün elimizde bulunan Tevrat ve İncillerde de anlatılmaktadır. Neshin bedâ ile ilgisi yoktur. Allah katında önceden bilinen bir planlamadır.
Kur’an’ın kendinden önceki kitapları doğrulaması, onları neshetmediği anlamına gelmez. Bu kitapların asıllarının İlâhîliğini ve dönemlerinde geçerli olduklarını doğrulamak anlamına gelir. Günümüzde ebedî saâdete ermenin yolu, Hz. Muhammed (s.a.s.)’e peygamber olarak inanmak ve tebliğatıyla amel etmekten geçer. Ayrıca bu tebliğata uymak, Tevrat ve İncil’e inanmanın da bir gereğidir. Çünkü her peygamber, kendinden sonra gelecek peygamberi müjdelemiş ve etbâına kendinden sonra gelecek peygambere tâbi olmalarını emretmiştir. 889
Dini, Kutsal Kitabı Tahrif, Sadece Eski Toplumlarla mı Sınırlıdır?
İsrâiloğullarının peygamberlerine Allah tarafından indirilen Tevrat'ı Kur'an tasdik eder. Tevrat'ı bir nur ve öğüt,890 hidâyet kaynağı,891 bir hidâyet ve rahmet892 olarak vasıflandırır. Buna karşılık Kur’an, Tevrat’ın tahrif edildiğini de haber verir. Onlar Kitabı elleriyle yazıp ‘bu Allah katındandır’ diye yalan söylemektedirler.893 Allah’ın kelâmını değiştirmektedirler.894 Kelimeleri konuldukları anlamlardan çıkarmaktadırlar.895 Vahyi gizlemektedirler.896 Vahyi ciddi muhafaza etmeyip unutulmaya terk etmektedirler. 897
İsrâiloğullarının kitaplarını tahrif ettiğini bizzat Tevrat’ın kendisi itiraf ederek, Yeremya peygamberin dilinden şöyle söyler: “Allah'ımızın sözlerini değiştirdiniz.“ 898
Tevrat’ın tahrif edildiğini anlamak için derin bir araştırma yapmaya ihtiyaç yoktur. Tevrat satırları arasında yapılacak kısa bir gezinti, bu kitabın tahrifine
888] 9/Tevbe, 29
889] M. Sait Şimşek, a.g.e. s. 158-169
890] 21/Enbiyâ, 48
891] 17/İsrâ2
892] 28/Kasas, 43
893] 2/Bakara, 79
894] 2/Bakara, 59, 75
895] 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41; 7/A’râf, 162
896] 2/Bakara, 159, 174; 5/Mâide, 15; 6/En’am, 91
897] 5/Mâide, 13-14
898] Yeremya, 23/36
TEVRÂT
- 131 -
dair birçok örneği gözler önüne serecektir. Tevrat’ta Allah’a oğul isnâd edilir.899 Allah’ın, yiyip bitiren bir ateş olduğu ifade edilir.900 Allah’a yorgunluk isnâd edilir.901 Allah’ın, Hz. Yakub’la güreşip ona yenildiği gibi komik hikâyeler aktarılır. 902
İftira edilen sadece Allah değildir. Onun peygamberleri de türlü iftiralara uğrar Tevrat’ta: Hz. Âdem, Allah’ın dilinden ilâhlaşmış biri gibi tanıtılarak hem Allah’a hem Âdem’e iftira edilir: “İşte Âdem iyiyi ve kötüyü bilmekte bizden birisi gibi oldu.“903 Hz. Nuh’a içki içiren kızlarının onunla zina ettikleri ve öz kızlarının bu peygamberden hamile kaldığı söylenir.904 Yine aynı peygambere yapılan bir başka çirkin isnat da torunu Ken’an tarafından sarhoşken tecavüze uğradığıdır.905 Hz. İbrahim de Tevrat’taki iftiralardan payını alır. Bu yüce peygamber, hanımı Sâra’yı kendi elleriyle Firavun’a peşkeş çeken biri olarak gösterilir. 906
Hz. Yakub, Allah’a başkaldıran ve onu azarlayan biri olarak gösterilir.907 Hz. Harun, Tevrat’a göre altın buzağı putunu yapıp buna tapılmasını emreden biridir.908 Hz. Dâvud, Uriya adlı bir komutanının hanımıyla zina eden, ondan gayrı meşru çocuk sahibi olan ve onunla evlenmek için kocası Uriya’ya komplo kurarak öldürten bir zorba olarak takdim edilir.909 Hz. Süleyman, hanımlarından putperest olanların oyununa gelerek puta tapan biri olarak gösterilir.910 Yine aynı peygamberin ağzından şuh ve müstehcen şiirler verilir. 911
İsrâiloğullarının peygamberlerine önce çamur atıp sonra onu kutsal kitaplarına geçirmelerini Kur'an şiddetle yerer. Tevrat'ta yer alan peygamberlerden birçoğu Kur'an'da da yer alır. Ne ki, Kur'an, kendisinde adı geçen hiçbir peygamber hakkında onların peygamberlik şeref ve haysiyetiyle bağdaşmayacak hiçbir rivâyete yer vermez. Üstelik Tevrat'ta iftiraya uğrayan kimi isimleri de aklar. Bunlardan biri Tevrat'ta puta tapmakla itham edilen Hz. Hârun'dur. Kur'an, olayın doğrusunu vererek, Hz. Hârun'un putçu yahudilere engel olmaya kalktığını, lâkin buna güç yetiremediğini aktarır.912 Tevrat’ta iftira edilip de Kur’an’ın akladığı İsrâiloğulları peygamberlerinden biri de Süleyman peygamberdir. Tahrif edilmiş Tevrat’ ta sırf boy asabiyeti uğruna Hz. Süleyman, küfre düşen ve putperest olan biri olarak lanse edilir.913 Kur’an ise, yahudilerin bu iftirasını “Onlar, şeytanların uydurdukları sözlere uydular” diye reddederek Hz. Süleyman’ı “Süleyman kâfir olmadı, lâkin (onu tekfir eden) şeytanlar kâfir oldu” ifadesiyle aklar. 914
899] Tekvin, 6/2; Mezmurlar, 2/7
900] Tesniye, 4/24
901] Tekvin, 2/2
902] Tekvin, 32/28
903] Tekvin, 3/22-23
904] Tekvin, 19/30-36
905] Tekvin, 9/20-25
906] Tekvin, 12/14-19
907] Sayılar, 11/10-15
908] Çıkış, 32/1-5; 24, 35
909] II. Samuel, 11/2-27
910] Krallar, 11/4
911] Neşideler Neşidesi, 1/1-4
912] 7/A’râf, 150; 20/Tâhâ, 90-94
913] I. Krallar, 11/5, 9
914] 2/Bakara, 102
- 132 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ayrıca yaratılış kıssası, Âdem kıssası, Nuh kavmi ve kıssası, Lût kavmi ve kıssası, Kur’an’da, Tevrat’ta geçtiği gibi yalan yanlış değil; doğru ve nübüvvet makamına yakışmayacak isnat ve iftiralardan uzak bir biçimde anlatılır. Burada esas olan, asıl Tevrat’ta doğrusunun anlatıldığından kuşku duymadığımız peygamber kıssalarının niçin tahrif edildiği ve yahudileşen İsrâiloğullarının hayatlarına vâkıf oldukları kendi peygamberlerine böylesine iğrenç isnat ve iftiraları hangi sebeple yaptıklarıdır. Bu sebeplerden biri siyâsî idi: İsrâiloğulları âlimleri, uzun süren sürgün ve işgal yılları sırasında her türlü tecavüz ve ahlâksızlığın revaç bulduğu yahudi toplumunu kendilerine bağlayabilmek için böyle yalanlar uyduruyorlardı. Güya böylelikle zulme ve tecavüze uğramış toplumu teskin ederek millî bir görev icrâ ediyorlar ve toplumu moralize ediyorlardı. İkinci sebep ekonomik idi: İsrâiloğulları âlimleri aslî görevleri olan dini tebliğ etme vazifesini bırakıp işi yatırımcılığa, hatta halktan topladıkları parayla tefeciliğe dökmüşlerdi. Bu kötü alışkanlıklarından millî felâketler sırasında dahi vazgeçmiyorlardı. Bunun için halkın bozulan ahlâkını dine uydurmak yerine; dini tahrif ederek halka uyduruyorlardı. Sonuçta, ahlâksızlık yapan insanlara “bakın bunu yapan sadece siz değilsiniz, falan büyük, filân ulu kişi de böyle yapmış” yollu teselli metotları geliştiriyorlardı.
Bu tür bir tahrif yönteminin farklı bir biçimde günümüz İslâm toplumları arasında da revaçta olduğunu müşâhede ediyoruz. İlkesizliğin pençesinde olan kimi sorumsuz âlimler, ucuz bir popülizmi bayraklaştırıp halka ve yöneticilere şirin görünmek için dinin değişmez değerlerini zorluyorlar. En azından iyiliği yayma ve kötülüğe engel olma noktasında görevlerini tavsatıyorlar. Halkı dine uydurmak yerine; dini halka uyduruyorlar. Câhil yığınların önünde onlara kılavuzluk edecekleri yerde yığınların ardına takılıp sürüden biri haline geliyorlar.
Belki peygamberlerine yahûdileşen İsrâiloğulları gibi doğrudan iftira etmiyorlar, lâkin ne hayatlarıyla, ne davranışlarıyla ve ne de duygu ve düşünceleriyle peygamberi hatırlatan “örnek” olabiliyorlar. Aksine “örneği” unutturuyorlar. Dinin özünü değiştirip peygamberin hâtırasını tahrif ediyorlar. Böylece peygamberlerini mânen “öldürmüş” oluyorlar. Tabii bu da peygamberlere yapılabilecek dolaylı bir hakaret anlamına geliyor. Bir gün birileri çıkıp peygamberlerine ve onun yakınlarına en olmadık iftiraları yapıştırıp, ağza alınmayacak küfür ve ithamlarda bulununca, aynen İsrâiloğulları toplumu gibi “neme lazımcılıkla” sineye çekiyorlar.
Tevrat’ın tahriften korunamamasının temel sebebi, Allah’ın onu korumayı Benî İsrâil âlimlerine vermiş olmasıdır: “Rabbânîler ve ahbâr da Allah’ın kitabını korumakla görevlendirildikleri için, onu koruyup kolluyorlardı. Artık insanlardan korkmayın, Benden korkun da âyetlerimi basit bir ücret karşılığı satmayın. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, kâfirlerin ta kendileridir.”915 Ne ki, Allah’ın Tevrat’ı koruma işini kendilerine emanet ettiği İsrâil oğulları âlimleri Allah’tan korkmayıp emanete ihanet ettiler. Görevlerini yerine getirmediler. Allah’ın hükmü ile hükmetmediler. Dolayısıyla Allah’ın hükümleri ve o hükümlerin içinde yer aldığı vahiy unutuldu.
Mûsâ ümmetinin Tevrat’a yaptığının benzerini Muhammed ümmeti de Kur’an’a yaptı. Onu taşıması ve iki ayaklı Kur’an olması gerekenler Allah’tan değil de, yöneticilerden korktukları için görevlerini ihmal ettiler. Toplum içerisinde hükmedilmek için indirilen âyetler, para karşılığı ölülere okunmaya,
915] 5/Mâide, 44
TEVRÂT
- 133 -
muskalar yazılmaya, anma günlerinde “müsekkin” olarak kullanılmaya başlandı. Ümmet-i Muhammed, ümmet-i Mûsâ gibi yahûdileşme temâyülüne kapılsa da, Kur’an’ın metni, Tevrat gibi tahrif edilemedi. Çünkü bu iki kitap arasında bir fark vardı. Allah Tevrat’ın korunmasını daha önce verdiğimiz âyette görüldüğü üzere İsrâiloğulları âlimlerine tevdi etmişken, Kur’an’ın korunmasını bu ümmetin âlimlerine bırakmayıp bizzat kendisi üstlenmişti: “Elbette Biz, Biz indirdik Zikr’i (Kur’an’ı) ve elbette onu koruyacak olan da Biziz.” 916
Kur’an, Tevrat’ın tahrifini ifade ederken, tahrifin hangi şekillerde yapıldığını farklı kavram ve terimlerle ifade eder:
a- Tahrif yoluyla: Tahrif, “geri dönmek, yolu değiştirmek, yoldan çıkmak, bozmak, eğilmek, ayağı kaymak” anlamlarına gelir. Kur’an’da hepsi de yahudileşenler için kullanılır: “Allah’ın kelâmını kökünden bozup değiştiriyorlar.”917; “Kelimeleri konuldukları mânâdan çıkarıyorlar.” 918
Tahrifin bu çeşidini yahûdiler sık sık yapıyorlardı. Kur’an’dan öğrendiğimize göre, Rasûlullah’a gelip “bizi dinle” diyorlar, hemen arkasından da “dinlemez olasıca” gibi hakaret ifadesini ekleyebiliyorlardı.919 “Bizi gözet, kolla” mânâsına gelen “râinâ” ifadesini, dillerini ayın harfinde kırarak çobanımız anlamında “raînâ”ya çeviriyorlardı.920 “Hıtta” yani, “Ya Rabbi bizi affet” demeleri gerekirken, “buğday” anlamına gelen “hınta” dedikleri de bu örnekler arasındadır.921 Peygamberimiz döneminde Medine yahudileri de bu tahrifi gündelik hayatlarında bile yapıyorlardı. Hz. Âişe’nin şahid olduğu bir olaydan öğreniyoruz ki, onlar Rasûlullah’a verdikleri selâmda dahi tahrifat yaparak “es-selâmu aleyküm” yerine “es-sâmu aleyküm” (kahrol) kelimesini geveliyorlardı. 922
Bazı müslüman âlimlerin kelimeleri ve harfleri değiştirerek yaptıkları tahrife ilginç bir örnek verelim: “De ki, ben de yalnızca sizin gibi bir insanım”923 âyetindeki “innemâ” daki “mâ”ya olumsuz anlam vererek, âyeti “De ki, ben sizler gibi (sıradan) bir insan değilim” gibi tam tersi bir mânâya tahrif etmişlerdir.924 Kur’an-ı Kerim’in, “De ki: Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım...”925 âyetini bazı art niyetli kişiler hayret verici bir şekilde yorumlamışlar, tahrife girişmek istemişlerdir. Onlara göre Allah Teâlâ, Peygamberine insanlara, “Ey kullarım“ demesini emretmiştir. Yeni -hâşâ- insanlar Hz. Peygamber'in kulları haline getirilmiştir. Buna tevil değil, açıkça Kur'an'ı tahrif etmek denir. Bu gibilere belki bazı cahiller hayran kalabilirler. Böyle bir tevilin kabulü, Kur'an'ın bütünüyle çelişkili olduğu anlamına gelir. Çünkü Kur'an başından sonuna kadar, yalnızca Allah'a kulluktan söz etmiş, Hz. Muhammed'in Rab değil kul olduğunu özellikle vurgulamıştır.926 İlginç olan da şudur ki, Kur'an'ın anlamında bu açık tahrifi yapanlar, Hz. Peygamber'i
916] 15/Hicr, 9
917] 2/Bakara, 75
918] 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41
919] 4/Nisâ, 46
920] 2/Bakara, 104
921] Buhâri, Tefsir 4; Müslim, Tefsir 54/1
922] Buhâri, Edeb 35; Müslim, Selâm 8, 10-12
923] 18/Kehf, 110
924] Mevdûdi, Tefhîmu’l-Kur’an, I/239
925] 39/Zümer, 53
926] Mevdudi, Tefhîmu’l-Kur’an, V/114
- 134 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yüceltme adına bu cinâyeti işliyorlardı.
b- Tebdil yoluyla: Değiştirerek tahrif etmek mânâsına gelen tebdil, Kur’an’da iki yerde geçer: “Onu kendilerine söylenenden başka bir sözle değiştirdiler.”927; “Kelâmı, kendilerine söylenmeyen bir lâfla değiştirdiler.” 928
Bu tip tahrif Kur’an’da görülmez. Ancak aynı tipte tahrif, aynı gerekçelerle hadis külliyatında çok görülür. Açıklama ve şerhlerin sonradan hadisin metnine dâhil edildiğinin sayısız örnekleri vardır. Bu türden rivâyetlere hadis ilminde “müdrec” denir. Bazılarınca tek lafzî mütevâtir olarak anılan “Kim benim adıma yalan söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın.” hadisine belki de öncekilerin tefsir olarak düştüğü “müteammiden (kasıtlı olarak)” notunun, sonradan metne eklenmesi bunun en çarpıcı örneğidir.
c- Gizleme yoluyla: İsrâiloğulları Hz. Mûsâ’ya indirilen kitabın çoğunu gizliyorlardı.929 Kitaptaki delilleri ve hidâyeti gizliyorlardı.930 Kitap ehlinin gizlediği ilâhî bilgilerden birçok şeyi Kur’an açıklıyordu.931 Bile bile gerçeği gizliyorlardı. 932
d- Unutma yoluyla: Kendilerine gönderilen vahiyle hükmetmeyip onu unutulmaya terkediyorlardı. “Uyarıldıkları şeyden bir payı unuttular.” 933
e- Uydurma yoluyla: Uydurdukları yalanları, ya da tefsirleri bir müddet sonra Kitab’ın metnine ilâve ediyorlar, sonraki kuşaklar onu da Kitab’ın metninden zannediyorlardı. Her tahrif, “tahlit”i (karıştırma) beraberinde getiriyordu. Kur’an buna dikkat çeker: “Ey ehl-i kitab, niçin hakka bâtılı karıştırıyor ve bile bile gerçeği gizliyorsunuz?” 934
Aynı tip tahrifi müslümanlar da kendi şeriatlarında yaptılar. Hadis uydurmacılığı bunun en tipik örneğiydi. Allah’ın koyduğu haramlarla yetinmeyip uydurma hadislerle yeni haramlar ihdas ettiler. Allah tarafından korunmuş kitaplarının tahrif olduğu sonucunu doğuracak yalan rivâyetleri en güvenilir kitaplarına (tefsirlerine, hadis kitaplarına) aldılar. Selman Rüşti ve Turan Dursun gibi kendi inancına düşman edilmiş zavallıların elinde İslâm’a karşı kullanacakları birer koza dönüşecek “Garânik” türü rivâyetlerle doldurdular kitaplarını.
Nâsih-mensûh ile ilgili tuhaf ve Kur’an’dan şüphe uyandıracak rivâyetlerle, tefsir ve te’vil adı altında nice tahrifat içinde Kur’an’a yaklaşımlar söz konusudur.
Müslüman İsrâiloğullarının yahudileşme alâmetleri, ümmet-i Muhammed içerisinde de tezâhür etmiştir. Bunların başında din âlimlerinin Kitab’ı birtakım gerekçelerle keyfî yoruma tâbi tutmaları gelmektedir. Bu eğilimin günümüzdeki temsilcileri, Allah’ın hükmüyle hükmetmemek, faiz, zina, içki, piyango, heykel ve tesettür gibi konularda tam bir yahudileşme temayülü sergilemektedirler. Özellikle Bel’am kılıklı âlim müsveddeleri âyetleri işine geldiği gibi yorumlayarak
927] 2/Bakara, 59
928] 7/A’râf, 162
929] 6/En’am, 91
930] 2/Bakara, 159, 174
931] 5/Mâide, 15
932] 3/Âl-i İmran, 71
933] 5/Mâide, 13
934] 3/Al-i İmran, 71
TEVRÂT
- 135 -
tahrif etmeye çalışmaktadırlar.
“Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?”935 Ümmet-i Muhammed, özellikle nesh konusunda İsrâiloğullarının düştüğü yanlışa düştü. Kur’an’ın iki kapağı arasında yazılı olup da hükmü geçersiz olan hiçbir âyet yoktur. Şeriatların maksatlarından biri olan “tedrîcilik” sünnetini göz önüne almayan bir kısım ulemâ, bazı âyetler arasında çelişki olduğunu zannedip bir kısmını bir kısmıyla mensuh addetmişlerdir. Lâkin, Hz. Peygamber’den Kur’an’da metni bulunan hiçbir âyet için “bu âyet mensuhtur” biçiminde sahih bir rivâyet gelmemiştir. Ayrıca, mensuh olduğu üzerinde tüm ümmet âlimlerinin ittifak ettikleri bir tek âyet yoktur.
Sünnetin tahrifi ve İsrâiliyât (hem yahudi ve hıristiyan kaynaklarından ve hem de modern hurâfeler/çağdaş İsrâiliyat) tahrif ve tahripleri insanımızın zihinlerini ve gönüllerini allak bullak etmeye yetmiştir. Çağdaş tahrif akımlarından Bahâilik, Kadıyanilik, Hurufîlik, Ebcedcilik, Cifircilik, Ondokuzculuk, İskender-i Ekber taraftarları, devlet âlimi (kapıkulu ulemâsı) olan Bel’amlar, modernist muharrifler (reformcular) ve daha niceleri sayılabilir. 936
Yahudileşme temâyülü, yahudilerden daha tehlikelidir. Çünkü bu ümmet, yahudileşmek-ten korunabilirse, yahudilerle baş edebilir. Birkaç milyon nüfusla 250 milyonluk Amerika’yı, dolayısıyla dünyayı yöneten yahudilerden daha korkunç olanı, bu ümmetin yahudileşmesidir. Bu ümmet, öncelikle yahudilerle değil; yahudileşmeyle mücadele etmelidir. Bugün, kendi nefislerimizde olan “yahudileşme temâyülü” sonucunda ümmet olarak geldiğimiz vahim nokta ortada. Ümmetin kıyameti, yahudileşme sonucunda koptu. Ümmet coğrafyasının çeşitli bölgelerinden gelen feryatlar, bunun acı habercisi. Her kıyamete bir yeniden diriliş gerek. Eğer nefislerimizde olan “yahudileşme temâyülü”nü frenler, onu “müslümanlaşma temâyülü”ne dönüştürebilirsek, o zaman çölde âvâre kasnakçasına dönüp duran İsrâiloğulları gibi sıkıştığımız şu zaman çölünden “çıkış”a kadir olup, “arz-ı mev’ûd”a değil ama Kur’an’da va’dedilen “nasr-ı mev’ûd”a ulaşabiliriz. 937
Yahudilerden mü’min olanlara, artık nasıl yahudi denmezse, müslümanlardan yahudileşenlere de artık müslüman denilmesi yanlış olur, o artık “yahudi(leşmiş)” bir kimsedir. Kendisiyle münâfık (itikadî anlamda) alâmeti bulunanlar, hadis-i şerifteki ifadeyle nasıl hâlis/tam bir münâfık oluyorsa, kendisinde yahudilik alâmetleri bulunanlar da tam bir yahudi olurlar. Yoksa yaratılış ve ırk olarak yahudi olmak, ne başlı başına bir üstünlük, ne de alçaklıktır. İnsanın, kendi elinde olmayan bir sebepten dolayı, şu veya bu ırka mensup olmasından ötürü gazab edilmesi ve lânetlenmesi Kur’an’ın bütünlüğüne uygun bir anlayış değildir. İnsan, irâdesini iyiye veya kötüye kullanmasından, kendi yaptıklarından dolayı ödül veya cezayı hak eder. Önemli olan Kur’an’da ifadesini bulan yahudi karakterine sahip olup olmamaktır. Aynen, müslüman bir anne-babadan doğmak, yani ırk olarak müslüman çocuğu olmak, müslüman sayılmak için kâfi olmadığı gibi.
Batılı kâfirlere, hıristiyan ve özellikle de yahudilere ait Kur’an’da beyan
935] 2/Bakara, 85
936] M. İslâmoğlu, Yahudileşme Temâyülü, s. 176-253
937] M. İslâmoğlu, a.g.e. s. 13-14
- 136 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edilen nice olumsuz özellik, bugün “müslümanım” diyenlerde hiç eksiksiz bulunmaktadır. Dolayısıyla hıristiyan ve yahudilere verilecek dünyevî ve uhrevî cezalar, mü’minlerden onları örnek alan taklitçilere de verilecektir. Bu, ilâhî adaletin gereğidir. Lânete, gazaba uğrama ve dalâlet/sapıklık hükümleri/damgaları da. Bu değerlendirmeler, fertler için olduğu kadar; toplum için de geçerlidir. Toplumların, devlet ve rejimlerin lânetli ve sapık yolu izledikleri zaman, helâkleri ve cezaları tarihtekinden farklı olmayacaktır. Sünnetullah’ta (Allah’ın toplumsal kanunlarında) bir değişiklik olmaz. Saâdeti asra taşımak ve sahâbeleşmek mümkün olduğu gibi, İsrâil’leşmek de mümkündür. Bu tercih, mutluluk veya felâketi, cennet veya kıyameti seçmektir. Dışımızdaki yahudiden daha tehlikeli olan, içimizdeki yahudidir. Kalp ve kafamızdaki, el ve dilimizdeki küfürdür dünyamızı perişan, âhiretimizi zindan edecek olan. “Ey iman edenler! Siz (önce) kendinize bakın. Siz hidâyet üzere/doğru yolda olunca dalâlette olan kimseler size zarar veremez.”938 Gönüllerdeki yahudiliğe savaş ilân edip içimizdeki işgali kaldırmadan, dıştakine tavır almak mümkün değildir.
“Ey iman edenler, iman edin!“939 Gâvurlaşmaya, yahudileşmeye, maymunlaşmaya giden yolu bırakıp, kendilerine nimet verilen peygamberlerin, sıddıkların, şehid ve sâlihlerin yolunu takip edenlere ne mutlu!
Tefsirlerden İktibaslar
Ey Muhammed! Allah, sana Kur’an’ı kendisinden önce indirilen Tevrat, Zebur, İncil, Mûsâ ve İsa’nın sahifelerinin Allah katından geldiğini doğrulayıcı olmak üzere açık ve nihai delil ile kısım kısım indirdi. Tevrat ve İncil’i ise bir bütün olarak indirmişti. Tevrat ve İncil sonradan tahrif edildikleri için şu anki nüshalarında birçok şirk unsuru içermektedir. Günümüzdeki Tevrat, Buhtu’n-Nasır’ın Yahudileri yenip köle edinmesinden sonra yazılmıştır. İncil ise İsa’nın hayatı ve öğütlerini anlatan Matta, Markos, Luka ve Yuhanna adlı dört kitap ile Pavlos, Petrus, Yuhanna ve Yakub’un Mektupları ve Yuhanna’nın rüyalarından oluşan ve Ahd-i Cedid denilen bir kitapta toplanmıştır.
Tevrat ve İncil, Kur’an’ın indirilmesinden önce insanlar için bir hidayet rehberi idiler. Allah, insanlara doğruyu yanlıştan ayırma kabiliyeti verdi ve onlara birçok kitap ve sahifeler indirdi. Allah’ın insanlığa gönderdiği ve hükmü kıyâmete kadar bâkî kalacak kitap, hakkı bâtıldan ayıran Kur’an’dır. Doğrusu Allah’ın apaçık âyetlerini inkâr eden kimseler var ya, onlar için çok şiddetli ve sürekli bir azap vardır. Şüphesiz Allah gâlip ve güçlü olan, her şeyi yenen, hiçbir şeye yenilmeyen, suçlulara lâyık olduğu cezayı verendir.
Elmalılı diyor ki: “Ey Muhammed! Allah, sana bu kitabı, hak ve hukuk sebebiyle, hak ve hakikati içermiş olarak, önündekileri tasdik etmek üzere hakikatin gereklerine ve olayların akış şekline göre peyderpey indirmektedir. Ve bundan önce indirilenler arasında bilhassa Tevrat’ı ve İncil’i indirmişti. Bunların hepsi insanlara hidâyet içindir.” Böyle buyurmakla İlâhî gözetim ve yönetim altında Rabliğin kanunlarına uygun olarak peygamberliğin tekâmülünü ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliğinin ilk defa ortaya çıkan bir peygamberlik olmadığını ve Kur'ân'ın hakikati tasdik olunmayınca önceki kitapların da hakkıyla anlaşılıp tasdik edilemeyeceğini, bundan
938] 5/Nisâ, 105
939] 4/Nisâ, 136
TEVRÂT
- 137 -
dolayı da Hz. Muhammed'in peygamberliği tasdik edilmedikçe önceki peygamberlerin de hakkıyla anlaşılıp tasdikine bir delil ve şâhit bulunamayacağını, o zaman da insanların dalâlet ve sapıklık içinde kalacağını göstermiş, Kur'ân'ın ve Hz. Peygamber'in mûcizelerinin bu anlamda hakem rolünü üstlenmiş olduğunu açıkça bildirmek için de bu hükmü “O, Furkan’ı da indirdi” kısmı ile nass olarak karara bağlamıştır.
Kur'ân-ı Kerîm'in, daha önceki kitapları ve gelmiş geçmiş bütün peygamberleri tasdik edişi, çeşitli yönlerden gerçekleşmiştir:
Birincisi: Önceki kitaplar ve daha evvel gelmiş olan peygamberler, ileride büyük bir peygamberin geleceğini haber veriyor ve vaad ediyorlardı. Kendi irşadlarını ilerideki böyle bir kemâl hedefine yöneltmiş olduklarından, Kur'ân ve Hz. Muhammed'in peygamberliği ortaya çıksaydı, onlar bâtıl bir fikir veya hayal üzerine kurulu anlamsız bir ideoloji üzerinde yürümüş olurlardı. Hatta boş vaatlerle halkı kandıran, yalan ve yanlış fikirlerle insanları oyalayan, aldatan yalancılar durumuna düşerlerdi. Kur'ân'ın gelmesiyledir ki, daha önceki devirlerde bir ideoloji halinde yayılmış olan bu gayb haberlerinin, ancak bu sâyede bir vahiy haberi ve Allah'dan gelen bir hak bilgi olduğu gerçekleşmiştir. Ve böylece Kur'ân, yalnızca Hz. Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliğini değil, bunun içinde zımnen bütün önceki peygamberlerin peygamberliğini de tasdik ve isbat eden bir furkan-ı mübîn olmuş ve Allah'ın bütün kitapları, bütün peygamberleri arasında karşılıklı olarak birbirlerini tasdik ettikleri ve birbirlerine şehâdet getirdikleri konusunda bir tekâmül ve işbirliği, bir dayanışma bulunduğu kurumlaşmıştır. Ve hepsinin başında “Allah onlardan bir kısmına yüce dereceler vermiştir.”940 âyetinin delâletince peygamberlerin sonuncusunu tâyin eden bir ilâhî ferman şeklinde gelmiştir ki, Bakara Sûresi’nin birinci cüzünde tasdikin en çok bu anlamı, bu yönü üzerinde durulmuştur.
İkincisi: Kur’an, önceki kitapların iman ve Allah’ın birliğine dâvet eden, adâleti ve ihsânı emreden, peygamberlerin ve eski ümmetlerin yaşayış ve tarihlerinin, haber ve eserlerinin başka başka olmasıyla değişmeyecek olan temel hükümler gibi muhkem ilkelerini güçlendirerek ve genişleterek yeni baştan yürürlüğe koymuş ve hikmet-i teşriî gereğince zamanların ve mekânların ve yükümlü milletlerin özelliklerine uygun düşecek şekilde hak ve hayır açısından onların işlerine yarayacak hükümleri ve şer’î ayrıntıları yeniden tanzim ve ta’dil ederek hak dini, bütün zaman ve mekânlarda ve bilcümle ümmet ve toplumların hayatında geçerliliğini sağlayan geniş kapsamlı bir teşrî ilmi de öğretmiştir. Böylece ilâhî kitapları öncekinden sonrakine aralıksız olarak birbirlerinin tasdikinden ve yürürlük alanından geçirerek süzmek sûretiyle hepsinin doğru ilkelerini hakkıyla kendi uhdesine almış ve yüklenmiş bulunduğundan, önceki kitaplardan ve şerîatlardan Kur’ân’ın şehâdeti ile tasdik edilmedikçe ne peygamberliklerinde, ne de o kitapların delâletlerinde hak oldukları tasdik edilemez. Yani geçmiş devirlerde yaşamış olan önceki peygamberlere gönderilmiş olan ilâhi temyiz ve tefrik açısından son tasdik mercii Hatemü'l-enbiya Hz. Muhammed Mustafa ile Kur'ân-ı Hakim'in, muhkem âyetlerle ortaya konmuş hükümleridir. Bu mânâ, Fıkıh Usûlü ilminde şu teşriî kaidesi ile ifade olunur: “Bizden öncekilerin şerîatleri bizim de şerîatimizdir. Fakat Allah ve Rasûlü tarafından tasdik edilmiş olarak nakledilmek şartıyla.”
940] 2/Bakara, 253
- 138 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Özetle; Allah, Furkanı da indirmiş, hakkı bâtıldan hayrı şerden ayırmış, yollarını, kanunlarını tâyin etmiş; alâmetler, işaretler, deliller, âyetler de ortaya koymuş, her birinin hükmünü, gerekli sonucunu başka başka yapmış, uygulamasını kendi gözetimi ve denetimi demek olan kayyûmiyetiyle irâdesi ve meşiyyeti altına almıştır. Bundan dolayı şüphesiz ki, böyle hakkı bâtıldan ayıran, temyiz edip ayıklayan ve hak yolu gösteren, aklî ve naklî delilleri içeren âyetleri, Allah’ın âyetlerini inkâr edenler, özellikle de Allah Teâlâ’nın birliğine ve münezzeh olan yüceliğine veya peygamberlerin ismet ve haysiyetine saldırıp hücuma geçen kâfirler de kesinkes şiddetli bir azâba mahkûmdurlar. Hakkı bâtıldan ayırt eden Allah, zillet şâibesinden münezzeh ve öyle yenilmez, öyle güçlü bir Allah’dır ki, O’nun dehşetli ve korkunç bir intikamı vardır. Emrini ve hükmünü mutlaka yürütür ve yerine getirir. İrâdesine karşı gelenleri, izzetinin hudûduna tecâvüz edenleri mutlaka tepeler, ezer. Hakkı aşağılamaya uğraşanlara bir müddet hilmiyle mühlet verse bile bir gün gelir onları tuttukları bâtıl yolda akla hayale gelmez felâketlere uğratıp perişan eder. Hakka hayat tanımayanlara mutluluk vermez. Bire iki, üç, vara yok, yoğa var, olura olmaz, olmaza olur, doğruya eğri, eğriye doğru, iyiye kötü, kötüye iyi, hakka bâtıl, bâtıla hak, zulme adâlet, adâlete zulüm, cehle ilim, ilme cehâlet, nûra zulmet, zulmete nur diyenler bu yanlışlarının ve cürümlerinin cezasını herkesten önce kendileri çekerler ki, bütün bunlar Allah’ın intikamının eserleri demek olur. Tek ümit ve tek sığınak olan Allah’ın nimet ve rahmetine ermek için Allah’a doğru gitmelidir. Hak ve hakikatın kanunlarını tanımayanlar, rahmetin zıddı olan nıkmete ve gazâba mahkûm olurlar.
İzzet ise zilletin tamı tamına zıddıdır, intikam da nimetin zıddıdır. İntikam “nıkmet” kökünden olup, güç göstermek ve bir cinayetin cezasını vererek; ona öldürmekten aldığı tadı, acı çektirerek ödetmek demektir ki, Türkçe’de “öç almak” diye tabir olunur. Affın zıddıdır. Allah, gerçi affedici ve bağışlayıcıdır, halîm, ğafûr, raûf ve rahîmdir; küfür ve isyandan sonra bile tevbe edip hakkı kabul edenleri, hakka dönenleri, iman edip kendisine sığınanları affeder ve bağışlar. Fakat hilmin, affın ve bağışlamanın hayır ve kemal olması, hak ile bâtılı eşit tutmak, iyilikle kötülüğü birbirine karıştırmak gibi geniş kapsamlı bir kötülüğe sebep olmaması şartına bağlıdır. Hakk’a iman edip, kötülüğü kötülük bilerek yaptığı fenalıktan dolayı yüzü kızaracak ve bu duygunun itmesiyle günahlara tevbe edecek olanlara karşı affedici olmak ve hilimle davranmak hayır ve rahmet olursa da, affa uğradıkça şımaran ve kötülük ile zulüm yapmaktan zevk alan ve gittikçe daha çok haksızlık yapacak olanlara karşı affedici ve bağışlayıcı olmak, onlar hakkında iyilik değil, katıksız kötülüktür. Onun yaptığı fenalıklara ortak olmak ve teşvikçi olmak demek olur ki, bütün hukukun ve her türlü hayrın mercii ve yöneticisi kayyûm olan, Rahmân ve Rahîm’in izzeti, adâleti ve rahmeti böyle bir zilletten münezzehtir. Bunun için asr-ı saâdette bir Arap şâirinin şu beyti, Rasûlullah'ın da beğenisine mazhar olmuştu: “Herhangi bir hilmin saflığını karışıklıktan, duruluğunu bulanıklıktan koruyacak önlemleri yoksa o hilimde hayır da yoktur.“ 941
Seyyid Kutub diyor ki: Sûre, Peygamber’in (salât selâm üzerine olsun) mesajını reddeden ehl-i kitaba hitaben başlıyor. Eğer mesele hüccet ve delil ile iknâ olma meselesi olsaydı Peygamberliğin, peygamberlerin, Allah tarafından indirilen kitapların, Allah’tan gelen vahyin ne olduğunu daha iyi bilmeleri gereken
941] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y. c. 2, s. 295-299
TEVRÂT
- 139 -
ehl-i kitab, diğer insanlardan daha önce davranıp kendilerine sunulan gerçeği tasdik edip müslüman olmaları gerekirdi.
Sûre, onların içlerini kemiren ya da kasıtlı olarak müslümanların kalplerine ekmeye çalıştıkları büyük şüphe tohumları hususunda meseleyi kesin çizgilerle ayıran, bu şüphelerin hangi kanallardan ve gizli yollardan kalplere akıtıldığını ortaya çıkaran, gerçek mü'minlerin Allah'ın âyetleri karşısındaki tutumları ile kalplerinde hastalık ve sapıklığa eğilim duyanların tavırlarını belirleyen, müminlerin Rabblerine karşı tutumlarını, O'na sığınışlarını, O'na niyazda bulunuşlarını ve O'nu yüce sıfatlarıyla tanımalarını tasvir eden bir bölümle başlıyor: “O, kendinden başka bir ilâh bulunmayan, diri ve yarattıklarını gözetip yöneten Allah’tır.”
Bu apaçık ve berrak Tevhid inancı, müslümanın inancıyla diğer bütün inançlar arasındaki yol ayrımıdır. Bu açıdan bakıldığında ateistlerin ve müşriklerin inançları ile Hakk yoldan sapmış olan yahudi ve hıristiyanların inançları, aralarındaki tüm din ve mezhep ayrılığına rağmen aynı kategoriye girer. Bu da müslümanın hayatı ile yeryüzündeki diğer inanç sahiplerinin hayatı arasındaki ayrılış noktasıdır. İşte burada sözü edilen inanç, hayat düzenini her alanda kontrol altına almakta ve ona yön vermektedir.
“O, kendinden başka bir ilâh bulunmayan, diri ve yarattıklarını gözetip, yöneten Allah’tır.” Ulûhiyette O’nun ortağı yoktur. “Hayy”dır; Mutlak olarak hayatı kendisinden kaynaklanır. O’nun hayatı her çeşit kayıttan uzaktır, sıfatlarında O’nun bir benzeri yoktur. “Kayyum”dur; her canlı ve cansız O’nunla varlığını sürdürebilir, bütün hayata ve tüm varlıklara hâkim olan da O’dur. Bu evrende O’nsuz ne bir varlıktan ne de hayattan söz edilebilir.
İşte bu, düşünce ve inançta yol ayrımıdır; hayat ve ahlâk sisteminde yol ayrımı. Ulûhiyet hakkını yalnız Allah’a veren bir inançla, birçok câhilî düşüncenin kargaşası sonucu ortaya çıkan çok ilâhlılık inancı arasındaki yol ayrımı. O zaman Arap yarımadasında hüküm süren müşriklerin inançlarıyla Allah’a oğul isnad eden yahudi ve hıristiyan inancı arasında veya birden çok ilâhı benimseyen hıristiyan inancı arasında hiçbir fark yoktur.
Kur'ân-ı Kerim yahudilerin “Üzeyr, Allah'ın oğludur“ dediklerini haber veriyor. Nitekim bugün yahudilerin “Kitab-ı Mukaddes“ olarak kabul ettikleri kitap da buna benzer birtakım sapık düşüncelerle doludur. Tekvin bölümü, altıncı babda buna değinilmiştir: “Ve vaki oldu ki, toprağın yüzü üzerinde adamlar çoğalmağa başladı ve onların kızları doğduğu zaman, Allah oğulları adam kızlarının güzel olduklarını gördüler ve bütün seçtiklerinden kendilerine karılar aldılar. Ve RAB dedi: Ruhum adam ile ebediyen çekişmeyecektir, çünkü o da ettir; bunun için onun günleri yüz yirmi yıl olacaktır. Allah oğulları insan kızlarına vardıkları zaman, o günlerde, hem de ondan sonra, yeryüzünde Nefilim (iri adamlar) vardı; bunlar eski zamandan zorbalar, şöhretli adamlardı.” 942
Mevdûdi diyor ki: Tevrat ve İncil hakkında genel bir yanılgı vardır. Çünkü çoğu kişi Pentateuch’u (Eski Ahid’in ilk beş kitabı) Tevrat, Gospel’i (Yeni Ahid’in ilk dört kitabı) ise İncil olarak kabul eder. Bu yanlış anlama vahyin kendisinden şüpheler uyandırır ve şöyle bir soru akla gelebilir: “Bu kitaplar gerçekten Allah’ın kelâmı mı? Kur’an-ı Kerim gerçekten bunların içindekileri tasdik mi ediyor?”
942] Kitab-ı Mukaddes, Tekvin, 6/1-4, s. 5; Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an
- 140 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Aslında Kur’an’ın tasdik ettiği Tevrat, Pentateuch’un kendisi değildir; fakat O’nun içine serpiştirilmiştir. Aynı şekilde İncil de “Dört Gospel” değildir, fakat bu kitaplarda muhtevîdir.
Tevrat, Hz. Mûsâ’ya (a.s.) kırk yıl süren peygamberliği müddetince verilen emir ve öğütlerden oluşur. Taş tabletlere kazınmış olan ve Tur Dağı’nda Mûsâ’ya verilen On Emir de bunların içindedir. Geri kalan emir ve öğütleri ise Hz. Mûsâ (a.s.) kendisi yazdırmıştır. Daha sonra on iki İsrail kabilesinin (sıbt) her birine, rehberlik etmesi için Tevrat’ın bir kopyasını vermiştir. Bir kopyası da dikkatle korunması için Levi’lere verilmiş ve taş tabletlerle birlikte Tabut’ta (On Emir’in muhâfaza edildiği sandık) muhâfaza edilmiştir. Bu Tevrat, Kudüs’ün ilk yakılıp yıkılmasına kadar tam bir kitap olarak kalmıştır. Fakat zamanla İsrâiloğulları bu Kitab’a o denli ilgisiz, anlayışsız ve aldırmaz bir hale geldiler ki, Yoşiya’nın krallığı zamanında Süleyman Tapınağı tamir edilirken, başkâhin Hilkiya O’nu şans eseri buldu; fakat O’nun Tevrat olduğunu anlayamadı. O’nun sadece bir kanun kitabı olduğunu düşündü ve Kitab’ı krallık yazmanına antika bir eser olarak verdi. Bir sonraki, O’nu Kral Yoşiya’ya iletti. Kitap okununca Yoşiya elbiselerini yırttı ve Hilkiya ile diğerlerine Kitab’ın içindekiler hakkında Rabbe danışmalarını emretti.943 Nebukadanazor’un Kudüs’ü yağmalayıp Süleyman Tapınağını yıktığı dönemde, İsrailoğulları’nın durumu işte böyleydi. Bu şekilde uzun yıllardan beri bir köşede unutulmuş Tevrat’ın son kopyalarını da ebediyen kaybetmiş oldular.
İsrâiloğulları, Babil’deki sürgünden ülkeleri Kudüs’e geri dönüp tapınağı tekrar yaptıklarında Ezra, Eski Ahid’i derledi. Ezra, halkının ileri gelen bazı adamlarını topladı ve onların yardımıyla şimdi Kitab-ı Mukaddes’in ilk 17 kitabını oluşturan İsrailoğulları’nın tüm tarihini yazdı. Bunlardan Çıkış (Eski Ahid’in ikinci kitabı Çev.) Leviller (Eski Ahit-3. kitap), Sayılar (Eski Ahit-4. Kitap), Tesniye (Eski Ahit-5. Kitap) Hz. Mûsâ’nın (a.s.) hayatını anlatır. Ezra ve yardımcılarının bulup vahyin kronolojik düzenini gözönünde bulundurarak uygun yerlere yerleştirdikleri asıl Tevrat âyetlerini de içerir. Asıl Tevrat, Hz. Mûsâ’nın (a.s.) hayat hikâyesi içine serpiştirilmiş bulunan âyetlerden oluşur ve bugün bile onları diğerlerinden ayırıp Mûsâ’nın (a.s.) “Rabbiniz Allah diyor ki,” dediği yerde asıl Tevrat başlar ve hayat hikâyesi yeniden başladığında Tevrat’ın o bölümü biter. Kitab-ı Mukaddes’in yazarı buralara açıklama ve yorum mâhiyetinde bazı şeyler eklemiştir. Sıradan okuyucu işte bu yorumlardan asıl Tevrat’ı ayırdetmede yanılgıya düşer. Bununla birlikte İlâhî Kitaplar’ın mâhiyetini iyi bilenler, bir dereceye kadar bu yorumla, vahyolunan âyetleri ayırdedebilirler.
Kur'an'a göre sadece Pentateuch'un içine serpiştirilen bu bölümleri gerçek Tevrat'tır ve Kur'an sadece bu bölümleri tasdik eder. Bu âyetleri derleyip Kur’an’la karşılaştırarak sınayabiliriz. Orada veya burada ayrıntılarda bazı farklılıklarla karşılaşılabilir; fakat iki kitabın ana öğretilerinde en ufak bir farklılık bile yoktur. Bugün bile bu iki Kitab'ın aynı kaynaktan geldiği açıkça görülebilir. Aynı şekilde, İncil de Hz. İsa'nın (a.s.) hayatının son birkaç yılı boyunca sarfettiği, vahyolunan sözler ve konulardan oluşur.
Bu sözlerin Hz. İsa'nın (a.s.) hayatı esnasında derlenip kaydedildiğinden emin olamayız. Moffat, Kitab-ı Mukaddes tercümesine yazdığı önsözde şöyle diyor: “İsa (a.s.) hiçbir şey yazmadı ve bir müddet için havarileri de O'nunla ilgili
943] II Krallar, 22:8-13
TEVRÂT
- 141 -
hiçbir kayıt tutma ihtiyacı duymadılar. O halde tarihte İsa ile ilgili bize ulaşan bilgiler Filistinli ilk havarilerin sözlerine ve derlemelerine dayanıyor. Bunların ne zaman yazıya geçirildiğini söyleyemeyiz. Fakat en azından onlardan bir tanesi herhalde yaklaşık M.S. 50 yıllarında yazılı halde mevcut idi.“ Her ne ise, ölümünden yıllar sonra Hz. İsa'nın (a.s.) hikâyeleri dört incil (Gospel) şeklinde derlendiği zaman (Markos'un tertiplendiği zaman, ilki M.S. 65-67 yıllarında düzenlenmiştir), O'nun bazı yazılı veya ezberde kalan sözleri, tarihsel sıralamaya göre uygun yerlere konulmuştur. Yani ilk dört Gospel'in İncil olmadığı, yani Hz. İsa'nın (a.s.) söz ve rivâyetlerinden oluşmadığı, fakat onları içerdiği çok açıktır. Yazarların eserlerinde Hz. İsa'nın (a.s.) sözlerini diğerlerinden ayırmak için tek bir aracımız var: Yazarların “İsa şunu söyledi ve öğretti“ dediği yerlerde İncil başlar ve hikâyeye geri döndüklerinde İncil biter. Kur'an'a göre sadece bu bölümler İncil'dir ve Kur'an sadece bu bölümleri tasdik eder. Eğer bu bölümler derlenir ve Kur'an'la karşılaştırılırsa, ikisi arasında ciddî bir fark görülmez. Eğer bazı ufak farklılıklar varmış gibi görünüyorsa, bunlar da ön yargısız bir düşünce sonucunda ortadan kaldırılabilir. 944
944] Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, c. 1, s.207-208
- 142 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tevrât ve Yahûdilerle İlgili Âyet-i Kerimeler
A- TEVRAT
a- Tevrat, Hz. Mûsâ’ya (ve Hz. Hârun’a) Verilmiştir: 2/Bakara, 51, 53, 87; 6/En’âm, 154; 11/Hûd, 110; 17/İsrâ, 2; 21/Enbiyâ, 48; 23/Mü’minûn, 49; 25/Furkan, 35; 28/Kasas, 43-44; 32/Secde, 23; 37/Sâffât, 117-118; 40/Mü’min, 53-54; 41/Fussılet, 45; 46/Ahkaf, 12.
b- Tevrat, Hz. İsa’ya da Öğretilmiştir: 3/Âl-i İmrân, 48, 50; 5/Mâide, 110.
c- Tevrat verilen Millete Rahmettir: 28/Kasas, 43, 46; 46/Ahkaf, 12.
d- Tevrat, Kur’an’dan Önce İnsanlar İçin Hidâyet ve Nurdur: 3/Âl-i İmrân, 3-4; 5/Mâide, 44; 6/En’âm, 154; 17/İsrâ, 2.
e- Tevrat Şeriatı: 5/Mâide, 44-45; 9/Tevbe, 111; 17/İsrâ, 4.
f- Tevrat ile Amel Eden Diğer Peygamberler: 2/Bakara, 87; 19/Meryem, 12.
g- Tevrat, Yahûdilerin Tahrifine Uğramıştır: 2/Bakara, 75, 79, 95, 174; 3/Âl-i İmrân, 65, 78, 93; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41-43.
B- İSRÂİLOĞULLARININ NANKÖRLÜKLERİ VE İHÂNETLERİ
a- İsrâiloğullarına Verilen Nimetler: 7/A’râf, 160-161, 163, 171; 10 /Yûnus, 93; 17/İsrâ, 6; 20/Tâhâ, 80-81; 44/Duhân, 32-33; 45/Câsiye, 16.
b- İsrâiloğullarına Verilen Nimetlerin Hatırlatılması: 2/Bakara, 40, 48-60, 122, 211.
c- İsrâiloğullarının Nankörlükleri: 2/Bakara, 61; 7/A’râf, 160-162.
d- İsrâiloğulları Allah’a Verdikleri Sözde Durmadılar: 2/Bakara, 83, 93, 246; 5/Mâide, 12-13; 7/A’raf, 164, 169.
e- İsrâiloğulları İyiliği Emredip Kötülükten Sakındırmazlar: 5/Mâide, 79.
f- İsrâiloğulları, Mü’minler Aleyhine Müşriklerle Dostluk Kurarlar: 5/Mâide, 80-81.
g- İsrâiloğulları Tevrat’ı Tahrif Ettiler (Bozdular): 2/Bakara, 75, 79, 95, 174; 3/Âl-i İmran, 65, 78, 93; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41-43.
h- İsrâiloğullarının Birçoğu Hâindir: 5/Mâide, 13, 32.
i- İsrâiloğullarının İçinden Birçok Önderler Çıkmıştır: 32/Secde, 24.
j- İsrâiloğullarının On İki Boya Ayrılmaları: 7/A’râf, 160.
k- İsrâiloğullarının Firavun’un Elinden Kurtulması: 7/A’râf, 136-138, 141; 10/Yûnus, 90; 44/Duhân, 30-31.
C- İSRÂİLOĞULLARININ İMANDAN YÜZ ÇEVİRMELERİ
a- İsrâiloğullarının İmandan Yüz Çevirmeleri: 2/Bakara, 63-64, 74; 7/A’râf, 148; 45/Câsiye, 16-17.
b- İsrâiloğullarının Hz. Mûsâ'ya İsyanları: 5/Mâide, 20-26; 7/A'râf, 138-140.
c- İsrâiloğullarının Buzağıya Tapmaları: 2/Bakara, 51-52, 92-93; 7/A’râf, 148-152, 155-156; 20/Tâhâ, 83-97.
d- İsrâiloğulları Peygamberleri Yalanladılar ve Öldürdüler: 5/Mâide, 70-71; 17/İsrâ, 4.
e- İsrâiloğulları Hz. İsa’nın Tanrılığını İddia Ettiler: 5/Mâide, 72, 75, 116-117.
f- İsrâiloğulları, Peygamberimiz’e Haset Ettikleri İçin İman Etmediler: 5/Mâide, 13; 45/Câsiye, 17.
g- İsrâiloğulları, Kesilmesi Emredilen İneği Zoraki Kestiler: 2/Bakara, 67-73.
h- İsrâiloğullarından İman Edenler: 7/A’râf, 159.
i- İsrâiloğullarının Bilginleri, Kur’an’ın Geleceğini Biliyordu: 26/Şuarâ, 196-197.
j- İsrâiloğullarının İhtilâf Ettikleri Konuları Kur’an Açıklar: 27/Neml, 76, 78.
k- İsrâiloğullarını Kur’an’a İman Etmeye Dâvet: 2/Bakara, 41-42.
l- İsrâiloğullarının Dünya Sevgileri: 7/A’râf, 169.
D- İSRÂİLOĞULLARININ CEZALANDIRILMALARI
a- İsrâiloğulları, Hz. Dâvud ve Hz. İsa’nın Diliyle Lânetlenmişlerdir: 5/Mâide, 78.
b- İsrâiloğullarının Üzerine Horluk ve Yoksulluk Vurulmuştur: 2/Bakara, 61; 7/A’râf, 167-168.
c- İsrâiloğullarının Maymuna Çevrilmeleri: 2/Bakara, 65-66; 5/Mâide, 60; 7/A’râf, 166.
d- İsrâiloğullarının Allah’ın Rahmetinden Koğulmaları: 5/Mâide, 12-13.
e- İsrâiloğullarının Domuza Çevrilmeleri: 5/Mâide, 60.
f- İsrâiloğullarının Azaba Uğraması: 2/Bakara, 55, 58-59, 61, 65-66; 4/Nisâ, 47, 153; 5/Mâide,
TEVRÂT
- 143 -
12-13, 20-26; 7/A’râf, 161-166: 17/İsrâ, 4-8.
g- İsrâiloğullarına Tâlût’un Kral Olarak Gönderilmesi ve Câlût’un Hz. Davut Tarafından Öldürül-mesi: 2/Bakara, 247-251.
E- YAHUDİLERİN BAZI ÖZELLİKLERİ
a- Yahudiler Cimridir: 4/Nisâ, 47.
b- Yahudiler, Allah’ı Cimrilikle İtham Ederler: 5/Mâide, 64.
c- Yahudiler, Yeryüzünde Fesat Çıkarırlar: 5/Mâide, 64.
d- Yahudilerin Misali: 59/Haşr, 15.
e- Yahudiler “Cennet Bizimdir” Derler: 2/Bakara, 94, 111-112; 4/Nisâ, 49.
f- Yahudiler Hayata Düşkündürler: 2/Bakara, 102-103.
g- Yahudiler, Sihir Yoluna Saptılar: 2/Bakara, 102-103.
h- Yahudiler, Hıristiyanlara Düşmandırlar: 2/Bakara, 113, 140; 5/Mâide, 18; 21/Enbiyâ, 93; 42/Şûrâ, 14.
i- Yahudiler, Kendi Dinlerine Dâvet Ederler: 2/Bakara, 135-136; 3/Âl-i İmran, 72-73.
j- Cumartesi/Sebt Günü: 2/Bakara, 65; 4/Nisâ, 47; 7/A’râf, 163; 16/Nahl, 124; 55/Rahmân, 29.
k- Yahudiler, Mü’minlere Karşı Çok Zayıftır: Haşr, 14-15.
l- Yahudiler Faiz Yer: 4/Nisâ, 161.
m- Yahudiler, Allah’ı Fakir; Kendilerini Zengin Kabul Ederler: 3/Âl-i İmran, 181.
F- YAHUDİLERİN İMANDAN YÜZ ÇEVİRMELERİ
a- Yahudiler, Allah’ın Âyetlerini İnkâr Ederler: 3/Âl-i İmran, 112; 6/En’am, 91.
b- Yahudiler, Kendilerinin Allah’ın Oğulları, Dostları Olduklarını Söylerler: 4/Nisâ, 49-50; 5/Mâide, 18; 62/Cum’a, 6-8.
c- Yahudiler, Tekrar Tekrar Dinlerinden Dönerler: 4/Nisâ, 137.
d- Yahudiler, Peygamberlerden İnanmayacakları Şeyler İsterler: 4/Nisâ, 153.
e- Yahudiler, Allah’ı Cimrilikle İtham Ederler: 5/Mâide, 64.
f- Yahudi Münafıklar: 2/Bakara, 76-78.
g- Yahudilerin Peygamberimizi Yalanlamaları: 2/Bakara, 88, 90, 101, 139-140, 146; 4/Nisâ, 54-55; 6/En’am, 20; 7/A’râf, 175-177.
h- Yahudilerin Az Bir Kısmı İman Eder: 2/Bakara, 88; 4/Nisâ, 46, 55, 155.
i- Yahudilerin İçlerinden İman Edenler: 2/Bakara, 62; 4/Nisâ, 162; 5/Mâide, 69; 7/A’râf, 159.
j- Yahudiler, Cebrâil’e Düşmandırlar: 2/Bakara, 97.
k- Yahudiler, Allah’a Çocuk İsnadında bulundular: 2/Bakara, 116; 4/Nisâ, 50; 5/Mâide, 18; 9/Tevbe, 30; 19/Meryem, 88-92.
l- Yahudi ve Hıristiyanların İnkârlarına Karşı Mü’minlerin Cevabı: 2/Bakara, 135-140; 3/Âl-i İmran, 73.
m- Yahudiler, Hakikata Yüz Çevirmeyi İş Edinmişlerdir: 3/Âl-i İmran, 23-24.
n- Yahudiler Tevrat’a Bile Uymazlar: 3/Âl-i İmran, 23-24, 93-94; 5/Mâide, 41-43; 62/Cum’a, 5.
o- Yahudiler, Yahudi Bilginlerini Tanrı Edindiler: 9/Tevbe, 31, 34.
p- Yahudiler, Kur’an’ı Hasetlerinden ve Mevki Hırslarından Dolayı İnkâr Ettiler: 2/Bakara, 89-91, 101, 4/Nisâ, 54.
G- YAHUDİLERİN NANKÖRLÜKLERİ VE İHANETLERİ
a- Yahudiler, Mü’minlere Eziyetten Başka Zarar Veremezler: 3/Âl-i İmran, 112.
b- Yahudiler, İsyan Etmiş ve Aşırı Gitmişlerdir: 3/Âl-i İmran, 112.
c- Yahudiler, Mü’minlere İnanmazlar: 2/Bakara, 75; 4/Nisâ, 51; 5/Mâide, 43.
d- Yahudiler, Tevrat’ı Tahrif Ettiler: 2/Bakara, 75, 79, 95, 174; 3/Âl-i İmran, 65, 78, 93; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41-43.
e- Yahudilerin Peygamberimiz’e Selâm Verme Şekli: 58/Mücadele, 8.
f- Yahudiler, Allah’a Verdikleri Sözde Durmadılar: 2/Bakara, 84-86, 93, 100; 4/Nisâ, 154-155.
g- Yahudiler, Peygamberleri Öldürdüler veya Yalanladılar: 2/Bakara, 87; 3/Âl-i İmran, 21-22, 54-55, 112, 181, 183; 4/Nisâ, 155, 157; 5/Mâide, 10.
h- Yahudilerin Dostlukları Yoktur: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 80-82; 60/Mümtehine, 13.
- 144 -
KUR’AN KAVRAMLARI
i- Yahudiler, Yahudi Olmayanın Düşmanıdırlar: 3/Âl-i İmran, 72-73; 4/Nisâ, 160,
j- Yahudiler, Antlaşmalarına Uymazlar: 8/Enfâl, 56-57.
k- Yahudiler, Allah’ın Nurunu Söndürmek İsterler: 9/Tevbe, 32-33.
l- Yahudiler, Hz. İsa’yı İnkâr ile Öldürdüklerini Söylerler: 4/Nisâ, 156-157, 159.
m- Yahudiler, Hz. Meryem’e İftira Etmişlerdir: 4/Nisâ, 156-157; 19/Meryem, 27-34.
H- YAHUDİLERİN CEZALANDIRILMALARI
a- Yahudilerin Peygamberimiz Tarafından Sürülmeleri: 59/Haşr, 1-6.
b- Yahudiler, “Allah’ın Azabı Bize Dokunmayacak” Derler: 2/Bakara, 80-82; 3/Âl-i İmran, 24-25.
c- Yahudiler, Allah’ın Rahmetinden Koğulmuşlardır: 2/Bakara, 88; 4/Nisâ, 46, 156-157.
d- Yahudilerin Zulümlerinden Dolayı Kendilerine Haram Edilen Şeyler: 6/En’am, 146-147; 16/Nahl, 118.
e- Yahudilerin Cezası: 3/Âl-i İmran, 12, 25, 181-182; 4/Nisâ, 55, 161; 5/Mâide, 41; 22/Hacc, 17; 59/Haşr, 15.
f- Yahudilerin üstüne Zillet Damgası Vurulmuştur: 3/Âl-i İmran, 112.
g- Yahudiler, Lânetlenmişlerdir: 4/Nisâ, 47, 52, 155.
h- Yahudiler, Tutuşturdukları Savaşta Mağlup Olurlar: 5/Mâide, 64.
İ- EHL-İ KİTAP KONUSUYLA İLGİLİ ÂYET-İ KERİMELER
a- “Ehlu’l-Kitab” Teriminin Geçtiği Âyetler (31 âyet): 2/Bakara, 105, 109; 3/Âl-i İmrân, 64, 65, 69, 70, 71, 72, 75, 98, 99, 110, 113, 199; 4/Nisâ, 123, 153, 159, 171; 5/Mâide, 15, 19, 59, 65, 68, 77; 29/Ankebût, 46; 33/Ahzâb, 26; 57/Hadîd, 29; 59/Haşr, 2, 11; 98/Beyyine, 1, 6.
“Ûtü’l-kitab” Teriminin Geçtiği Âyetler (20 âyet): 2/Bakara, 101, 144, 145; 3/Âl-i İmrân, 19, 20, 23, 100, 186, 187; 4/Nisâ, 44, 47, 51, 131; 5/Mâide, 5, 5, 57; 6/En’âm, 44; 9/Tevbe, 29; 57/Hadîd, 16; 74/Müddessir, 31, 31; 98/Beyyine, 4.
b- Ehl-i Kitabdan Mü’min Olanlar Vardır: 2/Bakara, 121; 3/Âl-i İmrân, 110, 113-115, 199; 13/Ra’d, 36; 28/Kasas, 52-55.
c- Ehl-i Kitabdan Kâfir Olanlar: 2/Bakara, 121; 5/Mâide, 68; 98/Beyyine, 1-6.
d- Ehl-i Kitabdan Kâfir Olanların Dostluğu: 2/Bakara, 105, 109-120; 3/Âl-i İmrân, 100; 4/Nisâ, 44-45; 5/Mâide, 57-59.
e- Ehl-i Kitab, Kur’an’ı ve Peygamberimiz’i Bile Bile İnkâr Ederler: 2/Bakara, 101, 146; 3/Âl-i İmrân, 19, 70, 71, 81, 98-99, 187; 4/Nisâ, 44; 5/Mâide, 19; 6/En’âm, 20, 114; 7/A’râf, 157; 13/Ra’d, 30, 43; 26/Şuarâ, 196; 33/Ahzâb, 7; 48/Feth, 29; 98/Beyyine, 4.
f- Ehl-i Kitab Kendilerine Uyan Mü’minleri Kâfir Yaparlar: 3/Âl-i İmrân, 100-101; 4/Nisâ, 44-45.
g- Ehl-i Kitab Antlaşmalarını Bozar: 9/Tevbe, 1-3.
h- Ehl-i Kitab ile Savaş: 9/Tevbe, 29; 29/Ankebut, 46; 42/Şûrâ, 16.
i- Ehl-i Kitabın Kestiklerinin ve Yemeklerinin Yenmesi: 5/Mâide, 5.
j- Ehl-i Kitab Kadınların Nikâhlanması: 5/Mâide, 5.
k- Enl-i Kitabı İslâm’a Dâvet ve Dâvet Metodu: 4/Nisâ, 47; 5/Mâide, 15-16, 19, 65-66, 68, 77; 29/Ankebut, 46; 57/Hadîd, 28-29; 98/Beyyine, 1-5.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Tevrat, Hakkı Demirel, Müjde Y.
2. Kitab-ı Mukaddes/Eski ve Yeni Ahit, Türkçe Çeviri, Kitab-ı Mukaddes Şirketi Y.
3. Mezmurlar: Zebur, Kitab-ı Mukaddes Şirketi, İstanbul, 2001
4. Kutsal Kitap (Eski ve Yeni Antlaşma), Kitabı Mukaddes Şirketi, Yeni Yaşam Y., İst. 2001
5. Geçmiş ve Gelecek Arasında Tevrat, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y.
6. Tevrat ve İncildeki Tahrifler, el-Cüveyni, Seha Neşriyat
7. Tevrat, İnciller ve Kur’an, Maurice Bucaille, D.İ.B. Y.
8. Tevrat, İncil ve Kur’an, Jacques Jomier, terc. Sakıp Yıldız
9. Kitab-ı Mukaddes, Kur’an ve Bilim, Maurice Bucaille, çev. Suat Yıldırım, T.Ö.V. Y.
10. Yaratılış (Tekvin), Kitab-ı Mukaddes Şirketi Y.
11. Tevrat ve İncil’e Göre Hz. Muhammed (s.a.v.), Abdullah Davud, Nil A.Ş. Y.
12. Kutsal Kitap Değiştirildi mi? Dan Wickwire, Müjde Y.
TEVRÂT
- 145 -
13. Kitab-ı Mukaddes Allah Sözü müdür? Ahmed Deedat / Edip Yüksel, İnkılâb Y.
14. Tevrat, Zebûr, İncil ve Kur’ân-ı Kerim’deki Ortak Âyetler, Zakir Barutçu, Müthiş Kitaplar, Üs Y.
15. Tefsirde İsrâiliyat, Abdullah Aydemir, D. İ. B. Y.
16. Hadislere Göre Yahudi ve Hıristiyanlara Uymak, Mirza Tokpınar, İnsan Y.
17. Yahudi Tarihi Yahudi Dini, İsrael Shahak, çev. Ahmet Emin Dağ, Anka Y.
18. Yahudi Dâvâsı ve Filistin, Said Şamil, Kitabevi Y.
19. Yahudi, Zübeyir Yetik, Beyan Y.
20. Yahudiliğin Gerçek Yüzü, Fuad Abdurrahman er-Rıfai, Hak Y.
21. Yahudi Hâkimiyeti, Seyyid Abdurrahman eRıfai, çev. Tarık Akarsu, Ferşat Y.
22. Yahudi ile Savaşımız, Seyyid Kutub, Arslan Y.
23. Yahudileşme Temayülleri, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
24. Yahudi Tarihi ve Siyonist Liderlerin Protokolleri, Vill Durant, İnkılab Y.
25. Yahudi Tarihi ve Siyon Önderlerinin Protokolleri, Roger Lambel, Ank.
26. Yahudiliği Anlamak, Samuel bin Yahya, İnsan Y.
27. Yahudiliğin Çöküşü, Otto Heller, İnter Y.
28. Yahudilik ve Masonluk, Harun Yahya, Sezgin Neşriyat
29. Yahudilerin Kanlı Böreği, Necip el-Kıylânî, çev. Ali Nar, Aksa Yayım Paz.
30. Yahudinin Tahta Kılıcı, Mustafa Akgün, Şahsi Y.
31. Yahudilik’de Talmud’un Mevkii ve Prensipleri, Zaferü’l İslâm Han, Çev. Mehmet Aydın, İhya Y.
32. Hz. Peygamber Döneminde Yahudi Meselesi, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
33. Hz. Peygamber’in Yahudilerle Münasebetleri, İsmail Hakkı Atçeken, Marifet Y.
34. Tarih Aynasında Yahudiler, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
35. Tarih Boyunca Türkler ve Yahudiler, Hikmet Tanyu, İst.
36. Kur’an-ı Kerim’de Yahudiler ve Hıristiyanlar, M. Fatih Kesler, T. Diyanet Vakfı Y.
37. Kur’an-ı Kerim, Hıristiyanlık ve Yahudilik Hakkında Ne Diyor? İbrahim H. Kurt, T. Diy. V. Y.
38. Kur’an ve Sünnete Göre Yahudilik ve Münafıklık, Mustafa Özçelik, Sabır Y.
39. Kur’an Açısından Yahudi, Afif Abdülfettah Tabbara, terc. M. Aydın
40. İslâm ve Yahudi Mezhepleri, Yaşar Kutluay, Ankara
41. Beynelmilel Yahudi, Henry Ford, Kamer Neşriyat
42. İbrânîler, Şemsettin Günaltay, İst.
43. Kur’an’da Ehl-i Kitab veli Ulutürk, İnsan Y.
44. Ehl-i Kitap ve İslâm, Remzi Kaya, Altınkalem Y.
45. Kudüs Müftüsü, Philip Mattar, Akademi Y.
46. Filistin’de Cihad Sürüyor, M. Ahmed Varol, Madve Y.
47. İsrail, Amerika ve Bomba, Seymour M. Hersh, çev. Belma Aksun, Beyan Y.
48. İsrail, Mitler ve Terör, Roger Garaudy, çev. Cemal Aydın, Pınar Y.
49. İsrail’in Doğuşu, Alan Taylor, çev. Mesut Karaşahan, Pınar Y.
50. İsrail’in Gizli dosyası: Terörizm, Vincent Monteil, çev. Ergun Göze, Boğaziçi Y.
51. İsrail, Amerika ve Bomba, Seymour M. Hersh, çev. Belma Aksun, Beyan Y.
52. İsrail, Mitler ve Terör, Roger Garaudy, çev. Cemal Aydın, Pınar Y.
53. İsrail’in Doğuşu, Alan Taylor, çev. Mesut Karaşahan, Pınar Y.
54. İsrail’in Gizli dosyası: Terörizm, Vincent Monteil, çev. Ergun Göze, Boğaziçi Y.
55. Günümüz Dünya Dinleri, Osman Cilacı, D. İ. B. Y.
56. Çağdaş Dünya Dinleri, Abdülkadir Şeybe, Beyan Y.
57. Çağdaş Dinler, R. Abdullah el Ferhan, çev. F. Demirci, H. Kemal, Ulus. İslâm’a Çağrı C. Y.
58. Yehova’nın Oğulları ve Masonlar, Heyet, Araştırma Y.
59. Masonluk ve Kapitalizm, Heyet, Araştırma Y.
60. Şeytanın Dini Masonluk, Heyet, Araştırma Y.
- 146 -
KUR’AN KAVRAMLARI
61. Tarih Boyunca Masonluk, Jose Maria Ceardenal Rogriguez, Kayıhan Y.
62. Yeni Masonik Düzen, Harun Yahya, Vural Y.
63. Câhiliye ve Ehl-i Kitab Örf ve Âdetleri, Ali Osman Ateş, Beyan Y.
64. Semavi Dinlerde İtikat ve Amel, Mazharuddin Sıddıki, Fikir Y.
65. Kur’ân-ı Kerim’de İlâhî Kitaplar, Leyla Demiri (Yüksek Lisans Tezi, Marmara Ü. Sosyal Bilimler Enst. Temel İslâm Bilimleri Ana Bilim Dalı, Kelâm Bilim Dalı), İst. 2000)
66. Kitab-ı Mukaddes/Kur’an ve Turizm -Semâvî Dinler ve Turizm İlişkisi, Muzaffer Yılmaz (Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Turizm Ana Bilim Dalı), İst.
67. Kur’an’ın Anlaşılmasında İki Mesele, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y. s. 137-168
68. Kur’an’a Göre Hz. Muhammed’in Hayatı, İzzet Derveze, Yöneliş Y. c. 3, s. 85-140, c. 2, s. 287-297
69. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 153-187
70. Din Anlayışımızdaki Temel Dehşet Yanılgılar, Naci Çelik, Nedret Y. s. 55-86
71. İslâm’a İtirazlar ve Kur’an-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, Kılıç Kitabevi, s. 327-376
72. Kur’an’da Tartışma Metodları, Zahir b. Awad el-Elmaî, Pınar Y. s. 217-307
73. Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitne Odakları, Salih Asğar, Hanif Y. s. 184-194
74. Kur’an Kıssalarına Giriş, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y. s. 129-154
75. Kur’an’da Sünnetullah ve Helak Edilen Kavimler, Nuri Tok, Etüt Y. s. 120-128
76. Her Nemruda Bir İbrahim, Zübeyir Yetik, Beyan Y. s. 156-162
77. Fâtiha Tefsiri, Âzad, Bir Y. s. 241-306
78. Fâtiha Suresi ve Türkçe Namaz, Sait Şimşek, Beyan Y. s. 60-69
79. Sorularla Fâtiha Suresi, Sabit Durmuş, Ali İçipak, Ölçü/Yenda Y. s. 178-207
80. Fâtiha Üzerine Mülâhazalar, Hikmet Işık, Nil Y. s. 225-231
81. İsrailoğulları, Adnan Adıgüzel, Haksöz Dergisi, sayı 33, Aralık 93, s. 32-35
TİCÂRET
- 147 -
Kavram no 182
İmtihan 12
Bk. Rızık; Helâl-Haram; Fakirlik-Zenginlik; Doğruluk
TİCÂRET
• Ticâret/Alış-veriş; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Ticâret Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Ticâret Kavramı
• Hz. Peygamber'in Ticâretle Uğraşması
• Maîşet Temini Açısından Ticâretin Önemi
• İş, Kazanç, Meslek ve Ticarî İlişkilerde Haramlar
• Fâhiş Fiyat
• Ticârî Muâmelelerdeki Haramlar ve Haram Kazanç Yolları
• İslâm Ekonomisinin Genel Prensipleri
• En Kötü Ticâret; Allah’ın Âyetlerini Az Bir Karşılığa Satmak
• Hiçbir Peygamber, Tebliğ Karşılığında İnsanlardan Ücret İstemez
• İslâm ve Basit Çıkar Gözetmek
• Allah'ın Âyetlerini Satmak En Zararlı;
• Cihad ve İnfak da En Kârlı Bir Ticârettir
“Ey iman edenler! Karşılıklı rızâya dayanan ticâret olması hâli müstesnâ, mallarınızı, bâtıl (haksız ve haram yollar) ile aranızda (alıp vererek) yemeyin. Ve nefsinizi/kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah, size merhamet edecektir. Kim düşmanlık ve haksızlık ile bunu (haram yemeyi veya öldürmeyi) yaparsa (bilsin ki) onu ateşe koyacağız; bu Allah’a çok kolaydır.” 945
“Allah, alış-verişi helâl, ribâyı/fâizi de haram kıldı.” 946
Ticâret/Alış-Veriş; Anlam ve Mâhiyeti
Değeri olan bir malı yine değeri olan başka bir mal veya para karşılığında değiştirmeye alış-veriş veya ticâret denir. Alış-veriş tarafların karşılıklı onayı ile yani icab ve kabûl ile gerçekleşir. İki taraftan biri malı, diğeri karşılığı olan para veya kıymet taşıyan başka bir malı ele geçirmeleri netîcesinde satışın gerçekleştiği söylenebilir.
İnsanlar dünya hayatlarında geçimlerini sağlamaları için belirli bir ölçü içinde karşılıklı mal mübâdelesinde bulunmak zorundadırlar, buna da ‘rızık temini’ denilir. Cenâb-ı Hakk, “Yeryüzünü size boyun eğdiren (ondan yararlanmanız için size itaat ettiren) Allah Teâlâ'dır. O halde yeryüzünün sırtlarında (dağlarında tepelerinde ve ovalarında) dolaşın da Allah'ın size verdiği rızıklardan yararlanın.“947 buyurmuştur. Yeryüzünde dolaşmaktan maksat insanlara faydalı olan nîmetlerin ortaya çıkarılmasını
945] 4/Nisâ, 29-30
946] 2/Bakara, 275
947] 67/Mülk, 15
- 148 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sağlamak ve bunun için araştırma yapmaktır. Cenâb-ı Allah yeryüzünü insanlar için rızık sağlama yeri kılmıştır. Abdullah b. Mes’ud’dan (r.a.) rivâyet edilen bir hadîste Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır: “Rızık sağlamak gâyesiyle çalışmak her müslüman üzerine farzdır.” Buna göre müslümanlar helâl ve haramlara dikkat ederek kendilerinin ve âile fertlerinin rızıklarını sağlamak zorundadırlar. Ancak bu rızkı sağlamak için çalışıldığında mutlaka Allah’ın rızâsı ve O’nun koyduğu sınırlar gözetilmelidir. Hz. Ebû Bekr’in: “Haram ile beslenen bir vücûda, ancak Cehennem ateşi yakışır” sözü müslümanın rızık temini ve alış-veriş anlayışını en güzel bir şekilde belirtmektedir. Ashâbın, helâl alış-veriş yapmak ve haramlardan uzak durmak için şüpheli olan hususları bile terk ettiklerini biliyoruz. Ticâretle uğraşan bir müslümanın, İslâm’ın alış-verişe dair koyduğu bütün hükümleri ana hatlarıyla bilmesi gerekir. Günlük hayatta yapılan alış-verişleri Allah’ın râzı olacağı bir usûlde yürütebilmek için de bu hükümleri asgarî ölçüde bilmek her müslüman için farzdır.
İslâm fıkhına göre bir müslümanın kendisinin ve âilesinin nafakasını sağlamaya ve varsa borçlarını ödemeye yetecek kadar para kazanması ‘farz’dır. Bunun dışında, fakîr mü’minlerin ihtiyaçlarını karşılamak ve akrabalarına ikram etmek için kazanmak da ‘müstehap’tır. Güzel ve müreffeh bir hayat sürmek için bundan fazlası için çalışmak ‘mubah’tır. Başkalarına karşı kibirlenmek, dünyevî hırsa kapılarak başkasının servetiyle yarışmaya kalkışmak ve bu mal ile azgınlık ve taşkınlık yapmak için kazanmak, bu kazanç helâl yolla dahi olsa ‘haram’dır. Buna karşılık, küfre karşı verilen mücâdelede maddî katkıda bulunmak ve malını Allah yolunda infak için samimî bir niyetle çok çalışıp para kazanmak da güzel bir ibâdettir. Bu gâye için çalışıp para kazanan kişi sürekli ibâdet hâlinde sayılır.
Aynı şekilde İslâm, çalışıp kazanabilme gücüne sahip olan bir kimsenin dilenmesini yasaklamıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: “Allah’a yemin ederim ki sizden birinizin, ipini alıp da, dağdan bir bağ odunu taşıyıp getirmesi ve bu odunu satıp onunla âilesinin ve kendisinin geçimini sağlaması, başka birinden istemesinden çok hayırlıdır. Kim bilir yardım istediğiniz kimse ya verir minnetine girersin yahut vermez zilletini çekersin.”948 Buna göre, çalışmaya gücü yeten kimsenin dilenmesi meşrû değildir.
İslâm’da rızık temin etmenin en faziletli yolu cihad’dan (ganimetten) sonra ticârettir. Sonra ziraat ve sonra da zanaat gelir. Bütün bu rızık temin etme yollarında alış-veriş işlemi sözkonusu olmaktadır. Gerçekte insanın ihtiyacını gideren eşya, tarım veya sanayi ürünüdür. Bundan dolayı bazı ekonomik sistemler, insanların, tarım ve sanayi dışındaki yollarla kazanç temîn etmesini kabul etmezler. Fakat bir malın üretilmiş olması, ihtiyaçların giderilmesi için yeterli değildir. İhtiyaç, ancak üretilen eşyanın, muhtaç olanlara ulaştırılmasıyla giderilir. Çiftçi veya sanayicinin ürettiği malı, ihtiyacı olanlara ulaştırabilmesi ise mümkün değildir. Türkiye şartlarında düşünecek olursak, bir fabrikanın ürettiği malları tüketicisine ulaştırabilmesi için birçok yerde şube açması ve bunlarla dağıtımını yapması gerekir. Diğer taraftan tüketicilerin, ihtiyaç duydukları eşyayı elde edebilmeleri için doğrudan üretici ile ilişki kurmaları da imkânsızdır. Öyleyse, eşya ile tüketici arasında köprü olacak, bunları birbirine ulaştırarak, yukarda zikredilen mahzûrları ortadan kaldıracak, fakat yaptığı bu hizmet için belirli bir kâr elde edebilecek bir
948] Buhârî, Musâkât 13, Zekât 50, Buyû’ 15; İbn Mâce, Zekât 25; Ahmed bin Hanbel, I/167
TİCÂRET
- 149 -
hizmet sektörüne ihtiyaç vardır. İşte bu da, ‹Ticâret Sektörü'dür.
İnsanlara hizmet anlayışıyla yapılan bu mânâdaki ticâreti İslâm meşrû ve makbûl saymıştır. Ticâret hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurur; “Allah, alış-verişi helâl, ribâyı/fâizi de haram kıldı.“949; “Güvenilir, doğru ve müslüman tâcir, Kıyâmet günü şehidlerle beraberdir”950 hadîs-i şerîfi de dürüst ticâretin sahibine ne kadar sevap kazandıracağını belirtmektedir.
İslâm’a göre ticâret; değerli olan bir malı, değerli olan bir diğer mal veya para karşılığında değiştirmektir. Dinimizin ticârette gözettiği gâye, her ne pahasına olursa olsun kazanmak değil; insanlara, ihtiyaçları olan faydalı eşyayı temin ederek hizmette bulunmak, bu vesîle ile de normal, meşrû bir kazanç sağlamaktır. Meşrû bir ticârette şu özellikler bulunmalıdır:
1) Alan ve satanın rızâsı,
2) Karşılıklı iyi niyet ve dürüstlük,
3) Ticâretin, taraflardan birine veya başkalarına zarar vermemesi.
Ticârette bulunması gereken bu vasıfları Kur'an şöyle zikreder; “Ey îman edenler! Birbirinizin mallarını haksızlıkla değil, karşılıklı rızâ ile yapılan ticâretle yeyin, (haram ile) nefsinizi mahvetmeyin. Allah şüphesiz size merhamet eder. Bunu, kim aşırı giderek haksızlıkla yaparsa onu ateşe sokacağız. Bu, Allah’a kolaydır.” 951
Alış-verişin Rüknü; Diğer akitlerde olduğu gibi îcab ve kabuldür. Îcab ve kabul, sözle, yazıyla veya işâretle olur. Îcab ve kabulde kullanılan ifâdelerin kesinlik taşıması gerekir; satıcının “bu malı sana sattım verdim”; alıcının da “aldım, kabul ettim” demesi gibi. Satıcının bu sözlerine îcab, alıcının sözüne de kabul denir.
Alış-verişlerde satış akdinin yazı ile tesbiti iyidir. Anlaşmazlık ânında elde vesika olur. Îcab ve kabul olunca alış-veriş kesinleşir; tek taraflı cayma hakkı yoktur. Ancak alıcı veya satıcı, pazarlık devam ederken alış-verişten cayabilirler. Alış-veriş, kabz yani malı teslim alma ile tamam olur. Böylece alıcı, mala; satıcı da paraya sahip olur.
Hüküm Yönünden Alış-veriş Şekilleri:
Alış-verişler hüküm yönünden; sahih, fâsit ve bâtıl nevîlerine ayrılır.
1- Sahîh alış-verişler: Aslen ve vasfen (maddesi ve niteliği) dine uygun olan şeylerin alış-verişi sahîhtir. Meselâ: Kullanılması dînen câiz olan bir malın şartlarına göre satılması gibi.
2- Fâsit alış-verişler: Satılan malın vasfı (niteliği) dîne uygun değilse, bu tür satış fâsittir. Meselâ, sürüden bir koyun diyerek, meçhûl bir koyunu satmak gibi. Aslında koyunun satışı câizdir. Fakat yukarıdaki satışta, satılan koyunun nasıl bir koyun olduğu (niteliği) bilinmediğinden alış-veriş fâsit olmaktadır.
3- Bâtıl alış-verişler: Satılan malın aslında İslâm’a aykırı bir durumu varsa böyle malların satışı bâtıldır. Kullanılması veya yenilip içilmesi haram olan bir
949] 2/Bakara, 275
950] İbn-i Mâce, Ticârât, 1
951] 4/Nisâ, 29-30
- 150 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şeyin satılması gibi. Meselâ içki, domuz vs. gibi yenilip içilmesi veya kullanılması haram olan mal ve eşyanın satışı İslâm’da yasak bir alış-veriş türüdür.
Bedelleri Açısından Alış-veriş Şekilleri:
1- Bey’: Malı para karşılığında satmaya bey’ denir. Alış-verişlerin büyük bir kısmı bu şekilde yapılmaktadır.
2- Sarf: Paranın para ile değiştirilmesi olayına sarf denir. (Günümüzde, özellikle yabancı paraların piyasada tedâvüldeki para ile değiştirilmesi veya tersi şeklinde olmaktadır. Yine para ile altın alınması veya altının para karşılığı satılmasına da sarf, bunu yapanlara da sarraf denir.)
3- Mubâdele: Malı mal ile değiştirme işlemine denir. Halk arasında buna trampa ve takas (son zamanlarda da barter) gibi isimler verilmektedir.
4- Selem: Para peşin, mal veresiye yapılan ticârete selem denir. Bu tür satışlara halk arasında ‚alevra satış‘ da denir. Bilhassa çiftçi ve sanayicilerin başvurduğu bir satış şekli olan selemin câiz olması için bâzı şartların bulunması gerekir. Paraya muhtaç olan kimse, malını elde etmeden önce satmak ister. İslâm dini, satıcının darlığından istifade ederek alıcının, malı ucuza kapatmasını önlemek, üreticinin malını değerlendirmesine fırsat vermek için bazı şartlarla bu tip satışları câiz görmüştür. Peygamberimiz, Medine‘ye geldiğinde, Medinelilerin mahsûllerini bir-iki sene önceden yahûdilere sattıklarını görür. Bunun üzerine şöyle der: “Kim hurmasını önceden satacaksa; belirli ölçüde, belirli tartıda ve belirli bir vakte kadar olmak şartıyla satsın.” 952
Selem, var olmayan (ma’dûm) bir malın satışı olduğundan, câiz olmaması gerekirken, ihtiyaç ve zarûret sebebiyle câiz görülmüştür. Bunda her iki tarafın da kârı vardır; müşteri biraz daha ucuza mal alır, satıcı da peşin para ile ihtiyacını giderir. Meselâ bir sanayici nakit sıkıntısına düşerse, belirli bir süre sonra teslim edilmek şartıyla, üreteceği -vasıfları belli olan- malları satar; alacağı para ile üretimini yapar. Böylece sanayicinin tezgâhı çalışır, üretim devam eder, alıcı da normal zamana nisbetle biraz daha ucuz mal almış olur.
Bu imkân üreticiyi, tefecilerin eline düşmekten de korur. Çünkü üretimin devamı için paraya kaçınılmaz bir ihtiyaç vardır. Fiyatlarda aşırı bir düşüklük olursa böyle alış-verişler câiz değildir.
Selemin sahîh olması için şu şartların bulunması gerekir:
a- Malın vasıflarının belli olması; cinsi, nev’i, niteliğinin önceden belirlenmesi,
b- Miktarının belirlenmiş olması; kaç kilo, kaç metre, kaç ölçek vs. olacağının bilinmesi,
c- Vâdenin belirlenmesi; selem yoluyla satılan malın ne zaman teslim edileceği belirtilmelidir. Belirtilen vakitte malın teslim imkânı olmayacaksa veya olmazsa selem bâtıl olur. Meselâ; Nisan ayında buğday teslimi imkânsızdır. Nisan ayında buğday teslim etmek üzere bir çiftçinin önceden selem tarzında satış yapması câiz değildir.
d- Mal karşılığında alınan paranın miktarını belirlemek ve parayı peşinen
952] Müslim, Müsâkât 25
TİCÂRET
- 151 -
almak. Ayrıca fiyatta aşırı derecede ucuzluk olmamalıdır.
5- Veresiye satışlar: Satılan malın bedeli peşin alınabileceği gibi, belirli bir süre sonra da alınabilir. Bu tür alış-verişlerde malın karşılığının (bedel) para gibi başka bir cinsten olması gerekir. Aynı cins malların (meselâ altınla altının...) veresiye satışı câiz değildir.
Alış-veriş çeşitlerinden bir diğeri de Bey’ bi’l-vefâ’dır. Vefâ yoluyla satım akdi yapmak demektir. Bir terim olarak; bir malı, satış bedelini iâde edince geri almak üzere bir kimseye bir para veya borç karşılığında geçici olarak satmak anlamına gelir. Satıcı semeni geri verince veya borcunu ödeyince, alıcı satın almış olduğu şeyi geri verir. Böyle bir akit, alıcının maldan yararlanabilmesi dikkate alınırsa sahih satım akdi; tarafların akdi fesh edebilme yetkilerine bakınca da fâsid satım akdi niteliğindedir. Alıcı vefâ yoluyla satın aldığı malı başkasına satamayacağı cihetle de bu, rehin hükmündedir ve bu rehin olma özelliği üstündür. Fâkîhlerin çoğu, bey’ bi’l-vefâ şeklindeki satım akdini câiz görmüşlerdir. 953
Bu muâmele faizden kaçınmak ve borcu teminata bağlamak amacıyla örfleşen bir satış şeklidir. Burada, satıcı ileriki bir tarihte satış bedelini geri vermeyi veya daha önceden kalma borcunu ödemeyi, alıcı da buna karşılık malı iâde etmeyi taahhüt ettiği için akit bu adı almıştır. Buna “bey’u’l-muâmele” denildiği gibi, Mısır’da “bey’u’l-emâne” adı da verilmiştir. Mîlâdî XV. yüzyıl başlarında yaşayan Şeyh Bedruddin Mahmûd954 bey’ bi’l-vefâ tarzındaki satışın başlangıcı hakkında şöyle der: “Zamanımızda ribâdan/fâizden korunmak için, bey’ bi-l-vefâ şeklindeki satış örf haline gelmiştir. Bu, gerçekte bir rehin muâmelesi olup alıcı mebîa mâlik olamaz ve mâlikin izni olmadıkça gelirinden de yararlanamaz. 955
Vefâ yoluyla satışta, taraflar tek yanlı irâde beyânıyla dilediği zaman akdi feshedebilir. Alıcı, akit süresince mala mâlik olamaz. Satıcı her an satış bedelini iâde edip malı geri isteyebilir. Alıcı da malı geri verip parayı talep edebilir, tarafların sözleşmede belirlenen süreye uymaları da gerekmez. Satışa konu olan mal, rehin hükmünde olduğu için, ne satıcı ve ne de alıcı diğerinin izni olmadıkça malı başkasına satamaz. Bu hak, tarafların mirasçılarına da intikal eder. Ancak taraflardan birisi, diğerinin izniyle satış yapabilir.
Rehin edenin izni bulununca, rehin bırakılan şeyden, rehin alanın yararlanması mümkün ve câizdir. Vefâ yoluyla satış da rehin niteliğinde olduğu için alıcının bundan yararlanması mümkündür. Mecelle’yi şerh eden Ali Haydar Efendi bu konuda şöyle der: “Mebî’in, yani vefâen satılan bir gayrimenkulün menfaatlerinden bir bölümü alıcıya âit olmak üzere şart kılınsa, bu şarta riâyet olunur. Çünkü Mecelle’nin seksen üçüncü maddesinde: “İmkân ölçüsünde, şer-i şerife uygun bulunan şarta uymak gerekir” hükmü yer alır. Meselâ vefâen satılan bir bağın üzümü, satıcı ile alıcı arasında yarı yarıya paylaşılmak üzere, karşılıklı rızâ ile mukavele olunsa, bu mukaveleye göre amel edilmesi gerekir. Ancak zikredilen menfaatlerin alıcıya ait olması şart kılınmadığı halde, alıcı o menfaatleri izinsiz olarak istihlâk etse tazmin etmesi gerekir. Çünkü vefâen satılan maldan meydana gelen mahsûle alıcı mâlik olamaz. Ancak satıcının mubah ve helâl
953] Ö. Nasuhi Bilmen, Istılâhât-ı Fıkhiyye Kâmusu VI/126-127
954] ö. 823/1420
955] Ali Efendi, Fetâvâ, c. I. s. 300
- 152 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kılmasıyla istihlâk etmişse, satıcı bunu alıcıya tazmin ettiremez. Mahsûl, alıcının haddi aşması veya kusuru bulunmaksızın telef olsa, tazmin gerekmez. Ancak telef olan miktar kadar borçtan düşülür. 956
Borç para bulmaya veya bir borcu ertelemeye yönelik bu gibi çareler, Ebû Hanîfe ve İmam Şâfiî’ye göre, yararlanma akit sırasında şart koşulmaması kaydıyla câizdir.
Kâr Açısından Alış-veriş Şekilleri:
1- Musâveme: Satıcının, malı alış fiyatını ve kârın miktarını söylemeden satmasıdır. Serbest pazarlık sûretiyle yapılan bir satıştır. Ekseriya satışlar böyledir. Daha önce de belirttiğimiz gibi bunda kârın fâhiş miktarda olmaması gerekir.
2- Murâbaha: Satıcının, maliyet fiyatını, kâr miktarını belirterek satmasıdır. Meselâ: satıcının “bu malı, 1000 liraya aldım, 100 lira kâr ederek 1100 liraya sana sattım” demesi gibi. Bunda satıcının yalan söylememesi gerekir. Bu tür bir alış-verişte satıcının yalanı anlaşıldığında, yalan söylenilen miktar müşteri tarafından geri istenebilir.
3- Tevliye: Maliyet fiyatına kârsız satıştır, belirli bir kârla veya kârsız satışlarda müşteri, satıcının yalan söylediğini anlarsa -yukarıda kısmen değindiğimiz gibi- alış-verişi bozabilir.
4- Vâzia: Maliyetten aşağısına, zararına satıştır. Günümüzde bilhassa mevsim sonlarında ve dükkân tasfiyelerinde başvurulan bir satış şeklidir. (Yine veresiye alıp, aldığı fiyattan daha ucuza yapılan peşin spot satışlar da bu şekildedir.) Satıcının beyan ettiği fiyatlarda yalancı olmaması gerekir. Eğer yalan meydana çıkarsa, alıcı fazla miktarı satıcıdan talep edebilir.
Muhayyer Alış-verişler: Alıcı veya satıcı, satışın gerçekleşmesini bazı şartlara bağlayabilirler. Böyle alış-verişlere muhayyer satış denir. Muhayyerliği şart koşan, şartlar gerçekleşmeyince alış-verişi bozabilir. Peygamberimiz böyle alış-verişler hakkında şöyle buyurur: “Alıcı ve satıcı alış-veriş yaptıklarında, birbirlerinden ayrılıncaya kadar pazarlıktan dönmekte muhayyerdir veya alış-verişleri muhayyerdir. Eğer alış-verişlerinde muhayyerlik varsa alış-veriş (muhayyerlik şartları ile) gerçekleşmiş olur.” 957
Alıcı ve satıcı için üç gün muhayyerlik müddeti tanınmıştır. İmam A’zam’a göre alış-verişte muhayyerliği şart koşanlar üç gün içinde bu alış-verişten cayma hakkına sahiptirler. Bu müddetin sona ermesinden sonra alış-verişten cayma hakkı kalmaz.
Satıcı muhayyerliği şart koşmuşsa satılan mal onun mülkiyetinde kalır. Üç gün içinde bu mal alıcının elinde helâk olursa onu tazmin eder; yani bedelini satıcıya vermek zorundadır. Ancak alıcı muhayyerlik şartı ileri sürerse söz konusu mal satıcının mülkiyetinden çıkmıştır. Üç gün içinde alıcı vazgeçerse malı iâde eder. Fakat bu üç gün içinde alıcının elindeki mal yok olursa satış bedeli alıcı tarafından mal sahibine ödenir. Bu duruma göre muhayyerliği şart koşan taraf bu müddet içinde alış-verişi bozabilir veya geçerli kılabilir.
Bir kimsenin, görmediği bir malı satın alması câizdir. Buna göre malı gördüğü
956] Ali Haydar, Mecelle Şerhi, I/664-667
957] Müslim, Büyû’ 10
TİCÂRET
- 153 -
zaman muhayyerlik hakkına sahip olur. Malı gördüğünde isterse kabullenir, isterse malı geri çevirir. Malın bedeli olarak önceden konuşulmuş olan fiyat geçerlidir. Alıcı bu fiyatı kabullenir. Malı görmeden aldığını ve râzı olduğunu söylese bile malı gördüğünde isterse geri verebilir. Satıcı ise, kendisine ait olup da görmediği bir malı sattığında muhayyerlik hakkına sahip değildir. Yani sattıktan sonra malını görüp de pişman olursa bu satıştan dönemez.
Satılan malların tümünün görülmesi şart değildir. Numûnesinin görülmesi yeterlidir. Ancak malın geri kalan kısmı numûnenin aynı olmalıdır. Buna göre malı görmeden satın alan kimsenin bu malı kabullenmesi veya geri vermesi husûsunda muhayyerdir. Zîra aldanması söz konusu olabileceğinden dolayı bu muhayyerlik hakkı müşteriye verilmiştir.
Bir müşteri satın aldığı malın bir kusurunu görse, satın alıp almama konusunda muhayyerdir. İsterse bedeli karşılığında alır, isterse malı geri verir. Malın belirli bir özellikte olduğu söylenirse, o özellik bulunmayınca satış bozulabilir. Meselâ on beş kg. süt vermesi şartıyla satın alınan bir inek daha az süt verirse alıcı bu satışı bozabilir.
Birkaç mala ayrı ayrı fiyat biçilip müşterinin bunlardan birini tercih etmekte muhayyer olması da sözkonusudur. Malın değerini düşüren bir ayıp veya kusur olursa, yine alıcı muhayyer olur; Alınan bir kumaşın defolu olması gibi. Ama müşteri bir maldaki kusuru görerek ve bilerek alırsa bu durumda alıcının muhayyerliği olmaz. Ancak satın aldığı kumaşın değerini yükseltecek şekilde boyasa, dikse ve ondan sonra kusurunu görse bundan dolayı ortaya çıkan değer eksikliğini satıcıdan alma hakkına sahiptir. Satıcı böyle bir işlemden geçen malı satış bedeli ile geriye almak isterse bu hakka sahip değildir; malı artık geri alamaz.
Alış-verişin şartları:
Ticârette mübâdele edilen malın kıymetli olması: Ticâreti yapılan mal, kullanılması dînen câiz olan maldır; helâl olan yiyecekler, giyecekler, çeşitli eşyalar gibi. Kullanılması haram olan eşyanın ticâreti de haramdır. Peygamberimiz Mekke fethinde insanlara şöyle demiştir: “Allah ve Rasûlü şarap (bütün alkollü içkiler), ölü hayvan, domuz ve putların satışını yasakladı.”958 İnsanlara haram kılınan şeyler, gerçekten onlara zararlı olan şeylerdir. Haram olan malları satanlar insanlara kötülük yapmış olurlar. Dînimiz böyle malların ticâretini yasaklayarak insanların birbirine kötülük yapmalarını önlemiştir.
Malın özelliklerinin belirli olması, gizli bir kusuru bulunmaması: Peygamberimiz şöyle buyurur: “Birbirinden ayrılmadıkça alan ve satan pazarlığı bozmakta muhayyerdir. Alan ve satan doğru söyler, malın özelliklerini açıklarlarsa alış-verişleri bereketlenir; yalan söyler ve malın ayıplarını gizlerlerse ticâretlerinin bereketi yok olur.”959 Çünkü böyle bir alış-veriş, taraflardan birinin aldanması, zarara uğraması demektir. Bu ise dinde asla hoş görülmez. Satılan malda herhangi bir kusur varsa bu gizlenmemeli; açıkça belirtilmelidir. Ancak böyle satılırsa ticâret helâl ve bereketli olur.
Satılan malın mevcut olması: Mevcut olmayan bir malın satışı câiz değildir. Mevcut olmayan malın alıcıya teslimi mümkün olmayabilir. Bu takdirde alıcı
958] Müslim, Müsâkât, 13
959] Müslim, Büyû, 11
- 154 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mağdur olacaktır. Böyle bir mağdûriyeti önlemek için İslâm hukuku, hemen teslim edilecek veya teslim edilebilmesi mümkün olan malların satışını uygun görmüştür. Peygamberimiz (s.a.s.) meyveler meydana gelmeden, tomurcuk veya çağla halinde iken satışını yasaklamış, ancak dönmeye başladığı bir zamanda satışına izin vermiştir.960 Çünkü olgunlaşmasına kadar meyvelerde pek çok hasar ve hastalık meydana gelebilir. Bundan da alıcı büyük zarar görür. Diğer taraftan bu safhada meyvelerin miktarlarını tahmin de güçtür. Bütün bu sakıncalarından dolayı mevcut olmayan malın satışına izin verilmemiştir.
Mal ve bedelin belirli olması: Alış-veriş belirli bir malın belirli bir bedelle değiştirilmesidir. Mal veya bedelden biri belli olmazsa bu ticâret meşrû değildir. Müşteri satılan malı görmeli, kontrol etmeli, gerekli incelemeleri yapabilmelidir. Satıcının da malı karşılığında alacağı şeyi; para ise miktarını, başka bir mal ise, bunun ne olduğunu bilmesi lâzımdır. Meselâ: Müşteri, “cüzdanımdaki paraya bu malı bana sat!” dese, satıcı da kabul etse böyle bir alış-veriş câiz değildir. Bu tür alış-verişlerde taraflardan biri için, mutlaka tehlike ve aldanma vardır. İslâm’dan önce geçerli olan bu tür alış-verişleri Peygamberimiz (s.a.s.) yasaklamıştır. Akit unsurlarından birinin meçhul olduğu bu tür alış-verişlerin hepsine “garar” denir.
Malın teslim alınması, (Kabz): Satım akdinde, alıcının herhangi bir engelle karşılaşmaksızın, satın aldığı mal üzerinde tasarruf yetkisine sahip olması demektir. Bu işlem, satılan malın teslim alınması ile gerçekleşir. Kabz sayılan işlemler, satılanın durumuna göre değişir. Meselâ ev veya arsanın teslimi; alıcının içine girmesi veya arsayı görecek şekilde yakınında durması yahut da evin kapı anahtarlarına sahip olması ile tamam olur. Menkul mallarda ise, satılanın fiilen teslim alınması veya alıcının tasarruf alanına sokulması ile meydana gelir. Ancak ölçü, tartı veya sayı ile satılan şeylerin kabzı; ölçerek, tartarak veya saymak sûretiyle tamamının teslimi ile gerçekleşir. 961
Menkul malların kabzdan önce satışının câiz olmadığı konusunda görüş birliği vardır. Delîl Hz. Peygamber’in şu hadîsidir: “Bir gıdâ maddesini satın alan kimse, onu kabzetmedikçe (teslim almadıkça) satmasın “962 Hadîste zikredilen gıdâ maddesi örnek kâbilinden olup, diğer menkul mallar da hadîs kapsamına girer. İslâm hukukçularının çoğunluğu bu görüştedir.963 Buradaki endişe; menkul mallarda çokça karşılaşılan hasar veya bir ayıbın sirâyeti ve bu yüzden, sonraki müşterinin aldanma tehlikesidir. Diğer bir tehlike de ilk müşterinin malı kabzedememesi ve kendi müşterisine teslim edememesidir. Kabzdan önce satışın yüzyılımız ekonomisinde görülen zararlarından birisi de sun’î fiyat artışlarına neden olmasıdır. Şöyle ki: Günümüzde, arz ve talep dengesi yüzünden, özellikle kontrollü arz sonucu üretici ile tüketici arasına, henüz mal piyasaya sürülmeden aylar önce, pek çok şahıs veya şirket girmektedir. Meselâ, ana toptancı, üretici firmanın belki beş-altı ayda üretebileceği tüm malını daha üretilmeden kapatmakta; fakat henüz mal eline geçmeden, başka toptancılara, onlar da tüketiciye kâr paylarını ekleyerek satmaktadır. Mal son alıcıya, sanki birkaç elden geçtikten sonra ulaşmaktadır. Fakat gerçekte, ilk toplama ile son müşteri arasında yer alan kişiler, kendi aralarındaki işleri hep evrak üzerinde yürütmekte ve satış bedeline her
960] Müslim, Büyû’ 13
961] el-Kâsânî, Bedâyiu’s-Sanâyî, V/244
962] Buhârî, Büyû’ 54, 55, Müslim, Büyû’ 29-34, 34-36, 39, 41
963] el-Kâsânî, Bedâyîu’s-Sanâyî, V/234
TİCÂRET
- 155 -
biri ayrı ayrı kâr eklemektedir. Mal, üretildiğinde son müşteriye doğrudan intikal etmektedir.
Piyasada akıcılık gibi görünen bu işler, gerçekte fiyatların sun'î olarak artışına, mal arzının kontrol altında tutulmasına, piyasaya kontrollü mal sürülmesine sebep olmaktadır. Kabzdan önce satış yasağı uygulanınca; ticâret muâmeleleri biraz ağırlık kazanacak, bunun yanında birtakım aracılar ortadan çıkmak zorunda kalacaktır. Çünkü nakliye, depo kirası, personel istihdamı vb. harcamalar, aracıları ve parazit şirketleri aradan çekilmeye zorlayacaktır. Böylece, piyasada râyiç fiyatın tabiî olarak oluşması imkân dâhiline girecektir.
Sonuç olarak, satın alınan bir malın kabz ve teslim alınmadan önce satış yolu açık bırakılırsa; bir ambarda depo edilmiş malın fiyatı, o mal daha yerinden oynamadan elden ele, dilden dile dolaşa dolaşa sebepsiz yere yükseltilmiş olur.964 Ebû Hanîfe ve Ebû Yusuf’a göre kabzdan önce satış yasağı, arsa ve arazi satışlarını kapsamına almaz. Çünkü menkul malların tesliminde ortaya çıkabilecek güçlük ve riskler (garar) gayr-i menkullerde söz konusu değildir. Onun telef olma ihtimâli azdır. 965
Ticârette kâr sınırı: Ticârette maksat; insanlara hizmetle beraber, o işten bir kâr sağlamaktır. Yalnız bu kârın aşırı (ğabn-i fâhiş) olmaması gerekir. Genel olarak İslâm, ticârette belirli bir kâr haddi koymamıştır. Kâr oranı satılan malların cinsine, özelliklerine göre değişir. Bazı mallarda düşük bir kâr haddi yeterlidir; toptan satışlarda ve değeri yüksek olan mallarda olduğu gibi. Bazı mallarda ise bu oran normal tutulur; bozulma ihtimâli olmayan mallar, perakende satışlar vs. gibi. Bazı mallarda da kâr oranı yüksek olur; bozulma oranı fazla, çeşitli riskleri mevcut olan mallar gibi.
Kâr oranı şartlara göre değişir. Fakat bu, her şeyden önce vicdan işidir. Çünkü müslüman, kardeşini aldatmaz, ona ihânet etmez, onu kendisi gibi düşünür. Yani satacağı malı almak istediğinde, ona ihtiyacı olduğunda, kendisine kaça veya hangi şartlarda satılmasını istiyorsa başkasına da öyle satar. İslâmiyet belirli bir kâr haddi koymamıştır derken, bundan, hiç müdâhale edilemez mânâsı çıkarılamaz. Devlet lüzum gördüğünde malların cinsine göre belirli kâr hadleri (narh) koyar; buna uymayanları da cezâlandırır.
Müslüman olarak alış-verişlerde dikkat edeceğimiz bazı hususlar vardır: Ticâretle meşgul olan bir müslümanın özen göstermesi gereken ilk önemli konu, haram kılınan malların satışını yapmamaktır. Allah bir şeyi haram kılmışsa, onun bedelini de haram kılmıştır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) şarapla ilgili olarak “İçilmesini haram kılan Allah Teâlâ, satılmasını da haram kıldı.”966 buyurarak meseleyi gâyet açık bir şekilde belirlemiştir. Aynı şekilde mü’min bir kasabın, Allah’ın adı anılarak kesilmemiş olan bir hayvanın etini satması da böyledir. Çünkü hayvan boğazlarken kasden Allah’ın adı anılmazsa o et haram olur. Buna göre, bir müslüman böyle bir eti satamaz. Aynı şekilde put ve benzeri şeylerin de satışı İslâm’da yasaktır.
Çalıntı olan bir malın satılması veya piyasaya sürülmesi de câiz değildir. Hz.
964] Tecrîd-i Sarîh Terc. VI/447, 450-451
965] Alî Haydar, Mecelle Şerhi, I/407, madde 253
966] Ebû Dâvud, Büyû’ 64
- 156 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Peygamber (s.a.s.)'in: “Kim bildiği halde hırsızlıkla elde edilmiş çalıntı bir malı satın alırsa onun günahına ve alçaklığına ortak olmuştur”967 buyurduğu bilinmektedir. Buna göre ticâretle uğraşan bir müslümanın gerek mal alırken ve gerek satarken bu hususlarda titizlik göstermesi gerekir.
İslâm toplumunda malların fiyatlarına sun’î olarak yapılan müdâhaleler asla câiz değildir. Rasûlullah (s.a.s.): “Pahalılığı arttırmak için fiyatlara müdâhale eden kimseyi Kıyâmet gününde büyük bir ateşin üzerinde oturtmayı Allah Teâlâ üzerine almıştır.” buyurmaktadır.
İslâm toplumunda karaborsa (ihtikâr) haramdır. Karaborsa, bir malın fiyatının artması için piyasadan çekilmesi, stok edilmesi, satılmaması ve fiyatı artınca satılmasıdır. Ticârette normal kâr helâldir. Fakat, ticâretin gâyesi her ne pahasına olursa olsun kâr, hele aşırı kâr elde etmek değildir. İslâm'ın haram kıldığı aşırı kâr yollarından biri de karaborsadır. Karaborsanın insanlara pek çok zararı vardır. Bunları şöyle sıralayabiliriz: Piyasada sun'î darlık meydana getirmek, tüketimi sun'î olarak artırmak, bu vesîleyle enflasyonu yükseltmek, fazla fiyatla tüketicinin mağdur edilmesi, alıcı-satıcı arasındaki itimat, iyi niyet, sevgi ve saygının ortadan kalkması... Birkaç kişinin aşırı para kazanması için buna başvurması, günah sayılmıştır. Peygamberimiz karaborsacıyı şöyle tehdit eder. “Pazara mal getiren rızıklandırılmış; ihtikâr (stok ve karaborsa) yapan lânetlenmiştir.” 968
İhtikâr dînen haramdır. Bazı müctehidler ihtikârın sadece insan ve hayvan yiyeceklerinde olduğunu kabul etmişlerdir. Yukarıda geçen hadîste ise genel bir ifâde vardır; yani insanın bütün ihtiyaçlarını içine almaktadır. Buna göre yiyecek maddesi dışında kalan diğer ihtiyaç maddeleri de, karaborsacılığın sınırı içine girmektedir. Çiftçinin ürettiği malı bekletmesi ise ihtikâr değildir. Çiftçi emeğini değerlendirmek için bekletebilir. Fakat o mala, aşırı bir ihtiyaç duyulursa piyasaya sürmesi daha iyidir.
Malı değerinin altında almak: Satıcının paraya çok ihtiyacı olur, müşteri de bunu hissederek malı gerçek değerinin çok altında bir fiyata almak isterse, bu da dînen doğru bir hareket değildir.
Pazarlık etmek: Malın fiyatı; satıcı ile alıcının anlaşması sonucunda, yani pazarlıkla ortaya çıkar. Pazarlık yapmak helâldir. Helâl olmayan davranış, bir mala aşırı fiyat istemek veya değerinin çok altında fiyat vermektir. Alıcı ile satıcı pazarlık yaparken ikinci bir alıcının pazarlık yapması câiz değildir. Abdullah b. Ömer, pazarlık üzerine ikinci bir şahsın pazarlık yapmasını Peygamberimiz’in yasakladığını söyler.969 Malı alma niyeti olmaksızın fiyatı artırmak veya kırmak, böylece üçüncü şahıslara zarar vermek, kapalı veya açık artırmalarda yapılan hîle ve gizli anlaşmalar da haramdır. Bütün bu davranışlara dinimizde “necş: aldatma” denir ve Peygamberimiz tarafından yasaklanmıştır. 970
Alış-verişte yemin etmek: Pazarlık esnâsında yemin etmek câiz değildir. Yalan yere yemin etmek ise daha büyük bir haramdır. Çünkü bu, basit bir kazanç için Allah’ın adını istismar etmek, müşteriyi kandırmaktır. Hz. Peygamberimiz
967] Beyhakî, Sünen, V/336
968] İbn-i Mâce, Ticâret 6
969] Buhârî, Büyû’ 58; Müslim, Büyû’ 14
970] Buhârî, Büyû’ 64; Müslim, Büyû’ 14
TİCÂRET
- 157 -
(s.a.s.) Kıyâmet günü, Allah’ın, yüzlerine bakmayacağı üç gruptan birinin; “...malı şu fiyata aldım deyip müşterinin kendisini doğruladığı ve malını satın aldığı kimse“ olduğunu bildirmektedir.971 Başka bir hadiste de Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır: “Ticârette çok yemin etmekten sakının. Çünkü yemin sürümü artırır, fakat bereketi yok eder.” 972
Ölçü ve tartının doğru olması, alış-verişe hilenin karıştırılmaması: İslâm dini, insanları ahlâka, fazîlete ve muâmelelerinde dürüstlüğe çağırır. Müslümanın en dikkate değer özelliği, dürüst oluşudur. Alış-verişlerde hîleden maksat; bir kimseyi söz, fiil ve davranışlarıyla etkileyerek satım akdinin onun yararına olduğunu telkîn etmek ve onu piyasa fiyatının dışında bir satış bedeline râzı etmektir. Âyet-i Kerîme’de şöyle buyrulur: “Veyl (Azap, yazıklar) olsun ölçüde tartıda noksanlık edenlere ki, onlar insanlardan ölçüp (haklarını) aldıkları zaman tam olarak alırlar. Fakat insanlara (verilmek üzere) ölçtükleri veya onlara tarttıkları zaman eksiltirler.“ 973
Hz. Muhammed (s.a.s.) Peygamber olduğu zaman Hicaz’da Araplar ticâretle uğraşıyordu. Peygamber (s.a.s.) vahiy gereği olarak düzenleyici bazı hükümler getirerek dürüst bir piyasanın teşekkülünü sağladı. Ebû Hüreyre’den rivâyet edildiğine göre, Hz. Peygamber bir gün pazar yerinden geçerken, elini bir zâhire yığınının içine sokmuş, altının ıslak olduğunu görünce satıcıya sebebini sormuştur. Satıcı yağan yağmurun ıslattığını bildirince, Allah’ın Elçisi şöyle buyurmuştur: “Bu ıslaklığı herkesin görmesi için zâhirenin üzerine çıkarman gerekmez miydi? Bizi aldatan bizden değildir.”974 Bu hadis, alış-verişte hile yapmanın haram olduğuna delâlet eder. Hile sâbit olunca satılan şeyin veya satış bedelinin geri verilmesi, yalnız gabn-ı fâhiş (aşırı yararlanma) hali varsa gerekli olur. Bu da Hanefî mezhebine göre ancak tarafları aldatması (tağrîr) hâlinde sözkonusu olur. Yani hile ve aldatma yanında, fâhiş gabn hâli de varsa satım akdinin bozulması mümkün ve câiz olur. Satıcı veya dellâlin, alıcıyı yanıltması ve fâhiş bir kârla satım akdini yapmaya râzı etmesi gibi. Hz. Ebû Bekir, halife iken valilerini irşâdında fâhiş gabn nisbetini üçte bir olarak belirlemiştir. Bu duruma göre gabn; bir malın kıymetinden açık, yani göze batan bir şekilde fazla veya eksik bir fiyatla satılmasıdır. Fazlalık veya noksanlık açık olduğu zaman fâhiş gabn meydana gelir.
Hz. Peygamber, dürüst ticâret yapanları şu hadisi ile övmüştür: “Sözü ve muâmelesi doğru tüccâr, kıyâmet gününde arşın gölgesi altındadır.”975 Ayrıca müşteri aldığı bir malı herhangi bir sebeple geri vermek isteyebilir. Hanefî fakîhlerine göre hem müşteri ve hem satıcı aldıkları malı geri verme veya geri alma hakkına sahiptirler. Ancak böyle bir geri dönüşte ilk alınan bedel aynen geri verilir. Yoksa yeni bir fiyat ile verilemez. O zaman yeni bir alış-veriş olur. Bu durumda iki taraf da zarara sokulmamalıdır. Alıcı malı geri vermek istediğinde satıcı bu mal karşılığı almış olduğu parayı tüketmiş ise, bu durum satışın bozulmasına engel değildir. Fakat satılan mal kısmen veya tamamen helâk olmuşsa böyle bir durumda satıştan geri dönülmez. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.): “Satışı bozmak isteyen mü’mine
971] Buhârî, Müsâkât 5; Müslim, İman 46
972] Müslim, Müsâkât 27
973] 83/Mutaffifîn, 1-3, Ayrıca bk. 6/En’âm, 152; 17/İsrâ, 35; 28/Şuarâ, 181-183
974] Müslim, İman 164; Ebû Dâvud, Büyû’ 50
975] İbn Mâce, Ticâret 1
- 158 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kolaylık gösteren kimseyi, Allah (c.c.) sürçüp düşmekten korur”976 buyurmaktadır. 977
Tefecilik, fâiz, kumar, rüşvet, gasb, çalma, hiyânet gibi hileli kazanç yollarının hepsi bâtıldır. Bu çeşit yollarla para kazanmak haramdır. Yalnız, kişinin çalışması, karşılıklı rızâya dayanan helâl malların ticâreti, hibe ve miras yoluyla elde ettiği mal helâldir. Ticâretin meşrûluğu, karşılıklı rızâya bağlıdır. Aldatma bulunan ve aldatmanın farkına varıldığı zaman, taraflardan birinin râzı olmayacağı ticâret meşrû değildir. Hz. Peygamber (s.a.s.), “...Aldatan kimse bizden değildir!”978 buyurmuştur.
Kur’ân-ı Kerim’de Ticâret Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de “ticâret” kelimesi toplam 9 yerde geçer.979 Alış-veriş anlamındaki “bey’ “ ve türevleri ise 14 yerde kullanılır.980 Satın almak anlamındaki “şerâ” kelimesi ve türevleri ise 25 yerde kullanılır.
Kur’ân-ı Kerim, tüm zamanlara yönelik ve her ülke ve ortamda uygulanması gereken temel esasları içeren evrensel bir hayat kitabı olduğu için insanı kuşatan önemli meselelere, dolayısıyla temel ekonomi konularına da yer verir. Bu bağlamda borç hukuku ve ticârî yazışmalardan,981 fâiz yasağından982 bahsettiği gibi, ticâretle ilgili hususlardan da bahseder. Bu konularda ilkeler koyarak, dikkat edilmesi gereken hususları belirler.
Kur’ân-ı Kerim, “ticâret” kavramını, bildiğimiz alış-veriş anlamında kullandığı gibi, aynı zamanda Allah’la yapılacak mânevî ticâret için de kullanır. Allah Teâlâ, zâten kendisinin verdiği, dilediği zaman dilediği şekilde alabileceği emâneti olan mal ve mülkü,983 nefsi/canı Cennet karşılığında mü’min kullarından satın almak ister. Bu ticâret, hem insanın Allah’la ilişkisi yönüyle çok büyük şeref, hem de büyük bir ihsandır; çok kârlı bir ticârettir.
Kur’ân-ı Kerim, münâfıkların hidâyeti verip dalâlet satın almalarını kazançlı olmayan zararlı bir ticâret984 olarak vurgular. Allah, mü’minlerden mallarını ve canlarını Cennet karşılığı satın almak ister. Bu alış-verişte, Cennet peşin olarak gözle görülür şekilde ve acele verilmediği düşüncesiyle insanın şüpheye düşmesi çok yanlıştır. Çünkü güvenilir bir tüccardan çok daha fazla Allah’a güvenilmelidir. O el-Mü’mindir, kendisine güvenilendir. Mü’min de O’na iman edip güvenendir. O’ndan daha çok sözünü yerine getiren kim olabilir? Allah’la yapılan bu alış-veriş, gerçekten büyük kazanç olduğu için bu ticâreti yapanlar sevinmelidir.985 Sadece cihad meydanına atılıp canlarını Allah’a Cennet karşılığı satanlar değil; aynı zamanda Kur’an’ı okuyup namazı ikame edenler ve infak edenler de Allah’la
976] Ebû Dâvud, Büyû’ 54
977] Hamdi Döndüren, Akif Köten, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 103-108
978] Müslim, İman 164; Tirmizî, Büyû’ 74; İbn Mâce, Ticârât 36
979] 2/Bakara, 16, 282; 4/Nisâ, 29; 9/Tevbe, 24; 24/Nûr, 37; 35/Fâtır, 29; 61/Saff, 10; 62/Cum’a, 11, 11; 2/Bakara, 9, 44, 48, 48, 54, 54, 57
980] 2/Bakara, 254, 275, 275, 282; 9/Tevbe, 111, 111; 14/İbrâhim, 31, 37; 48/Fetih, 10, 10, 18; 60/Mümtehıne, 12, 12; 62/Cum’a, 9
981] 2/Bakara, 280-283
982] 2/Bakara, 275-279
983] 3/Âl-i İmrân, 26
984] 2/Bakara, 16
985] 9/Tevbe, 111
TİCÂRET
- 159 -
alış-veriş yapmış sayıldıklarından, zarara uğramayacak bir ticâret umabilirler.986 Dünyevî ticâret, İlâhî kurallara uyulduğu takdirde meşrûdur, insanın hayrına ve faydasınadır; ama esas kazançlı ticâret, âhirete yatırım yapmaktır. İnsanı acı bir azaptan kurtaracak ticâret çok daha önemli ve hayırlıdır. Bu ticâretin temel şartı, güçlü bir iman, malla ve canla Allah yolunda cihad etmektir. Bu sermâyeler hazırlanınca günahlar bağışlanacak, büyük kurtuluş gerçekleşecek ve Cennetlerdeki güzel köşkler ihsan edilecektir. 987
“İşte onlar (münâfıklar), hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak onların bu ticâreti kazançlı olmamış ve kendileri de hidâyete/doğru yola girememişlerdir.” 988
“Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Kendiniz bilip dururken, insanların mallarından bir kısmını haram yollardan yemeniz için o malları hâkimlere (yöneticilere, yetkili kişilere veya mahkeme hâkimlerine) vermeyin.” 989
“(Hac mevsiminde ticâret yaparak) Rabbinizden gelecek bir lütfu (kazancı) aramanızda size herhangi bir günah yoktur. Arafat’tan ayrılıp akın ettiğinizde Meş’ar-i Haram’da Allah’ı zikredin ve O’nu size öğrettiği/gösterdiği şekilde zikredin/anın. Şüphesiz siz daha önce yanlış gidenlerden idiniz.” 990
“Ribâ/fâiz yiyenler ancak şeytan çarpmış olanın kalkışı gibi çarpılmış olmaktan başka (bir tarzda) kalkmazlar. Bu onların: ‘Alış-veriş de ancak fâiz gibidir’ demelerinden dolayıdır. Oysa Allah alış-verişi helâl, fâizi haram kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de (fâize) bir son verirse artık geçmişi kendisine, işi de Allah’a âittir. Kim (fâize) geri dönerse artık onlar ateşin halkıdır, orada sürekli kalacaklardır.” 991
“Ey iman edenler, belirli bir süre için borçlandığınız zaman onu yazınız. Aranızdan bir kâtip doğru olarak yazsın, kâtip Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Üzerinde hak olan (borçlu) da yazdırsın ve Rabbi olan Allah’tan sakınsın, ondan hiçbir şeyi eksiltmesin. Eğer üzerinde hak olan (borçlu), düşük akıllı ya da zaaf sahibi veya kendisi yazmaya güç yetiremeyecekse velisi dosdoğru yazdırsın. Erkeklerinizden de iki şâhit tutun; eğer iki erkek yoksa şâhitlerden rızâ göstereceğiniz bir erkek ve biri şaşırdığında öbürü ona hatırlatacak iki kadın (da olur). Şâhitler çağırıldıkları zaman kaçınmasınlar. Onu (borcu) az olsun, çok olsun, süresiyle birlikte yazmaya üşenmeyin. Bu, Allah katında en âdil, şâhitlik için en sağlam, şüphelenmemeniz için de en yakın olandır. Ancak aranızda devredip durduğunuz ve peşin olarak yaptığınız ticâret başka, bunu yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Alış-veriş ettiğinizde de şâhit tutun. Yazana da, şâhide de zarar verilmesin. (Aksini) Yaparsanız, o, kendiniz için fısk (zulüm ve günah)tır. Allah’tan sakının. Allah size öğretiyor. Allah her şeyi bilendir.” 992
“Ey iman edenler! Karşılıklı rızâya dayanan ticâret olması hâli müstesnâ, mallarınızı, bâtıl (haksız ve haram yollar) ile aranızda (alıp vererek) yemeyin. Ve nefsinizi/kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah, size merhamet edecektir. Kim düşmanlık ve haksızlık ile bunu (haram yemeyi veya öldürmeyi) yaparsa (bilsin ki) onu ateşe koyacağız; bu Allah’a çok kolaydır.” 993
986] 35/Fâtır, 29
987] 61/Saf, 10-12
988] 2/Bakara, 16
989] 2/Bakara, 188
990] 2/Bakara, 198
991] 2/Bakara, 275
992] 2/Bakara, 282
993] 4/Nisâ, 29-30
- 160 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin ondan başka tanrınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil gelmiştir; artık ölçüyü, tartıyı tam yapın, insanların eşyalarını eksik vermeyin. Düzeltilmesinden sonra yeryüzünde fesat/bozgunculuk yapmayın. Eğer iman ediyorsanız bunlar sizin için daha hayırlıdır.” 994
“De ki: Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticâret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah’tan, O’nun Rasûlü’nden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fâsıklar topluluğuna hidâyet vermez.” 995
“Allah, mü’minlerden mallarını ve canlarını cennet karşılığında satın almıştır. Onlar, Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu, Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? O halde, O’nunla yapmış olduğunuz bu alış-verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” 996
“Hatırlayın ki Rabbiniz size: ‘Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) arttıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azâbım çok şiddetlidir!’ diye bildirmiştir.” 997
“(Öyle) Adamlar ki, ticâret de, alış-veriş de onları Allah’ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekâtı vermekten tutkuya kaptırıp alıkoymaz; onlar, kalplerin ve gözlerin inkılâba uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar.” 998
“Gerçekten Allah’ın Kitabını okuyanlar, namazı dosdoğru kılanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak edenler; kesin olarak zarara uğramayacak bir ticâreti umabilirler. 999
“(Ey Muhammed!) Sana dâvâcıların haberi ulaştı mı? Mâbedin duvarına tırmanmışlardı.
Dâvud’un yanına girmişlerdi de Dâvud onlardan korkmuştu. “Korkma! Biz birbirine hasım iki davacıyız, aramızda adaletle hükmet, haksızlık etme; bize doğru yolu göster” dediler.
(Onlardan biri şöyle dedi:) Bu, kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benimse bir tek koyunum var. Böyle iken “Onu da bana ver” dedi ve tartışmada beni yendi.
Dâvud: ‘Andolsun ki, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlıkta bulunmuştur. Doğrusu ortakçıların çoğu, birbirlerinin haklarına tecâvüz ederler. Yalnız iman edip de sâlih amel/iyi işler yapanlar müstesnâ. Bunlar da ne kadar az!’ dedi. Davud, kendisini denediğimizi sandı ve Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapandı, tevbe edip Allah’a yöneldi.” 1000
“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticâreti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlü’ne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer
994] 7/A’râf, 85
995] 9/Tevbe, 24
996] 9/Tevbe, 111
997] 14/İbrâhim, 7
998] 24/Nûr, 37
999] 35/Fâtır, 29
1000] 38/Sâd, 21-24
TİCÂRET
- 161 -
bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur.” 1001
“Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağırıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah’ı anmaya koşun ve alış-verişi bırakın. Eğer bilmiş olsanız, elbette bu, sizin için daha hayırlıdır.
Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan isteyin. Allah’ı çok zikredin; umulur ki kurtuluşa erersiniz.
Oysa onlar (kendilerini tümüyle Allah’a ve İslâm’a teslim etmeyenler) bir ticâret ya da bir eğlence gördükleri zaman, (hemen) ona sökün ettiler ve seni ayakta bıraktılar. De ki: ‘Allah’ın katında bulunan, eğlenceden ve ticâretten daha hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” 1002
“...Kim Allah’tan korkar, takvâ sahibi olursa Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder. Ve ona beklemediği, ummadığı yerden rızık verir. Kim Allah’a güvenirse O, ona yeter...” 1003
“İnsanlardan alırken ölçüp tarttıklarında tam, onlara vermek için ölçüp tarttıklarında ise noksan yapan hilekârlara yazıklar olsun! Onlar düşünmezler mi ki, büyük bir günde (hesap vermek için) diriltilecekler!” 1004
Allah’ın Âyetlerini Satmak (Din Ticâreti Yapmak) Konusunda Âyetler
“...Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız Benden korkun. Hakkı bâtıl ile karıştırmayın, bilip dururken hakkı gizlemeyin.” 1005
“Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip de onu az bir paha ile değişenler (onu maddî karşılık ile satanlar) var ya, işte onların yiyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir. Kıyâmet günü Allah ne onlarla konuşur ve ne de onları temize çıkarır. Orada onlar için acıtıcı bir azap vardır.” 1006
“Ey iman edenler, (biliniz ki) hahamlardan (yahudi bilginlerinden) ve (hıristiyan) râhiplerden birçoğu insanların mallarını bâtıl/haksız yollarla yerler ve onları Allah’ın yolundan men ederler. Altın ve gümüşü yığıp biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlara hemen acıklı bir azabı müjdele!” 1007
“Ehl-i Kitap’tan öyleleri var ki, Allah’a, size ve kendilerine indirilene, tam bir samimiyetle ve Allah’a boyun eğerek iman ederler. Allah’ın âyetlerini az bir paraya satmazlar. İşte onlar için Rableri katında ücretleri/ecirleri vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk olandır.” 1008
“Onların ardından (âyetleri tahrif karşılığında) şu değersiz dünya malını alıp, ‘nasıl olsa bağışlanacağız’ diyerek Kitab’a vâris olan birtakım kötü kimseler geldi. Onlara ona benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar. Acaba Allah’a karşı hakdan/gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine dair kendilerinden, o Kitabın hükmü üzere mîsak/kuvvetli söz
1001] 61/Saf, 10-12
1002] 62/Cum’a, 9-11
1003] 65/Talâk, 2-3
1004] 83/Mutaffifîn, 1-5
1005] 2/Bakara, 41-42
1006] 2/Bakara, 174
1007] 9/Tevbe, 34
1008] 3/Âl-i İmran, 199
- 162 -
KUR’AN KAVRAMLARI
alınmamış mıydı ve onlar Kitab’ın içindekini ders edinip okumadılar mı? Hâlbuki âhiret yurdu, takvâ sahipleri/Allah’tan korkanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” 1009
“...İnsanlardan korkmayın, Benden korkun. Âyetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” 1010
Hadis-i Şeriflerde Ticâret Kavramı
Güvenilir ve doğru tâcirin, kıyâmet gününde şehidlerle beraber bulunacağını1011 söyleyen Hz. Peygamber (s.a.s.), yalanın insanı cehenneme sürükleyeceğini,1012 Allah'ın nasip ettiği rızkı güzel, helâl yoldan aramayı,1013 başkasının satışına engel olmamayı,1014 hayvanların sütlerini memelerinde bekletip satmamayı,1015 gereksiz yere ticârete aracı ve komisyoncuların girmemesini emretmiş,1016 vurgunculuğu kesin şekilde yasaklamıştır. 1017
“Doğru, dürüst ve güvenilir tâcir, Peygamberlerle, sıddıklarla ve şehidlerle beraberdir.” 1018
“Sözü ve muâmelesi doğru tüccâr, kıyâmet gününde arşın gölgesi altındadır.” 1019
“En güzel ve hoş kazanç o tüccarındır ki; konuştuğunda yalan söylemez, kendisine inanıldığında emniyeti kötüye kullanmaz, vaad ettiğinde vaadinden dönmez, satın aldığında malı kötülemez, sattığında da övmez, borçlandığında vâdesini geçirmez ve alacaklı olduğunda borçluya güçlük çıkarmaz.” 1020
“Kim hacim ölçüsü ve tartıyla bir yiyecek satın alırsa, ölçmeden ve tartmadan onu başkasına satmasın.” 1021
“Siz ıyne alış-verişi yaptığınız, sığırların kuyruğuna yapıştığınız, tarıma râzı olduğunu (sanâyileşmediğiniz) ve cihadı terk ettiğiniz zaman Allah size zilleti musallat kılar. Ondan, cihad yapıp dininize dönünceye kadar da kurtulamazsınız.” 1022
“Alıcı ve satıcı ayrılmadıkça muhayyerdirler. Dürüst davranır, gerçeği açıklarlarsa satışları bereketlenir. Ama gerçeği saklar ve yalan söylerlerse satışlarından bereket kaldırılır.” 1023
“Bizi aldatan bizden değildir.” 1024
1009] 7/A’râf, 169
1010] 5/Mâide, 44
1011] İbn Mâce, Ticârât 1
1012] İbn Mâce, Mukaddime 7
1013] İbn Mâce, Ticârât 2
1014] Müslim, Büyû’ b. 4
1015] Müslim, Büyû’ b. 4
1016] Müslim, Nikâh 51; İbn Mâce, Ticârât 15
1017] İbn Mâce, Ticârât 6, 16
1018] Tirmizî, Büyû’ 4, h. no: 1209; İbn Mâce, Ticârât 1, h. no: 2139
1019] İbn Mâce, Ticârât 1
1020] Beyhakî, Şuabu’l-İman IV/221; Terğîb ve Terhîb, II/366
1021] Müslim, Büyû’ 31-39
1022] Ebû Dâvud, Büyû’ 56
1023] Buhârî, Büyû 19; Ebû Dâvud, Büyû’ 51; Tirmizî, Büyû’ 26
1024] Müslim, İman 164; Tirmizî, Büyû’ 74
TİCÂRET
- 163 -
“Kim kusurunu söylemeden ayıplı malı satarsa Allah’ın gazabı ve meleklerin lâneti onun tepesine yağmaya devam eder durur.” 1025
“Ey tâcirler topluluğu! Muhakkak ki Allah’tan korkan, iyi ve doğru olanların hâricindeki tâcirler günahkâr ve şerliler olarak haşr olunacaklardır!” 1026
“Yemin, malın tükenmesine, bereketin eksilmesine sebeptir.” 1027
“Allah’ın buğzettiği üç kişi: Başa kakan cimri, kibirlenen mağrur ve çok yemin eden tâcirdir.” 1028
“Üç kişiye Allah kıyâmet gününde rahmet nazarıyla bakmaz. Onları temize çıkarmaz. Onlar için elem verici bir azap vardır.” Sahâbe dediler ki: “Kim onlar yâ Rasûlallah? Gerçekten onlar büyük zarara uğradılar, elleri boş kaldı ve iflâs ettiler.” Rasûlullah (s.a.s.) cevaben buyurdu ki: “İyiliğini başa kakan, kibirlenmek için uzun elbise giyen ve malının değerini yalan yeminlerle arttırarak satışını kolaylaştırmak isteyen. Siz alış-verişte çok yemin etmekten sakının! Çünkü o satışı teşvik eder, sonra da bereketi yok eder.” 1029
“Münâfığın alâmeti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler. Vaad ettiği zaman zaman sözünde durmaz. Kendisine güvenildiğinde hâinlik eder.” 1030
“İmkânı olanın borcunu vâdesinde ödememesi zulümdür.” 1031
“Ödünç alınan geri verilir. İyiliğe karşı iyilik yapılır. Borç ödenmelidir. Kefil de borçludur.” 1032
“Müslümanlar verdikleri söze, koydukları şartlara uyarlar. Sözlerinin erleridirler.” 1033
“Allah’ım! Ümmetimden erken kalkanına çok ver, onu bereketlendir.” 1034
“Kimse rızkını tamamlamadan ölmez. Sabırsızlık etmeyin. Allah’tan korkun. Ey insanlar! Rızkı meşrû yollardan güzellikle arayın. Helâl olanı alın, haram olanı bırakın.” 1035
“Zenginlik, mal çokluğundan değildir. Gerçek zenginlik gönül zenginliğidir.” 1036
“Müslüman olup yeterli rızık verilen ve Allah’ın kendisine verdiğine kanaat sahibi kıldığı kimse felâh bulmuştur.” 1037
“Bir kimse ödeme niyetiyle borçlanır da Allah (c.c.) onun borcunu ödeme gayretini görürse, Allah ona borcunu ödemeyi dünyada nasip eder.” 1038
“Kimi kıyâmet gününün sıkıntılarından kurtulmak sevindirirse sıkıntıda ve zor durumda
1025] İbn Mâce, Ticârât 45
1026] Tirmizî, Büyû’ 4
1027] Buhârî, Büyû 26; Müslim, Müsâkât 131; Ebû Dâvud, Büyû’ 6
1028] Ahmed bin Hanbel, V/151
1029] Müslim, İman 171; Tirmizî, Büyû 5
1030] Buhârî, İman 24; Müslim, İman 59
1031] Buhârî, Havalât 1; Müslim, Müsâkât 33; İbn Mâce, Sadâkat 8
1032] Ebû Dâvud, Büyû 88; Tirmizî, Büyû’ 39
1033] Buhârî, İcâre 14; Ebû Dâvud, Akdıye 12; Tirmizî, Ahkâm 17
1034] Tirmizî, Büyû’ 6; Ahmed bin Hanbel, I/153
1035] Müstedrek, II/5, IV/361; Beyhakî, es-Sünenu’l-Kübrâ, V/265
1036] İbn Mâce, Zühd 9
1037] İbn Mâce, Zühd 9
1038] İbn Mâce, Sadâkat 10; Nesâî, Büyû’ 99
- 164 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(kendisine borçlu) olana nefes aldırsın veya alacağından vazgeçiversin.” 1039
“Sizden önce bir adam vardı. Bir melek onun ruhunu almaya geldi. Melek ona; ‘hayatında hiç iyilik edip etmediğini’ sordu. O da bilmediğini söyledi. Düşünmesi söylendiğinde, ihtiyacı olanlara borç verdiğini, zenginlere ödemeleri için zaman tanıdığını, fakirlerin borcunu ise affettiğini söyledi. Bunu üzerine Cennete götürüldü.” 1040
“Bir adam halka borç para veriyordu. Alacak tahsili için gönderdiği gence, ‘eğer sıkıntıda olana rastlarsan ondan vazgeçiver. Umulur ki Allah da bizden vazgeçer’ diyordu. Derken adam Allah’a kavuştu, yani öldü ve Allah ondan (onu hesaba çekip azap etmekten) vazgeçti.” 1041
“Çalışana gelince, onun ücreti ancak işini bitirince ödenir.” 1042
“İşçiye ücretini teri kurumadan veriniz.” 1043
“Dışarıdan pazarımıza mal getiren rızıklandırılır. İhtikâr yapan/karaborsacı ise mel’undur.” 1044
“Kim ihtikâr/karaborsacılık yaparsa o âsî bir günahkârdır.” 1045
“Kim yiyeceklerde müslümanlara ihtikâr/karaborsacılık yaparsa Allah onu iflâs ettirir, cüzzam gibi pis hastalıklara uğratır.” 1046
“İslâm’da zarar vermek ve zarara uğramak, zarara zararla karşılık vermek yoktur.” 1047
Rasûlullah (s.a.s.), bir buğday satıcısına uğramışlardı. Ellerini buğday yığınına daldırdı. Elleri ıslandı. “Bu ne?” diye sordu. Satıcı yağmurdan ıslandığını söyledi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz: “Islananı halk görsün diye üste çıkarsaydın ya? Bizi aldatan bizden değildir.” 1048
“Kim kusurunu açıklamadığı bir malı satarsa, Allah’ın gazabına ve hiddetine uğrar. Melekler de ona lânet eder dururlar.” 1049
“Birbirinizin satışı üzerine satış yapmayın. Birbirinize müşteri kızıştırmayın. Şehirli de köylü adına satış yapmasın.” 1050
“Kendisine danışılan kişi emîn olmalı, dürüst davranmalıdır.” 1051
“Kim çarşıya girer de ‘Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerîke leh, lehu’l-mülkü ve lehu’l-hamdu yuhyî ve yumîtu ve huve hayyun lâ yemût, biyedihî’l hayr ve huve alâ külli şey’in Kadîr (Allah’tan başka hiçbir ilâh/tanrı yoktur. O tektir. Ortağı yoktur. Mülk O’nundur. Hamd O’na mahsustur. Öldüren ve dirilten O’dur. O ölmeyen Hay’dir, diridir. Her türlü
1039] Müslim, Müsâkât 32
1040] Buhârî, Büyû’ 18, Enbiyâ 50; Müslim, Müsâkat 31, hadis no: 1562; Nesâî, Büyû’ 104
1041] Ahmed bin Hanbel, II/263, 332, 339; Buhârî, Enbiyâ 56; Müslim, Müsâkât 31
1042] Ahmed bin Hanbel, II/292
1043] İbn Mâce, Ruhûn 4
1044] İbn Mâce, Ticârât; Dârimî, Büyû’ 12
1045] Ahmed bin Hanbel, II/351; Müslim, Müsâkât 26
1046] İbn Mâce, Ticârât 6
1047] İbn Mâce, Ahkâm 17; Muvattâ, Akdıye 31
1048] Müslim, İman 164; Tirmizî, Büyû’ 74; İbn Mâce, Ticârât 36
1049] İbn Mâce, Ticârât 45
1050] Buhârî, Büyû’ 64; Müslim, Büyû’ 11; Ebû Dâvud, Büyû’ 46
1051] Ebû Dâvud, Edeb 113; Tirmizî, Zühd 39, Edeb 57; Dârimî, Siyer 13
TİCÂRET
- 165 -
hayır O’nun elindedir. Ve O her şeye Kaadirdir.) derse, Allah ona bir milyon sevap yazar ve onun bir milyon günahını siler. Ve ona cennette bir köşk yapar.” 1052
“Bismillâhillezî lâ yadurru measmihî şey’un fi’l-arzı velâ fi’s-semâi ve huve’s-semîu’l-alîm’ diye üç defa söyleyen kimseye hiçbir şey zarar vermez.” 1053
“Muhakkak ki Allah ve Rasûlü içki, ölü, domuz ve put alıp satmayı yasaklamış, haram kılmıştır.” 1054
“Komşu, komşusunun şuf’asına (ön alımına) daha lâyıktır.” 1055
“Allah’ın rahmeti, satarken, alırken ve iddiâ ederken yumuşak olan kimseyedir.”1056 buyurmuştur. Yine Buhârî’nin rivâyet ettiği bir hadiste şöyle buyrulur: “Alış-verişte yemin, malın sürümünü arttırsa bile hakikatte kazancın bereketini giderir.” 1057
“Alıp-satanlar” birbirlerinden ayrılmadıkça (vazgeçmekte) muhayyerdirler. Alıp-satanlar alışverişi sıdk ve doğruluk üzere yapar (kusuru) beyan ederlerse alış-verişleri her ikisi hakkında da mübarek kılınır. Yalan söylerler (kusurları) gizlerlerse, belli bir kâr sağlasalar bile alış-verişlerinin bereketini kaybederler.” Bir rivâyet şöyledir: “Alış-verişlerinin bereketi yok edilir: Yalan yemin malı rağbetli, kazancı bereketsiz kılar.“ 1058
“Satış işine yemin ve yalan bulaşmaktadır, siz (Rabbin gadabını söndüren) sadaka karıştırın.” 1059
“(Ticarette yalan) yemin, (tüccarın zannınca) mala rağbeti artırır. (Hâlbuki gerçekte) kazancı giderir.” 1060
“Ticârette çok yemin etmekten sakının. Çünkü yemin sürümü artırır, fakat bereketi yok eder.”1061
“Öyle bir devir gelecek ki, insanoğlu, aldığı şeyin helâlden mi, haramdan mı olduğuna hiç aldırmayacak.”1062 Rezîn rivâyetinde şu ziyâde vardır: “...Böyle kimselerin hiçbir duâsı kabul edilmez.”
“Yedi helâk ediciden kaçının!” Sahâbîler: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Bunlar nelerdir?’ diye sordular. Hz. Peygamber: “Allah’a şirk/ortak koşmak, sihir (büyü) yapmak, Allah’ın haram kıldığı bir canı haksız yere öldürmek, fâiz yemek, yetim malı yemek, savaş meydanından kaçmak, evli, nâmuslu ve hiçbir şeyden haberi olmayan kadınlara zinâ isnad etmektir.” 1063
1052] Tirmizî, Deavât 36; Dârimî, İsti’zân 57
1053] Tirmizî, Deavât 13; İbn Mâce, Duâ 14; Ahmed bin Hanbel, I/66
1054] Buhârî, Büyû’ 105, 112; Müslim, Büyû’ 71; Tirmizî, Büyû’ 61
1055] Ebû Dâvud, Büyû’ 73; İbn Mâce, Şuf’a; Ahmed bin Hanbel, III/303
1056] Buhârî
1057] Müslim, Müsâkat, 131, 133, İman 117; Buhârî, Büyû’ 26
1058] Buhârî, Büyû: 19, 22, 44, 46; Müslim, Büyû’ 47, h. no: 532; Ebû Dâvud, Büyû’ 53, h. no: 3459; Tirmizî, Büyû’ 26, h. no: 1246; Nesâî, Büyû’ 3, h. no: 7, 244-245; İ. Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları 3/11
1059] Ebû Dâvud, Büyû’ 1, h. no: 3326, 3327; Tirmizî, Buyû’ 4, h. no: 1208; Nesâî, Eymân 7, h. no: 7, 15
1060] Buhârî, Büyû’ 26; Müslim, Müsâkât 13, h. no: 1607; Ebû Dâvud, Büyû’ 6, h. no: 3335; Nesâî, Büyû’ 5, h. no: 7, 246
1061] Müslim, Müsâkât, 27
1062] Buhârî, Büyû’ 7, 23; Nesâî, Büyû’ 2
1063] Buhârî vesâyâ 23, Tıb 38, Hudûd 44; Müslim, İman 145; Ebû Dâvud vesâyâ 10; Nesâî vesâyâ
- 166 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Büyük günahlar şunlardır: Allah’a şirk/ortak koşmak, ana babaya itaatsizlik etmek, haksız yere bir kimseyi öldürmek ve yalan yere yemin etmek.” 1064
“Mü’min; insanları kötüleyen, lânetleyen, kötü söz ve çirkin davranış sergileyen kimse değildir.” 1065
“Allah bir şeyi haram kılınca, onun bedelini de haram kılar.” 1066
“Kim bildiği halde hırsızlıkla elde edilmiş çalıntı bir malı satın alırsa onun günahına ve alçaklığına ortak olmuştur.” 1067
“Pazara mal getiren rızıklandırılmış; ihtikâr (stok ve karaborsa) yapan lânetlenmiştir.” 1068
“Bilmiş ol ki, haramdan gıdâsını alıp büyüyen bir ete ancak ateş evlâdır.” 1069
“Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyâmet günü gelmeden önce o kimseyle helâlleşsin. Yoksa kendisinin sâlih amelleri varsı, yaptığı zulüm miktarınca sevaplarından alınır, (hak sahibine verilir.) Şayet iyilikleri yoksa kendisine zulüm yaptığı kardeşinin günahlarından alınarak onun üzerine yükletilir.” 1070
“Her müslümanın öteki müslümana kanı, ırzı (nâmusu) ve malı haramdır.” 1071
“Muhakkak helâl belli, haram da bellidir. Lâkin aralarında helâle de harama da benzer şüpheli şeyler vardır ki, onları insanların çoğu bilmez. Şüpheli şeylerden kaçınan bir kimse; dinini, ırzını/insanî kıymetini korumuş olur. Şüpheli şeylere dalan bir kimse, harama düşme tehlikesindedir. O, tıpkı sınır kenarında hayvan otlatan ve nerede ise yasak yerde otlatacak bir çoban gibidir. Bilin ki, her hükümdarın hudûdu vardır; Allah’ın sınırları ise haramlardır. Haberiniz olsun, bedende bir küçük et parçası vardır ki, o iyi olursa bütün vücut iyi olur, bozuk olursa bütün beden bozulur. İşte o (et parçası), kalptir.”1072
“Ey insanlar, şüphesiz ki Allah, Tayyib’dir. Tayyibden (temiz, hoş ve helâl olandan) başka bir şey kabul etmez. Allah, mü’minlere de, Rasûllere emrettiği şeyi emreder: ‘Ey Rasûller, helâl olan şeylerden yiyin ve sâlih amellerde bulunun. Çünkü Ben, sizin yaptıklarınızı bilirim.1073 ve “Ey iman edenler, size verdiğimiz rızıkların tayyiblerinden (helâl ve hoş/temiz olanlarından) yiyin.’’1074 buyurmuştur.” dedi. Sonra devam etti: “Bir kimse (Hak yolunda) uzun sefere çıkar, saçları dağılmış, toza-toprağa bulanmış bir halde ellerini semâya kaldırarak: ‘Yâ Rabbi, Yâ Rabbi’ diye duâ eder. Hâlbuki yediği haram, içtiği haram, 12
1064] Buhârî, Eymân 16, Diyât 2, İstitâbetü’l-Mürteddîn 1; Tirmizî, Tefsîru Sûre (4) 6; Nesâî, Tahrîm 3, Kasâme 48
1065] Tirmizî, Birr 48; Ahmed bin Hanbel, I/405, 416
1066] Ebû Dâvud, Büyû’ 38, 63, 64
1067] Beyhakî, Sünen, V/336
1068] İbn-i Mâce, Ticâret, 6
1069] Tirmizî, Salât 429, hadis no: 609; Dârimî, Rikak 60, hadis no: 2779
1070] Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48
1071] Müslim, Birr 32; Tirmizî, Birr 18
1072] Buhârî, İman 45, Büyû’ 5; Müslim, Müsâkat 107-108; İbn Mâce, Fiten 14, hadis no: 3984; Nesâi, Büyû’ 2, hadis no: 4431; Tirmizî, Büyû’ 1, hadis no: 1219; Ebû Dâvud, Büyû’ 1, hadis no: 3329-3330; İbn Mâce, Fiten 3984
1073] 23/Mü’minûn, 51
1074] 2/Bakara, 172
TİCÂRET
- 167 -
giydiği haram, kendisi haramla beslenmiş olursa, böyle birinin duâsı nasıl kabul edilir?” 1075
“Üç sınıf insan vardır ki kıyâmet günü Allah, onlarla konuşmaz, yüzlerine bakmaz, onları temize çıkarmaz. Hem de onlar için can yakıcı bir azap vardır.” (Râvi Ebû Zer dedi ki; Rasûlullah bu cümleyi üç kere tekrarladı. Ebû Zer: ‘Bu kimseler tam bir mahrûmiyete ve hüsrâna uğramışlar. Bunlar kimlerdir, ey Allah’ın Rasûlü?’ diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.) de şu cevabı verdi: “Elbisesini kibirle yerlerde sürüyen, yaptığı iyiliği başa kakan ve yalan yere yemin ederek ticâret malını iyi bir fiyatla satmaya çalışandır.” 1076
“Her kim helâl lokma yer, Sünnet (Şeriat) gereğince amel eder ve insanlar da onun kötülüklerinden emin olurlarsa, mutlaka cennete girer.” Bunun üzerine bir adam: “Yâ Rasûlallah, bugün halk arasında bu (vasıfta kişiler) pek çoktur’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu: “Benden sonraki asırlarda da bulunacaktır.” 1077
“Kim, helâl kazancından bir hurma değerinde bir sadaka verirse -ki Allah helâl maldan verilen sadakadan başka hiçbir sadakayı kabul etmez- işte Allah, bu helâl sadakayı sağ eli ile kabul eder. Sonra o tek hurma değerindeki sadakayı dağ gibi oluncaya kadar, sizin birinizin sütten ayrılmış tayını büyütüşü gibi, sadaka sahibi için dikkatle büyütür.” 1078
“Allah, haramdan verilen hiçbir sadakayı ve abdestsiz (su veya toprakla temizlenmeden) de hiçbir namazı kabul etmez.” 1079
“Hiçbir kimse el emeğinden daha hayırlı yiyecek yememiştir ve Allah’ın peygamberi Dâvud da el emeğini yerdi.” 1080
“Âdemoğlu, midesinden/karnından daha şerli/fena bir kap doldurmamıştır. Belini doğrultacak birkaç lokmacık ona yeter. Yok, birkaç lokma ile yetinmeyecekse (nefsinin galebesiyle) ille de midesini dolduracaksa hiç olmazsa onu üçe ayırsın: (Karnının) Üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğine/suya, üçte birini de nefesine (ayırsın, üçte birden fazlasına yemek koymasın).” 1081
Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.): “Üç işi vardır, kıyamet gününde Allah onlara ne konuşur ne nazar eder ne de günahlardan arındırır, onlar için elim bir azab vardır!” buyurdu ve bunu üç kere de tekrar etti. Ben: “Ey Allah’ın Rasûlü! Öyleyse onlar büyük zarar ve hüsrana uğramışlardır. Kimdir bunlar?” dedim. Şöyle saydılar: “(Elbisesini kibirle, yerlere kadar salıp) süründüren, yaptığı iyiliği başa kakan, malını yalan yeminlerle reklâm eden kimseler!“ 1082
“Bir kavimde gulûl (denen devlet malından hırsızlık) zuhûr ederse, Allah o kavmin
1075] Müslim, Zekât 65; Tirmizî, Tefsîrul’l-Kur’an 3, hadis no: 3173; Dârimî, Rikak 9, hadis no: 2720
1076] Müslim, İman 171; Ebû Dâvud, Libâs 25; Tirmizî, Büyû’ 5; Nesâî, Zekât 69, Büyû’ 5, Ziynet 103; İbn Mâce, Ticâret 30
1077] Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 22, hadis no: 2640
1078] Buhârî, Zekât 14, Tevhid, 57; Müslim, Zekât 63; Tirmizî, Zekât, 28, hadis no: 656; Nesâî, Zekât 48, hadis no: 2515; İbn Mâce, Zekât 28, hadis no: 1842
1079] Ebû Dâvud, Tahâre 31, hadis no: 59; Nesâî, Zekât 104, hadis no: 139; İbn Mâce, Tahâre 2, hadis no: 271-274; Dârimî, Tahâre 21, hadis no: 692
1080] Buhârî, Büyû’ 15
1081] Tirmizî, Zühd 47, hadis no: 2381; İbn Mâce, Et’ıme 50, h. no: 3349
1082] Müslim, İman 171, (106); Ebû Dâvud, Libas 28, -087, 4088- Tirmizî, Büyu 5, h. no: 1211; Nesâî, Büyu 5, h. no: 7, 245
- 168 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kalplerine korku atar. Bir kavim içinde zinâ yayılırsa orada ölümler artar. Bir kavim, ölçü ve tartılarda (hile yaparak) miktarı azaltırsa Allah ondan rızkı keser. Bir kavmin (mahkemelerinde) haksız yere hükümler verilirse, o kavimde mutlaka kan yaygınlaşır. Bir kavm ahdinden dönüp gadre yer verirse, Allah onlara mutlaka düşmanlarını Musallat eder.” 1083
“Mal, yeşil (taze) ve tatlıdır. El açıklığıyla (cömertlik ve ikramla) onu ele geçirenin malına bereket verilir. İnsanlara zulmetmek için kazananın malı ise bereketlenmez. Onun durumu, yiyip doymayan kimse gibidir. Üstteki el, alttaki elden hayırlıdır.” 1084
“Benden sonra, ümmetim için üç hususta korkuyorum. Bunlar, sapık arzular, bilgiden sonra gaflet, çok yemek ve şehvetlere tutulmaktır.” 1085
“Yiyin, için, sadaka verin ve giyinin. Ancak kibirlenmeyin ve israf etmeyin. Şüphesiz Allah (c.c.) nimetinin eserini (görüntüsünü) kulunun üzerinde görmek ister.” 1086
“Gerçekten Allah, çalışıp kazanan mü’min kulunu sever.” 1087
“İnsanların yediği şeylerin en temizi (helâli), kendi kazancından olanıdır ve kişinin çocuğu onun kazancındandır.” 1088
“...Bizi aldatan Bizden değildir.” 1089
“İçki içilmesini yasaklayan Allah Zülcelâl, içkinin alım ve satımını da haram kılmıştır.” 1090
“Allah bir şeyi haram kılınca, onun bedelini de haram kılar.” 1091
“Kazancın en şerlisi zinâ bedelidir.” 1092
Ebû Cuhayfe (r.a.) şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.s.), kan alma bedelinden, kadın kölenin (haram olan) kazancından nehyetti. Ve yine Rasûlullah döğme yaptırana, ribâ (fâiz) yiyene, ribâ kazancı yediricisine lânet etti. Sûret yapan Mûsâvvir kişiye de lânet etti.” 1093
“Fâiz, yetmiş çeşidi olan günahtır. Bunların en hafifi, erkeğin kendi annesi ile zinâ etmesi (veya evlenmesi) günahı kadardır.” 1094
Câbir bin Abdullah (r.a.) şöyle der: “Rasûlullah (s.a.s.); Ribâyı (fâizi) yiyene, yedirene, kâtibine ve şâhitlerine lânet etti ve “Bunlar, eşittirler” buyurdu.” 1095
“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, fâiz yemeyen hiçbir kimse kalmayacaktır.
1083] Muvattâ, Cihâd 26, h. no: 2, 460
1084] Buhâri; Askalani, S. Buhâri Şerhi, c. 3, s. 335
1085] Câmiu’s Sağîr, 1/13
1086] Buhârî, Libas 1; İbn Mâce, Libas 23, Hadis no: 3605; Nesâi, Zekât 66
1087] İbn Kesir, c. 4, s. 397
1088] Ebû Dâvud, Büyû’ 77, hadis no: 3528; İbn Mâce, Ticâre 1, hadis no: 2137-2138; Nesâî, Büyû’ 1, hadis no: 4427-4430; Tirmizî Ahkâm 22, hadis no: 1372; Dârimî, Büyû’ 6, hadis no: 2540
1089] Müslim, İman 164; Ebû Dâvud, Büyû’ 50
1090] Müslim, hadis no: 930
1091] Ebû Dâvud, Büyû’ 38, 63, 64
1092] Müslim; S. Müslim ve Ter. M. Sofuoğlu, 5/87
1093] Buhârî, Büyû’ 180
1094] İbn Mâce, Ticâret 58, hadis no: 2274
1095] Müslim, Müsâkat 106; Tirmizî, Büyû’ 2, hadis no: 2277; Nesâî, Ziynet 25, hadis no: 5071-5073
TİCÂRET
- 169 -
Kişi, fâiz yemese bile kendisine onun buharından/tozundan bulaşacaktır.” 1096
“Fâizi yemek için hileli yollara saptığınız, öküzlerin kuyruklarına yapışıp ziraatla geçindiğiniz ve cihadı terk ettiğiniz zaman Allah üzerinize zilleti (aşağılanma, horlanma, zaafa düşmeyi) Musallat kılar ve dininize dönmedikçe onu üzerinizden sıyırmaz.” 1097
“Haramla beslenen vücut (cennete girmez;) ona ancak ateş yaraşır.” 1098
“...Bir kimse ellerini semâya kaldırarak: ‘Ya Rabbi, ya Rabbi, diye duâ eder. Hâlbuki, yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, kendisi haramla beslenmiş olursa, duâsı nasıl kabul edilir?” 1099
“Allah ve Rasûlü şarap (bütün alkollü içkiler), ölü hayvan, domuz ve putların satışını yasakladı.” 1100
“Birbirinden ayrılmadıkça alan ve satan pazarlığı bozmakta muhayyerdir. Alan satan doğru söyler, malın özelliklerini açıklarlarsa alış-verişleri bereketlenir; yalan söyler ve malın ayıplarını gizlerlerse ticâretlerinin bereketi yok olur.” 1101
“Kim helâl lokma yer, Sünnet (Şeriat) gereğince amel eder ve insanlar da, onun kötülüklerinden emin olurlarsa, o kişi muhakkak cennete girer.” 1102
“Sizden birinin ipini alarak odun demetini sırtlanıp onu satması, -Allah onu dilencilikten korusun- versinler vermesinler; dilenmesinden daha hayırlıdır.” 1103
Ebû Bekre (r.a.) şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.s.): “En büyük günâhı size haber vereyim mi?” Biz: ‘Evet, yâ Rasûlallah, dedik. Rasûlullah; “Allah’a şirk koşmak, ana babaya itaatsizlik etmek” buyurduktan sonra, yaslandığı yerden doğrulup oturdu ve: “İyi belleyin, bir de yalan söylemek, yalancı şâhitlik yapmaktır” dedi. Bu son cümleyi sürekli tekrarladı. Biz daha fazla üzülmesini arzu etmediğimiz için “keşke sussa” diye temennîde bulunduk.” 1104
“Şüphesiz ki sözde ve işte doğruluk hayra ve üstün iyiliğe yöneltir. İyilik de cennete iletir. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğrucu) diye kaydedilir. Yalancılık, fücûra/yoldan çıkmaya sürükler. Fücur da cehenneme götürür. Kişi yalancılığı meslek edinince Allah katında çok yalancı (kezzâb) diye yazılır.” 1105
“İş yaptığınız zaman, Allah o işte itkan etmenizi yani sağlam, ârızâsız ve kusursuz yapmanızı sever.” 1106
1096] Ebû Dâvud, Büyû, 3, hadis no: 3331; İbn Mâce, Ticâret 58, hadis no: 2278; Nesâî, Büyû’ 2, hadis no: 44333
1097] Ebû Dâvud, Büyû’ 54
1098] Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 2787; Keşfu’l Hafâ, hadis no: 2632
1099] Müslim, Zekât, 65; Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an, 3173; Dârimî, Rikak 2720
1100] Müslim, Müsâkât, 13
1101] Müslim, Büyû, 11
1102] Tirmizî, Sıfatu’l Kıyâmet, 2640
1103] Askalâni, S. Buhâri Şerhi, c. 3, s. 335
1104] Buhârî, Şehâdât 10, Edeb 6, İsti’zân 35, İstiâbe 1; Müslim, İman 143; Tirmizî, Şehâdât 3, Birr 4, Tefsîru Sûre (4) 5)
1105] Buhârî, Edeb 69; Müslim, Birr 103-105; Ebû Dâvud, Edeb 80; Tirmizî, Birr 46; İbn Mâce, Mukaddime 7, Duâ 5
1106] Kenzu’l-Ummâl, III/907
- 170 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Allah elinden iş gelen sanatkâr mü’min kulu sever.” 1107
“Şüphesiz Allah, güzeldir, güzeli/güzel işi sever.” 1108
“Şüphesiz Allah, her şeyde ihsânı/iyilik ve güzelliği yazmıştır (farz kılmıştır)...” 1109
“Kendinize göre makbul bir iş yapınız. Sırf başkalarına rekabet olsun diye yapmayınız...” 1110
“Allah’ım, yoksulluk fitnesinin şerrinden, küfür ve yoksulluktan Sana sığınırım.” 1111
“Ben görmeyen birisiydim, Allah basiretimi açtı; fakirdim, beni zengin kıldı.” 1112
“Şüphesiz, insan borçlandı mı, konuşursa yalan söyler, vadederse, sözünde duramaz.” 1113
“Veren el, alan elden daha üstündür/hayırlıdır.” 1114
“Mü’min, bir midesi ile yer; kâfir ise yedi mide ile yer.” 1115
“Mallarınızı zekâtla koruyun, hastalarınızı sadaka ile tedâvi edin. Belâya duâ ile karşı koyun.” 1116
“Malın zekâtını ödedin mi, kendinden onun şerrini def ettin demektir.” 1117
“Sizden biri, mal ve yaratılış itibariyle kendinden üstün bir kimseyi gördüğünde, kendinden daha aşağı olanına baksın (Kendisini onunla mukayese etsin).1118 Sahih-i Müslim’de şu ilave rivâyet edilmiştir: “...İşte bu, Allah’ın size olan nimetlerini hakir görmemek için uygun olan bir davranıştır.”
“İyi mal, sâlih kimse için ne güzeldir.” 1119
Hz. Ömer birgün Rasûlullah’ın hâne-i saâdetlerine girdi ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Efendimiz niçin ağladığını sorunca, şöyle dedi: “Yâ Rasûlallah! Dünya kralları, kisrâlar servet içinde yüzüyorlar. Senin ise altına sereceğin bir sergin bile yok. Yatağın hasır ve teninde yattığın yerin izleri var...” Allah Rasûlü şu cevabı verdi: “İstemez misin yâ Ömer, dünya onların, âhiret de bizim olsun!” 1120
Bir iftar sofrasında Hz. Ebû Bekir’e bir bardak soğuk su ikrâm edilir. Suyu ağzına götürdüğünde ağlamaya başlar. Yanındakiler ne olduğunu sorarlar. Cevap verir: “Bir gün Rasûlullah, kendisine getirilen böyle bir bardak soğuk suyu içmiş,
1107] Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, II/290
1108] Müslim, İman, I/93; İbn Mâce, Duâ 10
1109] Müslim, Sayd ve’z-Zebh 57; Ebû Dâvud, Edâhî 12
1110] Tirmizî, Birr 63
1111] Nesaî, Sehv, 90, İstiâze, 16, 29; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 36, 39, 42, 44; VI, 57, 207
1112] Buhârî, Enbiyâ, 51) (93/Duhâ, 7-8
1113] Buhâri, İstikrâz
1114] Buhârî vesâyâ 9, Zekât 18; Müslim, Zekât 94, hadis no: 1033, 97, h. no: 1036; Tirmizî, Zühd 32, h. no: 2344; Ahmed bin Hanbel, II/4
1115] İbn Mâce, hadis no: 3256) (Bk. 47/Muhammed, 12
1116] Kütüb-i Sitte, c. 7, s. 322
1117] Kütüb-i Sitte, c. 7, s. 323
1118] S. Buhâri, Askalâni Şerhi, 11, s. 322
1119] Ahmed bin Hanbel, IV/194
1120] Buhârî, Tefsir (66) 2; Müslim, Talâk 31
TİCÂRET
- 171 -
sonra da ağlamış ve “O gün nimetlerden hesaba çekileceksiniz”1121 âyetini okuyarak, “İşte bu nimetten de hesaba çekileceğiz” buyurmuştu. Bunu hatırladım ve onun için ağladım.” 1122
“Sizin için korktuğum şeylerden biri, dünyanın süs ve güzelliklerinin size açılmasıdır...” 1123
“Dünya tatlı ve hoştur. Allah sizi ona vâris kılacak ve nasıl hareket edeceğinize bakacaktır. Öyleyse dünyadan sakının, kadınlardan da sakının! Zira benî İsrâilin ilk fitnesi kadın yüzünden çıkmıştır.” 1124
“Eğer dünya Allah’ın yanında sivrisineğin kanadı kadar değer taşısaydı, tek bir kâfire ondan bir yudum su içirmezdi.” 1125
“Kim dünyaya çok önem verirse, Allah onun işini dağıtır (zorlaştırır). İki gözünün arasına fakirliği (aç gözlülüğü) koyar. (Hâlbuki) dünyadan ona ulaşacak olan kendisi için yazılandan başkası olamaz. Kimin de niyeti âhiret(i kazanma) ise Allah onun işini toparlar (kolaylaştırır). Onun kalbine zenginliği koyar. Ona dünyadan da ihtiyaç duyduğu şey ulaşır.” 1126
“Müslüman olup da kendisine ancak yetecek kadar rızık verilen ve Allah’ın kendisine verdiği ile kanaat getirdiği kimse muhakkak felâh bulmuştur.” 1127
“Zenginlik mal çokluğuyla değildir. (Hakiki) zenginlik göz tokluğudur, gönül zenginliğidir.” 1128
Üstteki el (yani veren), alttaki elden (yani alandan) daha hayırlıdır.” 1129
“Hayır, vallahi ey cemaat! Ben sizin için ancak Allah’ın size vereceği dünya ziynetlerinden korkuyorum.” 1130
“Sizin elde ettiğiniz dünya metâı, hayır değil; bir fitnedir. Evet, hayır, ancak hayır getirir. Lâkin bu dünya ziynetleri hayır değildir. Çünkü bunlar fitneye sebep olur. Onlarla siz âhiret hususuna yönelmekten meşgul olursunuz. Baharın yetiştirdiği nebatların bazısı, çok yiyen hayvanları ya patlatıp öldürür yahut ölüme yaklaştırır. Ancak ihtiyacına kadar yiyenlere zarar vermez. Dünya malı da öyledir, insanlar ona hoş görerek meylederler. Bazısı mala gark oldu denilecek şekilde çok mal edinir, bazısı fazlasına tamah etmeyerek azı ile yetinir. Mala gark olanlar, ekseriyetle onun sebebiyle ya helâk olur yahut helâke yaklaşırlar.” 1131
“İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda ancak öldürmekle ve zorla mülke erişilir, ancak gasb ve cimrilikle zengin olunur, ancak dinden çıkmak ve hevâya uymakla sevgi kazanılır; kim bu zamana ulaşır da zengin olmaya gücü yettiği halde fakirliğe
1121] 102/Tekâsür, 8
1122] Müslim, Eşribe 140
1123] Buhârî, Zekât 47, Cum’a 28; Cihad 37, Rikak 7; Müslim, Zekât 123; Nesâî, Zekât 81
1124] Müslim, Zikr 99; Tirmizî, Fiten 26; İbn Mâce, Fiten 19
1125] İbn Mâce, Zühd 11, hadis no: 4110; Tirmizî, Zühd 13, hadis no: 2321
1126] İbn Mâce, Zühd 1, hadis no: 4104; Tirmizî, Kıyâmet 31, hadis no: 2467
1127] Müslim, hadis no: 1054; S. Müslim Terc. ve şerhi, c. 5, s. 478
1128] Buhârî, Rikak 15; Müslim, Zekât 120, hadis no: 1051; Tirmizî, Zühd 40, h. no: 2374
1129] Buhârî vesâyâ 9, Zekât 18; Müslim, Zekât 94, hadis no: 1033, 97, h. no: 1036; Tirmizî, Zühd 32, h. no: 2344; Ahmed bin Hanbel, II/4
1130] Müslim, hadis no: 1052; S. Müslim, Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu terc, 5/471
1131] Müslim, S. Müslim Terc. ve Şerhi, c. 5, s. 474
- 172 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sabreder, sevgi kazanmaya gücü yettiği halde buğz olunmaya sabreder, izzete gücü yettiği halde alçaltılmaya sabrederse Allah kendisine beni doğrulayan elli doğrulayıcı sevabı verir.” 1132
“İhtiyarın kalbi iki şeyi sevme hususunda gençtir: Yaşama sevgisi ile mal sevgisinde.” Diğer rivâyetler de şöyledir: “Âdemoğlu ihtiyarlar, fakat onun iki şeyi genç kalır: Yaşama sevgisi ve mal sevgisi.” “Âdemoğlu büyür, onunla beraber iki şey de büyür: Mal sevgisi, uzun ömür sevgisi.” 1133
“Âdemoğlunun iki vâdi dolusu malı olsa, üçüncü bir vâdi daha isterdi. Âdemoğlunun karnını topraktan başka bir şey dolduramaz. Ama Allah tevbe eden kimsenin tevbesini kabul eder.” 1134
Sehl İbn Sa’d es-Saidî (r.a.) anlatıyor. “Bir gün Rasûlullah (s.a.s.)’a bir adam gelerek: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Bana öyle bir amel gösterin ki, ben onu yaptığım takdirde Allah beni sevsin, halk da beni sevsin’ dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Dünyaya rağbet etme, Allah seni sevsin. İnsanların elinde bulunanlara göz dikme ki onlar da seni sevsin!” 1135
“Allah’ım, Âl-i Muhammed’in rızkını belini doğrultacak kadar ver.” -Bir diğer rivâyette- “yetecek kadar ver.” 1136
Abdullah İbnu Muğaffel (r.a.) anlatıyor: “Bir adam gelerek “Ey Allah’ın Rasûlü! Ben seni seviyorum” dedi. Rasûlullah: “Ne söylediğine dikkat et!” diye cevap verdi. Adam: “Vallâhi ben seni seviyorum!” deyip, bunu üç kere tekrar etti. Rasûlullah (s.a.s.) bunun üzerine adama: “Eğer beni seviyorsan, fakirlik için bir zırh hazırla. Çünkü beni sevene fakirlik, hedefine koşan selden daha sür’atli gelir.” 1137
“Kişi mahzurlu olan şeyden korkarak mahzursuz olanı terketmedikçe gerçek takvâya ulaşamaz.” 1138
“Sizden kim nefsinden emin, bedeni sıhhatli ve günlük yiyeceği de mevcut ise sanki dünyalar onun olmuştur.” 1139
“Âdemoğlunun şu üç şey dışında (temel) hakkı yoktur. İkamet edeceği bir ev, avretini örteceği bir elbise, katıksız bir ekmek ve su.” 1140
“İslâm hidâyeti nasip edilen ve yeterli miktarda maişeti olup, buna kanaat edene ne mutlu!” 1141
“Siz Allah’a hakkıyla tevekkül edebilseydiniz, sizleri de, kuşları rızıklandırdığı gibi rızıklandırırdı: Sabahleyin aç çıkar, akşama tok dönerdiniz.” 1142
1132] Naklen: Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 444-445
1133] Müslim, hadis no: 1046; S. Müslim Terc. ve Şerhi, 5/463
1134] Müslim, hadis no: 1048; S. Müslim, Terc. ve Şerhi, 5/465
1135] Kütüb-i Sitte, 17/563
1136] Buhârî, Rikâk 17; Müslim, Zekât 126, hadis no: 1055; Tirmizî, Zühd 38, hadis no: 2362
1137] Tirmizî, Zühd 36, hadis no: 2351
1138] Tirmizî, Kıyâmet 20, hadis no: 2453
1139] Tirmizî, Zühd 34, h. no: 2347; İbn Mâce, Zühd 9, h. no: 4141
1140] Tirmizî, Zühd 30, hadis no: 2342
1141] Tirmizî, Zühd 35, hadis no: 2350
1142] Tirmizî, Zühd 33, hadis no: 2345
TİCÂRET
- 173 -
“Sizden biri, mal ve yaratılışça kendisinden üstün olana bakınca, nazarını bir de kendisinden aşağıda olana çevirsin. Böyle yapmak, Allah’ın üzerinizdeki nimetini küçük görmemeniz için gereklidir.” 1143
“Sizden biri dilenmeye devam ettiği takdirde yüzünde bir parça et kalmamış halde Allah’a kavuşur.” 1144
“İstemeler bir nevi cırmalamalardır. Kişi onlarla yüzünü tırmalamış olur. Öyle ise, dileyen (hayâsını koruyup) yüzsuyunu devam ettirsin, dileyen de bunu terketsin. Şu var ki, kişi, zarûrî olan (şeyleri) iktidar sahibinden istemelidir.” 1145
“Bir adam Rasûlullah’tan (s.a.s.) bir şeyler istedi. Peygamberimiz de verdi. Adam dönmek üzere ayağını kapının eşiğine basar basmaz, Rasûlullah: “Dilenmede olan (kötülükleri) bilseydiniz kimse kimseye bir şey istemek için asla gitmezdi!” buyurdu.” 1146
“Kişinin iplerini alıp dağa gitmesi, oradan sırtında bir deste odun getirip satması, onun için, insanlara gidip dilenmesinden daha hayırlıdır. İnsanlar istediğini verseler de vermeseler de.” 1147
Enes (r.a.) anlatıyor: “Ensârî bir zat gelip Rasûlullah’tan (s.a.s.) bir şeyler istemişti. “Evinde hiçbir şey yok mu?” buyurdular. Adam: “Evet, dedi. Bir çulumuz var. Bir kısmıyla örtünüp, bir kısmını da yaygı olarak yere seriyoruz! Bir de su içtiğimiz kabımız var.” “Onları bana getir!” diye emrettiler. Adam gidip getirdi. Peygamberimiz eşyaları eline alıp: “Şunları satın alacak yok mu?” buyurdular. Bir adam: “Ben bir dirheme satın alıyorum” dedi. Rasûlullah: “Bir dirhemden fazla veren yok mu?” dedi ve iki üç sefer tekrarladı (açık arttırmaya çıkardı). Orada bulunan bir adam: “Ben onlara iki dirhem veriyorum” dedi. Rasûlullah eşyaları ona sattı. İki dirhemi alıp Ensârîye verdi ve: “Bunun biriyle âilen için yiyecek al, âilene ver. Diğeriyle de bir balta al bana getir!” buyurdular. Adam gidip bir balta alıp getirdi. Rasûlullah, ona eliyle bir sap geçirdi. Sonra: “Git, odun topla, sat ve on beş gün bana gözükme!” buyurdu. Adam aynen böyle yaptı, sonra yanına geldi. Bu esnâda on dirhem kazanmış, bunun bir kısmıyla giyecek, bir kısmıyla da yiyecek satın almıştı. Rasûlullah: “Bak, bu senin için, kıyâmet günü alnında dilenme lekesiyle gelmenden daha hayırlıdır!” buyurdu ve sözlerine şöyle devam etti: “Dilenmek, sersefil, fakirliğe düşmüş veya rüsvay edici borca batmış ya da elem verici kana bulaşmış insanlar dışında, kimseye câiz değildir.” 1148
“Dünya sevgisi her çeşit hatalı davranışın başıdır. Bir şeye karşı olan sevgin, seni kör ve sağır yapar.” 1149
“İki haslet vardır, bunlar kimde bulunursa Allah onu şükredenler ve sabredenler arasına yazar: Din hususunda kendinden üstün olana bakıp ona uymak; Dünyalıkta kendinden aşağı olana bakıp Allah’ın kendine vermiş olduğu üstünlüğe hamdetmek. İşte böyle
1143] Buhârî, Rikak 30; Müslim, Zühd 8, hadis no: 2963; Tirmizî, Kıyâmet 59, h. no: 2515
1144] Buhârî, Zekât 52; Müslim, Zekât 103, hadis no: 1040; Nesâî, Zekât 83 -5, 94
1145] Ebû Dâvud, Zekât 26, hadis no: 1639; Tirmizî, Zekât 38, h. no: 681; Nesâî, Zekât 92 -5, 100
1146] Nesâî, Zekât 83 -5, 94, 95-
1147] Buhârî, Zekât 50, Büyû’ 15
1148] Ebû Dâvud, Zekât 26, hadis no: 1641; Tirmizî, Büyû’ 10, hadis no: 1218; İbn Mâce, Ticârât 25, hadis no: 2198
1149] Ebû Dâvud, Edeb 125
- 174 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olan kimseyi Allah şükredici ve sabredici olarak yazar. Kim de din konusunda kendinden aşağı olana bakar, dünyalıkta da kendinden üstün olana bakar ve elde edemeyeceğine üzülürse Allah onu şükreden ve sabreden olarak yazmaz.” 1150
“Himmet yönüyle insanların en yücesi, hem dünya hem de âhiret işine himmet gösteren mü’mindir.” 1151
“Ey insanlar! Allah’a karşı muttakî olun ve (dünyevî) isteklerde mûtedil/ölçülü olun. Zira hiçbir kimse yoktur ki, (Allah’ın kendisine takdir ettiği) rızkını eksiksiz elde etmeden ölmüş olsun. Rızkı gecikse bile ona mutlaka kavuşacaktır. Öyleyse Allah’tan korkun ve talepte mûtedil olun, (gayr-ı meşrû yollara sapmayın) helâl olanı alın, haram olanı terkedin.” 1152
“(Bu dünyada malca) en çok olanlar, kıyâmet günü en aşağıda olacaklardır. Ancak malı şöyle şöyle (bol bol) harcayanlar ve onu temiz yoldan kazananlar hâriç.” 1153
“Malı şöyle, şöyle, şöyle ve şöyle dağıtanlar hâriç dünyalığı çok kazananlara yazıklar olsun!” “Şöyle” kelimesini Rasûlullah dört kere tekrar etti. Bunlarla “sağından, solundan, önünden ve arkasından (hayır için harcayanlar” demek istedi). 1154
“Âdemoğlu, ‘malım, malım’ diyor. Ey Âdemoğlu, senin yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin, yahut tasadduk edip (sevabını) defterine geçirdiğinden başka senin malın mı var?!” 1155
“Dört şey, şekavet (hüsran) alâmetidir: Gözün kuruması (günahlarına ağlamamak), kalbin katılaşması, tûl-i emel (dünyada hiç ölmeyecek gibi plânlar yapmak), dünyaya karşı hırs.” 1156
“Bir kısım insan vardır, Allah’ın mülkünden haksız bir sûrette mal elde etmeye girişirler. Hâlbuki bu, kıyâmet günü onlara bir ateştir, başka değil.” 1157
“(Benî Âdem’den) Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir yiyeceği asla yememiştir. Allah’ın peygamberi Dâvud aleyhisselâm elinin emeğini yerdi.” 1158
“Öyle devir gelecek ki, insanoğlu, aldığı şeyin helâlden mi, haramdan mı olduğuna hiç aldırmayacak.”1159 Rezîn şu ziyâdede bulunmuştur: “Böylelerinin hiçbir duâsı kabul edilmez.”
“Muhakkak ki yediğinizin en temizi kendi kesbinizden olandır. Muhakkak ki evlâtlarınız da kendi kesbinizdendir (çalışıp kazandığınızdandır).” 1160
“Kim bize memur olursa, kendine bir zevce edinsin. Hizmetçisi yoksa bir de hizmetçi edinsin. Meskeni yoksa bir mesken edinsin.” (Hz. Ebû Bekir (r.a.) dedi ki: “Rasûlullah (s.a.s.)’ın şöyle buyurdukları bana haber verildi:) “Kim bunun dışında bir şey edinirse,
1150] Tirmizî, Kıyâmet 59, hadis no: 2514
1151] Kütüb-i Sitte, 17/245
1152] Kütüb-i Sitte, 17/245
1153] Kütüb-i Sitte, 17/571
1154] Kütüb-i Sitte, 17/571
1155] Riyâzu’s-Sâlihin, M. Emre Terc. s. 354
1156] Kütüb-i Sitte, 7/247
1157] Buhârî, Hums 7; Tirmizî, Zühd 41, hadis no: 2375
1158] Buhârî, Büyû’ 15
1159] Buhârî, Büyû’ 7, 23; Nesâî, Büyû’ 2, -7, 243
1160] Ebû Dâvud, Büyû’ 79; Tirmizî, Ahkâm 22, hadis no: 1358; Nesâî, Büyû’ 1, -7, 249-; İbn Mâce, Ticâret 1, hadis no: 2137, 64, -2290
TİCÂRET
- 175 -
bu kimse hâindir, hırsızdır.” 1161
“Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Su, ot ve ateş.” 1162
El-Misver İbn Mahreme’ye Amr İbn Avf (r.a.) şunu anlatmıştır: “Rasûlullah (s.a.s.) Ebû Ubeyde’yi Bahreyn’e, oranın cizyesini getirmek üzere yolladı. Mallarla dönünce ensâr geldiğini işitti. Sabah namazını Hz. Peygamber’le kıldılar. Namaz bitince, Rasûlullah’ın etrafını sardılar. Rasûlullah (s.a.s.) tebessüm buyurdular ve: “Öyle zannediyorum, Ebû Ubeyde’nin bir şeyler getirdiğini işittiniz” dedi. Hep birlikte: “Evet!” dediler. Bunun üzerine şunları söyledi: “Öyleyse sevinin ve sizi sevindiren şeyi ümid edin. Allah’a yemin olsun, sizler için fakirlikten korkmuyorum. Ben size dünyanın genişlemesinden korkuyorum. Sizden öncekilere dünya genişlemişti de hemen dünya için birbirleriyle boğuşmaya başladılar ve helâk oldular. Genişleyen dünyanın onlar gibi sizi de helak etmesinden korkuyorum.” 1163
“... Senin vârislerini zengin olarak bırakman, halka ihtiyaçlarını açan fakir olarak bırakmandan daha hayırlıdır. Sen azîz ve celîl olan Allah’ın rızâsını arayarak her ne harcarsan, -hatta bu, hanımının ağzına koyduğun bir lokma bile olsa-, mutlaka onun sebebiyle mükâfatlanacaksın...” 1164
“Ümmetler (uluslar), insanların birbirlerini sofraya dâvet etmeleri gibi birbirlerini sizin üzerinize dâvet edecek ve üzerinize üşüşecekler.” Birisi sordu: “Bizim azlığımızdan mı?” Rasûlulullah cevap verdi: “Hayır, aksine, siz o gün çok olacaksınız. Fakat selin sürüklediği çer çöp gibi... Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı duydukları korkuyu kaldıracak ve sizin kalbinize de ‘vehn’ atacak.” Yine birisi sordu: “Ey Allah’ın Rasûlü vehn nedir?” Cevap verdi: “Dünya sevgisi ve ölüme karşı isteksizlik.” 1165
“Satışında, satın alışında, borcunu ödeyişinde cömert ve kolaylaştırıcı davranan kimseye Allah rahmetini bol kılsın.” 1166
“Allah, sizden önce yaşamış olan bir kimseye rahmetiyle muâmele etti. Çünkü bu adam satınca kolaylık gösterir, satın alınca kolaylık gösterir, alacağını isteyince (kabalık ve sertlik değil, anlayış ve) kolaylık gösterirdi.” 1167
“Allah, satıştaki müsâmahayı, satın alıştaki müsâmahayı, ödemedeki müsâmahayı sever.” 1168
“Kim bir Müslümanın ikâlesini (yani alım-satım akdini feshetmesini) kabul ederse, Allah da onu düşmekten kurtarır.” 1169
“Sattığın zaman tart, satın alınca tarttır.” 1170
1161] Ebû Dâvud, Harac 10, hadis no: 2945
1162] Ebû Dâvud, Büyû’ 62, h. no: 3477
1163] Buhârî, Rikâk 7, Cizye 1, Meğâzî 11; Müslim, Zühd 6, hadis no: 2961; Tirmizî, Kıyâmet 29, hadis no: 2464
1164] Buhârî, Cenâiz 37 vesâyâ 2, 3, Fezâilu’l-Ashâb 49, Meğâzî 77, Nafakat 1, Marzâ 13, 16, 43, Ferâiz 6; Müslim vesâyâ 5, hadis no: 1628; Tirmizî, 6, hadis no: 975; Ebû Dâvud vesâyâ 2, hadis no: 2864; Nesâî vesâyâ 3; Muvattâ 4 -2, 763
1165] Ebû Dâvud, Melâhim 5; Ahmed bin Hanbel, V/278
1166] Buhârî, Büyû’ 16; Tirmizî, Büyû’ 75, h. no: 1320
1167] Tirmizî, Büyû’ 75, h. no: 1320
1168] Tirmizî, Büyû’ 75, h. no: 1319
1169] Ebû Dâvûd, Büyû’ 54, h. no: 3460; İbn Mâce, Ticârât 26, h. no: 2199
1170] Buhârî, Büyû’ 51
- 176 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Allah’ın en çok sevdiği yerler mescidlerdir. Allah’ın en ziyade nefret ettiği yerler de çarşı ve pazarlardır.” 1171
(Mescidler ibâdet, zikir, takva gibi kulluğun kâmil mânada gerçekleştiği mahallerdir. Bu sebeple Allah nazarında en çok sevilen yerlerdir. Çarşı pazar ise hilenin, aldatmanın, İslâm’ın en az hatıra getirildiği, en ziyade dünyanın, dünyalığın düşünüldüğü, gaflet yerleri de yine çarşı pazarlardır. Hadis çarşıların bu yönüne dikkat çekerek, teyakkuza, dürüstlüğe teşvik etmektedir. Aslında, dinin belirttiği çerçevede yapılan ticaret helâldir. Bu çeşit ticaretin yapıldığı yerler de tebcîle değer yerlerdir. Nasıl olmasın ki, Hz. Peygamber (s.a.s.) dürüst tüccarları en yüce mertebedeki insanlar arasına dâhil etmiştir.)
Selman (r.a.) diyor ki: “Elinden geliyorsa, çarşıya ilk giren olma. Oradan son çıkan da olma. Çünkü çarşı, şeytanın, (insanları şaşırtmak için kıyasıya) savaş verdiği yerdir, bayrağı da orada dalgalanır.“1172 (Bu hadis Hz. Selman (r.a.)’ın şahsî sözü gibi görünse de hükmen merfû sayılır. Burada da her çeşit uyarılara rağmen çarşıda hüküm sürecek fiilî duruma dikkat çekiliyor: Hile hurda, yalan yere yemin, aldatmalar, boş sözler vs. hepsi de şeytana lâyık işler.)
Hz. Ömer (r.a.): “Bizim çarşımızda dini bilen kimseler satıcılık yapsın.“ 1173
“Cenâb-ı Allah içki, ölmüş hayvan, domuz ve putun alım-satımını yasakladı.” Bunun üzerine: “Ey Allah’ın Rasûlü “ölmüş hayvanların iç yağı hakkında ne buyurursunuz, zîra onunla gemiler yağlanır, derilere sürülür, kandiller aydınlatılır” dendi. Cevâben: “O (nun satışı) haramdır“ buyurdu ve ilâve etti: “Allah Yahudilerin canını alsın. Allah onlara ölmüş hayvanların iç yağını haram kıldığı vakit bu yağı erittiler, sonra satıp parasını yediler.” 1174
“Kim içki satarsa, hınzır kasaplığı da yapsın”1175 (Hadis, tağliz ve tenfir yoluyla içkinin yasaklığını beyan etmektedir. Zira domuz yemekten umumiyetle kaçınıldığı hâlde, içkiye karşı alâka gösterenler az değildir. Hâlbuki haram olma yönüyle ikisi de birdir ve ikisi de eşit şekilde haramdır. Bu mânayı Rasûlullah (s.a.s.) böyle bir benzetme ve mukayese ile ifade buyurmuştur.)
“Bir yiyecek satın alan kimse, onu kabzetmeden önce satamaz” 1176
Hakîm İbn Hizâm (r.a.) anlatıyor: “Ey Allah’ın Rasûlu, dedim; bana gelip bir şeyler almak isteyenler oluyor. Hâlbuki istenen şey bende yoktur. Bu durumda bilâhere çarşıdan satın alarak teslim etmek üzere istenen şeyi satayım mı?” Şöyle buyurdu: “Hayır, yanında mevcut olmayan şeyi satma!“ 1177
1171] Müslim, Mesâcid 288, h. no: 671
1172] Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 100, h. no: 2451
1173] Tirmizî, Vitr 21, h. no: 487
1174] Buhârî, Büyû’’: 112, Meğâzî: 50; Müslim, Müsâkât: 71 (1581); Ebû Dâvud, Büyû’’: 66 (3486); Tirmizî, Büyû’’: 61 (1297); Nesâî, Büyû’’: 93, (7, 309-310); İbn Mâce, Ticarât: 11, (2167
1175] Ebû Dâvud, Büyû’ 66, h. no: 3489
1176] Buhârî, Büyû’ 49, 51, 54, 55, Hudûd: 42; Müslim, Büyû’ 29, 35, 40, 41, h. no: 1525-1526-1528-1529; Nesâî, Büyû’ 55, h. no: 7, 286-287; Ebû Dâvud, Büyû’ 67, h. no: 3492; Tirmizî, Büyû’ 56, h. no: 1291; Muvattâ, Büyû’ 40, h. no: 2, 640-641; İbn Mâce, Ticarât 37, h. no: 2226
1177] Nesâî, Büyû’ 60, h. no: 7, 289; Ebû Dâvud, Büyû’ 70, h. no: 3503; Tirmizî, Büyû’ 19, h. no: 1232; İbn Mâce, Ticarât 20, h. no: 2187
TİCÂRET
- 177 -
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) çarşıda bir yiyecek yığınına rastlayınca elini yığına daldırıp çıkardı. Parmaklarına rutubet bulaştı. Adama: “Ey satıcı nedir bu?” diye çıkıştı. Adam: “Ey Allah’ın Rasûlü, yağmur ıslattı, deyince: “Bu yaşlığı üste getirip, herkesin görmesini sağlıyamaz mıydın? Kim bizi aldatırsa o bizden değildir” 1178
“(Alıcı olmadığınız hâlde, fiyatları kızıştırmak için) Müşteri ile satıcının aralarına girmeyin.” 1179
İbn Ömer (r.a.) diyor ki: “Hz. Peygamber (s.a.s.) müşteri kızıştırmayı yasakladı.” İmam Mâlik şu ilâvede bulunur: “Kızıştırma (necş): Aslında alıcı olmadığın halde, (araya girerek) mala değerinden fazla fiyat vermendir. Böylece (gerçekten almak isteyen) bir başkası, seni tâkiben mala daha fazla fiyat vererek aldanır.” 1180
“Köylü adına şehirli satış yapmasın. Bırakın insanları, Allah birinin sebebiyle diğerini rızıklandırsın” buyurdu.”1181
Enes (r.a.)’ten gelen bir başka rivâyette şu şeklinde ifâde edilmiştir: Rasûlullah (s.a.s.) ana baba bir kardeş bile olsa şehirlinin köylü adına satış yapmasını menetti.”1182 Ebû Dâvud ve Nesaî’den gelen bir başka rivâyette şöyle buyrulur: “Şehirlinin köylü adına satış yapması yasaktır, şehirli köylünün kardeşi veya babası bile olsa.” Ebû Dâvud’un Hz. Enes (r.a.)’ten yaptığı bir başka rivâyet şu ziyâdeyi ihtivâ eder: “Şöyle denirdi: “Şehirli köylü yerine satmasın.”
(Şehirlinin köylü adına alış-veriş yapmasının yasaklanması ücret mukabilinde yapması durumuyla ilgilidir. Buna simsarlık denir. Simsarlık değil de, yardım olsun diye köylü adına şehirlinin yapacağı alış-veriş muâmelesi yardım yerine geçer. Hanefîler, taraflardan biri zarar görmediği takdirde şehirlinin köylü adına alım-satımda bulunabileceğine hükmederler.)
“Satıcılar mallarını çarşıya indirmezden önce yolda karşılayıp alışveriş yapmayın.” Ebû Dâvud hadisin baş kısmında şu ziyadeye yer verir: “Birbirinizin alışverişine karşı alışveriş yapmayın. (Pazara giden) malı yolda karşılamayın.” Nesâî’de “ticaret malı (es-Sila’) yerine “Celeb malı” tâbiri kullanılmıştır. (Celeb: Satmak için celbedilen mala denir). 1183
Malın çarşıya inmezden önce yolda karşılanmasının yasaklanması aldanmayı önlemek içindir. Çünkü eşyanın pazardaki fiyatını bilmeden satış yapan kimsenin daha ucuza satarak aldanma ihtimâli vardır. Şârihlerin belirttğine göre, câhiliye
1178] Müslim, İman: 164, (102); Tirmizî, Büyû’: 74, (1315); Ebû Dâvud, Büyû’: 52, (3452); İbn Mâce, Ticarât: 36, (2224
1179] Buharî, Büyû’ 58; Müslim, Büyû’ 11, h. no: 1515, Nikâh 52 h. no: 1413; Ebû Dâvud, Büyû’ 46, h. no: 3438; Tirmizî, Büyû’ 65, h. no: 1304; Nesâî, Büyû’ 21 h. no: 7, 1259; İbn Mâce, Ticârât 14, h. no: 2174
1180] Buhârî, Büyû’: 60; Müslim, Büyû’: 13, (1216); Muvatta, Büyû’: 97, (2, 684); İbn Mâce, Ticârât: 14 (2173); Nesâî, Büyû’: 16, 17, 21. (7, 258
1181] Buhârî, Büyû’ 58, 64, 67, 69, 70, 71, İcâre 14, Şurût 8; Müslim, Büyû’ 11, 12, 18-21, h. no: 1515, 1520-1523, Nikâh: 51, 52 h. no: 1413; Ebû Dâvud, Büyû’ 47, h. no: 3442; Tirmizî, Büyû’ 13, h. no: 1223; Nesâî, Büyû’ 17, h. no: 7, 256; İbn Mâce, Ticârât 15, h. no: 2176); Muvattâ, Büyû’ 96, h. no: 2, 683
1182] Buhârî, Büyû’ 68, Müslim, Büyû’ 19, h. no: 1521; Nesâî, Büyû’ 18, h. no: 7, 256; İbn Mâce, Ticârât 15, h. no. 2177
1183] Tirmizî ve Muvatta dışındakilerde tahric edilmiştir; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/82
- 178 -
KUR’AN KAVRAMLARI
devrinde tüccarları yolda karşılayıp: “Çarşı durgun, fiyatlar düşük, mala rağbet yok” diyerek aldatıp ucuz fiyata mallarını satın almak âdetmiş. Rasûlullah (s.a.s.) bunu yasaklamıştır.
Bu hadise dayanan ulemâdan birçoğu (Mâlik, Evzâî, Şâfiî, Ahmed İbni Hanbel) yolda alış-verişi mekruh addetmişlerdir. Şâfiî ve Ahmed İbn Hanbel satıcıya muhayyerlik hakkı tanır. Ebû Hanîfe bu alış-verişi mekruh addetmez ve satıcıya, pazara vardığı zaman muhayyerlik de tanımaz. Bazı âlimler, pazarda fiyatların yüksek olma durumunda satıcıya muhayyerlik hakkı tanımıştır, değilse hakkı yoktur.1184
İbn Ömer’den gelen bir başka rivâyette: “Hz. Peygamber (s.a.s.) satıcının malını övmesini ve daha pazara varmadan malın yolda satın alınmasını veya şehirlinin köylü adına satış yapmasını yasakladı“ buyrulur. Bir başka rivâyette de sadece “malın daha pazara varmadan satın alınmasını yasakladı“ denmektedir. 1185
“Birinizin satışı üzerine başka biriniz satış yapmasın.” 1186
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) şehirlinin köylü adına alışveriş yapmasını, alıcı olmadığı halde alıcı imiş gibi görünüp yüksek fiyat vererek fiyat artırmayı, iki kimsenin başlattığı alışveriş muamelesi kesinlik kazanıp tamamlanmadan bir başkasının aynı mal üzerinde alışverişe girişmesini, bir kız istetilmiş iken ona tâlib olmayı, bir kadının, -kız kardeşinin kabındakini almak için- kocasına onu boşamasını taleb etmesini yasakladı.”1187 Bir başka rivâyette “...Kardeşinin satışı (kesinleşmeden araya girip fiyatını) artırmasın” şeklindedir. Bir başka rivâyette: “...Kişi kardeşinin pazarlığı üzerine pazarlık yapmasın.” 1188
“Pazara gitmekte olan malı önceden karşılamayın. Hayvanların sütünü memelerinde (günlerce bekleterek) biriktirmeyin. Bir birinize karşı (müşteriyi kızıştırmak için alıcı olmadığınız halde, yüksek fiyat vererek) malın değerini artırmayın.“ 1189
“Hem veresiye hem satış helâl olmaz. Bir satışta iki şart da helâl değildir. Zimmette olmayanın kârı yoktur. Yanında bulunmayan malın satışı yoktur.” 1190
İbn Mes’ud (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) ribâyı (fâizi) yiyene de, yedirene de lânet etti.“ Ebû Dâvud ve Tirmizî'nin rivâyetlerinde şu ziyade vardır: “(Fâiz muâmelesine) şâhitlik edenlere de bu muâmeleyi yazana da...“ 1191
1184] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 3/82
1185] Buhârî, Büyû’ 71; Müslim, Büyû’ 15, h. no: 1518; Ebû Dâvud, İcâre 45 h. no: 3436; Nesâî, Büyû’ 18, h. no: 7, 257; İbn Mâce, Ticârât 16, h. no: 2179
1186] Buhârî, Büyû’: 58, 64, 70, 71, Şurût: 8, Nikâh: 45; Müslim, Nikah: 49, (1412), Büyû’: 7, 8, 11, (1412), Birr: 29, (2563), 32 (2564); Ebû Dâvud, Nikah: 17, (2080), Büyû’: 45, (3436), 48 (3443); Tirmizî, Nikah: 38 (1134), Büyû’: 57, (1292); Nesâî, Nikâh: 20, 21 (6, 72-73-74), Büyû’: 17, 20, 21, (7, 258); İbn Mâce, Ticârât: 13, (2171); Muvatta, Büyû’: 95, 96, (2, 683
1187] Buhârî, Büyû’ 58, 70, 71, Şurût 8, 11; Müslim, Nikâh 38, 39, 51, 52, h. no: 1408 -1413-, Büyû’ 12, h. no: 1515; Tirmizî, Talâk 14, h. no: 1190; Nesâî, Nikâh 20, h. no: 6,71, Büyû’ 19, 21, h. no: 7, 258-259; Ebû Dâvud, Nikâh 2, h. no: 2176, 18, h. no: 2080; Muvattâ, Büyû’ 45, h. no: 2, 683
1188] Müslim, Büyû’ 9; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/87
1189] Tirmizî, Büyû’ 41, h. no: 1268
1190] Ebû Dâvud, Büyû’ 70, h. no: 3503; Tirmizî, Büyû’ 19, h. no: 1234; Nesâî, Büyû’ 60, 71, 72, h. no: 7, 288, 295; İbn Mâce, Ticârât 20, h. no: 2188
1191] Müslim, Müsâkât 25, h. no: 1579; Ebû Dâvud, Büyû’ 4, h. no. 3333; Tirmizî, Büyû’ 2, h. no: 1206; İbn Mâce, Ticârât 58, h. no. 2277
TİCÂRET
- 179 -
“İnsanlar öyle bir devre ulaşacak ki, o zamanda ribâ yemeyen kalmayacak. Öyle ki, (doğrudan) yemeyene buharı ulaşacak.” Bir rivâyette “...tozu ulaşacak” denir. 1192
“Alışveriş yapanlar, birbirlerinden ayrılmadıkca (akdi bozmakta) muhayyerdirler. Veya alışveriş yapanlardan biri diğerine “muhayyersin” demişse yine muhayyerdir.” Ravi, Rasûlullah (s.a.s.)’ın belki de “Alışveriş yapanlardan biri “muhayyerlik şartı üzere olsun demişse” şeklinde buyurmuş olacağında şüphe etmektedir.” 1193
“İki kişi alışverişte bulununca, onlar ayrılmadıkça veya biri diğerini muhayyer bırakmadıkça her ikisi de muhayyerdir. Biri diğerini muhayyer bırakır da bu şartla alışveriş yaparlarsa artık akit kesinleşmiştir. Alışverişi yaptıktan sona ayrılırlar da ikisinden biri satıştan vazgeçmezse yine satış kesinleşmiştir.” 1194
Müslim’in bir diğer rivâyetinde şöyle buyrulmuştur: “Alışveriş yapan herhangi iki kişi arasında, birbirlerinden ayrılmadıkça akit kesinleşmiş olmaz. Ancak muhayyerlik şartıyla yapılan satış müstesnâ!”1195 Müslim’in bir diğer rivâyetinde Nafi der ki: “İbn Ömer ((r.a.)üma) bir kimse ile alışveriş yapınca bu satışın bozulmasını istemedi mi kalkar biraz yürür, sonra geri dönerdi.“ 1196
“Alışveriş yapanlar birbirlerinden ayrılıncaya kadar muhayyerdirler. Eğer doğru söyler ve (her şeyi) beyan ederlerse bu alışverişleri her ikisi hakkında da mübarek kılınır. Gerçeği gizlerler ve yalan söylerlerse, alışverişlerinin bereketi kalmaz.” 1197
“Alışveriş yapan iki taraf, birbirlerinden ayrılmadıkça muhayyerdirler. Ancak, aralarında muhayyerlik anlaşması varsa bu müstesna. Bu durumda, “karşı taraf pişman olur da akdi bozar” korkusuyla birinin oradan ayrılması helâl olmaz.” 1198
“Alış veriş yapan her iki taraf da akitden memnun kalmadıkça ayrılmasınlar.” 1199
“Alışveriş yapanlar ihtilafa düşerlerse satanın sözü esas alınır. Müşteri muhayyer bırakılır.” 1200
“Evin komşusu komşunun evine veya tarlaya daha ziyade hak sâhibidir.” 1201
“Komşu, yakın komşusuna karşı daha çok hak sahibidir.” 1202
Şerîd (r.a.) anlatıyor: “Bir adam, Hz. Peygamber’e (s.a.s.):
“Ey Allah'n Rasûlü tarlam var, kimsenin bunda ne ortaklığı ne de hissesi var,
1192] Ebû Dâvud, Büyû’ 3, h. no: 3331; Nesâî, Büyû’ 2, h. no: 7, 243; İbn Mâce, Ticârât 58, h. no: 2278
1193] Buhârî, Büyû’ 42, 43, 44, 46; Müslim, Büyû’ 45, 47, h. no: 1531; Tirmizî, Büyû’ 26, h. no: 1246; Ebû Dâvud, Büyû’ 53, h. no: 3454; Nesâî, Büyû’ 9, h. no: 7, 248; Muvattâ, Büyû’ 79, h. no: 2, 671; İbn Mâce, Ticârât 17, h. no: 2181
1194] Buhârî, Büyû’ 45; Müslim, Büyû’ 44, h. no: 1531
1195] Müslim, Büyû’ 46, h. no: 1531
1196] Müslim, Büyû’ 45, h. no. 1531
1197] Buhârî, Büyû’ 19, 22, 42, 44, 46; Müslim, Büyû’ 47, h. no: 1532; Ebû Dâvud, Büyû’ 53, h. no: 3459; Tirmizî, Büyû’ 26, h. no. 1246; Nesâî, Büyû’ 8, 57, 244
1198] Tirmizî, Büyû’ 26, h. no: 1247; Ebû Dâvud, Büyû’ 53, h. no: 3954; Nesâî, Büyû’ 11, h. no: 7, 251-252
1199] Ebû Dâvud, Büyû’ 53, h. no: 3458; Tirmizî, Büyû’ 27, h. no: 1248
1200] Muvattâ, Büyû’ 80, h. no: 2, 671; Tirmizî, Büyû’ 43, h. no. 1270. Metin Tirmizî’ye aittir.
1201] Tirmizî, Ahkâm 31, h. no. 1368; Ebû Dâvud, Büyû’ 75, h. no. 3518
1202] Tirmizî, Ahkâm 31, h. no. 1368; Ebû Dâvud, Büyû’ 75, h. no. 3518
- 180 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ancak komşum var” dedi. Hz. Peygamber (s.a.s.): şöyle buyurdu: “Komşu, yakın olan eve daha ziyâde hak sâhibidir.“ 1203
“Kim bir yiyecek veya bir başka şeyde selem akdi yapmışsa, bu malı fiilen kabzetmedikçe bir başkasına satmasın.” 1204
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Bir adam selem yoluyla (yani parasını peşin alarak, çıkacak mahsülden verilmek üzere) bir ağacın hurmasını sattı. Fakat o yıl o ağaç hiç mahsül vermedi. Satıcı ile müşteri ihtilafa düşerek dâvalarını Hz. Peygamber (s.a.s.)’e getirdiler. Rasûlullah (s.a.s.) satıcıya: “Onun parasını nasıl helâl addedersin, parayı geri ver” dedi. Sonra şunu söyledi: “Hurma (yenmeye) sâlih oluncaya kadar onu selem yoluyla satmayın.” 1205
“İhtikâr yapan hatakâr olmuştur.” 1206
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Bir adam gelerek: “Ey Allah’ın Rasûlü, bizler için eşyalara fiyat tesbit ediver” diye müracaatta bulundu. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Hayır fiyat koymayayım (rızka bolluk vermesi için) Allah'a dua edeyim“ cevabını verdi. Arkadan bir başkası gelerek: “(Ortaklık pahalandı, eşyaların) fiyatını bize siz tesbit ediverin” diye talebde bulununca, bu sefer: “Hayır rızkı bollaştırıp, darlaştıran Allah’tır. Ben hiçbir kimseye zulmetmemiş olarak Allah’a kavuşmak istiyorum” cevabını verdi.”1207
Enes (r.a.) anlatıyor: “Halk Hz. Peygamber’e (s.a.s.) müracaatla: “Ey Allah’ın Rasûlü, fiyatlar yükseldi, bizim için fiyatları siz tesbit edin” dediler. Rasûlullah (s.a.s.) onlara şu cevabı verdi: “Fiyatları koyan Allah’tır. Rızkı veren, artırıp eksilten de O’dur. Ben ise, hiç kimse benden ne kan ne de mal hususunda hak talebinde bulunmaz olduğu halde Allah’a kavuşmamı diliyorum.” 1208
“Pahalanması için, kim bir yiyecek maddesini kırk gün saklarsa, o, Allah’tan yüz çevirmiştir, Allah da ondan yüz çevirmiştir.” 1209
“Alışveriş yapan iki kişi ihtilafa düşerlerse ve aralarında da delil yoksa mal sahibinin söylediği esas alınır veya (alışverişi) terkederler” dediğini işittim” dedi. 1210
“Sizden biri, mal ve yaratılışça kendisinden üstün olana bakınca, nazarını bir de kendisinden aşağıda olana çevirsin. Böyle yapmak, Allah’ın üzerinizdeki nimetini küçük görmemeniz için gereklidir.” 1211
“Iyne usulüyle alışverişte bulunur, sığırların peşine düşer, ziraate râzı olur ve cihadı da terkederseniz, Allah size öyle bir zillet verir ki, dininize tekrar rücu etmedikçe o zilleti kaldırmaz.” 1212
1203] Nesâî, Büyû’ 109, h. no: 7, 320
1204] Ebû Dâvud, Büyû’ 59, h. no. 3468
1205] Ebû Dâvud, Büyû’ 58, h. no: 3467; İbn Mâce, Ticârat 61, h. no: 2284; Muvattâ, Büyû’ 21, h. no: 2, 644; Buhârî, Selem 2
1206] Müslim, Müsâkat 129, h. no: 1605; Ebû Dâvud, Büyû’ 49, h. no: 3447; Tirmizî, Büyû’ 40 h. no. 1267
1207] Ebû Dâvud, Büyû’ 51, h. no. 3450
1208] Ebû Dâvud, Büyû’ 51, h. no: 3451; Tirmizî, Büyû’ 73, h. no: 1314
1209] Ahmed İbn Hanbel, II/33
1210] Ebû Dâvud, Büyû’ 74, h. no: 3511; Nesâî, Büyû’ 82, h. no: 7, 302, 303
1211] Buhârî, Rikak 30; Müslim, Zühd 8, h. no: 2963; Tirmizî, Kıyamet 59, h. no: 2515
1212] Ebû Dâvud, Büyû’ 56, h. no: 3462
TİCÂRET
- 181 -
İyne usulüyle satışı şârihler şöyle tarif etmiştir: Tüccar, malını veresiye olarak belli bir vade ile müşteriye satar. Sonra bu malı müşteriden daha ucuz bir fiyatla satın alır. Bu tarz alışveriş caiz mi, değil mi münakaşa edilmiştir. İmam Malik, Ebû Hanife, Ahmed İbn Hanbel gibi bir kısım fukaha “caiz değil” derken, İmam Şafii ve ashabı “caizdir” demiştir.
Hadis, esas itibariyle, insanların ticaret ve ziraate kendilerini vererek cihadı ihmal etmelerini yasaklamaktadır. İlk nazarda, hadisten ticaret ve ziraatin kötülendiği anlaşılabilir. Aksine hadis, cihadın terkinden gelecek zillete dikkat çekmektedir. Daha önce de zikredildiği üzere Aleyhissalâtu vesselâm aslî meslekler olarak “ticaret, ziraat ve san'atı“ saymıştır. Ama ne ticaret, ne ziraat ne de san'at cihad gibi mühim bir meşguliyeti ihmale sevketmemelidir. Şevkânî'nin dediği gibi “İslâm'ın izzet ve diğer dinlere üstünlüğünü izhar vesilesi olan “Allah yolunda cihad“ın terki halinde Allah, Müslümanlara, düşüncelerinin aksiyle muamele ederek zillet verir: Atların sırtında olduktan sonra sığırların peşlerine takar, hâlbuki at sırtı, sığırın peşinden makamca daha üstün, daha izzetlidir.“1213
“Zannediyorum bu hadisin bize anlattığı, işaret ettiği hususları ancak, sanayî inkılâbı ve sanayî hareketlerinden sonra anlayabildik, onu da doğru anlayabildi isek; cihadı, zaten unutmuştuk; sanayî derken ziraat ve hayvancılığı da ihmal ettik ve kendimizi bir başka dengesizliğin berzahında bulduk. Oysaki yapılacak şeyi, hem de 14 asır evvel Allah Rasûlü haber veriyordu. Ve O, her meselede olduğu gibi, bu meselede de fevkalâde dengeliydi. Elbette ki, ziraat ve hayvancılık olacaktır. Nitekim bu tür çalışmaları teşvik eden hadis-i şerifler de vardır. Ancak, bütün himmeti bunlara hasretmek, işte doğru olmayan budur. Şehir hayatına karışmadan, bir dağa çekilip, kendi füyuzât hisleriyle başbaşa kalmayı arzulayan insandan tutun da, teşebbüs gücünden mahrum ziraatçı ve hayvancıya kadar şümulü olan bu ifade, bize mühim bir iktisat ve ekonomi dersi vermektedir. Ayrıca, devletler muvazenesinde yerinizi almak için, gerekli caydırıcı gücü elde tutmadığınız, cihadı terkettiğiniz veya cihadı terkedip de, devletler muvazenesindeki yerinizi kaybettiğiniz zaman Allah, size altından kalkamayacağınız bir mezellet Musallat edeceğini.. tegallüpler, esaretler, tahakkümler altında kalıp ezileceğinizi de hatırlatmaktadır ki, bu durum, yeniden dine dönüp, İslâm'ı hayata hayat kılacağınız âna kadar da devam edecektir. Verdiğimiz misâl, -anlatma darlığı da mahfuz- deryadan bir katredir ve Allah Rasûlü’nün bu hususta daha nice sözleri var. Ne var ki biz, bu biricik misâlle iktifa edeceğiz. Allah Rasûlü, nasıl ki, istidat ve kabiliyetleri tahdid edip sınır altına almamış, öyle de bedenî güç ve kuvvetleri dahi hakir görmemiştir. Görmemiş ve aksine şöyle buyurmuştur: “Kuvvetli bir mü’min, (beden sıhhatine sahip olan bir mü’min) Allah indinde zayıf mü’minden daha hayırlı ve sevimlidir.” Allah indinde sevimli olmak isteyenler, kalb sıhhatiyle beraber beden sıhhatine, cisim sıhhatiyle beraber ruh sıhhatine de sahip olmalıdırlar. Görülüyor ki, Allah Rasûlü (sav): “Zayıflayacaksınız, perhize girecek, bedenî güç ve kuvvetinizi kıracaksınız ki Allah indinde makbul olasınız” demiyor. Belki ruhbanlığa, keşişliğe ve papazlığa karşı realiteyi, fıtrî ve tabiî olmayı öne çıkarıyor ve meselelere, tabiatı içinde bir mecra araştırıyor ve bizi o istikamete kanalize ediyor.
1213] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/423
- 182 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur'an Okuma ve Hatta Öğretme Karşılığında Ücret Almayı Yasaklayan Bazı Hadis-i Şerifler
“Her kim Allah’ın rızâsı için öğrenilmesi gereken bir ilmi, sadece bir dünya metaı elde etmek için öğrenirse, Kıyâmet gününde cennetin kokusunu duyamaz.” 1214
Ahmed bin Hanbel’in Abdurrahman bin Şibl’den rivâyet ettiği hadis: “Kur’an- Kerim’i okuyun, onu (dünya menfaatlerine vesile kılmak sûretiyle) yemeyin!” 1215
“Kur’an okuyun, onunla amel edin, On(u okumak)dan asla uzaklaşmayın, onun hakkında haddi aşmayın; onun karşılığında ücret alıp yemeyin, onunla dünya menfaati artırmayı talep etmeyin.” 1216
Übeyy bin Kâ’b: “Bir adama Kur’ân-ı Kerim öğrettiydim de, bana bir yay hediye etmişti. Durumu Rasûlullah'a söylediğimde: “Onu alırsan, ateşten bir yay almış olursun demektir” buyurdular, ben de sahibine geri verdim. 1217
Ubâde bin Sâmit: Ehl-i Suffe’den birçok kimselere Kur’an öğrettim. Bu öğrencilerimden birisi bana ok atılan bir yay hediye etti. -Kendi kendime- ‘Bu bir mal/para değildir. Özellikle bununla ben savaşlarda Allah yolunda ok atacağım’ dedim. Bununla beraber, Nebî (s.a.s.)’e bu olayı arz ettim. Rasûl-i Ekrem cevaben şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ’nın Kıyâmet gününde boynuna ateşten bir halka takmasını arzu edersen kabul et!” 1218
“Kim Kur’an öğretmesi karşılığında bir kavs/yay alırsa, Allah ona ateşten bir yay kılâde yapıp boynuna takar.” 1219
“Kim Kur’an okuyup Kur’an’ı insanların malını yemeye vesile edinirse, Kıyâmet gününde yüzü etten soyulmuş bir kemikten ibaret olarak Arasat meydanına gelir.” 1220
“Kur’an okuyan, onunla Allah’tan istesin. Zira birtakım insanlar gelecek, Kur’an’ı okuyacaklar ve onunla insanlardan menfaat temin edeceklerdir.” 1221
İmam Buhârî, Sahih-i Buhârî’nin “Fedâilu’l-Kur’an” bölümünde “Kur’ân’ı; gösteriş, yeme ve övünme için okuyanlar” diye bir başlık açmış ve ilk olarak şu hadis-i şerifi almıştır:
“Dünyanın sonunda birtakım insanlar gelecek ki, onlar basit akıllıdırlar. Allah'ın kelâmını okurlar, ama okun yaydan çıktığı gibi İslâm'dan çıkarlar. İmanları gırtlaklarından öteye geçmez; onları bulduğunuz yerde öldürün. Çünkü onları öldürmek, Kıyâmet gününde ecir olacaktır.“1222 Buhârî’yi şerheden âlimlerden Kirmânî, bu hadisle ilgili şu açıklamayı yapar: “Bu hadisin, konulan başlığın ikinci kısmıyla, yani Kur’an’ı yeme vesilesi yapmakla ilişkisi şudur: Kur’an okuma, Allah için olmazsa, elbette
1214] Ebû Dâvud, İlim 12; İbn Mâce, Mukaddime 23; Müsned, II/338
1215] Heysemî, M. Zevâid, VI/168
1216] Ahmed bin Hanbel, Müsned II/428; Heysemî, VI/167); Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, V/322; Aynî, Umdetü’l-Kaarî, XII/95; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/46
1217] İbn Mâce, II/157; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/47-48
1218] Ebû Dâvud; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/47
1219] Dârimî; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48
1220] Aynî, Umdetü’l-Kaarî, XII/96; Beyhakî; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48
1221] Tirmizî, V/179, hadis no: 2917; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48-49; Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, V/322; Aynî, Umdetü’l-Kaarî, XII/96
1222] Buhâri, Tecrid-i Sarih IX/301; XI/248
TİCÂRET
- 183 -
ya gösteriş, ya yeme vesilesi, ya da benzeri bir şey için olacaktır.” 1223
“Bir kimse, âhiret ameli ile dünyayı talep ederse, yüzü insan sûretinden çıkar, zikri de mahvolur. İsmi de ehl-i nâr (Cehennemlikler) siciline girer.” 1224
“Kapkaranlık gece parçaları gelmeden (fitnelerin karanlığında, nur/ışık temini için) amellere sür’atle koşun ki, o devirde insan sabah mü’min olduğu halde akşama kâfir olarak ulaşır. Mü’min olarak gecelediği halde kâfir olarak sabaha çıkar. Ve o günün adamları dinini, dünyadan az bir şeye karşılık satarlar.” 1225
“Sizin içinizde öyle zümreler türeyecektir ki, siz onların namazlarının yanında kendi namazlarınızı, onların oruçları yanında kendi oruçlarınızı, onların amelleri/iyi işleri yanında kendi sâlih amellerinizi küçük göreceksiniz. Onlar Kur’an da okuyacaklar. Fakat Kur’ân(ın feyzi) onların hançerelerinden (boğazlarından) öteye geçmeyecek. Onlar, okun avı delip geçtiği gibi dinden çıkacaklar...” 1226
“Birtakım dâîler, yani çığırtkan hatipler türeyecek, onlar bizim dilimizle (bizim aziz duygularımıza seslenerek) konuşurlar (Hâlbuki gönüllerinde hayırdan eser yoktur). Bizim dinî kaidelerimizle, bizim dînî hislerimize hitab edecekler ve ümmeti Cehenneme ve felâkete dâvet edecekler!” 1227
Peygamber (s.a.s.) ashâbından iki kişi bir gün bir mescide geldiler. İmam namazdan selâm verince, cemaatten biri, bir miktar Kur’an okudu; sonra da yardım istedi. Olaydan müteessir olan sahâbîlerden biri: ‘Hepimiz Allah içiniz, O’na aidiz ve O’na döneceğiz. Peygamber Efendimiz’i şöyle derken işitmiştim: “Pek yakın bir gelecekte bir grup insan türeyecek, bunlar Kur’an’ı âlet edip dilenecekler. Bu işi kimin yaptığını görürseniz, sakın ona bir şey vereyim demeyiniz.” 1228
“Kur’ân’ı Arap lâhnı ve üslûbu ile okuyun. Fâsıkların, yahûdi ve hıristiyanların lâhnı ve tavrı ile onu okumaktan sakının. Benden sonra bir kavim gelecek; onlar Kur’an’ı şarkıcıların, râhibelerin ve yas tutan kadınların üslûbu ile okurlar. Ama okudukları hançerelerinden (boğazlarından) öteye geçmez. Onların da, bu okuyuşlarından hoşlananların da kalpleri fitne ile dolmuştur.”1229
Hz. Peygamber’in Ticâretle Uğraşması
Dedesi Abdü’l-Muttalib’in ölümünden sonra Peygamberimiz, Kureyş’in diğer liderleri gibi Mekke halkının geçim kaynağı olan ticâretle meşgul olan amcası Ebû Tâlib’in yanında yaşamaya başladı. Ebû Tâlib, Mekke’den Suriye’ye giden bir ticâret kervanı ile Şam’a gidiyordu. Rasûlullah (s.a.s.) o zaman henüz dokuz yaşındaydı. Onu hiç kırmayan amcasına sarılan Muhammed’i (s.a.s.) de bu yolculukta yanına aldı. İbn Hişam ve Tirmizî’nin rivâyetine göre, kervan Suriye’de Busra denen mevkîye vardığında orada konakladı. Manastırda Bahira adında bir râhip vardı. Ebû Tâlib onunla görüştü, râhip onları yemeğe dâvet etti. Bu meyanda Hz. Muhammed’i (s.a.s.) görünce dikkatini çekti. O’nda peygamberlik
1223] Kirmânî, Şerhu’l-Buhârî XIX/49; Kastalânî, İrşâdü’s-Sârî, VII/388
1224] Taberâni, Kebir; Ebû Nuaym; Râmûz el-Ehâdis, II/429
1225] Müslim, Tirmizi, Ahmed bin Hanbel; Râmûz el-Ehâdis, I/243
1226] Buhâri, Tecrid-i Sarih Tercümesi, XI/247; hadis no: 1783
1227] Buhâri, Tecrid-i Sarih Tercümesi, IX/298; XI/248
1228] Fudayl bin Amr’dan, et-Tıbyân fî Âdâb-ı Hameleti’l-Kur’an, Muhyiddin Nevevî, s. 29
1229] Beyhakî, Şuabu’l-İman, I/429; Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I/43
- 184 -
KUR’AN KAVRAMLARI
alâmetlerini sezdi. Ebû Tâlib’e: “Kardeşinin oğluyla geri dön, yahûdilerden onu görüp zarar vermelerinden korkarım” dedi. Ebû Tâlib de yeğeni ile geri döndü. İşte Hz. Peygamber’in ilk dış gezisi bu şekilde Suriye’ye olmuştu.
Amcasının evinde büyüyen Muhammed (s.a.s.), ondan ticarî işler konusunda birtakım tecrübeler edinmişti. Büyüdüğünde, amcasının o kadar zengin olmadığını, beslemek zorunda olduğu büyük bir âilesinin olduğunu anlayınca, Mekke’de kendi adına ticâret yapmaya başladı. Genelde bilindiğinin aksine; ticarî hayata Hz. Hadîce ile müşterek çalışmaya başlamasından çok önce girmiştir. Mekke’de küçük çapta işler yapardı. Bir yerden mal alır, başkalarına satardı. Bu, Hatîce ile çalışmaya başlamadan önce başkalarıyla ticarî ortaklığa girdiğini gösteren sonraki olaylar ile te’yid edilmiştir. Kureyş’in bir ferdi olarak O’nun da geçimi için kabilesinin diğer fertleri gibi aynı mesleği, yani ticâreti benimsemesi gâyet doğaldı. Kendi adına ticâret yapacak sermayeye sahip olmamasına karşılık, kendi sermayelerini işletemeyecek olan, fakat dürüst insanlarla ortaklık yapmak isteyen sermaye sahibi birçok zengin, dul ve yetime ait büyük bir sermaye birikimi bulunuyordu. Dolayısıyla Hz. Muhammed (s.a.s.) için sâbit bir maaş karşılığı veya kâr ortaklığı yoluyla iş hayatına girmesi yönünde birçok imkânlar vardı. Hz. Hadice, Mekke’de temsilcileri vâsıtasıyla iş yapan zengin hanımlardan biriydi. Muhammed (s.a.s.) çocukluğundan beri çalışkan ve dürüstlüğü sebebiyle halk arasında “el-Emîn” (güvenilir) ve “Sâdık” (doğru) isimleriyle tanınırdı. Böylece O’nu güvenilir ve kâr getirici bir ortak olarak gören Hadîce de bazen ücretle, bazen de kârdan pay vererek Hz. Muhammed’i (s.a.s.) birçok defalar kuzeydeki ve güneydeki değişik pazarlara, ticarî seferlere göndermişti.
Hz. Peygamber onun sermayesiyle pek çok ticarî sefere çıktı. Bunlardan biri çok meşhurdur ki; bu seferin sonunda Hadice O’na hizmetkârı vâsıtasıyla evlenme teklifinde bulunmuştu. Bu sefer, Suriye’de Busra’ya yapılmıştı. Bu geziye çıktığında yaşı 25 civarında idi. Hz. Hadice ile Suriye seferi için anlaşmasından önce Hz. Peygamber’in tâcirliği ve dürüstlüğü ile özel olarak ticarî piyasada, genel olarak da Kureyş’te büyük bir isim yaptığı anlaşılmaktadır. Yaptığı ticâretin çoğunluğunu Yemen’e yaptığı ve bu gâye ile oradaki ticarî merkez ve ticarî fuarlara çok sayıda katıldığı bilinmektedir. Hz. Hadice için buralara dört sefer yapmıştır. Hz. Peygamber’in Arap yarımadasının doğu kısmında yer alan Bahreyn’e de birkaç sefer yaptığı bilinmektedir.
Özetle ifade edebiliriz ki; Hz. Peygamber, ticarî işlere oldukça genç bir yaşta, muhtemelen 17-18 yaşlarında başlamıştır. Herhangi bir dürüst ve kendisine saygısı olan kişi gibi, maddî açıdan zengin sayılamayacak durumda olan amcasına daha fazla yük olmaktan hoşlanmamış ve ticârete atılmıştır. Bu sebeplerle de komşu ülkeler, özellikle Yemen, Bahreyn ve Suriye şehir ve kasabalarına ve muhtemelen Habeşistan'a gitmiştir. Muhakkak ki O, hayatını helâl yoldan kazanma arayışı içinde çok gayret sarfetmiştir. İş hayatına, bir sermaye sahibi birinin ortağı olarak veya belirli bir ücret karşılığında çalışan bir kişi olarak başlamış olmalıdır. Daha sonra, bu sahada kazandığı tecrübelerle ve doğruluğunun, dürüstlüğünün çevreye yayılması üzerine yukarıda sözü edilen Hz. Hadice'nin O'nu birçok kere maaş karşılığı ticâret için çeşitli yerlere göndermesi ve sonra aynı amaçla büyük bir meblâğla Suriye'ye göndermesi olayında olduğu gibi, kendisine diğer insanların sermayesi ile iş yapması teklif edildi.
TİCÂRET
- 185 -
Bu olaylar, O’nun çocukluğunda küçük bir ücret karşılığında Mekke halkının koyunlarına çobanlık yaptığını öğrendiğimizde1230 daha bir gerçeklik kazanıyor. Hz. Peygamber, büyürken, gençliğinin ilk dönemlerinde ticarî hayatına muhtemelen sâbit ücretler karşılığında başlamıştı. Daha sonraları bu tarz ticâreti, Yemen pazarlarına düzenlediği her seferin sonunda aldığı bir deve karşılığında Hz. Hadice için birkaç defa yapmıştı. Bu sebeplerden dolayı Peygamberimiz, hayatının gençlik dönemlerinde sâbit ücret karşılığında Hz. Hadice de dâhil, Mekke’nin farklı zengin insanlar için ticâret yapıyor görmemiz gâyet normaldir.
Günün birinde genç Hz. Muhammed (s.a.s.), birisiyle ticarî bir anlaşma yaparken, aralarında bir problem çıktı; bunun üzerine karşısındaki O’ndan iddiâsını ispatlaması için “Lât ve Uzzâ” putları üzerine yemin etmesini istedi. Bunun üzerine O “hiçbir zaman bunu yapmadım. Yolum o heykellerin yakınlarından geçse, kasden onlardan kaçınıyor ve değişik bir yol tutuyorum” buyurdu. O’nun tavrından oldukça etkilenen adam “Sen doğru ve âdil birisin. Söylediklerin de hakikattir. Allah için, sen, bilginlerimizin ve kitaplarımızın sözünü ettiği kişisin” dedi. 1231
Tarihî kayıtlarda O’nun Said bin Ali Saib ile ortak ticâret yaptığından söz edilir. Mekke’nin fethinden sonra Saib O’nu ziyârete geldiğinde ashâb onun iyiliğinden söz edince Peygamberimiz (s.a.s.), onu herkesten daha iyi tanıdığını ifâde etti. Onu sevgiyle karşılayarak “gel, gel, hoş geldin kardeşim ve benimle hiçbir zaman tartışmayan ticâret ortağım!” buyurdu. Saib de gençliğinde Peygamberimiz’le ortaklık yaptığını ve O’nun ticâret hesaplarını her zaman dürüstçe tuttuğunu anlattı.
Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Hz. Hadice ile evlenmeden önce, Suriye ve Yemen’de çeşitli yerlere Hz. Hadice adına seferlere çıktığı konusunda hiçbir şüphe yoktur. Bununla beraber, maîşetini temin için benzeri ticarî gezilere defalarca çıktığı muhtemeldir. Zaten O’nun gibi dürüst bir genç adamın, vaktini amcasının yanında boş geçirdiğini düşünmek imkânsızdır. Çok küçük yaşlarda iken bile amcasının omuzundaki geçim yükünün birazını almak için Kurey’te çobanlık yaptığı bilinmektedir. 25 yaşına gelineceye kadar yaşlı amcasına bir yük olarak işsiz-güçsüz gezdiğini nasıl umabiliriz? O’nun karakteri ve ahlâkı da göz önüne alındığında, tüm deliller, en meşhurları Said bin Ali Saib ve Kays bin Saib olmak üzere birçok kişilerle ortak olarak veya kendi adına çeşitli ticarî faâliyetlerde bulunduğunu göstermektedir. Yine eldeki kaynaklar bu amaçla Hz. Hadice kendisini ticarî işleri için seçmeden önce Yemen’e ve kasabalarının pazarlarına birkaç sefer yaptığını göstermektedir. Peygamberimiz’in mizacında genç bir adamın gençliğinde bu tarz ticarî işlere girmiş olması gâyet mâkul ve olağandır.
Hz. Muhammed (s.a.s.) gibi bir insanın, gençliğinde ve hatta oldukça erişkin bir yaşta maîşeti için başkalarına bağılmı bir hayat sürmesi hiçbir zaman ileri sürülemez. Peygamberimiz’in Hz. Hadîce ile anlaşma yapmadan ve Ebû Tâlib’in konuşması ve isteği vuku bulmadan önce en azından Yemen’e birkaç ticarî sefer yapmış olması kuvvetle muhtemeldir. Bahreyn’e yaptığı birkaç sefer, Abdul Kays heyetinin liderine “Sizin topraklarınızı ayaklarımla çiğnedim” buyurması ile kendi ağzından te’yid edilmiştir. Bu ifâde, Peygamberimiz’in ticarî amaçlarla Bahreyn’e birkaç kez gittiğini açıkça göstermektedir.
1230] Buhârî, İcâre 2; Muvattâ, 18 -2, 971-; İbn Mâce, Ticârât 5, hadis no: 2149
1231] İbn Sa’d, c. 1, s. 130
- 186 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Evlilik Sonrasında Ticârî Meşgaleleri: Hz. Muhammed (s.a.s.), Hz. Hadîce ile evlendikten sonra, bu kez işin idârecisi ve hanımının ortağı olarak ticârete eskisi gibi devam etti. Buna bağlı olarak komşu ülkelerin ve ülkesinin çeşitli ticarî merkezlerine ve panayırlarına pek çok kereler yolculuk yaptığı kesinlik kazanmaktadır. Evlendiği 25 yaşından itibaren peygamberlik görevi kendisine tevdî edilinceye, yani 40 yaşına kadar Arap yarımadasının değişik bölgelerine ve Yemen, Bahreyn, Irak, Suriye gibi sınır komşusu ülkelere ticarî seferlere gitti; yani bugünkü tâbirle ithâlat ve ihrâcat işiyle meşgul oldu.
Otuz yaşlarının sonuna doğru, daha çok tefekküre vakit ayırdığı bir gerçektir. Bunun için Hira dağında (Cebel-i Nûr) günler, haftalar geçirmiştir. Ancak daha önceki dönemlerinde otuzlu yaşlarının ortasına kadar normal bir ticâret adamı gibi çalışmıştı. Evlendikten sonra yaptığı üç ticarî gezisi tesbit edilmiştir. Bunlar sırasıyla Yemen, Necd ve Necran’adır. Bunun yanında O’nun hac mevsiminde Ukaz ve Zü’l-Mecaz panayırı (ticarî fuarları) zamanında yoğun ticarî faâliyetlerde bulunduğu bilinmektedir. Diğer zamanlarda da Mekke çarşısında toptancılık işiyle uğraştığı rivâyet edilmektedir.
Alış-verişleri: O’nun peygamberlik öncesinde ve sonrasında hem Mekke ve hem de Medine’deki ticarî muâmeleleri hakkında geniş mâlûmât vardır. rivâyetlerde alımlarından bahsedildiği gibi satış işlerine de yer verilmiştir. Peygamberliğin gelişi ile Hicretin vukuuna kadar satımdan çok alım akdi yaptığı bilinir. Medine’ye hicretinden sonra ise satış muâmeleleri oldukça az olup bunlardan sadece üç tanesine hadis metinlerinde yer verilmiştir. Alışlarına ise hayli fazla diyebileceğimiz örnekler verilir.
Hz. Peygamber, hicretten sonra bazen vekil aracılığıyla, bazen de kendisi başkalarına vekâleten ticâret yapmıştır. Ama iş hayatının çoğunda kendisi vekiller kullanmıştır. Rehin karşılığında veya rehinsiz borç alır, peşin veya borçla mal alırdı. Ölen insanların borçlarının ödenmesine de kefil olurdu. Gelirinden sadaka/zekât verdiği bir miktar toprağı vardı. Peygamberlik gelmeden önce birçok ticarî iş yaptığı halde, İlâhî mesajın kendisine tevdî edilmesinden sonra bu işler devamlı azalma çizgisi göstermiştir. Medine’ye hicretinden sonra çok az satış yaparken, birçok alım yapmıştır. Hicretten sonra birçok kişiden borç almıştı. Ama çok cömert bir borçlu idi; zira iyi niyet ve teşekkür belirtisi olarak her zaman borcundan fazlasını geri öderdi ve ayrıca o kişiye; “Allah evini ve servetini korusun. Borç için hediye, Allah rızâsı ve borcun geri alınmasıdır” şeklinde duâ ederdi. 1232
Bir defasında birisinden kırk sâ’/ölçek borç almıştı. Adam daha sonra muhtaç duruma düşünce Rasûlullah’a (s.a.s.) gelerek alacağını istedi. Adam bir şey söyleyecekken Rasûlullah (s.a.s.): “İyilikten başka hiçbir şey söyleme; çünkü borcunu ödeme bakımından ben borçluların en iyisiyim” diyerek kırk sâ’ borcuna karşılık, kırk sâ’ da onun iyi niyetine teşekkür şeklinde bir jest olarak seksen sâ’ ödemiştir. Yine bir gün bir deve satın almıştı. Devenin sahibi sonradan gelerek, çok kaba sözlerle parasını isteyince, ashâb hemen onu yakaladı. Fakat Hz. Peygamber: “Onu bırakın. Bir hakkın sahibinin (yani alacaklının) konuşmaya hakkı vardır” buyurdu ve borç aldığı deveden daha değerli bir deve verdi. Adam: “Bana borcunu tam ödedin, Allah da sana ödesin” dedi. Bunun üzerine Allah’ın Rasûlü: “En hayırlınız, borcunu en iyi
1232] Zâdu’l-Meâd
TİCÂRET
- 187 -
ödeyendir.“ buyurdu.1233 Bir seferinde ise aldığı malın karşılığın ödeyecek parası yoktu. Sonra o malı satarak kârını Benî Muttalib’in dullarına harcadı ve “bundan sonra karşılığını ödeyecek param oluncaya kadar hiçbir şey satın almayacağım”1234 buyurdu. Başka bir gün, bir alacaklısı oldukça sert sözlerle alacağını isteyince Hz. Ömer onun üzerine yürüdü. Peygamberimiz (s.a.s.): “Ey Ömer, dur! Benden borcumu ödememi, ondan da sabırlı olmasını istemen daha doğru olur” buyurdu. 1235
Ticâretinin Prensipleri: O’nun ticâreti diğer insanlarınkinden farklıydı. O, sadece hayatını kazanmak, yani geçimini helâl yoldan sürdürmek istiyor; zenginlik ve servet biriktirmek gibi arzular peşinde koşmuyordu. Çünkü bu ticarî işler, o devirde dürüst para kazanılabilecek ender işlerdendi. Kazandıkları ancak hayatını idâme ettirmesine yeterli oluyordu. Ancak, ne olursa olsun, her yaptığı işi en mükemmel bir şekilde ve “el-Emîn” ve “Sâdık” vasıflarına uygun şekilde yapıyordu.
Peygamberimiz, iş hayatını gâyet âdil ve dürüst olarak sürdürdü. Alış-veriş yaptığı hiçbir kimsenin şikâyetine meydan vermedi. Her zaman sözünü tutar, müşterilerine söz verdiği nitelikteki malı tam zamanında teslim ederdi. Henüz çok genç yaşlarda dürüst ve doğru sözlü bir tâcir olduğu şeklindeki ünü her tarafa yayılmıştı. Diğer insanlarla olan ilişkilerinde daima büyük bir sorumluluk ve dürüstlük anlayışına sahip olmuştur. O, yalnızca hakkaniyet ve dürüstlük esaslarına dayalı bir ticâret yapmakla kalmadı, doğru ve âdil ticarî muâmeleler konusundaki temel ilkeleri de vaz’ etti. İlişkilerindeki dürüstlük, adâlet ve doğruluk bütün tüccar ve işadamları için takip edecekleri ebedî kurallar haline geldi. Ticârete ilk atıldığı zamandan beri, diğer insanlarla olan işlerinde daima sorumluluk ve dürüstlük göstermiştir. Bu konuda kendisi ile ticâret yapmış insanların çeşitli nakilleri bulunmaktadır: Abdullah bin Hamza, O’nunla bir alış-verişe başladığını, fakat daha ayrıntıları belirlemeden âcil bir işinin çıkmasıyla hemen ayrılmak zorunda kaldığını anlatmaktadır. Geri dönmeye söz verdiği halde unuttuğu için, ancak üç gün sonra hatırlayarak oraya koşmuş ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) orada üç gün boyunca beklediğini belirtmekten başka hiçbir şey söylemediğini belirtmiştir. O’nun cömertliği ve âdil kişiliği sadece kendi çağındakilere değil; kendinden sonra gelen bütün insanlara da ticarî münâsebetler için temel prensipler olarak kabul görmüştür.
Hz. Peygamberimiz, ticâret yaptığı insanlara karşı çok nâzikti ve ashâbının da öyle davranmasını isterdi. Âllah’ın Rasûlü, peygamberliğinden önce de sonra da ticarî işlerinde devamlı dürüst olduğu gibi; ashâbına da aynı şekilde davranmalarını tavsiye etmişti. Medine’de devletin başına geçince ticarî sahadaki bütün sahtekârlık, fâiz, şüphe, belirsizlik, haksız kazanç, sömürü, karaborsa gibi unsurları çıkarıp atmıştır. Ağırlık ve uzunluk ölçülerini standartlara bağlayarak insanların, güvenilirliği şüpheli ağırlık ve uzunluk birimlerini kullanmasını yasaklamıştır.
Maîşet Temini Açısından Ticâretin Önemi
İslâm’da rızık temin etmenin en faziletli yolu cihad’tan (ganimetten) sonra
1233] Buhârî, İstikrâz 4,6, 7, 13; Müslim, Müsâkat 118-122, hadis no: 1600, 1601
1234] Ahmed bin Hanbel, I/235, 323; Ebû Dâvud
1235] Zâdu’l-Meâd
- 188 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ticârettir. Sonra ziraat ve sonra da zanaattır. Bütün bu rızık temin etme yollarında alış-veriş işlemi sözkonusu olmaktadır.
İnsanlara hizmet anlayışıyla yapılan bu mânâdaki ticâreti İslâm hem meşrû hem de makbûl saymıştır. Ticâret hakkında Allah’u Teâlâ şöyle buyurur: “Allah, ticâreti helâl, ribâyı da haram kıldı.“1236 Devrinin en güvenilir tâciri olan Peygamberimiz de bu konuda şöyle der: “Güvenilir, doğru ve müslüman tâcir, Kıyâmet günü şehidlerle beraberdir.”1237 Hadîs-i Şerîfi de dürüst ticâretin sahibine ne kadar sevap kazandıracağını belirtmektedir.
İslâm’a göre ticâret; değerli olan bir malı, değerli olan bir diğer mal veya para karşılığında değiştirmektir. Dinimizin ticârette gözettiği gâye, her ne pahasına olursa olsun kazanmak değil, insanlara, ihtiyaçları olan faydalı eşyayı temin ederek hizmette bulunmak, bu vesîle ile de normal, meşrû bir kazanç sağlamaktır. Meşrû bir ticârette şu özellikler bulunmalıdır:
1) Alan ve satanın rızâsı,
2) Karşılıklı iyi niyet ve dürüstlük,
3) Ticâretin, taraflardan birine veya başkalarına zarar vermemesi.
Doğu kültürünü yansıtan bir alış-veriş anı.
Ticârette bulunması gereken bu vasıfları Kur'an şöyle zikreder; “Ey îman edenler! birbirinizin mallarını haksızlıkla değil, karşılıklı rızâ ile yapılan ticâretle yeyin, (haram ile) nefsinizi mahvetmeyin. Allah şüphesiz size merhamet eder. Bunu, kim aşırı giderek haksızlıkla yaparsa onu ateşe sokacağız. Bu, Allah’a kolaydır.” 1238
Hz. Muhammed (s.a.s.) Peygamber olduğu zaman Hicaz’da Arapların çoğu ticâretle uğraşıyordu. Peygamber (s.a.s.) vahiy gereği olarak düzenleyici bazı hükümler getirerek dürüst bir piyasanın teşekkülünü sağladı. Peygamberimiz, kendisi örnek bir tüccar olduğu gibi, ashâbına ve tüm müslümanlara ticâretle ilgili çeşitli tavsiye ve emirlerde de bulunmuştur.
Evet Allah, şeriate uygun ve meşrû dairede çalışan, didinen, yorulan ve kazananları sever. Hz. Peygamber’in dünyasında ve O’nun amel ve aksiyon anlayışı içinde çalışma, amellerin en faziletlisi ve Allah sevgisine en çabuk ulaştıranıdır. O asla, “râhipler gibi kiliselere kapanın, evlenmeyi terkedin, yemeyi içmeyi bırakın, dünyayı boş verin, tâ Allah’a vâsıl olasınız...” dememiştir. Allah Rasûlü, insanlardaki evlenme ve hemcinsine alâka duyma duygusunu güdükleştirmemiş, saptırmamış, hapsetmemiş dolayısıyla da depresyonlara sebebiyet verecek yollara girmemiştir. O, bu duyguyu, olumluya, meşrûya kanalize etmiş ve bu noktada dahi, Ümmet-i Muhammed’i, Allah’ın rızâsına ve hoşnutluğuna ulaştıracak yollar göstermiştir. O’nun terbiyesi; fıtratı, karakteri yönlendirme ve ona yaratılış gâyesine uygun hedefler bulma istikametinde olmuştur.
Ticâret, Ziraat ve Cihad: İşleri dengeleme mevzunda da O’nun eşi menendi yoktur. Bir hadis-i şeriflerinde O şöyle buyurur: “Siz kendinizi îne alış-verişine saldığınız; sadece ziraatle iktifa ettiğiniz; sığırlarınızın ardına takılıp gittiğiniz (yani sadece
1236] 2/Bakara, 275
1237] İbn-i Mâce, Ticârât, 1
1238] 4/Nisâ, 29-30
TİCÂRET
- 189 -
hayvancılıkla uğraştığınız) ve cihadı terkettiğiniz zaman, Allah sizin başınıza öyle bir mezellet indirir ki tekrar dininize dönmedikçe de bu mezelletten kurtulamazsınız.”1239 buyurmaktadır. Îne alış verişi: Bir şahsın, diğer bir şahıstan veresiye bir şey satın alıp, sonra da aynı adama onu çok daha ucuza satması şeklinde ta’rif edilmiştir ki, birçok tarifinden sadece bunu vermek yeterli olur. Bu, ister kapalı bir fâiz sayılsın, ister başka bir spekülasyon, Rasûlullah’a göre sakıncalıdır. Bu hadisin bize anlattığı, işaret ettiği hususları ancak, sanayî devrimi ve sanayî hareketlerinden sonra anlayabildik. Onu da doğru anlayabildiysek. Cihadı, zâten unutmuştuk; sanayî derken ziraat ve hayvancılığı da ihmal ettik ve kendimizi bir başka dengesizliğin uçurumunda bulduk.
Oysa ki, yapılacak şeyi, hem de 14 asır evvel Allah Rasûlü haber veriyordu. Ve O, her meselede olduğu gibi, bu meselede de fevkalâde dengeliydi. Elbette ki, ziraat ve hayvancılık olacaktır. Nitekim bu tür çalışmaları teşvik eden hadis-i şerifler de vardır. Ancak, bütün himmet ve gayreti bunlara ayırmak; işte doğru olmayan budur. Şehir hayatına karışmadan, bir dağa çekilip, kendi ibâdet anlayışı ve duygularıyla başbaşa kalmayı arzulayan insandan tutun da, teşebbüs gücünden mahrum ziraatçı ve hayvancıya kadar şümûlü olan bu ifade, bize önemli bir iktisat ve ekonomi dersi vermektedir. Ayrıca, dünya ölçüsünde yerinizi almak için, gerekli caydırıcı gücü elde tutmadığınız, cihadı terkettiğiniz veya cihadı terkedip de, devlet oluşturamadığınız, gücünüzü ve dünyadaki değerinizi kaybettiğiniz zaman Allah, size altından kalkamayacağınız bir mezellet/rezillik musallat edeceğini, mağlûbiyetler, esâretler, tahakkümler altında kalıp ezileceğinizi de hatırlatmaktadır ki, bu durum, yeniden dine dönüp, İslâm’ı hayata hâkim kılacağınız âna kadar da devam edecektir. Allah Rasûlü, nasıl ki, istidat ve kabiliyetleri sınırlamamış, aynı şekilde bedenî güç ve kuvvetleri de hakir görmemiştir. Görmemiş ve aksine şöyle buyurmuştur: “Kuvvetli bir mü’min, (beden sıhhatine sahip olan bir mü’min) Allah indinde zayıf mü’minden daha hayırlı ve sevimlidir.”1240 Allah indinde sevimli olmak isteyenler, kalp sıhhatiyle beraber beden sıhhatine, cisim sağlıyıla beraber ruh sağlığına da sahip olmalıdır. Görülüyor ki, Allah Rasûlü, “Zayıflayacaksınız, perhize girecek, bedenî güç ve kuvvetinizi kıracaksınız ki Allah indinde makbul olasınız...” demiyor. Tam tersine; ruhbanlığa, keşişliğe ve papazlığa karşı realiteyi, fıtrî ve tabiî olmayı öne çıkarıyor ve meselelere, tabiatı içinde bir mecra araştırıyor; ve bizi o istikamete kanalize ediyor. 1241
En Hayırlı Kazanç; Kendi Eliyle Çalışıp Kazanma: Peygamberimiz (s.a.s.), çocukluğundan başlayarak dürüst bir şekilde çok çalışmakla hayatını kazanmış, güzel ve nezih bir hayatın temel esaslarını koymuştur. “Hiçbir kimse, kendi elinin emeğiyle kazandığından daha hayırlısını yememiştir. Allah’ın peygamberi Dâvud (a.s.) da elinin emeğini yerdi”1242 buyurmuştur. Hz. Âişe (r.a.)’den rivâyetle Peygmaber (s.a.s.): “En güzel şeyler, yediğinizin en temizi kendi çalışıp kazandığınızdan geldiği gibi, çocuklarınız da bundan gelir.”1243 buyurmuştur. En güzel kazancın ne olduğu sorulduğunda; “Helâl yoldan olan ve kişinin kendi eliyle kazandığıdır”1244 diye cevap ver1239]
Ebû Dâvud, Büyû’ 54; Ahmed bin Hanbel, II/84
1240] Müslim, Kader 34; İbn Mâce, Mukaddime 10; Ahmed bin Hanbel, III/366
1241] F. Gülen, Sonsuz Nur, c. 1, s. 385
1242] Buhârî, Büyû’ 15
1243] Ebû Dâvud, Büyû’ 79; Tirmizî, Ahkâm 22; Nesâî, Büyû’ 1; İbn Mâce, Ticâret 1
1244] Ahmed bin Hanbel, Müsned
- 190 -
KUR’AN KAVRAMLARI
miştir. Beyhakî’nin rivâyet ettiğine göre, “Farz olan birçok vazife gibi, helâl yoldan maîşetini temin etmek de bir farzdır.”
Başkasına Yük Olmadan Yaşamak; Helâl Maîşet Temini: Cenâb-ı Hak, “Yeryüzünü size boyun eğdiren (ondan yararlanmanız için size itâat ettiren) Allah Teâlâ’dır. O halde yeryüzünün sırtlarında (dağlarında tepelerinde ve ovalarında) dolaşın da Allah’ın size verdiği rızıklardan yararlanın.”1245 buyurmuştur. Yeryüzünde dolaşmaktan maksat insanlara faydalı olan nîmetlerin ortaya çıkarılmasını sağlamak ve bunun için araştırma yapmaktır. Cenâb-ı Allah yeryüzünü insanlar için rızık sağlama yeri kılmıştır. Abdullah b. Mes’ud (r.a.)’tan rivâyet edilen bir hadîste Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır: “Rızık sağlamak gâyesiyle çalışmak her müslüman üzerine farzdır.” Buna göre müslümanlar helâl ve haramlara dikkat ederek kendilerinin ve âile ferdlerinin rızıklarını sağlamak zorundadırlar. Ancak bu rızkı sağlamak için çalışıldığında mutlaka Allah’ın rızâsı ve O’nun koyduğu sınırlar gözetilmelidir. Hz. Ebû Bekr’in: “Haram ile beslenen bir vücûda ancak Cehennem ateşi yakışır.” sözü müslümanın rızık temini ve alış-veriş anlayışını en güzel bir şekilde belirtmektedir. Ashâbın helâl alış-veriş yapmak ve haramlardan uzak durmak için şüpheli olan hususları bile terk ettiklerini biliyoruz.
Aynı şekilde İslâm, çalışıp kazanabilme gücüne sahip olan bir kimsenin dilenmesini yasaklamıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: “Allah’a yemin ederim ki sizden birinizin, ipini alıp da, dağdan bir bağ odunu taşıyıp getirmesi ve bu odunu satıp onunla âilesinin ve kendisinin geçimini sağlaması, başka birinden istemesinden çok hayırlıdır. Kim bilir yardım istediğiniz kimse ya verir minnetine girersin yahut vermez zilletini çekersin. “1246” Buna göre, çalışmaya gücü yeten kimsenin dilenmesi meşrû değildir.
İş, Kazanç, Meslek ve Ticarî İlişkilerde Haramlar
İş ve Meslekler: Allah Teâlâ, insanoğlunu akıl, bilgi ve emeği ile imkânları değerlendirerek ihtiyaçlarını bizzat karşılayacak kabiliyette yaratmıştır. Bu kabiliyetlerini kullanmamak ve değerlendirebilmek içinde yeteri kadar imkân vermiştir. “Yeryüzünü size boyun eğdiren O’dur; öyleyse onun sırtında dolaşın, Allah’ın verdiği rızıktan yiyin.”1247 Yeryüzünün boyun eğmesi, işlemeye ve verimli kılmaya müsait oluşudur. Onun sırtında dolaşmak; adım adım, karış karış araştırarak insana faydalı olan imkânları ortaya çıkarmak, işlemek, istifade etmek ve ettirmektir. Birçok hadis-i şerif de mecbûriyet ve zarûret dışında, herkesin rızkını kendi gücü ile temin etmesini emretmektedir. “... Şu üç kişiden biri olmak müstesnâ, istemek (dilenmek) kimseye helâl değildir: 1- Bir angarya yüklenen kimse ki o verdiğini almak maksadıyla ister, alınca da artık istemez. 2- Mal varlığı bir felâkete uğrayan kimse ki, geçimini sağlayacak kadar istemesi ona da helâldır. 3- Çevresinden, aklı başında üç kişinin ‘filân kimse yoksul düştü’ diyeceği kadar yoksullaşan kimse; bu da geçimini temin edinceye kadar ister. Bunlar dışında kalan talep haramdır; bunu yiyen haram yemiş olur.”1248; “Herhangi birinizin ipini sırtına alıp bir demet odun getirerek satması -ve bununla Allah’ın onunla şerefini korumuş olması- halktan istemesinden daha hayırlıdır; onlar da ya verirler veya
1245] 67/Mülk, 15
1246] Buhârî Musâkât, 13, Zekât, 50, Buyû’, 15; İbn Mâce, Zekat, 25; İbn Hanbel, I, 167
1247] 67/Mülk, 15
1248] Nesâî, Zekât 80, 86; Müslim, Zekât 109; Ebû Dâvud, Zekât 26
TİCÂRET
- 191 -
vermezler.”1249; “Hiçbir kimse el emeğinden daha hayırlı yiyecek yememiştir ve Allah’ın peygamberi Dâvud da el emeğini yerdi.” 1250
İslâm ulemâsı âyet ve hadisleri bir arada değerlendirerek şu neticeye varmışlardır: Müslümanların muhtaç olduğu her meslek, zanâat ve sanâyi farz-ı kifâyedir. Toplum içinde yeterince bulunmazsa bütün müslümanlar sorumlu olurlar.
Yasak Edilen Meslek ve İşler
a- Yasak Seks (Zinâ-Fuhuş): İslâm zinâyı bütün şekilleriyle haram kılmıştır. Bir kadın veya erkek, cinsî tahrik için çekilen resimlere modellik etmek, zinâ yaptıran açık veya gizli yerlerde çalışmak gibi bir meslek icra edemez.
b- Dans, Oyun vb. İslâm’da kadın-erkek ilişkileri sınırlanmış, haram ve helâl tasnifine tâbi tutulmuştur. Bunları çiğnemeyi gerektiren veya şehevî duyguları tahrik eden iş, meslek ve sanatlar haram çerçevesi içinde yer alır: Dans, bale, bazı temsil ve oyunlar, bazı gösteriler ve modellik/mankenlik burada örnek olarak anılabilir. Bunların sanat çerçevesine girmesi (daha doğrusu, sanat diye takdim edilmesi), helâl olmalarını gerektirmez; çünkü İslâm’da sanat, sanat için değil; İslâmî hedeflere ulaşmak içindir ve müslümana göre, Allah’a isyan olan hususlara sanat ve güzellik vasfı verilemez.
c- İçki ve Uyuşturucu Madde Yapımı ve Satımı: Alkollü içkileri içmek yasak olduğu gibi, üzüm veya arpasını şarap veya bira fabrikalarına satan, onun nakliyesini yapan, dükkânında içki satan, aracı olan, içkiye direkt ve dolaylı vesile olan kimse de lânetlik bir haram işlemiştir. “Allah şaraba (alkollü içkilere), yapanına, yaptıranına, taşıyanına, taşıtanına, alım satımında bulunanına, parasını yiyenine, kendisi için satın alınanına, garsonuna ve içenine lânet etti.” 1251
d- İslâm’a Karşı Olan veya İslâm’ın Yasak Ettiği İşlerde Çalışmak: Peygamberimiz (s.a.s.) fâiz ve içkiyi yasaklarken içkiyi îmal edip üreten, taşıyan, hizmet eden, yazan, şâhidlik eden... kimselerin de lânetlendiğini haber vermiştir: “Allah şaraba (alkollü içkilere), yapanına, yaptıranına, taşıyanına, taşıtanına, alım satımında bulunanına, parasını yiyenine, kendisi için satın alınanına, garsonuna ve içenine lânet etti.”1252 İslâm, kazanç elde etmek için iş ve ticâret gibi yolları meşrû kılmakla beraber, kapitalist, pragmatist, maddeci görüşlerden farklı olarak üç ana tedbir ve prensip üzerinde duruyor: 1- Karşılıklı rızâ, 2- İyi niyet ve dürüstlük, 3- Menfaat temin ederken başkalarını zarara sokmamak. “Ey insanlar! Mallarınızı aranızda haksızlıkla değil; karşılıklı rızâ ile yapılan ticâretle yiyin, haram ile nefsinizi mahvetmeyin; Allah şüphesiz ki size merhamet eder. Bunu, kim aşırı giderek haksızlıkla yaparsa onu ateşe sokacağız. Bu, Allah’a kolaydır.”1253 Ayette geçen “kendinizi mahvetmeyin (öldürmeyin)” ifadesi çok düşündürücüdür. Bâtıl yollarla, başkalarının rızâ ve menfaatlerini gözetmeden elde edilen kazançlar görünüşte menfaat ise de aslında zarar ve intihardır. Dünyada intihardır; çünkü birçok suçların, cinâyetlerin, anarşinin temelinde bu âmilin önemli bir yeri vardı. Âhirette felâkettir; çünkü sağladığı
1249] Buhârî, Zekât 50, Büyû’ 15; Müslim, Zekât 106
1250] Buhârî, Büyû’ 15
1251] Tirmizî, Büyû 58; İbn Mâce, Eşribe 6
1252] Tirmizî, Büyû 58; İbn Mâce, Eşribe 6
1253] 4/Nisâ, 29-30
- 192 -
KUR’AN KAVRAMLARI
haram kazanç kişiyi ateşten kurtaramayacaktır.
Fâhiş Fiyat
Bir malın, normal fiyatının çok üstünde veya çok altında olan satış bedeli.
Fâhiş kelimesi, fuhuş mastarından ism-i fâil olup, kök anlamı; söz veya işin çok çirkin olması, haddi ve ölçüyü asmak, yüz kızartıcı iş yapmak demektir. Fiyat, bir malın satış bedeli olduğuna göre bir malın fiyatının çok üstünde satılması hâlinde, fâhiş fiyat sözkonusu olur.
İslâm’da çeşitli mallara yüzde hesabıyla bir kâr haddi belirlenmemiştir. Genel olarak arz ve talep kanunlarına bağlı, serbest rekabet esasları içinde hiçbir yapay müdâhale söz konusu olmadân kendiliğinden oluşâcâk piyasâ fiyatları ölçü alınmıştır.
Hz. Peygamber ve Hulefâ-i Râşidin genel olarak kendi devirlerinde piyasa fiyatlarına müdâhale etmemişlerdir. Allah Rasûlu'nden Medine'de fiyatlar yükselince narh koyması istenmiş, o bu isteklere şöyle cevap vermiştir: “Fiyat tâyin eden, darlık ve bolluk veren, rızıklandıran ancak Allah ‹tır. Ben sizden hiç kimsenin mal ve canına yapmış olduğum bir haksızlık sebebiyle hakkını benden ister olduğu halde Rabbime kavuşmak istemem “1254 Hz. Ömer de hilâfeti zamanında fiyatlara müdâhale etmek istememiştir. Hz. Ömer (r.a.) bir gün Mûsâllâ çarşısında Hatîb b. Ebı Beltea’ya rastlar. Hâtıb’ın önünde iki kap dolusu kuru üzüm vardır. Fiyatı ucuz bulan halife şöyle der: “Tâif’ten üzüm yüklü bir kervanın gelmekte olduğunu haber aldım. Onlar senin fiyatına aldanırlar. Ya fiyatı yükselt yahut da üzümü al evine götür, orada istediğin fiyatla sat”. Daha sonra Ömer kendi kendine düşünmüş ve Hâtıb’ın evine giderek şöyle demiştir: “Sana söylediklerim ne emirdir ne de hüküm. Bu belde halkının hayrı için arzu ettiğim bir şeydir. Nasıl ve nerede istersen satabilirsin”1255 Ancak bu delil ve uygulamalar fiyatlara hiçbir şekilde müdâhale edilemez, bu caiz değildir demek için yeterli açıklıkta değildir, çünkü Allahu Teâlâ karaborsacılıktan ve yüksek fiyatlar koyarak, insanların birbirini aldatmasından hoşnut ve râzı olmaz. Ayet-i kerimede, “Birbirinizin mallarını aranızda bâtıl yollarla yemeyiniz”1256 buyrulur. Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Bir kimse haksız olarak başkasının malını alırsa, Allah’ın gazâbına uğramış olarak ilâhı huzura çıkar”1257 Buna göre, haksız ve ölçüsüz olarak fiyat yükselten kimse, insanların mallarını bâtıl yollarla yemiş ve onları Allah’ın mubah kıldığı şeylerden mahrum etmiş olur. İşte arzedilen delil ve sebeplerle, tabiîler devrinde ahlâkın bozulması, fiyatların sun’ı olarak yükselmeye başlaması ve halkın bundan zarar görmesi üzerine bazı tâbiîn hukukçuları narh koymayı caiz gördüler. Saîd b. el-Müseyyeb,1258 Rabîa b . Abdirrahmân,1259 Yahyâ b. Saîd el-Ensârî1260 bunlar arasındadır. 1261
1254] Ebû Dâvûd, Buyû,-49; Tirmizî, Buyû, 73; İbn Mâce, Ticârât, 27; Dârimî, Buyû, 1 3; Ahmed İbn Hanbel, II, s.327, III, s.85, 106, 286
1255] İmam Şâfii el-Ümm, II, s.209; İbn Kudâme, el-Muğnî, IV, s.240
1256] 2/Bakara, 188
1257] Buhâri, Tevhîd, 24; Müslim, İman, 222, 224
1258] ö.94/712
1259] ö . 136/753
1260] ö.143/760
1261] el-Bâcı, el-Müntekâ Şerhu’l-Muvatta’, Mısır 1331. V. s.18
TİCÂRET
- 193 -
Serbest rekabet sonucu oluşacak piyasa fiyatlarının ne kadar üstüne çıkılır veya altına inilirse fâhiş fiyat meydana gelir? Bu nokta gabn ile ilgilidir. Gabn; aldatma, eksik verme ve farkına varmama gibi anlamlara gelir. Kendi arasında fâhiş gabn (çok aldatma) ve yesir gabn (az aldatma) olmak üzere ikiye ayrılır. Çok aldatma, başka bir deyimle “fâhiş fiyât”, normal fiyatın ne kadar üstüne çıkılırsa teşekkül eder? Bunun sınır ve miktarını belirleyen kesin bir ayet veya hadis yoktur. Belh fakihlerinden Nusayr b. Yahyâ1262 satım akdine konu olan malların az veya çok tasarrufa uğramalarını göz önüne alarak fâhiş gabni gayrimenkullerde %20, hayvanlarda %10 ve diğer menkul mallarda %5 olarak sınırlamış ve piyasa fiyatının üstünde veya altında bu nisbetler aşılarak yapılacak satışlardaki satış bedelinin fâhiş fiyatı oluşturacağını söylemiştir.1263 Hanefilere göre, fâhiş gabinde satım akdinin feshe sebep olabilmesi için ayrıca malı gerçeğe uygun olmayan şekilde anlatmak gibi hile (tağrir) halinin bulunması gerekir. Çünkü aldatma olmamak şartıyla bir kimse malını dilediği fiyata satabilir. Taraflar ergin, akıllı olunca yaptıkları hukuki muâmeleler geçerli olup, bunu tek yanlı iradeleriyle bozmaya güçleri yetmez. Meselâ, bir kimse bin liralık malını bilerek yüz liraya satsa veya yüz liralık malı yine bilerek bin liraya satın alsa bu mûteberdir, feshe yetkisi olmaz. Hatta Mecelle şerhinde çok daha mübâlağalı örneklere yer verilmiştir. Meselâ, bir kimse bir liralık malını bin liraya satsa akit geçerlidir. Yani özü bakımından satım akdinde bir bozukluk yoktur. Çok fâhiş fiyatla satıldığı öne sürülerek akdin geçerli olmadığı öne sürülemez. Ancak böyle bir satım akdi İmam Muhammed’e göre mekruhtur.1264 Zaman ve yer değişikliği olmadan bu kadar oynak fiyata normal bir piyasada ender rastlanır. Özellikle kıyemî mal denilen ve standart olmayan mallarda bu mümkündür. Meselâ, kilo hesabıyla üçbin TL.’na satın alınan eski kaplar arasında bir tanesinin antika eşya olması yüzünden üçyüz bin liraya satılması gibi.
Ancak alış-veriş yapanların birbirlerini uyarmaları ve aldatmaya karşı nasihat etmeleri İslâm ahlâkının gereğidir. Ashâb-ı kirâmdan Cerîr b. Abdillah el-Becelî pazar yerinden bir at satın almak ister. Beğendiği bir at için satıcı beşyüz dirhem fiyat teklif eder. Cerir, bu ata altıyüz dirhem verebileceğini, hatta sekizyüz dirheme kadar fiyatı yükseltebileceğini bildirir. Çünkü atın değeri yüksek olup, satıcı bunun farkında değildir. Kendisine “atı, beşyüz dirheme alman mümkün iken, niçin sekizyüz dirheme kadar fiyatı yükselttin” diye sorulduğunda şu cevabı verir: “Biz alış-verişte hile yapmayacağımız hususunda Allâh’ın Rasûlune söz verdik.” 1265
Ticârî Muâmelelerdeki Haramlar ve Haram Kazanç Yolları
a- Haram Olan Şeyleri Satmak: “Allah ve Rasûlü şarap, boğazlanmamış hayvan (meyte), domuz ve put satışını haram kılmıştır.”1266; “Allah bir şeyi haram kılınca onun bedelini de haram kılar.”1267 İçki, zina ve kumar gibi haram yollardan kazanç da haramdır: “İçki içilmesini yasaklayan Allah, içkinin alım ve satımını da haram
1262] ö.268/881
1263] İbn Nüceym, el-Bahru’r-Râik, Mısır 1334, VII, s, 169
1264] Ali Haydar, Düraru’l-Hukkâm Şerhu Mecelleti’l-Ahkâm, I, s.588; Mecelle, mad. 356-360
1265] İbn Hazm, el-Muhallâ, Mısır 1389, IX, s.454,vd.; Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 137-138
1266] Buhârî, Meğâzî 51, Büyû’ 105; Müslim, Büyû’ 93
1267] Ebû Dâvud, Büyû’ 38, 63, 64
- 194 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kılmıştır.”1268; “Çirkin eylem ve sözlerin mü’minlerin arasında yayılmasını arzu edenler (yok mu?) Onlara dünyada da âhirette de pek acıklı bir azab vardır.”1269; “Kazancın en şerlisi zinâ bedelidir.”1270
b- Bir Yanı Meçhul Satış: Fıkıh ve hadis kitaplarının “cehâlet ve ğarar” diye ifade ettikleri şey, akdin unsurlarından biri meçhul kalan, yahut gerçekleşmesi şüpheli bulunan satıştır. Eğer bu bilinmezlik, arada anlaşmazlık çıktığı takdirde çözüm ve icrâyı imkânsız kılacak ölçüde ise satım akdi fâsiddir. “Sürüden bir koyunu, başakları olgunlaşmadan buğdayı veya arpayı, denizdeki balığı...” satmak buna örnektir. Peygamberimiz (s.a.s.) anlaşmazlık çıkmasın, bir taraf zarara uğramasın diye bu nevi satışları yasaklamıştır. 1271
c- Narh Koymak: İslâm prensip olarak piyasaya müdâhale etmez; arz ve talep gibi tabiî ve iktisâdî kurallar içinde pazarı serbest bırakır. Nitekim Peygamberimiz’in zamanında fiyatlar yükselmiş, narh koyarak fiyatları sınırlaması için kendisine başvurmuşlardı; şöyle buyurdu: “Fiyatı ayarlayan, bolluk, darlık ve rızık veren Allah’tır. Şüphesiz ben, -hiçbir kimsenin, benden talep edeceği mal ve can hususundaki bir haksızlığım olmadan- Allah’a kavuşmak emelindeyim.”1272 Ancak, fertler bu hürriyeti toplumun zararına olacak şekilde kötüye kullanırlar, ihtikâr (karaborsa), stokçuluk, lüks tüketimi körüklemek gibi yollara saparlarsa müdâhale ve sınırlama zarûrî olarak câiz görülmüştür.
d- Fiyatlarla Oynamak: İslâm’da mukavele ve piyasa hürriyeti esas olmakla beraber, hürriyetin mutlak olmadığına, toplumun menfaati ile sınırlı bulunduğuna işaret etmiştik. Fiyatların yapay olarak artmasına sebep olanlar hakkında Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Pahalılığı arttırmak için müslümanların fiyatlarına müdâhale eden kimseyi, kıyâmet gününde büyük bir ateşe oturtmayı Allah üzerine almıştır.”1273 Üretimin az, tüketimin fazla olması gibi tabiî etkenler dışında fiyatların artması bazı müdâhalelerle olmaktadır; bunlardan birkaçını örnek olarak zikredelim:
İhtikâr/Karaborsacılık: İhtikâr, bir malı (fiyatı artınca satmak üzere) piyasadan çekmek, stok etmek veya piyasaya sürmemektir. “Pazara mal getiren merzuk (rızık verilmiş), ihtikâr yapan mel’undur (lânetlenmiştir).”1274; “Fiyatını arttırmak gâyesiyle kırk gün ihtikâr eden kimse, Allah’tan uzaklaşır; Allah da ondan uzaklaşır.” 1275
Kabz-ı mallık ve Komisyonculukla Yapay Olarak Piyasaya Müdâhale: Rasûl-i Ekrem (s.a.s.), şehirdeki satıcının, köylü malını, pazara gelmeden teslim alarak azar azar pahalı satmasını yasaklamıştır.1276 Bu mânâdaki birçok hadisin müşterek hedefi şudur: “Üretici malı doğrudan doğruya pazara arzedecek, araya başkaları girerek fiyatın sun’î (yapay) bir şekilde artmasına sebep olmayacaktır. Maksat bu olduğuna göre fiyat artışına sebep olmayan hizmetler, yardımlar,
1268] Müslim, hadis no: 930
1269] 24/Nûr, 19
1270] Müslim; S. Müslim ve Ter. M. Sofuoğlu, 5/87
1271] Müslim, Büyû’ 43; Ebû Dâvud, Büyû’ 24
1272] Tirmizî, Büyû’ 73; Ebû Dâvud, Büyû’ 49
1273] Ahmed bin Hanbel, 5/27, 50
1274] İbn Mâce, Ticâret 6
1275] Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 2896
1276] Buhârî, Büyû’ 58, 64, 68, 71; Müslim, Büyû’ 11, 12, 18, 19, 20-22
TİCÂRET
- 195 -
aracılıklar, pazarlama ve dağıtım işleri yasak değildir. Üreticinin malını tüketiciye arzeden, satıcıya müşteri bulan ve bunun için de belirli bir ücret veya yüzde alan hizmetler meşrûdur.
Menkul kıymetlerin fiyatlarını sun’î/yapay olarak artırmak veya düşürmek için başvurulan hileler, spekülatif faâliyetler de fiyatlarda oynamaktır ve câiz değildir.
e- Hileli Arttırma: Peygamberimiz’in men ettiği “necş”1277 şöyle açıklanmıştır: Malı almak niyeti olmadığı halde üçüncü şahısları aldatmak için değerinden fazla fiyat vermek. Açık ve kapalı arttırma veya eksiltmelerde yapılan hile ve muvâzaalar (danışıklı pazarlıklar) da bu hadisin hükmüne dâhildir.
f- Hile ve Aldatma: Peygamberimiz bir gün pazarı dolaşırken tahıl satan birisinin yanına gelmiş, elini daldırmış, altının ıslak olduğunu görerek sormuştu: “Bu (ıslaklık) nedir?” ‘Yağmur ıslatmıştı!’ “Halkın görebilmesi için ıslak olanı üste getirseydin ya? Bizi aldatan bizden değildir.”1278 Hadisin son cümlesi hile konusunda bir düstur mâhiyetindedir. Reklâm, malı tanıtma sınırını geçer, işe yalan ve abartma karışırsa hile ve aldatma gerçekleşmiş olur. (Şimdiki reklamların hemen hepsi helâl olan tanıtım sınırını aşmakta ve kazancı haram edecek aldatma ve yalan alanına girmektedir.)
g- Yemin: Peygamberimiz tüccarı, genel olarak çok yeminden ve özel olarak da yalan yere yeminden men etmiştir: “Yemin, malı harcama (elden çıkarma), bereketi mahvetme sebebidir.” 1279
h- Eksik Ölçmek ve Tartmak: Ölçme ve tartma konusunda elden geldiği kadar dürüst davranmak, hile yapmamak, eksik ölçü ve tartı ile satış yapmamak Kur’ân-ı Kerim’in birçok âyetine konu teşkil etmiştir.1280 İstatistik, anket ve sayım hileleri de eksik ölçme ve tartma kavramına girer. “Ölçekte ve tartıda hile yapanların vay haline...”1281; “Kim bize hile yapar (karıştırılmış mallarla bizi) aldatırsa, bizim yaşayışımız üzerinde yaşayanlardan değildir.” 1282
i- Çalınan ve Gasbedilen Şeyi Satın Almak: Çalınan veya haksızlıkla sahibinden alınan bir şeyi bilerek satın almak bu haksız fiile yardımdır. Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kim, bildiği halde hırsızlık eşyayı satın alırsa onun günahına ve şerefsizliğine katılmış olur.” 1283
i- Fâiz: “Fâiz yiyen kimseler (kabirlerinden), tıpkı şeytan çarpmış kimseler gibi çarpılmış olarak kalkarlar. Onların bu hali, ‘alış veriş (ticâret) de fâiz gibidir’ demelerindendir. Oysa ki Allah, ticâreti helâl, fâizi haram kılmıştır...”1284 İslâm, bütün çeşitleri ve miktarlarıyla fâizi yasaklamış, haram kılmıştır. İçkinin günahı, nasıl yalnızca içenin üzerinde kalmıyorsa, fâizin vebali de sadece onu yiyene âit değildir. Fâizi ödeyen, mukaveleyi yazan ve şâhidlik edenler de günaha girmektedir. Hadiste “Allah
1277] Buhârî, Büyû’ 60; Müslim, Büyû’ 13
1278] Müslim, İman 164; Ebû Dâvud, Büyû’ 50
1279] Buhârî, Büyû’ 26; Müslim, İman 117, Müsâkat 131
1280] 6/En’âm, 152; 17/İsrâ, 35; 26/Şuarâ, 181-183; 83/1-6
1281] 83/Mutaffifîn, 1-6
1282] Riyâzu’s Sâlihîn Terc. 3/160
1283] Beyhakî, Sünenu’l-Kübra, V/336
1284] 2/Bakara, 275
- 196 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Teâlâ’nın fâiz yiyeni, yedireni, şâhidlerini ve yazanı lânetlediği”1285 ifade edilmiştir.
Fâiz yasağının sebep ve hikmetleri, şu maddelerle özetlenebilir:
1- Fâizli kredi kullananlar fâizi de maliyete ekledikleri için bu fazlalık sonunda tüketiciden (sermayesi olmayan, emekçi, zanaatkâr vb. dar gelirli ve fukarânın cebinden) çıkmaktadır. Böylece zengin daha zengin, fakir ise daha fakir hale gelmektedir.
2- Fâizli kapitalist sistemlerde zengin-fakir arasındaki refah farkı gittikçe büyüyeceği için bunun sonucu sosyal bunalımlar, anarşi ve fesât toplumu kasıp kavuracaktır.
3- Fâizsiz kredi insanları birbirine yaklaştırırken, fâiz uzaklaştırmakta, düşmanlık doğurmaktadır.
4- Fâizcilik, paradan para kazanan, rantiyeci, hortumcu, toplum içinde fâiz yiyip yatan, işsiz güçsüz ömür tüketen, topluma hizmetten uzak yaşayan bir sınıfın doğmasına sebep olmaktadır.
5- Fâizli kredi ile çalışan kimse gece gündüz çalışıp didinirken riziko içindedir; fâizci ise hem emeksiz hem de endişesizdir. Bu durum, kişilerin adâlet duygusunu zedelemekte, ahlâka ve toplum dayanışmasına ters düşmektedir.
k- Sigorta Şirketi: İnsanoğlunun mutluluğu üzerinde güvenlik duygusunun büyük payı vardır. Malı, canı, değerleri üzerinde kaygısı ve korkusu olan kimse huzurlu ve mutlu olamaz. Hiçbir tedbir almadan Allah’a tevekkül, bazı havâssın hali ve kârı olabilir; ancak Rasûl’ün ümmetine tavsiyesi tedbirdir. Sigorta da dünyevî tedbirlerden biridir. Ancak sigorta, insanların istikbal endişesini, kaza ve felâkete uğrama korkusunu istismar ederse İslâm’ın bunu meşrû görmesi düşünülemez. Bilinen üç sigorta çeşidi vardır: Devlet sigortası, üyelik sigortası ve ücretli (özel) sigorta.
Bunlardan birincisi, İslâm’da en kâmil mânâda gerçekleşmiştir. Bütün vatandaşların kazâ, felâket, angarya yüklenme ve yoksulluk karşısında İslâm devletine (beytü’l-mâle) başvurma hakkı vardır. Üyelik sigortası: Meselâ bir iş koluna mensup üyelerin içlerinden birisi kazâ veya felâkete uğradığı, yardıma muhtaç olduğu zaman yardım edilmek üzere periyodik bir meblâğ vermeleriyle gerçekleşir. Bu da meşrûdur, teşvike değer bir sigorta çeşididir. Ücretli (özel) sigortaya gelince; bir sigortacının kazâ, yangın, ölüm ve benzeri durumlarda zararı ödemek, bunlar meydana gelmezse hiçbir şey ödememek, para sigortacıya kalmak üzere bir şahısla ücretli sigorta akdi yapmasıyla vücut bulur. Bu şekil, özellikle sigortacının kazancı açısından İslâmî hükümlere aykırıdır. Ancak, zarûret halinde câiz olabilir. 1286
l- Tahvil: Tahvil, alınıp satılabilen fâizli borç senedi mâhiyetindedir. Tahvili ister devlet çıkarsın, ister özel şahıs ve şirketler çıkarsın, esası fâiz karşılığında borç almaktır. İslâm fâiz alıp vermeyi haram kıldığına göre tahvil alıp satmak, bu yoldan kazanç elde etmek de helâl değildir.
Dövize endeksli tahvil ve döviz karşılığı borç alma: Tahvil alanın parasının
1285] Buhârî, Büyû’ 24, 113; Ebû Dâvud, Büyû’ 4; Tirmizî, Büyû’ 2
1286] Geniş bilgi için bk. Hayreddin Karaman, İslâm’a Göre Banka ve Sigorta
TİCÂRET
- 197 -
değerini de koruyarak gelir sağlamasını mümkün kılmak ve tahvil alım-satımını teşvik etmek için başvurulan yeni bir yol da tahvile yatırılan parayı, daha doğrusu tahvilin nominal değerini, tahvil ihracı sırasında geçerli kura göre dolar ve Euro gibi bir dövize bağlamak ve ana para, Türk lirası olarak iâde edilirken, iâde sırasındaki kura göre tahvil bedelini ödemektir. Dövize endeksli tahvillerde fâiz de ödendiği için bu işlem İslâm hukuku bakımından câiz olmamaktadır.
Borçlanmaların karz-ı hasen (güzel borç, Allah rızâsı dışında karşılık beklemeden borç/ödünç para vermek) şeklinde olmasını Kur’an tavsiye etmektedir.1287 Dövize veya altına bağlı ödünç alıp verme işlemleri de paranın değer kaybını önlemeye, dolayısıyla borç verenin zarara girmesine engel olmaya yönelik tedbirlerdir.
m- Rüşvet: “(Kişi ve toplum haklarını kendi zimmetine geçirmek için) Rüşvet alana verene ve aracı olana Allah lânet etsin!”1288
n- Emeği sömürmek: “İşçiye hakkını, teri kurumadan veriniz.”1289 “Ben kıyâmet gününde üç kişinin hasmıyım. Bana verdiği sözden cayanın, hür bir kimseyi satıp hakkını yiyenin, bir işçiyi çalıştırıp hakkını tam olarak vermeyenin.”1290
o- Hırsızlık, gasp: “Ey iman edenler! Aranızda karşılıklı rızâya dayanan ticâret olması hali müstesna, mallarınızı, bâtıl (haksız ve haram yollar) ile aranızda (alıp vererek) yemeyin. Ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size merhametlidir. Kim düşmanlık ve haksızlık ile bunu yaparsa (bilsin ki) onu ateşe sokacağız; bu ise Allah’a çok kolaydır.” 1291
Haram Kazanç Yolları: Aslında helâl olan, fakat içki, kumar, fuhuş ve fâiz parası gibi haram yollarla kazanılmış olan paralarla alınan gıdâ maddelerini yemek de haramdır. Böyle haram parayla elde edilen yiyecekler, farkında olmasak bile beden ve ruh sağlığımız açısından sakıncalı, âhiret gıdâlarına ulaşma açısından engelleyici özelliktedir. Kur’an, ancak helâl ve temiz gıdâlardan yememizi emretmiştir; maddî bakımdan temiz olsa da, haram olan gıdâlar, manevî yönden temiz değildir.
Mü’min, kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin ihtiyaçlarını karşılamak ve gücü yetiyorsa toplumdaki ihtiyaçları gidermek için Allah’ın meşrû kıldığı, helâl yollardan geçimini temin etmeye çalışacaktır. Geçim zorluğunu bahane ederek haram yollardan para kazanmaya çalışmak, dünyada zulme ve sömürüye sebep olmak, âhirette ilâhî azaba uğramak demektir. Peygamberimiz bu gerçeği şöyle açıklar: “Haramla beslenen vücut (cennete girmez;) ona ancak ateş yaraşır.” 1292
Haramla beslenen kimse, Allah’tan uzaklaşacağı için, duâsı da Allah tarafından kabul edilmeyecektir. “...Bir kimse ellerini semâya kaldırarak: ‘Ya Rabbi, ya Rabbi, diye duâ eder. Hâlbuki, yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, kendisi haramla beslenmiş olursa, duâsı nasıl kabul edilir?”1293 Müslümanın yiyeceğine, içeceğine, giye1287]
2/Bakara, 245; 5/Mâide, 12; 57/Hadîd, 11, 18; 64/Teğâbün, 17; 73/Müzzemmil, 20
1288] Câmiu’s Sağîr, 2/124
1289] İbn Mâce, hadis no: 2443
1290] İbn Mâce, hadis no: 2442
1291] 4/Nisâ, 29-30
1292] Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 2787; Keşfu’l Hafâ, hadis no: 2632
1293] Müslim, Zekât, 65; Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an, 3173; Dârimî, Rikak 2720
- 198 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ceğine ve diğer ihtiyaçlarına dikkat edip, bu konuda haramlardan tüm gücüyle uzak durması gerekmektedir. Helâl lokmanın getireceği nimet de büyük olacaktır: “Kim helâl lokma yer, Sünnet (Şeriat) gereğince amel eder ve insanlar da, onun kötülüklerinden emin olurlarsa, o kişi muhakkak cennete girer.“ 1294
Allah’a hakkıyla kulluk yapan, temiz ve helâl rızıklardan başkasını istemeyip nimetlere şükreden sâlih kullara, Allah dünyada da güzellikler ve zenginlikler verir. Nankörlük edenlerin kendilerine gelmesi için, onları cezalandırır: “Allah, güven (ve) huzur içinde olan bir şehri misal verir ki, o şehrin (halkının) rızkı her taraftan bol bol gelirdi. Fakat, Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler de yapmakta oldukları şeylerden dolayı Allah, onlara açlık ve korku elbisesini tattırdı. Andolsun ki, onlara kendilerinden peygamber geldi de onu yalanladılar. Onlar (kendilerine) zulmederlerken azap onları hemen yakalayıverdi.” 1295
İslâm âlimlerine göre kazanç yollarının fazilet sırası şöyledir: 1. Cihad, 2. Ticâret, 3. Ziraat, 4. Zanâat. Bu yollarla kazanç sağlamanın hükmü:
a- Kendine, âilesine ve borçlarını ödemeye yetecek kadar kazanmak farzdır.
b- Fakirlere bakmak, akrabaya ikrâm etmek için bundan fazlasını kazanmak müstehaptır.
c- Güzel ve müreffeh bir hayat sürmek için kazanmak mubahtır.
d- Helâl kazanç ile de olsa övünmek, yarışmak, azgınlık ve taşkınlık yapmak için kazanmak mekrûh veya haramdır.1296
İslâm Ekonomisinin Genel Prensipleri
İslâm’a göre helâl para ve mal kazanma yolları Kur’an-ı Kerim tarafından belirlenmiştir. İslâm ekonomisinin genel ilkeleri olarak değerlendirebileceğimiz bu hususları, maddeler halinde şöyle tesbit edebiliriz:
1) Özel mülkiyet yasal, bâtıl yollarla mal kazanmak haramdır.1297
2) Ribâ/Fâiz ve kumar yasaktır. Çünkü bunlar, başkasının malını bâtıl yolla yemektir.1298
3) Servet belli ellerde toplanmamalı, geniş halk kitlelerine yayılmalıdır.1299
4) Yetimlerin, aklı ermezlerin mallarını korumak için rüşde erinceye (doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırt edinceye) kadar onların, mallarında tasarruf yetkileri kısıtlanır.1300
5) İslâm’ın başlangıcından itibaren namaz gibi zekât da farzdır.1301 Fakat
1294] Tirmizî, Sıfatu’l Kıyâmet, 2640
1295] 16/Nahl, 112-113
1296] El-İhtiyâr, IV/171-172; Hayreddin Karaman, Günlük Hayatımızda Helâller Haramlar
1297] 2/Bakara, 267; 4/Nisâ, 29; 24/Nûr, 33; 47/Muhammed, 36-37; ...
1298] 2/Bakara, 275-280); 3/Âl-i İmrân, 130
1299] 59/Haşr, 7
1300] 4/Nisâ, 6
1301] 87/A’lâ, 14; 75/Kıyâmet, 31; 51/Zâriyât, 19-20; 9/Tevbe, 60, 103
TİCÂRET
- 199 -
Kur’an’da miktarı belirlenmemiştir. Ancak İslâm, devlet haline geldikten sonra zekâtın miktarı Peygamber tarafından belirlenmiştir. Çünkü zekât, İslâm devleti açısından vergi olduğu için devletsiz bunu toplamak zor idi. Şayet Mekke’de devlet olsaydı, zenginlerin gönül hoşluğuyla verecekleri zekât, Mekke’de de toplanır, ihtiyaç sahiplerine dağıtılırdı.
Namaz gibi temel hükümlerden olan zekât, Kur’an’da namazla birlikte anılır. Namazı kılmak, zekâtı vermek İslâm’ın ayırıcı vasfı; bunları yapmamak şirkin alâmeti sayılmıştır. Müşrik iken, halinden dönüp namaz kılmaya, zekât vermeye başlayan, müslümanların din kardeşi olur, can güvenliğine kavuşur. 1302
6) Para ve ticaret mallarında zekât miktarı: % 2,5; toprak ürünlerinde sulama sistemine göre % 10 veya % 5’tir. Hayvanlarda zekât miktarı da fıkıh kitaplarında belirtilmektedir.
7) Toplanan zekât: 9/Tevbe, 60’ıncı âyette sayılan sekiz sınıfa veya bunlardan birine dağıtılır. Bunlar: Fakirler, düşkünler, zekât toplama memurları, kalpleri İslâm’a ısındırılacak olanlar, kölelikten (esâretten) kurtulmak isteyenler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış gariplerdir.
8) Erkek; karısının, ergen olmayan çocuklarının, ana-babasının geçimlerini sağlamaya mecburdur. 1303
9) Hangi ulustan ve milletten olursa olsun, her insanın geçimini sağlamak, kalacak yeri bulunmayan, otel parası olmayan garipleri barındırmak devletin görevidir. Ancak, İslâm’a karşı savaşanlar, öldürülmesine hüküm verilmiş bulunanlar bu yardımı alamazlar.1304
10) Yoksullara Allah rızâsı için yardım etmek, bazı hataların keffâreti sayılmıştır. Meselâ zıhâr keffâreti1305 gibi.
11) Farz olan zekâttan ayrı olarak nâfile sadaka teşvik edilmiştir. Allah yolunda infak, Allah yolunda cihad ile beraber anılır. Bu da cihad için infâkın, cihada eşdeğerde olduğunu gösterir. Çünkü savaş para ile sürdürülebilir. Zamanın şartlarına göre savaş araç ve gereçlerini sağlamadan savaşa girmek, peşin olarak yengilgiyi kabul etmek demektir. İlk müslümanlar, günün şartlarına göre gerekli savaş malzemesini, kendi bağışlarıyla sağlamışlardır. Böylece mallarıyla savaşı desteklemişler, canlarıyla da savaşmışlar; mal ve canlarını Allah yolunda fedâ etmekten çekinmemişlerdir. Bundan dolayı da onlar, Allah katında en yüksek dereceye ermişlerdir. “İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşanların, Allah katında dereceleri daha büyüktür. İşte kurtuluşa erenler onlardır. Rableri onlara, kendisinden bir rahmet, rızâ ve içinde sürekli kalacakları, nimeti bol cennetleri müjdeler.”1306
12) Cimrilik edip Allah yolunda infaktan geri durmak, küfür ve nifak alâmetidir. Kritik dönemlerde bundan kaçınanların, o kritik dönemlerden sonraki
1302] 9/Tevbe, 5, 11; 74/Müddessir, 43-44; 75/Kıyâmet 31; 23/Mü’minûn, 2-4
1303] 2/Bakara, 233-236, 240, 266; 4/Nisâ, 9, 34; 17/İsrâ, 23-24; 31/Llokman, 14; 29/Ankebût, 8; 65/Talâk, 6-7
1304] 9/Tevbe, 60; 24/Nûr, 22, 33; 59/Haşr, 7-8 ve bu konudaki hadisler ve sünnetteki uygulamalar
1305] 58/Mücâdele, 3-4), yemin keffâreti (5/Mâide, 89), hata ile öldürme diyeti (4/Nisâ, 92
1306] 9/Tevbe, 20-21
- 200 -
KUR’AN KAVRAMLARI
harcamaları da Allah katında makbul olmaz. Malları, dünyada da, âhirette de onların başlarına dert ve belâ olur.1307
13) Allah, kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmez. Herkes gücü ölçüsünde sadaka verir. Önemli olan verilenin miktarı değil; verildiği niyettir. İhlâs ile verilen az sadaka, riyâ ve art niyetle verilen büyük paralardan iyidir.1308 Peygamberimiz (s.a.s.): “Bir hurmanın yarısı dahi olsa verdiğiniz sadaka ile kendinizi cehennem ateşinden koruyunuz!” hadisiyle, ihlâsla verilen sadakanın önemini belirtmiştir.
14) İsraf ve savurganlık kötü olduğu gibi,1309 bunların karşıtı olan “buhl” ve “şuhh” (cimrilik ve pintilik) de kötüdür.1310 Mü’min, daima orta yolu izler. 1311
15) Dünya tutkusu, mal yığma sevdâsı, gerçek dindarlıkla bağdaşmaz. “Ey iman edenler, hahamlardan ve râhiplerden birçoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve Allah yoluna engel olurlar. Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar var ya, işte onlara acı bir azâbı müjdele. O gün cehennem ateşinde bunların üzeri ısıtılıp (pullanır); bunlarla, onların alınları, böğürleri ve sırtları dağlanır. ‘İşte nefisleriniz için yığdıklarınız, yığdıklarınızı tadın!’ (denilir.)” 1312
Ebû Zerr-i Ğıfârî gibi bazı sahâbîler, bu âyete: “Ve sana Allah yolunda ne infak edeceklerini soruyorlar. De ki: ‘Af (yani, ihtiyacınızdan fazlasını veya helâl güzel olan şeyleri verin)’.”1313 âyetine dayanarak zekâtı verilmiş dahi olsa, ihtiyaçtan fazla mal biriktirmenin, haram olan “kenz/yığma” sayılacağını söylemiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de, kimin yanında ihtiyaçtan fazla şusu busu varsa, olmayanlara vermesini emretmiş, bu sözünü o kadar tekrar etmiştir ki, dinleyen sahâbîler, hiç kimsenin, ihtiyaçtan fazla bir şey saklamaya hakkı olmadığını sanmışlardır. 1314
16) Cizye, zimmet ehlinden alınan bir baş vergisidir. Yirmi yaşında altında ve elli yaşın üstünde olanlardan bu vergi alınmaz. Cizye verenler, savaşa katılmadan devlet güvencesi altında yaşarlar. Şayet bunlar ülke savunması için müslümanlarla birlikte savaşa katılır, yani askerlik yaparlarsa cizye vermezler.
17) Süs ve güzel rızıklar helâldir.1315 Ancak, başkalarını kıskandıracak davranışlardan imkânlar ölçüsünde kaçınmak gerekir.
18) Şükreden zengin, sabreden fakirden; veren el, alan elden daha iyidir. “Allah’ın sana verdiği mal içinde âhiret yurdunu ara, fakat dünyadan da payını unutma!”1316 âyeti, her iki cihan için çalışmayı emrettiği gibi, “Rabbimiz, bize dünyada iyilik ver, âhirette de iyilik ver!”1317 meâlindeki duâ âyeti de insana, iki cihan için de çalışmayı telkin etmektedir. 1318
1307] 9/Tevbe, 53-55
1308] 9/Tevbe, 79
1309] 17/İsrâ, 26-27
1310] 17/İsrâ, 29; 59/Haşr, 9
1311] 31/Lokman, 19
1312] 9/Tevbe, 34-35
1313] 2/Bakara, 219
1314] Müslim, Lukata 18; Ebû Dâvud, Zekât 32; Ahmed bin Hanbel, 3/34
1315] 7/A’râf, 31-32
1316] 28/Kasas, 77
1317] 2/Bakara, 201
1318] Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. 5, s. 419-425
TİCÂRET
- 201 -
En Kötü Ticâret; Allah’ın Âyetlerini Az Bir Karşılığa Satmak
“... Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız Benden (Benim azâbımdan) korkun. Bilerek hakkı bâtıl ile karıştırmayın, hakkı gizlemeyin.”1319
Az Bir Karşılık ile (Ucuza) Satmak: “Âyetlerimi az bir paha ile (semenen kalîl karşılığında) satmayın” ifadesinin, mefhûm-ı muhâlifi düşünülürse, “çok paha ile satın” anlamı çıkar. Ancak Kur’an naslarının mefhûm-ı muhâlifinin alınamayacağı bilinmelidir. “Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın“ ifadesinin anlamı, “açıklama, izah etme ve faydalı ilmi gizlemeyip insanlara yayma karşılığında bir şey almayın” demektir.1320 Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Her kim Allah’ın rızâsı için öğrenilmesi gereken bir ilmi, sadece bir dünya metaı elde etmek için öğrenirse, Kıyâmet gününde cennetin kokusunu duyamaz.”1321 Allah’ın bunu, “semenen kalîl” diye isimlendirmesi, bu karşılıkların ya aslında az olduklarından, ya da verdikleri zarara oranla az olduklarındandır.1322 Hasan el-Basrî’ye âyetteki “semenen kalîlen”in mânâsını sordular, o da, “her şeyiyle beraber dünyadan ibarettir” dedi. Said bin Cübeyr, “dünya lezzetlerinden ibarettir” diye açıkladı. Ebu’l-Âliye, “Âyetlerin karşılığında ücret almayın” demektir diye izah etti.1323
“Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın.” Dünya ve içindeki altın, gümüş, dolar, mark, lira vb. kıymetli ne varsa, menkul veya gayrimenkul tüm hazineler hepsi terazinin bir kefesine konsa, öbür kefesine de Allah’ın bir tek âyeti konulsa ve satılsa yine de az para karşılığında satılmış demektir.
Zamanla papazlar ve hahamlar, krallardan aldıkları para karşılığında İncil ve Tevrat’ın içine krallara itaatle ilgili sözler sokmuş, bir kısım âyetleri de kaldırmıştır. Günümüzde Allah’a çok şükür ki, âyetleri yok etmek imkânı kaldırılmış, ama azıcık para, makam, mevki karşılığında âyetlerin mânâsını açıklamama yolu açık bırakılmıştır. Yıllardan beri ahkâmla ilgili âyetler, nice cami kürsüsü ve minberlerinde gündeme getirilememiştir. Devletin en üst tepesindeki şahıs, Kur’an’daki ahkâmla ilgili 230 civarındaki âyetin, lâik anlayışla bağdaşmadığı için, zaten uygulanmadığından tümüyle kaldırılmasını teklif edecek duruma gelinmiştir. Bazı gayretli müslümanlar, ahkâmla ilgili âyetleri açıklamaya başlayınca, bir kısım satılık kalem ve diller “o âyet, yahudilerle ilgilidir, bu âyet hıristiyanlarla ilgilidir, bunlar ise Mekke’li müşrikler hakkında nâzil olmuştur” diyerek bizi ilgilendirmediğini söylemeye başladılar. Ayetleri düzenin istediği şekilde tevil etmeye, kâfirlere ve küfre “hoşgörü”lü, müslümanlara ve gerçek İslâm’a “horgörü”lü bakmaya başladılar. “Sebeb-i nüzul, âyeti tahsis etmez” kuralını görmezlikten geldiler. Yani “Kur’an’daki âyetlerin bir kısmı yahudilere, bir kısmı hıristiyanlara, diğerleri de peygamberimiz zamanındaki Mekke’li ve Medine’li insanlara hitap ediyor, bizi ilgilendirmez” demeye getirdiler.
Ayetin devamının “yalnız benden korkun.”1324 şeklindeki ifadesi de dikkat çekicidir. Allah’ın âyetlerini satmak istemez ve paraya, makama boyun eğmezsen, boynunu eğmek için üzerine gelirler. “Sakın onlardan değil; yalnız Ben’den sakının”
1319] 2/Bakara, 41-42
1320] İbn Kesir
1321] Ebû Dâvud, İlim 12; İbn Mâce, Mukaddime 23; Müsned, II/338
1322] Fahreddin Râzi
1323] İbn Kesir
1324] 2/Bakara, 41
- 202 -
KUR’AN KAVRAMLARI
deniliyor. Onların gücü, kuvveti, azabı nedir ki!? Cehennemleri mi vardır onların bizi atacak? Allah dilemedikçe zarar mı verebilirler ki bizi korkutabilsinler, Allah’ın takdir ettiği eceli mi öne alabilirler, O’nun vereceği rızkı mı kesebilirler? Şiddetli cehennemi, sonsuz azâbı olan, herkesi hesaba çekecek, gerçek anlamda güç ve kuvvet sahibi, korkulmaya lâyık Allah’tan başka kim vardır ki ondan korkacaksınız? Aynen, onların dünyayı verseler bile bunun bir tek âyetin kıymetiyle, âhiretin değeriyle karşılaştırıldığında “az bir karşılık”, “çok ucuza satmak” olduğu gibi; onlardan korkmak da fobidir, gereksiz korkudur, yanlıştır ve müslümana yakışmaz.
Bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi ile ilgili bir rivâyet şöyledir: İbn Abbas diyor ki: “Bu âyet-i kerime, yahudi liderlerinden Kâ’b bin Eşref, Kâ’b bin Esed, Mâlik bin Sayf, Hayy bin Ahtab ve Ebû Yâsir bin Ahtab hakkında nâzil olmuştur. Bunlar, taraftarlarından hediyeler alırlardı. Hz. Muhammed (s.a.s.) peygamber olarak gönderilince bu menfaatlerinin kesilmesin-den korktular da, Allah Rasûlünün ve getirdiği şeriatin mâhiyetini gizlediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu”1325 Bu gün de Kur'an tilâvetine ücret almanın haram olduğunu duyan/bilen bazı ücretli okuyucular, aldıklarına ücret değil de, “hediye“ adı vermektedirler.
Hiçbir Peygamber, Tebliğ Karşılığında İnsanlardan Ücret İstemez
“(Hz. Nuh, kavmine şöyle dedi:) Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi (mükâfatımı) verecek olan, ancak âlemlerin Rabbi Allah’tır.” 1326
“(Hz. Hûd, kavmine şöyle dedi:) Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi (mükâfatımı verecek olan, ancak âlemlerin Rabbi Allah’tır.”1327 Aynı ifadeleri, Hz. Sâlih1328 Hz. Lût,1329 Hz. Şuayb1330 kavimlerine söylerler.1331 Aynı ifadeleri Hz. Muhammed’in (s.a.s.) de kavmine belirtmesi istenir:
“(Ey Rasûlüm) de ki: ‘Ben bu yaptığım tebliğe karşı sizden bir ücret istemiyorum, ancak Rabbine bir iman ve itaat yolu tutmak isteyen kimseler istiyorum.” 1332
“Yoksa sen, onlardan bir ücret istiyorsun da, borçlu kalmaktan, yük altında ezilmişler midir?” 1333
“(Ey Rasûlüm) Buna karşı (yaptığın tebliğ ve imana dâvetten dolayı) onlardan bir ücret de istemiyorsun. O Kur’an, bütün âlemlere ancak bir nasihattir.” 1334
“Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, onların sözlerine kulak
1325] Fahreddin Râzi, Mefâtihu’l Gayb
1326] 26/ Şuarâ, 109
1327] 26/Şuarâ, 127
1328] 26/Şuarâ, 145
1329] 26/Şuarâ, 164
1330] 26/Şuarâ, 180
1331] Yine insanlardan tebliğ karşılığında ücret istememekle ilgili olarak, benzer ifadeler için bk. 11/Hûd, 29, 50-51, 88; 10/Yûnus, 72; 26/Şuarâ, 109-110
1332] 25/Furkan, 57
1333] 52/Tûr, 40; 68/Kalem, 46
1334] 12/Yûsuf, 104; Rasûlullah’ın tebliğine karşı ücret istememesi ile ilgili olarak benzer ifadeler için bk. 42/Şûrâ, 23; 38/Sâd, 86; 34/Sebe’, 47; 6/En’am, 90
TİCÂRET
- 203 -
verin; çünkü onlar hidâyete (doğru yola) ermiş kimselerdir.” 1335
“Ben Allah tarafından size gönderilmiş bir Rasûlüm” diyenlere kavimleri “acaba ne yapmak istiyor bu adam, nedir bunun maksadı?” diye şüphelerini dile getirmişlerdir. Allah, Rasûllerinin üzerindeki bu şüpheyi öncelikle kaldırmak için onların niyetlerinin dünya olmadığına dair güvence vermiştir. Zannettikleri gibi bu Rasûllerin maksatlarının dünya malı olmadığını, kadın olmadığını, makam ve mevki, yani riyâset olmadığını söylemiş ve söyletmiştir. Peygamberler, yaşadıkları hayat ile bunu bilfiil isbat etmişlerdir. Maksatlarının dünya menfaati, kadın ve makam-mevki olmadığını halka göstermişlerdir.
Buna bugün de gerek vardır; hem de çok. Rasûllerin kendilerini isbat ettikleri gibi, peygamberlerin mirasına sahip çıkanlar, çıkmak isteyenler, onların ümmetlerinin velâyetlerini devralacak olanlar, insanlara bu güveni vermek zorundadırlar. Maksatlarının Allah rızâsı olduğunu sözle değil; bilfiil yaşadıkları hayatlarıyla ortaya koymalıdırlar. Tebliğ faaliyetinde bulunanlar, ümmeti uyarma, müjdeleme ve korkutma görevini yüklenenler ücretlerini ümmetten almamalı, âlemlerin Rabbi olan Allah'tan almalıdırlar; Özellikle bu görevlerinin karşılığını. Rasûllerin mirası olan ümmet için çalışıp çabalama karşılığında dünyalık elde etmeyi istemek, aslında ahmaklıkların en büyüğüdür. Çünkü çok kıymetli bir şeyi yok pahasına satmaktır. Hatta Cennet satın alınabilecek şeyle tutup Cehennem satın alma ahmaklığıdır.
Meselenin âhiret yönü elbette daha önemlidir; fakat orayı Allah'a havale ederek, biz dünyevî açıdan değerlendiriyoruz. Çünkü öncelikle ümmetin bu insanlar karşısında ümitlerinin kaybolmamasını, onlara karşı güvenlerinin sarsılmamasını istiyoruz. Elindeki çok kıymetli bir şeyi ucuza satın almak isteyenlere karşı uyanık davranan bir çocuk kadar olsun, ümmete olan hizmetini dünyevî yönde bozdurup harcamasını isteyen nefsine, şeytana veya buna teşvik eden insanlara karşı müslüman uyanık olmalıdır.
Müslüman olmayan kitleler dahi liderlerinde bu özellikleri aramaktadır. Toplumun kendisine teveccühünü kötüye kullananları daha sonra sırtından attığını göz önüne alırsak, mü'minlerin âlimlerine ve az çok isim yapmışlarına büyük yükümlülükler düşmektedir. Bunların başında sade bir yaşantı gelmektedir. Müslüman toplumun genelinin üstünde bir yaşantıya sahip olan kişiler, asla emniyet ve itimat telkin edemeyeceklerdir. Peygamberler bunun en muazzam örnekleriydi. Hatta Allah Teâlâ onlardan bahsederken “kendi içlerinden birisi” ifadesini kullanmıştır. Bu, kendileri gibi bir insan, tanıdıkları birisi vs. diye tefsir edilse bile asıl anlamı; kendilerinden ayrı bir hayat yaşamayan, kendi hayat standartlarında, içini dışını bildikleri ve her yönüyle kendilerinden olan birisi, anlamındadır. 1336
İslâm ve Basit Çıkar Gözetmek
Bir insanın imanında samimi olduğunun, yalnızca Allah'ın rızâsını gözettiğinin en büyük göstergesi, basit çıkarlar peşinde koşmaması, ihlâslı, yani hâlis olarak Allah'ın rızâsı için çalışmasıdır. Her nimetin Allah’tan geldiğini kavramış, yalnızca O’nun rızâsını hedefleyen, O’ndan isteyen ve O’ndan korkan bir mü’min, elbette basit ve küçük bazı hesapların peşinde koşmayacaktır. Dolayısıyla yaptığı
1335] 36/Yâsin, 21
1336] Mehmed Göktaş, Gençlerle Tevhid Dersleri, s. 58-60
- 204 -
KUR’AN KAVRAMLARI
işlerde çıkar gözetip gözetmemek, bir insanın doğrudan imanıyla ilgilidir. Allah’ı ve âhireti kavramış olan bir insan, elbette bunların yanında basit çıkar hesaplarına itibar etmeyecek ve Kur’an’n fedâkârlık emri gereği kendi bencil hırslarını tatmin etmek için uğraşmayacaktır. Buna karşın Allah’ı ve âhireti kavrayamamış bir insanın bu büyük gerçekleri göremeyip basit ve ufak menfaatler peşinde koşması doğaldır. Son derece küçük bir dünyaya, son derece dar bir kafa yapısına sahip olacağı için, sürekli olarak “sahtekâr tüccar” tavrı ortaya koyacaktır.
Kur'an, mü'minlerin üstlendikleri iman görevinden hiçbir çıkar ummamaları gerektiğini sık sık hatırlatır. Tüm peygamber kıssalarında da, peygamberlerin üstlendikleri tebliğ ve cihad görevinden dolayı hiçbir “ücret/çıkar“ aramadıkları haber verilir. Yapılan hizmet karşılığında makam ve mevki beklentisinde olmak, mü'minlere değil; inkârcılara yakışan bir tavırdır. Nitekim Kur'an, Hz. Mûsâ'ya karşı Firavun'a yardım eden sihirbazların bu tür bir tavır içinde olduğunu vurgulayarak bu konuya dikkat çeker: “Sihirbazlar Firavun’a gelip dediler ki: ‘Eğer biz galip olursak, herhalde bize karşılık (armağan) var, değil mi?’ ‘Evet’ dedi. ‘(O zaman) Siz en yakın kılınanlardan olacaksınız.”1337 Allah’ın rızâsını gözeten kişi, sürekli olarak O’na ibâdet halinde olur. Basit çıkarlardan geçtiği için, dünya hayatının süsü onu etkilemez. Nitekim Kur’an, mü’minlerle beraber olmayı ve dünya hayatının süsünü âhirete tercih etmemeyi emretmektedir: “Sabah akşam Rablerine, sırf O’nun rızâsını dileyerek dua edenlerle birlikte candan sebat et. Dünya hayatının zînetini/süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini, bizi zikretmekten/anmaktan gâfil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme.” 1338
Burada çok önemli bir nokta vardır: İnsan dine yaklaşırken, “bu yapının/cemaatin içinde nasıl bir çıkar elde ederim?” gibi sapkın bir mantıkla değil; “nasıl Allah’a hakkıyla ibâdet/kulluk edebilirim, O’na itaat edip rızâsını kazanabilirim?” mantığıyla düşünmeli ve hareket etmelidir. Aksi bir tavır samimiyetsizlik, münâfıklık ve yahudileşme özelliği olur. Münâfık ve yahudi karakterli kişiler, dinin ancak kendi çıkarlarına uygun yönlerini kabul etmekte, diğer hükümlerini reddetmektedirler. 1339
Mü’minin hedefi, Allah’ın rızâsı, rahmeti ve cennetidir. Bunun dışında küçük dünyevî çıkarlar aramaz. Bu nedenle Allah mü’minleri tarif ederken “gerçekten biz onları, katıksızca (âhiretteki asıl) yurdu düşünüp anan ihlâs sahipleri kıldık”1340 demektedir. Gerçekten de ihlâs, yani hâlis, katıksız bir şekilde Allah rızâsını aramak, mü’mini mü’min yapan en önemli özelliktir. “De ki: ‘Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticâret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah’tan, O’nun Rasûlü’nden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah, fâsıklar topluluğuna hidâyet vermez.” 1341
Mü’minlerin bu konuda yaptıkları yanlış hareket, Cuma suresinde şöyle uyarılır: “Onlar, bir ticâret ve eğlence gördükleri zaman hemen dağılıp oraya giderler ve seni ayakta bırakırlar. De ki:’Allah’ın yanında bulunan, eğlenceden ve ticâretten daha yararlıdır.
1337] 7/A’râf, 113
1338] 18/Kehf, 28
1339] 24/Nûr, 47-49
1340] 38/Sâd, 46
1341] 9/Tevbe, 24
TİCÂRET
- 205 -
Zira Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.” 1342
Allah’ın Âyetlerini Satmak En Zararlı; Cihad ve İnfak da En Kârlı Bir Ticârettir
Kur’an’daki “ticâret” kavramından ve özellikle 2/Bakara, 16. ve 41. âyetinde geçen “alış-veriş” ve “satın alma” teriminden anlaşıldığına göre bu kavram, insanın işlediği iyilik ve kötülük sonuçlarına dayanan her türlü eylemini kapsamaktadır. Yani insanın tüm yaptığı işler, bir ticâret niteliğinde; özel ve genel yapısında kâr ve zarara elverişli birer eylemdir. İnsanın ortaya koyduğu her harekette, her sözde kâr-zarar söz konusudur. İnsan bazı eylemleriyle kendisini, hayatını, cenneti satın alabilir. İnsanın, canını ve malını fedâ ettiği durumlar da bu ticâret alanına girer. Çünkü bu durumlarda eylemler karşılıksız kalmaz. Karşılık, mü’minler için esas olarak âhirette verilecektir, ama bu veresiye satış da mü’mini psikolojik olarak daha dünyadayken bile rahatlatmaktadır.
Kur’ân-ı Kerim, “ticâret” kavramını, bildiğimiz alış-veriş anlamında kullandığı gibi, aynı zamanda Allah’la yapılacak mânevî ticâret için de kullanır. Allah Teâlâ, zâten kendisinin verdiği, dilediği zaman dilediği şekilde alabileceği emâneti olan mal ve mülkü,1343 nefsi/canı Cennet karşılığında mü’min kullarından satın almak ister. Bu ticâret, hem insanın Allah’la ilişkisi yönüyle çok büyük şeref, hem de büyük bir ihsandır; çok kârlı bir ticârettir.
Kur’ân-ı Kerim, münâfıkların hidâyeti verip dalâlet satın almalarını kazançlı olmayan zararlı bir ticâret1344 olarak vurgular. Allah, mü’minlerden mallarını ve canlarını Cennet karşılığı satın almak ister. Bu alış-verişte, Cennet peşin olarak gözle görülür şekilde ve acele verilmediği düşüncesiyle insanın şüpheye düşmesi çok yanlıştır. Çünkü güvenilir bir tüccardan çok daha fazla Allah’a güvenilmelidir. O el-Mü’mindir, kendisine güvenilendir. Mü’min de O’na iman edip güvenendir. O’ndan daha çok sözünü yerine getiren kim olabilir? Allah’la yapılan bu alış-veriş, gerçekten büyük kazanç olduğu için bu ticâreti yapanlar sevinmelidir.1345 Sadece cihad meydanına atılıp canlarını Allah’a Cennet karşılığı satanlar değil; aynı zamanda Kur’an’ı okuyup namazı ikame edenler ve infak edenler de Allah’la alış-veriş yapmış sayıldıklarından, zarara uğramayacak bir ticâret umabilirler.1346 Dünyevî ticâret, İlâhî kurallara uyulduğu takdirde meşrûdur, insanın hayrına ve faydasınadır, ama esas kazançlı ticâret, âhirete yatırım yapmaktır. İnsanı acı bir azaptan kurtaracak ticâret çok daha önemli ve hayırlıdır. Bu ticâretin temel şartı, güçlü bir iman, malla ve canla Allah yolunda cihad etmektir. Bu sermâyeler hazırlanınca günahlar bağışlanacak, büyük kurtuluş gerçekleşecek ve Cennetlerde güzel köşkler ihsan edilecektir. 1347
İnsan, şükrettiği oranda kazançlı çıkacaktır. “Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) arttıracağım”1348 diye vaad eden Rabbimiz, şükür ve her çeşit ibâdetin/
1342] 62/Cum’a, 11; Cavit Yalçın, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 123-129
1343] 3/Âl-i İmrân, 26
1344] 2/Bakara, 16
1345] 9/Tevbe, 111
1346] 35/Fâtır, 29
1347] 61/Saf, 10-12
1348] 14/İbrâhim, 7
- 206 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kulluğun hem dünyada ve hem de âhirette karşılığının verileceğini belirtir. Elbette kâmil bir mü’min, ibâdet ve tâatlerini bir karşılık, özellikle de dünyevî bir fayda için yapmaz; sadece Allah rızâsı için O’na itaat kasdıyla yapar. Ama insanı Allah’a yaklaştıran her ibâdetin esas karşılığı olarak ödüller âhirette verilecek olmasına rağmen, avans cinsinden dünyada da nice faydaları vardır. “...Kendiniz için önden (dünyada iken) ne iyilik hazırlarsanız Allah katında onu bulursunuz; hem de daha üstün ve mükâfatça daha büyük olmak üzere...”1349; “Kim Allah’tan korkar, takvâ sahibi olursa Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder. Ve ona beklemediği, ummadığı yerden rızık verir. Kim Allah’a güvenirse O, ona yeter.” 1350
Bunun aksi de sözkonusudur. Yani, ibâdetten İlâhî kurallara uymaktan gâfil olanlara âhiretteki büyük cezâ yanında dünyada da sıkıntılar, huzursuzluklar verilir. “Bunlar, iman edenler ve gönülleri Allah’ın zikriyle sükûnete/tatmîne erenlerdir. Bilin ki kalpler ancak Allah’ı zikretmekle, (O’na ibâdet etmekle) huzur bulur.”1351; “Kim de Beni zikredip anmaktan yüzçevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı (geçim sıkıntısı) olacak ve Biz onu, kıyâmet günü kör olarak haşredeceğiz.” 1352
Allah’a hakkıyla iman edip sâlih amel işleyen ve günlük işlerinde, ticâret ve her türlü alış-verişlerinde Allah’ın hudutlarına riâyet edenlere bereketler verilecektir, rızıkları arttırılacaktır. Bunun yanında sadece dünya kazancını düşünenler ise büyük mahrûmiyetlere de uğrayacaklardır. Bu konudaki Sünnetullah, gerçekten dikkat çekicidir: “Allah, (ibret için) bir ülkeyi örnek verdi: Bu ülke güvenli, huzurlu idi; ona rızkı her yerden bol bol gelirdi. Sonra onlar Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Allah da onlara, yaptıklarından ötürü açlık ve korku sıkıntısını tattırdı.” 1353
“Allah, mü’minlerden mallarını ve canlarını cennet karşılığında satın almıştır. Onlar, Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu, Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? O halde, O’nunla yapmış olduğunuz bu alış-verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.”1354; “Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticâreti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlü’ne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur.” 1355
Böylece hayatın tamamı, tüm alanlarında ve tüm mücâdelelerinde ya Allah’la; ya da şeytanla bir alış-veriş eylemine dönüşür. İnsan ne yaparsa, ne verirse mutlaka onun bir karşılığı vardır. Eğer sonuçlar iyi, yararlı ise, alış-veriş kâr; değilse zarar getir. Münâfıkların, yahûdileşenlerin, Bel’amların, din tüccarlarının, dini gerçekten sömüren, dinin sırtından geçinen satılık kalem ve dillerin, ne tür bir ticâret yaptıklarını bu konular ışığında anlayabiliriz. Onlar, hem dünyada hem de âhirette kendilerini zarara sokacak bir şeyi satın almışlardır. Yaptıkları ticâret, kendilerine umdukları kârı sağlamayacaktır. “İşte onlar, hidâyete karşılık
1349] 73/Müzzemmil, 20
1350] 65/Talâk, 2-3
1351] 13/Ra’d, 28
1352] 20/Tâhâ, 124
1353] 16/Nahl, 112
1354] 9/Tevbe, 111
1355] 61/Saf, 10-12
TİCÂRET
- 207 -
dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticâreti kazançlı olmamış ve kendileri de doğru yola girememişlerdir.”1356 Din tüccarları, hidâyeti verdiler, karşılığında dalâleti satın aldılar. Cenneti verdiler; cehennemi satın aldılar. İzzeti verip zilleti satın aldılar. Sonunda her iki dünyada da zararlı çıktılar.
Allah’la alış-veriş yapan, çok kârlı ticâreti seçenlere ne mutlu!
“İslâm’a uyarak yapılan ticâret de, ibâdettir. Müslümanlar yaptıkları ticâreti, piyasa kurallarına göre değil; İslâm kurallarına göre yapmalıdır.”
“Ticârete devam edin. Çünkü rızkın onda dokuzu ticârettedir.” 1357
“Hâriçten yiyecek maddesi getirip onu günün râyicine göre satışa arzeden, tamamını tasadduk etmiş gibidir.” 1358
“Bir malı, kusurunu söylemeden satmak, hiç kimseye helâl olmaz. Malın bu kusurunu bilene de, onu söylememek helâl olmaz.” 1359
“Ticârette yalan yemin, malın sürümünü temin ederse de kazancın bereketini giderir.” 1360
“İbâdet gibi, ticâret de hile kabul etmez.” 1361
“Ticarî hayat, kapitalistlerin elinde olursa, İslâmiyet câmilere ve vicdanlara hapsedilmiş demektir.”
“Ticâret bazı pınarlar gibidir, yollarını değiştirmeye kalkarsanız kururlar.”
“Müşteriyi gözünden keşf eder tâcir olan”
“Üç şey sürekli kalmaz; ticâretsiz mal, tartışmasız bilgi, cezasız saltanat.” 1362
“Nerede yumuşak huylu insanlar varsa orada ticâret vardır; nerede ticâret varsa orada insanlar yumuşak huylu olurlar.”
“Ticâret, uçan kuşa ne kadar benzer!”
“Bir insan ticârette kaldıkça masrafları ma’kul, süsü ölçülü olmalıdır.”
“Ticâret, sermayeleri boş ümit olanlar için değildir.”
“Ticâret ahlâkının en kuvvetli yaptırımı, halk terbiyesidir.”
“Mal, ticâretsiz döllenmez.”
“Alış-verişi kolay olan, alacağında müsâmaha gösterip borcunu kolayca ödeyenlere Allah rahmet etsin.”1363
“Alıcı ile satıcı, doğru söyleyip birbirine nasihat ettikleri zaman, alış-verişleri bereketlenir. Malın kusurunu gizleyip yalan söyledikleri zaman, alış-verişlerinin
1356] 2/Bakara, 16
1357] Hadis rivâyeti
1358] Hadis rivâyeti
1359] Hadis rivâyeti
1360] Hadis rivâyeti
1361] Hz. Ali r.a
1362] Şeyh Sâdi
1363] Hadis rivâyeti
- 208 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bereketi kalkar.” 1364
“Satıcıya teslim olan kimseden, fazla para almak haramdır.” 1365
“Kim çalışıp kazanmazsa ekmek parası;
Dostunun yüz karası, düşmanının maskarası.”
“Hatâdır âhiretten beklemek dünyada her hayrı,
Öbür dünya bu dünyadan değil, hem hiç değil ayrı!”
“Çoluk-çocuğum için alış-veriş ettiğim yerde ölmeyi, başka bir yerde ölmeye tercih ederim.“ 1366
“Sakın oturduğunuz yerde, ‘Allah’ım, rızkımı ver!’ deyip durmayın. Biliyorsunuz ki, gökten ne altın yağar, ne de gümüş.”
“Çarşı ve pazarlar, Allah’ın sofralarıdır. Oralara giden, bu sofralardan faydalanır.”1367
“Günahların öyleleri var ki, onları ancak maîşet uğrunda çekilen mihnetler/zahmetler mahveder.” 1368
“Fakire balık vereceğimize, balık tutmayı öğretelim daha iyi.”
“Materyalistlerin putlaştırdığı para, esir alınıp İslâmiyet’in hizmetine sokulmalı.”
“Bir işi iyi bilen, bildiği işten kâr eden, kâr ettiği işe ortak alan, kâr dağıtan dünyanın en büyük şirketini kurar.”
“Zemzem anonim şirketi deyip kanalizasyonla uğraşmaktansa; yağmur anonim şirketi deyip millete rahmet olmak daha iyidir.”
“Harama teslim olanların dünyası, hatta âhireti nasıl cennet olabilir?”
“Müslüman olsun, gâvur olsun fark etmez, başarılı firma kuranların hepsi İslâm prensipleriyle başarılı olmuştur. Firma batıran müslümanlar da gâvur prensipleriyle batmıştır.”
“Sağlam mal yapan ve ürettiği şey kaliteli olanlar, İslâm’a uyuyor demektir. Çürük mal imal eden, baştan savma iş yapan müslüman da olsa İslâm’a uymuyor.”
“Almanlar, Japonlar gibi ecnebîler, en kötü adamı en iyi şekilde çalıştırırken, müslümanlar da en iyi adamı en kötü şekilde çalıştırmakla meşgul.”
“Siz aradığınız nizamı bulmaya değil, kurmaya geldiniz.”
“Artık ‘ekonomik köleler’ vardır; bunların da hayat hakkı, efendilerinin iznine bağlıdır.”
“Para ve sermaye! Bu tâbirçok önemlidir. Her para sermaye değildir, sermaye
1364] Hadis rivâyeti
1365] Hadis rivâyeti
1366] Hz. Ömer (r.a.)
1367] Hadis rivâyeti
1368] Hadis rivâyeti
TİCÂRET
- 209 -
ise her zaman paraya hâkimdir, bu sebeple paralı kimseler de paralanır.
“Fabrika bacaları artık minâreleşsin, / Minârelerin rûhu fabrikalara geçsin!
Bir yanda motor sesi, öte yanda tekbir, / Göreceksin dinecek; dertler, ağrılar bir bir.”
“Müslümanlar sermayesiyle değil; ortak ettiği, ücret ve prim verdiği insanların sayısıyla övünmelidir.”
“Nice müslüman Allah için doğru olmazken, yahûdiler para için doğru oluyorlar ya da doğru gözüküyorlar.”
“Bilmem ki parada, malda ve makamda müslümanca davranamayan insan neye yarar?”
“Eğri terazi tutan, kısa metre kullanan, yalan söyleyen, ihtikâr ve hile yapan tüccarın vicdanı ‘para’dır, ‘kara’dır.”
“Para istemem!’ diyenlerin para için kavga ettikleri çok görülmüştür.”
“Parayı putlaştırmak ne kadar ifratsa, parayla alâkasının olmadığını zannetmek de o kadar tefrittir.”
“Ağılda oğlak doğunca, derede otu biter.”
“Kazanmaktan alınacak en büyük ders, kazanabileceğimizi öğrenmektir.”
“Hiçbir şeye sahip değilseniz, hiçbir şey kaybetmezsiniz.”
“Şerefsiz bir kazanç için kaybetmeyi kabul et.”
“Mal kaybeden bir şey kaybetmiştir. Şerefini kaybeden çok şey kaybetmiştir. Cesâret ve inancını kaybeden ise her şeyini kaybetmiştir.”
“Gerektiğinden çok kazanç getiren bir iş, ziyan eden bir iş kadar çabuk batmaya mahkûmdur.”
“Kayıp, yerine konulunca artık hiçbir şey kaybedilmemiş demektir.”
“Birçok kişi yün bulmaya gider, kırpılmış döner.”
“Küçük kıvılcımlardan büyük yangınlar çıkar.”
“Yanlış yola sapmak zarar getirir, derecesi ise ancak sonunda anlaşılır.”
“Müjde o kimseye ki, İslâm hidâyetine ulaşmış, geçimi yetecek kadar verilmiş ve buna kanaat etmiştir.” 1369
“Her gün bir melek: ‘Ey Âdemoğlu, sana yetecek kadar az varlık, seni azdıracak çoktan hayırlıdır’ diye seslenir.” 1370
“Şüpheli şeylerden sakın, insanların en âbidi olursun. Kanaatkâr ol, insanların en çok şükredeni sayılırsın. Kendin için sevdiğini başkaları için de sev ki, mü’min olursun.”1371
1369] Hadis-i Şerif Rivâyeti
1370] Hadis-i Şerif Rivâyeti
1371] Hadis-i Şerif Rivâyeti
- 210 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Bir şey bütün bütün elde edilmezse, tümüyle de elden kaçırılmaz.”
“Kanaatten nasibi olmayanı dünya malı nasıl zengin eder?”
“Kanaat, tükenmeyen hazinedir.”
“Kanaatten hiç kimse ölmedi, hırsla da hiç kimse pâdişah olmadı.”
“Elün vârınan eyle kanaat / Şükür kıl itme devrândan şikâyet.”
“Bizi yalnız kanaatler mutlu eder.”
“Yeryüzünde ıstırapların çoğu, aza kanaat etmemekten doğar.”
“Dünya, âhiretin tarlasıdır.”1372
“Ebedî olan âhirete inandığı halde bütün mesâisini aldatıcı olan dünyalık için harcayanlara alabildiğine şaşarım.”
“Geçim kaynağı için çalışmasına veya ticâretine haram karıştıranlara şunu hatırlatmak gerekir: ‘Kendisine isyan ettiğin hallerde bile rızkını kesmeyen Allah Teâlâ, kendisine itaat ettiğinde mi rızkını vermeyip kesecek?”
“Önünüzde çok zor ve güç bir yokuş var. Ancak yükü hafif olanlar onu aşabilecektir.”
“Dünya derin bir denizdir. Çok kimse burada boğulmuştur. Bu deryada boğulmaktan kurtulmak için gemin takvâ, yatağın iman, yelkenin Allah’a tevekkül olsun ki, batmaktan kurtulabilesin. Yoksa kurtuluş zordur.”
“Dünyayı kendinize efendi edinmeyin ki, o da sizi kendisine köle etmesin. Servetinizi kaybolmayacak yerde toplayın.”
“Hasta adam, hastalığı sebebiyle yemeğin tadını alamadığı gibi, dünya malına meyleden de dünya sevgisi sebebiyle ibâdetlerin tadını alıp zevkine varamaz.”
“Dünya, bir cîfedir. Ondan bir şey isteyen, köpeklerle dalaşmaya dayanıklı olmalı.”1373
“Biz öyle kimselere yetiştik ki, onlara göre dünya, sahibine iâde edilmek üzere emanet edilmiş bir şey idi. Kolayca ve hafifçe âhirete göçmeleri de bundandı.”1374
“Dünyanın lezzetini, zevkini, saâdetini, rahatını isterseniz, meşrû dairedeki keyifle yetinin. O, keyfe kâfidir.”
“Şu dünya; imtihan meydanıdır ve hizmet yeridir; lezzet, ücret ve mükâfat yeri değildir.”
“Dünya, kâmil mü’minin kıymetsiz oyuncağı, gâfillerin değersiz salıncağıdır.”
“Dünya, ‘bir gün’ gibi çabucak geçecek, Kur’an’ın ‘yarın’ dediği gün uyanacak, ‘dünya’ için ‘dün ya!’ diyeceksin.”
“Dünya malı, sana oyuncak olarak verilmişken, oyuncak seni oynuyor!”
1372] Hadis-i Şerif Rivâyeti
1373] Hz. Ali
1374] Hasan-ı Basrî
TİCÂRET
- 211 -
“Bütün dünya bir oyun sahnesidir. Kadın erkek bütün insanlar da sadece oyuncular. Her birinin giriş ve çıkış zamanları vardır.”
“Kabrin arkası için çalışın. Hakiki saâdet ve lezzet oradadır.”
“Dünya bir tahteravallidir.”
“Kim dünyaya evlenme teklifinde bulunursa, dünya ondan mehir bedeli olarak, dinini ister.”
“Dünyanın karakteri, önce yaldızlı şeylerle aldatıp sonra helâk etmektir. O, kendini beğendirmek için süslenip püslenen, evlendikten sonra da kocasını öldüren bir kadına benzer.”
“Kişi bu dünyaya tenezzül etti mi, bala kapılmış sineğe döner.”
“Dünya malı çok olanın, aldanma dünyasına.
Dünya benim diyenin, gittik dün yasına.”
“Kısmetindir gezdiren yer yer seni, / Göğe çıksan, âkıbet yer yer seni.”
“Sen ister boynuna ip tak, diler cevherli kordon tak,
Bu dünyadan nasîbin en nihayet bir avuç toprak.”
“Bunca varlık var iken bitmez gönül darlığı.”
“Bazıları ‘dünyada mekân, âhirette iman’ der; ama doğrusu şöyle olmalı: ‘Dünyada sağlam iman, Âhirette cennet gibi mekân.”
“Dünya terzi dükkânı, ölçüyü veren gider.”
“Kim dünyaya mâlik olursa yorgun düşer, kim dünyayı severse ona kul olur, dünyanın azı yeter, çoğu da zengin yapmaz.”
“Âhirette mü’mini bekleyen nimetler, güzellikler yanında, dünya hayatı ne kadar güzel ve şâşaalı bile olsa, zindan gibi kalmaktadır.”
“Ey insan! Dünyaya kalıbınla sahip ol; fakat kalbini ve himmetini ondan ayır.” 1375
“Mü’min, dünyada, doktoru yanında olan bir hastaya benzer. Doktoru, ona faydalı olanı ve olmayanı bilir. Hasta kendisine zararlı bir şeyi isterse ona engel olur. Mü’minin hali de buna benzer. O, birçok şeyi arzu eder; ama imanı, ona zararlı olan şeylere mâni olur. Ölünceye kadar, bu böyle sürer gider.” 1376
“Müslümanlar arasında nerede ve ne zaman tartışma çıkarsa, bilin ki işin içinde servet, şöhret veya şehvet, yani para, makam veya kadın vardır. Ya bunlardan biri veya birkaçı. Kavganın sebebi bilindiğine göre tedâvisi kolaydır. Bize verilen her şeyin emânet olduğunu ve bunlarla sınava çekildiğimiz şuuru. Müslüman olduğumuzu hiçbir zaman unutmamak ve Allah’ın bize devamlı gördüğü şuurunda yaşamak.”
“Çarşıyı pazarı müslümanlaştırmadan, İslâm’ı çevreye hâkim kılmak mümkün
1375] Abdullah bin Ömer
1376] Selmân-ı Fârisî
- 212 -
KUR’AN KAVRAMLARI
değildir.”
“Müslüman ve para; bu ikisi, birbirini tamamladığı gün, süper güçler yer değiştirecek, gerçek süper güç hâkim olacaktır.”
“Paraya hâkim ol(a)mayan müslümanıın dünyası da, büyük ihtimalle âhireti de cehennem olacaktır.”
“İslâm’da ruhbanlık yoktur. Muâmelâtı tatbik etmek farzdır. Bu öyle bir farzdır ki, müslümanların çoğunun haberi bile yoktur. Bilinmeyen günahlara tevbe edilmediği için, en büyük günahlar da bunlardır.”
“Bir müslümanın yediği, içtiği, giydiği haram olursa, onun ibâdeti ve duâsı nasıl kabul olur?”
“Her işini para ile görüp paraya düşman olan müslümanlar; konforlu hayat yaşayıp ‘dünya sevgisi hataların başıdır’ diyenler; sermâye biriktirip bankayla iş görüp kapitalizme düşman olanlar; kapitalistler gibi yaşayıp sosyalizmin gelmesini istemeyenler tezat içindedir.”
“Hapse girmemek için T.C. kanunlarına gösterilen gayret kadar, Cehenneme girmemek için Allah’ın kanunlarına uyulsa, dünyamız da, âhiretimiz de cennete dönüşecektir. Üniversite sınavına hazırlanan bir genç kadar âhirette Cennet kazanmak için dünya imtihanına özen göstersek Cennetin bütün kapıları bize açılır. Dünya huzuru da avans olur.”
“Helâl-haram gözetmeden para kazanan ehl-i dünyadır, laiktir, kapitalisttir. Haramdan kaçan, helâl kazanç sağlayan ise ehl-i diyânettir, mü’mindir, mübârektir. Karun gibi, Firavun gibi, yahûdiler gibi zengin olmak, dini satıp dünyayı da mezara kadar sırtlamaktır. Her yolcu, bir şeyler götürür. Âhirete giden de sevaptan, günahtan başka bir şey götüremez.”
“Kedi, karnını doyurdumu, sıcak bir yer buldumu, başka şeye gerek duymaz, kürküne sarılır ve yan gelip yatar. İnsana en iyi elbiseler giydirsek, karnını doyursak, cebini de doldursak, kaloriferli köşkte bile rahat etmeyebilir. Çünkü beyin midesi İslâmî ilimler, kalp midesi ise iman ve ibâdet ister, bunlar olmadan da tam bir huzur bulamaz. Beynini bilginin çöplüğüne, kalbini seks panayırına çevirenler, her türlü imkân içinde huzursuz olup, bunalıma düşebilir. İşin bir de âhiret cephesi var. Dünya âhiretin tarlası olduğuna göre, burada ne ekersen orada onu biçeceksin.”
TİCÂRET
- 213 -
Ticâret Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- “Ticâret” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 9 Yerde): 2/Bakara, 16, 282; 4/Nisâ, 29; 9/Tevbe, 24; 24/Nûr, 37; 35/Fâtır, 29; 61/Saff, 10; 62/Cum’a, 11, 11; 2/Bakara, 9, 44, 48, 48, 54, 54, 57.
B- Alış-Veriş Anlamındaki “Bey’ “ ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerîmeler (Toplam 14 Yerde): 2/Bakara, 254, 275, 275, 282; 9/Tevbe, 111, 111; 14/İbrâhim, 31, 37; 48/Fetih, 10, 10, 18; 60/Mümtehıne, 12, 12; 62/Cum’a, 9.
C- Satın Almak Anlamındaki “Şerâ” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerîmeler (Toplam 25 Yerde): 2/Bakara, 16, 41, 79, 86, 90, 102, 102, 174, 175, 207; 3/Âl-i İmrân, 77, 177, 187, 187, 199; 4/Nisâ, 44, 74; 5/Mâide, 44, 106; 9/Tevbe, 9, 111; 12/Yûsuf, 20, 21; 16/Nahl, 95; 31/Lokman, 6.
D- Allah’ın Âyetlerini Ucuz Para Karşılığında Satmak Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler: 2/Bakara, 41, 174-176; 3/Âl-i İmran, 199; 5/Mâide, 44; 6/En’am, 90; 7/A’râf, 169, 175-176; 9/Tevbe, 34; 10/Yûnus, 72: 11/Hûd, 29, 50-51, 88; 12/Yûsuf, 104; 25/Furkan, 57; 26/Şuarâ, 109, 110, 127, 145, 164, 180; 34/Sebe’, 47; 36/Yâsin, 21; 38/Sâd, 86; 42/Şûrâ, 23; 52/Tûr, 40; 68/Kalem, 46.
Ticâret Konusuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 1, s. 103-108
2. Günlük Hayatımızda Helâller Haramlar, Hayreddin Karaman,
3. Günümüzün Meseleleri, Faiz – Ticâret, İsmail Mutlu, Yeni Asya Gaz. Neş.
4. Ticâret Dünyası ve Sosyo-Ekonomik İlişkiler, S. Sırrı Şenuslu, Nehir Y.
5. İslâm’da Ticâret Prensipleri, M. Cevat Akşit, Gâye Vakfı, İst. 2001
6. İslâm’da Ticâret Hukuku, Abdülkerim Polat, Sabah Gaz. Kültür Y. İst. 1977
1. Delilleriyle Ticâret ve İktisat İlmihali, Hamdi Döndüren, Erkam Y.
7. Ticâret Bilgisi, Heyet, Tutibay Y.
8. Ticâret Dünyasında Başarının Sırları, Marc H. Mc Cormack, İnkılâp Kit. Y.
9. Ticâret Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu, Remzi Kitabevi Y.
10. Ticarî Terimler Sözlüğü, Heyet, İGEME Y.
11. Ticâret Hukukunun Temel Kavramları, Sami Karahan, Mimozo Bas. Yay.
12. Ticari Hayat, Ömer Öngüt, Hakikat Neşriyat
13. Ticâret Hukuku, Oğuz İmregün, Anadolu Üniv. Açık Öğr. Fak. Y.
14. İslâm’da Tüketici Hakları, Hüseyin Arslan, T. Diyanet Vakfı Y. Ank. 1994
15. Alış-Verişte Vâde Farkı ve Kâr Haddi, Hayreddin Karaman, İlmî Neşriyat
16. İslâm’da Mal ve İdare, Hasan Tahsin Feyizli, Kültür Bas. Yay. Birliği
17. İslâm Hukukunda Mülkiyet Hakkı ve Servet Dağılımı, Fahri Demir, D.İ.B. Y.
18. İslâm İcra ve İflas Hukuku, Fahrettin Attar, Marm. Üniv. İlâhiyat Fak. Vakfı Y.
19. Alış-veriş: Hamdi Döndüren, Akif Köten, Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 1, s. 103-108
20. Zenginlere ve Zengin Olmak İsteyenlere, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. İst. 1993
21. Fakirler ve Zenginler vehbi Karakaş, Timaş Y. İst. 1993
22. Zenginler, Yoksullar ve Robotlar, Deniz Can Saner, Birleşim Y. İst. 1993
23. Neden Bu Kadar Fakirler, Abdullah Arslan, Akademi Y. İst. 1989
24. Hayatın Pahalılanmasını Nasıl Engelleyebiliriz? Birlik Y. Ank. 1979
25. Niçin Yoksuluz? Birlik Yayıncılık, Ank.
26. Ulusların Yeni Zenginliği, Guy Sorman, Afa Y.
27. TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. Fakir: Osman Eskicioğlu, c. 12, s. 129-131; Fakr: Süleyman Uludağ, c. 12, s. 132-134; İsraf: Cengiz Kallek, c. 23, s. 179-180; Kanaat: Mustafa Çağrıcı, c. 24, s. 289-290
28. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. Fakirlik: Hamdi Döndüren, c. 2, s. 141-143 el-Ğanî: M. Sait Şimşek, c. 2, s. 212-213; (Kanaat: Zübeyir Tekkeşin) c. 3, s. 297-298; Tevekkül c. 6, s. 211; Zenginlik: Arif Köten, c. 6, s. 448 ?Miskin, Zühd? İsraf?, Müsrif? Cimrilik? Cömertlik? Mal?
29. İslâm Nizamı, A. Rıza Demircan, Eymen Y. c. 3, s. 131-163
30. Delilleriyle Ticâret ve İktisat İlmihali, Hamdi Döndüren, Erkam Y.
31. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. İst. 2000, Kanaat: 333-336, Mal: 381-382
- 214 -
KUR’AN KAVRAMLARI
32. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. Fakr: c. 6, s. 150-162 Kanaat:
33. İslâm’ın İktisadî Görüşü, Sabahaddin Zaim, Yeni Asya Y. İst. 1981
34. İslâm ve Ekonomik Hayat, Ahmet Tabakoğlu, D.İ.B. Y. İst. 1987
35. İslâm’a Göre Banka ve Sigorta, Hayreddin Karaman, Nesil Y. 3. Bs. İst. 1992
36. İslâm’da Para, Ahmed el-Hasenî, Çev. Âdem Esen, İz Y. İst. 1996
37. İdeal Ekonomik Politikası, Abdurrahman Maliki, Ta-ha Y.
38. Müslüman ve Para, Hekimoğlu İsmail, Timaş Y. 7. bs. İst. 1996
39. Para, Faiz ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1987
40. İktisat Penceresinden İslâm, Ferit Yücel, Şahsi Y. İst. 1979
41. Herkes İçin Ekonomi, George Soule, Gerson Antell, Çev. Nejat Muallimoğlu, Avcıol Basım Yayın
42. İnfak (Allah Yolunda Harcama) veysel Özcan, Mirfak Y.
43. Çalışma Hayatı ve İslâm, Yunus Vehbi Yavuz, Tuğra Neşriyat, İst. 1992
44. İslâm’da İşçi-İşveren Münâsebetleri, Hayreddin Karaman, Marifet Y.İst. 1981
45. İslâm Hukukunda Mülkiyet Hakkı ve Servet Dağılımı, Fahri Demir, D.İ.B. Y. Ank. 1988
46. Çağdaş Ekonomik Problemlere İslâmî Yaklaşımlar, Hamdi Döndüren, İklim Y. İst. 1988
47. İktisat, Siyaset ve Din, Mustafa Özel, Yeni Şafak, İst. 1995
48. Amerikan Yüzyılının Sonu, Mustafa Özel, İz Y. İst. 1993
49. Aksiyon, Ahlâk, Ekonomi, Zübeyir Yetik, Çığır Y. İst. 1975
50. Ekonomi Bir Din midir, Zübeyir Yetik, Beyan Y. İst. 1991
51. Sınıfsız Dünya, Saadettin Elibol, Dergâh Y. İst. 1978
52. Gazâlî’nin İktisat Felsefesi, Sabri Orman, İnsan Y. İst. 1984
53. Alış-verişte Vâde Farkı ve Kâr Haddi, Heyet, İlmî Neşriyat
54. İktisadî Kalkınma ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat
55. Türkiye’de Zekât Potansiyeli, Heyet, İlmî Neşriyat
56. İşçi İşveren Münasebetleri, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1990
57. Toplumların Çöküşünde Rüşvet, Seyyid Hüseyin el-Attas, Çev. Cevdet Cerit, Pınar Y. İst. 1988
58. Sosyal Siyaset Açısından İslâm’da Ücret, Âdem Esen, T. Diyanet Vakfı Y. 2. Bs. Ank. 1995
59. Ekonomik Adâletin Temelleri, Muhammed Nuveyhi, Beyan Y. 2. Bs. İst. 1984
60. Tüketim Köleliği, Ivan İllich, Çev. Mesut Karaşahan, Pınar Y. İst. 1990
61. Küreselleşen Dünyada Özgür Birey, Zengin Toplum, Mehmet Traş, Birey Y. İst. 2003
62. Türkiye’de Kapitalizmin Gelişmesi ve Sosyal Sınıflar, Ali Gevgilili, Bağlam Y. İst. 2. Bsk, 1989
63. Ana Hatlarıyla İslâm Ekonomisi, Servet Armağan, Timaş Y.
64. Çağdaş Ekonomik Doktrinler ve İslâm, İ. M. İsmail, Boğaziçi Y.
65. Çalışma Hayatı ve İslâm, Yunus Vehbi Yavuz, Tuğra Y.
66. Ekonomiye Değinmeler, Zübeyir Yetik, Akabe Y.
67. El-Hisbe, İbn Teymiyye, İnsan Y.
68. Hz. Muhammed’in Getirdiği Ekonomik Düzen, Sadık Yılma, Yeni Ufuklar Neşriyat
69. Hz. Peygamber Döneminde Devlet ve Piyasa, Cengiz Kellek, Bilim ve Sanat Vakfı Y.
70. Hz. Ömer Döneminde Ekonomik Yapı, İrfan Mahmud Rânâ, Bir Y.
71. İktisat Bilinci, Hekimoğlu İsmail, Denge Y. İst. 1996
72. İktisat, Kâzım Güleçyüz, Nesil Basım Yayın
73. İktisat Risaleleri, Mustafa Özel, İz Y.
74. İslâm Devlet Bütçesi, Celâl Yeniçeri, Şamil Y.
75. İslâm Ekonomi Sistemi, Muhammed Bakır Sadr, Rehber Y.
76. İslâm Ekonomisi Sistemi, M. Ömer Çapra, Fikir Y.
77. İslâm Ekonomi Düşüncesi, Sıddıkî, Bir Y.
78. İslâm Ekonomi Toplumunun Kuruluşu, Muhammed Abdülmennan, Fikir Y.
79. İslâm Ekonomisi (Teori ve Pratik), M. A. Mannan, Fikir Y.
TİCÂRET
- 215 -
80. İslâm Ekonomisi ve Sosyal Güvenlik Sistemi, Faruk Yılmaz, Marifet Y.
81. İslâm Ekonomisinde Finansman Meseleleri, Heyet, Ensar Neşriyat
82. İslâm Ekonomisinde Gelir ve Sermaye, M. Sabri Erdoğdu, Sebil Y.
83. İslâm Ekonomisinde Tasarruf ve Ekonomik Gelişme, M. Sabri Erdoğdu, Sebil Y./Marm. Ü. İl. FkV.Y.
84. İslâm Ekonomisinin Temel Meseleleri, M. Ekrem Han, Kayıhan Y.
85. İslâm İktisadında Helâl Kazanç, İmam Muhammed Şeybani, Seha Neşriyat
86. İslâm İktisadının Esasları, Celâl Yeniçeri, Şamil Y.
87. İslâm İktisat ve Metodolojisi, Yusuf Mısri, Birleşik Yayıncılık İst.
88. İslâm İktisat Tarihine Giriş, Abdulaziz Durî, Endülüs Y. İst. 1991
89. İslâm’da İktisadî Nizamı, Ömer Çapra, Çev. Hulûsi Yavuz, Sebil Y.
90. İslâm Şirketler Hukuku (Emek-Sermaye Şirketi), Osman Şekerci, Marifet Y.
91. İslâm ve Çağdaş Ekonomik Konular, M. A. Mannan, Fikir Y. İst. 1984
92. İslâm ve Çağdaş Ekonomik Doktrinler, Muhammed İsmail, çev. Cemal Karaağaçlı, Serda, Yeni Neşr.
93. İslâm Ekonomisinin Strüktürü, Sezai Karakoç, Diriliş Y.
94. İslâm’da Ekonomik ve Sosyal Düşüncenin Çağdaş Görünümü, Heyet, Düşünce Y. İst. 1978
95. İslâm Devletinde Malî Yapı, S. A. Sıddıkî, Çev. Rasim Özdenören, Fikir Y. 2. bs. İst. 1980
96. İslâm ve Ekonomik Hayat, Ahmet Tabakoğlu, D.İ.B. Y.
97. İslâm ve İktisadi Ekoller, M. Bakır es-Sadr, Akademi Y. İst. 1991
98. İslâm ve Mülkiyet, Mahmud Talegani, Yöneliş Y.
99. İslâm’da Tüketici Hakları, Hüseyin Arslan, T. Diyanet Vakfı Y.
100. İslâmî Yaklaşımlar, Hamdi Döndüren, Kültür Basın Yay. Birliği
101. İslâmî Açıdan Borsa, Heyet, Ensar Neşriyat
102. İslâmî İktisadın Felsefesi, Murtaza Mutahhari, İnsan Y.
103. İslâm İktisadında Narh, Davut Aydüz, Işık Y. x
104. İslâm’da İktisat Anlayışımız, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y. 2. bs. Malatya, 1994
105. Çağdaş İktisadi Sistemleri, Beşir Hamitoğulları, Savaş Y.
106. Adil Ekonomik Düzen, Necmettin Erbakan, Ank. 1991
107. Modern İktisat ve İslâm, Sabahaddin Zaim, MTTB Basın-Yayın Md. Neşr. 3. bsk. İst. 1969
108. Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi, Yahya S. Tezel, Tarif Vakfı Yurt Y.
109. Türkiye’de Ekonomi Politikaları ve İşsizlik Meselesi, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y.
110. Türkiye’de Özel Finans Kurumları ve İslâm Bankacılığı, İsmail Özsoy, Timaş Y. İst. 1987
111. Türkiye’de Ekonomik Güçlükler ve Çözüm Yolları, Emin Çarıkçı, Adım Y.
112. Türkiye’de Enflasyonla Mücâdele, Tuncay Artun, Tekin Y.
113. Türkiye’de Özelleştirme, Cevat Karataş, Ziya Öniş, Yeni Yüzyıl Kitaplığı Y.
114. Darbelerin Ekonomisi, Mehmet Altan, Afa Y. İst. 1990
115. Yabancı Sermaye, Komisyon, TÜGİAD Y.
116. Toplum Suskun, Sermaye Serbest, Heyet, Bireşim Y.
117. Ekonomi ve Ahlâk, N. Haydar Nakvî, İnsan Y. İst. 1985
118. Tüketim Virüsü, Mustafa Karaalioğlu, Yeni Şafak Y. İst. 1995
119. Ekonomik Çözüm, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y. İst. 1991
120. Risk Sermayesi, Özel Finans Kurumları ve Para Vakıfları, Murat Çizakça, İlmî Neşriyat
121. Türkiye’de Zekât Potansiyeli, Heyet, İlmî Neşriyat
122. Reklâm Dünyasının İçyüzü, Jim Ring, Milliyet Gazetesi Y.
123. Reklâm Bize Sırıtan Bir Leştir, Oliviero Toscani, Milliyet Gazetesi Y.
124. Parasal Bunalımlar ve Uluslar arası Reform, İsmail Şengün, T. Ekonomi Kurumu Y.
125. Türkiye’de Ekonomi Politikaları ve İşsizlik Meselesi, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y.
126. Bireysel Yatırım Araçları, Mehmet Çavaş, İletişim Y.
127. Tarikat Sermayesinin Yükselişi, Faik Bulut, Öteki Y.
- 216 -
KUR’AN KAVRAMLARI
128. Faiz, Ebu’l-A’lâ Mevdûdî, Çev. M. Hasan Beşer, Hilâl Y. İst. 1966
129. Faiz, Seyyid Kutup, Çev. Cafer Tayyar, İslâmoğlu Y.
130. Faiz, Mehmet Zahid Kotku, Seha Neşriyat
131. Faiz ve Problemleri, İsmail Özsoy, Nil A.Ş. Y.
132. Faizsiz Bankacılık ve Kalkınma, Cihangir Akın, Kayıhan Y.
133. Faizsiz Yeni Bir Banka Modeli, Heyet, İlmî Neşriyat İSAV, İst. 1987
134. Türkiye’de Dünyada Faizsiz Bankacılık ve Hesap Sistemleri, Mustafa Uçar, Fey Vakfı Y.
135. Faiz Politikalarının Enflasyon Üzerindeki Etkileri ve Türkiye, Muhammed Akdiş, Yimder Y.
136. İslâm’da Faiz Meselesine Yeni Bir Bakış, Süleyman Uludağ, Dergâh Y. İst. 1988
137. Alternatif Faizsiz Banka, Süleyman Karagülle, İz Y. İst. 1991
138. Teşvik Kredileri ve Faiz, Ali Özek, İlmî Neşriyat
139. Tefsîr-i Âyeti’r Ribâ, Seyyid Kutup, İslâmoğlu Y.
140. İslâm’a Göre Faizsiz Banka, Kalkınma ve Sigorta, M. Ahmet Zerkâ, Kalem Y.
141. Türkiye’de Faiz Politikaları, Adnan Büyükdeniz, Bilim ve Sanat Vakfı Y.
142. Türkiye’de Serbest Faiz Politikası, Tuncay Artun, Tekin Y.
143. Para, Faiz ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1987
144. Para, John Kenneth Galbraith, Altın Kit. Y.
145. Para Bulma ve Yatırım, Ali Sait Yüksel, Beta Basım Yayım
146. Para ve Banka, Halil Dirimtekin, Anad. Üniv. A. Öğr. Fak. Y.
147. Finansal Kurumlar ve Piyasalar, Mustafa Çıkrıkçı, Derya Kitabevi Y.
148. Finsal Kurumlar, Güven Sevil, Anad. Üniv. A. Öğr. Fak. Y.
149. Finansal Teknikler, Ali Ceylan, Ekin Kit. Y.
150. Finansal Yönetim, Niyazi Berk, Türkmen Kitabevi Y.
151. Dünyada ve Türkiye’de Yatırım Fonları, Gürman Tevfik, T. İş Bankası Y.
152. 100 Soruda Para ve Para Politikası, Sadun Aren, Gerçek Y.
153. Akdeniz Dünyasında Para, Fiyatlar ve Medeniyet, Carlo M. Cipollo, Bağlam Y.
154. Kriz Ekonomisi, M. İlker Parasız, Ezgi Kitabevi Y.
155. Uluslararası Ekonomik Kuruluşlar, S. Rıdvan Karluk, Tütünbank Y.
156. Dünya Ekonomisi ve Uluslararası Ekonomik İlişkiler, Tuba Ongun, Evrim Y.
157. Döviz Ekonomisi, Emin Ertürk, Der Y.
158. Altın, Nedim Şener, Dünya Y.
159. Altın, İstanbul Altın Borsası ve Dünyadaki Örnekler, Nedim Şener, Dünya Y.
160. Sınıf Açısından Azgelişmişlik, Yves Lacoste, Göçebe Y.
161. Tek Pazardan Ekonomik ve Parasal Birliğe Avrupa Birliğinin Yetkileri, Komisyoın, İKV Y.
162. Türkiye Avrupa Ekonomik Topluluğu Ortaklığı (Anlaşmalar), Tevfik Saraçoğlu, Akbank Y.
163. Borç Tuzağı ve Ekonomik Sömürü Odakları, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y.
164. Borçlar Hukuku, Safa Reisoğlu, Beta Basım Yayın
165. Borçlar Hukuku (Özel Borç İlişkileri) 1-2, Haluk Tandoğan, Evrim Y.
166. Borçlar Kanunu, Esat Şener, Seçkin Y.
167. Bozuk Düzenin Terazisi ve Şuayb (a.s.), Cengiz Duman, Haksöz 37, Nisan 94
UNUTMA / NİSYÂN
- 217 -
Kavram no 183
İmtihan 13
Görevlerimiz 45
Bk. Zikir
UNUTMA / NİSYÂN
• Nisyân/Unutma; Anlam ve Mâhiyeti
• Unutkanlık ve Şeytan
• Kur’an-ı Kerim’de Nisyan/Unutma Kavramı
• Unutmak, Sorumluluğu Düşürür mü?
• Kur’an’da Unutkanlık Tedavisi
• Hadis-i Şeriflerde Nisyân/Unutma Kavramı ve Unutkanlığın Tedavisi
• Hâfıza/Bellek ve Geliştirme Teknikleri
• Unutma ve İlgi, Dikkat, Tekrar İlişkisi
• Unutma ve Zikir, Tezekkür, Duâ İlişkisi
• Gaflet, Sehv, Sehv Secdesi
“Biz, bir âyeti nesh eder (yürürlükten kaldırır) veya onu unutturursak (ertelersek), mutlaka daha iyisini veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki, Allah her şeye kadirdir.” 1377
Nisyân/Unutma; Anlam ve Mâhiyeti
Nisyân, Arapça bir kelime olup unutma anlamındadır. Nisyân/unutma: hatırlama ve ezberin zıddı anlamına gelmektedir. Kur’an’da da bu anlamın yanında, şu mânâlar için de kullanılır: Yeni bir çabayı gerektirecek şekilde bir şeyin kalpten ve bellekten kaybolması veya insanın, ya düşünce zayıflığından veya gaflet ve kasıttan dolayı kendisine emânet bırakılan bir şeyi unutuluncaya kadar terk edip anmaması, ihmal etmesi.
Hatırlamanın insan hayatında önemli yeri vardır. Çünkü hatırlamamız, önceki tecrübelerimizden oluştuğu için, gelecekte önümüze çıkacak problemlerimizi, zihnimizin geçmişte edindiği bu engin deneyimleri sâyesinde çözebiliriz. Hatırlamanın birçok faydasının yanında, Kur’an vâsıtasıyla geçmiş ümmetlerin başına gelen felâketleri, hesap günü ve cehennem gibi çetin merhaleleri hatırlayarak iyi ve hayırlı işlere yönelmemizde etkin bir rol oynamaktadır. Bundan dolayı hatırlama, insanı iyiye yönlendirmede azımsanamayacak kadar büyük bir öneme sahiptir. Kur’an, birçok âyetin bitim noktasında, ibâdete teşvik etmek amacına yönelik olarak, kişiyi Allah’ın verdiği nimetleri ve gönderdiği hidâyeti hatırlamaya dâvet etmektedir.
Genellikle hatırlama gücünün bir zaafı olarak meselelere önem vermemekten ve biyolojik yıpranmadan dolayı meydana gelen hata ve unutkanlığın, biyolojik izahı şöyle yapılmaktadır: İnsan organizmasının en önemli bölümünü teşkil eden beyin, 18 yaşına kadar gelişimini tamamlamaktadır. Bu yaşta beyin,
1377] 2/Bakara, 106
- 218 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yaklaşık olarak 10-11 milyar sinir hücresine sahip olup tabiatın en mükemmel ve en karmaşık yapısı halinde kafatasımız içinde yerleşik bir halde bulunmaktadır. Bu yaştan sonra, beyin ihtiyarlamaya, eskimeye başlar. İnsandaki düşünme kabiliyetini sağlayan ve insanın çevresine uyumunu temin eden beyin hücreleri, bir daha yerine gelmemek üzere giderek eksilmeye başlar. İnsan zekâsı, 20 yaşını geçtiğinde 16; 80 yaşını geçtiğinde ise 12 yaş düzeyine inmektedir. “Kimi uzun ömür ile yaşatırsak, yaradılışını tersine çevirip değiştiririz. Hâlâ akletmezler mi?”1378 âyeti, insanın bu biyolojik yıpranmasına işaret etmektedir. İslâm hukuku kişideki fıtrat kanunlarını göz önüne alarak 70 yaştan sonrasını ateh (bunama) yaşı olarak kabul etmektedir. (Ateh, kişide meydana gelen aklın bozulmasını, hâfızanın zayıflamasını gerektiren bir âfettir. Bu zaafa uğrayanın bazı sözleri akıllılara, bazıları da deli sözlerine benzer. Bu yüzden ma’tûh, idrâki zarara uğrayan, sözleri karmakarışık, tedbiri bozuk olan biri olarak tarif edilir.) Ateh yaşı olan 70’e varanın, karînelere (söz ve davranışlarına) bakılarak ateh devresinde olduğu tesbit edildiğinde -ehliyeti tamamıyla zaafa uğrayacağı gerekçesiyle- temyiz kabiliyetini hâiz bir çocuk gibi muâmeleye tâbi tutulmaktadır. İslâm hukuku bu devrede kanunî bir hak olarak kendisine bir vasî tayin etmeyi hükme bağlamaktadır. Bu durumda olan kişinin mahrum kaldığı hak ve vazifelerle, sahip olduğu hak ve vazifeler, mümeyyiz bir çocuğun hak ve görevleri gibidir.
70 Yaşındaki insan beyni hücrelerinin zayıflamasının, yaklaşık olarak bülûğ yaşına tekabül etmekte olması, İslâm hukukçularının ateh konusunda takdir ettikleri yaşın, bugün kabul edilen anlayışa tam olarak uygun düştüğünü göstermektedir. Bu da İslâm hukukçularının derin ferâsetini göstermektedir. 1379
Unutkanlığa mâruz olmak, insanın problemlerinden, zayıflık ve âcizlik yönlerinden birisidir. Kur’an, birçok âyette unutkanlığı dile getirmektedir. Hatırlamanın, insanın bilimsel ve pratik hayatında da önemi vardır; dinî açıdan da kendisi için büyük fayda sağlamaktadır. İnsanın sürekli olarak Allah’ı, O’nun yüceliğini, hayatta kendisine verdiği sayısız nimetleri, âhireti, hesap gününü, onu bekleyen sevap ve cezayı hatırlaması, insan için çok önemlidir. Çünkü bu hatırlama, onu takvâya ve sâlih amellerde bulunmaya ve üstün ahlâka sevk edecektir. O halde hatırlama, hem âhiret hem de dünyada insana hayırların gerçekleşmesi için yararlıdır. Kur’ân-ı Kerim, birçok âyetinde Allah’ı, O’nun yaratıklardaki âyetlerini, peygamberlerin getirdikleri delilleri ve hidâyeti, müjdeledikleri ve korkuttukları şeyleri hatırlamaya teşvik etmektedir. Kur’an’da; “...hatırlamaz (öğüt almaz) mısınız?”, “...umulur ki hatırlarlar (öğüt alırlar)”, “...ne de az hatırlıyorsunuz?”, “...hatırlamazlar (öğüt almazlar) mı?”, “...umulur ki hatırlarlar”, ...sağduyu sahiplerinin hatırlaması için”, “...sadece sağduyu sahipleri hatırlarlar” ifadeleri çokça tekrarlanmaktadır.
Kur’an’da birçok âyet, insanlara, tevhid inancını, âhiretteki diriliş ve hesabı, unuttukları ve gâfil oldukları önceki peygamberlerin öğretilerini hatırlatması için Allah’ın Hz. Peygamber’i gönderdiğini, ona Kur’an’ı indirdiğini ifade etmektedir. “(Bu,) kendisiyle insanları uyarman, mü’minlere öğüt vermen için sana indirilen bir Kitaptır. Onun için (bunu tebliğ ederken kâfirlerin inkârından ötürü) kalbinde bir sıkıntı olmasın! Rabbinizden size indirilene (Kur’an’a) uyun ve O’ndan başkasını dostlar edinip
1378] 36/Yâsin, 68
1379] Hayati Aydın, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, s. 125-126
UNUTMA / NİSYÂN
- 219 -
peşlerine düşmeyin. Ne kadar da az hatırlıyor (öğüt alıyor)sunuz!”1380; “Bu (Kur’an), insanlara bir tebliğdir. (İnsanlar,) bununla uyarılsınlar. O’nun yalnız tek ilâh olduğunu bilsinler ve sağduyu sahipleri öğüt alsınlar diye (gönderilmiştir).”1381; “...Senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş olan toplumu uyarasın; belki düşünüp öğüt alırlar.”1382; “Ama yine de hatırlat, çünkü hatırla(t)mak, mü’minlere fayda verir.”1383; “Hatırlat (öğüt ver), çünkü sen ancak hatırlatıcısın (öğüt vericisin).” 1384
Hatırlamanın, insan hayatında büyük önemi vardır. Çünkü önceki bilgi ve haberleri, önceki öğrendiklerimizi hatırlamak, gelecekte bizim karşılaşacağımız yeni problemleri çözmemizi mümkün kılacaktır. Nitekim yeni bilgileri kazanmada, yeni realiteleri keşfetmede, geçmişte edindiğimiz bilgilerimiz yardımcı olmaktadır. Bu ise, insana ait bilimsel ve kültürel gelişim aşamasında önemi hâiz olan bir durumdur. Unutkanlık, Kur’an ışığında değerlendirildiğinde şu kısımlara ayrılır:
1- İnsan zihninde olaylar, şahıs isimleri ve insanın daha önce edindiği çeşitli bilgilerle ilgili meydana gelen unutkanlık. Bu tür unutkanlık, insanların başına gelen normal unutkanlık olup bilgilerin birikimi ve kompleksliği sonucunda meydana gelmektedir. Psikologlar, bu çeşit unutkanlık üzerinde faydalı etüdlerde bulunmuş ve onu bilgilerin kompleksliğine bağlamışlardır. Onlar, unutmayı; geriye ket vurma, ileriye ket vurma şeklinde ikiye ayırırlar. Geriye ket vurma, elde edilen yeni bilgilerin önceden elde edilen bilgileri zayıflatmaya götürmekle oluşur. İleriye ket vurma ise, yeni öğrendiğimiz şeyleri hatırlamada eskiden öğrendiğimiz âdet ve alışkanlıklarımız, faâliyetlerimiz ve eski bilgilerimizin engellemesiyle oluşur. Geçmiş bilgi ve performans, yeni öğrendiğimiz bir meseleyi öğrenmeyi zorlaştırır. Oysa eğer geçmiş bilgi ve performansınız daha az olmuş olsaydı, bu yeni şeyi öğrenmeniz daha kolay olurdu. Bu yüzden çocuklar, geçmiş olayların detaylarını hatırlamakta büyüklerden daha güçlü olmaktadırlar. Kur’an, bu çeşit unutkanlığa şöyle işaret etmektedir: “Sana Kur’an’ı okutacağız, unutmayacaksın.” 1385
2- Sehv (hata) anlamındaki unutkanlık: insanın herhangi bir yerdeki bir şeyi unutması veya herhangi bir şahıs ile çeşitli şeyleri konuşmayı arzu etmesiyle birlikte konuşma sırasında bir kısmını dile getirip diğer bir kısmını unutması gibi. Ancak bu unuttuklarını çoğunlukla sonradan hatırlar. Kur’an’ın, Hz. Mûsâ ile beraber, kendisinden ilim almak için sâlih bir kulla buluşmaya çıktığı genç arkadaşından bahseden şu ifadesi, bunun örneğidir: “(Genç adam:) ‘Gördün mü, dedi, kayaya sığındığımız sırada balığı unuttum. Onu hatırlamamı bana ancak şeytan unutturdu. O (balık), şaşılacak bir şekilde denizin içinde yolunu tutup gitmişti.”1386 Hz. Mûsâ’nın birlikte olduğu Allah’ın ilim verdiği sâlih kula söylediği şu söz de bunun örneğidir: “Mûsâ, ‘unuttuğum şeyden ötürü beni kınama, işimde bana güçlük çıkarma’ dedi.”1387 Bu çeşit unutkanlığı da, ileriye ket vurma şeklinde yorumlamak mümkündür.
1380] 7/A’râf, 2-3
1381] 14/İbrâhim, 52
1382] 28/Kasas, 46
1383] 51/Zâriyât, 55
1384] 88/Ğâşiye, 21
1385] 87/A’lâ, 6
1386] 18/Kehf, 63
1387] 18/Kehf, 73
- 220 -
KUR’AN KAVRAMLARI
3- Herhangi bir işte özenin kaybolması anlamındaki unutkanlık: Unutkanlığın bu çeşidi, şu âyetlerde belirtilmektedir: “Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu.”1388 “Allah’ı unuttular”ın anlamı, Allah’ın emirlerine itaat hususundaki özenleri kaybolduğundan O’na olan itaati unuttular şeklinde anlaşılmalıdır. “Allah da onları unuttu”nun anlamı ise, Allah, onlardan ihsânını kaldırdı, onları kendi başlarına bıraktı anlamındadır. Şu âyetlerdeki ifadeler, bu tür unutkanlık örneklerindendir: “Şu, Allah’ı unuttuklarından dolayı (Allah’ın da) onlara kendi nefislerini unutturduğu kimseler gibi olmayın...”1389 Âyette geçen “kendi nefislerini unutturduğu”, “kendileri için dünyada bir hayır ve sâlih amel yapmazlar, kendi hayırlarını, kendilerine yararlı olmayı unuturlar” anlamındadır. Hz. Âdem’e nisbet edilen unutkanlık da bu çeşittendir. “Andolsun Biz, önceden Âdem’e (o ağaçtan yememesini) ahid vermiş, tavsiye etmiştik; (Bizim tavsiyemizi) unuttu. Biz onda bir azim (sabır ve kararlılık) bulamadık.”1390 Bunun anlamı, Hz.Âdem’in kalbinin bir an bile olsa, Allah’a karşı olan sorumluluğundan gevşeklik göstermesi, Allah’ın nehyettiği şeyi unutmasıdır. Bu yüzden şeytan ona vesvese verdi, saptırdı ve yanlışa düşürdü.
Unutkanlık ve Şeytan
Kur’an’ın bazı âyetleri, şeytanın insan eğilimlerinde etkili olması hususunda unutkanlık için bir kanal bulduğunu, yararının olduğu bazı önemli işlerde, zaman zaman unutkanlığa sevk ettiğini ifade etmektedir. Nitekim zaman zaman da Allah’ı anmaktan gaflete, O’nun emirlerini yerine getirmede ihmalkârlığa sürüklediğini Kur’an’dan öğrenmekteyiz. 18/Kehf, 63 âyetinin yanında şu âyetlerdeki ifadeler de bunun örneklerindendir: “Âyetlerimiz hakkında (münâsebetsizliğe, ileri geri konuşmaya) dalanları gördüğün zaman, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan yüz çevir, (uzak ol, meclislerini terket); eğer şeytan sana (bunu) unutturursa, hatırladıktan sonra (hemen kalk), o zâlimler topluluğuyla beraber oturma!”1391; “Şeytan onları istilâ etmiş (kuşatmış), onlara Allah’ı zikri/anmayı unutturmuştur. İşte onlar hizbüşşeytandır, şeytanın taraftarlarıdır. Muhakkak ki şeytanın hizbi/partisi mutlaka kaybedenlerdir.”1392; “(Hz. Yûsuf,) Onlardan, kurtulacağını zannettiği kimseye dedi ki: ‘Beni efendinin (azizin -kralın-) yanında an (benim suçsuz olduğumu krala hatırlat, umulur ki beni çıkarır). Fakat şeytan ona, (Yusuf’un durumunu) efendisine söylemeyi unutturdu. Dolayısıyla (Yûsuf), birkaç sene daha zindanda kaldı.” 1393
Şeytanın insanı yoldan çıkarması ve Allah’ın zikrini, genel anlamda hayır ve faydası olan şeyleri unutturmasındaki amacı, insanların motiv ve dünyevî düşkünlüklerine etki etme yönündedir. Motiv ve şehvet (dünyevî arzular), insanın doğasındaki zayıf noktalardır. Çünkü insan, doğal olarak motivlerini doyurmaya, lezzet ve fayda elde etmeye temâyül gösterir. Bu noktadan şeytan Âdem (a.s.)’in nefsine yol bulmuştur. Çünkü yasak ağaçtan yediği zaman, ebedî hayatı ve sonsuz bir mülke sahip olacağı şeklinde şeytan onu aldatmaya çalışmış, bunun bir sonucu olarak da Hz. Âdem, Allah’ın kendisini nehyettiği şeyi unutarak hata işlemiştir. Bu yolla şeytan, bütün insanlara etki etmektedir. Çünkü onlardaki çeşitli şehvetleri (arzu ve istekleri) harekete geçirir. Bunun sonucu olarak insanlar,
1388] 9/Tevbe, 67
1389] 59/Haşr, 19
1390] 20/Tâhâ, 115
1391] 6/En’âm, 68
1392] 58/Mücâdele, 19
1393] 12/Yûsuf, 42
UNUTMA / NİSYÂN
- 221 -
sınırı aşmaya yeltenir ve bu da kendilerini Allah’ın zikrinden, O’nu anıp tefekkür etmekten alıkoyar. 1394
“Ey iman edenler, şeytanın adımlarını izlemeyin. Kim şeytanın adımlarını tâkip ederse (bilsin ki) o edepsizlikleri ve kötülüğü emreder. Eğer üstünüzde Allah’ın lütuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini temizler/arındırır. Allah işitir ve bilir.”1395; “Onlara, kendisine âyetlerimizden verdiğimiz, fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın tâkibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin (Bel’am’ın) haberini oku. Dileseydik elbette onu âyetlerle yükseltirdik. Fakat o, yere saplandı ve hevâsının peşine düştü. Onun durumu, tıpkı köpeğin durumuna benzer; Eğer üstüne varsan, dilini çıkarıp solur, bıraksan yine dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayanların durumu budur. Bu kıssayı anlat, umulur ki düşünür ibret alırlar.” 1396
Kur’an-ı Kerim’de Nisyan/Unutma Kavramı
Unutma anlamına gelen “nisyân” kelimesi, türevleriyle birlikte Kur’ân-ı Kerim’de 45 yerde kullanılır. Kur’an’da nisyan kavramının genellikle fiil şeklinde kullanımı tercih edilmiştir; ancak, bu kökten gelen ve değersizlik, unutulmuşluk anlamını içeren, iffet örneği Hz. Meryem’in, babasız bir çocuğa hâmile kalmasının derinden utancını ve haykırışını ifade eden “nesyen mensiyyen” şeklinde mastar olarak da kullanılmıştır. “Keşke bundan önce ölseydim de nesyen mensiyyen olsaydım! (unutulup gitseydim!)” 1397
Nisyân/unutma kavramı, Kur’ânî ıstılahta daha çok, kendisine emanet edilen şeyi insanın unutması anlamında kullanılır. Râgıb el-İsfahanî, nisyânın/unutmanın, ya kapasite yetersizliğinden, ya gafletten veya kasıttan kaynaklandığını ve sonuçta insanın, hâfızasına emanet edilen şeyi bir kenara bıraktığını söylüyor. Kur’an’da geçtiği şekilde nisyan, sıradan unutma değil; daha çok, ihmal ve umursamazlığın sonucu olan yarı kasıtlı bir unutmadır. Bunun için Kur’an, Allah’ı unutan insanın Allah tarafından unutulacağını açıklar. Nisyanın karşıtı ve nisyandan kurtulmanın yolu “zikir”dir ki, o da hatırda tutmak için anmak demektir. Allah’ı unutmamanın yolu da, Allah’ı zikir, yani anmak, Kur’an, namaz, tefekkür gibi hususlardır. Allah, unutmak gibi bir noksandan uzaktır.1398 İnsanın nisyanı, genellikle nankörlük ve vurdumduymazlıkla beraber olur.1399 Allah’ı unutmaya giden yol, Allah’ı anmayı, zikri unutmaktan geçiyor. Bu yüzden unutma illetinin çaresi, Allah’ı zikirdir.1400 Allah’ı anmayı unutturan şey, şeytandır, şeytanî özelliklerdir. 1401
İnsanın hayat basamaklarındaki başarısını büyük oranda engelleyen unutkanlık, Kur’an’da birkaç safhada dile getirilmiş ve birkaç anlamda kullanılmıştır:
1- Normal Anlamda Unutkanlık: Bu tür unutkanlık, hayat tecrübesi esnasında
1394] M. Osman Necati, Kur’an ve Psikoloji, s. 178-181
1395] 24/Nûr, 21
1396] 7/A’râf, 175-176
1397] 19/Meryem, 23
1398] 20/Tâhâ, 52; 19/Meryem, 64
1399] 39/Zümer, 8; 25/Furkan, 18
1400] 18/Kehf, 24
1401] 18/Kehf, 63; 12/Yûsuf, 42; 58/Mücâdele, 19; 6/En’âm, 68
- 222 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kazanılan bilgilerle ilgili olandır. Genellikle öğrenilen yeni bilgiler, eski bilgilerin zihinden çıkmasına sebep olduğundan, bu tür unutkanlıklar meydana gelmektedir. Ancak Kur’an’da bu unutkanlıkta şeytanın etkisi1402 ile Allah’ın insan için gerçekleştirmek istediği bir amaç dairesindeki direkt etkisine de temas edilmektedir: “İkisi, iki denizin birleştiği yere ulaşınca balıklarını unuttular... O da, ‘gördün mü, o kayaya sığındığımız vakit, doğrusu ben balığı unutmuştum, onu hatırlamamı bana ancak şeytan unutturdu... (dedi).”1403 âyeti şeytan kaynaklı normal unutkanlığı göstermektedir. “Sana Kur’an’ı okutacağız, Allah’ın dilemesi hâriç sen onu unutmayacaksın.”1404 âyeti de Allah kaynaklı normal unutkanlığı göstermektedir.
Normal türden olan bu unutkanlığa karşı Allah’ı anma tavsiye edilmektedir: “Unuttuğun zaman Rabbini zikret/an ve de ki: ‘Umulur ki Rabbim beni bundan daha yakın doğruya eriştirir.’’1405 Bu türden olan unutkanlığın, irâde dışı olduğu için, dinî bir mes’ûliyet ve günâhı yoktur.
2- Önemsememek Anlamında Unutkanlık: Bu tür unutkanlık, zihnin bazı etkilerin tesirinde kalması veya bünyenin biyolojik bakımdan zayıflığı gibi bazı nedenlerden kaynaklanmaktadır. Kur’an’da belirtilen Hz. Âdem’in unutkanlığı bu türdendir. “...Önceden yaptıklarını unutan kimseden daha zâlim var mıdır?”1406 âyetinde ele alınan bu tür unutkanlıktır. Sehv hakkındaki “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki kıldıkları namazdan gâfildirler”1407 âyetine birçok müfessir, “namaza ehemmiyet vermemek” anlamını vermiştir. O halde, namazdan sehv etmek ile ilgili âyetin bu ifadesi de, bu grup unutkanlığa girmekte ve ve mes’ûliyet gerektiren unutkanlıklar kategorisine dâhil olmaktadır.
3- Nankörlük Anlamında Unutkanlık: “İnsanın başına bir sıkıntı gelince, Rabbine yönelerek O’na yalvarır. Sonra Allah ona bir nîmet verince, önceden yalvarmış olduğunu unutur. Allah’ın yolundan saptırmak için O’na eşler koşar. (Ey Muhammed!) De ki: ‘Küfrünle biraz eğlene dur, çünkü sen, muhakkak cehennem ehlindensin!”1408 Übey bin Halef hakkında inen “Kendi yaradılışını unutarak Bize karşı misal vermeye kalkışıyor ve ‘şu çürümüş, un (gibi) olmuş kemikleri kim diriltecek?’ diyor.”1409 âyeti, bu tür bir unutkanlığı ifade etmektedir. Kur’an’da genellikle unutkanlığın bu çeşidi için kâfirlerin tümünü hedef alan ifadeler tercih edilmiştir. 1410
Bu türden unutkanlık gösterenler hakkında büyük zâlimlikleri dile getirilmekte ve kalplerinin mühürlendiği vurgulanmaktadır. “Rabbinin âyetleri kendisine öğüt yollu hatırlatıldığı halde ondan yüz çevirenden ve ellerinin önce işleyip öne sürdüklerini unutandan daha zâlim kim vardır? Şüphesiz ki Biz onların kalpleri üzerine anlamalarını engelleyecek perdeler gerdik ve kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Onları doğru yola çağırsan, yine de doğru yolu asla bulamazlar.”1411 Bu unutkanlık, kâfirlerin özelliklerindendir ve büyük sorumluluk gerektiren çeşittendir. Bu tür unutkanlık
1402] 6/En’âm, 28; 12/Yûsuf, 42; 58/Mücâdele, 19
1403] 18/Kehf, 61-63
1404] 87/A’lâ, 6-7
1405] 18/Kehf, 24
1406] 18/Kehf, 56
1407] 107/Mâûn, 4-5
1408] 39/Zümer, 8
1409] 36/Yâsin, 78
1410] 9/Tevbe, 67; 25/Furkan, 18; 32/Secde, 14; 38/Sâd, 26
1411] 18/Kehf, 57
UNUTMA / NİSYÂN
- 223 -
gösterenlere karşı kıyâmette şöyle denilecektir: “Onlara: ‘Bu gününüze kavuşmayı unuttuğunuz gibi, bu gün de Biz sizi unuttuk (terk ettik; kendi halinize bırakacağız). Oturup karar kılacağınız yer ateştir ve sizin için yardımcılar da yoktur’ denilecek.”1412 Bu kategoriye giren ve kulların ilâhî emre gereken özeni göstermemeleri yüzünden Allah’ın da onları unutacağına dair olan “...Onlar Allah’ı, Allah da kendilerini unuttu (terk etti)...”1413 gibi âyetler,1414 Allah’ın onları ve taleplerini dikkate almayacağı ve ebedî bir şekilde azap içinde terk edeceğini îma etmektedir.
Nimet bolluğunun bu tür unutkanlığa sebebiyet verdiği belirtilmekle birlikte,1415 Kur’an’da bu tür unutkanlıkta bulunan kişileri, daha da sapkınlığa götürmek gayesiyle Allah tarafından böyle bol nimetin verildiği1416 ve bu unutkanlıkları yüzünden de, âhirette büyük azâba çarpılacakları vurgulanmaktadır. 1417
Kur’an’da, unutmayla ilgili Allah’ın bir şeyi unutturması neticesinde unutturulandan daha hayırlısı veya bir benzerinin getirileceği belirtilmektedir.1418 Hakkı tebliğde başkalarına tavsiyelerde bulunmakla birlikte insanın bazen kendi nefsini unuttuğunu ifade etmek sûretiyle onların psikolojik çelişkilerine temas edilmektedir.1419 Dünya hayatında insanın kendi nasibi ile boşanma esnasında karı koca arasında iyilik ve ihsânın unutulmamasının gerekli olduğu da belirtilmektedir. 1420
Sehv de, büyük oranda unutkanlıktan kaynaklanmaktadır. “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, kıldıkları namazdan gâfildirler (sehv ederler).”1421 âyetinin taşıdığı tehdit, bu zaafın insanın gücü dâhilinde olduğunu gösterir. Bundan dolayı âyet, insanın çetin bir hesaba çekileceğini ifade etmektedir. “Ey Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi hesaba çekme (mağfiret et)...”1422 âyeti de, bu gibi zaaflardan mes’ul olunabileceğini ifade etmektedir. Her ne kadar bu konuyla ilgili “Allah, hata ve unutma hususunda ümmetimden sorumluluğu kaldırmıştır.”1423 gibi hadisler olmakla birlikte, bazı âlimler hata ve unutmanın, insan gücünün dâhilinde olduğunu ileri sürmekte, bu gibi şeylerden kişinin gücü nisbetinde kaçınmasının gerekli olduğunu savunmaktadırlar.1424 Aslında İslâm âlimlerinden bu görüşü savunanların haklılık payları vardır. Çünkü hataların önemli bir kısmı unutkanlıktan kaynaklanmaktadır. Unutkanlık, eğer umursamazlıktan meydana gelirse, bunun sorumluluk gerektireceği görüşündeyiz. Ancak bu unutkanlık, insan doğasının gereği olarak meydana geliyorsa, bunun, yukarıdaki hadis ışığında herhangi bir mes’ûliyet gerektirmeyeceği kanaatindeyiz. Nitekim halk arasında “hatasız kul olmaz” atasözü, kişinin bu zaaftan asla ayrı değerlendirilemeyeceğini ifade etmektedir.
1412] 45/Câsiye, 34
1413] 9/Tevbe, 67
1414] 7/A’râf, 51; 45/Câsiye, 34; 32/Secde, 14
1415] 25/Furkan, 18
1416] 6/En’âm, 44
1417] 38/Sâd, 26; 32/Secde, 14
1418] 2/Bakara, 106
1419] 2/Bakara, 44
1420] 2/Bakara, 237; 19/Meryem, 23
1421] 107/Mâun, 4-5
1422] 2/Bakara, 286
1423] İbn Mâce, Talâk 16
1424] Elmalılı, Azim Y. II/279
- 224 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu tarzda olan hatalar, aslında bizleri başarıya götüren birer itici sebeptirler. Nitekim insanlar, hayatlarındaki bazı başarılarını, yaptıkları hatalardan sonra duydukları pişmanlıklara borçludurlar. İnsan, ne kadar tedbirli olursa olsun, hiç umulmadık bir nedenden hata yapabilir. Bu hata da, insanı pişmanlığa sevkettiği için başarıya götüren itici bir etken olur. Çünkü pişmanlıklar, bir daha o hatayı yapmamaya kişiyi azmettirir. Bu realiteden hareketle tevbenin kabulü, pişmanlık duygusuyla özdeş olarak telâkki edilmektedir. Makbul olarak kabul edilen nasûh tevbe, bir kimsenin yapılan kabahatten bir daha yapmamak üzere tiksinerek vazgeçmesidir. Başarıların temelinde, bunun gibi bir duygunun payı büyüktür. Ancak, hata, namaza önem vermemek gibi kötü bir niyetten doğuyorsa, bu tarz hatalar, İslâm âlimlerinin, hataların sorumluluk gerektireceği hakkındaki görüşlerine haklılık payı vermektedir. 1425
Unutmak, Sorumluluğu Düşürür mü?
Mes’ûliyetle ilgili olarak unutma iki türlüdür. Birisinde, sahibi mâzur görülebilir; ikincisinde ise mâzur görülemez. Değişik bir ifadeyle, unutma çeşitlerinden biri mâzeret olarak kabul edildiği halde, diğeri suç sayılır. Meselâ, bir kimse üzerinde bir pislik görse de bunu temizlemeyi geciktirse, sonra unutup namaz kılsa, mâzur olmaz. O pisliği görür görmez temizlemediğinden dolayı kusurlu hareket etmiş olur; fakat pisliği fark etmeyerek görmemişse, bu kimse mâzurdur. Yine aynı şekilde insan, dinî emirleri ve şer’î görevleri öğrenip bellemeye çalışmaz ve belledikten sonra da unutmamak için tekrar tekrak mütâlaa etmez ve unutursa, böyle bir unutmadan dolayı mâzur olmaz. Bunun için Kur’an’da belgelendirme usûlleri gösterilmiş ve borçların yazılması gerektiği üzerinde durulmuştur.1426 İşte bundan dolayı bazı unutma ve hatalardan kaçınmak, insanoğlunun gücü dışında ise de, bazılarında durum böyle değildir. Yine bundan ötürü “Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar...“1427 ifadesi, genel anlamda bütün hata ve unutmalardan sorguya çekilmeyeceği anlamına gelmez. Âyet, sorguya çekilme ihtimalini bütünüyle ortadan kaldırmış değildir. Bunların elde olanlarının aynı âyette geçen “herkesin yaptığı (şer) kendi aleyhinedir.” ifadesinin kapsamı içinde bulunduğu da gözden uzak tutulmamalıdır.
Demek ki, mesele kolay değildir. Unutma ve hata ile yapılmış olan fenalıklar haddi zâtında zararlı, gayrı meşrû ve insanın gücüne bağlıdır. “Unutarak veya hata ile yutulmuş bir zehirin zararı yoktur” denilemeyeceği gibi, bunlar da böyledir. Kötülükler ve günahlar, tıpkı zehir gibi zararlıdır. Hiç unutmamak ve hiç hata yapmamak insanın gücünün üstünde bir şey olsa da, bunlar sebep oldukları işin Allah katında, yani özünde sonucunu değiştirmez. Bunun için insanlar bunlardan mümkün olduğu kadar uzak durmak ve sakınmak ile de yükümlüdürler. Unutmak ve hata etmek, kul hakkındaki zararın ödenmesine engel olmaz. Bunlara işaretle, Bakara, 286. âyette “bizi mükellef tutma” denilmemiş; “bizi sorumlu kılma!” denilmiştir. Bu şekilde gerek hatadan, gerek unutmadan ve gerekse bunların ön şartlarından ve sebeplerinden, hatta gerekse sonuçlarından mükellefiyetsizlik, sorgusuzluk değil; sorumlu tutulmamak niyaz edilmiş ve istenmiştir. Böyle bir öğretim, iyilik ve adâleti de içine almıştır. Nitekim “Hata ve unutmadan
1425] Hayati Aydın, a.g.e. s. 127-131
1426] 2/Bakara, 282-283
1427] 2/Bakara, 286
UNUTMA / NİSYÂN
- 225 -
doğan sorumluluk, ümmetimden kaldırılmıştır.”1428 hadis-i şerifi bununla ilgilidir. Evet, hataya düşmemiz ve unutmamız da kötü bir şeydir; fakat lütfunla bunlardan dolayı sorumlu tutma Allah’ım!1429 diye duâ ediyoruz. 1430
Kur’an’da Unutkanlık Tedavisi
Hiç unutulmaması gerekip devamlı hatırlanacak şeylerin en önemlisi, Allah’tır; Allah’la, O’nun dini ve din günüyle ilgili hususlardır. Günlük hayatın koşturmacası arasında çok önem verilen dünyevî bir şeyin unutulması, şu veya bu şekilde telâfi edilebilir, bundan az bir zararla kurtulmak mümkündür. Ama Allah’ı unutmak, O’ndan gaflet, sokakta, çarşıda, evde ve işte, Allah’ı, O’nun haram ve helâl sınırlarını, müslüman (Allah’a teslim olan/olması gereken) kimliğimizi unutmak... İşte esas fâcia budur. Kur’an, bizi bu tür unutma ve gafletten, böyle gerçek tehlikeden, telâfisi mümkün olmayabilecek ihmalden kurtarmak için reçete sunar.
Allah’ı hatırlamak ve anmaktan kalbin gafleti hususundaki unutkanlığın tedavisi, ancak devamlı olarak Allah’ı, O’nun nimet ve ikrâmını, yarattıklarındaki âyetlerini, âhiret ve hesap gününü hatırlayıp anmaktır. Kur’an, bu çeşit unutkanlığı tedavisi için Allah’ı zikretmenin önemini dile getirir: “...Unuttuğun zaman Allah’ı an...”1431 Kur’an, Allah’ı zikreden mü’minleri överek onları akl-ı selim sahibi olarak nitelemektedir.1432 Allah’ın zikri, bu şekilde unutkanlık ve kalbin gafleti için bir tedavi olunca, Allah, bize gece ve gündüz, sabah ve akşam vakitlerinde kendisini hatırlayıp zikretmeyi emretmektedir: “Ey iman edenler, Allah’ı çokça zikredin. Ve O’nu sabah akşam tesbih edin.”1433; “Namazı bitirdiğiniz zaman ayakta, otururken ve yanınız üzerinde yatarken Allah’ı zikredin/anın. Huzura kavuşunca da namazı dosdoğru kılın; çünkü namaz, mü’minler üzerine vakitli olarak farz kılınmıştır.”1434; “Namaz bitince yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan (nasibinizi) isteyin/arayın. Allah’ı çok zikredin, umulur ki kurtuluşa/başarıya erersiniz.” 1435
İnsanın Allah’ı unutması, âhiretten gaflet etmesine dair olan unutkanlığın tedavisi, insanın devamlı bir sûrette kalpte var olacak, zikrinden bir an bile olsa gâfil olmayacak şekilde Allah’ı zikretmesidir. Bu, bize “tekrar”ın önemini hatırlatmaktadır. Allah zikrinin tekrarı, Allah’ı zikretme ve tesbih etme özelliği, davranışlarda sâbit ve kalıcı olacak ve hayatın bütün alanlarında ve anlarında herhangi bir çaba ve özen göstermeye ihtiyaç duymaksızın meydana gelen bir alışkanlık şeklinde insan derûnuna işlemesini sağlayacaktır. Böylece Allah zikri ve fikri, devamlı olarak kalpte, zihinde ve dilde hazır olacaktır. Kur’an’ın öncelikle bir inanç kitabı olması nedeniyle, bu tür unutkanlığın tedavisi üzerinde gerçekleştiği temel, Allah’ın zikrinin tekrarı olunca sonuçta bu alışkanlık, insan davranışlarında yerleşerek kökleşmektedir. 1436
1428] İbn Mâce, Talâk 16; Keşfü’l-Hafâ, I/522
1429] 2/Bakara, 286
1430] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y. II/279
1431] 18/Kehf, 24
1432] 3/Âl-i İmrân, 190-191
1433] 33/Ahzâb, 41-42
1434] 4/Nisâ, 103
1435] 62/Cum’a, 10
1436] M. Osman Necati, a.g.e. s. 182
- 226 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hadis-i Şeriflerde Nisyân/Unutma Kavramı ve Unutkanlığın Tedavisi
“Hata ve unutmadan doğan sorumluluk, ümmetimden kaldırılmıştır.” 1437
Rasûlullah ve Unutma: Beşer olması hasebiyle Hz. Peygamberimiz’in de unuttuğu olurdu. Ama, bu unuttukları tebliğ edeceği dinin esaslarıyla ilgili değildir. “Ben de sizin gibi bir beşerim, sizler gibi ben de unuturum.” 1438
Yezid İbn Seleme el-Cûfî (r.a.) anlatıyor: “Ey Allah’ın Rasûlü, dedim; ben Senden pek çok hadis işittim. Ancak, bunlardan, sonra işittiklerimin, önceden duyduklarımı unutturacağından korkuyorum. (Hepsinin yerini tutacak) câmî bir kelime söyle!” Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Bildiklerinde Allah’a karşı müttakî ol ve bildiklerinle amel et (bu sana yeter)!” 1439
“Kur’an sahiplerinin birisi için; ‘şu şu âyetleri unuttum’ demek ne fena şeydir. Belki, ‘unutuldu” veya ‘unutturuldu’ denilmesi gerekir. Ey Kur’an sahipleri hâfızlar, Kur’an’ı daima okuyup müzâkere edin. Çünkü Kur’an’ın, hâfız kişilerin gönüllerinden ayrılıp kaçması, deve (nin boşanıp kaçmasın)dan daha zorludur.” 1440
“Kur’an’ı muhâfazaya gayret edin. Hayatım elinde olan Allah’a yemin ederim ki; Kur’an’ın hâfızadan çıkıp kaçması, bağlı devenin (tedbirsizlik eseri) boşanıp kaçmasından daha zorludur.” 1441
“Bir kimse, oruçlu olduğunu unutarak yer, içerse (sakın) orucunu (bozmasın,) tamamlasın! Çünkü oruçluya Allah yedirmiş, içirmiştir.” 1442
Enes bin Mâlik’in rivâyetine göre; “Hz. Peygamber, (söylediği söz anlaşılsın ve unutulmasın diye) konuştuğu zaman üç defa tekrar ederdi.” 1443
Rasûlullah (s.a.s.), Hz. Al’nin (r.a.) Kur’an’ı unutma şikâyetini tedâvi etmiştir. İbn Abbas anlatır: “Rasûlullah (s.a.s.) ‘ın yanındayken âniden Ali (r.a.) geldi; “Anam babam sana fedâ olsun ey Allah’ın Rasûlü! Kur’an’ı unutuyor, hatırlayamıyorum.” deyince, Rasûl (s.a.s.): “Ey Hasan’ın babası, öğrendiğinde sana ve senin öğrettiklerine fayda verecek, öğrendiğini aklında tutmanı sağlayacak olan birkaç cümle öğreteyim mi?” Ali (r.a.); “evet, ey Allah’ın elçisi, öğret” cevabını verdi. “Cuma gecesi gelince, yapabilirsen, gecenin son üçte birinde kalk; çünkü bu saatler şâhidlidir ve bu saatlerde yapılan duâlar kabul edilir. Kardeşim Ya’kub çocuklarına: ‘Sizin için Rabbimden, sonra bağışlanma dileyeceğim’1444 demişti ki ‘sonra’ demekle ‘Cuma gecesi gelince’ demek istemiştir. Yapamazsan, gece yarısı kalk, onu da yapamazsan gecenin başında kalk ve dört rekât namaz kıl. Birinci rekâtta Fâtiha ve Yâsin okursun. İkinci rekâtta Fâtiha ve Hâ Mîm/Duhân okursun. Üçüncü rekâtta Tebâreke(‘l Mufassal’ı) okursun. Tahiyyâtı bitirince Allah’a hamdet, övgüsünü güzelce yap, bana ve öteki nebîlere salevât getir. Mü’min erkek ve kadınlar için ve senden önce iman etmiş kardeşlerine mağfiret dile. Bundan sonra
1437] İbn Mâce, Talâk 16; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, VII/298; Keşfü’l-Hafâ, I/522
1438] Kütüb-i Sitte Terc. 4/439
1439] Tirmizî, İlim 19, hadis no: 2684; K. Sitte Terc, 11/504
1440] S. Buhârî, Tecrîd-i Sarih Terc, c.11, s. 242
1441] S. Buhârî, Tecrîd-i Sarih Terc, c.11, s. 242
1442] S. Buhârî, Tecrîd-i Sarih Terc, c.6, s. 274
1443] Buhârî, İlm 30
1444] 12/Yûsuf, 98
UNUTMA / NİSYÂN
- 227 -
şöyle duâ et: ‘Ey Allah’ım! Beni yaşattığın müddetçe, günahları terketmek sûretiyle beni kayır. Beni ilgilendirmeyen şeylerle ilgilenmekten alıkoy. Senin râzı olduğun şeylere güzel bakmayı nasip eyle. Ey gökleri ve yeri yaratan, celâl, kerem ve izzet sahibi Allah’ım, Ey Allah, ey Rahmân, senin celâlin ve vechin hürmetine, Kitabını öğrettiğin şekilde ezberlememi kalbime sağlamanı isterim. Benden râzı olacağın şekilde onu okumamı nasip et. Ey gökleri ve yeri güzelce yaratan, ya Allah! Ya Rahmân! Gözümü kitabınla aydınlatmanı, dilimi kitabınla söyletmeni, kalbimi kitabınla rahatlatmanı, göğsümü kitabınla açmanı, bedenimi kitabınla hareket ettirmeni Senden isterim. Çünkü bu uğurda bana Senden başka yardım edecek, Senden gayrı bana verebilecek yoktur. Yüce ve büyük olan Allah’tan başka güç ve kuvvet sahibi olan yoktur.’ Ey Hasan’ın babası, bunu 3- 5- 7 Cuma uyguladığın zaman, Allah’ın izniyle duan şaşmaz, kabul olur.” İbn Abbas (r.a.) der ki: Yemin ederim ki Ali 5-7 Cuma geçince Rasûlullah’a, yine böyle bir mecliste geldi: “Ey Allah’ın Rasûlü, bundan önce dört civarında âyet okuyor ve ezberliyordum. Sonra tekrar okumak isteyince unutuyordum. Bugün 40 civarında âyet öğreniyorum. Tekrar okuduğum zaman, sanki Allah’ın kitabı gözümün önünde gibi. Bir söz duyuyordum, cevap verdikten sonra unutuyordum. Şimdi sözü duyuyorum, konuştuğumda bir kelimesini bile unutmuyorum.“ Rasûlullah (s.a.s.): “Kâbe’nin Rabbine yemin olsun ki ey Ebu’l Hasan, sen mü’minsin/buna inanıyorsun” buyurdu. 1445
Son hadis-i şerife dikkat ettiğimizde, hâfıza gücümüzün artması için, O’ndan başka güç ve kuvvet sahibi olmayan Allah’ın yardımını istemek, bu konuda önemli zaman dilimlerinden ve özellikle geceden yararlanmak göze çarpıyor. Bilindiği gibi, duâ, anlamsız bazı sözlerin dillendirilmesinden ve tekrarından ibaret değildir. Duâdaki sözlere gönlün ve düşüncenin de katılması gerekir. Ve sözlü duâdan önce fiilî duâ, eylem, yani sebeplere yapışmak da, duâ şuurundan ayrılmayacak hususlardır. O yüzden, ilmin şehri olan Hz. Peygamber’in, ilmin kapısı olan Hz. Ali’ye öğrettiği bu hâfıza duâsında namazı vesîle kılmak, namazla bilinçlenmek, zekâyı, hâfızayı namazla ve Allah’ın zikriyle cilâlandırmak vurgusu yapılmaktadır. Yine, bu hadis-i şerifte altı çizilmesi gereken eylemle duâ olarak, günahları terketmek tavsiye edilmektedir. Haramlardan uzaklaşmakla birlikte, yine mâlâyâni denilen, bizi ilgilendirmemesi gereken gereksiz teferruattan ve lüzumsuz meşgalelerden uzaklaşmak gerektiği belirtilmektedir.
İlim, daha çok bakarak, gözlem yaparak, okuyarak, yani göz ağırlıklı olduğundan gözün nûrunun korunması istenmektedir. Bu da haramlara bakmamak ve Allah’ın râzı olduğu bakışla gerçekleşecektir. Güzel, dinin güzel dediği, helâl ve meşrû gördüğüdür. Güzele bakan, güzel düşünecek, güzel yaşayacak, güzelin etkisinde kalacak, güzelden ayrılmak istemeyecektir. Güzel şeyleri, hayatı boyunca hatırında tutacak, onlardan kopmanın çirkinleşip esfel-i sâfilîn sınıfına düşmek olduğunu bilecektir. Bunun için, hadiste “râzı olduğun şeylere güzel bakmayı nasip et” diye duâ edilmesi ve bu duâya uygun eylemde bulunulması tavsiye edilmektedir. Unutulmaması gereken ilmin, başka kitaplarda yazılanlardan önce, Kur’an hakikatleri olduğu vurgulanmaktadır. “Kitabını öğrettiğin şekilde onu okumamı ve ezberlememi, hâfızamda saklamamı nasip et” diye duâ istenmekte ve bu doğrultuda gayret, dolaylı yoldan tavsiye edilmektedir. Sevginin, ilginin, dikkatin merkezi olarak da gönül gösterilmekte ve bu gönlün/kalbin temiz bir kap olarak Allah’ın nûru olan ilme hazır ve onu koruyacak özellikte olmasına dikkat çekilmektedir.
1445] Tirmizî, Deavât 5; Tâc, V/140-142
- 228 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Duâda geçen hitaplardan biri olan “ey gökleri ve yeri güzelce yaratan!” ifadesi de, Allah’a, O’nun yaratıcılığına, âlemdeki nizam ve güzelliği tefekküre dikkat çekmekte, bunların ilim öğrenmede, öğrenilenleri muhâfaza etmedeki önemine değinilmektedir. Ayrıca, ilmin ve hatırlamanın tüm organlarla ilişkisi vurgulanmaktadır: “Gözümü kitabınla aydınlatmanı, dilimi kitabınla söyletmeni, kalbimi kitabınla rahatlatmanı, göğsümü kitabınla açmanı, bedenimi kitabınla hareket ettirmeni Senden isterim!” Bir adı da nûr olan Allah’ın kitabının nûruyla aydınlanmayan göz, ne kadar keskin olabilir? Allah’ın kitabını okumayan dil ne kadar temiz ve doğru olabilir? İçine Allah’ın kitabı yerleşmemiş zihin ve göğüs, çöp kutusu olma vasfından nasıl ve ne kadar korunabilir? İnsan, tüm davranışlarıyla Allah’a, O’nun mesajına teslim olmadan, haramlardan uzaklaşmadan, nasıl canlı kitap haline gelebilir?
İmam Şâfiî’ye atfedilen Arapça bir şiir vardır; tercümesi şöyledir:
“Hocam Vekî’ye şikâyet ettim, hâfızamın yetersizliğini,
O beni mâsiyetleri terketmeye irşâd etti.
‘Çünkü ilim bir nûrdur; Allah’ın nûru ise,
Âsi kimselere, günahkârlara verilmez’ dedi.”
Hâfıza/Bellek ve Geliştirme Teknikleri
Hâfıza (Bellek), insanın bilgi ve hâtıralarını saklaması, gerektiğinde hatırlaması yeteneğidir. Hâfıza, psikolojinin temel elemanlarından birisidir. Hâfıza olmadan zekâ, ne yapacağını bilmez bir karışıklık içinde olur; rasyonel hareket etmekten yoksun, ne dediğini, ne yaptığını ve ne öğrendiğini hatırlayamaz bir durum ortaya koyar. Hâfızadaki bilgilerin unutulması, başlangıçta hızlıdır, sonra zaman içinde logaritmik bir ölçüye göre sâbit kalmaya meyillidir. İnsanda iki çeşit hâfıza vardır: Kısa ve uzun süreli hâfıza. Kısa süreli hâfıza, alıştırma yapılmadıkça uzun süreli hâfızaya girmez. Meselâ bir tanışma esnasında bir isim söylenilir; ama bu ismin ileride hatırlanabilmesi için tekrar edilmesi, zihnin zorlanması gerekir. Hâfıza üzerinde yapılan birçok araştırma, görme ve işitme üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu özel bellek sistemleri içinde, koku hâfızasının da önemli bir rolü vardır.
İnsan beyni, hassas bir mekanizma olmasına rağmen, son derece dayanıklı ve uzun ömürlüdür. Aynı zamanda tasavvur edildiğinden daha faydalı bir organdır. Beynin düşünme, hâfıza ve şuur üstü faâliyetlerini içine alan kısmında 10-12 milyon hücre vardır. Her hücre birbirlerine elektro kimyasal haber taşıyan ince uçlarla bağlı bulunmaktadır. Düşünce ve hâfızanın bu elektrik akımlarının yolculuğuyla yakından ilgisi vardır. Bilim adamları “dimağ yorgunluğu”, “zihin doluluğu” gibi halleri kabul etmezler; uzun süren zihnî çalışmalar neticesinde yorulan, beynimiz değil; gözlerimiz, boynumuz, sırtımızdaki kaslar veya vücudumuzun diğer kısımlarıdır. Beynimiz, hiç yorulmadan devamlı çalışacak güçtedir. Zihin yorgunluğu denen şey, genellikle dikkatsizliktir, sıkıntıdır; dikkatimizin dağılmasına engel olacak kuvveti kendimizde bulamayışımızdır.
Yaş ilerledikçe beyinde öğrenme kabiliyetinde azalma olacağı nazariyesi de bugün bilimsel olarak çürütülmüş bulunmaktadır. Ölen beyin hücreleri yerine yenileri gelmez. İnsanlar ihtiyarladıkça; bedenî ve bir dereceye kadar da zihnî
UNUTMA / NİSYÂN
- 229 -
güçlerini kaybettikleri doğrudur. Tıbbî olarak her iki halde de bu çok karışık fizyolojik mekanizmaların çeşitli kısımlarında bir seri yıkılma ve yıpranmalar neticesinde bozukluklar meydana gelmektedir. Bu bozukluklar tek başlarına tehlike teşkil etmemelerine rağmen, hepsinin birden etkisi, ciddî olabilmektedir. Yaş ilerledikçe beynin ârızalanması, oksijen ve glikoz taşıyan kan dolaşımı azaldığı içindir. Gençlikteki hâtıraların daha canlı olarak hatırlanması, dolaşım sisteminin daha iyi çalıştığı zamanlarda beyne işlenmiş olmasındandır. Bu sebepten ihtiyarlar, gençliklerinde olan şeyleri, yakın geçmişte olanlardan daha iyi hatırlarlar.
Dimağımızda yaptığımız her terkip, her tahlil bir çalışma sayılır. Beyin çalıştırıldığı zaman kuvvetlenir, çalıştırılmadığı zaman zayıf kalır. Mantığımızı işlettiğimiz nisbette yeni hükümlere varma gücümüzde artma olacaktır. Ancak işleyen demirin ışıldadığı gibi, hâfıza da idmanla, egzersizle gelişmektedir. Gelişmiş bir belleğe sahip insanlar, zihinlerinde hayalleri bütün teferruatına kadar depo ederler, ihtiyaç duydukları an ise, derhal ve aynen ortaya çıkarırlar. Kuvvetli hâfızaya sahip kişiler bir bakışta her şeyi zihinlerine işleyebilmektedirler. Onların gözleri mercek gibi çalışıp fotoğraf makinesinin resim çektiği gibi yazıları, resimleri, şekilleri hâfızalarına nakşederler. Kendilerine sorulduğunda; kelimeleri, resimleri, şekilleri zihinlerinde belirgin olarak “gördüklerini” ifade etmektedirler.
Beynin, hâtıraları nasıl sakladığı, bugün hâlâ tam olarak açıklanamamıştır. Hâfıza, bilim adamlarınca, insanın esrârı kolay kolay anlaşılamayan yeteneklerinden biridir. Bazı bilim adamlarına göre; hâfızanın her bir parçası, yüzlerce, binlerce hücreden meydana gelmiştir. Birbirine ince uçlarla bağlı ilmikler bulunmakta ve ilmiklerde elektrik akımları dolaşmaktadır. Diğer bilim adamlarına göre de; hâtıra hücreye işlenmekte veya bir sicimdeki düğümler gibi bir hücreler zinciri teşkil etmektedir. Bilimsel olarak; hissettiğimiz görüntülerin otuz ilâ altmış dakika beynimizde kayda geçmeden yüzer halde kaldığını kesin olarak bilmekteyiz. Bu sebepten başına sert bir darbe yiyen insan, vuruştan 15-20 dakika evvelini hatırlayamamaktadır. Ortalama bir ömür içerisinde beynin, birbirinden ayrı on beş trilyon haber aldığı hesaplanmıştır. Hâfızada tutulanların sayısı, beyin hücre adedinden kat kat fazladır. Yapılan bir araştırmada beynin depolama kapasitesinin bir katrilyon (bir milyon tane milyar) bilgi parçasını alacak imkâna sahip olduğu hesaplanmıştır. İnsanın zihnî kabiliyetlerinin % 10-15’inin kullanıldığı, buna rağmen hâfızada trilyonlarca ayrı haber depo edildiği düşünülecek olursa, hâfızamızın gücü ve çapının beşer idrâkinin kat kat üstünde olduğu anlaşılmış olacaktır.
Tıp araştırmacıları, bir süredir beyinde bazı bölgelerin elektrikle uyarılması sonucu hâfızanın ortaya çıktığını bilmektedirler. Hâfızanın beyinde yıllarca nasıl mükemmel bir şekilde korunduğu ve öğrenmenin nasıl olduğu hususunda bilgilerimiz çok az olmakla birlikte, bazı hayvanlarda yapılan çalışmalar, bu konunun aydınlatılmasında ümit vericidir. Hâfıza, beynimizde sayıları yüz milyarı bulan sinir hücrelerinin içinde saklanmaktadır; fakat çok girift olan ve bugüne kadar ancak çok az kısmını anlayabildiğimiz insan beyninde bunu araştırmak, çok zordur. Çünkü bir hâfıza kaydı, beyinde tek bir hücrede değil; milyonlarca sinir hücresinin birbirleriyle temaslarıyla meydana gelen büyük bir ağ içinde yapılmaktadır.
İnsan beyni içinde bir hardal tanesi küçüklüğünde bir yere yerleştirilen hâfıza merkezine bakıyoruz. Görüyoruz ki, öyle büyük bir kitap, hatta kütüphane
- 230 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hükmündedir ki, bütün hayat mâcerasının içinde karıştırılmaksızın yazılıyor. Acaba bu kudret mûcizesine hangi sebep gösterilebilir? Beyindeki sinir lifleri mi? Basit ve şuursuz hücre atomları mı? Tesadüf rüzgârları mı? Hâlbuki bu sanat hârikası, ancak öldükten sonra dirilince bütün yaptığı işleri muhâsebe vaktinde insanın hatırına getirecek ve işlediği her fiilin yazıldığını bildirmek için küçük bir senet gibi, yazıp aklının eline verecek gayet hikmetli bir Sanatkâr’ın sanatı olabilir. 1446
Son devrin bazı âlimlerince hâfızanın/belleğin, dünyadaki amellerin saklandığı ve âhirette açılacak olan amel defteri olarak kabul görmesi, ona başka bir önem daha atfetmektedir. Nitekim bu âlimler tarafından ileri sürülen anlayışı, Kur’an âyetleri de desteklemektedir: “Her insanın amelini boynuna dolarız. İnsan için kıyâmet gününde, açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız. Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter.” 1447
Hâfızanın iki temel şartı vardır: Tecrübelerin oldukları gibi kalması; Bir zaman düşüncesinde ve zaman düzeninde bulunması. Yani hâfıza, her şeyin rastgele atıldığı bir bitpazarı veya hurdacı dükkânı değildir. Bir eczane tertip ve düzeni içindedir. Hatırlama da, çağrışım yoluyla, evvelce bildiğimiz bir şeyi aklımıza getirmektir. Çağrışım da, bazı kanunlara bağlı olarak meydana gelir. Bunlar: 1- Zamanda yakınlık, 2- Mekânda yakınlık, 3- Benzerlik, 4- Tezat’tan oluşmaktadır. Sarışın birini gördüğümüz zaman, sarışın bir yakınımızı hatırlamamız benzerlik yoluyla; geceyi gördüğümüz zaman gündüzü hatırlamamız zıtlık yoluyla, Marmaris kelimesini duyduğumuz zaman geçmişte yaptığımız bir tatili hatırlamamız uzayda/mekânda yakınlık yoluyla çağrışıma örnek teşkil eder. Düşünüp akıl yürütürken, büyük çapta hatırlamada bulunduğumuzu söyleyebiliriz.
Hatırlama, saklanan şeyin zihinde ne dereceye kadar kaldığını göstermek sûretiyle tesbit ve zihinde tutmanın derecesini de göstermektedir. Zihinde tutma derecesi, ya hemen hatırlama veya gecikmeli olarak hatırlama şeklinde kendini gösterebilir. Bilgisayar ve diğer mekanik cihazların hiçbir ayırım yapmadan bellekte tutmasına, saklamasına karşılık, insan hâfızası seçme özelliğine sahiptir. Kötü veya iyi olanı seçer. Hâfıza bir seçme fonksiyonu olarak yaş, çevre, huy, heyecan hali, amaç gibi hallerle değişen tercihlere göre şemalar serbestleşir.
İnsan zihni, hiçbir ayrıma tâbi tutmadan bütün öğrendiklerini sonsuza kadar saklayacak kapasitede yaratılmamıştır. Öğrendiklerimizin bir kısmını, bazı hallerde de tamamını unuturuz. Bazı araştırıcıların bulgularına göre, öğrenilmiş bir şeyin hiçbir zaman tamamen unutulmadığı tesbit edilmiştir. Şuurumuza çıkmayıp unutulmuş gibi görünen bilgi ve hâtıralarımız, bu teze ve tesbite göre tamamıyla kaybolmamakta, bunların düşünce, muhâkeme ve takdirlerimizde payları bulunmaktadır.
Unutma ve Hatırlama: Öğrendiklerimizi zihnimizde uzun süre saklamanın yolu nedir? Unutmaya tesir eden faktörler:
1. Öğrendiklerimizin zihinde tutulması için, iyi tesbit edilmesi gerekir. Bu ise iyi bir öğrenmeyi gerekli kılar. Unutmayı önlemenin en iyi yollarından biri, öğrendiğimiz şeyi iyi öğrenmemizdir. Yüzeysel öğrenmelerde unutma miktarı
1446] Sızıntı’dan Tıbbî Gerçekler, s. 229-232
1447] 17/İsrâ, 13-14
UNUTMA / NİSYÂN
- 231 -
fazla ve unutma süratlidir. Aşırı öğrenme ise, unutmayı en aza indiren ideal bir öğrenmedir. Canlı, hareketli öğrenme de önemlidir. Çünkü canlı bir öğrenme, saklamanın en iyi şartıdır. Dikkat pasif, tekrarlar gevşek ve gelişigüzel, kuvvetli bir hatırlama niyeti de yoksa az öğrenilir ve kısa zamanda unutulur.
2. İyi düşünülmüş şeyler kolay unutulmazlar. Bu itibarla hâfızaya yapılacak en büyük hizmet, düşünmek ve düşündürmeye alıştırmaktır.
3. Aralarında bağlantı kurulamamış parça bilgiler organize bilgilere oranla daha çabuk unutulurlar. Yeni kazandığımız bilgilerimiz eski bilgilerimize öyle bağlanmalı ki, yeni edinilen bilgi zihinde bekleyenlerle buluşsun ve birleşsin. O zaman saklama uzun ömürlü olacaktır.
4. Öğrenme sürecinin arkasından gelen başka bir faâliyet, öğrendiğimiz şeylerin daha çabuk unutulmasına yol açmaktadır. Bu olaya “geriye ket vurma” denmektedir. Bir öğrenme olayının hemen arkasından uyku gelir, öğrenen kişi uyursa unutmanın en az olacağı belirtilir. Çünkü geriye ket vuran bir şey olmaksızın öğrenilen şeyler hâfızaya yerleşmiştir.
5. Hatırlama olayında kişiliğin ve zihin seviyesinin etkisi vardır. Hâtıralar bunların güç ve seviyelerine göre gün ışığına çıkarlar.
6. Öğrenilen materyalin mânidar, yani anlamlı olması, hem öğrenmeyi kolaylaştırır, hem de öğrenilen şeyin uzun süre hâfızada kalmasını sağlar. Hiçbir anlam taşımayan materyaller daha kolay unutulurlar. Çünkü bunlar, sadece hâfızaya dayanmaktadırlar. Hâlbuki anlamlı olan materyaller hem hâfızaya dayanmakta, hem de çağrışımla desteklenmektedirler.
7. Yapılan çalışmalar “kullanma ve uygulama yeteneğinin, terim bilgisinden daha yavaş unutulduğunu” göstermiştir. Bu itibarla öğretmen, öğrettiği bilgilerle yaşanan hayat arasında canlı bağlar kurmalıdır.
8. Unutmayı azaltmada tekrarın da önemli katkısı vardır. Herhangi bir konuyu öğrenip anladıktan sonra unutmayı en aza indirmek için öğrenilenler belli aralıklarla yeniden gözden geçirilmelidir. Önemli olan bir husus da şudur: Bu tazeleme ve uygulamalar, kısa bir zaman sonra yapılmalıdır.
9. Bir bünyeye sahip materyaller daha uz unutulurlar. Eski bilgilerle ilişki kurularak öğrendiğimiz yeni bilgiler, manzûme halindeki kelimeler, mısrâlar, başka fikirlerin ortaya çıkardığı fikirler; kelime, yalın fikir ve yalın bilgilerden daha uzun zaman hâfızada yaşarlar.
10. Hareketle ilgili mahâretler, en iyi muhâfaza edilen mahâretlerdir. Bisiklete binme, yüzme, on parmak daktilo veya klavye kullanma ve benzeri alışkanlıklar, kolay unutulmazlar.
Yukarıdakiler dışında, hâfızayı etkileyen başka faktörler de vardır. Meselâ, öğrenilecek şeyin kolay veya zor oluşu, öğrenme metodunun iyi veya kötü oluşu, öğrenenin yaşı, zekâ derecesi, öğrenilen materyale karşı takındığı tavır ve ilgi, saklamayı ve hatırlamayı etkiler. Fikir bağlantılarımız, mîzacımıza ve genel ruh hâletimize uygundur. Bu itibarla bir kısmımız, neşe verici şeyleri, bazılarımız da ıstırap çağıran şeyleri daha rahat hatırlarız.
Zayıf olan hâfızalar için yapılacak şey, türlü çağrışım ağları örmek, tekrarlara
- 232 -
KUR’AN KAVRAMLARI
başvurmak, öğrenilen şeyleri mantıklı bir sisteme bağlamaktır. Beyinde bulunan bazı sinir hücreleri bazı uyarımlarla birçok defa aktif hale geçirildiği takdirde farklı bir yapı kazanmakta ve uzun vâdeli hâfıza doğmaktadır. Geçici aktiflikler ise, kısa vâdeli hâfızayı doğurmaktadır. Çocuklarda ânî hâfıza çok kuvvetlidir. Bu hal, okulda onun çabuk öğrenmesini sağlar. Yaşlılarda durum farklıdır. Onlarda ânî hâfıza çökmüş durumdadır. Onlarda eski şeyleri hatırlama hâfızası, uzun süre canlı kalır.
Unutulmuş bir şeyi tekrar ezberlemeğe kalktığımızda, birinciye nisbetle daha kolay ve çabuk ezberlediğimizi göreceğiz. Bu da, “tam unutma yoktur” tezini doğrulamaktadır. Hatırlanmaları belli rûhî bir yönün devamı için faydalı verileri hatırlarız. Unutulmaları yararlı verileri unuturuz. Bu durum, hâfızanın, tamamıyla izlenen amaca uyan bir intibakın/uyumun hizmetinde olduğunu göstermektedir. Nazarî olarak unutmanın iki sebebi olduğu bazı psikologlar tarafından ileri sürülür: 1- Bozucu etki, 2- Bellekteki çözülme. Hatırda tutulan miktar, pek çok etkene bağlı olduğu halde, üç önemli faktör dikkat çeker: Malzemenin anlamlılığı, malzemenin başlangıçta ne kadar iyi öğrenildiği ve diğer öğrenmelerden gelen bozucu etkiler.
Unutma, yüksek öğrenim çağında en hızlı, lise çağında daha yavaş seyrederken, daha önceki sınıflarda ise en yavaş biçimde seyretmektedir. Yapılan araştırmalara göre unutma, başlangıçta hızlı giderken, sonra yavaşlamaktadır.
Hâfıza bozuklukları: Hâfıza bozukluklarının da hatırlamaya etkisi vardır. “Şu veya bu şeyi veya gördüğü ve işittiği olayı tesbit edememek, onu uzun bir süre saklayamamak, gerektiği zaman yerini ve zamanını belirtememek ve gözünde canlandıramamak gibi haller, hâfızanın unutkanlık (amnesique) denilen bozukluklarını teşkil eder. Hâfıza bozuklukları birkaç bölümde incelenir. Bunları, şu şekilde özetleyebiliriz:
1. Amnesia (amnezi): Hâfızanın kaybolması veya unutma, şeklinde tanımlanabilir. Kısmî veya tam olabilir. Bazı hallerde devamlı, bazı hallerde geçicidir. Fâsılalı veya sınırlı mâhiyette olabilir. İnsanın geçmişi ile ilgili hâtıraları tamamen unutması anlamına gelen “tam unutma” nâdiren ortaya çıkar.
2. Paramnesia (paramnezi): Bir çeşit hatırlama hatasıdır. Bu durumdaki hasta, geçmiş olayları ya yanlış olarak hatırlar veya olmamış, yaşanmamış olayları olmuş zanneder.
3. Hyperamnesia (hiperamnezi): Belli olaylarla ilgili belleğin aşırı derecede canlı oluşuna bu ad verilir. Bu tâbir, hâfızanın aşırı derecede artışını ifade eder.
4. Hypoamnesia (hipoamnezi): Bu durumdaki kimsenin belleği yavaşlar, azalır.
Hâfıza bozuklukları, özelliklerine göre şu kısımlara da ayrılır: Saptama unutkanlığı, hatırlama unutkanlığı, bütünlüğüne unutkanlık ve tam olmayan amnezi.
Duyumları mânâlandıran, idrâkleri zenginleştiren, öğrediklerimizi saklayan, gerektiği zaman hatırlatan hâfıza, müstakil bir meleke değildir. Çağrışım ile çalışır. Bilgi ve tecrübelerimizin hazinesidir. Hâfıza olmasa düşünce, dolayısıyla dil de olmayacaktı. Olayları önceden kestirmede hâfızanın büyük payı vardır. Havanın kararmasıyla yağmurun beklenmesi, onun sâyesindedir. Hâfıza, zekânın temel unsurudur. Onsuz zekânın var olabileceği pek düşünülemez. İşittiğimiz
UNUTMA / NİSYÂN
- 233 -
kelimeleri, gördüğümüz yüzleri, edindiğimiz genel bilgileri, gittiğimiz yerleri ve daha birçok şeyleri hatırlamasaydık, birer zavallı aptaldan başka bir şey olamazdık. 1448
Unutkanlığın, başına iş açmadığı hiçbir kimseden söz edebilmek mümkün değildir. Unutmak bize genellikle zarar verir. Ancak, bazı zamanlarda da tahmin edemeyeceğimiz kadar faydalar sağladığını hiç düşündünüz mü? İki mü’min arasında, karı-koca, baba-evlat arasında yaşanan kötü olayların unutulması, kırgınlıkların unutulması gibi.
Bize fayda yerine kayıp ve zahmet getiren unutkanlıklarımızı muhakkak önlemeye çalışmalıyız. Unutkanlığı önlemenin biraz da kendi elimizde olduğunu biliyor muyuz? Her şeyden önce kişinin kendisini tanıması gerektiğine inanmalıyız. Onun için kendinize sorun: “Unutkanlıklarımı önlemek için bu güne kadar ne yaptım? Cevabınız genellikle “hemen hemen hiçbir şey yaptığımı söyleyemem” şeklinde olacaktır. Eğer öyleyse, şu andan itibaren kendinizi tanımaya başlamalısınız. Öncelikle aşağıda verdiğimiz soruları kendinize sorun ve cevaplarını da doğru bir şekilde kendinize verin.
“Kolayca unutur musunuz? Neleri kolay unutursunuz? Unuttuklarınızı hatırlamanız, çok geç mi olur? Dikkatinizle unutkanlığınız arasında bir bağ kuruyor musunuz? Unutkanlığınızda yorgunluk, bitkinlik ve benzeri etkenler rol oynuyor mu? Unutkanlığınızı hatırlamaya çalışırken kelimeleri seçemediğiniz için ifade güçlüğü yaşar mısınız? Amaçlarınıza en kestirme yoldan ulaşmayı biliyor musunuz? Gayelerinizi sık sık unutup başka yollara dalar mısınız? Unutkanlıklarınızın ortaya çıkması, olayları unutmaktan da kaynaklanıyor mu? Anlama isteklerinizin tamamını okuma, dinleme ve görme ânında kullanabiliyor musunuz? Okumadan zevk almayışınız, anlama güçlüğünün ortaya çıkmasına yol açar mı? Okuduğunuz şeylerin büyük bir bölümünü mü, çok azını mı, yoksa yeteri kadarını mı anlıyorsunuz? Unutkanlıklarınızda zamanın büyük rolü var mı?
Unutkanlıkla günahlar arasında bir bağ olduğunu kabul eder misiniz? Temiz ve helâl gıdanın, istiğfâr ve duânın, dengeli beslenme ve ruhu dengeli doyurmanın, Kur’an okumak ve ahkâmına tâbi olmanın, sâlih ve sâdıklarla beraber olmanın unutma üzerinde etkili olduğunu biliyor ve o konuda gayret gösteriyor musunuz? İbâdetlere ihlâsla devamın, gecelerden yararlanmanın, Allah’ı zikretmenin, tefekkür, düşünme ve akletmenin unutkanlıkla ilişkileri konusunu değerlendiriyor musunuz? Unutmakla sevgi, ilgi ve önem verme arasında bir bağ olduğunu düşündünüz mü?
Bu sorulara vereceğiniz cevaplar, unutma konusunda kendinizi tanımanıza sebep olacaktır. Teşhis olmadan tedavinin mümkün olmadığını da unutmamak gerekiyor.
Hâfıza üzerine araştırma yapan uzmanlar, öğrenilen şeylerin birkaç dakika sonra unutulmaya başladığını keşfettiler. İstatistikler, dünyada en çok sıklıkta unutulan şeyin şemsiye olduğunu gösteriyor; ilginç! Sonraki sıralamada şunlar yer alıyor: Rakamlar ve tarihler, şahıs ve eşya isimleri, ilgi duyulmayan konular, zor öğrenilen konular, küçük ve orta ölçekteki başarısızlıklarımız, rastgele elde edilen bilgiler, yorgun ve hasta iken öğrenilenler, uykulu hallerde öğrenilenler,
1448] Yaşar Fersahoğlu, Kur’an’da Zihin Eğitimi, s. 117-124
- 234 -
KUR’AN KAVRAMLARI
anlaşılmayan şeyler... En az unutulan şeyler ise; sık sık tekrar edilen isimler, tarihler ve diğer konular, hatırımızda tutulmasına inandığımız şeyler, çok iyi kavranılan konular, orta ve büyük ölçekli başarılar, güzel olaylar, fizikî üstünlükle elde edilen başarılar, küçük yaşta geçirilen ve bellekte çok derin izler bırakan olaylar.
Unutma olayı, acaba hâfızada kendiliğinden mi gerçekleşmektedir, yoksa bazı konuları unutmamak için biz kendimizi yönlendirir miyiz? İşin doğrusu, bazı olayları unutmamak için kendimizi yönlendirdiğimizdir. Öyleyse, ihtiyaçlarımızı belirleyip bu konuları unutmamaya kendimizi yönlendirebiliriz. Fakat ihtiyaçların belirlenmesi de önemli bir basamaktır. O yüzden, öğrenmeye başlamadan önce ihtiyaçları belirlemek gerekir. Başarı oranı, gereksinimlerin tesbiti ve bunların karşılanması ile doğru orantılıdır.
Günlük olayları çabuk unuturuz. Bu gereksiz ayrıntıları unutma, Allah’ın nimetidir. Kitap okurken unutmanın önüne geçebilmek için hızlı okuma esaslarını bilip kullanmanın büyük yararı vardır. Çünkü yavaş okunanların hâfızada yer etmeyip unutulması daha kolaydır. Kitap okurken, okuma hızımız, beynimizin çalışmasına göre yavaş olursa, okurken araya düşünce engelleri girecek ve ne kadar yavaş okuyorsak o kadar konuya konsantre olmamız güçleşecektir. Yavaş okuduğunuzda kelimeleri belleğe göz vasıtasıyla tek tek aktarırsınız. Bu tarz okumada sık sık başka şeyler düşünürsünüz. Çabucak unuttuğunuz için yine sık sık geriye dönüşler yaparsınız. Bu durum, anlayışınızın düşük oranda gerçekleşmesine yol açar. Çünkü gözün görme hızı ile alınıp hâfızaya gönderilen kelimeler, algılama kapasitesinin çok gerisinde kalmaktadır. Gözün görme hızı, hiçbir zaman algılama kapasitesine erişemez. Ancak göze ait görme alanları genişletilmek sûretiyle kelimeler belleğinize üçlü-dörtlü bloklar halinde gönderilebilir. Böylelikle daha yüksek anlayış puanına ulaşılabilir.
Hâfıza, beyne çok çeşitli yollarla gelen bilgi, algı ve izlenimlerin hatırlanma yeteneğine verilen addır. Hâfızada gerekli, gereksiz pek çok bilgi bulunur. Hâfızada bulunan şeyler kişilerin kültür yapılarının anlaşılabilmesine yardımcı olur. Hâfıza, bilindiği gibi, kısa süreli hâfıza ve uzun süreli hâfıza diye ikiye ayrılır. Kısa süreli hâfıza, beyinde bilgi girişlerini düzene sokan biyoloji mekanizmasının aldığı addır. Kısa süreli hâfızada, gerçekleşen olay hakkında bilgiler, ancak ilk yirmi saniye içinde tam net olarak hatırlanabilmekte, kırk saniyeden sonra ise bilgiler hemen hemen hiç hatırlanamamaktadır. Kısa süreli hâfızanın en ilginç özelliği, ilk yirmi saniye içinde gerçekleşen olay hakkında soru sorulması veya ilk yirmi saniye içinde bu olayların tekrar edilmesi durumunda çok uzun bir süre sonra da hatırlanabilmesidir. İlk yirmi saniye içerisinde yapılan tekrarlar bilginin hâfızaya kaydedilmesine yardımcı olmaktadır. Çünkü hâfıza, ânî davranış yapmak üzere programlandığında, bilgi, algı ve izlenimleri hemen değerlendirir ve ardından unutur. Yani onları siler. Bilgi, algı ve işlemlerle beyne gelen veriler, ilk yirmi saniye içerisinde gelecekte kullanılacağı düşünülerek hâfızaya kaydedilirse unutulması mümkün olmaz.
Kısa süreli hâfızaya gelen bilgi, yirmi saniye sonra kısa süreli hâfızaya alınarak kaybolması bir süre için önlenir. Bilginin hâfıza sistemleri arasında yer değiştirmesi yirmi dakika kadar sürer. İkinci aşamada bilgi uzun süreli hâfızaya geçiş yapar. Uzun süreli hâfıza, insan beyninde uzun süreli kayıtların yapıldığı, çocukluk yıllarının başlangıcından ölüme kadar belleğe gelen bütün “önemli” ve
UNUTMA / NİSYÂN
- 235 -
ilgi duyulan bilgilerin envanterinin yapıldığı yerdir. Uzun süreli hâfıza sâyesinde büyük başarılar kazanılabilir. “Bir film şeridi kadar canlı”, “daha dün gibi” şeklinde ifadelerde bulunmamıza yardımcı olan, işte bu uzun süreli hâfızadır. Uzun zaman öncesinde yaşanmış olaylar, uzun süre hâfızaya çok net olarak yerleşirler. Çoktandır göremediğiniz bir arkadaşınızla birden karşılaştığınızda onunla olan iyi kötü hâtıralarınız gözlerinizde canlanır. Uzun süreli hâfıza, kendi fonksiyonunu yerine getirmemiş olsaydı, bu hatırlama gerçekleşebilir miydi?
Uzun süreli hâfızaya aktarılan bilgiler de unutulabilir mi? Hayır, bu mümkün değildir. Unutmanın birinci şekli, tamamen bir daha hatırlanamaz hale gelen bilgilerdir. Bu tür bilgiler, kısa süreli hâfıza basamaklarından öteye geçemeyenlerdir. Unutmanın ikinci türü ise, belleğe gönderildiği halde, istenildiğinde bulunamayan bilgilerdir. Bu bilgilere yeniden ulaşma, ancak bilginin tekrarlanmasıyla mümkün olur. Üçüncü unutma türünde ise bilgilere istenildiği anda ulaşılamaz, ancak bir müddet sonra bu bilgiler “hatıra gelir.” Ancak kendiliğinden ortaya çıkan bu hatırlama, pasif unutma olarak adlandırılabilirler.
Mnemoteknik (Hâfıza Geliştirme Teknikleri): Hâfızanın kuvvetinin çeşitli desteklerle artırılması çalışmaları mnemoteknik adıyla bilinir.
Hâfızayı kuvvetlendirmek amacıyla geliştirilen, daha doğrusu insan fıtratındaki bu gücün keşfedilmesiyle ortaya çıkan mnemoteknik ilkelerinin en önemlisi, bellenilmesi istenen şeylerin manzum halde kişiye verilmesidir. Diğer bir mnemoteknik hile ise, ayların kaç günden oluştuğunu hatırlamak için yaptığımız parmak arasını sayma yöntemidir. İlköğretim öğrencilerine genellikle toplama ve çıkarma işlemlerinin öğretildiği sayı boncukları (abaküsler) da mnemoteknik yöntemlere bir örnek sayılabilir.
Anlamlandırılan, çağrışım kurulan konular, kolay hatırlanır. Herhangi bir bilginin anlamlandırılması çok çeşitli şekillerde olabilir. Meselâ, bir telefon numarası hatırınızda tutmak istiyorsunuz. Bu telefon numarası 329 52 21 olsun. Öncelikle telefon numarasının sahibinin nerede olduğunu biliyorsunuz. Bu bilgi, size telefonun hangi rakamla başlayacağının ipucunu verir; bu numaramızda 3’tür. Ardından gelen 29 rakamı Giresun ilinin trafik plaka numarasıdır. 52 ise Ordu ilinin trafik plaka numarasıdır. 21 ise diyelim ki sizin yaşınızdır. Bu telefon numarasını hatırınızda tutabilmek için, öncelikle Karadeniz kıyılarında yer alan iki vilâyeti hatırlarsınız, arkasından yaşınızı. Bu ve benzer şekilde anlamlandırma yapma, hatta rakamların bile anlamlandırılması mümkündür. Siz de bu ve benzeri türden rakamların anlamlandırılması ile ilgili bolca egzersizler yaparak hâfıza teknikleri elde edebilirsiniz. Böylece mutlaka hatırlamak durumunda olduğunuz rakamları unutmamak için onları anlamlandırıncaya kadar bu tür deneme ve çalışmalar yapabilmelisiniz.
Çarşıya veya pazara çıktığınızda almanız gerekenleri evde tesbit ettiğinizde o ihtiyaçları unutmamak gerekiyor. Bunu sağlamak için onları anlamlı bir kelime oluşturacak şekilde sıralayabiliriz. Diyelim ki pazardan salatalık, armut, muz, soğan, un, nohut almamız gerekiyor. Bu kelimeleri sıralayarak anlamlı bir kelime elde edebiliriz. Unutmamamız gereken anlamlı kelime, yukarıdakiler için Samsun kelimesini düşünmek yeterli olacaktır. Tabii, her zaman, bu örnekte olduğu gibi anlamlı bir kelime oluşturmak mümkün olmaz. Bazı zamanlarda size son derece anlamsız gelen kelimeler ortaya çıkabilir. Bu anlamsız kelimeyi hatırımızda
- 236 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tutmak için, anlamlandırarak hatırlama yöntemlerini kullanabiliriz. Böylece anlamsız kelimeyi anlamlı hale getirebilir, öylece hâfızamıza kolayca yerleştirebiliriz.
Bağlantı kurma yöntemi: Bağlantı kurma yöntemi, sebep-sonuç ilişkisine dayalı olarak bir bölgeden hareketle çerçeveyi genişletme, yeni bilgi malzemesini eskileriyle birleştirerek anlam oluşturma şeklinde izah edilebilir. Bağlantı kurma yöntemi, canlandırma adı verilen bir diğer yöntem ile içiçedir. Canlandırma yöntemi ise, her işe, her harekete, her nesneye/şeye canlılık katma, onu anlamlandırma şeklinde ortaya çıkar. Zaten gün boyunca hatırımızda kalan şeyler, canlandırmadan başka bir şey olmadığı gibi; diğer bazı olaylar değişik şekilde canlandırılabilir. Bizi etkileyen olayları başkalarına aktarırken de canlandırma yönteminden bol bol istifade etmekteyiz. Pek çok araştırmacı, dramatize edilen olayların çok daha kolay hatırlanabildiği, hatta zor unutulduğu kanaatine varmıştır. 1449
Bir mnemoteknik araştırmacısı şöyle diyor: İnsanların unutma sorunu yoktur, dikkat sorunu vardır. Belleğe iyi bir ilk izlenim kaydedilmezse kolay unutulur. Ortalama insan görmeden bakar, duymaksızın dinler, hissetmeden dokunur, tad almayarak yer, fizikî bilince erişmeden hareket eder, koku bilincine ulaşmadan nefes alıp verir ve düşünmeden konuşur. Böyle bir duygusal körlükle hâfızanın evrenle, kendisiyle ve Yaratanıyla ilişkisi kesilir. Bilgiyi çok kanallı alıp tasnif etmek ve odaklanarak kaydetmemiz, ancak yüksek bilinç geliştirmekle olur. Bu nedenle ilişkilendirme, belleğin en önemli dayanaklarından biridir.
Hatırlamayı şu tekniklerle kolaylaştırabiliriz. Bir şeyi hatırlamaya çalışırken tüm duyularınızı hatırlamaya çalıştığınız şeyle ilişkilendirin. Hatırlamak istediklerinizi, resimler yerine hareket eden filmler şeklinde hatırlamaya çalışın. Hareket eden görüntüler, sâbit resimlerden daha kolay hatırlanır. Yeni bir bilgi, mevcut bir bilgi ile ilişkilendirilebilirse, kolayca hatırlanabilir. Konuşmasında espri kullanan bir konuşmacının anlattıkları çok daha kolay hatırlanır. Siz de öğrenirken eğlenmeyi, hatırlamak istediğiniz şeylere espri katarak öğrenmeyi öğrenmelisiniz. Çocuklar biraz da bu yüzden çabuk öğrenirler ve kolay unutmazlar; oyunla, eğlenmeyle, zorlanmadan, kendiliklerinden öğrenirler. Öğrenmek için pek az mürâcaat ettiğimiz bir yöntem de hayal gücüdür. Bu yöntemi kullandıkça, öğreneceğiniz konuyla ilişkilendirebileceğiniz hayallerinizin bellek performansınızı ne kadar olumlu etkilediğini hemen fark edebilirsiniz. Hayal kuramıyorsanız, üzülmeyin. Her gün, önce son bir saatte, sonra da bir gün içinde yaptıklarınızı, gözünüzü kapatarak bellek kayıtlarınızdan görüntüleriyle tekrar canlandırmaya çalışın. Başlangıçta görüntüleri hatırlamakta zorlanabilirsiniz. Bu uygulamayı 2-3 hafta sürdürdüğünüzde gün içinde hatırlamaya değer bulduğunuz şeyleri ne kadar iyi kaydettiğinize siz de şaşıracaksınız.
Hatırlamada, sayılardan da yararlanabilirsiniz. Beyninizde sâbit klasörler ve bunların uzantısı dosyalar açabilirsiniz. Bunun için, meselâ 1’den 20’ye kadar her rakama hareket eden bir görüntü kaydedin. Sırasıyla hatırlamak istediğiniz şeyleri bu görüntüyle kaydedin. Meselâ, 14. sıradaki bilgiye ulaşmak istediğinizde hemen hatırlayacağınızı göreceksiniz. Hatırlamak istediğiniz şeyleri çağrıştıran semboller kullanın. Bunlar, alışılmışın dışında, renkli, kışkırtıcı semboller olabilir.
1449] Geniş Bilgi için bk. Muhsin Kadıoğlu, İyi Anlama Yöntemleri, özellikle s. 26-77
UNUTMA / NİSYÂN
- 237 -
Belki çok ilkel kaçan parmağınıza ip bağlamak bile bu sembollerin gücüyle ilgilidir. Bir bilgiyi kullanacağınız alanı belirleyip sistematik bir düzen/sıra içerisinde beyninizin dosyalama sistemini geliştirebilir; otomatik ve düzenli bir kütüphane oluşmasını sağlayabilirsiniz. Pozitif düşünce, iyimserlik de bellek kapasitesinin artırılması için gerekli enerjiyi üretir. Bunun tersi olan şüpheci, güvensiz, ihtimaller içinde olumsuz seçeneklerin gerçekleşebileceğini varsayma alışkanlığı, zihnin olumlu gelişimine sekte vurabilir. Abartma da önemlidir. Bir şeyin abartılmasından pek hoşlanmayabilirsiniz; ancak, unutmayın ki dehâlar uçuk kaçık fikirlerle doludur. Hatırlanması zor bir şeyi hatırlamaya çalıştığınızda bunu canlandırma sisteminizde abartarak komikleştirebilirsiniz. Silik ve zayıf bilgiler, bu sâyede daha güçlü bir izlenimle kaydedildiğinden daha kolay hatırlanacaktır. Hâfıza sisteminin güçlenmesi birden fazla etkilerin doğru kullanılmasına bağlıdır. Unutmayın ki, bir zincirin gücü, en zayıf halkasının gücü kadardır. 1450
Uzmanlar, normal insanların mevcut beyin kapasitelerinin çok azını, bazı uzmanlar ancak % 1kadarını kullanabildiğini söylemektedirler (Bu konuda en iyimser rakamlar, % 10-15). Bu durumda beynimizi, kullanılmayan, yaklaşık % 99 kapasitesiyle beraber, uyuyan bir dev’e benzetmek yanlış olmasa gerek. Demek geride, kullanılmayı bekleyen muazzam bir kapasite var. Beyin potansiyelinin ancak bu kadar azının kullanılmasının temel sebeplerinin başında, beynin nasıl çalıştığının yeterince bilinmemesi geliyor. Yani, zihinsel yeteneğimizle ilgili sorunlar, beynin kapasite eksikliğinden değil; onu nasıl kullanacağımızı bilmeyişimizden kaynaklanıyor. Hâfıza eğitilebilir, âtıl potansiyel harekete geçirilebilir. Hâfıza teknikleri bu konuda ciddî bir adımdır. Ancak işleyen demirin ışıldadığı gibi; çalışmak, özellikle sistemli çalışmak zekâyı, hâfızayı açtığı gibi, tembellik de köreltir. İmam Buhârî’nin 300.000 (üç yüz bin) hadisi, rivâyet zinciri ile beraber ezberlediğini, hadisle ilgili İslâmî kaynakların haber verdiği gibi, batılılar da örnek gösterir.1451
Hâfıza tekniklerinin içinde hayal gücü ve çağrışım iki temel ilkedir. Hayal gücü ve çağrışım yoluyla bilgileri hâfızaya alırken dikkat edilmesi gereken noktaları şöylece sıralayabiliriz: “Çok hayal kur.”
1- Çarpıcı hayaller kurun.
2- Oluşturduğunuz hayalleri hareketlendirin.
3- Kesinlikle, aklınıza ilk gelen hayali kurun.
4- Hayal ettiğiniz görüntüyü gözünüzün önüne getirin; belirgin ve ayrıntılı olsun.
5- Abartın. Yani, sayıları artırın, boyları büyütün, ya da küçültün.
6- Yerine koyma ilkesini uygulayın. Diş macununun yerine peynir koymak gibi, ilişkilendirdiğiniz kavramlardan birini diğerinin yerine koyun.
7- Arada ilişkiler kurun; Böylece çağrışım yoluyla hatırlamanız mümkün olur.
8- Lütfen, daima olumlu düşünün. Kendinizi rahat bırakın; baskı altında hissetmeyin.
1450] Anlayarak Hızlı Okuma, Adil Maviş, s. 55-59
1451] Meselâ, bk. Tony Buzan, Dehânın El Kitabı
- 238 -
KUR’AN KAVRAMLARI
9- Kayıt kanalı çok olsun. Görüntü, ses, koku, tad ve dokunma; mümkünse hepsini birden hayallerinize katın.
10- Unsurları, bilgileri, şekilleri belli bir sıraya koyun.
11- Renklendirin.
Bağlama Metodu: Alınan bilgilerin çağrışımları, belli bir sıra ve düzende hâfızaya alındığında, hem sağ ve hem de sol beyin çalışmakta, böylece beyinde dinamik bir sentez oluşmaktadır. Bu da, alınan bilgilerin kalıcı olmasına büyük ölçüde yardımcı olmaktadır. Çünkü, çağrışım sistemi ile sağ beyin aktif hale gelir; bağlama metodu ile de sol beyin aktif hale gelir. Çağrışım sisteminde bilgiler, hayal gücü ile abartılı bir şekilde görsel hale getirilir. Yani kısaca, bilgiler elle tutulur, gözle görülür hale getirilir. Bağlama metodu ile de, çağrıştırılan bu bilgiler belli bir sıraya bağlandığından, bilgiler kalıcı hâfızaya yerleşir. Bu sistemde verilen kelimeler arasında sırasıyla, çarpıcı, ilginç, olağanüstü bağlantılar kurularak, kelimelerin sırayla hatırlanması sağlanabilir. Bu sistem, 10-15 kelimeye kadar rahatlıkla kullanılabilir.
Rakam-Şekil Sistemi: Rakam-şekil sisteminde sâbit olan, değişmeyen imajlar, 1’den itibaren 10’a kadar olan rakamlardır. 1’den 10’a kadar, hâfızaya alınmak istenen şeyler, sırasıyla, o sayıyı temsil eden sembollerle ilişkilendirilerek hatırda tutulabilir. Bu sistem, az sayıda şey hâfızaya alınmak istendiği zaman, meselâ alışveriş listesi için rahatlıkla kullanılabilir. Bu sistemde rakamlar, şekil itibarıyla benzediği bazı şeylerle özdeşleştirilir. Meselâ 1 sayısı kaleme benzer. Dolayısıyla, rakam-şekil sisteminde 1 sayısını kalem temsil etmektedir. 2 sayısı, kuğuyu çağrıştırdığı için, 2 sayısını kuğu temsil etmektedir. 3 sayısını ise martı; 4 Yelkenli, 5 Eldiven, 6 Çengel, 7 Uçurum, 8 Gözlük, 9 Balon, 10 Ayak-top.
Temel Hâfıza Sistemi: Temel sistemde, önceki sistemleri sınırlayan faktörler ortadan kaldırılmış, birçok şeyin hâfızaya alınmasında büyük kolaylıklar sağlanmıştır. Bu sistem, rakamların okunuşlarından bir fonetik alfabe oluşturulmasıyla meydana gelir. Rakamların okunuşlarındaki sessiz harfler kullanılarak bir fonetik hâfıza alfabesi oluşturulur. 1 Bir: Bağ, 2 İki: Kar, 3 Üç: Çıra, 4 Dört: Tır, 5 Beş: Nar, 6 Altı: Lira, 7 Yedi: yar, 8 Sekiz: Sıra, 9 Dokuz: Mera, 10 On: Puf... gibi. 1452
Unutma ve İlgi, Dikkat, Tekrar İlişkisi
İlgi: İlgi, önemli bir motivasyon kaynağıdır. İlgi olmadan bilgi olmaz, dolayısıyla bir şeyi hâfızaya alıp uzun süre onu unutmamak için ilgiye ve ilginin devamına ihtiyaç vardır. Önemsenmeyen ve ilgi duyulmayan şeyin kalıcılığı da olmaz. Öğrenme ve belleme olayında yapılacak ilk şey, öğrenecek olan kimsede öğreneceği şeye karşı bir ilginin oluşturulmasıdır. “Aşk olmadan meşk olmaz” sözü, bu önemli noktaya dikkat çekmek için söylenmiştir. Öğrenecek kimsede öğrenme ve kavrama merakı ve iştahı uyandırılmadıkça, başarılı olunamaz. İlgi, bizim dikkatimizin, zihnimiz ve irâdemizin kuvvetli bir duygu ile beraber, önünde duran; yahut düşüncede, hayalde olan bir şey için merâkı, düşkünlüğü, sevgisidir. İlgiyi, kişinin yaptığı işe kendisini tamamen kaptırması, bir an için kendisini meşgul olduğu şey dışında her şeyi unutması şeklinde anlayabiliriz.
1452] Örnekler için, bk. Oğuz Saygın, Beyin Gücünü Geliştirme, özellikle s. 47-78
UNUTMA / NİSYÂN
- 239 -
Bilmek, merak etmekle başlar; merak da öğrenmektir. Meraklar, soruları; sorular keşifleri doğurur. Dikkatli bir bakış, merakın meyvesidir, bunun arkasından da bilim gelir. Hiçbir temâyül ve ilginin uyanmadığı hallerde dikkat, hiçbir noktada yoğunlaşamayacağı için, faâliyet kesilir, uzviyet gevşer, uyku gelmeye başlar. Gerçek bir ilgi, kişinin bedenî, ahlâkî ve zihnî ihtiyaçlarından doğar. Gerçek ilgi, kendiliğinden uyanır; devamlı duygusal bir karakter taşır. İlgilerde transfer de mümkündür. Bazı insanların dostlarının, bazı öğrencilerin öğretmenlerinin ilgilerini paylaştıkları sık görülen olaylardandır. İlgilerin kararsızlıktan kurtulması, kökleşmelerine bağlıdır. Kökleşen alâkalar, bir yeteneği müjdeler. Çünkü insanlarda çalışma azmi ve şevki bu sâyede oluşacaktır.
Tembellik de bir ilgi meselesidir (yetersizlik veya olumsuzluk anlamında). Şayet tembellik, fiziksel bir rahatsızlıktan kaynaklanmıyorsa, o konuda bir ilginin uyanmamış olmasını veya uyandıysa bile çok zayıf ve yüzeysel olduğunu düşünebiliriz. Bütün ilgiler de aynı düzeyde değildir. Çok cılız bir ilgi olabildiği gibi, ihtiras ve tutku derecesinde, bağımlılık yapabilecek ilgiler de vardır. Yüksek ve kuvvetli ilgiler, zayıf olanlara hâkimdir. İnsan ilgi ve merakına konu olmayan her iş angaryadır. Çünkü istenmeden, sevilmeden yapılır. Dolayısıyla yorucu ve bıktırıcıdır. Hoşlanarak futbol oynayan bir sporcu, halinden son derece memnun olduğu halde, aynı enerjiyi harcayarak yaptığı başka bir işte çabucak yorulup usanabilir. Ve sevmediği işi bir daha yapmak istemez. Sebebi, birinci işe ilgili ve iştahlı olduğu halde, ikinci işe ilgisiz ve iştahsızdır. O yüzden bir şeyi sevmeyen, ona ilgi duymayan kimsenin, onu benimsemesi, hatırında tutup unutmaması da mümkün değildir.
Dikkat: İnsan, çevresiyle devamlı alışveriş halindedir. Onlardan etkilendiği gibi, onları da etkiler. Onlarla takışır veya barışır. Bir kısmından daha çok, bir kısmından daha az etkilenir. Bunlar içinde kişiyi ilgilendiren, harekete geçiren olay ve varlıklara daha bir alıcı gözle bakar. İşte insanı motive eden varlık veya olayı alıcı gözle seyredebilmek için kişinin yapmış olduğu seçme faâliyetine dikkat denir. Dikkatin en önemli vasfı yoğunlaşmadır. Zihnimizin, üzerinde yoğunlaştığı noktayı daha iyi görür, daha iyi kavrarız. Bu yoğunlaşma ne kadar güçlü ise, anlama ve kavrama da o kadar sağlıklı ve kuvvetli olur. Zihnin böyle çevrilişine, dikkat denir. Dikkat, kişinin, etrafında ve kendisinde olan olay ve değişikliklerin farkına varması ve istediği takdirde, belirli bir işe kendisini konsantre edebilmesi yeteneğidir. Dikkat, düşünceyi belli konular üzerine yoğunlaştırmakla kalmaz, aynı zamanda şuuru ve algıyı, araya giren parazit ve istikrarsız düşüncelerden de kurtarır. 1453
Gaflet, kâfirlerin; dikkat de mü’minlerin özelliğidir. İnkârcıların içinde bulundukları gaflet haline karşın, mü’minler canlı, uyanık ve dikkatli olurlar. Dikkat, öncelikle, Allah’ın her şeyi sarıp kuşattığı, insanın her şeyini bildiği ve âhirette insanı hesaba çekeceği üzerine yoğunlaştırılmalıdır. Bu dikkati elde eden bir mü’min, dış dünyadaki tüm nesnelere, tüm olaylara karşı son derece dikkatli, son derece uyanık olur. Çünkü madem Allah her şeyi kuşatmıştır, madem her şey O’nun emri ve ilmi içinde gerçekleşmektedir; öyleyse hiçbir şey sebepsiz, başıboş gerçekleşmemektedir. Her olayın, her gelişmenin bir anlamı, bir hikmeti vardır. Mü’min, dikkatini ayakta tutarak, bu anlam ve hikmetleri yakalar. Olayların ince
1453] Geniş bilgi için bk. Yaşar Fersahoğlu, a.g.e. s. 100-116
- 240 -
KUR’AN KAVRAMLARI
noktalarını, girift taraflarını kavrar.
Buna karşın inkârcılar böyle bir dikkate sahip olamazlar. Olayların birer amaç ve hikmet doğrultusunda geliştiğini bilmediklerinden dolayı, dış dünyaya karşı çoğu kez umursamaz, vurdumduymaz bir tavır takınırlar. Ancak kendi çıkarlarını ilgilendiren konulara ilgi gösterirler ki, bu da olayların ancak küçük bir tarafıyla ilgilenmeleriyle sonuçlanır. Bu durumda etraftaki gerçeği tam olarak kavrayamazlar ve çoğu kez yanlış sonuçlara varırlar.
Dikkatin farklı yönleri vardır. Olaylardan ders almak, öğüt alıp düşünebilmek için çevremizdeki âyetleri, delilleri algılayabilmek, basîret ve ferâset nurlarıyla geleceği değerlendirip ilerideki aşamaları hesaplayarak davranışlarda bulunmak, dikkat özelliklerindendir. Mü’min, son derece uyanık, dikkatli ve dolayısıyla canlı olmalıdır. Bezgin, umursamaz, boşvermiş bir ruh hali, mü’minlere değil; inkârcılara aittir. 1454
Dikkatlerini belli bir konu üzerinde yoğunlaştıramayan kimseler, faydalı gözlemler yapamaz, o konuda kalıcı bilgiler elde edemez. Kur’an, yere göğe, insana bakmamızı istiyor. Allah’ın kitabı, kendini okumamızı emrettiği gibi, evren ve insan adlı kitapları da okumamızı, Allah’ın yarattıkları üzerinde tefekkür etmemizi, dikkatimizi yoğunlaştırmamızı istiyor. Kerim Kitabımız, hayata değişik açılardan, çok yönlü bakmayı telkin ediyor. Onun eğitiminde karıncadan gezegenlere kadar, insanların bakarak çok şeyler öğrenmesi gereken odak noktaları vardır.
Tekrar: Hayatta öğrenilmesi gereken her şey, herkesin bir bakışta, bir duyuş veya deneyişte öğrenebileceği kadar kolay değildir. İnsanların tamamı da aynı zihnî seviyede değildir. Bu durum, tekrar ve egzersizi gündeme getirmektedir. Tekrar, “ilk defa yapılan bir işin veya söylenen bir fikrin ikinci defa yapılması” olarak tanımlanmaktadır. Belâgatçılar, tekrarı, “lafzın mânâ üzerine defalarca delâlet etmesi” şeklinde tarif etmişlerdir. Tekrar edilen şeye önem vererek onu dikkatle yerine getirmeye delâlet eden hususa da “tekrîr” denmektedir. Tekrar; anlamı kuvvetlendirmek veya pekiştirmek, anlatılmak istenen şeyi etkili, sürekli ve değişik, ilgi çekici bir biçimde kılmak için, seslerin, birtakım hecelerin, kelimelerin aynen veya değişiklikler içinde sıralanmasıdır. Anlamı etkilemeyen tekrarlara “tekerrür” veya “kesret-i tekrar” dendiği gibi; anlamın etkisini artıran, kulağı tırmalamayan tekrarlara da “hüsn-i tekrâr” denmektedir.
Tekrar, hem öğrenme, hem pekiştirme, hem saklama ve hem de hatırlamada etkisi olan önemli bir yöntemdir. Konunun önemini vurgulaması, dikkati yoğunlaştırması, anlama ve kavramayı sağlaması bakımından da ehemmiyet taşır. Öğrenmeye yönelik tekrarlar, beyinde birbirlerinden ayrı, fakat aynı değerde izlenimler bırakmaktadır. Öğrenmede mükemmelleşme, tekrarlar yoluyla elde edilmektedir. Unutmanın önemli bir sebebi, materyalin kullanılmamasıdır. Bir uyarıcının tekrarlanması, fark edilme şansını arttırır.
Unutma ve hatırlama açısından da tekrarın büyük önemi vardır. Üzerinde temrin yapılmayan bilgiler zamanla unutulur. Öğrenilen şeylerin tekrar edilmemesi veya kullanılmaması halinde bellenen şeylerin zihindeki izlerinin silineceği, genel olarak kullanmama ne kadar uzun sürerse unutmanın da o nisbette çok olacağı ileri sürülür. İnsan rûhu, kendisine söylenenlerden etkilenecek özellikte
1454] Cavit Yalçın, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 87-88
UNUTMA / NİSYÂN
- 241 -
yaratılmıştır. Şu var ki, bu etki süreli ve geçici bir nitelik arzetmektedir. Bu itibarla rûha söylenen şeylerin tekrarı gerekir.
Kur’an’da Tekrar: Kur’an’ın en çok kullandığı metodlardan biri de tekrardır. Bu, onun anlatmak, öğretmek istediği şeyin önemini gösterir. Kur’an’da özellikle inançla ilgili konularda tekrarın değişik şekilleriyle karşılaşırız. Kur’an’da lafız olarak “tekrâr” kelimesi bulunmaz. Kur’an’da “tekrar” mânâsı ifade eden bazı kelimeler kullanılır. Bunlar, “tasrîf”1455 “tezkîr”1456 “iâde”1457 “terdîd”1458 “rucû”1459 kelimeleridir.
Kur’an’ın tekrar metodunu kullanmasının, şüphesiz birçok hikmetleri vardır. Kur’an, abesle iştigal etmeyeceğine göre, ondaki tekrarların birtakım amaçları olmalıdır. Bunlardan tesbit edebildiklerimizi şöylece sıralayabiliriz: 1- Te’kid,1460 2- Takrîr,1461 3- Korkutma,1462 4- Sakındırma,1463 5- Müjdeleme,1464 6- Teşvik,1465 7- Tenbîh,1466 8- Unutmayı Engelleme,1467 9- Öğüt,1468 10- Yüceltme,1469 11- Övme ve Ödüllendirme,1470 12- Kâfirden Öç Almakla Mü’mini Sevindirme,1471 13- Eğitim-Öğretim, 14- Şüpheleri Yok Etme,1472 15- Nimetleri Hatırlatma,1473 16- Faydayı Çoğaltma,1474 17- İhtiyaçların Tekrarı Sebebiyle O İhtiyaçlara Cevap Verme, 18- Duâ,1475 19- Telâffuzda Kolaylık Sağlama,1476 20- Kırâatte Kolaylık Sağlama, 21- Fâsılalarda Uygunluk Sağlama (âyet sonlarındaki ses uyumları), 22- İrşâd ve İknâ Etme. 1477
Kur’an’daki tekrarlar, harfin tekrarı,1478 zamirlerin tekrarı,1479 kelimelerin tekrarı,1480 cümlelerin tekrarı;1481 26/Şuarâ, 109 (5 defa tekrarlanmaktadır.) ve
1455] 20/Tâhâ, 113; 7/A’râf, 58
1456] 51/Zâriyât, 54, 55
1457] 17/İsrâ, 69
1458] 62/Cum’a, 8
1459] 2/Bakara, 156
1460] 78/Nebe’, 4, 5
1461] 54/Kamer, 17, 22, 32, 40; 26/Şuarâ, 108, 109, 110
1462] 20/Tâhâ, 113; 42/Şûrâ, 21, 26, 45; 77/Mürselât, 15, 19, 24, 28, 34, 37, 40, 45, 47, 49
1463] 2/Bakara, 134, 141, 286; 17/İsrâ, 13
1464] 85/Bürûc, 11; 2/Bakara, 38, 62, 112, 262, 274, 277
1465] 6/En’âm, 46, 65
1466] 2/Bakara, 198, 54
1467] 18/Kehf, 114
1468] 54/Kamer, 16, 21, 30, 39, 17, 22, 31, 40
1469] 69/Haakka, 1, 2, 3; 101/Kaaria, 1, 2, 3; 97/Kadr, 1, 2, 3
1470] 57/Hadîd, 1, 2, 3; 61/Saff, 1, 59/Haşr, 1; 6/En’âm, 83, 84; 12/Yûsuf, 22
1471] 37/Sâffât, 174, 175, 178, 179
1472] 78/Nebe’, 60-64
1473] 55/Rahmân, 13; bu âyet, bu sûrede 31 kez tekrar edilmiştir
1474] 5/Mâide, 44, 45, 47
1475] 25/Furkan, 77; 7/A’râf, 55; 3/Âl-i İmrân, 191, 192, 193, 194
1476] 86/Târık, 17; 18/Kehf, 71, 74
1477] 26/Şuarâ, 9, 68, 104, 122, 140, 159, 175, 191; 2/Bakara, 144, 149, 150
1478] 62/Cum’a, 1; 28/Kasas, 19
1479] 49/Hucurât, 15; 3/Âl-i İmrân, 62; 40/Mü’min, 21; 26/Şuarâ, 78; 53/Necm, 43, 44, 48, 49
1480] 54/Kamer, 9; 1/Fâtiha, 4; 101/Kaaria, 1, 2, 3; 89/Fecr, 21, 22; 23/Mü’minûn, 36; 86/Târık 17; 13/Ra’d, 5
1481] 8/Enfâl, 7, 8; 6/En’âm, 21, 93, 144, 157; 7/A’râf, 37; 10/Yûnus, 17; 11/Hûd, 18; 55/Rahmân, 13 (31 defa); 54/Kamer, 17 (4 defa); 77/Mürselât, 15 (10 defa
- 242 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mânâların tekrarı (64/Teğâbün, 14.âyette değişik kelimeler aynı anlamı tekrarlamaktadır. Peygamber kıssaları da mânâyı tekrarın bir başka yoludur.) şeklinde tecellî etmektedir. Mânânın tekrarı da lafzı tekrarlamadan yapılan tekrar, kıssa şeklindeki tekrar olmak üzere iki şekilde yapılmaktadır.
Kur'an'da yapılan tekrarların konuları daha çok itikadî, amelî, ahlâkî sahalarda yoğunlaşmaktadır. Kur'an'da yapılan tekrarlar, pratik bir eğitim metodu, anlaşmayı kolaylaştırıcı,1482 mânânın zihinde daha çok kalmasını sağlayan bir yöntem olarak dikkatimizi çekmektedir. Bu tekrarlar hiçbir zaman sıkıcı ve usandırıcı değildir; daima taze ve canlıdır. Sözün sanat haline gelmesinde büyük katkısı vardır. Öneminden olsa gerek, daha çok itikadî konularda kendini göstermektedir.
Önemli olan, tekrarların sıkıcı ve bunaltıcı olmamasıdır. Kur’an böyle bir zaaftan korunmuştur. Onda gönüllere hoş gelen tekrarlar yapılmakta, bu tekrarlar sıkıcı olmaktan tümüyle uzak ve birbirlerini tamamlamaktadır.
Hz. Peygamber de tekrar usûlüne uymuş, her vahiy gelişinde aldığı âyetleri kelime kelime tekrarlamıştır. Bunu, Allah'ın, âyetlerini kendisine öğretip açıklayacağına dair teminatına kadar sürdürmüştür. Bu garanti Kur'an'da şöyle ifade edilmektedir: “(Ey Muhammed,) Cebrâil sana Kur’an okurken, unutmamak için acele edip onunla beraber söyleme; yalnız dinle. Doğrusu o vahyolunanı kalbine yerleştirmek ve onu sana okutturmak Bize düşer. Biz onu Cebrâil’e okuttuğumuz zaman onun okumasını dinle. Sonra onu sana açıklamak Bize düşer.” 1483
Tekrarlamak, bilgi tazelemektir. Anlamsız şeyler bile sık sık tekrarlamak sûretiyle hatırda tutulabilir. Tekrarın insan ruhu ve zihni üzerinde hayret verici bir etkisi vardır. Napolyon, “biricik ciddî söz sanatı, tekrardır” der. İddia olunan şey, tekrar edilmek sûretiyle nihayet ispat edilmiş bir hakikat gibi kabul olunacak derecede ruhlara yerleşir. Devamlı tekrarla sunulan fikir, şuuraltının derin tabakalarına kadar nüfuz eder ve orada yerleşir. Bir müddet sonra kişinin bizzat kendisine mal olarak ortaya çıkar. İlan ve reklamların hayret verici gücü ve çekiciliği, sürükleyiciliği de ancak tekrarın etkisi ile açıklanabilir.
Yalnız, tekrarda dikkat edilecek nokta, kuru ve yavan ifadelerle, basit ve aynı kelimelerle bir fikri durmadan geveleyerek bıkkınlık vermemektir. Bunu sağlamak için de, tema aynı kalmak şartıyla değişik biçimler ve formüllerle tekrarlama yoluna, zaman zaman müracaat edilmelidir. Kur'an'daki tekrarların hepsinde ayrı bir âhenk ve incelik vardır. Meselâ 55/Rahmân sûresinde 31 defa tekrarlanan “Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalan sayabilirsiniz?” âyeti, kesinlikle kulağı tırmalamamakta, gönle bıkkınlık ve sıkıntı vermemektedir. Tam tersine, hemen bir önceki âyetle ilgili olarak tekrarlandığı için dinleyeni, o âyette işaret edilen delil ve nimetleri düşünmeye sevketmektedir.
Rasûlulullah da (s.a.s.), tebliğinde aynı metodu kullanıyordu. Muhâtaplarına bir fikri kabul ettirebilmek, bir düşüncenin zihinlerde iyice yer etmesini sağlamak, dinleyenin dikkatini toplayarak söylenenlere gereken önemi vermesini temin etmek üzere sık sık “tekrarlama“ metoduna başvurduğunu görüyoruz. Enes bin Mâlik'in rivâyetine göre; “Hz. Peygamber, (söylediği söz anlaşılsın diye)
1482] 17/İsrâ, 41; 28/Kasas, 51
1483] 75/Kıyâme(t), 16-19; Yaşar Fersahoğlu, a.g.e. s. 530-534
UNUTMA / NİSYÂN
- 243 -
konuştuğu zaman üç defa tekrar ederdi.“1484 Konuya dikkati çekmek, ezberlenmesini sağlamak ve mânânın önemini vurgulamak üzere Rasûl-i Ekrem, gerçekten iman edenin Cehenneme girmeyeceğini beyan edeceği zaman terkisinde bulunan Muaz bin Cebel’e üç defa seslenmiş, sonra bu sözlerini îrad buyurmuştur. 1485
Bazen insanların hassâsiyet ve titizlikle üzerinde durması gerekli, çok önemli ve tehlikeli bir şeyden bahsettiği zaman, sayısı tespit edilemeyecek kadar, hatta kendisini ve muhâtapları üzecek derecede çok tekrarda bulunduğu olurdu.1486 Bir çarpışmada kılıcını kaldırdığı anda “lâ ilâhe illâllah” diyen düşmanını öldüren bir sahâbe, yaptığı işten kalbine şüphe düşünce durumu Hz. Peygamber’e arzetmiş, Hz. Peygamber, heyecan ve hayretler içinde; “O lâ ilâhe illâllah dedi, sen de öldürdün, öyle mi?!” diye çıkışmıştı. Sahâbi, mâzeret beyan etti: “Fakat yâ Rasûlallah, bunu ölüm korkusundan söyledi.” Ama bu cevap Rasûlullah’ı tatmin etmemişti: “Bunu ihlâsla mı, yoksa korkuyla mı söylediğini bilmek için kalbini yarıp baktın mı? Kalbini yarıp baktın mı?!...” diye o kadar çok tekrarda bulundu ki, Rasûlullah’ı bu derece üzen büyük bir suçu işlemektense bu sahâbi, “keşke o anda yeni müslüman olsaydım!” temennisinde bunuyordu.1487 Artık o sahâbinin veya tebliğe muhâtap olanlarla diğer dinleyenlerin bir daha belirtilen hataya düşmemeye, istenilen şeyi yapmaya âzamî titizlik ve dikkat gösterecekleri açıktır. İşte bu psikolojik etkiyi sağlayan unsur, tekrarın etki gücü idi. 1488
Tekrar, aynı zamanda bir güzellik unsurudur. Şiir ve müzikte tekrarlar önemlidir. Nakaratlar âhenk ve güzellik unsuru kabul edilir. Biraz Arapça biraz Türkçe, tekrar edile edile atasözü haline gelmiş bir söz vardır: “Et-tekrâru hasen; velev kâne yüz seksen” diye. “Yüz seksen kere bile olsa, tekrar güzeldir” anlamına gelen bu ifade, abartılı da olsa tekrarın önemini vurgular. İnsan vücudunun dikey olarak ortadan bir çizgi ile ayırdığımızda, simetrik olarak birbirinin aynen tekrarının güzelliğine şâhit oluruz. Bu, tüm hayvanlarda, hatta bazı bitki ve ağaçlarda da böyledir. Allah’ın sanatındaki güzelliklerden biri de tekrar sanatıdır. Ezanda bazı cümlelerin tekrarlandığını görürüz. Meselâ “Allahu Ekber” ifadesi, 6 kez tekrar edilir. Kaamette de aynı tekrarlar söz konusudur. Yine aynı cümlenin, namazdaki rükûnlar arasında çokça tekrar edildiğini biliyoruz. Bu da yeterli görülmeyip namazın bitiminde 33 defa daha tekrar edilmesi Peygamber tavsiyeleri arasındadır. Bununla da yetinmeyip, günlük hayatta sık sık tekbir getirerek “Allahu ekber” demek Kur’an’ın emridir.1489 Namazda rekâtlar, rekâtlarda Fâtihalar, tekbir, tesbih ve tahmîdler tekrarlanır, Allah’a kulluk olur. Hacda şavtlar tekrarlanır, tavaf olur; Safâ-Merve arasında gidip gelmeler tekrarlanır, sa’y olur. İbâdetler ölüm gelene dek tekrarlanır, beşer insan olur, adam olur.
Unutma ve Zikir, Tezekkür İlişkisi
Zikir ve Unutma: Kişi, sevdiğini unutmaz. Gerçekten seven kimse, sevdiğini gönlüne yerleştirir, onun ismi ağzından düşmez, nereye gitse, o sevgi ve
1484] Buhârî, İlm 30
1485] Buhârî, İlm 49
1486] Buhârî, İlm 30; Ahmed bin Hanbel, V/36-37, 38
1487] Müslim, İman 158; Ahmed bin Hanbel, V/207
1488] Ahmed Önkal, Rasûlullah’ın İslâm’a Dâvet Metodu, Esrâ Y. s. 311-312
1489] 17/İsrâ, 111
- 244 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hatırlama, kendisini terk etmez. Mü’min için Allah’ı zikir, Allah sevgisinin olmazsa olmaz göstergelerinden biridir. İster tekbir, ister tevhid, ister tesbih, ister hamd, isterse Allah’ın isimlerini, başta “Allah” lafzı olmak üzere zikretmek, hatırlamak, tekrar etmek insan için çok önemlidir ki, din ısrarla bunu tavsiye eder: “Ey iman edenler, Allah’ı çokça zikredin.”1490 Allah’ı çokça hatırlayıp O’nun ismini tekrar tekrar dillendirmek, gönül ve zihne devamlı yerleştirmek, insan için hayatî önem taşır. Zikir, huzur için, stres ve bunalımlardan kurtulmak için de önemlidir: “Dikkat edin, kalpler ancak Allah’ın zikriyle tatmin olur.”1491 buyrulmuştur. Zikrin unutmaya karşı da ilaç olduğunu hatırlatmak yerinde olur: “Unuttuğun zaman Allah’ı zikret!” 1492
İnsan, unutkan bir varlıktır. “Hâfıza-i beşer, nisyân ile ma’lûldür.” Yani, beşerin belleği, unutma zaafı ile hastadır, ârızalıdır. Arapların atasözü halinde söylediği bir söz de bunu pekiştirir: “Evvelü’n-nâsî evvelü’n-nâsi” anlamı: “İnsanların ilk unutanı, ilk insandır.” Kur’an, bu gerçeği şöyle ifade eder: “Andolsun Biz, daha önce Âdem'e ahit (emir ve vahiy) vermiştik. Ne var ki, o, (ahdi) unuttu. Onda azim de bulamadık.“1493 Unutkanlık, ilk insanda ortaya çıkmış, son insana kadar da bu özellik kendini gösterecektir.
“Unutma” zaafıyla yaratılan insana “hatırlatma” yapılmalıdır. Allah, vahiy ve peygamberler aracılığıyla insana hakikatleri hatırlatmaktadır. Kur’an’ın bir ismi de o yüzden ‘hatırlatan’ anlamında “Zikr”dir.1494 Kur’an’ın bir hatırlatma ve öğüt olduğu “tezkira” ve “zikrâ” kelimeleriyle de belirtilir. Kur’an’da namaz da “zikir” olarak ifade edilir ve Allah, “Beni zikir için namaz kıl”1495 buyurur. İnsanlara Kur’an’la gerçekleri hatırlatıp, O’nunla öğüt vermek gerekir: “... Sen onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin. Tehdidimden korkanlara Kur’an’la hatırlat/öğüt ver.”1496 Hatırlatma ve öğüt, mü’minlere fayda verecektir: “Sen yine de hatırlat/öğüt ver. Çünkü hatırlatma/öğüt, mü’minlere faydalıdır.”1497 Peygamber de, ancak hatırlatıcıdır: “(Rasûlüm,) hatırlat/öğüt ver. Çünkü sen ancak hatırlatıcısın/öğüt vericisin.”1498 Mü'minler de birbirlerine ve diğer insanlara, hatırlatmalarda bulunmalı, Allah'ı, âhireti unutanlara hatırlatmalı, hatırlatmalı, hatırlatmalıdır.
“Unutma” ile Yakın Anlamlı Kelimelerden “Gaflet”, “Sehv”
Gaflet: “Gaflet” kelimesi, sözlükte, terk etmek, önemsememek; dikkatsizlik, dalgınlık ve ihmal gibi anlamlara gelir. Kavram mânâsıyla ‘gaflet’; bir şeyin gerekliliği ortada iken bunun idrâk edilmemesi, ya da yeterince dikkatli ve uyanık hareket edilmediği için insana gelen yanılgı durumudur. Gaflet kelimesi Türkçe’ye unutma veya yanılma şeklinde çevrilmektedir. ‘Gaflet’, bu iki mânâyı da taşımakla birlikte, bunlardan daha farklı anlamı vardır.
‘Nisyan’ da unutma anlamına gelir. Ancak bir şeyi bilmeden terketmek
1490] 33/Ahzâb, 41
1491] 13/Ra’d, 28
1492] 18/Kehf, 24
1493] 20/Tâhâ, 115
1494] 15/Hıcr, 9
1495] 20/Tâhâ, 14
1496] 50/Kaf, 45
1497] 51/Zâriyât, 55
1498] 88/Ğâşiye, 21
UNUTMA / NİSYÂN
- 245 -
‘nisyan’; bile bile terk etmek ise ‘gaflet’tir. Gaflet kavramının anlam sahası içerisinde, bir gerçek ortada iken, ondan bile bile habersiz olmak, ona karşı unutkan bir tavır takınmak, ya da ona karşı kulağı, gözü, anlayışı kapalı tutmak vardır.
Kur’an’da Gaflet Kavramı: ‘Gaflet’ kelimesi Kur’an’da, aynı zamanda habersiz olma anlamında da kullanılmaktadır. “Biz bu Kur’an’ı sana vahyetmemizle, en güzel kıssaları gerçek bir haber (kıssa) olarak sana aktarmaktayız. Oysa sen, daha önce, bundan haberi olmayanlardandın (gâfil idin).” 1499
Gaflet içinde olanlara, bir şeyi bile bile unutanlara ‘gâfil’ denir. Kur’an, Allah’ın âyetlerini anlamayıp, onlara sırt dönenlere, hak dâvet karşısında unutkan bir tavır takınanlara ve aldırmayanlara ‘gâfil’ demekte ve onları kınamaktadır. “...Kalpleri vardır bununla kavrayıp anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha da aşağıdırlar. İşte bunlar gâfil olanların ta kendileridir.” 1500
Kalp, Hakk’ı anlayıp kavrayacak, göz Hakk’ı ve ona ait işaretleri görecek, kulak ise Hakk’tan gelen dâveti duyacak şekilde yaratılmıştır. Bunları yerli yerinde kullanmayıp, Hakk’tan habersiz olanlar, habersiz gibiymiş gibi davrananlar, gâfillerdir. Allah (c.c.) mü’minlere ‘gâfillerden olmayın’ diye tenbih ediyor.1501 Bu anlamda gâfil olmak, inkârcılara, kâfirlere ait bir sıfattır. Allah’ın âyetlerinin ve dâvetinin değerini ancak inkârcılar idrâk edemez; bu dâvetin gereğini yapmayanların düşecekleri durumu ancak gaflet içinde olanlar anlamazlar.
Bu bakımdan gâfil olanlar Cehennem’e gideceklerdir.1502 Dünyada iken Allah’ın âyetlerinden, âhirette olacaklardan gaflet içinde olanlar, öldükten sonra âhiret gerçeği ile yüz yüze gelince yaptıklarından veya dünyada gaflet içinde yaşadıklarından dolayı pişmanlık duyacaklardır.1503 Kur’an, sâlih amel işleyen mü’minlerin ve yanlış iş yapan, ya da Allah’a karşı gelen diğer insanların yaptıklarından Allah’ın gâfil olmadığını sık sık vurgulamaktadır. 1504
Yeryüzünde istikbar edip (büyüklük taslayıp) Allah’ın âyetlerinden yüz çevirenler, azgınlık yolunu benimserler; çünkü onlar âyetleri yalan sayarlar ve âyetlerden gâfil olurlar.1505 Zaten yeryüzünde insanların çoğu Allah’ın âyetlerinden gâfildirler.1506 Hayatın yalnızca dünyada yaşanandan ibâret olduğunu sananlar, aslında hayatın ancak dış yüzüne bakan, Allah’ın yoktan var ettiği varlığın ve hayatın arka planında olan hikmeti görmeyen ve âhiret hayatından gâfil olanlardır.1507 Ancak, Allah’tan gelen âyetlere inanıp gereğini yapanlar hem dünya hayatının hikmetini anlarlar, hem de ölümden sonrasının farkındadırlar.
Allah (c.c.), Âdemoğullarının sırtlarından kendi nesillerini çıkarıp onları kendi nefislerine karşı şâhit tutmuştu. Sonra da onlara ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ diye sormuştu. Onlar da ‘evet, Sen bizim Rabbimizsin’ demişlerdi.
1499] 12/Yûsuf, 3; ayrıca bk. 50/Kâf, 22
1500] 7/A’râf, 179
1501] 7/A’râf, 205
1502] 10/Yûnus, 7-8
1503] 21/Enbiyâ, 97
1504] 2/Bakara, 74, 85, 140, 144; 3/Âl-i İmrân, 99; 11/Hûd, 123, vd
1505] 7/A’râf, 146
1506] 10/Yûnus, 92
1507] 30/Rûm, 7
- 246 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Rabbimizin bunu böyle yapmasının sebebi, insanların sonradan, ‘Ya Rabbi, bizim bundan haberimiz yoktu, biz bundan gâfildik’ dememeleri içindi.1508 Kur’an, peygambere ‘İşin hükme bağlanıp biteceği, kahır dolu hasret günüyle onları uyar, korkut ki; onlar bir gaflet içindedirler ve onlar (âyetlerimize) inanmıyorlar” demektedir. 1509
Kur’an, dünya hayatına dalıp kulluğu unutan, insan olarak görevini yerine getirmeyen, hatta dünyalık kazanma uğruna şirk, isyan ve günah içinde yüzen kimselere, özellikle de mü’minlere şu uyarıyı sunuyor: “İnsanların sorgulanması yaklaştı, kendileri ise bir gaflet içerisinde yüz çevirmektedirler.”1510 Peygamberimiz de (s.a.s.) Allah’tan, O’nun âyetlerinden, O’nu zikretmekten gaflet edilmemesini, gaflet içerisinde yapılacak bir duânın kabul edilmeyeceğini haber vermektedir. 1511
Sehv ve Sehv Secdesi: “Sehv” kelimesi, Hâfızanın/belleğin bulutlanarak işlevini yerine getirmekten uzak olma hali olan ve hafif bir uyarma ile uyanmayı ifade eder. Sehv, düşüncenin herhangi bir etkisi olmaksızın insanın gafletten dolayı bir şeyde yanlış yapması, düşüncenin ilgili işten başka şeye akması anlamına gelmektedir.
Sehv; yanılma, unutarak yanlış yapma demektir. Namazın farzlarından birinin tehiri veya vâciplerinden birinin terki ya da tehiri durumunda, namazın bitiminde yapılması gereken secdeye de sehiv secdesi denir. Peygamberimiz (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurmuştur: “Sizden birisi namazında şüpheye düşerse, doğrusunu araştırsın ve namazını kanaatine göre tamamlasın, sonra selâm verip sehiv secdesi yapsın, yani yanıldığı için iki secde daha yapsın.”1512; “Sizden biri namazı üç rekât mı, yoksa dört rekât mı kıldığında şüpheye düşerse, şüphesini atsın ve kesin olarak bildiği ne ise, onun üzerinden namazı tamamlasın. Selâm vermeden önce de iki secde yapsın. Eğer beş (rekât) kılmış ise, bu secdeler namazına şefaatçi olur, tam kılmış durumda ise, bu iki secde, şeytanın kendisinden uzaklaşmasına (vesvesenin gitmesine) vesile olur.” 1513
Son birkaç yüzyıldır beynimizin sol yarım küre becerileri üzerinde yoğunlaştık. Ama hayal kurma, fantezi, sanat, mânevî özellikler, rûhu tatmin etme gibi faâliyetlere önem vermedik. Böylece hâfızanın en önemli özelliklerinden birini ihmal edip tüm yapının dengesini bozmuş olduk. Neyi, niçin öğrendiğimizi belirlemediğimizden, gerektiğinde kullanabileceğimiz düzen ve yapıyı oluşturamadık. Her gün evine aldığı eşyaları herhangi bir yere koyan dağınık bir insan gibi bilgileri düzensiz, sırasız ve gelişigüzel kaydederek kaliteli bir kayıt için beynin düzen ve yapı ilişkilerini bozduk. O yüzden hâfızasından şikâyet etmeyen, unutulmaması gereken önemli şeyleri bile unutmayan kimse kalmadı. Okumayan, okuduğunu hazmetmeyen, tefekkürü yitirmiş, düşünmeyen insanlar ortalığı kapladı. Düşünce, topluma göre gereksiz bir fantezi; devlete göre ise suç sayıldı. Heykeli tımarhaneye, kendisi hapishaneye konulan bir ülkede “düşünen adam” nasıl yetişsin?
1508] 7/A’râf, 172
1509] 19/Meryem, 39
1510] 21/Enbiyâ, 1
1511] Tirmizî, Ahmed bin Hanbel, Muvattâ; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 222-223
1512] Buhârî, Salât 31; Müslim, Mesâcid 88, 89; Ebû Dâvud, Salât, 190, 191, 193
1513] Buhârî, Sehv 6, 7; Müslim, Salât 19, 20; Ahmed bin Hanbel, III/12, 37, 42
UNUTMA / NİSYÂN
- 247 -
Aklımızı, zekâ ve hâfızamızı yaratan Rabbe şükretmemek, nankörlük de unutma sebeplerindendir. Unuttukları bazı şeyleri gözünde büyütüp kendisini böyle olumsuz motive eden, bardağın dolu kısmını şükür gözüyle görmeyen kişi, kendini unutmaya şartlandırdığı için unutması kaçınılmaz olacaktır. Bu olumsuz motivasyon, henüz fıtratları bozulmadığı için çocuklarda görülmez. Çocuklar okulda defterini, kalemini, oyun yerinde hırkasını, misafirlikte oyuncağını unutur, ama hiçbir çocuk, “ben çok unutkan olmaya başladım” demez. Çocuklar, fıtratlarının yönlendirmesiyle hâfızayla ilgili ilkelere genellikle büyüklerden daha çok uyarlar. Böyle olunca da hâfızaları daha kuvvetli gibi gözükür. Unutmayalım, kötü hâfıza yoktur, eğitilmemiş, terbiye edilmemiş hâfıza vardır.
Günlük hayatta unutmak da bir nimettir. Fıtratımıza bu özellik yazılmasaydı, bilgi kirliğinden geçilmez, gereksiz hamallıktan kurtulamaz, bize acı veren üzücü şeylerin stresini üzerimizden hiç atamazdık. Allah, kullarına merhametinden dolayı, günlük hayatımızın akışına, yer yer unutma denen şifânın damlalarını serpmiştir.
“Unut yavrum, sen de unut! Bu ölümlü dünyada;
Her cefâyı unutmaktır, bizler için tesellî.”
“Unutma olmayınca, mutluluk da olmaz.”
“Hiç kimse yoktur ki, hayatta unutulmaması gereken bir şeyi unutmamış olsun.”
“Hayat boyunca yaptığımız gezintide çirkin ve âdi bulduğumuz şeylere verebileceğimiz cezalardan biri, onları unutmaktır.”
“Ne söylediğini, kime söylediğini ve ne zaman söylediğini unutma!” 1514
“Üzülmemem diyecek üzülecek / Unutmam diyecek unutacaksın.
Ve bir gün unutulacaksın sen de / Bunu unutma!”
“Unutmanın ne kadar kesin ve hazin olduğunu arada sırada hatırlar da anlarız.”
“Unutmak bıkmaktır.”
“Ettiği iyiliği ve gördüğü fenalığı unutmayan, gördüğü iyiliği ve yaptığı fenalığı çabuk unutur.”
“Kabahatimizi başkasına söyledikten sonra unuturuz; ama o unutmaz.”
“Gaflet uykusuna yatanlar için sabah yoktur!”
“Ey Rabbimiz, Unutur veya hata edersek, bizi bundan hesaba çekme.”1515
1514] Hz. Ebû Bekir r.a
1515] 2/Bakara, 286
- 248 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Unutma Konusuyla İlgili Kur’ân-ı Kerim’den Âyetler
Nisyân/Unutma Kelimesinin Geçtiği Âyetler (45Âyet): 2/Bakara, 44, 106, 237, 286; 5/Mâide, 13, 14; 6/En’âm, 41, 44, 68; 7/A’râf, 51, 51, 53, 165; 9/Tevbe, 67, 67; 12/Yûsuf, 42; 18/Kehf, 24, 57, 61, 63, 63, 73, 19/Meryem, 23, 23, 64; 20/Tâhâ, 52, 88, 115, 126, 126; 23/Mü’minûn, 110; 25/Furkan, 18; 28/Kasas, 77; 32/Secde, 14, 14; 36/Yâsin, 78; 38/Sâd, 26; 39/Zümer, 8; 45/Câsiye, 34, 34; 58/Mücâdele, 6, 19; 59/Haşr, 19; 87/A’lâ, 6.
Unutma Konusuyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi: 1/102, 4/439-440, 7/123, 9/255, 11/504, 12/210-211
S. Buhâri Tecrid-i Sarih Terc. 11/241-242
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 215-216
2. Tehimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 103
3. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 380-383; Eser Y. c. 1, s. 458-462
4. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s.219-220
5. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 485-490
6. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 195-198
7. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 3, s. 299-315
8. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 353-362
9. El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 2, s. 259-269
10. Furkan Tefsiri, Hicazi, Vahdet Y. c. 1, s. 82-83
11. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 30-31
12. Safvetü’t Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, İz Y. c. 1, s. 153-156
13. Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meâl-i Âlisi ve Tefsiri, Ö. Nasuhi Bilmen, Bilmen Y. c. 1, s. 102-104
14. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 2, s. 149-154
15. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 217-223
16. Kur’an ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 177-183
17. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 124-131
18. Hadis ve Psikoloji, Muhammed Osman Necati, Fecr Y. s. 350-351
19. Kur’an’da Zihin Eğitimi, Yaşar Fersahoğlu, Marifet Y. s. 100-124, 527-536
20. Psikolojiye Giriş, Atkinson, Atkinson, Hilgard, Sosyal Y. c. 1, s. 307-351
21. İnsan ve Davranışı, Doğan Cüceloğlu, Remzi Kitabevi Y. s. 169-199
22. İnsanı Anlamak, Özcan Köknel, Altın Kitaplar Y. s. 214-220
23. Kur’an’da Nesh Meselesi, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat, s. 5-11
24. Kur’an Işığında Evrensel Dengeler ve İnsan, Yaşar Düzenli, İFAV Y. s. 298-299
25. İslâm’ın Temel Meseleleri, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 222-223
26. Kur’an’da Temel Kavramlar, Cavit Yalçın, Vural Y. s. 86-88
27. Rasûlullah’ın İslâm’a Dâvet Metodu, Ahmed Önkal, Esrâ Y. s. 311-313
28. Sağlıklı Yaşama ve Başarı, H. Hüseyin Korkmaz, Nesil Y. s. 119-160
29. Sızıntı’dan Tıbî Gerçekler, T.Ö.V. Y. 229-236, 325-327
30. Anlayarak Hızlı Okuma ve Öğrenme Teknikleri, Adil Maviş, Hayat Y. s. 53-59
31. Çok Hızlı Okuma Teknikleri, Richaude, Gauquelin, Gauquelin, Nil Y. s. 173-186
32. Düşünmek, Öğrenmek, Unutmak, Frederic Vester, Arıtan Y. s. 69-103, 219-239
33. İman-Amel İlişkisi, Murat Sülün, Ekin Y.
34. Beyin Gücünü Geliştirme, Oğuz Saygın, Hayat Y.
35. Düşünme Metodu, Takiyyuddin en-Nebhani, Ta-Ha Y.
36. Kıvrak Zekâ, Takiyyuddin en-Nebhani, Ta-Ha Y.
37. Verimli Ders Çalışmanın Psikolojik Koşulları, Yılmaz Özakpınar, Epsilon Y.
38. Okulda Başarı, Feyzi Uluğ, Remzi Kitabevi Y.
39. İyi Anlama Yöntemleri, Anlayın ve Unutmayın, Muhsin Kadıoğlu, Özel Y.
40. Bellek Eğitimiyle Anımsama Yöntemleri, Tony Buzan, Epsilon Y.
41. Kolay ve İyi Öğrenme Teknikleri, Reha Oğuz Türkkan, Alfa Y.
42- Bilgimatik Süper Eğitim Seti; 1-12, Süper Hâfıza Teknikleri, Melik Safi Duyar, SETSA Y.
43. Sakın Unutmayın, Harun Yahya, Vural Y.
ULU’L-EMR
- 249 -
Kavram no 184
İmtihan 14
Görevlerimiz 46
Bk. İtaat-İsyan; Bey’at; İmam; Halife
ULU’L-EMR
• Ulu’l-Emr; Anlam ve Mâhiyeti
• Ardından Ağıt Yakmak İçin Değil; Muhteşem Dönüşünü Hızlandırmak İçin HİLÂFET
• İslâm Devlet Başkanı Olarak Ulu’l-Emr Ya da Halife
• Ulu’l-Emrin Görevleri
• Râşid Halifeler; Örnek Ulu’l-Emrler
• İmam; Ulu’l-Emr’in Diğer Adı
• Başında Ulu’l-Emr Olan İslâm Devletinin Temel Özellikleri
• Kur’ân-ı Kerim’de Ulu’l-Emr
• Hadis-i Şeriflerde Ulu’l-Emr
• Ulu’l-Emr, Halife Ya da İmam Denilen Müslümanların Liderinin Önemi
• İzinden Gidilen Ulu’l-Emirler/Önderler; Takvâ İmamları ve Küfür İmamları
• Zâlim ve Fâsık Ulu’l-Emrin İmâmeti
• Zâlim ve Fâsık Ulu’l-Emre/İmama Karşı Kıyam Hakkı
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan ulu’l-emre (emir sahiplerine/idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah’a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız onu Allah’a ve Rasûl’e götürün (onların tâlimâtına göre halledin); bu hem daha hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” 1516
Ulu’l-Emr; Anlam ve Mâhiyeti
Ulu’l-Emr; emir sahipleri demektir. Ulu’l-emr kavramı, “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e de itaat edin, sizden olan ulu’l-emre de. Sonra bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, hemen onu Allah’a ve Rasûlüne arzedin, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanan kimselerdenseniz...”1517 anlamındaki âyette geçer. Ayette geçen “ulu'lemr“ (emir sahipleri)'nin kimleri kasteddiği konusunda görüş birliği yoktur. Sahâbî ve tâbiûn ile müfessirlerin bu konudaki görüşleri beş maddede toplanabilir:
a) Ulu’l-emr, râşid halifelerdir.
b) Ulu’l-emr, ordu komutanlarıdır.
c) Ulu’l-emr, şer’î hükümler konusunda fetva veren müctehid bilginlerdir.
d) Ulu’l-emr, ehl-i hall ve'l-akd denilen müctehid bilginlerin icmalarıdır.
1516] 4/Nisâ, 59
1517] 4/Nisâ, 59
- 250 -
KUR’AN KAVRAMLARI
e) Ulu’l-emr, imamlar, fâzıl ve âdil fakihlerdir.
Çağdaş İslâm bilginleri, kavramı hemen bütün görüşleri içine alacak denli geniş kapsamlı bir tanımlama yoluna gitmişlerdir. Örneğin Mevdûdi, “Müslümanların herhangi bir işinin başında olan herkesi kapsar. Din âlimleri, düşünürler, politik liderler, yöneticiler, mahkemelerdeki kadılar, kabile başkanları ve buna benzer kimseler”1518 şeklinde açıklar.
Klasik tefsirlerde aktarılan beş görüş, iki temel görüşe indirgenebilir. Bu iki görüş, ulu’l-emrin âlimler ve yöneticiler olduğu yolundaki görüşlerdir. Ebû Bekr er-Râzî tarafından savunulan icmâ görüşü, bu görüşlerin dışında kalır. Şiilerce savunulan görüş ise, ulu’l-emrin âlimler olduğu görüşü ile yöneticiler olduğu görüşünü dolaylı olarak içine alır.
Ulu’l-emrin âlimler olduğu yolundaki görüş, birçok sahâbe ve tâbiînden nakledilir. Müfessirlerden, hatta hukukçulardan önemli bir kesim de bu görüşü benimserler. Ne var ki bu görüş içinde “itaat“ konusu yeterince açıklanabilmiş değildir. Emir sahibi, yaptırım gücünü de elinde bulundurmalıdır. Oysa âlimlerin halk üzerinde bağlayıcı bir emir ve yetkisi yoktur. İtaat söz konusu olduğunda, ister istemez, ulu’l-emrin yöneticiler olduğu görüşü ağırlık kazanır. Bu görüş, yöneticilere itaatin gerekliliğini belirten çok sayıda hadisle de desteklenir. Özellikle İslâm siyaset bilimcileri, yöneticiler olarak kabul ettikleri ulu’l-emr'e itaat konusunu ayrıntılı biçimde incelemişler, bu itaatin sınırlarını, şartlarını tesbit etmişlerdir.
Fahreddin Râzî'ye göre, ulu’l-emrin yöneticiler olarak kabul edilmesi durumunda ortaya önemli bir sorun çıkar. Çünkü ilgili âyet, ulu’l-emre itaati mutlak biçimde, hiçbir kayıt ve şarta bağlamadan emretmektedir. Böyle bir emir, ancak günahlardan korunmuş, masum bir insan hakkında söz konusu olabilir. Aksi durumda yöneticilere masiyette de itaat edilmesi emredilmiş olmaktadır. Tüm ümmetin masum insanı tanıması mümkün olamayacağına göre, âyetteki ulu’l-emrin bir insan, bir yönetici olması mümkün değildir. Öyleyse, âyetin kasdettiği ulu’l-emr, ehl-i hal ve'l-akd denilen müctehid bilginler topluluğunun ortak kararı, yani icmadır. Böyle bir icma, Kur'an ve Sünnet'ten sonra üçüncü kaynağı oluşturduğundan herkesin kayıtsız şartsız uyması, itaat etmesi gerekir.
Şîî bilginler de âyetteki emrin niteliğinde er-Râzî ile birleşirler. Onlara göre de böyle bir emir ancak masumlar için söz konusu olâbilir ve bu nedenle âyetteki ulu’l-emrden maksat, masum imamlardır. Bunların tanınması ise, önceki imamın açıklamasına bağlıdır. Ulu’l-emr, masum imamlardan sonra, onların temsilcisi olan âdil ve âlim fakihleri belirtir. Bu da imamların rivâyetleri ile açıklanmıştır. Bu nedenle, masum imamlara nasıl itaat edilmesi gerekiyorsa, onlardan sonra yönetim yetkisini ellerinde tutan âdil fakihlere de öyle itaat edilmelidir. Ancak fakihlere itaat, onların adâlet niteliği ile kayıtlıdır. Fısk işleyen fakih, yönetim yetkisini, dolayısıyla itaat hakkını kaybeder.
Ehl-i sünnet bilginleri, âyetteki ulu’l-emri yöneticiler olarak yorumlarken buradaki itaati de tanımlayıp sınırlandırmışlardır. İlke olarak, yöneticilere itaat farzdır. Fakat yöneticiden Allah'a isyan anlamına gelecek bir emir çıkması durumunda, müminlerden itaat yükümlülüğü düşer. Buna karşılık aynı yöneticinin
1518] Tefhîmu’l-Kur’an, İstanbul 1991, I, 371
ULU’L-EMR
- 251 -
Kur'an ve Sünnet'e uygun emirlerine uyulması gerekir. Fısk işlemesi halinde yöneticinin velayet yetkisi düşer. Eğer görevden alınması mümkünse, görevden alınmalıdır. Ama mümkün değilse, toplum düzeninin bozulmaması için, zorla görevden almaya, isyan etmeye kalkışılmamalıdır. 1519
Ulu’l-emre İtaat: Dinimiz, ulu’l-emr yani emir verme yetkisi olanlara itaat etmeyi, İslâmî siyasetin mühim bir prensibi yapmıştır. Ayet-i kerime, itaat edilecek ulu’l-emrin Müslüman olmasını şart koyar. 1520
İtaatle İlgili Bazı Meseleler: Ulu’l-emre itaat bahsi, her devirde ehemmiyetini koruyan dinî mevzulardan biridir. Bu sebeple mevzuya giren bazı meseleleri âyet ve hadislerin ışığı altında biraz daha açmada fayda vardır.
Kur’ân-ı Kerim ve İtaat: Kur’ân, birçok âyetlerinde bu meseleyi de alır. Esasen Müslüman, zımnen, Allah’ın emirlerine itaat etmeyi peşinen kabul etmiş insan demektir. “Kaalû belâ” diye bilinen ruhlardan alınan misakın mâhiyeti de temelde itaate dayanır: Ulûhiyet’e emir, ubûdiyete itaat düşmektedir. Yani Allah emredecek, kul da itaat edecektir. İslâm’ın özü, bu emir-itaat sırrında düğümlenmektedir.
Dinin hakiki mânâda tezâhürü, mü’min kişiye vaad edilen, dünyevî ve uhrevî yardım, zafer, mükâfat ve nimetler hep bu “itaat” vazifesinin yerine getirilmesine bağlanmıştır. Dünyevî saâdet, sosyal terakki, ferdî kemâlât hepsi “itaat“ keyfiyyetine bağlıdır. Allah'a hakiki mânâda itaat etmeyen kimse veya toplum, dinin vaadettiği dünyevî ve uhrevî mükâfatları beklemeye hak sahibi değildir:
“Kim Allah’a ve Rasûlü’ ne itaat ederse Allah onu, altından ırmaklar akan cennetine koyar.” 1521
“Kimler Allah’a ve Rasûl’e itaat ederlerse, Allah’ın kendilerine nimet verdiği kimselerle beraber olur.” 1522
“Kim Allah’a ve Rasûlü’ne itaat eder, Allah’tan korkar ve çekinirse işte onlar kurtuluşa erenler (üstün gelenler)dir.” 1523
“Allah’a ve O’nun Rasûlü’ne itaat edin. Birbirinizle çekişmeyin. Sonra korku ile zaafa düşersiniz, rüzgârınız (gücünüz kesilip) gider. Bir de sabır (ve sebat) edin (katlanın). Çünkü Allah sabredenlerle berâberdir.” 1524
İtaat Edilecek Üç Makam: İslâm dini itaat edilecek üç makam gösterir: Allah, Allah’ın Rasûlü ve ulu’l-emr. İlk ikisine itaati, yanyana ve mükerrer seferler bizzat Kur'ân-ı Kerim dile getirir. Zira esas itaat Allah ve Rasûlü’ne olan itaattir. Ulu’l-emre (yani müslüman otoriteye) olan itaat ise, onların emirleri Allah ve Rasûlü’nün emirlerine uyduğu, muvâfık düştüğü takdirde meşrûdur, mûteberdir. Bununla beraber, Kur’ân-ı Kerim’de bir kerede bu üç makam beraberce zikredilerek itaat emredilir: “Ey iman edenler, Allah'a itaat edin, Peygambere ve sizden olan ulu’l-emre/emir sahiplerine de itaat edin. Eğer bir şey hakkında çekişirseniz onu Allah'a
1519] Ahmet Özalp, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 248-249
1520] 4/Nisa, 59
1521] 4/Nisâ, 13
1522] 4/Nisâ, 69
1523] 24/Nûr, 52
1524] 8/Enfâl, 46
- 252 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve Peygamber'e döndürün, eğer Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız (böyle yapın). Bu hem hayırlı, hem netice itibariyle daha güzeldir.“ 1525
Ulu’l-emr: Halkımızın diline ulu’l-emr olarak, Kur’ân’daki şekliyle girmiş olan bu tâbire bazen “emir sahibi”, bazen “veliyyü’l-emr” şeklinde de rastlarız. Aynı mânâda olmak üzere halîfe, imam gibi tâbirlerin kullanıldığına da rastlanır.
Sahâbe ve Tâbiîn’den bu yana ulu’l-emrden kastedilen kimseler hakkında değişik görüşler ileri sürülmüştür. Bir kısmı bununla “ulemâ”nın kastedildiğini söylerken, diğer bir kısmı “ümerâ”nın kastedildiğini ileri sürmüştür. Bundan sadece Sahâbe’yi anlayanlar da olduğu gibi, İslâm devletinde görevli bütün memurları (vülât) anlayanlar da olmuştur.
Nevevî daha pratik bir târif kaydeder: “Ulu’l-emr, ümerâ ve vâlilerden, itaat edilmesi Allah tarafından vâcip kılınmış olan herkestir.” Ve bu târifin, halef ve selef -müfessir, fakîh vs. her çeşit âlimin ortak görüşü olduğunu belirtir.
Ömer Nasûhi Bilmen, fıkıh ıstılâhı olarak ulu’l-emr'i şöyle târif eder: “Ya İslâm cemaatinin intihâbiyle veya kendisinin kuvvet ve nüfûzuyla hâkimiyyet makamını ihrâz edip, Müslümanların bir emniyet ve selâmet dâiresinde yaşamalarını te'mine muvaffak olan herhangi bir müslim zattır.“
Burada görüldüğü gibi, umûmiyetle devlet reisi kastedilmekle birlikte, yerine göre, bugünkü tâbirle “otorite” denilen devleti temsil durumundaki etkili ve yetkili herkes için ulu’l-emr tâbiri ıtlak olunabilir ve olunmaktadır. Şu halde imam, halife, emîr, âmil, me’mur, âmir vs. gibi kelimelerin her biri ulu’l-emr mefhumunu ifade eder. 1526
Ulu’l-emr Etrafında Birlik: Hz. Peygamber (s.a.s.) İslâm toplumunun bütünlük ve haşmetini, sulh ve saâdetini, bir reis etrafında meydana getirilecek birlik ve berâberlikte gördüğü için, lisanının bütün belâgat ve talâkatı ile bir imam (ulu’l-emr) etrafında toplanmaya teşvik etmiş; bölünüp dağılmaları, birlik ve cemaatten ayrılmaları şiddetle takbih etmiş, ayrılanları kınamış, tehdit ve terhîbde bulunmuştur. İmam etrafında teşekkül etmesi istenen bu birlik ve beraberlik her şeyden önce imama itaate bağlıdır.
Buhârî’nin Enes’ten (r.a.) kaydettiği bir rivâyette: “Üzerinize, başı, kuru üzüm gibi siyah Habeşli bir köle bile tâyin edilse dinleyin ve itaat edin” denmektedir. Müslim’in kaydettiği bir rivâyette, Ebû Zerr: “Halîlim (Hz. Peygamber) bana: ‘Kolları kesik bir köle bile olsa emîri dinleyip itaat etmemi’ tavsiye etti” demektedir.
Şârihler, gerek “kuru üzüm“, gerekse “kolları kesik” tâbirleriyle emîrin nesebce düşük, görünüşçe çirkinliğinin ifade edilmek istendiğini, yani emîre nesep ve fizyonomisine bakılmadan itaat etmek gerektiğini söylerler.
Bir diğer rivâyet de şöyledir: “...Üzerinize, emîr olarak, bir Habeşli köle bile tayin edilse onu dinleyin ve itaat edin. Sizden biri İslâm’ı ile boynunun vurulması arasında muhayyer bırakılmadıkça itaate devam etsin. Böyle bir durumda boynunu uzatsın. Anasız kalasıca, dini gittikten sonra, onun ne dünyası kalır, ne de âhireti.”
Şu hadiste imama isyan, kıyâmet alâmeti olarak zikredilir: “Nefsimi elinde
1525] 4/Nisâ, 59
1526] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 5/62-64
ULU’L-EMR
- 253 -
tutan Zât-ı Zülcelâl'e kasem ederim ki, imamınızı öldürmedikçe, birbirinize kılıç çekmedikce ve dünyanıza şerirleriniz reis olmadıkça kıyâmet kopmaz.“
Bazı rivâyetlerde emîre itaat Allah’a itaatle aynı ayarda tutulmaktadır: “Kim bana itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Kim de bana isyân ederse Allah’a isyân etmiş olur. Emîrime kim itaat ederse bana itaat etmiş olur. Emîrime kim isyan ederse, bana isyân etmiş olur.” 1527
Biat Şartı İtaat: Bir kısım rivâyetler, ilk Müslümanlar ile biat akdi yaparken, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) onlara her hâl ü kârda itaat etmeyi şart koştuğunu göstermektedir. Müslümanlığının kabul edilmesi için teklif edilen ilk şartlar arasında bunun zikri, otorite ve itaatten yoksun o devir Araplarının nazarında itaatin ehemmiyetini tesbit gâyesini gütmelidir: Übâdetü’bnü’s-Sâmit der ki: “Biz, Allah Rasûlü’ne, kolaylıkta olsun, zorlukta olsun; gönlünümüzün hoşuna giden şeylerde olsun, hoşuna gitmeyen şeylerde olsun... itaat etmek üzere biat ettik.” 1528
Hoşa Gitmese de İtaat: Sâdece yukarıda kaydettiğimiz Übâdetü’bnüs-Sâmit rivâyetinde değil, başka sahâbîlerden de gelen biatla alâkalı pek çok rivâyette, Hz. Peygamber’in itaat şartını koşarken verilen emir hoşa gitse de, gitmese de, içinde bulunulan şartlar bolluk veya darlık her ne olursa olsun, imamdan küfrünü gerektiren bir hâl zâhir olmadıkça “itaat etmek“ şartını çok vâzıh olarak duyurduğunu görmekteyiz. 1529
Allah İçin Biat: Her hâl ve şartta itaatin gerçekleşmesi için, Hz. Peygamber (s.a.s.) bey’at (biat) ve itaatin sırf Allah rızâsı için yapılması, buna dünyevî bir maksad dâhil edilmemesi için başkaca tenbihlerde bulunmuştur. Allah rızâsından başka, dünyevî bir maksatla bey'atta bulunanlar hakkında şiddetli tevbih ve kınamalar gelmiştir: “Üç kişi vardır ki, Allah Kıyâmet gününde onlarla ne konuşur, ne onlara nazar eder, ne de onları günahlarından arındırır, onlara acıklı bir azâb vardır... (Bunlardan biri de:) Sırf dünyevî bir menfaat için bir imama biat eden kimse; öyle ki, dünyalıktan istediklerini verirse biatında sâdıktır vermezse sâdık değildir.”1530 Yani, özetle, Müslümanların imâmına, mâsiyet olmayan, yani Allah’a isyâna götürmeyen hususlarda itaat farzdır.
İslâm Devlet Başkanı Olarak Ulu’l-Emr ya da Halife
Siyasî anlamda “halîfe” veya “ulu’l-emr”: Bey’at sonucu mü’minler adına tasarruf (yönetme) yetkisine sahip olan ve Allah’ın indirdiği ahkâmın adâlet ve istişâre ile tatbikini sağlayan kimse demektir.
Hilâfetin akdî temeli, ümmetin halifeyi seçme hakkı bulunduğu esasına dayanır. Ulu’l-Emr veya Halife, özel bir seçim olan bey’atla seçilir. Ehl-i Hal’ ve’l-Akd denilen ümmetin seçkin temsilcileri tarafından bey’atla seçilerek görev alır. Bu kurumun; imam veya halife denen ulu’l-emr küfre meyleder, açıkça fısk olan işleri yapar, yönetimi hakkıyla icrâ edemeyecek duruma düşerse halifeyi azletme (hal’ etme) yetkisi vardır. Halife, şeriatı, bu seçkin temsilcilerden oluşan organla
1527] Buhârî, Ahkâm 1; Müslim, İmâre 33; Nesâî, Bey’at 26; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 5/64-65
1528] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 5/65
1529] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 5/65
1530] Buhârî, Şirb 2, Hiyel 12; Müslim, İman 173, h. no: 108; Ebû Dâvud, Büyû’ 62, h. no: 3474, 3475; Nesâî, Büyû’ 6, h. no: 7, 247
- 254 -
KUR’AN KAVRAMLARI
istişâre ederek icrâ eder. Bu organ, aynı zamanda şûrâ organıdır.
Halifelik, bütün ümmetin bağlılığını gerektirecek şekilde, dini ve müslümanları, tüm insanî özellikleri korumak, sosyal hayatı idare etmek konusunda Hz. Peygamber’e halef olmak demektir. İslâmî devlet yönetiminde olmazsa olmaz olan temel esaslar: Bey’atla başa geçen halifelik/imamlık, adâlet (Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek) ve şûrâ prensipleridir. Bey’atla işbaşına gelmeyen, adâlet ve şûrâ prensiplerine yeterince uymayan kişi, müslümanların ulu’l-emri olamaz.
Ulu’l-Emrin Görevleri
1- Allah’ın hükümlerini tatbik etmek,
2- Namazları, özellikle Cuma ve Bayram namazlarını kıldırmak,
3- Zekât ve diğer vergileri toplamak,
4- Kadıları (hâkimleri) ve valileri tâyin etmek,
5- İslâm devletinde yaşayan fertlerin malını, canını, dinini, ahlâkını, neslini korumak,
6- İslâm devletinin sınırların korumak, cihadı tanzim etmek,
7- Orduları hazırlamak, seferberlik emri vermek, komutan tayin etmek ve gerekirse
komutanlık yapmak,
8- İslâm devleti içinde zulme uğrayanlara veya ihtiyaç sahibi olanlara yardım etmek,
9- İslâm devletinde yaşayan fertler arasındaki ihtilafları çözmek ve fitneleri engellemek.
Hz. Peygamber, hayatta olduğu sürece peygamberlik görevinin yanısıra devlet başkanlığını da şahsında toplamıştı. Bu nedenle Hz. Peygamber hayatta iken, kurulan ilk İslâm devletinin başkanını belirlemek gibi bir problemle karşılaşılmış değildi. Diğer taraftan Peygamberimiz, kendisinden sonraki halifeyi/ulu’l-emri belirleyen herhangi bir söz de söylememişti. Durumun böyle olması nedeniyle Hz. Ebû Bekir (r.a.) halife seçilene kadar bazı farklı görüşlerin ortaya çıktığını görüyoruz. Ancak bu durumlar geçici ve oldukça kısa bir süre için sözkonusu olmuş; bir müddet sonra unutulup gitmiştir. Yani bu görüş ayrılıkları Hz. Peygamber’in vefatından sonra Hz. Ebû Bekir halife seçilinceye kadar devam etmiş ve onun seçilmesiyle son bulmuştur. Hz. Ebû Bekir, halife seçildikten sonra yaptığı konuşmada şunları söyledi: “İnsanlar! Sizin en iyiniz olmadığım halde başınıza getirildim. İyi davranırsam bana yardımcı olun; saparsam düzeltin beni. Doğruluk emanet, yalan hıyânettir. İçinizdeki güçsüz, hakkını alıncaya kadar benim yanımda güçlüdür. İçinizdeki güçlü de, Allah’ın izniyle hakkı ondan alınıncaya kadar benim yanımda zayıftır. Sizden kimse cihadı terketmesin; çünkü onu terkeden bir kavmi, muhakkak Allah zillete düşürmüştür. Allah'a ve Rasûlüne itaat ettiğim sürece bana itaat edin. Allah’a âsi olursam, bana itaatiniz gerekmez!” Hilâfet kurumunda bu ilk mesaj, bir yandan onun kişiliğini ve görev anlayışını dile getirirken; bir yandan da, “hilâfet”in hangi temellere dayandığını ve varlık gâyesini açıklamaktadır.
ULU’L-EMR
- 255 -
Râşid Halifeler; Örnek Ulu’l-Emrler
Rasûl-i Ekrem’den sonra, müslümanların devlet ve hükümet reisine “Rasûlullah’a halef olan” anlamında “halife” denmiştir. Bu halifelerin ilk dördü hemen her yönüyle örnek halifelerdir. Bunlara hulefâ-i râşidîn/râşid halifeler denir.
Hz. Peygamber’den (s.a.s.) sonra gelen ilk dört halifenin hilâfet süreleri, Saâdet Asrının ikinci dönemini teşkil eder. İslâm hukukçularının büyük bir çoğunluğu, bu dönemdeki uygulamalara, alınan kararlara büyük bir önem verir ve bunları İslâm hukukunun kaynakları arasında görürler. Çünkü onların uygulamaları Hz. Peygamber’e zaman itibariyle en yakın olmak, O’nun eğitiminden geçmiş olmak, vahyin nüzulüne tanık olmak, sünneti yakından tanımak gibi ayırıcı özellikler nedeniyle önem taşır, başkalarının fikir ve düşüncelerine göre üstünlük arz ederler. Hakkında nass bulunmayan konularda Râşid Halifelerin uygulamaları oldukça değerlidir. Bunun nedeni ise, onların hem veliyyü’l-emr olarak mü’minlerin kendilerine itaat etmekle yükümlü olmaları; hem de İslâm’ın özünü en iyi kavramış bulunmalarıdır. Bununla ilgili verilecek örnekler pek çoktur. Mesela, Hz. Ebû Bekir'in zekât vermeyenlerle ilgili olarak aldığı kararlar, Hz. Ömer’in (r.a.) Irak topraklarıyla ilgili görüşleri ve bunları etrafındakilere de delilleriyle birlikte açıklayıp kabul ettirmesi, Hz. Ali’nin (r.a.) Hâricilerle savaşmak ile ilgili tutumları kendi konumlarında olduğu gibi, sonra bunlardan çıkarılan sonuç ve hükümlerle ilgileri bakımından oldukça önemlidir.
Çünkü bütün bunlarla ilk defa karşılaşılıyordu ve bunların İslâmî bir çözüme bağlanmaları gerekli idi. Yine Hz.Peygamber’in vefatından hemen sonra onun yerine geçecek devlet başkanını belirlemek konusu ortaya çıktı. Hz. Ebû Bekir'den sonra gelen diğer üç halife de farklı şekillerde belirlendi. Onlar ile ilgili durumlar İslâm hukukunda devlet başkanının başa geçiş yollarının farklı olabileceği görüşünü belirledi. Bu konuda kesin ve açık bir hükmün bulunmayışı, bu tabii sonucu doğurmuştur. Bu ise İslâm'ın, her çağda her toplum için uygulanabilir olmasının kanıtları arasındadır. Hulefâi Râşidîn’den sonra Muaviye’nin hilâfete geçmesiyle birlikte, hilâfetin tarihinde saltanatın egemenliği de başlamış olur. Artık, 4 halifeden sonra kâmil anlamda halifelik değil; eksik halifelik veya ismi halifelik olan saltanat başlamış oldu. Emevîlerden toplam 14 halife/sultan işbaşına geçti. Emevilerden sonra Abbasilerin uzun saltanat dönemleri başlar. Abbasilerden de toplam 37 halife/sultan hüküm sürmüştür. Abbasilerden sonra, 1924’teki ilgâsına kadar hilâfet Osmanlılarda kaldı. 29 halife/padişahın idaresindeki Osmanlılardaki hilâfet de ondan öncekilerden pek farklı değildi. Hilâfet kurumu, 23 Mart 1924’de T.B.M.M.’nin 431 nolu kanunuyla tam 1293 yıl devam ettikten sonra şimdilik tarihe terkedilmiştir.
Hilâfetin akdî temeli, ümmetin halifeyi seçme hakkı bulunduğu esasına dayanır. Halife, özel bir seçim olan bey’atla seçilir. Ehl-i Hal’ ve’l-Akd denilen ümmetin seçkin temsilcileri tarafından bey’atla seçilerek görev alır; bu kurumun halife küfre meyleder, açıkça fısk olan işleri yapar, yönetimi hakkıyla icra edemeyecek duruma düşerse halifeyi azletme (hal’ etme) yetkisi vardır. Halife, şeriatı, bu seçkin temsilcilerden oluşan organla istişâre ederek icra eder. Bu organ, aynı zamanda şûrâ organıdır.
Halifelik, bütün ümmetin bağlılığını gerektirecek şekilde, dini ve
- 256 -
KUR’AN KAVRAMLARI
müslümanları, tüm insanî özellikleri korumak, sosyal hayatı idare etmek konusunda Hz. Peygamber’e halef olmak demektir. İslâmî devlet yönetiminde olmazsa olmazlardan biri bey’atla başa geçen halifelik/imamlık, adâlet (Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek) ve şûrâ prensipleridir. 1531
Kur’ân-ı Kerim’de: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan (müslüman) emir sahiplerine (ulu’l-emre) de itaat edin. Eğer bir şey hakkında ihtilafa düşerseniz, onu (ihtilaf konusunu Allah’a ve Rasûlüne havâle edin. Eğer Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız (böyle yapın). Bu hem hayırlı, hem netice bakımından daha güzeldir. Sana indirilene de Senden evvel indirilmiş olan (kitap)lara da iman ettiklerini boş yere iddia edenlere bir bakmadın mı ki; onu inkâr etmeleriyle emrolundukları halde, yine tâğutun huzurunda muhakeme edilmelerini arzu ediyorlar. Şeytan da onları uzak bir sapkınlıkla büsbütün saptırmak ister.” 1532 Mü'minlerin kime, hangi şartlarda ve nasıl itaat edecekleri, neyi kesinlikle reddedecekleri burada açıkça izah olunmuştur. Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.), “Kim ulu’l-emre itaatten bir el kadar ayrılırsa, kıyamet gününde Allah’a, fiili (ameli) hususunda lehinde hiçbir hücceti olmayarak kavuşacaktır. Kim de boynunda (ulu’l-emre) beyatı olmayarak ölürse, câhiliyye ölümü ile ölür.” 1533 buyurduğu rivâyet edilmiştir. İslâmî eserlerde “halife”, “imam”, “ulu’l-emr” kavramları hep aynı mâhiyeti beyan için kullanılmıştır.
Hanefi fıkıh bilginlerinden İbn Hümam, mü'minlerin kendi içlerinden halife/imam seçmelerinin sebebi, İslâm'ın hükümlerini edâ etmek içindir demektedir.1534 İmam Nesefî de bu konuda şunları söyler: “Üzerimizde İslâm devlet başkanı olan halifeyi/imamı seçilmiş görmeden bir günün geçmesi caiz değildir. İmam, devlet başkanı olan halifedir. İmametin/hilâfetin hak olduğunu kabul etmeyen kimse dinden çıkar. Çünkü dinî hükümlerden bir kısmının farz olması, imamın varlığına bağlıdır. Cuma namazı, bayram namazı ve yetimleri evlendirmek gibi... İmamı inkâr eden kimse, farzları inkâr etmiş olur (En-Nesefî, Bahrü’l-Kelâm fi Akaidi’l-Ehli’l-İslâm). Tarihî kaynaklarda, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’in vefâtından sonra sahâbîlerin Rasûlullah’ı defnetmeden önce halife seçme hususunda titiz davrandığı kayıtlıdır.
Kâfirlerin, tâğutî güçlerin; Allah’ın indirdiği hükümlere mukabil olmak ve onların yerine geçmek üzere koydukları hükümleri reddetmek farzdır. Onların, mü’minler üzerinde velâyet hakkının bulunmayacağı hususu kat’idir. Dolayısıyla mü’minler; kâfirlerin veya mürtedlerin istilasına uğrarlarsa, kuvvetle başlarına geçen bu yönetimi kabul etmezler. Onlara karşı cihadın farz-ı ayn olduğunu bilirler. Nitekim İmam Serahsi; “Cihaddan maksat; müslümanların emniyet içerisinde bulunmaları, din ve dünya işlerini yürütme imkânına kavuşmalıdır” der. İstila altında iken dahi mü’minlerin müstevlilerin liderine itaat etmeyip kendi içlerinden bir halife/imam seçmeleri vaciptir. 1535
1531] Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 424
1532] 4/Nisâ, 59-60
1533] S. Müslim, 2/1478, hadis no: 1851; ayrıca S. Buhari, Ahkâm, 8/105
1534] İbn Hümam, Kitabü’l-Müsâyere, s. 265
1535] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 181-182
ULU’L-EMR
- 257 -
İmam; Ulu’l-Emr’in Diğer Adı
“İmam” kelimesinin sözlük anlamı; önde olan, kendisine uyulan, önder, lider demektir. “İmam” kelimesi, anne demek olan “el-ümm” kelimesinden türemiştir. “Ümmet” kavramı da aynı köke dayalı olarak; bir köke, bir öze, bir anne gibi asıla bağlı olan mânâsına gelir.
“İmam”, bir anlamda “ümmet”in önderidir. “İmam”, kendisine uyulan bir liderdir. Bir kök durumundadır ve arkasında bir cemaat vardır. Bu cemaat de bir imamın/önderin peşinde olduğu için “ümmet” adını almaktadır. Ümmetsiz imam, imamsız ümmet olmaz.
İslâm hukukunda “imâmet”, dünyayı din ile idâre etmekte peygamberliğe vekâlet etmektir. Müslümanların işlerini yönetmek için Rasûlullah’a vekil olana da imam denir. “İmam”, müslümanların özel bir seçim sistemi olan “biat”ı ile seçilen, ümmetin (müslüman toplumun) din ve dünya siyasetini idare etmek üzere seçilmiş müslüman önderlere denir. Bu mânâda ‘imam’, İslâm’la yönetilen bir ülkenin müslüman başkanıdır. Bu imama “ulu’l-emr”, “halîfe”, “emîru’l-mü’minîn” de denilir. Mü’minler, kendi zamanlarında müslümanların serbest biatıyla (özel seçimiyle) iş başına gelen imama tâbi olmak durumundadırlar. Böyle bir imama biat etmeden ölen müslümanlar hata etmiş olurlar.
Namaz kıldırmak için önde olanlara da, “namaz imamı, namazda önder” denmiştir. Çünkü o da namazda önde bulunmaktadır ve arkasında bir cemaat (bir ümmet) namaz için toplanmaktadır. Namazda ümmet durumunda olan cemaat, ümm (ana, kök, asıl, önder) durumundaki imama yani cemaatin liderine uymaktadırlar.
Peygamberimiz’in kızı Hz. Fâtıma (r. anhâ) ile Hz. Ali’nin (r.a.) soyundan gelen önderlere de “imam” adı verilmektedir. Bu temiz soydan silsile yoluyla gelen önderlere ‘Ehl-i Beyt imamları’ denilmektedir ki sayıları on iki tanedir.1536 İmam Ali, İmam Câfer-i Sâdık, İmam Zeynelâbidin gibi.
Dikkat edilirse, bunların tümünde bir önderlik ve peşinde olan bir cemaat olgusu (ümmet) söz konusudur. “İmam”, özet olarak, bir topluluğa önder olan demektir. Günümüz Türkiye’sinde, imam kavramının diğer bütün anlamları kaybolmuş ve yalnızca namaz/câmi imamlığı mânâsı kalmıştır. O da, çoğunluğun kafasında basit karşılığı olan bir kavramdır.
Görünen o ki, bugün paramparça olan İslâm ümmetini ilimde, siyasette ve toplumsal hayatta bir araya toplayacak müslüman imamlara -önderlere, rehberlere- ihtiyaç vardır. Müslümanların biatıyla (özel ve serbest tercih ve onaylamasıyla seçilmiş) halifelere de ‘imam’ denildiğini tekrar hatırlayalım. Müslümanlar, bu şekilde seçilmiş bir imamın önderliğinde her tür işlerini ve ibâdetlerini daha iyi yerine getirirler, yaşadıkları coğrafyayı daha iyi ıslah ve tanzim ederler.
Müslümanlar, her devirde bol miktarda meydanda olan “küfür ve şirk” imamlarını çok iyi tanımalı, onların peşinden gitmemelidir. Onların kurduğu düzenlere, ortaya koydukları dünya görüşlerine ve hayat anlayışlarına karşı dikkatli olmalıdır. 1537
1536] Bk. Buhârî, Ahkâm; Müslim, İmâre 9, hadis no: 1821
1537] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 302
- 258 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Rasûlullah’ın vefatını müteâkip ashâbın imam/halîfe seçtikleri ve İslâm ümmetinin imamsız bir zamanının geçmesine rızâ göstermedikleri tevâtüren sâbittir. Nitekim Hz. Ebûbekir, meşhur ilk hutbesinde buna işaret ederek diyordu ki; “Haberiniz olsun ki, Muhammed (s.a.s.) vefat etmiştir ve bu dini ayakta tutacak bir reise mutlaka ihtiyaç vardır.” Muhtemel bir zararın defedilmesi ve ümmetin çeşitli maslahatı bakımından da imam/halîfe seçilmesinin vâcip olduğunda icmâ edilmiştir. Bu nedenle herkes Hz. Ebûbekir’in sözünü yürekten kabul etmiştir. 1538
Taftazânî, şunları da söylemektedir: “İmâmet-i kübrâ meselesi, itikadî esaslardan olmayıp fıkhı ilgilendiren bir meseledir. Fıkıh kitaplarımızda zikredilmiştir ki; millet için, dini yaşatacak, sünneti ayakta tutacak, mazlumları koruyacak ve haklıyı haksızdan ayıracak bir başkana/imama mutlaka ihtiyaç vardır.1539 İmamın seçimi ise; “ehl-i hall ve’l-akd”in seçmesi ile olur. Diğer bir görüşe göre; daha evvelki imam tarafından bir tavsiye ile beraber halkın ileri gelenlerinin bey’atından ibârettir. Bu iki görüş arasında gerçekte büyük bir ayrılık yoktur. Bu ihtilâf, ilk halîfelerin tesbit tarzından ileri gelmektedir.
Müslümanların Ulu’l-emri Olan İmamda Aranan Şartlar: İmamın mükellef, müslüman, hür ve erkek olmasından başka şu şartları da taşıması gerekir:
1- İlim: İmâmete aday gösterilecek kimse, Allah’ın insanlara bildirdiği kanunlarını tam mânâsıyla bilip derinliğine nüfuz edecek kadar âlim olmalıdır.
2- Adâlet: İmamlığa aday olacak kimsenin âdil olması gerekir. Bu makam, adâletle iş görmesi gereken bütün diğer makamları idare ve kontrol eden bir makamdır. O halde imamın her şeyden evvel âdil olması gerekir. Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenlerin, zâlilmlerin ta kendisi olduklarından1540 İmamların, Allah'ın hükmünü gereken titizlikle uygulamaları şarttır. Yine adâlet, fıskın (fâsıklığın) zıddı olduğundan, âdil olması gereken imamın, günahlarda ısrar eden veya büyük günah işleyen birisi olmaması gerekmektedir.
3- İktidar ve ehliyet: Dinin korunması, düşmanla savaş, Allah’ın hükmüne uygun çeşitli kanunların çıkarılması, İslâm’a uygun hükümlerin konulması ve şer’î cezaların (hadlerin) tatbik edilmesi gibi birçok hususta imamın, zamanında karar vermesi ve bu kararı yerinde tatbik edebilecek ehliyete ve fevkalâde bir siyâsî basîrete sahip olması gerekir. Bazı eserlerde ayrı birer sıfat olarak zikredilen cesaret, ictihad ve rey sahibi olması da iktidar ve ehliyetin içinde değerlendirilebilir.1541
4- Bünyesinin sağlam ve ârızâsız olması: İmâmet makamına gelecek kimsenin delilik, körlük, sağırlık, dilsizlik, iki el ve ayağının yokluğu gibi noksanlıklardan berî ve duyularının sağlam olması lâzımdır. Çünkü bu noksanlıklar, imamın üzerine aldığı işleri başaramamasının sebeplerindendir. Bu bakımdan eğer bu eksiklikler, şahsın sadece görünüşünü ilgilendiren cinsten ise, o zaman bu şart, bir kemal şartı olur.1542 Meselâ körlük, sağırlık, dilsizlik sebebiyle imam azledilir; fakat ağır işitmek ve kekemelik sebebiyle azledilemez.
1538] Taftazânî, Şerhu’l-Makasıd II/271
1539] Taftazânî, a.g.e. II/27
1540] 5/Mâide, 45
1541] Taftazânî, a.g.e. II/271
1542] İbn Haldun, Mukaddime I/342-343
ULU’L-EMR
- 259 -
İmâmet makamına gelecek kimsenin Kureyş’li olmasına gelince; “İmamlar Kureyştendir“ hadis-i şerifi ile ileri sürülen bu şartı, bazı âlimler, meselâ Ebûbekir Bâkıllâni gibi ilim adamları kabul etmemişlerdir.1543 Bu hususta İbn Haldun’un görüşü şudur: “Halîfenin/imamın Kureyş’ten olmasının şart koşulmasının asıl sebebi, Kureyş’in devleti idare ve koruma kudretine sahip olduğu ve çekişmeleri ortadan kaldırabildiği içindir. Şâri’, hüküm ve kaideleri yalnız bir kavim, bir asır ve sadece bir toplum için ortaya koymamıştır. Müslümanların idaresi başında bulunacak kavmin, devleti idare ve koruma kuvvetine sahip ve kendi zamanında diğer kavimlerden üstün olması şarttır. Şâri’in maksadı herhalde işte budur. Bu açıklamalardan halîfeliğin, her asırda Kureyş’e mahsus olacağı değil; her ülkenin o zamanda devleti idare etme kudretine sahip olan kavmin elinde olacağı anlaşılır ve o kavim devletin başına geçer.” 1544
“Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (emir sahiplerine) itaat edin.”1545 Bu âyet-i kerimeye göre, imama/halîfeye itaat farzdır. Yalnız, bu itaat imamın Allah’ın emrine uyması ile kayıtlanmıştır. “Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez.”1546 “Ma’siyet emredilirse, ne dinlemek vardır, ne de itaat!” 1547
Eğer halîfe Allah’ın emrine uymazsa, kendisi ikaz edilir; dinlemezse azledilir. Nitekim Hz. Ebûbekir (siyasetin düsturu sayılan) meşhur ilk hutbesinde bu hususu şöyle açıklar: “Ben, sizin en hayırlınız olmadığım halde başınıza geçmiş bulunuyorum. Eğer doğru yolda yürürsem bana yardım ediniz; doğrudan saparsam bana gerçek yolu gösteriniz. Doğruluk emânet; yalan ise hiyânettir. İçinizde zayıf bir kimse, hakkını kendisine vererek rahatlatıncaya kadar nazarımda kuvvetlidir. Kuvvetli de, başkasının hakkını ben kendisinden alıncaya kadar yanımda zayıftır. Hiç biriniz Allah yolunda cihadı terk etmesin; çünkü cihadı terk eden kavmi Cenâb-ı Allah zillete düşürür. Bir kavimde de kötülükler yayıldımı, Allah onları genel belâlarla terbiye eder. Ben Allah ve Rasûlüne itaat ettiğim müddetçe bana itaat ediniz. Eğer Allah ve Peygamberine itaat etmezsem sizin de bana itaatiniz gerekmez!”1548 Taberînin bu naklinden de anlaşıldığı gibi, imâmet makamında olan kimseye Allah ve Rasûlüne bağlı olduğu müddetçe itaat edilir. Allah’a karşı isyan eden bir kimseye itaat etmeme, İslâm’da çok meşhur ve bilinen bir prensiptir. 1549
Başında Ulu’l-Emr Olan İslâm Devletinin Temel Özellikleri
Kur’an’da imâm ve imâmetle ilgili âyetler, ahkâmla ve Allah’ın indirdiğiyle hüküm konusunu içeren âyetlerle birlikte değerlendirildiğinde, bu konudaki hadis-i şerifler ve İslâm âlimlerinin görüşleri ışığında şu gerçekler ortaya çıkar:
1- İslâm, yönetim sahasında mükemmel bir sistem getirmiştir. Bu, İslâm’ın her zamana ve her yere uygun olduğunu, evrensellik ve kapsamlılığını bize gösterir.
1543] Bk. İbn Haldun, Mukaddime, 345
1544] İbn Haldun, Mukaddime, I/345-347
1545] 4/Nisâ, 59
1546] Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839
1547] Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839
1548] et-Taberî, Târihu’r-Rusül ve mülûk, IV/1829
1549] Geniş bilgi için bk. El-Mâverdî, el-Ahkâmu’s-Sultâniyye, terc. Ali Şafak, s. 5-25; Ahmet Yaşar, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 143-144
- 260 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu düzen ebedîdir ve kıyâmete kadar da tatbiki mümkündür. Bu ümmetin sonra gelenlerine yaraşacak sistem, önce gelenlerine yaraşan ve “asr-ı saâdet” örneğinde ortaya çıkan sistemden başkası değildir.
2- İmâmetin vâcip oluşu, Kitap, sünnet, icmâ ve şer’î kurallarla sâbittir. Bu ümmetin temsilcileri olmaları, bu önemli konuda ümmetin vekili olmaları bakımından “ehl-i hal ve’l-akd”e yöneltilen bir farz-ı kifâyedir. Ehl-i hal ve akd bu işte zayıflık gösterirse, bu vâcibin yerine getirilmesi için gücü yeten her müslüman gayret göstermedikçe kendilerini vebalden kurtaramaz ve gücü yetip de bu faâliyeti göstermeyen herkes günahkâr olur.
3- “İslâm, hüküm alanında bir düzen getirmemiştir. ‘İslâm devleti’ diye bir şey olmaz. Müslümanlara câhiliyye düzenlerinden farklı bir İslâm devletini kurmak farz kılınmamıştır” diyenlerin iddiâsı kesinlikle bâtıldır, geçersizdir.
4- İmâmet vesiledir; gâye değildir. Gâye, Allah’a ibâdet/kulluk yaparak O’nun rızâsını kazanmaktır. İmâmet ümmetin hayır ve adâlet üzere kalmasını, hakkın hak, bâtılın da bâtıl olarak kabul edilip bunun geçerli kılınmasını sağlamaya bir vesiledir. O ümmet ki, iyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah’a inanır; O’nun indirdikleriyle hükmetmek için Kur’an’a uygun düzenin oluşması için gayret eder. Kendisinin ve toplumunun, İslâmî değişim ve dönüşümü için tüm gayretlerini seferber eder; bu gayretlerini de, beşerî metotlara göre değil; Allah’ın çizdiği hudûda ve Rabbânî usûle göre ortaya koyar.
5- İmâmetin hedeflerinin en önemlisi, dini korumak, dünyayı da din ile yönetmektir. Bu ise, imamın boynuna takılan görevlerin en önemlisidir. Zira din ile siyaseti/yönetimi ayıran ve dünyayı bu dinin dışında yöneten mü’min olamaz.1550 Dini siyasetten ayırıp “din başka, devlet başka” deyince; devlet dinsiz, din de devletsiz/güçsüz kalacaktır.
6- İzzet, şeref ve İslâm ümmetinin ayakta kalışı, ancak Allah’ın kitabı ve Rasûlü’nün sünnetinin hükmüne dönmekle mümkündür. Dini koruyup müslümanlara izzet ve şereflerini iâde etmek, İslâmî hilâfeti/imâmeti oluşturup onun uygulanmasına çalışmakla gerçekleşebilir.
7- İmâmete geliş usûlü, Kur’an ve sünnet ilkeleri çiğnenmemek şartıyla ümmete bırakılmıştır. Râşid halîfelerin iş başına geliş şekilleri ve bey’atın yapılış tarzı örnek alınmalı ve bu örnekler çağa uyarlanabilmelidir.
8- İmâmete dayalı sistemde 3 ana esas dikkate alınmalıdır. Bunlar; “bey’at” denilen İslâm’a has özel seçim sistemi, “adâlet” denilen Allah’ın indirdiğiyle hükmetme1551 ve zerre kadar haksızlık yapmama gayreti, “istişâre” denilen emin ve ehil kimselerle, işinin uzmanı ve dinini yaşayan takvâ sahibi güvenilir kişilerle danışarak onların öneri, eleştiri ve tavsiyelerini dikkate alma şeklindeki uygulamadır.
9- İmamı seçme yetkisine sahip olanlar, “ehl-i hal ve’l-akd” diye isimlendirilen ümmetin en âlim ve seçkinleridir. Demokrasilerde olduğu gibi seçime bütün insanlar direkt olarak katılamaz. Şûrâ’ya da bundan dolayı, en uygun ve en akıllı
1550] 5/Mâide, 44
1551] 5/Mâide, 45
ULU’L-EMR
- 261 -
olanlar seçilir. Çağdaş demokrasilerde olduğu gibi milletvekili olabilmek için insanları iknâ etmeye (kandırmaya) ve bu uğurda boş yere ve çokça para harcamaya ve propaganda yapmaya gerek de yoktur.
10- İmâmet verâset yoluyla (babadan oğula) intikal etmez. İslâm, bir ırka, bir soy ve kabileye ayrıcalık verme anlayışını kabul etmez. Krallıkla imâmetin bir farkı da; birinde soy, diğerinde ehliyet/yetenek ve en uygun olanı belirlemenin öne çıkmasıdır.
11- Bey’at, imâmete lâyık bir imamın bulunduğu vakit müslümanın boynuna borçtur. Aksine bir tavır, kişinin câhiliyye ölümü ile ölmesini sonuçlandırabilir. Keyfî ve indî gerekçelerle bey’atı bozmak da, meşrû imamın meşrû her emrine en küçük bir itaatsizlik de haramdır.
14- Devrim yoluyla ve zorla imâmete geçmek, şer’î bir yol değildir. İmâmet, ümmetin bey’atı olmaksızın gerçekleşmez.
15- İmam adayının o makama ehil olabilmesi için imâmete ait şartları taşıması gerekir.
16- İmamın, mevcut insanların en faziletlisi olması şart değildir. Zaten bunu tesbit de mümkün olmayabilir. Evlâ olan, faziletlilerden biri olması, müslümanlara en faydalı ve en uygun olanının seçilmeye çalışılmasıdır.
17- Ümmetin maslahatıyla ilgili olarak imamın üzerinde birçok görev vardır. Bunları imamın yerine getirme zorunluluğu ve sorumluluğu vardır. Fakat bu görevleri yerine getirebilmesi için kendisine yardım edilmesi, kendisinin ümmet üzerindeki haklarındandır.
18- Âdil imama karşı çıkmak ve fitneyi uyandırmak haramdır, büyük günahlardandır. Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmettiği ve ma’siyeti emretmediği müddetçe imama itaat vâciptir. Şeriata ters düşen yerde, Allah’a isyan kabul edilecek durumlarda itaat ise haramdır. İmamların otoritesi, Kitap ve sünnete uygun davranmasına bağlıdır. Allah’a itaat ettiği müddetçe kendilerine itaat edilir. Allah’a karşı geldiklerinde de kendilerine karşı gelinir. Yaratıcı’ya isyanda mahlûka itaat yoktur. Kim isyanda onlara itaat ederse, günah hem emredene ve hem de emri uygulayanadır.
19- Şûrâ, meşrû ve gereklidir. İmamın seçilmesi ânında şûrânın olması vâcip olduğu gibi, halkın işlerinin düzenlenmesinde de şûrâ gereklidir. Bu, halkın direkt veya dolaylı seçimiyle oluşabilecek “Danışma Meclisi” şeklinde seçilecek milletvekillerinden veya İslâm’a ters düşmeyen çağın anlayış ve ihtiyaçlarına uygun farklı şekillerde istişâre meclisinden oluşabilir.
20- İslâm hukuk sistemi ve yönetim tarzı, geçmişte ve bugün uygulanan beşerî sistemlerin tümünden farklı özelliklere sahiptir. Güttüğü amaç, gâyeye götüren araçlar vesileler, hedefler, dayandığı kaynak/referans, ulaşmak istediği hedef... yönünden sayılamayacak farkı vardır. O, beşerî düzenlerden çok ayrı bir sistemdir. Onunla beşerî hüküm, rejim ve kanunları kıyaslamak mümkün değildir. 1552
1552] Süleyman ed-Demirci, El-İmâmetu’l-Uzmâ, İslâm’da Devlet Başkanlığı, s. 491-493
- 262 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’ân-ı Kerim’de Ulu’l-Emr Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de “Ulu’l-Emr” kavramı iki yerde geçer: 4/Nisâ, 59; 83. Ulu’l-Emr terimiyle hemen hemen aynı anlamda kullanılan “önder” anlamında “imam” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de tekil olarak 7, çoğul olarak da 5 olmak üzere toplam 12 yerde geçmektedir. Kur’ân-ı Kerim’de “Halîfe” kelimesi 2 yerde, onun çoğulları “Halâif” ve “Hulefâ’ ” kelimesi de 7 yerde zikredilir.
Ülül’l-emr veliyyü'l-emr'in çoğuludur. Kur'ân-ı Kerim'de ulu’l-emr tâbirinin geçtiği ilk âyette, onlara itaat emri yer alır.1553 Ulu’l-emr tâbirinin geçtiği bu âyetten önceki âyet, emânetlerin ehline verilmesi ve adâletli hüküm verilmesini istemektedir. 4/Nisâ, 59 âyeti, bunun devamı niteliğinde, itaat konusunu ele almakta ve itaatin Allah’a, Peygamber’e ve ulu’l-emre gösterileceğini, çekişme durumunda çözümün, Allah’a ve peygamber’e götürülerek bulunacağını belirtmektedir. 4/Nisâ, 60 âyeti ise, Kur’an’a ve önceki kitaplara iman ettiklerini iddiâ eden bazılarının, tâğutun önünde muhâkeme olunmalarını istediklerini açıklıyor. Bu durumda peşpeşe gelen bu üç âyetin, öncelikle, “kamu işleri”ni ele aldığını düşünebiliriz; işin ehline verilmesi, adâletli hüküm verme, ulu’l-emre itaat edilmesi. Âyette geçen ulu’l-emr ifâdesi de öncelikle, kamu/siyaset işlerini yürütenler biçiminde anlaşılabilir.
Daha sonraki âyetler1554 ise, münâfıkların itaatsizliklerini dile getirmekte ve peygamberlerin itaat edilmek üzere gönderildiklerini belirtmektedir. 4/Nisâ, 65 âyeti, konuyu daha da pekiştiricidir. “Rabbine andolsun ki aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tâyin edip sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe iman etmiş olmazlar.” 4/Nisâ, 69 âyeti ise, Allah’a, Peygamber’e itaat edenlerin, Allah’ın nimete eriştirdiği peygamberler, sıddıklar/dosdoğru olanlar, şehidler ve sâlihler/iyilerle beraber olacağını bildiriyor.
Ulu’l-emr kelimesinin geçtiği ikinci âyette ise, düzeni temsil eden ulu’l-emr’e itaat ile düzensizliği temsil eden şeytanın izinden gitme, birbirine karşıt iki durum olarak sunulur.1555 Bu âyet, ulu’l-emr tâbirine, daha geniş bir kavram yükler gibidir. Buna göre ulu’l-emr, haberlerden (edinilen bilgilerden) akıl yürüterek birtakım sonuçlar çıkarma gücüne sahiptir, uzman kişilerdir. 1556
4/Nisâ, 59 âyeti, çeşitli ilkeler vazetmektedir:
1- Allah’a ve Rasûlüne her konuda itaat edilmesi şarttır.
2- Allah ve Rasûlünün yanısıra, ulu’l-emre de itaat edilmesi gerekir.
3- Belki ulu’l-emrden, emir sahiplerinden farklı düşünülebilir; ama Allah ve Rasûlünden farklı düşünülemez, onlara kayıtsız şartsız itaat gerekir.
4- Emir sahipleri ile halk arasında veya emir sahiplerinin kendi aralarında bir görüş ayrılığı çıktığı takdirde, meselenin Allah’a ve Rasûlüne götürülmesi lâzımdır.
Burada birkaç husûsun belirtilmesine ihtiyaç var. Birincisi, âyetteki “Allah“
1553] 4/Nisâ, 59
1554] 4/Nisâ, 61-64
1555] 4/Nisâ, 83
1556] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasî Kavramlar, s. 135-136
ULU’L-EMR
- 263 -
ifâdesinden maksat, “Allah'ın Kitabı“, “Rasûl“den maksat da “Hz. Muhammed'in Sünneti“dir. Âyet sadece Hz. Peygamber zamanındaki müslümanlara değil, daha sonra gelecek olan müslümanlara da seslenmektedir ve kendisinden sonra Peygamber'i “sünnet“i temsil etmektedir. İkinci husus, “meseleleri Allah ve Rasûlüne götürmek”, Kur’an ve Sünnet’in lafzına bakarak çözülemeyen bir meseleyi, sözkonusu iki kaynağın rûhuna bakarak çözmek demektir. Üçüncüsü, “emir sahipleri” sarâhatle yöneticilere atıfta bulunduğu gibi, aynı zamanda âlimlere ve müslüman aydınlara da atıfta bulunmaktadır. Haddizâtında, “emir sahipleri” denilirken, müslüman topluluğa yön verme ve önderlik yapma konumundaki her müslüman (etkili ve yetkili kişi) kastedilmektedir. 4/nisâ, 83’deki ulu’l-emr, “isâbetli çıkarımlar yapabilenler“ olarak târif edilmektedir. Bu da göstermektedir ki, İslâm'da emir sahipliği (otorite) veya liderlik basîret ve ilme sahip olanların hakkıdır ve İslâm, babadan oğula geçen, aristokratik veya oligarşik yönetimin hiçbir biçimini kabul etmez. 1557
“Hatırla ki Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ dedi. Onlar: ‘Biz hamdinle Seni tesbih ve Seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?’ dediler. Allah da onlara: ‘Sizin bilemeyeceğinizi Ben bilirim’ dedi.” 1558
“Bir zamanlar Rabbi İbrâhim’i birtakım kelimelerle sınamış, onları tam olarak yerine getirince; ‘Ben seni insanlara imam/önder yapacağım’ demişti. ‘Soyumdan da (imamlar/önderler yap, yâ Rabbi!)’ dedi. Allah: ‘Ahdim zâlimlere ermez (onlar için söz vermem)’ buyurdu.” 1559
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan ülülemre (emir sahiplerine/idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah’a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız onu Allah’a ve Rasûl’e götürün (onların tâlimâtına göre halledin); bu hem daha hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” 1560
“Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince hemen onu yayarlar; hâlbuki onu, Rasûl’e veya aralarında onlardan olan ulu’l-emre (yetki sahibi kimselere) götürselerdi, onların arasından işin içyüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi. Allah’ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı, pek azınız hâriç, şeytana uyup giderdiniz.”1561
“Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği (nimetler) hususunda sizi deneyip sınamak için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır ve gerçekten O, bağışlayan, merhamet edendir.” 1562
“Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozarlar ve dininize saldırırlarsa, küfrün imamlarına/önderlerine karşı savaşın. Çünkü onların yemin (diye bir şeyleri) yoktur. (Onlara karşı savaşırsanız) umulur ki küfre son verirler.” 1563
“Her insan topluluğunu, imamları/önderleri ile birlikte çağıracağımız günde kimlerin amel defterleri sağından verilirse, onlar, en küçük bir haksızlığa uğramamış olarak amel
1557] Mustansır Mîr, Kur’ân-î Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, s. 59-60
1558] 2/Bakara, 30
1559] 2/Bakara, 124
1560] 4/Nisâ, 59
1561] 4/Nisâ, 83
1562] 6/En’âm, 165
1563] 9/Tevbe, 12
- 264 -
KUR’AN KAVRAMLARI
defterlerini okurlar.” 1564
“Allah, içinizden iman edip salih amel işleyenlere, onlardan öncekileri halef (güç ve iktidar sahibi) kıldığı gibi, onları da yeryüzünde istihlâf edeceğine (halifeler yapacağına), onlar için râzı olup beğendiği dini temelli yerleştireceğine ve korkularını güvene çevireceğine dair söz vermiştir. Çünkü onlar Bana kulluk eder, hiçbir şeyi Bana ortak koşmazlar. Bundan sonra inkâr eden kimseler fâsık (yoldan çıkmış) kimselerdir. Namaz kılın, zekât veren, Peygamber’e itaat edin ki, size merhamet edilsin. İnkâr edenlerin, Bizi yeryüzünde âciz bırakacaklarını sanmayın. Varacakları yer ateştir. Ne kötü dönüş yeridir.” 1565
“Ve onlar (iman edip tevbe edenler), ‘Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine imam/önder kıl!’ derler.’’ 1566
“Biz istiyoruz ki, o yeryüzünde müstaz’aflara (güçsüz düşürülenlere) lütufta bulunalım, onları imamlar/önderler yapalım, onları vârisler kılalım (ötekilerin yerini aldıralım).” 1567
“Onları (Firavun ve askerlerini) (insanları) ateşe çağıran imamlar/öncüler kıldık. Kıyâmet günü onlar yardım görmeyeceklerdir.” 1568
“Sabrettikleri ve âyetlerimize yakînî olarak (kesin bir şekilde) iman ettikleri zaman, onların içinden, emrimizle doğru yola ileten imamlar/rehberler yaptık.” 1569
“İnsanları yeryüzünde halîfe (hâkim) kılan O’dur. İnkâr edenin inkârı kendi aleyhinedir. İnkârcıların inkârı, Rableri katında yalnızca kendilerine gazabı arttırır. İnkârcıların inkârı, hüsrandan başkasını artırmaz.” 1570
“Ey Davud! Şüphesiz seni, yeryüzünde halife (hükümran, iktidar sahibi) kıldık. Öyleyse, insanlar arasında adaletle hükmet. Hevâ ve hevese uyma. Yoksa seni Allah yolundan saptırır. Doğrusu, Allah’ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin azap vardır.” 1571
Hadis-i Şeriflerde Ulu’l-Emr Kavramı
“Kim ulu’l-emre itaatten bir el kadar ayrılırsa, kıyamet gününde Allah’a, fiili (ameli) hususunda lehinde hiçbir hücceti olmayarak kavuşacaktır. Kim de boynunda (ulu’l-emre) beyatı olmayarak ölürse, câhiliyye ölümü ile ölür.” 1572
“Kim itaatten dışarı çıkar, cemaatten ayrılır ve bu halde ölürse, câhiliyye ölümü ile ölür.” 1573
“Kim itaatten çıkar, cematten ayrılırsa (ve bu halde ölürse) cahiliye ölümü ile ölmüş olur. Kim de körükörüne çekilmiş (ummiyye) bir bayrak altında savaşır, asabiyet (ırkçılık) için gadablanır veya asabiyete çağırır veya asabiyete yardım eder, bu esnada da öldürülürse
1564] 17/İsrâ, 71
1565] 24/Nur, 55-57
1566] 25/Furkan, 74
1567] 28/Kasas, 5
1568] 28/Kasas, 41
1569] 32/Secde, 24
1570] 35/Fâtır, 39
1571] 38/Sâd, 26
1572] Müslim, 2/1478, hadis no: 1851; Buhari, Ahkâm, 8/105
1573] Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, İmâret 53, h. no: 1848; Nesâî, Tahrim 28, h. no: 7 -123-; İbn Mâce, Fiten 7, h. no: 3948
ULU’L-EMR
- 265 -
bu ölüm de cahiliye ölümüdür. Kim ümmetimin üzerine gelip iyi olana da, kötü olana da ayırım yapmadan vurur, mü’min olanlarına hurmet tanımaz, ahid sahibine verdiği sözü de yerine getirmezse o benden değildir, ben de ondan değilim.” 1574
“İnsanlar üzerinde olan büyük imam, çoban (gibi)dır. (Çobanın sürüden sorumlu olduğu gibi) O da halkından sorumludur.” 1575
“Kim imama bey’at etmeden ölürse, câhiliyye ölümü (gibi bir ölüm) ile ölür.” 1576
“Üç kişi sefere çıktıkları zaman içlerinden birini emir tâyin etsinler.” “Üç kişi, yeryüzünde bir çölde oldukları vakit, içlerinden birisini emir tâyin etmemeleri onlara helâl olmaz.” 1577
“Kim Bana itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur; kim Bana isyan ederse Allah’a isyan etmiş olur. Kim Benim emîrime itaat ederse Bana itaat etmiş; kim de Benim emîrime isyan ederse Bana isyan etmiş olur.”1578
“Dinleyin ve itaat edin! Üzerinize tâyin olunan vâli/yönetici, başı siyah kuru üzüm gibi Habeş’li bir köle olsa bile sizin aranızda Allah’ın kitabını uyguladığı müddetçe dinleyin ve itaat edin.”1579
“Müslüman bir kimseye, kendisine ma’siyet (Allah’a isyan, günah hususlar) emredilmediği müddetçe, hoşlandığı ve hoşlanmadığı (her) hususta (İslâm devleti yöneticisini) dinleyip ona itaat etmesi gerekir. Eğer ma’siyet emredilirse, ne dinlemek vardır, ne de itaat!” 1580
“Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez.” 1581
Körü Körüne İtaat Yok: Hz. Peygamber (s.a.s.) Ensâr’dan birinin komutanlığında bir ordu yola çıkarır ve komutanlarına itaat etmelerini askerlere tenbih eder. Sefer sırasında bir ara askerlere öfkelenen komutan odun toplamalarını, büyük bir ateş yakmalarını emreder. Odunlar alev alev iyice tutuşunca komutan askerlere yeni bir emir vererek: “Ateşin içerisine kendinizi atın” der. Emri yerine getirmek üzere kalkan askerlerden bâzıları ateşin yanında duraklayarak: “Biz Hz. Peygamber’e (s.a.s.) kendimizi ateşten korumak için tâbi olduk, bir de ateşe mi gireceğiz?” derler ve girmezler. Bu bekleyiş içerisinde komutanın da öfkesi diner. Dönüşte vak’a Hz. Peygamber’e (s.a.s.) anlatılınca, itaat ederken itaatin körü körüne olmaması gerektiğini şu cevâbıyla ifâde eder: “Eğer ateşe girselerdi, ebediyyen çıkamazlardı. Allah’a isyan olan şeyde (kula) itaat yoktur. İtaat mâruftadır, aklın ve şeriatın iyi kabûl ettiği şeydedir.”
1574] Müslim, İmâret 53, h. no: 1848; Nesâî, Tahrim 28, h. no: , 123); İbnu Mâce, Fiten 7, h. no: 3948
1575] Buhârî, Ahkâm 1; Müslim, İmâre, hadis no: 1705; Ebû Dâvud, İmâre 1; Tirmizî, Cihad 7, hadis no: 1705; Ahmed bin Hanbel, 2/54
1576] Müslim, İmâre 58, hadis no: 1851
1577] Ebû Dâvud, Cihad 87; Ahmed bin Hanbel, 2/177
1578] Buhârî, Ahkâm 1, Cihad 109; Müslim, İmâre 33, hadis no: 1853; Nesâî, Bey’at 26, hadis no: 7 -154
1579] Buhârî, Ahkâm 4, Ezan 54, 56; Müslim, İmâre 37; Nesâî, Bey’at 27
1580] Buhârî, Ahkâm 4, Cihad 108; Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839; Tirmizî, Cihad 29, hadis no: 1708; Ebû Dâvud, Cihad 86, h. no: 2626; Nesâî, Bey’at 34, h. no: 7 -160-; İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2864; Ahmed bin Hanbel, 6/111
1581] Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839
- 266 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Üç kişi vardır ki, kıyâmet gününde Allah onlarla konuşmaz, onlara bakmaz, onları tezkiye etmez/temize çıkarmaz. Hem onlara elîm bir azap vardır. Bunlar: 1- Kırda fazla suyu olup da onu yolcuya vermeyen, 2- İkindiden sonra bir kimseye bir mal satan ve o malı ‘(kendim) şu kadara aldım’ diye Allah’a yemin ederek, gerçek bunun aksine olduğu halde müşteriyi kendisine inandıran, 3- Bir imama, yalnız dünyalık için bey’at eden, dünyalık verirse sözünde duran vermezse durmayan kimselerdir.” 1582
“Bir kimse imama bey’at eder de ona şaklayan elini ve kalbinin semeresini verirse, elinden geldiği takdirde hemen ona itaat etsin! Başka biri gelir de onunla çekişirse sonradan çıkana itaat etmeyin!” 1583
“Benden sonra sizin (yönetim) işinizi birtakım insanlar üzerine alacaklar, sünneti söndürecekler, bid’atı ihdâs edecekler (uyduracaklar), namazı vakitlerinden geciktirecekler.” Bunun üzerine İbn Mes’ud Rasûlullah’a sordu: “Ben onlara yetişirsem ne yapmalıyım?” Rasûlullah şöyle buyurdu: “Ey Ümmü Abd’in oğlu! Allah’a isyan edene itaat olmaz!” 1584
“Sizden kim yaşarsa çok ihtilâf görecektir. Size vâcip (gerekli) olan Benim sünnetim ve hidâyette olan râşid halîfelerimin sünnetine uymanızdır. Bu sünnetlere tutunun ve azı dişlerinizle ısırırcasına bunlara sıkı sıkı sarılın. Dinde sonradan uydurulan işlerden (bid’atlerden) sakının. (Din ve ibâdet olarak) Sonradan çıkarılan şey bid’attir. Ve her bid’at dalâlettir/sapıklıktır.” 1585
“Nübüvvet hilâfeti otuz senedir. Sonra krallık olur.” 1586
“Sizin aranızda Allah’ın, olmasını dilediği kadar nübüvvet olacak, sonra peygamberliği kalkmasını dilediği zaman kaldıracak. Sonra nübüvvet metodu üzerine hilâfet olacak; o da Allah’ın olmasını istediği kadar olacak. Sonra hilâfeti, kalkmasını dileyince kaldıracak. Sonra ısırıcı krallık olacak. O da Allah’ın olmasını dilediği kadar olacak. Sonra ısırıcı melikliği, kalkmasını dilediği zaman kaldıracak. Sonra zorba/zâlim krallık olacak. O da Allah’ın, olmasını dilediği kadar olacak. Onu da kalkmasını dilediği zaman kaldıracak. Sonra nübüvvet metodu üzere hilâfet olacak.” 1587
“Benî İsrâili peygamberler yönetirdi. Bir peygamber vefat ettiği zaman yerine (başka) bir peygamber geçerdi. Şu muhakkaktır ki, Benden sonra peygamber yoktur. Ama halîfeler gelecek, hem de çok olacaklardır.” Ashâb: “O durumda bize ne emredersin?” diye sordular. “Birinciye ve ondan sonra gelene yaptığınız bey’atı tutun! Onlara haklarını verin. Çünkü Allah halka, gözetmelerini istediği şeyden soracaktır.” 1588
Câbir bin Semûre (r.a.)’nin rivâyetine göre Rasûlullah şöyle buyurdu: “On iki halîfe olacak.” Râvi Câbir diyor ki; Sonra, bir kelime dedi ki, ben onu işitemedim.
1582] Buhârî, Ahkâm 48; Müslim, İman 173; Tirmizî, Siyer 35, hadis no: 1595; İbn Mâce, Ticâret 30, hadis no: 2207
1583] Müslim, İmâre 46; Ebû Dâvud, Bey’at 25; İbn Mâce, Fiten 9; Nesâî, Bey’at 25; Ahmed bin Hanbel, 2/161
1584] Ahmed bin Hanbel, 5/301, hadis no: 3790; İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2865
1585] Tirmizî, İlim 16, hadis no: 2676; Ebû Dâvud, Sünnet 5; İbn Mâce, Mukaddime 6, hadis no: 42; Dârimî, Mukaddime 6
1586] Ebû Dâvud, Sünnet 8, hadis no: 4647, 4648; Tirmizî, Fiten 48, hadis no: 2226
1587] Ahmed bin Hanbel, 4/273
1588] Buhârî, Enbiyâ 50; Müslim, İmâre 44, hadis no: 1842; İbn Mâce, Cihad 42, hadis no: 2871; Ahmed bin Hanbel, 2/97
ULU’L-EMR
- 267 -
Babama: “Ne söyledi?” diye sordum. O da; “Hepsi Kureyş’den” dedi.” 1589
“Müslüman bir halka, Allah’ın görüp gözetmek üzere idâreci kıldığı hiçbir kul yoktur ki, onları aldatıp (zulmetmiş) olduğu halde ölürse muhakkak Allah ona cenneti haram etmiş olmasın.” 1590
“Müslümanların idare işini üzerine alıp da onlar için çalışmayan ve hayır istemeyen hiçbir âmir yoktur ki, onlarla (müslümanlarla) birlikte cennete girebilsin.” 1591
“İslâm’ın tutunulması gereken kulpları (yapılması gereken emirleri) tek tek çözülecek; herbir kulp koptukça insanlar önlerindekilere benzeyecekler. O kulpların ilki hüküm (hâkimiyetin Allah’ın olması, Kur’an’la hükmedilmesi), sonuncusu da namazdır.” 1592
“Ümmetim yağmur gibidir; evveli mi, sonu mu daha hayırlıdır, bilinemez.” 1593
Hz. Peygamber’e “cihadın hangisi efdaldir?” diye sorulunca: “Zâlim sultana karşı hakkı söylemektir.” 1594
Hz. Ebû Bekir’e (r.a.) Ahmes’li bir kadın şöyle bir soru sormuştur: “Câhiliyyeden sonra Allah’ın getirdiği bu iyi ve uygun işin (İslâm’ın) bekası ne kadar sürer?” Hz. Ebû Bekir (r.a.): “İmamlarınız sizi (İslâmî) istikamet üzere doğru tuttuğu müddetçe” diye cevap vermiştir. 1595
Hz. Ömer bin Hattab (r.a.) şöyle diyor: “İmamları (yöneticileri) ve rehberleri istikamet üzere oldukları müddetçe, insanlar istikamet üzere olmaya devam edecektir.”1596
Selman’dan (r.a.) rivâyet edilmiştir ki, Halîfe Ömer İbn Hattab (r.a.), Selman’a (r.a.), “halîfe ile melik/kral arasındaki farktan sorduğunda Selman (r.a.) şu cevabı vermiştir: “Müslümanların arazisinden bir dirhem veya daha az veya daha çok toplarsan, sonra da onu lâyık olmayan yere koyarsan (sarfedersen) işte sen bu halinle kralsın demektir. Halîfe ise, halka adâletle davranandır, aralarında adâletli ve düzgün bir şekilde taksimat yapandır, erkeğin ev halkına ve ananın çocuğuna olan şefkati gibi halkına şefkat ve merhamet eden ve Allah’ın kitabıyla hükmedendir”. Kâ’b, bu cevap üzerine şöyle dedi: “Bu mecliste halîfe ile melikin arasını ayırt edecek kimseyi zannetmiyordum. Fakat Allah Selman’a cevabı ilham etti.”1597
Zâlim Yöneticilere Karşı Dikkatli Olunmalıdır: Bir kısım hadislerde, cemiyetteki fitnenin ümerâ, yâni idâreciler zümresinden çıkacağına dikkat çekilerek böylesi âmirlere yaklaşılmaması istenir. Bazı hadislerinde kendisinden sonra, hidâyetten ayrılacak imamların çıkacağını haber veren Hz. Peygamber (s.a.s.), ümmeti için en büyük endişeyi bunların verecekleri fesad ve hâsıl edecekleri
1589] Buhârî, Ahkâm; Müslim, İmâre 9, hadis no: 1821
1590] Buhârî, Ahkâm 8
1591] Müslim, İman 229, hadis no: 142
1592] Ahmed bin Hanbel, 5/251; İbn Hibban, Sahih, hadis no: 257; Hâkim, el-Müstedrek, 4/92
1593] Tirmizî, Emsâl 6, hadis no: 2873
1594] Ahmed bin Hanbel, 5/251; İbn Mâce, Fiten 20, hadis no: 4011-4012; Tirmizî, Fiten 13, hadis no: 2175; Ebû Dâvud, Melâhim 17
1595] Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 25; Dârimî, Mukaddime 23
1596] et-Tabakatu’l-Kübrâ, İbn Sa’d, 3/292; Beyhakî, Sünen
1597] et-Tabakatu’l-Kübrâ, İbn Sa’d, 3/306; Târihu’l-Hulefâ, es-Süyûtî, s. 140
- 268 -
KUR’AN KAVRAMLARI
helâk ve tahribat sebebiyle duyduğunu da mükerreren ifâde eder.
Tirmizî’nin bir rivâyeti şöyle: “Benden sonra bir kısım (kötü) emîrler başınıza geçecek. Kim onlarla hemhâl olur, onların yalanlarını tasdik eder ve zülumlerinde onlara yardımcı olursa o benden değildir, ben de ondan değilim. Böyleleri cennette Havz-ı Kevser’in başında benimle buluşamaz da. Her kim onlarla hemhâl olmaz, zulümlerinde onlara yardımcı olmaz, yalanlarını da tasdik etmezse o bendendir, ben de ondanım. O, benimle Havz-ı Kevser’in başında buluşacaktır.” 1598
Sefîne (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu ki: “Hilâfet, ümmetim arasında otuz yıl sürecektir. Bundan sonra saltanat gelecektir.” Said İbn Cumhân dedi ki: “Sonra ilâve etti: “Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in hilâfetine Hz. Ömer’in hilâfetini, Hz.Osman’ın hilâfetine Hz. Ali’nin hilâfetini (radıyallahu anhüm ecmain) ekle (parmaklarınla say) bak!” dedi. Bunları (sayınca hakikaten) otuz yıl bulduk.” Sefîne’ye: “Emevîler, hilâfetin kendilerinde (devam ettiğini) zannederler” denmişti, şu cevabı verdi: “Benî’z-Zerkâ yalan söylüyor. Onlar krallardır, hem de en kötü krallar.” 1599
Açıklama:
1- Sefîne, aslında bir lakaptır, gemi demektir. Burada Sefîne (r.a.), Rasûlullah (s.a.s.)’ın bir âzatlısıdır. Ebû Abdirrahman diye künyesi vardır. İsminin ne olduğu kesinlikle bilinmiyor, Mihrân vs. diyen olmuştur. Lakabı kendisine Rasûlullah (s.a.s.) vermiştir. Sebebi, bir yolculuk sırasında çok eşya taşımış olmasıdır. Şöyle anlatır: “Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte yolculuk yapıyorduk. Yolculardan yorulanlar oldu. Bunlar kılıçlarını, kalkanlarını üzerime koydular. Böylece çok sayıda kılıç ve kalkan taşıdım. (Bunu gören) Rasûlullah (s.a.s.): “Sen sefînesin” diye iltifatta bulundular.”
2- Rivâyetin Ebû Dâvud’da gelen bir vechinde: “Nübüvvet hilâfeti otuz yıldır” denmiştir.
3- Alkamî der ki: “Rasûlullah’tan (s.a.s.) sonra gelen otuz yıl içinde Dört Halife ile Hz. Hasan (radıyallâhu anhüm)’ın halifelikleri vardır. Şöyle ki:
Hz. Ebû Bekir’in hilâfeti 2 yıl 3 ay 10 gündür.
Hz. Ömer’in hilâfeti 10 yıl 6 ay 8 gündür.
Hz. Osman’ın hilâfeti 11 yıl 11 ay 9 gündür.
Hz. Ali’nin hilâfeti 4 yıl 9 ay 7 gündür.
Hz. Hasan’ın hilâfeti 7 aydır.
Nevevî’nin verdiği rakamlarda ufak tefek fark mevcuttur. Bizce mühim değil.
4- Hadiste geçen: “Bundan sonra saltanat (kraliyet=mülk) gelecektir” demek, “nübüvvet hilâfetinden sonra...” demektir. Âlimler, bu hadise dayanarak Emevî ve daha sonraki devirlerde devlet başkanları “halife” ünvanını almış olsalar da, bu halifeliğin Dört Halife döneminde olduğu gibi nübüvvet hilâfeti olmadığını, sâdece bir isimden ibaret olduğunu söylemişlerdir. Nübüvvet hilâfetine bihakkın
1598] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 2/276-302
1599] Ebû Dâvud, Sünnet 9, h. no: 4647, 4648; Tirmizî, Fiten 48, h. no: 2227
ULU’L-EMR
- 269 -
lâyık olabilmek için amel yönüyle sünnete uymak gerekir. Sefîne’nin (r.a.), Hz. Muâviye için: “Meliklerin birincisi” dediği rivâyet edilmiştir. Öyle ise nübüvvet hilâfetinden maksad kâmil mânâda Rasûlullah (s.a.s.)’a halef olmaktır ki, âlimler bunu beş halife ile sınırlarlar.
5- Benî’z-Zerkâ, Benî Mervân demektir. Zerkâ, Emevîler’in geçmişteki annelerinden biridir. 1600
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mes’ulsünüz. İmam çobandır ve sürüsünden mes’ûldür. Erkek ailesinin çobanıdır ve sürüsünden mes’uldür. Kadın, kocasının evinde çobandır, o da sürüsünden mes’ûldür. Hizmetçi, efendisinin malından sorumludur ve sürüsünden mes’ûldür.” Râvî İbn Ömer der ki: “Bunları Rasûlullah (s.a.s.)'tan işitmiştim. Zannediyorum ki şöyle de demişti: “Kişi bâbasının malında çobandır, o da sürüsünden mes’ûldür.”1601
Açıklama: 1- Hadis, herkesin bir sorumluluk ve selâhiyet dairesinin olduğunu göstermektedir. “Çoban” diyen tercüme ettiğimiz kelime râi’dir. Lügat açısından güden demek ise de, hadiste “muhâfazası için bir şeyler tevdi edilmiş güvenilir muhâfız” mânâsına kullanılmıştır.
2- İmam'dan maksat devlet reisidir. Bazı rivâyetlerde “emîr“ denmiştir. Esasen bu bahiste emîr ve imam kelimeleri müterâdif (eş mânâlı) olarak kullanılmıştır.
3- Dikkat edilirse imam, erkek, kadın, hizmetçi, evlat gibi fonksiyonları farklı şahıslar, “çoban“ vasfıyla tavsifte birleşmektedirler. Şüphesiz bunların herbirinin sorumlu olduğu husûslar farklıdır.
Hattâbî: “İmamın çobanlığı, hudûdu tatbik ve hükümde adâlete riâyetkâr olmak sûretiyle şeriatı korumaktır; erkeğin ailesine çobanlığı, işlerini idâre, haklarını yerine getirmek; kadının çobanlığı evin, çocukların, hizmetçilerin işlerini tanzim etmek, her hususta kocasına hayırhah olmaktır; hizmetçinin çobanlığı, eli altında bulunan şeyleri koruması, kendisine terettüp eden hizmetleri yapmasıdır“ der.
4- Tîbî demiştir ki: “Bu hadisten anlıyoruz ki, çoban zâtı için tutulmaz, mâlikin, güdülmesini istediği şeylerin muhâfazası için tutulur. Öyle ise, Şâri'in müsâde ettiği şeyler dışında tasarrufta bulunmamalıdır. Hadis, bâbında böylesine tatlı, böylesine câmi, böylesine beliğ bir başka örneği olmayacak mükemmellikte bir temsîldir. Zîra önce mücmel ve özlü şekilde beyanda bulunup arkadan tafsîl etti. Mükerrer kereler harf-i tenbîhe (uyarıcı unsura) yer vermektedir.“
Bazı âlimler hadisin, baştaki: “Hepiniz çobansınız, hepiniz sürünüzden mes'ulsünüz“ şeklindeki mutlak ifadesiyle hiç kimsesi olmayan bekârı da çobanlar arasına dâhil ettiğine dikkat çekmiştir. “Zîra, derler, böyle birisi organları üzerine çobandır, fiil, söz ve itikad nevinden her ne emredilmişse yapmaları her ne yasaklanmışsa terketmeleri meselesinde, insanın organları, kuvveleri, hisleri kişinin sürüsü hükmündedir. Öyle ise insanın bir nokta-i nazardan, güdülen olması, bir başka nokta-i nazardan güden olmasına mâni değildir.“
1600] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 6/411-412
1601] Buhârî, Ahkâm 1, Cum’a 11, İstikrâz 20, Itk 17, 19 vesâya 9, Nikâh 81, 90; Müslim, İmâret 20, h. no: 1829; Tirmizî, Cihâd 27, h. no: 1705; Ebû Dâvud, İmâret 1, h. no: 2928
- 270 -
KUR’AN KAVRAMLARI
5- Bu hadisi tamamlayan bir başka rivâyet Ebû Hüreyre'ye aittir: “Her çoban kıyamet günü hesaba çekilecektir: “Sürüsüne Allah’ın emrini tatbik etti mi etmedi mi?”
Bu bâbta gelen başka hadisleri de nazar-ı dikkate alan ulemâ şu kesin hükme ulaşmıştır: “Mükellef kimse, hükmü altındakilere karşı vazifelerinde kusur işlemiş ise kıyamet günü muâheze edilecektir.” Burada İbnu Hacer’in hadisle ilgili olarak kaydettiği bir notu iktibas etmek münâsip düşer: “Bu hadiste, bâzı taassup sahiplerinin Emevîler lehine uydurdukları yalan da reddedilmektedir. Şöyle ki: Ebû Ali el-Kerâbîsî’nin “Kitabu’l-Kazâ”sında şunu okumuştum, “Bize Şâfiî’nin amcası, Muhammed İbnu Ali’den bildirdiğine göre demiştir ki: “İbnu Şihâb, halife Velid İbnu Abdi’l-Melik’in yanına girmişti. Velid ona şu hadisten sordu: “Allah bir kulunu hilâfet çobanlığına getirirse, onun hasenâtını yazar, fakat seyyiâtını yazmaz.” İbnu Şihâbi’z-Zührî: “Bu düpedüz yalandır” dedi ve şu mealdeki âyeti okudu: “Ey Dâvud, biz seni yeryüzünde bir halife yaptık. O halde insanlar arasında hak ve adâletle hükmet. Hükmünde hevâ ve hevese (hissiyâta) tâbi olma ki bu, seni Allah yolundan saptırır. Çünkü Allah yolundan sapanlar hesap gününü unuttukları için onlara pek çetin bir azâb vardır”1602 Velid, bu cevab üzerine: “İnsanlar bizi dinimizden ayartıyorlar” dedi.”1603
“Allah kime müslümanların işlerinden bir şeyler tevdi eder, o da onların ihtiyaçlarına, isteklerine, darlıklarına perde olur (giderirse), kıyâmet gününde Allah da onun ihtiyaç, istek ve darlıklarına perde olur (giderir).”1604 Hadisin Tirmizî’de gelen vechi daha sarih: “Herhangi bir imam kapısını bir ihtiyaç ve istek sahibine, bir darda kalmışa örterse, kıyamet günü Allah da semâ kapılarını onun ihtiyaç, istek ve darlığı karşısında kapatır.” 1605
“Allah bir kimseyi başkaları üzerine çoban yapmış, o da idaresi altındakilere hile yapmış olarak ölmüş ise, Allah ona cennetini kesinlikle haram eder.”1606
Müslim’in Hasan Basrî’den kaydettiği diğer bir rivâyet şöyledir: “Çobanların en kötüsü hutame denen merhametsiz deve sürücüsüdür, sakın onlardan olma!”
Açıklama: Birinci rivâyette raiyyete hile yapmak, ikinci rivâyette raiyyete merhametsiz davranmak kötülenmektedir. Rasûlullah (s.a.s.) âmir durumda olanları hileden de merhametsizlikten de menetmektedir.
Âlimler burada yasaklanan hile için şöyle derler: “Bu, âmirin raiyyetin malını almak, kanını dökmek veya ırzını lekelemek veya haklarını engellemek, dinî ve dünyevî meselelerden öğretmesi vacib olan şeylerin öğretilmesini terketmek, aralarında hududun ikâmesini, müfsidlerin cezalandırılmasını ihmal etmek, halka göstermesi gereken himâyeyi terketmek gibi zulüm kelimesiyle ifade edilebilecek davranışlarıyla hâsıl olur.“
“Bir işe me’mur tayin ettiğimiz kimse, bizden bir iğne veya ondan daha küçük bir şeyi gizlemiş olsa, bu bir hıyânettir (gulûl), kıyamet günü onu getirecektir.” Bunun üzerine, Ensar’dan bir zat kalkarak: “Ey Allah’ın Rasûlü! Vazifeyi benden geri al!” dedi. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Sana ne oldu?“ diye sordu: “Senin (az önce şunu şunu) söylediğini işittim ya!” deyince Hz. Peygamber (s.a.s.): “Ben onu şu anda tekrar
1602] 38/Sâd, 26
1603] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 6/420-422
1604] Tirmizî, Ahkâm 6, h. no: 1332, 1333; Ebû Dâvud, Harâc 13, h. no: 2948
1605] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 6/422-423
1606] Buhârî, Ahkâm 8; Müslim, İman 227, h. no: 142, İmâret 21, h. no: 142
ULU’L-EMR
- 271 -
ediyorum: Kimi memur tayin edersek az veya çok ne varsa bize getirsin. Ondan kendisine ne verilirse alır, ne yasaklanırsa onu terkeder.” 1607
Açıklama: 1- Hz. Peygamber (s.a.s.) bu hadiste devlet adına vergi toplayan memurun takip edeceği edebi açıklıyor: Memurluk gereği kendisine her ne verilmişse onu getirip hazineye teslim etmelidir. Az veya çok, hiçbir şeyi şu veya bu mülâhaza ile temellük edip, kendine ayırmamalıdır.
2- Hıyânet diye çevirdiğimiz kelimenin aslı gulül'dür. Gulül, esas itibariyle ganimet malından yapılan çalma için kullanılır. Ancak, gerek mahiyet ve gerekse uhrevî mes'uliyetleri yönüyle benzediği için Hz. Peygamber (s.a.s.) her iki davranışı da gulülle ifade etmiştir.
3- Kıyâmet günü, kişinin çaldığı şeyi getirmesi, onun mahşer yerinde hesap vermek üzere toplanan insanların içinde rezilrüsvây edilmesi içindir. Bu ifade memurları dürüstlüğe teşvik etmeye, hıyânetten caydırmaya, ne kadar değersiz olursa olsun devlet malına karşı saygıyı ikame etmeye yöneliktir.
4- Münâvî, hitâbın Müslümanlara olduğunu, çünkü beytü'lmale ait emvâlle ilgili bir hizmete kâfirin memur olarak tayin edilmesinin şer'an yasak olduğunu belirtir.
5- Adamın vazifeden istifası, memurluğun hakkını yerine getiremeyip vebâle düşmekten korktuğu içindir.1608
6- Bütün bu hususlar, esas olarak İslâm devletinde geçerlidir.
“Kıyâmet günü, insanların Allah’a en sevgili ve mekân olarak en yakın olanı, âdil imamdır. Kıyamet günü, insanların Allah’a en menfûru/çirkin olanı O’ndan mekân olarak en uzak olanı da zâlim sultandır.” 1609
Emîr Olmanın Tavsiye Edilmeyişi
Umumî Açıklama: Hz. Peygamber (s.a.s.), insanlar üzerine âmil olmayı, bir başka ifade ile me’murluğa talib olmayı tavsiye etmez. Şüphesiz bunun çeşitli sebepleri vardır:
Her şeyden önce memurluk muhâtaralı bir meslektir, pek çok sorumluluklar araya giriyor, kul hakkı araya giriyor, adâletli olmak gibi, mânen son derece ciddi ve tehlikeli mes’uliyetler araya giriyor. Üstelik, mesleğin tabiatı icabı, bîtaraflığı, adâletli olmayı önleyen sebepler çok ve galip...
Me’murun çoğalması devlete iktisadî bir kısım problemler getirmektedir: İstihsal azalması devlet imkânlarının memurlara ayrılarak prodüktif ve kalkınmaya yönelik yatırımların ihmâli vs...
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) aslî geçim kaynaklarını ticaret, zanaat, zîraat diye tesbit ederken me'murluğu zikretmemiş olması da mânidardır. Durum böyle iken bugün insanların devlet kapısında me'mur olmaya koşmaları İslâmî bir esprinin ifadesi değildir. Sünnetin rağmına, çeşitli zorlamalarla yapılan tâyinler sebebiyle bir kişinin yapacağı bir işe çok sayıda insan memur olarak konmakta,
1607] Müslim, İmâret 30, h. no: 1833
1608] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 6/426-427.
1609] Tirmizî, Ahkâm 4, h. no: 1329
- 272 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bu durum insanlarımızı tembelleştirdiği gibi istihsal azmini, çalışma şevkini de kırmakta, tembelliği milletimize ikinci bir tabiat haline getirmektedir.
Memurluğa tâlip olmak, liyâkatsizlerin iş başına geçmeleri gibi bir başka mahzur daha getirmektedir. Müteâkip hadislerde, bu meseleye Rasûlullah’ın (s.a.s.) nasıl eğildiğini, bir kısım tâliblere, açık bir üslubla: “Sen memurluğa layık değilsin“ dediğini göreceğiz.1610
Mikdâm İbn Ma’dikerib (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) omuzuma vurdu ve: “Ey Kudeym (Mikdamcık)! Emîr, kâtip, ârif olmadan ölürsen kurtuluşa erdin demektir!” dedi.” 1611
Açıklama: 1- Kudeym, Mikdam’ın ism-i tasgiridir, Mikdamcık demektir. Bu tasgir, terhim yani sevgi ifade eder.
2- Kâtip ve ârif, emîrin yardımcısıdır. Ârif, halk hakkında bilgi edinir, bu bilgileri emîre aktarır. Aliyyu’l-Kârî, buradan: “Halkın tanıdığı, meşhur bir kimse olma” mânâsını da anlar. Ve der ki: “Hadis, böylece hamul’ün (bilinmemezlik) rahat, şöhretin âfet olduğuna işaret etmiş olmaktadır.”
Ancak, asıl mânâ önceki mânâdır, yani uzaktan yakından memurluğa talib olmamak tavsiye edilmektedir. 1612
Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: “Ey Allah’ın Rasûlü! dedim, beni memur ta’yin etmez misin?” Bu sözüm üzerine, elini omuzuma vurdu ve sonra da: “Ey Ebû Zerr, sen zayıfsın, memurluk ise bir emanettir. (Hakkını veremediğin takdirde) kıyamet günü rüsvaylık ve pişmanlıktır. Ancak kim onu hak ederek alır ve onun sebebiyle üzerine düşen vazifeleri eksiksiz edâ ederse o hâriç“ buyurdu.” 1613
Abdurrahman İbn Semüre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “Ey Abdurrahman! Emîrlik isteme. Eğer senin talebin üzerine sana emîrlik verilirse, istediğin şeyin sorumluluğu sana yüklenir. Eğer sen talibi olmadan sana emîrlik verilirse, o işte yardım görürsün. Bir iş için yemin eder, sonra da aksini yapmakta hayır görürsen, daha hayırlı gördüğün ne ise onu yap, ettiğin yemin için de kefârette bulun.” 1614
Açıklama: 1- Hz. Peygamber’in (s.a.s.) emîrlik taleb etmemeyi tavsiye ettiği hadislerden biri de budur. Bu hadiste, talebin bir mahzuru belirtiliyor: “İşiyle yalnız bırakılmak, üst makamların desteğine mazhar olmamak. İbnu Hacer der ki: “Hadisin mânâsı şudur: “Kim emîrliğe talib olur ve kendisine de verilirse, hırsı sebebiyle, kendisine yardım edilmez. Bu hadisten, “hükümle ilgili bir vazife taleb etmenin mekruh olduğu” neticesi çıkarılır, emîrliğe keza, kisbe vs. memuriyetler de girer. Kezâ hadis, bu meselede hırs gösterenlerin yardımdan mahrum kalacaklarını da ifade eder.”
2- Hadiste, tamamen başka bir konuya giren ikinci bir kısım daha var: Bir işi yapacağım diye yemin ettikten sonra bunun mahzurlu olacağını gören kimsenin
1610] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 6/428
1611] Ebû Dâvud, Harâc 5, h. no: 2933
1612] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 6/429
1613] Müslim, İmâret 17, h. no: 1826; Ebû Dâvud vesâyâ 4, h. no: 2868; Nesâî vesâya 10, h. no: 6 -255
1614] Buhârî, Ahkâm 5, 6, Eymân 1; Müslim, İmâret 19, h. no: 1652; Ebû Dâvud, Harâc 2, h. no: 2929; Tirmizî, Nüzûr 5, h. no: 1529; Nesâî, Âdâbu’l-Kudât 5, h. no: 8 -225-
ULU’L-EMR
- 273 -
durumu. Hz. Peygamber (s.a.s.) “yeminimi yerine getirmem lâzım” gerekçesiyle mahzurlu görülen işi yapmakta ısrar edilmemesini tavsiye ediyor. Müslüman, şeriatın ve aklın gösterdiği şer şeyi yapmada ısrar etmemelidir. Yemin bile etmiş olsa... Zîra, dinimiz yeminin tutulmaması halinde kefaret ödemek sûretiyle, onun günahından kurtulma çaresi getirmiştir. Bu mesele, sâdece hadisle değil, âyet-i kerime ile de takrir edilmiştir: “Allah yeminlerinizin kefaretle çözülmesini size farz (meşrû) kılmıştır...“1615
Ebû Mûsâ (r.a.) anlatıyor: “Yanımda amcamın evlatlarından iki kişi daha olduğu halde Rasûlullah’ın (s.a.s.) huzuruna girdim. Yanımdakilerden biri: “Ey Allah’ın Rasûlü! Allah’ın sana tevdi ettiği işlerden bazıları üzerine bizi emîr tayin et” dedi. Diğeri de aynı talepte bulundu. Rasûlullah’ın (s.a.s.) onlara cevabı şu oldu: “Biz, -Allah’a kasem olsun- bu işe, onu talep eden veya ona hırs gösteren hiç kimseyi tâyin etmeyiz!” 1616
Açıklama: 1- Bâbın bu son rivâyeti de emîrlik talebini reddeden hadislerden biridir. Aslında hadis kitaplarında bunun başka örnekleri de var. Rasûlullah’ın (s.a.s.) bu talepleri bazen daha değişik daha mülâyim bir üslubla reddettiği de olmuştur. 1617
Zâlim bir devletten görev almamak için hapsi, kırbaçlanmayı ve sonunda ölmeyi bile göze alanların başında İmam-ı Âzam Ebû Hanife (rahimehullah)’nin geldiğini yeri gelmişken kaydediyoruz
İmam ve Emîre İtaatin Vâcip Oluşu
“Dinleyin ve itaat edin! Hatta, üstünüze, başı kuru üzüm danesi gibi siyah Habeşli bir köle bile tayin edilmiş olsa, aranızda Kitabullah’ı tatbik ettikçe... (itaatten ayrılmayın).”1618
“Kim bana itaat etmişse mutlaka Allah’a itaat etmiştir. Kim de bana isyan etmiş ise, mutlaka Allah’a isyan etmiştir. Kim emîre itaat ederse mutlaka bana itaat etmiş olur. Kim de emîre isyan ederse mutlaka bana isyan etmiş olur.”1619
“Müslüman kişiye, hoşuna giden veya gitmeyen her hususta itaat etmesi gerekir. Ancak, masiyet (Allah’a isyan) emredilmişse o hariç, eğer masiyet emredilmişse, dinlemek de yok, itaat de yok.”1620
İmam masiyet emredecek olursa itaat hakkını kaybeder. Masiyet dinen günah olan, Allah’a isyan mânâsı taşıyan fiildir, namazı terketmek, içki içmek, kumar oynamak birer masiyettir. Şu halde imam bu nevi emirlerde bulunursa bu emirlere itaat edilmez.
Rasûlullah’ın (s.a.s.) koyduğu kaide şudur: “Allah’a isyanda kula itaat yoktur.” Bu mânâ, hadislerde farklı ifadelerle te’kid edilmiştir. “Allah’a itaat etmeyene itaat yoktur.” “Allah’a isyan edene itaat yoktur.”
1615] Tahrim 2; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 6/431-432
1616] Buhârî, Ahkâm 7, 12, İcâre 8, İstitâbe 2; Müslim, İmâret 7, h. no: 1733; Ebû Dâvud, Harâc 2, h. no: 2930; Nesâî, Âdâbu’l-Kudât 4, h. no: 8 -224-
1617] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 6/432-434
1618] Buhârî, Ahkâm 4, Ezân 54, 56
1619] Buhârî, Ahkâm 1, Cihad 109; Müslim, İmaret 33, h. no: 1853; Nesâî, Bey’at 27, h. no: 7 -154-
1620] Buhârî, Ahkâm 4, Cihad 108; Müslim, İmâret 38, h. no: 1839; Tirmizî, Cihad 29, h. no: 1708; Ebû Dâvud, Cihad 86, h. no: 2626; Nesâî, Bey’at 34, h. no: 7 -160
- 274 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ulemâ, küfre düşen imamın mün’azil olduğunda (azledilmiş sayılacağından), bu durumda bütün Müslümanlara, isyan etmenin vacib olduğunda icma etmiştir. İbn Hacer, hükmü şöyle bağlar: “İsyana gücü yetene sevap vardır. Müdâhene eden (taviz verip yağcılık yapan) günahkâr olur. Âciz kalana da oradan hicret gerekir.“
“...Ey Allah’ın Rasûlü, bahsettiğiniz fitne devrine ulaşırsak ne tavsiye edersiniz?” “Müslümanların cemaatine ve imamına uy.“ “Ya onların cemaatleri ve imamları yoksa?” “(O takdirde) mevcut fırkaların hepsini terket. Hatta bir ağacın köküne dişlerinle tutunmuş vaziyette olsan bile ölüm sana gelinceye kadar öyle kal (ve fakat fitneye karışma).”
Hadiste geçen “bir ağacın köküne dişlerinle tutunmuş vaziyette olsan bile...” tabirinden, karışmamak sebebiyle maruz kalınacak sıkıntı her ne olursa olsun, insanların kınaması, ayıplaması nevinden mânevî; açlık, susuzluk vs. nevinden maddî olan tahammülü zor her çeşit zorluklara, darlıklara, meşakkatlere tahammülün kinâye edildiği şârihlerce belirtilmiştir. 1621
Ümmiye Bayrağı: Âlimlerin bir kısmı, bununla, gâyesi, hedefi belli olmayan mübhem bir umurun kastedildiğini söylemiş, misal olarak bir kavmin asabiyet için yaptığı savaşı göstermiştir. Şahsî ihtiras ve gadab yolunda yapılan mukâtelenin de buraya girdiğini ayrıca belirtmişlerdir. Bayrak tâbirine yer verilmesini nazar-ı dikkate alan bazıları, bu tâbirle hak mı bâtıl mı olduğu meçhul olan bir iş üzerine toplanmış kimselerin kinaye edildiğini söylemişlerdir. Şu halde, hadis, bu çeşit savaşlara katılmayı yasaklamaktadır. 1622
Asabiyet: Sıkça geçen ve kavmiyetçilik, ırkçılık gibi tâbirlerle tercüme ettiğimiz bu kelime, -İbnu’l-Esîr’in açıklamasına göre- “kavmine zulümde yardım eden kimse“ mânâsına gelen asabî'den gelir. Lügat yönünden asabî, asabesi için öfkelenen ve onları himaye eden kimse demektir. Asabe ise, bâba cihetinden gelen akrabalara denir.
Asabiyet, Tarafgirlik Demektir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yasakladığı asabiyetin “zulümde kavmine yardım etmek“ olduğu anlaşıldıktan sonra şunu söyleyebiliriz: Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanında insanları, zulümde başkasına yardım etmeye sevkeden en mühim âmil kavmî beraberlik, kan bağı idi. Zamanımızda bunun yerini başka şeyler de almıştır. Bu yeni şey, bâzan ideolojidir, bâzan siyasettir, bazen bölgeciliktir, bazen şu veya bu maksadla teşkil edilen grubculuktur, bazen grupçuluklara karşı olmak düşüncesiyle teşkil edilen grubculuktur, bâzan da eskiden olduğu gibi kabilevi, ırkî birliktir. Sebep ne olursa olsun, ileri sürülen bahane ne gösterilirse gösterilsin, adâletin tatbikine, liyâkatların haklarını almasına mani olan, lâyıkı varken liyâkatsizi iş başına getiren, mazluma karşı zâlimi koruyan her çeşit tarafgirlikler Hz. Peygamber’in (s.a.s.) diliyle lânetlenen yasaklanmış olan asabiyettir. Bu nokta-i nazardan asabiyet tâbirinin zamanımızdaki en uygun karşılığı tarafgirliktir. Zîra tarafgirlik uğruna, değil aynı kabileden olanlar, aynı aileden olanlar bile birbirlerine düşman vaziyeti almakta, haksızlıklar işlemektedir. 1623
1621] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 6/442-443
1622] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 6/443
1623] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 6/443-444
ULU’L-EMR
- 275 -
Kâ’b İbnu Ucre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bana şunu söyledi: “Ey Kâ’b İbn Ucre, seni, benden sonra gelecek ümerâya/yöneticilere karşı Allah’a sığındırırım. Kim onların kapılarına gider ve onları, yalanlarında tasdik eder, zulümlerinde onlara yardımcı olursa, o benden değildir, ben de ondan değilim; âhirette havz-ı kevserin başında yanıma da gelemez. Kim onların kapısına gitmez, yalanlarında onları tasdik etmez, zulümlerinde yardımcı olmazsa o bendendir, ben de ondanım; o kimse, havzın başında yanıma gelecektir. Ey Kâ’b İbnu Ucre! Namaz bürhandır. Oruç sağlam bir kalkandır. Sadaka hataları söndürür, tıpkı suyun ateşi söndürdüğü gibi. Ey Kâ’b İbnu Ucre! Haramla biten bir ete mutlaka ateş gerekir.”1624
Açıklama: Rasûlullah (s.a.s.) Kâ’b İbn Ucre’yi muhatap ederek ümmet-i merhumeye yalancı, zâlim ve sefih ümerâya karşı nasıl davranılacağını ders vermektedir: Onlara uğramamak, yalanlarına kapılmamak, zulümlerine iştirak etmemek. Namaz, oruç, zekât gibi farzları edâ etmek, bunların uhrevî mükâfaatını düşünerek sefih ümeranın dünyevî menfaatlarına iltifat etmemek, istikametten ayrılmamak.
Süfyan-ı Sevrî (rahimehullah), “...O benden değildir ben de ondan değilim” ibâresinin te’vil edilmesini istemez. “Zahiri esas alınmalıdır, zecr hususunda bu daha beliğ” dermiş.1625
“Emîr, halka karşı sûizanna düşerse halkı ifsad eder.”1626
Açıklama: Rasûlullah (s.a.s.) bu hadislerinde ümerânın (idarecilerin) halka karşı siyasetlerinde uymaları gereken mühim bir prensip vaz’ediyor. Suizanla hareket etmemek, onları müttehem, kuşkulu kimseler yerine tutmamak, haklarında hüsn-i zannı, güveni esas almak. Aksi takdirde halk, ahlâken bozulacaktır. en-Nihaye’de, “Yani emîr insanları bazı şeylerle itham ederek, alenen suizanda bulunursa bu hal onları haklarında ittiham olunan fenalıkları işlemeye sevkeder” der.
Ulu’l-Emr, Halife ya da İmam Denilen Müslümanların Liderinin Önemi
İmamsız ümmet, başsız beden gibidir. Organizmanın canlılığı, ruhu ne ise; ümmet için imam da odur. İmamsız toplum, bir cesetten farksızdır. Ümmetin başına gelenler, imâmetin başına gelenlerle doğru orantılıdır. Kur’an’da ümmet ile imâmet kavramları birbiriyle yakın irtibat halindedir. Allah İbrâhim’i (a.s.) insanlara imam yapmıştır.1627 O imamların başıdır. Aynı zamanda o, imamların kendisinden geldiği bir ümmettir.1628 Dolayısıyla Hz. İbrâhim’in şahsında imâmet ve ümmet kavramları birlikte gündeme gelmişlerdir. O yüzden rahatlıkla şu hükme varılabilir: Ümmet; tek bir imama bey’at ederek bağlı olan mü’minler topluluğudur. İmama bağlı olmadan ümmet teşekkül edemez. Ümmetsiz imam, imamsız ümmet olmaz.
“Gerçek şu ki sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse
1624] Tirmizî, Salât 433, h. no: 614; Nesâî, Bey’ât 35, 36, h. no: 7 -160-
1625] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 6/449-450
1626] Ebû Dâvud, Edeb 44, h. no: 4989
1627] 2/Bakara, 124
1628] 16/Nahl, 120
- 276 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bana ibâdet/kulluk edin.”1629 Mü’minler olarak hepimiz Allah’ın huzurunda tek ümmet inancını ve şuurunu koruyup korumadığımız hususunda hesap vereceğiz. İslâm ümmeti, tektir, birdir; küfür ümmeti ise sayısız denecek kadar çok olabilir. Tek ümmet inancının saptırılmadan devam etmesi, tek imamın varlığına bağlıdır. Esasen imâmet, bir ümmet sorunudur. Ümmet olmadan imâmet de olmaz. İmâmetin ihyâsı, ümmetin varlığına bağlanmıştır. Çünkü İslâm’da tek ümmet ve tek imam esastır. 1630
İmâmet; “din ve dünya işlerinde Rasûlullah’a niyâbeten (vekil olarak) başkanlık, devlet reisliği” diye tanımlanmıştır. “Dinin uygulanması, dinin sınırlarının korunması konusunda, ümmetin tümünün kendisine uyması vâcip olmak üzere Râsûlullah’ın halîfeliğini yapmak” diye de ifade edilmiştir.1631 Mâverdî de şöyle diyor: “İmâmet; dinin bekçiliği ve dünya siyaseti konularında peygamberliğe halef olarak konulmuş ve kabul edilmiş bir müessesedir.”1632 İbn Hümam; “Mü’minlerin, kendi içlerinden imam seçmelerinin sebebi, İslâm’ın hükümlerini hakkı ile edâ etmek içindir”1633 diyerek önemli bir noktaya işaret ediyor. İmam Ebû Muin en-Nesefî de bu konuda şöyle der: “Üzerimizde İslâm devlet başkanı olan imamı görmeden bir günün geçmesi câiz değildir. İmam, devlet başkanı olan halîfedir. İmâmetin hak olduğunu kabul etmeyen kimse kâfir olur. Çünkü dinî hükümlerden bir kısmının farz olması, ancak imamın varlığına bağlıdır. Cuma namazı, bayram namazı ve yetimleri evlendirmek... gibi. İmamı inkâr eden kimse, farzları inkâr etmiş olur. Farzları inkâr eden de kâfir olur.” 1634
Siyerle ilgili kaynaklarda Rasûl-i Ekrem’in vefatından sonra sahâbenin, daha Rasûlullah’ı defnetmeden önce imam/halife seçme hususunda titiz davrandığı kaydedilir. İbn Âbidin, bu konuyla ilgili şunları zikreder: “Rasûlullah (s.a.s.) pazartesi günü vefat etmiş, çarşamba günü defnedilmiştir. Bu arada ashâb-ı kiram, her şeyden evvel müslümanların başına bir halife seçmekle meşgul olmuşlardır. Bu sünnet, bugüne kadar devam edegelmiştir. Bir imam vefat ettimi, onun yerine başkası seçilmedikçe defnedilmez. İmamın, müslüman ve hür/özgür olması şarttır. Zira kâfir, müslüman üzerine velî olamaz. Köleden de halife olmaz. Çünkü onun kendine velî olmaya bile gücü yokken, nasıl başkasına velî olabilir? Sabî ve köle de deli gibidir. İmam, muktedir, yani hükümleri yürütebilir, mazlumun hakkını zâlimden almaya, sınırları ve memleketi korumağa, asker sevkine vs. gücü yeter olmalıdır.” 1635
Kâfirlerin (tâğutî güçlerin); Allah’ın indirdiği hükümlere mukabil/alternatif olmak ve onların yerine geçmek üzere koydukları hükümleri reddetmek farzdır. Onların, mü’minler üzerinde velâyet hakkının bulunmayacağı hususu kesindir.1636 Dolayısıyla mü’minler; kâfirlerin veya mürtedlerin istilâsına/işgâline uğrarlarsa, zor gücüyle başlarına geçen bu yönetimi kabul etmezler. Onlara karşı cihadın farz-ı ayın olduğunu bilirler. Nitekim İmam Serahsî; “Cihaddan maksat;
1629] 21/Enbiyâ, 92
1630] Mustafa Çelik, İslâmî Hareket Fıkhı, c. 4, s. 42
1631] Abdülkadir Udeh, İslâm ve Siyasî Durumumuz, s. 121-122
1632] İmam Mâverdi, el-Ahkâmu’s-Sultâniyye, s. 5
1633] Kemâleddin İbn Hümam, Kitabü’l-Müsâyera, s. 265
1634] İmam Ebû Muîn en-Nesefî, Bahrü’l Kelâm fî Akaidi’l-ehli’l-İslâm
1635] İbn Âbidin, Reddü’l-Muhtar al’d-Dürri’l-Muhtar, c. 2, s. 384
1636] 4/Nisâ, 141
ULU’L-EMR
- 277 -
müslümanların emniyet içerisinde bulunmaları, din ve dünya işlerini yürütme imkânına kavuşmalarıdır”1637 diyerek, hassas bir noktaya işaret eder. İşgal altında iken dahi; mü’minlerin (müstevlîlerin liderine itaat etmeyip) kendi içlerinden bir imam seçmeleri vâciptir. Nitekim İbn Âbidin bu konuyu şu şekilde izah etmektedir: “Eğer görev verecek sultan yoksa veya kendisinden görev alacak bir yetkili bulunmazsa (ki bazı müslümanların yaşadığı bölgelerde olduğu gibi) o bölgelerde gayr-ı müslimler hâkim olmuşlar, müslümanlar bir bakıma azınlıkta kalmışlar veya müslümanlar mahkûm durumda, gayr-ı müslimler ise hâkim durumdadırlar. Kurtuba’da (İspanya’da) bugün (yazarın yaşadığı tarihlerde) olduğu gibi. Bu durumda ne yapılmalıdr? Gerekli (vâcip) olan, müslümanların kendi aralarından birine bu görevi (imâmeti) vermeleridir. Onda ittifak etmeleri vâciptir. Onu kendilerine imam/idareci olarak seçerler, o da kadı tâyin eder. Böylece kendi aralarında vuku bulan hâdiselerin yargı organlarına (mahkemeye) aktarılması sağlanmış olur. Yine buralarda kendilerine Cuma namazı kıldıracak bir imam nasbederler. İnsanın mutmain olduğu, kabul edebileceği görüş de bu olsa gerektir. Bu görüş istikametinde amel edilmelidir.1638 Kâfir oldukları; kendi ikrarları ve beyyine ile sâbit olan işgalcilerin tâyin ettiği kadı kabul edilemez. Çünkü velâyet hakkı, kat’i nasslarla sâbittir. 1639
“İçinizden hayra çağıran ve ma’rûfu emredip münkerden nehyeden bir ümmet bulunsun. Kurtuluşa erenler, işte bunlardır.”1640 Bu âyeti tefsir ederken Elmalılı Hamdi Yazır şunları söyler: “Ümmet, öne düşen, çeşitli insan gruplarını toplayan, kendilerine uyulan bir topluluk demektir ki, hepsinin önünde “imam” bulunur. Cemaat ile namazlar, bu muntazam ve hayırlı sosyal tertibin görüntüsünü ifade eden gözle görülür şeklidir. Bu şekilde hayra dâvet ve emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l-münker yapacak bir ümmet ve imâmet teşkili, müslümanların imandan sonra ilk dinî farîzalarıdır. (Farîza; İslâm açısından yapılması mecburî olan, farz, Allah’ın emri demektir.) Bu farîzayı yerine getirebilen müslümanlar âyetin açık hükmü gereğince kâmil (tam) kurtuluşa ererler.” 1641
Devletsiz toplum, toplumsuz birey olmaz. Fert olarak insanın yaratılış maksadı “Allah’a kulluk”tur. Bu gâyenin gerçekleşebilmesi için ferdin canı, malı, dini, aklı, nesli ve şerefi korunmalıdır. Korunma ancak düzen içinde olur; düzen ise devlettir, kanun hâkimiyetidir. Yönetimsiz devlet, başkansız yönetim olmayacağına göre, devlete bir başkan gereklidir. İslâm’da bu başkana, halîfe ve emîru’l-mü’minîn sıfatlarının yanısıra, imam denilmiştir. Birçok hadis-i şerif, müslümanlara, İslâm devletinin müslüman ve ehil başkanını tanımalarını, ona bey’at ve itaat etmelerini; bey’at “şartlı” itaat sözü ve vekâlet mâhiyetinde olduğu için, imam, şartlara riâyet etmediği veya liyâkat vasfını kaybettiği takdirde ona itaat etmemelerini (değiştirip yerine lâyık olanı getirmelerini) emretmektedir.
Her sosyal hareket gibi, İslâmî hareketin de rehberlere ve baş rehbere (imam/önder) ihtiyacı vardır. Hareket, İslâmî olunca, İslâm’ın hayata hâkim kılınması gibi bir hedefe yönelince rehberlerin de İslâm âlimi, İslâm’ı iyi bildiği kadar iyi yaşayan kimseler olması zarûret haline gelmektedir. Tesbihin başlangıç ve bitiş
1637] İmam Serahsî, el-Mebsût, c. 10, s. 3
1638] İbn Âbidin, a.g.e. c. 12, s. 145
1639] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 182-183
1640] 3/Âl-i İmrân, 104
1641] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y. c. 2, s. 407
- 278 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yerini belirleyen, tesbihi boncuk dizisinden ayırıp “tesbih” yapan şeyin adına “imâme” denir. Tesbih bile imâmesiz olmadığına göre, ümmetin imamsız olması elbette mümkün değildir.
İzinden Gidilen Ulu’l-Emirler/Önderler; Takvâ İmamları ve Küfür İmamları
Allah, Kur’an’da imam kelimesini genelde peygamberler ve kitap için kullanmakla birlikte; Kitabı ve peygamberleri kendisine örnek edinerek dâvânın yaşanması ve yaşanılır kılınması için öncülük eden muttakî önderlere karşı cephe oluşturarak, insanların hidâyeti anlamasını ve hidâyete tâbi olmasını engelleyebilmek için mücâdele edenleri de Allah küfür imamları/önderleri diye belirlemiştir.
Böyle bir toplumda, bilinçli kimselere haksızlık karşısında susmayan inançlı insanlara çok büyük görevler düşer. Zira Allah, insanları bilinçlenmeye ve akletmeye çağırır. Allah, kullarını, kullara kul olmaktan kurtarıp sadece kendisine kulluk yapmalarını sağlayarak gerçek hürriyetlerine kavuşmalarını ister. İşte bu sebeple, küfrün önderleri olan müstekbirler, fırsatını buldukları an müslüman dâvâ erlerini ve onların imamlarını yok etmeye çalışırlar. Rabbimiz ise, Müslümanların Kur’an’ı kendilerine imam (rehber) edinmelerini istemektedir.
Kur’an bize rehberlik ederek küfrün önderlerine karşı sürekli bir mücâdele içerisinde olmamızı öğütler; onlarla savaşmamızı emreder,1642 İşte bu savaş, yani cihad, organize olmuş imamlı bir cemaatle olur. Toplum, müttakî bir topluluktur. İmamları ise takvâ sahiplerinin önderidir. Onlara takvâda öncülük eder. Bu toplumda bütün hesaplar âhiret üzerine yapılır, âhireti kazanmanın mücâdelesi verilir. “Ve onlar (iman edip tevbe edenler), ‘Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine imam/önder kıl!’ derler.” 1643
İmam, bir rehber ve önderdir; insanlara öncülük eder. İmâmet ise bir makamdır, rehberlik ve önderlik makamı. İmâmet, Âdem’le başlamış ve Rasûlullah’a kadar kesintisiz olarak vahiyle birlikte devam etmiştir. Rasûlullah’tan sonra ise bu makam, O’nun getirdiği Kitab (Kur’an)’a vâris olan, Kitabı yaşayıp toplumda yaşanılır kılabilmek için mücâdele veren imamlar tarafından sürdürülecektir.
Zâlim ve Fâsığın İmâmeti
Yüce Allah, kulu ve elçisi olan İbrâhim’i (a.s.) ateşten koruduğu gibi, evlâtlarını da korumuş ve onlara peygamberler arasında üstün mevki ve mertebe de vermiştir. Kur’ân-ı Kerim Hz. İbrâhim’in önderliğinden ve evlâtlarından şöyle bahsediyor: “Bir zamanlar Rabbi İbrâhim’i birtakım kelimelerle sınamış, onları tam olarak yerine getirince; ‘Ben seni insanlara imam/önder yapacağım’ demişti. ‘Soyumdan da (imamlar/önderler yap, yâ Rabbi!)’ dedi. Allah: ‘Ahdim zâlimlere ermez (onlar için söz vermem)’ buyurdu.”1644 Allah Teâlâ, sevdiği kulu İbrâhim’i herkesin tâbi olduğu bir imam/önder yaptığını beyan ediyor. Çünkü İbrâhim (a.s.), Yüce Allah’ın sınavlarını tümüyle ve en güzel şekilde kazanmıştı.
1642] 9/Tevbe, 12
1643] 25/Furkan, 74
1644] 2/Bakara, 124
ULU’L-EMR
- 279 -
İmamlık veya diğer bir adıyla önderlik, sıradan basit bir görev değildir. Babadan oğula geçen veya soy sop takip eden bir verâset malı olmadığı gibi, zâlim, fâcir, fâsık, münâfık ve müşrik gibi kimselerin de gelip oturduğu bir makam değildir. İmamlık; iman, amel, şuur ve yaptırıcı güce sahip olanların hakkıdır. Bu üstün meziyetlere sahip olmayanlar babası ve atası ne olursa olsun, o yüce makama getirilemez. İslâm, bir saltanat ve hükümdarlık dini değildir. İslâm, hak ve adâlet dinidir. Kim o mertebeye ulaşırsa onun hakkıdır.
İmamlığı sadece bir devlet başkanı olarak düşünmek doğru değildir. İmamlık; risâlet imamlığı, hilâfet imamlığı, devlet imamlığı, cemaat imamlığı ve namaz imamlığı şeklinde geniş bir muhtevâya sahiptir. Hangi şekliyle olursa olsun, o makamlara geçecek şahsın zâlimlik, fâsıklık ve benzeri sıfatlardan uzak kalarak tam bir adâlet sıfatına sahip olması şarttır. Allah Teâlâ’nın İbrâhim (a.s.)’e söylediği “zâlimlere imamlık ahdim erişmez” ifadesi, sadece İbrâhim nesline münhasır değildir. Her dönemde geçerli bir kuraldır. (Geniş Bilgi için bk. İmam Kavramı, 91. Kavram)
Zâlim ve Fâsık Ulu’l-Emre/İmama Karşı Kıyam Hakkı
İmam Âzam, zâlim ve fâsık yönetime karşı müslümanların silâhlı başkaldırısını emr bi’l-ma’ruf ve nehy ani’l-münker farîzasının bir parçası olarak görmüştür. Bu konuda İmam Ebû Hanife ilk değildir. Emevîler, hilâfeti ellerine geçirdiğinden beri silâhlı kıyamı savunan sahâbe ve ulemâ eksik olmamıştır. (Geniş Bilgi için bk. İmam Kavramı, 91. Kavram)
Devletsiz toplum, toplumsuz birey olmaz. Fert olarak insanın yaratılış maksadı “Allah’a kulluk”tur. Bu gâyenin gerçekleşebilmesi için ferdin canı, malı, dini, aklı, nesli ve şerefi korunmalıdır. Korunma ancak düzen içinde olur; düzen ise devlettir, kanun hâkimiyetidir. Yönetimsiz devlet, başkansız yönetim olmayacağına göre, devlete bir başkan gereklidir. İslâm’da bu başkana, halîfe ve emîru’l-mü’minîn sıfatlarının yanısıra, imam denilmiştir. Birçok hadis-i şerif, müslümanlara, İslâm devletinin müslüman ve ehil başkanını tanımalarını, ona bey’at ve itaat etmelerini; bey’at “şartlı” itaat sözü ve vekâlet mâhiyetinde olduğu için, imam, şartlara riâyet etmediği veya liyâkat vasfını kaybettiği takdirde ona itaat etmemelerini (değiştirip yerine lâyık olanı getirmelerini) emretmektedir. Her gece, kıldığımız vitir namazlarının son rekâtında Allah’a yöneticiler hakkında söz vermekteyiz: “Ve nahleu ve netrukü men yefcuruk / (Ey Rabbimiz, Sana isyan eden emîri/yöneticiyi hal’ eder, alaşağı ederiz (eğer alaşağı etmeye gücümüz yetmezse) onu kendi haline yardımsız bırakır, terk ederiz.”
Her sosyal hareket gibi, İslâmî hareketin de rehberlere ve baş rehbere (imam/önder) ihtiyacı vardır. Hareket, İslâmî olunca, İslâm’ın hayata hâkim kılınması gibi bir hedefe yönelince rehberlerin de İslâm âlimi, İslâm’ı iyi bildiği kadar iyi yaşayan kimseler olması zarûret haline gelmektedir. Tesbihin başlangıç ve bitiş yerini belirleyen, tesbihi boncuk dizisinden ayırıp “tesbih” yapan şeyin adına “imâme” denir. Tesbih bile imâmesiz olmadığına göre, ümmetin imamsız olması elbette mümkün değildir.
“İpi kopan tesbihim, / Dağılmış tane tane;
Acı ama, tesbihim / Hani nerde imâme?”
- 280 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İslâm Devletinin akdî temeli, ümmetin halifeyi seçme hakkı bulunduğu esasına dayanır. Ulu’l-emr, özel bir seçim olan bey’atla seçilir. Ehl-i Hal’ ve’l-Akd denilen ümmetin seçkin temsilcileri tarafından bey’atla seçilerek görev alır. Bu kurumun; halife küfre meyleder, açıkça fısk olan işleri yapar, yönetimi hakkıyla icra edemeyecek duruma düşerse halifeyi azletme (hal’ etme) yetkisi vardır. Halife, şeriatı, bu seçkin temsilcilerden oluşan organla istişare ederek icra eder. Bu organ, aynı zamanda şûrâ organıdır. Halk direkt olarak da şûrâ meclisini seçebilir.
Ulu’l-Emr, ümmetin imamı demektir. İmam denilince de, sözlük anlamına da uygun olarak, çevresine önderlik ve öncülük eden kimse anlaşılır. Bunun için imamın, hem namaz ibâdetinin, hem de her türlü hayırlı hizmetin yerine getirilmesinde toplumuna önderlik etmesi, ilim ve ahlâkıyla, söz ve davranışlarıyla insanların takdirini kazanması beklenir. Tabii, her şeyden önce, imâmet-i kübrâ için olduğu gibi, namaz imamının da müslüman olması gerekir. Bazılarının, “bu da mevzû mu edilir, tabii ki imamların hepsi müslümandır” diyecekleri büyük ihtimaldir. Ama günümüzde imamlarda aranacak ilk şart, onların her çeşit şirkten arınmış, sadece Allah’tan korkan muvahhid birer müslüman olmalarıdır. İmamlar ve cemaatler, gereği gibi muvahhid mü’min olsalar, nihâi tercihlerini Allah’tan ve âhiretten yana yapsalar, her şey bir başka olacaktır.
Mü’minlerin ulu’l-emri/imamı/lideri, ancak mü’minlerden olur. Herhangi bir kâfirin mü’minlere yönetici olma hakkı yoktur. “Allah kâfirlere mü’minler üzerine asla velâyet hakkı tanımamıştır.”1645 Ümmetin ekserisi, müslüman olduğu halde fâsık veya zâlim olan birisinin de imam ve yönetici olma hakkına sahip olmadığı görüşündedir. Bu anlayış, Kur’an’da “imam” ve “itaat” kavramıyla ilgili âyetler değerlendirildiğinde tercih etmek zorunda olduğumuz bir tavırdır. Kur’an’da kâfirlerin, ancak kâfirlere imam olduğu, kendisine uyanları ateşe/cehenneme ulaştıracağı ifade edilir. Fâsık ve zâlimlerin de, ancak kendileri gibi imamları olacaktır. Çünkü insanlar nasıl iseler, öyle idarecilere/imamlara müstahak olacak ve o şekilde yönetileceklerdir.
Mü’minlerin ulu’l-emri olan mü’min imamlar ise, imamların imamı Hz. İbrâhim örnekliğinde ortaya konulur. O, put ve putçulara karşı tek başına bir ümmettir. Ve aynı zamanda ümmetin imamıdır. O’nun İshak, İsmail gibi oğulları, Ya’kub, Dâvud, Mûsâ, İsa, Muhammed (salevâtullahi aleyhim ecmaîn) gibi torunları imamdır. Kur’an, apaçık bir imam/rehber olduğu gibi, yol (hidâyet yolu, sırât-ı müstakîm) da imamdır. İmam hakkındaki Kur’an’ın bu tanımlarından yola çıkarak diyebiliriz ki; iyilik imamı, peygamberlerin izinden ayrılmayan, Kur’an’ın ahkâmını inanarak uygulayan ve İslâm hidâyeti üzere, sırât-ı müstakîm yolunda önder kişidir. Bu özellikleri taşımayan kimse, mü’minlerin ulu’l-emri/imamı olamaz; olsa olsa, küfür imamı/önderi olabilir.
İslâm’ın toplumsal hükümlerini yaşayabilmek, bulunduğumuz yere İslâm’ı hâkim kılabilmek için imamın mevcûdiyeti, başta gelen esaslardandır. “Cemaat mi, arasından imamı çıkarır, yoksa imam mı kendi cemaatini yetiştirir, oluşturur?” sorusuna, her iki açıdan cevap vermek mümkündür.
Günümüzde İslâmî ve ideal anlamda cemaat bile olamayan müslümanların, aralarından ulu’l-emr, yani imam çıkarmaları ve imamsız devlete tâlip olmaları
1645] 4/Nisâ, 141
ULU’L-EMR
- 281 -
gerçekleşmeyecek bir düşten ibârettir. Rüyanın gerçek olması için önce cemaat ve ümmet bilincine sahip olmalı ve içimizden bizi çekip çevirecek bir imam çıkarması için dil ve fiil ile duâ etmeliyiz: “Ve onlar (iman edip tevbe edenler), ‘Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine imam/önder kıl!’ derler.”1646
Selâm olsun hidâyet imamlarına ve hidâyete tâbi olan muttakîlere! Yazıklar olsun toplumu hidâyetten engellemeye çalışan önderlere ve onların izindekilere! Selâm olsun, imamların unutulduğu ortamlarda ortaya çıkarak cemaatlerini oluşturmaya ve başlarında kendilerinden ulu’l-emr olacak imâmet/hilâfet müessesesini gerçekleştirmeye çalışanlara!
1646] 25/Furkan, 74
- 282 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Konuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Kur’ân-ı Kerim’de Ulu’l-Emr Kelimesinin Geçtiği Âyetler (2 Yerde): 4/Nisâ, 59, 83.
B- Kur’ân-ı Kerim’de “İmam” ve Çoğulu “Eimme” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (12 Yerde): 2/Bakara, 124; 9/Tevbe, 12; 11/Hûd, 17; 15/Hıcr, 79; 17/İsrâ, 71; 21/Enbiyâ, 73; 25/Furkan, 74; 28/Kasas, 5, 41; 32/Secde, 24; 36/Yâsin, 12; 46/Ahkaf, 12.
C- Kur’ân-ı Kerim’de “Halîfe” ve Çoğulu “Halâif” ve “Hulefâ’ ” Kelimesinin Geçtiği Âyetler (9 Yerde): 2/Bakara, 30; 6/En’âm, 165; 7/A’râf, 69, 74; 10/Yûnus, 14, 73; 27/Neml, 62; 35/Fâtır, 39; 38/Sâd, 26.
D- Kur’ân-ı Kerim’de “Ümmet” Kelimesinin Geçtiği Âyetler (51 Yerde): 2/Bakara, 128, 134, 141, 143, 213; 3/Âl-i İmrân, 104, 110, 113; 4/Nisâ, 41; 5/Mâide, 48, 66; 6/En’âm, 108; 7/A’râf, 34, 38, 159, 164, 181; 10/Yûnus, 19, 47, 49; 11/Hûd, 8, 118; 12/Yûsuf, 45; 13/Ra’d, 30; 15/Hıcr, 5; 16/Nahl, 36, 48, 89, 92, 92, 93, 120; 21/Enbiyâ, 92, 92; 22/Hac, 34, 67; 23/Mü’minûn, 43, 44, 52, 52; 27/Neml, 83, 28/Kasas, 23, 75; 35/Fâtır, 24; 40/Mü’min, 5; 42/Şûrâ, 8; 43/Zuhruf, 22, 23, 33; 45/Câsiye, 28, 28.
E- Kur’ân-ı Kerim’de “Ümmet” Kelimesinin Çoğulu Olan “Ümem” Kelimesinin Geçtiği Âyetler (13 Yerde): 6/En’âm, 38, 42; 7/A’râf, 38, 160, 168; 11/Hûd, 48, 48; 13/Ra’d, 30; 16/Nahl, 63; 29/Ankebût, 18; 35/Fâtır, 42; 41/Fussılet, 25; 46/Ahkaf, 18.
F- İmam Kelimesinin Farklı Anlamları:
a- Önder, Rehber, Lider: 2/Bakara, 124; 11/Hûd, 17; 25/Furkan, 74; 46/Ahkaf, 12.
b- Kitab, Levh-i Mahfûz: 36/Yâsin, 12
c- Yol: 15/Hıcr, 79
d- Liderler: 9/Tevbe, 12; 21/Enbiyâ, 73; , 17/71; 28/Kasas, 5, 41; 32/Secde, 24.
G- Halife - Hilâfet Konusuyla İlgili Ayetler: 2/Bakara, 30; 6/En’âm, 133, 165; 7/A’râf, 69, 74, 129, 169; 10/Yûnus, 14, 73; 11/Hûd, 57; 19/Meryem, 59; 24/Nûr, 55; 27/Neml, 62; 35/Fâtır, 39; 38/Sâd, 26.
Konuyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
Ülül Emr: K. Sitte, 5/61-66
3/407-408
İmamet: 6/403-502
13/491-2
2/285, 295
9/122-123
Buhârî, Salât 5-7, 60; Ezan 51, 54; Meğâzî 53, 82, Hudûd, 86, Edeb 74; Ahkâm 1, 4, 8, 48; Enbiyâ 5; Menâkıbu’l-Ensâr 25.
Müslim, Mesâcid 289-290; Salât 178; İmâre, 9, 33, 37, 38, 44, 46, 58; İman, 173, 229.
Tirmizî, Fiten 13, 48, 75; Menâkıb 19, 33; Salât 174; Mevâkît 39, 149; Cihad 7, 29; Siyer 35; İlim 16.
Nesâî, İmâmet 3-4, 39, 41; Bey’at 25, 26, 27, 34.
İbn Mâce, Fiten 8, 9, 20; Mukaddime 6, 11, Ezan 3; İkamet 46-48, 78; Ticâret 8, 30; Cihad 40, 42.
Ebû Dâvud, Salât 32, 40, 60-62, 63, 134; Büyû’ 37; İmâre 1; Cihad 87, 96; Bey’at 25; Sünnet 5, 8; Melâhim 17.
Müsned-i Ahmed, I/21, 23, 55, 84, 118, 119, 152, 209, 333, 375; II/54, 97, 161, 177, 232, 336; III/129, 183, 428, 457, 475; IV/21-22, 118, 148, 203-204, 273, 405, 461; V/29-30, 71, 251, 301; VI/111, 405.
Dârimî, Mukaddime 6, 23.
İbn Hibban, Sahih, hadis no: 257.
Hâkim, el-Müstedrek, 4/92.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. İslâm’da Devlet Adamı ve Âlim, Abdülaziz el-Bedrî, Kültür Basın Yayın Birliği Y.
2. İslâm ve Siyasî Durumumuz, Abdülkadir Udeh, Pınar Y.
ULU’L-EMR
- 283 -
3. İslâm’da İdarî Siyaset, Seyyid Abdullah Cemaleddin, Hira Y.
4. İslâm’da Siyasî Düşünce ve İdare, Harun Han Şirvani, Nur Y.
5. İslâm’da Siyaset Düşüncesi, Derleme, İnsan Y.
6. İslâm’da Devlet ve Siyaset, Kelim Sıddıkî, Endişe Y.
7. İslâmî Bir Devlet İstiyoruz, Âyetullah Muhammed B. Mehdi el-Hüseynî Şirazî, İkbal Y. (Yenda)
8. Siyasal İslâm, Üstad Ca’fer Sübhanî, İkbal Y. (Yenda)
9. İslâmî Devlet Düzeni, Ahmed Ağırakça, Düşünce Y.
10. İslâmî Siyaset Teorisi ve Sorunlar, Heyet, Ekin Y.
11. İslâm’da Ferd ve Devlet Münasebetleri, Hz. Ali, Ebû Yusuf, Abdülkadir Zeydan, Kayıhan Y.
12. İslâm Siyaset İlişkileri, Süleyman Uludağ, Dergâh Y.
13. İslâm ve Siyasî Durumumuz, Abdülkadir Udeh, Pınar Y.
14. Devlet Bilinci, Ahmet Mercan, Denge Y.
15. Ümmet Bilinci, Atasoy Müftüoğlu, Denge Y.
16. Devlet ve Devrim, Münir Şefik, Dünya Y.
17. Din Bürokrasisi, Davut Dursun, İşaret Y.
18. İslâm’ın İlk Döneminde Siyasal Katılma, Davut Dursun, Beyan Y.
19. Osmanlı ve Safevîlerde Din-Devlet İlişkisi vecih Kevserânî, Denge Y.
20. Devlet ve İnsan, Alaaddin Özdenören, Nehir Y.
21. Dünya İslâm Devleti ve Prensipleri, M. Sait Çekmegil, Nabi-Nida Y.
22. Dünya İslâm Birliği, Muhammed Ebû Zehra, Çev. İbrahim Sarmış, Esra Y.
23. Dünya İslâm’a Muhtaç, Ahmet Selim, Timaş Y.
24. Medine Düşünceleri, Hüseyin Hatemi, Yeni Asya Neşriyat
25. İslâmî Topluma Doğru, Reyhan Şerif, Akabe Y.
26. Uzlaşma Tehdidi Karşısında İslâmî Hareketler, Heyet, Ekin Y.
27. Dönüştürme Bilinci ve İslâmî Hareket, Ali Değirmenci, Ekin Y.
28. Kur’an’da Toplumsal Değişim, Celaleddin Çelik, İnsan Y.
29. İslâm Cemaatine Doğru, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
30. Ulemâ ve Dinî Otorite, Derleme, İnsan Y.
31. Hz. Ali Dönemi ve İç Siyaset, Mustafa Günal, İnsan Y.
32. İslâm ve Yürürlükteki Kanunlar, Abdulkadir Udeh, İİFSO Y.
33. İslâmî Direniş, M. Hüseyin Fadlullah, Bengisu Y.
34. İhvan-İslâm ve Demokrasi, Fethi Osman, Endülüs Y.
35. Batı’da Din-Devlet İlişkileri, Fransa Örneği, Jacques Robert, İz Y.
36. Mehdîlik ve İmamiye, İbrahim Süleymanoğlu, Nil A.Ş. Y.
37. Türkiye’de Din-Devlet İlişkileri ve Diyanet İşleri Başkanlığı, Kâmil Kaya, Şahsî Y. (Birleşik Dağıtım)
38. Tuğyana Karşı Ulemâ, M. Recep el-Beyyûmî, Eksen Y.
39. İslâm Şeriatı, Abdülkadir Udeh, Nur Y.
40. Din ve Laiklik, Ali Fuad Başgil, Yağmur Y.
41. Teoriden Pratiğe İslâmî Hareket, Fidan Güngör, Fıtrat Y.
42. Hükümet Darbesi Tekniği, Curzio Malaparte, Çev. Refik Özdek, Bedir Y.
43. Câhiliyyenin Hükmünü mü İstiyorlar, Ziyaeddin el-Kudsi, Hak Y.
44. Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
45. Lâ 1-2, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
46. Riyâset ve Siyasette Ehliyet, Muhammed Zeki, Bayrak Y.
47. İslâm’da İmamet ve Hilâfet, Hasan Gümüşoğlu, Kayıhan Y.
48. El-İmâmetü’l-Uzmâ, İslâm’da Devlet Başkanlığı, Süleyman ed-Demirci, terc. İbrahim Cücük, Ravza Y.
49. İmam Humeyni, Heyet, Daruttakrib Y.
50. Bir Devrimin Anatomisi, Kadri Çelik, Evrensel Yayıncılık
51. Devletçilik Bumerangı, Durmuş Hocaoğlu, Ufuk Kitapları, da Y.
52. Çoğulculuk ve Toplumsal Uzlaşma, Abant Platformu 4, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Y.
- 284 -
KUR’AN KAVRAMLARI
53. Bir Politikbilim Perspektifi, Ali Yaşar Sarıbay-Süleyman Seyfi Öğün, Asa Y. Bursa, 98
54. Hz. Peygamber’in Devleti, Mehmet Birsin, Birleşik Y., İst 96
55. Halifelik ve Emirlik, Mahmut Şâkir, Terc. Bilal Uzun, Hak Y.
56. Hilâfet: Modern Arap Düşüncesinin Eleştirisi, Fehmi Şinnavi, İnsan Y.
57. Halifesiz Günler, Hakan Albayrak, Denge Y.
58. Hilâfet ve Şehâdet, Muhammed Bâkır es-Sadr, Objektif Y.
59. Hilâfet ve Halifesiz Müslümanlar, Sadık Albayrak, Araştırma Y.
60. Hilâfet Nasıl Yıkıldı? Abdülkadim Zellum, Hizbü’t-Tahrir Y.
61. Hilâfet ve Kemalizm, Şeyhülİslâm Mustafa Sabri, Alem Y. / Araştırma Y.
62. Hilâfetin İlgasının Arkaplânı, Şeyhülİslâm Mustafa Sabri, İnsan Y.
63. Hilâfet-i İslâmiyye ve T. B. M. Meclisi, İsmail Şükrü, Bedir Y.
64. Hilâfet (Geçmişi ve Geleceği ile), Kadir Mısıroğlu, Sebil Y.
65. Hilâfet ve Saltanat, Mevdudi, Hilâl Y.
66. Hilâfetin Saltanata Dönüşmesi vecdi Akyüz, Dergâh Y.
67. Hilâfet Hareketleri, Mim Kemal Öke, T. Diyanet Vakfı Y.
68. Hilâfetin Kaldırılması Sürecinde Cumhuriyetin İlânı ve Lütfi Fikri Dâvâsı, 1-2, Murat Çulcu, KastaşY.
69. Halifeliğin Kaldırılması ve Lâiklik, Seçil Akgün, Turhan Kitabevi Y.
70. Tek Başına Bir Ümmet, Necmettin Şahiner, Beyan Y.
71. İmamlar ve Sultanlar, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
72. İmamet ve Rehberiyyet Reçetesi, Murtaza Mutahhari, çev. Ünal Çetinkaya, Endişe Y.
73. İmamet ve Rehberiyet Felsefesi, Muhammed Beyşehri, çev. Ünal Çetinkaya, Endişe Y.
74. İmam En Büyük Önder, Ensari Kirmani, çev. İrfan Keser, Endişe Y.
75. İmamiye Şiasında On İkinci İmam ve Mehdi İnancı, Mustafa Öz, Marm. Ün. İl. Fak. Vakfı Y.
76. Resmî İdeolojinin Ücretli Köleleri, Mustafa Çelik, Misak Y.
77. Kur’an’da Siyasî Kavramlar vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 127-138
78. Kur’ânî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mîr, İnkılab Y. s. 59-60
79. Bu Böyledir, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. c. 1, s. 193-244
80. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 17, s. 539-540, c. 15, s. 299-300
81. İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 2. s. 422-438
82. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, Kuba Y. c. 1, s. 122-123
83. Terimler Sözlüğü (Kitabü’t-Târifât), Seyyid Şerif Cürcani, Bahar Y. s. 101
84. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 519-523
85. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 180-184
86. Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Süleyman Uludağ, Marifet Y. s. 219-220
87. Kur’anî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılâb Y. s. 75-76
88. Kur’an Kıssalarına Giriş, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y. s. 167-177
89. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, (M. Sabri Küçükaşçı) T.D.V. Y. c. 22, s. 178-190, 201-207
90. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, (Abdullah Yücel) Şâmil Y. c. 3, s. 142-144
91. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, (Nureddin Yıldız) Risale Y. c. 2, s. 236-240
92. İslâmî Hareket Fıkhı, Mustafa Çelik, Ölçü/Yenda, c. 4, s. 37-47
93. İlmî ve Siyasî Tahliller, Molla Mansur Güzelsoy, Fıtrat Y. s. 15-35
94. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 180-183
95. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 534-537
96. Kur’an’da Siyasî Kavramlar vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s.127-135
97. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 301-302
98. Tartışılan Sorular, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y. s. 69-79, 127-130
99. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu, İhtar Y. s. 55-69
100. İbâdet mi Âyin mi? Mustafa Karataş, Dersaadet Y. s. 95-103
101. İslâm Cemaatine Doğru, Abdurrahman Dilipak, Risale Y. s. 86-105
102. İslâmî Hareket, İlkeler ve Sorunlar 2, Muhammed Fadlullah, Ekin Y. s. 197-207, 271-284, 93-
ULU’L-EMR
- 285 -
103. İslâmî Hareketin Tarihî Seyri, Beşir İslâmoğlu, Denge Y.
104. Bu Böyledir, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 193-244
105. İslâm Siyaset İlişkileri, Süleyman Uludağ, Dergâh Y. s. 50, 60-64
106. Teşkilat ve Teşkilatçılık, H. Mustafa Genç, Akabe-Biat Y. s. 123-148
107. Dâvâ Erlerine Mesaj ve Metod, Teşkilatçılık, Ahmet Akgül, Doğuş Y. s. 23-33
108. Bu Böyledir, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 193-218
109. İslâm Devlet-Dünya Düzeni 1-2, Süleyman Karagülle
110. İslâm ve Siyasî Durumumuz, Abdülkadir Udeh, terc. M. Beşir Eryarsoy, Pınar Y.
111. Bu Din Benim Dinim Değil, Abdurrahman Dilipak, İşaret/Ferşat Y.
112. Ahkâmu’s-Sultâniyye, İmam Mâverdi, Bedir Y.
113. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
114. İslâm Devlet Yapısı, M. Beşir Eryarsoy, İşaret/Bunuc Y.
115. Cumhuriyet Dönemi Din-Devlet İilişkileri, 1-3, Hasan Hüseyin Ceylan, Rehber Y.
116. Hâkimiyet Allah’ındır, Ziyaüddin el-Kudsi, Hak Y.
117. Hükmüllah, Heyet, Hilâl Y.
118. Hâkimiyet Allah’ındır, Âyetullah eş-Şiran, İhtar Y.
119. İnanç Sorunları, Hudaybi, İnkılâb Y.
120. İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, Nevin A. Mustafa, İz Y.
121. İslâm’ın Siyasi Yorumu, Ebû ’l-Hasan Ali Nedvi, Akabe Y.
122. Siyasi Hutbeler, Şeyh Said Şaban, Endişe Y.
123. İslâm’da Mülk ve Hilâfet, Şahin Uçar, İz Y.
124. Devlet ve Devrim, Münir Şefik, Dünya Y.
125. Modern Çağda İslâm’ın Politik Sistemi, Lokman Tayyib, İlke Y.
126. Anayasa ve Demokrasi, Abdurrahman Dilipak, Emre Y.
127. Laiklik, Demokrasi ve Hâkimiyet, M. Beşir Eryarsoy, Buruc Y.
128. Siyasi Hutbeler, Şeyh Said Şaban, Endişe Y.
129. İslâm’da Hükümet, Mevdudi, Hilal Y.
130. Gelin Bu Dünyayı Değiştirelim, Mevdudi, Özgün/İnkılâb Y.
131. İslâm İnkılâbının Süreci, Mevdudi, Özgün Y.
132. İslâm Nizamı, Mevdudi, Hilal Y.
133. İslâm’da Siyasi Sistem, Mevdudi, Özgün Y.
134. Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdudi, Beyan Y.
135. İslâm Kapitalizm Çatışması, Seyyid Kütüb, Bir/Arslan Y.
136. Yoldaki İşaretler, Seyyid Kütüb, Fecr/Dünya/Özgün/Pınar Y.
137. İslâm’ın Dünya Görüşü, Seyyid Kütüb, Arslan Y.
138. İslâm Toplumuna Doğru, Seyyid Kütüb, İslâmoğlu Y.
139. Yaşasın Şeriat, Abdurrahman Dilipak, Görüş/Risale Y.
140. Ümmet ve Ulus Kimliklerin Çatışması, Abdullah Ahsen, Çev. Kemal Çayır, İnkılâb Y.
141. Ümmet ve İmâmet, Ali Şeriati, Çev. Ahmet Sait, Fecr Y.
142. Ümmet ve Uygarlık Krizi, A. Ebû Süleyman, Çev. Âlim Güner, Akabe Y.
143. Ümmeti Yıkan İthal Çözümler, Yusuf Kardavi, Çev. Resül Tosun, Akabe Y.
144. Ümmet ve Yahûdiler, Mustafa Yalçın, İlke Y.
145. İslâm Toplumu, Mücteba Uğur, Çağrı Y.
146. İslâm Toplumuna Doğru, İsmail Lütfi Çakan, Şamil Y.
147. İslâm Toplumuna Doğru, Seyyit Kütüb, İslâmoğlu Y.
148. İslâmî Topluma Doğru, Reyyan Şerif, Akabe Y.
149. İslâm Toplumunun Oluşumu, Said Ramazan Bûtî, Şûrâ Y.
150. İslâm’da Ferd ve Cemiyet, Muhammed Kutup, Hikmet Y.
151. İslâm’da Toplum Düzeni, Muhammed Ebû Zehra, Kayıhan Y.
152. İslâm’da Sosyal Düzen, Mustafa Râfii, Fikir Y.
- 286 -
KUR’AN KAVRAMLARI
153. İslâmî Şahsiyet ve Toplumsal Değişim, Mehmet Pamak, Buruc Y.
154. Örnek İslâm Toplumu, Muhammed Kutup, Risale Y.
155. Özlenen İslâm Toplumu, Seyyid Kutup, Kültür Basın Yay. Birliği
156. Siyasal ve Sosyal Boyutlarıyla İslâm, Yunus Vehbi Yavuz, Tuğra Y.
157. Sosyalleşme, Sosyal Gelişme ve İslâm, İzzet Er, Furkan Y.
158. İslâm – Laiklik, Yusuf Kardavi, Denge Y.
159. İslâm, Laiklik ve Kenan Evren, N. Yücel Mutlu, Rehber Y.
160. İslâm ve Laisizm, Nakib Attas, Pınar Y.
161. Laik Düzende İslâm’ı Yaşamak, 1-2, Hayreddin Karaman, İz Y.
162. Laiklik Yargılanıyor, Rauf Pehlivan, Gonca Y.
163. Laik Vahşet, Faruk Köse, Mektup Y.
164. Laiklik Çıkmazı, Ahmed Taşgetiren, Erkam Y.
165. Laiklik Devrini Kapamıştır, İsmail Kazdal, İhya Y.
166. İslâm Açısından Laiklik, Muhammed İslâmoğlu (Sadreddin Yüksel), Özel Y.
167. Laikliğin Neresindeyiz? Safâ Mürsel, Yeni Asya Y.
168. Laik Demokratik Cumhuriyet İlkelerine Bağlı Kalacağıma, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
169. Laisizm, Abdurrahman Dilipak, Beyan Y.
170. Din ve Laiklik, Ali Fuad Başgil, Yağmur Y.
171. Türkiye’de Laiklik İdeolojisi, Ahmet Parlakışık, Objektif Y.
172. Türkiye’de Laiklik ve Fikir Özgürlüğü, Fehmi Koru, Beyan Y.
173. Müslüman Laik Olamaz, Ali Kemal Saran, Şelale Y.
174. Sosyalizm Bitti Laiklik Alır mıydınız? Yavuz Bahadıroğlu, Nesil Basım Y.
175. Osmanlı ve Safevîlerde Din-Devlet İlişkisi vecih Kevseranî, Denge Y.
176. Medenî Vahşet, Hüsnü Aktaş, Ölçü Y.
177. Çağdaş Truva Atı Demokrasi, İsmail Kazdal, İhya Y.
178. Demokrasi Risalesi, Yaşar Kaplan, Timaş Y.
179. Alaturka Demokrasi ve Alaturka Laiklik, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
180. Demokrasi ve Totalitarizm, Raymond Aron, Kültür Bakanlığı Y.
181. İzmlerin Çöküşü ve İslâm’ın Yükselişi, M. Emin Gerger, Şelale Y.
182. İslâm Işığında Hareketler ve İdeolojiler, Fethi Yeken, İslâmoğlu Y.
183. Değişim Sürecinde İslâm, J. Esposito, J. Donohue, İnsan Y.
184. İlahlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
185. İslâm’a Göre Partinin Hükmü, Muhammed Fatih, Tevhidî Çekirdek Y.
186. Siyasal Katılım, Zübeyir Yetik, Fikir Y.
187. Devlet ve Din, Çetin Özek, Ada Y.
188. Dünya İslâm Birliği, Muhammed Ebû Zehra, Esra Y.
189. İslâm Dünyasına Siyasi Bakışlar, Âsaf Hüseyin, İz Y.
190. Modern Çağda İslâm’ın Politik Sistemi, Lokman Tayyib, İlke Y.
191. İslâmî Hareket Fıkhı, Mustafa Çelik, Yenda Y. c. 4, s. 37-47
192. Ceza Hukuku ve Demokratik Düzenin Korunmasında Laiklik İlkesi, Çetin Özek, 1978, İstanbul
193. Türk Hukukunda Laikliği Koruyucu Ceza Hükümleri, Çetin Özek, 1961, İstanbul
194. Ümmet ve İmâmet Soruşturması, Tevhid Dergisi, sayı 18, 19, 20, Haz, Tem, Ağustos 1991
195. Bir İman Toplumu Olarak Ümmet, Vahdettin Işık, Haksöz Dergisi, sayı 60 (Mart 1996)
196. Kur’an’da İmam ve İmamet, Cafer Tayyar Soykök, Haksöz, sayı 62, 64 (Mayıs, Temmuz, 1996)
ÜMMET
- 287 -
Kavram no 185
İmtihan 15
Görevlerimiz 47
Bk. Vahdet; İmam; Halife
ÜMMET
• Ümmet; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Ümmet Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Ümmet Kavramı
• Bir İman Toplumu Olarak Ümmet
• Ümmet-İmam İlişkisi
• Ümmet Bilinci
“Ey Rabbimiz! Bizi Sana teslim olanlardan/müslümanlardan kıl, neslimizden de Sana teslim olan müslüman bir ümmet çıkar, bize ibâdet yerlerimizi göster, tevbemizi kabul et; zira, tevbeleri kabul eden, çok merhametli olan ancak Sensin.”1647
Ümmet; Anlam ve Mâhiyeti
“Ümmet”, anne anlamına gelen ‘ümm’ kelimesinden türemiştir. “Ümm”, bir şeyin meydana gelmesine, terbiyesine, ıslahına veya başlangıcına temel olan köküne verilen isimdir. “Ümm” kelimesi Kur’an’da kelime anlamıyla hem anne, hem de ana, asıl, temel, uygun karşılık anlamlarında geçmektedir.
“Ümmet”, sözlükte, cemaat, yol, din, nesil veya topluluk demektir. Çoğulu ‘ümem’dir. Aslında ‘ümmet’ kelimesi bir çoğunluğu, bir cemaati ifade ederken, ‘ümem’ sözcüğü, çoğulun çoğulu gibidir. ‘Ümmet’ kavram olarak, kendi irâdeleriyle veya bir zorunluluk sonucunda aynı yerde, aynı zamanda veya aynı dine uymak sûretiyle bir arada yaşayan insan topluluğudur. Bu tanımdan hareketle birçok müslüman bilgin, ‘ümmet’ kelimesiyle İslâm’a inanan toplulukların kast edildiği görüşündedir.
Kur’ân-ı Kerim ‘ümmet’ kavramını farklı topluluklar için kullanmaktadır. Söz gelimi, “Yerde debelenen hiç bir canlı ve iki kanadıyla uçan hiç bir kuş yoktur ki, sizin gibi ümmetler olmasın…”1648 âyetinde olduğu gibi hayvanlar ve kuşlar da birer ümmettir. Peygamberimiz (s.a.s.), köpeğin ve karıncanın bile bir ümmet (topluluk) olduğunu belirtiyor. 1649
Ümmet kelimesinin bazı âyetlerde ‘topluluk’ anlamında kullanıldığını görüyoruz: “Sizden, hayra çağıran, ma’rûfu (iyiliği) emreden, münkeri (kötülüğü) önleyen bir ‘ümmet’ (topluluk/cemaat) olsun…” 1650
1647] 2/Bakara, 128
1648] 6/En’âm. 38
1649] Müslim, Selâm 38, hadis no: 2241, 4/1759; İbn Mâce, Sayd 2, hadis no: 3205, 2/1069
1650] 3/Âl-i İmrân, 104; Aynı kullanılış için yine bk. 3/Âl-i İmrân, 113; 5/Mâide, 66; 7/A’râf, 159, 164, 181; 28/Kasas, 23
- 288 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İslâm Ümmeti İnsanlığın Hidâyet Önderidir: ‘Ümmet’ kavramı, bir diğer deyişle ‘imam’ sözünden alınmış çoğul bir isimdir ki, çeşitli insan gruplarına önder olan ve kendisine uyulan cemaat demektir. Yani, ümmet, bir imamın (önderin) başkanlığı altında sağlam bir topluluk oluşturup düzenli bir şekilde faâliyette bulunan ve diğer insanlara önderlik yapabilen bir topluluktur. Bu topluluk, iman üzere olduğu gibi, küfür üzere de bulunabilir; Faâliyetleri sâlih amel de olabilir, fitne ve fesat da. Kişilere göre ‘imam-önder’ hangi konumda ise, gruplara/topluluklara göre de ‘ümmet’ o konumdadır. Ümmet, kuvvetli bir önderlik kurumunun yönetimi altında bir araya gelen topluluktur. O topluluğun fertleri inanç ve gaye yönünden bir köke, bir asıla bağlıdırlar.
Ümmet kavramı, kendine has bir dine sahip olan kimse anlamına da gelir: “Hakikaten İbrâhim, başlı başına bir ümmet idi ve Allah’a itaat ederdi.”1651 Peygamberimiz, İslâm’dan önce yaşamış ve imanla ölmüş Kuss bin Saîde’nin de tek başına bir ümmet olarak diriltileceğini açıklıyor. 1652
‘Ümmet’, aynı yer ve zamanda, aynı dine bağlı insanların oluşturduğu topluluk anlamında Kur’an’da sık sık geçmektedir. Aslında insanlar, başlangıçta tek bir ümmet idi. Allah’ın gönderdiği peygamberler, onların sorunlarını çözüyorlardı. Ancak daha sonradan aralarındaki bağy (taşkınlık) yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Farklı farklı dinler uydurdular ve değişik ümmetler haline geldiler. 1653
İslâm Ümmetinin Özellikleri: Allah (c.c.) dileseydi yeryüzündeki bütün insanlar bir tek ümmet olurdu,1654 O zaman da hür irâdenin ve imtihanın bir anlamı kalmazdı. İnsanlardan dileyen İslâm ümmetinin, dileyen de küfür ümmetlerinin bir üyesi olabilir. İnsan, sonucuna katlanmak şartıyla bu konuda serbesttir.
Ma’rûfu (iyiliği) emreden, münkeri (kötülüğü) önlemeye çalışan İslâm ümmeti, insanlık içerisinden çıkartılmış en hayırlı ümmettir.1655 Allah’ın yarattıkları arasında bazı ümmetler, hakka iletirler ve hak ile adâlet yaparlar.1656 İnsanlar arasından çıkartılmış en hayırlı ümmet olan İslâm ümmeti, diğer ümmetlere karşı üstün bir konumdadır. Üstünlüğü; soy, kabile renk, sosyal sınıf, zenginlik ve iktidar sahipliği gibi şeylerde görmeyen İslâm, takvâyı üstünlük derecesi saymıştır. İnsanlar içinde, kim takvâ sahibi olursa, kim en yüce değerleri Allah rızâsı için ahlâk haline getirirse o üstün olur. Bu yüce erdemin de, ancak, İslâm’ın getirdiği ilkelerle kazanılacağı açıktır. Dar anlamıyla İslâm ümmetinin, yani Muhammed ümmetinin üstün olduğunu bizzat Peygamberimiz haber veriyor: “Bu ümmet (Muhammed ümmeti), diğer ümmetlere karşı üstün kılındı.”1657 Her peygambere uyan topluluk, o peygamberin ümmeti sayılır. Bu anlamda İslâm’a inanan bütün müslümanlar Muhammed ümmetidir. Peygamberimiz (s.a.s.) bütün insanlığa peygamber olarak gönderildiği için, bütün insanları O’nun ümmeti, O’nun topluluğu olarak sayanlar da bulunmaktadır.
İslâm ümmeti, Kur’an’a göre bir tek ümmettir. “Gerçek şu ki, sizin ümmetiniz
1651] 16 Nahl/120
1652] Kütüb-i Sitte Muht. Terc. 3/367
1653] 2/Bakara, 213; 10/Yûnus, 19
1654] 5/Mâide, 48; 11/Hûd, 118; 42/Şûrâ, 8
1655] 3/Âl-i İmrân, 110
1656] 7/A’râf, 181
1657] Ahmed bin Hanbel, 5/383
ÜMMET
- 289 -
tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, öyleyse Bana ibâdet ediniz.”1658 İslâm ümmeti, aynı imam/önder etrafında (Hz. Muhammed’in izinde), aynı vahye tâbi olarak bir araya gelmiş, Tevhid dinine gönül vererek vahdete ulaşmış, aynı amaca ulaşma gayretinde olan bir ümmettir. Ayrıca, İslâm ümmeti, vasat (orta, aşırı olmayan) bir ümmettir ki diğer insanlar üzerine, İslâm’ın hak din olduğu, üzerinde oldukları yolun, doğru yol olduğu hususunda şâhitlik yapacaklardır. İnkârcıların ve haddi aşanların dâvetlerine uymadıklarına, onların emr’lerinin (işlerinin) rüşd (sağlam, yarayışlı) olmadığına da tanıklık edeceklerdir. İslâm ümmeti, bir denge toplumudur. İnançta, amelde, hayatı değerlendirmede, ceza vermede ve yargılamada orta yolu izler. Hiç bir konuda aşırı değildir. Batı toplumlarında ortaya çıkan fanatizm ve fundamantalizm ile ilgisi yoktur. Hakka ve adâlete uygun hareket etmek, insanlara her konuda örnek olmak onların özelliğidir. Tabiatta, inançta ve hayatı yaşamada denge üzerindedir.
“Ümmet”i tanımlamada yer; yani ümmetin üzerinde yaşadığı ülke, vatan veya ümmetin siyasî olarak hâkim olduğu toprak parçası, zaman; yani ümmetin beraberce yaşadıkları çağ ve zaman, din; yani ümmet fertlerinin inandığı ve hayatına uyguladığı din önemli rol oynar. Bu üç bağ ve özellikle din bağı, ümmet topluluğunu oluşturan kişileri birbirine bağlar. Belli bir inanç, ideal, ülkü ve dünya görüşü etrafında birleşen topluluklar birer ‘ümmet’ oluştururlar.
Ancak, İslâm kültüründe ‘ümmet’ kavramı daha çok İslâm’a gönül vermiş müslüman toplumu ifade eder. Dünyadaki bütün müslümanlar bu topluluğun gönüllü üyeleridir. Onların imamı/önderi Hz. Muhammed (s.a.s.), kitapları Kur’ân-ı Kerim, ülkeleri İslâm’ı yaşayabildikleri, hayata hâkim kılabildikleri her yer, hedefleri ise İslâm’ın gerçek uygulayıcıları olarak diğer insanlar üzerine Hakk’ın şâhitleri olmak ve dünya imtihanını kazanmaktır. İslâm ümmeti, siyasî yönden güç sahibi olduğu yerlere İslâm diyarı (Dâru’l-İslâm) adını verir, İslâm’ın bütün yönleriyle böyle yerlerde yaşanabileceğini bilir.
Ne yazık ki bugün İslâm ümmeti; ideolojiler, gruplar, siyasî rejimler ve emperyalizm yüzünden parçalanmıştır. Müslümanların çoğunlukta olduğu yerlerde bile siyasî iktidar ya işgalcilerin elinde ya da İslâm’dan yüz çevirmiş mürtedlerin kontrolündedir. Müslümanlar arasına çizilen sınırlar ise doğal değildir; sömürgeci işgalciler tarafından çizilmiştir. İslâm ümmetinin yaşadığı coğrafyaya tabiî olmayan sınırları çizenler, müslümanların kafalarına da benzer sınırlar çizip onları iyice parçalamak, böylece onların üzerindeki sömürülerini sürdürmek istemektedirler.
Ancak bütün bu sınırlara, farklı dil ve renklere rağmen İslâm ümmeti, Kur’an’ın ifadesiyle bir bütündür ve Kur’an’ın etrafında birlik oluşturmaktadır. Teorideki bu bütünlük, ümmet bilincinin tekrar dirilişiyle, hayatta da inşâallah yansımasını bulacaktır. Kimi kavmiyetçiler, “artık ümmet devri geçti, şimdi ulus zamanı” deseler bile bu gerçek değişmez. Kaldı ki ‘ulus’ kavramı ne kişiyi, ne de toplumları tanımlayabilir. Ulusçuluk bir kimlik değil, bir ırkı üstün görme hastalığıdır. Ümmet anlayışı ise, en doğru iman ilkeleri ve ilâhî vahiy etrafında örnek bir toplum meydana getirme çabasıdır. 1659
1658] 21/Enbiyâ, 92; ayrıca bk. 23/Mü’minûn, 52
1659] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 728-731
- 290 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“İnsanlar bir tek ümmetti. Sonra Allah, müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren kitapları da gönderdi. Ancak, kendilerine kitap verilenler, apaçık deliller geldikten sonra, aralarındaki kıskançlıktan ötürü dinde anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah iman edenlere, üzerinde ihtilâfa düştükleri hakkı, izniyle gösterdi. Allah dilediğini doğru yola iletir.”1660 Âlimler, bu âyeti değişik şekilde yorumlamışlardır. Bazı âlimlere göre, bütün insanlar önce hak yolda, Allah’ın yoluna tâbi idiler. Sonradan aralarına tefrika girdi, tek ümmet olmaktan çıktılar. Diğer bazı âlimlere göre ise, insanlar tevhid inancının dışında, küfür yolunda idiler. Küfür de tek ümmet/millet idi. Küfür yolundaki insanlar, bir ümmettir ve Hz. Muhammed’e (s.a.s.) iman eden, onun yolunda olan insanlar da onun ümmetidir. Rasûlullah (s.a.s.), “Her ümmet, kendi peygamberine tâbi olur.”1661 buyararak, her peygamberin kendisine tâbi olan ümmetinin bulunduğunu haber vermiştir.
Ümmet kavramının üç kelime ile izahı mümkündür: Yer, zaman ve din. Ama ümmet kavramının, temel taşı “din”dir. Zaten bazı araştırmacılar için, sadece “din” kavramı, müslümanlar açısından “ümmet” kavramının tam karşılığıdır. Çünkü İslâmiyet, diğer dinlerin aksine “din”i, hayatı içeren, ikinci bir kavrama gerek bırakmayan bir kapsamlılık ve bütünlük içinde getirmiş ve öyle değerlendirmiştir. Zaten ümmet deyimi de, bir ulus, ya da benzeri bir yapı için olmaktan ziyade, “müslümanlar” anlamına kullanıla gelmiştir. Bu içeriği ile ümmet deyimini şu noktalardan tahkik edebiliriz:
1- Yer unsuru: Müslümanların Kur’an ve Sünnet’i esas alarak kurdukları ve üzerinde yaşadıkları yurt (Dâru’l-İslâm, Dâru’l-Adl), yer olarak ümmeti barındıran birinci unsur sayılır. İslâm’ın ilk döneminde böyle bir yer sağlanıncaya kadar da Kur’an ve Sünnet’teki sosyal konular ertelenmiştir. Habeşistan’a hicret eden ilk mü’minler orada kraliyetin gölgesi altında rahat bir hayat bulmuş olmalarına rağmen, toprağa hâkimiyet imkânından mahrumdular. On yılı aşkın bir zaman orada yaşamış olmalarına rağmen, orası müslümanlar için vatan olarak ilân edilmedi. Medine ise (önceki adı Yesrib), otoriteyi Allah ve Rasûlüne -bir mânâda sistem olarak İslâm’a- bırakacağını açıklayınca Peygamber ve ashâbı oraya hicrete mecbur edildi. Mekke fethedilip orası da Medine’nin statüsüne geçinceye kadar Medine’ye hicret (mülkiyeti İslâm’ın olan toprakta bulunup yaşama) imanî bir mesele olarak ele alınıyor ve tebliğ ediliyordu. Ümmetin coğrafyası, Kur’an ve Sünneti’in hâkim olduğu bölge ile sınırlandırılır. Ancak, bu noktada şu ön bilgiler dikkate alınmalıdır:
a) Yeryüzünün tamamı ve evren, Allah'ın mülküdür.1662 Yeryüzü Allah’ın kaderinde mü’minlerin mirasına yazılmıştır.1663 Bu durumda, Allah’ın mülkünde, Allah’a gerçekten ve O’nun istediği gibi iman edenlerin bulunması normal olandır.
b) Yirminci yüzyılla beraber ortaya çıkan mevcut coğrafî sınırların hemen hiçbiri, ümmetin coğrafyasını göstermez. Zira İslâm topraklarının büyük bir bölümü bugün İslâm’ı kökten reddeden veya birinci düşman olarak ilân edilip savaşılan,
1660] 2/Bakara, 213
1661] Buhâri, Tefsir sûre 17, 11
1662] 24/Nûr, 42
1663] 24/Nur, 55 ve 21/Enbiyâ, 105
ÜMMET
- 291 -
beşerî düzenlerin işgali ve tasallutu altındadır. En mukaddes bölgelerine varıncaya kadar müslümanların yaşadıkları topraklar -müslümanların otoritesi altındadır gibi bilinse de- onların inançlarına teslim değildir. Kaldı ki, sınırların ilk çizimi de müslüman olmayan ellerin ve kadehli masaların ürünüdür.
c) Cemaat oluşturacak çapta bir müslüman topluluğun bulunduğu bir yerde o topluluğun ümmete mensup olmanın gereklerini yerine getirme zorunlulukları vardır. Çünkü din, bir kavramlar ve inançlar bütünüdür; bir renktir. Belli olabileceği bir ortam ister. Dünya, bir bütün olarak dinin izharı ve yaşanması için vardır. İnsanların dine kalıp olma mâhiyeti taşıyan dünyayı elde tutmaları, aynı zamanda dini de elde tutmalarıdır. Usûl-i fıkıhçıların geliştirdiği şu kural, buna net bir üslûp çizer: Vâcip (bir gereklilik) ancak kendisi ile tamamlanabilen de vâciptir.
2- Zaman olarak da İslâm ümmetinin bir bütünlüğü vardır: Bütün peygamberlerin tebliğ ettiği din, gerek kaynakları ve gerekse ana prensipleri itibarı ile birdir. Şu kadar ki; teferruatla ilgili değişmelerin son bulması ve dinin Allah Teâlâ tarafından ikmâl edilmesi noktasında iki bölüme ayrılmaktadır: Son peygamber Muhammed’den (s.a.s.) öncesi ve sonrası. Bu açıdan dar anlamıyla İslâm ümmeti, yani Muhammed ümmeti için zaman unsuru, son Peygamber’in gönderilişinden (milâdî 571), dünya hayatının sonuna kadar belirlenmiştir.
3- Din unsuru: İslâm ümmetinin en temel birleştirici ögesidir. Yalnız bu unsur ölçü alındığında, Peygamber'in gönderilişi (bi'set) ile başlayan dönemden sonra ümmet iki önemli gruba ayrılmaktadır: Hz. Muhammed’in (s.a.s.) nebîliğini kabul edip iman edenler, O'nun risâleti ile gelen hayat şeklini yaşayanlar ve bu statüye dâhil olmayıp genel anlamı ile “küfür“ dairesinde kalanlar. Yani, ümmet-i icâbet ve ümmet-i dâvet.
İnanmayanlar da ümmet çerçevesi içinde kalırlar. Yalnız, onlara, kendilerine dâvetin ulaştırılması gereken kitle olarak bakılır. Çünkü Peygamberimiz’in risâleti bütün insanlığadır. Önceki peygamberler ise dar bir çerçevede gönderiliyorlardı. Rasûlullah (s.a.s.) ise kıyâmete kadar insanlığın tek peygamberidir: “De ki: ‘Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi Allah’ın (gönderdiği) elçisiyim. O’ndan başka ilâh yoktur. O diriltir ve öldürür. Öyle ise Allah’a ve O’nun ümmî Rasûlüne, Allah’a ve O’nun kelimelerine gönülden inanan Rasûlüne iman edin ve O’na uyun ki, doğru yolu bulasınız.”1664; “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiç birinin babası değildir. Fakat O, Allah’ın Rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” 1665
Birden çok ırkı barındırması, ümmet içinde bir ırk veya dil sorunu çıkarmaz. Kur’ân-ı Kerim, ırkların çokluğunu insanlar için kaynaşmaya gerekçe olarak açıklar.1666 Hiçbir ırkın veya rengin diğerine üstünlüğü düşünülemez. Üstünlüğün tek ölçüsü, takvâ (Allah’ın emir ve yasaklarında ısrarlı bir gözetme ve tatbik)dır. Son Peygamber’in Araplar içinde ve onlardan biri olarak gelmesi, Araplara ümmet içinde bir ayrıcalık getirmez. Onlar da diğer ırklar gibidir. Peygamber (s.a.s.) Vedâ Hutbesi’nde özellikle Arap kelimesini kullanarak: “Arab’ın aceme
1664] 7/A’râf, 158
1665] 33/Ahzâb, 40
1666] 49/Hucurât, 13
- 292 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(Arap olmayan), acemin de Arab’a üstünlüğü” gibi bir anlayışı reddetmiştir. Peygamber’in onlardan olması gibi lütuf dışında, ümmet içinde hiçbir ayrıcalık yoktur Araplar için. İslâm, ırk sorununda çağlarla aşılamayacak büyük ölçüler getirmiştir. İslâm’ın değer ölçüsü şudur: Irkları Allah yaratmıştır. Kaynaşma ve yardımlaşmaya bir yoldur bu ırklar. İnsanların hepsi bir babadandır. O baba da toprak asıllıdır. Üstünlük, beşerî ölçülerle değil; takvâ iledir.
Diğer yandan da, her ulusun kendi dilini, hatta şîvelerini konuşmasını, İslâm’a ters düşmeyen kültür ve örflerini devam ettirmesini çok doğal kabul eder İslâm. Ancak, ümmet olarak ibâdet konularında dil Arapça’dır. Kur’an ve Sünnet/hadis Arapça olarak kalacaktır. Bütün ümmet, ezanı, namazdaki sûre ve duâları Arapça okurlar. Kur’an’ın ve hadislerin Arapça oluşları, Kur’an’ın Arap dilinde i’câz, bu dilin ümmet içinde tabiî bir yükseliş göstermesini, saygı bulmasını sağlar. (Ama bu konuda aşırıya gidip “kutsal dil” anlayışı güdülmemelidir.)
İslâm ümmetinin coğrafyasında gündeme gelen “Dâru’l-İslâm”, sadece müslümanların yaşadığı yer şeklinde anlaşılmamalıdır. Bu deyimin kapsamı, Kur’an ve Sünnet’in tatbik edildiği yer şeklindedir. Bir Dâru’l-İslâm’da, müslümanların dışında zimmîler ve müste’menler de bulunabilir. Bulunuşlarının da resmî vasfı vardır. Müste'men, geçici bir süre için kalmasına izin verilen gayr-ı müslimler için kullanılan bir deyimdir. Geniş anlamı ile yabancı diplomatlar da bu statüde sayılabilir. Zimmîler ise, sürekli İslâm toprağında yaşayan gayr-ı müslimlerdir. Normal vatandaş sayılmışlardır. Devletin askerî ve yüksek düzeyde sivil kademelerinde görev alamazlar. Bunun hâricinde müslümanlarla, (istisnâlar dışında) aynı hakları paylaşırlar. Askerî hizmetlere iştirak etmemelerine karşılık olarak, kişi başına belli bir vergi (cizye) öderler.
Ümmetin siyasî yapısında başta halife (imam veya emîru’l-mü’minîn) vardır. Halife, Peygamberimiz’in Medine’de kurduğu ilk İslâm devletinin devamını, fiilen yaşatıp temsil etmek için vardır. Halife de müslümanlardan bir müslümandır. Dokunulmazlığı, yargılanmazlığı gibi olağanüstü vasıflar taşımaz. Yürtütmede Kur’an ve Sünnet ile belirlenmiş veya icmâ ile sâbit konularda tek seçeneği o naslardır. Onların dışında kalan genelde, ictihada müsait problemlerde ve tatbikatlarda şûrâ ile çerçevelenmiş bir yetkisi bulunur.
Şûrâ, halifeyi ve uygulamalarını murâkabe (kontrol ve denetleme) edebilen kurula verilen isimdir. Ancak, makam olarak halifenin üstünde bir siyasî makam yoktur. Meselâ; ordunun yönetime müdâhalesi tasavvur edilemez. Şu kadar ki, ordunun ileri gelen kurmay heyeti, şûrâ meclisinin üyeleri olarak konuşabilir ve devreye girebilir. Şûrâda görev alabilecek kitleye genel olarak “ehl-i hal ve’l-akd” adı verilmiştir.
Yönetenleri ve yönetilenleri ile ümmet içinde bir sınıflaşma, ne teorik ve ne de pratik alanda vardır. Yönetimin en üst tabakasındakiler, halkın içine en az haftada bir defa inerek, onlara Cumâ namazı kıldırmak durumundadırlar. Kur'an ve Sünnet'in insanlara tatbikinde hiçbir ayrım olamaz. Ümmetin her ferdi, Allah'ın bir kuludur. Her kul, kulluğunu yapmak durumundadır. Yönetenler kadrosu ise, kulluğuna biraz daha fazla sorumluluk eklenmiş kitledir. 1667
1667] Nurettin Yıldız, Sosyal Bilgiler Ansiklopedisi, c. 6, s. 195-198
ÜMMET
- 293 -
Kur’ân-ı Kerim’de Ümmet Kavramı
“Ümmet” Kelimesi tekil (51) ve çoğul (13) olarak Kur’an’da toplam 64 yerde geçer. Ümmet kelimesinin kökü olan “ümm” kelimesi, türevleriyle birlikte toplam 119 yerde geçer. “Ümmet”, Kur’an’da genel olarak, herhangi bir özelliği ile bir araya gelmiş olan cemaat, topluluk anlamında kullanılır.
Ümmet kavramı, Kur’ân-ı Kerim’de genellikle insan topluluğu anlamına gelmekle birlikte; millet, zaman, önder ve din anlamında da kullanılır. Kur’an’da kullanıldığı bu anlamlara örnekler verelim:
a- İnsan topluluğu, 1668
b- Hayvan, canlı topluluğu, 1669
c- Millet, 1670
d- Zaman, 1671
e- Önder/imam, 1672
f- Din, 1673
g- Bir dine bağlananlar. 1674
“Ey Rabbimiz! Bizi Sana teslim olanlardan/müslümanlardan kıl, neslimizden de Sana teslim olan müslüman bir ümmet çıkar, bize ibâdet yerlerimizi göster, tevbemizi kabul et; zira, tevbeleri kabul eden, çok merhametli olan ancak Sensin.” 1675
“Böylece sizi insanlara şâhid olmanız için vasat (orta, âdil, dengeli) bir ümmet yaptık. Rasûl de size şâhiddir. Biz Rasûl’e uyanı, ökçesi üzerinde geriye dönenden ayıralım diye, yöneldiğini kıble yaptık.” 1676
“İnsanlar bir tek ümmetti. Sonra Allah, müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren kitapları da gönderdi. Ancak, kendilerine kitap verilenler, apaçık deliller geldikten sonra, aralarındaki kıskançlıktan ötürü dinde anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah iman edenlere, üzerinde ihtilâfa düştükleri hakkı, izniyle gösterdi. Allah dilediğini doğru yola iletir.” 1677
“İçinizden hayra çağıran ve ma’rûfu emredip münkerden nehyeden bir ümmet bulunsun. Kurtuluşa erenler, işte bunlardır.” 1678
“Siz insanlar içerisinden çıkarılmış, iyiliği emreden, kötülükten men eden ve Allah’a
1668] 2/Bakara, 128; 3/Âl-i İmrân, 104, 113-114; 5/Mâide, 66, 67; 7/A’râf, 159-160; 11/Hûd, 48
1669] 6/En’âm, 38; 7/A’râf, 38-39
1670] 2/Bakara, 134, 213; 10/Yûnus, 19
1671] 11/Hûd, 8; 12/Yûsuf, 45
1672] 16/Nahl, 120
1673] 21/Enbiyâ, 92; 43/Zuhruf, 22.
1674] 2/Bakara, 143; 22/Hacc, 34, 67.
1675] 2/Bakara, 128
1676] 2/Bakara, 143
1677] 2/Bakara, 213
1678] 3/Âl-i İmrân, 104
- 294 -
KUR’AN KAVRAMLARI
iman eden hayırlı bir ümmetsiniz.” 1679
“Yerde debelenen hiç bir canlı ve iki kanadıyla uçan hiç bir kuş yoktur ki, ancak sizin gibi ümmet olmasınlar…” 1680
“Mûsâ’nın kavminden de hakka yönelten ve onunla âdilce hükmeden bir ümmet vardır.” 1681
“Yarattıklarımızdan (öyle) bir ümmet var ki, hakka iletirler ve hak ile adâlet yaparlar.” 1682
“İnsanlar bir tek ümmettiler; sonra ayrılığa düştüler...” 1683
“Her ümmetten bir şâhid getirdiğimiz gün, artık ne nankörlere izin verilir, ne de onların özür dilemeleri istenir.” 1684
“Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı. Ama O, istediğini saptırır, istediğini doğru yola eriştirir. İşlediklerinizden and olsun ki sorumlu tutulacaksınız.” 1685
“İbrâhim, şüphesiz Allah’a boyun eğen ve O’na yönelen bir ümmetti. Rabbinin nimetlerine şükrederdi. Rabbi de onu seçti ve doğru yola eriştirdi.” 1686
“Gerçek şu ki sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse Bana ibâdet/kulluk edin.” 1687
“Hayır, ‘doğrusu biz, babalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk. Biz de onların izlerinden gitmekteyiz’ derler.” 1688
Hadis-i Şeriflerde Ümmet Kavramı
“Bu ümmet (Muhammed ümmeti), diğer ümmetlere karşı üstün kılındı.” 1689
“...Siz sonuncu ümmetsiniz. Siz ümmetlerin en hayırlısı ve Allah yanında en değerli olanısınız.” 1690
“Şu ümmetim rahmete mazhar olmuş bir ümmettir. Âhirette azâba mâruz kalmayacaktır. Onun azâbı dünyadadır: Fitneler, zelzeleler ve katl (öldürme).” 1691
Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: “Hz. Peygamber (s.a.s.) buyurdular ki: “Bana Cebrâil a.s. gelerek: ‘Ümmetinden kim Allah’a herhangi bir şeyi şirk/ortak koşmadan ölürse cennete girer’ müjdesini verdi” dedi. Ben (hayretle) ‘zina ve hırsızlık yapsa da mı?’ diye sordum. “Hırsızlık da etse, zina da yapsa!” cevabını verdi. Ben tekrar: ‘Yani hırsızlık ve zina yapsa da ha!’ dedim. “Evet, dedi, hırsızlık da etse, zina da yapsa!” Hz. Peygamber (s.a.s.) dördüncü keresinde ilâve etti: “Ebû Zerr patlasa da cennete
1679] 3/Âl-i İmrân, 110
1680] 6/En’âm. 38
1681] 7/A’râf, 159
1682] 3/Âl-i İmrân, 181
1683] 10/Yûnus, 19
1684] 16/Nahl, 84
1685] 16/Nahl, 93
1686] 16/Nahl, 120-121
1687] 21/Enbiyâ, 92
1688] 43/Zuhruf, 22
1689] Ahmed bin Hanbel, 5/383
1690] Tirmizî, Tefsir Âl-i İmrân, hadis no: 3004; İbn Mâce, Zühd 34, hadis no: 4288
1691] Ebû Dâvud, Fiten, hadis no: 4277
ÜMMET
- 295 -
girecektir.” 1692
“Ümmetimden bir grup, hak için muzaffer şekilde mücâdeleye Kıyâmet gününe kadar devam edecektir...” 1693
“Her ümmet, kendi peygamberine tâbi olur.” 1694
“Karınca, ümmetlerden biridir.” 1695
“Allah Teâlâ, yeryüzünü benim için dürüp topladı; ben de doğusunu da batısını da gördüm. Ümmetimin mülkü, bana gösterilen yerlere kadar uzanacaktır. Bana iki hazine verildi: Kırmızı ve beyaz hazineler. Ben Rabbimden, ümmetimi umumî bir kıtlıkla helâk etmemesini, ümmetime kendi nefislerinden başka bir düşman Musallat edip çoğunluğu helâk etmelerine meydan vermemesini talep ettim. Rabbim bu isteklerime şöyle cevap verdi: “Ey Muhammed! Bir hüküm verdimmi artık o geri alınmaz. Ben senin ümmetine ‘Onları umumî bir kıtlıkla helâk etmeyeceğim, kendileri dışında, çoğunu helâk edecek bir düşman da Musallat etmeyeceğim, hatta yeryüzünün her tarafında bulunanlar, onlar aleyhinde toplansalar da. Ama, kendi aralarında birbirlerini helâk edecekler.” 1696
Rasûlullah (s.a.s.) Benî Muâviye Mescidine girdi. Orada iki rekât namaz kıldı. Yanındaki sahâbeler de onunla beraber kıldı. Sonra Rabbine uzun uzun duâ etti. Sonra ashâbın yanına döndü ve buyurdu ki: “Rabbimden üç şey talep ettim. İkisini verdi, birini geri çevirdi: Rabbimden ümmetimi umumî bir kıtlıkla helâk etmemesini talep ettim, bunu bana verdi. Ümmetimi suda boğulma sûretiyle helâk etmemesini diledim, bana bunu da verdi. Ümmetimin kendi aralarında savaşmamalarını da talep etmiştim, bu geri çevrildi.” 1697
“Muhammed’in nefsi elinde olan Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun! İman edip sonra doğru yoldan ayrılmayan hiçbir kul yoktur ki cennete sokulmasın. Siz ve sâlih/iyi nesliniz cennetteki meskenlere yerleşmedikçe (diğer ümmetlerin mü’minleri olan) cennetliklerin cennete girmemelerini de ümit ederim ve Rabbim ümmetimden yetmiş bin kişiyi hesapsız olarak cennete dâhil etmeyi bana kesin vaad etti.” 1698
“Ümmetimde dört şey vardır ki, câhiliyye işlerindendir; bunları terk etmeyeceklerdir: Haseple (mal, mevki, zenginlik gibi dünyevî özelliklerle) iftihar, nesebi (ırkçılığı) sebebiyle insanlara ta’n (küçük görüp hakaret), yıldızlardan yağmur bekleme, (ölenin ardından) mâtem!” 1699
“Müslüman, yahûdi ve hıristiyanların misali şuna benzer: Bir adam var, bir grup kimseyi ücretli olarak tutmuş; kendisi için belli bir ücret mukabilinde, geceye kadar çalıştırıyor. Bunlar, gündüzün yarısına kadar çalışıp:
‘Bize şart koştuğun ücrete ihtiyacımız yok (biz gideceğiz). Şu âna kadar yaptığımız iş için de para istemiyoruz’ derler. Adam onlara:
1692] Buhârî, Tevhid 33; Müslim, İman 153, hadis no: 94; Tirmizî, İman 18, hadis no: 2646
1693] Müslim, İman 247
1694] Buhâri, Tefsir sûre 17, 11
1695] Müslim, Selâm 148
1696] Müslim, Fiten 19; hadis no: 2889; Tirmizî, Fiten 14, hadis no: 2177; Ebû Dâvud, Fiten 1, hadis no: 4252
1697] Müslim, Fiten 20, hadis no: 2890
1698] Kütüb- Sitte Muht. Terc. c. 17, s. 603
1699] Müslim, Cenâiz 9, hadis no: 934
- 296 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Böyle yapmayın, işin geri kalan kısmını da tamamlayın ve ücretinizi tam olarak alın!” diye rica eder. Ancak onlar buna yanaşmazlar ve terk edip giderler.
Adam onlardan sonra işi için başkalarını ücretle tutar. Onlara:
“Şu gününüzü tamamlayın, öncekilere vaad ettiğim ücreti size tam olarak vereyim!” der. Bunlar, ikindi vaktine kadar çalışırlar. O zaman:
‘İşin senin olsun, yaptığımız çalışmanın ücretini de istemiyoruz (çalışmayı terkediyoruz)!’ derler. Adam onlara da:
“İşinizin geri kısmını tamamlayın, şurada az bir zamanınız kaldı” diye ricâ eder, ancak onlar dinlemeyip giderler. Adam geri kalan zamanda çalışmaları için yeni işçiler tutar. Bunlar da geri kalan zamanda güneş batıncaya kadar çalışırlar ve önceki iki grubun ücretini de alırlar. İşte bu, onların ve bu nurdan kabul ettikleri miktarın misalidir.” 1700
“Sizden önce geçen ümmetlere nazaran sizin bekanız (dünyada kalışınız), ikindi vakti ile güneşin batması arasındaki müddet gibidir. Tevrat ehline Tevrat verildi, onlar gün ortasına kadar onunla amel ettiler. Daha fazla devam etmekten âciz kaldılar. Onlara kırat kırat ücretleri verildi. Sonra İncil ehline İncil verildi. Onlar da ikindi namazına kadar çalıştılar. O zaman onlar da âciz kaldılar, kırat kırat onlara da ücretleri verildi. Sonra bize Kur’an verildi. Biz güneşin batmasına kadar çalışacağız. Bize ücretimiz ikişer kırat, ikişer kırat verildi. İki kitap mensupları:
“Ey Rabbimiz, Sen bunlara ikişer kırat, ikişer kırat olarak verdin. Hâlbuki bize birer kırat, birer kırat vermiştin. Hâlbuki biz, amel yönüyle onlardan ileriyiz!“ dediler. Allah Teâlâ:
“Ben ücretlerinizde bir haksızlık yaptım mı?“ buyurdu. Onlar: “Hayır!“ dediler.
“Öyleyse, bu Benim lütfumdur, onu Ben dilediğime veririm“ buyurdu.“ 1701
“İstemeyip kaçınanlar hâriç, bütün ümmetim cennete girecektir!” “Kaçınanlar da kim?” dediler. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Kim bana itaat ederse cennete girer; kim bana itaat etmez, âsi olursa, o cennete girmekten kaçınmış demektir.” 1702
“Allah sizi (Muhammed ümmetini) üç özellikten himâye edip korudu: Hepinizi helâk edecek olan peygamberinizin bedduâsından, bâtıl ehlinin hak ehline (nûrunu söndürecek, kesin) bir galebesinden, dalâlet üzerine birleşmenizden.” 1703
“Ümmetim yağmur gibidir; evveli mi, sonu mu daha hayırlıdır, bilinemez.” 1704
“Ümmetimden bir grup (hak üzerine) gâlip olmaktan hiç geri kalmaz. Allah’ın emri (Kıyâmet) gelince de onlar gâliptir.” (Hadisin bazı rivâyetlerinde şu ilâveler vardır:) “...Onlar hak için, gâlip olarak Kıyâmete kadar savaşırlar.”; “Bu din ebediyete kadar ayakta kalacaktır. Bir grup müslüman, onun için Kıyâmet kopuncaya kadar savaşmaya devam edecektir.”; “...Onlara yardımı kesenler onlara zarar veremezler, onlar bu halde iken Allah’ın emri (Kıyâmet) gelir.”; “Ümmetimden bir grup Allah’ın emri üzerine savaşmaya devam eder. Bunlar, düşmanlarına gâliptirler. Muhâlifleri onlara zarar
1700] Buhârî, İcâre 11, Mevâkîtu’s-Salât 17
1701] Buhârî, İcâre, 8, 9, Mevâkîtu’s-Salât 17, Enbiyâ, 50, Fezâilu’l-Kur’an 17, Tevhid 31, 47; Tirmizî, Emsâl 7, hadis no: 2875
1702] Buhârî, İ’tisâm 2
1703] Ebû Dâvud, Fiten 1, hadis no: 4253
1704] Tirmizî, Emsâl 6, hadis no: 2873
ÜMMET
- 297 -
veremez, bu hal, Kıyâmete kadar devam eder.” 1705
“...Ümmetimden bir grup, Kıyâmet kopuncaya kadar, mansûr (Allah’ın yardımına mazhar) olmaya devam edecek, onları mahrum bırakanlar onlara zarar veremeyecekler.” 1706
“Allah Teâlâ, ümmetim için bana iki emân indirdi: ‘Sen, aralarında olduğun müddetçe Allah onlara (umumî bir) azap vermeyecektir. Onlar istiğfârda bulundukları müddetçe, Allah onlara azap vermeyecektir.’ 1707 Ben aralarından ayrıldımmı, (Allah’ın azâbını önleyecek ikinci eman olan) istiğfârı Kıyâmete kadar aralarında bırakıyorum.” 1708
“Ümmetimden (âlim, şehid, sâlih) bazıları var; bir(çok kabilelere şâmil bir) cemaate şefaat eder; bazıları var, bir kabileye şefaat eder; bazıları var, bir bölüğe şefaat eder; bazıları da tek bir ferde şefaat eder ve cennete girmelerine sebep olur.” 1709
“Kıyâmet gününde, ümmetimin (iki alâmeti olacak: Biri) secde sebebiyle alnındaki parlaklık, (diğeri de) abdest sebebiyle kollarındaki parlaklıktır.” 1710
“Allah bir ümmete rahmet diledimi, peygamberlerini kendilerinden önce kabzeder ve onu ümmete bir öncü ve hazırlayıcı yapar. Bir ümmetin helâkini de diledimi, onları peygamberleri hayatta iken cezalandırır da onun gözünün önünde onları helâk eder. Böylece o ümmetin -inkâr ve yalanlamaları sebebiyle- helâkleriyle peygamberin içi rahatlar.” 1711
“Her peygambere mutlaka insanların inanmakta olageldikleri şeyler cinsinden bir mûcize verilmiştir. Ama bana verilen (mûcize) ise, vahiydir ve bunu bana Allah vahyetmiştir. Bu sebeple Kıyâmet günü, diğer peygamberlere nazaran etbâı (Peygamberlerine bağlı olan ümmetleri) en çok olan peygamberin ben olacağımı ümit ediyorum.” 1712
Bir İman Toplumu Olarak Ümmet
Kur’an’da ümmet kavramı, genel olarak topluluk, insan topluluğu anlamına gelmekle birlikte, tek bir kaynaktan doğan her bir tür, önder/örnek ve zaman gibi çeşitli anlamlarda da kullanılmaktadır. Bu topluluklar, bazen doğrudan, bazen bağlı oldukları dinlerine, bazen de yaşam sürelerine atfen ümmet kavramı ile tanımlanmışlardır. Ümm (anne), imam (önder) ve ümmet, aynı kökten gelen ifadelerdir. Ümm, bir şeyin vücuduna, terbiyesine, ıslâhına veya başlangıcına asıllık eden kök veya köken anlamına gelmektedir. Bir başka deyişle, bir şeyin kendinden kaynaklanıp kendine izâfe olunduğu temeldir.
“Yerde yürüyen hayvanlar ve kanatlarıyla uçan kuşlar da ancak sizin gibi birer ümmettirler.”1713 Âyetten anlaşıldığı kadarıyla her bir tür, tek bir kaynaktan (ümm) doğan bir ümmettir. Bu anlamda tek bir kaynağa (Âdem ve Havvâ) dayandığı için bütün insanlık da tek bir ümmettir. Kur’an’a göre: “İnsanlar bir tek ümmettiler; sonra ayrılığa düştüler.” 1714
1705] Buhârî, İ’tisâm 10, Menâkıb 27, Tevhid 29; Müslim, İmâret 171, hadis no: 1921
1706] Tirmizî, Fiten 27, hadis no: 2193
1707] 8/Enfâl, 33
1708] Tirmizî, Tefsir Enfâl, hadis no: 3082
1709] Tirmizî, Kıyâmet 11, hadis no: 2442
1710] Tirmizî, Salât 427, hadis no: 607
1711] Müslim, Fezâil 24, hadis no: 2288
1712] Buhârî, Fezâilu’l-Kur’an 1, İ’tisâm 1; Müslim, İman 239, hadis no: 152
1713] 6/En’âm, 38
1714] 10/Yûnus, 19; 2/Bakara, 213
- 298 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bilinmektedir ki, tarihte birçok topluluk gelip geçmiştir1715 ve her birine peygamber gönderilmiştir.1716 Her bir peygamberin topluluğu da bir ümmet teşkil etmektedir.1717 Gerek Yûnus sûresi 47. âyeti, gerekse Yûnus 19. âyeti irdelenirse, insan ümmetinin temelinde, bir fikirler bütünü/bir dünya görüşü olduğu anlaşılır. Madem ki, önce ümmet olma hali vardı ve sonradan bu hali bozma, ayrılığa düşme ile gerçekleşti,1718 o halde ümmet olma hali, ihtilâf içinde olmamayı gerekli kılar demektir. Bu durum, başka bir âyet ile daha açık bir şekilde tanımlanmaktadır: “Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı. Ama O, istediğini saptırır, istediğini doğru yola eriştirir. İşlediklerinizden andolsun ki sorumlu tutulacaksınız.” 1719
Bu âyette görüldüğü gibi, Allah sapanlar ile doğru yola erişenleri birbirinden farklı ümmetlerden saymaktadır. Başka bir ifadeyle söylersek, aynı fikir bütününe, aynı ideolojiye sahip olanlar, aynı ümmettendir. Esasen bu durum, çeşitli âyetlerdeki diğer türlü kullanımlarla da uygun bir çıkarımdır. “Hayır, ‘doğrusu biz, babalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk. Biz de onların izlerinden gitmekteyiz’ derler.” 1720
Bu âyetin yalın ifadelerinden bile bir dinin etrafında toplanmış insanlara ümmet denildiği anlaşılmaktadır. Eğer böyle olmasaydı, ümmetin takip edilecek bir izinden/yolundan bahsetmek anlamsız olurdu. Kur’an’da ümmet kavramının birçok kere kendilerine Rasûl/elçi gönderilen toplumlar için kullanıldığını düşünürsek konu daha bir anlaşılır olacaktır. 1721
Kur’an’ın bildirdiğine göre Allah, elçiyi yalanlayan her ümmeti cezalandırır ve onların yerine başka bir ümmeti getirir. Yargı gününde de Allah kendi içlerinden biri olmak üzere her ümmetten bir şâhidi inkâr edenlerin mâzeretlerine karşılık olmak üzere huzura getirecektir: “Her ümmetten bir şâhid getirdiğimiz gün, artık ne nankörlere izin verilir, ne de onların özür dilemeleri istenir.” 1722
İnsanın kendisine verilen tercih yapma özgürlüğünü Fıtrat Dini’nden ayrılma yönünde kullanmasının1723 bir sonucu olarak Allah, örneklik (şâhid olmak) için ümmetlere elçiler göndermiştir. Böylece elçiler ve mü’minler de bir ümmet (ümmetun vâhıdeh) teşkil etmektedirler. 1724
Bu anlamıyla ümmet, tek bir dine mensup insan topluluğudur denilebilir. Bu tanımlama, Kur’an’daki ümmetle ilgili 64 kullanımın üçü1725 dışındaki hemen her kullanım için geçerli bir tanımlamadır. Bu üç kullanımın sonuncusu1726 bir istisnâ olmaktan ziyâde, kelimenin anlamının kuvvetlendirilmesini ve
1715] 13/Ra’d, 30
1716] 16/Nahl, 36
1717] 10/Yûnus, 47
1718] 10/Yûnus, 19
1719] 16/Nahl, 93; Benzer âyetler için bk. 5/Mâide, 48; 11/Hûd, 118; 42/Şûrâ, 8
1720] 43/Zuhruf, 22; Benzer kullanımlar için bk. 21/Enbiyâ, 92; 43/Zuhruf, 22; 2/Bakara, 143; 22/Hacc, 34, 67
1721] Bk. 22/Hacc, 34, 67; 6/En’âm, 42; 10/Yûnus, 47; 16/Nahl, 36, 63; 23/Mü’minûn, 44; 40/Mü’min, 5
1722] 16/Nahl, 84; Benzer kullanımlar için bk. 4/Nisâ, 41; 16/Nahl, 89; 28/Kasas, 75; 45/Câsiye, 28
1723] 5/Mâide, 48; 11/Hûd, 118; 16/Nahl, 93; 42/Şûrâ, 8
1724] Bk. 21/Enbiyâ, 92-93; 22/Hacc, 52
1725] 11/Hûd, 8; 12/Yûsuf, 45; 16/Nahl, 120
1726] 16/Nahl, 120
ÜMMET
- 299 -
örneklendirilmesini sağlamaktadır. Diğer iki âyette1727 ümmet kelimesi, bir vakit, bir zaman periyodunun, yani ecelin tâyin edildiğini ve bu sürenin sonu yaklaştığında, onun ne bir an geciktirilebileceğini, ne de öne alınabileceğini açıkça ifade etmektedir.
Belli bir sürenin tâyin edilmiş olmasıyla bir “ümmet”, bir vakit veya bir zaman periyodu veya kelimenin modern anlamı içerisinde “bir çağ”ı çağrışım yaptırmaktadır. Ümmet kelimesinin bu iki müstesnâ durum içerisinde taşıdığı “periyod” veya “çağ” anlamları bile bir dine mensup olan veya belirli bir döneme ait bir insan grubu demek olan kelimenin semantik anlamıyla yakından ilgilidir.
Aynı amaç etrafında bütünleşmiş,1728 aynı kaynaktan (ümm) doğan,1729 ortak inançlara sahip,1730 belirli bir zaman diliminde yaşamaları takdir edilmiş1731 her insan topluluğu Kur’an’da ümmet olarak tanımlanmaktadır.
Burada özellikle üzerinde durulması gerekli nokta; vahyin toplum tanımlamasında esas ölçü olarak inancı belirlemesidir.1732 Bu önermenin doğruluğu, Kur’an’daki İslâm ümmeti için biçilen rol1733 ve Hz. İbrâhim için kullanılan ifadelerde1734 daha açık bir şekilde görülebilir. Fakat bu durumu yorum yapmaya yer vermeyecek kadar açıkça belirten âyet, A’râf sûresinin 159. âyetidir: “Mûsâ’nın kavminden de hakka yönelten ve onunla âdilce hükmeden bir ümmet vardır.”1735 Görüldüğü gibi âyette aynı etnik (kavm) kökenden gelenlerin hepsi için değil; aynı anlayış ve davranış biçimine sahip özel bir kısım için ümmet ifadesi kullanılmıştır.1736 Yani ümmet kelimesinin temel niteliği, işaret ettiği grubun ideolojik tabiatını yansıtmasıdır.
Bu açıklamalardan sonra, Ümmet-i Muhammed’in konumuna değinebiliriz: “Böylece sizi insanlara şâhid olmanız için vasat (orta, âdil, dengeli) bir ümmet yaptık. Rasûl de size şâhiddir. Biz Rasûl’e uyanı, ökçesi üzerinde geriye dönenden ayıralım diye, yöneldiğini kıble yaptık.”1737 Görüldüğü gibi Allah, müslümanları insanlara şâhid, yani hakikatin örnekliğini ve tanıklığını yapan bir ümmet yaptığını belirtmektedir. Bu ümmet, vasat bir ümmettir. Vasatlığın ve şâhidliğin anlamını kavramak için de Âl-i İmrân sûresinin 110. âyetine bakmak, bizi aydınlatacaktır. “Siz insanlar içerisinden çıkarılmış, iyiliği emreden, kötülükten men eden ve Allah'a iman eden hayırlı bir ümmetsiniz.“ 1738
Anlaşılan o ki, ümmet, bir bütündür ve onun görevi, ma’rûfu emredip münkerden men etmektir. Bu ümmetin mensupları olarak görevlerimizi kardeşlik1739
1727] 11/Hûd, 8; 12/Yûsuf, 45
1728] 28/Kasas, 23
1729] 6/En’âm, 38
1730] 43/Zuhruf, 22-23; 16/Nahl, 93
1731] 7/A’râf, 34
1732] bk. 10/Yûnus, 19; 16/Nahl, 93; 43/Zuhruf, 22-23
1733] 2/Bakara, 143
1734] 16/Nahl, 120-121
1735] 7/A’râf, 159
1736] Benzer bir kullanım için bk. 7/A’râf, 160
1737] 2/Bakara, 143
1738] 3/Âl-i İmrân, 110
1739] 3/Âl-i İmrân, 103
- 300 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve takvâ üstünlüğünü esas alan1740 bir temelde yapmalıyız. Müslümanlar gerek kuramsal olarak, gerekse de kişisel olarak bu ilâhî sorumluluk bilinciyle çağına tanıklık (şehâdet) etmelidir.
Kimlik tanımlarında farklı referanslar (ırk, ekonomik, ya da entelektüel statü vb.) sunan modern paradigmanın ifsâdı, insanlığı tam bir yeryüzü cehenneminde yaşamaya mahkûm etti. Yeşerecek umutlar, bir tûl-i emel (refah vb.) yerine; vahyî ölçülerle şekillenmiş kimliklerle insanlığa esenlik sunabilir. Bundan dolayı, gittikçe yabancılaşan ve yalnızlaşan birey, ümmet bilincinin yeşerdiği bir bağlamda kendi varlığını anlamlı bulacaktır.
İbrâhim’in (a.s.) ümmet olarak tanımlandığı vahyî referans, insan teki olarak bugünün mü'minlerine de bir şeyler söylüyor olmalı değil midir!? “İbrâhim, şüphesiz Allah’a boyun eğen ve O’na yönelen bir ümmetti. Rabbinin nimetlerine şükrederdi. Rabbi de onu seçti ve doğru yola eriştirdi.” 1741
Ümmet-İmam İlişkisi
‘İmam’ insanlara öncülük eden, kendi yolundan giden ve peşinden gelen bir ümmet (topluluk) oluşturan önderdir. Allah’ın yolunda hidâyet imamları olduğu gibi, insanları ateşe ve azâba götüren imamlar (liderler) da vardır; tıpkı Firavun gibi. 1742
Kıyâmet gününde bütün insanlar, kendi imamlarıyla (önderleriyle) çağırılacaktır.1743 Şüphesiz ki dünya hayatında haktan sapmış, azmış ve yoldan çıkmış günahkâr kimseleri imam/önder edinenler, âhirette zarara uğrayacaklardır. Allah bütün ümmetlere karşı kendi içlerinden şâhid/örnek çıkaracak. Bu şâhitler onların dünyada iken peşlerinden gittikleri önderleridir. Yanlış yaptıklarını, doğru yolda olmadıklarını bizzat itiraf edecekler.1744 Ayrıca Rabbimiz Hz. Muhammed’i de bütün ümmetler üzerine şâhit olarak getirecektir. 1745
Rasûllere gönderilen kitap, gerçi insanlar için imamdır; fakat her insana inmediğinden, Allah’ın seçtiği Rasûllere bir çekirdek halinde inmekte ve Rasûllerin onu yaşaması ve uygulaması ile imamlık fonksiyonunu görmektedir. Bu bakımdan, bir Kitap’la özdeşleşen Rasûllerin onu yaşaması ve uygulamasıyla Kitap ve Peygamber, imamlık fonksiyonunu görmektedir. Bu bakımdan, bir Kitapla özdeşleşen Rasûller ve onların uygulayıcısı nebîler, insanlar için imamdırlar. İşte bu imamlar, insanlık içinde, onlara yol gösteren, onlara Allah’ın hidâyetiyle hidâyet eden birer öncü, yol gösterici ve rehber olarak tek bir topluluk halindedirler; yani, onlara tarih içinde bir ümmet olarak bakılabilir.
Bu ümmetin evrensel çaptaki ilk babası/ümmü/imamı, Hz. İbrâhim (a.s.)’dir. Bu bakımdan o, bütün insanlara imam olmasının yanısıra, bütün imamların kendisinden geldiği bir ümmetttir. Ayrıca o, vazife anlayışı, insanlığın bütünü için beslediği kurtuluş duyguları ve bütün insanlara teşmil ettiği himmeti sebebiyle de tek başına bir ümmettir; “kimin himmeti milletiyse, o, tek başına bir millet”
1740] 49/Hucurât, 13
1741] 16/Nahl, 120-121; Vahdettin Işık, Bir İman Toplumu Olarak Ümmet, Haksöz, sayı 60
1742] 28/Kasas, 41
1743] 17/İsrâ, 71-72
1744] 16/Nahl, 84
1745] 16/Nahl, 89; 4/Nisâ, 41
ÜMMET
- 301 -
olduğu gibi. 1746
Her imamın çevresinde bir ümmet vardır; bütün ümmetlerin imamları üzerinde şâhid olan Hâtemü’l-Enbiyâ’nın ümmeti ise, kuşkusuz en büyük nimete nâil olan, bu nimet karşılığında da sorumluluğu bulunan bir ümmettir. Nasıl Hz. İbrâhim’in zürriyetinden peygamberler/imamlar silsilesi gelmiş, birer imam olarak ümmetler oluşturmuşlar ve kendileri de insanları hayra çağıran en hayırlı bir ümmet olmuşlarsa, Rasûl-i Ekrem’in oluşturduğu ümmet de insanlar içinden çıkarılmış hayırlı bir ümmet olarak, hak imamın çevresinde bütün insanlığa hidâyet götürmek vazifesini, misyonunu yüklenmiş bir ümmettir, böyle bir ümmet olmak durumundadır. Kur’an, bu ümmetin birinci derecedeki bu vazifesini şöyle açıklar: “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. Ma’rûfu emreder, münkerden nehyedersiniz ve Allah’a inanırsınız.” 1747
Demek ki, Hz. Muhammed ümmetinin ana vazifesi, iyiliği emredip kötülükten nehyetmektir. Bunu yapmak için ümmet, imamının çevresinde toplanmak ve kendi içinde hayra çağıran bir topluluk, bir ümmet oluşturmak zorundadır. İşte, ümmetin içindeki bu ümmet, mü’minleri hayra çağırır, onları Allah’ın yolunda dosdoğru götürmeğe uğraşır ve bunun sonucu olarak bütün bir ümmet de, tüm insanlığa İslâm’ın mesajını iletir: “İçinizden hayra çağıran ve ma’rûfu emredip münkerden nehyeden bir ümmet bulunsun.”1748 İslâm ümmeti, yalnızca Allah’ı rab kabul ederek O’na ibâdet etmek ve Rabbi, Rasûlü, kıblesi bir olarak, ittifak içinde bulunmakla yükümlüdür: “Muhakkak bu ümmetiniz bir ümmettir ve Ben de Rabbinizim; o halde Bana ibâdet edin.” 1749
Elmalılı Hamdi Yazır’ın belirttiği üzere, “müslümanların imandan sonra ilk dinî vazifeleri olan ümmet ve imâmet teşkili yerine getirilmeden “kurtulanlar onlardır” hükm-i celîlesine mazhar olabilmek ve “ancak müslümanlar olarak can verin!”1750 emrine uyabilmek zordur. 1751
İmamsız ümmet, başsız beden gibidir. Organizmanın canlılığı, ruhu ne ise; ümmet için imam da odur. İmamsız toplum, bir cesetten farksızdır. Ümmetin başına gelenler, imâmetin başına gelenlerle doğru orantılıdır. Kur’an’da ümmet ile imâmet kavramları birbiriyle yakın irtibat halindedir. Allah İbrâhim’i (a.s.) insanlara imam yapmıştır.1752 O imamların başıdır. Aynı zamanda o, imamların kendisinden geldiği bir ümmettir.1753 Dolayısıyla Hz. İbrâhim’in şahsında imâmet ve ümmet kavramları birlikte gündeme gelmişlerdir. O yüzden rahatlıkla şu hükme varılabilir: Ümmet; tek bir imama bey’at ederek bağlı olan mü’minler topluluğudur. İmama bağlı olmadan ümmet teşekkül edemez. Ümmetsiz imam, imamsız ümmet olmaz.
“Gerçek şu ki sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse
1746] 2/Bakara, 124; 16/Nahl, 120
1747] 3/Âl-i İmrân, 110
1748] 3/Âl-i İmrân, 104
1749] 21/Enbiyâ, 92; Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Nil Y. s. 558-559
1750] 3/Âl-i İmrân, 102
1751] M.Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. c. 2, s. 1154-1155
1752] 2/Bakara, 124
1753] 16/Nahl, 120
- 302 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bana ibâdet/kulluk edin.”1754 Mü’minler olarak hepimiz Allah’ın huzurunda tek ümmet inancını ve şuurunu koruyup korumadığımız hususunda hesap vereceğiz. İslâm ümmeti, tektir, birdir; küfür ümmeti ise sayısız denecek kadar çok olabilir. Tek ümmet inancının saptırılmadan devam etmesi, tek imamın varlığına bağlıdır. Esasen imâmet, bir ümmet sorunudur. Ümmet olmadan imâmet de olmaz. İmâmetin ihyâsı, ümmetin varlığına bağlanmıştır. Çünkü İslâm’da tek ümmet ve tek imam esastır. 1755
Kur’an’da “imam” kavramının “ümmet” kelimesi ile yakın ilişkisini görmekteyiz. Biri anlaşılmadan ve gerçekleşmeden, diğerinin de anlaşılması ve gerçekleşebilmesi mümkün değildir. Zira ümmetin oluşumunda onlara belli bir düşünme, davranış ve yapı kazandıran imamdır/önderdir.
İşte bu sebeple, Allah her topluma, bir imam ve rehber olan peygamber göndermiştir ki, toplumu karanlıklardan aydınlığa çıkarsın.1756 Onlara, Kitapla yol göstersin, ışık tutsun, o toplum içerisinde kendisine iman edenlerin karşılaştıkları problemleri çözümlesin. Tek kelimeyle hakka, hidâyete yöneltsin; onların dünyalarını mâmur ettiği gibi, âhirette de kurtuluşlarına sebebiyet verecek aydınlık ve nurlu yolu (sırât-ı müstakîmi) göstersin.
Allah, bozulmaya yüz tutmuş, kokuşmuş câhilî toplumlara peygamberler gönderir. Ellerinde kılavuz ve rehber (imam) olarak Kitab vardır. Rasûller, toplumlarını o Kitaba iman etmeye ve onunla amel etmeye çağırırlar. İman edenlere, Kitabı ve onun hikmetini öğretirler. Onları birtakım kötü davranış ve düşüncelerden, nefsin kötü arzularından arındırarak onlara rehberlik ederler. Dâvet etmiş oldukları doğrularla insanları fiilî olarak eğitirler; bu bilince dayalı sahih davranışlarda bulunan sâlih bir toplumu, müslüman bir ümmeti oluştururlar. 1757
Ümmet Bilinci
Modern ideolojilerin çözüldüğü, tükendiği ve yabancılaştığı bir dönemden geçiyoruz. Bütün bir insanlık, modern ideolojilerin öngörülerinin gerçekleşmediğini, bu ideolojilerin önyargılarının geçersiz olduğunu, bu ideolojilerin içerisinde yaşayarak öğreniyor. Modern ideolojiler; dengesizlikler, eşitsizlikler, zulümler ve soykırımlarla şekillenen bir dünya doğurdu. Modern ideolojiler, insanlığın, insanî/rûhî/mânevî/ahlâkî ihtiyaçlarına hiçbir yolla cevap veremediler. Daha doğru bir ifade ile modern ideolojilerin insanlığın insanî/rûhî/mânevî/ahlâkî sorunlarına cevap aramak gibi bir kaygısı yoktu.
Modernizmin hâkim olduğu yıllar boyunca yaşanan insanlık dışı olaylar, özellikle müslümanlar için “ümmet bilinci”nin evrensel bir zorunluluk olduğunu göstermektedir. Ümmet bilinci, imânî bir zorunluluktur, ahlâkî bir zorunluluktur. Günümüzde İslâmî ideallerle, yaşanan gerçekler arasında, maalesef çok büyük boşluklar bulunmaktadır. Günümüzde İslâm ümmeti, kendisini kanıtlayamamaktadır. İslâm ümmeti, kendisini ve sorunlarını ifade edememektedir. İslâm ümmeti, İslâmî anlamları temsil edememekte, örnek olamamaktadır.
1754] 21/Enbiyâ, 92
1755] Mustafa Çelik, İslâmî Hareket Fıkhı, c. 4, s. 42
1756] 2/Bakara, 257
1757] C. Tayyar Soykök, Kur’an’da İmam ve İmamet, Haksöz, sayı 62
ÜMMET
- 303 -
Bugünün dünyasında müslümanlar için, müslümanca yaşama özgürlüğü yoktur. İslâm ümmeti, İslâm medeniyeti bugün bir gerçeklik, yaşanan bir vâkıa olmaktan çıkmıştır. İçerisinde yaşadığımız dünyada bireysel anlamda inanma özgürlüğü varsa da; inandığımız değerleri harekete dönüştürme özgürlüğümüz yoktur. Müslümanlar, içerisinde yaşadıkları toplumları İslâm toplumlarına dönüştürmeyi başaramıyorlar. Taklide dayalı bir kültürle, düşünse, kültürel, sosyal, siyasal bir dönüşüm, yenilenme ve değişim gerçekleştirilemiyor.
Sömürgecilik öncesi dönemde, kültürel/sosyal/siyasal hareketler, uluslar/kavimler/ırklar üstü hareketlerdi. İnsanlık kültürü etnik sınırları aşan bir kültürdü. Sömürgecilik döneminde sömürgeciler; ümmet bilincini, ümmet gerçeğini, ümmet inancını kolaylıkla parçalayacak bir zemin buldular. İslâm ümmeti bünyesinde yaşanan içsel yabancılaşma, sömürgecilerin her türlü eylem ve etkinlikleri için büyük kolaylıklar sağladı.
Sömürgeciler halkları istedikleri kalıplara döktüler, halkları köklerinden kopardılar, halkları bağlı bulundukları anlam ve değer sistemlerinden uzaklaştırdılar. İslâm dünyasında ulus/devlet arayışları sonu gelmez sorunlar doğurdu. Sömürgecilik dönemiyle birlikte başlayan yüzeysel batılılaşma hareketleri, taklitçi gelenekçilikle bütünleşince, İslâm toplumlarında toplumsal ve kültürel doku derin bir şekilde bozuldu.
Biz müslümanlar; temel İslâmî inançlar merkezinde toplanan, farklı etnik kökenleri olan, farklı dilleri konuşan, farklı gelenek ve âdetleri paylaşan evrensel bir ümmet/milletiz.
Geçmişte İslâmî imparatorluklar bünyesinde gayr-i müslim uyruklar, iç işlerinde tamamen özerk, bireysel ve toplumsal özgürlüğe sahip dinî azınlıklar halinde örgütlenmiş olarak sorunsuz bir şekilde yaşadılar. İslâm, müslüman olan ve olmayan pek çok ulusu tek bir siyasal çatı altında topladı. Yüzyıllarca ırk ve benzer özelliklerde ayrım tanımayan bir İslâm ailesi içerisinde çeşitli ırklar ve dinler barış içerisinde bir arada yaşadılar.
İslâm, tüm etnik sınırları aşmaya son derece elverişli insanî bir öz taşır. Müslümanlar nazarında bütün insanlığın hayrını ve çıkarını düşünmeyen bir dünya görüşü ve hayat anlayışı, ahlâkî ve insanî olamaz.
Coğrafî ve ırkî sınırları bulunmayan, uluslarüstü, ülkeler ve halklarüstü bir dünya ve hayat görüşünün ifadesi olan İslâm, daha doğrusu İslâm anlayışı, bugün coğrafî ve ırkî sınırlara hapsedilmiş ve bu yolla ulusal ideolojilerle özdeşleştirilmiştir. Coğrafî ve ırkî sınırlar yüzünden evrensel İslâmî bütünlük ve özgünlük yitirilmiştir. Ulusal ideolojilerin ve ulusal sınırların denetimi altına alınan İslâm anlayışı, denetim altına alındığı ülkelerde her tür değişime kapalı, kokuşmuş bir muhâfazakârlığın ifadesi olarak yaşatılmak istenmektedir.
Tarih, biz müslümanlar için, özgürlük ve bağımsızlığın insanî ve ahlâkî bir yürüyüşüdür. Bugün müslümanlar olarak İslâmî kişiliğimizi temsil edememekteyiz. Bu durumdan hepimiz sorumluyuz. İçerisinde yaşadığımız dünyayı denetim altına alan; ulusal birlik, ulusal egemenlik, ulusal devlet, vatan, bayrak gibi kavramlar modern zamanlarda yüceltilen, takdis edilen, Avrupa kültürüne özgü tamamen “muğlak” kavramlardır. Bu kavramlar yoluyla bugün her ülkede halklar kendisinden olmayanları dışlamakta, aşağılamaktadır. Bütün bu tanımlar insanî
- 304 -
KUR’AN KAVRAMLARI
değerlerin ve zenginliklerin sınırlarını daraltmakta, evrensel ilâhî ve insanî iklimi çölleştirmektedir.
Bugün, yeryüzünü ve bütün insanlığı ilâhî anlamlarla kucaklayan İslâm, bu çölleşmeyi durdurmak istemektedir. Bu çölleşmeyi biz müslümanlar durdurabiliriz. Bunun için de, bütün bir yeryüzünde ve hayatın her alanında ilâhî bağların dışında hiçbir bağ kabul etmeyecek şekilde özgürce düşünmeyi, özgürce karar vermeyi ve özgürce davranmayı öğrenmeliyiz.
İslâm, tarihten çekilmeye zorlandığı modern zamanlara kadar çok halklı, çok dilli, çok renkli yapılar kurdu. Bu yapıları yüzlerce yıl ayakta tuttu. İslâm, tarihin içinde olduğu dönemlerde insanlığı bölmedi, coğrafyayı bölmedi, dünyayı bölmedi. İslâm, farklı toplumsal oluşumları, fesad kaynağı olmamaları koşuluyla engin bir anlayışla karşıladı. İslâm, insanlık tarihinin en geniş, en kapsamlı, en kuşatıcı, en zengin kimliğinin ifadesi oldu. Bu zengin kimlik bugün ulusalcı, hânedancı ve kabileci ideolojiler aracılığıyla daraltılmış ve küçültülmüştür. Günümüzde her ulus son derece sınırlı bir gerçeklik haline gelmiştir. Bu sınırlı gerçeklik nedeniyle, hiçbir ulus, kendisini bütün bir insanlığın yerine koyma hakkına sahip değildir. Günümüzde bir ulusa bağlanmak, bir başka ulusu dışlamak anlamına gelmektedir.
İslâm’ın tarihten çekilmesiyle birlikte tüm dünyada milliyetçilikler güçlendi, insanlık küçük küçük parçalara ayrıldı. Tarih içinde yeryüzü çapında büyük cemaatler inşâ eden, büyük cemaatleri amaç edinen İslâm, içerisinde yaşadığımız dönemde, ulusal çıkarlar, hânedancı ihtiraslar, küçük kabile çekişmeleri ve farklı hizip rekabetleri için son derece basit ve sığ hesapların aracı haline getirilmiştir. Bu nedenlerle evrensel İslâmî söylem, hızlı bir şekilde yerelleşmekte ve maalesef bir hizip dili haline getirilmektedir. Günümüzde de hizip kendi kutsallığına kendisi karar vermektedir. Hizip bencilliği çok yaygın bir sapma haline gelmiştir. Bugün müslümanlar, temel İslâmî ilkelerden kopuk bir İslâmî mücâdele çelişkisi ile karşı karşıya bulunmaktadır. Hizip dili, ufukları küçültmekte, ümmet bilincini zayıflatmaktadır.
Dünyevî akılcılık çağında dünya, teknik anlamda zenginleşti; ancak insanî anlamlar açısından yoksullaştı. İslâm halklarının bu yoksullaşmanın dışında kaldığı söylenemez. Bugün bütün dünyada müslüman toplumlar da dâhil olmak üzere hayatın bütün alanlarında kapitalist bakış açıları, kapitalist hayat anlayışı ve kapitalist sosyal ilişkiler yürürlüktedir.
Bizler, müslümanlar olarak yeryüzündeki varoluş faâliyetlerimizi İslâmî ilke ve ahlâk sınırları içerisinde düzenlemek zorundayız. İslâmî ilkelerden bağımsız bir İslâmî mücâdeleden söz edilemez. Müslümanca varoluş hakkımızı, İslâmî anlamları yaşatarak ifade etmeliyiz. Hiç birimiz, hiçbir nedenle İslâmî bütünselliği bir kenara itemeyiz.
İman, insanî tüm yetilerin ve özelliklerin en yüce tezâhürüdür. İnsan, tüm insanî zenginliklere “iman”la ulaşır. Allah’ın mülkü üzerinde her alanda her tür birlik imanla sağlanacaktır. İman bağının zayıflatıldığı ortamlarda/toplumlarda/çağlarda köklü birlikler kurulamamaktadır.
Bütün bir varlık âleminde insanlık tarihi boyunca iki ana topluluk var oldu. Bunlar, Kur’an’ın ifadesiyle; Allah’ın taraftarları ve şeytanın taraftarları olarak
ÜMMET
- 305 -
anılırlar. Allah’ın taraftarı olan müslümanlar her koşulda Allah’a ait işaretler, özellikler, nitelikler ve davranışlar taşımak zorundadır. Allah taraftarı olan/olması gereken İslâm ümmeti, yalnızca bir iman bağı etrafında toplanan bir topluluğun adıdır. İslâmî inançlar açısından yalnızca Allah’a ibâdet edenlerle, Allah’a isyan edenler arasında bir eşitsizlik vardır. Biz müslümanlar, insanları toplumsal mevkîlerine, ya da siyasal konum ve güçlerine göre değerlendirmeyiz. Bizim için insanın değeri, maddî seviyesi ile değil; taşıdığı faziletlerle ortaya çıkar.
İslâm nazarında insanlar, başkalarının haklarını ihlâl etmemek ve İslâmî toplumu fesâda vermemek koşuluyla inanç ve düşüncelerini serbestçe açıklayabilirler. Müslüman olmayanlar, İlâhî yasalara karşı gelmemek şartıyla, anlaşmalarla sağlanacak her türlü haktan yararlanabilirler.
İslâm, bizlere kendilerine itaat edeceğimiz emir sahiplerinin ırklarının, renklerinin, ülkelerinin önemli olmadığını, emir sahiplerinin Allah’a, Rasûlü’ne ve Allah’ın koyduğu yasalara uygun hareket ettikleri sürece kendilerine itaat edilmesi gerektiğini öğretiyor. Peygamberimiz (s.a.s.), bir câhiliyye âdeti saydığı atalarla, soy sopla, kabile ve aşiretle övünmeyi kesinlikle ortadan kaldırmıştır.
Müslümanlar, bütün zamanların en büyük ailesidir. Müslümanlar, bütün adımlarını, bu büyük ailenin sağlığını ve geleceğini düşünerek atmalıdırlar. Müslümanlar olarak görevimiz, inançlarımızı, değerlerimizi, kavramlarımızı insanlık çapında geçerli olacak şekilde yükseltmektir. Her şeyden önce inançlarımızı, değerlerimizi, kavramlarımızı özgürleştirmeliyiz. Klişeleşmiş açılara teslim olmamalıyız. Modern Batı, kendi dünya görüşünü evrenselleştirmeyi başarırken; müslümanlar yerel, ulusal, bölgesel yönelişlerle kendilerini sınırlandıramazlar.
İçerisinde yaşadığımız dönemde kavim, ulus, ülke farklılıkları, evrensel bütünlük bilinci bozulduğu için, müslümanlar arası birlik ve dayanışmayı engelliyor. Evrensel ilke ve değerler temelinde algılanması/yaşanması gereken İslâm, yerel farklılıklar ve gelenekler nedeniyle parçalara bölünüyor. Evrensel ilkelere inanan müslümanlar bu inançlarını yerel kimi sapmalar nedeniyle somutlaştırıyorlar. Evrensel inançların temsilcisi olan müslümanlar, ulusal ve bölgesel sınırları aşmak zorundadır. Müslümanlar arası ilişkiler, uluslarüstü bir kültür ve medeniyet kurmaya, uluslarüstü bir birliği sağlamaya yönelik olmalıdır.
Rabbimiz âlemlerin Rabbidir. Bütün bir yeryüzü mescidimizdir. Peygamber Efendimiz, sadece Arap ulusuna rahmet olarak değil; bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Biz müslümanlar, bir ırka, bir ulusa, bir ülkeye değil; Allah’a ibâdet için yaratıldık. Bütün bir yeryüzü bizim ülkemizdir. Bizler, bir ırkı, ulusu ve ülkeyi putlaştıramayız. İmanımızı bütün unsurlarıyla ifade edemediğimiz bir topluma ve ülkeye mecbur/mahkûm değiliz. Allah’ın arzında yeryüzünün halifeleri için sınırsız imkânlar, yerler, yurtlar yaratılmıştır. Hiçbir ırk, ulus ve ülke, inançlarımızdan daha değerli olamaz. Bizler, birbirimize iman bağı ile bağlı olan müslümanlarız. Bizler, bütün bir yeryüzünü dolduran tek bir ümmetin mensuplarıyız.
Kendilerini evrensel İslâm hizbi ile ifade eden müslümanlar laik, liberal, modernist, demokrat dünya görüşü ve hayat anlayışını bir varoluş tarzı olarak seçenleri dost edinemezler. Bu çevreleri dost olarak seçenlerin Allah ile dostlukları ortadan kalkar. Nâmı, nişanı, derecesi, gücü, makam ve mansıbı ne olursa olsun,
- 306 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tercihlerini açıkça İslâmî dünya görüşü ve hayat anlayışı doğrultusunda yapmayan kimseler için, politik pragmatizm adına inançlarımızı asla terk edemeyiz. Müslümanlar, herhangi bir beşerî ideoloji, beşerî kurum ve kavramlar etrafında bu ideoloji, kurum ve kavramlara inananlarla uzlaşamazlar.
Rabbimiz, soyumuza, sopumuza, ırk ve rengimize, yaşadığımız ülkeye göre değil; kendisine yönelik ibâdetlerimize göre nimetler, bağışlar verecektir. Birliğin ve bütünlüğün temeli, İlâhî vahiydir. İlâhî vahiy, insanlığın bütün bir hayatını kuşatan tek ve mutlak gerçekliğin adıdır. Hangi âileden, kabileden, ulustan gelmiş olursak olalım, İslâm âilesi içerisinde hepimiz temel kardeşlik bağlarıyla birbirimize bağlanmalıyız. İslâm âilesi içerisinde hepimiz eşit hak ve sorumluluklara sahibiz.
Irk, bölge, ulus, kabile dil, renk asabiyeti insanlığı fesâda veren, insanlığı parçalayan, insanlığın kamplara bölünmesine neden olan bir asabiyettir. İnsanlık, gerçek anlamda tek Allah inancını bütün boyutlarıyla bir bilinç halinde yaşadığı takdirde, bütün temelsiz ve yapay ayrımlar önemini yitirecektir. Bütün ilişkilerini yalnızca Allah için düzenleyen müslümanlar aracılığıyla bir kardeşlik iklimi kurulabilir. Irk, renk, dil, bölge farklılıklarına göre düzenlenecek olan insanî ilişkilerin ahlâkî temelleri yoktur.
İslâm, bütün ırkları içeren bir sistemin adıdır. İslâm’ın bütün imkânlarını herkes aynı ölçüler içerisinde paylaşır. İslâm tarihi boyunca birbirinden çok farklı etnik topluluklar, hayatlarını şeriat hukuku içerisinde düzenlediler. Irkçılık ve milliyetçilik, tarih boyunca her zaman düşmanlıklara ve savaşlara neden olmuştur, bugün de olmaktadır.
İslâm her topluluğu, rengi, insanı, İlâhî varoluşu idrâk edecek niteliklere doğuştan yetenekli telâkki eder. Ümmet, insanlık çapında temelleri olan bir gerçekliğin ifadesidir. Ulus-devlet, ırksal üstünlük fikrine dayalı olarak ortaya çıkmıştır. Ulus-devlet ya da etnik topluluk/grup temelinde insanlığın birliği asla sağlanamaz.
İslâm, insanlık için sınırsız bir bağıştır. Küfür ve şirk hiçbir nedenle mâzur görülemez. Çünkü küfür ve şirk insanın temiz fıtratının bozulmasıdır. Hizipçi, ırkçı anlayışlarla evrensel var oluş bilincine ulaşılamaz. Başka renkleri, ulusları, mezhepleri dışlayarak evrenselci olunamaz. Kavim merkezli bir “din” anlayışı, kavim merkezli bir düşünce ve kültür evrensel olamaz. Kavim merkezli bir İslâm anlayışı, İslâm’ın evrensel anlam ve amaçlarıyla bağdaşmaz. Tarih boyunca İslâm, pek çok renkleri, ırkları bünyesi içerisinde kardeş kıldı. İslâmî bir düzen altında bütün renkler ve ırklar evrensel insanlık anlayışının temsilcileri olarak barış içinde yaşadılar.
Herhangi bir topluluğu İslâmî değerlere sahip olmadığı halde, yalnızca kendi kavmimizden oldukları için savunamayız. İslâmî değerleri temsil eden bir topluluğu, bizim kavmimizden olmadıkları için tahkir edemeyiz. Âdil olmayan bir tarafgirlik, son derece aşağılık bir özelliktir. Herhangi bir halkı, yalnızca kavmî özellikleri nedeniyle yüceltmek, İlâhî adâlete kesinlikle aykırıdır. Mü’min bir halkı yalnızca kavmî nedenlere dayanarak dışlamak İâhî ölçülere ihânet etmektir. Kendi âilemizin, çevremizin, kavmimizin çıkarlarına aykırı olsa dahi, İlâhî adâletten ayrılamayız. İlâhî ölçüler şu ya da bu kavmi yüceltmek için kullanılamaz. İlâhî
ÜMMET
- 307 -
ölçüler, tüm insanlık için geçerli olan ölçülerdir. Bu bakımdan tüm İlâhî ölçüleri doğru yerlerine koymak gerekir.
İslâm’a çağırmak, insanı insanlığa ve fıtrata çağırmaktır. İslâm âilesinin adı, “ümmet”tir. Ümmet, bir inanç topluluğu olduğu kadar, bir siyasal topluluktur. İslâm âilesi bünyesinde düşünsel, kültürel bir birlik sağlanamadan siyasal bir birlik sağlanamaz.
İslâm, insanları İslâm âilesine çağırırken, zorlamaya başvurmaz. İslâm’a çağrılanlar kendi irâdeleriyle karar verirler. İnsanların baskı ve şiddet altında verdikleri hiçbir karar, hiçbir şekilde inandırıcı olamaz.
İslâm, herhangi bir özel halkın mutluluğunu değil; bütün bir insanlığın mutluluğunu amaçlar. İslâm, herhangi bir tarihsel dönemin değil; bütün zamanların gerçeğidir. Bir topluluğun farklı renklere sahip olması, bu topluluğa başka halkları sömürme hakkı vermez. İslâm, bütün insanlık âlemi içerisinde, bütün ilişkilerin bütün bir insanlığı ve hayatı yaratan Allah’a iman temelinde gerçekleştirilmesini ister. İnsanlık âlemi içerisinde İslâm, belirleyici tek farklılık olarak iman ve küfür farklılığını tanır.
Küfür; bütün bir varlığı ve hayatı yaratan irâdeyi ve bu irâdenin koyduğu yasaları inkâr etmektir. “İnsan”ın, kendisini yaratan irâdeyi tanımaması kadar boş, anlamsız, temelsiz ve saçma bir davranış olamaz. Küfür, başlı başına bir saçmalıktır.
Hangi renge, hangi ırka, hangi ulusa ait olursa olsun her müslüman, evrensel İslâm ümmetinin şerefli bir üyesidir. Müslümanlar için ırk ve kabile bağları değil; İslâm bağları önemlidir.
Müslümanlar, dünyevî/maddî konularda İslâmî ölçüler içerisinde kalmak kaydıyla, müslüman olmayanlarla da ilişkiler kurabilirler. Ancak, müslümanlar, kendilerini laik dünya görüşü, laik siyaset anlayışı ile izah eden oluşumlara katılamaz, bu oluşumlar içerisinde bulunanlarla ortaklık kuramazlar. Kabile ırk, ulus bağları evrensel bütünleşmenin önündeki en büyük engellerdir. Kavim ve yurt asabiyetine sahip olanlar, evrensel gerçekliğin bilincine ulaşamazlar. Evrensel İslâm inancının temelini Yaratıcı’nın birliği düşüncesi teşkil eder. Bütün bir insanlık kendisini yaratan irâdenin öngördüğü yasalar/değerler etrafında bütünleşebilir.
İlâhımız tek bir ilâhtır. O’ndan başka ilâhımız yoktur. Milletimiz, tek bir millet; yani İslâm ümmetidir. Hepimiz aynı anlam ve amaçlara bağlıyız. Temel inançlarda ümmet olarak hepimiz aynı anlayışı paylaşıyoruz.
İslâm, insanlığın ortak değerlerini, ortak menfaatlerini korur ve gözetir. İslâmî bir toplumda imtiyazlı kişi, imtiyazlı âile imtiyazlı sınıf yoktur. İslâm, herhangi bir özel topluluğun kurtuluşunu değil; bütün bir insanlığın kurtuluşunu sağlamak ister. İnsanî bir toplumun inşâsında müslümanlar, kavmî çıkarlar gözetemezler.
Erdemli insanların sessizliği, kayıtsızlığı, bir toplumda çözülmeyi ve bozulmayı derinleştirir. Sosyal görevlerin yerine getirilmediği toplumlarda kötülükler artar. Yeryüzünde müslüman olarak bulunmak, iyilikleri yaymak, kötülükleri ortadan kaldırmakla mümkündür.
- 308 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hiçbir kavim, İlâhî yasaları kendi kavmini takdis etmek amacıyla istismar edemez. İlâhî yasalar, bütün halklar, bütün iklimler içindir. İnsanlar hakkında, halklar hakkında karar verilirken, renklerine ve kavimlerine bakılmaz. Yeryüzünde sürekli barış, bütün halkların haklarını âdil bir şekilde tanımakla sağlanabilir. İslâm, bütün halklara aynı derecede yakındır. İslâm, müslümanlardan, düşmanlarının haklarını da tanımalarını, dostları haksızlık yaptığında buna karşı çıkmalarını ister. İslâm nazarında güzel olan, bütün halklar için güzeldir. İslâm nazarında çirkin olan, bütün halklar için çirkindir.
İslâm, evrensel bir âilenin adıdır. Bu âile bugün ne yazık ki sayısız parçalara bölünmüştür. Bu bölünmeden hepimiz sorumluyuz ve hesaba çekileceğiz. İslâm âilesi fertleri arasında sevgi, muhabbet, bağlılık ve merhamet esastır. Müslümanlar evrensel ölçüleri yitirdikleri için birbirlerine karşı sevgi ve saygılarını da yitirmişlerdir. Evrensel İslâm âilesi içerisinde kavmî imtiyazlara yer yoktur. Halkları sınıflara, derecelere ayıran, kimi halklarda çok özel yetenekler, çok özel ayrıcalıklar olduğunu iddia eden anlayışların evrensel İslâm âilesi içerisinde yeri yoktur. İslâm’ın kimi halkların özel ayrıcalıklarla ödüllendirildiğini iddia eden efsânevî düşünceye saygısı yoktur.
İslâm âilesi içerisine giren tüm kavimler, İslâm’ı en güzel şekilde kendilerinin temsil ettiklerine inanıyorlar. Her kavim, kendi kavmî özelliklerini desteklemek için İslâm’ın imkânlarını kullanıyor. Bu durum, İslâm’ın evrensel ve bütünsel açıklamalarını, yorumlarını büyük ölçüde engelliyor. Kimi kavimlerin ulusçu ve gelenekçi yorumları, İslâm dünyasında düşünsel ve kültürel birliğin sağlanmasını sürekli olarak geciktiriyor. Günümüzde de varlığını koruyan romantik bir tarih anlayışına göre, İslâm âilesi içerisindeki tüm kavimler, kendilerini dünyanın merkez kavimleri olarak görmektedir. Kimi kavimlere göre İslâm tarihi demek, yalnızca bu kavmin tarihi demek, İslâm kültürü de bu kavmin kültürü demektir.
Evrensel İslâm âilesi içerisinde içe kapanma dönemleri ulusçu akımların güçlenmesiyle başladı. Değişik toplumları, değişik halkları, değişik sosyal yapıları bünyesinde başarıyla barındıran İslâm âilesini parçalayan nedenlerin başında, kavim merkezli anlayışlar, kavim merkezli siyasal çekişmeler bulunmaktadır.
İslâm, doğuşuyla birlikte eski dünyanın yapısını tümüyle değiştirdiği gibi, evrensellik bilinci etrafında yeni bir bütünlük sağlayarak, yeni dünyanın yapısını da tekrar değiştirebilir. Müslüman olmak demek, hayatın her alanında putlarla ve put anlayışlarla savaşmak demektir. Müslüman olmak demek, hayatın her alanında Hakkı temsil etmek, bütün kötü ve yanlış yolları ortadan kaldırmaya çalışmak demektir. Bütün bir varoluş âlemindeki tüm zenginlikler ve güzellikler insan içindir. İnsan çalışma ve çabasıyla bu zenginliklere ulaşır. İnsan, kendisini İlâhî hikmetler ve güzelliklerle değiştirdiği takdirde bütün bir yeryüzü de değişecektir.
Evrensel âile bilinci temel açılarda uzlaşma ile sağlanır. Taklit ve tekrar yoluyla oluşmuş “gelenek”, din yerine konulamaz. Müslümanlar İslâm’ın özü, ruhu, anlamı ile uyum içerisinde bulunan geleneklerle, bulunmayan gelenekleri yerli yerine koymak zorundadırlar.
Biz müslümanlar, halkları birleştiren temel unsurlar üzerinde çalışmalı, ayrımcı her anlayış ve oluşum karşısında hassâsiyet göstermeliyiz. İslâm tarih ve
ÜMMET
- 309 -
kültürü yalnızca bir kavmin etkinliklerinden ibâret bilinmemelidir. Şu ya da bu kavmin tekelci görüşlerine itibar edilemez. Tüm tekelci görüşler, İslâm tarih ve kültürünün bir bütün olarak algılanmaması sonucunu doğurmaktadır. Tüm tekelci görüşler İslâm’ı dar bir çerçeve içerisine oturtmakta, İslâm’ın evrensel renklerine sırt çevirmektedir. Hangi mezhep ve meşrep içerisinde olurlarsa olsunlar, İslâm’ın aslî unsurlarını oluşturan temellerde, tarih boyunca dünya müslümanları arasında kendiliğinden ortaya çıkmış doğal bir ittifak var olagelmiştir. Ayrılık noktalarını daha çok kavim merkezli tekelci din anlayışları tahrik etmektedir.
Din, hayatın özü olduğu için, insanlık İslâmî bir duyarlılıkla hayatta kalabilir. İslâm, dünyayı insanın bozulmamış özü ve fıtratı üzerinde kurmak ister. İslâm, insanlık âlemi içerisinde temel sosyal bağ olarak evrensel insanî temelleri alır.
İslâm, kendisine ait özellikleri bulunan bir yapının adıdır. Günümüze özgü kalıplarla veya Batılı kavramlarla İslâmî yapı tanımlanamaz. Hangi kavimden olursak olalım evrensel bir ümmetin üyeleriyiz. Bu ümmetin üyeleri ortak bir duyarlılık ve bilinçle İslâm hukuku etrafında toplanır. İslâm hukuku bütün kavmî gerçekliklerin üzerindedir. Kavmî gerçeklikler, iyiliğin ve kötülüğün, hayrın ve şerrin, çirkinliğin ve güzelliğin kaynağı olamaz.
Kavmî ayrıcalıklar üzerinde ısrar eden kültürler Allah’a iftira ediyorlar. Âlemlerin rabbı olan Allah, ayrıcalık yapmaz. İslâmî inançlar geçici inançlar değildir. Evrensel İslâm toplumu inancı, bütün zamanlar içindir.
İslâm, hayatın özü olan değerleri hayata kazandırma savaşı vermektedir. İslâmî değerlerin yaşandığı bir dünyada sosyal bir bunalım ve çözülme olmaz. Bütün dünya müslümanlığı, iyilikte ve güzellikte, birbirleriyle sürekli olarak yardımlaşırlar. Kötülükler karşısında birbirlerini uyarırlar.
İslâm, aynı renklerin, aynı dillerin, aynı toprakların birliğini çok ilkel bir birlik sayar. İslâm, aynı inançların birliğini savunur. Her müslüman, günlük hayatında İslâmî sorumluluklarını yerine getirirken, aynı zamanda İslâmî hayat anlayışının yayılmasına da katkıda bulunmaktadır.
İslâm, kimseye özel bir konum vermez. Hiçbir müslüman verâset yoluyla kazanılmış ayrıcalıklara sahip olamaz. Bizim ölçütlerimiz, genetik ölçütler değil; bölgesel ve ulusal ölçütler değil; evrensel İlâhî ölçütlerdir.
Hiçbir sistem, evrensel ilişkiler geliştirme konusunda İslâm kadar müsait değildir. Buna rağmen, kendimizi yerel sınırlar içerisine hapsettiğimiz için, insanlığın yüreğine ulaşamıyoruz.
İslâm, bireylerin, toplumların birbirlerine yabancılaşmalarını önler. Çünkü İslâm cemaat içinde bütünleşmeyi ve cemaat dayanışmasını öngörür. Halklar birbirleriyle tanışıp bilişsinler ve yardımlaşsınlar için yaratılmışlardır. Müslümanlar, kendilerini herhangi bir milliyetle sınırlandırmazlar. İslâmî mücâdele, evrensel amaçlar içerdiğinden, siyasal sınırlara göre yapılamaz. Müslümanlar milliyet esasına dayalı bir siyasal mücâdeleye girişmezler.
Bugünün dünyası bütün cepheleriyle beşerî ideolojiler bataklığına dönüşmüştür. Modern uygarlık temel insanlık sorunlarına cevap verememiştir. Modern uygarlık etnik çatışmalara ve savaşlara çözüm bulamamıştır. Çağdaş dünyada insanla, insanî öz ve anlamlar arasına büyük uçurumlar girmiştir.
- 310 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İlâhî vahiy, evrensel özelliklere sahiptir. İslâm, birleştirici tüm değerleri içerdiği için, tüm insanlık âilesine ulaşmak ister. Ümmet gerçeğinin tarihte karşılaştığı en büyük tahribat, ulus-devlet olgusu olmuştur. Ümmet bilincinin yeniden kurulabilmesi için yerel, bölgesel, ulusal farklılıkların aşılabilmesi gerekir. İslâm toplumunun yeniden inşâsı, kâmil insanın, kişilikli, bilinçli bireylerin yetişmesiyle başlar. Sağlıklı bir toplumsal bünye, nitelikli, derinlikli, ufuklu, erdemli bireylerden oluşur. Klişelerle, sloganlarla, tarafgirlikle köklü bir cemaat teşkil edilemez. Gerçek bir cemaat yapısı güçlü kişiliklerle inşâ edilebilir. Sağlıklı bir cemaat için bireylerin benliklerini arındırmaları gerekir. Bireyler, hayatın her alanında Allah’a yönelen bir bilinçle, eylemle, davranışla mükemmelliğe ulaşırlar. Sağlıklı, tutarlı bir kişilik bilincine sahip olanlar, sağlıklı bir cemaat bilinci oluştururlar. Sağlıklı bir ümmet bilincine, ancak sağlıklı bir cemaat bilinciyle ulaşılabilir.
İçerisinde bulunduğumuz dönemde hem bireyin, hem cemaatin ve hem de ümmetin yapısı parçalandı. İslâm ruhunun ifadesi olan merkez kurumlar, hayatiyetini kaybetti. Câmiler ve mescidler toplumun yüreği olmaktan çıktılar. İslâm’ın ilk dönemlerinde mescidlerin/câmilerin sosyal, toplumsal, kültürel ve siyasal işlevleri vardı. Bugün câmiler, sadece namaz kılınan mekânlar haline dönüştürülmüştür.
Bugün, her müslümanın, önce kendi bilincine, içerisinde yaşadığı toplumun bilincine ulaşması gerekir. Ümmet bilinci, İslâm kardeşliğinin fiilî bir gerçeklik haline dönüşmesiyle ifadesini bulur. Ümmet bilinci, soyut bir düşünce değildir; yaşanan bir gerçekliktir. İslâm kardeşliğinin gerçek boyutlarıyla hayata geçirilmemesi durumunda, bütün müslüman toplulukların bir bütünlüğe kavuşturulmaları mümkün olamaz.
Çok halklı, çok dilli, çok kültürlü yapılar; ulusal devletler ve ulusal sınırlar tarafından yok edildiler. Ulusal devletler ve sınırlar insanlık âilesini ve dünyasını sayısız parçalara böldü. Ulusal devletler, halkları ve insanlığı birbirine yabancılaştırdı. Her milliyetçilik, ırkçılık ve kabilecilik; insanlık tarihi boyunca çok kötü siciller aldı. İçerisinde yaşadığımız tarih döneminde de kötü siciller almaya devam ediyor.
İslâm, insanları kardeş kıldı. İslâm, insanlığı bir ümmet kıldı. İslâm’ın çağrısı, bütün halkları içine aldı. İslâm peygamberi (s.a.s.) bütün bir insanlık için bir müjdeci ve haberciydi. İslâmî tüm ilke ve hükümler, insanlığın dünya hayatını en güzel, en sağlıklı, en tutarlı şekilde düzenlemek üzere indirilmiştir. İslâmî değerlerin amacı, insanların en temiz/güzel şekilde yaşamalarına katkıda bulunmaktır.
Herhangi bir sınıfın, ulusun, bölgenin çıkarına dayalı olan ideolojiler/sistemler, ya da dinler, insanî olamazlar. Yirminci yüzyılda yaşanan büyük sarsıntılar, büyük insanlık acıları, bütün beşerî ideolojiler ve düzenlerin ahlâkî yetersizlikler, ahlâkî başarısızlıklar içerisinde bulunduğunu göstermiştir. Bugün, Batı kültür ve uygarlığına ait bütün kavram ve kurumlar, vazgeçilmez olmaktan çıkmaktadır. Batı kültür ve uygarlığına özgü maddesel değerler ve laik yapılar, insanî özü ve insanî anlamları bütünüyle kısıtlamıştır. Hâlbuki insanlık tarihi boyunca insanî mükemmelliği İlâhî ölçüler ve değerler sağlamıştır.
Yirminci yüzyılda uluslar arası siyaset, ikiyüzlülük ve bencillik temelleri üzerinde yükseldi. 20. yüzyılda İslâm dünyası denilen coğrafyada kültürel Haçlı
ÜMMET
- 311 -
seferleri yoluyla halkların bilinci zincire vuruldu. Kültürel Haçlı seferleri yoluyla, halkların zihinleri ve ruhları tutsak edildi. Ruhsal sömürgeleştirme yöntemleriyle halklar, kendi düşünce ve kültür iklimlerinden uzaklaştırıldılar.
Kültürel Haçlı seferleri ümmet bilincini, ümmet dayanışmasını, ümmet ahlâkını büyük ölçüde zayıflattı. İslâm dünyası denilen coğrafyada halklar, kültür sömürgeciliğine özgü tanımların terörü altında yaşıyorlar. Halklara kültür sömürgeciliğine özgü tanımlar ve resmî değerler zorla benimsetiliyor. Kültür sömürgeciliği yoluyla İslâm dünyası denilen yerlerde yaşayan halklar, çarpıtılmış, tahrif edilmiş, çelişkili bir kimlik içerisine sokuldular.
İslâm dünyasında, İslâm’ı sadece kültürel bir gelenek olarak algılayan anlayışların egemenliği yüzünden, kültürel Haçlı seferlerine gereği gibi karşı konulamadı. Yirminci y.y. boyunca İslâm dünyasında standartlaştırılmış resmî İslâm anlayışları üzerinden çalışıldı. Standartlaştırılmış resmî İslâm’a göre, İslâm, sadece kişisel/duygusal alanda yaşatılacak, İslâm’ın siyasal/kamusal işlevleri halklara unutturulacaktı. Bu yolla İslâm dünyasında halklar depolitize edildiler.
İslâm dünyasında ümmet ahlâkı ve bilinci, 18. y.y.dan bugüne gelinceye kadar büyük sarsıntılar geçirdi. Müslümanlar son üç yüzyılı siyasal bakımdan güçten düşerek geçirdiler. Müslümanların siyasal güçlerini yitirmeleri başlıca iki önemli nedene dayalıdır. Bu nedenler; dış ve iç nedenlerdir. Dış sebepler, Batının düşünsel, kültürel, bilimsel ve teknolojik zenginliklere sahip olmasıyla birlikte başlayan sömürgeciliktir. İç sebepler ise, müslüman toplumlarda yaşanan düşünsel, kültürel, ahlâkî ve ruhî çözülmedir. Müslüman toplumlarda bu çözülme dönemlerinde düşünsel ve kültürel hayatın, maddî dünya ile ilişkileri bütünüyle koptu. Müslümanlar bu dönemde genellikle soyut ve metafizik konular etrafında yoğunlaştılar. Sadece metafizik konularla sınırlı bir dinî hayat nedeniyle müslümanlar, İslâm’ın sosyal ve toplumsal bir siyaset olarak şekillenmesi konusu ile ilgilenmediler.
Sade bir hayat, kamu menfaatlerini içtenlikle temsil etmek, istikamet ve sadâkat şeklinde özetlenebilecek olan ilk döneme ait İslâmî siyasetin yerini alan çözülme dönemlerindeki iktidar ve ihtişam hırsı, şan, şöhret, saltanat, lüks tutkuları müslümanların kurduğu imparatorlukların en önemli yıkılış nedenleri arasındadır.
Modern dünyaya özgü bütün kavram ve kurumlar, ihraç edildikleri her ülkede dayatmacı kavram ve kurumlar olarak yerleştirildi. Bütün kavram ve kurumlar, ideolojik bir keyfîlik içinde kullanıldılar. Bugün, İslâm dünyası denilen bütün yerlerde modern kavram ve kurumların diktatörlüğü sürmektedir. Modern toplumlarda bütün değerler, birbirine karışmıştır. Modern Batı, kültürel bir sefâletin içerisindedir. Laiklikle birlikte hayatın özü tahrip edilmiş, hayat, formel kurallarla şekillendirilmiştir. Bütün spekülatif tarif ve tanımlardan kaçınarak söylemek gerekir ki, laiklik, bir “ateizm”dir. Laikleşme/ateizm, bölücü, parçalayıcı, ayrımcı özellikler taşır. İslâm, bütüncül anlamları temsil ederken, laiklik bölücü anlamları temsil eder. Laiklik, dinden, dinî olandan kaçıştır. Laiklik, maddî dünyayı, İlâhî düzenden bağımsız olarak algılamak demektir. Laiklikle birlikte din, kamusal alanın dışına sürülmüş, özel alana hapsedilmiştir.
Hayatın Allah’tan, İlâhî irâdeden bağımsız bir şekilde algılanması, ahlâkın,
- 312 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bilimin, siyasetin tüm İlâhî değerlerden soyutlanması şeklinde somutlaşan laik söylem, insanın Allah’tan bağımsızlaşarak kendi değerlerini, kendi yasalarını kendisinin üretmesi biçiminde hayata geçirilmiştir. Laiklik, “iman”a bir tepkidir. Laiklik, “dinî” kayıtsızlığın adıdır. Laiklik, belirsizlikler taşıyan bir tanımlamadır; basmakalıp bir kavramdır. Laik kültür nedeniyle insanî değerlerden uzaklaşma, bireycilik ve bireysel hazcılık, bir dünya görüşü haline gelmiştir. Endüstriyel kitle kültürü, teknik ve bürokratik akıl, insanlık çapında büyük bir bunalıma sebep olmuştur. Teknik ve bürokratik akıl, hiçbir insanî soruna cevap verememektedir. Sanayi kültürü, insanın kendisinden kopmasına neden olmuştur.
Günümüzde modern insan, içerisine düştüğü boşluk yüzünden erdemli bir çevre, erdemli bir topluluk aramaktadır. Laik boşluk yüzünden insanlar, daha insanî bir hayat tarzı istemektedir. Laikliğin toplum ve insanlık dışı kalacağı günler yaklaşmaktadır.
Laik kültürün bir klişe olarak kullandığı “din ve vicdan özgürlüğü” büyük bir safsatadan ibarettir. Din ve vicdan özgürlüğü, laik dünya görüşü açısından çok özel duygular olarak tanınmakta; ancak, din ve vicdan özgürlüğünün toplumsallaşması, toplumsal hayata çıkması kesinlikle kabul edilmemektedir. Modern zamanlarda temel inançlar laik kültür yoluyla yıkılınca toplumsal bütün bağlar da yıkıldı. Sosyal bünye dağıldı. Sosyal bünyenin birliği kayboldu. Biçimsel ideolojiler, düzenler, sistemler görüldüğü gibi sosyal bünyenin yeniden oluşturulmasını, yeniden yapılandırılmasını başaramadılar. Bütün dünyada, bütün toplumlarda yaşanan varoluş bunalımı çözümlenemedi. Modern dünyada, modern toplumlarda, bireysel çıkarları tüm insanî değerlerden üstün tutan bir anlayış egemendir. Modern insanın tüm eylemleri, ekonomik amaçlar etrafında yoğunlaşmaktadır. Modern hayat ve modern toplum, maddî/fizikî ölçülere göre tanımlanmaktadır. Modern dünyada ve modern toplumlarda dünyevîleşme tek inanç haline gelmektedir. Modern insan, insanî erdemlerle değil; tükettiği ya da sahip olduğu mallarla bir kişilik kazanmaya çalışmaktadır. Günümüzde bütün ilişkiler, bütün boyutlarıyla ticarîleşmektedir. İçerisinde yaşadığımız dünyada düşünsel ve kültürel hayat, soğuk ve içeriksiz kimi kavram ve kuramlarla sürdürülmektedir. Modern hayatın içerisinde, gönül zenginliklerinin ve aşkların yerini, lüks ve ihtiraslar almıştır.
İslâm, bütün müslümanları, insanlık hizmetinde iyilikleri temsil eden, kötülüklerle mücâdele eden hayırlı bir ümmet olarak tanımlamaktadır. İslâm’ın getirdiği bütün ahlâkî ve sosyal ilkeler, ümmet çapında bir dayanışmanın gerçekleştirilmesi içindir. Bütün bu mutlak gerçekliklere rağmen müslüman, bütün bir evrensel iklime geniş açılardan bakmayı başaramıyor, geniş açılı ilişkiler kuramıyorlar. İslâm merkezci bakış açılarını, İslâm merkezci ilişki biçimlerini, İslâm merkezci ahlâk anlayışını ortak bir insanlık bilinci haline getirmeye mecburuz. Kavim merkezci, hizip merkezci, grup merkezci bakış açılarıyla ümmet bilinci kurulamaz. Ümmet bilincinin sağlıklı bir şekilde inşâ edilebilmesi için “şûrâ” ve “icmâ” gibi kavram ve kuramların en geniş anlamda işletilmesi gerekir. Bir düşüncenin, bir kültürün, bir toplumun ve halkın kendisini dünya çapında kabul ettirebilmesi için, yerel ve ulusal sınırları aşması gerekir.
Tevhidî dünya görüşü ve varoluş biçimi olarak İslâm, bireye olduğu kadar, topluma; toplumdan bütün insanlığa uzanan bir bütünleşme yolu ve
ÜMMET
- 313 -
yöntemidir. Tevhid, bireyin iç ve dış hayatının, düşünce ve davranışlarının bütünlüğünü ifade eder. Tevhid, sosyal planda insan topluluklarının bütünleşmesini sağlar. Siyasal planda tevhid, ümmet çapında nihâî birliği gerçekleştirmek ister. İslâm, bütün dünyaya dağılmış, ancak aynı amaçlar etrafında toplanmış tek bir toplum örneğidir. İslâm, bireysel hayatı ve sosyal hayatı, siyasal hayatı, dinî dünya görüşü ve varoluş biçimi içerisinde bütünleştirir.
Kur’ân-ı Kerim; müslümanları, bütün bir insanlık için ortaya çıkarılmış, iyilikleri emreden, kötülüklerden alıkoyan, iman eden, namaz kılan, zekât veren, Allah’a ve Rasûlüne itaat eden en hayırlı ve vasat bir ümmet olarak tarif etmektedir. Müslüman olmak, aynı zamanda hakikatin, adâletin, faziletin ve takvânın sözcüsü, temsilcisi olmak anlamına gelir. Varoluşun anlamını hakikatle bütünleşerek, dünyanın anlamını adâletle bütünleşerek, hayatın anlamını faziletle bütünleşerek, ibâdetin anlamını takvâ ile bütünleşerek kavrayabiliriz.
Ümmet çapında bütün müslümanlar, iyilik ve adâlet temelinde birbirlerinin yardımcıları ve dostlarıdır. Müslümanlar, müslüman olmayanların da iyi olmaları için çaba harcarlar. Müslümanlar, müslüman olmayanların da kötülükten kurtulmalarını isterler. Müslümanların en büyük eylemi, insanları sürekli olarak Allah’a çağırmaktır. Allah’ı tanımak, Allah’ın bütün irâdesine teslim olmak demektir. Müslümanlar için her şartta, her durumda, en üstün tutulması gereken tek gerçeklik, İslâm’a ait temel ilkelerdir. Müslümanlarla kâfirler ve müşrikler arasında hiçbir ortak yan yoktur. Allah’ın mutlak irâdesine karşı savaşanlardan insanî davranışlar beklenemez. Müslümanlar, günahkârların bağışlanmasını ve iyiliklerini dileyebilirler, ancak, müşrikler için böyle bir talepte bulunamazlar.
Müslümanlar, ortak ilkeler etrafında, ortak amaçları gerçekleştirmek üzere toplanan bir cemaat/ümmettir. İslâm ümmeti; ırk, renk, dil ve kültür sınırlarını aşan bir bilinci temsil etmektedir. Hiçbir müslüman, insanî ilişkiler çerçevesinde hiçbir insanın etnik kökenini araştırma ihtiyacı duymaz.
İçerisinde yaşadığımız dünya hakkındaki bilgilerimizin dünya çapında bir ilgi/dikkat üzerinde temellendirilmesi ümmet bilincinin bir gereğidir. İlgilerimizi, ümmet çapında genişletmek, düşünce, kültür ve bilinç alışverişini hızlandırmak, düşünsel ufkumuzun, anlayış, birikim ve gücümüzün zenginleşmesini sağlayacaktır. Ümmet bilincinin yenilenebilmesi için, önce insanın yenilenmesi gerekmektedir. Ümmet bilinci, bütün bir insanlığa açık bir bilinçtir.
Ulusalcı açılarla ortak insanlık kültürüne ulaşılamaz. Ulusal açılarla insanlık kültürü değerlendirilemez. Ulusal yaklaşımlarla insanlık sorunları çözümlenemez, insanlık acıları sonuçlandırılamaz. Ulusalcı her arayış ve çözümleme, insanı insanlık dünyasından soyutlar. Ulusal kimlik, ulusal kişilik, boyutsuz, derinliksiz bir kimlik ve kişiliktir. İnsanî anlamlar, insanî değerler ve insanî ufuklar, yalnızca bir ulus için değil; bütün bir insanlık içindir. Tarih boyunca bütün ulusçu hareketler, insanî temeller üzerinde değil; efsânevî temeller üzerinde yapılandırılmıştır.
İslâm kültürü, dünya çapında bir kültürdür; insanlık çapında bir kültürdür. İslâm ümmeti, insanları ırkları söz konusu olmaksızın bünyesi içerisine alır. İçerisinde yaşadığımız dünyada kültürün laikleşmesi, değersizliği, zevksizliği, bayağılığı, yapaylığı ve yüzeyselliği doğurmuştur. Bugünün dünyasında belirleyici tek unsur, fiziksel güçtür. Modern insan, içi boş kimi tanımlara/kavramlara
- 314 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tapınmakta, kalıplar ve klişelerle düşünmektedir. Kalıplara ve klişelere şartlandırılan yığınlar, bu yolla etkisizleştirilmekte ve köleleştirilmektedir. Günümüz insanının bütün ufku, fizik dünya ile sınırlıdır.
Modern emperyalizm yoluyla sömürge haline getirilen müslümanların yaşadığı ülkelerde gerçekleştirilen yapısal kimi değişiklikler; müslüman toplumları Batılı kavram ve kurumlara bağımlı kıldı. Bu ülkelerde kavram ve kurumlarla başlayan bağımlılık, daha sonra siyasal yönetimin ve yönetici kadroların da sömürgecilerin denetimi altına girmesi sonucunu doğurdu. Müslümanların yaşadığı ülkeler, kendi halklarına bütünüyle yabancılaşmış, halklarla ve halkların değerleriyle ilgileri kopmuş, Batının ideallerini ve çıkarlarını benimseyen/savunan yöneticiler tarafından yönetilmektedir.
Günümüz dünyasında İslâm, bir mâneviyat ve kültür olarak dolaşımdadır. İslâm, siyasal/toplumsal bir sistem olarak, daha çok, gençlik çevrelerinde telaffuz edilmektedir. İslâm dünyasında İslâm’ın evrensel dili daha çok, genç kesimlerin kullandığı bir dildir. Müslüman gençlik, özellikle İslâm’ın özgün temelleri üzerinde yoğunlaşmakta, ulusalcı açıları, mezhepçi açıları aşmaya çalışmakta, ümmet ufkuna daha çok yaklaşmaktadır. İslâm gençliği bir yanda kendi evrensel değerleriyle bütünleşirken, bir diğer yanda da içerisinde yaşadığı çatıyı, dünyayı, hayatı tanımaya çalışmaktadır.
Bugün İslâm dünyası, ümmet çapında bir arayış içerisindedir. Bu arayış, zengin bir kültürel temele sahip bulunmakla birlikte, henüz güçlü siyasal zeminlere, perspektiflere, programlara sahip değildir. Yerel anlayış biçimleriyle sınırlı İslâmî oluşumlar nedeniyle, İslâmî arayış, ümmet çapında ortak bir yöntem dili gerçekleştirememiştir. Ümmet bilincinin yeniden tesis edilmesi, İslâmî arayışların dünya çapında etkili sonuçlar vermesini sağlayacaktır.
Ümmet bilincinin, ahlâkının, dilinin ve dayanışmasının yeniden kuruluşu sorunu, bugün müslüman halkların en önemli, en hayatî sorunudur. İslâm dünyasında yeni bir toplumsal yapı; hareketli, açık görüşlü, katılımcı bir cemaatçilikle birlikte, paylaşmaya ve dayanışmaya dayalı kardeşlikle inşâ edilecektir. Siyasal anlamda bir İslâmî mücâdele sürecine girmeden önce, bütün İslâmî anlamları içtenlikle yaşatan ve savunan bir İslâmî toplumun gerçekleştirilmesi gerekir.
Ümmet kurumunun yeniden siyasal anlamda hayat bulması, bir düş ya da ütopya değildir. Temel İslâmî anlam ve amaçlar doğrultusunda bireysel ve toplumsal hayatın yeniden yapılandırılması, ümmet planında yaşanacak bir gelecek için önemli bir başlangıçtır. Bugün İslâm dünyasında halklar, genellikle devletin öngördüğü din anlayışına bağlıdır. İslâm dünyasında devletler, dini hem devletin çıkarları için, hem de ilgili ülkelerin ve ulusların ulusal çıkarları için bir araç olarak kullanıyor. Böylece, bütün bir insanlığın ruhu olması gereken “din”, her ulus tarafından bölücü milliyetçilik akımlarını desteklemeye memur ediliyor.
Gerek resmî/ücretli “din adamları” denen kişiler ve gerekse modernist akımın içerisinde yer alan unsurlar, her ülkede statükonun araçları ve sesidirler. Bunlar her durumda geleneği ve muhâfazakârlığı savunurlar. Bu kesimlerin her çabası, ulusal devletin müslümanlar aleyhinde güçlenmesine katkıda bulunur. Bu kesimler, müslüman kitleleri İslâm’ın siyasal ve toplumsal amaçları dışında şekillendirmek için olağanüstü çabalar harcar. Her resmî ve modernist akım, İslâm’ın siyasal
ÜMMET
- 315 -
mücâdelesini düşmanca bir tavırla karşılamaktadır.
Müslüman toplamlarda en kuşatıcı, en genel, en derin bağlar; ümmet bilinci yoluyla sağlanmıştı. Bu toplumlar üzerinde yıkıcı etkileri olan sömürgecilik hareketleri; laikleşme, modernleşme ve milliyetçilik akımlarını doğurdu. Bu akımlar, ümmet ahlâkını parçalayan en önemli etkenler arasındadır.
Sömürge sonrası dönemde kurulan ulus devletler, yalnızca devlet ve ulusun çıkarlarıyla bütünleşen bir “din” anlayışını kurumlaştırarak, ümmet ruhuna büyük bir darbe indirdiler. Ulus-devlet döneminde ulusal/yerel kültür, dinin yerine geçti. İslâm da, bu yerel kültürün bir parçası sayıldı. Ümmet bilincinin parçalanması, müslüman gücünün de parçalanması sonucunu doğurdu. Bugün, müslüman toplumda ve müslümanların yaşadıkları ülkelerde Batının denetimi etkili bir şekilde sürüyor. Bu toplarda Batının kültürel ve siyasal yayılmacılığı devam ediyor. Bu toplumlar, kendi gerçekleriyle ilgili kararlar alamıyorlar. Bu toplumlarda her alanda gelişmeleri Batılılar belirliyor.
Müslümanların kendi toplumlarında her tür denetimi yitirmiş olmaları gerçeği üzerinde ciddiyetle düşünmek gerekiyor. İçerisinde bulunduğumuz dönemde, emperyalizme karşı mücâdele veren yerel İslâmî direniş hareketleri, ümmet çapında bir destek alamıyor. İslâm dünyası diye adlandırılan kesimde emperyalistlerin çıkarlarına göre şekillenen siyasal birimler, bugün de aynı çıkarlara hizmet ediyor.
Müslümanlar, yirminci yüzyıl boyunca yurtlarını/topraklarını askerî işgallerden kurtarmayı (Filistin dışında) başardılar; ancak, bu topraklar siyasal işgallerden kurtarılamadı.
Ümmet bilincinin zayıflamasıyla birlikte, siyasal bilinç de büyük ölçüde zayıfladı. Ümmet bilincini, tarih boyunca tahrip eden iç ve dış olgular, bugün de varlığını koruyor. İslâm ümmeti, bugün yapısal bir bunalım içerisindedir. Bu bunalımı aşmak için, bunalımı doğuran nedenlerle güçlü bir hesaplaşmaya girmek gerekir. Günümüzde dünya müslümanlığı, modern dünya karşısında tavırsızdır. Bu dünya ile hesaplaşmayı düşünmemektedir. İslâmî anlamları yıkan, yok eden bir dünya ile hesaplaşma çabası içerisinde bulunan müslümanlar, gelenekçi, görenekçi, mistik yapılar tarafından yalnızlaştırılmakta ve dışlanmaktadır.
İçerisinde bulunduğumuz dönemde müslümanlar olarak yeni bir dönüşüm süreci içerisinde bulunuyoruz. Bu dönüşüm süreci içerisinde müslümanlar, dünyanın dışında kalan bir kültürle dünyanın değiştirilemeyeceğini öğreniyorlar. Bu süreç içerisinde müslümanlar, İslâm’ın geleneksel anlamıyla sadece bir din değil; hayatı ve dünyayı bütünüyle kuşatan bir varoluş tarzı olduğunu kavrıyorlar. Bu süreç içerisinde müslümanlar, Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) yalnızca dinî bir önder olmayıp, aynı zamanda siyasal bir önder olduğunu, sosyal ve toplumsal bir düzenleyici olduğunu da anlıyorlar.
İslâm ümmeti bugün; düşünsel, kültürel, sosyal bir değişim özleminin içerisine girmiş bulunmaktadır. Değişim, ümmet bilincinin, ümmet ruhunun, ümmet ahlâkının bütüncül anlamda hayata çıkışıyla tamamlanacaktır. 1758
1758] Atasoy Müftüoğlu, Ümmet Bilinci
- 316 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Konuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- “Ümmet” Kelimesinin Geçtiği Âyetler (51 yerde): 2/Bakara, 128, 134, 141, 143, 213; 3/Âl-i İmrân, 104, 110, 113; 4/Nisâ, 41; 5/Mâide, 48, 66; 6/En’âm, 108; 7/A’râf, 34, 38, 159, 164, 181; 10/Yûnus, 19, 47, 49; 11/Hûd, 8, 118; 12/Yûsuf, 45; 13/Ra’d, 30; 15/Hıcr, 5; 16/Nahl, 36, 48, 89, 92, 92, 93, 120; 21/Enbiyâ, 92, 92; 22/Hac, 34, 67; 23/Mü’minûn, 43, 44, 52, 52; 27/Neml, 83, 28/Kasas, 23, 75; 35/Fâtır, 24; 40/Mü’min, 5; 42/Şûrâ, 8; 43/Zuhruf, 22, 23, 33; 45/Câsiye, 28, 28.
B- “Ümmet” Kelimesinin Çoğulu Olan “Ümem” Kelimesinin Geçtiği Âyetler (13 yerde): 6/En’âm, 38, 42; 7/A’râf, 38, 160, 168; 11/Hûd, 48, 48; 13/Ra’d, 30; 16/Nahl, 63; 29/Ankebût, 18; 35/Fâtır, 42; 41/Fussılet, 25; 46/Ahkaf, 18.
Ümmet Kavramıyla İlgili Bazı Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhârî, Tevhid 29, 31, 33, 47; Buhârî, İcâre 11; Mevâkîtu’s-Salât 17; İcâre, 8, 9; Enbiyâ, 50; Fezâilu’l-Kur’an 1, 17; İ’tisâm 1, 2, 10; Menâkıb 27; Tefsir sûre 17, 11.
Müslim, İman 153, hadis no: 94; İman 239, hadis no: 152; İman 247; Fiten 19; hadis no: 2889; Fiten 20, hadis no: 2890; Cenâiz 9, hadis no: 934; İmâret 171, hadis no: 1921; Fezâil 24, hadis no: 2288; Selâm 148.
Tirmizî, Fiten 14, hadis no: 2177; İman 18, hadis no: 2646; Emsâl 6, hadis no: 2873; Emsâl 7, hadis no: 2875; Tefsir Âl-i İmrân, hadis no: 3004; Tefsir Enfâl, hadis no: 3082; Kıyâmet 11, hadis no: 2442; Salât 427, hadis no: 607; Sayd, 16, 17.
Nesâî, Sayd 10.
Ebû Dâvud, Fiten 1, hadis no: 4252, 4253; Fiten, hadis no: 4277; Edâhî, 22.
İbn Mâce, Zühd 34, hadis no: 4288, Sayd 2.
Ahmed bin Hanbel, 5/383.
Kütüb-i Sitte Muht. Terc. c. 17, s. 603
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 420
2. El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 2, s. 342
3. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 10, s. 287-291
4. Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y. c. 3, s. 367-368
5. Şamil İslâm Ansiklopedisi, (Nureddin Turgay,) c. 6, s. 268-269
6. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, (Nurettin Yıldız,) Risale Y. c. 4, s. 195-198
7. Kur’an’da Siyasî Kavramlar vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 169-172
8. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 728-731
9. Dirilişin Çevresinde, Sezai Karakoç, Diriliş Y. s. 103-110
10. Bu Böyledir, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 193-218
11. Kur’an Işığında Evrensel Dengeler ve İnsan, Yaşar Düzenli, İFAV Y. s. 153-154
12. Türkiye’de İslâm ve Irkçılık Meselesi, M. Ertuğrul Düzdağ, Cihad Y. s. 324-348
13. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Beyan Y. s. 536-537, Nil Y. s. 554-559
14. İlmî ve Siyasî Tahliller, Molla Mansur Güzelsoy, Fıtrat Y. s. 15-35
15. İslâmî Hareket Fıkhı, Mustafa Çelik, Yenda Y. c. 4, s. 37-47
16. Ümmet Bilinci, Atasoy Müftüoğlu, Denge Y.
17. Ümmet ve Ulus Kimliklerin Çatışması, Abdullah Ahsen, Çev. Kemal Çayır, İnkılâb Y.
18. Ümmet ve İmâmet, Ali Şeriati, Çev. Ahmet Sait, Fecr Y.
19. Ümmet ve Uygarlık Krizi, A. Ebû Süleyman, Çev. Alim Güner, Akabe Y.
20. Ümmeti Yıkan İthal Çözümler, Yusuf Kardavi, Çev. Resül Tosun, Akabe Y.
21. Ümmet ve Yahûdiler, Mustafa Yalçın, İlke Y.
22. İslâm Toplumu, Mücteba Uğur, Çağrı Y.
23. İslâm Toplumuna Doğru, İsmail Lütfi Çakan, Şamil Y.
24. İslâm Toplumuna Doğru, Seyyit Kutub, İslâmoğlu Y.
25. İslâmî Topluma Doğru, Reyyan Şerif, Akabe Y.
ÜMMET
- 317 -
26. İslâm Toplumunun Oluşumu, Said Ramazan Bûtî, Şûrâ Y.
27. İslâm’da Ferd ve Cemiyet, Muhammed Kutup, Hikmet Y.
28. İslâm’da Toplum Düzeni, Muhammed Ebû Zehra, Kayıhan Y.
29. İslâm’da Sosyal Düzen, Mustafa Râfii, Fikir Y.
30. İslâmî Şahsiyet ve Toplumsal Değişim, Mehmet Pamak, Buruc Y.
31. Örnek İslâm Toplumu, Muhammed Kutup, Risale Y.
32. Özlenen İslâm Toplumu, Seyyid Kutup, Kültür Basın Yay. Birliği
33. Siyasal ve Sosyal Boyutlarıyla İslâm, Yunus Vehbi Yavuz, Tuğra Y.
34. Sosyalleşme, Sosyal Gelişme ve İslâm, İzzet Er, Furkan Y.
35. Dünya İslâm Birliği, Muhammed Ebû Zehra, Esra Y.
36. İslâm Dünyasına Siyasi Bakışlar, Âsaf Hüseyin, İz Y.
37. Modern Çağda İslâm’ın Politik Sistemi, Lokman Tayyib, İlke Y.
38. Siyasal Katılım, Zübeyir Yetik, Fikir Y.
39. Bir İman Toplumu Olarak Ümmet, Vahdettin Işık, Haksöz Dergisi, sayı 60 (Mart 1996)
40. Ümmet ve İmâmet Soruşturması, Tevhid Dergisi, sayı 18, 19, 20, Haz, Tem, Ağustos 1991
VAHDET(HEP BİRLİKTE ALLAH’IN İPİNE SARILMAK)
- 319 -
Kavram no 186
İmtihan 16
Görevlerimiz 48
Bk. Ümmet; İmam; Halife
VAHDET(HEP BİRLİKTE ALLAH’IN İPİNE SARILMAK)
• Vahdet; Anlam ve Mâhiyeti
• Vahdet; Şimdi Değilse Ne Zaman?
• Kur’ân-ı Kerim’de Vahdet Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Vahdet Kavramı
• Vahdetin Tezâhürü; Cemaat
• Cemaat ve Tebliğ Çalışmalarında Usûl
• İhtilâflara Yaklaşım
• Kur’an’ın Işığında İhtilâfları Çözüm Tarzı
• Tefrika; İhtilâfın Şiddetle Haram Olan Şekli
“Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetlerini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmiş ve O’nun nimeti sâyesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.” 1759
“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ihtilâf ederek ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için pek büyük bir azap vardır.” 1760
Vahdet; Anlam ve Mâhiyeti
Vahdet; Birlik, teklik, bir ve tek olma, parçalar arasındaki âhenkten doğan bütünlük demektir. Allah’ın birliğine de vahdet denildiği gibi, aynı zamanda Allah’la bir olmaya da vahdet denilmiştir.
“Vahdet”, “tevhid” kelimesi ile aynı köktendir; ikisi arasında kopmaz bir bağ vardır. Tevhid, birlemek; vahdet de birleşmek demektir. Allah’ı birlemeyen kimsenin, tevhide iman edenlerle birleşemeyeceği gibi; vahdet anlayışından ve ahlâkından mahrum insanın da gerçek muvahhid olması beklenemez.
Vahdet Zarûrîdir. Çünkü;
Kur’an vahdeti emretmektedir. “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın...”1761; “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp
1759] 3/Âl-i İmrân, 103
1760] 3/Âl-i İmrân, 105
1761] 3/Âl-i İmrân, 103
- 320 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ihtilâf ederek ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için pek büyük bir azap vardır.”1762; “Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır, sonra Allah onlara yaptıklarını haber verecektir.”1763; “Allah’a ve Rasûlüne itaat edin; birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız da rîhınız (rüzgârınız, gücünüz, devletiniz) gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”1764; “...Müşriklerden olmayın; ki onlardan dinlerini parçalayanlar ve kendileri de bölük bölük olanlar vardır. (Bunlardan) her fırka/grup, kendi yanındakiyle böbürlenmektedir.”1765 “Mü’minler ancak kardeştirler.” 1766
Sünnet vahdeti emretmektedir. “Allah’ın eli cemaatle beraberdir.”1767; “Cemaat rahmet, tefrika (ayrılık çıkarma) azaptır.”1768; “Bereket, cemaatle beraberdir.”1769; “Cemaatten bir karış ayrılıp sonra ölen kimse câhiliyye ölümü ile (küfür üzere) ölmüş olur.”1770; “Cemaatle kılınan namaz, bir insanın tek başına kıldığı namazdan yirmi yedi derece daha faziletlidir.” 1771
Akıl vahdeti emretmektedir. Tek başımıza kaldıramadığımız ağır bir yükü, elbirliğiyle birleşerek kaldırabiliriz. Dâvânın hâkim olması, küfre ve zulme kıyâm edilmesi gibi birkaç kişinin kaldıramayacağı cihad yükünü de ancak birleşerek yerine getirebiliriz. Tek tek kolay kırılabilen ok gibi çubukları, büyük bir demet yaptığımızda kıramayacakları gibi, sürüden ayrılıp tek kalanı kurdun yediği gibi, bireysellik de cinden ve insandan şeytanların tuzaklarına kolay düşürür, vahdetten uzak insan, onların kolay avı olur.
Tarih vahdeti emretmektedir. Başta Benî İsrâil olmak üzere, nice eski kavimler tefrika yüzünden acı mağlûbiyetler tatmışlar, niceleri tarihten silinmişlerdir. Beylikler dönemindeki durum ile Osmanlılar arasındaki fark ve yine ırkçılık, milliyetçilik gibi ümmetin vahdetini bozan fikirlerle tek ümmet ve büyük tek devletten küçük küçük 87 ülkeye ayrılmış, ciddî ağırlıkları olmayan günümüz müslüman dünyasının durumu, ibret almak için yeterlidir.
Günümüzün/çağımızın konumu vahdeti emretmektedir. Avrupa ülkeleri, aralarındaki sınırları kaldırıp Avrupa Birliği adı altında hemen bütün güçlerini birleştirmektedir. Birleşmiş Milletler, Nato vb. ittifakların konumu ve ağırlığı göstermektedir ki bugün işbirliği ve ittifak yapan, birleşen uluslar yarınlara hâkim olabilecektir.
Ekonomi vahdeti emretmektedir. Müslümanların kalkınması, sömürü ve kapitalizmin zulüm çarklarından kurtuluşu, kendi ekonomik güçlerini birleştirip ortaklaşarak ticârî kuruluşlar, holdingler kurmalarını gerektirmektedir. Devir, bakkal devri olmaktan çıkıp süper ve hiper marketler devri olmuştur. Bu da kapitalist vampirlerin mü’min kanı emerek azgınlaşmaması açısından müslümanların
1762] 3/Âl-i İmrân, 105
1763] 6/En’âm, 159
1764] 8/Enfâl, 46
1765] 30/Rûm, 31-32
1766] 49/Hucurât, 10
1767] Tirmizî, Fiten 7, hadis no: 2166, Humus 1966; Nesâî, Tahrîm 6
1768] Ahmed bin Hanbel, 4/145, 278
1769] İbn Mâce, Et’ıme 17
1770] Buhârî, Fiten 2
1771] Buhârî, Ezân 30, Salât 87; Müslim, Mesâcid 245
VAHDET(HEP BİRLİKTE ALLAH’IN İPİNE SARILMAK)
- 321 -
vahdetini gerektirmektedir.
Mevcut müslümanların konumu, din düşmanlarının tavrı vahdeti emretmektedir. Kısa bir müddet önce Çeçenistan’ın Ruslar, Bosna Hersek’in Sırplar, Filistin’in siyonistler Afganistan ve Irak’ın Amerikalılar tarafından resmen işgali ve bunlardan daha acı olan kâfirlerin yerli işbirlikçi İslâm düşmanları tarafından müslümanların devletlerinin işgali, onların yönlendirdiği medyanın, çevre şartlarının, câhilî eğitimin oluşturduğu fitne ve fesadın müslümanların gönüllerini ve kafalarını işgali, mü’minlerin birleşmelerinden başka yollarının olmadığını haykırıyor. Mü’minler birleşip birer kova su dökseler, İsrâil’i sel alıp götürür. Emperyalizmin orta doğunun kalbine hançer gibi sapladığı kan içici İsrâil’in ve dünyaya yayılmış siyonizmin vahşeti, vahdetin hemen ve her yerde gerçekleşmesini farz-ı ayın kılıyor.
Tecrübe vahdeti emretmektedir. Yüzlerce senedir müslüman halk kültürünün ortak ürünü olan atasözleri, bu deneyimi aktarır: “Nerde birlik, orda dirlik.” “Bir elin nesi var? İki elin sesi var.” “Tek el, kendini yummaz.”
Matematik vahdeti emretmektedir. Alt alta dizilen/yazılan meselâ dört tane 1, en fazla 4 ederken; aynı safta dizilen, yanyana gelen dört tane 1ise, 1111 (bin yüz on bir) edecektir. Dört tane 1’in yanyana gelip birleşmesi, 1111’in gücüne eşitlenecektir.
Dünya huzuru vahdeti gerektirmektedir. Fesat ve kargaşanın, tefrika ve sürtüşmenin gereksiz tartışma ve ihtilâfın, eleştiri bombardımanının olduğu ve bireyselciliğin öne çıkıp herkesin sadece kendini düşündüğü yerde huzur olmayacak; kardeşlik ve vahdetin, ittifak ve cemaatin olduğu yerde ise huzur olacaktır.
Âhiret saâdeti vahdeti gerektirmektedir. Cennete ancak vahdetle ulaşılabilir. “Mü’min olmadan cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız.”1772; “Sizden biri, kendisi için sevdiği şeyi kardeşi için de istemedikçe (gerçek) mü’min olamaz.” 1773
Vahdet Nasıl Gerçekleşir?
Vahdetin gerçekleşmesi için gerekenlerin altını çizmek ve çözüm yolunu özet olarak belirtmek gerekirse, şu hususlara vurgular yapılmalıdır: Kur’an ve sahih sünnet çerçevesinde birleşmeye vahdet denildiği için, değişik kaynaklar edinen insanların tefrika içinde bölük pörçük olmaları gayet doğaldır. Kur’an’dan başka bir kitabı mutlak hakikat ve mutlak kaynak edinen her insan, tabiatıyla kaynakları farklı olduğundan vahdete ulaşamaz.
Vahdet, her konuda aynı olmak, hiç ihtilâf etmemek, standart bir tip, robot adamlar üretmek, liderlere ve teşkilâtlara mâsum damgası vurmak, devamlı baş eğmek değildir. Mü’minlerin dinin esas meselelerinde, Kur’an ve sahih sünnetin kesin olarak hükme bağladığı temel konularda birleşmesi ve bu doğrultuda işbirliği yapması, cemaat ve ümmet olmasıdır. Mü’minler arasında vahdete engel durumlar varsa, bu ya iman sorunundan, ya da ahlâk sorunundan veya her iki sorundan kaynaklanmaktadır.
1772] Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66
1773] Buhârî, İman 6; Müslim, İman 71; Nesâî, İman 19; Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 60; İbn Mâce, Mukaddime 9
- 322 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Vahdet, önce içimizde ve kendimizle olmalıdır. Kendisiyle barışık ve vahdet/uyum içinde bir kişilik sergileyemeyenler, dışlarında vahdeti hiç oluşturamazlar. Vahdet, yakından uzağa doğru oluşup adım adım genişleyebilir. Bütün mü’minlerin kardeş velî/dost bilinmesi gerekir. Mü’minlerin birbirlerini, özellikle farklı cemaat mensubu dâvâ adamlarını topa tutup, dine savaş açanları unutmaları büyük bir cinâyettir. Düşmanlık için, Kur’an’ın belirttiği İslâm’a savaş açan tâğut ve zâlimler yeterlidir.
“Vahdet, kimler arasında gerçekleşir?”
Ümmetin tümüyle, ülkedeki hatta dünyadaki tüm müslümanlarla vahdet gerçekleşir diyorsanız, kıyâmeti, hatta mahşeri beklersiniz. Gerçekçi ve ayağı yere basan teklifler sunmalı, gerçekleşebilecek hedefler seçmeliyiz. Hz. Peygamber’in hayatındaki dönem hâriç, tarihin hiçbir döneminde bu ideal, tümüyle gerçekleşememiştir. Vahdet, ancak şuurlu müslümanlarla gerçekleşir. Tevhidî bilince ermemiş insanlarla ittifaklar, saldırmazlık antlaşmaları, ateşkesler ve takıyye yapılabilir ancak; vahdet değil!
“Vahdet, nasıl gerçekleşir?” Bütün mü’minlere elimizi, gönlümüzün tercümanı olarak uzatmalı, gülümseyen yüzümüzü sevgi dolu ifadelerle zenginleştirip kardeşlerimize ikram etmeliyiz. Mü’min olan tüm muhâtaplarınıza elinizi uzatırsınız, ama tokalaşacağı yerde elinizi ısırmaya kalkanlara karşı ne yapacaksınız? Misyonervari şekilde, ısırsın diye diğer elinizi mi uzatacaksınız? Tabii, sizi kutsayıp toka için uzattığınız elinizi öpmeye kalkışanların da ısıranlar kadar tehlikeli olabileceğini unutmamalısınız.
Vahdetin hemen gerçekleşecek kısa vâdeli bir çözüm olmadığını bilerek, bunun alt yapısı için mü’minlerin adım atmaları, farklı cemaat mensuplarına gönül ve kucak açmalı, ziyâret etmeli, onları sevdiğimizi ispat edecek yaklaşımlarda bulunmalı, hor görüyü sadece kâfirlere, hoşgörüyü ise hangi gruptan olursa olsun tüm müslümanlara gösterebilmeliyiz.
“Filan memleketten adam çıkmaz!”, “falan mezhep bâtıldır, mensupları kâfirdir”, “ben falan cemaatle veya filanlarla bir araya gelmem!”, “onun olduğu yerde ben yokum!”, “şu kitabı (gazeteyi, dergiyi, yazarı) okuyanlar şuçludur, bunları okuyanlarla işbirliği yapılamaz” gibi örneklerini çoğaltabileceğimiz anlayışla vahdet değil, ancak tefrika ve fitne üretilir.
Nisbî/göreceli doğruları, beşerî yorumları, din ve mutlak hakikat gibi değerlendirmemeli, insanları kendi doğrularımıza, kendi mezhep, meşrep, metot, dernek, vakıf ve faâliyetlerimize dâvet etmek yerine, İslâm’ın mutlak doğrularına dâvet etmeliyiz. Müslümanlarla ihtilâf edeceğimiz konulardan ziyade ittifak halindeki konulardan yola çıkarak asgari müşterekleri giderek artırmak önemsenmeli, dostluk ve sevginin giderek samimiyete ve işbirliğine dönüşmesi hedeflenmelidir. Müslüman cemaatlerle ittifak ettiğimiz konularda işbirliğine gitmeli, ihtilâf ettiğimiz konularda birbirimizi mâzur görmeliyiz. Sadece benim mezhep, cemaat, teşkilât, metot, lider ve görüşüm hak, diğerleri bâtıl demekten sakınıp kendi doğrularımızın “yanlış ihtimali olan göreceli doğru“ olduğunu, muhâtap mü’minlerin de “doğru ihtimali olan yanlış“ görüşleri olduğunu, empati ile ve göreceli doğruların bir’den fazla olabileceğini unutmadan olgun mü’mine yakışan şekilde değerlendirebilmeliyiz.
VAHDET(HEP BİRLİKTE ALLAH’IN İPİNE SARILMAK)
- 323 -
Bir cemaat mensubu, bir meşrep ve mezhep mensubu olmakla; hizipçi, mezhepçi, bağnaz olmak arasında cennetle cehennem kadar farkın olduğu unutulmamalıdır. Dinin temel esasları dışında, meşrû özgürlük alanlarında ve yasaklanmamış çalışma metotlarında farklılık bir zenginliktir; tefrika ise tüm zenginliğin kaybı, ölümcül fakirlik. Allah’ın ve Rasûlü’nün farklı anlaşılmayacak şekilde hükme bağladığı mutlak hakikatlerin dışında beşerî doğruların ortaya çıkması için uygun zaman ve zeminlerde ve de âdâbına uyularak tartışılması gerekmektedir. “Bârika-i hakîkat, müsâdeme-i efkârdan çıkar.” Yani, hakikat şimşeği, farklı fikirlerin çarpışmasıyla meydana gelir.
İhtilâf konusunu birkaç cümleyle özetler mâhiyette, ihtilâfın hükmünü şöyle değerlendirebiliriz: İhtilâfın meşrû veya yasak olması, ihtilâfın cinsi, konusu, sebep ve gâyesi, metodu, uyulması gereken ahlâkî hususlar, savunulup tartışılan konunun taassupla/bağnazlıkla ilgisi, şahsî görüş ve beşerî yorumların mutlak hakikat gibi kabulünün değerlendirilmesiyle ortaya çıkacaktır. İhtilâf konusunda unutulmaması ve karıştırılmaması gereken durum, ihtilâfla tefrika arasında farkın olduğudur. Hangi konuda ihtilâfın yapıldığı da meşrûluk için şarttır. İhtilâf edilecek konunun dinin usûlünden, yani temel esaslarından olmaması ihtilâfın meşrû olup olmaması için şart olduğu gibi, ihtilâf usûl ve ahlâkı da cevaz ve haram hükmü için bir ölçüdür. Yine, ihtilâfın sebep ve gâyesi de günah-sevap açısından değerlendirilmelidir: Allah için ihtilâf başkadır; nefis/hevâ için, enâniyet için ihtilâf başka.
Bir Allah’ın bir tek olan hak yolundan giderek birr’e ulaşmak için muvahhid/birleyici müslümanların birbirini sevmeleri ve ittifak ettikleri konularda birleşip işbirliğine gitmeleri, ihtilâf ettikleri konularda birbirlerini mâzur görerek ihtilâf âdâbına riâyet etmeleri ve adım adım ümmet birliğine doğru yol almaları gerekmektedir. “Ey iman edenler! Hepiniz topluca barışa, birlik ve dirliğe (Silm’e, İslâm’a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.” 1774
Vahdet; Şimdi Değilse Ne Zaman?
Bir musîbet, bin nasihatten yeğdir, ama bin musîbetten bir ders bile almayanlar için korkarım dünyevî cezalar, uhrevî büyük cezanın habercisidir. Irak’taki ve yakındaki, dıştaki ve içteki zilletin en önemli sebeplerinden biri, İslâm âleminin kırk küsür parçadan oluşan yamalı bohça görüntüsüdür. Dinlerini bölük pörçük edenlerden, el yordamıyla tuttuğu filin bir parçasını bütün gibi tanımlayanlardan farklı bir şey de beklenmez aslında. Avrupa ülkelerinin birbirleriyle her konuda ittifak yapıp Avrupa Birliği adı altında tek devlet haline gelişi, küfrün tek millet olarak gücünü birleştirmesi, emperyalizm ve fesadın globalleşmesi, artık ulusal devlet anlayışı modasının çoktan geçtiğini haykırmaktadır.
Ya birleşeceksin, ya bir leşe döneceksin! Bir leş olmaktan kurtulmak için bir’leşmek, olmazsa olmaz şarttır. Bir Allah’a inanan tevhid eri müslüman, her şeyde tevhidi/birlemeyi öncelikler. Tevhidin bir tanımı da, her şeyi birbiriyle irtibatlandırmak ve her şeyin bir olan Allah’la irtibatlı olduğunu kavramaktır. Önce kendimizle, iç dinamiklerimizle birleşmek, fıtratımızla ve inancımızla kopan bağımızı yeniden sağlamlaştırmakla işe başlamalıyız. Aynı dinin, aynı dâvânın insanı olan tüm ümmetle birleşmek dünyevî ideallerimizin başında gelmeli. Bütün
1774] 2/Bakara, 208; Ahmed Kalkan, Vuslat, Sayı 24, Haziran 2003
- 324 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bunlar için de Rabbimiz’le irtibatımızı sağlamlaştırmak gerekiyor.
Zorba müstekbirlerin ittifak ve koalisyon yapmaya mecbur olduğu bir dünyada, müstaz’af mü’minlerin yaşadıkları topraklarda bile ciddi mânâda birliktelikler oluşturamayışları hangi nakil ve akılla izah edilebilir? Küresel bir yangın alanına dönen müslümanların yaşadığı ülkelerde, cehennemî yangınları söndürmek için güç birliği oluşturmayan felâketzedelerin gözyaşları, yangınları söndürmek bir tarafa, benzin görevi yapmaktadır. Hem mevcut müslümanların konumu hem de İslâm düşmanlarının tavrı vahdeti, “hemen şimdi” şiarıyla kulak zarını patlatacak sesle çağırmaktadır. Dün Irak’ın, evvelki gün Afganistan, Çeçenistan ve Bosna Hersek’in ve her gün Filistin’in insanlık düşmanları tarafından resmen işgali bizi birleşip dayanışmaya zorlamıyorsa demek ki, biz de işgale uğramışız demektir. Bir ülke topraklarının işgalinden çok daha kötü olanı, gönüllerin ve kafaların işgalidir. Savaş, öncelikle, insanın içinde kazanılır veya kaybedilir. İşgal güçlerinin ajanı olarak faâliyet yapan uzaktan kumandalı medyanın, câhilî eğitimin ve çevre şartlarının oluşturduğu fitne ve fesadın mü’minlerin gönüllerini ve kafalarını işgali, onların birleşmelerinden başka yollarının olmadığını haykırıyor. Emperyalizmin orta doğunun kalbine hançer gibi sapladığı kan içici İsrâil’in ve dünyaya yayılmış siyonizmin vahşeti, vahdetin hemen ve her yerde gerçekleşmesini farz-ı ayın kılıyor. Mü’minler birleşip birer kova su dökseler, İsrâil’i sel alıp götürür, ama bundan önce, dünyevîleşip yahûdileşen iç dünyalarını arındırmak için suyu kendi temizlikleri için kullanmalıdırlar. İçimizdeki İsrâil ve Amerika ile savaşamadan dışımızdaki görüntüleriyle savaşmak mümkün değildir. Kendi mescidlerini işgalden kurtaramayanların Mescid-i Aksâ’yı kurtarmaya kalkmalarının mümkün olmadığı gibi.
İslâm’a hâkimiyet hakkı vermeyen bugünün dünyası, bütün cepheleriyle beşerî ideolojiler bataklığına dönüşmüştür. Modern uygarlık, temel insanlık sorunlarına cevap verememiştir. Modern uygarlık etnik çatışmalara ve savaşlara çözüm bulamamış, tam tersine emperyalizmi globalleştirmeye çanak tutmuştur.
İlâhî vahiy, evrensel özelliklere sahiptir. İslâm, birleştirici tüm değerleri içerdiği için, tüm insanlık âilesine ulaşmak ister. Ümmet gerçeğinin tarihte karşılaştığı en büyük tahribat, ulus-devlet olgusu olmuştur. Ümmet bilincinin yeniden kurulabilmesi için yerel, bölgesel, ulusal farklılıkların aşılabilmesi gerekir. İslâm toplumunun yeniden inşâsı, kâmil insanın, kişilikli, bilinçli bireylerin yetişmesiyle başlar. Sağlıklı bir toplumsal bünye, nitelikli, derinlikli, ufuklu, erdemli bireylerden oluşur. Klişelerle, sloganlarla, tarafgirlikle köklü bir cemaat teşkil edilemez. Gerçek bir cemaat yapısı güçlü kişiliklerle inşâ edilebilir. Sağlıklı bir cemaat için bireylerin benliklerini arındırmaları gerekir. Bireyler, hayatın her alanında Allah’a yönelen bir bilinçle, eylemle, davranışla mükemmelliğe ulaşırlar. Sağlıklı, tutarlı bir kişilik bilincine sahip olanlar, sağlıklı bir cemaat bilinci oluştururlar. Sağlıklı bir ümmet bilincine, ancak sağlıklı bir cemaat bilinciyle ulaşılabilir.
İçerisinde bulunduğumuz dönemde hem bireyin, hem cemaatin ve hem de ümmetin yapısı parçalandı. İslâm ruhunun ifadesi olan merkez kurumlar, hayatiyetini kaybetti. Câmiler ve mescidler toplumun yüreği olmaktan çıktılar. İslâm’ın ilk dönemlerinde mescidlerin sosyal, toplumsal, kültürel ve siyasal işlevleri vardı. Bugün câmiler, sadece namaz kılınan mekânlar haline dönüştürülmüştür. 1775
1775] Atasoy Müftüoğlu, Ümmet Bilinci, Denge Y.
VAHDET(HEP BİRLİKTE ALLAH’IN İPİNE SARILMAK)
- 325 -
Ümmet ve cemaat anlayışı, hiç ihtilâf ve farklılığın olmadığı despotik ve robot üreten bir yaklaşım değildir. İnsanların olduğu her yerde, kesinlikle ihtilâflar da olacaktır. İslâm’ın aslî meselelerinde müslümanlar ihtilâf edemez. Müslümanlar arasında vuku bulacak olan ihtilâflardan, makul ve normal karşılamamız gereken ihtilâflar, İlâhî vahyin müslümanlara seçme muhayyerliği, tasarruf yetkisi, ictihad, yorum ve tercih hakkı verdiği meselelerdeki ihtilâflardır. Yarattığı insanın ne olduğunu ve bizlerin sözkonusu meselelerde hangi ihtilâflara düşeceğimizi hakkıyla bilen Yüce Rabbimiz, hiç kuşkusuz ki bu gibi ihtilâflarla bizleri sınamakta, denemektedir. Bu ihtilâflar karşısındaki kulluk mükellefiyetimiz, bu ihtilâfları birer fitne ve fesat sebebi durumuna getirmemek hususundadır.
Falan hocanın veya filan imamın bir görüşünü, İslâm’ın olmazsa olmaz bir unsuruymuş gibi din adına ileri sürmek, bu görüş doğru olsa dahi, çok yanlış bir yaklaşımdır. Çünkü beşer kaynaklı böyle bir görüşü din adına mutlak doğru olarak ileri sürmek, dinde tevhide değil; tefrikaya sebep olacaktır. Çünkü müslümanların din adına gerçekleştirecekleri vahdet, aklî değerlendirmeler ve kavrayışlarla değil; kalbî tasdik ve imanla gerçekleştirebilecekleri bir vahdettir. Yani, tüm müslümanları bir araya getirebilecek olan hakikatlerin, bütün müslümanların iman etmekle yükümlü oldukları doğrular olması gerekmektedir. Dolayısıyla kendisine karşı imanî bir sorumluluğun olmadığı bir hocanın veya bir imamın görüşü, doğru olsa bile dünya müslümanları için imanî bir bağlayıcılığı olmayan böyle bir görüşü İslâm adına mutlak doğru olarak ileri sürmek, hiç şüphesiz ki, İslâm’da tefrikaya sebep olacaktır.
Beşerî kaynaklara İlâhîlik vasfı verildiği ve İlâhî zannedilen bu kaynaklara, Allah'a iman eder gibi iman edildiği zaman, bu kaynaklara dayalı ihtilâflar, kesinlikle çözüme ulaşabilecek ihtilâflar değildir.
Tüm dünya müslümanları için yegâne İlâhî kaynak Kur’ân-ı Kerim’dir, böyle olmak zorundadır. Mü’minlerin din adına faydalanacakları ikinci kaynak ise korunmuş olan Kur’ân-ı Kerim’in tasdik ve teyid ederek koruduğu sahih sünnettir. Bu ikinci kaynaktan istifade ederken karşılaşılan ve daha çok mezhebî yaklaşımların neticesi olan farklılıkların makul karşılanması ve müslümanların ayrılığına sebep olacak bir ihtilâf durumuna getirilmemesi gerekir. Dünya müslümanlarının vahdetini sağlayabilecek olan kaynak, sadece Kur’ân-ı Kerim’dir. Bu gerçeği kabul etmeyip birçok beşerî kaynağı İlâhî zanneden ve mutlak doğru kabul ettiği bunlara bilinçsizce iman eden kimselerin, böylesi kaynaklardan hareket ederek sürdürdükleri ihtilâflar, mutlak Hakim olan Rabbimizin kıyâmet günü hükme bağlayacağı ihtilâflardır. Kaynak meselesinin çözümlenemediği bu gibi ihtilâflar çerçevesinde uzun uzadıya tartışmaya ve cedelleşmeye hiç gerek yoktur. Oysa beşerî aklı, İlâhî vahyin önüne geçirmek, akıllılık, hatta akılcılık değil; akılperestliktir. Akılperestlik (akla tapmak, aklı putlaştırmak) ise, gerçek düzlemde, en büyük akılsızlıktır. Çünkü İlâhî vahyin denetiminde olmayan akıl, nefs ve hevânın denetiminde olup, ister istemez nefsin bencilliğini, nefsin maslahatını gözeten bir uşak durumuna düşmüştür. 1776
İhtilâfın en önemli sebeplerinden biri, yanlış emirlik telâkkisi, yanlış bir “bağlanma” anlayışıdır. Emirlerimize, örgütlerimize, yöntemlerimize biat ediyoruz. Yani dinimizle bazı şeyleri, hatta nefsimizi sentez ediyoruz. Oysa, kim dinine bir
1776] Mehmed Alagaş, Vahdete 7 Adım, s. 83-101
- 326 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şey ekler, ya da ondan bir şey çıkarırsa, eklediği ve çıkarttığı ile başbaşa kalır ve din ortadan çekilir gider. Vahdet, bir ahlâk konusu olduğu kadar, bir entelektüel seviye meselesidir de. Ancak, İslâm’ı bilen, yaşayan ve mes’ûliyetinin idrâkindeki ahlâklı insanların toplum üzerindeki velâyetleri ile vahdet gerçekleştirilebilir. Vahdet, tek bir emir-komuta zinciri altındaki insanlar topluluğu değildir. Bu, biraz da militarist bir tavırdır. İslâm toplumu, sıkı bir hiyerarşi ve örgütlenmenin ürünü değildir. Tek tip standart insan isteği, robotlaşmış, sadece evet deyip kafa sallayanlar oluşturan bir gayrı fıtrî ideoloji değildir İslâm. Özgür irâdeleri ile Allah’ın ipine sımsıkı sarılan ve kendi aralarındaki işleri müşâvere ile halleden, âlimlerin yol göstericiliği, emir sahiplerinin nezâretleri ile İslâmî sorumluluklarının idrâkinde, tabiî uyum ve Allah'a doğru, O’nun rızâsı istikametinde sürekli bir tekâmül prensibine bağlı insanlar, bu toplumun müslüman kanadını oluştururlar.
İslâm’ın, vahdet, cemaat ve ümmet bilinci açısından temel hususlardan biri olan lider anlayışı, maalesef günümüzde tam tersi bir konuma düşürülmüştür. Liderlik anlayışı, ihtilâfların kaynağını, hatta tefrikanın temelini oluşturan ve ahlâkî problemleri de içeren bir yanlışlar yumağıdır günümüzde. Nice cemaatlerde görülen odur ki, din ve dâvâya bakışla nefis veya grup/cemaat çıkarları birbiriyle karışmış, araçlar amaçlaşmış, metodlar Yüceltilmiş, gaye için her yol, dolayısıyla gayrı meşrû yöntemler bile savunulur olmuştur.
İhtilâf konusunda en önemli husus; hangi konuda ihtilâf edildiğidir. Bu alan, ihtilâfın meşrû ve yasak olanını belirlemek açısından temel bir ölçüdür. İhtilâf ettiğimiz şey nedir? Gerçek ve mutlak hakikati iyi anlamak gerek. Bazı gerçekler vardır ki, insanlara göre, zamana ve mekâna göre değişiklik gösterir. O, hayatın özünde var olan bir değişkenlikten kaynaklanan konjonktürel bir konudur. İhtilâfların özünde büyük ölçüde, mutlak hakikat ile değişken gerçeklik arasına bir çizgi çekememe konusu yatıyor. Ayrıntıda ihtilâf etmek, gerçeği yakalamak açısından, kolaylık ve maslahat yönünden büyük önem taşımaktadır. Dolayısıyla bu anlamda ihtilâf, kolaylık ve rahmettir. İkinci hakikat ise, mutlak hakikatte anlayış konusunda düştüğümüz ihtilâftır. Bu da beşer olmanın zaafından kaynaklanan bir konudur. Bu konudaki ihtilâfın meşrûiyet sınırı olarak üç mesele üzerinde durmak icap eder. İleri sürülen bir görüşün dayandığı temeller sağlam ise, vahiy ve mütevâtir sünnet ile te’yid ediliyorsa, aklî ve ilmî delilleri sağlam ise ve meşrû bir gerekçe ile ortaya konuluyorsa, bu görüşü doğru kabul edebiliriz. Zaten ictihadlar da, ya da ictihadlar arasındaki farklılıklar da buradan kaynaklanmaktadır. Yine bu da insanların anlayışlarını geliştirmeleri, akledip fikretmeleri açısından, tekâmülleri açısından bir zarûrettir.
Burada, dikkat etmemiz gereken husus; Kur’an’ı anlamaya çalışmamızdır. Yoksa kendi zanlarımızı ve kanaatlerimizi te’vil yolu ile Kur’an’a isbatlatmak değil. Yine kendi kanaatlerimizi emretmekten/dayatmaktan kaçınmalıyız. Bu gibi konularda gereksiz ve özellikle kırıcı tartışmaya girmeme konusunda ihtiyatlı hareket etmemiz gerekir. Herkesin kendi fikri ile kişiliğini oluşturması ve özgür irâdesi ile Allah’ın ipine sımsıkı sarılması sûretiyle gerçek bir cemaat yapısı ortaya çıkabilir. Bu anlamda meşrû bir ihtilâf, cemaatin oluşması açısından zarûrettir. Herkesi aklî anlamda tek bir fikre getirmek, esasen mümkün değildir ve bu yönde vahdet adına girişilecek dayatmalar vahdeti parçalar.
Farklı Metotlar: Metot farklılığı mümkün. İnsanların bilgi düzeyleri, kültürleri,
VAHDET(HEP BİRLİKTE ALLAH’IN İPİNE SARILMAK)
- 327 -
meslekleri farklı, yetenekleri farklı. Dolayısıyla farklı metotlar kullanıyor olabilirler. Bir ölçüde kategorik olmak iyi olabilir. Tabii, temel metoda ters düşmemeli; Yani, İslâmî metodun dışında gayrı meşrû bir metot kullanamayız. O genel metot içinde kalmak kaydıyla, kendimize yeni metotlar geliştirebiliriz. Ne var ki, farklı metot sahipleri, sonuçta İslâm’ın metodu içinde birbirlerinin varlığını ve meşrûiyetini kabul etmeleri, aynı bütünün birer parçası olduklarının şuurunda olmaları gerekir. Kanaat farklılıkları sebebiyle, gruplar birbirlerinin metotlarına sıcak bakmayabilirler. Ama bir ihtilâf zannî ise, yani ictihadî ise, yine de birbirlerine karşı hoşgörülü bakmak zorundadırlar.
Maalesef yaşadığımız coğrafyada müslümanlar kendi aralarında bir şûrâ teşkil edemedikleri için, birtakım fırka ve hizipler kendi zannî hükümlerini müslümanlar için tek kurtuluş reçetesi olarak takdim etmek sûretiyle vahdet adına ihtilâfı körüklemektedirler. Müslümanlar Allah’a, Rasûlüne ve Kitaba imandan başka, neredeyse örgütlerine, liderlerine ve metotlarına iman etmekte; dinleri ile örgüt, lider ve yöntemlerini sentez yapmaktadırlar.
Haram ve helâlle sınırlı metot içinde, birçok metot farklılıkları mümkündür; hatta lüzumludur. Her sahada hareket edecek farklı gruplar gereklidir. Bilgi, beceri ve fıtratla ilgili bir konudur bu. Ancak hiç kimse kendini tek çözüm yolu olarak gösteremez. Bu, farklı bir sentezciliktir. Herkesin doğru yaptıklarının yanısıra, pek çok yanlışları da olabilir ve olmaktadır. Mâsûmiyet kavramını hiç kimse kendinde taşıyamaz. O halde herkesin hataları olabilir. Bu yanlışlar, o kişi için ayıp değildir. Ayıp olan hatada ısrardır. Yoksa yanlışın farkına varıp dönülürse, o ayrı bir fazilettir. Bunlara ilâveten, vahiy kesilmiştir. Öyleyse hepimiz kendi düşünce ve irâdelerimizle inandığımız şeyleri doğru olarak kabul ediyoruz demektir. Bu doğru kabul ettiklerimizin eksik ya da yanlış olma ihtimalini göz önünde bulundurmalıyız.
Müslümanlar dinleri üzerinde tartışmaya girmeyecekleri gibi, ihtilâf ettikleri konularda da birbirlerini mâzur görmek, ittifak ettikleri konularda örgüt, lider ve yöntemleri ne kadar farklı olurlarsa olsunlar birlikte hareket etmek durumundadırlar. Müslümanlar, makro planda, Allah’a, Rasûlüne ve Kitaba iman edenler tek bir cemaattirler. İyiliği emreder ve kötülükten sakındırırlar; yaratılmışlığın hukukunu korurlar, nerede bir iyilik görürlerse ona destek verirler. Nereden bir kötülük görürlerse görsünler, kimden geliyor olursa olsun, kime yönelik bulunursa bulunsun, kötüye ve kötülüğe karşı çıkarlar, zulme tavır alırlar. En genel anlamdaki İslâmî vahdetin temeli de budur. Bizim örgüt, lider ve yöntemlerimiz hakikatin ta kendisi, kaynağı ve ölçüsü değil; hakikati anlamak ve hayata geçirmekte bir yöntem konusudur.
Müslümanları, kendi aralarında bölen, onları birbirlerine yabancılaştıran, kendi örgüt, lider ve yönteminin üstünlüğü tartışmasına götüren ve kendisi gibi düşünmeyenleri tekfir eden yapılanma, İslâm’ın ruhuna yabancı bir yapılanmadır. Cehennemin yollarının iyi niyet taşları ile döşeli olduğunu unutmamalıyız. Vahdet adına kimi zaman vahdeti yok eden bir tavrın içine girdiğimizi hesaba katmak zorundayız. Arzu ve mizaçlarımızın farklı oluşu, ya da zekâ farklılıkları, farklı mesleklerden oluşumuz tefrikanın sebebi olamaz. Cemaat, farklı eğilimleri içinde barındıran bir topluluktur.
İhtilâfların Kaynağı: Günümüzdeki ihtilâfların kaynağı, temelde nefsîdir.
- 328 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Grup taassubunun da aslında hevâlardan kaynaklandığını belirtmek gerekir. İslâm cemaatine yaklaştıkça siyasî ihtilâflar da ortaya çıkacaktır. Kimin kime tâbi olacağı, liderin âlim mi, emir mi olduğu, toplumun velâyet hakkının kime ait olduğu soruları o zaman daha öne çıkacaktır. Her grubun İslâm cemaatini kendisinin temsil ettiğini, kendi dışındakilerin sapma içinde olduğunu zannetmesi, hatta buna inanıp başkalarına dayatması şimdiden problem olmaktadır. Hele, İslâm’ın hâkim olması durumunda, ihtilâfın tefrikaya, tefrikanın tekfire, tekfirin savaşa dönüşebildiğini Afganistan aynasında müslümanların görmeleri ve kendilerine çeki düzen vermeleri gerekiyor.
Aslında ihtilâf edilen noktalar, sanıldığı kadar çok değil. Birtakım yanlış din telâkkilerinden kaynaklanan sorunlar sözkonusudur. Onun da temelinde câhillik yatıyor. Nice ihtilâf gibi gözüken sorunların temelinde de ahlâksızlık yatıyor. Müslümanların kendi kanaatlerini, üstad, lider ve âlimlerinin yorumlarını din zannetmeleri, bugünkü ihtilâfların temelini teşkil ediyor. Atalarımızın yolunu kutsal kabul eden bir anlayış gibi, her mirası reddeden modernist ve roformist çizgi de çözüm değildir. Kaynaklara inme ve bu gün o hükümleri, Allah’ın rızâsına uygun bir şekilde nasıl yaşayacağımız gündemde olmalı. Yani, dini zamana uydurmak değil; bu zamanda İslâm’ı yaşama ve takdim etme gayreti. 1777
Metot Farklılığı: Metot farklılıkları aslında sorun değildir. İslâmî hareketin her sahada çalışanlara ihtiyacı var. İslâm, tek başına bir entelektüel hareket, ya da halk hareketi değildir. Tek başına siyasî bir toplum da değildir. Bu tür farklılıklar, bu grupların birbirini red ve mahkûm etmemesi halinde, kültürün zenginliğini gösterir. Başarıya giden yolu kısaltır. Allah hepimizi ayrı ayrı özelliklerde yarattığından farklı mesleklere ve yeteneklere sahibiz. Farklı deneyimlere, izlenimlere, kültürlere sahibiz. Bu, dinimizi formalara ayırarak kategorize edilmiş bir din anlayışı haline getirmemeli, fili ayrı yerlerinden tutan cemaatler, sadece kendi tuttukları yerin fil olduğu iddiasına kapılmamalıdır. Bu konuda önemli ölçü; aynı Allah’a, Peygamber’e, Kitab’a iman edenlerin, kaynakları, niyet ve yöntemleri meşrû olduğu sürece birbirlerinin varlıklarını ve meşrûiyetlerini kabul etmeleridir. Tabii, bunun alt yapısını da, dinin temel meselelerinde, tevhidi özümseyip ondan tâviz vermemek ve tâğuta karşı tavır gibi konularda farklılığın olmaması gerekmektedir. Bu dinin İlâhî olduğu gibi; dinin hâkimiyetine giden yolun, yani temel metodun da rabbânî olması gerekiyor. İslâm’ın hâkimiyeti için, yalnız meşrû araçların kullanılmasının zarûrî olduğu unutulmamalıdır. 1778
Kur’ân-ı Kerim’de Vahdet Kavramı
Kur’an’da vahdet kavramı, değişik kelimelerle (kardeşlik velâ/velîlik, yardımlaşma, ihtilâfın men edilmesi, tek ümmet olma vb.) ısrarla emredilmiştir. Bütün müslümanların, toptan Allah’ın ipine sarılmaları1779 emredilmiş, parçalanıp ayrılmak1780 yasaklanmıştır. Müslümanların birbiriyle çekişmesi de yasaklanarak,1781 zulme karşı Birlik olmaları1782 emredilmiş, birlik içinde savaşanları Allah’ın sev1777]
Abdurrahman Dilipak, İslâm Cemaatine Doğru, Risale Y. s. 106-117
1778] Ahmed Kalkan, Vuslat, Sayı 23, Mayıs 2003
1779] 3/Âl-i İmrân, 103
1780] 3/Âl-i İmrân, 103, 105
1781] 8/Enfâl, 46
1782] 42/Şûrâ, 39
VAHDET(HEP BİRLİKTE ALLAH’IN İPİNE SARILMAK)
- 329 -
diği vurgulanmıştır.1783 Parçalanıp ayrılarak anlaşmazlığa düşmekten Kur’an mü’minleri ısrarla sakındırır.1784 Birlik ve beraberliği istemeyenlerin fâsıklar olduğu ifâde edilir.1785 Mü’minlerin hayırda ve iyilikte yardımlaşmaları teşvik edilir. 1786
Kur’ân-ı Kerim, mü’minlerin birbirleriyle ancak kardeş olduğunu net bir şekilde belirtir.1787 Bu din kardeşliğinin Allah’ın bir nimeti olduğu hatırlatılır.1788 Bu kardeşliğin fiilî uygulamaları gösterilir ve mü’min kardeşini kendi nefsine tercih eden mü’minler övülür.1789 Mü’minlerin kardeş olduğu için, birbirleriyle iyi geçinmeleri, dost olmaları gerektiği vurgulanır.1790 Mü’min kardeşler birbirleriyle sürtüşür veya darılırlarsa, aralarını düzeltmek diğer mü’minlerin görevidir. 1791
Vahdetin olumsuz tarafı, yani ihtilâf, Kur’an’da sebepleri ve neticeleri açısından daha çok konu edilir. İhtilâf konusu üzerinde yeterli oranda durularak, mü’minlerin vahdetinin nasıl oluşacağı ve korunacağı değerlendirilir. Vahdetin zıddı tefrika ve gayr-ı meşrû ihtilâftır. “İhtilâf” kelimesi ve türevleri, Kur’an’da 52 yerde geçmektedir.
İhtilâf kelimesinin kökü olan “h-l-f” ve türevleri ise toplam 127 yerde zikredilir. Kur’an’da “ihtilâf” kelimesi, mutlak olarak zikredildiğinde olumsuz anlamda kullanılmış, daima birlik olmak, tefrika ve ihtilâftan kaçınmak emredilmiştir. Birçok âyette sözü edilen ihtilâf, dinî inançlarla ilgili olup insanın dünya ve âhirette mutlu ya da bedbaht olması, bu gibi konularda benimsediği görüşlere ve aldığı tavırlara bağlanmış, bu tür ihtilâflara düşen insanlar arasında hüküm vermeleri için peygamberlerin gönderildiği ifade edilmiştir.1792 Peygamberlerin açıklamalarından sonra hâlâ ihtilâflarını sürdürenler ise birçok âyette kınanmış1793 ve nihâî hükmün âhirette bizzat Allah tarafından verileceği belirtilmiştir. 1794
Bununla birlikte, Kur’an’da farklı bir ihtilâfla da tanışıyoruz: “Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında ve geceyle gündüzün ihtilâfında... akleden bir kavim için (Allah’ın varlığını ve birliğini isbatlayan) âyetler vardır.”1795; “O’nun âyetlerinden/delillerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin ihtilâflı/değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda âlimler/bilenler için (alınacak) dersler vardır.”1796 Demek ki, iki tür ihtilâf karşısındayız; bunlardan biri yaratılışta görülen ve kâinatın işleyişinde ve insanların hayatında önemli bir yeri olan ihtilâf. Kâinattaki ihtilâflardan biri, her şeyin çift yaratılmış olmasıdır; Gece-gündüz, aydınlık-karanlık, yaş-kuru, sert-yumuşak vs. Bir diğer ihtilâf da, yerin bitirdiklerinin farklı oluşudur; aynı ışığı alan, aynı toprakta biten, aynı suyla sulanan meyvelerin, bitkilerin gerek tad, gerek koku,
1783] 61/Saff, 4
1784] 3/Âl-i İmrân, 103, 105; 8/Enfâl, 46
1785] 2/Bakara, 27
1786] 8/Enfâl, 73; 9/Tevbe, 71
1787] 11/Hûd, 45-47; 49/Hucurât, 10, 13
1788] 3/Âl-i İmrân, 103
1789] 59/Haşr, 9
1790] 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 5/Mâide, 55; 9/Tevbe, 16, 71, 119
1791] 2/Bakara, 182, 224, 228; 4/Nisâ, 35, 114, 128; 8/Enfâl, 1; 11/Hûd, 88; 49/Hucurât, 9-10
1792] 2/Bakara, 213
1793] meselâ, bk. 3/Âl-i İmrân, 19, 105; 45/Câsiye, 17
1794] 3/Âl-i İmrân, 55; 5/Mâide, 48; 6/En’âm, 164
1795] 2/Bakara, 164
1796] 30/Rûm, 22
- 330 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gerek yapı yönünden farklı oluşu Allah’ın âyetlerindendir ve bunlar, olumlu ihtilâflardır. İnsan hayatında gerekli olan ihtilâfsa, kabiliyetlerin, arzu ve isteklerin, fikirlerin değişik oluşudur. Böyle olmaz ve her insan her bakımdan birbirinin aynısı olursa, insan hayatı olmaz. Çünkü bu tür ihtilâf, insanların sosyal hayatı için gerekli olan meslekleri doğurur; ayrıca yeteneklerin ve fikirlerin ihtilâfıyla da hayat için gerekli mesafeler alınır, ilerlemeler kaydedilir. Öte yandan, dillerin ve renklerin ihtilâfı da, Allah’ın âyetlerinden olarak yerilen değil; yeryüzündeki hayatın gerekli şartlarından olan bir ihtilâftır.
İnsanlar, baştan tek bir ümmetti.1797 Hepsi bir arada, aynı maksada yönelik ve aynı istikamette davranan bir topluk halindeydiler. Allah’ın önlerine serdiği yeryüzü sofrasında kavgasız nizâsız bir arada yiyip içiyor ve herhangi bir ayrılığa düşmüyorlardı. Hayat, bütün gizliliklerini kendilerine henüz açmamıştı. Birbirlerini sömürmüyorlar ve fıtrî bir hayat sürdürüp gidiyorlardı. Yani, Allah’ın kendilerini üzerinde yarattığı fıtratları istikametinde yaşıyorlardı. Yaşadıkları hayat ve bozulmamış fıtratları, aralarında ihtilâfın çıkmasını gerektirmiyordu. Zaman ilerledikçe insanlar çoğaldı. İnsanın yaratılışından getirdiği ve bir dürtüyle ortaya çıkma istidadındaki başkalarından yararlanma, gücünü ve yeteneklerini kullanarak başkaları üzerinde hâkimiyet kurma, başkalarının aleyhine daha iyi bir hayat yaşama, kaderden kendi payına düşene râzı olmama gibi faktörler, insanlar arasında çekişmelerin başlamasına yol açtı. İnsanlar çoğalıp yeryüzüne dağıldıkça, tabiatla olan temasları sonucu gittikçe yeni hünerler kazanıp yeni tecrübeler edindikçe, içlerinde taşıdıkları zulüm, isyan, başkalarını kullanma, bencillik, ihtiras gibi özellikler su yüzüne çıkmaya ve kendilerine hükmetmeğe başladı. Bu, bir yandan insanın hayatında daha karmaşıklığa, tecrübe ve fikirlerinde ilerlemelere sebep olurken; bir yandan da, baştaki çekişmesiz hayatın yavaş yavaş yerini ihtilâflara bırakmasına yol açtı. Cennette Hz. Âdem’e İblis’in fısıldadığı tükenmek bilmez mülk ve ebediyet arzusu, Hz. Âdem’in çocuklarında da ortaya çıkmaya başladı. Sonunda güçlü ve yetenekli olanlar zayıfları ezmeğe, başkaları üzerinde haksızca hükmetmeye ve yaptıklarını da haklı çıkarıcı gerekçeler bulmaya başladılar.
Batı hümanizmi ne kadar iddia ederse etsin, yaratılışındaki çift yön ve ilk anda olumsuz görünen, fakat maddî-mânevî terakkîsinin zembereğinin dişlileri olarak kendilerine verilen sıfatlar sebebiyle insanlar, herkesin âdilâne yararına bir hayat sistemi kuramazlar. Bunun için tek tek insanları tanımak, kâinatın işleyiş kanunlarını bilmek, her zaman ve mekâna hükmedici bir bilgi ve kabiliyete sahip olmak, insanların zihinlerine ve kalplerine giden yolları keşfetmiş olmak gerekir. Bu bakımdan, insanların aralarında zamanla ortaya çıkan ihtilâfları çözmek, onları bu defa emir ve yasaklardan oluşan sınırların içine alıp bu şekilde ihtilâfsız döneme döndürmek için Allah, seçtiği kişileri diğer insanlarla arasında elçi yapmış ve yeryüzündeki hayatı düzenleyici kanunlar göndermiştir. Böylece, bu kanunlarla gelen her elçi, insanlar arasındaki ihtilâfları kaldırmış ve Vedâ Hutbesinde ifade olunduğu gibi, zamanı, göklerin ve yerin yaratıldığı âna, insanların ihtilâfsız yaşadığı döneme çevirmiştir. Elçilerin getirdiği şeriat, ihtilâfların sebeplerini ortadan kaldırdığı gibi, gelecekteki ihtilâfları önleyici tedbirleri de göstermiş ve nasıl davranılırsa ihtilâfa düşmeyeceklerini insanlara öğretmiştir. “Allah bir kavmi, kendilerini hidâyet ettikten sonra nelerden çekinmeleri gerektiğini
1797] 2/Bakara, 214; 10/Yûnus, 19
VAHDET(HEP BİRLİKTE ALLAH’IN İPİNE SARILMAK)
- 331 -
kendilerine açıklamadan saptıracak değildir. Doğrusu Allah, her şeyi çok iyi bilendir.” 1798
“...Allah, ihtilâfa düştükleri hususlarda kıyâmet günü onlar hakkında hükmünü verecektir.” 1799
“Ey iman edenler! Hepiniz topluca barışa, birlik ve dirliğe (Silm’e, İslâm’a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.” 1800
“İnsanlar (aslında) bir tek ümmet (millet) idi. Bu durumda iken Allah, müjde verici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında ihtilâfa/anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren Kitapları da indirdi. İndirilen Kitapta ve gönderilen peygamber ve onun dininde hiç kimse ihtilâfa/ayrılığa düşmedi. Ancak kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, sırf aralarındaki kıskançlıktan ötürü kendilerine Kitap verilenler ihtilâfa düştü. Bunun üzerine Allah iman edenlere, haktan kendisinde ihtilâfa düştükleri şeyleri izniyle gösterdi. Şüphesiz Allah dilediğine doğru yolu gösterir.” 1801
“Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklık ve eğrilikten ayırt edilmiştir. O halde, kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse, hiçbir zaman kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah (her şeyi) işitir ve bilir.” 1802
“Allah indinde hak din İslâm’dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık yüzünden ihtilâfa/ayrılığa düştüler. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler bilsinler ki Allah, hesabı çok çabuk yapandır.” 1803
“Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetlerini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmiş ve O’nun nimeti sâyesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki, doğru yolu bulasınız.” 1804
“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ihtilâf ederek ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için pek büyük bir azap vardır.” 1805
“O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et; (umuma ait) işlerde onlara danış. Artık kararını verdiğin zaman da Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine sığınanları sever.” 1806
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin; Peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah’a ve Rasûlüne döndürün. Şayet Allah’a ve Ahiret gününe iman ediyorsanız…” 1807
“Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayın, dinleyin. Size
1798] 9/Tevbe, 115; Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 361-370
1799] 2/Bakara, 113
1800] 2/Bakara, 208
1801] 2/Bakara, 213
1802] 2/Bakara, 256
1803] 3/Âl-i İmrân, 19
1804] 3/Âl-i İmrân, 103
1805] 3/Âl-i İmrân, 105
1806] 3/Âl-i İmrân, 159
1807] 4/Nisâ, 59
- 332 -
KUR’AN KAVRAMLARI
selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, ‘sen mü’min değilsin!’ demeyin. Çünkü Allah’ın indinde sayısız ganîmetler vardır. Önceden siz de böyle iken Allah size lutfetti; o halde iyi anlayıp dinleyin. Şüphesiz Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” 1808
“...İyilik etmek ve fenalıktan sakınmak konusunda birbirinizle yardımlaşın; günah işlemek ve haddi aşmak üzere Yardımlaşmayın. “ 1809
“Sana da, daha önceki Kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere Kitab’ı (Kur’an’ı) gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet; sana gelen hakkı bırakıp da onların hevâlarına/arzularına uyma. (Ey ümmetler!) Her birinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (yol ve şeriatlerde) sizi denemek için (böyle yaptı). Öyleyse hayırda (iyi işlerde) birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık size, üzerinde ihtilâf ettiğiniz (ayrılığa düştüğünüz) şeyleri(n gerçek tarafını) O haber verecektir.” 1810
“De ki: ‘Allah, size üstünüzden (gökten) veya ayaklarınızın altından (yerden) bir azap göndermeye ya da sizi grup grup, parti parti birbirinize düşürüp kiminize kiminizin hıncını taddırmaya kadirdir.’ Bak ki, anlasınlar diye âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz!” 1811
“Şüphesiz bu Benim dosdoğru yolumdur; ona uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira diğer yollar sizi Allah’ın yolundan ayırır. İşte (kötülükten) sakınmanız için Allah size bunları emretti.” 1812
“(Bir kısmına inanıp bir kısmını da inkâr etmek sûretiyle) Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır, sonra Allah onlara yaptıklarını haber verecektir.” 1813
“Allah’a ve Rasûlüne itaat edin; birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız da rîhınız (rüzgârınız, gücünüz, devletiniz) gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” 1814
“Ve (Allah,) onların kalplerinin arasını birleştirendir. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin, yine onların gönüllerini birleştiremezdin; fakat Allah, onların aralarını bulup kaynaştırdı. Çünkü O, azîzdir/mutlak gâliptir, hakîmdir/hikmet sahibidir.” 1815
“İnsanlar sadece bir tek ümmetti. (Önce hepsi tevhid dinine bağlı iken) sonradan ihtilâf edip ayrılığa düştüler. Eğer (azâbın ertelenmesiyle ilgili) Rabbinden bir söz (ezelî bir takdir) geçmemiş olsaydı, ihtilâf ettikleri konuda hemen aralarında hüküm verilirdi (derhal azap iner ve işleri bitirilirdi).” 1816
“Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek ümmet (millet) yapardı. Fakat onlar ihtilâfa düşmeye devam ederler. Ancak Rabbinin rahmetine nâil olanlar hâriçtir. Zaten Rabbin onları bunun için (rahmet etmek için) yarattı. Rabbinin, ‘andolsun ki cehennemi insanlar
1808] 4/Nisâ, 94
1809] 5/Mâide, 2
1810] 5/Mâide, 48
1811] 6/En’âm, 65
1812] 6/En’âm, 153
1813] 6/En’âm, 159
1814] 8/Enfâl, 46
1815] 8/Enfâl, 63
1816] 10/Yûnus, 19
VAHDET(HEP BİRLİKTE ALLAH’IN İPİNE SARILMAK)
- 333 -
ve cinlerle toptan dolduracağım’ şeklindeki sözü yerini buldu.” 1817
“Biz, bu Kitab’ı (Kur’an’ı) sana sırf hakkında ihtilâfa düştükleri şeyi insanlara açıklaman ve iman eden bir topluma da hidâyet ve rahmet olması için indirdik.” 1818
“O’nun âyetlerinden/delillerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin ihtilâflı/değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda âlimler/bilenler için (alınacak) dersler vardır.” 1819
“Hepiniz O’na yönelerek ittika edin (O’na karşı gelmekten sakının), namazı ikame edin/kılın; müşriklerden olmayın; ki onlardan dinlerini parçalayanlar ve kendileri de bölük bölük olanlar vardır. (Bunlardan) her fırka/grup, kendi yanındakiyle böbürlenmektedir.” 1820
“De ki: ‘Ey gökleri ve yeri yaratan, gaybı ve müşâhede edilebileni (gizliyi de âşikârı da) bilen Allah’ım! İhtilâf ettikleri, anlaşmazlığa düştükleri şeylerde, kullarının arasında Sen hüküm vereceksin.” 1821
“Dini ikame edin/doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin’ diye, din olarak Nûh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi sizin için şeriat/hukuk düzeni yaptı. Fakat kendilerini çağırdığın bu nizam, Allah’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir. Onlar kendilerine ilim geldikten sonra, sadece aralarındaki çekememezlik yüzünden tefrikaya düştüler. Eğer belli bir süreye kadar Rabbinden bir erteleme sözü geçmiş olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilirdi...” 1822
“Onun için sen (tevhîde) dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların hevâlarına/kötü arzularına uyma ve de ki: ‘Ben Allah’ın Kitaptan indirdiğine inandım ve aranızda adâleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz de sizedir. Bizimle sizin aranızda tartışmayı gerektiren bir durum yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar, dönüş O’nadır. İnsanlar, kabul edip girdikten sonra, Allah’ın dini hakkında tartışmaya girenlerin delilleri, Rableri katında boştur. Onların aleyhine bir gazap ve çetin bir azap vardır.” 1823
“Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını ıslah edin/düzeltin ve Allah’tan korkun, ittika edip sakının ki rahmete ulaşasınız.” 1824
“Ey mü’minler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lâkaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık (yoldan çıkma) ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte böyle kimseler zâlimdir.” 1825
“Ey iman edenler! Zandan çokça kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin
1817] 11/Hûd, 118-119
1818] 16/Nahl, 64
1819] 30/Rûm, 22
1820] 30/Rûm, 31-32
1821] 39/Zümer, 46
1822] 42/Şûrâ, 13-14
1823] 42/Şûrâ, 15-16
1824] 49/Hucurât, 10
1825] 49/Hucurât, 11
- 334 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerlerinin gıybetini yapmasın, arkasından çekiştirmesin. Sizden biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.” 1826
“Ey insanlar! Doğrusu Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi şûbelere ve kabîlelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstün olanınız, en takvâlı olanınızdır, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah (her şeyi) bilendir, (her şeyden) haberi olandır.” 1827
“Allah, kendi yolunda hepsi birbirine kenetlenmiş, yekpâre/tek parça ve müstahkem bir duvar/bina gibi, saf bağlayarak savaşanları sever.” 1828
Hadis-i Şeriflerde Vahdet Kavramı
“Allah’ın eli cemaatle beraberdir.” 1829
“Cemaat rahmet, tefrika (ayrılık çıkarma) azaptır.” 1830
“Bereket, cemaatle beraberdir.” 1831
“Cemaatten bir karış ayrılıp sonra ölen kimse câhiliyye ölümü ile (küfür üzere) ölmüş olur.” 1832
“Cemaatten bir karış ayrılan kimse, boynundaki İslâm bağını çıkarıp atmış olur.” 1833
“Cemaatle kılınan namaz, bir insanın tek başına kıldığı namazdan yirmi yedi derece daha faziletlidir.”1834 Başka bir rivâyette, bu fazilet, yirmi beş derece olarak açıklanmıştır. 1835
“Vallahi, içimden öyle arzu ediyorum ki, namaza durulmasını emredeyim de ikame edilsin, sonra bir adama emredeyim halka namaz kıldırsın. Bu emirden sonra beraberinde odun demetleri olan birkaç adamı, cemaate gelmeyen kimselere götürüp de üzerlerine evlerini cayır cayır yakayım.” 1836
“Vallahi bazı kavimler ya cemaatleri terketmekten vazgeçecekler ya da Allah onların kalplerini mühürleyecektir. Sonra da muhakkak gâfillerden olacaklardır.” 1837
“İnsanları mâdenler mesâbesinde (kıymet yönünden farklı şekilde) bulursunuz.” 1838
“Ümmetimden bir grup kıyâmete kadar dini (dosdoğru ve) açıktan yaşamaya (emr-i
1826] 49/Hucurât, 12
1827] 49/Hucurât, 13
1828] 61/Saff, 4
1829] Tirmizî, Fiten 7, hadis no: 2166, Humus 1966; Nesâî, Tahrîm 6
1830] Ahmed bin Hanbel, 4/145, 278
1831] İbn Mâce, Et’ıme 17
1832] Buhârî, Fiten 2
1833] Ahmed bin Hanbel, 5/180
1834] Buhârî, Ezân 30, Salât 87; Müslim, Mesâcid 245; Ebû Dâvud, Salât 48; Tirmizî, Salât 47
1835] İbn Mâce, Mesâcid 16
1836] İbn Mâce, Mesâcid 17; Muvattâ, Cemâat 3
1837] İbn Mâce, Mesâcid 17
1838] Buhârî, Menâkıb 1; Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe 199
VAHDET(HEP BİRLİKTE ALLAH’IN İPİNE SARILMAK)
- 335 -
bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapmaya) devam edecektir.” 1839
Abdullah bin Amr’dan şöyle rivâyet edilmiştir: “Bir gün erken erken Rasûlullah (s.a.s.)’a gittim. Derken bir âyet-i kerîme hususunda ihtilâf eden iki adamın seslerini işitti de, Rasûlullah (s.a.s.) yanımıza çıktı. Yüzünde gazab belli oluyordu. Ve: “Sizden öncekiler ancak ve ancak Kitab hakkında ihtilâfları sebebiyle helâk oldular” buyurdu. 1840
“Kur’an’ı kalpleriniz onun üzerinde birleştiği müddetçe okuyun! Onun hakkında ihtilâfa düştünüzmü, hemen kalkın.” 1841
“Sizin için korktuğum, dünyanın sizden öncekilerin önüne yayıldığı gibi, sizin önünüze de yayılıp onların birbirlerine karşı nefsâniyet güttükleri gibi sizin de birbirinize karşı nefsâniyet gütmeniz ve bu durumun onları helâk ettiği gibi sizi de helâk etmesidir.” 1842
“Enes’den (r.a.) rivâyet edilmiştir: O der ki: “Din üzerinde münâkaşa yapıyorduk ki, üzerimize Hz. Peygamber (s.a.s.) geldi. Bizi münâkaşa (mirâ) eder halde görünce, şimdiye kadar hiç görülmemiş derecede kızdı ve şöyle dedi: “Ey Muhammed’in ümmeti, nefislerinizi bu derece ateşlendirmeyin; siz bununla (din ve akîde konularında münâkaşa ile) mı emrolundunuz? Bundan nehyedilmediniz mi? Sizden öncekiler de sadece bu sebepten yok olmadılar mı? Hayrı az olduğu için mücâdeleyi terk edin. Münâkaşayı terk edin; zira münâkaşa, kardeşler arasına düşmanlık sokar. Münâkaşayı terk edin; zira fitnesinden emin olunmaz. Münâkaşayı terk edin; zira o, (zihinlerde) şüphe meydana getirir, amelleri yok eder. Münâkaşayı terk edin, zira mü’min (dinde) münâkaşa yapmaz. Münâkaşayı terk edin, zira münâkaşa yapanın haserâtı (zararı) tam olmuştur. Münâkaşayı terk edin, zira münâkaşada devam, günah için kâfidir. Münâkaşayı terk edin, zira o, Rabbim’in putlara tapmak ve şarap içmekten sonra beni nehyettiği ilk şeydir. Münâkaşayı terk edin, zira şeytan ibâdetten ümitsiz olduğu halde, aranıza fitne ve fesat sokmaktan ümitvârdır. İşte bu, dinde münâkaşadır. Münâkaşayı terk edin, zira İsrâiloğulları (bu yüzden) 71 fırkaya, hıristiyanlar 72 fırkaya ayrıldılar. Ümmetim ise 73 fırkaya ayrılacaktır. Bunların bir kısmı (biri) hâriç, hepsi de dalâlet üzerindedir.” Bu kurtulan kısmın kimler olduğu sorulduğu zaman Rasûlullah şu cevabı verdi: “Benim yolum üzerinde olanlar, ashâbım, Allah’ın dini üzerinde mücâdele ve münâzaraya girmeyenler ve herhangi bir günah sebebiyle tevhid ehlinden birini tekfir etmeyenlerdir.”1843 (Not: Bu hadis rivâyeti, Kütüb-i Sitte ve benzeri sahih hadis kitaplarında yer almaz, hadisin sıhhati bilinmemektedir.)
“İsrâiloğulları yetmiş bir fırkaya bölündü; içlerinden biri kurtuldu, diğerleri ateştedir. İsa’nın ümmeti yetmiş iki fırkaya ayrıldı; biri kurtuldu, diğerleri ateştedir. Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, biri kurtulur, diğerleri ateştedir.”1844 (Not: Bu hadisin sıhhati de hadisçiler ve bazı araştırıcılarca tartışılmıştır.)
Vahdetin Tezâhürü; Cemaat
Cemaat; insan topluluğu, bir fikir ve inanç etrafında toplanmış kimseler
1839] Buhârî, İ’tisâm 10
1840] Müslim, İlim 2, hadis no: 2666
1841] Müslim, İlm 3-4, hadis no: 2667
1842] Buhârî, 4/117
1843] El-Âcurrî, eş-Şerîa, s. 55; T. Koçyiğit, Hadisçiler ve Kelâmcılar Arasındaki Münakaşalar, s. 225-226
1844] İbn Mâce, hadis no: 3991-3993
- 336 -
KUR’AN KAVRAMLARI
demektir. İslâm cemâati gibi. İslâm dini, müslümanların cemâat halinde yaşamalarına; her hususta birbirlerini destekleyen ve birbirlerine yardımcı olan bir toplum olmalarına önem vermiştir. Peygamber (s.a.s.) müminleri, bir binayı oluşturan ve birbirleri ile kenetlenmiş tuğlalara benzetmektedir. Kur'an-ı Kerîm de, onları “kardeşler“ olarak niteler.
İslâm cemâati kardeşlik, eşitlik, yardımlaşma ve karşılıklı fedakârlık üzerine kurulmuştur. Aralarında sınıflaşma, ırk ve bölge ayrımı yoktur.
Aralarındaki birlik ve beraberliğin temel dayanağı ise Kur'an ve Kur'an'ı açıklayan sünnettir. Birlik, Kur'an ve sünnetin bildirdiği yol üzere olur. “Ey inananlar, Allah’tan O’na yaraşır biçimde korkun ve ancak müslümanlar olarak ölün. Ve topluca Allah’ın ipine (Kur’an’a) sarılın, ayrılmayın.”1845; “Sen yönünü Allah’ı birleyici olarak doğruca dine çevir. Allah’ın yaratma kanununa (uygun olan dine dön) ki, O, insanları ona göre yaratmıştır. Allah’ın yaratması değiştirilemez. İşte doğru din odur. Fakat insanların çoğu bilmezler. Yalnız O’na yönelin ve O’ndan korkun; namazı kılın ve (Allah’a) ortak koşanlardan olmayın. Onlar ki dinlerini parçaladılar ve bölük bölük oldular. Her grup kendi yanındakiyle sevin(ip övün)mektedir. “ 1846
Ne yazık ki bugün müslümanlar genelde bu duruma düşmüşler, dinlerini parça parça edip gruplara ayrılmışlardır. Övünmeleri de diğer gruptakilere karşıdır.
Hz. Peygamber (s.a.s.): “Cemâat rahmettir, tefrika ise azaptır.”1847 buyurmaktadır. Yine şöyle buyurur: “Allah’ın eli cemâatle beraberdir. “1848; “Bereket cemâatle beraberdir.” 1849
Allah’ın birliği ve toplumun bütünlüğü inancı etrafında toplanmayı en mühim gaye sayan İslâm dininde, “cemâat” denilince; inançta olduğu gibi, dünya işlerinde de bir araya gelip yardımlaşarak yaşayan samîmî ve ihlâslı müslümanların teşkil ettiği birlik akla gelir. Çünkü insan daima cemâat ve daha geniş anlamıyla cemiyet halinde yaşayan “zoonpolitikon: Toplumcu bir canlı yaratık”tır.
Vicdan ile birlikte, beraber yaşama isteği, cemâat rûhu insanda oluşmaya başlayınca, onu kibirden, bencillikten, dar görüşlülükten çıkarır ve o nisbette sosyalleştirir. Kibirli ve dar bir vicdan yalnız kendini sever. Ümidi kendisi için, korkusu yine kendisi içindir.
Fakat Yüce bir duyguyla bu sevgi ve korku biraz yükselip de bir başkasını da kendisi gibi ve kendisine eşit bir değerde görmeye, onun iyiliğine sevinip, zararına da kendisi zarar görüyormuş gibi üzüntü duymaya başlarsa, onda cemâat ruhu oluşmaya başlamış demektir.
İnsanın bu “toplum halinde yaşama” ihtiyacını en doyurucu bir şekilde din giderebildiğinden, cemâatler din sâyesinde ortaya çıkmış ve dine özgü gruplar olarak kabul edilmişlerdir. Cemaat, bir peygamber etrafında ve ashabının kendisine tamamen şahsî bağlılıklarına dayanarak oluşur.
Prensibi samîmiyet, sadakat ve ihlâs olan bu İslâm cemaatinin yegâne başarı
1845] 3/Âl-i İmrân, 102-103
1846] 30/Rûm, 30-32
1847] İbn Hanbel, IV,145
1848] Tirmizî, Fiten, 7
1849] İbn Mâce, Et’ıme 17
VAHDET(HEP BİRLİKTE ALLAH’IN İPİNE SARILMAK)
- 337 -
sırrı, kardeşlik ışığındaki birlik-beraberlik şuurudur'. Allah (c.c.) onlar hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de: “Allah yolunda hepsi birbirine kenetlenmiş, yekpâre/tek parça ve müstahkem bir bina gibi, saf bağlayarak mücadele edenleri sever.”1850 buyurmuştur. Dinimiz, toplumun huzuru, âhengi ve sosyal gelişmenin gerçekleşebilmesi; yalnız muayyen bazı fertlerin değil, bütün bir toplumun maddî refahı ve saâdeti için mü’minlere, kişisel vazifeler yanında ictimaî ödevler de yükler. Cemiyeti oluşturan kişileri inançta, yaşayışta, gâyede, ıstırap ve refahta birleşmesi gereken kardeşler ilân eder. Bu hususta Hz. Peygamber (s.a.s.) “Birbirini sevmede, birbirlerine acımada ve korumada mü’minler bir vücut gibidir. Vücudun herhangi bir organı rahatsız olursa, diğer organlar toptan humma ve uyumsuzluğa tutulur” buyurmuştur. Ayrıca ayrım yapmaksızın bütün insanların birbiriyle kenetlenmelerini birbirine yardım elini uzatmalarını, bir iman vazifesi olarak emretmiştir. Cenâb-ı Hakk: “... İyilik etmek ve fenalıktan sakınmak konusunda birbirinizle yardımlaşın; günah işlemek ve haddi aşmak üzere yardımlaşmayın.”1851 buyuruyor. Bu tür sosyal vazifelerimizi yapmadıkça müslüman olarak yaşayabilmemize imkân yoktur. Çünkü “Gerçek müminler kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile kardeşlerini kendi nefislerine tercih ederler.”1852 Ayrıca yine “Sizden biriniz, kendi nefsi için sevdiğini mümin kardeşi için de istemedikçe gerçek mümin olamaz” buyuran Hz. Peygamber, cemiyetin temelini en sağlam bir tarzda şöyle ifadelendirmiştir: “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.” 1853
8Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 101-104
9Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 690
10Ahmed Kalkan, Vuslat, Sayı 22; Nisan 2003
“Cemaat” kelimesinin aslı, toplamak, bir araya getirmek anlamındaki cem’ fiilidir. Cemaat, sözlükte, insan topluluğu, bir araya gelen insan grubu demektir. Geniş anlamıyla cemaat; bir fikir ve inanç etrafında bir araya toplanan insan topluluğuna verilen addır. Bir fıkıh terimi olarak ‘cemaat’ ise; namazı bir imamla birlikte kılan mü’minler topluluğudur. En geniş anlamıyla ‘cemaat’; İslâm ümmeti topluluğunu ifade eden bir kavramdır. Dünyadaki bütün müslümanlar bu anlamda bir bütün halinde “cemaat”tirler. Bu cemaatin ana özelliği, aynı Din’e, yani Tevhidî esaslara inanmaları, aynı kıbleye yönelmeleridir. Dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, bütün müslümanlar İslâm cemaatinin birer üyesidirler.
Cemaat; rastgele, tesadüfen veya şartların bir araya getirdiği insanlar değildir. Cemaatin üyeleri de yaptıklarını bilmeyen, hangi şartlar altında bir araya geldiğinden habersiz ve şuursuz kimseler değillerdir. Cemaat, şuurlu bir birlikteliktir. Kuru kalabalık, yani kitle (cemâdât) değildir. Kitle, şartların bir araya topladığı kalabalıktır. Yolu ve hedefi belli değildir. Asgarî müşterekleri bile ortada yoktur. Belki bir çıkarın, belki etkili bir rüzgârın, belki gözü açık bir propagandacının bir araya topladığı bir sürüdür. Sürüyü, akıllı ve gözü açık çobanlar istediği gibi sürükleyip götürürler. Bir topluluğun cemaat adını alabilmesi için, o topluluğun belli bir fikir etrafında, belli bir hedefe gitmek üzere bir araya gelmesi, belli ilkelere bağlı olması ve başlarında cemaat ile özdeşleşmiş, aynı amaca bağlı yetkin bir imamın (önderin) bulunması gerekir.
1850] 61/Saff, 4
1851] 5/Mâide, 2
1852] 59/Haşr, 9
1853] el-Aclûnî, Keşfu’l-Hafa, s. 472; M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, Cemaat md.
- 338 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Namaz ve Cemaat: İslâm cemaatinin en küçük örneği, müslümanların namazda bir araya gelmeleridir. Namaz cemaati, İslâm cemaatini oluşturmada çarpıcı bir örnektir. Peygamberimiz’in cemaatla namaz kılmayı niçin sık sık tavsiye, hatta emrettiği bu nedenle daha iyi anlaşılır. Mü’minler kendi aralarında seçtikleri ya da uygun gördükleri bir namaz imamının arkasında bir farz namazı kılmak üzere cemaat olurlar. Onun arkasında saf tutarlar. Namaz içerisinde onun komutuyla rukû’ ve secde yaparlar. Onunla birlikte hareket ederler, onunla beraber namazı tamamlarlar.
Namaz için bir imama uyan mü’min, namazdaki bütün hareketleri imamla birlikte ama ondan sonra yapar, aynı zamanda da o imama uyan diğer mü’minlerle beraber yapar. Namazda kendi başına hareket etmez, diğer müslümanlarla birlikte aynı amacı gerçekleştirmeye, yani namazı ikame etmeye (yerine getirmeye) çalışır. Cemaatle kılınan namazdaki hiyerarşik düzen, müslümanların oluşturacağı toplumun düzenine de bir işarettir. Namazda önde imam olur ve bütün cemaat yerin genişliğine göre onun arkasında sıra halinde saf tutar. Buradaki düzen piramit düzeni değil, eşitlik ve kardeşlik düzenidir. Çünkü İslâm cemaatinde soylular ve imtiyazlılar sınıfı yoktur. Hiç kimse diğerinden üstün değildir. Seçtikleri imam bile onlardan biridir ve yalnızca namazda onların bir adım önündedir.
Cemaat Anlayışı ve İslâm Toplumu: İslâm toplumunda herkes birbirinin kardeşidir. Tıpkı namazda saf tuttukları ve beraber oldukları gibi, kendi aralarından seçtikleri ehl-i hal ve’l akd (imam, halîfe, emir sahibi veliyyü’l-emr) yetkilisinin başkanlığı altında dünya ve din işlerini yürütürler. Allah’ın dinini yaşamaya çalışırlar. Onların önderleri kendileri gibidir, hiç bir üstünlüğü yoktur ve onların serbest oylarıyla (biatleriyle) seçilmişlerdir. Namazdaki imam gibi yetkileri sınırlıdır ve o, Allah’a itaat ettiği müddetçe mü'minler de ona itaat ederler. Bir kimse, cemaat istemediği halde onlara namaz imamı olamadığı gibi; hiç kimse de, ümmet istemediği halde zorla, diktatörce, onlara imam (yönetici) olamaz.
Mü’minler, tıpkı namazda olduğu gibi toplum hayatında de birbirlerinin yanındadırlar. Müslümanlar namazda niçin bir araya geldiklerinin şuurunda oldukları gibi, müslümanlarla niçin bir arada olmaları gerektiğinin de farkındadırlar. Onların cemaat oluşu bilinçli bir tercihtir. Onların aralarındaki bağ iman bağıdır; soy, hemşehrilik, ırk, kabile hizip, ya da vatandaşlık, hele hele çıkar beraberliği hiç değildir. Müslümanlar bulundukları yerlerde küçük cemaat olsalar bile aynı özelliği taşırlar, aynı şuura sahiptirler. Herhangi bir amacı gerçekleştirmek üzere bir araya gelen mü’min topluluklarının da bundan farklı yanları yoktur.
Bazen bütün müslümanların bir önderin (imamın) yönetimi altında bir araya gelmeleri mümkün olmayabilir. Şartlar buna müsaade etmeyebilir. Günümüzde müslümanlar farklı coğrafyalarda ve farklı bağımsız(!) ülkelerde yaşamaktadırlar. Birçok ayrı siyasî güç müslümanlara hâkim durumdadır. Buna rağmen onlar İslâm’ın genel esasları ve hedefleri etrafında bir cemaat olmak durumundadırlar. Onlar birbirlerinin kardeşidirler. Herkes birbirinin destekçisi, yardımcısı ve duâcısıdır. Müslümanlar bulundukları yerde, az da olsalar cemaat anlayışını yaşatmakla görevlidirler. Bazı mü’minler, bir amacı ya da bir hedefi gerçekleştirmek üzere bir araya gelebilirler, bir grup çalışması yapabilirler. Vakıf, dernek ve teşkilat çatısı altında örgütlenebilirler. Bu şekilde oluşan cemaatler, kendi aralarında bazı prensipleri uygulasalar bile diğer müslüman cemaatlerle İslâm kardeşliği
VAHDET(HEP BİRLİKTE ALLAH’IN İPİNE SARILMAK)
- 339 -
çerçevesinde ilişki kurarlar, ayrılık gütmezler, onlara sırtlarını dönmezler.
Bir cemaatin İslâmî olup olmaması, onun İslâmî prensiplere ne kadar uyduğuna bağlıdır. “En iyi cemaat biziz” iddiası geçersizdir. Belli bir amacı ve çalışmayı gerçekleştirmek üzere bir araya gelen cemaatler, tefrikaya sebep olmamalı, müslümanları bölüp parçalamamalıdır. Dinde ayrılık güdenlerin ve kendi cemaatinin veya grubunun görüşlerini, prensiplerini din haline getirenlerin son derece hatalı oldukları açıktır. Kaldı ki İslâm sürekli bir şekilde müslümanların kardeşliğini vurgulamakta, onları vahdete dâvet etmektedir. Müslümanlar, yaşadıkları yerlerde azınlık da olsalar cemaat olmaya çalışmalılar. Bunu yapmazlarsa ve cemaat şuurunu diri tutmazlarsa; cemaat olmanın avantajlarını ve nimetlerini kaçırırlar. ‘Cemâdât’, yani şuursuz, sıradan sürü haline gelirler. Sürüleri güden çobanlar de her zaman bulunur.
Cemaat Olmanın Önemi: İslâm, cemaat dinidir. İslâm’ın ilke ve prensipleri en güzel şekilde cemaatle beraber yerine getirilir. İslâm, müslümanların şuurlu cemaatler olmasını emretmiştir. Peygamberimiz Medine’de bu örnek cemaati kurmuş ve nasıl olacağını göstermiştir. Böyle bir cemaat mü’min için koruyucu bir elbise, kale gibidir. Cemaat olan mü’minler birbirlerini daha iyi tanırlar, birbirlerini sever sayarlar, destek olurlar, yardımda bulunurlar. Birbirlerinin durumlarından haberleri olur, birbirlerinin eksik taraflarını tamamlarlar. Tıpkı bir vücut gibi birbirlerinin acısıyla kederlenirler. 1854
İslâmî cemaat, Kur’an anlayışı ve Peygamberin yolu üzerine kurulur. Onların arasında kardeşlik, karşılıklı yardımlaşma, dayanışma, fedâkârlık ve saygı vardır. Onların arasında sınıf, soy, kabile meslek, bölge üstünlüğü gibi şeyler yoktur. Kur’an, müslümanları Kur’an etrafında bir araya gelmeye dâvet etmektedir.1855 Dinlerini parçalayanlar gibi parça parça olmaktan sakındırmaktadır.1856 Allah (c.c.), kuvvetli bir bina gibi bir araya gelip kendi yolunda cihad eden mü’minleri sevmektedir. 1857
Peygamberimiz (s.a.s.) de, birçok hadisinde müslümanlara cemaat olmayı teşvik etmekte, bunun önemini bildirmektedir. Peygamberimiz (s.a.s.) buyuruyor ki: “Cemaat rahmettir, tefrika (ayrılık çıkarma) ise azaptır.”1858 Bunun yanında cemaatle namaz kılmayı çok önemsemekte, mü’minlerin cemaatle namaz kılarak çok fazla karşılık alacaklarını haber vermektedir. Kur’an Hz. Peygamber’e, düşman korkusu olsa bile mü’minlere namazı cemaatle kıldırmasını emretmektedir.1859 Müslümanların cemaat olmalarının en güzel örneği beraber namaz kılmalarıdır. Cemaatle namaz, İslâmî cemaatin temelini atar, cemaat şuurunu kazandırır. Bu nedenle cemaatle kılınan namazın derecesi tek başına kılınana göre yirmi beş veya yirmi yedi derece daha yüksektir. 1860
1854] Buhârî, Edeb 27, 8/12; Müslim, Birr 17, hadis no: 2586, 4/1999
1855] 3/Âl-i İmrân, 103
1856] 30/Rûm, 32
1857] 61/Saff, 4
1858] Ahmed bin Hanbel, 4/145
1859] 4/Nisâ, 101-102
1860] Buhârî, Ezân 30, 1/166; Müslim, Mesâcid 42, hadis no: 649, 1/449; Ebû Dâvud, Salât hadis no: 559, 1153; İbn Mâce, Mesâcid 16, hadis no: 786-790, 1/258; Tirmizî, Salât 245, hadis no: 330, 2/150
- 340 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İslâm’a göre cemaat olma o kadar önemlidir ki, iki kişi bir araya gelseler, hemen cemaat olmaları tavsiye edilir.1861 Cemaate devam etmenin sevabı kadın ve erkek mü’minler için aynı derecededir. Peygamberimiz kadınların cemaate gelmelerine engel olunmamasını istemiştir.1862 Müslümanlar farz namazları, Cum’a ve bayram namazlarını cemaatle kılarlar. Cum’a ve bayram namazlarının ancak cemaatle kılınması, tek başına kılınmasının mümkün olmaması oldukça önemlidir. Şüphesiz Cum’a ve bayram, mü’minlerdeki cemaat şuurunu kuvvetlendirir, onları birbirine yaklaştırır, aralarındaki kardeşlik ilişkilerini artırır.
İnsan, yaratılışı gereği toplum halinde yaşamak zorundadır. İslâm, müslümanları şuurlu bir toplum olarak yetiştirmek istiyor. Bir arada yaşama bilinci, fedakârlığı, başkalarını hesaba katma, hak ve hukuka uyma ahlâkını, yardımlaşma, acıları paylaşma, nimetleri ve külfetleri bölüşme anlayışını geliştirir. İslâm bütün bu ideallerin en güzel bir şekilde yerine getirilmesini, bunların bir ibâdet bilinciyle yapılmasını istemektedir. Cemiyet (toplum) içinde yaşadığının farkında olan, her konuda onları da hesaba katar. Ancak kendi bencil duygularını doyurmak isteyenler, kibirliler ve başkalarının haklarına tecavüz etmeyi normal görenler, bu anlayışın dışına çıkarlar. İslâm, toplum halinde yaşama ihtiyacını en doyurucu bir biçimde teklif ediyor ve bunun kurallarını ortaya koyuyor. Bunun için İslâm cemaati, peygamber ve İlâhî vahye inanma mantığı üzerine kurulur ve gelişir. Bu cemaatin gayesi de Allah’ın hükmüne daha güzel bir şekilde uyabilmektir. Mü’minler, cemâdât olma yanlışlığından cemaat olma şuuruna yükselmelidirler. 1863
Cemaat ve Tebliğ Çalışmalarında Usûl
Batı, felsefe mirasına sahip olduğu ve her filozof, kendinden önceki filozofu tenkit edip onun doğru olarak ileri sürdüğünü eleştirip delillerini çürütmeye çalışmış olduğu için Bâtılılar, hakikati bulamamışlar ve bulduklarını iddiâ etmeyecek/edemeyecek durumdalar. Demokrasi, biraz da bu anlayışın ürünüdür. Göreceli doğrulara, değişken gerçekliğe sahip olan farklı görüşler değişik partiler şeklinde temsil edilir ve halkın çoğunluğu hakem tâyin edilerek bu göreceli doğrulardan bir veya birkaçı öne çıkar, kimsenin kesin/mutlak doğrusu olmadığından buna itiraz eden çıkmaz. Herkes, karşısındakinin olduğu kadar kendi doğrularının da göreceli olduğunu benimser. Bu tavırda aşırılık sözkonusudur, çünkü onlara göre insanların uymak zorunda olduğu mutlak hakikat diye bir şey yoktur ve herkesin doğrusu kendisinedir. Buna karşılık Doğulular, tenkit mirasına değil, şerh geleneğine sahiptir. Şerh geleneği ve velî kültü, şahısları ve onların görüşlerini Yüceltme tavrına götürmüştür. Filozofların tam aksine, kendi acziyetini kabul eden halef, hep seleflerini Yüceltme gayretindedir. Bu tavrın da mâkul ve meşrû bir tavır olmadığı, farklı bir aşırılık ürünü olduğu rahatlıkla Kur’an’dan yola çıkarak değerlendirilebilir.
Müslümanların, modernizmi olduğu kadar geleneklerini de sorgulamak zorunda olduğu gibi, aynı zamanda hem birey, hem cemaat olarak yaptıklarını
1861] Buhârî, Ezân 35, 1/167; İbn Mâce, İkametu’s-salât 44, hadis no: 972-975, 1/312; Nesâî, İmâmet 43-44, 2/80
1862] Buhârî. Ezân 162, 1/218; Müslim, Salât 30, hadis no: 442, 1/326; Ebû Dâvud, Salât 52, hadis no: 565-568, 1/155
1863] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 101-104
VAHDET(HEP BİRLİKTE ALLAH’IN İPİNE SARILMAK)
- 341 -
gözden geçirip sık sık otokritik yapmaları, metot ve söylemlerini masaya yatırmaları gerekmektedir. Bu muhâsebeyi yap(a)mayan fert ve cemaatler, hedeften sapma ve amaçlara uygun araçlar kullanamama yüzünden sadece kendi veballerini değil; ümmetin vebâlinden paylarına düşeni de yüklenme riskiyle karşı karşıya kalacaklardır.
Sadece iyi niyetin yeterli olmadığı, usûl ve yöntemin büyük önemi olduğu inkâr edilemez. Bu dâvâya sadece akıllı geçinen düşmanlar değil, akılsız dostların iyi niyetli ama yanlış tavırları da büyük zararlar vermektedir.
Her konuda “doğru” tek değildir; bu, özellikle beşerî doğrular için böyledir. “Doğru”nun iki kaynağı, ölçüsü vardır: İlki, bir adı da Hak olan Cenâb-ı Hakk’a ait doğru; diğeri de insan aklı, ilmi, mirası ve tecrübesine ait doğru. Birincisi, müslümana (Allah’a teslim olana) göre mutlak doğrudur. Yani, her zamanda ve her yerdeki her insana/müslümana göre doğrudur; değişmeyen, tartışılamayacak ve teslim olunacak doğru. İkincisi ise beşerî doğrudur. Yani, göreceli, zannî, ictihâdî, yoruma dayanan, tarihe, coğrafyaya, kişiye göre değişebilecek olan doğru. Kur’an’da muhkem ve yoruma yer bırakmayacak açıklıkta verilen bilgiler, emredilen veya yasaklanan hükümler mutlak doğrudur, hak ve hakikattir. Kur’an’da farklı anlamaya müsâit yoruma açık hükümler ya da Kur’an ve sahih sünnette yer almayan doğrular ise ikinci çeşit doğrulardır. Bunlar, delillere sahip olmaya, deliller arasında tercih veya delillerin sağlamlığı konusunda iknâ olmaya göre farklılık arzedebilecek göreceli doğrular, değişken gerçeklerdir.
Ümmetin ihtilâf edegeldiği mezhebî/ictihadî, fıkhî doğrular da bu gruba girer. Meşhur abdest örneğinde olduğu gibi. Mâlikîlere göre doğru olan başın tümünün meshedilmesidir, bu farzdır. Hanefîlere göre doğru, başın dörtte birinin meshedilmesinin farz olduğu, Şâfiîlere göre ise saçın birkaç telinin. Bu ictihâdî doğrulardan kalkarak bir mâlikî hanefîye, hanefî de şâfiîye abdestsiz, dolayısıyla namazsız diyemez veya bu gerekçe ile arkasında namaz kılınmasının câiz olmadığını ileri süremez. Yoksa mü’minlerin kardeşliğinden bahsetmek mümkün olmaz. Ağız ve burnun Hanefîlere göre dış organ sayıldığı için gusülde yıkanmasının farz olduğu, Şâfiîlere göre ise iç organ kabul edilerek yıkanmasının gerekmediği örneği de bunun gibidir. Cuma namazının sıhhat şartları konusunda da mezheplerin doğruları birbirinden çok farklıdır. Hatta aynı mezhebin farklı müctehidlerinin de farklı ictihadları vardır. Bu ve bunun gibi ictihâdî doğruların hangisinin delili bir kimseye kuvvetli gelirse, o görüşü din kabul etmemek, farklı ictihadları suçlamamak şartıyla benimser, yaşar. Ama unutulmamalıdır ki, Kur’an’ın emrettiği bir ibâdeti hiçbir ictihad yasaklayamaz, haram kıldığını da mubah kılamaz. Çünkü hakkında nass olan bir hüküm, ictihad konusu değildir, olamaz. “Mevrid-i nassda ictihada mesağ yoktur.”1864 Yani, âyet ve sahih hadis olan yerde ictihad yoluna gitmez câiz değildir. Unutmamak lâzımdır ki, ictihadla sâbit olan bir şeyin hükmü kesin değil; zannîdir. Hele, “ben müctehid değilim” diyenlerin dini yorumlaması, sadece kendini bağlar. Allah, falan veya filan zâtların dinî yorumlarına itaat edip etmediğimizden değil; kendi Kitabına uyup uymadığımızdan soracaktır.
“Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek ümmet (millet) yapardı. Fakat onlar ihtilâfa
1864] Mecelle, Madde 14
- 342 -
KUR’AN KAVRAMLARI
düşmeye devam ederler...”1865 Görüş açılarındaki farklılık, müslüman akla görüş zenginliği kazandıracak, farklı düşünceleri incelemesini, olayları bütün boyut ve cepheleriyle kavramasını, aklı akla katmasını sağlayacak bir sıhhat alâmeti olacağı yerde; bu durum, bozuk çağın müslümanında iç çekişmelere ve dövüşme fırsatına dönüşmüştür. “Kendi ayıplarının, başkalarının ayıplarını görmesini engelleyen kişiye ne mutlu!” denildiği halde, bizler iç dünyamıza, kişisel ve toplumsal kusurlarımıza pek az bakıyoruz. Başkalarının ayıplarıyla uğraşıp onları sergilemek, onları ha bire eleştirmek, fırsat bulursak bize göre hatalarını yüzlerine vurmaktan, kendimizi düzeltmeye fırsat kalmıyor. Bazı müslümanlara göre, liderlerinin bir bildiği, yaptıklarının bir hikmeti olduğundan, her şeye te’vil gözlüğünden bakılabildiğinden kendi liderlerinin veya gruplarının yanlışı, başkalarının doğrusuna tercih edilebiliyor.
Günlük hayatta ve Din’i anlamada farklı görüşlerin, farklı yorumların olması normaldir. Hatta farklı görüşlerin olması bir faydadır, bir kolaylıktır. Burada dikkat edilmesi gereken, Din’i kendi hevâsına göre anlama, sonra da kendi anladığını din haline getirme yanlışlığıdır. Din’in özünü zedeleyecek yanlış yorumlar ve bunların inanç haline getirilmesi bir anlamda ‘bağy’ dir ve tefrikaya yol açar. Müslümanlar arasındaki vahdetin en büyük düşmanı, yanlış din anlayışı, ülke, bölge, etnik grup, siyasi rejimler, mezhep ve tarikat taassubudur. Hâlbuki bütün bunlar tefrikaya sebep olmaz, aksine müslüman toplumların entegre olmasına yardımcı olurlar.
Müslümanlar farklı mezheplere, meşreplere, düşüncelere, ülkelere, ilkelere sahip olabilirler, farklı coğrafyalarda yaşayabilirler, farklı gruplar içerisinde bulunabilirler. Bunlar normal şeylerdir. Ancak herkes kendi anladığını, kendi meşrebini, kendi mezhebini, kendi tarikat veya partisini din haline getirirse; işte bu Din’de tefrikadır. Unutulmamalıdır ki, Din Allah’ındır ve Kur’an’da anlatılmıştır; Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) de bize tebliğ etmiş, hayatıyla ve ahlâkıyla dinden ne anlaşılması gerektiğini göstermiştir. Âlimlerin, mezheplerin, grupların Din’den anladıkları, yalnızca bir yorum veya Din’i daha iyi yaşama noktasında bir çaba gibi görülmelidir. Onların anladıkları hiç bir zaman Din’in kendisi değildir. Bir gruba, bir mezhebe, bir meşrebe bağlı olmak mümkündür ve bazen ihtiyaçtır. Ancak, sadece kendi meşrebini, kendi grubunu hak, diğerlerini bâtıl görme anlayışı ‘tefrika’ mantığıdır. Mezhepli olmak ihtiyaç, mezhepçi olmak yanlıştır. Bir meşrepten olmak doğal, ama meşrepçi olmak doğru değildir. Bir gurupla faydalı çalışma yapmak üzere bir araya gelmek, bu amaçla bir cemaate mensup olmak iyi, ama grupçu olmak sakattır. Bütün bu yanlışlar tefrika sebebidir. 1866
Bu anlamdaki hadis rivâyeti uydurma da olsa, ihtilâflar rahmet olabilir; eğer ihtilâfa konu olan beşerî alanla mutlak hakikat ayrımını doğru yapar, ihtilâf edebiyle imtihan edildiğimizi farkeder ve nasıl ihtilâf edeceğimizi bilirsek... Yoksa her grup kendi mezheb veya meşrebini, cemaat prensiplerini Din haline getirir ve onlarla övünmeye kalkarsa1867 bu, rahmete ulaştıran ihtilâf sınırını aşar, azâb sebebi tefrikaya dönüşür.
1865] 11/Hûd, 118
1866] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 690
1867] 23/Mü’minun, 53; 30/Rûm, 32
VAHDET(HEP BİRLİKTE ALLAH’IN İPİNE SARILMAK)
- 343 -
Kendisinin müctehid değil; taklitçi olduğunu söylediği halde, müctehidlerin bile vermediği fetvâları, güya onların ictihadlarından yola çıkarak cesâretle vermek, kraldan fazla kralcılıktır. Kur’an’dan başka kutsal kitaplar, Peygamber (s.a.s.)’den başka sözü eleştirilemez insanlar kabulü diye tanımlanacak problemlerle müslümanlar dünyada rahmet ve devlete, âhirette cennete zor kavuşur.
Bir âlimin, bir müctehid veya müfessirin yorumunu tercih etmek başka, o yorumu mutlak doğru olarak Din kabul etmek daha başkadır. Aksi halde, ondan önce yaşayan, onu tanımayan müslümanların, ya da o doğruları farklı yorumlayan veya çok değişik tarih, coğrafya ve şartlarla çevrili kimselerin durumu ne olacaktır? Deliller bırakılarak şahısların ve onların söylemlerinin bayraklaştırılıp tereddütsüz kabulü ve herkesin kabul etmesi gerektiği anlayışı, “ya hep ya hiç” şeklindeki kumarbaz beklentisidir. “Mâ lâ yüdrakü küllühû, lâ yütrakü cüllühû” “Bir şey bütünüyle elde edilemezse, tümüyle de terk edilmez.”
Bugün insanlara sunulan din; büyük oranda şudur: Beşerî görüşler, göreceli ve tartışmalı konular, cemaatlerin tartışmalı doğruları, filân efendi hazretlerinin görüşleri, mezhebî ictihad ve kelâmî değerlendirmeler, hatta bazen Kur’an’ın bazı emirlerini yasaklayan, bazı yasaklarını mubah kılan tavırlar... Kur’an’ın önemsediği konular yerine, hiç yer vermediği konular din adı altında topluma kabul ettirilmek istenmekte, mesajın başına oturtulmaktadır. Fili farklı yerlerinden yakalayıp bu parçayı fil diye tanımlama tavrı, basarla birlikte basîreti, alnındaki gözüyle beraber göğsündeki gözü de kullanması gereken, gözleri açık ve her dem uyanık bulunması icap eden müslümanların maalesef tavrı olabiliyor. Dini, bazıları şekilsel özellikler, bazıları sarık, sakal, cübbe ve çarşaftan ibâret sayarken, bazıları sadece falan zâtın kitaplarını okuyup açıklamak, bazıları ise tesbih çekmekten, bazıları sadece cihad veya siyasal yorumlardan, haftalık ders ve sohbetlere katılmaktan, bazıları dergi çıkarmak veya radyo imkânlarından ibâret sayabilmektedir. Bundan da daha fecîsi, Kur’an’ın ısrarla emrettiği halde, bazı müslümanların ısrarla yasakladığı kimi ibâdetler sözkonusu olabilmekte ve Kur’an’a taban tabana zıt olan bir yasağı, meselâ Kur'ânî bir emrin, farîzanın terkini, fâiz gibi bir haramın mubahlığını cihad yorumu ve dâru’l-harp mantığı ile topluma empoze etmektir.
Güzel insan olmamız ve mesajımızın güzel olması için, insanları başka şeye, tartışmalı teferrruata değil; sadece Allah’a, Allah'ın mutlak doğrularına, yani hakka dâvet etmemiz ve bunu herhangi bir hizip adına değil, “müslüman” isim ve sıfatımızla, İslâm’ın hizipler üstü temel prensipleri adına yapmamız gerekmektedir: “(İnsanları) Allah’a çağıran, sâlih amel işleyen ve ‘ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır.”1868 Müslüman dâvâ adamı, âyetlerdeki bütüncül çağrıya rağmen; parçacı, hizipçi, cemaatlerinin yorumunu öne çıkaran bir yaklaşım sergileyerek kınanacak bir tavra düşebiliyor: “Onlardan dinlerini parçalayanlar ve kendileri de bölük bölük olanlar vardır. (Bunlardan) her fırka, kendi yanındakiyle sevinmektedir.”1869 Bugün kimi cemaat mensubu kişiler, insanlara Kur’an’ın önceliklediklerini, mutlak hakikatleri, Kur’an’ın muhkem doğrularını anlatacaklarına, İslâm’ın temel esaslarına dâvet edeceklerine; kendi tartışılabilecek doğrularına çağırmaktadırlar. “Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla
1868] 41/Fussılet, 33
1869] 30/Rûm, 32
- 344 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır, sonra Allah onlara yaptıklarını haber verecektir.” 1870
İslâm inançları (Akaid), beşerî görüşlere ve şahsî anlayışlara değil; vahye dayanır. Kimsenin hevâ ve hevesleri akaidde bağlayıcı olamaz. İtikadı belirleyen ölçülerin tek kaynağı vahydir. Vahy olduğu tartışılan veya mânâsı farklı anlaşılmaya müsâit olan hükümler de akaid için kesin ölçü olamaz. İslâm inanç esasları, delâleti ve sübûtu kat’î olan vahyin itikadî hükümleridir. Kesin doğru, mutlak doğru olan hükümler, tüm müslümanların kabul etmek zorunda olduğu sâdık ve mütevâtir haberlerdir.
İslâm akaidi, şüpheye, zanna, beşerî görüş ve yoruma dayanmaz. Kişinin müslüman olabilmesi için inanmak zorunda olduğu hususlar, en küçük çapta veya en küçük cüz’ü reddedildiğinde kişiyi küfre sokan hükümler, akaid esaslarıdır. Tabii ki bunlar, vahy olduğunda en küçük şüphe bulunmayan mütevâtir haberlerdir. Yani, Kur’an’dır. Bunlara sübûtu kat’î deliller denir. Akaidde bağlayıcı bir hükmün, delâletinin de kat’î olması gerekir. Âyet veya mütevâtir hadislerdeki bazı ifadelerin hangi mânâya delâlet ettiği kesin olmayabilir; mânâya delâleti zannî, yoruma açık olabilir. Kimse bir şahsın ictihadını, ya da kendi anlayışını, beşerî bir yorumu, başka insanlara inanç esası olarak dayatma hakkına sahip değildir. Mânâya delâleti zannî olan şahsî açıklama veya yorumu kabul etmeyenleri tekfir etme hakkına hiç kimse sahip değildir.
Bazı kaypak kavramları, karşımızdaki müslümanın dinle ters düşmeyecek şekilde farklı anlam yükleyerek onu savunması veya bazı kurallarını uygulaması hiç dikkate alınmadan, te’vil etme özgürlüğünü onlara vermeden, kendi anladığımız biçimde küfür olduğuna hükmetmek, hatta bir adım daha ileriye gidip onlara kâfir demek, göreceli doğrularımızı mutlak hakikat yerine koymak demektir. Kendisi de şu veya bu ölçüde, ama mutlaka düzenin şu veya bu kurumundan geçtiği halde, alternatif bulamadığı için o kurumlara şu veya bu şekilde takılanlara müslüman gözüyle bakmamak... Bu gibi durumlar, karşısındakine ictihad hakkı vermeden, kendini veya reisini müctehid ilân etmektir. Hatta, müctehid hata yapabilecek kişi olduğu halde, kendi cemaat görüşünde, liderinde yanılma ihtimali kabul etmeyen kişinin bu tavrının ne anlama geldiği, dilin ifâde etmekten çekindiği fecî bir tavır olmaktadır. “Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını), râhiplerini rabler edindiler...”1871 Adiy bin Hâtem, Rasûlullah’ın yanına geldiğinde bu âyeti okuyunca, Adiy: “Yâ Rasûlallah, hıristiyanlar din adamlarına ibâdet etmiyorlar, onları rab ve ilâh edinmiyorlar ki” dedi. Rasûlullah (s.a.s.) bunun üzerine şöyle buyurdu: “Onlara haramı helâl, helâlı da haram yaptılar, onlar da uymadılar mı din adamlarına?” Adiy: “Evet” dedi. Efendimiz buyurdu ki: “İşte bu, onlara ibâdettir/tapınmadır.” 1872
Din, özellikle akîde, haram-helâl ölçüsü ve ibâdet hükmündeki ahkâm, mutlak doğrulara dayanmak durumundadır. Mutlak doğruyu te’vil edip beşerî yorumları din haline getiren anlayış, İslâmî anlayış olamaz. Falan hocanın veya filan imamın bir görüşünü, İslâm’ın olmazsa olmaz bir unsuruymuş gibi din adına ileri sürmek, bu görüş doğru olsa dahi, çok yanlış bir yaklaşımdır. Her grubun,
1870] 6/En’âm, 159
1871] 9/Tevbe, 31
1872] Tirmizî, Tefsiru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292
VAHDET(HEP BİRLİKTE ALLAH’IN İPİNE SARILMAK)
- 345 -
İslâm cemaatini kendisinin temsil ettiğini, kendi dışındakilerin sapma içinde olduğunu zannetmesi, hatta buna inanıp başkalarına dayatması Dinimiz için problem olmaktadır. Müslümanların kendi kanaatlerini, üstad, lider ve âlimlerinin yorumlarını din zannetmeleri, bugünkü ihtilâfların temelini teşkil ediyor.
Mevcut düzen ve toplum yapısının belvâ-yı âmm (toplumsal belâ) niteliğindeki dayatmalarına karşı tavır alamayan insanlara alternatif göster(e)meden onları dinin dışına itmek, Din’i yanlış yorumlamaktır. Ayağı yere basmayan idealist yaklaşımlar, İslâm’ı, günlük hayatta uygulanamayacak soyut görüşlerden ve ütopyadan ibâret saymaktır. “Dinde aşırılıktan sakının. Çünkü sizden öncekiler, dinde aşırı gittiklerinden ötürü helâk oldular.” 1873
Şu kadar cemaat ve ilim adamının melekleri sevindirecek ve şeytanları ürkütecek kapsamda hayırlı faâliyetler, ses getirecek tavır ve eylemler ortaya koyamadıklarının sebebi, biraz da bu usûl, yöntem hatalarından, dine bakıştaki eksik veya yanlıştan kaynaklanıyor diye düşünüyorum.
Konumuzla ilgili empati; muhâtaplarımızı, “öteki” insanları, öteki cemaatleri, onların dünyasından bakarak değerlendirmektir. Bu yapılamadığı zaman, gerçeğin bir kısmı kaybedilecektir. Nisbî/göreceli doğruları, beşerî yorumları, Din ve mutlak hakikat gibi değerlendirmemeli; insanları kendi doğrularımıza, kendi mezhep, meşrep, metot, dernek, vakıf ve faâliyetlerimize dâvet etmek yerine, İslâm’ın doğrularına dâvet etmeliyiz. Müslümanlarla ihtilâf edeceğimiz konulardan ziyade ittifak halindeki konulardan yola çıkarak asgarî müşterekleri giderek artırmak önemsenmeli, dostluk ve sevginin giderek samimiyete ve işbirliğine dönüşmesi hedeflenmelidir. İnsanların olduğu her yerde, kesinlikle ihtilâflar da olacaktır. İslâm’ın aslî meselelerinde müslümanlar ihtilâf edemez. İlâhî vahyin müslümanlara seçme muhayyerliği, tasarruf yetkisi, ictihad, yorum ve tercih hakkı verdiği meselelerle ilgili ihtilâflar, mâkul ve normal karşılamamız gereken ihtilâflardır. Müslüman cemaatlerle ittifak ettiğimiz konularda işbirliğine gitmeli, ihtilâf ettiğimiz konularda birbirimizi mâzur görmeliyiz. “Sadece benim mezhep, cemaat, teşkilât, metot, lider ve görüşüm hak; diğerleri bâtıl!” demekten sakınıp kendi doğrularımızın “yanlış ihtimali olan göreceli doğru“ olduğunu, muhâtap mü’minlerin de “doğru ihtimali olan yanlış“ görüşleri olduğunu, empati ile ve göreceli doğruların bir’den fazla olabileceğini unutmadan olgun mü’mine yakışan şekilde değerlendirebilmeliyiz. “Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın hidâyet edip doğru yola ilettiği kimseler onlardır. İşte onlar akıl sahipleridir.” 1874
İhtilâflara Yaklaşım
İnsanların olduğu her yerde, kesinlikle ihtilâflar da olacaktır. İnsanları doğru tanıyıp insanların farklı ve tartışmacı yaratıklar olduğunu dikkate aldığımız zaman, bu durumu belli bir ölçüye kadar normal karşılamamız gerekir. Birçok konuda birbirinden farklı yönelişlere, farklı değer ölçülerine sahip olan insanlar, elbette ki ihtilâflara düşecekler ve bu ihtilâflar çerçevesinde tartışacaklardır. Bu yüzden, insanlar yaşadığı sürece, yeryüzünde bu ihtilâfların kökünü kazıyabilmek, bu ihtilâfları ortadan kaldırabilmek mümkün olmayacaktır. İnsanları
1873] Dârimî, Siyer 45; Ahmed bin Hanbel, Müsned IV/127, V/318, 330
1874] 39/Zümer, 18; Ahmed Kalkan, Vuslat, Sayı 22; Nisan 2003
- 346 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ortadan kaldırmadan ihtilâfları ortadan kaldıramayacağımız gerçeğini dikkate aldığımız zaman, ihtilâfların kökünü kazımak gibi ütopik bir hedefe değil; ihtilâflara bilinçli yaklaşmak gibi reel bir hedefe yönelmemiz gerektiğini anlayabiliriz. Çünkü insanlar arasında vuku bulan tüm ihtilâflar, başlangıç itibarıyla meyvesi belirsiz tohumlar gibidir. Bu ihtilâf tohumlarının meyvesini belirleyen en önemli unsur ise, ihtilâfların keyfiyetinden ziyade; insanların bu ihtilâflara yaklaşım ve yorumlama biçimidir. İhtilâf ahlâkıdır, ihtilâflarla imtihan olunduğu bilincini kuşanmaktır.
Meselâ maddî konulardaki bir ihtilâf, bazen insanların cömertliğine, sadakada bulunmalarına ve bazı haklarından vazgeçerek daha olgun bir kimliğe ulaşmalarına sebep olurken; bu insanların birbirlerini dinlemelerine, birbirlerini daha iyi anlamalarına, fikirlerinin olumlu yönde değişmesine ve gelişmesine katkıda bulunurken; bazen de insanların mücâdelesine, birbirlerini tahkir ve hatta tekfir etmelerine neden olmaktadır. Oysa birbirlerinden farklı neticelere sebep olan bu ihtilâflar, çoğu zaman birbirine benzer olan aynı ihtilâflardır. İhtilâflar aynıdır, ama bu ihtilâflara insanların yaklaşımları farklıdır ve bu farklı yaklaşımlar, farklı neticelere sebebiyet vermektedir. Dolayısıyla ihtilâf konusunda en önemli mesele, ihtilâflara yaklaşımdır. Çünkü herhangi bir ihtilâfın müsbet veya menfî sonuçlara sebep olması, genellikle bu gibi ihtilâflara yaklaşımla ilgili bir meseledir.
Hepimizin bildiği gibi, müslümanların ayrılmasına, dağınık ve birbirinden kopuk yaşayışına, birbirlerine düşmesine neden olan birçok fitne ve fesadın kökeninde, küçük veya büyük bazı ihtilâflar bulunmaktadır. Dolayısıyla bu fitne ve fesadın ortadan kalkabilmesi, sözkonusu ihtilâflara Kur’anî bir bilinç ve rahmete dayanan ahlâkla yaklaşabilmemize bağlıdır.
Tüm ihtilâflarımızın yegâne çözüm kaynağı olan Kur’ân-ı Kerim, ihtilâf meselesiyle ilgili olarak müslümanlara üç genel yaklaşım vermektedir. Bunlardan birisi makul karşılamak, diğeri ısrar ve azimle çözümlemeye çalışmak, bir diğeri de Allah’a bırakmaktır. Şimdi bu üç yaklaşımda esas alınan ihtilâfları kısaca değerlendirelim:
1. Makul ve Normal Karşılamamız Gereken İhtilâflar: İnsanların bulunduğu her yerde az veya çok, küçük ya da büyük ihtilâfların olmasının kaçınılmaz olduğundan, her biri ayrı bir insan olan müslümanlar arasında da, elbette ki birçok ihtilâflar olabilecektir. Müslümanlar arasında vuku bulacak olan bu ihtilâflardan, makul ve normal karşılamamız gereken ihtilâflar, İlâhî vahyin müslümanlara seçme muhayyerliği, tasarruf yetkisi, ictihad ve tercih hakkı verdiği meselelerdeki ihtilâflardır. Yarattığı insanın ne olduğunu ve bizlerin sözkonusu meselelerde hangi ihtilâflara düşeceğimizi hakkıyla bilen Yüce Rabbimiz, hiç kuşkusuz ki bu gibi ihtilâflarla bizleri sınamakta, denemektedir. Bu ihtilâflar karşısındaki kulluk mükellefiyetimiz, sözkonusu ihtilâfları ortadan kaldırıp kaldıramayacağımız noktasında değil; nefsî ve şeytanî vesveselere aldanarak bu ihtilâfları birer fitne ve fesat sebebi durumuna getirmemek hususundadır. Çünkü bu ihtilâfları ortadan kaldırmaya çalışmamız, insanların tabiî durumlarından kaynaklanan bu gibi ihtilâfları ortadan kaldırmamıza değil, bu ihtilâfların birer fitne ve fesat sebebi olmasına neden olacaktır. Şeytanın ortamı kızıştırıcı bir ateşle yaklaştığı bu gibi ihtilâflar, bilinçli müslümanların suyla yaklaşması
VAHDET(HEP BİRLİKTE ALLAH’IN İPİNE SARILMAK)
- 347 -
gereken ihtilâflardır.
Müslümanların muhayyer bırakıldıkları bu gibi meselelerdeki ihtilâflar, insanların fıtratını, farklı özelliklerini, çeşitli yaklaşımlarını, değişik önceliklerini dikkate aldığımız zaman makul karşılamamız gereken ihtilâflardır. Bu yaklaşım, elbette dinden tâviz vermek ya da tevhid dinini zedelemek anlamına gelen bir yaklaşım değildir. Çünkü ihtilâfa neden olan bu mesele, şayet müslümanların ihtilâfa düşmeden tek bir görüşte birleşmeleri gereken bir mesele olsaydı, tevhid dininin sahibi olan Rabbimiz hiç kuşkusuz ki kesin bir hüküm vazeder ve bu meselede müslümanlara muhayyerlik hakkı vermezdi. Dolayısıyla bu gibi ihtilâflar, ortadan kaldırıp yok edemeyeceğimiz ancak makul karşılayarak pasifize edebileceğimiz ihtilâflardır. Bu gibi ihtilâflarda birbirine karşıt görüşlerden herhangi birisini kabullensek ve bu görüş bize çok doğru, çok güzel gelse dahi, bize doğru ve güzel gelen bu görüşü mutlaka karşı tarafa empoze etme kaygı ve ısrarına kapılmamamız gerekir. Çünkü bu gibi ihtilâfların fitne ve fesada yol açmasını engellemenin yegâne yolu; ihtilâf meselesini çok öncül ve çok önemli bir mesele durumuna getirmeden kendi görüşümüzü makbul, karşı tarafın görüşünü makul karşılamamız ve bunun da ötesinde iç dünyamızda küçük bir “belki”ye yer vermemizdir. “Belki, karşı görüş daha doğru olabilir.” “Benim görüşüm, yanlış ihtimali olan doğru; karşımdaki görüş, doğru ihtimali olan yanlıştır” diyebilmeli, kendi göreceli/tartışmalı doğrularımızı “mutlak doğru” ilân etmemeliyiz.
2. Israrla ve Azimle Çözülmesi Gereken İhtilâflar: Müslümanların makul ve normal karşılamayacakları, kesinlikle çözmeye çalışacakları ihtilâflar, dinimizin aslî meselelerinde meydana gelebilecek olan ihtilâflardır. Çünkü İslâm dini, tevhidi önceleyen İlâhî bir dindir. Şayet teslim olduğumuz bu din, beşer kaynaklı bir din olsaydı, beşerden kaynaklanan bazı ihtilâfları makul karşıladığımız gibi, her biri birer beşer olan hocaların ve şeyhlerin, üstad ve ağabeylerin dine nisbet ettikleri ihtilâfları da makul karşılayabilirdik. Oysa biliyoruz ki dinimizin esasını belirleyen bütün gerçekler, tüm müslümanlar tarafından tartışılmadan kabul edilmesi gereken İlâhî gerçekler, mutlak hakikatlerdir. Rabbimiz, dinimizin esasını belirleyen bu meselelerde en ufak bir ayrılık ve ihtilâfın olmaması için, bu gibi temel konularda hüküm vazetme yetkisini (peygamber dahi olsa) hiçbir beşere vermemiştir.
Dolayısıyla dinimizin temel meselelerinde ihtilâfa yol açan beşer kaynaklı bütün görüşler, ne kadar çağdaş, ne kadar aklî olursa olsun, hoşgörüyle karşılayacağımız görüşler değildir. “İslâm dini, akıl dinidir” diyenler, belki bu sözlere karşı çıkabileceklerdir. Dinimizin akla ve akletmeye ne kadar çok önem verdiği bir hakikattir. Bununla birlikte “dinimiz akıl dinidir” demekten yine Rabbimize sığınmak gerekir. Çünkü severek teslim olduğumuz bu din, önemle ve öncelikle iman dinidir. Allah’a ve Allah’ın hükümlerine, temiz bir kalp ile inanma, teslim olma dinidir. Bu dinin tevhidî bir içerik kazanması ise, aklî yorumlarına değil; bu hakikatlerin İlâhî aslına iman ve teslimiyetle mümkündür.
İnsanların ayrı ayrı mizaçlara, farklı yeteneklere ve bazı konularda değişik görüşlere sahip olmalarına rağmen, “müslüman”, mizacı, yeteneği ve görüşleri ne olursa olsun, ortak bir dâvete iman eden, müşterek bir çağrıya teslim olan insan demektir. İnsanlar standart yaratıklar değildir, ama “ben müslümanım” diyen insanların, İlâhî ölçüden kaynaklanan birçok ortak standartları vardır. “Biz
- 348 -
KUR’AN KAVRAMLARI
müslümanlar” derken, kasdettiğimiz gerçek, kişisel farlılıklarımızın üstündeki bu ortak değerlerimiz ve müşterek kabullerimizdir.
Bu nedenledir ki, “biz” tanımı, ortak kabullerimizi ifadelendiren bir tanımdır. Dinimizin temel meselelerindeki bu ortak kabullerimize de farklı yaklaşımlar, farklı değerlendirmeler ruhsatı verdiğimiz zaman, “biz” tanımının yerine “ben” tanımı, “bizim dinimiz” yerine; “benim dinim” ifadesi gelmiş olur. Oysa biliyor ve iman ediyoruz ki, Rabbimiz herkesin mizacına, yaklaşımına göre ayrı ayrı dinler göndermemiştir. İslâm’ın bize muhayyerlik hakkı vermediği bütün temel meselelerdeki kabul ve redlerimizde farklılıklar olmaması gerekir. Bu farklılıklarımızı giderecek olan yegâne unsur ise, bu konularda beyan edilen İlâhî hakikatlerdir. İlâhî gerçeklere yaklaşım konusunda makul karşılayabileceğimiz farklılıklar, bu mutlak doğrulara iman ve teslimiyet noktasında değil; bu İlâhî gerçekleri öncelemek boyutunda kendini gösterebilir. Bir kardeşimize göre oldukça önemli ve öncelikli olan İlâhî bir doğru, diğer kardeşimize göre aynı önceliğe hâiz olmayabilir. Ancak her iki kardeşimizin de kabul ve tasdik ettiği hakikatlerdir bunlar. Kaldı ki, bu önemseme ve önceleme konusundaki farklılıkların da en asgariye indirilmesi gerekir. Rabbimizin önemle vurguladığı ve nüzul sırasındaki hikmete binâen öncelediği tüm gerçekler, bütün müslümanlarca önemsenip öncelenmesi gereken hakikatlerdir.
Tevhid dininin esaslarını beyan eden İlâhî doğrular, tüm müslümanların hiçbir ihtilâfa düşmeden kabul etmeleri ve yaşamaları gereken gerçeklerdir. İlâhî kaynaklı olan bu mutlak doğruları, beşerî gerekçelerle çatallandırmaya çalışmak ne kadar yanlış ise; İlâhî kaynaklı olan bu doğruların yerine veya yanına, beşer kaynaklı görüşlerin konulmaya çalışılması da o kadar yanlıştır. Falan hocanın veya filan imamın bir görüşünü, İslâm’ın olmazsa olmaz bir unsuruymuş gibi din adına ileri sürmek, bu görüş doğru olsa dahi, çok yanlış bir yaklaşımdır. Çünkü beşer kaynaklı böyle bir görüşü din adına mutlak doğru olarak ileri sürmek, dinde tevhide değil; tefrikaya sebep olacaktır. Çünkü müslümanların din adına gerçekleştirecekleri vahdet, aklî değerlendirmeler ve kavrayışlarla değil; kalbî tasdik ve imanla gerçekleştirebilecekleri bir vahdettir. Yani, tüm müslümanları bir araya getirebilecek olan hakikatlerin, bütün müslümanların iman etmekle yükümlü oldukları doğrular olması gerekmektedir. Dolayısıyla kendisine karşı imanî bir sorumluluğun olmadığı bir hocanın veya bir imamın görüşü, doğru olsa bile dünya müslümanları için imanî bir bağlayıcılığı olmayan böyle bir görüşü İslâm adına mutlak doğru olarak ileri sürmek, hiç şüphesiz ki, İslâm’da tefrikaya sebep olacaktır.
Netice olarak, müslümanların vahdetini ve bu vahdeti sağlayan tevhidi ne kadar önemsiyorsak, İslâm’ın temel meselelerinde vazedilen tevhidî gerçekleri de o kadar önemsememiz ve bu konularda en küçük bir ihtilâfa yer vermememiz gerekir. Temel meselelerdeki ihtilâfları hoş karşılamak, kesinlikle fitne ve fesadı hoş karşılamak olacaktır. Ve böyle bâtıl yaklaşımlar, hak olan İslâm dinini, bir kuşku ve şüphe dini haline getirecektir. Oysa tüm şüphelerden uzak olan İslâm dini, mü’min kalplere mutmainlik veren müstakîm bir dindir. Bu huzuru ve dosdoğru yolu yaşayan müslümanlar, hiçbir temel meselesinde “Allah böyle buyuruyor, falan da böyle buyuruyor. Acaba hangi hükmü esas alayım?” istifhâmına kapılmazlar. Bu konuda en ufak bir kuşku ve ihtilâfa düşmezler. Çünkü bu dosdoğru müslümanların teslim oldukları hakikat, tâbi oldukları hüküm
VAHDET(HEP BİRLİKTE ALLAH’IN İPİNE SARILMAK)
- 349 -
bellidir: “Onlar hâlâ câhiliyye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle iman eden bir topluluk için, hükmü Allah’tan daha güzel olan kimdir?”1875; “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, iman etmiş bir erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” 1876
3. Allah’a Bırakmamız Gereken İhtilâflar: “Her ihtilâfın bir çözümü vardır ve her ihtilâf çözümlenmelidir” diyerek her işi çözmeye, her ihtilâfı sonuçlandırmaya meraklı bazı kimseler, “Allah’a bırakmamız gereken ihtilâf” deyimini tuhaf karşılayabilirler. Oysa meseleyi Kur’ân-ı Kerim’e göre değerlendirdiğimiz zaman, Kur’an bazı ihtilâfları âhirete bırakmakta ve bu ihtilâfları çözümleyecek olan İlâhî hükmün, âhirette bizzat Allah tarafından verileceğini beyan etmektedir: “Hepsi de Kitabı (Tevrat ve İncil’i) okumakta oldukları halde yahûdiler: ‘hıristiyanlar doğru yolda değillerdir’ dediler. Hıristiyanlar da: ‘Yahûdiler doğru yolda değillerdir’ dediler. Kitabı bilmeyenler de birbirleri hakkında tıpkı onların söylediklerini söylediler. Allah, ihtilâfa düştükleri hususlarda kıyâmet günü onlar hakkında hükmünü verecektir.”1877; “...Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyde aranızda Ben hükmedeceğim.”1878; “...Şüphesiz Rabbin, aralarında anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda kıyâmet günü hüküm verecektir.”1879; “...Hiç şüphesiz Allah, kendi aralarında, hakkında ihtilâf ettikleri şeylerde hüküm verecektir. Gerçekten Allah, yalancı, kâfir olan kimseyi hidâyete eriştirmez.”1880; “...Şüphesiz senin Rabbin, hakkında ihtilâfa düştükleri şeyler hakkında kıyâmet günü aralarında hüküm verecektir.” 1881
Sadece bir kısmını zikrettiğimiz bu âyet-i kerimeleri dikkatle okuduğumuz zaman, Rabbimizin bazı ihtilâfların çözümünü, daha açık bir ifadeyle, bu ihtilâfların hükme bağlanmasını, kıyâmet gününe ertelediğini görebiliriz. Tabii ki düşünmemiz ve hikmetini anlamaya çalışmamız gereken bir durumdur bu. Rabbimiz bazı ihtilâfların çözümünü apaçık bir hükme bağlamasını, neden kıyâmet gününe/âhirete bırakıyor? Kur’an nâzil olurken, sözkonusu ihtilâflara ilişkin hükümler de neden nâzil olmuyor? Bu ihtilâflara ilişkin hükümleri, en güzel bir yaklaşımla, en güzel bir üslûpla tebliğ edebilecek olan Peygamberimize, bu hükümler neden bildirilmiyor?
Sözkonusu ihtilâflara ilişkin bu hükümler, muhâlif tarafları muhâtap alarak Kur’ân-ı Kerim’de nâzil olsaydı dahi, bu ihtilâflar yine çözümlenemezdi. Çünkü, insanlarda derin saplantı haline gelmiş bazı ihtilâflar vardır ki, bunların çözümü sadece İlâhî hükme değil; İlâhî hükümle beraber İlâhî bir Hakim’e de gerek duymaktadır. Bu gibi ihtilâflar, muhâlif taraflarla İlâhî hükmün arasına bir beşerin girmesiyle çözümlenebilecek ihtilâflar değildir. İnsanlarda derin saplantı haline gelmiş böylesi ihtilâflar, sadece mutlak Hakim olan Rabbimizin aracısız vereceği hükümle çözümlenebilecek ihtilâflardır. Çözümü âhirette Rabbimize kalan bu ihtilâfların mâhiyetini ve muhâlif tarafların durumunu, Kur’an’dan yola çıkarak şu şekilde tanımlayabiliriz:
1875] 5/Mâide, 50
1876] 33/Ahzâb, 36
1877] 2/Bakara, 113
1878] 3/Âl-i İmrân, 55
1879] 10/Yûnus, 93
1880] 39/Zümer, 3
1881] 45/Câsiye, 17
- 350 -
KUR’AN KAVRAMLARI
1. Tahrif Edilmiş Kaynağa Dayalı İhtilâflar: Yahûdilerin ve hıristiyanların çözümü mümkün olmayan birçok ihtilâfı, asıl itibarıyla kaynağa dayalı ihtilâflardır. Bunlar, birçok konuda birbirlerini itham etmeleri ve din adına birbirleriyle ihtilâfa düşmeleri, kendilerini nisbet ettikleri tahrif edilmiş semâvî kitaplardan ve din adına ahkâm kesen râhip ve hahamlardan kaynaklanıyordu. Bu kitaplar, din adamlarının hevâlarına göre tahrif edildiği halde, kendi taraftarları açısından kesin doğru telâkki ediliyorsa, tahrif edilmiş kaynaklara dayalı bu gibi ihtilâflar, bizim tarafımızdan kesinlikle çözüme ulaştırılabilecek ihtilâflar değildir. Çünkü bu ihtilâfları çözüme ulaştırabilmenin ilk şartı, kaynak meselesini çözümlemek ve muhâlif tarafları ortak bir kaynakta buluşturabilmektir. Ama, muhâlif taraflar kendi kaynaklarına itikadî bir saplantı ile tutunduklarından bu mümkün olmayacak ve tahrif edilmiş kaynaklar olduğu sürece, bu kaynaklara dayalı ihtilâflar da sürüp gidecektir.
Konuya yahûdi ve hıristiyanlardan örnek verilmesi, müslümanların ya da “müslümanım” diyenlerin böyle ihtilâflardan uzak oldukları anlamına gelmemektedir. Kaynak meselesinde netleşmemiş müslümanların ya da, kendini müslüman kabul edenlerin arasında da, ne yazık ki asırlardır benzer ihtilâflar yaşanmaktadır. Peygamberimiz’e nisbet edilen doğru-yanlış her rivâyeti İlâhî vahiy gibi kaynak kabul eden ve Kur’an dışında kutsal ve mâsum kitapların mevcut olduğuna inanan gelenekçilerle tefsirciler arasında; şeyhlerinden sâdır olan her sözü, İlâhî kelâm gibi kabul eden softalarla fıkıhçılar arasında vuku bulan birçok ihtilâf, asıl itibarıyla kaynağa dayalı ihtilâflardır. Beşerî kaynaklara İlâhîlik vasfı verildiği ve İlâhî zannedilen bu kaynaklara, Allah’a iman eder gibi iman edildiği zaman, bu kaynaklara dayalı ihtilâflar, kesinlikle çözüme ulaşabilecek ihtilâflar değildir.
Tüm dünya müslümanları için yegâne İlâhî kaynak Kur’ân-ı Kerim’dir, böyle olmak zorundadır. Mü’minlerin din adına faydalanacakları ikinci kaynak ise korunmuş olan Kur’ân-ı Kerim’in tasdik ve teyid ederek koruduğu sahih sünnettir. Ancak, sahih sünnet, dünya müslümanlarıyla ihtilâflarımızı çözümleyebileceğimiz değil; din adına faydalanacağımız bir kaynaktır. Bu kaynaktan istifade ederken karşılaşılan ve daha çok mezhebî yaklaşımların neticesi olan farklılıkların makul karşılanması ve müslümanların ayrılığına sebep olacak bir ihtilâf durumuna getirilmemesi gerekir. Dünya müslümanlarının vahdetini sağlayabilecek olan kaynak, sadece Kur’ân-ı Kerim’dir. Bu gerçeği kabul etmeyip birçok beşerî kaynağı İlâhî zanneden ve mutlak doğru kabul ettiği bunlara bilinçsizce iman eden kimselerin, böylesi kaynaklardan hareket ederek sürdürdükleri ihtilâflar, mutlak Hakim olan Rabbimizin kıyâmet günü hükme bağlayacağı ihtilâflardır. Kaynak meselesinin çözümlenemediği bu gibi ihtilâflar çerçevesinde uzun uzadıya tartışmaya ve cebelleşmeye hiç gerek yoktur.
2. İlme Dayalı İhtilâflar: İlim dediğimiz hakikatler, birbiriyle çelişen gerçekler olmadığı için, “hiç, ilme dayalı ihtilâf olur mu?” diye akla istifham gelebilir. Fakat ne gariptir ki kendilerine ilim verilen nice kimseler, kendilerine ilim verildikten sonra anlaşmazlığa düşen kimseler olmuşlardır. “Andolsun, Biz İsrâiloğullarını, hoşlarına gidecek güzel bir yurda yerleştirdik ve onları temiz nimetlerden rızıklandırdık. Kendilerine ilim gelinceye kadar anlaşmazlığa düşmediler. Şüphesiz Rabbin, aralarında
VAHDET(HEP BİRLİKTE ALLAH’IN İPİNE SARILMAK)
- 351 -
anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda kıyâmet günü hüküm verecektir.”1882; “Onlara bu emirden apaçık belgeler (deliller) verdik. Fakat onlar kendilerine ilim geldikten sonra, yalnızca aralarındaki hakka tecâvüz ve azgınlıktan dolayı, ihtilâfa düştüler. Şüphesiz senin Rabbin, hakkında ihtilâfa düştükleri şeyler hakkında kıyâmet günü aralarında hüküm verecektir.” 1883
İlim dediğimiz hakikatler, birbiriyle çelişen ve çatışan şeyler değildir. Ancak, bu gerçeklerden hareket ederek ilimde derinleşmek, doğru bir yönteme ve dosdoğru bir istikamete gerek duyar. Sözkonusu ilim, İlâhî hakikatlerle ilgili bir ilim ise, böyle bir ilimde derinleşmek, doğru bir yöntem ve istikametin yanısıra iman ve amele de gerek duymaktadır. Dolayısıyla iman, amel ve istikameti dikkate almadan sahip oldukları ilimde derinleşmek isteyen şaşkınlar, kendilerini nefs ve hevânın tatlı esintisine bırakarak ilimde derinleşmek adına, ilimde serkeşleşmektedirler. İlmin kapısından tevâzu sahibi bir fakir gibi içeri gireceklerine, hiç girmedikleri kapıdan birer zengin edâsıyla dışarı çıkan bu kimseler, geçmişte ve günümüzde örneklerine bolca rastladığımız kimselerdir. Tarihte hangi sapık yönelişi ele alırsanız alın, bu yönelişte bulunanların kalkış noktasında bazı doğrulara tutunduğunu görebilirsiniz. Yani, her bâtıl, kesinlikle haktan bazı unsurları içine katar ve kendini hak göstermek ister. Meselâ, vahdet-i vücut safsatasını savunan kimseler, kendilerine göre kelime-i tevhid gerçeğinden hareket ederek bu görüşe ulaştıklarını iddia eden kimselerdir. Günümüz dünyasında ise tâğutların maslahatını gözetebilmek ve İslâm’la laikliği barıştırabilmek için yıllarca araştırma yaptıklarını iddia eden bazı Akademisyenler, bu konudaki çağdaş örneklerdendir. Doğrulardan hareket ederek yanlışlara varan ve bu yanlışlara doğruymuş gibi iman eden böyle kimselerle tartışabilmek, sözkonusu ihtilâfları ortadan kaldırabilmek mümkün değildir. Çünkü bu kimselerle karşı karşıya gelip tartıştığınız zaman, sıkıştıkları an kalkış noktasında esas aldıkları bazı doğruların içine saklanıvereceklerdir. Kalkış noktasındaki doğruları kalkan, bu doğrulardan hareket ederek vardıkları yanlışları kılıç olarak kullanan bu kimseler, samimi olmadıkları sürece anlaşabileceğimiz, sözkonusu ihtilâfları çözümleyebileceğimiz kimseler değildir.
3. Akla Dayalı İhtilâflar: Kendisini İlâhî vahiyden müstağnî veya onun üstünde gören her yaratılmış nesne, bu şey akıl dahi olsa, sapıklıktan kurtulamaz. Dolayısıyla “dinimiz akıl dinidir” dedikten sonra, aklını İlâhî vahyin üstünde bir seçici, bir tanımlama mercii olarak gören, aklına gelen ve aklî/mantıklı gözüken her görüşe iman eden akılcılar, akıllarına iman etmekle en büyük akılsızlığı yapan kimselerdir. Çünkü dizginlerini İlâhî vahye teslim etmeyen ve soyut gerçeklerden çok, somut realiteden etkilenen akıl, karşılaştığı tüm meseleleri soyut olan İlâhî vahye göre değil; somut olan realiteye göre değerlendirecek ve yaşanan realite bir câhiliyye ise, câhilî gerçekliğin samimi bir savunucusu durumuna gelecektir. Akıl sapması diyebileceğimiz bu hastalığın iki önemli virüsü, realistlik ve akılperestliktir.
Oysa beşerî aklı, İlâhî vahyin önüne geçirmek, akıllılık, hatta akılcılık değil; akılperestliktir. Akılperestlik (akla tapmak, aklı putlaştırmak) ise, gerçek düzlemde, en büyük akılsızlıktır. Çünkü İlâhî vahyin denetiminde olmayan akıl, nefs
1882] 10/Yûnus, 93
1883] 45/Câsiye, 17
- 352 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve hevânın denetiminde olup, ister istemez nefsin bencilliğini, nefsin maslahatını gözeten bir uşak durumuna düşmüştür. Meselâ, münâfıklar, böyle bir akıl sapması içinde bulunan kimselerdir. Günümüzdeki bazı şaşkınlar gibi Allah’ın düşmanlarını dost kabul etmeleri de, realiteden hareketle bazı aklî maslahatlar gereği yaptıkları bir tercihtir. “Allah’ın kendilerine karşı gazablandığı bir kavmi velî (dost ve müttefik) edinmekte olanları görmedin mi? Onlar ne sizdendirler, ne de onlardan. Kendileri de (hakkı) bildikleri halde, yalan üzere yemin etmektedirler.”1884 Demokrasi ve hoşgörü adına kâfirlerle dost olan, Allah’a kul olmak isteyen insanları böyle bir hoşgörüye ve uzlaşmaya dâvet eden, kendilerine göre gayet akıllıca ve gerçekçi olan konuşmalarıyla kendilerini doğru yolda zanneden böylesi kimselerle, hangi düzlemde konuşacak ve ihtilâflarımızı hangi ölçülere göre çözümleyeceğiz ki! Bunlar aklı, bizler nakli esas alıyoruz. Bunlar akla, biz nakle iman ediyoruz. Bunlar realiteye, statükoya göre hakkı değiştirmeye çalışırlarken, biz hakka göre realiteyi değiştirmeye çalışıyoruz. Peki, bunlarla nasıl anlaşacak, ihtilâfları hangi ölçüye göre çözümleyeceğiz?
İhtilâflarla ilgili olarak bu açıklamalardan sonra, bazı ihtilâfları çözümlemeye kalkışmanın, boş bir uğraşı olacağı açıklık kazanmaktadır. “Allah’ın onların hepsini dirilteceği gün, (onlar) sizlere yemin ettikleri gibi O’na da yemin edeceklerdir ve kendilerinin bir şey üzerine olduklarını sanacaklardır. İyi bilin ki onlar, yalan söyleyenlerin ta kendileridir.”1885 Her şeyi hakkıyla bilen Yüce Rabbimiz’in huzurunda bile bir şey üzere olduklarına dair yeminlerini ve iddialarını sürdürecek olan böylesi kimseler, biz yaratılmışlar karşısında doğruyu kabul edip hakka teslim olurlar mı? Dolayısıyla Rahman ve Rahim olan Rabbimiz’in hükme bağlayacağı böylesi ihtilâflar karşısında faydasız tartışmalara, zararlı cedelleşmelere girmeden, bu ihtilâfları Allah’a bırakmamız gerekecektir. Çünkü bu gibi ihtilâfların yegâne çözümü, gerçekleşmesi mümkün olmayan ütopik çözümlerle uğraşmadan, tartışmalardan uzaklaşmak ve çözümü Allah’a bırakmaktır. Nitekim karşılaştığımız tüm ihtilâfları çözümleyebilecek yegâne kaynak olan Kur’ân-ı Kerim, böylesi ihtilâfların çözümü konusunda bizi bu yaklaşıma dâvet etmektedir: “De ki: ‘Ey gökleri ve yeri yaratan, gaybı ve müşâhede edilebileni (gizliyi de âşikârı da) bilen Allah’ım! İhtilâf ettikleri, anlaşmazlığa düştükleri şeylerde, kullarının arasında Sen hüküm vereceksin.” 1886
Eğer yaratılıştaki fıtratımızı korusaydık ve hiçbir olumsuz dış etki olmasaydı, gayr-ı meşrû ihtilâf, yani tefrika da olmayacaktı. Bu dünyada yaşarken kazandığımız ve kaybettiğimiz şeyler ve şeytana uymamız bizi doğamıza yabancılaştırdı. Dolayısıyla bu dünya için ihtilâf, kaçınılmaz hale geldi. İnsanlar farklı biçimlerde bilgilendiler, farklı hobiler ve fobiler kazandılar. Şeytan, saflığı bozan bir unsur olarak aramıza girdi. Farklı zamanlarda, farklı mekânlarda ve farklı mizaçlarda ve kişiliklerde insanlar olarak birtakım farklı kanaatlere sahip olduk. Bu dünya hayatı, bizim için imtihan alanıdır. Allah, rahmetinin eseri olarak bu çelişkiler içinde bize sırât-ı müstakîmi göstermek için kitap ve peygamber gönderdi. Böylece hak ile bâtıl ayrıldı. Bizim gibi inananlar ile inanmayanlar arasında temel bir ihtilâf ortaya çıktı. Buna iman ve küfür diyoruz. Bu hak-bâtıl çizgisinde bir ayrımdır. Hizbullah ve hizbüşşeytan olmak anlamındadır. Bu temel bir ihtilâftır.
1884] 58/Mücâdele, 14 ve bk. devamı, 15-19
1885] 58/Mücâdele, 18
1886] 39/Zümer, 46; Mehmed Alagaş, Vahdete 7 Adım, s. 83-101
VAHDET(HEP BİRLİKTE ALLAH’IN İPİNE SARILMAK)
- 353 -
İhtilâf konusunda en önemli husus; hangi konuda ihtilâf edildiğidir. Bu alan, ihtilâfın meşrû ve yasak olanını belirlemek açısından temel bir ölçüdür. İhtilâf ettiğimiz şey nedir? Gerçek ve mutlak hakikati iyi anlamak gerek. Bazı gerçekler vardır ki, insanlara göre, zamana ve mekâna göre değişiklik gösterir. O, hayatın özünde var olan bir değişkenlikten kaynaklanan konjonktürel bir konudur. İhtilâfların özünde büyük ölçüde, mutlak hakikat ile değişken gerçeklik arasına bir çizgi çekememe konusu yatıyor. Ayrıntıda ihtilâf etmek, gerçeği yakalamak açısından, kolaylık ve maslahat yönünden büyük önem taşımaktadır. Dolayısıyla bu anlamda ihtilâf, kolaylık ve rahmettir. İkinci hakikat ise, mutlak hakikatte anlayış konusunda düştüğümüz ihtilâftır. Bu da beşer olmanın zaafından kaynaklanan bir konudur. Bu konudaki ihtilâfın meşrûiyet sınırı olarak üç mesele üzerinde durmak icap eder. İleri sürülen bir görüşün dayandığı temeller sağlam ise, vahiy ve mütevâtir sünnet ile te’yid ediliyorsa, aklî ve ilmî delilleri sağlam ise ve meşrû bir gerekçe ile ortaya konuluyorsa, bu görüşü doğru kabul edebiliriz. Zaten ictihadlar da, ya da ictihadlar arasındaki farklılıklar da buradan kaynaklanmaktadır. Yine bu da insanların anlayışlarını geliştirmeleri, akledip fikretmeleri açısından, tekâmülleri açısından bir zarûrettir.
Burada, dikkat etmemiz gereken husus; Kur’an’ı anlamaya çalışmamızdır. Yoksa kendi zanlarımızı ve kanaatlerimizi te’vil yolu ile Kur’an’a isbatlatmak değil. Yine kendi kanaatlerimizi emretmekten/dayatmaktan kaçınmalıyız. Bu gibi konularda gereksiz ve özellikle kırıcı tartışmaya girmeme konusunda ihtiyatlı hareket etmemiz gerekir. Herkesin kendi fikri ile kişiliğini oluşturması ve özgür irâdesi ile Allah’ın ipine sımsıkı sarılması sûretiyle gerçek bir cemaat yapısı ortaya çıkabilir. Bu anlamda meşrû bir ihtilâf, cemaatin oluşması açısından zarûrettir. Herkesi aklî anlamda tek bir fikre getirmek, esasen mümkün değildir ve bu yönde vahdet adına girişilecek dayatmalar vahdeti parçalar.
Farklı Metotlar: Metot farklılığı mümkün. İnsanların bilgi düzeyleri, kültürleri, meslekleri farklı, yetenekleri farklı. Dolayısıyla farklı metotlar kullanıyor olabilirler. Bir ölçüde kategorik olmak iyi olabilir. Tabii, temel metoda ters düşmemeli; Yani, İslâmî metodun dışında gayrı meşrû bir metot kullanamayız. O genel metot içinde kalmak kaydıyla, kendimize yeni metotlar geliştirebiliriz. Ne var ki, farklı metot sahipleri, sonuçta İslâm’ın metodu içinde birbirlerinin varlığını ve meşrûiyetini kabul etmeleri, aynı bütünün birer parçası olduklarının şuurunda olmaları gerekir. Kanaat farklılıkları sebebiyle, gruplar birbirlerinin metotlarına sıcak bakmayabilirler. Ama bir ihtilâf zannî ise, yani ictihadî ise, yine de birbirlerine karşı hoşgörülü bakmak zorundadırlar.
Maalesef yaşadığımız coğrafyada müslümanlar kendi aralarında bir şûrâ teşkil edemedikleri için, birtakım fırka ve hizipler kendi zannî hükümlerini müslümanlar için tek kurtuluş reçetesi olarak takdim etmek sûretiyle vahdet adına ihtilâfı körüklemektedirler. Müslümanlar Allah’a, Rasûlüne ve Kitaba imandan başka, neredeyse örgütlerine, liderlerine ve metotlarına iman etmekte; dinleri ile örgüt, lider ve yöntemlerini sentez yapmaktadırlar.
Haram ve helâlle sınırlı metot içinde, birçok metot farklılıkları mümkündür; hatta lüzumludur. Her sahada hareket edecek farklı gruplar gereklidir. Bilgi, beceri ve fıtratla ilgili bir konudur bu. Ancak hiç kimse kendini tek çözüm yolu olarak gösteremez. Bu, farklı bir sentezciliktir. Herkesin doğru yaptıklarının yanısıra,
- 354 -
KUR’AN KAVRAMLARI
pek çok yanlışları da olabilir ve olmaktadır. Mâsûmiyet kavramını hiç kimse kendinde taşıyamaz. O halde herkesin hataları olabilir. Bu yanlışlar, o kişi için ayıp değildir. Ayıp olan hatada ısrardır. Yoksa yanlışın farkına varıp dönülürse, o ayrı bir fazilettir. Bunlara ilâveten, vahiy kesilmiştir. Öyleyse hepimiz kendi düşünce ve irâdelerimizle inandığımız şeyleri doğru olarak kabul ediyoruz demektir. Bu doğru kabul ettiklerimizin eksik ya da yanlış olma ihtimalini göz önünde bulundurmalıyız.
Müslümanlar dinleri üzerinde tartışmaya girmeyecekleri gibi, ihtilâf ettikleri konularda da birbirlerini mâzur görmek, ittifak ettikleri konularda örgüt, lider ve yöntemleri ne kadar farklı olurlarsa olsunlar birlikte hareket etmek durumundadırlar. Müslümanlar, makro planda, Allah’a, Rasûlüne ve Kitaba iman edenler tek bir cemaattirler. İyiliği emreder ve kötülükten sakındırırlar; yaratılmışlığın hukukunu korurlar, nerede bir iyilik görürlerse ona destek verirler. Nereden bir kötülük görürlerse görsünler, kimden geliyor olursa olsun, kime yönelik bulunursa bulunsun, kötüye ve kötülüğe karşı çıkarlar, zulme tavır alırlar. En genel anlamdaki İslâmî vahdetin temeli de budur. Bizim örgüt, lider ve yöntemlerimiz hakikatin ta kendisi, kaynağı ve ölçüsü değil; hakikati anlamak ve hayata geçirmekte bir yöntem konusudur.
Müslümanları, kendi aralarında bölen, onları birbirlerine yabancılaştıran, kendi örgüt, lider ve yönteminin üstünlüğü tartışmasına götüren ve kendisi gibi düşünmeyenleri tekfir eden yapılanma, İslâm’ın ruhuna yabancı bir yapılanmadır. Cehennemin yollarının iyi niyet taşları ile döşeli olduğunu unutmamalıyız. Vahdet adına kimi zaman vahdeti yok eden bir tavrın içine girdiğimizi hesaba katmak zorundayız. Arzu ve mizaçlarımızın farklı oluşu, ya da zekâ farklılıkları, farklı mesleklerden oluşumuz tefrikanın sebebi olamaz. Cemaat, farklı eğilimleri içinde barındıran bir topluluktur. Din, biat ve toplumsal sözleşme ile bu topluluğun üyeleri birbirine bağlıdır. Adâlet sahibi biri, onların bu ahitlerine uyup uymadıklarını gözetler ve dinî hükümlerin, biat ve zimmet sözleşmesinin hükümlerini tatbik eder ve toplumun maslahatını gözetir. Bir bakıma bir orkestra şefi gibidir, topluma nezâret eder.
İhtilâfın en önemli sebeplerinden biri, yanlış emirlik telâkkisi, yanlış bir “bağlanma” anlayışıdır. Emirlerimize, örgütlerimize, yöntemlerimize biat ediyoruz. Yani dinimizle bazı şeyleri, hatta nefsimizi sentez ediyoruz. Oysa, kim dinine bir şey ekler, ya da ondan bir şey çıkarırsa, eklediği ve çıkarttığı ile başbaşa kalır ve din ortadan çekilir gider. Vahdet, bir ahlâk konusu olduğu kadar, bir entelektüel seviye meselesidir de. Ancak, İslâm’ı bilen, yaşayan ve mes’ûliyetinin idrâkindeki ahlâklı insanların toplum üzerindeki velâyetleri ile vahdet gerçekleştirilebilir. Vahdet, tek bir emir-komuta zinciri altındaki insanlar topluluğu değildir. Bu, biraz da militarist bir tavırdır. İslâm toplumu, sıkı bir hiyerarşi ve örgütlenmenin ürünü değildir. Tek tip standart insan isteği, robotlaşmış, sadece evet deyip kafa sallayanlar oluşturan bir gayrı fıtrî ideoloji değildir İslâm. Özgür irâdeleri ile Allah’ın ipine sımsıkı sarılan ve kendi aralarındaki işleri müşâvere ile halleden, âlimlerin yol göstericiliği, emir sahiplerinin nezâretleri ile İslâmî sorumluluklarının idrâkinde, tabiî uyum ve Allah'a doğru, O’nun rızâsı istikametinde sürekli bir tekâmül prensibine bağlı insanlar, bu toplumun müslüman kanadını oluştururlar.
İslâm’ın, vahdet, cemaat ve ümmet bilinci açısından temel hususlardan biri
VAHDET(HEP BİRLİKTE ALLAH’IN İPİNE SARILMAK)
- 355 -
olan lider anlayışı, maalesef günümüzde tam tersi bir konuma düşürülmüştür. Liderlik anlayışı, ihtilâfların kaynağını, hatta tefrikanın temelini oluşturan ve ahlâkî problemleri de içeren bir yanlışlar yumağıdır günümüzde. Sormak gerekir; bizim müslüman grupçuklarının liderlerinden hangisi, emirlik iddiasından vazgeçebilir, ya da yapacağı işler konusunda, kendisi gibi düşünmeyen müslüman kardeşini çağırıp onun görüşünü alabilir ve tasarrufunda bulunduğu para ve mülkün tasarruf ve denetimini bir jüriye devredebilir? Bunların kabulü zor; çünkü din ve dâvâya bakışla nefis veya grup/cemaat çıkarları birbiriyle karışmış, araçlar amaçlaşmış, metotlar Yüceltilmiş, gaye için her yol, dolayısıyla gayrı meşrû yöntemler bile savunulur olmuştur.
Kaldı ki, cemaatlerin ellerinde bulundurdukları araçları ille devretmeleri de gerekmiyor. Yeter ki, içte hizmetlerin îfâsı ve yeni hizmetlerin üretilmesi, dış tehlikelere karşı birlikte hareket etmeleri, müslümanların imkânlarını İslâm’ın ve müslümanların maslahatı yönünde kullanmaları açısından danışmalarda bulunmaları bile büyük bir başarı olacaktır. Her biri, kendini müslüman cemaatin esası, kalbi, otorite merkezi olarak görmek yerine; İslâm’ın ve müslümanların hâdimi olarak görmek durumunda, hatta bu yolda sahip olduğu mallarını, canlarını, sevdiklerini fedâ etmek konumundadırlar. En azından ittifak ettikleri konularda birlikte hareket etmek, ihtilâf ettikleri noktalarda birbirlerini mâzur görmek zorundadırlar!
İhtilâfların Kaynağı: Günümüzdeki ihtilâfların kaynağı, temelde nefsîdir. Grup taassubunun da aslında hevâlardan kaynaklandığını belirtmek gerekir. İslâm cemaatine yaklaştıkça siyasî ihtilâflar da ortaya çıkacaktır. Kimin kime tâbi olacağı, liderin âlim mi, emir mi olduğu, toplumun velâyet hakkının kime ait olduğu soruları o zaman daha öne çıkacaktır. Her grubun İslâm cemaatini kendisinin temsil ettiğini, kendi dışındakilerin sapma içinde olduğunu zannetmesi, hatta buna inanıp başkalarına dayatması şimdiden problem olmaktadır. Hele, İslâm’ın hâkim olması durumunda, ihtilâfın tefrikaya, tefrikanın tekfire, tekfirin savaşa dönüşebildiğini Afganistan aynasında müslümanların görmeleri ve kendilerine çeki düzen vermeleri gerekiyor.
Aslında ihtilâf edilen noktalar, sanıldığı kadar çok değil. Birtakım yanlış din telâkkilerinden kaynaklanan sorunlar var. Onun da temelinde câhillik yatıyor. Nice ihtilâf gibi gözüken sorunların temelinde de ahlâksızlık yatıyor. Kendi kanaatlerimizi din zannetmemiz yatıyor. Bunları aştığımız zaman önemli bir ihtilâf olmadığı görülecektir. Geçmişi aynen mi tekrar edeceğiz, yoksa yeniden mi yorumlayacağız? Atalarımızın yolunu kutsal kabul eden bir anlayış gibi, her mirası reddeden modernist ve roformist çizgi de çözüm değildir. Kaynaklara inme ve bu gün o hükümleri, Allah’ın rızâsına uygun bir şekilde nasıl yaşayacağımız gündemde olmalı. Yani, dini zamana uydurmak değil; bu zamanda İslâm’ı yaşama ve takdim etme gayreti.
Metot Farklılığı: Metot farklılıkları aslında sorun değildir. İslâmî hareketin her sahada çalışanlara ihtiyacı var. İslâm, tek başına bir entelektüel hareket, ya da halk hareketi değildir. Tek başına siyasî bir toplum da değildir. Bu tür farklılıklar, bu grupların birbirini red ve mahkûm etmemesi halinde, kültürün zenginliğini gösterir. Başarıya giden yolu kısaltır. İlimle uğraşanlar olduğu gibi, tebliğ yapanlar, ya da haksızlıklara karşı durmaya nefsini hazırlayanlara da ihtiyaç var.
- 356 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu, bir yerde fıtrat ve ehliyetle ilgili bir konudur. Allah hepimizi ayrı ayrı özelliklerde yarattığından farklı mesleklere ve yeteneklere sahibiz. Farklı deneyimlere, izlenimlere, kültürlere sahibiz. Geçmişimiz, Kur’an’ın aynasından yansıyarak geleceğimizi üretecektir. O zaman, farklılıklar tabiîdir, güzeldir. Bu, dinimizi formalara ayırarak kategorize edilmiş bir din anlayışı haline getirmemeli, fili ayrı yerlerinden tutan cemaatler, sadece kendi tuttukları yerin fil olduğu iddiasına kapılmamalıdır. Tesbih çekenler, tebliğ yapanlar ve cihad edenler ayrı ayrı topluluklar değildir/olmamalıdır. Bazılarımız bazı yöntemlere ağırlık verse de hepimiz aynı şeyiz/olmalıyız. Bu konuda önemli ölçü; aynı Allah’a, Peygamber’e, Kitab’a iman edenlerin, kaynakları, niyet ve yöntemleri meşrû olduğu sürece birbirlerinin varlıklarını ve meşrûiyetlerini kabul etmeleridir. Tabii, bunun alt yapısını da, dinin temel meselelerinde, tevhidi özümseyip ondan tâviz vermemek ve tâğuta karşı tavır gibi konularda farklılığın olmaması gerekmektedir. Bu dinin İlâhî olduğu gibi; dinin hâkimiyetine giden yolun, yani temel metodun da rabbânî olması gerekiyor. İslâm’ın hâkimiyeti için, yalnız meşrû araçların kullanılmasının zarûrî olduğu unutulmamalıdır.
Kolaya kaçma şeklinde kendini gösteren bir yanılgı da şudur: Hep kendi dışımızda birinin bizi kurtarmasını istiyoruz/bekliyoruz. Toplumdaki bu talep, arzı üretiyor ve kurtarıcı şahıslar ve kadrolar çıkıyor. Bunlar toplumu kurtarmak istedikleri için de, önlerine çıkan engelleri ezmekte bir sakınca görmüyorlar. İmanlarında olduğu gibi, kanaatlerinde de şüpheye yer yok. Oysa kanaatlerimizde yanılabileceğimizi hesaba katarak ihtiyatla hareket etmek ve bu noktada öteki müslüman kardeşlerimizle, tartışmaksızın sohbet etmeyi bilmemiz gerekir. Onların yanlışlıklarını isbat etmek ve kendi yorumumuzu onlara kabul ettirmek yerine; “acaba ben yanılıyor muyum?” diye onlarla konuşmamız, belki daha doğru bir tavır olur.
Hüküm açık: İman etmedikçe cennete giremeyiz. Birbirimizi sevmeden gerçekten iman etmiş sayılmayız! Tefrika, rüzgârımızı keser ve bir uçurumun kenarına sürükleniriz.
Hidâyet Allah’ın elindedir. Biz kimseyi kurtaramayız. Kurtuluş reçetesi herkesin kendi gönlündedir. Biz cihad ederken bile kendi sorumluluk bilincimizle hareket ederiz. Sonucu tâyin edecek olan Allah’tır. Kimsenin kalbini değiştiremeyeceğimiz gibi, kaderine hükmetme gücümüz de yoktur. 1887
Kur’an’ın Işığında İhtilâfları Çözüm Tarzı
İnsan, ihtilâflarla içiçe yaşamaktadır. Hayatımız onunla vardır. Ancak, ihtilâflar, lüzumu açısından farklılık arzeder. Meselâ bir câmi inşâsında pek çok malzeme kullanılabilir. Cami; kerpiçle, tuğlayla, ahşap veya betonarme olarak yapılabilir. Bu malzeme çeşitleri ve inşâ tarzları bir ihtilâftır, ama gereklidir. Zaman ve zemine, insan ve imkâna göre farklı olabilecek bir mimarî tarzında inşâ edilebilecek olan câminin binâsı, ancak çeşitli malzemelerden oluşan ihtilâfla ayakta durabilmektedir. İlgililerden hiç birisi bu ihtilâfı gereksiz ve günah görmez. Ama herkes, yapılacak olan bu câminin kıblesini tesbit hususunda ihtilâf olmaması gerektiğini bilir. Çünkü bu konu kitâbîdir. Kıble, Kitab’a göre tâyin ve tesbit edilmeli, bu hususta ihtilâf varsa giderilmelidir. Yapılan böyle bir câminin
1887] Abdurrahman Dilipak, İslâm Cemaatine Doğru, s. 106-117
VAHDET(HEP BİRLİKTE ALLAH’IN İPİNE SARILMAK)
- 357 -
girişine, iman edenlerden bir kısmının girmesini yasaklayan bir yazının asılacak olması da başka bir ihtilâfı çağırır. Bu üçüncüsü, sosyal bir ihtilâf olur. Birincisi kevnî, ikincisi kitâbî, üçüncüsü de ümmî ihtilâftır. Kur’ân-ı Kerim, işte bu üç ihtilâftan söz etmekte ve çözüm tarzlarını sunmaktadır.
1. Kevnî İhtilâf: Bu, câmi yapım malzemelerindeki gibi, doğal ve zorunlu ihtilâftır. Sünnetullah’ın cereyan ettiği eşyadaki ihtilâf böyledir. Oluşun ve başlangıcın kendisi olan yer ve göğün birbirinden ayrılması (fıtk), böyle bir ihtilâftır.1888 Bu ihtilâflar, birer âyettir. İnsanların farklı oluşu, arının karnından farklı (ihtilâflı) renklerde bal çıkması birer âyettir.1889 Her olgu, âdet, beyyine, hârika ve işaret, ihtilâfı sergileyen âyetlerdir.1890 İşte bu âyetlerin neshinden söz edilebilir. Gece âyeti, gündüz âyeti ile mahvedilir. İnsanların irâdeleri dışında kalan, fıtrattan kaynaklanan anlayış ve anlatış farklılıkları da böyledir. Parmak izlerindeki çeşitlilik de kevnî bir ihtilâftır. Çocuk ve delilerin sorumsuzluğu, ya da herkesin anlama gücü (vüs’at)1891 nisbetinde sorumlu olması bu kevnî farklılıktandır.
Ancak, bu kevnî farklılık, bir düzen içerisindedir. Kaosda (kargaşada) değil, kozmosda (kâinatta) mevcut olan bir farklılıktır. Bu kozmosda başkasının orijinalitesi ve fıtratı (fütûr) yoktur.1892 Kevnî oluşta muhtemel bir çatlak, Allah’tan başka bir kudretin varlığını akla getirirdi. Oysa İlâh tek, düzeni de tektir. Aksi takdirde fesat olurdu.1893 İnsanın bu düzenlilikteki çabası İlâh’ın yönetimine ortak olmaya değil; ihtilâftaki analiz ve senteze yöneliktir. Bu düzenlilikteki kevnî ihtilâfı okumada başarılı olanlar, Kur’an’ın ifadesiyle “isimleri bilenler” yeryüzünde halîfe olurlar.1894 Ama tekvînî âyetlerin kullanım projesi olan kitâbî âyetlerle ilişkisini kesenler, eninde sonunda bu dünyada ve mutlaka âhirette hüsrâna uğrayacaklardır.
2. Kitâbî İhtilâf: Câminin kıblesini tâyin etmede oluşan ihtilâf böyledir. Bu; Kitab’a, hükme ve hikmete bağlı bir ihtilâftır. Tenzîlî olan sünnetullahta ihtilâftır. Düşünemeyenlerin ihtilâfı kevnî idi; bu, düşünmeyenlerin ihtilâfıdır. İnsanın ihtilâfı denilince tenzîlî olan bu ihtilâf akla gelir. Yaratılış kıssasında insanın ilk adı olan “halîfe”, ihtilâf kökündendir.1895 İnsan iki kere ihtilâftadır. Çünkü hem nesnel, hem de öznel yapısında ihtilâf vardır. Vücutça değişmesi bir ihtilâf, sözden cayabilmesi (ihlâf) ise başka bir ihtilâftır.1896 Melekler de birbirlerine itiraz ederler, aralarında ihtilâf ederler.1897 Peygamberler de ihtilâf edebilirler.1898 Ama onlar ihtilâfta kalmazlar. Emanete hiyânet ve hikmete muhâlefet ederek şeytanlaşmak İblis’in işidir. Bu, farkta ihtilâfta kalmaktır. Farkta kalmanın sebebi “kendini yeterli görme”dir (istiğnâ). Bu, ilk nâzil olan sûrede Allah’a muhâlefet
1888] 21/Enbiyâ, 30
1889] 30/Rûm, 22; 16/Nahl, 69
1890] 2/Bakara, 164
1891] 2/Bakara, 286
1892] 21/Enbiyâ, 22
1893] 21/Enbiyâ, 22
1894] 2/Bakara, 30
1895] 2/Bakara, 30
1896] 30/Rûm, 6
1897] 38/Sâd, 69
1898] 20/Tâhâ, 92-94; 21/Enbiyâ, 78-79
- 358 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sebebi olarak bildirilmiştir.1899 “Kendini yeterli görmek”ten kaynaklanan ihtilâfta rahmet yoktur.1900 Rahmet, ihtilâfı Kitapla gidermekle elde edilir. Zaten Kitab, hidâyet ve rahmet yolunu göstermek, ihtilâf edilen konuları açıklamak için indirilmiştir.1901 Kitaplarda farklı şeriatler vardır; ama bu, dillerdeki çeşitlilik gibi zâhirdedir. Bâtındaki hikmette ihtilâf yoktur. Çünkü ihtilâfı bir hikmetle hükme bağlayan, bir olan Allah’tır.1902 Bunun içindir ki Kur’an’da ihtilâf yoktur. Bu; âyetleri iyice, sonuna kadar düşününce (tedebbür) anlaşılır. Tedebbür edenler, onda çelişki anlamında bir nesh olmadığını da anlarlar. Zaten nesh sünnetullahda değil; âdetullah’ta kevnî âyetlerde olur. Sünnetullahta olabilecek muhtemel bir nesh ise, kitâbî ihtilâfa, o da tefrikaya yol açacaktır. Tefrika da Kitab’ın yasakladığı bir şeydir.
3. Ümmî İhtilâf: Ümmetler farklı coğrafyalarda, farklı kimliklerle yaşıyorlar. Dil ve renklerinde olduğu gibi gidişatlarında da ihtilâftalar. Farklı sistem ve farklı yollara sahipler. Bu ümmetler, eğer kevnî sebeplerden ihtilâf ediyorlarsa hayırda yarıştıkça bu ihtilâfları müsbet görülmelidir. Ama, ihtilâf sebebi kitâbî ise hayrın ölçüsü yitirilmiş olacağı için ihtilâf da sonuçta menfi olacaktır. Bu cins bir ihtilâfın sebepleri, şüphesiz negatif değerlerdir. Bireycilik, egoizm, şehvet, hırs ve sonsuz arzu gibi toplumları helâke sürükleyen bu duyguları, “hevâ” başlığında toplayabiliriz.1903 Bu hevâî duyguların hepsi “ben“ merkezlidir. Birinci ve İkinci dünya savaşlarında ümmetleri ihtilâfa düşüren sebepleri de bu duygular beslemiştir.
Bireyde tercih belirleme merkezi olan nefisteki fücur ve takvâ, toplum düzeyinde yerini hevâ ve hedâya bırakır. Yani bireyin nefsinde oluşan ihtilâfı takvâ, ümmetin bünyesinde oluşan ihtilâfı hedâ sona erdirir. Toplumsal ihtilâfı sona ermezse, tefrika doğar. Tefrika, aynı kitaba (imama) bağlı olan ümmetin (imam) içinden, küfrî bir ihtilâfa doğru giden yoldur.1904 Yaratıcı, bu sonuca karşı toplumları uyarmak için, orta coğrafyada merkezî bir yer olan Ümmü’l Kurâ’ya (imam) Kitap indirmiştir. Bu kitabın bir kısmını alıp bir kısmını atmak bizatihî tefrikadır.1905 Kur’ân-ı Kerim, tefrikaya götüren bu tür ihtilâfın, azaba sürükleyeceğini bildirmektedir.1906 “Kendilerine açık deliller geldikten sonra ayrılığa düşüp ihtilâf edenler gibi olmayın. Onlar için büyük bir azap vardır.” 1907
Hz. Peygamber’in arkadaşları, Bedir esirleri hususunda,1908 savaşlara iştirak hususunda1909 ve daha benzeri pek çok konuda ihtilâfa karşı uyarılmışlardır. Ama yine de ihtilâfları olmuştur. Hatta Hz. Ebûbekir zamanında, dinden çıkmaya varan tefrikalar olmuştur. Hz. Ali döneminde de etkileri günümüze kadar süren Cemel, Sıffîn ve Hakem olayları, vuku bulmuştur. Tarih boyunca gündemimizden düşmeyen Hâricîlik, Mu’tezilîlik, Şiilik ve Sünnîlik gibi adlandırmaların kökleri
1899] 96/Alak, 6-7
1900] 11/Hûd, 118-119; 27/Neml, 76; 2/Bakara, 176
1901] 16/Nahl, 63-64
1902] 42/Şûrâ, 10
1903] 45/Câsiye, 23
1904] 98/Beyyine, 4-5
1905] 2/Bakara, 83-85
1906] 30/Rûm, 31-32; 6/En’âm, 153
1907] 3/Âl-i İmrân, 105
1908] 8/Enfâl, 67-69
1909] 24/Nûr, 62-63
VAHDET(HEP BİRLİKTE ALLAH’IN İPİNE SARILMAK)
- 359 -
Hakem olayında gizlidir. Sahâbe döneminde başlayan bu olayların şiddeti, olduğu gibi kalmamış, zamanla artmıştır. Fikrî plandaki sert tartışmaların dozajı, Kitabın sakındırdığı tefrika noktasına ulaşmıştır.
Her konuda aynı düşünerek akşamlayan arkadaşlar, sabahleyin karşılaştıklarında farklı oldukları konu arayışına başlayacaklardır. Zaten insanın mayasında var olan farklı görme hasleti, eğer şeytanın dürtüleri ile “kötü” için tahrik ve teşvik edilirse, bu haslet tefrikayı doğuracaktır. Yok, eğer bu haslet yeryüzünde halîfenin imar ve ıslahını artırması için, İlâhî irâde ile yönlenirse tekâmül doğuracaktır. Farklı görme temâyülü, sonunda tekâmülü ve tefrikayı doğurur. Bu temâyülün faktörleri maddî ise, birey algılama, çevre, örf, ictihad, unutma ve benzeri farklı bilgilenme yollarından biriyle ihtilâf eder. Böyle bir ihtilâf kaçınılmazdır. Halîfe olarak yaşayabilmenin olmazsa olmaz şartıdır. Tekâmül için elzemdir. Bu ihtilâf nihayet, bilgilenme faktörüne bağlı olduğu için, bilgi, tekâmül seyrini tefrikaya dönüştürmeyecektir. Kan dökecek ve fesat çıkaracak halîfenin yaratılışına meleklerin hayrette kalması ilimle son bulmuştur.1910 Ama eğer, o farklı görme temâyülünün etmeni, akletmemek, büyüklenmek ve benzeri rûhî faktörler ise, bilgi, bu tür ihtilâfı durduramayacaktır. Kur'ân-ı Kerim'in dilinde insanları azaba götürecek olan tefrikanın kaynağı bu ihtilâftır. 1911
Ümmî İhtilâfın (Tefrika) Çözümü
1. Kitapla Çözüm: Çevre, gelenek, hurâfe ve uydurma rivâyet bataklığını Kitapla geçmek, ihtilâfları çözmede atılması gereken ilk ve en önemli adımdır. Kitabî hükümlerin bulunduğu son vahiy, Kur’an’dır. Kur’an’ın adlarından birisi de “imam”dır.1912 İçinde ihtilâfı bulunmayan1913 imamdır. Namazda, cemaate Kitapla imam olunur. Peygamberlerin, toplumlarına imameti de soyla değil; Kitapladır.1914 Halk da âhirette muhâsebe için imamları ile çağrılacaklardır.1915 “Topluca Allah’ın ipine yapışın, ayrılmayın.”1916; “Ayrılmayın (tefrika), Allah’ın ipine (Kitaba) yapışın (i’tisâm edin).” Bu âyet-i kerime, mâsum olanın Kur’an olduğuna işaret ediyor. Kur’ân-ı Kerim, iman edenlerin kopma, kırılma, çatlaması (infisâm) olmayan Kitab’a, kayıtsız şartsız bağlanmayı (i’tisâm),1917 onunla doymayı, onunla dolmayı öneriyor. Çünkü insanın oluşturduğunda kopma, kırılma ve çatlama olabilir. Ama Kitap Allah’tandır. Ondan olanda ihtilâf yoktur. İman edenler, onu mâsum bilmeli, “ismet” sıfatını da ona tahsis etmelidir. (İsmet, “mâsum” ve “yapışın” anlamındaki “i’tisâm” aynı köktendir.)
İnsanlığın huzurunu bozan; kendini yeterli görme, büyüklenme, azma, şımarma, alay ve kıskançlık gibi rûhî hastalıkların kaynağı ırkçılıktır. Tefrikanın ve düşmanlığın rûhu ırkçılıktır. Bu hastalık, ancak mâsum kitapla temizlenir. Irkçı Evs ve Hazrec’in düşmanlığını da vahy nimeti temizlemiş, onları ateşten bir çukurun kenarından kurtarıp kardeşler yapmıştır. “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a,
1910] 2/Bakara, 30-34
1911] 8/Enfâl, 70-73
1912] 11/Hûd, 17
1913] 4/Nisâ, 82
1914] 2/Bakara, 123-124
1915] 17/İsrâ, 71
1916] 3/Âl-i İmrân, 103
1917] 2/Bakara, 256
- 360 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetlerini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmiş ve O’nun nimeti sâyesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki, doğru yolu bulasınız.” 1918
2. Fıtratla Çözüm: Kitab’ı anlarken nefsî hastalıkların oluşturduğu ihtilâfları, fıtratla geçmek, Kur’an’ın tefrikayı önlemek için getirdiği önerilerden birisidir. Kur’ân-ı Kerim, yahûdi ve hıristiyanlara tartışma yürüttükleri isimleri terkedip, hepsinin de birleşebilecekleri Hz. İbrahim’i teklif eder. Onun yahûdi, hıristiyan veya müşrik olmayıp, hanîf bir müslüman olduğunu1919 vurgular. Hanîflik, yaratılış temizliğine inerek Allah’ı birlemektir.1920 Bu, fıtrata dönmekle mümkün olur.1921 Fıtrat, fâtır olan Allah’ın yaratmasındaki kusursuzluk ve suçsuzluk halidir. Hamd ve ibâdetin temelidir.1922 Zanna uymadan, beyyine ile yaşamaktır.1923 Nassları cehlen te’vil etmeden,1924 haberi araştırarak,1925 geleneği1926 ve akraba taassubunu geçerek,1927 bey/efendi ve büyüklere bağlanmadan1928 yaşamaktır.
3. İhsan ve Islahla Çözüm: Bireysel ilişkilerdeki tıkanmaları, ihsan ve ıslahla geçmek, tefrikayı önlemek için gösterilen Rabbânî yollardan birisidir. Elbette, tefrikaya düşmemek için, tefrikanın mantığından uzak olmak, en gerekli bir yoldur. Herkese iyi davranmak ve güzellikler sergilemek anlamına gelen ihsân1929 bireyi tefrikanın semtinden uzak tutar. İhsan, ikram etmekten daha geniş ve adâletli davranmaktan da daha Yüce bir harekettir. Kişiye bulunduğu hal üzere, onu olduğu gibi kabul ederek yardım etmek, fedâkârlıkta bulunmak, karşılık beklemeden fazla vermek, yapılan işi güzel yapmak, hayvanı da keserken güzel kesmek, bunların hepsi ihsân cümlesindendir. Tefrika, bu güzellikler arasında bulunamaz. Cuma hutbelerinde hâlâ okunmakta olan ihsân âyetini, büyük fitne ve tefrika dönemlerinde hutbelerde okutmayı başlatan kişinin Ömer bin Abdülaziz olduğu söylenir. Âyetin meali şudur: “Allah; adâleti, ihsânı, akrabaya vermeyi emreder; fahşâdan, münkerden ve bağyden men eder. Tutasınız diye böyle öğüt verir.”1930 Abdullah İbn Mes’ud; “eğer bundan başka âyet olmasaydı bile bu âyet Kur’an’ın her şeyi beyan edici ve âlemlere hidâyet ve rahmet olmasına yeterdi” der. Allah, şehvete/hevâya uyarak saldırmayı yasaklıyor, adâleti emrediyor, kötü ve çirkin muâmeleyi yasaklıyor, yakınlara vermeyi emrediyor. Başka bir âyette de ihsân, Allah’a ibâdetten sonra ve herkese emrediliyor. 1931
Herkese yapılacak olan bu ihsânı, salâh takip etmelidir. Salâh, emr-i bi’l-ma’rûf, nehy-i ani’l-münker yapmaktır. Her ihsân, içinde salâh bulundurmalı,
1918] 3/Âl-i İmrân, 103
1919] 3/Âl-i İmrân, 67, 95; 2/Bakara, 135; 4/Nisâ, 125
1920] 98/Beyyine, 4-5
1921] 36/Yâsin22
1922] 36/Yâsin, 22
1923] 6/En’âm, 116; 49/Hucurat, 12; 53/Necm, 23
1924] 3/Âl-i İmrân, 7
1925] 49/Hucurât, 6; 12/Yûsuf, 111; 18/Kehf, 13
1926] 18/Kehf, 55
1927] 4/Nisâ, 135
1928] 33/Ahzâb, 66-67; 5/Mâide, 104; 31/Lokman, 21
1929] 4/Nisâ, 36
1930] 16/Nahl, 90
1931] 17/İsrâ, 23
VAHDET(HEP BİRLİKTE ALLAH’IN İPİNE SARILMAK)
- 361 -
yahut arkasından salâh yapılmalıdır. Yani ihsânla takviye edilen her kişi, salâh ile takibe alınmalıdır. İhsân ile kendisine yardım edilen kimse, sâlâh ile uyarılmazsa, bilgilendirilmezse, başkalarınca tefrikaya âlet olabilir. Yapılan salâh da ihsân içeriğinden yoksun olursa zulme dönüşebilir.
4. Hoşgörü ve Şûrâ ile çözüm: Şûrâ; meşveret, istişâre ve işâretle aynı kökten bir kelimedir. Bu kök, arı kovanından bal almak için de kullanılır. Bu anlamları ile düşünülürse, çağa, çağdaki İslâm cemaatine uymak şeklinde algılanan sevâd-ı a’zam1932 fikri, şûrâ yönteminin dışında kalır. Cemaate uymak da, şûrâya uymakla eşitlenemez. Şûrâda, ilgililer arasında danışma, bilgilenme1933 ve anlaşma vardır.1934 Bu anlamda Rıdvan beyatı ile yapılan güven oylaması, ya da referandum, şûrevî bir neticedir.
Hoşgörü ise, yapılacak diyaloga güzellik (ihsân) katmaktır. Kurân-ı Kerim, zâlimlerin dışındakilere ihsân ile mücâdeleyi emreder. Bu tarz, örf olan şeyi görmek için gereklidir. Coğrafyaları, âdetleri ve dilleri farklı olan toplulukların bu durumları örf olanı bulmayı kolaylaştırmak içindir (teârüf).1935 “Emruhum şûrâ beynehum (Onlar da bir nevi şûrâ yaparlar).”1936 âyetindeki “emr”, sanki emr-i bi’l-ma’rûftaki “emr”dir. Öyleyse şûrâya katılan reyleri ma’rûf olanı gösterecektir. Eğer ma’rûf olanı tesbit için, şûrâ Kur’ânî bir gereklilik ise, sosyal işlerde mezhebî bir görüşte ısrar edip mezhep bağnazlığı yapmak, mekruh sayılmalıdır.
Bizim yapmamız gereken, nefsî marazları fıtratla, gelenek çölünü Kitapla, bireysel problemleri ihsân ve ıslâhla, toplumsal müşkilleri de hoşgörü ve şûrâ ile geçmeye çalışmaktır.
“Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onlar(ın kusurların)dan geç. Onlar için mağfiret dile. İş hakkında onlara danış. Bir kere de azmettin mi Allah’a dayan...” 1937
Mehdiler, Mesihler, Müceddidler, Halifeler, Emirler, Kurtarıcılar çıkıyor; bunlar ihtilâf konusunda çözüm olmak yerine daha büyük sorun oluyor; bu sefer de müslümanlar onlardan kurtulmak için daha fazla uğraşmaya çalışıyor. Düşmanlardan çok, dost zannedilenler İslâm’a ve müslümanlara zarar veriyorlar. Akıllı düşman yerine akılsız dostlar ihtilâfları daha fazla körüklüyor; tefrikaya, fitne ve fesada sebep oluyorlar.
Dünyevî sonuca ayarlanmış bir mücâdele, İslâmî mücâdele değildir; önemli olan dünyevî başarı değil; bu sürecin kendisidir, kulluk sınavını başarmak, her an sorumluluğumuzu yerine getirmeye çalışmaktır. Tevfik, nusret, zafer, başarı kulun elinde değil; Allah’tandır. Hemen sonuca ulaşmayı istemek, başarıyı kâfirler gibi dünya ile sınırlandırmak, dini aşırı siyasallaştırmak, siyasî değişim ve dönüşümün zamanı uzadıkça ümitsizliğe kapılmak da genç müslümanların zaaflarından. Toplumsal ve siyasal değişim ve dönüşümün sünnetullah açısından belirli kuralları vardır. “...Bir toplum, kendilerindeki özellikleri değiştirmeden Allah, onlarda
1932] İbn Mâce Fiten, Ahmed bin Hanbel, 4/378
1933] 2/Bakara, 233; 42/Şûrâ, 38; 24/Nûr, 62
1934] 48/Fetih, 18
1935] 49/Hucurât, 13
1936] 42/Şûrâ, 38
1937] 3/Âl-i İmrân, 159; Ahmet Baydar, Haksöz 56, Kasım 95
- 362 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bulunanı değiştirmez. Allah bir topluma kötülük diledimi, artık onlar için geri çevrilme diye bir şey yoktur. Onların Allah’tan başka yardımcıları yoktur.”1938 Siyasal hâkimiyet, görevlerini yerine getiren müslümanlara Allah’ın vereceğini vaadettiği bir nimettir, meyvedir. Bu hilâfete liyakat kesbeden muvahhid mü’minlere, Allah’a şirk koşmadıkları ve sadece O’na kulluk ettiklerinde ulaşacakları Allah’ın bir ihsânı... “Allah, sizlerden iman edip sâlih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri halîfe kılıp (devlet verip) sahip ve hâkim kıldığı gibi sizi de yeryüzüne halîfe kılacağını, sahip ve hâkim yapacağını, sizin için beğenip seçtiği dini (İslâm’ı) sizin iyiliğinize yerleştirip koruyacağını ve geçirdiğiniz korku döneminden sonra, bunun yerine size güven sağlayacağını vaadetti. Çünkü onlar Bana kulluk/ibâdet ederler; hiçbir şeyi Bana şirk koşup eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim inkâr ederse, işte bunlar asıl fâsıklardır, büyük günahkârlardır.”1939 Nasılsak, öyle yönetileceğiz; ancak lâyık olduğumuz gibi idare olunacağız. Zaferin Allah’a ait olduğunu, O’nun yardımı için maddî mânevî sebeplere yapışılması gerektiğini unutmamak gerekiyor.
Günümüz müslümanı, eski dönemlerdeki müslümanlardan çok büyük imkânlara sahiptir. Tabii, bu nimetlerin sorumluluklarını yerine getirip sınavlarını kazanmak da o derece zordur. Çağdaş müslümanlar, büyük çapta ilim elde etti, ama o ilmin ahlâkını kazanamadı. Aracı elde etti, ancak hedefi ve gayeyi yitirdi. Bir mendup veya bir mubah hakkında tartışırken, elinden nice vâcipler kaçtı. Münâkaşa sanatını iyi biliyordu, fakat tartışma âdâbından ve uyulması gereken ahlâkî kurallardan haberi yoktu. Kardeşlik hakkında nutuklar atabiliyordu, ama kardeşlik hukukuna riâyeti çoğu zaman aklına getirmiyordu. İşte bu yüzden, sefil bir hayata müslümanları mahkûm eden ve güçlerini zayıflatan iç çekişmelerin ve kavgaların kurbanı olundu. Müslümanlar, küçük meseleleri, teferruatla ilgili veya pratik değeri olmayan soyut konuları tartışır ve diğer cemaatlere mensup müslümanları eleştiri bombardımanına tutarken, kâfirlerin topa tuttuğu temel İslâmî ve insanî değerlere sıra gelmiyor, onlarla mücadeleye fırsat kalmıyordu. Tarihten ibret alınmıyor, İslâm tarihindeki acı tefrika sayfalarına sadece tarihî bilgi gibi bakılıyor. Günümüzdeki problemlerle tarihî miras arasında doğru bağlar kurulmuyor. Fatih’in ordusu, İstanbul’u fethetmek için toplarla surları döver ve Bizansın surlarında büyük gedikler açarken, hıristiyan din adamları ve Akademisyenler, Ayasofya’da haftalardır devam eden soyut tartışmalarla meşgul idiler: “Meleklerin cinsiyeti nedir?”, “Firavun, ölmeden Hz. Mûsâ’ya iman etmiş miydi, etmemiş miydi?” Çağdaş müslümanların durumlarının da bu tavırdan pek farklı olmadığı acı gerçeğini paylaşmayacak kimse var mı?
Allah Teâlâ, geçmiş ümmetlerin içine düştükleri mânevî hastalıklardan bizi sakındırmakta, ibret olması için onların tarihlerini bize anlatmakta, aynı delikten ikinci defa ısırılmamamızı istemektedir: “Hepiniz O’na yönelerek ittika edin (O’na karşı gelmekten sakının), namazı ikame edin/kılın; müşriklerden olmayın; ki onlardan dinlerini parçalayanlar ve kendileri de bölük bölük olanlar vardır. (Bunlardan) her fırka/grup, kendi yanındakiyle böbürlenmektedir.”1940; “Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur...”1941 Bu âyette ilk planda kötü örnek olarak belirtilen kitap ehli, ilim ve irfandan yoksun oldukları için değil; elde ettikleri
1938] 13/Ra’d, 11
1939] 24/Nûr, 55
1940] 30/Rûm, 31-32
1941] 6/En’âm, 159
VAHDET(HEP BİRLİKTE ALLAH’IN İPİNE SARILMAK)
- 363 -
ilmi, hevâlarına âlet etmek, aralarında fesat çıkarmak için kullandıklarından dolayı helâk olmuşlardır. “Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler...”1942 Kitab’ın vârisi olacağımız yerde; kitap ehlinin hastalıklarını mı miras aldık? İlim ve irfanı miras alıp onların gereği olan tevhîdî ahlâk kurallarına uyacağımız yerde ahlâksızlığı mı devraldık?
“Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek ümmet (millet) yapardı. Fakat onlar ihtilâfa düşmeye devam ederler...”1943 Görüş açılarındaki farklılık, müslüman akla görüş zenginliği kazandıracak, farklı düşünceleri incelemesini, olayları bütün boyut ve cepheleriyle kavramasını, aklı akla katmasını sağlayacak bir sıhhat alâmeti olacağı yerde, bu durum, bozuk çağın müslümanında iç çekişmelere ve dövüşme fırsatına dönüşmüştür. İş öyle bir hale gelmiştir ki, farklı görüşe sahip müslümanlar, birbirlerini ortadan kaldırmaya, hatta farklı görüşteki müslümanlara karşı savaşmak için din düşmanlarından yardım istemeye kadar gitmiştir. Bunun eski ve yakın tarihte pek çok canlı örneği vardır.
“Kendi ayıplarının, başkalarının ayıplarını görmesini engelleyen kişiye ne mutlu!” denildiği halde, bizler iç dünyamıza, kişisel ve toplumsal kusurlarımıza pek az bakıyoruz. Başkalarının ayıplarıyla uğraşıp onları sergilemek, onları ha bire eleştirmek, fırsat bulursak bize göre hatalarını yüzlerine vurmaktan, kendimizi düzeltmeye fırsat kalmıyor. Bazı müslümanlara göre, liderlerinin bir bildiği, yaptıklarının bir hikmeti olduğundan, her şeye te’vil gözlüğünden bakılabildiğinden kendi liderlerinin veya gruplarının yanlışı, başkalarının doğrusuna tercih edilebiliyor.
İslâm âlemi, Allah’ın Kitabına, Peygamberinin sünnetine bağlı tek bir ümmetten, tek devletten bugün seksen yedi devletçik haline gelmiştir. Bunların hemen hepsi, birlik sloganları atsalar da, aralarındaki anlaşmazlıkların nerelere vardığını hepimiz biliriz. Suyun önündeki çerçöp gibi, kâfir ve emperyalist devletlerin elinde oyuncak olmuş durumdalar. Bazen bir ülkedeki müslümanın diğer ülke müslümanlarına düşmanlıkları, İslâm düşmanı kâfir devletlere ve zâlim tâğutlara düşmanlıklarından fazla olabiliyor. “İyi ama, onların mezhebi...”, “tamam da, onlar bizi arkamızdan vurmadılar mı?”, “kabul, ama onların rejimi...”
Olayı bu ülkelerde hâkim olan rejimlere ve devlet yapılarına getirdiğimizde durum daha da acı olmaktadır. İşgalci kâfir bir devletin, sömürgesi olan ülkeye, kölelerine yapmayacağı zulmü, kendi vatandaşlarının özellikle dinî özgürlüklerine, ahlâk ve sosyal yaşantılarına tavır aldıklarını, yöneticilerin müslüman adı taşıdıkları için, istilâcı düşmandan farklı zannedildiği için, hem Batıdaki büyük patronları ve hem de onların piyonu olarak kendilerinin işlerinin kolaylaştığını değerlendirmek gerekiyor. Sebeplerin başı; müslümanların uğraştığı gayrı meşrû ihtilâflar, sürtüşme ve tefrikalar. Dahası, müslümanların gafleti, yöneticilerinin ihâneti sâyesinde seksen yedi küçük ülkeye ayrılmış müslümanların, kendi coğrafyalarında ve birbirleriyle de vahdeti oluşturamayışları, ihtilâfın boyutlarını gözler önüne seriyor. Her ülkede, her mezhebin içinde, her büyük cemaatin bünyesinde bile pek çok ayrılıkçı oluşumlar bulunabilmektedir. Ne yazık ki, bugün kurtarıcılık yükünü omuzlayıp İslâm için çalıştığı zannedilen kimselerin hali, kendi resmî kurumlarından daha iyi bir durumda değildir.
1942] 3/Âl-i İmrân, 19
1943] 11/Hûd, 118
- 364 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İç çekişmeleri tırmandırmanın ve tefrika ateşini körüklemenin müslümanlara neler kaybettirdiğini ve hâlâ kayıpların devam ettiğini iyi düşünmeli ve dinimizin emrettiği cemaat, vahdet, kardeşlik, kul hakkı, ahlâk gibi değerlere sahip çıkılmalıdır. “Allah'a ve Rasûlüne itaat edin; birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız da rîhınız (rüzgârınız, gücünüz, devletiniz) gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”1944 Elmalılı Hamdi Yazır, bu âyetin tefsirinde şöyle der: “Aranızda nizâ etmeyin ki, “feşel”e düşersiniz, yani zayıf, tembel, çekingen ve korkak olursunuz; salaklaşır, yılgınlaşırsınız. Ve rüzgârınız kesilir, havanız söner, ağırlığınız kaybolur, devletiniz elden gider.”1945 Evet, birbirinize düşerseniz, rüzgârınız gider; enerjiniz, gücünüz, dayanışma ruhunuz, gayretiniz kesilir kaybolur. Bizi başarıya götürecek olan asıl rüzgâr, Allah’ın lütfu ve yardımıdır. Bu nimet de, ancak O’na itaatle, toptan Allah’ın ipine sımsıkı sarılmakla gerçekleşecektir. Fahreddin Râzî de tefsirinde, bu âyetle ilgili olarak Mücâhid’in şu görüşüne yer veriyor: “Rüzgârınız gider” demek, “size olan İlâhî yardım gider” demektir. 1946
Bu ifade, Hz. Ömer’in cephede bulunan komutanı Sa’d bin Ebî Vakkas’a yazdığı mektubu hatırlatıyor: “...Sana ve beraberindekilere düşman karşısında gösterdiğiniz dikkatten daha fazla, günahlarınız karşısında dikkatli olmayı emrediyorum. Çünkü, İslâm ordusunun günahları beni, düşmanlardan daha çok korkutuyor. Müslümanlar, ancak düşmanlarının Allah’a karşı isyanları sebebiyle yardım olunuyorlar. Eğer bu olmasa, bizim onlara karşı hiçbir kuvvetimiz yoktur. Biz onlara karşı ancak fazilet ve takvâmız nedeniyle yardım olunuyoruz; yoksa sadece gücümüz sâyesinde gâlip gelmiyoruz. Eğer günahta onlara eşit olursak, kuvvette onlar bize üstün hale gelir. Allah yolunda bulunduğunuz halde Allah’a karşı günahlar işlemeyin.” 1947
Tefrika; İhtilâfın Şiddetle Haram Olan Şekli
“Tefrika”, ‘feraka’ fiilinden gelmektedir. Bu fiilin masdarı olan ‘fark’, ayrışmayı anlatan bir kelimedir. Fark, iki şey arasını ayırmak, farklı olmak, ayrılmak, yol çatallı olmak gibi anlamlara gelir. Tefrika ise, eşyayı birbirinden ayırmak, insanlar arasına düşmanlık sokmak, parçalara, bölüklere ayırmak, parçalamak demektir. Aynı kökten gelen ‘fırka’ ise, insanlardan ayrılan bir topluluk demektir. İslâm tarihinde mezheplere ve cumhuriyetin ilk yıllarında siyasî partilere de ‘fırka’ denilmiştir. Tefrika, bölüklere, fırkalara, partilere, parçalara ayrılmayı ve böylece bir bütünü parçalamayı ifade eder ki Tevhid dini olan İslâm’ın izin veremeyeceği bir şeydir.
İslâm’ın Câiz Görmediği Tefrika: Kur’an diyor ki: “Hepiniz toptan Allah’ın ipine sarılın. Dağılıp ayrılmayın…”1948 Kur’an, mü’minlere bu emri verirken, dinlerini parçalayıp fırka fırka, grup grup olan insanların tutumlarını da gözler önüne seriyor. Esasen insanlar Tevhid dinine inanan bir ümmet idiler. Ancak zamanın akışı içerisinde Tevhid dinini bozdular, parçaladılar, yani dinde ayrılığa düştüler, kendi uydurdukları dinlerin peşine gittiler. “Kendilerine apaçık belgeler geldikten
1944] 8/Enfâl, 46
1945] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y. c. 4, s. 237-238
1946] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, Akçağ Y. 11/328
1947] Seyyid Sâbık, Fıkhu’s-Sünne, Pınar Y. c. 3, s. 345
1948] 3/Âl-i İmrân, 103
VAHDET(HEP BİRLİKTE ALLAH’IN İPİNE SARILMAK)
- 365 -
sonra, parçalanıp (tefrika olup) anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.” 1949
Tefrikanın şirke yol açtığı açıktır. Çünkü ‘fıtrat’ dinini bozmanın sonucu birden fazla ilâha kulluk yapmaktır. Şirk düşüncesine sahip olanlar, Tevhid dininin bütünlüğüne zarar verirler, onu kendi kafa yapılarına uydururlar, sonra da her uydurdukları şeye din diye uyarlar. “Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen (bir hanîf) olarak dine, Allah’ın fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerinde yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiç bir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler. Gönülden katıksız bağlılar’ olarak, O’na yönelin ve O’ndan korkup-sakının, namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden olmayın. (O müşrikler ki) kendi dinlerini parçaladılar ve kendileri de grup grup (bölük bölük) oldular; ki her grup kendi elindekiyle övünüp sevinmektedir (en doğru yolda olduğunu sanmaktadır).” 1950
Görüldüğü gibi, insanlar yüzlerini fıtrat dinine çevirmekle sorumlu iken, bazıları bunu bozmakta, tefrika çıkarmakta, farklı fırkalara ayrılmakta ve sonra yine tefrika olmakta, yeni gruplaşmalar meydana gelmekte, alt tabakalarda bu parçalanma devam edip gitmektedir. İşin ilginç yanı, Tevhid dininden uzağa düşen ve farklı din gruplarına ayrılan bu kimseler kendilerinin doğru yolda olduğunu hayal ederek sevinç duymaktalar. Aslında, dinde tefrika çıkarmanın, dini parçalamanın sebebi insandaki ‘bağy’ duygusudur. Doymayan bir nefsin sahibi azgın kimseler, başkalarının haklarına tecavüz ederler ve kendi görüşlerini din haline getirmeye çalışırlar. Böyleleri elbette Hak dine kulak vermezler. Bunu yalnızca müşrikler değil, kendilerine Kitap verilen insanlar bile yapmışlardır. 1951
Allah (c.c.) kendi yolunu insanlara bildirdikten sonra “İşte benim yolum budur, buna uyun.”1952 buyurmaktadır. Tevhid Dinine sımsıkı sarılmak insanları tefrika illetinden kurtarır. Yoksa ‘bağy’ edenlerin peşine gidilirse, onların düzenlerine uyulursa vahdetin (birliğin) olması mümkün değildir.
Tefrikanın Boyutları: Tefrika, yani dini bozma, onda ayrılığa düşme, fırka fırka olup dağılma hastalığı yalnızca müşriklere ait bir yanlış değildir. Aynı hataya müslümanların da düşmesi mümkündür. Eğer onlar da Din’i dimdik ayakta tutmazlarsa; Din’i, Allah’ın gönderdiği ve Peygamberin öğrettiği gibi yaşamazlarsa, hatta Din’i kendi akıl ve pozisyonlarına uydurmaya kalkarlarsa aynı sonuç meydana gelir. “O: ‘Din’i dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa (tefrikaya) düşmeyin’ diye dinden Nuh’a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Mûsâ’ya ve İsa’ya da vasiyet ettiğimizi sizin için bir şeriat kıldı…” 1953
Günlük hayatta ve Din’i anlamada farklı görüşlerin, farklı yorumların olması normaldir. Hatta farklı görüşlerin olması bir faydadır, bir kolaylıktır. Burada dikkat edilmesi gereken, Din’i kendi hevâsına göre anlama, sonra da kendi anladığını din haline getirme yanlışlığıdır. Din’in özünü zedeleyecek yanlış yorumlar ve bunların inanç haline getirilmesi bir anlamda ‘bağy’ dir ve tefrikaya yol açar. Müslümanlar arasındaki vahdetin en büyük düşmanı, yanlış din anlayışı, ülke, bölge, etnik grup, siyasi rejimler, mezhep ve tarikat taassubudur. Hâlbuki bütün
1949] 3/Âl-i İmrân, 105
1950] 30/Rûm, 30-32
1951] 3/Âl-i İmrân, 19; 98/Beyyine, 4; 42/Şûrâ, 14
1952] 6/En’âm, 153
1953] 42/Şûrâ, 13
- 366 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bunlar tefrikaya sebep olmaz, aksine müslüman toplumların entegre olmasına yardımcı olurlar.
Müslümanlar farklı mezheplere, meşreplere, düşüncelere, ülkelere, ilkelere sahip olabilirler, farklı coğrafyalarda yaşayabilirler, farklı gruplar içerisinde bulunabilirler. Bunlar normal şeylerdir. Ancak herkes kendi anladığını, kendi meşrebini, kendi mezhebini, kendi tarikat veya partisini din haline getirirse; işte bu Din’de tefrikadır. Yukarıda geçtiği gibi müşriklerin yaptığı da buydu. Unutulmamalıdır ki, Din Allah’ındır ve Kur’an’da anlatılmıştır, Hz. Muhammed (s.a.s.) de bize tebliğ etmiş, hayatıyla ve ahlâkıyla dinden ne anlaşılması gerektiğini göstermiştir. Âlimlerin, mezheplerin, grupların Din’den anladıkları, yalnızca bir yorum veya Din’i daha iyi yaşama noktasında bir çaba gibi görülmelidir. Onların anladıkları hiç bir zaman Din’in kendisi değildir. Bir gruba, bir mezhebe, bir meşrebe bağlı olmak mümkündür ve bazen ihtiyaçtır. Ancak, sadece kendi meşrebini, kendi grubunu hak, diğerlerini bâtıl görme anlayışı ‘tefrika’ mantığıdır. Mezhepli olmak ihtiyaç, mezhepçi olmak yanlıştır. Bir meşrepten olmak doğal, ama meşrepçi olmak doğru değildir. Bir gurupla faydalı çalışma yapmak üzere bir araya gelmek, bu amaçla bir cemaate mensup olmak iyi, ama grupçu olmak sakattır. Bütün bu yanlışlar tefrika sebebidir. 1954
Dinde tefrika çıkarmamanın yolunu Kur’an şöyle gösteriyor: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin; Peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah’a ve Rasûlüne döndürün. Şayet Allah’a ve Ahiret gününe iman ediyorsanız…” 1955
“Tefrika girmeden bir millete, düşman gireme
“İpi kopan tesbihim, / Dağılmış tane tane;
Acı ama, tesbihim / Hani nerde imâme?”
1954] Hüseyin K. Ece, A.g.e., s. 687-690
1955] 4/Nisâ, 59
VAHDET(HEP BİRLİKTE ALLAH’IN İPİNE SARILMAK)
- 367 -
Vahdet Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Vahdet Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
a- Toptan Allah’ın İpine Sarılmak: 3/Âl-i İmrân, 103.
b- Parçalanıp Ayrılmamak: 3/Âl-i İmrân, 103, 105.
c- Çekişmemek: 8/Enfâl, 46.
d- Zulme Karşı Birleşmek: 42/Şûrâ, 39
e- Birlik İçinde Savaşmak: 61/Saff, 4.
f- Parçalanıp Ayrılarak Anlaşmazlığa Düşmek: 3/Âl-i İmrân, 103, 105; 8/Enfâl, 46.
g- Fâsıklar Birlik ve Beraberliği İstemez: 2/Bakara, 27.
h- Yardımlaşmak: 8/Enfâl, 73; 9/Tevbe, 71.
i- İyilik Etmek ve Kötülükten Sakınmakta Yardımlaşmak: 5/Mâide, 2.
j- Din Kardeşliği Allah’ın Nimetidir: 3/Âl-i İmrân, 103.
k- Mü’minler Kardeştir: 11/Hûd, 45-47; 49/Hucurât, 10, 13
l- Mü’minlerin Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; o/Mâide, 55; 9/Tevbe, 16, 71, 119.
m- İmü’min Kardeşi Kendine Tercih Etmek: 59/Haşr, 9.
n- İnsanların Arasını Düzeltmek: 4/Nisâ, 114; 8/Enfâl, 1; 49/Hucurât, 9-10.
o- Sulh (Barış) Daha Hayırlıdır: 4/Nisâ, 128.
p- Dargınları Barıştırmak: 2/Bakara, 182, 224, 228; 4/Nisâ, 35, 114, 128; 8/Enfâl, 1; 11/Hûd, 88; 49/Hucurât, 9-10.
q- Savaşan Mü’minleri Barıştırmak: 49/Hucurât, 9.
B- İhtilâf Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (İhtilâf, 52 yerde, “h-l-f” türevleriyle toplamnToplam, 127 yerde): 2/Bakara, 30, 66, 80, 113, 164, 176, 213, 213, 253, 255,; 3/Âl-i İmrân, 9, 19, 55, 105, 170, 190, 194; 4/Nisâ, 9, 82, 157; 5/Mâide, 33, 48; 6/En’âm, 133, 141, 164, 165; 7/A’râf, 17, 69, 74, 124, 129, 142, 150, 169, 169; 8/Enfâl, 42, 57; 9/Tevbe, 77, 81, 81, 83, 87, 93, 118, 120; 10/Yûnus, 6, 14, 19, 19, 73, 92, 93, 93; 11/Hûd, 57, 88, 110, 118; 13/Ra’d, 11, 31; 14/İbrâhim, 22, 47; 16/Nahl, 13, 39, 64, 69, 92, 124, 124; 17/İsrâ, 76; 19/Meryem, 37, 59, 59, 64; 20/Tâhâ, 58, 71, 86, 87, 97, 110; 21/Enbiyâ, 28; 22/Hacc, 47, 69, 76; 23/Mü’minûn, 80; 24/Nûr, 55, 55, 63; 25/Furkan, 62; 26/Şuarâ, 49; 27/Neml, 62, 76; 30/Rûm, 6, 22; 32/Secde, 25; 34/Sebe’, 9, 39; 35/Fâtır., 27, 27, 28, 39; 36/Yâsin, 9, 45; 38/Sa’d, 26; 39/Zümer, 3, 20, 21, 46; 41/Fussılet, 14, 25, 42, 45; 42/Şûrâ, 10; 43/Zuhruf, 60, 63, 65; 45/Câsiye, 5, 17, 17; 46/Ahkaf, 21; 48/Fetih, 11, 15, 16; 51/Zâriyât, 8; 57/Hadîd, 7; 72/Cinn, 27; 78/Nebe’, 3.
C- İhtilâf, Tefrika ve Fırka Konusuyla İlgili Âyetler
a- Dinde İhtilâfa Düşmek: 6/En’âm, 159; 23/Mü’minûn, 53; 30/Rûm, 32.
b- Dinde Tefrikaya Düşmek: 42/Şûrâ, 13-16.
c- Parçalanıp Ayrılarak İhtilâfa Düşmek: 3/Âl-i İmrân, 103, 105.
d- İhtilâf Edilen Konu Hakkında, Kur’an’a ve Sünnete Başvurmak: 4/Nisâ, 59.
e- İhtilâf Edilen Şey Hakkında, Hükmü Allah Verecektir: 2/Bakara, 113; 3/Âl-i İmrân, 55; 5/Mâide, 48; 16/Nahl, 92; 22/Hacc, 69; 29/Ankebût, 52; 32/Secde, 25; 39/Zümer, 3, 46; 42/Şûrâ, 10.
f- Ehl-i Kitap, Haset ve İhtiraslarından Dolayı İhtilâfa Düştüler: 2/Bakara, 213; 3/Âl-i İmrân, 19.
g- Mü’minler Allah Fırkasındandırlar: 5/Mâide, 56; 58/Mücâdele, 22.
Konuyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhârî, Fiten 2; İ’tisâm 10; Menâkıb 1; Ezân 29, 30; Salât 87; 4/117
Müslim, İlim 2, hadis no: 2666, 3-4, hadis no: 2667; Mesâcid 245, 249; Fezâilu’s-Sahâbe 199
Tirmizî, Salât 47; Fiten 7, hadis no: 2166; Humus 1966.
Nesâî, Tahrîm 6.
İbn Mâce, Mesâcid 16, 17; Et’ıme 17.
Ebû Dâvud, Salât 48.
Ahmed bin Hanbel, 4/145, 278; 5/180.
Muvattâ, Cemâat 1, 3.
- 368 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Vahdete 7 Adım, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
2. Vahdet Ama Nasıl? Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
3. İslâm Cemaatine Doğru, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
4. Sulh Çizgisi, İbrahim Canan, TÖV. Y.
5. Kardeşlik ve Hoşgörü, Muhammed M. Pickthall, Akabe Y.
6. İslâm Kardeşliği, Abdullah Ulvan, Uysal Kitabevi Y.
7. İslâm’da Sevgi ve Kardeşlik, Hüsnü Ethem Cerrar, Dünya Y.
8. İslâm Tarihinde Mezhep Çatışmaları ve Taklit, Abdülcelil Candan, Denge Y.
9. İhtilâf Ahlâkı, Mustafa Çelik, Misak Y.
10. Zâhirî Muhaddislerle Hanefî Fakihleri Arasındaki Münakaşalar ve İhtilâf Sebepleri, Z. Güler, T.D.V. Y.
11. Kelâmcılarla Hadisçiler Arasındaki Münakaşalar, Talât Koçyiğit, T.D.V. Y.
12. İmamların Fıkhî İhtilâflarında Hadislerin Rolü, M. Avvâme, Terc. M. Hayri Kırbaşoğlu, Kayıhan Y.
13. İhtilâfların Çemberinde Kadın, Serpil Bahtiyar, Esra Y.
14. Hak-Bâtıl Mücadelesi ve İhtilâflar, Beşir İslâmoğlu, Bengisu Y.
15. Münakaşalar ve İhtilaf Sebepleri, Zekeriya Güler, TDV. Y.
16. İslâm’da İhtilâf Usûlü, Cabir Alevâni, Risale Y.
17. İhtilâftan Rahmete, Ebû ’l Feth el-Beyânûnî, Risale Y.
18. İhtilâflar Karşısında İslâmî Tavır, Yusuf el-Kardavî, İlke Y.
19. Tevhidin Düşmanı Tefrika, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y.
20. Müslümanlar Arasında Görüş Ayrılığı ve İslâm’da İhtilâf Usûlü, Abdülhalim Ural
21. Dört Hak Mezhep ve İhtilâf Sebepleri, Osman Küçükahmet
22. Hadislerde Görülen İhtilâflar ve Çözüm Yolları, İsmail Lütfi Çakan
23. Sınıfsız Dünya, Saadettin Elibol, DergâhY.
24. İslâm Düşünce Tarihinde Mezhepler, Zübeyir Yetik, Beyan Y.
25. Kur’an’da Tartışma Metotları, Zahir B.Awad el-Elmaî, Pınar Y.
26. Mezhep Meselesi ve İhtilâflar, Ebû ’l Feth el-Beyânûnî, Risâle Y.
27. Mezhepler Arasındaki Farklar (el-Fark Beyne’l-Fırak), Ebû Mansur A. El-Bağdâdî, TDV. Y.
28. İnsanları Tefrikaya Düşüren Faktörler, Mahmut Balcı, İhtar Y.
29. İslâmî Harekette Fikrî Hastalıklar, Fethi Yeken, Ravza Y.
30. Fikrî Tevhide Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s. 83-106
31. İslâm Siyasî Düşüncesinde Muhalefet, Nevin A. Mustafa, İz Y. s. 41-104
32. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 142-146
33. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 361-370
34. İlâhî Kanunların Hikmetleri, Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s. 175-212
35. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 687-690
36. Nur’dan Cümleler, Alâaddin Başar, Zafer Y. s. 1/183-184
37. TDV. İslâm Ansiklopedisi (Şükrü Özen), TDV Y. c. 21, s. 565-568
38. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 101-104, 687-690
39. İslâmî Kimlik İlkeler ve Hareket, Toplu Çalışma, Ekin Y. s.140-143
40. Sevdalı Yüreklere Çağrı, Erol Uslu, Güldeste Y. s. 211-245
41. İslâm’da İnsan Hakları, Hayreddin Karaman, İz Y. s. 171-228
42. Kur’an’ı Anlamada Yöntem, Muhammed Gazâli, Şûle Y. s. 139-145
43. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu, İhtar Y. s. 162-173, 128-161
44. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sadi Yüksel, Madve Y. s. 34-40
46. Medine Düşünceleri, Hüseyin Hatemi, Yeni Asya Neşriyat, s. 261-265
47. İnanmak ve Yaşamak, Ercümend Özkan, 2/265-276; 1/301-306
48. Sünnî-Şîî Yakınlaşması, Dâru’t-Takrîb Tecrübesi, İslâm Araştırmaları Dergisi, sayı 2
49. Kur’an’ın Işığında İhtilâfları Çözüm Tarzı, Ahmet Baydar, Haksöz, sayı 56, Kasım 95
VELÎ / DOST
- 369 -
Kavram no 187
Görevlerimiz 48
Dostluk-Düşmanlık; Sevgi ve Allah Sevgisi; Murâbata
VELÎ / DOST
• Velî; Anlam ve Mâhiyeti
• Allah’ın Velî Oluşu
• Dostun Nitelikleri
• Dost Olmak; Allah'a, Rasûlüne ve Mü’minlere
• Kur’an-ı Kerim’de Velî ve Velâyet Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Velâyet/Dostluk
• Düşmanlık ve Dostluk; Tevhidin Gereğidir, İmanın Dışa Yansımasıdır
• Velâyetin Siyasî Görüntüleri
• Siyâsî Anlamda Velâyet-Kadın İlişkisi
• Müslüman Olmayan Akrabalarla Dostluk ve İlişki
• Evliyâullah / Allah’ın Velîleri Kimlerdir?
• Tasavvuf Etkisiyle Velî ve Evliyâ Kavramlarında Anlam Kayması
• Velî Kültü
• Velî Kavramıyla İlgili Bazı Tasavvufî Terimler
“Bilmez misin, göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı yalnızca Allah’ındır. Sizin için Allah’tan başka bir velî/dost ve bir yardımcı yoktur.” 1956
Velî; Anlam ve Mâhiyeti
“Velî” kelimesinin kökü “velâ”; bunun masdarı da ‘velâyet’tir. Velâ ve velâyet, sözlükte, arada bir şey bulunmadan bitişiklik, yanyana olma ve yaklaşma mânâsına gelir. Bu anlamdan hareketle ‘velâyet’ kavramına; arkadaşlık, yardımda, inançta tam bir yakınlık anlamları verilmektedir.
Böylece “velâyet”e nusret (yardım) ve işi üzerine alma mânâları da eklenmiştir. Aynı kökten gelen ‘vilâyet’, yardım; ‘velâyet’ ise, bir işi yüklenme, emirlik, riyâset (yönetim ve yetki) mânâsındadır. ‘Velâyet’ aynı zamanda yardım işini üzerine almak, destek olmak, yardım etmek, sevgi/dostluk ve muhabbet göstermek, yakınlık duymak, hükmü altına almak, tasarrufta bulunmak ve yönetmek anlamlarına da gelir.
Velî kelimesi, sözlük anlamlarına uygun olarak, bir kimsenin veya bir topluluğun menfaatleri ve elde etmek istedikleri amaçlar doğrultusunda her türlü işlerini üzerine alan ve bu konularda tam bir tasarruf hakkına sahip olan idareci, hâkim otorite, koruyucu, gözetici, mâlik, yardımcı, sırdaş ve dost anlamlarında kullanılan bir kavramdır.
Velâyet kavramı, sözlük anlamına uygun olarak; “bir kimsenin veya bir topluluğun bir başkasına kendisini ilgilendiren her konuda tasarruf hakkını
1956] 2/Bakara, 107
- 370 -
KUR’AN KAVRAMLARI
devretmesi ve bu hakkı devralan şahsın, aralarında meydana gelen hukukî bağa dayanarak kimseden izin alma ihtiyacı duymaksızın bu hakkı kullanması ve onu kendisine tevdî edenler üzerinde, koruma, gözetme, yardım etme, işlerine müdâhale ve üzerine aldığı işi onun adına idare etme bakımından tam bir yetkiye sahip olması anlamına terim olmuştur.
Fıkıh ıstılahında velâyet; “istese de istemese de başkası üzerindeki tasarruf hakkını yerine getirmek” şeklinde tanımlanmaktadır. İslâm hukukunda ‘velâyet’, başkası üzerine ister istemez sözünü geçirmeyi, itaat edenle işi üzerine alan arasındaki ilişkiyi konu alır. İçerisinde sevgi ve yardım mânâlarını da barındıran velâyet; genel olarak, aile içerisinde akrabalık, ümmet içerisinde ise imâmet (önderlik-halifelik) sebebiyle gündeme gelmektedir. Aile içerisinde öncelikli olarak baba velâyet hakkına sahiptir. Baba yoksa diğer yakın akrabalar bu hakkı elde ederler. Ümmet içerisinde (müslümanlar arasında) ise velâyet hakkı, müslüman olup diğer müslümanlar tarafından biat ile seçilen yetkili kimsenindir.
Bu nedenle babaya, çocuğun velîsi denir. Aynı şehirde oturanların meşrû haklarını koruyan ‘veli’ye, “vâli” denmektedir ki, Türkçe’de bu anlamda kullanılmaktadır. Şehrin vâlisi, o kentte oturanların tümünün velîsidir (bu vasıfta ve liyakatte olmak zorundadır). Hukukî anlamda velî, daha çok, bir çocuğun her türlü hareket ve halinden sorumlu olan kimse demektir. Bugün Türkçe’de de bu anlamda “çocuğun velîsi” olarak baba veya babanın yerini tutan, çocuğun sorumluluğunu üstlenen kişi için kullanılır. Bu velâyet haklarıyla ana babaların, kazanmış oldukları tecrübe ile evlâtlarının geleceği hakkında karar vermesine yardımcı olmaktadırlar. Evlâtlarına fikir bazında yardım etmeleri, evlâdın müsbet ve menfî karar vermesi velâyet konusu içinde değerlendirilir. Bunlara ilâve olarak, bir de nikâhta velîlik vardır ki, bu durum, ana babanın evlâdı hakkındaki tasarrufudur.
Toplumda, halk arasında “velî” ve bu kelimenin çoğulu olan “evliyâ” kelimesi, ne lügat mânâsı, ne de Kur’an’da kullanıldığı anlam ile değil; daha çok bu kelimenin mânâsının tarihî süreç içerisinde kaydırılmasıyla oluşan şekliyle kullanılmaktadır. Geleneksel anlamda velî ve evliyâ; benliğini Allah’ta yok etmek sûretiyle birtakım üstün vasıflar kazanarak hârikulâde şeyler gösterebilen büyük insan anlamında kullanılmaktadır. Hatta daha da ileri gidilerek, Allah adına kâinatın idaresini düzenlemeye yetkili kişiler olarak algılanmaktadır.
Allah’ın Mevlâ ve Vâli Oluşu: “el-Vâlî” aynı zamanda Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Bütün varlıklar üzerinde hükmü olan ve onları çekip çeviren anlamına gelir. Bazı tefsircilere göre ise ‘Vâlî’ velî demektir, onun taşıdığı mânâları taşır. Vâlî olan Allah, hem bütün hükümranlığı (hükmetmeyi) elinde bulundurur, hem de kullarına devamlı nimet verir. Kur’an’da bir âyette geçmektedir: “…Gerçekten Allah, kendi nefislerinden olanı değiştirip bozmadıkça, bir toplulukta olanı değiştirip bozmaz. Allah bir topluluğa kötülük istedimi, artık onu geri çevirmeye hiç bir (biçimde imkân) yoktur. Onlar için O’ndan başka bir Vâlî (yardımcı, dost veya hükmü geniş olan) yoktur.” 1957
Velâ kökünden gelen bir başka kelime de “mevlâ”dır. Mevlâ, anlam olarak ‘velâ ve velâyet’ kelimelerine yakındır. Ancak mevlâ’nın birçok anlamı vardır.
1957] 13/Ra’d, 11
VELÎ / DOST
- 371 -
Bunların içerisinde, dost, efendi, sahip, âzât edilmiş köle, Rabb, yardımcı, iyilik yapan anlamları daha yaygındır.
Kur’an’da ‘mevlâ’ kelimesinin üç anlamda kullanıldığını görmekteyiz: 1- Velî, 2- Yardımcı, ni’met veren, koruyup kollayan, işini üzerine alan, 3- Uygun, yakışan, münasip.
Velî ve mevlâ kelimeleri hemen hemen aynı anlamda kullanılmaktadırlar. Allah (c.c.) müslümanlar için ne güzel mevlâ’dır (Ni’me’l mevlâ ve ni’me’n nasîr)1958 “Allah’a sarılın, O sizin Mevlâ’nızdır, O ne güzel Mevlâ’dır.”1959 Müslümanlar; inkârcıların peşinden gider, din işinde onlara itaat ederlerse; onlar da mü’minleri kendi dinlerine çevirirler. Hâlbuki müslümanlar için en güzel mevlâ (velî) Allah’tır.1960 Mü’minler her türlü çalışmayı yaptıktan sonra yalnızca Allah’a güvenip tevekkül etmelidirler. Onlar Allah (c.c.) için; “...O bizim Mevlâmızdır...” derler. 1961
Kur’an, mevlâ sıfatını olumsuz anlamda da kullanmaktadır. Zararı faydasından çok olan ve kendisine tapınılan putlara Kur’an, “ne kötü mevlâ” sıfatını verir.1962 Kıyâmet gününde insanların ‘mevlâ’ sandıkları kimselerden hiç bir fayda gelmez.1963 Allah (c.c.) âhirette de mü’minlerin mevlâ’sıdır, kâfirlerin ise mevlâsı yoktur.1964 Kâfirlerin, kendilerine yakın ve yardımcı olacak bir mevlâları yoktur. Allah (c.c.) ise mü’minlerin mevlâsı/dostudur. 1965
Müslümanlar, ölümün Mevlâ’ya bir kesin dönüş olduğuna inanırlar.1966 ‘Mevlâ’, kendisinden yardım umulandır. Nitekim mü’minler duâlarında; “….Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et. Sen bizim Mevlâ’mızsın (mevlânâ). Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et”1967 derler. Aynı kökten gelen ‘evlâ’ ise velî anlamına geldiği gibi; en uygun, en yaraşan, dost olarak en yakın olan demektir. “Peygamber mü’minlere öz nefislerinden ‘evlâ’dır (onların mevlâsıdır).”1968 Kıyâme(t) sûresi, kırk dördüncü âyetteki ‘evlâ’yı ise, gereken şey, uygun olan şey diye ifade etmek mümkündür. 1969
Allah’ın Velî Oluşu
Allah’ın Sıfatı Olarak el-Velî: Allah’ın vasfı olarak el-Velî: “Yardım eden, kâinatın ve mahlûkların işlerini tekeffül eden, koruyan, sahip çıkan, seven, yardım eden” diye tanımlanır. Birine yardımcı olmak, onun işini üzerine almak, şüphe yok ki, sevgi ile yakından ilgilidir. “Velî”nin “dost, seven” anlamları dikkat çeker; Kur’an’ın da bazı kullanışları bu mânâyı desteklemektedir. Meselâ: “Allah, mü’minlerin velîsidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.”1970 âyetinin tefsirinde el-
1958] 8/Enfâl, 39-40
1959] 22/Hacc, 78; 66/Tahrim, 2
1960] 3/Âl-i İmrân, 149-150
1961] 9/Tevbe, 51
1962] 22/Hacc, 13
1963] 44/Duhân, 41
1964] 47/Muhammed, 11
1965] 47/Muhammed, 11
1966] 10/Yûnus, 30; Ayrıca bk. 6/En’âm, 62
1967] 2/Bakara, 286
1968] 33/Ahzab, 6
1969] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 747-748
1970] 2/Bakara, 257
- 372 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Beydavî: “Onları seven ve işlerini deruhde eden” anlamını vermektedir. Birçok âyette Velî ve Nasîr (yardım eden) vasıfları yanyana birbirine atfedilmiş olarak zikrolunmuşlardır. Bu, az da olsa bu kelimeler arasında bir farklılığı gerektirir.
Bu vasfın Kur’an’da geçtiği muhtevâlara göz atmak faydalı olacaktır. 42/Şûrâ, 28’de Allah’ın kullarını gözettiği ve O’nun nimetleri sıralandıktan sonra, ancak O’nun hamde lâyık Velî olduğu bildirilir. Allah’tan başka Velî aramanın boşuna olduğu bildirildikten sonra, ancak O’nun hamde lâyık Velî olduğu belirtilir, “hâlbuki velî ancak Allah’tır.”1971 denir. Kavminin buzağıya tapmasından sonra, Allah’ın rahmet ve bağışlamasını isteyen Hz. Mûsâ, niyazında, umduğu rahmeti “Sensin bizim Velîmiz!”1972 diye belirtir. Melekler, kendilerine tapma iddiasında olanlardan teberrî edip kaçınırken Allah’a hitâben: “Seni tenzih ederiz, Sensin bizim Velîmiz.”1973 derler. Müşriklerin velî edindiği putların aczleri belirtildikten sonra, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) lisanından: “Benim Velî’m Kitabı indiren Allah’tır; O, iyilere sahip çıkar (dost edinir -yetevellâ-)”1974 dediği nakledilir. Allah’ın kendisine vermiş olduğu nimetlere şükreden Hz. Yûsuf: “Dünyada ve âhirette benim Velîm (yardımcım ve işimi deruhde eden) Sensin.”1975 der. Allah, mü’minlerin,1976 muttakîlerin1977 velîsidir. “Sizin velîniz, ancak Allah’tır, Rasûlüdür ve iman edenlerdir.” 1978
el- Mevlâ: Kelime anlamı olarak velî demek olan bu vasıf, Allah hakkında da, genellikle “velî” ile aynı mânâda sayılmıştır. Ancak, mânâ yönüyle değilse de, Kur’an’ın kullanışında, bu ikisi arasında şöyle bir fark gözetildiğini müşâhede ediyoruz: Velî vasfı, karşılıklı olarak hem Allah’ı, hem de kulu nitelemektedir. Birinci şık fazla, ikinci şık nâdirdir. Meselâ, 10/Yûnus, 62’de “evliyâullah -Allah’ın velîleri-” tâbiri geçmektedir. Taberî’ye göre bu; “Allah’ın, yani O’nun dininin yardımcıları olan iman ve takvâ erbâbıdır.” Yani, “velî” bazen kullar için de kullanılmıştır. Fakat “Mevlâ”, yalnız Allah’ı tavsif etmektedir. “Allah, Mevlânızdır”1979 diye vârid olduğu halde; kul hakkında “Allah’ın mevlâsı” tâbiri hiç kullanılmamıştır. Mevlâ, Rab diye de tefsir olunur. Mevlâ, kendisinden yardım umulandır; zira O mâliktir, memlûkün, mâlikinden başka sığınacağı kimsesi yoktur.”
el-Vâli: Allah hakkında, “bütün varlıkların hükümranı ve onların üzerinde mutasarrıf olan” anlamına gelir. Öyle anlaşılıyor ki, vilâye: İdare, kudret ve icraatı çağrıştırmaktadır; Kendisinde bunları toplamayana vâlî vasfı verilemez. Bazı âlimlere göre “vâlî” velî demektir; yani “idareye mâlik olandır. Bundan dolayı yetimi tekeffül eden kimseye “yetimin velîsi, emîre de vâli denmiştir. Hattâbî ise, vâlî vasfında tasarruf ve hâkimiyet kavramından başka “devamlı surette in’âm eden” mânâsını da görmektedir. Kur’an’da yalnız bir âyette zımnî bir sûrette Allah’ı tavsif eder.1980 Burada vâlî, “işlerine sahip çıkan, azabı onlardan
1971] 42/Şûrâ, 9
1972] 7/A’râf, 155
1973] 34/Sebe’, 41
1974] 7/A’râf, 196
1975] 12/Yûsuf, 101
1976] 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 68
1977] 45/Câsiye, 19
1978] 5/Mâide, 55
1979] 3/Âl-i İmrân, 150
1980] 13/Ra’d, 11
VELÎ / DOST
- 373 -
uzaklaştıran” demektir, bazı âlimlere göre ise “Mevlâ” anlamını ifade eder. 1981
“Velî” kelimesinin; sözlükte, dost, yardımcı, birinin işini üstlenen, yönetici, yakınlık, bir şeyin sahibi anlamlarına geldiğini biliyoruz. Allah’ın güzel isimlerinden biri olan “el-Veliyy” isminin anlamı, yardım eden, insanların ve evrenin işlerini üzerine alan demektir. Kimileri bunu, seven ve yardım eden şeklinde açıklamışlardır. ‘Velî’ kelimesi doğrudan doğruya sevgi anlamı taşımasa bile sevgi velâyetin gereği sayılır. Birine yardım etmek, onun işini üzerine almak sevgi ile yakından ilgilidir.
“Velî” sözlükte bazen, seven, dost anlamıyla da kullanılır. Allah’ın isimlerinden olan Velî, birçok âyette ‘Nasîr/yardımcı’ ismi ile beraber geçmektedir. Velî kelimesinde yardım etmek, işini üzerine almak ile Nasîr/yardımcı ismi arasındaki bağlantı dikkat çekicidir. Allah (c.c.) hem Veli/insanların velâyetlerini üstlenendir, hem de onlara her açıdan yardım edendir.1982 Velî kelimesi, on üç âyette Allah’a ait olarak geçmektedir. Bazı âyetlerde ise “size veya sana Allah’tan başka velî yoktur” şeklinde yer almaktadır ki, bu da, Allah’ın velî oluşuna işarettir. Birkaç âyette ise Velî isminin mürşid (yol gösteren),1983 ‘şefí’ (şefaat eden),1984 vaak (koruyucu)1985 ve hamîd (övülen)1986 sıfatlarıyla beraber geçtiğini görmekteyiz. Şüphesiz “velî” kavramının bunlarla yakın ilişkisi vardır. Bunlar aynı zamanda gerçek dostun/velînin de belirgin nitelikleridir.
Mü’minlerin velîsi ve mevlâ’sı Allah’tır. Allah’ın mü’minlere velî oluşunun sonuçları çeşitli şekillerde görünür. O, kullarını gözetir, nimet verir. Dolaysıyla O hamd edilmeye lâyık bir velî’dir (dosttur).1987 Allah’tan başka velî aramak boştur, çünkü gerçek velî ancak O’dur.1988 O, bağışlayan ve merhamet eden bir yardımcıdır (velîdir).1989 O, mü’minleri karanlıktan nûra (aydınlığa) çıkarır.1990 Mülkünde, kudretinde ve yüceliğinde ortağı yoktur.1991 O yüce Velî, Kitab’ı indirendir ve O, sâlih kimseleri korur ve gözetir. 1992
Allah’ın velîliği diğer sıfatları gibi mutlaktır ve süreklidir. O, insan idrâkinin ötesinde bir velîliğin, dostluğun ve yardımcı olmanın kaynağıdır. İnsanlara ait, aldatma vefâsızlık, hıyânet, aldırmazlık, acımazlık gibi küçültücü sıfatlardan uzak, iman edip de kendisine “velî” olan mü’minlere her türlü nimeti ve rahmeti veren, onlara izzet, mülk, muhabbet ve Hakk’ın şâhitleri olma şerefini bağışlayan, sürekli affeden, kendisine karşı yapılan hata ve kusurları araştırmayan en yüce dosttur velîdir.
Hz. Mûsâ (a.s.), kavmi arasından seçtiği yetmiş kişiyi bir sarsıntı tutunca
1981] Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, s. 188-191
1982] 2/Bakara, 107, 120
1983] 18/Kehf, 17
1984] 6/En’âm, 51, 71; 32/Secde, 4
1985] 13/Ra’d, 37
1986] 42/Şûrâ, 28
1987] 42/Şûrâ, 28
1988] 42/Şûrâ, 8-9
1989] 7/A’râf, 155
1990] 2/Bakara, 257
1991] 17/İsrâ, 111
1992] 7/A’râf, 196
- 374 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Rabbine, beyinsizler yüzünden kendilerini helâk etmemesini diledi, içinde bulundukları durumun bir imtihan olduğunu ve Allah’ın, dilediğini doğra yola iletebileceğini itiraf ettikten sonra; “...Bizim mevlâmız ancak Sensin. Bizi bağışla, bize merhamet et. Sen bağışlayanların en iyisisin.”1993 şeklinde duâda bulundu. Melekler de Allah’a ibâdet ederlerken; “Seni tenzih ederiz (noksanlıklardan uzak tutarız), Sen bizim Velîmizsin”1994 derler. Kur’an, Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (s.a.s.) diliyle şöyle diyor: “Benim Velî’m Kitabı indiren Allah’tır. O, sâlihleri dost edinir, onlara yardım eder.”1995 Kendisine verdiği nimetlere şükreden Hz. Yusuf (a.s.) şöyle niyaz etmişti: “Dünyada ve âhirette benim Velî’m Sen’sin.” 1996
Velî olmak velî olunan üzerinde hak ve yetki sahibi olmayı gerektirir. Velâyetin doğasında bu vardır. Yalnız bu velî edinilen üzerinde bir baskı ve hükmetme değil; aksine her açıdan onun iyiliği için çalışma, onun için gerekli yardımı yapma yetkisidir. Allah, mü’minlerin velîsi olarak onlara hidâyet verir, onları karanlıklardan nûra (aydınlığa) çıkarır, onlara elçiler gönderir, Kitaplar indirir, yardım eder, destekler, korur, gözetir, affeder ve rahmetiyle her yönden onları kuşatır.
Allah Kimlerin Velîsidir? Allah, mü’minlerin velîsidir, yardımcı ve dostudur.1997 Mü’minler rablerine hakkıyla iman ettikten sonra O’nun râzı olacağı sâlih amel işlerler. Bundan dolayı da Allah onlara velî olur.1998 Allah sâlih kimselerin velîsi/dostudur. “Benim velîm, Kitab’ı indiren Allah’tır. O sâlih insanları velî/dost edinir (onları gözetip korur).”1999 Allah müttakîlerin de dostudur. Dünya hayatında kendilerini Allah’a muhtaç saymayan ve O’nun rabliğine saygı duymayan zâlimler birbirlerinin velîsidirler. Bazıları farklı zannetseler de aslında kulların hiç biri, Allah’tan müstağnî kalamaz (O’na muhtaç olmaksızın yaşayamaz). Zâlimler özellikle zulüm ve günah işlerinde karşılıklı dostturlar. Buna karşın Allah, kendisine karşı kulluk ve sorumluluk bilinci duyan, O’ndan hakkıyla korkup sakınan takvâ sahibi kullarının dostudur velîsidir.2000 İnsanlar için Allah eşsiz, benzersiz ve sonsuz velîdir. İnsanlar Allah’tan başka mutlak velî/dost ve yardımcı bulamazlar.2001 “Allah, mü’minlerin düşmanlarını çok iyi bilir. Allah onlara velî/dost olarak da yeter, yardımcı olarak da.” 2002
Allah Bazı Kimselere Dost Değildir: Allah (c.c.) mutlak anlamda velîdir, dost ve yardımcıdır. Ancak bu velâyet, insanlar açısından sınırlı bir velîliktir. Kur’an’ın haber verdiğine göre, kullardan bazıları Allah’ın “velîliğini” kaybederler. Onlar kendi yanlış seçimleri ve yaptıkları kötü ameller yüzünden bu ilâhî dostluğu elde edemezler.
Allah, dalâlette olanların velîsi değildir. Bazıları Allah’ın gönderdiği elçilere ve onların hak dâvetlerine rağmen sapıklıkta direnirler. Allah bu kimseleri
1993] 7/A’râf, 155
1994] 34/Sebe’, 41
1995] 7/A’râf, 196
1996] 12/Yusuf, 101
1997] 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 68
1998] 6 En’âm, 127
1999] 7/A’râf, 196
2000] 45/Câsiye, 19
2001] 9/Tevbe, 116; 6/En’âm, 70; 18/Kehf, 26; 29/Ankebût, 22
2002] 4/Nisâ, 45
VELÎ / DOST
- 375 -
kendi sapıklıkları ile başbaşa bırakır, onların başka bir velîsi de olmaz.2003 Allah, kendisine karşı kulluk etme noktasında büyüklük taslayan müstekbirlerin velîsi değildir.2004 Allah, kötülük yapanların, fenalıkta bulunanların dostu ve yardımcısı değildir.2005 Allah’tan gelen hakkı ve dini inkâr eden kâfirler, Allah’ın dostluğunu kaybederler ve lânete uğrarlar.2006 Kendilerine hakkı bâtıldan ayıran bir ilim, hak bir dâvet geldikten sonra hevâ ve heveslerine (tutku ve arzularına) uyanlar Allah’tan başka dost ve velî bulamazlar.2007 Allah, iman nimetinden sonra inkâra sapan ve dinde ikiyüzlü davranan münâfıkların dostu (velîsi) değildir. Onlar yeryüzünde kendileri için bir yardımcı da bulamazlar.2008 Allah, inkâr ederek ya da şirk koşarak hak dinden yüz çeviren, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen ve yeryüzünde haksızlık yapan zâlimlerin velîsi değildir. Zâlimler ancak birbirlerinin velîsi/dostudurlar.2009 Allah, zâlimlere meyledenlere, onları onaylayan, ya da destek olanlara da dostluk göstermez: “Sakın zulmedenlere en ufak bir meyil duymayın, aksi halde size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka velîleriniz yoktur. Sonra, (Allah tarafından da) size yardım edilmez.” 2010
Dostun Nitelikleri
Velâyette/Dostlukta Aranan Özellikler: Kur’an’ın haber verdiği velîde/dostta bulunan nitelikleri, Kur’an’dan yola çıkarak belirleyebiliriz. Zira dostu tanımadan istenilen hedefe ulaşmak mümkün değildir.
a- Dost, dostunun sıkıntılarını gideren ve gelecek belâları önleyebilendir. Böyle bir dost, sadece Yüce Yaratıcı’dır. Zira, bütün ümitlerin kesildiği bir anda yardım etme imkânına sahip olan sadece O’dur. 2011
b- Dost, Yüce Yaratıcı’yı tanıtan, dünya ve âhiretle ilgili doğru bilgiler veren, lehimize ve aleyhimize olanları tanıtarak doğru karar vermede yardımcı olan, insanların sıkıntıya düşmesine üzülen, yaratılanlara acıyan ve hatalarını affedendir.2012 Böyle bir dost, rahmet peygamberi ve diğer nebîler olabilir. 2013
c- Allah’a ve Peygamberine gönülden bağlı olup Allah’ın rızâsının dışına çıkmayan2014 ve her konuda örnek olarak insanların hayrını düşünen, iyiliği emredip kötülükten sakındırmaya çalışan, sevgisini ve buğzunu Allah için yapan, kötülüğü iyilikle önleyendir. Böyle insanlar Allah’ın dostluğunu kazananlardır. Zira onların hedefi, Allah’ın rızâsı ve sevgisini kazanmaktır. Bunlar, Kur’an diliyle velî olanlar, Allah’ın velî kullarıdır.
d- İmanda birlik içinde bulunarak Allah’a, Peygamber’e ve mü’minlere karşı
2003] 42/Şûrâ, 44; 17/İsrâ, 97
2004] 4/Nisâ, 173; 45/Câsiye, 7-10
2005] 4/Nisâ, 123
2006] 48/Fetih, 22; 33/Ahzâb, 64-65
2007] 2/Bakara, 120; 13/Ra’d, 37
2008] 9/Tevbe, 74; 33/Ahzâb, 17
2009] 42/Şûrâ, 8; 11/Hûd, 20
2010] 11/Hûd, 113; Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 749-751
2011] Bk. 58/Mücâdele, 22; 2/Bakara, 107, 120, 257; 3/Âl-i İmrân, 150; 4/Nisâ, 45; 6/En’âm, 51; 7/A’râf, 196
2012] 5/Mâide, 55; 9/Tevbe,16
2013] 9/Tevbe, 61, 128; 21/Enbiyâ, 107; 28/Kasas, 46; 44/Duhân, 6
2014] 3/Âli- İmrân, 110; 41/Fussılet, 34; 2/Bakara, 112; 6/En’âm, 4; 3/Âl-i İmrân, 150; 22/Hacc, 78
- 376 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gelebilecek tehlikeleri önlemede can ve mallarıyla yardım içinde olabilenlerdir.2015 Kur’an, bu durumda olanları mü’min olarak değerlendirir.
e- Dostun dostluğu dünya menfaati ile sınırlı olmamalıdır.2016 Dostların, birbirlerini Allah için sevmeleri gerekir. Böyle insanların birbirleriyle olan sevgileri geçici bir menfaate dayanmaz. 2017
Allah’ın velîsi/dostu olmanın da birtakım özellikleri belirtilir. Allah dostu (velî ve evliyâ) olmanın birtakım özellikleri ve şartları da vardır. Onları şöyle sayabiliriz:
a- Müslüman olmak,
b- Allah’a ve Peygamberine İslâm’ın istediği şekilde inanmak,
c- Namaz kılmak,
d- Zekât vermek,
e- Yaptıklarının hesabını verecek şekilde ihsan sahibi olmak. 2018
Bu maddelerde özetlenen müslümanın vasfı dostluktur. Ondan dosta yaraşacak hareketler beklenir. Müslümanın görevi, insanlara Allah ve Rasûlünün yaklaştığı şekilde ve ölçüde yaklaşmaktır. İslâm’ın tüm insanlara da tanıtılması gerekmektedir. Bir müslüman, Allah’a vereceği hesabı ikinci plana alarak, maddî çıkarlara öncelik verirse, Allah’ın istediği dostluğu ve kardeşliği oluşturması mümkün değildir. Âyetlerin ortaya koyduğu dostluğu ve kardeşliği sağlayacak insanlarda iman olmadan, sâlih amel ve ihsan; amel olmadan da diğerlerinin istenen şekilde olması düşünülemez. İnsanlar arasında istenilen dostluğun oluşması için, Allah’ın aradığı takvâ özelliklerinin bulunması gerekir. Bu özelliklere sahip olanların ellerinden ve dillerinden, yaratılanlara ancak fayda gelir. İslâm’ın istediği budur.
Dost Olmak; Allah'a, Rasûlüne ve Mü’minlere
Allah ve Rasûlüne Dost Olmak: Allah ve Rasûlü, iman edenlerin dostudur. Haliyle, iman edenler de, Allah’ı ve Paygamberini kendilerine her şeyden ve herkesten önce dost edinmiş kimselerdir. Dostun dosttan râzı olması, onu sevmesi, sevdiğini incitmemesi gerekmektedir. İman eden insan, hakiki değer ve yüceliğin Allah ve Paygamberinin dostluğunda olduğunu bilir. Onun çalışması bu doğrultuda olur. Allah’ın rızâsı ve dostluğu verilen söze bağlılıkla ve Hz. Peygamber’e tâbi olmakla oluşur. Böyle bir müslüman, Peygamber’in şu sözüne tâbi olur: “Bana uyanlarla birlikte ben, özümü Allah’a teslim ettim.”2019 Bunun aksini düşünmek, günahkâr olmak demektir. Rasûlüne tâbi olmak, Allah’ın sevmediği şeylerden uzaklaşıp, râzı olduğu şeylere yaklaşmakla olmaktadır. Nitekim Hz. Allah, yahûdilerin kendilerini Allah’ın sevgilisi ve oğulları görmelerinden, müşriklerin putları bir vâsıta kabul etmelerinden ve hıristiyanların Hz. İsa’yı peygamberlikten ilâhlığa yükseltmelerinden hoşlanmaz. Yüce Allah, sevdiği insanların
2015] 60/Mümtehıne, 1, 8, 9; 8/Enfâl, 60; 9/Tevbe, 71; 3/Âl-i İmrân, 118
2016] Bk. Ebû Dâvud, Büyû’, 78; krş. 10/Yûnus, 62
2017] Remzi Kaya, Kur’an’da Dostluk İlişkileri, s. 65-66
2018] 5/Mâide, 55-56; 2/Bakara, 112
2019] 3/Âl-i İmrân, 20
VELÎ / DOST
- 377 -
böyle tehlikelerden kurtulmaları için son peygamberinin emirlerini dinlemelerini ve ona uymalarını ister: “(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.’ Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir. De ki: Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.”2020 Bu âyet, aynı zamanda dostluğun ve sevginin kuru bir iddiâdan ibâret olmadığını, mutlaka bir bedel istediğini gösterir; dostsanız, seviyorsanız, dostunuzu râzı etmeye çalışacaksınız.
Hz. Peygamber’in Allah’ın râzı olmayacağı bir şeyi yapması, O’nun dostluğunun dışına çıkması mümkün değildir. İman edenlerin de, peygamberlerine tâbi olarak hem Yüce Yaratıcı’nın, hem de nebîsinin dostluğunu kazanmaları gerekmektedir. Bu da, Peygamber’e tâbi olmakla mümkündür. Bu inanış, Hz. Muhammed’in de (s.a.s.) insan olduğunu bilerek, bu çerçeve içinde O’na uymadır. Yoksa onu kulluktan soyutlayacak bir kabul değildir. Zira o, her şeyiyle bir insandır.2021 Diğer insanlardan farkı, ona vahiy gelmiş olmasıdır. 2022
Dost, dostunun devamlı iyiliğini isteyendir. Bu açıdan bakıldığında, yaratılanlara dostluğu, yardımı ve rahmeti sonsuz ve sınırsız olan sadece Allah’tır. İkinci derecede velî/dost, Hz. Peygamber ve mü’minlerdir. Allah Teâlâ, dostluğun temsilcisi olarak fıtrat dini üzerinde olanları göstermektedir. Velî kavramını imanları istikametinde değerlendirenler, Allah’ı ve Peygamberini, ana baba ve kendi evlatlarından daha çok sevmektedirler. Bu tip insanlar, Kur’an’ın emirleri doğrultusunda, Allah’ı râzı etmeye çalışırlar. 2023
Süreklilik ve geçerlilik açısından hakiki dost; Allah, Peygamber ve mü’minlerdir. Tevhid ekseni etrafında dönen velâyet/dostluk, hakiki dostluğun odak noktasıdır.
Müslümanların Birbirleriyle Dostlukları: Allah, Kur’an’da mü’minlerin kimlerle gerçek anlamda dost olabileceğini “velî” kavramıyla açıklar. Müslümanların birbirleriyle olan ilişki ve dostluklarına İslâm çok önem verir. Çünkü karşılıklı iyi ilişkiler, İslâm’ın güzel hasletlerini yaşamak için olmakta; üstünlük, Allah’ın emirlerini yerine getirmede aranmaktadır. Bu duygu ve düşünce içinde olan insanların hedefi, İslâm’ı yaşayıp tebliğ etmek ve insanlar arasında barışı, sulh ve salâhı, müslümanlar arasında da kardeşliği oluşturmaktan geçmektedir. Kardeşlik duyguları gelişmeden Allah’ın istediği dostluk meydana gelmez. Bu yüzden Kur’an, mü’minlerin karşılıklı iyi ilişkilerine çok önem vermektedir. Din kardeşliği, kan kardeşliğinin önüne geçmektedir. İslâm, bir taraftan ana baba ve akrabaların önemini belirtirken,2024 diğer taraftan küfrü imana tercih eden babayı, kardeşleri velî/dost edinmeyi yasaklar.2025 Dostluk ve kardeşliğin ancak tevhid inancı çevresinde olacağını vurgulamış olur.
Kur’an, mü’minlerin birbirleriyle dostluklarını emretmektedir. “Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki rahmete eresiniz.”2026; “Mümin erkekler ve mü’min kadınlar, birbirlerinin velîsidirler. İyiliği (ma’rûfu)
2020] 3/Âl-i İmrân, 31-32
2021] 18/Kehf, 110
2022] 2/Bakara, 286; Remzi Kaya, a.g.e., s. 190-191
2023] 58/Mücâdele, 21-22
2024] 17/İsrâ, 23-24
2025] 9/Tevbe, 23-24
2026] 49/Hucurât, 10
- 378 -
KUR’AN KAVRAMLARI
emrederler, kötülükten (münkerden) alıkorlar, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte Allah onlara rahmet edecektir. Allah daima Aziz’dir (üstündür), Hakim’dir (hüküm ve hikmet sahibidir).”2027; “Ey mü’minler! Bir topluluk diğer topluluğu alaya almasın; belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın., birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zâlimlerdir.”2028; “Kim Allah’ı, Rasûlünü ve iman edenleri velî/dost edinirse (bilsin ki) üstün gelecek olanlar şüphesiz Allah’ın tarafını tutanlardır.”2029; “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a, İslâm’a) sarılın, parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın; hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sâyesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken, oradan da sizi O kurtarmıştı...” 2030
Kardeş, nesep ve din bakımından olmak üzere ikiye ayrılır. Din kardeşliğinin hedefi, insanların mutluluğunu temindir. İslâm’ın istediği dostluk ve kardeşlik ise, Allah korkusu ve sevgisi etrafında odaklaşır. Bu tür kardeşliği İslâm’ın dışında başka bir dinde bulmak mümkün olmaz. Diğer taraftan Hucurât sûresinde yer alan âyetin ihtivâ ettiği kardeşlik, belirli bir bölgeyle sınırlandırılmaz. Dünyanın neresinde Allah ve Rasûlüne inanan bir müslüman varsa, doğu-batı, kuzey-güney ayrımı gözetilmeden hepsi birbirinin kardeşi ve dostudur. Zira bu kardeşlik, bütün müslümanların birleştiği Allah’a ve Hz. Peygamber’e verilen bir ahittir. Bu kardeşliğin maddî ve mânevî açıdan kuvvetli olabilmesi için, dostluğa mâni alay, gıybet, kötü lakap, zan, ayıplama, gurur, kibir ve kardeşini küçük görme gibi hallerden uzaklaşılması teşvik edilmektedir. 2031
Hz. Peygamber döneminde kurulan İslâm kardeşliği öyle bir noktaya gelmiştir ki, kendi evinde zarûret içinde kıvranan bir müslümanın, diğer müslüman kardeşini kendine tercih etmesini sağlamıştır. “Kendileri ihtiyaç/zarûret içinde bulunsalar bile onları (misâfir ve muhâcirleri) kendi nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”2032 âyeti, müslümanın her konuda din kardeşini kendisine tercih eder duruma getirdiğinin delilini teşkil etmektedir. Bu durumdan Yüce Yaratıcı memnun olmaktadır.2033 Diğer taraftan İslâm’ın oluşturduğu kardeşlik ve dostluk, yüz yirmi yıl birbirini öldüren iki düşman kabilenin kalplerini yumuşatmış,2034 vahşîlik, yerini sevgi, merhamet ve affetmeye bırakmıştır.
Nesep bakımından olan kardeşlik, İslâm kardeşliğiyle pekiştirilirse, akrabalar arasındaki dostluk ve sevgi daha da iyi olmaktadır. Din kardeşliği olmadan meydana gelen yakınlık, tamamen maddî çıkarlar üzerine kurulmaktadır. Böyle kardeşlerin mal mülk için birbirlerine ne kadar hasım oldukları bilinmektedir. Kur’an’ın haber verdiği Evs ve Hazrec kabilelerinin aynı ırka mensup kabileler olduğu bilinir. Bunların aralarına giren düşmanlık yaklaşık 120 sene devam eder.
2027] 9/Tevbe, 71
2028] 49/Hucurât, 11
2029] 5/Mâide, 56
2030] 3/Âl-i İmrân, 103
2031] 49/Hucurât, 11-12
2032] 59/Haşr, 9
2033] Bk. S. Buhârî, Tecrîd-i Sarîh Terc. 10/15-17, hadis no 1327
2034] 3/Âl-i İmrân, 103
VELÎ / DOST
- 379 -
Neticede İslâm’ı kabul etmeleri sâyesinde ırk ve din bakımından kardeş olurlar. Konuyla ilgili insanların dikkatini çeken Yüce Allah: “Sen yeryüzünde olan her şeyi toptan harcasan, yine de onların kalplerini birleştiremezdin. Fakat Allah onların aralarını bulup kaynaştırdı.”2035 buyurarak İslâm’ın nasıl bir rol oynadığını haber vermektedir. Buna göre, insanlar arasında dostluğu kurmak, yüzünü Hakk’a ve onun peygamberine çevirmekle mümkündür. Nerede dünya sevgisi birinci sırayı almışsa, orada maddî çıkarlar, kin ve düşmanlık da ilk sırayı almıştır. Kur’an’ın önemle üzerinde durduğu İslâm kardeşliğinin ve dünya barışının oluşması, İslâm’ın istediği dostluk ve kardeşliğin ilk sırayı almasıyla mümkün görülür. Konuyla ilgili Hz. Peygamber’in insanlara birtakım uyarıları bulunmaktadır. Bunlardan ilki Kur’an’ın; doğru ve yanlışı, dost ve düşmanı tanımada mihenk taşı olmasıdır. 2036
Kur’ân-ı Kerim’de Velî ve Velâyet (Dost ve Dostluk) Kavramı
“Velî” kelimesi, türevleriyle birlikte Kur’an’da toplam 232 yerde geçmektedir. “Velî” kelimesi, Kur’an’da 24 âyette geçer. Velî’nin çoğulu olan “evliyâ” kelimesi ise 62 yerde kullanılır. “Velâyet” kelimesi de iki âyette zikredilir. “Velî” kavramı, Kur’ân-ı Kerim’de şu mânâlara gelir: Dost,2037 yardımcı ve taraftar,2038 hâkim/vâli/yönetici/sırdaş anlamında.2039 Kur’an, bu son anlamda kullanılan velî ve evliyâ kavramlarını kullanırken; bazı âyetlerde yine hâkim/vâli/yönetici/sırdaş anlamına gelen “bitâne” ve “meveddet” gibi değişik kavramları da kullanır. 2040
Kur’ân-ı Kerim’de “velî” kelimesinin anlamlarını iki maddede toplayabiliriz. a) Yandaş, taraftar, dost, b) Başkası adına onun işlerini yöneten yetkili. “Velâyet” ve onun türevleri olan “velî” ve “mevlâ” kavramlarının Kur’an’da kullanıldığı bütün yerlerde, dostluk, sırdaş, yardımcı, taraftar, hâkim, vâli, yönetici, koruyucu, sahip ve gözeten, yol gösterici, aydınlatıcı, mürşid, şefaat eden, koruyucu ve yücelten gibi sıfatlarla birlikte kullanılarak velâyetin mutlaka ilişkili olacağı kavramlara dikkat çekilmiş olduğunu görürüz.
“Bilmez misin, göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı yalnızca Allah’ındır. Sizin için Allah’tan başka bir velî/dost ve bir yardımcı yoktur.” 2041
“Sen onların milletine/dinine uyuncaya kadar yahûdiler de hıristiyanlar da senden asla râzı olmazlar. De ki: ‘Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur.’ Sana gelen ilimden sonra eğer onların hevâlarına/arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir velî/dost, ne de bir yardımcı vardır.” 2042
“Allah iman edenlerin velîsi (dostu ve yardımcısı)dır. Onları küfrün karanlıklarından (kurtarıp iman) nûr(un)a çıkarır. Küfredenlerin dostları ise tâğuttur. O da onları (insanî fıtratları olan İslâm’ın) nûrundan (ayırıp) karanlıklara çıkarır. İşte onlar ateş ashâbıdır (cehennemliktir). Onlar orada (bir daha çıkmamak üzere) ebedî kalıcıdırlar.” 2043
2035] 8/Enfâl, 63
2036] R. Kaya, a.g.e., s. 194-196
2037] 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 68; 4/Nisâ, 45, 76, 119, 5/Mâide, 55 vd
2038] 2/Bakara, 107; 3/Âl-i İmrân, 122; 4/Nisâ, 139; 5/Mâide, 51; 9/Tevbe, 71 vd
2039] 2/Bakara, 282; 3/Âl-i İmrân, 28; 9/Tevbe, 23; 18/Kehf, 26; 60/Mümtehıne, 1 vd
2040] 58/Mücâdele, 22; 3/Âl-i İmrân, 118
2041] 2/Bakara, 107
2042] 2/Bakara, 120
2043] 2/Bakara, 257
- 380 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Mü’minler mü’minleri bırakıp da kâfirleri velî/dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa Allah’tan ilişiği kesilmiş olur (artık O’ndan hiçbir şey beklemesin). Ancak onlardan (gelebilecek bir zarardan) korunmanız (takıyye) başkadır. Allah sizi kendisinin emirlerine karşı gelmekten sakındırıyor (Sakın hükümlerine aykırı davranıp düşmanlarını velî edinerek O’nun gazabına uğramayın). Dönüş, yalnızca O’nadır. De ki: ‘İçinizdekileri gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah her şeye gücü yetendir.” 2044
“... Allah, mü’minlerin velîsi/dostudur.” 2045
“Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetlerini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmiş ve O’nun nimeti sâyesinde kardeş olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.” 2046
“Ey iman edenler! Sizden olmayanı dost, sırdaş edinmeyin. Onlar sizi şaşırtmaktan, size fenâlık etmekten geri kalmazlar. Sıkıntıya düşmenizi isterler. Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır; sînelerinin gizlediği (içlerinde sakladıkları düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Size âyetlerimizi açıkladık, eğer düşünürseniz.” 2047
“Mevlânız (Dost ve sahibiniz) Allah’tır. O, yardımcıların en hayırlısıdır.” 2048
“Allah, düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Gerçek bir velî/dost olarak Allah yeter, yardımcı olarak da Allah kâfidir.” 2049
“İman edenler Allah yolunda savaşırlar. Kâfir olanlar da tâğut yolunda savaşırlar. (Ey mü’minler!) siz şeytanın evliyâsı (velîleri, dost ve yandaşları, ordusu olan kâfirler) ile savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.” 2050
“Kim Allah’ı bırakır da şeytanı velî/dost edinirse, elbette apaçık bir ziyana düşmüş olur.” 2051
“Münâfıklara, kendileri için acı bir azap olduğunu müjdele! Mü’minleri bırakıp da kâfirleri velî/dost, taraftar edinenler, onların yanında izzet (güç, onur ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet, yalnızca Allah’a aittir.” 2052
“Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp kâfirleri velîler edinmeyin. Kendi aleyhinize Allah’tan apaçık olan kesin bir delil vermek mi istersiniz?” 2053
“...İyilik ve takvâ (Allah’ın yasaklarından sakınma) üzerinde yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.” 2054
2044] 3/Âl-i İmrân, 28-29
2045] 3/Âl-i İmrân, 68
2046] 3/Âl-i İmrân, 103
2047] 3/Âl-i İmrân, 118
2048] 3/Âl-i Imrân, 150
2049] 4/Nisâ, 45
2050] 4/Nisâ, 76
2051] 4/Nisâ, 119
2052] 4/Nisâ, 138-139
2053] 4/Nisâ, 144
2054] 5/Mâide, 2
VELÎ / DOST
- 381 -
“Ey iman edenler! Yahûdileri ve hıristiyanları velî/taraftar, dost edinmeyin, onlar birbirlerinin velîleridir/taraftarıdır. Sizden kim onları veli edinirse o da onlardandır…” 2055
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiç kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.” 2056
“Sizin veliniz, ancak Allah, (O’nun) Rasûlü, rukû’ ediciler olarak namaz kılan ve zekâtı veren mü’minlerdir.” 2057
“Kim Allah’ı, Rasûlünü ve iman edenleri velî/dost edinirse (bilsin ki) üstün gelecek olanlar şüphesiz Allah’ın tarafını tutanlardır.” 2058
“Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun (konusu) edinenleri ve kâfirleri velî olarak tutmayın. Ve eğer inanıyorsanız, Allah’tan ittika edin (korkup sakının).” 2059
“Onlardan (Ehl-i Kitaptan) çoğunun, inkâr eden kâfirlerle dostluk ettiklerini görürsün. Nefislerinin onlar için (âhiret hayatları için) önceden hazırladığı şey ne kötüdür. Durum şu ki, Allah onlara gazab etmiştir ve onlar azap içinde devamlı kalıcıdırlar. Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve Ona indirilene iman etmiş olsalardı, onları (müşrik, kâfir, hıristiyan, yahûdi ve münâfıkları) dost edinmezlerdi; fakat onların çoğu fâsıktır/yoldan çıkmışlardır. ” 2060
“De ki: ‘Gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen Allah’tan başkasını mı velî/dost edineyim? De ki: ‘Bana müslüman olanların ilki olmam emrolundu.’ Ve ‘sakın Allah’a şirk/ortak koşanlardan olma!’ (denildi.)” 2061
“... Gerçekten şeytanlar velîlerine/dostlarına sizinle mücâdele etmeleri için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah’a şirk koşan müşrik olursunuz.” 2062
“Şüphesiz Biz şeytanları, iman etmeyenlerin velîleri/dostları kıldık.” 2063
“Sensin bizim Velîmiz! Bizi bağışla ve bize acı; Sen bağışlayanların en iyisisin.” 2064
“Şüphesiz ki benim velîm/koruyucum, Kitabı indiren Allah’tır. Ve O, bütün sâlihlere/iyilere de velîlik/koruyucu ve kollayıcılık eder.” 2065
“Kâfirler, inkâr edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dost olmazsanız yeryüzünde büyük fesat/kargaşa, büyük bozgun ve fitne çıkar.” 2066
“Ey iman edenler! Eğer iman yerine küfrü beğenip tercih etmişlerse babalarınızı ve
2055] 5/Maide, 51
2056] 5/Mâide, 54
2057] 5 Mâide, 55
2058] 5/Mâide, 56
2059] 5/Mâide, 57
2060] 5/Mâide, 80-81
2061] 6/En’âm, 14
2062] 6/Enâm, 121
2063] 7/A’râf, 27
2064] 7/A’râf, 155
2065] 7/A’râf, 196
2066] 8/Enfâl, 73
- 382 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kardeşlerinizi bile velî/dost kabul etmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerin kendileridir.” 2067
“De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler (evler, konaklar, köşkler) size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” 2068
“Mümin erkekler ve mü’min kadınlar, birbirlerinin velîsidirler. İyiliği (ma’rûfu) emrederler, kötülükten (münkerden) alıkorlar, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte Allah onlara rahmet edecektir. Allah daima Aziz’dir (üstündür), Hakim’dir (hüküm ve hikmet sahibidir).” 2069
“İyi bilin ki, Allah’ın velîlerine/dostlarına (evliyâullah), korku yoktur, onlar mahzun da olacak değillerdir. Onlar, iman edenler ve takvâ sahibi olanlar (Allah’tan korkup sakınanlar)dır. Müjde, dünya hayatında ve âhirette onlarındır. Allah’ın sözleri için değişiklik yoktur. Işte büyük kurtuluş budur.” 2070
“Sakın zulmedenlere en ufak bir meyil duymayın, aksi halde size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka velîleriniz yoktur. Sonra (Allah tarafından da) size yardım edilmez.” 2071
“Dünyada ve âhirette benim Velî’m (yardımcım ve işimi deruhde eden) Sen’sin. Beni müslüman olarak öldür ve sâlihler arasına kat.” 2072
“... Onlar için O’ndan başka bir Vâlî (yardımcı, dost veya hükmü geniş olan) yoktur.” 2073
“... Eğer sana gelen bu ilimden sonra, onların hevâlarına/arzularına uyarsan, işte o zaman Allah tarafından senin ne bir velîn/dostun, ne de bir koruyucun vardır!” 2074
“Onlar seni, sana vahyettiğimizden çevirip başka şeyi uydurmayı ve Bize atfetmeyi istediler ki, o zaman seni öz dost edineceklerdi. Biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, sen belki onlara biraz meyledecektin.” 2075
“... Onların (Göklerde ve yerde olanların), O’ndan başka bir velîsi/yöneticisi yoktur. O, kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez.” 2076
“... Siz Beni bırakıp da şeytanı ve soyunu evliyâ/dostlar mı ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanlarınızdır.” 2077
“Kâfirler Beni bırakıp da kullarımı evliyâ/dostlar edineceklerini mi sandılar? Biz cehennemi kâfirlere bir konak olarak hazırladık.” 2078
2067] 9/Tevbe, 23
2068] 9/Tevbe, 24
2069] 9/Tevbe, 71
2070] 10/Yûnus, 62-64
2071] 11/Hûd, 113
2072] 12/Yusuf, 101
2073] 13/Ra’d, 11
2074] 13/Ra’d, 37
2075] 17/İsrâ, 73-74
2076] 18/Kehf, 26
2077] 18/Kehf, 50
2078] 18/Kehf, 102
VELÎ / DOST
- 383 -
“...Allah’a sarılın, bilin ki Allah sizin mevlânızdır (sahibinizdir). O ne güzel mevlâ (sahip) ve ne güzel yardımcıdır!” 2079
“İşte o gün, gerçek hükümranlık, çok merhametli olan Allah’ındır. Kâfirler için ise, o pek çetin bir gündür. O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Yazıklar olsun bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim! Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan, insanı (uçuruma sürükleyip sonra) yapayalnız ve yardımcısız bırakmakta.” 2080
“Seni tenzih ederiz (noksanlıklardan uzak tutarız), Sen bizim Velîmizsin” 2081
“Biz, dünya hayatında da, âhirette de sizin dostlarınızız.” 2082
“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost oluverir. Bu (haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak (hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur.” 2083
“... Zâlimlerin hiçbir dostu ve yardımcısı yoktur. Yoksa onlar Allah’tan başka velîler/dostlar mı edindiler? Hâlbuki velî/dost ancak Allah’tır.” 2084
“Allah’a saygı duyup kötülükten sakınanlar (müttakîler) müstesnâ olmak üzere, (dünyada iken kötülükte) dost olanlar, o gün birbirlerine düşman kesilirler.” 2085
“...Zâlimler için hiç bir velî/dost ve yardımcı yoktur.” 2086
“...Onlar, Allah’a karşı sana hiçbir fayda veremezler. Doğrusu zâlimler birbirlerinin dostlarıdır. Allah da takvâ sahiplerinin dostudur.” 2087
“Allah, iman edenlerin mevlâsı/yardımcısıdır. Kâfirlere gelince, onların mevlâsı (yardımcısı) yoktur.” 2088
“Muhammed Allah’ın Rasûlü/elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin (şiddetli), kendi aralarında ise merhametlidirler...” 2089
“Mü’minler ancak kardeştir” 2090
“Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, imanı yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır, Allah’ın tarafında
2079] 22/Hacc, 78; 66/Tahrim, 2
2080] 25/Furkan, 26-29
2081] 34/Sebe’, 41
2082] 41/Fussılet, 31
2083] 41/Fussılet, 34-35
2084] 42/Şûrâ, 8-9
2085] 43/Zuhruf, 67
2086] 42/Şûrâ, 8
2087] 45/Câsiye, 19
2088] 47/Muhammed, 11
2089] 48/Fetih, 29
2090] 49/Hucurât, 10
- 384 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah’ın tarafında olanlardır.” 2091
“Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen hakkı/gerçeği inkâr etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan dolayı, Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz Benim yolumda savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi gösterirsiniz? Oysa Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur. Şayet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle uzatacaklardır. Zaten inkâr edip kâfir olmanızı istemektedirler.” 2092
“Olur ki Allah sizinle düşmanlarınız arasında yakında bir dostluk meydana getirir. Allah, gücü (her şeye) yetendir, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” 2093
Kur’ân-ı Kerim’de Arapların İslâm’dan önceki dönemde birbirinin düşmanı oldukları hatırlatılarak Allah’ın onların gönüllerini uzlaştırdığı ve böylece İslâm dini sâyesinde dost ve kardeş oldukları bildirilmiştir.2094 Kur’an’da sosyal barış ve uzlaşma, “Mü’minler ancak kardeştir,”2095; “Mü’min erkekler ve mü’min hanımlar birbirinin velîleri/dostlarıdır.”2096 gibi ifadelerle hükümlere bağlandığı için müslümanlar arasında düşmanlığın zuhur etmesine yol açacak tutum ve davranışların önlenmesi, kardeşlik ve dostluğun pekişmesi için tedbirler getirilmiştir. Nitekim çeşitli maddî ve mânevî hakların korunmasına yönelik ahlâkî, hukukî ve siyasî tedbirlerin öngörülmesi yanında; toplumda düşmanlık duygularının kabarmasına yol açacak kötülükler de yasaklanmıştır.
İslâm, kelime olarak, “barış” anlamına gelen “silm”, “selâm” ve “selâmet”le aynı kökü paylaşır. Dolayısıyla “İslâm”ın kelime olarak anlamlarından biri de “barış”tır. Tüm insanlar, fitneyi terk edip Allah’ın dini olan İslâm’a teslim olsalar, her taraf selâmete kavuşup tümüyle barış ve kardeşlik hüküm sürer.
“Şüphesiz Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.”2097; “Allah, düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.” 2098
Peygamber ve Onun Yolunu İzleyenler Dışındakileri Dost Kabul Edenler, Âhirette Büyük Pişmanlık Duyacaklar: “İşte o gün, gerçek hükümranlık, çok merhametli olan Allah’ındır. Kâfirler için ise, o pek çetin bir gündür. O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Yazıklar olsun bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim! Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan, insanı (uçuruma sürükleyip sonra) yapayalnız ve yardımcısız bırakmakta.” 2099
O Gün Dostlar, Düşman Kesilecek: “Allah’a saygı duyup kötülükten sakınanlar
2091] 58/Mücâdele, 22
2092] 60/Mümtehine, 1-2
2093] 60/Mümtehine, 7
2094] 3/Âl-i İmrân, 103
2095] 49/Hucurât, 10
2096] 9/Tevbe, 71
2097] 7/A’râf, 27
2098] 2/Bakara, 45
2099] 25/Furkan, 26-29
VELÎ / DOST
- 385 -
(müttakîler) müstesnâ olmak üzere, (dünyada iken kötülükte) dost olanlar, o gün birbirlerine düşman kesilirler.” 2100
Başta Yahûdiler Olmak Üzere Ehl-i Kitab’ın Çoğu, Kâfirlerle/İnkârcı Ateistlerle Dostluk Ederler: “De ki: ‘Ey Kitab ehli! Dininizde haksız yere haddi aşmayın. Daha önceden sapan, birçoklarını saptıran ve yolun doğrusundan uzaklaşan bir topluma uymayın. İsrâiloğullarından kâfir olanlar, Dâvud ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lânetlenmişlerdir. Bunun sebebi, söz dinlememeleri ve sınırı aşmaları, taşkınlık yapmalarıdır. Onlar, işledikleri kötülükten, birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Andolsun yaptıkları ne kötüdür! Onlardan çoğunun, inkâr edenlerle dostluk ettiklerini görürsün. Nefislerinin onlar için (âhiret hayatları için) önceden hazırladığı şey ne kötüdür. Durum şu ki, Allah onlara gazab etmiştir ve onlar azap içinde devamlı kalıcıdırlar. Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve Ona indirilene iman etmiş olsalardı, onları dost edinmezlerdi; fakat onların çoğu fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.” 2101
Tâğutları Velî/Dost Edinmek: “Allah iman edenlerin velîsi (dostu ve yardımcısı)dır. Onları küfrün karanlıklarından (kurtarıp iman) nûr(un)a çıkarır. Küfredenlerin dostları ise tâğuttur. O da onları (insanî fıtratları olan İslâm’ın) nûrundan (ayırıp) karanlıklara çıkarır. İşte onlar ateş ashâbıdır (cehennemliktir). Onlar orada (bir daha çıkmamak üzere) ebedî kalıcıdırlar.”2102 Zulumât, yani karanlıklar, gözlerin eşyayı idrâk ve onun varlığını tespite engel olduğu için küfre örnek olarak zikredilmiştir. Zira aynı şekilde küfür de kalp gözlerinin imanın hakikatini ve kendi akıl ve ruh sağlığını idrâke engel teşkil etmektedir.
Bu sebeple Allah, kullarına kendisinin mü’minlerin velîsi olduğunu, onlara imanın hakikatini, yollarını ve kaynaklarını, delillerini gösterdiğini, onları hidâyete erdirdiğini, küfrü gerektiren şeyleri giderip kalp gözlerinden karanlık perdelerini kaldırarak kendilerini şüpheleri giderecek delillere muvaffak kıldığını haber verir. Sonra, vahdâniyetini inkâr eden küfür ehlinden de haber vererek; onların velîlerinin, yardımcı ve savunucularının, Allah’ı bırakarak tapındıkları putlar ve kendisine şirk koştukları kimselerden ibaret tâğutlar olduğunu ve bu tâğutların onları iman nurundan çıkararak basîretlerini kör edip iman ışığının hakikatlerini, delil ve yollarını görmelerine engel olan küfrün şüphe karanlıklarına iteceklerini ifade ederek tâğutların velî edinilmemesini tâlim buyurmaktadır.
Tâğutlar, itikatlarına uygun olarak insanları sırât-ı müstakîmden çıkarır, karanlıklara çekerler. Çünkü onlar aydınlıkta iş yapmak istemezler. Her tuttuklarını, aksine ve tersine sürüklerler. Devamlı karanlığa, gidilmedik çıkmaz sokaklara giderler. Akıl, mantık ve ilmi sevmezler; düşünceyi suç sayarlar, tefekküre giden yolları tıkarlar, fikirleri ve irâdeleri ifsâd eder, ahlâkları bozar, ardına taktıkları kimseleri, içinden çıkılmaz belâlara sürüklerler. Allah’a iman etmeyen kâfirler, tâğutlara küfür bile etseler, yani hiçbir kulpa yapışmayıp kendi kendilerine kalmak isteseler bile yeni tâğutların tasallutundan kurtulamayacak, her durumda tâğutlara takılmaya mecbur olacaklardır. Çünkü insanın toplumsuz, emirsiz, yasaksız yaşaması mümkün olmadığından Allah’ın teklifini, Allah’ın emirlerini dinlemeyenler, kesinlikle tâğutların emirlerine mahkûm olacaklardır. İşte bu sebeple Allah Teâlâ, mü’minlerden, kendisini inkâr eden ve imanın hakikatini idrâke
2100] 43/Zuhruf, 67
2101] 5/Mâide, 77-81
2102] 2/Bakara, 257
- 386 -
KUR’AN KAVRAMLARI
engel olan, dost edinmek sûretiyle peşinden gidenleri küfrün karanlıklarına çekecek olan tâğutu velî edinmemelerini istemektedir. Çünkü tâğutun velîlerinin kâfirler olduğunun haber verilmesi, mü’minlerin Allah’ın koyduğu hudûdu aşan, kendilerini veya düzenlerini Allah’ın nizamına alternatif olarak sunan tâğutları velî/dost kabul etmesi, aklın ve mantığın da mümkün görmeyeceği bir çelişkidir. Çünkü “Allah, bir insanın göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır.”2103 Kişi ya Allah’ı ve Allah’ı sevenleri, Allah tarafından sevilenleri dost kabul edecek; ya da tâğutları dost kabul ederek Allah’ın dostluğunu, yani mü’minliği kaybedecektir.
Allah’ın Düşmanlarını ve Mü’minlerin Düşmanlarını Dost Edinmek: “Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen hakkı/gerçeği inkâr etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan dolayı, Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz Benim yolumda savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi gösterirsiniz? Oysa Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur. Şayet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle uzatacaklardır. Zaten inkâr edip kâfir olmanızı istemektedirler.” 2104
Zâlimlerle Dostluk: Kur’an, hiç bir şekilde zâlimlerle dostluğa izin vermez. “...Zâlimler için hiç bir velî/dost ve yardımcı yoktur.”2105; “...Onlar, Allah’a karşı sana hiçbir fayda veremezler. Doğrusu zâlimler birbirlerinin dostlarıdır. Allah da takvâ sahiplerinin dostudur.”2106; “...Zâlimler hâriç (hiç kimseye) düşmanlık ve saldırı yoktur.” 2107
Onursuz Kâfirleri Dost Edinenler, İzzet ve Şerefi Onların Yanında mı Arıyor? “Münâfıklara, kendileri için acı bir azap olduğunu müjdele! Mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet (güç, onur ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet, yalnızca Allah’a aittir.”2108; “Kim izzet ve şeref istiyorsa bilsin ki izzet ve şerefin hepsi Allah’ındır...”2109; “...İzzet, üstünlük ancak Allah’ın, Peygamberinin ve mü’minlerindir. Fakat münâfıklar bunu bilmezler.” 2110
Mü’minlerin Kâfirleri Velî/Dost Edinmesi: İslâm dini, insana, insan olma hak ve hürriyetini en doğru ve âdil şekilde veren ve herkese insanca muâmele edilmesini emreden ilâhî bir dindir. Bununla beraber bu dinin, müslümanları gayr-ı müslimlerin bâtıl inanç ve sultası altına bırakmayacağı da açıktır. Nitekim Kur’an, müslümanların, İslâmî nizama halel getirecekleri ve müslümanları doğru yoldan saptıracakları endişesiyle sırlarına vâkıf olacak şekilde gayr-ı İslâmî unsurlarla samimiyet kurup dost ve ahbap olmalarını uygun görmemiştir.
“Allah'a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, imanı yazmış ve katından bir ruh ile onları
2103] 3/Ahzâb, 4
2104] 60/Mümtehine, 1-2
2105] 42/Şûrâ, 8
2106] 45/Câsiye, 19
2107] 2/Bakara, 193
2108] 4/Nisâ, 138-139
2109] 35/Fâtır, 10
2110] 63/Münâfıkûn, 8 ve yine bk. 10/Yûnus, 65
VELÎ / DOST
- 387 -
desteklemiştir...” 2111 “Ey iman edenler! Eğer iman yerine küfrü beğenip tercih etmişlerse babalarınızı ve kardeşlerinizi bile velî/dost kabul etmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerin kendileridir.”2112; “Mü’minler mü’minleri bırakıp da kâfirleri velî/dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa Allah’tan ilişiği kesilmiş olur (artık O’ndan hiçbir şey beklemesin)...” 2113
Bu ve benzeri âyetler, çok net bir üslûpla, mü’min sayılmak için her çeşit müşrik ve kâfiri velî edinmekten kaçınmanın şart olduğunu ifade etmektedir. Allah sevgisiyle Allah düşmanlarının sevgisini kalbinde birleştirmesi mümkün olmadığından kâfirleri velî edinmek mü’mine yakışmaz. Allah’ı seven, O’nun düşmanlarına buğzetmek zorundadır. İmanla küfür arasında hiçbir yakınlık ve ilişki yoktur. Âyetler, kâfir ve müşriklere karşı muhabbet ve samimî dostluk gösterilmesine müsâade etmediği gibi, sorumluluğunu onlara bırakıp onları yönetici kabul etmelerine de izin vermez. Allah Teâlâ, mü’minleri, Allah’ın âyetlerini inkâr eden veya onlarla alay eden kâfirlerle birlikte oturmayı yasaklamakta2114 ve onların dünyadaki konforlarına ve servetlerine bakıp imrenmekten de nehyetmektedir: “Sakın kendilerini denemek için onlardan bir kesimi faydalandırdığımız dünya hayatının süsüne gözlerini dikme! Rabbinin (âhiretteki) rızkı hem daha hayırlı, hem de daha süreklidir.” 2115
Kâfirleri dost kabul etmemek, onlarla devamlı kavgalı ve savaş şartları içinde yaşamak değildir. Mü’minler, kâfirlere karşı güzel davranış, adâlet ve ihsan ile hareket etmekten men edilemezler. Çünkü kâfirleri velî edinmemek başka; onlara karşı hüsnü muâmele, adâlet ve ihsan ile hareket etmek daha başka bir şeydir. Haklara riâyet verilen sözde durmak, ciddiyet, merhamet ve imanın gereği olan her çeşit güzel huylar müslümanın şiarıdır. Fakat mü’minin her şeyden önce din ve imanında samimi olması gerekir. Allah’tan başkasına nefsini teslim etmeyecek olan mü’minin, kendisini herhangi bir sebepten dolayı kâfirlerin dostluğuna kaptırması, imanına ve ciddiyetine aykırıdır. Dünyevî hususlarda kâfirlerle zâhiren güzel davranış ve insanî ilişkilerde bulunmak haram değildir. Ama onlara meyletme, günahta yardım etme ve onlara arka çıkma mânâsında kâfirleri velî/dost edinmek, meselâ akrabalık sebebiyle bu tür yakınlık, küfrü icap ettirmese bile haram kabul edilmiştir. Çünkü bu anlamda kâfir kimseyi sevmek, bazen mü’mini onun yolunu güzel görmeye ve dinine râzı olmaya cezbedebilir. Bu da onu İslâm’dan çıkarır.
“Mü’minler mü’minleri bırakıp da kâfirleri velî/dost edinmesinler...”2116 hitâbından maksat, onlarla her türlü dünyevî ilişkileri kesip devamlı düşmanca davranmak değil; onların hükümranlıklarını ve yönetim şekillerini desteklemek, müslümanların sırlarını onlara ifşâ ve müslümanların aleyhine onlarla ittifak edecek şekilde gönül dostu olmak ve onların inançlarını benimsemekle olur.
Mü’minlerle kâfirler arasındaki velâyet ilişkisini durum ve şartlara göre mubah, haram ve küfür olmak üzere üç kategoride ele almak mümkündür:
2111] 58/Mücâdele, 22
2112] 9/Tevbe, 23
2113] 3/Âl-i İmrân, 28
2114] 4/Nisâ, 140
2115] 20/Tâhâ, 131
2116] 3/Âl-i İmrân, 28
- 388 -
KUR’AN KAVRAMLARI
1- Mubah sayılan ilişki: Kalben sevgi ve muhabbet beslemeksizin insan olmaları hasebiyle dünyevî hususlarda zâhiren güzel ilişkilerde bulunmak ve insan haklarına saygılı davranarak adâletle muâmele etmek.
2- Haram sayılan velâyet: Dinlerinin bâtıl olduğunu kabul etmekle birlikte akrabalık veya kişisel muhabbet sebebiyle kâfirlerle karşılıklı olarak yardımlaşmak, işbirliği yapmak ve onlara meyletmek şeklinde ortaya çıkan velâyet, yani dostluktur. İşte bu durum, küfrü gerektirmese de şer’an yasaklanmıştır. Zira bu çerçevede birbirleriyle ilişkiyi sürdürmek, bazen mü’minlerin onların yolunu benimsemesine ve dinlerine rızâ göstermesine sebep olabilir. Bu da neticede kendilerini dinlerinden çıkarabilir.
3- Küfrü gerektiren velâyet: Kâfirlerin dinlerini ve yaşantılarını benimseyip kalben onlara sevgi ve muhabbet göstermek, mü’minlerin aleyhine onlara arka çıkmak, mü’minlerin gizli ve mahrem sırlarını onlara ifşâ edecek şekilde onları velî/dost edinmektir. Bu, onların küfrünü tasvip etmek ve ona râzı olmak anlamına gelir. Küfrü tasvip ve küfre rızâ, küfür olduğundan, onlarla bu çeşit velâyet/dostluk ilişkisi kurmak küfrü gerektirir. “Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin... Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur.”2117; “Sen, zikrimize iltifat etmeyen ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlerden yüz çevir.” 2118
İman edenler, bütün dünya görüşlerini ve hayatlarını tanzim edecekleri esasları Kur’an’dan almaları gerektiği gibi; sevgi, muhabbet, buğz ve nefret ölçülerini de Kur’an’dan almak zorundadırlar. Allah’ın dini, tevhid dini olduğuna göre mü’minin muhabbet ve dostluğu, yalnız bu dairenin içerisinde cereyan etmelidir. Hem Allah’ı, hem de O’nun düşmanlarını sevmek, mantıkî bir çelişkidir. 2119
Düşmanlıkta Aşırı Gidilmemesi, Düşman Bir Toplumun Bir Gün Dost Olabileceği: “Olur ki Allah sizinle düşmanlarınız arasında yakında bir dostluk meydana getirir. Allah, gücü (her şeye) yetendir, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.”2120 Bu âyette Allah, düşmanlıkta aşırı gidilmemesini, düşman bir toplumun, bir gün dost olabileceğini bildirmiştir. Nitekim Peygamber’in ve müslümanların can düşmanı olan Mekke ve çevresi müşriklerinin çoğu sonradan İslâm’a girmişler, onların çocukları, Allah yolunda cihad eden mü’minler olmuşlardır. Böylece âyette belirtilen ilâhî vaad gerçekleşmiştir. Bizim için de aynı uyarı geçerlidir ve aynı netice mümkündür. O yüzden müslümanlar, düşmanlarına karşı ölçülü olmaya, aşırı düşmanlıktan sakınmaya, adâlet ve insafa yöneltilir.
Peygamberimiz (s.a.s.) de bu konuda şöyle buyurur: “Sevdiğini ölçülü sev; bir gün düşmanın olabilir. Sevmediğine de ölçülü buğz et; bir gün dostun olabilir.” 2121
Kişinin günah ve haksızlık yapmasına sebep olan her şey, düşman sayılır. Kişi için en tehlikeli düşman ise dost gözüken düşmandır. Allah’a yaklaştıran her şey mü’minin dostu, Haktan uzaklaştıran her şey de onun düşmanıdır. Müslüman, eşi ve çocuklarıyla ayrıca iman kardeşliği oluşturmalı ki, onlarla gönülden
2117] 60/Mümtehine, 1
2118] 53/Necm, 29
2119] Mikdat Öccü, Kur’an’da Velî ve Velâyet, s. 95-96
2120] 60/Mümtehine, 7
2121] Tirmizî, Birr 60
VELÎ / DOST
- 389 -
samimi bağ, candan sevgi oluşsun.
Düşmanı Yakın Bir Dost Haline Getirmek İçin Güzel Tavır: “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost olur.”2122 Bu âyete göre kötülük, en güzel haslet ne ise onunla önlenmelidir. Bu davranış, her kişinin değil; er kişinin yapabileceği özelliktir: “Bu (haslete) ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak (hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur.”2123 Bu âyetlere göre müslümanların hareketleri hasene (iyilik), kâfirlerinki ise seyyie (kötülük) şeklinde nitelendirilir. Fahreddin Râzî, âyette geçen “(hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse”leri, yüksek ahlâkî erdemlere sahip kişiler olarak anlar ve bu âyetlerin, insanlara hakkı kabul ettirmeye, onları düşmanlıktan vazgeçirmeye yönelik dâvet ve irşad faâliyetlerinde sabır, sevgi ve hoşgörü ile davranmanın önemini ortaya koyduğunu belirtir.2124
“Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetlerini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmiş ve O’nun nimeti sâyesinde kardeş olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.” 2125
“...İyilik ve takvâ (Allah’ın yasaklarından sakınma) üzerinde yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.” 2126
“Ey iman edenler” Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen hakkı/gerçeği inkâr etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan dolayı, Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz Benim yolumda savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi gösterirsiniz? Oysa Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur. Şayet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle uzatacaklardır. Zaten inkâr edip kâfir olmanızı istemektedirler.” 2127
Bu âyetlerde mü’minlere hitâben hem Allah’ın, hem de kendilerinin düşmanı olan, Allah’tan gelen hakkı inkâr edenleri dost edinmemeleri, onlara sevgi beslememeleri; şayet onlar mü’minlere gâlip gelseler, yaman düşman kesilip elleriyle, dilleriyle mü’minlere zulmedecekleri ve onların inkâr etmelerini isteyecekleri; âhirette akrabanın veya çoluk çocuğun bir faydası olmayacağı belirtilmektedir.
Hadis-i Şeriflerde Velâyet/Dostluk
“Amellerin en faziletlisi Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.” 2128
“Dostunu/sevdiğini ölçülü sev; bir gün düşmanın olabilir. Sevmediğine de ölçülü buğz
2122] 41/Fussılet, 34
2123] 41/Fussılet, 35
2124] Mefâtihu’l-Gayb, 41/Fussılet, 35 âyetinin tefsiri
2125] 3/Âl-i İmrân, 103
2126] 5/Mâide, 2
2127] 60/Mümtehine, 1-2
2128] Ebû Dâvud, 3, hadis no: 4599
- 390 -
KUR’AN KAVRAMLARI
et; bir gün dostun olabilir.” 2129
“İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.” 2130
“Kişi, dostunun dini üzeredir. İnsan kiminle dostluk kurduğuna dikkat etsin!” 2131
“İnsan, dostunun dinindedir. Bundan dolayı dost edineceği kişiye dikkat etsin.” 2132
“Ruhlar bir araya getirilmiş gruplar gibidir; tanışıp uyuşanlar birleşir, uyuşmayanlar ayrılır.” 2133
“Üç konuda müslümanın kalbi kin tutmaz, hıyânet etmez: Amellerde ihlâs, devlet adamlarına nasihat, cemaatten ayrılmama” 2134
“İnsan, sevdiği ile beraberdir.” 2135
“Kim, insanların kızması pahasına Allah’ı dost edinmekle O’nu râzı ederse Allah o kimseyi insanların nazarında yüceltir. Kim de Allah’ın gazabına rağmen insanları râzı ederse, artık onu Allah’ın azabından hiçbir şekilde kurtarmak mümkün olmaz.” 2136
“Ben, müşrikler arasında ikamet eden her müslümandan berîyim/uzağım.” Ashâb; “Niçin yâ Rasûlallah?” diye sorunca, şöyle buyurdu: “Çünkü o ikisinin ateşi birbirini görmez.” 2137
“Kim bir müşrikle ittifak yapar ve onunla birlikte ikamet ederse, o da onun gibidir.” 2138
“Sakın zanna yer vermeyin; zira zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüs etmeyin (gizli kusurları araştırmayın), rekabet etmeyin, hasetleşmeyin, birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları, Allah’ın emrettiği şekilde kardeş olun. Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahrik etmez. Kişiye kötülük olarak, müslüman kardeşini hakir görmesi yeterlidir. Her müslümanın canı, malı, kanı ve ırzı diğer müslümanlara haramdır. Allah sizin sûret ve kalıplarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize bakar. Sakın ha, birbirinizin satışı üzerine satış yapmayın. Ey Allah’ın kulları kardeş olun. Bir müslümanın kardeşine üç günden fazla küsmesi helâl olmaz.” 2139
“Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı beştir. Selâmını almak, hasta ziyaretine gitmek, cenâzesine katılmak, dâvetine icâbet etmek, aksırınca ‘yerhamukelllah’ demek.” 2140
“Nefsim yedinde olan Allah’a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz.
2129] Tirmizî, Birr 60
2130] Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî, El-Kebîr
2131] Tirmizî, Zühd 45 hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
2132] Riyâzü’s-Sâlihîn, 1/398
2133] Buhârî, Enbiyâ, 3; Müslim, Birr 159
2134] İbn Mâce, Mukaddime, 18; Ebû Dâvud, İlim 10; Tirmizî, İlm 7; Ahmed bin Hanbel, 3/225
2135] Müslim, Birr 161
2136] Tirmizî, Zühd 64
2137] Ebû Dâvud, III/45, hadis no: 2645
2138] Ebû Dâvud, III/93, hadis no: 2787
2139] Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Ferâiz 2; Müslim, Birr 28-34; Ebû Dâvud, Edeb 40; Tirmizî, Birr 18
2140] Buhârî, Cenâiz 2; Müslim, Selâm 4; Ebû Dâvud, Edeb 98
VELÎ / DOST
- 391 -
Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız.” 2141
“Birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamette, birbirlerine şefkatte mü’minlerin misâli, bir bedenin misali gibidir. Ondan bir uzuv rahatsız olursa, diğer uzuvlar uykusuzluk ve harâretle ona ortak olurlar.”
“Aziz ve celil olan Allah Teâlâ, kıyâmet gününde şöyle diyecek; ‘Benim celâlim adına birbirlerini sevenler nerede? Gölgemden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı şu günde onları gölgemde gölgelendireyim.” 2142
“Allah Teâlâ buyuruyor ki: ‘Benim celâlim adına birbirini sevenler var ya! Onlar için orada öyle minberler vardır ki, peygamberler ve şehidler bile onlara gıpta ederler.” 2143
“Allah, bir kulu sevdiğinde, o kulu meleklere de insanlara da sevdirir. Bir kula buğzedince de meleklere ve insanlara da o kula karşı buğzettirir.” 2144
“Allah’ın kulları arasında bir grup var ki, onlar ne peygamberlerdir, ne şehidlerdir. Üstelik kıyâmet günü Allah indindeki makamlarının yüceliği sebebiyle peygamberler ve şehidler onlara gıpta ederler.” Orada bulunanlar sordu: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, onlar kimdir, bize haber verir misin?’ “Onlar, aralarında kan bağı ve dünya menfaati için birbirlerine bağlı olmadıkları halde, Allah’ın nûru (Kur’an) adına birbirlerini sevenlerdir. Allah'a yemin ederim ki onların yüzleri mutlaka nurdur. Onlar bir nur üzeredirler. Halk korkarken onlar korkmazlar; insanlar üzülürken onlar üzülmezler.” Ardından da şu âyeti okudu: “İyi bilin ki, Allah’ın velîlerine/dostlarına korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” 2145
“Kişi (kıyâmet gününde) sevdiğiyle beraberdir.” 2146
“Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu tehlikede yalnız bırakmaz. Kim kardeşinin ihtiyacını görürse, Allah da onun ihtiyacını görür. Kim bir müslümanın sıkıntısını giderirse Allah da o sebeple onu kıyâmet gününün sıkıntısından kurtarır. Kim bir müslümanın ayıbını örterse, Allah da onun ayıbını kıyâmet gününde örter.” 2147
“Din nasihatten ibarettir!” Yanında bulunanlar; ‘kim için ey Allah’ın Rasûlü?’ diye sormaları üzerine, şöyle buyurdu: “Allah için, Peygamber için, müslümanların imanları ve hepsi için! Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona yardımını kesmez; ona yalan söylemez; ona zulmetmez. Her biriniz, kardeşinin aynasıdır. Onda bir rahatsızlık görürse bunu onda izâle etsin (gidersin).” 2148
Düşmanlık ve Dostluk; Tevhidin Gereğidir, İmanın Dışa Yansımasıdır
Düşmanlık ve dostluk, “Lâ ilâhe illâllah”ın ayrılmaz bir özelliğidir. Dinin temeli ve özü olan bu kelime, aynı zamanda dost ve düşmanlığı da belirler. Dostluğun temeli sevgi, düşmanlığın temeli buğz ve kindir. Din de sevgi ve buğzdur;
2141] Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66; Kütüb-i Sitte Terc. 10/133
2142] Müslim, Birr 37, hadis no: 2566
2143] Tirmizî, Zühd 53, hadis no: 2391; Kütüb-i Sitte Terc. 10/139
2144] Buhârî, Tevhid 33, Edeb 41; Müslim, Birr 157
2145] 10/Yûnus, 62, Ebû Dâvud, Büyû’ 78, hadis no: 3527; Kütüb-i Sitte Terc. 10/142
2146] Buhârî, Edeb 96; Müslim, Birr 165; Kütüb-i Sitte Terc. 10/44
2147] Ebû Dâvud, Edeb 46, hadis no: 4893; Tirmizî, Hudûd 3, hadis no: 1426; Kütüb-i Sitte Terc. 10/147; Benzer bir hadis için bk. Müslim, Zikr 38, hadis no: 2699; Kütüb-i Sitte Terc. 10/149
2148] Tirmizî, Birr 17, 18, hadis no: 1928; Müslim, İman 95
- 392 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kabul ve reddir. Bundan dolayı, kâfirlerle dostluk; Allah’ın dostluğunu kaybettiren, O’nunla ilişiğinin kesilmesini gerektiren2149 büyük bir suç olduğu gibi, dalâlettir/doğru yoldan sapmaktır2150, zâlimlerden olmaktır2151 ve kâfirler safına geçmek, “onlardan olmak”tır.2152 Allah’a düşmanlık yapanları, Allah’ın düşmanlarını dost kabul etmek; Allah’ın düşmanlığını kazanmak ve imanı küfre değişmektir. Kâfirleri düşman kabul edip onlardan uzak durmak, İslâm akîdesinin bir parçasıdır. “Tâğutu reddedip (yaptığı olumlu şeyleri) inkâr etmek” olmadan Allah’a iman, yeterli değildir, eksiktir, insanı kurtarmaz. “Kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse, o kesinlikle kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulpa sarılmıştır.”2153 Tâğuta küfretmeyen, yani onu inkâr edip reddetmeyen kimse, asla mü’min olamaz. Tâğut ise, Allah’tan başka, O’na alternatif olarak ortaya konan düşünce, hayat görüşü, sistem, kişi veya şeytanlardır. Allah’ın dışında ve O’na rağmen uyulan, kendisine tâbi olunan, arzulanan, ya da kendisinden çekinilip korkulan her şeydir.
Kişi, tevhid kelimesini gönülden benimseyip diliyle ikrar etmekle, câhiliyye ve şirk inançlarının tümünü reddettiğini, şuurlu bir şekilde onlardan uzaklaştığını göstermektedir. Aynı şekilde, tevhidi benimsediği için, artık câhiliyye insanından, her çeşit müşrikten de sevgi, bağlılık, itaat ilişkilerini koparması, yani onlara dostluk sayılabilecek davranışlardan kaçınma sözü vermiş olmaktadır. O, kendi safını ve cephesini belirlemiş olmaktadır. Allah’ın ve O’nun sevdiklerinin tarafını tuttuğu için; kâfirlerden yüz çevirmek ve onlarla ilişkiyi kesmek zorunluluğu hissedecektir. “Onun için sen zikrimize (Kur’an’a) iltifat etmeyip sırt çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlerden yüz çevir.” 2154
Allah’tan başka ilâh olmadığına dair şehâdetin ve tanıklığın gerçekleşmesi için, kişi sevdiğini sadece Allah için sevecek, buğzettiğine de Allah için buğzedecektir. Dost ve velî edindiği kimseyi Allah rızâsı için dost edinecek, düşman kabul ettiklerini de, onlar Allah’a karşı oldukları için düşman tanıyacaktır. Müslüman, Allah’ın sevdiklerini sevecek, O’nun gazab ettiklerine, buğzettiklerine de buğzedecektir. Nerede bulunursa bulunsun, her çeşit kâfire düşmanlık gösterecek, onun velâyetini tanımayacaktır. Bu kâfir, en yakını/akrabası bile olsa, onu dost kabul edip sevemeyecektir.
Rasûlullah (s.a.s.) buyurmuştur ki: “İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.”2155 İbn Abbas şöyle der: “Kim Allah için sever, Allah için buğzeder ve Allah için dostluk ve velâyet yetkisini kullanır, Allah için düşmanlık beslerse, o kimse bu yaptıkları sâyesinde gerçekten Allah’ın dostluğuna erişir (Allah’ın dostluğunu velîliğini kazanmış olur). Bir kimse de, bu nitelikleri taşımadığı sürece, ne kadar çok namaz kılıp oruç tutsa da, imanın hazzına ve tadına erişemez. Çünkü böyle insanlarla olan kardeşliğini (münâsebetini) sırf dünya ilişkilerine
2149] 3/Âl-i İmrân, 28
2150] 60/Mümtehine, 1
2151] 9/Tevbe, 23; 60/Mümtehine, 9
2152] 5/Mâide, 51
2153] 2/Bakara, 256
2154] 53/Necm, 29
2155] Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî, El-Kebîr
VELÎ / DOST
- 393 -
bağlamıştır. Böyle bir hal ise kişiye asla hiçbir şey kazandıramaz.” 2156
Mü’min, bazı dünyevî ilişkiler kurmak, alış-veriş yapmak mecbûriyetinde de olsa, yardımlarını da görse, hâkimiyetleri altında da bulunsa, tüm kâfirleri sevilen dostlar edinmeyecektir. Kâfirleri düşman kabul etmek, bazı görevleri yerine getirmeyi zorunlu kılar. Onları düşman kabul eden kimse, kâfir ve münâfıkları taklit edemez, onlara benzeyemez. Onlara benzeyen, onları yüceltmiş, onlardan olmuş olur. 2157
Her din ve ideolojinin dostluk ve düşmanlık anlayışı kendine hastır: Komünizmin, enternasyonalizmin, hümanizmin dost-düşman anlayışı kendi bâtıl dinleri, yani ideolojileriyle ilgilidir. Kendi yoldaşları onlar için sınır tanımaz dost; kendi ulusu, farklı ideolojiye mensupsa düşmandır. Nâzım Hikmet’in deyişiyle “Vatanım rûy-ı zemîn, milletim nev-i beşer” anlayışı. (Müslümanın vatanı, İslâm’ın hâkim olduğu yer, yani dâru’l-İslâm; milleti, bütün Muhammed ümmeti, yani tüm müslümanlar olmalı.) Batı dünyasının ve özellikle ABD’nin dostluğu düşmanlığı yok, çıkarları, ülke menfaatleri vardır. Ama, bununla beraber, onları bizden ve hatta onlardan iyi tanıyan Rabbimiz’in hükmü: “Onların milletine/dinine uymadıkça yahûdiler de hıristiyanlar da senden asla râzı olmayacaklardır.”2158 Batıyı örnek almaya çalıştığı halde ne batılı olabilen ne doğulu kalabilen ülkelerdeki dostluk-düşmanlık anlayışı da kaypak mı kaypaktır. Tarih kitaplarına bile bu renksiz ve kimliksiz bakış yansır. “Düşmanlar, ülkeyi işgal etti, düşmanlar şunları yaptı...” Ama, düşmanların kim olduğu net değildir. Kurtarıcılar, ülkeyi düşmanlardan kurtardılarsa, düşmanların işgal ettiğinde uygulayacakları kanun, ahlâk, eğitim vb. icraat niye onlardan daha katı ve baskıcı şekilde uygulanır ve İslâm birinci tehlike ve büyük düşman ilân edilir? Bu kimliksiz yaklaşım, hangi ülkelerle dost, hangileriyle düşman olunduğu belli olmayacak zikzaklar çizen tavırları getirir... Irkçı milliyetçilere göre dostluğun ölçüsünü kan belirleyecektir. Düşman da başka ırklardır: “Türk’e Türk’ten başka dost yoktur!”, “her şey Türk için, Türk’e göre, Türk tarafından!”, “Tanrı Türkü korusun!”
Mü’min için ölçü nettir: Allah için sevgi, Allah için buğz; Allah için dostluk ve Allah için düşmanlık. Dost, gerçek Velî’ye, ölümsüz Dost’a bizi yaklaştıran; düşman da, bizi O’ndan uzaklaştırandır. Allah’ı gerçek anlamda “tek dost” kabul eden, hiç O’nun düşmanlarını, O’na dost olamayanları sevebilir mi?! “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiç kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.”2159; “Muhammed Allah’ın Rasûlü/elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin (şiddetli), kendi aralarında ise merhametlidirler...” 2160
Günümüz müslümanlarının önemli bir kesimi, dostluk ve düşmanlıktaki ölçüyü unutup farklı görüşteki müslümanlara düşman gibi davranıp onları itiyor; kendilerine şimdilik dokunmayan ılımlı kabul ettikleri kâfirlere sempati
2156] Hilyetü’l-Evliyâ, 1/312
2157] Tirmizî, hadis no: 2696
2158] 2/Bakara, 120
2159] 5/Mâide, 54
2160] 48/Fetih, 29
- 394 -
KUR’AN KAVRAMLARI
besleyerek dost gibi yaklaşabiliyor. İctihadî yorumlar ve göreceli doğrular, grup taassubundan dolayı mutlak doğru kabul edilip farklı müslümanlara düşmanca tavırlar, şiddetli eleştiriler, hatta haksız tekfirler ve onlarla dostluğa tenezzül etmemeye varan bağnazlıklar sergilenebiliyor. Bütün müslümanlarla samimi olmayabiliriz; ama samimi olduklarımız, mutlaka samimi müslümanlardan olmalı. Bütün kâfirlerle ilişkimizi koparmayabiliriz, ama onlarla gönül dostu olmamız onlardan olmak, onların dinine girmek kabul edilmeli. Dost, imandaştır, gönüldaştır, fikirdaştır çünkü. “Kişi, dostunun dini üzeredir.” 2161
Ve dostluk, sevgi kuru bir iddia değildir. Allah’a dost olmak, Allah’ı sevmek, davranışla isbatlanmadıkça, kuru bir iddiadan, insanı kurtarmayan bir avuntudan ibarettir. Allah’la ve müslümanlarla dost olduğumuzu, dillendirmekten öte davranışımızla göstermeliyiz. “Rasûlüm! De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”2162 Düşmanlık da dostluk da; bedeli olan, ispatlanması gereken bir bağlılık ya da red; ilişki veya bağları koparmaktır. “Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize süslemiş, sindirmiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.”2163; “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a, İslâm’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sâyesinde kardeş olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı.” 2164
Sevgi ve dostluğun gerekleri vardır. Bunları şöyle sayabiliriz: Allah için yardım, ikram, saygı, gerek kalple ve gerek dış görünüş ve tavırlarla kişinin sevdiğiyle beraber olması. Hayatın zorluklarına ve kâfirlerin baskılarına karşı ona destek olup moral vermek, onu küfre ve kâfirlere karşı güçlü ve hâkim kılmak, üzüntüsüne ve sevincine ortak olmak. Allah’ı sevmek ve Allah’la dost olmak demek; Allah’ın dostlarını sevmek, onlara yardımcı olmak, onların yanında yer almak, Allah’ın dinine yardım etmek demektir.
“Kişi, dostunun dini üzeredir. İnsan kiminle dostluk kurduğuna dikkat etsin!” 2165
Kur’an, dostlukları ve dostları ikiye ayırır: Allah’ın dostları ve şeytanın dostları. Her insan, bu iki sınıftan birine mensuptur. Allah’ın velîsi/dostu, yani “evliyâullah” ol(a)mayan, mutlaka şeytanın velîsi/dostu, yani “evliyâu’ş-şeytan”dır; üçüncü bir grup yoktur. “Allah iman edenlerin velîsi (dostu ve yardımcısı)dır. Onları küfrün karanlıklarından (kurtarıp iman) nûr(un)a çıkarır. Küfredenlerin dostları ise tâğuttur. O da onları (insanî fıtratları olan İslâm’ın) nûrundan (ayırıp) karanlıklara çıkarır. İşte onlar ateş ashâbıdır (cehennemliktir). Onlar orada (bir daha çıkmamak üzere) ebedî kalıcıdırlar.”2166; “İman edenler Allah yolunda savaşırlar. Kâfir olanlar da tâğut yolunda savaşırlar. (Ey mü’minler!) siz şeytanın evliyâsı (velîleri, dost ve yandaşları, ordusu olan kâfirlerle) savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.” 2167
“Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilene iman etmiş olsalardı, onları (müşrik,
2161] Tirmizî, Zühd 45; Ahmed bin Hanbel, 16/178
2162] 3/Âl-i İmrân, 31
2163] 49/Hucurât, 7
2164] 3/Âli- İmrân, 103
2165] Tirmizî, Zühd hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
2166] 2/Bakara, 257
2167] 4/Nisâ, 76
VELÎ / DOST
- 395 -
kâfir, hıristiyan, yahûdi ve münâfıkları) dost edinmezlerdi. Fakat onların çoğu fâsıktır, yoldan çıkmışlardır.”2168; “...İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır!”2169 Kâfirleri dost kabul etmek, iman ile çelişmektedir. Hem iman, hem de onları dost edinme olayı, ikisi beraber bir kalpte toplanamazlar. İman, onları dost edinmemeyi gerektirmektedir. Düşmanlık ve dostluğun imanla ilgisi değerlendirilmediğinden, bugün müslümanların çoğunluğu açısından dost-düşman karışmış, düşmanlarının oyununa gelen müslüman yığınlar, bunca zararlarına rağmen hâlâ Allah’ın düşmanlarının ve kendisinin düşman olması gerekenlerin yardımcısı, destekleyicisi, emrindeki memuru, hizmetçisi, kulu-kölesi, askeri... olabilmektedir. “Müslümanım!” diyen nice insan, kâfirlerin koyduğu küfür kanunlarına, onların ortaya attığı felsefî düşünce ve dünya görüşlerine, ideolojilerine sevgi besleyebilmekte, onlara gönül rızâsıyla uyup teslim olabilmekteler. Hanımlarını, kâfirlerin hanımlarına benzetebilmekte, onlar gibi giyinmelerini (soyunmalarını) ilericilik ve çağdaşlık kabul edebilmekteler. Allah ve Rasûlü’yle savaş demek olan fâiz2170 olmaksızın ticarî hayatı düşünememekteler...
Bazı kâfirlere, dost olmanın ötesinde, hatta hayranlık duyanlar, destekleyip alkışlayanlar, onları velî kabul ederek seçip işbaşına getiren, yetki verenler, onların izini takip eden, itaat eden, onları örnek alanlara ne demeli!? Keler deliğine girseler bile onlara imrenip taklit etmeye çalışan, onları model kabul edip modalarına uyanlara nasıl bir sıfat bulmalı!?
“(İnançta ve amelde) Bizden başkasına benzeyen Bizden değildir.”2171 diyen Rasûl’ün onları reddettiğini, daha doğrusu onların bu davranışlarıyla Rasûl’ün yolunu reddetmiş olduklarını görmek zorundayız. Bu tesbit, câhil müslümanları dışlayıp tekfir etmek, onları kendi hallerine terketmek için değil; muhâtaplarımızı tanımak, hastalığı teşhis edip tedavi için bize çok şeyler düştüğünü, görevimizin ve sorumluluğumuzun çok büyük olduğunu kabullenmek için olmalı. Bu değerlendirme, konum tesbiti açısından önemli; çevremizde bize ve yakınlarımıza da sirâyet etme ihtimali olan bulaşıcı şirk mikroplarının tanınması ve tedbir alınması için...
Gerçek mü’min, İslâm şahsiyetini ve müslüman kimliğini yüce ve aziz tanımak, bütün kâfirleri ve münâfıkları zelîl/aşağılık bilmek; bu sebeple onlara karşı onurlu ve zorlu olmak mecbûriyetindedir. “İzzet (yücelik, kuvvet ve hâkimiyet) yalnız Allah’ın, O’nun Peygamberinin ve gerçek mü’minlerindir. Ne var ki, münâfıklar bu gerçeği bilmez, anlayamazlar.”2172 Mü’min, İslâm şahsiyetinin yüceliğine inanmak zorunda olduğu gibi, bütün kâfirlerin aşağılık olduklarına, hayvanlardan daha sapık ve pislik olduklarına inanmakla da yükümlüdür. “(Ey Peygamber!) Sen onların çoğunluğunu (Hakkı) dinler, akıllarını kullanır mı sanırsın? Onlar ancak hayvanlar gibidirler; hatta yolca daha da sapıktırlar.”2173 “Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir...” 2174
“Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri yahut
2168] 5/Mâide, 81
2169] 5/Mâide, 51
2170] 2/Bakara, 279
2171] Tirmizî, hadis no: 2696; Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5347
2172] 63/Münâfıkûn, 8
2173] 25/Furkan, 44
2174] 9/Tevbe, 28
- 396 -
KUR’AN KAVRAMLARI
akrabaları da olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, imanı yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır, Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah’ın tarafında olanlardır.”2175 Bu âyet-i kerime, Allah taraftarlarıyla şeytan yandaşları arasında tam ve kesin bir ayrılığın olması gerektiğini ortaya koymuş oluyor. Mü’minin her türlü câzibeden ve her çeşit tarafgirlikten sıyrılarak müslümanların safında yer alması, bir tek kulpa sarılması ve bir tek ipe bağlanması gerekir. İslâm’ın olduğu yerde ırkçılık, nesebcilik, akraba savunuculuğu, aile asabiyeti ve yakınlık dâvâsı yok; vatan, cins, asabiyet ve kavmiyetçilik, bölgecilik vb. bir şey yok. Allah’ın istediği şeylerin dışında hiçbir şeyi tabulaştırmak yok. Sadece ve sadece akîde ve onun bayrağı altında durmak vardır.
Kâfirlerle dostluk kurmanın tehlikesi bütün müslümanlaradır. Böyle bütün müslümanlara zarar getiren bir olay, bir kimsenin sadece kendisinin kâfir olmasından da büyük bir tehlike ortaya koyar. Birinin zararı, topyekün müslümanlara iken, diğerinin sadece kendisinedir. Kâfirlere karşı olan dostluğun özellikleri şunlardır: Kâfirlerin küfrüne rızâ göstermek, onları tekfir etmemek, onların bâtıl dünya görüşlerini tasdik etmek, onları velî, yani dost ve yönetici olarak kabul etmek, onları işbaşına geçirmek, onları sevmek, onlara uyup itaat etmek. İşte bütün bunlar, kişinin kâfirleri dost kabul ettiğini, yetkisini onlara verdiğini göstermektedir. Kişi, dostluk, sevgi ve rızâyı kâfirlere gösterirse, bu küfrü gerektirir. Şayet sevgi ve rızâ, mü’minlere karşı ise, bu da imanın gereğidir.
İman, kabul etmeye ve sözleşmeye dayalı bir dostluk simgesidir. Bunun neticesi de Yaratıcı’ya teslim olmaktır. Bu teslimiyet, ahd, mîsak ve velâ kavramlarıyla ifade edilir. İnsan, dostunu ve düşmanını tanımak zorundadır. Hz. Âdem ve Havvâ’ya, yaratıldıkları ilk zamanlarda Allah düşmanlarını tanıttı, onları uyardı. “Muhakkak bu (İblis) sana ve zevcene düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra zahmet çekersin. Çünkü senin acıkmaman ve çıplak kalmaman ancak burada mümkündür ve sen burada susamazsın ve sıcaktan bunalmazsın.”2176 İnsanın ilk yanlışı, düşmanını dost zannetmesiyle oldu; İnsanın cenneti kaybetmesinin sebebi, düşmanına karşı tedbir almayışı, onun hile ve tuzaklarına kanmasıdır. Bırakın insanı, hayvanlar bile düşmanlarını bilir; kendisini ve neslini düşmanından korumaya çalışır. Bir tavuk, özellikle yavrusunu düşmanından sakınmak için, nasıl fedâkârlık ve kahramanlık yapar, gözleyenler bilir.
Dostluk-düşmanlık konusunda hatırımızdan çıkarmamamız gereken özelliklerden biri de, “gâvurun atına binen, onun kılıcını kuşanır” atasözünün ve “bugün yardım alan, yarın emir alır” vecîzesinin gerekleridir. Hırsızı yakaladığımızı zannederken, hırsız tarafından yakalanan konumuna düşmemeli, ava giderken kendimiz avlanmamak için tedbirler almalıyız.
Velîliği Gerekli Olanlar: Müslümanlar Allah’ı, O’nun elçisini ve mü’minleri velî/dost olarak bilmek zorundadırlar. Allah’ı, Peygamberi ve mü’minleri velî edinenler “hizbullah/Allah taraftarı” ünvânını kazanırlar ve onlar şüphesiz bâtıl taraftarlarına karşı üstün gelirler. Velâyet gerçeğini anlamış olan iman sahibi
2175] 58/Mücâdele, 22
2176] 20/Tâhâ, 117-119
VELÎ / DOST
- 397 -
kimse, gerçek ve değişmez velî olarak Allah’ı tanır.2177 Bu şuura eren bir mü’min, Allah’ın dışındaki kimselerle kuracağı dostlukta hareket noktası Allah’a ait velîlik ölçüsüdür. Yani o, Allah’a velî olanlarla velilik bağını kurar, ama Allah’ın düşmanlarına velî gözüyle bakamaz.
Kur’an, mü’minlerin dostlarını (velîlerini) şöyle açıklıyor: “Sizin velîniz, ancak Allah, (O’nun) Rasûlü, rukû’ ediciler olarak namaz kılan ve zekâtı veren mü’minlerdir.”2178 Velâyet, her şeyden önce bir iman, duygu ve birbirine destek olma beraberliğidir. Bundan dolayı bütün müslümanlar karşılıklı velî olmak durumundadırlar. Bunun ilk örneğini sahâbe toplumunda görüyoruz. İman edip Allah için hicret eden Muhâcirler ile onlara yardım eden Ensar birbirlerinin velîsidirler. 2179
“Mümin erkekler ve mü’min kadınlar, birbirlerinin velisidirler. İyiliği (ma’rûfu) emrederler, kötülükten (münkerden) alıkorlar, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte Allah onlara rahmet edecektir. Allah daima Aziz’dir (üstündür), Hakim’dir (hüküm ve hikmet sahibidir).”2180 Müslümanlar nerede olurlarsa olsunlar, İslâm’ı ihlâsla yaşayan takvâ sahibi mü’minlerle veli/dost olmak zorundadırlar. Bu tavır imanın gereğidir.
Velî Edinilmesi Yasak Olanlar: Allah’ı bırakıp, ya da O’nun yanında özellikle kendisine kulluk yapma anlamında velîler (putlar) bulmak câiz değildir. Böyle yapanlar Allah’a şirk koşmuş olurlar. Allah’tan başkalarını velî (dost-yardımcı) tutanların hali örümceğin yuvasının durumuna benzer. Örümceğin yuvası hem çok zayıftır hem de emniyetli değildir.2181 Müslümanlar da insanlardan bazılarını veli (dost-yardımcı) edinemezler. Çünkü Rabbimiz müslümanlarla diğer insanlar arasında olması gereken velâyetin sınırlarını çiziyor, mü’minlere kimden fayda, kimden de zarar geleceğini haber veriyor.
Kur’an, İslâm’a karşı mücâdele eden ve müslümanlara düşmanlık besleyen kitap ehlinin velî/dost ve sırdaş edinilmesini yasaklıyor.2182 “Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun (konusu) edinenleri ve kâfirleri velî olarak tutmayın. Ve eğer inanıyorsanız, Allah’tan ittika edin (korkup sakının).”2183; “Ey iman edenler! Yahûdileri ve hıristiyanları velî edinmeyin, onlar birbirlerinin velîleridir. Sizden kim onları velî edinirse o da onlardandır…” 2184
Müslümanlar, kendi din kardeşlerini bırakıp Kur’an’ın kâfir dediği kimseleri velî/dost edinemezler.2185 Hatta mü’minler, küfrü imana tercih eden, İslâm’dan yüz çeviren ana babaları bile olsa onları velî edinemezler.2186 “Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp kâfirleri velîler edinmeyin. Kendi aleyhinize Allah’tan apaçık olan kesin
2177] 3/Âl-i İmrân, 68
2178] 5 Mâide, 55
2179] 8/Enfâl, 72
2180] 9/Tevbe, 71
2181] 29/Ankebût, 41
2182] 5/Mâide, 80-82
2183] 5/Mâide, 57
2184] 5/Maide, 51
2185] 3/Âl-i İmrân, 28; 18/Kehf, 102 vd.
2186] 9/Tevbe, 23
- 398 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir delil vermek ister misiniz?” 2187
Kur’an, şeytanın da velî edinilmesini yasaklıyor. Onu velî edinen şüphesiz büyük zarara uğrar.2188 Onu velî edinenler Kıyâmet gününde ondan başka velî (yardımcı) bulamazlar.2189 Şeytan ancak iman etmeyenlerin velîsidir.2190 Üstelik şeytanlar kendi velîlerine (dostlarına) mü’minlerle mücâdele etsinler diye telkinde bulunurlar. Mü’minler, şeytanların dostlarına itaat ederlerse müşriklerden olurlar. 2191
Hiç bir faydası ve zararı olmayan putları velî haline getiren müşrikler büyük bir yanılgı içerisindedirler.2192 Putları velî edinenler, onların şefaatlerini, yardımlarını ve desteklerini beklerler.2193 Buradan hareketle denilebilir ki, putlardan ilâhî yardım, destek ve sevgi, yakınlık ve iyilik beklemek, onları tanrı haline getirmenin göstergesidir. Allah’a ‘Velî’ denilmesi, tıpkı O’na ‘Rab’ denilmesi gibidir. Çünkü ilâhî yardım, destek, dostluk, yakınlık ancak O’ndan gelir, O, bütün insanların işlerinin velîsidir. Bu anlamda velâyet hakkı sadece O’nundur.
Tapınılmak için uydurulan tanrılar, ya da kendini tanrı yerine koyan, Allah’ın hükümleri yerine kendi ilkelerini uygulayan tâğutlara veli/dost gözüyle bakılamaz. “Allah, mü’minlerin velîsidir (dostu ve yardımcısıdır). Onları karanlıklardan nûra çıkarır. Küfredenlerin velîleri ise tâğuttur. O da onları nûrdan karanlıklara çıkarır. İşte onlar ateşin (cehennemin) arkadaşıdırlar, orada devamlı kalıcıdırlar.” 2194
Allah’ın gazap ettiği topluluklarla da velâyet bağı kurulamaz. Çünkü onlar yaptıkları büyük hatalarla yoldan çıkmışlardır ve Allah’ın gazabını hak etmişlerdir.2195 Müslümanların düşmanı oldukları gibi, Yüce Allah’ın ve O’nun dininin de düşmanı olan müşrik kimselere velî olunmaz. Allah rızası için yola çıkmış mü’minler, haktan ayrılmış bu gibilere velî/dost gözüyle bakamazlar.2196 Dinde ikiyüzlü davranan münâfıklar da müslümanlara velî olamazlar. Mü’minler, çevrelerinde münâfıkların zararlı faaliyetlerini gördükleri, onların müslümanları aldatıp çıkar sağladıklarını bildikleri halde onları velî/dost edinemezler. Toplumun velâyetini, yani yönetim yetkisini bu iki dinli kimselere emanet edemezler. 2197
Farsça’da “seven, sevgili, yâr” anlamındaki “dost” kelimesinden dilimize geçen dostluk, İslâmî literatürde sadâkat, uhuvvet, meveddet, sohbet gibi değişik kelimelerle ifade edilmiş, ayrıca “velî” ve “rafîk” kelimeleri başka anlamları yanında, dost mânâsında da kullanılmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de bu anlamda en çok geçen kelime, “velî”dir. İnsanlar arasındaki samimiyet ve sevgiye dayalı bağlılık haline dostluk diyoruz. Kur’ân-ı Kerim’de dostluk, bütün mü’minlerin şiarı ve özelliği olarak gösterilir: “Mü’min erkekler ve mü’min hanımlar birbirlerinin
2187] 4/Nisâ, 144
2188] 4/Nisâ, 119
2189] 16/Nahl, 63
2190] 7/A’râf, 27
2191] 6/En’âm, 121
2192] 13/Ra’d, 16
2193] 22/Hacc, 13; 39/Zümer, 3
2194] 2/Bakara, 257
2195] 6/Mümtehıne, 13; 58/Mücâdele, 14-15
2196] 60/Mümtehıne, 1-2
2197] 4/Nisâ, 88-91
VELÎ / DOST
- 399 -
dostudurlar.”2198 Dostluk, ancak Allah içindir. İslâm dışı bir gâye için dostluk kurulmamalıdır. “Sizin dostunuz Allah, O’nun elçisi (Hz. Muhammed) ve iman edenlerdir.”2199 Dostlukların kurulmasında kan bağı yerine inanç birliğinin esas alınması gerekir: “Ey iman edenler! Eğer iman yerine küfrü beğenip tercih etmişlerse babalarınızı ve kardeşlerinizi bile velî/dost kabul etmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerin kendileridir.” 2200
Allah’ın iman edenlerin dostu olduğunu bildiren âyetlerin çoğunda “velî” kelimesinden sonra “nasîr”, “şefî’”, “vaak”, “hamîd” , “mürşid” gibi sıfatlara veya benzer mânâlar ihtivâ eden ifadelere yer verilerek dostun sevdiği için bir yardımcı, koruyucu, kurtarıcı, yüceltici, iyiliğe yöneltici olması, bu şekilde dostluğun sevgiye dayanması ve pratik ahlâkî sonuçlar doğurması gerektiğine işaret edilmiştir. Mü’minlerin kardeş olduğu,2201 vaktiyle onlar birbirine düşman iken Allah’ın gönüllerini kaynaştırmasıyla dost ve kardeş olduklarını2202 bildiren âyetler de geniş kapsamlı dostluğun önemini anlatmaktadır.
Kur’ân-ı Kerim’de yine dostluk anlamında kullanılan “hulle” kelimesi, sözlüklerde genellikle “kalbin derinliklerine nüfuz ederek kökleşen engin dostluk” şeklinde açıklanmaktadır. Allah’ın Hz. İbrâhim’i dost (halîl) edindiğini,2203 âhirette zâlimlerin “keşke falanı dost edinmeseydim!”2204 şeklindeki pişmanlığını anlatan âyetlere göre hulle kelimesi, ilgili diğer terimlerden daha dar kapsamlı, fakat daha içten, güçlü bir dostluğu ifade etmektedir.
Hadis-i şerifteki “Kişi, dostunun (halîl) dini üzeredir.”2205 ifadesi, dostluğun ancak ahlâkî, psikolojik vb. yönlerden uyuşabilenler arasında kurulabileceği şeklindeki görüşün özlü bir ifadesidir. İnsanların farklı tabiat ve karakterlerde yaratılmış olmasının bu uyuşma ve kaynaşmadaki rolünü belirten “Ruhlar bir araya getirilmiş gruplar gibidir; tanışıp uyuşanlar birleşir, uyuşmayanlar ayrılır.”2206 meâlindeki hadis, dikkat çekicidir. 2207
Kur’an, kâfirleri dost edinmeyi yasaklar: “Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah’tan ilişiği kesilmiş olur, artık Allah’tan hiçbir şey beklemesin. Ancak onlardan (kâfirlerden gelebilecek tehlikelerden) sakınma haliniz (takıyye) başkadır. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş, yalnızca O’nadır. De ki: ‘İçinizdekileri gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah her şeye gücü yetendir.”2208 Müfessir Beyzavî, bu âyetin tefsirinde şöyle diyor: Eğer kalplerinizde kâfirlere karşı bir sevgi ve dostluk meyli varsa, onu saklasanız da, açığa vursanız da Allah bilir. Zira göklerde ve yerde olan her şeyi bilen Allah, elbette sizin gizlinizi de âşikârınızı da bilir. Ayrıca O, kâfirlere dost olmanızı yasaklamasına rağmen, yine de siz bundan
2198] 9/Tevbe, 71
2199] 5/Mâide, 55
2200] 9/Tevbe, 23
2201] 49/Hucurât, 10
2202] 3/Âl-i İmrân, 103
2203] 4/Nisâ, 125
2204] 25/Furkan, 28
2205] Tirmizî, Zühd 45, hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
2206] Buhârî, Enbiyâ, 3; Müslim, Birr 159
2207] Mustafa Çağrıcı, TDV İslâm Ansiklopedisi, 9/511-512
2208] 3/Âl-i İmrân, 28-29
- 400 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vazgeçmezseniz, sizi cezalandırmaya da kadirdir. Kısaca, O’nun muttalî olmadığı ve cezalandırmaya gücünün yetmediği hiçbir kötülük ve isyan bulunmadığına göre, O’nun emrine âsi olmak cür’etini göstermeyin.
Allah düşmanlarını sevmek, mü’mine yakışmaz; zaten kâfirler de mü’minleri sevmezler: “Ey iman edenler! Sizden olmayanı dost, sırdaş edinmeyin. Onlar sizi şaşırtmaktan, size fenâlık etmekten geri kalmazlar. Sıkıntıya düşmenizi isterler. Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır; sînelerinin gizlediği (içlerinde sakladıkları düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Size âyetlerimizi açıkladık, eğer düşünürseniz.”2209; “Kâfirler de birbirlerinin dostudurlar.”2210 Mü’minler, birbirlerine kızıp da kâfirlere yönelemezler: “Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp da, kâfirleri dost edinmeyin.”2211 Peygamber Efendimiz de şöyle buyurmuştur: “İnsan, dostunun dinindedir. Bundan dolayı dost edineceği kişiye dikkat etsin.”2212; “İnsan, sevdiği ile beraberdir.”2213 Mü’minler birbirleriyle dostluk yapmazlarsa ne olur? “Kâfirler, inkâr edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dost olmazsanız yeryüzünde büyük fesat/kargaşa, büyük bozgun ve fitne çıkar.” 2214
Dünya hayatında her insanın onunla samimi olacağı, duygularını paylaşacağı, seveceği ve sevileceği, görüş birliğinde bulunacağı dostlara ihtiyacı vardır. Dostluklar, Allah rızâsı için ve çıkarsız olursa sürekli olur. Bir mü’minin genel olarak bütün mü’minlere dostluk göstermesi gerekir. Ayrıca, fert olarak her mü’minin en çok sevdiği, bağlandığı dostları, arkadaşları da bulunur. Hz. Muhammed (s.a.s.) ile Hz. Ebû Bekir arasındaki dostluk gibi...
İslâmî dostluk kavramı, batılı hayat tarzındaki dostluk kavramından apayrıdır. Çünkü bu dostluk, yüzeysel bir dostluk olmayıp sorumluluk, ahde vefâ, kendisi için istediğini kardeşi için de istemek gibi derin mânâlara sahiptir. Kur’ân-ı Kerim velâyet kelimesi ile dostluğu, kâmil anlamda tek kelimede zikreder. Dostluk velâyetin izahıdır ve müslümanlar velâyeti müslümanlara verirler. Bunun anlamı, dostluğun getirdiği bütün maddî ve mânevî sorumluluktur, birlikteliktir, yardımdır, sevgidir, kardeşliktir.
Dostluğun itikadî, amelî ve ahlâkî yönleri vardır. Dostluğun itikadî yönlerini, müslümanların tevhid anlayışı belirler. Amel olarak, müslümanların birbirini sevmesi ve birliktelik oluşturmaları zorunludur. Cemaat, Allah’ın rahmetine, rızâsına, af ve mağfiretine, dünya ve âhiret mutluluğuna sebep olur. Ayrılık ise, yüzleri karartır, Allah’ın azabını çağrıştırır. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Üç konuda müslümanın kalbi kin tutmaz, hıyânet etmez: Amellerde ihlâs, devlet adamlarına nasihat, cemaatten ayrılmama.”2215 Müslümanın sorumlu olduğu haklar ikidir: Allah hakları, kul hakları. Bunlar birbiriyle içiçedir. Dostluğun temeli sevgiye dayanır. Hiç kimse Allah’tan başka bir şeyi gerçek ve mutlak anlamda sevemez ve O’ndan başkasını mevlâ ve dost edinemez. Dost olarak Allah yeter. Mü’minler birbirlerini Allah rızâsı için severler.
Kul, Allah’tan başkasına güvenirse, sonunda zararlı çıkar. Kim bir insanı bir
2209] 3/Âl-i İmrân, 118
2210] 8/Enfâl, 73
2211] 4/Nisâ, 144
2212] Riyâzü’s-Sâlihîn, 1/398
2213] Müslim, Birr 161
2214] 8/Enfâl, 73
2215] İbn Mâce, Mukaddime, 18; Ebû Dâvud, İlim 10; Tirmizî, İlm 7; Ahmed bin Hanbel, 3/225
VELÎ / DOST
- 401 -
üstünlüğünden, mevkiinden, güzelliğinden, asâletinden veya zenginliğinden dolayı seviyorsa, bu sevgi çıkar amaçlıdır. Yapılanlar Allah rızâsı için olmayınca mutlaka bir çıkar içindir ve bu, insanı kötülüklere sürükler. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Zengine zenginliği için saygı duyan kimsenin dininin üçte biri (diğer rivâyette, üçte ikisi) gider.” buyurmuştur. O halde mü’minler, en güzel ahlâk üzere olan Rasûlullah’ı her insandan daha çok sevmedikçe tam mü’min olamazlar. Başkalarına bel bağlayan zarardadır. Allah’ın hoşuna gitmeyeceğini bildiği halde insanlara şirin gözükmeye çalışmak imanın zayıflığındandır.
Allah, sâlih kullarını dost edinir. “Kim, insanların kızması pahasına Allah’ı dost edinmekle O’nu râzı ederse Allah o kimseyi insanların nazarında yüceltir. Kim de Allah’ın gazabına rağmen insanları râzı ederse, artık onu Allah’ın azâbından hiçbir şekilde kurtarmak mümkün olmaz.”2216 Demek ki, dostluğun itikadî temeli budur. Bazen insanlar birbirlerine karşı haksız ve zâlim olurlar.
“Ancak bu şeytan, dostlarını korkulu gösteriyor.”2217 Şeytana uyanlar düşmanla dostluk kurar ve münâfık olur. Oysa dostluk için ölmek de vardır: “Nice peygamberler var ki, beraberlerinde rabbânîler savaş yaptılar da başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler, güçsüzlük göstermediler, boyun eğmediler.” 2218
Cemaat dostluğu konusunda önemli bir konu da, isim sorunudur. Müslümanın “İslâm”dan başka bir kimliği, “müslüman”dan başka bir adı yoktur. İsimlendirmeler sebebiyle dostluk göstermek veya düşmanlık yapmak müslümana yakışmaz. Üstünlük, öncelikle takvâ ile ile olduğu gibi, Allah Kur’an’da “müslüman”, “mü’min”, “Allah’ın kulları” diye ad vermiştir. Bir başka deyişle, müslümanların cehâletleri yüzünden meydana getirdikleri ad sorunu; mezhebe, tâbi olunan imama, ırka, öndere, ideolojilere göre insanları dost-düşman diye ayırma sorunudur. Adı müslüman olmayan hiçbir inanç ve düşünce akımıyla dostluk kurulmaz; dostluk ancak akîde ve inanç birliğinde sözkonusudur.
Mü’minlerin içinde nefsine uyan öyle kimseler vardır ki, az bir menfaat karşılığında müşriklere meylederler. Müşrikler, Hz. Muhammed (s.a.s.) ile böyle câzip dünyevî tekliflerle dostluk kurmak istemişlerdi de Allah onu korumuştu: “Onlar seni sana vahyettiğimizden çevirip başka şeyi uydurmayı ve Bize atfetmeyi istediler ki, o zaman seni öz dost edineceklerdi. Biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, sen belki onlara biraz meyledecektin.” 2219
Müşriklerin bu metodu, her zaman İslâm dâvetçilerine uygulanmaktadır. Onlar, her zaman İslâm dâvetçilerine nüfuz edip yolundan saptırmaya, dâvânın kuvvetini bozmaya çalışırlar. Şeytan birçok mü’mini bu yolla avlar ve bazıları rahatça kendilerini aldatarak müşriklerin dostluğuna yanaşır. Ne yazık ki tevhidden çok uzaklarda bulunan çağdaş müslümanları, kâfirler tek tek avlayarak İslâm ümmetini tümüyle parçalamışlardır. Müslüman, kimle dostluk edecektir? “Gerçek dostum!” diye hakikaten gösterebileceği kim veya kimler olabilir? Kur’ân-ı Kerim’in hakiki dostun Allah olduğunu belirtmesi, bu dostluğun çerçevesini kesin olarak belirlemiştir. 2220
2216] Tirmizî, Zühd 64
2217] 3/Âl-i İmrân, 175
2218] 3/Âl-i İmrân, 146
2219] 17/İsrâ, 73-74
2220] Sami Şener, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 1/414-416
- 402 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bugün insanlar eliyle üretilen fikir ve düşünce sistemleri, düzenler, eğitim ve çevre şartları gibi insanları derinden etkileyen araçlar, Allah ve Rasûlüne savaş açmış durumdadır. Eğitim ve öğretim, düşünce sistemleri, fikir akımları, ırkçılık, beşerî ideolojiler, misyoner faâliyetleri, dinsizlik propagandaları, Darwinizm, materyalizm, sosyalizm, siyonizm, hümanizm, laiklik, özgürlük anlayışı, sanat faâliyetleri, sinema, tiyatro, medya, ilân ve reklâm araçları, dünya görüşleri, futbol ve müzik tutsaklığı, kapitalizm ve tüketim alışkanlıkları, insanları fıtratlarından ve Allah’ın dostu olma özelliklerinden sıyırmak için en dehşetli silâhlar ve şeytanî araçlar olarak kullanılıyor. Bu kadar çok yönlü ateş altında kalan savunmasız, câhil ve her şeyden önemlisi kâmil imandan mahrum bırakılan halk, elbette Allah’a dostluğa giden yolu bulamıyor, bilinçsiz de olsa şeytanın dostluğuna meylediyor.
Lâ ilâhe illâllah diyen bir müslümanın, İslâm akîdesi ile çelişen her türlü fikir ve akımdan uzaklaşması, Allah’ın indirdiğine aykırı her kanun, yasa, nizam, tüzük, düzenleme ve düzenden uzak olduğunu açıkça bildirmesi ve yaşayışıyla göstermesi gerekir ki, gerçekten tüm ilâhları reddetmiş olsun. Pyegamber’in amcası Hz. Abbas’ın dediği gibi, lâ ilâhe illâllah diyen kimse, bu sözüyle bütün (kâfir) dünyaya savaş açmış olduğunu bilmelidir. Kâfirler bütün güçleriyle İslâm’a ve gerçek müslümanlara saldırırken, müslümanın gündelik işlerle uğraşıp savaşçı olmaması düşünülebilir mi? “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvâlar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.”2221 Çağdaş müslümanın öyle bir derdi yok. O işiyle, aşıyla ve keyfiyle meşgul. Bahâneler de çok: “İmkânlarımız yok, taşlar da bağlı...” Filistin’li çocuklardan öğrenin bağlı taşları koparıp fırlatmanın yolunu, imanın en büyük imkân olduğunu, Allah’ın tarafını seçenin direnişini...
Bugün müslümanların kâfirler arasında bir selin içindeki köpük ve çer-çöp gibi olmasının temel sebeplerinin başında, düşman edinmeleri gereken kâfirleri dost kabul etmeleri yatmaktadır. Dünyada izzetin, onurun, devletin; âhirette cennetin bedeli, Allah’ı ve Allah taraftarlarını dost; şeytanı ve şeytanın askerlerini düşman kabul etmek ve dostluk ve düşmanlığını ispatlayacak davranışlarda bulunmaktır.
Velâyetin Siyasî Görüntüleri
Kur’an velîliği kan ve soy bağına değil, iman bağına bağlar. Yakın ve uzak akrabayla kurulacak olan iman ve velâyet bağı, onlar arasındaki dostluk ve sevgi atmosferi oluşturacaktır. İslâm, mü’minleri hangi renkten, hangi ülkeden ve hangi soydan olurlarsa olsunlar velî ilân eder. Onların birbirleri üzerinde velâyet hakları vardır. Onlar bu hakkını bir iman borcu olarak almaktadırlar. Bilindiği gibi mutlak velâyet yetkisi Allah’a aittir. O’nun Rasûlü Muhammed (s.a.s.) de, mü’minlere kendi öz nefislerinden daha “evlâ”dır, dostluk ve yardım bakımından daha yakındır. Peygamberimiz (s.a.s.), bütün mü’minlerin öncelikli velîsidir. O, mü’minler üzerindeki bu velâyet hakkını, peygamberlik görevini yerine getirerek, mü’minleri irşâd ederek, onlara doğru yolu göstererek kullanır.
Birbirlerinin velîsi olan mü’minlerin de birbirleri üzerinde velâyet
2221] 4/Nisâ, 76
VELÎ / DOST
- 403 -
hakları bulunmaktadır. Onlar bu hakkı, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye ederek, ma’rûfu emrederek, münkerden alıkoyarak, birbirlerine yardım ederek, dostluğu ve sevgiyi birbirlerine göstererek, haklarını koruyarak velâyet yani yönetim makamına mü’min olanlardan başkasını geçirmeyerek, mü’minler aleyhine kâfirlere/inkârcılara ve bozgunculara destek olmayarak kullanırlar.2222 Bu âyetle, kâfirler ve ehl-i kitapla velâyeti yasaklayan âyet, yanyana düşünüldüğü zaman ‘velâyet’ kavramı ‘dostluk, koruma ve yardım’ anlamlarından, ‘temsil ve yönetme yetkisi’ anlamlarına doğru genişler. Bu anlamda velâyet ‘kamu velâyeti’dir, yani toplumun yönetimi için birine yetki vermedir. Mü’minler, bu velâyeti-yönetim yetkisini iman edip sâlih amel işleyen kimselere verirler. Müslümanlar adına tasarrufta bulunma yetkisi iman eden ve imanın getirdiği ilkelere her alanda uyan, kararları ve icraatlarıyla İslâm’a bağlılıklarını isbat etmiş kişilerde olmalıdır. 2223
Şüphesiz küfredenler, inanmamakta direnenler ve İslâm’a karşı her araca başvurarak mücadele edenler de birbirlerinin velileridir.2224 Onlar, her türlü günah işinde birbirlerine destek olurlar, yardım ederler. Dünyada iken Allah’tan başkasını velî edinenler, hem dünyada hem de Kıyâmette bir velî ve yardımcı bulamayacaklardır.2225 İslâmî yönetim sisteminde ‘ulu’l emr’in diğer adı ‘veliyyü’l emr’dir. İşin velîsi anlamındaki bu deyim, oldukça anlamlıdır. Mü’minlerin din ve dünya işlerinin emânetini yüklenen emir sahipleri, onların velâyetini almış, onların velîleri durumuna gelmiş kişilerdir. Bu velâyet hakkının da gerçek Velî olan Allah’ın hükümlerinin uygulanmasıyla elde edileceği açıktır. İman etmeyen, müslümanların gittiği yoldan gitmeyenlere bu işleri yapma velîliği (veliyyü’l emr emâneti) verilmez.
Görüldüğü gibi “velî” kavramı, Allah, peygamber, melek, mü’minler hakkında kullanıldığı gibi; şeytan, inkârcılar ve münâfıklar hakkında da kullanılmaktadır. Bütün kullanılışlardaki ortak nokta; yardım, dostluk, yakınlaşma, işini üslenme, idaresini başkasına verme anlamlarıdır. Velâyet, bu anlamda kullanıldığı gibi, İslâm kültüründe daha farklı bir mânâya da sahiptir. Velâyet, bir yönüyle siyâsî bir kavramdır ve yönetimle ilgilidir. Kelimenin sözlük anlamı, aile içinde babanın velî oluşunu, müslümanların din ve dünya işlerini emanet ettikleri yetki ve hak sahibini işaret ediyor. Mü’minler, bu velâyet hakkını kendilerinden olmayan kimselere veremezler. Yukarıda geçtiği gibi inkârcılar, bozguncu müfsitler, haddi aşanlar, münâfıklar, şeytanın dostları ve tâğutlar, mü’minlerin velîsi değildirler, olamazlar.
Öyleyse mü’minlerin, kendilerine asla velî olmayacak bu gibi kimselere, yönetim yetkilerini, dinlerine müdâhaleyi, bireysel ve sosyal hayatlarını bırakmamaları gerekir. Yalnız, şunu da hatırlatmak lâzımdır ki, mü’minlerin dışındaki insanların velî/dost edinilmemesi, asla kötü muâmele, hak ihlâli ve sürekli kavga hali demek değildir. Bilakis dinimiz, bütün insanlara iyi muâmele etmeyi emrediyor. Ancak velâyet bağı iman ile oluşan bir bağdır. Mü’minler inkârcılar ile bir arada yaşayabilirler, ama işlerini onlara emânet etmemeleri, onları sırdaş ve velî edinmemeleri şarttır.
2222] 9/Tevbe, 71
2223] Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasî Kavramlar, s. 77
2224] 9/Tevbe, 73
2225] 4/Nisâ, 173; 18/Kehf, 17; 33/Ahzâb, 65
- 404 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Siyâsî Anlamda Velâyet-Kadın İlişkisi
İslâmî açıdan kadın, toplumun bir ferdidir. Sorumluluk bazında kadın ve erkek arasında bir fark bulunmaz. Mes’ûliyet açısından erkek hangi haklara sahipse, kadın da aynı haklara sahiptir. Sosyal, eğitim ve öğretim haklarının icrâ edilmesinde hiçbir fark yoktur. Kadın ailenin geçimi için meşrû olarak çalışabilmektedir. Yalnız bu konuda yetki, birinci derecede erkeğe aittir. Kadın, meşrû olmak kaydıyla karar verebilir.
Yüce Allah, Hz. Âdem babamız ve Havvâ vâlidemizi yaratmış, ikisine de aynı sorumluluğu vermiştir.2226 Şeytanın kandırmasıyla sorumluluğu sadece Hz. Âdem’e yüklememiştir: “Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi?”2227 ifadesiyle bu durum açıklanmıştır. Hz. Âdem ve Havvâ’nın; “... Biz kendimize zulmettik...”2228 şeklindeki itiraflarıyla, kadın ve erkeğin suç konusunda farklı olmadığı anlaşılmaktadır.
Kur’ân-ı Kerim’de kadın ve erkek arasında sorumluluk ve görev bazında bir ayrım bulunmazken, kamu görevine katılıp katılmama hususunda değişik görüşler bulunur. Söz konusu iddiaların âyetlerden ziyâde, Hz. Peygamber’in hadisi ve örflere dayandığı anlaşılmaktadır. Buna göre, “kadınlardan idareci olur mu?” sorusuna verilecek cevap konumuzun aydınlanması açısından önem taşır. Kur’an’da, kadının böyle bir görev almasına mâni olan bir âyete rastlanmaz. Yüce Allah, idareci olacak kişide ehliyet, adâlet ve yapacağı işlerde Allah ve Peygamberini hakem tayin etme şartlarını arar.2229 Yoksa bu işleri yapacak kişinin erkek veya kadın olmasında bir sınırlamaya gitmez. Diğer taraftan, Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Süleyman’ın muhâtap olduğu Sebe’ melîkesi Belkıs kıssası anlatılır. Adı geçen kraliçenin, yaptığı işlerde istişâre etmesi, zulümden uzak ve kararlı tutumu açıklanır. Hz. Süleyman’la tanıştıktan sonra, “Rabbim ben kendime zulmetmişim. Süleyman’la birlikte âlemlerin rabbi olan Allah’a teslim oluyorum...”2230 sözleri, onun makam ve saltanatının iman etmesine engel olmadığını hatırlatır.
Kadın hükümdarla ilgili başka bir örnek, Hz. Peygamber’in sünnetinde bulunur. Hz. Peygamber, İslâmî tebliğ çerçevesinde, İran kralına bir mektup gönderir. Fakat kral mektubu parçalar. Hz. Peygamber de buna bedduâ eder. Neticede kral ölür. Yerine kızı görevi devralır. Bunun üzerine Hz. Peygamberimiz şöyle buyurur: “İşlerini bir kadının irâdesine bırakan kavim felâh bulmayacaktır.”2231 Dikkat edilirse bu kadın, inançsız bir kadındır. Babası hangi inanç üzerinde ise kızı da aynıdır. İslâm âlimleri arasında 2/Bakara, 228 ve 4/Nisâ, 34 âyetleri ve zikredilen hadis-i şerif delil gösterilerek kadının idareci olamayacağı belirtilmektedir. 2232
Yukarıda işaret edilen âyetlere ve hadis-i şerife baktığımızda kadının idareci olamayacağı ifade edilmez. Kur’ân-ı Kerim iyi tetkik edildiğinde, gerekli bilgi, beceri ve şartları taşıyan kadından yönetici/idareci olabileceği anlaşılmaktadır. Ayrıca Tevbe sûresi 71. âyet ve Hz. Âişe vâlidemizin başkanlığını yaptığı Cemel
2226] Bk. 7/A’Râf, 23
2227] 7/A’râf, 22
2228] 7/A’râf, 23
2229] Bk. 5/Mâide, 58-59
2230] 27/Neml, 22-24
2231] Buhârî, meğâzî 64/82
2232] Bk. Hayreddin Karaman, Kadının Şâhitliği, Örtünmesi ve Kamu Görevi, İ. A. Der. C. 5, sayı 4, s. 284-291, Ank, 1991; Said Şimşek, Günümüz Tefsir Problemleri, s. 356-361
VELÎ / DOST
- 405 -
vakası, olayın diğer boyutunu oluşturur. Nakillere mûtedil yaklaşıldığında, İslâmî açıdan gerekli kriterleri taşıyan her insandan idareci olabileceği anlaşılmaktadır. Yeter ki âdil, ehil ve insanlara yaratılıştan verilen haklara saygılı olsun. Söz konusu temel hak ve hukuklar verilip, Allah’ın istediği iyilik, adâlet ve velâyet/dostluk oluşturuluyorsa, bu işleri yapanın cinsiyeti önemli değildir. Bu işleri yapanlar erkek de kadın da olabilir.2233 Tarih boyunca birçok idareci gelip geçmiştir. İçlerinde dostluğu önemseyenler olduğu gibi, zâlim olanlar da olmuştur. Kur’ân-ı Kerim, iman eden insanları ateşte yakan idarecilerin durumunu bildirir.2234 İnsanlar arasında huzurun temini, dostluğun pekişmesiyle mümkündür. İşte İslâm, insanlara yaklaşarak, sulhun ve dostluğun kurulmasını istemektedir. Yüce Allah, iyi ilişkilerin gerçekleşmesi için müslümanlara Allah ve Rasûlünün verdiği hükme râzı olmalarını2235 ve insanlara şefkatle yaklaşmalarını istemektedir. Yoksa kadının idareci olmasını engelleyen bir hüküm bulunmamaktadır. 2236
Müslüman Olmayan Akrabalarla Dostluk ve İlişki
İslâm’da esas bağ, din bağıdır. Hangi ırktan, hangi soydan olursa olsun sadece müslümanlar birbirlerinin kardeşidir,2237 velîsidir.2238 Bir mü’min, aralarında din bağı bulunmayan yakın akrabalarını velî/dost kabul edemez.
“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi velî/dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerin kendileridir.”2239; “De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler (evler, konaklar, köşkler) size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.”2240; “Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır/Allah’tan yana olanlardır. İyi bilin ki hizbullah/Allah taraftarları, kuşkusuz felâha/kurtuluşa erenlerdir.” 2241
Ashâb-ı kiram, Allah ve Rasûlüne dostluğun, onların düşmanlarına düşmanlığın en güzel örneklerini vermişlerdir. Meselâ Ebû Ubeyde, Uhud’da babası Cerrah’ı öldürmüş, Hz. Ebû Bekir de savaşta oğlu Abdurrahman’a karşı çıkmak istemiş, ama Hz. Peygamber izin vermemiş, Mus’ab bin Umeyr, Uhud’da kardeşi Ubeyd bin Umeyr’i öldürmüştü. Aynı şekilde Ömer bin Hattâb, Bedir’de dayısı Âs bin Hişam’ı, Hz. Ali, Hz. Hamza ve Ebû Ubeyde amcazâdeleri olan Utbe, Şeybe ve Velid bin Utbe’yi öldürmüşlerdi.
2233] Geniş bilgi için, H. Karaman ve Sait Şimşek, a.g.e. ve sayfalar
2234] 85/Bürûc, 4
2235] 33/Ahzâb, 36
2236] R. Kaya, a.g.e. s. 49-50
2237] 49/Hucurâct, 10
2238] 9/Tevbe, 71; 5/Mâide, 55
2239] 9/Tevbe, 23
2240] 9/Tevbe, 24
2241] 58/Mücâdele, 22 ve yine bk. 64/Teğâbün, 14.
- 406 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İnsanlar arasındaki yakınlığın asıl sebebi din birliğidir. Allah’ın dinine inanmış ve peygamberleri tasdik etmiş kimseler birbirlerinin mânevî akrabası, yakını ve dostudurlar. Bunların aralarında mânevî bir birlik (vahdet) vardır. Mü’minlerle kâfirler ırk ve soy bakımından birbirlerinin akrabası olsalar bile bu akrabalığın Allah katında hiçbir değeri yoktur. Nitekim Hz. Nûh’un oğlu iman etmediği için, Allah Teâlâ onu Nûh peygamberin âilesinden saymamıştır: “Nûh Rabbine duâ edip dedi ki: ‘Ey Rabbim! Şüphesiz (boğulmuş olan) oğlum da âilemdendir. Senin vaadin ise elbette haktır. Sen hâkimler hâkimisin.’ Allah buyurdu ki: EyNûh! O asla senin âilenden değildir. Çünkü o, sâlih olmayan bir amel sahibi idi (kâfirdi). O halde hakkında ilmin olmayan bir şeyi Benden isteme. Ben sana câhillerden olmamanı tavsiye ederim.” 2242
Bütün bunlarla birlikte İslâm, âile bağlarına çok önem verir. Mü’min olmayan akrabalarla her durum ve şartta ilginin kesilmesini emretmez. Onlardan İslâm’a ve müslümanlara düşmanlık gelmez ise, İslâm onlara karşı iyilik yapmayı ve onları ziyâret etmeyi yasaklamaz. “Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya (eş dost ve arkadaşa), uzak komşuya, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyi davranın; Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez.”2243 Özellikle müşrik de olsalar, ana babaya ihsanla/iyilik ve güzellikle davranmayı, onlarla sıcak ilişkiler içine girilmesini arzular: “Biz insana ana babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılarla taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce Bana, sonra da ana babasına şükretmesini tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak Banadır. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin...” 2244
Bu âyette de görüldüğü gibi, şirk konusunda ana baba dâhil hiçbir kimseye itaat edilmemesi, ama müşrik bile olsalar ana babaya iyilik yapılması emredilmektedir. Nitekim Hz. Âişe’nin kardeşi Esmâ’ya (r.a.), müşrik annesini ziyâret edip iyilik yapması için Hz. Peygamber’in izin verdiği bilinmektedir. 2245
Müslüman olmayan ebeveyne de infak vâciptir; dinleri farklı da olsa, kişi muhtaç olan anne babasına bakmakla yükümlüdür. Bir müslümanın durumu müsait iken, ana babasını sıkıntı ve zorluk içinde kıvranır vaziyette bırakması, tabii ki, bir iyilik ve ihsan sayılmaz. Hâlbuki Kur’an, her şartta ana babaya ihsan ve iyiliği emretmektedir.2246 Allah, akraba ile ilgisini keseni kötülemiş,2247 akrabanın haklarına riâyet etmeyenin günah işlediğini bildirmiş, yakınları kâfir de olsalar, Allah, bunların haklarını yakınlarına vâcip kılmıştır.”Akraba ile alâkayı kesen cennete giremez.”2248 Demek ki, sevgi velî kabul etmek, onları sırdaş edinmek başka şeydir; kâfir akrabaya nafaka temin etmek, onları ziyâret etmek, onlara ihsanda bulunmak ise daha başka bir şeydir; bunlar birbirine karıştırılmamalıdır.
Evliyâullah / Allah’ın Velîleri Kimlerdir?
Velî’nin çoğulu “evliyâ”dır. Halk arasında velî veya evliyâ denilince yukarıda
2242] 11/Hûd, 45-46
2243] 4/Nisâ, 36
2244] 31/Lokman, 14-15
2245] Buhârî, Hîbe hadis no: 2620; Müslim, Zekât hadis no: 1003
2246] 2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23; 31/Lokman, 14
2247] 4/Nisâ, 1
2248] Buhârî, Edeb, hadis no: 5984; Müslim, Birr, hadis no: 2556
VELÎ / DOST
- 407 -
anlatılanlar pek akla gelmez. Kafalarda biraz daha özel bir insan grubu şekillenir. Bir taraftan evliyâ göklere uçurulur, onlara karada ve denizde, yerde ve gökte Allah’a ait nice görevler havâle edilir; fakat böyle bir anlayıştaki yanlışlıklar düşünülmez. Buna karşın Kur’an’ın şiddetli yasaklamasına rağmen kimileri inkârcıları, zâlimleri veya tâğutları veli/dost ve sırdaş edinir. Böylelerine toplumun velâyet-yönetim yetkisini seve seve verir. Hatta onların müslümanların aleyhine olan düşmanlıklarına ortak olur. Bazıları da Kur’an’a göre velâyeti caiz olmayan zorbaların İslâm ülkelerinde kurdukları gayri İslâmî düzenlere ses çıkarmazlar, onların siyasetlerinden memnun kalırlar. Onların zulüm sistemlerine destek olur ve bunun ne anlama geldiğini hiç akıllarına getirmezler.
Birçokları ömürlerini aslı astarı olmayan velî-evliyâ menkıbeleriyle (hikâyeleriyle) tüketirken, müslümanların velâyetini gasbedenlerin İslâm âlemini ne hale getirdiklerini, müslümanlara nasıl davrandıklarını hiç düşünmezler. Yanlış velî-evliyâ düşüncesi sebebiyle niceleri Tevhid dininin dışına çıkarlar da farkında bile olmazlar. Bu konuyu Kur’an’ın ve sünnetin çerçevesi dışında değerlendirenler, özel bir statü verdikleri evliyâda olağanüstü güçler ve yetkiler görürler. Onların peşine takılır, bir dediklerini iki etmezler. Ağızlarından, ya da kalemlerinden çıkan sözleri doğru mu yanlış mı diye düşünmeden benimserler. Evliyâ dedikleri kimselerde mutlaka tabiatüstü bir güç ve kerâmet görmek isterler. Göremeyince de kendileri uydururlar. Ya da önceden uydurulmuş malzemeyi kendi şeyhleri için kullanırlar.
Her konuda olduğu gibi bu konuda da şaşmaz ölçü Kur’an’dır. Öyleyse velî veya evliyâ kimdir, özellikleri nelerdir? “Haberiniz olsun; Allah’ın velîeri (evliyâullah), onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olacak değillerdir.”2249 Onlar Allah’tan hakkıyla korkup çekindikleri için, onlara dünyada ve âhirette korku yoktur. Onların ilerisi güzel olduğu için geçmişle ilgili hüzünleri (üzüntüleri) kalmamıştır. Hesapları sebebiyle korkmayacaklar ve hesaplarının kötü olmaması sebebiyle de üzülmeyecekler.
Bu müjdeye kavuşacak olan “evliyâ” kimdir? Cevabı bu âyeti takip eden ikinci âyet veriyor: “Onlar iman edenler ve (Allah’tan) korkup sakınanlardır. Müjde, dünya hayatında ve âhirette onlarındır. Allah’ın sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük kurtuluş budur.”2250 Ölçü iman ve takva. Kim hakkıyla iman eder, imanını şirk veya riyâ gibi şeylere bulaştırmazsa ve arkasından da Kur’an’ın tanımladığı takvâya ulaşırsa, işte böyleleri Allah’ın velîleridir.
Yukarıda ifade edildiği gibi, Kur’an ‘velî’ kelimesini hem olumlu hem de olumsuz anlamda kullanmaktadır. Şeytanın velîsi olabildiği gibi, putların da velîsi olabilir. İnkârcılar ve zalimler her bakımdan birbirlerinin velîsidirler. Buna karşın Allah mü’minlerin velîsi/dostu ve yardımcısıdır. O, müslümanların kendi aralarında da velâyet ilişkisinin olmasını emretmektedir. Bunun yanında Rabbimiz iman edip takvâ sahibi olan kullarını kendine ‘velîler-evliyâu’llah’ olarak seçiyor. Demek ki mü’münler için sıradan bir velî olmak değil; Allah’ın velîlerinden, evliyâullahtan olmak önemlidir.
Mü’min zaten İslâm’a bütün benliği ile iman edendir. Buna bağlı olarak
2249] 10/Yûnus, 62
2250] 10/Yûnus, 63-64
- 408 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bütün mü’minler de takvâ üzere yaşamak zorundadırlar. İman takvâyı gerektirir. Takvâsız mü’min olunamayacağına göre, Allah’ın râzı olduğu bütün mü’minler evliyâdır, Allah’ın velîsidir. Allah da onların mevlâsıdır. Yukarıda mü’minlerin hepsinin birbirlerinin velisi olduğu açıklanmıştı. Elbette mü’min deyince, akla, Allah’tan hakkıyla korkup çekinen teslim olmuş müslüman gelir.
Peygamberimiz’den gelen bir rivâyet konuyu daha anlaşılır bir şekilde açıklıyor. Peygamberimize Allah’ın velîleri kimlerdir diye sorulmuş, O da şöyle buyurmuştur: “Onlar öyle kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah hatırlanır, zikredilir.”2251 Hz. Ömer’den (r.a.) rivâyet edilen bir hadiste de, kendileri şehid veya nebî olmadıkları halde nebîlerin ve şehidlerin gıpta ettiği, aralarında ticaret ve akrabalık olmadığı halde birbirlerini Allah için seven kimselerden bahsedilmektedir. 2252
Evliyâullah (Allah’ın velî kulları), Allah için severek birbirlerine dost, yârân, ahbap olurlar.2253 Ya da onlar Allah uğruna, O’nun adıyla, O’nun celâli için birbirlerini severler. Bu sevgi ile beraber birbirlerine ilgi gösterirler. 2254
Takvâ sahibi mü’minler, Hakk’ın canlı şâhitleridir. Onlar, İslâm’ın güzelliklerini pratik hayatlarında gösterirler. Onlar İslâm’ı öylesine güzel yaşarlar ki, onlara bakıldığı zaman Rabbimizin ve O’nun verdiği nimetlerin hatırlanmaması mümkün değildir. İşte Allah’ın velî kulları, müttakî mü’minlerdir. Bu gibi mü’minler özel bir sınıf değillerdir. Bu velîlik sıfatını onlar iman ettikleri ve uydukları Kur’an’dan alırlar. Ne peşlerine gelenlerden, ne de yukarılarda olduğu zannedilen ve olağanüstü şahsiyet olarak düşünülen kimselerden.
Bilindiği gibi İslâm’da ruhbanlık ve özel bir sınıf statüsü yoktur. Herkes Allah’ın önünde eşittir ve herkes Rabbine kulluk yapmakla yükümlüdür. Kimsenin Allah katında bir imtiyazı (ayrıcalığı) yoktur. Üstünlük, derece ve sevap kazanma ölçüsü yalnızca takvâdır. Kimin takvâlı olduğunu da yalnızca Allah bilir. Allah’ı râzı etmeye çalışan kullara Allah’ın pek çok yardım ettiğini, onlara çok hayırlar verdiğini, görünen ve görünmeyen nimetlerle desteklediğini, mü’min topluluklarla çeşitli yardımları ulaştırdığını Kur’an haber vermektedir. Mü’minler zaten kerem sahibi insanlardır; Allah dilerse onlara daha fazla kerâmette bulunabilir.
Kerâmet velî olmanın şartı değildir. Allah dilediği kuluna dilediği nimeti değişik şekillerde ulaştırır. Tekrar edelim ki velî olmanın, yani ‘evliyâullah’tan olmanın şartı iman ve takvâdır. Velî olmak evliyâ sayılmak için başka törenlere, şartlara, uzun boylu açıklamalara, tarîkat silsilelerine, başkaları tarafından verilecek ünvanlara ihtiyaç yoktur. Kur’an, kimin velî olduğunu açık açık anlatmaktadır. 2255
Tasavvuf Etkisiyle Velî ve Evliyâ Kavramlarında Anlam Kayması
Müslümanım diyenlerce tahrif edilen Kur’an kavramlarından biri, “velî” kavramıdır. Kur’an ve sünnetteki gerçek mânası yönüyle bu kavramın içi boşaltılarak tevhidî konumundan soyutlanıp velâyet, ayrıcalıklı bir sınıfa nisbet edilmiştir. Yaşadığımız toplumda, “tevhid”e zarar vermeye müsâit vesîle, şefaat ve velî
2251] Dürrü’l Mensur, 4/370; naklen Elmalılı, 4/495
2252] Müstedrek, 4/170; naklen Elmalılı, 4/495
2253] Ebû Dâvud, Sünne 2, hadis no: 4596, 4/197
2254] Müslim, Birr 38, Hadis no: 2567, 4/1988; Tirmizî, Zühd 53; Dârimî, Rekaik 44, hadis no: 2760, 2/221; Ahmed bin Hanbel, 2/237, 328, 338, 370, 533; 3/87, 4/128, 386
2255] Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 755-757
VELÎ / DOST
- 409 -
anlayışları vardır. Eğer nefsimizi ve çevremizi Kur’an’ın gözlüğüyle görmeye çalışırsak, yanlışlıkların önüne geçebiliriz. Tasavvufun etkisiyle, geleneksel anlamda velî (veya evliyâ); benliğini Allah’ta yok etmek sûretiyle birtakım üstün vasıflar kazanarak, hârikulâde şeyler gösterebilen büyük insan anlamında kullanılmaktadır. Hatta daha da ileri gidilerek Allah adına kâinatın idaresini düzenlemeye yetkili kişiler olarak algılanmaktadır.
Hicretin ilk asrında başlayan zühd ve takvâ anlayışı, giderek tasavvufî bir şekle bürünmüş ve 9. yüzyıldan sonra ise geniş ve renkli bir tefekkür meydana getirmiştir. Velî kavramının, Türkler’in İslâm’a girişinden sonra, İslâm öncesi dinlerinden taşıdıkları Şamanizm, Budizm, Zerdüştlük, Mazdeizm, Maniheizm ve Hıristiyanlık gibi inançların tesiriyle ıstılahlaştığı görülmektedir. Öyle ki, Allah’a yakın olduğu kabul edilen velî diye vasfedilen bu kişilerin fevkalâde kuvvet ve kudretlerle mücehhez olduğuna ve herhangi bir konuda -sağ veya ölü iken- yardımlarının söz konusu olacağına inanılmaktadır. Böyle bir anlayış velînin takdis olmasıyla sonuçlanmaktadır. Yukarıdaki anlamıyla müslümanlar arasında yaygınlaşan bu velî kavramının menşe’ itibarıyla İslâmiyet’le ilişkisi olmadığı söylenir. Aynen hıristiyanlıktaki saint/aziz kültü gibi, müslümanlar arasında yaygınlaşan bu velî kelimesinin İslâm’dan önceki putperest kültürlerle yakın alâkası olduğu ifade edilir.2256
Eski Türk şamanları incelendiğinde bunların Türk velî tipine çok benzediği anlaşılır. Gelecekten haber veren, hava şartlarını değiştiren, felâketleri önleyen, yahut bunları düşmanlarına Musallat eden, hastaları iyileştiren, göğe çıkıp uçabilen, ateşte yanmayan, yani bu özelliklere sahip olduklarına inanılan Türk şamanları bu hüviyetleriyle âdetâ İslâm sonrası eserlerde velî veya evliyâ olarak tanındı. Şamanist Türkler, şamanların hârikulâde insanlar olduklarına, ruhlar ve gizli güçler ile ilişki kurup onlara istediklerini yaptırabildiklerine inanırlardı. Türklerin velî telakkisinin oluşmasında eski atalar kültürünün de önemi vardır. Ata öldükten sonra onun ruhunun üstün birtakım güçleri olduğuna inanılır ve ondan şefaat beklenir. Bu üstün rûhânî güçlerle donanmış insan tipinin müslümanlıktaki velî tipiyle ilgi kurulmasında güçlük çekilmedi. Kur’ân-ı Kerim’deki çeşitli mûcizeler gösteren peygamberlerin şahsiyetini kendi din adamlığıyla benzeştirdiler. Velî ve evliyâ kültürünün oluşmasına sebep olan unsurlar şunlardır: a) Eski Türk inançları, b) Budizm ve Şamanizm, c) İslâm öncesi kültür, d) Kitab-ı Mukaddes kaynaklı inançlar, d) İslâm’ın (Kur'an ve hadisler) yanlış yorumu.
10-12. asırlarda İslâmiyet, Orta Asya'da yayılırken tekkelerin çoğu eski Budist manastırlarının yerine, yahut yakınlarına yapılıyor, zamanla manastırdaki azize ait menkıbeler, yerli halkla ilişkiler kurmada kolaylık olması için İslâmî bir hüviyete dönüştürülüyordu. Bu usûl, hem Anadolu'da, hem de Rumeli'de tatbik edildi. Meselâ, Hacı Bektaş'ın Sulucakarahöyük'te kurduğu tekke, burada yaşayan Hıristiyanların takdis ettiği Saint Charalambus'a ait kilise ve kültürü İslâmî bir havaya büründürüldü. Bu örnekler çoğaltılabilir. Bu velî veya evliyâların neler yaptıklarını Abdurrahman Câmî'ye ait, tasavvuf kitaplarının meşhurlarından olan eseri Nefehâtü'l-Üns min Hazerâti'l-Kuds isimli eserden takip edelim: 1) Yoğu var etmek, varı yok etmek, 2) Gizli şeyleri açığa çıkarmak, açıkta olanları gizlemek, 3)
2256] Bk. E. A. Westermarck, İslâm Medeniyetinde Puta Tapma Devrinden Artakalan İtikatlar, Ankara, s. 11, 19-20; Haksöz, sayı: 11 (Şubat 92), s.14
- 410 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ölüyü diriltmek, diriyi öldürmek, 4) Duâyı gerçekleştirmek, 5) Gıyâben söylenenleri işitmek, 6) Gaybden ve gelecekten haber vermek, 7) Su üzerinde yürümek, mekân aşmak, 8) Aynı anda muhtelif yerlerde görünmek, 9) Hayvan, bitki veya cansız maddelerin tesbih ettiklerini duymak, 10) Havada dolaşmak, 11) Vahşi hayvanları emrine almak.
Yukarıda sayılan özelliklere uygun, tarihte ve günümüzde var sayılan velîlere örnekler veren külliyât bir hayli yaygındır. Örnek olarak; Hacı Ubeydullah Ahrar denilen şahıs Semerkant'ta otururken, aynı anda İstanbul'u fetheden Fâtih'in ordusuna yardım eder şeklindeki olay, bütün klasik kaynaklarda çok rahat bir şekilde anlatılır.2257 Bazıları da “insanın kalbinden geçirdiğini bilir, gelenin sormadan cevabını verir, istemeden ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi bağışlardı. Gönüllere ve rüyalara tasarrufu vardı. Bereket gittiği yerlere yağardı. 2258
Bazıları da Allah ile konuşabiliyor, hatta O’nu da emri altına alıyor: “Hak Teâlâ dedi: ‘Yâ Cüneyd, ben seninim, sen benimsin. Şimdiye değin sen benim dediğimi tutardım; şimdiden sonra ben senin dediğini tutarım.”2259 Bir başkası: “Evliyâdan bazıları vardır ki, sâdık mürîde vefâtından sonra, hayattayken olduğundan daha fazla menfaat eriştirir. İsterse o velî, kabrinde meyyit olsun. Kabrindeyken müridini yetiştirir. Müridin kabrinden onun sesini işitir. Nitekim Ebu’l-Hasan Hırkani, Beyazıd Bestami’den bu şekilde feyz almıştır.2260 Bazıları işi daha da ileri götürerek; “Allah beni över, ben de onu. O bana kulluk eder, ben de O’na. Bir halde O’nu ikrar eder ve eşyadaki çokluk ve değişikliği görünce inkâr ederim.” 2261
Velî (veya şeyh) ile sohbetin usûlü: “Evvelâ mümkün ise gusl ile olmazsa taze bir abdestle iki rekât namaz kılmak, anlayamadığı bir şey varsa, onu kendi kusuruna haml etmek, hiçbir sûrette şeyhin kavl, fiil ve ahvâline kat’iyyen itiraz etmemek, şeyhin kelâmını hakdır diye itikad etmek... Sohbet bitince çok oturmayıp hemen kalkıp izin istemek ve ellerini dizlerini öpüp geri geri gitmek...”2262; “Allahu Teâlâ’nın ism-i zâhirleri o kadar çok tecelli etti ki, her şeyde ayrı ayrı göründü, hatta nisâ (kadınlar) şeklinde, onların organları halinde ayrı ayrı zâhir oldu. Bu tâifeye o kadar bağlandım ki, nasıl bildireyim, kendimi tutamıyordum. Onların şeklindeki zuhur başka hiçbir şeyde yoktu.” 2263
Örnekleri çoğaltmak mümkün. Allah adına, din adına bu anlatılanların İslâm’la bir ilgisi olmadığı halde, bu eserlerin Kur’an rehberliğinde yeniden okunması ve yeniden değerlendirilmesi gerekir.
Yukarıda görüldüğü gibi, Kur’an-ı Kerim’e göre, gerçek velî Allah’tır, Birçok âyette Allah’ın mü’minlerin velîsi ve yardımcısı olduğunu görmekteyiz.2264 Yine Kur’an, Allah’tan başka velî edinmeyi yasaklar. “Onların Allah’ın dışında kendilerine
2257] İrfan Gündüz, Osmanlılar’da Devlet-Tekke Münâsebetleri, Sehâ Neşriyat, s. 43-44
2258] Mehmed Zâhid Kotku, Ehl-i Sünnet Akaidi, Sehâ Neşriyat, s. 7
2259] Feridüddin Attar, Tezkiretü’l-Evliyâ, Erkam Y. s. 158
2260] Es-Seyyid Abdülhakim Arvasî, Râbıta-i Şerife, Büyük Doğu Y. s. 19
2261] Muhyiddin-i Arabî, Fusûsu’l-Hikem, M.E.B. Y. s. 48
2262] M. Zâhid Kotku, Tasavvufî Ahlâk, c. 1, s. 90
2263] İmam-ı Rabbâni, Mektubat Tercümesi, 1. Mektup, Sönmez Neşriyat, s. 6
2264] 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 68; 7/A’râf, 155; 9/Tevbe, 116
VELÎ / DOST
- 411 -
yardım edecek velîleri yoktur.”2265; “Yoksa O’nun dışında birtakım velîler mi edindiler? İşte Allah velî olan O’dur. Ölü olanları da diriltir. Her şeye güç yetiren O’dur.”2266; “Haberin olsun, hâlis (katıksız) olan din, yalnızca Allah’ındır. O’ndan başka velîler edinenler (şöyle derler): ‘Biz bunlara bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz.’ Hiç şüphesiz Allah kendi aralarında ihtilâf ettikleri şeylerden hüküm verecektir. Gerçekten Allah, yalancı kâfir olan kimseyi hidâyete eriştirmez.” 2267
Kur’an, insan vasfı olarak velî konusunda da mü’minlerin birbirlerinin velîleri olduğunu belirtir. “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, birbirlerinin velîleridirler; iyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler. Allah’a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır.”2268; “İyi bilin ki Allah’ın dostlarına korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir. Onlar Allah’a iman etmiş ve muttakî olmuşlardır.”2269 Allah’ın dostları olduğu gibi, şeytanın da dostları vardır. “Şeytanları inanmayanların evliyâsı kıldık.”2270 Takvânın özelliklerini de Kur’an, özellikle Bakara, 3-5 ve 177. âyetlerde açıklar. Bu âyetlere göre takvâ, iman ve sâlih amellerdir. İslâm’ın yaşanması ve hayata geçirilmesidir. Kur’an’ın, Rasûlün hayatıyla örnek davranışlar haline, yaşayan Kur’an haline gelmesidir. Mü’min ve müslüman olmanın yolu velî olmanın yolu, Kur’an ve sünnete uygun yaşamaktan geçer. Kur’an, takvâ sahibi olmamızı istiyor. Hatta daha da ileri giderek, gerçek mü’minlerin, takvâ sahiplerine önderler olmasını öneriyor. Bu da yaşanan hayata yön verip İslâm’a uygun bir şekilde örneklik yapmakla mümkündür. Allah’ın dostlarının kerâmeti, ihsânı ve takvâsı; Kur’an’ı, yaşanan bir hayat haline getirmesidir. Bazılarının anladığı gibi, kâinata tasarrufta bulunma, duâlara icâbet etme, öldüklerinde geri kalanları mezardan idare etme, mezarları üzerinde kubbeler inşâ edilme şeklinde değlidir.
Kur’an, Hz. Peygamberimiz’e şöyle buyurur: “De ki: ‘Ben kendime Allah’ın dilediğinden başka ne bir yarar, ne de bir zarar verme gücüne sahibim. Eğer gaybı bilseydim, elbette çok hayır elde ederdim ve bana kötülük dokunmazdı. Ben sadece iman edenler için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.”2271 Yine Kur’an’da insanların kalplerine tasarrufta bulunmak, hakka meyletmeyen kimselerin kalplerine imanı yerleştirmek ve buna benzer hususlarda peygamberlere bile yetki verilmediği2272 halde, birtakım insanlara takvâ adına Kur’an dışı ilâhî sıfatlar vermek, İslâm’ı bilmemek veya bile bile düşmanlık etmek demektir. Kur’ân-ı Kerim, peygamberlerin bile sahip olduğu bütün kudret, azamet, üstünlük ve şerefin Allah’a itaat edip tamamıyla O’nun hükümlerini uygulamada olduğunu belirtir.
Hz. Peygamber, Kur’an’dan yüzçevirir, Allah’ın kelâmını değiştirmeye kalkar ve kendi sözlerini ona ilâve edecek olursa; onun başkası üzerinde hiçbir üstünlüğe sahip olamayacağı açıklanır. “Sana gelen ilimden sonra, eğer onların hevâlarına/arzularına uyacak olursan, andolsun ki Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı
2265] 42/Şûrâ, 46
2266] 42/Şûrâ, 9
2267] 39/Zümer, 3
2268] 9/Tevbe, 71
2269] 10/Yûnus, 62-63
2270] 7/A’râf, 27
2271] 7/A’râf, 195
2272] 27/Neml, 80; 35/Fâtır, 22-24
- 412 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olur.”2273; “De ki: ‘Onu kendi tarafımdan değiştirmek benim için imkânsızdır. Ben, sadece bana vahyolunana uyarım. Şayet ben Rabbime karşı gelirsem büyük bir günün azâbından korkarım.”2274 Kur’an’da açıklanan bu tür âyetlerin hepsi, Rasûlullah’ın herhangi bir muhâlefeti, sapması veya âyetleri gizlemesinden korkulduğu için indirilmemiştir. Bu âyetlerin indirilmesinden maksat, insanlara, peygamberin Allah’a olan yakınlığının sebebinin peygamberin -hâşâ- Allah ile bazı ortak sıfatlara sahip olması veya akrabalık -hıristiyanlıktaki oğul anlayışı gibi- bağı olmadığını göstermektir. Böylece, peygamberin özelliğinin, uyarıcı, müjdeleyici olması ve Allah’ın hükümlerine kayıtsız şartsız bağlanması olduğu açıklanmaktadır.
Velî olmak, eşyanın tabiatını tersine döndürmek sûretiyle değil; bilakis eşyanın tabiatı gereğince, sünnetullahın açığa çıkması, fıtratın gelişmesi ve Allah’ın râzı edilmesiyle mümkün olmaktadır. Allah katında yalnızca takvâ ile insanlar birbirlerinden ileride olabilmektedirler. Bu da, azâbından korunmak ve rızâsını kazanmakla mümkündür. Kim Allah’a, O’nun bildirdiği gibi inanır ve sâlih amel işlerse, işte kurtulanlar yanız bunlar olacaklardır. Peygamberlerin hepsi, Allah’ın velî kullarıdır. Onlar Allah’ı râzı etmişler, tevhidi hayatlarında uygulamışlar ve en güzel şâhitler olmuşlardır. Mü’minler de Allah’ın velî kullarıdır. Allah, iman eden ve sâlih amel işleyen kullarını velî/dost edinmektedir. Velînin büyüklüğü buraya kadardır. Müslümanlar da ayrıca, birbirinin velîsidirler. Birbirine yardım eden, bağışlayan, malından yediren, koruyan, kollayan insanlardır. Muhâcir ve esârın birbirlerini velî kabul etmeleri ve uygulamaları ile elimizdeki sağlam bilgiler, bizler için örnek teşkil etmektedir.
İslâm akaidinde, bazı dinî çevrelerde bilinen anlamda kişilere kutsallık izâfe edilerek, hatta onları insanlık vasıflarının da üzerine çıkarmak gibi hayâlî ve mitolojik tipler icat etmek anlayışına yer yoktur. Kur’an’da net bir şekilde açıklanan “evliyâ”nın diğer insanlardan farkı; beşer tabiatının üzerine çıkması, fevkalâdelikler göstermesi veya günahları bağışlaması değil; tevhidî bir inanca sahip olması, münkerden kaçınması ve ma’rûfu emretmesi, her türlü şirke, zulme, haksızlığa karşı tavır sahibi olmasıdır. 2275
Velî/ermiş kabul edilen rûhânîler hakkında birçok menkabeler yazılmıştır. Bu kişilerin hayat öyküleri ve onlara mal edilen olağanüstülükler dikkat ve ibretle incelenmeye değer. Bu mitolojik hikâyeler velî kabul edilenlerle ilgili inanış biçiminin eksenini oluşturmaktadır. Bu hikâyelerde insanüstü özellikler o kadar astronomiktir ki Allah'ın kitabı ve Rasûl'ün sünnetiyle aydınlanmış aklı başında hiçbir mü'min, bunların gerçekliğini kabul edemez. Çünkü evliyâlık, ermişlik denen inanış kadar, sünnetullahı (Allah'ın evrendeki değişmez kanunlarını) kökünden inkâr eden, Allah'ın kâinat üzerindeki sınırsız egemenliğini yok sayan ve O'na açıkça kafa tutan başka bir inanış biçimi hemen hemen yoktur. Herhangi bir halifenin, kendi şeyhi hakkında rivâyet edilen bu mitolojileri hiçbir zaman yalanlamamış olması, tarîkat liderleri hakkında ciddî bir ahlâk sorununun varlığını ortaya koymaktadır. Gerçekten de hemen hiçbir şeyh, kendisini mezun etmiş olan mürşidinin göklere çıkarılmasına şimdiye kadar itiraz etmemiştir.
Aslında menkabe geleneği, yabancı kaynaklıdır. Özellikle şamanlıktaki “kam“
2273] 2/Bakara, 120
2274] 10/Yûnus, 15
2275] Arif Çiftçi veli ve Evliya Terimleri Üzerine, Haksöz, 11
VELÎ / DOST
- 413 -
kültünün, budizmdeki “arhanı“ kültünün ve hıristiyanlıktaki “azizler“ kültünün etkisi altında peydahlanan velîlik/ermişlik inancına bağlı olarak bu gelenek yerleşmiş ve zamanla kurumlaşmıştır.
Tasavvuftaki Evliyâ Nasıl Bir Kişiliktir? Tasavvuftaki anlayışa göre bazı yüce ruhlu insanlar, keskin bir sezgiye, olağanüstü ve gizemli güçlere sahiptir. Bu kişilere, her dinin mistik toplulukları tarafından verilen bazı sıfatlar vardır. Evliyâ, aziz, saint, surp, ermiş gibi. Kalabalıkların çok büyük saygı ve bağlılık gösterdiği bu şahısların, çilehâne, manastır, savmia ve stupa gibi özel ve kutsal sayılan mekânlarda seyr u sülûk, mücâhede, çile riyâzet ve yoga gibi her dine göre çeşitli adlar altında mistik egzersizler yaparak günahlarından arındığına ve bir ruh temizliğine kavuştuğuna inanılır. Bunlar artık himmet, bereket ve tasarruf sahibidirler. Allah adına, kâinat ve tabiat olaylarını yönetirler (!)
Evliyâ denilen bu insanlar hakkındaki inanışlardan bazıları şöyledir: Bunlar günahsız, yüce ve yanılmaz şahsiyetlerdir; kutsal birer kişiliğe sahiptirler. Gizliyi ve özellikle gönüllerden geçenleri bilirler. Duâları makbuldür; ne dilerlerse Allah o dileği yerine getirir. Aynı anda birkaç yerde bulunabilirler. En uzak mesâfeleri en kısa bir zamanda katederler. İslâm ordularının (veya bugünkü ordunun) ön saflarında düşmana karşı çarpışır ve zafer sağlarlar... Bu inanç çerçevesinde şartlandırılmış duygusal insanlar, evliyâ diye niteledikleri kişilerin, böylesine olağanüstü güçlerine kendilerini inandırmış, onların hayalleri zorlayan mitolojik hikâyelerini kaleme almışlardır. Tarih boyunca bu konuda “menâkıbnâme“ adı altında yazılan kerâmet hikâyeleri, ciltler dolusu birikim oluşturmuştur. (Bunların bazıları, filmlere konu olmuş, “İhlâs“lı müridlerce menkabeler senaryolaşmıştır.)
Her zâtın velîlik derecesi, ona mal edilen menkabelerle ölçülmeye başlanmıştır. Mürîd, üstünlük, olağanüstülük, yücelik ve kerâmet olarak mürşidi için tasavvur edebileceği her meziyet ve olayın, eylemsel biçimde yaşanmış ve gerçekleşmiş olduğundan asla kuşkulanmaz. Ondan sonra da bunları, hayâlinin enginliği ve dilinin zenginliği oranında anlatmaya ve yaymaya başlar. İşte menkabeler böyle oluşmuştur.
Hayatta olduğu sürece “Efendi Hazretleri“, “Efendi Baba“, “Efendi“ unvânı verilen bu zatların her konuştuğunda hikmetler aranır, her sözü sayfalar dolusu yorumlara konu olur, attığı her adımdan, yaptığı her hareketten, göz atmasından, nazar etmesinden, gülümsemesinden, ya da hapşırmasından bile türlü anlamlar çıkarılır. Meselâ, bir kaza mı oldu, “Efendi Hazretleri bunu işaret buyurmuştu“, yağmur mu yağdı, “Efendi Hazretleri biraz önce duâ etmişti“, çevrelerinde sevilmeyen birinin başına bir belâ mı geldi, “Efendi onu çarptı“ vs. Öldükten sonra üzerine saltanatlı bir türbe inşâ edilir; mezarının üzerine süslü bir sanduka kurulur; adı, hayat tarzı, sözleri ve ona ait hemen her şey kurumlaşır ve kutsallaşır.
Hâlbuki İslâm'da böyle bir evliyâ telâkkisi yoktur ve olamaz. Nitekim ilk zâhidler olarak bilinen Hasan el-Basrî, Süfyan es-Sevrî, Abdullah bin el-Mübârek, Fudayl bin İyad, Şakıyk-ı Belhî, Ma'rûf el-Kerhî, Ebû Süleyman ed-Dârânî, Bişr el-Hafî, Seriyy es-Sakatî, Hâris el-Muhâsibî ve Sehl bin Abdullah et-Tüsterî gibi şahsiyetlere, yaşadıkları çağda böyle bir kişilik mal edilmemiştir. Velî kavramı, müslümanların ilk üç kuşağı tarafından tamamen Kur'an'ın tanımladığı şekilde benimsenmiştir.
- 414 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bazılarının tebliğ adına gündeme getirdikleri dinin merkezini şekiller ve hayâller cümbüşü süsler. Din onlar için âyindir, tesbihtir, sarıktır, takkedir, cübbedir, kavuktur, sakaldır, çarşaftır, türbedir, tekkedir, mezar taşlarıdır, kıssa ve menkabelerdir. Bulutlar üstünde uçuşan pembe kanatlı evliyâlardır. Halk açısından da din, yine şekilcilik ve teferruatın merkezde olduğu bir anlayış ve yaşayıştır. Halka göre de İslâm, büyük kubbeli dev câmilerdir, kandildir, mevlittir, ilâhîdir, ezgidir, mehter marşıdır, fetih kutlama törenleridir, festir, kılıçtır, tuğradır, bid’attır, hurâfedir... İslâm’ın, esas olarak Kur’an ve Sünnet’ten ibaret olduğu, dolayısıyla bu iki kaynağın, hayata geçirilmesiyle ancak İslâm’dan söz edilebileceği, hemen hiç kimsenin ilgisini çekmemektedir. Onun için eğer kutsallaştırılmış eşya ve kavramlar hakkında en ufak bir olumsuz düşünceniz varsa dindar kabul edilen toplumun ölçülerine göre belki müslüman bile sayılmazsınız, en azından sapıksınız.
Bilindiği gibi, İslâm’ın temeli imandır ve imanın da ağırlık merkezi Allah Teâlâ’ya Kur’an’da bize kendini tanıttığı sıfatlarıyla inanmaktır. Bu inancın özü ise, kâinatın yaratıcısı, yöneticisi, yönlendiricisi ve düzenleyicisi olarak Yüce Allah’ın bir, eşsiz, benzersiz, ortaksız vekilsiz, başlangıçsız, sonsuz ve ölümsüz olduğu; ezelden ebede her şeyi bildiği, gördüğü, duyduğu ve her şeye egemen olduğudur. Tevhîdin en kısa özeti budur ve bununla birlikte Allah Teâlâ’nın sonsuz ve sınırsız egemenliği üzerinde hiçbir kimsenin ve herhangi bir gücün hiçbir halde asla etkili olamayacağıdır. Dolayısıyla, yaratığın sebep olduğu herhangi bir etki, yalnızca Allah tarafından yönetilen kâinat düzeninin, birbirine bağlı disiplinleri ve kuralları çerçevesinde ancak meydana gelebilir. Gerçek bu iken, tarihin akışı içinde ve çeşitli etkenler altında zamanla “ermişlik” diye bir inanç peydahlanmış, böylece “evliyâ” diye -sözde- üstün güçlere sahip bazı kimselerin, Allah adına kâinat olaylarına yön verebileceklerine inanılmaya başlanmıştır. Bütün bu anlayışlar, Kur’an ve sahih sünnet çerçevesi içinde sorgulanmalı, inançlardan şirk kalıntıları temizlenmeli velî kavramı da, diğer İslâmî kavramlar gibi, Kur’an’la sağlaması yapılarak i’tidal içinde yeniden değerlendirilmelidir. Müslümanım diyenlerin kendilerini, inanç ve amelleriyle elden geçirmesi, sağlam teraziyle tartması gerekmektedir. 2276
Bilindiği gibi, “Velî” Allah’ın isimlerinden biridir. Allah kendisinin velî olduğunu söylemektedir; yani koruyucu, kollayıcı, dost, yardımcı, yakın, sahip, efendi mânâsında. Veliyyullah olarak kullanıldığında ise Allah’ın dinini koruyucu, O’nun dininin yardımcısı, O’nun dostu, O’nu sahip ve efendi edinen, yani özetle Allah’ı râzı eden kimse demektir. Bu durumdaki kimseyi Allah yakın edinmekte, O’nu sevmekte, O’ndan râzı olmaktadır. Kullarının arasında Allah’a yakınlığı ile mümtâz bir mevkii bulunmaktadır veliyyullahın. Bu seçkinlik, o kişinin Kur’an’ı ahlâk edişinin doğal bir sonucu olarak güzel ahlâkı sebebiyle insanlar tarafından sevilmek, beğenilmek, imrenilmek halidir. Allah’ın ona yardımı, sünnetullahı, eşyanın tabiatını tersine döndürmek sûretiyle değil; bilakis eşyanın tabiatı gereğince onun işlerinin kolay olmasının, başarıya ulaşmasının gerçekleşmesidir.
Bir müslümanın, diğer müslümanların velîsi olduğuna gelince, mesele hiç de halkın anladığı gibi değildir. Zira, âyetlerde geçen “velî” kelimesi, birbirinin yardımcısı, birbirine hak yolunda yardım eden, malından yediren, birbirini bağışlayan, bir vücudun parçaları arasındaki uyum gibi uyum içinde ve aynı vücudun
2276] Geniş bilgi için bkz. Ferit Aydın, Tarikatta Râbıta ve Nakşibendilik, s. 285-305
VELÎ / DOST
- 415 -
sağlığını korumaya yönelik bir birliktelik kastedilmektedir. Muhâcir ve Ensâr’ın Hz. Peygamber’i velî olarak kabullenmeleri, birbirlerinin velîsi olduklarıyla ilgili uygulamalar, karşılıklı tavırları, sözleri ve Peygamber’in de onları velî/dost edinmesiyle ilgili bilgiler, bu velîliğin boyutlarını gösterir. Bu gerçek velîlerin hiç biri gaybı bilmediği gibi, hiç birinin gezdiği yerlere bereket yağdırdıklarına, kızgınlık duyduklarının ölümünü isteyip öldürdüklerine, onları çarptıklarına veya taş yaptıklarına, denizin üzerinde yürüdüklerine, kuru ağacı yeşerttiklerine ve benzeri kerâmetlerine rastlamamaktayız. O kadar rastlamamaktayız ki, Hz. Hamza, Uhud Harbinde kendisini öldürmek için fırsat kollayan ve en çok on-onbeş adım ötesinde bulunan eli mızraklı Vahşi’nin varlığından habersizdir. Hz. Ömer, iki adım gerisinde, safta namaza durarak kendisini öldürmek için hazırlanan ve hançerleyerek bunu gerçekleştiren Firuz isimli Ebû Lü’lü künyeli Zerdüştî kölenin niyetinden (kalbinden geçenden) habersizdi. Hz. Ali, kendisini öldürmek için aylardır plan kuran ve anlaştığı arkadaşlarıyla kararlarının bir parçası olarak kendisini öldürmek için namaz kıldığı câmide bulunan ve onu hançerleyerek emelinin gerçekleşmesini sağlayan Abdurrahman İbn Mülcem’in yanına kadar sokulan varlığından habersiz idi.
Rasûlullah (s.a.s.)’ın kendilerine İslâm’ı öğretmeleri için gönderilmesini istedikleri tebliğcileri tuzak kurarak yolda öldürenlerin niyetlerinden habersiz olduğu tarihî bir vâkıa olarak karşımızda durmaktadır. Peygamber’in ve Hz. Ebû Bekir (r.a.) ve Hz. Ömer (r.a.) gibi özellikle ileri gelen sahâbenin, Muhâcirlerin ve Ensârın, âyetlerle sâbit bulunduğu üzere yaptıkları amellerden ötürü Allah’ın dostluğunu kazandıklarını biliyoruz. Velâyetlerinden emin olduğumuz bu insanların hiç birinin uçtuğu, su üzerinde yürüdüğü, gaybı bildiği ile ilgili sahih mâlûmâta sahip değiliz. Müslümanlık lâfla değil; iman ve yaşayışla isbat edilir. Nasıl ki Rasûlullah, amelleriyle, örnek yaşayışıyla2277 İslâm’ı bize öğretmiştur. Rasûlullah’ın Uhud’da dişi kırılır, bu velîlere bir şey olmaz; Rasûlullah gaybı bilmez, bu velîler bilir. Rasûlullah ölüleri (meselâ amcası Hz. Hamza’yı, oğlu İbrahim’i) diriltemez, bu velîler diriltir. Rasûlullah kılıçla, kalkanla savaşır, bu velîler üfürükleriyle savaşır... 2278
“O’nun berisinden çağırdıklarınız kendilerine yardım edemezler ki size yardım etsinler.”2279; “Belki kendilerine yardımları dokunur diye Allah’ın berisinden ilâhlar/tanrılar edindiler. Ama onların yardıma güçleri yetmez. Oysa ki kendileri onlar için hazır askerdirler.”2280; “De ki, Allah’ın berisinden çağırdıklarınıza bakın bakalım. Gösterin bana, yeryüzünde yaratmış oldukları ne vardır? Yoksa onların göklerde bir ortaklığı mı bulunuyor? Eğer doğru iseniz, bu konuda bana, bundan önce gelmiş bir Kitap veya bir bilgi kalıntısı getirin bakalım. Allah’ın yakınından kendisine kıyâmete kadar cevap veremeyecek olanı yardıma çağırandan daha sapık kim olabilir? Oysa ki bunlar onların çağrısından habersizdirler.”2281; “Şunu bilin ki, göklerde kim varsa ve yerde kim varsa hepsi Allah’ındır. Allah’ın dûnundan/yakınından birtakım ortaklar çağıranlar neyin peşindedirler? Bunların peşine takıldığı belli bir kuruntudan başka bir şey değildir. Onlarınkisi sadece saçmalamadır.” 2282
2277] 33/Ahzâb, 21
2278] Geniş bilgi için bkz. Ercüment Özkan, Tasavvuf ve İslâm, özellikle s. 51-100
2279] 7/A’râf, 197
2280] 36/Yâsin, 74-75
2281] 46/Ahkaf, 4-5
2282] 10/Yûnus, 66
- 416 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu âyetlerde geçen “dûne” kelimesine, çoğu mealde “başka, gayrı” anlamı verilmektedir. Bu mânâ, “dûne” kelimesinin anlamlarından biridir. Ama bu kelimenin asıl anlamı, “fevka”nın zıddı, yani en üst mertebeden beri, ondan aşağıca demektir. Bir şey, öbüründen biraz aşağıda olunca, bunu ifade için “dûne” kelimesi kullanılır. Buna göre, âyetlerde geçen “min dûnilâllâh”, yani “Allah’ın dûnundan” ifadesi, Allah’ın en yakınından, yani berisinden demek olur. Zaten Allah’tan başka velîlere tutananlar, hep onların Allah’a çok yakın olduğuna inanmışlardır.
Tasavvufî anlamda velî olmak için aranan şartların başında kerâmet gelmektedir. Hemen bütün tasavvuf kitaplarında velîliğin alâmetlerinden sayılan kerâmet, yani velîlerin izhar edebileceği birtakım hârikulâde olaylar dolayısıyla velîliğin, peygamberliğe benzer bir statü kazandığı dikkat çeker. Mevcut olan bu paralellik, daha 9. yüzyılda, peygamberlerin sonuncusu olması sebebiyle Hz. Muhammed (s.a.s.) için kullanılan “Hâtemu’l-Enbiyâ” terimine benzer bir “Hâtemu’l-Evliyâ” (Velîlerin mührü/sonuncusu) kavramının doğmasına sebep olmuştur.
Burada, bir de velîler arasındaki mertebeler silsilesinden bahsetmek gerekir. Velâyet kavramı, 9. yüzyılda kendi içinde bir mertebelenmeye tâbi tutulmuştur. Şüphesiz velî telâkkisindeki gelişmelerden kaynaklanan bu duruma göre velîler, bir piramid şeklinde muhtelif derecelere ayrılmışlardı. Bu piramidde en alt tabakadan başlayarak sayıları gittikçe azalmak üzere sırayla Recebiyyûn, Müfredûn, Asâib, Nukabâ, Nücebâ, Abdal, Efrâd, Evtâd, İmâmân yer alır ve tepede ise, hepsinin başı olan Kutb bulunur. Dolayısıyla Kutb, bir devirde yeryüzünde mevcut bütün velîlerin en büyüğü olup kâinat, onun otoritesi altında, zikredilen tabakaları oluşturan velîler tarafından yönetilir. Velî kavramındaki, Kur’an’daki anlamdan sapma ve gelişme, sonraki bazı mistik etkilerin, meselâ Yeni Eflâtunculuk’un ve Gnostisizm’in rolüne dikkat çekmek gerekir. Aynı etkilere mâruz kalan hıristiyan mistisizmindeki “saint (aziz)” telâkkisiyle, tasavvuftaki “velî” telâkkisi arasında benzer noktalar hayli fazladır. Meselâ, hıristiyan mistisizminde “saint”, “Allah adamı” ve “Allah dostu”dur. Genel mânâda da, bütün dürüst hıristiyanlar Allah dostudur. Fakat özel anlamda asıl Allah dostu olan, saint/aziz, yani bütün dünyevî zevk ve bağlardan kurtularak birtakım riyâzet ve mücâhede usûlleriyle kendini Allah’a adayan, Ona ulaşabilen hıristiyandır. Hıristiyan mistisizmindeki bu telâkki, tasavvuftaki “velâyet-i âmme” (bütün müslümanların genel mânâda velî olduğu) ve “velâyet-i hâssa” (dar mânâsıyla tasavvuftaki velî) telâkkisini andırmaktadır. Ayrıca, tasavvufta olduğu gibi “saint” (aziz)in kerâmet (miracle) kavramıyla sıkı ilişkisi de dikkat çeker.
Velî telâkkisindeki bu farklı statünün, ilk zamanlarda İslâm ulemâsı muhitlerinde ve onlara bağlı halk çevrelerinde birden bire kabul görmeyip tepki ile karşılandığını biliyoruz. Özellikle sûfî çevrelerin bütün gayretlerine rağmen, peygamberlik ile velîlik arasındaki paralel noktalar şiddetle reddedilmiştir. Aynı şekilde mu’tezile mezhebi, birtakım üstün vasıflarla techiz edilmiş böyle bir insan telâkkisini, dinin esasına aykırı olduğu düşüncesiyle asla benimsememiştir. Fakat zamanla bu tepkilerin mutasavvıflar tarafından değerlendirilip hesaba katılması sonucu, uyuşma için gösterilen gayretler boşa çıkmadı. İlk tepkilerin giderek şiddetini kaybettiği ve hatta sünnîliğin velîlik telâkkisini sadece benimsemekle kalmayıp savunduğu bile görüldü. Hiç şüphesiz bu değişmede İmam Gazâlî’nin (öl. 1111) unutulmaz çabasının büyük rolü olmuştur. Artık günümüzde, halkın büyük
VELÎ / DOST
- 417 -
çoğunluğu, tasavvufî anlamdaki velî telâkkisini kabul etmeyenleri, eksik (sapık) müslüman sayar; bazı çevrelerde ise bunlar müslüman bile kabul olunmaz.
Türklerin İslâmiyet’e girişinden sonra tasavvufun velî telâkkisi, Türk mutasavvıflarınca da aynen benimsenerek devam ettirilmiştir. Velînin peygambere denk tutulduğu ve onun gibi, söylediği her sözün mutlak kabul gördüğü sözkonusu olmuştur. 2283
Velî Kültü
Velî kültünün kaynağı ve mâhiyeti: A. Yaşar Ocak, Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında Evliya Menkabeleri adlı eserinde velî kültü ve kaynağı hakkında şu bilgileri verir: Velî kültünü, kısaca, fevkalâde kuvvet ve kudretlerle mücehhez olup Allah’a yakın kabul edilen bir şahsiyetin herhangi bir konuda -sağ veya ölü iken- yardımının dokunacağına inanılması ve bunu temin için belli yollara başvurulmasıdır, şeklinde tarif edebiliriz. Bu anlayış velînin takdis olunmasıyla sonuçlanmaktadır. Din sosyolojisi bilginleri, pek çok yerde, halk müslümanlığının bu anlayış etrafında geliştiği kanaatini ileri sürerler.
Velî kültünün, dinler tarihi araştırmalarına göre, Budizm, hıristiyanlık ve İslâmiyet gibi büyük dinlerin hâkim olduğu sahalarda benzerlikler gösterdiği dikkati çekiyor. Fakat böyle bir kültün Budizm’de ötekilerden daha eski olduğu muhakkaktır. Uzmanlar, gerek hıristiyanlık, gerekse müslümanlıktaki aziz, yahut velî kültünün kaynağını, bu dinlerin ortaya çıktığı ve yayıldığı sahalarda eskiden mevcut birtakım kültlere bağlamaktadırlar. Genellikle hıristiyanlıktaki aziz kültünün, eski çağlardaki çeşitli tabiat kültleriyle, mitolojik tanrı ya da kahraman kültlerinden geliştiğini meydana koyan araştırmalar vardır. Hıristiyanlık için burada bir fikir beyan edecek durumda bulunmamakla beraber, müslümanlıktaki velî kültünün menşe’ (kaynak) itibarıyla İslâmiyet’le bir ilgisi olmadığı rahatça söylenebilir. Zira dikkatle bakılırsa, hıristiyanlıktaki aziz kültü gibi, müslümanlıkta da velî kültünün İslâm’dan önceki putperest kültlerle yakın alâkası görülecektir. Anadolu da dâhil, İslâm âleminin hemen her tarafında, İslâmiyet’in oralara girdiği devirlerden beri yaşayagelen muhtelif velî kültlerini tesbit mümkün olmaktadır. Çünkü buralarda eskiden mevcut mahallî tabiat yahut ata kültleri, tasavvufun velî telâkkisinin ister istemez yardımıyla halk çevrelerinde yorumlanıp velî kültü haline inkılâp etmiştir. Bu kültlerin çoğu, zamanımıza kadar varlıklarını sürdürme imkânına kavuşmuşlardır.
Muhtelif velî kültleri incelendiği zaman, gözden kaçırılmaması gereken bir nokta vardır: Kült konusu velîlerin, ait oldukları toplumun sosyal, dinî veya ahlâkî değerlerinin tamamının, yahut bir kısmının temsilcisi olduğu, en azından buna inanıldığı görülür. O toplum, sözkonusu değer ile takdis ettiği velîyi özdeşleştirmiştir. İşte ancak bu özdeşleştirmeye yarayacak vasıfları taşıyan, yahut bu vasıflar kendisinde olduğu kabul edilen velî, kült konusu yapılmaktadır.
Böylece o velî, o toplum için, tâbir câizse artık sade bir insan değil; inandığı değerler bütününün ta kendisidir. İşte bu safhadan sonra kerâmet unsuru ortaya çıkar. Daha yaşamakta iken o velî, bu dünyadakinden bambaşka, fevkalâde olaylarla süslü bir dünya ile kuşatılır. Velî öldükten sonra, kendisi hayatta iken sahip
2283] A. Yaşar Ocak, Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında Evliyâ Menkabeleri, s. 3-4
- 418 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olduğuna inanılan insanüstü hüviyetinin, güç ve kudretinin devam ettiğine inanılır; hatta bu güç ve kudret, bir gizliliğe bürünerek daha da artar.
Bu merhaleden sonra psikolojik âmillerin işin içine girdiğini ve kültün oluşmasını tamamladığını söyleyebiliriz. Bu psikolojik âmiller şunlardır: Velî, fevkalâde rûhânî kudretlerle mücehhez olduğu için, artık toplumda ona karşı korku ile karışık bir saygı duygusu hâkim olmaya başlar. Velîye karşı yapılacak herhangi bir saygısızlığın, çarpılma, âniden veya feci bir şekilde ölüme yakalanma vs. şeklinde cezalandırılacağına inanılır. Buna paralel olarak velînin sözkonusu rûhânî kudretinden, birtakım iyiliklerin cezbedilmesi ve kötülüklerin giderilmesi yolunda faydalanma arzusu doğar (feyz ve bereket kavramı). Nihayet, dünyada bu tarzda menfaati sağlanacak olan velînin öbür dünya da Allah katında yardımcı olması için onu memnun etme çabası ortaya çıkar ve bunun sonunda bir tatmin duygusu müşâhede edilir. Bütün bu sosyal ve psikolojik faktörler kültün teşekkülünü tamamlamış olur. Ancak, burada, kültün oluşmasında âdeta bir harç vazifesi gören “kerâmet” kavramının önemine bir daha işaret etmek yerinde olacaktır. Zira kültün gelişip yayılmasını, yerine göre mahallî olmaktan çıkıp genelleşmesini sağlayacak olan da odur. Velînin bulunduğu yerin dışındaki insanları külte iştirak ettiren bu kerâmetlerdir.
Velînin mezar veya türbesinin mevcûdiyeti, bir bakıma kültün de yaygınlık derecesini gösteren bir alâmet sayılabilir. Çünkü herhangi bir yerde, zamanımızdan çok önce ve hayli itinalı yapılmış bir türbe, genellikle içindeki velînin çok itibarlı olduğuna, dolayısıyla yöresel değil; bütün bir toplumun katıldığı bir kültün varlığına delildir. Velînin mezar veya türbesi, genellikle bulunduğu yerin normal mezarlığında yer almaz; dikkati çekecek bir mevkîde, yahut yol kavşaklarında, kasaba, köy veya şehirlerin en işlek yerlerine yakın yerlerde yapılır. Çünkü buralar, kültün icrâ edildiği, yani ziyâretlerin, kendine mahsus merâsim ve kurban işlemlerinin yapıldığı yerler olması dolayısıyla halka açık vasıfta bulunması gerekir. Mezar veya türbenin bizzat kendisi, mukaddes ve mahrem bir yer olarak muâmele görür. Türbeler, çoğu zaman velînin eşyalarının da muhâfaza edildiği yerlerdir. Bu eşyalar genellikle velînin günlük hayatta kullandığı takke, tesbih, pabuç, cübbe vb. nesneler olup kudret ve kudsiyetinin bunlarda da aynen var olduğuna inanılır; ziyâretlerde bunlardan da faydalanılır. 2284
Ölen velîlerin (evliyâ kabul edilen şeyhlerin) kabirlerinde yapılan bid’at ve hurâfeler, hatta şirk unsurları da ayrı bir problemdir. Bunların türbelerine çabut/bez bağlamalar, eğilmeler, kabrin etrafını tavaf şeklinde dönmeler, secdeler, kabre karşı namaz kılmalar, mum yakma, duâ etme, kabirde yatan ölüden meded beklemek, ona adak adayıp kurban kesmeler... Şeyhlerin bir kısmının ölmeden tarîkatın devamını oğluna, damadına bırakıp aile tekelinde tutması da kendi teorileri açısından bile tuhaftır. Velî/evliyâ kabul edilen şeyhlerin kerâmeti diye öyle hikâyeler anlatılır ki; Kur’an’da anlatılan birçok peygamber mûcizesinin bile bu kerâmetler kadar olmadığı görülür. “Şeyh uçmaz, mürit uçurur“ deyimiyle halkın arasında ifadesini bulan bu gerçek, ayrı tarikatların müritlerinin birbirlerine karşı hava atma sistemleridir. En çok ve en büyük kerâmeti gösteren şeyhin müridi olmanın gururunu tatmak isteyen müridler, böylece her seferinde şeyhlerini diğer şeyhten biraz daha fazla uçurarak bu yarışı karşılıklı devam ettirirler.
2284] A. Yaşar Ocak, a.g.e., s. 4-7
VELÎ / DOST
- 419 -
Hayvanları, insanları canlandıranlar, denizlerin üstünde yürüyenler, aynı anda birçok yerde gözükenler, neler, neler... Superman velîler kalplerden geçeni bilir, uzaktan kumandalı yönlendirmelerde bulunur, bir bakışıyla hidâyete erdirir, dilediğini çarpar, üfürüğüyle şifâlar saçar, dokunuşlarıyla âlemlere nurlar yağdırır, âlemlerin mülkü ellerindedir, her şeye tasarruf ederler. Bu anlayışların çoğu, akaidi ilgilendiren konulardır.
Şirk konusunda büyük tehlikelerden biri, evliyâ kültüdür. Allah’a ulaştıracak vâsıtalar halinde birilerine tanrılık vasfı verilir. Allah’ın evliyâsı konusundaki Yûnus, 62. âyette Kur’an, ilk iş olarak bir evliyâ tanımı vermektedir. Bu tanım, “gözünüzü açın, dikkat edin, sakın oyuna gelmeyin, uyanık olun!” anlamındaki “Elâ” edatıyla başlar. Bu ifade biçimi de gözden uzak tutulmaması gereken mesaj vermekte; yani “dikkatli olmazsanız ayağınız kayar, aldatılır, hüsrâna uğrarsınız” denilmiş olmaktadır. “Gözünüzü açın! Allah'ın evliyâsı için korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir de. Onlar iman eden ve takvâ sahibi olanlardır... “2285 Bu âyete ve velî konusundaki diğer âyetlere göre, iman ve takvânın dışında bir evliyâ alâmeti yoktur. İman ve takvâdan tâviz verildiği, bunların yozlaştırıldığı durumda Rahmân’ın evliyâsı yok; şeytanın evliyâsı vardır.
“Gözünüzü açıp kendinize gelin! Hâlis (arı-duru) din yalnız Allah’ındır. Onun yanında birilerini daha velîler edinerek ‘Biz onlara, bizi Allah’a yaklaştırmaları dışında bir şey için kulluk-kölelik etmiyoruz’ diyenlere gelince, hiç kuşkusuz Allah onlar arasında, tartışıp durdukları konuyla ilgili hükmü verecektir. Şu bir gerçek ki Allah, yalancı ve nankör kimseyi doğru yola iletmez.”2286 Bu âyet velî kabul edilenleri “Allah ile insan arasında yakınlaştırıcı ve şefaatçı” kabul etmenin tevhid açısından yanlışlığını açıklar. Allah insana şah damarından daha yakındır2287 ve şefaat tümüyle ve sadece Allah’ın elindedir.2288 Dolayısıyla Allah ile kul arasında herhangi bir mesâfeden ve herhangi bir şefaatçıdan söz edilemez ki yaklaştırıcıya veya şefaatçıya ihtiyaç duyulsun. “Yaklaştırma” iddiası, temelden çürüktür. Çünkü Allah’ın kulundan ayrı ve uzak olduğunu iddia etmek de Kur’an’a aykırıdır. Evliyâ kültünün sosyal ve hukuksal dayanağı yapılabilecek oluşumlara da imkân verilmemiştir. Din sınıfı, din kıyafeti yoktur. Din adamı tâbiri yoktur. Aforoz ve vaftiz yoktur. Allah’a kul olmak için birilerinin tesciline, okuyup üflemesine ihtiyaç bırakılmamıştır.
Halk, tarihin her döneminde ortalama kültür seviyesinin üstüne çıkamamış, bazı dönemlerde ise içlerinde okuma ve yazma bilen insanların bile azlığı, ekonomik, sosyal ve siyasal sebeplerle zihnî olarak çocuksu vasfa daha yakın olmuştur. Halk muhayyilesi, özellikle böyle toplumlarda çocuk psikolojisi gibidir. Çocuğun masala ve kahramanlara ihtiyacı vardır. Bunu kitaptan, kulaktan, televizyondan temin edemiyorsa, kendi hayalinde üretir, diğer çocuklarla yardımlaşarak böyle bir dünya oluşturur. Çocuktaki masal kahramanlarının yerini, halk arasında destan kahramanı, efsâneleştirilmiş kahramanlar, mitler alır; bunlar hayâlî kahramanlar olabildiği gibi; daha çok eski devirlerde yaşamış, ama hayatı masallaşmış, içine hayâlî unsurlar karışmış yüce kişilikler de olabilir. Efsânelerin, destanların, masalların, mitolojik tanrıların, evliyâ menkıbelerinin, nice kıssa ve fıkraların kaynağında bu çocuksu halk muhayyilesinin zenginliği ve saflığı yatar.
2285] 10/Yûnus, 62-63
2286] 39/Zümer, 3
2287] 50/Kaf, 16
2288] 39/Zümer, 44
- 420 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Halk, aynen çocuk gibi “soyut”u anlamakta zorlanır, onu somutlaştırarak benimser. “Büyük insan“ denilince, takvâ gibi daha çok, iç/gönül özelliği olan tarafı anlayamaz; onu insanüstü olarak düşünüp büyüklüğünü gözle görülür hale getirir. Büyük insan demek, normal insandan farklı olarak havada uçan, denizde yürüyen insandır. Halkın ve özellikle çocukların bu anlayışı, “Malkoçoğlu“, “superman“ filmlerine ve yarı tanrı yarı insan mitolojik figürlere (Herkül, Zeyna vb.) konu edilir.
Velî Kavramıyla İlgili Bazı Tasavvufî Terimler
Velî Kavramının Tasavvufî Yorumla Anlaşılmasına Yardımcı Olabilecek Bazı Tasavvufî Kavramlar: Velî kavramının başına gelenler nice Kur’ânî kavramın da başına gelmiştir. Tasavvufî anlayışla tahrife uğramış diğer kavramlara örnek olması açısından velî kavramının arka planını anlamak için, bu kavramla akrabalığı olan bazı kavramları birlikte değerlendirmek gerekmektedir. Aşağıdaki kavramların tasavvufî içerikleri velî kavramının tasavvufî anlamdaki özel mânâsını daha anlaşılır kılacaktır.
Tasavvuf, farklı inanç ve yaşayışını ifade edebilmek için kendine has terim üretmiş veya bazı Kur’ânî kavramları alarak, onların içini değişik biçimde doldurup, kendi anlayışına uygun tarzda anlamlandırmıştır. Velî kavramındaki tahrifi daha iyi anlayabilmek için, bu kavramla ilişkili bazı tasavvufî kavramları tanımanın faydası olacağı açıktır. Aşağıdaki kelime ve terimler, tasavvuf ve tasavvuf tarihi uzmanı Süleyman Uludağ’ın Tasavvuf Terimleri Sözlüğü’nden alınmıştır.2289 Uludağ, bu ansiklopedik sözlüğü, meşhur tasavvuf kitaplarına dayanarak hazırlamış, hemen tüm yorumlarla ilgili tasavvufun kaynak eserlerine atıflarda bulunmuştur. Gerekli gören okuyucu, (kelime açıklamalarının sonunda parantez içinde verilen) kitaptaki sayfa numaraları yardımıyla daha geniş bilgi alabilir, kaynaklarını öğrenebilir. Kelimelerin tasavvufî anlam ve yorumlarının bilinmesi velî kavramını olduğu kadar, tasavvufu da yakından tanımaya vesile olacaktır.
Abdal: Sayıları yedi veya yetmiş olarak gösterilen bir evliyâ zümresi. Bkz. Büdelâ.2290
Arâis-i Hak: Hakk’ın gelinleri. (Arûs; gelin, güveyi, düğün) Tasavvufta; Başkalarından kıskandığı için Hakk’ın, kimliklerini halka açıklamadığı ve gizli tuttuğu velîleri. Hakk’ın harîm-i ilâhideki has dostları, özel ilgisine mazhar olan kulları. Gerdek gecesi gelini damaddan başkası görmediği gibi bunları da ilâhî haremde Hak’tan başkası görmez. Bunlara “arûs-i azrâ” (bâkire gelinler, dilber gelinler) ismi de verilir. 2291
Arbede: Savaşmak, kavga etmek. Tasavvufta; Cezbeli sâliklerin ve galebe halindeki bazı sûfîlerin Cenâb-ı Hak ile tartışmaları, çekişmeleri ve kavga etmeleri. Buna müşâcere ve muhâseme de denir. Bir naz ve samimiyet halidir. 2292
Ârif: Bilen, vâkıf, âşinâ, tanıyan, anlayışlı, kavrayışı mükemmel, irfan sahibi. Tasavvufta; Allah Teâlâ’nın kendi zâtını, sıfatlarını, isimlerini ve fiillerini
2289] Marifet y. 3. Baskı
2290] s. 14
2291] s. 50-51
2292] s. 51
VELÎ / DOST
- 421 -
müşâhede ettirdiği kimse. Keşf ve müşhâhede yoluyla yani mânevî ve rûhî tecrübelerle Allah hakkında zevkî ve vecdî bilgilere sahip olana “ârif” denir. Ârif, kendisi sustuğu halde diliyle Hakk’ın konuştuğu kimsedir. Ârif, kendi varlığında fâni, Hak ile bâkîdir.” İbn Arabî, ârifin dış âlemde “şeyler” (eşya) yaratma gücüne sahip olduğunu ve bu gücün onun himmeti olduğunu söyler.2293 Onun yarattığı şeye “mahluk-ı ârif” denir. Ârif, sûfîlikte kâmil insandır. 2294
Atılan ok geri dönmez: Bir velî bedduâ ettimi mutlaka hedefini bulur. Bedduânın hedefine ulaşmasına engel olmak ve onu geri almak velînin elinde değildir. Şeyhe ve velîye karşı işlenen suçun tevbesi ve affı olmaz. 2295
Azrâ: Dilber, bâkire. Tasavvufta; a- Kimsenin keşfedemediği ve sırrına vâkıf olamadığı yüce hakikat, b- Hakk’ın halktan gizli tuttuğu ve sakladığı velîsi. 2296
Bed duâ: Birinin aleyhinde yapılan duâ. Velînin yaptığı bedduâ mutlaka yerini bulur. 2297
Bekçi: Sahip, hâkim, hâmi, muhâfız. Her beldenin bir sahibi, yani mânevî bekçisi ve muhâfızı vardır; Bu da velîdir. 2298
Beşler: Cebrâil’in kalbi üzere bulunan (rûhânî his ve bilgilerini ondan alan) beş ermiş. Ruhların hükümdarı olan Cebrâil’in nefesinden ve ilminin feyzinden kalpler hayat bulduğu gibi, tarik ehlinin hükümdarları olan beşlerin nefes ve ilim feyzinden de gönüller hayata kavuşur. 2299
Bî-reng: Renksiz. Tasavvufta; dinlerin birliği (vahdet-i edyân). Bütün renklerin aslı renksizlik olduğu gibi, bütün dinlerin aslı da bir ve aynıdır. Bu da bütün insanların “elest bezmi”nde kendilerinin kul, Allah’ın Rab olmasını kabul etmelerinden ibâret olan tek ve bir dindir. Belli bir mertebeye ulaşan mutasavvıf, bütün din mensuplarına aynı gözle bakar. Çünkü hepsinin aslı birdir. Bütün dinler ve mezheplerde esas olan sözkonusu dinin renkleridir. Hallâc’a göre insanlar, kendilerinin tercih ettikleri din üzere değil; kendileri için tercih edilen din üzere bulunurlar. İbn Arabî’ye göre Allah, kendisinden başkasına ibâdet edilmemesine ferman buyurduğundan, esasen Ondan başkasına ibâdet etmek mümkün değildir, başka şeylere ibâdet edenler farkında olmadan Ona ibâdet ederler. 2300
Büdelâ: Bedel, karşılık, denk, bir şeyin halefi ve değişiği anlamına gelen “bedel”in çoğuludur. Tasavvufta; Yediler (yedi evliyâ) anlamına gelir. Bunlardan her biri gözden kaybolur, bir anda çok uzak mesafelere giderler. Gözden kayboldukları vakit, yerlerine her yönden kendilerinin tıpkısı olan canlı bir beden bırakırlar. Hâl, hareket ve şekil bakımından aslından ayırt edilmeyen bu bedene “bedel” ve “bedil” denir. Bedel bırakma gücüne sahip olan velîlere “büdelâ” denir. 2301
2293] bk. Füsûs, 6. Fasl
2294] s. 52-53
2295] s. 64
2296] s. 78
2297] s. 90; bk. atılan ok geri dönmez;
2298] s.92
2299] s. 96
2300] s. 102-103
2301] s. 106
- 422 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Cihad: Savaş. Tasavvufta; sâlikin nefsini zabt u rabt altına alması için vermiş olduğu mücâdele, bu maksatla çekilen çile. Cihâd-ı asğar: Küçük savaş. Tasavvufta; düşmana karşı cephede verilen savaş. Cihâd-ı ekber: Büyük savaş. Tasavvufta; nefse karşı verilen savaş. Nefsin kahr ve mahv edilmesi. 2302
Çaput: Türbelere bağlanan kumaş parçaları. 2303
Çarpmak: Bir ermişin veya yatırın gazabına uğramak. Velîlere, ermişlere, yatırlara veya kutsal şeylere hakaret edilip bu gibi kişiler ve nesneler aşağılanınca ermişlerin ve yatırların mâneviyâtı ve rûhâniyeti onları cezalandırır. 2304
Derviş: Fakir, yoksul, dilenci. Tasavvufta; sûfî, mutasavvıf, fakir, mürid, müntesip. Derviş kelimesi, dilenmek anlamına gelen “derviz”den gelir. Aslında derviş, dilenci demektir. 2305
Destur: İzin, ruhsat, müsâade. Tasavvufta; Bazı tarikatlarda, özellikle Mevlevîlikte ve Bektâşîlikte şeyhlerden ve tarikat büyüklerinden müsâade almak için kullanılan bir deyim. Cesâret isteyen zor bir işe girişilirken evliyânın rûhâniyetinden faydalanmak ve onlardan güç almak için “destûr!” denir. Ekseriya; “Destûr yâ pir!”, “destûr yâ Ali!” denir.2306
Dörtler: Ricâl-i ilâhiye adı da verilen dört ermiş, evtâd-ı erbaadan başka olup onlara imdad ederler. Halleri rûhânî, kalpleri semâvî olduğundan yeryüzünde meçhul, ama semâda tanınırlar. İbn Arabî bunları Endülüs’te ve Suriye’de gördüğünü söyler.2307
Efendi: Sözü geçen, buyruğu yürüyen, itiraz edilmeksizin kendisine uyulan kimse. Tasavvufta; şeyh, pir. Doğu geleneğinde padişah efendi, tebaa onun kullarıdır. Hükümdar, emri altındakilere: “kullarım”, onlar da sultanlarına “efendimiz (mevlânâ, seyyidenâ)” diye hitap ederler. Aslında efendi (seyyid, mevlâ) köle sahibi demektir. Buradan kalkan dervişler, şeyhlerine “efendi”, “efendimiz”, “efendi hazretleri” gibi ünvanlar verir, kendilerini de onun kulları yerine korlar. Şeyh ise müritlerinden; “bendelerim”, “kullarım” diye söz eder. Şeyhe şah ve sultan da denir. “Efendi ne isterse etmek gerek / Kuluz biz düşer mi sual eylemek” (İzzet Molla). 2308
Efrâd: Ferdler, eşsiz şahsiyetler. Tasavvufta; kutbun gözetimi dışında kalan gayb erenler. Bunların belli bir sayıları yoktur. 2, 3, 6 ve 10 olabilir. 2309
Eren: Ulaşan, varan. Tasavvufta; vâsıl, ehl-i vüsûl, vuslatı gerçekleştiren velî, ermiş, kâmil insan. Horasan erenleri: Anadolu’nun fethi sonrasında Horasan’dan gelen ermişler. 2310
Evliyâ: Velîler, dostlar. Tasavvufta; ermişler, erenler. Özel anlamda sadece
2302] s. 121
2303] s. 127
2304] s. 127
2305] s. 142-143
2306] s. 143
2307] s. 154
2308] s. 163-164
2309] s. 164
2310] s. 174
VELÎ / DOST
- 423 -
Allah’ın kendilerine kerâmet ve ilham ihsan ettiği kâmil mü’minler evliyâdır. Evliyânın çeşitli varlıklar üzerinde etkli olan bir mânevî gücü vardır. Duâları Allah katında makbul olur. 2311
Evliyâiye: Allah’ın velîsi ve dostu olma seviyesine yükselenlerden mükellefiyetin ve ibâdetlerin düşeceğine inanan mutasavvıflar zümresi. 2312
Evtâd: Direkler, sütunlar. Tasavvufta; biri doğuda, diğeri batıda, üçüncüsü kuzeyde, dördüncüsü güneyde bulunan dört büyük velî. İbn Arabî, Allah bu bölgeleri bu ermiş kulları aracılığı ile korur, der. 2313
Fal: Uğur, kÂdem, meymenet; ileride yapılması düşünülen bir işin hayırlı ve faydalı sonuçlar verceğine dair bazı ipuçlarının ve işaretlerin bulunduğuna inanmak. Şeyhin hâl, hareket ve tavırlarını ileride iyi şeylerin olacağının işareti olarak kabul etmek de faldır. Fakat mutasavvıflar bu çeşit fallara “işâret”, “beşâret” gibi isimler verirler. 2314
Fenâ fillâh: Fenâ; yokluk, hiçlik demektir. Fenâ fi’l-vücûd: Varlıkta fâni olmak, her şeyi hem Allah olarak görmek, hem Allah olarak bilmek, bu hale zevkle ulaşmak. Bu mertebede bulunanlar; “lâ mevcûde illâllah (Allah’tan başka varlık yoktur; her şey Allah’tır)” derler. Fenâ fillâh; Allah’ta fâni olmak. Kulun, beşerî vasıflardan ve aşağı arzulardan sıyrılıp ilâhî vasıflarla donanması. 2315
Fenâ fişşeyh: Müridin mürşidde, dervişin, pîrinde fâni olması. Mürîdin kendi şahsî irâde ve arzularını yok edip yerine şeyhinin irâde ve arzusunu koyması. Şeyhinin hatasını kendi isâbetli fikrine tercih edecek derecede ona uyması. Şeyhte fâni olmak, Allah’ta fâni olmanın mukaddimesi ve başlangıcıdır. 2316
Feyz: Taşmak. Tasavvufta; sâlikin çalışması ve çabası sözkonusu olmaksızın Allah tarafından onun kalbine herhangi bir husûsun verilmesi. Feyz-i isnâdî: Şeyhe ve müridlerine senet ve silsile vâsıtasıyla gelen feyz, rûhânîler yoluyla ulaşan feyz, irfan. 2317
Firâset: Sezmek, hissetmek. Tasavvufta; Yakîn, keşfetme ve gaybı görme, gaybı bilme. 2318
Gavs: Sığınma, ilticâ etme demektir. Tasavvufta; kendisine sığınıldığı zaman kutba “gavs” denir (Kâşânî, Ta’rîfât). Sûfîler darda ve sıkışık durumda kaldıkları zaman: “Yetiş yâ Gavs!”, “Meded yâ Gavs!”, “İmdâd yâ pîr!” diye feryad eder ve kutbun mânevî himâyesine ilticâ ederler. “Gavs-ı a’zam”: En ulu gavs, buna “kutb-ı ekber” de denir. Hz. Peygamber’in bâtınından ibârettir. Velîliğin en yüce mertebesi budur. Abdülkadir Geylânî’ye özellikle Gavs-ı a’zam denir. 2319
Gayb erenler: Göze görünmeyen velîler. Üçler, yediler, kırklar, abdallar gibi
2311] s. 180-181
2312] s. 181
2313] s. 181
2314] s. 185
2315] s. 188
2316] s. 188-189
2317] s. 192
2318] s. 194
2319] s. 201
- 424 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bazı velîler vardır ki, gâiptirler, göze görünmezler; kısa zamanda uzun mesâfeler katederler. 2320
Habîbiye: “Bir kimse, yaratılmışlardan ilgisini keserek Allah’ı kendisine sevgili ve dost edinirse, ondan teklifler düşer” diyen mutasavvıflar zümresi. 2321
Hâce, hâcegân: Efendi, bey, ağa, hoca. Tasavvufta; şeyh, mürşid. Özellikle ilk nakşî şeyhleri seyyid, efendi ve şeyh gibi ünvanlar yerine “hâce” ünvanı ile anılır. Bu yüzden Abdulhalik Gucdüvânî’ye nisbet edilen bir tarîkate de hâcegân adı verilmiştir. (Hâcegân; hocalar demektir.) 2322
Hâcib-i Hak: Hakk’ın kapıcısı. Tasavvufta; Hak ile halk arasında aracı olan insan-ı kâmil ve şeyh-i vâsıl. Kâmil insan hâcib olması sıfatıyla müridi Hakk’ın huzûruna alır, Hakk’ın nâibi olması sıfatıyla da Onun mülkünde tasarrufta bulunur. İbn Sina: “Allah’ın huzûru, gelişigüzel herkesin oraya giremeyecekleri kadar ulu bir makamdır” demiştir. Bu yüce makama bir usûle göre ve bir şeyh rehberliğinde girilmesi gerektiğine inanılır. 2323
Hâtemu’l-Evliyâ: Hâtem; mühür, yüzük, son demektir. Tasavvufta; sâlikin bütün makamları kat etmesi ve nihayete ermesine hâtem denir. “Hâtemu’l-enbiyâ”: Son peygamber. “Hâtemu’l-evliyâ: Son velî veya velîlerin en ulusu, bir rivâyete göre İbn Arabî. Hatm-i velâyet görüşünü Hakim Tirmizi ortaya atmış, İbn Arabî bunu geliştirmiştir. Hatm-i nübüvvet, zamanla sınırlı olup Hz. Peygamber’le sona erdiği halde; hatm-i velâyet zaman üstüdür, ezelden ebede kadar sürer, zira nübüvvet Nebî’nin velâyet Allah’ın vasfıdır. 2324
Hatm-i Hâce: Nakşî tarikatında toplu olarak icrâ edilen bir zikir ve duâ biçimi. Umûmiyetle Pazartesi ve Cuma geceleri okunur. Abdest alınır. Kıbleye karşı diz çöküp oturulur, tevbe ve istiğfar edilir, tarikat silsilesine dâhil olan bütün şeyhlerin ruhlarına teveccüh edilip onlardan yardım ve imdad istenir. 2325
Hayâl: Mâsivâ, Allah’tan mâadâ her şey. Tasavvufta; mutasavvıflar Hak hâriç diğer tüm varlıkların gerçek bir varlığı bulunmadığı, bunların birer hayal, akis ve gölge varlıklar olduğunu söylerler. Özellikle vahdet-i vücud anlayışına bağlı olanlar bu görüştedirler. Sevgilinin zihnindeki hayâli de önemlidir. 2326
Hayzu’r-ricâl: Erkeklerin hayzı. Tasavvufta; sâlikin cezbeye kapılarak ve vecde gelerek kendinden geçmesi, bu yüzden hayız gören kadınlar gibi Allah’ın huzûruna çıkamaması, namaz kılamaması hâli. Bazı mutasavvıflar, kerâmetleri ve hârikulâde halleri de bir eksiklik olarak değerlendirir ve bu hallere erlerin hayzı derler. Henüz irşad ehliyetini kazanamadığı için kendisine uyulmayan ve örnek alınmayan sâlikler de hayız halinde sayılır. İrşad ehliyetini kazandıkları zaman artık er olurlar. 2327
2320] s. 202; Bk. Ricâlu’l-gayb.
2321] s. 211
2322] s. 212
2323] s. 213
2324] s. 227
2325] s. 228
2326] s. 229-230
2327] s. 231-232
VELÎ / DOST
- 425 -
Hıfz: Koruma. Tasavvufta; Evliyânın günah işlemekten ve hatada ısrar etmekten koruma hali. Peygamberimiz’in ismet sıfatına karşılık, ermişlerin hıfz sıfatı vardır. Peygamberler ma’sûm velîler mahfûzdur. Allah peygamberi günah işlemekten velîyi günahta ısrar ve devam etmekten korur. Mahfûz olmak velî olmanın şartıdır. 2328
Himmet: Ermiş kişilerin maksadı hâsıl eden, iş bitiren ve dilediklerini yerine getiren mânevî gücü. Himmet-i ricâl: Erenlerin himmeti. Erlerin himmeti dağları yerinden oynatır. Pirler, dervişlerini himmetleriyle terbiye ve idâre ederler. 2329
Hulûl: Bir şeyin diğer bir şeye girmesi. Tasavvufta; Allah’ın bazı eşyaya veya kişilere girmesi inancı. Bu inançta olan mutasavvıflara hulûl ehli adı verilir. 2330
Hulûliye: “Güzel kadınlara ve oğlanlara (tüysüzlere) bakmak helâldır, Allah’ın bazı sıfatları bize hulûl eder. Bu hal içinde iken öpüşmek ve sarmaş dolaş olmak câizdir” diyen mutasavvıflar zümresi. 2331
Hurriyye: Kendilerinden geçmiş bir halde iken cennetten gelen hûrîlerle seviştiklerini ve cinsî temas kurduklarını iddia eden mutasavvıflar zümresi. 2332
İlhâm: Bildirmek, haber vermek. Tasavvufta; a) Feyz yoluyla kalbe gelen özel bir anlam ve bilgi. Düşünmekle kazanılan bir bilgi değildir. b) Kalbe konulan iyilik hissi, hayır duygusu. İlhamın kaynağı ya Allah veya melektir. Velîler, ilhamı peygamberlere vahiy getiren meleğin aldığı kaynaktan alırlar. 2333
İmâmân: İki imam. Tasavvufta; biri kutbun sağında, diğeri solunda yer alan iki velî. Sağdaki melekût, soldaki mülk âlemine bakar. Soldakinin mertebesi daha yüksek olduğundan, kutbun halifesi olur. 2334
İnhinâ: Eğilmek, boyun eğmek. Tasavvufta; müritlerin şeyhlerini veya halifesini ya da birbirini eğilerek selâmlamaları. Bu tür selâmı secde sayıp reddedenler: “Ne senden bana rükû, ne benden sana sana kıyam; selâmün aleyküm, aleyküm selâm” derler. 2335
İnsân-ı Kâmil: Yetkin insan, kâmil insan. Tasavvufta; Allah’ın zât, sıfat, isim ve fiilleriyle en mükemmel biçimde kendisinde tecellî ettiği insan. Gavs, kutup, hakiki mürşid. İnsân-ı kâmil, Allah’ın sûreti, Allah da onun rûhu gibidir. Diğer taraftan insân-ı kâmil, âlemin rûhu; âlem de onun sûretidir. İnsân-ı kâmil, Allah’ın gözü (aynullah) dür, âlemin nûrudur. 2336
İrfân: Marifet, keşf, hads, ilham, sezgi, mânevî ve rûhî tecrübe ile elde edilen bilgi, tecrübî bilgi. 2337
İhvân: Kardeşler. Tasavvufta; Belli bir tarîkate ve şeyhe bağlı olanlar birbirinin
2328] s. 235-236
2329] s. 243
2330] s. 247
2331] s. 247
2332] s. 249
2333] s. 263
2334] s. 265
2335] s. 268
2336] s. 269-270
2337] s. 271
- 426 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kardeşi (ihvân), bunun dışında kalanlar ecnebî, ağyâr, digerân (başkaları)dır. Bazı hallerde yabancıların tarîkat âyinlerine alınmaları, şeyhin özel sohbetine katılmaları hiçbir tarîkatte uygun görülmemiştir. Belli bir tarîkat mensupları, bir âile gibidir. Şeyh baba ve peder (ata), şeyhin karısı ana-bacı ve vâlidedir. Müridler ise şeyhin evlâdıdır. Bu evlât, yekdiğerinin kardeşi (ihvânı, birâderi)dir. 2338
İstiğâse: Sığınmak, ilticâ etmek, meded ve yardım istemek, imdad demek. Tasavvufta; darda kalan bir tarîkat ehlinin şeyhini yardıma çağırması veya ölü ermişlerin ruhlarından imdat dilemesi. Sıkışık durumda kalan bir kimsenin Allah’tan veya peygamberin rûhâniyetinden yardım istemesi de istiğâsedir. Son dönem mutasavvıfları, şeyhlerden ve yatırlardan daima istiğâsede bulunmuşlardır. Kendisinden medet umulan en büyük velî “gavs”tır. 2339
İstimdâd: İmdat istemek, medet ummak, âcil yardım talebinde bulunmak. Tasavvufta; tarîkat ehlinin şeyhlerden veya ölü velîlerin ruhlarından yardım istemeleri. “Meded yâ şeyh!” “meded yâ gavs-ı a’zam!” demeleri. “Zikir murâd eden kimse, iki dizi üzerine oturup ağzını kapatır, gözlerini yumar, bütün his ve kuvvetlerini faâliyetten menederek şeyhin rûhâniyetine teveccüh edip ondan istimdâdda bulunur.” 2340
İstişfâ’: Şefaat istemek, bir işin görülmesi için birinin aracı (vâsıta vesîle) olmasını istemek. Tasavvufta; tarîkat ehlinin yatırlardan ve ermişlerin ruhlarından Allah katında şefaatçı ve aracı olmalarını istemeleri. 2341 **
İşrâf: Bilmek, haberdar olmak, vâkıf olmak, Tasavvufta; bâtınî hallere vâkıf olmak, insanların rûhî hallerini ve kalplerinden geçirdiklerini bilmek. Firâsetten farkı, firâsetin geçici, işrâfın kalıcı olmasıdır. 2342
Keşf: Açığa çıkarma, perdenin açılması. Örtülü olanı açma, gizli olanı meydana çıkarma, sezme, tahmin etme. Tasavvufta; a) Perdenin ötesindeki gaybî hususlara ve hakiki şeylere, bunları yaşayarak ve temâşâ ederek vâkıf olmak. Mükâşefe, beden ve his perdesinin kalkması ve ruh âleminin seyr edilmesi. b) İlham. Doğrudan ve aracısız Allah’tan alınan bilgi. Bu bilgi ya ilâhî hitabı işitmek ve dinlemek veya gayb âlemini görmek sûretiyle elde edilir. c) İbn Arabîye göre velîler, bilgileri peygamberlere vahiy getiren meleğin aldığı kaynaktan doğrudan alırlar. Bazı keşifler kesin bilgi verir. Sûfîlere göre maddî ve duyulur âlemden gelen tesir, kir ve pas kalbin gayb âlemini görmesine engel olan bir perde (hicâb) oluşturur. Riyâzet ve tasfiye ile bu perde kalkınca gayb, ayân-beyân olarak görülür. Bu perdenin açılmasına, yani kalp gözünün açılmasına keşf denir. Keşf-i zamâir: Bir velînin başkalarının kalbinden ve zihninden geçen şeyleri bilmesi. Keşf-i ahvâl-i kubûr: Bir velînin mezarlarda gömülü olan ölülerin o âlemdeki hallerini bilmesi. 2343
Kırklar: Ricâlu’l-gayb veya gayb erenlerden 40 velî. 2344
2338] s. 260
2339] s. 276
2340] s. 279
2341] s. 280
2342] s. 283
2343] s. 310-311
2344] s. 314
VELÎ / DOST
- 427 -
Kıtmîr: Köpek. Ashâb-ı Kehf’in köpeği. Tasavvufta; sûfî olmadığı halde, sûfîlerin arasında bulunan kimseye kıtmîr denir. Dervişler ve müridler bir köpek sadâkatı ile şeyhlerinin kapısında beklemeyi ve ulumayı en büyük şeref bilirler. M. Bahâeddin Nakşbend, Abdülkadir Geylânî’nin türbesine şu ibârenin yazılmasını emretti: “Pirlerin kapısında köpek ol, / Eğer Hakk’a yakın olmak istersen. / Zira arslanlardan daha şereflidir. / Geylânî’nin kapısındaki köpek.” 2345
Kutb (kutub): Medâr, değirmenin alt taşına yerleştirilen ve üst taşın dönmesini sağlayan demir. Tasavvufta; a) En büyük velî, b) Her zaman, âlemde Allah’ın nazar kıldığı yer olan tek kişi (Kâşânî). c) Kutub, âlemin rûhu, âlem de onun bedeni gibidir. Her şey kutbun çevresinde ve onun sâyesinde hareket eder. Yani her şeyi o idare eder.2346 Kutbu’l-aktab: Kutubların kutbu, kutbu’l-ekber: En ulu kutub. Kutbu’l-irşâd: Rehber kutub. Tasavvufta; Her üç terim de halkı irşad etmek ve hidâyete erdirmek işiyle görevli velî anlamına gelir. Bu velî, arştan ferşe kadar tasarrufta bulunur. 2347
Meded: İmdad, yardım, himâye. Meded Allah’tan istenir. Tasavvufta; ermişlerin ruhlarından yardım istemeye de meded denir. Alevî-Bektâşi zümreler “yetiş yâ Ali” anlamında meded kelimesini kullanırlar. 2348
Mürid: İrâde ve talep eden, ehl-i irâde, isteyen, arzu eden. Tasavvufta; a) İrâdesi olmayan, irâdesinden soyutlanan, irâdesini kullanmayan. b) Kendisine semânın kapısı açılan ve isimle Hakk’a erenler arasına katılıp ona eren. c) Tarîkate giren ve şeyhe bağlanan, derviş, bende; efendisi olan şeyhin kulu. Cenâze, onu yıkayan kişinin önünde nasıl irâdesiz ise, mürid de şeyhinin önünde o şekilde irâdesizdir. Bir kör, kendisini yeden kişiyi uçurumun kenarında nasıl takip ederse, mürid de her hususta şeyhini öyle takip eder. Mürid kendi şahsî irâdesini şeyhinin irâdesinde yok etmiştir (Fenâ fi’ş-şeyh); onun için irâdesizdir. d) Şeyhinin emir ve irâdesini yerine getiren bir âlettir. e) Kendisi için Hakk’ın irâde ettiğinden başka bir şey irâde etmeyen, Hakk’ın irâdesi önünde ve karşısında kendi irâdesini hiçe sayan. 2349
Mürşid: Rehber, delil, kılavuz, yol gösteren. Tasavvufta; a) Sırât-ı müstakîmi gösteren, dalâletten önce hak yola ileten. b) Şeyh velî, er, eren, pîr. 2350
Nâz: Tasavvufta; a) Sevgisinin, dertli ve mahzun âşığına güç vermesi. b) Sevgilisinin âşığını kandırması, ona cilve yapması, bilmezlikten gelmesi. Nâz ehli: Hakk’a nazı geçen, Hakk’a karşı nazlanan velî. Naz ehli, Yüce Mevlâ ile gayet samimi, her türlü resmiyetten ve kayıttan uzak sohbet eder ve ona içlerini dökerler. Cüneyd Bağdâdî: “Üns ehli münâcât esnasında öyle sözler söyler ki halk bu sözleri küfür sayar” der. 2351
Nazar: Bakmak, bakış. Tasavvufta; şeyhlerin ve ermişlerin müridlere ve sülûk ehline bakışı ki bu bakış ruhlarına tesir ederek onlara yeni bir şekil verir,
2345] s. 315-316
2346] Tehânevî, II/1268; İbn Arabî, Fusus, 39, 73
2347] s. 325-326
2348] s. 353
2349] s. 388
2350] s. 388-389
2351] s. 401
- 428 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gönüllerini feyzle doldurur, ruhlarını olgunlaştırır. Bu nazarın eğitici ve yetiştirici bir özelliği olduğu için “velîler müridlerini kaplumbağanın yavrularını yetiştirmeleri gibi nazarla yetiştirirler” denilmiştir. Nazar-ı Hakkânî: Şeyhin nazarı ile müridin aşk ve cezbeye tutularak fenâya ermesi. “Sûfîlerin sohbeti gibi nazarları da feyz kaynağıdır. Zira onların nazarı, ayn-ı nazar-ı Hak’tır.” 2352
Niyâz: Duâ, yalvarma, tevâzu gösterme, selâm, himmet, baş kesmek. Tasavvufta niyaz: “Derviş, huzûr-ı mürşide vardıkda mürşidini hak bilerek hayır himmet talebi için yüzünü gözünü yerlere sürerek niyaz etmek âdâb-ı tarîkattandır.” “İnhinâ ederek şeyhin el, diz ve eteğini tutmak ve öpmek”. Niyâz ve niyâz âyini, bazen müridin şeyhine secde etmesi şeklini de almıştır. 2353
Nübüvvet: Peygamberlik. Tasavvufta; İbn Arabî, Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)’in getirdiği şeriat çerçevesinde evliyânın keşf ve ilham yoluyla Allah’tan aldıkları irfâna ve bilgilere umûmî ve mutlak nübüvvet adını vermektedir. 2354
Nücebâ: Seçkinler, soylular. Tasavvufta; kırklar. Bunlar halkla ilgili hususları düzeltir, onların yüklerini taşır, sadece halkın hukuku konusunda faâliyet gösterirler. 2355
Nükabâ: Nakibler, denetçiler, gözetleyenler. Tasavvufta; Bâtın ismiyle tahakkuk edip bu ismin mazharı olduklarından halkın içlerine bakıp (ruhlarını okuyup) oradaki en gizli hususları açığa çıkaran üç yüzler. Sırları örten perdeler onlar için ortadan kalktığından bu gibi hususları bilirler. Bursevî bunların sayılarının 12 olduğunu söyler. 2356
Pîr: Yaşlı kişi, ihtiyar. Tasavvufta; şeyh, mürşid. Pîr-i tarîkat: Tarîkatın ilk kurucusu, sâhib-i tarîkat. “Pîr aşkına”, “pîr hakkı için”, “pîrim hakkı için” deyimleri, yemin olarak kullanılır. Bir işe teşebbüs edildiği zaman: “Yâ Allah yâ pîr” denir. Tekkelerde ve türbelerde tarîkat kurucusu şeyhin ismi “yâ Hazret-i Pîr” diye başlar. Pîr-i hâcât: İhtiyaçları karşılayan şeyh. 2357
Râbıta: Bağ, ilişki. Tasavvufta; mürîdin, rûhaniyetinden feyz alacağına inanarak kâmil şeyhinin sûretini (şeklini) zihninde tasavvur etmesidir. Râbıta: Müridin şeyhini severek yâdetmesi ve sûretini zihninde canlandırmasıdır. Râbıta, müridin kalben şeyhi ile beraber olmasıdır. Müridin ilk hedefi, şeyhinde fâni olmaktır. Zira şeyhte fâni olmak, Allah’ta fâni olmanın mukaddimesidir. Sâlik, râbıta vâsıtasıyla önce şeyhi ile sonra Allah ile mânevî ve bâtınî bir ilişki kurar. 2358 ***
Racül, ricâlü’l gayb: Racül: Adam, merd, kişi. Tasavvufta; İster erkek ister kadın olsun Hakk’ın dostluğunu kazanmış faal, hakşinas, âdil ve faziletli şahsiyetler. 2359
2352] s. 402
2353] s. 411-412
2354] s. 415
2355] s. 416
2356] s. 416
2357] s. 420-422
2358] s. 425
2359] s. 430-431
VELÎ / DOST
- 429 -
Rûhânî: Tamamen gayrı maddî ve gayri cismânî varlıklara (melek ve cin gibi) rûhânî dendiği gibi, rûh tarafı madde tarafına ağır basan varlıklara da rûhânî denilir. Gerek gayri müslimlerin azizlerine, gerekse evliyâya rûhânî denilir. 2360
Sâlik: Yolcu. Tasavvufta; a) Allah’a giden yolu tutana seyr halinde bulunduğu sürece müridle müntehî (vâsıl, eren) arasındaki mutavassıta (ortadakine) sâlik denir. İlmi ve tasavvuru ile değil; hâli ile makamlarda seyreden sâlik bu halde iken ayne’l-yakîn türünden bilgi sahibi olur. b) Menzil-i maksûda varmak azmi, hedefe ulaşmak kararı ile tasavvuf yolunu tutan, bu yolun gerektirdiği hususları maddî ihtiyaçlardan önde tutan, tasavvufu meslek edinen insanlar. 2361
Sekr: Sarhoşluk, mest olmak, kendini kaybetmek. Tasavvufta; a) Zâhirî ve bâtınî kayıtları bir yana bırakıp Hakk’a yönelmek. b) Kuvvetli bir vârid (tecellî) ile kendinden geçip rûhî bir haz ve zevke erme. c) Sekr vecd ehline hastır. Sekr halindeki sâlik, şer’î hükümlere aykırı sözler söyleyebilir, davranışlarda bulunabilir. 2362
Sekizler: Gayb erenlerden olan sekiz evliyâ. Bunlara kahr ricâli, kuvvet ricâli de denir. Şiddetli ve hiddetli velîlerdir, himmetleri faal ve tesirlidir. Teveccüh ettikleri ruhları etkileri altına alırlar. Tasarruf sahibidirler, murad ettikleri nesneler vücuda gelir, teveccühlerinin semeresi hâsıl olur. Bunlara hürmet edilir, ama yakınlarında olmaktan sakınmak lâzımdır. 2363
Selâm secdesi: Sûfîlere göre, ibâdet secdesinin dışında secde-i tahiyyât denen, saygı ve sevgi duyulan bir insana selâm secdesi vardır. Sonraki bazı mutasavvıflar selâm secdesini câiz görmüşlerdir. Mevlevî şeyhleri ve dervişleri, baş keserek birbirine secde ederler. Secdeyi Hz. Mevlânâ teşrî etmiştir (meşrû kılmıştır). Bazı tarîkatlarda dervişler şeyhlerinin eteklerini öper, ayak bastıkları yere yüz sürer. Hükümdarlara ve din ulularına secde etmek, öteden beri şark kavimlerinde âdettir. 2364
Şeyh: Çoğulu; Meşâyih, şüyûh, eşyâh. Yaşlı, ihtiyar, pîr, bey, önder, kabile başkanı. Tasavvufta; a) Nefsinden fâni Hak’ta bâki velî, Hak dostu. b) Tâliplere rehberlik etmek ve onları irşâd etmek ehliyetine ve liyâkatine sahip olan insan-ı kâmil, rehber, delil, mürşid. Şeyh, kâmil ve mükemmildir; başkalarını da kemâle erdirir. Şeyh-i tarikat: Mürid ve müntesiblerini, bir annenin bebeğini terbiye etmesi ve yetiştirmesi gibi terbiye edip yetiştiren şeyh. Tarîkat şeyhleri böyledir. Bunlar mürid ve müntesiblerinin mal, beden ve ruhları üzerinde mutlak olarak söz sahibidirler. Mürid ne dil, ne kalb ile şeyhine itiraz edebilir. Şeyhine “hayır!” diyen bir mürid iflâh bulmaz. Şeyhe karşı işlenen günahın tevbesi olmaz. Şeyhin önündeki mürid, gassâlin önündeki cenâze gibidir, irâdesi yoktur; şeyh ona hangi şekli verirse onu muhâfaza eder, şeyhte fâni olmak Allah’ta fâni olmanın mukaddimesidir. Allah'a giden yol, şeyhten geçer. Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır. Şeyh keşif ve kerâmet sahibidir. Allah’ın arz üzerindeki halifesidir. Allah adına hareket eder. Şeyh, Hz. Peygamber’in nâibidir, Onun temsilcisidir. 2365
2360] s. 440
2361] s. 451
2362] s. 457-458
2363] s. 458
2364] s. 460
2365] s. 496-497
- 430 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tarîkat: Yol. Tasavvufta; Hakk’a ermek için tutulan, birtakım kuralları ve âyinleri bulunan yol. Gerçek anlamda tarîkatlar hicrî 6.; milâdî 12. asırda ortaya çıkmaya başladı. Kadiriyye, Rifâiyye, Yeseviye, Bektâşiye, Nakşbendiye, Kübreviye, Mevleviye, Halvetiye ve Şâzeliye bunların en tanınmışlarıdır. Tarîkatler arasında ortak esaslar bulunduğu gibi; birçok farklı yönler de bulunur. 2366
Tasarruf: Faâliyet göstermek, yetki kullanarak iş yapmak. Tasavvufta; Kerâmet göstermek, olağanüstü yollardan iş yapmak ve tesir etmek, insanlara ve eşyaya hükmetmek ve onları idare etmek, Allah’ın eşyayı ve bütün varlıkları velîsine Mûsâhhar kılması. Hakikatte tasarrufta bulunan (mutasarrıf) Allah’tır. Fakat velîler de himmetleriyle varlıklar üzerinde tasarrufta bulunurlar. Zira Allah her şeyi onlara Mûsâhhar kılmıştır. Velîler himmetleri ile tasarrufta bulunurlar. Fakat ism-i a’zamla tasarrufta bulunduklarına da inanılır. Bazı velîlerin öldükten sonra da tasarrufta bulunduklarına inanılır. 2367
Tayy-i mekân: Yerin dürülmesi, mesâfenin kısalması sûretiyle gerçekleşen kerâmet, uçmak. Bast-ı zaman: Zaman içinde zaman yaratmak.2368 (Tayy-ı mekân, yerin, evliyâ için katlanarak küçülmesi demektir. Evliyâ, aynı saatlerde birkaç yerde bulunabilir; yani yerin katlanmasıyla velî olan zat, aynı saatlerde dünyanın, birbirinden son derece uzak birçok yerlerinde bulunabilir. 2369
Tayy-i zaman: Zaman içinde zaman yaratmak.2370 (Tayy-ı zaman, zamanın durdurulması anlamına gelir.) Velî, bu sûretle, bir yandan bulunduğu yerde zamanı durdurarak, ya da zamanın akışını, bir diğer yerdeki zamanın akışına göre yavaşlatarak yaşar. Zamanın katlanmasıyla, -ya da durdurulmasıyla- evliyâ, örneğin birkaç saniye içinde başka bir ülkeye intikal ederek orada yıllarca kaldıktan, hatta ev, bark, çoluk çocuk sahibi olduktan sonra tekrar eski yerine döner ve hayatına, kaldığı noktadan devam eder. Öyle ki döndüğü zaman, meselâ, gitmeden önce önüne konmuş olan yemek hâlâ sıcacık durmaktadır. Onu sofrada bekleyenler sadece birkaç saniye içinde ortadan kaybolmuş olmasına hayret ederler vb. 2371
Teberrük: Bir şeyi (kutsal) sayıp ondan bir hayır, bir fayda, bir uğur, bir bereket ummak. 2372
Tecellî: Âşikâr olmak, açığa çıkmak, görünmek, zuhûr etmek. Tasavvufta; gaybden gelen ve kalbe zâhir olan nurlar. Görünmeyenin kalpte görünür hale gelmesi. 2373
Tecessüd: Cesedleşme, maddeleşme, bedenleşme. Tasavvufta; Rûhun ceset ve madde haline gelmesi, bedenleşmesi. a) Bir velînin rûhu başka bir yerde, ayrı bir beden ve madde kalıbı ile zâhir olabilir. b) Ölen bir velînin rûhu eskisinin tıpkısı olan bir beden kalıbı ile zâhir olabilir. Tecessüd, reenkarnasyon ve tenâsühten
2366] s. 510-511
2367] s. 512
2368] s. 514
2369] -F. Aydın, s. 287
2370] s. 514
2371] -F. Aydın, s. 287
2372] s. 514
2373] s. 514-516
VELÎ / DOST
- 431 -
ayrı bir olaydır. 2374
Teferrüc: Seyretme, temâşâ etme. Tasavvufta; mânen yükselen sâlikin rûhî bir mi’râc yapması, ulvî-süflî, maddî-mânevî bütün âlemlerde seyahat etmesi, her şeye yukarıdan bakması. 2375
Teveccüh: Yönelme, öz alâka. Tasavvufta; a) Şeyhin Hakk’a, müridin mürşide yönelmesi, gönlünü ona bağlaması. b) Nakşîlikte muhabbet râbıtasının bir şekli. Mürid, şeyhin rûhâniyetine muhabbet yoluyla teveccüh eder, teveccüh esnâsında öyle bir istiğrak (trans) haline geçer ki, beşerî ve bedenî varlığından haberdar olmaz. Bu durumda şeyhin rûhâniyeti müridin bâtınında faâliyete geçip onun beşerî vasıflarını ortadan kaldırır, tedrîcen mürid, mürşidinin rûhânî vasıflarıyla sıfatlanır. Şeyhin müridine teveccühü, bütün mânevî gücünü ve rûhânî tesirini müridin kalbi üzerine yoğunlaştırarak ona feyz akıtması, onu büyük bir mânevî değişime uğratmasıdır. 2376
Türbe: Toprak, hâk. Tasavvufta; Bir ermişin ve yatırın kabrinin bulunduğu üstü kapalı mekân, ziyâret yeri. Buralara adaklar adanır, mumlar yakılır, dilekler dilenir, serili postlarda namaz kılınır, duâ edilir, paralar verilir, çapıtlar bağlanır. Ermişin ve yatırın sağ insanlara mânen, ama gerçekten yardımcı olacağına inanılır. 2377
Üçler: Üç büyük velî. Gayb erenlerden üç ulu ermiş. Üçler, Hak’tan istimdad eder, halka imdad eder, insanlara şiddet ve kahr ile değil; mülâyemet ve merhametle muâmele ederler. Üçler, erkeklerden de kadınlardan da olabilir. Üçlerden biri aralıksız ve kesintisiz Hak’tan aldığı feyzi halka akıtır. Üçler bir kutub, iki imamdan oluşur. Kutb veya gavs-ı a’zam, Alah adına mülk ve melekût âlemini idâre eder. Kutbun iki vezîri (yardımcısı) vardır. Bunlara imâmân denir. Pek çok yöre, türbe, mahalle, semt ve kasaba; ismini üçlerden alır. 2378
Vahdet-i şühûd: Vahdet; Birlik demektir. Vahdet-i şühûd: Tasavvufta; sâlikin her şeyi Allah olarak, Allah’ın tecellîleri olarak görmesi, O’ndan başkasını görmemesi hali. Bu hal, sekr, galebe ve gaybet gibi isimler verilen vecd ve istiğrak halinde kendini gösterir. Bu halde iken sâlik, nefsinden fâni olması sebebiyle kendini de görmediğinden Hallâc gibi: “Ene’l-Hak” der. Bayezid Bestâmî gibi, “Sübhânî mâ a’zame şânî (Bana tesbih olsun, benim şânım ne yücedir!)” der. “Cübbemin altındaki, Allah’tan başka bir şey değil” der. Yûnus gibi “Ete kemiğe büründü, Yûnus diye göründü” der. Fakat bu hal geçtikten sonra Hak ile halkı ayrı ayrı görür, yaratanı yaratılandan ayırır. 2379
Vahdet-i vücud: Bir bilme, Allah’tan başka varlık olmadığının idrâk ve şuûruna sahip olmak. Şuhûdî tevhidde, yani vahdet-i şuhûdda sâlikin her şeyi bir görmesi geçicidir; birlik, bilgide değil; görmededir. Vahdet-i vücudda ise, birlik bilgidedir. Yani sâlik gerçek varlığın bir tane olduğunu, bunun da Hakk’ın varlığından ibâret bulunduğunu, Hak ve O’nun tecellîlerinden başka hiçbir şeyin
2374] s. 516
2375] s. 519
2376] s. 530-531
2377] s. 538-539
2378] s. 545
2379] s. 553
- 432 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hakiki bir varlığı olmadığını bilir. Ancak, vahdet-i vücud ehli, bu bilgiye nazarî olarak değil; yaşayarak ve mânevî tecrübe ile ulaşır. Bunun böyle olduğunu başka bir yoldan bilmenin bir değeri yoktur. Vahdette kesret – kesrette vahdet: Birlikte çokluk – çoklukta birlik. Vahdet ehline göre vahdet gerçek, kesret hayaldir. Bir olan varlığın çok görünmesi sadece bir görünüş meselesidir. Gerçek sûfî, çoklukta birliği görür. “Lâ maksûde (lâ matlûbe, lâ murâde) illâllah” kusûdî, “lâ meşhûde illâllah” şuhûdî, “lâ mevcûde illâlllah” vücûdî tevhiddir. 2380
Vahiy: Hakk’ın hitâbı. Sûfîlere gelen ilhâm. İbn Arabî; “Sözlerimiz vahy-i kelâm değildir ama vahy-i ilhamdır” der. 2381
Velâdet: Doğum. Tasavvufta; Tâlibin mürşide intisab etmesi ve tarîkate girmesi. Buna velâdet-i sâniye (ikinci doğum, mânevî doğum) denir. Şeyh ile mürîdi arasında öyle bir kaynaşma (teellüf) hâsıl olur ki neticede mürîd şeyhin parçası olur, tıpkı tabiî velâdette oğul babanın parçası olduğu gibi. “İnsan iki kere doğmadan melekût âlemine yükselemez.” İlk doğumla madde âlemi ile irtibat kuran insan, ikinci doğum ile melekût âlemi ile irtibat kurar. Mürîdin babası, onun bedeninin, şeyhi ise rûhunun var oluş sebebi olduğundan, şeyh baba, mürîd onun oğludur. Mürid, babasının bel, şeyhinin yol evlâdıdır. Şeyh, bir anne bebeğini nasıl sütü ile beslerse, öylece onu irfânı ve feyzi ile besler. Buna redâ (süt emme süresi) denir. Seyr ve sülûkünü tamamlayan ve rûhen olgunlaşarak bâliğ ve reşîd olan mürîde şeyh icâzetnâme (hilâfetnâme) verir. Buna fitâm (sütten kesme) denir. Bu yüzden müridler, şeyhlerine baba (eb, vâlid, peder); şeyhler ise müridlerine evlâdları nazarıyla bakarlar. 2382
Vesîle: Vâsıta, aracı, sebep, bahâne. Tasavvufta; a) Allah’a yaklaşmak veya bir dileğin kabul edilmesini veya bir musîbetin defedilmesini sağlamak için ermişlerin türbelerine gidip onların ruhlarında ve yatırlardan meded ummak. Tasavvufî anlamda vesîle ve tevessül budur. 2383
Yatır: Ermişlerin gömülü olduğuna ve ziyâretçilerine fayda ya da (çarparak) zarar verdiğine itikad edilen mezarlar. 2384
Yediler: Yedi büyük velî, gayb erenlerden yedi ulu ermiş. Bunlara ricâl-i ûlâ da derler. Her nefeste mi’râc yapıp Allah’ın huzûrundan marifet-ilim tahsil ederler. Yediler, yedi abdal denilen Ricâlu’l-gaybden ayrıdır. Pek çok semt, türbe ve mahalle; ismini yedilerden alır. 2385
Zıllullah: Tanrı’nın gölgesi. Tasavvufta; vâhidiyet mertebesini kendi gerçeği haline getiren insan-ı kâmil. 2386
Ziyâret: Mübârek ve kudsal olduğuna inanılan ermişlere ait kabir ve türbelerin ziyâret edilmesi; Buralarda duâ ve ibâdet edilmesi, kurban kesilmesi. Ziyâret edilen yere ziyâretgâh (mezar) denir. 2387
2380] s. 553-554
2381] s. 554
2382] s. 563-564
2383] s. 568
2384] s. 578
2385] s. 579
2386] s. 587
2387] s. 591
VELÎ / DOST
- 433 -
Not: Tüm bu kavramların yukarıdaki anlamları, tasavvuf felsefesine göredir. Tasavvuf erbâbının kendi inançları doğrultusunda bu kelimelere yükledikleri anlam ve yorumları aksettirmektedir. Veli ve evliyâ kavramlarının tasavvuftaki karşılıklarını daha iyi anlayıp değerlendirme yapabilmeye yardımcı olacakları düşünüldüğünden bu tasavvufî lügatçe hazırlanmıştır.
* “Mürîdim ister doğuda olsun ister batıda / Hangi yerde olsa da yetişirim imdâda.” A. Geylâni’ye ait olan bu şiir için.2388; “Darda kalmış kişi duâ ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hâkimleri yapıyor? Allah ile beraber başka bir ilâh mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz.”2389; “De ki: Allah’ın dışında kuruntusunu ettiklerinizi çağırın bakalım; onlar, sıkıntınızı ne gidermeye, ne de bir başka tarafa çevirmeye güç yetirebilirler.” 2390
** “Yoksa onlar Allah’tan başkasını şefaatçiler mi edindiler? De ki: Onlar hiçbir şeye güç yetiremezler ve akıl erdiremezlerse de mi (şefaatçi edineceksiniz)? De ki: Bütün şefaat Allah’ındır. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Sonra O’na döndürüleceksiniz.”2391 “İzni olmadan O’nun katında kimmiş şefaat edecek?...” 2392
*** Râbıta konusunda geniş bilgi almak isteyenler, Ferit Aydın’ın Ekin yayınlarından Tarikatta Râbıta ve Nakşibendilik adlı kitabına bakabilir.
“Ve derler ki: ‘Rabbimiz biz efendilerimize, büyüklerimize itaat ettik de, böylece onlar bizi yoldan saptırdılar.” 2393
“Rabbinizden size indirilene uyun. O’ndan başka evliyânın/dostların peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz.” 2394
Velî kavramını özetlersek; İslâm, normal hallerdeki beşerî münâsebetleri tanzim ederken, kavramın bütün mânâları itibarıyla müslümanın velîsinin, ancak, kendisi gibi müslüman olacağını, gayri İslâmî unsurların müslümanın velîsi olamayacağını ifade etmiştir. Buna göre, ne yahûdi ve hıristiyanları ne de münâfık ve gayr-ı müslimleri, bir müslüman velî/dost edinemez. Ancak, ihtiyaç halinde insanlığın gereği olan güler yüz ve tatlı söz söylemek mânâsına gelen müdârâ ve şerlerinden korunmak için gönlündeki duygu, düşünce ve inancı saklı tutmak kaydıyla takıyye yapması câizdir.
Müslüman olmayanlarla velâyet/dostluk içinde bulunmayı yasaklayan İslâm, şerlerinden emin olunması halinde İslâm’ın ve müslümanların maslahatına olan konularda ticaret, ziraat, sanat ve müspet bilimler arasında yardımlaşmaya, ittifak ve anlaşma yapmaya müsaade etmiştir. Aynı şekilde sadece ehl-i kitap kapsamına giren gayr-ı müslimlerin yemeklerinden yiyip zinâ etmemeleri ve iffetli olmaları şartıyla bayanlarını nikâhlamaya izin vermiştir.
Allah, bütün müttakîlerin velîsidir, zâlimler ise ancak kendileri gibi zâlim ve inkârcılara velî olabilirler. Şüphesiz ki korkmadan günaha dalan ve şirk koşarak
2388] bk. S. Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Risâle-i Nur Külliyatı, Nesil Y. c. 2, s. 2083
2389] 27/Neml, 62
2390] 17/İsrâ, 56
2391] 39/Zümer, 43-44
2392] 2/Bakara, 255
2393] 33/Ahzâb, 67
2394] 7/A’râf, 3
- 434 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah’tan uzaklaşan kimseler zâlimdirler. 2395
Velî kavramı, tarihsel süreç içinde, özellikle tasavvufun etkisiyle Kur’an’daki anlamının dışına kaydırılmış, müttakî mü’minlerin vasfı olmaktan çıkarılıp, olağanüstü özellikleri bulunan insanüstü şahsiyetlerin sıfatı olarak kullanılmıştır. Velî sıfatını bütün mü’minler, Kur’an’daki şekliyle anlayıp hayatlarına geçirmeli, kâfirleri velî/yönetici kabul etmemeli, kendileri de birbirlerinin velîsi/dostu olmak için görevlerini yerine getirmeli velînin kerâmetle ve özel statülerle ilgisi olmadığını kabullenmelidir.
“Allah Teâlâ, iyiliğini murad ettiği kimseye, unuttuğunu hatırlatacak ve hatırında olanı yapmaya yardım edecek iyi ve sâlih bir dost nasib eder.” 2396
“Dostuna sevginde ölçülü ol; Belki de bir gün düşman olur. Düşmana buğzunda ölçülü davran; Belki de bir gün baş dostun olur.” 2397
“Fenalıklardan uzak duran ve daima verdiği sözü yerine getiren insanlarla dostluk kurmalıyız.” 2398
“Dost edinin, onlar sizin için dünya ve âhiret sermayesidir. Cehennem ehlinin “Bizim için samimi bir dost da yoktur.”2399 diyeceklerini duymadınız mı?” 2400
“Dostun dostu dosttur; ölümsüz Dost’un dostu ise en yakın dosttur.”
“O Dost’u bulanın kaybettiği hiçbir şey olmadığı gibi; O Dost’u kaybedenin de bulacağı bir şey yoktur.”
“Senin dindarlığını arttıran dost, her karşılaştığında eline bir altın bırakan dosttan daha hayırlıdır.”
“Faziletli olan ve faziletleri bakımından birbirine benzeyen insanlar arasındaki dostluk, mükemmel bir dostluktur.”
“Bir kimsenin, düşmanının düşmanı olması, onu dost edinmesine kâfi sebep değildir.”
“Dost vefalı olduktan sonra düşman ne yapabilir?”
“Dost kazanırsan tut, düşman kazanırsan güt.”
“Dost, bizi Allah’a yaklaştıran; düşman, bizi Allah’tan uzaklaştıran kimsedir.”
“Dost, bizi iyi yola öğütleyendir.”
“Dostun attığı gül onulmaz yara açar.”
“Dostun attığı taş, baş yarmaz.”
“Dost dostun ayıbını yüzüne söyler.”
“Dostuna borçlu olma!”
2395] 45/Câsiye, 19
2396] Hadis-i Şerif
2397] Hadis-i Şerif
2398] Hz. Ali r.a.
2399] 26/Şûrâ 101
2400] Hz. Ali r.a
VELÎ / DOST
- 435 -
“Dostu olmayan insan, en yoksul insandır.”
“Birçok arkadaşımız olabilir, ancak dostlarımız azdır.”
“Dostunu medh edersen, biraz yerecek yerini koy.”
“Dostların sıkıntıda iken, onları mutlu oldukları zamankinden daha çok ara.”
“Dost sanma şanlı vaktinde dost olanı; dost bil gamlı vaktinde elinden tutanı.”
“Dost yüzünden, düşman gözünden belli olur.”
“Dosta varırız gülle; düşmana atarız gülle!”
“Dostunu hemen ölüverecekmiş gibi sev; düşmanını hiç ölmeyecekmiş gibi telâkki et.”
“Denendikten sonra dost edindiklerini bağrına bas; ama her ilk tanıştığınla, hemen dost olma.”
“Düşmanlarını hoşnut etmek için dostlarını kıranlar, düşmanlarını memnun edemediği gibi, dostlarını da yitirirler.”
“İnsanlardan kendini çekmen sana düşman, herkese yakınlık göstermen ise sana kötü dostlar kazandırır.”
“Dostluk sırasında sende olmayan meziyetlerden söz eden adam, düşmanlık sırasında sende bulunmayan fenalıkları da sana yükleyebilir.”
“Dostluğun kolları birbirimizi dünyanın bir ucundan diğer ucuna kucaklayabilecek kadar uzundur.”
“Arz eyle bu pendi kendi özüne;
Dost addetme her güleni yüzüne.”
“Hoş gününde her kişi yârân bula;
Dost odur kim kem gününde yâr ola.”
“Dosttan bol şey de yok dünyada
Dosttan bulunmaz şey de.”
“Lokman hekim sarabilmez yaramı
Dost eli değmezse çare mi olur?”
“Bazı insanlar iyilik etmek, birbirini sevmek için değil; iyilik görmek, sonunda da nefret etmek için dost olurlar.”
“İnsanlarla dost ol. Çünkü kervan ne kadar kalabalık ve halkı çok olursa, yol kesenlerin beli o kadar kırılır.”
“Hiçbir şey sâdık dost kadar ucuza alınamaz. Yani ne kadar pahalıya mal olsa, gene de ucuzdur.”
“Biri gerçeği duymak istemediği, öteki yalana hazır olduğu zaman, dostluk dostluk olamaz.”
“Dostlar kavun gibidir; neden mi? Bir tane iyisini bulmak için yüzlercesini
- 436 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yoklarsınız da ondan.”
“Kara günlerinde senden çok üzülecek bir dostun olmasaydı, o günlere katlanmak güç olurdu.”
“Dost yüzü görmemek çetin bir iştir, ama bu hasret, onu düşmanla birlikte görmekten daha hafiftir.”
“Yastık diye başını ateşe dayayan, yatak diye yılanların üzerine yatan bir adam, güvendiği bir dostundan düşmanlık sezen bir adamdan daha rahat uyur.”
“Dostlara acılarını paylaştığını göstermek, birlikte yas tutmakla değil; onlara elbirliğiyle yardım etmekle olur.”
“Birbirlerine zıt karakterlere sahip olan insanlar, birbirlerini anlamak ve tamamlamak şartıyla iyi dost olabilirler.”
“Güller, lâleler, karanfiller, bütün çiçekler solar. Çelik ve demir kırılır, ama gerçek dostluk ne solar, ne de kırılır.”
“Gerçek dostlar, iyi günlerinizde, dâvet edince sizi ziyâret ederler; kara günlerinizde dâvetsiz gelirler.”
“Dostlarımızın sefâletine acımak iyi; fakat onların imdâdına koşmak daha iyidir.”
“Dostluk, yolu üzerinde ot bitmesine müsaade etmez.”
“Dostun kusuruna bakılmaz.”
“Dostlara itimad etmemek, onlar tarafından aldatılmaktan daha ayıptır.”
“Dostlar öyle bir ailedir ki, insan o ailenin fertlerini yalnız kendi seçer.”
“Dostuna, bir gün düşmanın olabilecekmiş gibi davran.”
“Dostluk, iki vücutta müşterek bir ruha benzer.”
“Dostsuz kalan şahsın durumu, sol elden mahrum kalan sağ elin durumu gibidir.”
“Dost, rahatlık veren bir merhemdir.”
“Dost, kötü günde belli olur. İyi günde ise binlercesi bulunur.”
“Gerçek dost, onu unutanı unutmayandır.”
“Ana babayı kader tayin eder, dostlar ise seçilir.”
“Dostları çoğaltmak, zekâ inceliğindendir.”
“Dostluk iyi kimseler arasında çabuk temellenir; güçlükle yıkılır.”
“Dost kazanmak isteyen kimse, dostluğu paylaşmayı bilmelidir.”
“Ayıpsız dost arayan, dostsuz kalır.”
“Dostluğundan fayda görmediğin kimsenin, husûmetinden de sana pek bir zarar gelmez.”
“Aklın bağlamadığı dostluğu, akılsızlık kolayca çözebilir.”
VELÎ / DOST
- 437 -
“Hiçbir dost, dostluğunu ispat edene kadar dost değildir.”
“Dostluk, kanatsız sevgidir.”
“Dost, hem iyi görünen, hem iyi olan insandır.”
“Yalnız kendi nefsini düşünerek dost arayan, hizmetçi arıyor demektir.”
“Dertlerini dökecek dostları olmayanlar, kendi yüreklerini kemiren yamyamlardır.”
“Dost, kendisiyle samimi olabildiğim ve yanında yüksek sesle düşünebildiğim kişidir.”
“Kuşun yuvası, örümceğin ağı, insanın dostları vardır.”
“Dost, sanki insanın bir ikinci kendisidir.”
“İyi insanlar, kara günde en emin dostturlar.”
“Dostlarımla beraber olunca yalnız değilim. O dakikadan sonra da iki kişi değiliz.”
“Köle misin? Senden dost olmaz. Zorba mısın? Senin dostların olmaz.”
“Dostluk, görünceye kadar değil, ölünceye kadar olmalı.”
“Dostluk o kadar kolay kurulur ki... Ama sürdürmek!”
“Dostluktan saygıyı kaldıran onun en büyük süsünü kaldırmış olur.”
“Düşüncede uyum, dostluğu doğurur.”
“Kendine dost olan, bilin ki herkese de dosttur.”
“Eğer hiç dostun yoksa sen bir dost ol!”
“Dostun olsun istiyorsan dost ol!”
“Dünyada ve âhirette benim Velî’m (yardımcım ve işimi deruhde eden) Sen’sin. Beni müslüman olarak öldür ve sâlihler arasına kat.”2401
Ne mutlu Allah’la ve O’nun dostlarıyla dost olanlara ve dostluğunu ispatlayanlara! Yazıklar olsun, Allah’ın düşmanı ve şeytanın dostlarıyla dost olup Allah’ın ve müslümanların dostluklarını kaybedenlere!
2401] 12/Yusuf, 101
- 438 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Velâyet/Dostluk Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Velî Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (232 âyet): 2/Bakara, 64, 83, 107, 115, 120, 123, 137, 142, 144, 144, 144, 149, 150, 150, 177, 205, 246, 257, 257, 282, 286; 3/Âl-i İmrân, 20, 23, 28, 32, 32, 63, 64, 68, 68, 82, 111, 122, 150, 155, 175; 4/Nisâ, 33, 45, 75, 76, 80, 89, 89, 89, 115, 115, 119, 123, 135, 139, 144, 173; 5/Mâide, 43, 49, 51, 51, 51, 55, 56, 57, 80, 81, 92, 107; 6/En’âm, 14, 51, 62, 70, 121, 127, 128, 129; 7/A’râf, 3, 27, 30, 79, 93, 155, 196, 196; 8/Enfâl, 15, 16, 20, 23, 34, 34, 40, 40, 40, 72, 72, 73, 75; 9/Tevbe, 3, 23, 23, 25, 50, 51, 57, 71, 74, 74, 76, 92, 116, 129; 10/Yûnus, 30, 62, 72; 11/Hûd, 3, 20, 52, 57, 113; 12/Yûsuf, 48, 101; 13/Ra’d, 11, 16, 37; 16/Nahl, 63, 76, 82, 100; 17/İsrâ, 33, 46, 97, 111; 18/Kehf, 17, 18, 26, 44, 50, 102; 19/Meryem, 5, 5, 45, 70; 20/Tâhâ, 48, 60; 21/Enbiyâ, 57, 109; 22/Hacc, 4, 13, 78, 78; 24/Nûr, 11, 47, 54; 25/Furkan, 18; 27/Neml, 10, 28, 49, 80; 28/Kasas, 24, 31; 29/Ankebût, 22, 41; 30/Rûm, 52; 31/Lokman, 7; 32/Secde, 4; 33/Ahzâb, 5, 6, 6, 6, 15, 17, 65; 34/Sebe’, 41; 37/Sâffât, 90, 174; 39/Zümer, 3; 40/Mü’min, 33; 41/Fussılet, 31, 34; 42/Şûrâ, 6, 8, 9, 9, 28, 31, 44, 46; 44/Duhân, 14, 41, 41; 45/Câsiye, 10, 19, 19; 46/Ahkaf, 29, 32; 47/Muhammed, 11, 11, 20, 22, 38; 48/Fetih, 16, 16, 17, 22, 22; 51/Zâriyât, 39, 54; 53/Necm, 29, 33; 54/Kamer, 6, 45; 57/Hadîd, 15, 24; 58/Mücâdele, 14; 59/Haşr, 12; 60/Mümtehıne, 1, 6, 9, 9, 13; 62/Cum’a, 6; 64/Teğâbün, 6, 12; 66/Tahrîm, 2, 4; 70/Meâric, 17; 75/Kıyâme, 32, 34, 34, 35, 35; 80/Abese, 1; 88/Ğâşiye, 23; 92/Leyl, 16; 96/Alak, 13.
B- Dost ve Dostluk
a- Allah En Güzel Dost ve En Güzel Yardımcıdır: 22/Hacc, 78; 42/Şûrâ, 9.
b- Mü’minlerin Allah’tan Başka Dost ve Yardımcıları Yoktur: 2/Bakara, 107, 120, 286; 3/Âl-i İmrân, 150; 4/Nisâ, 45; 5/Mâide, 55; 6/En’âm, 51; 7/A’râf, 196; 9/Tevbe, 16, 116; 29/Ankebût, 22; 32/Secde, 4; 42/Şûrâ, 31.
c- Allah İman Edenlerin Yardımcısıdır: 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 139, 160; 6/En’âm, 127; 9/Tevbe, 40; 30/Rûm, 47; 45/Câsiye, 19; 47/muhammed, 11.
d- Savaşta Allah’ın Yardımı ve Dostluğu: 2/Bakara, 214; 3/Âl-i İmrân, 125-127, 139, 148; 8/Enfâl, 9-13, 17-18, 39-40; 9/Tevbe, 25; 22/Hacc, 40, 60, 47/Muhammed, 7.
e- Allah’ın Velîleri/Dostları Kimlerdir: 10/Yûnus, 63.
f- Allah’tan, Peygıamber’den ve Mü’minlerden Başka Dost Yoktur: 5/Mâide, 55; 9/Tevbe, 16.
g- Peygamberimiz’in Dostluğu: 5/Mâide, 55; 9/Tevbe, 16, 128.
h- Mü’minlerin Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 5/Mâide, 55; 9/Tevbe, 16, 71, 119.
i- Sıddîklarla ve Sâlihlerle Beraber Olmak: 4/Nisâ, 69; 9/Tevbe, 119; 26/Şuarâ, 83.
k- Sâlihlerle Dostluk İçin Duâ: 26/Şuarâ, 83; 27/Neml, 19.
l- Zâlimlerin Dostluğu: 11/Hûd, 113.
m- Kâfirlerin Dostluğu: 2/Bakara, 105, 217; 3/Âl-i İmrân, 28, 118-120, 149-150; 4/Nisâ, 44-45, 101, 140, 144; 5/Mâide, 57; 6/En’âm, 68; 9/Tevbe, 23; 13/Ra’d, 37; 28/Kasas, 86; 58/Mücâdele, 22; 60/Mümtehine, 13.
n- Kâfir Akrabanın Dostluğu: 9/Tevbe, 23; 11/Hûd, 45-47; 58/Mücâdele, 22.
o- Münâfıkların Dostluğu: 2/Bakara, 204; 4/Nisâ, 89, 139-140; 5/Mâide, 41, 52; 9/Tevbe, 50-51; 58/Mücâdele, 14; 63/Mümtehine, 1-2, 6-9.
p- Yahûdilerin Dostluğu: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 80-82; 60/Mümtehine, 13.
r- Hıristiyanların Dostluğu: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 82.
s- Ehl-i Kitab’ın Dostluğu: 2/Bakara, 105, 109, 120; 3/Âl-i İmrân, 100; 4/Nisâ, 44-45; 5/Mâide, 57-59.
C- Arkadaş ve Arkadaşlık
a- Arkadaşa İyilik Etmek: 4/Nisâ, 36.
b- Peygamberlerin, Sıddîkların ve Şehidlerin Arkadaşlığı: 4/Nisâ, 69; 9/Tevbe, 119; 26/Şuarâ, 83.
c- Şeytanın Arkadaşlığı: 4/Nisâ, 38; 41/Fussılet, 25; 43/Zuhruf, 36, 38; 50/Kaf, 27.
D- Kardeşlik ve Barış
a- Din Kardeşliği Allah’ın Nimetidir: 3/Âl-i İmrân, 103.
b- Mü’minler Kardeştir: 11/Hûd, 45-47; 49/Hucurât, 10, 13.
c- Mü’minlerin Dostluğu: 3/Âl-i İmrân, 118; 4/Nisâ, 144; 9/Tevbe, 16, 71, 119.
d- Mü’min Kardeşi Kendine Tercih Etmek: 59/Haşr, 9.
e- İnsanların Arasını Düzeltmek: 4/Nisâ, 114; 8/Enfâl, 1; 49/Hucurât, 9-10.
f- Sulh (Barış) Daha Hayırlıdır: 4/Nisâ, 128.
VELÎ / DOST
- 439 -
g- Dargınları Barıştırmak: 2/Bakara, 182, 224, 228; 4/Nisâ, 35, 114, 128; 8/Enfâl, 1; 11/Hûd, 88; 49/Hucurât, 9-10.
h- Savaşan Mü’minleri Barıştırmak: 49/Hucurat, 9.
Velâyet/Dostluk Konusuyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhârî, Salât, 80; Menâkıbu’l-Ensâr 45; Teheccüd, 33; Zekât 4; Savm 60; Enbiyâ 3; Fezâilu’l-Ashâb 5; Meğâzî 9, 83, 84; Rikak 42; Tefsîru Sûre 60: İ’tisâm 14, Enbiyâ 50; Hîbe hadis no: 2620
Müslim, Birr 38, 159, 161; ilm 6; Fedâilu’s-Sahâbe, 161
İbn Mâce, Mukaddime 11, 18; Menâsik 56; Fiten 17
Ebû Dâvud, İlm 10; Cihad 95, 98; Sünne 2
Tirmizî, Menâkıb 14; Zühd 45, 53, 64; Birr 60; İlm 7; Tefsîr 60; Siyer 40
Nesâî, Sehv 19; Kasâme 27;
Müsned-i Ahmed bin Hanbel, 1/80; 2/237, 328, 338, 370, 533, 53 3/87, 225; 4/128, 386; 5/137; 6/357-358;16/178
Dârimî, Rikak 44, 48; Diyât 2
Müstedrek 2/141
Riyâzu’s-Sâlihîn, 1/398
Kütüb-i Sitte: 4/47-48; 5/71-74, 157-158; 7/110; 10/137-138
Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; 5347; 3/1349
Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 9, s. 511, c. 10, s. 52
2. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, (Sami Şener) Şâmil Y. c. 1, s. 414-416
3. Kur’an Ansiklopedisi, S. Ateş, KUBA Y. c. 5, s. 274-295, 370-375
4. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 747-758
5. İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s.
6. Kur’ânî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mîr, İnkılâb Y. s.
7. Kur’an’da Ulûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 188-191
8. Kur’an ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 35-38
9. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sâdi Yüksel, Madve Y. s. 274-277
10. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 272-275
11. Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman bin el-Luveyhık, Kayıhan Y. s. 136-141
12. Kur’an’da Siyasî Kavramlar vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 63-91
13. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s.
14. İlâhî Kanunların Hikmeti -Sünnetullah-, Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s. 175-211
15. Kur’an ve İnsan, Celâl Kırca, Marifet Y. s. 193-200
16. Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 226-228
17. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 524-531
18. Kur’an’da Temel Kavramlar, Harun Yahya, Vural Y. s. 130-134
19. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 747-757
20. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s.226-229
21. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 337-342
22. İslâm ve Sosyal Değişim, İhsan Eliaçık, Bengisu Y. s. 84-86
23. İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. c. 1, s. 141-160
24. Tasavvuf ve İslâm, Ercümend Özkan, Anlam Y.
25. Tasavvuf ve İslâm, Abdurrahman el-Vekîl, Tevhid Y.
26. Tarikatta Râbıta ve Nakşibendilik, Ferit Aydın, Ekin Y. s. 285-299
27. Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış, Abdülaziz Bayındır, Özel Y.
28. Teorik ve Pratik Açıdan Tasavvuf ve İslâm, İbrahim Sarmış
29. Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Süleyman Uludağ, Marifet Y.
30. Bektaşi Menâkıbnâmelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri, Ahmet Yaşar Ocak, Enderun Kit. Y.
- 440 -
KUR’AN KAVRAMLARI
31. Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında Evliyâ Menkabeleri, A. Yaşar Ocak, Kültür ve Tur. Bak. Y.
32. Allah Dostları, İmam Şevkânî, Tevhid Y.
33. Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman b. El-Luveyhık, Kayıhan Y. s. 136-141
34. Kur’an’da Dostluk İlişkileri, Remzi Kaya, Ayışığı Kitapları; Kitabevi Y.
35. İslâm’a Göre Dost ve Düşman, Muhammed bin Said el-Kahtani, Kayıhan Y.
36. Kur’an’da Velî ve Velâyet, Mikdat Öccü, Suffe Y.
37. Dostluk Üzerine, Fethi Gemuhluoğlu, Boğaziçi Y.
38. Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı, Dale Carnegie, Timaş/Âlem/Sistem/Akış Y.
39. Dost Diye Diye, Emine Işınsu, Ötüken Neşriyat
40. Dost’tan Dosta, Ahmed Hulûsi, Kitsan Kitap Kırtasiye
41. Dosta Doğru, Abdurrahim Karakoç, (Dostluk Şiirleri), Ocak Y.
42. Dostlar Sofrası, Nâsır-ı Hüsrev, İnsan Y.
43. Dostunuzu Tanıyın, Barbara Schott, K. Birker, Mozaik Y.
44. İslâm’a Göre Dost ve Düşman, Muhammed Fatih El-Murâbıt, Tevhid Y.
45. Allah Dostları, İmam Şevkânî, Tevhid Y.
46. Veli ve Evliya Terimleri Üzerine, Arif Çiftçi, Haksöz, sayı: 11 (Şubat 92)
47. Velâ 1-2, Hamd bin Ali bin Atik, Tevhid Y.
48. Velâ 2, Süleyman bin Abdullah, Tevhid Y.
49. Velâ 3, Abdurrahman Abdülhalık, Tevhid Y.
50. Velâ ve Velâyet Üzerine, Mutahhari, Kevser Y.
51. Velâyet-i Fakih, Muntazari, Endişe Y.
52. Allah’ın Velîleri ile Şeytanın Velîleri Arasındaki Fark, İbn Teymiyye, İhyâ/Birleşik Y.
53. Ümmet Bilinci, Atasoy Müftüoğlu, Denge Y.
54. İslâm Cemaatine Doğru, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
55. İslâm ve İnsan Hakları, Muhammed Umara, Denge Y.
56. İslâm’da Karşılıklı Haklar ve Vazifeler, Mehmet Talu, Şelâle Y.
57. Cihan Sulhü ve İslâm, Seyyid Kutubu, Arslan Y.
58. Sınıfsız Dünya, Saadettin Elibol, Dergâh Y.
59. Yürek Devleti, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
60. İslâm’da Sevgi ve Kardeşlik, Hüsnü Ethem Cerrar, Dünya Y.
61. İslâm Kardeşliği, Abdullah Ulvan, Uysal Kitabevi Y.
62. Kardeşlik Çağrısı, Mehmet Metiner, Risale Y.
63. Kardeşlik ve Hoşgörü, Muhammed Pıtchall, Akabe Y.
64. Sevgi Medeniyeti, Rehber Y.
65. Müslümanların Kaynaşması, Selâmet Y.
66. İslâm’da Müsamaha, İmam Gazali, Marifet Y.
67. İslâm’da Hoşgörü ve Sınırı, Taner Akçam, Başak Y.
68. Müsamahada Ölçü, Heyet, İttihad Y.
69. İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet,
70. Sulh Çizgisi, İbrahim Canan, TÖV Y.
71. Vahdet Ama Nasıl, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
72. Vahdete Yedi Adım, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
73. Tevhidin Düşmanı Tefrika, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y.
74. İnsanları Tefrikaya Düşüren Faktörler, Mahmut Balcı, İhtar Y.
75. İslâm Tarihinde Mezhep Çatışmaları ve Taklit, Abdülcelil Candan, Denge Y.
76. Mezhep Meselesi ve Fıkhî İhtilâflar, Ebu’l Feth el-Beyânûnî, Risale Y.
77. İhtilâftan Rahmete, Ebu’l Feth el-Beyânûnî, Risale Y.
78. İhtilâflar Karşısında İslâmî Tavır, Yusuf el-Kardavî, İlke Y.
79. İslâm’da İhtilâf Usûlü, Câbir Alvânî, Risale Y.
80. Münakaşalar ve İhtilâf Sebepleri, Zekeriya Güler, T.D.V. Y.
VESÎLE
- 441 -
Kavram no 188
İmtihan 17
Bk. Şirk; İbâdet; Zikir; Murâbata
VESÎLE
• Vesîle; Anlam ve Mâhiyeti
• Vesile Sâlih Ameldir
• Ölülerden Yardım Dileme Sapıklık ve Zavallılığı
• Kabirlerle Tevessül
• Günümüzde Kabirlerle Tevessül ve Rûhâniyetten İstimdat
• Duâda Tevessül
• Duânın İstismar Edilmesi
• Kur’ân-ı Kerim’de Vesîle Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Vesîle Kavramı
• Vesile Konusunda Zayıf ve Uydurma Hadis Rivâyetleri
• Tasavvufta Vesile Anlayışı
• İstiğâse
• İstimdâd
• Tevessül Tartışmaları
• Tefsirlerden İktibaslar
“Ey iman edenler, Allah’tan korkun ve O’na vesile (yaklaşma yolu) arayın ve O’nun yolunda cihâd edin, umulur ki böylece kurtuluşa erersiniz.” 2402
Vesîle; Anlam ve Mâhiyeti
el-Vesile kelimesinden türemiştir. el-Vesile: Bir şeye “istek“ ile ulaşmadır. İstek-arzu anlamını içerdiğinden “el-Vâsile“ ifadesinden daha özeldir (dar anlamdadır). Allah (c.c.) şöyle buyurur: “O’na vesile (yaklaşma yol) arayın.” 2403
Allah’a (c.c.) (yaklaştıran) gerçek vesile; ilim ve ibâdetle onun yolundan gitmek ve şeriatın güzelliklerini benimsemektir. Kurbet (Allah’a yakınlık) gibi. el-Vasil, Allah’ı arzulayandır.2404 İbnü’l-Esîr şöyle der: el-Vâsil; arzulayan, isteyen demektir. el-Vesîle; Kurbet, vasıta ve kendisiyle bir şeye ulaşılabilen ve yakınlaşma sağlanabilen şey anlamındadır. Çoğulu, “vesâil’dir. 2405
Fıkıh Usûlünde yerleşik bir prensip vardır: İbadetlerde asl olan men’ (câiz olmaması)’dir, ta ki bir delil bulununcaya kadar; adetlerde de aslolan ibahadır ta ki bir delil bulununcaya kadar. Allah’ın (c.c.) bize emrettiği ibâdetler ise mutluluk ve sıkıntı halinde ona yalvarmamız, ondan yardım istememiz ve ona sığınmamızdır. Cenâb-ı Allah buyuruyor ki: “Rabbiniz (şöyle) buyurdu; Bana duâ edin,
2402] 5/Mâide, 35
2403] 5/Mâide, 35
2404] Müfredât’tîr Rağıb el-İsfahan, s. 560-561
2405] en-Nihâye, 5/185
- 442 -
KUR’AN KAVRAMLARI
size icabet edeyim. Çünkü bana ibâdeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir.”2406 Allah (c.c.) bizlere, tevessülün faydalı birçok çeşidini meşrû kılmıştır ve ona yalvaranın duâsını -diğer şartlarını da yerine getirdiğinde- icabet edeceğini taahhüt etmiştir.
Müteahhirînin birçoğu, tevessül kelimesiyle duâdaki tevessülü kasdetmişlerdir. Oysa durum -daha önce geçtiği gibi- böyle değildir. Müteahhirinin örfünde yaygın olan tevessül üç çeşittir:
1- Meşrû Tevessül: Hakkında Kitab’dan ve sahih hadislerden bir delil bulunan. Meşrû Tevessül kendi içinde üçe ayrılır.
a) Allah’ın (c.c.) güzel isimlerinden veya yüce sıfatlarından biriyle ona tevessül. Örneğin şöyle duâ etmesi gibi: “Allah’ım sen Rahmân ve Rahim’sin, Senden merhamet diliyorum...”
Bu konudaki delil şudur: “En güzel isimler Allah’ındır, o halde O’na o güzel isimlerle duâ edin.”2407 Yani Allah’a, en güzel isimlerini vesile edinerek duâ edin. Allah’ın (c.c.) yüce sıfatları da buna dâhildir. Zira Allah’ın (c.c.) isimleri, onun sıfatlarıdır. Cenâb-ı Allah Süleyman’ın (a.s.) tevessülünden şöyle söz eder; “Rahmetinle, beni iyi kullarının arasına kat.”2408 Rasûlullah’ın (s.a.s.) bu konudaki duâlarından şu hadis-i şerif de bu konuya değinir. “Allah’ım! Gayb ilmin ve mahlûkat üzerindeki kudretinle, eğer hayat benim için hayırlıysa beni yaşat, eğer ölüm benim için daha hayırlı ise beni öldür.”2409 Bu anlamda daha birçok hadis vardır.
b) Duâ eden kişinin işlediği amel-i sâlihle tevessülü; “Allah’ım sana olan inancımla ve senin için olan sevgimle ve Rasûlüne tabi olmamla beni bağışla.” Veya duâcı, Allah’a (c.c.) olan sevgisi, ondan korkusu ve dilekleri için yaptığı iyi işleri zikreder ve duâsında bunlarla tevessül eder. Konuyla ilgili delil şudur: “Öyle kullar ki, ‘Ey Rabbimiz! İman ettik, öyleyse bizim günahlarımızı bağışla, bizi ateş azabından koru!’ derler.”2410 Görüldüğü gibi Allah’ın (c.c.) bâğışlamasına vesile kılarak amel-i sâlih (iman)'leri anarak duâ edilebilir. Şu hadis de bunu ifade eder: “Üç kişi mağaraya girmişler ve (büyük bir kaya ile) mağara üzerlerine kopanmış. Her biri yapmış olduğu iyi işlerle tevessül ederek Rabbine yalvarmış ve kaya kapının (çıkış bölümünün) önündeki kaya yarılmış ve böylece çıkmışlar...” 2411
c) Yaşamakta olan sâlih bir insanın duâsıyla yapılan tevessül: Sahâbe-i Kiram (r.a.) zor duruma düştüklerinde Rasûlullah’a (s.a.s.) gider ve ondan kendileri için duâ etmelerini dilerlerdi.2412 Enes’den (r.a.) nakledildiğine göre, Hz. Ömer b. Hattab -onlara kuraklık bastığında- Abbas b. Abdulmuttalib (r.a.) ile istiska eder ve şöyle derdi: “Allah’ım biz (zamanında) nebimizle sana tevessül ediyorduk ve sen bize su gönderiyordun. (Şimdi ise) Nebimizin amcası ile sana tevessül ediyoruz, bize su gönder.” (Enes) diyor ki: “Ve sulanıyorlardı” (yağmur yağıyordu).”2413 Bu hadiste kastedilen mana şudur: “Yağmursuz kaldığımızda, Nebîmize (s.a.s.)
2406] Mü’min, 40/60
2407] 7/A’râf, 180
2408] 27/Neml, 19
2409] Nesâî, Sehv 62
2410] 3/Âl-i İmrân, 16
2411] Buhârî, İcâre12; Müslim, Zikr 100
2412] bk. Buhârî, Cum’a 34
2413] Buharî, İstiska, 3; Fedail eshabinnebî, 11
VESÎLE
- 443 -
gider. O'ndan bizim için duâ etmesini talep eder ve onun duâsıyla sana yaklaştırdık. Şimdi ise o vefat etti. Artık bizim için duâ etmesi imkansız. Bu yüzden amcası Abbas'a yöneliyor ve ondan bizim için duâ etmesini diliyor ve onun duâsıyla Allah’a (c.c.) yaklaşıyoruz.“
A'mâ hadisi de bu kabildendir. O Rasûlullah’a (s.a.s.) gelmiş ve ondan duâ etmesini istemiştir. O da a'maya, duâsıyla Allah’a (c.c.) tevessül etmeyi öğretmiştir. 2414
2- Bid’at Olan Tevessül: Bu zâtlarla, makamla, hürmet, büyüklük ve benzeri şeylerle tevessül etmektir. Şöyle demek gibi; “Allah’ım, Muhammed’in (s.a.s.) hürmetine veya Ka’be’nin hürmetine -veya benzeri şeylerle senden diliyorum...” Bu tür “tevessüller, hakkında bid’at olduğuna dair açık delil bulunan tevessüllerdir. Bu sebeple hiçbir imamdan, cevazlarına dair bir nakil yoktur.
Hanefi kitaplarından “ed-Durru'l Muhtâr”da şöyle denmektedir: “et-Tatarhaniyye'de, el-Münteka'ya atfen, Ebû Yusuf dan o da Ebti Hanife'den naklen şöyle geçer: “Kişi Allah’a (c.c.) ancak onunla duâ edilebilir. Bu konuda cevaz verilen duâda şu âyetten anlaşılandır: “En güzel isimler Allah'ındır, o halde O'na o güzel isimlerle duâ edin.“ Rasûllerinin, nebilerinin, dostlarımın hakkı için “veya Beytin hakkı için“ türünden ifadeleri kullanmak mekruh sayılmıştır.2415 Benzeri (bilgiler) bütün Hanefi metin ve şerh kitaplarının el-Mekruhat veya el-Hazr vel-ibâha bölümlerinde mevcuttur. Onlara göre mekruh harama en yakın olandır. İmam Muhammed’e göre ise cehennem azabı açısından “haram” gibidir. Nitekim Allâme İbn Abidin bunu el-Hazr ve’libaha bölümünün başlarında açıkça belirtmiştir. Bu yüzden selef-i sâlihinden bu tür bir tevessül naklolunmamıştır. Bu tür tevessüle cevaz verenlerin ileri sürdükleri deliller ya sahih olmayan hadislerdir veya kendisinden cevaz çıkmayan nasslardır. “el-Vesile” lafzının geçtiği âyetlerle delil getirmeye çalıştıkları gibi. Daha önce de belirttiğimiz gibi, ittifakla sabittir ki (burada vesileden) kasıt kurbe ve ta’ât’tır. Ayrıca az önce geçen Abbas (r.a.) ile tevessül hadisi gibi. Hâlbuki bundan ancak duâ ile tevessül olduğu anlaşılıyor. Zira, eğer zât’larla ve makamlarla tevessül etmek (câiz) olsaydı vefât etmiş olan Rasûlullah’tan (s.a.s.) vazgeçip ondan daha az fazilete sahip olan Abbas (r.a.) ile tevessül etmezlerdi. Zira Rasûlullah (s.a.s.) hürmet ve makam açısından -ölü veya diri olarak- Abbas’tan (r.a.) daha yücedir. Bunu ifade eden daha birçok deliller vardır.
3- Şirk olan Tevessül: Bu Allah’tan (c.c.) başka ölülerle, dirilerle ve hali hazırda bulunmayanlarla duâ etmek ve menfaat sağlamak, sıkıntıları gidermek için onlardan yardım istemektir. Veya ondan şefaat ve duâ dilemektir. (Şefaat ta duâ çeşitlerindendir). Bu doğru anlamda tevessül olmamasına rağmen, halkın cahil kesimi ve bazı ilim mensupları bu tevessül’ün (en azından) ihtilaflı tevessül olduğu imajını vermek amacıyla halkın kafasını bulandırıyorlar. Hâlbuki işin gerçeği, bu haram kılınan ve haramlığında icma edilen tevessüldür. Allah (c.c.) şöyle buyurur: “Mescidler Şüphesiz Allah'ındır. O halde, Allah ile birlikte kimseye yalvarmayın.“2416; “Kimseye” ifadesi belirsiz isimdir ve olumsuzluk ifadesinden sonra geliyor, dolayısıyla Allah (c.c.) dostu her kişiyi ve gönderilmiş her nebiyi kapsıyor. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “De ki: ‘Öyleyse bana bildirin, Allah bana bir zarar
2414] Tirmizi Da’avât, 118; İbn Mace, İkame, 189
2415] Hâşiyetü İbn Âbidîn, VI/396-397
2416] 72/Cinn, 18
- 444 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vermek isterse, Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, onun verdiği zararı giderebilir mi? Yahut Allah, bana bir rahmet dilerse, onlar onun bu rahmetini önleyebilir mi? De ki: Bana Allah yeter. Güvenip dayanacaklar, ancak O'na güvenip dayanırlar.“ 2417
İbn Teymiye bu konuda şöyle der; “Her kim Allah ile mahlukatı arasında -hükümdar ve teba’ası arasındaki aracılar gibi- aracılar oluşturursa, kişi kafir ve müşriktir. Öyle ki; kulların sorunlarını onlar Allah’a (c.c.) iletiyorlar, Allah (c.c.)'da kullarını onların aracılığıyla hidâyete erdiriyor ve rızıklandırıyor. Halk önce onlardan dilekte bulunuyor, onlar da Allah’tan (c.c.) diliyorlar. Kralların yanındaki aracılar gibi. Onlar halka (da) yakın oldukları için ihtiyaçları krallara onlar dile getirirler. Halk da edep göstererek kraldan dileklerini onların yapmalarını isterler. Veya halkın onlardan (önce) dilekte bulunması, belki direkt kraldan dilekte bulunmalarından daha faydalı olabilir. Çünkü o aracılar ihtiyaçlı (sıradan halk)'dan daha krala yakındır (dosttur). Her kim bu tarzda aracılar oluşturursa o kişi kâfirdir, müşrikdir. Ondan tevbe etmesi istenir eğer tevbe etmezse öldürülür.“2418 İşte bu önceki müşriklerin şirkinin aynısıdır. Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyurur: “Onlar Allah'ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve ‘Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’ diyorlar.“ 2419
Bunun Allah’a (c.c.) şirk koşmak olduğunu söyleyenler çoğunluktadır.2420 Şeyh Abdü’l-Kadir el-Geylânî de, el-Ğunye adlı kitabında (ondan Nu’man el-Âlûsî) nakletmiştir.2421 Şeyh Sanâullah el-Halebî el-Hanefi de kitabında velilerin keramet yoluyla yaşam ve ölüm sonrasına etki edebileceklerini ileri sürenlere karşı böyle bir şey olmayacağını söylemiştir. 2422
‘Vesile’, sözlükte, bir şeye arzu ile ulaşmak demektir. Bir başka deyişle ‘vesile’, kendisiyle bir maksada ulaşılan, yaklaşma sebebi, bir şeye yaklaşmak için ona yakınlığından faydalanılan şey demektir. Kavram olarak ‘vesile’, Allah’a yaklaşmada kendisinden yararlanılan şeydir. ‘Tevessül’ ise vesileye baş vurmak, Allah’a yaklaşmak için bir sebep veya bir imkan aramak demektir. Vesile’nin çoğulu ‘vesâil’ dir.
Putperestlerin taptıkları putlar veya putların arkasında var zannedilen ruhlar, cinler ve melekler, bazı insanların medet umduğu ölmüşler ve azizler bile; birakın başkalarına yardım etmeyi, kendileri Allah’ın rahmetini umarak O’na yaklaşmak, O’nun sevgisini kazanmak için bir vesile arıyorlar. Öylese mü‘minler de, Allah’ın sevgisine götürecek sebepleri, imkanları arayıp bulmalılar. Bu vesilenin anlamı, Allah’a boyun eğerek, O’ndan korkarak ve O’nu razı edecek ameller işleyerek O’nun yakınlığını kazanmaya çalışmak demektir.
Kavram Olarak Vesile-Tevessül: Vesile maksadın meydana gelmesine sebep olan şey olduğuna göre kişiyi Allah rızasına götürecek bütün sâlih ameller,
2417] 39/Zümer, 38
2418] Mecmu’ul-Fetâvâ, I/126
2419] 10/Yunus, 18
2420] Allâme es-Süveydî el-İkdü’s-Semîn adlı kitabında, Şeyh Nu’man el-Âlûsî de ondan nakletmiştir. Cilâül Ayneyn, s. 442
2421] Cilâü’l-Ayneyn, s. 487
2422] Abdurrahman b. Hasen, Minhâcü’t-Te’sis ve’t-Takdis, s. 48; Şeyt Ebû’t-Tayyib Muhammed Şemsü’l-hak el-Azîm-âbâdî el-Hanefi, et-Ta’liku’l-Muğni alâ sünen’id-Darukutnî, el-Akziye ve’l-Ahkâm bölümü, IV/225; Ebû Eymen ed-Dımaşkî, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 345-347
VESÎLE
- 445 -
bütün hayırlı işler bir ‘vesile’dir. Bu sâlih amellerin adının değil ölçüsünün ve ilkelerinin Hz. Peygamber tarafından konulması önemlidir. Bu yola baş vurmak da ‘tevessül’dür. Mü’min, ‘Allah bizi imanımız ile’ sever deyip, bir köşeye çekilmez. O, Rabbinden ittika eder (korkup çekinir). Bununla da kalmaz, haram işlerden ve yasaklardan kaçınır, kötü ahlâkı terkeder, iradesini kullanarak Allah’ı razı edecek diğer sâlih amellere devam eder. Mü’min, farzlar vacipler dışında, nafile ibâdetlerle bu vesile yollarını arar. Peygamberimiz, mü’minin nafile ibâdetlerle Allah’a yaklaşmaya devam edeceğini haber vermektedir. 2423
Mü’mini vesileye ulaştıracak yol iman ve takvadır. Asıl vesile de, Allah’a yaklaşma niyeti ve O’nu sevme arzusudur. Bu kasıt ve niyet ile güzel ahlâk sahibi olmaya çalışır, sâlih amellere devam eder, Allah’ın rızasına uygun işlerle meşgul olur. Âyetin devamında Allah yolunda cihad etmek emredilmektedir. Allah’a yakınlık kazandıracak ‘vesile’nin cihad ibâdetiyle yakından ilgisi bulunmaktadır. Bu noktanın altını çizmek gerekiyor. Kimileri ‘vesile’yi Allah’a yaklaştıracak yol gösterici bir mürşid diye anlarlar. Hâlbuki âyetin ifadesi gâyet açıktır ve onların dediği gibi anlamanın imkanı yoktur. İlim ehli kimseler insana yol gösterebilirler, güzel ahlâk örneği olabilirler; ama kul ile Allah arasında kimse aracı olamaz. Buradaki vesile ibâdet cinsinden bir şeyle Allah’a yakınlık arama arzusudur.
Mü’mini Allah’a yaklaştıracak vesile; ilim, ibâdet ve şeriatın güzelliklerini arama ve yaşamadır. Bu, kişiyi manevi olarak Rabbine bağlar. Kul ile Allah arasındaki bağ, kulluk zilleti, Allah’a ihtiyaç duyma, O’nun önünde boyun bükme, O’nun Rububiyyetinin (Rabliğinin) karşısında ubudiyet (kulluk) yapmadır. Kaldı ki, Allah’ı bilme ve O’na ibâdet etme, Allah’a olan yakınlaşmanın olmazsa olmaz şartıdır.
Allah’a tevessül etmeyi sağlayan şeylerden biri de cihad’tır. Âyet, önce takvayı, arkasından Allah’a yaklaşmak için vesile aramayı, arkasından da cihadı emrediyor ve bunların kurtuluş sebebi olacağını açıklıyor. Bu bir anlamda iman edenlerin takva sahibi olup, sâlih amel işleyerek, Allah yolunda cihad etmelerini, kulluk görevi olarak sıralamaktır.
İman takva ile takva vesileyi aramak ile vesileyi aramak ta cihad ile tamam olmaktadır. Öyleyse, Allah’a vesile aramayı, Allah yolunda cihad’tan ayrı düşünmek, âyeti eksik anlama olur. Bu cihad ister İslâm’ın düşmanlarıyla olsun, isterse azgın nefse karşı, isterse aldatıcı şeytana karşı olsun; farketmez. Kur’an şöyle buyuruyor: “Artık her kim Rabbine kavuşmak istiyorsa, sâlih amel işlesin ve Rabbine olan ibâdetinde hiç bir şeyi ortak koşmasın.”2424 Bu âyet de ‘vesile’ konusunda önemli ip uçları veriyor. Allah’a manevi olarak kavuşmanın yolu, sâlih amel işlemek ve ibâdette hiç kimseyi ortak koşmamaktır. Bu demektir ki ilâhlara tapınmak sapıklık olduğu gibi, ibâdette aracı bulmak da sapıklıktır. Tevessül, ibâdette bir aracı, bir torpilci bulmak değil; ibâdet cinsinden bir sâlih ameli ihlasla yaparak, takvaya sarılarak ve Allah yolunda cehd ederek (çalışarak) O’nun rızasını kazanmaya çaba harcamaktır.
İbâdette, zikirde, duâda başkalarını aracı yapmak doğru değildir. Ölmüşleri, aziz zannedilenleri, yaşayan kimseleri ‘falancanın yüzü suyu hürmetine’ diyerek
2423] Buhârî, Rikak 38, 8/131
2424] 18/Kehf, 110
- 446 -
KUR’AN KAVRAMLARI
işin içine katmak vesile değildir. Duâların ve zikirlerin kabulü için uzaklarda yasayanları veya mezarlarda un ufak olmuş ölmüşleri araya koymak tevhide aykırıdır.
Kimileri duâlarını ve zikirlerini önce hocalarına (şeyhlerine) sunuyorlar, onların da bu duâ ve zikirlerini Allah’a arzetmesini istiyorlar.Bu yolla duâ ve zikirlerinin kabul göreceğini hayal ediyorlar. Hâlbuki Allah (cc) kuluna, onun şahdamarından daha yakındır, duâ edenin duâsını işitir ve karşılığını verir.2425 Rabbimiz (c.c.) kulun ibâdetinde başkalarını ortak etmesini kesinlikle yasaklıyor. 2426
Peygamberin Makamı Olarak ‘Vesile’: ‘Vesile’ aynı zamanda Cennet’te bir makamın adıdır. Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Bana salavat getirdiğiniz zaman vesile’yi de deyiniz.” Denildi ki, ‘Vesile nedir ya Rasûlallah?’ Buyurdu ki; “O Cennette yüce bir makamdır ki o yalnızca bir kula verilecektir. O kulun ben olmasını ümit ederim.”2427 Bir başka hadiste şöyle buyruluyor: “Müezzini işittiğiniz zaman siz de onun söylediklerini söyleyiniz, sonra da bana salat okuyunuz. Kim bana bir salat okursa, Allah ona on salat verir (rahmet eder). Sonra benim için ‘vesile’ isteyiniz ki o, Cennette, yalnızca Allah’ın bir kuluna verilecek bir makamdır. O kulun ben olmasını dilerim. Kim bana vesile isterse ona şefaat edilir.” 2428
Ezan’dan sonra okunulan salevat, Peygamberimize ‘vesile’ isteme duâsıdır. Bir hadiste şöyle buyruluyor: “Kim müezzini işittiği zaman; ‘Allahümme rabbe hazihi’d da’veti’t tâmmeti ve’s salâti’l kâimeti, âti Muhammeden el-vesilete ve’l fazílete ve’d deracete’r rafîate ve’b’as’hu makamen mahmûden ellezi ve’adteh.’ (Ey Allahım, ey bu tam davetin sahibi, ikame edilen namazın sahibi, Muhammed’e vesile ve fazilet ver; onu, kendisine söz verdiğin yüce makama ulaştır’ derse, Kıyâmet gününde ona şefaat edilir.”2429
Tevessülün Çeşitleri: Tevessül konusunda şöyle bir soru ile karşı karşıyayız: Peygamberimizin, sahâbelerinin veya diğer sâlih mü’minlerin adıyla tevessül yapılabilir mi? ‘Falancanın yüzü suyu hürmetine, falancanın hatırı için, falancanın yüce makamı için’ şeklinde duâ edelebilir mi? Tevessül deyince birçoklarına göre bu anlam anlaşılmaktadır. Yani duâ ve ibâdette birinin adıyla hareket etmek şeklinde. Kimileri de tevessül’ü, kişiyi doğru yola götürecek bir mürşid bulma diye anlamaktadır. Bu konuyu kısa da olsa açıklamakta fayda var:
Hatırlayalım ki, yukarıda geçtiği gibi, tevessül yapmak, yani Allah’a yaklaşmak için sebep aramak Kur’an’ın emridir. Bu sebepler de ibâdet cinsinden bir şey olmalı, takva ve cihad ile çoğaltılmalıdır. Din’e sonradan sokulmuş ve bid’at halini almış şeylerle tevessül yapılamaz. Çünkü Peygamberimiz (s.a.s.), din adına sonradan uydurulmuş bütün âdetlere bid’at diyor ve hepsini de reddediyor.2430 Âlimler tevessülü üçe ayırmışlardır:
a) Meşrû Olan Tevessül:
1- Allah’ın yüce isimleriyle veya O’na ait sıfatlarla vesile aramak. Rabbimiz A’raf sûresinin 140. âyetinde, kendi isimleriyle duâ etmemizi söylüyor.
2425] Kaf, 16; 2/Bakara, 186
2426] bk. 18/Kehf, 110
2427] Ah. b.Hanbel, Tirmizí, nak. Ibni Kesir, 1 /514
2428] Müslim, Salât 7, Hadis no: 384; Ebû Dâvud, Salât, Hadis no: 523
2429] Ibn Mâce, Ezan 4, Hadis no: 722
2430] Müslim, Cum’a 13, Hadis no: 867
VESÎLE
- 447 -
Öyleyse, ‘Allah’ım, senin rahmetinle, lütfunla, ilminle, vb. Muhammed’e olan sevginle, bağışlanma istiyorum’ gibi duâlar meşrûdur. İslâm’ın temellerinden biri, Rasûlullah’a iman ve O’na itaat etmektir. O’na itaat etmek Allah’a itaat etmektir.2431 Peygambere itaat ederek Allah’a tevessül etmek farzdır ve iman bu itaatle tamamlanır.
2- Duâ edenin işlediği sâlih bir amelle tevessülde bulunması. Âl-i İmran Sûresi 16. ve 53. âyetlerinde buna işaret vardır. Bir hadiste geçtiği gibi, bir mağarada, mağaranın ağzını kapatan bir kaya sebebiyle mahsur kalan üç kişi işledikleri sâlih amelleri anlatarak Allah’tan yardım istediler ve mağaradan kurtuldular. 2432
3- Sâlih bir insanın duâsıyla tevessülde bulunmak. Rasûlullah’ın duâsı ve şefaatıyla ‘tevessül’de bulunmak ta câizdir. Müslümanlar O’nun sağlığında duâsıyla, Kıyâmet gününde de O’nun şefaatıyla tevessül ederler. Bazı kimseler Peygamberimize gelerek kendileri için yağmur duâsı yapmasını iştemişlerdi. O da onlar için duâ etmişti.2433 Peygamberimizin vefatından sonra başta Hz. Ömer olmak üzere bazı sahâbeler Hz. Abbas’a giderek onun kendileri için duâ etmesini istemişlerdir. Burada kastedilen Peygamberimizin duâsı ve şefaatıdır.2434 Peygamberimiz kör bir adama duâ öğreterek bu duâ ile tevessül yapmasını söylemiştir. 2435
b) Bid’at Olan Tevessül:
Peygamberimizin kendi zatıyla, Kâbe’nin veya bir makamın, kişilerin adıyla, ‘yüzlerinin suyu hürmetine’, ya da Peygamberimiz’in zatına yemin ederek tevessül yapmak birçok âlime göre câiz değildir. Sahâbeler ne yağmur duâsında, ne sağlığında veya vefatından sonra başka işlerinde, ne mezarı başında bu şekilde tevessül yapmadılar. Bununla ilgili gelen rivâyetler zayıftır. Ancak, bu şekilde tevessül yapılabileceğini söyleyen âlimler de vardır. Kesin bir haram söz konusu olmadığı için, bu şekilde tevessül yapanlara kâfir, müşrik, sapık gibi ağır ithamları yöneltmekten kaçınmak gerekir.
c) Şirk Olan Tevessül:
Allah’ın dışında başka kişilerden, ölülerden, mezarlardan, yatırlardan, şeyhlerden ve somut veya soyut putlardan, Allah’tan istenebilecek şeyleri onlardan istemek, bu anlamdaki sıkıntıların onlar tarafından giderilmesini beklemek Tevhid inancına aykırıdır. Allah’tan istenebilecek bir şey kesinlikle ne sağ ne de ölmüş kullardan istenir. Ölmüş kişilerin kendisi için Allah’a duâ etmelerini istemek te aynıdır. Bilindiği gibi ölenlerin böyle şeylere güçleri yetmez. Çünkü dünyada iken fani ve gücü çok sınırlı olan insan, öldükten sonra çürüyüp toprak olur. Kendisine bile bir hayrı olmayan kemiklerin, dirilere ne faydası dokunabilir? Ölmüşlerden medet umanların bu anlayışlarını anlamak mümkün değildir. Böyle bir tavır Allah’a ortak koşmaktır ve İslâmla bağdaşmaz.
İbâdette ve duâda zaten aracı olmaz. İslâm inancı buna izin vermemektedir. İbâdetlerinde herhangi bir şeyi, ölmüşleri veya putlarını aracı kılanlar, onlarla
2431] Nisa, 80
2432] Müslim, Zikir ve Duâ 27, Hadis no: 2743; Buhârî, Nesâî, nak. N. el-Bâni, Tevessül-Çeşitleri Hükümleri, s 53; Şamil İslam Ans. 6/346
2433] Buharí, nak. El-Bâni, Tevessül, s: 58, Ş. Isl. Ans. 6/346
2434] nak. Ibni Teymiyye, Tevessül, s: 252
2435] Ş. Isl. Ans. 6/346
- 448 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah’a yaklaşmak isteyenler müşriklerdir. Onlar, Allah’ın dışındaki bir takım varlıklardan, ya da tanrı edindikleri şeylerden istekte bulunurlar, onlara duâ ederler. Bir kulun Allah’tan istemesi gereken şeyleri onlardan isterler. Şüphesiz bütün bunlar şirk olan ‘tevessül’ yollarıdır. Kur’an şöyle diyor: “De ki: Allah’ı bırakıp da O’nun yerine kendinize ilâh edindiklerinizi çağırın yardımınıza. Onlar sizin herhangi bir sıkıntınızı gideremeyecekleri gibi, size gelecek herhangi bir belayı da savamazlar.” 2436
Duâ ve ibâdette bir başka varlığı aracı koyma sapıklık olduğu gibi buna ihtiyaç ta yoktur. Tekrar edelim ki Allah (c.c.) kullarına, kendilerinden daha yakındır. Duâ veya ibâdet edenin duâsını işitir, ibâdetini bilir ve karşılığını verir. İhlasla ibâdet edenlerden haberi vardır ve onların yaptıkları sâlih amellerin mükâfatını fazlasıyla onlara geri öder.2437 Ebû Hureyre (ra) Peygamberimiz (sav) şöyle dediğini rivâyet ediyor: “Allah (cc) buyuruyor ki: ‘Ben kulumun Beni zannı ile beraberim. Bana duâ ettiği (zaman da) onun yanındayım.” 2438
Vesile Sâlih Ameldir
İnsan, fıtratının gereği Allah’a inanmaya meyilli yaratılmıştır. Zihinsel olarak O’nu inkâra yeltenenler için sebepler zinciri bir noktada mutlaka sona ermektedir. Her insanın müşâhede alanı içerisinde yer alan kevnî/âfâkî ve enfüsî âyetler fıtrî yeteneklerle bütünleştiğinde Allah’a teslimiyet (müslüman oluş) gerçekleşmektedir. Fakat yaratıcı olarak Allah’ı inkâr etmeye fıtratı elvermeyen nankör insan, ortaklar koşarak kendi özüne ve Allah’a ihânet etmekte, örtülü şirkle O’nu hayatından uzaklaştırmaya yeltenmektedir.
Rabbimiz Kur'an'da insanın şirk/ortak koşmadan inanmama inadını şöyle haber vermektedir: “Onların çoğu Allah’a şirk/ortak koşmadan inanmazlar.”2439 Ortak koşmanın çeşitli biçimleri vardır: Duâ yapmada, ibâdette, itaatte, sevgide, gayb biliciliğinde, hüküm koymada, ayrıca Allah ile kendisi arasına aracı koymada gerçekleşen ortak koşmalar en yaygın şirklerdir. Allah ile kendisi arasında aracı koymak şeklinde gerçekleşen şirk, mâsum gözüken, ama tevhid’in yeryüzündeki temel amacını, Allah’tan başkasına kulluğu engelleme amacını içten içe yok etmeye yönelik sinsi bir karakter arzetmektedir.
İnsanın ortak koşmadan inanmama karakterinden dolayı tevhid üzerinde yapılan kültürel tahrifler insanın hem dünya ve hem de esas olarak âhiretini etkilemektedir. Konu ile ilgili olarak vesile şefaat ve velî kavramları, Kur'ânî düzlemde, Allah'ın irâdesine uygun bir şekilde anlaşılmayınca, inanç ve ona dayalı hayat da sağlam olmayacak, ebedî saâdet de sağlanamayacaktır. Bu üç terim, bazı kültürel ve itikadî tahriflere uğratılarak aracılık düşüncesini savunanlarca yanlış bağlamlar içinde kullanılmış ve tevhid'e zarar verici sonuçlara yol açan bir akîdevî sapma meydana gelmiştir. Sahih İslâm itikadının temel kaynağı olan korunmuş, yakînî, kesin İlâhî bildirimi içeren Kur'an, her tür ifsâda, bozulmaya, zihinsel ve pratik bulanıklığa karşı gönlümüzü ışıtan bir rehber olarak bu konuda da bize yol gösterecektir.
2436] 17/İsrâ, 56
2437] Bakara, 186
2438] Müslim, Zikir 19, Hadis no: 2675; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları, s. 711-716
2439] 12/Yûsuf, 106
VESÎLE
- 449 -
Vesile Sâlih Ameldir: Vesile kendisiyle bir amaca ulaşmak için yapılan yakınlaştırıcı ameldir. Birçok müfessir vesileyi yakınlık diye yorumlamıştır. Diğer bir ifâdeyle vesile yaklaşma vâsıtası Allah katında yakınlık kazandırıcı, sevâba nâil kılıcı hususlardır. O halde Allah katında yakınlık kazandırıcı her güzel iş, O'na bağlılığı pekiştiren her amel vesilenin konusuna dâhildir.
Vesile Kur'ân-ı Kerim'de iki âyette geçmektedir: “Ey iman edenler, Allah’tan ittika edin/sakının. O’na vesile arayın ve O’nun yolunda cihad edin ki, kurtuluşa eresiniz.”2440; “O yalvardıkları da, onların (Allah’a) en yakın olan(lar)ı da Rablerine yaklaşmak için vesile ararlar. O’nun merhametini umarlar, azâbından korkarlar. Çünkü Rabbinin azâbı, cidden korkunçtur.”2441 Bu âyet-i kerimelere göre insanların Allah’a yakın diye yarar umdukları, şefaat bekledikleri, hatta duâ ile yönelip yalvardıkları varlıklar bile O’na yaklaşmak için vesile aramaktadırlar. O halde vesile sâlih amel yapmaktır. Yoksa yakınlık kursun diye Allah ile kendimiz arasında aracılar bulmak değildir.
Mâide Sûresi 35. âyette vesile aramaya yapılan çağrının hemen ardından gelen “Allah yolunda cihad” bu kavramın en iyi tefsiridir. Yani Allah yolunda her tür gayret vesilenin kapsamına girmektedir. Mü’minleri kendisinden sakınmaya dâvet eden Allah Teâlâ, takvânın vesilelerini/yollarını da bu ve benzeri birçok âyette göstermiştir. Mü’minleri mü’min yapan, Allah’a dost ve yakın yapan mücerred/soyut iman değildir. Bizi müslüman yapan, Allah’tan lâyıkıyla korkmak, Kur’an ahlâkına göre eylemlerimizi biçimlendirmek, kötü işlere, münkere bulaşmamak, iyiliği yaygınlaştırmaktır. Allah’tan sakınmak (takvâ) da soyut bir vicdan işi değildir. Muttakî olmak, eldeki tüm olanaklarla O’na yaklaşma vesileleri (yolları) aramaktan geçer. Her fırsatta yapılacak sâlih ameller Allah ile olan yakınlığımızın teminatıdır.
Allah’a yaklaşmak, yakın olmak fiziksel değildir. Zâten Allah insana şahdamarından daha yakındır. O halde sözkonusu yakınlık mânevî ve değer açısından yakınlıktır. Allah duâ ve isteklere cevap verme bakımından da insana yakındır. Nerede olursak olalım bizi işitir. O halde duâ ve istekte bulunurken de aracı koymak anlamsızdır: “Kullarım, sana Benden sorar(lar)sa (söyle): Ben (onlara) yakınım. Bana duâ ettiği zaman onun duâsına karşılık veririm. O halde onlar da Bana yönelsinler, Bana inansınlar ki, doğru yolu bulalar.” 2442
Allah ile insanlar arasında zaman açısından da uzaklık yoktur: “Allah’a göre, şu kimselerin tevbesi makbuldür ki, câhillikle bir kötülük yapıp hemen ardından dönerler. İşte Allah onların tevbesini kabul eder. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” 2443
İnsanlara Allah katında ne zenginlik, ne evlât çokluğu bir yakınlık sağlar. Allah katında yakınlık sağlayıcı vesile iman edip sâlih amel işlemektir. Kur'an'da şöyle buyrulmaktadır: “Mallarınız da evlâtlarınız da size katımızda bir yakınlık sağlamaz. Ancak iman edip sâlih ameller yapanlar başka. Onlara yaptıklarının kat kat fazlası mükâfat vardır ve onlar saraylarda güven içindedirler.” 2444
2440] 5/Mâide, 35
2441] 17/İsrâ, 57
2442] 2/Bakara, 186; Ayrıca bk. 7/A’râf, 56; 11/Hûd, 61; 34/Sebe’, 50
2443] 4/Nisâ, 17; Ayrıca bk. 2/Bakara, 214; 4/Nisâ, 77; 11/Hûd, 64-81; 14/İbrâhim, 44; 21/Enbiyâ, 109; 42/Şûrâ, 17; 61/Saff, 3; 63/Münâfıkun, 10; 72/Cinn, 25
2444] 34/Sebe’, 37; Ayrıca bk. 3/Âl-i İmrân, 45; 5/Mâide, 27; 9/Tevbe, 99; 11/Hûd, 6; 46/Ahkaf, 28; 56/Vâkıa, 11; 83/Mutaffifîn, 21-28; 96/Alak, 19
- 450 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Burada tasavvuf erbâbının vesile ve kurbet kavramları üzerinde yaptıkları tahriften söz etmeden geçmek doğru olmaz. Tasavvuf felsefesine göre, Allah’a yaklaşmak için vesile olarak şeyhin eteğine yapışmak gerekir. Bu aşamadan sonra, fenâ fi’r-Rasûl (Peygamberde yok olmak) ve fenâ fi’llâh (Allah’da yok olmak, O’na ulaşmak) aşamaları gelmekte ve artık yeni bir aşamadan söz edilmemektedir.
Peki, Allah bir mekâna mı sahiptir ki, O’na ulaşma çabası içerisine girilmekte, bu boş amaç için de şeyh vesile ittihaz edilmektedir? Şüphesiz Allah mekânsal ve zamansal olarak insana uzak değildir. O halde O’na takvâ ile yaklaşmak yerine, O’nda yok olmak idealini kendisine yol olarak seçenler ciddi bir değer bulanıklığına neden olmaktadırlar. O’na yaklaşmak için sâlih amelden başka bir vesile ittihaz etmek yanlıştır. 2445
Allah’tan Başka Velî Yoktur: “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır, diriltir ve öldürür. Sizin Allah’tan başka velîniz ve yardımcınız yoktur.”2446; “Onların Allah’ın dışında kendilerine yardım edecek velîleri yoktur.”2447; “Yoksa O’nun dışında birtakım velîler mi edindiler? İşte Allah velî olan O’dur. Ölü olanları da diriltir. Her şeye güç yetiren O’dur.”2448; “Haberin olsun, hâlis olan din yalnızca Allah’ındır. O’ndan başka velîler edinenler (şöyle derler): ‘Biz bunlara bizi Allah’a daha yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz.’ Hiç şüphesiz Allah kendi aralarında, hakkında ihtilâf ettikleri şeylerde hüküm verecektir. Gerçekten Allah yalancı, kâfir olan kimseyi hidâyete eriştirmez.” 2449
Allah katında aracılığın, iltimasın mümkün olduğuna inananların hakiki anlamını tahrif ettiği kavramlardan biri de velî’dir. Dost, ahbap, arkadaş, yardımcı gibi anlamlara gelen velî, yukarıda alıntıladığımız âyetlerde de görüldüğü gibi, Allah’tan başkasına izâfe edilemeyecek bir yapıya sahiptir. Allah ile insanlar arasında şefaatin velâyetin var olduğuna inanılan muharref kültürlerde bu kavramın gerçek mânâsının içi boşaltılmış, ayrıcalıklı bir sınıfa nisbet edilir olmuştur.
Kur’ân-ı Kerim’in birçok âyetinde Allah’ın tüm mü’minlerin velîsi olduğu vurgulanmaktadır. O halde tasavvuf kültüründe olduğu gibi velîlik, evliyâ sınıfına âit değildir: “Bizim velîmiz Sensin, öyleyse bizi bağışla, bize merhamet et. Sen bağışlayanların en hayırlısısın.”2450; “Allah iman edenlerin velîsidir.” 2451
Mü’minlerin tek ve gerçek velîsi Allah’tır. Allah’a dost olmak bakımından mü’minler de birbirinin velîsidirler: “İman eden erkekler ve iman eden kadınlar, birbirlerinin velîsidirler. İyiliği emrederler, kötülükten men ederler, namazı kılarlar, zekâtı verirler. Allah’a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Allah daima üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.” 2452
Bazı âyet-i kerimelerde de mü’minlere, kâfirlerin, zâlimlerin, şeytanların,
2445] 39/Zümer, 3
2446] 9/Tevbe, 116
2447] 42/Şûrâ, 46
2448] 42/Şûrâ, 9
2449] 39/Zümer, 3
2450] 7/A’râf, 155
2451] 2/Bakara, 257
2452] 9/Tevbe, 71; Ayrıca bk. 9/Tevbe, 74; 10/Yûnus, 62-63; 13/Ra’d, 37; 29/Ankebût, 22; 32/Secde, 4; 42/Şûrâ, 31
VESÎLE
- 451 -
yahûdi ve hıristiyanların velî ve yardımcı olamayacakları bildirilmektedir. 2453
Bütün bu âyet-i kerimelerden çıkardığımız sonuç, peygamberlerin, mü’minlerin hepsi Allah’ın velîsidirler. Allah’a dost oluş, O’nu râzı etmekten dolayıdır. Yani Allah Teâlâ, iman eden ve sâlih amel işleyen kullarını velî olarak kabul etmektedir. Aynı ilkelere inanan, aynı dâvâ için kalpleri çarpan, gönül birliği yapan mü’minler de birbirlerinin velîsidirler. Birbirlerini zâlimlere karşı koruyup kollarlar.
Sözün özü, Kur’ân-ı Kerim’de muhkem bir şekilde açıklanan velî ve evliyânın vasıfları, beşer tabiatının üzerine çıkması, fevkalâdelikler göstermesi veya günahları bağışlayan şefaatçi olması değil; tevhidî bir inanca sahip olması, sâlih amel yapması, münkerden kaçınıp iyiliği yaygınlaştırması, her türlü şirke, zulme ve haksızlığa karşı açıktan mücâdele etmesidir. 2454
Sonuç: İtikadımızın temel kaynağı Kur’an, mü’minleri tevhid konusunda hassas davranmaya yöneltmektedir. Allah’a ortak koşmaya yol açacak tüm girişimler İlâhî bildirimin ışığında önlenmiştir.
Yaşadığımız toplumda “tevhid“e zarar vermeye müsâit vesile velî ve şefaat telâkkîleri vardır. Eğer nefsimizi ve çevremizi Kur'an'ın gözüyle görmeye çalışırsak, yanlışlıkların önüne geçebiliriz. Böylece düşüncelerimizi, zihnimizi ve eylemlerimizi şirkin kirlerinden uzak tutmamız mümkün olabilir. İslâm'ın temel esaslarını oluşturan konularda Rabbimizin âyetleri şüpheye ve bulanıklığa yol açmayacak derecede açıktır. Yeter ki, sadece O'na teslim olalım. İtikadımızı şuna göre, buna göre değişir hale getirmeyelim. 2455
Ölülerden Yardım Dileme Sapıklık ve Zavallılığı
Bid’at Ehli Sapıklar Ölüden Yardım Dileme Zavallılığına Düşürülmüştür: İmam Birgivî şöyle der: “Şeriate en uzak olan bid’at, birçok insanın yaptığı gibi, ölüden murâdının husûlü için yardım istemektir. Bu hal, puta tapmak gibidir. ...Ölüden medet dilemek, şeklî bir benzeyiş değil; fiilî bir putperestlik, müşrikliktir. Ölüden yardım (dilemek avâmı) zavallılığa düşürmüştür. İnsanın büyüklüğüne inandığı ölünün kabrine tâzim ederek şirke düşmesi, ağaca, taşa taparak şirke düşmesinden kolaydır. Bu kolaylıktandır ki, çok insanlar mescitlerde duymadıkları huşû ve hudûu kabirlerde hissederler.”
“...Allah ile kendi arasında bir vâsıta ve şefaatçiyi kabule kendisini mecbur bilen adam, ya zenneder ki, Allah, kulunun istediğini bilmiyor. Yahut kendi uzaklarda olduğundan işitmiyor da böyle bir vâsıtaya muhtaç oluyor... Bir hükümdarın, kabul etmek istemediği dileği vezir ve memurlarının tesiriyle kabul ettiği gibi dünya büyüklerinin idarelerinde vâsıtaya mecbur oldukları gibi. Böyle fâsid ve bâtıl zanlara kapılan adam bilmiyor ki, padişah bu vâsıta ve müşâvirlere muhtaçtır... Bazı câhiller “ziyâret” denilen türbelere giderek kıtlık, kuraklık, düşman istilâsı gibi felâketlerden korunmak, murâdına kavuşmak için ölüden medet umarlar. Aleyhissalâtu vesselâm Efendimiz, peygamberlerin kabirlerini mescid yaptıklarından dolayı yahûdilere ve nasârâya lânet etmiştir. Bu türlü hareketler
2453] 3/Âl-i İmrân, 28; 4/Nisâ, 139-144; 5/Mâide, 51-57, 81; 45/Câsiye, 19; 60/Mümtehıne, 1
2454] Hak Söz, sayı 11, Şubat 92
2455] Fevzi Zülaloğlu, Hak Söz, Sayı 57, Aralık 95
- 452 -
KUR’AN KAVRAMLARI
insanı İslâm’dan uzaklaştırır, putperestliğe doğru götürür. Rasûlullah’ın şiddetle men ettiği kötülükleri teşvik edenler, kendilerine uyan câhilleri uçuruma sürüklemektedirler. Türbelere, mezarlara mum yakmak, çaput bağlamak bu gibi yerlerden... bu türlü hareketlerle peygamberlere velîlelere hürmet ve tâzimde bulunduklarını sananlar... putlara tapanların, bu putlara gösterdikleri hürmete benzer. Öncekiler de, başlangıçta sevdikleri saydıkları ölülerin kabirlerine tâzimde bulunmuşlardı. Bu türlü bâtıl âdetleri terketmeyi saygısızlık sanma... bid’atlerle meşgul kalpler sünnetlerden nefret ederler... kendi bildiğince devam edenlere dikkat ederseniz, müslümanların ihyâ etmeye çalıştıkları sünnetlerden yüz çevirdiklerini, hep bid’atlerle uğraştıklarını görürüz... Peygamberlere tâzim, sünnetlerine uymakla velîlelere muhabbet, nasihatlerini dinlemekle olur... Kabirlerin üzerine türbeler binâ etmek, bunlara duâlar edip adak adamak gibi bâtıl inanç ve geleneklerin hemen hepsi putperest aşıların tezâhürleridir, müşrikleri taklit etmektir. Kabirde yatanın velî olması, şeyh olması, duâya ihtiyacı olmadığı mânâsına gelmez. Birtakım bid’at ve dalâlet ehli sapıklar, ölüye yardım için yapılan duâyı, ölüden yardım şekline çevirdiler. Ondan medet beklemek, şifâ talep etmek mânâsında bozdular. Birtakım bid’atçiler çıkarak emrolunanlardan sapmış, nehyedilenleri irtikâba başlamışlardır. Gâfil ve safdil müslümanlar maalesef bu sapıklığın yayılmasına âlet olmuşlardır.”
“Bugünkü ilim ve irfandan nasipsiz bid’atçi gürûh, meşrû ibâdetten yüzçevirerek yeni yeni âdetler icadına âdeta kendilerini mecbur bilmektedirler. İbâdet şekilleri ve vakitleri şeriat tarafından tâyin ve tesbit edilmiştir. Bu ölçünün dışında ortaya atılan âdet ve hareketler görünüşte ibâdete benzerse de elbette hakikatte hiçbir fazilet ve sevabı yoktur. Mezarlara adak adamak, bu taklidin canlı misallerinden biridir. Kabir ziyâreti için yolculuk yapıp uzun mesafeler aşmanın sevap olduğunu sanmak da bâtıl ve fâsid bir itikaddır. Yolculuğa çıkmalarına “sevap var” zannı sebep oldu ise, bu inançla sefere çıkmak, icmâ-ı müslimîn ile haramdır.”
“Kabirleri kireçlemek men edildiği halde, tantanalı kubbeler oturtmak. Ölünün şöhretini bildiren yazılar yazmak İslâm’a aykırı olduğu halde mübâlağalı kitâbeler yazıyorlar. Rasûlullah’ın izni olmadığı halde, kabrin kendi toprağından fazla olarak yığdıkları toprak üzerine kiremit, taş kireçle duvarlar yaparak sünnete muhâlefet ediyorlar. Mezar ziyâretini de bir nevi Kâbe ziyâretine benzetiyorlar. Bu türlü hareketler insanı İslâm’dan uzaklaştırır, putperestliğe doğru götürür. Rasûlullah’ın şiddetle men ettiği kötülükleri teşvik edenler, kendilerine uyan câhilleri uçuruma sürüklemişlerdir.”
“Bid’atçilerin ihdas ettikleri yeni yeni âdetlerle sünnetin kifâyetsizliğini iddiâ ve bid’atin sünnetten hayırlı olduğunu ilân ediyorlar da ondan haberleri yok. Câhil kimseler bazı evliyâ ve meşâyihe ve onların türbelerine karşı duydukları hissiyatta o kadar ifrâta düşüyorlar ki, şirke ve putperestliğe saptıklarından hiç de haberleri olmuyor. Kendilerini bu türlü hurâfelerle avutuyorlar. Hiç şer’î delile dayanmayan bu bâtıl inanışları muvâzeneli insanlar taşımazlar doğrusu.”
“Hurâfeye asla yer vermeyen Ömer’ul-Fâruk, altında Rasûlullah’a biat edilen ağacı, halkın bölük bölük ziyârete gittiklerini duyunca da kökünden kestirmişti. Çünkü bu ağaçta bir kudsiyetin varlığına inanarak ziyâret ediyorlardı.” Ebû Bekir Hallâf diyor ki: “Kolunda, sıtmadan kurtarır itikadıyla bir şey bağlı olan adamı
VESÎLE
- 453 -
Ebû Huzeyfe görünce: ‘Eğer bu bağ kolunda iken ölürsen, cenâze namazını kılmaktan vazgeçerim’ dedi.” Hz. Ömer, ağacı hemen kestirmekte tereddüt etmemiştir. Haceru’l-Esved’in karşısına dikilerek: ‘bilirim, bir kara taştan başka bir şey değilsin’ demişti. Ebû Bekir Tarsusî diyor ki: ‘Bakınız ey Allah’ın rahmetine nâil olan mü’minler! İnsanların iyilik, kötülük, şifâ, medet umdukları taşları, ağaçları görürseniz kırınız.”
“...Mum vesâire yakan müşriklerin tâzimi gibi tâzime sebep olmak da; mescid yapan da putperestlerin âdetlerini taklide yol açmaktadır. Ümmetler her ne zaman peygamberlerinin sünnetlerine bağlılıklarında lâübâliğe başlamışlarsa o zaman imanları zayıflamış, terkettikleri birçok sünnetlere ve yüksek düsturlara mukabil, şirk ve bid’atleri doğuran hurâfelere saplanmışlardır. Eğer Rasûl aleyhisselâm'ın tebliğ ettiği İslâm dinini hayatlarında tam mânâsıyla tatbik ederek, bize örnek olarak yaşayan ashâb-ı kirâm olmasaydı, bu tahrifçiler, İslâm dinini de evvelki dinlerin âkıbetlerine uğratacaklar; indî te'vil ve tefsirleri ile halkı aldatacaklardı... Bâtıl fikirlerini, Rasûlullah'ın sözüne dayamak istediklerinden, hadisleri gâye ve maksadından uzak te'villerle tahrife çalışıyorlar. 2456
Kabirlerle Tevessül
İslâm, tevhide gölge düşürecek ve şirke yol açacak bütün şeyleri yasaklamıştır. Bunlardan biri, ölülerin kabirlerinin mescid haline getirilmesi veya hayır ve şer, fayda ve zarar gibi konularda onlara duâ edilmesi veya onlardan bir şeyin istenmesi olayıdır. İslâm bu gibi şeyleri kesin olarak yasaklamış ve önlenmesi için de gerekli bütün tedbirleri almıştır. Çünkü bu gibi şeyler şirke kapı açan şeylerden kabul edilmiştir.
“Sakın tanrılarınızı bırakmayın. Ved, Suvâ, Yeğûs, Yeuk ve Nesr patlarından asla vazgeçmeyin.”2457 âyetinin tefsirinde İbn Abbas ve seleften başkalarının şöyle dediği nakledilmiştir: “Bu isimler Nuh kavminden sâlih olan kişilerin isimleri idi. Öldükten sonra insanlar kabirlerini kutsallaştırmış, sonra heykellerini yaparak ibâdet etmişlerdir. Putperestliğin başlangıcı budur. 2458
Onun için Hz. Peygamber, kabirlerin namazgâh edinilmesini yasaklamış ve şöyle buyurmuştur: “Allah’ım! Kabrimi ibâdet edilen bir put yapma. Peygamberlerinin kabirlerini namazgâh edinen milletlere Allah’ın gazâbı çetin olmuştur.”2459 Buhârî ve Müslim’de şöyle rivâyet edilmiştir: “Allah, yahûdi ve hıristiyanlara lânet etmiştir. Peygamberlerinin kabirlerini mescidler edindiler.”2460 Yine Müslim’de vefâtından beş gün önce şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Sizden öncekiler, kabirlerini mescid edinirlerdi. Sakın kabirleri mescidler edinmeyin. Bundan sizi nehyediyorum.” 2461
Buhârî ve Müslim’de vefatına yakın Hz. Peygamber’e Habeşistan’da içinde resimler bulunan çok güzel bir kilisenin bulunduğu söylenince, şöyle buyurduğu rivâyet edilir: “Onlar, iyilerinden biri öldüğü zaman kabri üzerine bir mescid yapar ve
2456] İmam Birgivî, Çeviren Ahmed Şahin, Kriter, Haziran 84; İktibas, c. 6, s. 111, s. 31; Tasavvuf ve İslâm, E. Özkan, Anlam Y. s. 149-152
2457] 71/Nûh, 23
2458] İbn Teymiyye, el-Furkan Beyne Evliyâi’r-Rahmân ve Evliyâi’ş-Şeytan, s. 141
2459] Muvattâ, Sefer 85; Ahmed bin Hanbel, II/246
2460] Buhârî, Cenâiz 61, 62, 96, Enbiyâ 50, Salât 48; Müslim, Mesâcid 19, 23
2461] Müslim, Mesâcid 23
- 454 -
KUR’AN KAVRAMLARI
üzerinde resimler çizerler. Kıyâmet günü Allah’ın yanında insanların en kötüleridirler.”2462 Kabirlerin tapınak edinilmesini yasakladığı gibi, onlar üzerine binâ yapılmasını da yasaklamıştır.2463 Aynı şekilde kabirlerin yerin seviyesinden bir karıştan fazla yükseltilmesini de yasaklamış bulunmaktadır.2464 Yine kabirlerin alçılanmasını, badana edilmesini veya kireçle binâ yapılmasını da yasaklamıştır.2465 Kabirler üzerine oturmayı ve onlara yönelik namaz kılmayı da yasaklamıştır. 2466
Bu konuda rivâyetler çoktur. Müslim’de şöyle rivâyet edilmektedir: “Ebû Heyyâc şöyle demiştir: Ali ibn Ebî Tâlib şöyle dedi: ‘Rasûlullah’ın beni gönderdiği bir işe ben de seni göndereyim mi? Târumar etmediğin hiçbir heykel ve yerin seviyesinde düzlemediğin hiçbir kabir bırakmayasın.”2467 Yine Müslim’de bir rivâyette şöyle denilmektedir: “Fudâle İbn Ubeyd ile Rum diyarında Rodos'ta bulunuyorduk. Derken bir arkadaşımız vefat etti. Bunun üzerine Fudâle ibn Ubeyd emir vererek kabrini düz yaptırdı. Sonra şunu söyledi: ‹Ben Rasûlullah'ı kabirlerin yerle bir yapılmasını emir buyururken işittim.“ 2468
Görüldüğü gibi, İslâm tevhide gölge düşürecek veya şirke götürecek bütün şeyleri yasaklamıştır. Kabirlerin mescid haline getirilmesi, yükseltilmesi, onlara doğru namazın kılınması, alçılanması veya badana yapılmasını da yasaklamış bulunmaktadır. Nitekim daha önceki toplumların kabirler hakkında İslâm’ın yasakladığı şekillerde davrandıkları için saptıklarını da belirtmiş ve Allah’ın bu yüzden onlara lânet ettiğini, ifâde etmiştir. Durum böyle iken, İslâm âleminde kabirlerin yükseltilmesi, üzerine kubbe ve binâların yapılması, ziyâretgâh, hatta tapınak haline getirilmesi bid’atı nereden çıktı?
Bu konudaki ilk yanlışlar aşırı Şiat (gulât) taraftarlarınca ve gittikçe kurumlaşan tasavvuf bağlılarınca gerçekleştirildi. Kabirlerin üzerine binâ yapmayı, ziyâretgâh haline getirmeyi, etrafını tavaf eder gibi ziyâret edip taş ve demirleriyle teberrük etmeyi şiarları yaptılar. Daha sonra ölülerden medet ve yardım istemeyi ve hayatlarında etkili olduklarına inanmayı inançlarının bir parçası bellediler. Meselâ tasavvufun meşhurlarından Mâruf el-Kerhî’nin kabrini, duâların kabul edilmesi ve ihtiyaçların giderilmesi için ziyâret yeri yaptılar. Nitekim tasavvufçuların en akıllılarından kabul edilen el-Kuşeyrî, Risâle’sinde şunu nakletmektedir: “Bağdat halkı Mâruf’un kabri için ‘Maruf’un kabri denenmiş bir ilâçtır’ der.2469 Onun için meşhur hiçbir tasavvufçu yoktur ki, kabri üzerine bir kubbe veya binâ yapılıp ziyâretgâh haline getirilmemiş olsun.
Kabirler ve ölülerle oturup kalkan birtakım çevrelerle şeytanların nasıl oynadığını âlimler örneklerle anlatmışlardır. Meselâ puta tapanlarla şeytanlar konuştuğu gibi bir ölüden yardım isteyen yahut bir ölüyü çağıran ve onunla duâ edenlerle de şeytanlar konuşmakta ve aldatmaktadır. Mistikler bu konuda bir
2462] Buhârî, Salât 48, 54; Menâkıbu’l-Ensâr 37; Müslim, Mesâcid 16; Nesâî, Mesâcid 16; Ahmed bin Hanbel, VI/51
2463] İbn Mâce, Cenâiz 43
2464] Ahmed bin Hanbel, VI/18
2465] Müslim, Cenâiz 94, 95; Tirmizî, Cenâiz 58; Nesâî, Cenâiz 97, 98; İbn Mâce, Cenâiz 43; Ahmed bin Hanbel, III/299
2466] Müslim, Cenâiz 97, 98; Ebû Dâvud, Cenâiz 68; Tirmizî, Cenâiz 57; Nesâî, Kıble 11
2467] Müslim, Cenâiz 93; Ebû Dâvud, Cenâiz 68; Tirmizî, Cenâiz 56; Ahmed bin Hanbel, I/111, 139
2468] Müslim, Cenâiz 92; Ebû Dâvud, Cenâiz 68; Nesâî Cenâiz 99
2469] el-Kuşeyrî, er-Risâletu’l-Keşeyriyye, I/60, Dârul-Kütübi’l-Hadise, 1966
VESÎLE
- 455 -
de “İşlerin içinden çıkamadığınız zaman ölülerden yardım isteyiniz” hadisini uydurmuşlardır.2470 Hâlbuki bunu söyleyenler, şirkin kapısını açtıklarının belki de farkında değildirler.
Putperestler, hıristiyan ve yahûdilerle bid’atçıların kabirlerin yakınlarında fevkalâde birtakım halleri olmaktadır. Bu halleri sözkonusu insanlar kerâmet sanmaktadır. Şeytan sapık amellerini onlara süslemiş ve aldatmıştır. Meselâ kabrin yanına birtakım bezler bırakırlar, bir süre sonra geldiklerinde bu bezlerin düğüm haline geldiği yahut bırakıp gittikleri delinin akıllandığını ve şeytanın ondan ayrıldığını görürler. Yahut birilerinin kabrin yarılıp içinden bir insanın çıktığı ve onun imdâdına koşanın ölü olduğunu sanması gibi. Bu ve benzeri pek çok olay, şeytan tarafından insanların saptırılması için tezgâhlanmış ve insanlar aldatılmış olmaktadır. 2471
Mistikler, müslümanların bütün dünyasını vahşet, korku, dehşet ve İslâm adına işlenen cinâyetlerle dolu bir mezarlık yapmaya çabalamaktadır. Müslümanların gönüllerini kabir ve gâyelerini de kabirler yapmak için gayret etmektedir. Hayatın tümünü kabirlerdeki leşlere ve kabir meçhullerine kurban yapmak için müslümanları teşvik etmektedir. Mısır’da bir hafta geçmiyor ki, mistiklerin şirk mitolojilerine inanan ve sevenleri bir kabrin başında toplamış olmasın. Yatırların başında toplanır, onun hamdi ile tesbih eder, tevâzu ve huşû içinde kemiklerine yalvarır, İslâm’ın yasakladığı günahları işler ve gecenin karanlığında fücur ve ma’siyet bataklığına dalar çıkarlar. Bunlara da mevlitler yahut ölümsüz yıldönümleri ve hâtıra günleri adını verirler. Tören bitmeden veya dağılmadan önce mutlaka bir kabrin kemikleriyle en kısa zamanda nasıl ihtifal edeceklerini kararlaştırırlar. Mistiklerin üzerinden geçen hiçbir gece veya doğan hiçbir gündüz yoktur ki, onda kalbi bir kabrin kemiklerine bağlı olmasın veya yatır anıtına içinde özlem duymamış olsun. Gece gündüz, oturur ve kalkarken, evde ve sokakta, her zaman ve her yerde tasavvufçuların gönlünde yatan arslan, kabirlerdir. Kabirler, kabirler, kabirler! 2472
Günümüzde Kabirlerle Tevessül ve Rûhâniyetten İstimdat
Mistiklerin bid’atlerinden biri de kabirlere tevessül ve rûhânîyetten istimdat inancıdır. Kur’an ve Sünnette böyle bir inanç ve uygulama olmadığı gibi, sâlih selefin de böyle bir şey yaptığı vâki değildir. Bu inanç tamamen bâtıl İslâm dışı inançlara dayanmaktadır. Mistikler bir İslâm inancıymış gibi buna sarılmış ve insanları böyle yapmaya teşvik etmişlerdir. Yeni mistiklerin bu konuda söylediklerinden bazı örnekler verelim: “İşlerinizde bir çıkmazla karşılaşırsanız, kabir ehlinden yardım isteyin” şeklindeki mevzû hadisi naklettikten sonra izahı kabilinden Ramazanoğlu Mahmud Sami şöyle demektedir: “Ey benim ümmetim, size bir müşkilât, bir gam ve keder teveccüh edince evliyâullahın ziyâretine koşunuz ki, onların bereketiyle müşkilâtınız hal, gam ve kederiniz zâil olsun. Bunun tasavvufî izahı, kuburdan murad evliyâullahtır.” “Mescidler Allah’ındır”2473 âyetini
2470] İbn Kemal Paşa, el-Erbaîn kitabında uydurmuş, diğer mutasavvıflar da kitaplarına almış, dillerine hadis diye dolamıştır
2471] Şeytanın bu nevi aldatmaları için bk. İbn Teymiyye, el-Furkan, 137-143, el-Mektebu’l-İslâmî, Beyrut, 1390 h.
2472] İbrahim Sarmış, Teorik ve Pratik Açıdan Tasavvuf ve İslâm, Yöneliş Y. s. 181-184
2473] 72/Cinn, 18
- 456 -
KUR’AN KAVRAMLARI
açıklarken de şöyle diyor: “Evliyâullah’ın verdiği bir mânâya göre mescidden murad kalptir.” 2474
“Onun için o büyüklerimize bir fâtiha üç ihlâs okuyun, gönderin rûhâniyetlerine. İstimdat edin. Şirk olmaz mı? Olmaz. Çünkü Allah’ın sevgili kullarını Allah için sevmek sevaptır. Rasûlullah Efendimiz buyuruyorlar: “Sizden biriniz beni... sevmedikçe...”2475 Sanki şeyhler ve ölüler Allah’ın peygamberi konumunda?!
“Evliyâullah Allah’ın sevgili kulları, Allah’ın rızâsını kazanmış kullar vefatlarından sonra da insanlara müessirdirler. Yani tasarruf sahibidirler. Yani sizinle münâsebetleri vardır, alâkaları vardır. Rüyamıza girerler, nasihat ederler, ikaz ederler.” 2476
“(Zikirde) dördüncü edeb, rûhâniyetten istimdattır.”2477 “Bazı mürid de şeyh vefat ettikten sonra kendisine râbıta yaptırmıştır. Bazısı da ‘meyyit âhirete intikal ettikten sonra dünyaya iltifatı kalmaz’ demiştir. Bu kanaat, nefsinde kemal iddia edenlerin hatasından da büyüktür. Bu söz evliyâullah indinde tasarrufâtı inkârdır. Bunda ittifak vardır. Evliyâullah’ın tasarrufâtı âhirete intikal ettiklerinde de bâkîdir. Onun için Hz. İmam tarikat el-Maruf Şah Nakşibend, Şeyh Abdülhalik Gücdüvanî’nin rûhâniyetinden feyz almıştır. Hâlbuki bu ikisi arasında beş adet vâsıta (beş nesil) vardır.” 2478
“Cenâb-ı Hak, kulunun yükü ağırlaşınca, anâsırdan tecrid eder de rûhen mutasarrıf kılar. Zira ruhta telsiz sürati vardır. Onun için tasarruf daha süratli, ihâtalı ve kolay olur.” 2479
Mistikler ölülerden medet etme ve rûhâniyetten istimdadı o dereceye vardırmışlardır ki, bu konuda ölüleri Allah derecesine bile vardıranlar olmaktadır. Meselâ tevessül ve istimdad konusunda bunlardan biri Allah ile Rasûlullah’tan isteme arasında bir fark olmadığını bile söylemektedir. Şu ifâdeye bakınız: “Yâ Rabbi! Rasûl-i Ekrem kadir ve kıymeti için benim ihtiyacımı gider’, ‘Ya Rasûlallah, benim ihtiyacımı gider’, ‘Allah’ım! Onunla ihtiyacımı gider’ sözleri arasında fark yoktur. Doğrusu, Peygamberin zâtından istemek ile zâtı ile Allah’tan istemek arasında fark yoktur.”2480 Bu konuda Muhammed Nazım Kıbrısî şöyle diyor: “Bu meclise Berzahta bulunan evliyâullahtan olsun, hayattakilerden olsun, rûhânî olarak birisi geldimi bu meclisteki kimselere aslî olan saâdet mührünü vurur ki, bu mecliste şakî otursa said olur. Cehennemlik kimse oturursa cennetlik sıfata döndürecek mühürle onu mühürlerler.”2481 Râbıta ve Tevessül kitabında yine şöyle diyor: “Çünkü peygamberlerin mûcizeleri ve evliyânın kerâmetleri ölümleriyle kesilmez. Onlar kendi kabirlerinde diridirler. Namaz kılarlar ve hacca gi2474]
Ramazanoğlu Mahmud Sami, Musâhabe, 6/152
2475] M. Esad Coşan, Tasavvufa Giriş, 14
2476] M. Esad Coşan, a.g.e., 13
2477] M.Z.Kotku, Tasavvufî Ahlâk, 2/246
2478] M.Z.Kotku, a.g.e., 2/241-242
2479] Ali Erol, Hâtıratım, 41
2480] İsmail Çetin, Gözyaşı, s. 4, sayı 14, Temmuz-Ağustos 1988; Râbıta ve Tevessül, 392-414
2481] Tasavvufî Sohbetler, 49; İstanbul’u evliyânın idare ettiği, İngiliz milletinin tümüyle müslüman olacağı, kıyâmet alâmetlerini evliyânın durdurabildiği, insanların bütün günahlarını temizleyip âhirete günahsız gönderdikleri konusunda bk. a.g.e., 87-96
VESÎLE
- 457 -
derler.” 2482
Duâda Tevessül
Tevessül; aracı kılmak mânâsında olup, kendisiyle herhangi bir gayeye ulaşmak için aracı kılınan sebebe de vesile denilir. Vesile edinilen şey, amel ve şahıs olmak üzere iki kısma ayrılır: Amel ile tevessül; şahıs ile tevessül.
Amel ile tevessül: Bir kimse sâlih bir amelini vesile edinerek Allah’a duâ edip herhangi bir dilekte bulunabilir. Hz. Allah şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya vesile arayın ve O’nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa erebilesiniz.”2483 Bu âyet, mücerret iman ile yetinmeyip, Allah’tan korkmayı, fena ahlâktan ve fena amelden sakınmayı emretmekte; Allah’a yaklaşmak için, haramlardan kaçmanın yanında farzları yerine getirmeyi, bunun da ötesinde güzel işler yaparak kendimizi Allah’a sevdirmeyi tavsiye etmektedir.2484 Bu âyetteki “vesile” kelimesini “Allah’ın râzı olacağı ameller” olarak anlamak gerekir.
Şahıs ile tevessül: Allah'ın sevdiği bir kul olarak bilinen bir kimseyi vesile edinerek Allah'tan talepte bulunmak mânâsına gelir. Bu da üç şekilde olabilir:
1. Vesile kılınan Hz. Peygamber (s.a.s.) ise, çoğunluk bunu câiz görmüştür.
2. Peygamberimiz’in dışındaki bir şahıs ise; bunu da iki kısımda ele almak gerekir:
a- O an için hayatta olan sâlih ve muttakî birini vesile edinerek Allah’tan talepte bulunmak. Bu da o şahsı alıp birlikte duâ etmek şeklinde olur. Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer dönemlerinde, bu iki zatın; Peygamberimiz’in amcası Hz. Abbas’ı önemli duâlarında yanlarında bulundurdukları ve onunla tevessül ettiklerine dair rivâyetler vardır.2485 Fakat, bu rivâyetlerde dikkatimizi çeken nokta, bu iki halifenin, o an için vefat etmiş olan Hz. Peygamber’i vesile edinerek (“onun yüzü hürmetine” diyerek) duâ etmiyorlar da, Rasûl’e o gün için en yakın olan ve hayatta olan amcasına tevessül ediyorlar. Vesile edilecek kişinin hayatta olup olmaması önemli olmasaydı, o iki güzide sahâbe, o gün vefat etmiş olan Rasûlûllah’a tevessül ederlerdi. Ama böyle yapmadılar. Bu noktanın gözden kaçırılmaması gerekir. Dolayısıyla, bugün hayatta olup da sâlih ve muttakî olduğu, Allah’a yakın olduğu zannedilen şahıslarla birlikte biz de duâ edebiliriz. Buna kimse itiraz edemez. Çünkü sâlih ve muttakî kimselerin duâlarının kabul edilmeye daha yakın olduğunu Kur’an’dan öğreniyoruz: “Allah, ancak muttakilerin (yaptığı şeyi) kabul eder.“ 2486
b- Vefat etmiş olduğu halde, Allah dostu ve Allah’a yakın olduğu zannedilen bir şahsı vesile edinerek Allah’tan talepte bulunmak: Bu şekilde ölmüş birini vesile edinerek duâ edileceği konusunda ne Kur’an’da, ne sünnette bir delil yoktur. Kur’an’da Rabbımız duâ mâhiyetinde yüzlerce âyet vahyederek bize duânın nasıl yapılacağını da öğretmiştir. Bu âyetlerin hiçbirinde Allah ile kul arasına bir şey konularak duâ ettirilmemiş, doğrudan doğruya Allah’a duâ yapılacağı
2482] Râbıta ve Tevessül, Heyet, Umran Y. s. 412; İbrahim Sarmış, a.g.e., s. 270-272
2483] 5/Maide, 35
2484] Bk. Elmalılı III/1669
2485] Bu konudaki hadisler için, bk. S. Buhâri, Tecrid, III/287 ve s. 228
2486] 5/Mâide, 27
- 458 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gösterilmiştir. Peygamberimiz’in duâlarına baktığımızda, onun duâlarını hep vasıtasız, herhangi bir şeyin “yüzü hürmetine” olmaksızın, direkt Allah’a yaptığını görmekteyiz. Şüphesiz Rasûlullah bizim için örnektir. Biz, dinimizi onun örnekliğinde öğrenmek zorundayız. Yine Peygamberimiz’in hayatında ona iman etmiş, onunla beraber yaşamış ve Kur’an’da Allah’ın övgüsüne mazhar olmuş sahâbilerin de duâ ederken, ölmüş herhangi bir şahsı (buna Rasûlullah da dâhildir) vesile edinerek duâ ettiklerini görememekteyiz. Bu konuda hiçbir rivâyet yoktur. Meselâ; Sahabilerin, Rasûlullah'ın vefatından sonra, “Onun yüzü hürmetine...“ diyerek duâ ettiklerini bilmiyoruz.
Kısacası vefat etmiş şahısları vesile edinerek duâ etmek Kur’an ve sünnetin ruhuna uymamaktadır. Hayatta olanlarla birlikte duâ etmek de nihâyet bir ruhsattır. Yoksa duânın gereklerinden biri değildir. Elmalılı bu konuda şöyle der: “Duâ hakkındaki Bakara 186. âyetinde cevap, tashih edilmeden doğrudan doğruya buyrulmuş, vasıta kaldırılmış, yakınlık da duânın kabulü ile açıklanmıştır ki, bunda büyük bir nükte vardır: Cenâb-ı Allah, duâda kulu ile kendisi arasına bir aracının girmesini istemiyor ve sanki şöyle diyor; ‘kulum vasıtaya duâ vaktinin dışında muhtaç olabilirse de, duâ vaktinde benimle onun arasında vasıta yoktur, Ben ona yakınım.” 2487
Sâlih kimselerin adını anarak, onları vesile edinerek duâ yapmanın daha doğru olduğunu iddia edenlerin bu konuda ileri sürdükleri gerekçe şudur: “Biz günahkâr insanlarız. Bizim dışımızda Allah’a yakınlık sağlamış, O’nun yanında hatırı sayılan kimseler vardır. Bizler dünya hayatında bir büyüğün yanına işimizi yaptırmaya giderken nasıl ki onu tanıyan, onun da sevdiği kişilerle gittiğimizde işimizin gerçekleşme şansı daha yüksekse, aynı şekilde Allah’tan herhangi bir talepte bulunurken de tek başına gitmektense O’nun sevdiği kullarıyla gitmek daha iyi olur. Ayrıca, mesela, bir cumhurbaşkanıyla görüşmek istediğimizde nasıl onunla direkt görüşemiyor ve önce sekreteri, yardımcısı gibi kimseleri geçerek ona ulaşıyorsak, kâinatın yöneticisi olan Allah ile de direkt görüşmek olmaz. Mutlaka arada Ona yakın olan, Onun sevdiği birilerinin olması gerekir. Biz tek başına müracaat edemeyiz.”
Bir defa Cenâb-ı Allah’ı, herhangi bir varlıkla kıyaslamak yanlıştır. O’nun eşi ve benzeri yoktur. Dünyadaki devlet başkanlarının sekreteri ve yardımcısı olduğu halde Allah’ın yardımcısı ve sekreteri yoktur, O tektir. Yine dünyada halk ile devlet başkanı arasındaki ilişkilerde resmiyet geçerli olduğu halde, insanlar ile Allah arasında resmiyet yoktur. Sonra, insanların kendilerinin günahkâr olduğunu, dolayısıyla tek başına Allah’ın huzuruna gidemeyeceklerini söyleyerek mutlaka tevessüle gerek duymaları sadece duygusal bir zandır, bir felsefedir. Hâlbuki Cenâb-ı Allah günahkârların günahlarını itiraf edip tevbe etmelerinden çok hoşlanıyor. Rasûl-i Ekrem, şöyle buyuruyor: “Kulun tevbe etmesi ile Allah’ın hoşnutluğu ıssız bir çölde devesini kaybedip sonra onu bulan sizden birinizin sevincinden daha fazladır.” 2488
Dinde sadece iyi niyet duyguları yeterli değildir. İyi niyetle birlikte yapılan işin şeklinin de dinin ölçülerine uyması gerekir. Yukarıda ifade ettiğimiz “Ben çok günahkârım. Allah’ın yanına bu halimle tek başıma gidemem...” gibi
2487] Hak Dini Kur’an Dili, 2/Bakara, 186. âyetin tefsiri
2488] Riyâzu’s-Sâlihîn, s. 53
VESÎLE
- 459 -
duygular görünürde Allah karşısında tevâzu ve zilleti ifade ediyor. Evet bu duygular çok güzel. Ama bu doğru duygulardan hareketle sanki Allah’ın huzuruna çok günahkâr olanlar tek başına gidemezmiş gibi bir sonuca varılmaktadır. Hâlbuki Cenâb-ı Allah, Kitabının hiçbir yerinde “çok günahkâr iseniz tek başınıza değil; sevdiğim kişilerle beraber tevbe ve duâ edin” demiyor. Rasûlullah’tan da, bu konuda bize herhangi bir şey ulaşmamıştır. Görüldüğü gibi, sadece zanlarımızla hareket ediyoruz. Hâlbuki din, zanlar üzerine değil; nasslar üzerine kurulur.
Biz, Allah’a yakın olmayı arzu ediyorsak, bu, Allah’a yakın olmuş herhangi bir kişiye, bedenen yakın olmakla gerçekleşmez. Allah’a yakın olmuş kimseler nasıl yaşıyorlarsa biz de ancak onlar gibi yaşamak suretiyle Allah’a yakın olabiliriz. Mürşidler, âlimler, müttakîler, kendilerine tâbi olanlara Allah’ın râzı olacağı yolu ve yaşamı gösterirler. Onlar da gösterilen bu hayatı amele dönüştürürse kendileri de Allah’a yakın olurlar. Yoksa mücerred onların yanında bulunmakla bu gerçekleşmez. Şüphesiz Allah’a yakın bildiğimiz şahıslar da bu yakınlıklarını Allah’ın râzı olacağı amellere borçludurlar. Yani Allah’a sâlih amel işleyerek yakınlık kazanmışlardır. Peygamberimiz, kızına şöyle söyler: “Ya Fâtıma! Nefsini ateşten kurtar. Çünkü ben, senin için Allah’tan bir şeyi savamam.”2489 Görüldüğü gibi, Allah’a yakın olmak için, Peygamberimiz’in kızı dahi olmak yetmiyor. Mutlaka Allah’ın râzı olacağı ameller içinde olmak gerekiyor.
Kısacası, Kur'an ve sünnetin bizden yapmamızı istediği en uygun ve en güzel duâ, herhangi bir kimseyi vesile edinmeksizin, direkt Allah'a yalvararak yapmamız gereken duâlardır.
Duânın İstismar Edilmesi
Daha önce de söylenildiği gibi, duâ kulun kendisini sürekli Allah’a muhtaç hissedip, Allah’ın huzurunda zillet ve yoksulluk duyguları içinde elini açıp O’nunla diyaloga geçmesi ve O’na ihtiyaçlarını arz etmesidir. Rasûlullah’ın bir rahatsızlık duyduğu zaman, İhlâs, Felak ve Nâs sûrelerini yatmadan önce okuduğu, ellerine üfledikten sonra vücudunu baştan ayağına kadar meshettiği ve bunu üç defa tekrar ettiği rivâyet edilmektedir.2490 Yine, Hz. Âişe (r.a.) “Rasûlullah, ehlinden biri hastalandığı zaman Muavvizeteyn’i (Felak ve Nâs sûrelerini) okur, üflerdi. Ben de O hastalandığı zaman Ona aynısını yaptım.” diyor. 2491
Hiçbir rivâyette Peygamberimiz’in, duâ cümlelerinin herhangi bir şeye yazılıp boyuna veya vücudun herhangi bir yerine asılmasını tavsiye ettiğini görmemekteyiz. Ancak, ne zaman başladığını bilmemekle birlikte Rasûlullah’tan yıllar sonra, duâların herhangi bir cisme yazılarak muska şeklinde vücudun herhangi bir yerinde (genellikle boyunda) taşıma uygulamasının başladığını biliyoruz. Bu mesele, âlimler arasında tartışmalı olup, böyle bir uygulamaya câiz diyen birtakım âlimler olmakla birlikte, cevaz vermeyen âlimlerin delilleri daha kuvvetlidir. Kadı Ebûbekir, Tirmizî şerhinde şöyle diyor: “Kur’an âyetlerinin yazılarak insan üzerinde taşınması Rasûlullah’tan bize ulaşmış bir sünnet değildir. Sünnet olan,
2489] Buhâri, Müslim, Tirmizî
2490] Hak Dini Kur’an Dili, 9/6351
2491] Buhâri, Müslim -Tac Terc. 3/742-
- 460 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hasta kimseye okunmasıdır, boyuna asılması değil.” 2492
Sünnet olmayan ve bazı âlimlerin de cevaz vermediği âyet ve duâların (veya belirsiz işaretlerin) yazılıp muska şeklinde taşıma uygulaması, daha sonraki dönemlerde birtakım kötü niyetli insanların istismarına yol açmış ve bu insanlar tarafından kazanç yolu haline getirilmiştir.
Hayatlarını hevâları istikametinde sürdürürken Allah’a pek ihtiyaç duymayan, Allah’ın hayatına müdâhale etmesine müsaade etmeyip istediği gibi yaşayan insanlar bile satılan bu muskaları alıp çeşitli durumlarda bu muskaların veya Allah’ın kendilerini korumasını bekliyorlar. Bilindiği gibi, duâ bir çağrıdır, dâvettir. Bir varlığa ne kadar çok ihtiyaç hissediyorsanız onu o kadar çağırırsınız (duâ edersiniz). Duâ, boyuna asılmakla yapılmaz. Duâ, hissetmektir; duymaktır. Tamamen ruhun bir eylemidir. Duâ olayını maddîleştirmek doğru değildir. Duâyı muskacılık şeklinde uygulamanın bir başka sakıncası da şudur: Muska taşıyan kimseler başlangıçta şifayı Allah’tan beklemiş olsalar bile zamanla bu duygular, takınılan muskaya yönelerek o cisim kutsallaştırılıyor. Sanki şifanın Allah’tan değil de; o cisimden kaynaklandığına dair duygular oluyor ki, bu çok tehlikeli ve tevhide aykırı hususlar içermektedir. Hatta, bazen insanlar arasında, birbirlerine muska verip de, “al bunu tak; bu çok iyi bir muskadır. Ben çok faydasını gördüm.” gibi ifadelerin sarf edildiğini çoğumuz biliriz. Böylece o cisimler kutsallaştırılmaktadır.
Kısacası; biz duâ olayının Kitap ve sünnetin ruhuna uygun bir şekilde asr-ı saâdette Peygamberimiz’in uyguladığı şekilde ve istismar etmeden ve istismarcılara fırsat vermeden icrâ edilmesini tavsiye ediyoruz.
Yusuf El-Kardavi’nin muska konusunda yazdıklarından kısa bir alıntı yapalım: “Tevhid inancı, Allah’ın kâinatta yarattığı sebeplere başvurmayı reddetmez. Ancak, tevhid inancına ters düşen; belâyı defetmek veya belâ gelmeden ondan korunmak maksadıyla Allah’ın câiz görmediği gizli sebeplere sığınmaktır. Mesela, mavi boncuk takmak veya asmak şirktir. Araplar, câhiliye döneminde cinlerin şerrinden korunmak veya göz değmesini önlemek amacıyla mavi boncuk takarlardı. İslâm, bu inancı ortadan kaldırdı. Ve Allah’tan başka hiçbir şeyin ve hiçbir kimsenin zarar ve musibetleri kaldıramayacağını onlara tebliğ etti. İmam Ahmed bin Hanbel, şu hadisi nakleder: “Kim temîme (nazar için boncuk) takarsa, Allah, onun işini tamamlamasın. Kim bir bir ved’at (katır boncuğu) takarsa, Allah onu korumasın.” Başka bir rivâyette, “Kim temîme (nazar boncuğu) takarsa müşrik olur.”
Temîme takmanın anlamı: Nazar boncuğunun hayır getirip şerri defedeceğine inanarak kalbini ona bağlamaktır. Bunun şirk olmasına gelince, zararı defetmek için Allah’tan başkasına yapılan bir istek vardır. Hâlbuki Allah şöyle buyurur:: “Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, hiç kimse onu gideremez. Ve eğer sana bir hayır ihsan ederse, zaten O her şeye kadirdir.”2493 Halkın muska çeşitlerine isim verdiği “camia”, “hirz”, “hicap” ve bunlara benzer şeyler; mavi boncuk kabilinden olup şirke götüren büyük suçlardandır. Güç yetiren her müslümana, bunları kaldırıp atmak vâciptir.
Muska, sadece Allah’ın âyetleri veya yüce isim ve sıfatları ile yazılmışsa,
2492] A. Rıza Karabulut, Ruhlar Âlemi, s. 103
2493] 6/En’âm, 17
VESÎLE
- 461 -
yasaklanan muskalar arasına girer mi, yoksa onlardan istisna edilip takılması câiz mi? Bu konuda selef ihtilâf etmiş, kimi ruhsat vermiş, kimi de men etmiştir. Bizim tercih ettiğimiz görüş ise, ileri süreceğimiz delillerden dolayı, Kur’an âyetleri yazılmış olsa da, bütün muskaların câiz olmadığıdır.
Hiçbir muska câiz değildir. Çünkü;
1- Muskaların her çeşidi yasaklanmıştır. Bu konudaki hadisler, âyetle yazılan muskaları istisna etmemiştir.
2- Sebeplerin önünü kapatmak ilkesi (seddü’z-zerîa): İçinde Kur’an yazılan muskaların takılması câiz görülürse, diğer muskaların takılmasına kapı açılır. Şer kapısı açıldı mı, bir daha kapanması zor olur.
3- İnsanları Kur’an’a önem vermemeye sevk eder. Çünkü böylece insanlar, yazılan âyetleri pis yerlerde, tuvalette, cünüp, hayız ve benzeri durumlarda üzerlerinde bulundururlar.
4- Muskacılıkta Kur’an’la istihzâ etme ve onun amacına ters faâliyet gösterme durumu da vardır. Çünkü Allah, insanları karanlıktan çıkarıp, nura kavuşturmak ve en doğru yola iletmek için Kur’an’ı indirdi. Nazardan koruması, kadınlara ve çocuklara muska veya tılsım olarak asılması için indirmedi.
Üfürükçülük: Tevhid inancına ters düşen hususlardan biri de üfürükçülüktür. Câhiliye devrindeki insanlar, cinlerden yardım bekleyerek, bazı musibet ve felâketleri önlemek amacıyla, Arapça olmayan anlamsız bazı kelimeleri, ağızlarında geveleyip dururlardı. İslâm geldi, bunları yasakladı. Nitekim, hadis-i şerifte: “Şüphesiz üfürükçülük, mavi boncuk, muska, her türlü sihir ve tılsım şirktir.”2494 buyrulmaktadır.
Rivâyete göre; Bir gün Abdullah bin Mes’ud, hanımının boynunda bir iplik gördü. Bu nedir?” deyince, hanımı: “sıtma için okunmuş bir iptir.” dedi. İbn Mes’ud, ipi çekerek kopardı, attı. Sonra şöyle dedi: “Andolsun ki, Abdullah ailesi şirkten uzaktır. Rasûlullah’tan işittim, buyurdu ki; “Şüphesiz üfürükçülük, nazar boncuğu, muska, sihir ve tılsım şirktir.” Hanımı dedi ki: “Gerçekten gözüm atıyordu, filan yahudiye tedavi için gidip geliyordum. Gözümü afsunladı; atması durdu. Abdullah bin Mes’ud dedi ki: “Bu, şeytanın işidir. Şeytan eliyle dokunuyor, afsunladığı zaman elini çekiyor. Hâlbuki, Rasûlullah’ın okuduğunu okusaydın, sana kâfi idi. Allah’ın Rasûlü şu duâyı okurdu: “Ağrıyı kaldır ey nâsın rabbi! Şifa ver, Sen şifa verensin. Şifandan başka şifa yoktur. Hiçbir ağrıyı ihmal edip bırakmayacak şekilde şifa ver.” 2495
Kur’ân-ı Kerim’de Vesile Kavramı
“Ey iman edenler! Allah’tan ittika edin (korkup sakının) ve O’na (yaklaşmaya) vesile arayın ve O’nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.”2496 Tefsirciler buradaki ‘vesile’yi, emirlerine itaat, yasaklarından kaçınmak, ya da O’nun rızasını kazandıracak sebeplerle mü’mini Allah’a yakınlaştıracak şey diye açıklamışlardır.2497
2494] Ebû Dâvud, İbn Mâce
2495] Tevhid’in Hakikatı, Yusuf El-Kardavi, Saff Y. s. 70-75
2496] 5/Mâide, 35
2497] Muh. Ibn Kesir, 1/511
- 462 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yalnız buradaki yakınlık mekan yönünden bir yakınlık değil, sevgi ve O’nun rızasına bir yakınlıktır. Kimleri de buradaki ‘vesile’yi, ‘sevgi ile kendinizi Allah’a sevdirmeye çalışınız’ şeklinde açıklamışlardır.
el-Vesile kelimesi Kur’an-ı Kerim’de iki yerde kullanılmıştır: 1) Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun. O’na (yaklaşmaya yol) vesile arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.”2498 İbn Cerîr, âyeti şöyle tefsir eder; “O’na vesile arayın” yani “onu hoşnud edecek ameller işleyerek ona yaklaşmayı dileyin.” 2499
Hâfız İbn Kesir de şunu kaydediyor: “O’na vesile arayın” İbn Abbas (r.a.)’dan “yaklaşma” diye nakledilmiştir. Mücahid, Ebû Vail el-Hasen, Katâde, Abdullah b. Kesîr, Südd”ı, İbn Zeyd ve daha birçok kişi aynı görüşü paylaşıyor. Katâde âyeti şu şekilde tefsir eder: O’na boyun eğerek ve onu hoşnud edecek ameller işleyerek ona yaklaşın. Mezkûr imamların söylemek istedikleri de budur ve bu konuda müfessirler arasında herhangi bir görüş ayrılığı yoktur. 2500
2. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Onların yalvardıkları bu varlıklar, Rablerine -hangisi daha yakın olacak diye- vesile ararlar; O’nun rahmetini umarlar ve azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı, sakınmağa değer.” 2501
İbn Mes’ud (r.a.) şöyle açıklar; (Âyet) bir grup Arap hakkında nâzil oldu. Bunlar bir kısım cinlere tapıyorlardı. Cinler müslüman oldular. Onlara tapmakta olan insanlar ise (bunu) anlamıyorlar. Diğer bir rivâyette ise “insanlar cinlere ibâdeti bırakmadılar” diye geçer.2502 Hafız İbn Hacer ise şöyle açıklar: “Cinlere ibâdet etmekte olan insanlar yine onlara tapmaya devam ettiler. Oysa ki cinler artık müslüman olduklarından ve onlarda rablerine vesile aradıklarından dolayı bundan razı olmuyorlardı.“ İbn Hacer, “Vesile'den kasıt, kurbet'tir“ der.2503 el-Mu’cemu’l Vasît’te kurbet şöyle tanınırladır: “İyi ameller işlenerek kendisi ile Allah’a yaklaşılabilen”dir.
İbn Kesir’in sözü dikkate alındığında görülüyor ki şu noktada müfessirler arasında herhangi bir görüş ayrılığı söz konusu değildir: Vesile’den kasıt; Allah’a boyun eğerek ve onu razı kılacak işler yaparak ona yaklaşmaktır. Bunun da Kitab ve Sünnet dışında bir yerden anlaşılması imkânsızdır.
“Kullarım sana Benden sorarlarsa ben (onlara) yakınım. Bana duâ edenin duâsına icabet ederim. O halde çağrıma karşılık versinler. Bana iman etsinler. Umulur ki doğru yola ererler.” 2504
“En güzel isimler Allah’ındır. Onlarla Allah’a duâ edin, isimlerinde ilhada düşenleri terk edin. Onlar yaptıklarının karşılığını göreceklerdir.” 2505
“Artık her kim, Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine ibâdette hiçbir şeyi ortak koşmasın.” 2506
2498] 5/Mâide, 35
2499] Tefsir’üt-Taberî, VI/226
2500] İbn Kesir Tefsîr, II, 53
2501] 17/İsrâ, 57
2502] Müslim, Tefsir, 28, 29, 30; Buhârî, Tefsir, 7
2503] Fethu’l Bârî, VIII, 249
2504] 2/Bakara, 186
2505] 7/A’râf, 180
2506] 18/Kehf, 110
VESÎLE
- 463 -
“Mescidler Şüphesiz Allah’ındır. O halde, Allah ile birlikte kimseye yalvarmayın.” 2507
“De ki: ‘Öyleyse bana bildirin, Allah bana bir zarar vermek isterse, Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, onun verdiği zararı giderebilir mi? Yahut Allah, bana bir rahmet dilerse, onlar onun bu rahmetini önleyebilir mi? De ki: Bana Allah yeter. Güvenip dayanacaklar, ancak O’na güvenip dayanırlar.” 2508
Hadis-i Şeriflerde Vesîle Kavramı
“Allah yahudi ve hırıstiyanlara lânet etsin, peygamberlerinin ve sâlih kişilerinin kabirlerini mescid yaptılar.” 2509
“Her kim bizim bu işimizde (dinde) onda olmayan bir şey ortaya koyarsa o merduttur.” 2510
“En doğru söz Allah’ın kitabıdır, en güzel yol Muhammed (s.a.s.)’in yoludur, işlerin en kötüsü sonradan icad olunanlardır (muhdest)’dır. Sonradan (dinde) icad edilen her şey bid’attır. Bütün bidatler sapıklık (dalalet)’tır. Her sapıklıkta ateştedir.” 2511
Hz. Ali: “Rasûlullah’ın beni gönderdiği bir iş için seni gönderiyorum. Yerden yüksek ne kadar kabir varsa yık ve ne kadar heykel varsa yerle bir et.” 2512
“Ezanı işittiğiniz zaman müezzinin söylediğini aynen (kelime kelime) tekrar edin. Sonra bana salât u selâm okuyun. Zîra kim bana salât u selâm okursa Allah da ona on misliyle rahmet eder. Sonra benim için el-Vesîle’yi taleb edin. Zîra o, cennete bir makamdır ki, mutlaka Allah’ın kullarından birinin olacaktır. Ona sahip olacak kimsenin ben olmamı ümid ediyorum. Kim benim için Allah’tan el-Vesîle’yi taleb ederse, şefaat kendisine vâcib olur.”2513 Hadisin ilk cümlesi Buhârî’de de2514 rivâyet edilmiştir.
“Ezanı işittiği zaman kim: ‘Allâhümme Rabbe hâzihi’dda’veti’ttâmme ve’ssalâti’lkâimeh âti Muhammedeni’l-Vesîlete ve’lfadîlete veb’ashu makâmen mahmûdeni’llezî va’adtehu. (Ey bu eksiksiz davetin ve kılınan namazın sahibi! Muhammed’e Vesîle’yi ve fazîleti ver. O’nu, va’adettiğin -bir rivâyette va’adettiğin üzere- makam-ı Mahmûd üzere ba’s et (dirilt)’ derse, ona Kıyâmet günü mutlaka şefaatim helâl olur.” 2515
Açıklama: 1- Son iki hadis, ezan dinleme adabını öğretmekte ve ezanı dinleyince okunması gereken duâyı haber vermektedir. Ayrıca, duâda vesile ve mâkam-ı Mahmûd’un zikri geçmektedir.
Şimdi bunları kısa kısa açıklayalım:
Ezanı Dinleme Âdâbı: Bu birbirini takiben yapılması gereken birkaç davranış gerektirmektedir: Müezzinin sözlerini tekrar etmek, Rasûlullah’a salât u selâm okumak vesîle duâsını okumak. Bunları kısaca açıklayalım:
2507] 72/Cinn, 18
2508] 39/Zümer, 38
2509] Buhârî, Salât 48, Cenâiz 62, 96, Enbiyâ 50, Meğâzî 83; Müslim, Mesâcid 19, 23
2510] Buhârî, Sulh 5; Müslim, Akdıye, 17
2511] Müslim, Cum’a 43; Nesâî, Salâtu’l Ideyn 22
2512] Müslim, Cenâiz 93
2513] Müslim, Salât 11, h. no: 384; Ebû Dâvud, Salât 36, h. no: 522; Nesâî, Ezan 33, h. no: 2, 23; Tirmizî, Salât 154, h. no: 208; İbn Mâce, Ezân 4, h. no: 720
2514] Ezân 7
2515] Buhârî, Ezân 8; Ebû Dâvud, Salât 28, h. no: 529; Tirmizî, Salât 157, h. no: 211; Nesâî, Ezân 38, h. no: 2, 26; İbn Mâce, Ezân 4, h. no: 722; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 8/323
- 464 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ezanı Tekrar: Hadiste, “işitme” şartıyla ezanın tekrarı emredilmektedir. Şu halde müezzin görülse ve fakat uzaklık veya sağırlık gibi bir sebeple ezan duyulmasa, tekrar gerekmez.
Ezanın tekrarı demek, başka meşguliyetleri terketmek demektir. Hanefî âlimleri bu hadisten hareketle Kur’ân okumak, zikretmek, duâ etmek, konuşmak, selam almak gibi her çeşit meşguliyetin terkini ve okunan ezanın tekrarını “vacib” addetmişlerdir. Zâhirîler ve İbnu Vehb de bu hükme varırlar. Müteakip rivâyet tekrarın keyfiyyetini daha sarîh olarak açıklayacaktır. Burada şimdiden dikkat çekmemiz gereken husus şudur: Müezzin “hayye alâ’s-salâh, hayye ale’l-felâh” (haydi namaza, haydi kurtuluşa)” dediği zaman bu ibâre aynen tekrar edilmeyip buna bedel “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azîm (Günaha karşı korunmak ve ibâdet yapmak için gerekli kuvvet ancak Allah'tandır)“ denilecektir. Hanefîlerden bazılarına göre müezzin Hayye alâ'l-Felâh“ deyince, işiten: “Mâ şâallahu kâne ve mâ lem yeşe’ lem yekün” “Allah'ın dilediği olur dilemediği olmaz“ demelidir. “es-Salâtu hayrun minennevm“ yerine de sadakte ve bererte demelidir. “Bunların da aynen tekrarı müezzini alay yerine geçer“ denmiştir.
Ezanı tekrar etmemeyi meşrû kılan bazı sebepler vardır: Namazda veya helada olmak, cinsî münasebette bulunmak gibi. Bu durumlarda tekrar gerekmez. Bunun dışında genç-ihtiyar, kadın-erkek, temizcünüp, nifaslı herkese tekrar vâcibtir.
Hulvânî: “Namaz farz olmayana tekrar vacib olmaz“ demiştir. Bazı âlimler, “Ezanı namazda işiten kimse, namazdan çıkınca tekrar etmelidir“ demiştir. Şunu da kaydedelim ki hadisten: “Namazda olan kimse işittiği ezanı tekrar edecek olsa namazı bozulmaz, yeter ki hayye ala'ssalât, hayye ala'lfelâh demesin, bunlar kişiyi namaza çağrıdır, namazı bozar, bunlara bedel lâ havle velâ kuvvete illâ billâh diyecek olursa namazı bozulmaz çünkü bunlar zikirdir“ hükmü de çıkarılmıştır. “Çünkü emir âmmdır, Musallîyi hariç tutacak bir karîne yoktur, bu çeşit emirler vücûb ifade eder“ denmiştir. İmam Şâfiî bu görüştedir.
Şâfiî, Mâlikî, Hanbelî mezheplerine göre -ki cumhur-u fukahanın hükmü de böyledir- hadisteki emir vücûb değil, istihbab ifade eder. Hanefîlerden Tahâvî de bu kanaattedir.
Âlimler müezzini “aynen tekrar” meselesini kayıtlarlar. Sözgelimi o “duyurmak” maksadıyla yüksek sesle okuduğu halde işiten, “zikir” maksadıyla gizlice tekrar eder. Ancak telaffuz etmeksizin zihninden mânayı geçirmesi, emrin yerine getirilmesinde yeterli olmayacaktır.
Birkaç ayrı ezan okunması halinde ilk okunanın tekrarı yeterli midir konusu da medâr-ı bahis olmuştur. Nevevî: “Mezhebimizde bu meseleyle ilgili rivâyete rastlamadım“ demiştir. Ancak bazı âlimler: “Sebep taaddüd ettiği için her birine icabet etmesi gerekir“ hükmüne varmıştır.
Ezanı tekrar meselesini bitirirken şunu da belirtelim: Ezanı tekrar işine müstehap diyen cumhur, Müslim'deki bir başka rivâyeti esas almıştır. Bu rivâyete göre Rasûlullah (s.a.s.) bir müezzinin ezan okuduğunu işitir. Müezzin Allahu ekber deyince “ale’l-fıtrati (fıtrat üzere oldu) der. Eşhedü en lâ ilâhe illallah deyince “harace mine’n-nâr (ateşten kurtuldu) der. Bazı âlimler: “Rasûlullah, ezan sırasında, müezzinin söylediklerinden bir başka şey söylediğine göre, ezanı
VESÎLE
- 465 -
tekrar müstehabtır, vacib değildir“ diye netice çıkarırlar. Bu istidlale şöyle cevap verilmiştir: “Hadiste, Rasûlullah ‹ın tekrar etmediği tasrih edilmemiştir, müezzinin söylediklerini aynen tekrar etmiş olması da câizdir, ancak râvi, adet olanla yetinip onu rivâyet etmemiştir, sadece adet olana ziyade edilen sözü rivâyet etmiştir.“ Keza şu mülahaza da ilave edilmiştir: “Belki de bu hadis, Rasûlullah ‹ın tekrar emrinden önce cereyan eden durumu anlatmaktadır.“ Yani bidâyette tekrar emredilmemiştir, ancak Efendimiz sonradan ezanın tekrarını emretmiştir, esas olan da nâsih olan son emirdir. 2516
Rasûlullah’a Salât u Selâm: Ezan okununca, yapılması emredilen ikinci husus, Rasûlullah’a (s.a.s.) salât okunmasıdır. (Cuma sabahları, kandil günleri, yatsı ezanlarından sonra veya Erzurum ve çevresinde olduğu gibi beş vakit ezandan sonra ilâve edilen salât u selâm, menşeini bu emr-i nebevîden almış olabilir.) Salât duâdır, Cenâb-ı Hakk’tan rahmetini talebtir. Rasûlullah ‘a okunacak salâtın belli bir formülü vardır denebilir. “Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. (Rabbim Muhammed’e ve O’nun âli’ne rahmetini bol kıl)” şeklinde yapılacak salât rivâyetlerde gelen en kısa salâtlardandır. En mükemmeli, namazda son tahiyyatta okunan salli bârik duâsıdır. Cenâb-ı Hakk’ın salât etmesi, rahmet kılması, mağfirette, afda bulunması demektir. Her hayrın on misliyle kabul edilmesi ilâhi kanun olması sebebiyle2517 Rasûlullah için yapılan bir salât duâsına mukabil Cenâb-ı Hakk on rahmet verecektir. 2518
Da’vetu’t-Tâmme: Ezandan sonra okunacak duâda birkaç tabir geçmektedir: “Ed-Da’vetu’t-Tâmme”, “el-Vesîle”, “el-Fazîle”, “Makâm-ı Mahmûd.” Önce ed-Da’vetu’t-Tâmme’yi açıklayalım. Zîra duâ “Ey bu da’vetu’ttâmme’nin ve kılınan namazın sahibi Allah’ım...” diye başlamaktadır. Beyhakî’nin bir rivâyetinde “Allahumme innî es’eluke bi-hakkı hâzihi’d-da’veti’t-tâmmeti şeklinde gelmiştir. Yani: “Allah'ım, senden şu da'vet-i tâmme hakkı için istiyorum...“
Bundan murad hususunda âlimler şu açıklamayı yapmışlardır: Bu tevhid dâveti'dir, şu âyette olduğu gibi: “lehû da’vetu’l-hakk “Hak olan da’vet ancak O’nadır.”2519 Denmiştir ki: “Tevhid da’veti tamdır. Çünkü şirk noksanlıktır. Tam demek, içerisine tegayyür ve tebeddül girmez. Haşir gününe kadar bâki kalır” demektir. Tevhid, “tam” sıfatına layık olan yegane da’vettir, onun dışında kalan her şey fesada maruz olabilir. İbnu’t-Tîn: “Ezan tam sıfatıyla tavsif edilmiştir, çünkü içerisinde sözlerin etemmi (en eksiksiz olanı) mevcuttur. Bu da “Lâ ilâhe illâllah” dır” der. Tîbî de ezanın başından Muhammedu’r-Rasûlullah cümlesine kadar olan kısmın da’vet-i tâmme’yi teşkil ettiğini, hay’ale’nin (hay’ale, hayye alâ’s-salât’tır). “Yukıymûne’s-salâte” âyetinde kastedilen -ve başlanan namaz diye tercüme ettiğimiz -essalâtu'lkâime'yi teşkil ettiğini söylemiştir. Şu ihtimal de ileri sürülmüştür: Muhtemeldir ki, buradaki es-Salât'tan murad ed-Duâ'dır, kâime' den murad da eddâime'dir. Kim bir şeyi devam üzere yaparsa o şeye kaim oldu denir, bu hale göre, essalâtu'lkâime, edda'vetu't-Tâmme'yi beyan etmiş olmaktadır. Mamafih duâda kastedilen essalat'ın o anda kılınması için çağrısı yapılan namaz olması da muhtemeldir. İbn Hacer bu ihtimalin azher (daha kuvvetli) olduğunu belirtir.
2516] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 8/323-325
2517] 6/En’âm, 160
2518] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 8/325
2519] 13/Ra’d, 14
- 466 -
KUR’AN KAVRAMLARI
el-Veslîle'ye gelince, bu lügat olarak bir büyüğe yaklaşmayı sağlayan vasıta, aracı mânasına gelir. Hadiste bununla cennetteki yüce bir makam kastedilmiş olmaktadır. Nitekim, sadedinde olduğumuz rivâyet vesîle'yi dile getiren rivâyetlerden Rasûlullah ‹ın onunla ilgili olarak yaptığı tarifi ihtiva eden vechidir: “Zîra o (el-vesîle), cennette bir makamdır...“ buyurmakta, bu makamı Allah'ın bir kişiye vereceğini belirtmekte ve tevâzu olarak bu kimsenin kendisi olması hususundaki temennisini ifade buyurmaktadır. Öyle ise, daha net ifade ile el-Vesîle, cennetteki en yüce makamdır, bu makam tek bir insana verilecektir, o da Peygamber Efendimiz’dir (s.a.s.).
Bu yüce makama vâsıl olan, Allah'a yakındır; böylece Efendimiz, günahların affı dâhil her çeşit ebedî lütuflara mazhariyet için şart olan ilâhî yakınlığı elde etmeye vesîle olmuş olur. Şu halde baştaki mânâ böylece tahakkuk etmiş olmaktadır.
el-Fazîlet: Rasûlullah için Vesîleden sonra taleb edilen ikinci şey, el-Fazîlet'dir. Bunun da Vesîle gibi diğer mahlukâta nasib olmayacak bulunan ziyade bir mertebe olduğu veya Vesîle'yi tefsir mahiyetinde geldiği söylenmiştir.
Makam-ı Mahmûd: Bu da cennette bir makamdır. Öyle bir makam ki, o makamda bulunan kimse övgüye mazhardır. Övgü, belli bir kıymet ve kemal ve fazilet; bir kelime ile kerâmetler sebebiyle olur. Burada mutlaktır, yani pek çok üstünlüklerle övgüye mazhar olunan bir makamdır. Duâ, çeşitli te'villere göre: “O'nu Kıyâmet günü dirilt ve Makâm-ı Mahmûd'a çıkar“ veya “...makâm-ı Mahmûd'u O'na ver“ veya “...O'nu makâm-ı Mahmûd üzere dirilt“ mânalarında anlaşılabilir.
Nevevî, bu makam mübhem olmadığı halde, hadiste nekre gelmiş olmasını, sanki âyetten hikaye tarzında zikredilmiş olmasıyla açıklar. Zîra Makâm-ı Mahmûd âyet-i kerîme'de zikredilmektedir: “Asâ en yeb’aseke mekamen mahmûdâ” “Ümid edebilirsin, Rabbin seni bir Makâm-ı Mahmûd'a gönderecektir.“2520 Mâmafih, bazı rivâyetlerde, “el-makamu’l-mahmûdu” diye ma'rife olarak da gelmiştir.
Vesile Konusunda Zayıf ve Uydurma Hadis Rivâyetleri
Bid’at olan tevessülü câiz görenler, birçok hadisi kendileri için delil olarak göstermişlerdir. Bu hadisleri incelediğimizde, iki tür etrafında kümelendiğine şâhit oluruz.
a) Rasûlullah’a (s.a.s.) nisbeti sahih olan, fakat onların istek ve arzularını desteklemeyen hadisler. “Âmâ sahâbî hadisi” gibi.
b) Rasûlullah’a (s.a.s.) nisbeti sâbit olmayan hadis rivâyetleri. Bu hadislerin de bazısı onların iddiâlarına delâlet etmekte, bazısı ise etmemektedir. Böyle sahih olmayan hadis rivâyetleri çoktur. Biz burada yaygın olan birkaçını zikretmekle yetineceğiz:
Ebû Saîd el-Hudrî’den merfû olarak rivâyet edilmiştir. “Kim namaz kılmak üzere evinden çıkar ve ‘Allah’ım! Senden isteyenlerin Senin katındaki hakkı için Senden istiyorum. Yürüyüşüm hakkı için Senden istiyorum. Çünkü ben ne kibirlenmek ne de böbürlenmek için ve ne görsünler ve ne de duysunlar diye evden çıktım. Senin kızmandan
2520] 17/İsrâ, 79
VESÎLE
- 467 -
sakınmak ve Senin rızânı talep etmek için çıktım. Bu sebeple cehennem ateşinden beni korumanı ve günahlarımı örtmeni senden istiyorum. Çünkü günahlarımı bağışlayacak ancak Sensin’ diyerek duâ ederse Allah o kişiye rızâsıyla yönelir ve ona yetmiş bin melek istiğfar eder.”
Bu hadisi Ahmed bin Hanbel Müsned’inde2521 rivâyet eder. İbn Mâce de rivâyet etmiştir. 2522
Bu hadis zayıftır. Çünkü hadisi Ebû Saîd el-Hudrî’den rivâyet eden, Atiyetü’l-Avfî’dir. Atiye de zayıftır. Nevevî, el-Ezkâr’da, İbn Teymiyye el-Kaidetu’l-Celîle’de, Zehebî de el-Mîzân’da bunun benzerini söylemişlerdir. Zehebî, ed-Duâfâ c. 1, s. 88’de, ittifakla zayıf kabul edildiğini söyler. Heysemî, Mecmau’z-Zevâid’de2523 birkaç yerde aynı şeyi söylerken Buseyri de zayıf olduğunu vurgular. 2524
Sıddık Han’ın kendisinden rivâyet ettiği Bilal’in hadisi: “Allah’ın Rasûlü namaza giderken şöyle bir duâ okuyordu: “Allah'ın adıyla Allah'a iman ettim. O'na dayandım. Güç ve kuvvet Allah'tandır. Allah'ım! Senden duâda bulunanların ve bu çıkış sebebinin, bu yönelişimin hakkı için, hiç şüphesiz ben şefaatli çıkmadım.“
Hadis rivâyeti böylece devam ediyor. Bu hadisin senedi kesinlikle zayıftır. Senetteki el-Vazi yalancıdır. Bu kişi, ittifakla zayıf ve münkeru’l-hadistir. İbn Ma’n ve Nesâî, onun güvenilir birisi olmadığını söyler. El-Hakîm, “o mevzû hadis rivâyet eder” demiştir.2525 Zayıf olduğu kesindir. 2526
Ebû Umâme’nin şöyle dediği rivâyet edilir: “Allah Rasûlü sabah ve akşam şöyle duâ ederdi: “Allah'ım! Yalnız Sen tapılmaya ve anılmaya müstehaksın. Gökleri ve yeri aydınlatan yüzünün nûru hakkı için, Sana ait her hak için ve Senden isteyenlerin hakkı için Senden bu akşam ve sabah vaktinde beni kabul buyurmanı ve kudretinle beni cehennemden korumanı istiyorum.“
El-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid’de2527 şöyle diyor: Râvîlerin arasında Fudayl bin Cübeyr vardır. Bu kişi zayıftır, zayıf olduğu ittifakla sâbittir. Bana göre de (el-Elbânî) zayıf olduğu kesindir.2528 Rivâyetin uydurma olma ihtimâli yüksektir.2529
Enes bin Mâlik’in şöyle dediği rivâyet edilir: “Ali’nin annesi, Hişam’ın oğlu olan Esed’in kızı Fâtıma ölünce, mezar kazmak için Ebû Eyyûb el-Ensârî, Ömer ibnu’l-Hattâb ve zenci bir genci çağırır. Mezar bittiğinde, Allah Rasûlü gelir ve içinde yan yatarak şöyle duâ etmeye başlar: “Dirilten ve öldüren yalnız Allah'tır. O, ölümsüz bir hayata sahiptir. Annem Fâtıma binti Esed'in günahlarını affet, ufkunu aç. Nabî'nin ve benden önce peygamberlerin hatırı için kabrini genişlet. Çünkü ancak Sen erhamu'r-râhimînsin!“ 2530
Ümeyye bin Abdullah bin Hâlid bin Esid’in şöyle dediği rivâyet
2521] 3/21
2522] Bu konuda el-Ehâdîsu’d-Daîfe, no: 24’e bakılabilir
2523] 5/236
2524] Muhammed Nâsıruddin el-Elbânî, Tevessül, Guraba Y. s. 134-140; A. Yıldırım, 275
2525] el-Elbânî, a.g.e. s. 140-142
2526] A. Yıldırım, s. 276
2527] c. 10, s. 117
2528] el-Elbânî, a.g.e., s. 142-143
2529] A. Yıldırım, s. 276
2530] Zayıftır, bk. el-Elbânî, a.g.e., s. 143-146; A. Yıldırım, s. 273-274
- 468 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edilir: “Allah Rasûlü fakir muhâcirlere tevessül ederek, Allah’tan fetih talebinde bulunuyordu.”2531 Umeyye bin Hâlid anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) “Fakir olan muhâcirler hürmetine müslümanlara zafer ve yardım ihsân etmesini Allah'tan dilerdi.“ Hadisi Taberânî rivâyet etmiştir. Ancak hadisi rivâyet eden Umeyye bin Hâlid'in Hz. Peygamber'le görüşüp görüşmediği tartışmalıdır. Genel olarak kaynaklar onun Hz. Peygamber'le görüşmediği ve ondan mürsel hadisler rivâyet ettiğini kaydederler.
Ömer ibnu’l-Hattâb (r.a.)’dan merfû olarak şöyle bir hadis rivâyet edilmiştir: “Âdem hata işlediği zaman dedi ki: ‹Ey Rabbim! Muhammed'in hakkı için Senden af diliyorum.' Allah dedi ki: ‹Ben onu yaratmadan nasıl Muhammed'i tanıdın?' Âdem dedi ki: ‹Ey Rabbim! Sen beni elinle yaratıp rûhundan bana üflediğin zaman, başımı kaldırdığımda Arş'ın sütunları üzerinde ‹Lâ ilâhe illâllah, Muhammedun Rasûlullah' yazılı olduğunu gördüm. Böylece anladım ki, mahlûkattan ancak en sevdiğini ismine izâfe eder, isminle beraber zikredersin.' Allah da dedi ki: ‹Seni affettim. Eğer Muhammed olmasaydı, seni yaratmazdım.“ Bu hadis rivâyeti kesinlikle zayıf veya uydurmadır. Aynı zamanda Kur’an’a da muhâliftir.2532 Rivâyetin uydurma olduğu açıktır. 2533
“Benim makamımla tevessülde bulunun! Zira benim Allah katındaki makamım büyüktür!” Bu hadis rivâyetini, onlardan bir kısmı da şu ifâdelerle rivâyet etmiştir: “Allah’tan bir şey istediğiniz zaman, benim makamımla isteyin. Çünkü benim makamım, Allah indinde büyüktür.” Hadis kitaplarında böyle bir rivâyet yoktur. Bu rivâyetler asılsız ve bâtıldır. Bunu, ancak hadisten haberdar olmayan bazı câhil kişiler rivâyet etmişlerdir. Bu rivâyet uydurma olmalıdır. 2534
“Ömer’in zamanında bir ara kıtlık başladı. Bu günlerde, adamın biri Nebî’nin kabrine gelerek şöyle demeye başladı: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Ümmetin için Allah’tan yağmur talep et! Zira onlar helâk oldular.’ Adama, rüyasında ‘Ömer’e git’ denilir.” Rivâyet devam ediyor. Bu rüyayı gören kimsenin Bilal ibnu’l-Hâris el-Muzeni adında bir sahâbî olduğu söylenir. Bu rivâyet zayıftır.2535
Dârimî, Sünen’inde,2536 Ebû Nu’man, Said bin Zeyd, Amr bin Mâlik el-Nerî kanalıyla, Ebu’l-Cevzî Evs bin Abdillah’ın şöyle dediğini rivâyet etmiştir:”Medine halkı şiddetli bir kıtlığa dûçar olmuştu. Bu durumu Âişe’ye ilettiler. ‘Nebî’nin kabrini koruyun ve üstünde göğe bakar bir pencere açın’ dedi. Onlar da dediğini yaptılar. Ardından öyle bir yağmur yağdı ki, otlar yeşerdi ve develer çatlarcasına semizleşti. Bu nedenle o yıla ‘çatlak (fıtık) yılı’ adı verildi.” Üç sebepten bu rivâyet zayıftır, hüccet sayılmaz. 2537
Hz. Osman’ın hilâfeti döneminde, ihtiyaç sahibi bir kişi bu ihtiyacından dolayı, Hz. Osman ile görüşmek için uzun süre yanına gidip geliyor, fakat Hz. Osman, ona aldırış etmiyor ve ihtiyacını görmüyordu. Bir gün Osman bin Huneyf ile karşılaştı ve durumunu ona şikâyet etti. O da kendisine: ‘Git, güzel bir abdest al. Sonra iki rekât namaz kıl ve Cenâb-ı Hakk’a şöyle duâ eyle: ‘Allah’ım,
2531] Bu rivâyet zayıftır, bk. el-Elbânî, a.g.e., s. 146-148
2532] Bk. el-Elbânî, a.g.e., s. 148-163
2533] A. Yıldırım, s. 274-275
2534] bk. el-Elbânî, a.g.e., s. 163-166
2535] bk. el-Elbânî, a.g.e., s. 166-174
2536] 1/44
2537] bk. el-Elbânî, a.g.e., s. 178-183
VESÎLE
- 469 -
rahmet peygamberi olan Muhammed’inle (s.a.s.) Sana yöneliyorum. Onun hatırı ile Senden diliyorum. Yâ Muhammed, ben seninle Rabbime ihtiyacımı gidermesi için yöneliyorum. İhtiyacım hallolsun’ de, sonra da hâcetini Allah’a arzet’ dedi. Adam da kendisine söyleneni yaptı. Sonra Hz. Osman’a gitti. Kapıcı gelip adamın elinden tuttu ve onu huzura çıkardı. Hz. Osman bu zâta dedi ki: ‘Gel yanıma otur, ihtiyacın nedir onu söyle.’ Bu zat diyor: Hz. Osman ihtiyacımı yerine getirip bana şöyle dedi: ‘Kusura bakma, şimdiye kadar hiç ihtiyacını hatırlamadım, onun için geç kaldı. Ne zaman bir ihtiyacın olursa sen hemen gel, ihtiyacını hallederim.”
Rivâyeti Beyhakî rivâyet etmiştir. Kaynaklar olayın râvîlerinden Şebîb bin Said’in sika olduğunu kaydetmek ise de, kıssayı ondan nakledenlerden oğlu İsmail hakkında bilgi vermemekte, diğer râvî İbn Vehb ise sika kabul edilmemektedir.2538 Elbânî ise bu kıssanın zayıf ve münker olduğunu söyler.2539 Görüldüğü gibi isnâdında problem bulunan ve Hz. Osman’ın kişiliyle bağdaşmayan2540 bu olay, konuyla ilgili kabul edilebilecek bir delil hüviyetinde değildir. 2541
İbn Abbas’tan nakledilen bir habere göre Hayber yahûdileri Gatafan kabilesiyle savaşır, karşılaştıklarında hep Hayber yahûdilerini hezimete uğratır, yahûdiler de şu duâ ile Allah’a sığınırlardı: ‘Allah’ım! Kitabımızda yazıldığını gördüğümüz Nebî’ni gönder de müşrikleri cezâlandırıp öldürelim.’ ‘Allah’ım! Tevrat’ta vasıflarını bulduğumuz âhir zamanda gelecek Peygamberinle Sana tevessül ediyoruz, bize yardım et!’ ‘Allah’ım! Ümmî olan Nebi’nle Sana tevessülde bulunuyoruz, bize fetih ve zafer ihsan eyle!”
Hâkim'in garip olarak nitelendirdiği rivâyetin râvîlerinden Abdulmelik bin Hârun bin Antere muhaddislerce zayıf ve yalancı kabul edilmiştir.2542 İbn Teymiyye bu rivâyeti Abdulmelik bin Hârun bin Antere’nin yalanıyla bilinen kimse olmasından dolayı kabul etmemektedir. Uydurma olduğu açıktır. 2543
Ebû Hureyre’den, Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu: “Bir kimse bana salât u selâm getirirse Allah Teâlâ ruhumu iâde eder ve ben o kimsenin selâmına karşılık veririm.”
Hadisi Ebû Dâvud, Ahmed bin Hanbel ve Beyhakî rivâyet etmişlerdir. Heysemî isnâdında bulunan Abdullah Yezid el-İskenderânî’yi tanımadığını, Mehdî bin Ca’fer’in sika olmasına rağmen bunda ihtilâf olduğunu bildirmektedir. İsnâdında problem bulunan rivâyete ihtiyatla yaklaşmak gerekir (zayıftır). 2544
Ebû Hureyre’den, Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Bir adam tanıdığı bir kabrin yanından geçip selâm verirse, kabir sahibi o kişinin selâmını alıp onu tanır.”
Suyûtî rivâyeti Hatîb Bağdâdî’nin ve İbn Asâkir’in Ebû Hureyre’den rivâyet ettiğini söylemekte ve herhangi bir hüküm vermemektedir. Mûteber kabul edilen
2538] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh, IV/359; Zehebî, Mîzân II/262; İbn Adî, el-Kâmil IV/30-31; İbn Hacer, Tehzîb IV/306-307
2539] Tevesssül, s. 126
2540] Tevessül, 130-131
2541] Ahmet Yıldırım, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, TDV Y. s. 272
2542] Ukaylî, ed-Duâfâ, III/38-39; Hâkim, Müstedrek, II/263
2543] A. Yıldırım, s. 276-277
2544] A. Yıldırım, s. 278
- 470 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kaynaklarda yer almayan rivâyetin uydurma olma ihtimali bulunmaktadır. 2545
Utbe bin Gazvan merfû olarak şöyle rivâyet etmiştir: “Sizden biriniz bir şeyini kaybeder ve dostu olmadığı bir yerde birinden yardım isterse şöyle desin: ‘Ey Allah’ın kulları, bana yardım edin’ desin. Çünkü Allah’ın bizim göremediğimiz kulları vardır. Bu tecrübe edilmiştir.” 2546
Heysemî, isnâdındaki Yezid bin Ali’nin Utbe’ye ulaşmadığını ve birkısım râvîlerin zayıf kabul edildiğini belirtmektedir. Elbânî de rivâyetin zayıf olduğunu belirtir. 2547
İbn Abbas merfû olarak şöyle rivâyet etmiştir: “Allah’ın yeryüzünde hafaza melekleri dışında melekleri vardır. Bunlar ağaçtan düşen yaprakları yazarlar. Sizden birisi çölde yolunu kaybederse, ‘Ey Allah’ın kulları, bana yardım edin!’ diye bağırsın.”
Elbânî bu rivâyetin İbn Abbas'ın mevkufu olduğunu söyler. 2548
İbn Mes’ud’dan, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Sidne birinin bir hayvanı ıssız bir yerde kaybolursa ‹Ey Allah'ın kulları, bana yardım edin!' diye bağırsın. Allah'ın yeryüzünde hazır kulları vardır, ona yol gösterirler.“ 2549
Heysemî, isnâdında zaif râvî Ma’rûf bin Hassân bulunduğunu söyler. Elbânî de rivâyete zayıf der.2550 Said Havvâ, bu (son üç rivâyetle) ilgili şöyle değerlendirmelerde bulunur: Mutasavvıfların, şeyhleri ve velîleri çağırma ve onlardan bir şeyler isteme konusunu genişçe ele almalarında dayandıkları rivâyetlerin tümü bunlardır. Bunları araştırdığın zaman mutasavvıflar için sağlam bir delil olmadıklarını görürsün. Utbe bin Gazvân’ın rivâyeti munkatı’dır, özellikle akaidle ilgili meselelerde kendisiyle ihticac edilemez, sağlam bir delil değildir. İbn Mes’ud’un rivâyetine gelince, bu rivâyet zayıftır. Akaidle ilgili meselelerde delil kabul edilmediği gibi, fıkhî meselelerde de delil kabul edilmez. İbn Abbas’ın rivâyetine gelince, hasen (sahihden bir aşağı derece) derecesine ulaşan yalnızca budur. O da meleklerden bahsetmektedir. Melekler hakkındaki bir nassı başkalarına hamletmemiz bir hatâdır.2551 Bu rivâyetlerin zayıf oldukları ve konuyla (mutasavvıfların yanlış tevessül anlayışlarıyla) ilgilerinin olmadıkları göze çarpmaktadır. 2552
2545] A. Yıldırım, s. 280
2546] Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, 17/118
2547] Daîfe, II/109-111, h. no: 655
2548] Elbânî, Daîfe, II/111-112
2549] Ebû Ya’lâ, Müsned, IX/177, h. no: 5269; Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, X/217
2550] Daîfe, II/108, h. no: 655
2551] Said Havva, Terc. Cengiz Yağcı, Ruh Terbiyemiz, s. 312
2552] A. Yıldırım, s. 281-282
VESÎLE
- 471 -
Tasavvufta Vesile Anlayışı
İmam Ebû Hanife ve İmam Ebû Yusuf, Hz. Peygamber de dâhil olmak üzere, herhangi bir kimsenin Allah katındaki şeref ve hürmeti ile tevessülde bulunmayı kerih/çirkin görmüşlerdir.2553Âlûsi, Hz. Peygamber dışında hiçbir insanın mertebesi ile tevessül edilemeyeceğini, Allah katındaki kıymet ve mertebesi olduğuna kesin kanaat getirilmeyen bu kişilerle tevessülün, Allah'a karşı büyük bir cüret anlamına geleceğini söyler. 2554
Tasavvuf ehlinde, Allah’ın sevdiği kullarını vesile ederek duâ etmek çokça yaygındır. Sahih hiçbir hadis olmadığı halde, hadiste bunun ispatı olduğunu söylerler. Silsile ehlinde şecere okumak çokça yapılan bir âdettir. Bunun da amacı ve hakikati tevessüldür. 2555
Tasavvuf büyüklerinden Ma’rûf Kerhî,2556 bir gün Serî Sakatî’ye,2557 “Allah’tan bir hâcet isteyeceksen, bana yemin ederek, ‘Ma’rûf’un hürmetine’ diyerek iste” demiştir. 2558 Yine Marûf, bir gün yeğenine: “Allah Teâlâ’dan bir ihtiyacını isteyeceğin zaman, ona benimle iste, yani ‘Yâ İlâhî! Onun hakkı için murâdımı ve dileğimi ver’ de. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle duâ ederdi: “Allah’ım! Dilek sahiplerinin senin üzerindeki hakkı için, sana rağbet edenlerin hakkı için ve sana doğru attığım adımlar hürmetine istekte bulunuyorum.”2559 (Not: Hadisin kaynağı bulunamamıştır, mûteber kaynaklarda yoktur.)
Tasavvufta tevessül, daha çok vefat etmiş peygamberler ve evliyâyı aracı kılarak Allah’tan bir şeyler istemek mânâsına kullanılır (Hicrî 7. Asırdan itibaren tevessül ve vesile ile ilgili müstakil eserler yazılmaya başlamıştır. O zamana kadar yazılan tasavvufî eserlerde tevessül ve vesileye hiç yer verilmemiştir. İlk dönem tasavvufunda “İnsanın Allah’a daha çok yaklaşması için mutlaka bir aracıya ihtiyacı vardır” fikri yoktur. Yine aynı dönemde Allah’a duâ ederken birini araya katmaktan veya sağ ya da ölmüş birinden istimdât etmeden ve istiğâsede bulunmadan hemen hiç bahsedilmemektedir.2560 Bu anlamda tevessül, Allah Teâlâ’ya yaklaşmak, huzurunda mânevî itibar ve derece bulmak yahut bir faydanın elde edilip zararın def edilmesiyle ihtiyacını gidermek için sâlih bir amel veya zatla Cenâb-ı Hakk’a yakınlık sağlamaktır.2561 (Herhangi bir arzusu veya isteği olan kişinin “Allah’ım! Şu sıkıntımın giderilmesi veya şu isteğimin gerçekleşmesi için falan zâtın senin katındaki yeri, mevkii, hakkı, hürmeti adına/hatırına senden istiyorum” diyerek duâ edip ihtiyacını Cenâb-ı Hakk’a arzetmesidir.)
Allah Kur’an’da mü’minlerin vesile edinmesini emretmiştir. Pek çok rivâyette de bu mâhiyette emirler mevcuttur. Tevessülle ilgili nassların ihtivâ ettiği mânâ
2553] İbn Teymiyye, Mecmûatu’r-Resâil, I/31; Elbânî, Tevessül, s. 68-69; el-Fetâvâ’l-Hindiyye, V/318; Ahmet Yıldırım, a.g.e., s. 273
2554] Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, VI/128; Ahmet Yıldırım, 273
2555] Eşref Ali Tanevî, Hadislerle Tasavvuf, -Haz. Zaferullah Daudî, Ahmet Yıldırım-, İst. 1995, s. 268
2556] ö. 201/816
2557] ö. 257/870
2558] Kuşeyrî, Kuşeyrî Risâlesi, -Haz. Süleyman Uludağ-, İst. 1981, s. 116; F. Attâr, Tezkiretu’l-Evliyâ, s. 353
2559] Ebû Nuaym, Hilyetu’l-Evliyâ, VIII/364; Abdurrahman Câmî, Nefâhatu’l-Üns, s. 163-164
2560] İsmail Çalışkan, K.K.’e Göre tevessül ve Vesile Kavramı, s. VII-VIII
2561] Curcânî, et-Ta’rîfât, s. 307
- 472 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yeterli olmasına rağmen, istenilen şeye daha hızlı ulaşabilmek için Allah’a yapılan duâlar yanında, O’na yakın olduğuna inanılan ve daha önce vefat etmiş kimselerin ruhlarından yardım istenmesi yoluna gidilmesiyle, tasavvuf yeni bir tevessül anlayışını ortaya çıkarmıştır. Tasavvuf ehli arasında kabul gören tevessül anlayışı budur. Bu anlayışa ilk tepkiyi İbn Teymiyye göstermiştir.
Tasavvufçu yazarların kabul ettiği, diğer âlimlerin kabul etmediği tevessül çeşitleri zât ile tevessül ve ruhlarla tevessül diye ikiye ayrılır:
1) Zâtla tevessül: Zât ile tevessül de iki kısma ayrılır:
a- İyilerin Allah katındaki mertebesi ile tevessül: Bu şöyle gerçekleşir: “Yâ Rabbi! Falan zâtın senin katındaki hürmetine veya hatırına sıkıntımı gider, isteğimi yerine getir, duâmı kabul et!” şeklinde yaptığı duânın kabul görmesi veya bu anlayışa göre daha hızlı bir sonuç alınacağını ümit ederek duâ edilir. Bu çeşit tevessülü kabul edenlerin dayandıkları birtakım hadis rivâyetleri vardır. Bu rivâyetlerin tümünün uydurma veya zayıf olduğunu “Vesile Konusunda Zayıf ve Uydurma Hadis Rivâyetleri” başlığı altında verdik.
b- İyilerin Allah Katındaki Hakkı ile Tevessül: Bu da şöyle gerçekleşir: “Yâ rabbi! Falan iyi kulunun hakkı için şu ihtiyacımın giderilmesini ve şu arzumun gerçekleşmesini Senden istiyorum...” şeklinde duâda bulunmak. Bu çeşit tevessülü kabul edenlerin de hemen hepsi uydurma veya zayıf olan rivâyetlere dayandığı bilinmektedir. Bu çeşit tevessülü kabul edenlerin dayandıkları hadislerin çoğunun, isnad yönüyle zayıf veya uydurma olduğu yapılan incelemelerden anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bu durum bu çeşit tevessülün meşrûiyetini tartışmalı bir hale sokmaktadır. “Falan kişinin, Peygamberin veya Kâbe’nin hakkı için” denilerek yapılan duâ Ebû Hanife’ye göre mekruh2562, İmam Muhammed’e göre haramdır.2563 Burada Allah’a âit olan bir hak anlayışını başkasına devretme ve belirli bir şahıs zikretme sözkonusudur. Böyle bir tevessülün çirkin olduğu, insanları sadece Allah’a yöneltmeyi amaç edinen İslâm’ın tevhid anlayışına ters düştüğü, dayanakları da çürük olduğu için reddedilmelidir.
2) Ruhlarla tevessül: Ruhlarla tevessül kabir ziyâretine bağlı olarak çıkmış bir olgudur. Ancak, ruhlarla tevessülün meşrûluğu tevhid yönüyle müslümanlar açısından tartıtışılagelmiştir. Bu anlayışın çıkış kaynağı bazı mezarlara kudsiyet atfetme ve özellikle bazı sâlih insanlara âit kabirlerin çevrelerinin maddî ve mânevî musîbetlerden kurtuluş yeri olarak telâkkî edilmesi olmuştur. Bu da ruhlarla tevessül olarak isimlendirilen bir anlayışın doğmasına sebep teşkil etmiştir.
En çok tartışılan ve sert eleştirilerin konusu olan ruhlarla tevessül, özellikle sâlih/iyi insan olduğu kabul edilen kişilerin ruhlarıyla yapılan tevessüldür. Denilebilir ki, tevessül denilince genelde onun bu türü anlaşılmaktadır. Ruhlarla tevessül, ya karşı karşıya kalınılan sıkıntıların giderilmesi ve umut edilen şeylerin elde edilmesi gâyesiyle doğrudan doğruya ölülerin ruhlarına seslenme ve onlardan yardım isteme tarzında veya kabirlere gidilerek, burada iyi olduğu kabul edilen insanların ruhlarının hürmetine Allah’tan yardım talep etme, yahut duâ etmek için özellikle mezarlıkların tercihi gibi birkaç şekilde icrâ edilmektedir. Tasavvuf klasiklerinde böyle konular müstakil olarak işlenmemekle birlikte, bazı
2562] el-Fetâva’l-Hindiyye, V/318
2563] Reşid Rızâ, Tefsiru’l-Menâr, XI/372-373
VESÎLE
- 473 -
tasavvufî eserlerde bu bilgilere rastlamaktayız. Elimizdeki ilk sûfî hal tercümesi kitabı olan Sülemî’nin2564 Tabakatu’s-Sûfiyye’sinden itibaren bütün kaynakların ortaklaşa verdikleri bilgi, Ma’rûf Kerhî’nin2565 kabrinin gece gündüz, sürekli olarak ziyâret edildiği, ziyâretçilerle dolup taştığı, derdi olan binlerce insanın onun vâsıtasıyla şifâ aradığı konusudur. Şu cümle asırlardan beri bu anlayışı belgelemektedir: “Ma’rûf’un kabri tecrübe edilmiş, denenmiş bir tiryaktır, bir ilâçtır, bir devâdır.” 2566
Âhirete intikal etmiş peygamberlerin veya evliyâdan olduğu kabul edilen iyi insanların ruhlarından yardım istemek İbn Teymiyye ve İbn Kayyim gibi birçok âlime göre kesinlikle meşrû değil; hatta şirk veya şirkin temelidir.2567 Ruhlarla tevessülü benimseyen mutasavvıfların ruhun ölümsüzlüğü ve tecrübeye dayalı amelî deliler yönüyle dayandıkları (delil olması tartışılacak) birtakım delilleri vardır. Bu tevessülün özellikle Hz. Peygamber ve sâlih insanların ruhlarıyla yapılmasının daha makbul olduğunu iddiâ ederler.
Tasavvuf ehline göre bazı ârifler velînin vefatından sonra, hayatında olduğundan daha kuvvetli bir kerâmete sahip bulunduğunu ifâde etmişlerdir. Zira onlar mahlûk ile alâkayı kesmi, rûhu sadece Yaratana yönelmiştir. Allah Teâlâ onunla tevessülde bulunanların isteklerini verir.2568 Bu kanaatin ispatı hususunda benimsenen temel prensiplerden birisi de budur. Sûfî inancına göre görünmeyen âlemin temsilcisi olan velîler (ircâlu’l-gayb), bu dünyada oradan aldıkları bir misyonu (ilâhî görevi) yerine getirmektedirler. Bu velîler yaşayan bazı insanlar olabileceği gibi, âhirete intikal etmiş velîlerin ruhları da olabilir. 2569
Birkısım âlimler ruhlardan yardım istenilmesi ve ruhların bazı tasarrufa sahip bulunabileceği fikrine şiddetle karşı çıkmışlar ve bu fikri benimseyenlere âit delilleri tenkide tâbi tutarak mukabele etmişler, hatta kişiyi şirke götürdüğünü söylemişlerdir. 2570
Ayrıca şunu belirtmekte fayda vardır: İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre yaratılmasına ve gerçekleşmesine sadece Cenâb-ı Hakk’ın muktedir olduğu şeylerin ölü veya diri bir kuldan istenmesi câiz değildir. Yardım istenilen rûhun veya şahsın yaratıcı değil, sadece şefaatçi oldukları kabul edilse bile bu tarz duâ zâhirî anlamda başka ilâhların varlığın ihsas ettirir ve imanı tehlikeye düşürür. 2571
Büyük bir problem olarak telâkkî edilen tevessül meselesinde titizlik gösterilen nokta tevhid inancının korunmasıdır. Bilindiği gibi duâ bir ibâdettir ve ibâdet ancak Allah’a yapılır. Yardım da -vâsıtalı vâsıtasız- yalnız Allah’tan gelir.
Tasavvufçuların bu yanlış ve mesnetsiz tevessül anlayışını savundukları halde, bazen bu görüşleriyle çelişik tavsiyelere de rastlanır. Hatta bu konuda câiz
2564] ö. 412/1021
2565] ö. 201/816
2566] Sulemî, Tabakatu’s-Sûfiyye, s. 85; Kuşeyrî, Risâle, s. 116; Attâr, Tezkiretu’l-Evliyâ, s. 353; vd.
2567] İbn Teymiyye, Kaidetun Celîletun fi’t-Tevessül ve’l-Vesîle, s. 16-18; İbn Kayyım, Medâricu’s-Sâlikîn, I/375
2568] Nebhânî, Şevâhidu’l-Hak fi’l-İstiğâseti bi Seyyidi’l-Halk, s. 120
2569] Erol Güngör, İslâm Tasavvufunun Meseleleri, s. 101, 109
2570] Tenkid edenlerin delilleriyle ilgili olarak bk. Ali Ataç, s. 85-99
2571] Hayreddin Karaman, İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri, -c.1- s. 101; Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat, Konya, 1986, s. 49
- 474 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmayan görüşü savunup câiz olana karşı çıktıkları olur. Kuşeyrî’nin Risâlesinde bulunan şu ifâde birisinden bir şey istemekle ilgili mesele konusunda çelişkilerine bir örnektir: “Bana duâ et, diyen birisine sûfîlerden bir zât şu cevabı vermişti: ‘Allah ile arana yabancı bir şahsı vâsıta kılman Allah’tan ne kadar uzak kaldığını göstermeye kâfîdir.” 2572
İstiğâse
İstiğâse: Sıkıntılı anlarda sıkıntının giderilmesini isteme demektir. İstiğâse, “ğavs” kökünden türemiştir. Lügatta “ğavs”, sıkıntılı durumlarda yardım dileme anlamına gelir. Kendisinden yardım istenene de “müstağâs” denir. 2573
Kendisinden yardım istenenin, yardım istenen hususun üstesinden gelebilecek durumda olması tabiîdir. Değilse, yardım istemenin bir anlamı yoktur. Bu sebeple beşer üstü bir gücü gerektiren bir husus insanlardan istenemez. İnsanlardan ancak onların güçleri dâhilinde olan şeyler istenir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de: “İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın.”2574 “Fakat onlar, dinde yardım isterlerse (onlara) yardım etmeniz gerekir.”2575 buyrulmaktadır.
“Başınız dara düştüğünde mezardakilerden yardım dileyin” şeklindeki uydurma bir hadise2576 dayanarak özellikle tasavvuf ehlinden bazıları, hazır bulunmayan veya ölmüş olan salih kişilerden yardım isteneceğini söyler ve buna “istiğase” adını verirler. Oysa hazır bulunmayan veya ölmüş olan bir kimseden yardım istemek, duâ kapsamına girer. İslâm inancına göre ise, duâ sadece Allah’a yapılır. Kendisine duâ edilenin sadece Allah olması gerektiği, Kur’an’ın birçok âyetlerinde belirtilmiş, başkasına duâ etmenin sapıklık olduğu gâyet açık bir şekilde ifade edilmiştir. Söz konusu âyetlerden birkaçı şöyledir:
“Allah’ı bırakıp da kıyâmet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek şeylere yalvarandan daha sapık kim olabilir? Oysa onlar, bunların duâlarından habersizdirler.”2577; “Gerçek duâ, ancak O’na yapılır. O’ndan başka çağırdıkları ise, kendilerinin hiçbir isteklerini karşılayamazlar.”2578; “Yahut duâ ettiği zaman darda kalmışa kim yetişiyor da kötülüğü (onun üzerinden kaldırıp) açıyor ve sizi (eskilerin yerine) yeryüzünün hâkimleri kılıyor?”2579; “Rabbiniz Allah’tır, mülk O’nundur. O’ndan başka çağırdıklarınız ise bir çekirdek kabuğuna bile sahip değillerdir.” 2580
Kendisinden yardım istenen kişinin salih bir kişi olması ile olmaması arasında bu açıdan bir fark yoktur. Burada önemli olan, onun yaratılmış olmasıdır. Nitekim “De ki; ‘O’ndan başka (kendilerinde bir şeyler) sandığınız kimseleri çağırın, onlar ne sizden sıkıntıyı kaldırabilirler, ne de (onu) başka bir yana çevirebilirler. O yalvardıkları da, onların (Allah’a) en yakın olanları da Rablerine yaklaşmak için vesile ararlar, azabından
2572] Kuşeyrî, Risâle, s. 438-439; Ahmet Yıldırım, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, TDV Y. s. 268-283
2573] İbn Fâris, Mu’cemu Makayîsi’l-Luğa, Mısır 1971, IV. 400
2574] 5/Mâide, 2
2575] 8/Enfâl, 72
2576] Alûsî, Rûhu’l Meânî, Beyrut t.y. VI, 125
2577] 46/Ahkaf, 5
2578] 13/Ra’d, 14
2579] 27/Neml, 62
2580] 35/Fâtır, 13
VESÎLE
- 475 -
korkarlar.”2581 âyetlerinde kendilerine yalvardıklarından maksadın Hz. Uzeyr, İsâ ya da melekler olduğu selef âlimlerinden bir kısmı tarafından belirtilmiştir. 2582
Taberânî’nin “el-Mu’cemu’l Kebir”inde naklettiği bir hadiste şöyle denilmektedir: Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanında mü’minlere eziyet eden bir münafık vardı. Hz. Ebû Bekir: “Kalkın bu münâfık hususunda Rasûlullah’tan (s.a.s.) istiğâsede bulunalım“ dedi. Bunun üzerine Rasûlullah; “Benden istiğâsede bulunulmaz; ancak Allah'tan istiğâsede bulunulur“ buyurdu. 2583
Yardımın sadece Allah’tan isteneceğine dair nasslardan biri de, namazımızın her rekâtında okuduğumuz Fâtiha sûresindeki: “İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn: Sadece Sana ibâdet eder ve sadece Senden yardım dileriz” âyetidir. Müfessirler, “iyyâke” sözcüğünün, “na’budu ve nestaîn” sözcüklerinden önce zikredilmesinin hasr ifade ettiğini söylerler. Yani başkasına değil, sadece sana ibâdet ederiz ve başkasından değil, sadece senden yardım dileriz. 2584
Müfessir Fahruddin er-Râzî, “iyyâke nestaîn”in tefsirini yaparken şöyle demektedir: “Senden başkasından yardım istemem. Çünkü başkasının bana yardımı, ancak bana yardım etmesi için ona yardım etmenle mümkündür. Başkasının yardımı, ancak senin yardımınla gerçekleşebileceğine göre, bu aracılığı kaldıralım ve yardımı sadece senden isteyelim.” 2585
Netice olarak istiğase sadece Allah’a yapılır. Mezarda yatan ya da yanımızda hazır bulunan veya bulunmayan herhangi bir salih kişiden istiğâsede bulunmak, güçlerinin yetmediği bir şeyi onlardan istemek olur ki, bu, İslâm inancıyla bağdaşmayan bir husustur. Ancak kişinin salih birine giderek kendisi için duâ etmesini istemesi câizdir. Buna dair pek çok sahih rivâyet vardır. 2586
İstimdâd
Sözlükte “tehlikeli durumlarda yardım isteme, imdada çağırma” anlamına gelen istimdâd, tasavvufta “peygamber ve velîlere (evliyâlara) sığınıp herhangi bir dileğin gerçekleşmesi için onlardan yardım dilemek” mânâsında kullanılmıştır. Ağlayarak ve feryat ederek yardım isteme eylemi için istiğâse, istiâze ve ilticâ kelimeleri de kullanılmaktadır. Mânevî yardımda bulunma gücüne sahip olduğuna inanılan büyük velîlere gavs denir. Önemli bir tasavvuf kavramı olan himmetin de böyle bir işlevi vardır.
Kur’an’da ve hadislerde müslümanların birbirine yardımcı olmaları teşvik edilmiştir.2587 Bu yardım fiil, söz, fikir, bilgi ve duâ şeklinde olabilir. Fakat âyetlerde bir peygamberin veya velînin mâneviyâtından yardım istenebileceğinden söz edilmediği için bu hususta çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Sûfîler, hayatta olsun veya olmasın bir velînin mâneviyâtından yardım dilemenin câiz, hatta gerekli olduğunu söylemişlerdir. Onlara göre çok uzakta bile olsa bir
2581] 17/İsrâ, 56-57
2582] Kurtubî, el-Camîi’l Ahkâmi’l-Kur’ân, Beyrut 1966, X, 279; Ebu’s-Suûd Efendi, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Kahire t.y., V, 179
2583] Tabarânî’den naklen, İbn Teymiye, İbn Teymiye Külliyâtı, İstanbul 1986, I, 183
2584] Ebû’s-Suûd, a.g.e, I, 16-17
2585] er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Tahran t.y., I, 254
2586] Âlusi, a.g.e., VI, 125; M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 213-214
2587] 5/Mâide, 2; 8/Enfâl, 72, 74; Buhârî, Mezâlim 3-4; Müslim, Zikir 86-88; Tirmizî, Hudûd 3
- 476 -
KUR’AN KAVRAMLARI
velî kendisinden istimdâdda bulunanların yardımına yetişme gücüne sahiptir. Hayatta olan velîlerin mâneviyâtından bu şekilde yardım isteme düşüncesinin ilk sûfîlerden itibaren mevcut olduğu bilinmektedir. Ma’rûf-i Kerhî2588 yeğenine, “ihtiyacın olan bir şeyi Allah’tan talep ettiğin zaman beni aracı kılarak iste” demiş2589, mürîdi Serî es-Sakatî’ye benzer bir tavsiyede bulunmuştur. Muhammed bin Ali el-Kettânî velînin Allah’la kulları arasında vâsıta sayıldığını belirtmiş, kendisinin gavs olduğunu îmâ etmişti.2590 Ölümlerinden sonra da velîlerin rûhâniyetinden istimdâdda bulunma çok eski bir glenektir. Nitekim Ma’rûf-i Kerhî’nin kabri etkili bir şifâ kaynağı olarak kabul edilmiş2591, Hâce Abdullah-i Herevî vâsıtasıyla insanların pek çok ihtiyacının görüldüğüne inanıldığından kendisine “pîr-i hâcât” denilmiştir. Tarikat mensupları, özellikle tarikatlarının silsilesinde yer alan şeyhler aracılığıyla Allah’tan kendilerine feyiz ve yardım geldiğine inanmışlardır. Öte yandan ilk sûfîler arasında istimdâdın câiz olmadığını söyleyenler de vardır. Bâyezîd-i Bistâmî, insanın insandan imdat istemesini hapisteki bir kişinin yine hapiste bulunan bir kişiden yardım istemesine benzetmiştir.2592 Bazı sûfîler de ölmüş velîlerden yardım istemenin doğru olmayacağını ifâde etmişlerdir. İşrâkiyye ekolüne bağlı filozoflarla onların etkisinde kalan Fahreddin er-Râzî gibi kelâmcılar ise yatırların rûhâniyetinden faydalanmanın mümkün olduğunu söylemişlerdir. 2593
İstimdâdı benimseyenler tarafından ileri sürülen başlıca deliller şunlardır: 1. İstimâd “Allah nezdinde değerli bir kul olan velînin şefaatçı olması” anlamına gelmektedir. Allah’ın kendilerine şefaat etme izni verdiği kullarının bulunduğu ve bunların âhirette şefaat edeceği,2594 ayrıca O’na yakın olmak amacıyla vesîle edinmenin gerektiği Kur’an’la sâbit olan bir husustur.2595 Peygamberler gibi ledünnî ilimleri Allah’tan vâsıtasız alabilen velîler hayatta olmasalar bile istimdâdda bulunan insanlara yardım edebilirler.2596 2- Kur’ân-ı Kerim’de, Hz. Peygamber’in haklarında istiğfarda bulunduğu kimselerin affedileceği bildirilmiştir,2597; istimdâd da buna benzemektedir.2598 3- Duâların her konuda etkili olduğu âlimlerce kabul edilen bir husustur. Velîlerden yardım istemek onların Allah nezdinde makbul olan duâlarını talep etmek demektir. 4. Günahkâr bir kulun doğrudan Allah'a yönelmesi uygun olmadığından İlâhî dostluğu kazanmış bulunan velîlerin aracı kılınması gerekir.2599 Bunların yanında bazı hadislerle Hz. Ömer’in yağmur duâsına çıkarken Hz. Abbas’ı yanına alıp onun yüzü suyu hürmetine Allah’tan yağmur dilemesi de2600 delil olarak gösterilmiştir. 2601
2588] ö. 200/816
2589] Ebû Nuaym, Hilye, 8/364
2590] Hatîb, Târîhu Bağdâd, III/75; Şa’rânî, et-Tabakat, I/110
2591] Sülemî, Tabakat, s. 85; Kuşeyrî, er-Risâle, s. 61
2592] Sülemî, Tabakat, s. 126; İbn Teymiyye, el-İstiğâse, I/474
2593] el-Metâlibu’l-Âliyye, VII/275-277; İbn Teymiyye, Kaide Celîle, s. 24
2594] 2/Bakara, 255; 20/Tâhâ, 109
2595] 5/Mâide, 35; Mahmud Şükrî el-Âlûsî, I/253
2596] Hâlid el-Badâdî, Risâle fî hakkı’r-Râbıta ve’l-İstimdâd mine’l-Evliyâ, s. 20-25
2597] 4/Nisâ, 64
2598] Yûsuf Şevkî el-Ûfî, Hediyyetu’z-Zâkirîn ve Hüccetü’s-Sâlikîn, s. 8
2599] Reşid Rızâ, Tefsîru’l-Menâr, IV/119; VIII/375; XI/391
2600] Buhârî, İstiska 3
2601] Zâhid Kevserî, İrgâmu’l-Merîd, s. 3
VESÎLE
- 477 -
Kelâm âlimleri genellikle sûfîlerin istimdâdla ilgili görüşlerine temas etmemiş, fıkıhçıların çoğu ise bunun mekruh olduğunu söylemekle yetinmiştir.2602 Bu konuda sûfîleri en çok eleştirenler hadisçilerle Hanbelî fakihleridir. Bunlara göre ileri sürülen deliller sûfîlerce benimsenen anlamda bir istimdâdı kanıtlayıcı mâhiyet taşımaz. Zira delillerin bir kısmı zayıf, bir kısmı da doğrudan doğruya istimdâd konusuyla alâkalı değildir. nitekim delil olarak zikredilen şefaat âyetleri âhiretle ilgili olup bunlarda hiçbir şekilde istimdâda temas edilmemiştir. Bunun yanında Hz. Peygamber’in, haklarında istiğfarda bulunduğu kimselerin İlâhî affa mazhar olacağı belirtilmekteyse de bu âyet münâfıklardan bahseden bir grup âyet içinde yer almakta olup konunun istimdâdla ilgisi yoktur. Duâ ile istimdâd farklı şeyler olup duânın istimdâdla özdeşleştirilmesi söz konusu değildir. Günahkâr bir kulun tevbe için doğrudan Allah’a yönelmeyip bir velîyi aracı kılmasına gelince, Kur’ân-ı Kerim’de yer alan tevbe âyetlerinden herhangi bir aracıdan bahsedilmemekte, aksine doğrudan Allah’tan mağfiret talep edilmesi istenmektedir. Ayrıca Fâtiha sûresinde de sadece Allah’a ibâdet etme ve sadece O’ndan yardım isteme yolu emredilmektedir. Sûfîlerce delil olarak gösterilen bazı rivâyetler sahih olmadığı gibi, Hz. Abbas’la ilgili olayda da ashâb doğrudan Allah’tan yardım dilemiştir.
İstimdâdı benimseyenler, ihtiyaç veya sıkıntı içinde bulunan kişinin Hz. Peygamber’den sonra velîden yardım isteyebileceğini ileri sürmüşlerdir. Ancak “Allah’ın dostu” mânâsındaki velînin tip olarak değilse de şahıs olarak kim olduğunu belirlemek mümkün değildir. Kur’ân-ı Kerim mü’minlerin Allah’a, O’nun da mü’minlere dost olduğunu ifâde etmiş, peygamberlerden başka kimseyi tezkiye etmemiş ve kişilerin mânevî güce sahip olduklarını zannedip kendilerini temize çıkarmalarını da yasaklamıştır. 2603
Kur’an’da ve sahih hadislerde istimdâd kelimesi geçmemekle birlikte “medd” kökünden türeyen ve “yardım etmek” anlamına gelen “imdâd” fiili kalıbında kullanılmış ve Allah’ın melek göndermek sûretiyle mü’minlere yardım ettiği haber verilmiştir.2604 Bu âyetler yardımın Allah’tan isteneceğini açıkça ifâde etmektedir. Ayrıca Kur’an’da duânın ancak Allah’a yapılabileceği, Allah’ın duâları işittiği ve onlara icâbet ettiği, darda kalan kişinin bu sırada Allah’tan başkasına yalvarmadığı, insanları her türlü sıkıntı ve felâketten Allah’ın kurtaracağı, Allah’tan başka varlıklara duâ etmenin tevhidi ihlâl edeceği bildirilmiştir.2605 İnsanların sadece Allah’a sığınıp doğrudan doğruya O’na duâ etmeleri gerçek dindarlığın bir gereği, Allah’tan başkasından medet ummaya kalkışmak ise câhiliyye âdeti olarak değerlendirilmiştir. 2606
İstimdâd konusunda sûfîlerin görüşünü ağır bir şekilde eleştiren Takıyyuddin İbn Teymiyye pek çok eserinde bu meseleyi ele almış, ayrıca Kaide Celîle fi’t-Tevessül ve’l-Vesîle ve’l-İstiğâse adıyla iki risâle kaleme almıştır. Ona göre bir müslümanın Hz. Peygamber'i vesîle edinerek Allah'tan kendisini nimet ve rahmete ulaştırmasını veya zarardan korumasını istemesi câizdir.2607 Bunun yanın2602]
Merğınânî, el-Hidâye, IV/96
2603] 53/Necm, 32
2604] 3/Âl-i İmrân, 123-125
2605] 6/En’âm, 63; 7/A’râf, 128; 10/Yûnus, 106; 72/Cinn, 20
2606] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, 8/6399
2607] el-İstiğâse, I/474
- 478 -
KUR’AN KAVRAMLARI
da bir kişinin takvâ sahibi bir mü’minden kendisi için duâda bulunmasını ricâ etmesi de mümkündür. Ancak, bir müslümanın, yanında bulunmayan veya ölmüş olan kişilere sığınması, onlardan yardım istemesi haramdır. İbn Teymiyye peygamberlerden bile istimdâdda bulunmanın tasvip edilemeyeceğini ve “bazı işlerinizde kararsızlık içinde bulunursanız ölülerden yardım isteyiniz” şeklindeki sözün hadis olmadığını belirtir.2608 İbn Kayyim de hocası İbn Teymiyye’nin görüşlerine katılır.2609 Muhammed bin Abdülvehhâb bu konuda İbn Teymiyye’yi tâkip ederek darda kalındığında Allah’tan başkasından yardım istemeyi bir nevi şirk saymıştır.2610 Yûsuf en-Nebhânî ise Şevâhidu’l-Hak adlı eserinde İbn Teymiyye’nin görüşlerini eleştirmiştir.
Öte yandan insanları vâsıta edinerek (tevessül) Allah’tan yardım istemeyi doğru bulmayan hadisçilerle Hanbelîler ve bunun mekruh olduğunu söyleyen Hanefîler kişinin kendi amel ve ibâdetlerini vâsıta kılmasını câiz görmüşlerdir. Buna göre bir mü’minin, “Allah’ım! Senin rızânı kazanmak amacıyla şu hayırlı işi yaptığım için“ veya “Elimde imkân bulunduğu halde şu günahı işlemediğim için beni sıkıntıdan kurtar“ şeklinde duâ etmesi câizdir. Nitekim bir mağarada mahsur kalan üç kişinin kurtulmak amacıyla en değerli amellerini Allah katında vesîle kıldıkları bildirilmektedir.2611 “Allah katında vesîle arayın.”2612 meâlindeki âyeti de bu yönde yorumlayanlar olmuştur.
Kişinin doğrudan Allah’tan yardım istemesi, tehlikeli ve sıkıntılı zamanlarda sadece O’na sığınması, İslâm’ın itikad ve ibâdet ilkeleri açısından tercih edilecek yegâne davranıştır. Açık ve kesin nasslara dayanmayan istimdâdın yanlış anlama ve istismâra müsâit olduğu şüphesizdir. Ancak bazı sûfîlerin ve halktan bazı kesimlerin iyi niyete dayanan böyle bir davranışını küfür (şirk-i hafî) saymak da tevhid inancını benimseyen bir müslüman hakkında isâbetsiz verilmiş bir hüküm niteliği taşır. 2613
Tevessül Tartışmaları
Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat âlimlerinin çoğunluğu tevessülün meşrûluğunda uzlaşmışlar ve bu konuda âyetleri ve sahih hadîsleri delil getirmişlerdir. Ancak Müslümanların bir kısmı, Kitap, Sünnet ve bu ümmetin selefinin amelinde ifadesini bulan tevessül kavramının niteliğini anlamada sorunlarla karşılaşmışlar, “tevessül”ü, İslâm’ın temel dinamikleri ve Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) metod çizgisiyle çelişir tarzda yanlış anlamışlardır. Bu konuda zayıf ve uydurma hadîsleri delil edindikleri gibi tevessül hakkındaki âyetleri yanlış anlayışlarına uygun biçimde te’vil ederek daha da ileri gitmişlerdir.
Bilindiği gibi bizler Kitap ve Sünneti anlamada ihtilâfa düşersek Selef-i Sâlihîn’in anlayışına başvururuz. Zira onlar âyetler ve hadîsleri anlamada insanların en bilgilileri ve en doğru sözlüleridir. Onlar Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) tanıklığıyla bu ümmetin en hayırlılarıdır. “İnsanların en hayırlıları benim
2608] Kaide Celîle, s. 157; Mecmûatu’r-Resâil, I/15 vd.
2609] İğâsetu’l-Lehfân, I/201-228
2610] Kitâbu’t-Tevhîd, s. 49-50
2611] Buhârî, Edeb 5; Müslim, Zikir 100
2612] 5/Mâide, 35; 17/İsrâ, 57
2613] Yusuf Şevki Yavuz, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 23, s. 363-364
VESÎLE
- 479 -
çağımdakilerdir. Sonra onların peşinden gelenler, sonra da onların peşinden gelenler...” 2614
Allah’a ve Rasûlüne (s.a.s.) iman eden herkesin hevâya tâbi olmaktan kaçınması gerekir. Zira hevâ, Allah’ın yolundan saptırır. Allah ve Rasûlüne (s.a.s.) iman eden herkes Selef-i Sâlihîn’in (Sahâbe, Tâbiûn ve Etbau’t-Tâbiîn) yoluna tâbi olmalıdır. “Her kim kendisine doğru yol belli olduktan sonra Rasûl’e muhâlefet eder ve mü’minlerin yolundan başkasına tâbi olursa onu döndüğü yola çevirir ve cehenneme sokarız. O ne kötü bir yerdir!”2615; “Muhacirler ve Ensar’dan öncü kimseler ve onlara güzellikle tâbi olanlardan Allah razı olmuştur. Onlar da Allah’tan razıdırlar. Allah, onlara ebedî kalacakları altlarından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Bu büyük bir kazançtır.”2616; “Bana yönelenin yoluna tâbi ol.” 2617
Allah Rasûlü (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Benden sonra yaşayanlarınız pek çok ihtilâf görecektir. Benim ve Raşid Halifelerimin Sünnetine sımsıkı sarılın. Dinde sonradan uydurulan işlerden sakının. Dinde uydurulan her şey bid’attir. Her bid’at de sapıklıktır.”2618 “Ümmetin yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Biri hâriç tümü cehennemdedir.” Ashâb: “Kurtulanlar kimlerdir ey Allah’ın Rasûlü?” diye sorunca, “Benim ve ashâbımın yolundan gidenlerdir” buyurdu.2619
Ashâbın büyüklerinden Abdullah bin Mes’ûd (r.a.) şöyle der: “Kim bir yol tutacaksa ölmüş kimselerin yolunu tutsun. Bunlar Muhammed’in (s.a.s.) ashâbıdır. Onlar bu ümmetin en hayırlısı, kalben en temizi, ilim olarak en derini ve amellerde dengeli davranıp aşırıya kaçmayanları idiler. Allah, onları Peygamberine arkadaş olsunlar, dinini nakletsinler diye seçmişti. Onların ahlâkı ile ahlâklanın, gittikleri yoldan gidin. Zira onlar dosdoğru bir yol üzereydiler.” 2620
Ahmed bin Hanbel (r.a.) der ki: “Bizce sünnetin metodu, Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) ashâbının yoluna sımsıkı yapışmak, onları örnek almak ve bid’atleri terk etmektir.”2621 İmam Evzâî (r.a.) şöyle der: “İlim, Muhammed’in (s.a.s.) Ashâbından gelen şeylerdir. Bundan başkası ilim değildir.”2622 İmam Mâlik (r.a.) şu beyti çokça söylerdi:
“Din işlerinin en hayırlısı Sünnet olandır
İşlerin en şerlisi uyduruk bid’atlerdir.”
Tevessül, “vesile edinmek” olduğuna göre “vesile” bir anahtar kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Konuyu kavramak, bu kavramı tanımaktan geçer. “Vesile” sözlük anlamıyla, kendisiyle başkasına yakın olunan, taleb edilene içten bir yakınlık ve ona yol aramaktır. “Vessele il Allah’i tevsîlen” Allah’a yakınlaştıran bir amel işledi demektir.
İbn Esir “en-Nihaye fî Garib-il Hadîs ve’l-Eser”de şöyle der: “Vesile: Kendisiyle
2614] Buhârî, 3449; Müslim, 3851
2615] 4/Nisâ, 115
2616] 9/Tevbe, 100
2617] 31/Lokman, 15
2618] Ebû Dâvûd, Sahih
2619] Tirmizî, Sahih
2620] Beğavî, Şerhu’s-Sunne
2621] Lâlkâî, Şerhu Usûli İtikadi Ehli’s-Sunne
2622] İbn Abdilberr, Camiu Beyani’l-İlm
- 480 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir şeye ulaşılan, ona yaklaşılan şey. Çoğulu: Vesâil. Örnek olarak ezan hadîsi verilebilir. “Allahumme âti Muhammedeni’l-vesile.” Denilmiştir ki buradaki vesileden kasıt, kıyâmet günündeki şefaattir. Başka bir görüşe göreyse cennet menzillerinden bir menzilin adıdır. Hadîste murad olunan, Allah’a yakınlıktır.”
Râgıb el-İsfahanî “Müfredâtu Elfâzı’l-Kur’ân”da şunları yazar: “Vesîle; arzu ile bir şeye yol arama, ulaşma. Vesîle, vasîleden daha özel bir anlam taşır. Zira arzu ve istek içerir. “O’na (yaklaştıracak) bir vesile arayın / arzulayın.”2623 Allah’a yaklaştıracak vesilenin gerçek anlamı, ilim ve ibâdet ile çizdiği yolda gitmek, kurbet/Allah’a yakın olmak gibi şeriatın yüce mertebelerine yol aramaktır. Vâsil, Allah’a rağbet duyandır.
Vesile’nin diğer bir anlamı da, sultanın yanındaki menzil, derece ve yakınlıktır. Vesile ayrıca hadîste geçtiği gibi cennetteki yüce makamın da adıdır. “Benim için Allah’tan vesile’ye isteyin. Zira o, cennetteki bir menzildir.” 2624
Vesîle; İslâmî terminolojide, Allah’a yaklaştıracak bir sebep edinmektir. Kişinin Allah’a yakınlığı, Allah katında yüksek bir derece elde etmek, bir ihtiyacını gidermek, bir faydayı celb, bir zararı defetmek ve hem dünya hem de âhirette istediğini elde etmek için Allah’a ve Rasûlüne itaati ve sâlih ameller işlemesiyle gerçekleşir. Allah’a tevessülde bulunmak ancak Allah’ın çizdiği sınırlar dâhilinde olur. 2625
Vesile Kavramının Şer’î Anlamı:
Şer’î vesile üç esasa dayanır.
1- Kendisine tevessülde bulunan: Bu, üstünlük sahibi Allah’tır.
2- Tevessülde bulunan: Bu, Allah’a yakınlık istemeye muhtaç zayıf kuldur. Bu yakınlıktan fayda umarak ya bir ihtiyacını gidermek ya da bir zararı başından savmak ister.
3- Kendisiyle tevessülde bulunan: Bu vesile diye adlandırılan, kişiyi Allah’a yaklaştıran sâlih ameldir.
Vesile’nin Allah’a yaklaştıran, ihtiyacı gideren faydayı sağlaması şu şartların oluşumuyla gerçekleşir:
1- Allah’a tevessülde bulunan kul sâlih bir kul olmalı, ameliyle yalnız Allah’ın vechini gözetmelidir.
2- Kendisiyle tevessülde bulunulan amel, Allah’ın kendisine nasıl yaklaşılacağını kullarına göstermek için dininde var kıldığı amellerden olmalıdır.
3- Meşrû amel, Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) edâ ettiği şekle uygun olmalı; ne ziyade ne de noksan olmamalı, tayin edildiği zaman ve mekânda yerine getirilmelidir. Aksi takdirde bid’at işlenmiş olur.
Buradan hareketle bid’atin kişiyi Allah’a yaklaştırmayıp aksine uzaklaştırdığı görülebilir. Allah’a bid’at işleyerek ibâdet eden kimse; hakkıyla ona ibâdet
2623] 5/Mâide, 35
2624] Müslim, Kitâbu’s-Salât
2625] Bk. İbn Kesir, cilt 2, s. 52; Fethu’l-Bârî c. 10, s. 12
VESÎLE
- 481 -
etmiş sayılmaz. Bu üç şart yerine geldiğinde vesile meşrûluk kazanır ve “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve ona doğru vesile arayın, yolunda cihad edin. Umulur ki kurtulursunuz.”2626 âyetinin kapsamına girmiş olur. Bu âyet, farzlar ve vaciplere ziyade olarak yapılacak taatlerle Allah’tan yakınlık isteme konusunda mü’minler için bir emir bildirgesidir. Bu emir bildirgesi, sâlih amellerle vesile isteme konusunu da içermektedir. Bu âyet, şer’î tevessülün ispatında da bir delil niteliği taşır. Bu konuda âlimlerin arasında bir ihtilâf yoktur. İhtilâf, tevessülün nasıl yapılacağı konusundadır. Dört imam ve diğerlerinden, şeriatın maksatlarını bilip, gereğince amel eden âlimlerin sahih tevessül anlayışı üzerinde olduklarını bilmek bile başlı başına bir delil olarak yeter. Bu anlayışa göre, meşrû tevessül İslâm’da asıldır, bid’at olarak buna sokuşturulan şeyler ise merduttur, reddedilir.
Bizler, bu ümmetin sâlih selefinin yolunda yürüyen âlimlere tâbi oluruz. Büyük sahabi Huzeyfe b. Yemân’ın vasiyetine uyarak, Kelâm ilmi ve İslâm’a sokuşturulmuş felsefe bağlılarına tâbi olmaktan kaçınırız. Bu vasiyet şöyledir: “Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) ashâbının ibâdet etmediği hiçbir ibâdet şeklini kabullenip de bunlarla ibâdet etmeyin. Öncekiler (yani ashâb) sonradan gelenlere söyleyecek söz bırakmamıştır. Allah’tan korkun ey kurra topluluğu! Sizden öncekilerin yolunu tutun.”
Tevessülün Çeşitleri
Kitap ve Sünnetin Kavranması: Tevessülün çeşitleri bulunduğuna göre şer’î tevessülü bid’at tevessülden ayırmak gerekmiştir. Bu ayrımı yapabilmek için de bize çelişkili gelen noktaları açığa kavuşturacak bir şaşmaz ölçüye ihtiyaç vardır. Bu ölçü, Allah’ın Kitabı, Rasûlü’nün Sünneti ve Selef-i Sâlihîn’in bu ikisini kavrama metodudur. Allah, bizi Kitap ve Sünneti hakem olarak kabul etmeye çağırmıştır. “Ey iman edenler! Allah’a, Rasûlüne ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız bir konuda anlaşmazlığa düştüğünüzde Allah’a ve Rasûlüne havale edin. Bu, en hayırlısıdır ve en güzel çözüm yoludur.” 2627
İbn Kesir (r.a.) bu âyetin tefsirinde şöyle der: “Rasûl’ün (s.a.s.) getirdiği şeriat yolundan başkasına uyan bir taraftadır, şeriat ise öbür tarafta. Böyle kimse kendisine açık bir şekilde hak belli olduktan sonra kasden, bilerek bu tavrı almış bulunmaktadır.” “Mü’minlerin yolundan başkasına uyarsa” kavline gelince bu ilk sıfatıyla birlikte değerlendirilir. Ancak bu muhalefet, şari’in nassına karşı olabileceği gibi Muhammed ümmetinin ittifak ettiği iyice bilinen bir konudaki icmâa karşı da olabilir. Peygamber’i tazim, mü’minleri şereflendirme bâbında bu icmâda bir hatâdan korunmuşluk söz konusudur. Bu konuda pek çok sahih hadîs vardır ve biz “Usûl Hadîsleri” adlı kitapta bunlardan delil olabilecek birkaçını zikretmiş bulunmaktayız.
Âlimlerden bir kısmı icmâ konusundaki delâleti uzak bulsa da uzunca bir düşünmeden sonra icmâın en güzel ve en kuvvetli istinbat yollarından biri olduğu görülür. Bu yüzden Allahu Teâlâ şöyle vaidde bulunmuştur: “Onu döndüğü yola çevirir ve cehenneme koyarız. O ne kötü bir yerdir.” Yani, eğer mü’minlerin yolunu bırakıp yanlış yola girerse, istidrac olarak bu yolu güzel ve süslü göstermekle ona
2626] 5/Mâide, 35
2627] 4/Nisâ, 115
- 482 -
KUR’AN KAVRAMLARI
karşılık verir ve âhirette cehennemi ona mesken kılarız. Zira hidâyetten çıkan kimsenin kıyâmet gününde cehennemden başka gidecek yolu yoktur. 2628
Allah Rasûlü (s.a.s.) şöyle buyurmuştur “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Biri hariç tümü cehennemdedir.” Ashâb, ‘Bunlar kimlerdir ey Allah’ın Rasûlü?’ diye sorunca, “Benim ve Ashâbımın yolundan gidenler” diyerek cevap vermiştir. 2629
Niçin Sahâbe’nin Kavrayışıyla Sınırlıyoruz?: Bu hadîsin ışığında Kitap ve Sünnetin anlaşılmasını niçin Sahâbe’nin anlayışıyla sınırladığımız daha iyi kavranacaktır. Sahâbe, akide konusunun kavranmasında birçok özelliğiyle ön plâna çıkmaktadır. Bu özelliklerden en önemlisi şunlardır:
1- Onlar vahyin inişine tanıklık etmişler ve olayların akışına göre Rabbinden vahy almaktayken Peygamber (s.a.s.) ile birlikte yaşamışlardır. Bu yüzden onlar, vahy ve iniş sebeplerinde, Allah ve Rasûlünün muradının ne olduğu konusunda insanların en bilgili olanlarıdır.
2- Peygamberlerin havarileri ve yakın dostları, risalet konusunda ve bununla ilgili hükümler noktasında insanların en çok bilenleridir. Gerek akide gerek şeriat konularında incelikleri bilen, hakikatleri idrak eden bu kimseler, insanların ilim ve amel yönüyle en mükemmel örnekleridir. Sonradan gelenlerden onlardan daha mükemmel olamazlar.
3- Sahâbe arasında akide noktasında bir ihtilâf olmamıştır. Onlar, tüm açıklığıyla Peygamber’den (s.a.s.) almış oldukları akidede tam bir ittifak içerisindeydiler. Oysa ictihad ve ihtilâfa açık fer’î hükümler noktasında böyle bir ittifak söz konusu değildir. Yine de delil ortaya konduğunda tereddütsüz boyun eğerlerdi.
4- Sahâbe-i Kirâm (r.anhum) takıldıkları konularda Allah Rasûlü’ne (s.a.s.) sorarlardı. Bu, iyi bilinen bir husustur.
Bu hususlar gereğince her Müslüman, ashâbın (r. anhum) Kitap ve Sünneti kavrama metoduyla sınırlı kalmak zorundadır. Ümmette mevcut ihtilâfları gidermek ve ümmeti hayırlı konumuna tekrar getirmek böyle mümkündür. Allah ve Rasûlünün beyan ettiği bu ölçü gereğince tevessülün açıklamasına geçiyor ve Allah’ın yardımıyla diyoruz ki:
Âlimler, tevessülü iki kısma ayırmışlardır.
1- Meşrû Tevessül,
2- Bid’at Tevessül.
Meşrû Tevessül ve Çeşitleri
Meşrû tevessül, inanç, söz veya fiil olsun, Allah’ın sevdiği ve razı olduğu vacib ve müstehab ibâdetlerle O’na yaklaşmaktır. Meşrû tevessül Allah’ın kitabı, Rasûlünün sünneti ve bu ümmetin Sâlih Selefinin amelinde geldiği gibi üç çeşittir.
1) Allah’a Esmâü’l-Hüsnâ’sı (Güzel İsimleri) ve Yüce Sıfatları ile Tevessül
Allah’a güzel isimleri ve yüce sıfatlarıyla tevessül, mü’min kul için en yararlı, en büyük ve en hayırlı vesilelerdendir. Zira mü’min kul, duâsında boş çıkmaz ve
2628] İbn Kesir, Kasımî Tefsiri, cilt 5, shf. 457-475
2629] Tirmizî
VESÎLE
- 483 -
Rabbinin icabetinden mahrum kalmaz. Bu konudaki delillerden biri şu âyettir: “Güzel isimler Allah’ındır. Onlarla Allah’a duâ edin ve Allah’ın isimlerinde ilhada sapanları bırakın. Onlar, yaptıklarının karşılığını göreceklerdir.” 2630
Sünnetteki delil ise Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) şu sözüdür. “Tasası çoğalan desin ki: ‘Allahım! Şüphesiz ben Senin kulunum. Kulunun ve ezriyenin oğluyum. Alnım (kaderim) elindedir. Hakkımda Senin hükmün geçerlidir. Hakkımda kazâ buyurduğun adâlettir. Nefsini isimlendirdiğin, bir yarattığına bildirdiğin kitabında indirdiğin veya katındaki gayb ilmine sakladığın tüm isimlerinde Sen’den Kur’ân’ı kalbimin baharı, göğsümün nuru, hüznümün gidericisi, tasamın gidişi kılmanı isterim’ desin. Allah, bu kimsenin hüznünü ve tasasını giderir ve yerine sevinç verir.” 2631
Yine bu delillerin biri, Allah Rasûlü’nün teşehhüdde “Baba da olmayan oğul da olmayan, doğurulmuş olmayan, bir dengi bulunmayan Ehad ve Samed Allah! Senden günahlarımı bağışlamanı dilerim. Şüphesiz seni Gafursun, Rahim’sin” diyen birine işittiğinde “Bağışlandı, bağışlandı” diye üç kere söylemesidir.2632 Allah Rasûlü’nün duâlarından biri de şudur: “Ey Hayy, ey Kayyûm! Rahmetinden imdat dilerim.” 2633
Bu ve benzeri hadîsler, Allah’ın isimlerinden veya sıfatlarından biriyle tevessülde bulunmanın meşrûluğunu gösterir. Bu şekilde tevessül, Allah’ın sevip razı geldiği işlerden olduğu için Allah Rasûlü böyle yapmıştır. Bize düşen Allah Rasûlü’nün duâ ettiği şekilde duâ etmektir. Bu, kendi uydurduğumuz duâlardan bin kere daha hayırlıdır.2634 Ashâb, Tâbiûn ve Etbau’t-Tâbiîn bu şekilde duâ etmişler, âlimler ve müctehid imamlar katında da böyle olagelmiştir. İnşallah kıyâmete dek böyle de sürecektir. Müslüman, duâsından önce isteğine uygun düşen ismi anmalıdır. Örneğin rahmet istiyorsa Rahman ismini, bağışlanma istiyorsa Gafur ismini anması uygun düşer.
Bu şer’î duâlar uydurduğumuz duâlardan çok daha hayırlıdır. Zira biz Allah Rasûlü’ne (s.a.s.) tâbî olmakla emrolunduk “Rasûl size neyi verdiyse alın, sizi neden alıkoyduysa ondan da sakının.” 2635
2) Allah’a Yapılan Sâlih Amel ile Tevessülde Bulunmak
Müslümanın duâsında şunları demesi buna örnektir. “Allahım! Sana olan imanım ve sevgim, Rasûl’ün Muhammed’e (s.a.s.) tâbi oluşum ve ona iman edişim hürmetine benden belâları gider, beni rahata erdir.” Duâ eden, yalnızca Allah’ın vechini umarak işlediği sâlih ameli anmalı, onunla Allah’tan istemelidir. Allah’a iman, namaz, oruç, hac, sadaka, cihad, sınırda nöbet tutmak, Kur’ân okumak, Allah’ı zikretmek, tesbihatta bulunmak, Allah Rasûlü’ne salâtü selâm getirmek, istiğfarda bulunmak, Allah’a duâ etmek, hayır işleyip haramları terk etmek sâlih ameller cümlesindedir.
Bu çeşit tevessülün meşrûluğuna delil olan âyetler şunlardır: “İbrahim ve İsmail Beyt’in (Kâbe’nin) temellerini yükseltirken (şöyle duâ ettiler): “Rabbimiz! Bizden bu ameli kabul buyur. Şüphesiz sen çokça duyan, çokça bilensin. Rabbimiz! Bizi
2630] 7/A’râf, 180
2631] Ahmed bin Hanbel, Müsned, Sahih. Silsiletü Ehadîsi’s-Sahiha -199-
2632] Ebû Dâvûd, Sahih
2633] Tirmizî, Sahih
2634] Elbânî, Tevessül, Çeşitleri ve Hükümleri
2635] 59/Haşr, 7
- 484 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve soyumuzu sana iman edenler kıl, bize (haccın) menasiklerini göster ve bizleri bağışla. Şüphesiz sen tevbeleri çokça kabul eden ve çokça rahmet gösterensin.” 2636
“Derler ki: Rabbimiz! Bizler iman ettik. Günahlarımızı bağışla ve bizi cehennem azabından koru!” 2637
“Rabbimiz! İndirdiğine iman ettik ve Rasûlü’ne tâbi olduk. Bizi şahid olanlarla yaz.” 2638
“Rabbimiz! Rabbinize iman edin diyerek imana çağıran bir münadiyi işittik ve iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kötü amellerimizi ört ve bizim canımızı iyiler zümresiyle birlikte al.” 2639
Sünnetten delil ise Sahihayn’de geçen Mağara Ashâbının kıssasıdır. Hadîs kısaca şöyledir: “Önceki ümmetlerden üç kişi bir fırtına zamanı korunmak için bir mağaraya sığınır. Ancak bir kaya mağaranın girişine düşerek onları mahsur bırakır. Kurtulmak için herbiri yapmış oldukları sâlih amelleri anarak Allah’a tevessülde bulunurlar. Allah da Kayayı aralar ve onları bu durumdan kurtarır.” 2640
Kulun Allah’a karşı âcizliğini dile getirip yardım dilemesi de bu çeşit tevessülün kapsamına girer. “Bana zarar dokundu. Sen merhametlerin en merhametlisisin diye Rabbine seslenen Eyyüb’ü de an.”2641 Yûnus kıssasında olduğu gibi kulun nefsine zulmedip Allah’a durumunu arz etmezsi de bu kapsamdadır. “Sen’den başka ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Şüphesiz ben zâlimlerden oldum.” 2642
Hz. Ebû Bekr (r.a.) hadîsini de bu bağlamda ele almak gerekir. Hz. Ebû Bekr (r.a.) Allah Rasûlü’ne (s.a.s.) “Bana namazımda duâ edebileceğim bir duâ öğret” deyince Allah Rasûlü (s.a.s.): “De ki: ‘Allahım! Ben, nefsime çokça zulmettim. Günahları ancak Sen bağışlarsın. Katından bir mağfiretle beni bağışla ve bana merhamet et. Şüphesiz Sen Gafursun, Rahim’sin“ buyurmuştur. “Allahım! Sana tevbe ettim. Beni Bağışla!” diyerek kulun Allah’a tevbede bulunması da bu tevessülün kapsamına girer.
3) Sâlih Kimselerin Duâsı ile Allah’a Tevessül
Kul, şiddetli bir sıkıntıya veya büyük bir musibete rastgeldiğinde tek başına Allah’a yönelmeye yüz bulamayıp takva ehli gördüğü, Kitap ve sünnette ilim sahibi bildiği bir kimseden durumunun düzelmesi için Allah’a duâ etmesini talep edebilir.2643 Bu çeşit tevessül, Kitap ve sünnetten delillerin işaret ettiği gibi meşrûdur. Kitaptaki deliller şunlardır:
“Rabbimiz! Bizi ve bizi imanda geçmiş bulunan kardeşlerimizi bağışla! Kalplerimizde iman edenlere karşı kin bırakma. Rabbimiz! Sen Rauf’sun, Rahim’sin.”2644 Yine oğullarının Yakub’a aleyhi’s-selâm dediği gibi: “Dediler ki: Ey Babamız! Bizim için bağışlanma
2636] 2/Bakara, 127-128
2637] 3/Âl-i İmrân, 16
2638] 3/Âl-i İmrân, 53
2639] 3/Âl-i İmrân, 193
2640] Buhârî; Müslim
2641] 21/Enbiyâ, 83
2642] 21/Enbiyâ, 87
2643] Tevessül, Çeşitleri ve Hükümleri, Elbânî
2644] 59/Haşr, 10
VESÎLE
- 485 -
dile. Bizler günahkâr olduk. Dedi ki: Sizler için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim. O, Gafur’ dur, Rahim’dir.” 2645
Sünnetteki deliller de şunlardır: “Müslümanın, gıyabında kardeşi için yapmış olduğu duâ kabul görür. Kardeşi için her hayır duâsında başında dikilen bir müvekkel melek, ‘Âmin ve bir misli de senin için olsun’ der.” 2646
Ve Enes b Mâlik’ten (r.a.) edilen şu rivâyettir: “Ömer b. Hattab, kıtlık vakti Abbâs b. Abdulmuttalib ile istiska’ya (yağmur duâsına çıkınca) demiştir ki: “Allahım! Sana Peygamberimiz (s.a.s.) ile tevessülde bulunurduk, Sen de bize su indirirdin. Şimdiyse Peygamberimizin amcası ile sana tevessülde bulunuyoruz. Bize su indir.” Enes (r.a.) der ki: “Gerçekten yağmur inmiştir.”2647 Hz. Ömer’in (r.a.) sözündeki anlam şudur: Bizler Peygamberimizi (s.a.s.) kast ederek ondan duâ istiyor, bu duâ ile de Allah’a yakınlık umuyorduk. Şimdiyse Peygamberimiz (s.a.s.) Rabbine kavuşmuş olduğundan bizim için duâda bulunması mümkün değildir. Bu nedenle hayatta bulunan amcasından bizim için duâda bulunmasını talep ediyoruz.
Meşrû tevessülün çeşitleri bunlardır. Bunların dışındaki tevessül çeşitleri ise herhangi bir delile dayanmış değildir.
Meşrû tevessül çeşitlerinin hükümleri farklıdır:
a) Vâcip: Allahın isimleri, sıfatları, iman ve tevhid ile tevessül.
b) Müstehab: Sâlih ameller ve sâlih kimselerin duâsı ile tevessül.
Buradan hareketle, darlık ve musibet bid’at ve ma’siyetleri terk edip Allah’tan korkarak, ondan hayz ederek ve ona taatte bulunarak meşrû vesilelerle Allah’a tevessülde bulunmanın her Müslümanın görevi olduğunu söyleyebiliriz.
“İşte dosdoğru yolum budur. Ona tâbi olun. Başka yollara uymayın. Bu yollar sizi onun yolundan ayırır. Allah sakınasınız diye size böyle emreder.” 2648
“Rabbinizden size indirilene tâbi olun. Ondan başkasına dost edinip uymayın. Ne kadar az ögüt alıyorsunuz.” 2649
“Farkında olmaksızın, ansızın size azap gelmeden önce Rabbinizden size indirilenin en güzeline tâbi olun.” 2650
Bid’at Tevessül ve Çeşitleri
Bid’at tevessül; sevmediği ve razı gelmediği söz, fiil ve inançlarla Allah’a yakınlık aramaktır. Bu tevessül türü şeriatta sabit değildir. Buna rağmen tevessülde bulunanların pek çoğu Allah’ın şeriatında var kıldığı ve onlara çağırdığı tevessül türlerinden gaflete düşüp uzaklaşmışlardır. Bid’at tevessülle uğraşları, onları meşrû tevessül türlerinden mahrum bırakmıştır. Meşrû tevessül hakkında bilgi sahibi olduktan sonra bid’atte ısrarları tüm çabalarının boşa gitmesine neden
2645] 12/Yusuf, 98
2646] Müslim, -2733-
2647] Buhârî, -964
2648] 6/En’âm, 153
2649] 7/A’râf, 3
2650] 39/Zümer, 55
- 486 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmuştur. Böylece Rabbimizin geçmiş ümmetler hakkında haber verdiği duruma düşmüşlerdir. “Onlara kesin deliller verdik. Kendilerine ilim geldikten sonra ancak aralarındaki kinden dolayı ayrılığa düştüler. Şüphesiz Rabbin kıyâmet günü ayrılığa düştükleri konuda aralarında hüküm verecektir.” 2651
Bu durumun sebebi, tevessülün tevkîfî bir ibâdet oluşudur (Tevkîfî: İctihada, yoruma gerek bırakmayan. Nasıl gelmişse öylece uygulanması gereken demektir). Şeriatta sınırları belirlenmiş tevessül kavramı, bid’at tevessül türlerini barındırmamaktadır. Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) sünnetiyle uyuşmayan bir amel bid’attir ve onunla Allah’a yakınlık ve ibâdet câiz olmaz.
Nitekim Allah Rasûlü (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sünnetimizle uyuşmayan bir ameli işleyenin bu ameli geri çevrilir.” 2652 Müslümanlara nasihatı İslâm risaletini tebliğ ve bu konuda malumat olsun amacıyla bid’at tevessül çeşitlerinden bir kısmını aktarmaya çalışacağız.
1) Allah’a Şahısların Konumu ve Allah Katındaki Değerleriyle Tevessül
Bid’at tevessül çeşitlerinden biri yarattıklarından birinin katındaki konumuyla Allah’tan istekte bulunmaktır. Örneğin: “Allahım! Peygamberinin katındaki konumu hürmetine ... veya filân kulunun katındaki yeri hürmetine senden isterim” demek. Ayrıca Peygamber hakkı için, falan kulun hakkı için Allah’tan dilekte bulunmak da bu türdendir.
“Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.”2653 âyetiyle Allah tarafından kapsamlılığı belirlenen Kur’ân’da böyle bir tevessül türünü görememekteyiz. Aynı şekilde kendisine “Peygamberimiz size her şeyi öğretmiş hatta abdest bozmayı bile...” şeklinde söylenen söze, “Evet. Abdest bozarken kıbleye yönelmekten, sağ elle temizlenmekten, üç tastan azıyla temizlenmekten, tezek veya kemik ile temizlenmekten bizi sakındırdı.”2654 diyerek karşılık veren Selmân-ı Fârisî’nin ihtişamını ortaya koyduğu sünnette de böyle bir tevessül türü göze çarpmamaktadır. Yine, Allah Rasûlü’nün her hareketini bize aktaran ashâbının fiilinde de böyle bir uygulama yoktur. Allah Rasûlü’nün haberlerini bize aktaran hadîs âlimleri de böyle bir konudan bahsediyor değillerdir. Dolayısıyla bu uygulama bid’attir.
İslâm’ın emrettiği, Allah’tan güzel isimleri ve yüce sıfatlarıyla istemektir. “Yâ Allah, Yâ er-Rahmanu’r-Rahimîn, Yâ Zü’l-Celâli ve’l-ikram” demek, diğer isim ve sıfatları da Allah’ın “Güzel isimler Allah’ındır. Allah’a onlarla duâ edin.”2655 kavline uyarak anmak ismi vardır. Allah Rasûlü (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın yüzden bir eksik, doksan dokuz (99) ismi vardır. Kim bunları sayarsa cennete girer.”2656 Bu nedenle İmam Ebû Hanife (r.a.) “Allah’tan başkasını anarak Allah’tan istemeyi kerih görüyorum.”2657 demiştir.
Müslümanın duâ ederken şunları demesi de uygundur: “Allah’ım! Sana, Peygamberine ve kitabına olan imanımla; sana, peygamberine ve filan kuluna olan
2651] 45/Câsiye, 17
2652] Müslim, -1718-, Kitabu’l-Akdiye
2653] 6/En’âm, 38
2654] Müslim, -626-, Kitabu’t-Tahâre
2655] 7/A’râf, 18
2656] Müslim, -2677-, Kitabu’z-Zikr
2657] Dürrü’l-Muhtar, cilt 2, s. 630
VESÎLE
- 487 -
sevgimle ihtiyacımı gidermeni, derdimi savmanı senden dilerim” veya: “Allahım! Derdimi gidermen, ihtiyacımı yerine getirmen için, bana şu imkânları sağlamam için Rahmet Peygamberi olan Peygamberin Muhammed’e (s.a.s.) bağlılığım ve sevgimle Sana yöneliyor ve Sen’den istiyorum.” Bu çeşit tevessüller meşrûdur ve inşallah karşılık da bulacaktır.
Görüldüğü gibi Müslümanlar olarak ancak Allah ve Rasûlünün göstermiş olduğu şekillerde Allah’a yaklaşmamız mümkün olmaktadır. “Yoksa onların Allah izin vermediği halde kendilerine dinde hükümler getiren ortakları mı var? Ayrım sözü olmasaydı aralarında hüküm verilirdi. Zâlimler için acıklı bir azap vardır.” 2658
Falanın ve filânın hatırı için Allah’tan istekte bulunmak, bu ümmetin selefinin2659 bilmediği türden bid’at davranışlardır. Bid’at tevessülün bu türü kişiyi İslâm’dan çıkarmaz. Ancak, şirke giden yolu engellemek amacıyla yasaklanmıştır. Bu tür davranışlar bir Müslümanı şirke sürükleyebilir. Allah’ın bir devlet başkanı gibi aracıya muhtaç olduğu şeklinde bir inanç, yaratanı yaratılmışsa benzetmek olacağından peygamberler ve sâlihlerin hatırına Allah’tan isteyenlerin böyle bir inanç taşımaları onları büyük şirke götürecektir. Bu durum, puta tapan Mekkelilerin durumuyla bir paralellik söz etmektedir: “Biz onlara (putlara) ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.” 2660
Allah, yaratılmışlarla kıyas edilmez. Kuluna rızası gerektirmez. Gazabından öz hiçbir aracının şefaati kurtaramaz. Bu yakıştırmalar ancak karşılıklı olarak birbirlerine yardımları dokunan kullar hakkında geçerlidir. Allah ise hiçbir aracıya ve hiçbir kimsenin yardımına ihtiyaç duymayan tek yaratıcıdır. “Göklerde ve yerde kendilerine rızık sağlamaya güç yetirmeyen Allah’tan başkalarına tapıyorlar. Allah hakkında misâller vermeyin. Şüphesiz Allah bilir, sizler bilmezseniz.” 2661
Bu nedenle Sahâbe vefatından sonra Allah Rasûlü (s.a.s.) ile tevessülü bırakıp Abbâs’a (r.a.) yönelmiş, ondan duâ istemiştir. Bu durum, Allah Rasûlü ile tevessülün zatıyla değil duâsıyla olduğunu gösterir. Vefatından sonra amcası Abbâs’a gittiklerinde şöyle duâ etmiştir. “Allah’ım! Belâ ancak günahla iner, tevbeyle giderilir. İnsanlar Peygamberine olan yakınlığımdan dolayı benimle sana yöneldiler. İşte günahlarla sana açılan ellerimiz ve işte tevbe ile sana yönelen alınlarımız! Bizi bereketli yağmurlar ile sula!” Râvî der ki: “Derken gökte dağ gibi bulutlar belirdi ve insanları suya kandırdı.” 2662
Görüldüğü gibi, duâlarında “Allah’ım! Peygamberinin hatırına bizi sula” demedikleri gibi Peygamber’in vefatından sonra da “Allah’ım! Abbâs’ın hatırına bizi sula,“ dememişlerdir. Zira bu tür bid’at duâları Sahâbe Allah Rasûlü’nden (s.a.s.) öğrenmemiştir ve Allah’ın kitabında da bunun aslı yoktur. Bu nedenle böyle bir uygulamaya gitmemişlerdir. Vefatından sonra birinin hatırıyla tevessül câiz olsa elbette Allah Rasûlü (s.a.s.) ile tevessül öncelik kazanırdı.
“Nefislerine zulmettikten sonra sana gelip Allah’tan bağışlanma dileseler, Peygamber de onlar için bağışlanma dileseydi, Allah’ı tevbeleri çokça kabul eden ve merhametli
2658] 42/Şûrâ, 21
2659] Sahâbe, Tâbiûn, Etbau’t-Tâbiîn
2660] 39/Zümer, 3
2661] Nahl, 16/73-74
2662] Fethu’l-Bârî, cilt 2, s. 577
- 488 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bulacaklardı.” 2663
Yukarıdaki âyet Allah Rasûlü (s.a.s.) hayattayken onunla nasıl tevessül edildiğine ışık tutmaktadır. Bu arada Hz. Ömer’in Abbâs (r.anhumâ) ile tevessülünün anlamı da açıklık kazanmaktadır. Nitekim Enes’den (r.a.) rivâyet edilen şu hadîs bu anlamı pekiştirmektedir. Allah Rasûlü cuma günü hutbedeyken adamın biri kaza işlerinin görüldüğü yöndeki kapıdan mescide girerek Allah Rasûlü’ne (s.a.s.) yöneldi ve “Ey Allah’ın Rasûlü! Mallar helâk oldu. Yollar kesildi. Allah’a duâ et de yağmur yağsın” diye seslendi. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.s.) ellerini göğe açarak “Allah’ım! Bize bereket indir! Allah’ım! Bize bereket indir. Allahım! Bize bereket indir!” buyurdu.
Enes (r.a.) der ki: “Allah’a andolsun ki gökte tek bir bulut belirtisi bile yoktu. Görüşünüzü engelleyecek bir ev de mevcut değildi. Sonra gökyüzünde kalkan biçiminde bir bulut belirdi. Göğün ortasına gelince yayıldı sonra yağmur yağmaya başladı. Allah’a and olsun Cumartesi günü güneş görmedik.”
Ertesi Cuma aynı kapıdan başka bir adam girerek hutbedeyken Allah Rasûlü’ne (s.a.s.) “Ey Allah’ın Rasûlü! Mallar helâk oldu. Yollar kesildi. Allah’a duâ et de şu yağmur dinsin” deyince Allah Rasûlü (s.a.s.) ellerini kaldırarak buyurdu ki: “Allah’ım! çevremize, üzerimize değil. Allah’ım! tepelere ve tümseklere, vadilerin ortasına ve ağaçlıklara.” Enes (r.a.) der ki: “Yağmur dindi. Biz de çıktığımızda güneşin altında yürüdük.”
Apaçık bir şekilde görülmektedir ki, Sahâbe’nin, sağlığında Allah Rasûlü (s.a.s.) ile tevessülü duâsı ileydi, zatıyla veya hatırıyla değil. Ayrı durum Abbâs (r.a.) ile tevessülde de gündeme gelmiş, duâsı ile tevessülde bulunmuşlardır. Amaç Abbâs’ın (r.a.) hatırı veya zâtı olsaydı, Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) zatını ve hatırını bırakıp da amcasına yönelmezlerdi. Sahâbe’nin bu tavrı, her ne kadar kimse ulaşmasa da Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) makamıyla tevessülün câiz olmadığına delildir. Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) makamıyla tevessül, Mekke müşriklerinin âyette geçen tavırlarını andırmaktadır: “Biz onlara (putlara) ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.” 2664
Konumu ne olursa olsun bir yaratılmışla veya hatırıyla tevessülde bulunmakla bir menfaat sağlayıp, herhangi bir zararı savabileceği inancını taşımak büyük şirktir. Allah korusun insanı dinden çıkarır.
Kur’ân ve Sünnette şirke ve harama giden yolları engelleme hususunda kesin delâlet taşıyan pek çok delil vardır. Seddü’z-Zerâî denilen bu durum, haramlara götürebilme durumunda bazı mübahların haram görülmesidir. Kur’ân’da Seddü’z-Zeraî kaidesine tanıklık eden âyetlere örnek olarak şu âyeti verebiliriz: “Allah’tan başkasına duâ edenlere sövmeyin ki onlar da ilimsiz bir şekilde düşmanca Allah’a sövmesinler.” 2665 Allah, aslen meşrû olduğu halde, tapınanların yanında putlara sövmekten sakındırmıştır. Zira bu durumda müşrikler öfkelenecek ve cahilce Allah’a söveceklerdir.
Seddü’z-Zerâî kaidesine Sünnetten delil olarak da, Allah Rasûlü’nün (s.a.s.)
2663] Nisâ, 4/64
2664] Zümer, 39/3
2665] En’âm, 6/108
VESÎLE
- 489 -
kabirlerin üzerine mescid bina edilmesini yasaklaması verilebilir. Bu yasağın nedeni, türlü şekillerde şirke kayma tehlikesinin varlığıdır.
2) Evliya ve Sâlih Kimseler İçin Duâ Etmek ve Adak Adamak
Allah’ın dininde sâlih kimselere duâ etmek, onlardan imdat dilemek, makamlarıyla tevessülde bulunmak ve onlara adak adamak yoktur. Bunlar, tevhidi ortadan kaldıran ibâdetteki şirklerdir.
Bir kimsenin “Ey seyyidim falan, ey mevlâm filan, elimden tut, benim için şöyle yap, benim için Allah’a şöyle duâ et, senden ve Allah’tan dilerim, derdimi gider, bana şefaat et,“ gibi sözler söylemesi veya “Meded ya Rasûlullah !” demesi, tevekkülde bulunurken Hıristiyanların “Ey Mesih! Ey Meryem!” dedikleri gibi “Ey Ali!, Ey Hüseyin!, Ey Abdülkadir Geylânî” diyerek yakarması şirk sözlerden sayılır.
Ölülere adak adamak da meşrû bir vesile değildir. Bir kimsenin “Ey seyyidim filan! Allah bana rızk verirse, benim şu dileğim gerçekleşirse senin için şöyle yapacağım,“ şeklinde sözler söylemesi, Allah’tan başkasına adak adaması, bir ibâdeti Allah’tan başkası için sarf etmesi anlamına gelir. İslâm, bu tür işlerden uzaktır.
“Kendi zanlarıyla Allah’ın yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan pay ayırarak “Bu Allah’ın, bu da ona ortak koştuklarımızındır“ dediler. Allah’a ortak koştukları için ayırdıkları Allah’a ulaşmaz. Allah için ayırdıklarıysa ortak koştuklarına ulaşır. Ne kadar da kötü hüküm veriyorlar.” 2666
“Allah’tan başka duâ etikleriniz de sizin gibi kullardır. Doğrular iseniz onlara duâ edin de size karşılık versinler.” 2667
“Allah’tan başka duâ ettiklerimiz bir çekirdek zarına bile sahip değillerdir. Onlara duâ etseniz duânızı duymazlar. Duysalar bile karşılık veremezlerdi. Kıyâmet günü koştuğunuz şirki inkâr edeceklerdir. Sana her şeyden haberdar olan Allah gibi kimse haber veremez.” 2668
“Kıyâmet gününe dek kendisine karşılık veremeyecek olan Allah’tan başkasına duâ eden kimseden daha sapık kim olabilir? Onlar, duâlarından gafildirler. İnsanlar hoşrolunduğu vakit onlara düşman kesilecek ve ibâdetlerini inkâr edeceklerdir.” 2669
Görüldüğü gibi Allah’tan başkasına yönelip duâ etmek, peygamberlerin ve sâlih kimselerin kabirleri üzerine kubbe yapmak, türbeleri başında mum yakmak, girişlere perdeler asmak gibi cahil kimselerin yaptığı ameller, Peygamber’in (s.a.s.) sünnetinden, Ashâbının ve günümüze dek onlara tâbi olanların yolundan değildir. Bu ümmetin Selef-i Sâlihîn’i (r. anhum)Allah’ın buyurduğu gibi, duânın yalnızca Allah’a has kılınan bir ibâdet olduğu inancındadır.
“Kullarım sana benden sorarlarsa, (bilsinler ki) ben yakınım. Bana duâ edenin duâsına icabet ederim. O halde bana karşılık versinler, bana iman etsinler. Umulur ki doğru yola ererler.” 2670
2666] En’am, 6/136
2667] A’raf, 7/194
2668] Fâtır, 35/13-14
2669] Ahkâf, 46/5-6
2670] Bakara, 2/186
- 490 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Mescidler Allah’ındır. Allah ile beraber bir başkasına duâ etmeyin.” 2671
“Dini ona has kılarak Allah’a duâ edin.” 2672
“Kâfirler istemese de dini Allah’a has kılarak ona duâ edin.” 2673
“Allah sana bir dert verirse ondan başka bunu giderecek yoktur. Sana bir hayrı dokunursa bil ki, O, her şeye güç yetirendir.” 2674
“Duâ ettiğinde zor durumda kalana icabet ederek zorluğu gideren ve sizleri yeryüzünün halifeleri kılan kimdir? Allah ile beraber başka bir ilâh mı? Ne kadar da az düşünüyorsunuz.” 2675
Allah Rasûlü (s.a.s.), sahâbesine şu gerçeği öğretmiştir.
Allah Rasûlü (s.a.s.) şöyle buyurmuştur. “Duâ ibâdettir.”2676 (Bu hadîs, duânın en önemli ibâdet türlerinden biri olduğuna işarettir. Nasıl ki namaz, peygamber veya veli için kılınmazsa duâ da Allah’tan başka ne bir peygambere ne de bir veliye edilemez.)
“İstediğinizi Allah’tan isteyin. Yardım dilediğinizde de Allah’tan yardım dileyin.” 2677
Kur’ân’da soru ve cevap hakkındaki âyetleri araştırdığımızda insanların Allah Rasûlü’ne (s.a.s.) pek çok konuda sorduklarını, bunlara cevap olarak gökten vahy geldiğini ve Allah Rasûlü’nün de (s.a.s.) insanlara bunlardaki hikmetleri bildirdiğini görmekteyiz.
Bu konuyla ilgili âyetlerden bazıları şunlardır:
“Sana ganimetleri soruyorlar. De ki: Ganimetler, Allah ve Rasûlü’nündür.” 2678
“Sana içki ve kumar, soruyorlar. De ki: Onlarda büyük bir günah ve insanlar için fayda vardır. Günahı, faydasından büyüktür. Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: Bağışlamadır. Allah, âyetlerini size böylece açıklar. Umulur ki düşünürsünüz.” 2679
“Sana hayzı soruyorlar. De ki: O bir ezâdır. Hayızlıyken kadınlardan uzak durun.”2680
“Sana yetimleri soruyorlar. De ki: Onları ıslâh etmek hayırlıdır.” 2681
“Sana kendilerine neyin helâl kılındığını soruyorlar. De ki: Size temiz şeyler helâl kılındı.” 2682
Bu âyetler, Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) hükümler ve tebliğ noktasında Allah ile
2671] Cinn, 72/18
2672] Gafir, (Mü’min), 40/65
2673] Gafir, 40/14
2674] En’âm, 6/17
2675] Neml, 27/62
2676] Tirmizî, Sahih -2590-, Ebvâbu Tefsir-il Kanun
2677] Tirmizî, Sahih (2034), Ebvâbu Sıfati Kıyâmet
2678] Enfâl, 8/1
2679] Bakara, 2/219
2680] Bakara, 2/222
2681] Bakara, 2/220
2682] Mâide, 5/4
VESÎLE
- 491 -
kulları arasında bir vasıta olduğunu göstermektedir. Oysa Allah Rasûlü’ne (s.a.s.) sorulan soru duâ konusunda olunca “De ki...” denilmemiş, direkt cevaba geçilmiştir.
“Kullarım sana benden sorarlarsa (bilsinler ki) ben yakınım. Bana duâ edenin duâsına icabet ederim. O halde bana karşılık versinler, bana iman etsinler. Umulur ki doğru yola ererler.” 2683
Bu âyet, duânın Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) diğer peygamberlerin ve velilerin aracılığına gerek duymadığının göstergesidir. Zira Allah yakındır, kulunun duâsını işitir ve icabet eder.
Duâ, uluhiyetin özelliklerinden birisi olmaktayken nasıl Allah’tan başkasına duâ ibâdetini sarfedebiliriz? “Onlara duâ etseniz duânızı işitmezler. İşitseler bile size karşılık veremezler. Kıyâmet günü koştuğunuz şirki inkâr edeceklerdir. Her şeyden haberdar olan Allah gibi kimse sana haber veremez.” 2684
Bu özelliklerden herhangi birini bir yaratılmışsa veren kimse onu Yaratan’a benzetmiştir. Bu, benzetmelerin en çirkinidir. “Onun bir benzeri gibisi yoktur. O, çokca işiten, çokca görendir.” 2685
Allah, kendisinden başkasına duâ etmeyi ibâdet olarak isimlendirmiştir: “De ki! Ben Allah’tan başka duâ ettiklerinize ibâdet etmekten alınkondum.”2686
Allah, peygamberlere velilere ve cinlere duâ edenlere karşılık vermiş, onlara ihtarda bulunmuştur. “De ki: Sizden belâyı gidermeye veya çevirmeye güç yetiremeyen Allah’tan başka iddia ettiğiniz ilâhlara duâ edin. Duâ ettikleri de hangileri daha yakın olacak diye Rablerine vesile arar, Allah’ın rahmetini umar ve azabından korkarlar. Şüphesiz Rabbinin azabı sakınılası bir şeydir.” 2687
“Sana fayda ve zarar veremeyecek olan Allah’tan başkasına duâ etme. Eğer bunu yaparsan şüphesiz zâlimlerden dursun.” 2688
Mekke müşrikleri de Allah’ın biricik yaratıcı ve rızk verici olduğuna inanmaktaydılar. Ama onlar putlarla sembolize edilen velilere duâ ederek onları Allah’a yaklaştıran birer vasıta kabul ediyorlardı. Ancak Allah, onların bu vasıtalarını kabul etmemiş ve onları küfürle nitelemiştir. “Dikkat edin! Halis din Allah’ındır. Ondan başkasını dost edinenler, ‘Onlara (putlara) ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz’ derler. İhtilâf ettikleri konuda Allah hükmünü verecektir. Allah, yalancı kâfire hidâyet etmez.” 2689
Müşrikler, Allah’a şirk koşmalarına rağmen şiddet ve musibet anlarında yalnızca Allah’a duâ etmekteydiler. Ancak Allah onlardan razı olmamış, şiddet anlarında kendisine has kılınan duâlarını kabul etmemiştir. Zira onlar rahatlık zamanı duâ ibâdetinde Allah’a şirk koşmuşlardır. “Sizi karada ve denizde gezdiren odur. Gemideyken tatlı bir rüzgârın yürüttüğü ve bununla sevindikleri sırada sert bir fırtına çıkıp
2683] Bakara, 2/186
2684] Fâtır, 35/13-14
2685] Şûra, 42/11
2686] En’âm, 6/56
2687] İsrâ, 17/56-57
2688] Yunus, 10/106
2689] Zümer, 39/3
- 492 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dalgalar ve her yönden geldiğinde, her yerden kuşatıldıklarını anladıklarında dini yalnız Allah’a has kılarak duâ ederler. (Derler ki:) ‘Bizi bu durumdan kurtarırsan şükredenlerden olacağız.’ (Allah) onları kurtardığında ise yeryüzünde haksız yere taşkınlık yaparlar.” 2690
Bu amellerin tümü tevhidle, nebi ve Rasûllerin gönderiliş amacı olan tüm varlıklara ibâdet etmeyi bırakıp ortağı olmayan bir Allah’a yönelme ilkesiyle çelişir. Peygamberler, sâlih, halis ve şeriata uygun olmadıkça Allah’ın amelleri kabul etmeyeceğini, şirk üzere ölenin işlediği şirk hariç tüm günahları bağışlayacağını bildirmişlerdir.“Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındakileri dilediği kimseye bağışlar. Allah’a ortak koşan büyük bir iftirada bulunmuştur.” 2691
3) Evliyanın Ruhları İçin Kurban Kesmek Ve Kabirleri Başında Saygı İçin Dikilmek
Bazı cahil Müslümanlar velilerin türbeleri başında, şehitliklerde, belirli dönemlerde kubbelerin civarında kurban keserler; hastalarını bu gibi yerlere götürürler; saygı duruşunda bulunup orada gecelerler; bu gibi türbe ve kabir sahiplerinden şefaat dilerler, onlara seslenecek duâ talep ederler; ayrıca onlardan meded umarlar. Bu davranışların tümü, Allah’ın dininde olmayan sapık bid’atler olup şirk ve cahiliyye toplumlarının yapageldikleri amellerdir.
“Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın.” 2692
“Bildiğiniz halde Allah’a eşler koşmayın.” 2693
Bu bâtılda ısrar edenle onu tasdikleyenin hükmü birdir. Bu da şirktir. İmandan sonra küfre sapmaktır.
Bid’at tevessül çeşitlerine sımsıkı yapışarak meşrû tevessül yollarından yüz çeviren, Kitap ve Sünnette sabit olmalarına rağmen duâlarında bunları kullanmayan pek çok insan, cidden şaşırtıcı bir manzara arz eder.
Bunlar, uydurdukları duâlara ve tevessül çeşitlerine bel bağlarlar. Oysa bunları ne Allah dininde var kılmış, ne de Rasûlü (s.a.s.) hayatında bir kerecik kullanmıştır. İlk üç kuşak Müslümanlarda2694 ifadesini bulan Selef-i Sâlihîn’in (r. anhum) anlayışında da böyle şeyler yoktur.
Bid’at ehli tevessül kavramıyla öyle oynamıştır ki onu gerek lûgat gerekse şer’î anlamından soyutlayarak şirkin ve haramın her türünün bulaştığı bir “meded umma“ şekline indirgemiştir.
Bu tavır, onları Allah’tan istemekten uzaklaştırmış ölülerin türbelerine sığınır kılmıştır. Ölümsüz, her zaman diri olan Rablerini bırakıp toprakta çürümüş olanlara yönelmişlerdir. Allah’tan korktuklarından ziyade onlardan korkmuşlardır. Bir de utanmadan iman iddiasına yeltenirler. Allah’tan başkasıyla, bir veli ya da sâlih bir kimse adına yemin etmeleri istendiğinde çehreleri değişerek gerçeği itiraf ederler. Şüphesiz bu, büyük şirktir. Zira onlara duydukları korku, Allah’a duydukları korku gibidir. Belki daha da fazladır. Oysa korku, Allah’a mahsus
2690] Yunus, 10/22
2691] Nisâ, 4/48
2692] Nisâ, 4/36
2693] Bakara, 2/22
2694] Sahâbe, Tâbiûn, Etbau’t-Tâbiîn
VESÎLE
- 493 -
kılınması gereken bir ibâdettir. Zarar vermek ve fayda sağlamak sadece Allah’ın elindedir.
Allah’tan yüz çevirip başkasına bağlanmak o noktaya geldi ki insanlar Allah’tan başkasının adına yemin verir, darlık ve bollukta veliler ve sâlih kimselerden meded umar oldular. Bu nedenle işlemiş oldukları şirk cahiliyye şirkini de fersah fersah geride bırakmış oldu. O cahiliyye şirki ki, Allah şöyle tasvir ediyor: “Gemiye bindiklerinde dini Allah’a has kılarak duâ ederler. Allah, onları sağsalim karaya çıkarınca da ona ortak koşarlar.” 2695
Günümüz müşrikleriyse ne darlık ne de bollukta Allah’ın adını akıllarına getirmezler. Kesintisiz bir şirk atmosferinde yaşayıp durmazlar. Gariptir ki, kendisini ilme nisbet eden bazı dinde gayret sahibi kimseler, insanlara katıksız tevhidi öğretecekleri yerde peygamberlerin gönderilme nedeni olan bu temel konuyu davetlerinde üçüncü beşinci sıraya koymaktadırlar. Üstelik bir de bu konuyu gündeme taşıyanlardan nefret edebilmekte daha kötüsü insanların da nefret etmelerini sağlayabilmektedirler. Bu tavrın sebebi sorulduğunda verdikleri cevap ilginçti: Tevhid konusunu gündeme getirip bid’atlerden sakındırmak Müslüman kitleyi bölmekteymiş (?!) İslâm saflarında kopmalar meydana getirmekteymiş (?!) Oysa safları bölen bid’atten sakındırmak değil bizzat bid’atin kendisidir. Tevhid, bütünleştiricidir. Bütünlüğü koruyucudur. Tevhidin aslı bir kelimede bir araya gelmektir. Nerde kaldı bunların birlik iddiası?!
Allah, bu gibileri kitabında ne de güzel tavsif ediyor: “Yoksa daha düşük olanı iyisiyle mi değişiyorsunuz.” 2696
Selefin Bid’at Konusundaki Sözleri
Abdullah b. Ömer (r.a.) der ki: “İnsanlar ne kadar güzel görse de tüm bid’atler sapıklıktır.”2697
Abdullah b. Mes’ûd da (r.a.) şöyle der: “Sünnetteki iktisad, bid’atteki içtihattan daha hayırlıdır.” 2698
Yine der ki: “Sizden öncekilere uyun, bid’at çıkarmayın. Size yetecek bir miras bırakıldı. Geçmişlerin bıraktığı bu mirasa yapışın.”2699
Büyük Tâbiî Hasan b. Atıyye rahimehullah sünnete bağlılığı tasdikleyen şu sözü söylemiştir: “Allah karşılığında benzeri bir sünneti çekip almadıkça bir kavim dininde bid’at çıkarmaz. Sonra kıyâmet gününe dek o sünneti iâde etmez.” 2700
İmam Evzâî (r.a.) şöyle der. “Bid’at çıktığında ilim ehli onu inkâr etmezse gün gelir bu bid’at Sünnet diye bilinir” 2701
İmam Eyyub es Suhtiyânî (r.a.) der ki: “Bid’at sahibi, bid’atinde çaba
2695] Ankebût, 29/65
2696] 2/Bakara, 61
2697] Lâlkâî, a.g.e.
2698] Lâlkâî, a.g.e.
2699] Dârimî, Sünen
2700] Dârimî, Sünen. Senedi sahihtir.
2701] Hatib, Şerefu Ashâbi’l-Hadîs. Senedi Sahihtir
- 494 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gösterdikçe Allah’tan uzaklaşır.” 2702
İmam Süfyan-ı Sevri de (r.a.) şunları söyler: “Bid’at şeytana ma’siyetten daha sevimli gelir. Zira m’asiyetten tevbeyle kurtulunur ancak bid’atin tevbesi olmaz.” 2703
Müslümanların Tevessül Konusunda Sapmalarının Nedenleri
1) Taklit
Taklit, bir kimsenin sözün delilini bilmeden kabul etmek, delilsiz görüş bildirenin tarafına geçmektir. Mukallid ise delilini bilse de bir kimsenin görüşünü aksi ispatlansa bile kabulde ısrarcı olandır. Taklidin ilim olmadığı konusunda ilim ehli arasında ayrılık yoktur. Dolayısıyla mukallid bir kimse de alim olarak nitelenmez. Allah taklidi kınamış ve birçok âyette ondan sakındırmıştır. “Onlara ‘Allah’ın indirdiğine ve Rasûl’e gelin’ denildiğinde ‘Bize babalarımızdan gördüğümüz yeter’ derler. Ya babaları bir şey bilmeyen, doğru yolda bulunmayan kimseler idiyse?!” 2704
Bu kimseler bağnazca babalarını taklit etmişler, Allah’ın hidâyetinden yüz çevirmişlerdir. Bir de derler ki: Biz size gönderileni inkâr ederiz. Allah onları şöyle tanımlar: “Allah katında canlıların en şerlisi sağır, dilsiz ve bir şeye akıl erdiremeyenlerdir.” 2705
Allah, daha sonra onları İbrahim’e (aleyhi’s-selâm) verdikleri cevaptan ötürü ayıplar: “(İbrahim, kavmine) Şu tapmakta olduğunuz heykeller nedir? Dediler ki: “Babalarımızı onlara tapar bulduk.” 2706
“Âlimlerini ve rahiplerini Allah’tan başka rabler edindiler.” 2707
Huzeyfe b. Yemân (r.a.) bu âyet hakkında şöyle der: “Allah’ı bırakıp da bu kimselere tapmadılar. Ancak helâl kıldıklarını helâl, haram kıldıklarını da haram bildiler.” 2708 Dolayısıyla helâl - haram tayin etmede Allah ve Rasûllerini bırakıp bu kimseleri yetkili tanıdılar.
Selef âlimleri ve müçtehid imamlar da taklitten sakındırmışlardır. Zira taklit, ayrılık ve Müslümanlar safında zayıflık nedenidir. Birlik, tâbi olmada ve ihtilâf durumunda Allah ve Rasûlü’nün görüşüne yönelmededir. Bu nedenle Sahâbeyi tüm meselelerde tek bir kişiyi otorite bilip taklit ederken göremiyoruz. Dört İmam da görüşlerinde bağnaz davranmamıştır. Kendilerine hadîs ulaşınca görüşlerinden dönmeyi bir fazilet bilmişlerdir. Ayrıca kullandıkları delilleri bilmeksizin kendilerinin taklit edilmesini de yasaklamışlardır. Taklitten sakındırma konusunda onların sözlerine kulak vermek gerekir.
2702] Muhammed b. Vaddah, Bid’atter ve Onlardan Sakındırmak
2703] Lâlkâî, a.g.e.
2704] Mâide, 5/104
2705] Enfâl, 8/22
2706] Enbiya, 21/52
2707] Tevbe, 9/31
2708] Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ, cilt 10, shf. 174
VESÎLE
- 495 -
2) Dört İmamın Taklitten Sakındıran Sözleri
İmam Ebû Hanife (r.a.) der ki: “Hadîs sahih olursa, mezhebim odur“2709
İmam Ebû Hanife (r.a.) yine der ki: “Nereden aldığımızı bilmeksizin sözümüzü kabullenmek bir kimseye helâl olmaz.2710
Yine onun sözlerinden bir kaçı:
“Delilimi bilmeden benim görüşümle fetva verene yazıklar olsun...“
“Bizler insanız. Bugün bir söz söyler, yarın ondan döneriz.“
“Yazık sana ey Yakub! Benden her duyduğunu yazma. Bugün bir görüşte olurum, yarın onu terk ederim. Yarın bir görüş bildiririm, öbür gün onu terk ederim.“
“Allah’ın Kitabına ve Rasûl’ün haberine aykırı bir görüş bildirdiysem onu terk edin.” 2711
İmam Mâlik de (r.a.) der ki: “Ben bir insanım. Doğru söyleyebilirim, yanılabilirim de... Görüşüme bakın. Kitap ve Sünnete uyan her şeyi alın, uymayanları da terk edin.” 2712
Yine onun sözü: “Peygamber (s.a.s.) hâriç, sonrakilerin sözü alınır da, bırakılır da...” 2713
İmam Şâfiî’ye (r.a.) geçelim. Der ki: “Dediğimin aksine nakil ehli katında Allah Rasûlü’nden (s.a.s.) geldiği sahih olan her meselede hayattayken de, öldükten sonra da ben dönüyorum.” 2714
“Hiç kimse yok ki! Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) sünnetinden bir şeyler kaçırmış olmasın. Ne zaman bir görüş bildirir veya bir usûl ortaya koyarım da onun aksine Allah Rasûlü’nden bir söz nakledilir. Benim sözüm; Allah Rasûlü’ nün (s.a.s.) söylemiş olduğudur.” 2715
“Müslümanlar, kendisine Allah Rasûlü’nden bir Sünnet zahir olup da başka birinin sözü için bunu bırakana yaptığının helâl olmadığı noktasında icmâ etmişlerdir.” 2716
“Kitabımda Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) Sünnetine aykırı bir şey bulursanız Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) Sünnetini alın, benim dediğimi bırakın.” 2717
“Hadîs sahih olursa, mezhebimdir.“2718
“Peygamber’den (s.a.s.) dediğimin aksine bir rivâyet sahih olduğu halde beni
2709] İbn Abidin, Haşiye, cilt.15, s. 63
2710] İbn Abidin, Haşiye
2711] İbn Abdilberr, İntika
2712] Fulânî, Îkaz
2713] İbn Abdilberr, Câmi; Fulânî, İkaz
2714] İbn Kayyum, İ’lâm
2715] Fulânî, İkaz
2716] Fulânî, Îkaz, s. 68
2717] İbn Ebî Hatim, Âdâb-ı Şâfiî, s. 63
2718] Nevevî, Mecmu’ul-Fetevâ
- 496 -
KUR’AN KAVRAMLARI
görüş bildirirken görürseniz, bilin ki aklım başımda değildir.“2719
“Benden duymazsanız da Allah Rasûlü’nden (s.a.s.) gelen her hadîs benim görüşümdür.”
“Allah Rasûlü’nden (s.a.s.) dediğimin aksine sahih bir hadîs varsa, onun hadîsi kabul edilmeye daha lâyıktır. Bu durumda beni taklit etmeyin.” 2720
“Beni taklid etmeyin. Mâlikî, Şâfiî’yi, Evzâî’yi, Sevrî’yi taklit etmeyin. Aldıkları yerden siz de alın.” 2721
“Cüzzî’nin, Mâlik’in, Ebû Hanife’nin görüşleri neticede birer görüştür. Bence hepsi birdir. Hüccet, ancak nakledilen haberlerdedir.” 2722
“Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) hadîsini reddeden helâk olmanın eşiğindedir.” 2723
İmamların (r. anhum) bu konudaki sözleri daha pek çoktur. Bu sözler, derin kavrayışlarının birer göstergesidir.
“Rabbinizden size indirilene uyun. Ondan başka dostlar edinip de uymayın. Ne kadar az öğüt alıyorsunuz.” 2724
Büyük âlim Muhammed Emin Şenkıtî rahimehullah der ki: “Sonradan gelenlerin, sahâbe ve diğer hayırla anılan çağlarda yaşamış olanlara muhalefet ettiği taklit türü, tüm âlimleri bırakıp tek bir şahsa bağnazca tutunmaktır. Bu tür taklit hakkında ne Kur’ân’da, ne de Sünnette bir delil yoktur. Ne sahâbeden ne de hayırla anılan çağlarda yaşamış birinden nakledilen bir söz de mevcut değildir. Bu taklit, imamların sözlerine de aykırıdır. Onlardan hiçbiri, tüm âlimleri bırakıp bir şahsın görüşlerine bağlanmayı söz konusu etmemiştir.
Belli bir şahsı taklit, hicretin dördüncü asrında ortaya çıkan bir bid’attir. Aksini iddia eden ilk üç asırda belli birini taklit eden bir kimse göstersin. Gösteremez, çünkü böyle bir şey yoktur.2725
3) Bazı Âyetleri Alıp Diğerlerini Terk Etmek
Bazı âyet ve hadîsleri alıp diğerlerini görmezden gelmektir. İşlerine geldiği için aldıkları âyet ve hadîsler aslında ne anladıkları gibidir, ne de görüşlerini destekler bir mahiyet taşır. Sahih tefsirini kavramış değillerdir ya da alâkasız bir şekilde te’vile yeltenirler.
Örnek olarak şu âyeti verebiliriz: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve O’na vesile arayın.” 2726 Burada vesileden amaçlanan, taat ve razı kılacak şekilde amelde bulunmak Allah’a yakınlık sağlamaktır. Bu konuda müfessirler arasında ihtilâf yoktur. İbn Kesir tefsirinde müfessirlerin bu konudaki ittifakını nakleder.
4) Vesile Âyeti Hakkında Müfessirlerin Görüşleri
2719] İbn Ebî Hatim, Âdâb-ı Şâfiî
2720] İbn Ebî Hatim, Âdâb-ı Şâfiî. s. 63
2721] İbn Kayyum, İ’lâm
2722] İbn Abdilberr, Câmi
2723] İbn Cevzî, Menakıb
2724] A’raf, 7/3
2725] Edvâu’l-Beyan, cilt 7, s. 458
2726] Mâide, 5/35
VESÎLE
- 497 -
“De ki: Sizden bir zararı gidermeye veya çevirmeye güç yetiremeyen, Allah’tan başka ilâh olarak nitelediklerinize haydi duâ edin! Duâ ettikleri, hangileri daha yakın olacak diye Rablerine vesile ararlar. Rahmetini umarak azabından korkarlar. Şüphesiz Rabbinin azabı sakınılası bir şeydir.” 2727 Bu âyette vesile Allah’a yakın olmaktır.
Allah, sâlih kimseler konusunda ileri giderek Allah’ın hakkını kullarına sarfedenlere hitabında der ki: Allah’tan başka taptıklarınız sizin gibi nefislerine fayda veya zarar vermeye güç yetiremeyen kullardır. Bu haldeyken başkalarına nasıl yaptırımda bulunabilirler. Bu kimseler meşrû bir şekilde Allah’a yakınlık ararlar. Rahmetini umar, azabından korkarlar. Allah’ın azabından ancak hüsrana uğramışlar emin olur.
Bu âyetle Allah’tan başkasından meded ummanın mübahlığına delil getirenler Allah’ın kelâmını gerçek anlamından saptırmış olmaktadırlar.
Allah’ın emrettiği vesile razı kılacak sâlih amelle Allah’a yakın olma talebidir. İnanç konularındaki dengeli görüşlerinde ve kavrayışlarının derinliğinde ümmetin ittifak ettiği müfessirler arasında bu konu tartışmasız böyledir.
İbn Kesir (r.a.) tefsirinde bu âyet hakkında şunları der: “Allah’ı mü’min kullarına takvayı emrederek buyuruyor. Takva, taat ile birlikte anıldığında murad, haramlardan kaçınmak ve yasakları terk etmek olur. Allah, bundan sonra “O’na vesile arayın” buyuruyor.
Süfyan-ı Sevrî Talha’dan, Talha Atâ’dan, o da İbn Abbâs’dan rivâyet etmiştir ki: “Vesile yakınlıktır.” Mücâhid, Ebû Vail, Hasan, Katâde, Abdullah b. Kesir, Süddî, İbn Zeyd de (r.anhum) böyle demiştir. Katâde der ki: “O’na vesile arayın; O’na, razı kılacak amel ve tâatle yaklaşın demektir.” Şu imamlar da böyle söylemiştir. Bu konuda müfessirler arasında ihtilâf yoktur.
Büyük müfessir âlim Muhammed Emin Şankıtî bu iki âyetin2728 tefsirinde2729 şunları söyler: “Âlimlerin çoğu, buradaki vesile’nin Muhammed’in getirdiklerine uygun şekilde emirlerine uyup yasaklarından kaçınarak Allah’a yaklaşmak olduğu konusunda görüş birliği içindedirler. Zira bu, tek başına Allah’ın rızasını kazanmaya ileten, katındaki dünya ve âhiret hayırlarını elde etmeyi sağlayan yoldur.” 2730
5) Hz. Ömer’in Hz. Abbâs İle Tevessülü
Sahih anlamından farklı algıladıkları hadîslerden biri daha önce açıkladığımız Hz. Ömer’in Abbâs’la (r.anhumâ) tevessül etme hadîsidir. Bu hadîsi şöyle yorumlarlar: Hz. Ömer, Allah Rasûlü’ne yakınlığından dolayı Abbâs’ın zatı ile tevessülde bulunmuştur.
Bu yoruma verilecek en güzel cevap, Hz. Muâviye’nin ve yanındaki Müslümanların kıtlık vakti yağmur yağması için Yezid b. Esved el-Cüreşî ile tevessülde bulunmasıdır. Yezid, ellerini kaldırıp duâ edince yağmur inmeye başlamıştır. 2731
2727] İsrâ, 17/56-57
2728] 17/İsrâ, 56-57
2729] Tefsir-i İbn Kesir – 5/Mâide, 35
2730] Eduâu’l-Beyan, cilt 2, s. 86
2731] İbn Asakir, Tarih. Senedi Sahihtir. Elbanî, Tevessül. Kitabında sahihlemiştir
- 498 -
KUR’AN KAVRAMLARI
6) Âmâ Hadîsi:
Âmâ hadîsi de bu türdedir. Bir âmâ Allah Rasûlü’ne gelerek: “Gözlerimi açması için Allah’a duâ et” deyince Allah Rasûlü “Dilersen duâ edeyim, dilersen bu duruma sabret. Ancak sabır senin için daha hayırlıdır.” diye karşılık verir.2732 Âmâ, “Duâ et,“ diyerek isteğini yineler. Bunun üzerine Allah Rasûlü ona güzel bir şekilde abdest alarak iki rekât namaz kılmasını ve şöyle duâ etmesini emreder. “Allah’ım! Rahmet peygamberi olan Peygamberin Muhammed’le (s.a.s.) sana yöneliyor, senden istekte bulunuyorum. Ey Muhammed! Şu ihtiyacımın giderilmesi için seninle Rabbime yöneldim. Allah’ım! Peygamberini bana şefaatçi kıl.” Adam denileni yaptı ve gözleri açıldı. 2733
Hadîsin anlamı açıktır. Âmâ, Allah Rasûlünden (s.a.s.) kendisi için duâ etmesini istemiştir. Aynı zamanda Rasûlü’nün duâsını kabul etmesi için Allah’a da duâ ederek “Allah’ım! Peygamberini bana şefaatçi kıl” demiştir. Anlaşılacağı üzere âmânın tevessülü, Allah Rasûlü’nün ne makamı, ne de zatı ile olmuş değildir. Allah Rasûlü (s.a.s.) ona bu şekilde öğretmeyip yukarıdaki duâyı öğretmiş ayrıca kendisi de onun için duâda bulunmuştur.
Birinin makamıyla tevessülde bulunanlara, hadîste delil olabilecek bir durum söz konusu değildir. Hadîs, bilakis meşrû tevessüle delildir. Zira sâlih kimsenin duâsı söz konusudur. Cahil kimseler, Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) hadîste geçen şu sözünü görmezden gelmektedirler: “Dilersen senin için duâ ederim” Ayrıca âmânın “duâ et” sözü de dikkatlerinden kaçmış görünmektedir.
7) Peygamber’le Tevessül Üç Kısımdır
Tüm bunlardan zatlar ile tevessülün meşrû olmadığı anlaşılmaktadır. Allah Rasûlü (s.a.s.) ile tevessül ise Muhammed b. Sâlih el-Useymin’in belirttiği gibi üç kısımdır:
a) O’na iman ve bağlılık ile tevessülde bulunmak. Bu, sağlığında câiz olduğu gibi vefatından sonra da câizdir.
b) Duâsıyla tevessülde bulunmak, ondan duâ istemek. Bu, sağılığında câizdir ancak vefatından sonra câiz olmaz. Zira ölmüş kimseden duâ istenmez. Bu câiz olsaydı Hz. Ömer, Abbâs ile tevessülde bulunmaz, kabre gelerek Allah Rasûlü’nden duâ talep ederdi.
c) Allah katındaki makam ve mevkii ile tevessülde bulunmak. Bu, ne sağlığımda ne de vefatından sonra câiz değildir. Zira bu kişinin amelinden olmadığı için istenilen amaca ulaştırmaz. Dolayısıyla “vesile” kavramının kapsamı dışındadır.
Birisi, “Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) kabrine gelip benim için istiğfarda bulunmasını ve Allah katında bana şefaat etmesini istesem bu câiz olur mu?” şeklinde bir soru yöneltse verilecek cevap “Câiz değildir.” olacaktır. Bunun üzerine “Allah şöyle buyurmuyor mu?” diyerek Şu aşağıdaki âyeti okusa: “Nefislerine zulmettiklerinde sana gelip Allah’tan bağışlanma dileselerdi Rasûl de onlar için bağışlanma dileseydi
2732] Bu karşılıkta şu rivâyete işaret vardır: “İki sevgili uzvunu (gözlerini) alarak sınadığım kulum güzel bir şekilde sabrederse bunun karşılığı cennettir.” (Buhârî)
2733] Tirmizî; Ahmed, Sahih
VESÎLE
- 499 -
Allah’ı, tevbeleri çokça kabul eden, merhametli bulacaklardı.” 2734
Ona, “Evet, Allah böyle söylüyor. Ancak dikkat edilirse (zulmettiklerinde) diyor. Buradaki (iz) Arapçada geçmiş zaman zarfıdır. (İz) yerine gelecek zaman bildiren (iza) zarfı kullanılsaydı, anlam (zulmederlerse) olacaktı ki bu durumda Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) vefatından sonrası için de bağışlanma isteme söz konusu olabilecekti. Ancak (iz) kullanılmak suretiyle bağışlanma isteği Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) yaşadığı dönem ile sınırlanmış olmaktadır.
Ayrıca Allah Rasûlü’nün belirttiği gibi şu üç şey haricinde ölmüş kimsenin amel defteri kapanır. “Sadaka-i Cariye, faydanılan ilim ve kendisine duâ eden sâlih bir evlât.”2735 Dolayısıyla ölmüş bir kimsenin başkası için bağışlanma talebinde bulunması mümkün değildir. Kaldı ki amel defteri kapanmış olduğundan kendisi için bile bağışlanma isteyemez. 2736
8) Aslı Olmadığı Gibi Dinin Asıllarına Aykırı Gelebilen Zayıf, Uydurma Hadîs Ve Eserlerle Amelde Bulunmak.
Örnek olarak böyle birkaç hadîsi ele alabiliriz.
a) “Makamımla tevessülde bulunun. Allah katında makamım büyüktür.” Bu hadis, Allah Rasûlü’ne (s.a.s.) bir iftiradır. Güvenilir hadîs kitaplarında böyle bir rivâyete rastlamak mümkün değildir.
Muhaddis Elbanî (r.a.) şunları der. “Şüphesiz Allah katında Rasûl’ün makamı büyüktür. Allah, Kitabında Mûsâ’yı aleyhi’s-selâm Allah katında itibarlı biriydi2737 diye nitelemiştir. Bilindiği gibi Hz. Muhammed (s.a.s.), Hz. Mûsâ’dan aleyhi’s-selâm daha üstündür. Şüphesiz Rabbi katında ondan daha değerlidir. Ancak bu, makamıyla tevessülü gerektirmeyen başka bir durumdur.
Bu durumdan duâlarının kabulü için makamıyla tevessül edilebileceğini çıkaranlar şüphesiz mantık kurallarının yardımıyla böyle bir sonuca varmaktadırlar. Oysa bu gibi konular mantık kurallarının işlemediği gaybî konulardır. Kesinlikle delil niteliği taşıyabilecek sahih nakl ihtiyaç vardır.2738 (Makamla tevessülü inkâr edenin makamı da inkâr ettiğini sanmak büyük hatâdır. Bu, sadece bid’ati inkârdır).
b) “Âdem işlemiş olduğu günahtan dönünce dedi ki: “Ya Rab! Muhammed hakkı için beni bağışlamanı diliyorum.” Allah da ona şöyle karşılık verdi: “Ey Âdem! Daha onu yaratmadığım halde Muhammed’i nereden bildin?” Dedi ki:“Ya Rabi! Beni elinle yaratıp ruhundan üfleyince başımı kaldırdım. Arşın direklerinde Lâ ilâhe İllallah Muhammedu’r-Rasûlullah sözünü yazılı gördüm. Bildim ki sen ancak en çok sevdiğin kimseyi adının yanında anarsın. Bunun üzerine Allah: ‘Seni bağışladım’ buyurdu ve ekledi: ‘Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım.”2739 İmam Zehebî (r.a.) “Mizan”da, “Bu, bâtıl ve uydurma bir haberdir” der.
c) “Kim evinden namaz için çıkıp “Allahım! Sen’den isteyenlerin hakkı için Sen’den
2734] 4/Nisâ, 64
2735] Müslim
2736] Useymin, Mecmu’, s. 81
2737] 33/Ahzâb, 69
2738] Silsiletü’l-Ehadîs ed-Daife ve’l-Mevduâ; No: 22; Ayrıca Tevessül ve Vesile, İbn Teymiyye
2739] Silsiletü’l-Ehadîs ed-Daifa ... No: 25; Elbanî
- 500 -
KUR’AN KAVRAMLARI
isterim. Ne bir kötülük ne de zulüm için evden çıkmadım. Şu gidişim hakkı için Sen’den isterim’ derse Allah ondan razı olur ve bin melek onun için istiğfarde bulunur.”2740 İbn Teymiyye ve Zehebî bu hadîsi zayıf olduğunu belirtmişlerdir.
d) “Darda kaldığınızda kabir ehline başvurun.” İbn Teymiyye der ki: “Bu hadîs, Allah Rasûlü’nün hadisini bilenlerin icmâı ile O’na iftira edilmiş bir yalandır. Hiçbir âlim böyle bir sözü hadîs olarak nakletmemiştir, hiçbir güvenilir hadîs kitabında da böyle bir hadîs yoktur.2741
e) “Öldüren ve dirilten daima diri ve ölümsüz olan Allah! Anam Fatıma binti Esed’i bağışla. Sorguda hüccetini telkin et. Peygamberinin ve benden önceki peygamberlerin hakkı için girdiği yeri geniş kıl. Sen, merhametlilerinin en merhametlisisin.”2742 Hadîs zayıftır.
f) “Hayatım sizin için hayırlıdır. Konuşursunuz, sizinle konuşulur. Vefatım da sizin için hayırlıdır. Bana amelleriniz arz olunur. Hayır görürsem Allah’a hamdeder, şer görürsem sizin için Allah’tan bağışlanma dilerim.”2743 Ulemâ zayıf görmüştür bu rivayeti. bütün rivâyet yollarıyla zayıf olduğunu söyler.
g) “Allah Rasûlü (s.a.s.) sabahladığında muhacirlerin fakirleri ile Allahtan yardım isterdi.” Hadîs, mürseldir, zayıftır.
h) “Ömer zamanında insanlara kıtlık isabet etti. Adamın biri Allah Rasûlü’nün kabrine gelerek: “Ey Allah’ın Rasûlü! Ümmetin için Allah’tan yağmur iste, helâk oldular” diye seslendi. Adama rüyasında, ‘Ömer’e git...’ denildi.”2744 Hadîs zayıftır.
ı) Ebû’l-Cezvî’den rivâyet edilmiştir ki: “Medine halkı şiddetli bir kıtlığa uğradı. Hz. Âişe’ye gelip şikâyette bulundular. Hz. Âişe onlara, “Peygamberlerin kabrine bakın ve göğe doğru kabrinde bir delik açın, böylece gök ile arasında tavan bulunmasın” diye tembihte bulundu. Ravî der ki “Bunu yaptılar. Öyle yağmur yağdı ki otlar yeşerdi; develer semizledi; çatlayacak hale geldi. Bu sene ‘Bolluk senesi’ olarak nitelendi.”2745 Senedi, delil olmayacak kadar zayıftır.
j) Ali b. Meymun’dan rivâyet edilmiştir ki: “Şâfiî’yi şöyle derken işittim: “Ben, Ebû Hanife ile teberrük etmekteyim. Her gün kabrine gelir, onu ziyaret ederim. Kabrine vardığımda bir hacetim varsa iki rekât namaz kılar, kabri başında Allah’tan bu hacetimin giderilmesini dilerim. Çok geçmeden dileğim yerine gelir.” 2746
Bu rivâyet bâtıldır. İbn Teymiyye bu kıssa hakkında şöyle der: “Bu yalandır. Nakil ilmini bilen yanında yalan oluşu gün gibi açıktır. Şâfiî Bağdad’a geldiği vakitler Bağdad’da duâ etmek için gidilen bir kabir mevcut değildi. Bu bid’atler Şâfiî’nin çağında ortaya çıkmamıştır. Şâfiî, bilindiği gibi Hicaz’ı Yemen’i, Şam’ı, Irak’ı ve Mısır’ı gezmiş, peygamberlere, sahâbelere, tâbiîlere ait pek çok kabir
2740] Silsiletü’l-Ehadîs ed-Daifa ... No: 24; Elbânî
2741] Tevessül ve Vesile, İbn Teymiyye
2742] Elbânî, Silsile
2743] Bezzâr, Müsned; Elbanî, Silsile’de no: 975
2744] Elbanî, Tevessül, s. 131
2745] Elbanî, Tevessül, s. 140
2746] Elbanî, Silsile, 22
VESÎLE
- 501 -
görmüştür. Şüphesiz bu kabirlerin sahipleri Ebû Hanife ve benzeri âlimlerden çok daha üstündür. Bu durumda Şâfiî niçin başka yerde değil de sadece onun kabri başında duâda bulunsun?!”
Sonra; Ebû Yusuf, Muhammed, Züfer, Hasan b. Ziyad ve çağındaki birçok Ebû Hanife talebesi, ne onun ne de başka birinin kabri başında duâ etme ihtiyacı duymamışlardı. Ayrıca Şâfiî’nin fitne korkusuyla kabirlere tazimde bulunmayı kerih gördüğünü daha önce zikretmiştik.
Bu gibi rivâyetleri akıldan ve dinden nasibi olmayanlar uydurmaktadır. Bu hikâyelerde anlatılanlar meçhul, aslı - astarı bulunmayan şeylerdir. 2747
Bid’at ve heva ehlinin kendine delil kıldığı zayıf, uydurma ve yalan rivâyetlerden örneklediğimiz bunlardır.
Son Söz: Allah’a, güzel isimleri ve yüce sıfatları, sâlih amel ile yapılan tevessülün dışındaki uygulamalar delilsizdir. Müslümanlar, şirke kapı açabilecek bu uygulamalardan kaçınmalıdırlar.
Muvahhid kul, kendisini ya büyük şirke ya küçük şirke veya haram kılınmış bir bid’ate sürükleyen bid’at tevessül şekillerinden kendi menfaati gereği sakınmalı, uzak durmalıdır.
Bu tür uygulamalar, duâdan beklenen karşılığı iptal eden taşkın davranışlardır. Zira Allah, Kendi koyduğu kurallar dâhilinde yapılmayan duâyı kabul etmez.
Muvahhid kul, duâsını, Kur’ân ve Sünnette geçen duâlardan seçmeye gayret göstermelidir. Kitap ve Sünnetteki duâlar gibisi yoktur. Onların sağladığı faydayı hiçbir duâ sağlayamaz. Bu duâlar, kabul edilmeye daha lâyık olduğu gibi kişiye büyük bir sevap da kazandırılır.
Meşrû ve bid’at tevessül konusunda geniş bilgi sahibi olmak isteyenler şu kitaplardan faydalanabilirler:
1- Kaidetun Celiyye fî’t-Tevessül ve’l-Vesile: Bu kitap İbn Teymiyye’nindir.
2- et-Tevessül - Envâuhu ve Ahkâmuhu. Nasıruddin Elbanî’nindir
3- et-Tevassul ilâ Hakikati’t-Tevessül: Muhammed Nesib er-Rıfzî.
4- Tuhfe’tü’l-Kâri Fi’r-Redd-i Alâ’l-Gamarî: Hammad b. Muhammed
5- Hazihi Mefahîmuma: Sâlih b. Abdulaziz Âli Şeyh
6- Sıyane’tü’l-İnsan An Vesvese’tü’ş-Şeyh Dahlan: Muhammed Beşir es Sehsevânî.
7- Gaye’tü’l-Emânî fî’r-Redd-i Ala’n-Nebhanî: Ebû’l- Mezlî el-Alûsî.
8- Akide’tü’l-Mü’min: Ebû Bekr el-Cezâirî.
9- Keyfe Nefhemu’t-Tevessül: Muhammed b. Cemil Zeyno
10- Fetava Lecneti’d-Daime li’l Buhusi’l-İlmiyye ve’l-ifta: cilt 15, shf. 330. 2748
2747] İbn Teymiyye, İktidâus-Sırati’l-Müstakîm, s. 165
2748] Abdullah bin Abdulhamid el-Eserî, Çeviren: Bilal Kasımoğlu, Meşrû, Bid’at Tevessül Çeşitleri ve Hükümleri
- 502 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Vesîle Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Kur’ân-ı Kerim’de “Vesîle” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 2 Yerde): 5/Mâide, 35; 17/İsrâ, 57.
B- Duâda Vesîle; Duâda Aşırı Gitmekten Sakınmak: 7/A’râf, 55, 180, 205; 20/Tâhâ, 7.
C- İbâdet, Yalnız Allah’a Yapılır: 1/Fâtiha, 5; 2/Bakara, 21-22, 83; 4/Nisâ, 36; 6/En’âm, 3, 102, 162; 10/Yûnus, 3; 11/Hûd, 2, 123; 16/Nahl, 52; 17/İsrâ, 23; 19/Meryem, 65; 39/Zümer, 2, 66; 41/Fussılet, 37-38.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Tevessül, Çeşitleri ve Hükümleri, Muhammed Nâsıruddin el-Elbânî, Guraba Y.
2. Ebû Eymen ed-Dımeşkî, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 345-347
3. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y., c. 22, s. 245-246
4. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Yayınları, s. 711-716
5. Et-Tefsîru’l-Hadis, Muhammed İzzet Derveze, Ekin Y. c. 7, s. 85-89
6. Kelâm ve Tasavvuf Açısından Tevessül, Ali Ataç, İst. 1993, (Basılmamış doktora tezi)
7. Kur’ân-ı Kerim’e Göre Tevessül ve Vesile Kavramı, İsmail Çalışkan, Ank. 1992, (Basılmamış yüksek lisans tezi)
8. Tevessül ve Râbıta, Rifat Okudan, Ank. 1992 (Basılmamış yüksek lisans semineri)
9. Vesile ve Tevessül Hadislerinin Kaynak Değeri, Zekeriya Güler, İst. 1977 (basılmamış çalışma)
10. Tevessül, İsmail Çetin, Dilara Y. İsparta, 1992
11. Duâda Evliyayı Aracı Koyma ve Şirk, Abdülaziz Bayındır, Süleymaniye Vakfı Y.
12. Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış, Abdülaziz Bayındır, Süleymaniye Vakfı Y.
13. Teorik ve Pratik Açıdan Tasavvuf ve İslâm (Dün-Bugün), İbrahim Sarmış, Yöneliş Y.
14. Râbıta ve Tevessül, Dilâver Selvi, E. Yıldırım, K. Yıldız, Ö. Yıldız, Umran Y. İ st. 1994
15. Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, Ahmet Yıldırım, TDV Y. s. 268-283
16. Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 213-214 (M. Sait Şimşek)
17. TDV İslâm Ansiklopedisi, TDV Y. c. 23, s. 363-364 (Yusuf Şevki Yavuz)
18. Kur’an ve Sünnet Işığında Râbıta ve Tevessül, İst. 1995
19. Kur’an’ın Temel Kavramları, s. 618-620
20. İslâm Nasıl Yozlaştırıldı?, s. 644-648
21. Vesile Sâlih Ameldir, Fevzi Zülaloğlu, Haksöz, sayı 57, Aralık 95
22. Kütüb-i Sitte, c. 8, s. 323-328, no: 6(2437)-7 ve açıklaması
23. Duâ Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.
24. Kur’an-ı Kerim’e Göre Duâ, Mehmet Soysaldı, Yeni Ufuklar Neşriyat
VESVESE
- 503 -
Kavram no 188
İmtihan 17
Bk. Şirk; İbâdet; Zikir; Murâbata
VESVESE
• Vesvese; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Vesvese Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Vesvese Kavramı
• Vesvesenin Sebepleri ve Kurtuluş Yolları
• İnsana İlişen Vesvese ve Kurtuluş Yolları
• Vesvese ile Mücâdele Edenlerin Başından Geçenler
• İnsana Gelen Vesvesenin Hikmetleri
• Vesvese En Çok Kimlerde Görülür?
• İmam Gazâli'ye Göre Kalbin Mâhiyeti, Vesvese ve Kurtuluş Yolları
• Nâs Sûresi, Şeytanın Hilesi ve Vesveseden Kurtuluş Çareleri
• Vesveseyi Gideren ve Şeytanın Desiselerine Engel Olan Çareler
• Şeytan ve Vesvese
• Vesveseden Kurtulmanın Pratik On Çaresi
• Büyük Düşmanın Âdî Oyunları
“De ki: sığınırım insanların Rabbine, İnsanların Melikine (Mutlak sahip ve hâkimine, yöneticisine), İnsanların ilâhına. Vesveseci ve sinsi şeytanın şerrinden. O şeytan ki, insanların kalplerine vesvese verir, şüphe ve tereddüt sokar. Cinlerden ve insanlardan olan.” 2749
Vesvese; Anlam ve Mâhiyeti
Fısıltı, hışırtı ve fışırtı gibi gizli ses, fiskos, kuruntu, işkillenme gibi anlamlara gelir. Kalpte meydana gelen şüphe, tereddüt vehim, kuruntu, iç üzüntüsü, nefis ve şeytanın meydana getirdiği iç karışıklığı anlamları için kullanır. Şeytanın insanın gönlüne ilkası, yani kötü bir işin yapılması, iyi bir işin terkedilmesi veya geciktirilmesi ya da eksik yapılması için insanı kışkırtması, aklını çelmesi, nefsin bayağı arzularına uymaya teşvik etmesi demektir. Zıddı tereddütsüz, kararlı, emin ve azimli olmak demektir.2750
Vesvese kelimesi Kur’ân’da beş yerde geçmektedir. Şeytanın Cennette bulunan Âdem (a.s.) ve Havva validemize nasıl vesvesede bulunduğu Yüce Allah tarafından şöyle haber verilmiştir: “Derken Şeytan çirkin yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı (vesvesede bulundu): ‘Rabbiniz başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikiniz de birer melek ya da ebedi kalıcılardan olursunuz diye sizi bu ağaçtan menetti.”2751 Bu âyette geçen vesvese kelimesi, fısıldama şeklinde anlaşılmakta ve tercüme edilmektedir.
2749] 114/Nâs, 1-6
2750] el-İsfahanî, el-Müfredât, İstanbul, 1986, 819 vesvese mad
2751] 7/A’râf, 20
- 504 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şeytanın Cennete nasıl girdiği ve Âdem (a.s.) ile Havva vâlidemize nasıl vesvesede bulunduğu hususunda, âlimlerin farklı yorumları vardır. Bu hususta çeşitli görüşler ileri sürülmüştür.2752 Kur’ân’ın başka bir yerinde, Tâhâ sûresinin 120. âyetinde de şeytanın Âdem (a.s.) ve Havva validemize yaptığı bu vesvese dile getirilmiştir.
Vesvese ile ilgili diğer bir âyetin meali de şöyledir: “Andolsun insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesvese verdiğini (fısıldadığını) biliriz. (Çünkü) Biz ona şah damarından daha yakınız.”2753 Bu âyette de Yüce Allah’ın kudretine işâret buyrulmaktadır. O, insanı yaratan, yoktan var edendir. İnsanların gizli ve açık her şeylerinden haberdardır. İnsanın kalbinden geçirdiği vesvese ve düşüncelerin tamamına vâkıftır. Nitekim Hz. Muhammed (s.a.s.), bu âyetin tefsiri mâhiyetinde açıklamada bulunurken; “Şüphesiz Yüce Allah, ümmetimden olan kişilerin kalbinden geçirdikleri şeyleri, söylemedikleri ve işlemedikleri takdirde affeder; günah olarak saymaz” diye buyurmuştur. 2754
Başka bir sûrede ise vesvese hakkında şu bilgiler verilmiştir: “De ki: Sığınırım ben, insanların Rabb’ine, insanların yöneticisine, insanların ilâhına. İnsanlara kötü şeyler fısıldayan o sinsi vesvesecinin şerrinden. O ki, insanların göğüslerine (kötü düşünceleri) fısıldar. Gerek cinlerden, gerek insanlardan (olan bütün vesvesecilerin şerrinden Allah’a sığınırım).”2755 Burada geçen “vesvâs” kelimesi, şeytan için kullanılmıştır. Yani bununla şeytan kastedilmektedir ve vesvese de onun eseridir. İnsana vesvese veren şeytan iki türlüdür. Biri cinlerden ve diğeri de insanlardan olan şeytanlardır. Bu şeytanlar, insanların kalbinde vesveseyi meydana getirecek akıl ve fikirlerini çeler, onları kötü emeller işlemeye sevkeder. Allah yoluna gitmekten, insanlık gayesine ermekten alıkoyarlar. Nihâyet din ve imandan çıkarır, ebedi helâke sürükler. İnsanların kalbine fısıldayıp duran, onları gaflete düşüren, her şerrin başı olan vesveseyi meydana getiren her şey, “hannâs” ve “vesvâs” olarak kabul edilir. 2756
Hiç şüphesiz, şeytanın verdiği vesvese insanı imandan ve ibâdetten uzaklaştırır; fert, aile ve toplumun hayatında çeşitli sıkıntıların meydana gelmesine sebep olur. Medine çevresinde bâdiyede yaşayan Müslümanlar, koyun ve sığır kesip etini satmak üzere şehre getiriyorlardı. Bu eti yemekten çekinen bazı Müslümanlar Hz. Muhammed (s.a.s.)’e giderek; “Yâ Rasûlallah! Bazı bâdiye halkı bize et getirip satıyorlar. Bunların, hayvanı keserken besmeleyi söyleyip söylemediklerini bilmiyoruz” diye sormuşlar. Bunun üzerine Hz. Muhammed (s.a.s.) şu cevabı vermiştir: “Bismillâh deyin ve sonra bu eti yiyin.”2757 Rasûlullah (s.a.s.) bununla vesveseden uzak durmaya işaret buyurmuştur.
Başka bir konu ile ilgili olarak Hz. Muhammed’e (s.a.s.) şöyle sormuşlar: “Yâ Rasûlallah! Birisi namaz kılarken abdestim bozuldu diye gönlünde bir vesvese hissederse, bu kişinin namazı bozulur mu, bozulmaz mı? Hz. Muhammed (s.a.s.) bu soruya şu cevabı vermiştir: “Hayır. Bir yellenme sesi veya bir kokuyu duymadıkça
2752] Geniş bilgi için bk. el-Maverdî, en-Nuketü ve’l-Uyun, Beyrut 1992, II, 210
2753] 50/Kaf, 16
2754] Buhârî, Itk 6, İman 15; Nesâî, Talâk 22; İbn Mâce, Talâk 16
2755] 114/Nâs, 1-6
2756] ez-Zemahşerî, el-Keşâf, Mısır 1977, VI, 265 vd
2757] ez-Zebidî, Sahih-i Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi, trc. Kâmil Miras, Ankara 1974, VI, 354 vd
VESVESE
- 505 -
namazı bozmaz”2758 Burada da Rasûlullah (s.a.s.) vesveseden uzak durmayı, abdestin bozulduğuna dair kanaat hâsıl olmadıkça namazı bozmamayı tavsiye etmiştir.
Fıkıh usûlünde de vesvese kötü bir şey olarak kabul edilmiştir. Her şeyde tereddüt ve vesvese ile hareket edenin sözüne itibar edilmemiştir. Hz. Muhammed (s.a.s.) vesvese ile hareket edenin talâkının geçerliliğini kabul etmemiştir.2759 Yani hanımını boşayıp boşamadığını veya söylediği sözler hakkında vesvese içinde olan bir kişinin talâkı (boşaması) geçerli kabul edilmemiştir.
Görüldüğü gibi, Kur’ân ve sünnette vesvese tasvib edilmemiştir. Bilhassa vesvese ile ilgili bütün âyetlerde vesvesenin şeytandan geldiğine işaret buyrulmuştur. Buna göre İslâm vesveseden sakınmayı istemiştir. Çünkü vesvese faydalı değil, zararlı olan bir şeydir. Vesveseye kapılan insan, ibâdetlerinde yanılır, çeşitli hatalara düşer ve haz almaz. Vesvese insanı yanlış ve bâtıl yollara saptırır. Hatta vesvesenin neticesinde insan aklî dengesini bile kaybedebilir. 2760
Modern psikolojinin her birine ayrı teşhis ve tanımlar bulduğu fobi, takıntı, şizofreni, paranoya vb. gibi kavramların tümü dinî literatürde “vesvese” ve “evham” ile izah edilirdi.
Hepsi de birbirinden farklı olan psikolojik durumları tek bir terimle ifade etmek elbette sıkıntı doğurur. Fakat bu sıkıntı “vesvese”ye verilen farklı tariflerle fazlasıyla aşılmıştı. Bu tariflerin her biri vesvesenin farklı bir türüne karşılık sayılabilirdi.
Vesvese, konuluşu itibarıyla doğal bir kelime. “Nefsin ya da şeytanın fiskosu, fıs-fıs-fıs diye üflemesinden” yola çıkılarak türetilmişti. Daha kolay anlaşılması için vesveseyi şöyle tanımlayabiliriz: Gözün ardında ve beynin önünde sinema perdesi gibi bir perde gerili olduğunu düşünün. Bu perdede ayartıcı güdülerin baskısındaki bilinçaltı, ya da dışarıdan ve içeriden bilincimiz üzerinde baskı kurmaya ve ruhun bilinç üzerindeki etkisini yok edip orada hüküm yürütmeye çalışan her tür şeytanî güç film oynatır.
Eğer şeytanî güçlerin filminin seyircisi olursanız, onlar oynatmaktan usanmaz. Siyah-beyaz, renkli, üç boyutlu… Avantür, romantik, korku, şiddet, cinsellik sömürüsü içeren filmler… Şeytanın arşivi çok geniş. Kur’an’ın buyurduğu gibi “önlerden, arkalardan, sağlardan, sollardan gelerek” insanı ayartmaya çalışır.
Peki, insan üzerinde bir gücü var mı? Kur’an defaatle “asla” diyor. Rabbimiz’in dilinden “Senin Benim kullarım üzerinde etkili bir otoriten (sultân) yoktur.” 2761
Peki, şeytan ve tüm şeytansılar bu gücü nereden alıyor? Vesvese verdiği insanın kendisinden. Yani mağdurdan. İrâdenizde oluşacak her zaaf, şeytanın ve nefsin gücüne dönüşür. Siz âdeta irâdenizden şeytana ve nefse transfer yaparsınız, o da sizden aldığını size karşı kullanır.
Unutmayın: Seyircisi olmayan oyun uzun süre devam etmez. Eğer siz onun seyircisi olmayı ısrarla sürdürürseniz, o zengin galerisinden sizin için, sizin zaaflarınıza, eğilimlerinize, çürük yanlarınıza uygun bir film seçer.
2758] ez-Zebidî, a.g.e., VI, 355
2759] Buharî, Talâk 11
2760] Nureddin Turgay, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 347-348
2761] 15/Hıcr, 42). Yine bk. 14/İbrâhim, 22; 16/Nahl, 99
- 506 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Herhangi bir konudaki korkunuz bir zaafa dönüşmüşse, kalenizi oradan döver toplarıyla. Çünkü orası kalenin en zayıf yanıdır. Herhangi bir konuda takıntınız varsa, bilincinizi oradan tırtıklar. Geminizi delmeye oradan başlar ki, su alıp da batsın.
Şehvet, şöhret, tutku, para… Hatta kimi zaman insanın ibâdetini dahi kendi emelleri uğruna kullanmaya, Kur’an’ın ifadesiyle onu “Allah’la aldatmaya” bile kalkışır.2762
Şeytanın ve şeytansıların vesvese ve vehimleri hakkında birçok eser vermiş ulemâmız. Ama bunların içerisinde en müstesnâsı İbnu’l-Cevzi’nin Telbîsu İblis’i. Peki, bütün bu saldırılara karşı ne yapmalı?
Bir kez, şeytanın ve nefsin tasallutundan âzâde bir kul düşünülemez. Herkes her an vesvese ve evhâma karşı mücadele etmek durumundadır. O halde böyle bir saldırıya muhâtap olmak suçlanacak bir şey değildir. Hele küçük vehimlerimizi büyütmekten daha büyük vesvese olamaz.
Yükseklik korkusu olan birine “Yahu sen nasıl Müslümansın?” diye târizde bulunmanın abesliği gibi. Ya da fareden aşırı korkan birinin “Allah korkusunu” sorgulamak gibi. Bu abesle iştigaldir. Elbet bu bir zaaftır, ama iman zaafı diyecek kadar da değil. Bunun bir yığın psikolojik ve bilinçaltı sebepleri vardır ve bu sebepler bazen basit bir klinik müdâhaleyle bile çözülebilir.
Ama bu konudaki zaafın derecesi ne olursa olsun yine de mü’min, imanın makarrı olan akleden kalbi, bir rehabilitasyon merkezi olarak kullanmayı bilmelidir. Söyler misiniz; iman bize emniyet vermeyecekse başka hangi şey verir?
Vesvese ve evhamdan kurtulmak isteyen, şeytanın filmini seyretmesin. 2763
Kur’ân-ı Kerim’de Vesvese Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de vesvese kelimesi değişik kullanımlarla toplam 5 yerde geçer.2764 İblis kelimesi toplam 11 yerde, şeytan kelimesi 70, çoğulu olan şeyâtîn kelimesi de toplam 18 yerde zikredilir.
“Ey İnsanlar! Yeryüzündeki temiz ve helâl şeylerden yiyin, şeytana ayak uydurmayın, zira o sizin için apaçık bir düşmandır. Muhakkak size, kötülüğü, hayasızlığı, Allah'a karşı da bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” 2765
“Şeytan insanlara, vaatlerde bulunur, onları hayale sevk eder. Ve şeytan insanlara gururdan/aldanmadan başka bir şey vaat etmez.” 2766
“Şeytanın evliyâsına/dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.” 2767
“Allah onu (şeytanı) lânetledi; o da: ‘Yemin ederim ki kullarından bir pay edineceğim’ dedi. Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım, kesin olarak onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar (putlar için
2762] 35/Fâtır, 5
2763] Mustafa İslâmoğlu vesvese, 03/09/2005
2764] 7/A’râf, 20; 20/Tâhâ, 120; 50/Kaf, 16; 114/Nâs, 4, 5
2765] 2/Bakara, 168-169
2766] 4/Nisâ, 120; 17/İsrâ, 64
2767] 4/Nisâ, 76
VESVESE
- 507 -
nişanlayacaklar), şüphesiz onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler’ (dedi). Kim Allah’ı bırakır da şeytanı dost edinirse elbette apaçık bir ziyana düşmüştür. Şeytan onlara söz verir, vaadde bulunur, onları ümitlendirir ve kuruntulara düşürür. Ancak bu vaad sadece aldatmadan ibarettir. Onların varacağı yer cehennemdir; ondan kaçıp kurtulacak bir yer de bulamayacaklardır.” 2768
“Böylece Biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. (Bunlar) aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle başbaşa bırak. Âhirete inanmayanların kalpleri ona (o yaldızlı söze) kansın, ondan hoşlansınlar ve işledikleri suçu işlemeye devam etsinler diye böyle yaparlar.” 2769
“İblis: ‘Beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları (insanları) saptırmak için senin sırât-ı müstakimin/doğru yolunun üstünde tuzak kuracağım. Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın.’ dedi.” 2770
“Yerilmiş ve kovulmuş olarak defol! Yemin olsun ki, insanlardan sana kim uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım.” 2771
“Derken şeytan çirkin yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve ‘Rabbiniz sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye sizi bu ağaçtan men etti, başka bir sebepten değil’ dedi.” 2772
“Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah’ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi). Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana-babanızı (Âdem ile Havvâ’yı), çirkin yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtıp bir belâya düşürmesin. Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.” 2773
“Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. (Allah’tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah’ı zikredip anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir...” 2774
“İş olup bitince şeytan: ‘doğrusu Allah size gerçeği söz vermişti. Ben de size söz verdim ama, sonra caydım; esasen sizi zorlayacak bir nüfûzum yoktu; sadece çağırdım, siz de geldiniz. O halde, beni değil; kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Beni Allah’a ortak koşmanızı daha önce kabul etmemiştim; doğrusu zâlimlere can yakan bir azâb vardır’ der.” 2775
“Hâlis kullarım üzerinde senin bir nüfuzun olamaz. Ancak sana uyan sapıklar bunun dışındadır.” 2776
“Kur’an okuyacağın zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın. Doğrusu şeytanın,
2768] 4/Nisâ, 117-121). Ayrıca bk. 18/Kehf, 50; 35/Fâtır, 6
2769] 6/En’âm, 112-113
2770] 7/A’râf, 16-17
2771] 7/A’râf, 18
2772] 7/A’râf, 20
2773] 7/A’râf, 26-27
2774] 7/A’râf, 200-201
2775] 14/İbrâhim, 22
2776] 15/Hıcr, 42
- 508 -
KUR’AN KAVRAMLARI
iman edenler ve yalnız Rablerine güvenenler üzerinde bir nüfûzu yoktur. Onun nüfûzu sadece, onu dost edinenler ve Allah’a ortak koşanlar üzerindedir.” 2777
“Şu bir gerçek ki, israfla saçıp savuranlar, şeytanın kardeşleridir ve şeytan, Rabbine karşı çok nankördür.” 2778
“Meleklere, ‘Âdem’e secde edin!’ demiştik. İblisin dışında hepsi secde ettiler. İblis, ‘Ben, dedi, çamurdan yarattığın bir kimseye secde mi ederim?’ Dedi ki: ‘Şu benden üstün kıldığına da bir bak! Yemin ederim ki, eğer beni kıyâmete kadar yaşatırsan, pek azı dışında, onun neslini kendime bağlayacağım! Allah buyurdu: ‘Git! Onlardan kim sana uyarsa, iyi bilin ki cehennem hepinizin cezasıdır. Mükemmel ve tam bir ceza! ‘Onlardan, gücünün yettiği kimseleri dâvetinle şaşırt; süvarilerinle, yayalarınla onları yaygaraya boğ; mallarına, evlâtlarına ortak ol; kendilerine vaadlerde bulun.’ Şeytan, insanlara, aldatmadan başka bir şey vaad etmez. Şurası muhakkak ki, Benim (ihlâslı) kullarım üzerinde senin hiçbir ağırlığın (hâkimiyetin) olmayacaktır. (Onları) koruyucu olarak Rabbin yeter.” 2779
“Sonunda şeytan vesvese verip ‘Ey Âdem! dedi, sana ebedîlik ağacını ve eskimeyen bir saltanatı göstereyim mi?” 2780
“Şeytanın (bu tür) katıp bırakmaları, kalplerinde hastalık olanlara ve kalpleri (her türlü) duyarlılıktan yoksun bulunanlara (Allah’ın) bir deneme kılması içindir. Şüphesiz zâlimler, (gerçeğin kendisinden) uzak bir ayrılık içindedirler.” 2781
“Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin.
O, kendi grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından olmaya çağırır.” 2782
“...Ey insanoğulları! Ben size, şeytana tapmayın, o sizin için apaçık bir düşmandır, Bana kulluk edin, bu doğru yoldur, diye bildirmedim mi? And olsun ki, o sizden nice nesilleri saptırmıştı, akletmez miydiniz? İşte bu, size söz verilen cehennemdir. Bu gün, inkârcılığınıza karşılık oraya girin.” 2783
“Andolsun insanı Biz yarattık ve nefsinin kendisine verdiği vesveseyi/fısıldadıklarını biliriz ve Biz ona şahdamarından daha yakınız.” 2784
“Şeytan onları istilâ etmiş, onlara Allah’ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar, hizbü’ş-şeytan/şeytanın taraftarıdırlar. İyi bilin ki hizbü’ş-şeytan mutlaka kaybedenlerdir.” 2785
“Vesveseci ve sinsi şeytanın şerrinden (sığınırım insanların Rabbine). O şeytan ki, insanların kalplerine vesvese verir, şüphe ve tereddüt sokar.” 2786
Hadis-i Şeriflerde Vesvese Kavramı
“Âdemoğlunda bir şeytanın lemmesi (telkini) vardır, bir de meleğin lemmesi/
2777] 16/Nahl, 98-100
2778] 17/İsrâ, 27
2779] 17/İsrâ, 61-65
2780] 20/Tâhâ, 120
2781] 22/Hacc, 53
2782] 35/Fâtır, 6
2783] 36/Yâsin, 59-64
2784] 50/Kaf, 16
2785] 58/Mücâdele, 19
2786] 114/Nâs, 4, 5
VESVESE
- 509 -
telkini vardır. Şeytanın lemmesi, şerre (küfür, günah ve zulme) teşvik etmek ve hakkı yalanlamaktır; meleğin lemmesi ise iyiliği ilham etmek ve hakkı tasdik etmektir. Bunu her kim vicdanında hissederse Allah’tan olduğunu bilsin ve Allah’a hamdetsin. Öbürünü (şeytanın telkinini) hisseden de şeytandan Allah'a sığınsın. Daha sonra Rasûlullah (s.a.s.) şu âyeti okudu: ‹Şeytan sizi fakir düşmekle korkutur da, cimriliğe ve kötülüğe teşvik eder. Allah ise Kendi hazinesinden size mağfiret ve bolluk vaad ediyor...” 2787
“Doğan her çocuğun kalbi üzerinde mutlaka vesvâs bulunur. Sonra o, Cenâb-ı Hakk’ı zikredip anınca vesvâs arkasını dönüp uzaklaşır; unutup gaflete dalınca o vesvâs dönüp gelir ve vesvese verir.” 2788
“Şüphesiz Yüce Allah, ümmetimden olan kişilerin kalbinden geçirdikleri şeyleri, (kötü duygu ve düşünceleri) söylemedikleri ve işlemedikleri takdirde affeder; günah olarak saymaz.” 2789
“İçimizden öyle şeyler geçiyor ki, herhangi birimiz onları söylemeyi bile büyük bir suç sayıyor.” Rasûlulluh (s.a.s.), “Gerçekten böyle bir şey hissetiniz mi?” diye sordu. Sahabiler, “Evet yâ Rasûlallah” dediler. Rasûlullah (s.a.s.) “İşte sarih, açık iman budur; bu, imanın katıksız olmasındandır.” 2790
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ashâbından bir kısmı ona sordular: “Bazılarımızın aklından bir kısım vesveseler geçiyor, normalde bunu söylemenin günah olacağına kaniyiz.” Hz. Peygamber (s.a.s.): “Gerçekten böyle bir korku duyuyor musunuz?” diye sordu. Oradakiler: Evet! deyince: “İşte bu (korku) imandan gelir (vesvese zarar vermez)” dedi.
Diğer bir rivâyette: “(Şeytanın) hilesini vesveseye dönüştüren Allah’a hamdolsun” demiştir.
Müslim’in İbn Mes’ud’dan (r.a.) kaydettiği bir rivâyet şöyledir: “Dediler ki: “Ey Allah’ın Rasûlü, bazılarımız içinden öyle sesler işitiyor ki, onu (bilerek) söylemektense kömür kesilinceye kadar yanmayı veya gökten yere atılmayı tercîh eder. (Bu vesveseler bize zarar verir mi?)” Hz. Peygamber (s.a.s.): “İşte bu (hassâsiyetiniz) katıksız/saf imandır” buyurdu.” 2791
Açıklama: Hadiste, Ashab, irâdeleri olmadan içlerinden, kendiliğinden doğan vesveselerden sormaktadır. Bu hadiste imanî meseleler üzerinde olduğu anlaşılan bu vesveselerin, bazı rivâyetlerde Allah hakkında olduğu belirtilir. Bunlar normalde kabul edilemeyecek, muhal şeyler olduğu için, iradî olarak konuşmanın günah olacağı korkusu hâkimdir. Hz. Peygamber (s.a.s.) içten, kendiliğinden gelen bu vesveselerin/seslerin kişiye zarar vermeyeceğini belirtiyor. Delil olarak da kişinin duyduğu korkuyu gösteriyor. İnsanda merak, korku gibi, irâdeyi dinlemeyen, zabt altına alınamayan bir kısım duyguların sevkiyle içten gelen bu
2787] 2/Bakara, 268; Tirmizî, Tefsîrü’l-Kurân 2, hadis no: 2988
2788] Şevkanî, Fethülkadîr 5/524; Hâkim sahihlemiş ve İbn Ebî Dünya, İbn Cerîr ve İbn Münzir tahric etmiştir.
2789] Buhârî, Itk 6, İman 15; Müslim, İman 20, h. no: 202; Nesâî, Talâk 22; İbn Mâce, Talâk 16; Ebû Dâvud, Talâk 15; Tirmizî, Talâk 8; Ahmed bin Hanbel, II/398, 481, 491
2790] Müslim, İman 209, 211
2791] Müslim, İman 209, h. no: 132; Ebû Dâvud, Edeb 118, h. no: 5110; Ahmed bin Hanbel, Müsned VI/106
- 510 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sesi hepimiz bazı zamanlar duyarız. Vehimli mizaçlar “içim bozulmuş” diye ye’se bile düşebilir. Ancak Rasûlullah (s.a.s.), bu seslerden duyduğumuz endişeyi en büyük bir delil yapmak “Madem ki o sese irâdemizle iştirak etmiyor, aklımızla tasdik etmiyor, aksine üzülüyoruz, öyle ise bu şeytanın bir vesvesesidir, aldırmayın” mânasında “Korkunuz gerçek imanın ifadesidir” buyuruyor.
İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: “Ey Allah'ın Rasûlü dendi, herbirimiz içinde, (bazen öylesine çirkin) bir şeyin ârız olduğunu görür ki, bunu söylemektense o şeyin bir kor parçası olup (kendisini) yakması ona daha sevimli gelmektedir!” Rasûlullah (s.a.s.) bu söze şöyle mukabelede bulundu:”Allahu ekber, Allahu ekber, (Allahu ekber!) Şeytanın hilesini vesveseye çeviren Allah’a hamd olsun!” 2792
Ebu Zümeyl anlatıyor: “İbn Abbas’a (r.a.) (bir gün): “İçimde duyduğum bu (fena) şeyler de ne?” diye sormuştum. Bana: “Ne hissediyorsun ki?” dedi. Ben: “Vallahi (onlar çok fena!) dilime alamam!” dedim. “Şekk nevinden bir şey mi?” dedi ve güldü. Sonra açıkladı: “Bu (çeşit vesveseler)den hiç kimse kurtulamaz. Nitekim Allah Teâlâ (Rasûlüne) şu âyeti inzâl buyurmuştur: “Eğer sana indirdiğimiz (Kitapta anlatılan bu kıssalar) hakkında bir şüphen varsa, senden evvel indirilmiş olanları okuyanlara sor. Andolsun ki, sana Rabbinden hak (olan Kitap) gelmiştir, sakın şüphe edenlerden olma!”2793 İbn Abbas bana dedi ki: “Eğer içinde herhangi bir vesvese bulursan şöyle de: “O (Allah), hem evveldir, hem âhirdir, hem zâhirdir, hem bâtındır. O her şeyi bilendir.” 2794
Açıklama:
1- Son iki hadis Ebu Davud’da “Vesveseyi Red” adını taşıyan bir babta kaydedilmiştir. Hadislerin muhtevasından da anlaşılacağı üzere her insana arız olan vesveseler hakkında mü’mine bir bilgi verilmek istenmektedir. Bu bilginin özü şudur: “Her insan, gayrı ihtiyarî olarak bazı vesveselere düşmektedir. Bu vesveseler, irâdeye tabi olmadan geldiği ve vicdanda bir tasdik bulmadığı için insana herhangi bir zararı yoktur. Bu çeşit imana, edebe muhalif vesveseler geldiği zaman telaşlanmadan imanı takviye edici, iman esaslarını hatırlatıcı âyetlerden okumalıdır.
İbn Abbas’ın vesvese anında okunmasını tavsiye ettiği âyet Rabb Teâlâ’nın zatî vasıflarıyla ilgili: “O, evveldir, ahirdir, zahirdir, batındır, her şeyi bilicidir.” Âyetin mânâsını şöyle anlamamız münasibtir: “O, evveldir: Başlangıcı olmadığı gibi, bütün varlıkların başlangıcı da O'nun ilim ve kudretine bağlıdır. O, ahirdir: Sonu olmadığı gibi, bütün varlıkların neticesi O'na bakar ve dönüşü O'nadır. O, zahirdir: Varlık ve birliğinin delilleri her şeyde apaçık görünür ve bütün varlıklar dış görünüşleri ve san'atlı yapılışlarıyla O'nun kudret ve sanatına şahidlik eder. O batındır. Her şeyin hakikatine vakıftır ve her şeyin içyüzü O'nun kudret ve hikmetine şahidlik eder. O her şeyi hakkıyla bilendir.”
2- Vesvese hususunda sorulunca İbn Abbas (r.a.), âyeti okuyarak Rasûlullah (s.a.s.) da benzer vesveselere mâruz kaldığını, bunun üzerine Efendimiz'i takviyeye matuf o âyetin indiğini ifade etmek istiyor. Müfessirler, âyette muhatap Rasûlullah mı başkaları mı ihtilaf etmiştir. Rasûlullah olduğunu söyleyenlerden
2792] Ebû Dâvud, Edeb 118, h. no: 5112
2793] 10/Yûnus, 94
2794] 57/Hadîd, 3; Ebû Dâvud, Edeb 118, h. no: 5110
VESVESE
- 511 -
bazısına göre: “Zahirde Rasûlullah ise de asıl murad edilen başkasıdır ve bu muhtevâda başka örnekler vardır: “Ey peygamber! Allah’a muttaki ol, kâfirlere ve münafıklara itaat etme.”2795 mealindeki âyette, “...Allah sorar: ‘Ey Meryemoğlu İsa! İnsanlara ‘beni ve annemi Allah’tan başka ilâhlar edinin’ diyen sen misin.?”2796 âyetlerinde olduğu gibi.” Meseleyi açıklayan Râzi, buna bizim “kızım sana söyledim gelinim sen anla!” tabirinin karşılığı olan Arapça’daki “iyyâke a’nî ve’sma’ yâ câreh” deyimini örnek verir.
Müfessirlerin yer verdikleri bir diğer görüşe göre, “Muhammed (s.a.s.) bir beşerdir. Bu sebeple onun kalbine de, diğer insanlara olduğu üzere müşevves hâtıraların ve sıkıntı veren fikirlerin gelmesi câizdir. İşte bu çeşit vesveseler bir kısım delillerin getirilmesi, beyyinelerin takriri ile bertaraf edilebilir. İşte Allah Teâlâ bu maksatla zaman zaman âyetler inzal buyurarak Rasûlünün benzer vesveselerini izale etmiştir. 2797
“Şüphesiz ki şeytan insanın kurdudur; tıpkı davarlara Musallat olup (sürüden) uzak kalan zayıf sıska olanını yakalayan kurt gibi.” 2798
“Şüphesiz mü’min, birinizin devesini yolculukta yorduğu gibi, (yaptığı ibâdet ve tâatlerle) şeytanlarını yorup zayıflatır.” 2799
“Eğer insan şeytana boyun eğerse, hemen kendisini köstekler ya da bir gem takar (ve dilediği şekilde onu yönlendirir.” 2800
“İblîs, Rabbine şöyle dedi: ‘Rabbim! Senin izzetin hakkı için hiç durmadan senin kullarını, ruhları bedenlerinde olduğu sürece aldatıp şaşırtacağım.’ Bunun üzerine Cenâb-ı Hak ona: ‘İzzet ve Celâlime and olsun ki, kullarım istiğfar ettikleri sürece Ben onları bağışlayacağım’ buyurdu.” 2801
“Şüphesiz şeytan sizden birinize gelir de şöyle fısıldar: ‘Göğü kim yarattı?’ O da: ‘Allah yarattı’ der. O yine: ‘Ya yeri kim yarattı?’ diye fısıldar. O da: ‘Allah yarattı’ der. Bu defa şeytan: ‘Allah’ı kim yarattı?’ diye fısıldar. İşte sizden biriniz böyle bir fısıltıyı hissedince: ‘Ben Allah’a ve Rasûlüne imân ettim.’ desin; Allah’a sığınsın ve vesveseye son versin.” 2802
Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz’in zevcesi Safiye (r.a.), itikâfta bulunan Rasûlullah’ı ziyarete gelmiş ve geceleyin ikisi birlikte dışarı çıkmışlardı ki, Rasûlullah (s.a.s.) onu evine kadar götürmek istiyordu. Derken yolda Ensar’dan iki adamla karşılaştı. Onlar Rasûlullah’ı görünce oradan süratle ayrılmaya koyuldular. Rasûlullah onlara seslenerek: “Biraz yavaş olun! Bu yanımdaki kadın Safiye bint Hay’dir.” O iki adam “Sübhânallah yâ Rasûlallah! (Senin hakkında şüphe mi ederiz?)” dediler. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki şeytan, Âdemoğlunun kan kanalından (damarlarından) girer (şeytan insanın bedeninde
2795] 33/Ahzâb, 1
2796] 5/Mâide, 116
2797] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y., 16/362-363
2798] Ahmed bin Hanbel, Müsned; Câmiu’s-Sağîr, 1/81
2799] Ahmed bin Hanbel, II/380
2800] Ahmed bin Hanbel, II/330
2801] Ahmed bin Hanbel, III/29, 41, 76; Câmiu’s-Sağîr, 1/81
2802] Buhârî, Bed’ü’l-halk, 11; Müslim, İman 212-215; Nesâî, VI/170; Ebû Dâvud, Sünnet 19, h. no: 4722; Ahmed bin Hanbel, Müsned II/331, h. no: 8358; Taberânî, Câmiu’s-Sağîr 1/81
- 512 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kanın dolaştığı gibi dolaşır). O bakımdan şeytanın sizin kalbinize bir şey, bir şer atıp fısıldamasından endişe ettim.” 2803
Kadı Iyâz gibi bazı âlimler, bu hadisleri zahirine göre mânâlandırmışlar ve Allah’ın şeytâna insanın damarlarında dolaşacak gücü verdiğini ileri sürmüşlerdir. Ancak diğer âlimler de bu ifâdede bir benzetmenin söz konusu olduğunu söyleyerek, nasıl ki kan insan vücûdundan ayrılmaz ise, şeytan da insanı saptırmak maksadıyla vesvese vermekten geri kalmaz ve asla insandan ayrılmaz, demişlerdir. Kanaatimizce hadiste zâhirî anlam değil, bir teşbih kasdedildiğini söyleyen âlimlerin bu görüşü daha isâbetlidir.
“Sizden biriniz namaza durunca şeytan yanına gelir, onu şaşırtır. Kaç rekât kıldığını bilemez. Hanginiz böyle bir şeyle karşılaşırsa oturduğu yerde sehiv secdesi etsin.” 2804
“Herhangi biriniz namazda iken şeytan ona gelerek, ‘falan şeyi ve şu şeyi hatırla.’ Ta ki, kul gafletle namazdan çıkıp gitsin. Ve herhangi biriniz yatağında uzanmış iken şeytan onun yanına gelir ve kişi uyuyuncaya kadar şeytan durmadan onu uyutmaya çalışır.” 2805
“Biriniz namazının rekâtlerinde şüphe ettiği zaman şüpheyi atsın ve şüphesiz bildiği rekâtine göre davransın. Rekâtların tamam olduğuna inandığı zaman selâmdan önce iki secde (sehiv secdesi) etsin. Eğer namazı tam idiyse bir nâfile olur. Eğer namazı noksan idiyse o rekât, namazını tamamlamak için olmuş olur. Ve namaz sonunda yaptığı iki sehiv secdesi de şeytanın burnunun toprağa sürünmesi için olmuş olur.” 2806
“Şüphesiz şeytan Âdemoğlu ile kalbi arasına girer, maksadından uzaklaştırır. Artık kaç rekât kıldığını bilemez. Bu hal o kişinin başına geleceği zaman selâm vermeden önce iki secde etsin.” 2807
Osman bin Ebi’l-Âs Rasûlullaha (s.a.s.) gelerek şöyle dedi: “Yâ Rasûlallah! Şeytan benimle namazımın ve namazda okuyuşumun arasına giriyor, namazımı karıştırıyor.” Rasûlullah (s.a.s.) şöyle cevap verdi: “Bu, Hinzeb denilen bir şeytandır. Onu hissettiğin vakit Allah’a sığın ve sol tarafına üç defa tükür (tükürür gibi tü de).” “Ben bunu yaptım, Allah da onu benden giderdi.” 2808
Hz. Muhammed’e (s.a.s.) ashâbdan biri şöyle sordu: “Yâ Rasûlallah! Birisi namaz kılarken abdestim bozuldu diye gönlünde bir vesvese hissederse, bu kişinin namazı bozulur mu, bozulmaz mı?” Peygamberimiz (s.a.s.) bu soruya şu cevabı verdi: “Hayır. Bir yellenme sesi veya bir kokuyu duymadıkça namazı bozmaz.” 2809
“Sizden biriniz namazdayken Şeytan ona gelir ve o kimseyi bir adamın hayvanını yumuşakça zaptettiği gibi ele geçirir. Onun üzerine yerleşince o kimsenin kalçalarının arasından, onu namazdan vazgeçirmek için yellenme gibi bir şey yapar. Sizden birisi böyle bir durumla karşılaşırsa, şüphe bırakmayacak bir şekilde, kesin olarak bir ses ya da koku
2803] Buhârî, Bed’u’l-Halk 11, Hums 4, Ahkâm 21, Edeb 121, Mevakît 22, İtikâf 8, 11, Fezâilu’s-sahâbe 5; Müslim, Selâm 23-24, Mesâcid 224, Fezâilu’s-sahâbe 29, 34; Ebû Dâvud, Savm 79, h. no: 2470; İbn Mâce, Sıyâm 65, h. no: 1179; Ahmed bin Hanbel, III/156, 285; VI/337
2804] Muvatta, Sehv 1
2805] İbn Mâce, İkame 32
2806] İbn Mâce, İkame 132
2807] İbn Mâce, İkame 135
2808] Müslim, Selâm 38
2809] ez-Zebidî, Sahihi Buhârî Muhtasarı Tecridi Sarih Tercemesi, trc. Kamil Miras, Ankara 1974, VI, 355
VESVESE
- 513 -
hissetmedikçe namazım bozmasın.” 2810
“Sizden biriniz namaz kıldığı vakit, fazla mı kıldı? eksik mi? bilmez ise oturduğu yerden iki (sehiv) secdesi yapsın. Şeytan ona gelip de ‘abdestin bozuldu’ derse, ona ‘yalancısın’ desin. Fakat burnu ile koku alır, kulağıyla ses duyarsa o başka.” 2811
Bu hadislerden anlaşıldığına göre, bir insanın yellenme yoluyla abdestinin bozulduğuna hükmedilebilmesi için, iki alâmet ortaya konmuştur. Bunlar da koku ve sestir. Bunlardan birisi bulunduğu takdirde o kimsenin abdestinin bozulduğuna hükmolunabilir. Aksi takdirde o kimse, namazına devam etmek durumundadır. Bir namaz için on kere abdest alabilecek yapıda vesveseli insanların mevcut olduğunu göz önünde bulundurursak, Hz. Peygamberin bu uyarılarının ne kadar yararlı olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Nitekim, İslâm Hukûku’nun temel esaslarından olan “Şek ile yakın zâil olmaz” prensibi de bu hususları bir kayda bağlamaktadır.
“...Şüphesiz şeytan, namaz için ezan okunduğu zaman süratle koşarak geri döner ve kaçar.” 2812
“Namaz için ezan okunduğu zaman, Şeytân onu duymamak için gerisin geriye dönüp yellenerek kaçar. Ezan bitince yine gelir. Namaz için kamet getirildiği zaman tekrar geriye dönüp kaçar. Kamet bitince de tekrar gelerek insan ile nefsi arasına sokulur. Filân şeyi hatırla, filân şeyi hatırla diyerek, namazdan önce insanın hiç de aklında bulunmayan şeyleri hatırına getirir durur. O kişi artık kaç rekât kıldığını bilmez hale gelinceye kadar onunla uğraşmaya devam eder. Herhangi biriniz kaç rekât kıldığını bilemediği zaman, otururken iki secde yapsın.” 2813
Hz. Peygamber, ashâb’dan Osman b. Ebi’1-Âs’ı (r.a.) Tâif valiliğine tayin etmişti. İşte bu sıralarda Osman (r.a.) Hz. Peygamber'e başvurarak, “Yâ Rasûlallah! Şeytân benimle namazım ve kıraatim arasına perde oldu. Namaz ve kıraatimi karıştırıp, beni onlarda şüpheye düşürüyor” dedi. Hz. Peygamber de, “Bu, Hınzıb (veya Hınzeb) denilen bir şeytandır. Onu hissettiğin zaman, hemen ondan Allah’a sığın ve sol tarafına üç defa tükür” buyurdu. Osman b. Ebi’1-Âs (r.a.), bu tavsiyeyi yerine getirdiğini ve o şeytânın şerrinden kurtulduğunu söylemiştir. 2814
Hz. Peygamber’in yukarıda kaydettiğimiz hadisinden, şeytanın vesvesesinden kurtulmanın tek yolunun Allah’a sığınmak olduğu bir kere daha anlaşılmış olmaktadır. Bu hadislerden namazda şeytanın vesvesesinden sahâbenin bile emîn olamadıkları anlaşılmaktadır. Nitekim Ammâr b. Yâsir’in (r.a.), bir defasında şeytânın vesvesesinden emîn olmak için namazı hızlıca kıldığı nakle dilmektedir.2815 Yine, Hz. Ömer’in de, şeytanı kovmak maksadıyla yüksek sesle namaz kıldığı, Hz. Peygamberin kendisine sesini
2810] Ahmed bin Hanbel, II/330
2811] Ebû Dâvud, Salât, 195, H. no: 1029; Ahmed bin Hanbel, III/12, 37, 50, 51, 53, 54
2812] Müslim, Salât 18
2813] Buhârî, Bed’u’l-Halk 11, Ezan 4, Amel fi’s-Salât 18; Sehv 6-7; Müs1im, Salât 17, 19, Mesâcid 82-84; Nesâî, Sehv 25, h. no: 1251, Ezan 30, h. no: 668; Ebû Dâvud, Salât 198, h. no: 1030; Tirmizî, Salât 291, h. no: 397; İbn Mâce, İkamet 135, h. no: 1216-1217; Muvatta, Sehv 1, h. no: 1, Nidâ 1, h. no: 6; Dârimî, Sünen, Salât 11; Ahmed bin Hanbel, II/233-284, 313, 398, 411, 460, 483, 503-504, 522, 531
2814] Müslim, Selâm 68; Ahmed bin Hanbel, IV/216; İbn Mâce, Tıb 46, h. no: 3548
2815] Ahmed bin Hanbel, IV/264, 321
- 514 -
KUR’AN KAVRAMLARI
biraz kısmasını tenbihlediği rivâyet edilmiştir. 2816
Hz. Aişe, “Hz. Peygamber’e, kişinin namazda başını sağa-sola çevirmesini sordum. O da, ‘O, kulun namazının (faziletinden) şeytanın süratle kapıp aşırmakta olduğu bir şeydir’ buyurdu demiştir. 2817
“Abdeste Musallat olan bir şeytan vardır ki, ona Velehan (şaşkınlık veren) derler. Onun için abdest ve gusülde su vesvesesinden korunun.” 2818
Bedevînin birisi Rasûlullah’a (s.a.s.) gelerek abdestin nasıl alınacağını sordu.
Rasûlullah (s.a.s.) âzâlarını üçer defa yıkayarak ona abdest almayı gösterdi. Sonra da şöyle buyurdu: “İşte abdest budur. Bundan fazla yapan sünneti terk ederek hata yaptı, sınırı aştı ve nefsine zulmetti demektir.” 2819
Hz. Peygamber (s.a.s.) Sa’d’ın (r.a.) yanına geldi, o abdest alıyordu. Ona: “Bu ne israf, ey Sa’d!?” dedi. Sa’d: ‘Abdestte de israf olur mu?’ diye sorunca Rasûlullah şöyle buyurdu: “Evet, akan bir nehirde, nehir kenarında olsan bile (israf olur).”2820
Abdullah bin Mes’ud şöyle rivâyet eder: “Rasûlullah (s.a.s.) namaz kıldırdı. Ya fazla yaptı, ya eksik yaptı. Bunun üzerine, ‘Yâ Rasûlallah! Namaza bir şey mi ilave edildi?’ denildi. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Ben ancak bir insanım. Sizin unuttuğunuz gibi ben de unuturum. Biriniz unuttuğu vakit, oturduğu halde iki secde (sehiv secdesi) yapıversin” buyurdu. Sonra Rasûlullah kıbleye dönerek iki secde etti. 2821
Rasûlullah (s.a.s.) bevletti, sonra abdest aldı ve (vesveseden kurtulmak için) önüne su serpti.” 2822
“Sizden biriniz namazda iken dübüründe bir hareket hisseder (abdestim) bozuldu (mu), bozulmadı (mı) diye şüpheye düşerse, (yellenme) sesi işitmedikçe ve kokusunu duymadıkça namazı bozmasın.” 2823
Ebû Zer (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz Mescid’de bulunduğu bir sırada gidip yanına oturdum. O bana: “Ya Ebâ Zer! Namaz kıldın mı?” diye sordu. Ben de: ‘Hayır’ dedim. Bana: “Öyleyse kalk namaz kıl!” buyurdu. Ben de kalkıp namaz kıldım ve öylece oturdum. Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz şöyle buyurdu: “Yâ Ebâ Zer! İnsan ve cinlerin şeytanlarından Allah’a sığın.” Ben de: ‘Yâ Rasûlallah! İnsanlardan da şeytan var mıdır?’ diye sordum. Hz. Peygamber de “Evet” buyurarak, “Aldatmak için birbirine câzip sözler fısıldayan cin ve insan şeytânlarını her peygambere düşman kıldık.”2824 âyetini okumuştur. 2825
2816] Ebû Davud, Salât 315, h. no: 1330; Tirmizî, Salât 330, h. no: 447; Ahmed bin Hanbel, I/109
2817] Buhârî, Bed’u’l-Halk 11; Ezan 93; Ebû Dâvud, Salât 165, h. no: 910; Tirmizî, Salât 413, h. no: 559; Nesâî, Sehv 10, h. no: 1194-1197; Ahmed bin Hanbel, VI/70, 106
2818] Tirmizî, Tahâret 43, h. no: 57; İbn Mâce, Tahâret 48, h. no: 421; Ahmed bin Hanbel, V/136
2819] Ebû Dâvud, Tahâret 52, h. no: 135; Nesâî, Tahâret 105, h. no: 140; İbn Mâce, İkame 48, h. no: 422; Ahmed bin Hanbel, II/180
2820] İbn Mâce, Tahâret 48, h. no: 425; Ahmed bin Hanbel, II/221
2821] İbn Mâce, İkame 129
2822] Ebû Dâvud, Tahâret 64, h. no: 166-168; Tirmizî, Tahâret 38, h. no: 50; Nesâî, Tahâret 102, h. no: 134-135; İbn Mâce, Tahâret 58, h. no: 461; Ahmed bin Hanbel, Müsned V/408, IV/69
2823] Müslim, Hayz 99; Ebû Dâvud, Tahâret 67, h. no: 177; Tirmizî, Tahâret 56, h. no: 74-75; İbn Mâce, Tahâret 74, h. no: 515; Ahmed bin Hanbel, II/414; Dârimî, Vudû’ 47, h. no: 727; Sahih-i Deylemî, Kitabul Vudû’ 47
2824] 6/En’âm, 112
2825] Buhârî, Bed’u’l-halk 11, Edeb 44; Nesâî, İstiâze 48, h.no: 504; Ahmed bin Hanbel, V/178,
VESVESE
- 515 -
Peygamber Efendimiz, kişinin banyo ettiği yere bevletmesini nehyetti ve dedi ki: “Muhakkak ki vesveselerin geneli bundandır.” 2826
Ümmü Seleme’den (r.a.) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber, kızı Fâtıma’ya, sabah namazını kıldıktan sonra on kere, akşam namazını kıldıktan sonra da on kere: “Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerîke leh. Lehu’l-mülkü ve lehu’l-hamdu yuhyî ve yumîtu vehuve alâ külli şey’in kadîr / Allah’tan başka ilâh yoktur, yalnız O vardır. O’nun ortağı yoktur. Mülk O’nundur, hamd de O’na mahsustur. Dirilten ve öldüren O’dur. O, her şeye kadirdir.” demesini istemiştir. Hz. Peygamber, bunu söylediği takdirde, Hz. Fâtıma’nın sabahtan akşama kadar şeytandan ve her kötülükten korunacağını bildirmiştir. 2827
Ebû Hureyre’den (r.a.) gelen rivâyetlerde ise Hz. Peygamber, bir kimsenin yukardaki hadiste geçen Kelime-i Tevhîd’i, günde yüz defa söylemesi durumunda, bu zikrin o kimse için on köleyi âzâd etme sevâbına denk olduğunu, bu kimseye yüz iyilik (hasene) yazılıp, yüz günahın silindiğini söylemişler, bu zikrin o kimse için akşama kadar şeytanın şerrinden güvence olduğunu haber vermişlerdir. 2828
“Bir ev, Kur’ân okunması sebebiyle içindekilere geniş gelir. Orada melekler hazır bulunur ve şeytanlar kaçar ve o evin hayır ve bereketi çok olur. Yine bir ev, Kur’ân okunmaması sebebiyle içindekilere dar gelir. Oradan melekler gider, şeytanlar ise hazır bulunur, o evin hayır ve bereketi de az olur.” 2829
“Evlerinizi kabirlere çevirmeyiniz. Muhakkak ki şeytan, içinde Bakara Sûresi okunan evden kaçar.” 2830
“Bakara Sûresi’nin son iki âyeti2831 bir evde üç gün okunmazsa, o eve şeytan yaklaşır.” 2832
“Herhangi bir evde Bakara sûresi okunursa, şeytan oradan mutlaka yellenerek çıkar.” 2833
“Herhangi birinize, bir ayağını diğerinin üstüne atmış, Bakara Sûresini okumayı bırakıp, şarkı söylerken sakın rastlamayayım. Şüphesiz ki şeytan, içinde Bakara sûresi okunan evden kaçar.” 2834
“Evinde bulunduğu sırada veya yatağına girdiği zaman bir kimse Âyetü’l-Kürsî’yi2835 okursa, Allah tarafından vazifeli bir muhâfız (melek) sabaha kadar hiç ayrılmadan o kimsenin yanında bulunur ve o süre içinde o kimseye hiçbir şeytan yaklaşamaz.” 2836 256
2826] Ebu Dâvud, Tahâre, 15; Tirmizî, Tahâre 17; Nesâî, Tahâre 31; İbn Mâce, Tahâre 12; Ahmed bin Hanbel, V/56
2827] Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 298
2828] Buhârî, Bed’ul-Halk 11; Deavât 64; İbn Mâce, Edeb, 54, h. no: 3798, Duâ 14, h. no: 3567; Mâlik, Muvatta, Kur’ân, 7/20; Ahmed bin Hanbel, Müsned, V/415
2829] Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân 1
2830] Müslim, Müsâfırîn 212; Tirmizî, S. Kur’ân, 2, h. no: 2877; Ahmed bin Hanbel, II/337, 378, 388
2831] 2/285-286
2832] Tirmizî, S. Kur’ân; Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/274; Dârimî, Fedâilu’l-Kur’ân 14
2833] Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân 13
2834] Dârimî, Fedâilu’l-Kur’ân 34
2835] 2/Bakara, 255
2836] Buhârî, Bed’u’l-Halk 11 vekâlet 10; Fedâilu’1-Kur’ân 10; Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’an 3, h. no: 2880
- 516 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“İblis, dostlarını toplayarak onlara, ‘Âdem’in çocuklarına hangi yönden yaklaşıyorsunuz?’ diye sordu. Onlar da: ‘Her yönden’ dediler. İblîs de, ‘Ben onların arasına öyle bir şey yayacağım ki, ondan dolayı Allah’a istiğfar etmeyecekler’ dedi. Ve insanların arasında hevâları (nefsin arzularını) yaygınlaştırdı.” 2837
“İblîs, tahtını deniz üzerine kurar. Bölük bölük askerlerini oradan göndererek, insanları çeşit çeşit fitnelere düşürür. Askerlerinin kendisi katında en büyüğü, fitne koparmak bakımından en büyük olanıdır.” 2838
“...Askerlerinin birisi gelir de, şöyle şöyle yaptım, der. İblîs ona, ‘Sen hiçbir şey yapmadın’ der. Sonra onlardan bir diğeri gelir ve ‘O insanı, kendisiyle karısının arasını iyice ayırıncaya kadar terk etmedim’ der. Bunun üzerine İblîs, o askerini kendisine yaklaştırır ve ‘sen ne kadar iyisin’ diyerek takdir eder.” 2839
Câbir ve Abdullah b. Mes’ûd’dan (r.a.) nakledildiğine göre bir gün Hz. Peygamber ashabına bir çizgi çizmiş ve “Bu Allah’ın yoludur” buyurmuş, daha sonra o çizginin sağ ve solunda da bir takım çizgiler çizerek: “Bunlar da çeşitli yollardır. Bunların herbirinin üzerinde kendine çağıran bir şeytan bulunmaktadır.” buyurdu. 2840
“Mü’minlerin herbirinde ayrı ayrı hayır olmakla beraber Allah katında, kuvvetli mü’min zayıf mü’minden daha hayırlı ve daha sevimlidir. Sana fayda verecek şeyler üzerinde hırs ile çalış. Allah’tan yardım iste, acze düşme. Eğer sana bir şey, bir musibet gelip çatarsa, keşke ben şöyle yapsaydım, böyle olurdu, deme! Fakat, Allah böyle takdir etmiş, o dilediğini yaptı, de! Çünkü bu (leyte) “keşke” kelimesi şeytanın vesvesesine fırsat verir.” 2841
Hz. Peygamber torunları Hasan ve Hüseyin’i (r.a,), “İkinizi de her şeytandan, zehirli hayvanlardan, nazar değen her gözden, Allah'ın mükemmel olan kelimelerine havâle ederim” diyerek Allah’a ısmarlardı. Hz. Peygamber, Hz. İbrahim’in, oğulları Hz. İsmail ve İshak’a da böyle yaptığını haber vermişlerdir. 2842
Vesvesenin Sebepleri ve Kurtuluş Yolları
Kur’an’ın ifadesiyle vesvesenin kaynağı şeytandır. Ancak ezelî düşman olan şeytan her insana ayrı bir yönden, ayrı bir yöntemle gelir. İnsan hangi meselede titizse, hangi konuda hassas ise ve hangi cihetten zaafı varsa, şeytan ona o taraftan hücum eder. Yani, insanı zayıf tarafından vurmaya çalışır. Kendi tarafına çekince de kolay kolay bırakmaz.
Vesvesenin en zor ve en çözümsüz tarafı vesveseye kapılan kişinin teşhis ve tedavideki çaresizliğidir. Şu veya bu şekilde, az veya çok vesveseye kapılan insanlar, bunun şeytandan kaynaklandığını bilmedikleri gibi, onunla mücadele etmeyi, kurtuluş yollarını, tedavi çarelerini ve ilacını da bilemiyorlar. “Bir derdin dermanı bilinirse tedavisi kolay olur” kuralınca, psikolojik bir hastalık olan vesvesenin de dermanı bilinince kolaylaşmaktadır. Vesvesenin tedavisi Kur’ân ve
2837] Dârimî, Sünen Mukaddime 30
2838] Müslim, Münâfıkûn 66, 68; Ahmed bin Hanbel, III/332, 354, 366, 384
2839] Müslim, Münâfikûn 67; Ahmed bin Hanbel, Müsned III/314
2840] Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 435, 465; III, 397; ed-Dârimî, Sünen, I, 67-68
2841] Müslim, Kader 34; İbn Mâce, Mukaddime 10, h. no: 79; Zühd, 14, h. no: 4168; Ahmed bin Hanbel, Müsned II/366, 370
2842] Bubârî, Enbiyâ 10; Ebû Dâvud, Sünnet 22, h. no: 4737; Tirmizî, Tıb 18, h. no: 2060; İbn Mâce, Tıb 36, h. no: 3525; Ahmed bin Hanbel, Müsned I/236, 270
VESVESE
- 517 -
sünnette var, ama bu ilâcı yapacak bir eczacıya ve uygulamayı tarif edecek bir hekime ihtiyaç vardır.
Vesvese Nedir?
1. Vesvese Bir Hastalıktır: Öncelikle vesvesenin bir hastalık olduğunu kabul etmek lazım. Vesvesenin hastalık olduğuna inanmalı. Çünkü hasta bir insan hastalığını kabullenirse çareye başvurur, derman kapılarını çalar; tedavi olmaya ve ilaç kullanmaya çalışır. Ancak vesveseyi normal bir şey gibi kabul eder, “Benim bir şeyim yok, sağlığım sıhhatim yerinde, neyim var ki?” der, teşhisi kabul etmez, tedaviye yanaşmaz, ilaçlan reddederse. İşte o zaman asıl sıkıntı başlamış demektir.
Özellikle ruhsal ve sinirsel hastalıklarda, bazı hastalar hasta olduğunu kolay kolay kabul etmez. Demek ki, birinci mesele vesveseye kapılan insanın bunu anormal bir durum olarak kabul etmesidir.
2. Vesvese Bir Evham ve Kuruntudur: Evham ve kuruntu olduğu için vesvesenin temeli yoktur; haklı bir gerekçeye, doğru bir esasa dayanmaz. Evham vehimler demektir. Vehim de, isteğimiz dışında kalbe ve zihnimize ilişen, şüphe ve tereddüde sebep olan bâtıl düşünce, sebepsiz kuruntulardır. Aynı zamanda yersiz bir korku, yanlış bir kanaat; gerçekte varlığı olmadığı halde varlığına inanılan şeylerden ibarettir.
3. Vesvese, Şüpheler ve Tereddütler Zinciridir: Şüphe nedir? Doğrusu ve gerçek tarafı kestirilemeyen bir şeyin zihinde oluşmasıdır. Şüphe, bir meselenin aslı öyle mi, böyle mi diye zihince kestirilememe halidir. Tereddüt ise, iki husustan birine zihinde karar veremeyip düşünceye dalmak, iki şeyin arasını zihnen kestirememektir. “Hayırlı işlerde tereddüt câiz değildir” şeklinde İslâmî bir kural da vardır.
Öyle ise vesvese insanın şüphelerini arttırır, tereddütlerini çoğaltır. Düşünce melekesini dumura uğratır, insanı sağlıklı olarak düşünemez bir hale getirir. Yani vesveseye kapılan insanın kafası işlemez duruma gelir. Zihni durur, muhakeme gücü zayıflar, irâde hakimiyetini kaybeder. Böyle bir hale düşmeyi kim ister? Elbette hiç kimse...
4. Vesvese Bir Musibet ve Bir Belâdır: Musibet sabır gücünü deforme eder; birkaç günlük, bazen birkaç haftalık dayanma gücünü bir anda harcar, kişiyi sinîrküpüne çevirir; “Bu musibetten, bu dertten, bu hastalıktan kurtulamam artık” gibi bir kanaate vardırır.
Hâlbuki, “Cenâb-ı Hakk’ın insana verdiği sabır kuvvetini evham yolunda dağıtmazsa, her musibete karşı kâfi gelebilir. Fakat vehmin baskısıyla, insanın gaflete dalmasıyla ve geçici dünya hayatını baki sanmasıyla sabır gücünü geçmişe ve geleceğe dağıtıp halihazırdaki musibete karşı sabrı kâfi gelmez.
Buna karşılık, “Geçmiş günlerin musibeti gitmiş, rahatı kalmış; gelecek günler ise madem gelmemişler, şimdiden düşünüp sabırsızlık göstermek ahmaklıktan başka bir şey değildir” dese rahat edecek, kendi eliyle kendi kuyusunu kazmamış olacaktır.
İşte vesvese de insana bir defa Musallat olmaya görsün; artık onda ne sabır
- 518 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kuvveti kalır, ne dayanma gücü, ne azim kalır, ne de himmet ve gayret... Öyle ki, tedbir almayı bile aklına getirmez. Üzerine saldıran düşmana karşı elindeki savunma gücünü kullanmadan teslim bayrağını çeker. Neticede yenilgiyi kabul eder, teslimiyete razı olur. Artık bundan sonra ağrımaz başı ağrır olmuş; huzur dolu kalbi huzursuzluk ve sıkıntıyla bunalır hale gelmiştir.
5. Vesveseye Ehemmiyet Verdikçe Şişer, Ehemmiyet Vermezsen Söner: Vesveseye önem verdikçe, ciddiye aldıkça, insanın bütün âlemini ve duygularını kaplar. Kafaya taktıkça takılır kalır. Üzerinde durdukça durulur, yorum üstüne yorum yaptıkça dal budak salar, gelişir; şişer ve balon olur. Fakat önemsenmez, değer verilmez, üzerinde durulmazsa söner, kaybolur, gider.
Bu durum sadece vesvese için söz konusu değildir. Gerçekte, önemsiz ve değersiz şeylere ne zaman önem verilmişse, insanın başına bela olmuştur. Meselâ, sıradan bir dedikodunun veya basit bir polisiye olayının üzerine gittikçe, olay büyür, şişer; bir de bakmışsınız ki, hiç alakanız olmadığı halde olayın içinde yer almışsınızdır. Fakat üzerinde durulmaz, âdi bir vaka gibi görülüp geçilirse söner, kaybolur.
6. Vesveseye Büyük Nazarıyla Baksan Büyür, Küçük Görsen Küçülür: Vesvese gözde büyütülürse büyür, küçük görülürse hemen küçülür. Bazen insanın hayal gözüne incecik bir ip ilişir. Dikkat edilir, üzerinde durulursa, biraz sonra o incecik ip halat gibi kalınlaşıverir.
Yine bazen loş bir ışıkta kalan insan, bir ipe bakıp dururken bir süre sonra o ip gözünde yılan gibi sallanmaya başlar ve kendi kendini korkutur hale gelir, Elini bile vurmaya çekinir. Hâlbuki yanına varsa, ipi eline alsa, onun yılan olmadığını görecektir. Böylece kendisini korkuya iten bu halin bir hayal ürünü olduğunu anlar ve rahat eder.
7. Vesveseden Korksan Hasta Eder; Korkmazsan Hafif Olur, Gizli Kalır: Vesveseden korkulsa, endişe edilse artar, bir iken yüz olur, ağırlaşır, insanı alt eder, hasta eder. Demek ki vesvese insanın korku damarını işletiyor. Korkulmayacak şeylerden bile korkutuyor. Bunun için vesveseden korkutmaman, endişeye düşürmemelidir. Çünkü ondan korkulmaz, endişe edilmezse vesvese basitleşir, hafifleşir, ufalır, gizli kalır ve kaybolur gider. Varlığı ile yokluğu bir olur.
8. Vesvesenin Mâhiyetini Bilmezsen Devam Eder: Vesvesenin ne olduğu bilinmez, kaynağı fark edilmez, neden ibaret olduğu anlaşılmazsa devam edip gider, sonunda kalbte yerleşiverir. Fakat mâhiyeti bilinse, nereden kaynaklandığı, hangi vâsıtayla geldiği fark edilip tanınsa, geldiği gibi gerisin geriye gider.
İnsana İlişen Vesvese ve Kurtuluş Yolları
A. Vesvesenin Birinci Şekli (Birinci Yara)
Vesvese bir şeytan işidir, şeytandan kaynaklanan bir musibettir. Şeytanın kalbi kurcalaması, karıştırmasıdır. Şeytanın tek hedefi kalbdir. Tek emeli, kalbi bozmak, onu işe yaramaz hale getirmektir.
Neden kalb şeytanın hedef tahtasıdır? Cevabı Kur’ân’dan alalım:
VESVESE
- 519 -
“Bilin ki, Allah kişinin kalbine ondan daha yakındır.”2843; “Kim Allah’a iman ederse, Allah onun kalbine hidâyet verir.” 2844
“Kalbler ancak Allah’ın zikriyle huzura kavuşur.” 2845
“İmanlarına iman katmak İçin mü’minlerin kalblerine sükûnet ve emniyet veren O'dur.” 2846
“Allah size imanı sevdirdi, onu kalblerinize benimsetti.”2847; “Mü’minler o kimselerdir ki, Allah’ın adı anıldığı zaman kalbleri titrer.” 2848
Kalb hakkında yüzlerce âyetten sadece mealini verdiğimiz bu birkaç âyette kalbin şu özelliklerini öğreniyoruz:
1. Allah kalbe yakındır.
2. Allah kalbe hidâyet verir.
3. Kalb Allah’ın zikriyle huzura kavuşur.
4. Allah kalbe sükûnet ve emniyet verir.
5. Allah imanı kalblere benimsetir.
Evet, kalb imanın merkezi, zikrin merkezi, hidâyetin merkezi, sükûn ve huzurun merkezi ve bütün duygularımızın merkezidir. Şeytan ise mü’mindeki bütün bu güzelliklerin düşmanıdır. Mü’mini bunlardan mahrum kılmak için elinden geh’n düzenbazlıkları, hileleri ve oyunları yapar. Bunun için bütün mesele kalbi şeytanın hilelerinden uzak tutmaktır. Yoksa kalb bir kere bozuldu mu, bütün beden ve duygular bozulur. Hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, “Dikkat edin! Bedende bir et parçası vardır; o düzeldiğinde bütün beden düzelir, o bozulduğunda da bütün beden bozulur.”
Vesvese ilk defa şüphe şeklinde gelir. Şeytan önce şüpheyi kalbe atar. Ancak kalb hemen tepki gösterir, savunmaya geçer. Fakat savunmayı bırakır, kabul ederse, şeytan birinci atışta hedefe İsabet ettirmiş demektir. Fakat kalb kabul etmezse, orada bir iz bırakır, sonunda bir pus, bir leke oluşturur. Bir süre sonra hayal aynasına bazı pis düşünceler yansır, edebe aykırı bazı çirkin görüntüler oluşur. Zaten bu görüntü ve leke kalbin hırçınlaşıp feryat etmesine, sıkılıp daralmasına kâfi gelmiştir. Sonunda “Eyvah!” diyerek ilk hastalık mikrobunu kapmış olur ve ümitsizliğe düşüverir.
Vesvese mikrobunu kapan insan, kalbinin Rabbine karşı edepsizlikte bulunduğunu sanır, telaşa kapılır, titrer ve birdenbire heyecan dalgası bedeninin her yanını sarar. Bütün duygular yaralanmıştır, kalb penceresi puslanmış görüntüler netliğini kaybetmiştir. İnsan bu halden kurtulmak için çırpınıp durur. Ancak kalbinin gerçek sesine, yani kalbe gelen melek ilhamına kulak vermediğinden bir an için kendini boşlukta hisseder ve neticede huzurdan kaçar, gaflete dalar.
2843] 8/Enfâl, 24
2844] 64/Teğâbün, 11
2845] 13/Ra’d, 28
2846] 48/Fetih, 4
2847] 49/Hucurât, 7
2848] 8/Enfâl, 2
- 520 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Evet, artık iyice mikrop kalbi sarmıştır. Bu anda insan bîçaredir, çaresizdir. Kurtuluş yollarını, tedavi çarelerini arar. Bu yaranın merhemi ve ilacı nedir?
Ve Tedavi Yolu
Birinci Tedavi: Bu durumda en önemli mesele, heyecana yenilip telâşa kapılmamaktır. Böyle bir vesveseye kapılan insan telaşa düşmemeli, endişe etmemelidir. Telâş ve endişeye sebep olan şeyin gerçekte var olması gerekir. Oysa kalbe ve hatıra gelenler, birer hayal ürününden başka bir şey değildir. Hayalden geçen çirkin şeylerin bir değeri, bir önemi yoktur. Üstelik insana bir zarar da vermez.
Bunun için insanın küfre iten şeyleri hayal etmesi onu küfre götürmediği gibi, edebe aykırı bir şeyi düşünmesi de edepsizlik olmaz. Çünkü bir şeyin hayalden geçirilmesi bir karar ve hüküm sayılmaz. Bundan dolayı insanı bağlamaz, iyiliğinin veya kötülüğünün delili sayılmaz, hakkında bir sonuca götürmez. Oysa edepsizlik, kötü söz ve çirkin bir kelimenin ifadesi bir hükümdür. Küfrü ve çirkin sözü hayalinden geçiren insan bunu söylemiş değildir ki mes’ul durumda kalsın.
İkinci Tedavi: Kalbe gelen çirkin sözler, edebe aykırı haller kalbten gelmiyor, bunun için kalbe ait değildir. Çünkü bu sözlerden kalb rahatsızdır; sıkılıyor, daralıyor. Kalbin bir ürünü olmadığı için bir kuruntu ve evhamdan başka bir şey değildir. Kalbten kaynaklanmadığına göre şeytandan kaynaklanıyor, belki kalbe yakın olan şeytanın lemmesinden geliyor.
Lemme-i şeytaniye hadiste şöyle ifade edilmektedir: “Âdemoğlunda bir şeytanın lemmesi vardır, bir de meleğin lemmesi vardır. Şeytanın lemmesi, şerre (küfür, günah ve zulme) teşvik etmek ve hakkı yalanlamaktır; meleğin lemmesi ise iyiliği ilham etmek ve hakkı tasdik etmektir. Bunu her kim vicdanında hissederse Allah’tan olduğunu bilsin ve Allah’a hamdetsin. Öbürünü hisseden de şeytandan Allah'a sığınsın. Daha sonra Rasûlullah (s.a.s.) şu âyeti okudu: ‹Şeytan sizi fakir düşmekle korkutur da, cimriliğe ve kötülüğe teşvik eder. Allah ise Kendi hazinesinden size mağfiret ve bolluk vaad ediyor...” 2849
Hadis-i şerifte geçen lemme, hadis âlimleri tarafından “şeytanın inmesi, yakınlığı, dokunması ve vesvesesi” olarak açıklanırken, meleğin lemmesi de “ilham” olarak izah edilmektedir.
Lemme, şeytan ve meleğin kalbteki üssü, merkezi, karargâhı ve santralıdır. Bunlar birbirlerine çok yakındır. Şeytan kendi karargâhından kalbe devamlı vesvese okları fırlatarak insanı küfre, İsyana ve günaha çağırır, hakkı ve hakikati reddetmeye yöneltir; melek de şeytanın lemmesini bertaraf etmek için karşı atağa geçer, ilham vererek, onu hayra, güzelliklere, sevaba ve hakka çağırır.
İşte insanın kalbine gelen, hayal aynasına yansıyan bu çirkin sözler, şeytanın santralından gelmektedir. Aynı kalpte şeytanın santralı ile meleğin santralının birbirine yakın olması, aynanın parlak yüzü ile mat yüzünün birarada bulunmasına benzer. Bir başka ifadeyle bir kütüphanede iyi kitapla kötü kitabın yanyana durması gibidir.
Bunun için melek ilhamı ile şeytan vesvesesinin birbirine yakın olması insana bir zarar vermez. Nasıl olursa, insan vesveseden zarar görür? İnsan vesvesenin
2849] 2/Bakara, 268; Tirmizî, Tefsîrü’l-Kurân, hadis no: 2988
VESVESE
- 521 -
zarar vereceği vehmine kapılır, zarar verdiğini düşünürse zarar görür. Böylece kalbini sıkıntıya sokmuş, ızdıraba sürüklemiştir. Çünkü hayali hakikat sanmıştır. Bir şeytan işi olan vesveseyi kendi kalbine mal etmiştir. Şeytanın vesvesesini kalbinden gelen bir söz gibi kabullenmiştir. Yani vesvesenin zarar verdiği kanaatine varmış, zarar görmüştür. Tehlikeli sanmış, tehlikeye düşmüştür. Zaten şeytan da böyle bir şeyi istemektedir ve şeytanın dediği olmuştur.
Bundan kurtulmak için ne yapmalı? Hadiste de bildirildiği gibi, hemen şeytanın şerrinden Allah'a sığınmalıdır.
B. Vesvesenin İkinci Şekli
Kalb bir düşünce denizidir, bir mâna çağlayanıdır. Her an mâna anaforu yaşar. Kısa süre içinde bini gelir, bini gider. Yani kalb düşünce üreten, mâna dokuyan bir özelliğe sahiptir. Öyle ki, seri üretim yapan bir fabrika bandı gibidir, üretimin ardı arkası gelmez. Mânâlar birer birer kalbten çıkarlar, fakat hayal havuzuna çıplak olarak akarlar.
Hayal havuzuna akar akmaz her mânâ ayrı bir sûret ve şekle bürünür. Hayal her fırsatta bir sebep bularak devamlı olarak sûret dokuyup durur. Hayalin kendine göre bir prensibi vardır. Kendi Ölçülerine göre Önem verdiği sûretleri bulunur. O sûretleri dışarıda yol üstüne çıkarır, oraya diker, bekletir. Oradan hangi mâna geçse, ona ya giydirir, ya arkasına takar takıştırır, yahut bulaştırır veya önüne perde eder. Gelip geçen mânalar nezih ve temiz iseler; fakat sûretler pis ve rezilse, bir miktar temas etmiş olsa da mâna o sûreti giymiş olmaz. Yani bu mânalar o çirkin ve kötü sûretleri ve maskeleri üzerine almış değillerdir.
Vesveseye kapılan adam, pis ve rezil sûretlerin mâna ile temas etmesini, o mânânın o sûreti üzerine aldığını, giydiğini kabullenir. “Eyvah!” der, “Kalbim ne kadar bozulmuş. Bu sefillik, bu rezillik beni yoldan çıkarır” diyerek kendini tehlikeye sürükler.
İşte şeytan bu sırada devreye girer, onun bu zayıf damarından istifade eder. Yapmadığı şeyi yapmış gibi, hayalinden geçen kötü ve çirkin şeyleri kalben kabul etmiş gibi düşündürür. Öyle ki, meselâ, içki fabrikasının yanından geçerken burnuna gelen kokuyu unutarak, içki içmiş gibi sarhoş numarası yapan adama benzeyerek kendini gülünç duruma düşürür, şeytanın maskarası oluverir.
Tedavi Yolu
Böyle bir vesveseye kapılan insan hemen kendine çekidüzen vermeli, meselenin, öyle düşündüğü gibi, göründüğü tarzda olmadığını anlamalı. Hayal aynasına yansımış bulunan kötü düşünceyi kalbine bulaşmış gibi kabul etmemelidir. Meselâ, huzur içinde namaz kılan bir insanın iç organlarındaki pislik, damarındaki kan bedenden dışarı çıkmadıkça namazı bozmaz.
Kalbte bulunan nezih ve mukaddes mânaların, temiz ve güzel düşüncelerin hayalde pis sûretlere yakın olması o güzel şeylere zarar vermez, insanı tehlikeye atmaz. O kötü hayaller, güzel düşünceleri bozmaz. İnsan bundan dolayı mes'ul da olmaz. Meselâ, insan İlâhî bir tefekküre dalıp, Cenâb-ı Hakkın varlıklar üzerinde görünen isim ve sıfatlarının tecellilerini düşünmektedir. Yağmur yağarken İlâhi rahmetin dünyayı şenlendirdiğini; karada, havada ve denizde her türden milyarlarca canlının hiçbirinin ihmal edilmeden beslendiklerini, Rezzak isminin
- 522 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bütün varlıklarda aynı anda tecelli ettiğini, güzel bir bahçenin yanından geçerken Cenâb-ı Hakkın Müzeyyin (süsleyici), Mülevvin (renkleri yarattığını), Mücemmil (güzelleştirici) isimlerini okumaktadır. Bu esnada hastalığı sebebiyle birden başka şeyleri düşünebilir veya canının çektiği bir yiyecek aklına gelebilir, zihni oraya takılır yahut tuvalet ihtiyacını giderme sıkıntısı rahatsız eder, aklı oraya kayıverir.
Artık hayalimiz işlemeye başlar. “İlâçtı, yiyecekti, tuvalete gitmekti” derken, bu ihtiyaçlara uygun gelebilecek lüzumsuz ve çirkin sûretleri dokuyup durur. Oysa insan bu esnada çok güzel ve ulvî şeylerle içiçedir. İşte bu süflî sûretler, bu güzel mânâların yanından geçerler, ilk anda birbirine karışır gibi görünürler, ancak dikkatli olmak gerekir; çünkü ne kirlenir, ne çirkinleşir, ne de insan bu durumdan zarar görür.
Yalnız bu sırada o kötü ve süfli şeylerin üzerinde durursa, o güzel şeylerin yerine bunları düşünürse; gözünü dikerse, bundan zarar gördüğünü vehmederse, işte o zaman zarar görür. Hâlbuki zihnini dağıtmasaydı başına hiç de öyle şeyler gelmeyecekti.
“İnsan kalben ve fikren hakaik-i İlâhiyeye (İlâhî hakikatlere) bakıp düşündüğü zaman, bilhassa namaz ve ibâdet esnasında, gerek şeytan tarafından, gerek nefsi tarafından pek fena, pis ve çirkin vesveseler, hâtıralar sinekler gibi kalbe, akla hücum ederler. Bu gibi hevâî (nefsin hoşuna giden) ve çirkin şeylerin def'iyle (uzaklaştırmasıyla) uğraşan adam, o vesveselere mağlup olur. Ancak onları mağlup edip kaçırmak çaresi, müdafâayı terk edip onlarla uğraşmamaktır. Evet, onlarla uğraşıldıkça onlar hücumlarını arttırırlar. Onlara karışılmadığı takdirde insanı terk eder, giderler. Hem de o gibi vesveselerin ne hakaik-i İlâhiyeye ve ne de senin kalbine bir mazarratı (zararı) yoktur. Evet, pis bir menzilin (odanın) deliklerinden semânın güneş ve yıldızlarına, Cennetin gül ve çiçeklerine bakılırsa, o deliklerdeki pislik ne bakana ve ne de bakılana bulaşmaz ve fena bir tesir etmez.”
Demek ki, insan irâdesine hâkim olmalı, zihnî dağınıklığa meydan vermemeli, hayali hakikatle karıştırmamalı ve rüyayı gerçek hayatla bulandırmamalıdır.
C. Vesvesenin Üçüncü Şekli
Varlıklar arasında, olayların içinde veya düşünce planında çok gizli, dolaylı birtakım münasebet ve ilişkiler bulunabilir. Bazen öyle olur ki, birbiriyle hiç alakası olmayan şeyler arasında bağlantı ve bağıntı kurulabilir. Bu bağlantı ve ilişkileri insanın bizzat kendisi kasdî olarak, düşünerek kurabilir. Bazen da hayalî olarak, elde olmadan, irâde dışı, farkına varmadan zayıf bir vesile bahane edilerek o ilişki kurulur. O anda hayal nasıl bir şeyle meşgulse, o şekilde bir düşünceyi oluşturur, aykırı şeyleri birbirine bağlayıverir.
Öyle ki meselâ, bazen mukaddes, mübarek ve nezih bir şeyi görünce pis ve çirkin bir şeyi akla getirir. Aslına bakılırsa, aralarında herhangi bir münasebet de yoktur; hattâ birbirine taban tabana zıttır. “Her ne kadar dış dünyada, yakın gibi görünür.” Yani, bu zıtları bir arada tutan, birbirine yaklaştıran, bitişikmiş gibi, içiçeymiş gibi gösteren hayalin kendisidir. Bunun için böyle bir düşünce karmaşasına “tedâi-yi efkâr”, bir düşüncenin bir başka düşünceyi hatıra getirmesi, çağrıştırması, kısaca çağrışım denir.
VESVESE
- 523 -
Meselâ, bazen namazda iken, bazen dua ederken, Kâbe'yi hayalinde canlandırırken, İlâhî huzurda kendinden geçmiş tatlı bir ânı yaşarken, âyetleri düşünürken bu fikir akışı insanı alır, en uzak ve rezil hallere götürür. Oysa namazla meselâ o müstehcen manzaranın hiçbir alakası yoktur, dua ile işret ânının bir bağlantısı yoktur, yine aynı şekilde Kâbe düşüncesiyle şeytanın telkin ettiği günahlı hallerin bir münasebeti yoktur; o huzurlu an ile akla gelen o çirkin düşüncelerin bir irtibatı yoktur. Ancak bunlar daha çok hayal ürünü olarak, çağrışım yoluyla zihne gelip yerleşir ve insanı meşgul eder, kafasını allak bullak eder. Böylece şeytan lüzumsuz ve çirkin şeylerle insanı oyalayıp durur.
Bu hususta yaşanmış olan bir örneğe yer vermek istiyoruz. “Namaza yeni başladığım günlerdi. Namaz esnasında aklıma klozet taşından tutun da, sevmediğim bazı büyük sanılan kimselerin yattığı kabirlere ve hattâ müstehcen manzaralara dek her şey geliyordu. Bunların şeytandan gelen vesveseler olduğunu o günlerde bilmiyordum. Namaz kılarken çok günaha girdiğimi düşünmeye başladım, öyle ki, namaz kılmıyorken bu kadar günaha girmiyordum diye düşünüyordum. Oysa çok kötü bir hayatım olmuştu. Bazen öyle anlar oldu ki, namaz kılarken namazı terk etmeyi ve bir daha kılmamak üzere bırakmayı düşündüm. Yine böyle zor bir anda namazı terk etmek üzereyken, ‹Ercan, sen ne yapıyorsun? Namaz kılmak Allah'ın emri, namaza Allah'a kul olmak için başladın. Allah'a kul olmaktan vaz mı geçeceksin? Madem Allah namaz kılmayı emretti, bu kıldığım namaz beni Cehenneme götürse dahi kılacağım' dedim. O anda ağlamaya başladım. Namaz kılmaya da devam ediyordum. Kıldığım namaz tamamen değişmişti. Aklıma gelen kötü ve pis şeylerden eser kalmamıştı. Ne kadar ağladığımı bilemiyorum. Kendime geldiğimde yeniden doğmuş gibiydim. Ondan sonra secde ederken aklıma hep Kabe gelmeye başladı.”
Demek ki, önemli olan, insanın kendine hâkim olması, irâdesini yerli yerinde kullanması ve telâşa kapılmamasıdır.
Tedavi Yolu
Bu çeşit bir vesveseye kapılan, birbirini çağrıştıran böylesi düşüncelere müptela olan kimse öncelikle telâş etmemeli, “Bu kötü düşünceler nereden aklıma geldi?” diye endişeye varmamalıdır. Çünkü böyle bir vesvesede şeytanın yapacağı ilk iş insanı bir an için telaşlandırmaktır: “Sen iyi bir adam olsaydın, namazda iken aklına böyle kötü manzaralar gelmezdi, dua ederken, Allah'ın huzurundayken kalbin böyle karmakarışık şeylerle meşgul olmazdı, Kur'ân okurken hayaline böyle rezil düşünceler ilişmezdi” diye vesvese vererek insanı telâşa sevk eder, o mânevî halden soğutur.
Bu durum birkaç defa tekrarlanınca, üst üste gelince namazı bırakmaya, duâyı terk etmeye, Kur'ân'ı okumamaya kadar işi götürür. Sonunda insanın eli ayağı birbirine dolaşır, ne yapacağını, ne edeceğini bilemez bir hale gelir.
Öncelikle şeytanın bu tuzağına düşmemeli. Kısa bir süre sonra insan kendine geldiği zaman, bu düşüncelerin şeytanın bir işi olduğunun farkına varır varmaz o eski güzel haline dönmeli ve “Aman ne hatâ ettim de bu düşünceler aklıma geldi?” deyip vesvesenin mâhiyetini incelemekle meşgul olmamalıdır. Şâyet nasıl bir şeydi, ne düşünmüştüm gibi sözlerle üzerinde durmaya kalkarsa, o zayıf ilişki iyice kuvvet kazanır. Onun için böyle bir hale düşmemek için üzerinde
- 524 -
KUR’AN KAVRAMLARI
durmamalıdır.
Çünkü insan bu çeşit vesveseden dolayı üzüldükçe, önem verip üzerinde durdukça, o zayıf düşünce bir meleke ve alışkanlık halini alır; bir hayal hastalığı olur. Oysa bu durum kalbî bir hastalık değildir. Böyle düşünceler elde olmadan oluşur, insanın irâdesini dinlemez, ne kadar “Aklıma getirmeyeyim” diye mücadele etse de önüne geçemez, engelleyemez. Özellikle hassas, titiz: ve asabi insanlarda bu hal daha sık görülür. İşte şeytan en çok bu çeşit vesveseyi işletir.
Bir fikri başka bir fikrin hatıra getirmesi olan çağrışım, çok kere irâde dışı bir olaydır. Bunda insanın tercihini kullanması söz konusu değildir. Dolayısıyla insanın aklına böyle yanlış bir düşüncenin gelmiş olması onu vebale sokmaz. Birbirine zıt olan bu düşünceler arasında bir yakınlık bulunsa da birbirine temas etmiyor ve karışmıyor. Bundan dolayı düşünceler ne kadar farklı ve birbirine aykırı olsalar da biri öbürüne sirâyet etmez, birbirine zarar vermez.
Kalpte hem şeytanın vesvese santralı var, hem de meleğin ilham karargâhı vardır. Bunlar bir kalpte birbirlerine yakın bulunurlar; fakat birbirlerine karışmaz, zarar vermezler. Dindar bir mü'minle fasık bir insanın aynı odada bulunmaları birbirine zarar vermediği gibi. Bu ve benzeri, hayalin kuruntular halinde getirdiği çirkin fikirler kalpteki nezih ve temiz düşüncelere zarar vermez. Ne zaman ki insan o gelen çirkin fikirlerin üzerinde durur, isteyerek meşgul olursa zarar görür.
Bazı zamanlar da kalb yorulunca, düşünce melekesi kendini eğlendirmek için rastgele bir şeyle meşgul eder. İşte o zaman şeytan fırsat bulur, pis şeyleri önüne serper ve insanı istediği gibi düşündürür ve yönlendirir.
D. Vesvesenin Dördüncü Şekli
Vesveseye müptelâ olan insanların en çok karşılaştıkları vesvese türü şudur: İdealinde en mükemmel ibâdeti yapma düşüncesi vardır. Yanlışsız ve eksiksiz en iyi amel ve hizmeti yapma zannına kapılmıştır. Buna bir de takvâ düşüncesi girmişse, meselenin üstüne üstüne gider. Gittikçe de vesvesenin şiddeti artar. Zaman içinde öyle bir dereceye varır ki, amel ve ibâdetin en iyisine ulaşayım derken harama düşebilir. Bazen sünnet olan bir ibâdeti ideal mânada yapmaya çalışırken, farkında olmadan bir farzı terk eder. Sonunda da “Acaba ibâdetim sahih oldu mu?” diye peş peşe o ibâdeti iade eder durur. Zaman içinde bu hal devam eder, sonunda büyük bir ümitsizliğe düşer. Şeytan şu halinden istifade eder ve onu yaralar.
Bu tür vesveseye kapılan bir insan abdest almaya başlar, o anda vesveseye yakalanır, kollarını yıkarken tekrar başa döner, ayağını yıkayıp abdestini bitirmesi gerekirken bir daha başa döner veya abdestini aldıktan sonra “Herhalde sağ kolumu yıkamadım, başımı meshetmedim” gibi bahanelerle üst üste üç-beş defa abdest alır. İşte burada şeytanın attığı vesvese oku hedefini bulmuştur. Bu durum artık o insanda bir hastalık haline gelmiştir.
Bu tür vesveseye kapılan birçok insan tanıdım. İbâdetlerine yeni yeni başlayan bir genç kardeşimiz vardı. Ezan okunmazdan yarım saat önce abdest almaya başlar, namazın farzına zor yetişirdi. Üst üste en az beş defa abdest aldığı olurdu.
Boy abdestinde de vesveseye kapılan insanlar, bir kere gusül yeterliyken, kurulandıktan sonra kendilerini tekrar tekrar yıkanmaya mecbur hissediyorlar.
VESVESE
- 525 -
Bazı insanlarda vesvese öyle bir yoğunluk kazanır ki, kendine göre en iyi guslü alayım derken, vücudunu, organlarını defalarca yıkadığı halde içi rahatlamaz, üstelik bir de sağlığını tehlikeye sokar. Bu şekilde da şeytan emeline nâil olmuş ve Musallat olduğu insanı alt etmiş, ibâdetin tadını kaçırmış olur.
Bu çeşit vesvese abdest ve gusülde görüldüğü gibi, en çok da namazda karşılaşılıyor. Normal olarak namazda insanın aklına her türlü düşünce gelebiliyor. Özellikle şeytanın işlettiği bu düşünce akımına kapılan insan namazını bir türlü bitiremiyor, şâyet camide ise cemaate yetişemiyor. Gerek sünneti, gerekse farzı dönüp dönüp yeni baştan kılıyor. Namazın içinde ise Fâtiha ve sûreleri birkaç defa okumak zorunda hissediyor kendini. Yahut namazın müstehap ve sünnetlerini en ideal bir şekilde yapayım derken, ya vaciplerini veya farzını terk etmek gibi bir duruma düşüyor, hata üstüne hata yapıyor.
Tedavi Yolu:
Bu şekildeki vesvese, şimdi bağlıları kalmamış ve bazı yanlış görüşleri olan bir itikadî mezhep olan Mûtezileye mahsustur. Bunlar şu görüşü benimserler: Birer mükellefiyet olan amel ve ibâdetler âhiret itibariyle ya güzeldir; güzel olduğu için emredilmiştir veya çirkindir, çirkin olduğu için yasaklanmıştır. Demek ki, âhiret noktasından bakıldığında güzellik ve çirkinlik o şeyin zatında ve aslında vardır, Allah’ın emretmesi ve yasaklaması ona bağlıdır. Bu görüşe göre, insana her yaptığı ibâdette şöyle bir vesvese gelir: “Acaba ibâdetim gerçekte güzel bir şekilde yapılmış mıdır?”
Bu yanlış fikri Ehl-i Sünnet âlimleri şu şekilde cevaplayarak çürütürler: Cenâb-ı Hak bir şeyi emreder, o şey güzel olur; yasaklar, çirkin olur. Demek ki, emirle güzellik, yasaklamakla çirkinlik gerçekleşir. Çirkinlik ve güzellik o şeyin zatında değil de, Allah’ın emretmesi veya yasaklaması ile meydana gelmiştir.
Ayrıca güzellik ve çirkinlik muhatabın bilgisine bakar ve ona göre hüküm alır. Amel ve ibâdetteki güzellik ve çirkinlik, meselenin dünyaya bakan yüzüne göre değil de, âhirete bakan yüzüne göre değerlendirilir. Meselâ, abdest alan veya namaz kılan bir kimsenin abdestini ve namazını bozacak bir hal gerçekte bulunsa, fakat insan bunun farkında olmamış olsa, esas itibariyle abdesti de, namazı da sahihtir ve inşaallah makbuldür. Mutezile mezhebi der ki: “Böyle bir insanın abdesti ve namazı gerçekte bozulmuştur, ancak Allah kabul eder. Çünkü cehaletin var, bilmiyorsun, mazursun.”
Ehl-i Sünnete göre, ibâdetler dinin şartlarına uygun olarak işlenmişse “Acaba sahih olmuş mu?” deyip vesveseye kapılmamalı, “Kabul olmuş mu?” demeli, gurura düşmemeli, ucbe girmemeli, amel ve ibâdetine güvenmemelidir.
Daha açık bir ifade ile abdest alırken, guslederken veya namaz kılarken; abdesti bozacak, guslü geçersiz kılacak veya namazı bozacak bir hal, bir eksiklik ve bir hatâ yoksa esas itibariyle abdest de, gusül de, namaz da sahihtir. Herhangi bir şüpheye düşmemeli vesveseye kapılmamalıdır. Çünkü insanın elinden gelen bu kadardır. Bir kere vazifesini yapmıştır. Meşhur ifadesiyle maa'l-kusûr ve'1-küsûr, eksiğiyle noksanıyla; elinden geldiği, gücünün yettiği, ilminin erdiği kadarıyla kulluk görevini yerine getirmiştir. Abdestini almış, guslünü yapmış, namazını kılmıştır. Artık üzerinde durmaya gerek kalmamıştır. Netice Allah'a kalmıştır. Kabul edip etmemek Allah'a aittir.
- 526 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bir de meselenin şu yönü vardır: İnsan bu çeşit vesvesenin şeytandan kaynaklandığını bildiği halde veya sevdiği, itimat ettiği, bilgisine güvendiği birisi tarafından kendisine haber verildiği halde, hiç aldırmadan vesvese etmeye devam ederse, bu sefer vebal altına girmiş, hatta günah işlemiş olur. Çünkü bu takdirde Allah'ı ve Allah dostlarını dinlemiyor, şeytana kulak veriyor demektir. Bu durumda tercihini belirleyecektir: “Allah'a mı itaat edeceğim, yoksa şeytana mı kulak vereceğim?” Birinci tercih kendisini hep güzelliklere götürecektir, ikinci tercih ise musibetten musibete sürükleyecektir.
Abdestte karşılaşılan vesveseye karşı nasıl hareket edilmesi gerektiği hususunda Efendimizin (s.a.s.) tavsiyelerine kulak verelim: Ubey bin Kâ'b'ın rivâyetine göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Abdeste Musallat olan bir şeytan vardır ki, ona Velehan (şaşkınlık veren) derler. Onun için abdest ve gusülde su vesvesesinden korunun.” 2850
Abdest işinde vesvese veren şeytana bu adın verilmesinin sebebi, mü’mini abdest esnasında vesveseye itme yolundaki aşırı hırsıdır. Yahut şeytan vesvesesiyle insanı öyle telaşa sokar ki, insan şaşırır kalır, şeytanın kendisiyle oynadığını bile anlamaz, Abdest alırken âzâsını ıslatıp ıslatmadığını ve kaç defa yıkadığını bilemez hale gelir.
Abdestte görevli şeytandan kaçınmanın mânâsı da şöyledir: Yani abdest âzâsı ıslandı mı ıslanmadı mı, bir defa mı iki defa mı yıkandı, su temiz mi, kirli mi gibi Velehan adlı şeytanın suyla ilgili yapmak istediği bu ve benzeri vesveseden kaçının demektir,
Abdestte gelen vesveseyi temelinden halleden ve herkesin rahatça tatbik edebileceği Peygamberimizin bir tavsiyesi de şu şekildedir: Bedevînin birisi Rasûlullaha (s.a.s.) gelerek abdestin nasıl alınacağını sordu.
Rasûlullah (s.a.s.) âzâlarını üçer defa yıkayarak ona abdest almayı gösterdi. Sonra da şöyle buyurdu: “İşte abdest budur. Bundan fazla yapan sünneti terk ederek hata yaptı, sınırı aştı ve nefsine zulmetti demektir.” 2851
Bu hadisin izahında İbn Hacer der ki: “Elini yüzlerce defa yıkadığı halde abdestsizliğinin kalkmadığına inanan çok vesveseli insan gördük.” İbn Hacer, beş asır önce yaşamış bir hadis âlimidir. Demek ki, ibâdetlerdeki vesveseyle sadece günümüz insanı karşılaşmıyor, asırlar öncesinden beri insanlık hep bu musibetle muhatap oluyor. Zira şeytan her zaman aynı taktiği kullanarak Allah’a verdiği, sâlih kulları saptıracağına dair sözünü hep tutuyor.
Abdestte olduğu gibi, namazda da yanılma, şüphe ve vesveselere karşı neler yapılacağı hususunda hadis-i şeriflerde pratik çözümler verilmektedir. Bu hadislerden bazılarının mealini verelim:
Abdullah bin Amr’in rivâyetine göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Herhangi biriniz namazda iken şeytan ona gelerek şöyle der: ‘Falan şeyi ve şu şeyi hatırla.’ Ta ki, kul gafletle namazdan çıkıp gitsin. Ve herhangi biriniz yatağında uzanmış iken şeytan onun yanına gelir ve kişi uyuyuncaya kadar şeytan durmadan onu uyutmaya çalışır.”
2850] Timizî, Tahâret 43; İbn Mâce, Tahâret 48
2851] İbn Mâce, İkame 48
VESVESE
- 527 -
2852
Çünkü uyku bir nevi gaflettir, gaflet de insanı ibâdet ve taatten bir derece uzaklaştırır. Namazdaki şaşırmalarımızda da şeytanın parmağı vardır. Özellikle kaç rekât kılıp kılmadığımız hususunda tereddüde düşmemizin altında şeytanın vesvesesi vardır.
Ebû Hüreyre'nin rivâyetine göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sizden biriniz namaza durunca şeytan yanına gelir, onu şaşırtır. Kaç rekât kıldığını bilemez. Hanginiz böyle bir şeyle karşılaşırsa oturduğu yerde sehiv secdesi etsin.” 2853
Sehiv secdesi, yanılmayı telâfi eden bir secde türüdür. Bu secde aynı zamanda şeytanı red, onun en sevmediği secde ibâdetini yaparak burnunu yere sürtmektir. Bu hadisten bir de şu noktayı anlıyoruz: Namazda da yanılsak yine çare namazın içinde, yani namazın bir rüknünü (secdesini) tekrarlayınca o hata düzeltiliyor.
Aynı mesele bir başka hadis-i şerifte daha farklı bir şekilde ifade edilir. Şöyle ki mealini okuyacağımız bu hadiste namazda şüpheye kapılan insanın hemen o şüpheyi üzerinden atması gerekiyor. Tereddütte kalmadan kaç rekât kıldığı kanaatine varıyorsa, ona göre hareket etmesi icap ediyor.
Abdurrahman bin Avf’ın rivâyetine göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Biriniz namazının rek’atlerinde şüphe ettiği zaman şüpheyi atsın ve şüphesiz bildiği rek’atine bina etsin. Rek’atların tamam olduğuna inandığı zaman selamdan önce iki secde etsin. Eğer namazı tam idiyse bir nâfile olur. Eğer namazı noksan idiyse o rek’at, namazını tamamlamak için olmuş olur. Ve namaz sonunda yaptığı iki sehiv secdesi de şeytanın burnunun toprağa sürünmesi için olmuş olur.” 2854
Başta abdest ve namaz olmak üzere ibâdetlerde unutabiliriz, ne okuduğumuzu, ne kadar okuduğumuzu, kaç rekât kıldığımızı bir an için aklımızda tutamayabiliriz. Böyle durumlarda da hemen telâşa kapılmamalı, çareyi yine ibâdetin kendi içinde aramalıyız. Hiçbir insan unutkanlıktan kurtulamadığı gibi, en üstün insan olan Peygamberimiz (s.a.s.) bile çok az da olsa unutkanlığa mâruz kalabiliyordu. Çünkü o ne kadar büyük ve mükemmel bir insan olsa da, insanî halleri itibariyle bizden birisi gibiydi. Acıktığı, susadığı, hasta olduğu ve sıkıntıya düştüğü gibi, unuttuğu da olurdu. Bu meseleyi hadiste şu şekilde görüyoruz:
Abdullah bin Mes’ud şöyle rivâyet eder: “Rasûlullah (s.a.s.) namaz kıldırdı. Ya fazla yaptı, ya eksik yaptı. Bunun üzerine, ‘Yâ Rasûlallah! Namaza bir şey mi ilave edildi?’ denildi. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Ben ancak bir insanım. Siz unuttuğunuz gibi ben de unuturum. Biriniz unuttuğu vakit, oturduğu halde iki secde yapıversin” buyurdu. Sonra Rasûlullah kıbleye dönerek iki secde etti. 2855
Şeytanın tek isteği ve görevi vardır, o da insanı ibâdetten, özellikle namazdan alıkoymak, kendisi namaz ve secdeden mahrum kaldığı gibi, insanlığı da bu nimetten mahrum etmek ve uzak tutmaktır. Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam İblis'in bu hedefini açığa çıkarırlar.
Ebû Hüreyre'nin rivâyetine göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
2852] İbn Mâce, İkame 32
2853] Muvatta, Sehv 1
2854] İbn Mâce, İkame 132
2855] İbn Mâce, İkame l29
- 528 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Şüphesiz şeytan Âdemoğlu ile kalbi arasına girer, maksadından uzaklaştırır. Artık kaç rek'at kıldığını bilemez. Bu hal o kişinin başına geleceği zaman selam vermeden önce iki secde etsin.” 2856
Namazda vesvese ile görevli şeytanın özel bir ismi vardır. Bu özel ismin ona verilmesinin en önemli hikmeti, yaptığı işin şeytanca büyük bir iş olmasının yanında, mü’minin uyanık olması, düşmanını çok iyi tanımasıdır. Çünkü düşman hem Özellikleri, hem de adıyla sanıyla bilinirse ona göre daha iyi tedbir almaya çalışır.
Osman bin Ebi’l-Âs Rasûlullaha (s.a.s.) gelerek şöyle dedi: “Yâ Rasûlallah! Şeytan benimle namazımın ve namazda okuyuşumun arasına giriyor, namazımı karıştırıyor.” Rasûlullah (s.a.s.) şöyle cevap verdi: “Bu, Hinzeb denilen bir şeytandır. Onu hissettiğin vakit Allah’a sığın ve sol tarafına üç defa tükür.” “Ben bunu yaptım, Allah da onu benden giderdi.”2857 Şeytana böyle bir uygulamanın yapılmasının iki önemli sebebi vardır: Birincisi, şeytana tükürerek ona hakaret etmek, kızdırarak, küstürerek huzurdan kovmaktır. Diğeri de, insanın psikolojik olarak rahatlamasıdır. Çünkü bu şeytana karşı insanın içini boşaltması, ona olan düşmanlığını açıkça ilan ederek ciddi bir tedbir alması ve hiçbir yakınlığının olmadığını bildirmesidir. Buradaki tükürme işlemi sadece “Tu, tu” diyerek de yerine getirilebilir.
İkinci Tedavi Yolu
Bu meselede şu hususları dikkate almak gerekir: Birincisi, dinde zorluğun olmayışıdır, ikincisi de, kendi bağlı bulunduğu mezhebin dışında da hak mezheplerin oluşudur. Böyle vesveseli adam, amelini güzel görüp gurura düşmektense, amelini kusurlu görse, istiğfar etse daha kârlı ve kazançlı çıkar.
Diğer taraftan, ibâdetlerinde vesveseye kapılan insan amel ve ibâdetine güvenip, mükemmel ve güzel görmek yerine, kusurunu kabul edip istiğfar etmeli ve Cenâb-ı Hakk’a şöyle niyazda bulunmalıdır: “Yâ Rabbi, ben bir kul olarak elimden geleni yaptım, farkında olmadan bir kusurum, bir hatâm olmuşsa beni bağışla, eksiklerimi, noksanlarımı tam olarak kabul buyur.”
Kalbindeki vesveseyi atıp şeytanı tard eder bir tarzda ona da şöyle demeli: “Bu durum insanı zorluğa itiyor, meselenin gerçek yüzünü bilmek mümkün değildir. Bu durum da dindeki kolaylık prensibine aykırıdır. Oysa din insanı zora sokmaz, kolaylığı emreder. İnsanın üstesinden gelemediği bir şeyle onu mükellef tutmaz.
Esas itibariyle böyle farkında olmadan işlenen amel ve ibâdetlerdeki kusurlara karşı şu gerçeği de hatırlamalı: “Amel ve ibâdetim bağlı bulunduğum mezhebe göre sahih olmasa bile diğer İslâm mezheplerinden birisine uygun gelse, o bana kâfidir.
Zaten ibâdetlerde elinden geleni yapan bir mü'min kusurunun, eksiğinin ve hatâsının farkındadır. Bir kul olarak hangi insan, hata ve kusurdan uzaktır ki? “Kusurunu bilmek kadar fazilet olmaz” kaidesiyle insan acizliğini itiraf eder, ibâdetlerini ideal bir seviyede, mükemmel mânâda yapamadığından dolayı istiğfar ve dua ile İlâhî merhamete iltica eder, hatasının affolmasını ve kusurlu
2856] İbn Mâce, İkame 135
2857] Müslim, Selâm 38
VESVESE
- 529 -
amelinin kabul edilmesi için niyazda bulunur.
E. Vesvesenin Beşinci Şekli
Bu çeşit vesvese, imanî meselelerde şüphe şeklinde gelir. Böyle bir vesveseye mâruz kalan biçare insan, hayaline gelen bir şüpheyi aklına girmiş gibi bir vehme kapılır, imanına bir zarar geldiğini sanar. Bazen tevehhüm ettiği, varsayım halindeki bir şüpheyi imana zarar veren bir şüphe şeklinde değerlendirir. Bazen da tasarım halindeki bir şüpheyi aklen tasdik edip kabul etmiş bir şüphe gibi görür.
Yani bazı zamanlar, inanca aykırı bir şeyi düşünmeyi küfre girmiş gibi zanneder. Dalalete ve sapkınlığa düşmenin sebeplerini anlamak için düşünce gücünün serbest hareket etmesini, incelemeye girişmesini ve tarafsız değerlendirmesini imana aykırı zanneder.
İşte şeytanın telkinlerinin bir eseri olan şu zanlardan, düşünce ve vesveselerden ürkerek “Eyvah! Kalbim bozulmuş, inancıma zarar gelmiş” der. Bu durumlar çok defa insanın elinde olmadan gelir. Neticede kendi irâdesi ile ıslâh edip düzeltemediğinden de ümitsizliğe düşer. 2858
Vesvese ile Mücâdele Edenlerin Başından Geçenler
Bu konuyu açan, yaşanmış bazı vak’alara yer vermek istiyoruz:
Bir kardeşimiz anlatıyor: “Sıkıntılı bir ânımda tuvalete girmiştim. Sıkıntım daha da artmaya başladı. İçimden bir ses, ‘Allah yok, Hazret-i Muhammed peygamber değil’ diyor ve beni bunu tasdik etmem için zorluyordu. Dayanmaya çalıştım, ama bir el veya pençe kalbimi sıktıkça sıkıyordu. Kalbim fındık kadar olmuştu. Tuvalette olduğum için Allah’ı anmak istemiyordum. Yani dua edemiyordum, sûre okuyamıyordum. Fakat öyle bir an geldi ki, dayanacak gücüm kalmadı. İşte o anda kalbimden, ‘Allah’ım, beni şeytanın eline bırakma’ diye bir ifade geçti, O ana kadar kalbimi limon gibi sıkan o elin veya pençenin parmaklarının bir bir kalbimin üzerinden kalktığını hissetmeye başladım. Bu durum, sıkılan bir süngerin yavaş yavaş bırakıldığında eski halini alması gibi bir şeydi. Kalbim ferahlamış, genişlemişti.”
Vesvesenin en dehşetli olduğu anda Cenâb-ı Hakk’a sığınmak, insanı kalbî ferahlığa ulaştırmakta ve rahatlatmaktadır.
Başından geçen bir başka olayı da şöyle dile getiriyor kardeşimiz: “Yine bir akşam arkadaşlarla alevilik üzerinde tartışmıştık. Çok sinirlenmiştim. Biraz da ileri gitmiştim, o gece bir rüya gördüm. Daha doğrusu rüya da değildi. Ne uyku, ne uyanıklık, ikisi arası bir şey. İçimden bir ses ‹Rabbim Ali' deyip duruyordu. Tasdik etmem için beni de zorluyordu. Bir süre dayandım. Fakat beni sıktıkça sıkıyordu. Uyanmak istiyordum, uyanamıyordum. Dayanamayacağım bir an gelince, ‹Rabbim Allah, çok şükür, elhamdülillah' dedim. Ve uyandım, hiçbir sıkıntım kalmamıştı, çok rahatlamıştım.”
Şeytan insana değişik yönlerden gelmektedir. Bir taraftan önünü kapatsanız, diğer taraftan karşınıza çıkıyor. Fakat vesveseye kapılan insanın kararlılığı ve
2858] Mehmed Paksu vesvese Sebepleri ve Kurtuluş Yolları, s. 17-47
- 530 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uyanık davranması şeytanın elini boşa çeviriyor. Ancak her fırsatta vesveseyi fark eder etmez, hemen Rabbimize sığınmalı, Onun rahmetine yönelmeli, yardımı ve kurtuluşu Ondan beklemeliyiz.
Bir başka kardeşimizin anlattıkları soru şeklindeydi: “Ben Allah'ın varlığına ve birliğine inanan bir insanım. Ben ‹Allah bir” diyorum, sanki içimden şeytan ‹Hayır' diyor. Acaba ben şeytanın bu söylediğini söyledim mi, söylemedim mi, acaba imanım gitti mi, gitmedi mi diye vesvese ediyorum ve korkuyorum. Acaba imanım gitmiş midir? Allah'ıma hep dua ediyorum, şu içimdeki şeytanı al ve şeytana uydurma diye devamlı Lâ ilâhe illâllah çekiyorum. İmanımın gitmemesi için ne yapmam gerekiyor?”
Şeytandan gelen bu şekildeki vesveselerle insanın imanına bir zarar gelmemektedir. Kalbe gelen imana aykırı sözler kalbin kendi sözleri değil, bütünüyle şeytana ait safsatalardır. Bundan dolayı bir endişeye düşmemelidir. Zaten siz bunun farkındasınız, Kelime-i Tevhidi söyleyerek şeytandan gelen telkinleri reddediyorsunuz. Bunun için imanınız gitmiyor ki, bir şey yapasınız. Sizin kararlı davranışınız şeytanı yüzüstü geri çevirmeye yetiyor.
Bir hanım kardeşimizin vesvese mücadelesi: Uzun bir süre vesvese baskısı altında kalan hanım kardeşimizin anlattıkları aslında vesveseye kapılan yüzlerce insanın ortak problemini dile getirmekteydi.
“İçimden bir güç beni İslâm dininden uzaklaştırmaya çalışıyordu. Ama kalbim uzaklaşmıyordu. Ve namaz. Namaz kıldığım sıradaki vesveselerim yine zordu. ‘Neden kılıyorsun, -hâşâ- Allah yok ki, bu yaptığın jimnastik hareketinden başka bir şey değil, âhiret yok, sakın inanma!' Biliyor musunuz, dizlerim titreyerek ve sırtımdan anlatılmaz derecede terler boşanarak o vaktin namazını kılıyordum. ‹Rabbim' diyordum, ‹ben bu seslere inanmıyorum, ben sadece Sana inanıyorum ve yalnız Seni seviyorum Rabbim' diyordum ve sürekli namaz kılarken ağlıyordum. Düşüncelerim yüzünden hayasızlık ettiğimi düşünüyordum. Bu bir vesveseydi. Her namaz bitiminde sanki bir ordu ile savaştan çıkmış gibi yoruluyordum. Ama namazımı asla bırakmadım, her türlü zorluğa rağmen Rabbime secde etmeye devam ettim.”
Şeytanın en ağır vesvesesi namazda iken gelir. Her seferinde bir başka oyun kurarak insanı namazdan soğutmaya yeltenir. Namazı basite almak, jimnastik hareketi gibi göstermek şeytanın hep kullandığı ve namaza karşı olan bazı kişilere söylettiği sözlerdir. Ancak bu sözlere prim verilmediği zaman şeytan bir zarar verememekte, en azından o an için vazgeçmektedir.
Namazla ilgili vesvesenin bir başka şeklini şöyle dile getiriyordu: “Tesettüre girdikten üç ay sonra bir gün namaz kılarken içimden bir ses işittim. ‹Allah yok ki (haşa), neden namaz kılıyorsun?' Bu sesi duyunca ne yapacağımı şaşırdım. Benden geliyor zannettim. Vesvesenin mâhiyetini bilmiyordum ki... Namazdan sonra tevbe ettim. Bu durum üç gün sürdü. Daha sonra geçti. Galiba o güne kadar yolunda gittiğim şeytanı ve nefsimi kızdırmıştım. Onlardan yüz çevirdiğim için bana saldırmaya başlamışlardı. Ve Cenâb-ı Hakka yöneleli tam bir yıl olmuştu ki, o korkunç imtihan günleri geldi çattı. Çeşitli vesveseler ruhumu rahatsız etmeye başlamıştı.”
Şeytan namaz kılan insanla vur-kaç harbi yapmaktadır. Önemli olan şeytanın
VESVESE
- 531 -
savaş taktiklerini iyi kavramaktır. Vesvesenin geliş şekli bilinirse tedbir almak ve ondan kurtulmak kolaylaşmaktadır. Olanca gücüyle vesvese mücadelesi veren bu kardeşimizin karşılaştığı en rahatsız edici vesvese çeşidi imani meselelerle alakalıdır. Bütün açıklığıyla olayı gözler önüne sermesi, kendi bilgi ve imkânları Ölçüsünde çareler bulması da meselenin sevindirici tarafıdır. şöyle anlatıyordu:
“Bir Ramazan günü, bir tanıdığa iftar yemeğine gitmiştik. Yemek yediğim sırada, bir büyüğüm bize Cenâb-ı Hakkın büyüklüğünü anlatıyordu. Onu dinlerken, bir an için rahatsız olduğumu hissettim. Sanki anlattıklarından sıkılmıştım. Allah'tan bahsetmesini istemiyordum. Bana ne olmuştu ki böyle? O sıralarda bir rahatsızlığım oldu. Şeytan vücudumun zayıf düşmesinden faydalanıp daha çok saldırmaya başladı. Geceleri rahatsızlığım yüzünden uyuyamıyordum. Izdırabım vardı. Ve hastalığımın bir an evvel geçmesi için sürekli Yâsin-i Şerif okuyordum.
“Bir gece yine okurken annemin yanıma gelip, bana kızdığını hatırlıyorum: ‘Yeter artık, başına ne geldiyse çok Kur’an okumaktan, kitap okumaktan geldi’ dedi. Şaşırdım, ‘Anne, nasıl böyle söylersin, Kur’ân-ı Kerimden insana hiç zarar gelir mi?’ dedim. Aslında annemin bir suçu yoktu, onu kullanan yine şeytandı. Anneme öyle söyledim, ama içime korkunç bir düşünce girdi. Annemin söylediği doğru olabilir miydi? Böylece Kur’ân-ı Kerime karşı da bir soğukluk oluşmuştu içimde. Ve vesveseler gittikçe büyüyordu. Ben Allah'a yaklaşmaya çalıştıkça, şeytan bana daha da güçlü saldırıyordu.
“Derken içimde korkunç bir ses oluştu -Hâşâ- ‹Allah yok' sesi. Bu ses ritmik bir şekilde sürekli kulaklarımda çınlıyordu. ‹Ona inanma, O yok' sesleri. O ses ‹Yok' dedikçe, ben ‹Var' diyordum. Onca okuduklarım hep bana Rabbimi anlatmamış mıydı? Kâinat bu kadar muazzam yaratılmışken, Onu reddetmek hangi akla sığardı?
“Sanki içimde iki insan oluşmuştu. Biri çok iyi, biri çok kötü. Sonunda, içimde korkunç bir savaş başladı. ‹Korkunç' tâbirini kullanıyorum, gerçekten korkunçtu, yaşayan bilir. Çoğunlukla şeytan bana vesveseleri imâni mevzularda veriyordu. En zor noktadan bana saldırmıştı. Dimağımı âdeta ele geçirmişti. Ama ele geçiremediği bir tek şey vardı: kalbim... Oraya tesir edemiyordu. Sürekli Rasûlullah’ı kötüleyici fikirler oluşuyordu içimde. Ama o fikirlerin hiçbirini tasdik etmiyordum.”
Evet, insanın içinde iki telkinin tesiri var. Biri meleğin ilhamı, diğeri de şeytanın vesvesesi. Bu iki telkin arasındaki savaş olanca hızıyla sürmektedir. “Kalbimi eline geçirememişti” diyor. Zaten en önemlisi, meselenin bu yönüdür. Yani kalbi şeytandan uzak tutmaktır. Diğer taraftan vesvese insana makineli tüfek ateşi gibi üst üste gelmektedir. Bunun için gelen vesveseden daha hızlı bir şekilde ona karşılık verilmesi gerekir ki, onu bertaraf edelim.
Vesvese hastalığı insana bir defa gelmeye dursun, ondan kurtulmak hakikaten büyük bir gayret istiyor. Çünkü vesvese elvan türlü, biri biter, diğeri başlar. Bunun için mücadeleye ara vermemek gerekiyor. Vesveseyi bir ejderhaya benzeten kardeşimiz şöyle anlatıyordu:
“Şu konu bir türlü dimağımdan çıkmıyordu. Hıristiyan âlemi neden cennete giremiyor. Onların hakkı yok mu? Onlar da Allah’a inanıyor, Allah -hâşâ- haksızlık etmiyor mu? Şeytanın bir başka korkunç vesvesesi. Hâlbuki bu konuyu
- 532 -
KUR’AN KAVRAMLARI
defalarca insanlara izah etmiştim. Bir insan son peygamber Hz. Muhammed'e (s.a.s.) inanmadıkça iman etmiş olmazdı ve iman etmedikçe Cennete giremezdi. Ama o an bunu kendime izah edemiyordum. Vesvese geldiği zaman öyle kolay gitmiyordu. Yedi başlı ejderha gibi, biri bitiyor, diğeri başlıyordu.”
Vesvese mücadelesi veren insanı şeytan boş bırakmadığı gibi, meselenin asıl kaynağını fark edemeyen başta insanın yakınları olmak üzere, bilen bilmeyen herkes bir şeyler söylemektedir. Sinirleri yıpranan hastanın sinir sistemi iyice bozulmakta, hatta psikolojik dengesi alt üst olmaktadır. Öyle bir an gelmektedir ki, hasta derdini kimseye anlatamamaktadır. İşte ifade etmeye çalıştığımız meselenin yaşanmış hali:
“Bir başka vesvese ise kitaplara karşı oldu. Özellikle imâni kitaplara. Kitapları evimde istemiyordum, onlara karşı içimde soğukluk oluşmuştu. Bu arada içimdeki saldırılar yetmiyormuş gibi, dıştan da saldırılara mâruz kalıyordum. İçimdeki bu savaştan dolayı sinir sistemim alt üst olmuştu, ruhî dengem bozulmuştu. Gözüme bir damla uyku girmiyordu. Herkes ‹Bak aşırıya gittin, helak oldun, aklını bozdun, falanca da böyle olmuştu, kafayı bozdu, merdivenleri üçer beşer çıkarsan böyle sırtüstü seni atarlar' gibi sözleri duydukça daha da çıkmaza giriyordum. Kendimi kimselere anlatamıyordum. Bir tek ablam biraz beni anlıyordu. Ah şu insanlar... Hep Rabbime yalvarıyordum, ‹Ne olur Rabbim, beni helak eyleme, sevmekten başka bir amacım yok, ne olur, yardım et' diyordum.”
Yakınları tarafından şefkat kurbanı olan hastayı tutar, psikiyatrise götürürler. Hele doktorun mana ve inanç yetersizliği varsa, hastaya derman olacak derdine dert katar. Olmadı, bu sefer tutarlar cin Musallat olmuş diyerek cincilere götürmeye kalkışırlar. İnsanın hem zamanı gider, hem parası gider, hem de huzuru ve rahatı gider. Anlatmaya devam ediyordu dertli insan: “Daha sonra beni sinir doktoruna götürdüler. Doktorlar da anlamıyordu. ‹Zekâsında hiçbir aksaklık yok' diyorlardı. Sadece sinirleri yıpranmış. Bu arada bana cin musallat olduğunu söyleyenler de oldu. ‹Falanca yerde cinci hoca var, ona götürün' dediler.”
Ama kardeşimiz çareyi çoktan bulmuştur ve uygulamaktadır: “Ben istemiyorum, çünkü her türlü zorluk anında insan sadece Rabbine sığınmalı ve O’na münâcaatta bulunmalıydı. O tür hocalar bence para tuzağı idi. Bu arada vesveseye karşı en güçlü silahım Kur'ân-ı Kerim’di. Gece-gündüz Kur'ân okuyordum. Hattâ öyle çok okudum ki, defalarca hatmettim. Çünkü Kur'ân'ı okurken şeytan bana saldıramıyordu. Ayrıca muavvizeteyn sûrelerini de çok sık okudum ve bol bol salevât-ı şerife getirdim.”
Vesvesesiyle insana zarar vermekten vaz geçmeyen şeytan kişiyi rüyada da rahat bırakmamakta, üstüne üstüne gelmektedir: “Bir gün bir rüya gördüm. Rüyamda korkunç bir mahlûkla karşılaştım. Aramızda şiddetli bir tartışma geçti. Üstüme üstüme gelip sıkıştırmaya başladı: “Seninle hep uğraşacağım.” “Ne zamana kadar?” “Üniversite diplomanı alana kadar.” “Ama ben üniversitede okumuyorum ki...” “Olsun.” “Ya seninle mücadele edemezsem ne olur?” “Helâk olursun!”
Birden uyandım. “Evet, bu düşmandan nasıl kurtulacağımı bilmiyorum. Ama sürekli Rabbime sığmıyordum. Ve bu savaş ciddiye binmişti. O bana saldırdıkça, ben daha çok namaz kılıyor, Kur'ân-ı Kerim okuyor, dinî sohbetler dinliyordum. Bu arada nefsimin de saldırılarına mâruz kaldım. Nefis ve şeytan birleşince
VESVESE
- 533 -
korkunç durumlar ortaya çıkıyor. Bu arada ailem bilmedikleri için benim bu duruma sohbetlere çok gitmemden dolayı düştüğümü sanıyorlardı. Onun için derslere beni yollamamaya başladılar.”
Burada unutulmaması gereken bir nokta vardır. O da imanî ve mânevî açığını dinî sohbetlerle telâfi etmeye çalışan insana engel olmamaktır. Çünkü engel oldukça dert iyice müzminleşmektedir.
Vesvese bütünüyle zararlı değildir. İnsanı araştırmaya, meselenin gerçek yüzünü incelemeye götürür. Hatta insanın imanını bile arttırır. Kişiyi Rabbine biraz daha yaklaştırır. Vesvesenin kaynağını bilen ve ona mânevî olarak iman silahıyla cevap veren insan artık imtihanı kazanmıştır. Bu safhadan sonra şeytan ondan bir şey anlamaz hale gelmiştir.
Mücadeleyi sonuna kadar sürdüren kardeşimiz konuyu şöyle bağlıyordu: “Şeytanın saldırıları iki yıl kadar devam etti. Bazen gücümün bittiğini zannediyordum, ama nasıl olduysa tekrar bana güç veriliyordu. Beynimde tarifi imkânsız uyuşmalar oluyordu. Yalnız, bu savaş sırasında imânımın gittikçe güçlendiğini hissediyordum. Zavallı şeytan, bana kötülük yaptığını zannediyordu, oysa onunla her mücadelem Rabbime bir adım daha atmama vesile oluyordu. Ve iki yıl sonra, benimle mücadele etmekten bıkmış olmalı ki vesveseler yavaş yavaş geçmeye başladı.
“Bu arada abdest vs. gibi şeylerde de vesvese veriyordu, ama artık onu tanımıştım, dinlemiyordum. Şimdi ise elhamdülillah bu imtihanı atlattım. Tabii ki bazen arada saldırdığı oluyor, ama gülüp geçiyorum. Zavallı, desiseleri öyle saçma ki, beni güldürüyor. Benim gibi niceleri ile uğraşıyordur kim bilir? Allah yardımcıları olsun.
“Burada rahatlıkla anlattıklarıma bakmayın, nefisle birleştiği zaman şeytanla mücadele etmek çok zordur. Hele yalnızsanız. Ama Allah'a ulaşmak Öyle kolay iş değildir. Demir ateşte ısıtılmadan, dövülmeden şekil alır mı?
“İşte yaşamış olduğumuz zorluklar, maddî ve mânevî musibetler, hepsi birer imtihandır, insanın olgunlaşmasına sebep olur. Cenâb-ı Allah bu zorluklarla kulun sevgisini ölçer. Şunu unutmamalıdır ki, şeytan insanla ölünceye kadar uğraşır. Mühim olan, onun apaçık bir düşman olduğunu anlayabilmemizdir. Bu mücadeleden, bu zorluklardan sonraki mükâfat ise kelimelerle anlatılamaz. Her zahmetin sonu rahmettir. Allah hiçbir kuluna kaldıramayacağı yükü yüklemez. Rabbim cümlemizi nefs ve şeytan denilen iki azılı düşmanın şerrinden muhâfaza eylesin.”
Evet, yaşanan olaylar vesveseyi değişik şekillerde dile getiriyordu. “Tahayyül” ve “tevehhüm” hak ve hakikat gibi telkin ediliyordu şeytan tarafından. İşin sevindirici tarafı, bu kardeşlerimiz meselenin farkındalar. O kadar ıstırap çekmiş olmalarına rağmen şeytanî bir vesvese olduğunu biliyorlar. Kendi bilgi ve imkânlarıyla tedbir ve çarelerini de bulmuşlar ve tatbik etmişlerdir. Ama meselenin asıl merhemi ve ilâcı şöyledir:
Tedavi You
Evet, küfrü hayal etmek küfür olmadığı gibi, küfre girdiğini tevehhüm etmek de küfür değildir. Dalaleti tasavvur etmek dalalet olmadığı gibi, dalaleti düşünmek de dalalet değildir. Çünkü bir şeyi hayal etmek vehmetmek, tasavvur
- 534 -
KUR’AN KAVRAMLARI
etmek ve düşünmek; aklen tasdik etmekten, kalben kabul etmekten tamamen ayrıdır. Çünkü başta hayal olmak üzere, bütün bu duygular serbest hareket ederler. Kayıt ve hat altına girmezler, irâdenin sınırını tanımazlar. Bunun için kişiyi dinî bir vebale sokmazlar, bir sakınca doğurmazlar. Oysa tasdik ve kabul etmek böyle değildir, bir ölçü ve esasa bağlıdırlar.
Diğer taraftan, bir şeyi hayal etmek vehmetmek, tasavvur etmek ve düşünmek; aklen tasdik etmek, kalben kabul etmek değildir. Ayrıca böyle bir durum şüphe ve tereddüt de sayılmaz. Fakat kişiyi inançsızlığa ve dalalete götüren kelimeler, gereksiz yere devamlı olarak tekrar edilse, kalpte ve zihinde yer edecek olsa, o takdirde ondan gerçek mânada bir şüphe çıkabilir.
Meseleyi tarafsız bir şekilde değerlendirmekle veya insaf adına haksız tarafı haklı görmek gibi bir hale gelir ki, ister istemez yanlışı ve haksızlığı kabullenmeye kadar gidilir. Böylece haklı tarafı tercih etme meyli kırılır ve sonunda insan tehlikeye düşer. Düşmanın ve şeytanın fuzuli vekili olacak bir hal zihnine yerleşir.
Böyle vesvesenin en önemlisi şudur: Vesveseli adam, gerçekleşmesi mümkün olan bir şeyi olmuş gibi birbirine karıştırır. Kendi şartları içinde mümkün olan bir olayı, zihnen de mümkün sanar ve aklen şüpheli vehmine kapılır.
Bunun yanında kelâm ilminin şöyle bir kaidesi vardır: Zatında ve gerçekte mümkün olan bir şey doğru bilgiye aykırı değildir, zihnî zarûrete ters düşmez. Meselâ şu dakikada Karadeniz'in yere batması, suyunun çekilip kuruması mümkündür ve muhtemeldir. Hâlbuki hepimiz Karadeniz'in olduğu yerde durduğunu şüphe götürmez bir şekilde biliyoruz ve inanıyoruz. Fakat bu ihtimal ve olabilirlik bize bir şüphe vermez ve doğru bilgimize zarar getirmez.
Başka bir misal: Güneş bugün batmayabilir veya yarın doğmayabilir. Böyle bir şey yoktur ve olmamıştır. Ancak bu ihtimal, bizim güneş hakkında şu andaki bilgimize ne şüphe verir, ne de zarar...
Bu misallerde olduğu gibi, iman hakikatlerinin mühim bir rüknü olan dünya kapısının kapanıp âhiret kapısının onun yerine açılması gerçeği, yani öldükten sonra tekrar dirilip ebedî yaşama hakikati hususunda akla gelebilecek vehim ve şüphelerin, insanın doğru bilgisine ve imanına zarar vermez. Çünkü bir sebep ve delilden doğmayan bir ihtimalin hiçbir değeri yoktur.
Haşrin geleceği, öldükten sonra insanların dirilip ebedî bir hayata geçecekleri gündüz gibi açık bir gerçektir. Her geceden sonra bir sabahın, her kıştan sonra bir baharın geleceği katiyetinde, insanlığın da ebedî bir geleceği, nurlu bir sabahı, saadetli bir Cenneti olacaktır. Bu dünyayı kuran, insanları burada misafir olarak tutan Zat, onları geçici olarak kabirde bulunduracak, daha sonra huzuruna alacak, mü'mine mükâfatını, zâlime cezasını verecektir. 2859
İnsana Gelen Vesvesenin Hikmetleri
“Bu kadar zararlı olan ve rahatsız eden vesvese belasının mü’mine verilmesinin hikmeti nedir?” diye soru akla gelebilir.
Cevap: Aşırıya kaçmamak, fazla baskın gelmemek şartıyla vesvese asıl
2859] M. Paksu, a.g.e., s. 47-61
VESVESE
- 535 -
itibariyle uyanmaya sebeptir. İnsanı araştırmaya yöneltir, ciddiyete vesile olur. Şu imtihan meydanı olan dünyada bize bir teşvik kamçısı olarak Cenâb-ı Hak vesveseyi şeytanın eline vermiş, insanlığın başına vuruyor. Şâyet fazla incitecek olsa, şeytanı, Rahîm olan Rabbimize şikâyet etmeli ve O’na sığınmalıdır. Bu husus Kur'ân-ı Kerimde şöyle bildirilir: “Takvâ sahipleri kendilerine şeytandan bir vesvese iliştiğinde güzelce düşünürler ve derhal hakkı görüverirler. Şeytanlar ise kardeşleri olan kâfirleri sapıklığa sürükleyip dururlar, bir daha da yakalarını kurtaramazlar.” 2860
Vesvesenin insana veriliş hikmetini birkaç noktada şu şekilde açıklamak mümkündür;
1- Aşırıya kaçıp insanı alt etmemesi, başta abdest ve namaz olmak üzere kişiyi ibâdetten, taatten uzaklaştırmaması, hayatı yaşanmaz ve çekilmez bir hale getirmemesi, imana ve itikada zarar vermemesi kaydıyla vesvese insanı devamlı ayık ve uyanık tutar, gaflete düşmesini önler.
Çünkü vesvese, ebedî düşmanımız olan şeytanın tuzağı ve silâhıdır. Düşmanın silâh ve saldırısına her an mâruz kaldığını bilen insan, ona karşı savunmaya geçecek ve kendi silâhını kullanmasını çok iyi öğrenecektir.
Sınırda nöbet bekleyen veya mevzide düşmanı gözetleyen askeri düşünelim. Böyle bir asker hep tetiktedir. Kulağına gelen en ufak bir gürültü, gözüne çarpan en küçük bir karartı elini silâhına götürür. Şâyet ufaktır, küçüktür diye önem vermezse, kendi eliyle hayatını ve nöbet yerini tehlikeye atmış olur.
Mü'min de her an şeytanın vesvese oklarına ve hücumuna mâruzdur. Bundan kimse istisna değildir. Bunun için hep dikkatli hareket eder, müdafaa halindedir. Silâhını hep hazır bulundurur. Vesvese mikrobuna karşı istiaze, istiğfar gibi manevî antibiyotikleri hemen kullanmaya çalışır.
2- Vesvese, insanı vesveseye kapıldığı mesele hakkında araştırmaya, incelemeye ve öğrenmeye sevkeder. Meselâ, meleklerin varlığı ve gördükleri işler hakkında vesveseye düşen bir insan, birer ruhanî varlık olan meleklerin yaratılışları ve gördükleri vazifeler hakkında araştırmaya girişir, bu konudaki bilgisini arttırır, meleklerle insan arasındaki ilişkiyi öğrenir.
Yine meselâ, namazı kaç rekât kıldığı hususunda vesveseye düşen bir insan, başta namazın vacip ve sünnetleri olmak üzere, sehiv secdesini gerektiren halleri araştırıp öğrenir, bir daha aynı vesveseye kapılmaz.
3- Vesvese insanı ciddiyete götürür. Böyle bir insan gerek imanî meseleleri, gerekse ibâdetlerini ciddiye alır, daha eksiksiz, daha sağlam ve daha titiz bir şekilde yapmaya gayret eder. Çünkü meselesini ciddiye alan, görev ve işine ihlâsla sarılan insana rakipleri, hasımları ve düşmanları zarar veremez.
4- Vesvese, insanın taklidî olan imanını tahkîke, zayıf olan inancını kuvvetlendirmeye vesile olur. Bu açıdan vesveseden fazla korkmamalı. Çünkü iman var ki, onun için vesvese geliyor. Zaman zaman vesvese kuvvetli imana sahip insanlara da gelmektedir.
Meselâ Sahabiler, başta Kur'ân'ın nüzûlü -Hz. Dıhye gibi bazı sahabilerin kılığına girerek de olsa- Hz. Cebrâil'in görünmesi ve Peygamberimizle (s.a.s.) bizzat
2860] 7/A’râf, 201-202
- 536 -
KUR’AN KAVRAMLARI
görüşüp konuşmaları gibi imanın en mühim üç rüknü olan kitaba, meleklere ve peygamberlere imanı gözleriyle görmüşlerdi.
İşte böyle imana sahip olan Sahabiler, Rasûlullah’a (s.a.s.) şöyle bir soru sorabilmişlerdi: “İçimizden öyle şeyler geçiyor ki, herhangi birimiz onları söylemeyi bile büyük bir suç sayıyor.” Rasûlulluh (s.a.s.), “Gerçekten böyle bir şey hissetiniz mi?” diye sordu. Sahabiler, “Evet, yâ Rasûlallah” dediler. Rasûlullah (s.a.s.) “İşte sarih, açık açık iman budur.”2861 buyurdular.
Yani, mü’minin ruh ve kalbinde iman cevheri, ibâdet hazinesi, namaz ve İslâm’a hizmet gibi incilerin varlığını şeytan çok iyi bilmektedir. Bildiği için de göz koymakta, fırsat bulur bulmaz çalıp çırpmakta ve saldırıya geçmektedir. Nasıl ki, hırsızlar başta para ve altın olmak üzere en değerli malların bulunduğu yere girmek isterler; öyle de şeytan, mü'minin iman cevheri taşıyan kalbine vesvese oklarıyla saldırır. Oradan ne çalarsa kendini kazançlı sayar. Bunun yanında yoksul ve boş evlere hırsız uğramadığı gibi, tam takır, kup kuru ve bom boş kalblere de şeytan yanaşmaz, buraları ateşlemez.
Diğer taraftan, mü'min şeytanın vesvesesinden dolayı rahatsız olmaktadır. Bu rahatsızlık aynı zamanda imanın alâmetidir. O insanın kuvvetli bir imana sahip olduğunun işaretidir. Hadiste geçen “mahz-ı iman”, yani imanın tâ kendisi demek budur. Yani insan imanının tehlikeye düştüğünü fark eder etmez, hatalarını anlar, eksiklerini tamamlar, hakiki imanı elde etmek için gayret sarf eder.
Zaten iman her zaman yenilenmeye ve tazelenmeye muhtaçtır. Elbise nasıl eskir ve yıpranırsa, iman da öyle yıpranabilir. Bunun önüne geçmek için tedbirimizi baştan alırız, “Lâ ilâhe illâllah” kudsi kelimesini dilimizden düşürmediğimiz gibi, onun mâna ve muhtevasını da düşünce ve kalbimizle yaşarız.
İnsanı devamlı imanına aykırı hareket etmeye iten başta şeytan olmak üzere nefsi ve gayr-ı meşru arzuları gibi bazı düşmanları vardır. Bu güçler insanın gafletinden fırsat bularak çeşitli hile vesvese ve şüphelerle imanı zedeleyip nurunu söndürmeye çalışırlar.
Bundan başka, insanın farkında olmadan ağzından çıkan bazı söz ve hareketler imanına zarar verecek bir mâhiyet taşıdıklarından, imanın insan üzerindeki etkisini azaltabilmektedir. İmana aykırı olan “silik” sözler o kadar ileri varır ki, imanlı bir insan onu duyduğunda ürperir, böyle bir söz kendisinin içinden geçecek olan imanından şüphe edecek bir hale gelir. Bugün bazı kimselerin ağzından duyduğumuz, bazen de bize soru halinde intikal eden birtakım sözler vardır ki, bunlar sadece bu devirde, zamanımızda değil, asırlar öncesinde de söylenmiştir.
Bunun için mü'minin her vakit, her saat ve her gün imanını yenilemesi, bu şekilde mânevî tehlike ve düşmanlardan korunması gerekir.
5- Vesvese lâkaytlığı atar, miskinliği giderir, tembelliği kaçırır, rehâveti yok eder. Meselâ, atmaca kuşu, serçeye saldırıp avlamaya kalkışmasa serçe insanın eline ayağına dolaşır, ne uçar, ne de kaçar. İlk bakışta atmacanın serçenin üzerine atılması, şefkat ve merhamet duygumuza ters gelebilir; ancak serçenin başka türlü uçma kabiliyeti ve düşmanlarından korunma alışkanlığı gelişmezdi. Bu saldırı ve kaçış, bir eğitim, bir antrenman sayılmaktadır.
2861] Müslim, İman 209
VESVESE
- 537 -
Vesveseye müptela olan insan da, bu sayede şeytanla mücadele etmesini öğrenir, şeytana galibiyet fırsatı vermez, devamlı bir mücahede şuuru içinde yaşayarak bir çekirdek halinde bulunan iman ağacını yeşillendirir, ibâdet kabiliyetlerini geliştirir, üzerindeki tembellik ve rehavet paslarını temizler ve her an tetikte bekleyen bir fedâi gibi görür kendini...
İşte bütün bunlar için, Cenâb-ı Hak şu imtihan dünyasında, şu müsabaka meydanında, bir teşvik kamçısı olarak vesveseyi şeytanın eline vermiş, insanın başına vuruyor. Şâyet fazla incitse Cenâb-ı Hakka şikâyet etmeli, Euzübillâhi mine’ş-şeytânirracîm demeli, O’na sığınmalıdır. 2862
Vesvese En Çok Kimlerde Görülür?
Birincisi: İbâdetlerine dikkat etmeyen, dinî vazifelerini yerine getirmeyen, şuurlu bir İslâmî yaşayışta olmayan kimselerde vesvese pek bulunmaz. Vesveseden ziyade bu insanlar, farkında olmadan şeytanın telkini altındadırlar. Şeytanın istediği bir hayat seyrinin yolcusu olmuşlardır.
Bunun için vesvese daha çok imanda terakki etme yoluna giren, dinî hayatına dikkat eden, elinden geldiği kadar ibâdetlerini yerine getiren, yakasını şeytanın elinden kurtarmaya çalışan, kalbini İlâhî nurun aynası yapmaya gayret eden mü'minlerde görülür. Çünkü şeytanın tesir sahasından kurtulup meleklerin ilhamına kulak veren bu insanı şeytan kıskanmakta ve onu rahat bırakmamaktadır.
Şeytan, bu mü’minin yolunun üzerine çeşitli tuzaklar kurar, devamlı fırsat kollar, müsait bulduğu an, kalbi hedef alarak hemen silâhını ateşler ve yaralar açar. Bir kere yara açtıktan sonra artık bu yaranın içinde vesvese mikropları üremeye başlar ve bazen iyice azıtırlar. Zaman içinde öyle bir hal alır ki, bu insan her halinde şüphe ve vesvese etmeye başlar.
İkincisi: Vesvese, asabi, hassas, titiz, kılı kırk yarar tarzda bir yaratılışa sahip olan insanlarda çok daha fazla görülür. Vesveseye mâruz kalan insanların çoğuna, “Hassas bir insan olmalısınız” diye sorduğunuzda müsbet cevap alırsınız. Hattâ böyle insanları, “hararetten nem kapar” diye tarif ederler. Ayrıca vesveseye müptela olan bu insanlar bünye itibariyle de zayıf bir yapıya sahiptirler. En küçük bir kıvılcımdan alev alan vesveseli insanın kalbi, şeytanın telkinlerine karşı hazır bir zemin gibidir. 2863
İmam Gazâli’ye Göre Kalbin Mâhiyeti, Vesvese ve Kurtuluş Yolları
Kalbin Mâhiyeti ve Kalbe Gelen Düşünceler
Kalbin Mâhiyeti: Kalb, kurulmuş bir çadır gibidir, kapıları vardır. Her kapısından kendisine haller gelir. Kalb hedefe benzer, ona her taraftan oklar atılır.
Kalb dikili bir aynaya benzer, üzerindeki çeşitli sûretlerin çeşitli akisleri geçer. Bir sûretten sonra başka bir sûret aynada görünür. O ayna bu geçen sûretlerden boş değildir. Kalb bir denize benzer. Çeşitli nehirlerden o denize sular akar.
Her hâl ü kârda kalbe akan bu yeni yeni eserlerin giriş noktaları ya beş
2862] M. Paksu, a.g.e., s. 61-66
2863] M. Paksu, a.g.e., s. 66-67
- 538 -
KUR’AN KAVRAMLARI
duyudandır veya iç duyulardandır. İç duyulara gelince, bunlar hayal, şehvet ve öfkedir. İnsanın mizacında var olan ve ondan meydana gelen ahlakın esası ise şudur: İnsan bu duygularla bir şeyi idrak ederse kalbte ona ait bir tesir meydana gelir. Meselâ, çok yemek yemekle güçlenen mizaç sebebiyle şehevi duygu heyecana gelir, dolayısıyla kalbte tesirini gösterir. Şâyet şehevi duygu bastırılırsa hayal gücü devreye girer ve bir şeyden diğer şeye intikal etmeye başlar. Bu intikal sonunda kalpte üst üste değişiklikler olur. Kalbin değişmesi ve etkilenmesi devamlı bu sebeplerdendir. Kalpte meydana gelen eserlerin en güzeli hâtıralardır. Hâtıralardan gaye, kalpte meydana gelen fikir ve zikirlerdir. Bunlardan gaye, yenilenme ve hatırlama yoluyla gelen ilimlerdir. İşte bu ilimlere hatıra denir. Çünkü bunlar, kalb kendilerinden gafil olduktan sonra kalbe gelirler.
İrâdeyi harekete getiren hâtıralardır. Çünkü niyet, azim ve irâde, istenen mânâ kalbe geldikten sonra peyda olur.
Kalbe Gelen Hâtıralar ve Çeşitleri: Fiillerin başlangıcı hâtıralardır. Arzuyu harekete geçiren hâtıralardır. Arzu azmi, azim niyeti, niyet de azayı harekete geçirir. Arzuyu harekete geçiren hâtıralar olduğuna göre; güzel sonuç doğuran ve kötü sonuç doğuran hâtıralar olmak üzere hatıra ikiye ayrılır. Güzel sonuç veren hâtıralara ilham denir. Kötü sonuç veren hâtıralara da vesvese denir.
Bu hâtıralar hâdistir, sonradan meydana gelmedir. Her hâdisin bir muhdisi vardır. Hâdiseler ne kadar değişik olursa, sebepleri de o nisbette değişik olur. İşte neticeleri sebeplere bağlamadaki İlâhî kanundan anlaşılan budur. Evin orta yerinde bir ateş yakılsa, duvarları ateşin ışığıyla aydınlanırken, tavanı da isiyle kararır. Buna göre aydınlığın sebebi ayrıdır, kararmanın sebebi ayrıdır.
Bunun gibi kalbin nurlanmasıyla kararmasının sebepleri de ayrıdır. Güzel sonuç veren hâtıranın sebebine melek, kötü sonuç veren hâtıranın sebebine de şeytan denir.
Kalbi hayır ilhamına hazırlayan lütfa tevfik denir. Şeytanın vesvesesini kabule hazırlayan kuvvete de iğvâ ve hizlan denir.
Melek ve Şeytanın Kalpteki Yeri
Çeşitli mânâlar çeşitli isimler ister. Meleğin özelliği hayrı ulaştırmak, ilmi anlatmak, hakkı keşfetmek, hayrı vaad etmek ve iyiliği tavsiye etmektir. Allah meleği bunun için yarattı ve insanların hizmetine verdi.
Şeytanın özelliği de tamamen meleğin aksinedir. Şeytan şerri, kötülüğü vaad eder, çirkin şeyleri telkin eder; hayır ve iyilik yapılacağı zaman kişiyi yoksullukla korkutur.
Vesvese ilhamın, şeytan meleğin, tevfik de hizlanın karşılığıdır. Kalb ise şeytanla melek arasında döner durur. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) bir hadislerinde: ‘’Kalbe iki yönden baskı gelir: Birisi melektendir, hayrı vaad eder, hakkı tasdik eder. Kalbinde bunu hisseden kimse bilsin ki, bu Allah’tandır ve hemen Allah’a hamdetsin. Diğeri de vesvesedir, şeytandan gelir ve şerre teşvik eder, hakkı reddeder, hayırdan uzaklaştırır. Kalbinde bunu hisseden kimse şeytanm şerrinden Allah'a sığınsın' buyurdu ve sonra, ‹Şeytan sizi fakir düşmekle korkutur da cimriliğe ve kötülüğe teşvik eder' mealindeki âyeti okudu.
VESVESE
- 539 -
Kalbin Melekleşmesi ve Şeytanlaşması
Kalb, yaratılışı itibariyle ilhamla vesveseyi kabul edecek yapıdadır. İnsan bunlardan birini tercih etmekle karşı karşıyadır. Yani ya vesveseye kapılarak şehvetine uyar, heva ve hevesinin peşinden gider veya bunlardan yüz çevirerek hayra yönelir.
İnsan, şehvetine, gazabına ve hevasına uyarsa şeytanın tasallutuna kapılır. Böyle bir kalb şeytana yataklık yapıyor demektir. Çünkü heva şeytanın yuvasıdır. İnsan şehve-tiyle mücadele eder ve onu kendine Musallat kılmaz da melek ahlakına bürünürse, kalbi meleklerin dolup taştığı bir merkez haline gelir.
Ne zaman ki insan; şehvet, gazap, hırs, tama, tul-u emel ve benzeri kötü hasletlerle içice olursa, şeytan vesvesesiyle kalb sahasında at oynatır.
Yine ne zaman ki insan nefsî arzularına uyarak dünya sevgisi kalbe galebe çalarsa şeytan vesevese için yol bulmuş olur. Ne zaman ki, kalb Allah'ın zikriyle meşgul olursa, şeytan ondan uzaklaşır, kalbe girme imkânı daralır, yerine hemen melek geçer ve ilhama başlar. Şeytan ve meleğin askerleri arasındaki koşuşturma, birinin üstün gelip açılan kapıdan içeri girmesine ve orada yer tutup oturmasına kadar savaş kalbin çevresinde devam eder.
Nice kalbler var ki, oraları şeytanın ordusu fethetmiş ve sahip olmuştur. Ahireti arka plâna atıp dünyayı tercih eden vesveselerle kalbi doldurmuşlardır. Bunların kalbi istila etmesinin birinci yolu şehvet ve hevaya uymaktır. Bundan sonra kalb ancak şeytanî güçlerden boşaltılmakla yeniden fethedilir. O güçler de heva ve şehvettir. Bunları boşalttıktan sonra, kalbi zikirle tamir etmek gerektir.
Câbir bin Ubeyd diyor ki: Alâ bin Ziyad'a içimdeki vesveseden şikâyet ettim. Şöyle bir açıklama yaptı: “Kalb, İçine hırsız giren bir eve benzer. Hırsız girdiği evde işine yarayan bir şey varsa alır çıkar, yoksa sağa sola dönüp durur, bir şey bulamazsa da evi terk eder gider. Bunun gibi heva ve heves olmadığı kalbe şeytan girmez. Nitekim âyette şeytana şöyle demektedir: ‘Benim ihlâslı kullarım üzerinde senin hiçbir gücün yoktur. Onlara vekil olarak Rabbin yeter.” 2864
Kalbi Vesveseden Korumanın Yolları
Vesveseden kurtulmanın çaresi, kalbe vesveseyi veren şeyden başka bir şey koymaktır. Allah’ı zikirden başka kalbe ne koyarsan, şeytanın vesvesesine yardımcı olur. Kalbi şeytanın vesvesesinden koruyan şey ise ancak Allah’ı anmaktır. Çünkü Allah’ı anmakla şeytanın nasibi kesilir. Bir şey ancak zıddıyla tedavi edilir. Şeytanın vesvesesinin zıddı da Allah’ı anmak ve Allah’tan yardım istemektir.
İşte “Eûzü billahi mine'ş-şeytâni'r-racîm velâ havle velâ kuvvete illâ billahi'l aliyyi'l-azîm” sözlerinin mânası budur. Buna kendilerine Allah'ın zikri galebe çalan takvâ sahipleri yol bulur. Şeytan bu kimselerin etrafında çapulcu bir hırsız gibi dolaşır durur. “Takvâ sahipleri, kendilerine Allah’tan bir vesvese iliştiğinde güzelce düşünürler ve derhal hakkı görüverirler.” 2865
“Min şerri’l-vesvâsi’l-hannâs” âyetinin tefsirinde İmam Mücahid der ki: “Hannâs kalbe yayılır. Allah’ı zikrettiği vakit toparlanıp kaçar. Kalb gaflete dalınca yine
2864] 17/İsrâ, 65
2865] 7/A’râf, 201
- 540 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hannâs faaliyete geçer. Âdeta karanlık ile aydınlığın çarpışması gibi çarpışıp dururlar. Işığın gelmesiyle karanlığın kaybolması gibi, Allah’ın hatırlanmasıyla da şeytan uzaklaşır. Bunlar birbirlerinin zıddı oldukları için Allah Teâlâ bunlar hakkında, “Şeytan onları hakimiyetleri altına aldı ve Allah’ı anmayı unutturdu. İşte onlar şeytanın taraftarlarıdır. Haberiniz olsun, şeytanın taraftarları hüsrana düşenlerin tâ kendileridir”2866 buyurmuştur.”
Enes bin Malik’in rivâyetine göre Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
‘Şeytan hortumunu insanoğlunun kalbinin üzerine koyar. Allah’ı hatırlarsa oradan uzaklaşır; Allah’ı unutursa, kalbini yutar.”; “Şeytan insanın kan damarlarında dolaşır. Şeytanın dolaştığı yolları açlıkla daraltınız.”
Şeytanın Mâhiyetini İncelemenin Zararı
“Şeytan latif bir cisim midir, değil midir? Cisim değilse insanın bedenine nasıl girer?” gibi sözlerle şeytanın beden yapısını inceleyen insanın hali koynuna yılan giren adama benzer. Böyle bir insanın yapacağı ilk iş, bir an önce yılanı çıkarıp atmak, zararından kurtulmaktır. Oysa bu adam yılanı çıkarıp atmıyor da, şeklini, rengini, uzunluğunu incelemekle meşgul oluyor. Bu ise cehaletin tâ kendisidir. İnsanın yapacağı ilk iş, düşmanı kendinden uzaklaştırmaktır.
Bunun yanında düşmanın gücünü ve silahını da iyi bilmek gerekir. Şeytanın silahı, hevâ, heves ve şehvettir. Böylece hâtıralardan bir kısmının şerre dâvet ettiğini ve bunların vesvese olduklarında şüphe olmadığı gibi, bir kısmının da hayra dâvet ettiğini ve bunların ilham olduğunu bilmek gerekir.
İlhamla Vesvese Nasıl Ayırt Edilir?
Meleğin ilhamı ile şeytanın vesvesesi arasında tereddüt veren hâtıralar vardır. Şeytanın hilelerinden biri de şerri hayır gibi göstermesidir. Bunu ayırmak zordur. Çokları buradan tehlikeye düşer. Şeytan bu gibi insanları açıkça kötülüğe dâvet edemez, bunun yerine kötülüğü iyilik gibi göstermeye çalışır.
Kalbe gelen hâtıraların ilham veya vesvese olduğu ancak takvâ nuru, basiret ve ilim kabiliyeti ile öğrenilebilir.
Şeytan Nasıl Zayıf Düşürülür?
Bir kişi Hasan Basri'ye sordu: “Ey Ebâ Said şeytan uyur mu?” Hasan Basrî gülümseyerek dedi ki: “Şeytan uyusaydı da biz de rahat etseydik!”
O halde hiçbir zaman ehl-i iman şeytandan kurtulamaz. Ama, her Müslüman için, şeytanı defetmenin ve zayıf düşürmenin bir yolu vardır. Nitekim Allah Rasûlü (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Yolculukta insan devesini zayıflattığı gibi, mü'min de şeytanını zayıflatabilir.”
Kays bin Haccac der ki: “Şeytanım bana, ‘senin yanına geldiğim zaman besili hayvan gibiydim, şimdi ise kuş kadar bile kalmadım' dedi.” “Neden böyle oldun?” demem üzerine, “Allah'ı zikretmekle beni erittin” dedi.
İşin zor tarafı, şeytana açılan kapıların pek çok, meleğe açılan kapıların tek olmasıdır. O tek kapı ise o çok kapının içine karışmıştır. Bu durumda insanoğlu
2866] 58/Mücâdele, 19
VESVESE
- 541 -
karanlıkta birkaç yöne giden ve yolun ortasında şaşkın bir halde kalmış gibidir. Güneş doğup da çevresini açık gözle görmedikten sonra gideceği istikameti kestiremez.
Buradaki açık göz, takvâ ile cilalanmış kalb gözüdür. Doğup parlayacak güneş de yolların bataklık taraflarını gösteren kitap ve sünnetten istifade edilen ilimdir. Ancak bu sayede yolunu bulabilir. Yoksa yollar çok ve hepsi karanlık ve bataklıktır.
Abdullah bin Mes'ud diyor ki: Birgün Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) bize düz bir çizgi çizdi ve ‹İşte bu yol Allah'a giden yoldur' buyurdu. Sonra o çizginin sağma ve soluna bazı çizgiler çizdi ve ‘Bu yollar yok mu? Bu yolların herbirinin başında bir şeytan durur ve insanları bu yola dâvet eder’ buyurdu. “Daha sonra şu âyeti okudu: “İşte, Benim dos doğru yolum budur. Siz de ona uyun. Başka yollara sapmayın ki, sizi fırkalara bölüp Allah'ın yolundan ayırmasın. Allah'ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınasmız diye Rabbiniz size bunları emretti.” 2867
Şeytanın Kalbe Giriş Yolları
Kalb bir kale, şeytan da o kaleye girmek isteyen bir düşman gibidir. Şeytan kaleyi fethedip sahip olmak ister. Kaleyi düşmandan korumak, ancak kapılarını sağlamlaştırmak ve gediklerini kapatmakla mümkündür. Kalenin kapılarını ve gedik yerlerini bilmeyen adam, elbette kaleyi koruyamaz.
Kalbi şeytanın vesvesesinden korumak herkes için farz-ı ayndır. Farza ulaşmak için lazım olan şey de farzdır. Şeytanın kalbe giriş yol ve kapıları kişinin vasıflarıdır. Onlar ne kadar çok olursa şeytanın kapıları da o kadar çok olur. Kalbi korumanın çaresi, bu yolları kapamaktır. Bu da, kalbi kötü huylardan temizlemekle mümkündür. Bu huyların kökleri kalpten kesilip kapıları kapansa bile yine de şeytanın kalbe giden birtakım tehlikeli yolları vardır, istikrarlı değildir.
Allah'ı zikretmek, şeytanı kalbe uğramasını engeller. Zira gerçek zikir, kalbi takvâ ile tamir ettikten ve kötü sıfatlardan temizledikten sonra kalpte yerleşir. Böyle olmazsa zikrin kalb üzerinde bir hâkimiyeti olamaz ve şeytanın baskısını önleyemez.
Şeytan Aç Köpek Gibidir
Şeytan aç bir köpek gibidir. Köpek sana yaklaşır. Önünde et ve ekmek gibi yiyecek bir şey yoksa “defol git” demekle köpek uzaklaşır gider, fakat yiyecek bir şey varsa, kovmakla oradan uzaklaşmaz.
Şeytan da böyledir. Şâyet kalpte bir kuvveti yoksa yalnız zikirle oradan uzaklaşır. Şâyet şehvet kalbe galebe çalmışsa, zikrin hakikati kalbin kenarına doğru iner, fakat ortasında yerleşemez. Böylece yine şeytan kalbin merkezine hakim olur. Fakat heva ve kötü sıfatlardan temizlenmiş olan takvâ sahiplerinin kalbine gelince, şeytanın buraya girmesi şehvet yönünden değil, zikirden ayrı kalmasından dolayıdır. Kalb zikre döndüğü zaman şeytan geri çekilir.
Namaz Kılarken Gelen Vesvese
Şöyle bir düşün: İbâdet ve zikrin son sınırı namazdır. Kalbine dikkat et, bak, namazda iken şeytan kalbini nasıl sokaklara götürür, nasıl âlemin hesaplarını
2867] 6/En’âm, 153
- 542 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gördürür? Nasıl inatçı insanlara cevaplar hatırlatır ve nasıl seninle birlikte ovaları, dağları dolaşır? Sonunda öyle bir hale gelir ki, namazdan önce unuttuklarını sana namazda hatırlatır.
Şeytan bilhassa namaz kılarken kalbe hücum eder. Namaz kalbin mihenk taşıdır (ölçüsüdür). Kalbin iyilik ve kötülüğü namazda belli olur. Dünya şehvetleri ile dolu olan kalblerden gelen namaz kabul olmaz. Görüyorsun ki, namazda da şeytan uzaklaşmıyor, belki vesveselerini arttırıyor. Tıpkı gereken perhizi yapmadan alınan bazı ilaçların verdiği zarar gibi. Şâyet şeytandan kurtulmak istersen, her şeyden önce takvâ ile perhiz yap. İşte o zaman Hz. Ömer'den kaçtığı gibi, şeytan senden de kaçar.
Vesvese, Hemm, Hatır ve Kasıd Nedir?
İnsan hangilerinden sorumlu olur, hangilerinden bağışlanır? Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Ümmetim, hatırına gelen şeyleri konuşmadıkça veya yapmadıkça mes’ul değildirler.”
“Allah Teâlâ hafaza/muhâfız meleklere der ki: ‘Kulum bir günah yapmaya hemm (teşebbüs) ettiği zaman, bu hemminden (teşebbüsünden) dolayı ona bir şey yazmayın. Şâyet o günahı işlerse, ona bir kötülük yazın. Kulum bir iyiliği hemmettiği zaman, hemen ona bir sevap yazın. Şâyet hemmettiği iyiliği yaparsa onu on misli ile yazın.”
“İyiliği hemmedip yapmayana bir sevap, iyiliği hemmedip yapana yedi yüze kadar mükâfat verilir. Kötülüğü hemmedip yapmayana bir şey yazılmaz, yapana ise bir günah yazılır.”
“Allah Azze ve Celle şöyle buyurdu: “Kulum bir günah yapmayı içinden geçirdiği zaman, onu yapmadıkça bağışlarım.”
Kalbin Dört Hali
a) Kalbe gelen ilk şey hatır’dır. Meselâ insan arkasından gelen bir kadının sûretini hatırında canlandırır. Öyle ki ardına dönüp baksa kadını görecek. Buna hatır ve hâdis-i nefis denir.
b) Heyecan, arzu, meyl-i tabii. O kadına dönüp bakmaya meyletme tabiatında olan şehvetin harekete geçmesi demektir.
Bunların her ikisi insanın irâde ve isteği dışındadır. Bunlarla kul sorumlu tutulmaz, aksi takdirde bu, gücü yetmediği bir şeyi ona yüklemek mânâsına gelir ki, bu câiz değildir.
Müslim’in Ebû Hüreyre’den beyanına göre, “İçinizdeki şeyi ister açığa çıkarın, ister gizleyin, Allah onunla sizi hesaba çeker.”2868 âyeti nâzil olunca Sahâbe-i Kiram Rasûlullah’a (s.a.s.) gelerek sordular: “Yâ Rasûlallah, gücümüzün yetmediği şeyle mükellef tutulduk. Çünkü hatırımızdan öyle şeyler geçer ki, onların kalbimizde durmasına asla râzı değiliz. Üstelik bundan hesaba çekilirsek halimiz nice olur?” Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) “Yoksa siz de Yahûdiler gibi, ‘duyduk da isyan ettik’ mi demek istiyorsunuz. Öyle yapmayın, duyduk ve itaat ettik deyin” buyurdu. Ve bir sene sonra, “Allah kimseye gücünden fazlasını teklif etmez”2869 âyeti nâzil oldu.
2868] 2/Bakara, 284
2869] 2/Bakara, 286
VESVESE
- 543 -
c) Kalbin hükmü. Yani kalbin o arkadaki kadına bakmasına hüküm vermesidir. Tabiat bir şeye meylettiği zaman engeller kaldırılmadıkça himmet ve niyet meydana gelmez. Çünkü bazen utandığından, bazen da korktuğundan düşündüğünü yapamaz. Buna da itikat denir. Yani “Evet, bu işin yapılması uygundur” diye kalbin hükmetmesidir.
d) Hemm, niyet, kasd: Arkadan gelen kadına bakmak için kesin karar vermek, azmetmek ve niyet etmektir. Buna da bilfiil hemm denir. İnsan bundan mes'uldür. Fakat hemmettiği bu işi yapmadığı zaman, şâyet Allah korkusundan pişman olmuşsa buna sevap yazılır.
Bu meselenin delili şu hadistir: “Melekler, ‘Yâ Rabbi, şu kulun kötülük yapmayı istiyor’ derler. Allah Teâlâ en iyisini bilir, fakat meleklere, ‘Onu gözetleyiniz, niyet ettiği bu kötülüğü işlerse onun defterine bir günah yazın. O kötülüğü yapmazsa bir sevap yazın. Çünkü o kötülüğü Benim rızam için terk etmiştir.”
Hemm başlangıçta zayıf olabilir. Fakat kalb birinci derecedeki hatıra meylettiği zaman nefsi kendine doğru çeker ve bu sayede hemmi kuvvetleşerek kararlı bir irâde haline gelir, irâde de kesinlik kazanınca bazen pişman olup o işten vazgeçebilir. Bazen bir sebeple unutur ve yapamaz ve benzeri sebepler işi güçleştirebilir. Demek ki, uygulamaya geçmeden önce kalbin dört hali vardır:
Hatır, Meyl, İtikat ve Hemm Nedir?
Hatır ile kalb sorumlu tutulmaz. Zira bu durum kişinin istek ve irâdesinde değildir. Bunun gibi meyil, heyecan ve şehvet ihtiyarî olmadıkları için onlardan mes’ul değildir.
“İyilik kalbin huzur bulup rahat ettiği şeydir. Bunun aksine, cevaz fetvası verseler de yine böyledir” Hatta biz de deriz ki, müftünün kalbi bir şeyin olması için hükmetse, hata olsa da mükâfatı vardır.
Meselâ abdest aldığını zanneden kişi hemen namazını kılmalıdır. Namazı kıldıktan sonra abdestsiz olduğunu hatırlasa da o namazın mükâfatını alır. Fakat abdestsiz kıldığını hatırladığı halde yeniden abdest alıp namaz kılmazsa günahkâr olur.
Mücerret hâtıra ve insana galip olan haller namaz dışında bazı düşüncelerden doğar. Allah’ı zikrettiği zaman bu vesvese uzaklaşır, zikirden kesilince gelir. Böylece birbirini takip eder.
Zikirle vesvesenin bir arada bulunması da mümkündür. Hatta insan hem okuduğu Kur'ân'ın mânâsını, hem de vesveseyi birden anlayabilir. Öyle ki bunlar kalbin ayrı ayrı iki yerinde durabilir.
Vesvesesiz Namaz Kılınabilir mi?
Bu kabil vesvesenin hiç hatıra gelmeyecek şekilde, bütünüyle yok edilmesi çok uzak bir ihtimaldir. Bununla beraber mümkün olmayan şeylerden de değildir.
Bu hususta Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Dünyalıktan hatırına hiçbir şey gelmeden iki rekât namaz kılan kimsenin günahları bağışlanır.”
Şâyet böyle namaz kılmak mümkün olmasa, Rasûl-i Ekrem böyle bir şey buyurmazdı. Ancak böyle bir hal her kalbte değil, İlahi sevgi ile dolan kalblerde
- 544 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olur. Allah sevgisi ile dolu muhabbet deryasına dalmış olan gönüller hatırına başka bir şey gelmeyecek şekilde, içinden sevgilisi ile sohbete dalar, hatta başkası bir şey söylese dahi onu duymaz olur. Öyle ki, önünden bir adam geçecek olsa onu görmez. Ne var ki, Allah ve ahirete iman zayıflığından dolayı bu gibi insanlar çok az bulunur.
Peygamberimize Vesvese Gelir miydi?
Şeytandan bir an veya bir saat, yani kısa bir müddet uzaklaşmak mümkündür. Fakat ömür boyu ondan kurtulmak cidden zordur. Şâyet bir insan şeytanın heyecana sürükleme, arzu ve hâtıra yolu ile vesveselerinden kurtulabilseydi, Rasûl-i Ekrem’in kurtulması gerekirdi.
Rasûl-i Ekrem namaz kılarken gözü cübbesinin damgasına ilişti. Selâm verince cübbeyi kaldırıp attı ve, “Bu cübbe beni namaz kılarken meşgul etti. Bunu Ebû Cehm'e götürün ve onun damgasız olan cübbesini bana getirin” buyurdu. Bir seferinde Rasûl-i Ekrem’in parmağında altın bir yüzük vardı. Minberde hutbe okurken gözü yüzüğe takıldı ve yüzüğü parmağından çıkarıp attı. Buyurdu ki: “Bir ona, bir de size bakıyorum.” Yani, böyle şey olmaz. İşte bu elbisenin damgasına ve altın yüzüğüne bakmayı harekete geçiren kuvvet şeytanın vesvesesidir. (Bu mesele, altının erkeklere haram olmasından önceydi. Bunun için Rasûlullah (s.a.s.) altını kullandı ve sonra da attı.)
Dünya malının, altının ve gümüşün vesvesesi, onları kalb-den ancak atmakla kesilir, onlardan ayrılınca vesvese de kalmaz. İhtiyacından fazla malı bulunan kimse bir altın da olsa altını düşünmek hususunda namazda kendisine vesvese vermekten şeytan boş kalmaz. Bu altını nasıl koruyacak, nereye verecek, başkasının bilmeyeceği şekilde nasıl gizleyecek veya onu gösterip de övünecek gibi çeşitli vesveseler verir durur.
Vesveseden Rahatsız Olan Adamın Hali
Var gücüyle dünyaya sarılıp tırnaklarını dünyaya takan ve sonunda da şeytanın vesvesesinden kurtulmak isteyen kimse elini bala batırdıktan sonra eline sineklerin konmayacağını sanan kimse gibidir ki, bu olmaz. Dünya, şeytanın vesvesesi için en büyük kapıdır. Bununla beraber onun pek çok kapıları vardır. Bunları korumak zordur.
Şeytanın Vesvese Verme Yolları
Şeytan insana önce günah tarafından vesvese verir. Bunu başaramazsa nasihat tarafından gelir, ona bid'atları güzel gösterir ve İnsanı bid'atlere sürükler. Bunu da başaramazsa, ona güçlükleri ve zorlukları teklif eder. Hatta birçok helâl ve mubah olan şeyleri ona haram olarak göstermeye yeltenir. Bu yoldan da bir şey anlamazsa, abdest ve namazında onu şüpheye düşürecek şekilde vesvese vermeye başlar. Bunda da başarı gösteremeyince bu sefer iyilikleri ona kolay gösterir, her çeşit ibâdeti sabır ve metanetle yerine getirir. Maksat, insanların kendisini görüp bahsetmelerini sağlamaktır. Böylece kendi kendini beğenmiş olur ve buradan felakete gider. İnsanoğlu şeytanın bu engelini de aşabilirse Cennete gider.
Kalpte Melek-Şeytan Mücâdelesi
Kalb, her taraftan yağan okların bir hedefidir. Atılan oklardan biri kalbe
VESVESE
- 545 -
isabet ettiği zaman ondan müteesssir olur ve onun tesirinde kalır. Başka taraftan bunun zıddı olan bir şey isabet ederse bu defa vaziyeti değişir. Meselâ şeytan gelip kalbi kötülüğe çağırdığı zaman bir taraftan melek gelir iyiliğe çeker, öbür taraftan da şeytan gelir kötülüğe çağırır. Başka bir şeytan gelir diğer bir kötülüğe çeker. Başka bir melek gelir, bir iyiliğe dâvet eder. Bazen iki melek, iki şeytan arasında çekişme olur. Hiçbir zaman boş kalmaz. İşte buna işaret olarak Allah Teâlâ “Onların kalblerini ve gözlerini çeviririz.” 2870 buyurur.
Kalbin Hayra ve Şerre Yönelme Şekilleri
Kalb, hayır ve şer üzerinde sebat etmede ve tereddüt göstermede üçe ayrılır:
a. Kötülüklerden Arınıp Takvâ ile Temizlenen Kalb
Bu kalbe melekût âleminden ve gayb hazinelerinden güzel hâtıralar akar. Akıl da hayırların inceliklerini anlamak için kalbe gelen hâtıraları anlamaya yönelir. Bu hâtıraları yaymanın gereğine hükmeder ve onları yaymaya teşvik eder.
Bundan sonra melek kalbe bakar, kalbi, kendi cevherinde arınmış, takvâ ile temizlenmiş, akıl ışığıyla aydınlanmış, marifet nuruyla imar edilmiş bulur. Melek böyle bir kalbi kendine mesken edinir. Kendi askerleriyle kalbe yardım eder, o kalbin sahibini hayırlara yöneltir. Artık bu ilahi nura karşı hiçbir şey gizli kalmaz.
Bu kalpte şeytanın hilesi revaç bulamaz. Şeytan uzakta durur, parlak ve yaldızlı sözlerle aldatmaya çalışsa da, kalb ona iltifat etmez. Kalb bu gibi tehlikelerden temizlendikten sonra kurtuluşa erer, İşte Allah'ın rahmetiyle yöneldiği kalb bu kalbdir. Kur'ân-ı Kerim bu kalbi şöyle anlatır: “Onlar, iman eden ve kalbleri Allah’ın zikriyle huzur bulan kimselerdir. Haberiniz olsun ki, kalbler ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur.” 2871
b. Hevesle Dolu Rüsvay ve Perişan Olmuş, Kötü Huy ve Pis Şeylerle Kirlenmiş Kalb
Bu kalpte kötülük şöyle başlar: Nefsin kötülükleri kalbe dökülür ve orada kökleşir. Sonra kalb fetva almak ve doğruyu bulmak için aklın hükmüne müracaat eder. Hâlbuki akıl. nefse hizmet etmeye alışmış ve onunla ünsiyet etmiştir. Nefis devamlı olarak kalbe hileler hazırlamıştır. Bunun için nefis aklı istila eder ve ona galebe çalar.
İnsanın içi nefsin istekleri ile dolar, şişer ve akim askerlerinin savunmasını köreltmek için heva zulmetleri kalbe yayılır. Böylece şeytanın sultası güçlenir. Çünkü hevanın etrafa dağılmasıyla şeytanın çevresi genişlemiş olur. Böylece şeytan kalbe hücum eder, kötülükleri süsler, insanı kibir ve gurura kaptırıp aldatır.
Neticede imanın gücü azalır, âhiret korkusundan meydana gelen yakın nuru söner. Çünkü heva ateşiyle kalbin içini zifiri bir duman bürümüş ve her tarafım doldurmuştur. Sonunda kalbin nuru söner.
Akıl, kapakları dumanla dolmuş göze benzer, artık göremez hale gelir. İşte kalbe üstün gelen şehvet böyle yapar. Bundan sonra kalbin durup düşünme imkânı kalmaz. Kişi hiçbir öğüt dinlemez olur, kör ve sağır hale gelir. “Hevâsını,
2870] 6/En’âm, 110
2871] 13/Ra’d, 28
- 546 -
KUR’AN KAVRAMLARI
arzusunu kendisine mâbud edinip onun her emrine uyan kimseyi gördün mü? Sen onu bundan alıkoyacak bir muhâfız mısın? Yoksa zanneder misin ki, onların çoğu söz dinler yahut akıllarını kullanır? Onlar hayvan gibidir, hatta tuttukları yolda hayvandan da sapıktır.” 2872
c. İyilik ve Kötülük Arasında Mütereddit Kalb
Böyle bir kalpte hevanın hâtıraları canlanır ve kalbi kötülüğe sevkeder. Bu arada iman hâtıraları gelir ve kalbi iyiliğe iter. Nefis ise şer hâtıraları kalbe sevk eder, şehveti takviye eder. Böylece gayr-ı meşru arzular kuvvetlenir. Buna karşılık, akıl iyilik hâtıralarına doğru gider ve şehveti uzaklaştırır, kötü halleri çirkin gösterir. Böylece nefis aklın öğütlerine yönelir. Bu sefer şeytan akla saldırır; nefsi de heva ve kötü arzularla takviye eder, şu telkinde bulunur:
“Bu çekingenlik nedir, Neden arzularından bu kadar uzak-laşıyorsun, kendi kendine eziyet ediyorsun? Bir çevrene baksana, bu zamanda senin kadar çekingen davranan var mı? Dünyanın nimetlerini hep onlara mı bırakalım? Kendimizi diyete mi çekelim? Her şeyden mahrum ve perişan hale mi gelelim? Bu haline emsallerin güler. Yoksa sen de falan falan kişilerden daha ileride mi olacaksın? İşte onlar da bu işleri yapmışlar ve çekinmemişlerdir. Baksana, işte falan âlim bu işten çekinmedi. Şâyet bu bir kötülük olsa, o senden önce bundan uzaklaşırdı.”
Şeytanın bu vesvesesine karşı nefis şeytana meyleder ve ona doğru dönmeye başlar. Bu sefer melek şeytan üzerine bir hamle yapar ve der ki: “Âkibeti unutup hazır lezzete tabi olanın başına gelecek tek şey helak olmaktır. Cenneti ve ebedi saadeti basit bir lezzete tercih ediyorsun. Şehvetini teskin etmek için göstereceğin az bir sabır acısına dayanamıyorsun. Cehennem azabının bundan daha hafif olduğunu mu sanıyorsun. Yoksa sana cesaret veren, diğer insanların da şeytanın yardımıyla nefis ve arzularına yenik düşmeleri ve gaflet içinde yaşamaları mıdır? Oysa başkalarının aynı günahı işlemeleri, tadacağın Cehennem azabını hafifletmez.”
“Şöyle bir düşün: Sıcak bir yaz gününde insanların hepsi güneşin altında yanarken, ben de yanayım der misin? Elbette demez ve kendini bir gölgelikte korumaya alırsın. Bu konuda onlara çekinmeden muhalefet etmek istersin. Dünya güneşinde hal böyle olduğuna göre, Cehennem ateşinde öncelikle böyle olması gerekir.”
Bunu dinleyen nefis meleğin sözüne uyar ve doğrusu budur der. Böylece iki güç arasında bocalar durur. Sonunda layık olduğu tarafa yönelir. Şöyle ki: Şeytanî sıfatlar kalpte garipse şeytan üstün gelir, kalb Allah'tan ve dostlarından uzaklaşır ve şeytanın askerlerine karışır. Şâyet melekî sıfatlar kalpte galipse kalb şeytanın vesvesesine ve peşin zevklere olan teşvikine meyletmez. Onun ahireti küçümsemesine değer vermez, Allah'ın ordusuna meyleder. 2873
Nâs Sûresi, Şeytanın Hilesi ve Vesveseden Kurtuluş Çareleri
Nâs Sûresi Işığında Vesvese vesvâs ve Hannâs
“Vesvese”, lügatte hışırtı, fısırtı, fısıltı gibi gizli ses anlamına gelir. Buna göre gönülden, birbiri arkasından gelip tekrar eden gizli söze vesvese, bir nefse böyle
2872] 25/Furkan, 43-44
2873] Gazâlî, İhyâu Ulûmiddîn, Dârü İhyâi’l-Kütübi’l-Arabiyye, 3/25-48; Mehmed Paksu, a.g.e., s. 71-88
VESVESE
- 547 -
söz bırakmaya da vesvese vermek denir.2874
Min şerri’l-vesvâsi’l-hannâs: O hannâs vesvesecinin şerrinden, yani geri geri çekilip sinen; sinip sinip aldatmak, Hak yolundan geriletip kötülüğe sürüklemek için döne döne vesvese verme âdeti olan o dönek, o sinsi, o geriletici vesvese kaynağının şerrinden sığınırım.2875
Vesvâs, şeytanın bir ismidir. Şehvetlerin fısıldadığına da vesvese denir. Bu ise yasaklanmış olan nefsin arzularıdır.
Vesvese: Fis, hiş demek, yavaş fısıltı yapmak, fiskos etmek gibi gizli sese, gizli fısıltıya denir. Avcının ve köpeklerin yavaşça seslerine vesvese ve vesvâs denilmesi de bundandır. “Hâtırâ-i redie”ye, yani nefsin veya şeytanın kalbe koyduğu hayırsız, faydasız, alçak hatıra ve dağdağaya da vesvese denilir. “Nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz.”2876 âyeti nefsin vesvesesi hakkında, “Şeytan Âdem'e vesvese verdi/fısıldadı.”2877 âyeti de şeytanın vesvesesi hakkındadır.
Hannâs: Gerilemek, geri dönmek, sıkılıp büzülmek, sinip kaybolmak, görünmez olmak mânâlarına gelir. Geri çekilerek veya büzülüp sinerek fırsat bulunca dönme âdeti olan demektir.
Said bin Cübeyr der ki: “İnsan Rabbini zikrettiği zaman şeytan geri kaçar, gaflet edince de döner vesveseye başlar.” Kul Allah Teâlâ’yı zikrettiği zaman şeytan geriler, çekinir. Şehvetlere gelince: Bu da iman ile meleğin ilhamı ile ve haya ile siner, çekinir. Her iki mânâ “vesvâs”ta vardır.
“Vesvâs”tan murat: Şeytan ve kötü yakınlardan yaldızcı, kışkırtanlar... Şeytanlar ve şehvetler vesveseleriyle insanı geriletir. İnsanlık ruhunu Hak yolda ilerlemekten alıkoyar. Akıl ve fikrini çelerek sabır ve metanetini, azim ve irâdesini kırarak imandan ve şüphe bulunmayan bilgiden, güzel ameller vâsıtasıyla mücahede etmekten çekindirir, sırf hayvanî, fânî zevklere ve yanlış yollarla türlü hilelere aldatışlara sevk ederek geriletir, aşağılatarak ve soysuzlaştırarak fani hayatta çürütüp bitirmek ister. Allah anıldıkça, hak korkusu görüldükçe geriler, siner, fırsat buldukça döner, yüz buldukça şımarır, Musallat oldukça olur, Musallat olduğunu da düğümlere üfleye üfleye vehimler ve hayaller içinde sindire sindire zelil eder, alçaltır ve adını kötüye çıkararak yüzüstü bırakır.
İbn Sinâ der ki: “Vesvâs vesvese veren düşüncedir. Bu da hayvanî nefsi kullanmaya geçişi, sonra da hareketi aksine oluşu cihetiyle hayal gücüdür. Zira nefsin asıl yüzü gelip geçici zevklerin özüne yöneliktir. Hayal edici güç onu madde ve ilişkileriyle meşgul olmaya doğru tuttuğu zaman o güç tersine dönmüş olur.”
Bazı âlimler de şöyle der: “Vesvâs', kuruntu gücüdür. Çünkü o başlangıçta akla uygun gelir. Fakat iş sonuca gelince çekinir vesvese vermeye, şüpheye düşürmeye başlar.” ‹'Vesvâs”m vesvese veren güç demek olduğunda ve vesvesenin hayal etmek ve kuruntu ile ilgili bulunduğunda vesveseye düşülmeye sebep yoktur. Ancak bunu tahsise kalkışmayıp da şu ilahi beyanın genişliği ve kapsamı üzere anlamak daha doğrudur. Zira “vesvâs-ı hannâs” nedir, diye tereddüde
2874] Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili, 4/24
2875] 114/Nâs, 4
2876] 50/Kaf, 16
2877] 20/Tâhâ, 120
- 548 -
KUR’AN KAVRAMLARI
düşülmemek için Kur'ân şöyle açıklamada bulunmuştur: “O ki insanların göğüslerinde vesvese verip durur.” 2878
Yani insanların içlerinde, gerek fert olarak içlerinde, gönüllerinde ve gerek toplum olarak içlerinde, aralarında yahut Allah’ı unutanların göğüsleri, bağırları içinde, iç ve dış duyularından hâtıralarına, gönüllerine türlü vesvese sokar; sezilir sezilmez fiskos eder gibi yavaşça gıcıklayarak kötü telkinler yapar, kötü kötü eğilimler, alçak alçak hisler uyandırır. Bu şekilde akıl ve fikirlerini çeler, türlü fenalıklara düşürür. Allah yoluna gitmekten, insanlık gayesine ermekten alıkor, nihâyet din ve imandan çıkarır, ebedi felâkete sürükler. O “vesvâs-ı hannâs” işte böyle her şerrin başı olan vesveseyi gafil insanların sinelerinde fısıldayıp duran sinsi etken ne ise odur. İbn Sina der ki: “Nefsin birinci bineği sinelerdir. Zira insana ait nefsin ilk ilgilendiği kalbdir. Onun aracılığı ile diğer organlara yayılır. Onun için vesvesenin etkisi ilk önce sinelerde olur.”
Mine’l-cinneti ve’n-nâs 2879:
Birinci mânâ: O vesvese veren gizli cin taifesinden, cinlerden olsun, insanlardan olsun vesvâsi’l-hannâs her ikisini de kapsar.
İkinci mânâ: Cinden de vesvese verir, insanlardan da vesvese verir. Yani cinlerden, yani tabiat ötesi gizli yaratıklardan bahsederek onlara ilişik ettirerek o cihetten de vesvese verir. İnsanlardan bahsederek, onlara ilişik ettirerek o yönden de vesvese verir.
Üçüncü mânâ: Gerek cinden olan, gerekse insanlardan olan ve insanların sîneleri içinde vesvese verir, bu şekilde cinni de azıtır, insanı da azıtır.
Dördüncü mânâ; Gizli açık cin ve insanın şerrinden...
Ellezî yüvesvisü:
Vesvese verenlerin cins ve türlerini açıklar. Vesveseci şeytan iki türlüdür: Biri fizik ötesi sahada gizli takımdan, cin soyundan; biri de normal düzeyde açık ilgi kurulan, bilinen insan soyundandır. Bu mânâ En’âm Sûresinde geçtiği üzere, “Böylece Biz her peygambere insan ve cin şeytanlarım düşman yaptık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar.”2880 âyeti mânâsına uygun olarak vesvesecinin insan ve cin şeytanlarından daha genel olduğunu ve hepsinin şerrinden Allah’a sığınmak lüzumunu beyan eder. En açık mâna da budur. Ebû Zer, bir adama, “Sen insan şeytanından Allah’a sığındın mı?” demiştir.2881
Şeytanın Hilesi ve Vesvesenin Aslı
“İnne keyde’ş-şeytâni kâne daîfâ (Şeytanın hilesi çok zayıftır.)”2882 Vesvesenin insana yaptığı en büyük kötülük kişiyi ümitsizliğe, bedbinliğe düşürmesidir. Vesveseye kapılan insan bu hastalıktan kurtulamayacağı, iyileşemeyeceği kanaatine kapılır. Vesveseyi şifa bulmaz bir kabir yoldaşı olarak görmeye çalışır. Bu tutum ve davranışı vesvesenin iyice kökleşmesine, kan ve damarlarına kadar işlemesine
2878] 114/Nâs, 5
2879] 114/Nâs, 6
2880] 6/En’âm, 11
2881] Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili, 10/187-191
2882] 4/Nisâ, 76
VESVESE
- 549 -
yol açar. Kendisine sunulan tedavi çarelerini görmezden, duymazdan ve anlamazdan gelme gibi bir saplantıya girer. Aynı hastalığın kendisinden başka pek çok insanda bulunduğu şeklindeki bilgiler bile başındaki musibeti hafifleteceği yerde kalınlaşmasına meydan verir.
“Sû-i vesvese”:
Vesvese iki çeşittir: Biri iyi, diğeri kötü. İyi vesvese, insanın kafasına takılan meselenin aslını ve mâhiyetini araştırmaya sevkeder, o konuda bilgi ve kültürünü arttırmaya yöneltir. îmanî bir meselede vesveseye kapılmışsa, o mesele hakkındaki bütün şüphe, tereddüt ve açmazları gidermeye, kalb ve kafasındaki bulanıkları dağıtmaya çalışır.
Kötü vesvese ise bir hastalıktır. Bir kere dizginler şeytanın eline geçmiştir. Direksiyonda şeytan vardır, insan yakayı onun eline geçirmiştir. Öyle ki, insan en basit meselede dahi gizli bir güç aramaya meyleder. îmanında, ibâdetinde, hizmetinde, evinde, barkında, ailede, iş yerinde hep huzursuzdur; hatta geçimsizdir, çekilmez bir yapıya bürünmüştür, problemli bir kişidir. Her şeyden şüphe ettiği gibi, herkesten de şüphe eder. Olmadık şeyden nem kapacak bir hâlet-i ruhiye içine düşer, psikolojik yapıya bürünür.
İşin en acıklı tarafı, insanın ümidini yitirmesidir. “Benden Müslüman olmaz”, “Benim namazım kabul olmaz”, “Benim günahım çok büyük, Allah affetmez”, “Herkes bana hasta gözüyle bakıyor”, “Bu insanlarla yaşanmaz” gibi peşin hüküm ve sâbit fikir sahibi olmuştur.
Bütün bu vesveselerin mâhiyeti nedir?
1. “Tedâi-yi hayâlât”: Yani hayalî çağrışımlardır. Hayalin dâvet ettiği kuruntulardır. Hayale gelen dâvetsiz misafirlerdir. Kendisi bile kontrol altına girmesi mümkün olmayan hayalin ürünleridir. Hayalin kendisi bile sınırsız bir özgürlük içinde olunca, oraya gelen misafirler ne derece kayıt altına girebilir? Buna “hayalin hayalleri” demek bile mümkündür. Gölgenin gölgesi, suyunun suyu gibi bir şey veya sadece adı olup da vücudu olmayan anka kuşunun yavrusu demeye gelen bir tabirdir. Su üstüne yazı yazma da diyelim. Hepsi aynı kapıya çıkar.
Bütün bu benzetmeler, hayalî çağrışımların aslının, esasının olmadığını, temelinin, dayanağının bulunmadığını anlatmaktadır. İnsanın latife ve duyguları içinde en çok çalışan ve hiçbir şekilde yorgunluk bilmeyen tek duygu varsa, o da öncelikle, hayaldir dense, mübalağa olmaz.
Demek ki vesvesenin birinci ve en belli başlı özelliği hayal ürünü oluşudur. Oysa insan, zenginliği hayal ediyor, zengin olamıyor; krallığı hayal ediyor kral olamıyor, büyük bir adam olmayı hayal ediyor, büyük adam olamıyor. İleride olsa bile o an için hemen olamıyor. Bunların üzerinde durmuyor, gülüp geçiyor, dudak büküp önemsemiyor. Ama hayaline kötü düşünceler gelince onu işlemiş gibi üzüntü duyuyor, namaz kılarken hayaline çirkin manzaralar geliyor, “Kalbim bozulmuş” diye ümitsizliğe kapılıyor; kuru yer kalmıştır diye üst üste abdest alıyor. Yani hayal örüyor, kendisi katlıyor, hayal üretiyor, kendisi topluyor. Hâlbuki ne elde bir şey var, ne de kalpte ve gönülde bir şey...
2. “Tahattur-u farazîye” Farazî bir şeyin hatıra getirilmesidir. Olmayacak bir şeyi olacak gibi düşünme yahut gerçekleşmesi imkânsız olan düşüncelerin hatıra
- 550 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gelmesidir. Bu tabiri zaman zaman günlük konuşmalarımızda, “faraza”, “bilfarz”, “muhal-farz”, “farz edelim ki, öyle”, “elde yok, ama tahmin et”, “öyle say”, “tut ki, öyle” şeklinde kullandığımız olur. Meselâ, “farz et ki, gökte uçuyorsun”, “öyle değil, ama faraza anne-baba kardeşiz”, “muhal-farz dünya durmuş olsun” gibi ifadeler bu tâbiri biraz anlatıyor olsa gerektir.
Vesvese de işte böyle farazî bir hatırlayıştır. Olmamış bir şeyi olmuş gibi kabul etmektir. Vehimlerimizin ördüğü vesvese gerçekleşmiş değildir, olma ihtimali de yoktur, imkân dâhilinde de değildir. Ancak ana karnında bile olmayan çocuğa don biçmektir. Dövülmeden ağlamaktır, gerçekten ölmediği halde kendini ölmüş kabul etmektir. Hiçbir yeri ağrımadığı, hiçbir hastalığı bulunmadığı halde kıvranıp durmaktır, yani bilinen tabiriyle hastalık hastası olmaktır. Şeytanın işlettiği en zayıf damardır vesvesenin bu yönü...
Yani “Olmamış”ı gerçekten olmamış kabul etmek vesveseye kapılan insan için bir cankurtaran simididir. Bu simide yapıştığı an şeytanın bataklığından kendini kurtarır, selamet sahiline çıkar.
3. “Bir nevi irtisâm-ı gayr-ı ihtiyarî”: Bir çeşit irâde dışı izdüşümü, istek dışı bir görüntünün oluşması, bir güç harcanmadan oluşan bir yansımadır. Biraz daha basit ifade ile hayalî gölge, anka kuşunun izdüşümü.
Konu biraz açılacak olursa: “İrtisam ise, eğer hayırdan ve nuraniyetten olsa, hakikatin hükmü bir derece sûretine ve misaline geçer; güneşin ziyası ve harareti aynadaki misaline geçtiği gibi. Eğer serden ve kesiften olsa, aslın hükmü ve hassası sûretine geçmez ve timsaline sirâyet etmez.” Yani, yansıma ve izdüşümü; hayır, sevap ve güzel şeylerde yahut aydınlık ve nurlu bir şeyde olsa, gerçeğin hükmü bir derece sûretine ve misaline geçer. Meselâ, güneşin ışığı ve ısısı aynadaki görüntüsüne geçtiği gibi. Zira aynaya yansıyan güneşte, çok basit ve küçük de olsa güneşin bir benzeri, temel birer özelliği olan ışığı ve ısısı mevcuttur.
Yani, Rahmânî bir özellik taşıyan iman veya mukaddes bir mesele olan mânevî hal, irâde dışı da olsa hayalde bir izdüşümü oluşturursa, bunun insana bir faydası vardır. Ancak bu izdüşümü serden, günahlı şeylerden ve haramdan kaynaklanıyorsa ve görüntü yansıtmayan mat bir şey ise asıl meselenin hükmü ve özelliği sûretine geçmez, görüntüsüne zarar vermez. “Meselâ necis ve murdar bir şeyin aynadaki sûreti ne necistir, ne murdardır ve yılanın timsali/görüntüsü ısırmaz.”
Yani necisin aynadaki görüntüsü ne kokar, ne de bulaşır. Aynı şekilde aynada görünen murdar bir şey de gerçekten murdar değildir. Yine aynadaki yılan insana zarar vermez, ısırmaz. Çünkü görüntüler necisin, murdarın ve yılanın gerçek özelliğini taşımıyor. Sadece birer yansımadan ibarettir. Yani aynada görünen necis necis değildir, murdar murdar değildir, yılan da gerçek yılan değildir.
Vesvesede yer alan küfür ve dalâlet de böyledir. Şöyle ki: “İşte şu sırra binaen tasavvur-ı küfür küfür değil, tahayyül-i şetim şetim değil. Hususan ihtiyatsız olsa ve farazî bir tahattur olsa bütün bütün zararsızdır. Bundan dolayı küfrü tasavvur etmek, yani hayalde canlandırmak, krokisini çıkarmak, taslağını yapmak, mâhiyetini anlamak için varsayımlardan hareket etmek küfür olmadığı gibi, günah ve haram bir şeyi hayal etmek de günah ve haram değildir. Özellikle yukarıda genişçe açıklandığı gibi, irâde dışı farazî bir hatırlama şeklinde olunca büs bütün zarar vermez.
VESVESE
- 551 -
Ehl-i Sünnet inancına göre, bir şey dinen çirkin ve pis ise, Allah tarafından onun yapılması yasaklandığı için çirkin ve pis olmuştur. Asıl sebep budur. Yani Allah yasaklamamış olsaydı o şey çirkin ve pis olmazdı. Bir şey haram ve günah ise, Allah o şeyin yapılmasını yasakladığı için o şey haram ve günah olmuştur. Başka bir ifade ile bir şeyi Allah emreder güzel olur, yasak eder çirkin olur.
Bu çirkin, pis, haram ve günah olan şeyler sadece irâde ve istek dışı farazî bir hatırlama, bir hayal ürünü ise Allah'ın yasakladığı şeyler sınıfına girmez. Yani hayale, akla gelen kötü şeyler çirkin, pis, haram ve günah olmaz; çünkü Allah'ın yasaklaması hayalî şeyleri içine almıyor.
Buna göre, bir insan elinde olmadan, kasdi olarak, düşünmeden hayaline küfre ait şeyler ne kadar ilişirse ilişsin küfre düşmediği gibi, aklına ne kadar haram ve günahlı şeyler gelirse gelsin günahkâr olmaz. Hiçbir şekilde sorumlu duruma da düşmez. 2883
Vesveseyi Gideren ve Şeytanın Desiselerine Engel Olan Çareler
1. İhlâsı Esas Almalı
Önemli ve hayırlı işlerin önüne çok zararlı engeller çıkar. Şeytanlar bu hizmette çalışanlarla çok uğraşır. Bu engellere ve şeytanlara karşı ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak sebeplerden yılandan, akrepten çekinir gibi çekinmek lâzımdır.
Eğer Allah râzı olsa bütün dünya küsse önemi yoktur. Eğer o kabul etse, bütün insanlar reddetse tesiri yoktur. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra isterse ve hikmetine uygun gelirse, istemediğiniz halde insanlara da kabul ettirir, onları da razı eder. Bunun için doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakkın rızasını esas maksat yapmak gerektir.
Bütün insanları aldatacağına dair Allah'a söz veren şeytan, Kur'ân lisanıyla ihlâsı esas alan insanları istisna ederek şöyle demektedir: “Senin izzetine yemin olsun ki, ben de onların hepsini azdıracağım. Ancak onlardan ihlâsa erdirdiğin kulların müstesnâ.” Cenâb-ı Hak, şeytanın bu itirafını tasdik ederek buyurur ki: “İhlâslı kullarımı yoldan çıkaramayacağın doğrudur...” 2884
2. Ölümü Düşünmeli
İhlâsı zedeleyen, insanı gösterişe ve dünyaya çeken şey tûl-i emel (bitmez tükenmez hırs ve arzu) olduğu gibi, gösterişten nefret ettiren ve ihlâsı kazandıran şey de ölümü ve dünyanın fâni olduğunu düşünüp nefsin desiselerinden kurtulmaktır. “Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok hatırlayın” hadis-i şerifi bu dersi veriyor.
Evet, insan bu kısa ömür ağacının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir. Onda yalnız kendi ölümünü gördüğü gibi, biri parça öbür tarafa baksa yüzyılının ölümünü görür. Daha bir parça Öbür tarafa gitse dünyanın ölümünü de görür, böylece insan tam olarak ihlâsı kazanır.
2883] M. Paksu, a.g.e., s. 91-100
2884] 32/Sâd, 82-84
- 552 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu hayat ve bu beden şu koca dünyaya direk olacak kabiliyette değildir. Çünkü onlar taştan ve demirden değildir. Et ve kemik gibi çeşitli maddelerden meydana gelmiştir. Çok kısa sürede bir araya gelseler de, çok çabuk dağılabilirler.
3. Ölümden Korkulmamalı
Ölümün inanç bakımından üç sınıf insana göre ayrı bir mânâsı vardır:
Birinci sınıf: Mü'min için ölüm, bu fânî dünyadan ebedî ve sonsuz bir âleme geçiştir.
İkinci sınıf: Âhirete inandığı halde büyük günahlardan elini eteğini çekmeyen kimse için tek kişilik bir hücredir.
Üçüncü sınıf: Öldükten sonra dirilmeye inanmayan kimseler için ise, ebedî bir yok oluştur.
Mü'minler, ecel darağacının arkasında kurulan piyango dairesinden imanla kabre girdikleri için onlar için ölüm, ebedî ve tükenmez bir hazinenin biletini almaktır. Sefâhet içinde yüzen, büyük günahları çekinmeden işleyen ve tövbe etmeden ölen fâsıklar için ölüm devamlı tek kişilik bir hapistir. Kâfirler için ise, ebedî olarak devam edecek bir zindanın kapısıdır.
Ölümün yüzü
Ölüm, soğuktur, korkunçtur ve ürkütücüdür. Peçesi karanlık, yüzü siyah ve çirkindir. Fakat mü'min için ölümün siması nurludur, güzeldir ve sevimlidir. İlk bakışta yok olmak, idam olmak, hiçliğe gitmek, fena bulmak, dağılıp bozulmak, sönmek ve kaybolmak gibi görünse de, mü'min için ölüm:
Hayat yükünden bir terhis,
İmtihan meydanından bir paydos,
Güzel bir değişiklik,
Ölümsüz hayata bir geçiş,
Sonsuz hayata bir başlangıç,
Ebedî saâdet tarafına bir varış,
Asıl vatana bir sevkiyat,
Dünya zindanından Cennet bahçelerine bir dâvet,
Yüzde doksan dokuz dost ve sevdiklerimizin toplanmış olduğu berzah âlemine bir kavuşma,
Yüz yirmi dört bin peygamberle bir buluşma, •yüz yirmi dört milyon evliya ile bir görüşme,
Yüz yirmi dört milyar asfiyâ ile bir sohbet,
Yaptığımız kulluk hizmetine karşılık Cenâb-ı Hakk’ın fazlından ücret almak için bir nöbet yeridir.
“Ey nefis! Başta Rasûlullah (s.a.s.), bütün sevdiklerin kabrin öbür tarafındadırlar. Burada kalan bir-iki kişi ise, onlar da gidiyorlar. Ölümden ürküp kabirden
VESVESE
- 553 -
korkup başını çevirme. Erkekçe kabre bak. Dinle ne talep eder? Erkekçesine ölümün yüzüne gül. Bak ne ister?
Ölümün güzel olduğunu Necip Fazıl şöyle mısralaştırır: “Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber... Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber? O dem ki perdeler kalkar, perdeler iner. Azrail’e hoş geldin diyebilmekte hüner.” Bir başka şâir de duygu ve düşüncelerini şöyle dile getirir: “Düşünsek biz, ölümden korkmamak lâzım gelir, zira yerin altında üstünden ziyade akrabamız var.”
4. Allah Adına Bakmalı
Her şeyin iki yönü vardır. Bir yönü Hakka bakar, diğer yönü varlıklara. Hakka bakan taraf tenteli bir perde veya şeffaf bir cam parçası gibi olmalı, Hakkı göstermelidir, nimete bakıldığı zaman Mün’im (Nimeti Veren), sanata takıldığı zaman onun sanatkârı olan Yaratıcısı, sebeplere bakıldığı zaman hakiki tesiri yaratan zihne ve akla gelmelidir.
İnsanın bakış tarzı ve taşıdığı niyeti her şeyin mâhiyetini değiştirebilir. Günahı sevaba, sevabı günaha çevirebilir. Niyet basit bir davranışı ibâdet haline getirebilir. Meselâ, gösteriş için yapılan bir ibâdeti günaha dönüştürür. Varlıklara, sebepler adına bakılırsa cahillik, Allah hesabına bakılırsa İlâhî marifet olur.
5. Allah’tan Korkmalı ve Sevmeli
İnsanda hem sevgi, hem de korku hissi vardır. İnsan bu duyguyu ya yaratılanlara yöneltir veya Yaratıcıya. Hâlbuki yaratılandan korkmak acı bir beladır, onları sevmek belalı bir musibettir. Çünkü sen öylelerinden korkarsın ki, sana acımaz ve istirhamını kabul etmez.
Sevgi ise; sevdiğin şey ya seni tanımaz Allahaısmarladık demeyip gider (gençliğin ve malın gibi) ya sevdiğin için seni tahkir eder. Âşıkların çoğunun (şarkılarda ve türkülerde) sevdiklerinden şikâyet etmesi gibi... Çünkü İlâhî bir ayna olan kalbi yanlış yerde kullanmıştır.
Yahut sevdiğin şeyler sana arkadaşlık etmez, sana rağmen senden ayrılır. Madem öyledir, korku ve sevgiyi öyle birisine yönelt ki, korkun lezzetli bir tezellül olsun, sevgin zilletsiz bir saâdet olsun. Allah'tan korkmak, Onun rahmetinin şefkatine yol bulup sığanmak demektir. Korku bir kamçıdır. İnsanı rahmetin kucağına atar. Bir anne yavrusunu korkutup kendine çekmek ister. O korku o yavruya çok lezzetli gelir. Çünkü şefkat kucağına çekiyor. Hâlbuki bütün annelerin şefkati İlâhî rahmetin sadece bir pırıltısıdır. Demek Allah korkusunda büyük bir lezzet vardır. Çünkü Allah’tan korkan, başkalarının karanlık ve belalı korkusundan kurtulur. Ayrıca Allah adına olduğu için yaratıklara olan sevgi ayrılıklı ve elemli olmaz.
6. Nefse Acımalı
İnsan her şeyi nefsine fedâ eder. Her şeyi nefsi adına sever. Nefsini kendine mâbud yapar. Elden geldiği kadar kusurları kendine layık görmez ve kabul etmez. Nefsine tapar tarzda şiddetle savunmaya geçer.
Birinci çare insan nefsini temize çıkarmamalıdır. Çünkü nefis yapısı itibarıyla devamlı kötülüğe meyillidir. Diğer taraftan bir şey dört şeyden dolayı sevilir: Kemâl (kıymet ve fazilet), menfaat (çıkar ve fayda), lezzet (haz ve tat), hayriyet
- 554 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(iyilik ve güzellik). Nefiste bu özellikler mevcut değildir. Nefsin asıl mâhiyeti: kusur (hata ve ayıp), naks (noksanlık ve eksiklik), fakr (yoksulluk ve muhtaçlık) ve acz (çaresizlik ve zayıflık) gibi şeylerden yoğrulmuştur.
Karanlığın derecesine göre nurun parlaklığı göründüğü gibi, nefis bu haliyle Cenâb-ı Hakkın kemâline, cemâline, kudretine ve rahmetine aynalık vazifesi görüyor, Rabbini gösterir ve anlatır.
7. Sünnete Uymalı
Sünnete uymak, her halinde Rasûl-i Ekrem’i (s.a.s.) hatıra getirmek, onu taklit etmek, her şeyde onu örnek almaktır. Onun sevgisini kâinattaki bütün sevgilerin üstünde tutmaktır. Çünkü onu sevmek Allah’ı sevmekir. Âyette buyrulduğu gibi, “Allah’a imanınız varsa elbette Allah’ı seveceksiniz. Madem Allah’ı seversiniz, Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise Allah’ın sevdiği zata benzemektir. Ona benzemek ise ona uymaktır. Ne vakit ona uydunuz, Allah da sizi sevecek. Zaten siz Allah’ı seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin.”
Sünnete uymanın önemini şu hadisten öğreniyoruz: “Ümmetimin fesada gittiği bir zamanda kim benim sünnetime tutunsa, yüz şehidin sevabını kazanabilir.” Özellikle bid’atların, sünneti unutturan alışkanlık ve âdetlerin her tarafı istila ettiği bir zamanda sünnete uymak bir kat daha değer kazanmaktadır.
Ümmetin bozulmaya yüz tuttuğu bir zamanda sünnetin en küçük âdabını hayata mal etmek çok önemli bir takvâyı gösteriyor ve kuvvetli bir imanın varlığını ortaya çıkarıyor. Çünkü sünnet Rasûl-i Ekremi (s.a.s.) hatıra getiriyor. O hatırlama İlâhî bir huzura dönüşüyor. Hatta bir şey yemek, içmek veya yatma gibi en küçük bir davranışta sünnete göre hareket etmek o basit ve sıradan hali sevaplı bir ibâdet ve dinî bir harekete çevirir. Çünkü o basit davranışıyla Rasûl-i Ekreme (s.a.s.) uymayı ve dinin bir edebini düşünüyor, oradan da kalbi Cenâb-ı Hakk’a yöneliyor, bir çeşit huzur ve ibâdet kazanıyor.
Sünnetin meseleleri ve en küçük edepleri gemilerdeki harita ve pusula gibi oluyor; hayatın zararlı ve karanlık yolları arasında birer düğme hükmüne geçiyor. İnsanın önünü açıyor, aydınlatıyor, emin adımlarla ilerliyor; mânevî tazyik kalkıyor ve streslerden kurtuluyor, hayat yükü hafifliyor. Sünnete teslim olmakla bütün tereddütlerden vesveselerden ve endişelerden kurtuluyor.
Her sünnetin altında mutlaka bir nur ve edep vardır. Çünkü Rasûl-i Ekrem Efendimiz edep ve terbiye dersini bizzat Rabbinden almış, Ondan öğrenmiştir. Bir hadiste ise, “Rabbim bana edebi güzel bir sûrette ihsan etmiş, edeplendirmiştir” buyurmuştur. Peygamber Efendimiz’in hayatıyla ilgili kitapları okuduğumuzda ve sünnetini incelediğimizde, edebin ve güzel ahlâkın bütün çeşitlerini Cenâb-ı Hakk’ın onda topladığını görüyoruz. Bunun için onun sünnetini terk eden, edebi terk eder, zararlı bir edepsizliğe düşer.
8. Kur’ân-ı Kerim’le Meşgul Olmalı
Kur’ân âlemlerin Rabbi tarafından, bütün insanlara ve bütün zamanlara gönderilmiş ezelî bir hitap olarak yeryüzüne indirildi. Arayan herkes, dünya ve âhiret saadetini onda buldu. Hükümdarlar adaletle hükmetmeyi ondan öğrendi. Filozoflar akıllarını onunla nurlandırdı. Sosyologlar bir milletin hayatını düzenleyen en sağlam prensipleri ondan aldı. Âlimler ilmi, idareciler idareciliği,
VESVESE
- 555 -
tüccarlar dürüstlüğü ondan öğrendi. Anneler, babalar, evlatlar, akrabalar, çalışanlar, çalıştıranlar, köylüler, şehirliler, önce geçenler, sonra gelenler, evliyalar, asfiyalar, âlimler ve sıradan insanlar yanyana diz çöküp ondan derslerini aldılar, dünyalarını aydınlatıp âhiretlerini kazandılar. Milyonlarca hayırlı ve olgun insan onun vâsıtasıyla Allah'ın rızâsına erişip insanlık âleminin semasında birer yıldız gibi parlamaya başladı. Zaman geçti, o gençleşti. Üzerinde binlerce cilt tefsirler yazıldı. Her âyetinde, her kelimesinde, her harfinde yeni yeni hazineler keşfedildi. Her asır, evvelkilere nisbetle, onun mânâsından biraz daha fazla anlama bahtiyarlığına erişti.
Bugüne kadar tek bir harfinin bile değişmemiş olması Kur'ân'ın bir mûcizesidir. Tekrarlamakla usandırmaması bir mucizedir. Kolaylıkla ezberlenmesi bir mucizedir. Mânâsını anlamasa bile onu dinleyen kimse üzerinde meydana getirdiği tesir bir mucizedir: Sıkıntıdan bunalmış, yeisten dünyası kararmış insanlar bir Kur'ân sesiyle huzura erişir. En küçük bir gürültüye tahammül edemeyen hastalar bir Kur'ân sesiyle sükûn bulur. Ölüm döşeğindeki hastanın başında okunabilecek başka hangi kitap vardır?
O, beşer eliyle yazılmış kitaplara benzemez. O bize kâinat kitabını okur, Rabbimizin emirlerini bildirir, dinimizin esaslarını gösterir, hayatımızı tanzim eder, ibâdetimizi ve dualarımızı öğretir, Öğüt verir, tefekkür ettirir, zikir ettirir, ibretler sunar, dünya ve âhiret saadetimizin yollarını açar. Bütün bu maksatları birden kendisinde topladığı için, ifadesi de, tek bir maksada göre yazılmış beşer kitaplarından elbette farklıdır,
Kur'ân, Allah'ın bizzat Kendi sözüdür. O insanın sadece aklına değil, aynı zamanda kalbine, ruhuna ve şâir duygularına da birden hitap eder. Her harfinde ise en az on sevap vardır. Bazı sûrelerde bu daha da yükselir; meselâ Yasin Sûresinin her harfinde beş yüze, İhlâs Sûresinin her harfinde bin beş yüz sevaba kadar çıkar. Mübarek gün ve gecelerde ise bu sevap kat kat artar. Onu, Alemlerin Rabbinden geldiği şekilde okumak ve dinlemek, hangi milletten olursa olsun bütün Müslümanların esaslı ve pek güzel bir âdet ve ibâdeti olarak ebediyete kadar devam edecektir.
Kur'ân, hayatımızın her safhasında bize ışık tutacak birbirinden değerli prensipleri, ders ve ikazları içine almaktadır. Nitekim Kur'ân'ı bize getiren Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “O kitapta sizden öncekilerin ve sonrakilerin haberi vardır. Aranızdaki meselelerle ilgili hükümler vardır. O hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı ayıran bir hakemdir. Onda boş söz yoktur. Kim onun hükümlerine karşı gelerek onu terk ederse, Allah onun boynunu kırar, perişan eder. Kim ondan başka bir kurtuluş yolu ararsa, Allah onu saptırır. O Allah’ın sapa sağlam bir ipidir. O hikmet dolu bir öğüttür. O dosdoğru bir yoldur. Hevâ ve hevesler onu saptıramaz, diller onu karıştıramaz. Âlimler ona doymaz; tekrarlamakla usandırmaz; insanı hayran bırakan yönleri bitip tükenmek bilmez. O Öyle bir kitaptır ki, cinler onu dinledikleri zaman ‘Biz doğru yolu gösteren harikulade bir Kur’ân dinledik ve îmân ettik’ derler. Kim ona dayanarak konuşursa doğru yolu bulur. Kim onunla amel ederse mükâfatım görür. Kim onunla hükmederse adalet etmiş olur. Kim ona çağırılırsa dos doğru bir yol kendisine gösterilmiş olur.” 2885
2885] Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân 14
- 556 -
KUR’AN KAVRAMLARI
9. İmanı Tazelemeye Çalışmalı
İnsanın dünyada en büyük sermayesi ve elde ettiği en kıymetli hazinesi imanıdır. Onu her an taze ve canlı tutmak, muhtemel tehlike ve düşmanlardan muhafaza etmek zorundadır. Çünkü hem bu dünyadaki rahatı, hem de Öbür âlemdeki saadeti iman sayesinde kazanacaktır. Bunun için imanın elde edilmesi ne kadar mühimse, muhafâzâsı da o derece büyük ehemmiyet taşır. Son nefesin de imanlı olarak verilmesi lâzımdır ki ebedî saadete ermek nasip olsun.
İşte imanın muhafâzâsı, onu her an inkişaf ettirip tazelemekle mümkündür. Bunun çaresini ve yolunu Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bir hadis-i şeriflerinde gösterirler: “İmanınızı Lâilâheillallah Kelime-i Tevhidiyle yenileyiniz.” 2886
Peygamberimizin (s.a.s.) bu tavsiyesinin hem insanın kendisini devamlı şekilde tazelemesi, hem de zaman zaman ârız olan gaflet anlarında işlenen hatalardan temizlemesi yönünden büyük hikmetleri vardır.
Evet, insan nasıl bir değişikliğe uğramaktadır ki, bu değişikliğin ardından imanını tazelemeye ihtiyaç duysun? İnsanda görülen bu değişmeyi birkaç şekilde görmek mümkündür. İnsan vücut yapısı ve hâlet-i rûhiyesi itibariyle her an değişmektedir. Vücudumuz, her biri birer yapı taşı hükmünde olan altmış küsur trilyon hücreden meydana gelmiştir. Bu hücreler sabit kalmamakta, devamlı değişmektedir. Bir saniyede otuz milyon hücrenin ölüp, bir o kadarının yaratıldığını düşünürsek, maddî bünyenin ne kadar değiştiğini fark ederiz. İşte bu yönüyle insan bir ferd-i âher, başka bir fert olmaktadır.
Diğer taraftan insan manevî yapısı ve ruhî durumu yönüyle de sık sık değişikliğe mâruzdur. Manevî şahsiyetimizin merkezi olması hasebiyle kalbimiz, en çok değişen bir özelliğe sahiptir. Kalbin bu hâlini bir hadiste Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle ifade ederler: “Her an değiştiği için ona kalb denilmiştir. Kalb bir ağacın basma asılmış kuş tüyüne benzer. Rüzgâr devamlı onun içini dışına çevirir.” 2887
İşte imanın mekânı olan kalb, meydana gelen hâdiselerden ve insanda mevcut olan diğer duygularının da tesiriyle kuş tüyü misâli halden hale girmekte, dolayısıyla insanı her değişiklikte yeni bir şekle sokmaktadır. Öyle ki insanın ruhî durumu bazen birkaç dakika içinde değişebilmekte, bazen da tam tersine dönebilmektedir. Yukarıda da ifade edildiği gibi, insan bu yüzden ömrünün seneleri, belki günleri, hatta saatleri sayısınca farklı bir insan olmaktadır.
Maddî ve mânevî hayatında bu kadar değişikliğe uğrayan insan için esas olan bütün bu hal ve değişikliklerinde yine iman nurunu ışıldatarak o zaman parçacıklarını aydınlatmaktır. Aksi takdirde ruh dünyamızda meydana gelen küçük bir inkılâbın kararttığı âlemimiz bize dünyayı zindan edebilir. Bilhassa günahların neticesinde meydana gelen bu hallerin sıkça tekrarı insanı bazen öyle bir noktaya getirir ki, Allah korusun, kalpteki İman da tesirini gösteremez duruma gelir. Bu bakımdan Allah'a iman etmiş olma şuurunu hayatımızın her safhasında canlı ve taze tutabilmemiz için “Lâilâheillallah” kudsî kelimesini tekrar ederek ruhu aydınlatmalı, kalbi işletmelidir.
İnsanı devamlı imanına aykırı hareket etmeye teşvik eden başta şeytan
2886] Ahmed bin Hanbel, Musned, II/359
2887] Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/408
VESVESE
- 557 -
olmak üzere, nefsinin hevâsı ve gayr-ı meşrû arzuları gibi bazı düşmanları vardır. Bu güçler insanın gafletinden faydalanarak çeşitli hile vesvese ve şüphelerle imanını zedeleyip, nurunu söndürmeye çalışırlar. Bundan başka, insanın farkında olmadan sarfettiği bazı söz ve hareketleri imana zarar verecek bir mâhiyet taşıdıklarından imanın insan üzerindeki tesirini azaltabilmektedirler.
Bunun için Müslümanın her vakit, her saat ve her gün imanını yenilemesi, bu şekilde manevî tehlike ve düşmanlardan muhafaza etmesi lazımdır. Bunun da yolu hadis-i şerifte geçtiği gibi “Lâ ilâhe illâllah” lafzını dilden düşürmemek, mânâsını ve ruhunu kalpte yaşatmaktır. 2888
Şeytan ve Vesvese
1. Şeytan ve fonksiyonu
Şeytanın içinde bulunan kibir nüvesi ve isyan tohumu, Âdem’e (a.s.) secde teklifi karşısında çatlayıp hortlayıverince, gerçek mâhiyeti ortaya çıkmıştı. Kibirle, “Ben ondan üstünüm ve hayırlıyım; onu çamurdan, beni ise ateşten yarattın” dedi.2889 Âyetin beyanıyla, esas isyan eden İblis olup, İmam-ı Şibli’nin de ifâde ettiği gibi, bu isyanından sonra “Şeytan” ismini ve Kıyamet'e kadar da yaşama iznini aldı ve “Onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım (baştan çıkarıp, isyan ettireceğim) diye yemin etti.” 2890
Burada şu hususu öncelikle belirtmek isteriz: Savaşta düşman ordusunun tek tek fertlerinden ziyade mensubu bulundukları birliklerin kuvvet ve güç durumları, silah ve cephane keyfiyetleri, manevra kabiliyetleri, sayı ve silah üstünlükleri ve tuttukları mevziler gibi, muharebede en mühim yeri olan hususlar etüd edilir ve ona göre vaziyet alınır. Yoksa düşman subay ve eratının saç ve göz rengi, elbise tipi ve diğer şahsî husûsiyetlerini bilip tesbit etmek hiç bir işe yaramaz. Yarasa da, diğer hususlar kadar ağırlığı olamaz. Durum, cin ve şeytanlar hususunda da böyledir.
Bize bu mevzûda esas gerekli olan, şeytanların yaklaşma yollarını ve ebedî hayatımızın teminatı olan iman evimizden bizi vurabileceği hile ve desiselerini tesbit edip, gerekli çareleri bulup kullanmaktır.
2. Şeytanın yaratılmasının ve insanları yoldan
çıkarmasına müsâade edilmesinin hikmeti nedir?
a. Şeytan yaratılmasaydı, insanın yaratılmasının bir hikmeti olmazdı. Bir defa, Allah’ın (c.c.) asla günah işlemeyen ve şeytanın vesvesesine mâruz kalmayan melekler gibi sayılmayacak kadar çok yaratığı vardır. Allah (c.c.), insandan ayrı ve farklı olarak nebatâtı ve hayvanâtı yarattığı gibi, İlâhi san’atları meleklerden farklı şekilde aksettiren aynalar olarak da insanları yaratmayı murad buyurmuştur. Evet, yarattığı insanların mâhiyetlerinde meknî bulunan kabiliyetlerin inkişafı, gelişmesi ve özlerinin ortaya çıkması için de, karşılarına bir tahrik ve teşvik unsuru ve bir terakkî vesilesi olarak şeytan ve habîs ruhları çıkarmıştır. İçindeki kibir ve isyan ukdesini dışa vuran şeytan, yaptığı işi şuurlu olarak yapmaktadır.
2888] M. Paksu, a.g.e., s. 101-114
2889] 38/Sâd, 76
2890] 7/A’râf, 17
- 558 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şeytan, insanı arkadan kovalayan rakip bir maratoncu gibidir. İnsanın hedefe varabilmesi, muzaffer olabilmesi için, peşini bir an olsun bırakmayan bu ezelî rakibini aşabilmesi, geride bırakması ve ondan daima önde ve daha ileride olması gerekmektedir. Eğer kendisine böyle tahrik ve teşvik unsuru olabilecek bir rakip ve hasmı bulunmasaydı, onun bu ciddî yarışı yapması ve kabiliyetlerini geliştirmesi kat’iyyen gerçekleşmeyecekti; daha doğrusu, kabiliyetlerini geliştireceği zemini bulamayacak ve neticede de körelip gidecekti. İnsanoğlu, en yüksek insanlık derecesini ve insan-ı kâmil mertebesini bu ezelî hasmına karşı verdiği mücadele ile elde etmiş ve bağrında Ebû Bekirler yetiştirmiştir. Ve yine aynı insanoğlu, bu müsabakadaki acz ve irâdesizliğiyle de Ebu cehillerin meşcereliği olmuştur.
b. Şer olan, şeytanın yaratılması değil, ona tâbi olup şer işlemektir. Nasıl herhangi bir cinâyete, o cinâyette kullanılan bıçak veya tabanca değil de, cinâyeti işleyen eller gerçek sebep olarak gösteriliyorsa, aynı şekilde, şeytan da insanın işlediği şerlerde kanlı bir alettir ve asıl suçlu, bu aleti isti’mal eden kanlı eldir. Evet, insandaki nefis ve nefsin emrine girmiş olan irâdenin, şeytana ait telkinatın tesiri altında bazı kötülükleri işlemekte ulaşdıkları kötü neticelerin esas sebebi şeytan değildir. Şeytan ve şerler, âdi birer sebepdirler; hakikî illet, insanın irâdesidir. Evet insanlar, şeytanın varolmasıyla değil, kendi irâdeleriyle kötülük işlemektedirler.
c. İnsan, her şeyi kendi dar dairesinde ve elindeki küçük neticelere göre değerlendirme meylindedir; oysa Allah’ın (c.c.) yaratması, umum neticelere ve faydalara bakar. Meselâ, içine elimizi soktuğumuzda ateş, elimizi yakar; -ki, bu bir kesbdir- şimdi, ateşe “bütünüyle zararlıdır” diyebilir miyiz? Haddizatında, onu şerli ve zararlı yapan bizzat kendimiziz. Haydi bu türden cüz’î zararları olduğunu kabul etsek bile biz onun umumî neticelerine bakıp, ateşin fayda ve lüzumlu olduğuna hükmederiz. Elektrik de böyledir, yağmur da.. Allah (c.c.), bir şeyi yaratırken umum neticelere bakar. İşte Şeytan da, yaratılış noktasında böyle umumi neticelere bakar; Ebu Cehil’in irâdesinin dahliyle Cehennem’e sürüklenmesinde de, Ebu Bekir (r.a.) gibi elmas ruhlu binlerce evliya, asfiya ve kâmil mü’minlerin terakki edip, cennetlere yükselmesinde de şeytanın fonksiyonu vardır.
d. Büyük ve küllî neticelerini bırakıp da, cüz’î şerlere sebep oldular diye ateş, elektrik veya yağmuru muzır görüyor ve “olmasalardı!” diyor muyuz? Hayır. Aynı şekilde, “Neden şeytan yaratıldı” da diyemeyiz. Nasıl umum bedenin sıhhati ve bu sıhhatin devamı adına cüz’î bir şer sayılan, kangren olmuş eli veya kolu kesiyoruz; aynen öyle de, getirdiği büyük netice ve faydalara binaen, bir takım şerlerden dolayı şeytanın varlığına da ses çıkarmamamız gerekir. Askerlerimiz ölüyor diye askerlik mesleğini kaldıralım ve muharebeye gitmeyelim diyebilir miyiz? Bunun gibi, şeytanın süsleyip püslemeleriyle alıp götürdükleri, Nebî’nin iman adına kazandırdıklarının yanında binde bir nisbetinde ya vardır ya da yoktur. “Nasıl olur? Şeytanın iğvasıyla binlerce insan Cehennem’e gitmiyor mu?” denemez. Çünkü, mü’mindeki keyfiyet, kâfirdeki kemmiyetten hem daha önemli, hem daha üstündür. Bir insanın hayatı mı daha önemlidir, yoksa bin böceğin hayatı mı? Bin hurma çekirdeğinden 11’i ağaç olup, gerisi çürüdüğünde, bin çekirdeğe sahip olmak mı, yoksa 989’unun çürümesine rağmen 11 hurma ağacına sahip olmak mı daha kârlıdır?
VESVESE
- 559 -
3. Vesvese nedir?
Vesvese, Şeytanın insan kalbini kurcalaması ve hayâl aynasına bir kısım resim ve manzaralar, hâtıra ve hayâller atması demektir. Şeytanın bir insana, bilhassa mü’mine karşı oynayacağı son oyun, kullanacağı son siper, son mevzî ve silah vesvesedir. O, küfür ve dalâlet adına alt edemediği kimseye karşı çaresizliğinin ifadesi olarak ‘vesvese’ ok ve mermisini kullanır. Bir cihetle vesvese, şeytanın “Bana yâr olmadın, kendine de olma” düşüncesiyle, mü’mini kendinden etme çırpınış ve gayretidir.
4. Lümme-i şeytâniye nedir?
Lümme-i şeytaniye, Şeytanın kendine mahsus topunu, tüfeğini, okunu çevirip, nişan aldığı mü’minin kalp merkezinde önemli bir noktadır... İnsan kalbinde bir bant gibi kayıt yapan, meleğin ilhamının geldiği santralin yanıbaşında bir de şeytanın yağdırdığı şüphe, tereddüt ve vesvese oklarına hedef olabilecek santral vardır. Bu, aynen aynanın şeffaf ve parlak yüzü ile siyah ve mat yüzünün bir arada bulunması, bir odada mü’minle kâfirin yanyana durması gibidir. Biliyorsunuz, pilde bile (-) ve (+) kutuplar vardır. Bir mânâda bunlar da, böyle bir tamamlayıcılık içindedir.
5. Vesvese daha çok kimlerde olur?
Mübtedî müslümanlarda, işe yeni başlamışlarda pek vesvese olmaz. Vesvese, daha çok kendini can u gönülden Din’e vermiş, zimamı ve dizginleri şeytanın elinden koparıp almış, Allah’a (c.c.) karşı ubûdiyetini az çok yapan ve iman mevzûunda da terakki edip saffete ulaşan bazı müslümanlarda olur. Kalbî istidadlarıyla iç âleminde ilerleme yolunda olan, arşiye ve kavsiyeler çizerek insan-ı kâmil mertebesine doğru tırmanan mü’minler, yolun puslu noktalarında şeytanın vesvesesi ile yüz yüze gelirler. Evet insan, ruhun semalarına doğru yükselirken, her menzilde şeytan ayrı bir tuzak kurar ve bekler.. kendine göre en müsait anda okunu çekip atar ve kendine ait yamaçların yeşermesi için kalbe vesvese salar. Demek ki vesvese, biraz da iman babındaki derinlik ve istidât’a karşı şeytanın bir kıskançlık ve reaksiyonu oluyor.
Vesvese, bazen asabî ve hassas ruhlarda, bazen de fazla gıda alan tenperverlerde olur. Mü’mindeki vesvese, buhranlar ve deprasyonlar şeklinde değil de, rahatsızlık verebilecek türdendir. Mü’min çok müterakki de olsa, yine kendisine vesvese gelebilir. Hattâ, Sahabe’den sonra en büyük şahsiyetlerden İmam-ı Rabbanî bile vesveseye mâruz kalabilir. Her vesveseye müptelâ insanın mutlaka müterakkî ve yükseliyor olması gerekmediği gibi vesveseye ma’ruz kalmayanın da sükut ediyor olması lâzım gelmez.
Vesvese, kâfirde olmaz. Kâfirin küfrü vesvese değil, belki hesaplı, plânlı ve inadî bir küfürdür. Kâfirde bunalımlar, iç buhranlar, tatminsizlikler, sıkıntılar olabilir. Fakat bütün bunlar, onu iyice saldırgan ve mütecaviz kılar. Şeytan, kendisine orijinal ve yeni yeni felsefeler üfler; inkârcılık adına çeşitli fikirler verir ve sonunda kâfire kendini de inkâr ettirerek, “şeytan yok” dedirtir.
Evet şeytan, kendi defterine kaydolmuş, zimamını eline vermiş ve arkasından tıpış tıpış gelen kimselere vesvese vermez. Keza şeytan, onun atmosferi ve manyetik alanı içinde daire çizip duran, yerinde sayan, gözleri bağlı, beyinleri
- 560 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gözlerinde ve kalbleri midelerinde olanlara da ilişmez. Onlar, onun kafesinde ve tuzağında eli-kolu bağlı avlardır; “ne yapalım da kurtulalım” demeyen avlar. Onlar şeytandan, o da onlardan memnun geçinip gitmektedirler; tabii ki gidecekleri yere kadar...
6. Şeytanın vesvese vermedeki gayesi nedir?
Şeytan inanmış, iman ve akide zaviyesinden ma’mur, ibâdetlerini yerine getiren mü’minin kalbine girip, onu küfre sevkedemez. Ve, hiçbir zaman onun kalbinde Allah’ın (c.c.) marifet ve muhabbetinin, Fahr-i Kâinatın (s.a.s.) sünnetine ittiba ve iktida düşüncesinin yerini alamaz; ona ibâdetlerini terkettirme mevzuunda başarı kazanamaz. Çünkü mü'min, her şeye rağmen sürekli terakkî etmekte, Allah’a (c.c.) kurbiyet kazanmakta ve ruhuyla, duygularıyla, cismiyle nurdan bir helezon içinde yükselmektedir. Bu durumda şeytan, “Hiç olmazsa son mevziinden ona taş atayım; vesvese oklarıyla kalbini bulandırmaya ve ibâdetlerindeki huzurunu bozmaya çalışayım. Belki onu meşgûl ederim; ederim de, “Hiç böyle şey olmazdı, bu da ne?” der vesveseye sahip çıkar ve derken “Bu kadarı da çekilmez ki” deme noktasına varır” umuduyla, mü’mine vesvese oklarını göndermeğe başlar. Bu oklara ma’ruz kalan vesveseli mü’minin başka zamanlarda aklına gelmeyen şeyler, namazda aklına üşüşür: Abdest aldıktan sonra, “Acaba kolumu yıkadım mı, başımı meshettim mi?” der ve tekrar abdest alır; bir daha, bir daha derken, artık abdest de, diğer ibâdetler de ona zor gelmeye başlar ve -Allah (c.c.) korusun- sonunda hepsini bırakıverir; neticede de, zaten hedefi kendisini ibâdetlerden soğutmak olan şeytanın oyuncağı haline gelir.
Vesveseler ibâdetle alâkalı olabileceği gibi, akide ile ilgili mevzûlarda da olabilir. Bunun ötesinde şeytan, günahları süsleyerek hayâli bulandırır, hissiyatı tahrik eder ve insanı akıl, mantık, muhakeme dinlemez bir hezeyancı haline de getirebilir.
7. Şeytanın sağdan, soldan ve daha başka
çok değişik yönlerden gelip, insana vurması ne demektir?
Şeytanın insana çeşitli yönlerden gelişi, onun içinde bulunduğu değişik durumlara göre değişik buudlarda fenalıklara karşı uyarılması mânâsını ifâde eder. Ma'nâ ve muhteva itibariyle çok buudlu olan insan, bu buudları geliştirmekle, cismaniyetine rağmen Cennet'e ehil hale gelir. Hattâ, daha dünyadayken bile Allah’ın (c.c.) kendisine bahşettiği âdeta melek kanatlarına benzer kanatları sayesinde ruhânîlerle temasa geçer, cinlerle görüşüp konuşur, meleklerle münasebet kurar ve ötelerden vicdanlara esip gelen hakikatları duyup, hissetmeye muvaffak olur. Buna karşılık, şeytanın da insanın içinde işleteceği bir takım madenler vardır; bütün himmet ve gayretini bu madenleri işletme üzerine teksif edip, insanı yoldan çıkarmak için uğraşır durur o. Evet, bir kısım fayda ve hikmetler için insanın mâhiyetine konan şehvet, gazap, öfke , hiddet, akıl, hırs ve inat gibi şeylerden her biri, diyanetle ta’dil edilmediği takdirde vicdan mekanizması aleyhinde işlettirilebilir ve, bu işi yapan da şeytandır.
Meselâ, insan nefsanîlik mekanizmasının altında kaldığı sürece, vicdan, yani meleklik mekanizması, bütün erkâniyle ezilip gitmiş demektir. Meleklik inkişaf edince de nefsanîlik, bütün mekanizmasıyla vicdanın emrine girmiş sayılır. Şeytan, insanın özünü bulmasına karşı hep nefis mekanizmasını kullanır. Sözgelimi,
VESVESE
- 561 -
vicdan mekanizması veya vicdanın erkanı diyeceğimiz noktalara hiç yanaşmaz veya yanaşamaz; çünkü orada irâde vardır; lâtife-i rabbaniye ve şuur vardır. İnsan, irâdesini kullanmasını biliyorsa, kendisine şeytan yanaşamaz; şuur ve lâtife-i rabbaniye ile kanatlı ise şeytanî engellere takılmaz ve irfan semalarında pervaz eder durur. Evet, insan kalbinin daima Allah (c.c.) ile doyduğu bu kuşakta kalbin kapıları, her zaman şeytana sürmelidir! Onun bütün velvele ve fırtınaları, dışarda ve kendine ait sahada cereyan eder.
Şeytanî ve melekî saha, insanın mâhiyetinde birbirine o kadar yakındır ki, biri diğerinden her zaman müteessir olabilir. Meselâ, şeytanî tarafta patlayan bombanın radyoaktif te’sirleri melekî sahayı da te’siri altına alır. Yukarda temas ettiğimiz gibi, şeytan şehveti kurcalar ve insanı nefsanîliğe zorlar; aklı kurcalar, cerbezeye sürükler.. keza, insanın hırsını, öfkesini, kibrini, dünyâya tamâını tahrik eder; ağına düşürdüğü kimselerin his ve ruh dünyalarını bulandırmak ve onları kendilerinden uzaklaştırmak ister.
Fakat şeytan, hep fenalıklarını hissettirerek ve fena şeyler yaptırarak üzerimize gelmez. Soldan geldiği gibi sağdan, önden ve arkadan da gelir. Şeytanın, Allah (cc)'a karşı o korkunç düşmanlığını ve insanı nasıl baştan çıkaracağına dair terbiyesizce ve küstahça ifadelerini bizzat Kur’ân anlatmaktadır.2891 Şeytan, önden gelir ve insanın ileriye matuf ümitlerini kırar; Haşr-ü neşri inkâr ettirir; “İslâm Dini, vazifesini bitirdi; artık bir daha dirilmeyecek” dedirtir; sinelere yeis atar, geleceği karanlık ve karadelikler, kaoslar gibi gösterir... Arkadan gelir, geçmişle alâkamızı, Nur-u Nübüvvet ve Nur-u Velâyet ile bağlarımızı keser, “Devir değişti, onlar geride kaldı” dedirtir. Yerinde mâziye sövdürür ve kökünü inkâr ettirir. Şeytan, bu şekilde geçmiş ve geleceğe ait menfezleri kapatıp, dün ve yarınla alâkalı bütün bağları kopardıktan sonra, bize içi zehir dolu bir düşünce tarzı ve süslü püslü bir hayat felsefesi takdim eder: “Geçmiş gelecek hep masal, bir daha dünyâya gelecek değilsin; geçen de geçti, sen şimdi yaşamana bak ve ömrünü berbad etme!..” der.
Soldan gelir, insanı açık ve bilinen günah akıntılarına çeker götürür. Beşinci kol faaliyetleri, şeytanın soldan gelip yardımcılarına gördürdüğü faaliyetlerdir. Günümüzde çok yaygın olan bütün haram yolları, şeytanın soldan çarpmasının neticesidir. Burada tek tek bunları sayıp dökerek bâtılı tasvir etmek istemiyoruz...
Evet, şeytanın bir diğer geliş şekli de, sûret-i haktan görünmek ve fena şeyleri iyi göstermek sûretiyledir ki, bir mü'min için en tehlikeli olanı da budur. Günahlara kapısını kapamış, ibâdetine düşkün bir mü'mine şeytan sağdan gelerek kendini beğendirme, muvaffakiyetleri nefsine, fenalık, şer ve hezimetleri de başkalarına nisbet ettirme yollarıyla başarı kuşağında ona kayıpların en acılarını tattırır. Evet mü'min, gece teheccüde kalkar; kalkar da, ertesi gün bunu başkalarına anlatırsa, şeytanın sağdan mühim bir darbesine mâruz kalmış demektir. Yaptıklarımız ve anlattıklarımızdan ötürü başkaları tarafından medh ü senâ edilmeyi hedefliyor, iş ve hizmet değil de övülmeler hoşumuza gidiyor ve bu övgülerle coşuyorsak, şeytan bizi sağdan vuruyor demektir. Evet, böyle birinin, Kâbe'de tavaf ederken de, cephede en ön saflarda savaş verirken de işi bitiktir.
Ömer bin Abdülaziz, birine ifade âbidesi bir mektup yazar; sonra da, az
2891] A’raf, 7/17
- 562 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çalımlı ve tumturaklı ifâdelerle yazdığını farkedince, nefsine bundan pay çıkar mülahâzâsıyla tutar, mektubu yırtar. Yaptığımız işler, vazifeler ve hizmetlerden dolayı nefsimizde bir çoşma, bir sevinç meydana geliyorsa, işin içine şeytandan bir şeyler karışmış olabileceği mülahâzâsıyla Cenâb-ı Hakk’a yönelmeli ve biatımızı yenilemeliyiz. Evet bize gereken, nefsimizin hoşuna giden şeylere iltifat etmemek; yaptığımızı Allah (c.c.) emrettiği için yapmak, amelin lâzımı olan hazları da ahirete bırakmaktır.
Her insan, Hakk’ın kendisine olan lûtuflarını düşünmek ve hangi mertebede olursa olsun, Hakk’ın ihsanlarına mazhariyetin şükrünü eda etmek mecburiyetindedir. O, Allah’a karşı sorumluluk ve şükrân vazifesini yerine getirecek, Allah da, engin rahmetinin muktezası olarak, onun niyet ve ihlâsına göre Cennet gibi, ebediyet gibi nimetlerle ihsanlarına ayrı bir derinlik kazandıracaktır.
Bunlardan başka, umumî ma'nâda, şeytanın sağdan yaklaşıp, büyük mes'eleleri küçük, küçük mes'eleleri ise büyük göstermesini de düşünebilirsiniz. Her zaman rastlarsınız; müslümandır, hacıdır ve caminin müdavimlerindendir. Allah (c.c.), ibâdetten ayırmasın. Fakat evinde namaz kılmayan evlâdları vardır; böyle bir durum karşısında kalbi çatlayıp devrilmez de, gelir, câmide teferruata ait bir mes’elenin kavgasını verir.. bazen böyle bir mes’ele, bid’at bile olabilir. Nesiller, sokaklarda derbeder ve perişandır; hatta bunların içinde onun da oğlu, kızı, torunu vardır; ama gel gör ki, bunları düşünüp üzüleceğine, üzülüp çare arayacağına kalkar, “Camide cenaze bekletilir mi; neden tesbih çekmiyorsunuz; ihlâsları neden okumuyorsunuz?” gibi teferruata ait mes’elelerin münakaşasını yapar. Bunlar, cenazenin arkasından yedinci, kırkıncı, elli ikinci gecelerdeki şenlikleri kaçırmazlar.. perşembe akşamları nikah tazelemez ve istiğfar merasimi yapmazsanız, sizi topa tutarlar. Evlerinin en mûtena yerinde bir Kur’ân-ı Kerim vardır ama, o hânede hiçbir fert ondan bir şey anlamamaktadır. İşte bu ve benzeri haller de, şeytanın sağ tokadından da öte sağ kroşeleridir.
Vesveseden Kurtulmanin Pratik On Çaresi
1. Vesvese, imanın kuvvetindendir
Önce hemen şunu belirtelim ki vesvese çok korkulacak bir şey değildir, çünkü iman var ki vesvese geliyor. Sahabe-i Kiram'dan Efendimiz'e gelip, “Ya Rasûlallah vesveseye mübtelâyım” diyen birine, Efendimiz (s.a.s.)'in cevabı, “Endişe edilecek bir şey yok; o mahz-ı imandır, imanın kuvvetindendir” şeklinde olurdu.
Şeytan, sizde de iman cevheri, ibâdet hazinesi, namaz ve dine hizmet cevheri olduğunu bildiği içindir ki, korsanlık yapmakta ve size karşı taarruza geçmektedir. Korsanlık, belki denizlerde yapılan şekliyle tarihte gömülmüştür ama, şeytana bakan yönüyle Âdem (as) ile başlamış olup, kıyamete kadar da devam edecektir.
Nasıl deniz korsanları, hazine taşıyan zengin gemilerine tecavüz eder ve define bulunan adalara saldırırlar, öyle de şeytan dahi, mü'minin iman cevheri taşıyan kalbine hücum eder. Zaten o, tamtakır, kupkuru ve bomboş kalblerle uğraşmaz; böylelerine vesvese okları göndermez. Hırsızlar bile zengin evleri kollarlar; Doğu'nun ve Batı'nın kâfir ve zâlimleri de öyle değil mi?
Vesveseye düşen mü'min, “Şeytan bütün cephelerde mağlûp oldu; bu
VESVESE
- 563 -
yüzden, şimdi de iman ve İslâm’a ait vesveselerle, şüphelerle beni meşgûl etmek, hazineme el atmak istiyor; ama, benden bir şey koparamayacak. Bu, onun son çırpınışlarıdır; bir gün gelecek, benden bir şey koparamayacağını anlayınca çekip gidecektir. Kapıma haydut kılıklı birinin gelip, birkaç gün el açtıktan sonra çekip gitmesi gibi. Hoşa gitmese de kapılar ona sürmeli ve beni koruyan kale de çok sağlam; bana Allah’ın izniyle hiç bir şey yapamaz” diye düşünmelidir.
2. Vesvese, kalbin malı değildir
Kalb rahatsız olduğuna göre vesvese kalbe mal edilemez; çünkü eğer o, kalbin malı olsaydı, kalb ondan rahatsız ve tedirgin olmayacaktı ve böyle bir kalble şeytan da uğraşmayacaktı...
Kalbin rahatsız ve tedirgin olması şundandır: Kalb vesveseye razı değil, sahip de değil; vesvese ile arasında manâ ve mâhiyet bakımından bir münasebet olmadığı içindir ki, kalb vesveseden rahatsız olmaktadır. Kişinin gösterdiği reaksiyondan, ateşinin yükselmesi, kaşlarının çatılması, başının ağrıması, iştiha ve ağız tadının kaçmasından anlıyoruz bunu; tıpkı vücuda giren yabancı mikroplara ve bu mikropların fizyolojik yapıda açtığı rahnelere, meydana getirdiği arızalara karşı vücudun muharipler üretmesi, antikorları devreye sokması ve bu ciddi muharebenin meydana gelmesi neticesinde hararetin yükselmesi gibi. İşte, şeytanın da kalbimize gönderdiği bizim malımız olmayan yabancı hayâl, düşünce ve vesveselere karşı mânevî yapımız, iman potansiyelimiz, âdeta antikor üreterek, bu şer ve şerareler ordusuna karşı kavga vermekte, bunun neticesinde de ateşimiz yükselip, kalbimiz sıkılmaktadır. Eğer, vücudumuz herhangi bir mukavemette bulunmuyor ve boğa yılanı görmüş bir keçi gibi hemen teslim oluyorsa, o zaman, AİDS virüsüne karşı antikorların teslim-i silah ettikleri gibi, bizde de iş bitmiş demektir. Gelen vesvese karşısında kalbimiz, imanımız mukavemet etmezse, o zaman vesvese de olmaz, hararet de yükselmez! Bu, “Gel, ne istersen yap!” demektir ki, şeytanın da istediği budur.
3. Vesveseye mâruz kalb, içine kötülerin çer-çöp attığı pınara benzer
Meseleyi bir de şöyle düşünebiliriz: Berrak, saf ve tertemiz bir su kaynağı var; bileşikleri, tadı ve takdim ettiği şifasıyla zemzem suyu gibi bir su kaynağı. Herkes tarafından mâlum ve meşhur hale gelmiş, dünyâca da kabûl edilmiş mübarek bir kaynak. Şimdi, hain biri geliyor, sinsice kaynağa yaklaşıp, su üzerine boya, toz, çer-çöp döküp kaçıyor. Siz bunu görünce, “Eyvah” diyorsunuz; “Pınarım kurudu, mahvoldu, pislendi ve ölüp gitti!” Oysa, hakikat böyle değildir. Akan su, üzerinde atılan o çer çöpü götürecek ve safiyetini muhafaza edecektir. Sizin kalbiniz, imanınız berrak, pırıl pırıl bir pınar ise, o zaman bulandırmak için üzerine atılan tozun, toprağın ona hiç bir zararı olmayacaktır. O toz, toprak akıp gidecek ve sizin menba’ınız her zaman temiz kalacaktır. Demek oluyor ki, o bulanıklık pınarın kendinden değil... Evet, işte vesveseye mâruz kalb de böyledir...
4. Vesvese, iradî olmayıp, fiiliyata da dökülmüyorsa insanı mes’ul etmez
Bildiğiniz gibi, mükellef ve mes’ul olmada irâde ve şuur şarttır. Hayvanatın yanısıra mecnunlara, aklı, şuuru yerinde olmayanlara teklif yoktur. Bu itibarla vesvese için irâde devrede değilse ve plân, programı yapıp, “gel” diye kalb ve düşünce kapılarımızı bizzat kendimiz aralamıyorsak, mes’ul sayılmayız. Elverir ki, onu fiiliyata dökmeyelim, işlemeyelim. İrâde, umumiyetle böyle kendi kendine
- 564 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gelen vesveseyi karşısında bulur ve ona mukavemet edemez, çünkü o dâvetsiz gelir. Ayrıca insan, tedayi-i efkâr ile irâdesi dâhilinde olmadan gördüğü, duyduğu ve okuduğu şeylerle de bir takım hâtıralara, hayâllere ve düşüncelere mâruz kalabilir. Aslında, çok defa bunlardan kurtulmak mümkün de değildir; çünkü insanın bu hali, yaratılışın gereğidir.
5. Vesvese, insanın ilerlemesine mani olmayan örümcek ağı gibidir
Vesvese, kendine has tutarsızlığıyla bilindiği zaman zararlı olmaz. Kur’ân, “Muhakkak, şeytanın hilesi zayıftır” diye ferman etmektedir.2892 Evet var ama, yok gibidir şeytanın hilesi. Meselâ, iki duvar arasından geçmek istiyorsunuz; bakıyorsunuz ki, bir örümcek, ağlarını gerip yolunuzu kapatmış; döner misiniz, devam mı edersiniz? Örümcek ağı sizin ilerlemenize mâni olabilir mi gerçekten? Şüphesiz hayır; onu bir engel olarak görmez ve hiçbir şey yokmuş gibi yolunuza devam edersiniz.
Efendimiz, şeytanın dalâleti, küfrü, küfranı, günahı ve kötülükleri yaptırmadığını ve elinden tutup da kimseye günah işletemeyeceğini beyan buyurur. Şeytanın yaptığı, ancak fenalıkları süsleyip-püslemek, allayıp-pullamak, câzip ve çekici göstermektir. İyiyi de kötüyü de yaratan, dalâlete de hidâyete de sevkeden Allah (c.c.)’tır. Rengârenk köpüklerle süslenip imar edilmiş bir saray gibidir şeytanın vesveseleri; fakat altında derin çukurlar bulunur, kilometrelere ulaşan derin çukurlar...
Gelip geçiciliği bilindiği zaman vesvesenin zararı olmaz. Vesvese, üflemekle uçup giden tüy kadar zayıftır. Bir ara toplanıp sonra dağılıveren bulutlara benzer o; ardından ne yağmur gelir, ne de yel!.. O, uçak yolcularının bir anlığına içine düştüğü hava boşluğu gibidir; ne feryat etmeye değer, ne de dövünüp yakınmaya!..
6. Vesvese, üzerinde durulmadığı ve dert haline getirilmediği takdirde hiçbir zarar vermez
Düşüncenize bulaşıp da onu kirletmeyeceğini bildiğiniz zaman vesvese zararlı olmaz. Vesvese, hayâl aynasında sönüp gidecek derecede zayıf ve gelip geçici bir iz; leke ve pislik bulaştırmayacak bir görüntü ve çok hafif yansımalardan ibarettir. Akla ve hayâle gelen şeyler, hayır kaynaklı ise akıl ve düşünceyi bir derece nurlandırır; fakat şer kaynaklı bir vesvese ise, o zaman da akla, düşünceye ve kalbe tesir etmez, kir bırakmaz ve zarar da vermez. Elinizde tuttuğunuz aynaya karşıdaki yılanın görüntüsü aksetse, aynadaki o yılanın elinize zararı olur mu? Ya da, aynaya akseden bir pislik elinizi kirletir mi? Veya elinizdeki aynaya akseden
alevli ateş, elinizi yakar mı? Aynen bunun gibi, nasıl karnınızdaki pisliklerin namaza ve elmasın etrafındaki kömür tozlarının elmasa zararı yoksa aynı şekilde, şeytanın da dışta ya da içte aslî ve zatî bir varlığı ve hüviyeti olsa bile attığı okların, gönderdiği görüntülerin aslî hüviyeti ve hiç bir zararı yoktur.
Üzerinde durmadığınız, merakla üzerine varmadığınız, sahip çıkıp kabullenmediğiniz, küçük görerek şişmesine meydan vermediğiniz ve bir dert haline getirmediğiniz zaman vesvesenin hiç bir zararı olmaz. Ona hep tepeden bakacak ve “Allah'ın (c.c.) izniyle bunun altından vurup, üstünden çıkarım” diyeceksiniz.
2892] 4/Nisâ, 76
VESVESE
- 565 -
7. Vesvese, zararlı tevehhüm edildiği zaman zarar verir:
Şimdiye kadar anlattıklarımızın hilafına hareket edildiği takdirde vesvesenin zararı olabilir. Evet vesvese, zararsız olduğu bilinmeyip, zararlı tevehhüm edildiği zaman zararlıdır. Üzerinde durulup kurcalandığı ve merakla karıştırıldığı zaman zararlıdır o; büyük gördükçe, mühimsedikçe büyür ve bir balon gibi şişerek bizi yutacak hale gelir. Bir arı kovanı içinde yüzlerce arı bulunur ama, siz önemsemeden kovanın önünden geçer gidersiniz.
Vesvese karşısında da yapmamız gereken şey, bundan farklı olmamalıdır.
Şeytan, zayıf ve geçici bir görüntü karesini hayalimize atar; biz de cazip bulur ve onu işlettirirsek, o bir karelik manzara, hayâl sinemamızda saatleri içine alan bir film şeridi haline gelir de, farkına bile varamayız. Hususiyle yalnız kalınca, özellikle gençlerde ve hele bu sûretler, nefsâniliğe bakan, bedeni tesir altına alan sûretler olursa...
Evet, insan onu alır ve hayâlinde maceralı bir film haline getirir. Hâlbuki şeytana ait olan, o ilk sahnedir. Öyleyse, o ilk oltaya sahip çıkmamak, takılmamak ve onu işlettirmemek gerekir ki, şeytan da bizi işletmesin ve işlete işlete hayâllerimizi gerçeğe dönüştürmesin; dönüştürmesin ki, biz de neticede o bir karelik görüntünün kurbanı olmayalım.
8. Hassas ve asabî ruhlar, şeytanın vesvesesine önem verip vehme kapılmamalıdırlar
Vesvese, hassas ve asabî ruhlarda daha da zararlı bir hastalık ve meleke haline gelir. Böyle birisi vesvese geldiğinde, zararlı olacağı endişesiyle telaşa ve vehme kapılır; sonra da bunu kalben, fikren ve im’an-ı nazarla büyütüp, kendine mal eder. Derken onu huy haline getirir ve onunla bütünleşir. Bu ise, şeytan karşısında ye’se düşüp, tam zarara uğramanın ifâdesidir. Bu hale ma’ruz kalmış biri, ümitsiz bir şekilde “Artık ben mahvoldum” deyip, mağlûbiyeti kabûl eder ve böylece önce merkezi şeytanın salvolarına açık hale getirir, sonra da onu terk eder.
Bir kumandan düşünün; ilerde sağ tarafta bir kaç madenî parlama görerek, düşman o taraftan saldırıya geçecek vehmine kapılır ve ordusunun sağ kanadını boşaltıp o tarafa sürer; sol tarafındaki dağlarda da ağaç yapraklarının kıpırdanmalarından, düşmanın saklandığı ve hücum edeceği düşüncesine kapılarak, ordusunun sol kanadını da oraya sevk eder. Neticede merkez, hasmın taarruz ve imha etmesine açık ve hazır hale gelmiş olur. Esasen bu,
taktik bilememenin ve düşmanı tanımamanın ifâdesidir. Görüyorsunuz ki, şeytanın yaptığının vesvese adına bir kibrit çöpü kadar önemi yokken, insan onu azmanlaştırıyor, azgınlaştırıyor ve kendi başına salıyor. Evet, dikkat edelim, onu hayalimizde ve düşüncemizde büyütmeyelim...
9. Vesvesenin manyetik alanından ibâdet ile uzaklaşmalı ve psikolojik tesirinden çıkılmalıdır
Vesveseye karşı sizi vesvesenin manyetik alanından kurtaracak davranışlarda bulunun. Hadiste de ifâde edildiği gibi, böyle bir şey arız olduğunda, söz gelimi gazaplandığınızda, ayakta iseniz oturun, oturuyorsanız uzanın veya kalkıp abdest alarak iki rekât namaz kılın ve iç dünyanızda değişiklik yapın; ayrıca o sisi
- 566 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dağıtacak daha başka meşrû bir kısım davranışlarda bulunun!.. İrâdenizi devreye sokarak, psikolojinize te’sir edebilecek, elinizde olmadan içine düştüğünüz hava boşluğundan sizi çıkaracak veya tutulduğunuz elektrik akımından sizi çekip alacak küçük de olsa bir vesile arayın.! Efendimiz (sav), bir sefer dönüşü -bir defaya mahsus olmak üzere- yorgunluktan uyanamayıp sabah namazı kazaya kalınca, “Burayı derhal terkedin; şeytan burada hâkimiyet ve saltanat kurmuş” buyurmuşlardı.
Evet, her zaman şeytanın manyetik alanına karşı dikkatli olunmalı ve bilmeyerek içine girilmişse, çarçabuk oradan uzaklaşılmalıdır. Gaflet ve dikkatsizlik, şeytan ve şeytanî şeylere birer hüsn-ü istikbalse, evrad u ezkâr, Allah’ı ilan ve O’nunla irtibatlanma, bütün şer kuvvetlere karşı bir müdafaa, hattâ bir taarruzdur. Meselâ, Efendimiz (s.a.s.) bir yerde, şeytanın ezan sesinden nasıl kaçtığını anlatır. Demek ki, onun ezana ve ezanın ihtiva ettiği manâlara tahammülü yok. Öyle ise, şeytan vesveselerle taarruza geçtikce, biz de Allah ve Rasûlü’yle irtibatımızı kuvvetlendirmeli ve hep lâhûtî hâtıralara dalmalıyız. Efendimiz (s.a.s.)’in Mi’rac yolculuğunu hatırlamanın vesveseyi, hususiyle namazda akla gelenleri, hattâ esnemeyi bıçak gibi kestiği ve keseceği söylenebilir. Keza bir yerde sol tarafınıza atacağınız üç tükürük, bir de bakarsınız onun geldiği sisli perdeyi yırtıverir. Şeytanın harama teşvik adına gelen vesveselerine karşı bazen yumruğu sıkıp meydan okuma, bazen da hafife alma manâsına tebessüm edip geçme, onun manyetik alanına karşı gerilimde bulunma ifadesidir.
Bir genç arkadaşımıza şöyle dediğimi hatırlıyorum: ”Şeytan, karşına çıkıp da bir harama bakmanı istediğinde şöyle düşün: Bakmakla elime ne geçecek? Bakacaksın, o boş... Daha ileri götürsen, yine boş... Kaldı ki, imanının sana vereceği pişmanlık ve ızdırap da var. Sonu böylesine boş, ızdıraplı ve karanlık olacak bir bakışın ne manâsı olabilir ki!” Esasen, insan kendini böyle ikna ederken, o haram manzara da çoktan kaybolup gitmiş olur.
Akla gelen her vesvese, her süslü manzara, gelecekte elde edilecek daha mükemmellerini düşünmekle izale olabilir. Kur'an'ın pek çok yerinde, dünyâ hayatının bir oyun ve eğlenceden ibâret bulunduğu ve gerçek hayatın Ahiret hayatı, yaşanacak gerçek yurdun da ahiret yurdu olduğu ifade edilir.2893 Vesvese, sana ıspanak ve tere otunu mu teklif ediyor; ama Allah (c.c.) diyor ki, orada peş peşe koparılmaya hazır
meyveler var.2894 Hem, dünyadaki gibi hazımsızlık, karın ağrısı ve defekasyon lüzumu da duymayacaksın. Buradaki haramlara nazar noktasından gelen vesveseye de aynı şekilde mukabele edilebilir. Ama biz, dünyânın bütün güzelliklerine karşı “İsteyene ver Sen anı, bana Seni gerek Seni” diyeceğiz. Yaz aylarının kavurucu sıcağını bahane ederek, şeytan sizi hizmetten ve irşad gayesiyle etrafa gidip gelmekten alıkoymak ve başkalarına yaptığı gibi sizi de deniz kıyılarına veya gölgesi serin mesire yerlerine çekmek mi istiyor? Ona Cehennem
ateşinin çok daha sıcak olduğunu hatırlatıverin. Öyle zannediyorum ki, kalbinize atmak istediği bu vesvese, kendi gırtlağına tıkanıp kalacaktır.
Hem “Allah Rasûlü (s.a.s.) ve O’nun sâdık yârânı ve arkadan gelen sâlihler bizi bekleyip dururken, benim şurada burada avare ve bana yakışmayan bir vaziyette dolaşmam hiç doğru olur mu?” diyerek, bu mevzûda şeytanın telkin etmek
2893] 3/Âl-i İmran, 185; 29/Ankebût, 64
2894] 69/Haakka, 23
VESVESE
- 567 -
istediği gaflet ve rehavet vesvesesini izale etmek mümkün olur kanaatindeyim.
10. Abdest ve namazda “eksik mi yaptım?” şeklindeki vesveselere de önem verilmemelidir
“Abdest ve namazda yanlış ve kusurum oldu mu acaba?” şeklinde gelen vesveselere de aldırış etmemek gerekir. Böyle bir vesvese ilk defa vuku buluyorsa, o abdest veya namaz tekrar edilebilir. Ama mükerreren oluyorsa, sözgelimi bir abdest uzvunu yıkayıp yıkamadığından devamlı şüpheye düşen birisi, o zaman hiç vesveseye meydan vermeden, o uzvunu yıkadığını kabûl ederek namaza durmalıdır. Ve yine namazı kaç rekât kıldığı mevzuunda vesveseye mübtelâ olmuşsa, namazının tamam olduğu kanaatıyla hareket etmelidir.
Vesvesenin ilka ettiği şeyin üzerine üzerine gidilmelidir. Vesvesenin üzerinde durmak değil, aksine, tam tersi istikamette yürümek lâzımdır. Hiç kâle almadan, önem vermeden, yapılan yanlış bile olsa, “Mezheplerimizden birine uyar” deyip geçmek maslahata binaen daha muvafık olur kanaatindeyim. Gâye, şeytanın canına okuyup vesveseyi def’etmektir. 2895
İnsan vesveseden nasıl kurtulur?
Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi şeytanın hileli düzeni çok zayıftır.2896 İman edenler ve Rableri’ne tevekkül edenler üzerinde bir etkisi yoktur. Allah mü’minlere kendilerine bir vesvese geldiği zaman ne yapmaları ve bu vesveseden nasıl kurtulmaları gerektiğini Kuran’da bildirmiştir. Kuran’a tabi olan mü’minler kendilerine bir vesvese geldiği zaman hemen şeytandan Allah’a sığınırlar. Kısa süre içinde akıllarından geçen düşüncenin şeytana ait bir vesvese olduğunu anlarlar. Hiçbir kuruntuya, ya da sıkıntıya kapılmadan, Allah’ı zikreder ve şeytanın bu pisliğinden kurtulurlar.
Allah Kuran’da kendilerine vesvese geldiğinde mü’minlerin bunu hemen düşünüp tanıyacaklarını şöyle bildirmiştir: “Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. (Allah’tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah’ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir...” 2897
“Ben namaza başladığımdan beri, ruhumda büyük bir huzur hissetmekle birlikte, aklımda hiç de hoş olmayan bir hayli düşünce kaynaşmaya başladı. Birisini uzaklaştırayım derken bir başkası hücum ediyor ve onun yerini fazlasıyla dolduruyor. Bundan çok rahatsızım.”
Birçok kişi, namaza başlar başlamaz şeytanın hücumuna mâruz kalmıştır. Âdemoğlunun o amansız düşmanı vesvese denilen oklarını nice insanın aklına ve kalbine aralıksız atmaktadır.
“Namaza durduğumda mukaddes mânâlara taban tabana zıt pis hayaller aklıma hücum ediyorlar. Onları uzaklaştırmak için aklımı farklı sahalara kaydırmaya çalışıyorum. Dolayısıyla ne okuduğumu, namazın neresinde olduğumu adeta unutuyorum. Kötü düşünceler, birbiri ardınca ruhumu kanatıyor ve ben onları
2895] F. Gülen, İnancın Gölgesinde
2896] Nisa Sûresi, 76
2897] 7/A’râf, 200-201
- 568 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kaçırmaya yarayacakmış gibi farkında olmadan kafamı sağa sola çeviriyorum. Siz de buna şahit oldunuz ve beni rahatsızlanmış sandınız. Rahatsız olduğum doğru, ama bu bedenimden gelen bir acı sebebiyle değil. İçim kan ağlıyor, aklım paramparça oluyor, kalbimin bozulduğu zannına kapılıyorum...”
“Bir abdesti yirmi dakikada, bazen yarım saatte alıyorum. Yine de gönlüm tam rahat etmiyor. Acaba kuru bir yer kaldı mı diye defalarca abdesti tekrarlıyorum. Sanıyorum, üçten fazla yıkamanın mahsuru da var, ama ben beş kere de yıkıyorum, yedi kere de. Bu vesveseyi nasıl atlatabilirim?”
Abdest alırken çok acele etmek elbette doğru değil. Her organını rahatlıkla yıkamalı. Bu ilk yıkayış farzdır. Ondan sonra iki kez de sünnet olarak yıkıyorsun. Fazla acele edilmediği takdirde bu üç yıkayışta zaten kuru yer kalmaz. Bundan sonraki hassasiyetler vesveseden başka bir şey değildir. Bundan kurtuluşun yolu da, ‘abdestim tamamdır’ deyip namaza durmak olacaktır. Birkaç kez böyle yaptığında o hastalığın geçtiği görülecektir.
Kaldı ki, sen bütün dikkatini sarf ettiğin halde, kuru bir yer kalsa bile abdestin geçerlidir. Bildiğin gibi, abdestin mânâsı, namaz ile İlahî huzura çıkmadan önce bir hazırlıkta bulunmaktır. Bu hazırlığın nasıl yapılacağını Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bize bildirmiş, tarif etmiştir. Onun tarifinde bir uzvu üç kereden fazla yıkamak yoktur. Onun uygulamasında yarım saatlik abdest de yoktur. Bu hâl gösteriyor ki, bu yapılan sünnete aykırıdır; takvâ değil vesvesedir.
Eğer abdest organlarının su ile yıkanması mutlak şart olsaydı teyemmüm edenin abdestinin sahih olmaması gerekirdi. Bir uzvu noksan olanın da abdesti geçerli olmazdı. Bildiğin gibi, su bulunmayan yerde teyemmümle abdest alınır. Teyemmümde suyun yerini toprak almıştır. Bu şekilde alınan bir abdestle de namaz kılınır.
Su konusunda seni vesveseye düşüren şeytana aldırış etme. Onun vesvesesine karşı teyemmümü hatırla ve bu konuya gereğinden çok fazla önem vererek abdestini sünnete aykırı biçimde alma, namazını geciktirme.
Bildiğin gibi, dinde zorlama yoktur. Sen aklını, irâdeni, dikkatini yeterince yoğunlaştırdığın halde abdest organlarında senin bilemediğin bir kuru nokta kalmışsa, bunun bilinmesi senin için mümkün olmamış demektir. Bunu bilmeye zorlanmak doğru değildir vesveseye yol açar. “Dinde zorlama olmadığı” hükmüne aykırı düşer. “Dinde zorlama yoktur”2898 meâlindeki âyet-i kerime daha çok şu mânâda yorumlanıyor: “Bir kişiyi dine dâvette yahut ibâdet konusunda zorlamak doğru değildir. Mü’mine düşen görev; hakkı tebliğ etmek, gerçeği en güzel şekilde anlatmaktır. Kabul etme yahut etmeme konusunda kişi zorlamaya tâbi tutulmaz.”
Bu mânâ doğrudur. Ancak âyetin mânâsı sadece bu değildir. Nitekim bir tefsir âlimi âyete şu mânâyı vermektedir: “Dinde zorlama yoktur demek, zorlama denen şey dinde yoktur” demektir. Kendi ifadesiyle ‘Asl-ı ikrah dinde yoktur.’ Buna göre âyetin bir mânâsı da, “Zorlama, dinde yoktur” şeklinde olur.
Öyleyse değerli kardeşim, sen de kendini fazla zorlama. Abdestin için yahut bir başka ibâdet için kendine düşen görevi en iyi şekilde yapmaya çalış. Daha
2898] 2/Bakara, 256
VESVESE
- 569 -
sonra, kendini zorlayarak şeytana fırsat verme vesveseye düşme, kerâhete yahut harama girme.”
Şeytanın kendisini inkâr ettirmekteki bir maksadı da, insan kalbine görünmeyen şeylere inanmamak gibi bir vesvese sokmak, böylece bütün iman hakikatlerinin inkârına bir yol açmaktır. İnsan gözü, kendisinde ve çevresinde durmadan faaliyet gösteren ışınların, radyoaktif dalgaların çok az bir kısmını görebiliyor. Hâlbuki bu âlemde görünmeyen ve görünen nice mahlûklar birlikte, içiçe bulunuyorlar. Toprak ile yerçekimi adeta kucaklaşmış, bir tek şey olmuşlardır. İnsanın ruhu ve bedeni bunun en ileri örneğidir. İnsanın beyni görünür, ama ondaki merkezlerin görevleri görünmez. İşitme merkezinde ses yoktur. Görme merkezi de bir şey görmez. Ondaki bu merkezleri bir araç olarak kullanan ve her birinden ayrı bilgiler alan bir görünmez varlık vardır. Bu varlık ruhtur, kalptir, akıldır. Gel gör ki, o görünmeyen şeytanın vesvesesine kapılanlar, şeytanı yine o görünmeyen akıllarıyla inkâr ederler. Nefislerine uyarak sarhoş olmuş insanlar bu açık hatayı görmez yahut görmezlikten gelirler.
Melekler ve şeytanlar bir tarafa, insanoğlu yemeğin tadını da göremiyor, çiçeğin kokusunu da. Ama onların varlıklarından da hiç şüphesi yok. Çünkü çok iyi biliyor ki, görme tek bir çeşit değildir. Göz renkleri ve şekilleri görürken, dil de tatları görür, kulak da sesleri, akıl da mânâları ve hikmetleri.”
Şeytan, âyetler hakkında kalplere şüphe atmakla da nicelerin imanlarıyla oynuyor. Bunun en çok rastlanan bir örneği de güneşin dönmesiyle ilgili âyet. Şöyle bir soruya sıkça muhatap oluyoruz: “Günümüzde dünyanın güneş etrafında döndüğü biliniyor. Âyette ise, güneşin döndüğü belirtiliyor. Bu nasıl olur?’ Bu konuda da bir şeyler söylemek ister misiniz?”
“Kur’an âyetlerinin tefsirinde söz sahibi olanlar, bu ilmin ileri gelen şahsiyetleridir. İlme saygı, bu yetkili zatların sözlerine kulak vermeyi gerektirir. Bu zatların sarih yani hükmü açıkça anlaşılan âyetlere verdikleri mânâlar hepsinde aynıdır. İman hakikatleriyle ilgili, namazın, orucun farz olmasıyla ilgili âyetlerin tefsirinde zaten ittifak var. Müteşabih âyetler, yahut bazı gizli hakikatler içeren âyetler hakkında değişik tefsirler yapılabiliyor. Bu, Kur’anın mana zenginliğinin bir göstergesidir. Nur Külliyatı’ndan İşarât-ül İ’caz adlı eserde bu gibi farkı görüşler konusunda bize düşen görev çok güzel açıklanıyor. Ondan kısaca söz edip sorunuzun cevabına döneceğim.
Güneşin dönmesiyle ilgili âyeti okuduğumuzda, ilk iki şıkka inanmak durumundayız. İman bunu gerektirir. Farklı görüşler üçüncü maddede yoğunlaşıyor. Bunlardan birini kendimizce daha uygun bulup, diğerlerine katılmayabiliriz, elbette ki bir nezaket dairesinde. Onları haddimizi aşarak tenkit etmek yahut onlara saygı sınırlarını aşan ifadelerle hücum etmek elbette doğru değil.
Gelelim konumuz olan âyet-i kerimeye: Âyette ‘tecri’ kelimesi geçiyor. Bunun mânâsı cereyan eder, akar, döner demektir. Âyette cereyan etmek fiili yerine devretmek, yani dönmek fiili kullanılsaydı inkârcılara bir kapı açılmış olabilirdi. ‘Güneş dünyanın etrafında devreder.’ denilseydi seslerini iyice yükseltirlerdi. Ama âyette bunların hiçbiri yok. Dünyanın ismi bile geçmiyor. Sadece, ‘Güneşin cereyan ettiği’ belirtiliyor. Yakın zamana kadar dünyanın sabit olduğu, güneşin ise dünya etrafında döndüğü kabul edildiğinden, tefsir alimleri de haklı olarak
- 570 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bu konuda o ilmin mensupları gibi konuşmuş ve “Güneş döner.” demişlerdir. Gerçekten de güneş halen, bütün insanların gözlerini bu konuda yanıltırcasına, bulunduğumuz beldenin bir ucundan doğmakta diğer ucundan batmaktadır.
Âyette, istikrar kılınan yer, mekân mânâsına gelen müstekar kelimesinden önce gelen “lam” harfi hakkında şöyle bir açıklama getiriliyor: “…Lâm’ı hem kendi mânasını, hem “fî” mânasını, hem “ilâ” mânasını ifade eder.”
Birinciye göre, “güneş kendi müstekarrı içinde manzumesinin istikrarı ve nizamı için hareket ediyor.” İkinciye göre, “Güneş kendi merkezinde ve mihveri üzerinde zenberekvâri bir cereyan ile manzumesini emr-i İlâhî ile tanzim edip tahrik eder.” Üçüncü mânâya göre, güneş “mahall-i kararına yetişmek” üzere hareket ediyor. Buna göre âyette verilen mesaj şöyle oluyor: Güneş kendi istikrar kıldığı mekânda bir cereyan halindedir. Bu cereyandan bir kuvvet hasıl olmakta ve bu cazibe kuvvetiyle gezegenlerin düzenli bir şekilde hareket etmeleri sağlanmaktadır. Bununla birlikte güneş bütün manzumesiyle birlikte bir hareket halindedir ve bir yöne doğru akıp gitmektedir.”
“Büyük Müfessir Elmalılı Hamdi Yazır, söz konusu âyete2899 “Güneş kendisi için mukadder bir müstekar için cereyan ediyor.” şeklinde mânâ veriyor ve şu noktaya dikkat çekiyor: “Bu cereyanı şemsin yalnız mekânında hareketi diye anlamamalı.... Meselâ, ziya ve hararet neşri de onun bir cereyanıdır.” Güneşimizi kaynayan bir kazana benzetmek yanlış olmaz. Bu kaynama sonunda madde önce yukarı çıkar, daha sonra soğuyarak aşağıya döner. Güneş enerjisinin üretildiği bölge, çekirdek tepkimelerinin yer aldığı merkez bölgesidir. Bu enerji dış katmanlara taşınmakta, oradan da uzaya yayılmaktadır. Güneş kendi ekseni etrafında diferansiyel dönme hareketi yapar. Yani kutuplar ve ekvator farklı hızlarda döner. Güneşin gözle görünen parlak yüzeyi teleskopla incelendiğinde granüler yapıya sahip olduğu görülür. Bu gazlar 0.5 km hızla yükselirler, enerjilerini kaybedince soğuyarak yüzeye doğru düşerler. Zaman zaman ortaya çıkan ani patlamalara püskürme denir. Bunlarla güneş yüzeyinde şerit biçimli gaz akımları görülür.”
Güneş, hidrojen atomlarını helyuma dönüştürür ve sahip olduğu enerjiyi meydana gelen nükleer reaksiyondan elde eder. Güneş’te gerçekleşen işlem ise, dört hidrojenin birleşip bir helyum yapmasıdır. Bu işlem sırasında çok büyük bir enerji açığa çıkar. Dünya'ya gelen ısı ve ışık enerjisinin neredeyse tamamı, Güneş'in içindeki bu nükleer reaksiyonla oluşmaktadır.”
Bütün bunlar teknik bilgiler, önceki asırlarda bilinmiyorlardı. Demek ki, âyette asıl olan, bu mânâların anlaşılması değil. Bu bilgiler, o ilahi kitabın uçsuz bucaksız mânâlarından bu asra düşen özel bir pay olarak değerlendirilmeli.
Kur’an insana Allah’ı tanıtmak ve bir kul olarak Ona karşı görevlerini öğretmek için nazil olduğuna göre, bu âyette kulların nazarı İlâhî icraatın azametine çekilmektedir. İnsana düşen görev bu ilahi icraat karşısında hayret görevini tekbir ve hamd ile yerine getirmektir; ister dünya güneş etrafında dönsün, ister güneş dünya etrafında.
Elbette ki, dünyanın ve güneşin yaratıcısı bunlardan hangisinin diğeri etrafında döndüğünü kullarına bildirebilirdi. Bunun açıkça beyan edilmemesindeki
2899] 36/Yâsin, 38
VESVESE
- 571 -
hikmet de yine Nur Külliyatı’nda güzelce ifade ediliyor. Anladığım kadarını kendi ifademe dökeyim: Böyle bir beyan, güneşin döndüğünü kabul eden önceki asırdaki tüm insanların inkârına yol açacak, sadece bu asrın insanlarının hoşuna gidecekti. Kur’anın asıl maksadı insanları iman ve sâlih amele irşat etmek olduğuna göre bu tarz bir ifade, insanların büyük kısmının küfürde kalmasına yol açacaktı. Onun için Kur’an bu konuda öyle bir üslup takip etmiştir ki, hem eski zaman insanları tasdik etsinler, hem de yeni dönemin insanları inkâr yoluna gitmesinler.
Kelimesiz Konuşmak
İnsanlar asırlardan beri hep görgülerinin, bilgilerinin, şahsî fikirlerinin ve çevrenin etkisinde kalmışlardır. Bunların doğruları yanında yanlışları da vardır. Her kişinin doğruyu bulmaya güç yetiremediği dünyanın şu karışık hâlinden de anlaşılmıyor mu? Demek ki, insana mutlak gerçeği, ancak bütün sıfatları sonsuz olan Allah bildirebilir.
İnsana yapılan sonsuz ihsanların başında hidâyet gelir. Yani, ‘mutlak gerçeği İlâhî kitaplardan ve hak elçilerinden öğrenmek, küfürden, şirkten ve her türlü sapıklıktan kurtulmak.’ Bu, apayrı bir konudur, gerekirse bir başka görüşmemizde üzerinde durabiliriz. Ben şimdi yukarıda saydığım etki faktörlerden “görgü” üzerinde durmak istiyorum. Bunun konumuzla yakın ilgisi var:
İnsanoğlu başka bir canlı türü görmemiş olsaydı, ‘yürüme’ denilince sadece iki ayak üzerinde hareket etmeyi anlayacaktı. Sonra gördü ve bildi ki, dört ayakla, altı ayakla da çok rahat yürünebiliyormuş. Yine böyle bir insan, yol alma denilince sadece yürümeyi anlıyordu. Sonra gördü ve bildi ki, yüzerek de uçarak da yol alan canlılar varmış.
Biz, ‘konuşma’ denilince kendi konuşmamıza takılır, bir başka tür konuşmaya akıl erdiremeyiz. Konuşma için mutlaka beyne, sinir sistemine, dile dudağa, havaya ihtiyaç olduğunu sanırız. Sessiz ve kelimesiz konuşma türü de olabileceğine pek ihtimal vermeyiz.
Hâlbuki birazcık düşünsek bunun mümkün olabileceğini kendi benliğimizde de okuyabiliriz. Biz içimizden plânlar kurarken, ‘şöyle edeyim, böyle yapayım, bugün şuraya gideyim’ derken, kendi kendimizle sessiz konuşuruz. Şu var ki, bu konuşmayı kelimelerle yaparız. Bu mümkün olabildiğine göre, hem sessiz, hem de kelimesiz konuşmalar niçin olmasın?”
“Cebrail de diğer meleklerle konuşur, ama bizim birbirimizle sohbet etmemiz gibi değil. Rabbinden ilham yoluyla aldığı emirleri, diğer meleklere yine ilham yoluyla aktarır. Ortada ne hava vardır, ne de ses.
Vesvese de ilhamın zıddıdır; kelimesiz ve sessiz bir konuşma olma noktasında ona benzer. Vesvese, ‘fısıltı hâlinde gizli konuşma, şeytanın kalbe attığı şüpheler’ demektir.
“Meyveler bizimle iki türlü konuşmaktadır. Rengiyle gözümüze, tadıyla dilimize, taşıdığı vitaminlerle bedenimize hitap ederken, bir kudret mucizesi ve rahmet hediyesi olması yönüyle de ruhumuza hitap etmektedir. Kalbimiz onu severken aklımız da tefekkür eder. İnsanı tanımayan ve ona merhamet etmekten çok uzak bir ağacın eliyle verilen bu nimetlerin doğrudan doğruya Allah’ın
- 572 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir ikramı olduğunu düşünürüz.
Şimdi insanın bedenini hayalen ortadan kaldıralım, ortada ruh kalacaktır. O bedensiz ruhun konuşması da, dinlemesi de bir başka olacaktır. İşte şeytan bu ruhla konuşmaktadır. İnsan bunu unutunca, şeytanın onun kalbiyle konuşmasını kendi sözleri ve düşünceleri sanır ve rahatsız olur. Hâlbuki olayı doğru değerlendirse, bozuk fikirli insanların sözlerinden nasıl etkilenmiyorsa, şeytanın vesveselerinden de etkilenmeyecektir. İşte senin düştüğün hata şeytanın sözlerini kendi sözlerin sanmandır.
Gerçek böyle olunca mesele kalmıyor. Şeytan kendi görevini yapacak mü’min de onu dinlemeden kendi işine bakacaktır. Düşünmeli ve kendi kendine demelidir ki: “O çirkin sözler benim kalbimin sözleri değil. Çünkü benim kalbim ondan üzüntü duymaktadır.”
İnsan bir şeyden rahatsız oluyorsa onu kendisi yapmıyor demektir. Yapan da rahatsız olan da kendisi olsa ortaya tuhaf bir tablo çıkar. Buna göre insanın, kalbine gelen çirkin sözlerden rahatsız olması gösteriyor ki, o sözler onun kendi sözleri değil. İşte vesvese, şeytanın insan kalbiyle konuşmasıdır. O halde sen kendi kalbinden değil şeytandan rahatsız oluyorsun. Gerçeği böylece tespit edemeyenler kalplerinin bozulduğunu sanarak üzülür ve yersiz dövünürler.
“Şeytan bunu niçin yapıyor? Bunda ne faydası olabilir?” diye sorulabilir. Şöyle cevap verebiliriz: Bu şeytanın derdi insanları üzmek, rahatsız etmek değildir. Bunlar dünyaya ait olaylardır ve sonunda bir türlü kaybolur giderler. Onun meselesi insanları mümkünse imansız, hiç olmazsa ibâdetsiz yapmaktır. Vesveseden rahatsız olan insan, kurtuluşu ibâdeti bırakmada bulursa, işte o zaman şeytan hedefine ulaşmış demektir.”
“İnsanların imansız ve ibâdetsiz olmasından şeytana ne? Bundan ne zevk alıyor?” denilse, şu cevabı verebiliriz: “İnsanlardan şeytan vazifesini gören canlı cesetler, çirkin ruhlar” bulunduğunu biliyoruz. Bu sorunun cevabını o insanlara sormak lâzım. İnsanları yoldan çıkarmaktan, ahlâksız ve inançsız yapmaktan ne anlıyorlar? Zevkler çok çeşitli. Bülbül ötmekten zevk duyarken, canavar parçalamaktan lezzet alır. İnsanın da ruhu bozuldu mu canavarlaşıyor. Şeytanın Âdem’e (a.s.) secde etmemesi de böyledir. İnadını sürdürmekte ve kan dâvâsı gütmekte de çirkin bir zevk vardır. Şeytan, Âdem’e (as.) secde etmemekle dönüşü olmayan bir yola girdi ve insanlığa zarar vermede yılanları, canavarları çok gerilerde bıraktı.” 2900
Büyük Düşmanın Âdî Oyunları
Etrafımıza şöyle bir göz atalım; dağlar, taşlar, bitkiler, hayvanlar, ay, güneş ve yıldızlar hayalimizden sıra ile geçsinler. Bunların hepsi maddî varlıklar, ama birbirlerinden ne kadar farklılık gösteriyorlar!?
Bir de göremediğimiz, ışınlar âlemini, yer çekimini, güneşin cazibesini düşünelim. Bunların da yine birbirinden çok farklı şeyler olacaklarını dikkate alalım.
Ve şöyle devam ettirelim düşüncemizi:
2900] Alâaddin Başar, Şeytanın Bir Oyunu Vesvese vesveseden Kurtuluş 5, 7
VESVESE
- 573 -
Ateş topraktan ne kadar farklı ise, şeytan da Âdemoğlundan o kadar ayrı olmalı.
Karanlık ışıktan ne kadar uzak ise, cinler de meleklere o kadar benzememeli.
İlâhî imtihana tâbi tutulan iki tür varlık: İnsan ve cin.
Her ikisinin de inananları ve inanmayanları var. Her ikisinde de hayırlı ve şerli fertler mevcut. Her iki cinsin de mürşitleri ve müfsitleri bulunuyor.
İşte cin türünün, Allah’a isyan eden en şerli ferdi: Şeytan.
İnsanın bedeni topraktan yaratılmış ve o haneye ruh misafir olmuş. Cinler ise doğrudan ateşten yaratılmışlar. Zaten şeytanın kaybettiği ilk ve en büyük imtihan da bu yaratılış farkından kaynaklanmış ve ateşten yaratıldığı için insandan üstün olduğunu iddia etmekle ve Hz. Âdem'e(a.s.), secde etmemekle huzurdan kovulmuş ve lanetlenmiş.
Şeytan, cin türünden olduğu için normal olarak da ömrü insan ömründen fazladır. Bununla birlikte, bu asi cinnîye, kendi isteği üzerine ve gerçekte bir ceza olarak, uzun bir ömür verilmiş ve insanlara kıyamet gününe kadar Musallat olmasına müsaade edilmiş.
Hiç şeytan olmadan da Cenâb-ı Hakk insanları sadece nefisle ve dünyanın ahvaliyle, imtihan edebilir ve sonunda onları lâyık oldukları saadete erdirebilir yahut azaba duçar kılabilirdi. Bu konuda şeytanın da devreye sokulması, gerçekte, ona verilmiş büyük bir cezadır. Çünkü ne kadar insanı kötü yola sevk etmişse onların işedikleri günahların bir katı da kendisine yazılmakla azabı akıl almaz derecede artmış, Kahhar ismine en ileri mertebede mazhariyete lâyık kılınmıştır.
“İnsanlardan şeytan vazifesini gören kötü ruhlu kişilerin bulunduğu gibi, cinlerden cesetsiz ervâh-ı habîsenin (kötü ruhların) da bulunduğu, o kesinliktedir.”
Birisini görüyorsunuz, karşısındaki insana birtakım yanlış fikirler aşılamaya çalışıyor. Konuşurken muhatabının koluna, ayağına değil, gözüne bakıyor. Göz penceresinden ruha nüfuz etmeye, ona bir şeyler telkin etmeye çalışıyor. Bu iki şahsın bedenlerini hayalen ortadan kaldırırsanız, ortaya iki ayrı ruh çıkacaktır. Ve bunlardan birisi diğerini aldatmak istemektedir.
Hâl böyle olunca, şeytanın, insan ruhunu saptırmak, onu doğru yolan çıkarmak için çalışması akıldan uzak görülmemeli. Bazı kimselerin şeytanı inkâr ettiklerini görürüz. Bu, “şeytanın en büyük bir desisesi”dir. Bu inkârda tek temel dayanak, şeytanın gözle görülmemesidir.
Şimdi o şahsa soralım: Sen şeytanı neyinle inkâr ediyorsun? Yani şeytanın varlığını senin ellerin mi kabul etmiyor, kulakların mı; gövden mi kabul emiyor, bacakların mı?
Bu sorumuzu saçma bulacak ve “hiçbiriyle” diyerek ilave edecektir: O'nun varlığını aklım almıyor. O halde, şeytanın varlığını kabul etmeyen, o şahsın aklıdır.
Görünmeyen bir şey, yine görünmeyen bir şeyi inkâr etmektedir; delili ise “görülmemesi.”
- 574 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Akıl kelimelerle düşünür, ama kalbin bütün işleri kelimesizdir. İnsan bir çiçeği veya güzel bir kokuyu “kelimelerle” sevmez. Bu işi kelimesiz yapar. Ama, bu sevgisini ifade etmek, başkalarına aktarmak istediğinde kelimelere iş düşer.
İşte, kelimesiz seven ve korkan ve yine kelimesiz inanan o insan kalbine, şeytan Musallat olmakta, onunla kelimesiz konuşmakta, ona fısıltı kabilinden birtakım telkinlerde bulunmaktadır. İşte şeytanın bu fısıltılarına “vesvese” deniliyor. Vesveseden söz açılmışken şeytanın bu yolla insanoğluna uyguladığı bazı taktiklerden söz etmek isterim:
Şeytanın birinci gayesi, insanın imansız olmasıdır. Bunu başaramadı mı, geri adım atar ve onun ibâdet etmemesine çalışır. Kulu bu şerefli vazifeden uzak tutmak için çok uğraşır. Kalbine birtakım kötü şeyler fısıldar. Ve insan bunların kendi kalbinden geldiğini sanarak rahatsız olur.
Bu defa şeytan yeni bir oyun sergiler: “Böyle karışık bir kalp ile de Allah'ın huzuruna durulmaz ki!” der. Kul, bu desiseye kandı mı şeytan zafere ulaşmıştır. Hâlbuki, her akıl kabul eder ki namazda bulamadığı huzuru, namazı terk etmekle yakalayacak değildir. İbâdet ve itaati bırakıp günah ve isyan yoluna giren bir insan, ilâhî feyizden gittikçe uzaklaşır. Tek çıkar yol, ibâdete devam etmektir.
Bir sohbette, şeytanın bu oyununa mâruz kalmış bir gençle dertleşiyorduk. “Ne zaman namaza dursam, aklıma kötü şeyler geliyor, namazdan çıktığımda kesiliyor.” diyor ve bir hâl çaresi arıyordu. Ona, önce, şu reçeteyi sundum: “O çirkin sözler, senin kalbinin sözleri değildir. Çünkü senin kalbin ondan üzüntü duymaktadır.”
Kendi yüzünü tokatlayan ve ağlayan birini görsen, demez misin ki, bu adam yüzünü kendisi tokatlıyorsa niçin ağlıyor? Yoksa göremediğim bir el mi, onun yumruğunu onun aleyhine çalıştırıyor? İşte senin hâlin o adam gibi. Bu reçeteye göre, senin ağlaman gösteriyor ki o sözler senin kalbine ait değil. Namazı terk edip, meselâ, kumarhaneye gittiğinde o kötü sözlerin kesildiğini göreceksin. Demek ki, o sözlerin sahibi namaza düşman, kumara dost.
Hem kumar oynayan birisine şeytan niçin vesvese versin!?... Verse, kumarın haram olduğu aklına gelebilir, bu ise şeytanın işine gelmez. Onu öylece bırakmak şeytan için en geçerli yoldur.
Yine böyle birisine, şöyle bir soru sordum: Sen ilmihâl okudun mu? “Evet,” diye karşılık verdi. İkinci sorum şöyle oldu: İlmihâlde namazı bozan şeyler içinde “vesvese” de var mı? Soruma hayretle karışık bir tebessümle karşılık verdi. “O hâlde,” dedim, “sen namazına devam et.” Namazda aklına ne gelirse gelsin, “Haydin namaza, Haydin felaha” sözlerini işittiğinde Rabbinin seni huzuruna çağırdığının şuuru ile namaza koşmalısın. O anda aklına kötü şeyler gelebilir. Ama, sen aklından ne geçerse geçsin, namaza gitmekle bu emre uymuş olursun. Kalbime kötü şeyler geliyor bahanesiyle namazını kılmasan, emre isyan etmiş olursun ve böyle bir özür seni suçlu olmaktan kurtarmaz. Önemli olan emri tutmak ve namaza koşmaktır. Kalbimizin namaz esnasında ideal bir huzuru yakalaması ayrı bir meseledir.
Her taraftan mermiler yağmakta ve biz bu dehşetli ortamda huzur aramaktayız. Bunu başaramayacağımız açıktır. Ama huzur bulamıyorum diye düşman
VESVESE
- 575 -
saflarına iltihak edecek de değiliz.
İşte günahlar birer mermi, birer ok. Bu asrın toplum hayatı bir harp meydanı gibi. Her yandan yüzlerce hücuma uğrayan bir insan, namaza durduğunda ihlâslı, huzurlu bir ibâdete zor muvaffak olur. Ama, o zorlukta ayrı bir değer vardır. Harp esnasında ve cephede tutulan bir nöbetle, sulh zamanında çarşı içinde tutulan nöbetin bir olmadığı açıktır. “Hem az bir amel-i sâlih, bu ağır şerait içinde çok hükmündedir” cümlesi bizi bu noktada hem teselli eder, hem de müjdeler.
Aynı mektupta ayrı bir müjde daha veriliyor: bir günahın terki vacip olduğundan, böyle bozuk bir ortamda yüzlerce günahı terk etmekle yüzlerce vacip işlenmiş olacağı müjdesi...
Birkaç asır önce, bu günahların yüzde birisine bile mâruz kalmayan insanlar, bu vacipleri işleyemiyorlardı, onun yerine sâlih amel sahasında yol alıyor, bu yönde ilerliyor, nâfile ibâdetlerini artırıyorlardı. Şimdi ise, sâlih amel işlemek zorlaşmış. “Farzlarını yapan, kebireleri (büyük günahları) işlemeyen kurtulur” hükmü bir müjdeli haber olmasının yanısıra, bu asrın dehşetinin de bir ifadesi, bir göstergesidir.
Biz asrı yargılamakla vakit geçireceğimize, kendi nefsimizle uğraşalım ve onu şeytana uymaktan alıkoymaya çalışalım. Bunda başarılı olanlar çoğaldıkça, asır da bu mutlu insanlara uymak zorunda kalacaktır. 2901
2901] Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler 4, Zafer Y., s. 33-39
- 576 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Âyet-i Kerimelerde Vesvese
A- Vesvese Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 5 Yerde): 7/A’râf, 20; 20/Tâhâ, 120; 50/Kaf, 16; 114/Nâs, 4, 5.
B- İblis Kelimesinin Geçtiği Âyetler (Toplam 11 Yerde): 2/Bakara, 34; 7/A’râf, 11; 15/Hıcr, 31, 32; 17/İsrâ, 61; 18/Kehf, 50; 20/Tâhâ, 116; 26/Şuarâ, 95; 34/Sebe’, 20; 38/Sâd, 74, 75.
C- Şeytan Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 70 Yerde): 2/Bakara, 36, 168, 208, 268, 275; 3/Âl-i İmrân, 36, 155, 175; 4/Nisâ, 38, 60, 76, 76, 83, 117, 119, 120; 5/Mâide, 90, 91; 6/En’âm, 43, 68, 142; 7/A’râf, 20, 22, 27, 175, 200, 201; 8/Enfâl, 11, 48; 12/Yûsuf, 5, 42, 100; 14/İbrâhim, 22; 15/Hıcr, 17; 16/Nahl, 63, 98; 17/İsrâ, 27, 53, 53, 64; 18/Kehf, 63; 19/Meryem, 44, 44,45; 20/Tâhâ, 120; 22/Hacc, 3, 52, 52, 53; 24/Nûr, 21, 21; 25/Furkan, 29; 27/Neml, 24; 28/Kasas, 15; 29/Ankebût, 38; 31/Lokman, 21; 35/Fâtır, 6; 36/Yâsin,60; 37/Sâffât, 7; 38/Sâd, 41; 41/Fussılet, 36; 43/Zuhruf, 36, 62; 47/Muhammed, 25; 58/Mücâdele, 10, 19, 19, 19; 59/Haşr, 16; 81/Tekvîr, 25.
D- Şeytan Kelimesinin Çoğulu Şeyâtîn Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 18 Yerde): 2/Bakara, 14, 102, 102; 6/En’âm, 71, 112, 121; 7/A’râf, 27, 30; 17/İsrâ, 27; 19/Meryem, 68, 83; 21/Enbiyâ, 82; 23/Mü’minûn, 97; 26/Şuarâ, 210, 221; 37/Sâffât, 65; 38/Sâd, 37; 67/Mülk, 5.
E- İblis Konusunda Âyet-i Kerimeler
a- İblis: 2/Bakara, 34; Nisâ, 118-119; A’raf, 11-18; Hıcr, 28-38; İsrâ, 61-63; Kehf, 50; Tâhâ, 116; Sebe’, 21; Sâd, 71-81.
b- İblis’in Kibri: Bakara, 34; A’raf, 11-13; Hıcr, 28-33; İsrâ, 61-62; Kehf, 50; Tâhâ, 116; Sâd, 71-76.
c- İblis’in Cennetten Koğuluşu: A’raf, 11-18; Hıcr, 34-35; İsrâ, 62-63.
d- İblis Lânetlenmiştir: Hıcr, 35; Sâd, 78;
e- İblis’e Mühlet (Süre) Verilmesi: A’raf, 14-15; Hıcr, 36-38; İsrâ, 62; Sâd, 79-81.
f- İblis’e Verilen Fırsatın Hikmeti: Sebe’, 21.
g- İblis Allah’ın Rahmetinden Koğulmuştur: Nisâ, 118-119; A’raf, 18; İsrâ, 62-63; Sâd, 77.
F- Şeytan Konusunda Âyet-i Kerimeler
a- Şeytanın Ateşten Yaratılışı: A’raf, 12; Hıcr, 27; Sâd, 76.
b- Şeytan, İnsan ve Cin’den Olabilir: En’am, 112-113; Nâs, 6.
c- Kulak Hırsızlığı Yapan Şeytanlar: Hıcr, 17-18; Şuarâ, 212; Saffat, 7-10; Mülk, 5; Cin, 8-9.
d- Şeytan, İnsanlara Düşmandır: Bakara, 168, 208-209; En’am, 142; A’raf, 16-17, 27; Yusuf, 5; Hıcr, 39 40; Tâhâ, 116-117; Hacc, 52; Fâtır, 6; Yâsin, 60-61; Zuhruf, 62.
e- Şeytan Kötülüğü, Hayasızlığı ve Allah’a Karşı Gelmeyi Emreder: Bakara, 169; Nisâ, 14, 118-119; En’am, 128; A’raf, 200; Nûr, 21; Sâd, 82-83.
f- Şeytan, İnsanların Kalbine Vesvese Verir: Nâs, 5.
g- Takvâ Sahipleri, Şeytanın Aldatmasını İdrak Ederler: A’raf, 201; Hıcr, 39-40; İsrâ. 65.
h- Şeytan, İnsanları Kuruntulara Düşürür: Nisâ, 119-120; A’raf, 20-21; İsrâ, 63-64.
i- İnsan ve Cin Şeytanları, Düşmandır: En’am, 112.
j- İnsan ve Cin Şeytanları, Aldatmak İçin Yaldızlı Lâflar Söyler: En’am, 112-113
k- Şeytana Uymak: Bakara, 208-209; Nisâ, 38, 119-120; En’am, 128, 142; A’raf, 18; Hıcr, 41-44; İsrâ, 63-64; Kehf, 50-51; Nur, 21; Şuarâ, 221-223; Lokman, 33; Fâtır, 5; Sâd, 84-85; Fussılet, 36; Zuhruf, 36-39.
l- Şeytanın, Mü’minler Üzerinde Hiçbir Hâkimiyeti Yoktur: Hıcr, 42; Nahl, 99-100; İsrâ, 65; Sâd, 82-83.
m- Şeytanın Arkadaşlığı: Nisâ, 38; Fussılet, 25; Zuhruf, 36-38; Kaf, 27.
n- Şeytanın Aldatmasının Etkili Olduğu Kişiler: Hacc, 52-55.
o- Şeytan, Kâfirlerin Dostudur: Bakara, 257; Nisâ, 38, 76; En’am, 71; A’raf, 27, 201-202; Enfâl, 48; Meryem, 83; Furkan, 55; Şuarâ, 221-223; Fussılet, 25.
p- Şeytan, Münafıkların Dostudur: Mücadele: 19-20; Haşr, 16-17.
a- Şeytandan Allah’a Sığınmak: A’raf, 200; Nahl, 98; Mü’minun, 97-98; Fussılet, 36; Nâs, 1-6.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Vesvese Sebepleri ve Kurtuluş Yolları, Mehmed Paksu, Nesil Y., İstanbul 2005
2. Şeytanın Bir Oyunu Vesvese, Alaaddin Başer, Zafer Y.
3. Kur’ân ve Hadislere Göre Şeytân, Ali Osman Ateş, Beyan Yayınları
VESVESE
- 577 -
4. Kur’an’a Göre Melek, Cin, Şeytan, Lütfullah Cebeci, Şûle Y.
5. Şeytanlardan Korunma Yolu, Abdülhamid Bilâlî, Şafak Y. / Büruc Y.
6. Kötülük Odakları, Şeytan, Zübeyir Yetik, Beyan Y.
7. İstiâze Şeytan, Yakup Çiçek, Fahrettin Yıldız, Bir Y.
8. Dünden Bugüne Şeytan ve Dostları, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
9. Şeytanizme Rağmen İslâmî Uyanış, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
10. Şeytan, A. Osman Ateş, Beyan Y.
11. Şeytan Girmeyen Evler, Muhammed Efsayim, Uysal Kitabevi Y.
12. Şeytan ve Yoldaşları, Kemal Çinel, Alem Y.
13. Şeytanın Varlığı ve Mâhiyeti, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi Y.
14. Şeytanın Hileleri ve Kurtuluş Çareleri, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi Y.
15. Şeytanın Tuzakları: İnsanın Kurtuluş Yolları 1-2, İbn Kayyim el-Cevziyye, Uysal Kitabevi Y.
16. Şeytanın Tuzakları, S. Ahmet Uzun, Mektup Y.
17. İnsanın Ezelî Düşmanı Şeytan, Osmanlı Y.
18. Şeytanla Münazara, Ümit Şimşek, Zafer Y.
19. Şeytanın Enâniyeti, Harun Yahya, Vural Y.
20. Satanizm -Şeytana Tapınmanın Yeni Adı-, Ahmet Güç, Alfa Y.
21. Nefis ve Şeytan, Mehmet Hulusi İşler
22. İnsan ve İnsanüstü, Süleyman Ateş, Dergâh Y.
23. Cinlerin Esrarı, imam Şiblî, terc. Muhammed Ferşad, Ferşad Y.
24. Ana Konularıyla Kur’an, FazlurRahman, Fecr Y. s. 249-265
25. Kur’an Cevap Veriyor, İzzet Derveze, Yöneliş Y. s. 235- 275
26. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 3, s. 58-59; c. 6, s. 38-42
27. Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hibaş Y. s. 276-284
28. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 133-153
29. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 209-216
30. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 284-287
31. Hz Âdem, Hüseyin K. Ece, Denge Y. s. 111-144
32. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 117-118
33. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 272-277
34. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 64-65
35. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 123-124
36. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 284-290
37. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 96-99
38. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 337-342; 380-386
39. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 176-178
40. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 2, s. 505-506; c. 3, s. 1335-1336
41. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 1, s. 173-181
YAHÛDİLER
- 579 -
Kavram no 190
Diğer Dinler 4
Bk. Mûsâ (a.s.); Hıristiyanlar; Ehl-i Kitap; Tahrif; Kur’an
YAHÛDİLER
• Benî İsrâil, İsrâil, İbrânî, Yahûdî ve Mûsevî Kelimeleri ve Mâhiyeti
• İsrâiloğullarının Özelliklerinden Bahseden Bazı Âyet ve Hadisler
• İsrâiloğullarının Tarihi
• Firavun ve İsrâiloğulları
• Firavun'dan Kurtulduktan Sonra İsrâiloğulları
• Hz. İsa ve Benî İsrâil
• Hz. Muhammed (s.a.s.) ve İsrâiloğulları
• İsrâiloğullarının Karakteri / Yahudileşme Alâmet ve Özellikleri
• Onlar ve Biz
• Yahudileşme ve Yahudileşme Temâyülü
• İmanda Pazarlık
• Dini, Kutsal Kitabı Tahrif
“Ey İsrailoğulları, size verdiğim nimetimi hatırlayın, Bana verdiğiniz sözü tutun ki, Ben de size verdiğim sözü tutayım ve sadece Benden korkun!” 2902
Benî İsrâil, İsrâil, İbrânî, Yahûdî ve Mûsevî Kelimeleri ve Mâhiyeti
İsrâil, Hz. Yakub'un lakabıdır. Hz. Yakub'un on iki oğlunun soyundan gelenlere benî İsrâil/İsrâil oğulları denilir. “Benî İsrâil” ifadesi, Kur'an-ı Kerim'de 41 yerde geçer. Kur'an'da Benî İsrâil'in yahudileşme sürecini anlatan ayetlerin sayısı ise 712'dir. Benî İsrâil'den bahseden bu 712 ayet, Kur'an'ın tamamı göz önüne alındığında 10'da biri aşan bir oran tutmaktadır. İsrâil kelimesi, iki âyette2903 şahıs ismi olarak Hz. Yakub için kullanılır. Benî İsrâil de Kur’an’da Yakub oğulları anlamında yahudiler için kullanılmaktadır.
“Benî İsrâil/İsrâiloğulları”, “İbrânî” ve “Yahûdi” kelimeleri, çoğu zaman, birbirlerinin yerine kullanılmakta ve hepsi de aynı çağrışımı yapmaktadırlar. İsrâil ismi, “gece yolculuk yapmak” ve “Allah'ın kulu” anlamına gelmektedir. Günümüzdeki Tevrât'tan yola çıkarak İsrâil kelimesine verilen bir başka anlam ise, savaşan Tanrı veyahut Tanrıya karşı kuvvetli demektir. Muharref Tevrat'ta, Hz. Yakub'un Tanrı ile güreşip onu yendiği(!) için bu adı aldığı anlatılmaktadır.2904 Kendilerine Allah tarafından gönderilen hak din İslâm’ı değiştirip yahudileşenlerin, mukaddes kitaplarına ve Allah’a en ağır iftiralar atmasına bir örnek de ‘İsrâil’ kelimesine verdikleri bu anlam olsa gerektir. “İsrâil” kelimesine yakıştırdıkları bu anlamla, kendi soylarını yüceltmek için “tanrı”larını bile küçülttükleri, onu sıradan bir in2902]
2/Bakara, 40
2903] 3/Âl-i İmran, 93; 19/Meryem, 58
2904] Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 32/28; 45/9-18; Hoşea 26/5-6
- 580 -
KUR’AN KAVRAMLARI
san gibi gördükleri ve bir peygamberine (onu yenmeye) gücünün yetmediği âciz bir varlık gibi algıladıkları olanca çirkinliğiyle sırıtmaktadır. Kudüs'ü işgal edip o kutsal topraklarda devamlı müslüman kanı akıtan zâlim siyonist rejimine ve o topraklara da, bilindiği gibi İsrâil adı uygun görülmüştür.
“İbrânî” adı, İsrâil’in mürâdifi/eş anlamlısıdır. Kelime anlamı olarak, “öte tarafın adamları” anlamını ifade eder. Bu isim, İsrâiloğullarına Fırat veya Ürdün nehrinin öbür tarafından geldikleri için verilmiştir. Bu ismi yahudilere Kenan ülkesinin yerlileri vermiştir. Yani Kenanlılar bu ismi göçmen olanlar için kullanmışlardır. Bugün kendilerine yahudi dediğimiz kavmin ilk adı İbrânî idi. İsrâiloğullarına İbrânî adının verilmesi, onların göçebe bir kavim olduklarını ve üzerinde bulundukları toprakların gerçek sahipleri olmadıklarını da ispatlar.
“Yahûdi”: (Hâde-yehûdü; tehevvede:) Bu kelime, tevbe etti, hakka döndü anlamına gelmektedir. Yahûdi kelimesi, Peygamberimiz’in risâIetinden önce de Arabistan’da biliniyor ve kullanılıyordu. Yahûdiler (yehûd) ifadesi Kur’an’da 41 yerde geçer. Bu kelimenin İsrâiloğullarına isim verilmesi konusunda şu görüş ileri sürülmüştür: Hz. Mûsâ’nın Tur dağına gitmesinden sonra onlar buzağıya tapmışlar, ancak Hz. Mûsâ onların yanına dönünce kendilerine çok kızmış, onlar da bu çirkin işten dolayı pişman olmuş ve tevbe etmişlerdir. İsrâiloğullarının tevbe edişleri Kur’an’da şöyle geçmektedir: “İnnâ hüdnâ ileyk / Biz Sana yöneldik (tevbe ettik)”2905 İşte İsrâiloğullarının bu şekilde tevbe etmeleri dolayısıyla kendilerine yahudi denilmiştir. Bir başka görüşe göre, onlar Peygamberimiz’in İslâm’a dâvetinde O’nu inkâr ettikleri için bu isimle (“dönek” anlamında) anılmışlardır. İsrâiloğullarına yahudi denilmesinin bir başka sebebi şudur: Hz. Yakub'un dördüncü oğlunun adı Yuda veya Yahuda idi. Dolayısıyla Yahuda'nın adına izafeten, dedelerinin isminden ötürü İsrâiloğullarına yahudi denilmiştir. Bu ırk, her ne kadar Hz. İbrâhim'e dayanıyorsa da, teşkilatçısı ve en büyük peygamberi İsrâiloğullarının kurtarıcısı Hz. Mûsâ'dır. “Hz. Mûsâ'ya inanan, bağlanan” anlamına (O'na ne kadar bağlı oldukları tartışılacak konu olmakla birlikte) İsrâiloğullarına Mûsevî de denilir.
İsrâiloğullarının Özelliklerinden Bahseden Bazı Âyetler
“Onların milletine/dinine uyuncaya kadar yahudiler ve hıristiyanlar asla senden râzı olacak değillerdir. De ki: ‹Doğru yol, ancak Allah'ın yoludur.' Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.” 2906
“Ey iman edenler, yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz ki Allah, zâlimler topluluğuna yol göstermez.” 2907
“(Yahudiler ve hıristiyanlar, müslümanlara:) Yahûdileşin ya da hıristiyanlaşın ki doğru yolu bulasınız, dediler. De ki: ‘Hayır! Biz, hanîf olan İbrahim’in dinine uyarız. O, müşriklerden değildi.” 2908
“Kendilerine tevrat yükletilip de sonra onu taşımayanların hali, kitaplar taşıyan eşeğin
2905] 7/A’râf, 156
2906] 2/Bakara, 120
2907] 5/Mâide, 51
2908] 2/Bakara, 135
YAHÛDİLER
- 581 -
hali gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlayanların durumu ne berbattır. Allah zâlimler topluluğunu hidâyete ulaştırmaz.” 2909
“Yahudiler, ‘Allah’ın eli bağlıdır/sıkıdır’ dediler. Kendi elleri bağlandı ve söylediklerinden dolayı lânetlendiler. Bilâkis Allah’ın elleri açıktır, dilediği gibi verir. Andolsun ki sana Rabbinden indirilen, onlardan çoğunun azgınlığını ve küfrünü arttırır. Aralarına kıyâmete kadar sürecek düşmanlık ve kin soktuk. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa (fitneyi uyandırmışlarsa) Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. Allah ise bozguncuları sevmez.” 2910
“Andolsun ki İsrâiloğullarından ahid/sağlam söz aldık ve onlara peygamberler gönderdik. Ne zaman bir peygamber onlara nefislerinin arzu etmediğini (ilâhî hükümleri) getirdi ise bir kısmını yalanladılar, bir kısmını da öldürdüler.” 2911
“İsrâiloğullarından kâfir olanlar, Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lânetlenmişlerdir. Bunun sebebi, isyan etmeleri ve haddi/sınırı aşmalarıdır. Onlar, işledikleri kötülükten birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Andolsun yaptıkları ne kötüdür! Onlardan çoğunun, kâfirlerle dostluk ettiklerini görürsün. Nefislerinin onlar için (âhiret hayatları için) önceden hazırladığı şey ne kötüdür. Allah onlara gazab etmiştir ve onlar azap içinde devamlı kalıcıdırlar.” 2912
“İnsanlar içerisinde, iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetli olarak yahudiler ile şirk koşanları bulacaksın.” 2913
“Yahudiler, Uzeyr Allah’ın oğludur, dediler. Hıristiyanlar da, Mesîh (İsa) Allah’ın oğludur dediler. Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir. Sözlerini daha önce kâfir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan bâtıla) döndürülüyorlar!” 2914
“(Yahudiler) Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını); (hıristiyanlar da) râhiplerini ve Meryem oğlu Mesîh’i (İsa’yı) rabler edindiler. Hâlbuki onlara ancak tek ilâha ibâdet/kulluk etmeleri emrolundu. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır.” 2915
“Kendilerine Kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve Rasûlü’ nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.” 2916
Benî İsrâille İlgili Bazı Hadis-i Şerifler
“İsrâiloğulları hakkında konuşun. Bu konuda konuşmanızda (onları devamlı gündemde tutmanızda) bir sakınca yoktur.” 2917
“Sizden öncekilerin yolunu adım adım, karış karış izleyeceksiniz. Eğer onlar bir
2909] 62/Cum’a, 5
2910] 5/Mâide, 64
2911] 5/Mâide, 70
2912] 5/Mâide, 78-80
2913] 5/Mâide, 82
2914] 9/Tevbe, 30
2915] 9/Tevbe, 31
2916] 9/Tevbe, 29
2917] Buhâri, Enbiyâ 50; Ebû Dâvud, ilim 11; Tirmizi, İlim 13; Ahmed bin Hanbel, II/159; Dârimî, Mukaddime 6
- 582 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kertenkele/sürüngen deliğine girse, siz de gireceksiniz.’ ‘Ey Allah’ın Rasûlü, yahûdilerin ve hıristiyanların yolunu mu?’ diye sorduk. ‹Başka kim olacak?' dedi.” 2918
“Ümmetim, önceki ümmetlerin yolunu adım adım, karış karış izlemeden kıyamet kopmaz. ‹Ey Allah Rasûlü, Farslar ve Rumlar gibi mi?’ denildi. ‹Başka kim olacak?” buyurdu. 2919
“Ümmetimin başına İsrâiloğullarının başına gelenin aynısı gelecek. Tıpkı bir ayakkabı kalıbıyla ayakkabının birbirine uyduğu gibi. Hatta, eğer onlardan biri annesine açıktan varsa, ümmetimden de aynısını yapan çıkacak. Ve İsrâiloğulları 72 gruba bölünmüştü; ümmetim de 73 gruba ayrılacak.” 2920
“Benî İsrâil’in ilk terk ettiği şey şuydu: Bir kimse diğeriyle bir araya gelir, biri diğerine derdi ki: ‘Ey falan, Allah’tan kork ve böyle yapmayı bırak, kuşkusuz bu sana helâl değil.’ Ertesi gün karşılaştıklarında onu yine aynı şeyi yaparken görür. Bu durum o adamla yemesine içmesine, onunla oturup kalkmasına engel olmaz. Adamın günahta ısrar etmesine rağmen dostluğunu sürdürürdü. Allah da onların bazısıyla bazısının kalbini mühürledi: “De ki: ‘ey ehl-i kitab, dininizde haksız yere aşırılığa dalmayın ve önceden sapmış, birçoklarını da saptırmış, doğru yoldan şaşmış bir milletin keyiflerine uymayın.”2921 âyetini okudu. Sonra ekledi: “Hayır, vallahi ya iyiliği emreder, kötülükten nehyedersiniz, hakka aykırı davrananı hakka çevirirsiniz ve haktan ayrılmasına engel olursunuz; ya da Allah sizin kalplerinizi yahudilerin kalplerine benzetir, sonra onlara lânet ettiği gibi size de lânet eder.” 2922
Kur’an-ı Kerim’de İsrâiloğullarıyla ilgili çok sayıda âyet-i kerime vardır. 712 âyet, direkt olarak bu konuyla ilgilidir. Kur’an-ı Kerim, İsrailoğullarının Firavun baskısı altındaki yaşayışları, ondan kurtulmaları ve daha sonra Hz. Mûsâ ile geçen ve daha çok olumsuzluklarla dolu olan yaşayışları üzerinde durur.
İsrâiloğullarının Tarihi
İsrâil, Hz. Yâkub’un lâkabıdır. Bilindiği gibi Hz. Yâkub, Hz. İbrâhim’in Hz. İshak’tan olma torunudur. İsrâiloğulları, Hz. Yakub’un 12 oğlunun neslinden gelenlerin tümüne verilen ortak addır. Hz. Yakub’un büyük atası Hz. İbrahim, Sümer’deki Ur şehrinden gelmiş ve milattan yaklaşık 2200, Hz. Mûsâ'dan da 1000 yıl önce Filistin'e yerleşmiştir. İsrâiloğullarından Mısır'a ilk yerleşen Hz. Yusuf'tur. Kardeşlerinin kıskançlık ve ihaneti sebebiyle Hz. Yusuf'un esaretle başlayıp Mısır hükümetinde yetkili olana kadar varan serüveni sonucunda, Filistin'de çıkan bir kıtlık nedeniyle 70 kişilik bir kafileyle Mısır'a gelip yerleştiler.
İsrâiloğulları, ataları Hz. İbrahim’den beri tevhid akidesine inanan müslüman bir neslin torunuydular. Tümü de peygamber çocuğu olan 12 kardeşten üreyen bu topluluğu Hz. Yusuf Mısır’a yerleştirdiğinde tek Allah’a iman ediyorlar, ataları Hz. İbrahim, İshak ve Yakub’un inancını sürdürüyorlardı. Kur’an’a göre, ölüm döşeğindeki babalarına, tevhidden ayrılmayacaklarına dair söz vermişlerdi.
Yakup (İsrâil) peygamberin oğullarından Hz. Yusuf'un Mısır'da söz sahibi
2918] Buhâri, İ’tisâm 14; Müslim, İlim 6; İbn Mâce, Fiten 17; Ahmed bin Hanbel, III/84
2919] Buhâri, İ’tisam 14
2920] Tirmizî, İman 18
2921] 5/Mâide, 77
2922] Ebû Dâvud, Melâhim 17 (4336); Tirmizî, Tefsir 5/6 (3047
YAHÛDİLER
- 583 -
olup, babası ve kardeşlerini Mısır'a yerleştirmesinden sonra İsrailoğulları Mısır'da hâkim duruma gelmişlerdi. Ancak zamanla adaleti ihlâl etmeleri, Firavunların yeniden işbaşına geçmeleriyle sonuçlanmış ve İsrailoğulları Mısır'da efendi durumundan köle durumuna düşmüşlerdi.
Allah, İsrailoğullarına tarih boyunca birçok peygamber göndererek onları yalnız Allah'a kulluk etmeye, ataları İbrahim'in “Hanif” yoluna döndürmeye çalışmıştır. Fakat İsrailoğullarının, peygamberleriyle araları genellikle kötü gitmiş, peygamberlerini yalanlamaktan, yalnız bırakmaktan ve hatta öldürmekten geri durmamışlardır. Kur'an'ın anlatımıyla “onlara ne zaman bir peygamber, hoşlarına gitmeyen bir şey getirse büyüklük taslamışlar, kimini yalanlamışlar, kimini de öldürmüşlerdir.” 2923
İsrâiloğulları, son peygamber Hz. Muhammed’in Rasûl olarak gönderildiği günlerde de aynı minval üzere yaşamaya devam ediyorlardı. Onlardan pek azı hariç adları devamlı fesad, isyan ve azgınlıkla beraber anılmıştır.
Firavun ve İsrâiloğulları
Mısır’da hâkim sınıf kıptîler olmasına rağmen, İsrâiloğulları ülkenin ticaret ve zenaatinde önemli rol oynuyorlardı. Bu durum, Firavun’u etnik temizlik yapmaya itti. O kadar ki, kabilenin tüm erkek çocuklarını daha doğar doğmaz boğazlayarak, bilinçli bir etnik temizlik politikası uyguladı. Ağır işlere koşulmaları sebebiyle ihtiyarlar arasında ölüm çoğaldı. Kıpti reisleri Firavun’a çıktılar ve şöyle dediler: İsrailoğullarının yaşlıları arasında ölüm arttı. Sen ise küçüklerini öldürüyorsun; sonra işler başımıza kalacak, hizmet için bizden başkası kalmayacak. Bunun üzerine Firavun bütün İsrailoğulları yok olmasın diye çocukların bir sene öldürülüp, bir sene bırakılmasını emretti.
Allah Teâlâ, Firavun'un İsrâiloğullarına karşı zulmü ve çocuklarını öldürüşüne şöyle işâret etmektedir: “Sana Mûsâ ile Firavun'un haberlerinden bir kısmını, iman edecek bir zümrenin faydalanması için gerçek olarak okuyacağız. Firavun Mısır'da baş kaldırmış, halkını fırkalara bölüp kendisine bağlamıştı. Onlardan bir zümreyi ezmek istiyor, bunların oğullarını boğazlatıyor, kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, fesatçılardandı. Biz ise istiyorduk ki; yeryüzünde o ezilmekte olan mustaz'aflara lutfedelim, onları hayırda önderler yapalım ve kendilerini Firavun mülkünün mirasçıları yapalım.” 2924
Bu ortamda Allah bir çocuğu bu soykırımdan kurtardı2925 ve Firavun’un eliyle onu büyüterek kendisine peygamberlik verdi. Allah, mustaz’af durumda olan bu kavme luftetmek, onları önderler yapmak, Firavun mülküne mirasçı kılmak üzere içlerinden biri olan Hz. Mûsâ’yı, yoldan çıkmış, azgın, zâlim Firavun ve adamlarına elçi olarak gönderdi.2926 Allah, Hz. Mûsâ’ya kardeşi Harun’u da yardımcı olarak verdi ve Mısır’a, Firavun’a ve köleleştirilmiş halkına tebliğini sunmak üzere gönderdi.2927 Firavun’un bütün azgınlığına rağmen yumuşak sözlerle hitabına başlayan Hz. Mûsâ, Firavun’dan İsrâiloğullarını serbest bırakmasını
2923] 2/Bakara, 87; 5/Mâide, 70
2924] 28/Kasas, 3-5
2925] 28/Kasas, 3-13
2926] 28/Kasas, 5-32; 20/Tâhâ, 24-43
2927] 20/Tâhâ, 29-36, 47, 48
- 584 -
KUR’AN KAVRAMLARI
istedi.2928 Hz. Mûsâ onlara apaçık âyetlerle geldiği halde Firavun yalanladı ve ilk atalarından böyle bir şey işitmediğini, Mûsâ’nın kendilerinin örnek dinlerini değiştirmek için gelmiş bir sihirbaz olduğunu ve yeryüzünde fesad çıkarmaya çalıştığını söyledi.2929 Yine Hz. Mûsâ ve Hz. Hârun’un davetine karşılık Firavun, onları nankörlükle suçladı, tehdit ve alaylarından sonra onları ülkesinin en iyi sihirbazlarıyla yarıştırdı. 2930
Hz. Mûsâ, bir taraftan Firavun ve ileri gelen adamlarıyla mücadele ederken, diğer taraftan da İsrâiloğullarını eğitmeye, onları Firavun ile olan mücadeleleri için hazırlamaya çalışıyor, yalnız Allah’a dayanmalarını istiyordu.2931 Hz. Mûsâ’nın sabır tavsiyelerine karşı İsrâiloğulları yeterli mücadeleyi vermeden hemen kurtarılmaları gerektiğini düşünüyorlar, “inandık” diyerek Mûsâ peygamberin yanında olduklarını söylemelerinin kurtuluşları için yeterli olduğunu sanıyorlardı. “Sen bize gelmeden önce de işkence ediliyordu, sen geldikten sonra da.” diyorlardı. 2932
Firavun’un zulmünden korkan İsrâiloğullarından ancak küçük bir grup Hz. Mûsâ’ya inandı.2933 Zaten Firavun da onları pek adam yerine koymuyordu.2934 Ama yine de onlar kendilerini doğru yola iletmeyen, kendilerini küçümseyen Firavun’un emrine uymuşlardı. Firavun’un gözünde onlar bir hiçti, kendisi Mısır’ın tek hâkimi,2935 yeryüzünde büyük bir yere sahip,2936 insanları korkutacak, sindirecek gücü olan,2937 bundan dolayı da tuğyan etmekten geri durmayan biriydi.2938 Tüm bu özellikleriyle Firavun, onları doğru yola götüremezdi ve de götürmedi, sapıklığa itti.2939 Fakat Firavun bunu yaparken, dünyadaki tüm sapık azgınların yaptığı gibi doğruluk(!) adına yapıyordu. Bir konuşmasında şöyle diyordu: “Ben size ancak doğru gördüğüm yolu gösteriyorum ve sizi ancak doğru yola götürüyorum.” 2940
Onun yaptığı zorbalık, zulüm, azgınlık ve tuğyan, halkının yüce menfaatleri için gerekliydi, kendisi son derece iyi niyetli(!) olduğu halde, Hz. Mûsâ ve yanındakiler bunu anlamıyordu. O, Hz. Mûsâ’nın dâvetine anlam veremiyor ve “Ey Mûsâ, sanıyorum ki sen büyülenmişsin” diyordu. Firavun’un bu sözüne Hz. Mûsâ’nın karşılığı gayet açık ve çıldırtıcıydı: “Ey Firavun, ben de seni mahvolmuş olarak görüyorum.”2941 Firavun, Hz. Mûsâ’nın kendisine karşı bu rahat konuşması karşısında bir gün sinir krizi içinde “bırakın beni, şu Mûsâ’yı öldüreyim de o gitsin Rabbini çağırsın da kurtulsun”2942 diye bağırmıştı. Ama onu öldürmek hesaplarına gelmediği için öldürmediler. Allah’ın hesabı ise herkesin hesabını kuşatacak
2928] 20/Tâhâ, 44, 47; 26/Şuarâ, 17
2929] 20/Tâhâ, 63; 28/Kasas, 36; 40/Mü’min, 26
2930] 26/Şuarâ, 19; 20/Tâhâ, 44-76; 28/Kasas, 36, 39
2931] 10/Yûnus, 84-87
2932] 7/A’râf, 128-129
2933] 10/Yûnus, 83
2934] 26/Şuarâ, 54-55
2935] 43/Zuhruf, 51
2936] 28/Kasas, 4; 29/Ankebut, 39
2937] 10/Yûnus, 83; 26/Şuarâ, 54-56
2938] 20/Tâhâ, 24-43
2939] 20/Tâhâ, 79
2940] 40/Mü’min, 29
2941] 17/İsrâ, 101, 102
2942] 40/Mü’min, 26
YAHÛDİLER
- 585 -
kadar güçlü ve kapsamlıydı. Onların hesapları ise çok zayıf ve basitti. 2943
Hz. Mûsâ, yıllarca süren çalışmalarıyla İsrâiloğulları içinde sabreden (direnen) bir topluluk oluşturmaya muvaffak oldu.2944 Ve beklenen an geldi. Allah’ın “kullarımı geceleyin yürüt, Firavun’un yetişmesinden korkma!”2945 emriyle Hz. Mûsâ kavmini Mısır’dan çıkarttı. İsrâiloğullarının Hz. Mûsâ ile çıkışlarını ve Kızıldeniz’i geçişlerini Kur’an şöyle anlatıyor: “Mûsâ’ya: ‘Kullarımı yola çıkar, çünkü takip edileceksiniz, diye vahyettik. Firavun da şehirlere toplayıcılar gönderdi. Onlara şöyle dedi: ‘Şüphesiz ki, bunlar (İsrâiloğulları) önemsiz bir topluluktur. Böyle iken onlar bizi öfkelendiriyorlar. Biz ise uyanık bir toplumuz.’ Bu suretle Firavun ve kavmini bostanlardan, akarsulardan, hazinelerden ve şerefli makamlardan çıkardık. İşte çıkarışımız böyle oldu. Ve İsrâiloğullarını onlara mirasçı kıldık. Derken Firavun ve taraftarları güneş doğarken onların arkalarına düştüler. Ne zaman ki iki ordu birbirine girdi, Mûsâ’nın ashâbı dedi ki; ‘muhakkak erişilip yakalandık.’ Mûsâ ‘hayır’ dedi. ‘Şüphesiz ki Rabbim benimle beraberdir. O, beni selâmet yoluna iletecektir.’ Bunun üzerine Mûsâ’ya; ‘Asanı denize vur’ diye vahyettik. Vurunca derhal deniz yarıldı. Her parçası kocaman dağ gibi oldu. Ötekileri de (Firavun ve ordusunu) buraya yanaştırdık. Mûsâ ile beraberinde olan kimseleri toptan kurtardık. Sonra diğerlerini suda boğduk. Bunda elbette bir ibret vardır. Fakat onların çoğu iman etmiş değildi.” 2946
Daha dün havasından yanına varılamayan, yeryüzünün büyük tâğutu, kendisini halkının tek ilâhı gören, yeryüzünde büyüklük taslayan, hiç ölmeyeceğini sanan Firavun, şimdi boğuluyor ve daha önce hiç değer vermediği Mûsâ ve Harun’un Rabbine iman ettiğini, O’ndan başka ilâh olmadığını ve artık O’na teslim olduğunu söylüyordu. 2947
Allah onu ve askerlerini ateşe çağıran önderler olarak yakaladı, denizde boğdu ve kıyamete kadar da adlarının lânetle anılmasını sağladı. Kıyamet günüyse onlar çirkinleştirilmiş ve kovulmuş kimselerden olacaklardır. 2948
Firavun’dan Kurtulduktan Sonra İsrâiloğulları
Allah, İsrâiloğullarını ihsânına mazhar ettiği, diğer toplumlara karşı üstün kıldığı halde onlar, Allah’ı bırakıp, başka putlar istiyorlardı. “İsrâiloğullarını denizden geçirdik. Denizi geçince, orada kendilerine ait birtakım putlara tapan bir kavme (buzağıya tapan Amalika kavmine) rastladılar. Bunun üzerine: ‹Ey Mûsâ, onların nasıl tanrıları (putları) varsa, sen de bizim için öyle bir tanrı yap!' dediler. Mûsâ: ‹Gerçekten siz câhil bir toplumsunuz' dedi. Şüphe yok ki, bunların içinde bulundukları (din) helâke mahkûmdur, yıkılmıştır. İbadet diye yapmakta oldukları da bâtıldır, boş şeydir. Allah sizi âlemlere üstün kılmışken ben size ilâh olarak, Allah'tan başka bir tanrı mı arayacakmışım?” 2949
İsrâiloğulları Kızıl Deniz’i geçtikten sonra susadılar, kavurucu sıcaktan rahatsız oldular. Bu durumlarını Hz. Mûsâ'ya arzettiler. “Biz İsrâiloğullarını oymaklar
2943] 7/A’râf, 183; 40/Mü’min, 25; 4/Nisâ, 76
2944] 10/Yûnus, 85-86
2945] 20/Tâhâ, 77
2946] 26/Şuarâ, 52-67
2947] 10/Yûnus, 90; 26/Şuarâ, 53-66; 7/A’râf, 134, 137
2948] 28/Kasas, 39-42
2949] 7/A’râf, 138-140
- 586 -
KUR’AN KAVRAMLARI
halinde on iki kabileye ayırdık. Kavmi kendisinden su isteyince, Mûsâ’ya ‘asanı taşa vur!’ diye vahyetti. Derhal ondan on iki pınar fışkırdı. Her kabile içeceği yeri belledi. Sonra üzerlerine bulutla gölge yaptık, onlara kudret helvası ve bıldırcın eti indirdik. (Onlara dedik ki) ‘Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyin.’ Ama onlar (emirlerimizi dinlememekle) bize değil; kendilerine zulmediyorlardı.” 2950
Mısırlılarla beraber yaşamaları sebebiyle İsrâiloğullarının kalplerinde putperestlik iyice kök salmıştı. Bunun en belirgin görüntülerinden biri, altın buzağıya tapmalarıdır. İsrâiloğulları Firavun’dan kurtulup Sina’ya geçtikten sonra Hz. Mûsâ, kavmini Hz. Hârun’a bırakarak Tur dağına gitti. Çünkü daha önce Allah Teâlâ ile kırk gece için sözleşmişti.2951 Bu buluşmada Allah ona Kitab’ı ve Furkan’ı verdi.2952 Ancak İsrâiloğulları onun gelmesine kadar sabredemediler ve Hz. Harun’un tüm uyarılarına rağmen Sâmirî’nin önderliğinde bir buzağı heykeli yaparak ona tapmaya başladılar. “Allah, Mûsâ’ya; ‘Biz senden sonra kavmini imtihan ettik ve Sâmirî onları yoldan çıkardı.’ buyurdu. Bunun üzerine Mûsâ, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndü. Ey kavmim! dedi, Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? Şu halde size zaman mı çok uzun geldi, yoksa üstünüze Rabbinizin gazabının inmesini mi istediniz ki, bana olan vâdinizden döndünüz? Dediler ki: ‘Biz sana olan vâdimizden, kendi kudret ve irâdemizle dönmedik. Fakat biz, o kavmin (Mısır’lıların) zînet eşyasından birtakım ağırlıklar yüklenmiş, sonra da onları atmıştık; aynı şekilde Sâmirî de atmıştı. (Sâmirî’nin telkini ile zînetleri eritmek ve buzağı yapmak için ateşe attılar.)
Bu adam, onlar için böğürebilen bir buzağı heykeli icat etti. Bunun üzerine: ‘İşte, dediler, bu, sizin de, Mûsâ’nın da tanrısıdır. Fakat onu unuttu. O şeyin, kendilerine hiçbir sözle mukabele edemeyeceğini, kendilerine ne bir zarar ve ne de bir fayda vermek gücünde olmadığını görmezler mi? Hakikaten Harun, onlara daha önce: ‘Ey kavmim! demişti, siz bunun yüzünden sadece fitneye uğradınız. Sizin Rabbiniz şüphesiz çok merhametli olan Allah’tır. Şu halde bana uyun ve emrime itaat edin.’ Onlar: ‘Biz dediler, Mûsâ aramıza dönünceye kadar buna tapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz!’ (Mûsâ, döndüğünde:) ‘Ey Harun! dedi, sana ne engel oldu da, bunların dalâlete düştüklerini gördüğün vakit peşimden gelmedin? Emrime âsi mi oldun?’ Harun: ‘Ey annemin oğlu! dedi, saçımı sakalımı yolma! Ben, senin; ‘İsrâiloğullarının arasına ayrılık düşürdün; sözümü tutmadın!’ demenden korktum.’ Mûsâ: Ya senin zorun nedir, ey Sâmirî? dedi. O da: ‘Ben onların görmediklerini gördüm. Zira, o elçinin izinden bir avuç (toprak) alıp onu (erimiş mücevherlerin içine) attım. Bunu böyle nefsim bana hoş gösterdi’ dedi. Mûsâ: ‘Defol! dedi, artık hayatın boyunca sen; ‘bana dokunmayın!’ diyeceksin. Ayrıca senin için, kurtulamayacağın bir ceza günü var. Tapmakta olduğun tanrına da bak! Yemin ederim, biz onu yakacağız; sonra da onu parça parça edip denize savuracağız! Sizin ilâhınız, yalnızca, kendisinden başka ilâh olmayan Allah’tır. O’nun ilmi her şeyi kuşatmıştır.” 2953
Hz. Mûsâ, içinde Rablerinden korkanlar için yol gösterme ve rahmet olan levhaları aldı ve kavmine tebliğ etti. Onları temizlemeye, Allah’a sâlih kullar olarak her türlü geçici, gerçek gücü olmayan, Allah tarafından yaratılmış şeylere kulluktan kurtarmaya çalıştı. Allah onları çeşitli rızıklarla besledi ve onlara tertemiz sular vererek ikramda bulundu. Onları buluttan gölgelerle gölgelendirdi.2954
2950] 7/A’râf, 160
2951] 2/Bakara, 51
2952] 2/Bakara, 53
2953] 20/Tâhâ, 85-98
2954] 7/A’râf, 160
YAHÛDİLER
- 587 -
Fakat onlar bunu az bularak Hz. Mûsâ’dan kendilerine daha başka sebze ve meyvelerden vermesi için Allah’a dua etmesini istediler. Allah da onlara istediklerinin yerine gelmesi için yakınlarındaki bir şehre karşı hareket etmeye çağırınca onlar hemen yan çizdiler. Ve sonuçta zillet ve meskenet (yoksulluk) damgasını hak ettiler, Allah’ın gazabına uğradılar.
Hz. Mûsâ, İsrâiloğullarını Firavun’dan kurtarmıştı, ama onları başıboşluklarından, vurdumduymazlıklarından ve Allah’ın emirlerine karşı hareketsizliklerinden kurtaramıyordu. Hz. Mûsâ onları ne zaman bir emrin yerine getirilmesi için çağırsa yüz çeviriyorlar, o işi yerine getirmemek için ellerinden gelen her çareye başvuruyorlardı. Hz. Mûsâ bir keresinde bir buzağı kesmeleri konusundaki Allah’ın emrini onlara bildirmişti. Onlar, hemen kesmemek için onun nasıl bir buzağı olduğunu, rengini, yaşını vb. sormaya başlamışlar, en sonunda soracak bir şey bulamayınca kesmişlerdi, ama az kalsın kesmeyeceklerdi.2955 Onlar peygamberlerinin kendilerine olan emirlerine karşı küstahça “işittik/anladık, isyan ediyoruz” diyerek meydan okuyorlardı.2956 Bir defasında da Hz. Mûsâ onlara Allah’ın kendilerine olan nimetlerini hatırlatıp Allah için kendilerine va’d edilen toprakları ele geçirmeğe davet edince onlar her zaman olduğu gibi yine yan çizmişler ve “sen ve Rabbin gidin, savaşın; biz burada oturuyoruz” demişlerdi. 2957
İşte İsrâiloğulları kendilerine her türlü zulmü yapan, onları köleleştiren Firavun’dan kurtaran Hz. Mûsâ'ya karşı istikrarlı bir şekilde lâkayt ve küstahça davranışlarını sürdürüyorlar, pek azı hariç itaate yaklaşmıyorlardı. Hz. Mûsâ'nın sağlığında böyle olan bu kavim, ondan sonra da aynı huylarını sürdürmüştür. Onların bu halini Kur'an-ı Kerim, çeşitli ifadelerle anlatmaktadır. Meselâ şu âyetler, onların genel karakterinin anlaşılması için yeterli bilgiyi verir:
“İçlerinden pek azı hariç, onlar hâindir. 2958
“Onlar, sözlerinden dönerler, kelimeleri tahrif ederler/yerlerinden değiştirirler ve uyarıldıkları şeyden pay (öğüt) almayı unuturlar.” 2959
“Onlar fâsık bir topluluktur.” 2960
“Onlar kibirlerinden dolayı kendilerine yasaklanan şeylerden vazgeçmezler.” 2961
“Onlar Allah’ın âyetlerini inkâr ederler, peygamberleri kendilerine hoşlanmadıkları bir şey getirince büyüklük taslayarak reddederler, peygamberlerini yalanlar veya öldürürler.” 2962
“Yaptıkları kötülüklerden dönmezler, ısrarla devam ederler.” 2963
İsrâiloğulları genel olarak bu olumsuz özelliklerine rağmen içlerinden sabredip takvaya sarılanlar çıkabiliyor ve Allah da onlardan yol gösterici
2955] 2/Bakara, 67-71
2956] 2/Bakara, 93; 4/Nisâ, 46
2957] 5/Mâide, 20-26
2958] 5/Mâide, 13
2959] 5/Mâide, 13
2960] 5/Mâide, 26
2961] 7/A’râf, 166
2962] 2/Bakara, 61, 87; 5/Mâide, 70
2963] 5/Mâide, 79
- 588 -
KUR’AN KAVRAMLARI
imamlar/önderler çıkararak onları kurtarıyordu.2964 Yine Hz. Mûsâ’dan sonra İsrâiloğullarına lider olarak seçilen Tâlût’a takva ile sabrederek uyanlar çıkmış ve Allah o çok küçük topluluğu düşmanlarına karşı galip getirmişti.2965 Çünkü Allah sabredenlerle/direnenlerle beraberdir. Sabreden topluluk az da olsa, Allah’ın izniyle çok topluluğa galip gelecektir. 2966
Hz. İsa ve Benî İsrâil
Hz. İsa, tüm kötü vasıfları içine iyice sindirmiş, İncil’in tâbiriyle “İsrâil evinin kaybolmuş koyunları”na2967 tebliğe başlayınca onlar ona karşı tuzaklar kurmaya, iftira ve yalanlama kampanyasına başlamışlardı. Onun sihirbaz olduğunu iddia ediyorlardı.2968 Oysa Hz. İsa onlara örnek alacakları bir lider olarak gönderilmiş, çeşitli mucizelerle desteklenmiş, kendilerine daha önce haram kılınan bazı şeyleri Allah’ın izniyle helâl kılarak onların yükünü hafifletmek için gelmiş olmasına rağmen İsrâiloğulları ona tuzak kurmaktan geri durmamışlardı.2969 Çünkü onların örneğe, lidere ihtiyaçları yoktu ve kendi kendilerine yeteceklerine inanmaktaydılar ve diledikleri gibi yaşayacaklardı. Sonuçta bu çabalarıyla Hz. İsa’yı öldürdüklerine inanarak ondan kurtulmuş olmanın övüncüyle yollarına devam etmişlerdi.2970 Ve onların bu konudaki tavırları Kur’an’da şöyle anlatılır:
“İsrâiloğullarından kâfir olanlar, Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lânetlenmişlerdir. Bunun sebebi, isyan etmeleri ve haddi/sınırı aşmalarıdır. Onlar, işledikleri kötülükten birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Andolsun yaptıkları ne kötüdür! Onlardan çoğunun, kâfirlerle dostluk ettiklerini görürsün. Nefislerinin onlar için (âhiret hayatları için) önceden hazırladığı şey ne kötüdür. Allah onlara gazab etmiştir ve onlar azap içinde devamlı kalıcıdırlar.” 2971
Hz. Muhammed (s.a.s.) ve İsrâiloğulları
Hicretten önce Hz. Muhammed (s.a.s.), İsrâiloğullarıyla çok fazla bir ilişkiye girmemiştir. Mekke’de daha çok yabancı unsur olarak hıristiyanlar bulunmakta iken, yahudilerin asıl yoğun olarak bulundukları yerler, Medine ve Hayber’di. Kur’an-ı Kerim’deki bazı ifadelerden Mekke’lilerin İsrâiloğullarıyla ilişkileri olduğunu anlamaktayız. Meselâ, Mekke’li müşriklerin inkârına karşılık Şuarâ suresindeki bir âyet, İsrâiloğulları âlimlerinin Kur’an’ın doğruluğuna şahitliklerini delil olarak gösterir.2972 Yine benzer bir ifade de Ahkaf suresinde yer alır. 2973
Bu âyetlerin dışında genel olarak “ehli kitap” ifadesiyle yahudi ve hıristiyanları birlikte ifade eden birçok Mekkî âyet vardır. Bu âyetleri incelediğimizde Mekke’deki ehl-i kitab’ın Kur’an’a ve Hz. Peygamber’e karşı olumlu bir tavır
2964] 32/Secde, 24
2965] 2/Bakara, 246-251
2966] 2/Bakara, 249
2967] Matta, 10/6
2968] 5/Mâide, 110
2969] 3/Âl-i İmran, 49-54
2970] 4/Nisâ, 157
2971] 5/Mâide, 78-80
2972] 26/Şuarâ, 197
2973] Bk. 46/Ahkaf, 10
YAHÛDİLER
- 589 -
içinde olduklarını söyleyebiliriz. 2974
Hicretten itibaren İsrâiloğullarının bu olumlu tavrı, yerini yavaş yavaş yalanlamaya, ilgisizliğe, bazen de asılsız iddialarla iftiralara varan bir seyir takip etmiştir. Hatta onlarla mücadelenin, Hicret’ten önce Medine’de müslümanlar belli bir taban oluşturmaya başladığı günlerde başladığını söyleyebiliriz. Mekkî dönemin son suresi sayılabilecek Ankebut suresindeki şu âyet, bunu çağrıştırmaktadır: “İçlerinden zulmedenler hariç Kitap ehliyle en güzel tarzda mücadele edin ve deyin ki: ‘Bize indirilene de, size indirilene de inandık. İlâhımız ve ilâhınız birdir ve biz O’na teslim olanlardanız.” 2975
Bu mücadele, özellikle Hicretin ilk yılında sıcak bir çatışmaya dönüşmedi. Ancak müslümanların gittikçe güçlenmesi Medine’de İslâm’dan önce önemli bir güç olan yahudileri rahatsız etmeye başladı ve onlar da bu rahatsızlıklarını çeşitli şekillerde ifadeye başladılar. İlk sıcak çatışma Medine’deki üç yahudi kabilesinden biri olan Benî Kaynuka ile yaşandı. Hicrî birinci yılın sonlarına doğru önce kendilerini İslâm’a davet eden Hz. Peygamber’i tehdit eden Benî Kaynuka yahudileri, arkasından da kendilerine ait bir kuyumcu dükkânında bir müslüman kadına saldırıda bulundular ve kadına yardım etmeye gelen bir müslümanı da şehid ettiler. Ve bu olaylardan sonra müslümanlar, Benî Kaynuka yahudileri ile savaştılar ve sonuçta Medine’den topluca sürüldüler. Diğer bir yahudi kabilesi olan Benî Nâdir ise Bedir savaşında müslümanların galibiyetinden son derece rahatsız oldular. Onlardan biri olan şair Kâ’b bin Eşref’in Mekke’li müşrikleri müslümanlar aleyhine kışkırttı ve müslümanlar tarafından cezalandırıldı. Medine sözleşmesindeki yükümlülüklerini yerine getirmeye yanaşmamaları ve kendileriyle görüşmek üzere mahallelerine gelen Peygamberimiz’e suikast girişimleri müslümanlarla Benî Nâdir yahudilerini savaş noktasına getirdi. Sonuçta müslüman olanlar Medine’de kaldı, diğerleri sürüldü.
Üçüncü yahudi kabilesi Benî Kureyza ise müslümanların en hassas günlerini yaşadıkları Hendek savaşında sözleşmelerini bozarak Mekke’li müşriklerle işbirliğine girdiler. Ve Hendek savaşından hemen sonra da kuşatılarak teslim olmaya zorlandılar. Ve Tevrat’ın hükümlerine göre yargılanarak öldürüldüler. Böylece Hicret’in beşinci yılından itibaren Medine, yahudilerden tamamen temizlenmiş oldu. Hicrî 7. yılda Hayber’in fethiyle Arabistan yarımadası yahudilerden tümüyle temizlendi.
Müslümanların Medine'ye hicreti ve orayı merkez edinmelerinden sonra müslümanlar ile İsrâiloğulları, aynı bölgede yaşamaya başladılar. Yahudilerin İslâm'a karşı tavırlarına paralel olarak Kur'an'ın onlar hakkındaki anlatımları da sertleşmiştir. Mekkî surelerde daha çok onların Firavun ile olan ilişkileri ve ondan kurtulduktan sonra Hz. Mûsâ ile birlikte geçirdikleri günler anlatılır. Bu anlatımlar içinde de onların acelecilikleri, Hz. Mûsâ'ya karşı olan olumsuz tavırları ve buzağıya tapmaları gibi olumsuzlukları A'râf, Tâhâ, Şuarâ ve Kasas gibi Mekkî surelerde dile getirilmekle birlikte o gün yaşamakta olan İsrâiloğullarıyla bağlantılar kurularak yapılan anlatımlar, Medine'de inzal olan Bakara, Âl-i İmran, Nisâ ve Mâide gibi surelerde de yer almıştır.
2974] Bk. 28/Kasas, 52-53; 13/Ra’d, 36; 17/İsrâ, 107; 7/A’râf, 157
2975] 29/Ankebut, 46
- 590 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Peygamberimiz, Hicretten sonra onların müslüman olmaları için sürekli çalışmış, mahallelerine giderek onlara tebliğde bulunmuştur. İçlerinden bir kısmı müslüman olmakla birlikte, çoğu İslâm'a girmeye yanaşmamıştır. Özellikle Medine döneminin ilk suresi kabul edilen Bakara suresinde İsrâiloğullarının geçmişteki olumsuz tavırlarına devam ettikleri vurgulanmıştır. Bu anlatımlarda onlar, atalarının karakterinden ayrılarak İslâm'a samimiyetle bağlanmaya çağrılmışlardır. Daha önceden bir peygamberin gelmesini bekleyip durdukları hatırlatılarak, gönderilen peygambere uymaları istenmiştir.2976 Ancak onlardan çoğu “atalarının yolu”na uymakta ısrar etmişlerdir. 2977
İsrâiloğullarının Karakteri /
Yahudileşme Alâmet ve Özellikleri
1. Allah’a vermiş oldukları ahdi/sözü bozmak, 2978
2. Maymunlaşmak, 2979
3. Kör ve sağır kesilmek, 2980
4. Başka tanrılara da inanmak ve onları da güçlü görmek, 2981
5. Yalnız Allah’a güvenip sadece O’ndan korkmamak, 2982
6. Altın buzağıya (altına, elleriyle yaptıkları heykele ve buzağıya) tapmak, 2983
7. Güzel nimetlere nankörlük, 2984
8. Cihad ve savaş görevinden kaçmak, ölümden korkmak, 2985
9. Fesat/bozgunculuk, 2986
10. Allah’ın hükümleriyle hükmetmemek, 2987
11. Peygamberleri yalanlamak ve öldürmek, 2988
12. “Gözümüzle görmeden inanmayız” demek, 2989
13. İkrar ettikten hemen sonra inkâr etmek, 2990
14. Kitab’ı değiştirmek, 2991
2976] 2/Bakara, 89
2977] 2/Bakara, 170; Adnan Adıgüzel, İsrailoğulları, Haksöz Dergisi, sayı 33, Aralık 93, s. 32-35
2978] 2/Bakara, 55, 61, 65, 84, 86, 90, 93, 100; 3/Âl-i İmran, 112; 4/Nisâ, 154-155; 5/Mâide, 3, 60
2979] 2/Bakara, 65; 7/A’râf, 166
2980] 5/Mâide, 70-71
2981] 2/Bakara, 93
2982] 10/Yûnus, 84; 26/Şuarâ, 61-62
2983] 2/Bakara, 51-54; 7/A’râf, 148-152; 20/Tâhâ, 86-98; 29/Ankebut, 92
2984] 2/Bakara, 61
2985] 5/Mâide, 21-26; 2/Bakara, 46, 95, 246, 249; 59/Haşr, 14
2986] 5/Mâide, 64, 81; 7/A’râf, 163; 17/İsrâ, 4-7
2987] 5/Mâide, 44, 45, 47; 62/Cum’a, 5
2988] 2/Bakara, 87
2989] 2/Bakara, 55
2990] 2/Bakara, 63-64; 4/Mâide, 12
2991] 2/Bakara, 211, 41-42, 59, 75, 79
YAHÛDİLER
- 591 -
15. Tahrif etmek; Kelimeleri konuldukları yerden değiştirip anlamlarını çarpıtmak, 2992
16. Hakka bâtılı karıştırmak, 2993
17. Ketmetmek; Açıklamaları gereken bilgileri gizlemek, 2994
18. Alçak dünyanın metâını, âhirete tercih etmek, 2995
19. Hayırlıyı hayırsızla değiştirmek, 2996
20. Ahireti dünyayla değiştirmek, 2997
21. İsyankârlık ve aşırı gitmek, 2998
22. “İşitittik ve isyan ettik” diyecek kadar küstahlaşmak, 2999
23. Gerekli gördükleri her yalanı söyleyebilmek, 3000
24. Devamlı harp ve fitne çıkarmaya çalışmak, 3001
25. Firavun’un işbirlikçisi kapitalist Karun’a özenmek, 3002
26. Rüşvet alıp vermek, 3003
27. Fâiz yemek, 3004
28. Başkalarının malını haksız yere yemek, 3005
29. Bâtıl yollarla insanların mallarını yemek, 3006
30. Cimrilik (Kendi malında), 3007
31. Müsrif olmak/savurganlık, 3008
32. Nankörlük, 3009
33. Dünyaya çok hırslı/düşkün olmak ve dünyayı aşırı sevmek, 3010
2992] 2/Bakara, 75; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41; 7/A’râf, 162
2993] 2/Bakara, 42
2994] 2/Bakara, 159, 174; 3/Âl-i İmran, 187; 5/Mâide, 15; 6/En’am, 91
2995] 7/A’râf, 169
2996] 2/Bakara, 61
2997] 2/Bakara, 86
2998] 2/Bakara, 61, 65; 3/Âl-i İmran, 112; 4/Nisâ, 160-161; 5/Mâide, 78; 6/En’am, 146
2999] 4/Nisâ, 46
3000] 5/Mâide, 40-42
3001] 5/Mâide, 64
3002] 28/Kasas, 79
3003] 5/Mâide, 42, 62
3004] 3/Âl-i İmran, 161; 4/Nisâ, 161
3005] 3/Âl-i İmran, 161
3006] 3/Âl-i İmran, 75; 4/Nisâ, 161; 9/Tevbe, 34
3007] 4/Nisâ, 53
3008] Doğa ve diğer insanlar konusunda: 5/Mâide, 32
3009] 2/Bakara, 40, 47, 122; 5/Mâide, 20; 10/Yûnus, 93
3010] 2/Bakara, 96; 4/Nisâ, 53; 7/A’râf, 169
- 592 -
KUR’AN KAVRAMLARI
34. Zâlimlik, 3011
35. Kasvet/Kalp katılığı, kalbin taşlaşması, 3012
36. Kalbin perdelenmesi, kılıflanması, 3013
37. Kalbin mühürlenmesi, 3014
38. Kalbindeki sapma dolayısıyla kör ve sağır duruma gelmek, 3015
39. Sûret-i haktan gözükerek başkalarına iyiliği emredip kendi nefsini dışta bırakmak, 3016
40. İyiliği emredip kötülükten sakındırma görevini yapmamak, 3017
41. Aşırılık, haddi aşmak ve küfre koşmak, 3018
42. Şeytana tâbi olmak, 3019
43. Putlara ve şeytana inanıp tâğuta tapınmak, 3020
44. Mü’minleri de saptırmaya çalışmak, 3021
45. Mü’minlere inanmamak, 3022
46. Kendi yanlış dinlerine davet etmek, 3023
47. Mü’minleri imanlarından sonra küfre döndürmeyi istemek, 3024
48. Allah’ın nurunu söndürmek istemek, 3025
49. Mü’minlerin aleyhine müşriklerle dostluk kurmak, 3026
50. Hâinlik yapmak, 3027
51. Antlaşmalara uymamak, 3028
52. Bir insanın (Hz. İsa’nın) tanrılığını iddia etmek, 3029
3011] 2/Bakara, 92
3012] 2/Bakara, 74
3013] 2/Bakara, 88
3014] 3/Âl-i İmran, 155
3015] 5/Mâide, 78
3016] 2/Bakara, 44
3017] 5/Mâide, 79
3018] 5/Mâide, 41
3019] 2/Bakara, 102
3020] 4/Nisâ, 51; 5/Mâide, 60
3021] 4/Nisâ, 44
3022] 2/Bakara, 75; 4/Nisâ, 51; 5/Mâide, 43
3023] 2/Bakara, 135, 136; 3/Âl-i İmran, 72, 73
3024] 2/Bakara, 109
3025] 9/Tevbe, 32-33
3026] 5/Mâide, 80-81
3027] 5/Mâide, 13, 32
3028] 8/Enfâl, 56, 57
3029] 5/Mâide, 72, 75, 116, 117
YAHÛDİLER
- 593 -
53. Kur’an’ı hasetliğinden ve mevki hırsından dolayı inkâr etmek, 3030
54. Münâfıklık ederek insanlara rastlayınca “inandık” demek, 3031
55. Kendi yorumlarını (elleriyle yazdıklarını) Allah’tan gelen vahiy gibi sunarak gerçek vahye engeller çıkarmaya çalışmak, 3032
56. Kendilerinden olmayanlara karşı sorumlulukları olmadığı iddiasıyla insanları aldatmaktan geri durmamak, 3033
57. Âhireti de kimseye bırakmamak; Sayılı birkaç gün azaplarını/cezalarını çektikten sonra doğru cennete gönderileceklerine inanmak, 3034
58. Rasûl’e uymayan bir topluluğa ve yalana kulak vermek. “Peygamber, hoşunuza giden bir şey söylerse kabul edin; yoksa reddedin” demek, 3035
59. Göre göre, bile bile Allah’ın âyetlerini inkâr etmek, 3036
60. Bilginlerini tanrı edinmek, 3037
61. Tekrar tekrar dinden dönmek, 3038
62. Allah’ın rahmetinden kovulmak, 3039
63. Lânetlenmek ve Allah’ın gazabına uğramak, 3040
64. Dostlukları olmaz. 3041
Bu özelliklerinin içinde günümüzde nice “müslümanım” diyenlerce aynen uygulanan şu yahudi karakterlerine dikkat çekmek gerekmektedir:
Irkçılık ve taassup, üstün ırk oldukları iddiası, 3042
Materyalizm ve dünyevîleşme, maddeyi putlaştırma, altına ve heykele tapma, 3043
Eşlerini kıskanmama, domuz gibi yaşadıklarından domuza çevrilmeleri, 3044
Maymunca taklitçilik ve şahsiyetsizlik özelliklerinden maymuna çevrilmeleri, 3045
Dâvâları için her yolu meşrû görmeleri, yalan söylemeleri, 3046
3030] 2/Bakara, 89-91, 101; 3/Âl-i İmran, 112; 4/Nisâ, 54; 6/En’am, 91
3031] 2/Bakara, 76
3032] 2/Bakara, 79
3033] 3/Âl-i İmran, 75
3034] 2/Bakara, 80
3035] 5/Mâide, 41
3036] Âl-i İmran, 70
3037] 9/Tevbe, 31, 34
3038] 4/Nisâ, 157
3039] 2/Bakara, 88; 4/Nisâ, 46, 156, 157
3040] 5/Mâide, 3, 60
3041] 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 80, 82; 60/Mümtehine, 13
3042] 5/Mâide, 18; 2/Bakara, 80
3043] 2/Bakara, 51-54; 7/A’râf, 148-152; 20/Tâhâ, 86-98; 29/Ankebut, 92
3044] 5/Mâide, 60
3045] 2/Bakara, 65; 5/Mâide, 60; 7/A’râf, 166
3046] 5/Mâide, 13, 32, 41
- 594 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sözlerinde durmamaları, 3047
Sihirle uğraşma, 3048
Ahlâkî dejenerasyon, 3049
Toplumda fesâdı, fuhşu yaygınlaştırma, 3050
Bilginlerini tanrı edinmek, 3051
Dini tahrif, 3052
İmanda pazarlık, Allah'ı açıkça görmedikçe inanmayacağız” demek, 3053
Dinlerini paramparça etmek, hizipçilik ve tefrika, 3054
Gerçeği bile bile inat, 3055
Allah’ın hükümleriyle hükmetmemek. 3056
Onlar ve Biz
Bugün İslâm toplumu dediğimiz toplum, İsrâiloğullarının olumsuzluklarla dolu tarihinin ve geleneklerinin mirasçısı görünümünü arzetmektedir. Meselâ, Kur’an-ı Kerim onlara yönettiği “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?” (2/Bakara, 85) sorusunun muhatabı olan sayılamayacak kadar insanımız vardır. Yine Tevrat, kendilerine yükletildiği halde onun emirlerini yerine getirmeyenlerin durumunu kitap yüklü merkeplere benzeten Kur’an’ı (3057) okurken, ister istemez Kur’an’a inandığını söyleyen ve onu kabul ettiğini, hatta öğrendiğini sandığı halde ümmîler gibi hareket eden nice insanımızın varlığını görerek Allah Teâlâ’nın çevremizdeki insanlardan binlercesine Kur’an’ı yüklenen merkepler olarak baktığını düşünmeden edemiyoruz. İsrâiloğulları ile bizim aramızdaki en büyük fark, bize vahiy olarak gelen Allah’ın kitabına olan samimi bağlılığımız ve ona uymamak için bahaneler aramayışımız olacaktır. Bunu yapmayınca Kur’an’ın onlar için anlattığı tüm olumsuzlukları kendimiz için düşünmemiz gerekecektir. Çünkü isrâiloğullarını Kur’an’ın kötülemesinin sebebi, onların Kitab’a ve Rasûllerine karşı olan lâkayt tavırlarıdır, keyfî hareketleri ve her şeyi dünyalık ucuz menfaatlerine göre hesaplayan bir mantığın temsilcisi olmalarıdır. 3058
Yahudileşme ve Yahudileşme Temâyülü
Yahudiler, başlangıçta müslüman idiler. Daha sonra dejenere olarak
3047] 2/Bakara, 55, 61, 65, 84, 86, 90, 93, 100; 3/Âl-i İmran, 112; 4/Nisâ, 154-155; 5/Mâide, 3, 60)
3048] 2/Bakara, 102
3049] 3/Âl-i İmran, 188
3050] 5/Mâide, 64
3051] 9/Tevbe, 31, 34
3052] 2/Bakara, 59, 75, 79; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41; 7/A’râf, 162
3053] 2/Bakara, 55
3054] 6/En’am, 159
3055] 3/Âl-i İmran, 70
3056] 5/Mâide, 44, 45, 47; 62/Cum’a, 5
3057] 62/Cum’a, 5
3058] Adnan Adıgüzel, İsrailoğulları, Haksöz Dergisi, sayı 33, Aralık 93, s. 35
YAHÛDİLER
- 595 -
yahudileştiler. Yahudileşmek, sadece Benî İsrâil için ve tarihte kalmış bir problem değil; tüm insanlık için ve bütün zamanlarda bir büyük problem ve risktir. Yahudileşmek, Hz. Muhammed ümmetinin kıyametidir.
Yahudilik, etnik ve teolojik yönleri olan çift cinsiyetli bir kavramdır. Tabiatı icabı, hem “İsrâiloğulları kavmine mensup olma” anlamına etnik kimliği ifade eder; hem de İsrâiloğullarının dini olan “Mûseviliğe/yahudiliğe mensup olma” anlamına dinî kimliği ifade eder.
Yahudileşme ise, etnik ve dinî menşe itibariyle yahudiliğe mensup olmadığı halde onlar gibi olma, onlara benzeme, onların tavır ve davranışlarını gösterme mânâsına gelir. Yahudileşme temâyülü ise, sosyolojik olmaktan daha çok bireysel bir eğilimdir ve tek tek her insanda örtük bir biçimde bulunabilir. Bu temâyül, her bünyede bulunup da, vücut, direncini kaybedince ortaya çıkan bulaşıcı bir virüs gibi, ortamını bulduğunda bir tavır ve davranış biçimine dönüşür ve bulaşıcılığı sayesinde toplumsal bir felâket halini alır. Yahudileşmiş bir toplumu ya da sistemi ortaya çıkaran, tek tek fertlerdeki yahudileşme temayülü olsa gerektir.
İsrâiloğulları konusu, eğer bu ümmeti doğrudan ilgilendirmiyorsa, Kur’an’ın bu konuya yüzlerce âyet ayırmasının anlamı ne olabilirdi? Kur’an’da hiçbir kavim ve din mensubundan İsrâiloğullarından söz edildiği kadar geniş söz edilmez. Kısaca Kur’an’da İsrâiloğullarının yahudileşme sürecini anlatan âyetlerin bir sayım-dökümünü yaptığımızda, bu konu ile doğrudan ilgili olan âyetlerin sayısının 712 adet olduğunu görürüz. Yahudileşme süreciyle dolaylı ilişkisi olan diğer âyetleri de sayacak olursak, bu rakam en az ikiye katlanacaktır. Kaldı ki, olayla doğrudan ilgili âyetlerin toplamı olan 712 rakamı bile Kur’an’ın tamamı göz önüne alındığında 10’da biri aşan bir oran tutmaktadır. Bunca âyeti, sadece tarihte yaşamış bir kavmin hikâyesi olarak görmek, Mekke müşriklerinin Kur’an’a yaklaşımı olan “eskilerin masalları” mantığını benimsemekten başka bir manaya gelmez. İsrâiloğullarına Kur'an'da bu kadar fazla yer verilmesinin sebebi, bu ümmeti gelecekte bekleyen “yahudileşme tehlikesi”ne dikkat çekmek, Muhammed ümmetini yahudileşme tehlikesinden korumaktır.
Her mü'minin her gün onlarca kez “gazaba uğrayanların ve sapıtanların yoluna iletme!”3059 duâsını tekrarlamak zorunda olması, Kur’an’ın bunca yer vererek uyardığı tehlikenin büyüklüğünün başka bir işaretidir. Fâtiha’nın sonundaki bu âyeti her okuyuş, “Allah’ım, bizi yahudileştirme! Allah’ım, bizi hıristiyanlaştırma!” anlamına gelmektedir. Bu duanın namazın her rek’atında tekrarı, yahudileşme tehlikesinin büyüklüğüne işarettir. Bunun anlamı, bir bilincin sürekli diri tutulmasıdır. Yahudileşmeye karşı kendisine iman edenleri sürekli uyanık halde tutan Kur’an, tarihin tekerrür etmemesi için İsrâiloğullarının yahudileşme serüvenini bir ibret vesikası olarak gündemde tutmaktadır.
Kur’an’da bunca yer tutan İsrâiloğullarının yahudileşme sürecinin müslümanlar tarafından amacına uygun bir biçimde anlaşılıp ibret alınmasının önündeki en büyük engel “lânetli kavim” anlayışıdır. Allah’ın, meleklerin ve insanların lânetlediği herhangi bir kavim, ya da belli bir kavme mensup olan kişiler değil; bir tavır, eğilim, eylem ve onlara kaynak olan “mantık”tır. İsrâiloğulları, Allah kendilerini âlemler içerisinden seçip vahyi üstlenme nimetini verdiği halde bu
3059] 1/Fâtiha,7
- 596 -
KUR’AN KAVRAMLARI
lânetli tavra/mantığa saplanıp yahudileştiler. Ümmet, ya da ümmetin içerisinden herhangi bir grup aynı tavıra/mantığa saplanırsa o zaman o da “lânetli mantığa” yakalanmış, yahudileşme temâyülüne girmiş demektir. Allah bu sürece giren toplulukların elinden hilâfet emanetini, aynen yahudileşen İsrâiloğullarından aldığı gibi alacaktır. “Ey iman edenler, kim Allah'ın yolundan dönerse bilsin ki Allah yakında bir toplum getirecek, O onları sever, onlar da O'nu.” 3060
İmanda Pazarlık
“Bir zamanlar da şunu söylediniz: ‹Ey Mûsâ, biz Allah'ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayacağız.' Bunun üzerine, bön bön bakıp dururken sizi yıldırım çarpmıştı.”3061 İmanda pazarlık etmek, bir yahudileşme alâmetidir. İsrâiloğulları, Allah’ın birçok mucizesini gördüler. Mısır’a gelen on belâ, sihirbazların sihirlerinin boşa çıkıp onların iman etmesi, denizin yarılması, kayalık araziden suların fışkırması ve hepsinden öte Hz. Mûsâ’nın Mısır kralının soykırımından kurtularak onun kucağında yetişmesi bunlardan bazıları. Allah’ın varlığına bunlardan büyük delil mi olurdu? Fakat onlar, “Allah’ı hakkıyla takdir edememişlerdi.” İsrâiloğulları, Allah’a itimatsızlıkları yüzünden peygamberleri ile imanda pazarlık yapıyorlardı: “Sen Allah’ı bize göster, biz de inanalım.”
Allah, bu ümmetin de İsrâiloğullarının peygamberleriyle pazarlık yapmak için onlardan kimi taleplerde bulunmasına benzer isteklerine set çekiyordu: “Yoksa siz de daha önce Mûsâ’ya sorulup/istekte bulunulduğu gibi, peygamberinize sormak/istekte bulunmak mı istiyorsunuz?”3062 Pazarlıklı iman “yahudi imanı”dır. Pazarlıksız iman İbrahim’in imanı, yani “İbrahimî iman”dır. İbrahimî imanda Allah'a itimat, güven, emniyet ve teslimiyet vardır. İbrahimî imanda şike, danışıklı dövüş, tereddüt, bahane, mazeret, taviz yoktur. İbrahimî iman sahibi bilir ki, imanda taviz, yahudileşme alâmetidir. İmanından taviz veren felâh bulmaz. İbrahimî imanda, ateşe atlanması gerekiyorsa göz kırpmadan atlanır. Putları kırmak, bunu göze almayı gerektirir. Tarih boyunca put kırıcı tüm İbrahimî iman sahipleri, putçular nezdinde put kırmanın bedelinin çok ağır olduğunu bilirler.
“Ey iman edenler, iman edin...” 3063
Yani, ey pazarlıklı iman edenler, yüzdelikli iman edenler, yarım yamalak iman edenler! Pazarlıksız, yüzde yüz, adam gibi iman edin.
Ey, biraz müslüman, biraz lâik olmak için Allah’la pazarlık edenler!
Ey, göklerin hâkimiyetini Allah’a, yeryüzünün hâkimiyetini tâğutlara verenler!
Ey, Allah’ıma da inanırım, falcıma ve burcuma da diyenler!
Ey, Allah rızası için yaptığını söyleyip, karşılığının tümünü kullardan bekleyenler!
Ey, Allah yolunda çektiği eziyet ve belâların faturasını Allah’a çıkarıp Rabb’ına şantaj yapanlar!
3060] 5/Mâide, 54; M. İslâmoğlu, Yahudileşme Temâyülü, s. 24-47
3061] 2/Bakara, 55
3062] 2/Bakara, 108
3063] 4/Nisâ, 136
YAHÛDİLER
- 597 -
Ey, ölünceye kadar isyan içinde yaşayıp sonunda vereceği “sus payı” (iskat) ile kurtulacağını sananlar!
Ey, mücadelesinde başarıya ulaşamayınca işi tam yahudiler gibi ticarete bozup Allah’a kahredemediği için dâvâsına kahredenler!
Bu tavırlarınız hep birer yahudileşme alâmetidir. Yahudileşmeyin; imanda pazarlık olmaz. İman etmek, gök oluğunun altına başı tutmaktır. O oluktan ne akarsa kabul etmektir. İman etmek, Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmaktır, tıpkı Hz. İbrahim gibi: “Rabbi, kendisine ‘teslim ol!’ dediğinde, dedi: ‘teslim oldum âlemlerin Rabbine!” 3064
Dini, Kutsal Kitabı Tahrif
İsrâiloğullarının peygamberlerine Allah tarafından indirilen Tevrat'ı Kur'an tasdik eder. Tevrat'ı bir nur ve öğüt,3065 hidâyet kaynağı,3066 bir hidâyet ve rahmet3067 olarak vasıflandırır. Buna karşılık Kur’an, Tevrat’ın tahrif edildiğini de haber verir. Onlar Kitabı elleriyle yazıp ‘bu Allah katındandır’ diye yalan söylemektedirler.3068 Allah’ın kelâmını değiştirmektedirler.3069 Kelimeleri konuldukları anlamlardan çıkarmaktadırlar.3070 Vahyi gizlemektedirler.3071 Vahyi ciddi muhafaza etmeyip unutulmaya terk etmektedirler. 3072
İsrâiloğullarının kitaplarını tahrif ettiğini bizzat Tevrat’ın kendisi itiraf ederek, Yeremya peygamberin dilinden şöyle söyler: “Allah'ımızın sözlerini değiştirdiniz.” 3073
Tevrat’ın tahrif edildiğini anlamak için derin bir araştırma yapmaya ihtiyaç yoktur. Tevrat satırları arasında yapılacak kısa bir gezinti, bu kitabın tahrifine dair birçok örneği gözler önüne serecektir. Tevrat’ta Allah’a oğul isnâd edilir.3074 Allah’ın, yiyip bitiren bir ateş olduğu ifade edilir.3075 Allah’a yorgunluk isnâd edilir.3076 Allah’ın, Hz. Yakub’la güreşip ona yenildiği gibi komik hikâyeler aktarılır. 3077
İftira edilen sadece Allah değildir. Onun peygamberleri de türlü iftiralara uğrar Tevrat’ta: Hz. Âdem, Allah’ın dilinden ilâhlaşmış biri gibi tanıtılarak hem Allah’a hem Âdem’e iftira edilir: “İşte Âdem iyiyi ve kötüyü bilmekte bizden birisi gibi oldu.”3078 Hz. Nuh’a içki içiren kızlarının onunla zina ettikleri ve öz kızlarının bu peygamberden hamile kaldığı söylenir.3079 Yine aynı peygambere
3064] 2/Bakara, 131; A.g.e. s. 167-175
3065] 21/Enbiyâ, 48
3066] 17/İsrâ2
3067] 28/Kasas, 43
3068] 2/Bakara, 79
3069] 2/Bakara, 59, 75
3070] 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41; 7/A’râf, 162
3071] 2/Bakara, 159, 174; 5/Mâide, 15; 6/En’am, 91
3072] 5/Mâide, 13-14
3073] Yeremya, 23/36
3074] Tekvin, 6/2; Mezmurlar, 2/7
3075] Tesniye, 4/24
3076] Tekvin, 2/2
3077] Tekvin, 32/28
3078] Tekvin, 3/22-23
3079] Tekvin, 19/30-36
- 598 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yapılan bir başka çirkin isnat da torunu Ken’an tarafından sarhoşken tecavüze uğradığıdır.3080 Hz. İbrahim de Tevrat’taki iftiralardan payını alır. Bu yüce peygamber, hanımı Sâra’yı kendi elleriyle Firavun’a peşkeş çeken biri olarak gösterilir. 3081
Hz. Yakub, Allah’a başkaldıran ve onu azarlayan biri olarak gösterilir.3082 Hz. Harun, Tevrat’a göre altın buzağı putunu yapıp buna tapılmasını emreden biridir.3083 Hz. Dâvud, Uriya adlı bir komutanının hanımıyla zina eden, ondan gayrı meşru çocuk sahibi olan ve onunla evlenmek için kocası Uriya’ya komplo kurarak öldürten bir zorba olarak takdim edilir.3084 Hz. Süleyman, hanımlarından putperest olanların oyununa gelerek puta tapan biri olarak gösterilir.3085 Yine aynı peygamberin ağzından şuh ve müstehcen şiirler verilir. 3086
İsrâiloğullarının peygamberlerine önce çamur atıp sonra onu kutsal kitaplarına geçirmele-rini Kur’an şiddetle yerer. Tevrat’ta yer alan peygamberlerden birçoğu Kur’an’da da yer alır. Ne ki, Kur’an, kendisinde adı geçen hiçbir peygamber hakkında onların peygamberlik şeref ve haysiyetiyle bağdaşmayacak hiçbir rivâyete yer vermez. Üstelik, tevrat'ta iftiraya uğrayan kimi isimleri de aklar. Bunlardan biri Tevrat'ta puta tapmakla itham edilen Hz. Hârun'dur. Kur'an, olayın doğrusunu vererek, Hz. Hârun'un putçu yahudilere engel olmaya kalktığını, lâkin buna güç yetiremediğini aktarır.3087 Tevrat’ta iftira edilip de Kur’an’ın akladığı İsrâiloğulları peygamberlerinden biri de Süleyman peygamberdir. Tahrif edilmiş Tevrat’ ta sırf boy asabiyeti uğruna Hz. Süleyman, küfre düşen ve putperest olan biri olarak lanse edilir.3088 Kur’an ise, yahudilerin bu iftirasını “Onlar, şeytanların uydurdukları sözlere uydular” diye reddederek Hz. Süleyman’ı “Süleyman kâfir olmadı, lâkin (onu tekfir eden) şeytanlar kâfir oldu” ifadesiyle aklar. 3089
Ayrıca yaratılış kıssası, Âdem kıssası, Nuh kavmi ve kıssası, Lût kavmi ve kıssası, Kur’an’da, Tevrat’ta geçtiği gibi yalan yanlış değil; doğru ve nübüvvet makamına yakışmayacak isnat ve iftiralardan uzak bir biçimde anlatılır. Burada esas olan, asıl Tevrat’ta doğrusunun anlatıldığından kuşku duymadığımız peygamber kıssalarının niçin tahrif edildiği ve yahudileşen İsrâiloğullarının hayatlarına vâkıf oldukları kendi peygamberlerine böylesine iğrenç isnat ve iftiraları hangi sebeple yaptıklarıdır. Bu sebeplerden biri siyâsî idi: İsrâiloğulları âlimleri, uzun süren sürgün ve işgal yılları sırasında her türlü tecavüz ve ahlâksızlığın revaç bulduğu yahudi toplumunu kendilerine bağlayabilmek için böyle yalanlar uyduruyorlardı. Güya böylelikle zulme ve tecavüze uğramış toplumu teskin ederek millî bir görev icrâ ediyorlar ve toplumu moralize ediyorlardı. İkinci sebep ekonomik idi: İsrâiloğulları âlimleri aslî görevleri olan dini tebliğ etme vazifesini bırakıp işi yatırımcılığa, hatta halktan topladıkları parayla tefeciliğe dökmüşlerdi. Bu
3080] Tekvin, 9/20-25
3081] Tekvin, 12/14-19
3082] Sayılar, 11/10-15
3083] Çıkış, 32/1-5; 24, 35
3084] II. Samuel, 11/2-27
3085] Krallar, 11/4
3086] Neşideler Neşidesi, 1/1-4
3087] 7/A’râf, 150; 20/Tâhâ, 90-94
3088] I. Krallar, 11/5, 9
3089] 2/Bakara, 102
YAHÛDİLER
- 599 -
kötü alışkanlıklarından millî felâketler sırasında dahi vazgeçmiyorlardı. Bunun için halkın bozulan ahlâkını dine uydurmak yerine; dini tahrif ederek halka uyduruyorlardı. Sonuçta, ahlâksızlık yapan insanlara “bakın bunu yapan sadece siz değilsiniz, falan büyük, filân ulu kişi de böyle yapmış” yollu teselli metotları geliştiriyorlardı.
Bu tür bir tahrif yönteminin farklı bir biçimde günümüz İslâm toplumları arasında da revaçta olduğunu müşâhede ediyoruz. İlkesizliğin pençesinde olan kimi sorumsuz âlimler, ucuz bir popülizmi bayraklaştırıp halka ve yöneticilere şirin görünmek için dinin değişmez değerlerini zorluyorlar. En azından iyiliği yayma ve kötülüğe engel olma noktasında görevlerini tavsatıyorlar. Halkı dine uydurmak yerine; dini halka uyduruyorlar. Câhil yığınların önünde onlara kılavuzluk edecekleri yerde yığınların ardına takılıp sürüden biri haline geliyorlar.
Belki peygamberlerine yahudileşen İsrâiloğulları gibi doğrudan iftira etmiyorlar, lâkin ne hayatlarıyla, ne davranışlarıyla ve ne de duygu ve düşünceleriyle peygamberi hatırlatan “örnek” olabiliyorlar. Aksine “örneği” unutturuyorlar. Dinin özünü değiştirip peygamberin hâtırasını tahrif ediyorlar. Böylece peygamberlerini mânen “öldürmüş” oluyorlar. Tabii bu da peygamberlere yapılabilecek dolaylı bir hakaret anlamına geliyor. Bir gün birileri çıkıp peygamberlerine ve onun yakınlarına en olmadık iftiraları yapıştırıp, ağıza alınmayacak küfür ve ithamlarda bulununca, aynen İsrâiloğulları toplumu gibi “neme lazımcılıkla” sineye çekiyorlar.
Tevrat'ın tahriften korunamamasının temel sebebi, Allah'ın onu korumayı Benî İsrâil âlimlerine vermiş olmasıdır: “Rabbânîler ve ahbâr da Allah’ın kitabını korumakla görevlendirildikleri için, onu koruyup kolluyorlardı. Artık insanlardan korkmayın, Benden korkun da âyetlerimi basit bir ücret karşılığı satmayın. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, kâfirlerin ta kendileridir.”3090 Ne ki, Allah’ın Tevrat’ı koruma işini kendilerine emanet ettiği İsrâil oğulları âlimleri Allah’tan korkmayıp emanete ihanet ettiler. Görevlerini yerine getirmediler. Allah’ın hükmü ile hükmetmediler. Dolayısıyla Allah’ın hükümleri ve o hükümlerin içinde yer aldığı vahiy unutuldu.
Mûsâ ümmetinin Tevrat’a yaptığının benzerini Muhmmed ümmeti de Kur’an’a yaptı. Onu taşıması ve iki ayaklı Kur’an olması gerekenler Allah’tan değil de, yöneticilerden korktukları için görevlerini ihmal ettiler. Toplum içerisinde hükmedilmek için indirilen âyetler, para karşılığı ölülere okunmaya, muskalar yazılmaya, anma günlerinde “müsekkin” olarak kullanılmaya başlandı. Ümmet-i Muhammed, ümmet-i Mûsâ gibi yahudileşme temayülüne kapılsa da, Kur’an’ın metni, Tevrat gibi tahrif edilemedi. Çünkü bu iki kitap arasında bir fark vardı. Allah Tevrat’ın korunmasını daha önce verdiğimiz âyette görüldüğü üzere İsrâiloğulları âlimlerine tevdi etmişken, Kur’an’ın korunmasını bu ümmetin âlimlerine bırakmayıp bizzat kendisi üstlenmişti: “Elbette Biz, Biz indirdik Zikr’i (Kur’an’ı) ve elbette onu koruyacak olan da Biziz.” 3091
Kur’an, Tevrat’ın tahrifini ifade ederken, tahrifin hangi şekillerde yapıldığını farklı kavram ve terimlerle ifade eder:
a- Tahrif yoluyla: Tahrif, “geri dönmek, yolu değiştirmek, yoldan çıkmak,
3090] 5/Mâide, 44
3091] 15/Hicr, 9
- 600 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bozmak, eğilmek, ayağı kaymak” anlamlarına gelir. Kur’an’da hepsi de yahudileşenler için kullanılır: “Allah’ın kelâmını kökünden bozup değiştiriyorlar.”3092; “Kelimeleri konuldukları mânâdan çıkarıyorlar.” 3093
Tahrifin bu çeşidini yahudiler sık sık yapıyorlardı. Kur’an’dan öğrendiğimize göre, Rasûlullah’a gelip “bizi dinle” diyorlar, hemen arkasından da “dinlemez olasıca” gibi hakaret ifadesini ekliyebiliyorlardı.3094 “Bizi gözet, kolla” mânâsına gelen “râınâ” ifadesini, dillerini ayın harfinde kırarak çobanımız anlamında “raînâ”ya çeviriyorlardı.3095 “Hıtta” yani, “Ya Rabbi bizi affet” demeleri gerekirken, “buğday” anlamına gelen “hınta” dedikleri de bu örnekler arasındadır.3096 Peygamberimiz döneminde Medine yahudileri de bu tahrifi gündelik hayatlarında bile yapıyorlardı. Hz. Âişe’nin şahid olduğu bir olaydan öğreniyoruz ki, onlar Rasûlullah’a verdikleri selâmda dahi tahrifat yaparak “es-selâmu aleyküm” yerine “es-sâmu aleyküm” (kahrol) kelimesini geveliyorlardı. 3097
Bazı müslüman âlimlerin kelimeleri ve harfleri değiştirerek yaptıkları tahrife ilginç bir örnek verelim: “De ki, ben de yalnızca sizin gibi bir insanım.”3098 âyetindeki “innemâ” daki “mâ”ya olumsuz anlam vererek, âyeti “De ki, ben sizler gibi (sıradan) bir insan değilim” gibi tam tersi bir manaya tahrif etmişlerdir.3099 İlginç olan da şudur ki, Kur’an’ın anlamında bu açık tahrifi yapanlar, Hz. Peygamber’i yüceltme adına bu cinayeti işliyorlardı.
b- Tebdil yoluyla: Değiştirerek tahrif etmek mânâsına gelen tebdil, Kur’an’da iki yerde geçer: “Onu kendilerine söylenenden başka bir sözle değiştirdiler.”3100; “Kelâmı, kendilerine söylenmeyen bir lâfla değiştirdiler.” 3101
Bu tip tahrif Kur’an’da görülmez. Ancak aynı tipte tahrif, aynı gerekçelerle hadis külliyatında çok görülür. Açıklama ve şerhlerin sonradan hadisin metnine dâhil edildiğinin sayısız örnekleri vardır. Bu türden rivâyetlere hadis ilminde “müdrec” denir. Bazılarınca tek lafzî mütevâtir olarak anılan “Kim benim adıma yalan söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın.” hadisine belki de öncekilerin tefsir olarak düştüğü “müteammiden (kasıtlı olarak)” notunun, sonradan metne eklenmesi bunun en çarpıcı örneğidir.
c- Gizleme yoluyla: İsrâiloğulları Hz. Mûsâ’ya indirilen kitabın çoğunu gizliyorlardı.3102 Kitaptaki delilleri ve hidayeti gizliyorlardı.3103 Kitap ehlinin gizlediği ilâhî bilgilerden birçok şeyi Kur’an açıklıyordu.3104 Bile bile gerçeği gizliyorlardı. 3105
3092] 2/Bakara, 75
3093] 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41
3094] 4/Nisâ, 46
3095] 2/Bakara, 104
3096] Buhâri, Tefsir 4; Müslim, Tefsir 54/1
3097] Buhâri, Edeb 35; Müslim, Selâm 8, 10-12
3098] 18/Kehf, 110
3099] Mevdudi, Tefhim I/239
3100] 2/Bakara, 59
3101] 7/A’râf, 162
3102] 6/En’am, 91
3103] 2/Bakara, 159, 174
3104] 5/Mâide, 15
3105] 3/Âl-i İmran, 71
YAHÛDİLER
- 601 -
d- Unutma yoluyla: Kendilerine gönderilen vahiyle hükmetmeyip onu unutulmaya terkediyorlardı. “Uyarıldıkları şeyden bir payı unuttular.” 3106
e- Uydurma yoluyla: Uydurdukları yalanları, ya da tefsirleri bir müddet sonra Kitab’ın metnine ilâve ediyorlar, sonraki kuşaklar onu da Kitab’ın metninden zannediyorlardı. Her tahrif, “tahlit”i (karıştırma) beraberinde getiriyordu. Kur’an buna dikkat çeker: “Ey ehl-i kitab, niçin hakka bâtılı karıştırıyor ve bile bile gerçeği gizliyorsunuz?” 3107
Aynı tip tahrifi müslümanlar da kendi şeriatlarında yaptılar. Hadis uydurmacılığı bunun en tipik örneğiydi. Allah’ın koyduğu haramlarla yetinmeyip uydurma hadislerle yeni haramlar ihdas ettiler. Allah tarafından korunmuş kitaplarının tahrif olduğu sonucunu doğuracak yalan rivâyetleri en güvenilir kitaplarına (tefsirlerine, hadis kitaplarına) aldılar. Selman Rüşti ve Turan Dursun gibi kendi inancına düşman edilmiş zavallıların elinde İslâm’a karşı kullanacakları birer koza dönüşecek “Garanik” türü rivâyetlerle doldurdular kitaplarını.
Nâsih-mensûh ile ilgili tuhaf ve Kur'an'dan şüphe uyandıracak rivâyetlerle, tefsir ve te'vil adı altında nice tahrifat içinde Kur'an'a yaklaşımlar söz konusudur.
Müslüman İsrâiloğullarının yahudileşme alâmetleri, ümmet-i Muhammed içerisinde de tezahür etmiştir. Bunların başında din âlimlerinin Kitab'ı birtakım gerekçelerle keyfî yoruma tâbi tutmaları gelmektedir. Bu eğilimin günümüzdeki temsilcileri, Allah'ın hükmüyle hükmetmemek, faiz, zina, içki, piyango, heykel ve tesettür gibi konularda tam bir yahudileşme temayülü sergilemektedirler. Özellikle Bel'am kılıklı âlim müsveddeleri âyetleri işine geldiği gibi yorumlayarak tahrif etmeye çalışmaktadırlar.
“Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?”3108 Ümmet-i Muhammed, özellikle nesh konusunda İsrâiloğullarının düştüğü yanlışa düştü. Kur’an’ın iki kapağı arasında yazılı olup da hükmü geçersiz olan hiçbir âyet yoktur. Şeriatların maksatlarından biri olan “tedrîcilik” sünnetini göz önüne almayan bir kısım ulemâ, bazı âyetler arasında çelişki olduğunu zannedip bir kısmını bir kısmıyla mensuh addetmişlerdir. Lâkin, Hz. Peygamber’den Kur’an’da metni bulunan hiçbir âyet için “bu âyet mensuhtur” biçiminde sahih bir rivâyet gelmemiştir. Ayrıca, mensuh olduğu üzerinde tüm ümmet âlimlerinin ittifak ettikleri bir tek âyet yoktur.
Sünnetin tahrifi ve İsrâiliyât (hem yahudi ve hıristiyan kaynaklarından ve hem de modern hurâfeler/çağdaş İsrâiliyat) tahrif ve tahripleri insanımızın zihinlerini ve gönüllerini allak bullak etmeye yetmiştir. Çağdaş tahrif akımlarından Bahâilik, Kadıyanilik, Hurufîlik, Ebcedcilik, Cifircilik, Ondokuzculuk, İskender-i Ekber taraftarları, devlet âlimi (kapıkulu ulemâsı) olan Bel'amlar, modernist muharrifler (reformcular) ve daha niceleri sayılabilir. 3109
Yahudileşme temâyülü, yahudilerden daha tehlikelidir. Çünkü bu ümmet, yahudileşmekten korunabilirse, yahudilerle baş edebilir. Birkaç milyon nüfusla 250 milyonluk Amerika’yı, dolayısıyla dünyayı yöneten yahudilerden daha korkunç
3106] 5/Mâide, 13
3107] 3/Al-i İmran, 71
3108] 2/Bakara, 85
3109] A.g.e. s. 176-253
- 602 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olanı, bu ümmetin yahudileşmesidir. Bu ümmet, öncelikle yahudilerle değil; yahudileşmeyle mücadele etmelidir. Bugün, kendi nefislerimizde olan “yahudileşme temâyülü” sonucunda ümmet olarak geldiğimiz vahim nokta ortada. Ümmetin kıyameti, yahudileşme sonucunda koptu. Ümmet coğrafyasının çeşitli bölgelerinden gelen feryatlar, bunun acı habercisi. Her kıyamete bir yeniden diriliş gerek. Eğer nefislerimizde olan “yahudileşme temâyülü”nü frenler, onu “müslümanlaşma temâyülü”ne dönüştürebilirsek, o zaman çölde âvâre kasnakçasına dönüp duran İsrâiloğulları gibi sıkıştığımız şu zaman çölünden “çıkış”a kadir olup, “arz-ı mev'ûd”a değil ama Kur'an'da va'dedilen “nasr-ı mev'ûd”a ulaşabiliriz. 3110
Yahudilerden mü’min olanlara, artık nasıl yahudi denmezse, müslümanlardan yahudileşenlere de artık müslüman denilmesi yanlış olur, o artık “yahudi(leşmiş)” bir kimsedir. Kendisiyle münâfık (itikadî anlamda) alâmeti bulunanlar, hadis-i şerifteki ifadeyle nasıl hâlis/tam bir münâfık oluyorsa, kendisinde yahudilik alâmetleri bulunanlar da tam bir yahudi olurlar. Yoksa yaratılış ve ırk olarak yahudi olmak, ne başlı başına bir üstünlük, ne de alçaklıktır. İnsanın, kendi elinde olmayan bir sebepten dolayı, şu veya bu ırka mensup olmasından ötürü gazab edilmesi ve lânetlenmesi Kur’an’ın bütünlüğüne uygun bir anlayış değildir. İnsan, irâdesini iyiye veya kötüye kullanmasından, kendi yaptıklarından dolayı ödül veya cezayı hak eder. Önemli olan Kur’an’da ifadesini bulan yahudi karakterine sahip olup olmamaktır. Aynen, müslüman bir anne-babadan doğmak, yani ırk olarak müslüman çocuğu olmak, müslüman sayılmak için kâfi olmadığı gibi.
Batılı kâfirlere, hıristiyan ve özellikle de yahudilere ait Kur’an’da beyan edilen nice olumsuz özellik, bugün “müslümanım” diyenlerde hiç eksiksiz bulunmaktadır. Dolayısıyla hıristiyan ve yahudilere verilecek dünyevî ve uhrevî cezalar, mü’minlerden onları örnek alan taklitçilere de verilecektir. Bu, ilâhî adaletin gereğidir. Lânete, gazaba uğrama ve dalâlet/sapıklık hükümleri/damgaları da. Bu değerlendirmeler, fertler için olduğu kadar; toplum için de geçerlidir. Toplumların, devlet ve rejimlerin lânetli ve sapık yolu izledikleri zaman, helâkleri ve cezaları tarihtekinden farklı olmayacaktır. Sünnetullah’ta (Allah’ın toplumsal kanunlarında) bir değişiklik olmaz. Saâdeti asra taşımak ve sahâbeleşmek mümkün olduğu gibi, İsrâil’leşmek de mümkündür. Bu tercih, mutluluk veya felâketi, cennet veya kıyameti seçmektir. Dışımızdaki yahudiden daha tehlikeli olan, içimizdeki yahudidir. Kalp ve kafamızdaki, el ve dilimizdeki küfürdür dünyamızı perişan, âhiretimizi zindan edecek olan. “Ey iman edenler! Siz (önce) kendinize bakın. Siz hidâyet üzere/doğru yolda olunca dalâlette olan kimseler size zarar veremez.”3111 Gönüllerdeki yahudiliğe savaş ilân edip içimizdeki işgali kaldırmadan, dıştakine tavır almak mümkün değildir.
“Ey iman edenler, iman edin!”3112 Gâvurlaşmaya, yahudileşmeye, maymunlaşmaya giden yolu bırakıp, kendilerine nimet verilen peygamberlerin, sıddıkların, şehid ve sâlihlerin yolunu takip edenlere ne mutlu!
3110] A.g.e. s. 13-14
3111] 5/Mâide, 105
3112] 4/Nisâ, 136
YAHÛDİLER
- 603 -
İsrâiloğullarıyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Benî İsrâîl Kavramının Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 41 Yerde): 2/Bakara, 40, 47, 83, 122, 211, 246; 3/Âl-i İmrân, 49, 93; 5/Mâide, 12, 32, 70, 72, 78, 110; 7/A’râf, 105, 134, 137, 138; 10/Yûnus, 90, 90, 93; 17/İsrâ, 2, 4, 101, 104; 20/Tâhâ, 47, 80, 94; 26/Şuarâ, 17, 22, 59, 197; 27/Neml, 76; 32/Secde, 23; 40/Mü’minş 53; 43/Zuhruf, 59; 44/Duhân, 30; 45/Câsiye, 16; 46/Ahkaf, 10, 61/Saff, 6, 14.
B- Yahûdi Anlamında “Yehûd” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 9 Yerde): 2/Bakara, 113, 113, 120; 3/Âl-i İmrân, 67; 5/Mâide, 18, 51, 64, 82; 9/Tevbe, 30.
C- Benî İsrâil Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
C1- İsrâiloğullarının Nankörlükleri ve İhânetleri
a- İsrâiloğullarına Verilen Nimetler: 7/A'râf, 160-161, 163, 171; 10 /Yûnus, 93; 17/İsrâ, 6; 20/Tâhâ, 80-81; 44/Duhân, 32-33; 45/Câsiye, 16.
b- İsrâiloğullarına Verilen Nimetlerin Hatırlatılması: 2/Bakara, 40, 48-60, 122, 211.
c- İsrâiloğullarının Nankörlükleri: 2/Bakara, 61; 7/A'râf, 160-162.
d- İsrâiloğulları Allah'a Verdikleri Sözde Durmadılar: 2/Bakara, 83, 93, 246; 5/Mâide, 12-13; 7/A'raf, 164, 169.
e- İsrâiloğulları İyiliği Emredip Kötülükten Sakındırmazlar: 5/Mâide, 79.
f- İsrâiloğulları, Mü'minler Aleyhine Müşriklerle Dostluk Kurarlar: 5/Mâide, 80-81.
g- İsrâiloğulları Tevrat'ı Tahrif Ettiler (Bozdular): 2/Bakara, 75, 79, 95, 174; 3/Âl-i İmran, 65, 78, 93; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41-43.
h- İsrâiloğullarının Birçoğu Hâindir: 5/Mâide, 13, 32.
i- İsrâiloğullarının İçinden Birçok Önderler Çıkmıştır: 32/Secde, 24.
j- İsrâiloğullarının On İki Boya Ayrılmaları: 7/A'râf, 160.
k- İsrâiloğullarının Firavun'un Elinden Kurtulması: 7/A'râf, 136-138, 141; 10/Yûnus, 90; 44/Duhân, 30-31.
C2- İsrâiloğullarının İmandan Yüz Çevirmeleri
a- İsrâiloğullarının İmandan Yüz Çevirmeleri: 2/Bakara, 63-64, 74; 7/A'râf, 148; 45/Câsiye, 16-17.
b- İsrâiloğullarının Hz. Musa'ya İsyanları: 5/Mâide, 20-26; 7/A'râf, 138-140.
c- İsrâiloğullarının Buzağıya Tapmaları: 2/Bakara, 51-52, 92-93; 7/A'râf, 148-152, 155-156; 20/Tâhâ, 83-97.
d- İsrâiloğulları Peygamberleri Yalanladılar ve Öldürdüler: 5/Mâide, 70-71; 17/İsrâ, 4.
e- İsrâiloğulları Hz. İsa'nın Tanrılığını İddia Ettiler: 5/Mâide, 72, 75, 116-117.
f- İsrâiloğulları, Peygamberimiz'e Haset Ettikleri İçin İman Etmediler: 5/Mâide, 13; 45/Câsiye, 17.
g- İsrâiloğulları, Kesilmesi Emredilen İneği Zoraki Kestiler: 2/Bakara, 67-73.
h- İsrâiloğullarından İman Edenler: 7/A'râf, 159.
i- İsrâiloğullarının Bilginleri, Kur'an'ın Geleceğini Biliyordu: 26/Şuarâ, 196-197.
j- İsrâiloğullarının İhtilâf Ettikleri Konuları Kur'an Açıklar: 27/Neml, 76, 78.
k- İsrâiloğullarını Kur'an'a İman Etmeye Dâvet: 2/Bakara, 41-42.
l- İsrâiloğullarının Dünya Sevgileri: 7/A'râf, 169.
C3- İsrâiloğullarının Cezalandırılmaları
a- İsrâiloğulları, Hz. Dâvud ve Hz. İsa'nın Diliyle Lânetlenmişlerdir: 5/Mâide, 78.
b- İsrâiloğullarının Üzerine Horluk ve Yoksulluk Vurulmuştur: 2/Bakara, 61; 7/A'râf, 167-168.
c- İsrâiloğullarının Maymuna Çevrilmeleri: 2/Bakara, 65-66; 5/Mâide, 60; 7/A'râf, 166.
d- İsrâiloğullarının Allah'ın Rahmetinden Koğulmaları: 5/Mâide, 12-13.
e- İsrâiloğullarının Domuza Çevrilmeleri: 5/Mâide, 60.
f- İsrâiloğullarının Azaba Uğraması: 2/Bakara, 55, 58-59, 61, 65-66; 4/Nisâ, 47, 153; 5/Mâide, 12-13, 20-26; 7/A'râf, 161-166: 17/İsrâ, 4-8.
g- İsrâiloğullarına Tâlût'un Kral Olarak Gönderilmesi ve Câlût'un Hz. Davut Tarafından Öldürül-mesi: 2/Bakara, 247-251.
C4- Yahudilerin Bazı Özellikleri
- 604 -
KUR’AN KAVRAMLARI
a- Yahudiler Cimridir: 4/Nisâ, 47.
b- Yahudiler, Allah'ı Cimrilikle İtham Ederler: 5/Mâide, 64.
c- Yahudiler, Yeryüzünde Fesat Çıkarırlar: 5/Mâide, 64.
d- Yahudilerin Misali: 59/Haşr, 15.
e- Yahudiler “Cennet Bizimdir“ Derler: 2/Bakara, 94, 111-112; 4/Nisâ, 49.
f- Yahudiler Hayata Düşkündürler: 2/Bakara, 102-103.
g- Yahudiler, Sihir Yoluna Saptılar: 2/Bakara, 102-103.
h- Yahudiler, Hıristiyanlara Düşmandırlar: 2/Bakara, 113, 140; 5/Mâide, 18; 21/Enbiyâ, 93; 42/ Şûrâ, 14.
i- Yahudiler, Kendi Dinlerine Dâvet Ederler: 2/Bakara, 135-136; 3/Âl-i İmran, 72-73.
j- Cumartesi/Sebt Günü: 2/Bakara, 65; 4/Nisâ, 47; 7/A'râf, 163; 16/Nahl, 124; 55/Rahmân, 29.
k- Yahudiler, Mü'minlere Karşı Çok Zayıftır: Haşr, 14-15.
l- Yahudiler Faiz Yer: 4/Nisâ, 161.
m- Yahudiler, Allah'ı Fakir; Kendilerini Zengin Kabul Ederler: 3/Âl-i İmran, 181.
C5- Yahudilerin İmandan Yüz Çevirmeleri:
a- Yahudiler, Allah'ın Âyetlerini İnkâr Ederler: 3/Âl-i İmran, 112; 6/En'am, 91.
b- Yahudiler, Kendilerinin Allah'ın Oğulları, Dostları Olduklarını Söylerler: 4/Nisâ, 49-50; 5/Mâide, 18; 62/Cum'a, 6-8.
c- Yahudiler, Tekrar Tekrar Dinlerinden Dönerler: 4/Nisâ, 137.
d- Yahudiler, Peygamberlerden İnanmayacakları Şeyler İsterler: 4/Nisâ, 153.
e- Yahudiler, Allah'ı Cimrilikle İtham Ederler: 5/Mâide, 64.
f- Yahudi Münafıklar: 2/Bakara, 76-78.
g- Yahudilerin Peygamberimizi Yalanlamaları: 2/Bakara, 88, 90, 101, 139-140, 146; 4/Nisâ, 54-55; 6/En'am, 20; 7/A'râf, 175-177.
h- Yahudilerin Az Bir Kısmı İman Eder: 2/Bakara, 88; 4/Nisâ, 46, 55, 155.
i- Yahudilerin İçlerinden İman Edenler: 2/Bakara, 62; 4/Nisâ, 162; 5/Mâide, 69; 7/A'râf, 159.
j- Yahudiler, Cebrâil'e Düşmandırlar: 2/Bakara, 97.
k- Yahudiler, Allah'a Çocuk İsnadında bulundular: 2/Bakara, 116; 4/Nisâ, 50; 5/Mâide, 18; 9/Tevbe, 30; 19/Meryem, 88-92.
l- Yahudi ve Hıristiyanların İnkârlarına Karşı Mü'minlerin Cevabı: 2/Bakara, 135-140; 3/Âl-i İmran, 73.
m- Yahudiler, Hakikata Yüz Çevirmeyi İş Edinmişlerdir: 3/Âl-i İmran, 23-24.
n- Yahudiler Tevrat'a Bile Uymazlar: 3/Âl-i İmran, 23-24, 93-94; 5/Mâide, 41-43; 62/Cum'a, 5.
o- Yahudiler, Yahudi Bilginlerini Tanrı Edindiler: 9/Tevbe, 31, 34.
p- Yahudiler, Kur'an'ı Hasetlerinden ve Mevki Hırslarından Dolayı İnkâr Ettiler: 2/Bakara, 89-91, 101, 4/Nisâ, 54.
C6- Yahudilerin Nankörlükleri ve İhanetleri
a- Yahudiler, Mü'minlere Eziyetten Başka Zarar Veremezler: 3/Âl-i İmran, 112.
b- Yahudiler, İsyan Etmiş ve Aşırı Gitmişlerdir: 3/Âl-i İmran, 112.
c- Yahudiler, Mü'minlere İnanmazlar: 2/Bakara, 75; 4/Nisâ, 51; 5/Mâide, 43.
d- Yahudiler, Tevrat'ı Tahrif Ettiler: 2/Bakara, 75, 79, 95, 174; 3/Âl-i İmran, 65, 78, 93; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41-43.
e- Yahudilerin Peygamberimiz'e Selâm Verme Şekli: 58/Mücadele, 8.
f- Yahudiler, Allah'a Verdikleri Sözde Durmadılar: 2/Bakara, 84-86, 93, 100; 4/Nisâ, 154-155.
g- Yahudiler, Peygamberleri Öldürdüler veya Yalanladılar: 2/Bakara, 87; 3/Âl-i İmran, 21-22, 54-55, 112, 181, 183; 4/Nisâ, 155, 157; 5/Mâide, 10.
h- Yahudilerin Dostlukları Yoktur: 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 80-82; 60/Mümtehine, 13.
i- Yahudiler, Yahudi Olmayanın Düşmanıdırlar: 3/Âl-i İmran, 72-73; 4/Nisâ, 160,
j- Yahudiler, Antlaşmalarına Uymazlar: 8/Enfâl, 56-57.
k- Yahudiler, Allah'ın Nurunu Söndürmek İsterler: 9/Tevbe, 32-33.
l- Yahudiler, Hz. İsa'yı İnkâr ile Öldürdüklerini Söylerler: 4/Nisâ, 156-157, 159.
YAHÛDİLER
- 605 -
m- Yahudiler, Hz. Meryem'e İftira Etmişlerdir: 4/Nisâ, 156-157; 19/Meryem, 27-34.
C7- Yahudilerin Cezalandırılmaları
a- Yahudilerin Peygamberimiz Tarafından Sürülmeleri: 59/Haşr, 1-6.
b- Yahudiler, “Allah'ın Azabı Bize Dokunmayacak“ Derler: 2/Bakara, 80-82; 3/Âl-i İmran, 24-25.
c- Yahudiler, Allah'ın Rahmetinden Koğulmuşlardır: 2/Bakara, 88; 4/Nisâ, 46, 156-157.
d- Yahudilerin Zulümlerinden Dolayı Kendilerine Haram Edilen Şeyler: 6/En'am, 146-147; 16/Nahl, 118.
e- Yahudilerin Cezası: 3/Âl-i İmran, 12, 25, 181-182; 4/Nisâ, 55, 161; 5/Mâide, 41; 22/Hacc, 17; 59/Haşr, 15.
f- Yahudilerin üstüne Zillet Damgası Vurulmuştur: 3/Âl-i İmran, 112.
g- Yahudiler, Lânetlenmişlerdir: 4/Nisâ, 47, 52, 155.
h- Yahudiler, Tutuşturdukları Savaşta Mağlup Olurlar: 5/Mâide, 64.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 133-141
2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 69-70
3. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 256-283
4. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 127-128
5. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 318-321
6. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 108-110
7. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 442-465
8. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 212-213
9. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 2, s. 9-18
10. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 116-117
11. Bakara Suresi Yorumu, Halûk Nurbaki, Damla Y. s. 197-200
12. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 3, s. 208-210
13. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 10, s. 516-518
14. Tefsirde İsrâiliyat, Abdullah Aydemir, D. İ. B. Y.
15. Yahudi Dâvâsı ve Filistin, Said Şamil, Kitabevi Y.
16. Yahudi, Zübeyir Yetik, Beyan Y.
17. Yahudiliğin Gerçek Yüzü, Fuad Abdurrahman er-Rıfai, Hak Y.
18. Yahudi Hâkimiyeti, Seyyid Abdurrahman eRıfai, çev. Tarık Akarsu, Ferşat Y.
19. Yahudi ile Savaşımız, Seyyid Kutub, Arslan Y.
20. Yahudileşme Temayülleri, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
21. Yahudi Tarihi ve Siyonist Liderlerin Protokolleri, Vill Durant, İnkılab Y.
22. Yahudi Tarihi ve Siyon Önderlerinin Protokolleri, Roger Lambel, Ank.
23. Yahudiliği Anlamak, Samuel bin Yahya, İnsan Y.
24. Yahudiliğin Çöküşü, Otto Heller, İnter Y.
25. Yahudilik ve Masonluk, Harun Yahya, Sezgin Neşriyat
26. Yahudilerin Kanlı Böreği, Necip el-Kıylânî, çev. Ali Nar, Aksa Yayım Paz.
27. Yahudinin Tahta Kılıcı, Mustafa Akgün, Şahsi Y.
28. Yahudilik’de Talmud’un Mevkii ve Prensipleri, Zaferü’l İslâm Han, çev. Mehmet Aydın, İhya Y.
29. Hz. Peygamber Döneminde Yahudi Meselesi, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
30. Hz. Peygamber’in Yahudilerle Münasebetleri, İsmail Hakkı Atçeken, Marifet Y.
31. Tarih Aynasında Yahudiler, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
32. Tarih Boyunca Yahûdiler ve Türkler I-II, Hikmet Tanyu, Vadi Y.
33. Kur’an-ı Kerim’de Yahudiler ve Hıristiyanlar, M. Fatih Kesler, T. Diyanet Vakfı Y.
34. Kur’an-ı Kerim, Hıristiyanlık ve Yahudilik Hakkında Ne Diyor? İbrahim H. Kurt, T. Diy. V. Y.
35. Kur’an ve Sünnete Göre Yahudilik ve Münafıklık, Mustafa Özçelik, Sabır Y.
- 606 -
KUR’AN KAVRAMLARI
36. Kur’an Açısından Yahudi, Afif Abdülfettah Tabbara, terc. M. Aydın
37. İslâm ve Yahudi Mezhepleri, Yaşar Kutluay, Ankara
38. Emeviler Döneminde Yahudiler, Nuh Arslantaş, Gökkubbe Y.
39. Beynelmilel Yahudi, Henry Ford, Kamer Neşriyat
40. İbrânîler, Şemsettin Günaltay, İst.
41. Ehl-i Kitap ve İslâm, Remzi Kaya, Altınkalem Y.
42. Kitab-ı Mukaddes/Eski ve Yeni Ahit, Türkçe Çeviri, Kitab-ı Mukaddes Şirketi Y.
43. Tevrat ve İncildeki Tahrifler, el-Cüveyni, Seha Neşriyat
44. Tevrat, İnciller ve Kur’an, Maurice Bucaille, D.İ.B. Y.
45. Tevrat, İncil ve Kur’an, Jacques Jomier, terc. Sakıp Yıldız
46. Kitab-ı Mukaddes, Kur’an ve Bilim, Maurice Bucaille, çev. Suat Yıldırım, T.Ö.V. Y.
47. Kudüs Müftüsü, Philip Mattar, Akademi Y.
48. Filistin’de Cihad Sürüyor, M. Ahmed Varol, Madve Y.
49. İsrail, Amerika ve Bomba, Seymour M. Hersh, çev. Belma Aksun, Beyan Y.
50. İsrail, Mitler ve Terör, Roger Garaudy, çev. Cemal Aydın, Pınar Y.
51. İsrail’in Doğuşu, Alan Taylor, çev. Mesut Karaşahan, Pınar Y.
52. İsrail’in Gizli dosyası: Terörizm, Vincent Monteil, çev. Ergun Göze, Boğaziçi Y.
53. İsrail, Amerika ve Bomba, Seymour M. Hersh, çev. Belma Aksun, Beyan Y.
54. İsrail, Mitler ve Terör, Roger Garaudy, çev. Cemal Aydın, Pınar Y.
55. İsrail’in Doğuşu, Alan Taylor, çev. Mesut Karaşahan, Pınar Y.
56. İsrail’in Gizli dosyası: Terörizm, Vincent Monteil, çev. Ergun Göze, Boğaziçi Y.
57. Günümüz Dünya Dinleri, Osman Cilacı, D. İ. B. Y.
58. Çağdaş Dünya Dinleri, Abdülkadir Şeybe, Beyan Y.
59. Çağdaş Dinler, R. Abdullah el Ferhan, çev. F. Demirci, H. Kemal, Ulus. İslâm’a Çağrı C. Y.
60. Yehova’nın Oğulları ve Masonlar, Heyet, Araştırma Y.
61. Masonluk ve Kapitalizm, Heyet, Araştırma Y.
62. Şeytanın Dini Masonluk, Heyet, Araştırma Y.
63. Tarih Boyunca Masonluk, Jose Maria Ceardenal Rogriguez, Kayıhan Y.
64. Yeni Masonik Düzen, Harun Yahya, Vural Y.
65. Câhiliye ve Ehl-i Kitab Örf ve Âdetleri, Ali Osman Ateş, Beyan Y.
66. Semavi Dinlerde İtikat ve Amel, Mazharuddin Sıddıki, Fikir Y.
67. Kur’an’a Göre Hz. Muhammed’in Hayatı, İzzet Derveze, Yöneliş Y. c. 3, s. 85-140, c. 2, s. 287-297
68. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 153-187
69. Din Anlayışımızdaki Temel Dehşet Yanılgılar, Naci Çelik, Nedret Y. s. 55-86
70. İslâm’a İtirazlar ve Kur’an-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, Kılıç Kitabevi, s. 327-376
71. Kur’an’da Tartışma Metodları, Zahir b. Awad el-Elmaî, Pınar Y. s. 217-307
72. Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitne Odakları, Salih Asğar, Hanif Y. s. 184-194
73. Kur’an Kıssalarına Giriş, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y. s. 129-154
74. Kur’an’da Sünnetullah ve Helak Edilen Kavimler, Nuri Tok, Etüt Y. s. 120-128
75. Her Nemruda Bir İbrahim, Zübeyir Yetik, Beyan Y. s. 156-162
76. Fâtiha Tefsiri, Âzad, Bir Y. s. 241-306
77. Fâtiha Suresi ve Türkçe Namaz, Sait Şimşek, Beyan Y. s. 60-69
78. Sorularla Fâtiha Suresi, Sabit Durmuş, Ali İçipak, Ölçü/Yenda Y. s. 178-207
79. Fâtiha Üzerine Mülâhazalar, Hikmet Işık, Nil Y. s. 225-231
80. Fâtiha’nın Kırk Yorumu, Halûk Nurbaki, Damla Y.
81. İsrailoğulları, Adnan Adıgüzel, Haksöz Dergisi, sayı 33, Aralık 93, s. 32-35
YARATMA (HALK)
- 607 -
Kavram no 191
Nimetler 23
Bk. Allah; Esmâü’l-Hüsnâ; İnsan;
Sanat; Hasene/Güzel ve Güzellik
YARATMA (HALK)
• Halk Kelimesi; Anlam ve Mâhiyeti
• El-Hâlik/Yaratıcı, Yalnız Allah'tır
• Allah, Genel Olarak Her şeyin Yaratıcısıdır
• Ölümün ve Hayatın Yaratılması
• İlk İnsanın Yaratılışı
• Allah, İnsanı En Güzel Şekilde Yaratmıştır
• Her Şey İnsan İçin, İnsan da Allah'a Kulluk İçin Yaratılmıştır
• Yaratma, Bir Kere Olup Bitmiş Değil; Devamlıdır
• Kulluk, Yaratana Yapılır
• Allah'tan Başka Yaratıcı Yoktur
• İlk Yaratılış, İkinci Yaratılışa (Yeniden Dirilişe) Delildir
“Ey ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibâdet/kulluk edin. Umulur ki, böylece korunmuş (Allah'ın azâbından kendinizi kurtarmış) olursunuz.” 3113
Halk Kelimesi; Anlam ve Mâhiyeti
“Halk” kelimesi, aslında doğruca takdir etmek demektir. Bir asla ve benzere dayanmaksızın bir şeyi ibdâ etmek mânâsında kullanılır. Arap dilinde halk, önce geçmiş bir örneğe dayanmadan bir şeyi icad etmek, yoktan var etmek, yaratmak anlamında kullanılmıştır. Halk, bir şeyden bir şey icad etmek, yapmak mânâsına da gelir. En’âm sûresinde3114 göklerin ve yerin yaratılması (ibdâ/yoktan var edilmesi anlamında kullanılırken; “İnsanı nutfeden yarattı.”3115 âyeti de, bir şeyi, başka bir şeyden icad etmek, yapmak anlamında kullanılmıştır. Şu halde, yaratmak mânâsına gelen “halk” kelimesinin şu üç mânâsı meydana çıkmış oluyor: “Bir şeyi güzelce ölçüp biçip takdir etmek”; “yoktan var etmek (ibdâ); “var olan bir şeyden başka bir şey ortaya koymak, icad etmek.” Halk kelimesini, Türkçede “yaratmak” kelimesi karşılamaktadır.
“Halk” kelimesi, özellikle evrenin ve insanın yaratılışıyla ilgili olarak Kur'an'da önemli bir yer tutar. Haleka kökü Kur'an'da 261 yerde kullanılmıştır. Bu kelimenin dışında, evrenin yaratılışıyla ilgili olarak, yaratma anlamının nüansları şeklinde başka kelimeler de Kur'an'da zikredilir. Bunlar: Bedee, fetara, berae, felaka, zerae, enşee, ceale, savvera, sevvâ, ehyâ, sanea, feale, ahrece, eâde, enbete, a'tâ vehebe, elkaa vedaa, enzele kelimeleridir.
3113] 2/Bakara, 21
3114] 6/En’âm, 101
3115] 16/Nahl, 4
- 608 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Birçoğumuz “Allah yaratmıştır, Allah yarattı” der, geçeriz. Bu sözler, derinden hissedilerek, üzerinde düşünülerek, manaları idrâk edilerek söylenmesi gereken sözlerdir. Yaratma işi, öyle kolayca söylenip geçilecek bir kavram değildir. Akıllı bir varlık olan insan, pek çok önemli konuda olduğu gibi, yaratma kavramını idrâk hususunda da gâfil davranmaktadır. Hâlbuki İlâhî hitâba mazhar olan insan, Allah'ın münzel âyetlerini okuyacak, kevnî âyetlerini tefekkür edecek kabiliyettedir. Allah'ın âyetlerinin yanından umursamaz bir tavırla geçip gitmek, şuurlu insanın davranışı olamaz.
Hâlık ile mahlûku ayırıcı en kalın çizgi, yaratma kavramıdır. Yaratan, yarattıklarının sahibi, mâliki, mün'imi, onların rızık vereni ve besleyenidir. Onlar üzerinde tam tasarruf sahibidir. Bu kavram iyi kavranılmadığı zaman birçok karışıklıklara meydan verilmekte, Hâlik'ın hukuku ile mahlûkun hukuku birbirine karıştırılmaktadır. “Onlar Allah’ı hakkıyla takdir edemediler”3116 âyetinin itâbına mâruz kalınmaktadır.
El-Hâlik/Yaratıcı, Yalnız Allah’tır
Kur’ân-ı Kerim’de halk, yaratma anlamıyla, çokça kullanılmaktadır. “Yarattı, yarattım, yarattın, yarattık, yaratır” gibi ifadelerde Allah hakkında vârid olmuştur. “Yaratamazlar, yaratılırlar, yaratıldı, yaratıldılar” tarzındakiler de yaratıklar için kullanılır. Yani onlarda Allah’ın bu vasfının bulunmadığı ifade buyrularak, yaratıcının yalnız Allah olduğu belirtilir.
Doğrudan doğruya “yaratma” anlamı ifade eden “haleka” kökü, Kur’ân-ı Kerim’de 259 yerde kullanılmıştır. Hem fiil, hem isim şekilleriyle çokça geçer. Yaratma anlamına gelen “halk” kökü, Kur’an’da hep Allah’a izafe edilmiştir. Tek istinası, Hz. İsa’dan nakledilen âyetlerdir3117 ki, buralarda Hz. İsa'ya hakiki hâliklık nisbet edilmemekte, hakiki yaratıcının Allah Teâlâ olduğu, âyetin muhtevâsından açıkça anlaşılmaktadır.
Yaratma, Kur'an'da çok geniş bir alana yayılmıştır. Görebildiğimiz ve göremediğimiz her şey, yaratmanın konusudur. Allah, onların yaratıcısıdır. Gökler, yerler, bunlarda ve bu ikisi arasında bulunanlar, hep Allah'ın yaratmasıyla vücut bulmuş yaratıklardır.
Huluk (ahlak) kelimesi de, halk mânâsına gelir. Huy anlamında kullandığımız huluk kelimesi, Kur’an’da iki âyette3118 geçmektedir. Halk, gözle görülen hey’et, şekil ve sûretlere tahsis edilmiş; huluk ise, basiretle idrâk edilen kuvvet ve seciyyelere tahsis edilmiştir.
El-Hâlik, el-Hallâk, Kur’an’da zikredilen el-esmâü’l-hüsnâ/Allah’ın isimlerindendir. El-Hâlik’ın anlamı şudur: Allah, mutlak mânâda yaratıcıdır. Yaratıcılığı, görülen-görülmeyen, bilinen-bilinmeyen, varlık nâmına ne varsa, hepsini kapsar. El-Hallâk, Hâlik ism-i fâilinin mübâlağalı şeklidir. Mübâlağa, tekerrür ifade eden fa’âl veznindedir. Yani, devamlı olarak, mükemmel şekilde yaratan mânâsını ifade eder. Durmadan yaratan, demektir.
3116] 39/Zümer, 67
3117] 3/Âl-i İmran, 49; 5/Mâide, 110
3118] 26/Şuarâ 137 ve 68/Kalem, 4
YARATMA (HALK)
- 609 -
Allah, Genel Olarak Her şeyin Yaratıcısıdır
“Allah, her şeyin yaratıcısıdır” hükmünü Kur’an’dan alıyoruz. Allah, bize kendi yüce Zâtını böyle tanıtıyor. “Allahu hâliku külli şey” ve aynı anlama gelen ifadeler birçok âyette tekrarlanır.3119 “De ki: ‘Her şeyin yaratıcısı Allah’tır. O, tektir, hâkim olandır (her şeye üstün gelendir).” 3120
Allah’ın her şeyin yaratıcısı olduğunu bildiren âyetler, çok geniş bir anlam ifade ediyor. Allah, “bütün eşyanın hâlikı, hayır şer, iman küfür, her şeyin yaratıcısı, bunları sebepleriyle birlikte yaratandır.” O, aynı zamanda, evvelce her şeyi yarattığı gibi, bundan böyle ve gelecekte de her şeyin yaratıcısıdır. İlahlık, mâbudluk da; ibdâ edenin (yoktan var edenin) hakkıdır. Ubûdiyete ve ibâdete Allah’tan başka lâyık hiçbir şey yoktur; ancak her şeyi yaratan ve her şeyi bilen Allah vardır. O halde, biz insanların ibâdeti, göklerde ve yerde bulunanların ibâdeti, O’na tahsis edilmelidir. Çünkü O, her şeyin yaratıcısıdır. Yaratılanın görevi de Yaratan’ını ibâdette tek kılmaktır. Yaratıcı kim ise, ibâdet edilmek de O’nun hakkıdır. “Rabbiniz Allah işte budur. O’ndan başka tanrı yoktur. (O) her şeyin yaratıcısıdır. O’na kulluk edin, O her şeye vekildir.”3121; “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz. Umulur ki, böylece korunmuş (Allah’ın azabından kendinizi korumuş) olursunuz.” 3122
Allah, dilediğini yaratır. Yaratmak murad ettiği zaman, ona sadece “ol” der, o şey hemen oluverir. Allah, sebeplerini ve maddesini bulundurarak yarattığı gibi, bunlar olmadan da bir defada yaratmaya kaadirdir. “Dedi ki: ‘Rabbim, bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur?’ ‘ Allah böylece dilediğini yapar’ dedi. ‘Bir şey(in olmasını) istedimi, ona ‘ol’ der, o da oluverir.”3123 Bu âyette olduğu gibi, dilediğini hikmetine göre yaratacağına dair muzâri sigasıyla birçok âyet gelmiştir. “Rabbin dilediğini yaratır ve seçer. Seçim onlara ait değildir. Allah, onların şirk koştukları şeylerden uzaktır.”3124 Allah, dilediğini dilediği gibi yaratır. Allah, gökleri bir asıl/benzer olmaksızın yarattığı gibi, bir asıldan da yaratır. Gökler ve yer arasında olanları böyle yaratmıştır. Cinsinden olmayan bir asıldan da yaratabilir; Âdem’i topraktan yarattığı gibi. Yahut tek başına dişiden İsa gibi veya Âdem ve Havvâ’dan, erkek ve dişiden diğer insanları yaratması gibi.
Allah, bilmediğimiz nice şeyleri de yaratmaktadır. “Binmeniz ve süs için atları, katırları ve merkepleri (yarattı) ve daha sizin bilmediğiniz nice şeyleri yarattı.”3125 Mutlak yaratıcı Allah olduğu için, mutlak yaratma da O’na mahsustur. “Rabbiniz o Allah’tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra (emri), arş üzerine hükümran oldu. (O,) geceyi, durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneşi, ayı ve yıldızları buyruğuna boyun eğmiş vaziyette (yaratan O’dur). İyi bilin ki, yaratma ve emir O’nundur. Âlemlerin Rabbi Allah, ne uludur!”3126 Karşı durulmayan bütün emr O’nundur; O’ndan başka ne yaratacak, ne de emredecek vardır.
3119] Bk. 6/En’âm, 102; 13/Ra’d, 16; 35/Fâtır, 3; 39/Zümer, 62; 40/Mü’min, 62
3120] 13/Ra’d, 16
3121] 6/En’âm, 102
3122] 2/Bakara, 21
3123] 3/Âl-i İmran, 47
3124] 28/Kasas, 68
3125] 16/Nahl, 8
3126] 7/A’râf, 54
- 610 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Mûsâ’ya Firavun’un sorduğu soruyu ve Hz. Mûsâ’nın cevabını nakleden şu âyet-i kerimeler, Cenâb-ı Hakk’ı en bâriz vasfıyla tanıtır: “(Fir’avn) ‘Rabbiniz kim ey Mûsâ?’ dedi. (Mûsâ:) ‘Rabbimiz, her şeye yaratılışını (varlığını ve biçimini) verip sonra onu doğru yola iletendir (yaratılış gayesine uygun yola yöneltendir)’ dedi.”3127 Görülüyor ki, her şeye hilkatini veren Allah’tır. Bu her şey kavramından hiçbir şey müstesna ve hariç değildir. Her şeye Allah, yaratılışına uygun sûreti vermiş, yaratılış, rızık ve tenâsül hususunda birbirine benzemez durumlar ihsan etmiştir. Allah, her şeye yetenek dili ile istediği sûret, şekil, menfaat vb. hepsini verdi. Kendisine uygun, faydalanmasına, özelliklerine elverişli durum var etti. Mesela, göze görmeye uygun şekli verdi. Diğer organlara da aynı şekilde görevlerine uygun şekli vücuda getirdi.
Kulların fiillerini de Allah yaratmıştır. Kul, kâsibdir; Allah hâliktır. “Oysa sizi de, yaptığınızı da Allah yaratmıştır.” 3128
Allah, görülmeyen varlıkları, soyut nesneleri, ölümü, dirimi, melekleri, cinleri ve daha bilmediğimiz nice şeyleri yaratmıştır, yaratmaktadır. Gökleri, yerleri ve bu ikisi arasında bulunan canlı cansız her şeyi ve bunların en ince cihazlarını yaratan Allah’tır. Şu halde Allah, mutlak yaratıcıdır, el-Hâliktır. Her şey onun yaratığıdır. O halde yaratıklara düşen ihtiyarî veya ıztırarî olarak (isteyerek veya zaruret icabı, mecburen) yaratıcısını tanıma ve O’nu yüceltmektir.
Ölümün ve Hayatın Yaratılması
Allah, gördüğümüz yer, gökler ve onların içindekileri yarattığı gibi görünmeyen nice varlıkları da yaratmıştır. Bizim bilmediğimiz yaratıklar yanında, görmediğimiz halde vahyin bildirdiği meleklerin ve cinlerin niçin, nasıl ve hangi şeyden yaratıldığını nasslardan öğreniyoruz. Bu varlıkların yanında, mücerred/soyut kavramlar sayılabilecek hayatın ve ölümün yaratılması da Kur’an’da önemle vurgulanır.
Allah, ölümü ve hayatı yaratmıştır. “O, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstündür, bağışlayandır.”3129 Demek ki ölüm ve dirim, insanların imtihan edilmeleri için bir vesile olmak üzere yaratılmıştır. Hayatın yaratılması herkes tarafından kolayca anlaşılabildiği halde, ölümün nasıl bir yaratma olarak tavsif edilebileceği açıklanmaya ihtiyaç duyan bir husustur.
Halk, takdir ve icad eylemek manalarına geldiğine göre, bu fiili burada takdir mânâsına alanlar olmuştur. Ancak, müfessir ve âlimlerin çoğunluğu, ölümün sırf yokluktan ibaret ademî bir iş olmayıp, hayat gibi bir varlığı haiz, vücûdî bir iş, varlığı bulunan bir hadise olduğuna kaail olmuşlardır. Yani ölüm ile hayatın tekabülünün, yoklukla varlık gibi değil, hareket ve sükûn, birleşme ve ayrılma, kalkmakla yatmak, açıklıkla gizlilik, gelişle gidiş, acı ile tatlı gibi bir tezat karşılığı kabilinden olması gerekeceğini söylemişlerdir. Ölen, hayattan, varlıktan büsbütün alâkası kesilerek yok olup gitmiyor, ömrünün neticesine göre iyi veya kötü, ya da karışık bir şekilde diğer bir doğuma sevk edilerek acı veya tatlı diğer bir hayatta yüksek veya âdi bir mevki almak üzere ilk önce yaratan varlığa doğru
3127] 20/Tâhâ, 50
3128] 37/Saffat, 96
3129] 67/Mülk, 2
YARATMA (HALK)
- 611 -
başka bir âleme dönüyor. 3130
Şu halde hayatın dünyaya gelmesi nasıl bir yaratma ve takdirle ise, dünyadan gitmesi de bir yaratma ve takdir ile bir hikmet ve tedbir iledir. En basit hayat, bitkilerin hayatı olduğu halde, onların ölümü bile hayattan daha muntazam bir sanat eseri olduğunu gösteriyor. Zira meyvelerin, çekirdeklerin ve tohumların ölümü, çürüme, bozulma ve dağılma şeklinde görüldüğü halde, gâyet muntazam bir kimyevî muameleyle ve ölçülü bir unsurlar birleşimi ile hikmetli bir zerreler şekillenmesinden ibaret bir yoğurmadır.
Çekirdeğin görünmeyen, intizamlı ve hikmetli ölümü, başağın hayatıyla kendini gösteriyor. Demek ki çekirdeğin ölümü, başağın hayatının başlangıcıdır. Hatta hayatının ta kendisidir. Bundan dolayı, şu ölüm de hayat kadar yaratılmıştır, intizamlıdır ve aynı zamanda bir nimettir. Ölüm, aslında dünya görevinden bir terhistir, bir tatildir. Bir yer değiştirme, bir varlık değişimi, sonsuz hayatın başlangıcıdır.
Şu halde ölüm, sonsuz bir yokluğa gömülme, kaybolup gitme olayı değildir. Kur’an’daki ikili anlatım sisteminin bir tezahür şeklidir. Benzer-benzemez, ruh-beden, dünya-âhiret, hayır-şer, cennet-cehennem gibi hayat ve ölüm de birbirinin tekabülü/karşılığıdır; bir yaratma konusudur ve bir nimettir.
İlk İnsanın Yaratılışı
Cenâb-ı Allah, yeri, yerdeki bütün canlı ve cansız varlıkları yarattıktan sonra, yaratmanın altıncı günü/devri, ilk insan ve ilk peygamber, beşerin atası Hz. Âdem’i topraktan yaratmıştır. İnsanın yaşaması için gerekli her şeyi yaratıp, yaşamaya uygun ortamı hazırladıktan sonra insanı yaratmıştır. Allah, yaratmanın uzun altı devrinde her şeye en mükemmel şeklini vermiş, hatta insan için toprakta taşkömürü, petrol ve doğal gaz vs. gibi enerji depo etmiştir. Bunlar, milyonlarca uzun yıl süren yaratma çağlarında hazırlanmış ve müstekar şeklini almıştır. Bu kurulu nizama idareci, hâkim ve halife olmak üzere Yüce Allah insanı yaratmıştır. Elbette bütün bunlar, bir gayeye yönelmiş icraatlardır. İnsan, bu yaratıkların en sonuncusu ve en mütekâmilidir. Bu kurulu kâinat, insanın hizmetine verilmiştir.
Allah, insanı topraktan yaratmıştır. Bu gerçek, pek çok âyet-i kerimede ifade buyrulur. “O’nun âyetlerinden (sonsuz gücünün işaretlerinden) biri, sizi topraktan yaratmasıdır. Sonra siz (yeryüzüne) yayılan insan(lar) oluverdiniz.” 3131
Modern ilim, insan vücudunun, yeryüzünün içerdiği elementleri kendisinde topladığını ispat etmiştir. Toprağın taşıdığı elementler şunlardır: Karbon, oksijen, hidrojen, kükürt, azot, kalsiyum, potasyum, sodyum, klor, magnezyum, demir, manganez, bakır, iyot, florin, kobalt, çinko, silisyum ve alüminyumdur. Toprağı meydana getiren bu elementlerin, insanda da değişik oranlarda yer aldığını görüyoruz. Bu oran, topraktan toprağa değiştiği gibi, insandan insana da değişmektedir. Fakat yine de bunlardan birer parça hepsinde bulunmaktadır. 3132
İnsanın yaratılışındaki cevher, maddî ve mânevî sûretinde ve sîretinde, yani
3130] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, c. VII, s. 5156
3131] 30/Rûm, 20; (İnsanın topraktan yaratılması ile ilgili diğer âyetler olarak, Bk. 3/Al-i İmran, 59; 18/Kehf, 37; 22/Hacc, 5; 35/Fâtır, 11; 40/Mü’min, 67)
3132] Seyyid Kutub, Fi Zılali’l- Kur’an; Allah ve Modern İlim, 11
- 612 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bedenî terkibinde ve mânevî huy ve kabiliyetlerinde etkisini gösterir. Nitekim toprağın cevherinde ağırlık, sükûnet, yumuşaklık, sebat ve teennî vardır. Bu özellikler, insanların manevî sûretlerinde tecelli etmiştir.
Yüce Allah, ilk insan ve ilk peygamber, beşeriyetin atası Âdem’i (a.s.) yarattıktan sonra, onun eşini de Âdem’in yaratıldığı aynı nefisten yarattı. “Ey insanlar, sizi bir tek nefisten yaratan ve yine ondan eşini yaratıp ikisinden birçok erkek ve kadınlar üreten Rabbiniz’den korkun.”3133; “O’dur ki, sizi bir tek nefisten yarattı; gönlü ısınsın diye ondan eşini var etti.”3134 İnsanlığın anası Havva’nın yaratılış şekli Kur’an’da belirtilmez. Rivâyetlerde Havva vâlidemizin, Âdem’in (a.s.) en kısa sol eğe kemiğinden yaratıldığına dair haber verilmekte ise de, bu rivâyetler sahih değildir. Sahih olduğu kabul edilse bile; mecazî anlamda olduğu değerlendirilir.
Allah, insanları dört tarzda yaratmıştır:
1- Hiç yokken topraktan erkek yaratmış, Hz. Âdem gibi,
2- Yine anasız babasız şeklinde dişi yaratmış, Havva annemiz gibi,
3- Sadece dişiden erkek yaratmış, Hz. İsa’nın babasız yaratılması gibi,
4- Diğer insanları da bir ana ve bir babadan, Âdem ile Havva’dan yaratmıştır. Bu şekil ve sûretlerle Cenâb-ı Allah dilediğini dilediği şekilde yaratacağını göstermiştir. Hz. İsa’nın yaratılışı hakkında yüce Allah şöyle buyuruyor: “Allah yanında İsa’nın durumu Âdem’in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ‘Ol’ dedi, o hemen oluverdi.” 3135
İlk insan Âdem (a.s.) ve eşi Havva anamız yaratıldıktan sonra bu ikisinden tüm insanlık erkekli dişili yaratılagelmiştir. Zürriyeti tenasül yolu ile devam etmektedir. Artık insanlar bir erkek ve bir kadının soyundan yaratılmaktadırlar. Âdem’in (a.s.) zürriyetinin bir erkek ve bir kadından yaratılışı da yine hârika safhalar arzetmektedir.
“Ey insanlar, eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz, (bilin ki) biz sizi (önce) topraktan, sonra nutfeden (sperma), sonra alakadan (embriyo), sonra yaratılışı belli belirsiz bir çiğnem et parçasından yarattık ki, size (kudretimizi) açıkça gösterelim. Dilediğimizi belirtilmiş bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz, sonra sizi bir bebek olarak çıkarıyoruz. Sonra güç (ve kabileyet)lerinize ermeniz için sizi büyütüyoruz. İçinizden kimi (henüz çocukken) öldürülüyor, kimi de ömrünün en kötü çağına (ihtiyarlığa) itiliyor ki, bilirken bir şey bilmez hale gelsin (Çocukluğunuzdaki gibi vücutça ve akılca güçsüz bir duruma düşsün). Yeri de kurumuş ölmüş görürsün. Fakat biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman, titreşir, kabarır ve her güzel çiftten bitirir.” 3136
“Andolsun biz insanı çamurdan (meydana gelen) bir süzmeden yarattık. Sonra onu bir nutfe (sperma) olarak sağlam bir karar yerine koyduk. Sonra nutfeyi alaka (embriyo)ya çevirdik, alakayı (embriyo) bir çiğnemlik ete çevirdik, bir çiğnemlik eti kemiklere çevirdik, kemiklere et giydirdik; sonra onu bambaşka bir yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli Allah, ne yücedir!” 3137
3133] 4/Nisa, 1
3134] 7/A’râf, 189
3135] 3/Al-i İmran, 59
3136] 22/Hacc, 5
3137] 23/Mü’minun, 12-14
YARATMA (HALK)
- 613 -
“Sizi bir tek candan yarattı, sonra ondan eşini meydana getirdi ve sizin için davarlardan sekiz eş indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlık içinde, yaratmadan yaratmaya (nutfeden alakaya, alakadan et giydirilmiş kemiklere) geçirerek yaratmaktadır. İşte Rabbiniz Allah budur. Mülk O’nundur. O’ndan başka ilah yoktur. Nasıl (O’na kulluktan şirke) çevriliyorsunuz?” 3138
“O’dur ki, her şeyin yaratılışını güzel yaptı ve insanı yaratmaya çamurdan başladı. Sonra onu düzeltti, ona kendi ruhundan üfledi. Ve sizin için kulak(lar), gözler ve gönüller yarattı. Ne kadar da az şükrediyorsunuz?” 3139
Bu âyet-i kerimeler, modern embriyoloji bilgisiyle tasdik edilmektedir. Döllenme esnasında erkek, 200-300 milyon küçük hayvancık çıkarır. Sperma denilen her meni hayvancığının büyük bir başı ve uzunca bir kuyruğu vardır. Kur’an’da nutfe adı verilen bu sperma, kuyruğunun titreşimi ile hareket eder. Kadının ovariumuna ulaşınca yumurtacığı yalnız bir hayvancık aşılar. Aşılanmış yumurtacık, ikiye, dörde, sekize, on altıya... bölünmeye başlar. Böylece Kur’an’ın belirttiği gibi nutfe, kan pıhtısına benzer bir şekil alır, bu uzun biçimi alan cenin, kırk gün kadar böyle alaka halinde kalır. Bölünme sonunda çoğalan bu nokta, yuvarlaklaşır. Ne olduğu belli belirsiz bir çiğnem et parçası gibi bir görüntü kazanır. Alaka, çiğnenmiş et şekline konmuş olur. Uzunluğu 2,5 cm. den fazla olmayan mudğanın hacmi, böylece elli katına, ağırlığı da sekiz bin katına çıkar. Bundan sonra mudğa, birçok hücrelere bölünür. Bu hücrelerin binlercesi kendi aralarında birleşir. Bunlardan her grup, ceninin belirli bir parçasını yapar. Mü’minun sûresinin 13. âyetinde belirtildiği gibi, insanın ana rahminde yaratılışı nutfe ile başlar. Nutfe alakaya, alaka mudğaya döner. Mudğanın içinde teşekkül eden kemikleri, adale dokusu sarar. Yüce kudret, böylece insanı yaratır. 3140
Rahmin üç zulumâtını (karanlıklarını) “sulb, rahim, batın” şeklinde açıkladıkları gibi, batın zulmeti, meşîme zulmeti, rahim zulmeti diyenler de vardır.3141 Rahim, dıştan içe doğru üç doku ile yapılmıştır. Parametrium, miometrium, endometrium dokuları. Bu dokular ışık, ısı ve su geçmez zarlarla sarılmıştır. Kur’an, ışık geçirmez bu perdelere zulmet diyor, insanın üç zulmet içinde yaratıldığını söylüyor. Ne yüce söz, ne ebedî mûcize!3142 Cenâb-ı Hak, insanda erkeğin beli ile kadının göğüs kemikleri arasından çıkan3143 insan suyunu yaratmıştır.3144 Erkeğinkine Kur’an’da meni, nutfe ve mâ-i dâfık (atılgan su),3145 mâ-i mekîn (hakir, âdi su) isimleri verilir. Onu karar-ı mekîn (sağlam bir karar yeri) denilen rahimde yerleştirmiştir. Yukarıdaki âyetlerde belirtilen insan neslinin, yaratılma safhalarından geçirilerek insan şeklinde hilkati tamamlanmıştır.
Rahimde cenine ruh üfürülüşünü, 22/Hacc sûresi 5. âyette geçen “bir başka yaratılış” olarak tefsir edenler vardır. Yaratılış safhalarını şöylece izah ederler: Her biriniz önce nutfe olur, sonra alaka (embriyo), sonra bir çiğnem et olur. Sonra
3138] 39/Zümer, 6
3139] 32/Secde, 7-9
3140] S. Ateş, Kur’an-ı Kerim ve Yüce Meali, s. 331
3141] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, VI, 4117
3142] S. Ateş, a.g.e., s. 458
3143] 86/Târık, 7
3144] 59/Haşr, 59
3145] 86/Târık, 6
- 614 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yine yaratır da et, kemik, sinir ve damar olur ve ona ruh üfürülür de başka bir yaratık haline gelir.3146 Rahimdeki yaratılış safhalarını açıklayan bir de şu hadis-i şerif dikkat çekicidir: “Abdullah ibn Mes’ud (r.a.) şöyle dedi: ‘Bize daima doğru söyleyen ve kendisine de doğru bildirilen Rasûlullah (s.a.s.) şöyle anlattı: “Sizden birinizin yaratılışı, annesinin karnında kırk günde toplanır. (Erkekle kadının suyu birleşir, sonra bu kadar zamanda alaka olur, daha sonra bu kadar günde) bir çiğnem et halini alır, sonra melek gönderilir de ona ruhu üfürür ve ona dört kelime ile yani rızkını, ecelini, amelini, saîd mi şakî mi olduğunu yazmakla emredilir.” 3147
Şu halde, insan neslinin ana rahminde yaratılışı da, çamurdan ilk insanın yaratılması gibi safha safha cereyan etmektedir. Hatta bu ikisinde de benzer yanlar vardır. Orada “çamur sülâlesi” bu ikinci durumda nutfe halini almıştır ki, Araplar “selile” diye hem çocuğa, hem nutfeye diyorlar. Sülâle ve selîle kelimelerindeki lafız benzerliği de dikkat çekicidir. Suyun hepsinden çocuk olmaz. Her iki durumda da hilkat belirlenip tamamlandıktan sonra yeni bir yaratılış veren ruh üfürülüyor. Cenine ana rahminde hadisin beyanına göre 120 günlük iken ruh üfürülüyor. Allah, ilk insanı çamurdan şekillendirdiği gibi, onun nesline de, ana rahminde şekil belli belirsiz bir çiğnem et parçasıyken dilediği şekli vererek, onu dilediği gibi düzeltip denkleştirdikten sonra en son şeklini veriyor. Allah dilediği gibi güzellik, çirkinlik, erkeklik, dişilik bakımından onu tesviye eder, en yakın cedlerinden tâ Âdem’e (a.s.) kadar çeşitli sûretlerden birinin sûretine benzetir. “O (Rab) ki, seni yarattı, sana düzen verdi, ölçülü bir biçim verdi. Dilediği sûrette seni terkib etti.” 3148
Yüce Allah, insan olmak bakımından tüm organlarıyla insanları birbirine benzer yaratmış, aile hususiyetleriyle veraset yönüyle de ikinci derecede bir benzeyiş halinde yarattığı halde, asla iki ferdi birbirinin aynısı yapmamıştır. Bütün bu derece derece benzerlikler içinde tıpatıp benzemezlik var. Birbirine en çok benzeyen ikizlerin bile yine çok farklı, benzemez tarafları görülür. Yüce kudret, üstün irade ve ihtiyarını yalnız insanlarda değil; tüm yaratıklarda böylesine dakik olarak göstermiştir. Bu durumun bir de, duygular, kabiliyetler gibi manevî sûretlerde de aynı şekilde tecellisini düşünürsek, Allah’ın yüceliği ve büyük sanatkârlığı karşısında hayretlerimiz ve saygımız zirveye çıkar. “Allah size kendi nefislerinizden eşler yarattı ve eşlerinizden de size oğullar ve torunlar yarattı ve sizi güzel (ve helâl) rızıklarla besledi. Böyle iken bâtıla mı inanıyorlar ve Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar?” 3149
Görüldüğü gibi insanın nesli de tavırdan tavıra geliştirile geliştirile her safhada yeni unsurlar ilave edilip yeni mahiyetler verilerek yaratılmıştır. Nihâyet ruh üfürülecek kıvama getirilip yeni bir yaratılışla insan olmuş, görüp işitir, düşünür, hitaba layık, şuurlu bir varlık haline gelmiştir. “(O) Allah’tır ki sizi zaaftan yarattı (pek zayıf bir kökten, spermadan yarattı. Başlangıcınız çok zayıf bir madde idi. Kökünüz pek cılızdı). Sonra zayıflığın ardından (size) bir kuvvet verdi (güçlü kuvvetli delikanlılar oldunuz). Sonra kuvvetin ardından da zayıflık ve ihtiyarlık verdi. (Allah) dilediğini yaratır. O, bilendir, gücü yetendir.” 3150
3146] İbn Kesir, IV, s. 46
3147] Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, M. Sofuoğlu, VIII, 114
3148] 82/İnfitar, 7-8
3149] 16/Nahl, 72
3150] 30/Rûm, 54
YARATMA (HALK)
- 615 -
Allah, İnsanı En Güzel Şekilde Yaratmıştır
Allah, her varlığı, ifâ edeceği vazifeye uygun şekilde yaratmıştır. İnsanı yeryüzünde halife, hâkim ve Cenâb-ı Allah’ın kanunlarının yeryüzünde tatbikçisi, O’na kulluk vazifesinin ihtiyarî olarak imtihanını verecek bir varlık olarak yarattığı için, görevleriyle mütenasip kabiliyetler ve organlar vermiştir. “O’dur ki her şeyin yaratılışını güzel yaptı ve insanı yaratmaya çamurdan başladı.”3151 Allah, “ahsenü’l-hâlikîn: Yaratanların, takdir edenlerin, yapanların en güzelidir.3152 “Allah odur ki arzı size durulacak yer, göğü de bina yaptı; sizi şekillendirdi, şekillerinizi de güzel yaptı. Ve sizi güzel rızıklarla besledi. İşte Rabbiniz Allah budur. Bütün âlemleri yaratan Allah ne yücedir!”3153; “Biz insanı en güzel biçimde yarattık.”3154; “Göklerde ve yerlerde olanları, gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz şeyleri bilir. Allah göğüslerin özünü bilendir.” 3155
Gerek fizikî ve cismanî bakımdan, gerek ahlak ve maneviyat itibariyle ruhanî bakımdan, insan en güzel bir biçimde yaratılmıştır. Organlar, görecekleri vazifelere uygun şekilde hikmetinin iktizasınca yaratılmıştır. Bu güzellik, belinin doğru ve dik oluşundan, endamının güzelliğinden Allah’ın isim ve sıfatlarına tecelligâh olmasına kadar, her husustadır. İnsanın görevi, yeryüzünde ifa edeceği ilâhî emaneti yüklenmek ve gereğini yerine getirmek olduğu için, insan Allah’a nisbeti yönüyle büyük bir kemal ifade eder. İnce düşünen, insanın inceliklerinde ve sırlarında nazarlarını dolaştıran herkes görür ki, insan, gayb ve şehadet âleminin birleştiği yerdir, kâinatın özüdür. “Andolsun Biz Âdemoğullarına (güzel biçim, mizaç ve aklî kabiliyetler vermek sûretiyle) çok ikram ettik, onları karada ve denizde (hayvanlar ve taşıtlar üzerinde) taşıdık. Onları güzel rızıklarla besledik ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.”3156 İnsan, Allah’ın emrine uyarsa yücelerin yücesine çıkar; nefsanî ve şeytanî duygularına kapılır giderse hayvanlardan daha aşağıya, aşağıların aşağısına düşer. İnsan, cismanî ve ruhanî pek çok kabiliyetleriyle ebediyete namzet bir varlıktır. İnsana ait bütün bu özellik ve güzellikler, Allah’tandır, Allah’ın yaratıcılığındaki ihtişamlı sanatının göstergesidir.
Her Şey İnsan İçin, İnsan da Allah’a Kulluk İçin Yaratılmıştır
“O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı; sonra göğe yöneldi, onları yedi gök olarak düzenledi. O her şeyi bilir.”3157 Allah, yalnız yerde bulunanları insan için yaratmakla kalmamış, gökleri ve gök cisimlerini de insana hizmet için görevlendirmiştir. “Görmediniz mi Allah, göklerde ve yerde bulunan her şeyi size boyun eğdirdi ve size zâhir ve bâtın (dış ve iç, görülen görülmeyen, bildiğiniz ve bilmediğiniz) nimetlerini bol bol verdi. Yine de insanlardan kimi var ki, ne bilgisi, ne yol göstereni ve ne de aydınlatıcı bir kitabı olmadan Allah hakkında tartışır (durur).”3158; “Göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size boyun eğdirdi. Elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.” 3159
3151] 32/Secde, 7
3152] Bk. 23/Mü’minûn, 14; 37/Sâffat, 125
3153] 40/Mü’min, 64
3154] 95/Tîn, 4
3155] 64/Teğâbün, 4
3156] 17/İsrâ, 70
3157] 2/Bakara, 29
3158] 31/Lokman, 20
3159] 45/Câsiye, 13
- 616 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu kâinatın kendisi için yaratıldığı insan da, Allah’a kul olmak için yaratılmıştır. “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk/ibâdet etsinler diye yarattım.”3160; “Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki, (Allah’ın azâbından) korunasınız.” 3161
Yaratma, Bir Kere Olup Bitmiş Değil; Devamlıdır
Yaratıcılık, Yüce Allah’ın sıfatıdır. O’nun yaratıcılık sıfatı, elbette tecelli edecektir. Yüce Allah, sadece hâlık, yaratıcı değil; aynı zamanda hallâktır. Yani devamlı ve tekerrür halinde yaratır. Mübalağalı bir şekilde yaratır. Yaratma, Allah’ın işidir. Yaratıcılık O’ndan ayrılmaz bir vasıftır. Allah, el-hallâktır, mutlak mânâda yaratıcıdır; yaratıcı deyince akla O gelir. Yaratıcılık, O’nun zâtına mahsustur. O, yoktan var ettiği gibi, yarattığı şeylerden başka başka şeyler de yaratır. Yaratması, bir defa olup bitmiş değildir. Dilediği zaman, dilediğini dilediği şekilde yaratır, yaratmaktadır. Bunlar, Hâlık ve Hallâk isminin delâletinden anlaşılmaktadır. “Görmediler mi Allah nasıl yaratmayı başlatıyor, sonra onu iade ediyor (dönüp yeniden yaratıyor). Bu, Allah’a göre kolaydır.”3162 Bu âyette, öldükten sonra tekrar dirilmeye işaret edildiği gibi, yaratmanın her an tazelenmekte olduğuna, ölen canlıların yerine aralıksız olarak yenilerinin yaratıldığına işaret edilmektedir.
İrâdesi, hiçbir kayda bağlı olmayan Allah, dilediği zaman, hikmeti gereğince yaratır. “Biz, bir şeyi(n olmasını) istediğimiz zaman, söyleyeceğimiz söz, sadece ona ‹ol' dememizdir; derhal oluverir.”3163 Bu ve benzeri âyetlerle3164 “yekûnu” fiilinin zamanının muzâri oluşu, açıkça bize bu fiillerin şimdiki zamana ve gelecek zamana delâlet ettiklerini gösteriyor. Yani her an, Allah’ın “ol” dediği var oluyor, her dilediğini hayata getiriyor. “Göklerde ve yerde bulunanlar, (her şeyi) O’ndan isterler. O, her gün (her an) yeni bir iştedir, kimilerini yaratırken, kimilerini öldürür, her an hayatı tazeler, bir hali giderir, başka haller getirir.”3165 Allah, evreni yaratmış ve yeni yeni yaratma ve yürütmelerle, her gün bir iştedir. Çünkü “yaratma ve emir O’na mahsustur.”3166 Hatta Allah, yarattıklarını sadece varlıkta tutmuyor, kâinatı genişletiyor da. “Göğü kendi ellerimizle (kudretimizle) yaptık ve Biz (onu) genişletmekteyiz.”3167 Galaksiler, birbirinden gittikçe uzaklaşmakta, arz ise uçlarından eksilmektedir.3168 “O, yaratmada dilediğini arttırır.”3169 Bu keyfiyet, artık bugün bilimin de tespit ettiği bir gerçektir. Evren, yeni yaratmalarla genişlemekte, yeryüzü eksilmektedir.
Canlılar âlemini bir an düşünürsek, her gün milyarlarca canlı doğup vücuda gelirken, bir nicesi de hayatı terk ediyor. Bunlar, her gün gözlerimizle gördüğümüz, Yüce Allah’ın her gün, ölümü ve hayatı yaratışından başka bir şey değildir. “Sizi analarınızın karınlarında, üç karanlık içinde bir yaratılıştan sonra öbür yaratılışlara
3160] 51/Zâriyat, 56
3161] 2/Bakara, 21
3162] 29/Ankebut, 19
3163] 16/Nahl, 40
3164] 2/Bakara, 117; 3/Al-i İmran, 47, 59; 6/En’âm, 73; 36/Yâsin, 82; 40/Mü’min, 68
3165] 55/Rahman, 29
3166] 7/A’râf, 54
3167] 51/Zâriyat, 47
3168] Bk. 13/Ra’d, 41; 21/Enbiya, 44
3169] 35/Fâtır, 1
YARATMA (HALK)
- 617 -
(geçirerek) yaratıp duruyor.”3170; “Ve daha sizin bilmediğiniz nice şeyleri yaratıyor.”3171 Yaratma, bir zaman olup bitmiş bir vak’a değil; Allah’ın iradesiyle devamlı tekerrür etmekte olan bir hâdisedir. Çünkü Allah, evreni bir kereye mahsus yapıp gitmiş bir usta değildir. Her an yaratmayı yenileyen, yarattıklarına hâkim olan, onlarda tam tasarruf eden, duâlara icâbet eden, mazlumun âhına yetişen, her an fa’âl, hay, kayyum, terbiye edip yetiştiren, olgunlaştıran, gözeten rab, her an bir işte olan, her türlü kemâlin kaynağı olan yüce Zâttır. “Allah dilediğini yaratır, O bilendir, gücü yetendir.” 3172
Kulluk, Yaratan’a Yapılır
Yaratan kim ise, ülûhiyet onun hakkıdır; kulluk da ona yapılır. Yaratıcı Allah olduğuna göre, ibâdete lâyık olan da O’dur. “Ben, niçin beni yaratana kulluk etmeyeyim? Oysa siz hep O’na döndürüleceksiniz.”3173; “Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan ve ondan eşini yaratıp, ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinizden korkun.”3174 Ondan başka ibâdete lâyık mâbud da yoktur. “Semud (kavmin)e de kardeşleri Salih’i (gönderdik). Dedi ki: ‘Ey kavmim, Allah’a kulluk edin, O’ndan başka ilâhınız yoktur. (O), her şeyin yaratıcısıdır. O’na kulluk edin, O her şeye vekildir.”3175 Bu âyetlerde hep “Allah’a ibâdet edin” emrinden sonra, Yüce Allah’ın yaratıcı oluşu ifade ediliyor. Bunlar çok açık olarak gösteriyor ki, ibâdet, yaratana yapılır. Kulluk edilmeye lâyık olan, yaratan Zâttır. Bu vasfa sahip olan Allah’tan başa hiçbir varlık olmadığına göre, O’ndan başka ilâh, O’ndan başka tapılmaya lâyık bir varlık yoktur.
Allah’tan Başka Yaratıcı Yoktur
Yaratıcılık sadece Allah’a mahsus bir vasıftır. Yaratıcı olmayan ise, ilâh olamaz. O halde tek Yaratıcı vardır, o da Allah’tır. Mahlûklar, ancak mevcut şeylerde bazı değişiklikler yaparlar. Kendileri tarafından bilinmeyen bazı yeni şeyleri keşfedebilirler. Bu hareketler yaratma değildir. Yaratılanlara, yine Allah’ın verdiği kabiliyetlerle, kâinatta zaten mevcut olan bir şeyden, örtüyü açmaktır. Hâlbuki o şey, Allah tarafından, keşfedildiği gibi yaratılmıştır.
Mahlûklara, bilhassa insanlara Türkçede yaratma kavramının izafe edilmesi, müslümanların sadece Allah’a tahsis ettikleri bir kelimedeki kudsiyeti ortadan kaldırmak, dinî bir tabiri yerinden kaydırmak sûretiyle, Allah ile yaratma kavramının ilgisine şüphe düşürmek ve sanki başka yaratıcılar da varmış intibasını uyandırmak ve yerleşmiş bir dinî kavramı dejenere etmek niyetine dayanmaktadır. Kelimeler ve kavramlar, manaların kalıpları olduğuna göre, bu kelimenin müslümanların hâfızasında delâlet ettiği anlam bir itikad konusu olduğu için, bu itikadı sarsmak gayesi güdülmektedir. Ne yapılırsa yapılsın, tek ve gerçek yaratıcı Allah’tır. Yaratma nisbet edilen yaratıklar, asla bir şey yaratmamaktadırlar.
Yaratmak, yoktan var etmek demektir. Malzeme, zaman, yardımcı, âlet vb. hiçbir şeyin katkısı olmadan bir şey ortaya koyabiliyorsa insan, gerçek anlamda
3170] 39/Zümer, 6
3171] 16/Nahl, 8
3172] 30/Rûm, 54
3173] 36/Yâsin, 22
3174] 4/Nisâ, 1
3175] 6/En’âm, 102
- 618 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yaratıcı olabilir. Oysa sadece Allah’tır örneğe, maddeye, müddete, yardımcıya, âlet ve edevâta muhtaç olmadan, sadece “ol” demesiyle bir şeyi yoktan var eden, yani yaratan. Bunca âciz ve yaratılmış olmalarına rağmen küstahça kendilerine yaratıcı vasfı verenler, sahte ilahlar, hakir ve basit görülen bir sineği bile yaratamazlar.3176 İnsanoğlunun yaptığı ise, onca uğraş ve yardımdan, yorgunluktan sonra sadece sentez ve basit taklitten ibarettir. İnsana gerçek anlamda yaratıcı denemez; belki sembolik ve mecazî anlamda söylenebilir. İnsana gerçek anlamda yaratıcılık atfetmek, onu ilâh yerine koymaktır. 3177
Bâtıl tanrılar, bir şey yaratamazlar. Allah’ı tanıtıcı en bâriz vasıf, Kur’an’a göre yaratıcılıktır. Yaratıcı olmayan şeyler, tanrı olamayacağı için Kur’an, şirkin kapısını ta baştan kapatmaktadır.
“De ki, Sizin, koştuğunuz ortaklarınızdan ilk defa yaratacak, sonra yarattığını çevirip yeniden yaratacak olan var mı? De ki: Allah ilk defa yaratır, sonra onu çevirip yeniden yaratır. Öyleyse nasıl (doğru yoldan) çevriliyorsunuz?” 3178
“De ki, siz Allah’tan başka yalvardığınız şu ilahlarınızı gördünüz mü? Bana gösterin (bakayım), onlar yerden hangi şeyi yarattılar? Yoksa onların göklerin yaratılmasında (Allah’a) ortaklıkları mı var?3179; “Hiçbir şey yaratmayan, kendileri yaratılan şeyleri (Allah’a) ortak mı koşuyorsunuz?”3180; “Ey insanlar, size bir temsil verildi, onu dinleyin: O, Allah’tan başka yalvardıklarınız (var ya), onların hepsi bir araya toplansalar, bir sinek dahi yaratamazlar. İsteyen de âciz, istenen de (yani puta tapan da âciz, put da).”3181 Allah’ın ülûhiyet hakkını birtakım canlı cansız şeylere vermek, Allah’a karşı büyük bir zulümdür. “Yaratan, yaratmayan gibi midir? Hiç düşünmüyor musunuz?” 3182
İlk Yaratılış, İkinci Yaratılışa (Yeniden Dirilişe) Delildir
Yaratmayı ilk defa başlatıp meydana çıkaran ve bu varlık nizamını kuran Allah, ikinci yaratmayı da elbette yapmaya kaadirdir. “O gün, göğü, kitapları dürer gibi (toplarız). İlk yaratmaya nasıl başladıysak, onu yine öyle çevirir (yok eder)iz. Üzerimize söz; biz bunu mutlaka yapacağız.”3183; “İlk yaratma ile âciz mi kaldık ki (yeniden yaratmayalım)? Doğrusu onlar, yeni bir yaratmadan kuşku içindedirler.”3184 İlk yaratma, ikinci yaratmaya da delildir. İlk yaratmayı kabul edenin ikinci yaratmayı inkâr etmesi veya ikinci yaratmadan şüphe içinde olması bir çelişkidir. Çünkü hiç yoktan yaratmak, var olanı yok edip tekrar hayata döndürmekten daha zordur. Zoru kabul edip de, kolayın olmayacağını, olamayacağını ileri sürmek akıllıca bir iddia değildir. İlk yaratmayı, yani dünya hayatını inkâr etmekse, kişinin kendisini inkâr etmesi mânâsına gelir. Şu halde her iki yaratmaya da iman etmek zaruridir. “Yaratmaya başlayan O’dur. Sonra onu çevirip yeniden yapar. Bu, O’na daha kolaydır.” 3185
Allah, yaratmadan asla yorulmaz. Yaratma, O’ndan ayrılmaz bir vasıftır.
3176] Bk. 22/Hacc, 73
3177] Ahmed Kalkan, Sanat Bilinci, s. 12
3178] 10/Yûnus, 34
3179] 35/Fâtır, 40
3180] 7/A’râf, 191
3181] 22/Hacc, 73
3182] 16/Nahl, 17
3183] 21/Enbiyâ, 104
3184] 50/Kaf, 15
3185] 30/Rûm, 27
YARATMA (HALK)
- 619 -
“Gökleri ve yeri yaratan, bunları yaratmakla yorulmayan Allah’ın, ölüleri diriltmeye kaadir olduğunu görmüyorlar mı? Evet, O, her şeye kaadirdir.”3186 Çünkü tabii olarak bakıldığı zaman, ilk yaratılış tabiatın hilafına iken, ikincisi, yani diriltme, tabii olmuş olur. Kendisini bilen herkes bir zaman yok iken var olduğunu bilir.
Yaratma kavramını bütün açıklığı ile anlamak, ilk yaratmayı ve sonunu (diriltmeyi) idrâk etmekle olur. Yani ilk yaratılışı, ilk modeli, ilk maddenin başlangıcını düşünmek, yaratmanın bütün mahiyetini anlatacağı gibi, var olan bir şeyin yok olduğunu görmek de, tabiat safsatasını yaratılışın âyetleriyle anlamaya yeter. Cansız şeyler şöyle dursun, sebepler, âmiller, hatta akıl sahipleri arasında bile yaratmayı ta başından yapıp sonra yok edecek hiçbir fert ve grup yoktur.
Makineyi yapan sanatkâr, makinenin içinde aranmaz. Sebepler, yaratıcı olamaz. Sade dumandan toprak, topraktan taş, taştan bina yapar gibi, ölüden ölü, cansızdan cansız yapmakla kalmaz, hiçbir hayat hücresi yokken, sudan hayat yapmak, çamurdan, topraktan ilk bitkiyi, ilk insanı, ilk hayvanı ihdas edivermek gibi, yaratmanın ilk madde ve sûretine, ilk miktar ve faaliyetine varıncaya kadar bütün başlangıçlarını yaratmaktan başlar. Yaratma, Yaratıcının zât ve sıfatından başka hiçbir ön şart ve sebebe bağlı değildir. İşte böylesine ilk defa yaratan, yarattığını iade eder, sonuna vardırır. Ölüleri diriltir. Allah böyle önceye de, sonraya da hâkimdir. 3187
3186] 46/Ahkaf, 33
3187] Elmalılı, IV, s. 2713; Veli Ulutürk, Kur’an-ı Kerim’de Yaratma
- 620 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yaratma Konusuyla İlgili Ayetler
A- Yaratma Anlamındaki “Halk” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 261 Yerde): 2/Bakara, 21, 29, 102, 164, 200, 228; 3/Âl-i İmrân, 47, 49, 59, 77, 190, 191191; 4/Nisâ, 1, 1, 28, 119; 5/Mâide, 17, 18, 110; 6/En’âm, 1, 2, 73, 94, 100, 101, 102; 7/A’râf, 11, 12, 54, 54, 69, 181, 185, 189, 191, 191; 9/Tevbe, 36, 69, 69, 69; 10/Yûnus, 3, 4, 5, 6, 34, 34; 11/Hûd, 7, 119; 13/Ra’d, 5, 16, 16, 16, 16; 14/İbrâhim, 19, 19, 32; 15/Hıcr, 26, 27, 28, 33, 85, 86; 16/Nahl, 3, 4, 5, 8, 17, 17, 20, 20, 48, 70, 81; 17/İsrâ, 49, 51, 61, 70, 98, 99, 99; 18/Kehf, 37, 48, 51, 51; 19/Meryem, 9, 67; 20/Tâhâ, 4, 50, 55; 21/Enbiyâ, 16, 33, 37, 104; 22/Hacc, 5, 5, 5, 73; 23/Mü’minûn, 12, 14, 14, 14, 14, 14, 17, 17, 91, 115; 24/Nûr, 45, 45; 25/Furkan, 2, 3, 3, 49, 54, 59; 26/Şuarâ, 78, 137, 166, 184; 27/Neml, 60, 74; 28/Kasas, 68; 29/Ankebût, 17, 19, 20, 44, 61; 30/Rûm, 8, 20, 21, 21, 22, 27, 30, 40, 54, 54; 31/Lokman, 10, 11, 11, 25, 28; 32/Secde, 4, 7, 7, 10; 34/Sebe’, 7; 35/Fâtır, 1, 3, 11, 16, 40; 36/Yâsin, 36, 42, 68, 71, 77, 78, 79, 81, 81, 81; 37/Sâffât, 11, 11, 11, 96, 125, 150; 38/Sâd, 7, 27, 71, 75, 76; 39/Zümer, 4, 5, 6, 6, 6, 6, 38, 62; 40/Mü’min, 57, 57, 62, 67; 41/Fussılet, 9, 15, 21, 37; 42/Şûrâ, 29, 49; 43/Zuhruf, 9, 9, 12, 16, 19, 87; 44/Duhân, 38, 39; 45/Câsiye, 4, 22; 46/Ahkaf, 3, 4, 33, 33; 49/Hucurât, 13; 50/Kaf, 15, 15, 16, 38; 51/Zâriyât, 49, 56; 52/Tûr, 35, 35, 36; 53/Necm, 45; 54/Kamer, 49; 55/Rahmân, 3, 14, 15; 56/Vâkıa, 57, 59, 59; 57/Hadîd, 4; 59/Haşr, 24; 64/Teğâbün, 2, 3; 65/Talâk, 12; 67/Mülk, 2, 3, 3, 14; 68/Kalem, 4; 70/Meâric, 19, 39; 71/Nûh, 14, 15; 74/Müddessir, 11; 75/Kıyâme, 38; 76/İnsan, 2, 28; 77/Mürselât, 20; 78/Nebe’, 8; 79/Nâziât, 27; 80/Abese, 18, 19; 82/İnfitar, 7; 86/Târık, 5, 6; 87/A’lâ, 2; 88/Ğâşiye, 17; 89/Fecr, 8; 90/Beled, 4; 92/Leyl, 3; 95/Tîn, 4; 96/Alak, 1, 2; 113/Felak, 2.
B- Yaratma Konusundaki Âyet-i Kerimeler
a- Yaratan Yalnız Allah’tır: En’am, 102; Ra’d, 16; Hıcr, 28; Mü’minun, 17; Fâtır, 3; Sâd, 71; Zümer, 62; Mü’min, 62; Haşr, 24.
b- Yaratılan Varlıklar, Belli Bir Zamana Kadar Varlıklarını Sürdürürler: Rum, 8; Ahkaf, 3.
c- Yaratılan Her Şey, Çift Yaratılmıştır: Zariyat, 49.
d- Yaratılıştan İbret Almak: Bakara, 26; Al-i İmran, 191; En’am, 95, 104; A’raf, 185; Yunus, 3, 101; Yusuf, 105; Ra’d, 3; Nahl, 48, 66, 79; Kehf, 8; Taha, 128; Enbiya, 30; Şuara, 7; Neml, 14; Rum, 8; Saffat, 73; Zümer, 42; Kaf, 8; Mülk, 2-3; Ğaşiye, 17, 20.
e- Yaratılıştaki Hikmet: Yunus, 5; İbrahim, 19; Hıcr, 85; Nahl, 3; Ankebut, 44; Rum, 8, 19-25; Sâd, 27; Zümer, 5; Duhan, 39; Casiye, 22; Ahkaf, 3; Zariyat, 49; Necm, 31; Teğabün, 3.
f- Yerin Yaratılışında İbretler Vardır: Bakara, 164; Al-i İmran, 190; Yunus, 6; Enbiya, 16; Ankebut, 44; Rum, 22, 25; Sâd, 27; Zümer, 5; Şura, 29; Duhan, 38-39; Casiye, 3; Kaf, 7-8.
g- Göklerin Yaratılışında İbretler Vardır: Bakara, 164; Al-i İmran, 190-191; Yunus, 6; İbrahim, 19; Enbiya, 16; Ankebut, 44; Rum, 22, 25; Sâd, 27; Zümer, 5; Şura, 29; Duhan, 38-39; Casiye, 3;Kaf,6,8
h- Meyve ve Bitkilerin Yaratılışında İbretler Vardır: En’am, 99; Nahl, 11; Şuara, 7-9;
i- Âdem ile Havva'nın Yaratılışında İbretler Vardır: Rum, 20-21.
j- İnsanın Yaratılışında İbretler Vardır: Casiye, 4; Zariyat, 21; Târık, 5-7.
k- Yaratılan Her Şeyde İbretler Vardır: Yunus, 6; Ra’d, 3-4; Nahl, 13; Rum, 19-25.
l- Yaratılan Her Şeyde Bir Düzen Vardır: Furkan, 2; Rahman, 7; Mülk, 3-4.
m- Kâinat ve Âlemin Yaratılışı: En’am, 101; A’raf, 54; Yunus, 3; Hud, 7; Hıcr, 85; Nahl, 3; Enbiya, 30; Furkan, 59; Secde, 4; Fussılet, 11; Kaf, 38; Hadid, 4; Talak, 12.
n- Kâinat ve Âlemin Yaratılışının Hikmeti, Hakkın Ayakta Tutulması İçindir: Yunus, 5; İbrahim, 19; Hıcr, 85; Nahl, 3; Ankebut, 44; Rum, 8; Zümer, 5; Duhan, 39; Casiye, 22; Ahkaf, 3; Teğabün, 3.
o- Yaratan Madde Değil; Allah’tır: En’am, 95; Mü’minun, 17; Tur, 35; Vakıa, 57-59, 63-74.
p- Allah, Yaratıcıdır: Bakara, 28-29, 117; Al-i İmran, 47; Maide, 17; En’am, 73, 95, 101-102; A’raf, 54; Yunus, 31; Ra’d, 16; Hıcr, 86; Nahl, 40; İsra, 99; Meryem, 35; Mü’minun, 17; Nur, 45; Kasas, 68; Ankebut, 61, 63; Rum, 27, 40, 54; Lokman, 28; Secde, 7; Fâtır, 1; Yasin, 81-82; Zümer, 62; Mü’min, 62, 68; Şura, 49; Kamer, 49-50; Vakıa, 57-59; 63-65, 68-73; Haşr, 24; Teğabün, 2.
q- Allah’ın “Kün: Ol” Emri: En’am, 102; Nahl, 40; Meryem, 35; Yasin, 82; Mü’min, 68.
r- Dirilten Allah’tır: Bakara, 28, 72-73, 258-260; Al-i İmran, 27, 156; En’am, 95; A’raf, 158; Tevbe, 116; Yunus, 31; 56; Hıcr, 23; Hacc, 5-6, 66; Mü’minun, 80; Rum, 19, 27, 40; Lokman, 28; Yasin, 12, 78-79; Mü’min, 57, 68; Şura, 9; Duhan, 8; Casiye, 26; Ahkaf, 33; Kaf, 15, 43; Necm, 44, 47; Vakıa, 60-61; Hadid, 2; Nuh, 18; Kıyame, 3-4; Naziat, 27.
s- İlk Defa Yaratan Kudret, Tekrar Diriltecektir: İsra, 49-52; Meryem, 66-77; Hacc, 5; Mü’minun, 84-85; Ankebut, 19-20; Rum, 27; Casiye, 26; Kaf, 15; Vakıa, 57, 62; Kıyame, 37-40; İnsan, 28; Naziat, 27; Büruc, 13; Târık, 5-8.
YARATMA (HALK)
- 621 -
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1- Hak Dini Kur’an Dili, El. Hamdi Yazır, Eser Y. c. 4 s. 2712-2716, c.6 s. 4116-4117, c.7 s. 5154-5187
2- Kur’an-ı Kerim’de Yaratma Kavramı veli Ulutürk, İnsan Y.
3- Yaratılış Olayı, M. Sait Şimşek, Beyan Y.
4- Kur’an Işığında Yaratılış Konuları, Sakıp Yıldız, D.İ.B. Y.
5- Yaratılış ve Ötesi, Gazi Ahmed Muhtar Paşa; Sadeleştiren: Ali Turgut
6- İlim, Felsefe ve Din Açısından Yaratılış ve Gayelik, Hüseyin Aydın, D.İ.B. Y.
7- İnsan, Kâinat ve Ötesi, A. C. Morrison’dan Bekir Topaloğlu, Dergâh Y.
8- Atom, Ümit Şimşek, Yeni Asya Y.
9- İnsan ve Hayat, Haluk Nurbaki, Yeni Asya Y.
10- Atomlar Konuşuyor, Hekimoğlu İsmail, H. Hüseyin Korkmaz, Türdav Y.
11- Atomdan Hücreye, Münip Yeğin, Yeni Asya Y.
12- Hayat Dediğimiz Sır, Hekimoğlu İsmail, H. Hüseyin Korkmaz, Türdav Y.
13- Hücreden İnsana, Hekimoğlu İsmail, H. Hüseyin Korkmaz, Türdav Y.
14- İlimler ve Yorumlar, Hekimoğlu İsmail, H. Hüseyin Korkmaz Türdav Y.
15- Yaratılış ve Kader, Safvet Senih, Nil A.Ş. Y.
16-Yaratılış ve Darwinizm, Abdullah Aymaz, T.Ö.V. (Akyol Neşriyat)
17- Yaratılış ve Evrim Teorileri, H. Mustafa Genç, Beyan Y.
18- Evrim Aldatmacası, Harun Yahya, Vural Y.
19- Muhteşem Sanatkâr, Servet Engin, Adım Y.
20- Enerji ve Hayat, Ayhan Songar, Yeni Asya Y.
21- Ekoloji, Yılmaz Muslu, Yeni Asya Y.
22- Big Bang, Kâinatın Doğuşu, Ümit Şimşek, Yeni Asya Y.
23- Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 102-103
24- Atomdan Hücreye, Münip Yeğin, Yeni Asya Y.
25- Kur’an’da Uluhiyet, Suat Yıldırım, Kayıhan Y. s . 192-198, 316-318
26- İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 2, s. 313
27- İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 15, s. 303-304
28- Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 163-165
29- Kur'an'da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 172-177
30- İslâm'da Allah İnancı, Said Havva, Hilal Y. s. 23-120
31- Esmaül Hüsna Şerhi, Ali Osman Tatlısu, Yağmur Y. s. 62-63
32- İlmin Işığında İslâmiyet, Arif A. Tabbara, Kalem Y. s. 65- 108
33- Kur'an ve Kâinat Ayetleri, Fethullah Han, İnkılab Y. s. 231-322
34- Kur'an-ı Kerim Allah'ı Nasıl Tanıtıyor? Veli Ulutürk, Nil A.Ş. Y. s. 24-63
35- Sanat Bilinci, Ahmed Kalkan, Denge Y. s. 12-13
YEİS; ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİT KESMEK
- 623 -
Kavram no 192
İmtihan 19
İman 33
Bk. Af; Tevbe; Günah
YEİS; ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİT KESMEK
• Yeis; Anlam ve Mâhiyeti
• Ümitsizlik-Küfür İlişkisi
• Ümitsizlik Psikolojisi
• Ümit; “Yeis”in Zıddı
• İnsan Psikolojisini Dengeleyen İki Unsur: Korku ve Ümit
• Kur’ân-ı Kerim’de Yeis ve Allah’ın Rahmeti
• Hadis-i Şeriflerde Yeis ve Allah’ın Rahmeti
• Günahların Affı İçin Gerekli Şart; Tevbe
• Yeis Yok!
“Ey oğullarım! Gidin de Yusuf’u ve kardeşini iyice araştırın, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” 3188
Yeis; Anlam ve Mâhiyeti
Yeis (Ye’s): Umudunu kesmek, ümitsizlik, ümid ve güvenle bağlanacağı şeyden ümidini kesmek anlamında, “yeise” fiilinden masdardır. Yeis (ümitsizlik), recânın (umut etmenin) karşıtıdır. Yeis, bir kimsenin bir şeyden emel ve umudunu kesmesi, güvenini kaybetmesi, kalbinden ümit ve emeli tamamen kesip umuttan tümüyle uzak ve boş olması anlamına gelir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu anlamda kullanılmıştır: “Ey iman edenler! Allah’ın kendilerine gazab ettiği o kavim ile dost olmayın ki kabirlerde bulunan kâfirler nasıl ye’se düştülerse (ümitlerini kestilerse), onlar da öylece âhiretten ümitlerini kesmişlerdir (ye’se düşmüşlerdir).”3189 Çünkü ölmüş ve kabre girmiş olan kâfirler, Cehennemdeki ebedî kalacakları mevkilerini gördükleri ve âhiret nimetlerinden mahrûmiyetleri belli olduğu için her yönüyle Cennet’ten ümitleri kesilmiş ve ye’sleri gerçekleşmiştir. Ölmemiş kâfirler de ölülerin diriltilmesinden ve âhiretten tamamen ümitlerini kesmişlerdir.
Kur’ân-ı Kerîm'de yalnız bir âyette “ye's” “bilmek” anlamınadır: “Efe lem yey’esi’llezîne âmenû... İman edenler şu hakikati bilmediler mi ki Allah dileseydi, insanların hepsini zorla hidâyete eriştirirdi...”3190 (Bu âyette geçen yeis kelimesinin de diğer âyetlerde kullanıldığı şekilde ümitsizlik anlamında kullanıldığını tercih eden -Elmalılı gibi- müfessirler de vardır: “İman edenler (kâfirlerden) ümitlerini kesmediler (ve anlamadılar) mı ki Allah dileseydi bütün insanları hidâyete erdirirdi…” Önemli olan,
3188] 12/Yûsuf, 87
3189] 60/Mümtehine, 13
3190] 13/Ra’d, 31
- 624 -
KUR’AN KAVRAMLARI
insanların kendi ihtiyarları ile hakkı arayıp iman etmeleridir.
Kelâm ve Akaid kitaplarında ye's kelimesi “imanü'l-ye's” ve “tevbetü'l-ye's (tevbe-i ye's)” şeklinde kullanılır. Bir kimsenin bir şey hakkında kendi bilgi ve ihtiyariyle karar veremeyerek ye's ve korkuya düşmesine ye's hâli denilir. Ye's kelimesi yerine be's kelimesi de şu âyete uymak için kullanılır. “Be’simizi (azâbımızı) gördükleri vakit iman etmeleri kendilerine fayda verecek değildir.”3191 Be’s; azap, şiddet, sıkıntı, güç ve kuvvet demektir.
Bir kâfir, yani Allah’a veya Allâh’ın peygamberlerine ve âhiret gününe iman etmeyen bir kimse, ölürken ölümün şiddetli halleri kendisine gelip çattığı ve İlâhî azâbı müşâhede ettiği vakit iman ederse, bu imana iman-ı ye’s veya iman-ı be’s denilir. Bir fâsıkın ölürken günahlarından tevbe etmesine de tevbe-i ye’s denilir.
İman-ı ye’s (ye’s halinde iman) makbûl değildir. Ye’s halinde iman üç şekilde olur:
1- Peygamberler gelip Allah'ın emirlerini tebliğ ederler, doğruluklarına dair mûcizeler gösterirler. İnanmayanların üzerine Allah'ın azâbının ineceğini söylerler. Bundan sonra geride mü’minlerin dışında Fir'avn gibi kalpleri katılaşmış inanmayan kimseler kalır. Azâb-ı elîm olan helâk âyetleri gelip inanmayanları yakalayınca, bu sırada iman edenlerin imanları kabul edilmez ve bunların imanları kendilerine bir fayda vermez. Çünkü kendi ihtiyarları ile değil, korku ve ümitsizlikten dolayı iman etmiş oldukları için, bu imanları bir iman-ı ye's veya iman-ı be's olur. Önceden serbest irâdeleri ile iman etmedikleri halde, peygamberlerin geleceğini söyledikleri azâbın apaçık görüldüğü böyle yeis zamanında imanları sahih olmaz ve hiçbir fayda vermez. Gaybe iman esastır. Göz önünde hazır olana ve meşhûde inanmakla iman sahih olmaz. Nitekim âhirette diriltildikten sonra kâfirlerin iman etmesi de böyledir.
İhtiyârî olan, gayb ve istikbâle taalluk eden ve burhanlarla gerçeği istidlâl ile elde edilen ve gelecek için bir hayır kazanacak kadar ölümden önce bulunan bir vakitte husûle gelen iman makbuldür. Olacak, olmaya başladıktan ve iş işten geçtikten sonra inanmakta bir fayda yoktur. Olacağa olmadan önce inanılmalı ki zararlarından korunmak için hazırlık ve tedâriklerde bulunulabilsin. Bu gerçekleri şu âyetler apaçık bir şekilde ifade eder: “Öyle ya kendilerine peygamberleri mûcizeler getirince, onların nezdindeki ilme karşı şımarıklık gösterdiler (veya kendi bildikleri ile şımarıp mağrur oldular). İstihzâ edip eğlenceye aldıkları azap kendilerini çepeçevre kuşatıverdi. O çetin azâbımızı gördükleri vakit ‘tek olan Allah’a inandık, O’na eş tutmakta olduğumuz şeyleri inkâr ettik’ dediler. Fakat azâbımızı (be’simizi) gördükleri zaman iman etmeleri kendilerine fayda vermedi. Allah’ın kulları hakkında câri olan âdeti budur. İşte kâfirler burada hüsrâna uğradı”3192; “Nihâyet, Firavun suda boğulup can çekişirken ‘inandım, hakikat İsrail oğullarının iman ettiğinden başka tanrı yokmuş, ben de müslümanlardanım’ demişti. Şimdi mi iman ediyorsun?! Hâlbuki sen bundan evvel ömrün boyunca isyan etmiş, fesadçılardan olmuştun.” 3193
Yûnus kavmi gibi, bir millet peygamberlerin söyledikleri azap gelmeden önce
3191] 40/Mü’min, 85
3192] 40/Mü’min, 83-85
3193] 10/Yûnus, 90-91
YEİS; ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİT KESMEK
- 625 -
iman ederlerse imanları sahih olur. Yûnus kavmi, Hz. Yûnus’un söylediği azâbın emâreleri belirince, azap kendilerine gelmeden önce iman ettikleri için imanları sahih olup fayda vermiştir. 3194
2- Önceden iman etmeyen bir kâfir, üzerinde ölümün emâreleri belirip ölümün şiddetli halleri kendisini sardığı zaman iman ederse, bu iman-ı ye’s veya iman-ı be’s’dir; makbul değildir. Çünkü ölüm zamanında geride iman ile hayır işleyeceği hiçbir vakit ve imkân kalmamış, nefsi elinden çıkmıştır.
Bir kâfir ölümcül hastalığa yakalanır, ölümün şiddetleri belirmeden ve can boğazına gelmeden önce aklı başında olarak bir hayır kesbine imkân bulacak bir zaman ve lahzada olur ve ye’s (ümitsizlik) ve be’s (azap) tahakkuk etmeden iman ederse, bu iman makbûl ve sahih olur. Fakat hâlet-i nezi’de, can boğaza gelince ye’s halinde küfürden tevbe ederek iman etmek makbûl değildir: “Günahları işleyenlerden her birine ölüm gelince ‘işte ben şimdi tevbe ettim’ diyen kimselere tevbe yoktur. Kâfir olarak ölenlerin de tevbeleri makbûl değildir. İşte bunlara Biz çok acıklı bir azap hazırlamışızdır.”3195 âyeti gereğince günah işleyip günahlara dadanan mü'minlerin ölüm gelip çatınca ve hayattan ümitlerini kesmeden önce, tevbelerinin kabulü kat'i değildir; Allah'ın dilemesine bağlıdır.
Fakat mü'min olduğu halde bazı günahlara da bulaşmış olan insanın son nefesinde bile tevbesi makbul olabilir. Çünkü Allah Teâlâ “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin.”3196 buyuruyor. Fakat imansızın son nefesindeki tevbesi makbul değildir. Çünkü bunun önceden iman ve irfandan nasibi yoktur ve Allah’ın rahmetinden ümidini kesmiştir. Bunda bütün İslâm âlimlerinin ittifakı vardır. Bir kısım âlimler, iman-ı ye’si, vaktinde dikilmediği için, tutup büyümekten uzak olan ve kuruyacak fidana benzetirler.
Peygamberimiz (s.a.s.) “Allah, kulunun tevbesini, canı boğazına gelmediği müddetçe kabul eder.”3197 buyurur. Hadiste geçen gargara ile murad, ye’s halidir. Bir kulda, ye’s ve be’s halinin tahakkukundan sonra, onun Allah’ın emirlerini yerine getirmesi aklen ve naklen tasavvur olunamaz. Nitekim Allah Teâlâ, “Onlar (kâfirler) eğer tekrar, hayata döndürülseler, nehy olundukları şeylere tekrar dönerlerdi. Muhakkak onlar yalancıdırlar”3198 buyurmuştur. Bu âyet-i kerime, kâfirin ölürken iman etmesinin kendi istek ve ihtiyârı ile olmayıp mecburî olduğuna delâlet eder. Çünkü kâfirler, ölürken İlâhî azâbı görürler ve meleklerin verdiği şiddetli acıyı tadarlar: “Melekler o kâfirlerin yüzlerine ve arkalarına vura vura ve ‘gelecekte de tadın cehennem azâbını’ diyerek canlarını alırken onları bir görmeliydin!”3199; “Onların (kâfirlerin) hali ne olacaktı melekler onların yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını alırken”3200 “Ölümün şiddet ve dehşetleri içinde meleklerin pençelerini uzatarak kendilerine: ‘Canlarınızı çıkarın! Allah’a karşı haksız olanı söyleye geldiğiniz, Allah’ın âyetlerinden kibirlenerek uzaklaşmış olduğunuz içindir ki bugün hakaret azâbıyla cezalandırılacaksınız’
3194] bk. 10/Yûnus, 98
3195] 4/Nisâ, 18
3196] 39/Zümer, 53
3197] Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/132, 153, III/425, V/362; Tirmizî, De’avât,13, 98; İbn Mâce, Zühd 13, 30
3198] 6/En’âm, 28
3199] 8/Enfâl, 50
3200] 47/Muhammed, 27
- 626 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dedikleri zaman o zâlimleri sen bir görmeliydin!”3201; “Hele can boğaza gelince, o vakit siz görürsünüz!”3202 Bütün bu âyetler, kâfirlerin ölürken İlâhî azâbı müşâhede ettiklerine delâlet eder. Bu sebeple onların iman etmeleri ümitsizlik ve korkudan dolayı olup ihtiyârî değildir.
İmam Mâtüridî’den sonra Mâtüridîlerin en büyük kelâmcısı Ebu’l-Mu’in Meymûn b. Muhammed en-Nesefî, ye’s ve be’s halinde bir kişinin iman etmesinin geçersizliğinin sebeplerini şöyle açıklar:
1- Bir kimsenin ye's (ümitsizlik ve korku) halinde iman etmesi, kendisine yönelen ve yakasına yapışan azâbı gidermek için olup ihtiyârî ve hakiki iman değildir. Hakiki iman ihtiyar ve istek ile Allah'a yaklaşmak ve O'nun rızâsını elde etmek için sahip olunan imandır.
2- Ye's ve be's halinde kişiyi ihtiyarsız olarak inanmaya mecbûr eden, gördüğü âhiret azâbının başlangıcı olan bir sıkıntı ve azaptır. Bundan kurtulması için imana sığınır. İmansız kişi dünyada ölürken azap çeker, bununla âhirete intikal eder.
3- Kişinin ölürken ve öldükten sonra nefsi elinden çıkmıştır. Ölürken nefsinde tasarrufa ve bir hayır kesbederek onunla faydalanmaya güç getiremez.
4- Bu şekilde bir imanın faydasının bulunmayacağı hakkında nass vârid olmuştur. 3203
Ebû Mansûr el-Matürîdî de ye’s halindeki iman hakkında şöyle der: “Bu zaman (kişinin can çekiştirdiği zaman), azâbın indiği vakittir. O vakit kişi şâhid ile (göz önündeki azap ile) gâibe dair bir delil getiremez ki, onun (inandım) sözü ilim ve bilgiden meydana gelen inanç olsun. Çünkü bu şekilde iman, korku ve azâbı gidermek için inanmadır. İsteği ile çalışarak erişilen iman değildir ki, inanması çalışıp çabalama ile husûle gelen iman olsun.” 3204
3- Güneşin Batıdan doğması veya semâ (yıldızlar) parçalanıp üzerlerine düşmek gibi kıyâmetin açık ve büyük alâmetleri zuhur ettiğinde veya kıyâmet kopmaya başlayınca ya da öldükten sonra diriltildiğinde kâfirin iman etmesi de bir iman-ı ye’sdir, kendisine fayda vermez. Bu husus Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifade edilir: “Onlar (kâfirler) ancak kendilerine azap meleklerinin gelmesini yahut Rabbinin gelmesini veya Rabbinin âyet ve helâk mûcizelerinden bazısının gelmesini mi bekliyorlar? Rabbinin âyetlerinden bazısı geldiği gün, daha önceden iman etmemiş veya imanında bir hayır kazanmış olmayan hiçbir kimseye o gün iman etmesi asla fayda vermez. De ki, ‘Bekleyin, şüphesiz biz de bekliyoruz.”3205 Burada meleklerden murad, ölüm veya azap melekleridir.
Allah Teâlâ’nın iki türlü âyeti vardır:
a) Allah’ın varlığına ve ekmel sıfatlarına delâlet eden, gelecekteki hâdiseleri
3201] 6/En’âm, 93
3202] 56/Vâkıa, 83-84
3203] Bk. Ebu’l-Mu’in Meymûn b. Muhammed en-Nesefî, Tabsıratü’l-Edille, vrk. 8b-9a. Râşid Efendi Kütüphanesi, Numara: 496. Fatih Kütüphanesinde 2907 numarada kayıtlı nüsha, vrk. 10a
3204] Te’vîlât li-Ebî Mansûr Matürîdî, vrk. 182a. Numara: 47, Râşid Efendi Kütüphanesi, Kayseri
3205] 6/En’âm, 158
YEİS; ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİT KESMEK
- 627 -
meydana gelmelerinden önce haber veren ve gösteren âyet ve delillerdir ki iman ve âhiret bunlarla kazanılır.
b) Bir kısım âyetler (alâmetler) de hâdise ve vâkıaların bilfiil ortaya çıkmaya başladıklarını ve İlâhî kudretin tecellisini gösterirler. Bunlar gelince açıkça herkese belli olduğundan, ihtiyârî olarak delil ile istidlâl ederek gayba inanma ihtimali kalmaz ve bu zaman iman etmenin bir faydası olmaz. Bu âyetler gelmeden önce inananlar kurtuluşa erer. Bu ikinci kısım âyetler de kıyâmetin büyük âlametleridir ki bunları görenler iman edeceklerdir. Fakat bunlar gelmeden önce iman edenler veya iman edip amel-i sâlih işlemiş ve iyilik yapmış olanların imanları makbûl olacaktır. Yoksa önceden iman etmemiş veya imanla bir hayır kazanmamış kişinin, kıyâmetin büyük ve açık olan âyetleri zuhur edince veya kıyâmet koparken ya da öldükten sonra diriltilince iman etmesi de bir iman-ı ye’sdir, kendisine fayda vermez. Güneşin Batıdan doğması gibi kıyâmetin büyük âlametleri zuhur ettiğinde teklif zamanı geçeceği için imanın kabul olunmayacağına dair Buhârî ve Müslim’in de rivâyet ettiği birçok hadis vardır.
Müfessirler, yukarıda meali zikredilen 6/En’âm suresi, 158. âyete “Kıyâmetin büyük alâmetleri zuhur edince çocuklar müstesnâ, bundan önce iman etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış kimseye, iman etmesi fayda vermez. Bir kimse önceden iman etmiş olup da bu alâmetler zuhur edince fırsat bulur ve bir hayır işlerse faydasını görebilir” şeklinde mânâ vermişlerdir.
Elmalılı Hamdi Yazır, bu âyeti tefsir ederken: “lem tekün âmenet kablü: Önceden iman etmemiş” cümlesinin “min kablü: önceden” sözü ile kayıtlı olduğunu, bu cümleye terdid edatı olan” ve-veya” ile atfedilen “veya imanında bir hayır kazanmamış kimseye” cümlesinde bu “min kablü-önceden” kaydının olmadığını ve “ma'tûfun aleyhin kaydını ma'tûfta da itibar etmek zarûrî değildir” kaidesini nazar-ı itibare alarak şöyle demiştir: “Bir kâfir, o gün âyâtın zuhûru üzerine iman eder ve o iman ile bir hayır kesbine imkân da bulursa ye's ü be's tamamen tahakkuk etmemiş olduğundan, bu imanın dahi menfaat verebilmesi melhuzdur. Yani o günkü imanın makbûl olabilmesi için her halde o imandan sonra bir hayır kesbine imkân bulunmalıdır.” 3206
Merhum Hamdi Yazır’ın tefsirine göre; bir kişi kıyâmetin büyük alâmetlerinden önce iman etmiş olursa, onun kurtuluşu için bu kâfi olacaktır. Fakat bu âyetlerin zuhûrundan itibaren iman etmenin kabulü için, bu imanı ile beraber hayır işlemesi de şarttır. Çünkü vakit daralmıştır. Henüz kıyâmet kopup bitmeden ve vâkıa tamam olmadan iman etmekle birlikte hayır ve iyilik işlemek fayda verecektir. Kıyâmet kopup bitince ve vâkıa tamam olunca be’s ü ye’s tamam olacak ve artık iman etmek de fayda vermeyecektir. Bununla beraber, kıyâmetin kopmasının alâmetleri belirince, henüz kopup bitmeden büsbütün ye’se düşmeyerek hemen iman edip sâlih amel işlemelidir. 3207
İslâm âlimleri ye’s ve be’s (ümitsizlik, korku ve azap) halinde iman etmenin geçersiz olduğunda ittifak etmişlerdir. Fâsık mü’minin ye’s halinde tevbe etmesinin makbul olup olmamasında ihtilâf etmişlerdir. Hanefi Matüridîlerden ve Şâfiîlerden bazı âlimler, âsî mü’minin ye’s halinde bile günahlarından tevbesi
3206] Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, III, 2108
3207] Bk. Hamdi Yazır, a.g.e., a.y. 2108
- 628 -
KUR’AN KAVRAMLARI
makbuldür, demişlerdir.
Yalnız Muhyiddin İbnü'l-Arabî Fusûsü'l-Hikem'inde ve bunun te'sirinde kalan Celâleddîn ed-Devvânî “Risâle fi Beyân-ı İmân-ı Fir'avn” isimli eserinde Fir'avn'ın suda boğulurken iman etmesinin makbûl olduğuna dair görüş beyân etmişlerse de, bu görüşler Kur’ân-ı Kerîm'in âyetlerine ters düşer. Kur'an varken bunlara itibar edilmez. Zamanımızda iman-ı ye'sin geçerliliğine dair Fusûsu'l-Hikem'deki İbn'ü'l-Arabî'ye ait olduğu iddia edilen görüşün tesiri altında kalarak delilsiz görüşler ileri süren Mahmûd el-Gurâb gibi çağdaş yazarlar da mevcuttur. 3208
Yeis; sözlükte, arzu edilen şeyden uzaklaşmak demektir. Kavram olarak ‘yeis’, istek ve arzunun tükenmesi, ümitsizlik, umudun kalmaması anlamındadır. Kur’an, ‘yeis’ kelimesine eş anlamlı ‘kunût’ (sonu tı ile) kelimesini de kullanır. ‘Kunût’, hayrdan ümidi kesmek demektir. Bir âyette ikisinin birlikte kullanıldığını görüyoruz: “İnsan, hayr istemekten bıkkınlık duymaz, fakat ona bir şer dokundumu, artık o, yeise düşen bir umutsuzdur.” 3209
İnsan, yaratılışı gereği, kendine faydalı olan şeyi çok ister. Bunun için gayret eder, çaba gösterir. Sıkıntı ve zorluktan hoşlanmaz. Elindeki nimet ve imkânların gitmesini sevmez. Bir zorluğa düştüğü, elindeki nimetlerin bir kısmı imtihan için elinden alındığı zaman, hemen şikâyete başlar ve bunu bir şer, kendisi hakkında hayr olmayan bir şey olarak değerlendirir. Sonra da ümitsizlik üstüne ümitsizliğe düşer.
Yeis hali, bir ümitsizlik veya kötümserlik halidir. İnsanın, kendisine dokunan bir zorluk, sıkıntı, istediğini elde edememesi ânında düştüğü psikolojik durumu anlatmaktadır. Şüphesiz bu durum, insana âit egoizmin, inkârcı insanların da nankörlüğünün görüntüsüdür. Çünkü hakkıyla iman edenlerde böyle bir durum, böyle bir rahatsızlık olmaz.
İnkârcıların Bir Özelliği Olarak Yeis
Yeis psikozu inkârcı insanların bir özelliğidir. Onların özellikle ölümden sonra gördükleri gerçek karşısında artık bir ümitleri kalmaz, dünyaya bir daha dönmelerinin imkânı da yoktur, karşılaştıkları kötü sonucu başlarından kimse savamaz.
“Ey iman edenler! Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir kavmi velî (dost ve müttefik) edinmeyin; ki onlar, kâfir olanların kabirlerdekilerden (onların dirilmesinden, kurtuluştan) umut kesmeleri gibi âhiretten ümit kesmişlerdir.”3210 Onları gören hayattaki inkârcılar da ölümden sonrası için bir umut ve kurtuluş yolu beklemezler, rahmet ve cennet nimetlerinden yeise düşerler.
Rabbinin verdiği nimetlere yeterince kanaat getirip şükretmeyen nankör kimseler, isterler ki ellerindeki dünyalık imkânlar, bol nimetler hiç eksilmesin, artsın ve böylece sürüp gitsin. Elindeki nimet eksilince veya biraz sıkıntı olunca hemen ümitsizliğe kapılmaya ve Allah (c.c.) hakkında yanlış düşünmeye başlarlar. Bu kötü duyguların sahibi, Allah’ı kendisene bol bol nimet verirken ‘cömert’, nimet kesilince bu sefer de ‘ihânet eden’ diye nitelendirmeye cüret eder. Kur’an, bu konuda dikkat çekici bir örnek veriyor: “Fakat insan, ne zaman onun
3208] Muhiddin Bağçeci, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 400-402
3209] 41/Fussılet, 49
3210] 60/Mümtehıne, 13
YEİS; ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİT KESMEK
- 629 -
Rabbi kendisini bir denemeden geçirse, ona bir ikramda bulunsa, onu bolca nimetlendirse ‘Rabbim bana ikramda bulundu’ der. Ama ne zaman onu deneyerek, rızkını kıssa (azaltsa), hemen der ki, ‘Rabbim bana ihânette bulundu.”3211
İşte bu şekilde nankörlük illetiyle hasta olanlar, ümitsizliğe düşerler. Bunun sebebi bu gibi kimselerin Allah’ın rahmetinin boyutlarını anlamamaları veya işledikleri cürümlerin çokluğundan ürkmeleridir. Ya da Allah’ın nimet ve rızık verirken hikmete uygun olarak verdiğini idrâk edememeleridir. Hâlbuki Allah'a teslim olmuş olan ihlâslı bir mü'min Allah'ın takdir ettiğine itiraz etmez. Payına düşene râzı olur. İlâhî adâletten şüphesi yoktur. Ayrıca o inanır ki, işlediği her tür amelin mutlaka karşılığını alacaktır. Allah'ın azâbından da emin değildir. Bunun sebebi de, kendi işlediği sâlih amellerin tam olup olmamasındaki şüphesidir. Yoksa Allah'ın rahmetinden umut kesmez, Allah'ın ihlâsla işlenmiş bir sâlih ameli boşa çıkaracağını aklının ucundan bile geçirmez.
Demek ki, ümitsizlik hastalığı inanç zayıflığından ya da Allah'ın sıfat ve fiillerinden şüpheye düşme nankörlüğünden kaynaklanmaktadır. Böyle kimseler, Allah'ın adâletinden şüphe ettikleri gibi, rızık verenin Allah olduğunu da unuturlar. Yaptıkları güzel işlere Allah'ın yeterli karşılığı vermeyeceği endişesini taşımaktadırlar. Böyle bir durum, gerçek imanla bağdaşmaz. “Biz insan üzerine nimetler akıttığımızda o Bizden yüz çevirip yan çizer. Ona bir şer dokununca da çok ümitsiz birisi haline geliverir.” 3212
Yeryüzündeki bütün kötülükler, bütün aksaklıklar, bütün ifsatlar insanların yaptıkları yüzündendir. Bu nedenle Allah (c.c.) insanlara uyarıcı ve müjdeleyici elçiler göndermiştir. Kötülük yapan kimseler, bir anda her şeyin bittiğini düşünerek ümitsizliğe kapılırlar, Allah’ın affının büyük olmadığını sanırlar. Hâlbuki Allah hakkındaki bu düşünce yanlıştır. “Biz insanlara bir rahmet tattırdığımız zaman, onunla sevinirler, fakat kendi ellerinin sunduğu (şeyler) sebebiyle onlara bir kötülük isâbet ettiğinde de, hemen umutsuzluğa kapılırlar.” 3213
Allah (c.c.), yarattığı insanın günah işleyeceğini de, isyan edeceğini de bilir. Ancak O, hatasını anlayıp tevbe edenleri, inkârdan sonra imanı tercih edenleri hem bağışlar, hem de onların tevbelerinden râzı olur. İnsan sürekli hata yapar, Allah (c.c.) da hatalarından vazgeçenleri (tevbe edenleri) bağışlamaya devam eder.
Allah'ın Rahmetinden Ümitsiz Olunmaz
Ümitsizliğin en kötüsü Allah’ın rahmetinden ümit kesmektir. Böylesine bir ümitsizlik kimileri için şirk, kimileri için de büyük günahtır. Kur’an şöyle diyor: “Oğullarım, gidin de Yusuf ve kardeşinden bir haber getirin ve Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden umut kesmez.”3214; “De ki: ‘Sapıklar dışında Rabbinin rahmetinden kim ümit keser.” 3215
Allah (c.c.), günahkâr mü’minleri ümitsizliğe düşmemeleri konusunda uyararak, Allah’ın rahmetinden yeise düşenin yanlışlığına işaret ediyor: “De ki: Ey
3211] 89/Fecr, 15-16
3212] 17/İsrâ, 83; Ayrıca bk. 11/Hûd, 9-10; 41/Fussılet, 49
3213] 30/Rûm, 36
3214] 12/Yusuf, 87
3215] 15/Hıcr, 50
- 630 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım, Allah’ın rahmetinden yeise düşmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, merhamet sahibidir.”3216 Tâkip eden âyetlerde bu bağışlamanın, ancak tevbe ederek Allah’a teslim olmakla ve Allah’tan gelene (Kur’an’a) uymakla mümkün olabileceği vurgulanmaktadır.
Yeis bir ümitsizlik, eli kolu bağlı bekleme, kötümserlik ve biraz da tembellik durumudur ki, hiçbir insan için câiz değildir. Kimileri çoğu zaman yapılması gerekeni yapmaya üşenirler veya ne yapacaklarını bilemezler. Sonra da elleri koynunda bekleyerek umutsuzluğa düşerler. Allah (c.c.), her bir başarıyı sebeplere bağlamakta, günah ve hataları tevbeden sonra bağışlayacağını müjdelemektedir.
Rabbimiz, bütün umutların bittiği yerde, gökten yağmur indirip yeri canlandırır. Tıpkı yağmur gibi olan rahmetini de her zaman gönderir, ölü kalpleri diriltir, kötülükleri iyiliğe çevirir. O, kendisinden hakkıyla korkup sakınanlara her zaman mutlaka bir çıkış yolu yaratır.3217 Ancak Allah’ın azâbından da kimse emin olamaz, zira kimin hakkıyla kulluk yaptığını ve kimin ibâdetinin kabul olduğunu ancak Allah bilir. 3218
Ümitsizlik Mikrobu
Daha çok, Allah’ın; Et-Tevvab, Er-Rahman, Er-Rahim, El-Mucib, El-Kahhar, El-Kadir, El-Muntakim, El-Afuv isim ve sıfatlarının yeterince anlaşılamamasından doğan bir virüs olan ümitsizlik; hem akideye zarar verir hem de dostluğa...
Allah’tan ümidini kesenler, bu yeislerinin doğal sonucu olarak ibâdet ve kulluk yapma ihtiyacı hissetmezler... Çünkü öyle bir Allah’a inanmışlardır ki; en ufak bir hatayı kesinlikle affetmez... Ümitsizlik mikrobu insanı hem ibâdetlerden soğutur hem de sosyal hayattan... 3219
İnsanın ümitsizliği, elindeki nimetlerde eksilme, umduğunu bulamama yüzünden, başka bir deyişle “işlerin tıkırında gitmemesi” halinde baş gösteriyor. İnsanın egoizmi, kendisini tüm nimetlere peşinen hak sahibi gördüğünden; en küçük anlamda kuyruğuna basılması onu feryat ettiriyor, isyana, ümitsizliğe itiyor. İnsan egosu için, Allah verirken çok yüce, çok cömert ve güzeldir; ama vermemeye, hele hele verdiğinden eksiltmeye başlar başlamaz ihânetle suçlanır.3220
Ümitsizliğin en kötüsü ve ümitsizliği şirk benzeri günah haline getirense Allah’ın rahmetinden ümidi keserek ebedî hayatın karanlık hale geldiğini, kurtuluş ve tevbe ümidinin kalmadığını düşünmektir.
Bu büyük günahı gereğince anlamak için tevbe sırrını çok iyi kavramak gerekir. Çünkü ümitsizlik, esas anlamıyla, tevbe kapısının kapandığını, her şeyin bittiğini, artık kurtuluş ümidi kalmadığını düşünmektir. Günahların en büyüğü, insanın Allah’ın rahmetinden daha büyük bir günah olabileceğini düşünmesidir. Bu, Allah’a âcizlik, yetersizlik isnat etmektir. İnsanın en büyük günahlarından
3216] 39/Zümer, 54
3217] 65/Tahrîm, 2
3218] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 759-762
3219] Feyzullah Birışık, Allah İle Dostluk Nasıl Kurulabilir? Karınca Yayınları, s. 79
3220] bk. 89/Fecr, 15-16
YEİS; ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİT KESMEK
- 631 -
biri ve kendisine yaptığı en kahredici zulüm budur.3221 Ankebût sûresi 23. âyet, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyi, Allah’ın âyetlerine küfür ve Allah’a varışı inkârla birleştirmektedir.
Kur’an, ümitsizliğe düşmüş bir topluluğun dost edinilmesine şiddetle karşı çıkar. Böyle bir topluluk mezara gömülmüş bir güruhtur ki, Allah’ın gazabına uğramış olmak onların belirgin özelliğidir. 3222
Ümitsizlik-Küfür İlişkisi
Ümitsizlik, organik ve psikolojik bozukluğun bir belirtisi olup, kişide her şeyin boş görünmesine, umut halinin tamamen yok olmasına sebep olan bir ruhsal durumdur. Böyle bir müzmin hastalığa yakalanın kurtuluşu hemen hemen imkânsızdır. Mü’minin böyle bir duruma düşmemesi için Kur’an, bütün ümit kapılarının açık olduğunu, şirkten başka bütün günahların bağışlanabileceğini özellikle vurgular. “Şüphesiz ki Allah, kendisine şirk/ortak koşulmasını bağışlamaz; bundan başka (günahları) dilediği kimseler için bağışlar…” 3223
Kur’an’da yeis ve kunut, kâfirlerin özelliği olarak belirtilmektedir. “İnsana tarafımızdan bir rahmet tattırıp da sonra bunu kendisinden çekip alıversek o, ümidini kesen bir adam, bir nankör olur.”3224 Bu âyette geçen nankörlük k-f-r kökünden geldiğinden bu kavram, aynı zamanda burada küfür anlamında da kullanılmış ve sahibi ümitsiz olarak nitelendirilmiştir. Zira ümitsizliğin bir küfür eylemi olduğu başka âyetlerde açık bir şekilde ifade edilmektedir: “Allah’ın rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser?”3225; “…Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfir topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” 3226
Kâfirler, Allah’ın rahmetinin genişliğini, ilminin ve kudretinin kemâlini bilmezler; bundan dolayı âhiret hakkında ümitleri bulunmamaktadır. “Ey iman edenler! Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir kavmi velî (dost ve müttefik) edinmeyin; ki onlar, kâfir olanların kabirlerdekilerden (onların dirilmesinden, kurtuluştan) umut kesmeleri gibi âhiretten ümit kesmişlerdir.”3227 Bu âyette kâfirler âhiretten o kadar ümitsiz olarak tasvir edilmişler ki, bir ölünün mezardan kalkıp geri gelmesi nasıl umulmazsa, öylesine umutsuz oldukları ifâde edilmiştir. Veya âhirette makamı belli olup gerçeklere şâhit olmuş, âhiretin kalıcı nimetlerinden mahrum olup azâbını tatmış ve artık kurtuluş ümidi kalmamış kimsenin ümitsizliği gibi ifâde edilmiş ve bununla da onlardaki umutsuzluğun şiddeti vurgulanmıştır. 3228
Yukarıdaki âyetlerde ümitsizlik, tamamen kâfirlere hasredilmektedir. Aşağıdaki âyette ise ümitsizlik ile küfür arası âdeta birleştirilmiş, birbirinden ayrılmaz iki unsur gibi ifâde edilmiştir: “Kâfir kavimden başkası Allah’ın rahmetinden umut kesmez.”3229 Hâlbuki müslümanların da bir insan/beşer olma hasebiyle zaman za3221]
39/Zümer, 53; 15/Hıcr, 36; 12/Yûsuf, 87
3222] 60/Mümtehıne, 13; Kur’an’ın Temel Kavramları, s. 624-627
3223] 4/Nisâ, 48
3224] 11/Hûd, 9
3225] 15/Hıcr, 56
3226] 12/Yûsuf, 87
3227] 60/Mümtehıne, 13
3228] Ebû’s Suud, İrşâdu Akli’s-Selîm ilâ Mezâye’l-Kur’âni’l-Kerim, VII/241
3229] 12/Yûsuf, 87
- 632 -
KUR’AN KAVRAMLARI
man ümitsizliğe düşmeleri mümkündür. Bu durum da, kâfir ile mü’minin aynı kategoriye sokulmalarını zorunlu kılmaktadır; hâlbuki bu gibi âyetler, müslümanı ümitsiz olarak nitelememekte, mutlak ümitsizliği sadece kâfire hasretmektedir. Mü’min, Allah’ı ve nimetlerini tasdik eden biri olarak mütâlaa edilmekle beraber kâfir, asla bunları kabul etmeyen biridir. Çünkü kavram olarak küfür, bir şeyi gizlemek anlamını ifâde etmekle beraber örfte, Allah ve nimetlerini inkâr mânâsında kullanılmaktadır. Bu münâsebetle mü’min, ümitsizliğe düştüğü zamanda Allah ve nimetlerini inkâr etme konumuna düşmediğinden, kâfir ile bu hususta aynı kategoriye girmez. Kâfir, küfrünün sonucu olarak devamlı ümitsizlik içindedir. İnançsızlığının neticesi olarak, nimetin kendisine gelişini bir tesâdüf olarak değerlendirmektedir. Bu münâsebetle yok olan nimetin tekrar kendisinin eline geçmesini âdeta imkânsız kabul edeceğinden dolayı, devamlı bir ümitsizlik içindedir.3230 Çünkü tesâdüfler gelişigüzel olduklarından bir sefer daha tahakkukları imkânsızlıkla eş değerdedir. Hâlbuki müslüman, zaman zaman bu konuda fütur gösterse de, nimetlerin ancak Allah’ın takdirinin sonucu olduğuna inanır. Takdirlerin ise, her zaman tahakkukları mümkün olduğundan ümitsizliği kalıcı ve sürekli değil, düşüncesizliğin bir eseri olarak anlık veya kısa sürelidir. Bundan dolayı karamsar bir ümitsizlik, imansızlığın bir neticesi olarak kâfirlerin genelini içine alacak olan ayırt edici bir özellikleri olmuştur. Bu durum bize, bunun gibi bir zaaf noktasında kâfir ve müslüman ayrımını yapmaya götürmektedir ki, işte Kur’an perspektifinde bu mevzûda esas olan da, budur.
Ümitsizlik ruha yerleşince, artık onda bir hayat filizi yeşeremez; bundan dolayı Allah, kulların ümitsizlik konumuna düşmemeleri için onları daima kendisine karşı ümitlerini muhâfaza etmeye çağırmakta ve kullarına karşı bütün günahları affedecek derecede merhametli olduğunu belirtmektedir: “De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz O, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” 3231
Bunlardan hareketle Kur’an hükümleri, mü’minin ümitsiz olamayacağını, olduğu takdirde ümitsizliğinin asla uzun ve karamsar bir tarzda olmamasını gerekli kılmaktadır. Bu zaafın, insanın bütün verimini yok ettiği ve kişiyi âdeta yaşayan ölüye çevirdiği gerekçesiyle Kur’an’ın bütün ümit kapılarını açık tuttuğunu söyleyebiliriz. 3232
İlâh kavramının bir anlamı da sığınılacak yer, umut bağlanacak makam demektir. İnsanların bu makama yönelişleri ise duâdır. “Rabbinize yalvara yakara ve gizlice duâ edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez. Yeryüzü ıslah edildikten sonra orada bozgunculuk yapmayın. (Allah’ın azâbından) korkarak ve (rahmetini) umarak O’na duâ edin. Muhakkak ki ihsan sahiplerine/iyilik edenlere Allah’ın rahmeti çok yakındır.”3233 Kur’an’da duâ üzerine öğretilenler, sığınılacak ve umut bağlanacak makamın tek olduğu, duâ ve umut edilecek başka bir mercî aramamak gerektiğini gösteriyor. Kime sığınılır ve gerçek anlamda ümit beslenip ondan beklenti içine girilirse, o makam, kişi ya da şey her ne ise, o ilâh edinilmiş olur.
“İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman Rablerine gönül vererek yalvarır duâ ederler.
3230] Râzi, Tefsir-i Kebir, 17/191
3231] 39/Zümer, 53
3232] Hayati Aydın, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Timaş Y., s. 162-165
3233] 7/A’râf, 55-56
YEİS; ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİT KESMEK
- 633 -
Sonra onlara kendi tarafından bir rahmet tattırdığı zaman da bakarsın onlardan bir kısmı Rablerine şirk/ortak koşuyorlar.”3234; “İnsana bir sıkıntı dokunuverince Bize yalvarır. Kendisine tarafımızdan bir nimet verdiğimiz zaman da ‘o bana bilgimden dolayı verildi’ der. Bu bir imtihandır, fakat pek çokları bilmez.”3235; “Gerçekten insan, tahammülsüz ve huysuz yaratılmıştır. Kendisine şer dokunduğu zaman sızlanır. Kendisine hayır dokunduğu zaman cimrilik eder.’’3236 Herkes böyle midir? Tabiatıyla hayır. Âyetin devamında namazını devamlı kılanlar, yoksula yardım edenler, cezâ gününü doğrulayanlar, Allah’ın azâbından korkanlar bu insanlara benzemezler denir. 3237
Ümitsizlik Psikolojisi
Allah Teâlâ, insanı bazen darlıkla, bazen de genişlikle imtihan eder. Bolluk, nimet, refah ve huzurla yapılan imtihanın derecesi, kimi zaman şiddet, sakıntı ve musîbetle yapılan sınavdan daha fazla olabilir, nimetlerle denenme daha zor gelebilir. İnsan zorluklarla sınandığını daha kolay anlasa da, rahatlık ve nimetlerle imtihan olduğunu çoğunlukla unutur. Aslında bolluk da, bir başka imtihan şeklidir; tıpkı sıkıntı ve darlıkla sınanıldığı gibi. Allah, kendisine iman ve itaat edenleri çeşitli şekillerde dener. Darlık ve sıkıntı ile imtihan edilen mü’min sabreder, bollukla sınava tâbi tutulunca da şükreder. Neticede her iki husus da mü’min için hayırlı olur. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır: “Ne tuhaftır ki, mü’minin bütün işleri hayırdır. Ve bu hayır, mü’minden başkası için yoktur. Ona bir bolluk isâbet edince şükreder ve bu, onun için hayırlı olur. Ve yine ona bir sıkıntı dokununca da sabreder. Bu da onun için hayır olur.” 3238
Bol rızık ve çeşitli nimetlerle imtihanın yapıldığını şu âyet gâyet açık bir şekilde ifâde etmektedir: “Kendilerine yapılan uyarıları unuttuklarında, üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilenler yüzünden şımardıkları zaman onları ansızın yakaladık, birden bire onlar bütün ümitlerini yitirdiler.”3239 Önceki ümmetler, kendilerine gönderilen peygamberlere iman etmedikleri için, Allah onlara çeşitli darlık ve musîbetler verdi; fakat onlar, yine iman etmediler. Cenâb-ı Allah, cezalarını daha da arttırmak için onlara bütün nimetlerin kapılarını açtı, bol rızık ve nimetlere gömüldüler. Nimetin gerçek sahibine şükredecekleri yerde zevk ve sefâya daldılar, O’nu unutup şehvetlerine teslim oldular. İşte böyle tam bir sarhoşluk ve dalgınlık ânında Allah onları yakaladı ve neye uğradıklarını bilemediler. Ne yapacaklarını düşünmekten âciz kaldılar ve helâk olup gittiler. Onlara hürriyet ve refahın verildiğini, maddî ve mânevî bütün engellerin kaldırıldığını, her taraftan üzerlerine nimetler gönderildiğini, iyi-kötü her şeyin kendilerine bol bol açık bulundurulduğunu ifâde eden Elmalılı, bu âyeti şöyle tefsir eder: Her türlü rahatlar, sıhhatler, zaferler, başarılar, zevkler, sefâlar önlerinde âmâde idi. Ne arzu etseler bulacak, ne isteseler yapabilecek hale geldiler. Kendilerine, kendi irâdelerinden başka yasak koyacak ve kayıtlayacak bir şey görünmüyordu. Öyle serbest bir imtihana kondular ve öyle derece derece yükselmeleri arttı ki, nihayet bu hürriyet ve refah ile ferahlandılar. Tuttukları yolun iyi olduğuna ve bütün bunların kendi hakları olduğuna ve her sorumluluktan kurtulmuş olduklarına
3234] 30/Rûm, 33; Aynı zaafa işaret eden diğer âyetler için bk. 41/Fussılet, 51; 39/Zümer, 8.
3235] 39/Zümer, 49
3236] 70/Meâric, 19-21
3237] 70/Meâric, 22-27
3238] Müslim, Zühd 64; Ahmed bin Hanbel, IV/332, 333, VI/15, 16
3239] 6/En’âm, 44
- 634 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hükmettiler. Hiçbir kayıt, hiçbir kaygı duymaz oldular, keyiflerini çattılar. Tam böyle ferahlandıkları, “gel keyfim gel!” dedikleri bir sırada kendilerini birden bire bastırıp yakalayıverdik. O saat İblis gibi bütün ümitleri kesildi. Ümitsizlik ve tam mahrûmiyet içinde donakaldılar. 3240
İnsan, elindeki nimetlerin, yaşadığı huzur ortamının elinden alınması ile de imtihan olunmaktadır.3241 Zorluklarla sınanmayı hatırlatan bu âyetlerde insanın karakteri çizilmektedir. Bu âyetler; huzur, refah, mutluluk ve nimet içinde yüzerken haktan yüz çeviren bir ruh halini sıkıntı, musîbet, darlık ve yokluk ânında ise ye’se düşen, karamsar, bezgin ve üzgün bir tavır sergileyen insanın durumunu çok güzel tasvir etmektedir. Yeis, karamsarlık ve üzüntü hali, insanı nankörlüğe sevk etmekte ve küfre yaklaştırmaktadır. Önceki halini, bol bol rızıklarla geçirdiği o mutlu yaşayışını hiç hesaba katmadan ve nimetleri hiç hatırlamadan, içinde bulunduğu fakirlik ve zarûret halini ve musîbetin verdiği sıkıntıları ve ıstırapları anlatır durur. “Önceden bol bol veren ve ihsanda bulunan yine verir” demez de; ümitsizliğe, karamsarlığa kapılır. Nimetin sahibine ve nimetlere nankörlük etmeye başlar. Yeis, karamsarlık, bezginlik, üzüntü ve yılgınlık nankörlüğü oluşturan ve küfre kapı açan sebeplerdir.
Şu âyet, peygamberler başta olmak üzere hiçbir mü’minin Allah’ın yardımından ümidini kesmemesi ve ye’se düşmemesi gerektiğini bize bildirmektedir. “Nihayet peygamberler ümitlerini yitirip de kendilerinin yalana çıkarıldıkları sırada onlara yardımımız gelir ve dilediğimiz kimse kurtuluşa erdirilir. Suçlular topluluğndan (ise), azâbımız asla geri çevrilmez.” 3242
Yeis konusunda Kur’an’ın şu mesajı bizim için çok önem arzetmektedir: “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.”3243 Mü’min hangi durumda olursa olsun Allah’ın rahmetinden asla ümidini kesmez. Zira Allah’ın rahmetinden ümit kesmek ancak kâfirlere mahsustur.3244 İbn Abbas (r.a.): “Mü’min her durumda Allah’tan gelecek bir hayır ümidi içindedir. Çünkü mü’min bir sıkıntıya düştüğünde, Allah’a yönelir; bolluk ânında ise, O’na hamdeder” demiştir. Allah’ın rahmetinden ümit kesmek, ancak insanın, âlemin ilâhının kâmil mânâda eşyaya kadir olmadığına veya tam mâlûmâtının bulunmadığına ya da cömert değil; cimri olduğuna inandığında söz konusu olur. Hâlbuki bu üç şeyden her biri o insanın küfrünü gerektirir. Allah’ın rahmetinden ümit kesmek ise ancak kâfir kimse için söz konusudur.3245
Yeis, karamsarlık ve buna bağlı olarak aşırı üzüntü, şikâyet, sızlanma gibi hususlara sebep olmaktadır. Nankörlük de bu sebeplerin verdiği ruh hâletinden kaynaklanmakta ve insanı küfre yaklaştırmaktadır. 3246
Yeis ve bu yüzden oluşan karamsarlık bir hastalıktır; kalbin, iç dünyanın hastalığı, psikolojik hastalık. Ve bu hastalık benzer nice mânevî hastalığın dâvetçisi ve tetikleyicisidir.
3240] Elmalılı H. Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, III/1928
3241] 11/Hûd, 9; 17/İsrâ, 83; 30/Rûm, 36
3242] 12/Yûsuf, 110
3243] 39/Zümer, 51
3244] 12/Yûsuf, 87
3245] F. Râzi, Tefsir-i Kebir, 18/159
3246] Kerim Buladı, Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Pınar Y., s. 137-139
YEİS; ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİT KESMEK
- 635 -
İnsanın genel karakteristik özelliklerinden birisi, onun nimetler karşısında şımarıp böbürlenmesi, zararlar karşısında da ümitsizliğe ve bedbinliğe düşmesidir.3247 Bu âyette geçen “yeûs” kelimesi ümitsiz anlamına gelir. Daha geniş mânâda yeûs; ilerisi hakkında bütün ümidini kesen, Allah’ın bu sıkıntıyı kaldırabileceğine inanıp sabretmeyen, şükretmeyen ve büsbütün nankör kesilen kişi demektir.
Bu âyet-i kerimedeki “insan” lafzından murad, mutlak mânâdır, genel olarak insanlar. Bu mânânın mutlak ve umûmî olduğuna işaret eden birtakım vecihler şunlardır:
1. Allah Teâlâ Hûd sûresinin bu âyetlerinin akabinde gelmekte olan 11. âyette “ancak sabredip sâlih amel işleyenler müstesnâ” diyerek bir istisnâda bulunmuştur. İstisnâ olmasaydı, bu cümle de kendinden önceki cümlelerin hükmünü alacaktı. Böylece âyetteki “insan” lafzı içerisine sabredip sâlih amel işlemeyen hem mü’min, hem de kâfir bütün insanlar girmektedir.
2. Bu âyet-i kerime ayrıca şu türdeki âyetlerle de uygunluk arzetmektedir: “Doğrusu insan hırslı yaratılmıştır. Kendisine kötülük dokundumu sızlanır. Kendisine hayır dokundumu vermez. Ancak namaz kılanlar bunun dışındadır.” 3248
3. İnsanın mizacı genelde zayıflık ve âcizlik gibi özellikler arzeder. İbn Cüreyc diyor ki: “Ey Âdemoğlu! Allah’tan sana bir nimet geldiği zaman kefûrsun/nankörsün. Senden o nimeti aldığı zaman ise yeûs ve kanût, yani ümitsizsin.”3249 Görüldüğü gibi İbn Cüreyc de “insan (Âdemoğlu)” lafzını genel olarak kullanmıştır.
Böylece bu âyette eksik yapılı; içinde bulunduğu ânı yaşayıp geleceği hiç düşünmeyen, geçmişi de anmayan, sonra karşılaştığı şeylerden dolayı çabucak isyan eden bir insan tasvir edilmektedir.3250 İnsana, lezzetini alacağı bir nimet tattırılsa, sonra da bu nimet çekilip alınsa, sabırsızlığı ve Allah’a güveninin tam olmayışı nedeniyle ümitsizliğe düşer, daha önceki nimetleri de unutur inkâr eder.3251 Ama kendisine dokunan bu sıkıntılardan sonra zenginlik ve sıhhat tattırılsa “kötülük ve musîbet benden gitti” der, övünür. İnsanlara karşı böbürlenir, kendisini saran nimetlerden dolayı şımarır, şükürden uzaklaşır ve nimetin hakkını edâ etmez. Bu âyetlerde “izâka (tattırmak)” ve “mess (dokundurmak” fiillerinin seçilmesinin sebebi şudur: İnsanın dünyada nimet ya da sıkıntı olarak karşılaştığı şeyler âhirette karşılaşacaklarının sadece birer numûnesi gibidirler. Bu nedenle bu fiiller kullanılmıştır3252 Ancak Allah’ın rahmette bulunduğu kişiler bu sonuçtan uzaktırlar.3253 Çünkü âyette zikredilen böbürlü davranış sefil insan karakteri ile ilgilidir. Bu karakter şudur: İnsan, tabiatı gereği sathî, sun’î bir yapıya sahiptir ve derin düşünceden çekinir. Bu yüzden refaha erip kudret sahibi olduğunda zevkine düşkün, kibirli ve böbürlü bir hal alır. O kadar ki herhangi bir ihtimalin bu mutlu şartları sona erdirebileceğini hayal etmek bile istemez. İşler bir gün tersine döndüğünde de, ümitsizliğin heykelleşmiş biçimi haline gelir
3247] 11/Hûd, 9-10
3248] 70/Meâric, 19-22
3249] F. Râzî, Mefâtihu’l Gayb, 17/190
3250] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, 7/125
3251] Kadı Beyzavî, Envâru’t Tenzîl ve Esrâru’t Te’vîl, III/305
3252] Beyzavî, a.g.e., III/306
3253] İbn Kesir, Muhtasaru Tefsîr-i İbn Kesir, II/213
- 636 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve her yerde kötü tâlihinden şikâyet etmeye başlar. Hatta Allah’ı suçlamaktan, O’nun ulûhiyetine hakaret etmekten bile geri durmaz. Fakat talihi tekrar geri döndüğü zaman uzak görüşlülüğü, bilgi ve başarısıyla övünmeye başlar. 3254
Böyle bir kimse artık ferîh ve fahûrdur. Allah korkusu hatırına gelmez, mağrur bir tavır alır. O nimetin hukukunu hamd ve şükürle edâ edecek yerde iftihar eder durur. Hâsılı insan, dünyada ya nimetten ya da zarûretten hâlî değildir. Bu insan bazen nimet ve bazen de zarûretle imtihan olur. Yine insan, fıtraten rahmet sebebiyle itminan ve onun alınıp çekilmesinden dolayı da elem duyar. Her iki halde de, yani rahmet verildiğinde Rahmân ve Rahîm olan Allah’ı, rahmet çekilip alındığında da yine O’nun ihtiyârını, hikmet ve imtihanını tefekkür ederek en güzel şekilde davranmak lâzım gelirken insanda öyle psikolojik bir hal vardır ki, bundan dolayı çokları mün’imi (nimet veren Allah’ı) düşünmez. Daha önce eline nimet geçtiğini gördüğü halde o elinden alınıverdiği zaman her şeyi unutur, ümitsiz ve karamsar olur. Zarûret tecrübesi gördüğü, birtakım sıkıntılarla daha önceden karşılaştığı halde de bir nimet tadınca bir daha bu nimet elinden alınamaz ya da acı göremezmiş gibi istikbalden emin olarak ferahlanır, iftihar eder durur ki zikrolunan inkâr ve istihzâlar hep bu psikolojik durumla alâkalıdır. 3255
İnsan karakteri devamlı değişim üzeredir. Kendinde bir güç bulduğu zaman mübâlağalı bir şekilde kibir ve büyüklük gösterir. Ancak zayıflık ve âcizlik hissederse zillet ve meskenet içerisine düşer.3256 İnsanın bu hali şu âyet-i kerimelerde dile getirilir: “İnsan, hayr/iyilik istemekten bıkkınlık duymaz, fakat ona bir şer/kötülük gelince ümitsizliğe/yeise düşer, me’yûs olur. Başına gelen bir sıkıntıdan sonra kendisine katımızdan bir rahmet tattırsak ‘elbette bu benim hakkımdır, kıyâmetin kopacağını sanmıyorum. Rabbime döndürülürsem muhakkak ki O’nun nezdinde de güzel şeyler bulacağım’ der. Andolsun ki Biz muhakkak kâfirlere yaptıklarını bildireceğiz ve andolsun ki muhakkak Biz onlara ağır bir azap tattıracağız.” 3257
Bu âyet-i kerimelerde de insanın taşkınlığına bir başka örnek vardır. Allah, insana bir nimetle mukabelede bulunduğu zaman bu nimet onu şımartır da mün’imi unutur ve şükürden yüz çevirir. Allah’ı zikretmekten, O’na yalvarmaktan uzaklaşır, kendini kibir ve azamete kaptırır. Ama ona bir zarar ya da fakirlik isâbet ettiğinde de devamlı duâ eder. Bu âyetlerde yapılan tasvir; Allah’ın hidâyetini benimseyip O’nun doğru yolunda yürümeyen beşer ruhunun dorudan doğruya ince bir resmidir. Bu tip kimselerin nasıl her an değiştiklerini, zaafa düştüklerini, hayrı övdüklerini, nimeti inkâr ederek bollukla gururlanıp sıkıntıyla bağırdıklarını inceden inceye tasvir etmektedir. Şu insan iyilik istemekten usanmaz. Ama bir fenalık dokunacak olursa ümit ve heyecanını yitirir. Bu halden kurtuluşun ve çıkışın olmayacağını zanneder, bütün sebeplerin yok olduğunu kabul eder. İçi sıkılır, üzülür, Allah’ın rahmetinden ve yardımından ümidini keser. Çünkü Rabbine bağlılığı yoktur.
Bir başkası da Allah kendisine sıkıntıdan sonra rahmetini tattırsa nimeti
3254] Mevdûdî, Tefhîmu’l Kur’an, II/353
3255] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, IV/2768
3256] F. Râzi, Tefsir-i Kebir, 27/138
3257] 41/Fussılet, 49-51
YEİS; ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİT KESMEK
- 637 -
küçümser, şükrünü unutur ve bolluk onu baştan çıkararak şımartır. “İşte bu benim hakkım” der. Âhireti unutur ve böyle bir şeyin olacağını çok uzak bir ihtimal sayar. “Kıyâmetin kopacağını sanmıyorum” der. Kendisinde bir böbürlenme belirir ve Allah’a karşı çıkarak katında kendisinin de bir yeri olduğunu sanır. Âhireti ve Allah’ı inkâr eder. Ama yine de Rabbine döndürülecek olsa O’nun yanında kendisinin önemli bir yeri olduğunu kabul eder. Ve der ki: “Rabbime döndürülürsem muhakkak ki O’nun nezdinde güzel şeyler bulacağım.” Ama bunların hepsi birer gurur ve kuruntudan ibârettir. Allah, kendisine nimet verdiği zaman insan şımarır, azıtır, büyüklenir, sırtını döner ve gider. Ama bir kötülük dokunacak olursa küçülür, düşer, aşağılaşır, yalvarır ve bıkmadan, usanmadan duâ eder durur.
İnsanın ruhundaki yüce ve basit değerleri ne kadar titizlik ve dikkatle tescil etmektedir bu âyetler. Çünkü onu tavsif eden, onun giriş-çıkış noktalarını bilen, hangi noktada ne gibi harekette bulunacağını, Allah’ın dosdoğru yolu olmaksızın nerede yanılacağını bilen yaratıcısıdır.3258
Allah başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyurur: “İnsana nimet verdiğimiz zaman, yüz çevirip yan çizer. Ona bir zarar dokununca da umutsuzluğa düşer.”3259 Ancak geniş ve dar anlarında Allah’ın korumuş olduğu kişiler bu noksanlıktan uzaktır. Çünkü, Cenâb-ı Hak insana mal, âfiyet, fetih, rızık ve nusretle nimette bulunduğu ve insan istediğine kavuştuğunda Allah’a karşı itaat ve ibâdet vazifelerinden genelde yüz çevirir. Aynı şekilde Cenâb-ı Hak insana musîbetler, dert ve üzüntüler gibi birtakım şerleri dokunduracak olsa insan bu defa da umutsuzluğa düşer.3260 İbn Abbas’a göre bu âyet-i kerimedeki “insan” kelimesi ile kastedilen Velid bin Muğîre’dir. Ancak, fark edileceği gibi âyet hüküm açısından umûmîdir. Çünkü, genelde insanın karakteri, maksûduna ve matlûbuna ulaştığında aklanma, Allah’a itaat ve ubûdiyetten uzaklaşarak gâfil olma şeklinde tezâhür eder.3261
11/Hûd, 9 ve 41/Fussılet, 49. âyetlerden anlaşılacağı üzere yeûs karakterinin nankörlükle yakın ilişkisi vardır. Çok ümitsiz anlamındaki yeûs, kimi yerde küfrân-ı nimet ifâden bir sözcük ile bulunurken, kimi yerde de imanın zıddı olan kelime grubu ile beraber bulunmaktadır. 3262
İnsana bir sıkıntı, bir zarar, bir musîbet dokunduğu zaman ümitsizliğe düşer. Allah’ın sıkıntıları giderecek, daralmış göğüslere nefes aldırıp ferahlatacak yardımından, lütuf ve rahmetinden ümidini keser. Kendisinden çekilip alınan nimetler gibi bir nimetin tekrar geriye dönebileceğinden şiddetli bir ümitsizlik içinde bulunur. Kur’an bunu şu şekilde ifâde eder: “İnsana nimet verdiğimiz zaman (Bizden) yüz çevirip yan çizer; ona bir de zarar ve ziyan dokunacak olsa iyice karamsarlığa düşer.”3263 Bu âyette geçen yeûs kelimesi, nankörlüğün tam karşılığıdır. İnsan cinsine sıhhat ve zenginlik gibi şükrü gerektiren nimetler verildiğinde, şükür ve zikirden yüzçevirmekte, hastalık ve fakirlikle başbaşa kaldığında ise, Allah’ın
3258] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, 12/63-64
3259] 17/İsrâ, 83
3260] İbn Kesîr, a.g.e., II/396-397
3261] F. Râzî, a.g.e., 21/35; Mûsâ Kâzım Gülçür, Kur’an’da Karakter Eğitimi, Işık Y., s. 36-41
3262] 60/Mümtehıne, 13; 12/Yûsuf, 87
3263] 17/İsrâ, 83
- 638 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rahmetinden şiddetli bir şekilde ümidini kesmektedir. 3264
Yeûs anlamına çok yakın şekilde kullanılan “kanût” kelimesi ise; hayırdan, Allah’ın rahmetinden ümidini kesen kimseye denir. Başına gelen bir sıkıntının savuşup gideceğinden ümitsiz olan kişi için kullanılır. Kur’ân-ı Kerim’de k-n-t kökü türevleriyle birlikte altı yerde geçmektedir. Kanût olarak ise bir âyette yeûs kelimesi ile birlikte zikredilmektedir. “İnsan hayır (mal, sağlık, refah gibi dünyalık arzular) istemekten usanmaz. Fakat kendisine bir şer/kötülük (fakirlik, mihnet ve sıkıntı) dokunursa hemen ümitsizliğe düşer, üzülüverir (feyeûsun kanût).”3265 Yeûs, kalbin sıfatıdır. Kanût ise, yeis halinin yüzde ve insanın dış görünüşünde belli olmasıdır. Yeûs, duânın icâbetinden ümitsiz olan, kanût ise Rabbine karşı kötü zanda bulunan insan. Yeûs, başa gelen musîbet ve sıkıntıların gitmesinden ümidini kesen, kanût ise, bunların devam edeceği zannında bulunan kimse diye tefsir edilmiştir.3266 Türkçede her iki kelimenin karşılığı olarak da “ümitsiz” kelimesi kullanılır. Bu açıklamaya göre de mânâ yönünden bu iki kelimenin birbirine çok yakın olduğu anlaşılır.
Allah’ın rahmetinden ümit kesmenin, imanın zıddı olan “küfür”le bağlantısını şu âyetin ışığı altında daha iyi anlayabiliriz: “…Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser?”3267 Bu âyete göre, Allah’ın rahmetinden sapık olan kâfirler ve zâlimler ümitlerini keserler. Mü’minler ise her hâl u kârda Allah’a şükür ve hamd ederek İlâhî rahmetten, Allah’ın lütuf ve ihsânından asla ümitlerini kesmezler. “De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.”3268 Allah’ın rahmetini ummuk ve beklemek mü’minin vasfıdır. Şükran duygusu ile Rabbine bağlı olan mü’min, başına gelen sıkıntı ve zarardan dolayı asla ümidini yitirmez. Nankörlük bir yönüyle Allah’ın nimetini unutmanın bir tezâhürüdür. Ümitsizliğe düşmek de, nankörlüğün bir sonucudur. Kanût kelimesinin eş anlamlısı olan yeûs kelimesi, 11/Hûd sûresinin 9. âyetinde nankör anlamına gelen “kefûr” kelimesiyle beraber bulunmaktadır.3269 Bu kelimenin de küfür kelimesiyle aynı kökü paylaştığı unutulmamalı, dolayısıyla ümitsizliğin küfür veya en azından küfre yaklaştırıcı özelliği unutulmamalıdır.
Bu konuyu içeren âyetlerin Kur’ân-ı Kerim’de sık sık tekrarlanması; bu tutum ve davranışların insan psikolojisinde derin izlere sahip olduğunu gösteriyor. Sıkıntı ve felâket ânında ümidini yitirmek, bolluk ve refahta şımarmak, kibirlenmek, büsbütün cimri kesilmek… İşte insanın genel ruh yapısı…
Ümit; “Yeis”in Zıddı
Umut veya ümit: Ummak, emel, arzu, beklenti. Bazı şeylerin olması konusunda beslenen his; ummaktan doğan güven duygusu; bu duyguyu veren kimse veya şey demektir. Aynı zamanda, ummanın verdiği rahatlık, ferahlık duygusuna umut denir. Bunun zıddı olan yeis de umutsuzluktan doğan karamsarlık, üzüntü demektir. Recâ da “ileride meydana gelmesi umulan arzu edilen bir şeye kalbin duyduğu ilgidir.”
3264] Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, III/314
3265] 41/Fussılet, 49
3266] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l Kur’an, VIII/332; Şevkânî, a.g.e., IV/652
3267] 15/Hıcr, 56
3268] 39/Zümer, 53
3269] Kerim Buladı, a.g.e., s. 84-86
YEİS; ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİT KESMEK
- 639 -
Mü’minler Allah’tan korkmakta oldukları kadar O’ndan umut kesmemekle de yükümlüdürler: “Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin.”3270 Çünkü umutsuzluk insanı kendini düzeltme, arındırma çabalarından yoksun bırakır. Kur’an, mü’minin her durumda umut içinde olmasını gerektirecek müjdelerle doludur: “Şüphesiz Rabbin onların zulümlerine karşı mağfiret sahibidir.”3271; “Rabbiniz bol rahmet sahibidir.” 3272
“Rahmetim her şeyi kaplamıştır.”3273 Fakat bu ve benzeri âyetler ne yaparsa yapsın insanın mutlaka bağışlanacağı anlamına gelmez. Umut (recâ), sebebsiz ve insanı umduğu şeye ulaşmak için çalışmaktan alıkoyacak, kötülük ve günahları önemsiz gösterecek bir beklenti değildir. “Onlar ki inandılar, hicret ettiler, Allah yolunda savaştılar; işte onlar Allah’ın rahmetini umarlar “(yercûne)”3274; “Allah’a iman edenleri ve O’nun kitabına sarılanları Allah rahmetine ve bol nimetine kavuşturacak, önleri kendisine götüren doğru yola eriştirecektir”3275 ve “Ey iman edenler, Allah’tan korkun, O’nun elçisine inanın ki size rahmetinden iki pay versin, sizin için ışığında yürüyeceğiniz bir nur yaratsın ve sizi bağışlasın”3276 gibi âyetlerde açıklandığı üzere umut ancak gerekli şartları hazırladıktan sonra sonucu Allah’tan ummaktır. Bunun aksi bir beklenti Hz. Peygamber’in (s.a.s.) “Nefsini hevâsına tâbi kılıp şehevî arzularının peşinde ömrünü tükettikten sonra Allah’tan Cennet isteyen ahmaktır” hadisinde tanımladığı gibi ahmaklıktır.
Korku ve umut birbirini bütünleyen ve mü’mini kemâle erdiren iki niteliktir. Bu nedenle Kur’an mü’minleri tanımlarken iki niteliği birlikte anar: “Yanları yataklardan uzaklaşır, korkarak ve umarak Rab’lerine duâ ederler.”3277 İslâm bilginleri bu tür Kur’ânî yönlendirmelerden yola çıkarak mü’minin sürekli korku ve umut arasında olması gerektiğini belirtmişlerdir. 3278
“Kötülükler yaptıktan sonra ardından tevbe edip inananlar(a karşı,) muhakkak ki Rabbin, o(tevbe ve îmâ)ndan sonra, elbette bağışlayandır, merhamet edendir.” 3279
“Ve onlar Allah ile beraber başka tanrıya yalvarmazlar. Allah’ın haram ettiği canı haksız yere öldürmezler ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa cezasını bulur.”
“Kıyâmet günü onun için azâb kat kat yapılır ve o, azâb’ın içinde hor ve hakîr olarak kalır.”
“Ancak tevbe edip inanan ve faydalı bir iş yapanlar, işte Allah onların kötülüklerini iyiliklere değiştirecektir. Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.”
“Kim tevbe eder ve faydalı iş yaparsa o, makbul bir kimse olarak Allah’a döner.” 3280
“Gündüzün iki tarafında (sabah, akşam) ve gecenin yakın saatlerinde namaz kıl; çünkü
3270] 39/Zümer, 53
3271] 13/Ra’d, 6
3272] 6/En’âm, 147
3273] 7/A’râf, 156
3274] 2/Bakara, 218
3275] 4/Nisâ, 175
3276] 57/Hadîd, 28
3277] 32/Secde, 6
3278] Ahmed Özalp, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 392
3279] 7/A’râf, 153
3280] 25/Furkan, 68-71
- 640 -
KUR’AN KAVRAMLARI
iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir öğüttür.” 3281
A’râf, 153’üncü âyette yaptığı kötülüklerin ardından uslanıp inanan kimselere karşı Allah’ın bağışlayan, esirgeyen olduğu vurgulanır. Furkan, 68-71. âyetlerde şirk koşan, adam öldüren, zina eden kimselerin kat kat azaba çarpılacakları, ancak çok bağışlayan merhametli Allah’ın, günâhlarından dönen, inanıp iyi işler yapan kimselerin kötülüklerini iyiliklere çevireceği belirtiliyor. Burada dikkat edilmesi gereken bir incelik vardır.
Furkan sûresi 68-69. âyetlerde üç büyük günâhı yapan kimseye azâbın katlanacağı, yani iki kat azâbedileceği belirtilmiştir. Furkan 70-71. âyetlerde de tevbe edip inanan ve uslanan kimselerin affedilecekleri, Allah katında makbul olacakları yine iki kez vurgulanmaktadır. Âyetler arasında her bakımdan mükemmel bir uyum vardır.
Hûd sûresi 114. âyette de yine Allah’ın, günâhlarından tevbe edip uslanan ve güzel işler, ibâdetler yapan, gündüzün uçlarında ve gece saatlerinde namaz kılan kimselerin kötülüklerini iyiliklere değiştireceği, iyiliklerin, kötülükleri gidereceği vurgulanmaktadır.
Günâhların iyiliklere çevrilmesi şu anlama gelir: Daha önce günâh işler yapan kimseler, dönüp sevap işlemeğe başlarlar. Kötü olan halleri ve işleri iyiye döner. Halleri düzelir. Eskiden kötü iken iyi insan oluverirler. Yahut Allah, tevbe edenlerin, eskiden işledikleri günâhları sevaba döndürür, iyi iş yapmışlar gibi onlara sevap verir. Fakat birinci anlam daha doğrudur. Çünkü ikinci âyette “İyiliklerin, kötülükleri gidereceği” ifadesi de birinci anlamı güçlendirmektedir. Bu, tıpkı kirlenmiş olan kimsenin, su ve sabun ile bedenini temizlemesi gibidir. Nasıl su ve temizlik maddeleri, görünür kiri giderirse, ibâdet, güzel ameller, tevbe ve istiğfar da kötü eylemlerin rûh üzerinde bıraktığı günâh kirlerini giderir.
Bu ve benzeri âyetler, umutsuz insanlara umut sunmakta, insanları karamsarlıktan, günâhta ısrardan kurtarmaktadır. Kur'ân-ı Kerîm'in her yerinde insanlara bu umut aşılanmaktadır. Bütün bunların amacı, insanlara zorluk değil, kolaylık ve umut sunarak onları günâh vâdîsinden çekip Allah'a yöneltmektir. Yüce Allah, kendisine yönelen kulunu büyük lütfuyla affeder: “(Tarafımdan onlara) De ki: ‘Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım, Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Allah bütün günâhları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan, çok merhametlidir.” “Size azâb ansızın gelip çatmadan önce Rabbinize dönün, O’na teslim olun. Sonra size yardım edilmez.”3282 buyurmuştur. Hz. Peygamber’in: “İslâm, kendinden önceki işlerle ilgiyi keser”3283 mealindeki sözleri de bu umut ışığını yakmaktadır. 3284
İnsan Psikolojisini Dengeleyen İki Unsur: Korku ve Ümit
Sözlükte beklenti anlamını ifade eden ümit, Kur’an’da tama’ ve recâ kelimeleri ile ifade edilir. Tama’, kalbin ileride meydana gelecek olan şeyi arzu edip ona yönelmesi, bu konuda hırs göstermesidir. Recâ ise, ye’sin (ümitsizliğin) zıddı olup meydana gelmesi mümkün olan, arzu edilen bir şeyin tahakkukunun
3281] 11/Hûd, 114
3282] 59/Zümer, 53-54
3283] Ahmed bin Hanbel, Müsned 4/199, 204, 205
3284] Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yayınları : 21/450-451
YEİS; ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİT KESMEK
- 641 -
istenmesidir. Korkuyu ifade eden havf ise, insanın zanna ya da bilgiye dayanarak bazı işaretlerden hareketle gelecekte hoşuna gitmeyecek bir şeyin meydana gelmesinden veya sevilen bir şeyin elden gitme endişesine kapılarak bundan kalbinin elem duymasıdır.
Kurân-ı Kerim, çeşitli âyetlerinde insanın korkularından bahseder. İnsan düşünen, etrafını gözleyen, kâinatın birçok tehlikelerine karşı ne kadar âciz kaldığının idrâkinde olan bir varlıktır. Bundan dolayı insan, tehlikelere karşı kendisini korumak mecbûriyetindedir. İnsanı buna sevk eden şey ise fıtratındaki korku hissidir.
Bugünkü ilmî araştırmalar, insan psikolojisinin korku ve ümit adında iki temel duyguya dayandığını göstermektedir. Bu iki duygu, insanın hayattaki yönelişini, hedefini tayin etmektedir. Önümüzde nefsin iki zıt çizgisi var: Korku ve ümit. Tabiatı icabı nefis korkar ve ümitlenir. Çocuk birbirine komşu bu iki yetenekle yaratılır ve o büyüdükçe bunlar da onunla büyür ve gelişir, çeşitlenir. Bu ikisi insanın hayatına yön verir. Hedeflerini, davranışlarını, duygu ve düşüncelerini sınırlar, ayarlar ve dengeye sevk eder.
Kur’an, korku ve ümit çizgisine yönelir ve ilk iş olarak bu iki çizgiden her türlü fâsit ve sahte korkuyu ve sapık emeli ayıklar. Sonra sadece kendisi için gerekli olanı umacak, korkulması gerekli olandan korkacak şekilde ayarlar. Bu yapılmazsa insanın rûhî dengesi bozulur, hastalanır. Bilhassa korku hissi yönlendirilmezse rûhî bunalımların ve akıl hastalıklarının çok mühim bir sebebi olur. Bunun için “korku, psikiyatrinin atomu gibidir” denilmiştir. Yani birçok rûhî hastalığın temelinde o yatar. İnsanların çoğu, fıtratlarındaki korku hissi iyi yönlendirilmediği için, gerçek mercî olan Allah’a tevcih edilmediğinden binlerce sahte korkunun elinde huzursuzluğun esiri olmuş, çırpınıp durmaktadır. Gerek bizzat kendisini, gerek toplumu iyi müşâhede edebilen her insaf sahibi bu fikre katılır.
Kur’an, bu iki temel duyguya sık sık vurgu yapar. Kur’an’daki ibret amaçlı olaylar ve derslerin büyük bir kısmının bu iki temel duyguyu hedeflediklerini söylemek mümkündür. Çoğu kez rahmet ve azap âyetleri ile cehennem azâbı ve cennet hayatının birbirlerini takip ettikleri görülür. Zaten dinde de, hem Allah’ı sevmek hem de O’ndan korkmak bir esas olarak kabul edilmektedir. Bundan dolayı Allah, hem sevilmeli, hem de kendisinden korkulmalıdır. Nitekim Kur’an’da mü’minler, duyguları itibarıyla bu her iki durumu dengede tutan kimseler olarak tanıtılır: “Korkarak ve umarak Rablerine duâ ederler...” 3285
Peygamber Efendimiz de şöyle buyurur: “Mü’minler, Allah’ın azab ve azâbının miktarını bilselerdi hiç biri Cenneti ümid etmezdi. Kâfirler de Allah’ın rahmetinin ne kadar çok olduğunu bilselerdi, hiç biri O’nun rahmetinden ümit kesmezdi.”3286
Ümit: Kur’an’da ümit anlamında kullanılan tama’, haram işleme3287 Allah’ın mal vermesi,3288 sâlihlerden olma,3289 cennete girme3290 ve bulutlardan yağmur
3285] 32/Secde, 16
3286] Müslim, Tevbe 23
3287] 33/Ahzâb, 32
3288] 74/Müddessir, 15
3289] 5/Mâide, 84
3290] 7/A’râf, 46; 70/Meâric, 38
- 642 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yağma beklentisi içinde olmak3291 ile rahmet ve bağışlanma, recâ ve ümit3292 gibi hususlarda kullanılmaktadır. Bundan dolayı bu kelime, Kur’an’da sözlük anlamında olduğu gibi, beklenti ve ümit içinde olmayı ifade etmektedir.
Yine Kur’an’da ümit ifade eden recâ ise, saygı bekleme3293 Allah’a kavuşma,3294 rahmet ümidi içinde bulunma3295 ve hakkında yapılacak bir muâmele beklentisi içinde olma3296 anlamlarında kullanılır. Kur’an, ümit bağlamında zaman zaman insanın dünyada yaptığı iyi işler ve onlara verilecek cennet nimetlerini dile getirmiş ve bununla muhâtabını iyi amele, güzel ahlâka sevk etmeyi amaçlamıştır. 3297
Beyne’l Havfi ve’r-Recâ; Korku ve Ümit Arası: Havf, tatlı bir korku, Allah’ın celâl, kibriyâ ve azameti karşısında haşyet duyma... Recâ, zevkli bir ümit. O’nun lütuf, ihsân ve kereminden daima ümitvâr olma... Hayırları işlemek, amel-i sâlih; şerlerden kaçmak ise takvâdır. Amel-i sâlih işlendikçe recâ kapısı, takvâda ilerlendikçe havf kapısı açılır. Her iki kapıdan da aynı neticeye erilir: Cennet. Takvâ ve sâlih amel nasıl birbirlerinden kesin hatlarla ayrılmıyorsa, havf ve recâ da öyle... Bir mü’min Allah’ı hem sevecek, O’nun rahmetinden daima ümitvâr olacak, hem de O’ndan korkacak, azâbından emin olmayacaktır. İşte bu iki meziyet, kalbi safha safha terakkî ettirir, dalga dalga güzelleştirir; ona mânâ ve ulviyet kazandırır...
Korku ve ümit, bir âhenk içinde olmalı. Geceyle gündüzün, dünyanın başını sırayla sarması gibi... Bu arz küresi, hiçbir zaman, ne tam bir karanlığa bürünmüş ne de topyekün bir aydınlığa kavuşmuştur. Arzın bir yüzü kararırken beri tarafı aydınlanır, bir tarafı aydınlanırken ötesi kararır. Bu nöbetleşme ile arzın başında, her an hem aydınlık hem de karanlık hükmeder. Mü’min de her an, hem ümit ve hem de korku içinde olmalı. Zira Allah hem Ğaffâr’dır, hem de Kahhâr. Bağışlaması da vardır, kahrı ve perişan etmesi de.
Havf ve recâ imandandır... Her ikisi de mü’minin sıfatları. Bundandır ki, hangisi ruhtan çekilse, küfür tehlikesi belirir. Havf etmeyen insan, isyan yolunu tutar, bu yolun sonunun ise küfre çıkma tehlikesi vardır. Recânın azalması da ümitsizliğe yol açar. Bu da sonu küfre çıkabilecek bir başka yol...
Bazı kimseler, alenen, sıkılmadan ve daha kötüsü, seve seve günah işlemekte ve sırası geldiğinde de kendilerini teselli sadedinde, “Allah Ğafur ve Rahîm değil mi?” demekteler. Hâlbuki, Ğafur ve Rahîm olan Allah’a isyandan sıkılmak gerekmez mi? İsterse hiç azap etmesin, cehennemine atmasın. Kaldı ki, bir kulun af ve mağfirete ermesi için birtakım şartlara uyması gerek. Ğafur ve Rahîm isimleri, isyanını alenen ve severek işleyenlerden çok, yaptığı günahtan vicdanen rahatsız olan, sıkılan ve kötü halinden kurtulmak isteyenlerin ilticâ edecekleri isimler. Bu isimler, mü’mini yeisten kurtarır. Yoksa -hâşâ- âsînin isyanını devam ettirmez. Bu sözü sarf edenler Allah’ın sadece Ğaffâr ve Settâr değil; Kahhâr ve Cebbâr da olduğunu hatırlarından çıkarmasalar böyle bir hataya düşmezlerdi...
3291] 13/Ra’d, 12; 30/Rûm, 2
3292] 7/A’râf, 56; 32/Secde, 16
3293] 71/Nûh, 13
3294] 18/Kehf, 110; 29/Ankebût, 5
3295] 2/Bakara, 218; 4/Nisâ, 104
3296] 9/Tevbe, 106
3297] Hayati Aydın, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, s. 86-88
YEİS; ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİT KESMEK
- 643 -
Kur’ân-ı Kerim’de bir kısım âyetler, mü’mini cennetle müjdelerken, bir kısmı da âsileri cehennemle tehdit ediyor. Kalbin bir atıp bir sessiz kalması gibi, insanı bir havfa bir recâya sevk etmekle hoş bir âhenk meydana getiriyorlar. Fâtiha, Kur’ân-ı Kerim’in fihristi, hülâsası, özü ve özeti. Onda da havf ve recâ dersi birlikte veriliyor: “Hamd”de medih ve senâ hâkim. “Mâlik-i yevmi’d-dîn”, havf dersi verir. “İbâdet” recâya, “istiâne” havfa işaret ederler. “Sırât-ı müstakîme hidâyet talebi”: Recâ; “Mağdûb ve dâllînden olma korkusu” : Havf. Fâtiha’yı okuyan bir mü’minin ruhu, o hissetmese de, havf ve recâ dalgaları arasında seyerân eder. 3298
Korku-Ümit Terazisinde Ağır Basan Taraf Korku Olmalıdır
Korku hissi insan tabiatında, diğer birçok hislere ve hatta zıddı olan ümit hissine oranla daha kuvvetlidir. Bundan dolayı Kur’ân-ı Kerim, bu hissi özellikle muhâtap almış ve gerçek mevkiine oturtmaya gayret etmiştir. Kur’an’da yapılacak bir araştırma, korku üzerine âyetlerin daha çok olduğunu ortaya koyacaktır. Kur’an’ın korku hissini daha çok gündeme getirmesi, insanın en fazla frenlenmeye ve gem vurulmaya, bir noktada dengede tutulmaya muhtaç duygusunun, taşkınlık, haddi aşmak, zulüm işlemek, yani kısacası yasakları çiğnemek eğilimi olmasındandır. İnsan, bu huylarından ancak korku sebebiyle vazgeçebilir. İnsanı, işlemeğe pek hırslı olduğu günahlardan, ancak onun korku hissine hitap ederek, cezâî müeyyideler/yaptırımlar koyarak ve hatta uygulayarak vazgeçirebilirsiniz.
Hiçbir ülkenin şu veya bu günah ve suçları işlemeyen insanlara ‘şu şekilde mükâfatlar vereceğiz’ diye bir ceza hukuku anlayışları yoktur. Beşerî terbiye sistemlerinde her ne kadar örnek davranışlara özendirmeye yönelik ödüllendirme usulleri varsa da insanları, yasakları işlemek ve yasaları çiğnemekten caydırmak için korkutucu yaptırımlar daha ağır basmaktadır. Bundan da anlaşılıyor ki korku, insandaki haddi aşma, haksızlık etme ve taşkınlıklar yapma gibi his ve eğilimleri frenleyen çok özel bir duygudur. Korku, insan arzu ve iştihalarını helâl ve haram sınırında dengeli tutmaktadır. Bu yüzden Kur’an’da korkutan âyetlere daha çok yer verilmiştir. Aslına bakılırsa bu âyetler ne fazla ne de azdır. İnsandaki tuğyanı zararsız seviyede tutmak için yeterli ve dengelidir.
İmam Gazâli, “korkunun recâdan daha fazla olması mı, ikisinin birbirine denk olması mı efdaldir?” başlığı altında meseleyi çok güzel ele almıştır. Ona göre; ilk bakışta hangisinin efdal olduğunu söylemek zordur. Bu, “ekmek mi, su mu efdal?” sorusuna benzer. Acıkan için cevap başkadır, susamış olan için başka. Korku da ümit de kalbi tedavi eden bir ilaçtır. Birbirlerine üstünlükleri kalpteki hastalığa göredir. Allah’ın mekrinden emin olma hastalığı varsa, buna ilâç korkudur. Rahmet-i İlâhîden ümitsizlik hastalığı varsa ilâç recâ, yani ümittir. Hangi hastalık galip ise onun ilâcı efdaldir. Aynı şekilde insanın isyan yönü daha galipse korku efdaldir. İnsanların çoğunlukla günah ve isyan hastalığına müptelâ oluşlarını nazarı itibara alırsak korkunun daha makbul olduğunu söyleyebiliriz. İnsanlara daha faydalı olan, korku halidir. Çünkü insanlar için en uygun olanı, kişiyi ibâdete yönelten, bütün haram arzuları törpüleyen, kalbi dünyaya meyletmekten koruyan, korku tarafının ümitten daha fazla olmasıdır. Bu ölüm vakti gelene kadar böyle olmalıdır. Herkese yaraşan, şiddetli hastalık halinde, ölüm ânında3299
3298] Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, s. 127-129
3299] Nevevî, Riyâzü’s Sâlihîn Terc. I/479
- 644 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah sevgisi ve ümidin ağır basmasıyla dünyadan ayrılmaktır. 3300
Mustafa Sabri Efendi de, İslâm’da korku hissine verilen önemin, bir yanlış değerlendirme olmadığını, bilakis aksini iddia edenlerin, Avrupalıların tesiri altında kaldıklarını anlatır. Ona göre, insan tabiatüstü varlık olmadığından maddî faydalara ve maddî sakıncalara daha çok bağlanır. Bundan dolayı, korku altında itaat, bağlılıkların belki en kuvvetlisi ve en ciddisidir. İnsanı gizli ve açık bütün eylemlerinde onu takip eden ve hiç aldanmayan ilâhî kontrolün sonsuz tesir eden korkusu, muhabbet bağına kıyas edilemeyecek şekilde, itaat ve boyun eğmenin en amansız müeyyidesi, yani yaptırımıdır. Bunu kabul etmeyen reformcularımızın tenkitleri, İslâm’ın temel esaslarına yabancılıklarından (veya kasıtlı olup kötü niyetlerinden) kaynaklanır. Müslümanlara özellikle Allah korkusunu telkin eden eski âlimleri suçlu bulan kişiler, bu eğer bir suç ise, bu suçu Kur’ân-ı Kerim’e atfetmelidirler. Çünkü O’nun hemen her sayfasında korku ifade eden bir âyet vardır. Hucurât sûresinin on üçüncü âyetinde “Allah katında en şerefliniz, en müttakî; yani Allah’tan en çok korkup sakınanızdır” buyruluyor.
İnsanın yaratıcısı ve sahibi olan Allah, gönderdiği kitabında fıtrata en uygun olanı yapmış ve korku hissine ağırlık vermiştir. Kur’ân-ı Kerim’i baştan sona kadar dikkatsizce okuyan bir kimse bile bunu fark eder. Böyle olması, yani Kur’an’da korkuya önem verilmesi, çok az kavramda görülen bir özellikle bu kavramın çok çeşitli kelimelerle ifade edilmesi, fıtrata uygunluktan başka bir şey değildir. 3301
Takvâ, Kur’an’da defalarca övülen bir sıfattır. Allah indinde insanların taşıyacakları en yüksek şeref pâyesidir. Fıtrat dini İslâm, insanların ulaşmalarını arzu ettiği takvâ ve etka mertebelerinin tahakkuk etmesi için, bunların dayandığı korku hissini işletip, bu övülen vasıflara mü’minlerin sahip olmasını temin etmiştir. Daha doğrusu İslâm ve onun kitabı Kur’an, insanın tekâmül usûlünü ortaya koymuştur. Mânen yükselmeyi dileyen için başka yöntem yoktur. Korkuya verilen önemin sebebi, neticesinin takvâ oluşundandır.
İnsan, şu uçsuz bucaksız gibi görünen evrende kendisini kuşatan korkutucu unsurlara, içinde bulunduğu tehlikelere, geceye, vahşi tabiata, yırtıcı hayvanlara; açlık, susuzluk, çıplaklık; düşman, işkence ve ölüm gibi kendisiyle burun buruna yaşayan korkulara bakacak olursa, kâinat kitabında da korkunun, emniyet vaad eden ögelerden daha ağır bastığını, daha objektif bir şekilde görecek ve anlayacaktır. Hal böyleyken Kur’an’da korku hissinin daha çok uyarılması, neden zor anlaşılan bir mesele olsun? İnsanın beşikten mezara kadar geçirdiği hayat mâcerasında ona ümit ve emniyetten daha çok, korku arkadaşlık etmiştir şüphesiz. Bu da gösteriyor ki Allah, kulunu korku ile terbiye ediyor. İnsana öyle geliyor ki: Kâinattaki korku miktarı insandaki isyan arzusuna denktir. Yeter ki insan bu korkudan haberdar olsun.
İnsanı Rabbine yönelten duygular, nimetlerden, emniyet ve ümitten kaynaklansaydı Kur’an’da insanın nankörlüğünden bahsedilmez; şükreden kulların ve şükür amelinin azlığı sık sık vurgulanmazdı. Belki bazı kimseler, Yüce Allah’ın “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır”3302 meâlindeki âyetlerin ve Allah’ın âhirette daha
3300] İmam Gazâli, İhyâi Ulûmi’d Din, c. 4, s. 303
3301] Mustafa Sabri Efendi, naklen: L. Cebeci, Kur’an’a Göre Takvâ, s. 27-28
3302] 7/A’râf, 156
YEİS; ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİT KESMEK
- 645 -
çok rahmetiyle muâmele edeceğine dair hadislerin ışığı altında rahmetin daha ağır bastığını düşünebilir. Bu, ilk bakışta doğru bir eğilim gibi görünse de, dikkatle bakıldığı zaman bu görüş hemen kıymetini kaybeder. Çünkü Allah’ın rahmet sıfatıyla muttasıf olması, gadabıyla değil de, mahlûkata rahmetiyle muâmele etmesi bile O’nun korku hissini uyarmasını gerektirir.
Anneler neden çocuklarını daha çok tehlikelere karşı uyarır ve onları korkuturlar? Çokça merhametlidirler de ondan. Yüce Allah da eğer Kur’an’da korku hissini fazlaca uyarmışsa, bu da O’nun her şeyi kuşatan rahmeti gereğidir. Korkutmak bir azap değil; rahmettir. Çünkü korkutanın korkutmakla maksadı, korkuttuğu kimseleri tehlikelerden yana selâmete dâvet etmek hedefine yöneliktir. Bu yüzden Allah’ın rahmetinin genişliği fikrini esas alarak Kur’an’da korku hissinin az uyarıldığını iddia etmenin tutarsızlığı açıktır. Kur’an’da, dağ gibi deniz dalgalarının insanı kuşattığı an, insanların Allah’a yönelip dini yalnız O’na has kılarak Allah’ı tanıdıkları3303 anlatılmaktadır.
Korku, hem kâinatta hem de Kur’an’da başlı başına bir denge unsurudur. Çünkü, duygularımız ne gereksiz ve ne de zararlıdır; her his bir maksat için yaratılmıştır. Önemli olan, bu duygularımıza güzel istikametler vermek ve aşırılıklardan kaçınıp sınır koyabilmektir.
Korku olmazsa insandaki taşkınlık arzusu artar. Korkusuz insan da serazat bir şekilde her yasayı fütursuzca çiğner dolaşır. Buna bağlı olarak da tüm beşerî dengeler alt üst olur. Korku çok aşırı olursa bu sefer pusup susan insan, kendini tehlikelere ve onursuzluklara teslim edip helâk veya zelîl olur. Hiç korkmayan insan gibi, aşırı korku yüzünden de kişi, normal aktivitesini kaybedip asıl fonksiyonunu yerine getiremez.
Kur’ân-ı Kerim, insanı bir bakıma ilâhî tekliflerle dengeleyerek, âlemleri fesattan koruyor diye de değerlendirebiliriz. Bu tekliflerden emir ve yasaklar manzûmesini ihlâl edenler, en şiddetli azap ve cezalarla korkutuluyor. Emre itaat edenler ise ümitlendiriliyor. İşte bu korkutma ve ümitlendirme çok hassas bir denge istiyor; bu da insanın Rabbı olan Allah’ın Kitabında en âdil biçimde yapılmıştır.
İnsanda azgınlık yeteneği çok; o halde korkutma işlemi de o kadar çok olmalı. İnsanda gurur, yani aldanış, avunma ve temenni gibi ümidi kötüye kullanma diyebileceğimiz huylar da çok. O halde “Şeytan sizi Allah’ın rahmetine güvendirerek aldatmasın.”3304 şeklinde insana mesaj veren âyetler de o nisbette Kur’an’da vardır. Ancak, ne var ki ümitlendiren âyetlerle, korkutan âyetler sayıldığı zaman, korkutan âyetler çok fazla çıkar. (Yukarıda listesi verilen korku ile ilgili kelimeler Kur’an’da, toplam olarak 646 yerde geçerken; ümit anlamına gelen recâ (28) ve tama’ (12) kelimeleri, türevleriyle birlikte toplam olarak 40 yerde kullanılmıştır.)
Bu durum, dengesizlik ifade etmeyeceği gibi, bilâkis dengenin ta kendisidir. Korku ve ümit dengesi derken, korkuyu terazinin bir kefesine, ümidi de diğer kefesine koyun, eşit olsunlar, işte bu dengedir demek istemiyoruz. Bu fevkalâde yanlış bir denkleştirme olur. Eşitlik ayrı şeydir, adâlet ayrı. İşte böyle bir denkleştirme yüzündendir ki Kur’an’da “korkutan” âyetlerin çokluğu, kişide
3303] 31/Lokman, 32
3304] 31/Lokman, 33; 35/Fâtır, 5
- 646 -
KUR’AN KAVRAMLARI
aritmetiksel bir dengesizlik intibaı uyandırsa bile bu, adâlet gereğidir. Bu konuda kavramların hizmet ettikleri maksatlarıyla olan mutâbakatına “denge” demek daha doğrudur.
“Korku” duygusunun maksadı beşerî taşkınlıkları frenlemektir. O halde korku; bu taşkınlıkları durduracak miktarda olmalıdır. Ümit duygusunun maksadı ise, korku ümitsizliğe ve karamsarlığa dönüştüğü zaman, bu hali kendisine çekerek korkunun miktarını ayarlamaktır. Buna göre de ümit, korkuyu kendi miktarına çekecek derecede olmalıdır. Bu da ümit miktarının dengede olması demektir ki işte bu durum, Kur’an’da dengeli olarak vardır. “Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.’’3305 Hiç insanın rabbı/terbiyecisi, terbiye edeceği varlığa ne kadar korku, ne kadar ümit gerekir, bilmez mi?!
Selim kalp, korku ve ümit hislerinin en hassas dengeleri üzerindedir. Çünkü o, daima korku ve ümit arasındadır. Ne Allah’a sûi zan besleyecek kadar ümitsiz ve korkak olur; ne de şımaracak kadar ümitvar.
Bazı kıssalarda Allah korkusundan ölen, çıldıran, dağlara düşen kimselerin hikâyelerini şüphesiz duymuş veya okumuşuzdur. İşte bu halin de dengelenmesi gerekir. Kişinin işlediği günahları, Allah’ın rahmetinden ümit kestirecek derecede büyütmesi ne kadar yanlış ve ne kadar tehlikeli ise; işlediği sevapları da şımaracak kadar çok görmesi ve kendini beğenmesi de o derece yanlış ve tehlikelidir. Öyle ki kul ümitsizlikten kurtulması için bile korkutulur. Yani, eğer Allah’tan ümit keserseniz, ebedî hüsrâna uğrarsınız denir. Bu noktada bile korku yine rahmetin bir tecellisi olarak zuhur eder. İşte Gazâli, “günahın gizli ve açığını, zâhir ve bâtınını terk eden müttakîye gelince, ona da yaraşan korku ve ümit tarafını eşit tutmaya çalışmasıdır”3306 demektedir.
Aşırı günahlara dalan biri için “Nefislerine günah işlemekle zulmeden kullarım, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin”3307 gibi rahmet âyetlerinin, Allah’ın azâbından emin olanlar için de azap âyetlerinin okunması gibi bir tebliğ ve telkin üslûbu kişide korku ve ümit dengesini gerçekleştirecektir. Özetle korku ve ümit, hem insanın yeis ve ümit gibi hislerindeki aşırılıkları dengeleyen birer âmil ve unsur, hem de asılları itibariyle insanda kâfi miktarda olmaları gereken huylar olarak karşımıza çıkmaktadır. 3308
Kur’ân-ı Kerim’de Yeis ve Allah’ın Rahmeti
Ümitsizlik, ümit kesmek anlamında yeis ve türevleri, Kur’ân-ı Kerim’de toplam 13 yerde zikredilir.3309 Yine ümitsizlik, ümit kesme şeklinde yeis kelimesiyle aynı anlama gelen k-n-t ve türevleri de Kur’ân-ı Kerim’de toplam 6 yerde kullanılır.3310 Kunut, yeisten daha fazla ümitsizlik anlamını ifâde etmekle beraber, asıl olarak hayırdan ümit kesmek anlamındadır. Yeis kelimesinin zıddı olan “ümit”
3305] 67/Mülk, 14
3306] İmam Gazâli, a.g.e. c. 4, s. 306
3307] 39/Zümer, 55
3308] Faruk Gürbüz, Kur’an’da Denge, Denge Y., s. 182 vd.
3309] 5/Mâide, 3; 11/Hûd, 9; 12/Yusuf, 80; 12/Yusuf, 87; 12/Yusuf, 87; 12/Yusuf, 110; 13/Ra’d, 31; 17/İsrâ, 83; 29/Ankebût, 23; 41/Fussılet, 49; 60/Mümtehıne, 13; 60/Mümtehıne, 13; 65/Talâk, 4
3310] 15/Hıcr, 55, 56; 30/36; 39/Zümer, 53; 41/49; 42/Şûrâ, 28
YEİS; ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİT KESMEK
- 647 -
anlamındaki recâ (r-c-v) kelimesi ve türevleri de Kur’an’da toplam 28 yerde geçer.
Kur'an'da rahmet kelimesi ise, türevleriyle birlikte 339 yerde geçmektedir. Rahmetin, Allah için kullanıldığı durumlarda bağış ve lütuf kastedilir.
Rahmet, Allah'ın ilk ve en belirgin vasfıdır. Azap ve gazap istisnâ ve şartlı iken; rahmet ve lütuf genel ve istisnasızdır. “Azâbımı dilediğime isâbet ettiririm. Rahmetime gelince, o, her şeyi topyekün sarıp çevrelemiştir.’’3311 Ayrıca Allah, merhamet edenlerin en merhametlisi (Erhamur Râhımîn)dir.3312
Allah’ın rahmeti, insanın elde edip biriktirebileceği her türlü değerden daha üstün ve güvenilirdir.3313 O halde, kurtuluşu ümid etme bakımından, ibâdet ve ameline güvenmekten; Allah’ın rahmetini ümid etmek daha iyidir. Bu konuda en doğru yol, hem müslümanca ibâdet ve amel sergilemek, hem de amellerimize değil; Allah’ın rahmetine güvenmektir.
Rahmet; incelik, ihsan, bağışlama, acıyıp merhamet etme demektir. Allah’ın kullarına acıması, onlara sevgi, şefkat ve merhametle muâmele etmesi anlamında Kur’ânî bir tâbirdir. Allah Teâlâ, kullarına rahmet ve şefkatle davranmayı Kendisine vâcip kıldığını açıklamıştır: “Rabbinız, sizden her kim bilmeyerek fenalık yapar da arkasından tevbe eder ve nefsini düzeltirse, ona rahmet etmeyi Kendi üzerine almıştır. O, bağışlayan ve merhamet edendir.”3314 Rahmet, bütün yaratıkların iyiliğini isteyip onlara yardım etme arzusu duymaktır. Allah, şânına yakışır bir acıma ve şefkat ile muâmele eder.
Hayatın kaynağı da bu İlâhî rahmettir. “Benim rahmetim her şeyi içine almıştır.”3315 Rahmetin zıddı gazaptır. Halkın isyanı ve verilen nimetleri kendi istekleri ile kötüye kullanmaları sonucunda, ikinci derecede tecelli eden rabbânî bir hikmettir gazap. İsyan edenlere karşı gazâbın hükmü olan cezalandırma olmasaydı, sonunda itaat ile isyanın, imanla küfrün, nankörlük ile şükrânın farkı olmaması gerekirdi. Bu da hikmete uymayan bir eksiklik olurdu.
“Allah, kendisine şirk/ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını (günahları), dilediği kimse için bağışlar. Allah’a şirk/ortak koşan kimse büyük bir günah (ile) iftirâ etmiş olur.” 3316
“… Allah buyurdu ki: Kimi dilersem onu azâbıma uğratırım; rahmetim ise her şeyi kuşatır. Onu, ittika edip sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize iman edenlere yazacağım.” 3317
“Nihâyet, Firavun suda boğulup can çekişirken ‘inandım, hakikat İsrail oğullarının iman ettiğinden başka tanrı yokmuş, ben de müslümanlardanım’ demişti. Şimdi mi iman ediyorsun?! Hâlbuki sen bundan evvel ömrün boyunca isyan etmiş, fesadçılardan olmuştun.” 3318
3311] 7/A’raf, 156
3312] 12/Yûsuf, 64, 92; 21/Enbiyâ, 83; 23/Mü’minûn, 109-118
3313] 3/Âl-i İmrân, 157
3314] 6/En’âm, 54
3315] 7/A’raf, 156
3316] 4/Nisâ, 48; benzer âyet için bk. 4/Nisâ, 116
3317] 7/A’râf, 156
3318] 10/Yûnus, 90-91
- 648 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Eğer insana tarafımızdan bir rahmet (nimet) tattırır da sonra bunu ondan çekip alırsak, tamamen ümitsiz ve nankör olur. Eğer kendisine dokunan bir zarardan sonra ona bir nimet tattırırsak, elbette ‘kötülük benden gitti’ der. Çünkü o (bunu derken) şımarıktır, kibirlidir. Ancak (musîbetlere) sabredip sâlih amel/güzel iş yapanlar böyle değildir. İşte onlar için bir bağış ve bir büyük mükâfat vardır.” 3319
“Ey oğullarım! Gidin de Yusuf’u ve kardeşini iyice araştırın, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” 3320
“…İman edenler (kâfirlerden) ümitlerini kesmediler (ve anlamadılar) mı ki -bilmediler mi- Allah dileseydi bütün insanları hidâyete erdirirdi (ama Allah öyle dilememiştir)…” 3321
“(İbrâhim) dedi ki: Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser?” 3322
“Biz insan üzerine nimetler akıttığımızda o Bizden yüz çevirip yan çizer. Ona bir şer dokununca da çok ümitsiz birisi haline geliverir.” 3323
“Biz insanlara bir rahmet tattırdığımız zaman, onunla sevinirler, fakat kendi ellerinin sunduğu (şeyler) sebebiyle onlara bir kötülük isâbet ettiğinde de, hemen umutsuzluğa kapılırlar.” 3324
“Onlar korkarak ve ümit ederek Rablerine duâ ederler.” 3325
“De ki: Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, merhamet sahibidir. Rabbinize yönelin. Azap size gelmeden önce O'na teslim olun, sonra size yardım edilmez. Ansızın ve hiç farkına varmadığınız bir sırada size azap gelmeden önce Rabbinizden size indirilen en güzel söze, Kur'an'a uyun. Kişinin ‘Allah'a karşı aşırı gitmemden dolayı bana yazıklar olsun! Gerçekten ben alay edenlerdendim’ diyeceği günden sakının.” 3326
“O çetin azâbımızı (be’simizi) gördükleri vakit ‘tek olan Allah’a inandık, O’na eş tutmakta olduğumuz şeyleri inkâr ettik’ dediler. Fakat azâbımızı (be’simizi) gördükleri zaman iman etmeleri kendilerine fayda vermedi (verecek değildir). Allah’ın kulları hakkında câri olan âdeti budur. İşte kâfirler burada hüsrâna uğradı (o zaman hüsrâna uğrayacaklardır).” 3327
“İnsan, hayr/iyilik istemekten bıkkınlık duymaz, fakat ona bir şer/kötülük gelince ümitsizliğe/yeise düşer, me’yûs olur. Başına gelen bir sıkıntıdan sonra kendisine katımızdan bir rahmet tattırsak ‘elbette bu benim hakkımdır, kıyâmetin kopacağını sanmıyorum. Rabbime döndürülürsem muhakkak ki O’nun nezdinde de güzel şeyler bulacağım’ der. Andolsun ki Biz muhakkak kâfirlere yaptıklarını bildireceğiz ve andolsun ki muhakkak Biz onlara ağır bir azap tattıracağız.” 3328
3319] 11/Hûd, 9-11
3320] 12/Yûsuf, 87
3321] 13/Ra’d, 31
3322] 15/Hıcr, 56
3323] 17/İsrâ, 83
3324] 30/Rûm, 36
3325] 32/Secde, 16
3326] 39/Zümer, 53-56
3327] 40/Mü’min, 84-85
3328] 41/Fussılet, 49-51
YEİS; ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİT KESMEK
- 649 -
“O, (insanlar) ümitlerini kestikten sonra, yağmuru indiren, rahmetini her tarafa yayandır. O velîdir/hakiki dosttur, hamîddir/övülmeye lâyık olandır.” 3329
“Ey iman edenler! Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir kavmi velî (dost ve müttefik) edinmeyin; ki onlar, kâfir olanların kabirlerdekilerden (onların dirilmesinden, kurtuluştan) umut kesmeleri gibi âhiretten ümit kesmişlerdir.” 3330
“Fakat insan, ne zaman onun Rabbi kendisini bir denemeden geçirse, ona bir ikramda bulunsa, onu bolca nimetlendirse ‘Rabbim bana ikramda bulundu’ der. Ama ne zaman onu deneyerek, rızkını kıssa (azaltsa), hemen der ki, ‘Rabbim bana ihânette bulundu.” 3331
Hadis-i Şeriflerde Yeis ve Allah’ın Rahmeti
“Mü’minler Allah’ın azap ve azâbının miktarını bilselerdi hiç biri Cennet’i ümit etmezdi. Kâfirler de Allah’ın rahmetinin ne kadar çok olduğunu bilselerdi hiç biri O’nun rahmetinden ümit kesmezdi.” 3332
“Allah Teâlâ buyurdu ki: ‘Şüphesiz rahmetim gazâbımdan öne geçmiştir.” 3333
“Allah Teâlâ, rahmetini yüz parçaya ayırdı. Doksan dokuzunu yanında bıraktı, bir parçasını yeryüzüne indirdi. İşte bu bir parça rahmet sebebiyle bütün yaratıklar birbirine merhamet eder. Hatta yavrulu bir kısrak (dişi at), yavrusunun daha rahat emebilmesi için bu sâyede ayağını kaldırır.” 3334
“Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah Teâlâ sizi helâk eder ve yerinize, günah işleyecek (fakat tevbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği kimseler yaratırdı.” 3335
“Kim güneş Batıdan doğmazdan evvel tevbe ederse Allah tevbesini kabul eder.” 3336
“Allah, kulunun tevbesini, canı boğazına gelmediği müddetçe kabul eder.” 3337
“Son nefesini vermedikçe Allah, kulun tevbesini kabul eder.” 3338
“Âdemoğlunun hepsi hata edici, günah işleyicidir. Ancak, hata işleyenlerin en hayırlısı, tevbe edip Allah’tan affını dileyendir.” 3339
Günahların Affı İçin Gerekli Şart; Tevbe
Özellikle yukarıda zikredilen hadis-i şeriflerden ümit boyutunu öne çıkarıp Allah’ın af ve merhametini istismar ederek kendine zulmeden ve günah deryâsından çıkmamayı normal sayan hasta karakterli insanların Allah’ın azâbından emîn olmama ilâcına sarılmaları şarttır. Günahların affedilmesi için
3329] 42/Şûrâ, 28
3330] 60/Mümtehıne, 13
3331] 89/Fecr, 15-16
3332] Müslim, Tevbe 23
3333] Buhârî, Tevhid 15, 22; Müslim, Tevbe 14-16
3334] Buhârî, Edeb19, Rikak 18; Müslim, Tevbe 17; Tirmizî, Deavât 100
3335] Müslim, Tevbe, 9, hadis no: 2748; Tirmizî, De’avât 105, h. no: 3533
3336] Müslim, Zikr 43, h. no: 2703
3337] Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/132, 153, III/425, V/362; Tirmizî, De’avât,13, 98; İbn Mâce, Zühd 13, 30
3338] Tirmizî, De’avât 103, h. no: 3531; İbn Mâce, Zühd 30, h. no: 4253
3339] Tirmizî, Kıyâmet 50, h. no: 2501; İbn Mâce, Zühd 30, h. no: 4251; Ahmed bin Hanbel, 3/198; et-Tâc, c. 5, s. 515
- 650 -
KUR’AN KAVRAMLARI
her şeyden önce günahı günah olarak kabul etmek, bunun kendisine yakışmadığı bilinciyle Allah’a isyandan vazgeçip günahlarına pişman olup tevbe etmek gerekir. Affedilmek için kul açısından mutlaka yapışılması gereken tevbe ne demektir?
“Tevbe” sözlükte, asla geri dönmek demektir. Kulun, geçici olan günah halini terkedip günah öncesi duruma, düzgün hale (salâh haline/fıtrata) dönmesi anlamına gelir. Tevbe: Yaptığının kabahat veya günah olduğunu bilip, onu bırakıp terk ederek Allah'a dönmek, yani O'nun emirlerine uymak ve yasak ettiği şeylerden kaçınmak sûretiyle Allah'a sığınarak O'ndan affetmesini, bağışlamasını dilemek, yaptıklarından pişman olduğunu da belirterek yalnız O'na yalvarmak” demektir.
Bu açıdan ‘tevbenin’ şeriat dilindeki anlamı, kulun günahını itiraf ve ondan pişmanlık duyup bir daha yapmamaya karar vermesi; Allah’ın da bu ‘asla dönüş’ü, yani bu pişmanlığı kabul ederek günahı mağrifet etmesidir. ‘Tâib’, tevbe eden demektir. Allah'ın sıfatlarından ve isimlerinden biri ‘Tevvâb’dır. Tevvâb, tevbeleri çok çok kabul eden anlamındadır.
Tevbe, yalnızca yapılan bir hatadan pişmanlık duyup, Allah’tan af dileme değil, aynı zamanda sürekli duâ ve istiğfar ederek temizlenme gayretidir. Allah’a mürâcaat ve O’na dönme kulluğudur. Bu bakımdan Kur’an mü’minlere ‘hep beraber tevbe edin’ 3340 diyerek, bu yönelişi haber veriyor. Bazılarına göre tevbe, bir hatadan veya bir günahtan vazgeçme, pişman olmadır. Bu tevbe çok önemli olmakla beraber, asıl önemli olan kulun yerine getirmediği dinî emirlerden dolayı yaptığı tevbedir. Çünkü insanın kalbinin ve bedeninin birtakım görevleri vardır; Allah (c.c.) insana o görevleri yerine getirmesini emretmiştir. Ancak insanların bazısı ya cahilliklerinden, ya sapıklıktan, ya da hakka karşı inatçı olmalarından dolayı bu emirleri yerine getirmemiş olabilirler. Tevbenin büyüğü, bu tür inatçılığı ve gafleti terkedip Allah’a itaat etmeye dönmedir.
Yapmamız gerektiği halde yapmadığımız veya gereği gibi yerine getirmeyip kusurlu ve eksik şekilde yerine getirdiğimiz hususlardan ve ihmalden de tevbe edilmelidir. Daha iyi olamadığımız için, mücâhid ve müttakî olamadığımız, sâlih amel yarışında en ön sıralarda yer alamadığımız için tevbe. Örnek olamadığımız için, canlı Kur’an olamadığımız için tevbe. Tevbe, günahların kötülüğünü anlayıp Allah’a yönelmek, bağışlanma dilemektir. Tevbe, işlenilen günah sebebiyle uğratılacak azaptan kurtuluş vesilesidir; tevbe bir müjdedir: “Tevbe edenler, ibâdet edenler, hamd edenler, (İslâm uğrunda) seyahat edenler, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredenler, kötülükten sakındıranlar ve Allah’ın sınırlarını koruyanlar; sen mü’minleri (cennetle) müjdele.” 3341
Tevbe, kurtuluş umuduyla Allah’a yönelmek, kurtuluş ümit etmektir. Tevbe etmemek ise zâlim olmak, nefse zulmetmektir. Tevbe etmemek, imandan sonra fısktır, Allah’ın yolundan ayrılmaktır. “İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir. Kim tevbe etmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.’’3342 Tevbe, insanın zulmetmesinden sonra, durumunu fark edip o durumundan vazgeçmesi,
3340] 24/Nûr, 31
3341] 9/Tevbe, 112
3342] 49/Hucurât, 11
YEİS; ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİT KESMEK
- 651 -
kurtulması, yani kendisini düzeltmesinin adıdır. “Ancak kim işlediği zulümden sonra tevbe eder ve (davranışlarını) düzeltirse, şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Muhakkak ki Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.” 3343
Allah (c.c.) kullarına tevbe etmelerini, hatalarından vazgeçmelerini, bir günaha düşerlerse, yalnızca kendisinden bağışlanma istemelerini emrediyor. 3344
Peygamberimiz (s.a.s.) de kendisinin her gün yetmiş defa tevbe ve istiğfar ettiğini söylüyor.3345 O, insanlara şöyle sesleniyor: “Ey insanlar, Allah’a tevbe edin! Muhakkak ki ben (de en azından) günde yüz defa tevbe ederim.”3346 Yine buyuruyor ki: “Kalbimin üzerini unutkanlık (sıkıntı-gaflet) kaplar da bunun için günde yetmiş defa istiğfar ederim.” 3347
İslâm’a göre ‘tevbe’ başlı başına bir ibâdettir. Bu ibâdette hem günah ve hatalardan vazgeçme, hem kulluk görevini yeniden yerine getirmeye dönüş, hem de Allah’a yakınlaşma ve zikir vardır. Tevbe yalnızca mü’minlerin yaptığı bir ibâdet değildir. Bir inkârcı, müslüman olduğu zaman; bir şirk koşan müşrik, şirki terkedip İslâm’ın iman ilkelerini kabul ettiği zaman tevbe etmiş sayılır. Demek ki tevbe ya inkârdan, ya günahtan, ya da Allah’ın emrini yerine getirememekten dolayı yapılır. Müslüman, günahından ihlâslı bir şekilde tevbe ederse bu tevbesi kabul edilebilir. Bu kabul edilmenin anlamı, günahın verdiği zarardan kurtulmaktır. Kişi işlediği eski günaha tekrar dönmezse, o günahın dünyadaki ve âhiretteki zararından kurtulması ümit edilir.
İslâm’da hiç günah işlemeyen insanların oluşturduğu bir toplum idealizmi yoktur. İslâm, gerçekçi bir dindir. İnsan beşer, bazen şaşar. Konuştuğunda insan bazen dili sürçtüğü gibi, yürüyen insanın az da olsa ayağının kaydığının (zelle) görüldüğü gibi, hatasız kul, günahsız insan olmaz. Bunları çok sık yapmak yanlıştır; ve de düştüğünde hemen ayağa kalkmak istemeyen kimsedir suçlu. Hatta bir hadis-i şerifte: “Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah sizi yok eder ve günah işleyip hemen arkasından da tevbe eden bir kavim yaratırdı.”3348 buyrulur. “Mü’minlerin ekine benzediği, günah rüzgârlarıyla eğilip tevbe ile hemen doğrulduğu” anlatılır. Yine bir hadis meali şöyledir: “Hayırlı olanlarınız, çeşitli fitne ve imtihanlara mâruz kalıp çokça tevbe edenlerinizdir.” İslâm’a göre günahsız olanlar yalnızca peygamberlerdir. Günahsız toplum ve kişi düşünülemez. Çünkü kişi ‘beşer’ olması dolaysıyla her an nefsinin isteklerine ve şeytana aldanabilir. Önemli olan, günahı işledikten sonra, günahta ısrar etmemek, günahı savunmamak ve hemen vazgeçmektir.
Tevbe, Hz. Âdem'le başlar. Ilk insan Hz. Âdem (a.s.) ve eşi, işledikleri günahtan dolayı Allah’a tevbe ettiler ve tevbeleri kabul edildi. Tevbenin zıddı ise inat, kibir ve hatada bile bile ısrardır; bunlar da şeytanın ve şeytan karakterindeki insanların özellikleridir. Âdem'le şeytanın farkı tevbede ortaya çıkmaktadır. O yüzden Âdem gibi olmak, yani adam olmak, şeytanlaşmamak için, bir hata yapmış olsak hemen tevbe çeşmesiyle arınmamız temel şarttır. Bilindiği gibi, Allah’ın secde emrini dinlemeyen İblis, yaptığı hatayı savundu, isyanından dolayı pişman
3343] 5/Mâide, 39
3344] bk. 11/Hûd, 1-3, 47, 52; 39/Zümer, 53-55; 24/Nûr, 8; 9/Tevbe, 117-118 v.d.
3345] Buharî, Deavât 3; Tirmizî, Tefsir 48, Hadis no: 3259
3346] Müslim, Zikir ve Duâ 12, Hadis no: 2702, 4/2075; İbn Mâce, Edeb 57, Hadis no: 3816
3347] Müslim, aynı yer; Ebû Dâvud, Salât - Istiğfar, Hadis no: 1515, 2/84
3348] S. Müslim bi Şerhi’n Nevevî, 17/65
- 652 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmadı, tevbe etmedi. Bu yüzden de ebediyyen kovulmuşlardan oldu. Günahta ısrar ve kibirlenmek tevbenin önünde engeldir. 3349
Konuyla İlgili Âyetlerden Çıkan Hüküm ve Hikmetler
Bu ayetlerden aşağıdaki hükümler anlaşılmaktadır:
1- Allah Teâlâ, mü’minlerden sâdır olan bütün günahları bağışlayabilir ve onun büyük günahlarını da affedebilir. Bu, Allah'ın dilemesine ve fazlu keremine kalmış bir şeydir.
2- Allah Teâlâ, tevbe edilip, O'na dönülür, ihlâslı ve sâlih amel işlenir, kendisine boyun eğilip, emir ve nehiylerine itaat edilirse, şirk, küfür ve masiyetleri bağışlar. Bütün bunlar, ölümle azap gelmesinden önce dünya hayatımdayken olabilir. Zira o azaptan kaçıp kurtulmak veya bir yardım edici sayesinde bu azâbı geri çevirmek söz konusu değildir.
3- Amel: Helâl dediklerini helâl, haram dediklerini de haram kılmak, emirlerine ittiba ve itaat etmek, yasaklarından ve masiyetlerden de kaçınmak suretiyle Kur’ân-ı Kerim'e ittiba demektir. Burada şu söylenebilir: Allah Teâlâ kullarını bağışlamayı vaad ettiği zaman, hemen ardından iki şeyi emir buyurmaktadır:
a) Tevbe ile Allah'a dönmek.
b) Sözün en güzeline uymak ki o Kur'an'dır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah, sözün en güzelini, birbirine benzer ikişerli bir Kitap halinde indirdi.” 3350 Kur’an’ın tüm ayetleri güzeldir. Buradaki ittiba ise, Allah’ın, Kitabı’nda inzal buyurduğu emirlerle amel ve masiyetlerden kaçınmaktır.
4- Kusurlu kimse, kıyâmet günü üç türlü tavır sergileyecektir:
Birincisi: İtaat konusunda gösterdiği aymazlık ve kendisinin dünyadayken Kur’an’la, Peygamberle ve Allah’ın veli kulları olan mü’minlerle aley edenlerden olması dolayısıyla hasret ve pişmanlık.
İkincisi: Hidayeti kaybetmiş olmaktan dolayı mazeret aramak. Bu tavır, müşriklerin kendilerine delil olarak ileri sürdükleri şu hususa yakın bir anlam arz etmektedir: “Allah'a ortak koşanlar diyecekler ki: “Allah isteseydi ne biz, ne de babalarımız ortak koşmazdık. Kendi kendimize hiçbir şeyi haram da kılmazdık.” 3351 Bu, kendisiyle bâtıl bir dâvânın kastedildiği hak bir sözdür.
Üçüncüsü: Dünyaya yeniden dönme temennisi. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Nihayet onlardan birine ölüm geldiği zaman şöyle der: “Rabb'im! Beni geri döndürünüz. Ki terkettiğim dünyada yararlı bir iş yapayım.” Hayır! Bu onun söylediği, olmayacak bir laftır.” 3352
5- Yüce Allah, onların söylediğine, hidayeti kaybetmiş olmak gibi bir gerekçeye dayanmanın bâtıl olduğunu söyleyerek cevap vermektedir. Çünkü hidayet hazır idi. Dolayısıyla bu mazeret ortadan kalkmıştır. Fakat bu gerekçeyi ileri süren kul Kur’an’ı tekzip etmiş ve onun ayetlerine uymayıp büyüklenmiştir. Böylece ona karşı küfre düşenlerden ve onu bilerek inkâr edenlerden olmuştur. 3353
3349] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, 704 vd.
3350] 39/Zümer, 23
3351] 6/En’âm, 148
3352] Mü’minûn, 23/99-100
3353] Tefsîru’l Münîr, Zümer sûresi, 53 ve devamındaki âyetlerin tefsiri
YEİS; ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİT KESMEK
- 653 -
Yeis Yok!
Âtîyi karanlık görerek azmi bırakmak…
Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.
Dünyâda inanmam, hani, görsem de gözümle:
Îmânı olan kimse gebermez bu ölümle.
Ey dipdiri meyyit! “İki el bir baş içindir”
Davransana… Eller de senin, baş da senindir!
His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin.
Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki, süreksiz?
Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?
Âtîyi karanlık görüvermekle apıştın?
Esbâbı elinden atarak ye’se yapıştın!
Karşında ziyâ yoksa sağından, ya solundan,
Tek bir ışık olsun buluver… Kalma yolundan.
Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!
Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!
Herkes gibi dünyâda henüz hakk-ı hayâtın,
Varken, hani herkes gibi azminde sebâtın?
Ye’s öyle bataktır ki: Düşersen boğulursun.
Ümmîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Azmiyle, ümîdiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me’yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar,
Lâ’netleme bir ukde-i hâtır ki: Çözülmez…
En korkulu cânî gibi ye’sin yüzü gülmez!
Mâdâm ki ondan daha mel’un, daha çirkin
Bir seyyie yoktur sana; ey unsur-i îman,
Nevmîd olarak rahmet-i mev’ûd-i Hudâ’dan,
Hüsrâna rızâ verme… Çalış… Azmi bırakma;
Kendin yanacaksan bile evlâdını yakma!
…
“İş bitti… Sebâtın sonu yoktur!” deme; yılma.
Ey millet-i merhûme, sakın ye’se kapılma.3354
Lâkin hani bir nefhası yok sende ümîdin!
“Ölmüş” mü dedin? Âh onu öldürmeli miydin?
3354] Safahat, Üçüncü Kitap
- 654 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hakkın ezelî fecri boğulmazdı, azâlim,
Ferdâların artık göreceksin ki ne muzlim!
Onsuz yürürüm dersen, emîn ol ki yürünmez.
Yıllarca bakınsan, bir ufak lem’a görünmez.
Beyninde uğuldar durur emvâcı leyâlin;
Girdâba vurur alnını, koştukça hayâlin!
Hüsran sarar âfâkını, yırtıp geçemezsin.
Arkanda mı, karşında mı sâhil, seçemezsin.
Ey, yolda kalan, yolcusu yeldâ-yı hayâtın!
Göklerde değil, yerde değil, sende necâtın:
Ölmüş dediğin rûhu alevlendiriver de,
Bir parça açılsın şu muhîtindeki perde.
Bir perde açılsın, diyorum, çünkü bunaldın;
Nevmîd olarak nûr-ı ezelden donakaldın!
Ey, Hakk’a taparken şaşıran, kalb-i muvahhid!
Bir sîne emelsiz yaşar ancak, o da: Mülhid.
Birleşmesi kabil mi ya tevhîd ile ye’sin?
Hâşâ! Bunun imkânı yok, elbette bilirsin.
Öyleyse neden boynunu bükmüş, duruyorsun?
Hiç merhametin yok mudur evlâdına olsun?
Doğduk, “yaşamak yok size!” derlerdi beşikten;
Dünyâyı mezarlık bilerek indik eşikten!
Telkîn-i hayât etmedi aslâ bize bir ses;
Yurdun ezelî yasçısı baykuş gibi herkes,
Ye’sin bulanık rûhunu zerk etmeye baktı;
Mel’un aşı bir nesli uyuşturdu, bıraktı!
“Devlet batacak!” çığlığı beyninde öter de,
Millette beka hissi ezilmez mi ki? Nerde!
“Devlet batacak!” İşte bu öldürdü şebâbı;
Git yokla da bak, var mı kımıldamaya tâbı?
Âfâkına yüklense de binlerce mehâlik,
Batmazdı, hayır batmadı, hem batmayacaktır;
Tek sen uluyan ye’si gebert, azmi uyandır.
Kâfî ona can vermeye bir nefha-i îman;
Davransın ümîdin, bu ne haybet, bu ne hirman?
Mâzîdeki hicranları susturmaya başla;
YEİS; ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİT KESMEK
- 655 -
Evlâdına sağlam bir emel mâyesi aşla.
Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol…
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.3355
Umutlu olan mutlu olabilir. Umutsuzluk mutsuzluktur.
İnsanlardan umut kesebilirsiniz, hatta kendinizden bile; ama mü’minseniz Allah’tan asla!
“En büyük felâket, ümidi kesmektir.”3356
“Ümitsizlik mahrûmiyetimizi arttırmakla kalmaz, zaafımızı da çoğaltır.”
“Hayatta ümitsiz durumlar yoktur; ümitsizlik besleyen insanlar vardır yalnızca.”
“Akıllı ve uyanık olun; sizi ümitsizliğe götüren olaylar, mutluluğa da götürebilir.”
“Ümitsiz yürek, petrolsüz lambaya benzer, hiçbir şeyle aydınlatılamaz.”
“Umudunu yitirmiş olanın, başka kaybedecek şeyi yoktur.”
“Umut olmadan, umut edilen şey ele geçirilemez.”
“İnsanları canlandıran ümittir, öldüren de yeis.”
“Mağlûbiyete uğrayınca ümitsizliğe kapılma, her başarısızlıkta bir zafer arzusu yatar.”
“Ümit gidince, yaşama zevki de gider.”
“Ümitsizlik, sersemlerin elde ettiği bir neticedir.”
“Ümitsiz yaşanmaz.”3357
“Bugünle yetinen insan bilmez umudu.”
“Yeis, en dehşetli bir hastalıktır. Her kemâlin engelidir.”
“Yeis, aczden gelir; düşünce sapmasının, kalp kararmasının ve ruh sıkıntısının kaynağıdır.”
“Aklın umutsuzluğa düştüğü yerde gönül ve sevgi umut besler.”
“Ummadığın keçiden bir batman yağ çıkar.”3358
“Ummadığın taş baş yarar.”3359
“Ümidinizi fânî varlıklara değil; Allah’a bağlayın.”
“Bütün ümidimiz Allah’ın rahmetinde.”
“Allah bir kapıyı kaparsa bin kapıyı açar.”3360
“Umut imanın anasıdır.”
“Ümit, ruhun vazgeçilmez ihtiyaçlarındandır.”
3355] Mehmed Âkif Ersoy, Safâhat, Yedinci Kitap
3356] Arap Atasözü
3357] Atasözü
3358] Atasözü
3359] Atasözü
3360] Hadis rivâyeti
- 656 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ümitle sallanırsak rahat uyuruz.”
“Umut, uyanık adamın rüyasıdır.”
“Umut, çalışan insanların rüyasıdır.”
“Ümit olmasaydı, yaşama da olmazdı.”
“Ümit, cesaretin yarısıdır.”
“Ümit, insanoğlunun bütün acılarının merhemidir.”
“Çıkmayan candan umut kesilmez.”3361
“En korkulu anlarında bile ümidini kaybetme, unutma ki iliklerin en lezzetlisi en sert kemikte bulunur.”
“Ümit, en bedbaht insanlardan bile ışığını esirgemez.”
“Umut, mutluluktan alınmış bir miktar borçtur.”
“İnsan mutluluğu, bir şey sevmek, bir şey yapmak, bir şey umut etmekle kazanır.”
“Her korkuda bir ümit olduğu gibi, her ümitte de bir korku vardır.”3362
“Umutlarımıza göre söz verir ve korkularımıza göre hareket ederiz.”
“Güneşin doğuşu ile gece firar edecektir. Ve bu bahçe birlik şarkısı ile çınlayacaktır. Ümit… Ümit!..3363
“Ümit! Ah, hayatın biricik tatlı merhemi!”
“Güçlük kolaylıkla beraberdir, kendine gel, ümidi bırakma! Akıllı insan bilir ki, ölümün arkasında bile daha güçlü bir hayat beklemektedir.”
“Gelecek, ümit sahibi için vaadlerle doludur.”
“Hayat dardır, doğru; ama ümit de geniş.”
“Küçük balık ölünceye kadar balina olmayı ümit eder.”3364
“Ümit denen şey olmasaydı, herhalde insanların ömrü çok daha kısa olurdu.”
“Ümit, fakirin ekmeğidir.”
“Umut iyi bir kahvaltıdır, ama akşam yemeğinin yerini tutmaz.”
“Umut iyi bir yol arkadaşı, kötü bir kılavuzdur.”
“Evet, ümitvâr olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sadâ İslâm’ın sadâsı olacaktır.”
3361] Atasözü
3362] Arap Atasözü
3363] Muhammed İkbal
3364] Danimarka Atasözü
YEİS; ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİT KESMEK
- 657 -
Kur’ân-ı Kerim’de Yeis ile İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Ümitsizlik, Ümit Kesmek Anlamında Yeis ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 13 Yerde): 5/Mâide, 3; 11/Hûd, 9; 12/Yusuf, 80; 12/Yusuf, 87; 12/Yusuf, 87; 12/Yusuf, 110; 13/Ra’d, 31; 17/İsrâ, 83; 29/Ankebût, 23; 41/Fussılet, 49; 60/Mümtehıne, 13; 60/Mümtehıne, 13; 65/Talâk, 4.
B- Ümitsizlik, Ümit Kesmek Anlamında K-n-t ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 6 Yerde): 15/Hıcr, 55, 56; 30/36; 39/Zümer, 53; 41/49; 42/Şûrâ, 28.
C- Yeis Kelimesinin Zıddı Olan Ümit Anlamındaki Racâ (r-c-v) Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 28 Yerde): 2/Bakara, 218; 4/Nisâ, 104, 104; 7/A’râf, 111; 9/Tevbe, 106; 10/Yûnus, 7, 11, 15; 11/Hûd, 62; 17/isrâ, 28, 57; 18/Kehf, 110; 24/Nûr, 60; 25/Furkan, 21, 40; 26/Şuarâ, 36; 28/Kasas, 86; 29/Ankebût, 5, 36; 33/Ahzâb, 21, 51; 35/Fâtır, 29; 39/Zümer, 9; 45/Câsiye, 14; 60/Mümtehıne, 6; 69/Haakka, 17; 71/Nûh, 13, 78/Nebe’, 27.
D- Ümit Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
a- Allah’ın Rahmetinden Ümit Kesilmez: 12/Yûsuf, 87; 15/Hıcr, 55-56; 39/Zümer, 53.
b- Allah’ın Rahmetinden Ümit Kesenler Kâfirlerdir: 12/Yûsuf, 87; 15/Hıcr, 56.
c- Korku İle Ümit Arasında Bulunmak: 32/Secde, 16; 39/Zümer, 9; 57/Hadîd, 22-23; 70/Meârci, 27-28.
E- Allah’ın Rahmetiyle İlgili Âyet-i Kerimeler
a- Allah’ın Rahmeti: 2/Bakara, 64, 207, 218; 3/Âl-i İmrân, 107; 4/Nisâ, 83, 113; 6/En’âm, 12, 16, 133; 7/A’râf, 63; 11/Hûd, 28, 43, 63; 12/Yûsuf, 53; 17/İsrâ, 100; 18/Kehf, 16, 58, 65...
b- Allah Dilediğine Rahmet Eder: 2/Bakara, 105; 3/Âl-i İmrân, 74; 12/Yusuf, 56; 29/Ankebût, 21...
c- Allah’ın Mü’minlere Rahmeti: 2/Bakara, 157, 178; 4/Nisâ, 175; 6/En’âm, 54; 7/A’râf, 52, 72, 154; 9/Tevbe, 21, 71; 11/Hûd, 58, 66, 94 ; 33/Ahzâb, 43...
d- Allah’ın Rahmetini İstemek: 2/Bakara, 218, 286; 3/Âl-i İmrân, 8, 159; 7/A’râf, 23, 149, 151; 10/Yûnus, 86; 17/İsrâ, 24, 28, 57; 18/Kehf, 10; 21/Enbiyâ, 83...
e- Allah, Kendisine İtaat Edene Rahmet eder: 3/Âl-i İmrân, 132; 24/Nûr, 56.
f- Allah, Kendi Yolunda Savaşanlara Rahmet eder: 3/Âl-i İmrân, 157; 4/Nisâ, 96.
g- Allah, Kendisinden Korkanlara Rahmet Eder: 6/En’âm, 155; 49/Hucurât, 10; 57/Hadîd, 28.
h- Allah, İyilik Yapanlara Rahmet Eder: 7/A’râf, 56.
i- Allah, Kur’an Okuyana Rahmet Eder: 7/A’râf, 204.
j- Allah, İnfak Edenlere Rahmet Eder: 9/Tevbe, 99.
k- Allah, Tevbe Edenlere Rahmet Eder: 17/İsrâ, 8, 54; 27/Neml, 46.
l- Allah’ın Rahmeti Boldur: 3/Âl-i İmrân, 73; 7/A’râf, 156; 10/Yûnus, 58; 35/Fâtır, 2; 57/Hadîd, 9.
m- Allah’ın Rahmeti Dünyada Herkesi Kuşatır: 7/A’râf, 156.
n- Allah’ın Rahmeti Her Şeyi Kuşatmıştır: 7/A’râf, 156; 40/Mü’min, 7.
o- Allah, Âhirette Kâfirlere Rahmet etmez: 7/A’râf, 49.
p- Yağmur Rahmettir: 7/A’râf, 57; 25/Furkan, 48; 27/Neml, 63; 30/Rûm, 46, 50; 42/Şûrâ, 28.
r- Kur’an Rahmettir: 7/A’râf, 203; 10/Yûnus, 57-58; 12/Yûsuf, 111; 16/Nahl, 64, 89; 17/İsrâ, 82; 27/Neml, 77; 28/Kasas, 86; 29/Ankebût, 51; 31/Lokman, 3; 44/Duhan, 6; 45/Câsiye, 20.
s- Peygamberimiz Rahmettir: 9/Tevbe, 61; 21/Enbiyâ, 107; 28/Kasas, 46; 44/Duhan, 6.
t- Allah’ın Rahmetine Vesile Aramak: 5/Mâide, 35; 17/İsrâ, 57.
u- Allah’ın Rahmetinden Ümit Kesilmez: 12/Yûsuf, 87; 15/Hıcr, 55-56; 39/Zümer, 53
y- Allah’ın Rahmetinden Ümit Kesenler: 12/Yûsuf, 87; 15/Hıcr, 56; 29/Ankebût, 23; 41/Fussılet, 49.
z- Allah’ın Rahmetini İnkâr (Nankörlük) Etmek: 10/Yûnus, 21; 11/Hûd, 9; 23/Mü’minûn, 75; 30/Rûm, 33, 36; 41/Fussılet, 50; 42/Şûrâ, 48.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 6, s. 400-402
2. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. c. 21, s. 450-451
3. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y., s. 759-762
4. Şirk Psikolojisi, Hamdi Kalyoncu, Marifet Y., s. 84-87
5. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y., s. 162-165
- 658 -
KUR’AN KAVRAMLARI
6. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y., s. 55-57
7. Kur’an’da Denge, Faruk Gürbüz, Denge Y., s. 182-191
8. Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Kerim Buladı, Pınar Y., s. 85-86, 137-140
9. Kur’an’da Karakter Eğitimi, Mûsâ Kâzım Gülçür, Işık Y., s.
10. Kur’an’ın Temel Kavramları, s. 624-629
11. Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y., 11/529-542, 14/469-472, 17/352, 4/221-222, 4/501-513, 8/132, 13/261-262
12. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 279; 311-313
13. Hadislerle Kur’ân-ıKerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 311-312; 363
14. Mefâtihu’l Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Râzi, Akçağ Y. c. 2, s. 439-441; c. 3, s. 57
15. Kur’ân-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 126-127
16. Hulâsatü’l Beyan Fî Tefsîri’l Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 106; 143-144
17. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 16, s. 528-531; c.18, s. 422-423
18. İhyâi Ulûmi’d-Din, İmam Gazâli, Bedir Y. c. 4, s. 286-350
19. Tenbihu’l Gâfilin ve Bostanu’l Ârifin, Ebulleys Semerkandi, Bedir Y. s. 407-414
20. Hayâtü’s- Sahâbe, M. Yusuf Kandehlevî, İslâmî Neşriyat Y. c. 2, s. 211-215; c. 3, s. 244-249
21. Kur’an’da Kulluk, Zekeriya Pak, Kayıhan Y. s. 212-216
22. Kur’ânî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 109-112
23. Kur’an’da Dini ve Ahlâkî Kavramlar, Toshihiko Uzutsu, Pınar Y. s. 259-267
24. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 460-465
25. Kur’ân- Kerim’de Salah Meselesi, Ömer Dumlu, D.İ.B. Y. s. 142-144
26. Kur’an ve İnsan, Celal Kırca, Marifet Y. s. 321-325
27. Tevhid ve Fazileti, Osman Öztürk, Yenda Y. s. 262-263
28. İlâhî Kanunların Hikmeti, Sünnetullah, Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s. 274-276
29. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 237-244
30. Yokluğunda Düşülmüş Notlar, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 95-97; 204-206; 243-245
31. Nurdan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c. 1, s. 126-129
32. Kur’an Okumaları, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y. c. 1, s. 32-40
33. Selefin İzinde, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 211-232
34. Kur’an’da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları, Bayraktar Bayraklı, İFAV Y. s. 139; 179-180
35. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 250-251
36. İslâm Terbiye Metodu ve Ahlâk Sistemi, Muhammed Kutub, Hisar Y. s. 178-198
37. İslâm’a Göre İnsan Psikolojisi, Muhammed Kutub, Hicret Y. s. 97-106
38. İnsan ve Davranışı, Doğan Cüceloğlu, Remzi Kitabevi, Y. s. 276-278; 440-444
39. Çocuk Ruh Sağlığı, Atalay Yörükoğlu, Özgür Y. s. 289-304
40. İnsanı Anlamak, Özcan Köknel, Altın Kitaplar Y. s. 247-251
41. İnsan Psikolojisi Üzerine Etüdler, Muhammed Kutub, İşaret Y. s. 103-113
42. Kur’an Açısından Korku ve Büyü, Ahmet Baydar, Beyan Y. s. 7-62
43. Korku ve Ümid, Mehmed Zâhid Kotku, Seha Neşriyat
44. Korku ve Ümit ve Aşk, Sadık Yalsızuçanlar, Akçağ Y.
45. Korkular, Özcan Köknel, Altın Kitaplar Y.
46. Korkunun Sanatları, Giovanni Scognamillo, İnkılâp Kitabevi Y.
47. Korkmaktan Korkmayın, Douglas Hunt, Yılmaz Y.
48. Korku, Pierre Mannoni, İleşitim Y.
49. Korku Cumhuriyeti, Ahmet Kahraman, Tüm Zamanlar Y.
50. Korkusuz Yaşama Sanatı, Josef Kirschner, Arıtan Y.
51. Korku ile Nefret Arasında, David Grossman, Cep Kitapları Y.
52. Korku ve Kaygı, Hoimar Von Ditfurth, Metis Y.
53. Korku ve Titreme –Diyalektik Lirik- Soren Kıerkegoard, Ara Y.
54. Kur’an’a Göre Takva, Lutfullah Cebeci, Seha Neşriyat
YEİS; ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİT KESMEK
- 659 -
55. Din Psikolojisi, Hayati Hökelekli, t. Diyanet Vakfı Y.
56. Stres ve Dinî İnanç, Necati Öner, T.D.V. Y.
57. İnsan ve Psikoloji, Hayrani Altıntaş, Kültür Bakanlığı Y.
58. Kaygıdan Mutluluğa Kişilik, Özcan Köknel, Altın Kitaplar Y.
59. Psikanaliz Sözlüğü, Charles Rysroft (Terc. M. Sağman Kayatekin), Ara Y.
60. Rahmet, İhsan Atasoy, Nesil Basın Yayın
61. Rahmet, Yunus Vehbi Yavuz, Aksa Yayın Pazarlama
62. Rahmet Ayetleri, Said Köşk, Anahtar Y.
63. Rahmet Peygamberi, Ebul Hasen Ali en-Nedvi, İz Y.
64. Rahmet Toplumu, Ahmet Taşgetiren, Erkam Y.
65. Rahmet Deryası, Halil Günaydın, Pamuk Y.
66. Rahmet Kapısı, Samiha Ayverdi, Kubbealtı Neşriyat
YEME-İÇME (TEMİZ/GÜZEL RIZIKLARDAN YEMEK)
- 661 -
Kavram no 193
Nimetler 24
Bk. Haram-Helâl
YEME-İÇME (TEMİZ/GÜZEL RIZIKLARDAN YEMEK)
• Yeme İçme, Müslüman İçin İbâdettir
• Kur’ân-ı Kerim’de Yeme İçme ile İlgili Âyetler
• Hadis-i Şeriflerde Yeme İçme
• Yiyeceklerin Helâl ve Haramlığı
• Haram Kılınan Yiyecekler ve Hikmeti
• İçkiler, Uyuşturucular ve Sigara
• Haram Kazanç Yolları
• İsraf
• Az Yemenin Faydaları
• Yemek Âdâbı
• Yiyecekleri/Rızkı Veren Allah'tır
• Yiyeceklerin Temizinden ve Helâlından Faydalanmak
“Sizi bulutla gölgeledik, size kudret helvası ve bıldırcın kebabı indirdik ve verdiğimiz güzel/temiz rızıklardan (nimetlerden) yiyin, dedik. Hakikatte onlar sadece kendilerine zulüm/kötülük ediyorlardı.” 3365
Yeme İçme, Müslüman İçin İbâdettir
İslâm, din işi dünya işi diye amelleri laiklikte olduğu gibi ikiye ayırmadığı için, belirli çerçeve içinde yapılma şartıyla her yapılan müspet işi ibâdet olarak kabul eder. İbâdetler iki çeşittir. Biri, namaz oruç gibi dinin rükûnları olan ve sadece Allah’a kulluk için yapılan, yani klasik anlamdaki ibâdetler, diğeri de bazı şartlarla ibâdet sevabı getirecek olan meşrû işler. Helâl rızık kazanmak ve kazanılan rızkı helâl ve meşrû şekilde nafakası üzerinde olan insanlarla beraber yemek, çeşitli yönlerden ibâdettir.
Namaz gibi bir ibâdete yardımcı olan şeyler ibâdetlerden sayıldığı gibi; Allah’ın râzı olduğu bütün ameller de ibâdet kapsamına girer. Bir diğer deyişle sâlih (doğru ve güzel) kabul edilen bütün ameller (fiiller)in yapılması ibâdettir. Çünkü Allah, insanlardan güzel davranışlar ve kendi hükümlerine uyma istemektedir. Yani Allah’a itaat mânâsı taşıyan her hareket ibâdettir. Helâl yollardan rızık temini için çalışmak da bir ibâdettir. Bir hadis-i şerifte buyrulduğu gibi; “Gerçekten Allah, çalışıp kazanan mü’min kulunu sever.” 3366
Bedenî ve ruhî sıhhati büyük bir nimet olarak bildiren İslâm, korunmasını da ibâdet görevi kılmıştır. Yenecek şeyler ibâdete yardımcıdır. Din için lâzım olanlar
3365] 2/Bakara, 57
3366] İbn Kesir, c. 4, s. 397
- 662 -
KUR’AN KAVRAMLARI
da dinden sayılır. Din için yemeğe de ihtiyaç vardır. Çünkü ilim, amel ve her çeşit ibâdet için vücudun sağlam olması gerekir. Vücudun sıhhati ise yiyip içmeden gerçekleşemez. Yiyip içmek, din için zaruridir; birçok yönden ibâdet sayılır. Bunun için Allah Teâlâ şöyle buyurur: “...Temiz ve helâl olan şeylerden yiyin; sâlih amellerde (güzel davranış ve hareketlerde) bulunun...”3367 Bu âyette Allah “yemek” le “sâlih amel” arasını birleştirmiştir. Demek ki ilim öğrenip amel etmek ve âhiret yolunda ilerlemek için yemek yiyenin, yemesi ibâdet olur. Bunun için Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurur: “Mü’minin her iyi işine sevap vardır. Hatta kendi ve ailesinin ağzına koyduğu lokmaya bile.”3368 Allah Rasûlüne, hangi kazancın daha helâl olduğu sorulduğunda şöyle cevap verdi: “Kişinin elinin emeği ve hayırlı olan (mebrûr) alışveriştir.”3369 Yemenin sevap ve ibâdet olması için gereken şartlar şunlardır: Helâl olan yiyeceklerden ve helâl kazançla edinilen yiyecekten yemek, oburca ve israfa kaçmadan, ihtiyacı kadar yemek ve yemenin edeblerine dikkat etmek. 3370
Her kültürün, her medeniyetin kendine has bir kıyafeti, kendine has mutfağı vardır. İslâm’ın da özel bir mutfağı, yemek kültür ve âdâbı vardır. Müslüman kalmanın şartları arasında, İslâm kıyafetinin muhâfazası gibi, mutfağının da korunması icap eder. Kâmil manada müslüman olmak için İslâm mutfağından yemek şarttır. Başka bir ifade ile gayr-ı müslim mutfaktan beslenerek müslüman kalmak zordur, kendi kendisini aldatmaktır. İslâm mutfağında haram yiyecekler ve haramla elde edilmiş gıdalara yer yoktur. İslâm mutfağında sözgelimi, şarap, domuz, leş, yırtıcı hayvan eti, besmelesiz kesilmiş hayvan eti, böcek, haşerat yoktur. İslâm, kendine has bir medeniyettir. Kur’an ve hadis, bu kültürel müesseseye geniş yer verir. Sadece haram helâl konulara değil, en küçük âdâbına kadar her şeyini ele alır. Kendi hükmünü eksiksiz verir, bir başka kültürden taklit ve iktibasa yer bırakmaz. Müslümana, yeme içme ile hükümleri, sünnet ve edepleri öğrenip tatbik etmek düşer.
Kur’ân-ı Kerim’de Yeme İçme ile İlgili Âyetler
Yeme anlamına gelen “ekl” türevleriyle birlikte Kur’an’da 109 yerde geçer. İçme anlamına gelen “ş-r-b” kelimesi ise türevleriyle birlikte 39 yerde kullanılır. Kur’an’ın en uzun sûrelerinden birinin adı, “Mâide”, yani sofra’dır. Bu surenin baş tarafı, yiyecekle ilgili temel meseleri, haram ve helâl yiyecekleri açıklar. Kur’an’da yenilip içilmesi haram olan gıdalar sayılır, sayılan az miktardaki gıdaların dışındaki tüm yiyecek ve içeceklerin, bazı şartlara riâyet edilerek helâl olduğu belirtilir.3371 Allah’ın haram kıldıklarını helâl kılmaya veya helâl kıldıklarını haramlaştırmaya kimsenin hakkı olmadığı belirtilir.3372 Kur’an’ın bu konuda vurgu yaptığı şeylerden biri, yenilecek gıdaların “helâl ve temiz” olmasının gereğidir.3373 Helâl olan gıdalar da olsa, yeme içme konusunda aşırılığa kaçıp israf etmeyi de Kur’an yasaklar. 3374
3367] 23/Mü’minûn, 51
3368] Buhâri, Kitab 2, hadis no: 2
3369] Ahmed bin Hanbel, 2/466, 4/141
3370] İmam Gazâli, Kimyâ-yı Saâdet, s. 193
3371] 6/En’âm, 119; 7/A’râf, 32
3372] 5/Mâide, 87; 6/En’âm, 140; 66/Tahrim, 1; 9/Tevbe, 37
3373] 2/Bakara, 168; 5/Mâide, 88; 8/Enfâl, 69; 16/Nahl, 114
3374] 6/En’âm, 141; 7/A’râf, 31
YEME-İÇME (TEMİZ/GÜZEL RIZIKLARDAN YEMEK)
- 663 -
“Sizi bulutla gölgeledik, size kudret helvası ve bıldırcın kebabı indirdik ve verdiğimiz güzel/temiz rızıklardan (nimetlerden) yiyin, dedik. Hakikatte onlar sadece kendilerine zulüm/kötülük ediyorlardı.” 3375
“Ey insanlar! Yeryüzündeki temiz ve helâl şeylerden yiyin.” 3376
“Allah size ancak ölüyü (leşi), kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, hiç kimseye saldırmadan ve sınırı aşmadan bir miktar yemesinde günah yoktur.” 3377
“Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Kendiniz bilip dururken, insanların mallarından bir kısmını, yalan yemin ve şehâdet ile yemeniz için o malları hâkimlere (reislere, yetkili yöneticilere veya mahkeme hâkimlerine el altından) vermeyin.” 3378
“Ey iman edenler! Aranızda karşılıklı rızâya dayanan ticaret olması hali müstesnâ, mallarınızı bâtıl (haksız ve haram yollar) ile aranızda (alıp vererek) yemeyin. Ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah, size merhamet edendir.” 3379
“Leş, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına boğazlanan, boğulmuş, (taş, ağaç vb. ile) vurulup öldürülmüş, yukarıdan yuvarlanıp ölmüş, boynuzlanıp ölmüş (hayvanlar ile) canavarların yediği hayvanlar -ölmeden yetişip kestikleriniz hâriç-, dikili taşlar (putlar) üzerine boğazlanmış hayvanlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı. Bunlar fısktır (yoldan çıkmaktır... Kim gönlünden günaha yönelmiş olmamak üzere, zaruret olarak, açlık halinde dara düşerse (haram etlerden yiyebilir). Çünkü Allah çok bağışlayıcı ve merhamet edicidir.” 3380
“Kendileri için nelerin helâl kılındığını sana soruyorlar. De ki: Bütün iyi ve temiz şeyler size helâl kılınmıştır. Allah’ın size öğrettiğinden öğretip avcı hale getirdiğiniz hayvanların sizin için yakaladıklarından da yiyin ve üzerine Allah’ın adını anın (besmele çekin). Allah’tan korkun. Allah’ın hesabı pek çabuktur.” 3381
“Bugün size temiz ve iyi şeyler helâl kılınmıştır. Kendilerine kitap verilen (yahudi, hıristiyan vb. nin) yiyeceği size helâldir, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir...” 3382
“Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri (siz kendinize) haram kılmayın ve sınırı aşmayın. Allah sınırı aşanları sevmez.” 3383
“Allah’ın size helâl ve temiz olarak verdiği rızıklardan yiyin ve kendisine iman etmiş bulunduğunuz Allah’tan korkun.” 3384
“Ey iman edenler! Şarap(alkollü içkiler), kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan içkide ve kumarda, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah’ı zikretmekten/hatırlayıp
3375] 2/Bakara, 57
3376] 2/Bakara, 168
3377] 2/Bakara, 173
3378] 2/Bakara, 188
3379] 4/Nisâ, 29
3380] 5/Mâide, 3
3381] 5/Mâide, 4
3382] 5/Mâide, 5
3383] 5/Mâide, 87
3384] 5/Mâide, 88
- 664 -
KUR’AN KAVRAMLARI
anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi?” 3385
“Hem size, hem de yolculara fayda olmak üzere deniz avı yapmak ve onu yemek size helâl kılındı. İhramlı olduğunuz müddetçe kara avı size haram kılındı. Huzuruna toplanacağınız Allah’tan korkun.” 3386
“Allah’ın âyetlerine iman ediyorsanız, yalnızca Allah’ın adı anılarak kesilen şeylerden (hayvanlardan) yiyin.” 3387
“Üzerine Allah’ın adının anılmadığı kesilmiş hayvanları yemeyin; bunu yapmak fısktır, Allah’ın yolundan çıkmaktır...” 3388
“Bilgisizlikleri yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah’ın kendilerine verdiği rızkı, Allah’a iftira ederek haram kılanlar, muhakkak ki ziyana uğramışlardır. Onlar, gerçekten sapmışlardır ve doğru yolu bulacak değillerdir.” 3389
“Ey Âdemoğulları! Her mescide gidişinizde zînetli elbiselerinizi giyin; yiyin, için, fakat israf etmeyin; Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” 3390
“De ki: Allah’ın, kulları için çıkardığı (yarattığı) zîneti/süsü ve güzel rızıkları kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında (kâfirlerle birlikte) mü’minlerindir. Kıyâmet gününde ise yalnız mü’minlerindir. İşte, bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz.” 3391
“...O peygamber, onlara ma’rûfu emreder, münkerden nehy eder, onlara temiz (ve güzel) şeyleri helâl, pis (ve zararlı) şeyleri haram kılar...” 3392
“Allah, içinden taze et (balık) yemeniz ve takacağınız bir süs (eşyası) çıkarmanız için, denizi emrinize verendir... (Bütün bunlar) O’nun lutfunu aramanız ve nimetine şükretmeniz içindir. “ 3393
“Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden helâl ve temiz olarak yiyin. Eğer (gerçekten yalnız) Allah’a ibâdet ediyorsanız, O’nun nimetlerine şükredin.” 3394
“Diliniz yalana alışmış olduğu için her şeye ‘bu helâldir, bu da haramdır’ demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Kuşkusuz Allah’a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa eremezler.” 3395
Hadis-i Şeriflerde Yeme İçme
“Âdemoğlu, midesinden/karnından daha şerli/fena bir kap doldurmamıştır. Belini doğrultacak birkaç lokmacık ona yeter. Yok, birkaç lokma ile yetinmeyecekse (nefsinin galebesiyle) ille de midesini dolduracaksa hiç olmazsa onu üçe ayırsın: (karnının) üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğine/suya, üçte birini de nefesine (ayırsın, üçte birden
3385] 5/Mâide, 90-91
3386] 5/Mâide, 96
3387] 6/En’âm, 118
3388] 6/En’âm, 121
3389] 6/En’âm, 140
3390] 7/A’râf, 31
3391] 7/A’râf, 32
3392] 7/A’râf, 157
3393] 16/Nahl, 14
3394] 16/Nahl, 114
3395] 16/Nahl, 116
YEME-İÇME (TEMİZ/GÜZEL RIZIKLARDAN YEMEK)
- 665 -
fazlasına yemek koymasın).” 3396
“Mal, yeşil (taze) ve tatlıdır. El açıklığıyla (cömertlik ve ikramla) onu ele geçirenin malına bereket verilir. İnsanlara zulmetmek için kazananın malı ise bereketlenmez. Onun durumu, yiyip doymayan kimse gibidir. Üstteki el, alttaki elden hayırlıdır.” 3397
“Ey Ebû Zer! Yemeği ve konuşmayı azalt ki, cennette benimle beraber olasın.” 3398
“Benden sonra, ümmetim için üç hususta korkuyorum. Bunlar, sapık arzular, bilgiden sonra gaflet, çok yemek ve şehvetlere tutulmaktır.” 3399
“Muhakkak helâl belli, haram da bellidir. Lâkin aralarında helâle de harama da benzer şüpheli şeyler vardır ki, onları insanların çoğu bilmez. Şüpheli şeylerden kaçınan bir kimse; dinini, insanî kıymetini korumuş olur. Şüpheli şeylere dalan bir kimse, harama düşme tehlikesindedir. O, tıpkı sınır kenarında hayvan otlatan ve nerede ise yasak yerde otlatacak bir çoban gibidir. Bilin ki, her hükümdarın hudûdu vardır; Allah’ın sınırları ise haramlardır.” 3400
“Alkollü içkiler devâ değil; derttir.” 3401
“Allah sizin için haram kıldıklarında şifâ yaratmamıştır.” 3402
“Yiyin, için, sadaka verin ve giyinin. Ancak kibirlenmeyin ve israf etmeyin. Şüphesiz Allah (c.c.) nimetinin eserini (görüntüsünü) kulunun üzerinde görmek ister.” 3403
Allah yolunda infak edilen nimet, uhrevî hayat için tam bir yatırımdır. Yenilip gidenin faydası az olacak ve eseri de kaybolup gidecektir. Allah yolunda dağıtılan ise, 16/Nahl suresi, 96. âyette belirtildiği gibi ebedî olacaktır. Bu konuda bir hadis-i şerif şöyledir: Hz. Âişe (r. anhâ) anlatıyor: “Ashâb, bir koyun kesmişti. Bu sırada bir dilenci geldi. Etten bir miktar verdiler. Derken başka gelenler oldu, onlara da verdiler. Geriye yine de et kaldı. Rasûlullah (s.a.s.) sordu: “Koyundan geri ne kaldı?” ‘Sadece omzu kaldı’ dediler. Peygamberimiz ise: “Omuzu hâriç geri tarafı kaldı!” buyurdu. 3404
Yemek Âdâbıyla İlgili Bazı Hadis-i Şerifler
a- Besmele ile başlamak: “Sizden kim bir şey yerse ‘bismillâh (Allah’ın adıyla)’ desin. Başlarken söylemeyi unutmuşsa, sonunda şöyle desin: ‘Bismillâhi fî evvelihî ve âhirihî (başında da sonunda da bismillâh).” 3405
Hz. Âişe annemiz anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.), ashâbından altı kişi ile birlikte yemek yiyordu. Derken bir bedevî geldi. (Besmele çekmeksizin) iki lokmada yiyecekleri yutuverdi. Rasûlullah: “Eğer bu adam besmele çekseydi yemek hepinize
3396] Tirmizî, Zühd 47 –2381-; İbn Mâce, Et’ıme 50 –3349-; Kütüb-i Sitte, 11/131; Riyâzu’s Sâlihîn, Açlığın Fazileti Bâbı, hadis no: 26
3397] Buhâri; Askalani, S. Buhâri Şerhi, c. 3, s. 335
3398] Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 4238; Keşfu’l Hafâ, h. no: 3278
3399] Câmiu’s Sağîr, 1/13
3400] Buhâri, İman 45; Müslim, Müsâkat 107; Nesâi, Büyû 4431; Tirmizî, Büyû 1219; Ebû Dâvud, Büyû 3329-3330; İbn Mâce, Fiten 3984
3401] Câmiu’s Sağîr, 1/72
3402] Tâc, c. 3, s. 212
3403] Buhârî, Libas 1, 7/182; İbn Mâce, Libas 23, Hadis no: 3605, 2/1192; Nesâi, Zekât 66; K. Sitte, 16/361
3404] Tirmizî, Kıyâmet 34 –2472-; K. Sitte, 11/141
3405] Ebû Dâvud, Et’ıme 16, 3767; Tirmizî, Et’ıme 47, 1859; K. Sitte, c. 11, s. 97
- 666 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yeterdi!” buyurdu. 3406
Rasûlullah’ın (s.a.s.) ashâbı dediler ki: “Ey Allah’ın Rasûlü! Biz yiyoruz, ancak bir türlü doymuyoruz (ne yapalım)?” Bunun üzerine Rasûlullah: “Ayrı ayrı yiyor olmayasınız?” diye sordu. “Evet” dediler. Rasûlullah da şöyle buyurdu: “Öyleyse yemeğinizde toplanın (bir sofra kurarak hep beraber yiyin), yemeğe Allah’ın ismini zikrederek (bismillâhirrahmânirrahîm diyerek) başlayın. Böyle yaparsanız yemeğiniz, hakkınızda mübârek/bereketli kılınır.” 3407
b- Sağ elle yemek: “Sizden kimse sakın sol eliyle yiyip içmesin. Çünkü şeytan soluyla yer içer.” 3408
Rasûlullah’ın yanında bir adam sol eliyle yemek yiyordu. Rasûlullah ona: “Sağınla ye!” diye emretti. Adam: “(Sağ elimle) yiyemiyorum!” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz: “Yiyemez ol! Onu böyle demeye kibri sevketti!” buyurdu. Bundan sonra o adam (sağ) elini ağzına kaldıramadı. (Bu adamın sahâbelerden Büsr bin Râî el-Îr olduğu belirtilir.) 3409
Ömer İbn Ebî Seleme (r.a.) anlatıyor: ‘Rasûlullah’ın terbiyesinde bir çocuktum. Yemekte elim, tabağın her tarafında dolaşıyordu. Rasûlullah (s.a.s.) bana ikazda bulundu: “Evlât! Allah’ın ismini an, sağınla ye, önünden ye!” Bundan sonra hep böyle yedim.’ 3410
c- Yemeğin ortasından değil; kenarlarından itibaren yemek: “Bereket yemeğin ortasına iner. Öyleyse kenarlardan (başlayarak) yiyin, ortadan yemeyin.” 3411
d- Yemekten önce ve sonra el ve ağzı yıkamak: Hz. Selmân (r.a.) anlatıyor: ‘Tevrat’ta okudum: ‘yemeğin bereketi, yemekten sonra (el ve ağzı) yıkamadadır’ diyordu. Bunu Rasûlullah’a (s.a.s.) söyledim. “Yemeğin bereketi, yemekten önce ve sonraki yıkamalardadır!” buyurdu.’ 3412
“Şeytan muhakkak ki hassastır, cidden pek hassastır. Kendinizi ondan sakındırın. Kim elinde et kokusu olduğu halde geceler, sonra da kendisine bir fenalık ulaşırsa, sakın ha kendisinden başkasını suçlamasın.” 3413
“Kim evinde Allah’ın bereketini arttırmasını istiyorsa, yemek hazırlandığı ve kaldırıldığı zaman abdest alsın (ellerini yıkasın)” 3414
e- Beğenilmeyen yemek hakkında söz etmemek: “Rasûlullah (s.a.s.) hiçbir vakit, herhangi bir (helâl olan) yemeğe laf etmedi; iştah duyduğu bir yemekse yerdi, hoşuna gitmeyen bir yemekse terk ederdi (yemezdi).” 3415
3406] Tirmizî, Et’ıme 47, -1859-; Küt. Sitte, c. 11, s. 97
3407] Ebû Dâvud, Et’ıme 15, -3764-; İbn Mâce, Et’ıme 17, -3286-; K. Sitte, c. 11, s. 98
3408] Müslim, Eşribe 106, -2020-; Ebû Dâvud, Et’ıme 20, -3776-; Tirmizî, Et’ıme 9, -1801-; Muvattâ, Sıfatu’n Nebî 5, -2, 922, 923-; K. Sitte, 11/102
3409] Müslim, Eşribe 107, -2021-; K. Sitte, 11/102
3410] Buhâri, Et’ıme 2, 3; Müslim, Eşribe 108 -2022-; Ebû Dâvud, Et’ıme 20 -3777-; Tirmizî, Et’ıme 47 -1858-; Muvattâ, Sıfatu’n Nebî 32 -2, 934-; K. Sitte, 11/103
3411] Tirmizî, Et’ıme 12 -1806-; Ebû Dâvud, Et’ıme 18 -3772-; K. Sitte, 11/106
3412] Ebû Dâvud, Et’ıme 12, -3761-; Tirmizî, Et’ıme 39 -1847-; K. Sitte, 11/118
3413] Tirmizî, Et’ıme 48 -1861-; Ebû Dâvud, Et’ıme 54, 3852-; K. Sitte, 11/118
3414] Tirmizî, Et’ıme 39, 45
3415] Buhâri, Et’ıme 21, Menâkıb 23; Müslim, Eşribe 187 –2064-; Ebû Dâvud, Et’ıme 14 –3763-; Tirmizî, Birr 84 –2032-; K. Sitte, 11/134
YEME-İÇME (TEMİZ/GÜZEL RIZIKLARDAN YEMEK)
- 667 -
f- Yemekten sonra ağız ve dişlerini temizlemek: “Misvak kullanın, çünkü misvak ağzı temizler.” 3416
“Eğer mü’minlere meşakkat verecek olmasaydım, onlara her namaz sırasında misvak kullanmayı emrederdim.” 3417
Su İçme Âdâbı ile İlgili Hadis-i Şerifler
“Bir şey içmeye başlarken besmele çekiniz.” 3418
“Bir kimse bir şey içtiği zaman sağ eliyle içsin, muhakkak şeytan sol eliyle yer içer.” 3419
“Bir şey yiyen veya içen, sağ eliyle yesin ve içsin.” 3420
“Muhakkak üç nefeste içmek, daha kandırıcı, zararsız ve boğazdan daha kolay akıcıdır.” 3421
“Bir kimse, bir şey içerken kabın içine hohlamasın.” 3422
“Rasûlullah (s.a.s.) bir şey yiyip içtiğinde ‘elhamdü lillâh’ derdi.” 3423
Yiyeceklerin Helâl ve Haramlığı
İslâm, beden ve ruh sağlığına büyük çapta önem vermiş, sıhhati korumayı ibâdet kabul etmiş, sağlığı zedeleyici özelliği bulunan maddelerin eğlence, gıda ve tedavi için alınmasını haram kılmıştır.
Yiyecek ve içecekler konusunda tarih boyunca toplumların ve bazı filozofların düşünce ve davranışları farklı olmuştur; bunları ifrat, tefrit ve itidâl ölçüleri içinde toparlamak mümkündür. Hayvanın da insan gibi can taşıdığını, kıymaya hakkımız bulunmadığını ileri sürerek et yemeyi haram sayan Brehmenler ile bazı filozoflar ifrâta gitmişlerdir. “Vejetaryen” denilen et yemeyen, eti kendine haram sayan anlayış da bazı çevrelerce bir ayrıcalık ve inanç gibi değerlendirilir. Umumiyetle bitkiler, hayvan ve insanlar için; hayvanlar, bazı hayvanlar ile insanlar için; insanlar ise Allah'a kulluk için yaratılmıştır; tabiî nizam budur.
Brehmenler, tefrit yönünü alırken ifrâta kaçanlar da olmuştur: “Ağızdan giren değil; çıkan onu pisler” diyen Pavlos’a dayanarak yeme içme sınırını çok geniş tutan hıristiyanlar da aşırıya sapmışlardır. Meşrû yoldan elde edilen temiz ve faydalı şeyleri helâl kılan İslâm ise itidâli temsil etmektedir. 3424
Haram Kılınan Yiyecekler ve Hikmeti
Kur’ân-ı Kerim’de haram olan yiyecekler, bazı âyetlerde özetlenerek, bâzısında ise teferruâta girilerek ifade edilmiştir. Birinci çeşit âyetlerde “boğazlanmadan ölmüş (murdar) hayvan, vücuttan akmış kan, domuz ve Allah’tan başkası adına
3416] Buhârî, Savm 27; Nesâî, Tahâret 4; İbn Mâce, Tahâret 7
3417] Buhâri, Cum’a 8; Müslim, Tahâret 42
3418] Tirmizî, Eşribe 13; Müsned-i Ahmed bin Hanbel, 5/426
3419] Müslim, Eşribe 105, 106; Ebû Dâvud, Et’ıme 19; Tirmizî, Et’ıme 9
3420] Dârimî, Et’ıme 9; Müsned-i Ahmed bin Hanbel, 2/325); Muvattâ, Sıfatu’n Nebî 9
3421] Müslim, Eşribe 123
3422] Buhârî, Eşribe 25, Vudû 18; Müslim, Tahâret 63
3423] Ebû Dâvud, Et’ıme 52; Dârimî, Et’ıme 3
3424] 2/Bakara, 168
- 668 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kesilmiş hayvanlar”3425 olmak üzere haram yiyecekler dört adettir. “Leş, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilenler, -canları çıkmadan önce kesmemişseniz- boğulmuş, bir yerine vurularak öldürülmüş, düşüp yuvarlanmış, başka bir hayvan tarafından süsülmüş, yırtıcı hayvanlar tarafından yenmiş olanlar, dikili taşlar üzerine boğazlananlar ve fal okları ile kısmet aramanız size haram kılındı; bunlar fâsıklıktır.”3426 Bu âyette etleri haram olan hayvanların on çeşit olduğunu görüyoruz. Ancak bunlardan beşinci ilâ dokuzu arasındakiler, “boğazlanmadan ölmüş hayvan” mefhumuna dâhildir. Dördüncü ve onuncusu ise, “Allah’tan başkası adına kesilen” nevi içinde yer almaktadır.
Allah ve Rasûlü, bazı yiyecek ve içecekleri, bazı giyecekleri, bir kısım iş ve davranışları haram kılmış, yasaklamışlardır. Bunların bir kısmının hikmetini, haram kılınış sebeplerini açıklamışlar, bazılarını ise açıklamamışlardır. Açıklanan ve deneyerek zararlarını anladığımız nice haram ve yasaklardan uzaklaşmanın, birey ve toplum halinde insanların faydasına, iyiliğine olduğunu, ebedî saâdetlerini hedef aldığını görünce, insaflı bir düşüncenin şu neticeye varması zarûrî oluyor: “Aklımız ve bilgimizin kavrayabildiği bunca haramda, bu ölçüde büyük hikmet ve faydalar olduğuna göre, aynı kaynaktan gelen diğer yasakların da –şimdilik bilgimiz dışında kalan- hikmetleri olacaktır.”
İnsanların yasaklama ve engellemeleri -en azından başlangıçta- zararı çekmeden önce değil; zararı denedikten ve acıyı çektikten sonra olabilmektedir. İnsanın ruh ve beden sağlığı üzerindeki çalışmalar, insanlık tarihi kadar eskidir. Meselâ bin yıllık âmiyâne tecrübe ve otuz yıllık da ilmî araştırma sonunda bir yiyecek veya içeceğin insan sağlığı için zararlı olduğu anlaşılırsa, bu zarar bu kadar uzun bir zaman sineye çekilmiş olmaktadır. Daha önce aynı şekilde bilmek imkânı olsaydı elbette tedbirler de o zaman başlayacak, zarar asgariye inecekti. Durum böyle olunca ihtimaliyet hesabı -bilimsel ölçülere göre zararını bilemediğimiz, fakat- ciddî (müslümanlar açısından en temel) bir kaynağın zararlı veya haram olduğunu bildirdiği şeyden çekinmemizi gerektirir.
Böyle bir ihtimali hiçe saymak ve zararını bilimsel olarak bilemediğimiz bir şeyi sakınmadan yemek için insanlığın, bilinebilecek her şeyi bilmiş, meçhûlü kalmamış olması gerekir. Hâlbuki doğu ve batının ilim adamları, insanlığın bildiğinin, bilmediği yanında denizden bir damla, güneşten bir ışıncık kadar olduğunu itiraf etmektedirler.
Bu genel değerlendirmeden sonra, haram yiyecekleri teker teker ele alabiliriz:
1- Kendiliğinden ölmüş -murdar- hayvan (meyte): Meyte’den maksat, insanlar tarafından yenilmek üzere kesilerek öldürülmüş olmayıp müdâhalesiz ölen kara hayvanıdır. Haram kılınış hikmeti için şunlar kaydedilebilir:
a- Tarih boyunca insanlar bundan tiksinmiş ve bütün semâvi din sâlikleri böyle hayvanları yememişlerdir.
b- Müdâhalesiz ölen hayvanlar, genellikle şiddetli zayıflık, zehirlenme ve mikrobik hastalıklar sebebiyle ölürler. Bunların yenmesi tehlikeli neticeler doğurabilir.
3425] 2/Bakara, 172-173; 6/En’âm, 145
3426] 5/Mâide, 3
YEME-İÇME (TEMİZ/GÜZEL RIZIKLARDAN YEMEK)
- 669 -
c- İnsanlar bu hayvanları yemeyince yaşayan kuşlar ve hayvanlar gıda bulma imkânına kavuşurlar.
d- Murdar ölen hayvanı yiyemeyeceğini bilen sahibi, onun bakım ve tedavisine dikkat eder, kendi haline bırakmaz.
2- Akmış Kan: Hayvan şer’î usulüne göre boğazlanınca vücuttaki kanın büyük bir kısmı dışarıya akar; az bir miktar da ince damarlarda kalır. İşte bu dışarıya akan kanı yemek, içmek haramdır. İnce damarların içinde, dalak, ciğer gibi organlarda kalan kan ise akmış sayılmadığından, et ve sakatat ile birlikte yenilebilir.
3- Domuz: Domuz, doğası gereği pislik, ekşimiş, kokuşmuş nesneler yiyen, pislik içinde yüzen bir hayvandır. Bu sebeple de eti, başta trişin ve tenya olmak üzere birçok mikroba yuvalık etmektedir. Bu hayvanı özel bakıma tâbi tutmak ve etini tıbbî kontrolden geçirmek suretiyle muhtemel zararın önlenebileceği iddiasına karşı iki şey söylenebilir:
a- Bu tedbirler her zaman, her yerde ve her yiyen tarafından alınamaz, alınamamıştır.
b- Genel değerlendirmede de işaret edildiği üzere, domuzun haram kılınmasının hikmeti, bizim bugüne kadar bildiklerimizden ibaret değildir. Dün bilinmeyenler bugün biliniyor; yarınlar da bugünün meçhullerini –kısmen de olsa- aydınlığa kavuşturacaktır.
4- Allah’tan Başkası Adına Kesilenler: İnsan hayatına ancak Allah Teâlâ son verir. Hayvanların hayatına son vermek, yine Allah’ın kudreti ve irâdesiyle olmakla beraber insanlar, faydalanmak için öldürme fiilini işlerler. Bu faaliyete izin veren de Allah Teâlâ’dır. Hayvanı öldürürken O’nun ismini anmak, bu izni tazelemek, ölümün O’nun kudret ve irâdesiyle olduğunu hatırlamaktır. Putlara, uydurma mâbutlara kesilen, bunların adı anılarak boğazlanan hayvanlar yenmez; çünkü yaratan ve öldüren Allah’tır. Putlara ve tanrılaştırılan liderlere kesilen hayvan, O’nun iznine ve ismine dayanmamıştır. Bu yasak, aynı zamanda putperestliğin kökünü kazımak ve tevhidi perçinlemek hikmetini taşır.
5- Meyte Sayılanlar: İlgili âyet, boğazlanmadan, başka sebeplerle öldürülen ve ölen hayvanların da yenmeyeceğini ifade ediyor. Bunların haram oluş hikmeti, meyteninki ile ortaktır. Ayrıca hayvan artığını yemek, insanın yüce vasıflarına ters düşmektedir.
6- Diğer Kara Hayvanlarından Helâl ve Haram Olanlar: Yukarıda meâli verilen âyet, sarih ve kesin olduğu için âlimler, zikredilen dört şeyin haram olduğunda ittifak etmişlerdir. Bunların dışında kalan hayvanlara gelince: Kur’an’da Rasûl-i ekrem’i kast ederek “onlara temiz şeyleri helâl kılar, pis şeyleri de haram kılar.”3427 buyrulur. Burada pis şeyler diye tercüme edilen “el-habîs”in tefsirinde müctehidler ihtilâf etmişlerdir. Bazı müctehidlere göre habîs, Allah ve Rasûlü’nün haram kıldıklarıdır; yani haram oldukları hakkında âyet veya hadis bulunan şeylerdir; Bu sebeple haşarât, kurbağa, yengeç, kaplumbağa gibi hayvanlar haram değildir.
Ebû Hanîfe, Şâfiî gibi müctehidlere göre ise, “habîs”, umumiyetle insanların
3427] 7/A’râf, 157
- 670 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(veya Kur’an inzâl olduğu sırada Arap toplumunun) tiksindiği, iğrendiği şeylerdir; dolayısıyla yukarıda sayılan canlılar ve benzerleri haramdır. Pislik ve leş yiyen hayvanlar da “habîs”ler içinde değerlendirilmiştir. Hz. Peygamber, Hayber günü ehlî eşek etini yasaklamıştır.3428 Bu nass sebebiyle cumhûra göre ehlî eşek ve katır haramdır. At, Ebû Hanîfe’ye göre helâl değildir, İmameyn’e ve Şâfiî’ye göre helâldir. Rasûlullah’ın (s.a.s.) “Bütün köpek dişli yırtıcılar ile yırtıcı pençesi olan kuşları yemeyi” yasakladığı rivâyet edilmiştir.3429 Hanefîler, bu hadiste geçen “sibkâ” kelimesini et yiyenler şeklinde anlamışlar ve bu çeşit hayvanları haram saymışlardır. İmam Şâfiî “insanlara saldıran ve parçalayan” şeklinde anladığı için tilki ve çakalı istisnâ etmiştir. İmam Mâlik, yırtıcılar için haram yerine, mekrûh tabirini kullanmıştır.
7- Deniz Hayvanları: Ulemânın ekseriyeti, deniz hayvanlarının tümünün helâl olduğu görüşündedirler. Ancak karada yaşayan ve yenmesi haram olan insan ve domuz, köpek, ayı gibi hayvanların ismini taşıyan deniz hayvanlarında ihtilâf etmişler; bazıları bunların helâl olmadığını ifade etmiştir. İmam Mâlik’e göre yalnızca deniz domuzu mekruh; diğerleri helâldır. Deniz hayvanları için helâl sınırını çok geniş tutan bu görüşün delili âyetlerdir: “Taze et yemeniz, takındığınız süsleri edinmeniz ve Allah’ın bol nimetinden faydalanmanız için denize –ki gemilerin onu yara yara gittiğini görürsün- boyun eğdiren de O’dur...” 3430
Hanefîlere göre, deniz hayvanlarından yalnızca -bütün çeşitleriyle- balık helâldır. Bu hayvanın boğazlanması gerekmez. Kendiliğinden ölen yenmez. Dalga, taş, havasızlık, avlanma gibi sebeplerle öleni yenir, diğer deniz hayvanları ya iğrençtir yahut da -boğazlanmadığı için- meyte hükmündedir.
İçkiler, Uyuşturucular ve Sigara
Dilimizde içki, Arapçada “hamr” ve “müskir” kelimeleri, içildiği zaman azı veya çoğu sarhoşluk veren içecekler için kullanılmaktadır. İslâm dini, bütün sarhoşluk veren içkileri haram kılmış, içmeyi yasaklamıştır: “Ey iman edenler! Şarap (alkollü içkiler), kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan içkide ve kumarda, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah’ı zikretmekten/hatırlayıp anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçersiniz değil mi?” 3431
Âyet, içki yasağının hikmetini özlü olarak ifade etmektedir. Bugün tıp dünyası, içkinin insan sağlığına verdiği zarar üzerinde ittifak halindedir. İstatistikler ile bazı devletlerin zaman zaman teşebbüs ettiği içki yasağı, bunun, iktisadî, sosyal ve ahlâkî zararlarının en açık delilleridir. Peygamberimiz de içkinin dünya ve âhiret zararlarından bahsetmiş ve içkinin çirkinliğini belirtmiştir. “Allah, alkollü içkileri içen kişiye Cehennem’de azab göreceklerin irinlerini içirmeye and içmiştir.” 3432
“...İçki içme. Çünkü içki, bütün şerlerin/kötülüklerin anahtarıdır.” 3433
Peygamberimiz (s.a.s.) sadece içkiyi yasaklamakla kalmamış; içki
3428] Buhâri, Megâzi 38; Zebâih 27, 28; Müslim, Nikâh 30
3429] Müslim, Sayd 15, 16; Ebû Dâvud, Et’ıme 32; Tirmizî, Sayd 9-11
3430] 5/Mâide, 96
3431] 5/Mâide, 90-91
3432] Tâc, c. 3, s. 145
3433] İbn Mâce, hadis no: 4034
YEME-İÇME (TEMİZ/GÜZEL RIZIKLARDAN YEMEK)
- 671 -
içenleri bizzat cezalandırmıştır. Sahih-i Müslim’de bu husus şöyle rivâyet edilir: “Hz. Peygamber’e içki içmiş bir sarhoş getirildi. Peygamber ona yaprakları soyulmuş iki hurma değneği ile 40 kadar sopa vurdu.” 3434
Her sarhoş eden içki hamrdır ve haramdır. İslâm ulemâsına göre, azı veya çoğu sarhoşluk veren her içki, âyette geçen “hamr” mefhûmuna dâhildir ve haramdır. Bir soru üzerine Rasûlullah’ın (s.a.s.): “Her sarhoşluk veren şey hamrdır ve her hamr haramdır.”3435 buyurması bu hükmün sağlam delilidir.
Çoğu Sarhoş Edenin Azı da Haramdır: Sarhoşluk veren içkiler, zamanla alışkanlık ve bağımlılık sağladığı için az içenin giderek çoğa kaçtığı, önceleri az tesir ederken alışkanlık arttıkça aynı miktarın tesir etmediği görülmektedir. Bu sebeple içkiyi önlemenin en kesin yolu, azını ve çoğunu yasaklamaktır. İşte dinimiz de aynı yoldan yürüyerek çoğu sarhoş eden içkinin azını içmeyi de menetmiş, haram kılmıştır. İslâm müctehidlerinin büyük ekseriyeti, bu hükümde birleşmişlerdir. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Çoğu sarhoş eden şeyin bir avucu da haramdır.” 3436
Kendisi içki içmese bile içki içilen bir masaya, içki içilen bir yere girip oturmak da haramdır. “Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse, üzerinde içki içilen sofraya/masaya asla oturmasın!” 3437
İçki Ticareti: Alkollü içkileri içmek yasak olduğu gibi, üzüm veya arpasını şarap veya bira fabrikalarına satan, onun nakliyesini yapan, dükkânında içki satan, aracı olan, içkiye direkt ve dolaylı vesile olan kimse de lânetlik bir haram işlemiştir. “Allah şaraba (alkollü içkilere), yapanına, yaptıranına, taşıyanına, taşıtanına, alım satımında bulunanına, parasını yiyenine, kendisi için satın alınanına, garsonuna ve içenine lânet etti.” 3438
Alkollü İlaç ile Tedâvi: Birisi Rasûl-i Ekrem’e şarabı sordu. O da onu menetti. Soran adam: ‘Ben onu yalnızca ilâç ve tedâvi için yapıyorum’ deyince de: “O ilâç değil; derttir.”3439 buyurdu. Bu mealde olan hadislere dayanan âlimler, sarhoşluk veren içkilerin tedâvide kullanılmasını da câiz görmemişlerdir. Ancak, bu hüküm normal durumlara aittir. Eğer başkası bulunmadığı için içki veya alkollü ilâcı uzman ve müslüman bir doktor bir hastaya yazarsa, burada zarûret prensibi işler ve tedavi câiz olur.
Uyuşturucu Maddeler: Esrar, afyon, eroin, kokain, morfin gibi uyuşturucu maddeler, alkollü içkilerin tesirini de fazlasıyla taşımaktadırlar. Zararları da bu etki ölçüsünde fazladır. İslâm’ın ana kaynakları helâl ve haram olan şeylerin bir kısmını zikretmiş, geri kalanların haram ve helâl kılınma illetini taşımalarına göre hükme bağlanmasını istemiştir. Şu halde haram hükmünün illetini (sarhoş etme, uyuşturma) taşıyan bütün maddeleri vücuda almak haramdır.
Sigara ve Benzeri: Tütün, 15. Asırdan sonra yeni dünyadan İslâm ülkelerine girmiş, o zamandan beri de İslâm ulemâsı tütünün hükmü üzerinde durmuşlardır.
3434] Müslim; S. Müslim Ter. M. Sofuoğlu, c. 5, s. 306
3435] Müslim, Eşribe 73-75; Buhârî, Edeb 80, Ahkâm 21
3436] Tirmizî, Eşribe 3; Ebû Dâvud, Eşribe 5; Nesâi, Eşribe 25
3437] Tirmizî, Edeb 43; Ebû Dâvud, Et’ıme 18
3438] Tirmizî, Büyû 58; İbn Mâce, Eşribe 6
3439] Müslim, Eşribe 12; Ebû Dâvud, Tıb 11
- 672 -
KUR’AN KAVRAMLARI
1- Tütünün mubah olduğunu söyleyenler, zararı olmadığı ve Şârî’ tarafından men edilmediği deliline dayanmışlardır. Hâlbuki:
a- Sigaranın zararı, bugün ilmen kesin olarak bilindiği için zararsız denemez.
b- Şârî’in men etmediğini söylemek de isabetli değildir. Çünkü Şârî’ her haramı ismen zikretmemiştir. Hüküm kaynakları yalnız sarîh ve hususî nasslar değildir. Nasslarda geçenlerin haram kılınış sebeplerine (illetlerine) bakılarak yapılan kıyaslar ve diğer istidlâl yolları vardır.
2- Sigara içmek mekruhtur diyenlerin dayanağı, kıyasla sabit bir hükme “haram” demekten çekinmeleri ve sigaranın zararları hakkında kesin bilgi sahibi olmamalarıdır.
3- Sigara içmek (özellikle tiryakilik) haramdır diyenlerin mesnedi zarar, israf ve nafaka mükellefiyetidir. Zarar: Sigara hem içenin sıhhatine, hem de yanında bulunanların sıhhat ve rahatına zarar vermektedir. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.): “Ne doğrudan ne de karşılık olarak zarar vardır.”3440 buyurarak zarar vermeyi men etmiştir. Allah Teâlâ da “Kendinizi elinizle tehlikeye atmayın...”3441; “kendinizi öldürmeyin...”3442 buyurmuştur. Malı faydasız yere harcamak da israftır. “Yiyin, için; isrâf etmeyin”3443 âyeti ile “Peygamber (s.a.s.) malın boşa harcanmasını yasakladı”3444 hadisi, isrâfı haram kılmaktadır. Nafaka mükellefiyeti: Kocalar, babalar ve muhtaç yakınlarına bakan erkekler, nafaka (onların yiyecek, giyecek, mesken, tedâvi... ihtiyaçlarını temin) ile mükelleftir. Çoluk çocuğunun nafakasından keserek sigaraya para vermek haramdır.
Netice olarak denebilir ki: Bu üç sebepten birisinin gerçekleştiği yer, zaman ve durumda sigara içmek haramdır. Bunlar gerçekleşmez ise mekruhtur. Her iki durumda da sigaranın içilmemesi, terkedilmesi dince gereklidir. Nargile ve enfiye gibi alışkanlıkların hükmü de sigara alışkanlığı gibidir. 3445
Rabbimiz’in âyetleri ve Peygamberimiz’in açıklamaları ile belirlenen bütün bu haramlar, şüphesiz, mü’minlerin sağlığını koruma hikmetine dayanmaktadır. Bu yasaklara uymanın, -hâşâ- Allah’a bir katkısı olmaz, O âlemlerden müstağnîdir, hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Allah’ın hududuna riâyet edip haram ve helâllere itaat, insana dünya ve âhirette çok şey kazandıracaktır.
Yukarıda açıklanan maddeler dinimizde yasaklandığı gibi, İslâm’da kişinin hastalanması ve ölümüne sebep olabilecek zehirli, uyuşturucu ve zarar verici her çeşit maddeleri kullanmak, bunları yemek ve içmek de haram kılınmıştır. Sigara gibi zararları tıbben sâbit olmuş maddeleri kullanmak din açısından mahzurludur. Mü’minler, dinlerini koruyabilmek için helâllığı ve haramlığı şüpheli olan maddelerden de kaçınmakla yükümlüdürler. “Sana şüphe vereni bırak; Sana kuşku vermeyene sarıl! Doğruluk gönül rahatlığı, yalan ise kuşkudur.”3446 buyuran Peygamberimiz’in bu konudaki emir ve tavsiyesi şöyledir: “Muhakkak helâl bel3440]
Ahmed bin Hanbel, Müsned, 5/327; Muvattâ, Akdiye, 31; İbn Mâce, Ahkâm 17
3441] 2/Bakara, 195
3442] 4/Nisâ, 29
3443] 7/A’râf, 31
3444] Buhâri, Zekât 18; Husûmât 3, İ’tisâm 3; Müslim, Akdiye 14
3445] Hayreddin Karaman, Günlük Hayatımızda Helâller Haramlar, s. 33-53
3446] Tirmizî, Sıfatu’l Kıyâmet 22 -2637-; Nesâi, Eşribe 50 -5677-; Dârimî, Büyû 2 -2535-
YEME-İÇME (TEMİZ/GÜZEL RIZIKLARDAN YEMEK)
- 673 -
li, haram da bellidir. Lâkin aralarında helâle de harama da benzer şüpheli şeyler vardır ki, onları insanların çoğu bilmez. Şüpheli şeylerden kaçınan bir kimse; dinini, insanî kıymetini korumuş olur. Şüpheli şeylere dalan bir kimse, harama düşme tehlikesindedir. O, tıpkı sınır kenarında hayvan otlatan ve nerede ise yasak yerde otlatacak bir çoban gibidir. Bilin ki, her hükümdarın hudûdu vardır; Allah’ın sınırları ise haramlardır.” 3447
Doktorların, özellikle mü’min ve uzman doktorların, hastaları için sakıncalı görüp yasakladıkları maddelerin hastalar tarafından yenilip içilmesi de haramdır. 3448
Haram Kazanç Yolları
Aslında helâl olan, fakat içki, kumar, fuhuş ve fâiz parası gibi haram yollarla kazanılmış olan paralarla alınan gıda maddelerini yemek de haramdır. Böyle haram parayla elde edilen yiyecekler, farkında olmasak bile beden ve ruh sağlığımız açısından sakıncalı, âhiret gıdalarına ulaşma açısından engelleyici özelliktedir. Kur’an, helâl ve temiz gıdalardan yememizi emretmiş, maddî bakımdan temiz olsa da, haram olan gıdalar, manevî yönden temiz değildir.
Mü’min, kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin ihtiyaçlarını karşılamak ve gücü yetiyorsa toplumdaki ihtiyaçları gidermek için Allah’ın meşrû kıldığı, helâl yollardan geçimini temin etmeye çalışacaktır. Geçim zorluğunu bahane ederek haram yollardan para kazanmaya çalışmak, dünyada zulme ve sömürüye sebep olmak, âhirette ilâhî azaba uğramak demektir. Peygamberimiz bu gerçeği şöyle açıklar: “Haramla beslenen vücut (cennete girmez;) ona ancak ateş yaraşır.” 3449
Haramla beslenen kimse, Allah’tan uzaklaşacağı için, duâsı da Allah tarafından kabul edilmeyecektir. “...Bir kimse ellerini semâya kaldırarak: ‘Ya Rabbi, ya Rabbi, diye duâ eder. Hâlbuki, yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, kendisi haramla beslenmiş olursa, duâsı nasıl kabul edilir?”3450 Müslümanın yiyeceğine, içeceğine, giyeceğine ve diğer ihtiyaçlarına dikkat edip, bu konuda haramlardan tüm gücüyle uzak durması gerekmektedir. Helâl lokmanın getireceği nimet de büyük olacaktır: “Kim helâl lokma yer, Sünnet (Şeriat) gereğince amel eder ve insanlar da, onun kötülüklerinden emin olurlarsa, o kişi muhakkak cennete girer.” 3451
Allah’a hakkıyla kulluk yapan, temiz ve helâl rızıklardan başkasını istemeyip nimetlere şükreden sâlih kullara, Allah dünyada da güzellikler ve zenginlikler verir. Nankörlük edenlerin kendilerine gelmesi için, onları cezalandırır: “Allah, güven (ve) huzur içinde olan bir şehri misal verir ki, o şehrin (halkının) rızkı her taraftan bol bol gelirdi. Fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler de yapmakta oldukları şeylerden dolayı Allah, onlara açlık ve korku elbisesini tattırdı. Andolsun ki, onlara kendilerinden peygamber geldi de onu yalanladılar. Onlar (kendilerine) zulmederlerken azap onları
3447] Buhâri, İman 39 -45-; Müslim, Müsâkat 20 -107-; Nesâi, Büyû 2 -4431-; Tirmizî, Büyû 1 -1219-; Ebû Dâvud, Büyû 3 -3329-3330-; İbn Mâce, Fiten 14 -3984-
3448] 2/Bakara, 195; 4/Nisâ, 29
3449] Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 2787; Keşfu’l Hafâ, hadis no: 2632
3450] Müslim, Zekât, 65; Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an, 3173; Dârimî, Rikak 2720
3451] Tirmizî, Sıfatu’l Kıyâmet, 2640
- 674 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hemen yakalayıverdi.” 3452
Haram kazanç yollarının en belirginleri şunlardır:
a- Fâiz: “Fâiz yiyen kimseler (kabirlerinden), tıpkı şeytan çarpmış kimseler gibi çarpılmış olarak kalkarlar. Onların bu hali, ‘alış veriş (ticaret) de fâiz gibidir’ demelerindendir. Oysaki Allah, ticareti helâl, fâizi haram kılmıştır...” 3453
b- Karaborsacılık (İhtikâr): “İhtikâr (karaborsacılık) yapan mel’ûndur.”3454; “Fiyatını arttırmak gayesiyle kırk gün ihtikâr eden kimse, Allah’tan uzaklaşır; Allah da ondan uzaklaşır.” 3455
c- Rüşvet: “(Kişi ve toplum haklarını kendi zimmetine geçirmek için) Rüşvet alana verene ve aracı olana Allah lânet etsin!” 3456
d- Emeği sömürmek: “İşçiye hakkını, teri kurumadan veriniz.” 3457“Ben kıyâmet gününde üç kişinin hasmıyım. Bana verdiği sözden cayanın, hür bir kimseyi satıp hakkını yiyenin, bir işçiyi çalıştırıp hakkını tam olarak vermeyenin.” 3458
e- Hileli ticaret ve eksik tartıp ölçme: “Ölçekte ve tartıda hile yapanların vay haline...”3459; “Kim bize hile yapar (karıştırılmış mallarla bizi) aldatırsa, bizim yaşayışımız üzerinde yaşayanlardan değildir.” 3460
f- İçki, zina ve kumar gibi haram yollardan kazanç: “İçki içilmesini yasaklayan Allah Zülcelâl, içkinin alım ve satımını da haram kılmıştır.”3461; “Çirkin iş ve sözlerin mü’minlerin arasında yayılmasını arzu edenler (yok mu?) Onlara dünyada da âhirette de pek acıklı bir azab vardır.”3462; “Kazancın en şerlisi zina bedelidir.” 3463
g- Hırsızlık, gasp: “Ey iman edenler! Aranızda karşılıklı rızâya dayanan ticaret olması hali müstesna, mallarınızı, bâtıl (haksız ve haram yollar) ile aranızda (alıp vererek) yemeyin. Ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size merhametlidir. Kim düşmanlık ve haksızlık ile bunu yaparsa (bilsin ki) onu ateşe sokacağız; bu ise Allah’a çok kolaydır.” 3464
Helâl ve temiz yiyeceklerden de olsa, vücut sağlığını zedeleyecek derecede, oburca, yani israfa kaçan şekilde yiyip içmek de haramdır. Helâl yiyecekleri harama dönüştüren israf hakkında kısa bilgi vermeye çalışalım:
İsraf
“İsraf”ın kelime anlamı; herhangi bir işte normal olan sınırı aşmak, aşırı olmak demektir. İhtiyaçtan fazla tüketmek, gereksiz yere harcama yapmak, savurganlık
3452] 16/Nahl, 112-113
3453] 2/Bakara, 275
3454] Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 2893
3455] Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 2896
3456] Câmiu’s Sağîr, 2/124
3457] İbn Mâce, hadis no: 2443
3458] İbn Mâce, hadis no: 2442
3459] 83/Mutaffifîn, 1-6
3460] Riyâzu’s Sâlihîn Terc. 3/160
3461] Müslim, hadis no: 930
3462] 24/Nûr, 19
3463] Müslim; S. Müslim ve Ter. M. Sofuoğlu, 5/87
3464] 4/Nisâ, 29-30
YEME-İÇME (TEMİZ/GÜZEL RIZIKLARDAN YEMEK)
- 675 -
yapmak gibi anlamlara da gelir. Her türlü haddi (sınırı) aşmak, insanın ve onun içinde yaşadığı toplumun dengesini bozar, onları huzursuzluğa götürür. İster yeme içmede veya harcamalarda aşırılık olsun, isterse davranışlarda aşırılık olsun sonuç aynıdır.
Kur’an-ı Kerim, aşırıya kaçan, harcamalarında, yeme içmelerinde ve davranışlarında dengeyi kaçıran kimselerin yaptıklarını hoş görmemektedir. İsraf, sapmaların, bozulmaların, haksızlıkların, bozgunun kaynaklarından biri olarak gösterilmektedir.
Günlük yaşayışında ellerindeki malı, serveti, imkânları veya parayı gereksiz yere harcayanlar, yeme ve içmede aşırı gidenler; sınırı aşanlardır, aşırı gidip dengeyi bozanlardır. “Ey Âdemoğulları! Her mescide (gidişinizde) ziynetlerinizi alın (uygun elbise giyin). Yiyin, için; fakat israf etmeyin. Çünkü Allah müsrifleri (israf edenleri) sevmez.”3465 Buradaki ‘israf’ hem yiyecek ve eşya kullanımında aşırılık, hem de Allah’ın koyduğu helâl ve haram ölçüsüne uymamak anlamındadır. Kendini açlığa ve çıplaklığa alıştırarak veya helâl olan şeyleri kendine haram kılarak Allah’ı memnun edeceğini sananlar da önemli bir aldanış içindedirler. Allah, böyle haramı helâl, helâlı haram yapan müsrifleri (sınırı aşanları) sevmez. Öyleyse insanlar, Allah’ın nasip ettiği helâl yiyecekleri ve eşyaları kullanacaklar, güzel ve süslü elbiseler giyecekler; ama israf etmeyecekler, ölçüde ve eşya kullanımında aşırıya kaçmayacaklar. Allah’ın ölçüsüne göre, süslü elbise giymek günah değil; bilakis helâlı haram, haramı helâl sayma günahtır.
İsrafın ikinci anlamı savurganlıktır. Dünya nimetlerini Allah insanlar ve canlılar için yaratmaktadır. Bu nimetleri kullanma ve yeme arzusunu da insanın içerisine koyan yine Allah’tır. Bunları yemek, içmek veya kullanmak insanın hem hakkıdır, hem de şükrünün bir gereğidir. İnsan nimetleri yiyecek, ama nimeti vereni de bilecek.
Savurganlık anlamındaki israf yasağı çok güzel bir ekonomik dengedir. İsraf, bu dengeyi bozar. Birisi çok harcarsa, diğerinin hakkına el atmış olur. Herkes gücüne, çalışmasına ve şartlarına göre nimetlerden yararlanır. Ancak israf edenler bu nimet dengesini bozarlar.
Kur’an, hem aşırı harcamayı hem aşırı kısmayı (cimriliği) hoş görmez. İkisi arasında orta bir tutum tavsiye eder.”Elini bağlı olarak boynuna asma (cimri olma). Onu büsbütün de açıp savurma (israf etme). Sonra kınanmış bir halde oturup kalırsın.”3466 Peygamberimiz de buyuruyor ki: “Yiyin, için, sadaka verin ve giyinin. Ancak kibirlenmeyin ve israf etmeyin. Şüphesiz Allah (c.c.) nimetinin eserini (görüntüsünü) kulunun üzerinde görmek ister.” 3467
İnsana emanet olarak verilen malı saçıp-savurmak, gerekli yerlere harcamamak, insanlar arasındaki ekonomik dengeyi bozar, kişiler arasındaki kıskançlığı artırır. Cimrilik ise yardım düşüncesini öldürdüğü gibi, ihtiyaç sahiplerine ulaşmayı da engeller; infak ve sadaka ahlâkını köreltir. Hâlbuki infak kurumu yakın akrabanın ihtiyaçlarını karşılamayı temin eder; sadaka kurumu ise insanlardan
3465] 7/A’râf, 31
3466] 17/ İsrâ, 29
3467] Buhârî, Libas 1, 7/182; İbn Mâce, Libas 23, Hadis no: 3605, 2/1192; Nesâi, Zekât 66; K. Sitte, 16/361
- 676 -
KUR’AN KAVRAMLARI
muhtaç olanları sıkıntıdan kurtarmayı sağlar.
Mülk aslında Allah’a aittir. İnsana emanet olarak geçici bir süre için verilir. Malı ve geçimlikleri helâl yoldan kazanıp helâl yola harcayanlar, Allah yolunda infak edip hak sahiplerinin haklarını verenler, israf etmeyenler mal konusundaki imtihanı kazanırlar. 3468
İsrafı haram sayan dinimiz, yeme içmede azla yetinmeyi, kanaat sahibi olmayı teşvik etmiştir.
Az Yemenin Dindeki Önemi ve Faydaları
Az yemede, kalbin (gönlün) safası, inceliği, hassâsiyeti vardır. Gönlün Hakk’a bağlılığı artar. Çok yemede kalp katılığı oluşur; giderek kalbin nuru kaybolur. Nitekim Peygamber Efendimiz’in şöyle buyurduğu rivâyet edilir: “Kalplerinizi çok yemekle öldürmeyin. Fazla suyun ekinleri öldürdüğü gibi, muhakkak fazla yemekle de kalp ölür.” “Rasûl-i Ekrem (s.a.s.), karnını tamamen doyurmaz ve şöyle buyururdu: “Mü’min, karnını tamamen doyurmaz.”3469 Az yemek, insana tembellik, uyuşukluk ve ahmaklık veren fazla uykuyu giderir. Nefis, açlıkla kırıldığı kadar hiç bir şeyle kırılmaz. Çok yiyenin gafleti artar. O yüzden Peygamberimiz (s.a.s.) az yeme hakkında ısrarlı tavsiyelerde bulunmuştur: “Âdemoğlu, midesinden/karnından daha şerli/fena bir kap doldurmamıştır. Belini doğrultacak birkaç lokmacık ona yeter. Yok, birkaç lokma ile yetinmeyecekse (nefsinin galebesiyle) ille de midesini dolduracaksa hiç olmazsa onu üçe ayırsın: (karnının) üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğine/suya, üçte birini de nefesine (ayırsın, üçte birden fazlasına yemek koymasın).”3470; “Çok yemek (nefse) kötülüktür. Ey Ebû Zer! Yemeği ve konuşmayı azalt ki, cennette benimle beraber olasın.” 3471
Bu hadis-i şerifte mide, öncelikle bir kaba ve içerisine bir şeyler konan zarfa benzetilmekte, böylece değer itibariyle düşürülmektedir. Zira kap ve zarf, gaye değil; vasıtadırlar. Kendi zatları sebebiyle değil; içlerine konan şeyler sebebiyle kıymet taşırlar. Öyle ise onlar değil; içlerine konan şeyler asıldır. Hadis, mîdeye ayrıca “şerli” sıfatı vererek ikinci bir değerden düşürmeye tâbi tutmaktadır. Yani mide, sıradan bir kap değil; zarar veren, şer getiren bir kaptır. Mideyi çok doldurmanın dinî, tıbbî zararları vardır; dengesiz, kalitesiz... beslenmenin nice hastalığa sebep olması söz konusudur. “Kimin fikri fazla ise yemesi azdır; kimin tefekkürü azsa yemesi çok, kalbi de katıdır.”3472; “Bu mal, tatlı ve hoştur. Ama bilin; kim onu nefsânî hırsla alırsa, yediği halde doymayan kimse gibi olur.” 3473
Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: ‘Rasûlullah (s.a.s.) kâfir bir misafir ağırlamıştı. Derhal onun için bir keçinin sağılmasını emretti. Keçi sağıldı. O kâfir onun sütünü içti. Sonra diğer bir keçinin daha sağılmasını emretti (adam doymadı). Bu suretle tam yedi keçinin sütünü içti. Adam yatıp, sabah olunca müslüman oldu. Rasûlullah, bir keçi sağılmasını emretti. Adam onun sütünü içti, sonra ikinci
3468] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, 311-312
3469] Dârimî vesâyâ 1, hadis no: 108
3470] Tirmizî, Zühd 47 –2381-; İbn Mâce, Et’ıme 50 –3349-; Kütüb-i Sitte, 11/131; Riyâzu’s Sâlihîn, Açlığın Fazileti Bâbı, hadis no: 26
3471] Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 4238; Keşfu’l Hafâ, h. no: 3278
3472] Kütüb-i Sitte, c. 11, s. 126
3473] Kütüb-i Sitte, c. 11, s. 126
YEME-İÇME (TEMİZ/GÜZEL RIZIKLARDAN YEMEK)
- 677 -
bir keçi daha sağıldı. Fakat bunun sütünü tamamen içemedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Mü’min bir mideye içer; kâfir ise yedi mideye içer.” buyurdular.’3474 Hadisin başka rivâyetinde “Bu gün o mü’mindir, bir tek mideye yedi. Dün ise yedi mideye yemişti. Kâfir, yedi mideye yer, mü’min ise tek bir mideye yer.” Ve artık müslüman olan Ebû Gazvan’a “Senin dün yedi miden vardı; Bugün ise tek miden var!” 3475
Muhaddisler ve âlimler, kâfirlerin yedi mideye yemesi konusunda çeşitli görüşler ileri sürmüşler, cidden çok yönlü değerlendirmeler yapmışlardır.3476 Ulemâ bu konuda der ki: Hadis-i şeriflerde, dünyalık (yeme-içme) hususunda azlığa teşvik, bunda zühd ve harama gitmeden elde edilene kanaat etmeye rağbet vardır. Akıllı kimseler, hep açlığı övmüşler, çok yemeyi zemmetmişlerdir. Yeme hususunda insanlar üç kısımdır: Bir grup vardır, her yiyeceği, ihtiyaç olsa da olmasa da yer. Bu, câhil takımın amelidir. Bir grup vardır, acıktığı zaman, açlığı örtecek kadar (aşırılığa kaçmaksızın doyuncaya kadar) yer. Bir grup da vardır ki, bunlar nefislerini açlığa mahkûm ederler, bu davranışlarıyla nefsin şehvetini kırıp, dizginlemek murad ederler. Bunlar, yedikleri vakit ihtiyaçlarını örtecek kadar yerler. 3477
Peygamberimiz, aza kanaat etme ve az yeme ve beraber yiyenlerin sayısı arttıkça yemeğin bereketinin de artacağı konusundaki meşhur bir hadiste de şöyle buyurur: “İki kişinin yiyeceği üç kişiye de yeter. Üç kişinin yiyeceği de dört kişiye yeter.”3478 Bu hadisin İbn Mâce’de gelen bir rivâyeti ise şöyledir: “Bir kişinin yemeği iki kişiye kâfidir. İki kişinin yemeği üç-dört kişiye kâfidir. Dört kişinin yemeği, beş-altı kişiye kâfidir.” “Birlikte yiyin, ayrı ayrı yemeyin; zira beraber olunca bir kişilik yemek, iki kişiye de yeter.” 3479
Bir zât, Rasûlullah’ın yanında öğürmüştü. Rasûlullah ona şöyle buyurdu: “Öğürtünü/ geğirmeni bizden uzak tut. Zira, dünyada insanların en çok doymuş olanları, Kıyamet günü en çok aç kalacak olanlardır.”3480 Hadiste öğürtü/geğirti diye tercüme edilen ‘cüşâ’ kelimesi: “doyma sırasında mideden çıkan gaz” diye tarif edilir ki, çok yemenin belirtisidir. Rasûlullah, öğürmeyi kınamakla, onun sebebi olan çok yemeyi takbih etmiş olmaktadır; nitekim hadisin devamından, çok yemenin kötülüğü rahatlıkla anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bu hadis-i şerif, çok yemenin ölçüsü hakkında bir ipucu vermektedir: Öğürme oluşturacak kadar yememek gerekir. Zira öğürme, çok yemeden oluşur. Yoksa Rasûlullah, gayr-ı irâdî olarak meydana gelen bir olaydan dolayı kimseyi kınamazdı. Öğürme irâdî değildir; ama ona sebep olan çok yeme irâdeye bağlıdır.
Münâvi, bu hadisi şu manada açıklar: Esasen bu derece fazla yemek, tıbben de yasaklanmıştır. Mesele, dinî tabirle, “tokluk kişiyi şeytana yaklaştırır, nefsi azdırır ve tuğyâna atar; açlık ise, şeytanın yollarını daraltır, nefsin hâkimiyetini kırar. Böylece onların şerlerini bertaraf eder. Tokluktan insanda çok değişik arzu
3474] Buhâri, Et’ıme 12; Müslim, Eşribe 186 -2063; Tirmizî, Et’ıme 20 –1820-; Muvattâ, Sıfatu’n Nebî 10 –2, 924-; K. Sitte, 11/122
3475] Hadisin farklı rivâyetleri için bk. K. Sitte, 11/123
3476] Bu değerlendirmelerin özeti olarak yedi sayfa tutarında açıklamalar için bkz. K. Sitte, c. 11, s. 122-128
3477] Kütüb-i Sitte, c. 11, s. 128
3478] Buhâri, Et’ıme 11; Müslim, Eşribe 178 –2058-; Tirmizî, Et’ıme 21 –1821-; Muvattâ, Sıfatu’n Nebî 20, 52, 928; K. Sitte, 11/128
3479] Kütüb-i Sitte, c. 11, s. 129
3480] Tirmizî, Kıyâmet 38 -2480-; İbn Mâce, Et’ıme 50 –3350-; K. Sitte, 11/130
- 678 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve hırslar harekete geçebilir. Bu da âhiret açısından tehlikeli sonuçlar doğurabilir. 3481
Acıkmadan yemek yenmeyeceği ve mideyi fazla doldurmama ile ilgili, şu olay meşhurdur: Asr-ı Saâdette, hükümdarlardan biri Hz. Peygamber’e (s.a.s.) hizmet için bir doktor göndermişti. Bu tabip, Rasûl-i Ekrem’in yanında uzun müddet kalarak ashâb ve ehl-i beytten hastaları tedavi için beklemiş, fakat tedaviye çok az kimsenin muhtaç olduğuna şahit olarak memleketine dönmek için izin isteyince, az hastalanmanın sebebi hakkında Hz. Peygamber, “Ashâbın iyice acıkmadıkça yemek yemediklerini ve yemekten iyice doymadan ayrıldıklarını” söylemiştir.3482 İbn Sîna da “yediğiniz yemeği hazmetmeksizin yemek yemekten sakının” diyor. 3483
Az yemek konusunda bugünün tıbbı da şöyle diyor: Sofradan doymamış olarak kalkmalı, mideyi alabildiği kadar doldurmaya çalışmamalıdır. Bazı doktorlar, yiyeceklerin miktarı, rejimden daha önemlidir derler. Mideye fenalık etmenin başlıca yolları: Çok sık yemek, çok fazla yemek, çok sıcak veya çok soğuk şeyler yemek, yeteri kadar çiğnememek, alkol vb. şeyler kullanmaktır. 3484
Eskiden kuvvetli gıdalar almakla ve çok yemekle sağlıklı olunacağı ve daha uzun yaşanacağı zannedilirdi. Hâlbuki şimdi tıp ilmi de az yemeyi tavsiye ediyor. Araştırmacılar, farelere her zamanki yedikleri normal yiyeceği azaltarak sadece yüzde kırkını verdiler. Neticede bunların ömürlerinin uzadığını gördüler.
R. Walford gibi bilim adamları, insanlar da az yer ve açlık çekerlerse daha çok yaşayacaklarına inanıyor. Walford ve üç meslektaşı kendilerine iki sene süreyle az kalorili bir diyet uyguladılar. Neticede tansiyonlarının ve kandaki kolesterol seviyelerinin düştüğünü gördüler. Bugünkü tıp ilmi şişmanlığı bir hastalık, fazla yemeyi de zehir olarak kabul etmektedir. Bilim adamları, ayrıca sağlıklı ve uzun ömürlü olmak isteyenlere, sigara ve içki içmemeyi, bol jimnastik yapmayı ve az yağlı yemeyi tavsiye ediyorlar. Amerika Milli Yaşlanma Enstitüsü Araştırmaları tarafından bildirildiğine göre, küçük canlılarda ispatlanan az yiyerek daha uzun yaşama kuralı, maymunlarda ve insanlarda da geçerli olabilir.
Hayatı boyunca az yemeyi prensip edinen Peygamberimiz, ümmeti hakkında korktuğu şeylerden birini çok yeme hastalığı olarak sayar: “Benden sonra, ümmetim için üç hususta korkuyorum. Bunlar, sapık arzular, bilgiden sonra gaflet, çok yemek ve şehvetlere tutulmaktır.” 3485
İlim de kabul etmektedir ki, çok yemek zararlıdır. Romatizma, kalp hastalıkları, kan dolaşımındaki bozukluklar, şeker vb. hastalıklarda en büyük etkenlerin başında çok yemek yemek gelir. Çok yemenin sonucu, vücut lüzumundan fazla kilo alır ki, bu sebeple kalbin etrafı yağ tabakasıyla kaplandığı için, insan rahat nefes alıp veremez. Kollestrin (kanda yağ birikmesi) denilen hastalığın başlıca sebebi yine çok yemektir. Çok yemek neticesinde böbrekler vaktinden önce yorulur ve bozulur, görevini yapamaz olur. Mide doğal şeklini kaybeder, büyür, elastikiyetini koruyamaz. Dolayısıyla yenilenleri kolay kolay hazmedemez. Bu
3481] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 11, s. 130
3482] Milaslı İsmail Hakkı, Tıbb-ı Nebevî, s. 22
3483] Kastalâni, el-Mevâhibu’l Ledünniye, s. 22
3484] Hemmerdinger, Midenizi Koruyunuz, Terc. Cevat Bilge, s. 31
3485] Câmiu’s Sağîr, 1/13
YEME-İÇME (TEMİZ/GÜZEL RIZIKLARDAN YEMEK)
- 679 -
yüzden bütün vücut da rahatsız hale gelir. Çok kere mide ülseri, mide veya kalın bağırsakta çıban da meydana gelir. Bu saydıklarımız ve daha birçok rahatsızlıklar hep çok yiyip içme neticesi meydana gelen zararlardandır. Bu gibi hastalıkların oruç tutulmayan yerlerde ve oruç tutmayan kimselerde daha çok bulunduğunu hatırlatalım.
İslâm’ın yeme içme ile ilgili emir ve tavsiyelerinden, özellikle sünnete uygun olarak az yeme ile ilgili hadislerden şu yargılara varabiliriz:
Müslüman, hayatı; yalnız yeme içme, egoist duygu ve sınırsız arzuları tatmin etme felsefesine dayandıramaz. O yeme için yaşamaz; ibâdete güç yetirebilmek, kulluk bilincine katkı için ve o miktarda yer.
Yiyecek ve içecek konusundaki yasaklara uymak ve sünnete uygun tarzda yemekle insan olgunlaşır, kendi içinden gelen arzulara ve çevreden gelen zararlı çağrılara gem vurmasını, fıtratı zorlamadan, insan bu yolla kazanabilir.
Yeme içme arzusu, disipline ve düzene sokulması gereken bir duygudur. Her konuda olduğu gibi bu hususta da aşırılık ve düzensizlik dinimizce yasaklanmıştır. “Bir lokma, bir hırka” anlayışı yanlış olduğu gibi; esas ve daha kesin olarak aşırı tüketim ve oburluk yasaklanmıştır.
İnsanlar, nefsinin her isteğine uyarsa, isteklerini sınırlamazsa, hem kendileri, hem toplumları bundan zarar görecektir. Hırs ve doymak bilmeyen isteklerine; kişi, dış baskılarla değil; insanda doğuştan mevcut olan din duygusuyla Rabbından korkarak O’nun rızâsı doğrultusunda kendisi sınır koymalıdır.
Nefis ve hevâ/aşırı istekler, insanın yapısına baskın çıkarsa, büyük savaştan insan, kendine zulmederek, kendine yazık ederek mağlup olarak çıkmış ve dünya imtihanını kaybetmiş olur.
Bedeni, akıl ve ruha tâbi kılmak gerekir. Bunun için de bedenin kuvvetini sınırlamak ve ruhun gücünü arttırmak lâzımdır.
Çok yemek, doymadan sofradan kalkmamak, hatta doyduktan sonra bile lezzetinden dolayı yemeye devam etmek, sigara ve içki gibi zararlı alışkanlıklar... bütün bunları önlemeye çalışmak, irâdeye hâkim olma mücadelesinde gâlip gelmek için azmetmek/kararlı olmak, helâl ve temiz gıdalara dikkat etmek; dinin bu konudaki önemli tavsiyelerindendir.
Tıka basa, oburca yemeyi, israf ve lüks tüketimi yasaklayan İslâm, insanı aza kanaat etmeye alıştırdığı gibi, açların halini unutturmayıp onları doyurmayı önceliklerinin arasına aldırır. İslâm, komşusu açken tok yatmayı, müslümanlardan ayrılmak ve insanlığa ihanet olarak görür.
Müslüman, imkân nisbetinde nâfile oruç tutmaya çalışacak, özellikle evlenmeye yol bulamayan gençler, orucu fazlalaştıracak ve az yiyecektir. Nefsi, yeme içmede dizginlenince, şeytanî bakış, düşünce ve duygulardan da korunmaya daha kolay alışacaktır.
Az yemek kanaati doğurur. Kanaat ise tükenmez hazinedir.
Geçim sıkıntısının önemli bir sebebi, gereksiz mutfak harcamalarıdır. Sünnet çizgisinde ve selim akıl ölçüsünde gerçekten ihtiyaç olmayan yiyecek ve
- 680 -
KUR’AN KAVRAMLARI
giyecekler devreden çıkarılırsa, bereket artacak, huzur çoğalacak, sıkıntılarsa azalacaktır.
Sünnete uygun yenildiğinde kadınların ömrü mutfakta heder olmaktan çıkacak, kadına bu yönden yapılan zulüm, yerini hayırlı faaliyetlere bırakacaktır.
Sünnete uygun yeme içme kültürü, insanı doldur boşalt makinesi olmaktan, sömürüye kurban olmaktan, “çok kazan çok tüket” felsefesinden kurtaracaktır.
Yemek Âdâbı
a- Yemek kaplarının ve kaşık çatalın altın ve gümüş gibi lüks madenlerden olmaması: Peygamberimiz (s.a.s.) altın ve gümüş kaptan yiyip içmeyi yasaklamıştır. 3486
b- Yemekten önce ve sonra ellerini ve ağzını yıkamak: “Yemeğin bereketi, yemekten önce ve sonraki yıkamalardadır!” buyurdu.’ 3487
c- Arkaya dayanmadan, sağ dizini dikip sol bacağının üzerine oturmak: Rasûlullah (s.a.s.) buyurur ki: “Ben dayanarak yemek yemem. Çünkü ben kulum, kul gibi oturur ve yerim.” 3488
d- Yemeği ibâdet için kuvvetlenmeye niyet ederek yemek,
e- Acıkmadan yemeğe oturmamak,
f- Getirilen yemeğe kanaat edip, çeşit için tekellüf ve zahmet ettirmemek,
g- Besmele ile başlamak,
h- Sağ elle yemek: Hadisler, yemeği sağ elle yemenin gerekli olduğunu açıkça ifade etmektedir. Bunun hükmü ihtilâflıdır. Şâfiîlerden bir kısmı mendup deseler de İmam Şâfiî, er-Risâle ve el-Ümm’de vacip olduğuna hükmetmiştir. İbn Hacer, hadisteki sol elle yiyen sahâbeye yaptığı bedduâyı ve vaîdi göstererek sağla yemenin vâcip olduğu görüşünü ileri sürer ve bunu kuvvetlendirecek başka rivâyetler kaydeder. Ahkâmu’l Kur’an sahibi İbnu’l Arabî de: “şeytana nisbet edilen bütün fiiller haramdır” kaidesinden hareketle sol elle yemenin haram olduğuna hükmeder. Kurtubî ise sağla yemenin mendub olduğu anlayışındadır.
i- Tuzla başlamak,
j- Hiçbir yemeği beğenmezlik etmemek; hoşuna giderse yemek, gitmezse yememek,
k- Yemek sıcaksa kaba üflememek, soğumasını beklemek,
l- Hurma, zeytin gibi sayılan şeyleri, yedi-dokuz gibi tek olacak şekilde yemek,
m- Önünden yemek, kabın kendi tarafındaki kıyısından başlayarak yemek,
n- Yemek yerken susup durmamak,
o- Başkalarının hoşuna gitmeyen, özellikle iştah kaçırıcı şeyler yapmamak,
3486] bk. Tirmizî, Eşribe 27, 28; Ebû Dâvud, Eşribe 17
3487] Ebû Dâvud, Et’ıme 12, -3761-; Tirmizî, Et’ıme 39 -1847-; K. Sitte, 11/118
3488] Buhâri, II/4; nakl. Kimyâ-yı Saâdet, s. 194
YEME-İÇME (TEMİZ/GÜZEL RIZIKLARDAN YEMEK)
- 681 -
p- Su vb. içerken oturarak, besmeleyle ve üç yudumda içmek,
r- İyice doymadan sofradan kalkmak,
s- Yemekten sonra, en az “Elhamdü lillâh” demek; eğer biliyorsa: “Elhamdü lillâhillezî et’amenâ ve sekaanâ ve cealenâ mine’l müslimîn” demek,
ş- Ellerini ve ağzını yıkamak, eğer yağlı yemek yediyse sabunlamak,
t- Misvak veya diş fırçası ile dişlerini temizlemek (en azından lavaboda, temiz parmaklarıyla dişlerini oğuşturmak): “Misvak kullanın, çünkü misvak ağzı temizler.”3489 Misvak bulamayan dişlerini parmağı ile ovalar. Taberâni’nin el-Evsat’ında Hz. Âişe’den rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte: “Parmağını ağzına sokarak misvak yerine kullanır.” Denilmiştir.3490 Müslim şârihi Nevevî de şöyle der: “Misvaktan başka şeyler ile dişi temizlemek de misvaklanmanın yerini tutabilir.” 3491
Yiyecekleri/Rızkı Veren Allah’tır
“Muhakkak ki Allah Rezzâk’tır (çok ve devamlı rızık verendir). O, metin kuvvet sahibi olan Allah’tır.”3492 Bu âyette ‘rezzâk’ kelimesinin belirli (mârife) olarak kullanılması, bu sıfatın yalnızca Allah’a ait olduğunu gösterir.
Yeryüzünde bulunan bütün canlıların rızkını veren, onların bu rızıklara ulaşma yollarını kolaylaştıran, rızıklarını elde etme sebeplerini yaratan Allah’tır. “Yeryüzünde bulunan bütün canlıların rızıkları ancak Allah’a aittir.” 3493; “Nice yaratılmış vardır ki rızkını kendisi taşımıyor. Ona da size de rızkı Allah veriyor.” 3494
Canlıların yaşamasını temin eden rızıklar yiyecek ve içeceklerdir. Bunlar, yine Allah’ın yarattığı bitkilerden ve hayvanlardan elde edilir. İnsanların ve cinlerin ruhlarını ve kalplerini doyuracak şey manevî gıdalardır. Bu da imandır veya mârifetullah’tır (Allah’ı hakkıyla tanımadır). İbâdet, kulların hakkını gözetme ve güzel ahlâk da bunları tamamlar. Bunlar da bir çeşit rızıktır. Böyle bir rızkı insanlara nasip eden veren de yüce Allah’tır.
Kul, Allah’ın Rezzak isminden üç şekilde nasib alabilir:
a- Helâl olan yiyecekleri sebeplere yapışarak Allah’tan istemekle,
b- Sebeplere yapıştıktan sonra Allah’ın taksimine râzı olmak, kanaat etmek ve şükürde bulunmakla,
c- Allah’ın kendisine verdiği rızıktan yine O’nun yolunda harcamakla. 3495
Kur’an, ‘rızık’ kavramını genel bir çerçevede kullanıyor. Bununla rızkın geniş alanına işaret ediyor. “Onlar, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeyden infak ederler.”3496 âyetinde işaret edildiği gibi müttakîler, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği her şeyi O’nun uğrunda harcarlar. Kişinin gıda olarak yiyip içeceği çok sınırlıdır.
3489] Buhârî, Savm 27; Nesâî, Tahâret 4; İbn Mâce, Tahâret 7
3490] A. Davudoğlu, S. Müslim Terc. ve Şerhi, 349, 861
3491] Nevevî, S. Müslim bi şerhi’n-Nevevî, c. 3, s. 142, 143
3492] 51/Zâriyât, 58
3493] 11/Hûd, 6
3494] 29/Ankebût, 60
3495] 2/Bakara, 3; 25/Furkan, 67
3496] 2/Bakara, 3; 28/Kasas, 54
- 682 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ne kadar zengin olursa olsun tadacağı yiyecek ve içecek bellidir. Müttakî olanlar, kendilerine verilen bu rızkın fazlasını Allah (c.c.) yolunda harcarlar.
Yarattığı varlıkların rızkını üzerine alan Rabbimiz, rızkını dilediği kimseler hakkında genişletir veya daraltır.3497 Şüphesiz ki rızık verme olayı, Rabbimiz’in hesabı iledir. Biz insan olarak rızık dağıtımındaki sırrı bilemeyiz. Bu, Rabbimiz’in işlerinden bir hikmettir deriz. Şu âyet bu konuda bize bir ipucu vermektedir: “Eğer Allah rızkı kullarının hepsine bol bol verseydi, yeryüzünde taşkınlık ederlerdi. Ama O, dilediği bir ölçüye göre indirir. Gerçekten O, kullarını çok iyi bilen, her şeyi görendir.”3498 Herkes kendine takdir edilen rızkı yer. Hiç kimse de kendisi için takdir edilen rızkı yemeden ölmez. Allah’ın katında bütün canlıların ne kadar rızıklanacakları bellidir. Çeşitli sebeplere bağlı olarak canlılar bu takdir edilen rızıklarına ulaşırlar.
İnsan, gerek meşrû gerekse gayri meşrû yollarla mal sahibi olabilir, kendince yüksek makamlara çıkabilir. Sonunda hesabını kendi verecektir. Ancak dünyadan yiyecek ve içecek olarak, ilim ve ni’met olarak faydalanacağı şeyler bellidir. Kişinin midesinin belli bir kapasitesi vardır. Onu ne kadar aşabilir ki? İnsan, hayatını devam ettirebilmek için bir takım maddelere muhtaçtır. Kişi onları şöyle veya böyle, az veya çok elde eder, rızıklanır ve sonunda ömrünü tamamlar. İnsana düşen helâlından rızık aramak, rızkı verene şükretmek ve kendisine rızık olarak verilenlerden Allah (c.c.) yolunda harcamaktır. Bunları hakkıyla yapan insan; Âhirette sonsuz olarak rızıklanmayı hak eder. 3499
Yiyeceklerin Temizinden ve Helâlından Faydalanmak
Helâl kılmak da, haram kılmak da Allah’a ait bir haktır. Hiç kimsenin, zühdünden, yani dünyaya rağbet etmemesinden dolayı, nefsini kırmak için ve Allah’ın mubah kıldığı bir şeyi, lezzet verdiği için haram kılması caiz değildir. Bir şey, helâl ise, nefsimizin hoşuna gidecek şekilde temiz ve lezzetli de olsa, ondan yararlanmak caiz olur. Çünkü İslâm, mubah oldukça lezzet veren şeylerden faydalanmayı kişiye yasaklamamıştır. Eğer o şey, haram ise, ondan uzak durmak ve o nitelik onda oldukça onu kullanmamak gerekir. Allah, haram kılmadığı bir ziyneti, süsü veya temiz rızıkları haram sayanları reddeder. “De ki: ‘Allah’ın, kulları için çıkardığı süsü ve güzel rızıkları kim haram etti?’ De ki: ‘O, dünya hayatında mü’minlerindir; kıyamet günü de yalnız onlarındır.’ İşte Biz, bilen bir topluluk için ayetleri böyle açıklıyoruz.” 3500
Müslümana düşen, helâlinden ne bulduysa yemesi, leziz olana kendini zorlamaması ve bunu âdet ve alışkanlık haline getirmemesidir. Tiryakilik, alışkanlık yapan, onsuz yapamadığımız şeyler, giderek helâl olmaktan çıkan bir duruma gelebilir. Tiryakilik yapan gıdalardan sakınmaya çalışmalıdır. Peygamberimiz, bulduğu zaman karnını helâl yiyeceklerle doyurur, ama yemede aşırıya, lüks ve israfa kaçmaz ve şükreder; bulamayınca da sabrederdi. Eline geçtikçe tatlı yer, rastladıkça bal şerbeti içer, buldukça et yerdi. Bunların hiç birini özellikle yapmadığı gibi; âdet ve alışkanlık da edinmemişti. 3501
3497] 39/Zümer, 52; 34/Sebe’, 39
3498] 42/Şûrâ, 27
3499] H. Ece, a.g.e. Rızık maddesi; A. Kalkan, Kur’an Kavramları, Rızık maddesi
3500] 7/A’râf, 32
3501] İmam Kurtubi, el-Câmiu li Ahkâmi’l Kur’an, c. 7, s. 198
YEME-İÇME (TEMİZ/GÜZEL RIZIKLARDAN YEMEK)
- 683 -
“Size verdiğimiz rızkın temizlerinden yiyin. Ama bu hususta taşkınlık etmeyin; sonra gazabım üzerinize iner. Kimin üstüne gazabım inerse artık o, (ateşe) düşmüştür.” 3502
Hz. Peygamber’in sünneti, az yeme ve sofradan doymadan kalkma konusunda ciddî tavsiyelerde bulunur. Fakat bu konu, fıkıh açısından, haram ve helâl hükümleriyle yanlış değerlendirilmemelidir. İslâm fıkhı açısından hüküm şudur: Az yemek, sofradan doymadan kalkmak sünnet; doyuncaya kadar yemek câiz; doyduktan sonra yemek ise haramdır. Helâl ve temiz yiyecekleri doyduktan sonra yemeye devam etmek, öncelikle israf olduğu için haramdır. “Yiyin, için; fakat israf etmeyin. Çünkü Allah müsrifleri (israf edenleri) sevmez.”3503 Ayrıca, doyduktan sonra yemek, fıtratı zorlamaktır ve vücuda zararı kesindir. Bu yönlerden dolayı da câiz olmaz.
Allah, insanların ve canlıların ihtiyaç duyduğu her şeyi yaratarak, yeryüzüne depo etmiştir. İnsana düşen; hem bu dünyadaki, hem ahiretteki rızkı için gayret sarfetmektir. Ama gayretin yönü ve içeriği ile rızkın helâlını veya haramını tercih etmiş olacaktır. Böylece de ahiret rızkını bu dünyadan kendisi göndermiş veya sadece burada tüketmiş olacaktır.
“Komşusu açken tok yatan Biz’den değildir.” (Hadis-i Şerif rivâyeti)
“Az yiyenin içi nurla dolar.” (Hadis-i Şerif rivâyeti)
“Tıka basa yiyip içmekten sakının. Bu, bedeni yıpratır, hastalık getirir.” (Hadis-i Şerif rivâyeti)
“Tembellik ve karın büyüklüğünden Allah'a sığınırım.” (Hadis-i Şerif rivâyeti)
“Sadaka ömrü uzatır.” (Hadis-i Şerif rivâyeti)
“Az ye, çok yaşa!” (Hadis-i Şerif rivâyeti)
“İnsanın kalbi, tarladaki ekin gibidir. Yemek de yağmur gibidir. Fazla su ekini kuruttuğu gibi, fazla gıda da kalbi öldürür.” (Hadis-i Şerif rivâyeti)
“Tok olan cümle cihanı tok sanır,
Aç olan âlemde ekmek yok sanır.”
“Az yemekdir âdeme mahz-ı şifâ
Çok yemekten olur emrâz-ı belâ.”
“Yiyin efendiler, yiyin; bu hân-ı iştihâ sizin;
Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!” (T. Fikret)
“Câhiller, ‹Üzümünü ye, bağını sorma' dese de, ey müslüman! Sen, bağını sormadığın -şüpheli- üzümü yeme!”
“Açlık, en iyi terbiyedir.”
“Eğer açlık derdi olmasaydı, ne avcı tuzak kurardı, ne de kuş tuzağa düşerdi.”
“Çok sakladığımız yemek, bizden ekşimek suretiyle intikam alır.”
3502] 20/Tâhâ, 81
3503] 7/A’râf, 31
- 684 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Kokutmadan yemez eti ayılar.”
“Tok iken yemek yiyen mezarını dişiyle kazar.”
“Emeksiz yemek olmaz.”
“Açın halini tok bilmez; hastanın halini sağ bilmez.”
“Azıcık aşım, ağrısız başım”
“Zorla pişirilen aş, ya karın ağrıtır ya baş”
Hamd olsun, bizlere temiz ve helâl rızıklar ihsân eden Allah’a. Şükürler olsun bizi doyuran, bizi müslüman kılan, temiz ve güzellikleri ayırabilecek özellikler bahşeden Rabbimiz’e.
YEME-İÇME (TEMİZ/GÜZEL RIZIKLARDAN YEMEK)
- 685 -
Yeme İçme Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Yeme Anlamında “Ekl” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 109 Yerde): 2/Bakara, 35, 57, 58, 60, 168, 172, 174, 187, 188, 188, 265, 275; 3/Âl-i İmrân, 49, 130, 183; 4/Nisâ, 2, 4, 6, 6, 10, 10, 29, 161; 5/Mâide, 3, 4, 42, 62, 63, 66, 75, 88, 113; 6/En’âm, 118, 119, 121, 141, 141, 142; 7/A’râf, 19, 31, 73, 160, 161; 8/Enfâl, 69; 9/Tevbe, 34; 10/Yûnus, 24; 11/Hûd, 64; 12/Yûsuf, 13, 14, 17, 36, 41, 43, 46, 47, 48; 13/Ra’d, 4, 35; 14/İbrâhim, 25; 15/Hıcr, 3; 16/Nahl, 5, 14, 69, 114; 18/Kehf, 33; 19/Meryem, 26; 20/Tâhâ, 54, 81, 121; 21/Enbiyâ, 8; 22/Hacc, 28, 36; 23/Mü’minûn, 19, 20, 21, 33, 33, 51; 24/Nûr, 61, 61; 25/Furkan, 7, 8, 20; 32/Secde, 27; 34/Sebe’, 14, 15, 16; 35/Fâtır, 12; 36/Yâsin, 33, 35, 72; 37/Sâffât, 66, 91; 40/Mü’min, 79; 43/Zuhruf, 73; 47/Muhammed, 12, 12; 49/Hucurât, 12; 51/Zâriyât, 27; 52/Tûr,19; 56/Vâkıa, 52; 67/Mülk, 15; 69/Haakka, 24, 27; 77/Mürselât, 43, 46; 89/Fecr, 19, 19; 105/Fîl, 5.
B- Yemek Anlamında “Taâm” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 48 Yerde): 2/Bakara, 61, 184, 249, 259; 3/Âl-i İmrân, 93; 5/Mâide, 5, 5, 75, 89, 89, 93, 95, 96; 6/En’âm, 14, 14, 138, 145, 145; 12/Yûsuf, 37; 18/Kehf, 19, 77; 21/Enbiyâ, 8; 22/Hacc, 28, 36; 25/Furkan, 7, 20; 26/Şuarâ, 79; 33/Ahzâb, 53, 53; 36/Yâsin, 47, 47; 44/Duhân, 44; 47/Muhammed, 15; 51/Zâriyât, 57; 58/Mücâdele, 4; 69/Haakka, 34, 36; 73/Müzzemmil, 13; 74/Müddessir, 44; 76/İnsan, 8, 8, 9; 80/Abese, 24; 88/Ğâşiye, 6; 89/Fecr, 18; 90/Beled, 14; 106/Kurayş, 4; 107/Mâûn, 3.
C- İçme Anlamında “Ş-r-b” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 39 Yerde): 2/Bakara, 60, 60, 93, 187, 249, 249, 259; 6/En’âm, 70; 7/A’râf, 31, 160; 10/Yûnus, 4; 16/Nahl, 10, 66, 69; 18/Kehf, 29; 19/Meryem, 26; 23/Mü’minûn, 33, 33; 26/Şuarâ, 155, 155; 35/Fâtır, 12; 36/Yâsin, 73; 37/Sâffât, 46; 38/Sâd, 42, 51; 47/Muhammed, 15; 52/Tûr, 19; 54/Kamer, 28; 56/Vâkıa, 54, 55, 55, 68; 69/Hakka, 24; 76/İnsan, 5, 6, 21; 77/Mürselât, 43; 78/Nebe’, 24; 83/Mutaffifîn, 28.
D- Helâl Olan Şeylerden Yemek
a- Helâl ve Temiz Olan Şeylerden Yemek: 2/Bakara, 168, 172; 5/Mâide, 5, 87-88; 6/En'âm, 118-119, 142; 16/Nahl, 114.
b- Yenmesi Helâl Olan Şeyler: 5/Mâide, 1, 4-5; 22/Hacc, 30.
c- Ehl-i Kitab'ın Kestiğini ve Yemeklerini Yemek: 5/Mâide, 5.
d- Allah'ın Adıyla Kesilenlerin Yenmesi: 6/En'âm, 118-119.
e- Yemede İçmede Zarûret (Şiddetli İhtiyaç, Çaresizlik): 2/Bakara, 173; 5/Mâide, 3; 6/En'âm, 145; 16/Nahl, 115.
E- Yenmesi Haram Olan Şeyler
a- Yenmesi Haram Olan Şeyler: 2/Bakara, 173; 5/Mâide, 3; 6/En'âm, 145; 16/Nahl, 115.
b- Murdar (Ölü ve Boğazlanmayan Hayvan): 2/Bakara, 173; 5/Mâide, 3; 6/En'âm, 145; 16/Nahl, 115; 22/Hacc, 30.
c- Kan: 2/Bakara, 173; 5/Mâide, 3; 6/En'âm, 145; 16/Nahl, 115.
d- Domuz Eti: 2/Bakara, 173; 5/Mâide, 3; 6/En'âm, 145; 16/Nahl, 115.
e- Allah'tan Başkası İçin Kesilenler: 2/Bakara, 173; 5/Mâide, 3; 6/En'âm, 138, 145; 16/Nahl, 115.
f- Boğularak Ölen Hayvan: 5/Mâide, 3.
g- Düşerek Ölen Hayvan: 5/Mâide, 3.
h- Başka Bir Hayvan Tarafından Öldürülen Hayvan: 5/Mâide, 3.
i- Putlar Adına Kesilen Hayvan: 5/Mâide, 3.
j- Besmelesiz Kesilen Hayvan Eti: 6/En'âm, 121.
F- İçki (Alkol) ve Alkollü İçkiler:
a- İçkide Büyük Günah Vardır: 2/Bakara, 219.
b- Sarhoşken Namaza Yaklaşmamak: 4/Nisâ, 43.
c- İçkinin Rızık Olması: 16/Nahl, 67.
d- İçki Yasağı: 5/Mâide, 90-91.
e- İçkinin Tevbesi: 5/Mâide, 93.
G- İçki Yasağı Hakkındaki Âyetlerin İniş Sırası
a- İçki Rızıktır: 16/Nahl, 67.
b- İçkide Büyük Zarar ve Günah Vardır: 2/Bakara, 219.
c- Sarhoşken Namaza Yaklaşmamalıdır: 4/Nisâ, 43.
d- İçki Haramdır: 5/Mâide, 90-91.
- 686 -
KUR’AN KAVRAMLARI
H- Bazı Yiyecek Maddeleri
a- Kudret Helvası: 2/Bakara, 57; 7/A'râf, 160; 20/Tâhâ, 80.
b- Sirke: 16/Nahl, 67.
c- Soğan: 2/Bakara, 61.
d- Tuz: 25/Furkan, 53; 35/Fâtır, 12.
e- Mercimek: 2/Bakara, 61.
f- Kabak: 2/Bakara, 61.
g- Sarmısak: 2/Bakara, 61.
h- Sebze: 2/Bakara, 61.
j- Et: 2/Bakara, 173, 259; 5/Mâide, 3; 6/En'âm, 145; 16/Nahl, 14, 115; 22/Hacc, 5, 37; 23/Mü'minûn, 14; 35/Fâtır, 12; 49/Hucurât, 12; 52/Tûr, 22; 56/Vâkıa, 21.
k- Süt: 16/Nahl, 66; 47/Muhammed, 15.
l- Bal: 16/Nahl, 68-69; 47/Muhammed, 15.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1- Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. v. 1, s. 179-181
2- İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, 311-313; 537-539
3- Kur’an Kavramları Tefsiri, Ahmed Kalkan, Rızık Kavramı
4- Yemek Âdâbı, M. Zahit Kotku, Seha Neşriyat
5- Yemek Duâları, Mustafa Karataş, Seha Neşriyat
6- Selefin İzinde, Kul Sâdi Yüksel, Yenda Y. s. 193-210
7- İhyâ-i Ulûmi’d-Dîn, İmam Gazâli, Arslan Y. c. 6, s. 190-238
8- Kimya-yı Saâdet, İmam Gazâli, Çile Y. s. 178-187
9- Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y. c. 7, s. 88-223
10- Günlük Hayatımızda Helâller Haramlar, Hayreddin Karaman, Nesil/Yeni Şafak Y. s. 33-53
11- İslâm’da Helâller ve Haramlar, Yusuf el-Kardavî, Hilâl Y. s. 47-83
YEMİN
- 687 -
Kavram no 194
İmtihan 20
Bk. Şirk; Doğruluk/Sıdk
YEMİN
• Yemin; Anlam ve Mâhiyeti
• Yemin Çeşitleri
• Yemin Keffâreti
• Yeminin Hâkim Kararına Etkisi
• Yalan Yemin
• Kur'ân-ı Kerim'de Yemin Kavramı
• Kur’an’da Allah’ın Yeminleri (Aksâmu’l-Kur’an)
• Hadis-i Şeriflerde Yemin Kavramı
• Kasâme
• Lian/Mülâane
• İlâ’
• Günümüzdeki Kullanımıyla Yemin
• Tarihten Bu Güne Yemin ve Andiçme
• Resmî Uygulamalarda Yemin/Andiçme
“İyi davranmanız, kötülüklerden korunmanız ve insanlar arasını düzeltmeniz gâyesiyle yeminlerinizi bozmanıza Allah’ı engel kılmayın. Allah (her şeyi) işitir ve bilir.” 3504
“Allah sizi, yeminlerinizdeki kasıtsız yanılmadan (lağv yemininden) dolayı sorumlu tutmaz. Lâkin kalplerinizin kazandığı şeyler ile (kötü düşüncelerden) sorumlu tutar. Allah ğafûrdur, halîmdir.” 3505
“Kadınlarından uzak kalmaya yemin edenler için, dört ay beklemek vardır. Eğer (bu müddet içinde onlar kadınlarına) dönerlerse, şüphesiz Allah bolca bağışlayan ve merhamet edendir (yeminden vazgeçip kadınına tekrar yaklaşabilir).” 3506
“Eğer (yemin edenler dönmeyip kadınlarını) boşamaya karar verirlerse (ayrılırlar). Biliniz ki, Allah (her şeyi) işitir ve bilir.” 3507
Yemin; Anlam ve Mâhiyeti
Yemin: Sağ el; bereket; güç, kuvvet ve güzel mevki, yaralayıcı; kişinin bir haberi kuvvetlendirmek veya bir işi yapıp yapmamak hususundaki azim ve iddiaya güç vermek için Allah'a kasem ya da boşama ve köle azadı gibi bir şeye bağlamak suretiyle akit etmesi anlamında bir fıkıh terimidir. Yemin, daha çok Allah'ın isimleri veya zâtî sıfatlarından birisi anılarak yapılan kasem için kullanılır. Talâka
3504] 2/Bakara, 224
3505] 2/Bakara, 225
3506] 2/Bakara, 226
3507] 2/Bakara, 227
- 688 -
KUR’AN KAVRAMLARI
veya köle âzadına bağlı olanların yemin olup olmadığı tartışmalıdır.
Kasem ve hılf kelimeleri arasında nüanslar olmakla birlikte “yemin” ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadırlar.3508 Türkçe’de bazen yemin yerine “and içmek” tabirinin kullanıldığı görülmektedir. Bu mefhumun, kelimenin anlamı ile irtibatı; yeminin söze güç kuvvet katması ve yeminleşenlerin sağ ellerini birbirlerine vurmalarıdır. 3509
Yemin, akitlerde ve husûmetlerde sözü te’kid için meşrûdur. Meşrûiyeti Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnetle sabittir. Kur’ân’ın birçok sûresi değişik cisimler üzerine yapılan yeminlerle başlar. Tîn, Şems, Fecr sûreleri bu kabildendir. Bakara sûresinin 225. ve Mâide sûresinin 89. âyetinde Allah Teâlâ’nın, yemin-i lağv sebebiyle kullarını müâhaze etmeyeceği bildirilmektedir. Yine Mâide sûresinin 89. âyetinde sorumluluk getiren yeminin mûn’akıde yemini olduğu ifade edilmekte, yeminlere riâyet emredilmekte ve yeminini bozanların nasıl keffâret ödeyecekleri beyan edilmektedir. Bunların yanısıra; 16/Nahl, 38, 92, 94; 3/Âl-i İmrân, 77; 5/Mâide, 53, 108; 6/En'âm, 109; 9/Tevbe, 12, 13; 24/Nûr, 53; 35/Fâtır, 42; 58/Mücâdele, 16; 63/Münâfıkûn, 2 âyetleri de yeminin meşrûiyetinin Kur'ân'dan delilleridir.
Hz. Peygamber bir hadisinde ümmetine, babalar ve putlar adına yemin etmemelerini, yemin edeceklerse Allah adına yemin etmelerini ya da hiç yemin etmemelerini emretmiştir. 3510
Rasûlullah bizzat kendisi de yemin etmiştir. Onun yemin ederken en çok kullandığı tâbirlerden birisi: “Nefsimi elinde bulunduran zâta’ veya ‘Muhammed’in nefsine sahip olana (Allah’a) yemin ederim ki”dir. 3511
Yemin Çeşitleri
Yeminler önce Allah adına edilenler ve Allah’tan başkası adına edilenler olmak üzere ikiye ayrılırlar. Allah adına edilen yeminler de kendi aralarında çeşitlere ayrılırlar.
Allah adına edilen yeminler: Kasem sûretiyle Allah adına yeminler “Allah” ya da “İzzet, celâl, azamet” gibi zâtî sıfatlarının başına “ba, va, ta” harflerinin birisini getirmek suretiyle yapılır 3512. Müslümanlar arasında en çok kullanılan yemin lafızları: “Vallahi, billâhi, tallahi” sözcükleridir.
Allah'ın isim ve zâtî sıfatlarının dışında hiçbir şeye yemin edilmez. Hanefîlere göre, Nebi/Peygamber, Kur'ân, Kâbe gibi Müslümanlarca kutsal olan varlıklar adına da yemin edilmesi câiz değildir. 3513
İmam Şâfiî, İmam Mâlik ve İmam Ahmed bin Hanbel’e göre Kur’ân, Kur’ân âyetleri ve Mushaf adına edilen yeminler mûteberdir. Bozulması halinde keffâreti gerektirir. 3514 Hanbelîlere göre Kâbe ve diğer yaratıklar adına yemin
3508] Kâsânî, a.yer; Lisânu’l Arab, XIII, 462
3509] Mevsılî, el-İhtiyâr, IV, 45
3510] Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/7; Tirmizî, Nuzûr, 8
3511] Örnek olarak bk. İbn Mâce, Keffâret 1; Ahmed bin Hanbel, a.g.e., IV/16
3512] Mevsılî, a.g.e., IV, 49, 50; Şirbinî, Muğni’l-Muhtaç, IV, 320, 312
3513] Kâsânî a.g.e., III, 5-10; Merginânî, el-Hidâye,” II, 72; Mevsıli; IV, 51
3514] İbn Kudâme, el-Muğnî, XI, 194, 195
YEMİN
- 689 -
etmek câiz değilse de, Peygamber adına yemin etmek câizdir. Bozulması keffâreti gerektirir. 3515
Yeminin mûteber olması için mutlaka Arapça olması şart değildir. Diğer dillerle de yemin edilebilir. Kaynaklar Farsça bazı tâbirlerle yemin edilebileceğine işaret etmişlerdir. 3516
Buna göre Türkçe’de kullanılan “yemin ederim, kasem ederim, and içerim” gibi sözler de yemin sayılır. Ancak “mukaddesâtım adına, şerefim üzerine and içerim” gibi sözlerin yemin olmaması gerekir. Çünkü Allah’ın adı veya sıfatları adına yapılmamıştır. Merginânî, hangi sözlerle yemin edip edilemeyeceğinin örfe bağlı olduğunu söylemektedir.3517 Bu sözcükler bugün ülkemizde bazı ortamlarda yemin için mâruf hale gelmişlerse de yaygın bir örf saymak mümkün değildir.
Bunların dışında, kişinin mubah olan bir şeyi kendisine haram kılması veya bir şeyi yaptığı ya da yapmadığı takdirde, yahudi, hıristiyan vs. olacağını yemin kasdıyla söylemesi de bir yemindir. 3518
İmam Şâfiî, İmam Mâlik ve Ahmed bin Hanbel’den nakledilen bir görüşe göre bu tür sözler yemin sayılmaz, dolayısıyla bozulması durumunda keffâret gerekmez. 3519
Allah adı anılarak edilen yeminler ğamûs, lağv ve mün’akıde olmak üzere üç çeşittir;
Ğamûs Yemin: Ğamûs yemin; geçmişteki veya bu zamandaki bir olayla ilgili olarak, bile bile yalan yere yemin etmektir. Meselâ bir kimsenin, borcunu ödemediğini bildiği halde “ödedim” diye veya hâli hazırda cebinde parası olduğu halde parasının olmadığını söyleyerek yemin etmesi birer ğamûs yeminidir. Böyle bir yemin büyük bir günahtır. Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır: “Allah’a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir paraya satanlara gelince; işte bunların âhirette bir nasibi yoktur. Allah kıyâmet günü onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için elem verici bir azap vardır.”3520 Eş’as bin Kays’ın bildirdiğine göre, bu âyet, kendisine ait bir kuyuda amcasının oğlunun hak iddia etmesi ve onun beyyine getirmediği takdirde amcası oğlunun yalan yere yemin edebileceğini söylemesi üzerine nâzil olmuştur.3521 Hz. Peygamber (s.a.s.) birçok hadisinde yalan yere başkasının malını almak için yemin etmenin Allah’a ortak koşmak, adam öldürmek, anaya babaya isyan etmek gibi büyük günahlardan olduğunu, böyle yemin edenlerin Cennetten mahrum olup, Cehennemi hak ettiklerini, dolayısıyla oradaki yerlerine hazırlanmaları gerektiğini haber vermektedir. 3522
3515] İbn Kudâme, a.g.e., XI, 210
3516] bk. Merğınânî, a.g.e., II, 74; Fetâve’l-Kâdihan, II, 7; el-Fetâve’l-Hindîye, II, 57
3517] Merğınânî, a.g.e., a.y.
3518] Merğınânî, a.g.e., II, 74; Mevsılî, a.g.e., IV, 52, 53
3519] İbn Kudâme, a,g.e., XI, 199, 200; Şirbinî, Muğni’l-Muhtâc, IV, 324; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletühû, III, 344
3520] 3/Âl-i İmrân, 77
3521] Ebû Dâvud, Sünen, Eymân, 1; İbn Kudâme, a.g.e., XII, 122
3522] bk. Buhârî, Eymân 16, 18, el-Mürteddîn 1; Müslim, İman 220, 221; Ebu Dâvud, Eymân 1; Tirmizî, Büyû’ 42; İbn Mâce, Ahkâm 7; Ahmed bin Hanbel, I/379, 442, V/211, 212; Zeylâî, Nasbu’r-Râye, III/292, 293
- 690 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hanefî, Hanbelî ve Mâlikîlere göre ğamûs yemininden dolayı keffâret yoktur. Yemin eden kişi Allah’tan af dilemeli, tevbe istiğfar etmelidir. Çünkü bu yemin Allah’a karşı büyük bir cür’ettir, onu hafife almaktır; böyle büyük bir günahın keffâretle giderilmesi mümkün değildir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadisinde beş şeyden dolayı keffâret olmadığını söylemiş ve kişinin uymak zorunda olduğu yemini bunlardan saymıştır.3523 Buradaki keffâretin olmayışından maksat, bu yeminin günahını keffâretin silemeyeceğidir. Kâsanî (v. 587/1191) tevbe ve istiğfarın, ğamûs yemininin keffâreti olduğunu söylemektedir.3524 Şâfiîlere göre bu yeminden dolayı keffâret gerekir. 3525
Lağv Yemin: Lağv yemini Hanefilere göre yanlışlıkla edilen, yani sahibinin söylediği sözün hakikat dışı olduğu halde, doğru olduğunu zannederek ettiği yemindir. Bu yemin de hem geçmiş ve hem de şimdiki zamanla ilgili olabilir. Meselâ borcunu ödemediği halde, ödediğini zannederek veya cebinde para olduğu halde olmadığını zannederek yemin eden kişinin ettiği yemin, lağv yemindir.3526 Hanefîlerin bu anlayışı birçok sahâbe ve tâbiinden nakledilmiştir. 3527
Şâfiîlere göre lağv yemini, konuşma esnasında kasıt olmadan insanın ağzından çıkan “hayır vallahi, evet vallahi” gibi yeminlerdir.3528 Lağv yemininin bu şekildeki izahı Hz. Âişe tarafından Hz. Peygamber’den nakledilmiştir. 3529
Hz. Peygamber’den lağv yemini için başka izahlar da rivâyet edilmiştir. Meselâ bir hadiste: “Atıcıların yemini lağvdır, onun için keffâret yoktur” buyrulduğu rivâyet edilmiştir. 3530
Âlimler kendi anladıkları lağv yemininden dolayı günah ve keffâret olmadığında hemfikirdirler. Çünkü Allah (c.c.) lağv yemininden dolayı kulunun muâheze edilmeyeceğini bildirmiştir. 3531
Şâfiiler, Hanefilerin lağv yemini dedikleri yeminleri bu grup içinde kabul etmedikleri için, doğru zannedilerek edilen yeminlerden dolayı da keffâretin gerekli olduğu kanaatindedirler.
Mün'akıde yemini: Mün’akide yemini bir şeyi yapmak veya yapmamak için edilen yemindir. Bu yemin gelecek ile ilgilidir. Bir kimsenin “yarın falan yere gideceğine” veya “falan kişiyle bir daha konuşmayacağına” yemin etmesi bu kabildendir.
Mün’akide yemini kendi arasında, mürsel, muvakkat ve fevr olmak üzere üçe ayrılır.
1- Mürsel yemin: Bir fiili yapıp yapmamayı zamana bağlamadan edilen yemindir. Meselâ, bir işi yapacağına yemin eden ama bunu zamana bağlamayan kişinin ettiği yemin mürseldir. Ölüm anına kadar ettiği şeyi yapıp yemininden
3523] Şevkânî, Neylü’l-Evtar, VIII, 264
3524] Kâsânî, a.g.e., III,15
3525] Merğınânî, a.g.e., II, 72; İbn Kudâme, XI, 178; Şirbinî, a.g.e., IV; 325
3526] Kâsânî, a.g.e” III, 17; Merğınânî, a.g.e., II, 72; Mevsılî, a.g.e., IV, 46
3527] bk. Zeylâi, Nasbu’r-Râye, III, 293
3528] Şirbinî, a.g.e., IV, 324, 325
3529] Buhârî, Eyman,15; Ebû Dâvud, Eyman, 6
3530] Heytemî, Mecmua’z-Zevaid, IV, 185
3531] 5/Mâide, 89
YEMİN
- 691 -
kurtulabilir. Belirli bir sürenin geçmesi ile yemini bozmuş sayılmaz. Bu yemine “mutlak yemin” de denilir.
2- Muvakkat yemin: Bir zamana bağlı olarak edilen yemindir. Bu yemin, filin bağlandığı zamanla kayıtlıdır. Zamanın dolması ile yeminin hükmü sona erer. Meselâ bir meyveyi üç gün yemeyeceğine yemin eden kişi, üç gün dolduktan sonra o meyveyi yese yeminini bozmuş sayılmaz.
Belirli bir süre içinde bir şeyi yapmaya yemin eden kişi, o işi ön gördüğü süre içinde yaparsa yemininden kurtulmuş olur. O süre içinde yapmazsa, daha sonra yapsa bile yeminini bozmuştur; keffâret ödemesi gerekir. Şayet yemin eden kişi süre dolmadan ölürse, Ebû Hanife ve Muhammed’e göre yeminini bozmuş olmaz. Ebû Yusuf’a göre bozmuş olur. Bu yemine “mukayyed yemin” de denilir.
3- Fevr yemini: Bir sebebe bağlı olarak edilen yemindir. Başka deyişle; kendisi ile gelecek değil; şimdiki zaman kast edildiğine karîneler bulunan yemindir. Bir soruya cevap verirken edilen yemin bu kabildendir. Meselâ yemek yiyenlerin yanlarına gelen birisine “buyur ye” demelerine karşılık onun “vallahi yemem” demesi fevr yeminidir. Gelecekle değil o anla ilgilidir. Dolayısıyla daha sonra bir şey yemesi ile yeminini bozmuş olmaz. 3532
Mün’akide yemininde yeminin gereğini yapmaya berr, yapmamaya bârr, yemini bozmaya hins, bozana da hânis denilir. Bu türden bir yeminin gereğini yapan kişi yemininden kurtulmuş olur. Yemininde hânis olan kişiye ise keffâret gerekir. Yeminde aslolan ona sadâkat göstermektir. Ancak bu, yemin edilen şeyin dinî hükmüne göre farklılık gösterebilir. Onun için yemine sadakat gösterme konusunu âlimler beş grupta ele almışlardır:
1- Uyulması vâcip olan yeminler: Farz olan bir ibâdeti yapmak veya mâsum bir insanı ölümden kurtarmak, ya da bir haramı terk etmek için yapılan yeminleri yerine getirmek farzdır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.) “Allah’a itaat etmek üzere yemin eden kişi itaat etsin” buyurmuştur. Bu kabilden olan bir yeminin gereğini yerine getirmeyen kişi günahkâr olmuştur; tevbe ve istiğfar etmesi icap eder, ayrıca yemin keffâreti ödemesi gerekir.
2- Edilmesi haram, uyulmaması vâcip olan yeminler: Bir farzı terk etmek veya bir haramı işlemek için yemin etmek haram bir yemindir, bozulması farzdır. Dolayısıyla, meselâ ana babası ile konuşmamaya yemin eden kişi, onlarla konuşacak, yani yeminini bozacak ama yemin keffâreti ödeyecektir. Ayrıca haram bir şeyi yapmaya yemin ettiği için tevbe istiğfar edecektir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Bir şeye yemin edip de, başkasını daha hayırlı gören kişi yemininden dolayı keffâret ödesin, sonra da o hayırlı olan şeyi yapsın.” 3533
Bir başka hadiste de şöyle buyrulmuştur: “Rabbe isyanda, sılayı rahmi kesmekte ve mâlik olmadığın şeyde sana yemin de, nezir de yoktur.” 3534
Şâ’bî’ye göre haram bir fiili işlemek üzere yemin eden kişi yeminini bozar,
3532] Tahânevî, Keşşafu Istılahâti’l-Fünûn, II, 1549, 1550; Muhammed Ravas Kal’acî, Hamid Sadık Kuneybî, Mu’cemu Lüğâti’l-Fukahâ, 514
3533] Nesâî, Eymân 41; Ebû Dâvud, Eymân 12
3534] Ebû Dâvud, Eymân 12; Nesâî, Eymân 17; İbn Mâce, Keffâret 8; Ahmed bin Hanbel, II/185, 202
- 692 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yani o haramı işlemez. Ayrıca keffâret ödemesine de gerek yoktur. Çünkü Hz. Peygamber, kişinin haramı işlememesinin yeminine keffâret olduğunu söylemiştir.3535 Hanefîler mün’akide yemininden dolayı kulların sorumlu tutulacağını bildiren âyetin zâhirine dayanmaktadırlar. 3536
3- Uyulması mendup olan yeminler: Bir maslahata müteallik olan yeminlerdir. Yapılması mendup olan bir fiili işlemek için edilen bir yemine uymak da menduptur. Böyle bir yeminin bozulması mekruhtur, keffâret gerekir.
4- Mubah olan yeminler: Mubah olan bir işi yapmak veya yapmamak, ya da doğru olan bir haber üzerine yemin etmek mubahtır. Böyle bir yeminin bozulması efdaldir. Bozulursa keffâret gerekir.
5- Mekruh olan yeminler: Mekruh olan bir fiili işlemek veya mendubu terketmek için yemin etmek mekruhtur. Alış veriş esnasında yemin etmek de mekruhtur. Böyle bir yeminin bozulup keffâret ödenmesi efdaldir. Böyle bir yemine sadâkat ise mekruhtur. 3537
Hanefî ve Mâlikîlere göre unutarak, hatâen, ikrah yoluyla ve yemin kasdı olmadan edilen yeminler mûteberdir. Çünkü yukarıda işaret edilen âyet mutlaktır. Yeminin kasda dayanıp dayanmaması konusunda bir kayıt mevcut değildir. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadisinde; yemin, talak ve nikâhın ciddisinin de, şakasının da ciddi sayıldığını haber vermişlerdir. 3538
Şâfiî ve Hanbelîlere göre yeminini unutarak bozan kişi, yemininde hânis sayılmaz. Dolayısıyla kendisine keffâret icap etmez. Delilleri, kulların hatâen yaptıklarından dolayı günah olmadığını bildiren âyetle,3539 müslümanların hatâen, unutarak ve ikrah yoluyla işlediklerinden dolayı sorumlu tutulmayacaklarını bildiren hadistir. 3540
İkrah yoluyla yeminini bozan kişi, Ebû Hanife ve Mâlik’e göre keffâret öder; Ahmed bin Hanbel ‘e göre ödemez. İmam Şâfiî’den ise bu konuda iki ayrı görüş nakledilmiştir. 3541
Yemin edildikten sonra hemen peşinden “inşâallah” denilirse, bozulması halinde keffâret gerekmez. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.) “Yemin edip de istisnâ eden (İnşâallah diyen) isterse, döner, isterse yemini bozmadan terk eder.”3542 buyurmuştur. Ancak bu hükmün geçerliliği yeminle “inşâallah” demenin arasında konuşulmamasına veya konuşacak kadar susulmamasına bağlıdır.
İbn Kudame’nin bildirdiğine göre “inşâallah” denildiğinde keffâretin gerekmeyeceğinde dört mezhep müttefiktir. 3543
3535] Ebû Davud, Eymân 12
3536] 5/Mâide, 89
3537] Kâsânî, a.g.e., III, 17, 18; İbn Kudâme, el Muğnî, II, 167; Necati Yeniel-Hüseyin Kayapınar, Sünen-i Ebû Dâvud Terceme ve Şerhi, XII, 236
3538] Ebu Dâvud, Talak; 9; Tirmizi, Talak 9; İbn Mâce, Talak, 13; Kâsânî, a.g.e., III,18; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuhû, III, 367
3539] 33/Ahzâb, 5
3540] İbn Mâce, Talak 16
3541] İbn Kudâme, a.g.e., XI, 177, 178
3542] Ebû Davud, Eymân 9; Nesâî, Eyman 18; Ahmed bin Hanbel, II/6, 49
3543] İbn Kudâme, a.g.e., XI, 227
YEMİN
- 693 -
Yemin Keffâreti
Mü’akide yemininin hangi türü olursa olsun bozulması, keffâreti gerektirir. Normalde keffâret yemin bozulduktan sonra ödenir. Yemin bozulduktan sonra ödenen keffâretin mûteber olduğu konusunda ulemâ arasında hiç bir ihtilâf yoktur. Ancak önce keffâretin ödenip sonra yeminin bozulması durumunda bu keffâretin yeterli olup olmayacağı tanışmalıdır. Hanefilere göre, keffâret ister malla, ister oruçla ödensin mutlaka yemin bozulduktan sonra ödenmelidir. Bozulmadan önce ödenmesi câiz değildir. Şâfiîlere göre keffâret malla ödenecekse yemin bozulmadan önce de ödenebilir. Hanbelî ve Mâlikîlere göre keffâretin ister malla ister oruçla, yemin bozulmadan önce de sonra da ödenmesi câizdir.
Yemin edilmeden önce keffâret ödenip daha sonra yemin edilmesi ve bozulması durumunda bu keffâret mûteber değildir. Bu konuda hiçbir görüş ayrılığı yoktur. 3544
Yemin keffâreti; gücü yeterse bir köle âzâd etmek veya on fakiri sabahlı akşamlı doyurmak ya da on fakiri alışılmış biçimde giydirmektir. Kişi bu üçü arasında muhayyerdir. Ama bunlara gücü yetmezse, peşi peşine üç gün oruç tutar. Orucun arası hayız dâhil hiç bir özür sebebiyle kesilmez, kesilmesi halinde yeniden başlanmalıdır. Yemin keffâretinin gereği ve bu şekilde ödeneceği Kur’ân-ı Kerîm’le sâbittir. Ve âyet gâyet nettir.3545 Onun için konu ile ilgili görüş farklılığı yoktur.
2. Allah’tan Başkası Adına Edilen Yeminler: Allah’tan başkaları adına edilen yeminler iki kısımdır:
a- Babalar, anneler, melekler vs. gibi Allah’tan başka varlıklar adına edilen yeminler: Bu şekilde yemin etmenin câiz olmadığını, Hz. Peygamber’in böyle yemin etmeyi men ettiğini yukarıda belirtmiştik. Böyle sözlerle yemin etmek câiz olmadığına göre, buna yemin demek de doğru değildir.
b- Bir şarta bağlanarak edilen yeminler: Bu gruptaki yeminleri de iki kısımda ele almak mümkündür:
ba- İbâdet ve tâat cinsinden bir şeye bağlananlar: Meselâ bir kimse “şu işi yaparsam üç gün oruç tutayım” dese, bu bir bakıma yemindir. Çünkü o işi yapmaktan nefsini menetmek maksadıyla o sözü söylemiştir. Bir başka açıdan da nezirdir/adaktır. Çünkü bir ibâdeti yapmayı, bir şarta bağlamıştır. Bu tarz bir ifadenin nezir olarak değerlendirilmesi daha isâbetlidir. 3546
bb- İbâdet ve tâate bağlanmayıp, talak veya köle âzâdına bağlanan yeminler: Bir kimse karısının boş olmasını veya kölesinin hür olmasını bir şartın tahakkukuna bağlarsa, talâkla veya köle âzâdı ile yemin etmiş sayılır. Böyle yeminlere tâliki talâk da denir. Böyle sözlerin yemin olarak değerlendirilmesi kişiyi bir fiili yapmaya teşvik veya yapmaktan men etme konusunda kuvvet vermesinden dolayıdır. 3547
3544] Kâsânî, a.g.e., III,18; İbn Kudâme, a.g.e., XI, 223-226; Şevkânî, Neylü’l-Evtar VIII, 268, 269; Necati Yeniel-Hüseyin Kayapınar, a.g.e., XII, 237, 138
3545] Bk. 5/Mâide, 89
3546] Kâsânî, III, 21
3547] Ö. Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslâmiyye ve İstılâhât-ı Fıkhiyye Kamusu, II, 232
- 694 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu maddede söz konusu edilen şartın tahakkuku halinde şayet adamın maksadı kendisini bir işi yapmaya teşvik veya yapmaktan menetmek değil de karısını boşamak veya kölesini âzâd etmekse, şartın vukuu halinde karısı boş veya kölesi âzâd olmuş olur. Bu konuda ulema arasında herhangi bir görüş ayrılığı tesbit edilmemiştir. Çünkü bu yemin değil, talakı veya köle âzâdını şarta bağlamaktır. Ama eğer kişinin maksadı, karısını boşamak değil de, kendisini bir işi yapmaya veya yapmamaya zorlamak ise hüküm nedir? İşte bu konuda bazı değişik görüşler vardır. Konuyu bir örnekle anlatalım: İçki müptelası olan bir kimse içkiyi bırakmak ve nefsini bu işe mecbur etmek maksadıyla “Bir daha içki içersem karım boş olsun” veya “bir daha içersem şart olsun” dese ve daha sonra yeminini bozsa yani içki içse bu durumda ne uygulanacaktır? Bu konuda üç görüş vardır:
1- Bu söz tamamen geçersizdir; ne talaktır ne de yemindir. Çünkü ne Allah’ın istediği bir şekilde karı boşama, ne de bir yemin etmedir. O halde böyle bir söz söyleyen ve sonra bozan kişinin karısı boş olmaz, kendisine yemin keffâreti de gerekmez. Bu görüş Hz. Ali’ye nispet edilmektedir. Zahirîler ve bazı Mâlikîler de bu görüştedir.
2- Böyle bir söz söyleyen kişi yemin etmiş ve yeminini bozmuştur. Çünkü adamın maksadı karısını boşamak değil, kendisini içki içmekten men etmektir. Dolayısıyla kişi ettiği yemini bozduğu için kendisine yemin keffâreti icap eder; karısı boş olmaz. Hanbelîlerden İbn Teymiye ve İbn Kayyim el-Cevziyye bu görüştedir. 3548
3- Talak veya köle azadının bir şarta bağlanması ve şartın tahakkuku halinde, karı boş veya köle hür olur. Yukarıdaki misalimizde, adam içki içtiği zaman karısı boş olmuş olur. Dört mezhebin görüşü bu istikamettedir. 3549
Yeminin Hâkim Kararına Etkisi
Dâvâcı, mahkemede dâvâsını isbat edemezse, dâvâlıya yemin teklif etme hakkına sahiptir. Yemin onun kendi fiili veya başkasının fiili hakkında olumlu veya olumsuz yönde olabilir; “Allah’a yemin olsun ki, satmadım yahut satın almadım yahut da sattım veya satın aldım” demek gibi. Çünkü insan kendi durumunu ve fiillerini başkalarından daha iyi bilir. Bu yüzden onun yemini anlaşmazlığı sona erdiren bir delil sayılır.
İbn Abbas’dan (r.a.) rivâyete göre Hz. Peygamber (s.a.s.) bir adama yemin teklif etti ve ona şöyle dedi: “De ki, kendisinden başka hiçbir ilah olmayan Allah’a yemin ederim ki, dâvâcının bende hiç bir hakkı yoktur.” Yine Eş’as b. Kays’dan rivâyet edilmiştir. O şöyle dedi: Kindeli bir şahısla Hadramutlu birisi Yemen’deki bir toprak için Hz. Peygamber’in önünde hasımlaştılar. Hadramutlu, hasmının babasının kendi toprağını gasbettiğini ve halen bu toprağın hasmının elinde bulunduğunu iddiâ etti. Hz. Peygamber dâvâcıya delilini sordu. O, “delilim yok, fakat yemin ederim ki, o toprağın babası tarafından gasbedildiğini bilmiyor” dedi. Bunun
3548] İbn Teymiye el-Fetava’l-Kübra, 1-5, Beyrut, II, 110; İbn Kayyim el-Cevziyye, İlâmu’l-Muvakkîn, IV, 17 vd
3549] Kâsânî, a.g.e., III, 21 vd.; Merginânî, a.g.e., II, 250 vd.; Mevsılî, a.g.e., III,140 vd.; İbn Kudâme, a.g.e., VIII, 335, 336; Ö. Nasuhî Bilmen, a.g.e., II, 232; vd.; Zühaylî, a.g.e., III, 388 vd.
YEMİN
- 695 -
üzerine Kindeliye yemin teklif edildi. 3550
İslâm hukukçuları mahkemedeki yeminde yedi şartın bulunması gerektiğini belirtirler. Bunlar şöylece sıralanabilir:
1- Yemin edenin büluğ çağına gelmiş olması, temyiz kudretini hâiz bulunması ve irâdesinin hür olması;
2- Dâvâlının, dâvâcının hakkını inkâr etmesi;
3- Hasmın hâkimden yemin talep etmesi ve hâkimin yemin edecek olana teklifte bulunması;
4- Yemin şahsa bağlı olup, yeminde vekâlet kabul edilmez. Yemin, yemin edecek olanın zimmeti ve dini ile bağlantılı olduğu için veli veya vekil bu hakkı kullanamaz.
5- Hadler gibi Allah'a ait haklarla ilgili olmaması gerekir.
6- İkrarı câiz olan haklarla ilgili olması. Hadis-i şerifte; “Delil dâvâcıya, yemin ise dâvâlıya aittir” buyrulur. İkrar caiz olmayan haklar konusunda yemin geçerli olmaz.
7- İsbat için delil olmaması veya mevcut delillerin yetersiz bulunması.
Mahkemedeki yeminlerin çeşitleri:
1- Şâhidin yemini: Bu, şâhidin, şehâdetten önce doğru söyleyeceğine dâir yaptığı yemindir. Günümüzde, şâhidin tezkiyesi yerine geçmek üzere başvurulan bir yoldur. Mâlikîler, Zeydiyye, Zâhiriye, İbn Ebî Leyld ve İbnü’l-Kayyim, devrin bozulması ve dinî duyguların zayıflaması sebebiyle bu yemine cevaz vermişlerdir. İslâm hukukçularının çoğunluğu ise şahid yeminine karşıdır. 3551
2- Dâvâcının yemini: Hanefiler dışında diğer çoğunluk hukukçulara göre, kendisinden töhmeti kaldırmak için dâvâcı da yemin edebilir. Bu yemin, hakkını isbat veya aleyhindeki yemini reddetmek için de olabilir.
İslâm hukukçularının çoğunluğu bir şâhit ve dâvâya verilecek yemin delilleri ile hüküm verilebileceğini söylerken Hanefîler, âyetlerde iki şahidin öngörüldüğünü, bu olmadığı takdirde, dâvâlıya yemin teklif etme hükmünün hadisle sâbit bulunduğu görüşünü benimser. 3552
Yemin ancak hâkimin veya nâibin huzurunda onların teklifi ile geçerli olur. Mahkeme dışındaki yemin veya yeminden kaçınma muteber değildir. Çünkü yemin husumeti kesmek için söz konusu olur. Yemin hasmın talebi üzerine verilir. Ancak beş yerde hâkim re’sen yemin teklifi eder:
1- Bir kimse bir mirastan alacak veya bir mal dâvâ edip de isbat ederse, hâkim başka hukukî yollarla bu hakkı düşüren bir muâmelenin olmadığı konusunda dâvâcıya yemin teklif eder.
2- Bir malı dâvâ edip kendisine ait olduğunu isbat eden kimseye hâkim
3550] Ebû Dâvud nakletti
3551] Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu’l İslâmî ve Edilletuhû, VI, 600
3552] İbn Rüşd, Bidâyetü’l-Müctehid, III, 456, 459
- 696 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“malın onun mülkünden, başka bir muâmele ile çıkmadığı” konusunda yemin teklif eder.
3- Müşteri, malı ayıp sebebiyle reddederse, ayba râzı olmadığı konusunda yemin teklif eder.
4- Hâkim şüf’a hakkı sebebiyle bu hakkı daha önce düşürmediği konusunda yemin teklif eder.
5- Kocası kayıp olan bir kadının lehine nafaka ile hükmedilince hâkim, evliliğin devam ettiği, nafaka olmadığı ve onun yanında mal bırakmadığı, konusunda yemin teklif eder.
Kendisine yemin teklif edilen kimse, yemin ederse dâvâ konusunda hak kazanır. Yeminden kaçınırsa dâvâ konusu şeyi kaybetmiş olur. 3553
Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.): “Her kim yemin edecekse ancak Allahû Teâlâ (cc)’nın adı ile yemin etsin!.. Aksi takdirde bıraksın” buyurduğu bilinmektedir. Kureyş halkı genellikle “Babamın hakkı için, annemin hakkı için” ve bunun gibi sözlerle yemin ediyordu. Nitekim Rasûlullah (s.a.s.): “Babalarınıza yemin etmeyin” 3554 emrini verdi. Dolayısıyla yemin; kitap, sünnet ve icmâ ile sâbit olan bir hâdisedir. İnsanlar genellikle; zor duruma düştükleri zaman, haklı olduklarını ispat için “Vallahi, Billâhi” gibi yemin lafızlarını kullanırlar. Yemin'in lûgat mânâsı; “sağ el” demektir. Halk arasında hayır ve bereket sağ ele nisbet olunur. Yemin “kuvvet” mânâsına da kullanılır. Nitekim Molla Hüsrev: “Yemin; lûgat yönünden kuvvet mânâsınadır” hükmünü zikreder. Kur’ân-ı Kerîm'de; yemin kelimesi, kuvvet mânâsına da kullanılmıştır. İslâmî ıstılahta: “Allahû Teâlâ’nın (c.c.) adını zikrederek, haberin takviyesidir.” Ayrıca yemin eden kimse; bir şeyi yapmaya veya yapmamaya, Allahû Teâlâ'yı şâhid tutarak karar verir. Meselâ: “Vallahi ben şu işi yapmam” gibi!.. Fukahâ; yapılış şeklini esas alarak yemini iki kısma ayırmıştır. Birincisi: Allahû Teâlâ veya O'nun sıfatı ile yapılan yemin. İkincisi: Allahû Teâlâ'dan başkasıyla yapılan yemin!.. Oruçla, namazla, meleklerle ve Kâbe gibi mekânlarla Allah Teâlâ'dan gayrısıyla yapılan yemin câiz değildir. Ancak iyi bir şart ve (karşılığı) güzel bir cezâ tâyin edilirse yemin gerçekleşir. Bu tür yeminler; Allah Teâlâ'ya yakınlık ifâde edebileceği gibi, aksi de mümkündür. Şöyle ki: “Eğer bugün gıybet edersem, bana on gün oruç tutmak vâcip olsun. Vallahi, billahi” diyen bir mükellef; iyi bir şart koşmuş, karşılığı (Uymazsa) güzel bir cezâya hükmetmiştir. Fakat: “Kayınpederimin evine bir daha gidersem, karım boş olsun, Vallahi, billâhi” diyen bir kimse ise; şart ve cezâ dengesini Allahû Teâlâ’dan uzaklaşma üzerine kurmuştur.
Allah Teâlâ veya O'nun sıfatlarıyla yapılan yeminin rüknü; Allah’ın (c.c.) ismini ve sıfatını söylemektir. “Vallahi şöyle, Billâhi böyle gibi”. Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.): “Üç şey vardır ki; bunların ciddisi de ciddidir, şakası da ciddidir: Nikâh, talâk ve yemin” buyurduğu bilinmektedir. Esasen yemin; oldukça önemli bir ameldir. Nitekim Kadı (Şeriatle hükmeden Hâkim) dâvâlı durumda olan kimseye yemin teklifinde bulunur. Eğer yemin etmekten çekinirse; dâvâcının haklı olduğuna hükmeder. Dolayısıyla İslâmî toplumda; yemin edecek kimsede birçok şart aranır.
3553]
3554] Müslim, Eymân 1, 4
YEMİN
- 697 -
Allah’ın İsmi ile Yemin Etmenin Şartları:
1) Yemin eden kimsenin akıllı ve bülûğa ermiş olması şarttır. Delinin ve çocuğun yemini sahih olmaz. Velev ki çocuk çok zekî olsun, farketmez.
2) Müslüman olmak!.. Kâfirin yemini sahih olmaz. Hatta bir kimse kâfir iken yemin etse, daha sonra müslüman olarak, yeminini bozsa keffâret gerekmez.
3) Yeminde hürriyet şart değildir. Kölenin yemini de sahihtir.
4) Yeminde, ihtiyar da şart değildir. Zoraki yaptırılan yemin de sahihtir. Latife olsun diye yemin eden kimsenin yemini de sahihtir.
5) Yemin; istisnâdan hâli olmalıdır. Bir kimse sözüne (Hiç ara vermeden) “İnşaallah” veya “İllâ en yeşâallah” veya benzeri bir lâfız ilâve ederse, yemin sahih olmaz. Çünkü bunlar; hükmü dilemeye bırakır, kat'iyyeti ortadan kaldırır.
6) Bir sözün; kendine yemin edilen şeye dönmesi için, yemin zamanında varlığı kat'i olmalıdır. Varlığı düşünülemeyen bir şeyin üzerine yemin etmek, mâhiyet ifâde etmez.
Allah’tan Başkası ile Yapılan Yeminin Şartları:
1) Yemin eden kimse; boşamayı veya köle azad etmeyi şart koşmuşsa, bu câizdir. Çünkü cezâ; yeminin bağlanmasının şartıdır.
2) Kendi üzerine yemin edilen şey; gelecekte yapılacak bir iş olmalıdır.
3) Allah'ın ismi; yeminin rüknünde söylenmelidir. İstisnâ belirten herhangi bir hüküm beyan edilmemelidir.
4) Yeminde; şart ile cezâ arasında bir engel bulunmamalıdır. 3555
Yalan Yemin
Yalan yere yemin eden kişi, Allah’ı yeminine şahid göstererek insanları kandırmak istediği için O’nun mukaddes adını istismar etmekte, O’na iftirada bulunmaktadır. Bu nedenle Hz. Peygamber, büyük günahların en büyüklerinden birinin de yalan yemin olduğunu söylemiştir.3556 “Birbirinizi aldatmak için (yalan) yemin etmeyin, bu yüzden yere sağlam basan ayak sürçebilir ve Allah yolundan alıkoymanıza karşılık kötü bir azab tadarsınız. Bunun için size (âhirette de) büyük bir azap vardır.”3557 âyeti, yalan yeminin cezasının İlâhî azap olduğunu belirtmektedir.
Bir kimse geleceğe yönelik yaptığı bir yemini bozduğunda, keffâretini ödemek suretiyle yeminin günahından kurtulur; fakat yalan yemin öyle büyük bir günahtır ki, onun cezasını keffâret dahi düşüremeyeceği için, yalan yeminde keffâret olmaz. Böyle bir günah işleyen kişi, yalanına şâhid gösterdiği Allah’a tevbe etmeli, af dilemeli ve bir daha bu günahı işlememelidir. Onun günahını ancak Allah affedebilir. Yalan yeminle başkalarının hakkı alınmışsa velev ki bu kanun yoluyla olsun, ikinci bir günah daha işlenmiş olur. Haksız yere elde edilen bu hak, sahibine ödenmedikçe tevbe ile kurtuluş olmaz. Mesela bir kimse, ödemediği borcunu bile bile “ödedim” diye yemin etse, karşı taraf da alacağını isbat
3555] Yusuf Kerimoğlu, Emanet ve Ehliyet, c. 2, s. 452-454
3556] Buharî, Edeb 6
3557] 16/Nahl, 94
- 698 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edemese ve hâkim, yalan yemin edenin borçsuz olduğuna hükmetse, bu kişi iki büyük günahı birden işlemiş olur. Bir de dikkatsizlik, kötü alışkanlık, hata... gibi sebeplerle yalan yere yemin etmek durumuna düşülür. Şüphesiz ki bunun günahı diğeri gibi değildir. Fakat gelişi güzel, lüzumsuz yere Allah'ın adını anmak da bir günahtır. Bu nedenle dile hâkim olmalı, yemini alışkanlık haline getirmemeli, ancak çok önemli durumlarda yemin etmelidir. Yeminde niyet, yemin ettirenin maksadına göredir. Bu nedenle, yemin eden kişi kalbinden başka şeyleri geçirerek yemin ederse yine yalan yemin etmiş olur. Mesela, Ahmed'e olan borcu için yemin ettirilen kişi, Mehmed'e ödemiş olduğu borcu kasdederek, borcumu ödedim diye yemin ederse, yalan yemin etmiş olur.
Kur’ân-ı Kerim’de Yemin Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de ıstılah anlamıyla yemin etmek mânâsında “yemin” kelimesi ve türevleri 25 yerde geçer. Yine aynı anlamdaki “kasem” kelimesi ise 24 yerde kullanılır. Kur’ân-ı Kerim’de 17 sûre yeminle başlar. Allah Teâlâ, 8 yerde kendi zâtına yemin ederken, iki yerde Kur’an’a, 53 yerde de yarattığı bazı şeylere yemin eder. Bu yemin edilen şeylere bir göz attığımızda hemen şu ortak özellikler göze çarpar: Bunlar, herkes tarafından tartışmasız bilinen şeylerdir. Bu denli bilinmesine ve bu kadar önemli olmasına rağmen insanlar bunları çoğunlukla kanıksamış, doğru yolu bulmakta bize yardımcı olacak birer âyet oldukları unutulmuştur. Cenâb-ı Allah, bu şekilde, Araplarca gelişigüzel kullanılan yeminleri, hidâyet unsurunu ön plana çıkararak hem âyetlerin anlatım özelliğini arttırmış ve hem de “akletmesini” istediği insanların bu yaratılan şeyler üzerine dikkatini çekmiş oluyordu.
Allah’ın yemin ettikleri boş şeyler değildir. O yemin edilen şey, daha sonra belirtilenler için şâhittir. Allah, mahlûkattan bir şeye yemin ettiğinde o şeyin büyüklüğü, kemâli ve hayret vericiliği dolayısıyla değil; söz konusu meseleyi ispatlamak için yemin edilen şeyin delil olarak ileri sürüldüğünü anlamaktayız. Her yemin, kendisinden sonraki konuya delil getirmek içindir. 3558
“Fecre andolsun. On geceye andolsun. Çifte de teke de andolsun. Gelip geçmekte olan geceye andolsun. Bunların her biri akıl sahibi için birer yemine değmez mi? 3559; “Hayır; yıldızların yerleri üzerine yemin ederim ki. Bunun ne büyük bir kasem/yemin olduğunu bilir misin?”3560 Âyetlerde Allah’ın belirttiği gibi, yeminler boş yere yapılmadığı gibi, yemin edilenlerin de dikkat çekici şeyler olduğu bizzat Allah tarafından belirtilir. “Kur’ân-ı Kerim’de kendisine kasem edilen eşya üzerinde düşünülecek olursa, bunların, kendilerine kasem edilmemiş olsaydı bile te’kid edilmesi gereken ve hadd-i zâtında takviye ve isbat edecek nitelikte bulunan şeyler olduğu görülür.
“Yeminler ve ardından yeminlere bir cevabın gelmesi, ilk dönem Kur’an sûrelerinin bir özelliğidir. Kur’an; muhâtaplarına, hiç de yadırgamayacakları, onların yaygın olarak kullandıkları bir üslûp ile hitap ediyor. Doğadaki somut olgular üzerine yapılan yeminler, uyumlu kafiyelerle birlikte, âyetlere hârikulâde bir güzellik veriyor. Yemin ile vâkıalardaki hikmet ve gerçeklerin doğru olarak
3558] Mevdûdi, Tefhîmu’l Kur’an, c. VII, s. 22
3559] 89/Fecr, 1-5
3560] 56/Vâkıa, 75-76
YEMİN
- 699 -
görülmesi sağlanıyor. Onlar hakkındaki yanlış değerlendirmeler gideriliyor. Böylece yemin edilen vâkıalardaki hikmet ve gerçeklerin tanıklığında, yemin cevabındaki gerçekler ve hizmetler ortaya konuyor. Başka deyişle, yemindeki vâkıalar gerçek olduğu gibi, cevaptaki vâkıalar da gerçektir, hikmetlerle doludur.” 3561
Yeminlerle başlayan sûrelere baktığımızda yemin edilen şeyler ile daha sonra gelen konu arasında nâzik bir uyumun olduğu göze çarpmaktadır. “Kıyâmet gününe yemin ederim. Kendini kınayan nefse yemin ederim ki; İnsan, kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı sanar, öyle mi? Evet, Bizim onun parmak uçlarını bile aynen eski haline getirmeye gücümüz yeter. Fakat insan, önündekini (kıyâmeti) yalanlamak, boyuna kötülük etmek ister de, ‘Kıyâmet günü ne zamanmış?’ diye sorar.”3562 Görüldüğü gibi sûre başında kıyâmete yemin edilmiştir. Yeminin devamında gelen konu, kıyâmetin gerçekliği üzerine olmaktadır.
Allah, câhiliyye döneminin yozlaşmış bir anlatım şekli olan yeminleri, hidâyet içeriğine sahip bir şekle sokarak Kur’an’ın anlatım üslûbunu güzelleştirmiş ve anlatımını kuvvetlendirmiştir. Ayrıca, câhiliyye Arabının gelişigüzel kullandığı yeminler daha sonraları bir düzene sokularak toplumu kaynaştıran bir öge haline getirilmiştir. 3563
Kur’an Allah’ın yeminlerini kasem kökünden bir fiile veya yemin edatı olan bazı harflerle vermektedir. Bir kabule göre, bazı sûrelerin başlarında yer alan tüm harfler ve harf grupları kasem, yani yemin ifade eder. Bu harflere yemin 28 sûrededir. Bunların tümü, sûrelerin başlangıcında yer alır (Sâd, nûn, hâ mîm, Elif lâm mîm, Kaf hâ yâ ayn sâd gibi).
Allah'ın yeminleri, yaradılışı ve oluş mûcizesini seyredip de bundan bir şey çıkaramayan ve oluşun arkasındaki büyük şuuru göremeyen insanı bir şok etkisiyle, daha iyi bakmaya itmek için kullanılıyor. Burada söz konusu olan, bir tür, delilin, bizzat kendini ortaya sürmesi ve delile delil arama şaşkınlığının kınanmasıdır.
Ahd, misak anlamında yemin, bir niyet ve kararlılık olayıdır. Kur'an lağv (boşboğazlık, gevezelik, lakırdı) türünden yemine değer vermez. Allah bu tip yeminler yüzünden insanı sorumlu tutmamaktadır.3564 Bu tip yeminlere, Kur’an’daki terim aynen korunarak lağv yeminler denir. Allah, adının lağv konusu yapılmasını istemiyor. Yemin, kişilik ifade eden kararlı söz halinde ağızdan çıktığında ise onun korunması, gereğinin yerine getirilmesi, insan olmanın onur borcudur. 3565
Yeminini basit menfaatler yüzünden bozan, sonsuzluk nasibi olmayan bedbahttır. Çünkü Kur’an, insanı, bir anlamda ahdine vefâ eden varlık olarak düşünüyor. Yapılmayacak sözün ağızdan çıkması Yaratıcı’yı öfkelendiren büyük bir sapıklıktır. İnsan, bu sapıklığa bulaşmakla Allah karşısında çok rezil bir duruma düşüyor.3566 Bunun içindir ki, Hz. Peygamber: “Ahde vefâsı olmayanın, imanı da olmaz” buyurmuştur. Yemini bozmak, ahde vefâsızlık uluslararası planda vücut
3561] M. Yaşar Soyalan, Leyl Sûresi, Kalem, sayı 6, Ankara, 1988
3562] 75/Kıyâme, 1-5
3563] Cengiz Duman, Haksöz, sayı ı 44, Kasım 94
3564] bk. 2/Bakara, 225; 5/Mâide, 89
3565] 5 Mâide, 89
3566] bk. 3/Âl-i İmrân 77; Saff, 2-3
- 700 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bulduğunda bir savaş gerekçesidir.3567 Bu demektir ki Kur’an, ahde/antlaşmaya vefâsızlığı insan onuruna, hayata bir tecâvüz saymaktadır.
Kur’an Allah’a yeminlerin urda (engel, bahâne) yapılmamasını istiyor. Bakara sûresinin 224. âyetinde yer alan beyandan üç sonuç çıkıyor: 1- Allah’ı, yeminlerle elde edilmesi gereken menfaatlere âlet etmemek, 2- İyilik, takvâ ve sulh için de olsa, yemin etme yoluna gitmemek, 3- Yapılması gereken iyilikleri, icrâsı gereken ödevleri, “benim bunu yapmaya engel yeminim var” diyerek savsaklamamak, Allah’ın emridir.
Kur’an, yeminlerin iyiliği engelleyen kalkan (cunne) yapılmasını şiddetle kınıyor ve münâfıklık sayıyor.3568 Kur’an, yeminlerin tahillesini, yani yeminle ortaya konan problemin çözülmesini emreder. Bu, Allah’ın bir fıtrat emridir.3569 Yemin tahillesi iki yolla olur: 1- Yeminin gereğini yerine getirmek, 2- Gereği yerine getirilmeyen yemin için keffâret ödemek. 3570
“İyi davranmanız, kötülüklerden korunmanız ve insanlar arasını düzeltmeniz gâyesiyle yeminlerinizi bozmanıza Allah’ı engel kılmayın. Allah (her şeyi) işitir ve bilir.” 3571
“Allah sizi, yeminlerinizdeki kasıtsız yanılmadan dolayı sorumlu tutmaz. Lâkin kalplerinizin kazandığı şeyler ile (kötü düşüncelerden) sorumlu tutar. Allah ğafûrdur, halîmdir.” 3572
“Kadınlarından uzak kalmaya yemin edenler için, dört ay beklemek vardır. Eğer (bu müddet içinde onlar kadınlarına) dönerlerse, şüphesiz Allah bolca bağışlayan ve merhamet edendir (yeminden vazgeçip kadınına tekrar yaklaşabilir).” 3573
“Eğer (yemin edenler dönmeyip kadınlarını) boşamaya karar verirlerse (ayrılırlar). Biliniz ki, Allah (her şeyi) işitir ve bilir.” 3574
“Allah’a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir paraya satanlara gelince, işte bunların âhirette bir payı yoktur. Allah, kıyâmet günü onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temizlemeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır.” 3575
“...Yeminlerinizin bağladığı kimselere de paylarını verin. Çünkü Allah her şeyi görmektedir.” 3576
“Allah, kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz, fakat bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da keffâreti, ailenize yedirdiğiniz yemeğin orta hallisinden on fakire yedirmek veya onları giydirmek, yahut da bir köle âzâd etmektir. Bunları bulamayan üç gün oruç tutmalıdır. Yemin ettiğiniz takdirde yeminlerinizi koruyun (onlara riâyet edin). Allah size âyetlerini açıklıyor; umulur
3567] bk. 9/Tevbe, 12-13
3568] Mücâdele 16; Münâfıkun 29; 16/Nahl 38; 24/Nûr 53
3569] Tahrîm, 2
3570] Kur’an’ın Temel Kavramları, s. 633
3571] 2/Bakara, 224
3572] 2/Bakara, 225
3573] 2/Bakara, 226
3574] 2/Bakara, 227
3575] 3/Âl-i İmrân, 77
3576] 4/Nisâ, 33
YEMİN
- 701 -
ki şükredersiniz.” 3577
“Eğer kendilerine bir mûcize gelirse ona mutlaka inanacaklarına dâir olanca güçleri ile Allah adına yemin ettiler. De ki: ‘Mûcizeler ancak Allah tarafındandır. Ama mûcize geldiğinde de inanmayacaklarının farkın mısınız?” 3578
‘Şeytan, çirkin yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve ‘Rabbiniz, sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye sizi bu ağaçtan men etti, başka bir sebepten değil’ dedi. Ve onlara ‘Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim’ diye yemin etti.” 3579
“Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozarlar ve dininize saldırırlarsa, küfrün önderlerine karşı savaşın. Çünkü onların yemin (diye bir şeyleri) yoktur. (Onlara karşı savaşırsanız) umulur ki küfre son verirler. (Ey mü’minler!) Yaptıkları yeminleri bozan (verdikleri sözden cayan), Peygamber’i (yurdundan) çıkarmaya kalkışan ve ilk önce size karşı savaşa başlamış olan bir kavme karşı savaşmayacak mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer (gerçek) mü’minler iseniz, korkmanız gereken yalnızca Allah’tır. Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle onlara azap etsin, onları rezil etsin, sizi onlara gâlip kılsın ve mü’min toplumun kalplerini ferahlatsın.” 3580
“(Yâ Muhammed! Senin hakkında söyledikleri çirkin sözleri) Söylemediklerine dâir Allah’a yemin ediyorlar. Hâlbuki o küfür sözünü elbette söylediler ve müslüman olduktan sonra kâfir oldular. Başaramadıkları bir şeye (Peygamber’e sûikast yapmaya) da yeltendiler. Ve sırf Allah ve Rasûlü kendi lutuflarından onları zenginleştirdiği için öç almaya kalkıştılar. Eğer (münâfıklıktan vazgeçip) tevbe ederlerse onlar için daha hayırlı olur. Eğer yüz çevirirlerse Allah onları dünyada da, âhirette de acıklı bir azâba çarptıracaktır. Yeryüzünde onların ne dostu, ne de yardımcısı vardır.” 3581
“Onların (savaştan geri kalan münâfıkların) yanına döndüğünüz zaman size, kendilerinden (onları cezâlandırmaktan) vazgeçmeniz için Allah adına yemin edecekler. İşte o zaman onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar murdardır. Kazanmakta olduklarına (kötü işlerine) karşılık ceza olarak varacakları yer cehennemdir. Onlardan râzı olmanız için size yemin edecekler. Şayet onlardan râzı olsanız bile Allah fâsıklar topluluğundan asla râzı olmaz.” 3582
“(Sefere katılmayanlar arasında) Bir de (mü’minlere) zarar vermek, (hakkı) inkâr etmek, mü’minlerin arasına tefrika/ayrılık sokmak ve daha önce Allah ve Rasûlüne karşı savaşmış olan kimseyi gözetlemek için bir mescid-i dırar (zarar mescidi) kuranlar ve ‘(bununla) iyilikten başka bir şey niyet etmedik’ diye mutlaka yemin edecek olanlar da vardır. Hâlbuki Allah onların kesinlikle yalancı olduklarına şâhitlik eder.” 3583
“Rabbine andolsun ki, mutlaka onların hepsini, yaptıklarından dolayı sorguya çekeceğiz.” 3584
3577] 5/Mâide, 89
3578] 6/En’âm, 109
3579] 7/A’râf, 20-21
3580] 9/Tevbe, 12-14
3581] 9/Tevbe, 74
3582] 9/Tevbe, 95-96
3583] 9/Tevbe, 107
3584] 15/Hicr, 92-93
- 702 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“(İbrâhim:) ‘Allah’a yemin ederim ki, siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun oynayacağım!’ (dedi).” 3585
“Onlar, olanca güçleriyle Allah’a yemin ettiler ve dediler ki: ‘Allah ölen bir kimseyi tekrar diriltmez.’ Aksine! Bu, hak olarak verdiği bir sözdür. Fakat insanların çoğu bilmez.” 3586
“Antlaşma yaptığınız zaman, Allah’ın ahdini yerine getirin ve Allah’ı üzerinize şâhit tutarak yeminleri pekiştirdikten sonra bozmayın. Şüphesiz Allah, yapacağınız şeyleri pek iyi bilir. İpliğini sağlamca büktükten sonra, çözüp bozan (kadın) gibi olmayın. Bir toplum diğer bir toplumdan (sayıca ve malca) daha çok olduğu için yeminlerinizi, aranızda bir fesat âleti edinmeyin. Çünkü Allah, bununla sizi imtihan etmektedir. Hakkında ihtilâfa düşmekte olduğunu şeyi, Kıyâmet gününde mutlaka size açıklayacaktır.” 3587
“Yeminlerinizi aranızda fesâda âlet edinmeyin, aksi halde bir ayak, (İslâm’da) sebat etmişken, kayar da, bu kayma sonunda insanları Allah yolundan alıkoymanız sebebiyle (dünyada) kötü azâbı tadarsınız. (Ayrıca) Sizin için (âhirette de) büyük azap vardır. Allah’ın ahdini az bir karşılığa değişmeyin. Şayet anlayan kimseler iseniz, şüphesiz Allah katında olan (sevap) sizin için daha hayırlıdır.” 3588
“İçinizden fazîletli ve servet sahibi kimseler akrabaya, yoksullara, Allah yolunda hicret edenlere (mallarından) vermeyeceklerine yemin etmesinler, bağışlasınlar, ferâgat göstersinler. Allah’ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız? Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.” 3589
“(Münâfıklar,) Sen hakikaten kendilerine emrettiğin takdirde mutlaka (savaşa) çıkacaklarına dâir, en ağır yeminleri ile Allah’a yemin ettiler. De ki: ‘Yemin etmeyin. İtaatiniz mâlûmdur! Bilin ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” 3590
“Allah’a yemin ederek birbirlerine şöyle dediler: ‘Gece ona ve âilesine baskın yapalım (hepsini öldürelim); sonra da velîlisine, ‘Biz o âilenin yok edilişi sırasında orada değildik, inanın ki doğru söylüyoruz’ diyelim. Onlar böyle bir tuzak kurdular. Biz de kendileri farkında olmadan, onların planlarını alt üst ettik.” 3591
“Kıyâmet koptuğu gün, günahkârlar, (dünyada) ancak pek kısa bir süre kaldıklarına yemin ederler. İşte onlar, (dünyada da haktan) böyle döndürülüyorlardı.” 3592
“Bütün güçleriyle yemin ederek ‘eğer kendilerine bir uyarıcı (peygamber) gelirse, herhangi bir ümmetten/toplumdan daha çok doğru yolda olacaklarına dâir Allah’a yemin etmişlerdi. Fakat kendilerine uyarıcı gelince bu, onların haktan uzaklaşmalarından başka bir şeyi arttırmadı.” 3593
“Eline bir demet sap al da, onunla vur; yeminini bozma’ (dedik). Gerçekten Biz Eyyûb’u sabırlı (bir kul) bulmuştuk. O, ne iyi kuldu, daima Allah’a yönelirdi.” 3594
3585] 21/Enbiyâ, 57
3586] 16/Nahl, 38
3587] 16/Nahl, 91-92
3588] 16/Nahl, 94-95
3589] 24/Nûr, 22
3590] 24/Nûr, 53
3591] 27/Neml, 49
3592] 30/Rûm, 55
3593] 35/Fâtır, 42
3594] 38/Sâd, 44
YEMİN
- 703 -
“Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir topluluğu dost edinenleri görmedin mi? Onlar ne sizdendirler, ne de onlardan. Bilerek yalan yere yemin ediyorlar. Allah onlara çetin bir azap hazırlamıştır. Gerçekten onların yaptıkları şey çok kötüdür! Onlar yeminlerini kalkan yapıp Allah’ın yolundan alıkoydular. İşte onlara küçük düşürücü bir azap vardır. Onların malları da, oğulları da, Allah’a karşı kendilerine bir fayda vermez. Onlar cehennem ehlidirler. Orada ebedî kalacaklardır. Allah onların hepsini yeniden dirilteceği gün, dünyada size yemin ettikleri gibi, O’na da yemin ederler. Kendilerinin bir şey üzerinde olduklarını sanırlar. İyi bilin ki onlar gerçekten yalancıdırlar.” 3595
“Münâfıklar sana geldiklerinde ‘şehâdet/şâhitlik ederiz ki sen Allah’ın peygamberisin’ derler. Allah da bilir ki sen elbette, kendisinin peygamberisin. Allah hiç şüphesiz münâfıkların yalancı olduklarına şâhitlik eder. Çünkü onlar yeminlerini kalkan yapıp insanları Allah’ın yolundan saptırdılar. Gerçekten onların yaptıkları ne kötüdür!” 3596
“Allah, yeminlerinizi çözmenizi size meşrû kılmıştır. Allah sizin yardımcınızdır. O, bilen, her şeyi hikmetle idâre edendir.” 3597
“Alabildiğine yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp kınayan, durmadan lâf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, mütecâviz, günaha dadanmış, kaba ve haşin, bütün bunlardan sonra bir de soysuzlukla damgalanmış kimselerden hiçbirine mal ve oğulları vardır diye sakın itaat etme (boyun eğme, ilgi duyma).” 3598
“Yoksa ‘Ne hükmederseniz mutlaka sizindir’ diye sizin lehinize olarak tarafımızdan verilmiş Kıyâmet gününe kadar geçerli yeminler, kesin sözler mi var?” 3599
Kur’ân’ı Kerim’de Allah’ın Kendi İsmine/Zâtına Yeminleri:
“Hayır! Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık husûsunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam mânâsıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” 3600
“O (söylediğin), bir hak/gerçek midir?’ diye senden haber istiyorlar. De ki: ‘Evet, Rabbime andolsun ki o şüphesiz haktır ve siz (ondan Allah’ı) âciz bırakacak değilsiniz.” 3601
“Rabbin hakkı için, mutlaka onların hepsine yaptıklarından soracağız.” 3602
“Rabbine andolsun ki, muhakkak sûrette onları da, şeytanları da mahşerde toplayacağız; sonra onları diz üstü çökmüş vaziyette cehennemin çevresinde hazır bulunduracağız.” 3603
“İnkârcılar, (Kıyâmet) saati bize gelmeyecek’ dediler. De ki: ‘Hayır! Gaybı bilen Rabbim hakkı için o, mutlaka size gelecektir. Göklerde ve yerde zerre miktarı hiçbir şey, O’ndan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyüğü de şüphesiz, apaçık kitapta (yazılıdır).” 3604
3595] 58/Mücâdele, 14-18
3596] 63/Münâfıkûn, 1-2
3597] 66/Tahrîm, 2
3598] 68/Kalem, 10-14
3599] 68/Kalem, 39
3600] 4/Nisâ, 65
3601] 10/Yûnus, 53
3602] 15/Hicr, 92-93
3603] 19/Meryem, 68
3604] 34/Sebe’, 3
- 704 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki bu vaad, sizin konuşmanız gibi kesin ve haktır/gerçektir.” 3605
“İnkâr edenler, kesinlikle diriltilmeyeceklerini ileri sürdürdüler. De ki: ‘Hayır! Rabbime andolsun ki mutlaka diriltileceksiniz, sonra yaptıklarınız size haber verilecektir. Bu, Allah’a göre kolaydır.” 3606
“Hayır! (İşin gerçeği öyle umdukları gibi değil.) Doğuların ve Batıların Rabbine yemin ederim ki, onların yerine daha iyilerini getirmeye Bizim gücümüz şüphesiz yeter ve kimse Bizim önümüze geçemez.” 3607
Kur’ân’ı Kerim’de Allah’ın Kur’an’a Yemini:
“Yâsîn. Hikmet dolu Kur’an hakkı için; Sen (habîbim!) üstün ve çok merhametli Allah tarafından indirilmiştir.” 3608
“Hâ mîm. Apaçık Kitab’a andolsun ki, Biz düşünüp anlamanız için onu Arapça bir Kur’an yaptık.” 3609
Kur’ân’ı Kerim’de Allah’ın Yarattıklarına Yemini:
“Saf saf dizilmişlere, toplayıp sürenlere, zikir okuyanlara yemin ederim ki, ilâhınız birdir. O, hem göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi, hem de doğuların ve doğuşların Rabbidir.” 3610
“Esip savuranlara, yükünü yüklenenlere, kolayca süzülenlere, işi ayıranlara andolsun ki, size vaad edilen kesinlikle doğrudur ve cezâ mutlaka vuku bulacaktır. Kendine has yollara sahip göğe andolsun ki siz elbette farklı bir söz ve görüş içindesiniz. Bununla beraber aldatılanlar ondan geri çevrilirler.” 3611
“Tur’a, satır satır yazılmış, ince deri üzerine yazılmış Kitab’a, ma’mur eve, yükseltilmiş tavana, dolan denize andolsun ki, Rabbinin azâbı mutlaka vuku bulacaktır. Ona engel olacak bir şey yoktur.” 3612
“Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve bâtıla inanmadı; o, hevâsına/kötü arzularına göre de konuşmaz. O (nun konuşması, kendisine) vahyedilenden başkası değildir.” 3613
“Hayır! Yıldızların yerlerine yemin ederim ki! Bilirseniz, gerçekten bu, büyük bir yemindir. Şüphesiz bu, korunmuş bir kitapta bulunan değerli bir Kur’an’dır.” 3614
“Hayır! Görebildikleriniz ve göremedikleriniz üzerine yemin ederim ki; Hiç şüphesiz o (Kur’an), çok şerefli bir elçinin sözüdür. 3615
3605] 51/Zâriyât, 23
3606] 64/Teğâbün, 7
3607] 70/Meâric, 40
3608] 36/Yâsin, 1-5
3609] 43/Zuhruf, 1-3
3610] 37/Sâffât, 1-5
3611] 51/Zâriyât, 1-9
3612] 52/Tûr, 1-8
3613] 53/Necm, 1-4
3614] 56/Vâkıa, 75-78
3615] 69/Haakka, 38-40
YEMİN
- 705 -
“Hayır, öyle değil! Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, onların yerine daha iyilerini getirmeğe bizim gücümüz şüphesiz yeter ve kimse bizim önümüze geçemez.” 3616
“Hayır! Kıyâmet gününe yemin ederim ki; Kendini kınaya (haddini bilen, nedâmet çeken) nefse yemin ederim ki: İnsan, kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı sanar, öyle mi? Evet, Bizim, onun parmak uçlarını bile aynen eski haline getirmeye gücümüz yeter.” 3617
“Yemin olsun, iyilik için birbiri peşinden gönderilenlere; Şiddetle eserek (zararlıları) savurup atanlara; (Hakikat) tohumunu yaydıkça yayanlara; (Hak ile bâtılı) birbirinden ayıranlara; (Allah’a yönelenleri arıtmak, (kötüleri) sakındırmak için öğüt telkin edenlere ki, size vaad olunan şey muhakkak gerçekleşecek!” 3618
“Söküp çıkaranlar, yavaşça çekenler, kolayca yüzenler, yarış edenler, derken bir iş çevirenler hakkı için, birinci üflemenin kâinatı sarstığı, onu ikinci üflemenin takip ettiği günde yürekler kaygıdan oynar, onu gören gözler alçalır (yere iner).” 3619
“Hayır! Yörüngesinde akıp giderken bazen kaybolup bazen de etrafı aydınlatan yıldızlara; Kararmaya yüz tuttuğu anda geceye, Aydınlığını etrafa yaymaya başladığı zaman sabaha yemin ederim ki Kur’an, değerli bir elçinin (Cebrâil’in) getirip okuduğu sözdür. İşte o elçi, Arş’ın sahibi Allah’ın katında güçlü ve itibarlıdır.” 3620
“Hayır! Şafağa, geceye ve onda basan karanlığa, dolunay olmuş aya yemin ederim ki, halden hale geçersiniz.” 3621
“Burçlarla donatılmış gökyüzüne, geleceği bildirilmiş olan Kıyâmet gününe, Şâhide ve meşhûda (Cum’a ve arefe günlerine) yemin ederim ki, için yanan ateşle dolu hendeğe atılanlar (yakılarak) öldürüldü. Yakanlar da başlarına oturmuşlar mü’minlere yapmakta oldukları işkenceyi temâşâ ederlerdi.” 3622
“Gökyüzüne ve sabahyıldızına (Târık’a) yemin ederim. Târık’ın ne olduğu sana söylendi mi? O, karanlığı delercesine etrafı aydınlatan sabah yıldızıdır. Hiçbir nefis (insan) yoktur ki mutlaka onun üzerinde bir koruyucu, bir denetleyici bulunmasın.” 3623
“Fecre, on geceye (Hac yapılan Zilhicce’nin on gecesine), çift olana ve tek’e, her şeyi karanlığı ile örttüğü zaman geceye yemin ederim ki; bunlarda elbette akıl sahibi için birer yemin değeri vardır.” 3624
“Hayır! (Gerçek onların dediği gibi değil.) Bu beldeye (Mekke’ye), senin bu beldeye girişine, babaya ve ondan gelen çocuğa yemin ederim ki Biz insanı birtakım zorluklar, zahmetler ve sıkıntılar içinde yarattık. O insan, acaba hiç kimsenin kendisine güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? 3625
“Güneşe ve kuşluk vaktindeki aydınlığına, güneşi takip ettiği müddetçe aya, güneşi
3616] 70/Meâric, 40
3617] 75/Kıyâme, 1-4
3618] 77/Mürselât, 1-7
3619] 79/Nâziât, 1-9
3620] 81/Tekvîr, 15-20
3621] 84/İnşikak, 16-19
3622] 85/Burûc, 1-7
3623] 86/Târık, 1-4
3624] 89/Fecr, 1-5
3625] 90/Beled, 1-5
- 706 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tam görünen gündüze, aydınlığı örttüğü vakit geceye, gökyüzüne ve onu bina edene, yere ve onu düzlük yapana, nefse/rûha ve onu en güzel biçimde şekillendirene, sonra ona fücûru/kötülük duygusunu da takvâyı/sakınıp iyi olmayı da birlikte ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere daldıran da ziyan etmiştir.” 3626
“Karanlığı ile etrafı örttüğü zaman geceye, açılıp ağardığı vakit gündüze, erkeği ve dişiyi yaratan güce yemin ederim ki, işiniz pek çeşitlidir.” 3627
“Kuşluk vaktine ve kararıp durgunlaştığı zaman geceye yemin ederim ki Rabbin seni bırakmadı ve sana darılmadı.” 3628
“Tîn’e (Bir dağ adı veya incir), Zeytun’a (bir dağ adı veya zeytin), Tûr-ı Sinâ’ya ve şu emîn beldeye yemin ederim ki, Biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına gönderdik.” 3629
“Harıl harıl koşanlara, nallarıyla çakarak kıvılcım saçanlara, ansızın sabah baskını yapanlara, o esnâda tozu dumana katanlara, derken bir topluluğu ortalayanlara yemin ederim ki, insan, Rabbine karşı pek nankördür.” 3630
“Asr’a (akıp giden zamana, çağa, ikindi vaktine) yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip sâlih ameller işleyenler ve birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnâdır.” 3631
Kur’an’da Allah’ın Yeminleri (Aksâmu’l-Kur’an)
Tefsîr Usûlü ilminde münâkaşalara yol açan biri de yeminlerdir. Kur’ân-ı Kerim’de birçok yeminler vardır. Bunların bazısında Allah Teâlâ, bazen kendi yüce ismine yemin etmekte, bazen peygamberlere ve peygamberlerin zuhûr ettiklere yerlere, Kur’an’a, meleklere, kıyâmet gününe, bazen de kâinatta ve tabiatta bulunan önemli varlıklara (semâ, şems, kamer, necm, leyl, asr... gibi şeylere) yemin etmektedir.
Kur’ân-ı Kerim’deki yeminleri aşağıdaki çeşitli sebeplerde aramak lâzımdır:
1- İslâmiyet’ten evvelki Arapların sosyal hayatında yeminin rolü büyüktür. Kur’ân-ı Kerim ise, Arapların öteden beri alıştıkları üslûbu muhâfaza etmiş, bu arada yemini de alıkoymuştur.
2- Allah Teâlâ inzâl ettiği âyetlerini ve delillerini, bu türlü yeminlerle te’yid etmiştir. Yemin gibi değişik edebî sanatlar kullanarak İlâhî hakikatleri te’kid ve te’yid etmiştir.
3- Yemin her zaman bir şeyi te’yid etmek için değil; bazen de kendisi için yemin edilen şeyin kıymet ve önemine işaret etmek ve kadrini yüceltmek için ve dinleyenlerin o şeye karşı dikkatlerini çekmek için kullanılır.
Kur’ân-ı Kerim’de 17 sûrenin başında kasem/yemin bulunmakta ve
3626] 91/Şems, 1-10
3627] 91/Leyl, 1-4
3628] 93/Duhâ, 1-3
3629] 95/Tîn, 1-5
3630] 100/Âdiyât, 1-6
3631] 103/Asr, 1-3
YEMİN
- 707 -
okuyucuların nazarı dikkatini daha başlangıçta çekmektedir. Bir sûre meleklere (vessâffâti), iki sûre feleğe/gök cisimlerine (ve’l-burûci ve’t-târikı), sûre feleğin levâzımına (ve’n-necmi ve’l-fecri ve’ş-şemsi ve’l-leyli ve’d-duhâ ve’l-asri), iki sûre havaya (ve’z-zâriyâti ve’l-mürselâti), bir sûre toprağa (ve’t-tûri), bir sûre nebâta (ve’t-tîni), bir sûre hayvân-ı nâtıka (ve’n-nâziâti), bir sûre hayvana (ve’l-âdiyâti) aittir.
Allah, Kur’an’da 8 yerde kendi ismiyle/kendi zâtına yemin eder: 4/Nisâ, 65, 10/Yûnus, 53; 15/Hicr, 92; 19/Meryem, 68; 34/Sebe’, 351/Zâriyât, 23; 64/Teğâbün, 7; 70/Meâric, 40.
Bundan başka halkın bilmesi icap eden imanın esasları için de yemin kullanılmaktadır:
a) Tevhid için: “Saf saf dizilenler, şeytanı kovanlar, zikri (Kitabı) okuyanlar ile yemin ederim ki, muhakkak ilâhınız birdir.” 3632
b) Kur’an’ın hak olduğuna dair yeminler: “Ben yıldızların mevkileri ile yemin etmem –ki, bilseniz, büyük bir yemindir. (Kitab) Hakikatte Kur’ân-ı Kerim’dir.” 3633; “Hâ Mîm. Apaçık Kitap ile yemin ediyorum, Biz onu Arapça Kur’an yaptık.” 3634
c) Peygamberlerin hak olduğuna dair yemin: “Yâ Sîn. O hikmet dolu Kur’an’a yemin ederim ki, sen hiç şüphesiz Rasûllerdensin. Dosdoğru bir yol üzeresin.” 3635
d) Cezâ, va’d ve vaîd için vâki olan yeminler: “Savurup kaldıran rüzgârla yemin ediyorum... Rabbının azâbı muhakkak vâki olacaktır.”3636; “Andolsun Tûra, neşredilmiş kâğıtlar içinde yazılı Kitaba... ki Rabbinin azâbı hiç şüphesiz vâki olacaktır.” 3637
Hz. Peygamber’e üç âyette yemin etmesi emir buyrulmuştur:
1- “Kâfir olanlar, dirilmeyeceklerini iddiâ ederler. Onlara de ki: ‘Evet Rabbimle yemin ediyorum, diriltileceksiniz.” 3638
2- “Kâfir olanlar, ‘o saat (Kıyâmet günü) bize gelmeyecek’ dediler. (Onlara) de ki: ‘Hayır, gaybı bilen Rabbim hakkı için o, size mutlaka gelecektir.” 3639
3- “Onlar sana: ‘Doğru mu?’ diye soracaklar. De ki: ‘Rabbim ile yemin ediyorum, o doğrudur.” 3640
Kasem/yemin bahsinde önemli olan bir nokta da şudur: Kasem fiiline “lâ” nefy harfinin gelmesidir. Bu çeşit yemin, eski Arap yeminlerinde de vardı. Kasem fiiline ilâve edilen bu harfle söz takviye, i’zâm ve te’kid edilmiş olur. Bu şekilde ilâve, müfessirler tarafından şöyle izah edilmiştir:
1- Kelâmın âhengini tezyîn için ziyâde kılınan ve nefy mânâsı kast edilmeyen ziyâde bir “lâ”dır.
3632] 37/Sâffât, 1-4
3633] 56/Vâkıa, 75-77
3634] 43/Zuhruf, 1-3
3635] 36/Yâsin, 1-4
3636] 51/Zâriyât, 1-5
3637] 52/Tûr, 1-8
3638] 64/Teğâbün, 7
3639] 34/Sebe’, 3
3640] 10/Yûnus, 53
- 708 -
KUR’AN KAVRAMLARI
2- Bunun aslı te’kid lâmı, yani ibtidâiye lâmıdır. Vakf halinde olduğu gibi, fethası işba’ edilmiştir. Buna göre kelime “lâ uksimu” değil; “le uksimu”dur.
3- Bu harf nefy içindir. “lâ vallahi” denildiği gibi, aslı üzere nâfiyedir. Son görüşe göre bu harfe şu mânâlar verilmektedir:
a- İş, öyle onların zannettikleri gibi, değil, yemin ederim...
b- Artık başka söze lüzum yok, yemin ederim...
c- Şu söyleyeceğim söz o kadar mühim ve büyüktür ki, bunun büyüklüğünü tanıtmak için kasem etmek bile onu hakkıyla büyültemez...
d- İş o kadar açıktır ki, yemin bile etmiyorum...
e- Bunu kasemden evvel muhâtabın zihnini tahliye mânâsı ile de izah edebiliriz ki, şimdi zihninden bütün muhâlif fikirleri sil, söylenecek ve dinlenecek başka bir şey yok, ancak söyleyeceğim şu hakikat vardır. Kasem ederim ki... 3641
Yemin, bir şeyi insanın içinde takviye eden meşhur pekiştiricilerdendir. Kur’ân-ı Kerim, bütün insanlar için inmiştir. İnsanlar onun karşısında birbirine aykırı tavırlar almışlardır. Onlardan kimi şüpheci, kimi inkârcı, kimi de çetin ve yaman bir hasımdır. Allah’ın kelâmındaki kasem/yemin, şüpheleri giderir, onları boşa çıkarır. Hüccet/delil getirir, haberleri kuvvetlendirir, hükmü en mükemmel biçimde anlatır.
Allah’tan başkası adına yemin etmek yasaklandığı halde3642 Allah’ın mahlûkatına yemin etmesi şöyle açıklanmaktadır: Bu, bir bakıma Allah’ın kendi adına yemin etmesidir. Zira yaratılmış her şey O’nun zâtına delâlet eder. Bazı âlimler de yemin edilen şeylerin başında “Rab” kelimesinin mahzuf bulunduğunu, meselâ “semâya andolsun” ifâdesinden, maksadın “semânın Rabbına andolsun” demek olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Allah dilediğine yemin eder. Kulların Allah’tan başkasına yemini ise, şirkten bir çeşittir. Ömer bin Hattâb (r.a.)’dan rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah’tan başkasına yemin eden kimse, muhakkak kâfir olmuş veya şirk koşmuş olur.” Ancak, Allah Teâlâ, yarattıklarına yemin etmiştir. Çünkü bunlar, yaratıcıları olan Allah’a delâlet ederler. Allah Teâlâ, insanlar bunlardan ibret alsınlar diye, bunların fazîletine ve menfaatine işaret etmek için bunlara yemin etmiştir. Allah, yaratıklarından dilediğine yemin eder. Bir kimsenin Allah’tan başkasına yemin etmesi ise câiz değildir.
Kur’ân-ı Kerim’de kasem, lâfız olarak iki şekilde yer almaktadır:
1- Zâhir/açık: Kasem fiili ve yemin edilen şey, kendisinde açıkça belirtilmiş olandır. Bâ (b), vâv (v) veya tâ (t)dan olan câr (cer harfleri) ile yemin edilenler (kendisinde kasem fiili hazfedilmiş olsa da) bu çeşittendir.
2- Muzmar/gizli olan kasem: Kendisinde kasem fiili de, kasem edilen de açıkça belirtilmemiş olan yemindir. Buna ancak kasemin cevabına dâhil olan te’kid lâmı delâlet eder. Yani, yeminle ilgili bir kelime ve yemin harfleri kullanılmadığı halde, fiilin başına te’kid için “lâm” harfi getirilerek kullanılan ifadeler.
3641] İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 168-171
3642] bk. Müslim, Eymân 1-4
YEMİN
- 709 -
“Veleneblüvenneküm bişey’in... (Andolsun ki, sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. Sen sabırlı davrananları müjdele.)”3643; “Letüblevünne fî emvâliküm ve enfüsiküm (Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz)...” 3644
Eğer kelâmın siyakı kasem mânâsında olursa, bazı fiiller kasem yerine geçer. Kur’an’da özellikle “mîsak”, “ahd” ve “vaad” kelimeleri çoğu zaman yemin yerine geçen ifadelerdir. “Allah, kendilerine kitap verilenlerden ‘onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız’ diyerek söz almıştı.”3645; “Vaktiyle Biz, Benî İsrâil’e ‘yalnızca Allah’a kulluk edeceksiniz... diye mîsak/söz almıştık...”3646; “(Ey İsrâiloğulları!) Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız’ diye sizden mîsak/söz almıştık...”3647; “Allah, sizlerden iman edip sâlih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri halife (sahip ve hâkim) kıldığı gibi, kendilerine de yeryüzüne halife/hâkim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini (İslâm’ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve geçirdikleri korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vaad etti. Çünkü onlar Bana kulluk/ibâdet ederler; hiçbir şeyi Bana şirk/eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim ink3ar ederse, işte bunlar asıl fâsıklardır/büyük günahkârlardır.” 3648
İslâm öncesi Arap toplumunun sosyal hayatında önemli rolü olan yemini Kur’ân-ı Kerim’in muhâfaza etmesi ve âyetlerin bu yolla lafız ve mânâ açısından takviye edilmesi, yeminin önemini açıkça ortaya koymaktadır. İster kendi zâtına, ister mahlûkatına olsun Allah’ın Kur’an’da yemin ettiği, gerçek olduğuna yeminle te’kitve te’yidde bulunduğu hususlar tevhid, Kur’an, Hz. Peygamber, âhiret, cezâ ve mükâfat gibi İslâm inancının temel unsurları ile İlâhî tebliğin muhâtabı olan insan ve onun maddî ve mânevî birtakım özellikleridir.
Yemin eden nezdinde hakikaten veya itikaden tâzim olunan bir mânâ ile bir şeyden çekinmek veya onu yapmaya çalışmakla, insanın kendisini bağlaması, söz vermesine, sözünü te’kid etmesine kasem veya yemin denir. Yemin, aslında Arapça’da sağ el demektir. Araplardan biri, arkadaşı ile antlaştığında onun sağ elini tutardı. Bundan dolayı “and”a, sağ el anlamına yemin adı verilmiştir.
Şurası bir hakikattir ki, Kur’an’daki Allah’ın kasemlerini araştıran kimse, pek çok ilmî gerçekleri elde eder, dikkat çekilen bu kevnî âyetlerin önem ve hikmetlerine vâkıf olur.
Hadis-i Şeriflerde Yemin Kavramı
“Yemin, malı harcama (elden çıkarma), bereketi mahvetme sebebidir.” 3649
“Satışta çok yemin etmekten sakının, çünkü yemin, önce sürümü arttırır, ama sonra kazancı mahveder.” 3650
“Büyük günahlar şunlardır: Allah’a şirk/ortak koşmak, ana babaya itaatsizlik etmek,
3643] 2/Bakara, 154
3644] 3/Âl-i İmrân, 186
3645] 3/Âl-i İmrân, 187
3646] 2/Bakara, 83
3647] 2/Bakara, 84
3648] 24/Nûr, 55
3649] Buhârî, Büyû’ 26; Müslim, İman 117, Müsâkat 131
3650] Müslim, Müsâkat 133
- 710 -
KUR’AN KAVRAMLARI
haksız yere bir kimseyi öldürmek ve yalan yere yemin etmek.” 3651
“Kim İslâm’dan başka bir din adına bilerek yalan yere yemin ederse, o kişi dediği gibi (yalancının biri)dir. Kim, ne ile intihar ederse, kıyâmet günü onunla azâb olunur. Sahip olmadığı bir şeyi adayanın adağı geçersizdir. Mü’mine lânet etmek, onu öldürmek gibidir.” 3652
“... İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen, ancak dillerinin ürettikleridir.” 3653
“Dikkat! Gerçekten Allah (azze ve celle) sizi babalarınıza yeminden nehyediyor; kim yemin edecekse Allah’a yemin etsin yahut sussun!” 3654
“Annelerinize ve putlara da yemin etmeyin, Allah’a da ancak doğru söylemek şartıyla yemin edebilirsiniz.” 3655
“Her kim Allah’tan başkasına yemin ederse muhakkak şirk koşmuştur yahut küfretmiştir.” 3656
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.), Hz. Ömer’in (r.a.), babasını zikrederek yemin ettiğini işitmişti: “Allah Teâlâ, sizleri babanızı zikrederek yemin etmekten nehyetti. Öyleyse kim yemin edecekse Allah’a yemin etsin veya sussun!” buyurdu.” 3657
“Kim yemin eder ve “...İslâm'dan berî olayım!” derse, eğer sözünde yalancı ise, dediği gibi olur, yalancı değil de gerçeği söylemişse İslâm'a sâlim olarak dönemeyecektir.” 3658
“Sizden kim yemin eder de yemininde; ‘Lât hakkı için, derse arkasından hemen ‘Lâ ilâhe illâllah’ desin! Her kim arkadaşına; ‘Gel, seninle kumar oynayalım’ derse sadaka versin!” 3659
Enes (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) bir kimsenin ‘Ben, öyleyse yahûdi olayım!” diye yemin ettiğini işitmişti. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Yahûdilik ona vâcip oldu.” 3660
“Senin yeminin arkadaşın seni ne üzerine tasdik etti ise ona göredir.” 3661
“Bir şeye yemin edip de, başkasını daha hayırlı gören kişi yemininden dolayı keffâret ödesin, sonra da o hayırlı olan şeyi yapsın.” 3662
“Kim bir şey hususunda yemin eder, sonra da hilâfını daha hayırlı görürse, derhal kefâret vererek yemininden vazgeçsin ve yemin ettiği husustan daha hayırlı olanı yapsın.” 3663
3651] Buhârî, Eymân 16, Diyât 2, İstitâbetü’l-Mürteddîn 1; Tirmizî, Tefsîru Sûre (4) 6; Nesâî, Tahrîm 3, Kasâme 48
3652] Buhârî, Cenâiz 84, Edeb 44, 73, Eymân 7; Müslim, İman 176, 177; Tirmizî, Nüzûr 16; Nesâî, Eymân 7, 11, 31; İbn Mâce, Keffârât 3
3653] Tirmizî, İman 8, İbn Mâce, Fiten 12
3654] Müslim, Eymân 3, hadis no: 1646
3655] Müslim, Eymân 4; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 8, s. 218
3656] Müslim, Eymân 4; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 8, s. 218
3657] Buhârî, Eymân 4; Müslim, Eymân 1, hadis no: 1646; Ebû Dâvud, Eymân 5, h. No: 3250; Tirmizî, Eymân 8, h. No: 1534; Nesâî, Eymân 5, -7, 4, 5-
3658] Ebû Dâvud, Eymân 9, hadis no: 3258; Nesâî, Eymân 8, -7, 6-
3659] Müslim, Eymân 5, hadis no: 1647
3660] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 235
3661] Müslim, Eymân 20, hadis no: 1653
3662] Nesâî, Eymân 41; Ebû Dâvud, Eymân 12
3663] Müslim, Eymân 12, hadis no: 1650; Tirmizî, Eymân 6, h. no: 1530; Muvattâ, Eymân 11, h. no: 2, 478
YEMİN
- 711 -
“Birinizin ailesine karşı yaptığı yemininde inatlaşması, Allah nazarında Rab Teâlâ’nın farz kıldığı keffâreti ödemesinden daha ağır bir günahtır.” 3664
“Kim yemin eder ve “inşâaallah” derse istisna yapmış olur. Dilerse rücû eder, dilerse hânis olması mevzûbahis olmadan terkeder.” 3665
“Ben, Allah’a yemin ederek söylüyorum: İnşâallah, herhangi bir şeye yemin edilince, yeminin aksini yapmayı daha hayırlı görecek olsam, yeminimi kefaretler, hayırlı gördüğüm şeyi yaparım.” 3666
Hz. Aişe (r.a.) anlatıyor: “Ebû Bekir (r.a.), aziz ve celil olan Rabbimiz yemin keffâretini indirinceye kadar yaptığı yeminlerinde hiç hânis (yalancı veya yeminini bozan) olmadı. Ayet inince dedi ki: “Artık, bir yemin edip, sonra aksini yapmanın daha hayırlı olduğunu görecek olsam, (yeminim yerini bulsun diye direnmem) derhal daha hayırlı gördüğüm hususu yapar, yeminim için de kefâret öderim.” 3667
“Rabbe isyanda, sılayı rahmi kesmekte ve mâlik olmadığın şeyde sana yemin de, nezir de yoktur.” 3668
“Âdemoğlunun, mâlik olmadığı bir şey yahut Allah’a isyanı veya akraba ile münâsebeti kimseyi adaması veya bunlar için yemin etmesi olmaz. Kim bir yemin eder de onun aksini daha hayırlı görürse yeminini bıraksın, hayırlı olanı yapsın. Zira onu terk etmesi, yemininin keffâretidir.” 3669
“Yemin edip de istisnâ eden (İnşâallah diyen) isterse, döner, isterse yemini bozmadan terk eder.” 3670
İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) yemin teklif ettiği bir kimseye şöyle dedi: “Haydi! Kendinden başka ilah olmayan Allah’a kasem ederek o kimsenin yani iddia sahibinin sende hiçbir şeyi olmadığına yemin et!” 3671
İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)'ın yaptığı yeminlerin çoğu şöyleydi: “Kalpleri çeviren Zat’a yemin olsun, hayır!” 3672
Ebu Said (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) yeminde mübâlağa edince: “Hayır! Ebu’l-Kasım’ın nefsini elinde tutan Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun ki...” derdi.” 3673
“Kim, bir yeminde yalan yere yemin ederse bu yemini sebebiyle cehennemdeki yerini hazırlamış olur.” 3674
3664] Buhârî, Eymân 1; Müslim, Eymân 26, hadis no: 1655
3665] Muvattâ, Eymân 10, -2, 477-; Ebû Dâvud, Eymân 11, hadis no: 3261, 3262; Tirmizî, Eymân 7, h. no: 1531; Nesâî, Eymân 18, 39, -7, 12, 25-; İbn Mâce, Keffârât 6, h. no: 2105- 2106
3666] Buhârî, Eymân 14; Müslim, Eymân 10, hadis no: 1649; Ebû Dâvud, Eymân 17, h. no: 3276; Nesâî, Eymân 15, -7, 9, 10-, Sayd 33, -7, 206
3667] Buhârî, Eymân 1
3668] Ebû Davud, Eymân 12; Nesâi, Eymân 17; İbn Mâce, Keffâret 8; Ahmed bin Hanbel, II/185, 202
3669] Ebû Dâvud, İman 12; Nesâî
3670] Ebû Davud, Eymân 9; Nesâî, Eyman18; Ahmed bin Hanbel, II/6, 49
3671] Ebû Dâvud, Akdiye 24, hadis no: 3620
3672] Buhârî, Eymân 3, Kader 14, Tevhid 11; Ebû Dâvud, Eymân 16, hadis no: 3263; Tirmizî, Nüzûr 12, hadis no: 1540; Nesâî, Eymân 2, -7, 2, 3-; Muvattâ, Nüzûr 14
3673] Ebû Dâvud, Eymân 12, hadis no: 3264; İbn Mâce, Keffârât 1, hadis no: 2090
3674] Ebû Dâvud, Eymân 1, hadis no: 3242
- 712 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İbn Mes’ud (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah: “Kim Müslüman bir kimsenin malı hakkında yalan yere yemin ederse, (Kıyamet günü) Allah’la karşılaştığında O’nu kendisine karşı gazaplanmış bulur!” buyurdular. Sonra Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bu sözlerini tasdik eden âyetleri Allah Teâlâ’nın kitabından okudular: “(Ahirzaman peygamberine iman hususunda) Allah’a verdikleri ahdi ve ettikleri yemini, az bir dünya malı karşılığında değiştirenlere gelince, onların âhirette hiçbir nasibi yoktur. Kıyâmet gününde Allah onlara ne bir hitapta bulunur, ne rahmetiyle nazar eder ve ne de onları temize çıkarır. Onların hakkı pek acı bir azaptır” 3675
“Kim Müslüman bir kimsenin hakkını, yemini ile ele geçirirse artık onun için cehennem vâcip olmuştur. Allah Teâlâ ona cenneti de mutlaka haram kılmıştır.” “Ey Allah’ın Rasûlü! Az bir şey olsa da mı?” diye sordular. “Misvak ağacından bir çubuk bile olsa!” cevabını verdi. 3676
“Şu minberimin yanında kim günaha sebep olan bir yemin ederse, hatta bu, yeşil bir misvak çubuğu için dahi olsa, mutlaka cehennemdeki yerini hazırlamış olur.” 3677
“Yemin, yemin isteyenin niyetine göredir.” Bir diğer rivâyet: “Senin yeminin arkadaşının seni kendisiyle tasdik ettiği şeye göredir.” 3678
Hz. Aişe anlatıyor: “Şu âyet kişinin kullandığı “Vallahi hayır!” “Billâhi evet!” gibi sözler sebebiyle nâzil olmuştur. (Meâlen): “Allah yeminlerinizde kasıtsız olarak yanılmanızdan dolayı sizi mes’ul tutmaz, fakat ettiğiniz yeminleri bozmanızdan dolayı sizi mes’ul tutar. Bozulan bir yeminin keffâreti ise...” 3679
Süveyd İbnu Hanzala (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’a (s.a.s.) gitmek üzere yola çıkmıştık. Beraberimizde Vâil İbn Hucr da vardı. Yolda onu, bir düşmanı yakaladı. Herkesi yemin etmeye zorladılar. Ben, “o, kardeşimdir” diye yemin ettim. Bunun üzerine onu serbest bıraktılar. Rasûlullah’a gelince olup biteni anlattım. “(Önümüzü kesen) grup herkesi yemine zorladı, ben de onun kardeşim olduğuna yemin ettim” dedim. “Doğru söylemişsin, Müslüman Müslümanın kardeşidir!” buyurdular.” 3680
“Beyyine dâvâcı üzerine, yemin de dâvâlı üzerine düşer.” 3681
İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: “İki kadın bir odada deri dikiyorlardı. Bunlardan biri avucuna bîz batırılmış olarak dışarı çıktı. Bunu diğerinin yaptığını iddia etti. Dâvâ İbn Abbas (r.a.)’a götürüldü. İbn Abbas dedi ki: “Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardı: “Eğer insanlara sırf iddialarıyla (delil olmadan) talep ettikleri verilseydi, insanlar başkalarının kan ve mallarını istemeye kalkarlardı. Ancak iddia sahibine beyyine
3675] 3/Âl-i İmrân, 77; Buhârî, Eymân 17; Müslim, İman 234, hadis no: 138; Ebû Dâvud, Eymân 2, hadis no: 3243; Tirmizî, Tefsir, Âl-i İmrân, hadis no: 2999
3676] Müslim, İman, 218, hadis no: 137; Nesâî, Kadâ 29, hadis no: 8, 246; Muvattâ, Akdiye 11, h. No: 2, 727
3677] Ebû Dâvud, Eymân 3, hadis no: 3246; İbn Mâce, Ahkâm 9, h. no: 2325; Muvattâ, Akdiye 10, hadis no: 2, 727
3678] Müslim, Eymân 21, hadis no: 1653; Ebû Dâvud, Eymân 8, h. no: 3255; Tirmizî, Ahkâm 19, h. no: 1354
3679] 5/Mâide 89) (Buhârî, Eymân 14; Ebû Dâvud, Eymân 28, hadis no: 3254; Muvattâ, Eymân 9, hadis no: 2, 477
3680] Ebû Dâvud, Eymân 8, hadis no: 3256; İbn Mâce, Keffârât 14, h. no: 2119
3681] Tirmizî, Ahkâm 12, hadis no: 1341
YEMİN
- 713 -
gerekmektedir. İddiayı inkâr edene de yemin gerekmektedir.” (Bu kadına) Allah’ı (yalan yere yemin etmenin günahını) hatırlatın. Ona şu âyeti okuyun: “Allah’ın ahdini ve yeminlerini az bir pahaya değişenler, işte bunlar için ahirette hiçbir nasib yoktur.”3682 Kadına bu hatırlatıldı. Bunun üzerine kadın suçunu itiraf etti.” 3683
İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) “(İddia sahibi iki şâhit bulamazsa) bir yemin ve bir şâhid(in yeterli olacağın)a” hükmetmiştir.” 3684
Kasâme
Katili meçhul cinâyetlerde maktûlün bulunduğu köy veya mahalle halkından elli kişinin Allah’a yemin ederek “öldürmedik ve öldüreni de görmedik” diye yemin etmeleri anlamında bir İslâm cezâ hukuku terimidir. Bunu talep etmek ve yemin edecek elli erkeği seçmek maktûlün velîsinin hakkıdır. Hanefîler dışında çoğunluk İslâm hukukçularına göre, öldürülenin velîleri cinâyeti başka bir delille isbat edemezlerse, suçlunun aleyhine yemin ederler. Onlardan her biri Allah’a yeminle “ona filanca vurdu ve öldü veya onu falanca öldürdü” diye yemin eder.
Kasâmenin delili sünnettir. Ensârdan biri şöyle rivâyet etmiştir: “Hz. Peygamber kasâmeyi câhiliyye devrinde olduğu üzere bıraktı.”3685 Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Delil getirme iddiâ edene, yemin ise, inkâr edene âittir. Ancak kasâme bundan müstesnâdır.”3686 Kasâmenin amacı, müslümanın canını korumak, kanın yere dökülmesini önlemek ve suçlunun cezâsız kalmasını engellemektir. Hz. Ali, Ömer’e (r.a.) Cuma namazı veya Kâbe’yi tavaf sırasında izdihamından ölen kimseler hakkında şöyle demiştir: “Ey mü’minlerin emîri, eğer öldüreni bilirsen hiçbir müslümanın kanı boşa gitmez. Aksi halde onun diyetini Beytülmâl’den ver.”
Yemin sırasında cinâyeti üstlenen çıkmazsa, o mahalle veya köy halkının mükellef erkeklerine diyetle hükmolunur. İnsanların oturduğu yerden, ses işitilmeyecek kadar uzakta, kırlarda bulunan ölünün, cinâyet sonucu öldürüldüğü belli ise, diyeti devlete âittir. İslâm, suç işlemeleri önlemek için kollektif sorumluluk esasını getirmiştir. Yine katilin asabe veya âkılesinin kasâme ve diyetle yükümlü tutulmasının sebebi, maktûlün bulunduğu yerde, öldürülmezden önce, hayatını korumadaki eksiklikleri ve cânînin saldırısına karşı ona yardım ve himâye etmemeleridir. Nitekim yanlışlıkla (hatâen) öldürmede âkılenin diyetle yükümlü tutulmasının sebebi de budur.
1) Öldürenin meçhul olması, eğer katil biliniyorsa kasâme usûlü uygulanamaz. Şartları varsa, kasden öldürmede kısas, şibhü’l-amd (kasda benzer) ve hatâen öldürmede ise diyet gerekir.
2) Öldürülende yara, vurma vb. öldürme eserinin bulunması gerekir. Bunlar olmazsa kasâme ve diyet gerekmez. Kendi kendine ölmüş sayılır. Ağız, burun, dübür ve cinsiyet uzvundan kan gelmiş olsa yine bir şey gerekmez. Çünkü bu yerlerden kan, bir darbe olmaksızın normal olarak gelebilir. Bununla onun öldürüldüğü anlaşılmaz. Ancak kan, göz veya kulaktan gelmiş olursa kasâme ve
3682] 3/âl-i İmrân, 77
3683] Buhârî, Tefsir, Al-i İmran 3, Rükûn 6; Müslim, Akdiye 2, hadis no: 1711; Ebû Dâvud, Akdiye 23, h. no: 3619; Tirmizî, Ahkâm 13, h. no: 1343; Nesâî, Kudât 35, h. no: 8, 248
3684] Müslim, Akdiye 3, hadis no: 1712; Ebû Dâvud, Akdiye 21, h. no: 3608
3685] Buhârî, Diyât 22, Menâkıbu’l-Ensâr 27; Ebû Dâvud, Diyât 8, 9
3686] eş-Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, VII/39
- 714 -
KUR’AN KAVRAMLARI
diyet sözkonusu olur.
3) Öldürülenin insan olması. Hayvan için kasâme yoluna gidilmez.
4) Öldürülenin velîleri tarafından mahkemeye dâvâ açması. Çünkü kasâme bir yemindir. Yemin ise dâvâsız hukukî bir anlam taşımaz.
5) İtham edilenin suçu inkâr etmesi. Çünkü yemin inkâr edenin görevidir. Sanık suçu itiraf ederse, kasâme sözkonusu olmaz.
6) Dâvâcının kasâme talebinde bulunması. Çünkü yemin teklif etmek dâvâcının hakkıdır.
7) Maktûlün bulunduğu yerin bir kimsenin mülkü veya yararlandığı bir yer olması. Çünkü insanlar mülk edindiği veya kira akdi gibi bir yolla yararlandığı yerin güvenliğinden sorumlu tutulabilir.
Büyük câmilerde, umûma âit cadde, köprü ve çarşılarda veya cezâevinde bulunan maktûl için kasâme yapılmaz. Çünkü bu yerler, bir kimsenin mülkü veya tasarrufunda olan yerler değildir. Burada diyet Beytülmâl tarafından ödenir. Mahalle mescidinde bulunursa, o mahalle halkı kasâmeye dâvet edilebilir. Gemi, uçak, otobüs ve tren gibi araçlarda katili bilinmeyen bir ceset bulunsa, kasâme bu araçlarda bulunan kimselere yöneltilir. Çünkü bu araçlar onların elinde sayılır.
Sonuç olarak, tasarrufu bir kimseye veya cemaate değil de, müslüman toplumuna âit olan her yerde kasâme ve diyet fertlere gerekmez. Diyeti devlet öder. 3687
Lian/Mülâane
Liân, zina sebebiyle evliliği sona erdirme yöntemidir. Liân ve eş anlamlısı mulâane, La’n kökünden “Le-a-ne”nin mastarı; Allah’ın rahmetinden kovulma ve uzaklaştırılma; kocanın karısını zina ile suçlaması ve bunu dört şahitle ispat edememesi halinde, hâkim önünde özel şekilde ve karşılıklı olarak yeminleşme anlamında bir İslâm hukuku terimi. Hanefî ve Hanbelilerin ortak tarifine göre, liân; koca tarafından yalan söylüyorsa Allah’ın lâneti kendi üzerine çekilerek, yeminlerle güçlendirilmiş şehadetlerdir. Kadın da, eğer yalan söylüyorsa, Allah’ın gazabını üzerine çeker. Bu yeminleşme koca için “kazf” cezası ve kadın için zina cezası yerine geçer, Liân, evliliği sona erdiren bir boşanma yoludur.
Liânı doğuran sebep şudur. Bir erkek yabancı bir kadına zina ithamında bulunursa, bunu dört şahitle ispat etmesi gerekir. Aksi halde zina iftirası yapmış sayılır ve kendisine seksen değnek dayak vurulur.3688 Kazif cezası, önceleri, eşine zina isnadında bulunan ve bunu dört şahitle ispat edemeyen koca için de uygulanıyordu. Nitekim Ashab-ı kiramdan Hilâl b. Ümeyye (r.a.), hanımına zina isnadında bulununca Rasûlullah (s.a.s.); dört şahitle bunu ispat etmesini, aksi halde zina iftirası cezası (kazif) uygulanacağını bildirdi. Bunu birkaç defa daha tekrar etti. Hilâl b. Ümeyye şöyle dedi: “Ey Allah’ın Rasûlü; bizden birimiz karısını bir erkekle zina halinde görüyor; delil istiyorsunuz. Seni hak olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, ben doğru söylüyorum. Şuna inanıyorum ki, Allah, benim sırtımı bu dayaktan kurtaracak şeyi sana indirecektir.”3689 Bu olay üzerine
3687] Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 312
3688] en-Nûr, 24/4
3689] Buhârî, Şehâdât, 21, Tefsîru Sûre 24/3, Talâk, 28; Müslim, Liân, II; Ebû Dâvud, Talâk, 27; AhYEMİN
- 715 -
aşağıdaki “mulâane ayeti” indi.
“Hanımlarına zina isnat edip de, kendilerinden başka şahitleri olmayanların şahitliği, doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah’ı şahit tutup yemin etmesiyle olur. Beşinci defasında, eğer yalan söyleyenlerden ise, Allah’ın lânetinin kendi üzerine olmasını diler. Kadının da kocasının yalancılardan olduğuna dair, Allah’ı dört defa şahit tutup yemin etmesi, cezayı kendisinden kaldırır. Beşinci defasında; kocası doğru söyleyenlerden ise, Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını diler.” 3690
Âyetin ilk uygulaması Hilâl ailesi üzerinde oldu. Hz. Peygamber, Hilâl’i çağırdı. Hilâl, doğru söylediğine dair, dört defa Allah’ı şahit tutup, beşincide, eğer yalan söylüyorsa, Allah’ın lânetinin kendi üzerine olmasını istedi. Sonra karısı getirtilerek, o da aynı şekilde yemin etti. Beşincide, eğer kocası doğru söylüyorsa, Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını diledi. Allah’ın elçisi sonra onların arasını ayırdı.3691 Liân ayetinin Uveymir el-Aclânî ve zina isnadında bulunduğu hanımı hakkında indiği de rivâyet edilmiştir. Ayetin hükmünün, önce Hilâl ailesine ikinci olarak da Uveymir ailesine uygulandığı görüşü daha sağlam görünmektedir. 3692
Liânın sebebi ikidir. Birincisi; bir erkeğin karısına, yabancı bir kadına isnat edildiği zaman zina cezası uygulamasını gerektiren zina isnadında bulunması. İkincisi; babanın henüz doğmamış olan veya doğmuş bulunan çocuğun nesebini reddetmesi.
Ebû Hanîfe’ye göre, çocuğun nesebini reddetmek, hemen doğumun arkasından veya normal olarak en geç bir hafta içinde olmalıdır. Koca, karısının doğurduğu çocuğun nesebini kabul etmemekle, ona zina isnadında bulunmuş olur ve mulâane yoluna gidilir. Bu süre geçtikten sonra, çocuğun nesebi, susma sebebiyle sabit olur. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre ise, nifas sonuna kadar, çocuğun nesebini reddetmek mümkündür 3693. Nifas müddeti doğumdan itibaren kırk gündür.
Liânın rüknü; yeminle birlikte Allah’ı şahit gösterme ve her iki eşin lâneti üzerine çekmesidir.
Liânın Şartları üçtür.
1. Eşler arasında evliliğin devam etmekte olması gerekir. Eşlerin daha önce cinsel temasta bulunmamış olması hükmü değiştirmez. Evli olmayanlar arasında veya yabancı bir kadına zina isnadında bulunulması halinde mulâane yoluna gidilemez. Bir erkek, yabancı bir kadına zina isnadında bulunduktan sonra onunla evlense, kendisine yalnız kazif cezası gerekir, Liân uygulanmaz.
2. Nikâh akdinin sahih olması gerekir. Meselâ, şahitsiz evlenen ve bu sebeple nikâhı fasit olan eşe mulâane uygulanmaz.
3. Kocanın şahitlik yapma ehliyetine sahip olması. Bu durum; eşlerin akıl, met b. Hanbel, Müsned, I, 273, III, 142
3690] 24/Nûr, 6-9
3691] eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, 1250 H, y.y., VI, 268
3692] eş-Şevkânî, a.g.e., VI, 268
3693] el-Kâsânî, Bedâyiu’s-Sanâyi, Beyrut 1328/1910, III, ?39; İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-Kadîr, Kahire, t.y., III, 260 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb, III, 79
- 716 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bâliğ ve müslüman olmasını ve kazif suçundan dolayı had cezasına çarptırılmamış bulunmasını gerektirir. Eşlerin âmâ veya fâsık olması sonucu etkilemez 3694.
Çocuğun nesebini red edebilmek için bazı şartların bulunması gerekir:
1. Hâkimin eşler arasında tefrika (ayrılık) kararı vermesi. Çünkü ayrılığa hüküm verilmeden önce, nesebi red gerekmez.
2. Nesebin, Ebû Hanîfe'ye göre, en geç bir hafta içinde, Ebû Yusuf ve Muhammed'e göre nifas müddeti içinde reddedilmesi gerekir. Çoğunluğa göre, neseb reddinin en kısa sürede (fevrî) yapılması gereklidir.
3. Nesebin kabulü anlamına gelen bir işlemin yapılmaması gerekir.
4. Tefrik sırasında çocuğun hayatta olması şarttır. 3695
Mulâane sırasında yeminden kaçınma veya liândan dönme halinde; Hanefîlere göre liândan kaçınan koca ise, yemin edinceye veya yalan söylediğini itiraf edinceye kadar hapsedilir. Hapis cezasının bir yarar sağlamayacağı belli olursa, kazif cezası uygulanır. Yeminden kaçınan kadınsa, mulâane yapması ve kocasını tasdik etmesi için hapsedilir. Kocasını doğrularsa serbest bırakılır. “Yemin etmesi, kadından azabı kaldırır” 3696 ayetinde belirtildiği gibi Hanefiler dışındaki çoğunluk İslâm hukukçularına göre, liândan kaçınanlara zina cezası uygulanır. Çünkü liân, zina cezasının yerine geçmiştir.
Koca, hâkim önünde yapılan liân işleminden sonra, yemininden dönerse kendisine kazif cezası verilir. 3697
Liânın hükümleri:
Eşin zinası sebebiyle hâkim önünde vuku bulan mulâane sonunda aşağıdaki sonuçlar ortaya çıkar.
1. Kocadan kazif veya tâzir cezası düşer. Kadın da zina cezasından kurtulur.
2. Mulâaneden sonra, eşlerin cinsel temasta bulunması haram olur. Hz. Peygamber bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Mulâane yapanlar artık sonsuza kadar bir araya gelemez” 3698.
3. Eşler, mulâane sonunda hâkim kararı ile birbirinden ayrılmış olurlar. Delil; Hz. Peygamber’in Hilâl b. Ümeyye ile eşini ayırmasıdır 3699. Burada, hâkimin ayırma hükmü, Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’e göre “bâin talâk” niteliğindedir. Çünkü prensip olarak hâkim kararı ile gerçekleşen boşama bâin talâk sayılır. Koca, daha sonra, yalan söylediğini ikrar eder veya şahitlik yapma ehliyetini kaybederse karısı kendisine helâl, çoğunluk İslâm hukukçularına göre ise, Liân sonucu gerçekleşen ayrılık, süt hısımlığı yüzünden ayrılıkta olduğu gibi “nikâh akdini fesih” niteliğindedir; ebedî haramlığı gerektirir ve artık bu iki eşin yeniden
3694] el-Kâsânî, a.g.e., III, 24; İbnü’l-Hümâm, a.g.e, III, 259; el-Meydânî, a.g.e., III, 75,78; İbn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, Mısır, t.y., II, 805 vd.
3695] el-Kâsânî, a.g.e, III, 246-248; el-Meydânî, a.g.e; III, 79; İbn Âbidîn, a.g.e, II, 811
3696] en-Nûr, 24/8
3697] el-Kâsânî, a.g.e., III, 238; el-Meydânî, a.g.e., II, 808; İbn Âbidin a.g.e., II, 808
3698] eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, VI, 271
3699] eş-Şevkânî, a.g.e., VI, 274
YEMİN
- 717 -
evlenmesi mümkün olmaz.
4. Zina fiiline bağlı olarak doğan veya doğacak olan çocuğun nesebi baba yönünden reddedilmiş sayılır. Artık bu koca ile çocuk arasında miras ve nafaka hukuku cereyan etmez. 3700
İlâ’
İlâ’, evlilik akdinin sona ermesine yol açabilen bir yemin türüdür. İlâ’, kocanın eşiyle cinsel teması yemin, adak veya bir şarta bağlayarak, belirli veya belirsiz bir süre kendisini bundan menetmesi anlamında bir İslâm hukuku terimidir. Yemin ederken süre belirlenirse, bunun en az dört ay olması gereklidir.
İslâm’dan önce, Hicaz yöresi arapları ilâ işlemini, zıhar gibi bir boşama yöntemi olarak uyguluyorlardı. Ancak tasarrufun sonucu geniş bir zamana yayıldığı için bu daha çok kadını baskı altına almak, ona zarar ve sıkıntı vermek için kullanılmaktaydı. Çünkü koca bir, iki yıl veya daha uzun süreyle eşine karşı kocalık görevini yapmıyor, yeni yeminle süreyi uzatıyordu. İlâ sonuna kadar evlilik akdi devam ettiği için, eşi yeni bir evlilik yapma imkânı bulamaz ve gönlü incinmiş olarak günlerini geçirirdi. 3701
Ancak, İslâm, eşiyle bu anlamda ilişki kesmeyi dört aylık süre ile sınırladı. Koca bu süre içinde her an yemininden dönüp, eşiyle barışabilecek ve yemin keffareti vererek uhrevî sorumluluktan kurtulabilecektir. Ancak eşine dönmeksizin dört aylık müddet sona ererse evlilik de sona erer.
İlâ’ Kitap ve Sünnetle sâbittir. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyrulur: “Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler dört ay beklerler. Eğer bu süre içinde, yeminlerinden dönerlerse, şüphesiz ki Allah, her şeyi çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. Eğer boşamayı kastederlerse, şüphesiz ki Allah, her şeyi çok iyi işiten, çok iyi bilendir.” 3702
Hz. Âîşe’den3703 şöyle dediği nakledilmiştir: “Allah'ın elçisi hanımlarına ilâ yaptı ve kendisine helâlı haram kıldı. Arkasından da haramı helâl yaptı ve yeminden dolayı kefaret verdi.” 3704
İlâ’da belirli bir süre veya süresiz olarak eşine yaklaşmamak üzere, Allah’a veya O’nun örfen yemin için kullanılabilen ilâhî sıfatlarına kocanın yemin etmesiyle süre başlar. Koca, cinsel temastan uzak kalmayı, kendisine ağır gelebilecek bir adağa veya boşama gibi bir şarta bağlamak suretiyle de ilâ tasarrufunda bulunabilir. “Allah'a yeni yemin olsun ki, dört ay sana yaklaşmayacağım!” Vallahi,
3700] bk. el-Kâsânî, a.g.e., III, 244-248; İbnü’l-Hümâm, a.g.e., III, 253 vd.; el-Meydânî, a.g.e., III, 77-78; İbnRuşd, Bidâyetü’ l-Müctehid, Mısır, t.y., II, 120 vd.; İbn Kudâme, el-Muğnî, Kahire, t.y., VII, 410-416; Abdurrahman es-Sabünî, Medâ Hürriyeti’z-Zevceyn fi’t-Talâk, Beyrut 1968, II, 896 vd.; H. Döndüren, a.g.e. c. 4, s . 22-23
3701] bk. el-Meydânî, el-Lubâb fi Şerhi’l-Kitâb, Kahire, t.y., III, 59-63; Abdurrahman es-Sâbûnî, Medâ Hürriyeti’z-Zevseyn fi’t- Tatâk E’ş-Şerîati’l-İslâmiyye, Dâru’l-Fikr, II, 945-964; Vehbe ez-Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuh, Dımaşk 1404/1984, VII, 535-555; Mecelletu’l-Ezher, XX, 638-641; Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslâmiyye ve Istilâhât-ı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul 1968, II, 290-310
3702] el-Bakara” 2/226-227
3703] ö. 58/677
3704] Buhârî, Savm, 11, Salât, 18, Nikâh, 91, 92, Talâk, 21, Eymân, 20, Mezâlim, 25; Tirmizî, Talâk, 21; Nesaî, Talâk, 32
- 718 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bundan sonra seninle temasta bulunan”, “Seninle temasta bulunursam üzerime hac farz olsun veya yüz rek'at namaz kılmak üzerime borç olsun”, “Seninle temasta bulunursam, evliliğimiz sona ermiş olsun” gibi sözlerle ilâ meydana gelir. Bunlar boşamada olduğu gibi, niyete bağlı olmaksızın sonuç doğuran açık sözcüklerdir. Kimi zaman, niyet edilerek kinayeli sözcüklerle de ilâ işlemi başlatılabilir. Eşiyle ilişiğini kesmeyi kastederek; “Bundan sonra seninle bir yastığa baş koymam, seninle bir yatağa yatmam” gibi sözler bu niteliktedir. 3705
Hanefilere göre, ilâ’nın rüknü; kocanın, eşiyle bir süre temasta bulunmayacağına yemin etmesi veya ilâ için kullanılan açık ya da kinayeli sözcüklerdir. Çoğunluk İslâm hukukçularına göre, bu rükünler dört tane olup şunlardır: Yemin eden, yemin sözcüğü, cinsel temas ifade eden sözcük ve süre.
İlâ’nın şartları:
1. İlâ yapan kocanın, ergin ve temyiz gücüne sahip olması gerekir. Küçük çocuk ve akıl hastasının yapacağı ilâ geçerli değildir.
2. Nikâh akdinin devam etmesi veya kadının cayılabilir boşamadan dolayı iddet beklemekte olması gerekir. Kadın, üç boşama veya bir kesin (bâin) boşama ile boşanmışsa, artık ilâ’ya gerek kalmaz.
3. İlâ’nın bir yerle sınırlandırılmaması gerekir. Çünkü kocanın bu yer dışında cinsel temasta bulunması mümkündür.
4. Eşinden ayrı kalma süresi, ya mutlak olmalı veya en az dört ay olarak belirlenmiş bulunmalıdır. 3706
Dört aydan kısa süreli ilâ, evlilikle ilgili bir sonuç doğurmaz. Bu durumda koca, süre dolmadan önce eşine dönerse, yeminini bozmuş sayılacağı için sadece yemin kefareti gerekir. Eğer yeminini bozmadan üç aylık süre için yapılması ve üç ay geçmeden eşine dönmesi veya eşine dönmeden üç ayın geçmesi gibi.
Dört ay ve daha fazla bir süreyi kapsayan ilâ hukuki sonuçlarını doğurur. Bu durumda koca, dört ay dolmadan önce her an eşine dönebilir. Bu takdirde yeminini bozmuş sayılacağı için, kendisine yemin kefareti gerekir. Böyle bir durumda eşlerin birbirine dönmesi ve evlilik hayatının devam etmesi teşvik edilmiştir: “Eğer eşlerine dönerlerse, şüphesiz Allah çok yarlığayıcı ve çok bağışlayıcıdır.”3707 Kocanın eşine dönmesi cinsel temasta bulunmakla veya bunun mümkün olmaması halinde sözlü olarak gerçekleşir. Yemin Allah’ın ismi veya örfen yemin etmede kullanılan ilâhî bir sıfatıyla yapılmışsa, bunun bozulması halinde, diğer yeminlerde olduğu gibi keffâret gerekir. Bu da varlıklı koca için; on yoksulu bir gün doyurmak veya giydirmek yahut bir köle azat etmektir. Koca yoksulsa, arka arkaya üç gün oruç tutar.3708 Yemin; “Seninle cinsel temasta bulunursam, üzerime hac farz olsun veya bu takdirde sen benden boş ol” gibi bir adağa yahut bir şarta bağlanmışsa, dört ay dolmadan yemin bozulunca, üzerime hac farz olur. Boşama şartına bağlamada ise, evlilik sona erer.
3705] el-Kâsânî, Bedâyiu’s-Sanâyi’, III, 162 vd.; İbnu’l-Humâm, Fethu’l-Kadır, III, 182 vd.; Ö. Nasuhi Bilmen, Istilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, II, 290 vd.
3706] ez-Zühaylî, a.g.e, VII, 535 vd.; Bilmen, a.g.e, II, 290 vd.
3707] 2/Bakara, 226
3708] 5/Mâide, 89
YEMİN
- 719 -
Dört aylık süre dolmuş bulunursa, ilâ genel amacına ulaşmış olur. Hanefîlere göre, bu durumda hâkime başvurmaya gerek olmaksızın, mücerred olarak sürenin geçmesiyle “bâin boşama” meydana gelir. Çünkü dört aydır kocalık görevini yapmayan bir erkeğin bu kadın üzerindeki zulmünü kaldırmak ve onun yeniden evlenmesini sağlamak, ancak bâin boşama halinde ve mümkün olur. Hanefilerin bu görüşü, ashâb-ı kirâmdan Hz. Osman, Alî, Abdullah b. Mes’ud, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer ve Zeyd b. Sabit’e dayanır.
Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî hukukçulara göre ise, İlâ’da dört ay tamamlanınca, evlilik kendiliğinden sona ermez. Bu durumda koca eşine döner veya onu boşar. Her ikisini de yapmazsa, kadın hâkime başvurarak boşanma isteğinde bulunur ve hâkim eşleri boşar. Her iki durumda da bir “ric'î (cayılabilir) boşama” meydana gelir. Dayandıkları delil; ilâ ayetlerinde kocanın eşine dönmesiyle boşama arasında muhayyer bırakılmış olmasıdır.
Sonuç olarak, evlilik devam ederken kocanın dört ay süreyle kocalık görevlerini yapmaması veya evi terketmesi halinde evlilik sona ermektedir. Boşama ister bâin, isterse ric'î sayılsın, sonuçta erkeğin bir boşama hakkı eksilmektedir. Bu eşlerin, Hanefilere göre yeni bir nikâh akdiyle, çoğunluk İslâm hukukçularına göre ise, iddet içinde, eşine dönme yoluyla yeniden evliliklerini sürdürmeleri mümkündür. 3709
Günümüzdeki Kullanımıyla Yemin
Günümüzde bazı insanlar, Allah lafzını, herhangi bir isim gibi uluorta kullanmakta, “Allah” denildiği zaman kalpleri titreyen (haşyetle ürpermesi gereken) mü’minler 3710 olmaları gerektiği halde, içkili eğlencelerde “Allah” isminin geçtiği şarkılar mırıldanabilmekte veya bu şarkılara dilleriyle eşlik edebilmekte, tepkisiz dinleyebilmekteler. Yemin konusunda da durum bundan farklı değildir. Nice insan, birkaç cümlesinde bir “vallahi” gibi Allah adına yemin lafzını düşüncesizce ağzına alabilmektedir. Bu şuursuzluğun, ağzından çıkan sözleri kontrol etmeyişin ve âhirette her sözden hesaba çekileceğini hesap etmeyişin sonucudur.
Bazı kimseler ise, lağv/boş yere yeminden çok daha çirkin olan yemini ağızlarına alabilmektedir. Bu da küçücük bir dünya menfaati için yalan yere yemin etmek, dolayısıyla Allah’ı yalancı şâhit yerine geçirmeye çalışmak, Allah’a iftira etmektir. Böyle, yeminlerini az bir dünya karşılığına satanların âhirette hiçbir nasibi olmayacak, Allah Kıyâmet günü onlarla konuşmayacak ve onları temize çıkarmayacak, elem verici bir azap verecektir 3711. Yalan yere yemin, günâh-ı kebâirden, yani büyük günahlardan biridir.
Günümüzde, özellikle ticaretle uğraşanların bazıları, üç kuruş kâr elde etmek için âhiret zararını göze almakta, yalan yere rahat bir şekilde yemin
3709] bk. Alûsî, Rûhu’l-Meâni, II, 129; el-Ayn’, Umdetu’l-Kârı, XVII, 58-61; el-Kâsânî, Bedâyîu’s-Sanâyi’, Beyrut 1328/1910, III, 162-175; İbnu’l-Humâm, Şerhu’l-Kâdir, Mısır 1315-1317, III, 182-199; İbn Rüşd el-Hard, Bidâyetü’l-Müctehid, Mısır, t.y., II, 99 vd.; İbn Kudâme, el-Muğnî, Kahire, 1970, VII, 315 vd.; İbn Abidîn, Reddu’l-Muhtâr alâd-Duri’l-Muhtâr, 1307, II, 749 vd.; İbn Kesîr, Muhtasaru Tefsîri İbn Kesîr, İhtisar ve Tahkîk, M.Alî es-Sâbûnî, Beyrut 1402/1981, I, 200, 201; Fahruddîn er-Râzî, Tefsîr, VI, 80 vd.; H. Döndüren, a.g.e. c. c. 3, s. 126-127
3710] 8/Enfâl, 2; 22/Hacc, 35
3711] 3/Âl-i İmrân, 77
- 720 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edebilmektedir. “Kim, müslüman bir kimsenin hakkını, yemini ile ele geçirirse artık onun için cehennem vâcip olmuştur. Allah Teâlâ ona cenneti de mutlaka haram kılmıştır.” “Ey Allah’ın Rasûlü! Az bir şey olsa da mı?” diye sordular. “Misvak ağacından bir çubuk bile olsa!” cevabını verdi. 3712; “Kim, bir yeminde yalan yere yemin ederse bu yemini sebebiyle cehennemdeki yerini hazırlamış olur.”3713; “Kim Müslüman bir kimsenin malı hakkında yalan yere yemin ederse, (Kıyamet günü) Allah’la karşılaştığında O’nu kendisine karşı gazaplanmış bulur!” 3714
Böyle bir yemin, matematiksel olarak parayı arttırsa, kişinin kârını fazlalaştırarak dünya menfaatine sebep olacağı zannedilse bile bu değerlendirme “bereket” kavramıyla düşünüldüğünde yanlıştır. Böyle günaha, harama dayalı bir menfaat, dünyada bile zarar sebebidir. “Yemin, malı harcama (elden çıkarma), bereketi mahvetme sebebidir.”3715 Bırakın yalan yere yemin etmeyi, esnafın, tüccarın doğru bile olsa sık sık yemin etmesi doğru değildir, günahtır. “Satışta çok yemin etmekten sakının, çünkü yemin, önce sürümü arttırır, ama sonra kazancı mahveder.” 3716
Bazıları da anasının, babasının üzerine yemin etmekte veya “çocuklarımın başı üzerine!” demektedir. Böyle yeminler de haramdır. “Allah Teâlâ, sizleri babanızı zikrederek yemin etmekten nehyetti. Öyleyse kim yemin edecekse Allah’a yemin etsin veya sussun!” 3717; “Annelerinize ve putlara da yemin etmeyin, Allah’a da ancak doğru söylemek şartıyla yemin edebilirsiniz.” 3718
Yemin konusunda en büyük günah, Allah’ın dışında başka şeyler üzerine yemindir. Yemin, bir insanın en kutsal kabul ettiği zâtın adını zikretmesi ve onu şâhit kılmasıdır. Mü’min için, adına yemin edilmeye lâyık zât, en mukaddes varlık Allah’tır. Allah’ın dışında bir şey üzerine yemin, şirk tehlikesinden uzak değildir. Bu tür yeminler “vallahi, billâhi, tallahi” şeklinde yapılan yeminlerin dışındaki tüm yeminleri kapsar. Bu yemin lafızlarının en çirkinleri: “Dinimi inkâr edeyim ki...”, “Allah’ımı inkâr edeyim ki...”, “kâfir olayım...” gibi sözlerdir. Böyle yemin eden kişi, sözünde doğru bile olsa, bunlar mü’minin yapamayacağı çok tehlikeli elfâz-ı küfürlerdir. Kim İslâm’dan başka bir din adına bilerek yalan yere yemin ederse, o kişi dediği gibidir.3719 Yine başka bir hadis-i şerif şöyledir: “Kim yemin eder ve “Kim İslâm'dan berî olayım!” derse, eğer sözünde yalancı ise, dediği gibi olur; yalancı değil de gerçeği söylemişse İslâm'a sâlim olarak dönemeyecektir.”3720 Rasûlullah (s.a.s.) bir kimsenin: “Ben, öyleyse yahudi olayım!” diye yemin ettiğini işitmişti. Şöyle buyurdular: “Yahudilik ona vâcip oldu!”
“Her kim Allah’tan başkasına yemin ederse muhakkak şirk koşmuştur yahut küfretmiştir.”3721 Yeminler Allah’ın adına olmalıdır, başka her çeşit yeminden kaçınılmalı; yanlışlıkla böyle bir yemin yapan kişi, tevbe edip imanını tazelemelidir.
3712] Müslim, İman, 218; Nesâî, Kadâ 29
3713] Ebû Dâvud, Eymân 1, hadis no: 3242
3714] Buhârî, Eymân 17; Müslim, İman 234
3715] Buhârî, Büyû’ 26; Müslim, İman 117, Müsâkat 131
3716] Müslim, Müsâkat 133
3717] Buhârî, Eymân 4; Müslim, Eymân 1
3718] Müslim, Eymân 4; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 8, s. 218
3719] Buhârî, Cenâiz 84, Edeb 44, 73, Eymân 7; Müslim, İman 176, 177
3720] Ebû Dâvud, Eymân 9, hadis no: 3258; Nesâî, Eymân 8, -7, 6-
3721] Müslim, Eymân 4; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 8, s. 218
YEMİN
- 721 -
Yeminde karşısındakinin veya yemin ettirenin anladığı şeyden farklı niyet de insanı kurtarmaz. Yemin, niyete bağlı değildir. Kasden, hata ederek, unutarak veya zor kullanılarak yapılan yemin de yemin kabul edilir ve geçerlidir. Yeminde hürriyet de şart değildir. Zorakî yaptırılan yemin bile sahihtir. “Yemin, yemin isteyenin niyetine göredir.” Bir diğer rivâyet: “Senin yeminin arkadaşının seni ne üzerine tasdik etti ise ona göredir.” 3722
İslâm’ın hâkim olmadığı ülkelerde resmî yeminler de ciddî problemler taşımaktadır. Mahkemelerde Allah adına yemin, laiklik devletin temel esası kabul edildiği zamandan beri kaldırılmış, yerini “yemin ediyorum”, “nâmusum üzerine yemin ediyorum” gibi sözlere bırakmıştır. Hâkim, genelevinde çalışan bir kadının şâhitliğine başvururken, “nâmusun üzerine yemin eder misin?” diye sorunca, kadın şöyle demiş: “Hâkim Bey, benim nerede çalıştığımı biliyorsunuz. İsterseniz, her konuda nâmusum üzerine yemin edebilirim!” “Namus ve şerefim üzerine söz veririm, yemin ederim” diyen nice insan, içki kadehini kaldırırken de arkadaşına “şerefine!” demektedir. Bu şerefin de ne olduğu tartışılabilir.
Milletvekili yeminlerinin de nice olaylara ve tartışmalara sebep olduğu bilinmektedir. “Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağına, nâmusu ve şerefi üzerine yemin eden” insanların bu sözlerinin durumu, hem yemin bağlamında ve hem de elfâz-ı küfür yönünden değerlendirilmelidir. Memurların da benzer şekilde yemin edip, hem de bu yeminlerinin yazılı olduğu bir metni imzalamaları da kanun gereğidir. Bayrak ve silâhın üzerine el konularak benzeri ifadeler içeren askerlerin yemini de, bir tören edâsıyla yapılmakta ve nice asker ana babası, evlâtlarının bu yeminlerine şâhit olmak için uzak yerlerden tören günü ziyâretlerde bulunmaktadır.
Bazı adamlar, yemin lâfzı olarak “şart” veya “talâk” kelimelerini kullanmakta, durumla hiç ilgileri ve kabahatleri olmayan eşlerini boşamayı, yeminlerine âlet edebilmekteler. “Üçden dokuza”, “şart olsun!” gibi sözlerle yemin etmekteler. Bu ifâdelerin onların yaşadığı toplumun örfü olarak boşama sözleri kabul edildiği için bu kimseler, ya boşanmış oluyorlar veya hanımlarıyla zinâ eder duruma düşebiliyorlar.
Ayrıca, “ekmek, Kur’an çarpsın!”, “gözüm kör olsun!”, “iki gözüm önüme aksın ki!” şeklinde veya buna benzer Allah ismi dışında yemin ifadelerinin kullanıldığına şâhit olabiliyoruz. Bütün bunlar yanlıştır, günahtır. Hıristiyanlardan müslümanlara adapte edilmiş şekliyle Kur’an’a el basma anlayışının da yemin olarak kullanılması doğru değildir. Yine Hıristiyan usûlü yemin ederken elini göğüs hizasına kaldırma veya yeminde ayağa kalkma davranışları da ehl-i kitaba benzemedir, doğru değildir. Kim nereden uydurdu ise, “yemin ederken bir ayağını havaya kaldırınca yalan yere yemin sayılmaz” anlayışı da saçmadır. Hele, bırakın bir müslümanın ağzından çıkmasını, aklı başında ve azıcık ahlâklı bir kimsenin bile ağzına alamayacağı çirkin bir yemin sözü vardır ki, düşünülmesi, dillendirilmesi bile korkunçtur: “Anam avradım olsun!”
Sözün özü: “Yemin, (sonuç itibarıyla) ya günaha girmektir veya pişman olmaktır.” 3723; “... İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen, ancak dillerinin ürettikleridir.” 3724
3722] Müslim, Eymân 21; Ebû Dâvud, Eymân 8; Tirmizî, Ahkâm 19
3723] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 236
3724] Tirmizî, İman 8, İbn Mâce, Fiten 12
- 722 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tarihten Bugüne Yemin ve Andiçme
Yemin, kutsal sayılan bir varlığı tanık göstererek verilen sözdür. Her toplum, kendi kutsal saydığı tanrısı, putu veya totemi adına yemin eder(di). Sümerliler suya dokunarak yemin ederlerdi. Yunanlılar da Zeus adına. Özellikle çeşitli silahlar, demir ve demirci körüğü üzerine and Ortaasya Türkleri arasında yaygınlığını sürdürmüştür. Anadolu Türkleri arasında bıçak, kılıç atlamak en kuvvetli andlar arasında sayılagelmiştir. Çeşitli silahlar, çoban sopası ve bıçak gibi âletlerin birincide derecede and içmede rol almaları, ilkel toplumlarda bu âletlerin üretim aracı olarak büyük fonksiyon ifa etmeleriyle açıklanır. Bu âletler aynı zamanda koruyucu ve besleyici ruhu temsil eden fetişlerdir. Anda uyulmaması halinde bu fetişler darılır ve bozana zarar verir inancı vardır. İslâmiyet’ten sonra Türkler, yer yer bu geleneklerini sürdürürken, Mushaf/Kur’an üzerine andiçildiği veya Kitab’a el basıldığı da görülmeye başlanmıştır. Sonra, ekmek üzerine de andiçmek önem kazandı. Sevilen, değer verilen kişiler üzerine andiçme, eski Türklerden bu güne kadar yaygın bir uygulamadır. Fetişizmden dolayı, kendisi üzerine andiçilen/yemin edilen tabu veya putun, eğer yemine sâdık kalınmazsa çarpacağı, zarar vereceği anlayışının hâlâ sürdüğü görülmektedir. Halkın, “Kur'an çarpsın!”, “ekmek çarpsın!”, “iki gözüm önüme aksın!” veya “çocuğumun başı üzerine”, “anamın ölüsünü öpeyim” gibi bedduâ/ilenç karışımı and içmeleri, bu anlayışın uzantısıdır. “Yemin etsem başım ağrımaz” deyimi de, yine, yalan yeminin musîbete sebep olacağı anlayışı ile ilgilidir.
Andiçme: And ve andiçme kelimeleri, Moğolca’dan dilimize geçmiştir. Moğolca anda: Kan kardeşi ve amca, dayı anlamına gelir. Türkçeye and şeklinde geçmiştir. Andiçmek, bir Moğol töresi gereğidir. Moğol töresine göre, iki ayrı boydan olan kimse, birer damla kanını bir kaba damlatır, şerbetle karıştırır, karşılıklı içerler. Bu durumda ikisi, birbiriyle kankardeşi olur, buna andiçmek denir. Türkler müslüman olmazdan önce, bu uygulamaları benimsemişler şamanist Türk boylarında eski çağlardan beri bu andiçme geleneğini uygulamışlardır. Eski Türkler; Göktanrı, tapındıkları putlar ve tabiat varlıkları adına andiçerlerdi. En değerli antlardan biri, kan üzerine içilen anddı. Eski Türklerde kan kardeşliği çok önemliydi ve kişilere gerçek kardeşlerin hak ve görevlerini yüklerdi. Yapılan and töreni, ettikleri kardeşlik yemininin kanıtı sayılırdı. Kardeşleşme ve dostlaşma töreni olarak and merasiminde, kardeş olmaya karar veren şahıslar, topluluk huzurunda kollarını çizerek and kabına kan akıtırlar, kımız, süt veya şarapla karıştırılan bu kan taraflarca içilirdi. Daha sonra, silahlar, atlar veya kız kardeşler değiştirilir ve taraflar andlı adaş (Moğollar devrinde anda) olurlardı. Bu, kan üzerine yapılan yemin demekti.
Bu tür and törenleriyle ilgili ilk bilgilere Herodot tarihinde rastlanmaktadır. Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lügat-ı Türk adlı meşhur eserinde; Kırgız, Kıpçak ve daha başka Türk boylarında andiçmenin kılıç üzerine yapıldığını açıklar. Yakut, Altay ve Salcak kabileleri en büyük andlarını eski totem olan ayı üzerine yaparlardı. Türkler İslâmiyetten sonra, şer’î mahkemelerde fıkhî yeminleri uygulamalarına ve giderek çoğalan bir uygulama ile Allah adına yemin etmeye başlamalarına rağmen, eski câhiliyye geleneğinin devamı mâhiyetindeki bazı and gelenekleri sürdü. Anadolu’nun kimi yörelerinde hâlâ benzeri kankardeşliği, yani and içme görülmektedir.
YEMİN
- 723 -
Resmî Uygulamalarda Yemin/Andiçme
İslâm mahkemelerinde genellikle tanıklara yemin ettirilmezdi. Yalan yere yemin etme yaygınlaştığı son zamanlarda gerekli görüldüğü durumlarda yemin istenirdi. Bu yemin, Osmanlı devletinde Allah adına “vallahi” şeklinde idi. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda da önceleri Allah adına yemin edilmeye devam edildi. Laiklik, devletin ilkeleri arasına girince Allah adına yemin etme kaldırıldı, “namusum ve vicdanım üzerine yemin ederim” şeklinde ifadeler kullanılmaya başlandı. Ceza mahkemelerinde tanıklar, bu şekilde yemin ederek ifade vermek zorundadır. Yargıç, belirli durumlarda taraflardan birine yemin teklif eder, buna re'sen teklif olunan yemin denir. Bir de taraf yemini vardır; bu da, ispat yükü kendisine düşen tarafın karşı tarafa teklif ettiği yemindir.
İlköğretim öğrencilerine, her sabah andiçme törenleri uygulanır, çocuklara Atatürk’ün izinden gideceklerine, ilkelerini sürdüreceklerine dair söz verdirilir, andiçirilir.
657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 2670 sayılı kanunla değişik 6. maddesine göre, her memur ve memurluğa yeni başlayan kişi, aşağıdaki yemin metnini imzalamak zorundadır: Devlet Memurları Yemin Belgesi: “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına, Atatürk inkilâp ve ilkelerine, Anayasada ifadesi bulunan Türk Milliyetçiliğine sadakatla bağlı kalacağıma; Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına, milletin hizmetinde olarak tarafsız ve eşitlik ilkelerine bağlı kalarak uygulayacağıma; Türk Milletinin millî, ahlâkî, insanî manevî ve kültürel değerlerini benimseyip, koruyup, bunları geliştirmek için çalışacağıma; insan haklarına ve Anayasanın temel ilkelerine dayanan millî, demokratik, laik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarımı bilerek, bunları davranış halinde göstereceğime namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.” 3725
Avukatların, mesleklerine başlarken benzer yeminleri vardır. Yine, yeminli malî müşavirlik kurumu sözkonusudur.
Silahlı Kuvvetler personeli içinse andiçme törenle yapılır. Silahlı Kuvvetler İç Hizmet Kanunu 37. maddesinde bu yemin, şöyle düzenlenmiştir: “Barışta ve savaşta, karada, denizde ve havada, her zaman ve her yerde milletime ve cumhuriyetime doğruluk ve muhabbetle hizmet ve kanunlara ve nizamlara ve âmirlerime itaat edeceğime ve askerliğin namusunu, Türk sancağının şanını canımdan aziz bilip icabında vatan, cumhuriyet ve vazife uğrunda seve seve hayatımı feda eyleyeceğime namusum üzerine andiçerim.”
Yemin töreni: Askerlere, genellikle kırk günleri dolduğunda topluca yukarıdaki yemin sözleri söyletilir. Bu bir merasim havasında olur. Buna yemin töreni denir. Tören, ilgili personelin katıldıkları birlik ya da kurumlarda geçen ilk ayları içerisinde garnizon komutanlığı tarafından seçilecek bir günde yapılır. Birliklerin önlerine konulan büyük masalar üzerine, kendi sınıflarına ait silah ve araçlar Türk bayrağı ile birlikte yerleştirilir. Yemin törenine katılan personel, elleriyle masadaki silahları (topçu ya da tank birliklerinde masa yerine getirilen top ya da tankı) ve Türk bayrağını tutarak andiçme düzeni alır. İstiklâl Marşının okunmasıyla tören başlar. Grup komutanı olan subay iç hizmet yasasında belirlenen
3725] Yemin sahibi; Adı ve imzası. Yukarıda yazılı memura 657 sayılı yasanın 6’ncı maddesi uyarınca gerekli yemin yaptırılmış bulunmaktadır; Yetkili âmirler, tarih
- 724 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yukarıdaki yemini kelime kelime okur, personel, yani bütün askerler hep birlikte bunu tekrar eder ve böylelikle andiçilmiş olur. Yeminden sonra en yüksek rütbeli subayın önünden tören geçişi yapılır.
Nice askerin müslüman anne ve babaları, çocuklarının katıldığı bu yemin törenlerini izlemek için uzun, zahmetli ve masraflı yolculuğu göze alır ve yemin merasimini takip eder. Halkın askerliğe, yemine ve bu tür törenlere ilgisi ve önem vermesi, bunları ibâdet coşkusuyla benimsemesi bakımından incelenmeye değer bir konudur bu.
1982 Anayasasının 81. maddesi TBMM üyeleri için andiçmeyi şöyle düzenlemiştir: “Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkilaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve anayasaya sadakattan ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine andiçerim.”
Cumhurbaşkanı da seçildikten sonra göreve başlarken Anayasanın 103. maddesine göre TBMM önünde şöyle ant içer: “Cumhurbaşkanı sıfatıyla, devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkilaplarına ve laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma; milletin huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma; Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine adniçerim.”
Doktorların Hipokrat yemini: Hz. İsa’dan Önce 460-377 yılları arasında yaşamış Yunanlı bir doktordur. Doktorların mesleğe başlamadan ettikleri yemin, ona aittir. Türkiye’de Tıp fakültesini bitirenlerin diploma andı şöyledir: “Hekimlik mesleği üyeleri arasına katıldığım şu anda hayatımı insanlık hizmetine adayacağıma açıkça söz veriyorum. Beni eğitenlere karşı saygım ve minnettarlığım devam edecektir. San’atımı vicdanıma uyarak vakarla uygulayacağım. Hastalarımın sırrını her zaman için saklayacağım. Hekimlik mesleğinin şerefini ve yüce geleneklerini sürdüreceğim. Meslektaşlarım kardeşlerim olacaktır. Din, milliyet, ırk, parti ya da sosyal sınıf ayrılıklarının hastamla görevim arasına girmesine izin vermeyeceğim. İnsan hayatına ana karnına düştüğü andan sonuna kadar mutlak bir saygı duyacağım. Baskı altında bile olsam tıp bilgilerimi insanlık yasaları dışında kullanmayı kabul etmeyeceğim. Tüm bunları yerine getireceğime namusum ve şerefim üzerine açıkça ant içerim.”
YEMİN
- 725 -
Yemin Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Yemin Etmek Anlamındaki Yemin Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (25 Yerde): 2/Bakara, 224, 225; 3/Âl-i İmrân, 77; 4/Nisâ, 33; 5/Mâide, 53, 89, 89, 89; 5/Mâide, 89, 108, 108; 6/En’âm, 109; 9/Tevbe, 12, 12, 13; 16/Nahl, 38, 91, 92, 94; 24/Nûr, 53; 35/Fâtır, 42; 58/Mücâdele, 16; 63/Münâfıkûn, 2; 66/Tahrîm, 2; 68/Kalem, 39.
B- Yemin Etmek Anlamındaki Kasem Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (24 Yerde): 5/Mâide, 53, 106, 107; 6/Er’âm, 109; 7/A’râf, 21, 49; 14/İbrâhim, 44; 16/Nahl, 38; 24/Nûr, 53, 53; 27/Neml, 49; 30/Rûm, 55; 35/Fâtır, 42; 56/Vâkıa, 75, 76; 68/Kalem, 17; 69/Haakka, 38; 70/Meâric, 40; 75/Kıyâme, 1, 2; 81/Tekvîr, 15; 84/İnşikak, 16; 89/Fecr, 5; 90/Beled, 1.
C- Kur’ân’ı Kerim’de Allah’ın Kasemleri/Yeminleri:
a- Kendi İsmine/Kendi Zâtına (8 Yerde): 4/Nisâ, 65, 10/Yûnus, 53; 15/Hicr, 92; 19/Meryem, 68; 34/Sebe’, 3; 51/Zâriyât, 23; 64/Teğâbün, 7; 70/Meâric, 40.
b- Kur’an’a: 36/Yâsin, 2; 43/Zuhruf, 2,
c- Yarattıklarına (53 Yerde): 37/Sâffât, 1, 2, 3; 51/Zâriyât, 1, 2, 3, 4; 52/Tûr, 1, 2, 3, 4, 5, 6; 53/Necm, 1; 77/Mürselât, 1, 2, 3, 4, 5; 79/Nâziât, 1, 2, 3, 4, 5; 85/Burûc, 1, 2, 3; 86/Târık, 1; 89/Fecr, 1, 2, 3, 4; 91/Şems, 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7; 91/Leyl, 1, 2, 3; 93/Duhâ, 1, 2; 95/Tîn, 1, 2, 3; 100/Âdiyât, 1, 2, 3, 4, 5; 103/Asr, 1.
D- Yemin Konusuyla İlgili Âyetler:
a- Kötü Olanı Yapmaya Yemin Etmemek: 24/Nûr, 22.
b- Yemini Bozmaktan Sakınmak: 5/Mâide, 89; 16/Nahl, 91-92; 38/Sâd, 44.
c- Hayırlı Bir İş İçin Yemini Bozmak: 2/Bakara, 224-225.
d- Yemini Keffâretle Bozmak: 66/Tahrîm, 2.
e- Yemin Keffâreti: 5/Mâide, 89.
f- Yeminde Hata: 2/Bakara, 225; 5/Mâide, 89.
g- Yemini Fesat Konusu Yapmak: 16/Nahl, 92, 94.
h- Olur Olmaz Şeye Yemin Etmek: 68/Kalem, 10.
i- Yalan Yere Yemin Etmek: 68/Kalem, 10.
j- Münâfıklar Yalan Yere Yemin Ederler: 9/Tevbe, 74, 96, 107; 58/Mücâdele, 14,16,18; 63/Münâfıkûn,1.
k- I’lâ (Zevceye Yaklaşmamaya Yemin): 2/Bakara, 226-227.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. İslâm Ansiklopedisi, M.E.B. Y. (Johs Pedersen), c. 6, s. 374-378
2. TDV İslâm Ansiklopedisi, (Celâl Kırca,) TDV Y. c. 2, s. 290-291
3. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 6, s. 396-400 (Yemin); c. 6, s. 372 (Yalan Yemin, Akif Köten); (Kasâme, H. Döndüren:) c. 3, s. 312; (Lian:) c. 4, s. 22-23; (İlâ, H. Döndüren:) c. 3, s. 126-127
4. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 11, s. 298-301
5. Ahkâm Tefsiri, Muhammed Ali Sâbûnî, Şâmil Y. c. 1, s. 248-256, c. 2, s. 5-14
6. Tefsir Usûlü, İsmail Cerrahoğlu, T. Diyanet Vakfı Y. s. 168-171
7. Ulûmu’l Kur’an, Kur’an İlimleri, Mennâ Halil el-Kattân, Timaş Y. s. 405-417
8. Tefsir ve Hadais Usûlünün Bazı Meseleleri, M: Tayyib Okiç, Nûn Y. s. 120-124
9. El-Itkan fî Ulûmi’l Kur’an, Celâleddin Suyûtî, Ravza Y.
10. Et-Tıbyân fî Aksâmi’l-Kur’an, İbn Kayyim el-Cevziyye, Kahire, 1352/1933
11. İslâm Fıkhı Ansiklopedisi vehbe Zuhayli, Risâle Y. c. 4, s. 197-287; c. 8, s. 329-348
12. İbn-i Âbidîn, İbn Âbidin, Terc. Ahmed Davudoğlu, Şamil Y. c. 7, s. 499-571, c. 8, s.5-27
13. Fetâvâ-yı Hindiyye, Terc. Mustafa Efe, Akçağ Y. c. 3, s. 435-638
14. Emanet ve Ehliyet, Yusuf Kerimoğlu, Ölçü Y. c. 2, s. 452-459
15. İlmihal -İslâm ve Toplum-, İSAM, T. Diyanet Vakfı Y. c. 2, s. 25-28
16. Mukayeseli İbâdetler İlmihali vecdi Akyüz, İz Y. c. 4, s. 347-377
17. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 168-170
18. Kitapta Allah’ın Yeminleri, Cengiz Duman, Haksöz, sayı 44 (Kasım 94), s. 39-40
19. Haksöz, sayı 58-59
20. Misak, sayı 20
YER VE GÖK (ARZ VE SEMÂ)
- 727 -
Kavram no 195
Nimetler 25
Bk. Yaratma
YER VE GÖK (ARZ VE SEMÂ)
• Arz ve Semâ Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
• Semâ ve Semâlar
• Burçlar
• Güneş
• Yıldızlar
• Hareket ve Zaman
• Dünyamız ve Güneş
• Evrenin Muazzam Büyüklüğü
• Galaksiler Ve Samanyolu Galaksisi
• Fezanın Kısmî Fethi
• Kâinatın Nizamı, Muhteşem Sistem
• Kâinat Büyük, Ama Ekber Değil!
• Gök Cisimlerinin Putlaştırılıp Bâtıl Tanrı Kabul Edilmesi
• Ve Günümüz
• Günümüz ve Modern Müneccimlik
• Günümüz ve Arzın Kutsallaştırılması
• Müneccimlik ve Falcılık
• Burç ve Yıldız Falının Hükmü
“O Rab ki, arzı/yeri sizin için bir döşek, semâyı/göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bile bile Allah’a endâd/ortaklar koşmayın.” 3726
Arz ve Semâ Kelimelerinin Anlamı
“Arz”: Yer, yeryüzü, zemin, dünya demektir. Arz kelimesi Kur’an’da 461 yerde zikredilir. “Semâ”: Gök, gökyüzü, uzay, tavan, bir şeyin üst tarafı anlamlarında kullanılır. Kur’an’da semâ kelimesi, 190’ı çoğul (semâvât) şeklinde olmak üzere toplam 310 yerde geçer.
Semâ ve Semâlar
Kur’an’da göğün ve yerin yaratılışından, göğün ve yerin daha önce bitişik olduğundan, göğün yarılmasından ve ardındakini göstereceğinden, göğün açılıp kapılar haline gelmesinden, görünmez gök kapılarından, genişlemesinden, göktekilerden, göklerin ve yerin yaratılış hikmetlerinden, göklerin nasıl yükseltildiğinden, gök cisimlerinin birer yörüngede yüzdüklerinden, göktekilerin ve yerdekilerin Allah’ı tesbih etmelerinden, gökten yağmur indirenin Allah olduğundan...
3726] 2/Bakara, 22
- 728 -
KUR’AN KAVRAMLARI
söz edilmektedir. Göklerin ve yerin Rabbi Allah’tır. Bu bakımdan, yaratılmış şeyler üzerinde iyice düşünmenin ve Yaratıcı’yı tesbih etmenin, mü’minlere has bir nitelik olduğundan söz edilmektedir. Semâ da, Allah’ın kâinatta kurduğu ilahî kanunlara, akıllara hayret verecek olağanüstü bir düzen ve âhenge, dolayısıyla Yaratıcı’nın tek Allah olduğuna bir delil olarak görülmüştür. Göğün “direksiz” olması (görünmeyen bir direk, eksen ile yükseltilmesi), yer üzerine düşmemesi veya yığılmaması, göğün bünyesindeki gezegenlerin zerre kadar düzensizlik yapmamaları; Ay’ın, Güneşin, yıldızların Allah’ı tesbih etmeleri, O’na secde etmeleri gibi konular âyetlerde insan idrâkine sunulmuştur.
Kur’an, insanların yerdeki ve semâdakilere bakıp akıllarını kullanmalarını, iyice düşünmelerini, anlamaya çalışmalarını öğütlemektedir. Bunun yanında, yine düşünüp ibret almaya davet etmek amacıyla bir tehdit de söz konusu edilmektedir. “(Allah,) Semâyı da, izni olmadan yerin üzerine düşmemesi için tutuyor. Doğrusu Allah, insanlara çok şefkatli, çok merhametlidir.”3727; “Ve semâyı itaat dışına çıkan her türlü şeytandan korumak için yıldızlarla donattık.”3728; “Semâda olanın (meleklerin -Allah’ın izniyle-)sizi yere batırmayacağından emin misiniz? O zaman yer sarsıldıkça sarsılır. Yahut semâda olanın, üzerinize taş yağdıran bir fırtına göndermeyeceğinden emin misiniz? İşte (bu) tehdidimin ne demek olduğunu yakında bileceksiniz.” 3729
Allah, semâyı yükseltmiş, evren bulutunu yer ve gök olarak ayırmış ve bir ölçü, bir denge koymuştur. “Gökleri, gözünüzün göremeyeceği bir direk (eksen ya da aks) ile yükseltmiştir.”3730 Değirmenin mili (ekseni) vardır, bu elle tutulur ve gözle görünür; ama gök cisimlerinin santrfüj ekseni izafîdir, görünmez. Sonra tavaf edeceği yörüngeler tayin edilmiştir; bunlar fizik yasaları denilen Allah’ın evrendeki kanunları, sünnetidir. “Görmediniz mi Allah, yedi semâyı birbirine âhenktar olarak nasıl yaratmış!”3731 Hayat, iki zıt kararlı dengenin (Kur’an terimiyle “hunnes”: Merkezcil kuvvet; “künnes”: Merkezkaç kuvvet) ömrüdür. “Kuşkusuz Allah, semâları ve yeri kayıp gitmekten alıkoymaktadır. Eğer onlar, kayıp giderse, andolsun ki ondan sonra kimse bunları tutamaz.”3732 Ama o gün (kıyamet günü) semânın hızı öyle artar ki, dağlar yerinden kopup yürür savrulur.3733 Gök cisimleri yuvarlak olduğundan onları kuşatan semâlar da yuvarlaktır. Kur’an’da “küre biçimi vermek, yuvarlamak, küreleştirmek” anlamına gelen “Tekvir” sûresinde yerlerin ve semâların dürülüp bükülmesinden söz edilmektedir.
Kur’an’da yedi yerde yedi kat semâdan bahsedilmiştir.3734 Yedi kat semâdan murat nedir, bunların mâhiyeti nedir? Bunu kesin olarak bilemiyoruz. Bu konu, henüz astronomi ilminin konuları arasına girmiş değildir. Feza konusunda keşifler için büyük gayretlerin sarfedildiği çağımızda bile henüz keşfedilen gerçekler, keşfedilemeyen uzayın içinde mukayese yapılamayacak kadar küçük yer tutar. Kim bilir, belki yedi kat gökle ilgili bilimsel gelişmelere insanoğlunun bilgisi ve
3727] 22/Hacc, 65
3728] 37/Sâffât, 6-7
3729] 67/Mülk, 16-17
3730] 13/Ra’d, 2
3731] 72/Cinn, 15
3732] 35/Fâtır, 41
3733] 52/Tûr, 9
3734] 2/Bakara, 29; 17/İsrâ, 44; 23/Mü’minun, 86; 65/Talak, 12; 67/Mülk, 3; 71/Nuh, 15; 78/Nebe’, 12
YER VE GÖK (ARZ VE SEMÂ)
- 729 -
kıyamete kadar vakti yetmeyecektir; geleceği de, göklerin konumunu da yaratan bilir. O bize, göklerin yedi gök olduğunu söylüyor; biz de inanıyoruz. Elmalılı, bu konuda şunları söyler: Yedi kat semâ tabiri, yedi göğün varlığını kesin olarak ifade etmekle beraber, daha ötesi yok demek değildir, ziyadesini nefyetmez. Bütün yıldızların tezyin ettiği maddî âlemin hepsi bir semâdır. Bu da yedi semânın birincisidir. Bunun ötesinde daha altı semâ vardır. Bu semâlar, birinci semâ gibi maddî semâlar değil; mânevî semâlardır. “Biz dünya semâsını yıldız ziyneti ile süsledik.”3735 âyetiyle Miraç olayı, bu mânâya işaret etmektedir. 3736
Kur’an’da “Biz dünya semâsını yıldız ziynetleri ile süsledik.”3737 buyrulmaktadır. En yakın gök, yani dünya göğü, binlerce yıldızlarla süslüdür. Bu yıldızlar ise, güneşten kırk milyon kilometre uzakta olup güneş ile dünya arasındaki mesafeye sığmayacak kadar da büyüktürler. En yakın göğün gece süsü olarak zikredilen bu yıldızlar, bu kadar uzakta ise, orta göğün veya uzak göğün yıldızları nerededir? Orta veya uzak semânın sınırları nereden başlamakta ve nerede bitmektedir? Bu sonu gelmez sorulara insanoğlu henüz cevap verememektedir. Ama belki bir gün verebilecektir.
Yüce Allah, yedi semâ (7 kat gök) yaratmıştır. Bunlardan dünya semâsı (bize en yakın gök) yıldızlarla donatılmıştır: “Gerçekten en yakın göğü bir ziynetle ve yıldızlarla donatıp süsledik.”3738 O Centauri ismi verilen dünyaya en yakın yıldızın ışığı bize 4,3 ışık yılında gelir. Işığın saniyedeki hızı üç yüz bin km.dir. Son yıllarda yapılan araştırmalara göre dünyaya en uzak yıldızın ışığı da 15 milyar ışık yılında gelir. Yapılan araştırmalardan alınan neticelere göre, yıldızların bulunduğu dünya semâsının çapı, muhtemelen 15 milyar ışık yılıdır.
Bugün evrenin yaşı, yaklaşık 12 milyar yıl olarak hesaplanmaktadır. Güneş sisteminde, yıldız olmayan dokuz gezegen (seyyâre) vardır. Başka yıldızlar birer küçük ve daha büyük güneştirler. Son yıllarda modern astronomi araştırmalarıyla bazı yıldızların gezegenlerinin olabileceğine dair birtakım ipuçları tespit edilmiştir. Güneş sistemine dâhil gezegenlerin yaşının 3 milyar yıl olduğu tahmin edilmektedir. Arş ve Kürsî hâriç yedi göğün çapı muhtemelen 70-100 milyar ışık yılıdır.
“O (Allah) bunun üzerine iki günde (dönemde) yedi gök var etti. Yakın göğü de ışıklarla (yıldızlarla) donattık ve bozulmaktan koruduk.”3739 Göğün üstünde bunları çepeçevre kuşatan Kürsî vardır; Kürsî’yi de Arş kuşatmıştır: “...Allah’ın Kürsî’si gökleri ve yeri kuşatmıştır.”3740 Bütün bunların hepsi, içindekilerle birlikte Yüce Allah’ın hükmü, tasarrufu ve idaresi altındadır.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.)'den gelen bilgilerde belirtildiğine göre, yedi semânın Kürsî içindeki büyüklüğü, bir kalkanın içine atılmış yedi dirhem (bozuk para) gibidir. Kürsî de Arş'ın içinde bir çölün ortasına atılmış bir demir halka gibidir. Ebu Zer'in rivâyet ettiği bir hadisinde Peygamberimiz bunların büyüklüğünü bu benzetmelerle açıklamıştır: “Nefsim elinde bulunan Allah’a andolsun ki,
3735] 37/Sâffât, 6
3736] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 294
3737] 37/Sâffât, 6
3738] 37/Sâffât, 6
3739] 67/Mülk, 3, 5
3740] 2/Bakara, 255
- 730 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yedi semâ ve yedi arzın Kürsî’nin yanındaki büyüklüğü, ancak dünyanın bir çölünün ortasına atılmış bir halka gibidir. Arş’ın Kürsî’ye nisbetle büyüklüğü de, bu halkaya nisbetle çölün büyüklüğü gibidir.” 3741
Burçlar
Yüce Allah, kerim kitabında gökte burçlar yarattığını söyler.3742 “Burçları olan semâya andolsun ki...”3743 diye buyurur. Allah, gökte burçlar yarattığını söylerken, gökle ilgili “es-semâvât” şeklinde çoğul değil de; “es-semâ” şeklinde tekil olarak kullanır. Burada semâ, bildiğimiz en yakın semâ (dünya semâsı) demektir. Burç; yüksek köşk, bina ve kale anlamlarına gelir. Semâdaki burçlar ise; gökte durumları birbirlerine göre aynı kalan yıldız toplulukları demektir. Müfessirler, âyetlerde geçen semâdaki burçları tefsir ederlerken, bunları büyük yıldızlar, ya da semânın kapıları diye tercüme etmişlerdir. Gökte yıldızların araştırılıp üzerlerinde düşünülmesi için burç taksimlerini Hz. İdris’in (a.s.) yaptığı söylenir. Yerin haritasında şehirler, kasabalar ve bunlardaki yüksek binalar, nasıl bir alamet ve işaret ise, gökteki yıldızlar ve yıldız takımları da böyle birer işarettir. Güneş’in bir yıl içinde görünürde içinden geçtiği farz edilen gök kuşağı ve bunun yanlarında bulunan takımyıldızlarına (Zodyak takımyıldızlarına) Burçlar kuşağı da denir. Burçlar kuşağı, 30 derece uzunluğunda 12 bölgeye ayrılmıştır. Bu 12 burcun teşkil ettiği alana Burçlar bölgesi denilir. Güneş’in ilkbahardan itibaren bir yol boyunca, sırasıyla takip ettiği takımyıldızlarına eskiden beri hamel (koç), sevr (boğa), cevza (ikizler), şeretan (yengeç), esed (aslan), sünbüle (başak), mizan (terazi), akreb (akrep), kavs (yay), cedi (oğlak), delv (kova), hût (balık) isimleri verilmiştir.
Modern astronomi ve astrofizik, kâinatta kusursuz bir nizamın, yıldızlar, galaksi ve gezegenler arasında ince hesaplı, büyük bir bilgiyle işlenmiş fevkalâde tanzim, tedbir ve dengelerin bulunduğunu göstermektedir. Semânın tüm içindekiler, küçük gezegenlerden yıldızlara ve büyük galaksilere kadar bir düzen ve denge içinde birbirlerinin çevrelerinde dönerek yol almakta ve birbirlerinden açılıp genişleyerek boşlukta yolculuklarını sürdürmektedirler. Kur’ân-ı Kerim’de bu gerçek şöyle dile getirilmektedir: “Göğü kuvvet (enerji) ile kurduk ve muhakkak biz onu genişletenleriz.”3744 Yine Kur’an’da Allah’ın gökleri yedi kat olarak yarattığı, bunların mükemmel bir düzen içerisinde yaratıldığı; yaratılışlarında düzensizlik, çatlak ve kusur olmadığı;3745 göklerin ve yerin yaratılmasının, insanların yaratılmasından daha büyük ve hesaplı olduğu, insanların çoğunun bu büyük yaratılışın farkına varamayacakları3746 bildirilir. Demek ki yıldızlar ve galaksiler... Yüce Allah'ın azametini ve kudretinin büyüklüğünü ilan etmeleri için yaratılmışlardır. Yine “O, yıldızları, kara ve denizin karanlıklarında yol bulasınız diye sizin için yaratandır.” 3747
3741] Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, c. 3, s. 1007
3742] 15/Hicr, 16; 25/Furkan, 61
3743] 85/Bürûc, 1
3744] 51/Zâriyat, 47
3745] 67/Mülk, 3-4
3746] 23/Mü’minun, 57
3747] 6/En’âm, 97
YER VE GÖK (ARZ VE SEMÂ)
- 731 -
Güneş
Yüz elli milyon kilometre kadar mesafeden dünyaya bakan güneş, büyük bir ateş topu görünümündedir. Bütün yeryüzündeki canlıların ihtiyacı olan enerjiyi 8 dakikada yer küreye indirebilme gücüne sahiptir. Bununla beraber bu azametli enerjisi asla yeryüzüne tamamen ulaşmaz. Zararlı ışınlar, atmosferde süzülür, arıtılır. Güneş enerjisinin büyük bir kısmı, fezada kalmaktadır. Uzun yıllar, bilginler, tükenmeyen güneş enerjisinin nasıl muhafaza edildiğinin sırrını çözememişlerdi. Onu yanan bir ateş kütlesi zannedip, tükenmemesinin sebebini araştırdılar. Güneş, hakikatte yanan bir cisim olsaydı, şimdiye kadar çoktan sönmüş olması gerekirdi. İnsanlık, güneşteki enerjinin nereden kaynaklandığının anlaşılması için asırlarca bekledi. Nihâyet 2. Dünya Savaşı sonlarında ilk atom bombasının patlamasından sonra ortaya çıkan muazzam enerjinin, güneşte de mevcut olacağı hükmü yerleşti. Bugün ise, astronomi bilginleri, güneşin bitmeyen ısı ve ışık enerjisinin hidrojen ve karbon maddelerinin parçalanmasından doğan atom enerjisi olduğuna inanmaktadır.
Güneşin ve yıldızların uzaya yaydıkları enerjilerinin kaynağı “füzyon” olaylarıdır. Hidrojen gibi hafif çekirdeklerin birleşerek ve bu esnada kütlelerinden kaybederek büyük bir enerji vermesi olayına füzyon olayı denilir. Mesela 4 hidrojen atomunun birleşmesiyle bir helyum oluşur ve toplam kütlenin binde yedisi enerjiye dönüşerek yol olur. Güneşin atmosferinde son derece bol miktarda (güneşin yarısından fazla) hidrojenin bulunduğu tespit edilmiştir. Yine bol miktarda helyumun da varlığı anlaşılmıştır. Kâinatta çoğunlukla bulunan element de hidrojendir. Hidrojenden helyumun oluşması için güneşin ve yıldızların içlerindeki milyonlarca derecelik ısı yeter (Soğuk füzyon mümkün değildir). Güneşin saniyede yaydığı enerji karşılığındaki kütle kaybı, saniyede 4 milyon tondan fazladır. Buna göre Güneşin, milyarlarca yıldır enerjisi tükenmediği gibi, 1-2 milyar yıl, dünyamıza enerji göndermeğe yetecek yapıdadır. Sonra, (Allah’ın takdir ettiği bir zamanda) sönüp bitecektir. Güneşte hidrojenlerin birleşmesi sonucu ortaya çıkan helyum çekirdeklerinin de daha ağır çekirdeklere dönüştüğü düşünülür. Demir çekirdeği son üründür.
Güneş, dünyadan 150 milyon km. uzakta olmasına rağmen bizim için gerekli enerjiyi bize kesintisiz ulaştırır. Bu dev enerjili gök cismi, hidrojeni devamlı olarak helyuma çevirir. Her saniye 616 milyar ton hidrojen, 612 milyar ton helyuma çevrilir. Bu esnada dışarı salınan enerji, 500 milyon hidrojen bombasının patlamasına denktir. Dünyadaki dengenin devamı için gereken enerjinin % 99’u güneşten gelir. Isı ve ışığa dönüşüp insanlar başta olmak üzere yaratıklara hizmet eden, böylesine muazzam bir enerji kaynağının düzenini kim kurmuş, gücünü kim vermiş?
Dünyamıza düşmüş olan meteorların ve yıldızlardan gelen ışınların analizleri neticesinde bilinir ki, Güneş ve sistemine dâhil olan gezegenlerde, hatta yıldızlarda dünyada bilinmeyen başka bir element mevcut değildir. Bütün elementler de, proton ve nötronun katlarıdır. Son asırlarda bilginler, evrenin kütlesinde (bize göre dünya semâsında) 10 üzeri 79 proton ve nötron kütlesinin bulunduğunu tahmin etmektedirler. Semâdaki yıldız, galaksi ve gezegenleri ne kadar proton ve nötrondan (nükleondan) yarattığını Allah bilir. Çünkü O “Her şeyi adediyle saymıştır.” 3748
3748] 72/Cinn, 28
- 732 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yıldızlar
Gezegenler, hem kendi ekseni etrafında, hem de güneşin etrafında dönerken, yıldızlar, sadece kendi etrafında dönerler ve ışıkları da kendilerindendir. Öyle ise, gezegenler bir yıldızdan ışık alıyor sayılır. Buna göre güneş de bir yıldızdır. Yıldızlar, dünyamıza oranla çok büyüktür. Mesela, büyük bir caminin kubbesi yıldız ise, toplu iğnenin başı da dünyamız olur. Bir de dünyaya göre insanın cismini düşününüz. Portakal üzerinde gözle görünmeyen tozlar gibi. Nasıl ki, portakal, üzerindeki tozları çekiyor, bırakmıyorsa, dünya da bizi öyle çekiyor ve bırakmıyor. Ayrıca atmosfer de bir sargı gibi her şeyi sarmış. Onun basıncından fırlayıp kurtulmak, epeyce teknik gücü gerektirmektedir. Uçaklar dâhil her şeyin atmosfer içindeki hareketi, yolcuların tren içindeki hareketlerine benzer. Nasıl ki, tren giderken yolcular da salon içinde gezerlerse, aynı şekilde dünya hem kendi etrafında, hem de güneşin etrafında dönerken biz, bir yerden diğerine rahatlıkla gidebiliyoruz. Bununla beraber dünyanın tesirinden kurtulmuş değiliz.
Yıldızlar, ışımaları için lüzumlu olan enerjiyi çekirdek birleşmeleri (füzyonu) sonucunda kütlelerinden kaybederek temin ettikleri için, gitgide soğuyacak ve küçüleceklerdir. Nihâyet küçülme neticesinde birbirlerinin çekimlerinden kurtularak saçılıp dağılacaklardır. Çünkü uzayda iki cisim, birbirlerini birleştiren doğru boyunca, kütleleriyle doğru ve aralarındaki uzaklığın karesiyle ters orantılı bir kuvvetle çekerler. Güneş sistemine bağlı gezegenler ve başka yıldızlar, birbirlerini çekmek suretiyle dengede kalıyorlar. Yıldızların sönüp dağılacağı zamanda yani “O gün arz başka bir yere, gökler de başka göklere tebdil olunacaktır.”3749; Güneş ve yıldızların sönüp dağılacakları, Kur’ân-ı Kerim’in başka âyetlerinde de bildirilir:”Gök yarıldığı zaman, yıldızlar dağıldığı zaman...”3750; “Güneş dürüldüğü zaman ve yıldızlar söndüğü zaman...”3751; “Yıldızların ışığı giderildiği zaman, gök yarıldığı zaman...” 3752
Eğer içindekilerle beraber semâlar ezelî olmuş olsaydı, şimdiye kadar gelip geçmiş sonsuz zaman içerisinde yıldızlar ve Güneş, çoktan sönüp dağılmış olacaklardı. Hâlâ bugün bunlar mevcut olduklarına göre, sonradan yaratılmış olup bir başlangıçları vardır ve günün birinde de küçülüp dağılarak sönüp gideceklerdir. İşte o zaman kıyâmet kopacaktır. Her sonradan var olanın, bir var edicisi (muhdisi) vardır. Bir şey yokken, kendi kendisini yaratamaz. O halde, semâ ve âlemleri yaratan, kendileri dışında ezelî ve ebedî olan Allah Teâlâ’dır.3753
Dünyamız ve Güneş
Şu dönmekte olan dünya, birdenbire duruverse acaba ne olur? Hemen, âni firen yapan bir arabayı hatırlamışızdır. Araba, âniden durunca herkes nasıl öne fırlıyorsa, dünyanın durmasıyla birlikte her şey, yerinden fırlayacak, belki dağlarla denizler yarış ederken, hepsi bir kül yığını gibi savrulacak. İhtimallere devam ediyoruz:
Güneşe yakın olan gezegenler, hızla döndüklerine; böylece güneşin çekimiyle
3749] 14/İbrahim, 48
3750] 82/İnfitâr, 1-2
3751] 81/Tekvîr, 1-2
3752] 77/Mürselât, 8-9
3753] Şâmil İslam Ansiklopedisi, c. 5, s. 380
YER VE GÖK (ARZ VE SEMÂ)
- 733 -
dengede kalıp bulundukları yeri koruduklarına göre; dünyamızın güneş etrafında dönüşü biraz yavaşlasa, o nisbette güneşe yaklaşacak ve yanacaktık. Hızlansa, uzaklaşacak ve donacaktık. Öyle bir noktada bulundurulmuşuz ki, dünyanın güneşe olan uzaklığı, mevcut canlıların yaşama sebeplerinden biridir. Dünyanın güneşe olan uzaklığını kim tayin etmiş? Dünyayı kim tartmış? Ona bu şekli kim vermiş? Sonra, dünyanın hem kendi ekseni etrafında, hem de güneşin etrafında dönüşü var ki, ilk hareketi veren kim? Bu hareketin devamını sağlayan kim? İşte bunları düşünüp tefekkür etmek, her şeyin her şeyle ve tüm şeylerin de Allah’la ilgisini görmek, insana düşen bir görevdir.
Büyük dünyamız, güneşe oranla çok küçüktür. Mesela, bir milyon dört yüz bin adet dünyayı bir araya toplamak mümkün olsaydı, işte o zaman güneşin büyüklüğü meydana çıkardı. Demek ki gözü doymadığı için dünyayı yemeğe kalkışanlara, güneşi vermek gerekecek; belki o ateş, onları doyurur. Güneşin verdiği ışık, 16 rakamının arkasına 27 tane sıfır koyarsanız, çıkan rakam kadar mum ışığına eşittir. Bir mumun nasıl yapıldığını ve kaç bin liraya satıldığını, ne kadar süreyle ve ne kadar yeri aydınlattığını hesaplarsak, güneşin -sadece ışık- değerini de bulmuş sayılırız. Acaba bu kadar lütuf, sadece isyan etmemiz veya günah işlememiz için mi?
Güneşin çevresindeki sıcaklık, altı bin dereceyi bulmaktadır. İç kısımlardaki ısı ise, 20 milyon santigrat derecedir. Güneş yüzeyinin bir santimetre karesinin bir dakikada verdiği kalori miktarı 900.000 kilokaloridir. Sathından fışkıran alevler, 400.000 kilometreye kadar yükselmektedir. Bu rakamlar ve bilgiler, bizi düşündürmektedir. Bütün bunlar, Allah’ın kudretine ve ilmine imanı arttırmalıdır. Güneş, hem yakın, hem de uzaktır. Kendisi milyonlarca kilometre uzaklarda bulunur, fakat çok yakınımızda hissederiz. Gölgeden güneşe çıkan kimse, güneşle çok yakın ve sıkı bir ilişki içindedir; o, güneşli bir havada yürüyor ve üzerine güneş ışınları sanki çok yakından düşüyor. Ayrıca güneş ışınlarının faydası düşünülürse, bir varlığın uzak olması, onun faydasız veya az faydalı olduğu anlamına gelmediği görülür. Güneş ışınları, dünyamıza sekiz dakikada ulaşır. Bu kadar uzun yolu kat ederken o kadar değişikliklere uğrar ki, bize ulaşan güneş ışınları, en faydalı duruma gelmiş şeklidir.
Dünya üç hareketi bir anda yapmaktadır. Hem kendi etrafında dönmekte, hem güneşin etrafında ve hem de güneş sistemi ile birlikte helezoni bir yay çizerek Vega burcuna doğru ilerlemektedir. Bu hareketler, topaca benzetilebilir. Mesela beton bir zemin üzerinde dönmekte olan topaç, ekseni etrafında dönerken ilerler, yer değiştirir. Fakat topacın hareketi düzenli değildir. Gittikçe hızı azalır. Geometrik bir şekil de çizemez. Dünya ise binlerce sene evvelinde hangi hızla dönüyordu ise, bu gün de aynı şekilde dönmektedir. Bütün bu hareketleri, bize hissettirmeden, bizi rahatsız etmeden yapmaktadır. Bir taksiyi, bir otobüsü, bir uçağı, içindekileri hiç rahatsız etmeden kullanmakta güçlük çeken insan, yer küresini idare edenin gücüne, maharetine hayran olmalıdır. Elbette ki, yerküresine hâkim olan, yer küresinin üzerindekileri kendi hallerinde bırakmamıştır. Bu bakımdan tesadüf ve kendiliğinden oluş diye bir şey olamayacağı gibi, dünyaya hâkim olan da, Allah’tan başkası değildir. Onun yerine tabiatı zikretmek, en hafif tabirle bilimsel gerçeklere ihanettir. “O söylenenlerden sonra, ey insan, hangi
- 734 -
KUR’AN KAVRAMLARI
düşünce sana dini yalanlatır? Allah, hâkimler hâkimi değil midir?” 3754
Hareket ve Zaman
Etrafımızdaki eşyaların hareket halinde olduğunu biliyoruz. Bu hareketin bir kısmını görüyoruz, bir kısmını göremiyoruz. Mesela, atomun elektronu çekirdek etrafında süratle döner. Bunu gözümüzle görmemiz mümkün değildir, fakat ilmen biliyoruz. Öyleyse atomlardan meydana gelen taş, toprak, hava, su vesaire de hareketlidir. Zaten ekseriya suyu akarken, havayı eserken görüyoruz. Her gün güneş, ay ve yıldızların doğup battığını biliyoruz. Yani gezegenler, yıldızlar ve bunları meydana getiren atomlar da hareketlidir. Zaten evrende sabit hiçbir şey yoktur. İşte “zaman” dediğimiz şey, atomlardan yıldızlara kadar var olan hareketin neticesidir. Zaman, cisimlerin, her türlü maddenin faâliyetinin birbirleriyle mukayesesinden doğmaktadır. Dünyanın kendi ekseni etrafında tam bir dönme müddetine “bir gün” diyoruz.
Kâinatta madde kaim olmakla beraber hareket dursa, zaman da durur. Tabii, evrende hareketin durması mümkün değildir. Maddedeki hareket ile birlikte zaman da kıyamete kadar akıp gidecektir. Maddeyi elbette yoktan var eden bir yaratıcı vardır. Hiçbir varlık, kendi kendisine yoktan vücut veremez. Hiçten yaratma gücüne sahip ezelî bir halk edici olmalıdır. En büyük galaksilerden en küçük zerrelere kadar her şeyde bir nizam, ölçü ve uyum vardır. Küçücük zerrelerde bile hareket son derece intizamlıdır. Öyle ki atomlardaki hareket, matematik formüller ile ifade edilebiliyor. Ayın, dünyanın ve gezegenlerin hareketi son derece ölçülüdür. Gelişigüzel karışık hareketler görmek mümkün değildir. Bu muhteşem uçakların seyri, gelişigüzel değil; tüm hareketlerinin gelişi de, gidişi de güzeldir. O halde hiçbir tür harekette tesadüf yoktur. Her şeye ilimle, hikmetle hareket veren bir yüce kudret sahibi vardır.
Maddeyi yoktan kim yaratmış ise, en büyüğünden en küçüğüne kadar bütün hareketi kim veriyorsa, zamanı da halk eden O’dur. Cisimlerin en küçüğü olan atomun parçalarını ve gezegenler, yıldızlar gibi koca kütleleri nizamla, hesapla döndüren Kaadir-i Mutlak, zaman dediğimiz azim nehri akıtıp götürmektedir. Dünyanın kendi ekseni etrafında dönme süresi daima aynıdır. Bu süre, bizim zaman ölçümüzdür. Dünya kendi ekseni etrafında dönmesiyle bir günü, güneş etrafında belirli bir müddette dönmesiyle bir yılı meydana getirir. Ay ve diğer gezegenler de bozulmaz, dağılmaz koca birer saattirler. “Sana hilal şeklindeki aydan sorarlar. De ki: Onlar, insanlar ve özellikle hac için vakit ölçüleridir.”3755; “O, sabahı açandır. O, geceyi dinlenme zamanı, güneş ve ayı (vakitlerin tayini için) birer hesap ölçüsü kılmıştır. İşte, bütün bunlar, aziz olan (ve her şeyi) çok iyi bilen Allah’ın takdiridir.” 3756
Evrenin Muazzam Büyüklüğü
İçinde bulunduğumuz âlemin büyüklüğü hakkında bir fikir vermek için şunu belirtelim: En yakın yıldızın ışığı, dünyamıza 4,3 senede gelir. Işığın bir saniyede üç yüz bin kilometre hızla gittiğini düşünürsek, yaklaşık dört buçuk senede kaç kilometre gittiğini rakamla gösterebiliriz, fakat bu rakamı okuyamayız.
3754] 95/Tîn, 7-8
3755] 2/Bakara, 189
3756] 6/En’âm, 96
YER VE GÖK (ARZ VE SEMÂ)
- 735 -
Bu büyük rakamlara astronomik rakamlar denmiştir. Astronomideki rakamlar, matematiğin sınırları dışına çıkar, biz onları yazar, görürüz, fakat okuyamayız. Üslü değerlerle ifade etmeye çalışırız. Fakat bu üslü değerler, sonu sıfırla devam eden rakamlar için geçerlidir. Böyle olmayıp da üslü okunamayan, sıfırdan hâriç 25 rakamı arka arkaya dizelim ve meydana gelen rakamı okumaya çalışalım. Okuyamayacağız. İşte insanın aklı ve bilgisinin ne kadar sınırlı olduğu buradan bile anlaşılabilir. Henüz matematik rakamlarını okuyamayan insan, her şeye aklı ereceğini, söz gelimi aklının ermediği veya almadığı gayb âlemini, hatta uzayla ilgili dünya semâsının -ki ondan başka altı kat gök daha vardır- derinliklerini ve tüm sırlarını çözemez. Öyle ise, bir insanın aklının varacağı en son tekâmül çizgisi, kendi anlayışının sınırlarını tayin etmekten, acziyetini kabul etmekten ibarettir. Demek ki insan, bazı şeyleri bilemeyecektir. Biz bilmiyorsak, her şeyi bilen vardır. Bizim okuyamadığımız rakamlarla astronomik cisimleri tertip eden ve tanzim eden vardır. Bilmediğimizi bileni, yapamadıklarımızı yapanı bilmek, insanca bir harekettir. 3757
Galaksiler ve Samanyolu Galaksisi
Güneş, ismine Samanyolu galaksisi denilen ve içinde güneş gibi 200.000.000 yıldız barındıran çok büyük, çok çok büyük bir yıldız adasındadır. Sürdürülen bir seri çalışmalar ve gözlemler sonucunda Samanyolunun spiral-disk şeklinde bir yapıya benzediği; uzunluğunun 100.000 ışık yılı, genişliğinin de 30.000 ışık yılı olduğu uzmanlarca bugün kabul gören çarpıcı bir gerçektir. Gökbilimcilerle uzay fizikçileri, bu çarpıcı sonuç karşısında, gözlerini dehşetle açarak bu korkunç büyüklüğü idrâk edememenin idrâki içinde kalmışlardır. Bu, gerçekten muazzam ve muhteşem bir değerdir. Işık, bir yılda 9.460.000.000.000 (yani; 9,46 trilyon) kilometre yol alır. Işığın bir yılda aldığı yolun 100.000 kat fazlası olan km. karşılığıdır ve bu uzaklık, sadece içinde bulunduğumuz galaksinin boyunu ifade eder. Artık bundan sonra, kilometre cinsinden uzaklıklar da, rakamlar da yetersiz kalır; milyar, trilyon, kentilyon... derken sayılar bile bitip tükenir hale gelir. Galaksimiz, kendi merkez ekseni etrafında tam bir dolanımı 225 milyon yılda tamamlar. Bunun için de, saniyede 250 km.lik bir harekete sahiptir.
Acaba, evrende bizim Samanyolu’ndan başka galaksiler de var mıdır? Bu soruya cevap arayan bilimciler, dünyamıza en yakın bir yıldız topluluğu olan ve ismine de Andromodea denilen bir galaksi buldular. Onun ışığı da bize 2,5 milyon yılda geliyordu. Bu şu demektir: Eğer biz “şimdi” bu galaksiyi gözlersek, onun “şimdiki” halini değil; 2,5 milyon yıl önceki durumunu gözlüyoruz demektir. Bu gerçeğin tersi de doğrudur. Bu galaksiden “şimdi” uzaya yayılan ışınlar, bizim dünyamıza 2,5 milyon yıl sonra ulaşmış olacaktır.
Uzayda galaksileri saymaya kalkışmak, ünlü deyimle pöstekideki (hayvan postundaki) tüyleri bir bir saymak demektir. Buna rağmen bilimciler, bazı örnekleme metotlarını geliştirerek, evrende 200.000.000.000 galaksinin mevcûdiyetine inanmaktadır. Işığı bize 5 milyar, 10 milyar yıl sonra gelen yıldız topluluklarının varlığı karşısında uzmanların nasıl hayret ve hayranlık içinde kaldıklarını belirtmeye gerek yoktur. Geçen yıllarda, ışığı bize 14 milyar yıl sonra gelen ve ismine de Kuasar adı verilen, çok yüksek enerjiye sahip gök cisimleri keşfedildi.
3757] Hekimoğlu İsmail-H. H. Korkmaz, İlimler ve Yorumlar, Türdav Y., s. 371-372
- 736 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Güneş sistemleri, galaksiler, meta-galaksiler, süper-diziler ve âlemler gibi, bütün bu evrenler, -ki 18.000 âlemin mevcut olduğu rivâyet edilmektedir- Kur’an’da bildirilen aşağı semâyı, (dünya semâsını, birinci kat göğü) teşkil etmektedirler. Diğer altı gök tabakasını, onların üzerindeki Kürsî ve Arşı da mâhiyet olarak bilememekte ve inanmaktayız. “Allah, O'ndan başka ilah yoktur... Göklerde ve yerdekilerin hepsi O'nundur... Onun bildirdiklerinin dışında insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez. O, yücedir, büyüktür.” 3758
Fezanın Kısmî Fethi
Dünyanın çevresinde ilk insanın uçmaya başladığı 1961 yılından önce yaşayan müfessirler, tefsirlerinde insanoğlunun bu harikulâde olayını nakledememişler ve Kur’an’ın bu konuya dair beyanlarının tefsirini de açık bir şekilde yapamamışlardır. Ancak bu olaydan sonradır ki, pek çok İslâm âlimi, bu konuyu ele almış ve önemli bazı açıklamalarda bulunmuştur. Zira diğer bazı keşif ve olaylar gibi, bu olay da, eskiden beri mahiyeti anlaşılamayan ve sadece Arapça kelime karşılıkları verilen bazı âyetlerin mâhiyetini daha iyi açıklayıcı bir unsur ve etken olmuştur. Şâyet geçmiş asırlardaki insanlar, gelecekte insanların fezaya çıkacaklarını söyleselerdi, şüphesiz o asırdaki insanlar, bunun bir hayal olduğunu zannederlerdi. Ne var ki, Kur’an, bunu bize bin dört yüz sene önce haber vermiş ve insanoğlunun fezaya çıkabileceğini ve aya ulaşabileceğini de bize açıklamıştır. Kur’an’da bu konuya işaret eden âyetlerin belli başlıları şunlardır:
“Ey cin ve ins cemaati! Eğer göklerin ve yerin etrafından çıkmağa gücünüz yetiyorsa çıkın. (Fakat Allah’ın vereceği) bir sültân (kuvvet) olmadıkça çıkamazsınız.” 3759
“Eğer gücün yetse onlara bir mûcize getirmek için bir menfez bularak yerin altına girer veya bir merdiven bulup göğe çıkardın.” 3760
“Allah, hidâyetini dilediği kimsenin göğsünü, İslâm için açar. Dalâlete düşürmek istediğinin kalbini de öyle dar ve kasvetli eder ki, iman ona göğe çıkmak kadar zor gelir.” 3761
“De ki: Göklerde ve yerde olan şeylere bakın.” 3762
“Biz onlara, dış âlemde ve kendi nefislerindeki âyetlerimizi yakında göstereceğiz.” 3763
“Eğer onlara gökten bir kapı açsak ve oradan yukarı çıksalar ‘gözlerimiz iyi görmüyor, belki de biz büyülenmişler topluluğuyuz’ diyeceklerdir.” 3764
Bu âyetleri, özellikle 55/Rahman sûresinin 33. âyeti, insanların fezaya çıkabileceklerine, aya ve diğer yıldızlara ulaşabileceklerine işaret etmekte; bu âyette geçen “sültân” kelimesi de bu gerçeği ifade etmektedir. Pek çok tefsirde, “sültân” kelimesine; güç, kuvvet, zorla istediğini yapma ve yenme anlamları verilmiş, ancak bu güç ve kuvvetin mahiyeti hakkında da tabiatıyla herhangi bir bilgi verilememiş ve açıklama da yapılamamıştır. Bununla beraber, bu âyetteki ifadeden
3758] 2/Bakara, 255
3759] 55/Rahmân, 33
3760] 6/ En’âm, 35
3761] 6/En’âm, 125
3762] 10/Yûnus, 101
3763] 41/Fussılet, 53
3764] 15/Hicr, 14-15
YER VE GÖK (ARZ VE SEMÂ)
- 737 -
bazı müfessirler, insanların fezaya çıkamayacakları anlamını çıkartmışlar; bazı müfessirler de, bir güç ve kuvvet yardımı ile fezaya çıkılabileceğini prensip olarak kabul etmekle birlikte, bunun insanlar için mümkün olamayacağını söylemişlerdir. Zira bunlara göre, bu fezaya çıkma işi, nasıl mümkün olacaktır?
Bu kendileri için çözülmesi gereken bir problem ve bir istifhamdır. Bu problem çözülmedikçe, bu âyetten anlaşılabilecek mana, ancak olumsuz olabilecektir. Nitekim bu problem, insanoğlunun fezaya çıkışı ve aya ulaşması ile çözümlenince bu âyet, bazı İslâm âlimlerince olumlu anlamda yorumlanmış ve neticede bu âyetin, insanların fezaya çıkabileceklerine ve aya ulaşabileceklerine işaret ettiği söylenmiştir.
Aslında Kur’an’da insanların fezaya çıkamayacakları ve aya ulaşamayacaklarının imkânsızlığı değil; bilakis insanların bu durum ve şekliyle çıkamayacakları, bunun tam aksine birtakım güç ve kuvvetler yardımıyla (“sültân”la) fezaya çıkabilecekleri mümkün olduğu ifade edilmiştir. Nitekim zikredilen diğer âyetlerde de fezaya çıkma ile ilgili bilgiler kullanılmaktadır. Gerçekte Kur’an, insanoğlunun bu konuda da çalışmasını emretmiş, çalışma ve ilim vasıtasıyla birçok şeyin yapılabileceğini ve bunun da imkân dâhilinde olduğunu belirtmiştir.
Kâinatın Nizamı, Muhteşem Sistem
Üzerinde yaşadığımız dünya ile güneş sistemi ve diğer bütün yıldızlar arasında ince bir âhenk ve eşsiz bir uyum mevcuttur. Öyle ki, yeryüzünün ölçü ve nisbetlerinden herhangi birinde meydana gelecek en küçük bir değişiklik ihtimali bile yalnız dünyayı değil; bütünüyle hayatı kökten mahvedecek ve yaşanmaya elverişsiz bir hale getirecek durumdadır. Dünyanın hacmi, kütlesi, güneşten uzaklığı; güneşin kütlesi, ısı derecesi, dünyanın kendi ekseni üzerindeki ölçülü eğikliği, hem kendi yörüngesinde, hem de güneş etrafındaki seyir hızı; ayın dünyadan uzaklığı, hacmi ve kütlesi; karaların ve denizlerin dünya üzerindeki dağılımı ve daha binlerce ölçü ve oranlar, kâinattaki mevcut nizam ve dengenin varlığını açık bir şekilde ifade etmektedir. Kur’an’da bu gerçekler, şöyle ifade edilmiştir: “Gerçekten Biz, her şeyi bir takdir ile (ölçüyle) yarattık.”3765; “O’nun katında her şey, bir ölçüye tâbidir.” 3766
Allah, bu dünyada her şeyi bir ölçüye tâbi kılmıştır. Oksijenin havada % 21 nisbetinde olduğunu biliyoruz. Şâyet bu oran, % 50’ye çıksa idi ne olurdu? Dünyada bulunan her şey, ilk kıvılcım ile tutuşurdu. Hatta bir ağaca isabet eden kıvılcım, sadece o ağacı değil; hemen bütün bir ormanı tutuştururdu.
Yer küresi kendi ekseni etrafında her 24 saatte bir dönüş yapar. Yani dünyamız saatte 1600 km. civarında bir hıza sahiptir. Şimdi farzedelim ki o, saatte 160 km.lik bir hızla dönüyor, niçin olmasın, o takdirde gece ve gündüzümüz şimdi olduğundan 10 kat daha uzun olacaktır. Bu durumda yaz mevsiminin kızgın güneşi, her gün, bitkilerimizi yakacak, geceleyin de yeryüzündeki bütün bitkiler soğuktan donacaktır.
Gök cisimlerinin yörüngelerinden en ufak bir sapmanın bile sistemi alt üst edecek kadar önemli sonuçlar doğurabileceği hesaplanmıştır. Mesela dünya
3765] 54/Kamer, 49
3766] 13/Ra’d, 8
- 738 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yörüngesinde normalden fazla veya eksik 3 milimetrelik bir sapma, bakın nelere yol açabilirdi? Dünya güneş çevresinde dönerken öyle bir yörünge çizer ki, her 18 milde doğru bir çizgiden ancak 2,8 mm. ayrılır. Dünyanın çizdiği bu yörünge, kıl payı şaşmaz; çünkü yörüngeden 3 mm.lik bir sapma bile büyük felâketler doğururdu. Sapma, 2,8 mm. yerine 2,5 mm. olsaydı, yörünge çok geniş olurdu ve hepimiz donardık. Sapma 3,1 mm. olsaydı, hepimiz kavrularak ölürdük.
Her türlü hayatın gereği olan güneşin yüzeyindeki ısı, 12.000 fahrenhayt (Yaklaşık olarak 6.650 santigrat) derecedir. Dünyamız, güneşten, yeter derecede bizi ısıtabilecek kadar uzaktır. Bu mesafe, hayret verici bir şekilde sabit kalmaktadır. Milyonlarca yıldır, bu alanda meydana gelen değişiklik, bildiğimiz tarzdaki hayatın devamına zarar vermeyecek kadar az olmuştur. Şâyet yer küresinin sıcaklığı bir yılda ortalama olarak 50 derece değişseydi, bütün bitkilerle birlikte insan da yanarak veya donarak ölürdü. 3767
Dünya, güneş etrafında saniyede 30 km.lik bir hızla döner. Bu hız, mesela saniyede 10 veya 70 km. olsaydı güneşe olan uzaklık veya yakınlığımız yaşamamıza engel teşkil ederdi.
Evrendeki milyarlarca yıldız ve galaksi, mükemmel uyum içinde hem kendi etrafında, hem de bağlı oldukları sistemlerle birlikte dönerler. Hatta bazen 200-300 milyar yıldız bulunan galaksiler, birbirinin içinden geçip giderler. Mesela dünya, saatte 1670 km. hızla kendi ekseninde döner. Bugün en hızlı mermi, saatte ortalama 1800 km.lik sürate sahip. Dünyanın güneş etrafındaki hızı, bir merminin yaklaşık 60 katı, 108.000 km. (Bu hızda bir araç yapılabilseydi, dünyanın çevresini 22 dakikada dolaşacaktı.)
Bütün bunlar, bir ilahî kanun gereği olmaktadır. Bu kanun, bütün evrende hükmünü sürdürmektedir. Son derece bir nizam ve ölçüyle; Allah’ın ölçüsüyle.
İnsanın ne hâfıza yeteneği, ne algılama gücü ve ne de öğrenme kabiliyeti, evrenin tüm özelliklerini tam olarak kavramaya muktedirdir. Sürdürülen bir seri gözlemler, gözlemlerden elde edilen çarpıcı gerçekler, bu gerçeklerden açığa çıkan sonuçların matematik denklemlere yansıyan ifadeleri, bizi, şimdiye kadar kullana kullana alıştığımız ve şartlandığımız her türlü nitelik ve nicelikteki değerlerin ötesinde, öylesine derin anlamlara sürükler ki, bu derinliklerin yalnızlığında insan, hayret, hayranlık ve huşû ile ezilir; Yaratıcı’nın kudretinin büyüklüğü karşısında şükür secdelerine kapanır.
Çevremizde her an şahit olduğumuz olaylara sanki sıradan bir faaliyetmiş gibi dudak büker, bakıp geçeriz. Hâlbuki bütün bu işlemlerde son noktanın insanda düğümlendiğini anlamak, mutlulukların en büyüğüdür. Tabiattaki her faaliyet, her işlem, her mekanizma, mutlaka insan içindir ve insanda nihâyet bulacaktır. Peki, her şeyin kendine hizmet ettiği insan, kime kulluk edip kimin hizmetine girmelidir? Sadece bakmasını değil; görmesini de bilenler için, ne kadar çok hikmetler, ibretler vardır. “İnsanlara ufuklarda (dış dünyalarında) ve kendi nefislerinde âyetlerimizi (kudretimize delâlet eden delilleri) göstereceğiz ki, onun (Kur’an’ın) gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?” 3768
3767] Celâl Kırca, Kur’an ve Fen Bilimleri, Marifet Y., s. 174-175
3768] 41/Fussılet, 53
YER VE GÖK (ARZ VE SEMÂ)
- 739 -
Aklını kullanmasını bilen bir kişi için, önce kendi varlığından ve öz benliğinden başlamak üzere, çevresindeki tabiat olaylarını anlamaya çalışmak ve gözlem çemberini genişleterek evrenin bütününü kapsayan bir zihin gücüyle bakıp görerek algılamak, tefekkür etmek, yüce bir Yaratıcı’nın varlığını idrâk için yeterlidir. Çünkü evrenin tamamını oluşturan atomik düzeydeki parçacıkların her biri ve bunlar arasındaki mevcut olağanüstü derecedeki sıkı ilişkiler, matematik prensiplere dayalı dantel misali örülmüş dayanıklı düzenlemeleri yasalaşmış örneklerini verirler. Bu, öylesine âhenkli, muhteşem ve hârika bir nizamdır ki, burada tesadüflere yer yoktur. Her mekân ve zaman boyutunda olması gereken neyse o olur. Her şey ve her olay, kendi yerinde; nerede ve nasıl bulunması ve oluşması gerekiyorsa oradadır. Talih, şans, tesadüf, evrensel bütünlük içinde yer almaz. Olayların kendi tabii seyri içindeki akımı, üstün bir planlamanın bilimsel örnekleriyle doludur. Canlı cansız, küçük büyük bütün yaratıklar, insanda hayret ve hayranlık uyandıracak kadar kapsamlı bir kâinat kitabının sayfalarını titizlikle hazırlarlar. Bu kitabın her satırında ve kelimesinde Allah’ın varlığına ve birliğine; ilim ve kudretine şehâdet eden kesin deliller ve değişmez işaretler vardır. 3769
“Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Allah’ın her şeye gücü yeter. Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde akl-ı selim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır. Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah’ı zikredip anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler, derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) ‘Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru.!” 3770
Kâinat Büyük, ama Ekber Değil!
Maddî âlemlerin büyüklüğü, manevî büyüklük yanında cılız kalır. Buhârî’nin rivâyet ettiği bir hadis-i şerifteki cennet büyüklüğü de şükrümüzü daha arttıracak cinstendir: “Cehennemden en son çıkacak ve cennete en son girecek olan (günahkâr mü’mine) verilecek ona özel cennetin büyüklüğü, dünya büyüklüğünün iki (veya diğer rivâyette, on) misli kadar yer olacaktır.”3771 Diğer mü’minlere verilecek cennetlerin büyüklüklerini ve tüm cennetin (tabii -Allah muhâfaza- cehennemin) büyüklüğünü tahmin etmek, bizim sınırlı hayalimiz için kolay olmuyor.
Büyüklük kavramı, özellikle maddî cisimler için izâfîdir/görecelidir. Köyünden dışarı hiç çıkmamış bir çobanın büyüklük anlayışı ile gök cisimlerinin ve fezanın büyüklüğünü yaklaşık olarak da olsa rakamlarla söyleyebilecek bir bilgin’in değerlendirmesi aynı olmayacaktır. Bir çocuğun gözünde babası, dev gibi büyük birisidir. Bir karınca gözünde, bir sinek veya böcek çok büyük bir devdir. Bizim anlayışlarımız da buna kıyaslanmalı. Kim bilir meleklerin büyüklükleri ne kadardır? Ama şurası unutulmamalı ki, çok önem atfettiğimiz arabamız, evimiz, arsamız, fabrikamız... hiç de büyük değil; hele ekber hiç mi hiç değildir. Evrenin muhteşem büyüklüğü, bizi hayrete düşürebilir, ama bu konuda takılıp kalmak da çok yanlıştır. Uzay, kimilerinin zannettiği veya yanlış ifadelendirdiği gibi sonsuz, sınırsız, uçsuz-bucaksız değildir. Tüm yaratıklar gibi sınırlıdır, sonludur; büyüktür ama en büyük değildir.
3769] Taşkın Tuna, Eğitim Bilim Dergisi, sayı, 10
3770] 3/Âl-i İmran, 189-191
3771] Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi, c. 2, s. 844-846
- 740 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Gök cisimlerinin, evrenin büyüklüğü, bize onları yaratanın büyüklüğünü, kudretini, ilmini... anlatmalı, yaratıklardan Yaratan’a uruc edip bağlanabilmeyi hatırlatmalıdır. “Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah’ı zikredip anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler, derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) ‘Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru.!”3772; “İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da yine böyle türlü renkte olanlar var. Kulları içinden ancak âlimler, Allah’tan (gereğince)korkar. Şüphesiz Allah, daima üstündür, çok bağışlayandır.”3773 İnsan, yaratılandan Yaratan’a nüfuz edemeyince, gözlemi tefekküre ulaşamayınca, ilmi imanla bütünleşemeyince; ibâdet etme ihtiyacını Allah’tan başka hayranlık duyduğu varlıklara yöneltip bazı cisim ve canlıları putlaştırma ahmaklığına düşmüştür. Bu putlaştırmalar içinde gök ve gök cisimleri büyük yer tutar.
Kur’an, yer ve gökler hakkında çok sayıda âyetinde çeşitli ayrıntılara da yer verir.
Gök Cisimlerinin Putlaştırılıp Bâtıl Tanrı Kabul Edilmesi
a- Güneşe Tapılması: İnsanlık tarihi, tevhid-şirk mücâdelesinin tarihidir. İnsanların bir kısmı, tevhid çizgisinden ayrılmasa da, hemen her dönemde nice insan, çeşitli varlıkları Allah’a ortak koşmuş, Allah’ı bırakıp putlara tapmıştır. İlah yerine konulanlar içinde, tabiat güçleri ve varlıkları önemli yer tutar. Tabiattaki birçok varlık arasında, belki en geniş ölçüde tapınmaya konu olan mahlûk güneştir. Eski Mısır, Asya ve Avrupa’da, Peru ve Meksika’da güneş kültüne çok rastlanır.
Mısır’da Râ, doğan güneş tanrısıydı. Daha sonra Mısır’da Akhanaton tarafından resmî din haline getirilen dinin (Aton dini) tek tanrısı, güneş yuvarlağını kişileştiren Aton idi. Evrensel güneş; sıcaklık, kâinatı aydınlatan ve canlandıran enerji vermesi, parlaklık, kudret, uzak olduğu halde ışıklarıyla yerde oluşu gibi özellikleriyle insanların ta’zîmine hedef edilmiş olabilir. Hindistan’da Vedizm’de Surya, bir güneş tanrısıdır. Hintlilerde olduğu gibi İranlılara da mahsus bir güneş tanrısı olan Mitra (yahut Mithra), ışık ve hak tanrısıdır. Mani dininde, güneş ile aya dua etmek yer alıyordu. Cermenlerde ve Romalılarda da güneşe tapılırdı. Romalılarda güneş tanrısı “sol invectus (yenilmez güneş) için bir tapınak vardı. Şintoizmde güneş tanrısı olan Amaterasu, İdzanagi’nin sağ gözünden, ay tanrısı olan Tsuki-Nokami ise sol gözünden düşen damladan doğarlar. Sümerler güneş, ay, zühre gibi yıldızların tanrılaşan ruhlar olduğuna inanırlardı. Bazılarına göre, güneşe tapanlar, onun akıl ve ruhu olan bir melek olduğunu, bütün süflî varlıkların kaynağı bulunduğunu düşünür, putlarla da temsil ederler.
Arabistan’da güneşe tapıldığı da bilinmektedir. “Abdu şems” gibi isimler de bunu göstermektedir. Bazılarına göre el-Lât veya Semud kavmindeki İlât, güneşi temsil etmiş olmalıdır. Yazıtlardan öğrenildiğine göre Güney Arabistan’da yaşayanlar, bariz surette aya, güneşe, yıldızlara tapmışlardı. 3774
b- Aya Tapılması: Aya tapınma da, yaygın şirk şekillerinden olmuştur. Mısır, İran, Babil, Hindistan, Yunanistan, Avustralya, Yeni Zelanda, Meksika, Batı
3772] 3/Âl-i İmran, 191
3773] 35/Fâtır, 28
3774] Suat Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyyet, Kayıhan Y., s. 365
YER VE GÖK (ARZ VE SEMÂ)
- 741 -
Avrupa’da (Keltlerde) ve Afrika’da rastlanmaktadır.
c- Yıldıza Tapılması: Eş-Şı’râ isimli yıldıza bazı Araplar tarafından tapıldığı bilinmektedir. Bunların, Huzâa kabilesi olduğu söylenir. Allah, bir âyette “Doğrusu, şi’râ yıldızının da Rabbi O’dur (Allah’tır).”3775 buyurmakla, böyle şeylere tapmanın bâtıl olduğunu bildirmiştir. 3776
Hz. İbrahim’in tevhid mesajını ilettiği toplumun yıldıza, aya ve güneşe tapanlar olduklarını, Hz. İbrahim’in bunların ilah olamayacağına dair aklî deliller sunmasından anlıyoruz. Irak’ta yaşayan Kildanîlerin bu inancı ve bâtıl tanrıların durumları anlatılır ki, düşünülsün; bu tür şirkten vazgeçilsin. 3777
Fahreddin Râzi, heykellerden yapılmış putlara tapmanın, temelde yıldızlara tapmanın sembolü olduğunu ifade ederken, yıldızlara tapmanın özelliklerini de açıklar:
Âlimlerin pek çoğu şunu söylemişlerdir: Bazı müşrik insanlar, bu âlemin durumlarının değişmesinin yıldızların durumlarının değişmesine bağlı olduğuna inanmışlardır. Bu inançta olanlar, yıldızların durumunu gözetleyerek bu dünyada meydana gelen mutluluk ve mutsuzlukların, yıldızlardaki talihlerine bağlı olduklarına inanmışlardır. Onlardan bir kısmı, yıldızların varlıklarının zatları gereği olduğuna, bu âlemleri de onların yarattığına inanmışlardır. Yine onlardan bir kısmı, bu yıldızların en büyük ilahın mahlûkları olduğuna, bu yıldızların da âlemin yaratıcısı olduğuna inanmışlardır. Birinciler, bu yıldızların gerçekte ilah olduklarına, ikinciler de onların, Allah ile insanlar arasında vasıta olduklarına inanmışlar, böylece onlara ibâdet ve inkıyatla meşgul olmuşlardır. Sonra ise, yıldızların çoğu zaman gözlerden gizli olduklarını görünce, onlar namına bazı putlar edinmişler ve bu putlara ibâdetleriyle de bu gök cisimlerini kast ederek ve yıldızların görünmeyen gölgelerine yaklaşarak putlara tapınmaya yönelmişlerdir. Derken zaman uzayınca, yıldızların isimlerini aradan çıkarıp sadece bu heykellere tapınmaya başlamışlardır. İşte bunlar, gerçekte yıldızlara tapan kimselerdir. 3778
Yunanlılar, İskender’den önce, kendileri için ruhânî kuvvetlerin ve ışık saçan gök cisimlerinin isimleri ile tanınan birtakım heykeller yapmaya ve onları kendileri için bizzat ma’bud kabul etmeye yöneldiler. Dahhâk’ın San’a şehrinde Zühre yıldızı adına inşa ettiği Gumdân tapınağı, puthanelerin meşhurlarındandır. Hz. Osman (r.a.) bu puthaneyi yıktırmıştır. İran hükümdarı Menûşehr’in ay adına inşa ettiği Nevbahar-ı Belh isimli puthane de meşhur tapınaklardandır. 3779
Kur’ân-ı Kerim, güneş ve ayın Allah tarafından hizmete âmâde kılınmasını, O’nun büyük nimetlerinden olarak zikreder.3780 Onların sayma ve ölçü vesileleri3781 olmak, aydınlatmak3782 gibi faydaları vardır. Bütün özellikleriyle, Allah’ın âyetlerindendirler.3783 Bunlar, belirli bir zamana kadar görevlerini yapacak, süre3775]
53/Necm, 49
3776] S. Yıldırım, a.g.e. s. 366
3777] Bk. 6/En’âm suresi 76-79. ayetler
3778] Fahreddin Râzi, Mefatihu’l Gayb (Tefsir-i Kebir), Akçağ Y., c. 2, s. 134
3779] F. Râzi, a. g. e., s. 136-137
3780] 16/Nahl, 2; Zümer, 5
3781] 6/En’âm, 96
3782] 10/Yûnus, 5; 71/Nuh, 16
3783] 41/Fussılet, 37
- 742 -
KUR’AN KAVRAMLARI
leri dolunca dürülüp toplanacaklardır.3784 Allah, güneşe ve onun kuşluk zamanındaki parlaklığa kasem etmekle3785 ona bir değer verdiğini gösterir. Öyleyse insan onlara değil; onları yaratan ve teshir eden Allah’a şükür ve ta’zim etmelidir.
Kur’an, Sebe’ halkının güneşe tapmalarını vesile ederek, bu ibâdetin sapıklık olduğunu söyler.3786 Bir âyette de, bütün insanlara, mutlak olarak şunu ilân eder: “Gece ile gündüz, güneş ile ay Allah’ın varlığının âyetlerinden/belgelerindendir. Güneşe ve aya secde etmeyin; eğer Allah’a kulluk etmek istiyorsanız, bunları yaratana secde edin.”3787 Burada şöyle bir işaret bulunabilir: Bu varlıklara tapanların en azından büyük bir kısmı, Allah’a inanıyor ve ibâdet ediyorlardı, dolayısıyla bu gök cisimleri, bağımsız tanrılar değillerdi. Fakat onlara tapanlar, onları ibâdetlerinde şerik/ortak koşuyorlardı. Allah, bu yaratıklara tapınmayı bırakıp, ibâdetin onları Yaratan’a tahsis edilmesini emrediyor. İslâmiyet, tapınma secdesi olmasa bile öbür mahlûklar gibi bunlara da ta’zimi yasaklamıştır. 3788
d- Gök’e Tanrılık İsnâdı, Eski Türklerin Gök Tanrısı: Şamanlık inancına bağlı Türklerin Gök Tanrısı anlayışında gök, cisimleştirilmiş, somut tanrısal bir varlık olarak kabul edilmiştir. 3789
“Gök Tanrı” anlamında eski Türkler, “Tengri” “Tangrı” diye isimlendirdikleri bir iyilik tanrısına inanıyorlar, bunun gök olduğunu kabul ediyorlardı. (Orta Asya Türklerine göre bu Gök Tanrı; yeryüzünün, insanların ve görünür görünmez her varlığın yaratıcısıdır. İnsanların yaşantıları arasında dengeyi o sağlar, O, bütün kâinatın efendisidir.3790 (Türkçe “Tanrı” kelimesi, aslında bu şirk unsuru olan Gök Tanrı anlamında olduğundan Allah için kullanılmamalıdır.)
Gök Tanrı kültünün hemen bütün Orta Asya Türk toplumlarında çok köklü bir inanç olması sebebiyle etkisi, İslâm sonrası dönemde dahi kendini göstermiştir. Bu kültün İslâmî döneme mahsus bazı metinlerde de ortaya çıktığı müşahede olunmaktadır. 3791
Ve Günümüz
“Gök Tanrı” inancının çok eski dönemlerde kaldığı, artık güneşe, aya, yıldızlara kimsenin tapmadığı gibi anlayışlar, kesinlikle doğru bir yargı değildir. Şirk cephesinde yeni bir şey yok. Kur’ân-ı Kerim de bu yüzden “güneşe ve aya secde etmeyin.”3792 demekte; günümüzdeki insana da bu mesajı iletmektedir. Türklerin Gök Tanrı’ları’nın çoktan ölüp tarihin çöplüğüne gömüldüğü anlayışıyla ilgili bir yargıya varıp varmamak için gelin, bu konuda aynamızı topluma tutalım:
Medyada; medyumlardan, falcılardan, astrologlardan yani modern müneccimlerden geçilmiyor. Boyalı basın dediğimiz, yazıdan daha çok resimlerin yer
3784] 81/Tekvir, 1
3785] 91/Şems, 1
3786] 27/Neml, 24-25
3787] 41/Fussılet, 37
3788] Suat Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyyet, Kayıhan Y., s. 367
3789] Orhan Hançerlioğlu, İnanç Sözlüğü, Remzi Kitabevi, s. 214
3790] Ahmet Yaşar Ocak, Bektaşi Menakıbnamelerinde İslam Öncesi İnanç Motifleri, Enderun Kitabevi Y., s. 30
3791] A. Y. Ocak, a. g. e., s. 32
3792] 41/Fussılet, 37
YER VE GÖK (ARZ VE SEMÂ)
- 743 -
aldığı gazetelerin tümünde her gün burç ve fal köşeleri yayınlanmaktadır. Buralarda “yıldızınız diyor ki”, “burcunuz”, “elektronik burç falı”, “bilgisayarlı astrolojik fal” gibi köşelere ne demeli? (Bu hurafeler, irtica kavramına girmediğinden kimsenin bir şey dediği yok. Peki müslümanların da mı diyeceği yok?!)
Günümüz ve Modern Müneccimlik
Müneccimlik, sanıldığı gibi tarihe karışmış değil; sadece modernleşmiştir o kadar. (Müneccim: Yıldızların hareketlerinden ahkâm çıkaran kimseye verilen addı. Şimdi bu işle uğraşanlara astrolog veya medyum deniliyor. Astrolog: Yıldız falına bakan kimse demektir. Horoskop denilen yıldızların, burçların bulundukları yerin haritasını çıkarıp, falına bakacakları kimsenin doğum tarihleriyle kıyaslayarak geleceği -gayb- hakkında hüküm çıkartırlar. İlm-i nücum denilen bu bilime(!) şimdi astroloji denilmektedir.) Eski Yıldızname’lerin yerini günlük burçlar, astrolojik hurafeler almış; müneccimin adı da astrolog veya medyum olmuştur artık. (Yıldızname: Yıldızların hareketleri ile insanların kaderi arasında var olduğu iddia edilen ilişkileri konu edinen kitap, astroloji kitabı, horoskop vb. haritalar, fallar)
Günümüz ve Yıldız: Açıkça kâfir olanların yanında, nice “müslümanım” diyen insan, hâlâ yıldızların, burçların insan kaderinde etkili olduklarına inanmaktadır. İki kişi, birbirleriyle iyi anlaşıp geçinemiyorsa suç onların değildir; sebep yıldızlardır: Yıldızları barışmıyordur da onun için. Birisi, ün mü kazanmıştır, talihi açılıp meşhur mu olmuştur; öyleyse onun yıldızı parlamıştır. Herkesçe sevildiği için onun yıldızı dişidir de o yüzdendir bu sempatiklik. Yok, itibardan düşer, ününü yitirerek eski şöhreti kalmazsa, sebep; onun yıldızı sönmüştür. Artık o yıldızı düşük biridir. Biri ölünce, onun yaşayışında etkili olan yıldızı, onu terk ederek başka diyara göçtüğü için o ölmüştür. O zaman bir yıldız kaydı denilir. Müneccimin, kâhinin; geleceği (her şeyi değilse bile çok şeyi) bileceğine hâlâ inanılır ki, gelecekle ilgili değerlendirmelerde bulunanlara sen müneccim misin, nereden biliyorsun, diye sorulur; ‘adam sanki kâhin’ denilir.
Yine, bu sapık düşünceye göre yıldızlar konuşur, vahyeder; onların Rasûlleri/elçileri ise astrologlar, medyumlar ve cincilerdir. Yıldızların konuşma dilini anlayan bu sivri akıllılar, bu mesajları “yıldızınız diyor ki...”, “burcunuzun durumuna göre başınıza şu şu gelecek” diye insanlara para karşılığı tebliğ eder ki, bu mesaja göre bilinçlensinler ve ona göre davransınlar.
Haberden, fikirden daha çok magazine yer veren, yani hangi sanatçı(!)nın karnı ağrıdığından, hangisinin ayakkabısın ne renk olduğundan bahsedip dört bir yanından resimleyen gazeteler, bir bahane bulup/uydurup çektikleri resim için yazacakları yazılarda bu iffetsizleri topluma örnek olarak lanse etmeye çalışırlar. Tabii televizyonların nice programında da göstere göstere ve haramları cilâlayarak bu meşhur edilen sanatçılar konu edilirken onlar yere sığdırılamaz, göklere çıkarılır. Onlara yeryüzünde benzeyen eş varlıklar bulunamaz. “Yıldız”dır onlar, “star”dır, “sanat güneşi”dir. Bu sıfatlar, gök cisimlerine tapan topluluklardan miras kalan isimlendirmelerdir.
Günümüz ve Felek: “Felek”: Gök, gökyüzü, semâ, her gezegene mahsus gök tabakası, yörünge gibi anlamlara gelir. Çoğulu “eflâk”tır. Felekiyat: Gök bilgisi, astronomi ilmi demektir. Felekî: Felekle alakalı, yani astronomi ile ilgili anlamına
- 744 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gelir. Felekiyyûn: Astronomi/gök bilimi ile uğraşanlar demektir. Kur’an’da felek kelimesi, iki yerde geçer. Bu iki âyette felek; küre, yörünge anlamında kullanılır. “Ne güneşin aya erişmesi kendine yaraşır, ne de gece, gündüzün önüne geçebilir. Hepsi bir felekte (yörüngede) yüzmektedir.”3793; “O, geceyi, gündüzü, Güneşi, Ayı yaratandır. Her biri bir felekte / yörüngede yüzmektedir.” 3794
Şimdiki bilim açısından geçersiz olan ve bizim açımızdan da bâtıl görüşe, Batlamyus teorisine göre, bütün felekleri saran en büyük ve en yüksek feleğe, Atlas feleği denir. Atlas feleği dönerken diğer sekiz feleği de kendi istikametinde dönmeye zorlar. Bu dönüş büyük bir özellik taşır. İnsanların talihleri, refah ve mutlulukları üzerinde değişken ve aksi durumlar ortaya koyar. İşte felekler üzerine şikâyetin arka planında bu anlayış vardır. Eski zamanlardaki bâtıl inanışa göre, Güneş feleğin ve göğün sultanıdır. Diğer gezegenler de onun çevresinde birer vazife ve hizmet görürler. Buna göre Ay vezir, Utarid kâtip, Merih başkumandan, Müşteri kadı, Zühal bekçi, Zühre de çalgıcıdır. İlk yedi felekteki gezegen yıldızların insanlar üzerinde hayırlı ve hayırsız tesirleri olur. Bu tesirler, o yıldızın etkisinde doğan kişiler üzerinde değişik haller ortaya koyar. Mesela Merih ile Zuhal uğursuz, Güneş ile Müşteri uğurlu yıldızlardır. Diğerleri ise bazen uğurlu, bazen uğursuz olurlar. Bu bâtıl inanca göre bu yıldızların yeryüzüne hâkim oldukları aylar, günler ve saatler vardır. Uğurlu saatler ve uğursuz saatler, böylece insanlar ve onların üzerinde etkili olurlar. İnsanlar da bu saatlerde başlarına gelenler için şikâyet eder veya memnuniyet bildirirler.3795
Yıldızların insanın kaderine hâkim oldukları inancı, feleğin kader mânâsını kazanmasına yol açmıştır. Araplar, bu anlamda feleğe dehr, İranlılar çarh derler. Bu felek teorisinin, gök cisimleri ve gök hâdiselerinin insanın kaderine hâkim olduğu anlayışı ile birlikte eski bâtıl dinlerde de büyük bir yer ayrıldığını görüyoruz. İslâm kaynaklarının haber verdiği Sabiîler (Yıldıza tapanlar) bunlardır. Bu bâtıl inanca göre yıldızların kimi uğurlu, kimi uğursuzdur. Yıldızların her biri belli günlere ve saatlere hâkimdir. İlm-i nücum veya yıldız falı ile uğraşanlar, insanın doğduğu gündeki yıldızların veya burçların durumuna bakarak insanın sağlığını, ahlâkını, başarı derecesini, kısaca kader ve talihini keşfetmeye çalışırlar.
Edebiyatta felek, daha çok şikâyet yerine kullanılır. Edebiyatın feleğe karşı tutumu olumsuzdur. Çünkü felek, kıyıcı, zâlim ve hilekârdır. Sözüne güven olmaz. Kimse onun elinden aman bulmamıştır. Aşığı sevgilisinden ayıran, insanı mihnete gark eden, tam amacına ulaşacağı sırada talihini ters çeviren felektir.
İlkel bâtıl dinlerden, bâtıl inanışlardan, mitolojiden ve efsanelerden kaynaklanarak halk muhayyilesinde oluşan felek-kader münasebeti, feleğin halk arasında kambur felek, kahpe felek gibi tâbirlerle anılmasına, feleğin çemberinden geçmiş gibi deyimlerin oluşmasına sebep olmuştur. Rüzgârgülü’ne eskiden çark-ı felek denirdi.3796 Şimdi bu ad, daha çok kumar oynamak için döndürülen yuvarlak masaya denmektedir.
Duymuşsunuzdur, nice insan, şartlar uygun giderse, bir terslik çıkmazsa anlamında felek yâr olursa der. Güzel, keyifli (daha çok da haram eğlencelerle) bir
3793] 36/Yâsin, 40
3794] 21/Enbiyâ, 33
3795] İskender Pala, Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, Akçağ Y. s. 165
3796] Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergâh Y., c. 3, s. 179 vd.
YER VE GÖK (ARZ VE SEMÂ)
- 745 -
gece veya gün geçirirse felekten kâm aldığını söyler veya anlayışına göre felekten bir gece (gün) çalmıştır. Haksızlığa, zulme, felakete uğradıysa, feleğin sillesini yemiştir. Talihsizlikten yakınıyorsa, bunu feleğe küsmekle ifadelendirir. Kendi tecrübeleri ile hayatın iyi ve kötü yönlerini bilen ve her işin altından kalkanlara feleğin çemberinden geçmiş denir. Bahtsız kimselere felek düşkünü dendiği olur. Dönek, sözünde durmayan anlamında felek meşrep denilir. Şaşkınlıktan veya korkudan ne yapacağını bilemez hale gelen insan da feleğini şaşıran kimsedir. Ters döndüğü için, bu kadar kutsal gücü olduğu halde kahpe felektir; gök kubbesinin yuvarlaklığından dolayı da kambur felektir. İstediğine istediğini yapar bu felek: Ah bu kambur felek; kimine karpuz yedirir, kimine kelek! Kimine ceket giydirir, kimine yelek!
Günümüz ve Arzın Kutsallaştırılması
İnsan, belli bir yerde değil; tüm yeryüzünde halife olması için yaratılmıştır. İslâm’ı, bulunduğu yerde yaşayıp oraya hâkim kılmak için çalıştığı gibi, dünyanın ulaşabildiği her tarafına da götürme zorunluluğu vardır. Bir insan, doğacağı yeri seçme hakkına sahip olmadığından, tercihinde olmayan bir konudan dolayı ne ayıplanır, ne de şereflenir. Allah, bizi bu topraklarda değil de; çok farklı hatta sevmediğimiz bir yerde dünyaya getirebilirdi; Diğer insanların oralarda dünyaya gelmesi gibi. O zaman o yaratıldığımız yerin mi, yoksa şimdi yaşadığımız yerin mi kutsal olması gerekecekti? Müslüman için tüm arz Allah’ın mülküdür. Hepsi aynı değerdedir. Bir yerin fazileti, orada inanılıp uygulanan inançla ilgili olmalıdır. Toprak, üstünde yaşayan insanların inançlarıyla bütün olarak değerlendirilmelidir. İnsanın ırkına, doğduğu yere göre bir toprak parçasına kutsallık atfetmesi, Allah için değil de; o toprak parçası için ölümü göze alabilecek hale gelmesi, vatanın -üzerinde hangi hükümlerin uygulandığına bakılmadan- yüceltilmesi bu açıdan değerlendirilmelidir. Vatan kelimesi Kur’an’da geçmez. İslâmî açıdan yurt veya vatan “dâr” kelimesiyle ifade edilir. İslâm toplumunun yaşadığı ve hâkim olduğu yerler için “dâru’l-İslâm”, müslümanların idare ve hâkimiyetleri altında olmayan yerler ise “dâru’l-harp” kabul edilir. Eğer bir kimse, yaşadığı ülkede dinî inanç, dinini koruma ve dinini yaşama hürriyetini kaybetmişse, gücü yetiyorsa cihad ederek bu temel haklarını yerli veya yabancı işgalcilerden geri alması veya gücü yetmiyorsa, bunları koruyup dinini yaşayabileceği yere hicret etmesi gerekir. Cihad ve Hicret'in Kur'an'da ve sünnette çok büyük önemi vardır.
Ayrıca, içinde Kâbe'nin bulunmasından dolayı müslüman açısından dünyanın en kutsal yeri sayılmaya müsait olan bir vatanda, Hak dinin yaşanamadığı için oradan hicret eden Rasûlullah ve ashâbının, aynı zamanda gerçek vatanları olan Mekke'deki yönetime karşı inanç savaşı yaptıkları unutulmamalıdır. Şu âyet; vatan, cihad ve hicret kavramları açısından değerlendirilmelidir: Nefislerine yazık eden kimselere, canlarını alırken melekler: ‘Dünyada ne işte idiniz?’ derler. Bunlar; ‘biz yeryüzünde güçsüz bırakılmış çaresiz kimseler idik’ diye cevap verirler. Melekler: ‘Allah’ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!’ derler. İşte onların barınağı cehennemdir; orası ne kötü bir gidiş yeridir.”3797 Medine için, oradaki hurmaları için savaşan kimsenin mücadelesinin Allah için olmadığı, ancak Allah yolunda savaşanların cennetle müjdelenen şehitler olabileceğini Rasûlullah’ın hadislerinden öğreniyoruz.
3797] 4/Nisâ, 97
- 746 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Müneccimlik ve Falcılık
Müneccimlik, gelecekte meydana gelecek, özel ve genel olaylara, yıldızlara bakarak haber vermektir. Hz. Peygamber’in bu konuyla ilgili şöyle bir ikazı vardır: “Bazı insanlar, Allah’ın nimetiyle geceyi geçiriyor, sabah olunca da, ‘bize şu yıldız sebebiyle yağmur yağdırıldı’ diyor. Böyle demeleri sebebiyle onların çoğu kâfir olmuştur.”3798 Yine bir başka hadis rivâyeti de benzer bir ikazdır: “Kim yıldızlarla haber vermeye çalışırsa, sihir ile haber vermiş olur.” 3799
Bu hadisler, yıldızların uzaklığını, yerlerini, yörüngelerini gözlem ve araçlarla inceleyen astronomi ilmi hakkında değildir. Bu ilim, ilkeleri, kuralları ve araçları olan bir ilimdir. Kur’an zaten, baştan sona insanları gözleme, düşünmeye, araştırmaya ve evrenin sırlarını keşfetmeye davet etmektedir. Ancak, ilimleri, gaybı biliyormuş gibi yorumlamak, insanı şirke götürür. Çünkü gaybı bilen sadece Allah’tır.
Gelecekte olacak şeyler hakkında bilgi sahibi olmak için başvurulan çeşitli yolların en belirginlerinden biri faldır. Daha çok baht, uğur ve talihi, genel olarak da gelecekte olacak şeyleri anlamak için birtakım garip yollara başvurarak bunlardan anlam çıkarma ve kişilik okuma işine fal; bu işi yapmaya da falcılık denir. Gelecek zamanda vuku bulacak olayları haber vererek gayb sırlarını bildiğini iddia edene de falcı, medyum denir.
Câhiliyye Arapları, bir yolculuğa, bir savaşa, bir ticarete, evlenmeye yahut herhangi önemli bir işe teşebbüs edecekleri zaman üç zar (veya ok) çekerler veya kuş uçururlardı. Bu zar veya okların birinde, “Rabbim emretti” yahut “yap” diye emir; diğerinde “Rabbim nehyetti” veya “yapma” diye nehy kelimeleri yazılı olurdu; biri de boş bulunurdu. Birisi torbaya elini sokar, zarlardan birini çeker, emir çıkarsa yaparlar, nehy çıkarsa yapmazlar, boş çıkarsa bir daha çekerlerdi. Kur’an, bunu şiddetle yasaklamıştır. “Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şeytan işi birer pisliktir; bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz.” 3800
Burç ve Yıldız Falının Hükmü
Bugün yaygın olan fal çeşitlerinden biri de, modern câhiliyyenin itibar ettiği yıldız falıdır. Gökteki burçlardan yola çıkılarak yapılan bu falcılığın aslı, Sâbiîlere dayanır. Sâbiîler, gökyüzünü on iki burca taksim etmişler ve eflâkten/göklerden yalnız tapındıkları ve heykellerini diktikleri “sebaî” gezegenlerin durumlarına göre, yeryüzünde meydana gelecek olayları bildireceği iddiasıyla yıldızlarla ilgili birtakım hükümleri yazmışlardı. Onların bu inançları, günümüze kadar gelmiş bulunmaktadır. 3801
Dinimizin kesinlikle yasakladığı falcılık, bir çeşit gaybdan haber vermektir. Hâlbuki Kur’an; gaybı, Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilemeyeceğini, peygamberlerle melekler dahi kendilerine vahyedilmedikçe gaybdan haber veremeyeceklerini açıkça bildirmektedir. “De ki: ‘Göklerde ve yerde olan gaybı, Allah’tan başka bilen yoktur.”3802; “De ki: Size ‘Allah’ın hazineleri elimdedir demiyorum, gaybı da
3798] Buhâri, Megazi 35; Müsned, Ahmed b. Hanbel, II/525
3799] Ebû Dâvud
3800] 5/Mâide, 90
3801] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, c. 7, s. 5208
3802] 27/Neml, 65
YER VE GÖK (ARZ VE SEMÂ)
- 747 -
bilmiyorum.”3803; “Eğer gaybı bilseydim, daha fazla hayır yapardım.”3804 âyetleri buna yeterli delildir.
Kendilerine “arrâf”, “kâhin” veya “medyum” denilen falcıları ve bu falcılara gidip fal açtıran, onlara inanan veya destekleyenleri Peygamberimiz, ağır bir dille kınamış, hatta küfürle nitelemiştir. “Kim bir arrâfa gidip de ona bir şey sorarsa, kırk gecelik namazı kabul olmaz.”3805 “Kim bir kâhine gider, dediklerini doğrularsa; şüphesiz ki Muhammed’e indirilmiş olanı inkâr etmiş olur.” 3806
Burç falı, “insanları, doğdukları burçlara göre gruplayarak geleceğini okumaya, kaderine dair konuşmaya” denir. Modern câhiliyyenin yaşandığı günümüzde kendini aydın sanan birtakım gazete ve televizyon programcıları, her gün yıldız falı hurafesiyle insanların kaderi hakkında birtakım yorumlar yapmaktadırlar ki bunlar hiçbir bilimsel dayanağa sahip değildir. Ayrıca bu asılsız yorumlar, okuyucuların ruhsal dengelerine olumsuz yönde etki yapmaktadır. Bu bir atma, saçma ve aldatmadan ibarettir.
İslâm âlimleri, Sâbiîler gibi, tesiri yalnız yıldızlardan, burçlardan bilerek onlardan birtakım hükümler çıkarmaya kalkışmanın küfür ve şirk olduğunda ittifak etmişlerdir. 3807
Bunun yanında insanın, girişeceği önemli bir iş için, uzman kişilerle istişare yaptıktan sonra (uykusuz-rüyasız olarak) istihâre yapması meşrûdur, sünnettir. Bunun, İslâm’da yasak edilen falcılık ve kehânetle hiçbir ilgisi yoktur.
“Onların çoğu, şirk koşmadan Allah’a inanmazlar.”3808 Ne dersiniz, put sadece câhiliyye Araplarına mı aitti? “Gök Tanrı” inancı, çok eski dönemlerde mi kalmıştır, bizim bulunduğumuz yerlerden çok uzakta mıdır bu bâtıl ve ilkel şirk? Yoksa “ne yapalım, bu anlayış ve deyimler atalarımızdan bize mirastır, devam ediyor, etsin!” mi denilecek? “Onlara (müşriklere): ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği zaman onlar, ‘hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?”3809 Artık güneşe, aya, yıldızlara, feleğe kimsenin tapmadığı görüşüne ve bu görüşün hepimize yüklediği sorumluğa ne dersiniz? Her tarafı küfür ve şirk yangını sarmışsa, TV. ile evlerimize kadar tutuşturulmaya çalışılıyorsa, hepimize düşen görevler nedir?
Haydi görev başına!
3803] 6/En’âm, 50
3804] 7/A’râf, 188
3805] Müslim, Selâm 125
3806] Tirmizî, Tahâret 102; İbn Mâce, Tahâret 122; Ebû Dâvud, Tıb, hadis no: 3904; Ahmed bin Hanbel, II/ 408
3807] Elmalılı, a. g. e., c. 1, s. 5207
3808] 10/Yûnus, 106
3809] 2/Bakara, 170
- 748 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yer ve Gök Konusuyla İlgili Ayet-i Kerimeler
A- Arz Kelimesinin Geçtiği Âyetler (Toplam 461 Yerde): 2/Bakara, 11, 22, 27, 29, 30, 33, 36, 60, 61, 71, 107, 116, 117, 164, 164, 164, 168, 205, 251, 255, 255, 267, 273, 284; 3/Âl-i İmrân, 5, 29, 83, 91, 129, 137, 156, 180, 189, 190, 191; 4/Nisâ, 42, 97, 97, 100, 101, 126, 131, 131, 132, 170, 171; 5/Mâide, 17, 17, 18, 21, 26, 31, 32, 32, 33, 36, 40, 64, 97, 106, 120; 6/En’âm, 1, 3, 6, 11, 12, 14, 35, 38, 59, 71, 75, 101, 116, 165; 73, 79; 7/A’râf, 10, 24, 54, 56, 73, 74, 74, 85, 96, 100, 110, 127, 128, 129, 137, 146, 158, 168, 176, 185, 187; 8/Enfâl, 26, 63, 76, 73; 9/Tevbe, 2, 25, 36, 38, 74, 116, 118; 10/Yûnus, 3, 6, 14, 18, 23, 24, 24, 31, 54, 55, 61, 66, 68, 78, 83, 99, 101; 11/Hûd, 6, 7, 20, 44, 61, 64, 85, 107, 108, 116, 123; 12/Yûsuf, 9, 21, 55, 56, 73, 80, 101, 105, 109; 13/Ra’d, 3, 4, 15, 16, 17, 18, 25, 31, 33, 41; 14/İbrâhim, 2, 8, 10, 13, 14, 19, 26, 32, 38, 48, 48; 15/Hıcr, 19, 39, 85; 16/Nahl, 3, 13, 15, 36, 45, 49, 52, 65, 73, 77; 17/İsrâ, 4, 37, 37, 44, 55, 76, 90, 95, 99, 102, 103, 104; 18/Kehf, 7, 14, 26, 45, 47, 51, 84, 94; 19/Meryem, 40, 65, 90, 93; 20/Tâhâ, 4, 6, 53, 57, 63; 21/Enbiyâ, 4, 16, 19, 21, 30, 31, 44, 56, 71, 81, 105; 22/Hacc, 5, 18, 41, 46, 63, 64, 65, 65, 70; 23/Mü’minûn, 18, 71, 79, 84, 112; 24/Nûr, 35, 41, 42, 55, 57, 64; 25/Furkan, 2, 6, 59, 63; 26/Şuarâ, 7, 24, 35, 152, 183; 27/Neml, 25, 48, 60, 61, 62, 64, 65, 60, 75, 82, 87; 28/Kasas, 4, 5, 6, 19, 39, 57, 77, 81, 83; 29/Ankebût, 20, 22, 36, 39, 40, 44, 52, 56, 61, 63; 30/Rûm, 3, 8, 9, 9, 18, 19, 22, 24, 25, 25, 26, 27, 42, 50; 31/Lokman, 10, 16, 18, 20, 25, 26, 27, 34; 32/Secde, 4, 5, 10, 27; 33/Ahzâb, 27, 27, 72; 34/Sebe’, 1, 2, 3, 9, 9, 14, 22, 24; 35/Fâtır, 1, 3, 38, 39, 40, 41, 43, 44, 44; 36/Yâsin, 33, 36, 81; 37/Sâffât, 5; 38/Sâd, 10, 26, 27, 28, 66; 39/Zümer, 5, 10, 21, 38, 44, 46, 47, 63, 67, 68, 69, 74; 40/Mü’min, 21, 21, 26, 29, 57, 64, 75, 82, 82; 41/Fussılet, 9, 11, 15, 39; 42/Şûrâ, 4, 5, 11, 12, 27, 29, 31, 42, 49, 53; 43/Zuhruf, 9, 10, 60, 82, 84, 85; 44/Duhân, 7, 29, 38; 45/Câsiye, 3, 5, 13, 22, 27, 36, 37; 46/Ahkaf, 3, 4, 20, 32, 33; 47/Muhammed, 10, 22; 48/Fetih, 4, 7, 14; 49/Hucurât, 16, 18; 50/Kaf, 4, 7, 38, 44; 51/Zâriyât, 20, 23, 48; 52/Tûr, 36; 53/Necm, 31, 32; 54/Kamer, 12; 55/Rahmân, 10, 29, 33; 56/Vâkıa, 4; 57/Hadîd, 1, 2, 4, 4, 5, 10, 17, 21, 22; 58/Mücâdele, 7; 59/Haşr, 1, 24; 61/Saff, 1; 62/Cum’a, 1, 10; 63/Münâfıkun, 7; 64/Teğâbün, 1, 3, 4; 65/Talâk, 12; 67/Mülk, 15, 16, 24; 69/Hakka, 14; 70/Meâric, 14; 71/Nûh, 17, 19, 26; 72/Cinn, 10, 12; 73/Müzzemmil, 14, 27; 77/Mürselât, 25; 78/Nebe’, 6, 37; 79/Nâziât, 30; 80/Abese, 26; 84/İnşikak, 3; 85/Bürûc, 9; 86/Târık, 12; 88/Ğâşiye, 20; 89/Fecr, 21; 91/Şems, 6; 99/Zelzele, 1, 2.
B- Semâ Kelimesinin Geçtiği âyetler (Toplam 120 Yerde): 2/Bakara, 19, 22, 22, 29, 59, 144, 164, 164; 3/Âl-i İmrân, 5; 4/Nisâ, 153; 5/Mâide, 112, 114; 6/En’âm, 6, 35, 99, 125; 7/A’râf, 40, 96, 162; 8/Enfâl, 11, 32; 10/Yûnus, 24, 31, 61; 11/Hûd, 44, 52; 13/Ra’d, 17; 14/İbrâhim, 24, 32, 38; 15/Hıcr, 14, 16, 22; 16/Nahl, 10, 65, 79; 17/İsrâ, 92, 93, 95; 18/Kehf, 40, 45; 20/Tâhâ, 53; 21/Enbiyâ, 4, 16, 32, 104; 22/Hacc, 15, 31, 63, 65, 70; 23/Mü’minûn, 18; 24/Nûr, 43; 25/Furkan, 25, 48, 61; 26/Şuarâ, 4, 187; 27/Neml, 60, 64, 75; 29/Ankebût, 22, 34, 63; 30/Rûm, 24, 25, 48; 31/Lokman, 10; 32/Secde, 5; 34/Sebe’, 2, 9, 9; 35/Fâtır, 3, 27; 36/Yâsin, 28; 37/Sâffât, 6; 38/Sâd, 27; 39/Zümer, 21; 40/Mü’min, 13, 64; 41/Fussılet, 11, 12, 12; 43/Zuhruf, 11, 84; 44/Duhân, 10, 29; 45/Câsiye, 5, 50/Kaf, 6, 9; 51/Zâriyât, 7, 22, 23, 47; 52/Tûr, 9, 44; 54/Kamer, 11; 55/Rahmân, 7, 37; 57/Hadîd, 4, 21; 67/Mülk, 5, 16, 17; 69/Hakka, 16; 70/Meâric, 8; 71/Nûh, 11; 72/Cinn, 8; 73/Müzzemmil, 18; 77/Mürselât, 18; 78/Nebe’, 19; 79/Nâziât, 27; 81/Tekvîr, 11; 82/İnfitâr, 1; 84/İnşiakak, 1; 85/Bürûc, 1; 86/Târık, 1, 11; 88/Ğâşiye, 18; 91/Şems, 5.
C- Semâ Kelimesinin Çoğulu Semâvât Kelimesinin Geçtiği Âyetler (Toplam 190 Yerde): 2/Bakara, 29, 33, 107, 116, 117, 164, 255, 255, 284; 3/Âl-i İmrân, 29, 83, 109, 129, 133, 180, 189, 190, 191; 4/Nisâ, 126, 131, 131, 132, 170, 171; 5/Mâide, 17, 18, 40, 97, 120; 6/En’âm, 1, 3, 12, 14, 73, 75, 79, 101; 7/A’râf, 54, 158, 185, 187; 9/Tevbe, 36, 116; 10/Yûnus, 3, 6, 18, 55, 66, 68, 101; 11/Hûd, 7, 107, 108, 123; 12/Yûsuf, 101, 105; 13/Ra’d, 2, 15, 16; 14/İbrâhim, 2, 10, 19, 32, 48; 15/Hıcr, 85; 16/Nahl, 3, 49, 52, 73, 77; 17/İsrâ, 44, 55, 99, 102; 18/Kehf, 14, 26, 51; 19/Meryem, 65, 90, 93; 20/Tâhâ, 4, 6; 21/Enbiyâ, 19, 30, 56; 22/Hacc, 18, 64; 23/Mü’minûn, 71, 86; 24/Nûr, 35, 41, 42, 64; 25/Furkan, 2, 6, 59; 26/Şuarâ, 24; 27/Neml, 25, 60, 65, 87; 29/Ankebût, 44, 52, 61; 30/Rûm, 8, 18, 22, 26, 27; 31/Lokman, 10, 16, 20, 25, 26; 32/Secde, 4; 33/Ahzâb, 72; 34/Sebe’, 1, 3, 22, 24; 35/Fâtır, 1, 38, 40, 41, 44; 36/Yâsin, 81; 37/Sâffât, 5; 38/Sâd, 10, 66; 39/Zümer, 5, 38, 44, 46, 63, 67, 68; 40/Mü’min, 37, 57; 41/Fussılet, 12; 42/Şûrâ, 4, 5, 11, 12, 29, 49, 53; 43/Zuhruf, 9, 82, 85; 44/Duhân, 7, 38; 45/Câsiye, 3, 13, 22, 27, 36, 37; 46/Ahkaf, 3, 4, 33; 48/Fetih, 4, 7, 14; 49/Hucurât, 16, 18; 50/Kaf, 38; 52/Tûr, 36; 53/Necm, 26,31; 55/Rahmân, 29, 33; 57/Hadîd, 1, 2, 4, 5, 10; 58/Mücâdele, 7; 59/Haşr, 1, 24; 61/Saff, 1; 62/Cum’a, 1; 63/Münâfıkun, 7; 64/Teğâbün, 1, 3, 4; 65/Talâk, 12; 67/Mülk, 3, 71/Nûh, 15; 78/Nebe’, 37; 85/Bürûc, 9.
D- Yer ve Gökler Konusundaki Âyetler
a- Göklerdeki ve Yerdeki Her Şey, Allah’ındır: Bakara, 255, 284; Al-i İmran, 109, 129; Nisa, 126, 131-132; Maide, 120; Yunus, 55; İbrahim, 2; Nahl, 52; Taha, 6; Hacc, 64; Nur, 64; Rum, 26; Lokman, 20, 26; Sebe’, 1; Şura, 4; Necm, 31; Hadid, 2, 5.
YER VE GÖK (ARZ VE SEMÂ)
- 749 -
b- Göklerin ve Yerin Tasarrufu Allah’ındır: Bakara, 107; Al-i İmran, 189; Maide, 40; Tevbe, 116; Nur, 42; Furkan, 2; Yasin, 83; Zümer, 62-63; Şura, 49; Zuhruf, 85; Casiye, 27; Feth, 14; Hadid, 2, 5; Büruc, 9.
c- Yerde ve Göktekilerdeki Her Şey, İnsan İçindir: Bakara, 29; Ra’d, 2; İbrahim, 32-34; Nahl, 5-14, 80-81; İsra, 70; Hacc, 36-37, 65; Ankebut, 61; Lokman, 29; Fatır, 13; Zümer, 5; Zuhruf, 13; Casiye, 12-13; Mülk, 15; Naziat, 30.
d- Göklerin ve Yerin Başlangıçta Bitişik Olması: Enbiya, 30.
E- Arz (Yer) Konusundaki Âyetler
a- Yerin Yaratılışı: En’am, 101; A’raf, 54; Yunus, 3; Hud, 7; R’ad, 3; Hıcr, 19, 85; Nah, 3; Enbiya, 30; Furkan, 59; Secde, 4; Fussılet, 9-11; Kaf, 38; Zariyat, 20; Hadid, 4; Talak, 12; Nebe’, 6.
b- Yerin YaratılışSebebi: Bakara, 22; Hud, 7; Mü’min, 64; Zuhruf, 10; Duhan, 38-39; Casiye, 22; Ahkaf, 3; Teğabün, 3; Talak, 12.
c- Yerin Yaratılışında İbretler Vardır: Bakara, 164; Al-i İmran, 190; Yunus, 6; Enbiya, 16; Ankebut, 44; Rum, 22, 25; Sad, 27; Zümer, 5; Şura, 29; Duhan, 38-39; Casiye, 3; Kaf, 7-8.
d- Yerin Yaratıcısı: Bakara, 117; En’am, 14, 73, 101; Fatır, 1; Şura, 11; Zariyat, 48; Teğabün, 3.
e- Dünyanın Küre Şeklinde Oluşu: A’raf, 97-98; Zümer, 5; Naziat, 30.
f- Dünyanın Dönmesi: Neml, 88; Yasin, 40; Nebe’, 6.
g- Yer, Allah’ın Birliğine Götüren İşaretlerdendir: Fussılet, 39.
h- Kıtaların Yaratılışı: Ra’d, 4.
i- Yer, Bütün Canlıların Faydasına Verilmiştir: Rahman, 10-13; Mülk, 15; Nuh, 19-20.
j- Yer, İnsanın Emrine Verilmiştir: Hacc, 65; Mülk, 15; Naziat, 30.
k- Arz, Toplanma Yeridir: Mürselat, 25-26.
l- İnsanın Yeryüzüne Dağılması: Rum, 20; Mülk, 24.
m- Yeryüzünde Varlığını Sürdürmek, Mü’minlerin Hakkıdır: Enbiya, 105; Nur, 55.
n- Mü’minler, Kâfirlere Üstün Gelmeseydi, Yeryüzünün Düzeni Bozulurdu: Bakara, 251.
o- Mü’minler, Allah’ın Yeryüzündeki Halifesidir: Bakara, 30; En’am, 165; A’raf, 69, 74; Yunus, 14, 73; Neml, 62; Fatır, 39; Sad, 26.
p- Dağların Denge Unsuru Olması: Nahl, 15; Enbiya, 31; Lokman, 10; Fussılet, 10; Mürselat, 27; Nebe’,7.
Yer Üzerinde Rızık Sebepleri, Geçim Sebepleri Yaratılmıştır: Hıcr, 20.
F- Gökler Konusundaki Âyetler
a- Astronomi (Gök ve Uzay İlmi) ile İlgili Ayetler: Bakara, 29, 189; En’am, 96-97; A’raf, 54; Yunus, 3, 5-6; Ra’d, 2; Nahl, 16; İsra, 12; Enbiya, 33; Hıcr, 16; Mü’minun, 17; Neml, 88; Lokman, 29; Fatır, 13; Yasin, 37-40; Saffat, 6, 88; Fussılet, 12; Necm, 1, 49; Vakıa, 75-76; Mülk, 5; Naziat, 27-32.
b- Göklerin Yaratılışı: En’am, 101; A’raf, 54; Yunus, 3; Hud, 7; Ra’d, 2; Hıcr, 85; Nahl, 3; Enbiya, 30, 32; Furkan, 59; Lokman, 10; Secde, 4; Fussılet, 11; Kaf, 38; Zariyat, 47; Hadid, 4; Talak, 12.
c- Göklerin Yaratılış Sebebi: Bakara, 22; Hud, 7; Mü’min, 64; Duhan, 38-39; Casiye, 22; Ahkaf, 3; Teğabün, 3; Talak, 12.
d- Göklerin Yedi Gök Halinde Yaratılışı: Bakara, 29; İsra, 44; Mü’minun, 17, 86; Fussılet, 12; Talak, 12; Mülk, 3; Nuh, 15; Nebe’, 12.
e- Göklerin Yaratılışında Hikmetler Vardır: Bakara, 164; al-i İmran, 190-191; Yunus, 6; İbrahim, 19; Enbiya, 16; Ankebut, 44; Rum, 22, 25; Sad, 27; Zümer, 5; Şura, 29; Duhan, 38-39;Casiye, 3;Kaf,6, 8.
e- Göklerin Yaratıcısı: Bakara, 117; En’am, 14, 73, 101; İbrahim, 32; Hacc, 65; Fatır, 1; Şura, 11; Zariyat, 47; Rahman, 7; Teğabün, 3; Naziat, 27.
f- Gökler (Dünya Seması), Yıldızlarla Süslenmiştir: Hıcr, 16; Saffat, 6; Fussılet, 12;Zariyat, 7; Mülk, 5.
g- Göklerin Başlangıçta Gaz Halinde Oluşu: Fussılet, 11.
h- Gökler, Eksiksiz Yaratılmıştır: Mülk, 3-4.
i- Gökler, Şeytanlardan Korunmuştur: Hıcr, 17-18; Saffat, 7-10; Mülk, 5; Cinn, 8-9.
j- Gök Gürlemesi: Bakara, 19; Ra’d, 13.
k- Yıldırım: Bakara, 19, 55; Nisa, 153; Ra’d, 13; Nur, 43; Fussılet, 13, 17; Zariyat, 44.
l- Güneş ve Ay’ın Zamanın Bilinmesi İçin Yaratılışı: En’am, 96; Yunus, 5.
- 750 -
KUR’AN KAVRAMLARI
m- Güneş ve Ay’ın Belirli Bir Vakte Kadar Hareketlerine Devam Etmesi: Ra’d, 2; Lokman, 29-30; Fatır, 13; Yasin, 38-40; Zümer, 5; Rahman, 5.
n- Güneş ve Ay’ın Hareketi: Enbiya, 33.
o- Ay’ın Işığını Güneşten Alması: Şems, 2.
p- Güneş ve Ay’ın insanların Hizmetine Verilmesi: İbrahim, 33; Nahl, 12; Lokman, 29-30; Fatır, 13.
q- Yıldızların Yön Bulmak İçin Yaratılışı: En’am, 97; Nahl, 16.
r- Yıldızların Uzayda Dönerek Yüzmeleri: Yasin, 40.
s- Gece ile Gündüzün Uzayıp Kısalması: Al-i İmran, 27; Mü’minun, 80; Nur, 44; Fatır, 13; Zümer, 5.
t- Yukarıya Çıktıkça Göğsün Daralması ve Hava Basıncı: En’am, 125.
u- Yağmurla Gökten Rızık İner: Zariyat, 22.
v- Arş: A’raf, 46, 48-49, 54; Tevbe, 129; Yunus, 3; Hud, 7; Ra’d, 2; Taha, 5; Enbiya, 22; Mü’minun, 86, 116; Furkan, 59; Neml, 26; Secde, 4; Zümer, 75; Mü’min, 15; Zuhruf, 82; Hadid, 4; Mearic, 3-4.
w- Arş’ınSahibi Allah’tır: Neml, 26; Büruc, 15.
x- Allah’ın Arş’a Hükümran Olması: Ra’d, 2; Taha, 5; Furkan, 59; Secde, 4; Hadid, 4.
y- Arş’ı Yüklenen Melekler: Mü’min, 7; Hakka,17.
z- Kürsî: Bakara, 255.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar:
1- Uzay Âyetleri Tefsiri, Celal Yeniçeri, Erkam Y.
2- Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1 s. 233-234
3- Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2 s. 208-222, c. 3, s. 1005-1014
4- Mefatihu’l Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2 s. 111-130
5- Fi Zılali’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1 s. 94-95
6- Kütüb-i Sitte Muht. Tercüme ve Şerhi, İ. Canan, Akçağ Y. c. 6, s. 358-401
7- İslam Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 5, s. 380-382
8- Kur’an-ı Kerim’de Yaratma Kavramı veli Ulutürk, İnsan Y. s. 77-120
9- Yaratılış Olayı, M. Sait Şimşek, Beyan Y. s. 11-22
10- İlmin Işığında İslamiyet, Arif A. Tabbara, Kalem Y. s. 65- 104
11- Müsbet İlimlerde Kur’an Mucizesi, Hikmet Özdemir, Gonca Y. 46-88
12- Kur’an’da İlmi Mucizeler, Abdulmecid Zindani, Kayıhan Y. s. 45-56; 89-96
13- Kur’an Mucizeleri, Haluk Nurbaki, Mayaş Y. s. 75-94
14- Kur’an ve Fen Bilimleri, Celal Kırca, MarifetY. s.159- 193
15- Kur’an’da Ulûhiyyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 364-368
16- Muhteşem Sanatkâr, Servet Engin, Adım Y. s.15-16,45-46
17- İlmin Işığında İslamiyet, Arif A. Tabbara, Kalem Y. 65-74
18- Kur’an ve Kâinat Ayetleri, Fethullah Han, İnkılab Y. s. 55-84, 205-232
19- İslam Meydan Okuyor, Vahidüddin Han, Sebil Y. s. 107-150
20- Kitab-ı Mukaddes, Kur’an ve Bilim, Maurice Bucaille, T.Ö.V. Y. s. 225-274
21- İlim İman Etmeyi Gerektirir, A. C. Morrison, D.İ. B. Y. s. 3-37
22- Niçin Allah’a İnanıyoruz? Hazırlayan: İbrahim Sıtkı Eröz, 1-4, Hikmet Y.(3. s.119-152)
23- Kâinat Düzeni ve Allah’ın Varlığı, Fahri Erdem, Hafe Y. s. 25-44
24- İlimler ve Yorumlar, Hekimoğlu İsmail, H. H. Korkmaz, Türdav Y. s. 282-297, 359-418
25- İslami Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 417-420
26- Kur’an’a Göre Uzayda Hayat Var, Rauf Pehlivan Gür, Gonca Y.
27- Uzay ve Dünya, Taşkın Tuna, Yeni Asya Y.
28- Yıldızların Esrarı, Hüseyin Demirkan, Yeni Asya Y.
29- Güneş Sistemi, Taşkın Tuna, Yeni Asya Y.
30- Hayat Kaynağımız Güneş, Taşkın Tuna, Yeni Asya Y.
31- Yaşayan Gezegen, Yılmaz Muslu, Y. Asya Y.
YER VE GÖK (ARZ VE SEMÂ)
- 751 -
32- Etrafımızdaki Hava, Taşkın Tuna, Yeni Asya Y.
33- Allah’ın Kudreti, Atomlar, Yıldızlar, İnsanlar, Rogers D. Rusk, Hikmet Y.
34- Allah ve Modern İlim, 1-2, A. Nevfel, Hikmet Y.
35- İslam ve Astronomi, Şaban Döğen, Gençlik Y.
36- Türk İslam Bilginleri ve Gökyüzü Bilgileri, Lütfi Göker, M.E.B. Y.
37- Bektaşi Menâkıbnâmelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri, Ahmet Yaşar Ocak, Enderun Kitabevi Y.
38- Eski Türk Dini, İbrahim Kafesoğlu, Kültür Bakanlığı Y.
39- Tarihte ve Bugün Şamanizm, Abdülkadir İnan, Türk Tarih Kurumu Y.
40- İnanç Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu, Remzi Kitabevi Y. s. 214
41- Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergâh Y. c. 3, s. 179-182, 349-350, 407
42- Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, İskender Pala, Akçağ Y. s. 90, 164-166, 253
43- Eski Türk Edebiyatında Mazmunlar, Ahmet Talat Onay, T. Diyanet Vakfı Y. s. 166, 182
YÛSUF (A.S.)
- 753 -
Kavram no 196
Peygamberler 9
Bk. Peygamberlik ve Peygamberler;
Belâ-İmtihan; Hüküm-Hâkimiyet
YÛSUF (A.S.)
• Yusuf’un (a.s.) Hayatı ve Mücâdele Örnekliği
• Yusuf’un (a.s.) Yönetimi ve Çağdaş Çarpık Yorumlar
• Hz. Yusuf ve Tevhid Dâveti
• Kur’ân-ı Kerim’de Yusuf (a.s.) ve Yûsuf Sûresi
• Yûsuf Kıssasından Alınacak Dersler
• Yusuf Sûresinden Çıkan İlkeler
• Hadis-i Şeriflerde Yusuf (a.s.)
• Kişilik Psikolojisi Açısından Yusuf (a.s.)
• Züleyha; Hz. Yusuf’un Büyük İmtihanlarından Biri
• Hz. Yusuf’un Sınavları ve Biz
“Bir zaman Yusuf, babasına (Ya’kub’a) demişti ki: ‘Babacığım! Gerçekten ben (rüyada) on bir yıldızla güneşi ve ay’ı gördüm, yani onları bana secde ederlerken gördüm!”
“(Babası:) ‘Yavrucuğum! Rüyanı sakın kardeşlerine anlatma, sonra sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan insana apaçık bir düşmandır’ dedi.”
“İşte böylece Rabbin seni seçecek, sana (rüyada görülen) olayların yorumunu öğretecek ve daha önce iki atan İbrâhim ve İshak’a nimetini tamamladığı gibi sana ve Ya’kub soyuna nimetini tamamlayacaktır. Çünkü Rabbin çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.”
“Andolsun Yusuf ve kardeşlerinde, (onların haberlerinden) soranlar/ilgi duyanlar için ibretler vardır.” 3810
Hz. Yusuf’un (a.s.) Hayatı ve Mücâdele Örnekliği
“Andolsun ki, Yusuf ve kardeşlerinin kıssasında ilgi duyan herkes için ibretler vardır.”3811 Kur’ân-ı Kerim’de kıssaları anlatılan peygamberler içinde, hayatı, bir sûre içerisinde ayrıntılarıyla muhâtaplara aktarılan tek peygamber Yusuf’tur (a.s.). Yusuf Peygamber kıssasını, diğer peygamber kıssalarından ayırt eden bu anlatım özelliği, Kur’an’ın anlatım üslûbu içerisinde hemen dikkati çeker.
Kur’an, insanların nazarlarını çekmek için çok çeşitli teknikler kullanmıştır. Kur’an’ın kullandığı bu anlatım teknikleri, peygamber kıssalarında özellikle belirginlik arzeder. Kur’an’da anlatılan tüm kıssalar içerisinde yalnızca Yusuf kıssasında, peygamberin tüm hayatına denk gelen bir sürecin ayrıntılarıyla anlatılması, muhâtapların bu kıssa üzerinde dikkatlerinin yoğunlaştırılması amacı güdülmektedir. Ve çocukluktan yöneticiliğe kadar olan tüm yaşam safhalarının
3810] 12/Yûsuf, 4-7
3811] 12/Yusuf, 7
- 754 -
KUR’AN KAVRAMLARI
birlikte ele alınarak, mesajın bu bütünlük içerisinde daha iyi anlaşılabileceği imajı muhâtaplara verilmektedir.
Yusuf Peygamber kıssasının diğer kıssalardan ayrıcalığını Allah, Yusuf sûresinde şöyle beyan ediyor: “Biz, bu Kur’an’ı vahyetmekle sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Sen ondan önce (bu kıssayı) bilmeyenlerden idin.” 3812
Yusuf’un (a.s.) Nesebi: Yusuf Peygamber’i anlamak için onun Kur’an’da anlatılan nesebini de bilmek lâzımdır. Çünkü o, İbrâhim (a.s.) gibi bir peygamberin soyundan gelen ve bu soyda kesintisiz olarak dedesi İshak (a.s.) ve babası Yakub’un (a.s.) da Rasûl olduğu bir sülâleye sahip olan, bu vechesiyle nev-i şahsına münhasır bir peygamberdir.
Hz. Yusuf’un atası Hz. İbrâhim, biri câriyesi Hacer, diğeri karısından olma iki evlât sahibi idi. İsmâil (a.s.) Kâbe’nin bulunduğu Hicaz bölgesinde yerleşti ve Arapların atası oldu. İbrâhim’in (a.s.) câriyesi Hacer’den doğan İsmail’den sonra; karısı Sara’dan doğan ikinci oğlu İshak için, Kur’an’da şöyle bilgi verilmektedir: “Ayakta durmakta olan karısı güldü. Biz ona İshak’ı müjdeledik. İshak’ın ardından da Yakub’u.” 3813
İshak’a (a.s.) İbrânîce’de “gülüyor” mânâsına “Yashak” denilmektedir. Bunun nedeni, melekler annesine İshak’ı müjdeledikleri zaman, doğurma devresini aşmış olan annesi Sara’nın, bu habere gülmesinden dolayı İshak’a (a.s.) “Yashak” ismi verilmiştir. İshak’dan sonra onun oğlu Yakub (a.s.) peygamber olarak seçilir. “Kuvvetli ve basîretli kullarımız İbrâhim’i, İshak’ı ve Yakub’u da an.” 3814
Tarihî kaynaklar Hz. Yakub’un babası İshak’ın vefatından sonra onun yerine geçtiği ve daha sonra peygamber olduğunu ve babasının yurdu olan Ken’an yöresinde ikamet ettiğini anlatırlar. Yakub Peygamber’in lakabı İsrail’di. Kur’ân-ı Kerim’de bu hususa şöyle değinilir: “Tevrat indirilmeden önce İsrail’in kendilerine haram kıldığının dışında bütün yiyecekler İsrailoğullarına helâl idi.’’3815 Bundan dolayı Yakub Peygamber’den sonra, onun nesli “İsrailoğulları” adıyla anılır olmuştur. Yakub’dan sonra İsrailoğulları olarak ünlenen yahûdilerin, silsile olarak ünlenen İbrâhim soyundan geldiklerini görmekteyiz. Bununla birlikte İbrâhim’in aynı zamanda Mekke ahâlisinin ilk atası olduğu, Kâbe’nin bulunduğu Mekke’de yerleştiği, İsmâil (a.s.) yoluyla bu silsilenin devam ettiğini görüyoruz.
Esâsen Kur’an’ın iniş sürecinde Mekke’de bulunan yahûdilerin, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) vahyin inişini kıskanmalarının bir sebebi de Peygamberimiz’in, İsmail (a.s.) soyundan bir Rasûl olmasındandır. Tevrat’ta vasfını işittikleri peygamber Araplar arasından gelince “bu, İsrâiloğullarından değil, İsmâil evlâdındandır” diye içlerine işlemiş olan ırkçılıktan dolayı Peygamberimiz’i inkâr ettiler.
Böylece Allah, Yusuf kıssasıyla, yahûdi ve Arapların, kıssa hakkındaki Tevrat’tan ve diğer rivâyetlerden edindikleri yanlış inançlarını düzeltmekte ve hem de İsrâiloğulları ve Arapların menşei hakkında doğru bilgileri, Yusuf kıssası ile onlara bildirmekteydi.
3812] 12/Yûsuf, 3
3813] 11/Hûd, 71
3814] 38/Sâd, 45
3815] 3/Âl-i İmrân, 93
YÛSUF (A.S.)
- 755 -
Yusuf’un Çocukluğu ve Rüyası: Yakub’un (a.s.) on iki oğlu vardı. Bunlardan ikisi, Yusuf ve Tevrat’ta “Benyamin” diye isimlendirilen küçük kardeşi, diğer on kardeşle, baba bir anaları ayrı kardeştiler. Kur’an bunu şöyle ifade ediyor: “(Kardeşleri) demişlerdi ki: ‘Yusuf ve kardeşi, babamıza bizden daha sevgilidir.”3816 Tevrat metninde; Hz. Yakub’un, Yusuf’u sevmesinin sebebi olarak, onun ihtiyarlığının oğlu olduğu, bundan dolayı çok sevdiği yer alır. Oysa Yusuf’tan (a.s.) sonra “Benyamin”in doğmuş olduğu da anlatılmaktadır. O halde Yakub Peygamber’in en son oğlu olması hasebiyle en küçük oğlunu daha çok sevmesi gerekirdi. İşin doğrusu Kur’an’da şöyle verilmektedir: “(Yakub) böylece Rabbin seni seçecek ve sana ‘te’vîl el-ehâdîs’i öğretecek. Daha önce, ataların İbrâhim’e ve İshak’a nimetini tamamladığı gibi, sana ve Yakub soyuna da nimetini tamamlayacaktır.” 3817
Yusuf sûresindeki bu âyetten de anlaşıldığı gibi, Kur’an’da Yakub Peygamber’in, Yusuf’u (a.s.) diğer kardeşlerinden daha çok sevmesinin nedeni olarak, Yusuf hakkında Allah’tan vahy ile bilgi alması anlatılmaktadır: “Bir zamanlar Yusuf, babasına; ‘Babacığım! Rüyamda on bir yıldızın, güneş ve ayın bana secde ettiklerini gördüm’ demişti. Babası dedi ki: ‘ey oğulcuğum! Rüyanı kardeşlerine anlatma, yoksa sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.”3818 Yakub’un (a.s.) vahy ile kendisine bildirilen bilgiden dolayı, Yusuf’a gördüğü rüyayı anlatmaması ikazına rağmen, Yusuf’un bu rüyayı anlatması neticesi şeytan, kolladığı fırsatı yakalamış ve kardeşlerinin, Yusuf aleyhinde kötü düşünceler üretmesini sağlamıştı. “Zira şeytan, benimle kardeşlerimin arasına fitne soktuktan sonra…”3819 Şeytanın fitnesi ile ilgili olarak, kıssanın bitiminde Yusuf Peygamber’in ağzından, şeytanın nifakıyla kardeşlerin arasının bozulduğunun bir kez daha tesbiti yapılmaktadır. “Demişlerdi ki: ‘Yusuf ve kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir. Oysa biz bir cemaatiz. Babamız açık bir yanlışlık içindedir. Yusuf’u öldürün, ya da onu bir yere bırakın da babanızın yüzü yalnız size kalsın. Ondan sonra da iyi bir topluluk olursunuz.”3820
Kur’an’da Yusuf kıssası hâricinde, kardeşler arasındaki çekişmeye bir diğer örnek olarak, Âdem’in çocuklarının kıssası anlatılır: “Onlara Âdem’in iki oğlunun haberini gerçek olarak oku: Hani her biri birer kurban sunmuşlardı. (Kurban) birinden kabul edilmiş, ötekinden kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, kurbanı kabul edilene:) ‘Seni öldüreceğim’ demişti. (O da;) ‘Allah, sadece muttakîleri/korunanı kabul eder’ dedi.”3821 “(Kurbanı kabul edilmeyenin) nefsi, onu kardeşini öldürmeye çağırdı, onu öldürdü, ziyana uğrayanlardan oldu.”3822 Her iki kıssada da üzerinde duruluna haseddir; kıskançlığın şeytan ve nefsin de tahrikiyle kardeş öldürmeye kadar insanı kötülüğe götürdüğü anlatılmaktadır.
Kardeşlerin Tuzağı: Babaları Yakub’un nezdinde daha sevgili olmak isteyen on kardeş, Yusuf’u öldürmeye karar verirler. Ancak içlerinden biri, Yusuf’un öldürülmemesini, onun kuyuya atılmasını teklif eder. Böylece peygamber nesli bu kardeşler, bir insanı öldürmenin bedelinin farkına son anda vararak, Yusuf’u kuyuya atmaya karar verirler. Kuyuya atma tepetaklak, metrelerce derinliğe
3816] 12/Yûsuf, 8
3817] 12/Yûsuf, 6
3818] 12/Yusuf, 5-6
3819] 12/Yûsuf, 100
3820] 12/Yusuf, 8-9
3821] 5/Mâide, 27
3822] 5/Mâide, 30
- 756 -
KUR’AN KAVRAMLARI
itmekten ziyâde; Yusuf’u yalnız olarak çıkamayacağı kuyuya indirme şeklindeydi. Böylece bu kuyudan su alan kervanın onu bulmasını sağladılar. Böylece Yusuf öldürülmemiş, ancak bu tuzakla babalarından uzaklaştırılmış oluyordu.
Kervandakiler ise, köleliğin cârî olduğu o asırda bir köle bulmanın sevinciyle Yusuf’u satmak üzere yanlarına alırlar. Mısır’a vardıklarında onu az bir fiyata satarlar. Böylece ne olduğunu anlamadıkları, ancak şüphe içinde oldukları bu olayı kendi açılarından bitirmiş olurlar. Yusuf’un kardeşleri ise, Yusuf’un giysisine bulaştırdıkları bir kan vâsıtasıyla babalarını, Yusuf’u kendileri oynarken kurdun yediğine inandırmaya çalışırlar: “Ey babamız! Yusuf’u eşyamızın yanında bırakıp yarışmaya gitmiştik, bu arada onu kurt yemiş. Biz ne kadar doğru söylesek de sen bize inanmayacaksın’ dediler. Onun başka bir kana bulanmış gömleğini getirdiklerinde babaları: ‘Anlaşılan nefsiniz sizi kötü bir işe sürüklemiş. Artık bana güzelce sabretmek düşüyor’ dedi.” 3823
Yakub Peygamber’in bu âyette geçen sözleri, Yusuf’un öldüğüne inanmaktan çok, vahy ile kendisine bildirildiğini anladığımız bilgi ile Yusuf (a.s.) hakkında Allah’ın takdirinin tezâhür etmeye başladığının delâleti olarak olayı sabırla karşıladığını anlamaktayız: “O (Yakub) kendisine öğrettiğimiz bir bilgiye sahipti.”3824
Yusuf (a.s.) Mısır’da: “Bir kervan geldi, sucularını kuyuya gönderdiler. Sucu kovasını sarkıtınca: ‘Müjde! Bir oğlan çocuğu’ dedi. Onu satmak üzere yanlarında götürdüler. Oysa Allah yaptıklarını görmekteydi. Onu kendisine rağbet etmeyerek, ucuz bir fiyata, birkaç dirheme sattılar.”3825 Kardeşlerinin hasedi ile başlayan uzun bir serüvende, ilk durağı Mısır olmuştu. Yusuf’un; Filistin’in bir yöresinde atıldığı kuyudan başlayan yolculuğu, köle olarak Mısır’da bir yöneticiye satılmasına varmıştı. Yusuf’u köle olarak satın alan Mısırlı yöneticinin niyetini Allah şöyle açıklıyor: “Mısır’da onu satın alan kimse, karısına: ‘Ona iyi bak, belki bize faydası dokunur veya evlât ediniriz’ dedi..”3826 Evet, Yusuf’u satın alan yönetici, çocuğunun olmaması sebebiyle onu evlât edinme gibi bir gâyeyle Yusuf’u satın almıştı. “Böylece olayların yorumunu öğretmek için Yusuf’u oraya yerleştirdik. Allah, dilediğini yapar, fakat insanların çoğu anlamaz.” 3827
Herkesin hesapları vardı. Yakub, Yusuf’ta gelecek görmüş, onu kardeşlerinden korumaya çalışmıştı. Kardeşleri, babalarına daha sevimli olmak için Yusuf’a tuzak kurmuşlar ve ondan kurtulmayı amaçlamışlardı. Kervan sahipleri, kuyuda buldukları Yusuf’tan çekinerek daha değerli olmasına rağmen az bir fiyata satmışlardı. Ve en son olarak Aziz, onu kendisine evlât edinme amacıyla satın almıştı. Ancak olaylara hükmeden Allah’tı ve Allah tüm hesap yapanların üstünde hesap yapandı.
Bir zamanlar yine Mısır’da Firavun da saltanatını devam ettirmek amacıyla, yeni doğan bütün erkek çocukları katletmişti, ancak sarayına aldığı ve kendisine sâdık bir kul olacağını umduğu Mûsâ sonunda onun hasmı ve saltanatının son vericisi olmuştu. İşte Allah bunun için hatırlatma yapıyor: “…Allah dilediğini yapar,
3823] 12/Yûsuf, 17-18
3824] 12/Yûsuf, 68
3825] 12/Yûsuf, 19-20
3826] 12/Yûsuf, 21
3827] 12/Yûsuf, 21
YÛSUF (A.S.)
- 757 -
fakat insanların çoğu anlamaz.”3828 Özellikle inkârcılar.
Yusuf’un, Peygamberlikle Vazifelendirilmesi: Satın alınarak köle yapılan Yusuf, Mısır’da yıllarca Azize ve karısına hizmet etmişti. Yıllar çabucak geçmiş ve artık o bir delikanlı olmuştu. Sonunda Allah ona peygamberlik vermiş ve onu tebliğ ile görevlendirmişti. “Olgunlaşınca, ona hüküm ve ilim verdik.”3829 Burada Yusuf’un Rasûllükle vazifelendirilmesinde bazı inceliklere değinmekte fayda vardır:
a- Her peygamber gibi Yusuf (a.s.) da Rasûllükle görevlendirildiği toplumun, tanınan ve hatta güvenilen bir ferdi olarak peygamberliğe muhâtap olmuştur. Çünkü küçük bir çocukken Mısır’a gelen Yusuf (a.s.), yıllarca Mısırlılar arasında kalmış, hem Mısır toplumunun yapısına vâkıf olmuş, hem de onlarca bilinen, tanınan biri olmuştu.
b- Kur’an’da anlatılan peygamberler içinde köle olarak Rasûllükle vazifelendirilme vasfı kazanmıştır. Gerçi Kur’an’da anlatılan Rasûller içinde İsmâil (a.s.) bir câriyeden, yani köle bir kadından doğmuştu. Ancak İsmâil (a.s.) bir köle değildir. Oysa Yusuf (a.s.) Mısırlı bir yöneticinin kölesidir. Böylece Allah, köle ile köle olmayan arasında hiçbir fark olmadığını, farkın takvâda olduğunu belirtmiş olmaktadır.
Azizin Karısının Zinâya Meyletmesi: Yusuf’un büyüyüp yakışıklı bir delikanlı olması, Azizin karısının nezdinde olumsuz bir etki yaparak ona cinsî yönden meyletmesine yol açar. Ve Yusuf’a bir tuzak kurarak ağına düşürmeye çalışır: “Kaldığı evin hanımı onunla olmak istedi. Kapıları kilitleyip: ‘Gelsene!’ dedi. Yusuf: ‘Allah’a sığınırım. Rabbim bana iyi baktı. Zâlimler asla iflâh olmaz’ dedi. Gerçekten kadın onu arzulamıştı. Rabbinin işaretini görmeseydi Yusuf da onu arzulayacaktı. Böylece onu kötülükten ve fuhuştan alıkoyduk. Çünkü o, bizim muhlis (ihlâslı) kullarımızdandı.” 3830
Yusuf (a.s.) 22. âyette anlatılan, Rasûllük vazifesini almamış olsaydı, (Rabbinin burhânını görmemiş olsaydı) o zaman o da kadına meyledecekti. Yusuf (a.s.) bunu Kur’an’da şöyle beyan ediyor: “Yine de nefsimi temize çıkarmak niyetinde değilim. Rabbimin merhamet etmesi müstesnâ, nefis daima kötülüğü teşvik eder. Doğrusu Rabbim çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.” 3831
Böylece Allah, Yusuf peygamberi korur ve peygamberlerin ismet sıfatının nasıl tecellî ettiğinin bir örneğini de vermiş olur. Eğer Yusuf (a.s.) günaha meyletmiş olsaydı doğrudan doğruya vahy ve onun belirttiği değerler zarar görmüş olacaktı. Bu sebebe mebnî olarak Allah, bu olay öncesinde Yusuf’u Rasûllükle görevlendirerek aynı zamanda Yusuf peygamberin ismet sıfatına da bürünmesini sağlamış oluyordu.
Yusuf’a (a.s.) Yapılan İftirâ: “Kapıya koştular. Kadın, Yusuf’un gömleğini arkasından yırttı. Kapının önünde kadının kocasıyla karşılaştılar. Kadın: ‘Eşine kötülük yapmak isteyen bir kimsenin cezâsı, hapsedilmekten veya can yakıcı bir azâba uğratılmaktan başka ne olabilir?’ dedi.”3832 Bu âyette belirtilen olayda tipik bir iftirâ durumuyla karşı karşıyayız. Olayda biri kadın diğeri erkek iki şahıs vardır ve evde yalnızdırlar.
3828] 12/Yûsuf, 21
3829] 12/Yusuf, 22
3830] 12/Yusuf, 23-24
3831] 12/Yusuf, 53
3832] 12/Yusuf, 25
- 758 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Azizin karısı kendisini savunmaya başlamıştır. Yusuf’a (a.s.) iftirâ ederek… Yusuf da kendini savunmaktadır. “Yusuf: ‘O benimle olmak istedi’ dedi.” 3833
Her ikisinin de suçsuzluklarını iddiâ ettikleri bu durumda ne yapmak gerekir? O halde olayın doğruluğu hakkında karar vermek için şâhit lâzımdır. Görgü şâhidi olmadığına göre, olayda suçlunun kim olduğuna karar vermek için anlatılanların vechesinde delil aramak lâzımdır. O halde, suçsuzluğunu ispatlamak için Yusuf’un kaçtığına delil olması açısından gömleğinin arkadan yırtılmış olması gerekir. Çünkü gömlek önden yırtılmış olsa kadın mütecâviz olamaz, erkek saldırmış kadın da kurtulmak için erkeğin gömleğini önden yırtmış olması gerekir. “Kadının ailesinden bir şahit: ‘Eğer gömleği önden yırtılmışsa kadın doğru söylüyor, erkek yalancıdır. Eğer gömleği arkadan yırtılmışsa kadın yalan söylüyor, erkek doğrudur’ dedi. Adam gömleğin arkadan yırtıldığını görünce, dedi ki: ‘Bu, sizin tuzaklarınızdan biri. Çünkü sizin tuzaklarınız pek yamandır.” 3834
Kıssanın bu bölümü:
a) Kadın ile erkek arasındaki cinsî iletişimin başlangıcının her iki cinsin bir mekânda yalnız kalmalarıdır. Her iki cins hakkında yanlış anlaşılmaların, dedikodunun çıkmaması için ilk yapılacak işin birbirlerine mahrem olanların aynı mekânda yalnız bulunmamaları gerektiği bu olayla belirtilmektedir.
b) Aziz, karısının iddiâsına inanmamıştır ki; karısının ailesinden hakem isteyerek, olayın muhâkeme edilmesini ve böylece hâdisenin doğrusunun açığa çıkarılmasını istemektedir. Bu hususta muhâkeme ve hakem olayına dikkat çekilmektedir.
c) Meydana gelen olaylarda hukukî olarak aranacak şeylerin başında delilin geldiği ve bunun önemi anlatılır.
Şâhidin de hukukî olarak gerekliliğine ve önemine vurgulama yapılmaktadır. Muhâkemede şâhitliğin önemli bir hukukî norm olduğunu, şâhidin adâlet, dürüstlük gibi ilkelerle davranması, aleyhine bile olsa doğruyu beyan etmesi gerektiğine işaret edilmektedir.
Dedikodu: Azizin karısının, Yusuf’a yaptığı iftiranın sonucunda Yusuf’un aklanması neticesi, Aziz ve karısının olaya hakemlik yapan akrabaları bu olayın kapanması, örtbas edilmesi cihetine giderler. “Yusuf! Sen bu işi kapat. Kadın! Sen de günahlarının bağışlanmasını dile. Çünkü hatalısın.”3835 Ancak olayın örtbas edilme isteğine rağmen, dedikodu sâyesinde Mısır’ın bütün sosyetesi, Azizin karısının “zinâya meyletme” hâdisesini işitir. Sosyetenin işi, birbirlerinin yaptıkları iyi veya kötü işleri sakız gibi çiğnemek olduğuna göre artık bu dedikodunun önünün kesilmesi mümkün değildir.
“Şehirdeki kadınlar: ‘Vezirin karısı kölesiyle olmak istemiş. Kadın onun aşkından deliye dönmüş. Biz onu apaçık şaşkınlık içinde görüyoruz’ dediler.”3836 Tek çarenin olayı açıklamak olduğunu gören vezirin karısı, Mısır sosyetesini oluşturan “ileri gelen” kadınlara bir dâvet yaparak evinde toplar. “Kadın onların dedikodularını duyunca
3833] 12/Yusuf, 26
3834] 12/Yûsuf, 26-28
3835] 12/Yûsuf, 29
3836] 12/Yûsuf, 30
YÛSUF (A.S.)
- 759 -
onları evine çağırdı. Onlara koltuklar hazırladı ve her birine birer bıçak verdi. Yusuf’a ‘yanlarına çık’ dedi. Kadınlar onu görünce şaşkınlıktan ellerini kestiler ve ‘Sübhânallah! Allah’ı tenzih ederiz. Bu insan değil, olsa olsa çok güzel bir melektir’ dediler. Kadın: ‘İşte beni kınadığınız kimse. Ben onunla olmak istedim, fakat o iffetli kalmak istedi. Eğer isteğimi yerine getirmezse, hapse atılacak ve zelil olacak’ dedi.” 3837
Azizin karısının, Yusuf (a.s.) ve kendisinin hakkında sosyetenin yaptığı dedikoduyu kendisince haklı bir mecrâya çekmek için yaptığı mizansen de önemli bir nokta gündeme gelmektedir. Sosyetenin kadınlarının, Yusuf’un güzelliği karşısında şaşırmalarını Azizin karısı, kendi işlemiş olduğu “zinâya meyletme” fiilinin haklılığı olarak sunmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla sosyetenin hanımları azizin hanımının haklı olduğunu teslim ediyorlar ki; azizin karısı şöyle diyor: “Eğer isteğimi yerine getirmezse, hapse atılacak ve zelil olacak’ dedi.3838 Oysa sosyetenin kadınları “zinâya meyletme fiilini tasvip etmemiş olsalardı, “senin yaptığın ayıp, günah, vs.” demeleri gerekirdi. Bu da Mısır sosyetesi ve yönettikleri insanların ahlâkî konumlarının hangi seviyede olduğunu bize anlatmaktadır.
Bu arada Yusuf peygamberin suçsuzluğunun ikinci bir tesbiti yapılmaktadır. Hem de Azizin karısının ağzından: “Ben onunla olmak istedim. Fakat o iffetli kalmak istedi.” Yusuf’un suçsuzluğu, birinci defa gömleğin yırtılma yerinin tesbiti ile hem Aziz, hem de karısının ailesi tarafından görülerek tesbit edilmesinin akabinde, sosyetenin kadınları tabiidir ki daha sonra beyleri tarafından ve Azizin hanımının ağzından tesbit edilmiş oluyordu. Kıssanın ileriki anlatımlarında üçüncü olarak da Yusuf’un suçsuzluğu tesbit edilecek ve böylece peygamberin ismet sıfatının gölgelenmemesi Yüce Allah tarafından sağlanmış olacaktır. “Yusuf, elçiye: ‘Efendine dön de ellerini kesen kadınların durumunu sor. Doğrusu Rabbim, onların tuzaklarını çok iyi bilmektedir’ dedi. Melik: ‘Yusuf’la olmak istediğinizde durumunuz neydi?’ dedi. ‘Sübhânallah/Allah’ı tenzih ederiz. Onun hiçbir kötülüğünü görmedik’ dediler. Azizin karısı ‘şimdi hak ortaya çıktı. Onunla olmak isteyen bendim. O, doğrudur’ dedi.” 3839
Kıssanın bu bölümünün anlatım ve tefsirinde; müfessirlerin ve tarihçilerin, Yusuf’un güzelliği, onu gören sosyete kadınlarının ellerini kesmesi olayı üzerinde gereksiz ve fazlaca durduklarını görmekteyiz. Bunun neticesi olarak, zinâ gibi toplumu ifsad eden bir fiilin ve bu fiile meylettiren sebeplerin hangi nedenle olursa olsun meşrû bir sebep sayılamayacağı vurgusunun yetersiz kaldığını gözlemekteyiz.
Hapis: “Yusuf: ‘Rabbim! Hapis bana, bunların çağırdığı şeyden daha sevimlidir. Eğer beni onların tuzaklarından korumazsan, onlara meylederim ve câhillerden olurum’ dedi. Rabbi duâsını kabul etti ve onu onların tuzaklarından korudu. Çünkü O, her şeyi işitir ve bilir. Bütün bu delilleri görmelerine rağmen onu yine de bir süre hapsetme gereği duydular.”3840 Otuz beşinci âyette Yusuf’un (a.s.) hapse girmesinin belirtilen sebebi zulümdür. Keyiflerince uygulamalar yapan insanlar, suçsuz da olsa mazlumlara işkence ve zulüm yapabilmektedir. İşte müfsit Mısır düzeni yöneticilerinin keyfî uygulamaları neticesi olarak, suçsuz olduğu halde Yusuf peygamber hapse atılır. Aslında hapse atılması, hakkında hayırlara vesile olacaktır. Birinci olarak
3837] 12/Yûsuf, 31-32
3838] 12/Yûsuf, 32
3839] 12/Yusuf, 50-51
3840] 12/Yusuf, 33-35
- 760 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gözü dönmüş kadınlardan kurtulmuş olmaktadır. İkinci olarak zulmün odağı hapishaneyi vahyi yayma merkezi olarak kullanmaya başlar. Bundan dolayıdır ki Yusuf peygamberden sonra gelen Müslümanlar hapishanelere “medrese-i Yusufiyye (Yusuf okulu) ismini vermişlerdir. Üçüncü olarak yapmış olduğu “te’vîl el-ehâdîs” neticesi Mısır yöneticisinin gözdesi olacak ve yöneticiliğe başlayacaktır. Bütün bunların neticesi olarak bizlere şu mühim mesaj sunulmaktadır: Neyin hakkımızda hayırlı olacağını ancak Allah bilir.
Yusuf peygamberin hapse girmesinin akabinde zindana iki kişi daha girer. Bunlardan birinin gördüğü rüyanın yorumunu Yusuf’tan (a.s.) istemesi ile kıssanın hapishane versiyonu başlar. Zindana giren iki kişiden rüyasının Yusuf’tan yorumunu isteyen genç bu isteğinin sebebini şöyle açıklar: “Senin Muhsinlerden olduğunu görüyoruz.”3841 İşte toplum içinde numûne/örnek bir şahsiyet olmanın önemi böylece vurgulanmaktadır. İnsanların sizin yapacağınız tebliğe önem vermelerinin ilk kuralı, tebliği iletenlerin muhsinlerden, güzel davranış sahibi olanlardan olması gerektiğinin mesajıdır bu. Müslümanların önemle üzerinde durması gerektiği bir husus olduğu ilan edilmektedir. İnandığını yaşamak ilkesi…
Kur’an’da anlatılan tüm peygamberler emindirler, muhsindirler. Yusuf da Muhsinlerden (güzellik sergileyenlerden) olduğu için zindana düşen kişiler ondan kendilerine yardım isterler. Yusuf peygamber onlara te’vîl el-ehâdîsten önce kendisinin bu bilgiye sahip olmasının temellerini, yani “vahy”i açıklar: “Bu söylediklerim Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Doğrusu ben, Allah’a iman etmeyen, âhireti de inkâr eden bir toplumun dinini terk ettim. Atalarım İbrâhim, İshak ve Ya’kub’un dinine uydum. Bir şeyi Allah’a şirk/ortak koşmak bize yaraşmaz. Bu, bize ve insanlara Allah’ın bir lütfudur. Fakat insanların çoğu şükretmiyor. Ey hapishane arkadaşlarım! Çok sayıda rab mi daha hayırlı, yoksa tek ve kahhâr Allah mı? O’nun yanısıra taptıklarınız, haklarında Allah’ın hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın uydurduğu isimlerdir. Hüküm ancak Allah’ındır. O, yalnızca kendisine kulluk etmenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur, fakat insanların çoğu anlamıyor.” 3842
Bu âyet-i kerimelerde:
a- Mısır toplumunun sahip olduğu şirk dininin vasıfları veriliyor. Mısır toplumu; putçu, çok ilâhlı/tanrılı, âhireti inkâr eden şirk inancına sahip bir toplumdur.
b- Tek doğru din olan İslâm’ın esasları açıklanıyor.
c- Sanki Mekke şirk toplumu tarif edilmektedir. Mekke ve kıyâmete kadarki tüm câhilî toplumların yanlış dinî inançları ve bu yanlış inançlarının alternatifi İslâm’ın tarifi kıssa içerisinde Yusuf peygamberin ağzından verilmektedir. İşte Kur’an kıssalarının ve anlatım tekniğinin önemi, böylece gözler önüne serilmektedir.
d- Ayrıca “te’vîl el-ehâdîs”in kaynağını açıklayarak, bu vasfa sahip, Allah’ın Rasûlü olan kendine ittibâ edilme isteği vardır.
e- Zindan arkadaşlarının, Allah’ın Yusuf’a ihsan ettiği bu meziyeti yanlış değerlendirip, Allah’tan gayri olarak Yusuf peygamberi de put ittihaz etmemelerinin mesajı, Yusuf peygamberin anlatımı içerisinde bulunmaktadır: “Bu
3841] 12/Yusuf, 36
3842] 12/Yusuf, 37-40
YÛSUF (A.S.)
- 761 -
söylediklerim Rabbimin bana öğrettiklerindendir.” 3843
Vahyin esaslarının açıklanmasından sonra Yusuf (a.s.) onlara yorumunu bildirir: “Ey hapishane arkadaşlarım! Biriniz efendisine içki sunacak, diğeriniz ise asılacak ve başından kuşlar yiyecek. Yorumunu istediğiniz husus bu şekilde kesinleşti.”3844 Burada üzerinde duracağımız nokta, hapisten çıkan gencin Yusuf peygamberi melikin yanında anmayı unutarak Yusuf’un bir süre daha hapiste kalması olayının müfessirlerce yapılan tefsirleri üzerinde olacaktır. Tevhidî düşüncenin önderi Yusuf peygamberin, hapisten kurtulan kişiden hapisten çıkış için şefaat ummasını Allah’tan başkasından yardım dileme olduğunu ve bunun üzerine Allah’ın kızarak onu birkaç yıl daha hapiste bıraktığı yorumları yanlış yorumlardır. Çünkü:
a- Yusuf peygamberin zindandan kurtulan kişiye: “Efendine benden bahset” demesini hapisten çıkma isteği olarak yorumlamaları yanlış değerlendirme olarak gözükmektedir. Çünkü daha sonra melikin çağırmasına rağmen Yusuf peygamberin kendisini toplum gözünde aklamaya yönelik hareketi, onun zindandan kurtulmadan ziyade, kendisine atılan iftirânın aydınlatılmasına mâtuf eylem içerisinde olduğunu göstermektedir.
b- Yusuf (a.s.), Allah’a duâ ederek zindanı kendine tercih etmiştir. Tevhîdî düşüncenin önderi nasıl Allah’tan zindanı istediyse, oradan kurtulmayı da Allah’tan istemesi vahy’in temsilcisinden beklenen bir hareket olması gerekir. Ve işin gerçekleşmesi de böyle olmuştur. Onun amacının zindandan kurtulmaktan ziyade, iftirâdan kurtulmak olduğunun kabulü, kıssanın gidişatına en uygun yorumdur. 3845
Yusuf’un (a.s.) Yönetimi ve Çağdaş Çarpık Yorumlar
Yusuf (a.s.), Maliye Bakanı mı, Yoksa Mısır’ın Tüm İdaresi Elinde Olan Biri miydi?
Karmaşık bir rüya gören melikin rüyasının yorumu hususunda ileri gelenlerden yardım istemesi ile Yusuf Peygamber’le hapiste kalan kişi, şeytanın kendisine unutturduğu Yusuf’u hatırlayarak ona melikin rüyasının te’vili için başvurur. Yusuf (a.s.) tarafından yapılan yorumu beğenen melik, Yusuf’un zindandan çıkarılması için emir verir. Ancak bu aşamada beklenilmeyen bir durum ortaya çıkar. Yusuf (a.s.) zindandan kurtulmaktan ziyâde, kendisine atılan iftirâdan kurtulmak için gayret eder ve şu teklifi yapar: “Melik: ‘onu bana getirin’ dedi. Elçi, Yusuf’a vardığında Yusuf elçiye: ‘Efendine dön de ellerini kesen kadınların durumunu sor. Doğrusu Rabbim onların tuzaklarını çok iyi bilmektedir’ dedi.”3846
Bunun üzerine melik bu olay hakkında bir soruşturma yapar. Yusuf (a.s.)’a iftira edildiğini birinci elden öğrenmiş olur. Böylece hem Yusuf’un suçsuzluğu ve hem de emin vasfı melik dâhil herkes tarafından tescil edilmiş olmaktadır. Eğer bu durum üzerinde durulmamış olsa idi, belki de ileride yeniden iftira hortlatılacak, vahy ve onun temsilcisi Rasûl de bu açıdan suçlanılmaya çalışılacaktı.
“Melik: ‘Onu bana getirin, yanıma alayım’ dedi. Onunla konuşunca: ‘Bugün yanımızda
3843] 12/Yusuf, 37
3844] 12/Yusuf, 41-42
3845] Cengiz Duman, Hz. Yusuf’un Mücadele Örnekliği, Haksöz 56, Kasım 95
3846] 12/Yûsuf, 50
- 762 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sağlam ve güvenilir bir yere sahipsin’ dedi. Böylece Yusuf’u oraya egemen kıldık, orada dilediği gibi davranırdı.”3847 Kıssanın bu varyantında Kur’an’da anlatılan peygamberler içerisinde, Yusuf’un. (a.s.) hâricinde gündeme gelmemiş olan ilginç bir olay anlatılmaktadır. Nitekim bu vâkıa, Yusuf’tan (a.s.) sonraki vahiy muhâtapları tarafından üzerinde önemle durulmuştur. Şimdi bu konuda dikkatimizi çeken hususlara değinelim:
a- Kıssanın anlatımı içerisinde, melikin adının geçtiği tüm âyetlerde ondan olumlu bir biçimde bahsedilmektedir. Oysa Kur’an, daha sonraki Mısır yöneticisini “Firavun” olarak isimlendirmektedir. Firavun kelimesi, “fer’ane” ve “tefer’ane” fiilinden türemiştir. Bu iki fiil, büyüklendi, ceberut sahibi ve azamet sahibi oldu, ulaşılmaz bir güce erdi anlamına gelmektedir. Hâlbuki Yusuf (a.s.) zamanındaki yönetici olumlu (olabilecek) bir isimlendirme ile “melik” (kral) olarak adlandırılmaktadır.
b- Kur’an’da anlatılan peygamber karşıtı yöneticiler peygamberlerle gerek fikrî, gerekse fiilî mücâdele halindedirler. Peygamberlerin getirdiği vahiy hemen alelacele reddedilir. Karşı propagandalarla ona tâbi olanlara işkence, sürgün ve ölümler uygularlar. Oysa Yusuf kıssasının anlatımında, peygamberin çağdaşı melik’e ve ileri gelenlerine ait vahiy ve peyamber karşıtı olumsuz tavırlar bulunmamaktadır.
c- Bilakis Yusuf (a.s.) melik tarafından eziyetten kurtarılmakta, peygamberin aklanması temin edilmekte ve görüşlerine itibar edilmektedir. Mısır’a geldiğinde, azize satılmasıyla birlikte köle statüsüne giren Yusuf Peygamber’in bu statüden kurtulmasını da melik sağlamış olmalıdır.
“Melik: ‘Onu bana getirin, yanıma alayım’ dedi. Onunla konuşunca: ‘Bugün yanımızda sağlam ve güvenilir bir yere sahipsin’ dedi.”3848 Bu âyet-i kerimede anlatılanların bir benzeri, Kur’ân-ı Kerim’de bahsi geçen diğer peygamberlerin kıssalarında anlatılmamaktadır. Peygamberle görüşen melikin, Yusuf’un (a.s.) ona iletmiş olacağı vahiyden habersiz olması mümkün değildir. Ama toplumunu ve konumunu câhilî yapıdan arındıracak sahih bir kimliğe ve ölçü bütünlüğüne de sahip değildir. İhtimal ki, âdil bir yönetimden yanadır; ama yetersiz ve dalâlet içindedir ve sonunda melik, Yusuf’a tâbi olmuştur. Çünkü peygamber bu görüşmenin akabinde ondan yönetimi istemektedir. Eğer melik Yusuf’a (a.s.) karşıt olsa, peygamber ondan böyle istekte bulunmazdı. Melik de Peygambere ve söylediklerine karşı olsa, bırakın ona yönetimi teklif etmeyi, hapisten ya çıkarmaz ya da geri yollardı. Ve bu karşılaşmanın anlatımı; Mûsâ (a.s.) ile Firavun arasındaki karşılaşmadaki gibi, Peygamberin vahyî tebliği, Firavun’un da hem peygamberi hem de Allah’ı inkâr ettiği konuşmaları kapsayan Mûsâ kıssasının anlatımı gibi olurdu. Hâlbuki öyle değildir.
d- Yusuf’un (a.s.) yönetim talebinden sonra, melik ve ileri gelenler hakkında hiç bahsedilmemesi Mısır yönetiminin tamamen Yusuf Peygamber’e bırakıldığının göstergesi olmalıdır.
e- Dünyada hiçbir düzen bu şekilde el değiştirmemiştir. Karşıt güçlerin birbiri ile fikrî ve fiilî bir çarpışma olmaksızın yönetim bırakması mümkün olmadığına
3847] 12/Yûsuf, 54-56
3848] 12/Yûsuf, 54
YÛSUF (A.S.)
- 763 -
göre; Yusuf ile melikin inançlarının pekişmesiyle yönetime daha ehil olan Peygamberin geçmiş olması akla yatkın gelmektedir. Böylece Yusuf’un (a.s.) yönetiminde iken aldığı tedbirlerle, melikin rüyasının te’vili gerçekleşmiştir.
f- O halde Mısır yönetimi (melik ve ileri gelenler) İslâm’ı kabul etmiş ve Yusuf’u (a.s.) da İslâm’ın hayata tatbikini gerçekleştirmek üzere yönetime getirmiştir.
g- Eğer melik ve ileri gelenleri müşrik kabul edip Yusuf (a.s.) da onların idaresinden bir bölümüne tâlip, meselâ Hazine Bakanlığı, Maliye Bakanlığı, Tarım Bakanlığı gibi bir bakanlık sahibi kabul edilirse, -ki maalesef çoğu çağdaş yorumlar bu yöndedir- bu hilkat garibesi yapının vahyin mantığına ters olduğu ve emsâl olmasının gündeme gelebileceğinden dolayı daha sonra anlatılan kıssalar ve Hz. Muhammed (s.a.s.)’in hayatının bölümlerinde de bu yapıya benzer pragmatist uygulamalara rastlamamız gerekirdi. “Gel seni başımıza kral yapalım!” tekliflerine Peygamberimizin can atması gerekirdi. Oysa yöneticilerin kendi yönetimleri içerisinde yer alma tekliflerine peygamberler her zaman rest çekmişlerdir. Rasûller vahyin kabulüne ya da Allah’ın isteğine kadar mevcut yönetimlerle mücâdele etmişlerdir.
h- “Böylece Yusuf’u oraya egemen kıldık, orada dilediği gibi davranırdı.”3849 âyeti Yusuf’un (a.s.) yetki ve yönetiminin büyüklüğü hakkında yeterli bilgi vermektedir. Ülkede egemen olan ve dilediği gibi (tabii ki vahye göre) davrandığı belirtilen birinin bir başka yönetici ile beraber bu şekilde egemen ve dilediği gibi davranan biri olarak vasıflandırılması nasıl mümkün olur?
i- Kaldı ki, bir sistemin yürümesi; düzene hâkim olanların ülkenin kaynaklarına (hazâinu’l-ard) egemen olmasını gerektirir. Bu kaynakların işletilmesi ve geliri ile düzen işleyecektir. Pek tabiidir ki bu kaynaklara sahip olmakla ülkenin düzenine ait diğer kaynaklara hâkim olmak birliktelik gerektirir. “Melik, ülkenin Hazine veya Maliye Bakanlığı gibi parasal kaynaklarını Hz. Yusuf’a (tevhidî düşünceye) devredip kendi de diğer devlet işleriyle (şirk inancıyla) meşgul oluyordu” gibi kabul ve iddiâ, sistem işleyişi açısından mantıksızlıktır. Bu hususta; Firavun, Hâmân, Karun üçlüsünü örnek verebiliriz. Bu üç “kişilik” de aynı zihniyetin ürünü (şirk) ve bu zihniyetin egemen olduğu sistemin tüm değerlerinin sahibidirler. Tevhidî düşünce önderinin getirdiği vahye ve onun Rasûlüne karşı çıkmaları; sahip oldukları zihniyetin ve bunun ürünleri olan egemenliğin ellerinden gitmesi endişesinden ötürüdür. Bırakın Mûsâ’yı aralarına almayı, onu gözleri ile yok etmeyi düşünmektedirler. Böyle bir sistem ve sistemin sahipleri içerisinde yer almak, Mûsâ Peygamber’in aklının ucundan dahi geçmez.
Kur’an’da kıssaları anlatılan diğer peygamberlerin hayatlarında da bu gerçeklik yaşanmıştır. Hz. Nuh’a da, Hz. Muhammed’e de şirk yönetimi içerisinde yer alma teklifi getirilmişti. Ancak o yönetimlerde yer alındığı tekdirde, vahyin tebliğinden, yani dâvâdan tâviz anlamı çıkaran peygamberler derhal red cevabı vermişlerdir. Size karşı olan sistemin, sizi baş tacı etmesi düşünülebilir mi? Olsa olsa sizin dâvânızın kenarından, köşesinden başlayarak, kendi düzenine uydurmak için bu teklifi yapmıştır. Nitekim Nuh (a.s.)’a yanındaki müstaz’afları kovmasını, Muhammed (s.a.s.)’e ise putlarına çatmaması gibi tekliflerle yanaşmışlar,
3849] 12/Yûsuf, 56
- 764 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bunların karşılığı olarak düzenlerinden makam sunmuşlardır.
k- “Ana babasını tahta oturttu”3850 âyetinde geçen “arş” kelimesi; Yusuf Peygamberin, Mısır yönetimindeki, tek olan otoritesini vurgulayan en kuvvetli anlatımdır. “Arş” (taht); egemenlik, dilediği gibi davranış (vahye göre) anlamlarına gelir.
l- Ancak daha sonraki âyetlerde; Yusuf’un kardeşleri ile ilgili olaylar esnâsında geçen “melikin dini (yasası)” ve “melikin kabı” ibâreleri ile Tevrat metinlerinde geçen Mısır firavunu ile ilgili anlatımları da göz önüne alarak bir başka alternatif daha düşünülebilir.
Tevrat’ın Tekvin babında, Yusuf Peygamber’in yönetimin başına getirilmesi ile ilgili olarak şu ifadeler yer almaktadır: “Ve bu söz Firavun’un gözünde ve bütün kullarının güzünde iyi idi. Ve Firavun kullarına dedi: Bunun gibi, kendisinde Allah’ın rûhu olan bir adam bulabilir miyiz? Ve Firavun Yusuf’a dedi: Mademki Allah sana bütün bu şeyi bildirdi, senin gibi akıllı ve hikmetli adam yoktur; sen evimin üzerinde bulunacaksın ve bütün kavmim senin emrin üzere idare olunacaktır; ben yalnız tahtta senden büyük olacağım. Ve Firavun Yusuf’a dedi: Bak seni bütün Mısır diyarı üzerine koydum. Ve Firavun mühürünü parmağından çıkardı ve onu Yusuf’un parmağına taktı… Ve Firavun Yusuf’a dedi: Ben Firavun’um ve bütün Mısır diyarında hiç kimse sensiz elini yahut ayağını kaldırmayacaktır.”3851
Tevrat’taki bu ifâdeler, Firavun’un, yönetimi tamamıyla Yusuf’a bıraktığını, ancak yönetime karışmasa da Yusuf’un bir üstünde bulunacağını ifâde etmektedir. Bu, günümüzde Britanya Krallığının fonksiyonuna benzemektedir. İngiltere, demokrasi ile idare olunduğu halde sembolik (şeklen, formalite) olarak kraliçe üstte bulunmaktadır. Ancak yönetime karışması diye bir şey sözkonusu değildir.
Tevrat’taki anlatımı ve Kur’an’da geçen “melikin dini (yasası)” ve “melikin kabı” ifâdelerini de göz önüne alarak; meliki (şeklen) bir üstte, Yusuf’un idaresine karışmayan sembolik bir yapıda olduğunu kabul etsek bile (velev ki melik İslâm’ı kabul etmemiş olsa dahi), bu savın vahyî ilkelerle hareket eden peygamberle, Yusuf’a fikren karşı çıkmadığı ve hatta ona tâbi olduğu varsayılabilen melikin bir arada bulunmasının tevhidî ilkelere aykırı olmadığını söyleyebiliriz. Esas olan vahyî yapı ile şirk unsurlarını meczeden garip bir yönetim yapısını kabul etmemektir. Yusuf Peygamber’in yönetimi kesinlikle vahy ile şirkin karıştırılarak oluşturulduğu hilkat garibesi bir yapı ve zihnin ürünü değildir. (Hz. Yusuf dâhil, hiçbir peygamber, tevhidle şirkin koalisyonunu onaylamaz, böyle bir koalisyonun parçası olmayı kabullenmez.) Böyle düşünülmesi dahi mümkün değildir. Bu konuda en fazla iki ihtimal üzerinde durabiliriz:
a- Tebliğde toplumsal yönetimin merkezî gücünü muhâtap almak asıldır. Hz. Yusuf, Mısır yönetimini/melikini vahyî ölçüye inandırmış ve toplumsal yönetimin inisiyatifini ele geçirmiştir.
b- Ya Yusuf, kimliğini ve ilkelerini gizlemeden ve hiçbir tâviz vermeden Mısır yönetimi içinde geniş bir inisiyatif alanı ele geçirmiştir.
3850] 12/Yûsuf, 100
3851] Kitab-ı Mukaddes, Tekvin, Bap 41, cümle no: 37-44, s. 42
YÛSUF (A.S.)
- 765 -
Bize göre, birinci ihtimal daha kuvvetli ve Kur’ânî/tevhîdî ilkeler ışığında elçilik yapan nübüvvet makamına daha uygun görülmektedir. 3852
Yusuf’un (a.s.) yöneticiliğiyle ilgili Mevdûdi, tefsirinde şöyle der: “Hükümdar dedi ki: ‘Onu bana getirin, onu kendime bağlı kılayım.’ Onunla konuştuğunda da (şöyle) dedi: ‘Sen bugün bizim yanımızda (artık) önemli bir yer sahibisin, güvenilir (bir danışman-yönetici)sin.” 3853 Şu demek isteniyor: “Hakkında öyle yüksek bir kanaate sahip olduk ki, memleketin en yüksek sorumluluk isteyen memuriyetini (yöneticiliğini) sana çekinmeden tevdî edebiliriz.”
“(Yusuf) Dedi ki: “Beni (bu) yerin (ülkenin) hazineleri üzerinde (bir yönetici) kıl. Çünkü ben, (bunları iyi) bir koruyucuyum, (yönetim işlerini de) bilenim.”3854 Bu âyette birtakım önemli sorular gündeme gelmektedir. Şimdi bunları birer birer tartışalım:
İlk soru şudur: Hz. Yusuf’un (a.s.) krala yaptığı teklif bir memuriyet için miydi? Mesele hedefine varmasını sağlayacak bir fırsat ânını kollayan hırslı bir kişinin başvurusu, yahut bir ricası olmadığı gibi, kralın kendi huzurunda dile getirilen bu teklifi kabul edişi de, (meselenin öncesi yokmuş gibi) âniden olmamıştır. Zira Talmud’a göre, “İbrani kendisini bilge ve uzman bir kimse olarak isbat etmişti”; ayrıca Talmud, Hz. Yusuf'un (a.s.) şöyle dediğini nakleder: “Şu kesin ki, benden daha temâyüz etmiş biri daha yok: Nihâyet ben Allah’ın tüm bilgileri öğrettiği biriyim.”
Aziz, nedimleri, şehzadeleri, subayları ve bürokratları, Hz. Yusuf (a.s.) huzurdayken artık onun gerçek değerini öğrenmiş durumdaydılar ve başından son on yılda geçen olaylar esnâsında sergilediği yüksek karakteri bizzat müşâhede etmişlerdi. Böylece Hz. Yusuf (a.s.) tevâzuda, doğrulukta, önsezide, kendini kontrolde, güvenilirlikte, cömertlikte, zekâ ve anlayışta eşsiz olduğunu kanıtlamıştı. Bu özellikler karşısında muhâtapları bildi ve anladı ki, ülke kaynaklarının nasıl korunacağını, onların nasıl tasarruf edileceğini en iyi bilen, kaynakları geleceğin teminatı olarak koruyabilecek yegâne kişi odur. Bu yüzden Hz. Yusuf (a.s.) isteğini belirtir belirtmez bütün kalpleriyle kendisine güvendiler. Hz. Yusuf (a.s.) hakkında kralın beslediği olumlu kanaat Kitab-ı Mukaddes'te teyid edilir. Ayrıca Talmud'da da belirtildiği gibi sadece kral değil, etrafında bulunan diğer yöneticiler de Hz. Yusuf'un (a.s.) yönetime geçmesini ittifakla kabul etmişlerdir.
Şimdi ikinci soruyu ele alalım: “Hz. Yusuf'a (a.s.) güven duyulmasını sağlayan gücün mâhiyeti neydi?” Bu önemlidir, çünkü Kur'an'ı kavramada tecrübesi olmayan kimseleri bu âyette geçen “hazâinu’l-ard” deyimi ve daha sonra geçen tahıl dağıtım işi yanıltmış; bu yanılgıyla sözkonusu memuriyetin bugünün “Hazine Müsteşarı”, “Kıtlık Dönemi Danışmanı” yahut “Maliye Bakanı” türünden bir memuriyet olduğu sonucuna varmışlardır. Aslında memuriyeti bunlardan hiçbiri değildi, zira Kur’an, Kitab-ı Mukaddes ve Talmud’a göre Hz. Yusuf’a (a.s.) tüm iktidar tevdi edilmiş ve bir yöneticinin tüm imtiyazı verilmiştir. Tahta oturmasının3855 ve kendisine melik denmesinin3856 sebebi budur. Bizzat Hz. Yusuf (a.s.)
3852] C. Duman, a.g.m.
3853] 12/Yûsuf, 54
3854] 12/Yûsuf, 55
3855] 12/Yûsuf, l00
3856] 12/Yûsuf, 72
- 766 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah’a kendisine melikliği bahşettiği için şükretmiştir.3857 Her şeyden öte, bizzat Allah bu olaya tanıktır; meâlen: “Böylece Yusuf’a ülkede iktidar verdik. Artık ülkenin her yanına istediği gibi tasarruf etme hakkına sahip olmuştu.”3858
Kitab-ı Mukaddes’e baktığımızda şunları okuyoruz: “Ve Firavun Yusuf’a dedi: “Evimi mekânın bileceksin ve halkın senin emrinle yönetilecek. Ben yalnız tahtta senden büyük olacağım. Bak, tüm Mısır ülkesini yönetmeye seni tayin ediyorum. Senden habersiz Mısır ülkesinde hiç kimse ne parmağını kıpırdatabilecek ne de adım atabilecektir. Ve Yusuf’a Zaphnath-paaneah (Dünya Koruyucusu) adını verdi.”3859 Talmud’a göre ise olay şöyledir: Ağabeyleri Mısır’dan babaları Hz. Yakub’a (a.s.) döndüğünde Hz. Yusuf (a.s.) hakkında kendisine şunları söylediler: “Mısır meliki, halkı üzerinde öylesine egemen ki ondan üstünü yok. Herkes onun emriyle giriyor, onun emriyle çıkıyor ülkeye. Yöneten onun emirleri... Efendisi Firavun’un nefesini harcamasına gerek bile yok.”
Meseleyle ilgili bir diğer soru da şu: Hz. Yusuf’un (a.s.) ülkedeki tüm iktidarın kendisine teslimi için yaptığı teklifin hedefi neydi? Hizmetlerini kâfir bir devletin kanunlarına güç katmak için mi gerçekleştirdi? Yoksa elinde bulundurduğu hükümetin güçleriyle İslâm’ın kültürel, ahlâkî ve siyasî sistemlerini mi tesis etmek niyetindeydi? Bu sorulara en iyi cevap allâme Zemahşerî’nin Keşşaf Tefsirinde 55. âyete getirdiği yorumda verilmiştir. O şöyle diyor: “Yusuf (a.s.) ülkenin kaynaklarını benim tasarrufuma verin şeklindeki teklifinde bulunduğu zaman niyeti Allah’ın hükümlerini yürürlükte kılmak, hak ve adâleti tesis etmek ve tüm Rasûller gibi görevini icrâ etmek üzere iktidar fırsatı kollamaktı. Yoksa tahta geçmeyi, saltanat sevdâsı için yahut dünyevî arzularını ve hırslarını tatmin için istememişti. Böyle bir talepte bulundu; çünkü bu işi icrâ edebilecek bir başkasının bulunmadığını gâyet iyi biliyordu.”
İşin açıkçası, yukarıdaki soru en önemli ve temel meseleye götürmektedir: Yusuf Allah Rasûlü müydü, değil miydi? Eğer Rasûl idiyse -ki, elbette öyledir- Kur'an nasıl oluyor da tâğutî prensiplerle işleyen bir küfür düzenine hizmet edebilen (demokrasiyi yücelten, particiliği ve dolayısıyla uzlaşmacılığı içselleştiren kimi çağdaş yorumcuların iddia ettiğine göre -hâşâ- Hz. Yusuf böyle yapmıştır!) bir peygamber tipinden söz ediyor? Hatta daha da önemli bir soruya varıyoruz: O sâdık bir kimse miydi, değil miydi? -ki Kur’an, onun sâdık ve sâdıklığın zirvesi olan sıddîk olduğunu söylüyor.3860 Eğer öyleyse, nasıl oluyor da hâkimiyetin Allah’a değil de, krala ait olduğu teorisini (güya) pratikte uygulayabiliyor, oysa zindandayken “hükmün yalnızca Allah'a ait olduğunu”3861 söylememiş miydi? Ve eğer kimilerinin sandığı gibi o başvurusunu krala hizmet için sunmuşsa, bu demektir ki hapisteyken şu söylediklerine ilkece aykırı bir iş yapmış demektir: “Hangisi daha hayırlı, çeşit çeşit tanrılar mı, yoksa tek bir kadir-i mutlak Allah mı?” 3862 Mademki Mısır kralı halkın ittihaz ettiği “tanrılar”dan bir tanrıdır; o halde İslâmî bir hukukla yönetilen gayri İslâmî bir düzenin yönetim işini üstlenmeyi, bu konuda hizmet vermeyi teklif etmesi Hz. Yusuf (a.s.) için Rabbiyle kralı müsâvi tutmak (eşit görmek)
3857] 12/Yûsuf, l00
3858] 12/Yûsuf, 56
3859] Tekvin, 4l: 40-45
3860] 12/Yûsuf, 27, 51, 46
3861] 12/Yûsuf, 40
3862] 12/Yûsuf, 39
YÛSUF (A.S.)
- 767 -
olmuyor muydu? Böyle bir durumda sözkonusu yorumcuların Yusuf'a biçtiği yer ne olacaktır?
Doğrusu bu âyeti böyle yorumlayan müslümanların Hz. Yusuf'un (a.s.) mânevî şahsını olmayacak derekelere düşürmeleri tam bir saçmalıktır. Bu durumlarıyla kendileri, bozulma dönemlerinde yahûdilerin geliştirdikleri zihniyetin bir benzerine saplanmış olmaktadırlar. Ahlâk ve mâneviyatları çökmeye başladığında yahûdiler kendi düşük karakterlerini haklı göstermek ve daha da alçalmaya mâzeret kotarmak için nebî ve velîlerini düşük karakterli insanlar olarak resmetmeye başlamışlardı. Aynı şekilde gayri müslim hükümetlerin yönetimi altına giren kimi müslümanlar, bu yönetime hizmet etmek istemişler, fakat İslâm'ın talimatı ve müslüman atalarının sergilediği örnekler önlerine dikilmiş ve utanmışlardı. Bu yüzden şuurlarını pasif hale getirmek sûretiyle bu âyetin hakiki anlamından sarf-ı nazar ettiler (kaçındılar) ve peygamberin gayri İslâmî kanunlarla yönetilen bir ülkenin gayri müslim yöneticisine hizmet etmek azmiyle memuriyet peşine düştüğü şeklinde saptırdılar. Oysa peygamberin kendi kıssası bize öyle bir hisse vermede ki, tek bir müslümanın bile (Hz. Yusuf örneğindeki gibi) yalnız başına, İslâmî safvetiyle imanı, aklı ve hikmetiyle tüm bir ülkede İslâmî bir inkılab oluşturabileceğini; gerçek bir mü’minin, ahlakî seciyesini gerektiği gibi kullanarak, bütün bir ülkeyi ordusuz, cephanesiz ve donanmasız fethedebileceğini öğretmektedir. 3863
Hz. Yusuf bir peygamberdir. Hiç şüphe yok ki onun risâleti de, gönderilen bütün peygamberlerin risâletlerinin aynısıydı ki, o risâletler Allah’ın dinini diğer bütün din ve düzenlere gâlip kılma ve yüceltme risâletidir. Yoksa biz Yusuf’un (a.s.) hükümette bulunduğu süre içerisinde, bir kâfir yöneticinin emrine ve hizmetine girerek, onun yardımcılığını yaparak, Allah’ın dinine göre değil de, hükümdarın/tâğutun kanunlarına göre hükmettiğini kabul edecek olursak, o takdirde Hz. Yusuf’un Süleyman Demirel’den, Bülent Ecevit ve benzerlerinden ne farkı kalır?
Bütün bu hakikatleri kavradıktan sonra, birisi çıkar da hâlâ, Hz. Yusuf’u delil göstererek “gayri İslâmî bir hükümet mekanizmasında görev almak câizdir; çünkü Hz. Yusuf gibi bir Allah elçisi bunu yapmıştır” diyebilir mi? Ama, utanmadan Medine İslâm Devletine “koalisyon hükümeti” diyebilen ve Peygamberimiz için; “yahûdilerle ve diğer kâfirlerle uzlaşarak ortak bir idare kurdu” diyenler, Peygamberimiz’e bu iftirayı atabilenler, Hz. Yusuf’a da bu seviyeyi (!), bu âdîliği uygun görebilirler. Allah şerlerinden İslâm’ı ve müslümanları muhâfaza eylesin!
“İşte böylece biz yeryüzünde Yusuf’a güç ve imkân verdik. Öyle ki, onda (Mısır’da) dilediği yerde konaklardı…3864 Bu âyette zikredilenler, tüm ülkenin tamamıyla onun kontrolüne girdiğini göstermek içindir. Yani ülke ona aitti, herhangi bir bölgesi üzerinde dilediği gibi tasarruf edebilirdi ve avucunun içinde olmayan hiçbir bölge mevcut değildi. İlk müfessirler de bu âyeti şöyle mânâlandırıyorlar: “Biz Yusuf'u Mısır'daki her şeyin sahibi yaptık. Dünyanın bu bölgesinde dilediğini dilediği yerde yapabilirdi. Zira bu ülkede bütün yetki kendisine verilmişti. Hatta kralı bile devirebilecek bir güce sahipti.” Taberî, en âlim müfessirlerden addedilen Mücâhid'den de bir nakilde bulunarak Mısır kralının Hz. Yusuf (a.s.)
3863] Mevdûdî, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Y., 2. baskı, İst. 1991, c. 2, s. 471-473, 12/54. âyetin tefsiri
3864] 12/Yûsuf, 56
- 768 -
KUR’AN KAVRAMLARI
aracılığıyla müslüman olduğunu da ekliyor.
“Babasını ve annesini tahta çıkarıp oturttu…”3865 Talmud’a göre “Yusuf babasının, yolda olduğunu öğrenince dostlarını, subaylarını ve göz alıcı elbiselerle donatılmış ülke askerlerini bir araya topladı... Yakub peygamberi yolda karşılamak ve Mısır’a kadar eşlik etmek için büyük bir topluluk teşekkül ettirdi. Müzik ve mutluluk her yanı kaplamıştı; herkes, kadınlar ve çocuklar bu muhteşem gösteriyi izlemek üzere evlerin çatılarına çıkmıştı.”3866
“Babasını ve annesini tahta çıkarıp oturttu. Onun için secdeye kapandılar…”3867 Bu âyetin tefsirinde İlâhî Hidâyet’in temellerine karşı olan birtakım ciddi hatalara düşülmüştür. Öylesine ki, bazı kimseler bir saygı nişanesi olarak melikler/pâdişahlar ve azizler huzurunda yerlere kapanmayı şer’î kabul edecek denli ifrata kaçmışlardır. Bir kısmıysa biraz daha sofuca davranıp bu konuda şöyle bir açıklama getirmiştir: “Önceki şeriatlerde, Allah’tan başkasının önünde sadece ibâdet/tapınma secdesi yapmak yasaklanmıştı; ibâdet maksadıyla yapılmazsa buna izin verilmişti. Ama şimdi Hz. Muhammed’e (s.a.s.) indirilen şeriatte bu da kesinlikle haram kılınmıştır.”
Böyle yanlış anlamalar; bu âyette secde etmek anlamına gelen “succeden” kelimesinin, halihazır İslâm fıkhındaki “elleri, dizleri ve alnı zemine değdirerek yere kapanmak” biçiminde dile getirilen teknik (ıstılahî) anlamıyla ele alınışı sonucu oluşmuştur. Oysa “succeden” kelimesi secud'un lügat anlamında yani “baş eğerek selamlama” (batı dillerindeki reverans-Çev.) anlamında kullanılmıştır. Hz. Yusuf'un (a.s.) ebeveyni ve kardeşleri o devrin insanları arasında yaygın olan eski bir âdet uyarınca (ki bu âdet hâlâ bazı toplumlarda yaşamaktadır) huzurda eğilerek selâm vermişlerdi. (Günümüzde Çin ve Japonya’da hâlâ sürdürüldüğü gibi, saygıyla eğilerek selâmlama benzeri,) o devrin insanları saygılarını sunmak, nezâket göstermek veya sadece selâmlamak istedikleri kimselerin karşısında ellerini göğüsleri üzerine koyarak eğilmek alışkanlığına sahiptiler. Bu durum Kitab-ı Mukaddes'in birçok yerinde zikredilir: “...ve o (Hz. İbrahim) onların (sözkonusu üç adamın) kendisine doğru geldiklerini görünce çadırın kapısından çıkarak onları karşılamaya koştu ve yere doğru eğilerek onları selâmladı.”3868 Kitab-ı Mukaddes Heth’in oğulları kendisine bir arazi ve Sare’yi defnetmek için bir mezar verdiğinde Hz. İbrahim’in (a.s.) onlara çok müteşekkir olduğunu ve “dikilip, Heth’in oğulları dâhil, belde halkına eğilerek selâm verdiğini zikreder.3869 ve başka bir yerde de3870 aynı türden davranışa değinir. Her iki durumda da “eğilip selâm vermek” biçimindeki davranış Kitab-ı Mukaddes’in Arapçasında “secede” (secde etti) kelimesiyle karşılanmıştır.
Kitab-ı Mukaddes’te zikredilen bu ve benzeri durumlar, l00. âyette geçen hâdiseyle ilgili olarak Kur’an’ın “secde” kelimesini ıstılahî anlamda değil lugat anlamında kullandığının kesin delilidir.
Öte yandan Allah’tan başkası huzurunda saygı göstermek amacıyla yapılan,
3865] 12/Yûsuf, 100
3866] H. Polano, sh. Lll; Mevdûdî, A.g.e., c. 2, s. 474-475, 12/56. âyetin tefsiri
3867] 12/Yûsuf, 100
3868] Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 18: 2-3
3869] Tekvin, 23: 7
3870] Tekvin, 23:12
YÛSUF (A.S.)
- 769 -
şimdiki İslâmî anlamıyla secde hareketine önceki şeriatlarca izin verildiğini ileri süren müfessirler yanılmışlardır. Bu anlamda secde tüm şeriatlerde daima yasak olmuştur. Sözgelişi İsrailoğulları’nın Babillerin egemenliği altında bulunduğu esnada Kral Aha-Suerus, Haman’ı tüm prenslerin üstündeki mevkiye çıkarmış ve kölelerine secde edip onu selamlamalarını istemişti. Fakat Yahudiler arasında sıdkı ve velâyetiyle tanınan Mordecai ne secde etmiş ne de başını eğmişti.3871 Talmud'un aynı konuda söyledikleri gerçekten zikre şâyandır:
“Kralın köleleri Mordecai'ye şöyle dediler: “Haman'ın huzurunda secde etmeyi, kralın emrini hiçe sayarak niye reddediyorsun ki? Kralın huzurunda eğilip selam durmaz mıyız?” “Aptallar!” diye cevapladı Mordecai, “Bir de sebep istiyorsunuz ha! Dinleyin beni. Toprak olacak birini mi ululayayım? Bir kadından doğma, günleri sayılı birinin önünde mi secde edeyim? Küçük bir çocukken ağlayıp sızlayan, yaşlanınca ah vah edip duran; günleri öfke ve kızgınlıkla dolu geçen ve sonunda da toprağa dönecek olan böyle bir adama secde etmek, öyle mi? Asla! Ben Ezeli ve Ebedi olan, hiç ölmeyen Allah'ın huzurunda secde ederim. Yalnızca O yüce yaratıcıya, O büyük Melik'e... Başkasına asla!...” 3872
Kur’an’ın vahyedilişinden bir yıl önce İsrailoğulları’ndan bir mü’minin yaptığı bu konuşma, meseleyi sonuçlandırmaktadır. Demek ki, Allah’tan başkası huzurunda “secde”de bulunmak için hiçbir açık kapı yoktur. 3873
Yusuf’un (a.s.) Yönetimi
Yusuf Peygamber’in yönetimi devralmasıyla birlikte melikin rüyasının te’vili gerçekleşmeye başlar. Yedi sene süren bolluk dönemi esnâsında Hz. Yusuf, ihtiyaç fazlasını depolar. Arkasından gelen yedi kıtlık senesinde ise, bu depoladığı hubûbâtı harcamaya başlar. İsrafın olmadığı, geleceğe hazırlığın en mükemmel şekilde yapıldığı Yusuf Peygamber’in yönetiminden Mısır halkı memnundu. Onun bu başarısı yüzünden, diğer bölgelerde kıtlık çekenler Mısır’a akın ederek ihtiyaçları olan hubûbâtı Mısır’dan edinmeye çalışıyorlardı. Bunların arasında Yusuf’un kardeşleri de vardı. Kıtlık yılları Yakuboğullarını da sıkıntıya sokmuştu.
“Yusuf’un kardeşleri gelip huzuruna girdiler. Onlar onu tanımadılar, fakat o onları tanıdı. Yüklerini hazırlatınca dedi ki: ‘Bana, baba bir kardeşinizi de getirin. Ölçüyü tam yaptığımı ve sizi iyi bir şekilde ağırladığımı gördünüz. Eğer onu getirmezseniz, benden bir ölçek bile bir şey alamazsınız. O zaman yanıma da yaklaşmayın.”3874 Bu âyetlerde Yusuf’un (a.s.) yönetimi hakkında birtakım bilgiler de verilmektedir:
a- Ülkenin kaynakları en mükemmel şekilde değerlendirilmektedir. İsraf yoktur. Tasarruf ön plandadır. Keyfî bir yönetim değil, planlı programlı bir idare sergilenmektedir.
b- Yusuf’un (a.s.) yönetimi, insanların mallarını tam olarak vermektedir. Ölçü ve tartıyı tam yapmaktadırlar. Haksızlık ve zulüm yoktur.
c- Ülkeye gelen herkese, özellikle müstaz’aflara yardımsever ve misafirperver şekilde davranılmaktadır. “Bizim hubûbâta ihtiyacımız var, size veremeyiz!”
3871] Esther, 3: l-2
3872] Talmud’tan Seçmeler, Polano, sh. l72
3873] Mevdûdî, A.g.e., c. 2, s. 495-496, 12/100. âyetin tefsiri
3874] 12/Yûsuf, 58-60
- 770 -
KUR’AN KAVRAMLARI
denilerek ihtiyaç sahipleri uzaklaştırılmamaktadır. İnsanlarla ilgilenilme neticesi Yusuf (a.s.); babası, küçük kardeşi ve ahâlisi hakkında bilgi sahibi olmuştur. Vahyi ve peygamberliğini kardeşlerine anlatarak, bu haberi oğullarından duyan Yakub’un (a.s.), Yusuf hakkında sezgilerinin güçlenmesine vesile olmuştur: “Ey oğullarım! Gidin Yusuf’u ve kardeşini arayın. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.” 3875
d- Yönetici olan Yusuf (a.s.), kendinden önceki ya da sonraki müfsid düzen yöneticileri gibi, halk ile kendi arasında duvarlar oluşturmuyordu. Onların içinden, onlardan birisi olarak yönetimini icrâ ediyordu. İnsanlarla haşır neşir, onların sorunları ile hemhaldi. Böylece Allah’ın vahyini de rahatlıkla onlara ulaştırabiliyordu.
e- Kur’ân-ı Kerim’de kıssaları anlatılan yönetici peygamberlerden, Dâvud (a.s.) ve Süleyman (a.s.)’dan başka, Yusuf’dan (a.s.) da yönetim ve yöneticiliğin esaslarına dâir muhâtaplara dersler vaz edilmiş olmaktadır.3876
Hz. Yusuf’un yöneticiliği ve yönetim tarzı ile ilgili olarak Mevdûdi, ilgili âyetlerin tefsirinde şunları söyler:
“Böylece (Yusuf) kardeşinin kabından önce onların kaplarını (yoklamaya) başladı, sonra da onu kardeşinin kabından çıkardı. İşte biz Yusuf için böyle bir plan düzenledik…”3877 Şimdi şu soruyu düşünelim: Allah, planıyla (keyd) Hz. Yusuf’u (a.s.) doğrudan nasıl destekledi? Oysa biliyor ki Bünyamin’in yükündeki kap planı bizzat Hz. Yusuf (a.s.) tarafından tasarlanmıştı. Ayrıca memurların yükleri aramalarında olağanüstü bir şey yoktu, böyle bir durumda yapmaları gerekeni yapmışlardı. Bu ibarede, Allah tarafından mucizevi bir desteğin olduğuna dair, memurların biraderlere Hz. İbrahim’in (a.s.) şeriatında hırsızın cezasının ne olduğunu sormaları ve onların da “köleleştirilmesi gerekir” şeklindeki cevapları dışında olağanüstü bir alamet yoktur. Böylece Hz. Yusuf hem kardeşini alıkoymayı başarmış, hem de onun hapsedilmesini engellemiştir. Dolayısıyla Hz. İbrahim’in şeriatını uygulamıştır.
Bunu takip eden cümle de bu yorumu te’yid etmektedir: “…(Yoksa) Hükümdarın dininde (yürürlükteki kanuna göre) kardeşini (yanında) alıkoyamazdı. Ancak Allah’ın dilemesi başka….”3878 Allah dileseydi Hz. Yusuf’un (a.s.) planındaki boşluğu gidermezdi. Plandaki zayıf nokta şuydu: Yusuf planına göre kardeşlerini yalnızca melikin yasasına göre alıkoyabilirdi. Fakat bir Allah Rasûlüne kendi şahsi meselesi için gayri İslâmî bir yönetimin yasasına başvurmak yakışmazdı. Zira o, siyasi iktidarı tedrici olarak İslâmî yasayı yürürlüğe koymak için uhdesine almıştı, yoksa melikin yasasını takviye edip yürürlükte kalmasını sağlamak için değil. Allah dileseydi, Hz. Yusuf'a (a.s.) gayri İslâmî bir yasaya başvurmaktan başka çıkar yol koymazdı. Fakat bunu dilemedi; zira Rasûlü’nün temiz isminin bu şekilde lekelenmesini istemedi. Bu yüzden Hz. Yusuf (a.s.) memurlarına emir vererek (alışılmadık) bir şeyi öğrenmelerini istedi: Onlar hırsızları nasıl cezalandırıyorlardı? Biraderler de Hz. İbrahim'in (a.s.) yasasını söylediler. Bu, plandaki boşluğu gidermekle kalmadı aynı zamanda biraderlerin de Mısırlı olmadıkları dolayısıyla bu ülkenin yasalarıyla yargılanamayacakları şeklinde herhangi bir itiraz beyan
3875] 12/Yusuf, 87
3876] Cengiz Duman, Haksöz 56, s. 38
3877] 12/Yûsuf, 76
3878] 12/Yûsuf, 76
YÛSUF (A.S.)
- 771 -
etmelerine de mahal bırakmamış oldu.
Daha önce de işaret edildiği gibi bu Allah'ın bir yardımıydı; peşpeşe iki ayette O'nun lütfunun bir alameti, yüce ilminin bir işareti olarak zikredilen yardımı...
Hz. Yusuf'u (a.s.) kendi şahsî meselesi için Mısır Melikinin gayr-i İslâmî yasasına başvurmaktan koruyan Allah'ın lütfuydu. Çünkü insani zaafın baskısı altına bunu yapmaya yeltenebilirdi. Ve Allah'ın bizzat bir kimsenin ahlaki mertebesini korumak üzere düzenlemelerde bulunması kadar o kimse için büyük bir lütuf olamaz.
Ancak şu da belirtilmeli ki, yalnızca sıkı imtihanlardan “alnının akıyla” çıkanlar bu yüksek nişanla taltif edilir.
Hz. Yusuf'un (a.s.) planındaki boşluğu gidermek sûretiyle Allah, ilminin, kendisine ilim verilmiş olan (Hz. Yusuf gibi) kimselerin ilminden üstün olduğunu göstermiştir.
Bu bağlamda mütalaa edilmesi gereken bazı meseleler vardır. Onlara kısaca değinelim.
1) Genellikle “mâ kâne liye’huze ehâhu fî dîni’l-melik” ifadesi şöyle çevrilmektedir: (Yusuf) kardeşini Melik’in yasasına göre alıkoyamazdı. “Yahut:” (Yusuf) kardeşini Melik’in yasasına göre alıkoymaya yetkili değildi. “Diğer bir deyişle çeviri şu anlama gelmektedir: “Bunu yapamazdı zira Melik’in yasasında buna izin yoktu.” Fakat Arap dilinde ve Kur’an’da “ma kâne” bu şekilde kullanılmamıştır. Nitekim bunun örneklerini Kur’an’da fazlasıyla bulabiliriz; “ma kane limü’minin en yaktule mü’minen” (Bir mü’min bir mü’mini öldüremez “öldürmesi yakışık almaz”). “Mâ kâne Allahu en yettehize min veled” (Allah bir çocuk edinemez “edinmesi yakışık almaz”). Dolayısıyla Hz. Yusuf hakkında kullanılan “buna gücü yoktu”, “bunu yapamazdı”, “buna hakkı yoktu” şeklindeki ifadeler anlamsızdır.
Çünkü Hz. Yusuf’un (a.s.) kardeşini “bir hırsızdır” diye Melik'in yasasına göre alıkoymaya güç yetirememesi için bir neden yoktu. Bir hırsıza ceza vermek için bir yasaya sahip olmayan bir yönetim düşünülebilir mi? İfadenin gerçek karşılığı şu şekilde olmalıdır: “Kardeşini Melik'in yasasına göre alıkoyamazdı. Çünkü böyle davranmak bir peygambere yakışmazdı”.
2) Kur'an'ın kullandığı “din'il-Melik” (Melikin dini) tabirini “Melik'in yasası” şeklinde anlarsak bu, tartışmalı ifadeyi anlamamıza yardım eder. Çünkü çok açık ki, peygamber Allah'ın dininin (nizamının) ikamesi için gönderilmişti. Melik'in gayri İslâmî sistemini (dinini) yürürlükte kılmak için değil. Bu zaman zarfında Hz. Peygamber (a.s.) görevini bir ölçüde başarmıştı, ama yönetim tam anlamıyla Allah'ın dinine göre teşekkül ettirilememişti. Dolayısıyla artık bir peygamberin kendi şahsi bir meselesi için “Kralın sistemini” benimsemesi uygun olmaz, yakışık almazdı. Yani, “Kardeşini Melik'in yasasına göre alıkoymak Yusuf'a yakışmazdı”.
3) Dahası, “Melik'in Dini” ibaresini “ülke yasaları” anlamında kullanmak suretiyle Allah, “din” kelimesinin geniş kapsamına işaret etmiş; Risaletin sahasını yalnızca Allah'ın birliğine inanmakla sınırlandırıp, onu kültürel, siyasi, sosyal, hukuki ve hayatın diğer dünyevî cephelerinin dışarıda bıraktığına inanan kimselerin din kavramını kökünden kesmektedir. Veyahut böyle tipler dinin saydığımız vechelerle bir ölçüde ilgili olduğunu kabul ederler ama onlara göre
- 772 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bunlar, yapılsa da yapılmasa da olur kabilinden tavsiyelerdir. Güya din, inananları bunları yahut insan-yapısı yasaları benimsemekte serbest bırakmıştır, zira düşüncelerine göre, ikincisini benimsemelerinde bir beis yoktur. Din'in uzun bir süredir müslümanlar arasında yürürlükte olan bu yanlış kavranışı, İslâmî hayat tarzını hakim kılmak için gerekeni yapmaları yolunda kendilerini ihmalkar hale getirmiştir ve bu yüzden mesul tutulacaklardır. Dinin bu yanlış kavranışının sonucu olarak müslümanlar İslâmî olmayan hayat tarzıyla uzlaşır hale gelmişlerdir. Hatta bu yanlış kavrayış yüzünden Hz. Yusuf'u (a.s.) güya örnek ittihaz ederek bu sistemlerin destekçisi ve uşağı haline gelebilmişlerdir. Oysa bu ayet ifade biçimi olarak bu yanlış kavramayı reddetmekte, “ülke yasaları”nın tıpkı namaz, hac, oruç ve zekât gibi dinin bir parçası olduğunu bildirmektedir. Dolayısıyla Al-i İmran Sûresinin 19. ve 85. ayetlerindeki “el-din”in kabulu gereği, yasalar da namaz ve diğer farzlar gibi bu kavramın kapsamına girer. Bu yüzden dinin bu bölümünün herhangi bir sistemden ihracı Allah'ın gazabını celbedecektir.
4) Bunlarla birlikte yukarıdaki yorum, bir itiraza mahal bırakmamaktadır. Hiçbir şey olmasa, bu satırların yazarının bile katıldığı bir gerçek vardır ki, Hz. Yusuf (a.s.) ülkenin en yüksek mevkiindeyken Mısır'da gayri İslâmî bir düzen yürürlükte bulunmaktadır. Dolayısıyla bu durum bizzat peygamberin Melik'in gayri İslâmî yasalarını uygulamak zorunda olduğunun bir delilidir. Şu halde Hz. Yusuf'un (a.s.) kendi özel meselesinde Hz. İbrahim'in (a.s.), şeriatı yerine, uygulamak zorunda kaldığı Melik'in şer'i sistemine göre amel etse ne fark ederdi? Kesinlikle fark ederdi, zira mesele Hz. Yusuf'un bir peygamber oluşuyla ilgi içindedir. Çünkü o İslâmî hayat nizamını tesis etmeye çalışmaktaydı ve bu, tedrici olarak başarılabilecek bir işti. Dolayısıyla bu süre içinde Melik'in yasası kaçınılmaz olarak yürürlükte kalacaktı. Aynı şey Hz. Peygamber'in (s.a.s.) Medine'de olduğu sırada Arabistan'da vuku bulmuştu. İslâmî sistemi bütünüyle ikame etmek dokuz yılı almış ve bu dönemde birtakım gayri İslâmî yasalar yürürlükte kalmıştı. Sözgelişi içki, faiz, gayri İslâmî miras ve evlilik geleneği, batıl ticaret şekilleri vs. bir süre daha yürürlükte kalmak durumundaydı. Aynı şekilde İslâm'ın medeni ve ceza hukukunun bütün olarak yürürlüğe girmesi de belli bir süreyi gerektirmişti. Dolayısıyla Hz. Yusuf'un (a.s.) hükümranlığının ilk dokuz yılında Melik dininin (yasal düzeninin) yürürlükte kalmasında hiçbir tuhaflık bulunmamaktadır. Şu var ki geçiş dönemi esnasında gayri İslâmî melik yasasının devam etmesi, Allah Rasûlü’nün Allah’ın dinini ikame için değil, Melik’in dinini izlemek için gönderildiğine delil teşkil etmez. Melik'in yasasına kendi şahsi davası için başvurmasının Hz. Yusuf'a (a.s.) yakışmayacağı meselesine en iyi karşılık yine Rasûlullah'ın (s.a.s.) uygulamasında bulunmaktadır. Geçiş dönemi esnasında yani cahili yasaların henüz İslâmî yasalarla yer değiştirmediği dönemde, kimi müslümanlar daha önce yaptıkları gibi şarap içmeye, faiz yemeye devam ediyorlardı. Ancak Rasûlullah (s.a.s.) bu gibi fiilleri asla işlemiyordu. Yine iki kız kardeşle birden evlenmek, muta gibi yasalar uygulanmaktaydı, fakat Rasûlullah (s.a.s.) asla böyle bir uygulamada bulunmadı. Böylece açıklığa kavuştu ki, İslâmî yasaların evrimi döneminde kimi gayri İslâmî yasaların yürürlükte bırakılmasıyla onların bizzat uygulanması arasında fark vardır. Eğer Hz. Yusuf (a.s.) Melik'in yasasını kendi şahsi davası için uygulasaydı bu onun yaptırım gücünü bu yasaya hamlettiği, bu yasayı tasdik ettiği anlamına gelirdi. Oysa bütün cahili şeriatleri ortadan kaldırmak üzere gönderilmiş bir peygamberin, başkalarına ruhsat verilmiş olsa bile bu yasaları izleyemeyeceği açıktır. 3879
3879] Mevdûdî, A.g.e., c. 2, s. 482-485, 12/76. âyetin tefsiri
YÛSUF (A.S.)
- 773 -
Hz. Yusuf ve Tevhid Dâveti
İncil ve Mısır tarihini mukayeseli olarak okumuş ve incelemiş olan çağımızın araştırmacıları, Mısır hükümdarlarından “Hymksos” (çoban) kralları arasında yer alan Apophis’in Hz. Yusuf (a.s.) olabileceği ihtimalini ortaya koymuşlardır. Zira bu kralın yaşadığı devir, Hz. Yusuf’unki ile denk gelmektedir.
“Mısır’ın başkenti Memphis idi. Bunun kalıntıları bugün Kahire’nin güneyinde yaklaşık 24. km’de bulunmaktadır. Hz. Yusuf buraya 17-18 yaşlarında iken gelmişti. 2-3 Sene Mısır kralının sarayında kaldı ve 8 sene de zindanda. 30 Yaşında iken Mısır hükümdarı oldu ve 80 yaşına kadar rakipsiz Mısır tahtında kaldı (…) İncil’deki kayıtlara göre Hz. Yusuf 80 yaşına geldikten sonra vefat etti ve ölmeden önce, İsrailoğullarına, Mısır’dan ayrılırken kemiklerini yanlarına almalarını vasiyet etti.3880
Hz. Yusuf’un tevhid dâveti Kur’an’da şöyle dile getirilir: “Ey hapis arkadaşlarım! Ayrı ayrı bir sürü uydurma ilâhlar mı daha hayırlıdır, yoksa her şeyden üstün, kahredici olan Allah mı? Allah’ı bırakıp taptığınız, sizin ve babalarınızın adlandırdığı, putlardan başka bir şey değildir. Allah onların doğru olduğuna dair bir delil indirmemiştir. Hüküm ancak Allah’a aittir. Kendisinden başkasına değil, ancak O’na ibâdet edip kulluk yapmanızı emretmiştir. Bu, dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmez.”3881
Hz. Yusuf (a.s.) bu mesajı, zindanda olduğu sırada hapiste beraber bulunduğu köle arkadaşlarına tebliğ etmişti. Hz. Yusuf’un bu esnâda sunduğu tevhid dâvetinden çıkaracağımız birçok önemli dersler vardır. Şimdi bunları genel hatları ile ele alalım:
1- Hz. Yusuf bir peygamber sıfatına sahip olduğunun bilincinde olarak, zindanda bile olsa tevhid dininin mesajını etrafındakilere yaymanın sorumluluğunu taşımış ve hapishane hayatı gibi olumsuz şartlarda dahi bu görevin gözardı edilmemesi gerektiğini pratik yaşantısı ile göstermiştir. Bu demektir ki, bir Müslüman bulunduğu konuma bakmaksızın, yerin yedi kat dibinde de olsa bu dâveti tebliğ etmekle yükümlüdür ve bu konuda hiçbir mâzeret Allah katında kabul görmeyecektir.
2- Hz. Yusuf (a.s.) başına gelen zindan musîbetine sabrederek, bulunduğu konumu İslâm’ın lehinde kullanmayı çok iyi bilmiştir. Bilindiği üzere, “yerine ve zamanına göre hareket” ile “yerinde ve zamanında faâliyet” İslâm’a dâvet metodunun iki önemli meselesini teşkil eder. Dâvetin neticeye ulaşabilmesi, müsbet bir sonuç verebilmesi için yer-zaman faktörlerine dikkat ve itina gereklidir. Dâvetçi, dâveti sunduğu mekânının şart ve imkânlarını çok iyi bilerek orada nasıl hareket edeceğini, hangi metodlarla dâvetini sunacağını, dâvetin hangi mesele ve merhalelerinin bu yer için uygun olacağını hesap etmek mecbûriyetindedir.3882
3- Buna bağlı olarak Hz. Yusuf’un tevhide dâvet usûlü bize bir insanın, tıpkı Yusuf Peygamber gibi eğer hâlis niyete ve gerekli bilgeliğe sahipse mesajı tebliğ etmek üzere durumunun gerektirdiği bir metodu izleyebileceğini gösterir. İki adam ona itimad ederek kendisinden rüyalarını yorumlamalarını isterler.3883
3880] Mevdûdi, Tevhid Mücadelesi, c. 1, s. 517-518
3881] 12/Yusuf, 39-40
3882] bk. Ahmet Önkal, Rasûlullah’ın İslâm’a Dâvet Metodu, Esra Y., s. 199
3883] 12/Yusuf, 36
- 774 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Buna verdiği cevapta şöyle der: “Rüyalarınızı yorumlayacağım, fakat ilkin size, bana rüyaları yorumlama gücü veren bilgimin kaynağını haber vereyim.” Bu sûretle onların taleplerini avantaj olarak kullanarak kendi itikadını onlara vazeder.3884 Ayrıca onlara bu kısa, fakat özlü ve aydınlatıcı ifadelerle İslâm dininin ana hatlarını çizivermiştir. Aynı zamanda Yusuf bu beyanı ile; şirki, putperestliği ve câhiliyeyi ayakta tutan sütunları temelinden sarsmış,3885 tevhidin yüceliğini ve gerçekliğini beyan etmiştir.
4- Dâvette muhâtabı tanıyarak, duruma göre tebliğde bulunmak önemli bir gerekliliktir. İnsan olması yönüyle dâvete muhâtap olanlar, bizzat içlerindeki duygu ve hisleriyle hareket edecek, psikolojik motiflerin etkisi altında kalacaklardır. Dâvetçi bu duygu ve hisleri tespit ederek muhâtabında psikolojik etki icrâ edecek şekilde hareket ve davranışlarda bulunmalı, tebliğini buna göre sunmalıdır. Fikir, davranış veya yaşayışın ıslahı için her şeyden evvel bu fikir ve inanışa bağlanış derecesi, o fikir ve inanışın mâhiyeti hakkında bilgi sahibi olmak, muhâtabın içerisinde yaşadığı sosyal ve kültürel muhiti, kişi tabiatına yankıları olan coğrafî ve tarihî şartları, tebliğe muhâtap kaldığı anda muhâtabın içerisinde bulunduğu hâlet-i rûhiyeyi iyi tanıyarak3886 ortama göre davranmak zorundadır.
Bir tevhid önderi olması sebebiyle Hz. Yusuf (a.s.) yukarıda sunmaya çalıştığımız dâvet stratejisinin farkında olarak, bize mesajı sunarken takip etmemiz gereken doğru usûlü de öğretmiştir. Hz. Yusuf, hemen işin başında amele ilişkin ayrıntıları ve itikadî düzenlemeleri sunmamış, iman edenle etmeyeni, yani tevhid ile şirki birbirinden ayıran en temel esas üzerinde durmuştur. Daha sonra sağduyu sahibi bir kişiyi iknâda başarısızlığa uğramamak için de mesajı gâyet aklî bir tarzda sunmuş ve ortaya sürdüğü deliller bu iki kölenin zihninde derin tesirler uyandırmıştır: “Hangisi daha iyi? Çeşit çeşit tanrılar mı, yoksa bir tek Kadir-i mutlak Allah mı?” Köleler, kendi şahsî tecrübelerinden bir tek efendiye hizmet etmenin, birçoğuna birden hizmet etmekten daha iyi olduğunu bilmekteydi. Dolayısıyla âlemlerin Rabbine hizmet etmek dururken, O’nun kullarına hizmet etmek daha iyi olamazdı. Dahası, Hz. Yusuf (a.s.) onları doğrudan imanı kabule ve itikatlarını redde dâvet etmemiş; oldukça hikmetli bir yol tutarak önce şuna dikkatlerini çekmişti: “Bizi ve tüm insanlığı kendisinden başkasına köle etmemesi Allah’ın bir lütfudur. Ancak insanların çoğu O’na şükretmez. Yalnızca O’na kulluk etmek yerine kendilerine tanrılar icat ederek onlara taparlar.” Zikre şâyan bir şey daha vardır ki, teklif ettiği imanın miyarı hikmeti esas almaktadır, herhangi bir icbar sözkonusu değildir. “Sizin servet tanrısı, sağlık tanrısı, bolluk tanrısı, yağmur tanrısı vs. diye isimlerden ibârettir sadece. Her şeyin gerçek sahibi, tüm kâinatın Rabbi ve yaratıcısı olarak sizin de kabul etmeniz gereken, Yüce Allah’tır. Allah hiçbir şeye, hiç kimseye ulûhiyet adına ne bir yetki vermiş, ne de böyle bir şeyi tasdik etmiştir. Aksine, tüm kudretleri, tüm hak ve yetkileri kendine hasretmiştir ve emretmiştir: “Yalnız Bana kulluk ve itaat edin.” 3887
Kur’ân-ı Kerim’de Yusuf (a.s.) ve Yusuf Sûresi
Nüzûlü: Mushaftaki sıralamada on ikinci, iniş sırasına göre elli üçüncü sûredir.
3884] Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an, c. 2, s. 462
3885] Seyyid Kutub, Fî Zılâlil Kur’an, c. 8, s. 400
3886] A. Önkal, a.g.e., s. 131
3887] Mevdûdi, Tefhim, c. 2, s. 463; Mehmet Kubat, Kur’an’da Tevhid, Şafak Y., s. 87-89
YÛSUF (A.S.)
- 775 -
Hûd sûresinden sonra, Hicr sûresinden önce Mekke’de nâzil olmuştur, 111 âyettir.
Yahudilerin telkini ile Mekke müşriklerinin Hz. Peygamber’e “Îsrâiloğulları Mısır’a niçin gittiler?” şeklindeki sorusuna cevap olarak veya müslümanların Resûlullah'ın bir kıssa anlatmasını istemeleri üzerine indiği rivâyet edilmiştir. Ancak, Muhammed b. İshak'a göre sûrenin nüzul sebebi, kavmi tarafından zulme uğramış olan Hz. Peygamber'i teselli etmektir.3888 Kavminin baskıları ve işkenceleri karşısında Rasûl-i Ekrem ve arkadaşları bunalmışlardı; bu bunalımdan bir çıkış yolu arıyorlardı. Böyle sıkıntılı bir anda bu sûrenin inmesi, müslümanlara bir teselli ve müjde olmuştur. Zira kıssanın kahramanı olan Hz. Yûsuf da Filistin’de kardeşleri tarafından bazı kötülüklere mâruz kalmıştı. Fakat sonunda o, Mısır’da devlet yönetiminde söz sahibi oldu, kardeşleri de bu devletin yönetiminde görevlendirildiler.
Bu sûrede anlatılan kıssa da, dolaylı olarak Hz. Muhammed ve arkadaşlarına, sabrettikleri takdirde Hz. Yûsuf’a verilmiş olan mükâfatın bir benzerinin verileceğini ve Kureyşliler’in kendilerine boyun eğeceğini müjdelemektedir. Nitekim kavminin baskısı neticesinde Medine’ye göç etmiş olan Rasûlullah sekiz sene sonra Mekke’yi fethetmiş ve Kureyşliler ona boyun eğmiştir. Ancak Hz. Peygamber Kureyşliler’e, Hz. Yûsuf un Mısır’da kardeşlerine söylediği sözün aynısını söylemiş ve şöyle demiştir: “Bugün sizi kınamak yok, Allah sizi afetsin! O, merhametlilerin en merhametlisidir”3889 “Gidiniz hepiniz serbestsiniz!’’3890 Muhtevasına ve işaret ettiği konulara bakıldığında sûrenin, hicretin arifesinde meydana gelen olaylar esnasında, yani Kureyş’in Hz. Peygamber’i öldürme, sürgün etme veya hapsetme planlarını tasarladığı sırada ve bir defada inmiş olduğu anlaşılmaktadır.
Kur'ân ı Kerîm'deki kıssalar bazı hikmetlere dayanmaktadır. Özellikle peygamberlerin kıssaları, alınması gereken ibretlerle doludur. Nitekim bu sûrenin son âyetinde yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun onların kıssalarında akıl sahipleri için ibretler vardır.” Hz. Yûsuf’un kıssası hakkında da şöyle buyurmuştur: “Andolsun ki Yûsuf ve kardeşlerinde, almak isteyenler için ibretler vardır.”3891
Adı: Sûre adını 4. âyetten itibaren 101. âyetin sonuna kadar kıssası anlatılan Yûsuf (a.s.)dan almıştır.
Konusu: İlk üç âyette bu sûredeki âyetlerin Kur’ân-ı Kerîm’İn âyetleri olduğu, Kur’an’ın Arap diliyle indirildiği ve bu sûrede kıssaların en güzelinin anlatılacağı bildirilmektedir. Bundan sonra 101. âyete kadar Hz. Yûsuf’un kıssası anlatılmıştır. Kıssada Hz. Yûsuf'un, kardeşleri tarafından kuyuya atılması, onu kuyudan çıkaran kafile tarafından Mısır'da köle olarak satılması, bir iftira sonucu cezaevine girmesi, Mısır kralının gördüğü rüyayı yorumlaması neticesinde cezaevinden çıkarılıp maliyeden sorumlu yüksek düzeyde yöneticiliğe getirilmesi, uzun süreli bir ayrılıktan sonra babası ve kardeşleriyle tekrar buluşması gibi konular ele alınmıştır. Daha sonraki âyetlerde ise mü’minlere müjde ve öğütler verilmektedir.
“Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla... 1. Elif-lâm-râ. Bunlar, apaçık kitabın âyetleridir. 2. Anlayabilesiniz diye biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik. 3. Biz, bu Kur ‘an ‘ı sana
3888] Elmalılı, IV, 2841
3889] İbn Sa’d, Tabakat, n, 142
3890] İbn Kesîr, es-Sîre, III, 570
3891] 12/Yusuf, 7
- 776 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vahyetmekle en güzel kıssayı da anlatıyoruz. Gerçek şu ki, sen bundan önce elbette bunu bilenlerden değildin.”
Tefsiri
1. Bazı sûrelerin başında bulunan “elif-lâm-râ” gibi harflere “hurûf-ı mukattaa” denmektedir.
Yüce Allah, indirilen bu âyetlerin gelişigüzel söylenmiş sözler değil, gerçekleri açıklayan ve ebedî bir mucize olan İlâhî kitabın âyetleri olduğunu, dolayısıyla bu kitaba şanına yakışır bir şekilde saygı gösterilmesi ve emirlerinin uygulanması gerektiğini vurgulamaktadır.
2. Bütün insanlık için gönderilmiş olan Kur’an’ın Arabistan’da ve Arapça olarak indirilmesinin coğrafî, sosyolojik, psikolojik ve dil ile İlgili sebepleri vardır. Her şeyden önce Arap yarımadası eski dünyayı meydana getiren, bugün de insanlığın büyük bir bölümünü barındıran Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının birbirine en çok yaklaştığı merkezî bir yerde ve dünya ticaret yollarının kesiştiği bir noktada bulunmaktadır, Kur’an’ın nazil olduğu zamanda bu bölge komşu illerde yer alan siyasî güçlerin iktisadî ve siyasî menfaatlerini doğrudan ilgilendiren bir konumdaydı. Bu siyasî güçlerin aksiyon ve reaksiyonlarının toplandığı bir merkezde yer alan Arap toplumu bu kıtalarda yaşayan insanları ve bunların yaşayışlarını tanıma imkânına sahipti.
Arap toplumu çölde yaşadığı için, müreffeh bir hayat tarzından uzaktı. Tehlikeli işlere atılma ve değerlerin müdafaasında sabırla direnme gibi vasıflara sahip bulunuyordu. Asırlar boyunca dillerinin safiyetini korudukları gibi belirtilen nitelik ve enerjilerini de muhafaza etmişlerdi. Kabileler arasında uzun süre devam etmiş olan iç savaşlar, onlara atılganlık vb. meziyetler kazandırmıştı. Ayrıca ticaretle uğraşan bir toplum olmaları sebebiyle hareket kabiliyetine ve uzun süreli seyahatlere katlanma gibi hususiyetlere sahip bulunuyorlardı. Bu sayede Araplar ticaret yaptıkları ülkelerin örf ve âdetlerini, hususiyetlerini, kanunlarını Öğrenmişlerdi; kısaca İslâm’ı buralara ulaştırılmak için gereken tecrübeye sahip bulunuyorlardı.
Kur’an’ın Arapça olarak indirilmesinin temel sebebi, son peygamberin Araplar arasından seçilmiş olmasıdır. Yüce Allah her peygambere kendi kavminin diliyle hitap etmiş, vahyini onların diliyle göndermiştir ki peygamber Allah’ın emir ve yasaklarını kavmine rahatça anlatsın.3892 Şüphe yok ki Kur’an’ın Arap dili ile indirilmiş olması onun sadece Araplar’a indirildiğini ifade etmez. Nitekim bazı âyetler, onun bütün insanlığa hitap ettiğini, dolayısıyla evrensel bir kitap olduğunu göstermektedir.3893
3. “En güzel kıssa” diye çevirdiğimiz “ahsenü’l-kasas” tamlamasındaki kasas kelimesi sözlükte “bir şeyin izini sürmek” anlamına gelmektedir; isim olarak, “anlatılan haber” demektir. Kur’an’da daha çok bu mânada kullanılmıştır.3894 Bu mânada kıssa ile eş anlamlı olup her ikisinin de çoğulu kasastır. Edebiyatta hayâlı kıssalar olduğu gibi gerçek kıssalar da vardır. Hz. Yûsuf’un kıssası yaşanmış
3892] 14/İbrâhim, 4
3893] 2/Bakara, 185; 3/Âl-i İmrân, 138; 34/Sebe’, 28; ayrıca bk. 13/Ra’d, 37
3894] Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât, “kss” md.
YÛSUF (A.S.)
- 777 -
bir olaydır. Bir taraftan tasavvuf ve edebiyatta mecazî aşk denilen ve tabii bir gerçeklik olan beşerî sevgiyi, diğer taraftan bu tür sevgilerin insanı kötülüğe saptırmasına engel olacak güç ve içtenlikteki iman ve iffetin yüceliğini anlatan bu sûre, âyette “ahsenü’l-kasas” olarak nitelendirilmiştir. Kıssada aynı zamanda baba-oğul, Ya’kub (a.s.) ile Yûsuf un hasret, ıstırap ve üzüntüleri canlı bir şekilde dile getirilmektedir. “Ahsenü’l-kasas” tamlamasını “en güzel üslûp” şeklinde anlayanlar da vardır.3895 Buna göre cümlenin meali şöyle olur: “Biz, bu Kur’an’ı sana en güzel bir üslûpla anlatıyoruz.”
Âyette, Hz. Peygamber'in, Yûsuf hakkında daha önce bilgisinin olmadığı, bu bilgilerin kendisine vahiy yoluyla geldiği bildirilmektedir. Bu durum, Hz. Muhammed'in hak peygamber, Kur'an'ın da mucize olduğunu gösterir. Zira okur-yazar olmayan, yabancı dil bilmeyen ve İsrâiloğulları'nın Mısır'a gitmeleriyle ilgili yeterli bilgisi bulunmayan bir kimsenin, vahye dayanmadan, çok zaman olayların detayına kadar inen böyle mükemmel bir kıssayı ortaya koyması mümkün değildir.
İbrânîce’de “Allah'ın kulu” mânasına gelen İsrail kelimesi, Ya’kub peygamberin lakabı olup Allah'ın halis kulu olduğunu ifade eder. Soyundan gelenlere de “İsrâiloğulları” denilmektedir. Kitâb-ı Mukaddes araştırmacılarından nakledildiğine göre Ya'kub Filistin'de yaşıyordu ve on iki oğlu vardı. Yûsuf on birinci oğluydu. Milâttan önce 1906'da doğmuş, 1890'lı yıllarda Mısır'da köle olarak satılmıştı. Bir süre kölelik, oldukça uzun bir süre de hapis hayatı yaşadıktan sonra Mısır'da önemli bir üst düzey yöneticiliğe getirildi. Daha sonra babası ve kardeşlerini de Mısır'a götürdü. Böylece İsrâiloğulları Mısır'a yerleştiler. Hz. Mûsâ'nın zamanında ve onun liderliğinde tekrar Filistin'e dönmüşlerdir.3896
4. “Bir zamanlar Yûsuf, babasına demişti ki: “Babacığım! Ben (rüyamda) on bir yıldızla güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde ederlerken gördüm.” 5. Babası, “Yavrucuğum! Rüyanı sakın kardeşlerine anlatma, sonra sana tuzak kurarlar! Çünkü şeytan insana apaçık bir düşmandır” dedi. 6. İşte böylece rabbin seni seçecek, sana rüyada görülenlerin yorumunu öğretecek ve daha önce iki atan İbrahim ve İshak’a nimetini tamamladığı gibi sana ve Ya’kub soyuna da nimetini tamamlayacaktır. Kuşkusuz rabbin çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.”
Tefsiri
4-6. Yûsuf (a.s.)ın soy kütüğü şöyledir: Yûsuf, babası Ya’kub, babası îshak, babası İbrahim (a.s.). Görüldüğü gibi Yûsuf, Hz. İbrahim'in dördüncü kuşaktan torunudur. Ya'kub ile eşi Rahîl'den dünyaya gelmiştir. Rasûlullah buyurmuşlardır ki: “İnsanların en şereflisi, Allah’ın peygamberi Yûsuf tur; o, Allah'ın peygamberinin oğludur; o da Allah'ın peygamberinin oğludur; o da Allah'ın dostunun (halîl) oğludur”3897
Rüya, “görmek” mânasına gelen “rü'yet” mastarından alınmış bir isim olup, uyku halinde birtakım olay ve şekillerin görülmesi demektir, Türkçe'de buna “düş” denir. Rüya kişinin sadece iç dünyasıyla ilgili bir olay olmayıp, aynı zamanda hayalin ötesinde dış dünyada bir gerçeğe de işaret eder. Râzî'ye göre yüce Allah, insan ruhunu madde ötesi âleme çıkabilecek, levh-i mahfuzu okuyabilecek
3895] Zemahşerî, II, 300-301; Râzî, XVIII, 85; Esed, II, 454-455
3896] İsrail ve İsrâiloğulları hakkında bilgi için bk. 2/Bakara 40, 132; 4/Nisâ, 153-161
3897] Buhârî, Tefsir 12/2
- 778 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yetenekte yaratmıştır. Ancak ruhun bedenle ilgisi buna engel olmaktadır. Uyku halinde ruhun bedenle ilgisi azalır, Levh-i mahfuzu okuma gücü artar. Ruhun orada gördükleri, hayal âleminde kendine özgü İzler bırakır.3898 Bu izler hayalin ötesindeki bir gerçeği yani levh-i mahfuzdaki bilgiyi gösterir ki rüyanın asıl işaret ettiği şey budur.
Gazzalî, levh-i mahfuz ile insan kalbini, karşı karşıya duran fakat aralarında perde bulunan iki aynaya benzetmektedir. Aynaların arasındaki perde kaldırıldığında birindeki görüntü diğerine aynen yansır. İşte rüya olayı buna benzer; insan uyuduğu zaman kalbin duyu organlarıyla ilgisi kesilir, levh-i mahfuz ile kalp arasındaki perde ise kalkar, böylece levh-i mahfuzdaki bazı bilgiler kalbe yansır; hayal gücü bu bilgileri sembollerle alarak korur, İnsan uyandığında ancak hayalindeki sembolleri hatırlar.3899 İşte rüyayı yorumlayıp İşaret ettiği perde arkasındaki gerçekleri göstermeye “rüya tabiri” (yorumu) denilmektedir.3900
Psikanalizin kurucusu Freud’a göre rüyanın kaynağı ferdin şuur altı, rüya ise arzuların tatmini için yapılan bir teşebbüstür. Ona göre başta cinsel arzular olmak üzere çocukluk döneminden itibaren bastırılan duygular, geçmişte yaşananlar ve duyu organlarına etki eden duyumlar rüyanın esas ögesini oluşturur ve rüya esnasında ortaya çıkar.3901 “İnsanın yaşama kaynağı ve canlı organizmanın tek faaliyet gayesi cinsel hayattır. Bu da “libido” denilen idare merkezinde planlanmaktadır. Cinsel duygularla toplumdaki kuralların çatışması veya bu isteklerin şuur altına itilmesi, kişide bazı kompleksler meydana getirir. Rüyada görülen olaylar işte bu komplekslerin, bilinç dışı arzuların akıl sansürü ve baskısından kurtulmuş olarak örtülü bir şekilde tezahürüdür. Uyku esnasında sansürün gücü azaldığından arzular serbestçe dışa vurulursa da rüya gören kişinin bilincine girmelerini engellemek amacıyla kabul edilebilir imgelere dönüştürülür. Bu dönüştürmede uyku sırasında algılanan duyu uyaranlarından, önceden yaşanmış olaylardan ve derinde yerleşmiş anılardan yararlanılır.3902
İslâmî kaynaklarda genel olarak üç türlü rüyanın bulunduğu ifade edilmektedir: a) Sâdık rüya. Kaynağı İlâhî olan İkaz ve işaretler olup doğru ve gerçek rüyalardır. Hz, Peygamber bu tür rüyaların peygamberliğin kırk altı cüzünden biri olduğunu haber vermiştir.3903 Sâdık rüya gören kimsenin ruhu, bu vesileyle Allah’ın ilim, irade, kudret ve yaratmasıyla ilgili bazı şeyler hakkında bilgi sahibi olur. Böylece zaman içerisindeki bazı gayb olaylarını meydana gelmeden önce keşfeder ve haber verir veya mekân içindeki bazı şeyleri insanların normal olarak görmesinden önce görür ve bildirir. Bu duruma, “rüya yoluyla keşif denilmektedir, b) Nefisten yani beyin, duyu organları ve iç organlardan kaynaklanan düşler. Bunlar, hâtıraların hayalde canlanmasından ibarettir, c) İnsan ruhunun gizli bk dış tesirden (şeytandan) etkilenmesi neticesinde meydana gelen korkma ve sapmalar olup yalancı bir çağrışım ve hayalî bir olaydır. Hz. Peygamber bu tür rüyaların şeytandan kaynaklandığını haber vermiştir.3904
3898] 18/135
3899] İhyâ, IV, 504-505
3900] ayrıca bk. 12/Yusuf, 44
3901] Umur Günay, Âşık Tarzı Şiir Geleneği, s. 104
3902] bilgi için bk. İlyas Çelebi, Rüya, İFAV Ans. IV/29
3903] Buhârî, Ta’bîr 2-4
3904] Buhârî, Ta’bîr 3
YÛSUF (A.S.)
- 779 -
Gerek nefisten gerekse şeytandan kaynaklanan bu tür yorumu yapılamayan karmakarışık rüyalara “ahlâm” veya “edgasu ahlâm” denmektedir.3905
Hz. Yûsuf’un gördüğü bu rüyada baba, anne ve kardeşlerin güneş, ay ve yıldızlarla temsilî olarak anlatılması, rüyanın ve neticesinin önemine işaret ettiği gibi, Yûsuf’un şanının yüceliğini de gösterir, Yûsuf un rüyası, yüce Allah’ın onu peygamberlik görevine hazırladığının bir işaretidir. Nitekim Hz. Peygamber’e de vahyin gelişi sâdık rüya ile başlamıştır.3906 Yûsuf’un gördüğü bu rüyayı yorumlayan Hz. Ya'kub, oğlunun ileride büyük bir makama geleceğini anlamıştı. Ancak diğer oğullarının, yorumu gayet kolay olan bu rüyadan haberleri olduğu takdirde Yûsufu kıskanarak ona kötülük edeceklerinden endişe etmiş, bu sebeple rüyasını kardeşlerine anlatmaması için onu uyarmıştır. Hz. Yûsuf'un rüyada gördüğü güneş, babası Ya'kub; ay, annesi Râhîl; yıldızlar ise on bir kardeşi idi. Bünyâmin adındaki en küçük olanı öz, diğerleri üvey kardeşleriydi.3907
6. Âyette “rüyada görülenlerin yorumu” diye çevirdiğimiz “te'vîlü'l-ehâdîs” tamlamasındaki te'vîl kelimesi terim olarak, “lafzı zahirî anlamında değil de kitap ve sünnete uygun olan muhtemel bir anlamda yorumlamak” mânasına gelir. Burada te'vil terimi, “tabir etmek” ile eş anlamlı olarak, “rüyadaki sembolleri yorumlayıp delâlet ettikleri mânayı ortaya çıkarmak” anlamında kullanılmıştır, Ehâdîs kelimesi ise “olay” ve “haber” anlamlarına gelen hadîsin çoğuludur. Birinci anlama göre cümle, “Allah sana olaylarda sebep-sonuç ilişkisini ve olayların yorumunu öğretecek” mânasına, ikinci anlama göre ise “Allah sana rüyaların yorumunu öğretecek” mânasına gelir. Bu anlamdan hareketle cümleyi, “Allah sana kendi kitaplarının ve peygamberlerin sözlerinin yorumunu öğretecek” şeklinde tefsir edenler de olmuştur. Bu görüşleri birleştirmek suretiyle cümlenin mânasını daha kapsamlı olarak değerlendirmek de mümkündür, Buna göre cümle, Hz. Yûsuf'a rüyaları yorumlama yeteneğinin verileceğini ifade ettiği gibi, hayatın problemlerini anlama ve onlara çözüm getirme, aynı zamanda her şeyin hakikatini kavrama yeteneğinin verileceğini de ifade eder.
Yüce Allah'ın Hz. Yûsuf a nimetini tamamlamasından maksat, ona nimetlerin en üstünü olan peygamberlikle birlikte devlet yöneticiliğini de nasip etmiş olmasıdır. Böylece ona hem dinî hem de dünyevî müstesna nimetler nasip etmiş, lütfunu tamamlamıştır. Ataları Hz. İbrahim ve İshak'a peygamberlik vererek onları on büyük şerefe erdirdiği gibi, Ya'kub'un soyundan da birçok peygamber ve hükümdar göndermek suretiyle bu soyu başka kavimlerin hiçbir şekilde ulaşamayacakları bir şerefe ulaştırmıştı.3908 İşte Allah’ın Ya’kub (a.s.)ın ailesine nimetini tamamlamasından maksat da budur.
7. “Andolsun ki Yûsuf ve kardeşlerinde, almak isteyenler için ibretler Yardır. 8. Hani kardeşleri demişlerdi ki: “Yûsufla kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir. Hâlbuki bizim sayımız daha çok. Şüphesiz ki babamız apaçık bir yanılgı içindedir. 9. Yûsuf’u öldürün veya onu (uzak) bir yere atın ki babanızın teveccühü yalnız size kabın! Ondan sonra da (tövbe ederek) sâlih kimseler olursunuz!” 10. Onlardan biri, “Yûsuf u Öldürmeyiniz, eğer mutlaka yapacaksanız onu kuyunun dibine atın da geçen kervanlardan biri onu alsın” dedi.”
3905] bk. 12/Yusuf, 43; Elmalılı, IV/2865
3906] Buhârî, Bed’ü’l-vahy 3
3907] Şevkânî, III/6
3908] 5/Mâide, 20
- 780 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tefsiri
7-8. Yüce Allah Hz. Yûsuf İle kardeşlerinin kıssasında, almak isteyenler İçin birçok ibret bulunduğuna dikkat çekmiştir. Yûsuf'un, bu âyette geçen kardeşinden maksat, kendisinden küçük olan ana-baba bir öz kardeşi Bünyâmin'dir.3909 Gelecekte peygamberlikle görevlendirilecek olan Hz. Yûsuf, dürüstlük ve üstün karakteri sebebiyle babasının dikkatini çekmiş ve sevgisini kazanmıştır. Bünyâmin de peygamber olmamakla birlikte en küçük çocuğu olması ve üstün bir şahsiyete sahip bulunması gibi sebeplerle onu da çok seviyordu. Hz. Ya’kub’ıra bu en küçük iki oğluna karşı farklı bir sevgi göstermesi, diğer oğullarının haset duygularını iyice kamçılamıştı. Sonunda babalarının bir yanılgı içinde olduğuna hükmetmişlerdi.
8. âyette “Bizim sayımız daha çok” diye çevirdiğimiz cümle içindeki usbe kelimesi “10-40 kişiden oluşan, birbirine sıkı sıkıya bağlı güçlü bir cemaat” anlamına gelmektedir.3910 Hz. Ya’kub’un oğullan, aynı babanın çocukları olmalarına rağmen Yûsuf la Bünyâmin’in anaları ayrı olduğu için, “Yûsuf la kardeşi” şeklinde ifade etmişlerdir.3911
9-10. Kabaran kıskançlık duyguları, kardeşlik şefkat ve merhamet duygularını o derece örtmüştü kî kardeşlerini öldürmek veya başka bir şekilde ortadan kaldırmak için karar almada tereddüt göstermediler. Böylece çarpık bir mantıkla, kardeşlerini ortadan kaldırdıktan sonra tövbe edip İyi kimseler olacaklarını ve babalarının teveccühünün sadece kendilerine kalacağını sanıyorlardı. İçlerinden biri vicdanının sesini bastıramadı ve Yûsuf’un öldürülmemesini istedi; ama onu babasından uzaklaştırmak için mutlaka bir şey yapılacaksa bir kuyunun dibine bırakılmasını tavsiye etti. Kervanlardan birinin Yûsuf’u alıp götüreceğini, böylece onu babasından uzaklaştırmış olacaklarını söyledi. Rivâyete göre bu fikri ileri süren, Hz. Ya'kub'un en büyük oğlu Rûbîl'dir.3912 Bu görüş uygun bulundu, uygulamak üzere babalarına geldiler.
11. “Dediler ki: “Ey Babamız! Niçin Yûsuf hakkında bize güvenmiyorsun? Oysa biz ona iyilik isteyen kimseleriz. 12. Yarın onu bizimle beraber (kıra) gönder de bol bol yesin, içsin, oynasın. Biz onu mutlaka koruruz.” 13. Babaları, “Onu götürmeniz beni mutlaka üzer, siz farkında olmadan onu bir kurdun yemesinden korkarım” dedi. 14. Dediler ki: “Hakikaten biz böyle kalabalık olduğumuz halde, eğer onu kurt yerse o zaman bize gerçekten yazıklar olsun!”
Tefsiri
11-14. “Niçin Yûsuf hakkında bize güvenmiyorsun?” şeklindeki soruların-ılan anlaşılıyor ki kardeşleri daha önce de Yûsuf’un kendileriyle beraber kıra çıkmasını istemişler fakat, babaları bu konuda onlara güvenmediği için buna izin vermemişti. Ya’kub (a.s.) aslında oğullarına güvenmediği halde, bunu hissetin meme nezaketini göstermiş, gerekçe olarak, onlar farkında olmadan Yûsuf u kurtların yiyebileceğinden korktuğunu ifade etmiştir.
15. “Onu götürüp kuyunun dibine atmaya ittifakla karar verdikleri zaman biz Yûsuf
3909] Şevkânî, III/6
3910] İbn Aşûr, 12/222
3911] Râzî, 18/92
3912] Taberî, 12/93
YÛSUF (A.S.)
- 781 -
a, “Kardeşlerinin yaptıklarını bir gün onlara kendileri farkına varmadan mutlaka haber vereceksin!” diye vahyettik. 16. Akşam ağlayarak babalarına geldiler, 17. “Ey Babamız! Biz yarışma yaparak uzaklaştık, Yûsuf u da eşyamızın yanında bırakmıştık; onu kurt yemiş! Ama biz doğru söyleyen kimseler olsak da sen bize inanmazsın” dediler. 18. Gömleğinin üstünde sahte, kanlı bir gömlekle geldiler. Ya’kub, “Bilakis nefsiniz sizi kötü bir iş yapmaya sürüklemiş; artık (bana düşen) güzelce sabretmektir. Anlattığınız karşısında, yardım edecek olan ancak Allah’tır” dedi. 19. Bir kervan geldi, sucularını suya gönderdiler; sucu kovasmı kuyuya saldı; “Müjde! işte bir oğlan çocuğu!” dedi. Onu bir ticaret mal olarak sakladılar. Allah onların yaptıklarını çok iyi bilir. 20. (Mısır’da) onu düşük bir bedelle, birkaç dirheme sattılar. Ona zaten değer vermemişlerdi.”
Tefsiri
15. Kardeşleri, Yûsuf’u koruyacaklarına dair babalarına güvence verince Hz. Ya’kub, Yûsuf’u onlarla birlikte gönderdi. Kardeşleri onu kuyuya atmaya oy birliği ile karar verdiler ve kararı hemen uyguladılar.
Kardeşlerinin yaptıklarını bir gün kendilerine haber vereceğine dair Yûsuf a yapılan vahiyle ilgili olarak iki görüş vardır: a) Hz. Yûsuf’a peygamberlik daha o zamandan verilmiştir. Nitekim bu vaad daha sonra gerçekleşmiş ve Hz, Yûsuf kardeşlerinin kendisine yaptıklarını ileride onlara haber vermiştir.3913 b) Buradaki vahiyden maksat, ilhamdır; henüz peygamberlik verilmemiştir. Nitekim bu tür ilhamlara Kur’ân-ı Kerim’de vahiy denildiğine çokça rastlanmaktadır.3914
16-18. Kardeşleri, Hz. Yûsuf’un gömleğini, kestikleri bir hayvanın kanına bulayarak akşam üzeri babalarına getirdiler ve kendileri yarış yaparken onu kurt yediğini ağlar bir vaziyette söylediler. Rivâyete göre bu acı haberi alan Hz. Ya’kub, çok üzüldü ve gömleği alıp yüzüne sürerek dedi ki: “Bugüne kadar böyle yumuşak huylu bir kurt görmedim! Oğlumu yemiş fakat sırtındaki gömleği yırtmamış!”3915 Ya’kub bu sözleriyle oğullarının söylediklerine inanmadığını ifade etmek istemiştir. Nitekim oğullarına, “Bilâkis nefsiniz sizi kötü bir İş yapmaya sürüklemiş” diyerek bu kanaatini belirtmiştir.
19. Konunun akışından anlaşıldığına göre Yûsuf un atıldığı kuyu, ticaret kervanının geçtiği yol üzerinde bulunuyordu. Nitekim 10. âyette geçen “Onu kuyunun dibine atın da geçen kervanlardan biri onu alsın” cümlesi de bunu açıkça gösterir. Yûsuf un kuyudaki durumuna bakıldığında, kuyunun kuraklık sebebiyle suyunun çekilmiş olduğu ve onun burada hayatını etkilemeyecek kadar kısa bir süre kaldığı anlaşılmaktadır.
“Onu bir ticaret malı olarak sakladılar” cümlesindeki saklayanların kimler olduğu hakkında farklı iki görüş vardır:
a) Onu saklayanlar, su almaya gelenlerdir. Onu kervandaki diğer arkadaşlarından saklamışlar ve el altından değersiz bir bedelle satmışlardır.
b) Kardeşleri onun kendi kardeşleri olduğunu saklamışlardır. Yani onu kuyuya attıktan sonra gitmemişler, o yörede beklemişler, kervanın sucuları onu çıkardığında onun kendi köleleri olduğunu iddia etmişler, Yûsuf da korkusundan ses
3913] âyet 89
3914] Râzî, 18/99
3915] Taberî, 12/97-98
- 782 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çıkaramamış, böylece onu köle olarak kervanın adamlarına düşük bir bedelle satmışlardır.3916
Kanaatimizce Hz. Yûsuf’u bir ticaret malı olarak saklayanlar kardeşleri değil, kuyudan onu çıkaran kervancı ile yanındaki arkadaşlarıdır. Zira kardeşleri onu kuyuya attıktan sonra gömleğini kana bulayıp babalarının yanına dönmüşlerdi.
21. “Onu satın alan Mısırlı adanı karısına, “Ona değer ver ve güzel bak! Umulur ki bize faydası olur veya onu evlat ediniriz” dedi. İşte böylece Yûsuf’u orada yaşasın ve rüyada görülen olayların yorumunu öğretelim diye onu o yere yerleştirdik. Allah, emrini yerine getirmeye kadirdir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler. 22. Yûsuf erginlik çağına erişince, ona hüküm yeteneği ve ilim verdik. İşte güzel davrananları biz böyle mükâfatlandırırız.”
Tefsiri
21. Yüce Allah’ın yardımı ve himayesi sayesinde Hz. Yûsuf tehlikelerden kurtularak Mısır’ın ileri gelen devlet adamlarından birinin evine köle olarak yerleşti. Bazı kaynaklarda onu satın alan şahsın, Mısır kralının maliye nâzın veya Mısır (Menfıs) şehrinin valisi ve polis teşkilâtının müdürü Potifar olduğu bildirilmektedir.3917 Kur’an bu zatı ismiyle değil, “el-azîz” unvanıyla anar.3918 İleride yüksek bir makama getirilecek olan Hz. Yûsuf da aynı unvanla anılacaktır.3919 Bu durum, “el-azîz” sıfatının Mısır’da yüksek bir resmî unvan olduğunu ifade eder. Nitekim “el-azîz” kelimesi, “gücüne karşı koyulamayan kimse” anlamına gelmektedir. Hz. Yûsuf, bu üst düzey yöneticinin hizmetinde kaldığı süre zarfında devlet yönetimiyle ilgili bilgi ve görgüsünü geliştirmiştir. Aziz'in, Hz. Yûsuf hakkında karışma söylediklerine bakılırsa, onu gördüğü andan itibaren zekâ ve kabiliyetini sezdiği ve onun gelecekte büyük işler yapabileceği kanaatine vardığı anlaşılır. Bu sebeple ona köle muamelesi değil, evlât muamelesi yapmış ve onu kendi çocuğu gibi büyütmüştür.
Kaynakların bildirdiğine göre Aziz'in karısının adı Zelîha veya Züleyha'dır. Yahudiler ona Raîl derler.3920 “Yûsuf’a olayların yorumunu öğretelim diye onu o yere yerleştirdik” mealindeki cümle, Hz. Yûsuf’un devlet yönetimine ait konularda eğitimden geçirildiğine işaret eder. En azından imkânları bol, görgülü ve kültürlü bir ortamda kalmakla devlet yönetimine ait bilgi ve görgüsü artmış, ülke yönetimini öğrenmiştir.
22. Mealinde “erginlik çağı” diye tercüme ettiğimiz eşüd kelimesi sözlükte “güç ve kuvvet” anlamına gelir. Âyette kişinin en fazla güçlü olduğu çağı ifade etmek üzere kullanılmıştır. Bu çağın 18, 20, 33, 40 yaşlar olduğuna dair farklı görüşler vardır.3921
Hz. Yûsuf’a verilen hükümden maksat, yönetme veya yargılama yeteneği, ilimden maksat da peygamberliğe ek olarak ona verilmiş olan rüyaları yorumlama bilgisidir. Nitekim Hz. Yûsuf’un, “Ey Rabbim! Bana servet ve iktidar verdin ve bana
3916] Râzî, 18/106
3917] Tekvin, 37-36, 39/1; İbn Âşûr, 12/245
3918] 12/Yusuf, 30, 51
3919] 12/Yusuf, 78
3920] Kurtubî, IX, 158; İbn Kesîr, IV, 306; İbn Âşûr, XII, 245; Ömer Faruk Harman, “Yûsuf, İFAV Ans., IV, 507
3921] Zemahşerî, II/310; Şevkânî, III/13
YÛSUF (A.S.)
- 783 -
olayların yorumunu da öğrettin.”3922 mealindeki duasında buna işaret vardır.
23. “Evinde bulunduğu kadın, onun nefsinden murat almak istedi. Kapılan iyice kapattı ve “haydi gel!” dedi. O da “Hâşâ, Allah’a sığınırım! Zira o benim velinimetimdir, bana güzel davrandı. Gerçek şu ki zalimler iflah olmaz!” dedi. 24. Cidden kadın ona meyletti; eğer rabbinin işaret ve ikazını görmeseydi o da kadına meyletmişti. İşte böylece biz, kötülük ve fuhşu ondan uzaklaştırmak için (delilimizi gösterdik). Şüphesiz o ihlâslı kullarımızdandı. 25. İkisi de kapıya doğru koştular. Kadın onun gömleğini arkadan yırttı. Kapının yanında kocası ile karşılaştılar. Kadın dedi ki: “Senin ailene kötülük etmek isteyenin cezası, zindana atılmaktan veya elem verici bir işkenceden başka ne olabilir?” 26. Yûsuf, “Asıl kendisi benim nefsimden murat almak istedi” dedi. Kadının akrabasından biri şöyle şahitlik etti: “Eğer gömleği önden yırtılmışsa, kadın doğru söylemiştir; bu ise yalancılardandır. 27. Eğer gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalan söylemiştir; bu doğru söyleyenlerdendir.” 28. Aziz, YûsuFun gömleğinin arkadan yırtılmış olduğunu görünce dedi ki: “Şüphesiz bu, siz kadınların tuzağınızda. Sizin tuzağınız gerçekten yamandır. 29. Yûsuf! Sen bundan (olanları söylemekten) vazgeç! Hanım! Sen de gü-n“hinin affını dile! Çünkü sen günahkârlardan oldun!”
Tefsiri
23. Yûsuf’un köle olarak bulunduğu evin hanımı Zelîha ona âşık oldu ve onunla birlikte olmak için planlarını hazırladı. Eşinin evde bulunmadığı bir sırada bütün kapıları kilitledi ve “haydi gel!” diyerek kendisini ona teslim etmeye hazır olduğunu bildirdi. Ancak kadının aklını başından alan bu tutkusuna karşılık Yûsuf, iradesine ve duygularına hakim oldu, peygamber namzedine yakışır bir şekilde cevap verdi ve Allah’ın haram kıldığı bir şeyi yapmayacağını bildirerek teklifi reddetti. “O, benim velinimetimdir, bana güzel davrandı” mealindeki ifadeden Yûsuf’un bu çirkin fiili Allah korkusundan değil de efendisine karşı saygısızlık olur, endişesiyle yapmadığı anlaşılmamalıdır. Zira o, önce Allah’a sığındığını ifade etmiş, sonra da ev sahibinin kendisinin efendisi olduğunu, dolayısıyla ona karşı da böyle bir ihanetin olamayacağını vurgulamıştır. Nitekim devamında zalimlerin iflah olmayacaklarını bildirmek suretiyle bu fiili işleyenlerin zalimler olduğuna işaret etmektedir. Bunu izleyen âyette de kadın ona meylettiği halde onun, Allah’tan gelen bir İlham sayesinde kadına meyletmekten korunduğu bildirilmiştir.
24. “İşaret ve ikaz” olarak çevrilen “burhan” hakkında çeşitli görüş ve rivâyetler olmakla birlikte3923 bunun, Allah’tan gelen bir ilham olduğu kanaati ağır basmaktadır. Buna göre kadının tahrikleri karşısında Yûsuf’ta ona yaklaşma arzu ve isteği doğmuş, ancak Allah’tan gelen bir ilham sayesinde bu çirkin işin haram olduğunu hatırlamış ve kadına yaklaşmamıştır. Âyetin akışı da Yûsuf'un bu fiilden korunmuş olduğunu göstermektedir. Bu olay, peygamberlerin peygamberlik öncesinde de büyük günah işlemekten korunmuş olduklarını savunan görüşü destekler.
25. Bundan sonra Yûsuf, Zelîha’nın kilitlemiş olduğu kapılan açarak dışarı çıktı. Onu dışarı bırakmak istemeyen Zelîha, arkadan gömleğinden tutup çekerek gömleği yırttı. Dışarı çıktıklarında kocasıyla karşılaştılar. Kölesiyle zina
3922] 12/Yusuf, 101
3923] Zemahşerî, II/312
- 784 -
KUR’AN KAVRAMLARI
etmeyi göze alan Zelîha maksadına ulaşamadan böyle bir manzara ile karşılaşınca, durumunu kurtarmak için Yûsuf’a iftira etmekte bir sakınca görmedi, onun cezalandırılması gerektiğini söyledi.
26-27. Yûsuf’un kendisini savunması üzerine, kadının ailesinden olup kuvvetli ihtimalle Aziz ile birlikte eve gelmekte olan, akıllı ve tecrübeli bir tanık hakemlik etti: Gömlek önden yırtılmışsa kadının, arkadan yırtılmışsa Yûsuf'un haklı olacağını söyledi. Mevdûdî bu zatın yargıç olma ihtimalinden söz eder (II/454). Yargıç olup olmadığı kesin olarak bilinmemekle birlikte âdil olduğu anlaşılmaktadır, zira kadının ailesinden olduğu halde taraf tutmamış ve adaletten ayrılmamıştır.
28-29. Aziz, gömleğin arkadan yırtılmış olduğunu görünce, bunun kadının bir tuzağı olduğunu anladı ve kadınların tuzağının yaman olduğunu vurguladıktan sonra, Yûsuf a olayı gizli tutmasını, karışma da günahından tövbe etmesini emretti. Aziz'in, “Sen de günahının affını dile çünkü sen günahkârlardan oldun” mealindeki ifadesi, Mısır halkının, putperest olmakla birlikte Allah inancına sahip olduklarını ve bu tür fiillerin günah kabul edildiğini göstermektedir.
30. “Şehirdeki bazı kadınlar, “Aziz'in kansı hizmetindeki gencin nefsinden murat almak istiyormuş; (Yûsuf'un) sevdası kalbine işlemiş! Biz onu gerçekten açık bir sapıklık içinde görüyoruz” dediler. 31. Aziz'in karısı, kadınların dedikodularını duyunca onlara davetçi gönderdi; onlar için dayanacak yastıklar hazırladı ve onlardan her birine bir bıçak verdi. (Kadınlar meyvelerini soyarken Yûsuf'a), “karşılarına çık!” dedi. Kadınlar onu görünce güzelliği karşısında şaşırıp kaldılar. Bu yüzden ellerini kestiler ve “Hâşâ Rabbinıiz! Bu bir beşer değil, bu ancak değerli bir melektir!” dediler. 32. Kadın dedi ki: “İşte hakkında beni kınadığınız şahıs budur. Ben onun nefsinden murat almak istedim. Fakat o, iffetini korudu, Andolsun, eğer kendisine emredeceğimi yapmazsa, mutlaka zindana atılacak ve elbette sürünenlerden olacaktır!” 33. Yûsuf, “Rabbim! Zindan bana bunların benden istediklerinden daha iyidir. Eğer onların bana kurduktan tuzağı boşa çıkarmazsan, onlara meyleder ve cahillerden olurum!” dedi. 34. Rabbi onun duasını kabul etti ve kadınların tuzağına düşürmedi. Şüphesiz O, çok iyi işiten, pekiyi bilendir. 35- Sonunda (yetkililer) -kesin delilleri görmelerine rağmen- onu bir zamana kadar mutlaka zindana atmayı uygun gördüler.”
Tefsiri
30-32. Olay yüksek tabaka arasında duyulup yayılınca bir grup kadın Aziz’in karısının, kölesine âşık olmasını kınadılar ve “Yûsuf’un sevdası onun kalbine işlemiş!” dediler. Bunu duyan Zelîha kadınları evine davet etti. Misafirler için evini donattı ve yaslanıp oturacakları yerler hazırladı. Davetliler gelince önlerine yemekler, meyveler ve bıçaklar koydu. Onlar meyveleri soyarken Yûsuf’a huzurlarına çıkmasını emretti. Yûsuf’un güzelliğine hayran kalan kadınlar, şaşkınlıklarından ellerini kestiler ve onun insan değil, değerli bir melek olduğunu söylediler. Zelîha, “İşte hakkında beni kınadığınız şahıs budur. Ben onun nefsinden murat almak istedim. Fakat o, iffetini korudu. Andolsun, eğer kendisine emredeceğimi yapmazsa, mutlaka zindana atılacak ve elbette sürünenlerden olacaktır!” dedi. Burada dikkat çekici olay şudur: Mısır'ın ileri gelenlerinin hanımları, Zelîha'nın zina gibi çirkin bir fiile teşebbüs etmesini kınamış olmasına rağmen Zelîha, davet ettiği hanımlar içerisinde ihtiraslarını ve ahlâk dışı niyetlerini açıkça ilân etmekten çekinmemiştir. Nitekim ziyafet esnasında, kendisine âşık olduğu Yûsuf'u davetlilerin huzuruna çıkararak, böyle yakışıklı ve güzel bir köleye âşık olmanın,
YÛSUF (A.S.)
- 785 -
toplum değerleri açısından, kendisi için bir nakısa olmadığını vurgulamak istemiştir.
33. Yûsuf un bu duasından Zelîha’nın davetliler üzerinde etkili olduğu ve desteklerini sağladığı anlaşılmaktadır. Ancak bütün bunların karşısında, sağlıklı ve yakışıklı bir delikanlı olan Yûsuf, iradesine hakim olarak İnsanın hayatta karşılaşabileceği en zor imtihanlardan birini başarıyla sonuçlandırmıştır.
35. Aristokrat kesimi temize çıkarıp zevahiri kurtarmak ve olayı örtbas etmek gerekiyordu. Bu da suçu köleye yükleyerek onun belli bir süre hapse atılmasıyla mümkündü. Bu sebeple bütün delillerin Yûsuf'un günahsız, kadının ise suçlu olduğunu göstermesine rağmen Aziz ve arkadaşları, Yûsuf un bir süre zindana atılmasını uygun gördüler.
36. “Onunla birlikte zindana iki delikanlı daha girdi. Onlardan biri, “Ben rüyada şarap yaptığımı gördüm” dedi. Diğeri de “Ben de başımın üstünde bir ekmek taşıdığımı gördüm. Kuşlar ondan yiyordu, Bunun yorumunu bize bildir. Kuşkusuz biz seni iyi insanlardan biri olarak görüyoruz” dedi. 37. Yûsuf şöyle cevap verdi: “Size yedirilecek yemek gelmeden önce, onun yorumunu mutlaka size haber vereceğim. Bu, rabbimin bana öğrettiklerindendir. Şüphesiz ben, Allah’a inanmayan bir kavmin dininden uzaklaştım. Onlar âhireti inkâr edenlerin kendileridir. 38. Atalarım İbrahim, İshak ve Ya’kub’un dinine uydum. Allah'a herhangi bir şeyi ortak koşmamız bize yaraşmaz. Bu, Allah'ın bize ve insanlara olan lütfundandır. Fakat insanların çoğu şükretmezler. 39. Ey zindan arkadaşlarım! Çeşitli tanrılar mı daha iyi, yoksa gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allah mı? 40. Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında herhangi bir delil indirmemiştir. Hüküm sadece Allah'a aittir. O size kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler. 41. Ey zindan arkadaşlarım! Biriniz (önceden olduğu gibi) efendisine şarap sunacak; diğeri ise asılacak ve kuşlar onun başından yiyecek. Yorumunu sorduğunuz rüya (bu şekilde) kesinleşmiştir.” 42. Onlardan, kurtulacağını bildiği kimseye ‹'Efendinin yanında beni an” dedi. Fakat şeytan ona, efendisine anmayı unutturdu. Dolayısıyla Yûsuf birkaç sene daha zindanda kaldı.”
Tefsiri
36. Böylece Yûsuf zindana atıldı. Onunla birlikte biri kralın şarap sunucusu, diğeri fırıncısı olmak üzere iki delikanlı daha zindana girdi. Tefsirlerdeki rivâyetlere göre bu iki genç, Mısır'da kralı öldürmek isteyen kimselerin teşvikiyle onun ekmeğine ve şarabına zehir katmışlar, fakat biraz sonra birbirlerini jurnal ederek ekmekçi, şarapta zehir olduğunu; şarapçı da ekmekte zehir olduğunu krala haber vermiş, bunun üzerine her İkisi de hapse atılmışlardı.3924 Bunlardan biri düşünde şarap yapmak için üzüm sıktığını, diğeri ise başının üzerinde ekmek taşıdığını ve kuşun gelip o ekmekten yediğini görmüş, muhtemelen rüyalarını birbirlerine anlatmışlar, fakat yorumunu yapamamışlardı. Bunun üzerine her ikisi de doğruluğuna, ilmine, yorumuna ve şahsiyetine güvendikleri Yûsuf’a gelip ondan rüyalarının yorumunu istediler.
37-38. Bu olay, Hz. Yûsuf’un risâletini tebliğe başladığı ilk olay olmalıdır. Zira bundan önce tebliğde bulunduğunu gösteren herhangi bir işaret yoktur. Ona güvenen ve ondan rüyalarının yorumunu isteyen iki arkadaşına o, gayet
3924] Şevkânî, III/23-24
- 786 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nazik bir şekilde hitap ederek rüya yorumlama ilminin kehânet ve falcılık değil, Allah’ın, kendisine vahyettiği ilimlerden olduğunu bildirmiştir. Kendisinin Allah’a ve âhiret gününe inanmayan putperest Mısırlılar'ın dinine asla iltifat etmediğini, hak peygamber olan atalarının dinine mensup olduğunu ve bunların Allah'a ortak koşmalarının doğru olmadığını ifade etmiştir.
Mısırlılar o zaman putperest olup çeşitli tanrılara tapıyorlardı.3925 Nitekim 39 ve 40. âyetler bunu ifade etmektedir. Burada dikkat çeken bir konu da Hz. Yûsuf’un, “Size yedirilecek yemek gelmeden önce onun yorumunu mutlaka size haber vereceğim” diyerek vakit sınırlaması yapmasıdır. Bu ifadeden, zindandakilerin dış dünya ile ilişkilerinin kesildiği, güneşin hareketini dahi izleme imkânlarının bulunmadığı, dolayısıyla, muhtaç oldukları zaman ayarlamasını, ancak yemek, uyku ve havalandırma gibi olaylarla yaptıkları anlaşılmaktadır. Hz. Yûsuf’un, “Bu (rüya yorumlama ilmi) rabbimin bana öğrettiklerindendir” mealindeki ifadesi yüce Allah’ın ona rüya yorumlamanın dışında da şer’î ilimler, hikmet, iktisat, emanet vb. birçok İlmi öğretmiş olduğuna işaret eder. Nitekim 55. âyette krala hitaben söyledikleri de bu yorumu destekler mahiyettedir.
Hz. Yûsuf, aynı zamanda İbrahim, İshak ve Ya'kub (a.s.)ın kendisinin ataları olduğunu söyleyerek kendisinin de Allah tarafından seçilmiş olduğunu, dolayısıyla bir eğitim ve imtihan sürecinden geçtiğini biliyordu. Bununla birlikte kendisinin yeni bir din getirmediğini, tebliğ ettiği şeylerin, ataları Hz. İbrahim, İshak ve Ya'kub'un getirdikleri dinin aynısı olduğunu vurgulamıştır.
39-41. Rivâyete göre o dönemde Mısırlılar’ın otuz dolayında tanrıları vardı; bunlar farklı tabiat kuvvetlerini veya bazı yıldızlan temsil ediyorlardı.3926 Hz. Yûsuf, bu iki hapishane arkadaşına tek tanrı İnancını telkin etmeden önce onlara “Çeşitli tanrılar mı daha iyi, yoksa gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allah mı?” tarzında bir soru sorarak, tek ilâha tapmanın daha iyi ve daha tutarlı olduğunu onlara itiraf ettirmeye ve bunu düşünerek kabul etmeleri için zemin hazırlamaya çalıştı. Onların taptı klan tanrıların gerçek değil kendileri ve ata-lan tarafından isimlendirilmiş hayalî tanrılar olduğunu, bunların tanrı olduğuna dair Allah tarafından gönderilmiş herhangi bir delil bulunmadığını ve tapanlara hiçbir fayda veya zarar veremeyeceklerini söyledi. Daha sonra da tevhid dinini ve Allah'ın yegâne hükümran olduğunu onlara telkin etti.
Bundan sonra arkadaşlarının rüyalarını yorumlayarak birinin daha önce olduğu gibi efendisinin hizmetine gireceğini ve ona şarap sunacağını; diğerinin ise asılacağını, beynini kuşların yiyeceğini söyledi.
42. Bu arada Hz. Yûsuf, kurtulacağını sandığı gençten kendisinin suçsuz olduğunu ve haksız yere zindana atılmış bulunduğunu krala anlatmasını rica etti, fakat genç zindandan çıktıktan sonra Yûsuf'un ricasını unuttu. Böylece Yûsuf birkaç yıl daha zindanda kaldı.
“Fakat şeytan ona, efendisini anmayı unutturdu” mealindeki cümle müfessirler tarafından iki farklı şekilde yorumlanmıştır:
a) Şeytan Hz. Yûsuf’a Allah’ı anmayı unutturdu. Böylece Yûsuf, zindan
3925] İbn Âşûr, 12/271
3926] İbn Âşûr, 12/276
YÛSUF (A.S.)
- 787 -
arkadaşından kendisinin suçsuz olduğunu krala hatırlatmasını rica etti de kurtuluşu Allah'tan dilemedi. Bundan dolayı Allah onu birkaç yıl daha zindanda tutarak cezalandırdı, Bu konuda rivâyet edilen bir de hadîs vardır. Rasûlullah meâlen şöyle buyurmuştur: “Yûsuf bu sözü söylememiş olsaydı, zindanda bu kadar uzun süre kalmazdı. Zira o kurtuluşu Allah'tan başkasından istedi”3927 Gerek bu yorum gerekse delil olarak getirilen bu hadis, diğer müfessirler tarafından zayıf kabul edilmiştir.3928
b) Şeytan, zindandan çıkan gence Hz. Yûsuf’un durumunu efendisi krala anlatmayı unutturdu. Dolayısıyla Yûsuf birkaç yıl daha zindanda kaldı. Müfessirlerin birçoğu bu mânayı tercih etmişlerdir. Çünkü bir peygamberin ihtiyaç ânında insanlardan yardım istemesi Allah’ı unuttuğunu göstermez. Nitekim Hz. Muhammed (s.a.s.) da ihtiyaç anında müşriklerden bile faydalanmıştır. 45. Âyet de bu mânayı destekler mahiyettedir.
Hz. Yûsuf’un zindanda kaldığı süre hakkında beş, yedi, on iki veya on dört yıl şeklinde farklı rivâyetler varsa da on iki yıl ihtimali daha isabetli görülmektedir.3929
43. “Kral dedi ki: ‘’Rüyamda yedi arık ineğin yedi semiz ineği yediğini gördüm. Ayrıca yedi yeşil ye o kadar da kuru başak gördüm. Ey İleri Gelenler! Eğer rüya yorumluyorsanız, benim rüyamı da bana yorumlayınız. 44. Yorumcular, “Bunlar karmakarışık düşlerdir. Biz böyle düşlerin yorumunu bilenlerden değiliz” dediler. 45. O iki kişiden, kurtulmuş olanı, uzun bir zaman sonra hatırlayarak, “Ben size onun yorumunu haber veririm, beni hemen gönderin” dedi. 46. (Zindana gelerek) “Yûsuf! Ey doğru sözlü kişi! (Rüyada görülen) yedi arık ineğin yediği yedi semiz inek ile yedi yeşil başak ve diğerleri de kuru olan başaklar hakkında bize yorum yap. Ümit ederim ki, insanlara dönerim de belki onlar da doğruyu öğrenirler” dedi. 47. Yusuf şöyle dedi: “Yedi sene âdetiniz üzere ekin ekersiniz. Sonra da yiyeceklerinizden az bir miktar hariç, biçtiklerinizi başağında bırakın (ve stok edin). 48. Sonra bunun ardından, saklayacaklarınızdan az bir miktar (tohumluk) hariç, o yıllar için biriktirdiklerinizi yiyip bitirecek yedi kıtlık yılı gelecektir. 49. Sonra bunun ardından da bir yıl gelecek ki o yılda insanlara (Allah tarafından) yardım olunacak ve o yılda sıkarak (ürünlerden meyve suyu ve yağ) çıkaracaklardır.”
Tefsiri
43. Bu kralın, Sînâ yarımadası yoluyla gelip Mısır’ı istilâ ettikten sonra ülkede milâttan önce 1700’den 1580’e kadar hüküm süren altı Hiksos kralından biri olduğu bildirilmektedir.3930 Tarihçilerin bunları, “göçebe ülkelerin hükümdarları” veya “çoban krallar” diye isimlendirmiş olmaları bunların Mısır'ı İstilâ etmeden önce henüz tam olarak yerleşik hayata geçmemiş olan Suriyeli Araplar oldukları ihtimalini kuvvetlendirir. Bunların İbran asıllı Hz, Yûsuf ile menşe yakınlığı ihtimali de vardır. Çünkü İbrânîler de daha önce Arabistan yarımadasından Mezopotamya'ya, sonra Suriye'ye göç eden bedevi kabilelerden birinin soyundan gelmektedir. Kralın, Hz. Yûsuf'a güven duyması ve ailesine ülkesinde geniş imkân tanıması Mısırda zaman içinde İsrail toplumunun meydana gelmesini
3927] Taberî, 12/132
3928] İbn Kesir, IV/317
3929] Şevkânî, III/34
3930] bk. Ahmet Suphi Fırat, Yusuf, İA, 13/441
- 788 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sağlamıştır.3931
Hz. Mûsâ’nın zamanında ise Hiksoslar dönemi kapanmıştı, Mısır’ı Kıptî soyundan gelen Firavun yönetiyordu. İsrâiloğulları’nın, ülkesi için bir tehlike oluşturacağı endişesiyle erkek çocuklarını Öldürüyor, kız çocuklarını hayatta bırakıyordu.3932
44. “Karmakarışık düşler” diye çevirdiğimiz “edgasu ahlâm” tamlamasında-ki edgas kelimesi dıgsın çoğulu olup “yaşı kurusu birbirine karışmış çeşitli bitkilerden meydana gelen ot demetleri” anlamına gelir. Hulm kelimesinin çoğulu olan ahlâm ise uyku halinde görülen ve fakat dış dünyada herhangi bir hakikate işaret etmeyen düşlerdir. Bunlar, dış dünyadaki olayların etkisiyle görülmüş rüyalar olmakla birlikte, hiçbir gerçeğe işaret etmezler. Dolayısıyla bunların yorumu yoktur. “Guslü gerektiren rüya” mânasında kullanılan ihtilâm da bu kelimeden türemiştir. Buna göre “edgasu ahlâm” karışık ot demetine benzeyen karmakarışık rüyalar, demet demet evham ve hayal yığını düşler demektir. Kralın gördüğü rüyayı yorumlamaktan âciz kalan kâhinler, onu karmakarışık ot demetine benzetmişler, böyle bir rüyanın yorumunu yapamayacaklarını bildirmişlerdir. Bu tür yorumu yapılamayan karmakarışık rüyalara “ahlâm” veya “edgasu ahlâm” denmektedir.
Allah Teâlâ, zindanda çilesini doldurmak üzere olan Hz. Yûsuf'u buradan çıkarmak ve sabrının mükâfatını vermek istedi. Dolayısıyla onun zindandan çıkmasını gerektirecek sebepleri hazırladı. Kral gördüğü rüyadan etkilenip korktu. Bunun üzerine ülkesindeki rüya yorumcularını toplayıp, rüyayı onlara anlattı. Fakat yorumcular rüyayı yorumlamaktan âciz kaldılar. Ancak, cehaletlerini gizlemek için, kralın rüyasının normal bir rüya olmadığını, olayların şuur altındaki izlerinden meydana gelen karmakarışık evham ve hayallerden ibaret olduğunu, böyle rüyaları yorumlamayı bilmediklerini ifade ettiler.
45-46. Kâhinlerin, kralın rüyasını yorumlamaktan aciz kaldıklarım gören fırıncı, Hz. Yûsuf'u hatırladı ve gidip rüyayı ona yorumlatmak üzere izin istedi. İzin verilince, gitti, rüyayı Yûsuf'a anlattı ve ondan yorumunu aldı. Rüya ileride meydana gelecek bolluk, kıtlık ve sıkıntılara işaret etmekteydi.
47. Hz. Yûsuf, gelecekte Mısır’da etkili bir kıtlığın meydana geleceğini haber verdiği gibi, alınacak tedbirleri de anlattı. Mısır’da yedi sene bolluk olacağını, bu süre zarfında her sene bolca hububat ekmelerini, kaldıracakları ürünlerden sadece yiyecek ve tohumlukları ayıklayıp kalanları başakları içerisinde depo etmelerini tavsiye etti.
48. Bu bolluk yıllarından sonra yedi kıtlık yılı geleceğini, daha Önce depo etmiş oldukları hububatı bu kıtlık yıllarında yiyeceklerini, az bir miktarını da tohum olarak kullanacaklarını söyledi.
49. Bundan sonra yine bir bolluk yılı geleceğini, o yılda Allah tarafından insanlara yardım edileceğini ve insanların bolca meyve ve sebzelere kavuşacaklarını; üzüm, hurma, zeytin ve susam gibi şeyleri sıkarak su ve yağlarından istifade edeceklerini haber verdi.
3931] Esed, II/464-465; İbn Âşûr, 12/280
3932] 2/Bakara, 49
YÛSUF (A.S.)
- 789 -
Kralın rüyasında bu bolluk yılına dair herhangi bir İşaret yoktur. Hz. Yûsuf, bunu, Allah’tan aldığı vahiyle onlara müjdelemiştir. Bu olay rüyayı herkese değil, ehline yoruml atmanın gerekli olduğunu göstermektedir.3933
50. “Kral “Onu bana getirin!” dedi. Elçi Yûsufa geldiğinde Yûsuf, “Efendine dön de ona, ellerini kesen o kadınların zoru neydi? diye sor. Şüphesiz rabbim onların hilesini çok iyi bilir” dedi. 51. Kral (kadınlara) “Yûsuf un nefsinden murat almak istediğiniz zaman durumunuz neydi?” diye sordu. Kadınlar, “Hâşâ! Allah için, biz ondan hiçbir kötülük görmedik” dediler. Aziz’in karısı da “Şimdi gerçek ortaya çıktı, ben onun nefsinden murat almak istemiştim. Şüphesiz ki o doğru söyleyenlerdendir” dedi. 52. Yûsuf dedi ki: “Bu, Aziz'in, yokluğunda ona hainlik etmediğimi ve Allah'ın, hainlerin hilesini başarıya ulaştırmayacağını bilmesi içindir. 53. Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis rabbimin acıyıp koruması dışında daima kötülüğü emreder; şüphesiz rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir.” 54, Kral dedi ki: “Onu bana getiriniz, onu kendime özel danışman edineyim.” Onunla konuşunca, “Bugün sen yanımızda yüksek makam sahibi ve güvenilir birisin” dedi. 55. Yûsuf da “Beni ülkenin hazinelerine tayin et! Çünkü ben çok iyi korurum ve bu işi bilirim, dedi. 56. Böylece Yûsufa orada dilediği gibi hareket etmek üzere ülke içinde yetki verdik. Biz dilediğimiz kimseye rahmetimizi eriştiririz. Güzel davrananların mükâfatını zayi etmeyiz. 57. İman edip de sakınanlar için âhiret mükâfatı daha hayırlıdır.”
Tefsiri
50. Ekmekçi rüyanın yorumunu krala götürdü. Kral, yorumun rüyaya uygun olduğunu görünce sevindi ve bu yorumu yapanın akıllı, bilgili bir kimse olduğunu anladı. Yorumu bir de kendisinden dinlemek için onun huzura getirilmesini emretti. Elçi gelip kralın isteğini Hz. Yûsuf’a iletti. Fakat Yûsuf, yüce Allah’tan gelen bir ilhamla kendisinin ileride yüksek bir makama geleceğini biliyordu; dolayısıyla zindandan hemen çıkmayıp üzerindeki töhmet ve şaibenin ortadan kalkmasını, iffet ve şahsiyetine sürülmüş olan lekenin temizlenmesini istedi. Kendisinin haksız olarak zindana atılmış, masum ve günahsız biri olduğunun ortaya çıkmasını bekledi. Peygamberimiz (a.s.) Hz. Yusuf’un zindanda çektiği çileyi anlatırken onun gösterdiği sabır ve olgunluk hakkında takdîrkâr İfadeler kullanmıştır.3934
Hz. Yûsuf burada peygambere yakışır bir nezaket ve örnek bir tavır da sergiledi. Şöyle ki, asıl zindana atılmasına sebep olan Aziz’in karısı olduğu halde velinimetinin şerefini korumak için, onun karısından hiç söz etmeden geçmişte yapılmış bir şölende ellerini kesmiş bulunan kadınların tutumu tahkik edilerek olayın aydınlatılmasını istedi.
51. Elçi Hz. Yûsuf’un isteklerini krala iletti. Kral bu isteği yerine getirmede tereddüt göstermedi. Muhtemelen olayı o da biliyor ve Yûsuf’un suçsuz olduğuna inanıyordu. Ancak devlet ileri gelenlerinin itibarını koruma uğruna zulme göz yummuştu. Zamanı gelince ilgili kadınları toplayıp onları sorguya çekti. Kadınlar Hz. Yûsuf’un günahsız olduğunu itiraf ettiler. Bu durum karşısında Aziz’in karısı da gerçeği itiraf etmekten başka bir yol olmadığını anladı.
52-53. Müfessirlerin çoğunluğu, bu âyetlerin Hz. Yûsuf’a ait sözler olduğu
3933] rüya ve rüya yorumu için ayrıca bk. 12/Yusuf, 4-6
3934] Buhârî, Tefsir 12/5
- 790 -
KUR’AN KAVRAMLARI
görüşündedir.3935 Bununla birlikte bu sözlerin Aziz'in karısına ait olduğunu söyleyenler de vardır. Onlara göre bu âyetler, bir önceki âyetin devamıdır. Çünkü bu sözler kralın huzurunda kadınların sorguya çekildiği sırada söylenmiştir. Hâlbuki o zaman Yûsuf zindanda bulunuyordu. Ayrıca bu âyetleri 51. âyetten ayıran herhangi bir alâmet de yoktur; dolayısıyla bu sözler kadına ait olmalıdır. O bu sözleriyle Yûsuf un gıyabında ona hıyânet etmediğini ve kendi nefsini de temize çıkarmak istemediğini ifade etmek istemiştir.3936 Fakat kanaatimizce bu sözler ancak Allah’a, âhiret gününe, Allah’ın rahmet ve mağfiret sahibi yüce bir ilâh olduğuna inanmış iffetli ve yüksek şahsiyete sahip bir kimsenin söyleyeceği sözlerdir. Aziz’in karısında ise bu özellikler görülmemektedir. Aksine onun Hz. Yûsuf hakkında sarf ettiği söz ve davranışları kendisinin bu gibi üstün hasletlerden yoksun olduğunu göstermektedir.
54-55. Kral gördüğü rüyanın yorumunu bir de Hz. Yûsuf’tan bizzat dinlemek istedi; onun getirilmesini emretti. Hz. Yûsuf rüyanın yorumunu anlattı. Kral nasıl tedbir almak gerektiğini sorunca, Hz. Yûsuf, bolluk yıllarında çok ekin ekip ürünü stok etmek gerektiğini, böylece kıtlık yıllarında hem kendi geçimlerini temin edeceklerini hem de hazineye bolca gelir sağlayabileceklerini söyledi. Kral bu işi kimin yapacağını sorunca Hz. Yûsuf, “Beni ülkenin hazinelerine tayın et! Çünkü ben çok iyi korurum ve bu işi bilirim” dedi. Hz. Yûsuf’un bu davranışından anlaşıldığına göre herhangi bir alanda uzman olan kimsenin, umumun menfaati için, ülke yöneticisinden görev istemesi yerinde bir harekettir.
Hz. Peygamber kendisinden yöneticilik görevi isteyenlere, “Vallahi biz bu işe ne onu isteyen birini ne de ona hırs gösteren birini tayin ederiz!” buyurarak onların isteklerini reddetmiştir.3937 Yöneticilik görevi istememesini tavsiye ettiği bir sabâbîye de “İstediğin için görev sana verilirse onunla başbaşa katırsın; istemeden sana verilirse onun uğrunda yardım görürsün!”3938 buyurarak yöneticiliğe talip olmamanın gerekçesini anlatmıştır. Rasûlullah’ın maksadı şudur: Yöneticilik güç bir iştir, onu herkes yapamaz, liyakat ister. Eğer kişi kaprislerini tatmin maksadıyla böyle bir göreve talip olur da atanırsa o işte yalnız başına kalır; Allah’tan yardım görmeyeceği gibi insanlardan da yardım alamaz, dolayısıyla başarısız otur; ama kişi istemeden böyle bir göreve atanırsa ona hem Allah hem de insanlar yardım eder, dolayısıyla başarılı olur.
Hz. Yûsuf un ehliyet ve liyakatini açıklayarak iş istemesi, iyi niyetle ve yanlış atamaları engellemek için gerektiğinde devlet hizmetine talip olmanın caiz olduğunu göstermektedir.
56. Kral, Hz. Yûsuf hakkında edindiği bilgilerden onun yüksek karaktere sahip, ülke yönetiminde liyakatti biri olduğunu anladı ve tereddüt etmeksizin onu devletinde yüksek bir makama getirdi. Maliyenin yönetimini ona teslim etti ve bütün imtiyazları verdi, Kısacası emaneti ehline teslim etti. Böylece Hz. Yûsuf, ülkede dilediği gibi tasarrufta bulunmak üzere bütün yetkileri eline aldı. Olaylar onun, kralın rüyasını yorumladığı gibi cereyan etti. Hz. Yûsuf, gereken tedbiri alarak bolluk yıllarında tarıma önem verdi, üretimi arttırdı, ihtiyaç fazlası
3935] bk. Taberî, XII, 140, XIII, 2; Zemahşerî, II, 328; Begavî, II, 430
3936] İbn Kesîr, IV, 319 vd.; Reşîd Rıza, XII, 323; İbn Âşûr, XII, 292
3937] Müslim, İmâre 3/14
3938] Müslim, İmâre 3/13
YÛSUF (A.S.)
- 791 -
ürünleri depoladı. Nihayet kıtlık yılları geldi. Bu sefer depolanmış olan ürünleri yemeye ve ihraç etmeye başladılar. Çünkü kıtlık sadece Mısır’da değil, Kuzey Arabistan, Ürdün, Filistin ve Suriye’de de etkisini göstermiş, bu bölgelerin halkı da yiyecek sıkıntısı çekmeye başlamıştı. Ancak Hz. Yûsuf un aldığı tedbirler sayesinde Mısır halkı kıtlık yıllarını rahatlıkta geçirdi, hatta erzak fazlasını ihraç ettiler. Her taraftan insanlar gelerek Mısır’dan erzak satın aldılar. Hz. Ya’kub da Yûsuf un öz kardeşi Bünyâmin hariç, diğer oğullarını erzak almak için Mısır’a gönderdi.
58. “Yûsuf’un kardeşleri gelip huzuruna girdiler, Yûsuf onları tanıdı, onlar onu tanımıyorlardı. 59. Yûsuf onların yüklerini hazırlayınca dedi ki: “Sizin baba-bir kardeşinizi de bana getirin. Görmüyor musunuz, ben ölçeği tam dolduruyorum ve ben misafir edenlerin en iyisiyim. 60. Eğer onu bana getirmezseniz artık benim yanımda size verilecek bir tek ölçek dahi yoktur; bana hiç yaklaşmayınız!” 61, Kardeşleri, “Onu babasından istemeye çalışacağız; kuşkusuz bunu yapacağız” dediler. 62. Yûsuf, emrindeki gençlere dedi ki: “Sermayelerini yüklerinin içine koyunuz. Olur ki ailelerine döndüklerinde bunun farkına varırlar da belki yine gelirler.”
Tefsiri
58. Uzun süren kuraklık ve kıtlık Kertân bölgesini de etkiledi. Dolayısıyla Hz. Yûsuf’un kardeşleri de Mısır’ın ihraç ettiği erzaktan satın almak üzere Mısır'a, Hz. Yûsuf'un yanma geldiler. Ancak huzuruna çıktıklarında onu tanımadılar, Yûsuf İse onları tanıdı. Çünkü onu kuyuya attıkları zaman o çocuk denecek yaştaydı. Kardeşleri ise fizik yapılan tekâmül etmiş bir çağda bulunuyorlardı. Aradan geçen bu uzun süre, onlarda fazla bir değişiklik meydana getirmemişti. Buna karşılık Hz. Yûsuf'un fizikî yapısında değişiklikler meydana gelmişti. Ayrıca onlar kuyuya attıkları kardeşlerinin bir gün böyle bir makama geleceğini düşünemezlerdi, Ancak kader tecelli etmiş, 15. âyette bildirilen İlâhî vaad gerçekleşmeye başlamıştı.
59-60. Buradan anlaşıldığına göre Hz. Yûsuf kardeşlerini misafir etti, onlara ikram ve iltifatta bulundu; bu esnada, gelenlerin dışında bir tane de baba-bir kardeşlerinin bulunduğunu ona anlamlar; babalan ve kardeşleri için de tahıl istediler; muhtemelen babalarının ihtiyarlığı, kardeşlerinin de ona can yoldaşı olarak kalıp tahıl almaya gelemediği mazeretini ileri sürdüler, Hz. Yûsuf, kardeşlerinin istediği tahılı verdi, yüklerini hazırlattı, kendilerini donattı ve tekrar geldiklerinde baba-bir kardeşlerini de getirmelerini istedi. Aksi halde, yanlış beyanda bulunmuş olacakları için kendilerine tahıl vermeyeceğini bildirdi. Kendisini kardeşlerine tanıtmada acele etmedi, olayların olgunlaşmasını ve zamanının gelmesini bekledi. Onun böyle kuşkulu ve tehditkâr tutumu, kardeşlerinin onun öz kardeşi Bünyâmin'i getirme hususunda daha kararlı davranmalarını sağlamıştır.
61-62. Bünyâmin’i getireceklerine dair kardeşlerinden kesin söz alan Hz. Yûsuf, onların sermayelerini de yüklerinin içine koydurarak parasızlık yüzünden gelememeleri gibi bir mazereti de ortadan kaldırdı.
63. “Babalarına döndüklerinde, “Ey Babamız! Erzak bize yasaklandı. Kardeşimizi bizimle beraber gönder de erzak alalım. Biz onu mutlaka koruyacağız” dediler. 64. Ya’kub dedi ki: “Daha önce kardeşi Yûsuf hakkında size ne kadar güvendi) sem, bunun hakkında
- 792 -
KUR’AN KAVRAMLARI
da size ancak o kadar güvenirim! En iyi koruyucu Allah’tır. O, acıyanların en merhametlisidir.” 65. Eşyalarım açtıklarında sermayelerinin kendilerine geri verildiğini gördüler. Dediler ki: “Ey Babamız! Daha ne istiyoruz? İşte sermayemiz de bize geri verilmiş; yine ailemize yiyecek getiririz; kardeşimizi koruruz ve bir deve yükü de fazla alırız. Çünkü bu (getirdiğimiz) az bir miktardır.” 66. Ya’kub şöyle cevap verdi: “Kuşatılmanız hariç, onu bana mutlaka getireceğinize dair, Allah adına yeminle kesin söz vermediğiniz takdirde onu sizinle beraber göndermem!” Ona hepsi de kesin söz verince, “Söylediklerimize Allah şahittir” dedi. 67. Sonra şunu söyledi: “Oğullarım! (Şehre) hepiniz bir kapıdan girmeyiniz, ayrı ayrı kapılardan giriniz. Ama Allah’tan gelecek hiçbir şeyi sizden savamam. Hüküm Allah’tan başkasının değildir. Ben yalnız O’na güvenip dayandım. Güvenecek olanlar yalnız ona güvenip dayansınlar. 68. Babalarının kendilerine emrettiği şekilde girdiklerinde (emrine uymuş oldular. Fakat bu), Allah’tan gelecek hiçbir şeyi onlardan savamazdı; ancak Ya’kub’un içindeki bir dileği yerine getirmiş oldu. Şüphesiz o, ilim sahibiydi, çünkü ona biz öğretmiştik. Fakat insanların çoğu bilmezler.”
Tefsiri
65. Hz. Yûsuf’un kardeşleri eşyalarını açtıklarında, sermayelerinin kendilerine geri verildiğini görünce erzak için tekrar Mısır’a gitme arzulan daha da arttı. Kardeşleri Bünyâmin’i kendileriyle göndermesi için babalarına karşı biraz daha ısrarda bulundular ve onu koruyacaklarına dair tekrar söz verdiler. Rivâyete göre Hz. Yûsuf, bir kişiye bir deve yükünden fazla yiyecek vermiyordu. Onlara on deve yükü vermiş on birinciyi ise, kardeşleri Bünyâmin gelinceye kadar vermeyeceğini söylemişti.
66. Hz. Ya'kub'un bir peygamber basîretiyte oğlunun Mısır'da alıkonulacağını önceden görmesi ve bu durumu istisna etmesi dikkat çekici bir olaydır. Bu durum karşısında oğullan yemin edip ona kesin söz verince, “Söylediklerimize Allah şahittir” diyerek olup bitenlerin Allah'ın gözetiminde olduğunu bildirdi; böylece oğullarından aldığı sözü iyice pekiştirmiş oldu.
67. Hz. Ya’kub’un oğullarına şehre ayrı ayrı kapılardan girmelerini emretmesi iki şekilde yorumlanmıştır:
a) Oğulları gösterişliydiler ve güzel giyinirlerdi. Hep birlikte aynı kapıdan girdikleri takdirde onlara göz değeceğinden korkmuş, dolayısıyla ayrı kapılardan girmelerini emretmiştir. Göz değmesi olayının gerçek olup olmadığı konusu müfessirler tarafından tartışılmış olmakla birlikte, Hz. Peygamber'in, torunları Hasan ile Hüseyin'i kem gözlerden koruması için Allah'a dua ettiği rivâyet edilmiştir.3939 Yine Rasûlullah’ın “Göz değmesi haktır; eğer kaderi geçecek bir şey olsaydı göz değmesi kaderi geçerdi” dediği rivâyet edilmiştir.3940
b) Hz.Ya’kub’un endişesi siyasîdir. Böyle görkemli, güçlü, kuvvetli insanların şehre toplu halde girmeleri gerek halkın gerekse kralın dikkatini çeker, neticede başlarına bir hal gelebilirdi.3941 Bu yüzden kralın alabileceği tedbirleri düşünen Hz. Ya’kub, oğullarına şehre ayrı ayrı kapılardan girmelerini bir ihtiyat tedbiri olarak tavsiye etmiştir. Bununla birlikte bu davranışın sadece bir tedbir olduğunu ve Allah’ın kaderini önleyemeyeceğini vurgulamak üzere “Hüküm Allah’tan
3939] Buhârî, Enbiyâ 19
3940] Müslim, Selâm 41-42; göz değmesi hakkında ayrıca bk. 68/Kalem, 51
3941] Râzî, 18/172
YÛSUF (A.S.)
- 793 -
başkasının değildir. Ben yalnız O’na güvenip dayandım” demiştir.
68. Ya’kub (a.s.)ın oğulları, babalarının emrine uyarak şehre ayrı ayrı kapılardan girdiler. Ancak bu tedbirin Allah’ın takdirini değiştirmeyeceğini Ya’kub biliyordu. Çünkü yüce Allah ona bu bilgileri daha önce vermişti. Bununla beraber içindeki dileği yerine gelmiş oldu.
69. “Yûsuf’un huzuruna girdiklerinde öz kardeşini yanına aldı: “Ben, gerçekten senin kardeşinim; onların yaptıklarına üzülme” dedi. 70. Yûsuf, onlar için yüklerini hazırlattığı zaman su kabını kardeşinin yükü içine koydu! Sonra bir tellâl, “Ey Kafile! Siz mutlaka hırsızsınız!” diye seslendi. 71. Kardeşleri onlara dönerek, “Ne arıyorsunuz?” dediler. 72. “Kralın su kabını arıyoruz; onu getirene bir deve yükü (bahşiş) var” diye cevap verdiler. (İçlerinden biri) “Ben buna kefilim” dedi. 73. Onlar, “Allah’a andolsun ki bizim yeryüzünde fesat çıkarmak için gelmediğimizi siz de bitiyorsunuz, biz hırsız da değiliz” dediler. 74. (Görevliler), “Peki, siz yalancıysanız bunun cezası nedir?” diye sordular. 75. “Onun cezası, kayıp eşya kimin yükünde bulunursa onun buna karşılık alıkonulmasıdır. Biz zalimleri böyle cezalandırırız” dediler. 76. Bunun üzerine Yûsuf, kardeşinin yükünden önce onların yüklerini aramaya başladı. Sonra da onu kardeşinin yükünden çıkardı. İşte biz Yûsuf’a böyle bir tedbiri öğrettik, yoksa kralın kanununa göre kardeşini alıkoyamazdı, ancak Allah’ın dilemesi başka; biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır. 77. Dediler ki: “Eğer o çaldıysa, daha önce onun kardeşi de hırsızlık etmişti.” Yûsuf bunu içinde sakladı, onlara bunu açmadı. (İçinden) dedi ki: “Sizin durumunuz daha kötüdür! Allah, sizin suçladığınız hususu çok iyi bilir.” 78. Dediler ki: “Ey Aziz! Gerçekten onun çok yaşlı bir babası var. Onun yerine bizim birimizi alıkoyun. Şüphesiz biz seni, iyilik edenlerden görüyoruz. 79. Yûsuf, “Eşyamızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını alıkoymaktan Allah'a sığınırız, o takdirde biz gerçekten zalimler oluruz!” dedi.”
Tefsiri
69. Rivâyet edildiğine göre Hz. Yûsuf, kardeşlerine ziyafet verdi. Onları sofraya ikişer ikişer oturttu. Bünyâmin yalnız kalınca ağladı, dedi ki: “Kardeşim Yûsuf sağ olsaydı o da benimle beraber otururdu.” Hz. Yûsuf onu kendi sofrasına aldı. Yemekten sonra kardeşlerini İkişer ikişer evlere misafir verdi. Bünyâmin yine yalnız kalmıştı. Yûsuf, “Bunun eşi yok, o halde benim yanımda kalsın” dedi. Böylece Bünyâmin onun yanında geceledi. Ona, “Ölen kardeşinin yerine beni kardeş olarak kabul eder misin?” diye sordu. Bünyâmin, “Senin gibi bir kardeşi kim bulabilir?; fakat seni babam Ya'kub ile annem Rahîl doğurmadı” diye cevap verdi. Hz. Yûsuf bunu işitince ağladı, kalkıp Bünyâmin'in boynuna sarıldı ve “Ben senin kardeşinim” dedi.3942
70. Hz. Yûsuf, öz kardeşini yanında alıkoyabilmek için kralın su tasını Bünyâmin’in yükü İçine koydu. Sonra da tası onların çaldığını ilân etti. Muhtemelen bu planı Hz. Yûsuf, kardeşi Bünyâmin ile birlikte hazırladı ve onun bilgisi dâhilinde tası onun yükü içine koydu. Kardeşlerini suçlayabilmek için de yüklerini görevlilerle birlikte kendilerine hazırlattırdı. Çünkü yalnız kendi adamlarına hazırlatmaydı, böyle bir suçlamada bulunamazdı.
73. Hz. Yûsuf un hırsızlıkla itham ettiği kardeşleri, bu ithama nazik bir şekilde itiraz etmekle birlikte öz kardeşi Bünyâmin’in olumlu veya olumsuz herhangi bir cevap vermemiş olması dikkat çekmekte ve bu tutumu onun plandan haberdar
3942] Râzî, 18/177
- 794 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olduğu ihtimalini kuvvetlendirmektedir.
74-75. Mısır kanunlarına göre hırsızın kendisine el koymak mümkün olmadığı için, Hz. Yûsuf'un adamları, kardeşlerine sorup bu suçun cezasının onların kanunlarında ne olduğunu tespit etmek ve bunu uygulamak istediler.
76. Kralın kanunundan maksat, Mısır'da yürürlükte bulunun ceza kanunudur. Mısır kanunlarında hırsıza sopa vurulur ve çaldığı Ya'kub'un şeriatında ise hırsız yakalanarak çaldığı malın karşılığında mal sahibine bir sene köle olarak hizmet ettirilirdi. Hz. Yûsuf, işte bu kanundan yararlanıp kardeşi Bünyâmin'i alıkoymak istedi. Planını buna gere hazırladı; dikkat çekmemek için aramaya Önce üvey kardeşlerinin yüklerinden başladı. Sonunda su tasını Bünyâmin'in yükünden bulup çıkardı. Dolayısıyla onu Mısır'da alıkoydu.
77. Rivâyete göre Hz, Yûsuf’un halası onu çok severdi. Yûsuf büyüyünce halası onun kendi yanında kalmasını istedi. Ya’kub buna razı olmayınca halası, Hz. İbrahim’den kendisine miras kalmış olan kuşağını Yûsuf’un beline bağladı. Sonra kuşağın kaybolduğunu söyledi, Kuşak arandı, Yûsuf’un üzerinde bulundu. Halası kanun gereği Yûsuf’u yanında alıkoydu. İşte Yûsuf’un kardeşleri bu duruma işaret etmek istemişlerdir.3943
78-79. Plandan haberdar olmayan kardeşleri, Bünyâmin’in ihtiyar babası olup onun için çok üzüleceğini söylediler ve yerine kendilerinden birini alıkoyup onu serbest bırakmasını Hz. Yûsuf’tan İstediler. Fakat Hz. Yûsuf, cezanın şahsîliği ilkesinden hareket etti ve suçlunun yerine başkasını cezalandırmanın haksızlık olduğunu, böyle bir şey yapmaktan Allah’a sığındığını bildirdi.
80. “Ondan ümitlerini kesince görüşmek üzere bir kenara çekildiler. Büyükleri dedi ki: “Babanızın sizden Allah adına söz aldığını, daha önce de Yûsuf hakkında işlediğiniz kusuru bilmiyor musunuz? Babam bana izin verinceye veya benim için Allah hükmedinceye kadar bu yerden asla ayrılmayacağım. O hükmedenlerin en iyisidir. 81. Babanıza dönünüz ve deyiniz ki: “Ey Babamız! Şüphesiz oğlun hırsızlık etti. Biz, bildiğimizden başkasına şahitlik etmedik. Biz gaybı bilmeyiz. 82. İstersen içinde bulunduğumuz şehir halkına ve aralarında geldiğimiz kafileye de sor. Biz gerçekten doğru söylüyoruz.” 83. Babaları şöyle dedi: “Hayır nefisleriniz sizi böyle bir işe sürükledi. Bana düşen artık güzel bir sabırdır. Umulur ki, Allah onlarm hepsini bana getirir. Şüphesiz O, çok iyi bilendir, hikmet sahibidir,” 84. Onlardan yüz çevirdi, “Âh Yûsufum âh!” diye sızlandı; üzüntüden gözlerine boz geldi. Artık kederini içine gömüyordu. 85. Oğulları, “Allah'a andolsun ki, sen Yûsuf u ana ana sonunda ya hasta olacaksın ya da büsbütün helak olacaksın!” dediler. 86. Ya'kub da şöyle dedi: “Ben gam ve kederimi ancak Allah'a arzediyorum. Ve ben, sizin bilemeyeceğiniz şeyleri Allah tarafından vahiyle biliyorum. 87, Ey Oğullarım! Gidin de Yûsuf u ve kardeşini iyice araştırın, Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyiniz. Çünkü inkâr edenlerden başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez!”
Tefsiri
80-82. Kardeşlerin büyüklerinden maksat yaşça büyük olan Rubîl mi yoksa akılca üstün olan Şem’ûn mu olduğu konusunda farklı rivâyetler vardır. Taberî yaşça büyük olan Rubîl’in kastedildiğini bildiren rivâyetlerin daha isabetli olduğu
3943] Şevkânî, III/42
YÛSUF (A.S.)
- 795 -
kanaatindedir.3944 Hz. Yûsuf’un kararlı tutumu karşısında, ondan ümitlerini kesen kardeşleri, durumu kendi aralarında görüşmek üzere bir kenara çekildiler. Büyükleri Rubîl, Bünyâmin hakkında babalarına verdikleri sözü, daha Önce de Hz. Yûsuf’a yaptıklarını onlara hatırlattı. Yûsuf’un bu kardeşi, daha önce onu öldürmek isteyen kardeşlerine, onu kuyuya atmalarını teklif etmiş ve ölümden kurtarmıştı.3945 Şimdi bu durum karşısında babası kendisine izin verinceye veya hakkında Allah’ın hükmü belirinceye kadar Mısır’dan ayrılmayacağını bildirdi ve gidip durumu babalarına anlatmalarını istedi. İnanmadığı takdirde Mısır halkından ve beraber geldikleri kafiledeki diğer şahıslardan sorup gerçeği öğrenebileceğini söyledi.
Hz. Ya'kub'un oğulları, “Biz gaybı bilenler değiliz” cümlesiyle Bünyâmin’i koruyacaklarına dair babalarına söz verdikleri zaman onun hırsızlık suçundan do layı Mısır’da alıkonulacağını bilemeyeceklerini ifade etmek istemişlerdi.
83. Kalkıp babalarına geldiler ve kardeşlerinin söylediklerini aynen anlattılar. Ancak, daha önce babalarına karşı yalan söylemiş olduklarından babalan onlara, “Hayır nefisleriniz sizi böyle bir işe sürükledi” diyerek bu seferki doğru sözlerine inanmak istemediğini açıkça ifade etti. Sonuçta sabretmekten başka çare olmadığını, bir gün Allah'ın, onların hepsini yani Yûsuf, Bünyâmin ve Rubîl'i kendisine döndüreceğini ümit ettiğini bildirdi.
84. Oğlu Bünyâmin’in Mısır’da tutulduğunu haber alan Hz. Ya’kub’un, diğer oğlu Yûsuf hakkındaki üzüntüleri yeniden depreşti ve üzüntünün şiddetinden gözlerine boz geldi. Hz, Ya’kub’un gözlerine boz gelmesi iki şekilde açıklanmıştır:
a) 96. âyette “tekrar görür hale geldi” buyrulduğu için bunu karine olarak alanlar, boz gelmekten maksat “üzüntüden ve ağlamaktan dolayı gözünün kapanmasıdır” demişlerdir. Tıp mensuplarının açıklamalarına göre nâdir de olsa üzüntüden gözde katarakt oluştuğu ve sonra bir şokla bunun zâil olduğu görülmüştür.
b) Râzî'nin de katıldığı3946 ikinci anlayışa göre göze boz gelmesi görmeyi engelleyecek kadar gözyaşı ile kaplanmasıdır; açılması ise üzüntü ve ağlama sebebinin ortadan kalkmasıdır.
86. Hz. Ya’kub, evlâtlarını yitirmenin ıstırabını kalbinin derinliklerinde hissettiğini ve üzüntülerini sadece yüce Allah’a arzettiğini İfade etmekle birlikte, “Ben, sizin bilemeyeceğiniz şeyleri Allah tarafından vahiyle biliyorum” demek suretiyle olayın perde arkasındaki hikmetlerini de bildiğine işaret etmiştir.
87. Hz, Ya’kub’un bu ifadeleri, onun, oğlu Yûsuf’tan ümidini kesmediğini ve Allah’ın lütfuyla bir gün kendisine kavuşacağını umduğunu göstermektedir.
88. “Yusuf’un huzuruna girdiklerinde dediler ki; “Ey Aziz! Bizi ve ailemizi kıtlık bastı ve biz, değersiz bir sermaye ile geldik. Hakkımızı tam ölçerek ver. Ayrıca bize bağışta da bulun. Şüphesiz Allah sadaka verenleri mükâfatlandırır.” 89. Yûsuf, “Siz, cahilliğiniz yüzünden Yûsuf ve kardeşine yaptıklarınızı biliyor musunuz? dedi. 90. “Yoksa sen,
3944] bk. 13/23-24
3945] âyet 10; Taberî, 12/93
3946] 18/195
- 796 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gerçekten sen Yûsuf musun?” diye sordular. O da “(Evet), ben Yûsuf’um, bu da kardeşim. Allah bize lütfetti. Kim Allah’tan korkar ve sabrederse, şüphesiz Allah güzel davrananların mükâfatını zayi etmez.” 91. Dediler ki: “Allah’a andolsun, hakikaten Allah seni bize üstün kılmış. Gerçekten biz hataya düşmüşüz.” 92. Yûsuf şöyle dedi: “Bugün sizi kınamak yok, Allah sizi affetsin! O, merhametlilerin en nıerhametlisidir. 93. Şu benim gömleğimi götürünüz de onu babamın yüzüne koyunuz, gözleri görecek duruma gelir ve bütün ailenizi bana getiriniz.”
Tefsiri
88. Hz. Ya’kub’un ısrarı üzerine oğullan, hem kardeşleri Yûsuf’u aramak, hem de yiyecek almak üzere üçüncü kez Mısır’a gittiler. Hz. Yûsuf’un huzuruna girdiklerinde kıtlığın kendilerini iyice sıktığını, dolayısıyla erzak temini için tekrar geldiklerini söylediler. Ellerindeki sermayenin yetersiz olduğunu, bu sebeple alışverişin dışında kendilerine biraz da tasaddukta bulunmasını Hz. Yûsuf’tan istediler.
89-92. Hz. Yûsuf, artık kendisini tanıtmanın zamanı geldiğini düşünerek, cahillikleri yüzünden kardeşlerinin kendisine ve kardeşi Bünyâmin’e yaptıklarını onlara hatırlatıp kendini tanıttı. Böylece Yûsuf kuyuya atıldığı zaman, kendisine vahyedilmiş olan, “Kardeşlerinin yaptıklarını bir gün onlara kendileri farkına varmadan mutlaka haber vereceksin!” mealindeki 15. âyetin verdiği haber, gerçekleşmiş oldu. Kardeşleri kusurlarını itiraf edip özür dilediler. O da onları bağışladığını bildirdi. İnsanların kıskanması, Allah’ın bir kimse için takdir etmiş olduğu nimeti engelleyemez. Nitekim, Rasûlullah duâsında şöyle demiştir: “Allahım! Senin verdiğine engel olacak yoktur. Senin engel olduğunu da verecek yoktur.”3947 Görüldüğü gibi, Yûsuf’un kardeşlerinin kıskanması, onun yükselmesine engel olamamıştır. Sonunda kendileri mahcup olmuş ve Allah'ın Yûsuf'u kendilerinden üstün kılmış olduğunu yemin ederek İtiraf etmişlerdir. Ziya Paşa'nın dediği gibi: Zâlimlere bir gün dedirir kudret-i Mevlâ: / Tallahi lekad âserakellahu aleynâ!”
93. Yûsuf babasının, üzüntü nedeniyle gözlerinin göremez hale geldiğini öğrenince, kendi gömleğini götürüp babasının yüzüne koymalarını, böylece tekrar görecek duruma geleceğini söyledi. Bu olayın tıbben izahı mümkün olmamakla birlikte Hz. Yûsuf'un bunu vahiyle yaptığı kabul edilmektedir. Bu durumda olay bir mucize olarak değerlendirilmelidir. Bir görüşe göre de Hz. Ya'kub'un gözlerine boz gelmesi psikolojik sıkıntıdan kaynaklanmaktadır. Yûsuf babasının üzüntü, sıkıntı ve sürekli olarak göz yaşı dökmekten görme duyusunun zayıfladığını anlamış ve bu sıkıntıyı gidermek üzere gömleğini babasına göndermiştir; Ya'kub oğlunun sağ olduğu haberini aldığı ve gömleğini yüzüne sürdüğü takdirde olayın vereceği psikolojik rahatlık, sevinç ve manevî güç, onun bedenini ve görme gücünü kuvvetlendirecek, gözleri görür hale gelecektir, diye gömleğini göndermiştir.3948
94, “Kafile Mısır’dan ayrılınca babaları, “Eğer bana bunamış demezseniz, inanın ben Yûsuf’un kokusunu alıyorum!” dedi. 95. Onlar da “Vallahi sen hâlâ eski şaşkınlığındasın” dediler. 96. Müjdeci gelince, gömleği yüzüne koyar koymaz Ya’kub tekrar görür hale geldi. Dedi ki: “Ben size, ‘Allah tarafından (vahiyle) sizin bilemeyeceğiniz şeyleri bilirim’
3947] Buhârî, Ezân 155
3948] Râzî, 18/206
YÛSUF (A.S.)
- 797 -
demedim mi?” 97. “Ey Babamız! Bizim günahlarımızın affını dile! Çünkü biz gerçekten hataya düştük” dediler. 98. Ya’kub, “Sizin için Rabbimden af dileyeceğim. Şüphesiz O çok bağışlayan, pek merhametlidir” dedi.”
Tefsiri
94. Hz. Yûsuf’un gömleğini getirmekte olan kafile Mısır’dan ayrılıp Hz. Ya’kub’un ülkesi olan Ken’ân iline doğru yola çıkınca, beri tarafta bulunan Ya’kub, kendisine getirilmekte olan gömleğin kokusunu uzaktan hissederek, birkaç gün sonra alacağı müjdenin büyük sevincine yavaş yavaş hazırlanmış oldu. Bu olayın nasıl meydana geldiği konusunda müfessirlerin iki farklı yorumu vardır:
a) Yüce Allah, bu kokuyu bir mucize olmak üzere o kadar uzak mesafeden Hz. Ya'kub'a ulaştırmıştır.
b) Allah Teâlâ, bu kokuyu o anda Hz. Ya'kub'un nefsinde yaratmıştır.
Elmalılı Muhammed Hamdi bu yorumlan verdikten sonra şöyle der: “Hangi şekilde olursa olsun, bu olayın hârikulade İlâhî bir tervih (kokuyu hissettirme) olduğunda hîç şüphe yoktur. Zamanımız ilim felsefesi, bu gibi olağan üstü ruhî olayları açıklayamamakla beraber, inkâr da etmeyip telepati (aracısız iletişim) adı altında tasnif ve mütalaa etmektedir. Acizane kanaatime göre bu âyet, bize yalnız ruh ilimleri ve mucize cinsinden bir harikayı tespit ile kalmıyor, bugünkü teknolojik gelişme açısından dikkate değer ilhamlar da veriyor. Zira görülüyor ki rayiha yani koku kelimesi, rîh yani ‹rüzgar' anlamına gelen bir kelime ile ifade buyruluyor. Bu kelimede ‹iletme' anlamı daha belirgindir. Hâlbuki yukarıda da söylediğimiz gibi kafilenin Mısır'dan ayrıldığı anda Ya'kub'un vicdanına bu kokunun ulaşması rüzgâr hızından daha hızlı bir iletişimle olmuştur. O halde, meseleyi kimya veya atom fiziği sahasında izleyerek ses naklinden daha ince bir kanun ile koku kuvvetinin ve hareketinin zaptedilmesi ve nakledilmesinin dahi elektrik akımından yararlanarak mümkün olabileceği sonucuna varabileceğiz demektir. Gerçi Ya'kub'un kokuyu duyması fennî bir olay değil, mucizevî bir olaydır. Ancak âyetin ifadesinden açıkça ortaya çıkan mâna, bu kokunun rüzgâr içinde duyulması ve gömleği taşıyan müjde kafilesinin Mısır'dan ayrıldığı sırada iletilmiş olmasıdır. Bu ise kokunun da havadan bir telsizle şimşek gibi naklinin ve iletilmesinin mümkün olabileceğini, yaratılışta bunun da gizli bir kanunu olabileceğini düşündürür. Şüphesiz ki bunun gerek Mısır'dan gönderilmesi, gerekse böyle bir hızlı titreşimin Ya'kub tarafından algılanabilmesi ve o kokunun Yûsuf'a ait olduğunu kestirebilmesi, doğrudan doğruya İlâhî tasarrufu gösteren harikalardır. Gerek bu bakımlardan, gerek Yûsuf ile Ya'kub'un birer peygamber olmaları bakımından olay çok yönlü bir mucizedir. Zira bir insanın yakınındaki birinin kim olduğunu kokusundan tanıyabilmesi bile olağan üstü bir meseledir. Ancak olayın bütünüyle tabiat kanunlarının üstünde bir mucize olması, bununla ilgili birtakım tabiat kanunlarının mevcut olmasına engel değildir.3949
97-98. Hz. Ya’kub’un oğullan, babalarına karşı suçlarını itiraf ettiler ve ondan günahlarının bağışlanması için Allah’tan af dilemesini istediler. Fakat, Ya’kub’un, oğullarına karşı kalbi kırıktı, kendisinin af ettiğine işaret etmekle birlikte Allah’ın affı için hemen dua etmedi. Onu müsait bir zamana erteledi.
3949] geniş bilgi için bk. IV/2921 vd.
- 798 -
KUR’AN KAVRAMLARI
99. “Yûsufun yanına girdiklerinde ana babasını bağrına bastı ve “Allah’ın izniyle Mısır’a güven içinde giriniz!” dedi. 100. Ana babasını tahtına oturttu, hepsi onun huzurunda yere kapandılar; Yûsuf dedi ki: “Babacığım! İşte bu, daha önce gördüğüm rüyanın ortaya çıkışıdır; Rabbim onu gerçekleştirdi. Doğrusu Rabbim bana lütuflarda bulundu: Beni hapishaneden çıkardı ve şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozmuş iken daha sonra sizi çölden getirdi. Şüphesiz rabbim dilediğine çok lütufkârdır. Kuşkusuz O çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.” 101. “Ey Rabbim! Bana servet ve iktidar verdin ve bana olayların yorumunu da öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada da âhirette de beni himaye eden sensin. Beni müslüman olarak öldür ve beni sâlihler arasına kat!”
Tefsiri
99. Ya’kub (a.s.), yakınlarıyla birlikte kendi ülkesinden ayrılarak Mısır’a Hz. Yûsufun yanına gitti. Rivâyete göre Hz. Yûsuf ile Mısır hükümdarı, kalabalık bir asker topluluğu, devlet adamları ve Mısır halkı ile birlikte Hz. Ya’kub’u şehrin dışında karşıladılar. Hz. Yûsuf, ana babasını kucaklayıp bağrına bastıktan sonra onları özel bir konakta dinlendirdi; sonra da güven içinde şehre girmelerini söyledi.3950
100. Şehre girip Yûsuf’un huzuruna geldiklerinde Yûsuf ana babasını tahtına oturttu. İşte bu anda ana babasıyla birlikte on bir kardeşi secdeye kapandılar. Bu durumu gören Yûsuf, “Babacığım! İşte bu, daha önce gördüğüm rüyanın yorumudur. Rabbim onu gerçekleştirdi” dedi.
Miifessirler Hz. Yûsuf’un ana, baba ve kardeşlerinin secdeye kapanmalarını iki şekilde yorumlamışlardır:
a) Hz. Yûsuf’a karşı bir saygı selâmı olmak üzere yere kapanmışlardır. 4. âyet bu anlamı destekler mahiyettedir.
b) Hz. Yûsuf’a kavuştukları için Allah’a şükretmek üzere secdeye kapanmışlardır. 4. âyetin mealinde “Onları bana secde ederlerken gördüm” diye çevirdiğimiz cümle, “Onları benim için secde ederlerken gördüm” şeklinde çevirmek de mümkündür. Bu takdirde âyet ikinci anlamı destekler.
Hz. Yûsuf, bir nezaket ve tevazu örneği daha göstermiş, sahip olduğu bu debdebe ve ihtişamın kendisine Allah tarafından lütfedildiğini söyleyerek Allah’a senâda bulunmuştur. Kardeşlerinin kendisine muhtaç oldukları bir dönemde onlardan intikam almayı düşünmediği gibi, onların yaptıklarını hatırlatacak tek kelime dahi söylememiş, kardeşleriyle arasını şeytanın açtığını ifade etmiştir. Bununla birlikte bu olayların İlahî takdir ve hikmet neticesinde meydana geldiğine de işaret etmiştir.
101. Hz. Yûsuf, mülkü ve onu yönetmek için gerekli olan olayları yorumlama ilmini kendisine yüce Allah’ın verdiğini, dünyada da âhirette de kendisini himaye eden velîsinin Allah olduğunu vurgulayarak O’na şükranlarını arzetti.3951
Rivâyete göre Hz. Ya’kub Mısır’da oğlunun yanında yirmi dört sene yaşadıktan sonra vefat etti. Önceden yaptığı vasiyet uyarınca naaşı, Suriye’de defnedilmiş bulunan babası Hz. İshak’ın yanına götürülüp gömüldü. Hz. Yûsuf da
3950] Râzî, 18/210-211
3951] velî hakkında bilgi için bk. 2/Bakara, 257; 4/Nisâ, 2, 138-140; 6/En’âm, 14
YÛSUF (A.S.)
- 799 -
babasından sonra yirmi üç yıl daha yaşadı. Onun naaşını da Mısırlılar mermer bir sandukan koyarak Nil yatağına gömdüler. Mısırlılar onu çok sevdikleri için kendi memleketlerinde kalmasını istemişlerdi. Daha sonra Hz. Mûsâ onun naaşını bularak babası Hz. Ya’kub’un yanına götürüp defnetti.3952
102. “İşte bu kıssa, gayb haberlerindendir. Onu sana vahdediyoruz.Onlar, tuzak kurmak üzere ittifak ettikleri zaman, sen onların yanında değildin. 103. Sen ne kadar inanmalarını istesen de insanların çoğu inanmazlar. 104. Hâlbuki sen bunun karşılığında onlardan bir ücret istemiyorsun. Kur'an âlemler için ancak bir öğüttür. 105. Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki onlar bu delillerden yüz çevirerek geçip giderler. 106. Onların çoğu Allah'a ortak koşmadan iman etmezler, 107. Allah tarafından onlara kuşatıcı bir azabın gelmesinden veya farkında olmadan kıyametin ansızın kopmasından kendilerini güvende mi hissediyorlar? 108. De ki: “İşte bu, benim yolumdur. Ben, Allah’a çağırıyorum. Ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz. Allah'ı ortaklardan tenzih ederim! Ve ben ortak koşanlardan değilim.”
Tefsiri
102. Hz. Peygamber, bu kıssayı yaşayanlarla beraber yaşamadığı ve kitaptan okumadığı gibi, herhangi bir kimseden de öğrenmiş değildi. Çünkü onun yaşadığı ülkede yahudilerle temasta bulunan bazı kimseler bulunsa bile ilim adamları yoktu. Bütün bunlar, bu kıssanın gayb haberlerinden ve bir mucize olduğunun delilidir.3953
103. Kureyş’in, “İsrâiloğulları Mısır'a niçin gitti?” şeklindeki sorusuna cevap olmak üzere inmiş olan bu kıssa ile Kur'an'ın bir mucize, Hz. Muhammed'in de bir peygamber olduğu anlaşılmaktadır. Bununla birlikte Kureyş'in çoğu inanmamıştır. Zira onlar gerçeği aramada samimi değillerdi. Yüce Allah, “Sen ne kadar inanmalarını istesen de insanların çoğu inanmazlar” buyurarak elçisini teselli etti.
105. Sözlükte âyet kelimesi “bir şeyin tanınmasına sebep olan ve varlığını gösteren İşaret, açık alâmet, delil, ibret, şaşırtıcı şey, mucize ve topluluk” anlamlarına gelir. Terim olarak, Kur'ân-ı Kerîm'in bir veya birkaç kelime yahut cümleden meydana gelen bölümlerini ifade eder. Burada âyet kelimesi alâmet, delil ve ibret veren şey mânalarında kullanılmıştır. Yani gerek insanın kendisinde gerekse dış dünyada, göklerde ve yerde Allah'ın varlığına, birliğine, ilmine, kudretine ve hikmetinin üstünlüğüne delâlet eden nice delil vardır ki bunlar insanların nazarı dikkatine sunulmuştur. İnsanoğlu ilmî, fikrî, felsefî ve amelî hayatında bu olaylarla her zaman karşı karşıyadır. Bu tabiat olaylarını düşünüp bunlardaki incelikleri, bunlara hâkim olan İlâhî kanunları keşfetmesi ve yaratanını tanıması gerekirken o, düşünmeden, ibret almadan bunlara sırt çevirip gider. Hâlbuki insanoğlu bunları düşünüp dikkatli bir şekilde incelese hem dünyada kalkınacak hem de imanını taklitten tahkike çıkararak kâmil insan (has kul) olma yolunda ilerleyecek ve âhirette mutlu olacaktır.
106. İnsanların çoğu, göklerdeki ve yerdeki delilleri ibret gözüyle incelemedikleri için, Allah’ın varlığını kabul ettikleri halde O’na çeşitli yollarla ortak
3952] Râzî, 18/216
3953] gayb hakkında bilgi için bk. 2/Bakara, 3
- 800 -
KUR’AN KAVRAMLARI
koşarlar. Nitekim Câhiliye döneminde Arabistan halkı da Allah’a inanmakla birlikte3954 çeşitli şekillerde O'na ortak koşuyorlardı. Meselâ, bazı putperest Araplar meleklerin Allah'ın kızları olduğuna inanırken 3955 bir kısmı da kendilerini tanrıya yaklaştırsınlar diye putlara tapıyorlardı.3956 Hıristiyanlar, Hz. Îsâ'nın Allah'ın oğlu olduğunu iddia ederken, yahudilerin bir kısmı “Üzeyir Allah’ın oğludur” diyorlardı.3957 Ayrıca cinleri Allah’a ortak koşanlar da vardı.3958
108. “Aydınlık bir yol” diye çevirdiğimiz basiret kelimesi sözlükte “delil, kesin kanıt, inanç, bilgi, ibret alınacak şey, zihinsel olarak görmek, kestirmek, sezmek, idrak etmek, anlama ve kavrama yeteneği” gibi anlamlara gelmektedir. Mecaz olarak, “aklın kabul edebileceği veya akılla doğrulanabilir kanıt” demektir. “Bunun içindir ki, Hz. Peygamber’in telaffuz ettiği ‘Allah’a çağrı’ ifadesi burada insan aklına uygun ve onunla doğrulanabilir, bilinçli bir kavrayışın sonucu olarak tanımlanmakta”dır.3959 Âyette Hz. Peygamber’e, yolunun İslâm dini olduğunu, İnsanları sadece Allah’a çağırdığım, dolayısıyla kendisi ve ona uyanların aydınlık bir yol üzerinde bulunduklarını, Allah’a ortak koşanlardan olmadığını bildirmesi emredilmiştir. İşte Allah’a davet, bu şekilde basiret üzere, ne dediğini bilerek, ihlâs ve samimiyetle, hikmet ve güzel öğütle olmalıdır.3960
109. “Senden önce de şehirler halkından kendilerine vahiy indirdiğimiz kişilerden başkasını peygamber göndermedik. İnkârcılar yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görmediler mi? Sakınanlar için âhiret yurdu elbette daha iyidir. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz? 110. Nihayet peygamberler ümitlerini yitirip de kendilerinin yalancı çıkarıldıklarını sandıklan sırada onlara yardımımız gelir ve dilediğimiz kimse kurtuluşa erdirilir. Fakat, suçlular topluluğundan azabımız geri çevrilmez. 111. Andolsun onların kıssalarında akıl sahipleri için ibretler vardır. Kur’an, uydurulabilecek bir söz değildir. Fakat o, kendinden öncekilerin onayı, her şeyin açıklaması, iman eden toplum için bir rahmet ve bir hidayettir.”
Tefsiri
109. Bu âyet-i kerîme, müşriklerin Hz. Peygamber’i kastederek “Ona bir melek indirilseydi ya!”3961 mealindeki sözlerine cevap olarak inmiştir. Bu ve benzeri âyetler, insanlara cin ve melek gibi insandan başka varlıklardan peygamber gönderilmediğini ifade eder. Müfessirlerin çoğunluğuna göre peygamberlerin tamam erkeklerden gönderilmiştir. Ancak bazı ilim adamları Hz. İbrahim’in eşi Sâre’nin, Hz. Mûsâ’nın annesinin ve Hz. İsâ’nın annesi Meryem’in de peygamber olduklarını iddia etmişlerdir. Zira bunlara da ya doğrudan veya melek vasıtasıyla vahyedilmiştir.3962 İşte bu âyetlerde adı geçen kadınların peygamber olduklarına işaret olmakla beraber çoğunluğa göre bunlar peygamber değil, sadece faziletli hanımlardır.3963
3954] 31/Lokman, 25
3955] 16/Nahl, 57
3956] 39/Zümer, 3
3957] 9/Tevbe, 30
3958] 6/En’âm, 100
3959] Esed, II/481
3960] ayrıca bk. 16/Nahl, 125
3961] 6/En’âm, 8
3962] krş. 3/Âl-i İmrân, 42; 11/Hûd, 71); 28/Kasas, 7; 66/Tahrîm, 11-12
3963] İbn Kesir, IV/346
YÛSUF (A.S.)
- 801 -
Müfessirler, “şehirler halkından” diye çevirdiğimiz “nün ehli'1-kurâ” ifadesini dikkate alarak peygamberlerin göçebe kesimden değil, yerleşik medenî toplumlardan seçilmiş oldukları kanaatine varmışlardır.3964 “Ehli’1-kurâ” tamlamasına, “yeryüzünde yaşayan insanlar” mânası veren İbn Abbas’a göre ise bundan maksat, peygamberlerin müşriklerin istediği gibi göklerdeki varlıklardan değil, yeryüzünde yaşayan insanlardan gönderilmiş olduğunu ifade etmektir.3965
110. Hz. Âişe, âyeti şöyle yorumlamıştır: “Sıkıntılar uzayıp da yardım gecikince peygamberler kavimlerinden kendilerini yalancılıkla itham edenlerin iman edeceklerinden ümitlerini kesmişler, inanmış olanların da kendilerini yalanlayacaklarını sanmışlardır. İşte o zaman Allah’ın yardımı gelmiştir.”3966
Peygamberler de insan oldukları için birtakım olaylar karşısında bazı duygulara kapılabilirler. Nitekim Bakara sûresinin 214. âyetinde de mü’minlerin çektikleri sıkıntı ve geçirdikleri sarsıntılar karşısında peygamberlerin buradakine benzer davranışlar sergiledikleri ifade buyrulmuştur. Ancak peygamberlerin, Allah’ın vaadinden dönmesini, söz verdiği yardımı yapmayarak onları yalancı çıkarmasını düşünmeleri mümkün değildir. Bu, onların peygamberlik vasıflarına aykırıdır. Nitekim onlar, en şiddetli sıkıntılar karşısında bile insan gücünün dayanabileceği en son merhaleye kadar dayanmışlardır. Sıkıntı ve ıstıraplar dayanılmaz bir hale geldiği, Allah’tan başka hiçbir ümit kalmadığı anda Allah’ın yardım ve zaferi yetişmiş; peygamberler ve onlara inanan mü’minler kurtuluşa ermiş, suçlular ise cezalandırılmışlardır.
Mealinde “yalancı çıkarıldıkları” diye çevirdiğimiz “küzibû” fiilindeki kıraat farklılıklarına göre, âyetin ilk bölümünden şu mânalar anlaşılabilir:
a) “Küzibû” şeklinde şeddesiz okunduğu takdirde: 1. Nihayet peygamberler insanların, kendilerine inanacağından umudu kestikleri, halkın da peygamberlerin kendilerine yalan söylediklerini sandıkları an, onlara yardımımız gelir. 2. Nihayet peygamberler, Allah tarafından kendilerine vaad edilen yardımın geleceğinden ümitlerini kesip, insanlar karşısında yalancı durumuna düşeceklerini sandıkları sırada onlara yardımımız gelir. İnsan olmaları sebebiyle, peygamberlerin de bu tür davranışlarının olabileceğine dair İbn Abbas’tan bir rivâyet aktarılmakla birlikte, bazı müfessirler, Allah’ın sözünden dönebileceğini, değil peygamberler, herhangi bir mü’minin bile düşünmesi mümkün değildir. Böyle bir düşünce kişiyi imandan çıkarır, derler.3967
b) “Küzzibû” şeklinde şeddeli okunduğu takdirde: 1. Nihayet peygamberler insanların inanacaklarından umut kestikleri ve kendilerinin yalancı çıkarıldıklarını kesin olarak anladıkları zaman onlara yardımımız gelir. 2. Nihayet peygamberler, kavimlerinin iman edeceğinden umut kestikleri, inanmış olanların da kendilerini yalancı çıkarıldıklarını sandıklan an onlara yardımımız gelir.
111. Peygamberlerin kıssaları gönül eğlendirici hikâyeler değil, bilâkis ibret alınacak olaylardır. Buradaki “onların kıssalarından maksat, ya genel olarak peygamberlerin kıssalarıdır veya bu sûrede anlatılan Hz. Yûsuf, babası ve
3964] Râzî, 18/226; Şevkânî, III/57
3965] İbn Kesîr, IV/346
3966] Buhârî, Tefsir 12/6
3967] Râzî, 18/226
- 802 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kardeşlerinin kıssasıdır. Gerçekten de Hz. Yûsuf un yaşadığı sıkıntılardan kurtulup Mısır’da yüksek bir makama gelmesinde akıl sahipleri için büyük bir ibret vardır. Ancak birinci mâna daha kapsamlıdır.
Kur’ân-ı Kerîm insanlar tarafından uydurulabilecek bir söz değil, kendisinden önce peygamberlere indirilmiş olan Tevrat, İncil ve Zebur gibi kitapları tasdik eden İlâhî bir kitaptır.3968 Kur’an’ın her şeyi açıklamasından maksat, dünyada var olan her şeyi açıklaması değil, insanlığın muhtaç olduğu ve İlâhî bir aydınlatma olmadan ulaşamayacağı helâl-haram, sevap-günah gibi dinî ve ahlâkî konulara dair gereken ayrıntıları vermesidir. O, hükümleriyle amel edenler için hem bir hidayet hem de rahmettir.
Yûsuf kıssası, iyilerle kötülerin mücadelesine, sonuçta iyilerin başarısına somut bir örnektir. Bu sebeple kıssada ders almak İsteyenler için güzel ibretler vardır. Nitekim Allah Teâlâ kıssanın başlarında Yûsuf ve kardeşlerinin kıssasında, almak İsteyenler İçin ibretler olduğunu ifade buyurmuştu.3969 Burada da bütün peygamberlerin kıssalarında akıl sahipleri için alınacak ibret olduğunu bildirdi. Hz. Yûsuf’un kıssasından alınacak dersler şöyle özetlenebilir:
Sûrede Hz. Ya’kub’un Allah’a imanı ve bu iman sayesinde musibetlere karşı gösterdiği sabır ve tevekkülü anlatılmıştır. Sevgili oğlu Yûsuf’u kurtların parçaladığı yalan haberi kendisine söylendiği zaman dahi metanetini yitirmemiş, sabretmiş ve Allah'ın yardımına sığınmıştır.3970 Diğer oğlu Bünyâmin’i kardeşleriyle birlikte Mısır’a gönderdiği zaman da en hayırlı koruyucunun Allah olduğunu vurgulamıştır.3971 Yûsuf hakkındaki aşın derecede üzüntüsünden dolayı oğullarının, “büsbütün helak olacaksın” şeklindeki uyarılan karşısında o, gam ve kederini sadece Allah'a arzettiğini ifade etmiş ve oğullarına, Allah'ın rahmetinden ümit kesmemelerini, gidip Yûsuf'u ve kardeşi Bünyâmin'i aramalarını emretmiştir.3972
Yine Hz. Ya’kub, oğullarına “Mısır’a ayrı ayrı kapılardan giriniz” diye nasihat edip gelebilecek tehlikelerden korunmaları için tedbir almalarını tavsiye ettikten sonra, “Ama, Allah’tan gelecek hiçbir şeyi sizden savamam; hüküm sadece Allah’ındır” diyerek Allah’a olan tevekkülünü göstermiştir.3973
Hz. Yûsuf, zindandaki arkadaşlarını tevhid dinine çağırmış ve Allah’ın birliğine dair onlara çeşitli aklî deliller getirmiştir. Onun bu üslûbu güzel bir davet örneğidir.
Bu olay bir kadının yabancı bir erkekle başbaşa kalmasının ortaya çıkaracağı tehlikeli sonuçlar için de bir örnek oluşturmaktadır. Nitekim Aziz’in karısının sık sık Hz. Yûsuf’la başbaşa kalması kadının ona âşık olmasına yol açmıştır. İslâm, bu gibi sakıncalı durumları önlemek için kadının, halvet sayılabilecek şekilde yabancı erkeklerle bir arada bulunmasını yasaklamıştır. Fıkıhta halvet, aralarında devamlı evlenme engeli bulunmayan bir erkekle bir kadının bir yerde başbaşa
3968] Şevkânî, III/58
3969] âyet 7
3970] âyet 18
3971] âyet 64
3972] âyet 86-87
3973] âyet 67
YÛSUF (A.S.)
- 803 -
kalmalarını ifade eden bir terimdir.3974
Hz. Yûsuf, kendisinden murat almak isteyen kadının çekiciliğine ve her türlü imkânı hazırlamış olmasına rağmen velinimetine ihanet etmekten Allah’a sığınarak iffet ve sadakat örneği sergilemiştir. Daha sonraki tehditler karşısında da “Rabbim! Zindan, bunların benden istediklerinden daha iyidir” diyerek günah işlemektense zindana atılmayı yeğlemiştir.3975
Hz. Yûsuf, karşılaştığı sıkıntı, zulüm ve haksızlığa rağmen sarsılmamış, Allah’a olan inanç ve güvenini yitirmemiş, Allah’ın rahmetinden ümidini kesmemiştir.3976 Allah Teâlâ da sabrının karşılığında ona ilim, hikmet vermiş ve Mısır’da istediği gibi tasarruf edebilecek bir makama getirmek suretiyle ödüllendirmiştir.3977
Bu kıssa, Allah’ın takdirini hiç kimsenin önleyemeyeceğini göstermesi bakımından da ibret vericidir. Nitekim, kardeşlerinin Hz, Yûsuf’u kıskanmaları ve ona bunca kötülük etmeleri, onun yükselmesine engel olamamış, tam tersine buna zemin hazırlamıştır.
Hz. Yûsuf, kendisim öldürmek isteyen ve kuyuya atan kardeşlerinden istediği gibi intikam alma imkânına sahip olduğu halde bunu yapmamış, kötülüğü iyilikle karşılamıştır. Kardeşleri onun huzurunda suçlarını itiraf ettikleri zaman, “Bugün sizi kınamak yok, Allah sizi affetsin! O, merhametlilerin en merhametlisidir” diyerek peygambere yakışır bir yücelik göstermiştir. Özü itibariyle kıssa, insanlığın serüvenine hâkim olan, insanın öz benliğinde ve sosyal hayatta sürüp giden iyi ile kötünün mücadelesinden ilginç ve etkileyici bir kesit vermektedir. 3978
Yûsuf Kıssasından Alınacak Dersler
1) Yûsuf düş görmüştü, peygamber olarak yaratılmış bulunan Yûsuf’un gördüğü düş, mutlaka çıkacaktı. Çünkü “Peygamberlerin gördükleri düşler sabah aydınlığı gibi çıkar.”3979
2. Kardeşlerinin, Yûsuf’u kıskanmalarından, hasedin kötülüğü ve en temiz, soylu insanları dahi bazen kötü işlere sürükleyeceği; birer peygamber olan kardeşlerinin hased etmesinden, peygamberlerin dahi bu nefis zaafından yani günâhtan masum olmadıkları anlaşılır.
3. Kardeşlerinin kendisini kuyuya atmaları, Yûsuf’a ağır gelmişti. Ama böyle olmasaydı, Yûsuf un gördüğü düş gerçekleşmeyecekti. Demek ki insanın nefsine ağır gelen şeylerin altında Allah’ın nice nimeti ve hikmeti gizlidir ve insan o anda o hikmetleri anlayamaz. Onun içindir ki Cenâb-ı Hak: “Bazen hoşunuza gitmeyen bir şey hakkınızda iyi olabilir ve hoşunuza giden bir şey de hakkınızda kötü olabilir; Allah bilir, siz bilmezsiniz.”3980 buyurmaktadır.
Erzurumlu İbrâhîm Hakkı Ma’ rifetnârme’sinde bu mânâyı şöyle ifade eder:
3974] geniş bilgi için bk. Orhan Çeker, Halvet, DİA, 15/384
3975] âyet 33
3976] âyet 90
3977] âyet 56
3978] Kur’an Yolu, Türkçe Meal ve Tefsir, DİB Y., c. 3, s. 201-244
3979] Buhârî, Bed’u’1-Vahy 3, Tefsir, sûre 96/1; Ta’bîr 1; Müslim, îmân 252; Ahmed bin Hanbel, Müsned 6/153, 232
3980] 2/Bakara, 216
- 804 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Hak şerleri hayreyler, Zannetme ki gayr eyler, Arif ânı seyreyler Mevlâ görelim neyler, Neylerse güzel eyler!” “Deme şu niçün şöyle, Yerincedir ol öyle, Bak sonuna sabreyle, Mevlâ görelim neyler, Neylerse güzel eyler!”
4. O halde Allah’ın takdirine, Hz. Ya’kûb gibi: “Fesabrun cemîl: Bana güzel sabretmek gerekir” deyip sabır ve rızâ göstermek lâzımdır.
5. Ana-baba, çocukları arasında çok ölçülü, adaletli hareket etmeli, aralarında ayırım yapmamalıdır. İçlerinden birini, gönülden daha çok sevse de bunu ötekilerine hissettirmemelidir. Açıkça çocuklarından birini daha çok kayırması, kardeşler arasına kıskançlık girmesine neden olur. Çoğu kez insan, içteki bu duygusunu gizleyemez. Nitekim Ya’kûb da Yûsuf’a olan sevgisini gizleyememiş, bu da öteki oğullarının Yûsuf’u kıskanmalarına sebeb olmuştu: “(Kardeşleri) Demişlerdi ki: ‘ Yûsuf ve (öz) kardeşi (Bünyâmîn), babamıza bizden daha sevgilidir. Oysa biz bir cemâatiz. Babamız açık bir yanılgı içindedir! Yûsuf’u öldürün, ya da onu bir yere bırakın da babanızın (gönlü) yalnız size kalsın (bundan böyle babanız yalnız sizi görsün ve sevsin)! Ondan sonra da Allah’a tevbe eder, iyi bir topluluk olursunuz.”3981
6. Çocukların evde sürekli kapalı kalması uygun değildir. Çocuğun kıra gitmesi, koşup eğlenmesi, spor yapması, böylece bedenen ve ruhen sağlıklı yetişmesi gerekir: “Yarın onu da bizimle beraber (kıra) gönder; gezsin, oynasın!”3982
7. Cevherin değerini ancak cevahirci bilir. Yoldan geçen yolcular, buldukları Yûsuf’un nasıl bir kabiliyet olduğunu anlamamış, onu birkaç para karşılığında satmışlardı.3983
8. Yûsuf’u satın alan bakan, onun zekâsını fark etmiş, ona köle muâmelesi değil, evlât muâmelesi yapmış ve onu kendi çocuğu gibi yetiştirmiş, eğitmiş, tahsilini yaptırmıştı.3984
9. Karısı Zelîhâ, Yûsuf’un güzelliğine hayran kalıp ona kendisini sunmuş, fakat o: “Allah’a sığınırım, efendim bana güzel baktı (ona hıyânet edemem). Çünkü zâlimler, iflah olmazlar!”3985 demişti. Bu sûretle, iyilik görülen yere nankörlük, hiyânet edilmemesi telkîn edilmektedir.3986
10. Yûsuf da öteki delikanlılar gibi duygulara, arzulara sahipti. “Kadın onu arzu etmişti, eğer Rabbinin doğruyu gösteren delilini görmeseydi, o da onu arzu etmişti.” 3987) Demek ki peygamber olan Yûsuf’un da nefsânî istekleri vardı. Ama yüksek duyguları, Hakk’a olan sarsılmaz îmânı, onun günâha düşmesini önlemişti. O halde peygamber de olsa, insanın nefsî arzuları vardır. O da nefsinin çektiğine yönelir, fakat Hakk’a îmân, onun günâha düşmesini veya günâhta ısrarını önler. Her mü’minin de böyle olması, Hakk’ın gözetimi altında bulunduğunu düşünerek günâhtan, kötülükten kaçınması gerekir.
11. Yûsuf’un kaçtığını, kadının arkasından koştuğunu gören bakan; karısının
3981] 12/Yûsuf, 8-9
3982] 12/Yûsuf, 12
3983] 12/Yûsuf, 20
3984] 12/Yûsuf, 21-22
3985] 12/Yûsuf, 23
3986] 23-24’üncü âyetler
3987] 12/Yûsuf, 24
YÛSUF (A.S.)
- 805 -
Yûsuf aleyhindeki sözlerine inanmamış, yanındaki bilirkişinin görüşüne başvurduktan sonra âdilâne davranıp ikisine de öğüt vermişti. Bu suretle olaylarda hissiyata kapılmamamız, acele etmeden, meseleyi iyice inceleyerek tarafsız hüküm vermemiz öğütlenmiş oluyor.
12. Bilirkişilik yapan insan, kadının ailesinden olduğu halde taraf tutmamış, adaletten ayrılmamıştı. Bundan, bilirkişinin yansız, hakkane hüküm vermesi gereği anlaşılır.
13. Kadının tuzağının büyük olduğu vurgulanıyor: “Sizin tuzağınız, büyüktür!”3988
14. Zelîhâ’yı bu yola iten, dayanılmaz aşkı idi. Demek ki aşk ferman dinlemez: “Sevda onun bağrını yakmış!”3989
15. Gören kadınlar Yûsuf’un güzelliğine hayran kalıp, hanımının arzusunu yerine getirmediği takdirde zindana kendisini attıracakları tehdidinde bulundukları halde, Yûsuf iffetini korumayı, hıyânet etmemeyi zindana atılmamaya tercih etmişti. İşte inanmış insan her zaman iffetini böyle mertçe korumalıdır.
16. 37’nci âyetten, Mısırlıların ve Yûsuf’un yetiştiği ortamlardaki birçok insanın Allah’a inanmadıkları, âhiret hayâtını kabul etmedikleri anlaşılmaktadır.
17. Bütün peygamberler, bütün İbrâhîm soyu nebileri, tevhîd inancını getirmişler; insanlara putperestliği, Allah’a ortak koşmayı bırakıp sadece Allah’a kulluk etmeyi öğütlemişlerdir. Çünkü Allah’tan başka, kendisinde tanrılık olduğu sanılan şeylerin hiçbir gücü yoktur. Bu tür inançlar, boş vehimden başka bir şey değildir. Böyle insanlar, gerçekte kendi vehimlerine tapmaktadırlar.3990
18. Yûsuf'un zindan arkadaşları, gördükleri düşü Yûsuf'a anlatmışlardı. Yûsuf da düşleri, onların anlattıklarına göre yorumlayarak birinin kurtulacağını, diğerinin asılacağını söylemişti. Rivâyete göre düşün yorumu hoşuna gitmeyen kimse, bunu uydurmuş olduklarını söyledi ise de Yûsuf: “Artık iş, sizin dediklerinize göre böyle yapıldı”3991 dedi. O halde düşü, tam doğru anlatmak lâzımdır.3992
19. Kralın düşünü kimse yoramamış, buna düşlerin birbirine karışması (adğâsü ahlâm) demişlerdi. Bunu ancak Hz. Yûsuf yorumladı ve yorumu olduğu gibi çıktı.3993 0 halde düşü herkese söylemek doğru değildir. Ehline söylemelidir. Rü’yâyı, ancak vehbî ilme vâkıf olan kimse tabir edebilir. Meşhur sözdür: “Ma’rifet, rü’yâyı görende değil, yorandadır”, derler.
20. Yûsuf, kendisini kral çağırdığında, hemen acele ile gitmemiş, bedeninin zindandan kurtulmasından önce, iffet ve şahsiyyetinin, sürülen lekeden temize çıkmasını istemiş; bunun için, vaktiyle suçlanmış olduğu meselenin içyüzünün ortaya çıkarılmasını talebetmiştir. Demek ki büyük şahsiyetler acele etmezler, kişiliklerine, canlarından çok değer verirler. Şerefleri, canlarından ileridir. Hattâ Yûsuf’un bu olgunluğunu belirtmek için Peygamberimiz: “Şayet ben, Yûsuf un kaldığı kadar zindanda kalmış olsaydım, krala götürmek için gelen kişinin sözünü hemen
3988] 12/Yûsuf, 28
3989] 12/Yûsuf, 30
3990] 12/Yusuf, 37-40
3991] 12/Yûsuf, 41
3992] 12/Yûsuf, 36, 41-42
3993] 12/Yûsuf, 43-49
- 806 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kabul edip giderdim!”3994 demiştir.
21. Burada önemli bir nokta da Yûsuf’un, iyiliğini gördüğü ve gerçekten kendisini seven Zelîhâ’nın adını tasrîh etmeyip, kadınlar topluluğunun kendisini suçlamasının araştırılmasını istemesidir. Burada Yûsuf, kendisine iyilik yapan efendisinin şerefine saygısı yanında, Zelîhâ’ya da acıyarak onun adını anmamış, ona iftira suçunu bulaştırmamıştır.
22. Hiç kimse nefsini tamamen suçsuz sanmamalıdır. Çünkü nefis, zaten kötülüğü emredici özelliğiyle (kötülüğe eğilimli) yaratılmıştır. İnsanın üstünlüğü, nefsin kötü arzularıyla savaşıp onu yenmesidir. İşte Allah’ın rahmet ettiği, acıdığı kulları, nefislerinin kötülük telkinlerini bastırabilen kimselerdir: “Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefis, dâima kötülüğü emredicidir. Meğer Rabbimin rahmet ettiği bir nefis ola!”3995
23. Nihayet Hz. Yûsuf, doğruluğunun karşılığını görmüş, Mısır’a başbakan olmuştu. Sonunda yalanları ortaya çıkan, iftiracı kadınlar da mahcup olmuşlardı. Bu kıssa, hiçbir hakikatin gizli kalmayacağını, eninde sonunda meydana çıkağını gösterir.
24. Vaktiyle Yûsuf’a iftira etmiş olan kadınlar, sonunda gerçeği itiraf etmişler, bakanın karısı da, nihayet gerçeğin ortaya çıktığını; suçsuz olarak zindana atılmış olan Yûsuf’un arkasından ona hıyânet etmemek için gerçeği söylediğini açıklamıştır. Bundan, insanın vaktiyle yaptığı bir yanlışı, yalan ifadesini mutlaka düzeltmesi gerektiğini, geç de olsa gerçeği itiraf etmenin fazîlet olduğunu anlıyoruz. Sürekli olarak hakikati gizlemek büyük hiyânettir. Allah hâinlerin tuzağını başarıya ulaştırmaz.3996
25. Ülke yönetiminde herhangi bir konuda uzman olan insanın, kendi nefsi için değil, fakat kamunun iyiliği için yöneticiden görev talep etmesi yerinde bir harekettir. Nitekim Yûsuf da Başbakanlığın kendisine verilmesini, kendisinin bu işi iyi bildiğini Krala söylemiş “Beni ülkenin hazîneleri üstüne bakan yap. Çünkü ben onları iyi korur (yönetmesini) iyi bilirim demişti.”3997
Yûsuf’un bu söyleminden, kendisini evlâd edinmiş olan Potifar’ın, kendi yönetiminde çalıştırıp onu ekonomist bir yönetici olarak yetiştirdiği anlaşılıyor. Yûsuf çalıştığı birimde yönetim ve ekonomiyi iyi öğrenmiş, bu konuda tam bir uzman olmuştur ki Krala, kendisinin bu işi bildiğini söylüyor.
26. Bolluk zamanlarında, darlık zamanını düşünmeli, ileride baş gösterebilecek herhangi bir kıtlığa, sıkıntıya karşı tedbir almalı; ülkeyi açlıktan korumak için devlet olarak, dar günler için gıda ve ihtiyaç maddeleri stoku yapmalıdır. Nasıl ki Yûsuf da Krala, bolluk yıllarında alınan fazla ürünün bir kısmını, darlık zamanları için stok etmeyi önermişti.3998
3994] Buhârî, Ta’bîr 4, Enbiyâ 11, 14; Tefsîr sûre 12/5; Müslim, Îmân 228, Fedâilu’s-sahâbe 152; Tirmizî, Tefsîr Sûre 12/1, Ahmed bin Hanbel, Müsned 6/326, 332
3995] 12/Yûsuf, 53
3996] 12/Yûsuf, 51-52
3997] 12/Yûsuf, 55
3998] 12/Yûsuf, 47-49
YÛSUF (A.S.)
- 807 -
Peygamberimiz de ailesinin bir yıllık geçimini devlet gelirinden ayırırdı.3999
27. Ülke yönetimini, ehil ellere vermek, birer emânet olan devlet kurumlarının başına ehil kişileri getirmek lâzımdır. Nasıl ki Mısır Kralı, ülkenin başbakanlığını, Mısırlı Olmayan, fakat emânetine ve dirayetine güvendiği Yûsuf’a teslîm etmişti.4000
28. Öz kardeşini görmek için sabırsızlanan, fakat hiçbir zaman acele davranmayan, dâima temkinli hareket eden Yûsuf, ilk ziyaretlerinde kendisini kardeşlerine tanıtmamış, her şeyin zamanını beklemişti. Çünkü vaktinden önce kendisini tanıtmış olsaydı, işleri karıştırabilirdi.4001
29. Yabancılara, kendi yasalarıyla hükmetmek adalet gereğidir. Yûsuf da hırsızlıkla suçlanan kardeşine, onların kendi yasalarına göre hüküm vermiş, böylece onu yanında alıkoymuştu.4002
30. Suçlunun yerine bir başkasını cezalandırmak zulümdür. Suç, bedeli kabul etmez: “Dediler ki: ‘Ey vezir onun büyük bir ihtiyar babası var! (Onun alıkonduğuna çok üzülür). Onun yerine (bizden) birimizi al; zira. biz seni iyilik edenlerden, görüyoruz.’, ‘Eşyamızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını almaktan Allah’a sığınırız, yoksa biz zulmedenler oluruz!’dedi.”4003
31. Hiçbir zaman Allah’tan umut kesmemek gerekir. Üzücü olaylara sabretmeli ve işlerin düzelmesini Allah’tan beklemeli, umutsuzluğa kapılmamalıdır.4004
32. Kişi derdini Allah’a arz etmelidir. Çünkü dertlerin çaresi O’nun elindedir.4005
33. Hiçbir hasedçinin hasedi, Allah’ın bir insana nasibettiği nîmetin önüne geçemez. İşte Yûsuf’un kardeşlerinin hasedi, onun yücelmesine engel olamamış, bilâkis onu yükselme yoluna sokmuştu. Sonunda hased edenler pişman olur: “Vallahi, Allah seni bize üstün kıldı!” derler.4006
“Zâlimlere bir gün dedirir kudret-i Mevlâ, Tallahi lekad âserekellâhu aleynâ!”
Nitekim Kureyş’in Hz. Muhammed (s.a.s.)’e hasedi de onun, İslâm dinini yerleştirip insanlığı aydınlığa kavuşturmasına engel olamamış ve o kıskançlar sonunda ondan af ve merhamet dilemek zorunda kalmışlardı.
34. Geç de olsa gerçeği itiraf etmek fazilettir.4007 Hakkı itiraf eden, hatâsını kabul eden kimseleri mahcûbetmemeli, artık hatâlarını anıp onları ma’nen yıkmamalıdır. Nasıl ki Yûsuf, özür dileyen, üstünlüğünü kabul edip önünde küçülen kardeşlerini utandırmamış: “Bugün sizi kınamak yok, Allah sizi bağışlar! O, merhametlilerin merhametlisidir!” demişti.4008
3999] Buhârî, Magâzî 14
4000] 12/Yûsuf, 55-56
4001] 12/Yûsuf, 59-69
4002] 12/Yûsuf, 76
4003] 12/Yûsuf, 78-79
4004] 12/Yûsuf, 18, 83, 87
4005] 12/Yûsuf, 86
4006] 12/Yûsuf, 90-91
4007] 12/Yûsuf, 91
4008] 12/Yûsuf, 92
- 808 -
KUR’AN KAVRAMLARI
35. Allah’ın nimetine şükretmeli, nîmeti verenin Allah olduğunu bilip gönülden O’na iltica etmelidir.4009
36. Hz. Muhammed (s.a.s.)’in bilmediği bu kıssa, öğüt ve ibret olmak için kendisine Arapça olarak vahyedilmiştir. Peygamber, kendisine vaheyedilenleri, hiçbir dünyâ menfaati, hiçbir ücret beklemeden insanlara tebliğ etmektedir.4010
37. Hz. Muhammed ‘in daveti, düşünceye, basirete dayalıdır. O, insanları basiretle, açık kanıtlarla Hak yoluna çağırmaktadır. Kendisi böyle olduğu gibi kendisine uyanlar da böyledir. Düşüncesiz hareket etmezler. Bilinçli inanır ve bilinçli olarak davet ederler. Körü körüne taklîd yolunu bırakmış, Hak’tan gelen ilim ışıklarına uymuşlardır.4011
38. Gökte, yerde nice âyetler var ki insanlar bunları hiç düşünmez, bunların neye delâlet ettiğini anlamaz; körü körüne bunların yanından geçip giderler. Kâinat âyetlerinin, yalnız Allah tarafından yaratıldığını, Allah’tan başka hiçbir varlığın, kendinden bir gücü olmadığını; bir gücü olmayanın da tanrı olamayacağını düşündükleri için kendi kendilerine birtakım yaratıklarda tanrılık vehmederek onlara tapmazlar.4012
39. Peygamberler de, öteki insanlar gibi birer insandır. Onların da arzuları, şehvetleri vardır. Zaten kavimlerine önder olabilmeleri için diğer insanların hissettiklerini hissetmeleri gerekir. Melek, insana lider olamaz. Çünkü meleklerin yaratılışları insanın yaratılışına benzemez. Günâh işleme eğilimleri, zaafları, bağımsız iradeleri olmayan meleklerin, insanlara örnek lider olmaları mümkün değildir. “Senden önce de şehirler halkından, yalnız kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başka elçi göndermedik.”4013 Öyle ise peygamberi melek sanmak, evlenmeyi, çocuk sahibi olmayı, öteki insanlar gibi dolaşmayı, çalışıp kazanmayı onlara yakıştırmamak, onları hatâdan masum saymak yanlıştır.
40. Kavimlerinden çok olumsuz davranışlar gören peygamberler de bazen o kadar üzüntü çekmiş, o kadar sıkılmışlardır ki kendilerinin yalancı çıkarıldıklarını sanmışlar; bu derece bir bunalım içine düşmüşlerdir. İşte tam bu sırada yetişen Allah’ın imdadı onları ve inananları kurtarıp muhaliflerini batırmıştır. “Ne zaman ki, elçiler umutlarını kestiler ve kendilerinin yalancı çıkarıldıklarını sandılar, işte o zaman onlara yardımımız geldi ve dilediğimiz kimseler kurtarıldı. Azabımız suçlular topluluğundan asla geri çevrilmez.” 4014
Demek ki bunalım karşısında üzülmek, hattâ bazen şüpheye düşmek doğaldır. Peygamber de olsa insandır, hiçbir insan bu zaaftan kurtulamaz. İnsanın en çaresiz kaldığı durumlardaki bunalımını ifade eden âyet, tam bu anlarda Allah’ın yardımının yetişeceğini de vurgulamaktadır. Gerçekten öyledir. İnsan bütün gayretine rağmen umudunu kesecek kadar bir çaresizlik içine düştüğünde birden Allah’ın yardımı yetişir: “Nâçâr kalacak yerde, / Nâgâh açar Ol perde, / Derman eder Ol derde! / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler!”
4009] 12/Yûsuf, 101
4010] 12/Yûsuf, 102
4011] 108’nci âyet
4012] 12/Yûsuf, 105-106
4013] 12/Yûsuf, 109
4014] 12/Yûsuf, 110
YÛSUF (A.S.)
- 809 -
41. Azgın, yoldan çıkmış kavme verilecek İlâhî ceza, hiç beklenmedik bir zamanda gelir: “Onlar Allah’ın azabından, herkesi saracak bir belânın kendilerine gelmeyeceğinden veya hiç farkında değillerken ansızın o (duruşma) sâatin(in) kendilerine gelmeyeceğinden emin midirler?” 4015
42. Kur’ân’ın anlattığı peygamber kıssalarında ibretler vardır. Kur’ân, bunları hikâye için değil, ibret alınması için anlatmaktadır. Kur’ân, insanın uydurabileceği bir söz değildir. Çünkü insan uydursa, o sözün aslı olmaz. Oysa Kur’ân’ın anlattıkları, bundan önceki İlâhî Kitapta mevcuttur: “Doğru iseniz, Tevrat’ı getirip okuyun (Kur’ân’ın anlattıklarının onda mevcut olduğunu göreceksiniz).” 4016
O Kitabı okumayan, dilini de anlamayan bir insanın, onda anlatılanları, ona uygun biçimde, fakat bambaşka canlı bir üslûb ile anlatması, vahiyden başka bir yolla olamaz. Bu Kur’ân, inananlara yol göstermek ve rahmet için Hz. Muhammed’e vahyedilmiştir: “Bu Kur’ân, uydurulacak bir söz değildir; ancak kendinden öncekinin (İlâhî Kitabın) doğrulanması, her şeyin açıklanması, inananlar için bir kılavuz ve rahmettir!” 4017
45. Son âyetten de Kur’ân’ın, Kitap ehlinin ellerinde bulunan Kitâb’a uygun olarak indirildiği, ona ters ve aykırı olmadığı anlaşılmaktadır.
İşte Yûsuf kıssasından çıkardığımız birkaç prensip, birkaç ibret dersi. Daha nice prensipler ve ibretler vardır. Kur’ân’ın bütün kıssaları da böyledir. Onlar hikâye değil, toplumun dile getirilmiş dertleri ve bu dertlerin çareleridir. Onları okurken dikkatle üzerinde durmalı, onlar vâsıtasıyla verilmek istenen mesajları, ibretleri anlamaya çalışmalıdır. 4018
Sûrede, Yusuf’un (a.s.) gömleğini babasının yüzüne sürmesiyle, görmeyen gözlerinin açılmasından bahsedilen mûcizeyi, Mısırlı göz doktoru Abdülbâsit Muhammed düşünür. Yıllarca bundaki sırrı bulmak için bilimsel çalışmalar yapar. Sonunda bu sırrı keşfeder: Yusuf’un teri. İnsan terinde, katarakt denilen göz kusurunu iyileştiren bir özellik tesbit eder. Abdülbâsit Muhammed’in elde ettiği bu ilaç, şu anda İngiltere’de satılmakta ve katarakt tedavisinde kullanılmaktadır.
Yusuf Sûresinden Çıkan İlkeler
1. Yûsuf sûresinde kitab, eğitimin merkezine alınıp Kur’ân’ın, insanın aklını kullanıp düşünmesi için indirildiği bilgisi insanlara sunulmuştur. 4019
2. Yûsuf sûresinde anlatılan Hz. Yûsuf olgusu ile hedeflenen husus, Kur’ân’ın uydurulmadığını ve Hz. Muhammed’in o olguyu önceden bilmediğini ispat etmektir. 4020
3. Hz. Yûsuf’a Yüce Allah, rüyada görülen olayların yorumunu öğretip ona bu özelliği, bir mu’cize olarak vermiştir. Aslında bu yorumlama yeteneğinin, sosyal olaylara karşı da kullanılabileceğine bu sûrede işaret edilmektedir. 4021
4015] 12/Yûsuf, 107
4016] 3/Âl-i İmrân, 93
4017] 12/Yûsuf, 111
4018] Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. 23, s. 5-13
4019] âyet, 1-2
4020] âyet: 3, 102, 111
4021] âyet: 6, 100-101
- 810 -
KUR’AN KAVRAMLARI
4. Bu sûrede Hz. Yûsuf’un gömleği motif olarak kullanılmakta ve bu örnekle de delilin ne kadar önemli olduğu insanlığa öğretilmektedir. 4022
5. Aile ilişkilerinde kardeşler arasındaki kıskançlığın nelere mal olduğu anlatılırken psikoloji ile sosyal olaylar arasındaki bağlantının sebep-sonuç ilişkisi ile kurulduğu bu sûrede anlatılmaktadır. 4023
6. Zina gibi bir tehlike ile karşı karşıya kalan delikanlının Allah’a sığınması ile Allah’ın onu kurtaracağının evrensel ilkesi bu sûrede konulmaktadır. 4024
7. Haklı çıkan, yani suçsuz olduğu anlaşılan birinin sosyal baskıdan dolayı haksız yere zindana atılabileceği de yine bu sûrede dile getirilmektedir. 4025
8. Köle olarak satın alınan birinin devlet kademelerinde nasıl yükselip en yüksek makama gelebileceği de bu sûrede anlatılmakta ve bu fırsatı veren yönetim tanıtılmaktadır. 4026
9. Bütün suçsuzluğuna ve günahsızlığına rağmen insanın kendini tezkiye etmesinin doğru olamayacağı, çünkü nefsin daima kötüyü emredeceği ilke olarak bu sûrede konmaktadır. Bunun istisnası ancak. Yüce Allah’ın merhamet edeceği nefistir. 4027
10. Kendisini kuyuya atan kardeşlerini affetme örneğini göstererek affetmenin erdem oluşu da burada öğretilmektedir. 4028
11. Bu sûrede, Hz. Ya’kûb’un ne denli tevekkül sahibi olduğu örneklerle anlatılarak imanın tevekküle dönüşünün önemi vurgulanmakta, tevekkülün sabırla olan ilişkisi açıklanmaktadır. 4029
12. Bu sûrede, kardeşler arasına şeytanın girip onları nasıl ayırdığının değerlendirmesi evrensel bir ilke olarak insanlığa bırakılmaktadır. 4030
13. Bir peygamberin bile müslüman olarak ölebilmesi ve iyi insanlara katılabilmesi için Allah’a dua etmesi bu sûrede işlenmektedir. Bunun anlamı, bütün mü’minler bu duayı yapmalıdırlar. 4031
14. İnsanların imana girmesi peygamberin isteğine bağlı değildir. Onların hidâyeti kulun isteği ve İlâhî takdire kalmıştır. Peygamber sadece tebliğ eder. Ama insanların çoğu yine de müslüman olmaz. İşte bu gerçeklik, burada işlenmektedir.4032
15. Peygamber Allah’a bir aydınlık üzere davet etmektedir. Din âlimi ve görev4022]
âyet: 18, 26-28, 96
4023] âyet: 8-19
4024] âyet: 23-25. 31-35
4025] âyet; 35
4026] âyet: 43-52, 54-56
4027] âyet, 53
4028] âyet, 92
4029] ayet, 18, 67, 83
4030] âyet, 100
4031] âyet, 101
4032] âyet, 103-1061.
YÛSUF (A.S.)
- 811 -
lilerinin de aynı metodu uygulamaları gerektiği yine bu sûrede önerilmektedir.4033
16. Genel olarak Yûsuf sûresinde baba ile çocuklar ve kardeşler arasındaki ilişkilere dikkat çekilmekte ve işini iyi bilen yöneticinin devlet işlerini ehline vermesinin önemi vurgulanmakta; cinsel ahlâk ve bu konudaki iftiranın neticeleri ele alınmakta; yokluk zamanları için ekonomik açıdan nasıl tedbirlerin alınacağına ışık tutulmakta ve bu konulara İlâhî müdahalenin nasıl gerçekleştiği açıklanmaktadır.
Böylece Kur’ânî eğitimde Yûsuf sûresinin ışık tuttuğu alanlar ortaya çıkmaktadır: Ahlâk, devlet idaresi, aile ilişkileri, hukuk, tevekkül ve İlâhî müdahale gibi konulara kaynaklık edecek nitelikler bu sûrede işlenmektedir. Yûsuf sûresi insan doğasının hür bir şekilde nasıl ortaya çıktığını ve nasıl bir akış izlediğini anlatmaktadır. 4034
“En güzel kıssa”4035 olması, değişik şekillerde açıklanmıştır: “Engüzel” ifadesi “en şaşırtıcı, en hayret verici” anlamındadır. Bu sûrede peygamberlerin, salihlerin, meleklerin, şeytanların, cinlerin, insanların, hayvanların, kuşların, hükümdarların ve yönettikleri kimselerin tüccar, ilim adamları ve cahillerin, erkeklerin, kadınların davranışları, kadınların hile ve tuzakları söz konusu edilmektedir. Yine bu sûrede tevhid, fıkıh, siyer, rüya tabiri, siyaset, muâşeret, geçim idaresi (iktisadî hayat) ve hem dine hem de dünyaya yarayacak pek çok faydalı hususlar bulunmaktadır. Bu sûrede sevenin, sevilenin ve bunların işledikleri davranışların, gittikleri yollar söz konusu edilmiştir.
Kimi Meanî bilginleri derler ki: Yûsuf Sûresi'nin kıssaların en güzeli olmasının sebebi, bu sûrede sözü edilen herkesin sonunda mutluluğu elde etmesidir. Mesela Yûsuf'u, babasını, kardeşlerini ve azizin karısını hatırlayınız. Hükümdarın da Hz. Yûsuf'a iman edip İslâm'a girdiği, İslâm'a güzel bir şekilde bağlandığı da söylenmiştir. Rüyasının tabir edilmesini isteyen ve rüyasında efendisine şarap sunduğunu gören kişi ve yine denildiğine göre şahitlikte bulunan kişi de böyledir. Kısacası hepsinin sonuçta hayra ulaştığı görülmektedir. “Andolsun ki onların kıssalarında olgun akıl sahipleri için bir ibret vardır. O uydurulan bir söz değildir. Fakat kendisinden önce olanları doğrulayıcı, gerekli her şeyin açıklayıcısı, iman edecek bir topluluk için de hidayet ve rahmettir.”4036
Hadis-i Şeriflerde Yusuf (a.s.)
“İnsanların en şereflisi, Allah’ın peygamberi Yûsuf’tur; o, Allah'ın peygamberinin oğludur; o da Allah'ın peygamberinin oğludur; o da Allah'ın dostunun (halîl) oğludur”4037
“Kerim oğlu Kerim oğlu Kerim oğlu Kerim; İbrahim oğlu İshâk oğlu Yakub oğlu Yusuf’tur.” Ve ilave etti: “Şâyet, hapiste onun yerine ben yatmış olsaydım da, sonunda bana elçi gelseydi, çıkma hususunda hemen cevap verirdim.” Rasûlullah (s.a.s.) arkadan şu âyeti okudu: “Kendisine elçi gelince, “Efendine dön de ellerini kesen o kadınların zoru neydi kendisine sor” dedi. Rasûlullah (s.a.s.) devamla şunu söyledi: “Allah
4033] âyet, 108
4034] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 9/532-534
4035] 12/Yûsuf, 3
4036] 12/Yûsuf, 111
4037] Buhârî, Tefsir, 12/2
- 812 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tealâ’nın rahmeti Lût’a olsun, o aslında çok sağlam bir kaleye sığınmıştı. Allah ondan sonra, her peygamberi kavminden kalabalık bir cemaat içinde gönderdi.” 4038
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “İbrâhim (a.s.)’ in şu sözleriyle ifade ettiği şüpheyi yaşamaya biz ondan daha lâyıkız: “Ey Rabbim ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster’ deyince, (Allah: ‘Buna) inanmadın mı yoksa?’ dedi. O da: ‘İnandım, fakat kalbimin, (gözümle görerek) yatışması için (bunu istedim) dedi.”4039 Allah, Lût (a.s.)’a rahmetini bol kılsın, aslında o çok muhkem bir kaleye sığınmıştı. Eğer, Hz. Yusuf (a.s.)’un kaldığı müddetçe hapiste ben kalsaydım, (hapisten çıkma için) dâvete icâbet ederdim.”4040
Hadisin Yusuf (a.s.)’la ilgili kısmının açıklaması: Başta kaydettiğimiz hadisin en son kısmında Rasûlullah (s.a.s.): “Eğer Hz. Yusuf’un kaldığı müddetçe hapiste ben kalsaydım, dâvete icâbet ederdim” buyurmaktadır. Rasûlullah (s.a.s.) burada da bir başka âyete telmihte bulunmaktadır: Bilindiği üzere, Hz. Yusuf (a.s.) Mısır Meliki’nin rüyasını başarılı bir şekilde tâbir edince, mükâfaten hapisten çıkarılmasına karar verilir. Hz. Yusuf bu kararı duyar duymaz hapisten çıkma cihetine gitmez, suçsuzluğunun te’yidini, yapılan ithamdan berâ-etini taleb eder ve çıkma haberini getiren elçiye: “Efendine dön de ellerini kesen o kadınların zoru neydi, kendine sor...” der.
Mısır Melik’i kadınları toplayıp: “Yusuf’un nefsinden kâm almak istediğiniz zaman ne haldeydiniz?” (Onu size meylettiğini hissettiniz mi, intibaınız nedir?) diye sordu. Kadınlar: “Hâşa dediler, biz onda bir fenalık görmedik.” Azizin karısı da şöyle dedi: “Şimdi hak meydana çıktı, ben onun nefsinden murad almak istemiştim. O, doğru söyleyenlerdendir, (bu işte hiçbir kabahati yoktur).”
Sarayda yapılan bu tahkikat ve tesbit edilen itiraflardan sonra Hz. Yusuf (a.s.) hapisten çıkmaya karar verir. Âyet-i kerime, bu davranıştaki, Hz. Yusuf’un kasdını kendi ağzından şöyle verir: “(Benim bu itirafı taleb etmem, Melik’in) gıyabında, kendisine hakikaten hainlik etmediğimi ve Allah’ın, hainlerin hilesini mutlaka boşa çıkaracağını onun da bilmesi içindi.”4041
İşte Rasûlullah (s.a.s.), Hz. Yusuf kıssasının bu sahnesine telmihte bulunarak: “Onun kaldığı müddet (yedi sene) hapiste ben kalmış olsaydım af haberi gelir gelmez, sabırsızlık eder bir an önce çıkmayı düşünürdüm, tahkikata dayalı bir berâat talebinde bulunmazdım” demek istemiştir.
Böylece Hz. Yusuf (a.s.)'u kuvvetli bir sabırla tavsif etmiş olmaktadır. Şârihlerin de belirttiği üzere, burada, Rasûlullah (s.a.s.) tevazu izhar buyurmaktadır. Tevâzu, büyüğün mertebesini düşürmez, bilakis artırır. 4042
Kişilik Psikolojisi Açısından Yusuf (A.S.)
Her insanın varoluşunda eksiklik duygusu bulunur. Toplumsal normlar açısından eksiklik, arzu edilmeyen bir durumdur. Bu duygu, meydana getirmiş olduğu
4038] Tirmizî, Tefsir, Yusuf sûresi, hadis no: 3115
4039] 2/Bakara, 260
4040] Buhârî, Enbiyâ 11, 15, 19, Tefsir, Yusuf sûresi 5, Ta’bir 9; Müslim, İman 238, h. no: 151, Fedâil 152, h. No: 151; Tirmizî, Tefsir, Yusuf sûresi 12, h. no: 3115
4041] Yusuf: 12/50-52
4042] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 3/340-341
YÛSUF (A.S.)
- 813 -
hoşnutsuzluğa rağmen yaşanması kaçınılmaz bir gerçekliktir. Üstelik insan, hayatını devam ettirebilmek, gelişebilmek için eksiklik duygusunun güdülemesinden faydalanır. Çünkü eksikliğin fark edilmesi insan için motivasyon sebebidir. Normal eksiklik duygusundan farklı olan “değersizlik duygusu” ise, insanın kendisini diğer insanlardan daha değersiz bir varlık olarak algılaması anlamına gelir. Değersizlik duyguları yaşayan kişi, karşısında değersizlik duygularına kapıldığı kimselere yönelik bilinç dışı bir düşmanlık da yaşar.
Hayatı iniş ve çıkışlarla dolu olan Yusuf (a.s.), yaşadığı her dalgalanmada kendisini değersizlik duygusuna kaptırmadan başarılı bir kişilik portresi çizmiştir. Daha başlangıçta kendilerini değersizlik duygusunun kucağında bulan Yusuf’un (a.s.) kardeşleri ise, en sonunda mûtedil çizgiye gelebilmişlerdir.
Yusuf’un görmüş olduğu rüya ve babası Yakub’un (a.s.) yaptığı yorumdan4043 anlaşıldığı gibi, Allah’ın Yusuf’a vermiş olduğu değerle doğru orantılı olarak babası Yakub (a.s.) da o derece fazla ilgi ve sevgi gösterir. Yusuf’a verilen değer karşısında kardeşleri değersizlik duygusuna kapılırlar. Kendilerinin daha değerli, dolayısıyla babalarının sevgisine daha lâyık kimseler olduklarını iddiâ ederler. “Çokluk ve fayda sağlama bakımından biz Yusuf ve öz kardeşinden daha üstün (değerli) olmamıza rağmen babamız, o ikisine sevgi göstererek daha fazla değer veriyor” derler. Allah, Yusuf’a vermiş olduğu nimetlerle ona değer atfetmiştir. Yusuf’un kardeşleri ise, kendi gözlerinde kendilerini daha değerli buluyorlardı. Allah’ın Yusuf’a verdiği değeri ya takdir edemiyorlar ya da bunu kabullenemiyor, hazmedemiyorlardı.
Böyle bir durum karşısında Yusuf’a karşı düşmanlık, saldırganlık eğilimine yöneliş gösteriyor, hiç olmazsa Yusuf’u değer verilen biri olmaktan uzaklaştırmak istiyorlardı. “Yusuf’u öldürün ya da onu bir yere bırakın da babamızın yüzü yalnız bize kalsın! Ondan sonra da Allah’a tevbe eder, iyi bir topluluk olursunuz. İçlerinden bir sözcü: ‘Yusuf’u öldürmeyin, onu kuyunun dibine atın, kervanlardan biri onu alıp götürsün; eğer yapacaksanız böyle yapın!’ dedi.”4044
“Sevgi” bir tür heyecandır, duygudur. Değersizlik duygusu ise temel eğilimlerden birisidir. Yakub’un Yusuf’a sevgiyle yaklaşması ona verdiği değerin yansımasıdır. Allah Yusuf’un değerini yükselttiği için onu daha çok sevmektedir. Yusuf’un kardeşlerini bu derece çileden çıkaran baba-oğul arasındaki basit bir sevgi heyecanı değil, bu sevginin asıl nedeni olan değer vermedir. Yani Yakub, Yusuf’a fazla değer veriyor. Diğer kardeşler de değersizlik duygusuna kapılıyorlar. Bu duygunun insana yaptırmayacağı şey yoktur. Babalarının kendilerine değer vereceğinden emin olabilmek için Yusuf’un ortadan kaldırılması gerektiğini düşünüyorlar. Neticede Yusuf’un değerini düşürecek bir planı yürürlüğe koyuyorlar. Plan gereği Yusuf’u bir kuyuya atıyorlar ve tam bekledikleri gibi yolcular Yusuf’u alıp götürüyor, köle olarak satıyorlar. Yusuf’un toplumsal statüsü düşüyor, hür bir insan iken kölelik statüsüne iniyor, yani bir anlamda değer kaybediyor.4045
Bu safhayla birlikte Yusuf’un “değersizlik duygusu” konusunda imtihanı başlıyor. Önce köle olarak satılmasıyla statü kaybına uğrar. Fakat köle de olsa
4043] 12/Yûsuf, 4-6
4044] 12/Yûsuf, 9-10
4045] 12/Yûsuf, 11-20
- 814 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bulunduğu yerde belli bir konuma sahipti: “Böylece Biz Yusuf’a o yerde güzel bir imkân verdik.”4046 Müfessirler Yusuf’a verilen güzel imkânı “meliklik” makamı4047 olarak yorumlamışlarsa da bu durum olayların akışına uygun düşmez. Yusuf’a verilen imkân “azizin evinde ona verilen imkândır.” Köle de olsa azizin Yusuf’a değer verdiğini görüyoruz: “Mısır’da onu satın alan aziz karısına: ‘Ona iyi bak, belki bize yararı dokunur, ya da onu evlât ediniriz’ dedi.”4048
Ardından azizin karısı Yusuf’a cinsel ilişki teklif eder. Yusuf buna yanaşmaz. Kadın da iffetime saldırdı diye Yusuf’a suç isnad etmeye çalışır. Ve Yusuf, haksız yere zindana kapatılmakla cezalandırılır. Önce kölelik, sonra da haksız yere zindana atılma. Sahip olduğu statüyü de kaybeden Yusuf iyiden iyiye değer kaybına uğrar; Üstelik haksız yere.
“Kadın dedi ki: ‘İşte siz beni bunun için kınıyorsunuz! Andolsun ben kendisinden murâd almak istedim de o, iffetinden ötürü beni reddetti. Ama kendisine emrettiğimi yapmazsa, elbette zindana atılacak ve alçalanlardan olacaktır.”4049 Hırsızlarla, katillerle, kaçaklarla birlikte4050 alçaklardan4051 sayılacaktır. Alçalanlardan olmak, değer ve statü kaybından başka bir şey değildir. Yusuf bu konumda uzun müddet zindanda kalır.
Zaman içinde gelişen olaylar Yusuf’u yeniden üstün bir mevkîye getirir. Toplum içerisinde saygın, itibarlı, kendisine değer verilen bir kişi olur. “Kral: ‘Onu bana getirin’ dedi, ‘onu kendime özel dost yapayım!’ Kendisiyle konuşup ondaki olgunluğu görünce Yusuf’a: ‘Sen dedi, artık bugün yanımızda mevkî sahibi, güvenilir bir kimsesin. Yusuf krala: ‘Beni ülkenin hazineleri üstüne yetkili kıl. Çünkü ben (onları) iyi korur, yönetmesini iyi bilirim’ dedi. Böylece Biz Yusuf’a o ülkede iktidar verdik…”4052
Serüvenin sonunda kardeşleri bile Yusuf’un üstünlüğünü itiraf ettiler, belki de daha önce içine düşmüş oldukları değersizlik duygusundan kurtuldular. Değersizlik duygusunun dürtmesiyle işlemiş oldukları hatadan dolayı pişman oldular. “Vallahi dediler, Allah seni bizden üstün kıldı. Doğrusu biz suç işlemiştik!”4053
Kişi, varoluşunun getirdiği sorunlara güvenli ve gerçekçi bir biçimde yaklaşabildiği oranda güvensizlik duygusu yaşamaz. Yenilgiyi de başarı gibi hayatın doğal bir parçası olarak değerlendirdiği için karşı karşıya geldiği şartlardan ve kendisi ile ilgili gerçeklerden kaçmaz. Gerek iç dünyasından gelen çaresizlik hissi, gerekse dışarıdan zorlayan etkenler karşısında yapıcı çabalar geliştirmesini bilir. Kendisinin ve diğer insanların ortak özelliklerine ve amaçlarına uygun değer yargılarına sahip oldu için tutarlı bir kişilik ortaya koyar.
Yusuf’a verilen “hüküm ve ilim”, Allah’ın otoritesine olan bağlılığı,4054 değersizlik duygusuna kapılmasına neden olabilecek şartlarda ona destek olmuş, üstünlük eğiliminin taşkınlığa yol açabileceği durumlarda onu dizginlemiştir.
4046] 12/Yûsuf, 21
4047] ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, II/436-437; en-Nesefî, Medârikü’t-Tenzîl, II/310
4048] 12/Yûsuf, 21
4049] 12/Yûsuf, 32
4050] Nesefî, a.g.e, II/316
4051] el-Beydavî, Envâru’t-Tenzîl, I/483
4052] 12/Yûsuf, 54-56
4053] 12/Yûsuf, 91
4054] 12/Yûsuf, 101
YÛSUF (A.S.)
- 815 -
Kardeşleri ise güdü ve eğilimleriyle hareket etmişler, alt-ben’in sınırsız isteklerine kulak vermişlerdir. Onların bu halini babaları Yakub dile getirirken şöyle der: “Herhalde nefislerini sizi aldatıp kötü bir işe sürükledi.”4055 Yani nefsiniz bunu yapmayı size kolaylaştırdı, gözünüzde basitleştirdi.
Yusuf kıssasında kişilik açısından önem arzeden bir diğer husus da cinsel güdünün kontrol altına alınmasıdır. Cinsel güdü, fizyolojik güdülerin en önemlilerindendir. Yusuf, cinsel güdünün kontrol altına alınması ve değer yargılarının, sosyal normların meşrû sınırlarını aşmaması yönünde geliştirdiği mükemmel kişilikle insanlığa model olmuştur. En zor, kritik anlarda bile kendisini cinsel güdünün dürtüsüne bırakmamış, üst-ben’in sesine kulak vererek, İlâhî otoriteden güç alarak, değer yargısı olarak çizilen sınırların dışına çıkmamıştır. Cinsel güdünün sınırsız doyum arayışıyla üst-ben’in buyurucu gücü karşı karşıya geldiğinde üst-ben gâlip gelmiştir.
“Yusuf’un evinde kaldığı kadın, onun nefsinden murâd almak istedi ve kapıları kilitleyip: ‘Haydi gelsene!’ dedi. Yusuf: ‘Allah’a sığınırım, o benim Rabbimdir, benim yetişmemi, yerleştirilmemi güzel yaptı (efendim bana güzel baktı). Zâlimler iflâh olmazlar!”4056 Şartlar öylesine uygun bir durum arzediyor ki, Yusuf’un kadınla cinsel ilişkiye girmesi için her şey hazır ve cinsel ilişkiye girmesini engelleyecek hiçbir durum yok. Fakat Yusuf’un üst-ben’ine hâkim olan İlâhî otorite ve otoritenin buyurduğu değerler bu cinsel ilişkiye mâni oluyor.
“Andolsun, kadın onu arzu etmişti, eğer Rabbinin doğruyu gösteren delilini görmeseydi o da onu arzu etmişti. Böylece Biz kötülüğü ve fuhşu ondan çevirmek istedik; çünkü o, ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandır.”4057 Onlardan her biri insan doğasının ve yaratılış kanunun bir gereği olarak cinsel açıdan birbirine eğilim duydu. Fakat Yusuf bizzat irâdesini kullanarak bu işe niyet etmedi. Yusuf eğer kadına karşı ilgi duyacak biri olmasaydı, diğer insanlara örnek olamazdı. Alt-ben cinsel eğilim gösterdi, fakat değer yargılarına uymadığı için üst-ben derhal devreye girdi. Yusuf’un üst-ben’i çok sağlamdı, kaypak değildi. İlâhî otoriteyi ve O’nun emrettiği değerleri kabul ve itaatte son derece samimi ve ihlâslıydı.
Alt ben, üst ben tarafından kontrol altına alınmazsa sınırsız doyum arar. Bu da değerler açısından kötülüğe dâvetiye çıkarır. Eğer iyinin-kötünün ölçüsünü koyan ve bunları buyuran bir üst ben varsa kişilik, değerler doğrultusunda gerçekleşir. “(Bununla beraber) Nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis, aşırı şekilde kötülüğü emreder. Rabbim acıyıp korumuş başka. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayan, pek merhamet edendir.”4058 Doğası gereği nefis (alt ben) şehvetlere, arzulara eğilim duyar. Fakat merhamet edip koruduğu nefsi Allah bu durumdan alıkoyar. 4059
Kur’an “zinâ etmeyin!” yerine, “Zinâya yaklaşmayın!”4060 der. Haram bakışlar, insanı zinâya yaklaştırır. İnsan, ancak imanı derecesinde gözlünü haramdan koruma irâdesi gösterebilir. Kur’ânî emirlerden özellikle biri, açık-saçıklığın kol gezdiği, çıplak vücutlar karşısında akılların baştan gittiği, hayâsızca gözler
4055] 12/Yûsuf, 18
4056] 12/Yûsuf, 23
4057] 12/Yûsuf, 24
4058] 12/Yûsuf, 53
4059] Abdurrahman Kasapoğlu, Âdem’den Hâtem’e Kişilik, İzci Y., s. 42-48
4060] 17/İsrâ, 32
- 816 -
KUR’AN KAVRAMLARI
önüne serilen vücut hatları karşısında kalplerin nefsin hevâlarına esir edildiği bir ortamda, akıl, kalp ve rûhuna rağmen gözlerini âdî bir röntgenci duruma düşürenler için mânidar dersler taşır: “Mü’min erkeklere söyle: ‘Gözlerini harama kapasınlar, ırzlarını da korusunlar. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır.”4061 Âyet, iman vurgusu taşır. Gözünü haramdan korumanın ancak mü’min için sözkonusu olduğuna, onun da bunu imanı derecesinde başarabileceğine işaret edilir. Yaratıcısını ve sahibini tanımayan biri, gözün kendisine Rabbi tarafından verilmiş bir emânet olduğunu hiç mi hiç tanımaz. Gözü emânet olarak tanımayan biri, elbette, onu emânet sahibinin emir ve izni dâhilinde kullanma yükümlülüğünü de değerlendirmez. Böyle biri, aksi halde emânete ihânet edeceğini de düşünmez. Sonuç olarak, bu kimsenin gözünü haramdan koruma sözkonusu olamaz.
Aynı şekilde, bir Yaratıcı’ya inandığı halde, o inancı hayatına taşımayan; yalnızca kendini darda hissettiği anlarda bir “emniyet sübabı” veya bir “yedek lastik” olarak o imana müracaat eden bir gaflet ehli de bu emre kulak asmayacaktır. İstese bile asamayacaktır. Çünkü, iç dünyasını her dâim o Yaratıcının huzurunda olma şuuruyla diri ve uyanık kılmayan biri, vitesi boşalmış bir araba yahut dümensiz bir kayık misâlidir. Eğime ve akıntıya uyar, nefis ve hevâsı onu nereye sürüklerse, oraya sapar. Vicdanı onu Yaratıcının emri ve de âhiret konusunda uyarsa bile bunun bir faydası olmaz. Çünkü, âhiret o gaflet ânında çok uzaklarda gözükür. Oysa, önünde nefsinin iştihâsını kabartan bir manzara vardı. Ve nefis, tam bir miyoptur; yalnız önündekini görür, ileri görmez, âhireti düşünmez.
Bu “gözünü haramdan koruma” emrinin mânidar veçhesi, öncelikle içe dönük bir çabayı emrediyor olmasıdır: “Sen gözünü koru!” Bu, Kur’an’ın önceliği insana veren, düğümü fertlerde çözen genel üslûbunun mânidar bir yansımasıdır. Çünkü, problemin kökü, “dış dünyada” değil; içimizdedir. İç dünyası muhkem, iman kalesi sağlam olan biri, tüm dünya haram tablolarla dolu olsa bile sarsılıp sapmayacaktır. Dış dünyada nice haram mevcut olsa bile imanın içerdiği hayâ, şuur ve uyanıklık hali içinde, Rabbinin huzurunda olduğundan gaflet edip, kendini pazarlayan süflîlerin, rezil cıvıkların peşine düşmeyecektir. Hayâsı, edebi, sabrı ve sebâtı, tabii her şeyden önce imanı buna izin vermeyecektir.
Nitekim Yusuf (a.s.) kıssası, bunun bir örneğidir. Önünde kendini tüm zînetleriyle sunan bir dünyalar güzeli, bir först leydi karşısında, Yusuf’un tavrı, gözünü ve sırtını dönmek olmuştur. Yusuf (a.s.), Kur’an’da övgüyle aktarılan bu haliyle, tüm insanlığa şu dersi vermektedir: İnsan, eğer “gözünün sahibi”ni tanır ve O’nun emrini hakkıyla bilirse, en “baştan çıkartıcı” manzara bile onu baştan çıkartamaz. Zâten Yusuf kıssasının bir örneğini oluşturduğu tüm peygamber kıssaları, gün gelip koca bir toplumu kendi yolunun yolcusu kılan nebîlerin, yola tek başına koyulduklarını açık açık ortaya koymaktadır. Her bir peygamber, fıtratların bozulduğu, Allah’ın ve âhiretin unutulduğu, insanların hevâlarının istediği gibi davrandığı bir ortamda gelmişlerdir. Ortam onları değiştirmemiş, bozulmuş bir ortamda birer iman anıtı olarak sarsılmadan kalmış; sergiledikleri imanî şuur ve irâde ile onlar ortamı değiştirmişlerdir.
Nur sûresinin 30. âyeti, mü’min erkeklere “gözlerini haramdan sakınma”yı emrettikten sonra, ikinci bir emir daha verir: “ferclerini/ırzlarını koruma.” Bu da,
4061] 24/Nûr, 30
YÛSUF (A.S.)
- 817 -
mânidar bir husustur. Zira, ferclerin zinâya düşmesinin ilk basamağı, gözlerin harama bakışıdır. Göz harama kaydığında, irâde hükümsüz kalmış ve akıl nefsin çekim alanına girmiş demektir. Gözü harama kaydıran nefis, bu haram yolculuk nihâyete ulaşmadan teskin olmayacaktır. Gözü rabbinin emâneti bilip, öylece kullanmaktan uzaklaşmanın varacağı yer, fercin de, Rabbin emâneti olduğundan gafletle bir zinâ âleti deresine/seviyesizliğine düşürülmesidir. İsrâ sûresi, 32. âyetindeki “zinâya yaklaşmayın!” emrinin de dikkat çektiği gibi, tüm şehvânî şeylerde en kritik husus, yaklaşmaktır. 4062
Züleyha; Hz. Yusuf’un Büyük İmtihanlarından Biri
Kur’ân-ı Kerîm’de Yûsuf sûresinde anlatılan Yusuf kıssasında (hikâyesinde) söz konusu edilen kadın.
Züleyhâ kelimesi, Farsça bir isimdir. Arapça şekli ise, Zelihâ’dır. Kelime olarak her iki şekilde de okunabilir ve her iki şekildeki okunuş da doğrudur. Farklılık, hareke değişikliğine dayanmaktadır. Bazı kaynaklara göre onun gerçek adı, Râîl’dir.4063
Kur’ân’da Züleyha ismen geçmemektedir. Ancak, Yusuf kıssasında, baştan sona Yusuf (a.s.) ile beraber anılmıştır. Kur’ân’daki Yusuf ile Züleyha’nın hikâyesi, Yüce Allah tarafından hikayelerin en güzeli olarak haber verilmiştir.
“Biz bu Kur’ân’ı vahyetmekle, sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz.”4064
Yusuf (a.s.) kardeşleri tarafından kuyuya atılmış, oradan geçen yolcular tarafından kuyudan çıkarılmış ve Mısır’a götürülerek köle olarak satılmıştır. Mısır’da onu satın olan kimse hanımına; “Ona güzel bak, belki bize faydası olur yahutta onu evlat ediniriz’ dedi.”4065 İşte bu hanım, Züleyhâdır. Yusuf’u ilk gördüğünden itibaren, onun güzelliğinden etkilenerek ona aşık oldu. Yusuf’a çeşitli tekliflerde bulundu fakat Yusuf onun tekliflerini her seferinde reddetti. Ancak Züleyhâ teklifinde ısrar ederek ona zorla sahip olmak istedi. Yusuf ondan kurtulmak için kapıya doğru koşarken, kapıda efendisi ile karşılaştı. O zaman Züleyhâ, Yusuf’un kendisine sataştığını söyledi. Fakat Yusuf’un gömleği arkadan yırtıldığı için, onun suçsuzluğu ve Züleyhâ’nın suçlu olduğu ortaya çıktı.
Kadınlar arasında Züleyhâ için dedikodular çıkınca, o kadınlara bir ziyâfet vererek Yusuf u bir münasebetle onlara göstermiştir. Kadınlar Yusuf'un bu güzelliği karşısında ona bakakalmışlar ve ellerindeki meyve yerine, parmaklarını kesmişlerdir. Ondan sonra da Züleyha'ya hak vermişlerdir.4066
Bazı rivâyetlere göre, Züleyhâ’nın kocası vefât ettikten sonra Allah’ın irâdesi ile eski güzelliğini kazanmış ve Yusuf (a.s.) ile evlenmiştir. Yusuf (a.s.) ile evlendiği zaman, bakire olduğu anlaşılmıştır.4067
Fakat bu rivâyetin ciddi bir temeli, dayanağı yoktur. Bu rivâyet, daha çok edebî hikâye türlerine uymakta ve dayanmaktadır. Aslına bakıldığı zaman,
4062] Metin Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları, Karakalem Y., s. 103
4063] et-Taberî, Tarih, Beyrut, t.y., I, 337
4064] 12/Yusuf, 3
4065] 12/Yusuf, 21
4066] bk. 12/Yûsuf, 1-111
4067] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul 1971, IV, 2879
- 818 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Züleyhâ iyi bir izlenim bırakmamıştır. Kur’ân’daki âyetlerden anlaşıldığına göre, Züleyhâ, Yusuf (a.s.)’ı yoldan çıkarmak için her türlü şeytanî yola başvurmuştur. Onu, Allah yolundan, doğruluktan, haktan saptırmak için uğraşmıştır. Bunun için yalan söylediği ve çeşitli hilelere başvurduğu âyet ile sabittir. Bir peygamberin böyle bir hanımla evlenmesi, onun izzetini zedeler. Yusuf (a.s.)’ın onunla evlenmesi, şu meâldeki âyete de ters düşmektedir:
“Kötü karakterli kadınlar öyle erkeklere, kötü karakterli erkekler öyle kadınlara. Temiz karakterli kadınlar, öyle erkeklere ve temiz karakterli erkekler öyle kadınlara...”4068
Buna göre doğru olanı, Yusuf (a.s.)’ın neticede Züleyhâ ile evlenmemiş olmasıdır.4069
Hz. Muhammed (s.a.s.)’in hadislerinde, Züleyhâ hakkında bilgiye rastlanmamaktadır. Ancak bir seferinde Rasûlullah (s.a.s.) ondan “Yusuf’un arkadaşı” diye bahsetmiştir.4070
Züleyhâ, Kur’ân’ın ibret için sunduğu Yusuf (a.s.)’ın kıssasında yer aldığına göre, onun hakkında bilgi veren âyetlerde hikmetler vardır. İnsanların Züleyhâ hakkındaki bu bilgilerden çeşitli dersleri almaları gerekir. 4071
Kişiyi sevdiğinde kaybeden bir sevgi üretici değil, tüketici bir sevgidir. Züleyha’nın Yusuf’a (a.s.) olan sevgisi gibi. Hem kendisi tükenir hem de karşısındakini tüketir. Çünkü o sevdâya kara çalınmıştır, kontrolden çıkmış, “ak sevdâ” iken “kara sevdâ” olmuştur. Kur’an’da Züleyha için geçtiği gibi yakıp tüketen bir şey olmuştur: “Sevdâ onun bağrını yakmış, dediler.”4072 Evet, onu tüketmiş, o da kendisini tüketenden intikam almak istemiştir. Tabii bu intikam dönüp onu tüketmek biçiminde gösterecektir kendini. Onca sevgisine rağmen mi? Evet, onca sevgisine rağmen yapmak isteyecektir bunu. Böylesine bir sevgi kimse için meşrû değildir. Meşrû sevgi, aklı baştan almaz, tersine aklı lâyık olduğu yere koyar. 4073
İslâmî hiçbir kaynağa dayanmadan böyle bir kadının Yusuf (a.s.) ile evlenmiş olduğu gibi bir rivâyetin uydurma olduğunu, bu rivâyete itibar etmenin çok yanlış olduğunu belirtelim. Ayrıca özellikle Osmanlı Divan ve Halk Edibiyatında Yusuf ile Züleyha mesnevî ve halk hikâyelerinin son dönemlerde bu konuyla ilgili roman ve filmlerin ilginç bir aşk hikâyesinden öte bir mesaj içermeyen bir mâcera anlatımı olduğunu, bu tür anlatımlarla şuurlu mü’minlerin prim vermemeleri gerektiğini hatırlatmış olalım. Yusuf’un (a.s.) yüz güzelliğini, diğer güzelliklerinin çok önüne çıkaran değerlendirmenin de hedonist/zevkçi ve materyalist bakış açısı olduğunu ifade edelim.
Hz. Yusuf’un Sınavları ve Biz
Peygamber çocukluğundan yetim konumuna, asil bir aileye mensup özgürlükten köleliğe, kölelikten krallığa/devlet başkanlığına, zindandan saraya,
4068] 24/Nûr, 26
4069] Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’ân, İstanbul 1991, II, 448 vd
4070] ez-Zebîdi, Sahihi Buhârî Muhtasarı Tecvidi Sarih Tercemesi, trc. Ahmed Naim, İstanbul 1972, II, 663
4071] Nureddin Turgay, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 490
4072] 12/Yûsuf, 30
4073] Mustafa İslâmoğlu, Yürek Devleti, Denge Y., s. 93
YÛSUF (A.S.)
- 819 -
çölden Mısır’a dönüşen bir hayat. Onca musibetlerle sınanma, çile ve ayrılık…
Kardeşleriyle imtihan (Kıskançlık ve sûikastle), haksız yere zindana ve kuyuya atılmakla imtihan, först leydi ile imtihan; Kadınla, cinsellikle sınav, zâlim devletle, yalnızlıkla, vatandan ve ailesinden ayrılmakla, gurbetle imtihan, iftira ile çamur atılma ile ve belki en zoru olan mülkle, devletle, makamla, yöneticilikle, krallıkla imtihan. Zenginlikle, şan ve şöhretle, güzellikle/yakışıklılıkla sınanma, intikam alma gücü olduğu halde affedip etmeyeceğinin denenmesi ile. Entrikalar, tuzaklar, hile ve düzenlerle sınanma ile…
Yusuf’un (a.s.) imtihanları hicret ve inkılâp/devrim destanlarıdır. Allah’a iman, O’na dayanıp güvenme, O’na kulluk, sonucu zafere ulaşma ve kavmini de Filistin’den Mısır’a hicretle başlayıp yüzlerce sene huzur ve şerefle yaşatacak bir kurtarış…
Bugünün dâvâ adamları, muvahhid ve mücâhid özellikleriyle öne çıkan güzel ahlâklı, şuurlu mü’minler de Yusuf’un imtihanlarından alınlarının akıyla çıkarsa, Yusuf (a.s.) gibi dünyada devlete, âhirette cennete kavuşmalarını ümit edebilirler. Allah, peygamberlerini bile bunca sınava tâbi tutmadan ve imtihanlarını başarmalarını beklemeden netice vermiyor; Allah’ın sünneti (sünnetullah, Allah’ın değişmez yasaları) böyle. Öyleyse zafer ve felâh için, devlet ve cennet için, bunlara giden yolu açacak olan Allah için, O’nun rızâsını kazanmak için haydi sınava, sınavlara!
Bırakın kendini en uygun şartlarda çağıran först leydilere Allah korkusundan dolayı iltifat etmemeyi, sokak ve caddelerdeki bayanlara karşı gözlerini koruyamayan, tv.nin “bak bana” çağrısına “hayır!” diyemeyen; ailesiyle (Yusuf gibi kardeşleriyle ya da annesi-babasıyla, eşi veya çocuklarıyla) imtihanını kolayca kaybeden, bu konudaki sıkıntılara müslümanca çözümler bulamayan; kendine karşı sergilenen haksızlıklara, suçlamalara, suçsuz yere (kuyu gibi) kendi izbe köşesine atılmaya, baskıyla-hapisle yıldırılma çabalarına karşı, iftiralara ve çamur atmalara karşı müslümanca direnç gösteremeyen; anadan-babadan, vatandan hicret zorunda kaldığında, elinden insanî/İslâmî özgürlüklerinin alınmak istenip köleleştirmeyle karşı karşıya bırakıldığında, zâlim devletin hile ve baskısıyla karşılaştığında nihâî tercihini Allah’tan, O’nun rızâsından yana yapmakta zorlanan Yusuf adayları, Yusuf’luğa soyunmadan devlet ve cenneti giyinemeyeceklerini bilmelidir!
“Yoksa siz, sizden önce gelip geçmiş kimselerin başlarına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve öyle sarsıldılar ki Peygamber ve onunla beraber iman edenler nihâyet ‘Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?’ dediler. İşte o zaman (onlara), ‘Şüphesiz Allah’ın yardımı yakın’ (denildi).”4074
Yusuf gibi iffet, sabır, metânet ve vakar timsâli olmak düşüyor gençlerimize. Tüm fitneleriyle bize saldıran dünyanın aldatıcı güzelliğine meyletmeden onun gömleğimizi arkadan yırtacağı şekilde iman ve ahlâkımıza saldırılarını püskürten bir yiğitlik gerekiyor. Bu uğurda zindan da olsa bedelleri ödemeye hazır bir bilinç. Yusufca fedâkârlığa hazır iman ve ahlâk şuuru, âhirette sonsuz ödüllere ulaştıracağı gibi, avans olarak dünyada da sultanlıklarla taçlandıracaktır sahibini.
4074] 2/Bakara, 214
- 820 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yusuf gibi yiğitlerden olamayan ümmete en azından Ya’kub olmak düşüyor. Gençlerimiz Yusuf gibi güzel, onun gibi sınavlarını başaranlardan değilse bile gözü yolda bekleyen, beklemekten gözleri yorulup bozulan ümmetin Ya’kub sabrını, ümid ve cehdini taşıması gerekiyor. “…Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin…’’4075; “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer gerçekten iman etmişseniz üstün gelecek olan sizsiniz.” 4076
Selâm olsun Yusuf’a, Yusuf gibi güç sınavlardan alnının akıyla çıkan güzel insanlara…
4075] 39/Zümer, 53
4076] 3/Âl-i İmrân, 139
YÛSUF (A.S.)
- 821 -
Yusuf (a.s.) ile İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Yûsuf İsminin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 27 Yerde): 6/En’âm, 84; 12/Yûsuf, 4, 7, 8, 9, 10, 11, 17, 21, 29, 46, 51, 56, 58, 69, 76, 7, 80, 84, 85, 87, 89, 90, 90, 94, 99; 40/Mü’min, 34.
C- Ya’kub (a.s.) İsminin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 16 Yerde): 2/Bakara, 132, 133, 136, 140; 3/Âl-i İmrân, 84, 4/Nisâ, 163; 6/En’âm, 84; 11/Hûd, 71; 12/Yûsuf, 6, 38, 68; 19/Meryem, 6, 49; 21/Enbiyâ, 72; 29/Ankebût, 27; 38/Sâd, 45.
C- Yusuf (a.s.) İle İlgili Konular
a- Yusuf’un (a.s.) Kıssasını Anlatan Âyetler: 12/Yûsuf, 3-102.
b- Yusuf (a.s.) Ya’kub’un (a.s.) Oğludur: 12/Yûsuf, 4-6, 100.
c- Yusuf (a.s.)’a Peygamberlik Verilmiştir: 6/En’âm, 84; 12/Yûsuf, 4-6 21-22.
d- Yusuf’un (a.s.), Babası Hz. Ya’kub’a Gördüğü Rüyayı Anlatması: 12/Yûsuf, 4-6, 100.
e- Yusuf’u (a.s.), Kardeşlerinin Kıskanması ve Öldürme Girişimleri: 12/Yûsuf, 7-18.
f- Yusuf’un (a.s.) Atıldığı Kuyudan Kurtulması ve Mısır Azizine (Maliye Bakanına Satılması: 12/Yûsuf, 19-21.
g- Yusuf (a.s.)’a Allah’ın Rüya Tabirini Öğretmesi: 12/Yûsuf, 21-22
h- Yusuf’un (a.s.) Mûcizeleri: 12/Yûsuf, 36-37, 41-43, 47-49.
i- Yusuf (a.s.) ile Zeliha’nın Kıssası: 12/Yûsuf, 22-35
k- Yusuf’un (a.s.) Zindana Atılması ve Zindan Hayatı: 12/Yûsuf, 35-37
l- Yusuf’un (a.s.), Zindan Arkadaşlarının Rüyasını Tabir Etmesi: 12/Yûsuf, 41-42.
m- Yusuf’un (a.s.), Zindan Arkadaşlarını Hakka Dâveti: 12/Yûsuf, 36-40.
n- Yusuf’un (a.s.), Mısır Padişahının Rüyasını Tabir Etmesi ve Zindandan Kurtulması: 12/Yûsuf, 43-54.
o- Yusuf’un (a.s.), Mısır Kralından Hazineyle İlgili Görev İstemesi: 12/Yûsuf, 54-56
p- Yusuf’un (a.s.) Mısır’ın Hazinelerinin Başına Geçmesi ve Kardeşleriyle Kıssası: 12/Yûsuf, 54-93.
r- Yusuf’un (a.s.), Kardeşlerinden Bütün Ailesini Kendine Getirmelerini İstemesi ve Ailesine Kavuşması: 12/Yûsuf, 93-102.
s- Yusuf’un (a.s.) Kıssasında İbretler Vardır: 12/Yûsuf, 7.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hazreti Yûsuf (a.s.), Ramazanoğlu Mahmud Sâmi, Erkam Y.
2. Sûre-i Yusuf’un Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y.
3. Yusuf’un Üç Gömleği, Abdullah Yıldız, Pınar Y.
4. Hz. Yusuf, Harun Yahya, Vural Y.
5. Hz. Yusuf Medresesi, Harun Yahya, Vural Y.
6. Yûsuf ve Züleyha, Nazan Bekiroğlu, Timaş Y.
7. Yusuf u Züleyha, Kemal Paşazâde, Haz. Mustafa Demirel, Kültür ve Turizm Bakanlığı Y.,
1000 Temel Eser Dizisi 92
8. Bir Yusuf Masalı, İsmet Özel, Şule Y.
9. Yusuf’un 40. Emri, Edip Yüksel, Madve Y.
10. Züleyha’nın Aşk Derdi, Celal Settari, İnsan Y.
11. İslâm’da Hükümet, Mevdûdi, çeviren Ali Genceli, Hilâl Y., s. 85-119, 132-140
12. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. , c. 22, s. 505-537, c. 23, s. 5-14
13. Şamil İslâm Ansiklopedisi, (Mefail Hızlı, Fedakâr Kızmaz), c. 6, s. 412-416
14. Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, c. 8, s. 618-621
15. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y., s. 87-89
16. Peygamberlerin Kıssaları, Ebu’l Hasan en-Nedvî, Arslan Y.
17. Peygamberler, Safvet Senih, Nil A.Ş. Y.
18. Peygamberler Aydınların Önderleri, Abdülkerim Süruş, Kıyam Y.
19. Peygamberler Tarihi, M. Âsım Köksal, T. Diyanet Vakfı Y.
20. Peygamberler Tarihi, İsmail Yiğit, Kayıhan Y.
21. Peygamberler Tarihi, İlhami Ulaş, Osmanlı Y.
- 822 -
KUR’AN KAVRAMLARI
22. Peygamberler Tarihi, Bünyamin Ateş, Nesil Basım Yayıyn
23. Peygamberler Tarihi, Mustafa Necati Bursalı, Ölçü Y.
24. Peygamberler Tarihi, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
25. Peygamberler Tarihi, 1, 2, 3, Ahmet Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
26. Peygamberler Tarihi, Ahmet Behçet, Uysal Kitabevi Y.
27. Peygamberlerden Kıssalar, Muhammed el-Habeş, İklim Y.
28. Peygamberlerin Hayatı, Seyyid Kutub, Ravza Y.
29. Peygamberlerin Hayatı, S. Kutub-Abdülkadir Cûde es-Sahhar, İslâmoğlu Y.
30. Peygamberlerin Hayatı, Ebu’l Hasan en-Nedvî, Risale Y.
31. Peygamberlerin Mûcizeleri, H. İbrâhim Acıpayamlı, Tuğra Y.
32. Peygamberlik ve Peygamberler, Muhammed Ali Sâbûni, Kültür Basın Yayın Birliği Y.
33. Kur’an-ı Kerim’e Göre Peygam. ve Tevhid Mücâdelesi, 1, 2, 3, M. Solmaz, İ. L. Çakan, Nesil/Ensar Y.
34. Tarih Boyunca Tevhid Mücâdelesi ve Hz. Peygamberin Hayatı, Mevdudi, Pınar Y. s. 305-308
35. Peygamberler Tarihi, Ferhat Koç, Çekirdek Y.
36. Kur’an’da Peygamberler ve Peygamberimiz, Afif Abdülfettah Tabbara, Gonca Y.
37. Kur’an Işığında Üç Peygamber, Üç Kitap, Osman Cilacı, Mıstaş Basımevi, Konya
38. Peygamberler Aydınların Önderleri, Abdulkerim Suruş, Kıyam Y.
39. Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, Çağ Y.
40. Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Peygamber, Muhittin Akgül, Işık Y.
41. Kur’an’ın Tanıttığı Peygamberler, A. Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
42. Âyetler Işığında Peygamberler Tarihi, Muhammed Ali Sâbûnî, Ahsen Y. s. 301-331
43. İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Abdullah Aydemir, T.D.V. Y. s. 47-55
44. Kur’ân-ı Kerim Işığında Nebîler Silsilesi, Osman Nuri Topbaş, Erkam Y.
45. Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârih-i Hulefâ, Ahmed Cevdet Paşa, Akit Y. c. 1, s. 8-9
46. Kitâb-ı Mukaddes, Kur’an ve Bilim, Maurice Bucaille, çev. Suat Yıldırım, İst. 1981
47. Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Peygamber, Muhittin Akgül, Işık Y.
48. Peygamberlerin Masumiyeti, Fahrüddin El-Râzî, çev. Hasan Fehmi Ulus, İlim Y.
49. Peygamberimizin Yanılması Meselesi, İbrahim Canan, Rağbet Y.
50. Tevhid, Rasûllerin Ortak Çağrısı, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
51. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y.
52. İslâmî Hareketin Tarihî Seyri, Beşir İslâmoğlu, Denge Y.
53. Mekke Rasûllerin Yolu, Ali Ünal, Pınar Y.
54. Kütüb-i Sitte Terc. Ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y., c. 3, s. 340-341
55. Âdem’den Hâtem’e Kişilik, Abdurrahman Kasapoğlu, İzci Y., s. 42-48
56. Yusuf’un Bürhanı Neydi?, Kur’an Okumaları, Metin Karabaşoğlu, c. 2, s. 74-84
57. Yakub Sabrı, Yakub Ümidi, Kur’an Okumaları, Metin Karabaşoğlu, c. 3, s. 110-116
58. Hz. Yusuf’un Mücâdele Örnekliği I-II, Cengiz Duman, Hak Söz, sayı: 55, 56, Ekim, Kasım 95
59. Hz. Yusuf (a.s.) ile Hz. Mûsâ (a.s.) Kıssaları Arasındaki Benzerlikler ve Kur’an Mu’cizeliği, Davut Aydüz, Yeni Ümit, 1998, sayı 42, s. 27-31
60. Hz. Yûsuf, Abdullah Aydemir, Diyanet Dergisi, 1975, XIV/2, s. 76-97
61. Yusuf (a.s.)’un Hayatı, Şahin Öztürk, Hilâl, 1980, sayı: XVIII/213, 214, 215, 216, 1980-1981
62. Hz. Yusuf Mısır’da, Ali Gürbüz, Zafer, 1992, sayı XVI/187, s. 9-11
63. Hz. Yûsuf’un Kardeşleri, Mahmud Garib, çev. Abdullah Yılmaz, Hakses, 1989, sayı XXV/294, s. 13-15
64. Kur’an’da Naklolunan Yûsuf Kıssası Işığında Görev İsteme Meselesi ve Molla Hüsrev, M. Zeki Duman, Diyanet Dergisi, 1987, sayı XXIII/3, s. 37-46
65. Geleceğini Arayan Gençlik İçin Bir Örnek ve Önder: Hz. Yusuf, Yıldırım Canoğlu, Umran, Sayı 131, Temmuz 2005, s. 24-33
66. Hz. Yûsuf, Şerafeddin Kalay, Eğitim Yazıları, İnsan Vakfı, sayı 8, Kasım 2003, s. 69-91; sayı 9, Mayıs 2004, s. 109-145
67. Yusuf Sûresi I-II, Osman Kayaer, Fecre Doğru, sayı 76, 77, Şubat, Mart 2002
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 823 -
Kavram no 197
Nimetler 26
Bk. İbâdet; İnsan; Belâ-İmtihan
ZAMAN, ASR, DEHR
VE GECE-GÜNDÜZ
• Asr; Anlam ve Mâhiyeti
• Zaman; Anlam ve Mâhiyeti
• Çeşitli Din ve Zihniyetlere Göre Zaman
• Câhiliye Araplarında Zaman
• Varlığın Tabiatı ve Zaman
• Kur’an’da Zaman Kavramının Sunuluşu
• Kur’an’da Zaman Kavramını İfade Eden Kelimeler
• Kur’an’ın İçeriğine Ait Zaman Stratejisi
• Hadis-i Şeriflerde Zaman Kavramı
• Zaman Tahlili (Geçmiş Zaman, Şimdiki Zaman, Gelecek Zaman)
• Tedrîcîlik
• Planlama
• Zaman Aşımı
• Gün, Altı Gün
• Ân
• Gece-Gündüz Âyetleri
• Zamanın Özel Kesitleri ve Mübârek Günler
• Allah’ın Zamandan Münezzeh Olması Ne Demektir?
• Asr Sûresi ve Toplumsal Saâdet İlkeleri
• Gece ve İhyâsı
• Kıyâmu’l-Leyl, Nâşietu’l-Leyl: Gece Neşesi
• Âhir Zaman
• Zamanı Değerlendirme
“Asr’a yemin ederim ki
İnsan, gerçekten ziyan içindedir.
Bundan ancak iman edip sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler istisnâdır, onlar hâriçtir.” 4077
Asr; Anlam ve Mâhiyeti
As(ı)r: Zaman, çağ, yüzyıl, dehr, gündüz ve gece, gündüzün zevalden önce ve sonra iki tarafı (ğadâd ve aşiy), öğleden sonra güneşin kızarmasına kadar olan ikindi vakti, kabile ve aşiret, yağmur, hapsetmek, menetmek, vergi vermek, sıkıp suyunu çıkarmak mânâlarına gelir. Müfessirler hep bu mânâları göz önüne
4077] 103/Asr, 1-3
- 824 -
KUR’AN KAVRAMLARI
almışlardır. Bunların hepsi sahih olmakla beraber asrı, dehr, yani uzun zaman ile tefsir etmek daha şümullü olacağından tercih nedeni olur. Cenâb-ı Allah’ın Asr sûresinde, asra yemin etmesi de her şeyin asrın içinde, yani bir zaman dilimi içinde cereyan etmesi ve Allah Teâlâ’nın kudretinin zaman içinde tecelli etmesi hikmetine bağlıdır.
“Asr’a yemin ederim ki insan, gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler istisnâdır, onlar hâriçtir.”4078 Müfessirlerin belirttiğine göre burada Allah’ın, üzerine yemin ederek kıymetini belirttiği asır şu mânâlara gelir:
1- İkindi namazı. İkindi namazı faziletli olduğu için Allah ona yemin etmiştir. 2/Bakara sûresinin 238. âyetinde de özellikle ona devam etmemiz istenmiştir.
2- İkindi vakti. İkindi namazının vakti ve gündüzün sonu olduğu, insan ömrünün son anlarını andırdığı için faziletlidir.
3- Hz. Muhammed’in (s.a.s.) asrı. Hz. Muhammed’den (s.a.s.) önce dünyayı cehâlet, küfür, şirk ve zulüm karanlıkları bürümüştü. Onun peygamber olarak gönderilmesiyle insanlık adâlet, fazilet ve ahlâkî düsturlara kavuşmuştur. 4079
Ayrıca câhiliyet devri Arapları, her şeyi ve özellikle olumsuzlukları asra nispet ederek zamana, asr’a söverlerdi. Bunun çirkin ve yanlış olduğunu gözler önüne sermek için Cenâb-ı Allah Asr’a yemin etmiştir. Çünkü her şey zaman içerisinde vuku bulur. Zaman, Cenâb-ı Allâh’ın bir memuru olarak öldürmek ve olgunlaştırmak görevini yapar. Zaman kötü olmaz, insanlar kötüleşir. O yüzden Peygamberimiz (s.a.s.): “Zamana sövmeyin, zira zaman Allah’tır.” buyurmuşlardır.4080 Bu da zaman içinde vuku bulan her şey Allah’ın irâdesi ile vaki olur, demektir. 4081
Zaman; Anlam ve Mâhiyeti
Zaman mefhumu insanın fiil, ibâdet ve davranışlarıyla iç içedir. Bu yönüyle zaman sözlükte devir, çağ, mevsim, ay, hafta, gün, saat, mehil, uzun veya kısa olan vakit demektir. Sözlükte, dünyada olup bitenlerin ardışıklığını görerek zihnimizde canlandırdığımız ve olayların bundan sonra da içinde olup gideceğini (süreceğini) düşündüğümüz soyut kavramdır.
Kur'ân ve sünnet zamana sık sık atıfta bulunmaktadır. Her ne kadar Kur'ân'da zaman kelimesi geçmiyorsa da aynı anlamı ifade eden asr, dehr, ahkab, karn, kurun, saat, lemhu'l-basar, hîn, huld, ebediyet, sene, sermed, yevm, leyl, fecr ve vakt gibi kelimeler toplam 513 yerde geçmektedir.
Zaman, takvimle ve saatle ölçülür. Cenâb-ı Hak gökleri ve yeri yarattığı zaman Ay'ın hareketini öyle ayarlamıştır ki ay sistemine göre bir yılda on iki ay meydana gelmiş ve bir yıl 355 gün olmuştur. Yine başka bir âyette de hilâlin doğuşunun, gelişmesinin ve batışının, hac için bir ölçü olduğu bildirilmiştir. “Sana hilâl şeklinde yeni doğan ayları soruyorlar. De ki: Onlar, insanlar ve özellikle hac için
4078] 103/Asr, 1-3
4079] M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, IX, 6067
4080] Ahmed İbn Hanbel, Müsned, V, 299, 311
4081] Abdulvehhab Öztürk, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 170
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 825 -
vakit ölçüleridir...” 4082
Zamanın insan için çok kıymetli bir nimet olduğu bildirilmiştir. Kişi ömrünün her ânını daha verimli ve bereketli hale getirebilir. Genelde insan ömrü çocukluk, gençlik, olgunluk, ihtiyarlık ve düşkünlük olmak üzere beş safhaya ayrılmıştır. Bu safhaların her birinde ayrı görev ve sorumluluklar olduğu şu hadiste açıklanmıştır: “Kişi kıyâmet gününde şu hususlardan sorulacaktır. Bunların cevabını vermeden hiçbir yere adım atamayacaktır. Ömrünü nerede tükettiğinden, gençliğini ne işte harcadığından, malını nereden kazanıp nerelere harcadığından, öğrendiği ile ne derece amel ettiğinden” 4083
Bir Önceki olaydan bir sonraki olaya giden süre şeklinde anlatılan zaman, genellikle fâsılasız olarak düşünülen sürekli değişim olarak da tanımlanır. Bu bakımdan şimdi, geçmişe dönüşür. Zamanın spesifik ve sınırlı müddetleri olan geçmiş, şimdi ve gelecek, tek ve bütün zamanın parçalarını teşkil ederler.
Bir başka söyleyişle zaman; olayların akışında belirgin olmayan bir ortam mâhiyetinde algılandığından, düşüncede bölünmez sûrette ve bütünüyle veri olarak bulunan olgudur. Bu anlamda, içinde olayların gerçekleştiği mütecanis ve sonsuz ortamdır. Nitekim Newton ve Clarck'ın görüşüne göre bizatihi var olan zaman, Leibniz ve Kant'ta ancak düşünce dâhilinde, yani zihnin kategorisinde var olabilir. Yani zaman, Leibniz ve Kant'a göre ancak tasavvur edilen bir şeydir. Diğer taraftan zaman, insan şuurunun bir başka yüzüdür şeklinde tanımlanabilir. Zira insan, ruhsal ve fiziksel tecrübelerini, sosyal ve doğal çevresindeki gözlemlerini zaman sürecinde yaşar. İnsan, akıp giden zamanda hisseder ve düşünür. Aynı zamanda, onda eylemde bulunun fırsatlar ve kayıplarla onda karşılaşır. Zaman, en az uzay kadar insanı şaşkınlık ve hayret içine düşüren bir kavramdır. Nitekim Bergson bu bağlamda “Biz zamanı düşünmüyoruz. Fakat yaşıyoruz. Çünkü hayat zihnin sınırını aşar” demektedir.
Kant'a göre zaman bir zaruri hazır olma, bir sûrettir. Bütün sezgilerin esasına şâmildir. Çeşitli zamanlar, bir ve aynı zamanın parçalarıdır. Zaman sonsuzdur demek; zamanın belirli bir kısmının onun kapsamında olması ve asıl olan tek bir zamanın sınırlandırılmasıyla mümkündür demektir.
İlk ünlü fakat halledilmemiş münakaşa, Antik Yunan’da, değişme ve oluşu irrasyonal (akıl-dışı) bir yanılsama olarak kabul eden Parmenides ile devamlılığın olmadığını ve değişimin istisnasız herşeyin bir özelliği olduğunu ileri süren Herakleitos arasında görülmektedir. Diğer bir önemli tartışma da yüzyıllarca sonra Newton’un öğrencileri ile Leibniz arasında geçmektedir. Newton ve öğrencilerine göre zaman, olaylardan bağımsız ve olaylardan önceydi. Kendi ifadeleri ile söylersek: “Mutlak zaman ve matematiksel zaman, kendi başına ve kendi doğası gereği, hiçbir dış objenin münasebeti sözkonusu olmaksızın, değişmezcesine akar.” Leibniz'e göre ise diğer bir açıdan bakıldığında, olaylardan bağımsız bir zaman var olamaz. Zira zaman, olaylar ve olaylar arasındaki ilişkiler tarafından şekillenmiştir ve o, sürekliliğin, ard arda gelişin evrensel düzenini teşkil etmektedir. Bu son doktrin, uzay ve zamanı birbiriyle ilişkili iki sistem olarak kabul eden uzay-zaman (space-time) doktrinine de öncülük etmiştir. Tüm bu tartışmalar pek
4082] 2/Bakara, 189
4083] Tirmizî, Kıyâmet 1; Fikret Karaman, Dini Kavramlar Sözlüğü, D.İ.B. Y.
- 826 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çok düşünürün zaman hakkında şöyle bir inanca sahip olmalarına yol açmıştır ki buna göre, hâlin duyumsal bir yanılsama ile “şimdi” sözcüğü ile sınırlandığı algılanabilir veya sübjektif zaman kavramı ile, zamanın tüm anlarını kapsayan ve geçmiş, hâl ve gelecek olarak isimlendirdiğimiz olayların toptan, kompleks bir ilişkisi olarak düşünülebilecek olan kavramsal veya objektif zaman kavramı arasında bir ayrım yapılmadıkça, zamanın toptancı (total) bir bakış açısı ile hesabının verilemeyeceği ve tanımının yapılamayacağı söylenmektedir.
Zaman konusunda mevcut bulunan bu güçlükler sözkonusu olduğunda, filozofların iki gruba bölünme eğiliminde oldukları gözlenmektedir: “Süreç filozofları” ve “Çeşitliliği (manifold) savunan filozoflar”. Süreç filozofları -örneğin 1947'de ölen bir Anglo-Amerikan metafızikçisi olan Alfred North Whitehead- zamanın akışının önemli bir metafiziksel gerçek olduğunu iddia etmektedir. Fransız sezgici filozofu Henri Bergson, bu akışın sadece akıldışı sezgi tarafından kavranabileceğini söylemektedir.
Çeşitliliği (manifold) savunan filozoflar ise zamanın akışının bir yanılsamadan ibaret olduğunu belirtmektedirler. “Geçmiş” ve “gelecek”, olayların gerçek yansıtıcısı, habercisi (müsnedi) değildirler. Onların nazarında değişme, gerçek değişim değildir.
Zaman kavramı sözkonusu olduğunda özellikle matematikçileri ilgilendiren bir diğer sorun da zamanın ölçümü (metric) problemidir. Zamanın ölçümü problemini insanların ilk olarak, eskiçağlardan beri “saat zamanı” kavramı ile çözmeye çalıştıkları gözlenmektedir. “Aynı sebepler eşit fâsılalarda aynı eserleri doğurur” düşüncesinden çıkmış gibi görünen saat zamanı, sürekli bir hareketi sayı cinsinden ölçmek üzere türlü şekillerde kullanılmıştır. Fakat, bu noktadan hareketle oluşturulan saat, takvim ve yıllıklar, aralıkları kesin olarak gösteremedikleri için bütün olayların ölçümünde kullanılamamaktadırlar.
Saat zamanın taşıdığı güçlükleri çözmek için daha ileriki yüzyıllarda, yeryuvarlağının ekseni etrafında dönmesinin ölçülmesi yoluyla “sideral zaman” kavramı ile soruna yaklaşılmaya çalışılmıştır. Fakat, dünyanın ekseni etrafındaki dönüşünün de saat zamanı ile tespit edilmesinden dolayı, sideral zaman ile saat zamanın her zaman için birbirlerine uyum sağlamadıkları gözlenmiştir. Ancak, sideral zamanın, diğerine göre daha bir sâbit ölçü olduğu da bir gerçektir.
Zamanın bir değişmez (invariant) olarak kabul edildiği relativite teorisi ile Einstein fiziği yeni bir zaman anlayışını doğuruyordu: Elektromanyetik zaman. Bu zaman kavramı yeni bir mekân anlayışını da beraberinde getiriyordu. Elektromanyetik zaman kavramı, dalga mekaniğindeki pek çok çelişkileri de ortadan kaldırıyordu. Bu dalga mekaniği eski zaman, mekân ve maddî kütle kavramlarına dayanmaktaydı. Einstein ise kâinatın temel ölçüsünün elektromanyetik zaman olduğunu, mekanik zaman anlayışının ise sadece mekanik olayları açıklamak için kullanılabileceğini söylüyordu. Diğer bir ifade ile, eski zaman kavramı (mekanik zaman), ancak elektromanyetik zaman kavramının özel bir hali olarak doğruluk değeri taşıyabilmekte idi.
Zaman konusunda diğer bir sorun da zamanın düzenine ilişkin olmuştur. Bu, zamanın akış düzenine ilişkin bir sorun olup zamanın ölçümü probleminden daha temel bir sorundur. Bir olgunun diğer bir olgudan “daha önce” veya “daha
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 827 -
sonra”lığını tartışmaya açan bir sorundur. Bu sorun, düşünürleri determinizm - indeterminizm konusuna götürmeye yeterli bir konumdadır. Ayrıca, zaman sıralaması tanımı, eşzamanlılık tanımını da gündeme getirmektedir. İki olaya, biri öbüründen daha önce ya da daha sonra değilse, eşzamanlı veya zamandaş demekteyiz. Aynı mekânlardaki ve aynı zamandaki olayların eşzamanlılık açısından taşıdığı güçlükler de yukarıda bahsedildiği üzere Einstein tarafından çözüme kavuşturulmuştur.
İnsan aklı değişik zaman düzenlerini düşünüp oluşturmaya yeteneklidir. Nitekim klasik fizik zamanı bir düzeni, ışığın hızını sâbit tutan Einstein fiziğinin zamanı ise başka bir düzeni içermektedir. Dünyamız için hangi zaman düzeninin geçerli olduğu ise hâlâ çözüm bekleyen, tazeliğini ve güncelliğini yitirmemiş sorunlardan birisidir.
Zaman ile ilişkili olan süre (müddet) veya birbiri ardına devam etme (süreklilik) olgularının farklılığını gözönünde tutmak gerekir. Gerçekte süre veya süreklilik kavramları şuurun özsel ve temel bir verisidir. Çünkü şuur halleri ancak devam etme, süreklilik olarak görülebilir. Süreklilik, birbirini izleyen an'lar silsilesinde imtidad eder. Bu noktada İslâm düşüncesinin zamanı yaratılmış bir varlık ve an olarak tanımlaması önem arzeder. Onun için zaman ile ilişkili veya onun şart ve duruma göre nitelenmesi demek olan vakit, asr, dehr vb. kavramlar yaratılmış olması bakımından hep an ya da hâlin çeşitliliğini anlatır. 4084
Mitolojide, felsefî düşüncede ve bilim alanında herkesin hakkında fikir yürüttüğü zaman kavramı, günümüze kadar üzerinde yapılan izahlarla daha karmaşık bir hale dönüştüğü, yapılan araştırmalar sonucu ortaya çıkan bir gerçektir. O bakımdan zamanın somut bir varlığa sahip olmayışını bu durumun sebebi olarak göstermek mümkündür. Başlangıçtaki mutluluğu arayan mitik inanışın, zamanı varlığa öncelikli sayanların ve onu hareketin sayısı, insan zihninin bir algılayışı diye açıklayan felsefî anlayışların bütün gayretleri zamanı anlamaya yöneliktir.
Kur'ân'ın inzâlinden önceki devirde, zamanı tanrı yerine koyanların yanı sıra, onu soyut bir varlık olarak telakki edip somut varlığa öncelikli kılanlar da olmuştur. Kur'ân'ın nüzûlünden sora da aynı anlayışlarla karşılaşıldığı olmuştur.
Bilim, ‹büyük patlama' ile, zamana yaklaşırken, bu patlamadan önce, zamanın varlığını kabul ettiğini itiraf etmekte ve fakat eldeki verilerin bunu açıklamaya yeterli olmadığını belirtmekte, öte yandan da kara deliklerin varlığından bahsederek, kozmik ötesine ışık tutmaktadır.
Kur'ân'ın ifade ettiği zaman kavramı ise günümüze kadar yapılan bütün tartışmaların ötesinde bir niteliğe sahiptir. Çünkü Kur'an’da, her şeyin ve dolayısıyla zamanın da yaratıcısı, zaman dışı ve aşkın bir varlık olarak sunulan Allah'tır. Ayrıca Kur'ân'da anlatılan zaman, fizik ve metafizik boyutta varlığa sahip olan her olayın ve varlığın kendi sürecini ortaya koyar. Çünkü değişim, gelişme, zaman ve mekân hiçbir boyutta varlıktan ve zamandan soyutlanamaz.
Batının Einstein’le tanıdığı ve varlığın yapısal özelliği olan izâfiyet, Kur'ân'ın, varlıkla birlikte, ibâdet ve hukuk alanında da etkinliğini hissettirdiği olağanüstü bir gerçektir. Nitekim Kur'ân dairevî zamanı öne çıkarırken, onun hayatı tanzim
4084] Ali Dölek, Sosyal Bilgiler Ansiklopedisi, Risale Y
- 828 -
KUR’AN KAVRAMLARI
aracı olduğuna dikkat çekmiştir. Doğrusal zaman, Kur'an'da ebediyet ufkuna yerleştirilen ve daima ilerlemeyi gerektiren pozitif bir gelişmedir.
Kur’ân, oluşturduğu zaman stratejisi ile ‘geçmiş’i seçmeci bir şekilde tahlil ederek, ‘şimdi’de ‘geleceğ’e planlar yapmayı ve o planları uygulamayı hedefler. Ayrıca Kur’ân, söz konusu planlamanın, hayatın ve doğanın bir parçası olduğunu belirtirken, olayın tür ve zaman bakımından, birbiri ile keyfiyet birlikteliğine sahip olması gerektiğine dikkat çeker. Bundan ötürü gecenin, gündüzün, sabah ve ikindi vakitlerinin işlevlerini birbirine transfer etmenin, doğayı ve hayatı negatif olarak etkileyeceği fark edilir.
Varlığa anlam kazandıran, ona pozitif ya da negatif etkide bulunan zaman, tarihin her döneminde insan zihnini meşgul etmiştir. Zaman konusundaki merak, insanın özünde var olan ortak bir paydadır. Bu yüzdeden onun varlığı ve yokluğu, kökeni, varlığının mâhiyeti, zamansız bir mekân ve hayat, mutlak ve statik bir zaman olup olamayacağı, gece mi gündüz mü, zihnin algılaması mı, saatin ölçtüğü süre mi, hareketin sayısı mı olduğu; varlığa önceliği veya birlikteliği, varlıktan soyutlanıp soyutlanamayacağı, ezel ve ebed ile ilişkilendirilip ilişkilendirilemeyeceği daima sorulmuştur. Zamanı bildiğini zannedenler, niçin kendisine bu konuda soru sorulduğunda tutulup kalmıştır!?... İnsanın, yaşayıp algıladığı ve inkâr edemediği gerçeği açıklayamaması ne kadar ilginçtir.
Mitolojik anlayıştan Yahûdiliğe, Hıristiyanlıktan Kur’ân’ın nüzul çağındaki insana, kısacası ilk insandan sonuncusuna kadar herkesin ve her düşünce sisteminin yakînen ilgilendiği, daha doğrusu ilgilenmek zorunda olduğu bir kavramla, tevhid inancına sahip bir ferdin ilgilenmemesi düşünülemez. Bilimin, konuya duyarlılık derecesi ve yaklaşımı ayrı bir merak konusudur. Rölativite, uzaya giden ikizin bir yılına karşılık yeryüzündekinin 14 yıl yaşlanması, uzaydan dönen ikizin torunlarıyla karşılaşması, “bir günün bin yıl” olması nasıl bir şeydir?! Varlığın başlangıcı ve sonu, nereden gelip nereye gittiği ve var olan bir şeyin yok olup olamayacağı hususunda yapılan tartışmalar neyi sorgulamaktadır? Başa gelen felâketlerin sorumlusu zaman olabilir mi? Varlığın enerjiye, enerjinin varlığa dönüşmesinde varlıkta meydana gelen değişimin zamana yansıması, varlık ve zamanın başlangıcı, kara delikler ve ötesi, kozmik arka planın varlık ve zaman açısından mâhiyeti, sürekli aynı merakı uyandırmaktadır.
İnsan hayatı açısından zamanın önemi, günümüzde, gelişen toplumların zaman anlayışı, planlama ve başarı, geçmiş ile gelecek kavramları, bunların gerçekliği, zaman yönetiminin hayata pozitif ya da negatif etkileri, bireysel ve toplumsal alanda gündemi oluşturan konuların başında gelmektedir. Zamanın dairevî, lineer/doğrusal, öznel veya nesnel olabilirliği yönünde yürütülen tartışmalar da bu konulara eklenebilir. Acaba zamanın olmadığı bir olay düşünmek mümkün müdür? Bütün bunlara ilâveten metafizik boyuttaki zaman, düşünen insanın zihnindeki istifhamlardandır. İşte böylesine zor sualleri, sağlıklı bir şekilde yorumlayabilmek ve zamanın fizik ve metafizik boyuttaki kullanımını anlayabilmek için birbirinden ayrı düşünülemeyen varlık ve zamanın Yaratıcısının sözüne, Kur’ân’a başvurmanın zorunluluğu âşikârdır. İnsan zihninin belki de ebediyen çözemeyeceği zamanı, biraz olsun anlaşılabilir kılmak için başka yol gözükmemektedir.
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 829 -
Çeşitli Din ve Zihniyetlere Göre Zaman
Zaman, gündelik yaşamda çok sık kullanılıp anlaşıldığı zannedilen, mâhiyeti bakımından asırlardır insan zihnini meşgul eden, fakat insanın bir türlü anlayıp anlatamadığı; varlığını, varlığında bulabildiği; yok oluşunu da varlığında hissettiği bir kavramdır. Akıl için zamanın anlamını kavramak oldukça zordur. Aslî metafizik görüş açısından zamanı tarif etmek çok müşkildir. Zamanın tek ve yegâne tanımını yapmak imkânsızdır. Bu ise hiçbir tanıma kesin gözüyle bakılamayacağını gösterir. Zamanın referans noktası kozmolojidir. Günümüzde bilim, diğer sahalarda olduğu kadar, kozmoloji konusunda kesin ve net konuşamamaktadır. Bilim, kozmolojik verileri yorumlarken, bunların ardındaki olayları ya da ana etkenleri tek ve isâbetli bir şekilde açıklamaya gücünün yetmediğini itiraf etmektedir. Aynı veriyi, birçok şekilde açıklama imkânı vardır. Bu açıklamalar epistemolojik değerlendirmelere, ön yargılara, moda akımlara ya da metafizik yönelişlere dayanmaktadır. Bütün bunlar, zaman hakkındaki bilgilere, yeterince güvenilemeyeceğini göstermektedir.
Zamanın ne olduğu sorusu, çok sorulmuş, ancak onun, tatmin edici bir cevabı bulunamamıştır. Zamanı bildiğini iddia edenler, kendisine sorulduğunda, onu tarif etmede zorlanmıştır. Zaman meselesini titizlikle ele alanlar, bütün teorileri incelediklerini, buna rağmen bir sonuca ulaşamadıklarını, yani zamanın gerçek niteliğini gösteren herhangi bir şey bulamadıklarını belirtmektedirler. Zamanın mâhiyetini izahta hiçbir teşebbüsün nihâî olamayacağı şeklindeki açıklamalar da işin ne kadar girift olduğunu anlatmaktadır. Konu ile ilgili araştırmalar, âfâkî sayıldığı için, bu kanaat olumlu karşılanmamış, objektif bir görüşle yola çıkıldığında, zamanın gerçek niteliğinin kısmen anlaşılabileceği itiraf edilmiştir. Şu halde böyle bir itiraf, zamanın tam mânâsıyla anlaşılmamış olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla zaman hakkında yapılan tanımlara tam ve kesin gözüyle bakmak, oldukça zordur. Kesin olmamakla birlikte yapılan tanımlar, sözkonusu kavramın anlaşılmasında önemli bir rol oynamaktadır. Lafızlar değişse de her dilin zaman kavramını ifade ederken kullandığı kelimeler, kavram hakkında zengin bir bilgi ve birikimi beraberinde taşımaktadır.
Zaman, Arapça bir kelimedir. Zaman veya zemen, vaktin azına veya çoğuna verilen, asr ve dehr anlamında kullanılan bir isimdir. Ancak zaman, belli bir müddeti; dehr ise dünyanın ömrünün tamamını ifade eder. Ayrıca zaman, olayın adı ile de anılarak onun vukuu ânını ifade eder. Hurma zamanı, meyve zamanı gibi.4085 Buna göre olayın süresi, zamanın ölçeği; olayın adı da zamanın adı olmaktadır. Arap dilinde zaman “mâzî, hal ve istikbal gibi zamana mukarin oluş beyan eden sigalar” anlamına da gelir.4086
Osmanlıca’da dehr, devir, müddet, mevsim, meta’; Fransızca’da temps, Almanca’da zeit, ingilizce’de time, İtalyanca’da tempo, Farsça’da hengâm gibi kelimeler, zaman anlamında kullanılır. Dünya kelimesi de zaman anlamında kullanılmaktadır. Hançerlioğlu’na göre zaman, tüm varlıkların, birbirinin yerini alarak sıralandığı sonsuz süredir.4087 Dünya, baht, talih, devran gibi kelimelerin
4085] İbn Manzûr, Lisân u’l-’Arab, Beyrut, 1990, XIII. 199
4086] Şemseddin Sami, Kâmûs-i Türkî, nşr. Ahmet Cevdet, Derse’âdet, 1317, s. 686
4087] Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, Remzi Kitabevi Yay., İstanbul, 1980, VII, 356
- 830 -
KUR’AN KAVRAMLARI
de zaman kavramını ifade ettiği görülmektedir.4088 Antik çağ Yunanlılarının khronos, Lâtinlerin tempus diye adlandırdığı zaman; oluş, gelip geçiş, değişme ve süreklilik biçimi, dönüşü olmayan bir doğrultuda birbiri ardından gitme mânâlarını taşır.4089
Ebu’l-’Alâ’ el-Ma’arrî (449/1057), zamanın, gök cisimlerinin hareketi olduğu şeklindeki tarifin, hatalı olduğunu söylemektedir. Nitekim dilcilerden Sîbeveyh’in,4090 zamanı, gece ve gündüzün geçmesi diye tarif edişini de bu hatalı tarife örnek olarak verdikten sonra, zamanın en küçük parçasının, idrâk edilecek şeylerin tamamını kuşattığına açıklık getirmektedir.4091 Kelâmcılara göre zaman: Bilinmeyen bir yenilenenin, bilinen bir yenilenen ile ölçülmesidir. Gece ve gündüz ile ayın, ay ile senenin, sene ile ömür ve dehrin ölçülmesi,4092 bunun ampirik realitesidir. Jeolojik olarak yer kabuğunun oluşum devreleri, yani birinci zaman, ikinci zaman ve mûsikîde vuruşla belli edilen ölçü bölümü, bize zamanı anlatmaktadır. Zaman öldürme, zamandaşlık, zamansız, zamana göre ücret, iş günü gibi kelimeler, zamansız bir şeyler yapılamayacağını göstermektedir. Yapılan tanımlardan herhangi birinin, zaman kavramını tam olarak açıkladığı söylenemez. Ancak, zaman kavramına ait tanım ve kelimelerden her biri, bu kavramın içeriğinde bulunan mânâlardan az veya çok bir bölümünü anlatmaktadır. Ayrıca farklı tanımlar, bu kavramın, çok zengin mânâlar içerdiğini de ortaya koymaktadır. Şu halde zamanın gerçekliği ve tanımıyla ilgili bu teorileri bir tarafa bırakarak, şu sorulara cevap aranmalıdır: Zamanın dış dünyada bir varlığı var mıdır, eğer yoksa zaman sadece zihinde mi vardır? Genel olarak dinlerin ve insanlığın zamana bakışı nedir? Mutlak bir zaman var mıdır, yoksa zaman rölatif/göreceli midir? Allah’tan başka zamansız bir varlıktan söz edebilir miyiz? Varlık ve zamanın birbirine önceliği var mıdır? Zamanın kökeni, kıdemi, mâhiyeti sonlu ve sonsuz oluşu, zamanın durdurulması, ışık hızının aşılması bu konudaki tartışmaların temelini oluşturmaktadır.
Değişim, gelişim, yok oluş, yeniden varlık âlemine giriş, geçici zamanın özelliğidir. Varlığın elifbası olan zaman ise ebediyet, değişmezlik ve süreklilikle birliktedir.4093 Geleneksel öğretiler, fonksiyonlarını icra etmek için geçici düzende bulunan zaman anlayışını aşarak ebediyetle bütünleşirler. Ancak ebediyete yolculuk için, geçici düzendeki zaman vâsıtasıyla hareket etme durumunda olan insan, fıtraten buna kodlanmıştır. İşte mitoloji, insan fıtratında var olan bu kodlamaya, ebediyete hareket startını vermekte ve onun geldiği kaynağa yaklaşımını amaçlamaktadır. Kısaca geçici düzende bulunan zaman, bütün plân ve programını ebediyet için yapmalıdır. Zira asıl olan budur. Geçicilik kaçınılmazdır. Bunu motive eden en somut gerçek olan “ölümde tek boyutlu zaman akışında, insan aklının sürekli kendisine takılı kaldığı bir eşiktir”. O, her an gerçekleşebilecek olan ve insanın içinden söküp atamadığı bir realitedir.4094 Ölüm, ebediyet yol4088]
Büyük Türk Sözlüğü, s. 1266
4089] Hançerlioğlu, VII, 356; Akarsu, Bedia, Felsefe Terimleri Sözlüğü, Savaş Yay., Ankara, 1984, s. 198, 202
4090] 299/911
4091] Ebu’l-’Alâ’ el-Ma’arrî, Risâletu’l-Ğufrân, nşr. Âişe Abdurrahmân Bintu’ş-Şâti, Mısır, ts., s. 426
4092] el-Cürcânî, Kitâbu’t-Ta’rifât, s. 14; et-Taftâzânî, Muhtasaru’l-Me’ânî, s. 118
4093] Nasr, a.g.e., s. 235
4094] Kılıç, s. 34-35
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 831 -
culuğunda ilk duraktır. Ötekinin ölümüne tanık olmakla başkalarının geçici düzendeki hayatına etki eden ölümün, bizzat sahibini geçici düzendeki zamandan alıp götürdüğünün en etkili delili, yine ölümdür. İşte önemli olan bu realiteden sonraki durumdur.
Ölümü tamamen bitiş, yok oluş olarak görmeyen mitoloji, ölüm sonrasını ebediyet olarak değerlendirir. Ancak bu inançla insan, geçici düzendeki zamanını pozitif olarak yaşar. Zira bu inançta, korku ve ümit birbirinden ayrı olamaz. Ebediyet inancının yokluğu, geçici düzeni negatif bir seyre sokar. Bütün negatif gelişmeleri zamana fatura etme inancı, ebediyet inancının ya yok oluşunun, ya da çok zayıf oluşunun bir ifadesidir. Nitekim Doğu Mitolojisinde, Araplarda, bu inanç, şiirlere konu olmuştur. Câhiliye dönemi düşüncesinde, zaman negatif bir yapıya büründürülmüş, ilahlaştırılmıştır. Zamanın yıpratıcılığını, ölümün kaçınılmaz olduğunu anlatan ifadeler, zamana yüklenilen negatif bir anlayıştır.4095 Bazı mitolojilerde zamanın değiştirme ve tahrip yönünün ağırlık kazanması, Aristo'yu rahatsız etmiş olmalı ki o, bu anlayışı azaltma çabasına girişmiştir.4096
Türk mitolojisindeki Oğuz Destanı, Kaf Dağı, Gök ve mücadele, temel kavramlardır. Bunlarda, zamanın sürekliliğiyle birlikte değişimin kaçınılmazlığı, fakat buna rağmen hayatın devam ettiği, dolayısıyla devam eden hayatın bir gereği olarak törelerin ve göçün sürüp gittiği görülmektedir.4097
Mitolojilere zaman açısından bakıldığında, geçici bir zaman içinde tekrar eden bir sürekliliğin varlığı, bununla da pozitif bir sonuç elde etmenin hedeflendiği, ebediyet fikrine götüren düşüncenin buradan beslendiği görülmektedir. Ancak geçici zaman fikrine yüklenen tahrip düşüncesinin, aşırı derecede ileriye giderek ebediyet anlayışını gölgelediği kanaati, ağırlıklı olarak kendini hissettirmektedir.
Arkaik/eski dinlerde zaman devirlidir. İnsanın kurtuluşu bakımından tarihe önem verilmez. İnsanı, dünyevî hayatında eksikliklerinden kurtarmak, tüm dinlerin ortak ilkesidir. Zerdüştlüğün bir uzantısı olan Zurvan, metafizik açıdan ebedî, etimolojik olarak da sınırsız zaman anlamına gelmektedir. Geç dönem Yunan düşüncesinde ise etimolojik olarak ebed, sınırsız zaman anlamındadır. Yoksa ebed, genel olarak kullanılan zaman anlamında değildir. Ancak ontolojik olarak varoluş, varlıktan ayrı olamayacağı gibi, zaman da bu anlamda, ebedîlikten tamamen ayrılamaz ve kökenine bağlı olarak geçici bir süre için varlık sahnesinde tezâhür eder. Esasen bu dinler, gerçekliğe ve kalkış noktalarına bağlı olarak, geçiciliğin önemini konu etmeliydiler. Çeşitli faktörlerin etkisiyle, doğrusal zaman ve tarih anlayışının yanı sıra, devrî zaman ve tarih anlayışı gelişti. Devrî zaman anlayışı, İbrâhimî olmayan dinlerle, doğrusal zaman anlayışı ise İbrâhimî dinlerle farklılık göstermektedir.4098
Mûsevîliğe göre zamanın bir başlangıcı vardır, sonuda olacaktır. Devrî zaman düşüncesi aşılmıştır. Yehova, kozmik zamanda değil de, geriye döndürülmesi mümkün olmayan tarihsel bir zamanda ortaya çıkmaktadır.4099 Peygam4095]
Kılıç, s. 19
4096] Aristoteles, Fizik, trc. Saffet Babür, Yapı Kredi Yay., İstanbul, 1997, s. 209
4097] H. Ziya Ülken, Türk Tefekkürü Tarihi, Matbaa-i Ebu’z-Ziyâ, İstanbul, 1933, I, 60-70
4098] Nasr, Bilgi ve Kutsal, s. 240-246
4099] Eliade, Kutsal ve Dindışı, s. 90
- 832 -
KUR’AN KAVRAMLARI
berlik silsilesinin çok uzun bir süreci kapsaması, tarihin önemini teyit etmiştir. Ancak tarihin akışı, tam doğrusal olmadığı gibi, ulûhiyyetle özdeşleştiritmiş de değildir.4100 Ayrıca Yahûdi ve Hıristiyan geleneğinde zaman, kutsal bir tarihin aracısı olarak bilinir. Seçilmiş bir halkın başına gelen özel olaylar dizisi olarak düşünülüp çoğu kez bu gözle kutlanmıştır. Zaman, ebedî bir dönüş olarak ifade edilip, antropolojik kullanımının öncelikleri, Tanrıyla halk arasındaki sözleşme ve inanç, tek kurtarıcıda toplanan bir kurtuluş tarihinde kendini gösteren ilâhî yol olarak değerlendirilir.
Yahûdi ve Hıristiyanlıkta zamanın genelleştirilmesi, evrenselleştirilmesi ve laikleştirilmesi için bir dizi girişim yapılmıştır. İncil’deki zamanın, 19. yüzyılda, terk edilmesinin sebebi, doğru zaman türünü içermemesidir. Yani bilim adamına göre zaman, işaret ettiği olaylardan bağımsız bir değişken değildir. Dolayısıyla insanlık için anlamlı olan, olaylardan ayrılmadan, tarafsız zaman konusunda bir şey söylemek mümkün değildir. Zamanın temalaştırdığı bir söylem, zamandan bağımsız olabilir. Bu nedenle, laik zaman anlayışında zamanı temalaştırmaya ihtiyaç da yoktur. Hâlbuki Yahûdi ve Hıristiyan geleneğinde zaman, kutsal bir tarihin aracısı olarak bilinir. Onlara göre zaman, seçilmiş bir halkın başına gelen bir özel olaylar dizisi olarak düşünülmüş, çoğu kez bu gözle kutlanmıştır.4101
Geleneksel Hıristiyan düşüncesi, zaman ve mekân probleminin çözümünü, bu iki kavramın dışındaki hakikate başvurmada görmüştür. Mezkûr düşünce, Hz. İsa’nın ilk ve ikinci gelişine kadar olan doğrusal zaman fikrini, tarihe kulluk şeklinde modern dünyaya taşımıştır. “Tam olaraksa, doğrusal zaman ve tarihsel süreç anlayışının laikleştirilmesi, tarihselciliğe ve aşkın hakikatin reddine -bu, modern düşünceyi büyük ölçüde karekterize eden şeydir- sebep olmuştur”. Hıristiyanlık, zaman ve mekân probleminin çözümünü, zaman ve mekânı aşarak hakikate baş vurmada görmüştür. Hâlbuki zamanı ve mekânı kaldırarak, çözüldüğü zannedilen problemin çözüldüğünü zannetmek, varlığın tabiatına aykırıdır. Esasen problem, rolatif olan zaman ve mekâna, genel ve nesnel bir zaman yükleyen düşüncededir. Çünkü, bütün hak dinler, zaman ve mekân düşüncesinin zâhirî yanıyla, yani pratik olarak insanın kurtuluşuyla ilgilenmişlerdir.4102
Hıristiyanlık, tarihsel zamanı değerlendirirken, daha da öteye gitmektedir. Çünkü Tanrı, tarihsel olarak koşullanmış, insanî bir var oluşu üstlenmiş bir bedene bürünmüştür. Tarih kutsallaştırılmış bir hale getirilmiştir. İncil tarafından zikredilen “İllud tempus”, açıkça belirlenmiş tarihsel bir zamandır. Dinsel zamana katılan çağdaş hıristiyan, İsa’nın içinde yaşadığı, can çekiştiği ve yeniden hayata geldiği “İllud tempus”a ulaşmaktadır. Yine Hıristiyan için kutsal takvim, İsa’nın var oluşunun olaylarını, aynen sonsuz bir şekilde, yeniden ele almaktadır. Ancak bu olaylar tarih içinde cereyan etmişlerdir. Hıristiyanlığa göre zaman, İsa’nın doğumuyla başlamaktadır. Çünkü bedene bürünme, evrende yeni bir insanî durum ihdas ermektir. Kısaca tarih, Tanrı’nın dünyadaki varlığının yeni bir boyutu olarak belirmektedir. Ancak, ilkel dinlerdeki gibi efsanevî bir bakış içinde değil. Tanrının, İsa’nın bedenine bürünmesi, bir amaca, İsa’nın saâdetine yöneliktir. Dolayısıyla İsa’nın bedeni tarihidir. Zaman, artık dairevî olarak kavranılmamaktadır.
4100] Nasr, Bilgi ve Kutsal, s. 244
4101] Johannes Fabian, Zaman ve Öteki, trc. Selçuk Budak, Bilim ve Sanat Yay., Ankara, 1999, s. 20-49
4102] Nasr, Bilgi ve Kutsal, s. 245-246
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 833 -
Mûsevilikte de dairevî zaman düşüncesi aşılmıştır. “Zamanın bir başlangıcı vardır ve bir de sonu olacaktır”. Sonu olan bir şeyin, kutsiyetinden bahsedilemez. Dolayısıyla zaman içerisinde meydana gelen olaylar ve ölümler, zamana fatura edilmektedir.4103 Kur’ân’a göre ölüm, Allah’ın tasarrufundadır. Zamanı da ölümü de gerçekleştiren Allah’tır. Laik düşüncede zaman, dünyada ya da sona bağlı olarak, evrende yapısaldır. Dolayısıyla onunla birlikte var olur. Dünyanın çeşitli kısımları (en geniş anlamıyla hem doğal hem de toplumsal, kültürel bütünlükler) arasındaki ilişkiler, zamansal ilişkiler olarak anlaşılabilir. Mekân içindeki dağılım doğrudan doğruya zaman içindeki ardışıklığı yansıtır.4104
Bu dinler, gerçekliğe ve kalkış noktalarına bağlı olarak, geçiciliğin önemini konu etmemişlerdir. Bu faktörlerin sonucu olarak doğrusal zaman ve tarih anlayışının yanı sıra, devrî zaman ve tarih anlayışı, ilk astronomi bilginlerinin kanaati olarak, Yahûdi, Hıristiyan ve İslâm inançlarına göre çok uzak olmayan sonlu bir geçmişe, evrenin başlamasına dayandırılır. Bu inancın kaynağı olarak insanlar, evrenin varlığını açıklamak için bir ilk neden kavramını gerekli görmüşlerdir.4105 Hıristiyanlık, devrî zaman anlayışına parçacı yaklaşıp doğrusal bir tarzda değerlendirir. Zâhirî açıklamalarıyla İbrahim’den önce İsa’yı kabul eden Hıristiyanlık, tarihi, şu üç noktayı işaret ederek algılar: Âdem'in yeryüzüne inişi; Tanrı'nın oğlunun tarihte ikinci Âdem olarak vücut buluşu; İsa'nın tekrar gelişi ve dünyanın sonu.
Birinci tarihî olay, İsa'nın doğumu ve oğulun zaman ve tarih içinde vücut buluşuyla birliktelik kazanan bu inanç, dinî bir ortam meydana getirmiş; bu ortam, Hıristiyanlığın zayıfladığı dönemde, modern dünyayı sarmış, “tarihe kulluk” şeklinde bir putperestliğe yol açmıştır.4106 Grek ve Hıristiyanların zaman anlayışı tipseldir. Zamansallık, insanın yaratılışı ve sonluluğunun kalıpları içinde bilinebilir. Zaman, evrendeki tüm olup bitmelerdeki birbirini izleme halini kavrama formudur. Hıristiyanlığa göre bu haliyle tüm varlık, zaman içinde kavranabilir. Oysa Tanrı zaman dışıdır. Buna karşıt bir zaman anlayışı Platon’un Timaios diyalogunda görülmektedir. Dolayısıyla Grekler için zaman modeli, zorunlu çembersel bir harekettir. Çembere en yatkın hareket ise çizgi formudur.4107 Manc’ın, tarihi ulûhiyyet yerine koyuşu, Hıristiyanlığın mirasıdır. Hıristiyanlığın güçlü dönemlerinde azizlerin ve kurucuların4108 hayatlarındaki önemli olayların tekrarıyla, günlerin geçişi ve olaylar kutsallaştırılmıştır.
Tarih kelimesinin sözlük anlamı da vakit bildirmek demektir. Kısaca tarih, zamanın olaylarını somut olarak vakitlendirmektir.4109 Hâlbuki Kur’ân, vakitlendirme yapmadığı gibi, olayların önce ve sonrasını önemser. Şartlara ve olaylara göre değerlendirmelerde bulunurken, zamanın her türünü insanın sahip olduğu en kıymetli değer olarak telakki eder.
4103] Eliade, Kutsal ve Dindışı, s. 90-93
4104] Fabian, s. 31
4105] Stephen Hawking, Zamanın Kısa Tarihi, trc. Sabit Say-Murat Uraz, Milliyet Yay., İstanbul, ts., s. 18-19
4106] Nasr, Bilgi ve Kutsal, s. 245
4107] Alwin Diemer, Günümüzde Felsefe Disiplinleri, -Ontoloji-, trc. Doğan Özlem, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1997, s. 127
4108] Nasr, Bilgi ve Kutsal, s. 45
4109] el-Câbirî, Muhammed Âbid, Arap-İslâm Kültürünün Akıl Yapısı, trc. Komisyon, Kitabevi, İstanbul, 1999, s. 254
- 834 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Câhiliye Araplarında Zaman
Eski Araplar zaman kavramı hakkında çok net bir anlayış ortaya koymaz. Çok sayıda gizli ve bozuk şeyler, zamana işaret eden ıstılahların çokluğu, zamanı inkâr, ispat, çekimser olarak belirginleşen fikirlerin çokluğu, söz konusu kavramın netleşmesine engel olan sebeplerin başında gösterilmiştir. Eski Araplar, bu kavramı ifade etmek için zaman, dehr, vakt, hîn, müddet, ezel, ân, yevm kelimelerini kullanıyorlardı.4110 Gün isimleri, Âd ve Semûd kavimlerine dayanmaktadır. Onlara göre Cuma günü, her millet için önemli bir gündür. Bu gündeki toplantıya, Perşembe gününden itibaren hazırlanılır. Cumartesi günü iş bırakılmasına rağmen, bir tatil anlayışı yaygın değildir. Ayların da farklı isimleri vardır. Kureyş lügatine göre Zilhiccenin Câhiliyedeki adı Mu'temirdir.4111 Yıllık takvim hesaplamalarında kozmolojiden ve ona ait bir gök cisminden yararlanılırdı. Doğuda bir yıldızın doğuşu ve Batıda bir yıldızın batışına dayandırılan bu hesap, on üç gün sürmekteydi. Üç yüz altmış beş gün olarak hesapladıkları yılda, dört mevsim anlayışı göze çarpmaktadır.4112
Kur’ân’ın nüzûlü sırasında Araplar, güneşin yerden binlerce metre yükseklikte olduğunu düşünürken, Kur’ân bundan tamamen farklı bir yaklaşımla güneşin yerden milyonlarca mil uzaklıkta olduğuna işaret etmektedir.4113 Bu durum, Arapların, zaman ölçeklerinden olan güneş hakkında yeterli ve sağlıklı bilgiye sahip olmadıklarını göstermektedir. Zaman ölçeği ve onunla ilgili bilgileri sağlıklı olmayan Arapların, zaman hesaplamalarının tam olarak doğru olduğu söylenemez. Daha önce işaret edildiği gibi zamana işaret eden ıstılahların çokluğu, zaman kavramı ile ilgili fikirlerin karmaşıklığı ve net olmayışı da güneşin yerden uzaklığı hususunda, yanlış bilgiye sahip olabileceklerini doğrulamaktadır. Arapların biyolojik zaman ölçümlerini kullandıkları, develerin yaşını, doğurduğu yavru sayısı ile hesapladıkları bilinmektedir.4114 Kur’ân öncesi zaman anlayışında karamsarlık hâkimdir. Mantıkî tutarlılığı olmayan bu düşüncede, yaratıcı Allah’tır. Yaratmadan sonra onun işi bitmiştir. O, sadece yaratıp geriye çekilir. Yürütme, despotik bir yapı sergileyen “dehr”in elindedir. Dehr, yıkıcı ve öldürücülüğünü değişik isimlerle yürütmektedir. Arapları, yaratılışın başlangıcı ve Yaratıcı fazla ilgilendirmiyordu. Zihinleri ölüme kodlanmış, Araplara göre, ölümden öteye ba’s ve âhiret diye bir inanç, bir başka ifade ile “ölümden öte bir köy” yoktu.4115
“Biz sadece toprak altına giren cesetlerle, rüzgâr gibi uçup giden ruhlardan ibâret değil miyiz” şeklindeki ifade, Arapların ölüm sonrası hakkındaki inançlarını
4110] İbrahim el-’Âti, ez-Zemân fi’1-Fikri’l-İslâmî, Dâru’l-Muntahabi’l-Arabî, Beyrut, 1993, s. 49-66
4111] Ebû Bekr ‘Abdullah İbn Hüseyin İbn İbrahim İbn Hüseyin es-Sekafî İbn Âsim, Kitâbu’1-Envâ’ ve’1-Ezmine ve Ma’rifeti A’yâni’l-Kevâkib, nşr. Hüseyin Elmalı, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., Ankara, 1997, s. 62
4112] Muhammed Esad, İslâm Tarihi, sad. Ahmet Lütfi Kazancı-Osman Kazancı, Marifet Yay, İstanbul, 1995, s. 153, 19 nolu dipnot
4113] Ahmed Hanefî, et-Tefsîru’l-’İlmî li’1-Âyâti’l-Kevniyye fi’l-Kur’ân, Dâru’l-Me’ârif, Mısır, 1119, s. 269-270
4114] İbn Kesir, Tefsîru’l-Kur’âni’l-’Azîm -Tefsîru İbn Kesir-, Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-’Arabî, Beyrut, 1969, II, 108; el-Beydâvî, el-Kâdî Nâsıruddîn, Envâru’t-Tenzîl ve Esrâru’t-Te’vîl, Mısır, ts., l, 361; Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Eser Kitabevi, İstanbul, 1971, III, 1823
4115] Toshihiko Izutsu, Kur’ân’da Allah ve İnsan, trc. S. Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul, ts., s. 7, 155-167; el-’Âtî, s. 49-66
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 835 -
özetlemektedir. Ölüm sonrası bir inancın olmayışı sebebiyle, gözlerini ve gönüllerini dünyaya çeviren bu düşüncenin sahipleri, dünyada ebedîleşmenin imkânını ararken “dehr” in ebedîliğine katılmayı kendilerine düstur edinirler. Kur'ân'ın işaretiyle mallarının kendilerini ebedîleştireceğine inanırlar.4116 Bu psikoloji ile hayatı bu dünyadan ibaret görüp, ölümün “dehr”den geldiğine inanır, çıkış noktalarını tamamen zanna dayandırırlar.4117 Görünen o ki bu düşüncede olanlar, gerçekte olmasa da görünürde “dehr”e ilahlık vermiş gibidirler.4118 Başlarına gelen felâketten dolayı dehre söven şâirlerin varlığından söz edilmektedir.4119 Astronomi ve fizikle uğraşan Araplarda, “esir” düşüncesi âlemi doldurur ve cisimlere hayat verir. Daha sonraları “dehrî” diye adlandırılan bu düşüncenin sahipleri, duygularla bilinen âlemden ötede bir mâna âlemi tanımazlar.4120
Kur’ân öncesi dönemde hayat anlayışı karanlık ve esrarengizdir. Bu düşünce, beşikten mezara kadar, ferdin hayatına el atıp, onu zulmünün pençesi altında tutmaktadır. Kısaca kader denilebilecek bu inanç, yarı insan olan bir yıkıcı kuvvet olarak düşünülmüştür ki, bu kuvvet, her şeyi mahvetmekle kalmamakta, hayat boyu, insana her türlü ıstırap ve felâket getirmektedir. (Câhiliye Araplarının “zaman” kavramıyla ilgili bu şirk anlayışı, “felek” kavramıyla Türklere de geçmiştir. Hâlâ deyim, atasözleri, şiir ve şarkılar halinde felek, hem olayları yönlendiren ve hem de çatılıp kızılan tuhaf bir tanrı niteliğinde değerlendirilegelmektedir.) Nitekim şâir (câhiliye devrinin meşhur şâirleriden biri) bu durumu şu beytiyle vurgulamaktadır: “Eğer başlar (daki saçlar) ihtiyarladı (ağardı) ise, bu, asrın işidir. Bütün küçüklerin sonu ihtiyarlamaktır”. Kader anlayışına işaret eden bir başka beyit ise şöyledir: “(Bana) bir felâket erişince kaderin yaptıklarından vah bana demem”. İşte çaresiz karamsarlığın kökleri kader düşüncesinin altında yatmaktadır. Dehr’in yazılmış bir mektup gibi olduğu, kimsenin ecelinden sonraya kalamayacağı, en-Nabiğa (604)’nın bir şiirinden anlaşılmaktadır.4121
Ecel anlayışını da beraberinde taşıyan bu inanç, Câhiliyede kısmen de olsa taraftar bulmuştur. İşte Lebîd4122 bunlardan biridir. O, kadere kazaya, ecele inananlar arasındadır. Cennet ve cehennem kelimeleri, her ne kadar o dönemde biliniyorsa da, Arapları dinsizliğe götüren Nihilizm (her şeyi inkâr eden anarşik felsefî görüş), Mekkeliler arasında da yaygındı. Bu düşünceye göre ölümden sonra hiçbir şey yoktur. İşte ölüm, bundan ötürü korkutucu ve ürkütücüdür. Kur’ân öncesinde “dehr” yerine kullanılan meniyye, himâm, menûn ve menâyâ kelimelerinin hepsi de ölüm anlamında mevt kelimesinin yerinde kullanılabilir. Fakat mevt kelimesi, biyolojik bir olayı ifade ederken, bu kelimeler, insan kaderiyle ilgili semantik alana aittir.4123 Mezkûr kelimeler, despotik bir güce sahip olup, insanı dönüşü olmayan bir yokluğa itmektedir. Hâlbuki mevt, ruhun bedeni terk edişiyle, yeni bir dönemin habercisidir. Bir başka ifade ile mevt, insanın değişimle yoluna devam edeceği anlamını ifade etmektedir. Kur’ân öncesi dönemde
4116] 104/Hümeze, 2
4117] 45/Câsiye, 24
4118] Kılıç, s. 18-19
4119] Ebu’l Alâ’ el-Ma’arrî, s. 428
4120] Esad, s-228-277
4121] Izutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 160-167
4122] 41/661
4123] Izutsu, a.g.e., s. 111-113, 161
- 836 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“dehr”, zamanın da yöneticisi durumundadır. Geceyi ve gündüzü üzerimize salan dehrdir. İşte Hatim et-Tâî’ (605)nin şu beyti bunu göstermektedir: “Dehr, gündüzden sonra geceyi bize çevirirken, biz yok oluruz, ama o devam eder”4124 Yine bu dönemde hayatın kaynağını maddeye dayandıran bazı kâhin ve felsefeciler görülmektedir. Onlara göre âlem, ezelî, zaman ve mekân sınırsızdır.4125 Kur’an öncesi ve Kur’an’ın nuzûlü sırasında “dehr”, müddet ve zamandan farklı bir anlama sahiptir.4126
Bütün bunlardan yola çıkarak Kur’ân öncesi anlayışta, uzak geleceğe ait bir inancın olmadığını, yakın geçmişle ilgilenildiği söylenebilir. Araplar, Allah inancına sahip olsalar bile, parçacı bir yaklaşım şekliyle, şirk içerisindedirler. Oysa tevhid, bir bütünlük arz eder. Hâlbuki onlar, insanın geleceği olan uhrevî zamana inanmamaktadırlar. Kur’ân’a göre, gelecek/âhirete iman, imanın şartlarından biridir.4127 Araplarda ise taklitçilik, devralınan mîrastır. Kabilenin âdeti her şeydir. Kur’an’a göre Arap toplumu, sabahı ve akşamı, sürekliliği ifade etmek için kullanıyordu.4128 Araplardaki zaman anlayışı hem dairevî4129 4130 hem de doğrusaldır. Gündüz, gece, hafta, ay ve sene gibi ölçümler, dairevî zamanın; kesintiye uğramadan devam eden “dehr”4131 ve geçmişin hesap edilmesi4132 gibi hususlar ise doğrusal zamanın nitelikleridir. Her iki anlayışta bulunan ardışıklık, öncelik ve sonralık bâriz bir şekilde4133 olayların akışı ile ortaya koyulmaktadır. Pratiğe alışık olan Araplar, Yunanlılar gibi zamanı gerçek dışı olarak kabul etmezler. Çünkü zamanı, hâricî ve nesnel olarak kabul eden bir tez, birçok güçlükler ortaya çıkarır.4134
Nitekim Kur'ân da, Arapların, geçmişlerine bağlılıkları, efsânevî inançları, olayları tasnif etmeleri, öncelik ve sonralığı bilmeleri, bir tarih kültürüne sahip olmalarını haber verirken, onların çizgisel/doğrusal zaman anlayışını ortaya koymaktadır. Ayları ve günleri hesap etmeleri, haram ayları bilmeleri, nesî' ile zaman ayarlaması yapmaları, gökteki ay ve onunla ilgili değişimleri fark etmeleri gibi hususları haber verirken de dairevî zamanı bilip işlettiklerini, belirtmektedir.4135
Varlığın Tabiatı ve Zaman
Zaman, varlığın ne dışında ne de içinde bir şeydir. Varlığın bizzat kendisidir.4136 Boyutlar, maddî cismin bir özelliğidir; fakat dışta bir varlıkları yoktur. Zaman
4124] İbn Manzûr, IV, 292; Hatim et-Tâî, İbn ‘Abdillâh, Dîvânu’ş-Şi’r, nşr. ‘Âdil Süleyman Cemâl, 3. baskı, Kahire, 1990, s. 202-203
4125] Esad, s. 228
4126] el-Câbirî, Arap-İslâm Kültürünün Akıl Yapısı, s. 248
4127] 2/Bakara, 4
4128] 25/Furkan, 5
4129] 5/Mâide, 52; 9/Tevbe, 98; 48/Fetih, 6
4130] el-Kurtubî, Ebû ‘Abdillâh Muhammed İbn Ahmed, el-Câmi’ li Ahkâmı’1-Kur’ân, Dâru’l-Kütübi’l-İImiyye, Beyrut, 1988, VI, 141; Yazır, III, 1712
4131] el-’Âtî, s. 67-68
4132] İbn Kesîr, II, 108; el-Beydâvî, I, 361; Yazır, III, 1823
4133] ez-Zeccâc, Me’âni’l-Kur’ân ve İ’râbuhu, nşr. ‘Abdulcelîl ‘Abduh Şelebî, Beyrut, 1988, II, 205; Hâlim et-Tâî, İbn ‘Abdillâh, Dîvân, nşr. ‘Abbâs İbrahim, Dâru’I-Fikri’l-‘Arabî, Beyrut, 1995, s. 22
4134] İkbâl, s. 106-107
4135] Faiz Kalın, Kur’an’da Zaman Kavramı, Rağbet Yayınları, s. 17-34
4136] A. Kadir Çüçen, Heidegger’de Varlık ve Zaman, Asa Kitabevi, Bursa, 1997, s. 119
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 837 -
da maddî cismin bir başka boyutudur.4137 Eş’arîlerin, Allah’ın yaratıcı faâliyetine nasıl başladığını “Her şeyin hazineleri yalnız Bizim yanımızdadır. Biz onu ancak belli bir ölçü ile indiririz”4138 âyetine dayandırdığını naklederken, bu görüşe katılmaktadır.4139 Bu âyet ve açıklamalardan ise makro bir âlemin var olduğunun sinyali verilmektedir. Bilimin kozmik arka plan deyip, büyük patlamaya öncelik saydığı, ısı ışınımı, yumuşak bir kümelenmenin erken aşamaları ile başlayan bir âlem olmalıdır.4140 Böyle bir âlemde zamanın ölçüsü ve ölçümü olmasa da bir uzamdan bahsedilmesi,4141 orada zamanın var olduğu halde ölçülemediğini göstermektedir. Çünkü maddî cisimlerin zamanı, bu dünya ve gezegenlerin dönüşünden ileri gelmektedir.4142 Bu zaman; geçmiş, şimdiki ve gelecek zamana bölünebilir. Ancak bu zamanın niteliği, ilk günü geçmeden, ikinci günü gelmeyecek tarzdadır.
Maddî olmayan cisimlerin zamanı ise sıra takip etmesine rağmen günlerin her biri, maddî cisimlerin birer yılına eşittir. Maddî olmayan cisimlerin zamanından kademeli olarak gidildiğinde en son İlâhî zamana varılır. Bunda süre diye bir şey yoktur. Bu sebeple bunun ne bölünmesi, ne sıra takip ermesi ve ne de değişmesi meselesi ortaya çıkar. Bu zaman, ebediyetten de üstün başı ve sonu olmayan zamandır. Allah’ın varlığının önceliği, zamanın önceliğinin bir sonucu olmayıp, zamanın önceliği, İlâhî zâtın önceliğinin bir sonucudur. Bu itibarla İlâhî zaman, Kur’ân-ı Kerim’de “Ümmü’l-Kitâb (kitapların anası)”4143 olarak tanımlanan zamandır. Bu zaman, sebebi ve sonucu sırasından bağımsız olarak, bütün tarihi ebediyet üstü şimdide toplamıştır.4144 Bu mutlak zaman anlayışı, parçalara bölünmeden mutlak varlığı ifade eden, el-Kindî4145’nin tartıştığı “ezel”4146 İbn Arabi’nin adına “zamanların zamanı”, “dehr-i evvel”, dediği şeylerle örtüşen, insanın varsayımını ortadan kaldıran, insana bağımlı olmayan zamandır. Bu temellendirmeye göre, rölatif olan zaman için lâzım gelen sakıncalar, mutlak zaman için lâzım değildir. Hâlbuki kelâmcıların bir kısmına göre bir şey ne şimdi, ne gelecekte, ne de geçmişte var değilse, onun varlığı imkânsızdır. Temel kabulü mutlak zaman olan düşünce, zamanlardan (geçmiş, gelecek, şimdi) hiç birisinde var olmayan bir şeyin, var olamayacağı düşüncesiyle de çelişmektedir. Kısaca kelâmcılar, hareket ve zamanı, gerçekte olmayıp varlığa bağlı olarak kabul etmektedirler. Mutlak zaman anlayışını reddedenlerin yaklaşımı kısaca şöyledir:
Eğer zaman mevcut olsaydı, Allah için de bir ölçü olacaktı. Ayrıca şu andaki
4137] Abdulkerîm Surûş, Evrenin Yatışmaz Yapısı, trc. Hüseyin Hatemi, İnsan Yay., İstanbul, 1995, s. 62). Muhammed İkbâl (1357/1938
4138] 15/Hicr, 21
4139] İkbâl, s. 97-101
4140] Paul Davics, Son Üç Dakika, trc. Sinem Gül, Varlık Yay., İstanbul, 1999, s. 37-38
4141] en-Nîsâbûrî, el-Hasan İbn Muhammed İbn el-Hüseyin el-Kamî, Garâ’îbu’l-Kur’ân ve Regâ’ibu’l-Furkan, nşr. İbrâhîm Atve ‘lvad, Şirketu Mektebeti ve Matba’ati Mustafâ el-Bâbî, Kâhire, 1962, XXVI, 92-94
4142] Fahruddîn er-Râzî, Alî, et-Tefsîru’1-Kebîr (Mefâtîhu’1-Gayb), Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1990, XVIII, 186
4143] 3/Âl-i İmran, 7
4144] İkbâl, s. 107; et-Tabâtabâî, Muhammed Hüseyin, el-Mîzân fi Tefsiri’l-Kur’ân, Müessesetü’n-Neşri’l-İslâmî, Kum, 1417, III, 53-54; krş. el-Câbirî, Arap-İslâm Kültürünün Akıl Yapısı, s. 469
4145] 258/872
4146] el-Kindî, Ebû Yûsuf Ya’kûb İbn İshâk, Resâ’ilu’l-Kindî el-Felsefiyye, nşr. Muhammed ‘Abdulhâdî Ebû Bureyde, Matba’atu Hassan, Kâhire, 1978, s. 45-47; el-Câbirî, Arap-İslâm Kültürünün Akıl Yapısı, S. 469
- 838 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hareket, mevcut; geçmiş ve gelecekteki hareket ise mevcut değildir. Oysa Allah mevcuttur. Eğer zaman hareketin ölçüsü olsaydı, her varlığın ölçüsü olacağından Allah'ın da ölçüsü olması gerekirdi. Allah, her zaman vardır; zaman ise her zaman mevcut değildir. Diğer yandan zaman sâbit olmadığına göre, sâbit olan Allah'a uygulanamaz. Eğer zaman sâbit kabul edilirse; sâbit olmayan harekete uygulanamaz.4147 Mutlak zaman anlayışı, varlığın geçicilik ve dâimîlik diye zıtlıkları uzlaştıran bir belirtiyi ortaya koymaktadır. O nedenle varlığın zamanını kozmolojik, biyolojik veya jeolojik oluşumlardan ibâret saymak, varlığın geçiciliğine ait zamanı ortaya koymak olur. Mutlak zaman anlayışı böyle bir zamanın, yaratılış fiili ile oluştuğunu kabul etmekte, “gecenin ve gündüzün değişmesi O’nun eseridir”4148 âyetini de buna delil göstermektedir.4149 Ayrıca mutlak zaman anlayışını savunanlar, bu âyeti geçiciliğe delil gösterirken; kendi savundukları mutlak zaman anlayışına delil gösterememektedirler. Temelini felsefî düşünceden alan mutlak zaman anlayışına delil olabilecek bir nass ve bilimsel tez mevcut değildir.
Eğer geçicilik olmasa, süre de olmazdı. Dolayısıyla varlık kendini ortaya koyma imkânını bulamazdı. Çünkü varlık, kendisini, bir anda tam olarak ortaya koyamamaktadır.4150 Kimse taneye bakarak onun tekrar taneler verinceye kadarki aşamalarını izlemeden, söz konusu taneyle ilgili aşamaların niteliklerini algılayıp anlatamaz. Alınan besinlerin süt ve kan olabilmesi bir anda gerçekleşememektedir. Mide, bağırsak, ciğer ve damarlar gerekli işlemleri yaptıktan sonra bu sonuca ulaşılmaktadır.4151 Yine bütün faziletler ve ruhî olgunluklar zamanla kazanılır. Gazların oluşumu ve değişimi, galaksilerin evrimi, hep zamana bağlı olarak meydana gelmektedir.4152 Her şeyi vaktinde yapan “sâlik”, mutlak zamanı yakalar,4153 şeklindeki kanaat de felsefî düşünceye dayanmaktadır. Tedrîcen hayatını bir plân dâhilinde tanzim eden insan, zamanı, ruhun tabiatına uygun olarak kullandığında “fena” mertebesine ulaşır.4154 Çünkü hayat, hastalık, kazanmak ve kaybetmek zamanın ayrılmaz bir karakteridir.4155 Olaylar, tecrübe ve imtihan zaman içinde gerçekleşmektedir. Öncelik ve sonralık, değişim, dünya ve âhiret, âmel, mükâfat ve ceza hep zamanın ürünüdür. Oruç ve hac gibi dinî,4156 borçlar, îcâr, sözleşmeler gibi sosyal hayatın gerekleri, hâmilelik gibi biyolojik gelişmeler,4157 hep zamana kodlanmış hususlardır. Ömrün boşa gitmemesi, değerinin anlaşılması ve ona göre yaşanması için Allah, Kur’an’da, asra yemin etmekte4158 ve rahatlamayı bekleyen insana zararda olduğunu bildirmektedir.4159 Varlık her an başka bir haldedir. O nedenle zaman değişmektedir.4160 Burada
4147] el-Cürcânî, Şerhu’l-Mevâkıf, Matbaai Amire, İstanbul, 1311, II, 49, 58, 67-69
4148] 23/Mü’minûn, 80
4149] İkbâl, s. 109
4150] Nurettin Topçu, Bergson, Hareket Yay., İstanbul, 1968, s, 13
4151] 16/Nahl, 66; er-Râzî, Tefsir, XX, 52-55
4152] Alan Lightman, Yıldızların Zamanı, trc. Murat Alev, Tübitak Yay., Ankara, 1998, s. 69-80
4153] Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Marifet Yay., İstanbul, 1991, s. 509-510
4154] el-Kuşeyrî, Kuşeyrî Risalesi, trc, Süleyman Uludağ, Dergâh Yay., İstanbul, 1978, s. 168
4155] Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, IX, 6071-6072
4156] 10/Yûnus, 5; 17/İsrâ, 12; 64/Teğâbun, 17; er-Râzî, Tefsir, VII, 94; XXX, 26
4157] 46/Ahkaf, 15; er-Râzî, Tefsir, XXIV, 115; Yazır, 1, 683-684
4158] 103/Asr, 1
4159] Yazır, IX, 6071-6072
4160] er-Râzî, Tefsir, XXVIII, 210; Muhyiddîn İbn ‘Arabî, Fusûsu’l-Hikem, nşr. Ebu’l- ‘Alâ ‘Afifi, Dâru’l-Kitâbi’l-Arabî, Beyrut, ts. I, 28
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 839 -
sözü edilen an, zamanın en küçüğü ve dakiki olarak değerlendirilmiş, zamanın büyüğünün hesaplanamıyacağının altı çizilmiştir.
İbn Arabi’deki “tecdîdu’1-halk” nazariyesi Eş’arîlerdeki “cevher-âraz” görüşüne benzer. Buna göre cevher, daimî; âraz ise değişkendir. Bir âraz iki “an”da devam etmez.4161 Allah birdir, çokluk ondan sudur etmiştir ve bu, bir süreç içerisinde olmuştur.4162 Gelecek bugün görünmez, yarın görünür. Bu gün akılla var kabul edilen/gayb, yarın duyu organlarıyla kabul edilebilir. Dünya, gayba intikal etmiş olan geçmiş ile, gayptan gelecek olan arasındaki bir noktada bulunan, şimdideki bir halkadır. Dolayısıyla varlığın sınıfları ve bu sınıfların her ânı, farklı farklı âlemler oluşturur”4163
Ekonomik hayat, ona ait düzenlemeler, ister geçici, ister ebedî olsun metâ 4164 saymak, zabıt tutmak,4165 öncelik-sonralık4166 tesbitleri, negatif cephedeki ribâ, kesb gibi kavramlar zamansaldır.4167 Bilginin değerlendirildiği anda, geçip gitmiş olan şeylere dayanması gerekir.4168 Endişe ve üzüntü gibi durumlardan Allah’a sığınan Peygamber, zaman içerisinde farklı deneyimlerden geçen mü’minin yara almadan kurtulmasını amaçlamaktadır.4169 İnsan zamandan tecrit edildiğinde, değer yargıları da ortadan kaldırılmış olur. Zira insan, kendisine tanınan zaman içerisinde belirginleşir; değer yargılarını ortaya koyar. Bunlara bağlı olup olmama yönünden hem insanlar, hem de İlâhî adâlet indinde bir değerlendirmeye tabi tutulur. İnsan hayatının tanzimi, zamanın işaret ve ölçümleri sayesinde bir anlam bulur ve kolaylaşır. İşte saat, böyle bir hizmeti icra eden bir ölçüm âletidir. Kültürel zamanın çeşitliliği, fiziksel zamanın bir mesafelendirilme aracı olarak kullanılması aynı paraleldedir.4170 Peygamber ve kitapların gönderilişi,4171 İnsanın kendini yenilemesi, tecrübe, ilim ve mal edinmesi zaman sayesinde olur.4172 Zamanın tabiatı, varlığın menfaati, münhasıran insanlığın mutluluğu içindir. Gece ile gündüzün meydana gelmesinde, varlığın yaratılışına konulan kanun hâkimdir. Geceyi yaratan, uykuyu da yaratmıştır. Bütün canlılar, güçlü olsun zayıf olsun hepsi, gecede dinlenir. Zamanın tabiatı değiştirilirse; kümeste lamba yakarak tavukları yanıltıp, yem yedirilip fazla yumurtlattırılırsa, tavukların ömrü kısalır. İlaçlarla işçileri uyutmayan işverenler, ilk altıncı saatte dikkatsizliğin başladığını görecektir. Dolayısıyla bu da işe ve üretime negatif olarak yansıyacaktır.4173 Ârızî olan, zararlıdır. İnsanın fıtratında ilim, vazife, uhuvvet, hukuk, içtimaiyat vardır. Günah, isyan, kin, düşmanlık, zatî ve fıtrî değildir. Yeryüzünde
4161] el-Câbirî, Arap-İslâm Kültürünün Akıl Yapısı, s. 255, 468
4162] Nasr, Seyyid Hüseyin, Molla Sadra ve İlahî Hikmet, trc. Mustafa Armağan, İnsan Yay., İstanbul, 1990, s. 78
4163] Öztürk, s. 34, 146
4164] F. Râzî, Tefsir, XII, 5
4165] 83/Mutaffifîn, 9
4166] Râzî, a.g.e., XXII, 111
4167] Yazır, II, 908-909, 953
4168] Fabian, s. 99
4169] Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned, el-Mektebetü’1-İslâmî, Beyrut, ts., III, 38, 122
4170] Fabian, s. 53
4171] 29/Ankebût, 27
4172] İbn Kuteybe, Ebû Muhammed ‘Abdullah İbn Müslim, Tefsîru Garibi’1-Kur’ân, nşr. es-Seyyid Ahmed Sakar, Beyrut, 1978, s. 490-495; Kılıç, s. 22
4173] Hekimoğlu, İsmail, H. Hüseyin Korkmaz, İlimler ve Yorumlar Türdav, İst, 1978, s. 262, 362
- 840 -
KUR’AN KAVRAMLARI
insan ezelî ve kadîm değildir. Bilâhere tedrîcen meydana gelen tenasül, başlangıçta mevcut değildir. İlk insan4174 yerin tam bir devrinden sonra bir yaratılış olayıyla varlık âlemindeki yerini almıştır. Bugün, kanun olan neslin devamı, başlangıçta hârikadır.4175
Bazen zamanın küçük bir parçası, büyük bir kısmından daha değerlidir. Allah’ın kuşluk vaktine mukabil bütün geceyi zikretmesinin4176 sebebi, gündüzün bir tek saati bile bütün geceye denk oluşundandır. Gündüz sevinç, ferahlık; gece ürkeklik ve endişe vaktidir. Duhâ süresinin 1. ve 2. âyetleri, dünyanın keder ve üzüntülerinin, sevinç ve rahatlıklardan daha fazla ve sürekli olduğuna işaret etmektedir. Çünkü kuşluk vakti tek bir saattir, gece ise birçok saattir. Kuşluk buluşup tanışma, harekete geçme vakti olduğundan, haşre benzer. Gece, insanların, kabrin karanlığında sükûna erişlerinin bir benzeridir. Ne var ki üstünlük, ölüme değil hayata, ölümden sonra da ölüm öncesine aittir.4177
“Varlığı ortaya çıkartan, onu aydınlatan, belirgin yapan, gizemini ortadan kaldıran zamandır”4178 Edimsel (fiilî) zaman sonludur. Sonsuzluk, zamanın biçiminin içsel niteliğidir. Olaylar açısından bir olayın sonsuza kadar aynı olacağını söylemek zordur. Ancak başka bir şekilde olabileceği söylenebilir.4179 Şu halde hem olay, hem varlık ve hem de zaman, değişimle varlık sahnesinde yoluna devam etmektedir. Sonluluk, sonsuzluğun çok önemli delili sayılmalıdır.
Kur’an’da zaman, yemine konu olmuş çok önemli bir kavramdır. Allah’ın, yarattığı şeylerden bazılarına yemin etmesi, yemin edilen şeyin, Allah’ın en büyük âyetlerinden olması sebebiyledir. Geceye yemin, onun örtü ve sükûn olmadaki azametindendir. Duhâ âyetlerinde, yemin edilen şey, maddî bir şekil, hissî bir olaydır. Bu vakitte ışık, parlak olup; bundan sonra gecenin gelmesine, sükûnetine şâhit olunur. Bir günde, ikisi birlikte yaşanır. Kâinatın sisteminde bir aksama olmaksızın duhâ ile gece peş peşe gelmelerine rağmen, biri diğerini inkâra sevk etmez. Yahut “gökler yerleri bırakıp gitti de onu karanlığa ve yalnızlığa terk etti”; diye değerlendirilmemelidir. Gündüzün kuşluğunda, ışığın parlak bir seviyeye gelişinden sonra, aynen böylece Peygamber’e doğan vahiy ışığı ve alışkanlığı, fetret dönemi ile terk edilmemiştir. Vahyin Peygamber’e nüzûlü “kuşluk vakti” mesâbesindedir. Onunla gelişip büyüyecek olan her şey hayat bulacaktır. Bundan sonraki durum ise geceye benzer. Gece, istirahat ve mutluluk zamanıdır. İlk vahiy de şiddetli başlamış, fakat mutlu bir ara verilmiştir. İşte buradaki yeminle, Allah'ın rubûbiyyet ve hikmetine işaret için gece ve gündüz zikredilmiştir. Kuşluk vaktinin nuru ile vahyin nuru birbirine mutâbıktır. Fetret ise gecedir, gecedeki dinlenmedir. Kuşluk vakti, bu vakitte kurban edilen hayvanları hatırlatır. Onlar vâsıtasıyla yaratıcıya yakınlaşma amacı söz konusudur. Kuşluk vakti, gündüzün tamamı olmamasına rağmen, gecenin tamamına denk olarak açıklanmıştır. Kuşluk vakti ve vahyin kesilişinin, zamanın noksanlaşıp eksilmesi
4174] 2/Bakara, 30
4175] Yazır, I, 298-299
4176] 93/Duhâ, 1, 2
4177] F. Râzî, Tefsir, XXXI, 189
4178] Çüçen, s. 116
4179] Ludwig Wittgenstein, “Felsefe Notları’ndan “Zaman Üstüne”, trc. Doğan Şahiner, Cogito, sayı.: 11, Yapı Kredi Yay, 1997, s. 55-57
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 841 -
şeklinde açıklama, eleştiriye uğramıştır.4180 Gece, gündüz, kuşluk, güneş ve aya yemin, Allah’ın bizzat fiiline, dolayısıyla ona götüren şeylere, ilmi, kudreti, hikmeti ve tevhidindeki kemâle işaret eden sanata yemin etmektir. Güneş, ay, gece, gündüz yavaş yavaş insanların tanık oldukları şeylerdir. Bu hâdis (sonradan var) olanların bir muhdisi/var edeni olduğunu anlarlar. Dolayısıyla hâdisi bilmek, muhdisi bilmek demek olup, onu lafzen zikir yerine geçer. Yeminde esas olan, üzerine yemin edilen şeyin gerçekleşmesini ve güç kazanmasını sağlayıp, gerçek ve zâhir olan şeylerle, gâip olanı ispat etmektir.4181 Ayrıca Kur’an’da yeminlerin kudsiyet arz eden şeylere yapıldığı görülmektedir. Bu ise, yemin edilen kavramların, mühim hâdiselerin meydana gelme zamanı olması yönünden önemlidir. 52/Tûr sûresi 1-4. âyetlerde geçen tûr kelimesi, insanı Hz. Mûsâ’ya ve onun vahye mazhar olduğu döneme; Kitab, Tevrat, Kur’ân, Levh-i Mahfuz gibi mühim olan anlara ve dönemlere; Beyt-i Ma’mur, Kâbe veya semâda meleklerin tavaf ettiği makama götürmektedir.4182 İnsanın bin yıllık ömrü olsa, bu ömrünü zâyi etse ve son ânında tevbe etse, kendini ebedî olarak cennette bulur. Böylece insan için en kıymetli şey, o anda yaşamasıdır. Dolayısıyla dehr ve zaman, temel nimetlerdir. İşte bu yüzden Allah zamana yemin etmiştir. Gece ve gündüzün, mükellefin zâyi ettiği bir değer4183 olduğu gerçeğinin altı çizilmiştir. Zaman, mekândan üstündür. Binâenaleyh Allah’ın mülk ve melekûtundan en kıymetli olanı zamandır.4184
Her şey zaman sâyesinde kazanılır; zamanla mekâna ulaşılır. Fakat hiçbir mekân ve mevki, zamana hükmedemez. Hz. Peygamber’in, insanların çoğunun aldandığı iki nimetten biri olarak zikrettiği “boş vakit”4185 zamanın değerini ortaya koymaktadır. Eski Araplarda, zamanla konuşma âdeti vardı. Araplar, şartlı konuşarak cevabını söylemezlerdi. İlginç bir şey gördüklerinde onu görmeyenlere haber verirken “Keşke falanca gün falanca yerde olanları bir görseydin”; diyerek haberlerini zaman belirterek sunarlardı. Kur’an da Arapların bu durumunu dikkate alarak, zamanı aynı üslâpla kullanmıştır. “Keşke zâlimler azâbı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu anlayabilselerdi”4186 âyetinin mânâsı “keşke dünyada iken bunu anlayabilselerdi” şeklinde4187 açıklanmıştır. Yine Câhiliyede zarar ve ziyan, zamanın belâ ve musibetlerine bağlanır, ondan olduğu söylenirdi. Böylece Allah, zamana ve asra yemin etmek sûretiyle, zaman ve asrın kendisinde kusur bulunmadığını, mükemmel bir nimet olduğunu belirtmiştir. Asrın geçmesiyle insan ömrünün kısaldığını, insana verilen sürenin azaldığını kasdetmiştir. Onun mukabilinde kesb ve fiil olmayacağına, geçen zamanın geri getirilemeyeceğine göre bu noksanlaşan ömür de zarardan sayılır. İşte insan bu yüzden hüsrandadır.4188 Ayrıca asr’da ibrete değer çok şeyler vardır. Gece ve gündüzün, hafta ve ayların, yıllar ve saatlerin, karanlık ve aydınlığın, soğuk, sıcak, sükûnet ve canlıların yayılması, insanın davranışları
4180] Bintu’ş-Şâti’, Âişe ‘Abdurrahmân, et-Tefsîru’1-Beyânî li’l-Kur’âni’1-Kerim, Dâru’1-Me’ârif, Mısır, 1966,1, 18-26
4181] İbn Kayyım el-Cevziyye, Ebû ‘Abdillâh Muhammed, et-Tibyân fi Aksâmi’l-Kur’ân, Beyrut, 1988, s. 20, 39-40
4182] İbn Kesîr, IV, 239; el-Beydâvî, II, 467
4183] 25/Furkan, 62
4184] er-Râzî, Tefsir, XXXII, 80-81
4185] Buhâri, Rikak 1; Tirmizî, Zühd 1; İbn Mace, Zühd 15
4186] 2/Bakara, 165
4187] İbn Kayyim el-Cevziyye, et-Tibyân fi Aksâmi’l-Kur’ân, s. 21
4188] er-Râzî, Tefsir, XXII, 81
- 842 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hepsi zaman içinde olup, Allah’ın varlığına delildir.4189 Burçlar ayın menzilleridir. Ayın hareket ve seyrinde çok enteresan durumlar meydana geldiği için, ona yemin güzel ve yerindedir. Meşhûd, kıyâmet günüdür. O günde ilginç olaylar müşâhede edilecektir.4190 Meşhûdun cuma günü4191 veya sabah namazı vakti4192 olduğu naslarda belirtilmiştir. O nedenle meşhûd kelimesi bizi çok önemli olaylara ve bu olayların zamanına götürmektedir. Bir bakıma Kur’ân, bu kelimeyle hem geleceğe hem de varlığın özellikle insanın ehemmiyetini idrâkten uzak olduğu zamanlara işaret etmektedir. Ayrıca meşhud gâibe götüren bir delildir. Meşhud, gâibden çıkmış, gâible yok olacaktır. Dolayısıyla meşhuddaki varlık ve zamanla, gâibdeki varlık ve zamana varılabilir.4193 Varlığa ait hareket ve zamanın rölatif olması, hayatın gereğidir. Evrenin her yeri, her an, başka bir güzelliği yaşamaktadır, Kur’ân’ın ifadesiyle hep gündüz veya hep gece olsaydı4194 varlığın hali ne olurdu?! Sosyolojik, psikolojik, ekonomik kanunların böyle bir durumu sırtında taşıması beklenemezdi. Varlık, statik bir yapıda kalsaydı, sıkıntı ve infialler ayyuka çıkmaz mıydı? Bu nedenle değişimsiz bir evren düşünmek mümkün değildir. Zaman, varlığın tabiatında, değişim yöntemi ile kendini izhar etmektedir. 4195
Kur’an’da Zaman Kavramının Sunuluşu
Semantik Analiz Açısından: Zamanın var olduğu gerçeği, kendisiyle birlikte değişimin gerçekliğini getirmektedir. Değişim süreçlerinin genel incelemesi, bilimin çok önemli bir yönüdür. Her dilin kendine özgü bir tarihi vardır. Varlığın dış ve toplumsal koşulları değişir. Dil de kendi dizgesiyle çeşitli evrelerden geçer. Bir dilin tarihine ait bilgimiz, geçmişin belirli bir noktasına kadar ilerleyebilir. Bizi o noktadan öteye götüren şey, var olanları bir çeşit anlamlandırmadır. Bu anlamlandırma, varlığın insana intikal eden belgelerinden yola çıkılarak, geçmişe doğru yapılabilir. İşte semantik, kelimelerin anlamlarının evrimi, yaşama, ortadan kalkma ve bazen de yeniden canlanmalarının sebebiyle olduğu kadar, yeni kelimelerin icadının sebepleriyle de ilgilenir. Anlam kayması, yeni anlam kazanma veya etimolojik lügat mânâsı üzerine zaman içerisinde eklenmiş olan hususların tespiti demek olan semantik analiz, kelimelere bağlamında hangi anlamın yükleneceğini, neye işaret ettiklerini ortaya koyar. Canlı bir organizma gibi dil de zaman içerisinde fark edilebilir bir değişim gösterir. Çünkü dile ait her şeyde zaman unsurunun rolü vardır. Toplum tarafından kullanılan kelimeler olduğu gibi, kullanılmayanlar da olabilir. Kullanılmayanların yerine yeni kelimeler çıkar. Bu kelimelerin tarihi, kullanılmaya başlandığı zamandan başlar.
Kelimelerin eş anlamlı olmaları için sayılan şartlar arasında, aynı zamana ait olmak ifadesinin yer alması, sözü edilen kelimelerin farklı zamanlarda anlam daralması, anlam genişlemesi, farklı anlamlara gelme ihtimalini gündeme getirmektedir. Normal şartlarda, farklı devirlerin, bazı özel dönemleri, birbirleriyle karşılaştırılırsa, tarih, semantik yapılmış olur. Bu nedenle dil, zaman içerisindeki
4189] İbn Kayyim el-Cevziyye, et-Tibyân fi Aksâmi’l-Kur’ân, s. 114-115
4190] er-Râzî, Tefsir, XXXI, 104-105
4191] İbn Mâce, Cevahiz 65
4192] 17/İsrâ, 78
4193] Bintu’ş-Şâti’, 1/137
4194] 28/Kasas, 71, 72
4195] Faiz Kalın, Kur’an’da Zaman Kavramı, Rağbet Y., s. 34-42
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 843 -
değişimiyle kültür, sistem ve belki inançtaki değişimlerin vâsıtasıdır. Dilsel yapı türlerini zamandan tecrit etmek mümkün değildir. Ancak, anlamlandırmaları anlıkçı bir anlayışla değerlendirenler olduğu gibi, evrimci anlam bilimciler de vardır. 19. y.y'a gelinceye kadar dilbilime hâkim olan kanaat, evrensel bir aklın yansıması olarak evrensel bir gramer oluşturmaktı. Bu ise, dillerin çeşitliliğine rağmen statik bir temeli, yani değişmezliği sunabilirdi. Ancak, bu yüzyıldaki, evrimci anlayışın yaygınlaşmasıyla tarihsellik, dilcilerin de kullandığı bir yöntem oldu. Gramer, tarihî seyri içindeki gelişimiyle değerlendirilmeye başladı.
Konuşma gücü ve kabiliyeti, insan ruhunun bir parçasıdır. Hz. Âdem, kendisine ruh verildikten sonra konuşmuştur. Yeryüzüne inmeden önce Hz. Âdem'e isimler öğretilmiştir. Fiilî konuşması ise yeryüzünde vâki olmuştur. Buradan hareketle, dilin teorisiyle pratiğinin farklı zamanların ürünü olduğu söylenebilir. Nitekim zamanımızda dil öğrenimi, dilin tedrîcen öğrenilebileceğinin ve hemen pratize edilecek bir husus olmadığının ampirik bir delilidir. Bu nedenle, dillerin tevkifî olmayıp, ıstılâhî olduğunu çünkü, Hz. Peygamberin, kavminin konuştuğu dil üzere gönderildiğini belirten açıklamaya göre,4196 dilin temel yapısı denilebilecek öğretiye malzeme olan, isimler değildir. Çünkü Kur’ân, Allah’ın isimleri öğrettiğinin4197 altını çizmektedir.
Söz konusu dillerin tevkifî olmadığını ortaya koyan açıklama, insanın, istidadı sâyesinde o isimler üzerine bina ettiği gelişim tezini savunmaktadır. Rölativite ve evrensellik düşüncelerinin temeli buraya dayanmaktadır. “Farklı diller farklı gerçekleri dile getirir” ifâdesindeki “gerçekler”; ya rölatiftir ya da fer’î bir meseledir. Zira, eğer insanlığın temel meselesi dil olsaydı, farklı kavimlere farklı dillerle gönderilen Peygamberlerin getirdikleri hakikat bir olmazdı. Dolayısıyla farklı dillerin dile getirdiği farklı gerçek kanaati, “mutlak hakikat” bağlamında söylenmiş olamaz. Beyaz kelimesi, hangi dille ifade edilirse edilsin, beyaz anlamını ifade etmektedir. Farklılık beyazın kullanımı veya teferruatı ile alâkalı bir husus olmalıdır. Dil, ne kadar değişime uğrarsa uğrasın, beyazı, siyah anlamında anlatamaz. Her dil olgusu, o dili kullananların tarihlerinin bir fikrî yansımasıdır. Çünkü semantik, bir ulusun tarihinin, herhangi önemli bir devresindeki dünya görüşünün mâhiyeti ve yapısı hakkında bir çalışmadır.
Kur’ân semantiği ise, evrenin nasıl meydana geldiği sorunlarıyla ilgilenir. Bu anlamda semantik, bir çeşit somut ontolojidir. Her şey semantiğin konusudur. Elbette ki böyle bir konuda kelimenin anlam dereceleri önemlidir. Bu ise, kelimenin zaman içerisinde uğradığı değişikliklerdir. Söz konusu değişiklikler, dönemlerinin kültür, itikat ve hayat anlayışlarını gösterir. Herhangi bir kelimenin mevcut anlamını kazanıncaya kadar geçirdiği anlam değişiklikleri, önemsiz sayılmaz. Çevre, toplum, olaylar ve coğrafyanın değişimi, bilimsel gelişme ile dillerin değişim yaşadığı, kültür değişiminin dilin değişiminde etkili olduğu, bu değişimde ses, lafız ve mânâların istisnaları bir tarafa, genelde zamandaş olduğu söylenebilir. Dillerin de, varlıklar gibi geçmişi, şimdisi ve geleceği vardır.
Hiç şüphesiz Arap dili, Kur’ân gelinceye kadar, birçok değişimlerden geçerek sonuçta, Kur’ân’ın etkisiyle değişiminin pozitif olarak zirvesini yakalamıştır. Diller, değişimi hareket, mekân, öncelik ve sonralık kavramlarına bağlı olarak
4196] er-Râzî, Tefsir, XIX, 63
4197] 2/Bakara, 31
- 844 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rölatif bir şekilde yaşarlar. Hiçbir gücün, bunu değiştirebileceği söylenemez. Böyle bir birliktelik tevhid akidesinin en etkin delilidir.
Kur'ân'ın anlaşılmasında, zaman olgusunu dikkate almak gerekir. Kur'ân öncesi dönem, Kur'ân sonrası dönemi çok daha iyi açıklayacaktır. Şunu da ifade etmek gerekir ki Kur'ân, kullandığı anahtar kelimeler vâsıtasıyla geçmişle bağlantı kurarken, geçmişin inisiyatifinde kaybolmaz. Kelimeler bağlamında geçmişe notunu vererek, şimdiki zamanda, geleceğe hazırlar. Kur'an'da her cins isim, başlangıçta bir âlemin genel adıdır. Buna göre Âdem ismi, beşerin ilk lisanına göre alınmış bir kelimedir. Bu kelimenin, Arapça olduğu, Süryani dilinde de “toprak” mânâsını ifade ettiği zikredilmektedir. Burada Âdem isminin, farklı dillerde, farklı kelimelerle ifade edildiğine değinmenin yararlı olacağı kanaatindeyiz.. Hint ve Acem tarihleri, “keyumers” veya “keyumres”, başka tarihçiler de “ceyumers” olarak kaydederler. Dilimizde ise, “beşer, insan, adam” kelimeleri bu mânâda kullanılmaktadır. En açık olan husus, Âdem isminin, beşerin ilk lisanına ait bir kelime olarak kaydedilmiş olmasıdır.4198
Kur’ân kelimelerinin hemen hemen hepsi, Arab’ın dilinde, herhangi bir şekilde kullanılmıştır. Kur’ân, zaman içerisinde bu kelimelerden anahtar kelimeler oluşturarak, farklı bağlamlarda farklı kelimeler grubu içerisinde onlara etkinlik kazandırmıştır. Yeni mânâlar yüklediği olduğu gibi, anlamını genişlettiği de olmuştur. Diğer taraftan “Allah” lafzı gibi dokunmadığı kelimeler de olmuştur. Yirmi küsur yıllık oluşum süreci içerisinde, “z-k-v” kökünden gelen kelimeler gibi, anlam bakımından geçirdiği aşamaları izlemek mümkün olanları da vardır. Söz konusu kökten gelen kelimenin Mekke dönemi kullanımı ile, “zekât” kelimesinin Medine döneminde ifade ettiği mânâ farklıdır. Ancak kelimenin asıl mânâsı ile bağını koparmadığının altı çizilmelidir.
Eski Roma’daki laicus/laik kelimesinin lügat mânâsı, ruhban sınıfının dışında kalan halk demektir. Büyük Fransız ihtilalinden sonra bu kelime, din ile devlet işlerinin birbirinden ayrı tutulması anlamını yüklenmiştir. Daha sonra ise, vicdan hürriyeti, din hürriyeti, dinini istediği şekilde yaşamak gibi anlam değişiklikleri gözlenir.
Görüldüğü gibi laik kelimesinin geçirdiği değişim, kelimeyi, bir şeyin bir şeyden ayrı olması, kendi kendinelik ve karışmama gibi asıl anlamlarından söküp alamamıştır. Kilise ile halk arasında ortaya çıkan ayırım, devlet yönetiminde bir ayırıma, oradan da bireyselciliğe, yani birey açısından din ve vicdan hürriyeti ile kelimenin sosyolojik cephesi dışlanmıştır. Başlangıçta kilise ve halk kesimlerini birbirinden ayıran kelimeye yüklenen anlam, sonunda bireylerin birbirlerine karışmaması noktasına taşınmıştır. Şu halde, zamanın değiştirdiği ve farklı mânâlar yüklediği kelimeler, toplumun kültürel ve itikadî yapısındaki sosyolojik ve psikolojik değişiklikleri de göstermektedir. Bu değişikliklerle birlikte değişmeyen, varlığını ve etkinliğini her devirde gösteren kelimelerin de yaşamlarını sürdürdüğü bir hakikattir. Bu nedenle, dilde her şeyin değiştiğini söylemek oldukça zordur.
Arapların kullandığı kelimelerden bir kısmını alıp, ona yeni ve daha geniş anlamlar yükleyen Kur’ân, bu yöntemle zaman içerisinde onlardaki negatif yönleri
4198] Yazır, I, 315-316
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 845 -
ıslah gayesi gütmüştür. “Ey iman edenler râ’inâ demeyin unzurnâ deyin”4199 şeklindeki ikaz, “râinâ” kelimesinin söylenmesini yasaklayıp, “unzurnâ” kelimesinin kullanılmasını emretmektedir. Kur’ân öncesinde, birbirlerine sövmek için kullandıkları bu kelimeyi, müslümanların Hz. Peygamber’e kullandıklarını gören Yahûdiler, fırsattan istifade ile ağızlarını eğip bükerek “râinâ” demeye başlamışlardır. Gerek Yahûdilerin bu hareketi, gerekse kelimenin Arapça’da “çobanımız”, İbrânîce ve Süryânîce’de “değersizlik” anlamlarını taşıması sebebiyle dilin kullanımında ıslaha gidilmiş ve kelimelerin seçilerek kullanılması emredilmiştir.4200 Şu halde dil, ıslahta önemli bir araçtır. Islaha hizmet edecek değişiklikleri yapmak, Kur’ân’ın temel karakteridir.
Din kelimesi, câhiliye dönemindeki bireysellikten doğarak sonunda millet kavramına yaklaşmakta, onunla eş anlamlı olmaktadır.4201 Kelimenin semantiğindeki değişimde, ardışıklık ağır basmaktadır. Bu husus, zamandaşlığın temamen ortadan kalkması anlamına gelmemelidir. Bir kelime, zamandaş olarak farklı anlamları yüklenebilir. İzutsu’nun yaptığı çalışmanın en renkli tarafı, farklı işlevler, farklı ilişkiler içerisindeki kelimeleri, dönüştürme kurallarıyla, onları kendi yapısının parçaları haline sokarken, eş zamanlı yöntemin bir uzantısı olarak, art zamanın yöntem uygulamış olmasıdır. “Tâir” kelimesi Kur’ân öncesi dönemde, kuşun uçuşundan çıkarılan hayır, şer ve pay mânâsını ifade ederken4202 İranlılarda baht, talih ve nasip, Kur'ân'da ise, insanın kaderi,4203 hayır ve şerle alâkalı nasip4204 olarak anlam kazanmıştır. Semantikle alâkalı butün örnekleri çoğaltmak mümkündür. Şirk kelimesi, câhiliyede mutlak mânâda ortaklık ve ziraat ortaklığı mânâlarına gelirken, Kur’ân’da,4205 Allah’a ortak koşmak mânâsını ifade eder. Fısk, câhiliyede hurmanın kabuğundan çıkması, Kur’ân’da Allah’ın emrinden çıkmak4206 mânâsını kazanmıştır.
Kur'ân metni üzerinde yan yana duran bazı ibâreler, birbirinden oldukça farklı zamanlarda ve farklı ortamlarda inmiştir. Bu, bazen ‹Alak sûresi gibi ikiye de bölünebilir. Kur'ân kullandığı kelimeyle, bazen asırlar ötesine ait bir mânâyı gündeme getirirken, kendi döneminde, başka kelimelerin ifade ettiği mânâyı üstlenen kelimeleri de kullanır. Mevâlî4207 kelimesi siyaset, mal ve dinî işleri yerine getirme hususunda Zekeriyya (a.s.)’a halef olacak kimseleri anlatır. Onun zamanındaki örf budur. Daha sonra ise aynı kelime halef, amca, amca çocukları, dost, evlâtlık anlamlarında kullanılmıştır. 4208
Kur’an’da Zaman Kavramını İfade Eden Kelimeler
Kur’ân-ı Kerim’de “zaman” kelimesi geçmemekle birlikte, aynı anlamda “vakt” kelimesi kullanılır. Zaman kavramını ifade eden çok sayıda kelime vardır. Bu kelimeleri şöyle ifâde edebiliriz: “Yevm, Nehâr, fecr, sabah (subh), duhâ, zuhr,
4199] 2/Bakara, 104
4200] Yazır, I, 452-453
4201] İzutsu, Kur’ân’da Allah ve İnsan, s. 291
4202] er-Râgıb el-Isfahânî, s. 310; İbn Manzûr, IV, 509
4203] 36/Yâsin, 18, 19
4204] 17/İsrâ, 13
4205] 7/A’râf, 173; 39/Zümer, 65; 14/İbrahim, 22
4206] 18/Kehf, 50
4207] 19/Meryem, 5
4208] Faiz Kalın, Kur’an’da Zaman Kavramı, Rağbet Yayınları: 120-126
- 846 -
KUR’AN KAVRAMLARI
asr, mesâ’, aşiyy, leyl, vakt, şehr, nesî’, sene, usbû’, ân, sâat, kıyâmet, berzah, dehr, hîn, ebed, mehil, lemhu’l-basar, tarf ve zamanla da ilgisi olan kelimeler olarak; umur, ecel, tıfl, mehd, sağîr, sabiyy, yetim, eşudd, fârid, bikr, avân, fevâk, behîra, vasîle, hâm, leben, kehl, kiber, şeyh, acûz, erzelu’l-umr, esbât.” Zamanla direkt ilgili kelimelerin Kur’an’da toplam kullanımı 1100’ü geçer.
Vakt: Değişik kullanımlarla toplam 12 yerde kullanılır.4209 Vakitlenmiş, vakitli mânâsında “mevkût”: 1 Yerde.4210 Kararlaştırılmış muayyen vakit anlamında “mîkat” (çoğulu mevâkît) toplam 8 yerde. 4211
Asr kelimesi (değişik anlamlarda) toplam 5 yerde kullanılır. Asır, yüzyıl, zaman, devir, ikindi vakti anlamında ise 1 yerde geçer. 4212
Dehr: Uzun müddet, dehr, devir anlamındadır. Kur’an’da toplam 2 yerde geçer:4213 Hîn: Vakit, müddet mânâsınadır. Kur’an’da toplam: 35 yerde kullanılır.
Gün anlamına gelen yevm kelimesi Kur’an’da toplam 474 yerde geçer. Gündüz anlamındaki nehâr kelimesi Kur’an’da toplam 57 yerde kullanılır. Tan yerinin ağarması anlamında kullanılan fecr kelimesi Kur’an’da toplam 6 yerde kullanılır.4214 Diğer farklı anlamlarda kullanılanlarla birlikte fecr kelimesi toplam olarak 24 yerde geçer.
Farklı anlamlarla birlikte toplam 45 yerde geçen subh (sabâh, asbaha) kelimesi, gündüzün başlangıç vakti olan sabah ve fecr vakti, sabahlamak anlamında toplam 29 yerde kullanılır. Kuşluk vakti demek olan duhâ kelimesi toplam 7 yerde geçer. Zuhr (Z-h-r) kelimesi, farklı anlamlarda toplam 59 yerde kullanılır. Gündüzün en aydınlık vakti, öğle vakti anlamında ise toplam 2 yerde geçer. 4215
Mesâ’: Akşam; öğleden başlayıp akşama kadar veya bir kavle göre gece yarısına kadar süren müddet anlamına gelir. Kur’ân-ı Kerim’de bu kelimenin fiil biçimi olan tumsûne kelimesi kullanılır. Akşamlamak (akşamlıyorsunuz) anlamında tumsûne kelimesi 1 yerde geçer: 30/Rûm, 17. Aşiyy: Değişik anlamlarda toplam 14 yerde kullanılır. Aşiyy ve Işâ’ Kelimeleri, Gündüzün sonu, akşam ve yatsı anlamında ise toplam 13 yerde geçer. Leyl: Gece anlamına gelen leyl kelimesi Kur’an’da 92 yerde kullanılır.
Nesî’: Câhiliye Araplarının haram ayları değiştirmesi anlamındadır. Kur’an’da 1 yerde geçer.4216
Şehr: Hilâl, ay ve senenin on ikide biri olan ay anlamında toplam 21 Yerde kullanılır. Sene: (Çoğulu Sinîn) Sene anlamında toplam 18 yerde geçer. Sene/yıl anlamına gelen “âm” kelimesi de Kur’an’da toplam 9 yerde geçer. Usbû’: Hafta anlamına gelen usbû’ kelimesi Kur’an’da geçmez. Ancak, haftanın günlerinden
4209] 7/A’râf, 187; Vakt: 15/Hicr, 38; 38/Sâd, 81.
4210] 4/Nisâ, 103
4211] 2/Bakara, 189; 7/A’râf, 142, 143, 155; 26/Şuarâ, 38; 44/Duhân, 40; 50/Vâkıa, 50; 78/Nebe’, 17
4212] 103/Asr, 1
4213] 45/Câsiye, 24; 76/İnsân, 1
4214] 2/187; 17/78, 17/78; 24/58; 89/1; 97/5.
4215] 24/Nûr, 58; 30/Rûm, 18
4216] 9/Tevbe, 37
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 847 -
cuma (cum’a) 1 yerde4217 ve cumartesi anlamına gelen sebt geçer. Sebt kelimesi toplam 6 âyette geçer.4218
Ân: Şimdi anlamına gelen ân kelimesi Kur’an’da toplam 8 yerde kullanılır.4219
Sâat: Sâat kelimesi; Saat ve kıyâmet anlamında toplam 48 yerde kullanılır. Sâat kelimesi nekra olarak (sâatun şeklinde) saat anlamında kullanılır ve Kur’an’da toplam 8 yerde geçer.4220 Sâat kelimesi, ma’rife olarak (es-sâatu şeklinde) kıyâmet günü, kıyâmet vakti anlamında kullanılır ve bu anlamda toplam 40 yerde kullanılır.
Kıyâmet: Tümü “Yevmu’l-Kıyâmeh” şeklinde ve kıyâmet günü, âhiret yurdunda herkesin amellerinin karşılığını görmesi için Allah’ın huzurunda toplanacakları gün anlamında Kur’an’da toplam 70 yerde geçer.
Berzah: Lügatta, iki şey arasındaki engel, aralık, perde anlamına gelen berzah kelimesi, Kur’an’da kıyâmet gününe kadar bâki olan dünyaya dönmelerine mâni, engel anlamında 3 yerde kullanılır.4221
Ebed: Ebediyen, sürekli anlamındadır. Kur’an’da tümü zaman zarfı olarak ebeden şeklinde ve toplam 28 yerde geçer. Mehl: Meh(i)l, mühlet vermek, süre tanımak anlamındadır. Kur’an’da toplam 6 yerde geçer. Lemhu’l-basar: Birdenbire bakıverme, gözle ânî bakış, gözün süratli bakışı anlamında olup, çok kısa vakit, bir anda olup biten şeyi (göz açıp kapayıncaya kadar zamanı) ifade için darb-ı mesel olarak kullanılır. Kur’an’da toplam 2 yerde kullanılır.4222
Tarf: (Çoğulu etrâf). Taraf, etraf, yan, uç, grup, göz, bakış, gündüzün iki ucu olan sabah ve akşam, gündüz saatleri anlamlarına gelir. Kur’an’da toplam 11 yerde kullanılır. Umur: (U-m-r kelimesi ve türevleri, farklı anlamlarda Kur’an’da toplam 24 yerde kullanılır.) Ömür ve ömür vermek, yaşatmak anlamında toplam 13 yerde geçer.
Ecel: Ecel, yani tayin edilen vaktin sonu, belirli müddet anlamında toplam 52 yerde kullanılır.
Tıfl: (Çoğulu atfâl) Çocuk anlamına gelir. Kur’an’da toplam 4 yerde geçer.
Mehd: Hazırlamak, sermek, beşik, yatak, döşek anlamına gelir. Toplam 16 yerde geçer.
Sağîr: Küçük, küçük olma, aşağılık, madden veya mânen küçük, mertebe ve kıymet itibarıyla küçüklük gibi anlamlara gelir. (S-ğ-r kelimesi) değişik kullanımlarla, toplam 13 yerde geçer.
Sabiyy: Bülûğ çağına ermemiş çocuk anlamına gelir. Bu anlamda 2 yerde geçer.
4217] 62/Cum’a, 9
4218] 2/Bakara, 65; 4/Nisâ, 47, 154; 7/A’râf, 163, 163; 16/Nahl, 124
4219] 2/Bakara, 71, 187; 4/Nisâ, 18; 8/Enfâl, 66; 10/Yûnus, 51, 91; 12/Yûsuf, 51; 72/Cinn, 9
4220] 7/A’râf, 34; 9/Tevbe, 117; 10/Yûnus, 45, 49; 16/Nahl, 61; 30/Rûm, 55; 34/Sebe’, 30; 46/Ahkaf, 35.
4221] 23/Mü’minûn, 100; 25/Furkan, 53; 55/Rahmân, 20
4222] 16/Nahl, 77; 54/Kamer, 50
- 848 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yetim: Babasız çocuk, bülûğ çağına girmeden önce babasını kaybetmiş çocuk anlamındadır. Toplam 23 yerde geçer.
Eşudd: (Ş-d-d fiili, değişik türevleriyle ve değişik anlamlarda, daha çok kuvvet, takviye anlamında toplam 102 yerde kullanılır.) Eşüdd kelimesi ise, kemal çağı ve kuvvet anlamında toplam 8 yerde geçer.
Fârid: Kocamış anlamına gelen fârid (sonu dat), Kur’an’da 1 yerde geçer. 4223
Bikr: Erkenden gelmek, gündüzün başlangıcında gelmek veya herhangi bir vakitte acele gelmek, gündüzün başlangıcı, sabah, erken, evlenmemiş genç kız (bâkire), orta yaşlı körpe inek (düve) anlamlarına gelir. Toplam 12 yerde geçer.
Avân: Orta yaşta; ne küçük ne büyük; ne çok genç, ne de çok yaşlı anlamında 1 yerde kullanılır. 4224
Fevâk: Dönüş, geri çevriliş anlamına gelen fevâk (sonu kaf ile) kelimesi, Kur’an’da 1 yerde geçer. 4225
Bahîra: Kulağı yarılmış dişi deve. Câhiliye Arapları bir deve beş batın doğurup da son doğurduğu erkek olduğu zaman, dişi devenin kulağını yararlar, sırtına yük yüklemezler, binzerler, kesmezler, sudan ve mer’adan men etmezlerdi. Buna bahîra derlerdi. Kur’an’da 1 yerde geçer. 4226
Vasîle: Câhiliye devri Araplarının tanrı olarak taptıkları putlara bıraktıkları, ikiz olarak doğan dişi deve (vesîle; sad ile); Kur’an’da 1 yerde geçer. 4227
Hâm: On nesil dölleyen erkek deveye Câhiliye Arapları hâm derler ve onu serbest bırakırlar, kesmezlerdi. Kur’an’da 1 yerde geçer. 4228
Leben: Süt anlamındadır. Kur’an’da 2 yerde geçer. 4229
Kehl: Yaşlı, kemale ermiş kişi; Otuz ilâ elli yaşları arasında bulunup saçları ağarmaya başlayan veya gençlik devresini atlatıp ihtiyarlığa ayak basan kişi anlamındadır. Kur’an’da 2 yerde geçer. 4230
Kiber: (k-b-r) kelimesi değişik türevleriyle toplam 161 yerde kullanılır. Yaşlılık, kocama anlamına gelen kiber kelimesi toplam 6 yerde geçer. Şeyh: (Çoğulu: şuyûh): İhtiyar, 50 Yaşını geçkin kimse, 50 ilâ 80 yaş arasında bulunan kimse anlamındadır. Kur’an’da toplam 4 yerde geçer. 4231
Acûz: Yaşlı, ihtiyar kadın, koca karı anlamındadır. Kur’an’da toplam 4 yerde geçer. 4232
Erzelu’l-umr: En düşük ihtiyarlık, kocamışlık hali, ömrün yaşlılık, âcizlik ve
4223] 2/Bakara, 68
4224] 2/Bakara, 68
4225] 38/Sâd, 15
4226] 5/Mâide, 103
4227] 5/Mâide, 103
4228] 5/Mâide, 103
4229] 16/Nahl, 66; 47/Muhammed, 15
4230] 3/Âl-i İmrân, 46; 5/Mâide, 110
4231] 11/Hûd, 72; 12/Yûsuf, 78; 28/Kasas, 23; 40/Mü’min, 67
4232] 11/Hûd, 72; 26/Şuarâ, 171; 37/Sâffât, 135; 51/Zâriyât, 29
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 849 -
bunama halindeki son devresi anlamındadır. Kur’an’da toplam 2 yerde geçer.4233 Yine benzer anlamda erzelûn ve erâzil kelimeleri toplam 2 yerde kullanılır. 4234
Esbât: Torunlar, kabileler anlamındadır. Kur’an’da toplam 5 yerde geçer. 4235
Sayf: Yaz anlamına gelen Sayf kelimesi Kur’an’da toplam 1 yerde geçer. 4236
Şitâ: Kış anlamına gelen Şitâ kelimesi Kur’an’da toplam 1 yerde geçer. 4237
“Sana hilâl şeklinde yeni doğan ayları soruyorlar. De ki: Onlar, insanlar ve özellikle hac için vakit ölçüleridir...” 4238
“(O takvâya erenler) ‘Ey Rabbimiz, biz iman ettik. Artık bizim günahlarımızı mağfiret et ve bizi ateşin azâbından koru’ diyenler, sâdıklar, itaatle boyun eğenler, infak edenler, seherlerde Allah’tan mağfiret dileyendir.” 4239
“Gece saatlerinde ayakta durup Allah’ın âyetlerini okuyarak secdeye kapanan topluluk” 4240
“Rabbiniz o Allah’tır ki gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arşa istiva etti (evreni yönetmek üzere tahtına oturdu). O, geceyi durmadan kovalayan gündüzün üzerine bürüyüp örter; Güneşi, Ayı ve yıldızları buyruğuna boyun eğmiş vaziyette (yaratmıştır). İyi bilin ki yaratma ve emir O’nundur. Âlemlerin Rabbi Allah, ne uludur!”4241
“Kıyâmetin ne zaman kopacağını sana sorarlar. De ki: Onun bilgisi sadece Rabbimin nezdindedir. Onun vaktini Kendisinden başka kimse açıklayamaz” 4242
“Gökleri ve yeri yarattığı günde Allah’ın yazısına göre Allah katında ayların sayısı on iki olup bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu, doğru dindir. O aylar içinde (Allah’ın koyduğu yasağı çiğneyerek) kendinize zulmetmeyin…” 4243
“Nesî’, haram ayları ertelemek, ancak kâfirlikte ileri gitmektir…” 4244
“Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da işleri (yerli yerince) idare ederek arşa yerleşendir…” 4245
“Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde göklerde ve yerde Allah’ın yarattığı şeylerde, sakınacak bir kavim için nice ibretler vardır.” 4246
“O gün Allah hepsini bir araya toplayacak, sanki onlar gündüzün bir saatinden başka bir müddet eğlenmemişlerdir, birbirini tanıyacaklardır.” 4247
4233] 16/Nahl, 70; 22/Hacc, 5
4234] 26/Şuarâ, 111; 11/Hûd, 27
4235] 2/Bakara, 136, 140; 3/Âl-i İmrân, 84; 4/Nisâ, 163; 7/A’râf, 160
4236] 106/Kureyş, 2
4237] 106/Kureyş, 2
4238] 2/Bakara, 189
4239] 3/Âl-i İmrân, 16-17
4240] 3/Âl-i İmrân, 113
4241] 7/A’râf, 54
4242] 7/A’râf, 187
4243] 9/Tevbe, 36
4244] 9/Tevbe, 37
4245] 10/Yûnus, 3
4246] 10/Yûnus, 6
4247] 10/Yûnus, 45
- 850 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur. O zaman Arşı su üzerinde idi. (Evreni yarattı ki) Hanginizin daha güzel iş yaptığınızı denesin.” 4248
“Sana Kıyâmet saatinden, onun ne zaman gelip çatacağından soruyorlar. De ki: ‘Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini O’ndan başkası açıklayamaz. O göklere de yere de ağır gelmiştir. O size ansızın gelecektir.’ Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: ‘Onun bilgisi ancak Allah’ın katındadır’ ama insanların çoğu (bunu) bilmezler.”4249
“Gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur. O zaman Arşı su üzerinde idi. (Evreni yarattı ki) Hanginizin daha güzel iş yaptığınızı denesin.” 4250
“Sizi Allah yarattı, günü gelince de öldürecek; içinizden kimileri ömrün o en düşkün çağına, insanın bildiği şeyi de bilemez olduğu yaşa kadar alıkonulur...” 4251
“Göklerin ve yerin gaybı Allah’a âittir. (Kıyâmet) saatinin durumu ise, göz açıp kapama gibi veya daha az bir zamandan başkası değildir.” 4252
“Gece ve gündüzü iki âyet yaptık. Gecenin âyetini sildik, gündüzün âyetini aydınlatıcı yaptık ki hem Rabbinizin lütfunu arayasınız, hem de yılların sayısını ve hesabı bilesiniz. Biz herşeyi açık açık anlattık.” 4253
“Gecenin bir kısmında da uyanıp sana özgü bir nâfile olarak o Kur’an ile bir miktar ibâdet et. Rabbin bu sayede seni en seçkin makama (Makam-ı Mahmûd) erdirecektir.”4254
“O günde sûra üflenir ve Biz o zaman günahkârları, gözleri (korkudan) gömgök bir halde mahşerde toplarız. Aralarında gizli gizli konuşurlar: ‘Dünyada on geceden fazla eğlenmediniz.’ Aralarında ne konuşacaklarını Biz daha iyi biliriz. Onların en olgun ve akıllı olanları da, o zaman “Bir günden fazla eğlenmediniz’ diyecek.” 4255
“Gecenin bir bölümünde ve gündüzün uçlarında O’nu tesbih et ki, memnun olasın.” 4256
“İnsanların hesaba çekilecekleri gün yaklaşıyor; ama onlar bu yaklaşan şeye karşı hâlâ gaflet içinde umursamazlık gösteriyorlar.” 4257
“Senden azabı çabuk istiyorlar. Allah sözünden caymaz (bir süre geciktirse de mutlaka dediğini yapar. O acele etmez). Rabbin yanında bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir.” 4258
“Gecenin ve gündüzün değişmesi O’nun eseridir.” 4259
“(Âhirette Allah onlara:) ‘Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?’ diye sorar. ‘Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. İşte bilenlere sor’ derler. Buyurur: Sadece az bir süre kaldınız; keşke
4248] 11/Hûd, 7
4249] 7/A’râf, 187
4250] 11/Hûd, 7
4251] 16/Nahl, 70
4252] 16/Nahl, 77
4253] 17/İsrâ, 12
4254] 17/İsrâ, 79
4255] 20/Tâhâ, 102-104
4256] 20/Tâhâ, 130
4257] 21/Enbiyâ, 1
4258] 22/Hacc, 47
4259] 23/Mü’minûn, 80
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 851 -
siz (bunu dünyadayken) bilmiş (ve ona göre davranmış) olsaydınız! Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” 4260
“O, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yarattı, sonra Arşa kuruldu(yönetim tahtına oturdu). Rahmandır, bunu bir bilene sor.” 4261
“Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka kimse bilemez.” 4262
“Onun rahmeti cümlesindendir ki O sizin faydanız için de, sükûn ve istirahat etmeniz için geceyi ve gündüzü fazlu kereminden rızkınızı aramanız için yaratmıştır. Ta ki şükredesiniz” 4263
“Haydi, akşama girerken, sabah erken Allah’ı tesbih/tenzih edin (namaz kılın). Göklerde ve yerde hamd O’nundur. Gündüzün nihâyetinde de öğle vaktine vardığınız vakitte de namaz kılın.” 4264
“Kıyâmetin ne zaman kopacağını bilmek ancak Allah’a aittir” 4265
“Gökleri, yeri ve bunların arasındakileri altı günde (devirde) yaratan, sonra arşa istivâ eden (hükmü arşı kapsayan) Allah’tır. O’ndan başka ne bir dost ne de bir şefaatçınız vardır. Artık düşünüp öğüt almaz mısınız? (Allah) Emri gökten yere tedbir eder (buyruğunu indirir, her işi düzenleyip yönetir). Sonra emir, saydığınız (yıllar)dan bin yıl kadar süren bir günde O’na çıkar.” 4266
“...(Allah’ın) kitab(ın) da öngörülmedikçe hiçbir canlının ömrü uzatılmaz ve hiçbir kimse de onu kısaltamaz...” 4267
“Allah ölümleri ânında nefisleri vefat ettirir; ölmeyenleri de uykularında; üzerlerine ölüm hükmünü verdiğini tutar ve diğerini belli bir ecele kadar salar. Düşünen bir kavim için bunda âyetler vardır.” 4268
“De ki: Siz mi arzı iki günde yaratana karşı nankörlük ediyor ve O’na eşler koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir. Arza, üstünden ağır baskılar yaptı, onda bereketler yarattı ve onda -arayıp soranlar için- gıdalarını tam dört günde takdir etti (düzene koydu). Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi, ona ve arza, Gönüllü veya gönülsüz olarak (buyruğuma) gelin dedi. Gönüllü olarak buyruğuna geldik dediler. Böylece onları iki günde yedi gök yaptı ve her göğe emrini (yasalarını) iki günde vahyetti. Biz en yakın göğü lambalarla ve koruma (güçleri) ile donattık. İşte bu, o güçlü, bilen(Allah)ın takdiridir.” 4269
“Kuşkusuz Biz onu mübârek bir gecede indirdik.” 4270
“Hayat, ancak bu dünyadaki hayatımızdır. Ölürüz ve yaşarız; bizi ancak dehr (zamanın geçişi) yokluğa sürükler’ derler. Onların bu hususta bir bilgisi yoktur, sadece, böyle sanırlar.” 4271
4260] 23/Mü’minûn, 112-115
4261] 25/Furkan, 59
4262] 27/Neml, 65
4263] 28/Kasas, 73
4264] 30/Rûm, 17-18
4265] 31/Lokman, 34
4266] 32/Secde, 4-5
4267] 35/Fâtır, 11
4268] 39/Zümer, 42
4269] 41/Fussılet, 9-12
4270] 44/Duhân, 3
4271] 45/Câsiye, 24
- 852 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Onlar, kıyâmet zamanının ansızın gelip çatmasından başka bir şey mi bekliyorlar? Şüphesiz onun alâmetleri gelmiştir/belirmiştir. Kendilerine gelip çatınca ibret almaları neye yarar?” 4272
“Andolsun biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yarattık, bize hiçbir yorgunluk dokunmadı.” 4273
“Onlar gecenin az bir vaktinde uyurlardı, seher vaktinde istiğfar ederlerdi.” 4274
“O, her an yaratma halindedir.” 4275
“O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’ın üzerine istivâ edendir. Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. Nerede olursanız, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür.” 4276
“Melekler ve ruh, mikdarı elli bin yıl süren bir gün içinde O’na yükselir!” 4277
“Ey örtüsüne bürünen! Birazı hâriç gece kalk! (Gecenin) Yarısı kadar ya da ondan biraz eksilt. Veya bunu artır ve ağır ağır (tertîl üzere) Kur’an oku! Doğrusu Biz sana (sorumluluğu) ağır bir söz indireceğiz. Gerçekten gece neş’esi/kıyâmı (kalp ve uzuvlar arasında) tam bir âhenge/uyuma ve sağlam bir kırâate daha elverişlidir. Çünkü gündüz senin uzun süre uğraşacağın şeyler vardır.” 4278
“…O sizin (gece saatlerini) hesap edemeyeceğinizi bildiği için sizi affetti. O halde Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun (ne kadar kolayınıza gelirse o kadar gece namazı kılın)” 4279
“İnsan(oğlu), var edilip bahse değer bir şey olana kadar, şüphesiz uzun bir zaman (hînun mine’d-dehr) geçmemiş midir?” 4280
“Sana kıyâmetten sorarlar: ‘Gelip çatması ne zamandır?’ derler. Onu zikretmek, ne zaman geleceğini bilmek nerede, sen nerede?” 4281
“Onlar bunu görecekleri gün sanki günün bir akşamında veya bir kuşluğundan başka durmamışlardır.” 4282
“On geceye (haccın on gecesine) yemin ederim ki” 4283
“Bin aydan daha kıymetli olan bir gecedir o...” 4284
“Asr’a yemin ederim ki İnsan, gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler istisnâdır, onlar hâriçtir.” 4285
4272] 47/Muhammed, 18
4273] 50/Kaf, 38
4274] 51/Zâriyât, 17-18
4275] 55/Rahmân, 29
4276] 57/Hadîd, 4
4277] 70/Meâric, 4
4278] 73/Müzzemmil, 1-7
4279] 73/Müzzemmil, 20
4280] 76/İnsân, 1
4281] 79/Nâziât, 42-43
4282] 79/Nâziât, 46
4283] 89/Fecr, 2
4284] 97/Kadr, 1-3
4285] 103/Asr, 1-3
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 853 -
Kur’ân, zaman kavramını ortaya koyarken varlığın yapısını, mâhiyetini, olayın meydana gelişini ve süresini dikkate alarak, bu kavramı ifade edecek kelimeleri seçmiştir. Dolayısıyla, Kur’ân’ın kullanımında zaman kavramını ifade eden kelimeler, evreni kapsayıp, varlığın kaynağına iner ve oradan pratik hayata girip işlevini icrâ ettikten sonra ebediyetle bağlantı kurar. Bu arada varlığın yapısal değişiklikleri, zaman kavramını ifade eden kelimelerin değişimine de hükmeder. Bu nedenle, Kur’an’da zaman kavramını, statik bir yapıda bulmak mümkün değildir. Söz konusu kavramı ifade eden kelimeler, konuyu anlamada daha yararlı olacağına inanıldığından, ilgili bulunduğu mânânın ağırlık noktasına göre tasnife tabî tutulmuştur. Ayrıca ele alınan kelime yerine göre dünya ve âhiret açısından, mukayeseli olarak incelenmiştir. Zaman kavramını ifade eden kelimeler, bir sürenin sınırını belirleyip ölçtüğü için, varlığın her sahasında görülmektedir. 4286
Kur’an’ın İçeriğine Ait Zaman Stratejisi
Zaman Tahlili
Tarihin belli bir kesitinde, insanlığın tamamını muhatap alan bir kitabın zamana ve mekâna hitap etmemesi düşünülemez. 5/Mâide sûresi 67; 16/Nahl sûresi 44. âyetlere göre, böyle bir mesajı tebliğ ve tebyin ile memur edilenin, zaman ve mekânda olması da Kur’ân’ın zaman ve mekânı dikkate aldığının başka bir kanıtıdır. Mekkî ve Medenî âyetlerin tahlili de bu hususu aydınlatmaktadır. Sosyolojik, kozmolojik, biyolojik, psikolojik tedrîcîliğe rağmen, Kur’ân’ın mesajında birdenlik düşünülemez. Teenniyi öğretmek, yaratma ve tedbir stratejisinin ayrılmaz bir gayesi olarak kendini takdim etmektedir. Çünkü mesajdan gaye, tevhit akidesini oluşturmaktır. 4287
İşte bu sebeple Kur’ân’ın nüzulü tedrîcî bir strateji izlemiştir.4288 İzlenen bu strateji onun uygulanabilirliğini göstermektedir. Zaman ve mekân ötesi bir kaynaktan, zamana ve mekâna hitap eden kitabın, zamanı nasıl kullandığı fevkalade önemlidir. Hemen ifade edilmelidir ki Kur’ân, hem dairesel, hem de süre dizimsel zamanı öne çıkarmakta, her ikisinin kullanım alanını belirlemektedir. Bu nedenle o, ne âdetullaha göre işleyen dairesel zamanı, -çünkü dünya hayatının tanzimi ona bağlıdır- ne de sünnetullaha göre işleyen süre dizimsel zamanı dışlar. Çünkü dairesel zaman, zaten süre dizimsel zamanı ortaya çıkarmaktadır. Dairesel zamanın ortaya çıkardığı süre dizimsel zamanın geri dönüşü yoktur. Saatin gösterdiği zaman geri döndürülemez.4289
Süre dizimsel zaman, olayların dizi olarak düzenlendiği sürekliliktir. Çünkü olaylar zamanı oluşturmaz, zamanın içinde yer alırlar. Bir işi bitiren insanın başka bir işe koyulmasını emreden Kur’ân,4290 zamanın, ilerlemeci ve düz bir biçimde kullanılmasını emretmektedir. Kur’ân, insanı sürekli takip altında tutması ile devamlı yerinde sayarak döngüsel zaman anlayışına4291 karşıdır.4292 Zamanın ken4286]
Faiz Kalın, Kur’an’da Zaman Kavramı, Rağbet Yayınları: 126
4287] Hanefî Ahmed, s. 318
4288] ez-Zerkânî, Muhammed ‘Abdul’azîm, Menâhilu’l-’İrfân fi ‘UIûmi’I-Kur’ân, Dâru’1-Fikr, Beyrut, 1996,1, 38-39, 135, 144
4289] Heidegger, 9. 29-39
4290] 94/İnşirah, 7
4291] 50/Kaf, 16
4292] Sürmeli, Mehmet, “Güneşi Tutabilmek”, Yeni Dünya, sayı: 69, Temmuz 1999, s- 39-40
- 854 -
KUR’AN KAVRAMLARI
disinden başka her şey zamanın içindedir.
Süre dizimsel zamanın, dairevi zaman gibi öznel ve nesnel iki yanı vardır. İnsan hayatının her döneminde süre dizimsel zamanı, nesnelleştirmeye çaba sarf edildiği gözlenmektedir. Zamanı algılayacak olan zihnin böyle bir zamanı nesnelleştirmesî hemen hemen mümkün değildir. Yirminci yüzyılın şartlarında yaşayan insan zihni ve değer ölçüleri ile, on beş asır önceki süre dizimsel zamanı reel olarak değerlendirmek mümkün değildir kanaati, ampirik olarak kendini hissettirmektedir. Öyleyse, süre dizimsel zamanı nesnelleştirmenin en önemli şartı, gerekli şartların oluşturulmasıdır. Aksi halde öznel şartlarla süre dizimsel zamanı nesnelleştirmek mümkün değildir. Çünkü bu durumda, doğada bir yasa olan rölativite hiçe sayılmış olur. Toplumsal nitelik kazanan bu zaman, takvim zamanıdır.
Tüm topluluklar süre dizimsel zamanı doğa olaylarının yenilenmesine dayanarak bir takvime bağlamıştır. Gündüz gece dönüşümü, güneşin görünür hareketi, ayın evreleri, iklim ve bitki örtüsüyle mevsimler bunların belli başlılarıdır.4293 Ayrıca mesafelendirme aracı olarak bir terimin zamansal olması gerekmez. Vahşilik gibi sosyoteknik bir terim, gelişim sıralamasındaki bir aşamayı göstermektedir. Hiçbir şey, bu terimi ahlaki, rölatif, pratik yöndeki anlamlarından ayıramaz. Antropolojik söylemde bu kelime, zamansal mesafelendirmeyi dile getirir. Vahşilik geçmişin bir İşareti ise, çağdaşta olabilir. 4294
Hiçbir kimse kalkıp da “vahşilik geçmişte kaldı, bugün artık böyle bir şey düşünmek mümkün değildir”, diyemez. Yani süre dizimsel zaman geçmişte vahşiliği ölçmüşse bu gün de ölçebilir. Bu noktada geleneksel zamanın,4295 geçicilik ve sonluluk yapısıyla süre dizimsel zamanın geçmiş, şimdi ve gelecek tüm zamanları kuşatarak tek zamanda, şimdide topladığı söylenebilir. Kur’ân daha çok süre dizimsel zamanın gereği olan geçmiş, şimdi ve gelecekle yakından ilgilenmektedir. Takvayı insanın önüne koyarak4296 ileriyi göstermektedir. Buna ulaşırken kullandığı zaman dairevi zamandır. Dairevi zaman, süre dizimsel zamanın vasıtasıdır denilebilir. Yani dairevi zamanı kullanarak, süre dizimsel zamanda ilerleme kaydedilmektedir. Kısaca her iki zaman anlayışı da insana hizmet ettirilen ölçüm ve değerlendirmelerdir. Bunlar konuların akışı içinde değerlendirilecektir. 4297
Geçmiş Zaman
Yaşanılan zaman sonsuz ve geriye dönüşsüz olarak akmaktadır. Hiç bir zaman akıp giden an’ı yeniden yaşamak mümkün değildir. Akıp giden zamanın varlığının felsefecilerle kelâmcilar arasında tartışma konusu olduğu, felsefe ve bilimde zaman bölümünde işlenmiştir.4298 Kelâmcıların inkâr ettiği geçmiş ve böyle bir zamanın olmayışı hususu, soyut anlamda bir geçmiş olup, bu düşünce Kur’ân’la örtüşmektedir. Çünkü Kur’ân’da da geçmiş, sadece olaylardan ibaret olup soyut anlamda olayların ve varlığın dışında, bir geçmiş veya bir dünden bahsedilmez. Yaşamın içine yerleşen yakın ya da uzak geçmişle ilgili belirleme noktaları vardır.
4293] Benveniste, s. 130, 131
4294] Fabian, s. 103-104
4295] Çüçen,s. 125
4296] 49/Hucurât, 13; 92/Leyl, 17
4297] Faiz Kalın, Kur’an’da Zaman Kavramı, Rağbet Yayınları: 343-346
4298] el-Cürcânî, Şerhu’l-Mevâkıf, II, 49-52
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 855 -
Herkes olup bitmiş olaylara, geçmişten şimdiki zamana yahut şimdiki zamandan geçmişe bakarak yorumlar. Kur'ân, geçmişi, içinde meydana gelen olaylar ve yaşayanlar açısından Önemsemektedir. Kur'ân, geçmişi reddetmeyip, ilişkileri koparmadan, tashih edici,4299 tahlilci, ayırımcı ve mukayeseci bir gözle bakmaktadır. Bu yüzden, yakınından uzağına kadar, geçmiş önemlidir. Tekvini âyetlerde, evren ve ilk insanın yaratılışı, izlenen strateji ile başlangıca işaret edilmektedir. Kur’ân’a göre, insanın, dün, bugün, yarın diye üç günü olup, dün başlangıcı ifade etmektedir.4300 İnsan, dününü öğrenmeden bir yere varamaz. Geçmiş, kitaplara imanda temel öğedir. Çeşitli süre dizimsel/doğrusal zaman anlayışlarında ilk, başka bir ifade ile kalkış noktası, başlangıçta yani yaratılışta yer almaktadır.4301
Kur’ân, mebde’de/çok uzak geçmişte varlığı ve zamanı başlatırken bunu fark edebilecek olanın, insan olduğunun altını çizmektedir. 4302
Çünkü insanın dışında hiçbir varlık geçmişi değerlendirme istidadında değildir. Bilimsel çalışmalarda bunun en önemli kanıtıdır (Hawking, Merdin, Weinberg, Davies, Bucaille'nin eserleri incelendiğinde, insanın sürekti olarak varlığı ve zamanı incelediği, bu konuda yeni buluş ve teorileri tartıştığı görülecektir). Şu halde geçmişe bakış hususunda bilim Kur'ân'dan farklı düşünmeyip, bilgi ve deneyiminde geçmişi araştırıp tahlilci bir yaklaşımla değerlendirmeler yapmaktadır. Evrenin başlangıcı konusunda yapılan yoğun çalışmalar bunun önemli delilleridir.4303 Ne bilim, ne de Kur’ân, geçmişi işe katmıyorum demiştir. Düşünce ürünü olan felsefe de geçmişi dikkate alıp ona göre yoluna devam etmektedir. Ancak kelâmcılar ve bilime göre, zaman geriye doğru sonsuzca gitmemektedir. 4304
Felsefecilerden İşrakiler (Eflatun ve taraftarları) de aynı görüştedir. Meşşâîler (Aristo ve taraftarları) ise, gelecekte olduğu gibi zamanın geçmiş yönünde de sonsuz olduğu kanaatindedirler.4305 Bu anlayışa göre, zaman ezelî olmuş olur ki, Allah’tan başkasına ezelîyet vermeyi tevhid ile uzlaştırmak mümkün değildir.
Şu halde Kur’ân, geçmişi nasıl değerlendirmektedir? Buna bakmak gerekmektedir. O muhatabının geçmişe ve geçmişin taklitçiliğine bağlanmasına karşı çıkmaktadır. Geçmişin pozitif ve negatif yönlerini göstererek; insanı geçmişe götüren bir üslupla, genel geçer kriterlerini belirleyip, ona göre değerlendirmeler yapmaktadır. Önceki dinleri ve kitapları kendisinin geçmişi sayıp4306 geçmişine sahip çıkarak, geçmişi, şimdi ile perçinler. Geçmişin fark edilememesi, psikolojik olarak insanın yaşadığı zamanı fark edememesi demektir. Kendini herhangi bir şeye kaptıran insanda da bu görülür. 46/Ahkaf sûresi 35. âyette de, inkâr edenler, âhirette, dünyada geçirdikleri zamanı böyle değerlendirirler. Azâbı gördükleri zaman, sanki dünyada gündüzün bir saati kadar kaldıklarını düşünürler.
4299] el-Câbirî, Arap Aklının Oluşumu, s. 69
4300] er-Râzî, Tefsir, VIİ, 118
4301] Dauer, s. 84
4302] 6/En’âm, 2; 9/Tevbe, 36; 7/A’râf sûresi 54; 10/Yûnus, 3; 11/Hûd, 7; 14/İbrahim, 19, 32; 15/Hicr, 26; 19/Meryem, 9; 25/Furkan, 2, 54, 59; 41/Fussilet, 21; 55/Rahmân, 14, 15
4303] Weinberg, s. 44-124; Davies, s. 31-47; Merdin, s. 254, 347-348
4304] er Râzî, el-Metâlibu’-’Aliyye mînel-’İlmi’l-İlahiyye, IV, 29, 169, 198; el-Cürcânî, Şerfıu’l-Mevâkıf, II, 49-52
4305] İbn Rüşd, Felsefe-Din İlişkileri, s. 128
4306] 2/Bakara, 4, 285; er-Râzî, Tefsir, XX, 124, 125
- 856 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sürekli geçmişi gündeme getiren Kur'ân, geçmişin ve geçmişe ait kalıntıların görülüp fark edilmesi ile geleceğe dönük hesap ve muhakemelerin daha sağlıklı olacağını amaçlamaktadır. Nitekim 6/En'âm sûresi 11, âyet bunlardan sadece bir tanesidir. 2/Bakara sûresi 275. âyette geçen selef kelimesi önce geçen demektir. İnsanın kendisinden önce geçen her şey, seleftir. Sosyolojik olarak “Ümmet-i salife”, geçmiş ümmet anlamında kullanılmaktadır. Âyette kullanılan bu ifade riba yasağı ile ilgili olarak geçmişe dönülmemesini emretmektedir. 4307
Kur’ân, geçmişi incelerken negatif bir yol izleyenlerin akıbetlerini canlı tutarak, muhatabı, aynı akıbete uğramaması için uyarır.4308 Geçmişin yok olup gitmesine göz yummaz.4309 Onu değerlendirip, pozitif ya da negatif olan sonucu sahibine yansıtır.4310 Kur'an'da uhrevi hayat açısından dünya bir geçmiştir. Hesap, ceza, cennet ve cehennem geçmişin faturasıdır.4311 İnanan insanın zamanında yerine getiremediği yükümlülükleri geçmiştir. Artık onlar kaza veya keffaret statüsünde teklif gücünü geçmişteki bir ihmalden yahut bir hatadan alırlar.4312 Bu yüzden, zamanında icra edilmeyen bîr görevin ifası veya geçmişteki bir hatanın telafisi, bazen sahibini katmerli bir şimdi ile karşı karşıya getirmektedir. Geçmişin günahlardan arındırılması hususunda kurduğu tevbe müessesesi ile, geçmişi şimdinin pozitif yapılanmasına hizmet ettirerek, psikolojik olarak bireyi ve toplumu zinde tutar. 4313
Süre dizimsel/doğrusal zamanı bu yönde kullanan Kur’ân, geçmişte işleyen kanunların gerekli şartların oluştuğu her devirde, her an işleyeceğini temel ilke olarak vurgulamaktadır. Bu mânâda geçmiş sadece bir model olarak ortadadır. Kur’ân, mesajını, yakın geçmişi olan câhiliye döneminden hareketle ortaya koyarken;4314 uzak geçmişi dikkate almama gibi bir tutuma girmemektedir. Varlığın ve zamanın başlangıcı gibi kozmik; Hz. Âdemden Hz. Peygambere kadar gelip geçen kavimler, peygamberleri ve onlarla ilgili olaylar gibi sosyolojik, hukuki ve ahlakî uzak geçmiş ile ilgili hususlar, onun en önemli tevhid vasıtalarıdır. Tecrübe kazanmak uzun zaman gerektiren bîr değerdir.4315 Kur’ân geçmişin ürünü olan olaylara ve kozmolojiye bakılıp ibret alınmasını isterken, deneyim ve tecrübe, geçmişin en önemli yaptırımı olarak kendini hissettirmektedir.
Semantik olarak ele alınan kelime ve kavramlarda Kur’ân’ın, geçmişi dikkate aldığı görülür. Diller tevkifi olmayıp, her peygamber toplumunun dili ile gönderilmektedir. Bu mânâda Kur’ân Araplara meydan okuyarak onları çok mâhir oldukları alanda susturduğu, bu konudaki duyarlılığını gözler önüne serip, gelinen noktada, geçmişin dil deneyimini seçmeci bir yöntemle kullandığı
4307] er-Râzî,a.g.e., VII, 81,82
4308] 2/Bakara, 49, 50, 59, 61, 98, 121, 146, 147, 161, 162, 170, 250, 251; 3/Âl-i İmrân, 13; 7/A’râf, 138, 141; 10/Yûnus, 13; 12/Yûsuf, 111; 16/Nahl, 116, 118; 29/Ankebût, 14; 89/Fecr, 6-14; 104/Hümeze, 1-9; Râzî, a.g.e., 111, 217; XVIII, 64
4309] 7/A’râf 176; 10/Yunus, 24
4310] 2/Bakara, 81; 5/Mâide, 38; 30/Rûm, 41; 82/Tûr, 31; 111/Tebbet, 2
4311] 2/Bakara, 3-5; 78/Nebe’, 1-5; 85/Bürûc, 10; 87/A’lâ, 10-13; 88/Ğâşiye, 1-13, 26; 95/Tîn, 4-6
4312] 2/Bakara, 196; 4/Nisâ, 92; 5/Mâide, 89; 58/Mücâdele, 4
4313] 2/Bakara, 38; 5/Mâide, 39; 6/En’âm, 54; 11/Hûd, 90; 28/Kasas, 67
4314] Özsoy, s. 91
4315] Güngör, Erol, Şahıslar Arası İhtilafların Çözümünde Lisanın Rolü, Ötüken Yay., İstanbul, 1998, s. 101
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 857 -
görülmektedir.4316 2/Bakara sûresi 104. âyette ifade edildiği gibi, geçmişin kullandığı hoş olmayan kelimeleri, güzel ve iyi olanla değiştirmektedir. Dilde ve semantik alanda gtçmişe pozitif bir değişim stratejisi ile bakmaktadır. Stratejik olarak geçmişin fonksiyonel olduğu görülmektedir. Etimolojik açıdan, 10/Yunus sûresi 24; 28/Kasas sûresi 18 ve 19. âyetlerde geçmişi ifade eden emsi/dün, 2/Bakara sûresi 198; 3/Âl-i Imrân sûresi 144. âyetlerde geçen önce çizgisel zamanın dün'e ve şimdiye kadar olan kısmıdır. Ancak, bu ifadelerin çevrinsel, başka bir ifadeyle dairevi zamandaki yeri ve değeri açıktır. Her dün, öncedir, fakat her önce, dün olmasa da geçmiştir. Bu terimler, geriye döndürülemeyen geçmiş zamanı ifade etmektedir. 4317
Sünnetullah açısından geçmişin pozitif veya negatif yapısı tekerrür edebilir. Ancak, aktörler, dekor ve sahne farklıdır. Fizikî bakımdan geçmişi geri getirmek hiç mümkün değildir. Çünkü Allah’ın koyduğu fizikî yasalar ileriye doğru işlemektedir. Bu yasalar, tersine çevrilirse zaman, geçmişe doğru işleyecektir. Yanan evin duman ve külleri, eski haline dönecek, ölen insanlar dirilecektir. Fizik, ancak teori bağlamında buna evet demektedir. Yasaları gelecekle geçmiş arasında ayırım yapmayıp, parçacıklarla, anti parçacıkların hareket yönlerinin değiştirilmesi ile, zamanın geriye yani geçmişe akacağını, teori bağlamında kabul etmektedir.4318 Fakat pratik olarak zamanın yönünü, geçmişe çevirmek mümkün değildir. Çünkü zamanın termo dinamik oku (sıcaktan soğuğa doğru tek yönde bir termik denge vardır), psikolojik oku (zihin sürekli zamanın geçtiğini hisseder) ve kozmolojik oku (evrenin büzülmeyip genişlediğini ifade etmektedir) evrenin yaratılışından itibaren, ileriye yani geleceğe doğru aktığını göstermektedir. 4319
Kur’ân ise geçmişin yaşanmasını mûcize olarak nitelemektedir. Böyle bir olayın vukuu, ba’s’i ispat bağlamında sunulmaktadır. Uzeyr’i (a.s.) yüz yıl sürecek uykusunda, bir genç olarak öldürüp, yüz yıl sonra diriltmesi, dirilttiğinde yanına koyduğu meyvelerin bozulmadığını, eşeğinin gözü önünde dirildiğini görmesi4320 geçmişe dönüşün olağanüstü bir olayıdır. Bu, evrende işleyen bir kanun değildir. Bu nedenle, zaman geçmişe doğru değil, geleceğe doğru akmaktadır. Bu olay, bir taraftan geleceği (ba’s ba’de’l-mevti) haykırırken, dünyada meydana gelişi ile de geçmişi tekrar yaşamanın, Yaşatanın dilemesi ve yapmış olmasına bağlı olduğunu göstermektedir. Bu noktada, naslar ve kaynakların ışığı altında fiziğin teorik olarak mümkün gördüğü şeyin, Kur’ân’ın kıssalar vasıtasıyla haber verdiği, fiilî olarak gerçekleşen ve belli bir zamana has mûcize olduğu görülmektedir.
Leibniz’e göre, mûcizeler de doğal olaylar kadar sistem içindedir. Ancak, mûcizeler ikincil kural olarak değerlendirilmekte ve doğa, tanrının bir”alışkanlığı” olarak kabul edilmektedir. Ona göre Tanrı, doğanın bağlı olduğu nedenden daha güçlü nedenden ötürü bu “alışkanlığını” bırakabilir. 4321
Kur’ân’a göre Allah’ın alışkanlığı diye bir şey yoktur. Çünkü alışkanlıkta
4316] İbn Kuteybe, s. 28, 29; er-Râzî, Tefsir, XIX, 63; XX, 134; İbn Cinnî, I, 259; Yazir, II, 309
4317] Dauer, s. 84
4318] Merdin, s. 118-134; Hekimoğlu-Korkmaz. s. 369
4319] Merdin, s. 133-134
4320] 2/Bakara, 259; er-Râzî, Tefsir, VII, 28; İbn Kesîr, I, 314; el-Beydâvi, I, 178; Yazır, II, 884
4321] Leibniz, s. 79-80
- 858 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendini bir davranışa kaptırıp meleke kazanma söz konusudur. Hâlbuki Allah muhtar irâdesi ile her şeyi yaratıp idare etmektedir.4322 Allah’a göre mûcizelerin sistemin içinde ve dışında bir zorluğu ve tasnifi diye bir şey yoktur. Bu yüzden, mûcizenin doğurduğu değişim anındaki yasalara sünnet-i hâssa/özel kanun denilebilir. Bu durumda geçici olarak veya o hadiseyle ilgili olarak sünnetullah değişmiş demektir.4323 Bu açıdan bakıldığında kıyâmet ve ba’s, doğanın temelindeki ikincil yasaların, başka bir ifade ile sünnet-i hâssenin devreye girmesi şeklinde açıklanabilir. Ba’s ile, geçmiş, şimdiye getirilmektedir. Bu durumda işleyecek olan yasalar, artık ikincil yasalardır. Kur’ anın ifadesine göre, ikincil yasalar devreye girdikten sonra, hiç değişmeyecektir. Hep o yasalar devam edecektir. Çünkü söz konusu yasalar, ebediyete aittir. Şöyle de denilebilir; geçmiş, geleceğin bir ön biçimlenişinden ibarettir. 4324
Varlığın gidiş seyri de bunu göstermektedir. Mebde’den itibaren bütün varlık, bu stratejinin uygulama elemanlarıdır. Tohum fidenin, fide ağaç ve meyvenin bir ön biçimlenişidir. Doğada kimse tohumdan önce fideyi veya fideden önce ağacı ve meyveyi bekleyemez. Her şey böyle bir planın işleyişinde gönüllü bir neferdir. 4325
Hadis-i Şeriflerde Zaman Kavramı
“Kendisiyle birlikte hiç bir şey yokken Allah vardı.” 4326
“Kişi kıyâmet gününde şu hususlardan sorulacaktır. Bunların cevabını vermeden hiçbir yere adım atamayacaktır. Ömrünü nerede tükettiğinden, gençliğini ne işte harcadığından, malını nereden kazanıp nerelere harcadığından, öğrendiği ile ne derece amel ettiğinden.” 4327
“İnsanların çoğu iki büyük nimetten gâfildirler: Sıhhat ve boş vakit.” 4328
“Âdemoğlu dehre söverek Bana ezâ verir; hâlbuki Ben dehr(in yaradanıy)ım. Her emir Benim elimdedir. Geceyi gündüzü Ben idare ederim.” 4329
“Sakın sizden biriniz: Vay dehrin musibetine, demesin (böyle sövmesin). Çünkü dehr ancak Allah’tır” ve “Dehre sövmeyin. Çünkü dehr ancak Allah’tır” 4330
“Zamana sövmeyin, zira zaman Allah’tır.” 4331
Şimdiki Zaman
Şimdi, bir andır. Bu anlamda zamanın en küçük kurucu öğesidir. Ne olursa olsun, sabit bir nokta değildir. Geçmişteki bütün anlar, bir zamanlar şimdiydi. Dolayısıyla, gelecekteki bütün anlar da zamanı geldiğinde şimdi olacaktır. Bu anlamda ele alındığında şimdi, zamanın tümünü kapsar. Bu nedenle şimdi,
4322] 3/Âl-i İmrân, 26; 11/Hûd, 107
4323] Özsoy, s. 165
4324] Eliade, Ebedî Dönüş Mitosu, s. 92
4325] Faiz Kalın, Kur’an’da Zaman Kavramı, Rağbet Yayınları: 346-351
4326] Buhârî, Bed’u’l-halk 1, Tevhid 22; Tirmizî, Menâkıb 74
4327] Tirmizî, Kıyâmet 1
4328] Buhâri, Rikak 1; Tirmizî, Zühd 1; İbn Mace, Zühd 15
4329] Buhârî, Tefsiru Sûre 45/1; Tevhid 35, Edeb 101; Müslim, Elfâz 1, 2, 5, 6; Ebû Dâvûd, Edeb 169
4330] Buhârî, Edeb 101; Müslim, Elfâz 4; Muvatta, Kelâm 3
4331] Ahmed İbn Hanbel, Müsned, V, 299, 311
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 859 -
herhangi bir zaman parçasından daha uzundur. Sonsuza dek kendini yenileyip durur. Bunun için bir bakıma sonrasızlık demektir. Gündelik zamanda şimdi, kendini yenilerken, olgun mânâda bir şimdi, zamanın durduğu andır',4332 İlk yaratılışta an-ı daimden yola çıkan rölatif yapıdaki zaman, birtakım öncelik ve sonralıkları aşarak evrenin yapısını kuşatmıştır. Nefha-i ula/ilk üfürüş ile bozulacak olan kozmik sistem sonrasında varlık, öncelik ve sonralıklarla olgun mânâda bir şimdiye, başka bir ifade ile ebediyete ulaşacaktır. O şimdi, bu şimdiden farklı olmalıdır. Zira o şimdi, ebediyet şimdisidir. Gündelik şimdi olayları faslederken geçmiş olmaya hamiledir. Âdetâ etkin durumdaki bu yapısıyla ebediyette hak ettiği yeri alacaktır. Bu şimdide hareketten söz edilmesine rağmen; o şimdide bozulma ve sebeplerle meydana gelen değişimden söz edilemez. 4333
Cehennemliklerin derilerinde yapılan,4334 doğrudan müdahale, anlık icraatlarla yapılan değişimdir. Bu yüzden kozmik değişimden farklı bir anlam ifade etmektedir. 78/Nebe’ sûresi 23. âyette geçen ahkâb kelimesi, kozmik zaman ölçüleri ile açıklansa da asıl amaç, sonsuzluğu vurgulamaktır. Kozmik zaman ölçülerine göre dehr kelimesi ile yapılan açıklamalar, müfredi olan kelimesi dikkate alınarak yapılan açıklamalardır.4335 Âyette geçen şeklindeki çoğulu ise, duhûr kelimesi ile açıklanmış olup belli bir sonu olması gerekmez.
Müfessirler, ahkâb’ı (sonu belli olmayan zaman), ebediyet şeklinde açıklamıştır.4336 Bu ise, günahkâr Müslümanlar için cehennemde kalışın bîr sonunun olabileceğini, küfür üzere ölenlerin ise, kelimenin ifade ettiği sonsuzluk ile muhatap olduklarını gösteren bir delildir. Her biri bin sene demek olan “uhrevi gün” yaklaşımı ile hukûb kelimesinin ifade ettiği zaman, zamanın durması şeklinde anlaşılmaktadır.4337 Azap ortamında zamanın fark edilme gücü çok daha güçlüdür. Mükâfaat ortamı olan cennette zamanın geçişi belki hiç fark edilemeyecektir. Onun için, olgun mânâda şimdi, kendini bu ortamda izhar eder. Dünya hayatında, gündelik zamandaki şimdinin fark edildiği de söylenemez. Adı anıldığı andan itibaren an denilen zaman, geçmiştir. Şimdiki zamana, bir de zamanı ayırması açısından bakılırsa, gündelik zamanda, hayatın bir zarureti olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla “an”önceyi sonradan, dünü bu gün ve yarından ayırt etmenin fonksiyonel gücüdür. 4338
Kur’ân’da, geçmiş zaman da gelecek zaman da şimdiki zamana akort edilmiştir. Geçmişin deneyimleriyle her birey ve toplum, şimdiki zamanda muhataptır. Muhatap olduğu teklifin şimdiki zamanda icrası istenmektedir. Pozitif ya da negatif gelecek şimdiye bağlıdır.4339 4340
Bu nedenle, Kur’ân’ı geçmişe veya geleceğe hasretmek temelde yanlıştır. Dünyevi hayatın gereği emir ve yasaklar, şimdi olmaya mahkûm olan gelecekte
4332] Dauer, s. 84-93
4333] 2/Bakara, 25; 47/Muhammed, 15; 52/Tûr, 22, 25; 56/Vâkıa, 17; 76/İnsan, 29; Yazır, VIII, 5545
4334] 4/Nisâ, 56
4335] er-Râgıb el-Isfahânî, s. 126
4336] er-Râzî, Tefsir, XXXI, 14, 15; el-Kurtubî, XIX, 177, 178; İbn Kesîr, IV, 463; İbn Manzûr, I, 325-326; Yazır, VIII, 5542
4337] İbn Manzûr, I, 326; Dauer, s. 84-93
4338] 2/Bakara, 71, 187; 4/Nîsâ, 18; 8/Enfâl, 66; 12/Yûsuf, 51
4339] 31/Lokman, 33; 40/Mü’min, 17-33; 89/Fecr, 6-23; Çüçen, s. 125
4340] Çüçen, s. 125
- 860 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sonucunu sahibine tattıracaktır. Şimdide icra edilen pozitif veya negatif eylemin sonucu bir başka şimdide yudumlanacakhr. Yani insan, yaptığının karşılığı ile karşı karşıya geldiğinde, onun için şimdi olmuş olacaktır. İnsan, ölümünü bilmediğinden,4341 sorumluluk şimdiyedir. Şimdi, gelecekle ilgili dünyevi veya uhrevi, pozitif ya da negatif yaptırımların, çok iyi kavranıp değerlendirilmesi gayesine matuftur.4342 Zira, geçmiş zaten geçmiştir. Gelecek ortada yoktur. Var olan gerçek şimdidir. Şimdiyi gösteren saat, geçmişteki şimdilerden, şimdiki şimdiye gelmiş ve gelecekteki şimdilere doğru ilerlemektedir. Saatin gösterdiği şimdi, mekânlara göre rölatiftir. Fakat hepsi de şimdidir.
6/En’âm sûresi 142. âyette yük taşıma ve tüyünden döşek yapılma durumunda olan hayvanların bu seviyeye birden bire gelmedikleri açıktır. Onların bir geçmişi vardır. Âyette zikredilen hayvanlara ait yük taşıma ve tüylerinden yatak yapılma özelliği şimdiki zamana ait olan bir durumdur. Bu durumlarının zikredilişi ile geçmiş zaten anlaşılmaktadır. Yük taşıma ve tüyün kullanılacağı zaman da gelecek zamandır. Ayrıca, söz konusu âyette yaratmanın sürekliliğine işaret edilmektedir. Az önce sözü edilen saat, şimdiyi ölçmemekle birlikte, geleceğe hazırlık yapılan bir ölçektir. O vakte ulaşıldığında gelecek, şimdi olacaktır. Heidegger, insanın zamanı tanzimine değinirken şöyle demektedir. “İnsan geleceğe ait projelerini hayata geçirmek için geçmişe bakar, geçmişle birlikte şimdiyi tecrübe eder, böylece üç zaman dilimini şimdide yaşar”. Ona göre bu zamansallık ve geçicilik, otantik olmayan bir zaman olup, insanın ontolojik yapısında vardır. 4343
Onun için insan, şimdide geçmişi değerlendirip geleceği planlar. Kur'ân, geçmişi, şimdiyi ve geleceği birlikte zikrederken şimdinin önemini, insanın şimdi merkezli olarak yaratıldığını kavratır. Duâ bağlamında 2/Bakara sûresi 286. âyette “Rabbimiz, unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi, bize de ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla! Bize acı!” diye buyurularak şimdinin önemi ve hâkimiyetiyle birlikte geçmiş ve gelecekde gözler önüne serilmektedir.4344 Sanki, insana; şimdiki duruma bir çözüm getirmek, henüz gerçekleşmemiş bir imkânı ele geçirmek için “geçmişi iyi oku, geleceğe uzan, onu şimdiye getir ve şimdiki durumu onun açısından yorumla”denilerek bir tembih yapılmaktadır. Bu anlamda şimdi, hemen geçen, saniyelik bir zaman gibi görünmeyebilir. Ancak zihindeki niyetin hızıyla yakalanabilen bir süre ile anlaşılması mümkündür.
İnsan açısından o, gelecekle ilgili ve geçmiş anıları bir araya getiren zamanın yayılımıdır.4345 Böylece, şimdinin, gündelik zaman olarak ne denli kuşatıcı olduğu ortaya çıkmaktadır. Böyle olunca an, şimdinin içinde yer almış olur. Şimdiki anı, kısmen gelecek kısmen de geçmiş4346 olarak açıklayan değerlendirme, Kur'ân âyetlerinin olayları ayırıcı kullanımına paralel gibi görünebilir. Fakat durum hiçte böyle değildir. Açık olan husus, an'ın kısmen geçmiş, kısmen gelecek olmadan
4341] 4/Nisâ, 78; 17/İsrâ, 29; 35/Fâtır, 11
4342] 2/Bakara, 123
4343] Çüçen, s. 125; Heidegger, s. 38, 39
4344] 1/Fâtiha, 5, 6; 2/Bakara, 49, 53, 165; Yazır, I, 53, 54
4345] Sherover, s. 176
4346] Dağ, “Yunan ve İslâm Felsefesinde Aristocu Zaman Görüşüne Tepkiler”, s.73
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 861 -
öte geçmiş ile geleceği birbirinden ayırıcı bir güç olmasıdır. 4347
Gelecek Zaman
Henüz ortada olmayan, ancak her bakımdan hayatın bütün yönlerini kapsayan, geçmişten alınan deneyimlerle şimdide kendisine plan ve proje hazırlattıran, gerçek olması kesin olan, sanal bir zamandır. Böyle bir zaman, sırayla şimdi olarak otantikliğini ortaya koyduktan sonra geçmişe karışmaktadır. Gelecek zaman, var oluşsallığın ilk anlamıdır. Çünkü varlık, böyle bir zamanda kendisini serimler. Bu mânâda gelecek, çizgisel zamanın ilk tarzıdır. Çünkü, henüz geçmiş ortada yoktur. Ancak zamansallık/sonlu ve geçici olmak; zamanlann birliğini olanaklı kılar. Gelecek, geçmiş ve şimdi tek bir zaman olup, bu üçlü sayesinde insanın başkalarıyla karşılaşması mümkün olmaktadır.
Kaygı ve merak zamansallığın belirgin özelliğidir. Ardışıklıkta, zamansallık ortaya çıkmaz. Ne gelecek şu andan sonra ne de geçmiş şu andan öncedir. Zamansallık bunu böyle serimler.4348 Kâinat da içindekilerle beraber zamansal olduğuna göre, her varlığın kendince bir zamansallığı ve geleceğe doğru serinlenmesi vardır, başka bir ifade ile varlık kendini gelecekte serinleme imkânına sahiptir. Böyle bir niteliği en iyi fark edebilen insandır.
Kelamcılarla bazı filozoflara göre zaman, geçmişte de gelecekte de sonsuzdur.4349 Bu anlayışa göre sonsuz zaman, sonsuz geçmiş, sonsuz gelecek demektir. Kur’ân ölçümlerinde böyle sonsuz geçmiş, yoktur. Gelecekte ebediyet sınırına varıncaya kadar devam ederek kendini ebediyete teslim etmek durumundadır. Zaman bir ölçüm ve planlama olarak, varlıkla birlikte ortaya çıktığı için, ölçümsüz ve varlıksız zaman olamayacağı, varlığın sonsuz geleceği ve sonsuz geçmişi olamayacağı açıktır. Bu anlayışta maddenin ezelîyeti gündeme gelme durumundadır ki; Kur’ân’da böyle bir zaman anlayışı yoktur.
Eski kelâmcıların bir kısmı, geçmişi ve geleceği hareket ve hatta zamanı kabul etmeyip, gelecek konusunda İbn Sînâ gibi, filozofların tutarsızlığını kendi kendileri ile çelişki içinde olduklarını, savunmakta olduklarını, ileri sürmüşlerdir. Çünkü bu kelâmcılar, varlığı ve varlığın açılımını, kabul etmektedirler. 4350
Gazâlî ise, geleceğin bize göre gelecek olduğu görüşündedir.4351 Bu yaklaşıma göre geleceğin, insan algılayışı ile bağlantılı bir husus olduğu söylenebilir. Kur’ân sorumluluk sadedinde şimdideki emir ve yasaklara imtisal ve içtinabı yakın geleceğe; ölüm, kıyâmet, âhiret, cennet ve cehennem gibi gaybla ilgili hususlara imanı, uzak geleceğe bağlarken; geleceği mutlak bir vakıa olarak, gözler önüne, koymaktadır. Ancak, insanın, gelecekte yapmakla mükellef olduğu emrin icra dairesi, şimdidir. Binâenaleyh insan, varlık olarak, gelecekte olmadığı için, onda bir şey yapma ve yapmama gücüne sahip değildir. Zamansallığı ile bu, onun nüvesindeki bir şifredir. Zamanın, geçmişten geleceğe doğru akışı, ampi4347]
Faiz Kalın, Kur’an’da Zaman Kavramı, Rağbet Yayınları: 352-355
4348] Çüçen, s. 68-71; Koyuncu, s. 8
4349] İbn Rüşd, Felsefe-Din İlişkileri, s. 128; Dağ, “Yunan ve İslâm Felsefesinde Aristocu Zaman Görüşüne Tepkiler”, s. 73
4350] el-Cürcârıî, Şerhu’l-Mevâkıf, II, 49-54
4351] Dağ, “Yunan ve İslâm Felsefesinde Aristocu Zaman Görüşüne Tepkiler”, s. 73, 84; krş. Zig-Zag Group, s. 52. 1457 Zig-Zağ Group, s. 52
- 862 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rik olarak kanıtlanamadığı 1457 şeklindeki açıklamalar, soyut zaman anlayışına göre yapılan değerlendirmelerdir. Çünkü insan, evrenin kozmik yapısında, gerek gündelik zamanda, gerekse dairevi zamanda, ampirik olarak geleceği fark etmektedir. Tohumda ve nudfede kuvve halinde bulunan gelecek, toprağa veya rahime atılmasıyla işlemeye, şimdi, geçmiş olmaya başlamaktadır. Dolayısıyla batan güneş, doğan yıldız ve çöken karanlık, geleceğin habercileridir. Fizikte de zamanın, geleceğe aktığının birtakım yasalara bağlı olarak işlediğine; geçmiş zaman başlığı altında işaret edilmiştir. 4352
Kur’ân bağlamında gelecek zaman, pek mühimdir. Fizik ve metafizik âlemi kuşatır. Kur’ân, fizikî âlemde işleyen gelecekle, metafizik âiem için istişhatta bulunur.4353 Dünyevi hayat için, geleceğin önemli bir strateji olduğunu ve gereğinin yerine getirilmesini öğütlemektedir. Aksi halde mağduriyet ve ceza söz konusudur.4354 İbadet, hukuk ve ahlaki bağlamda gelecek, hayatın temel stratejik basamaklarından en önemlisidir. 4355
Kur’ân, azap ya da mükâfaat inancıyla metafizik bir gelecek olan âhiret hususunda insanı uyarmaktadır.4356 2/Bakara sûresi 4 ve 5. âyetlerden anlaşıldığına göre, Kur’ân, böyle bir geleceğe inanmayı, imanın ve kurtuluşun temel öğelerinden saymaktadır.4357 80/Abese sûresi 15 ve 16; 82/İnfitâr sûresi 5. âyetlerde ise, geleceğe ait vesikaların şimdi de, yani dünyada tutulduğunun altını çizmektedir. 21/Enbiyâ sûresi 52-54; 23/Mü’minûn sûresi 51. âyetlerde böyle bir geleceğin, çok daha iyi olması için, şimdide zapt edilen şeylerin çok iyi olması gerekmektedir. Şimdiye etki edip gelecekte de sonuç verecek olan geçmişin, iyi okunması gerekmektedir. Geçmişten gelen negatif etki -ataların bozuk itikatlarının etkisi gibi- yüzünden, geleceğin, tarumar edilmemesini tembihlemektedir. 4358
Heidegger’e göre gelecek için plan ve proje üretmek, varlığın ontolojik yapısına konulmuştur. Otantik olan bu yapı, plan ve projelerini otantik olmayan geiecek için yapmaktadır.4359 Filozofların zaman tarzları dediği bu zamana Kur’ân bağlamında, sünnetullahın ifade ettiği zaman denilebilir. Böyle bir zaman global bir yapıya sahip, olaylara bağımlı olan, olayların tekerrürüyle tekrar edebilen hangi hareketin ne şekilde ve ne zaman yapılacağı tamamen ilgili olaya bağiı olan bir zamandır. 7/A’râf sûresi 204. âyette “Kur’ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin” diye buyrulurken dinleme ve susmanın Kur’ân okunduğu zaman yapılması gereken işler olduğu, Kur’ân okunmanın, mutlak bir zamanı olmadığı görülmektedir. Dikkat edilirse, âyette emredilen husus her halükarda gelecek yüklü bir ifadedir. Ancak bu ifade, kozmolojik olmayan geleceği belirleyen bir emirdir. Zira Allah, şu sene, şu ay, şu hafta veya şu gün demeyip “Kur'ân okunduğu zaman” demektedir. Bununla, dairesel zamanın herhangi
4352] Merdin, s. 133, 134
4353] 22/Hacc, 18; 78/Nebe’, 14-18; er-Râzî, Tefsir, XXIII, 56
4354] 4/Nisâ, 95; 5/Mâide, 38, 39, 45, 89, 95; 17/İsrâ, 29; 54/Kamer, 26; 68/Kalem, 5; er-Râzî, a.g.e., XXX, 72
4355] 2/Bakara, 184,187; 4/Nisâ, 103; 77/Mürselât, 11; İbn Kuteybe, s. 74-75, 135; er-Râzî, Tefsir, V, 98, 99; VI, 125; XI, 23. 24; Yazır, I, 656; II, 731
4356] 2/Bakara, 228, 234, 282; 4/Nisâ, 20, 21; 65/Talâk, 2, 3; İbn Kuteybe, s. 74-75, 135; er-Râzî, Tefsir, V, 98-99; VI, 73-93, 125; XI, 23, 24 Yazır, I, 656; II, 731
4357] 2/Bakara, 25; 6/En’âm, 40, 41
4358] 47/Muhammed, 8, 9
4359] Heidegger, s. 31-38
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 863 -
bir bölümünde, gelecekte vaki olabilecek bir okuma kastedilmektedir. Bu süreyi kapsayan dairevi zaman, kozmolojik geleceğin her anında yer alabilir.
Bu yüzden, söz konusu emirle muhatap olma, kozmik zaman hesaplamaları ile önceden belirlenmiş bir gelecek değildir. Yine 16/Nahl sûresi 91. âyette, “antlaşma yaptığınız zaman” 6/En’âm sûresi 68. âyette, “âyetlerimiz hakkında (münasebetsizliğe) dalanları gördüğün zaman” gibi emirler de aynı anlamda ele alınabilecek yapıdadır. Böyle emirlerin geçmiş, şimdi ve geleceği yoktur. Geçmiş için geçerli olan bu emir, şimdi ve gelecek için de geçerlidir.
Kur’ân, nüzulünden kıyâmete kadar her an, gelecekteki rotayı belirleyen bir yapıya sahiptir. Hedefi belirlenmiş bir okun geleceği, yaydan çıktığı zaman, belirlenmiş demektir. Küfrün geleceğini, ödüllerle donatılmış bir hedef olarak beklemek, eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu şekilde beklemek, ihtimale kalırsa; Allah’ın gelecekte nasıl davranacağı belirsiz olur ki, gerçek durum tam tersi bir yapıdadır. Allah’ın gelecekte nasıl davranacağı kesin olup, Allah tarafından bu hususta insanlara söz verilmiştir.4360 İmtihan hikmeti ile uyuşan da budur. Söz verip başka türlü davranmak; temel ilkesi adâlet olan yaratıcının şanına ve imtihan anlayışına aykırıdır.4361 âyetler, gündelik zamanda ictinab ve imtisalı;4362 âyetler tevbeyi;4363 âyet v’ad ve va’idi; 4364 âyet korkuyu;4365 âyetler ümit ve müjdeyi;4366 âyet emaneti;4367 âyet intikam4368 ifade ederken kullandıkları yahut kastettikleri zaman, hep gelecektir.4369 âyetlerin ortaya koyduğu kozmolojik yapıdaki kıyâmet sahneleri, oluş mahiyeti farklıda olsa bugün fiziğin sözünü ettiği ve benimsediği bir gelecektir. 4370
Böyle bir gelecek hakkında Heidegger, “ölümle birlikte olmakla herkes, herkesin aynı düzeyde olabildiği “nasıl”a, hiç kimsenin farklı olmadığı olanağa, her türlü ne’nin toza karıştığı “nasıl”a gelmiştir” demektedir. Ancak bundan sonra gelecek olan geleceğin kanunları farklıdır. Kozmik zamanı ölçen ölçekler artık işlememektedir. Artık, geleceği ölçüp plan ve proje yapmaya yarayan saat yerine farklı bir saat, başka bir ifade ile olayların ölçtüğü bir saat vardır. Âhiret kavramı, Kur’ân’ın diyalektiği açısından, içinde bulunduğumuz anın ardından gelen zaman ve içinde bulunduğumuz boyutun üstündeki boyut, mutlak anlamda daha sonrası şeklinde ifade edilebilir. Şu anki boyut ve an, ne olursa olsun, onun bir sonrası vardır. Âhirete iman, en geniş anlamıyla hayatın ve oluşun sürekliliğine imandır. Her an bir önceki ana göre âhirettir. İnsan, bu âhiretler serisinden her birinin hesabını vermek durumundadır. Bu dünyada, gelecek için hazırlık söz konusudur. Gelecek bu gün görünmez, yarın görünür. Bu günün akılla var kabul edileni/gayb yarının duyu organları ile fark edileni olabilir.
4360] Özsoy, s. 132
4361] 2/Bakara, 188, 238; 4/Nisâ, 2, 6; 7/A’râf, 31; 30/Rûm, 31; 42/Şûra, 13
4362] 11/Hûd, 90; 9/Tevbe, 104; 66/Tahrîm, 8; 85/Bürûc, 10; 49/Hucurât, 12.
4363] 2/Bakara, 286
4364] 53/Necm, 62
4365] er-Râzî, Tefsir, IX, 27, 78; 4/Nisâ, 123; 30/Rûm, 46.
4366] el-Buhârî, Merdâ, 2, 3; er-Râzî, Tefsir, XI, 42; XXV, 115; 33/Ahzâb, 72
4367] er-Râzî, Tefsir, XXV, 202; 5/Mâide, 95
4368] er-Râzî, a.g.e., XII, 81
4369] 14/İbrahim, 48; 81/Tekvîr, 1-5; 84/İnşikak, 1-3
4370] Davies, 3. 7-145; Hawking, s. 25-162; Dauer, s. 87-88
- 864 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Dünya, şu andaki görünenden, gayba intikal etmiş olan geçmiş ile, gaybdan görünene intikal edecek olan gelecek zincirleri arasında göze batan yegane halkadır. 4371
Kur’ân’ın âhiretle ilgili tesbitleri incelendiğinde şu sonuçlara ulaşılabilir. Her sonraki an, bir öncekinden daha ileri ve üstündür. Çünkü hayat, geçmişe adım atmaz. Gidiş sürekli geleceğe, iyiye ve güzeledir. Bundan çıkabilecek sonuç şudur. Sonsuz sayıda âhiret vardır. Çünkü, insanın ve oluşun tekâmül aşamaları sonsuzdur.
Kur’ân, âhiretle insanlığın hesap gününü kastetmektedir. En geniş anlamıyla âhiret, ölümden sonraki hayat demektir. Kur’ân olaylardaki öncelik sonralık durumuna göre, oradaki geleceği sunmaktadır. 79/Nâziât sûresi 6-7. âyetlerde geçen râcife/sura birinci üfürüş, râdife/sura ikinci üfürüş; 84/İnşikâk sûresi 5-10; 9/Zilzâl sûresi 2-6. âyetlerde haşr, neşre; hesab haşre göre birer gelecektir. Ebed kelimesinin ifade ettiği kesintisizlik ve sonsuzluğa kadar yevm, olayların zaman sınırını, yani süresini belirlemektedir. Âhiret bağlamında da olayların süresini belirleyen yevm, geleceği ifade etmektedir. Ebediyet ise, sonsuz ve aralıksız bir gelecektir. Ebediyetin kemalatında geçmiş, şimdi ve gelecek tevhidin ta kendisidir.
Kozmik anlamda gelecek, değişim demektir. Ebediyet de kozmolojik anlamda bir değişimden söz edilemez. Ancak terfii dereceye varan değişimlerin yaşanacağı bir mekân ve makamlar âlemidir. Ebediyet, uhrevî hayatın kıvam noktası olmalıdır. Sistem olarak âhiret, süreklilik arz etmeseydi son anlamını taşıyabilir miydi? Sonsuzluk, zamanın doğasında yatmaktadır. Yoksa sahip olduğu uzam sayesinde değildir.4372 Bu noktada doğasında sonsuzluk bulunan zamanın, uzamında sonsuzluk bulunmayan zamandan çok farklı olduğunu vurgulamak gerekmektedir. Sorumluluğun olmadığı âhiret hayatında, dünyevî anlamda gelecek anlayışının olmasına gerek de yoktur. Çünkü kozmik yapıdaki zamanın gelecek tarzı sorumluluğun ve doğanın gereğidir. Plan ve projeler ise doğanın sorumluluğun ifasına hazırladığı, geleceğe hizmet eden bir zemindir. 4373
Tedrîcîlik
Varlık stratejisi incelenirken Kur’ân âyetlerinin ışığı altında varlığın yaratılışı ve hayatın işleyişinde, tedrîcîliğin temel bir kanun olduğu ortaya konulmaya çalışıldı. Tekâmül kanununun da tedrîcîlikle gerçekleştiği bilinmektedir.4374 Başta insan olmak üzere, bütün varlığın tedrîcen tekâmül ettiği ampirik bir realitedir. Dânenin bir anda başak, fidenin bir anda meyve verdiğine, kozmik olarak zamanı ölçen hilâlin bir anda dolunay olduğuna beşer tarihi tanık olmamıştır. Bu yüzden tedrîcîlik, kâinatın temel yasalarından biridir. Kâinatın kıdem ve ezeliyeti yahut bir anda yaratılışına dair fikirler, terbiye ve akla uygun düşmediğinden çürütülmüştür. 4375
Nübüvvet ve vahiydeki son nokta tedrîcîlik ile konulmuş ve kemâlât ispat edilmiştir. Kur'ân'a göre sorumluluk, kulluk ve tekâmül bu kanunla gerçekleşir.
4371] Öztürk, s. 31,146
4372] Wittgenstein, s. 55; Dauer, s. 86-87
4373] Faiz Kalın, Kur’an’da Zaman Kavramı, Rağbet Yayınları: 355-361
4374] Yazır, I, 67; Ülken, İslâm Düşüncesi, s. 171
4375] Yazır, I, 64-65
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 865 -
Sorumluluk, itikatla başlayıp amel ve muâmelâtla yoluna devam ederken, bireysel ve toplumsal anlamda, psikolojik ve sosyolojik olguların gerçeğini dikkate alarak gelişmesini sürdürmektedir.
Kur'ân'ın nüzul stratejisinin muâmelâttan itikada yahut hepsine birden gitmesi beklenemez. Mekkî ve Medenî âyetler incelendiğinde bu görülecektir.4376 Nitekim 48/Fetih sûresi 29. âyetin teşbih yoluyla bir toplumun oluşup gelişme stratejisini -filizin yarıp çıkışı ile git gide büyüyerek başaklara ulaşıp güçlenmesini- sunarken tedrîcîliğin temel ve şaşmaz ilke olduğunu vurguladığı çok açık olarak görülmektedir. 2/Bakara sûresi 286. âyette sorumluluğun güce göre oluşu gerçeği; hac ve zekât gibi mâlî ve hem mâlî, hem de bedenî ibâdetlerde, güce paralel olarak sorumluluğun artacağını gözler önüne sermektedir. Öyle ise, sorumlulukta tedrîcîlik, hayatın bir realitesidir.
Nüzulünde ve okunuşunda4377 tedrîcîliği esas alan Kur’ân, itikatla işe başlayarak, tevhid akîdesine ulaştırdığı bireye ve topluma, yine aynı strateji ile emir ve yasaklarla ilgili teklifini sunarken, zemin ve istidadı geliştirerek yürümektedir. 1/Fâtiha sûresi 1. âyetin tefsirinde sözü edilen terbiye, bir şeyi kademeli olarak tedrîcî bir yöntemle kemâlâta eriştirmektedir. Bunun eseri tekâmül ve istifa olduğu ve olacağı, Allah’ın bir kanunu olarak her yerde, her an görülmektedir.4378 31/Lokman sûresi 13-19. âyetler arasında Lokman’ın (a.s.) oğluna verdiği öğütte, itikattan başlayıp, amel ve ahlâkî ilkelerle devam etmesi, strateji itibarı ile tedrîcîliktir. Pedagojik formasyona sahip bir yaklaşım olarak değerlendirilebilecek bir başka yanı ise, muhâtabın eğitim düzeyindeki yönü ile paralellik arz etmesidir. Nitekim Hz. Peygamber’in sünnetinde de terbiyenin, tedbirler, yaş ve tatbikat safhalarına göre ele alınması da aynı gerçeğin altını çizmektedir.4379 Çocuk bulûğ çağma erdiği zaman, namaz4380 ve birtakım emir ve yasaklar4381 emredilir ki; çocuk bunlara alışsın. Bulûğ çağına erince de bunları yapmak, çocuğa kolay gelsin. 6/En’âm sûresi 54; 66/Tahrîm sûresi 6. âyetlere göre küçük yaşta bunlar yapılmadığında büyük yaşta bunları yapmanın son derece zor geleceğine işaret edilmiştir. 4382
Kur’ân’daki tekrarların sözü tekid etme, iyice anlaşılmasını sağlama gibi hikmetleri de süreklilik ve tedrîcîlik olarak bir stratejik yapıya sahiptir. Tasavvuf erbâbının mücâdele planı,4383 21/Enbiyâ sûresi 57- 67. âyetlerde, Hz. İbrahim’in kavmine, puta tapmanın yanlışlığını göstermede izlediği yol, ibâdetlerin edâ stratejisi,4384 29/Ankebût sûresi 3; 67/Mülk sûresi 2. âyetlerde insana verilen ömür,4385 hep tedrîcîliği ifade etmektedir. İmtihan açısından, böyle bir stratejiye itiraza mahal kalmadığı gibi, yeterli fırsatın verildiği de açıktır.
Kur’ân, tedrîcîliği, yasak koyarken de uygulamaktadır. 2/Bakara sûresi 219;
4376] ez-Zerkânî, I, 32, 38,136-148
4377] 17/İsrâ, 106
4378] Yazır, I, 64-65
4379] er-Râzî, Tefsir, XXXII, 146
4380] Tirmizî, Salât 299
4381] 24/Nûr, 59
4382] er-Râzî, Tefsir, XXIV, 27
4383] el-Kuşeyrî, s. 193-196
4384] Yazır, I, 628
4385] er-Râzî, Tefsir, XXI, 68, 126; XXV, 26-27
- 866 -
KUR’AN KAVRAMLARI
4/Nisâ sûresi 43; 5/Mâide sûresi 90 ve 91. âyetlerde içki yasağının üç aşamada geçekleştiği görülmektedir.4386 2/Bakara sûresi 106. âyette bir hükmün kaldırılması yahut daha iyinin getirilmesi anlamına gelen nesh, bir gelişme ve değişimi ancak tedrîcîlik ile getirmektedir.4387 Kur’ân’da geçen ilim, tecrübe, ıslah, dâvet, halk, ticaret, sa’y ve ihsan gibi birçok kavram, tedrîcîlik; saat, azâb, kıyâmet, ba’s, helâk, mevt, fena, mûcize vs. ise ân ifade etmektedir. Tedrîcîlik ifade eden kavramlar, dünyayı imar ederken, diğerleri hayatı yok etmektedir. Asırlarca süren çalışmalarla kurulan medeniyetler, bir anda yokluğa mahkûm olmaktadır.4388 Aklî gelişme, medeniyetin ilerlemesi, ekonomik kalkınma, siyasî yönde belli bir güce ulaşma ve zayıflama tedrîcîlik arz etmektedir. 4389
Buna göre, dünyanın devamı, huzur ve refahı tedrîcîliğe bağlıdır. Yıkımı ve harâb olması ise, göz açıp kapama yahut daha kısa bir zamanda olup biten bir olaydır. Uhrevî olaylar def’atendir. 11/Hûd sûresi 108; 16/Nahl sûresi 96; 38/Sâd sûresi 54; 56/Vâkıa sûresi 20 ve 21. âyetlerde zikredilen uhrevî nimetler sürekli olup, kesinti söz konusu değildir.4390 56/Vâkıa sûresi 7-10. âyetler arasında zikredilen mukarrebûn, sâbikûndandır. Mukarrebliğin dereceleri vardır. En ileri derecede olanı sâbikûndur. Ashâb-ı yemîn daha cennet yoluna yeni yönelmişken, sâbikûn cennete iyice yaklaşmıştır. Hareket ve yükselme sona ermez. Allah’a doğru yapılan yolculuğun ve yükselmenin nihâyeti yoktur. 4391
Cennet için sözü edilen somut olayların def’atenliğinin ötesinde, manevî bir yükselişin sürekliliğe göre işlediği söylenebilir. Bu süreklilikteki tedrîcîlik, kozmik sistemdeki tedrîcîlik gibi kesintili değildir. Zira kozmik sistemin maişet, beşerî duygu ve ihtiyaç ve teklif yönleri sürekliliğe müsait değildir. Âhiretteki ebedî hayatın da iki cephesi vardır. Bir cephesinde; nimetleri, meyveleri ve hûrileri ile fizikî yapıyı anımsatan, ancak bu nimetler özellikleri itibarı ile değişmeyen, bozulmayan, tedrîcen değil, def’aten var edilen, kesintisiz ve süreklilik gibi nitelikleri ile fizikî yapıdan farklıdır. Diğer cephesinde ise sâbikûndan mukarrebûna yolculuk, sürekli bir hareket, kesintisiz bir işleyiş ve yükseliştir.4392 Âdetâ cennet bir istasyondur. Burada süreklilik kazandıran besinler ve kesintisi olmayan nimetlerle mü'minler donatılarak Allah'a giden yollarına kesintiye uğramadan devam etmektedirler. Bu yolculuğu kesintiye uğratacak hiçbir sebep söz konusu değildir. Böyle bir atmosferde, insan için kesintisiz olan bir yükseliş, çıkış noktasına varış ve tekrar cennette yükseldiği yere dönüş, oradan tekrar çıkış noktasına yükseliş devam edip gider diye değerlendirilebilir. 4393
Planlama
Planlama, bir işi zamanında yapmak, zamanı gelmeden yahut zamanı geçtikten sonra, yapmamak demektir ki, buna, zamanlama da denilebilir. Buna
4386] ez-Zerkânî, I, 73; Yazır, II, 760-764
4387] er-Râzî, Tefsir, III, 205-210; XX, 93; Yazır, I, 460
4388] Needham, Joseph, Doğulu İnsan ve Zaman, İz Yay., İstanbul, 2000, s. 39
4389] el-’Âfi, s. 11-39
4390] er-Râzî, Tefsir, XX, 89; XXIX, 134
4391] er-Râzî, a.g.e., XXIX, 128
4392] er-Râgıb el-Isfahânî, s. 222, 398-399; er-Râzî, Tefsir, XXIX, 128; el-Kurîubî, XVII, 130; İbn Kesîr, IV, 283
4393] Faiz Kalın, Kur’an’da Zaman Kavramı, Rağbet Yayınları: 361-364
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 867 -
göre, tedrîcîlik de bir planlamadır. Ancak planlamada nev-i şahsına münhasır ayarlamalar söz konusudur. Çünkü planlama def’aten icrâ edilen olaylar için de söz konusu olabilir. Böyle bir olayın, günün belli bir vaktinde gerçekleşmesi, dakik bir stratejiyi ortaya koymaktadır.
Zamanla korkutma yönteminde maksat, sözü edilen vakitte gerçekleşecek olan olaydır. Korkutmak için seçilen zaman, hep gelecektir. 54/Kamer sûresi 26. âyette “yarın onlar yalancı ve küstahın kim olduğunu bilecekler.” 78/Nebe’ sûresi 4, 5; 102/Tekâsür sûresi 3 ve 4. âyetlerde gelecekle verilen korku, ıslahta bir stratejidir. Dünyevî bir felâket için, 7/A’râf sûresi 4. âyette zikredilen gece yahut kaylûle vakti yahut 5/Mâide sûresi 51, 53; 11/Hûd sûresi 81; 15/Hicr sûresi 66, 73, 83; 18/Kehf sûresi 41, 42; 23/Mü’minûn sûresi 40; 26/Şuarâ sûresi 60; 49/Hucurât sûresi 6; 54/Kamer sûresi 38 ve 68/Kalem sûresi 21. âyetlerde zikredilen sabaha çıkma vaktinin seçilmiş olması, son derece dikkatle yapılan bir ayarlamanın ürünüdür. Zira bu vakit, uykunun ağırlığını hissettirdiği için ansızlığa, hazırlıksız oluşa işaret etmektedir. 4394
Uyku ile birlikte gece karanlığının insandaki biyolojik ve psikolojik dağınıklığı, böyle bir felâketin fizikî şartlardaki yıkım gücünü çok daha artıracaktır. 3/Âl-i İmrân sûresi 121 ve 100/Âdiyât sûresi 3. âyetlerde belirtilen sabahın giriş vakti, düşmana saldırı için çok büyük öneme hâizdir. 15/Hicr sûresi 65. âyette felâketten kurtuluş için bulundukları yeri terk etme vakti olarak gecenin belli bir ânının seçilmiş olması,4395 17/İsrâ sûresi 1. âyette belirtilen isrâ ve miraç olayının gecenin bir ânında gerçekleştirilmiş olması,4396 zaman seçimi konusunda olayın keyfiyeti ile mütenâsip, stratejik açıdan önemli mesajlar vermektedir. 6/En’âm sûresi 31, 44, 47 ve 7/A’râf sûresi 95. âyetlerde zikredilen bağteten kelimesi, normal planın dışında ansızın, birden bire meydana gelen sürpriz bir gelişmedir.
İlgili âyetler incelendiğinde, görülecektir ki bu ansızlık, azâb yahut kıyâmet için kullanılan bir yöntemdir. Beklenmeyen olayın vuku bulduğu bu an, zarar verme yöntemidir.4397 Bu tür olaylarda, hızın beşer ölçümlerinin çok ötesinde oluşu, olaya artı bir zaman kazandırmaktadır.4398 Bir başka ifade ile ansızlıkta hız, stratejinin ayrılmaz parçasıdır. Ansızlık, gücün ve kahrediciliğin, muhâtabına fırsat tanımamanın yöntemidir.
Olaya göre, vakit seçmek çok mühimdir. Ashâbın, tevbe için seher vaktinde namazı takip eden zamanı seçmesi4399 dikkat çekicidir. Planlamada, öncelik ve sonralık da ayrı bir önem ifade etmektedir.4400 Çünkü önce yapılacak iş sonraya, sonra yapılacak iş önceye alınırsa; randevuya önem verilmeyip sonra yahut erken yahut hiç gidilmezse yapılacak işte sıkıntıya kapı aralanmış demektir. 35/Fâtır sûresi 10. âyette güzel sözün Allah’a ulaşabilmesi için, salih amelin önceliğinin gerekli olduğuna işaret edilmektedir. Makbul olabilecek bir tevbe, pişmanlıktan
4394] er-Râzî, Tefsir, XIV, 18; Bintu’ş-Şâti’, I, 142
4395] İbn Kesir, II. 554; el-Â!ûsî, XIV, 70
4396] İbn Kesîr, III, 2-24
4397] Dağ, “İslâm Felsefesinde Aristocu Zaman Görüşü”, S. 112
4398] Atkinson, Jackualine, Zamanı Yönetme Sanatı, trc. Cem S. İslâm, Nehir Yay., İstanbul, 1997, s. 131
4399] İbn Kayyım el-Cevziyye, et-Tibyân fi Aksâmi’l-Kur’ân, s. 370
4400] Atkinson, s. 77-78,214
- 868 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sonra,4401 can boğaza gelmeden önce4402 yapılmalıdır. 2/Bakara sûresi 280 ve 94/İnşirah sûresi 5. âyetlerde zorluğun kolaylıktan, 10/Yûnus sûresi 102, 103 ve 11/Hûd sûresi 2. âyetlerde korkutmanın ümitlendirmeden önce zikredilişi de böyle bir stratejik hassâsiyeti ortaya koymaktadır. Evrenin yaratılışı ve devam eden düzenin işleyişi,4403 28/Kasas sûresi 71, 72; 40/Mü’min sûresi 61 ve 78/Nebe’ sûresi 10 ve 11. âyetlerde gece ve gündüzün insan hayatındaki önemi,4404 44/Duhân sûresi 3. âyette Kur’ân’ın gece nâzil oluşu, varlıkların yaratılışında işleyen sürenin rölatif oluşu, dakîk bir planın ayrılmaz parçalarıdır. Normalde bir anne, yavrusunu dokuz ay on gün karnında taşırken, kuluçkaya yatmış bir tavuğun altından yirmi bir günde civcivler çıkmaktadır. Diğer hayvan ve bitkilerde işleyen daha farklı zaman ölçümleri buna göre değerlendirilebilir.4405 İnsan doğayı keşfederken, doğadakileri zaman sırasına koymasıyla, doğal nesnelere dayalı kamu zamanını bulmuştur. Güneş doğduğunda kalkma zamanı olduğunu4406 ampirik olarak fark etmiştir.
Kur’ânın, âhiret hayatına yönelik emir ve tavsiyeleri ile uzun vâdeli, dünya için yaptığı tavsiyelerle kısa vâdeli stratejiler söz konusudur. Ayrıca dünya için kendi bağlamında, günlük namazlar gibi kısa vâdeli; Cuma ve bayram namazları gibi orta vâdeli; zekât, oruç ve hac gibi uzun vâdeli stratejilerle insan ve toplum hayatını tanzim eden, pozitif planlamadır. Zekâtın bir yılın sona ermesi ile farz olduğu, bunun ise rölatif aynı zamanda global bir süre olduğu açıktır. Yani söz konusu malın üzerinden bir yıl geçmesi, herkes için geçerli global, sürenin bitiş zamanının herkese göre değişmesi ise, rölatif olan bir niteliktir. Böyle bir planlamada, farzın yerine getirilişinde sınırlayıcı bir süre söz konusu olmamakla beraber, yerine getirilmediğinde sâkıt olması söz konusu değildir. Haccın süresinin global ve sınırlı, belirlenen zaman zarfında yapılması, aynı yıl içerisinde tekrar böyle bir zamanın olmaması, namazlarda farziyetin vaktin evveli ile terettüp ettiği, vaktin ilerleyen zamanlarında da namazın îfâsına fırsatın olduğu çok dakik ayarlamalardır.
Kur’ân’ın sunduğu stratejide global planlamalar da vardır. Böyle bir planda stratejiyi olaylar ve şartlar oluşturmaktadır. 2/Bakara sûresi 14-16. âyetlerde, negatif tarafta bulunan münâfıkların, mü’minler ve şeytanları ile karşılaştıklarında farklı söylemde bulunmaları, sonuç itibarı ile zararla sonuçlanan bir plandır. 3/Âl-i ‘İmrân sûresi 72. âyette zikredildiğine göre, münâfıkların stratejisi, sabahleyin görünüşte inanıp akşamleyin inkâr etmektir. Çünkü, sabahla başlayan insan hayatındaki canlılık ve dünya işleri, günün sonunda bitmektedir. Dünyevî işlerini gören münâfıklar, akşamın karanlığı gibi küfürlerini izhar etmektedirler. Bu yüzden bu planla nifak arasında sıkı bir münasebetin olduğu söylenebilir.
Pozitif anlamda dünyevî işlerin yürütülmesi için yapılan planlama, borçlanmalardaki yazışma4407 bireysel ve toplumsal güvenin tesisi, ekonomik ve sosyolojik açıdan dünyayı imar eden önemli yaptırımlardır. Değişim ve gelişmenin de
4401] İbn Mâce, Zühd 30; er-Râzî, Tefsir, XI, 166; XXVII, 145; Yazır, II, 721
4402] Tirmizî, Deavât 99; İbn Mâce, Zühd 30; er-Râzî, Tefsir, X, 7
4403] er-Râzî, Tefsir, I, 196; Merdin, s. 221-225
4404] İbn Kesîr, 398
4405] Hekimoğlu-Korkmaz, s. 365
4406] Çüçen, s. 74
4407] 2/Bakara, 282
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 869 -
planlamaya bağlı olduğu ampirik bir gerçektir.4408 Kozmik yapının farklı mevsimlerle yaşadığı değişim, sosyolojik, ekonomik, biyolojik ve psikolojik değişim için de geçerlidir. Kur’ân’ın kendi içinde ve diğer kitaplar arasında nesh olayı ile değişimin gerçekleştiği İlâhî bir hakikat olup, tekâmülü getirmektedir.
Planlama geçmişe ve şimdiye değil, geleceğedir. Ancak bir planda geçmişin deneyimi dikkate alınmalıdır. Yapılan her plan, şimdide uygulanma imkânına sahiptir. Ayrıca her planın gerçekleşeceği bir süresi olmalı ve bu sürede mutlaka gerçekleştirilmelidir.4409 Başarı, ancak bu şekilde elde edilebilir. 78/Nebe’ sûresi 11. âyette geçim için ayrılan gündüz, bir günde emredilen beş vakit namaz, uhrevî gelecek için imtihan amacıyla dünyada insana verilen ömür, kendilerine ayrılan vakit ve sürelerde, emredildiği şekilde kullanıldıklarında pozitif sonuç getirecektir. Mezkûr planların her biri, icrâ edilirken şimdinin imkânları kullanılmakta, sonucu yine gelecekte beklenmektedir.
Planlamada vazgeçilmez araçlardan biri, zaman ölçümüdür. Bu ölçümler kozmolojik, biyolojik, psikolojik ve sosyolojik saat gibi teknik ve şartlara bağlı global ölçekler olabilir. Bu yolda erken davranan milletler, zamanın değerini anlayıp, hilâlden hareketle çok daha dakik ve teknik ölçeklerle, gelecek hakkında planlamalar yapıp uygulayarak, kalkınmada önde gelen milletler arasına girmeyi başarmışlardır. 4410
Kur’ân, planlamada, teknik ölçeklerin dışındaki tüm ölçeklerin küçüğünden en büyüğüne kadar devreye sokarak gelecek hakkında çok hassas planlar yapmakta ve sonuçlarını göstermektedir. 9/Tevbe sûresi 36. âyet de kozmolojik olarak bir yıl, 12 aya bölünüp, 2/Bakara sûresi 197. âyette hac gibi bir ibâdetin edâ vaktini4411 belirlerken, 2/Bakara sûresi 194- 217; 5/Mâide sûresi 2; 7/A’râf sûresi 163. âyetlerde bir yasağa mebnî zaman tayini ve zaman yasağı söz konusudur.4412 9/Tevbe sûresi 37. âyette kaldırılan nesî’ câhiliye döneminde, Arapların tehir ettikleri ay olarak bilinir.4413 Böyle bir yönteme başvurulmasının sebebi, ekonomiktir.
Ay hesabı ile, çok sıcak veya çok soğuk günlere denk gelen hac ibâdetinde, mevsim şartlarından ötürü, hacca gelenlerin sayısında meydana gelen düşüşü gidermek, geçimlerini sadece savaş yaparak kazanan kabilelerin peş peşe üç ay savaş yapmaksızın beklemeye tahammül edemeyişlerine çare bulmak,4414 ekonomik zararı asgariye indirmek amacıyla yapılan negatif bir planlamadır.
Her işte, plan yapıp ona uymayı emreden Kur’ân, planlamadaki ölçeği, olayın mâhiyetine göre seçmektedir. Kozmolojik ölçeklerden başka ölçekleri de devreye sokarak işlerlik kazandırır. Böylece, rölatif olan bu ölçekler vasıtasıyla, yanılmaların önüne geçilmiş olmaktadır. Olaylar için konulan süre değişse de espri aynıdır. 2/Bakara sûresi 222. âyette kadınlarla cinsi ilişki için koyduğu
4408] Atkinson, s. 61 176
4409] Atalip, Hisham, İslâm Davetçilerine Eğitim Rehberi, trc. Kemal Kahraman, İstanbul, 1994, s. 189-198
4410] Needham, s. 39; Atkinson, s. 84-102
4411] Yazır, II, 718-719
4412] er-Râzî, Tefsir, VIII, 53
4413] er-Râgıb el-lsfahânî, s. 492; ez-Zebîdî, I, 124-125
4414] İbn Kuteybe, s. 186; er-Râzî, Tefsir, XVI, 45-47; İbn Kesîr, II, 357; Yazır, IV, 2529-2541
- 870 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yasağın ve 2/Bakara sûresi 228; 33/Ahzâb sûresi 49 ve 65/Talâk sûresi 4. âyetlerde boşanma durumunda olan kadınlarla ilgili hükmün,4415 17/İsrâ sûresi 23. âyette, anne ve babaya yaşlılık döneminde farklı bir hassâsiyetle muâmele etmeyi isteyen emir ve yasakların ölçeği de biyolojiktir. 4/Nisâ sûresi 6. âyette ise yetimlere mallarının verilmesi hususunda gerekli görülen seviyeye ulaşması gibi şartların oluşma sürecini belirleyen ölçek hem biyolojik, hem de psikolojiktir.4416 Fakat, yemin veya nezrin süresini belirlemede kullanılan ölçek, global, şartlara bağlı olarak oluşmaktadır. “Falanca şu eve girerse, şöyle şöyle yapmak borcum olsun” gibi ifadelerde, ilgili hükmün teklife dönüşmesi, olayın gerçekleşmesi ile başlamaktadır.4417 Olay gerçekleşmeyince böyle bir teklif söz konusu değildir.
Özet olarak Kur’ân’da geçen zaman kavramını ifade eden kelimelerin tamamının, bir planın ya başlangıcını, ya bitişini yahut da herhangi bir parçasını oluşturduğu görülmektedir. Kozmolojik olarak gündüz için fecr/sabah başlangıcı, mağrib/akşam günün sona erişi, biyolojik planda insan ömrü için doğum sabahı, ölüm ise akşamı ifade eden ölçeklerdir. İnsanın mutlu, başarılı olabilmesi için, günlük, aylık ve yıllık planlarının olması ve işlemesi gerekmektedir. Varlığın tamamını kapsayan stratejiyi benimsememek, ya da ona duyarsız kalmak, insanın her iki dünyasını kaybetmesi demektir. 4418
Sonuç
Varlık içerisinde zamanı fark eden, varlığa şu veya bu şekilde yorum getiren, onu anlamaya çalışan insandır. Çünkü anlama ve ölçme, insana mahsustur. Yeryüzünde insanın dışındaki her varlık, zamanla münasebet halinde olmasına rağmen, böyle bir özelliğe sahip değildir. Söz konusu varlığın ve zamanın bu yönlerini ele alıp irdeleyen, yoruma ve anlamaya tâbi tutan insandır. Felsefe için problem halini alan bir kavramın irdelenmesi ile ortaya çıkan hakikat, insan aklının, soyut anlamda sağlıklı olarak, belirli bir yere kadar düşünebileceğidir. Varlık ve zamanın birbirinden ayrı düşünülmesi ise zaman kavramını içinden çıkılmaz hale sokmaktadır. Bu yüzden varlık ve zamanı birlikte düşünen filozofların görüşleri, bilim açısından kabul görmüştür.
Geldiğimiz noktada, varlık ve zaman konusunda filozoflardan bir kısmının çıkmaza girdiği söylenebilir. Kelâmcılardan bir kısmı ise zamanın hakikat ve kökeninin olmadığında ısrar etmiştir. Farklı dönemlerde de olsa, bu hususta kelâmcıları destekleyen filozoflar vardır. Zamanı, zihnin algılaması, hareketin sayısı, gök cisimlerinin hareketi diye açıklayan filozoflarla birlikte, varlığın önüne koyarak ona ezelîlik atfedenler olmuştur. Esasen bu görüşlerin sahiplerinin, kendilerine göre tutarlı sayılan delilleri vardır. Dolayısıyla felsefî tartışmaların, konunun anlaşılmasına olan katkısı, takdir edilmelidir. Zira zamanın varlık, öncelik-sonralık, ardışıklık, mekân, değişim, rölativite, hareket, süre ve zihinle olan münasebeti konusunda felsefenin yürüttüğü tartışmalar, zamanı ve varlığı anlamaya yöneliktir.
Burada eski filozofların, kelâmcılarla zaman hakkında yürüttuğü tartışmalarda, kelamcıların bir kısmının, “zaman, varlığın ifintisidir, onun dışında hareket
4415] er-Râzî, a.g.e., VI, 72-79; XXX, 29, 30; el-Kurtubî, III, 78-80; Yazır, II, 793
4416] er-Râzî, Tefsir, IX, 153-155
4417] er-Râzî, a.g.e., XXX, 214
4418] Faiz Kalın, Kur’an’da Zaman Kavramı, Rağbet Yayınları: 364-369
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 871 -
ve zaman yoktur” görüşüne katıldığımı, Kindî ve Heidegger gibi bazı filozofların bu kanaati taşıyanlar arasında yer aldığını belirtmek isterim. Boyutları varlıktan soyutlayarak göstermek, mümkün olmadığı gibi, zamanı da varlıktan soyutlayarak göstermek mümkün değildir.
Zamanın kökeni konusunda tasavvufun, ân-ı dâim görüşü ile felsefeden etkilendiği söylenebilir. Ancak tasavvufun varlık ve zamanın kökeni konusunda biraz daha ileri giderek, sırlar âleminden, kâinatın plan ve projesi denilebilecek “tılsım”dan, “a'yân-ı sâbitelerden bahsetmesi, varlık ve onu değerlendiren insan açısından bir öncelik gibi anlaşılabilir. Maddî anlamdaki ölçeklerle donatılan insanın, bu yaklaşımı, tabiatı gereğidir. Ayrıca mutasavvıflara göre insan, mânen olgunlaşınca, fizikî anlamdaki zamanın etkisinden kurtulacaktır. Zamanın fizikî âleme hükmettiğini, metafizik âlemde ömür ve ecelin olmadığını, dolayısıyla süreselliğin, fizikî âleme ait olduğu ifade edilmektedir. Buna göre yöntem farklı da olsa, tasavvufun, varlığın fizikî yapısından soyutlanabileceği noktasında bilimle görüş birliği içerisinde olduğu söylenebilir. Buradan hareketle varlığın, aslına döneceği sonucuna varılabilir. Nitekim Kur'ân'ın bahsettiği rücû', öze dönüş yani geldiği yere dönüş olarak açıklanmıştır.
Newton’la gelen mutlak zaman anlayışı, Einstein’le yerini rölativiteye bırakmıştır. Böylece, “her varlık, kendi zamanına sahiptir” düşüncesi kabul görmüştür. Bilimin Einstein’le tanıdığı izâfiyet, Kur’ân tarafından asırlarca önce insana bildirilmiştir. Ayrıca İslâm âlimleri arasında, zamanın rölatif oluşunu, Einstein’den çok önce anlatmaya çalışanların bulunduğu bir gerçektir. Zamanın ve hareketin hakikatini kabul etmeyen kelâmcılara göre, zaman olarak geçmiş ve gelecek ortada yoktur, şimdi ise hemen kaybolup gitmiş olmaktadır. Dolayısıyla ampirik olarak ortada olmayan parçaların bütününden de söz edilemez. O halde zaman, varlıktan tecrit edilerek anlaşılamaz.
Mitoloji, zamanı, ânî bir fışkırma ile başlatır. Bu fışkırmanın ötesi, zamansızlıktır. Bu yüzden geçici bir zaman içinde, sürekliliğin varlığı söz konusudur. Mitoloji, zamanın kökenini ve açılımını “üstün an” anlayışına dayandırırken, onun, bu yaklaşımıyla felsefe ve tasavvufun örtüştüğü görülmektedir. Mitolojide, başlangıçta yaşanan üstün an'a dönmek, en büyük amaçtır. Ayinler vasıtasıyla, başlangıçtaki üstün an'a erişildiğine inanılır. Dolayısıyla başlangıca götüren ayinler, tekrarlanır. Bu ise mitolojide zamanın, dairevî olduğunu ifade eder.
Hıristiyanlık ve Yahûdilikte, zamanı nesnelleştirme çabaları, bu din mensuplarının kendilerini sultacı zaman anlayışından kurtarmanın tezâhürüdür. Hıristiyanlıkta olaylar tekrar ederken, günlerin geçişi ve önemli olaylar kutsallaştırılmıştır. Araplarda, dehre yüklenen kahredici, yıpratıcı ve öldürücü düşüncede, ölüm sonrası diye bir inanç yoktur. Zamanla ilgili terimlerin çokluğu ve karışıklığı, açık bir zaman anlayışının olmadığını anlatmaya yeterlidir. Dilde ise zamanla ilgili pratik hayatı kapsayan ölçüm ve ifadeler, zamanın gerçek olduğunu; onsuz yaşamanın ve olayları açıklamanın mümkün olmadığını göstermektedir.
Bilime göre varlık ve zaman bigbang/ilk patlama ile başlamıştır. Hawking, bu patlamadan önce kısa bir zamanın geçtiğini, ancak bilimsel verilerin bizi ilk patlamadan öteye götüremediğinî, dolayısıyla zamanı ve varlığı ilk patlama ile başlatmanın doğru olacağını söylüyor. Hawking'in ifadelerinden, zamanın ve varlığın bu patlamadan önce başladığını sezmek zor değildir. Fiziğin sözünü
- 872 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ettiği kozmik arka plan, ısı ışınımı ve mikro âlemin, Kur'ân'ın ifade ettiği gayb âleminin bir kısmı ile örtüştüğü söylenebilir. Ancak, mutasavvıfların sözünü ettiği, kâinatın tılsımı ve projeleri gibi bir gaybdan bahsedilmesi, gaybın da gaybı olduğunu bize anlatmaktadır. Bilimde ilk patlamadan hemen sonra oluştuğu kabul edilen kara deliklerin, bugün için tam netlik kazandığı söylenemese de kâinatın, gaybdan kozmolojiye açılan kapıları olarak yorumlanabilir. Dolayısıyla bilimin ileri sürdüğü başka bir boyutun, kara delikler vasıtasıyla fizikî âleme kaynak sağladığı, varlıkların fizikî yapılarını atarak diğer boyuta geçip bir şekilde varlıklarını sürdürmeleri, İslâm inancı ile örtüşen bir durumdur.
Zamanın dairevî mi yoksa lineer/doğrusal mı olduğu tartışmaları, temelde zamanın öznel veya nesnel değerlendirme düşüncesi olabilir. Ancak lineer zaman, dairevî zaman vasıtasıyla t=0 dan itibaren ileriye doğru gidebildiği gibi, bulunduğu noktadan, zamanın başlangıcı oîan t—0 durumuna yani geriye de gidebilir. Varlığa bakarak bunu söylemek mümkündür. Varlığı, pozitif yönde ilerlerken veya negatif yönde gerilerken, dairevî zamandan soyutlamak mümkün değildir. Nitekim bîr arabada tekerleği döndüren motor, ileri vitesle ileriye, geri vitesle geriye gitmektedir. İslâm, ilk insanla başlattığı gelişim ve ilerleme çizgisinde, asl’a döngüselliği, bir başka ifade ile fasit bir daire gibi aynı noktaya gelmeyi tasvip etmez. O, koyduğu kıstaslarla, insanı daima ileriye, gelişmeye sevk edecek bir yapıdadır. Hz. Peygamberle peygamberliği zirveye taşıyan nübüvvet müessesesi, insanlığa aynı noktada dönüp durmayı değil, ilerlemeyi emretmektedir. Nitekim varlığın ve insanın yaratılış stratejisindeki istifa kanunu da bunu teyit eden bir husustur. Buğdayı ekmek yapmak için yapılacak işlemler, şeklen farklı olsa da temelde aynıdır. Esas olan, işlemleri yapmadan ekmeğe ulaşma yanılgısından kurtulmaktır. Buğdayın ekmek olma aşamasına gelişindeki değişim, varlığa ve insana yüklenen değişim kanunun gereğidir.
Zamanı nesnel olarak düşünerek, olayları değerlendirmek, geçmişi hesaba katmamak demektir. Kaldı ki insanın, zamanı nesnel olarak düşünmesi mümkün değildir. Öyleyse varlığın gidişatı, geçmişi tasdik etmekte ve geçmişle geleceğe mesaj vermektedir. Bu yüzden lineer zaman açısından zamana nesnelci yaklaşım yanlış olur. Bize göre doğru olan, lineer/doğrusal zamanı dairevî zamanla birlikte düşünmektir. Arabanın tekeri dönerken mesafe kat etmektedir. Dairevî zaman, lineer/doğrusal zamanı ortaya çıkarmaktadır. Tarihî ve jeolojik ve kozmolojik vakalar bunun en önemli belgeleridir.
Kur’ân’da zaman kavramı, kâinat ve insan merkezlidir. Varlıkla donatılan kâinat katmanları, kendi yapılarına göre zamansaldır. İnsanın emrine ve hizmetine verilen yeryüzü, zaman ve mekân bakımından insan hayatını imar etmeye daha uygundur. Bu yüzden Kur ân’ın ortaya koyduğu yaratma stratejisinde, yeryüzü imar edildikten sonra insanın yaratıldığı çok açık olarak belirtilmektedir. Buradan hareketle insanın, yaratılışındaki stratejiyi pratike etmesi, onun gerçek değerini ortaya çıkaracaktır.
Kur’ân, varlıktan soyutlanmış bir zamandan bahsetmez. Ona göre, en soyut varlıkların bile kendilerine özgü bir zamanı vardır. Dolayısıyla Kur’ân’ın ortaya koyduğu zaman, kâinatta işleyen rölativite ile örtüşmektedir. Varlık ve zaman, çok dakik bir strateji ile Allah tarafından yaratılarak yönetilmektedir. Zamanın varlığa, varlığın zamana önceliği gibi problemler, Kur’ân’ın konusu
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 873 -
değildir. Onda, varlıkla zaman bir aradadır. Esasen Kur’ân’da zaman, varlığın hayat programı olarak dile getirilmektedir. Bu ise zamanın, varlığa kodlandığını ifade etmektedir. Böylece her varlık, kendi zamanı ile zamansal olmakta, kâinatın sistemine renk ve âhenk katmaktadır. Zaman, hayatı kolaylaştıran bir yasadır.
“Felsefi ve bilimsel anlamdaki zamanı Kur’ân’da aramak, boş bir çabadır” gibi muhtemel çıkışlar yersizdir. Ondaki zaman, varlığı ve olayları ölçmektedir. Bize göre Kur’ân, pratik zaman anlayışını öne çıkarmaktadır. O, bireysel ve toplumsal anlamda, pratik hayatın stratejisini ortaya koyar. Böyle bir stratejiyi ortaya koyan Kitab’ın, insana hizmet edecek olan evrenin işleyiş planını ihmal etmesi düşünülemez Şu halde zaman, kâinatın işleyiş planı olarak da anlaşılmalıdır. Hâsılı zaman, varlığın hayat planıdır. Böyle bir hayat planının sadece maddî yönüne değil, mânâ yönüne de bakmak gerekmektedir. Kur’ân’, kozmolojik verilerden referanslanan zamana kesin ve mutlak ölçüler koymaz. Onun koyduğu ölçüler, evrenin her yerinde, bireysel ve toplumsal hayatı, dinî, iktisadî, hukukî ve ahlâkî yönden düzenleyecek niteliktedir. Bunlar, sadece kozmolojik ölçekler değildir.
Kur'ân biyolojik, sosyolojik, psikolojik ölçekler de koyar. Her ölçeğin kendine mahsus bir âlemi temsil ettiği düşünülürse, bu tür âlemlerin içinde de zaman için konulan ölçeklerin mutlak olduğu söylenemez. Yani Kur'ân'da hiçbir zaman, sabahı ifade eden terimlerin, aynı anda kâinatın her yerinde sabahı müjdelediğini, buna bağlı olarak gündüz ve gecenin her yerde aynı olduğunu söylemek mümkün değildir. Dolayısıyla birey ve toplumun üzerine düşen sorumlulukların birçoğunun rölatif olabileceği söylenebilir. Biyolojik olarak Kur'ân, ortaya koyduğu sorumluluk yaşını, mutlak bir kozmolojik ölçekle belirlememiştir. Jeolojik ölçeklerin belirlediği zaman da yeryüzünün hiçbir yeri için aynı değildir. Hatta çoğu kez yan yana veya üst üste duran kayalar, farklı yaşlara sahiptirler.
Kur'ân'ın ortaya koyduğu zaman ölçeklerinin, genel anlamda global olduğu söylenebilir. Diğer bir ifade ile Kur'ân, varlığın kendi yapısına ait değişmez kriterler koyarken, varlığın ve kriterlerin değişkenliğine müdâhale etmez. Söz konusu kriterlerin oluşum sürecinin, varlığa, mekâna ve olaya göre farklılığı, hükmün farklılığını değil, zamanını etkiler.
Kur'ân metafizik anlamda bir zamandan âhiretle ilgili sahnelerde de söz etmektedir. Kıyâmetle değişecek olan sistemde olaylar, kozmik olmasa da yine zamana bağlıdır. Bu zamanın rölatif olduğu bildirilmesine rağmen, bir ölçü verilmemektedir. Zamansallığın, ebediyet yurdu olan cennet hayatına kadar geçerli olduğu söylenebilir. Esasen ebediyet, zamansızlık değil, süresizlik olduğu için, burada zamansallık veya zaman terimini değil, ebed terimini kullanmak gerekir. Çünkü ebed, kesintisizlik ve süresizlik; zaman ise süreselliktir. Dolayısıyla cehennemde, hem süreselliğin ve hem de kesintisizliğin ve süresizliğin işlediği söylenebilir. Ebed, dairevî zamandan aldığı varlığı, lineer/doğrusal bir yapıda ileriye taşıyan bir sistemin adıdır, denilebilir. Bu, hem pozitif ve hem de negatif olarak görülmektedir.
Kâinatın, bir strateji ile yaratılıp insanın hizmetine sunulduğunu iyi kavraması gereken insanın, bireysel ve toplumsal olarak hayatının bütün yönlerine bu şekilde bakması ve ona işlerlik kazandırması gerektiği sonucuna varıyoruz. Bireysel münasebetlerden toplumsal ilişkilere kadar, zamanlamanın ve
- 874 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tedrîcîliğin esas alınması gerekir. Hiç bir işe, ortadan yahut sondan başlamanın doğruluğu asla savunulamaz ve hiç kimse birdenbire mükemmelliğe varılabileceği iddiasında bulunamaz. Gelişmiş toplumların, planlamayı büyük ölçüde başardığı söylenebilir. Önemli ve olağan dışı işlerin zamanını seçmenin ve iyi ayarlamanın mesajını veren Kur’ân, söz konusu işlerin normal işler gibi normal zamanlarda yapılamayacağının altını çizmektedir.
Kur’ân, geçmişi asla ihmal etmez. Ona göre geçmiş, ders alınması açısından önemlidir. Bu yüzden O, geçmişi tahlilci ve seçmeci bir yöntemle ele alarak değerlendirir. Yine Kur’ân, geçmişin olumsuzluğuna takılıp kalmaz. Bireysel ve toplumsal olarak geçmişteki negatif bir tavrın, tevbe ile ıslah edileceğini, geleceğe taşınmayacağını belirtir. Kur’ân’a göre gelecek, son derece önemlidir. Kur’an, uzak ve yakın gelecek için hazırlanmayı, tedbirli olmayı, plan yapmayı ve gelecekte daima ilerlemeyi emreder. İnsanın, kendisine verilen ömrün aşamalarında oluşturduğu plan, hiçbir şekilde yerinde sayan yahut statik bir yapıda değildir. Kur'ân, koyduğu plan ve stratejilerle birey ve toplumu daima ileriye, “takvâ” hedefine, dünya ve âhiret saâdetine taşır. Kur'ân'a göre kâinatta birdenliğe yer yoktur. Başarı, tedrîcîlik, planlama gibi önemli bir stratejiyi gerektirir. Dünya hayatı ve insana verilen ömür bunun kanıtıdır. Kur'ân ve kâinat kendisine yönelen her insana mutluluğun ve başarının sırlarını öğretmektedir. Lezzeti ve acıyı fark edebilecek olan varlığın somut yapısıdır. Bu yüzden soyut bir yaklaşıma yer yoktur. Fizîkî âlem, metafizik âlemin delilidir. 4419
Zaman Aşımı
Sürenin geçmesi, belli sürenin geçmesiyle bazı hakların kazanılmasını veya kaybedilmesini ifade eden bir fıkıh terimi. Arapça “murûru’z-zamân” veya “tekadümü’z-zamân” tamamlamalarının karşılığı olarak kullanılır.
İnsanların birtakım hakları elde etmesi veya sahip olduğu bazı hakları kaybetmesi zaman süreci içinde ortaya çıkar.
Çoğunluk müctehidlere göre süre aşımı bir mülk sebebi olarak kabul edilmemiştir. Eşyada asıl olan mubahlıktır. Sahipsiz olan ve toplumca da sahipli sayılmayan şeylerin mülk edinilmesinde herkes eşit hakka sahip olur. Meselâ; ihtiyaç sırasında yararlanılmak üzere suyun kaba alınması, av hayvanının yakalanması, mubah olan ot veya odunların kesilip toplanması bunlar üzerinde mülkiyet hakkı doğurur. Bu el koymaya “hiyâzet” veya “ihrâz” denir. Bir hadiste; su, ateş ve otların insanlar arasında ortak olduğu belirtilmiştir.4420 Buradaki ihrâza “zilyedlik” diyebiliriz.
Ancak toprak mülkiyetinde meşrû zilyedliğe “ihyâ” şartı da eklenmektedir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Henüz hiç kimsenin eline geçmemiş olan şey, onu ilk eline geçirene ait olur”4421 Bu hadisi duyan sahâbîlerin işgal etmek istedikleri arâzilere dağılıp adımladıkları ve işaretler koydukları nakledilir. Mücerred işgalin yeterli olmadığı, ayrıca toprağı ihyâ etmenin de gerekli bulunduğu hadiste şöyle belirlenir: “Kim ölü bir toprağı ihyâ ederse bu toprak onun olur. Haksız verilen
4419] Faiz Kalın, Kur’an’da Zaman Kavramı, Rağbet Yayınları:379-385
4420] Ebû Dâvud, Büyû’ 60; İbn Mâce, Ruhn 16; Ahmed bin Hanbel, V/364
4421] Ebû Dâvud, İmâre 36
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 875 -
emek için bir hak yoktur.” 4422
Diğer yandan ölü ve sahipsiz toprağı çeviren kimse yıllarca işletmeksizin bekletme hakkına sahip midir? Böyle bir hak tanındığı takdirde kolay ve masrafsız bir yolla geniş toprak parçalarını belli kişiler çevirir ve başkalarının yararlanmasını da engelleyebilirdi. Hâlbuki toprak işgaline ve ihyâsına izin verilmesi bu toprakların üretime sokulması amacına yöneliktir. Bu yüzden çevrilen, fakat üretime sokulamadan elde tutulabilecek süre hadiste üç yılla sınırlandırılmıştır: “Âd’dan kalanlar Allah’ın, Rasûlunun ve sonra sizindir. Kim ölü bir arâziyi ihyâ ederse ona sahip olur. Çeviren üç yıl içinde ihyâ etmemişse, bundan sonra bir hakkı kalmaz”4423 Hz. Ömer’in uygulaması da bu şekilde olmuştur. O şöyle demiştir: “Ölü arâziyi kim ihyâ ederse onun olur. Çeviren üç yıl içinde ihyâ etmezse, çevirdiği arâzi üzerinde bir hakkı kalmaz”4424 Bu duruma göre sahipsiz bir arâziyi çevirmek üç yıl süreyle burasını mülk olarak edinmede öncelik hakkı vermektedir. Üç yıl içinde ihyâ gerçekleşmezse bu öncelik hakkı düşmektedir. Burada meydana gelen bir mülkiyet hakkının düşmesinden çok mülkiyeti elde etmede sahip olduğu öncelik hakkının düşmesi söz konusu olmaktadır.
Sürenin geçmesiyle hakların kazanılması veya kaybedilmesi temelde adâlete ve yaratılışa aykırı düşer. Buna bir malı gasp veya hırsızlık yoluyla ele geçiren kimsenin durumunu örnek verebiliriz. Eğer bu kimse meselâ; yakalanmadan veya dâvâ edilmeden on yıl geçince bir mala mâlik sayılsa bu bir zulüm olurdu.
Diğer yandan İmam Mâlik’e göre kendi mezhebinde sonrakilerin görüşüne muhâlif olarak bir malı “ihrâr” hâlinde mülkiyet hakkı elde edildiği gibi, başkanın bunu ihrâzı hâlinde belli bir süre geçince önceki mâlikin hakkının düşeceği görüşünü benimsemiştir. Mâlik b. Enes4425 bu konuda Said b. el-Müseyyeb4426 ‘ten mürsel olarak nakledilen şu hadise dayanır: “Kim bir şeye nizâsız ve fâsılasız (hasmı aleyhine) on yıl süreyle zilyed olursa, bu şeye ondan daha fazla hak sahibi olur” 4427
Zaman Aşımının Dâvâlara Etkisi: Birtakım hak ve alacakların mahkeme yoluyla istenebilmesi süresiz olarak mümkün kılınırsa; hâkimin görev yapma süresi, delillerin yok olması, şâhitlerin unutkanlıkları, mülkün aslı üzerinde şüphe doğmasına engel olma gibi nedenlerle çeşitli zorluklar doğar. Ancak ne kadar süre geçerse geçsin bir hak kendiliğinden düşmez. Sahibinin itiraf edilerek bunun yerine verilmesi “diyâneten” vâcip olur. Bir kimse başkasının mülk edindiği bir mala el koysa, hiç bir durumda şer’an bu mala mâlik olamaz. 4428
Bir hakkı mahkeme yoluyla (kazâen) isteyebilmek için İslâm Devleti birtakım düzenlemeler yapabilir ve zaman aşımı süreleri koyabilir.
Mecelle’de hukuk dâvâları için zaman aşımı süreleri beş tane olup şunlardır:
1- Otuz altı yıllık süre aşımı: Vakfın aslı ve arâzinin sahibi ile ilgili dâvâlar 36
4422] Buharî, Hars 15; Ebû Dâvud, İmâre 37; Tirmizî, Ahkâm 38; Mâlik, Muvatta, Akdiye 26, 27; Dârimî, Büyû’ 65
4423] Ebu Yûsuf, Kitâbü’l-Harâc, Kahire 1396, 70
4424] Ebû Yûsuf, a.g.e., 71
4425] ö. 179/795
4426] ö. 93/711
4427] el-Mâlik, el-Müdevvene, Mısır 1323,’ 1905, XIII, 23
4428] ez-Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletüh, Dımaşk 1405/1985, IV, 69
- 876 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yıllık zaman aşımına tâbidir. Mecelle’nin 1661. maddesi şöyledir: “Vakfın aslı hakkında mütevelli veya oradan maaş alanların (mürtezika) dâvâları 36 yıla kadar dinlenir. Fakat 36 yıl geçtikten sonra artık dinlenmez.” Meselâ bir kimse otuz altı yıl süreyle bir akara, mülkiyet üzere tasarrufta bulunduktan sonra bir vakfın mütevellisi, bu akarın kendi vakfının gelir getiren ünitelerinden (musteğallât) olduğunu dâvâ etse, bu dâvâ dinlenmez. Vakfın salih oluşu kendisine bağlı bulunan her şey vakfın aslındadır. Bu nitelikte olmayan şeyler ise “vakfın şartları”ndan sayılır. Mütevelli ya vakıfnâme gereğince veya hâkim tarafından belirlenir. Mürtezika ise, vakfın gelirinden maaş ve tayin alan kimselerdir. Bunlara “ehl-i vezaif” de denir. Bir câminin imamı, müezzini veya kayyımı gibi. Bazı fakihlere göre, vakıflarda dâvâ hakkı yalnız mütevelliye aittir. Önceleri fetvâya esas olan görüş bu idi. Ancak Mecelle buna “Mürtezika”yı da ilâve etmiştir.
Meselâ; bir kimse, başkasının elinde bulunan bir akar için bu akarın gelirinin veya oturma hakkının kendisine şart koşulmuş vakıf olduğunu ve zilyedliğin kendisine ait bulunduğunu dâvâ etse, bu kimse mütevelli ise veya Mecelle’nin tercihi ile bu vakıftan maaş alan bir kimse ise ve diğer zilyedin tasarrufunun üzerinden de 36 yıl geçmemişse dâvâ dinlenir. Aksi halde dâvâ dinlenmez. 4429
Vakıf paraların aslı ile ilgili dâvâlar da otuz altı yıla kadar dinlenir. Meselâ; bir kimse mütevellisi olduğu vakıf paralardan bir miktar kendi işi için harcarsa, kendinden sonraki mütevelli bunu dâvâ etse, otuz altı yıl geçmemişse dâvâ dinlenir. Aksi halde dâvâ süre yönünden reddedilir.4430 Ancak vakıf paranın kârı (rıbh) ile ilgili dâvâlar on beş yıllık zaman aşımına tâbi kabul edilmiştir.
Vakfın aslı ile ilgili dâvâlar iki türlü olabilir:
a- Akarı vakfa geri almak için dâvâ açmak. Meselâ; birkaç dükkânı mülkiyet üzere 36 yıldan daha az bir süreyle tasarruf etmekte olan bir kimse aleyhine mütevelli vakıf dâvâsı açsa, ispat ettiği takdirde bu dükkânlar vakfa geri döner. 36 yıl geçmişse kazâen geri verilmez, fakat tasarrufta bulunan diyâneten yani vicdanı ile başbaşa bırakılır. Böyle bir durumda sorumluluktan korkan mü’minden bu yeri vakfa döndürmesi beklenir.
b- İki vakıf arasında dâvâ açılması: Bir vakfın kullanmakta olduğu bir akarı, başka bir vakıf mütevellisi kendi vakıflarına ait kira ile verilen bir yer olduğunu dâvâ etse, otuz altı yıldan fazla süre ile susmuşsa bu dâvâ dinlenmez. 4431
Diğer yandan gayrimenkule bağlı “geçiş (murûr)” ve “su akıtma (mesîl)” hakları vakıf arâzide bulunuyorsa bunlarla ilgili dâvâlar da 36 yıllık zaman aşımına tâbi bulunur. Hatta bu haklar iki vakıf arasında da cereyan eder.
On beş yıllılık zaman aşımının üstünde bir süre içinde dâvâ konusu yapılabilen üç çeşit mal daha vardır. Bunlar: Yetim malı, kayıp olan kişinin malı ve miras malı. Ancak Ebûssuud Efendi bir fetvâsında miras meselesini ayrı tutmuştur. Fetvâ şöyledir: “Bir kimse şer’î bir özrü olmaksızın mirasla ilgili dâvâsını 15 yıl süreyle takip etmese bundan sonra dinlenir mi? el-Cevap: Dinlenmez.” Ali Efendi ile Rumeli müftüsüi Abdullah Efendi fetvâlarında da durum böyledir. Ancak
4429] Ali Haydar, Düraru’l-Hukkâm Şerhu Mecelleti’l-Ahkâm, İstanbul 1330, IV, 342
4430] Ali Efendi, Fetâvâ, İstanbul 1311, II, 89
4431] Ali Haydar, a.g.e., IV, 343
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 877 -
mirasla ilgili bu fetvâ İslâm Devletinin miras dâvâsı için 15 yıllık zaman aşımı esasını benimsediği durumla sınırlı sayılmıştır. 4432
2. On beş yıllık zaman aşımı: 36 yıllık zaman aşımına tâbi bulunan vakıf akar, yetim veya kayıp olan kişinin malı dışında birtakım mallar 15 yıllık zaman aşımı süresine bağlıdır. Para alacağı, vedîa, miras, mülk, akar, vakıf akarın geliri ile ilgili dâvâlar 15 yıl içinde açılmadığı takdirde, artık bu konuda mahkemeye başvurma hakkı düşer. Bunlar kısaca şöyledir:
Alacak dâvâsı (deyn): Bir kimse 15 yıl geçtikten sonra borçlusuna: “Sana 15 yıldan fazla bir süre önce verdiğim şu kadar parayı, karz-ı haseni veya sattığım malın satış bedelini istiyorum” diye dâvâ açsa, dâvâsı dinlenmez. Ancak diyâneten bu borç düşmez, Allah’la kendisi arasında sorumluluk doğurmak üzere devam eder. Nitekim çeşitli âyetlerde karz’ın yüce Allah’a güzel bir borç olarak verildiğine işaret edilir.4433 Fertle devlet arasındaki alacak ve vereceklerde de bu zaman aşımı süresi uygulanır. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu uygulamasında 20 Muharrem 1300 hicrî tarihli padişah fermanı ile beytülmal’e ait alacakların 15 yıl geçtikten sonra artık dâvâ konusu yapılamayacağı bildirilmiştir.
Emânet verilen şey (vedîa): Bir kimse “15 yıl önce sana verdiğim şöyle bir emânetimi istiyorum” diye dâvâ etse, dâvâlı bunu inkâr etse, dâvâ dinlenmez.
Âriyet (kullanmak üzere verilen şey): Meselâ bir kadın, vefat eden kızına 15 yıl önce filân şeyleri âriyet olarak vermiştim, şimdi geri istiyorum, diye dâvâ etse, dâvâsı dinlenmez.
Miras: Mirasçılardan birisi, diğerinden “15 yıl önce vefat eden miras bırakanımızın malından sende şunlar kalmıştı. Payımı isterim” diye dâvâ etse, diğeri bunu inkâr etse dâvâ dinlenmez.
Mülk akar: Bir kimse diğerinin 15 yıldan beri mülkiyet üzere tasarruf ettiği mülk bağ veya evin tamamı veya şu kadar bölümü benimdir diye o kimseden dâvâ etse dinlenmez.
Mukataalı vakıf akar: Mukataa; arsası vakfa, üzerindeki bina, ağaç, bağ, kavak, tesis vb. başkasına ait mülk olan bir akarda tasarrufta bulunan tarafından vakfın cihetine verilmek üzere arsa için belirlenmiş bulunan yıllık kira demektir. Buna “yer kirası (icâre-i zemin)” de denir. Ayrıca böyle bir vakıf arsa üzerindeki bu ağaç veya tesislerin de vakfedilmesi mümkün ve câizdir.
Vakfiye gereği mütevelli iddiası: Bir kimse vakıfnâme gereği vakfa on beş yıl mütevellilik yaptıktan sonra, başka bir kimse çıkıp da o vakfın, vakıfnâme gereği mütevellisinin kendisi olduğunu dâvâ etse dinlenmez.
Vakfın geliri dâvâları: Vakfın geliri (galle), ona ait fayda ve semeresi demektir. Vakıf paranın kârı, vakıf akarın kirası, vakıf çiftliğin ürünü gibi. 4434
3. On yıllık zaman aşımı: Kuru mülkiyeti devletin, yararlanma hakkı tasarruf sahibinin olan “mîrî arâzi”ler üzerinde tasarruf dâvâsı ile, geçiş, su akıtma ve su
4432] bk. Ali Efendi, Fetâvâ, II, 87; İbn Abidîn, Reddü’lMuhtar ale’l-Muhtâr, Terc. M. Savaş, İstanbul 1985, XII, 312
4433] bk. 2/Bakara, 245; 5/Mâide, 12; 57/Hadîd, 11, 18; 64/Teğâbun, 17; 73/Müzzemmil, 20
4434] bk. Ali Efendi, Fetâvâ, II, 89 vd.; Ali Haydar, a.g.e., IV, 339 vd
- 878 -
KUR’AN KAVRAMLARI
alma haklarına ait dâvâlar on yıllık zaman aşımına tâbîdir. Meselâ; bir kimse mîrî arâziden olan bir tarlayı başkasının gözü önünde on yıl ekip biçtiği halde bu kimse özürsüz olarak susmuş iken bu kimse on yıl önce bu tarla üzerindeki tasarruf hakkının tapu ile kendisine ait bulunduğunu dâvâ etse dâvâlı inkâr edince dâvâ dinlenmez. Ancak böyle bir dâvâ on yıl geçmeden açılırsa mahkeme buna bakar.
Diğer yandan mîrî arâzinin mülkiyetine ait arâzi memurlarının iddiaları ise 36 yıla kadar dinlenir. Nitekim bu konuda 22 Muharrem 1300 hicrî tarihli fermanla Osmanlı Devleti bu son zaman aşımı süresini esas almıştır. Mîrî arâzilerde geçiş, artık suları akıtma veya su alma hakları da on yılık süre aşımına tâbîdir.
Zaman Aşımını Kesen Özürler: Bazı özürler zaman aşımını keser. Süre bu özrün kalktığı andan itibaren başlar. Mecelle’nin 1663’üncü maddesinde özürler şöyle belirlenmiştir: “Bu konuda geçerli olan, yani dâvânın dinlenmesine engel olan zaman aşımı ancak özürsüz olarak vâkî olan zaman aşımıdır. Yoksa dâvâcının vasisi bulunsun bulunmasın çocuk veya akıl hastası yahut bunak olması veya yolculuk (seferîlik) kadar uzakta olan başka diyarda bulunması veya hasmının üstünlük sağlayan birisi olması gibi şer’î özürlerden birisiyle gelen zamana itibar olmaz. Bu nedenle zaman aşımının başlangıcı özrün sona erdiği tarihten itibaren olunur.
4- İki yıllık zaman aşımı: İslâm Devletinde, bir dâvâ için arâzi kanunu zeyli gereğince boş kalır. Bu gibi yerler yeni gelen muhâcirlere tahsis edilip, onlar tarafından ziraat ve kendine ait binalar yaptırırlar. İşte bu dâvâlar özürsüz olarak iki yıl geçince “zaman aşımı”na uğrar.
5- Bir yıllık zaman aşımı: Şüf’a hakkı bir ay takip edilmeyince düşer. Mecelle’nin 1034’üncü maddesinde şöyle denir: “Şüf’a hakkını tesbit ve buna şâhit tuttuktan sonra şüf’a hakkı sahibinin eğer başka bir beldede bulunmak gibi bir şer’î özrü yok iken, husûmet talebi bir ay gecikirse şüf’a hakkı düşer.”
Zaman Aşımının Bâtıl veya Fâsit Akitlere Etkisi: Bâtıl olan bir şey zamanın geçmesiyle meşrû hale gelmez. Süre ne kadar uzarsa uzasın, bâtıl olduğu ortaya çıkan muâmelenin kaldırılması gerekir. Çünkü bâtıl gerçekte yok hükmündedir. Süt veya mahrem hasımla yapılan evlilik gibi. Zaman aşımının fesat sebebi kalkmadıkça fasit muâmeleyi meşrû hale getirmez. Ancak fesad sebebi kaldırılır veya feshe engel bir durum ortaya çıkarsa muâmele sahih hale gelir. 4435
Hırsızlıkta Şahitlik ve Zaman Aşımı: Zina, hırsızlık ve şarap içme cezalarının (had) uygulanabilmesi için bu suçlara şâhit olanların açık bir özür olmadıkça gecikmeden şâhitlik yapmaları gerekir. Çünkü suçun işlendiği tarihle şâhitlik etme tarihi arasında uzun bir süre geçerse töhmet ve fitne ihtimali artar. Uzun süre sustuktan sonra şâhitlik yapılması, dâvâlıya duyulan kini akla getirir. Diğer yandan şâhit, böyle bir geciktirmeyi “şantaj” aracı olarak kullanmaya da kalkışabilir. Hz. Ömer’in (r.a.) şöyle dediği nakledilmiştir: “Had cezasını gerektiren bir suça, suçun işlediği sırada değil, sonradan şâhitlik eden bir topluluk, içlerinde bulunan bir kinden dolayı şâhitlik yapmış sayılır. Bu yüzden onların şâhitlikleri kabul edilmez.” 4436
4435] eş-Zuhaylî, a.g.e., IV, 284
4436] ez-Zühaylî, a.g.e., VI, 49
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 879 -
Bir yerde hâkimin bulunmaması, mesafenin uzaklığı, yolun tehlikeli oluşu açık özür sayılır. Bu özürler nedeniyle şâhitliğin gecikmesi mümkün ve câizdir.
Ebû Hanîfe’ye göre zaman aşımı süresi hâkimin takdirine bırakılmıştır. Çünkü şâhitlik yapmak için olayla hâkim önüne çıkma arasında geçebilecek süreler yer ve çevre şartlarına göre değişiklik arz eder. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre zaman aşımı süresi bir ay ve daha fazla olan bir süredir. Eğer süre bir aydan kısa ise bu zaman aşımı sayılmaz. Çünkü bir ay sürelerin en kısasıdır. Bir aydan az olan süreler peşin (âcil) hükmünde olur. 4437
Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre, zina, kazf (zina iftirası) ve şarap içme ile ilgili hadler konusunda yapılacak şâhitlik zaman aşımına uğramaz. Çünkü zina hakkındaki şâhitliğin zikredildiği âyet genel anlam ifade eder. Gecikme nedenliye şâhitliğin düşeceğine ait bir delil de yoktur. Diğer yandan şâhitliğin gecikmesi bir özürden veya şâhidin kaybolmasından ötürü olabilir. Had cezası ise mutlak ihtimalle düşmez. 4438
İkrarda Zaman Aşımı: Müctehidler, zina ikrarı için bir zaman aşımı süresinin bulunmadığı konusunda görüş birliği içindedir. Çünkü insan kendisi aleyhinde bulunmakla itham edilemez. Buna göre, bir süre geçtikten sonra hâkim önünde yapılacak ikrarla zina sâbit olur. Ancak Mâlikîler dışında çoğunluğa göre böyle bir kimse had hükmü verilmezden veya had cezasının bir bölümü uygulandıktan sonra bile ikrarındın dönse veya kaçsa had düşer. 4439
Zina İftirası Cezasında (Kazf) Zaman Aşımı: Kazf haddinde zaman aşımı söz konusu değildir. Bu yüzden zina iftirası yapıldığına dair şâhitlik, olayın üzerinden uzun süre geçtikten sonra yapılsa bile şâhitlikleri kabul edilir. Çünkü diğer hadlerden farklı olarak kazf şâhitliği geciktirmede kin ve töhmet ihtimali bulunmaz. Çünkü kazfte önce dâvâ açılması şartı aranır. Buna göre, şâhitliği yerine getirmedeki gecikmenin dâvâyı açmadaki gecikmeden kaynaklanması da mümkündür. 4440
Diğer yandan zaman aşımı cinâyete şâhitliğin kabulüne de engel olmaz. Böylece zaman aşımı kazf ve katl dışında diğer hadlerde etkisini gösterir. Şarap içmede zaman aşımının etkili oluşu, şarabın kokusunun yok olması ile ilgilidir. Günümüzde kanda alkol araştırılması yoluyla bu sürenin uzatılabileceği mümkün hale gelmiştir.
Dövme, sövme, çirkin sözler söyleme gibi İslâm Devletinin koyacağı cezanın (ta’zîr) uygulanacağı konularda suçu inkâr edene yemin teklif edilir ve bu suçlar zaman aşımı ile de düşmez. Bu konularda, diğer hukuk dâvâlarında olduğu gibi kadınların şâhitliği de geçerlidir. 4441
Eş veya Hısımların Nafakasının Zaman Aşımına Uğraması
1- Eşin Nafakasının Düşmesi: Kadının kocasından alacağı nafaka; ibrâ, ölüm,
4437] es-Serahsî, el-Mebsût, 1. Baskı, Beyrut 1398/1978, IX, 50; ez-Zühaylî, a.g.e., VI, 49
4438] bk. İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-Kadîr, Bulak 1315, IV, 161; İbn Kudâme, el-Muğnî, 3. baskı, Kahire 1970, VIII, 207
4439] İbnü’l-Hümâm, a.g.e., IV, 120; İbn Kudâme, a.g.e., VIII,197; eş-Şirâzî, el-Mühezzeb, II, 271
4440] el-Kâsânî, el-Bedâyi’, 1. Baskı, Beyrut 1328/1910, VII, 46
4441] ez-Zühaylî, a.g.e., VI, 521
- 880 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kocasına itaatsizlik, dinden çıkma ve evliliğin bir ma’siyet yüzünden kadın tarafından olan bir nedenle sona ermesi gibi sebeplerle düşeceği gibi, bazı durumlarda zamanın geçmesi ile de düşebilir. Nitekim, kadının nafakası kocasına gerekli olduktan sonra hâkim tarafından veya karşılıklı rızâ ile miktarı belirlenip, zimmette bir borç halini almadıkça zamanın geçmesiyle düşer. Hâkim nafakaya hüküm verip bir zimmet borcu halini aldıktan sonra ise artık zamanın geçmesiyle nafaka düşmez. Bu Hanefîlerin görüşüdür.
Mâlikîlere ve geri kalan mezheplere göre, nafaka hiç bir durumda zaman aşımına uğramaz. Eş birikmiş nafakası için kocasına döner. Hısımların nafakası ise bunun aksine olup zaman aşımı ile düşer. 4442
2. Hısımların Nafakasında Zaman Aşımı: Hanefî, Şâfiî ve Hanbelîlere göre, çocuklara, ana-babaya ve diğer hısımlara verilecek nafaka, zamanın geçmesiyle düşebilir. Hanefilere göre, hâkim hısımlar lehine nafakaya hüküm verdikten sonra, nafaka alacaklısı hısım nafakayı kabzetmeden veya nafaka yükümlüsü aleyhine borçlanmadan bir ay ve daha fazla bir süre geçse nafaka düşer. Çünkü eş dışındaki hısımların nafakası ihtiyaçlarını giderme esasına dayanır. Bu yüzden zengin olan hısıma nafaka vermek gerekmez. Hısımın, lehine hükmedilen nafakayı bir süre almaması, ihtiyaç sahibi olmadığını gösterir. Eşin nafakası ise, hâkimin belirlemesinden sonra, zamanın geçmesi ile düşmez. Çünkü onun nafakası eve bağlanma (ihtibas) karşılığı olup, ihtiyaç nedenine dayanmaz. Bu yüzden karı, zengin de olsa nafaka almaya hak kazanır. Hâkimin nafakayı borç olarak alma izni vermesi halinde de düşmez. Çünkü bu takdirde zimmet borcu olmuş bulunur. Diğer yandan ez-Zeylaî küçüklerin nafakasını eşin nafakasına benzetmiş ve bu ikisini aynı hükümlere tâbi kabul etmiştir. 4443
Mâlikîlere göre, ana-babanın veya çocukların nafakası, hâkim miktarını belirleyip karar vermedikçe zamanın geçmesiyle düşer. Hâkim belirlediği takdirde sâbit olur. 4444
Sonuç olarak, bir aydan kısa sürede hısımların nafakası ile eşin ve çocukların nafakası zamanın geçmesiyle düşmez ve hâkim kararı olunca zimmet borcu olarak devam eder. Yine hâkimin emriyle borçlanma olunca eşten başka hısımların nafakası da düşmez. 4445
Gün
“De ki: Siz mi arzı iki günde yaratana karşı nankörlük ediyor ve O’na eşler koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir. Arza, üstünden ağır baskılar yaptı, onda bereketler yarattı ve onda -arayıp soranlar için- gıdalarını tam dört günde takdir etti (düzene koydu). Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi, ona ve arza, Gönüllü veya gönülsüz olarak (buyruğuma) gelin dedi. Gönüllü olarak buyruğuna geldik dediler. Böylece onları iki günde yedi gök yaptı ve her göğe emrini (yasalarını) iki günde vahyetti. Biz en yakın göğü lambalarla
4442] bk. el-Kâsânî, el-Bedâyi, IV, 22, 29 vd.; İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-Kadîr, III, 332 vd.; İbn Abidîn, Mısır t.y., II, 889 vd.; İbn Rüşd, Bidâyetü’l-Müctehid, Mısır t.y., II, 54; İbn Kudâme, el-Muğnî, VII, 578, 604, 611 vd.; eş-Şirâzî, el-Mühezzeb, II, 160
4443] el-Kâsânî, a.g.e., IV, 38; İbnü’l-Hümâm, a.g.e., III, 354; el-Meydânî, el-Lübâb, İstanbul t.y., III, 109; İbn Âbidîn, a.g.e., II, 925, 942 vd.; eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, II, 167
4444] ez-Zühaylî, a.g.e., VII, 783
4445] Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, 422-425
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 881 -
ve koruma (güçleri) ile donattık. İşte bu, o güçlü, bilen (Allah)ın takdiridir).”4446
41/Fussılet, 9 ve 10’uncu âyetlerde Yeri iki günde yaratan Allah’a karşı nankörlük edip O’na ortaklar, benzerler tasarlayan insanlara, inkâr tarzında bir soru ile bu yaptıklarının, şaşılacak bir şey olduğu belirtiliyor ve aslı iki günde yaratılmış olan dünyanın üzerine yüksek dağların birer baskı gibi atıldığı, bitki ve ürünlerinin yaratıldığı, dünyânın yaratılmasından itibaren dört gün içinde canlıların yaşamasına elverişli hale getirildiği anlatılmaktadır.
9’uncu âyette Allah’ın, arzı iki günde yarattığı, 10’ncu âyette arzın dağlarını, bereketlerini, bitki ve ağaçlarını dört günde yarattığı, 12’nci âyette ise gökleri iki günde yarattığı buyurulmaktadır. Bunların toplamı sekiz gün eder. Oysa başka âyetlerde Allah’ın, gökleri ve yeri altı günde yarattığı belirtilmektedir.
“Andolsun Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yarattık, Bize hiçbir yorgunluk dokunmadı.” 4447
“Rabbiniz o Allah’tır ki gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arşa istivâ etti (evreni yönetmek üzere tahtına oturdu). O, geceyi durmadan kovalayan gündüzün üzerine bürüyüp örter; Güneşi, Ayı ve yıldızları buyruğuna boyun eğmiş vaziyette (yaratmıştır). İyi bilin ki yaratma ve emir O’nundur. Âlemlerin Rabbi Allah, ne uludur!” 4448
“O, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yarattı, sonra Arşa kuruldu (yönetim tahtına oturdu). Rahmandır, bunu bir bilene sor.” 4449
“Gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur. O zaman Arşı su üzerinde idi. (Evreni yarattı ki) Hanginizin daha güzel iş yaptığınızı denesin.” 4450
Bu âyetlerin asıl amacı, Allah’ın yanında birtakım aracı tanrılara tapan insanlara, o tanrıların bir şey yaratmadığını, gökleri ve yeri altı günde yaratmış olanın Allah olduğunu, O’ndan başkasına tapmanın bir yararı olmadığını vurgulamaktır. Dünyanın iki günde, bitki ve azıklarının dört günde, yedi göğün de iki günde yaratıldığını söyleyen 41/Fussılet, 9, 10 ve 12’inci âyetler ile göklerin ve yerin altı günde yaratıldığını söyleyen bu âyetler arasında ilk anda bir çelişki var gibi gelirse de gerçekte âyetler arasında çelişki yoktur. Gökler ve yer altı günde yaratılmıştır. Allah’ın, göğe ve yere: “Ona ve arza, ‹Gönüllü veya gönülsüz olarak (buyruğuma) gelin' dedi. ‹Gönüllü olarak buyruğuna geldik' dediler.” sözünden, yerin yaratılışı sürerken göklerin de yaratıldığı anlaşılır. Yani önce gökler yaratılmış, sonra yerin yaratılışına başlanmış değil, bütün gök cisimlerinin aslı, hep beraber iki günde yaratılmıştır. Öteki gök cisimlerinin evrimi bizi fazla ilgilendirmeyeceği için Yüce Allah, bize yerin evrim sürecini bildirmiştir. Yerin dört gün içerisinde evrimleşerek canlıların yaşamasına elverişli duruma geldiğini haber vermiştir. Bu arada öteki yıldızlar da evrimleşmiş ve yedi gök, altı günde evrimini tamamlayıp bu hale gelmiştir. Yer nasıl iki günde yaratılıp ondan sonra dört gün içinde evrimleşmiş ise gökler de öyle olmuştur. Âyetlerin sözgeliminden bu anlaşılmaktadır.
Herhalde kâinatın yaratılışından söz eden âyetlerde kasdedilen gün,
4446] 41/Fussılet, 9-12
4447] 50/Kaf, 38
4448] 7/A’râf, 54, yine bk: 10/Yûnus, 3
4449] 25/Furkan, 59; 57/Hadîd, 4
4450] 11/Hûd, 7; 32/Secde, 4
- 882 -
KUR’AN KAVRAMLARI
insanların kullandığı yirmidört saatlik zaman birimi değil, kâinatın yaratılış evreleridir. Gün, her yıldızın, kendi ekseni çevresinde bir dönüşünden ibârettir. Dünyamız, kendi çevresindeki dönüşünü yirmidört saatte tamamlar. Dünyâmız Güneşin bir uydusudur ve Güneş çevresinde dönmekte, bu dönüşünü de üç yüz altmış beş gün, altı saatte tamamlamaktadır. Demek ki bu dönüş, gözönünde tutulursa dünyanın bir dönüş günü, 365,25 güne karşılıktır.
Güneşimiz, içinde bulunduğu Samanyolu Galaksisinin merkezinden 32000 (otuz iki bin) ışık yılı uzaklıkta bulunan bir yıldızdır. Güneş sistemimiz, Galaksinin çevresinde yavaş yavaş döner ve bu dönüşünü 225 (iki yüz yirmi beş) milyon yılda tamamlar. Samanyolu Galaksisinde yüz milyar yıldız vardır. Bu Galaksi, Andromeda Galaksisinden sonra ikinci büyük galaksidir.
Sadece bizim Güneş sistemimizdeki günler ve yıllar böyle farklı olduğuna göre ya bizim Güneş sistemimizden çok daha büyük sistemlerde, bizim gezegenlerimizden çok daha büyük gezegenlerde günün ve yılın ne kadar uzun bir zaman aldığı düşünülebilir. Belki de bizim hesabımızla milyonlarca yıl süren günlerin olduğu gezegenler vardır. İşte Allah, Kendi katında bir günün bin yıl, hattâ elli bin yıl olduğunu söyler.
“(Allah) Emri gökten yere tedbir eder (buyruğunu indirir). Sonra emir, saydığınız (yıllar)dan bin yıl kadar süren bir günde O’na çıkar.” 4451
“Melekler ve ruh, mikdarı elli bin yıl süren bir gün içinde O’na yükselir!” 4452
“Senden azabı çabuk istiyorlar. Allah sözünden caymaz (bir süre geciktirse de mutlaka dediğini yapar. O acele etmez). Rabbin yanında bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir.”4453 Bu âyetler, günün itibarî olduğuna, yıldızdan yıldıza değiştiğine işaret buyurmaktadır. 4454
Altı Günün Anlamı
Altı tavra (yani altı yaratılış evresine) işarettir. Zirâ bu âyetlerdeki günün, bilinen gün olması mümkün değildir. Çünkü gün, Güneşin doğuşundan batışına kadar olan zaman birimidir. Gökler ve yer yaratılmadan önce Güneş ve Ay yok idi. Öyle ise kâinatın yaratıldığı gün, bilinen Güneş günü değildir. Fakat gün ile bazen genel vakit de anlatılır. “Kralın oğlu doğduğu gün büyük şenlik yapılır” sözünde kasıt doğum zamanıdır, gün değildir. İşte bu âyetlerdeki gün ile de genel vakit kasdedilmiştir. Bazı müfessirlere göre de bu âyetlerin amacı, Yahûdilerin, “Allah evreni altı günde yarattı, yedinci günde istirahat etti.” şeklindeki sözlerinin son kısmını düzeltmektir. Allah için istirahat tabiri uygun değildir. Çünkü bundan Allah’ın yorulduğu anlamı çıkar. İşte böyle bir kuşkuyu savmak için Kaf Sûresinde Allah’ın evreni altı günde yarattığı belirtildikten sonra “Bize bir yorgunluk dokunmadı” ifadesiyle Allah’ın yorulmadığı vurgulanmıştır. Başka âyetlerde de istirahat yerine, “Arşa oturdu” buyurulmuştur.
Göklerin ve yerin altı günde yaratılmış olduğu inancı Yahûdilerle iç içe yaşayan Araplara geçmiş olmalıdır. İşte Kur’ân, bu âyetlerle onlara, bildikleri bir şeyi
4451] 32/Secde, 5
4452] 70/Meâric, 4
4453] 22/Hacc, 47
4454] Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yayınları, 7/31-35
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 883 -
anımsatarak “Putlara tapmakla meşgul olmayın, bildiğiniz gibi gökleri ve yeri altı günde yaratan, tek buyruk sahibi Allah’a kulluk edin. Sizin Rabbiniz putlar değil, gökleri ve yeri altı günde yaratan Allah’tır” buyuruyor. 4455
İmam Fahru’ddin Râzi, şöyle diyor: “Bu ma’mûre (İ’mâr edilmiş dünyâ), eski zamanlarda denizlerle kaplı idi. Sonra bundan çokça yapışkan çamur oluştu. Deniz çekildikten sonra çamur taşlaştı. Sellerin, rüzgârların aşındırmasıyla dağlar, tepeler meydana geldi. Birçok taşı kırdığımızda içinde sedef, balık gibi deniz hayvanlarının fosillerine rastlamamız, bu tahmini güçlendirmektedir.” 4456
Bazı kıt akıllılar, dünyâ, bir plana göre yavaş yavaş değil de, plansız, projesiz, birden bire yaratılmış olursa bunun, Allah'ın varlığını ve ululuğunu daha çok göstereceğini sanırlar. Gerçekte şu nizâm, Allah'ın birliğine, kudret ve hikmetine en güzel kanıttır. Kâinattaki düzen birliği, bunların bir tek yaratıcı tarafından yaratıldığını kanıtlar. Düzensiz olsa, ya da her yıldızda başka başka yasalar bulunsa o zaman bunun bir raslantı olduğu düşünülebilir.
Bazı haberlerde âyetteki altı günün, bizim dünyâ günümüz olduğu anılmış, bazı müfessirler de bunun üzerinde durmuşlardır. Müslim'in Ebû Hüreyre'den çıkardığı bir hadiste Ebû Hüreyre şöyle diyor: “Allah'ın Elçisi elimden tuttu, dedi ki: ‹Allah azze ve celle Arzı Cumartesi günü yarattı; dağları Pazar günü yarattı; mekruhu (kötülüğü) Salı günü yarattı; nuru Çarşamba günü yarattı; hayvanları Perşembe günü Yeryüzüne yaydı; en son yaratığı olarak Âdem'i de Cuma günü, en son saatte, ikindi ile akşam arasında yarattı.” 4457
Bu rivâyet, dünyânın, nizamsız, plansız olarak, bizim şu kısa dünyâ günlerimiz içinde yaratıldığını belirtir. Bu konuda rivâyet edilen haberlerin ve eserlerin hepsi İsrâiliyyâttan alınmıştır, bunların içinde bir tek sahih hadis yoktur. Ebû Hüreyre’den rivâyet edilen bu hadis de önce Allah’ın Kitabına ters olduğu için metni bakımından reddedilir. Senedine gelince bunu Müslim’in çıkarmış olmasına aldanmamalıdır. Çünkü Müslim de bunu başkaları gibi Haccâc İbn Muhammed el-Mıssisi el-A’ver’den, o da İbn Cüreyc’den almıştır. Aslında doğru sözlü olan bu râvi, ömrünün sonunda aklına halel gelince karıştırmaya başlamış ve bu halinden sonra da rivâyete devam etmiştir. Son Bağdad’a gelişinde Yahya İbn Ma’in, onun karıştırdığını görünce oğluna, onun yanına kimseyi sokmamasını tenbih etmiştir.4458 Haccâc’ın, bu hadisi de aklına bozukluk geldikten sonra rivâyet ettiği anlaşılıyor. Zira İbn Kesir, tefsirinde: “Buhâri ve başkaları bu hadisi eleştirmişler ve bunun merfû hadis (Peygamber sözü) olmayıp Ebû Hüreyre’nin, Ka’bu’l-Ahbâr’dan rivâyeti olduğunu söylemişlerdir” diyor.4459 Yani Haccâc, aklı karıştığı sırada rivâyet ettiği bu sözü, Pey-gamber sözü olarak rivâyet etmiştir, oysa gerçekte bu söz, Peygamber’in sözü değil, Ka’bu’l-Ahbâr’ın sözüdür. Ebû Hüreyre de bu sözü ondan alıp aktarmıştır. 4460
Aslında Ebû Hüreyre, İbn Abbâs gibi bazı sahâbiler, Yahûdi bilginleriyle görüşüyor ve onların dünyânın yaratılışı hakkındaki sözlerini aktarıyorlardı. Gerçi
4455] Tefsiru’l-Menâr: 8/448
4456] Mefâtihu’1-ğayb: 14/115
4457] Müslim, Münâfikin: 27; İbn Hanbel, Müsned: 2/327
4458] Mizânu’l-İ’tidâl: 1/464
4459] İbn Kesir, Tefsir: 2/221
4460] Tefsiru’l-Menâr: 8/448-449
- 884 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’ân da Tevrat’ın söylediklerini ayrıntıya girmeden ana hatlarıyla anlatır ama, zaman içerisinde yapılan tefsir, şerh ve eklerle Tevrat’a girmiş olan birçok katmadan ve gerçek dışı yorumlardan ayıklayarak sırf vahiy olan kısmı anlatır. Bu konuda Kur’ân vahyi dışında hiçbir şeye güvenilemez. Çünkü evrenin yaratılışını insan ya vahy ile veya bilimle öğrenir. O zaman bilim henüz bu düzeyde değildi. Vahy de insanlara kanıt olmağa yetecek kadar bazı işaretler yapmıştır. Gerisini insanın araştırmasına, düşünmesine bırakmıştır. Vahy olmadıktan sonra bunları Peygamber de bilemez. Zaten o “Siz dünyânıza ilişkin şeyleri benden iyi bilirsiniz” buyurmuştur. Vahye dayanmayan bu tür Yahûdi kaynaklı haberlerle Kur’ân vahyini perdelemek ve vahye kuşku sokmak, hem vahye, hem vahyin tebliğcisine büyük haksızlık olur. 4461
Ân
Ân; Birbirini takip eden süreler arasında varlığı farzedilen zaman sınırı; ardarda gelmesiyle zamanı oluşturan ve bölünmeyen zaman parçası gibi anlamlarda kullanılan felsefe terimidir. Aslı eyn veya evân olan an zaman dilimi, “kısa zaman” ve “şimdi” mânalarına gelir. An Kur'an'da ve hadislerde “zamanın yaklaşması” ve “şimdi” anlamlarında kullanılmıştır.4462 İngilizce ve Fransızca’da İnstant kelimesiyle ifade edilir. Türkçe’de, “herhangi bir gelişme sürecinin merhalelerinden biri, düşünce hareketlerinde konaklama noktası, sanat ve edebiyatın bir safhası, sanatta bir önceki neslin sonraki nesle yaptığı etki” anlamlarında kullanılır. An. felsefede şuurun bir bütün olarak kavradığı zamanın en küçük dilimi, belli ve bölünmez bir noktası; bir zamanı, vasıtasız ve aralıksız bir şekilde takip eden bir başka zamandan ayıran süresiz fasıla olarak kabul edilir. Zamanda “bir” sayısına benzeyen, fakat ondan bazı noktalarda farklılık gösteren anlar vardır. “Bir”sayının bir parçası olduğu halde an, mazi ile müstakbelin birleştiği veya ayrıldığı hayalî bir sınırdır ve geçmişe doğru uzanan zaman çizgisinin de sonudur. Bir şeyin sonu ise kendisinin dışındadır. Mekânda nokta ne ise zamanda da an odur. Bu sebeple anın boyutu yoktur; ancak peş peşe akıp giden zaman arasındaki ortak sınırdır. Eflâtun’a göre an geçmişin geleceğe dönüştüğü noktadır; başka bir ifade ile an iki zıt değişimin başlangıç noktası, geçmiş ile gelecek arasında varlığı farzedilen bir sınırdır. Anda ne hareket ne de sükûn bulunur; şu halde an zamanın dışındadır. Aristo’ya göre de an zamanın parçası değildir; bu sebeple zamanın anlardan oluştuğu söylenemez; zira an denilen şey geçmişle gelecek arasında bir sınırdır; var olduğu lahzada hemen yok olur. Böylece periyodik olarak anlar birbirini takip eder; bununla beraber biri diğerine bitişik de değildir; her ne kadar hareketleri aynı ise de bir önceki an bir sonrakine benzemez. Şâyet öyle olsaydı öncelik ve sonralıktan söz edilmez ve Homeros’un Sokrat’la aynı çağda yaşamış olması gerekirdi. Bu şekilde Eflâtun ile Aristo özellikle şu iki noktada birleşmiş oluyorlar: 1) An zamanın bir parçası değildir. 2) An içinde ne hareket ne de sükûn bulunur.
An İslâm kelâmcıları ve filozoflarınca farklı şekillerde açıklanır. Kelâmcılara göre an, ardarda gelen ve bölünemeyen zaman parçasıdır. Zamanın bütünü anlardan oluşur; yani bütünüyle zaman anlardan ibarettir. An hariçte (zihnin dışında) bilfiil vardır. Anın bölünemez kabul edilmesi “halâ” ve “cevher” nazariyesinden
4461] Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. 7, s. 36-37
4462] bk. 2/Bakara, 71, 187; 4/Nisâ, l8
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 885 -
kaynaklanmaktadır. Çünkü hariçte var olan hareket mekândaki bir oluştur. Bu oluşun mekândaki akışı, yani mesafenin başından sonuna kadar varışı hareketi meydana getirir. Buna göre zaman namına var olan, bölünemez mahiyetteki andan başkası değildir. An bölünemeyince onun üzerinde cereyan eden mesafe, hareket ve müteharrik olan cisim de bölünemez. Mutlak zaman ise dönen bir ışığın dairesi gibi zihnen vardır, hariçte mevcut değildir. Kelâmcıların hadis kabul ettikleri an hakkındaki bu açıklamaları atom nazariyelerinin temelini teşkil eder. İslâm filozoflarından Kindî de anın bilfiil var olduğunu belirtir.4463 İbn Sînâ ve İbn Rüşd zamanı muttasıl bir kemiyet kabul ederek ânı, iki tarafı sonsuz olan bir doğru üzerindeki noktaya benzetirler. Fakat nokta, doğru parçasında iki taraf için müşterek olduğu halde an sadece maziye ait bir parçadır. Çünkü müstakbel henüz vücut bulmamıştır. Nasıl ki nokta hariçte mevcut olmayıp sadece zihinde varsa an da zamanda yalnız zihnen vardır. Aksi takdirde hareketin, dolayısıyla cismin ve zamanın bir daha bölünemeyecek en küçük parçaları bulunduğunu, sınırlı olduğunu ve buna bağlı olarak sürekliliğinin kesintiye uğradığını söylemek gerekir. Bu ise imkânsızdır. Şu halde an zihinde kabul edilen doğru parçalarından birinin başlangıcı, diğerlerinin sonudur. An hareketin öncesini ve sonrasını birbirinden ayırıcı değil, aksine bunları birleştirici bir baştır. Bu da anın bilfiil değil, bilkuvve olduğunu gösterir. 4464
İslâm filozoflarının an konusundaki bu telakkileri, günümüzde geçerliliğini kaybeden felekler nazariyesine dayanıyordu. Îbnü'l-Arabî de anı filozoflar gibi sırf zihnî bir kavram olarak kabul eder.4465 Ona göre anın hariçte mevcut olduğunun zannedilmesi Hakk’ın zuhurundan dolayıdır.4466
An-ı Dâim
Tasavvufta an vahdet fikriyle birleştirilir ve ebedin ezel içinde dürüldüğü, ezel-ebed ve şimdiki zamanın birleştiği bu ana el-ânü’d-dâim adı verilir; bundan da Allah’ın ezel ve ebedi kaplayan zaman üstü hüviyeti kastedilir. İbnü’l-Arabî ve diğer bazı mutasavvıflara göre dün, bugün, yarın gibi zaman sınırlamaları ancak değişken varlıklar için geçerli, dolayısıyla nisbî ve izafîdir. Mutlak ve değişmeyen İlâhî hüviyet4467 bakımından ise hiçbir şekilde zaman sınırlamalarından söz edilemez; O’nun hakkında ezelden ebede bütünüyle zaman tıpkı an gibi sınırsız, değişmez ve boyutsuzdur. İşte zamanın bu nitelikleri Hazret-i İlâhiyye’nin ezelden ebede doğru uzanan bütün zamanlardaki kesintisiz tecellisidir. Böylece ân-ı dâim ezel, ebed ve hali birleştirmiş olur. Bu sebeple tasavvufta ân-ı dâime, dolayısıyla Cenâb-ı Hakk’a Bâtınü’z-zamân, Aslü’z-zamân veya Sermed de denir. Çünkü ân-ı dâim üzerindeki nakışlar ve çeşitlilikler durumunda olan zamanın bütün dilimleri (el-ânâtü’z-zamâniyye) sürekli değiştiği halde ân-ı dâim yani İlâhî hüviyet ebedî ve sermedî olarak aynı kalır. 4468
Gece-Gündüz Âyetleri
“Gece ve gündüzü iki âyet yaptık. Gecenin âyetini sildik, gündüzün âyetini aydınlatıcı
4463] bk. Resâ’il, s. 121
4464] bk. İbn Sînâ, s. 45-46; İbn Rüşd, s. 76-77
4465] el-Fütûhat, VI, 58
4466] Yusuf Şevki Yavuz, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 1991: 3/100-101
4467] el-Hazretü’l-İlâhiyye
4468] Süleyman Uludağ, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 1991: 3/100-101
- 886 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yaptık ki hem Rabbinizin lütfunu arayasınız, hem de yılların sayısını ve hesabı bilesiniz. Biz herşeyi açık açık anlattık.” 4469
Bu âyette Allah’ın, gece ve gündüzü birer âyet yaptığı; gece âyetini silip kararttığı; insanların, Allah’ın nimetini ve lütfunu aramaları, yani geçimlerini sağlamaları, zamanı ve hesabı bilmeleri için gündüz âyetini aydınlık yaptığı anlatılmaktadır.
Burada ilk hatıra gelen anlam, gecenin karanlık, gündüzün aydınlık olmasının, Allah’ın bir mu’cizesi olduğudur. Zamanı böyle biri karanlık biri aydınlık olmak üzere ikiye ayırması, elbette Allah’ın bir yaratılış mu’cizesidir. İbn Abbâs ise gece âyetini Ay, gündüz âyetini Güneş olarak tefsir etmiştir. Fakat birinci mânâ âyetin kendisine daha uygundur. Kasıt Ay ve Güneş değil, karanlık ve aydınlık olayıdır ki bu da gece ile gündüzün kendisidir. İnsanlar geceleyin dinlenir, gündüz ışığında çalışıp geçimlerini sağlarlar. Gece ile gündüzün birinci yararı budur: Dinlenmek ve çalışmak. Âyette sayılan ikinci yararı da takvimi ve hesabı bilmektir. Gece gündüz olmayıp hep gece veya hep gündüz olsa, zaman bilinmez, takvim yapılmaz, zaman ayırıcı birimlere ayrılamazdı. Zamanı günlere, haftalara, aylara ve yıllara bölmek mümkün olmazdı. Gece ve gündüz olayı takvim ve zaman hesabının yapılmasını sağlamıştır. “Gündüzün âyetini aydınlatıcı yaptık ki hem Rabbinizin lütfunu arayasınız, hem de yılların sayısını ve hesabı bilesiniz.” cümlesinden, doğru zaman hesabının Güneşe göre yapılacağı anlaşılır.
Şâyet gece ve gündüz âyetleriyle Ay ve Güneş kasdedilmiş ise “Gecenin âyetini sildik” cümlesinde Ayın ışıksız olduğu anlatılmaktadır. Gerçekten Ayın kendisi ışık vermez, sadece Güneşin ışığını yansıtır. Âlûsî’ye göre gecenin âyetinin silinmesi: ya Ayın aslında ışıksız yaratılması, ya da Güneşten yansıttığı ışığın, görünürde yavaş yavaş azalıp ay sonuna doğru kaybolması anlamına gelir ki birinci anlam daha uygundur. Çünkü Ay ışığının artıp eksilmesinin, denizlerin gelgit olayı gibi dünyâ düzeni üzerinde büyük etkinliği vardır.4470
Ayrıca “Gecenin âyetini sildik” ifadesi, Ayın, bir zamanlar Güneş gibi ışık veren bir yıldız olup zamanla soğuyarak ışık ve ısısını kaybettiği ihtimâlini de düşündürmektedir. Nitekim Abdullah ibn Abbâs’ın: “Vaktiyle Ay da Güneş gibi ışık verirdi” dediği rivâyet edilmiştir.4471 Bir gün Güneş de büzülerek ışık ve ısısını kaybedecektir ki bu durum, sistemindeki gezegenlerde hayâtın sona ermesi, Kıyâmetin kopması demektir. Gerçeği Allah bilir. 4472
Zamanın Özel Kesitleri ve Mübârek Günler
Zaman çok karmaşık ve önemli bir kavramdır. İnsanoğlu, zaman hakkında henüz çok geniş bilgilere sahip değildir. Bu konudaki malumât, sadece güneş, dünya ve ay arasında cereyan eden ve astronomi bilimi tarafından şimdiye kadar tespit edilmiş bulunanlarla sınırlı kalmıştır.
Zamanın da yaratıcısı şüphesiz ki Yüce Allah’tır. Her saniye akıp giden zaman dediğimiz şey, gerçekten insanı derinden düşündürücüdür. Allah (c.c.)’ın bir
4469] 17/İsrâ, 12
4470] Rûhu’l-Me’ânî, 15/27
4471] İbn Kesîr, Tefsîr: 3/28; Neysâbûrî, Ğarîbu’l-Kur’ân, 15/13
4472] Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yayınları: 6/403-404
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 887 -
kudret mucizesi olan zaman akımının büyük sırlarını bilmiyor olsak bile onun önemli bazı kesitlerini değerlendirmek durumundayız.
Saniyeler, dakikalar, saatler, günler, haftalar, aylar, mevsimler ve yıllar şeklinde akan zamanın, dakik hesaplara ve belli disiplinlere dayanan taksimatı, başlı başına hayranlık uyandıran bir İlâhî sistemdir. Bilindiği kadarıyla sırf güneş, dünya ve ay arasındaki ilişkilerin bir sonucu olan zaman akımı, -üzerinde yaşadığımız gezegenin-, gök cisimleri arasında taşıdığı önemi ön plâna çıkarmaktadır. Dünya dediğimiz bu gezegen, Mescidu’l-Harâm, Mescid-i Nebevî ve Mescidu’l-Aksâ gibi olağanüstü öneme sahip üç mekânın yanı sıra, yüz binlerce câmi, mescid ve ilim yuvaları gibi daha birçok mübarek yerleri de üzerinde taşımaktadır. Bütün bu mekânlarda, Allah Teâlâ’ya kulluk temelinde icrâ edilen tüm faâliyetler, zaman ve mekân dâhilinde olup bitmektedir. Onun için önemli mekânlar kadar önemli zamanlar da mü’minleri meşgul eder ve edecektir. Çünkü bu zaman ve mekânlar, Allah ile kul arasındaki bağların güçlü birer şâhididirler.
Başta Arafat (Arefe) günü olmak üzere bayramlar ve cumalar, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in İsrâ olayını yaşadığı Mi’râc gecesi, kezâ Onun ibâdetle ihya etmeye çalıştığı Recep ayının ilk Cuma gecesi, Şaban ayının on beşinci gecesi ve Kadir gecesi, hiç kuşkusuz özel birer anlam taşıyan zaman kesitleridirler. Bunların yanı sıra, başta cihâd olmak üzere tüm hayırlı faaliyetler, mazrufu oldukları zaman dilimlerinin ne kadar büyük fırsat anları olduklarını kanıtlarlar. Böylece zarf ile mazruf, birbirini tamamlayarak İslâm’ın rûhânî hayat cephesinin parlak disiplinini gözler önüne sererler.
Zaman ve zarf, çok önemli kavramlardır. Vahyin dili olan Arapça, bu iki kavramı insan zihnine en iyi şekilde yansıtabilmiştir. Bu nedenledir ki “zaman” kelimesi, eskiden günümüze kadar Türkçe’de, -olduğu gibi Arapça aslıyla- kalmıştır. Zarf ise, Türkçe’de tam karşılığı bulunmadığı için, -ilgiye ve yerine göre- sınırlı olarak zaman zaman “kuşatıcı” kelimesiyle anlatılmak istenmiştir.
Vakit o kadar değerlidir ki Allah Teâlâ, zamanın bir kesiti olan asra yemin etmiştir.4473 Zaman, Allah’ın (c.c.) kudretiyle O’nun kurduğu nizama ve hesaba göre akıp gider. Yine O’nun takdiriyle bazı saatler, günler ve aylar, özel birer anlam ve değer taşırlar. İşte bu müstesnâ zaman dilimleri, duâların kabul gördüğü ve umutların yeşerdiği hayırlı saatler ve mübarek günlerdir. Kısmen Kur’ân-ı Kerîm’de, kısmen de Rasûlullah’ın (s.a.s.) sünnetinde bu mübarek günler ve saatler belirtilmişlerdir. Bunlar, genelde üç aylar olarak bilinen Recep, Şaban ve Ramazan aylarına yayılmış özel günlerdir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu hayırlı ve mübarek günlere, özellikle Ramazan ayına ve Kadir gecesine büyük önem verilmiştir.
İslâm’ın yaklaşık bin beş yüz yıl önce yapılanma sürecini yaşadığı günlerde Allah Teâlâ, -Câhiliye döneminin insanını bu evrensel düzene alıştıracak şekilde- emirlerini derin bir hikmetle zamansal periyotlar boyunca bildirmiştir. Bu periyotlar kronolojik olarak çok ilginçtir. Örneğin Kur’ân-ı Kerîm’in ilk âyetleri Hz. Peygamber’in (s.a.s.) kırk yaşına girdiği 611 yılında inmeye başladı. Bu müthiş olay, Ramazan ayında ve Kadir gecesinde cereyan etmiştir. Kadir gecesini de kucaklayan Ramazanın bir zamansal periyot olarak vahye de sahne olması bu ayın ne kadar büyük önem taşıdığını ortaya koymaktadır. İşte bu nedenledir
4473] Bk. Kur’ân-ı Kerîm, 103/Asr Sûresi
- 888 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ki Allah Teâlâ Kadir gecesinin bin yıldan daha hayırlı olduğunu haber vermektedir.4474 Bunun anlamı (Allahu A’lem) şudur; mü’min kişinin, Kadir gecesinde Allah (c.c.) rızâsı için yapacağı ibâdet, duâ, zikir ve tefekkür, onun, (ömrü yetse ve sürekli işleyebilse) bin yıl boyunca yapacağı ibâdet, duâ, zikir ve tefekkürden daha hayırlıdır!
(Bu açıklama nedeniyle, yapılabilecek yanlış bir yoruma meydan vermemek bakımından şu önemli bilgiyi sunmakta yarar vardır:
Bazı kimseler, şöyle düşünüyor olabilirler: “Madem ki Kadir gecesi bin yıldan daha hayırlıdır, öyle ise bu gecede yapılan ibâdetler de bin yıl boyunca yapılacak ibâdetlerden daha üstün demektir. Dolayısıyla, Kadir gecesinde yapılan ibâdetler o kadar çok değerlidir ki, bir mü’minin, yaşamı boyunca işlediği iyilikler ve yerine getirdiği tüm ibâdetler, bu mübarek gecede yapılanların yanında çok küçük ve önemsiz kalmaktadır. Sonuç olarak, mü’min kişi, hayatında yalnızca bir kez bile eğer bu geceyi ibâdetle ihya edecek olursa, üzerindeki bütün mükellefiyetler düşer!”
Her şeyden önce, Allah (c.c.) adına böyle bir yargıda bulunmaya, hiçbir insanın yetkisi yoktur. Kaldı ki, dikkatleri Kadir gecesinin sırf yüksek değeri üzerinde yoğunlaştırmayı amaçlayan ve bu gecenin kaçırılmaması gereken bir fırsat olduğuna vurgu yapan âyet-i kerime, mü’min kişinin mükellefiyetlerini asla kaldırmamakta, böyle bir anlam taşımamaktadır.)
Hicretten on sekiz ay önce gerçekleşen İsrâ yolculuğu, İslâm’ın yapılanma sürecinde yer alan ikinci zamansal periyodun simgesidir. Bu periyotta, yine Allah Teâlâ’nın emriyle İslâm’ın genel anlamda bir yol haritası çizilmiştir. Hicretten bir buçuk yıl sonra İlâhî emirle kıblenin yönü Mescidu’l-Aksâ’dan Mescidu’l-Harâm’a çevrildi. Bu olaydan kısa bir süre sonra da Şaban ayının onunda Ramazan orucu farz kılındı. Milâdî 624 yılında gelen bu emir, İslâm’ın rûhânî hayat sistemine yeni bir temel taşın yerleştirildiği üçüncü zamansal periyodu temsil eder.
Mânevîyât deryasının bereketle coştuğu bu hayırlı günlerde, gönüllerde de iklim değişmeye başlar; katı yürekler yumuşamaya yüz tutar. İman dolu göğüslerde sevgi, saygı ve acıma duygusu Ummanlaşır. Dolayısıyladır ki bin beş yüz yıl önce, İslâm’ın yapılanma sürecini oluşturan ve birbirini izleyen zamansal periyotlar bu evrensel, yüce kâinât nizamının zihinlerde tazelenebilmesi ve ideal anlamda hayata geçirilebilmesi için her yıl yeniden birbirini izlerler.
Hiçbir dinin, hiçbir rejimin ve hiçbir ideolojinin zaman akarken, zindeliğini ve tazeliğini sürekli koruyabilecek bu kadar güçlü sistemleri ve bu derece çarpıcı simgeleri yoktur. İslâm’ı, tarihe silinmez şekilde kazıyan bu hayırlı olayların ve hayırlı günlerin tümü, aynı zamanda mü’min gönüllere ve zihinlere de kazınmıştır. Şu var ki, İslâm’a ait değerlerin birçoğu tarihin akışı içinde çarpıtıldığı gibi, hayırlı vakitlere ilişkin ölçüler de az çok saptırılmıştır. Onun için bu mesele üzerinde bir nebze durmakta yarar vardır.
Her şeyden önce hatırlatmak gerekir ki, İslâm’da, vaktin hayırlısı ve şerlisi diye bir ayırım yoktur. İslâm, uğursuzluğa yer vermemiştir. Dolayısıyla zamanın tümü hayırlı faaliyetlere açıktır. Hayır ve şer, zaman için değil, ancak niyet ve eylem
4474] Kur’ân-ı Kerîm, 97/Kadr Sûresi
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 889 -
için söz konusu olabilirler. Bununla birlikte, zararlı ve yıkıcı niyet ya da eylem, -içinde cereyan ettiği- zamana mal edilemez. Örneğin savaş, deprem, yangın, sel, kasırga ve salgın hastalıklar gibi felâketlerin meydana geldiği günler, uğursuz sayılamazlar. Ne var ki bunun tam aksine, belli gün ve saatlerin bazı kişi ve çevreler tarafından uğursuz sayıldığı da bir gerçektir. Bu tür bâtıl inanışların yanı sıra, mübarek günler hakkındaki düşüncelerde de sapmalar olmuştur. Örneğin mübarek günler, asırlardır toplumumuzda sırf mistik duygularla algılanmaktadır. Türkiye’de, yaygın “kandilcilik” geleneği, -bütün fantezileriyle-, kalıplaşmış olan bu algılama şeklini net olarak göstermektedir. Kitap ve sünnetin ruhuna uygun biçimde, mübarek günlere verilecek önemin niceliği bu popüler yaklaşımla oldukça aşındırılmıştır!.Dolayısıyla bu özel günler, başkalaşmış bir zihniyetle sadece duâ ve ibâdet gibi sırf rûhânî hayat cephesini çağrıştırmaktadır. Oysa yaşamın tüm canlı alanlarıyla ilgili eylem ve faaliyetleri de bu günlerin içine almak, İslâm’ın madde ile mânâ arasında kurduğu dengeye çok daha uygun düşecektir.
Zamanın nasıl değerlendirileceği konusunda Müslümanların eskiden beri içine düştüğü yanılgı, onları, artık bugün geri dönüşü olmayan büyük kayıplara uğratmıştır. Nitekim “vakit nakittir” diyerek zamının ne kadar değerli olduğunu bilmelerine rağmen Müslümanların, onu doğru ve verimli şekilde kullanabildiklerini söylemek güçtür. “İslâm Dünyasının” bugün içinde bulunduğu acıklı manzara, bu kuşkuyu teyit etmektedir. Uğursuzluğa ve olumsuzluğa yer vermeyen, zamanın tümünü ibâdet için elverişli sayan İslâm, her nimet gibi vaktin de en verimli şekilde değerlendirilmesini istemiştir. Bunun en güçlü kanıtı da bizzat Hz. Peygamber’in belgesel hayatıdır. Onun, yaşamı boyunca boş geçirdiği bir dakika bile yoktur. Dinlendiği saatlerde bile hedeflerini Allah’ın rızasına uygun biçimde nasıl gerçekleştireceğini daima düşünmüş, duygulu, duyarlı, kaygılı, hesaplı, umutlu, faal ve diri bir zihinle yaşamıştır. Buna rağmen İslâm tarihinin eğer ilk yüz yılını istisna edecek olursak, geriye kalan zamının çok hor ve hesapsız kullanıldığını görürüz. Nitekim 23 yıl içinde eşsiz bir devlet kuran, güçlü bir imanla, sevgi, saygı, barış ve dayanışma temeli üzerinde insanlık tarihinin en muhteşem uygarlığına ortam hazırlayan Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.s.) mirasına her asırda, -zamanla yarışan- bir avuç bilginden başka hemen hiç kimse gerçek anlamda sahip çıkmamıştır! Onun için İslâm tarihine altın sayfalar yazdırdıkları ileri sürülen kişilerin ve onlar tarafından gerçekleştirilen “başarıların!”, esasen tarafsız bilim heyetlerince yeniden gözden geçirilmesi gerekir.
Tarih, elbette ki yargılanamaz ve mahkûm edilemez. Çünkü tarih dediğimiz şey, bir gölge, bir siluet gibidir, geçer gider. Onu zaptetmek, onunla hesaplaşmak mümkün değildir. Ondan sadece dersler ve ibretler alınır. Ancak tarihi de bir geçmiş zaman olarak değerlendirmek zorundayız. Yoksa biz de bugün tarihe tapan ve onu putlaştıran kalabalıkların durumuna düşebiliriz. Kezâ, sırf hayırlı ve mübarek diye nitelemekle zamana, yaraşır bir değer vermiş olamayız. Bununla birlikte akışı boyunca olumlu ve yapıcı faaliyetlerde bulunmak ve gelecek kuşakların hayatını kolaylaştırabilecek eserler bırakmakla ancak ona gerçek anlamda değer vermiş olabiliriz.
Bu nedenledir ki tarihte gerçekleştirilmiş olan bazı fetihler ve savaşlarda kazanılmış nice zaferler gibi sonu pek iyi hesaplanmamış birçok “başarılar!”, kısa bir süre sonra yüz yıllar boyu devam eden büyük sorunlara yol açabilmiştir. Nitekim günümüzde bütün insanlığı sarsan, toplumları birbirine düşüren, haritaların sık
- 890 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sık çatlamasına ve kuvvetler dengesinin tamamen bozulmasına yol açan sebep, eskilerin zaman denen büyük nimeti bugünün aydınlık ve huzur içinde yaşanmasını sağlayacak bir hesap ve tasavvurla kullanmadıklarını açıkça göstermektedir. Bu kusurda Müslümanların herhalde payı daha büyüktür. Çünkü çağımıza ışık tutacak, yolumuzu aydınlatacak ve bugünleri huzur içinde geçirmemize yardım edecek dev eserler, parlak projeler ve evrensel düşünceler üreteceklerine, büyük ihtimalle, mübarek günlerde bol bol mistik ayinler düzenlemekle zamanı gerçek anlamda değerlendirdiklerini sanmışlardır! Oysa mübarek günleri ihya eden Hz. Peygamber (s.a.s.), mistik grupların düzenlediği hiçbir ayin şekliyle ibâdet etmemiştir. O, ne müzikli danslı sema düzenlemiş, (hâşâ!) ne mantra çekmiş, ne de râbıta adı altında meditasyon yapmıştır. Bilakis, Allah Teâlâ’nın rızasına uygun olan ibâdetlerde bulunmuş; huşu içinde namaz kılmış, nefsine karşı direnerek oruç tutmuş ve her âyet üzerinde derin düşünerek Kur’ân-ı Kerîm okumuştur. Bununla birlikte vakitlerini toplumun ve gelecekte kendisini izleyecek ümmetinin refah ve mutluluğu için çok yönlü olarak dünyevi faaliyetlerde de bulunmuş, bu sûretle bizlere üstün bir örnek olmaya çalışmıştır. Onun bize, gerçekten güzel bir örnek olduğunu Allah Teâlâ haber vermektedir.4475 Dolayısıyla dünyamız ve ahiretimiz için ne yapıyor olursak olalım, doğrudan Onu örnek almalıyız. Mübarek günleri Onun hangi ibâdetlerle ihya ettiğini, ne zaman, nerede hangi duâlarda bulunduğunu sağlam kaynaklardan öğrenerek sünnetine titizlikle uymalıyız.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) eğer ibâdet şeklini ve duâlarını merak edip inceleyecek olursak, bugün birçoğumuzun, ibâdet ederken sergilediği davranış biçimlerinin ve okuduğu duâların, Onunkine hiç benzemediğini ibretle görebiliriz. Bu ise bizi gerek Ona, gerekse Allah Teâlâ’ya karşı mahcup edecektir! Unutmamak gerekir ki tarih boyunca özellikle ibâdet ve duâ konusunda zor sayılabilecek kadar bid’atlar icat edilmiştir. Sömürüye en çok müsait olan din duygusu, ne yazık ki bazı kişi ve odaklar tarafından yönlendirilmiş, bu sûretle İslâm’ın temel değerleri olan ibâdet ve duâ konusunda oldukça yıkıcı etkiler bırakılmıştır. Fakat ne büyük tesellidir ki Hz. Peygamber’in (s.a.s.) gerek mübarek günlerde, gerekse herhangi bir yer ve zamanda okuduğu duâlar, tarih boyunca İslâm âlimleri tarafından derlenmiş ve kitaplaştırılmıştır. Bu kitapların en ünlüsü, hiç kuşkusuz İmam Nevevî olarak bilinen Ebu Zekeriyya Yahya bin Şerefuddîn4476 tarafından hazırlanan “el-Ezkâr”dır. Bundan başka, sadece adları bile bağımsız bir kitaba konu olabilecek sayıda güvenilir duâ kitapları yazılmıştır. Başta İmam Ebu Yusuf olmak üzere, İmam Suyûti, İmam Şevkânî, İmam Gazâlî, İbn Hacer, Ebulvakt Abdulmelik es-Sıddıyqî, İbnul Cezerî, Ububekr bin Ebiddunyâ, Ebu Davud es-Sicistânî, Ebuzer el-Herevî, İbn Ebi Âsım, Ebu Abdillâh el-Huseyn ez-Zabiy el-Muhâmilî, Ebu Abdirrahman el-Kûfî, Ebu Ali İsmail es-Saffâr, Ebu’l-Qasım Süleyman bin Ahmed et-Taberânî, Ebu’l-Huseyn bin el-Munâdî, Ebubekr el-Beyhaqî, Ebu’l-Hasan Ali el-Wâhidî, Ebu’l-Abbas Cafer el-Mustağfirî, Ebu’l-Abbas Ahmed el-Bûnî, Ebu Sa’d es-Sem’ânî, Ebu Cafer el-Faryâbî ve Ebu’l-Feth Muhammed bin Ali gibi daha birçok araştırmacı âlim tarafından seçkin duâ kitapları hazırlanmıştır. Bu değerli kitaplarda Kur’ân-ı Kerîm’e ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sünnetine aykırı hiçbir duâ şekline yer verilmemiştir.
4475] Bk. 33/Ahzâb Sûresi, âyet: 21
4476] h. 631-676
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 891 -
Bu ilgiyle ve önemle hatırlatmak gerekir ki günümüzde, çevre edinmek ve çıkar sağlamak amacıyla bazı mistik gruplar, Kur’ân-ı Kerîm’in ruhuna ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sünnetine aykırı, çeşitli duâ kitapları hazırlamışlardır. Bu kitaplar, irili ufaklı olarak -ne yazık ki- halk arasında yayılmış bulunmaktadır. Bu tür sömürüye alet olmamak ve dinin en duyarlı alanı olan ibâdet, duâ ve zikir konularında kusur işlememek için bu kitaplardan şiddetle sakınmak lâzımdır! Yine hatırlatmak gerekir ki, bu tür kitaplara alıcı bulabilmek için sayfaları arasına Kur’ân-ı Kerîm’den bazı sûreler yerleştirilmiştir. Aynı zamanda, sözde Hz. Peygamber tarafından tavsiye edildiğine ilişkin propagandalar eşliğinde bu kitaplar pazarlanmaktadır. Meselenin en yanıltıcı yönü de budur.
Tarih boyunca din ve duygu sömürüsü ile çıkar sağlamaya çalışan kişi ve odaklar, yaptıkları işlere daima Allah’ın kitabını alet etmişlerdir. Onun için gerek “ilmihâl”, gerekse “evrâd ve ezkâr” adı altında yayınlanan, ibâdet, duâ ve zikir gibi konuları içeren kitapları seçerken çok dikkat etmek gerekir. Bu amaçla bir tercih yapmadan önce âlim bir kişiden tavsiye almakta yarar vardır.
İnsanoğlunun hayatında zamanın ne kadar kıymetli olduğunu anlayabilmek için Hz. Peygamber’in (s.a.s.) nasıl yaşadığını, vakitlerini nasıl değerlendirdiğini, olumsuzluklara ve tehlikelere karşı Allah Teâlâ’ya en güzel duâlarla nasıl sığındığını, her mü’min çok iyi öğrenmelidir. Bu konudaki ayrıntılı bilgiler gerek Siyer, gerekse Hadis bilim dallarında ayrıntılarıyla mevcuttur.
Erbabınca bilindiği üzere, Hz. Peygamber (s.a.s.), çok yoğun ve hareketli bir yaşam geçirmiştir. Onun, hayatının tümü; Adâletsizliğe, zorbalığa, haksızlığa, ahlâksızlığa, görgüsüzlüğe, ayırımcılığa, ilkelliğe, geriliğe ve gericiliğe karşı direnmekle geçmiştir. Bu konuda verdiği ateşli mücadeleler ve çetin savaşlar sırasında, maddî anlamda gerekli önlemleri alırken, mânevî plânda da sürekli olarak Yüce Rabbine sığınmış, büyük bir içtenlikle güzel duâlarda bulunmuştur. Hz. Peygamber’in hayatında duâların yeri çok büyüktür. Onun Allah Teâlâ ile olan sıkı irtibatındaki güçlü bağlardan biri de duâ olmuştur. Nitekim, mesaj vermek üzere bir gün gittiği Taif kentinde, hayatının en zor dakikalarını yaşarken çarpıcı bir duâda bulunmuştur. O gün Yüce Rabbine içten yaptığı yakarışın Türkçe meâli şöyledir:
“Allah’ım, güçsüzlüğümü ve insanlara değersiz görünüyor olmamı sana şikâyet ediyorum. Ey acıyanların en acıyanı! Sen ezilmişlerin koruyucususun. Kendisiyle yakın bağım olmayan bir düşmanıma, ya da beni bağımlı kıldığın bir yakınıma canımı teslim etmeyecek kadar sen bana acıyansın. Eğer sen bana öfkelenmezsen başka hiçbir şeye aldırış etmem. Fakat senin hoşgörün, bana her şeyden daha ferah gelir. Bana inecek gazabına, ya da başıma gelecek öfkene karşı, -bütün karanlıkları yırtan; dünyanın ve ahiretin bütün eksiklerini gideren- senin o yüceler yücesi simanın parlak nuruna sığınıyorum. Hoşnut oluncaya kadar, kınama yetkisi sadece sana aittir. Sen dilemedikçe hiçbir şey değişmeyecek ve sana karşı hiçbir güç direnemeyecektir.”
Bu derûnî yakarışların yapıldığı yere ve zamana dikkat ettiğimizde, duâ eden kimseyi kuşatan zaman ve mekânın büyük önem taşıdığını görürüz. Evet, duânın vakti ve yeri, onun sözlerini belirleyen temel iki unsurdur. Bazen yer, bazen de vakit, duâ için tek sebep teşkil edebilir. Örneğin, zulme uğrayan kişi, o sırada hangi vakitte ve nerede olursa olsun Yüce Allah’a yönelerek ondan imdat isteyebilir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.)’in yaşadığı yukarıdaki örnek, bunun
- 892 -
KUR’AN KAVRAMLARI
böyle olduğunu göstermektedir. Çünkü hayat bir sınavdır ve kader bu sınavda insanı tahmin edemediği olaylarla karşı karşıya bırakabilir. Bu olayların her biri karşısında insan daima Rabbine muhtaçtır. Eğer sıkıntı içinde ise Ondan yardım isteyecektir; yok eğer ferahlık içinde ise bu kez de nail bulunduğu nimetin devamı için yine Allah Teâlâ’ya hem şükretmek hem de verdiği nimetin devamını sağlaması için Ona yalvarmak durumundadır.
Hayatının ilk dakikasından, son nefesini verinceye kadar ağır ve devamlı bir sınavdan geçen insan, bunu başarıyla noktalayabilmesi için, ömrünü geçirdiği sürenin tamamını çok iyi kullanmak zorundadır. Aksi halde bu dünyada yaşayacağı mutsuzluk, ebedi hayatta da devam edebilir! Başarının sırları konusunda, insanoğluna şimdiye kadar sunulmuş çeşitli reçetelerin çoğu, zamanın taşıdığı değere büyük yer vermiştir. Vaktini en iyi şekilde değerlendirirken insan, belli zaman kesitlerinin Allah-kul ilişkisi bakımından olağanüstü önem taşıdığını asla hatırdan çıkarmamalıdır. Bu, bilinçli bir mü’min için çok büyük bir şanstır.
Bütün imkân ve fırsatlar kullanılarak, zaman denen nimetten olabildiğince yararlanmak, aklın ve dinin icabıdır. Zaman israfı, insanı hezimet ve hüsrana sürükleyen büyük felâketlerdendir. Çünkü kaçırılan zamanın yeniden yakalanma şansı yoktur. Dolayısıyla insanoğlu, hayatı, sağlığı ve ileriki günleri için zamanını düzenli ve verimli bir şekilde değerlendirirken, Yaratıcısı ile olan ilişkisini sağlam şekilde sürdürmek ve ebedi mutluluğa hak kazanabilmek için de özel zaman kesitlerini doğru şekilde değerlendirmesini bilmelidir. Bu noktadaki ölçü, hiçbir zaman mistik rûhânîlerin duygusal önerileri, hevâ ve hevesleri değil, bilakis, Allah Teâlâ’nın Yüce kitabı ve Rasûlullah (s.a.s.)’ın sünneti olmalıdır. 4477
Allah’ın Zamandan Münezzeh Olması Ne Demektir?
Allah’ın hem zâtı ezelî, hem de sıfatları... Bizim ise zâtımız ve sıfatlarımız sonradan yaratılmış... Elbette biz onun ne zâtını, ne de sıfatlarını lâyıkıyla bilemeyiz, ezelî ve zamandan münezzeh oluşunu hakkıyla kavrayamayız... Nasıl kavrayabiliriz ki, henüz zamanın ne olduğunu bile anlamış değiliz!..
Zaman nedir? Nasıl bir şeydir? Aynı anda o nehir içinde her şey akıyor, ama niçin her birine farklı tesirleri oluyor? Çocukları gençliğe tırmandırırken, olgunları ihtiyarlığa, ihtiyarları da ölüme sürüklüyor. Bu nehir aşağı doğru mu akıyor, yukarı doğru mu?
Şair, haklı olarak soruyor: Nedir zaman nedir? / Bir su mu, bir kuş mu? / Nedir zaman, nedir? / İniş mi yokuş mu?
Biz zamanla kayıtlıyız. Dünümüz var, yarınımız var. Bunlar, ömür denilen hayat süresinin safhaları... Lâkin, bu safhalar hep nisbî, yâni birbirine göre bu isimleri alıyorlar... Bu günümüz, yirmi-otuz saat kadar önce, “yarın” diye yâd ediliyordu. Sabaha çıktığımızda ondan söz ederken, “dün” diyeceğiz. Geçmiş ve gelecek zaman da dün ve yarından farklı değil. Her gün, her saat, hatta her an ayrı bir âlem... Belli bir anda kâinatta cereyan eden bütün hâdiseler, bir an öncesine ve bir an sonrasına göre farklı tablolar meydana getiriyorlar. Öyleyse, her an bu âlemde ayrı bir levha sergileniyor...
İşte zaman, sıra sıra dizilen bu tablolarda okunuyor yahut bu tablolar zamanın
4477] Ferit Aydın, Vuslat Dergisi
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 893 -
içinde dokunuyor. Zaman hakkında çok şeyler söylenmiş. Mâhiyeti ne olursa olsun, gerçek şu ki, varlıkların hareketleriyle, seyirleriyle, konup göçmeleriyle ilgili bir kavram olan zaman, bütün âlemlerin Rabbi ve Hâlıkı için söz konusu olamaz. O, yaratılmış ve yaratılacak bütün eşyayı, ezelî ilmiyle bilir. Âyet-i Kerime’de ne güzel buyrulur: “Yaratan bilmez olur mu? O lâtiftir, her şeyden haberdardır.” 4478
Bir kitaba bakan insan düşünmeli ki, bu kitaptaki her kelime, her satır, her harf yazılmış. O halde bunları yazan zât, yazı cinsinden olmayan, kelimeye, harfe benzemekten münezzeh birisi olmalı!..
Şu dünyamız, şu bütün insanlar, hayvanlar, bitkiler zaman nehrinde durmadan akıyorlar... Ölüme, kıyâmete doğru yol alıyorlar. Bu nehri akıtan zât, elbette zamandan münezzehtir. Yâni, onunla bağlı ve kayıtlı değildir. Ve bu nehirde akanların hiçbiri, zamandan münezzeh olmayı lâyıkıyla bilemez. 4479
Asr Sûresi ve Toplumsal Saâdetin Temel İlkeleri
“Asr’a (akıp giden zamana) and olsun ki, insan mutlaka ziyandadır. Ancak iman edenler, doğru ve faydalı işler yapanlar, birbirlerine hakkı telkin ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.)” 4480
Asr sûresinin ışığı altında, hem geçmişi genel olarak tahlil etmek hem de gelecekte fert ve toplum saâdetini temin edecek temel ilkeleri hatırlatmak istiyoruz.
Kur’an, tarihin akışına giren, insan hayatına müdahale eden ve onu olumlu yönde değiştirip geliştiren, sonuç itibariyle de insanın Müslüman olmasını ve İslâm çizgisinde kalmasını isteyen son vahiydir.4481 O, hızlı ve derin değişim sürecine rağmen yüzyıllarca insanlığa ışık olmuş ve bundan sonra da olmaya devam edecektir. Çünkü Kur’an, her asırda insanlara en doğru yolu gösteren tek kitaptır.4482 Zamanı Kur’an vahyi aracılığı ile değerlendiren insan, hem onu yenilemiş hem de hayatını bereketlendirmiş olur. 4483
Zaman Bilinci
İnsan, dünyada belli bir süre yaşamak ve bu süre içerisinde Allah’a kulluk görevini yerine getirmek için yaratılmıştır.4484 Şu halde, her sorumlu can, bu zaman dilimi içinde kendisine yüklenen görevleri yapmakla yükümlüdür. Zaman, âlemin, varlığının başlangıcından sona ermesine kadar olan süreçtir.4485 O, insani eylemlerin tamamını kendinde barındıran hayat içerisindeki harekettir. Acı tatlı, kârlı zararlı her türlü hareket ve olay onda vaki olur. İnsana hayatta sadece bir kere verilen ömür ise, zamanın bir parçası olup onunla birlikte akıp gitmektedir.
İnsan ömrünün esası, zamandır. Çünkü insanın işleri, zaman içinde olur. Geçen her an, insanın ömrünü eksiltir ve ecelini yaklaştırır. Ne var ki insan çoğu kez,
4478] 67/Mülk, 14
4479] Alaaddin Başar
4480] 103/Asr, 1-3
4481] Bk. 2/Bakara, 132, 133, 136, 208; 3/Âl-i İmrân, 102
4482] Bk. 17/İsrâ, 9
4483] Fahrettin Yıldız, Kur’an Aydınlığında Hayatı Doğru Yaşamak, İşaret Yayınları: 107
4484] Bk. 6/En’âm, 2; 2/Bakara, 21: 51/Zâriyât, 56 vb
4485] Bk. Rağıp el-İsfehani, el-Müfredat, s. 319-320
- 894 -
KUR’AN KAVRAMLARI
geçen zamanı kazanç zanneder. Kur’an, insanın bu aldanışına şu çarpıcı ifadelerle dikkat çeker: “İnsanların hesaba çekilecekleri gün yaklaşıyor; ama onlar bu yaklaşan şeye karşı hâlâ gaflet içinde umursamazlık gösteriyorlar.” 4486
İşte Kur’an, insanı gafletten uyandırmak için ona zaman bilinci aşılamak ister. Bundan maksat, hem insanın zihni yapısını doğru şekillendirmek, hem de onun amel dünyasını iyiliklerle zenginleştirmektir. Gökler ve yer yaratılalı beri, ayların sayısı on iki4487 günler de hep yirmi dört saat. Bizden önce geçen ve vakitlerinin kıymetini bilen tüm insanlar, yükümlülüklerini hep bu zaman içinde yerine getirdiler. Eğer bizler de, boşa harcamaktan vazgeçersek, eldeki zaman bize de yetecektir. Ne var ki günümüzde pek çok insan zamanı iyi değerlendirememekte, anlamsız bir yığın meşguliyetlerle vakit öldürmektedir. Aslında hiçbir insanın, dünya işlerini tamamen bitirecek kadar zamanı yoktur. Burada önemli olan, zamanı, elden kaçırmadan doğru ve iyi değerlendirebilmek; düzenli ve devamlı ibâdetlerle iman akülerini doldurup son nefese kadar iyi işler yapmaya devam etmektir. 4488
Saâdetin Temel İlkeleri
Kişi ve toplum saâdetini her asırda sağlayacak olan temel ilkeler, en özlü biçimde Asr sûresinde yer alır. Mekke döneminde ve peygamberliğin ilk yıllarında inen bu sûre, kısa olmakla beraber Kur’an çağrısının hedefini ve ondaki bütün hakikâtlerin özetini içerir; kapsamlı ve kısa sözün de benzersiz bir örneğini oluşturur. Bunun için İmamı Şafii: “Başka bir şey inmeseydi Kur’an’da bu sûre insanlara yeterdi.” Demiştir.4489
Sûrenin ilk âyetinde, asra, zamanın akıp gidişine yemin edilmiştir. Buradaki “asr” kelimesi, ölçülebilir olan ve birbirini izleyen devrelerden oluşan zaman dilimini gösterir.4490 Bununla zamanın değerine, insan ömrünün akıp gittiğine ve onun bitmek üzere olduğuna dikkat çekilir. Çünkü insanlar, genellikle var olanın değerini onu kaybettikten sonra anlarlar.
İkinci âyette de, zaman bilincinden yoksun insanın, evrensel yanılgısına, hüsran ve kaybına vurgu yapılır. Hüsran, “dünya ve ahiret saâdetinden mahrum kalıp ziyana uğramak” demektir.4491 Bu kavram hem maddî hem de mânevî kaybı belirtmek, insanın dünya ve ahiret başarısızlığını ifade etmek için kullanılır.4492 Demek ki hüsran, ömrün boşa gitmesi, nefsin helak, malın da telef olmasıdır. Ömür sermayesi her an azaldığından, insanın hüsrandan kurtulması oldukça zordur. Zira insanın istikbali, ömrün kullanılmasından hasıl olacak mânevî kâra (sevâba) bağlıdır. İnsan ne kazanacaksa onda kazanacak, kazançsız geçen her an da o kıymetli sermayeden yitirilen bir ziyan olacaktır. Şu halde insan, hesap günü elde ettiği mânevî kâra göre kendini kurtaracak ya da verdiği açığa göre iflas edip hüsrana uğrayacaktır. Bunun için âyette, ömrünü keyif ve eğlence ile geçirme arzusu içinde olan insanın, hayallerine daha az ulaşacağı; sonunda hüsrana
4486] 21/Enbiyâ, 1
4487] Bk. 9/Tevbe, 36
4488] Fahrettin Yıldız, Kur’an Aydınlığında Hayatı Doğru Yaşamak, İşaret Yayınları: 107-108
4489] Bk. İbn Kesir, Tefsiru’l-Kur’âni’l ‘azim, VII, 365
4490] Bk. Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, s. 1304
4491] Bk. İbn Manzur, Lisânu’l Arab, 1V, 238
4492] Bk. Râgıp el-İsfehani, age, s. 281-282
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 895 -
uğrayıp pişmanlık hissine duçar olacağı mesajı verilmiştir. Üçüncü âyette ise, hüsrandan kurtulmanın yolu gösterilir ve toplum saâdetinin temel ilkeleri belirtilir. Âyetin beyanına göre hüsrandan kurtulmanın ilk şartı, imandır. Bundan maksat, Allah’a ve O’nun vahyettiklerinin doğruluğuna inanıp hayatı tevhide ayarlamaktır. Kur’an’ın temel tezi, İslâm’ın özü olan tevhid ilkesidir. Bu ilke, dinin tamamına inanmayı ve onu bölmeden yaşamayı ifade eder. Bu yüzden tevhid inancı, insan davranışlarının kesin belirleyicisidir ve onlara anlam kazandıran en üstün değerdir. Sağlam karakterin ve temiz bir hayatın temeli imandır. Makbul ve muteber iman da amel ile ispat edilen imandır. İmanı ispat eden eylemisen salih amelin. Bunun için âyette, hüsrandan kurtulmanın ikinci şartı olarak salih amel zikredilmistir. İslâm’ın iyi, doğru ve faydalı gördüğü, yapılmasını istediği ve sevap kazanmaya vesile saydığı bütün işlere salih amel denir. Bu terkip, İslâm’ın, yapılmasını istediği, insanın da Allah rızası için yaptığı bütün iyi işleri ifade eder. Bu yüzden insanın Allah’a bağlı kalmasını, İslâm’ın da hayata hâkim olmasını sağlayan bütün verimli ve hayırlı işler bu terkibin anlam sahasına girer. Bundan dolayı Kur’an’da çoğunlukla imandan sonra salih amel zikredilmiş, imanla salih amelin birlikte bulunmalarının gereğine işaret edilmiştir. 4493
Hüsrandan kurtuluşun üçüncü şartı hakkı telkin etmektir. Bu âyette yer alan ve çeşitli anlamlarda kullanılan “hak” kelimesi, “gerçek, sabit, doğru ve varlığı kesin olan şey” anlamına gelir ve batılın zıddı olarak kabul edilir.4494 Hak kelimesinin Kur’an’da geçen ve dikkat çeken belli başlı anlamları şunlardır: “Allah,4495 Kur’an ve İslâm,4496 adâlet4497 gerçeğe uygun söz4498 aslına uygun bilgi ve inanç,4499 kesin delil,4500 vukuu kesin olan ölüm,4501 ahret,4502 korunması, gözetilmesi ve sahibine ödenmesi gereken maddî-mânevî değer. 4503
Görüldüğü gibi “‘hak” kavramı, hem gerçek varlığı, hem hak dini hem de doğru sözü, bilgiyi ve uygulamayı ifade etmektedir. Tabiî ki ilk hak, bizatihi Allah’tır. Çünkü varlık içinde hak adına en lâyık olan O’dur. Sözlerin en doğrusu da Allah’ın tek hak mabut olduğunu ifade eden “Lâ İlâhe İllâllah”tır. Öyleyse insanın bilgi faaliyetindeki amacı hakkı bulmak, ameli faaliyetindeki amacı da hakka uygun davranmak olmalıdır. Ayrıca her mü’min hakkı telkin ve ona riâyet etmekle yükümlüdür.
Hüsrandan kurtulmanın dördüncü şartı da sabrı tavsiye etmektir. Nefsin, bir iş yapmak veya fenalıklardan sakınmak için zorluğa ve acıya dayanma gücüne sabr denir.4504 Sabr imanın, hak ve hayır yolunda yürümenin, yiğitlik, doğruluk ve mertliğin şiarıdır. İslâmî hayat pratiği ile ilgili iddialarda azimli ve kararlı
4493] Bk. 2/Bakara, 25; 64/Teğâbün, 9
4494] Bk. Zemahşeri, Esâsu’l Belâğa, s. 136-137
4495] Bk. 6/En’âm, 62
4496] Bk. 17/İsrâ, 81, 18/Kehf, 29
4497] Bk. 7/A’râf, 89
4498] Bkz, 7-A’râf, 169; 38/Sâd, 84
4499] Bk. 10/Yûnus, 36
4500] Bk. 10/Yûnus, 76, 77
4501] Bk. 50/Kaf, 19
4502] Bk. 21/Enbiyâ, 97
4503] Bk. 51/Zâriyât, 19; 30/Rûm, 38
4504] Bk. Ragıp el-İsfehani, age, s. 474
- 896 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmaktır. Kur’an’da emredilen ve öğütlenen sabır da budur. İşte insanın bütün fırtınalardan imanı sağlam, ahlakı sarsılmaz ve uyalnı ak olarak çıkması, sûrenin belirlediği bu temel ilkelere uymasına ve ahlaki olgunluğa erişmesine bağlıdır. Çeşitli nedenlerle İslâm’ı hayatlarının dışında tutan kişi ve toplumlar ise, hangi asırda olurlarsa olsunlar kesinlikle hüsrandadırlar.4505
Gece ve İhyâsı
Gecesini diriltemeyenin gündüzü de ölmüştür. Gündüzün yiğidi olmak, gecenin âbidi olmaktan geçer. İç zenginliğin elde edilmesinde mekândan (kalpden) sonra ikinci önemli faktör zamandır. Elbet geceler de gündüzler de Allah’ındır. Ne ki, iç zenginliğin elde edilmesinde en müsâit zaman olan geceyi kazanmamız gerekiyor. Çünkü gökler gece vakti sıyırırlar duvaklarını. Gece, amelerin Allah katına arzedildiği müstesnâ zamandır.
Çağdaş zaman anlayışıyla İslâm’ın zaman anlayışı taban tabana zıt. Bu zıtlık, zamanı kullanmada da kendini gösteriyor. Allah Kur’an’da çeşitli zaman parçaları üzerine yemin eder: “Ve’l-asr, ve’l-leyl, ve’s-subh, ve’d-duhâ (Asra, geceye, sabaha, kuşluğa yemin olsun)” gibi. Bu yeminler, zamanın izzetinin İlâhî dille tescilidir. Zaman azizdir, ne kadar çok olursa olsun değerinden bir şey kaybetmez. Aynen su gibi. Zaman hayattır, zamanı israf, hayatı israftır, yani intihardır. Hayatını bozuk para gibi harcayanlara Allah’tan umut kesmemelerini tavsiye eden âyet “esrefû alâ enfusihim (nefislerini israf edenler)”4506 tasvirini yapar.
Çağdaş zaman anlayışı, ünlü tâbirle akşamcıdır, yaratılışın doğasına aykırıdır. Allah’ın belli maksada mebnî olarak yarattığı geceyi amacının dışında hovardaca kullanmak, çağdaş insanın tabiatı haline getirildi. İslâmî anlayışta zaman, doğasına en elverişli biçimde kullanılır. Mü’min, üzerine güneşi doğdurmaz, güneşin üzerine kendisi doğar. Zamanı kullanmada İslâm, tâbir câizse sabahçıdır. Bu nedenle, sabahın diriltici dinginliğinden en çok Müslümanlar yararlanır. Ben Allah rasûlünden gelen rivâyetlerde “yatsıdan sonra Rasûlullah’la oturup konuşurken…” gibi rivâyetlere pek rastlamadım. Aksine Buhârî, Evkatu’s-Salât bâbında Ebû Berze’den, Allah Rasûlü’nün yatsıdan sonra mecbur kalmadıkça konuşmayıp istirahate çekildiğini, yatsıdan sonra oturmaktan hoşlanmadıklarını nakletmekte.
Gece ve Kur’an
“Kuşkusuz Biz onu mübârek bir gecede indirdik.”4507 Gece, Allah’ın, üzerine yemin ettiği vakitlerden biri. Kur’an, bir gece vakti indiğini ifşâ ediyor bizlere. “Kadir” bir gecenin adıdır ki ad olduğu geceyi gecelerin efendisi yapmıştır. Mi’râc da gecenin armağanlarından, bir gece vakti (leylen) vuku bulmuştur, insan neslinin erebileceği en yüce rütbeye bir gece vakti ermişti evrenin efendisi. Gecenin ümmete getirdiği hediyelerden biri de “Hicret.”
Kur’an; “Gece saatlerinde ayakta durup Allah’ın âyetlerini okuyarak secdeye kapanan topluluk”4508 bu grubu kitab ehli içerisinde ayrıca anmış, onların diğerleriyle
4505] Fahrettin Yıldız, Kur’an Aydınlığında Hayatı Doğru Yaşamak, İşaret Yayınları: 108-111
4506] 39/Zümer, 53
4507] 44/Duhân, 3
4508] 3/Âl-i İmrân, 113
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 897 -
bir olmadığını ifâde etmiştir. Rasûle de bu bağlamda bir emir indirilerek gecesinin bir kısmında uykusunu bölerek teheccüd namazı kılması istenmiştir.4509 Rasûlüne iç zenginliğin yollarını gösteren Allah’ın bir tavsiyesi daha: “Gecenin bir bölümünde ve gündüzün uçlarında O’nu tesbih et ki, memnun olasın.” 4510
Bu konuda Kur’an’da çok ilginç bir sûre var: Müzzemmil Sûresi. İlginçliği -hâşâ- garipliğinden değil, ilk nâzil olan sûrelerden olmasına rağmen ihtivâ ettiği iç zenginliğin elde edilmesine yönelik İlâhî emirlerden gelmekte. Bilinen bir şey var; bu sûre nâzil olduğunda bildiğimiz beş vakit namazın henüz farz olmadığı. Daha dâvetin esaslarının bile yeni yeni belirlendiği nübüvvetin ilk yıllarına ait bu sûrede, Rasûlullah’a ve ona ilk uyan bir avuç insana neyin emredildiği birlikte okuyâlim: “Ey örtüsüne bürünen! Geceleyin kalk (namaz kıl); yalnız gecenin birazında (uyu). Gecenin yarısında (kalk) ya da bundan biraz eksilt. Veya buna ekle. Ve Kur’an’ı tertîl üzere oku. Doğrusu Biz senin üzerine ağır bir söz bırakacağız. Gerçekten gece neş’esi (dinginliği, insanın iç evreninde uyandırdığı) etki açısından daha güçlü, okumak bakımından da daha etkilidir.” 4511
Evet, henüz beş vakit namazın bile farz olmadığı, İslâm’ın gerçekten garîb olan ilk ve zor günlerinde bu âyetler oldukça anlamlı bir şeyin ifâdesiydi; gelecekte İslâm’ın tüm yükünü omuzlarında taşıyacak olan çekirdek kadronun şahsiyet eğitiminin. Onlar projesi Allah’a ait olan, mimarı Rasûlullah olan İslâm binasının temel taşlarıydılar. Temelin sağlam atılması gerekiyordu. İşte insanın iç dünyasını zenginleştirici mesajlar taşıyan bu gibi âyetler bu amaca mâtuf olarak iniyordu.
Adıgeçen sûrenin son âyeti ininceye kadar Rasûlullah ve ashâbı gece namazını farz olarak kıldılar. Sûre-i Müzzemmil’in son âyetindeki “…O sizin (gece saatlerini) hesap edemeyeceğinizi bildiği için sizi affetti. O halde Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun (ne kadar kolayınıza gelirse o kadar gece namazı kılın)” ibâresiyle bu vecîbe hafifletildi. Kaldırılmadı; “fakra ûmâ teyessera mine’l-Kur’an” ibâresinden de öyle anlaşılıyor. “O halde Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun” anlamına gelen bu cümlede “parça” ile “bütün” kastedilmiş olup namazda Kur’an okunduğundan gece namazı, mecâzî olarak “Kur’an okuma” ile ifâde edilmiştir.
Sûrenin sözkonusu son âyetinin, kendisinden önceki âyetlerden ne kadar sonra indiği hakkında farklı rivâyetler var. Bir yıl, iki yıl, on yıl diyenler olduğu gibi, son âyetin Medine’de nâzil olduğunu söyleyenler de var. Hz. Âişe bu âyeti kastederek “12 ay sonra indi, Rasûlullah ve ashâbı 12 ay gece namazını farz olarak kıldı” demektedir. Abd İbn Humeyd’in Yakub ve Cafer yoluyla Saîd’den gelen rivâyetinde Allah Rasûlü ve ashâbı on yıl gece namazını bir vecîbe olarak edâ etmişler, on yıl sonra bu âyet nâzil olarak mü’minleri rahatlatmıştır.
Şöyle ya da böyle Allah Rasûlü ve ashâbı aylarca -belki de yıllarca- teheccüd için zorunlu olarak kalkmışlar, hatta bu vecîbeyi hafifleten âyet nâzil olduktan sonra bile bu namaz Rasûlullah için “Ve gecenin bir kısmında uykunu bölerek sana özgü bir nâfile namaz kıl”4512 emriyle farziyetini muhâfaza etmiştir.
4509] 17/İsrâ, 79
4510] 20/Tâhâ, 130
4511] 73/Müzzemmil, 1-6
4512] 17/İsrâ, 79
- 898 -
KUR’AN KAVRAMLARI
En güzel örneğimiz olan Rasûlullah’ın gecesi bizim gecemize niçin örnek olmamaktadır? Onun iç dünyasının, Rabbi tarafından nasıl zenginleştirildiğinin delili olan bu âyetler niçin bizim iç dünyamızı da zenginleştirmesin? Rasûlün sünnetlerine sarılması gereken bizler ona has farzlara karşı niçin bu denli lâkayt davranabiliyoruz? Dahası insan, her şeyin olduğu gibi zamanın da yaratıcısı olan Allah tarafından “elverişli” olarak nitelenen gece adlı serveti nasıl hovardaca harcayabiliyor?
“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz. Nasıl dirilirseniz öylece haşrolunursunuz.” Bu Nebevî uyarıdan alacağımız çok ders var. Uykuyu bir tür “ölüm” olarak nitelemek gerekiyor. Kur’an’da Sûre-i En’âm’da, uykudan “ölüm” olarak “yeteveffâküm bi’l-leyl” diye söz edilir. Buradan yola çıkarsak, en azından yarı ölüm olan gecelerimiz için şunu söyleyebiliriz: Eğer gündüzünüz güzelse, geceniz de güzel olacak; geceniz güzelse sabahınız da (yeniden dirilişiniz) güzel olacaktır. Bunlar birbirine bağlı şeyler. Böylesi bir ortamda gecesinin hesabını veremeyenin gündüzünün hesabını verebilmesi ne mümkün? Her şeyin el ayak çektiği bir özge vakitte cansızlar, canlılar ve Sâlihlerle birlikte bu evrensel koroya eşlik etmenin insanın iç dünyasında ne ufuklar açacağını düşünebiliyor musunuz?
Gündüzleri imanlarımızı gevreten bireysel ve toplumsal ilişkilerin, tuğyan ırmağına dönen caddelerin, bulaşıcı bir biçimde ta yüreklere kadar sirâyet eden riddet, cehâlet ve inanç sefâletinin iç dünyamızdaki tahrîbâtını gecenin rahmetinden yararlanarak onaramıyorsak, kalbimizin kıyâmeti yakın demektir.
“Geceler tâ subh olunca inletir bu dert beni” diyen sevgi eri gibi kırık-dökük hâlimizi Allah’a arzedelim. İçimizin sonsuz ülkesi için yapâlim bunu. Oranın ruh gibi, iman gibi, iz’an gibi, irfan gibi, ihsan gibi sâkinleri için yapâlim bunu; esir coğrafyamız için yapâlim, göğsünde kalp yerine taş taşıyan zavallı insanımız için yapâlim bunu. Geceyi yüreğimizin sarnıcında damıtarak ve gecenin dallarından derinlik yemişleri toplayarak erelim sabaha.
Geceleyin iç coğrafyamızda edindiğimiz tecrübeyi gündüzün dış dünyamıza aktarâlim. Bilelim ki, gecenin bir vaktinde sıcak yataklarına elvedâ diyenler; kendi adına, toplum adına; kana, sömürüye ve zulme doymayan müstekbirler elinde oyuncak olan mazlum ümmet edina, her gün imanı kundaklanan sayısız insan adına, hâcet kapısının eşiğini aşındıranlar kuracaktır geleceği. Çünkü her toplumsal değişimin tohumu önce yüreklerde çimlenir ve baharın ilk goncaları göğüslerde açar. Sözü vardır Allah’ın;4513 “Sâlih” olma liyâkatini elde eden kullarına verecektir toprağın ve suyun emânetini.4514
Kıyâmu’l-Leyl, Nâşietu’l-Leyl: Gece Neşesi
Türkçe’de anlam kaymasına uğrayarak “boşuna” mânâsına kullanılır olan “nâfile” kelimesinin, İslâm’daki nâfile ibâdetler ve namazlar için asla böyle anlaşılmaması gerektiğinin altını çizelim. İslâm fıkhında, “farzların dışındaki namazlar nâfile ise de, yaygın olarak; farz, vâcib ve sünnet namazların dışında kılınan ilâve namazlara “nâfile namazlar” denilir ve bu namazlar, -hâşâ- boş yere kılınan değil; “zorunlu ve gerekli olana ilâve” olarak ve Allah’a yak(ın)laşmak amacıyla
4513] 7/A’râf, 128
4514] Mustafa İslâmoğlu, Yürek Devleti, Denge Y., s. 73-78
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 899 -
kılınan, mü’mine mânevî derinlik kazandıran namazlardır. Beş vakte ilâve olarak, hayatın diğer anlarında da Allah’ı zikredip anmak, düşünmek, O’na şükretmek, ihtiyaçları O’na arzetmek için kılınan nâfile namazlar, kulluk bilincini sürekli diri tutar. Teheccüd namazı, tahiyyetü’l-mescid (mescid selâmlama), duhâ/kuşluk namazı, şükür, istihâre (hayırlı olanı isteme), istiâne/hâcet (Allah’tan yardım dileme), tesbih namazı, akşam namazından sonra kılınan altı rekât evvâbîn, güneş ve ay tutulduğunda kılınan küsûf ve husûf namazları, hatta deprem, şiddetli rüzgâr, sürekli yağmur, kuraklık, yıldırım ve salgın hastalık… anlarında Allah’ı zikredip anmak, O’na sığınmak ve O’ndan yardım dilemek için kılınan nâfile namazlar, hayatı tümüyle ibâdet haline getirir.
Nâfile namazların en güçlü olanı ve insanı Allah’a en çok yaklaştıranı, gece kalkılarak ik, dört, sekiz… rekât kılınan teheccün namazıdır. Rabbimiz “kıyâmu’l-leyl”i, yani gece kalkmayı Hz. Peygamber’in şahsında, onun misyonunu üstlenen tüm mü’minlere ve dâvetçilere emreder. Ve gece kıyâmı sadece teheccüd namazı için değil; daha çok ağır ağır, anlaya anlaya, düşüne düşüne Kur’an okumak içindir: “Ey örtüsüne bürünen! Birazı hâriç gece kalk! (Gecenin) Yarısı kadar ya da ondan biraz eksilt. Veya bunu artır ve ağır ağır (tertîl üzere) Kur’an oku! Doğrusu Biz sana (sorumluluğu) ağır bir söz indireceğiz. Gerçekten gece neş’esi/kıyâmı (kalp ve uzuvlar arasında) tam bir âhenge/uyuma ve sağlam bir kırâate daha elverişlidir. Çünkü gündüz senin uzun süre uğraşacağın şeyler vardır.” 4515
Müzzemmil sûresinin 6. âyetinde gece kıyâmı için kullanılan tâbir çok ilginçtir: Nâşietü’l-leyl, yani gece neş’esi!... Gece kalkıp namaz kılarak, akleden kalple Kur’an okuyarak o riyâsız dinginlikte bir ulvî neş’e yaşamak…
Âyetin devamında; bu zaman diliminde, dil, göz ve kalp arasında tam bir harmoni/uyum sağlanarak, “sorumluluğu ağır bir söz”ün, yani Kur’an’ın daha iyi anlaşılacağı vurgulanır. Kuşkusuz, Kur’an’ı gereği gibi, yürekten okuyup âyetleri üzerinde düşünerek mesajlarını iyi kavrayabilmek için en uygun zaman, mekân ve ortam seçilmelidir. Tevhid mücâdelesinin en zor aşamasında, hakkı olanca kesinliği ve netliği ile anlatan Rasûlüne Rabbimizin “gece kıyâmını/neş’esini” emretmesi hayli düşündürücüdür. Gün boyu zorlu bir mücâdeleye giren, bütün çabasını insanlara dâvâsını anlatmak için harcayan bir dâvetçinin gece ciddi bir zihinsel hazırlık yapması gerekir. İşte bu fikrî/kalbî hazırlığın yapılabileğceği en elverişli zaman; gece vaktidir. Herkesin uykuya daldığı, insan zihninin en uyanık ve zinde olduğu, sessiz, sâkin ve riyâsız bir ortamda kıyâmu’l-leyl’de bulunup huşû içinde ibâdet etmek ve uzun uzun, ağır ağır, yani tertîl üzere Kur’an okuyup tefekkür etmek… Gece kıyâmını nâşietü’l-leyl, yani gece neş’esi haline getirmek bu olsa gerektir. Müzzemmil sûresi, 6. âyetindeki “eşeddü vat’en” ibâresinin anlamı da bunu işaret eder: Tam bir uyum! Üstad Mevdûdî’nin Tefhîmu’l-Kur’an’da açıkladığı üzere; gerçekten de gece vakti, kalp ile dil arasında tam bir harmoni oluşturmak için çok elverişli bir ortamdır. Burada kul ile Allah arasına başka bir engel giremez; dolayısıyla kişi, diliyle ne söylüyorsa kalbinin sesi de aynı şeyi söyler. Kezâ, âyetteki “akvemu kıylen” (sağlam bir kırâat) ifâdesi de şu anlama gelir: Gece vakti, Kur’an’ı sâkin, huşû içinde ve yüreğinde duya duya okumaya, dolayısıyla onu en iyi bir şekilde anlamaya çok uygun bir zamandır. Gündüz vakti ise, hem meşgûliyetlerin çokluğu ve hem de insanın dikkatini dağıtan, zihnî çabasını
4515] 73/Müzzemmil, 1-7
- 900 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zayıflatan etkenlerin çeşitliliği sebebiyle okuma, anlama ve kavramaya pek uygun bir zaman dilimi değildir. İbn Abbas’a göre, “okumaya daha elverişlidir”den maksat, Kur’an’ı anlamaya, Kur’an’da fıkıh sahibi olmaya demektir.
Evet, var mıyız gece kıyâm edip o ulvî vakti gece neş’esine çevirmeye?! Huşû içinde ve riyâsız namaz kılıp düşüne düşüne, anlaya anlaya Kur’an okuyarak Kur’an’da fıkıh sahibi olmaya?! Ve de, gündüz vakitlerimizi de, öğrendiğimiz Kur’ânî hakikatler doğrultusunda ihyâ edip “yaşayan Kur’an”lar olmaya?!4516
Bir müslümanın farzların dışında günün belirli vakitlerinde kılabileceği nâfile namazları vardır. Fakat bunlar arasında teheccüd namazı birçok yönüyle üzerinde durulması gereken bir namazdır. Peygamberî deyişle, bir süt sağımı kadar da olsa gece uyanık olup Allah Teâlâ’nın huzurunda bulunmalıyız. Diğer insanlardan farklı olarak, uykumuzu bölerek huzur’a varmalıyız.
Bilelim ki, gecesi olmayanın gündüzü yoktur. Gece sabaha kadar yatağa boylu boyuna uzanan birisinin gündüze vereceği önemli bir şeyi olamaz. Gece feyizle dolduğumuz, gündüz ise boşaldığımız vakittir.
Ne güzeldir gece! Yıldızların parlayıp kendisini gösterdiği, nurların tecellî ettiği zaman ve mekândır gece. Bin aydan daha hayırlı olan vakit, gündüz değil; gecedir. Rasûlullah’ın (s.a.s.) şu yalan dünyadaki en yüce ve mutlu ânı olanı Mi’râc, gece vuku bulmadı mı? Evet, gece gönül adamlarının akşama kadar bekleyip durduğu vakittir. Gece samimiyettir. Gecenin riyâsı yoktur. Herkes uyurken kalkmalı, güzel bir abdest alıp soğuk suyla, Rabbimizin huzuruna varmalı, boynumuzu bükmeli… Gecenin nasıl iletken olduğunu göreceğiz. Radyo dalgaları bile gece daha iyi çeker.
Gecenin bir kısmından sonra uyanmak, Allah Teâlâ’nın huzuruna varmak, bu ümmetin güzel özelliklerinden, hoş yükümlülüklerindendir: “Gecenin bir kısmında da uyanıp sırf sana mahsus fazla bir ibâdet olmak üzere onunla (Kur’an’la) gece namazı kıl. Ümit edebilirsin, Rabbin seni bir makam-ı mahmûda gönderecektir.”4517 Rasûlullah da şöyle buyurur: “Ümmetimin en şereflileri Kur’an’ı ezberleyenler ve gece ashâbıdır.” 4518
Geceleri ihyâ etmenin, özellikle teheccüd namazının fazileti çok büyüktür. Biz, dizleri şişinceye kadar geceleri namaz kılan bir peygamberin ümmeti olarak bu vasfı kazanmak mecbûriyetindeyiz. Başka bir delil ve teşvik unsurunu aramak niye, önümüzde böyle bir örnek varken?
Allah Teâlâ geceden ayrı olarak bir de seher vakitlerini de af dilemekle, istiğfarla geçirmemizi tavsiye etmektedir: “Onlar gecenin az bir vaktinde uyurlardı, seher vaktinde istiğfar ederlerdi.”4519; “(O takvâya erenler) ‘Ey Rabbimiz, biz iman ettik. Artık bizim günahlarımızı mağfiret et ve bizi ateşin azâbından koru’ diyenler, sâdıklar, itaatle boyun eğenler, infak edenler, seherlerde Allah’tan mağfiret dileyendir.” 4520
Allah yolunda cihad edenler gecelerinin bir kısmını mutlaka ibâdetle
4516] Abdullah Yıldız, Vakit, 17 Ocak 2006, s. 20
4517] 17/İsrâ, 79
4518] Taberânî, Beyhakî
4519] 51/Zâriyât, 17-18
4520] 3/Âl-i İmrân, 16-17
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 901 -
geçirmişlerdir. Geceyi ihyâ etmek bütün mü’minler için güzel bir şeydir, fakat özellikle bir dâvâ adamı için, bir mücâhid için zarûrettir. Bizimle geçmişte savaşan düşmanlarımız bizi böyle bilmişlerdir. İbn Esir ve diğer tarihçilerin belirttiklerine göre, Rasûlullah’ın (s.a.s.) ashâbıyla ve daha sonra gelen müslümanlarla savaşan kâfirler, onlardan bahsederken “gündüz savaşan, geceleri ibâdet eden kişiler” olarak söz etmişlerdir. Müslümanlarla savaşıp yenilince, cephe gerisinde yenilgilerinin sebebini anlatırlarken, “Biz öyle bir kavimle karşılaştık ki, gündüzleri savaşıyorlar, geceleri ibâdet ediyorlar. Bizim yaşamayı sevdiğimiz kadar onlar da ölümü seviyorlar” şeklinde tanıtmışlardı bizi.
Gündüzleri Allah adına birşeyler yapmak isteyenler, geceleri mutlaka Allah ile beraber olmak durumundadırlar. Dâvâ adamı için gece dolma, gündüz ise boşalma vaktidir. Geceleri boylu boyuna uzanarak deliksiz bir uyku uyuyanın gündüze vereceği pek bir şey yoktur.
Dikkat edelim, Allah Rasûlünün peygamberliğinin ilk yılları. Yeryüzünün en karanlık toplumuna, en zâlim ve en câhil toplumuna gönderiliyor. Bu karanlığı, bu zulmü ve cehâleti yok etmek, onlarla savaşmak için gönderiliyor. Rasûlullah, bütün bunlar karşısında kendisini ne ile donatıyor, ne ile kuvvetleniyor? İşte İlâhî emir, işte ilk inen sûrelerden Müzzemmil. “Ey örtüsüne bürünen! Gecenin birazı müstesnâ, kalk. Yarısında veya ondan biraz eksilt. Yahut biraz artır ve Kur’an’ı yavaş yavaş oku. Muhakkak ki Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz. Muhakkak ki gece kıyâmı/kalkışı daha tesirli ve onda okumak daha elverişlidir. Muhakkak ki gündüzde seni uzun uzun alıkoyacak işler vardır. Rabbinin adını zikret, her şeyi bırakıp yalnız O’na yönel.” 4521
İslâm tarihinde belirtildiğine göre bu sûre indikten sonra Allah’ın Rasûlü ve O’na iman edenler gecenin büyük bir bölümünü dizleri şişinceye kadar ibâdetle geçirmişlerdir. Ahmed İbn Hanbel’in Müsned’indeki rivâyetlere göre Müzzemmil sûresinin başındaki bu âyetler gece ibâdetini farz kılmıştır. Daha sonra mü’minlerin bu durumunu gören Allah teâlâ, bir yıl sonra aynı sûrenin son âyetlerinde belirtildiği üzere bu farziyeti kaldırmış ve gece ibâdeti sünnet olarak kalmıştır. Tabiî bundan sonra da Rasûlullah (s.a.s.) bu ibâdeti yine bırakmamış, devam ettirmiş, ümmetinin de farz olarak değil de sünnet olarak sürdürmelerini ısrarla istemiştir.
Şimdi iyi düşünelim; şu anda bizim her yanımız küfürle kuşatılmış, küfür ve şirk bizi bombardımana tutmuş. Özellikle günümüzün her saniyesinde, her ânında ve her noktasında küfrün ateş mevzii içerisindeyiz. Basını, yayını, sokağı, kitabı, çarşısı ve pazarıyla şeytanın, küfrün, tâğutların kesintisiz hücumuna muhâtabız. Küfrün ve bâtılın ateş sağnağı altındayız. Bu alev ve ateşler içerisinden sıyrılıp kendimizi kurtarıp atabileceğimiz tek zaman ve tek mekân gecedir. Kendimizi küfrün bu alevlerinden kurtardıktan sonra yine küfrün üzerine dönerek, ona karşı duracak, onu söndürecek gücü temin edebileceğimiz tek yer, gece değil midir? Küfrün bu türlü amansız ve kesintisiz hücumları karşısında akşama kadar kaybettiğimiz enerjiyi alabileceğimiz başka bir zaman ve mekân var mıdır?
Kendisi bir yana, başka insanlara bir şey verme iddiâsında olanların, onları küfrün kesintisiz hücumlarından kurtarmak isteyenlerin bu güce, bu kuvvete,
4521] 73/Müzzemmil, 1-8
- 902 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yani geceye ve gecede dolmaya ne kadar da ihtiyaçları var!
Allah yolunda cihad etmek arzusunda olanlar, Allah için çevresinde birşeyler yapmak isteyenler, Allah adına kıpırdamak isteyenler bilmelidir ki, en büyük düşmanlarından birisi de sıcak yataklardır. Sıcak yatakları dost edinenler bütün cephelerde savaşı kaybetmeye mahkûmdurlar. 4522
Âhir Zaman
Âhir zaman: Dünyanın son günleri veya sonu anlamında kullanılan bir terimdir. Dinler, zamanın başlangıcı ve sonu meselesinde iki gruba ayrılmıştır. Zamanın devrî olduğunu kabul eden dinlere göre (Eski Mısır, Aztek, Sümer dinleri ile Hinduizm ve Budizm) zaman, birbirini takip eden devrelerden oluşur ve bu devreler sonsuza kadar sürüp gider. Âlemin fâni olduğunu ve zamanın düz bir hat şeklinde akıp gittiğini kabul eden dinlere göre ise (Zerdüştîlik, Yahûdilik, Hıristiyanlık ve İslâm), âlemle beraber içinde yaşanılan zaman da sona erer ve yeni bir âlemle birlikte sonsuz zaman başlar. Ancak her iki grup dinin benimsediği bir gerçek var ki bu da insanın içinde yaşadığı devre veya devrelerin “sonlu” olmasıdır. Âhir zaman, zamanın devrî oluşunu kabul eden dinlerde insanın içinde yaşadığı devrenin son dönemini, âlemin ve insanın fânî olduğunu kabul eden dinlerde ise dünya hayatının kıyâmetten önceki son zamanlarını ifade eder.
Yahûdilik'te dünyanın genel ömrü haftanın her günü bin sene kabul edilerek 7000 yıl sayılır. Bununla beraber dünyadaki faal yıl 6000 olup ikişer bin yıllık üç devreye ayrılır. Bunların birincisi karışıklık, ikincisi hikmet ve şeriat, üçüncüsü ise Mesih devresidir. Âlemin yenileşmesi yani kıyâmetin kopması 7000 yılın geçmesiyle olacaktır. Kıyâmet öncesinde başka bir deyişle kötülüklerin yaygınlaşacağı kriz devresinden sonra gelen Mesih döneminde İsrail'in düşmanlarından hiçbiri Yahûdilere zarar veremeyecek, onlar yeniden Eden bahçesindeki saâdete dönecekler ve insanlarla vahşi hayvanlar barış içinde yaşayacaklardır. Mesih gelmeden önce seller, zelzeleler, harpler, ihtilâller, güneşin ve ayın kararması, yıldızların dökülmesi gibi fevkalâde olaylar vuku bulacaktır. Yahûdi inanışına göre, başından sonuna kadar insanın yeryüzündeki tarihini önceden düzenleyen Allah’tır. Mesih gelmeden Mesihî devrede vuku bulacak hâdiseler Yahûdiler için âhir zaman olaylarıdır.
Hıristiyanlık'ta zaman tasavvuru Yahûdilik'tekine benzer. Bu dine göre de üç devre söz konusudur: 1- Yaratılıştan önceki devre.4523 2- Yaratılış ile Hz. İsâ’nın ikinci gelişi arasındaki devre.4524 3- Ebedî hayat.4525 Hz. İsâ beklenen Mesih’tir. Onun ikinci gelişinden önce milletler milletlere karşı çıkacak, zelzeleler ve kıtlıklar olacak, irtidadlar, fitneler, dinsizlikler ve fesat yaygınlaşacaktır.4526 İşte bütün bunlar, “son”u getirecek olaylardır.
İslâm literatüründeki âhir zaman terimi, dinler tarihindeki eskatoloji (âhiret bilgisi) ile alâkalıysa da aynı değildir. Eskatoloji, kozmolojide bir safhadır: Buna karşılık âhir zaman terimi kıyâmete yaklaşan son devreyi, zamanın ve âlemin
4522] Mehmed Göktaş, Namaz Gözaydınlığım, İstişare Y., s. 99-103
4523] bk. Korintoslular’a Birinci Mektup, 2/7
4524] bk. Galatyalılar’a Mektup, 1/4
4525] bk. Efesoslular’a Mektup, l/2l, 2/7 vd
4526] bk. Selâniklilere İkinci Mektup, 2. bab; Matta, 24/26; Markos, 13/24-31; Luka, 21/25 vd.
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 903 -
sonunu veya son günlerini ifade eder. İslâm inancına göre âlemin başı olduğu gibi sonu da vardır. Ancak bu sonu bilmek beşer gücünün dışındadır. İnsanın eceli gibi âlemin de ecelini belirlemek ve belirlediği şekilde gerçekleştirmek Allah'a aittir. Fakat art niyetli bazı kimseler gayelerine ulaşmak için, diğer bazıları da bilgisizlik sebebiyle bu konuda tarih vererek veya tahminde bulunarak Kur’ân-ı Kerîm’e aykırı iddialar ortaya atmışlardır. Hâlbuki aşağıda meali verilen âyetler bu gibi iddiaların yersiz ve anlamsız olduğunu açıkça göstermektedir: “Kıyâmetin ne zaman kopacağını sana sorarlar. De ki: Onun bilgisi sadece Rabbimin nezdindedir. Onun vaktini Kendisinden başka kimse açıklayamaz”4527 “Kıyâmetin ne zaman kopacağını bilmek ancak Allah’a aittir”4528 “Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka kimse bilemez”4529 Kur’an’ın bu açıklamalarını da göz önünde bulunduran hadisçiler, dünyanın ömrünün 7000 sene olup Hz. Peygamber döneminin son bin seneyi içine aldığı şeklindeki rivâyetleri asılsız kabul etmişlerdir.4530 Bununla beraber bazı İslâm bilginleri bu konuda üç devreden söz etmişlerdir. Başlangıçtan Tevrat’ın nüzûlüne kadar olan ilk devre, İslâm’ın zuhuruna kadar geçen zaman ikinci devre, hicretten kıyâmete kadar devam edecek olan zaman dilimi ise son devredir.4531 Fakat süre belirlemeden bu son devreye âhir zaman denilebilir. Çünkü çeşitli hadislere göre âhir zaman Hz. Peygamber’in bi’setiyle başlamıştır.4532 Ancak ne zaman biteceğini Allah’tan başka kimse bilmemektedir.
Son peygamber (hâtemü”l-enbiyâ) olması dolayısıyla Muhammed aleyhisselâm’a İslâm literatüründe “âhir zaman peygamberi” de denilmiştir. Zira ondan sonra artık peygamber gelmeyecektir ve kıyâmete kadar sürecek olan devrede Allah yoluna yapılacak dâvet onun adına olacaktır. Bu hususta Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulmaktadır: “Muhammed sizlerden herhangi birinin babası değildir. Ancak o, Allah’ın rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur”4533 Bu âyette geçen “hâtem” (mühür) kelimesi kıraat imamlarınca böyle okunduğu gibi “hâtim” (mühürleyen, sona erdiren) şeklinde de okunmuştur. Mühür bir şeyin sonuna basıldığına göre Hz. Peygamber, her iki kıraat açısından da nübüvvet silsilesinin sonuncusu, nübüvvet zincirinin son halkası olmaktadır.
Âhir zaman terimi Kur’ân-ı Kerîm’de yer almıyorsa da hadislerde çokça kullanılmıştır. Hz. Peygamber'in, dinî hayatın zayıflaması ve ahlâkın gerilemesi şeklindeki kıyâmet alâmetlerine temas eden hadislerinde “âhirü'z-zamân” terimi kullanıldığı gibi, bu anlamı ifade eden “seye’tî ale’n-nâsi zemânun” (insanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki ...) ibaresine de sık sık rastlanır. Hadis literatüründeki bu kullanılış müslümanların zamana, olaylara ve geleceğe bakışlarına tabiî olarak tesir etmiş ve onları, özellikle ahlâk kurallarına aykırı düşen davranışlarla beklenmedik olayları âhir zaman alâmeti olarak değerlendirmeye sevketmiştir. 4534
4527] 7/A’râf, 187
4528] 31/Lokman, 34
4529] 27/Neml, 65
4530] bk. Ali el-Karî, el-Esrârü’l-Merfûa fi’l-Ahbâr-i’l Mevzû’a (nşr. Ali es-Sabbâğ), Beyrut 1391/ 1971, s. 452-454
4531] bk. Elmalılı H. Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, V/3739
4532] bk. Buhârî, “Rikâk” 39; Müslim, “Fiten” 132-139
4533] 33/Ahzâb, 40
4534] Günay Tümer, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 542-543
- 904 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Âhir zaman: Hz. Peygamber (s.a.s.)’in İslâm’ı tebliğinden başlayıp kıyâmetin kopmasına kadar geçecek olan müddet hakkında kullanılan bir terimdir. Bu tarif çerçevesinde Rasûlullah’a “Âhir Zaman Peygamberi” denilmektedir. Bunun anlamı da “Son Peygamber” demektir.
Bizden önce yaşamış ümmetlerin geçirdikleri zamanın tümü bir gün içinde sabahtan ikindiye kadar geçen zamana; bu ümmetin yaşadığı zaman ise ikindiden akşama kadar geçen vakte benzetilmiştir. Kıyâmetin yaklaştığı zamana da aynı şekilde “Âhir zaman” denilmektedir. Bu zamanın kesin olarak ne zaman başlayacağı da belli olmadığı için sadece bu döneme yakın bazı belirgin alâmetlerin görüleceği ifade edilmiştir.
İslâm’da âhir zaman denince dünya hayatının son dilimi ve son dönemi hatıra gelmektedir. Zira akîdemize göre başlangıcı olan bu âlemin mutlaka sonu da vardır. Fakat bu sonun kesin olarak zamanı bildirilmemiştir. Bu bilgi yalnız Allah’a mahsustur. Âhir zamana İslâm’ın M.VII. yüzyılın başlarında yani 610 yılında vahyin başlamasıyla girildiği hususunda bazı hadislerde işaretler vardır.4535 Başlangıcı hakkında işaretler verilmişse de sonu ile ilgili bilgi yalnız yaratana has kılınmıştır. Bunu kimsenin bilmesine imkân yoktur. 4536
Kur’an’a göre, kıyâmetin ne zaman kopacağını, Allah’tan başka hiç kimse bilemez. Bu bilemeyenlere Peygamberimiz de dâhildir. Kıyâmet, ansızın kopacaktır. “Sana kıyâmetten sorarlar: ‘Gelip çatması ne zamandır?’ derler. Onu zikretmek, ne zaman geleceğini bilmek nerede, sen nerede?”4537; “Sana Kıyâmet saatinden, onun ne zaman gelip çatacağından soruyorlar. De ki: ‘Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini O’ndan başkası açıklayamaz. O göklere de yere de ağır gelmiştir. O size ansızın gelecektir.’ Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: ‘Onun bilgisi ancak Allah’ın katındadır’ ama insanların çoğu (bunu) bilmezler.” 4538
Kıyâmetin alâmetleri, değişik biçimde ortaya çıkmıştır, ama farkında olmadan kıyâmeti yaşayan kimsenin bunları anlaması kolay olmayacaktır. Kıyâmetin hâlâ alâmetlerini bekleyenler, onun ansızın kopacağını bilmeyenler veya bilmek istemeyenlerdir. Kur’an’ı okuyanlar bilirler ki, onun alâmetleri çoktan gelmiştir. “Onlar, kıyâmet zamanının ansızın gelip çatmasından başka bir şey mi bekliyorlar? Şüphesiz onun alâmetleri gelmiştir/belirmiştir. Kendilerine gelip çatınca ibret almaları neye yarar?”4539 Ansızın kopacak kıyâmetin Kur’an’da belirtilen tek alâmeti olarak değerlendirilen ayın yarılması da gerçekleşmiştir. Kur’an, kıyâmetin yaklaştığını ve alâmet olarak ayın yarıldığını çok net biçimde ve mâzî sîgasıyla açıklar: “Kıyâmet yaklaştı ve ay yarıldı.”4540 Kıyâmetin kopmasına bir göz açıp kapama kadar bir zaman kalmıştır, hatta belki bundan daha da yakındır: “Göklerin ve yerin gaybı Allah'a âittir. (Kıyâmet) saatinin durumu ise, göz açıp kapama gibi veya daha az bir zamandan başkası değildir.” 4541
Bütün bu Kur’ânî hakikatlere rağmen, Hz. Peygamber’den (s.a.s.) kıyâmetin
4535] Müslim, Fiten 132 vd.
4536] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 59-60
4537] 79/Nâziât, 42-43
4538] 7/A’râf, 187
4539] 47/Muhammed, 18
4540] 54/Kamer, 1
4541] 16/Nahl, 77
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 905 -
alâmetleri hakkında çok sayıda rivâyet, hadis kitaplarını doldurmuştur. Bunların tümünü, sahih olmadıkları iddiâsıyla reddetmek doğru olmasa gerektir. Ama bu hadislerin Kur’an’a arzedilmesi gerekir. Kur’an’ın bazı âyetlerinin müteşâbih olduğunu biliyoruz.4542 Müteşâbih, anlam yönüyle birbirine benzeyen, mânâsı kapalı, birçok anlama gelebilen, yorumunda güçlük çekilen demektir. Âlimlerin çoğu, Kur’an’da bahsedilen kıyâmet ve ahvâlini müteşâbih olarak değerlendirirler. Kıyâmet alâmetleri olarak hadis rivâyetlerinde belirtilen hususlar da müteşâbihtir. Müteşâbihlerin tek bir tefsiri olmaz, farklı te’villeri/yorumları olabilir, esas anlamını da ancak Allah bilir. 4543
Hadis rivâyetlerinin zâhirine takılıp kalan ve Kur'an'ın kıyâmet konusundaki mesajını göz ardı eden Osmanlı'nın son devir mollaları, olanca zulüm ve tuğyânı, sadece “kıyâmet alâmeti” olarak değerlendirmiş, son alâmetlerden olduğu yaklaşımıyla “başımıza taş yağması yakındır” diyerek eli-kolu (ve dili) bağlı gibi beklemeye başlamıştır. Hâlbuki kıyâmetin çok yakın olduğunu ve alâmetlerinin geldiğini zâten Kur'an çok önceden belirtmişti. Küçük-büyük alâmetlerin ortaya çıkıp çıkmadığını tartışmak yerine, kıyâmet kopmadan, -ki bugün bile kopabilir, kopmayacağını hiçbir Kur'an talebesi/bağlısı iddiâ edemez- Kur'an'ın yüklediği bireysel ve toplumsal görevimizi yerine getirmek gerekir. Hadis rivâyetlerinde kıyâmet alâmetleri olarak belirtilen müteşâbihlere dalıp onları zâhirlerine göre değerlendirerek, büyük alâmetlerinin çıkmadığı anlayışıyla kıyâmeti çok uzaklara ertelemek, “kalplerinde eğriliğin bulunması” ve “fitne çıkarma”4544 riski ile karşı karşıya gelmek demektir.
Kimilerinin hadis zannettiği meşhur bir söz vardır: “İzâ mâte’l-insânu fekad kamet kıyâmetuhû; İnsan öldüğü zaman, onun kıyâmeti kopmuştur.” Diğer insanların kıyâmeti artık onu ilgilendirmeyecektir. Ölüm de her an gelebileceğine göre, kıyâmetin zâhirî alâmetlerinin tümünün çıkmadığını sanıp kıyâmetin daha kopmayacağını düşünmek, şeytanın vesvesesine kapılmaktır. Zâten ölüm, küçük bir kıyâmet olduğu gibi, uyku da küçük bir ölümdür: Kur’an’da uyku, ölümle eş anlamlı gibi kullanılır. Bir âyet-i kerimede, “Allah ölümleri ânında nefisleri vefat ettirir; ölmeyenleri de uykularında; üzerlerine ölüm hükmünü verdiğini tutar ve diğerini belli bir ecele kadar salar. Düşünen bir kavim için bunda âyetler vardır.”4545 buyurulmaktadır. Demek ki ölümle uyku bir bakıma aynıdır; çünkü uykuda, nefis/rûh, bedenden kısmen ayrılır; en azından, şuur olarak bedenin farkında değildir. Ölümde ise bu kopuş, bütün bütündür. Bu yüzden, “uyku, ölümün yarısıdır.” Ölüm de, insan rûhu için yeryüzündeki sürenin dolması ve rûhun bedenden sıyrılmasıdır.
Hayatın aslı, rûhun hayatıdır; mânevî hayattır. Bitkisel ve hayvansal hayat, dünya hayatıdır; ama bu hayat içinde rûhun/gönlün hayatı da yaşanabilir. Bu ise, kalbi günahlardan uzak tutma, tefekkür ve ibâdetlerle mümkün olur. Rûhî/mânevî hayattan uzak olup yalnızca dünya hayatını yaşayanlar aslında birer ölüdürler. Eşyanın dış yüzüne ve hayatın zâhirine takılıp kaldıkları için, olayların ve eşyanın gerisindeki hakikati göremedikleri için, kâinatta her bir şeyde açık seçik olan İlâhî tecellîleri göremedikleri, İlâhî mesajı alamadıkları için ölüdürler. Peygamberler, bunlara diriltici nefeslerle gelirler. Bu yüzden, Kur’ân-ı Kerim’de,
4542] 3/Âl-i İmrân, 7
4543] 3/Âl-i İmrân, 7
4544] 3/Âl-i İmrân, 7
4545] 39/Zümer, 42
- 906 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ey iman edenler! (Rasûlullah,) sizi, size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah’a ve Rasûlü’nün çağrısına koşun...”4546 buyrulur. Âyette, iman edenlere seslenilmesi, imanın bir hayat emâresi olmakla birlikte, asıl hayatın “rûhun ve kalbin hayat derecesi” olduğunu, buna ulaşmanın ise iman içre iman gerektirdiğini hatırlatmak için olsa gerektir.
Hayat, asıl itibarıyla kalbin hayatıdır, rûhun hayatı olduğu gibi; insanın asıl ölümü ve dirimi dünyadadır. Ölüm, hiçbir zaman, anladığımız şekilde “ölmek” değil; gerçekte “dirilme”dir, hayat bulmadır. Hayatın kaynağını örten maddî perdelerden sıyrıldıktan sonra, insanın gerçeği en çıplak şekliyle tanıması nasıl ölmek olabilir? Ölmek, geçici ve gölge bir hayat olan dünyadan göçmekten ibârettir. Dünya hayatında diri olabilenler, ölümle daha bir diriliğe kavuşur ve “sıla”sına kavuşmuş, gurbetten kurtulmuş insanların sevincini yaşar, özlemlerini giderirken, dünyada ölü olanlar ise, ölmekle acı bir dirilmeği tatmakta ve gerçek hayatın ne olduğunu görmektedirler. Bu gerçek hayatta artık yeni bir değişme, yani ölüp yeniden dirilme gibi şeyler söz konusu değildir. Dünyada ölü kaldıktan sonra ölümle dirilme, azâba, ateşe dirilmedir; dünyada diri olanlar ise, daha bir diriliğe, daha güzel, sürekli, kalıcı bir canlılığa adım atarlar. Kur’an bunu, “Muhakkak ki âhiret yurdu, gerçekten baştanbaşa hayattır, eğer bilselerdi.”4547 şeklinde ifade etmektedir.
Peygamberlerin getirdiği hayat verici nefeslerle dirilemeyenler, Kur’an’ın deyişiyle, ölüdürler, kabirdedirler (kıyâmetleri çoktan kopmuştur onların). Kur’an’da: “Sen ölülere duyuramazsın!”4548 “Sen kabirdekilere duyuracak değilsin!”4549 buyrulur. Böylelerinin ruhları silinmiş, kalpleri kararmış, dolayısıyla kalplerinin duyma (sem’a) ve görme (basar) güçleri yok olmuştur. Peygamber’in (s.a.s.) çağrılarını duymadıkları gibi, çevrelerinde mutlak gerçeğin işaretleri ve görüntüleri olarak cilvelenen sayısız âyetleri de görmezler; olanlardan ders almazlar, dünya hayatına nasıl gelinip bu hayattan nasıl göçüldüğüne dikkat etmezler; yeryüzünde gezip öncekilerin bıraktıkları konusunda düşünmezler, kâinatın muhteşem âhenk ve düzeni onlar için hiçbir şey ifade etmez. Böylesi diriltici unsurlar karşısında kaskatı ölü kesilenler için son dirilme çaresi, artık ölümdür.4550
Hayat; iman, hicret, cihad ve şehâdettir. Kâfirler gibi canlı cenâze olmak, hayat süren leş konumunda bulunmak değildir. Esas hayat, rûhun hayatıdır, imanın can kafesinde ölü gibi kalması değil, sahibini ve toplumu diriltmesidir. Hayat, Allah’ın ve Rasûlünün bizi çağırdığı esaslara uymaktır. Bugün yaşananlar, bu ölçüler içinde hayat sürmek değil; ölü olduğunu bile hissetmeyecek kaosu, kıyâmeti yaşamaktır. Maddî hayat yönüyle ölenler, öldüklerinin, yani kendi kıyâmetlerinin koptuğunun farkındadırlar. Ama mânen ölmüş, kendi kıyâmeti kopmuş kimseler, öyle dehşetli bir kıyâmet içindedirler ki, kendilerini canlı sanmaktalar. Toplumun mânevî kıyâmeti, o toplumdaki bireyleri de kuşatır: “Bir de öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz (umuma sirâyet ve hepsini perişan eder). Biliniz ki, Allah’ın azâbı şiddetlidir.” 4551
4546] 8/Enfâl, 24
4547] 29/Ankebût, 94
4548] 30/Rûm, 52
4549] 35/Fâtır, 20
4550] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Kırkambar Y. s. 237
4551] 8/Enfâl, 25
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 907 -
İnsan, bazı ölüleri yaşıyor zanneder, bazı yaşayanları ölü zannettiği gibi. “Allah yolunda öldürülenlere (şehitlere) ‹ölüler' demeyin. Bilâkis onlar diridirler, lâkin siz onu hissedemez, anlayamazsınız..”4552; “Bil ki sen, ölülere işittiremezsin, arkasını dönüp kaçmakta olana, sağırlara da dâveti duyuramazsın.” 4553
Hadis külliyâtları, Kıyâmet’ten önce ortaya çıkacak alâmetlerden söz eden çok sayıda hadis rivâyeti ihtivâ eder. Âhir zaman olarak tanımlanan Kıyâmet öncesi dönemde dinî duygu, düşünce ve davranışların zayıflaması, İslâmî kurallara gereken önemin verilmemesi, ibâdetlerin terk edilmesi, ahlâksızlığın çoğalması biçiminde kendini gösteren kıyâmet alâmetlerinin tümünün ortada olduğunu, çoktan insanı kasıp kavurduğunu görüyoruz. Hadis rivâyetlerinde kıyâmet alâmetleri olarak sayılan, yukarıdaki ifadelerin dışında şunları görüyoruz: İnsanların bina yapmakta birbiriyle yarışmaları, insanların ölümü temenni etmeleri (ve intihar arzusu), İkisi de hak iddiasında bulunan iki büyük İslâm ordusunun birbiriyle savaşması, İslâmî ilimlerin ortadan kalkması, cehâletin artması, depremlerin çoğalması, zamanın yaklaşması, gece ile gündüzün eşit olması (zamanın bereketinin gittiği bir koşturmaca ve elektrik aydınlığı ile gecenin gündüz gibi olması), cinâyetlerin çoğalması, fitnelerin zuhur etmesi, yahûdilerle müslümanların savaşmaları (Filistin’de fiilen ve dünyanın her tarafında fikren), zinânın açıkça işlenmesi, içki tüketiminin artması, kadınların çoğalıp erkeklerin azalması (özellikle çarşı pazarda)... Bütün bunların yaşanılan vak’a olduğundan yola çıkarak kıyâmetin de koptuğunu söyleyebiliriz. Çünkü bunlar, toplumsal âfetlerdir. Bu problemler, toplumların kıyâmetidir. Bu özellikler, huzursuzluğun, fitnenin, kaosun, kokuşmuşluğun belirtileridir. Bunları yaşayan toplum, kıyâmet dehşeti yaşıyordur. Kıyâmet dehşetiyle bin kere ölmüştür de cenâzesini kıldıran yoktur. Kıyâmetin ne zaman kopacağını bilmeyen, hatta kendi yaşadığı zamanda bile kıyâmetin kopmayacağından emin olmayan bir peygamber, toplumun kıyâmetini çok belîğ bir şekilde anlatmış olur bu alâmetlerle. Osmanlı, son demlerinde, ölüm döşeğindeki “hasta adam”a benzetilirdi; şimdi onun devamını adam yerine koyan olmadığına göre çoktan öldü o. Osmanlı, “kıyâmet alâmeti” olarak dillendirilen bu toplumsal mikropları, tedbirsizlikten dolayı bünyesine bulaştırdığı için hastalandı. Onun çocuğu bu belâlara ilâç diye sarıldığı için kıyâmeti her an yaşamakta. Gerçek kıyâmetin dehşeti bir anlık iken; toplumsal kıyâmet, her an dehşet saçmaktadır.
Kıyâmetin büyük alâmeti olarak kabul edilenler de, Kur’an’a arzedilerek, müteşâbih olduğu unutulmadan te’vil edilebilir. Bu, Kur’an mesajına daha uygun olur. Âl-i İmrân 55. ve Mâide, 117. âyetine göre Hz. İsa’nın bedeninin öldüğü açıkça belirtilmiştir. Ama Hz. İsa’yı başkaları öldürmemiş, Allah onu eceliyle vefat ettirmiştir. Yükseltilen onun mânevî derecesi, Allah’ın katına çıkan, onun rûhudur. Zâten bütün peygamberlerin ruhları Allah’ın huzuruna çıkar, O’ndan ikram görür. Hz. İsa’nın vefatını haber veren âyetleri, âhad haberlere dayanarak te’vil etmek yerine, bu hadisleri te’vil etmek daha doğrudur. Bu hadisler şöyle te’vil edilebilir: İsa’nın rûhu, yani ümmeti mahvolmadı, daha yaşayacaktır. Fakat kıyâmetten önce bu rûh, yani İsa ümmeti, İslâm’a dönecektir. Bu hadislerden, hıristiyanların bir gün müslüman olacakları değerlendirilebilir. Said Nursi
4552] 2/Bakara, 154
4553] 27/Neml, 80
- 908 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bu kanaattedir.4554 Meşhur müfessirimiz Elmalılı Hamdi Yazır da yaklaşık bunu söylemektedir.4555 Yalnız, kıyâmet alâmetleri konusunda ihtiyâtı elden bırakmamalı, bu ve benzeri her çeşit yorumların da beşerî çıkarımlar olduğu, yanlış olma ihtimalinin bulunduğunu hatırdan çıkarmamalıdır. Her şeyin en doğrusunu bilenin Allah olduğu ve gayb bilgisinin ve özellikle kıyâmet ilminin sadece O’na âit olduğu unutulmamalıdır.
Bir peygamberin dini (O’nun tebliğ ettiği esaslar) yaşadıkça, kendisi mânen yaşamaktadır. İsa’nın (a.s.) fikriyâtını yahûdiler öldürememişlerdir. Bilâkis onun tebliğleri yayılmış, yahûdiliğe egemen olmuştur. Onun rûhunu temsil eden ümmeti, bir gün ismen olmasa bile, mânen Hz. Muhammed’in (s.a.s.) fikriyâtını benimseyecek, onları uygulayacaktır. Bunlar, görünürde hıristiyan olsalar bile, uygulamada İslâm’ın özüne mensup olacaklar veya bunlar, tamamen hıristiyanlığı bırakıp İslâm’a döneceklerdir. Bu, “güneşin batıdan doğması”dır. Nitekim, giderek ivme kazanan bir hızla Avrupa ve Amerika’da İslâm’ın sesi soluğu duyulmaya başlamıştır, Afrika ve Amerika’da İslâm süratle yayılmaktadır. Bush adındaki deccalın Sharon deccalına yardım için Ortadoğuda müslüman avına çıkmasının asıl sebebi budur. İslâm, olduğu gibi anlatıldığı, hele örnek olacak şekilde yaşandığı takdirde, dünyanın her yerinde ve Batıda tek Hak dinin hâkim duruma geçeceği şüphesizdir. Bu gün değilse yarın; işte bu, Hz. İsa’nın rûhunun dirilmesi, onun mesajının hâkim olması, onun Muhammed ümmetine tâbi olması (hizmet etmesi), haçın kırılıp domuzun öldürülmesi demektir. İslâm, kıyâmete kadar bâkî olacak hak dindir. Onun güçlenmesine yardım eden, bu uğurda canını fedâ etmeğe hazır olan her müslüman, İsa’dır, Mesih’tir, Mehdîdir, İmamdır. İslâm düşmanları ve onların hakkı bâtıl, bâtılı da hak gösteren araçları (özellikle televizyonun bu amaçla kullanılışı) da Deccâl ve onun silâhlarıdır.
Bırakalım artık yarınların hayaliyle oyalanmayı. “Kıyâmet ne zaman kopacak? Onun alâmetleri nelerdir?” diye sormak yerine; “ölüme, kıyâmete, ondan sonrasına hazır olup olmadığımızı” kendi kendimize sormamız gerekmez mi? Dünyaya bir daha gelip de eksik ve hatalarımızı telâfi etme şansımız olmadığına göre, yaşadığımız günün her ânını değerlendirmeli ve “gün bu gündür!” diyerek, ebedî saâdeti kazanmaya çalışmalıyız.
İsa veya Mehdi bekleyerek kendi üzerine farz olan görevleri, kurtarıcılara havâle edip ertelemek, Allah erine yakışmaz. Biz, İslâm’ı yaşayıp çevremize hâkim kılmaya çalışalım. Gerisi bizi fazla ilgilendirmemelidir. Allah da zâten bizi bazılarını beklemeye çağırmıyor. Her şuurlu müslümanın hidâyete götüren, hidâyet veren anlamında en büyük “mehdî” olan Kur’an’a uyması kurtuluş için yeterlidir. Her tebliğcinin de, mânen ölmüş canlı cenaze durumundakilere İsa nefesiyle hayat vermeye gayret etmesi gerekmektedir. Kurtarıcı beklemeyi bırakıp kendimiz kurtarıcı olmaya çalışmalı, böylelikle hiç değilse kendimizi kurtarmanın yolunu bulmalıyız. O zaman “deccal”lar da bize zarar veremeyecektir: “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz hidâyette/doğru yolda olduğunuz müddetçe dalâlette olanlar (sapıklar) size zarar veremez.” 4556
Her şeyin en doğrusunu Allah bilir.
4554] Bk. Şualar, 5. Şua, s. 459-471; Lem’alar, s. 112
4555] Bk. Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. c. 2, s. 1112-1114
4556] 5/Mâide, 105
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 909 -
Çağ Anlayışımız
Hicret, sadece bir takvim başlangıcı değil; bir çağın kapatılıp yeni bir çağın açılmasıdır. Hicretle birlikte câhiliyye, yerini mutluluk çağına bırakmıştır. Kur’anî tarih yorumuna göre insanlık tarihinde her biri hicretle başlaıyan üç çağ vardır. Hz. Âdem’in Cennetten hicreti/firakı ile başlayıp Hz. Mûsâ ve mü’minlerin Mısır’dan hicretine kadar süren kurûn-ı ûlâ/İlk çağ, bu olayla birlikte başlayan kurûn-ı vustâ/Orta çağ ve Hz. Peygamberimiz’in hicretiyle başlayıp kıyâmete/yaratıkların zorunlu hicretine kadar sürecek kurûn-ı uhrâ/Son çağ.
Vakitten Faydalanmak ve Zamandan Ders Almak
Vakitten başka her şeyin telâfi edilmesi mümkündür. Zaman kaybı oldu mu onu hiçbir şey geri çeviremez. Bunun içindir ki, zaman insanın sahip olduğu en kıymetli unsurdur. Akıllı kişi günlerini cimrinin kıymetli malını sevdiği gibi değerlendirebilmelidir. Zamanın en kısa süresini bile boşa harcamamalı. Ehemmiyetsiz olsa bile her şeyi yerli yerine koymalıdır, insan geçmişi hesaplamak maksadıyla varlığını bir düşünüp geçmişine şöyle bir nazar eder. Hayata atılış anını göz önüne getirebilirse bu andaki düşüncesi fazla süremez. Çünkü o sadece meçhul bir bidâyeti tefekkür edebilecektir. Bundan sonra da gün ve yıllarını bir arada düşündüğünde onları, hadislerle dolu, su gibi akan bir gün gibi kısa bulacaktır. Bunlar insanın şimdilik veya kıyâmet gününde hesap esnasında hatırlayabileceği hususlardır.
“O gün Allah hepsini bir araya toplayacak, sanki onlar gündüzün bir saatinden başka bir müddet eğlenmemişlerdir, birbirini tanıyacaklardır.” 4557
“Aralarında gizli gizli konuşacaklar. Dünyada on geceden fazla eğlenmediniz, diye aralarında ne konuşacaklarını biz daha iyi bileniz. Onların gidiş ve aklı daha üstün olanları da, o zaman “Bir günden fazla eğlenmediniz’ diyecek.” 4558
“Onlar bunu görecekleri gün sanki günün bir akşamında veya bir kuşluğundan başka durmamışlardır.” 4559
Bu hatırlatma dünyada ebedi kalacaklarını zannedip herşeyleri ile ona bağlananların kulağını çınlatıyor. Aslında böyle bir hatırlayış, şâyet dünya günleri ahiret günleri ile kıyas edilecek olursa doğrudur. Fakat gece ve gündüz, ay ve yıllar üzerinden geçtiği halde gaflet içinde gezip dolaşan, eğlenen, yorulan, rahat bulmaya çalışan fakat ölüm çattığında istemeyerek uyananlar için böyle bir hatırlatma elbette ki hoş olmayacaktır. Heyhat... İş işten geçtikten sonra bunlar uyanmıştır. İnsanların dünyadaki durumları acayiptir. Takdiri İlâhî onları takip ettiği halde onlar gaflet içindeler. Onların her şeyleri yazıldığı halde kendilerinden habersizdirler. “O günde ki; Allah hepsini diriltecek de kendilerine neler yaptıklarını haber verecektir. Allah bütün onları saymıştır. Onlarsa bunu unutmuşlardır. Allah her şeye hakkı ile şâhittir.” 4560
Gerçek müslüman vakti çok iyi değerlendirir. Çünkü vakit onun ömrüdür. Eğer boş vakit geçirir, fırsatları değerlendirmezse hayatın azgın dalgaları
4557] 10/Yûnus, 45
4558] 20/Tâhâ, 103-104
4559] 79/Nâziât, 46
4560] 58/Mücâdele, 6
- 910 -
KUR’AN KAVRAMLARI
arasında ölüme gitmiş olarak uyanır, insan, gerçekten Allah’a (c.c.) sür’atli bir şekilde gitmektedir. Hergün, bizler için ebedi hayata doğru yol aldığımız merhalelerden bir tanesidir, insanın gerçeği idrâk edip devamlı olarak önceden yaptıklarını ve istikbalde ne yapacaklarını gözönünde bulundurması akıl kârı değil midir? İnsanın zaman akışı karşısında hareketsiz durması, trende giden yolcunun dışardaki eşyaları beraberinde gidiyor görmesi gibi bir aldatmacadır. Vakıa şudur ki: Zaman insanı esas barınağına doğru getirmektedir, İslâm, zamanın değerini boşuna harcamanın zararlarını bilen bir dindir. O, beliğ bir vecize ile bu hakikati ifade eder: “Vakit kılıç gibidir. Onu yerinde kullanmazsak bizleri yaralayacaktır.”
İslâm, bu gerçeğin anlaşılmasını, mü’min için imkân ve takva alâmeti olarak kabul eder. “Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde göklerde ve yerde Allah'ın yarattığı şeylerde, sakınacak bir kavim için nice ibretler vardır.”4561 İslâm, yarınlarından habersiz bulundukları zaman içinde dehşete düşmüş, dünya lezzetleriyle zehirlenmiş insanları da hüsrana uğramış sefihler olarak kabul eder. “Bize kavuşacağını ummayan, dünya hayatına râzı olan ve onunla sükûna dalan kimselere bunca âyetlerimizden gâfil olanlar (yok mu?) işte onların itikat etmekte oldukları masiyetler yüzünden varacakları yer ateştir.” 4562
İslâm, ibâdetlerini gün ve senenin bölümlerine göre ayarlamıştır. Beş vakit namazı günün tüm zamanını kuşatmış ve akışına göre ayarlanmışlardır. Cebrail (a.s.) Allah (c.c.) katından namaz vakitlerinin ilk ve son vakitlerini belirlemek ve bu vesile ile de sabahtan akşama kadar olan zamanı en hassas ve İslâmî bir biçimde ayarlamak maksadıyla yere inmiştir: “Haydi akşama girerken, sabaha erken Allah’ı tenzih edin (namaz kılın). Göklerde ve yerde hamd O’nundur. Gündüzün nihâyetinde de öyle vaktine vardığınız vakitte de namaz kılın.” 4563
Zamana kısa bir bakış ile insana vaktin kıymetli açık delil ve belirtilerini gösterir. Nitekim zaman insana şöyle seslenir: “Ben sabah ve akşamları devretmekle çocuğu gençleştirir, büyüğü de fani kılarım. İnsan günlerin geçmesiyle sevinir. Hâlbuki onların geçmesi onun da gitmesi demektir.”
Boynu büken, ecelleri yaklaştıran, medeniyetleri yıkan insanları, acâyiplikleri karşısında hayrete düşüren zaman, akıllarını uyanıp hayır ve iyilikleri yaymak lazım olanı sağlamaları için bir fırsattır. Allah (c.c.) şöyle buyurur: “Gökte burçlar yaratan, onların içinde bir çerağ ve nurlu bir ayak barındıran Allah’ın şânı ne yücedir. O iyice düşünüp ibret almak arzusunda bulunan kimseler yahut şükür etmekle dileyenler için gece ile gündüzü birbiri ardınca getirendir.”4564 Gezen feleklerle beraber gece gündüzü, gündüz de geceyi kovalar. Âlemlerin Rabbi boşuna hiçbir şey yaratmamıştır. İnsanların bu ahenkli dünyaya başıboş yaratıldıklarını düşünmeleri çok abestir. Bu âlem uzun bir yarış ve ancak Allah’ın hakkını bilenlerin ona şükredenlerin büyük rahat yeri olan cennet için zamanın akışı içinde bazı zorluklara katılabilenlerin başarabilecekleri bir meydandır. Bu hakikatlerden gafîl bulunup menfaatlerinin peşine düşenler ise hiçbir şeyden ders ve nasihat alamayan ahmaklardır.
“Münâfıklar görmüyorlar mı ki onlar her yıl ya bir ya iki kere çeşitli belalara çarpılıyorlar da yine nifaklarından tevbe etmiyorlar ve onlar ibret de almıyorlar”.
4561] 10/Yûnus, 6
4562] 10/Yûnus, 78
4563] 30/Rûm, 17-18
4564] 25/Furkan, 62-63
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 911 -
Ömrün en büyük sermayendir... Bunu nasıl harcayıp tasarruf ettiğinden sorulacaksın... Nitekim Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kıyâmet gününde bir insan şu dört şeyden sorulmadıkça hiçbir yere gidemez. 1- Ömrünü nerede tükettiğinden, 2- Gençliğini nasıl harcadığından, 3- Malını nereden kazanıp nereye sarfettiğinden, 4- ilmiyle nasıl amel ettiğinden.” 4565
İslâm emir ve yasaklarının çoğunda zaman mefhumunu göz önünde bulundurmuştur. O boş sözlerden yüz çevirmenin iman gereği olduğunu belirtmekle ve birbirine: “Gelin vaktimizi teselli verici şeylerle öldürelim” diyen işsizlerin bu hareketi ile muharebe etmekle hâkimane davranmıştır. Bu ahmaklar böyle bir hareketin ömrü boşuna öldürmek, zamanı boşa geçirmenin de fert ve cemiyetlerin ölümü demek olduğunu anlayamamışlardır. İnsanların gafil bulunduğu hikmetlerden bazıları da şunlardır:
“Görevler zamandan daha çoktur.”
“Zaman tarafsız değil, o ya sevgili bir dost veya azılı bir düşmandır”.
Hasan'ül Basri'nin (r.a.) hikmetli sözlerinden birisi de şudur:
“Her sabah Allah (c.c.) tarafından bir münâdî/çağırıcı şöyle seslenir:
“Ey Âdemoğlu! Ben yeni bir âlemim, senin yaptıklarına da şâhidim. İyi amel yapmak sûretiyle benden faydalan, çünkü kıyâmete kadar bir daha dönmeyeceğim.”
Bu hikmetli sözler, âhirete daha bu dünyada iken hazırlanmak maksadıyla söylenmiş olup, İslâm'ın ruh ve terbiyesine muvafıktırlar. Kişinin bütün vakitlerini değerlendirebilmesi veya önündeki bir işi hazırlamak gayesiyle istirahata ayrılması, Allah’ın (c.c.) kendisine nasip ettiği bir nimet ve onu dünyada muvaffak ettiğine dair bir işaret sayılır. “Onun rahmeti cümlesindendir ki O sizin faydanız için de, sükûn ve istirahat etmeniz için geceyi ve gündüzü fazlu kereminden rızkınızı aramanız için yaratmıştır. Ta ki şükredesiniz” 4566
Ne yazıktır ki halk tabakası, kendisiyle beraber, başkalarını da zamanını boşa harcamaktan geri durmaz. Onlar, iş sahibi kişilerin değerli vakitlerini de basit meselelerle harcarlar. Rasûlulah (s.a.s.) ne güzel buyurmuş: “İnsanların çoğu iki büyük nimetten gâfildirler” 1- Sıhhat, 2- Boş vakit.” 4567
İslâm’ın vakti en güzel şekilde değerlendirme usullerinden biri de az da olsa amellere devam etmeyi teşvik etmesi, çok olsa da aralıklı amelleri hoş karşılamamasıdır. Çünkü küçük amellere devam etmek, zaman akışı içerisinde değersiz şeyleri biriktirir ve hiç farkına varmadan dağlar kadar büyük kılar...
Bir heyecan sonucu yersiz ve israflı bir biçimde işlere girişip sonra da onu yarıda bırakmak, İslâm'ın hoş karşılamadığı bir husustur. Hadis-i şerif şöyledir: “Ey İnsanlar! Yapabildiğiniz amelleri yapın. Siz usanmadıkça, Allah (c.c.) usanmaz. Allah (c.c.) indinde amellerin en makbulü az da olsa devamlı olanıdır.” 4568
Diğer bir rivâyette de şöyle denilmiştir: “İbâdetlerinizde orta yolu tercih ediniz.
4565] Tirmizî, Kıyâmet 1
4566] 28/Kasas, 73
4567] Buhâri, Rikak 1; Tirmizî, Zühd 1; İbn Mace, Zühd 15
4568] Buhârî
- 912 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hiç olmazsa buna yakın olmaya gayret ediniz. Yolculuk esnâsında sabah biraz, akşama doğru biraz, gece sonunda da biraz yol alınız. Bir de itidalden ayrılmayın, konağınıza varmış olacaksınız.” 4569
Hz. Âişe’den (r.a.) rivâyet edilmiştir: “Yanımda Beni Esed kabilesinden bir hanım bulunuyorken Rasûlullah (s.a.s.) içeri girip, şöyle buyurdu: “Bu kim?” Geceleri uyumayan falanca kadındır, dedim. Rasûlullah (s.a.s.) “Olmaz öyle şey, bırak onu. Yapabileceğiniz şeyler yapınız” buyurdu. Rasûlullah’ın (s.a.s.) yanında amellerin en hayırlısı, “Sahibi tarafından kendisine devam edilen ameldir.” 4570
İslâm’ın zamanı korumadaki diğer bir metodu, erken kalkmaya teşvik etmesi ve Müslümanlara günlük işlerini, dinç, azimli ve morali tam yerinde olduğu bir zamanda ifa etmesidir. Çünkü günün ilk vaktinde istekli ve dinç olarak işe başlamak günün geri kalan vakitlerinde de çalışma rağbetinin devam etmesine ve zamanın boş geçmemesine vesile olur.
İslâm’ın hayat nizamı, çalışma mesaisini fecirden önce başlatıp, güneş doğmazdan önce uyumamayı farz kılmış ve sabah namazının gecikmesine sebep olabilecek geç uyumayı da kerih görmüştür. Bir Hadis-i Şerifte şöyle buyrulur: “Allah’ım! Ümmetim için sabahın erken saatlerini bereketli kıl!” 4571
Bazı kişilerin kuşluk vaktine kadar, diğerleri dünya ve ahiretiyle ilgili işlerle meşgul bulunurlarken onların uyuması, gaflet eseri ve mahrum olmaktan başka bir şey değildir. Fatma b. Muhammed’den rivâyet edildi ki: “Ben sabah vaktinde uyuyorken babam yanıma gelerek, ayaklarıyla beni uyardı: “Sevgili kızım kalk da Rabbinden (rızkını) taleb et ve gâfillerden olma. Çünkü Allah (c.c.) kullarının rızıklarını, fecirden güneş doğmasına kadar taksim eder” buyurdu.4572 Gerçekten çalışkanlar ile tembeller bu vakitte birbirinden ayrılıp herkese kabiliyetine göre dünya ve âhiret kazancı dağıtılır...
Zaman, insanlara yüklenen mükellefiyetleri içine aldığı gibi, Allah'ın (c.c.) insanlara gönderdiği ve kaza ile takdir edilen hayır ve şerri ihâta eder. Öyle İlâhî kaza ki insanlardan ibret alanlara nice dersler ve gerçek ibretler dağıtmaktadır...
“Allah gece ile gündüzü evirip çeviriyor. Bütün bunlarda gören gözlere sahip olanlar için elbette birer ibret vardır”4573 İnsanlar hâdiselere bakıp bunların yaratanı karşısında dehşete kapılırlar. Çeşitli bolluk ve darlıklara ulaşırlar... Bunları kendilerine kimin tattırdığını bilmezler. Herhangi bir mesele hakkında sıkıntıya düştüklerinde günlere ve getirdiklerine lânet okumaya başlarlar. Bu durum Allah’ı (c.c.) bilmenin ve kullarına uyguladığı takdirden de gaflet içinde bulunmanın bir neticesidir. Rasûlullah (s.a.s.) bizlere şu rivayeti nakleder: “Âdemoğlu zamana sövmekle Beni gazaplandırmış olur. Zamanı evirip çeviren Benim, Onun takdiri Benim elimdedir. Gece ile gündüzü evirip çeviren benim.”4574 Yani: Zamanın insanların üzülüp sevindikleri hayır ve şerden te’sir namına hiçbir şeyi yoktur. Tüm bunları zaman ve mekân’ın Rabbi (c.c.) takdir etmektedir. “Her can ölümü tadıcıdır. Sizi bir imtihan
4569] Buhârî
4570] Müslim
4571] Ebû Dâvûd
4572] îBeyhak
4573] 24/Nûr, 44
4574] Ebû Dâvud
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 913 -
olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz.” 4575
Allah’ın (c.c.) insanlara takdir ettiği çeşitli durumlar, çeşitli hikmetlere binâendir ki, bunları arif olanlar bilir ve bu vesile ile iman ve inançları artar: “Her işi yerli yerinde O takdir eder, âyetleri O açıklar. Ta ki Rabbinize kavuşacağınız iyice bilesiniz.” 4576
Zâlimlerin başına nice iyi-kötü durumlar gelir, yine onlar bundan istifade etmesini bilmezler. Nitekim Hadis-i Şerifte şöyle denilmiştir: “Münâfık kişi hastalandığında bağlanan, iyileştiğinde de salıverilen davar/sığır gibidir. O niçin bağlandığını ve niçin salıverildiğini bilmez.”4577 Evet, tecrübelerden ibret almayan ve zamanın akışıyla kendine çeki düzen vermeyen, kâmil bir mü’min değildir...
Zaten musibetler, câhilin öğrenmesi, gâfilin uyanması ve Allah’tan (c.c.) uzaklaşanın da başka bir maksatla mı meydana gelirler? Hayır... Allah (c.c.) şöyle buyurur: “Andolsun ki Biz, senden evvelki ümmetlere de peygamber gönderdik de (küfürlerinden) dolayı kendilerini çetin bir yoksullukla, çeşitli hastalıkla yakaladık, olur ki yalvarırlar. İşte onlar kendilerine (öyle) bir azabımız gelip çattığı zaman yalvarmalı değil miydiler?” 4578
İnsanlık, yaratılış icabı şiddet anlarında veya musibetlere uğradıkları durumlarda, Allah’a (c.c.) yalvarırlar. Akıllı kişi, musibet anında Allah’a yalvararak O’na bağladığı bu irtibatını, musibeti hafifleşip afiyete kavuştuğu zamanda da devam ettirir. Allah'tan (c.c.) müstağni olmaya işaret ettiği için, Allah'ın (c.c.) nimetlerini inkâr etmek nankörlüktür.
Musibet ve başlarına gelen hadiselerden ders almayan ve nimetlerin değerini bilmeyen, haddi aşanlara gelince, onlarda darlık zamanlarında Allah'a (c.c.) yalvarırlar. Emniyetli durumlarda ise Allah'tan (c.c.) kaçarlar. “İnsana sıkıntı dokunduğu zaman yanı üstü yahut otururken veya ayakta iken bize duâ eder. Fakat biz onun sıkıntısını açıp giderdik mi, sanki kendisine dokunan bir sıkıntıya bizi çağırmamış gibi (eski yoluna) gider. İşte haddi aşanların yapar oldukları ameller böyle süslenmiştir.”4579 Böyle kötü bir hareket, nimetlerinde yüzdüğü Allah’a karşı akıllı bir kişiye yakışmaz.
Zamandan ibret almanın bir yolu da insanlık tarihini ibretle okumak ve Allah'ın (c.c.) kâinatta ki delilleriyle milletlerin başına gelenleri düşünmektir. Milletler nasıl yükselir? Nasıl yıkılır? Nimetlere nasıl boğulup, sonradan bu nimetlerden nasıl olur da mahrum bırakılırlar?
Allah (c.c.) birbirini tâkip eden bu durumlarla, insanların düşünmelerini ve bu vesile ile akıllarıyla onlardan ibret almalarını ve ders görmelerini talep etmiştir. “Yerde gezip dolaşmadılar mı? Bu sebeple düşünecek kalplere bu sûretle işitecek kulaklara sahip olsunlar. Fakat hakikat şudur ki, (yalnız maddî) gözler kör olmaz. Fakat asıl sinelerin içindeki kalpler kör olur.” 4580
İnsan iki durumla karşı karşıyadır:
4575] 21/Enbiyâ, 35
4576] 13/Ra’d, 2
4577] Ebû Dâvud
4578] 6/En’âm, 42-43
4579] 10/Yûnus, 12
4580] 22/Hacc, 46
- 914 -
KUR’AN KAVRAMLARI
a) Ya onun bazı özel tecrübeleri vardır ki, bunlar vasıtasıyla îmanını takviye eder ve düşüncelerini düzeltir.
b) Veya ilmi olur. Bu durumda da başkalarının tecrübe ve ilimlerinden istifade edebilmelidir. Fakat dalgalı dünya hadiseleri için gözü açıp tefekkür ve ibret almamak, karanlık ve körlük olup mü'mine yakışmayan bir husustur. Ömür kısa, insanın içinde yaşadığı ortam dar. Aklında büzülme ve kabuğuna çekilebilmesinden dolayı da nüfuz ve varlığı pek olmaz. Onun için insan aklıyla uzun hayat asırlarından istifade edebilmelidir.
İnsan, şurada, burada yapacağı derin bir (fikrî) seyahatle kıssa, fikir, olay ve çeşitli görüşlerden meydana gelmiş bir servet ile dönebilir... Bunlar vasıtası ile kâinat hakkında tecrübeleri artar. Allah’a (c.c.) olan mârifeti yükselir.
İslâm, güçlü imanın araştırma, düşünme, tedebbür ve sağlam temellere dayanmasını ister. İşte bundan dolayıdır ki O, müslümanlardan uzun seferler ve geniş mânâda seyahatler düzenlemelerini istemiş ve onlardan; oyun, eğlence, teselli, boş vakit öldürmek için değil de; ilim, araştırma, ders, sağ ve ölülerden ibret almaları için dünyanın dört tarafını gezmelerini talep etmiştir:
“Gerçekten sizden evvel birçok vakalar, şeriatlar gelip geçmiştir. Onun için yeryüzünde gezin dolaşın da (peygamberleri) yalan sayanların âkıbeti nice oldu görün. Bu Kur’an insanlar için bir beyandır. Sakınanlar için de bir hidâyet, bir öğüttür.”4581; “Onlar yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden evvelkilerin âkıbetinin nice olduğuna baksınlar? Onlar kuvvet ve yerdeki eserleriyle bundan daha üstündü. Böyle iken, Allah, onları günahları yüzünden yakaladı. Onları Allah’ın (azabından) bir koruyan da olmadı.” 4582
İşte Kur’an, yıkılmış medeniyetler ile yıkılış sebeplerine bakıp ders alınmasını ve bu sebep ile eskilerin yıkılmasına sebep olan bataklıklara yenilerin düşmemesini istemiştir. Gerçekten de tarihe gömülü nice acâyiplikler vardır.
“Gece ile gündüzler zamandan hâmile olup, her türlü acâyipliği doğurur.” Zaman, aklın çözmekten aciz kaldığı bir delildir. Bizler, onun hakkında, geriye bırakmış olduğu eser ve vesikalardan başka bir şey bilmeyiz. Zamanın künhünde belki kurtuluş ve yıkılış sırları mevcuttur. Fakat bunları ancak zamanın gizli ve açık durumlarından haberdar olanlar bilir. “O, sizi yeryüzünde yaratıp çoğaltandır. Hepiniz O’na toplanacaksınız. O, hem dirilten hem öldürendir. Gece ile gündüzün ihtilâfı da O’nun eseridir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” 4583
Bilmemiz gereken husus şudur: İçinde yaşadığımız hayat başıboş değildir. Allah (c.c.) böyle bir şeyi yaratmaktan münezzehtir. Zamanın akışından hayırlı neticeler elde edebilirsek, kendimiz için Allah (c.c.) katında hiçbir zaman ve mekânın yıpratamayacağı daimî mevkiler elde ederiz... 4584
Zamanı Değerlendirme
Türkiye’de yaşayan insanların sadece % 4’ü dergi okurken, herhangi bir kitabı halkın sadece % 4,5’u okuyabilirken, % 94’ü televizyon seyrediyor. Yaşadığımız
4581] 3/Âl-i İmran, 137-138
4582] 40/Mü’min, 21
4583] 23/Mü’minun, 79-80
4584] Muhammed Gazalî, Müslümanın Ahlâkı, Ribat Yayınları, s. 262-272
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 915 -
bu topraklarda her akşam ortalama dört saat televizyon karşısında vakit geçiriliyor. İnternet kullananların büyük çoğunluğunun (% 90 civarında) chat, oyun ve porno programlarıyla meşgul olduğu, ancak % 10 civarında kullanıcının ticarî, bilimsel, fikir-yorum ve dinî içerikli programlarla ilgilendikleri ifade ediliyor. Spor, televizyon, müzik, derken internet insanları kendine tutsak ediyor, bağımlı yapıyor ve uyuşturucu görevi üstleniyor, insanımızın zamanını kemiriyor. İnsanlarımızın günde ortalama dört saati televizyon veya bilgisayar karşısında geçiyor. Bir iş günü sekiz saat olarak kabul edildiğine göre, televizyon karşısında kaybedilen saatlerin toplamı bir kişi için ayda 15 iş günü.
Erdal Demirkıran’ın kitabının ismi: “Sadece Aptallar 8 Saat Uyur”. Evet, günde beş, haydi bilemediniz altı saat uyku yeterken, hatta nice insan 5 saatten daha az uykuya alışabiliyor ve zinde bir hayat sürebiliyorken, sekiz, on saatini uykuyla geçiren insanımız… Günün belki on saatini sigara dumanları içinde maddî ve mânevî hastalıklara dâvetiye çıkaracak şekilde kahvehanelerde pis havaları soluyan Türk halkı, emeklisi, işsizi, iş arayanı, arar gibi yapanı… bir-iki basit yiyecek veya giyecek almak için, hatta alış-veriş ihtiyacı olmadığı halde sırf zevk için mağaza mağaza dolaşmak, pazaryerlerinde, marketlerde gezinen vatandaşlar… Vakit öldürmenin bin bir çeşidini bulmak ve vakti öldürmeyi marifet kabul etmek isteyen zavallılar…
Basit bir hesap yapalım: Günde yalnızca altı saat uyumak bile, altmış yıllık bir ömrün 15 yılını bilinçsiz şekilde uykuda geçirmek demektir. Bülûğ/delikanlılık yaşına kadar 15 seneyi de çocukluk çağı olarak hayatın ne olduğunu anlamadan geçirir insan. Temizlik, giyim, kişisel bakım, ev işi, eğlenme, dinlenme gibi şeylere ayırdığımız zamanlar 60 yıllık ömründe bir insanın ortalama beş yılını alır. Beş yıl da yeme-içmeya ve yiyip içtiğini boşaltmaya ve hastalığa harcanır. Bir de büyük şehirde yaşıyorsa insan günde iki saatten altmış yılda beş sene trafik keşmekeşine ayrılır (Haydi biz, ortalama 3 yıl diyelim). Bir o kadar da haberleşme araçlarında (telefon, internet, mail vs.) tüketilir. Günde 8 saatten, 60 yıllık bir hayatta 12 yılı ancak çalışarak geçirebilir. Yani, 60 senelik ortalama bir ömrün 15 yılı çocuklukta, en az 15 yılı uykuda, 5 yılı giyim-kuşamda ve bakımda, 5 yılı yemekte, en az 3 yılı trafikte, 5 yılı haberleşmede, 12 yılı da geçinmek için yapılan işlerde geçiyor… Bunların toplamı tam tamına 60 yılı buluyor. Geriye yaşamak için, ibâdet için, âhiret için hiç vakit kalmıyor. Sıradan bir insan olursanız, yukarıdaki hesaba göre okumaya, düşünmeye, yaşamaya, gelişmeye, araştırmaya, fikir yürütmeye, Allah’a kulluk ve dâvâ için fedâkârlık yapmaya hiç mi hiç vaktiniz kalmamış olacak, bir ot gibi (ot, Allah’ı zikreder, tesbih eder, insanlara ve hayvanlara hizmet eder; ottan daha aşağı) yaşamış olacaktır insan. Öyleyse, ortalama insan sınıfından çıkmak, yukarıdaki hesabı alt-üst etmek gerekiyor yaşamak; Rabbimize, kendimize ve sevdiklerimize vakit ayırmak için. Modern insan, ortalama vatandaş yukarıdaki hesaptan da anlaşıldığı üzere “bir gün bile” dolu dolu yaşamamış insandır. Şu âyet meallerini hatırlayalım: “(Âhirette Allah onlara:) ‘Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?’ diye sorar. ‘Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. İşte bilenlere sor’ derler. Buyurur: Sadece az bir süre kaldınız; keşke siz (bunu dünyadayken) bilmiş (ve ona göre davranmış) olsaydınız! Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?”4585 “Ey iman edenler! Hayat veren şeylere sizi
4585] 23/Mü’minûn, 112-115 ve yine bk. 20/Tâhâ, 102-104
- 916 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dâvet ettikleri zaman, Allah ve Rasûlüne (onların çağrılarına) uyun…”4586 Allah’ın ve Rasûlü’nün dâvetleri insana hayat verir. Allah ve Rasûlünün mesajlarından uzak şuursuz yaşayış, yaşamamak demektir, hayattan uzaklaşmadır, insanın bir gününü bile gerçek anlamda yaşayamaması demektir.
Günümüz insanı, sanki hiç ölmeyecekmiş ve hesaba çekilmeyecekmiş gibi yaşıyor. Dünyaya imtihan için değil, geçim veya seçim için geldiğini sanıyor. Dünyevîleşmenin daha dünyadayken avans cinsinden cezasını tadıyor. Zamanın bereketini yok edecek şekilde onu harcıyor. Teknolojik aygıtlar, hayatı kolaylaştırıp modern insan için bolca boş vakit ayırmayı hedeflediği halde insan boş vakti olmadığından yakınıyor. İnsanın temposu çok arttığı ve nice araç-gereç kullandığı halde, insan kendini düşünecek zaman bulamıyor, çevresine, ailesine, çocuklarına zaman ayıramıyor. İbâdete ve okumaya ise zaten hiç vakit ayıramayacak hale geliyor. İbâdet/kulluk için yaratılan insan, önem sırasını öylesine altüst etmiş ki, işinden, gücünden, eğlencesinden vs. vakit kalırsa, birkaç dakikasını kulluğa ve ibâdete veriyor. Kulluktan çok daha önemli şeylere öncelik tanıdığı için, Allah’a ayıracak vakitlerini, olmasa da olabilecek şekilde en gerilere bırakıyor. Yorgun argın ve en verimsiz zamanlarını okumaya, sohbete veya ibâdete ayırabiliyor en iyi ihtimalle. Ha bire koşturup duruyor, ekmek parası için. Gerçekten ekmek mi bu kadar pahalı ve cennetten daha kıymetli, yoksa ekmeği bu kadar yücelten insan mı çok ahmak, tartışılmıyor bile.
Hâlbuki her ânımızdan hesaba çekileceğiz. “Kim zerre miktarı hayır işlerse onu (karşılığını) görür, kim şerre kadar şer işlerse onu(n cezasını) görür.”4587 “Kişi kıyâmet gününde şu hususlardan sorulacaktır. Bunların cevabını vermeden hiçbir yere adım atamayacaktır. Ömrünü nerede tükettiğinden, gençliğini ne işte harcadığından, malını nereden kazanıp nerelere harcadığından, öğrendiği ile ne derece amel ettiğinden.”4588 Ölmeden, o büyük hesaba muhâtap olmadan önce kendimizi hesaba çekmek, zamanımızın kıymetini bilmek zorundayız.
Bir taraftan “vakit nakittir” derken, diğer taraftan “zaman öldürmek” istiyor insan. Katilliğin (intiharın mı demeli?) bu kadar trajikomiğine gülmek mi, ağlamak mı gerekir? “Felekten bir gün çalmak” da benzer kapıya çıkar. Gayrı meşrû eğlenmeye bu ad verilirken, feleğe (daha doğrusu şeytana) gününü çaldırdığını fark etmiyor insan.
1000 yılın değerini anlamak için sene değerini iki hane olarak programlamış olan bir programcıya sor.
100 yılın değerini anlamak için el değiştirmeye (Handover) tanık olmuş bir Hong Kong vatandaşına sor.
70 Adam yorgun argın eve döndüğünde 5 yaşındaki oğlunu kapının önünde beklerken bulmuş.
Çocuk babasına “Baba 1 saatte ne kadar para kazanıyorsun?” diye sormuş.
Zaten yorgun gelen adam “bu senin işin değil”diye cevaplamış.
4586] 8/Enfâl, 24
4587] 99/Zilzâl, 7-8
4588] Tirmizî, Kıyâmet 1
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 917 -
Bunun üzerine çocuk “Babacığım lütfen bilmek istiyorum” diye ısrar etmiş. Adam “İllâki bilmek istiyorsan 20 dolar” diye yanıt vermiş.
Bunun üzerine çocuk “Peki bana 10 dolar borç verir misin?” diye sormuş.
Adam iyice sinirlenip “Benim senin saçma oyuncaklarına ve benzeri şeylerine ayıracak param yok, hadi derhal odana git ve kapını kapat” demiş.
Çocuk sessizce odasına çıkıp kapısını kapatmış.
Adam sinirli sinirli: “Bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret ediyor?” diye düşünmüş.
Aradan yarım saat geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşmiş ve çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını düşünmüş, belki de çok lâzımdı.
Yukarıya çocuğun odasına çıkmış ve kapıyı açmış. Yatağında olan çocuğa “Uyuyor musun?” diye sormuş.
Çocuk “Hayır” diye cevaplamış.
“Al bakalım istediğin 10 doları, sana az önce sert davrandığım için üzgünüm, ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim” demiş.
Çocuk sevinçle haykırmış: “Teşekkür ederim babacığım.”
Yastığın altında diğer buruşuk paraları çıkarmış. Babasının yüzüne bakmış ve yavaşça paraları saymış.
Bunu gören adam iyice sinirlenerek “Paran olduğu halde neden benden para istiyorsun? Benim senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak vaktim yok” demiş.
Çocuk “Ama, yeterince param yoktu” demiş.
Ve paraları babasına uzatarak “İşte 20 dolar; 1 saatini alabilir miyim?” demiş.
Bu hafta sonu zamanınızın bir kısmını sizin için önemli birilerine ayırın, onları henüz kaybetmeden!
Bankada bir hesap sahibi olduğunu düşün, hesabına her sabah 86.400 lira para yatırılıyor, fakat bu paranın hepsini akşama kadar harcamak zorundasın, ertesi güne transfer edilemez. Paranı kullansan da kullanmasan da hesap her akşam sıfırlanıyor. Ne yaparsın? Tabi ki hepsini harcamaya çalışırsın. Hepimiz Zaman adlı bu bankanın müşterileriyiz. Her sabah 86.400 saniyeye sahip oluyoruz, her akşam gün boyunca kullanmadığımız saniyelerimiz kadar zarara girmiş oluyoruz, yarına transfer edilemez. Her sabah hesabımız dolar, her akşam boşalır. Geri dönüş yok, saniyelerini “şu ân”ı yaşayarak harca, en iyisi bunlarla iyi bir yatırım yap. Sağlık, mutluluk ve başarı için! Zaman kaçıyor. Her gün işinin en iyisini yap.
100 yılın değerini anlamak için ölmekte olan bir insana sor.
40 yılın değerini anlamak için çölde yolunu şaşırıp avare kasnak gibi dolaşmış bir Yahûdi'ye sor.
7 yılın değerini anlamak için 7 yıllık iznini (sabbatical leave) alamamış bir profesöre sor.
- 918 -
KUR’AN KAVRAMLARI
5 yılın değerini anlamak için bir daha seçilememiş bir milletvekiline sor.
Bir senenin değerini anlamak için, sınıfta kalmış bir öğrenciye sor.
Bir ayın değerini anlamak için, 8 aylık bir bebek doğuran anneye sor.
Bir haftanın değerini anlamak için, haftalık dergi çıkaran bir editöre sor.
Bir saatin değerini anlamak için kavuşmayı bekleyen sevgililere sor.
Bir dakikanın değerini anlamak için trenini kaçıran yolcuya sor.
Bir saniyenin değerini anlamak için bir kazayı önleyemeyen sürücüye sor.
Bir milisaniyenin değerini anlamak için şehri karanlığa gömen bir elektrik (power) mühendisine sor.
Bir saniyenin yüzde birinin değerini anlamak için olimpiyatlarda gümüş madalya kazanan koşucuya sor.
Bir mikrosaniyenin değerini anlamak için pentium makine almış olan birine sor.
Bir nanosaniyenin değerini anlamak için yeni terfi etmiş bir dijital devreler tasarımcısına sor.
Bir pikosaniyenin değerini anlamak için birçok patentin sahibi olan analog devreler tasarımcısına sor.
Bir femtosaniyenin değerini anlamak için Nobel Ödülü kazanmış fizikçiye sor.
Her ânını değerlendir, her dakikanı çok özel biriyle paylaş, her an gözetlendiğini ve her yaptığının hesabının sorulacağını unutma.
Unutma zaman hiç kimse için durmaz.
Geçmiş zaman tarih, gelecek zaman gizemli, “şu an” ise sana verilen gerçek bir armağandır.
Ne geçmişe bağlıyız ne de gelecekle sınırlıyız. Şimdi, şu anda ve burada yaşıyoruz.
“Şimdi!” değilse, ne zaman? Üzerinde yoğunlaşılması gereken, “şu an”dır.
Tarih: Erken uyarma sistemi. Geçmişten şu an aracılığıyla geleceğe doğru bir harekettir.
Zaman, iki hareket arasındaki süredir.
Ahmaklar zamanı nasıl öldüreceğini, akıllılar ise nasıl kazanacağını düşünür.
Suçu zamana atıp, zaman kötü diyemezsin. Ey insan, zaman sensin, sen iyi olursan zaman da iyidir, eğer sen kötü isen zaman da kötüdür.
Hayatınızı seviyorsanız zamanınızı boşa harcamayınız, çünkü zaman hayatın kendisidir. İki kere yıkanamazsın aynı ırmakta; üzerinde akan sular, şimdi yeni sulardır.
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 919 -
İnsanlar, babalarından ziyade zamanlarına benzerler.4589
Mutluluk başarıya, başarı ise zamanı değerlendirmeye bağlıdır.
Yaptığınız işin en iyisini, bir de zamanında yapın, o vakit dağ başında bile olsanız insanlar sizi bulur.
Zaman aklı, olgunluğu ve hizmeti artırmak için bize verilmiş en değerli sermayedir.
Zaman, birçok örtüleri kaldırabilir.
Zaman, kolay elde edilen ve ucuz olan şeyleri siler.
Zaman, sessiz bir testeredir.
Zamanın azaltamadığı, yumuşatamadığı üzüntü yoktur.
Zamanın kaybolduğunu bilenler, en çok üzüntü duyanlardır.
Zaman büyük bir öğretmendir, yalnız ne yazık ki daima öğrencilerini öldürür.
Zamanın kime dost, kime düşman olacağı bilinmez.
Zamanlarını en kötü şekilde kullananlar, en çok, zamanın kısalığından şikâyet ederler.
Zaman, ondan yararlanılabilecek kadar uzundur.
Zaman hiç kaybolmaz; Kaybolan biziz.
Zaman gerçekleri bulur.
Bir vakt olur ki derler: O da bir zaman imiş.
İnsan, bir devletin yurttaşı olduğu gibi, zamanının da yurttaşıdır.
Aylar, mevsimler, yıllar / Zaman sanki bir rüzgâr.
Zaman, o hırsızların en belâlısı, / Çalmış güzelin nesi var, nesi yoksa.
İnsanın en büyük sanatı zamandır.
Senin görevin zamanı, onun görevi seni öldürmektir.
Zamanlarını kötü kullananlardan çoğu, kendilerinin aceleci olduğunu bilenlerdir.
Zamanı ancak kullanarak unutabiliriz.
Zamanın özü an'dır. An'ı anlayamadığımız için o hep tekrarlanır.
Zaman, yalnız evlât acısını unutturamaz.
Zaman her şeyi alır götürür, geçerken hiçbir şeyi unutmaz.
Bir şeye mukavemet edemezsiniz: Zaman’a!..
Kanatsız uçan şey nedir?: Zaman! Zaman!
Zaman kötü şeyleri olduğu kadar, iyi şeyleri de alır götürür.
4589] Hadis rivâyeti
- 920 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Zamanın yaraladığı insan, yine zamana sığınır.
Zaman her adama göre bir başka hızla gider. Zaman kimiyle rahvan, kimiyle tırıs, kimiyle dörtnala gider, kimiyle de olduğu yerde durur.
Zaman bir düş gibidir, gelir geçer ve cihan bir uyku gibidir, kişi ölünce duyar.
Ne kadar hakîm olursak olalım, insanı yıpratan kederi zamandan daha çok hafifletemeyiz.
Zaman kendi yasasını birlikte getirir.
Zaman, yaraları sarar.
Zaman, yumuşak eliyle yaranın üzerine merhem sürer.
Zaman, dostlukları unutturmasaydı, düşmanlıklar azalırdı.
Sadece zaman, zamanını kaybetmez.
Zaman, büyük bir hekimdir.
Alelâde bir insan zamanını nasıl sarfedeceğini düşünür, akıllı bir insan nasıl tasarruf edeceğini.
Zaman, en kötü günü de sona erdirir.
Zaman, hangi derde devâ olmaz ki.
Her vakte bir bahane bulur bî-namaz olan (namaz kılmayan).
İnsan zamanla yarış edemez.
Zaman, şifa veren bir ilâçtır.
Zaman, bütün acıları dindirir.
Zaman, her şeyi onarır.
Hatırla ki zaman muhteris bir kumarbazdır. Hilesiz kazanır, bu bir kanun, her koyuşta.
Zaman birçok şeyleri değiştirir, ama eski dostları değiştirmez.
En güzel zamanımız; ya hayâlimizde âtiyi kurduğumuz, ya hâfızamızda mâziye konduğumuz zamandır.
Ah, şu zaman perdesinin arkasında nelerin uyukladığını kim bilebilir ki?
Zaman, birçok örtüleri kaldırabilir.
Yeniden kazanılabilir belki kaybedilen para; Zaman kaybıysa, yol açar telâfisi imkânsız zarara.
En sinsi bir ezâ gibidir geçmeyen zaman.
En müşkül zamanda çalışmaktan daha aziz bir dost, en müşkül zamanda mânâsız mânâsız düşünmekten daha hâin bir düşman görmedim.
Her şeyi yutan zaman.
Zaman yaralar, zaman iyileştirir.
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 921 -
Vaktin hiç kurumaz mürekkebi / Hiç durmadan yazar güzel kalemi.
Alıp götürür ne varsa zaman.
Zamanın, kime dost, kime düşman olacağı bilinmez.
Zaman her şeyi alır götürür, geçerken hiçbir şeyi unutmaz.
İnsan zamanla yarış edemez.
Gençlikte günler çok hızlı, yıllar çok yavaş geçer. İhtiyarlıkta günler yavaş, yıllar çok hızlı geçer.
Çocuklar büyür, yaşlılar ihtiyarlar.
Gençlik çok çabuk geçer derler, aslında ihtiyarlık da öyle…
Günün her saatini dün olduğundan daha iyi olabilmek için kullanmalısın.
İki günü eşit olan aldanmıştır.
Sabahleyin kaybedeceğin bir saatin bütün gün zararını çekersin.
Basit bir insan zamanını nasıl öldüreceğini, değerli bir insan da nasıl kazancağını düşünür.
Hayatı seviyorsanız, zamanınızı boş geçirmeyin, çünkü zaman, hayatın ta kendisidir.
Zaman, bir bakıma geçici hâdiseler ırmağıdır ve akıntısı da pek zorludur.
Bugün dediğimiz şey, sonsuz geçmiş ve gelecek okyanusunda küçücük bir zaman damlasıdır.
Zaman, mülâyim eliyle yaranın üzerine merhem sürer.
Zamanın azaltamadığı, yumuşatamadığı üzüntü yoktur.
Bir safsata yerleşti mi, onu mantıkla yıkmaya çalışmayın, çünkü başaramazsınız. Onu zamana terkedin.
Kim kendi zamanını tam olarak görmek isterse, ona uzaktan bakmalıdır.
Her gözlemci, zamanını kendisiyle birlikte taşır, yani zaman görelidir.
Nerede bir kalp, sevinç ile çarparsa orada zaman iyidir.
Zamanı öldürmekten söz ederiz, ama bizi öldüren zamandır.
Zamanın kaybolduğunu bilenler, en çok üzüntü duyanlardır.
Geçmişi severim, ama geleceği kıskanırım.
Siz zamanı değil, zaman sizi harcar.
Mantıklı adam zamana uyar, olmayan kimseler zamanı kendine uydurmaya çalışırlar. Onun için, uygarlık ve ilerleme onların eseridir.
Gerçek insana, yanlışlık zamana aittir.
Önümüzdeki yıllar bize birçok üstünlükler getirecek, zaman geçtikçe bunların çoğunu beraberinde götürecektir.
- 922 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Baharda ekilmeyen, yazın olmaz, güzün biçilmez, kışın yenilmez.
Zaman, en çelik dişi bir kemiricidir.
Geçen geçmiştir, geçen saat hiç geri gelmez.
Zamanını iyi kullanmasını bilen, arkadaşlarını da davranışlarını da seçmesini bilecektir.
Hiç bir şey, yıllarımız kadar çabuk geçmez.
Zaman, kolay elde edilen ve ucuz olan şeyleri siler.
Zaman, bazı anıları silerek bazılarını düzelterek bazılarını da belirterek bir sanatçı gibi çalışır.
Vaktinizi çalan adam borcunu tanımaz, üstelik de hiçbir zaman bu borcu ödeyemez.
Kaybolmuş şeylerin hiçbiri bir daha geri gelmeyecek ve yarın, geçmiş zamanın sunduğunu getirmeyecek.
Zaman, ancak biz onu yaşadıktan sonra bizim için kutsallaşır.
Zaman her şeyi değiştirmeye yeteneklidir, ama değişikliğe karşı ilgi duyan iç duyumuzu değiştiremez.
Zamana bağlı kalmak da insanın yolu üzerindeki birçok güzellikten yararlanmasını önler.
Zaman kiminde rahat, kiminde orta, kiminde hızlı gider, kiminde de olduğu yerde kalır.
Zamanla, korktuklarımızdan nefret ederiz.
Zaman acıları unutturur, intikam duygusunu söndürür, öfkeleri yatıştırır, kinleri boğar ve geçmiş, yaşanmamış gibi olur.
Zaman aklı, olgunluğu ve hizmeti artırmak için bize verilmiş en değerli sermayedir.
Mutluluk başarıya, başarı ise zamanı değerlendirmeye bağlıdır.
Dün öldü. Bu gün can veriyor, yarın ise henüz doğmadı. Zamanınızı bu açıdan görün ve yararlı iş yapın.
Hiçbir şey hayat ve onu dolduran dakikalar kadar değerli değildir.
Budalalar geçmişten, akıllılar bugünden, çılgınlar da gelecekten söz eder.
Evvelce yaşadıkları zamanı kötü kullanmaları, insanları geri kalan zamanlarını daha iyi kullanmaya sevketmez.
Yaptığınız işin en iyisini, bir de zamanında yapın. O zaman dağ başında bile olsanız insanlar sizi bulur.
Şimdiki zaman yoktur; şimdi dediğimiz geçmişle geleceğin bağlantısı, birleşimidir.
Zaman bütün yeni kuvvetleri eskittiği halde, kendisi yepyeni durmaktadır.
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 923 -
Dondurmasını keyifle yemek isteyen, tabağında erimeye bırakmaz.
Geriye bakmayın. Gelecek için de hayal kurmayın. Size ne geçmişi geri verebilirler, ne de gelecek hayallerinizi tatmin edebilirler. Göreviniz, ödülünüz, kaderiniz, burada ve “şimdi”dir.
Dünyanın en zor şeyi, sır tutmak, bir hareketi unutmak ve boş zamanı iyi değerlendirmektir.
Telaş etme, ama hazır bulun. Bugün için hazır değilsen, yarını karşılamakta geç kalmış olursun.
Zamanı kullanmasını bil, elinden kaçmaya bırakma.
Fırsatın güzelliği, harcanmamasındandır.
Solup kuruyuverir derlenmezse ânında, fırsatları andıran böyle çiçekler vardır.
Zaman paraya benzer lüzumsuz yere sarf edilmedikçe daima yeter.
Zaman: Tersten okursanız dinin direği “Namaz”. Öyle ise, zaman namaz zamanıdır, ibâdet zamanıdır. Namaz zamanı planlama ve doğru kullanma alışkanlığı kazandırır.
Mâzi artık geçti. O ancak ibret almak için düşünülebilir. Geleceğe bel bağlanmaz. Çünkü bundan sonra yaşayacağımız belli değildir. O halde, kendisine itibar edilecek olan fırsat zamanı, içinde bulunulan an'dır. Biz ona sahibiz. Ne yapabilirsek, şimdi yapabiliriz. O da geçip gitmektedir. Yani, kaybedilecek zaman yoktur.
Geçmiş zaman, istikbâlin tohumlarının mahzeni ve geleceğin aynası olduğu gibi, istikbâl de mâzinin tarlası ve hallerinin aynasıdır.
Zaman doğru bir çizgi üzerinde hareket etmez ki, başlangıcı ve sonu birbirinden uzaklaşsın. Dünyanın hareketi gibi o da bir daire çizerek dönmektedir. (İnsan hayatında) Zaman bazen yükselme içinde yaz ve bahar mevsimini gösterir, bazen de alçalarak kış ve fırtına mevsimini.
Bazı insana bir an bir sene, bazılarına bir sene bir an gibi gelir.
Zaman bir büyük müfessirdir. İhtiyarlamış âdetlerin ölüm fermanını da imzalar.
ZAM yalan AN hakikidir. Sahte ve gerçek aynı kelimede. Zaman ve mekân ikisi de bilinçte sürdürürler varlıklarını.
Eriten, erimeyen, nefes almayan ve aldırtmayan, koşmayan, durmayan, yavaşlamayan. İlk varlığın bulduğu gibi kalan, aynı ve yaşlanmayan ama yaşlatan. Huzurda tutulamayan, zorlukta def edilemeyen, göreceli mi göreceli, aslında hep aynı kalan. Tanımlanamamış, anlaşılamamış, sadece olduğu gibi yaşanan. Sanki hiç kimseye aldırmayan, vakur, edepli ve sadece Rabbini tanyan... Zaman. Sadece kendi işine bakan, hiçbirşeyi dert etmeden yolunda yürüyen hem genç hem yaşlı bir garip meçhul gibidir zaman.
İnsan, zamanı öldürüyorum derken, aslında zaman da onu öldürüyor, ölüme yaklaştırıyor.
- 924 -
KUR’AN KAVRAMLARI
En kuvvetli silgi; merhem belki. Nasıl yaşardık, zaman alıp götürmese nice acıları?!
Boş zaman yoktur boşa geçen zaman vardır.
Zamana bırakırsanız, zamanı dolar
Zamana bırakmak: “Bırak o kendi düşer”in hayata uydurulmuş hali.
Önemli olan ‘zamana bırakmak’ değil, / zamanla bırakmamaktır.
Şu an gökyüzünde gördüğümüz çoğu yıldızın geçmişini görmekteyiz. Belki de şu an kâinatın genişlemesiyle onlar yerlerinde değiller. Bize en yakın galaxinin 3 milyar yıl önceki halini görmekteyiz.
Nasıl geçtiğini bir türlü anlayamadığımız ve hep güzel bir şekilde geçirmek üzere planlar yaptığımız ve bir türlü uygulayamadığımız ve bitirmek üzere olduğumuz ömrümüz…
Durmuş bir saat bile günde iki kere doğru zamanı gösterir.4590
Vakit nakittir dense de, zaman nakit değildir. Öyle olsaydı çarşıda, pazarda alınıp satılırdı. Ama nakit zamandır, kazandığımız ve harcadığımız her liranın arkasında, onun uğrunda harcanılan hayatımız vardır. Çarşıdaki her mal ve pazardaki her hizmetin temel ölçüsü, o mal ve hizmet üretilirken harcanan yaşam süreleridir. Nakit/para, o hayat sürelerine biçtiğimiz değerdir. Ve her şey böyle olunca hayat denilen mûcize ne kadar ucuza gider yâ Rabbi!
Yakutlar vakitlerle satın alınabilir, ama vakitler yakutlarla satın alınamaz.4591
Bir Arap atasözüne göre, zaman bir kılıçtır, kendisini kullanmayı bilmeyeni kesen bir kılıç...
Zaman korkanlar için uzun, mutsuzlara yavaş, mutlular için çabuk geçtiği söylenir, sevenler içinse (sevilmesi gerekeni gerektiği gibi sevip ona göre yaşayanlar için) zamanın sonsuz olduğu da eklenir.
Zaman akıp gider su gibi, denir. Akıp gitmek tâbiri bütünleşmiş birbirinin parçası olmuş. Akan su yakalanmıyor ama su hâlâ akmakta... Yani hiçbir şey için geç değil. En önemli şeyin parçası olup akmak için. Hayatı değerli kılan en önemli şeyle birlikte anılmak... Hiç namaz kılamayıp da hemen oracıkta iman edip Allah yolunda savaşa giden müslümünları tâkip ederek vuslata ulaşan sahâbi, zamanı iyi değerlendirenlere güzel bir örnek gibi geliyor.
Gördüğümüz, içinde yaşadığımız, fakat ne olduğunu asla bilemediğimiz…
Elimizle dokunacak kadar yakın, ama tutamadığımız…
Bedenimizdeki etkisini hissettiğimiz, ama göremediğimiz...
Bilemediğimiz, tutamadığımız, göremediğimiz, ama hissettiğimiz ne olabilir? Tabiî ki; zaman.
Ömrümü kemirmeye devam eden kemirgen. Ne zaman son bulacağını
4590] Atasözü
4591] Bir Arap atasözü
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 925 -
biliyorum. Bu kemirgeni ortadan kaldıracak kahraman Azrail ile son soluğumu da kemirecek ve yok olacak. Artık zaman mefhumuna ihtiyacım kalmayacak...
Vakit bir türlü geçmezken... yıllar hayatlar geçiyor...
Sen bana kıyarsın / ben sana / zaman.
Aldığımız her nefes, bugünün yarına dönüşüdür.
Ânını değerlendiremiyorsan, yarını yitirmedesin!
Kur’ân-ı Kerîm’de ileriye dönük olarak gerçekleşeceği bildirilen pek çok olay, olmuş bitmiş şeyler olarak “geçmiş” zaman ifadesiyle anlatılmıştır. Zirâ, Ezel-Ebed esasen tek bir varlık olması itibariyle, İlâhî bakış boyutunda; ya da eski ifade tarzı ile “İlm-i İlâhî”de, tek bir bakıştır!
Gece, hiç rüya görmemiş bir adama göre; Gece yatıp sabah kalkan yaklaşık 8-10 saat uyuyan bir adama göre, gece 1 saat mi, 5 saat mi, 10 saat mi? Bu husus, meçhuldür. Ancak, şu da bir gerçek ki; Gecenin yarısında dişi ağrıyan, dişi zonklayan bir adama göre 5 dakika süren diş ağrısı, bir asır gibi gelir.
Beynimizin zamanı kullanan kısmı, akıl zekâmız, mantıksal seri düşünmemizin kaynağıdır. Anda kalmamızı sağlayan kısmı ise duygusal zekâmız, ilişkilendirici düşünce kaynağımızdır. Duygusal zekâmızla duygularımızın farkına varırız, Bu da başkalarının duygularını anlamamız, onları fark etmemiz ve onlarla empati kurmamız anlamına gelir.
Zihne takılı kalanlar olayların içinde yaşarlar, acı çekerler, mutsuz olurlar. Olayların dışına çıkabilenler zihni izlemeyenlerdir, olanı görürler, ânı hissederler ve yaşadıklarının farkındadırlar. Peki, siz hangi tarafındasınız yaşamın?
Âyet-i Kerimelerde Zaman Kavramı
Asr Kelimesinin (zaman, asır, yüzyıl, ikindi vakti anlamında) Geçtiği Âyetler (Toplam 1 yerde). 4592
Vakt Kelimesinin Kullanıldığı Yerler (Toplam 12 Yerde)4593 Vakitlenmiş, vakitli mânâsında “mevkût” 1 Yerde.4594 Kararlaştırılmış muayyen vakit anlamında “mîkat” (çoğulu mevâkît) toplam 8 yerde. 4595
Dehr (Uzun müddet, dehr, devir anlamında) Kelimesinin Kullanıldığı Yerler (Toplam 2 yerde geçer. 4596
Hîn (Vakit, müddet mânâsınadır.) Kelimesinin Kullanıldığı Yerler (Toplam 35 Yerde). 4597
4592] 103/Asr, 1
4593] 7/A’râf, 187; Vakt: 15/Hicr, 38; 38/Sâd, 81.
4594] 4/Nisâ, 103
4595] 2/Bakara, 189; 7/A’râf, 142, 143, 155; 26/Şuarâ, 38; 44/Duhân, 40; 50/Vâkıa, 50; 78/Nebe’, 17.
4596] 45/Câsiye, 24; 76/İnsân, 1
4597] 2/Bakara, 36, 177; 5/Mâide, 101, 106; 7/A’râf, 24; 10/Yûnus, 98; 11/Hûd, 5; 12/Yûsuf, 35; 14/İbrâhim, 25; 16/Nahl, 6, 6, 80; 21/Enbiyâ, 39, 111; 23/Mü’minûn, 25, 54; 24/Nûr, 58; 25/Furkan, 42; 26/Şuarâ, 218; 28/Kasas, 15; 30/Rûm, 17, 17, 18; 36/Yâsîn, 44; 37/Sâffât, 148, 174, 178; 38/Sâd, 3, 88; 39/Zümer, 42, 58; 51/Zâriyât, 43; 52/Tûr, 48; 56/Vâkıa, 84; 76/İnsan, 1
- 926 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yevm (gün) Kelimesinin Kullanıldığı Yerler (Toplam 474 Yerde).
Nehâr (gündüz) Kelimesinin Kullanıldığı Yerler (Toplam 57 Yerde).
Fecr (Tan yerinin ağarması anlamında kullanılan fecr) Kelimesinin Kullanıldığı Yerler (Toplam 6 Yerde). 4598
Sabâh (subh, asbaha): Farklı anlamlarla birlikte toplam 45 yerde geçen subh kelimesi, gündüzün başlangıç vakti olan sabah ve fecr vakti, sabahlamak anlamında toplam: 29 yerde kullanılır. 4599
Duhâ Toplam 7 yerde geçer. 4600
Zuhr (Z-h-r kelimesi, farklı anlamlarda toplam 59 yerde kullanılır.) Gündüzün en aydınlık vakti, öğle vakti anlamında ise toplam 2 yerde geçer. 4601
Mesâ’: Akşam; Öğleden başlayıp akşama kadar veya bir kavle göre gece yarısına kadar süren müddet anlamına gelir. Kur’ân-ı Kerim’de bu kelimenin fiil biçimi olan tumsûne kelimesi kullanılır. Akşamlamak (akşamlıyorsunuz) anlamında tumsûne kelimesi 1 yerde geçer. 4602
Aşiyy: Değişik anlamlarda toplam 14 yerde kullanılır. Aşiyy ve Işâ’ Kelimeleri, Gündüzün sonu, akşam ve yatsı anlamında ise toplam 13 yerde geçer. 4603
Leyl: Gece anlamına gelen leyl kelimesi Kur’an’da 92 yerde kullanılır.
Şehr: Hilâl, ay ve senenin on ikide biri olan ay anlamında toplam 21 Yerde kullanılır. 4604
Nesî’: Câhiliye Araplarının haram ayları değiştirmesi anlamındadır. Kur’an’da 1 yerde geçer.4605
Sene: (Çoğulu Sinîn) Sene anlamında toplam 18 yerde geçer.4606 Ayrıca, zamanın geçmesiyle bozulmak anlamında Seneh kelimesinin türevi olan yetesenneh kelimesi, Kur’an’da 1 yerde geçer.4607 Aydınlık, parıltı anlamında senâ kelimesi 1 yerde kullanılır.4608 Kuraklık ve kıtlıklar anlamında sinîn 1 yerde. 4609
4598] 2/Bakara, 187; 17/İsrâ, 78, 78; 24/Nûr, 58; 89/Fecr, 1; 97/Kadr, 5
4599] 5/30; 5/31; 6/96; 7/78; 7/91; 11/67; 11/81; 11/81; 11/94; 15/66; 15/83; 18/42; 18/45; 28/10; 28/82; 28/18; 29/37; 30/17; 37/137; 37/177; 46/25; 54/38; 67/30; 68/17; 68/20; 68/21; 74/24; 81/18; 100/3;
4600] 7/A’râf, 96; 20/Tâhâ, 59, 119; 79/Nâziât, 29, 46; 91/Duhâ, 1; 93/Şems, 1.
4601] 24/Nûr, 58; 30/Rûm, 18
4602] 30/Rûm, 17
4603] 3/Âl-i İmrân, 41; 6/En’âm, 52; 12/Yûsuf, 16; 18/Kehf, 26; 19/Meryem, 11, 62; 24/Nûr, 58; 30/Rûm, 18; 38/Sâd, 18, 31; 40/Mü’min, 46, 55; 79/Nâziât, 46
4604] 2/Bakara, 185, 185, 194, 194, 197, 217, 226, 234; 4/Nisâ, 92; 5/Mâid, 2, 97; 9/Tevbe, 2, 5, 36, 36; 34/Sebe’, 12, 12; 46/Ahkaf, 15; 58/Mücâdele, 4; 65/Talâk, 4; 97/Kadr, 3
4605] 9/Tevbe, 37
4606] 2/Bakara, 96; 5/Mâide, 26; 10/Yûnus, 5; 12/Yûsuf, 42, 47; 17/İsrâ, 12; 18/Kehf, 11, 25; 20/Tâhâ, 40; 22/Hacc, 47; 23/Mü’minûn, 112; 26/Şuarâ, 18, 205; 29/Ankebût, 14; 30/Rûm, 4; 32/Secde, 5; 46/Ahkaf, 15; 70/Meâric, 4
4607] 2/Bakara, 259
4608] 24/Nûr, 43;
4609] : 7/A’râf, 130
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 927 -
Sene/yıl anlamına gelen “âm” kelimesi de Kur’an’da toplam 9 yerde geçer. 4610
Usbû’: Hafta anlamına gelen usbû’ kelimesi Kur’an’da geçmez. Ancak, haftanın günlerinden cuma (cum’a) 1 yerde4611 ve cumartesi anlamına gelen sebt geçer. Sebt kelimesi toplam 6 âyette geçer. 4612
Ân: Şimdi anlamına gelen ân kelimesi Kur’an’da toplam 8 yerde kullanılır. 4613
Sâat: Sâat kelimesi; Saat ve kıyâmet anlamında toplam 48 yerde kullanılır. Sâat kelimesi nekra olarak (sâatun şeklinde) saat anlamında kullanılır ve Kur’an’da toplam 8 yerde geçer.4614 Sâat kelimesi, ma’rife olarak (es-sâatu şeklinde) kıyâmet günü, kıyâmet vakti anlamında kullanılır ve bu anlamda toplam 40 yerde kullanılır. 4615
Kıyâmet: Tümü “Yevmu’l-Kıyâmeh” şeklinde ve kıyâmet günü, âhiret yurdunda herkesin amellerinin karşılığını görmesi için Allah’ın huzurunda toplanacakları gün anlamında Kur’an’da toplam 70 yerde geçer. 4616
Berzah: Lügatta, iki şey arasındaki engel, aralık, perde anlamına gelen berzah kelimesi, Kur’an’da kıyâmet gününe kadar bâki olan dünyaya dönmelerine mâni, engel anlamında 3 yerde kullanılır. 4617
Ebed: Ebediyen, sürekli anlamındadır. Kur’an’da tümü zaman zarfı olarak ebeden şeklinde ve toplam 28 yerde geçer. 4618
Sayf: Yaz anlamına gelen Sayf kelimesi Kur’an’da toplam 1 yerde geçer. 4619
Şitâ: Kış anlamına gelen Şitâ kelimesi Kur’an’da toplam 1 yerde geçer. 4620
Mehl: Meh(i)l, mühlet vermek, süre tanımak anlamındadır. Kur’an’da toplam 6 yerde geçer. 4621
4610] 2/Bakara, 259, 259; 9/Tevbe, 28, 37, 37, 126; 12/Yûsuf, 49; 29/Ankebût, 14; 31/Lokman, 14
4611] 62/Cum’a, 9
4612] 2/Bakara, 65; 4/Nisâ, 47, 154; 7/A’râf, 163, 163; 16/Nahl, 124.
4613] 2/Bakara, 71, 187; 4/Nisâ, 18; 8/Enfâl, 66; 10/Yûnus, 51, 91; 12/Yûsuf, 51; 72/Cinn, 9.
4614] 7/A’râf, 34; 9/Tevbe, 117; 10/Yûnus, 45, 49; 16/Nahl, 61; 30/Rûm, 55; 34/Sebe’, 30; 46/Ahkaf, 35
4615] 6/En’âm, 31, 40; 7/A’râf, 187; 12/Yûsuf, 107; 15/Hicr, 86; 16/Nahl, 77; 18/Kehf, 21, 36; 19/Meryem, 75; 20/Tâhâ, 15; 21/Enbiyâ, 49; 22/Hacc, 1, 7, 55; 25/Furkan, 11, 11; 30/Rûm, 12, 14, 55; 31/Lokman, 34; 33/Ahzâb, 63, 63; 34/Sebe’, 3; 40/Mü’min, 46, 59; 41/Fussılet, 47, 50; 42/Şûrâ, 17, 18; 43/Zuhruf, 61, 66, 85; 45/Câsiye, 27, 32, 32; 47/Muhammed, 18; 54/Kamer, 1, 46, 46; 79/Nâziât, 42
4616] 2/Bakara, 85, 113, 174, 212; 3/Âl-i İmrân, 55, 77, 161, 180, 185, 194; 4/Nisâ, 87, 109, 141, 159; 5/Mâide, 14, 36, 64; 6/En’âm, 12; 7/A’râf, 32, 167, 172; 10/Yûnus, 60, 93; 11/Hûd, 60, 98, 99; 16/Nahl, 25, 27, 92, 124; 17/İsrâ, 13, 58, 62, 97; 18/Kehf, 105; 19/Meryem, 95; 20/Tahâ, 100, 101, 124; 21/Enbiyâ, 47; 22/Hacc, 9, 17, 69; 23/Mü’minûn, 16; 25/Furkan, 69; 28/Kasas, 41, 42, 61, 71, 72; 29/Ankebût, 13, 25; 32/Secde, 25; 35/Fâtır, 14; 39/Zümer, 15, 24, 31, 47, 60, 67; 41/Fussılet, 40; 42/Şûrâ, 45; 45/Câsiye, 17, 26; 46/Ahkaf, 5; 58/Mücâdele, 7; 60/Mümtehıne, 3; 68/Kalem, 39; 75/Kıyâme, 1, 6
4617] 23/Mü’minûn, 100; 25/Furkan, 53; 55/Rahmân, 20
4618] 2/Bakara, 95; 4/Nisâ, 57, 122, 169; 5/Mâide, 24, 119; 9/Tevbe, 22, 83, 84, 100, 108; 18/Kehf, 3, 20, 35, 57; 24/Nûr, 4, 17, 21; 33/Ahzâb, 53, 65; 48/Fetih, 12; 59/Haşr, 11; 60/Mümtehıne, 4; 62/Cum’a, 7; 64/Teğâbün, 9; 65/Talâk, 11; 72/Cinn, 23; 91/Beyine, 8
4619] 106/Kureyş, 2
4620] 106/Kureyş, 2
4621] 18/Kehf, 29; 44/Duhân, 45; 70/Meâric, 8; 73/Müzzemmil, 11; 86/Târık, 17, 17
- 928 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Lemhu’l-basar: Birdenbire bakıverme, gözle ânî bakış, gözün süratli bakışı anlamında olup, çok kısa vakit, bir anda olup biten şeyi (göz açıp kapayıncaya kadar zamanı) ifade için darb-ı mesel olarak kullanılır. Kur’an’da toplam 2 yerde kullanılır. 4622
Tarf: (Çoğulu etrâf). Taraf, etraf, yan, uç, grup, göz, bakış, gündüzün iki ucu olan sabah ve akşam, gündüz saatleri anlamlarına gelir. Kur’an’da toplam 11 yerde kullanılır. 4623
Umur: (U-m-r kelimesi ve türevleri, farklı anlamlarda Kur’an’da toplam 24 yerde kullanılır.) Ömür ve ömür vermek, yaşatmak anlamında toplam 13 yerde geçer. 4624
Ecel: Ecel, yani tayin edilen vaktin sonu, belirli müddet anlamında toplam 52 yerde kullanılır.4625 Ayrıca, iki âyet-i kerimede “ecel” kelimesi fiil halinde kullanılır.4626 Bir âyette de mef’ûl ismi olarak müeccel şeklinde kullanılır.4627 Ayrıca, tecil etmek/ileriye atmak, ertelemek anlamında 3 yerde kullanılır. 4628
Tıfl: (Çoğulu atfâl) Çocuk anlamına gelir. Kur’an’da toplam 4 yerde geçer. 4629
Mehd: Hazırlamak, sermek, beşik, yatak, döşek anlamına gelir. Toplam 16 yerde geçer.
Sağîr: Küçük, küçük olma, aşağılık, madden veya mânen küçük, mertebe ve kıymet itibarıyla küçüklük gibi anlamlara gelir. (S-ğ-r kelimesi) değişik kullanımlarla, toplam 13 yerde geçer.
Sabiyy: Bülûğ çağına ermemiş çocuk anlamına gelir. Bu anlamda 2 yerde geçer. 4630
Yetim: Babasız çocuk, bülûğ çağına girmeden önce babasını kaybetmiş çocuk anlamındadır. Toplam 23 yerde geçer.
Eşudd: (Ş-d-d fiili, değişik türevleriyle ve değişik anlamlarda, daha çok kuvvet, takviye anlamında toplam 102 yerde kullanılır.) Eşüdd kelimesi ise, kemal çağı ve kuvvet anlamında toplam 8 yerde geçer. 4631
4622] 16/Nahl, 77; 54/Kamer, 50
4623] 3/Âl-i İmrân, 127; 11/Hûd, 114; 13/Ra’d, 41; 14/İbrâhim, 43; 20/Tâhâ, 130; 21/Enbiyâ, 44; 27/40; 37/Sâffât, 48; 38/Sâd, 52; 42/Şûrâ, 45; 55/Rahmân, 56
4624] 2/Bakara, 96, 96; 10/Yûnus, 16; 15/Hicr, 72; 16/Nahl, 70; 21/Enbiyâ, 44; 22/Hacc, 5; 26/Şuarâ, 18; 28/Kasas, 45; 35/fâtır, 11, 11, 37; 36/Yâsin, 68
4625] 2/Bakara, 231, 232, 234, 235, 282, 282; 3/Âl-i İmrân, 145; 4/Nisâ, 77; 6/En’âm, 2, 60, 128; 7/A’râf, 34, 34, 135, 185; 10/Yûnus, 11, 49, 49; 11/Hûd, 3, 104; 13/Ra’d, 2, 38; 14/İbrâhim, 10, 44; 15/Hicr, 5; 16/Nahl, 61, 61; 17/İsrâ, 99; 20/Tâhâ, 129; 22/Hacc, 5, 33; 23/Mü’minûn, 43; 28/Kasas, 28, 29; 29/Ankebût, 5, 53; 30/Rûm, 8; 31/Lokman, 29; 35/Fâtır, 13, 45, 45; 39/Zümer, 5, 40/Mü’min, 67; 42; 42/Şûrâ, 14; 46/Ahkaf, 3; 63/Münâfıkun, 10, 11; 65/Talâk, 2, 4; 71/Nûh, 4, 4
4626] 6/En’âm, 128; 77/Mürselât, 12
4627] 3/Âl-i İmrân, 145
4628] 3/Âl-i İmran, 145; 6/En’âm, 128; 77/Mürselât, 12
4629] 22/Hacc, 5; 24/Nûr, 31, 59; 40/Mü’min, 67
4630] 19/Meryem, 12, 29.
4631] 6/En’âm, 152; 12/Yûsuf, 22; 17/İsrâ, 34; 18/Kehf, 82; 22/Hacc, 5; 28/Kasas, 14; 40/Mü’min, 67; 46/Ahkaf, 15
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 929 -
Fârid: Kocamış anlamına gelen fârid (sonu dat), Kur’an’da 1 yerde geçer. 4632
Bikr: Erkenden gelmek, gündüzün başlangıcında gelmek veya herhangi bir vakitte acele gelmek, gündüzün başlangıcı, sabah, erken, evlenmemiş genç kız (bâkire), orta yaşlı körpe inek (düve) anlamlarına gelir. Toplam 12 yerde geçer.
Avân: Orta yaşta; ne küçük ne büyük; ne çok genç, ne de çok yaşlı anlamında bir yerde kullanılır. 4633
Fevâk: Dönüş, geri çevriliş anlamına gelen fevâk (sonu kaf ile) kelimesi, Kur’an’da 1 yerde geçer. 4634
Bahîra: Kulağı yarılmış dişi deve. Câhiliye Arapları bir deve beş batın doğurup da son doğurduğu erkek olduğu zaman, dişi devenin kulağını yararlar, sırtına yük yüklemezler, binzerler, kesmezler, sudan ve mer’adan men etmezlerdi. Buna bahîra derlerdi. Kur’an’da 1 yerde geçer. 4635
Vasîle: Câhiliye devri Araplarının tanrı olarak taptıkları putlara bıraktıkları, ikiz olarak doğan dişi deve (vesîle; sad ile); Kur’an’da 1 yerde geçer. 4636
Hâm: On nesil dölleyen erkek deveye C âhiliye Arapları hâm derler ve onu serbest bırakırlar, kesmezlerdi. Kur’an’da 1 yerde geçer. 4637
Leben: Süt anlamındadır. Kur’an’da 2 yerde geçer. 4638
Kehl: Yaşlı, kemale ermiş kişi; Otuz ilâ elli yaşları arasında bulunup saçları ağarmaya başlayan veya gençlik devresini atlatıp ihtiyarlığa ayak basan kişi anlamındadır. Kur’an’da 2 yerde geçer.4639
Kiber: (k-b-r) kelimesi değişik türevleriyle toplam 161 yerde kullanılır. Yaşlılık, kocama anlamına gelen kiber kelimesi toplam 6 yerde geçer.4640 Yine, yaşlı ve büyük anlamında kebîr kelimesi farklı âyetlerde kullanılır.
Şeyh: (Çoğulu: şuyûh): İhtiyar, 50 Yaşını geçkin kimse, 50 ilâ 80 yaş arasında bulunan kimse anlamındadır. Kur’an’da toplam 4 yerde geçer. 4641
Acûz: Yaşlı, ihtiyar kadın, koca karı anlamındadır. Kur’an’da toplam 4 yerde geçer. 4642
Erzelu’l-umr: En düşük ihtiyarlık, kocamışlık hali, ömrün yaşlılık, âcizlik ve bunama halindeki son devresi anlamındadır. Kur’an’da toplam 2 yerde geçer.4643 Yine benzer anlamda erzelûn ve erâzil kelimeleri toplam 2 yerde kullanılır. 4644
Esbât: Torunlar, kabileler anlamındadır. Kur’an’da toplam 5 yerde geçer. 4645
4632] 2/Bakara, 68
4633] 2/Bakara, 68
4634] 38/Sâd, 15
4635] 5/Mâide, 103
4636] 5/Mâide, 103
4637] 5/Mâide, 103
4638] 16/Nahl, 66; 47/Muhammed, 15
4639] 3/Âl-i İmrân, 46; 5/Mâide, 110
4640] 2/Bakara, 266; 3/Âl-i İmrân, 40; 14/İbrâhim, 39; 15/Hicr, 54; 17/İsrâ, 23; 19/Meryem, 8
4641] 11/Hûd, 72; 12/Yûsuf, 78; 28/Kasas, 23; 40/Mü’min, 67
4642] 11/Hûd, 72; 26/Şuarâ, 171; 37/Sâffât, 135; 51/Zâriyât, 29
4643] 16/Nahl, 70; 22/Hacc, 5
4644] 26/Şuarâ, 111; 11/Hûd, 27
4645] 2/Bakara, 136, 140; 3/Âl-i İmrân, 84; 4/Nisâ, 163; 7/A’râf, 160
- 930 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Felsefe ve Bilim Işığında Kur’an’da Zaman Kavramı, Faiz Kalın, Rağbet Y.
2. Zaman Yönetimi, Hayat Y.
3. 10 Dakikada Neler Yapabilirsiniz? Muhammed el-Kasım, Polen Y.
4. Zaman Nasıl Yönetilir, Aylin Atmaca, Timaş Y.
5. Zaman Yönetimi, Jane Smith, Timaş Y.
6. Zaman Yönetimi ve Planlama, Celal Çelik, Buruc Y.
7. Geleceği Yönetmek, Erol Mütercimler, Alfa Y.
8. Zamanı Yönetme Sanatı, Jackualine Atkinson, trc. Cem S. İslâm, Nehir Yay., İst., 1997
9. Zamanın Kısa Tarihi, Stephen Hawking, trc. Sabit Say-Murat Uraz, Milliyet Yay., İst, ts.
10. Doğulu İnsan ve Zaman, Joseph Needham, İz Yay., İstanbul, 2000.
11. Heidegger’de Varlık ve Zaman, A. Kadir Çüçen, Asa Kitabevi, Bursa, 1997
12. Son Üç Dakika, Paul Davies, trc. Sinem Gül, Varlık Yay., İstanbul, 1999.
13. Zaman ve Öteki, Johannes Fabian, trc. Selçuk Budak, Bilim ve Sanat Yay., Ankara, 1999.
14. Zamanın Gezmenleri, Zig-Zag Group, haz. Kerem Yücel, İstanbul, ts. Herkes İçin Görelilik, James A. Coleman, trc. Osman Gürel, V Yay., Ankara, 1987
15. Uzay-Zaman”, Uzay, Zaman, Özdek I, trc. Aziz Yardımlı, İdea Yay., İstanbul, 1998
16. “Ether ve Görelilik Kuramı”, Albert Einstein, Uzay, Zaman, Özdek I, trc. Aziz Yardımlı, İdea Y., İst, 1998
17. Yıldızların Zamanı, Alan Ughtman, trc. Murat Alev, Tübitak Yay, Ankara, 1998
18. Ether, Uzay, Zaman, Özdek I, James Clerk Maxwell, trc. Aziz Yardımlı, İdea Yay, İst. 98
19. Rölativitenin Alfabesi, Bertrand Russel, trc. Vahap Erdoğdu, Onur Yay.,Ankara, 1974
20. İlk Üç Dakika, Steven Weinberg, trc. Zekeriya Aydın-Zeki Aslan, Tübitak, Ankara, 1996
21. Einstein ve Görecelik Kuramı, Paul Strathern, trc. Handan Hazar, Gendaş Yay., İst. 1997
22. Hawking ve Karadelikler, Paul Strathern trc. Ahmet Civan, Gendaş Yay., İstanbul, 1998
23. Evrenin Yatışmaz Yapısı, ‘Abdulkerîm Surûş, trc. Hüseyin Hatemi, İnsan Yay., İst., 1995
24. ez-Zemân fi’l-Fikri’1-İslâmî, İbrâhîm El-’Atî, Dâru’I-Muntahabi’I-Arabî, Beyrut, 1993
25. Herkes İçin Görelilik, James A. Coleman, trc. Osman Gürel, V Yay., Ankara, 1987
26. Felsefe Terimleri Sözlüğü, Bedia Akarsu, Savaş Yay., Ankara, 1984
27. Felsefi Doktrinler Sözlüğü, Ötüken Yay., İstanbul, 1979
28. Türk Düşünce Tarihinde Felsefe Hareketleri, İ. Agâh Çubukçu, Ankara, 1991
29. İslâm Felsefesi Tarihi, Macit Fahrî, trc. Kasım Turhan, İstanbul, 1992
30. Felsefe Ansiklopedisi, Orhan Hançerlioğlu, (1-VII), Remzi Kitabevi Yay, İstanbul, 1980
31. İbn Arabi’nin Fusûs’undaki Anahtar Kavramlar, Toshihîko İzutsu, trc. A.Yüksel Özemre, Kaknüs Y., İst. 998
32. el-Okyânûsu’1-Basît fî Tercemeti’l-Kâmûsi’l-Muhît (Kamus Tercemesi), Ebu’l-Kemâl Ahmed Asım Efendi, (I-IV), Cemâl Efendi Matbaası, İstanbul, 1305
33. el-Furûk fi’1-Luğa, Ebû Hilâl el-’Askerî, Dâru’l-Âfâki’l-Cedîde, Beyrut, 1980
34. Tertîbu’l-Kâmûsi’l-Muhît ‘alâ Tarîkati’I-Misbâhi’l-Münîr ve Esasi’1-Belâğa, Tâhir Ahmed ez-Zâvî, I-IV,ys., ts.
35. Tâcu’l-’Arûs min Cevâhîri’1-Kâmûs, Muhammed Murtazâ ez-Zebîdî, (I-X), Dâru Libya, Bingazi, 1306
36. Lisânu’l-’Arab, Ebul-Fadl Cemâluddîn Muhammed İbn Mükerrem İbn Manzûr, (I-XV), Beyrut, 1990
37. Kitâbu’t-Ta’rîfât, Alî İbn Muhammed İbn ‘Alî es-Seyyid eş-Şerîf ez-Zeyn Ebu’l-Hasen el-Huseynî el-Cürcânî, ys., ts.
38. Kâmûs-i Türkî, Şemseddin Sami, nşr. Ahmet Cevdet, Derse’âdet, 1317
39. Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Süleyman Uludağ, Marifet Yay., İstanbul, 1991
40. Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Ethem Cebecioğlu, Rehber Yay., Ankara, 1997
41. Tasavvuf Terimleri, Safer Baba, Hatem Keten Yay., İstanbul, 1998
42. Farabî ve İbn Sina’ya Göre Yaratma, Hüseyin Atay, AÜİF Yay., Ankara, 1974
43. Âlemden Allah’a, Mehmet S. Aydın, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Yay., İstanbul, 2000
44. Müsbet İlim ve Allah, Mehmet S. Aydın, İstanbul, 1976
45. Her Yönüyle Dil Ana Çizgileriyle Dilbilim, Doğan Aksan, Ankara, 1998
46. Kur’ân’da İnsan Gayb İlişkisi, Halis Albayrak, Şule Yay, İstanbul, 1993
ZAMAN, ASR, DEHR VE GECE-GÜNDÜZ
- 931 -
47. Risâletu’l-Ğufrân, Ebu’l Alâ’ el-Ma’arrî, nşr. ‘Âişe ‘Abdurrahmân Bintu’ş-Şâti’, Mısır, ts.
48. Ebedî Dönüş Mitosu, Mircea Eliade, trc. Ümit Altuğ, İmge Kitabevî, Ankara, 1994
49. Kutsal ve Dindışı, Mircea Eliade, Gece Yay., Ankara, 1991
50. İslâm’da Dînî Düşüncenin Yeniden Doğuşu, Muhammed İkbâl, trc. Ahmet Asrar, Birleşik Yay., İstanbul, ts.
51. Tanrıya Koşan Fizik, Sadettin Merdin, Timaş Yay., İstanbul, 1995
52. “İslâmî Dünya Görüşü: Genel Bir Çerçeve”, Nakîb el-Attas, İslâm ve Modernizm, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı Yay., İstanbul, 1997, s. 15-41
53. Bilgi ve Kutsal, Seyyid Hüseyin Nasr, trc. Yusuf Yazar, İz Yay., İstanbul, 1999
54. İslâm Kozmoloji Öğretilerine Giriş, Seyyid Hüseyin Nasr, trc. Nazife Şişman, İnsan Y. 985
55. Dehr, Hayrani Altuntaş, DİA, İstanbul, 1994, IX, 107-109
56. “Ebed”, Ahmet Saim Kılavuz, DİA, İstanbul, 1994, X, 72-73
57. “Ezel”, Ahmet Saim Kılavuz, DİA, İstanbul, 1995, XII, 49-50
58. Saat”, T. Gökmen, İA, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1971,X, 2-3
59. Hafta Tatili, Kürşat Demirci, DİA, İstanbul, 1997, XV, 128-134
60. Yunan ve İslâm Felsefesinde Aristocu Zaman Görüşüne Tepkiler, AÜİİED,II,1975,s.71-89
61. Zamanın Esrarı, Osman Çakmak, Zafer, sayı: 265-266, Ocak-Şubat 1999
62. “Miraç ve Zaman”, Âdem Tatlı, Zafer, sayı: 266, Şubat 1999, s. 30-31
63. İslâm Felsefesinde Aristocu Zaman Görüşü, Mehmet Dağ, AÜİFD, XIX, 1973, s. 97-113
64. Bazı İslâm Düşünürlerine Göre Zamanın Kıdemi Meselesi, İsmail Erdoğan, FÜİFD, sayı: 2, 1997, s. 51-61
65. Zaman, Seyyid N. Erkal, Merdiven, sayı: 11-12, Temmuz-Ağustos 1998, s. 4-5
66. “Başlangıçtan Elizabeth Devrine Kadar İngiliz Edebiyatında Zaman Kavramları”, Ahmet Uysal, AÜDTCFD, No: 1-4, 1964, s. 135-161
67. Edebiyat Açısından Doğu ve Batı Mistisizminde Zaman Düşüncesi”, AÜDTCFD, No: 1-4, 1964, s. 71-99
68. “İhvan-ı Safa, İbn Sina ve Gazali’de Zaman Anlayışı”, Kâzım Sarıkavak, Felsefe Dünyası, Türk Felsefe Derneği Yayını, sayı: 25, Yaz 1997, s. 52-71
69. “Boşluğun Yeni Hâkimi Beşinci Kuvvet”, Raşit Gürdilek, Bilim ve Teknik, Tübitak, cilt: 32, sayı: 380, Temmuz, 1999, s. 28-32
70. Kur’an-ı Kerim’de Fasıla”, Ali Eroğlu, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı: 10, Erzurum, 1991, s. 251-288
71. “Heidegger’in Varlık ve Zaman’ının DayandığıTemel Varsayım”, Ramazan Ertürk, İslâmî Araştırmalar, cilt: 13, sayı: 1, 2000, s. 113-118
72. Nietzsche ve Zaman Kavramı, D. W. Dauer, trc. Alp Tümertekin, Cogito, sayı: 11, Y. K. Y., 1997, s. 83-100
73. “Zaman ve Etik Ahlâk Nasıl Mümkündür”, C. M. Sherover, trc. Doğan Şahiner, Cogito, sayı: 11, Yapı Kredi Yay., 1997, s. 165-180
74. “Anın Sezgisinden Seçmeler”, Gaston Bacheiard, trc. Alp Tümertekin, Cogito, sayı: 11, Y. K. Y., 97, s. 59-64
75. “İçsel Zaman Bilinci”, Edmund Husserl, trc. Doğan Şahiner, Cogito, sayı: 11, Yapı K. Yay., 1997, s. 17-28
76. Hegel ve Marx’ta Zaman ve Zamansallık, W. Mays, trc. Alp Tümertekin, Cogito, sayı: 11, Y. K.Y, 97,s.65-82
77. “Felsefe Notları’ndan “Zaman Üstüne” Ludwig Wittgenstein, trc. Doğan Şahiner, Cogito, sayı: 11, Yapı Kredi Yay., 1997, s. 43-57
78. “Doğu Ortaçağında Zaman Kavramı”, Gühnihâl Küken, Cogito, sayı: 11, YK Yay, 1997, s. 181-190
79. “Zaman Kavramı”, Martin Heidegger, trc. Doğan Şahiner, Cogito, sayı: 11, YK Y., 1997, s. 29-41
80. “Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Zaman Anlayışı”, Erol Koroğlu, Cogito, sayı: 11, Y.K.Y, 1997, s. 201-222
81. “Kaç Çeşit Zaman Var?”, Edward Hail, trc. Doğan Şahiner, Cogito, sayı: 11, Yapı K. Y. 97
82. Evrende Geleceğe İlişkin Belirsizliğin İnsanoğlu İçin Yarattığı Olasılıklar Ya da Kader ile Kadere Karşı Çıkan İrade, Bahar Ocal Düzgören, Cogito, sayı: 11, Y.K. Y., 1997, s. 109-125
ZEKÂT
- 933 -
Kavram no 198
Nimetler 27
İmtihan 21
Bk. Rızık; İnfak; Ticaret; Fakirlik-Zenginlik
ZEKÂT
• Zekât; Anlam ve Mâhiyeti
• Zekâtın Farziyeti
• Zekât, Bütün Peygamberlerin Ümmetlerine Farz Kılınmış Bir İbadettir
• İsrâiloğullarına da Zekât Farzdı
• Zekât Vermemenin Cezası
• Zekâtı Tehir Etmenin Cezası
• Zekât Hakkında Özet Fıkhî Bilgi
• Zekâtın farz olmasının şartları
• Cimriliğin Kötülüğü; Cömertlik, Zekât ve İnfakın Önemiyle İlgili Bazı Âyetler
• Zekât ve İnfakın Önemini Anlatan Bazı Hadis-i Şerifler
• Zekâtın Önemi ve Hikmetleri:
a- Zekât Malı Islah Eder
b- Zekât, Nimetin Gerçek Sahibi Allah’a bir şükürdür
c- Zekât Malı Temizler
d- Malın Gerçek Sahibini Hatırlatır ve Kişinin Emanet Bilincini Güçlendirir
e- Ferdi/Kişiyi Maddeperestlikten Korur; Kalpteki Dünya Sevgisine
Karşı Bir İlâçtır
f- İhtiras Zincirini Kırar, Hırsdan Korur, Nefsin Maraz ve İletini Tedavi Eder
g- Zekât, Kişiyi Cimrilikten Korur, Cömertleştirir
h- İsraf ve Lüx Gibi Şeytanî Eğilimleri Azaltır
i- Kalbin Katılaşmasını Önler; Kalbe Sevinç, Mutluluk ve Huzur Verir
j- Halka Şefkat ve Merhameti Arttırır, Dost Kazanmaya Sebep Olur
k-Sıla-i rahme teşvik eder; Akrabaya vermeyi, onları gözetmeyi hatırlatır
l- Zekât, Malı Ebedîleştirir
m-Malı Çoğaltır, Bereketini Arttırır
n- Kişiyi Yatırıma Teşvik Eder
o- Fakir-Zengin Uçurumunu Önler, Orta Sınıf Oluşturur
p- Zekât, Sosyal Dayanışma ve Sosyal Güvenlik Sigortasıdır
r- Zekât, Dünya ve Âhiret Uçurumları Üzerindeki Bir Köprüdür
• Zekâtını Her Müslüman Kendisi Dağıtabilir mi?
“Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin.” 4646
Zekât; Anlam ve Mâhiyeti
Zekât, kelime anlamı olarak; bereket, artmak, üremek ve temizlemek demektir. Zekât vermek, hem insanı malında bereket ve artışı sağlayacak bir yola
4646] 2/Bakara, 43
- 934 -
KUR’AN KAVRAMLARI
götürdüğü, hem de mal ve servetteki fakirin hakkı çıkarılarak cimrilik kirlerini giderdiği ve insanın iç dünyasında bir arınma vücuda getirdiği için, bu göreve zekât denmiştir. Terim olarak zekât, Kur’an’da sayılan sınıflardan birisine veya birkaçına Allah rızası için belli bir malın belirli bir kısmını belirli zamanlarda vermek anlamında İslâm’ın rükûnlarından birisi olan mâlî ibâdetin adıdır.
“Namazı ikame edin (hakkıyla kılın), zekâtı verin, rükû edenlerle beraber rükû edin.”4647 Zekât, Kur’an’da 32 yerde geçmektedir. Kur’an’da sadaka kelimesi de genellikle zekât anlamında kullanılmaktadır. Zekâta “sadaka” isminin verilmesinin sebebi, zekâtın malı temizleyip sıhhat ve kemâline sebep olması, zekât verenin de imanındaki sadakat ve olgunluğuna delalet etmesidir. Ancak, kullanılışta sadaka, hem farz hem de nâfile olan malî ibâdetler, her çeşit infak için kullanıldığı halde, zekât sadece farz olan ibâdete denir. Zekât, ekonomik fedâkârlık olan infakın mecburî ve müeyyideli bir uygulanışıdır. Kur’an’da altı yerde namazla birlikte ifade edilmektedir. Böylece namazın ruhî arındırma, fahşâ ve münkerden insanı temizleme özelliği yanında, zekâtın sosyo ekonomik bir arındırma getirdiği, bu iki ibâdetle insanın beden, ruh, psikoloji, manevî ve sosyal yönlerden temizlenmiş olur. Yine namaz emrinin, kişinin Rabb’ine karşı görevleri için baş örnek, zekâtın da insanın diğer insanlara karşı görevleri için prototip olduğu değerlendirilebilir.
Böylece namazı gereği gibi kılan bir mü’min, Rabbine karşı şükür ve kullukla ilgili tüm diğer ibâdetleri kolaylıkla yerine getirebilecek seviyeye yükselirken, zekât görevini gerektiği gibi yapan insan da diğer insanlara ve çevresine karşı fedâkârlık ve diğer görevlerini kolaylıkla yerine getirebilecek bir olgunluğa ulaşır. Namazla her türlü ahlâkî ve ruhî kötülüklerden uzaklaşırken; zekâtla da mala tapmaya kadar varabilecek, mal ve dünyaya aşırı düşkünlükten, hırs ve bencillik gibi kötü huylardan kurtulabilir.
Zekâtın Farziyeti
Zekât, Kur’an’da 32 yerde emir ve tavsiye edilmektedir. Bu âyetlerden biri, konumuzu teşkil eden âyettir: “Namazı ikame edin (hakkıyla kılın), zekâtı verin, rükû edenlerle beraber rükû edin.”4648
Peygamberimiz zekâtın İslâm’ın temel esaslarından, önemli farzlarından bir olduğunu şu meşhur hadisiyle izah eder: “İslâm, beş esas üzerine bina edilmiştir (kurulmuştur). Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in (s.a.s.) O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Beyt’i (Kâbe’yi) haccetmek ve Ramazan orucunu tutmaktır.” 4649
İbn Abbas’tan rivâyet edildiğine göre, Peygamber Efendimiz, Muaz bin Cebel'i Yemen'e vâli olarak gönderdiği zaman, ona şu emri vermiştir: “Onları Allah’tan başka bir ilâh bulunmadığına ve benim Allah’ın Rasûlü olduğuma iman etmeye dâvet et. Eğer bu hususta sana itaat ederlerse onlara, Cenâb-ı Allah’ın kendilerine günde beş vakit namaz kılmalarını emrettiğini bildir. Eğer bu konuda da sana itaat ederlerse kendilerine mallarından zekât vermelerini farz kıldığını
4647] 2/Bakara, 43
4648] 2/Bakara, 43
4649] Buhari, İman 1; Müslim, İman 22; Nesai, İman 13; Tirmizi İman 3
ZEKÂT
- 935 -
bildir. Zekât zenginlerden alınıp fakirlere verilir.” 4650
Zekât, Bütün Peygamberlerin Ümmetlerine Farz Kılınmış Bir İbadettir
Kur’an’ı incelediğimiz zaman, görürüz ki, Peygamberimiz’den önce gelmiş geçmiş bulunan bütün peygamberlerin ümmetlerine namaz, zekât ve oruç farz kılınmıştır. İslâm dini, hiç bir zaman namazsız ve zekâtsız devam etmemiştir. Hiç bir peygamberin dini de bu farzları ihmal etmemiştir. Kur’an’da İbrahim (a.s.) ve onun neslinden gelen peygamberlerin durumlarından bahsedilirken şöyle buyruluyor: “Kendilerini (insanlar için) önder kıldık. Bizim emrimize göre doğru yolu gösterirler. Kendilerine hayır işlerini, namazı ayakta tutmayı ve zekâtı ödemeyi vahy ettik. Onlar bize kulluk/ibâdet edenlerdi.”4651 İsmail (a.s.) hakkında: “Kendi halkına, namaz ve zekât için emir verirdi. Rabbının indinde de, seçkin idi.” 4652
İsrâiloğullarına da Zekât Farzdı
“(Hz. Mûsâ:) ‘Bize, bu dünyada da iyilik yaz, ahirette de. Şüphesiz biz Sana döndük’ Allah şöyle buyurdu: ‘Ben istediğimi azaba çarptırırım. Benim rahmetim ise, her şeyi kuşatır/ çevreler. Onu takvâ yolunu tutup da zekâtı ödeyen kimselere ve âyetlerimize iman eden kimselere yazacağım.” 4653
Hz. Mûsâ’nın kavmi, dar gönüllü kimselerdi. Bunlar canları pahasına paralarını vermezlerdi. Günümüzde bile yahudiler aynı özelliklerini devam ettirmektedirler. Bunun için de Allah, kendinin bu değerli ve kıymetli peygamberinin duasına karşı böyle cevap verip açıkça buyuruyor ki, eğer senin ümmetin zekâta bağlı bulunacak olursa o zaman benim vaad edilmiş bulunan rahmetimden nasip alırlar. Yoksa zekât vermeyecek olurlarsa, benim rahmetimden mahrum kalacaklardır.
Konumuzu teşkil eden Bakara 43. âyette de tüm müslümanlarla birlikte Benîisrâil için de şu emirleri görüyoruz: “Namazı ikame edin( hakkıyla kılın), zekâtı verin; rükû edenlerle beraber rükû edin.” 4654
Hz. İsa da yine ümmetine namaz ve zekâtı emretmiştir. “(Hz. İsa:) ‘Nerede olursam olayım, O beni mübarek kıldı; yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti.” 4655
Buradan anlaşılıyor ki, İslâm dini, hangi peygamber zamanında olursa olsun, namaz ve zekât üzerinde durmuş ve bu iki büyük farizaya çok önem vermiştir. Hiç bir zaman Allah, ümmetlerden herhangi birisini bunlardan muaf tutmamıştır.
Zekât Vermemenin Cezası
Zekât vermemenin cezası, maddî ve manevî müeyyidelere (yaptırımlara) dayandırılmıştır. Allah, zekâtı vermeyenler hakkında Kıyamette çok acıklı bir cezanın tatbik edileceğini beyan buyurur. “Ey iman edenler! Gerçekten yahudi bilginleri ile hıristiyan râhiplerinden birçoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve insanları Allah yolundan çevirirler; bir de altın ile gümüşü yığıp/stok edip Allah yolunda harcamayanlar,
4650] Buhârî, c. 2, s. 104; Nesâi, c. 5, s. 2; İbn Mâce, c. 2; s. 586
4651] 21/Enbiyâ, 73
4652] 19/Meryem, 55
4653] 7/A’râf, 156
4654] 2/Bakara, 43
4655] 19/Meryem, 31
- 936 -
KUR’AN KAVRAMLARI
işte bunları acıklı bir azapla müjdele! Kıyamet gününde stok edilen o altın ile gümüşün (paraların) üzerleri Cehennem ateşinde kızdırılacak da, bu mal biriktirenlerin alınları, yanları ve sırtları bunlarla dağlanacak. Ve onlara şöyle denecek: ‘İşte bu, kendiniz için stok ettiğiniz paralardır. Artık yığdıklarınızın/stok ettiklerinizin cezasını çekin.” 4656
“Allah’ın fazlından verdiğini (infak etmekte) cimrilik gösterenler, sanmasınlar ki o, kendileri için hayırlıdır; tersine bu onlar için pek fenadır. Cimrilik ettikleri şey de Kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” 4657
Bu konuda iki de hadis-i şerif meali verelim: “Cenâb-ı Allah kime mal verir de zekâtını ödemezse, Kıyamet gününde o mal, sahibine, gözlerinin önünde simsiyah iki benek bulunan gayet zehirli (ve zehirinin etkisinden başı) kel bir yılan şeklinde görünerek boynuna gerdanlık yapılacak; sonra da iki çene kemiğini, yani avurdunu iki tarafından yakalayıp şöyle diyecek: ‘Ben senin malınım, ben senin yığdığın stoklarınım.” 4658
“Deve, sığır ve koyun sahibi bir müslüman, bu malların zekâtını ödemezse, Kıyamet gününde o hayvanlar, dünyada olduklarından daha semiz ve daha büyük bir halde gelecekler ve her biri boynuzu ile ona toslayacak; ayakları ile de çiğneyecek. Sonuncusu işini bitirince, birincisi yeniden toslamaya ve çiğnemeye başlayacak; ta insanlar mahkeme edilinceye kadar.”4659 Bu hadisin hükmü dünya hayatında da tecelli ediyor. Mallarının hakkını ödemeyen zenginler, mallarından huzur içinde faydalanamıyor, iş güvenliğini temin edemiyorlar, bunca varlıkları gönül darlıklarını gideremiyor. İşte bu gibi durumlar, daha dünyadayken malın sahibini toslaması kabul edilebilir.
Zekâtı ödememenin dinî cezası hakkında İbn Mes’ud (r.a.) buyuruyor ki: “Zekâtı terk eden müslüman değildir.” (aynı eser, aynı sayfa). Yani böyle kimseler, İslâm hâkimiyetini kabul etmeyen gayr-ı müslimler gibidir. Zira zekât, müslüman toplumda serbest dolaşmanın ilk şartıdır. Küfürden döndükten sonra bir kimse zekâtı verip namazı kılmadıkça İslâm topraklarında serbest dolaşamaz.
Zekâtı Tehir Etmenin Cezası
Yukarıdaki âyet ve hadislerde zikredilen ceza, zekâtını ödemeden ölenlerin âhirette karşılaşacakları acıklı sonu beyan ediyor. Zekâtını vaktinde ödemeyenlere ait ceza ise iki kısımda değerlendirilmektedir: Dinî yönden, dünyevî yönden.
Zekâtı geciktirmenin dinî cezası: Kendisine zekât farz olup senesi dolduktan sonra vaktinde zekâtını ödemeyen bir müslüman, toplumunun iktisadî yapısı ile ilgili bir emri ihmal ettiği ve fakirlerin hakkını elinde tuttuğu için dinî yönden günahkârdır. Böyle durumda olan müslümanların bugüne kadar ödemediği zekâtları ödemesi gerektiği gibi Allah’a tevbe etmesi de gerekir. İmam Muhammed der ki: “Kim bir özrü olmaksızın zekâtı tehir ederse, şâhitliği kabul edilmez. Çünkü zekâtta fakirlerin hakkı vardır; zekâtı tehir etmekle onlara zarar vermiş oluyor. Müslümanın, fukarayı zarara sokmaya hakkı yoktur.” 4660
Zekâtı tehir etmenin dünyevî cezası: Zekâtı ödemeyen, yahut tehir edenlere
4656] 9/Tevbe, 34
4657] 3/Âl-i İmran, 180
4658] Buhârî, c. 2, s. 106; Nesâi, c. 5, s. 39; İbn Mâce, c. 1, s. 568
4659] Buhârî, c. 2, s. 106; Nesâi, c. 5, s. 29; İbn Mâce, c. 1, s. 568
4660] Serahsi, Mebsut, II/169
ZEKÂT
- 937 -
karşı İslâm devleti yöneticileri ilgisiz kalamazlar. Nice âlimlere göre, eğer mal sahibi, farz olduğuna inanmasına rağmen zekâtını vermek istemezse, İslâm devleti, kendisinden zekâtı zorla aldığı gibi, ceza olarak malının yarısını da alır. Çünkü Peygamberimiz’den şu hadis rivâyeti vardır: “...Kim zekâtını vermek istemezse, biz hem zekâtını hem de devesinin (malının) yarısını alırız. Zekât, Rabbimiz’in haklarından bir haktır. Muhammed’in (s.a.s.) ehline ondan bir şey helâl olmaz.”4661 Bazı âlimler ise -ki bunlar çoğunluktadır- zekâtın farziyyetine inandığı halde onu vermeyen kişiden para cezası alınmaz; ancak böyle kimseler İslâm devletince te’dib edilir diye görüş bildirirler.
Zekât Hakkında Özet Fıkhî Bilgi
Ayrıntılarını fıkıh ve ilmihal kitaplarına bırakarak, zekâtın fıkhî konumuyla ilgili özet bilgiler verelim: Zekâtın sebebi; Zekât verecek olan müslümanın belirli bir miktarda mala sahip olmasıdır. Zekât verilecek malın cinsine göre farklılık gösteren bu miktara nisap denir.
Zekâtın farz olmasının şartları:
a- Mükellef açısından: Zekât verecek olan kişi, akıllı, hür, erginlik çağına ermiş, dinen zengin ve müslüman olmalıdır. Buna göre; müslüman olmayanlara, delilere, çocuklara ve hürriyetini kaybetmiş olan köle ve esirlere zengin de olsalar zekât farz değildir.
b- Mal açısından gerekli olan şartlar: 1- Mal, mal sahibinin aslî ihtiyaçlarından ve borçlarından fazla olarak, nisab miktarı veya daha fazla olmalıdır. Havâic-i asliyye (Aslî ihtiyaç); kişinin ve ailesinin ihtiyaçları olan mal, eşya ve âletlerdir. 2- Mal, hakikaten veya hükmen artıcı olmalıdır. Hakikaten artıcı olmasından maksat; malın, ticaret veya üreme yoluyla çoğalıcı olmasıdır. Buna göre; her türlü ticaret malı, nesli, sütü ve tüyü alınmak üzere kırlarda otlatılan erkek ve dişi hayvanlar hakikaten artıcıdır. Bu şekildeki hayvanlara sâime denir. Malın hükmen artıcı olması; sahibinin veya vekilinin elinde bulunması suretiyle artırılmaya elverişli olmasıdır. Altın, gümüş ve paralar bu kabildendir. 3- Malın üzerinden bir yıl geçmiş olmalıdır. Buna havl-i havelân denilir.
Nisab miktarı mala sahip olan bir kimseye, o mala sahip olduktan itibaren bir sene geçtikten sonra zekât vermesi farz olur. Nisabın, hem senenin başında hem sonunda mevcut olması gerekir. Arada azalıp çoğalmasına itibar edilmez. Zekât verirken malın, sene başındaki veya sene ortasındaki değil; sene sonundaki değerine itibar edilir. 4- Sahibi, mala tam olarak mâlik olmalıdır. Bundan maksat; malın, sahibinin elinde olması ve onda bir başkasının hakkının bulunmamasıdır. Buna göre, kadının henüz eline geçmeyen mihrine ve insanın elinde bulunmakla beraber, buna karşılık borcu olan malına zekât gerekmez. Ancak, borcuna mukabil olan çıktıktan sonra geriye kalan miktar, nisaba ulaşırsa, o fazlalık için zekât gerekir. Buradaki borçtan maksat, kul borcudur. Keffaret, nezir, hac gibi dinî borçlar zekâtın gereğine mani değildir. Satın alınıp henüz teslim alınmayan mal, borçlu tarafından inkâr edilmeyen, edilse bile isbatı mümkün olan alacaklar ve yolcuların memleketlerinde olan mallarına zekât gerekir.
Haram yolla kazanılan malın zekâtı verilmez. Bu malın, varsa sahibine
4661] Nesâi, c. 5, s. 15
- 938 -
KUR’AN KAVRAMLARI
verilmesi, bilinmiyorsa fakirlere dağıtılması gerekir.
Zekâtta niyyet şarttır. Fakat zekât verilirken, onun zekât olduğunun bildirilmesi şart değildir. Hatta, içten zekâta niyet edildiği halde verirken ikram, hediye veya borç demek, onun geçerliliğine engel olmaz; özellikle zekât alan muhatabın şahsiyetini ve onurunu korumak için bu hassasiyetlere dikkat etmek daha faziletlidir.
Altın, gümüş ve nakit paranın zekâtı: Altın ve gümüş, ister külçe, ister işlenilmiş olsun, nisab miktarında olup da üzerinden bir sene geçince % 2,5 oranında zekâtlarının verilmesi gerekir. Altının nisabı, 20 miskal, gümüşün nisabı 200 dirhemdir. Bu gün kullanılan ölçülere göre 20 miskal altının karşılığı yaklaşık 80 gramdır. Altın ve gümüşün zekâtlarında kıymetlerine değil; ağırlıklarına itibar edilir. Elde bulunan nakit paralar veya her an paraya çevrilebilen çek ve tahviller, aynen altın ve gümüş gibi zekâta tâbidir. Bunların ve ticaret mallarının nisabı, hem altına, hem gümüşe göre değerlendirilebilir. Bu konuda fakirler için daha faydalı ve kıymetli olan tercih edilmelidir. Günümüzün ekonomik şartları göz önüne alındığında, bu malların nisabının tayininde altının esas alınmasının daha uygun olduğunda âlimler ittifak etmiş gibidir. Para ve para gibi olan kıymetli kâğıtların nisabında demek ki, 80 gram altının para yönüyle değeri kadar miktara ulaşması nisab miktarına, yani zekât verecek zenginlik sınırına ulaşmış sayılır.
Ticaret malları da böyledir. Cinsi ne olursa olsun, ticaret maksadı ile alınıp satılan tüm mallar, nisaba ulaştıkları takdirde % 2,5 oranında zekâta tâbidirler. Bu malların nisabı, kıymetlerinin altın ve gümüş nisabına ulaşması ile sabit olur. Ticaret mallarında zekât, elde edilen kâra göre değil; sermaye ve kârın toplamına göredir. Ticaret malları, kendi aralarında birbirlerine eklendikleri gibi, ticaret için olmayan altın, gümüş ve paraya da ilâve edilirler.
Toprak mahsullerinin zekâtı: Öşüre tâbi arazilerden elde edilen mahsul, Ebu Hanife’ye göre miktar ve cinsine bakılmaksızın belirli oranda zekâta tâbidir. Bu oran, sulama masrafı gerektiren arazilerde %5; gerektirmeyenlerde % 10’dur. Toprak mahsullerinden alınan bu zekâta “öşür” denilir.
Zekâtın verileceği yerler: Zekâtın verileceği yerler Kur’an’da belirtilmiştir. “Sadakalar (zekâtlar) Allah’tan bir farz olarak ancak, fakirlere (yoksullara), miskinlere (düşkünlere), (zekât toplayan İslâm devletinin görevlisi) memurlara, müellefe-i kulûba, yani gönülleri (İslâm’a) ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda çalışıp cihad edenlere, yolcuya mahsustur. Allah her şeyi çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.” (9/Tevbe, 60) Bu âyette belirtilen sınıflar şunlardır: a- fakirler b- miskinler c- Âmiller (İslâm devletinde zekât toplamakla görevli memurlar) d- Mükâtebe köle e- Borçlular f- Allah yolunda cihad edenler g- Yolcular.
Bir kimse, zekâtını hanımına, usûl ve fürûuna veremez. Bunların dışında zekâta ehil olan herkese verebilir. Ancak, önce kendi akrabalarından başlaması daha iyidir. Zekât verilen kişinin müslüman olması şarttır. Müslüman olmakla beraber, dinî görevlerini yerine getirmeyen veya aldığı zekâtı meşrû olmayan yollarda harcayacağı bilinen kişilere zekât verilmesi câiz görülse bile sâlih mü’minlere verilmesi daha uygundur. Zekâtın, malın bulunduğu yerdeki/yakın çevredeki fakirlere verilmesi daha efdaldir. Bugünkü devletlere, vergi, bağış veya başka adlar altında verilen mal veya paralar kesinlikle zekât yerini tutamaz, bunlar insanı
ZEKÂT
- 939 -
vebalden kurtaramaz. Ayrıca câmi, Kur'an Kursu vb. de olsa binalara, derneklere vakıflara verilemez; dernek ve vakıflara; fakir müslümanlara, öğrenci ve mücahidlere vermek üzere vekil tutarak emaneten ve bu şartla verilebilir.
Cimriliğin Kötülüğü; Cömertlik, Zekât ve İnfakın Önemiyle İlgili Bazı Âyetler
“Allah yolunda harcayın; kendinizi tehlikeye atmayın.” 4662
“Nefsinin cimriliğinden korunanlar yok mu? İşte kurtulacaklar onlardır.” 4663
“Kim cimrilik ederse, kendi zararına cimrilik eder. Allah zengindir; hiç kimseye ihtiyacı yoktur; siz ise fakirsiniz, O’na muhtaçsınız. Eğer (O’ndan ve Allah yolunda harcamaktan) yüz çevirirseniz, sizin yerinize sizden başka bir toplum getirir, artık onlar sizin gibi olmazlar.” 4664
“Kendileri cimrilik yapıp insanlara da cimriliği tavsiye eden, Allah’ın kendilerine lütfundan verdiğini gizleyen kimselerdir. Biz, nimetleri örten kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırladık.” 4665
“Kim cimrilik eder de kendini müstağni sayar, Rabbine ihtiyaç göstermez, en güzeli de yalanlarsa, biz de onu en zora, en güçlüğe sevkederiz. Düştüğü zaman da malı kendisine hiç fayda vermez.” 4666
“Ey iman edenler, kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardığımız ürünlerin en helâl ve iyisinden Allah yolunda harcayın.” 4667
“Mallarını gizli ve açık olarak gece ve gündüz harcayan kimseler var ya, işte onların, Rableri katında ecirleri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.” 4668
“Mallarını Allah yolunda harcayanların hali, her başağı yüz daneli yedi başak bitiren bir tohumun hali gibidir. Allah dilediği kimseye daha kat kat verir. Allah’ın ihsanı çok geniştir. Her şeyi hakkıyla bilendir.” 4669
“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcayıncaya kadar birre (Cennete ve iyiliğin en güzeline) eremezsiniz.” 4670
“Sarf ettiğiniz her hangi bir şeyin yerine O daha iyisini koyar.” 4671
“Allah, faizi tüketir (faiz karışan malın bereketini giderir), sadakaları ise bereketlendirir. Allah küfürde ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez.” 4672
4662] 2/Bakara, 195
4663] 64/Teğâbün, 16
4664] 47/Muhammed, 38
4665] 4/Nisâ, 37
4666] 92/Leyl, 8-11
4667] 2/Bakara, 267
4668] 2/Bakara, 274)
4669] 2/Bakara, 261
4670] 3/Al-i İmran, 92
4671] 34/Sebe’, 39
4672] 2/Bakara, 276
- 940 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Zekât ve İnfakın Önemini Anlatan Bazı Hadis-i Şerifler
“Mallarınızı zekâtla koruyun, hastalarınızı sadaka ile tedavi edin. Belâya dua ile karşı koyun.” 4673
“Malın zekâtını ödedin mi, kendinden onun şerrini def ettin demektir.” 4674
“Sadaka, malın miktarını eksiltmez, artırır.” 4675
“Zekâtını ödeyen, üzerinde bulunan (fakirin) hakkını ödemiş olur, fazla vermek efdaldir.”4676
“Farz zekâtı öde. Zira o seni temizler. Sıla-i rahmi edâ et. Dilenci, komşu ve fakirin hakkını gözet.” 4677
“Zekâtı ödeyen, misafire ikram eden, musibete uğrayanlara veren, cimrilikten kurtulur.”4678
“Allah, zekâtını ödemeyen kimsenin namazını kabul etmez, ikisini birlikte yapıncaya kadar. Zira Allah Teâlâ namazla zekâtı (Kur’an’da yanyana birlikte zikretmek suretiyle) birleştirmiştir; Siz aralarını açmayın.” 4679
“Allah, imanı ve namazı ancak zekâtla kabul eder.” 4680
Zekâtın Önemi ve Hikmetleri
Zekât, her şeyden önce kulun Allah’ın emrine itaat edip, kulluğunu göstermesinin en güzel örneklerindendir. Çünkü zekât vermeyi Allah emretmiştir. Kulun görevi, öncelikle neden ve niçinini araştırmadan Rabbı tarafından emrolunduğu şeyi yapmaktır. Müslüman; sevdiği, inandığı Rabbinden aldığı emirle, canının yongası olan malını hiç bir maddî karşılık beklemeden vererek, kulluk borcunu ödemiş olur. Bu temel özelliğin, yani ibâdeti geçerli kılan esas unsur olan Allah’ın emrettiği ve O’nun rızasına uymak için yapılması yanında, zekâtın insanı günah ve cimrilik kirlerinden temizleyip onu olgunlaştırması, imanını sağlamlaştırması gibi hikmetleri ve kişi ve toplum açısından büyük önemi vardır.
Bir şeyin önemi, insanlığın ona olan ihtiyacı ve temin ettiği fayda ile ölçülür. Zekâtın; zekât verende, zekât alanda ve zekât alınıp verilen toplumda sağladığı faydalar göz önüne alındığında, onun ne derece büyük bir önem ifade ettiği ortaya çıkar.
“Mü’minlerin mallarından zekât al ki, onunla kendilerini temizlemiş, mallarına bereket vermiş olursun. Bir de onlara duâ et; çünkü senin duan, onlar için bir sükûnettir/rahatlık ve huzurdur. Allah işitendir, bilendir.” 4681
“Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün; onları yakalayın, hapsedin
4673] Kütüb-i Sitte, c. 7, s. 322
4674] a.g.e. 7/ 323
4675] a.g.e.
4676] a.g.e.
4677] a.g.e.
4678] a.g.e.
4679] a.g.e.
4680] a.g.e.(Bütün bu hadisler ve başkaları için bk. Kütüb-i Sitte, c. 7, s. 323 ve devamı)
4681] 9/Tevbe, 103
ZEKÂT
- 941 -
ve onları her gözetleme yerinde oturup bekleyin. Eğer tevbe eder, namazı dosdoğru kılar, zekâtı da verirlerse artık yollarını serbest bırakın. Allah mağfiret eden, merhamet edendir.” 4682
“Onlar, eğer tevbe eder, namaz kılar ve zekât verirlerse, artık onlar dinde kardeşleriniz olurlar.” 4683
Meallerini kaydettiğimiz âyet-i kerimelerden ilki, zekâtın bizzat Hz. Peygamber tarafından toplanmasını, dolayısıyla İslâm devleti tarafından zekât işlerinin idare edilmesini emretmekte ve bu malî ibâdetin, müslüman toplum için önem derecesini yeteri kadar yansıt- maktadır. Bundan anlaşılıyor ki zekât, ferdin kendi isteğine bırakılmamış, İslâmî devletin yaptırımı ile toplanarak kurumlaştırılmıştır. Nitekim Peygamberimiz, çeşitli bölgelere zekât tahmin memurları ile zekât toplamakla görevli âmiller/tahsildarlar göndererek zekâtı her sene muntazam almış; vefatından sonra halifelik makamına getirilen Hz. Ebu Bekir de zekât vermeyeceklerini bildirerek isyan eden bazı kabile reisleri üzerine askerî kuvvet göndermek sureti ile onlarla savaşmış, kendilerini itaat altına almıştır4684.
Zekât, ferdin vicdanına ve inancına terk edilirse, imanı zayıf olan müslümanlarda ihmale uğrayarak müeyyidesiz/yaptırımsız kalır; kendinden beklenen fayda sağlanamaz. Günümüzde, zekâtın zorunlu olarak İslâm devletince alınıp yerlerine tevdi edileceği ortam yaşanmadığından toplumda meydana gelen iktisadî çöküntü, bunun bir örneğidir. Müslümanların sağlam bir dayanışma içinde her yönüyle bağımsız ve özgür olabilmeleri için zekâtın vazgeçilmez konumu gözden uzak tutulmamalıdır. Zekâtın, bizzat Hz. Peygamber, dolayısıyla İslâm devleti tarafından toplanma emrinin bu manayı içinde taşıdığında hiç şüphe yoktur.
Yukarıdaki ikinci âyette 4685 şirkten dönenlerden, namazı kıldıktan sonra zekâtı vermeleri istenmekte; yalnız müslümanlığı kabul etmeleri kâfi görülmeyip ruhun gıdası ve kıvamı olan namazı kılmaları, dünya hayatının düzen ve nizamının önemli sebebi olan zekâtı da vermeleri şart koşulmaktadır. Bu bize, özellikle bu iki emrin yerine getirilmediği toplumlarda huzur ve mutluluk bulunmayacağını gösteriyor. Zekât vermeyen kişi, şirkten dönse de serbest dolaşamaz; itaat ve teslimiyetini ancak zekât ödemekle ifade edebilir.
Üçüncü âyette4686, müşriklerin tevbeden sonra namaz kılıp zekâtı da ödemeleri din kardeşliğinin tahakkuku için şart koşulmaktadır. Buna göre zekât vermeyenlerin müslümanların kardeşlik safına katılamayacakları anlaşılmaktadır ki, bu bize zekâtın ne derece ehemmiyeti olduğunu göstermeye yeterlidir.
Zekâtın önemi hakkında Hz. Peygamberimiz'in birçok hadis-i şerifi vardır. Bunlardan birkaç tanesini zikredelim:
“Zekât işlerinde hakkıyla çalışan memur, evine dönünceye kadar Allah yolunda savaşan gâzi gibidir.” 4687
4682] 9/Tevbe, 5
4683] 9/Tevbe, 11
4684] Buhârî, c. 2, s. 106
4685] 9/Tevbe suresinin 5. âyetinde
4686] 9/Tevbe, 11
4687] Tirmizî, c. 3, s. 144; İbn Mâce, c. 1, s. 578
- 942 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ashabdan Cerir bin Abdillah, Rasûlullah (s.a.s.)’e, “namazı kılacağıma, zekâtı vereceğime ve her müslümana öğüt vereceğime dair bey’at ettim, söz verdim” diyor. 4688
Peygamberimiz vefat ettikten sonra yerine Hz. Ebu Bekir halife seçildi. O zaman Arap kabilelerinden bir kısmı zekât vermeyeceğiz diyerek İslâm devletine isyan etti. Hz. Ebu Bekir, isyancı kabilelerle savaşmaya karar verdi. Fakat Hz. Ömer ona engel olmak isteyerek şöyle dedi: “Sen bu insanlarla nasıl harbedersin? Hâlbuki Rasûlullah (s.a.s.): “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve benim O’nun Rasûlü olduğuma şehâdet getirinceye kadar insanlarla harbetmekle emrolundum; kim bu kelimeyi söylerse, malını ve canını benden korumuş olur. (Adam öldürmek gibi) kul hakkı icabı olan hususlar müstesnâdır ve onun hesabı Allah'a aittir” buyurdular. Hz. Ömer’in bu sözü üzerine halife Hz. Ebu Bekir şu cevabı verdi: “Namaz ile zekâtı birbirinden ayıranlarla mutlaka savaşacağım. (Namaz ile zekât Kur’an-ı Kerim’de altı yerde beraber zikredilmiştir.) çünkü zekât, malın hakkıdır. Allah’a yemin ederim ki, Rasûlullah’a ödedikleri bir koyun veya keçi yavrusunu dahi bana vermeyecek olurlarsa, bu sebepten onlarla harbederim.” Hz. Ebu Bekir’ in bu dirâyeti karşısında hayrete düşen Hz. Ömer: “Allah’a yemin ederim ki bu sözler, Yüce Allah’ın, Hz. Ebu Bekir’in kalbine ilhamından başka bir şey değildir; onun dâvâsında doğru olduğunu anladım” dedi.4689
a- Zekât Malı Islah Eder
Zekât, fertleri; cimrilik, âdilik, kalp katılığı, kendini başkalarına karşı üstün görme, düşkünlük, harislik kirlerinden temizlediği gibi onu, insanların mallarını hainlikle, çalarak, gasbederek ve faiz almak suretiyle yemek gibi kötü eylemlere meyletmekten korur. Çünkü iman sebebiyle elinde veya kasasındaki malı Allah’ın rızası, mağfireti ve yüce katındaki derecesinin yükselmesini talep etmek gayesine mâtuf Allah yolunda vermeğe alışan bir mü’min, başkalarının malını haksız yere almaktan kendini daha iyi korur. Mü’minler topluluğunda, birbirlerine karşı beliren kin, haset, düşmanlık, tecavüz, zulüm, fitne ve kavgaların kaynağı olan sosyal rezalet kirlerinden temizlemesinde zekâtın çok büyük rolü vardır.
İnsanlar, çalışma yeteneği, kazanç, israf, esirgeme, iktisat, tedbir, cömertlik, cimrilik ve hayır üzerinde yardımlaşma gibi hususlarda birbirlerinden tamamen farklıdırlar. Rızık temininde ve harcamalarda bir kısmının, diğer kısma muhtaç olduğu kaçınılmaz bir gerçektir. Servet toplamaya en fazla kabiliyetlileri, yaratılışlarında hırs, kendilerine ve yakın akrabalarına varıncaya kadar cimrilik gibi hallerin galip olduğu kimseler olabilir. Bu vesile ile insanların bazısı bazısına fitne, yani imtihan vesilesi, çekişme ve münakaşa sebebi olur. “Sabredip etmediğinizi göstermek için, bir kısmınızı diğer bir kısmınız üzerine fitne (imtihan vesilesi) yaptık. Rabbin her şeyi hakkıyla görmektedir.”4690 Yani bu imtihan, beşerin kabiliyette, ahlâkta ve diğer işlerde birbirinden farklı oluşu icabıdır.
b- Zekât, İmanın Göstergesidir. Zekât, İbâdet ve Cihad Coşkusu Verir
Allah’ın emrine itaat ve O’nu her şeyden çok sevdiğini isbat ettirerek
4688] Buhârî, c. 2, s. 106
4689] Buhârî, c. 2, s. 105; Nesâi, c. 5, s. 11
4690] 25/Furkan, 20
ZEKÂT
- 943 -
Allah’ın rızasına ulaştırır. Malla cihad etmeyi öğreterek, cihadın diğer çeşitlerine kapı açar. İslâm binasında, imandan sonra iki amel zikredilmiştir ve dinde bunlar, diğerlerinden önce farz kılınmıştır: Namaz ve zekât. Çünkü bunlar, bütün ibâdetlerin aslıdırlar ve burada bilhassa anılmaları, özelliklerinden dolayı değil; diğerlerinin çeşitliliğine işareti de içine alıcı olduklarından dolayıdır. Zira bütün ibâdetler iki çeşide ayrılmıştır. Biri bedene ait ibâdetler, diğeri de mala ait ibâdetlerdir. Hac gibi hem bedenî ve hem de malî olan üçüncü bir kısım da, bu iki değerin birleşmesidir. Şu halde namaz, bütün bedenî ibâdetlerin asıl temsilcisi; zekât da bütün malî ibâdetlerin asıl temsilcisidir. Ve bunlar, imanın ilk müeyyidesi (yaptırımı) ve amel ile ilk gelişmesidirler. Bütün amellerin esasları da namaz ve zekâtta/infakda özetlenerek, İslâm dininin ilmî, amelî esasları ve dalları kısaca anlatılmıştır.
Kur’an-ı Kerim’de: “Onların mallarında isteyenin ve (iffetinden dolayı dilenemeyen) yoksulun da bir hakkı vardır.”4691 hükmü beyan buyrulmuştur. Mü’minlerin mallarıyla, dilleriyle ve canlarıyla cihad etmeleri, kat’i nasslarla emredilmiştir. İşte cihadın ilk ve vazgeçilmez çeşidi olan malla cihada zekât ve infak adı verilir. Zekât ve infak amelinin eda edilmesi için ilk rükûn, imandır. “Kıyamet gününde cehennem ehlinden olan kimseye denilir ki: ‘Dünya dolusu malın olsaydı (şu azaptan kurtulmak için) o malını fidye olarak verir miydin?’ O kimse, azabın şiddetini gördüğü için: ‘Evet!.. Muhakkak verirdim’ der. Allah Tealâ şöyle buyurur: ‘Ben (dünyada) senden, bundan daha kolay bir şey istemiştim. Henüz ruhlar âleminde iken, bana hiçbir şeyi şirk koşmaman hakkında senden misak almıştım. Sen ise sözünden döndün. Bana ortak koşmaktan başka bir şey kabul etmedin.” 4692
c- Zekât, Nimetin Gerçek Sahibi Allah’a Bir Şükürdür
Allah’ın mal nimetine şükür, malı Allah için vermekle olacaktır. Zekât, Allah’ın verdiği nimetlere şükürdür. Namaz, oruç gibi bedenî ibâdetler, Allah’ın ihsan ettiği vücut sıhhat ve selametinin şükrüdür. Zekât başta olmak üzere her çeşit infakı içeren malî ödemeler de mal nimetinin şükrüdür. Her nimetin bir şükrü vardır. Malın şükrü de Allah için vermektir. Lisanen yapılan şükürle malın şükür borcu edâ edilemez. Zekât, malın şükrüne açılan önemli bir kapıdır. Bu duygularla zekât veren mü’min, her nimetin, mesela sağlığın, ilmin, sanatın şükürlerinin de o nimetlerle ödeneceğinin şuuruna varır. “Sizden birine ölüm gelip ‘Ya Rabbi keşke yakın bir zamana kadar ecelimi geciktirsen de sadaka versem’ demeden önce size verdiğimiz rızıkdan veriniz.” 4693
Nimete şükür, onu verenin râzı olacağı yollarda sarfetmekle olur. Zekât ise, mal nimetinin bir şükrüdür. Nimetin vericisine teşekkür etmek gerektiğine göre, zekâtın da gerekli olması kendiliğinden anlaşılır. Malın elde bulunması, şükretmeyi; elden çıkması da sabretmeyi gerektirir. Rabbimiz kuluna sanki şöyle buyuruyor: Ey zengin! Ben sana mal verdim ki, bu sebeple hakkını ödeyip şükredenlerden olasın; sahip olduğun malın bir kısmını elinden çıkar, zekât ver ki, bu vesile ile malın yokluğunu hatırlayarak sabredenlerden olasın. Ey fakir! Sana da çok mal vermedim; sabrettin, bu sebeple sabredenlerden oldun. Zengine ise, elindeki malından bir kısmını sana vermesini farz kıldım. Ta ki, bu mal
4691] Zariyat, 19
4692] S. Buhari, K. Rikak 49; Ahmed b. Hanbel, III/ 218
4693] 63/Münafıkun, 10
- 944 -
KUR’AN KAVRAMLARI
senin eline geçtiği zaman bana şükredenlerden olasın.
İşte zekâtın farz olması, bir taraftan zenginlere, şükrün ne demek olduğunu, öbür taraftan da fakirlere sabrın ne demek olduğunu öğretiyor. Aynı zamanda zenginin sabırdan, fakirin de şükürden nasiplenmesine vesile oluyor.
d- Zekât Malı Temizler
Şüphesiz Zekât vereni arındırdığı gibi; fakirin hakkının ayrılıp hak sahiplerine verilmesi ile maldaki kirleri de temizler. Zekât: Belli bir mâlî gücü olan müslümanın kazanç ve malından vereceği yüzde iki buçuk tutarında zorunlu bir mâlî ibâdettir. Verilmediği takdirde kazancın ve malın tamamı pis ve haram olur.
“Onların mallarından sadaka al. Onunla kendilerini temizlemiş ve tezkiye etmiş olursun.”4694 Temizleme ve tezkiye; bu iki kelime, zenginin ruh ve nefsinin, mal ve servetinin hem maddî hem de manevî yönden temizlenme ve arınmasını içine almaktadır. Zekât veren, başta cimrilik olmak üzere birçok kötü huy ve alışkanlıktan arınır. Cimrilik, fert ve toplum için kötü bir hastalıktır. Bu hastalık kişiyi mal uğruna kan dökmeye, kul haklarına tecavüz etmeye, haramlarla da olsa mala hırs göstermeye götürür.
Zekât, mü’mini mala tutkunluk zilletinden temizler, paraya kulluk bağından kurtarır. İslâm, insanın sadece Allah'a kul olmasını, Allah'tan başka her şeyin esaretinden kurtulmasını, yaratılmışların efendisi olma özelliğini korumasını arzu etmektedir. Bunun bir yolu da, zenginin infak edip zekât vererek hem Allah'ın emrine boyun eğmesi, hem de dünya malının kendisine geçici bir süre için tevdi edilmiş bir emanet olduğunun bilincine varmasıdır.
Rabbimiz Kur’an’da sıkça arınan ve sakınanlardan bahseder ve onlara özel iltifatlarda bulunur. Ayrıca arınmanın yolunu da gösterir. Bu konuda Rabbimiz infak edip zekât vererek arınacağımız konusunda telkinde bulunur. “O (mü’min) ki, malını (Allah için) vererek arınır, yücelir.”4695 Demek ki arınmanın yolu zekât ve infak etmekten geçer. Zekâtımızı verirsek kalben ve ruhen arınırız. Zekât ve infakla mânen yüceliriz. Gerçek iyiliğe kavuşuruz. Olgun bir kişilik, emin bir şahsiyet oluştururuz. Mallarımızdan O’nun için infakta bulunur ve zekâtımızı eksiksiz verirsek arınırız.
Peki, “arınanlara Allah’ın yardımı nedir?” sorusuna başka bir âyet cevap vermektedir: “Eğer siz arınır ve sakınırsanız, Allah sizlere iyilikle kötülüğü birbirinden ayıracak ince bir anlayış verir.”4696 Ahiretteki büyük nimetinden başka bu dünyada gaybî yardımları ile destekleme taahhüdünde bulunmuştur. Basiretimizi açmayı, gerçekleri görecek gözü ihsan edecek doğru yol üzere bulunmamızda yardımcı olacaktır. Zekâtlarını verip infak edenler, Allah ile aralarında özel bir bağ oluşturacaklardır. Yalnız Allah için vermek, yalnız O’nun rızasını gözeterek vermek, insanı Allah’a yaklaştıracak, Allah için olma ve Allah için yapma, amel işleme alışkanlığı kazandıracaktır. Bu anlayış, onu ihsan makamına erdirecek, ruhî bir olgunluk kazandıracaktır.
4694] 9/Tevbe, 113
4695] 92/Leyl, 18
4696] 8/Enfâl, 29
ZEKÂT
- 945 -
e- Malın Mülkün Gerçek Sahibini Hatırlatır ve Kişinin Emanet Bilincini Güçlendirir
Mü’min, Allah yolunda zekât vermenin bir görev ve sorumluluk meselesi olduğunun bilincindedir. Her çeşit malı ve nimetleri, asıl kaynağı olan Allah’a nisbet eder. Zekât eylemi, dağıttığı şeylerin kendi özel malı olmadığını, kendi özel mülkiyetinden tasarrufta bulunmadığını hatırlatarak onun bağış bencilliğini kırar. Mü’minler bilirler ki, tüm zekâtlarını, Allah’ın verdiği rızıktan infak etmektedir. Bir postacıdır, bir veznedardır, bir emanetçidir mü’min. Bu telkin, asıl verenin, asıl sahip olanın Allah olduğunu hatırlatır. Böylece mü’min, Allah’ın kendisine verdiği rızıklardan sorumlu olduğunu anlar. Mü’min, malını istediği biçimde, dilediği şekilde özgürce harcayamaz. Sadece malını değil; rızık kelimesinin, mülk kelimesinin kuşattığı tüm maddî ve manevî nimetler konusunda aynı bilinç ve davranış söz konusudur.
Mü'min, canını yaratanın Allah olduğunu, malını verenin Allah olduğunu bilir ve O'nun yolunda mal ve canıyla cihad eder. Zekâtımızı kendi malımızdan değil; Allah’ın bize emaneten verdiğinden bir kısmını dağıttığımızı anlıyoruz. Düğün evinde yemek kazanının başındaki aşçı yemek dağıtırken kimseyi minnet altına alamadığı gibi, kimsenin başına kakamadığı gibi, “ben malımdan dağıtıyorum” diyerek övünemediği gibi zekât veren kişi de haddini bilir.
Allah tarafından kullarını imtihan için zekâtın emredildiği belirtilir. Çünkü müslüman, Allah'ın her emrettiğini yapacağına, her yasakladığından kaçacağına ve yalnız Allah'a kulluk yapacağına söz veren insandır. İşte zekât, Allah'a iman ve itaat konusunda kulun sâdık olup olmadığını denemek için farz kılınmıştır. Zekâtını vermeyen, yalancı olduğunu göstermiş ve Allah'tan başka, bir de mala/paraya taptığını ortaya koymak suretiyle dünya ve âhiretini mahv etmiş demektir.
İnsanların cömertlikten, zekât ve infaktan kaçmasının sebepleri başında: “benim olan varlığı başkalarına niçin vereyim?” duygusu ile “başkalarına verirsem, benim varlığım azalır ve zaruret zamanında zahmete düşerim” düşüncesi gelir. İslâm dini ise bu duygu ve düşünceyi kökünden kaldırmıştır. İslâm'a göre mal ve servet herhangi bir şahsın tekeli altında değildir. Mal ve servet yalnız Allah Tealâ'nındır. Her şeyin gerçek mâliki Allah'tır4697. Kur’an-ı Kerim’de bu durum yirmiyi aşkın ayette vurgulanmaktadır. Mülk Allah’ın olduğuna göre, tabiî olarak sahibinin yolunda sarfedilmesi, mü’min için en makul bir olay olarak değerlendirilir. Mü’mindeki zekât, infak ve cömertlik duygusu da bu düşünceden kaynaklanır.
Mü’minler; Karun gibi toplayıcı değil; Harun gibi dağıtıcıdırlar. Dağıtmak için kazanırlar. Verirken tükeneceğinden korkmazlar. Çünkü veren Allah’tır; “ver” diyen de Allah’tır. “Siz Allah için bir şey verdiğinizde Allah onun daha iyisini verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”4698 Mü’min, İblis gibi fakirlikten korkutup cimriliği emretmez4699; İdris gibi cömertliği emreder.
Zekât, zenginin malına karışmış fakirlerin hakkıdır. “Onların mallarında dilenci
4697] 3/Al-i İmran179; 57/Hadid, 10
4698] 34/Sebe’, 39
4699] 2/Bakara, 268
- 946 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ile mahrumun hakkı vardır.”4700. Bir zenginin sürüsüne karışan fakir koyunu, hükmen ne ise, zenginin cebindeki fakir hakkı, yani zekât da odur. O yüzden sürüye karışan koyunu benimsemek ne kadar çirkin bir şey ise, cebindeki fukara hakkını vermemek de o derece çirkindir.
f- Ferdi/Kişiyi Maddeperestlikten Korur; Kalpteki Dünya Sevgisine Karşı Bir İlâç Olur
Mal, mülk ve para insanlarca sevilen bir varlık olduğu kadar, aynı zamanda bir imtihan sebebidir. Zekât, bu sevginin aşırılığını kırar, maddenin endâd/put edinilip Allah sevgisini gölgelemesine giden yolları tıkar. Kişiyi mala, paraya esirlikten, paraya kul olmaktan muhafaza eder. Mal sevgisi, insanın kalbini kaplayınca onu, Allah’ı gereği gibi sevmekten ve öldükten sonrası için hazırlanmaktan gafil kılar. Bu sebeple ilâhî hikmet, mal sahiplerine, mala çok meyledip bütün varlığı ile ona yönelerek tapmalarını önlemek ve insanın gerçek mutluluğunun, mal biriktirmekte olmayıp onu Allah yolunda, dolayısıyla toplum yararına harcamakta olduğunu zekâtla hatırlatır.
Zekât, mal sahibini ve malı temizleme mânâsını ifade ettiği gibi, onu aynı zamanda hürriyete de kavuşturur; mala bağlanmak, ona boyun eğerek esir olmak ve paraya tapmak zilletinden kurtarıp serbestliğe eriştirir. Zira İslâm dini, müslümanı her türlü esirlikten uzakta tutarak yalnız Allah’a tapmaya, manevî ve insanî değerlere bağlı kalmaya iter; onun Allah’tan başka hiçbir varlığa boyun eğmeden hür bir hayat geçirmesini ve kâinatta bulunan bütün varlıkların efendisi olmasını emreder. Allah’tan başkasına tapmayı sonuçlandıran paraya tapmak gibi öldürücü zehirden Peygamberimiz şöyle sakındırır: “Altın ile gümüşe (paraya) tapanlarla kadifeye (lüks yaşayışa) tapanlar helâk olmuştur.”4701 Burada kadifeden maksat, giyim-kuşam ve evlerin tefrişindeki/döşemesindeki aşırılığın yanlışlığıdır.
İşte zekâtın farz kılınması, insanı mala taptıran dünya sevgisi hastalığını kalpten silmek için konulmuş en etkili bir ilâçtır. “Onların mallarından sadaka al. Onunla kendilerini temizlemiş ve tezkiye etmiş olursun.”4702 “O (mü’min) ki, malını (Allah için) vererek arınır, yücelir.” 4703
g- İhtiras Zincirini Kırar, Hırsdan Korur, Nefsin Maraz ve İlletini Tedavi Eder
Malın, paranın çokluğu kuvvetin çoğalmasını ve insanın kendini büyük görmesini neticelendirir. Malın ve dolayısıyla kudretin artması, o güçten ve imkânlardan bir haz duymayı gerektirir. Bu haz ve zevkin artması da insanı buna sebep olan malı daha çok elde etmek için çalışmaya çağırır. Bu şekilde fâsit daire, kısır döngü içinde insan içinden çıkamadığı probleme batar. Hırs, insanı mal kazanmak ve dünya için daha çok çalışmaya iter. Ölüm gelmeden bunun sonu da gelmez. İşte İslâm, bu sonu gelmeyen ihtiras kısır döngüsüne kesilecek bir nokta, insanın kurtulacağı bir fren vermiştir. Kula, Allah’ın rızasını gözeterek, nefsini o sonu gelmeyen karanlık yoldan çevirip Allah’a yöneltmek için zekât ve infak en etkili bir çözümdür.
4700] 70/Meâric, 25
4701] Buhârî, Kitabü’l-Cihad; İbn Mâce, K. Zühd
4702] 9/Tevbe, 113
4703] 92/Leyl, 18
ZEKÂT
- 947 -
Sonradan pişmanlık duymamak için, müslümanın cömert davranarak Allah’ın kendisine ihsan ettiği malını sağlığında Allah yolunda ve O’nun rızasına uygun bir biçimde infak etmesi gerekir. “ Sizden birinize ölüm (alâmetleri) gelip de: ‘Ey Rabbim, beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de, sadaka versem ve salihlerden olsam’ demeden önce, size rızık olarak verdiğimiz şeylerden infak edin.” 4704
Kur’an’dan faydalanabilmenin şartlarından biri, kişinin, Allah’ın ve insanların hakkını vermek üzere Kitap’taki talimatlara uygun olarak parasını başkalarıyla paylaşmaya hazır olmasıdır. Bu çok önemli bir şarttır. Çünkü bir cimrinin veya parayı her şeyden çok seven bir servet düşkününün, İslâm uğrunda malî fedakârlıklar yapması beklenemez.
h- Zekât, Kişiyi Cimrilikten Korur, Cömertleştirir
Cimrilik, yahudilerin ve yahudileşenlerin, kapitalistlerin özelliğidir. Cimri, paranın egemenliğine boyun eğdiğinden paranın mahkûmudur. O, parayı değil; para onu kullanır. O yüzden cimri, devamlı psikolojik bunalım içindedir, doyumsuzdur, sevgisizdir. Fedakârlığın vermenin tadına varmanın ne kadar güzel olduğunu, ahiret ödülü yanında, dünyada da insanı mutlu ettiğini bilemez cimri. Cimriliğin sebebi, aşırı para, mal hırsı ve gelecekte yoksul kalma korkusudur. Cimrilik yüzünden durmadan para biriktiren ve tükenir endişesiyle hastalıklarında bile harcamayıp, dünyayı bile kendilerine zehir eden nice para mahkûmları vardır.
Hâlbuki para, mal Allah’ın nimetidir ve bu nimet yerli yerince harcanırsa Allah onu artırır. Cimriler, insanlar arasında da, Allah katında da sevimsiz ve aşağılık kişiler olarak görülür. “Onlar ki hem kıskanır, cimrilik ederler, hem de herkese cimrilik tavsiye ederler ve Allah’ın kendilerine fazlından verdiği şeyleri saklarlar. Biz de böyle nimetleri gizleyen nankörlere hor ve rüsvay edici bir azab hazırladık.” 4705
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) de şöyle buyurmaktadır: “Cimrilikten sakınınız. Çünkü cimrilik, sizden önceki milletleri helâk etmiştir.” “Her sabah gökten iki melek iner. Birisi: İlâhî, infak edene karşılığını ver; diğeri: Allah’ım! Cimrilik edene de telef ver (malını yok et), diye dua ederler.”4706 “Cimri kişi, Allah’a uzak, cennete uzak, insanlara uzak ve cehennem ateşine yakındır.” 4707
Paralarından ve mallarından en az yararlanan cimrinin kendisidir. Cimriler, kendilerinin ölmelerini isteyenler için servet biriktiren insanlardır. Cimri, yeryüzünde kendi yararlanamayacağı serveti biriktirirken; zekât veren infak sahibi cömert, ebedî mekânı cennette kendisi ebedî yararlanacağı serveti biriktirir. Zekât ve sadaka veren mü'min, istikbalini düşünen kimsedir; yarın gideceği yere yatırım yapmakta, içinde ebedî yaşayacağı köşkünü hazırlamaktadır.
İnsan, malına cimrilik ettiği nisbette şerefinden kaybeder. Kötü kimseler olsalar bile cömertler için nice insanın kalbinde bir sevgi vardır. İyi olsalar bile cimrilere karşı hemen herkesin kalbinde yalnız nefret vardır. Mallarını kendileri için bile harcamaktan çekinen cimriler, Allah Teâlâ’nın kendilerine verdiği nimeti
4704] 63/Münafikun, 10
4705] 4/Nisa, 37
4706] Riyazü’s-Salihin, 1/ 253
4707] Tirmizî, Birr 40
- 948 -
KUR’AN KAVRAMLARI
harcamamakla, sadece kendilerini değil, eş ve çocuklarını da sıkıntıya sokarlar. Çevrelerindeki diğer insanlara fenalık yapmış olurlar. Çünkü, Allah’ın verdiği bu nimetlerde nafaka veya sadaka olarak diğer insanların da hakkı vardır. Bu hakkın sahiplerine verilmemesi zulümden başka bir şey değildir. Servet, Cenâb-ı Hakk'ın ihsanıdır. Allah, serveti dilediğine verir, dilediğinden alır. Mal ve mülkün gerçek sahibi O'dur. Cimriler, bu şuura eremeyen insanlardır. “Allah’ın verdiklerinden cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar; bilakis bu onların kötülüğünedir. Cimrilik yaptıkları şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah işlediklerinizden haberdardır.”4708
Rasûl-i Ekrem’in: “Veren el, alan elden daha hayırlıdır.”4709 buyurduğu bilinmektedir. Dolayısıyla mü’minler, en sevdikleri mallardan, ihlâsla infakta bulunmalı, zekât için malın kötülerini ayırmamalıdırlar.
i- İsraf ve Lüx Gibi Şeytanî Eğilimleri Azaltır
Hesap gününü düşünen her mü’min, malın bir imtihan sebebi olduğunu bilir ve mâlî ibâdetlerini edâ etme hususunda titiz davranır. Tüketim hırsının alabildiğine kamçılanması ve hesap günü şuurunun yok edilmesi, başlı başına bir fâciadır. Rasûl-i Ekrem: “Mü’min, bir midesi ile yer; kâfir ise yedi mide ile yer.”4710 buyurmuştur. Buradaki yedi rakamının mübalağa için olduğu ve mü’minlere darb-ı mesel olarak zikredildiği âlimlerce belirtilmiştir. Mü’min, dünyaya karşı zâhiddir. Kâfir ise hırsla doludur. Dolayısıyla mü’min, yemeği, hayatını devam ettirebilmek ve ibâdetlerini edâ edebilmek için yemektedir. Kâfirler ise; hırs, şehvet ve lezzet duygularını tatmin edebilmek için yemektedirler. Elbette yemek ihtiyacı insandan insana değişebileceği gibi, insanın çalıştığı işin zorluğuna veya kolaylığına göre de değişebilir.
j- Kalbin Katılaşmasını Önler; Kalbe Sevinç, Mutluluk ve Huzur Verir
Malın çokluğu, kalpte bir katılaşma ve azgınlaşmaya sebep olur. “Şüphesiz insan, (malına güvenerek) kendini Allah’tan müstağnî görmek suretiyle tuğyan eder/azar.”4711 Zekât, azgınlığı azaltıp kalbi Allah’ın rızasını kazanmaya doğru iter.
Zekât ve infak, mutluluğun merdivenidir. Alan kimse, nimetlerden geçici ve sınırlı bir şekilde yararlanırken; veren mü’minin hazzı kısa sürede sona ermez. Mü’min kalp, mal ile değil; iman ile mutmain olur. Allah yolunda zekât verip infak etmekle fakir düşeceğinden korkmaz. Kendi hiçbir şey değilken Allah onu meydana getirmiş, vücut, göz, kalp, lisan ve sayısız nimetler bağışlamış ve mal sahibi yapmıştır. Bunlar Allah’a aittir. Öyle ise Allah’a güvenen birisi Allah yolunda ve Allah rızası için malını vermekten çekinmez. Kalpler, cömertlikle, zekât sayesinde temizlenir.4712 Çünkü, küfür ve nifaktan sonra kalbi karartan sebeplerden biri de aşırı mal sevgisi ve servete bağlılık arzusudur. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de; “Serveti de düşkünce seviyorsunuz.”4713 buyrulur. İşte bu sevgi ile insan, “ben bu malı
4708] 3/Al-i İmran, 180
4709] S. Müslim, K. Zekât 32; hadis no: 94 –1033-
4710] Sünen-i İbn-i Mace, hadis no: 3256
4711] 59/Alak, 6-7
4712] Bk. 92/Leyl, 17-20
4713] 89/Fecr, 20
ZEKÂT
- 949 -
infak edersem bana bir şey kalmaz” korkusuna düşer ve hemen şeytan harekete geçer: “Şeytan sizi fakirlikle korkutur, size cimriliği emreder.”4714 Oysa Allah’ın bildirdiğine göre: “mal ve servet insan için bir imtihandır.” 4715 Bu imtihandan başarılı çıkmanın yolu da cömertlik, zekât ve infaktır4716.
k- Halka Şefkat ve Merhameti Arttırır, Dost Kazanmaya Sebep Olur
Zekât, mü’minlerin bir duvarın tuğlaları gibi birbirlerine kenetlenmelerini sağlar, kardeşliklerini perçinler. Mü’minlerin birbirlerine güvenmelerini ve kötü günlerinde yardımcı olacak sosyal güvenceleri olduğunu ispatlayarak, huzurlu bir toplum oluşmasına büyük katkıları olur. Allah, ruh cevherini şefkat ve merhametin güzelliklerine ulaştırmak için zekât vermeyi emretmiştir. Bu özellikler de, insanın halka iyilikte bulunması, onlara hayırlı hizmetler ulaştırması ve İslâm toplumunu iktisâdî bunalımdan meydana gelecek çalkantı ve fitnelerden kurtarmaya çalışmasıdır.
Namaz ve oruç, bireysel ve kişisel gelişme ve yükselişe; zekât ise, ferdî cimrilik, bencillik gibi kötü huylardan arındırma yanında, toplumsal bünyeye girmiş zararlı mikroplardan arınmaya, toplumsal bünyenin sağlıklı bir şekilde serpilip büyümesine, gelişmesine hizmet eder. Zekâtın bir ibâdet oluşunun anlamı burada gerçekleşiyor; Zekât, toplumsal ibâdettir.
l- Zekât, İnsanı Bir Şeye Muhtaç Olup Onsuz Olamama Tiryakiliğinden Kurtarır; Allah’tan başkasına İhtiyaç Duymama Faziletine Yükseltir.
Bir şeye muhtaç olmamak, o şeyi elde ettikten sonra ihtiyacı gidermekten daha üstündür. Allah’tan başka her şeyden müstağnî olmak; bir şeyi elinde bulundurmamak suretiyle ihtiyaçtan kurtulmak, varlıklara bağlı kalmamaya, onlara muhtaç olmamaya çalışmaktır. Meselâ, lüks hayatı sevmeyen bir kimse, lüks ve israf yaşayışıyla ilgili bütün istek ve imkânlardan müstağnîdir. Bu hayata ve gereklerine ihtiyaç hissetmez.
Hiç bir şeye ihtiyaç hissetmemek, tam bir zenginliktir. Bu türlü zenginlik ise, yalnız Allah’ın sıfatıdır4717. Bir şeye muhtaç olup onu kazandıktan sonra zengin olmak sıfatı, kulların özelliğidir. Allah, bir kuluna çok mal verince ona, çok nasip vermiş demektir. Ona zekât vermeyi emredince Yüce Allah onu, varlıkla zengin olma derecesinden daha yüksek bir makam olan maddî varlıklardan müstağnî kılarak daha zengin olma derecesine yükseltmeyi dilemiştir. Çünkü maddî bir şeye ihtiyaç hissetmemek, tam bir zenginliktir, gönül zenginliğidir. İşte zekât, maddî varlıklara ihtiyaç belirtmeksizin, maddeyi başkalarına vererek insanı manevî olarak yükseltir, maddî olarak da onun diğer maddelerden üstün olduğunu, maddenin kulu ve kölesi olmadığını ispatlamasına vesile olur.
m- Sıla-i Rahme Teşvik Eder; Akrabaya Vermeyi, Onları Gözetmeyi Hatırlatır.
İnsanların sevgi ve muhabbetini kazandırır. Zenginle fakir arasında kin,
4714] 2/Bakara, 268
4715] Bk. 39/Zümer, 49-52
4716] bk. 64/Teğabün, 15-17
4717] 35/Fâtır, 15
- 950 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nefret ve kıskançlığı gidererek, birbirlerine sevgi bağı oluşturur.
Mü'minler, bilirler ki, sahip bulundukları şeylerin yaratıcısı kendileri değildir. Bunlar rızık olarak Allah tarafından kendilerine bahşedilen bir ikramdan ibarettir. İşte bu itiraf ve şuur neticesinde mü'minler, fakir ve zayıf kimselere karşı iyilik ve ikram kapılarını açarlar. Bu kapıların açılması, kulların birbirine karşı kardeşlik duygusunu, insanlık şuurunu ve beşerî tesanüdü meydana getirir. Bu sıfatların kıymet ve ehemmiyeti insandaki cimriliğin ve egoistliğin zâil olup yerini iyiliğe, cömertliğe terketmesiyle meydana çıkar. Aynı zamanda bu sıfatlar, hayatı çatışma ve ihtiraslardan uzaklaştırıp sevgi ve yardımlaşmaya sevkeder. Zayıf ve çaresizlere tam bir emniyet sağlayarak onlara vahşet ve hırs pençeleri arasında değil; kalplerde, gönüllerde yaşadıklarını hissettirir. İnfak; zekâtı, sadakayı ve hayır yolda verilen her yardımı içine alan bir ifadedir. Zekât, infakın ihtiva ettiği umumilikten bir cüzdür. Peygamberimiz: “Malda zekâttan başka da hak vardır.” 4718 buyuruyor.
Bir toplumda zenginlerin ve fakirlerin bulunması doğaldır. Doğal olmayan, bunların birbirlerinin haklarını gözetmemesi ve sosyo ekonomik açıdan bir bakıma sünnetullah denilebilecek bu durumun toplumda gerilim ve gerginlik sebebi olmasıdır. Bunun için de hem zengin ve fakir arasındaki ekonomik düzey farkının uçuruma dönüşmemesi, yani zenginin daha zengin; fakirin daha fakir olmasının engellenmesi, hem de bu yüzden gerçekleşmesi muhtemel olan bu duygusal gerilimin önlenmesi gerekir. Kur’an-ı Kerim’de sosyal gerilimin, müstaz’af-müstekbir ikileminin engellenme yolları belirtilmektedir. Kur’an’da cennet ehli muttakiler tanıtılırken “...Mallarında muhtaç ve mahrumların hakkı vardır.”4719 buyrulur. Namaz kılan ve namazlarında devamlı olanların eline mal geçip zengin olunca pintileşen kimseler gibi olmadıkları belirtilerek “Bunlar, sahip oldukları mallarda muhtaç ve mahrumların belli bir hakkı bulunduğunu unutmazlar” 4720buyrulmuştur.
Bu düzenleme aynı zamanda bunun işleyişinde son derece önemli insanî meziyetlere, psikolojik faktörlere de işaret ediyor. Bakara 263 ve 264. ayetlerden anlaşıldığına göre; zengin verirken gönülsüz davranmayacak, başa kakmayacak, aynı şekilde fakir de alırken ezilmeyecek, her türlü meşrû sebebe yapıştığı halde, gücü geçinmeye yetmediğinden mahcûbiyet duyması gerekmeyecek. Çünkü, biri borcunu ödüyor, diğeri hakkını alıyor, alacağını tahsil ediyor. (Tabii, fakir bu konuyu istismar etmeyecek; bedavacı ve asalak olmayacak, kendi eliyle kazandığı maldan daha lezzetli bir yiyeceğin olmayacağı bilincinde olacaktır.) Başa kakma ve mahcubiyet için hiçbir neden kalmıyor. Bu düzenleme, bir anlamda toplumsal gerilim sigortası görevi görür.
n- Zekât, Malı Ebedîleştirir
Mal, meyl edilen, yönelinen demektir. Mala mal adı verilmesinin sebebi, herkesin ona karşı çok meyilli olmasından dolayıdır. Mal tatlıdır, canın yongasıdır. Ama malın tatlı kokusu çabuk kaybolur; dağılıp gider. Mal, sahibinin elinde durduğu müddet, ölüme ve parçalanmaya mahkûm olan kimse gibidir. İnsan
4718] Tirmizî
4719] 51/Zâriyât, 19
4720] 70/Meâric, 22-25
ZEKÂT
- 951 -
onu, iyilik, hayır ve insanlığın faydasına Allah rızası için harcarsa, bir daha kaybolmayacak şekilde mal ebedîleşir.
Zira o mal, hayra dönüştüğünden dünyada devamlı olarak övülmeyi, âhirette de mükâfatlanmayı gerektirir. “İnsan öldüğü zaman amelleri kesilir. Ancak üç şey bundan müstesnâdır. Sadaka-i câriye, kendisinden yararlanılan ilim veya kendisine hayır dua eden sâlih evlât.” 4721
Yatırımı en kârlı yere ve kaybolmayacak şeye yapmak, en kârlı ticarettir. Allah da kulundan böyle bir kârlı ticaret yapmasını istiyor. “Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlü’ne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur.” 4722
“Allah, mü’minlerden mallarını ve canlarını cennet karşılığında satın almıştır. Onlar, Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu, Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? O halde, O’nunla yapmış olduğunuz bu alışverişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” 4723
o- Zekât, Malı Çoğaltır, Bereketini Arttırır
Zekât, malın büyümesine ve bereketlenmesine büyük ölçüde bir sebep teşkil etmektedir. “Zekât, görünüşte malı noksanlaştırıyor, nasıl olur da onu çoğaltır?” denilirse, şu cevabı verebiliriz: Gerçekten bu meseleyi kavrayanlar, bu zahirî noksanlaşmanın arkasında hakikaten bir artışın bulunduğunu anlarlar. Zekâtta bütün mal için, özellikle zenginin kendi serveti için bir artış vardır. Çünkü mal sahibinin verdiği az bir miktar, ona bilmediği taraftan kat kat iâde edilir.
Bunun örneğini günümüzde şu ekonomik durumda da görmekteyiz: Maddî yönden kalkınmış zengin devletlerin, bütçelerinden, bazı fakir devletlere -tabii ki Allah rızâsı için değil; kendi çıkarları için- yalnız kendi sanayi ürünlerini, teknolojik aygıtlarını onlara satabilmek düşüncesiyle bu devletlerin satın alma güçlerini çoğaltmak, dolayısıyla verdiklerinin birkaç mislini almak için yardım fonu ayırmaları, bu fikri açıklıkla ispatlıyor.
Zekâtta ise, Allah rızası gözetilmek zorunluluğu bulunduğu için, dünyevî çıkar ve karşılık düşünülemez. Fakat, Allah, rızâsına uygun hareket edenlere elbette diğerlerinden daha çok verecektir. Toplumdaki güçsüz şahıs ve kurumların mâlî yardımlaşma ile güç kazanması sonunda, toplum refaha kavuşacaktır. Ticarî hayatta yatırımların azalmasından doğan iktisadî sıkıntılar ve piyasa darlığı, genele tesir ettiği gibi, fertlere de etki eder.
Bu gerçek bize gösteriyor ki, kapital sahipleri harcamaları kısıtladıkları takdirde piyasada meydana gelecek darlıktan bizzat kendileri de zarar görür; daha az kazanırlar. Yatırımları çoğaldıkça kazançları da çoğalır. Zekât da geniş manada düşünüldüğü takdirde, bir yatırımdır. Bu yatırımla piyasada ferahlık doğar,
4721] Dârimî, Mukaddime 46
4722] 61/Saf, 10-12
4723] 9/Tevbe, 111
- 952 -
KUR’AN KAVRAMLARI
satın alma gücü noksan olanların güçleri çoğalarak piyasa daha hareketli duruma gelir. Netice itibariyle verilen zekâtlar, birkaç misli daha fazlasıyla geri döner.
Üzüm ağacının, asmanın daha fazla ürün vermesi için dallarının budanması gerekir. Görünüşte ağaçtan küçülme ve azalma olan bu durum, ürünün artması için kesin zarurettir. Yine, malın gözle görünen büyüklüğü kadar, mânen büyümesi ve bereket denilen artış vardır ki, zekât, malı bereketlendirir. “Allah, fâize verilen malı noksanlaştırır; zekâtı verilen malı ise çoğaltır.”4724 “Verdikleriniz muhakkak yerine gelecektir. Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.”4725 “Şeytan, sizleri fakir olmaktan korkutuyor ve kötülükleri emrediyor. Allah ise sizlere, mağfiret ve fazileti vâdediyor. Allah’ın hazinesi geniştir. O, her şeyi bilendir.”4726
p- Kişiyi Yatırıma Teşvik Eder
Zekât, cimrilik ve para stokuna sebebiyet veren hırsın kapısına vurulan bir kilit, yatırım yapmaya alıştıran bir âmil, hayır ve harcama yollarına açılan önemli bir kapıdır. İnsanlar, alışkanlık zaafları sebebiyle iyiliğe de kötülüğe de meyyaldirler. Az da olsa insan, iyilik yapa yapa en büyük hayırsever bir kimse olabileceği gibi; kötülük yapa yapa vermeye vermeye nihayet en cimri kimse olarak bunu karakter haline getirebilir.
Müslüman, Kur’an’da paranın stok olarak saklanmasının câiz görülmediği ve zekât, âtıl olarak duran parayı eriteceği için, yatırımlar yapacak, parayı piyasada dolaştıracak, böylece hem işyerleri açılmış, nice işsiz fakir zekâta muhtaç olmaktan kurtulacak, hem ekonomi canlanmış olacaktır. “Kim müslümanların işlerini düşünmezse, onların dertleriyle dertlenmezse, onlardan değildir.” 4727
r- Zekât, Dünya ve Âhiret Uçurumları Üzerindeki Bir Köprüdür
“Zekât, İslâm'ın köprüsüdür.”4728 Zekât, İslâm’ın bir geçididir. Dinin iman ile temeli atılıp, namaz ile direği dikildikten sonra, geçilecek mühim bir geçidi vardır ki, zekât işte o geçidi geçirecek bir köprü olmak üzere kurulacaktır. Çünkü dünya ve ahirette korunmak için yapılacak olan görkemli İslâm binasının, dünyadaki “dâru’l-İslâm” (İslâm yurdu), ahiretteki “dâru's-selâm” (esenlik yurdu)ın yapımı için birtakım malî masrafları vardır ki, bunlar malî ibâdetler ile yapılacaktır ve bunun en zarurisini de zekât teşkil eder. Zira “Ancak sana ibâdet ederiz ve ancak senden yardım dileriz”4729 diye bir tevhid üslubu içinde sadece Allah’a kulluk etmek ve kardeş topluluk ile namaz kılabilmek için safları doğrultmak ve o saflarda bir eşitlik duygusu ile devamlı bir şekilde bulunmak gereklidir. Bu ise, o toplum içinde günlük azıkla yetinme durumunda olan kimselerin kalmaması ile mümkün olur.
Bir aç ile tokun bir safta kurşunla kenetlenmiş binalar gibi, bir sevgi ve kardeşlik duygusuyla biri diğerine kalben perçinlenmesi kabil değildir. Şu halde cemaatin hakiki bir ibâdet birliği içinde olması, gerçekten fakir ve kimsesiz olanların gözetilmesi ve çalışabileceklerin çalıştırılması için ilk önce zekât ve
4724] 2/Bakara, 276
4725] 34/Sebe’, 39
4726] 2/Bakara, 268
4727] Taberânî, Sağıyr
4728] Kütüb-i Sitte, cilt 7, s. 322
4729] 1/Fâtiha, 5
ZEKÂT
- 953 -
fıtır sadakaları ile zenginlerle fakirler arasındaki uçurumu kapatarak bir sevgi bağının kurulması, hem de hepsinin mevlâsı (efendisi) Allah Teâlâ olduğunu bildiren bir duygu ve iman ile kurulması büyük bir görevdir. Bu görevin, bu niyetle yapılmasında müslüman artık yalnızlığında beşerî bayağılıktan silkinecek, Allah’ın bir memuru ve emanetçisi olma rütbesini kazanacak ve elindeki malın, Allah’ın malı olduğunu ve kendisinin onu muhtaç olan Allah’ın kullarına ulaştırmaya görevli bulunduğunu anlayarak: “Al kardeşim, bu benim değil; senin hakkındır, bende bir emanettir, ben sana Allah Teâlâ’nın gönderdiği şu çıkını, postalanmış koliyi teslim etmeye görevlendirmiş bir dağıtıcıyım” diyerek, aynı şekilde alçak gönüllülüğü ile fakirin, sabırlı fakirin hakkını vererek kalbini okşayacak ve bununla o topluluğun mümkün olduğu kadar açıklarını kapatacaktır.
İşte Kitap ve Sünnetin araştırılmasına göre, Fıkıh Usulü ve Fıkıh’a ait kitaplarımızın zekât görüşü özet olarak budur. Bu şekilde zekât; müslümanı, beşerî düşüklüklerden ilahî vekilliğe geçiren bir köprüdür. Namaz, hayat kÂdemelerinden ilahî huzura çıkaran bir mi'raç olduğu gibi, zekât da o mi'raçta alınan bir ilahî görevin köprüsüdür. Ve her müslüman, bu köprüyü yapıp geçmeye, yani zekât vermek için helâl mal kazanıp zekât verecek dereceye çıkmaya çalışacak ve henüz verecek halde değilse, en az onun yüksekliğine iman ile dolu olacaktır. Yani müslümanın gözü, zekât almaya değil; zekât vermeye dönük bulunacak ve ancak çaresiz kaldığı zaman zekât ve sadaka alabilecek ve tersi durumda aldığının haram olduğunu unutmayacaktır. Bu şekilde kurulan İslâm toplumunun namazında ne büyük bir birlik kuvveti bulunacağı ve bunların o görkemli İslâm binasını tamamlamak ve bitirmek için nasıl bir aşk ve şevkle çalışmaya atılacakları düşünülürse, İslâm dininin esasındaki yükseklik ve bu âyetlerle o muttakilere verilen övme değerinin önemi derhal anlaşılır.
s- Zekât, Alan Fakiri Çalışmaya Teşvik Eder
Zekât, zannedildiği gibi fakirleri tembelliğe sevk eden bir ibâdet değildir; bilâkis fakiri çalışmaya teşvik eden bir vecibedir. İnsan için en zor şey, başkalarına muhtaç olmak, yabancıya el açıp kendi iffet ve onurunu lekelemektir. O bilir ki, “Veren el, alan elden daha üstündür.”4730 Vakarını korumak, cemiyet içinde şerefli bir mevkie oturmak için mutlaka çalışıp kendi rızkını kendisi temin etmeye ve topluma yük olma zilletinden kurtulmaya gayret sarf eder. Zekât sayesinde fert, hem kendini ihtiyaç ve zaruretten kurtarır, hem başkalarına yük olmaktan kurtulur, hem de çalışma azmi kamçılanır. Çünkü müslüman bilir (veya bilmek zorundadır) ki, “Hiç bir kimse, kendi el emeğinden daha hayırlı bir yiyecek asla yiyemez.” 4731
Zekâtın Sosyal Hayattaki Yeri ve Hikmetleri
a- Fakir-Zengin Uçurumunu Önler, Orta Sınıf Oluşturur. Dilencilik ve Başa Kakma Gibi Onur Kırıcı Davranışlardan Halkı Korur.
İnsanın fıtrî hallerinden birisi de, iyilik gördüğü kimseyi sevmek, kötülük gördüğü kimseden de uzaklaşmaktır. Bu, esasen her canlıda bulunan bir özelliktir. Fakat bazen öyle iyilik edenler olur ki, yaptığı iyiliği başa kakarak, insanı “keşke bu iyiliği yapmasaydı” dedirtecek noktaya götürür. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de:
4730] Buhârî, c. 2, s. 112; Müslim, c. 5, s. 428, hadis no: 1033
4731] Muhtâru’l-Ehâdis, s. 128
- 954 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Mallarını (Allah yolunda) harcayıp da, sonra o harcadıklarının arkasından başa kakmayan ve eziyet etmeyenler (yok mu?) Onların Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olacak değillerdir.”4732 buyrulmuştur.
Yapmış olduğu iyiliği her fırsatta gündeme getiren ve karşısındaki insanın hislerini rencide eden kimse “zekât ve infakını iptal etmiş” hükmündedir. Zira iyiliği başa kakmayan ve diliyle eza vermeyenler için korku kaldırılmıştır. Diğerlerine gelince, Allah Teâlâ: “İyi (ve güzel) bir söz veya bir ayıbı örtme; ardından eziyet gelen (başa kakılan) bir sadakadan hayırlıdır. Allah (kullarının infaklarından) müstağnidir, halimdir.”4733 hükmünü beyan buyurmuştur. Bilindiği gibi, güzel bir söz veya bir ayıbı örtmek için, mutlaka zengin olmak gerekmez. Her mü’min (zengin veya fakir) bu ameli edâ edebilir. Bu âyette, beliğ bir üslupla, önce zekât ve infakta bulunan, daha sonra (bu sebeple) eziyet eden mükellefin, amelinin (sevap açısından) iptal edildiği haber verilmiştir. Dolayısıyla infak amelinin değişmeyen iki rüknü vardır. Birincisi, iman; ikincisi ihlâstır.
Kur’an-ı Kerim’de: (Sadakalar, zekât ve infaklar) Allah yolunda kendilerini vakfetmiş fakirler içindir ki, onlar yeryüzünde dolaşmaya muktedir olamazlar. (Hallerini) Bilmeyenler, iffet ve istiğnalarından (hallerini gizlemelerinden) dolayı onları zenginlerden sanır. Sen (ey Peygamber) o gibileri simalarından tanırsın. Onlar insanlardan yüzsüzlük edip de bir şey istemezler. Siz ne mal harcarsanız, şüphesiz Allah onu hakkıyla bilendir.”4734 buyrulmuştur. Rasûl-i Ekrem, gerçek fakiri şu şekilde tarif etmiştir: “Asıl fakir, ortalıkta dolaşıp dilenen, kendisine bir-iki hurma veya lokma, ya da ekmek parçası verilen kimse değildir. Kendisine yetecek kadar rızık bulamayan, hali bilinmediği için sadaka da verilmeyen, kimseden de bir şey talep etmeyendir.” 4735
b- Hırsızlık, Soygun, Terör Gibi Olaylara Giden Yolu Tıkar
Toplumu etkileyen ahlâksızlıkların bir kısmı açlık belâsı yüzündendir. Zekât, kişisel olduğu kadar tüm toplumu da etkileyen hırsızlık, yankesicilik, adam kandırma, rüşvet, soygun, terör gibi nice problemlerin yolunu tıkamakta çok önemli bir fonksiyona sahip bir ibâdettir. Zira karnı aç olan bir insan, hele imanı da sağlam değilse, her suçu işleyebilir. Günümüzdeki suçların artışında ekonomik problemlerin yeri hayli önemlidir.
c- Zekât, Kapitalizmin Bencilliğinden,
Komünizmin Zulmünden Sakındırır
Kapitalizm, zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapan ve sömürüye dayanan, para kazanmak için hemen her yolun meşrû sayıldığı bir zulüm düzenidir. Para, bir kapitalist için bir tanrı, banka tapınak, çek ve hisse senedi kutsal bir kitaptır. “Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!” Şâirin dediği gibi tam bir adaletsizlik ve duyarsızlık düzenidir yaşanan kapitalizm:
“Allah'ın on pulunu bekleye dursun on kul;
Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.
4732] 2/Bakara, 262
4733] 2/Bakara, 263
4734] 2/Bakara, 273
4735] S. Müslim, I/719; Ahmed bin Hanbel, I/384; Muvatta, II/924
ZEKÂT
- 955 -
Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa;
Yaşasın, kefenimin kefili kara borsa!”4736
Komünizm ve sosyalizm de kapitalizme tepki olarak ortaya çıkan kişisel mülkiyeti yok saymaya kadar vardıran, tembel - çalışkan, iyi ve kötü herkesi her konuda eşit sayan, uygulamada ise halkı sadece yokluklarda eşitleyip, yine belirli zümreyi sömürücü kılan bir zulüm düzeni. Biri ifrat, öbürü tefrit. Hürriyetlere alabildiğine izin vererek, her kötülüğe izin veren suyu gaz haline getirip buharlaştıran düzen: Kapitalizm. Başta mülkiyet hakkı olmak üzere özgürlükleri kısıtlayan, suyu dondurup buz haline getirip insana sunan bir düzen: Komünizm ve Sosyalizm. İslâm ise hayat kaynağı su. Orta yol; fâiz, sömürü, duyarsızlık, fakirin perişanlığı üzerine kurulan haram servet yok; ama helâl yoldan çalışanın, fakirin ve toplumun derdiyle dertlenme şartıyla mülkiyet ve ticaret hakkına, meşrû zenginliğe de izin veren orta yol.
d- Zekâtta İslâm’ı Yaymak ve Kelimetullah’ı Yüceltmek Vardır
İslâm’ın toplum plânında yayılıp hâkim olması için cihad dediğimiz fedâkârlık şarttır. Zengin, malı ile bu cihada katılmak zorundadır. İster yakın çevrede, ister ülke içinde, isterse tüm dünyada İslâm’ın kitlelere ulaştırılması, fitne ve zulmün kaldırılmaya çalışılarak, tüm beşerî zulüm düzenlerinin insanları perişan etmesine karşı zekât, önemli bir cihad aracıdır. İslâm’ı insanlara ulaştırma ve sevdirme aracıdır. O yüzden zekât verilecek sınıflardan biri Allah yolunda cihad edenler, biri de kalpleri İslâm’a ısındırılacak müellefe-i kulûbdur4737.
e- Zekât, Sosyal Dayanışma ve Sosyal Güvenlik Sigortasıdır
Sosyal dayanışma sisteminin temelini oluşturan zekât ve diğer infak çeşitleri, bir ibâdet anlayışıyla ele alınması ve fakir, kimsesiz, muhtaç, yetim, yolda kalmış ve borçlu gibi yardıma muhtaç bütün sınıfları kapsayacak kadar geniş olması, İslâm'ın toplumsal bütünleşme, kaynaşma ve dayanışmaya büyük bir önem verdiğini gösterir. Zekât, malı ve malın bereketini artırır. Yoksul zümrelerin eline geçen para, her şeyden önce insan onurunu geliştirir, iş gücü kalitesini artırır. Bunun yanında artan satın alma gücü sayesinde yükselen umumi talep hacmi, ekonomik hayata dinamizm getirir. Zekât sayesinde zenginle fakir arasında güven, saygı ve sevgi oluşur. İslâm kardeşliği de böylece gerçekleşir.
Rasûlullah’ın benzetmesiyle müslümanlar bir vücut, bir bünye gibidir. Vücudun bir âzâsı sızlayınca bu ağrıyı öbür organların duymaması, bu derdi paylaşmaması mümkün mü? Hayır, çünkü böyle bir durum, vücudun fıtrî -doğal- yapısına terstir. Toplumda fakirlerin haklarına riâyet edilmemesi, vücuttaki bir uzvun kanaması gibidir; vaktinde tedbir alınmazsa kan kaybı bu vücudun hastalanmasına, belki ölmesine yol açarsa, aynı şekilde fakirlerin haklarına tecavüz, sosyal bir kanamadır ve vaktinde tedbirler alınmazsa canlı organizma olan sosyal bünyenin sağlığını yitirmesine yol açacaktır. Bu durum, toplum üzerindeki ilahî yardımın, rahmet ve bereketin çekilmesi demektir. Bugün toplumumuzda görülen ekonomik problemlerin önemli bir kısmı bu hastalıkla ilgilidir.
Zekâtla, sosyal çatışma problemlerine giden yol tıkanacaktır.
4736] Necip Fâzıl
4737] 9/Tevbe, 60
- 956 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Zekâtla, doğal âfetlerin (deprem, sel, salgın hastalık vb.) açtığı yaralar sarılacaktır.
Bakıma muhtaç insanların huzur içinde hayatlarını geçirmeleri sağlanacaktır.
Zekâtla, evlenmeye güç yetiremeyen bekârların evlendirilerek, her türlü fuhuş ve ahlâksızlığın önü tıkanacaktır.
Zekâtla, insan, yarınım ne olacak kaygısını taşımayacak, ihtiyarlığı ve muhtaç olacağı zaman için para biriktirme mecburiyeti bile hissetmeyecektir.
Zekâtla, fakirlik ve işsizlik problemi en aza indirilecek, günümüzde olduğu gibi geçim derdi problemlerin ilk sırasını almayacaktır.
Zekâtla, iktisâdî hayat canlanacaktır.
Zekâtla toplumun ruhî, manevî değerleri canlanacaktır.
Malı âfetlerden, kişiyi belâlardan korur.
Zekât, fakirin kıskançlık duygusunu körletir.
Zekât, fakirin toplumdaki itibarını yükseltir.
Zenginin şahsiyetini geliştirir.
Zekât, müslümanı mal fitnesinden korur.
Zekât, ruh ile beden arasında bir denge sağlar.
Müslümanı mâlî disipline sokar.
Zekât, paranın stok edilmesini, yığılıp bir tarafta âtıl kalmasını önler.
Zekât, mülkiyette denge sağlar, aşırılıkları törpüler.
Zekât, toplumun ruhî değerlerini takviye eder.
Kapitalizme, sömürüye, fakirin daha fakirleşeceği düzenlere son verir.
Komünizm ve sosyalizme giden yolu tıkar.
Zekât, alıcısını ihtiyaç esiri olmaktan kurtarır.4738
Zekâtını Her Müslüman Kendisi Dağıtabilir mi?
İslâm’ın iktisadî görüşünü aksettiren zekât müessesesi, İslâm devletinde önemli bir mâlî kurum olarak belirmekte ve aynı zamanda müslüman olmanın şartlarından biri olan mühim bir ibâdet olarak kendini göstermektedir. İslâm dini, dünyaya yepyeni bir nizam, bambaşka bir sistem getirmiştir. Daha önce görülmeyen bu mâlî ibâdet, ferdin vicdanına bırakılmamış, devlet kuvvetleri tarafından tek bir bütçede toplanarak gerekli yerlere sarfedilmiştir. Bu sebeple zekât işlerinde çalışan İslâm devletinin memurlarına bu bütçeden bir hisse ayrılmıştır4739. Âyette ifâde edilen zekât âmili/memuru, şöyle tanımlanır: “Zekât üze4738]
Geniş bilgi için bk. Y. Vehbi Yavuz, İslâm’da Zekât Müessesesi, İstanbul 1972, Feyiz Y. s. 54-87
4739] Bk. 9/Tevbe, 60
ZEKÂT
- 957 -
rinde çalışanlar; İslâm devletinin kendilerini zekât ve öşür toplamak ve bunlara ait bütün görevlerde çalışmak üzere görevlendirdiği kimselerdir.”
Kur’ân-ı Kerim, zekât konusunda, peygamber ve aynı zamanda İslâm devletinin başkanı olan Rasûlullah (s.a.s.)’a hitâben şöyle buyurur: “Mü’minlerin mallarından zekât al ki, onunla kendilerini temizlemiş, mallarına bereket vermiş olursun. Bir de onlara duâ et; çünkü senin duân, onlar için bir rahatlık ve huzurdur.”4740. Bu âyet-i kerîmede zekâtın bizzat Hz. Peygamber tarafından toplanması, dolayısıyla İslâm devleti tarafından idare edilmesi emredilmekte ve bu mâlî ibâdetin müslüman toplum için önemi ve bazı hikmetleri vurgulanmaktadır. Bundan anlaşıldığına göre zekât, ferdin kendi isteğine bırakılmamış, devlet müeyyidesi/yaptırımı ile toplanarak müesseseleştirilmiştir. Nitekim Hz. Peygamber, zekât tahmin memurları ile zekât toplamakla görevli tahsildarlar göndererek zekâtı her sene muntazam şekilde almış; vefatından sonra halife olan Hz. Ebû Bekir de zekât vermeyeceklerini bildirerek isyan eden kabile reislerini askerî kuvvet göndermek sûretiyle itaat altına almıştır.
Tevbe sûresi 103. âyet-i kerimesi, İslâm devletinin başkanına, müslümanlardan zekât almasını emretmektedir. Bu emir, bize zekâtın mutlaka devletçe alınarak dağıtılması gerektiğini haber veriyor. Bu âyetin nüzûlünden itibaren yaşadığı müddetçe zekât Hz. Peygamber’e verilmiştir. O devirde ve daha sonra halife olan Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer devrinde, zekâtın müslüman birey tarafından uygun gördüğü yerlere dağıtıldığına dair en küçük bir belge ve işarete rastlanılmaz. Aksine, bütün delil ve rivâyetler, bize zekâtın devletçe alındığını göstermektedir.
Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Zekât işlerinde hakkıyla çalışan memur, evine dönünceye kadar Allah yolunda savaşan gâzi gibidir.”4741. Zekât işlerinde çalışanların (âmillerin) Peygamber lisanından Allah yolunda savaşanlara benzetilmesi, İslâm dininin ekonomik meselelere verdiği önemin derecesini göstermektedir. Ekonomik savaşların da aynen diğer savaşlar gibi toplumun kaçınamayacağı önemli işlerden olduğu, bu hadisten açıkça anlaşılabilir. Zekât memurlarının vazifelendirilişi, onun bir müessese olduğunun da belirtisidir. Bu kurum, Peygamberimiz tarafından kurulmuş, işletilmiş; daha sonraki devirlerde geliştirilerek hedefine ulaştırılmıştır. Hz. Peygamber, toprak mahsullerinin zekât miktarını önceden tespit ettirmek için civar memleketlere memurlar göndermiş, ayrıca zekât memurlarını görevlendirerek tespit edilen zekâtları her sene toplattırmıştır.4742
Bu konudaki âyet, hadis ve Allah Rasûlünün uygulamaları, bize zekâtın müslüman toplumdan ayrılmaz bir unsur olduğunu, İslâm toplumunun zekâtsız düşünülemeyeceğini, önemine binâen başlangıcından beri İslâmî devletçe organize edildiğini, diğer ibâdetler gibi idârî yönden müeyyidesiz/yaptırımsız kalmadığını açıkça göstermektedir.
Hz. Peygamber, hayatta bulunduğu müddetçe zekât toplayıp sevk ve idare etmeğe devam etmiştir. O'nun vefatından sonra bazı kabileler, “zekâtı O'na veriyorduk; O ise vefat etmiştir. O yüzden zekât vermemiz gerekmez” diyerek
4740] 9/Tevbe, 103
4741] Ebû Dâvud, İmâre 7; İbn Mâce, Zekât 14
4742] Yunus Vehbi Yavuz, a.g.e. s. 35; 252
- 958 -
KUR’AN KAVRAMLARI
artık O'nun vefatından sonra İslâm devletine zekât vermeyeceklerini bildirmeleri karşısında Hz. Ebû Bekir, bu kabileler üzerine askerî kuvvetler göndermek sûretiyle onları itaat altına alarak zorla da olsa zekâtlarını toplamıştır. Bununla ilgili rivâyetleri başta Buhâri ve Müslim olmak üzere, hemen tüm hadis kitaplarında görüyoruz. Olay şöyledir: Hz. Peygamber vefat ettikten sonra yerine Hz. Ebû Bekir halife seçildi. O zaman Arap kabilelerinden bir kısmı artık devlete zekât vermeyeceklerini söyleyip isyan ettiler. Halife Ebû Bekir, isyancı kabilelerle savaşmaya karar verdi. Fakat, Hz. Ömer ona engel olmak isteyerek şöyle dedi: “Sen bu insanlarla nasıl savaşırsın? Hâlbuki Rasûlullah (s.a.s.): ‘Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve benim O’nun Rasûlü olduğuma şehâdet getirinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum; kim bu kelimeyi söylerse, malını ve canını benden korumuş olur. Kul hakkı icabı olan hususlar müstesnâdır. Ve onun hesabı Allah’a aittir’ buyurdular.” Hz. Ömer'in bu sözü üzerine halîfe Ebu Bekir şu cevabı verdi: “Namaz ile zekâtı birbirinden ayıranlarla mutlaka savaşacağım. (Namaz ile zekât, Kur'ân-ı Kerim'de altı yerde beraber zikredilmiştir.) Çünkü zekât, malın hakkıdır. Allah'a yemin ederim ki, Rasûlullah'a ödedikleri bir koyun veya keçi yavrusunu dahi bana vermeyecek olurlarsa, bu sebepten onlarla savaşırım.” Hz. Ebû Bekir'in bu dirâyeti karşısında hayrete düşen Hz. Ömer: “Allah'a yemin ederim ki bu sözler, Yüce Allah'ın, Ebû Bekir'in kalbine ilhâmından başka bir şey değildir; onun dâvâsında doğru olduğunu anladım” dedi.4743
Asr-ı saâdet ve ilk halifeler döneminde zekât, günümüzde olduğu gibi, hiçbir sûretle ferdin isteğine bırakılmamış; İslâmî devlet tarafından toplanıp gerekli yerlere dağıtılmıştır.4744 Esasen zekâttan beklenen kişisel ve sosyal faydaların elde edilmesi için bu yolun tâkip edilmesinde zarûret vardır. Başıboş bırakılan bir müesseseden arzu edilen netice beklenemez. Zekât, organizeli bir şekilde İslâm devleti tarafından kontrol edilip toplanılmadığı zaman, ne tür problemlerle karşılaşılacağını Kur’an’dan yola çıkarak anlamak ve günümüz pratiğinde bunu ayne’l-yakîn müşâhede etmek zor olmaz. Kur’an’a göre tüm mülk Allah’ındır4745. Zengin mü’min de bir veznedardan, bir emânetçiden başkası değildir. Zekât, İslâm devleti tarafından sistemli şekilde toplanıp dağıtılmadığı zaman, zenginlerin Allah tarafından kendilerine emânet olarak verilen ve başkalarının da hakları olan4746 malları, kendileri için fitne4747 olacak ve cehennem azâbının araçlarına4748 dönüşecektir. Âhiret azâbı yanında, dünyada adâletli bir düzen de olmayacak, zengin ile fakir arasında büyük uçurumlar oluşacak ve mallar yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet/güç 4749 haline gelecektir.
“İslâm devletinin olmadığı ve zekâtın asr-ı saâdetteki gibi devletçe/İslâmî
4743] Buhârî, İ’tisâm 2, Zekât 1, İstitâbe 3; Müslim, İman 32, hadis no: 20; Tirmizî, İman 1, hadis no: 2610; Ebû Dâvud ,Zekât 1, Nesâî, Zekât 3; Muvattâ, Zekât 30
4744] Asr-ı Saâdette Peygamberimiz, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer döneminde zekâtın sadece devlet eliyle toplandığına dair geniş bilgi almak için bk. a) Yunus Vehbi Yavuz, a.g.e. Zekât Üzerinde Çalışanlar (Âmiller) ve Zekâtın Devlete Verilmesi Bölümleri, s. 249-252; 307-331; b) İbâdet ve Müessese Olarak Zekât, A. Özek-H. Karaman-M.A. Aydın-M. Erkal, 1984 İstanbul, İslâmî İlimler Araştırma Vakfı Y. özellikle 113-117; 157-164. sayfalar; c) Yusuf el-Kardavî, Fıkhu’z-Zekât, İslâm Hukukunda Zekât, Kayıhan Y.
4745] 3/Âl-i İmrân, 26
4746] 51/Zâriyât, 19; 70/Meâric 24-25
4747] 8/Enfâl, 28
4748] 9/Tevbe, 34-35
4749] 59/Haşir, 7
ZEKÂT
- 959 -
otorite eliyle organize edilmediği durumlarda da müslümanlar zekâtlarını verir/veriyor” diye düşünülebilir. İmanı bütün müslümanların her ne kadar zekât konusunda ihmalkâr davranmayacaklarını düşünsek bile; malın tatlılığı, dünyevîleşmenin şeytanî câzibesi ve aldatıcılığı karşısında, ihtiraslarına esir olan müslümanların zekâtlarını eksik ödemeleri veya hiç ödememelerini önlemek mümkün olmaz. Bu mümkün olmayınca da zenginlerin fakirlerin hakkını yiyerek azâbı hak etmeleri ve fakirlerle zenginler arasındaki makasın kırılacak boyutlara kadar açılacağı unutulmamalıdır. Sahâbe devrinde bile bazı kabilelerin zekât vermemekte direndikleri, Hz. Ebû Bekir'in bu kabileler üzerine askerî kuvvetler göndererek onları devlete zekât vermeye mecbur ettiğini bildiğimize göre, zekâtın organizeli olarak toplanmasını yaptırımsız bırakmak, bu müesseseyi çıkmaza götürür. “Devrimizdeki müslümanlar, sahâbe devri müslümanlarından daha kâmil iman sahibi ve dünyaya daha az meylediyor” şeklinde herhalde bir iddiâda bulunulamaz. Bunu günümüzde köy hayatı yaşayan namaz kılan müslümanların, ürünlerinden öşür/zekât verenlerinin vermeyenlere oranından anlayabilir; şehirlerdeki yeşil(!) sermayenin gerçekten zekâtlarını vermiş olsalar, bu kadar fakirin nereden ve nasıl ortaya çıktığı sorusundan değerlendirebiliriz.
Zekâtın toplanıp sarfedilmesinde İslâm devletinin aracılığına şu noktalardan ihtiyaç vardır:
a) Din ve merhamet duyguları zayıflamış bazı kimseler kendi hallerine bırakılınca bu hakkı ödemeyebilirler.
b) Fakirin bu hakkını devletten alması, yoksulun haysiyet ve şahsiyetinin incinmemesi bakımından daha uygundur.
c) Zekâtı fertlerin ödemesi halinde, bazı fakirler ihtiyacından fazla zekât alırken, bazıları bundan mahrum kalacaklardır.
d) Allah yolunda (cihad, tebliğ) ve gönülleri kazanılacak olanlar gibi bazı sarf yerlerini takdir etmek, ferdi aşan bir alan olmaktadır. Zenginlerin tümü zekâtını vermiş olsalar bile bu dağıtım büyük bir organize dâhilinde olmadığı için, gerekli yerlere gerektiği miktarda ulaşmayacak ve zekâttan beklenen toplumsal faydalar sağlanamayacaktır.
Bugün için yaşadığımız coğrafyada İslâm devleti olmadığına göre durum ne olacaktır? Bu konuda, “cemaat” kavramı devreye girmektedir. İki-üç müslümanın bile cemaat oluşturmaksızın ve cemaatin gereklerini yerine getirmeksizin yaşayışlarını İslâm onaylamaz. Zaten İslâm devleti, İslâm cemaatinin her yönüyle daha kapsamlı, organizeli ve yaptırım gücü olan şeklinden başkası değildir. Günümüz şartlarında müslümanlar, İslâm anlayışı/yorumu yönüyle sırât-ı müstakîm çizgisinde kabul ettikleri ve bunu hayata geçirmedeki samimiyet ve gayretine itimat ettikleri bir cemaatle ilişki içinde bulunmak zorundadırlar. Müslümanların başka türlü müslümanca yaşamaları mümkün değildir. Balığın, kendisini çepeçevre kuşatan suyun dışında hayatta kalmasının imkânsızlığı gibi, müslümanlar da İslâm'ı doğru bir şekilde öğrenmek, imkânlarının ve özgürlüklerinin son haddine kadar İslâm'ı yaşamak için cemaatleşmeye veya güvendikleri cemaatle (gayr-ı resmî organize, vakıf, dernek veya teşkilâtla) ilişkiye mecburdurlar. Bu cemaat ve teşkilâtlar, birbirleriyle organize olmuş, imkân ve güçlerini birleştirmiş olsa, zaten İslâm devletine giden maddî ve mânevî yollar ardına kadar açılmış
- 960 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olacaktır.
Zekâtların âlimler, cemaat liderleri veya İslâmî teşkilâtlar eliyle organize edilmesinin ne büyük imkân olduğunu 1979’daki İslâm inkılâbında görüyoruz. Bu İslâmî değişim ve dönüşümde, zekâtların müctehid âlimlere teslim edilip onların İslâmî çalışmalar (fî sebîlillâh) başta olmak üzere özgürce dağıtıp değerlendirmesinin büyük, çok büyük rolü vardır. İslâm devletinde, yönetimin organizesiyle toplanıp dağıtılması gereken zekât; devletsiz müslümanların da İslâmî otorite oluşturması için en önemli etkenlerden biri olur; eğer cemaatler eliyle bilinçli ve organizeli değerlendirilirse. O yüzden zekâtın İslâmî devletin varlığı, ona bey’at ve itaatin göstergesi olması yanında, böyle bir yapının oluşturulma çabalarıyla da çok yakın ilişkisi vardır.
“Mü’minlerin mallarından zekât al ki, onunla kendilerini temizlemiş, mallarına bereket vermiş olursun.”4750 âyetinin günümüzdeki muhâtabı, peygamber vârisleri ve onların içinde veya başında bulunduğu teşkilâtlar/cemaatlerdir. Bütün bu gerekçelerden dolayı zekâtımızın da bizi 27 derece sevaba ulaştırması, organizeli zekât dağıtımının, toplumun maddî problemlerini bireysel dağıtmaktan 27 misli çözmesi için, namaz gibi onu da cemaat aracılığı ile yerine getirmememiz gerekmektedir. Cemaatin imamına namaz gibi en önemli ibâdetimizi güvenip teslim ettiğimiz gibi, zekâtımızı da güvenip teslim edeceğimiz ve organizeli olarak en uygun yerlere sarfedeceklerine emin olmamız gerekmektedir. Güven problemi, ahlâkî problem olmaktan önce imanî problemdir. “Mü’min”, emîn olana güvenen ve kendisine güvenilen demektir. Güven problemi kimden kaynaklanıyorsa o, hastalık kaynağıdır. Güvenilecek durumda değillerse onlar; güvenecek durumda değilsek biz İslâm'ın cemaat ve cemaat mensubu kabul ettiği anlayışta değilizdir. O takdirde zekâtın da namazın da istenen gerçek ibâdet olduğunu iddiâ etmeye, bu ibâdetlerin bireyi ve toplumu canlandırıp kurtarmasını, dünyevî ve uhrevî sorumluluğu düşürmesini beklemeye de hakkımız yoktur.
Elde avuçta olanı paylaşmak, iman kardeşliğini ve imanda kemali gösteren bir yüceliktir. Tıpkı Medine'li ensar'ın, Mekke'li muhacirler ile paylaştığı gibi. İşte gerçek vermek böyle olur. Asr-ı saadetteki infak ve yardımlaşma ile ilgili somut olaylarla kendi durumumuzu karşılaştırmalıyız.
Bilindiği gibi Hz. Ebubekir (r.a.) iman etmeden önce Mekke'nin en zenginlerindendi. İslâm ile tanışıp, gerçek imanın haz ve lezzetini alınca, imanın bir gereği olarak olabildiğine yardımsever bir kişilik olarak göründü. Nerede yardıma muhtaç biri varsa yanı başında yardımına koşan biri de vardı: Hz. Ebubekir! Hz. Bilal'ler her türlü zulüm ve işkence altında inlemeye, mahkûm edilmeye dursun, onları hürriyetine kavuşturmak için dünyalık adına sahip olduğu tüm varlığını seferber eden biri vardır: Hz. Ebubekir! Hicret etmek zorunda kalmıştır, ancak yarı yolda karşısına çıkan Mekke'li müşrik İbni Duğine; “ne olur gitme, ne kadar hayırsever olduğunu herkes biliyor, bu insanların sana ihtiyacı var. Senin yardımına, fedakârlığına ihtiyacımız var.” diyerek himayesinde Mekke'ye geri getirdiği insan da yine Hz. Ebubekir (r.a.)'den başkası değildir.
Aslında Peygamber'e gönül veren tüm ashabda bu ruhu görmek mümkündür. Ancak Hz. Ebubekir'de bu şuur daha bir belirgin idi. Bunun için misalimizi
4750] 9/Tevbe, 103
ZEKÂT
- 961 -
ondan verelim: Tebük seferine çıkılmak üzeredir. İslâm savaşçılarına silah ve mühimmat gereklidir. Bunun için sevgili Peygamber, müslümanlardan infak etmelerini istemiştir. Hz. Ömer uzun zamandan beri Hz. Ebubekir'in infak anlayışına gıbta etmektedir. İşte fırsat doğmuş, ondan daha fazla infak etmenin sırası gelmiştir. Herkes gücü yettiğince infak eder ve geçer. Sıra Hz. Ömer'e geldiğinde: “Ya Rasûlallah! İşte malım, tam yarısını Allah için infak ediyorum.” diyerek gönüllerde taht kurmuştur. Ancak sıra Hz. Ebubekir'e gelmiştir. Büyük bir özveri ve fedakârlık ile: “Ya Rasûlallah! İşte malım, tamamını infak ediyorum.” dediğinde, Efendimiz (s.a.s.) itiraz etmişti: “Ya Ebabekir, ehline, çoluk-çocuğuna bir şey bırakmadın mı?” Hz. Ebubekir: “Allah ve Rasûlü’nü bıraktım, yetmez mi ya Rasûlallah, kâfi gelmez mi ya Rasûlallah?” diyordu. Malının tamamını infak etmek her babayiğidin kârı değildi. İşte gerçek infak, esas yardım, hakiki bağış bu ve benzerleri idi. Şimdi kendi yaptıklarımızın ne kadar komik kaldığını, aylık gelirimizin yüzde kaçına tekabül ettiğini görerek, kendimize çekidüzen vermemiz gerekmektedir.
Zekât gibi miktarı belli yardımlaşma hükümleri gelmeden önce, ashab-ı kiram, yoksullar için ne kadar harcayacaklarını bilmiyorlardı. Muaz bin Cebel ile Sa’lebe, Hz. Peygamber’e “kölelerimiz ve hısımlarımız var. Bunlara malımızdan ne şekilde ve ne miktarda harcayalım?” diye sorduklarında, şu ayet inmişti: “Sana hangi şeyi nafaka vereceklerini sorarlar. De ki: İhtiyacınızdan artanı verin.”4751 Zekât farz kılınmadan önce, kazanç sahipleri, bu âyete göre, her günkü kazançlarından kendilerine yetecek kadarını alır, gerisini tasadduk ederlerdi. Altın, gümüş gibi nakit sahipleri de, bir yıllık geçimini ayırır, geri kalanını Allah yolunda harcarlardı.4752
Ne mutlu tüm mülkün ve malın Allah’a ait olduğunu, kendisinin emanetçi olduğunu unutmayıp, parayla imtihanı kazanıp Allah’la alışveriş yapanlara!
Yazıklar olsun paranın kulu olan cepleri paralandıkça gönülleri de paralananlara! “Param, param!” diye param parça olanlara!
4751] 2/Bakara, 219
4752] S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. 11/ 371
- 962 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Zekâtla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Zekât Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 32 Yerde): 2/Bakara, 43, 83, 110, 177, 277; 4/Nisâ, 77, 162; 5/Mâide, 12, 55; 7/A’râf, 156; 9/Tevbe, 5, 11, 18, 71; 18/Kehf, 81, 13, 31, 55; 21/Enbiyâ, 73; 22/Hacc, 41, 78; 23/Mü’minûn, 4; 24/Nûr, 37, 56; 27/Neml, 3; 30/Rûm, 39; 31/Lokman, 4; 33/Ahzâb, 33; 41/Fussılet, 7; 58/Mücâdele, 13; 73/Müzzemmil, 20; 98/Beyine, 5.
B- Zekât Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
a- Zekât Vermek: 2/Bakara, 43, 83, 110, 177, 254; 5/Mâide, 55; 9/Tevbe, 71; 14/İbrahim, 31; 19/Meryem, 31, 55; 21/Enbiy^, 73; 22/Hacc, 35, 41, 78; 23/Mü’minûn, 4, 60; 24/Nûr, 37, 56; 27/Neml, 3; 31/Lokman, 4; 32/Secde, 16; 33/Ahzâb, 33; 58/Müc3adele, 13; 73/Müzzemmil, 20.
b- Zekâtı Malın İyisinden Vermek: 2/Bakara, 267.
c- Zekât, Fakirin Hakkıdır: 51/Zâriyât, 19; 70-Meâric, 24-25.
d- Zekât Verenlerin Mükâfatı: 2/Bakara, 277; 4/Nisâ, 162; 5/Mâide, 12; 7/A’râf, 156; 9/Tevbe, 18, 99; 13/Ra’d, 18, 22-23; 23/Mü’minûn, 1-4.
e- Zekât Bereket Getirir: 30/Rûm, 39.
f- Allah, Kullarından Mallarının Tamamını İstemez: 47/Muhammed, 36-38.
g- Ürünlerin ve Meyvelerin Zekâatı: 6/En’am, 141.
h- Zekât Verilecek Kimseler: 9/Tevbe, 60.
i- Müellefe-i Kulûb (Kalpleri İslâm’a Isındırılmak İstenen Kişiler): 9/Tevbe, 60.
j- Zekâtı Vermeyenler: 4/Nisâ, 77; 9/Tevbe, 5, 11, 67, 79-80, 34-35; 41/Fussılet, 7; 107/Mâun, 7.
C- İnfak Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 73 Yerde): 2/Bakara, 3, 195, 215, 215, 219, 254, 261, 262, 262, 264, 265, 267, 267, 270, 270, 272, 272, 272, 273, 274; 3/Âl-i İmrân, 17, 92, 92, 117, 134; 4/Nisâ, 34, 38, 39; 5/Mâide, 64; 8/Enfâl, 3, 36, 36, 60, 63; 9/Tevbe, 34, 53, 54, 54, 91, 92, 98, 99, 121, 121; 13/Ra’d, 22; 14/İbrâhim, 31; 16/Nahl, 75; 17/İsrâ, 100; 18/Kehf, 42; 22/Hacc, 35; 25/Furkan, 67; 28/Kasas, 54; 32/Secde, 16; 34/Sebe’, 39; 35/Fâtır, 29; 36/Yâsin, 47; 42/Şûrâ, 38; 47/Muhammed, 38; 57/Hadîd, 7, 7, 10, 10, 10; 60/Mümtehıne, 10, 10, 10, 11; 63/Münâfıkun, 7, 10; 64/Teğâbün, 16; 65/Talâk, 6, 7, 7.
D- İnfakla İlgili Ayet-i Kerime’ler
a- İnfak; Allah Yolunda Harcamak: Bakara, 3, 195, 245, 254, 261, 270, 272, 274; Enfal, 3; Ra’d, 22; İbrahim, 31; Hacc, 35; Kasas, 77; Secde, 16; Fatır, 29-30; Hadid, 7; Münafıkun, 10-11; Teğabün, 16-17.
b- Mala Olan Sevgiye Rağmen Allah Sevgisiyle Harcamak: Bakara, 177; İnsan, 8.
c- Harcamada Ölçü: Furkan, 67; Muhammed, 36-38.
d- Allah İçin Harcamak ve Harcayanların Hali: Bakara, 264-266, 272; Kasas,77; Münafikun, 10-11; Leyl,17-21
e- Harcamayı Malın İyisinden ve Sevilen Şeylerden Yapmak: Bakara, 267; Al-i İmran, 92.
f- Harcama Yapılacak Mal: Bakara, 3, 219; Şura, 38.
g- Kendilerine Verilecek Kimseler: Bakara, 215, 273; Nur, 22.
h- Harcadıklarını Başa Kakanlar: Bakara, 262-264, 266, Müzzemmil, 20.
i- Gösteriş Olsun Diye Harcamak: Bakara, 264, 266, 270, 272; Nisa, 38-39.
j- İnfaktan Kaçılmaz: Bakara, 268; Hadid, 10.
k- İnfaktan Kaçanlar: Mearic, 18-21.
l- İnfak Edenler Takva Sahibi Mü’minlerdir: Al-i İmran, 16-17, 134.
m-İnfak Edenlerin Mükafatı: Bakara, 272; Hadid, 7, 11; Teğabün, 17; Mearic, 24-25, 35; Leyl, 5-7,18.
n- Kafirler ve Müşrikler İnfak Etmezler: Yasin, 47; Kalem, 17-40; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Maun, 1, 3.
o- Kafirler Mallarını Allah Yolundan Çevirmek İçin Harcarlar: Enfal, 36; Beled, 5-12.
p- Fakirlere Yedirip İçirmek: Hacc, 28, 36; İnsan, 8-12, Fecr, 18.
r- Yetimlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12.
s- Esirlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12.
Ş- Kafirler, Fakirlere Yedirip İçirmezler: Yasin, 47; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Maun, 1-3.
t- Cömert Olmak: İsra, 29.
u- Allah, Cömertlere Bolluk Verir: Bakara, 268.
ZEKÂT
- 963 -
ü- Fakirlere İyilik Etmek: Bakara, 83; Nisa, 36.
v- Fakirlere Vermek: Bakara, 177, 215, 273; İsra, 26; Nur, 22; Rum, 38; Mearic, 24-25.
w-Sail'i (İsteyeni, dilenciyi) Azarlamaktan Sakınmak: Duha, 10.
y- Kafirler, Fakirleri Küçük Görürler: En'am, 52-53; A'raf, 49; Hud, 27; Kehf, 28; Şuara, 106-114.
z- Kafirler ve Müşrikler, Fakirlere Vermezler: Yasin, 47, Kalem,17-40; Hakka,34; Müddessir,43-44;Mâun, 1-3
Zekât, Sadaka ve İnfakla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
(Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y.
–İlk rakam cilt; ikinci rakam sayfa numarasıdır.-)
İnfak etmek için çok zengin olmak gerekmez: 3, 285
İnfak ve tasadduka teşvik: 10, 30-42
Kişi malını infak ederkenbaşta yakınlarından başlamalı: 14, 47-48
Tasadduk ve infaka teşvik: 10, 30-42
Sadaka hakkında umumi açıklama: 10, 16-17
Veren el, alan elden üstündür: 14, 48
Sadaka, 2, 542
Sadaka ve nafakanın fazileti: 10, 18-29; 14, 255-256; 15, 174, 419
Allah indinde makbul olan sadakayı sağ eliyle alır: 10, 18-19
Allah, sadaka ve zekât hususunda hiç kimseye hüküm verme yetkisi tanımamıştır: 7, 406
Allah’ın kabul ettiği sadaka, hangi maldan yapılır? 10, 18
Sadaka malı artırır: 17, 574
Makbul olan sadaka Allah indinde artar ve büyür: 10, 19-20
Sadaka azabı defeder: 9, 348; 15, 185
Sadaka ve belanın yarışı: 10, 32
Sadakanın def ettiği en önemli iki şey: 10, 25
Sadaka verirken ihlas nasıl olur? 10, 40-41
Sadaka, ölüm sırasında değil; hayat boyu verilmeli: 17, 340
Cenab- Hak, gizli sadaka vereni nasıl teşbih ediyor? 10, 32-33
Sadakayı men etmenin cezası: 15, 160-161
Sadakayı gizli vermek: 10, 33
Sadakanın zamanı var mıdır? 10, 34
Sadakanın ahkamı: 10, 43-54
Sadaka-i cariye: 16, 277, 547
Sadaka kimin hakkıdır: 14, 51-52
Allah yolunda savaşan kimsenin zengin bile olsa sadaka alıp alamayacağı: 7, 425
İhlasla, fakat sadaka ehline verilmeyen sadaka ne olur? 10, 40-41
Fasık kimselere sadaka verilir mi? 10, 42
Rasûlullah ve Ehl-i Beyt'e sadaka haramdır: 15, 1102
Sadaka, şu beş kişi dışında zengine helâl değildir: 7, 424
Sadaka verirken sıla-i rahm olanlara öncelik tanımak: 10, 60-61
Dilenciye sadaka verirken, dış görünüşün fonksiyonu ve sahabe: 10, 23
Kadın, kocasından izin almadan tasadduk edebilir mi? 10, 49-51; 2, 374
Sadaka verecek kimsenin maddi durumu nasıl olmalıdır? 10, 27
Yapılan sadakadan dönmek: 10, 52-53
En hayırlı sadaka: 10, 17
Sadaka, geçmiş ve gelecek günahların affına vesile olabilir mi? 12, 463-464
Sadakanın en faziletlisi: 17, 472
Sadakanın en üstünü: 16, 548
Hangi sadaka daha üstündür: 16, 258-2259
Haram olan sadakının şümulü: 7, 415
- 964 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sadaka, hayır olan her şeye caridir: 3, 167
Hayırlı amelin dinen sadaka sayılabilmesinin şartı: 10, 16
Aile efradının nafakası için harcanan şeyler sadakadır: 16, 261
Aile için hangi harcama sadaka hükmüne geçer: 10, 28
Bir müslümana elbise giydirmenin sevabı: 10, 23
Kamil manada sadaka ne zaman verilir? 10, 43
Rasûlullah’a göre en efdal sadaka: 10, 54
Rasûlullah’ın en hoşuna giden sadaka hangisidir? 10, 35
Tasadduk edilen malın kıymeti Allah katında neye göredir? 10, 21-22
Sadakanın miktarı: 16, 259
Malın ne kadarı tasadduk edilir: 17, 340
Malının tamamını tasadduk caiz midir? 10, 43-44
Muhtaç duruma düşecek şekilde tasaddukta bulunmak ve Peygamberimiz’in tutumu: 10, 46-47
Sadakının iyi maldan verilmesi: 3, 343-344
Sadakayı haram kılan miktar ne kadardır? 14, 60
Elinden geldiği kadar sadaka verilmesi: 3, 546-547
Zekât, malın hakkıdır: 7, 343
Zekâtın önemi ve zekâta teşvik: 7, 321-323
Zekât, İslâm'ın köprüsüdür: 7, 322
Namazla zekâtın bir bütün olması: 7, 340
Zekâtı vermede acele etmek: 7, 384
Zekâtı vermek kaydıyla para ve mal biriktirmek: 7, 336-337
Zekâtı verilen zinet eşyası kenz değildir: 7, 364
Zekâtın farziyeti, terkedenin günahı: 7, 327; 17, 540
Zekâtı vermeyenlerle savaşılır: 7, 345
Zekâtını vermeyenden cezalı olarak ve zorla zekât alınır: 7, 338
Zekâtını vermeyenin kıyamet günündeki hali: 7, 332
Zinetlerin zekâtını vermeyenlerin ahiretteki durumu: 7, 363-364
Zekât kimlere haram; kimlere helâl? 7, 414-415, 421, 426
Zekât kimlere verilir? 7, 325
Fasık kimselere sadaka ve zekât verilir mi? 10, 42
Müellefe-i kulub'a zekât verilir mi verilmez mi? 7, 427
İnfak; Allah Yolunda Harcamak: Bakara, 3, 195, 245, 254, 261, 270, 272, 274; Enfal, 3; Ra’d, 22; İbrahim, 31; Hacc, 35; Kasas, 77; Secde, 16; Fatır, 29-30; Hadid, 7; Münafıkun, 10-11; Teğabün, 16-17.
Mala Olan Sevgiye Rağmen Allah Sevgisiyle Harcamak: Bakara, 177; İnsan, 8.
Harcamada Ölçü: Furkan, 67; Muhammed, 36-38.
Allah İçin Harcamak ve Harcayanların Hali: Bakara, 264-266, 272; Kasas,77; Münafikun, 10-11; Leyl,17-21
Harcamayı Malın İyisinden ve Sevilen Şeylerden Yapmak: Bakara, 267; Al-i İmran, 92.
Harcama Yapılacak Mal: Bakara, 3, 219; Şura, 38.
Kendilerine Verilecek Kimseler: Bakara, 215, 273; Nur, 22.
Harcadıklarını Başa Kakanlar: Bakara, 262-264, 266, Müzzemmil, 20.
Gösteriş Olsun Diye Harcamak: Bakara, 264, 266, 270, 272; Nisa, 38-39.
İnfaktan Kaçılmaz: Bakara, 268; Hadid, 10.
İnfaktan Kaçanlar: Mearic, 18-21.
İnfak Edenler Takva Sahibi Mü’minlerdir: Al-i İmran, 16-17, 134.
İnfak Edenlerin Mükafatı: Bakara, 272; Hadid, 7, 11; Teğabün, 17; Mearic, 24-25, 35; Leyl, 5-7,18.
Kafirler ve Müşrikler İnfak Etmezler: Yasin, 47; Kalem, 17-40; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Maun, 1, 3.
Kafirler Mallarını Allah Yolundan Çevirmek İçin Harcarlar: Enfal, 36; Beled, 5-12.
ZEKÂT
- 965 -
Fakirlere Yedirip İçirmek: Hacc, 28, 36; İnsan, 8-12, Fecr, 18.
Yetimlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12.
Esirlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12.
Kafirler, Fakirlere Yedirip İçirmezler: Yasin, 47; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Maun, 1-3.
Cömert Olmak: İsra, 29.
Allah, Cömertlere Bolluk Verir: Bakara, 268.
Fakirlere İyilik Etmek: Bakara, 83; Nisa, 36.
Fakirlere Vermek: Bakara, 177, 215, 273; İsra, 26; Nur, 22; Rum, 38; Mearic, 24-25.
Sail'i (İsteyeni, dilenciyi) Azarlamaktan Sakınmak: Duha, 10.
Kafirler, Fakirleri Küçük Görürler: En'am, 52-53; A'raf, 49; Hud, 27; Kehf, 28; Şuara, 106-114.
Kafirler ve Müşrikler, Fakirlere Vermezler: Yasin, 47, Kalem,17-40; Hakka,34; Müddessir,43-44; Maun, 1-3
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 286-287
2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 72
3. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 130
4. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 321-322
5. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 113-115
6. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 474-476
7. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 2, s.21-22
8. Bakara Suresi Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y. s. 203-204
9. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 6, s. 440-443
10. İslâm’da Zekât Müessesesi, Yunus Vehbi Yavuz, Çağrı Y.
11. İbadet ve Müessese olarak Zekât, Heyet, İSAV Y.
12. Zekât, İsmail Ezherli, D.İ.B. Y.
13. Zekât, Mehmed Zahid Kotku, Seha Neşriyat
14. Zekât ve Verileceği Yerler, Kemal Coşkun, Fazilet Neşriyat
15. Sosyal Güvenlik Açısından Zekât, Turan Yazgan, Türk Dünyası Araş. Vak. Y.
16. Kur’an Kavramları Tefsiri, Ahmed Kalkan, İnfak maddesi
17. Fakirler ve Zenginler vehbi Karakaş, Timaş Y.
18. Fakirlik Problemi Karşısında İslâm, Yusuf el-Kardavî, Nur Y.
19. İbadet mi Ayin mi? Mustafa Karataş, Dersaadet Y. S. 128-134
20. Kyur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. S. 110-113
21. Kur’an’ın Ana Konuları, M. Sait Şimşek, Beyan Y. S. 160-164
22. İlmin Işığında İslâmiyet, Afi A. Tabbara, Kalem Y. S. 363-375
23. İlmihal I, İman ve İbadetler, İSAM Y. S. 419-510
24. Psikolojik Açıdan Hz. Peygamber’in İbadet Hayatı, Habil Şentürk, Bahar Y. S. 89-92
25. İslâm’da Sosyal Adalet, Seyyid Kutub, Cağaloğlu Y. S. 181-187
26. Hitabeler, Mevdudi, Hilâl Y. S. 169-209
27. İslâm, I. Kitap, Said Havva, Petek Y. S. 137-194
ZEKERİYYÂ VE YAHYÂ (A.S.)
- 967 -
Kavram no 199
Peygamberler 10
Bk. Peygamberlik ve Peygamberler;
Yahûdiler; Adam Öldürmek
ZEKERİYYÂ VE YAHYÂ (A.S.)
• Hz. Zekeriyyâ (a.s.); Hayatı ve Şahsiyeti
• Hz. Yahyâ (a.s.); Hayatı ve Şahsiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Zekeriyyâ ve Yahyâ (a.s.)
• Peygamber Katili Yahûdiler
• Muharref İncillere Göre Hz. Yahyâ ve Şehâdeti
• Tefsirlerden İktibaslar
• Peygamberî Mesaj ve Örnekler
“Rabbi Meryem’e hüsn-i kabul gösterdi; onu güzel bir bitki olarak yetiştirdi. Zekeriyyâ’yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriyyâ, onun yanına, mâbede her girişinde orada bir rızık bulur ve ‘Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?’ der; o da: ‘Bu, Allah tarafındandır, çünkü Allah, dilediğine sayısız rızık verir’ derdi.”
“Orada Zekeriyyâ, Rabbine duâ etti: ‘Rabbim! Bana tarafından hayırlı bir nesil bağışla. Sen, duâyı hakkıyla işitensin.”
“Zekeriyyâ, mihrapta durmuş namaz kılarken melekler ona şöyle nidâ ettiler: ‘Allah sana, Kendisi tarafından gelen bir Kelime’yi tasdik edici, efendi, iffetli ve sâlihlerden bir peygamber olarak Yahyâ’yı müjdeler.”
“Zekeriyyâ, ‘Rabbim! dedi, bana ihtiyarlık gelip çattığına, üstelik karım da kısır olduğuna göre benim nasıl oğlum olabilir?’ Allah şöyle buyurdu: ‘Öyle de olsa, Allah dilediğini yapar.”
“Zekeriyyâ: ‘Rabbim! (Oğlum olacağına dâir) bana bir alâmet ver’ dedi. Allah buyurdu ki: ‘Senin için alâmet, insanlara, üç gün, işaretten başka söz söylememendir. Ayrıca Rabbini çok zikret, sabah akşam tesbih et.” 4753
Hz. Zekeriyyâ (a.s.); Hayatı ve Şahsiyeti
Zekeriyyâ (a.s.), Kur’ân’da adı geçen peygamberlerden biridir. Soyu Dâvud (a.s.)’a dayanmaktadır. Kur’ân’da anılan duâlarından4754 anlaşıldığına göre, soyu daha sonra Yâkub (a.s.)’a varmaktadır. 4755
Zekeriyyâ (a.s.) İsrâiloğullarının peygamberi olduğu gibi, aynı zamanda onların bilgini, reisi ve müşâviri, yani danışmanı idi.4756 Onun hakkında çeşitli âyet
4753] 3/Âl-i İmrân, 37-41
4754] 19/Meryem,
4755] el-Kurtubî, Ahkâmu’l-Kur’ân, Kahire 1967, XI, 82; er-Razî, Mefâtihu’l-Gayb, Mısır 1937, V, 769
4756] es-Sa’l-ebî, el-Arâis, 1951, 372
- 968 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve hadisler vardır. Ebû Hureyre’nin naklettiğine göre, Hz. Muhammed (s.a.s.); “Zekeriyyâ (a.s.) marangoz idi”4757 diyerek onun elinin emeği ile geçinen bir zanaat ehli olduğunu haber vermiştir.
Zekeriyyâ (a.s.)’nın hanımı, İsa (a.s.)’nın annesi Meryem’in teyzesi İşâ (Elizabeth) idi. Zekeriyyâ (a.s.) da, Meryem’e bakmakla meşgul oluyordu. Ona Beyt-i Makdis’te bir yer yapmıştı. Onun odasına her girdiğinde, yanında kış mevsiminde yaz meyvesini ve yaz mevsiminde de kış meyvesini buluyordu. Zekeriyyâ (a.s.), “Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?” diye sorunca, Meryem, “Allah tarafından” diye cevap veriyordu.4758
Zekeriyyâ (a.s.) Hz. Meryem’in yanında böyle yaz mevsiminde kış meyvesini ve kış mevsiminde de yaz meyvesini görünce, Meryem’e bu nimetleri veren, buna gücü yeten Yüce Allah, eşimin yaşı geçtiği halde, bize de hayırlı bir evlât verebilir” şeklinde düşündü ve hayırlı bir evladın olması için Allah’a gizlice şöyle duâ etti: “Rabbim! Gerçekten kemiklerim zayıfladı, saçlarım ağardı, Rabbim! Sana yalvarmaktan dolayı herhangi bir şeyden mahrum kalmadım. Doğrusu, benden sonra yerime geçecek yakınlarımın iyi hareket etmeyeceklerinden korkuyorum. Karım da kısırdır. Katından bana bir oğul bağışla ki, bana ve Yâkub oğullarına mirasçı olsun! Rabbim! O’nun, Senin rızânı kazanmasını da sağla!”4759 “Ya Rabbi! Bana kendi katından temiz bir soy bahşet!”4760 “Rabbim! Beni tek başıma bırakma! Sen vârislerin en hayırlısısın.”4761
Gücü her şeye yeten Yüce Allah, Zekeriyyâ (a.s.)’nın duâsını kabul etti ve O’na bir erkek evlât vereceğini müjdeledi: “Ey Zekeriyyâ! Sana Yahyâ isminde bir oğlanı müjdeliyoruz. Bu adı daha önce kimseye vermemiştik”4762 “Mihrabda namaz kılmaya durduğu sırada, hemen melekler ona şöyle seslendi: ‘Haberin olsun! Allah sana Yahyâ adlı çocuğu müjdeliyor. O, Allah’tan gelen bir kelimeyi (İsâ’yı) tasdik edecek, milletinin efendisi olacak, nefsine hâkim bulunacak ve sâlihlerden bir peygamber olacaktır”4763
Zekeriyyâ (a.s.), Allah’ın verdiği bu müjdeye şaştı, hayret etti. Çünkü kendisi de hanımı da hayli yaşlı idiler. “Rabbim! Karım kısır, ben de son derece kocamışken nasıl oğlum olabilir?”4764 diyerek, bu ilginç müjde karşısında hayretini dile getirdi. Yüce Allah ona şöyle cevap verdi: “Rabbin böyle buyurdu. Çünkü bu Bana kolaydır. Nitekim sen yokken, daha önce seni yaratmıştım”4765
Kur’ân’ın başka bir yerinde bu durum şöyle haber verilmiştir: “Zekeriyyâ’nın duâsını kabul edip kendisine Yahyâ’yı bahşetmiş, eşini de doğum yapacak hale getirmiştik. Doğrusu onlar iyi işlerde yarışıyorlar, korkarak ve umarak Bize yalvarıyorlardı. Bize karşı gönülden saygı duyuyorlardı”4766
Yüce Allah’ın bu güzel müjdesine son derece sevinen Zekeriyyâ (a.s.): “Rabbim!
4757] Ahmed bin Hanbel, II/405
4758] el-Kurtubî, Ahkâmu’l-Kur’ân, IV, 69 vd.
4759] 19/Meryem, 4-6
4760] 3/Âl-i İmrân, 38
4761] 21/Enbiyâ, 89
4762] 19/Meryem, 7
4763] 3/Âl-i İmrân, 39
4764] 19/Meryem, 8
4765] 19/Meryem, 9
4766] 21/Enbiyâ, 90
ZEKERİYYÂ VE YAHYÂ (A.S.)
- 969 -
Öyle ise bana bir alâmet ver, dedi”4767 Allah ona şu cevabı verdi: “Alâmetin; üç gün, işaretten başka şekilde insanlarla konuşmamandır. Rabbını çok zikret, akşam sabah tesbih et!”4768 Gün oldu, Zekeriyyâ (a.s.)’nın nutku tutuldu. Mihrabdan çıktı ve milletine: “Sabah-akşam Allah'ı tesbih edin, diye işârette bulundu”4769 Zamanı gelince, Zekeriyyâ (a.s.)’nın oğlu Yahyâ (a.s.) dünyaya geldi.
Yukarıda görüldüğü gibi, Zekeriyyâ (a.s.) ile ilgili olarak zikredilen âyetlerin çoğu, duâ mahiyetindedir. O, çok duâ eden, Allah’ın emir ve yasaklarına riayet ederek tam bir teslimiyet içinde yaşayan yüce bir peygamberdi. Allah: “Zekeriyyâ, Yahyâ, İsa ve İlyas’a da (yol göstermiştik). Hepsi sâlihlerden/iyilerden (idi)ler”4770 diyerek onu şâhit peygamberlerle birlikte anmıştır.
Zekeriyyâ (a.s.) bu şekilde ömrünü ibâdetle geçirdi. Daima insanları Yüce Allah’a inanmaya ve O’nun yolunda yürümeye çağırdı. Fakat azmış olan, küfre dalan ve önünü görmeyecek kadar gözü dönenler, onu şehid ettiler.4771 (1)
Zekeriyyâ (a.s.), Hz. İsa (a.s.)’nın doğumundan önce İsrâiloğullarına peygamber olarak gönderilmiştir. Hz. Zekeriyyâ, İsrâiloğullarını Allah’a dâvet etmeye ve başlarına gelmesi muhtemel İlâhî azapla korkutmaya başladı. Çünkü Zekeriyyâ (a.s.); isyan ve azgınlığın arttığı, kötülüklerin yayıldığı, günahların çoğaldığı ve İsrâiloğullarını mânevî bozulmalar ve çözülmeler ile maddî sapmaların, azgınlaşan şiddetli dalgalar halinde kapladığı bir devrede peygamber olarak gönderilmişti. Zira İsrâiloğulları o kadar bozulmuşlardı ki, Allah’ı ve âhiret gününü unutmuşlardı. Allah da, onların başına zorba ve zâlim hükümdarları ve vâlileri Musallat etti. Bu hükümdarlar ile yöneticiler, yeryüzünde fesat çıkarıyorlar, tüyler ürperten suçlar işliyorlar ve peygambere karşı hürmet ve dinin kutsallığına karşı ilgisiz davranıyorlardı. Çünkü onların dini, şeytanın kendilerine fısıldadığı şeylerden ve ibâdetleri de hevâlarının isteklerinden ibâretti. Sâlih kimselere, takvâ sahiplerine ve peygamberlere Musallat oluyorlar, hatta hiç çekinmeden onların kanlarını döküyorlardı. Zâlimlik ve zorbalık yönünden bu hükümdarlar ile yöneticilerin en önde geleni, Hz. Zekeriyyâ’nın oğlu Yahyâ’yı, sevgilisini memnun etmek için öldürülmesini ve başının bir tabak içerisinde kendisine sunulmasını emreden Filistin vâlisi Herodes idi.
Hz. Zekeriyyâ (a.s.), birçok zâlim yönetici ve vâlilerle karşılaştı. Çünkü o sırada İsrâiloğulları; her türlü haksızlık, zorluk, eziyet ve sıkıntı içerisinde bulunuyordu. Bundan dolayı İsrâiloğullarına gelen birçok eziyetten Hz. Zekeriyyâ da nasibini alıyordu. Öyle ki, sıkıntılar ve musîbetler birbirini tâkip ediyordu.
Zekeriyyâ (a.s.), Süleyman (a.s.)’ın soyundan olan Elisa(bet) ile evlendi. Elisa (Eşyâ), Meryem (a.s.)’in annesi olan Hanne’nin kızkardeşidir. Zekeriyyâ (a.s.) ile Elisa’dan Yahyâ (a.s.) doğmuştur. Hz. Zekeriyyâ’nın kemikleri zayıflamış, saçına beyazlık düşmüş ve ezâ ile zorluklara tahammül edecek gücü kalmamıştı. Buna rağmen İsrâiloğullarının sapıtıp fitneye düşmesinden korkuyordu. Kendisinden sonra kavminin doğru yoldan sapmasından korktuğu ve yakınlarına güvenemediği için kavmini Allah yoluna çağıracak birinin olmasını arzu ediyordu. İşte
4767] 19/Meryem, 10
4768] 3/Âl-i İmrân, 41
4769] 19/Meryem, 11
4770] 6/En’âm, 85
4771] Taberî, et-Tarih, Mısır 1326, II, 16; Ahmet Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiyâ, İstanbul 1966, I, 41
- 970 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bundan dolayı Rabbinden, ihtiyarlığında kendine yardım edecek, risâleti tebliğ etmede kendisine halef olacak ve bu dünya hayatının sıkıntıları içinde kendisini yalnız bırakmayacak bir evlât vermesini istedi.4772 Zekeriyyâ (a.s.), Rabbinden bir çocuk istediğinde rivâyete göre 99 yaşında ve hanımı da 98 yaşında idi.
Hz. Zekeriyyâ, sadece çocukları sevdiği ve baba olmayı arzuladığı için evlât istemiş değildi. Rabbinden, İsrâiloğullarını uyarma hususunda kendisine halef olacak ve kendisinin taşıdığı dâvet yükünü üzerine alacak bir çocuk istemişti. Çünkü Zekeriyyâ (a.s.), ölümünden sonra İsrâiloğullarının din ile ilgili işlerini câhil ve fâsık liderlerin üstlenmesinden ve bu kimselerin Allah’ın şeriatına ve hükmüne uygun olmayan işler yapmalarından korkuyordu. İşte bundan dolayı Rabbinden çocuk istedi. Bunun için de, gizliyi açığı bilen ve duyan Rabbine, başka kimsenin işitemeyeceği şekilde gizlice seslenip, takvâ sahibi sâlih bir çocuk vermesini istedi. Allah da onun bu duâsını kabul etti.4773
İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerin sonuncusu olan Hz. İsa (a.s.)’nın doğumundan önce İlâhî dâveti açıklayıp yaymak için peygamber olarak seçilen Zekeriyyâ (a.s.) ve oğlu Yahyâ (a.s.), Hz. İsa’yı doğumundan delikanlı oluncaya kadar hep koruyup gözettiler. İncillerde geçtiği üzere, Zekeriyyâ ve Yahyâ (a.s.), göklerin melekûtunun/krallığının yaklaşmasına yakın bir dönemde peygamber olarak gönderilmişlerdir.
Zekeriyyâ (a.s.) zamanında Şam ve Kudüs, Batlamyusçular’ın elindeydi. Bunlar, Beyt-i Makdis’e hürmet ederler ve İsrâiloğullarını hoş tutarlardı. Bu kavmin ileri gelenleri, ibâdethâneden hiç dışarıya çıkmazdı. Beyt-i Makdis’de gece-gündüz ibâdet ederlerdi. O zamanlar İsrâiloğulları arasında bir peygamber yoktu. Kendilerine bir peygamber göndermesi için Allah’a ilticâ ettiler. Nihâyet, Zekeriyyâ (a.s.), Allah (c.c.) tarafından peygamber olarak gönderildi. Cenâb-ı Allah, Zekeriyyâ (a.s.)’ya risâlet görevini ve İsrâiloğullarını sapıklıktan kurtarması için tebliğ görevi vermeden önce o, mâbedin (Beytü’l-Makdis’in) hizmeti için bir araya gelmiş din adamlarından biri idi. Daha sonra onu Cenâb-ı Allah, peygamber olarak seçti.
Hz. Meryem’in babası İmrân, İsrâiloğullarının önderi, ileri geleni ve en büyük hahamları idi. İmrân ölünce, kızı Meryem’in bütün sorumluluğunu, Meryem’in teyzesinin kocası Hz. Zekeriyyâ üstlendi.4774
Hz. Yahyâ, babasının gözetiminde güzel bir hayat yaşadı. Daha sonra Yahyâ (a.s.) için asıl büyük fitne; ihtiyar ve onurlu babası daha sağ iken dalâlet ehli ve gazaba uğramış olanların arzularına kurban edilerek başının kesilmesi idi. Sâlih bir peygamber olan Hz. Zekeriyyâ’nın ölümü de, zâlim vâlilerin elinde oldu. O da, şehidlik şerbetini, oğlunun içtiği bardaktan içti. Bazı tarihçilerin kaydettiğine göre Zekeriyyâ (a.s.), testereyle biçilerek şehid edilmiştir. Bazı tarihçiler, onun azgın yahûdiler tarafından taşlanarak şehid edildiğini ileri sürerler. İlâhî rızâya sâdık ve sâlih bir peygamber olarak yaşayan Zekeriyyâ (a.s.), zâlim ve azgın yahûdiler tarafından hunharca şehid edilmiştir. Zekeriyyâ (a.s.)’nın kavmi tarafından nasıl şehid edildiği Kur’an’da ve hadislerde bildirilmemektedir. Bazı
4772] 21/Enbiyâ, 89-90; 3/Âl-i İmrân, 38
4773] 19/Meryem, 1-9
4774] 3/Âl-i İmrân, 37
ZEKERİYYÂ VE YAHYÂ (A.S.)
- 971 -
tarihçiler, onun şehid olmayıp normal yolla öldüğünü ileri sürerler. (2)
Zekeriyyâ (a.s.), ömrünü Allah’a ibâdet, O’na dâvet ve Kudüs’teki Beyt-i Makdis’e/Mescid-i Aksâ’ya hizmet uğrunda geçirmiştir. Türbesi, Suriye’nin Halep şehrindedir.
Hz. Yahyâ (a.s.); Hayatı ve Şahsiyeti
Yahyâ (a.s.), Kur’an’da adı geçen peygamberlerden biridir. Yüce Allah tarafından, Kur’an’da: “Ey Zekeriyyâ! Sana Yahyâ isminde bir oğlanı müjdeliyoruz. Bu adı daha önce kimseye vermemiştik”4775 âyeti ile haber verildiğine göre; Yahyâ (a.s.), Zekeriyyâ (a.s.)’nın oğlu idi. Kendisine Yahyâ adı da, Allah tarafından verilmişti.
Yahyâ (a.s.)’nın yüzü güzel, kaşları çatık, saçları seyrek, burnu uzun, sesi ince ve parmakları kısa idi. O, İsâ (a.s.)’dan altı ay önce dünyaya gelmişti. Yani İsâ (a.s.)'dan altı ay büyüktü. Dolayısıyla, Mûsâ (a.s.)'nın şeraitiyle amel eden peygamberlerin sonuncusuydu. Daha küçük yaşta iken, kendisine hikmet verilmişti. Yaşıtı olan çocuklar kendisine: “Ey Yahya! Bizimle gel, oynayalım” dedikleri zaman: “Ben, oyun için yaratılmadım” derdi.4776
Onun küçüklüğünden itibaren böyle temiz, saygılı ve ibâdet ehli olduğu, Kur’an’da şöyle haber verilmiştir: “(Ona çocukluğunda): Ey Yahyâ! Kitabı, kuvvetle tut! (dedik). Henüz çocuk iken, ona, hikmet’i verdik (Tevrat’ı öğrettik). Tarafımızdan (ona) bir kalp yumuşaklığı ve (günahlardan) temizlik (verdik). O, çok muttakî idi. Anasına ve babasına itaatli idi, bir serkeş ve âsî değildi. Dünyaya getirildiği gün de, öleceği gün de, diri olarak (kabrinden) kaldırılacağı gün de, ona selâm olsun!”4777
Bu âyetlerde görüldüğü gibi Yüce Allah, Yahyâ (a.s.)’nın çeşitli güzel vasıflarını haber vermiş ve onu selâmla anmıştır. Bu, onun doğduğunda vefat ettiğinde ve âhiret gününde Allah’ın himâyesinde bulunduğunu ifâde etmektedir. Her insanın başına geleceği kesin olan bu üç yalnızlık ve korku günlerinde Allah’ın selâm ve esenliği içinde olmak, ne büyük bir bahtiyarlıktır. Bu üç durumda Allah’ın himâyesinde bulunmak, bir nevi devamlı bir şekilde Allah’ın himâyesinde bulunmak demektir.4778
Yahyâ (a.s.) Allah’ın emrettiği gibi kitabı kuvvetle tuttu. Önce Tevrat’a ve daha sonra İncil’e uygun hareket etti. Bu mukaddes kitapların hükümlerinin milleti tarafından yaşanması için çalıştı. Hz. Muhammed (s.a.s.) onun bu mücâdelesi hakkında şöyle buyurdu:
“Yüce Allah, Zekeriyyâ (a.s.)’nın oğlu Yahyâ (a.s.)’ya, hem kendisi amel etmek, hem de amel etmeleri için İsrail oğullarına emretmek üzere, beş kelime emretmişti. Kendisi bu hususta biraz ağır ve yavaş davranınca, İsâ (a.s.) ona:
-Sen, hem kendin amel etmek hem de amel etmelerini İsrâiloğullarına emretmek üzere, beş kelime ile emrolunmuştun. Bunu İsrail oğullarına ya sen tebliğ edersin, ya da ben tebliğ ederim, deyince, Yahyâ (a.s.):
-Ey kardeşim! Sen bu vazifeyi yerine getirmekte beni geçersen, ben azâba uğramamdan
4775] 19/Meryem, 7
4776] es-Sa’lebî, el-Arais, Mısır 1951, 375 vd.
4777] 19/Meryem, 12-15
4778] Muhammed Ali es-Sabûnî, Safvetu’t-Tefâsîr, İstanbul 1987, II, 213
- 972 -
KUR’AN KAVRAMLARI
veya yere batırılmamdan korkarım, dedi ve hemen İsrâiloğullarını Beytü’l-Makdis’te topladı. Beytü’l-Makdis, İsrail oğulları ile doldu. Yahyâ (a.s.) yüksek bir yere oturarak Allah’a hamd ve senâda bulunduktan sonra şöyle dedi:
-Yüce Allah, bana, hem kendim amel edeyim, hem de amel etmenizi size emredeyim diye beş kelime emretti. Onların ilki, Allah’a hiç bir şeyi şerik/ortak koşmaksızın O’na ibâdet etmenizdir. Bunun misâli, öz malı olan altın veya gümüşle bir köle satın alıp çalıştıran bir adama benzer ki, köle çalışmasının kazancını, efendisinden başkasına ödüyor. Hanginiz, kölesinin böyle davranmasına sevinir, râzı olur? Hiç kuşkusuz, sizi Yüce Allah yarattı ve rızkınızı vermektedir. Öyle ise Allah’a, hiç bir şeyi şirk koşmaksızın ibâdet ediniz.
Allah namaz kılmanızı size emretti. Namaza durduğunuzda, yüzünüzü sağa sola çevirmeyiniz. Şüphe yok ki Yüce Allah, kulu, yüzünü başka tarafa çevirmedikçe, hep ona yöneliktir.
Allah size orucu emretti. Bunun misâli, yanında misk kesesi olduğu halde, bir topluluk içinde bulunan ve hepsi ondaki misk kokusunu duyan bir kimseye benzer. Hiç şüphesiz oruçlunun ağzının kokusu, Allah’ın katında misk kokusundan daha güzeldir.
Allah size sadakayı emretti. Bunun misâli, düşmanını esir edip elini boynuna bağladıkları ve boynunu vurmak üzere yaklaştırdıkları bir kimseye benzer ki o, ‘canımı elinizden kurtarmak için size bir fidye, kurtulmalık versem, olmaz mı?’ diyerek kendisini onlardan kurtarıncaya kadar, az çok fidye parası öder durur.
Allah size, Allah’ı çok zikretmenizi, anmanızı da emretti. Bunun misâli, düşmanın süratle kendisini tâkip ettiği bir kimseye benzer ki, sağlam bir kaleye gelip onun içine sığınmıştır. İşte kul da, Allah’ı zikir ile meşgul oldukça, şeytandan böyle korunur.”4779
Bu hadiste görüldüğü gibi tevhid inancı, namaz, oruç, zekât ve zikir gibi ibâdetler, yalnız Hz. Muhammed (s.a.s.)’in ümmetine mahsus ibâdetler değildir. Daha önceki peygamberlerin de ümmetlerine emrettiği ibâdetlerdir.
Yahyâ (a.s.) da, babası Zekeriyyâ (a.s.) gibi içinde yaşadığı kendi kavminden olan azgın yahûdiler tarafından şehid edildi.4780 (3)
Cenâb-ı Allah, Hz. Yahyâ’yı çok övmüş ve onu sâlih/iyi, takvâ sahibi, dosdoğru ve dürüst olarak nitelemiştir. Yüce Allah ona daha 30 yaşlarında iken peygamberlik vermiş; onu efendi, nefsine hâkim, şehvet ve kötülüklerden uzak kılmıştır.4781 Hz. İsa (a.s.) ile aynı zaman diliminde ve aynı (ya da yakın) topraklarda uzun müddet birlikte yaşamışlardır. O, çokça ibâdet eder, Allah’a devamlı yalvarır ve O’nun korkusundan dolayı çokça ağlardı. Tâbiînin meşhur müfessiri Mücâhid, Hz. Yahyâ’nın bu durumuyla ilgili olarak şöyle der: “Hz. Yahyâ’nın yiyeceği ot idi. Allah korkusundan o kadar ağlardı ki, eğer gözyaşı gözünün üzerinde kalsa, kesinlikle gözünü yakıp kör ederdi.”4782 İbn Asâkir’in şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Bir gün, anne ve babası, Hz. Yahyâ’yı aramaya çıktıklarında, onu Ürdün Gölü yakınında buldular. Yanına vardılar. Onu, Allah’a karşı olan korku/huşû ve ibâdet içinde buldular. Onun bu halini görünce onları şiddetli bir ağlama tuttu.”
Yüce Allah, Yahyâ (a.s.)’ya sabî yaşta hikmet verdi. Tevrat ile ilgili şeriatı,
4779] Tirmizî, el-Emsâl, 3, Edeb 78; Ahmed bin Hanbel, IV/202, V/244
4780] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1971, I, 421
4781] 3/Âl-i İmrân, 39
4782] İbn Kesir, el-Bidâye, II/54
ZEKERİYYÂ VE YAHYÂ (A.S.)
- 973 -
şeriatın esaslarını ve hükümlerini öğrenmeye koyuldu. Öyle ki benzeri bulunmayan ve derin bir âlim oldu. Din konusundaki fetvâlar ona sorulurdu. 30 Yaşına geldiğinde, ona risâlet ve nübüvvet verildi. Yüce Allah, Yahyâ (a.s.)’ya bu konuyla ilgili olarak şöyle hitap etmektedir: “Ey Yahyâ! Kitab (Tevrat)’a kuvvetle sarıl (dedik).”4783
Heyseme’den şöyle rivâyet edilmiştir: “Hz. Yahyâ ile Hz. İsa, teyze çocuklarıydılar. İsa, yün elbiseler giyerdi. Yahyâ ise, kıldan dokunmuş elbise giyerdi. Hiçbirinin ne dinarı, ne dirhemi, ne kölesi, ne câriyesi ve ne de sığınacakları barınağı vardı. Nerede akşam, orada sabah yaşayıp giderlerdi. Birbirlerinden ayrılmak istediklerinde, Yahyâ: ‘Bana tavsiyede bulun!’ deyince, Hz. İsa: ‘Asla öfkelenme!’ dedi. Hz. Yahyâ: ‘Ben bunu beceremem’ deyince, Hz. İsa ona: ‘Mal biriktirme ve saklama’ diye tavsiye etti. Hz. Yahyâ: ‘Bunu, belki yapabilirim’ dedi.”4784
Hz. Yahyâ, zühd hayatı yaşayıp çoğunlukla insanlardan uzak yaşar, çölde dolaşır, ağaçların yapraklarını yer, nehir sularından içer ve bazı zamanlarda ise çekirge yemek sûretiyle açlığını giderirdi. Bütün bunlara rağmen, bazen kendi kendine: “Ey Yahyâ! Senden daha çok nimet içinde kim var?” diye sorardı. Yahyâ (a.s.), İsrâiloğullarını Allah’a dâvet ediyor ve onlara göklerin melekûtunun yaklaşmakta olduğunu müjdeliyordu. Hz. Yahyâ’nın dâvet metodu, hikmet ve güzel öğütten ibâretti.
Hıristiyan din bilginleri; Hz. Yahyâ’yı “Yuhanna” diye adlandırmışlar ve ona “Vaftizci” lakabı takmışlardı. Hz. Yahyâ’nın insanları vaftiz ettiğine dâir özellikle Matta İncilinin çeşitli yerlerinde konu geçmektedir. Hz. Yahyâ, hıristiyanlarca yapılan vaftiz işini üstlenmişti. Bu, günahlardan tevbe etmek için suyla yıkanılıp takdis edilme işidir. İncillerin anlattığına göre Yahyâ (a.s.), Ürdün çevresinde peygamberliğini açıklayıp insanları tevbe etmeye çağırdı. Bunun üzerine Kudüs halkı ile Ürdün’e yakın kasaba halkı, Hz. Yahyâ’nın yanına geldi. Yahyâ (a.s.) onları, nehirde vaftiz edip onlara göklerin krallığının yaklaşmakta olduğunu haber verdi. Hz. Yahyâ, İsa (a.s.)’yı Ürdün nehrinde vaftiz edip takdis etti. O sırada Hz. İsa’nın 33 yaşında olduğu belirtilir.
Tarihçiler, Yahyâ (a.s.)’nın öldürülmesi ile ilgili birçok sebep naklederler. Bunların en meşhur olanını, İbn Kesir rivâyet etmiştir. İncillerden alındığı anlaşılan bu rivâyeti, en-Neccâr, Kasasu’l-Enbiyâ adlı kitabında şu şekilde aktarmaktadır: “Filistin hükümdarı/vâlisi Herodes, belâlı ve fâsık bir kimse idi. Bunun, erkek kardeşinin Herodya adında çok güzel bir kızı vardı. Kızın amcası, onunla evlenmek istiyordu. Kız ile annesi de, bu evliliğe râzı idiler. Fakat Hz. Yahyâ, bu evlilik işini öğrenince, böyle bir şeyin olamayacağını belirtmişti. Çünkü bu evlilik işi, (müslümanlara göre haram olduğu gibi) ehl-i kitabın şeriatına göre de haramdı. Bu nedenle de kızın annesi, Hz. Yahyâ’ya karşı kalbinde kin besleyerek onu öldürtmek için bir hile tasarlıyordu. Bu sebeple de kızı Herodya’yı çok güzel bir şekilde süsledi ve en güzel elbiseler giydirdi ve Herodes’in huzuruna yolladı. Kız, Herodes’in aklını başından çelinceye kadar dans etti. Herodes, kıza: ‘Dile benden ne dilersen?’ dedi. Herodya, annesinin kendisine öğrettiği gibi: ‘Şu tabakta Yahyâ’nın başını istiyorum’ dedi. Herodes, kızın bu isteğini kabul edip Yahyâ’nın başının kendisine getirilmesini emretti. Bunun üzerine Yahyâ (a.s.)’yı, namazda
4783] 19/Meryem, 12
4784] İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, II/52
- 974 -
KUR’AN KAVRAMLARI
iken, bir koyun boğazlar gibi boğazlayıp öldürdüler. Daha sonra, kesik başını, kanlar içinde tabağa koyarak Herodes’e getirdiler. Bunun üzerine Herodya’nın, o anda helâk olduğu söylenir.”
(Romalılar, genellikle fethettikleri yerlere, yerli vali ve hükümdar atama eğiliminde oldukları için Filistin’de kendilerine tâbi olan yerlilerden oluşmuş bir devlet kurulmasına izin verdiler. Bu devlet, M.Ö. 40 yılında son derece akıllı ve zekî olan Herodes adlı bir yahûdinin eline geçti. Bu kişi, tarihe “Büyük Herodes” adıyla geçmiştir. Herodes, iktidara sahip olduktan sonra aldığı çeşitli tedbirler ve izlediği dirâyetli siyâset sâyesinde yahûdi devletinin sınırlarını benzeri görülmemiş şekilde genişletti. Öyle ki M.Ö. 40’tan M.Ö. 4’e kadar bütün Filistin ve Ürdün’ün büyük bir bölümüne hâkim oldu. Herodes, bir yandan dinî lider ve din adamlarını himâye ederek yahûdilerin desteklerini kazandı, diğer yandan da Roma kültür ve medeniyetini yayarak Roma İmparatorluğunu da memnun etti. Fakat yahûdiler, siyâset ve devlette söz sahibi olmalarına rağmen din, ahlâk ve mâneviyat açısından büyük kayıplara uğradılar. Hz. İsa’yı öldürmek isteyen Herodes, bu “Büyük Herodes”tir. Hz. Yahyâ’yı şehid eden ise onun torunu olan Herodes olmuştur. Herodes’ten sonra devlet, 3’e bölündü.)
Bu kıssa, bize; İsrâiloğulları hükümdarlarının zulüm ve haksızlıkta ne kadar ileri gittiklerini göstermektedir. Çünkü bu hükümdarlar, bir anlık istekleri uğruna veya dine hürmeti ve şeriata saygısı olmayan câhil, fâsık kimselerin arzularını yerine getirmek için peygamberleri öldürmeye ve sâlih kulların kanlarını dökmeye cür’et etmişlerdir. Çünkü İsrâiloğulları, bu kötü işi başlatanların ilkidir. Hatta peygamber öldürmek, onların sapıklıklarının ve taşkınlıklarının bir alâmet ve işareti olmuştur. Hz. Yahyâ, Hz. Zekeriyyâ ve Hz. İsa’ya karşı tertiplenen olaylar ve sayılarını ancak Allah’ın bildiği peygamberlerin, hem insanlığın ve hem de Allah’ın düşmanları yahûdileşmiş kimselerin ellerinde suçsuz yere kanları dökülmüştür.
Hz. Yahyâ’nın öldürülmesi olayında zorbalığa ve hükümdarın zulmüne karşı çıkan pek çok âlim de öldürülmüştür. Bunların başında Hz. Yahyâ’nın babası Hz. Zekeriyyâ gelmektedir. Bazı tarihçiler, oğlu Yahyâ’nın öldürülmesinden sonra, Hz. Zekeriyyâ’nın testere ile biçilerek öldürüldüğünü belirtirler.
Said bin Müseyyeb’in şöyle söylediği rivâyet edilmiştir: “Buhtu’n-Nasr, Şam’a geldi. Orada Hz. Yahyâ’nın fokurdamakta olan kanı ile karşılaştı. Bunun nedenini sorunca, kendisine meseleyi anlattılar. O da, yetmiş bin kişiyi orada öldürünce, Hz. Yahyâ’nın kanı sâkinleşip durdu.”4785
Yahyâ (a.s.)’nın öğrencileri, Hz. Yahyâ’nın öldürülmesinden sonra, oraya gelip başsız cesedini aldılar ve gömdüler. Daha sonra Hz. İsa’ya gidip ona Hz. Yahyâ’nın öldürüldüğünü anlattılar. Hz. İsa, bu olaya çok üzüldü. (4)
Yahyâ (a.s.)’nın mübârek başı, Şam’daki Ümeyye Câmii’nde gömülüdür. Yahyâ (a.s.), şehid edildiği zaman otuz küsur yaşındaydı.
Kur’ân-ı Kerim’de Zekeriyyâ ve Yahyâ (a.s.)
“Zekeriyyâ” ismi, Kur’ân-ı Kerim’de 7 yerde zikredilir: 3/Âl-i İmrân, 37, 37, 38;
4785] İbn Kesir, el-Bidâye, II/55
ZEKERİYYÂ VE YAHYÂ (A.S.)
- 975 -
6/En’âm, 85; 19/Meryem, 2, 7; 21/Enbiyâ, 89. Zekeriyyâ (a.s.)’nın kıssası, 3/Âl-i İmrân ve 19/Meryem sûrelerinde detaylı bir şekilde anlatılmıştır. Özellikle Meryem sûresinin ilk 15 âyetinde geniş bilgi verilmiştir.
“Yahyâ” ismi ise, Kur’ân-ı Kerim’de 5 defa geçer.4786 (Ayrıca, 3 yerde fiil olarak geçen yaşar, dirilir anlamına gelen yahyâ kelimesi, konumuzun dışındadır)
“Rabbi Meryem’e hüsn-i kabul gösterdi; onu güzel bir bitki olarak yetiştirdi. Zekeriyyâ’yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriyyâ, onun yanına, mâbede her girişinde orada bir rızık bulur ve ‘Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?’ der; o da: ‘Bu, Allah tarafındandır, çünkü Allah, dilediğine sayısız rızık verir’ derdi.”
“Orada Zekeriyyâ, Rabbine duâ etti: ‘Rabbim! Bana tarafından hayırlı bir nesil bağışla. Sen, duâyı hakkıyla işitensin.”
“Zekeriyyâ, mihrapta durmuş namaz kılarken melekler ona şöyle nidâ ettiler: ‘Allah sana, Kendisi tarafından gelen bir Kelime’yi tasdik edici, efendi, iffetli ve sâlihlerden bir peygamber olarak Yahyâ’yı müjdeler.”
“Zekeriyyâ, ‘Rabbim! dedi, bana ihtiyarlık gelip çattığına, üstelik karım da kısır olduğuna göre benim nasıl oğlum olabilir?’ Allah şöyle buyurdu: ‘Öyle de olsa, Allah dilediğini yapar.”
“Zekeriyyâ: ‘Rabbim! (Oğlum olacağına dâir) bana bir alâmet ver’ dedi. Allah buyurdu ki: ‘Senin için alâmet, insanlara, üç gün, işaretten başka söz söylememendir. Ayrıca Rabbini çok zikret, sabah akşam tesbih et.”4787
“Zekeriyyâ, Yahyâ, İsa ve İlyâs’ı da (doğru yola iletmiştik). Hepsi de sâlihlerden/iyilerden idi.”4788
“Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd.
(Bu,) Zekeriyyâ kuluna Rabbinin rahmetinin yâdıdır.
Hani o, gizli bir sesle Rabbine niyaz etmişti:
‘Rabbim, dedi. Benim kendimde kemik yıprandı, baş bembeyaz alev aldı. Ve ben, Rabbim, Sana (ettiğim) duâ sâyesinde bedbaht olmadım.
Doğrusu ben, arkamdan iş başına geçecek olanlardan endişe ediyorum. Karım da kısırdır. Tarafından bana bir velî (oğul) ver.
Ki o bana vâris olsun; Ya’kub hânedânına da vâris olsun. Rabbim, onu rızâna lâyık kıl!’
Allah şöyle buyurdu: ‘Ey Zekeriyyâ! Biz sana bir oğul müjdeleriz ki, onun adı Yahyâ’dır. Daha önce ona kimseyi adaş yapmadık.’
‘Rabbim, dedi, karım kısır olduğu, ben de ihtiyarlığın son sınırına vardığım halde, benim nasıl oğlum olabilir?’
‘Öyledir’ Rabbin buyurdu. ‘O bana kolaydır. Daha önce, sen hiçbir şey değilken seni de yaratmıştım’ dedi.
4786] 3/Âl-i İmrân, 39; 6/En’âm, 85; 19/Meryem, 7, 12; 21/Enbiyâ, 90
4787] 3/Âl-i İmrân, 37-41
4788] 6/En’âm, 85
- 976 -
KUR’AN KAVRAMLARI
O, ‘Rabbim!’ dedi, ‘(çocuğum olacağına dâir) bana bir işâret ver.’ Allah : ‘Sana işâret, sapasağlam olduğun halde üç gün insanlarla konuş(a)mamandır’ dedi.
Bunun üzerine Zekeriyyâ, ma’bedden kavminin karşısına çıkarak, ‘sabah akşam tesbihte bulunun’ diye onlara işâret verdi.
‘Ey Yahyâ! Kitab’a (Tevrat’a) kuvvetle sarıl!’ (dedik) ve henüz sabî iken ona hikmet verdik.
Tarafımızdan ona kalp yumuşaklığı ve temizlik de (verdik). O, çok sakınan (takvâ sahibi) bir kimse idi.
Ana-babasına iyilik ederdi; isyânkâr bir zorba değildi.
Doğduğu gün, öleceği ve diri olarak kabirden kaldırılacağı gün ona selâm olsun!” 4789
“Zekeriyyâ’yı da (an). Hani o, Rabbine şöyle niyaz etmişti: ‘Rabbim! Beni yalnız bırakma! Sen, vârislerin en hayırlısısın (her şey sonunda Senindir).
Biz, onun da duâsını kabul ettik ve ona Yahyâ’yı verdik; eşini de kendisi için (çocuk doğurmaya) elverişli kıldık. Onlar (bütün bu peygamberler), hayır işlerinde koşuşurlar, ümit ve korkuyla Bize yalvarırlardı; onlar, Bize derin saygı (huşû) duyarlardı.”4790
Peygamber Katili Yahûdiler
Yahûdilerin Hz. İsa’yı öldürmek istemeleri, Meryem Anamıza çok çirkin şekilde iftira etmeleri yanında, peygamberlerini öldürmelerini Kur’ân-ı Kerim çeşitli âyetlerinde açıklar. Bunlardan biri şöyledir: “Sözlerinden dönmeleri, Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ve ‘kalplerimiz kılıflanmıştır’ demeleri sebebiyle (onları lânetledik, türlü belâlar verdik. Onların kalpleri kılıflı değildir;) tam aksine küfürleri sebebiyle Allah o kalpler üzerine mühür vurmuştur; pek azı müstesnâ, artık iman etmezler. Bir de inkâr etmelerinden ve Meryem’in üzerine büyük bir iftirâ atmalarından ve: ‘Allah elçisi, Meryem oğlu İsa’yı öldürdük’ demeleri yüzünden...”4791
Bu konuda başka bir âyette şöyle buyrulur: “Kendilerine; ‘Allah’ın indirdiği Kur’an’a iman edin’ denilince, ‘Biz sadece bize indirilene (Tevrat’a) inanırız’ derler. Ondan başkasını inkâr ederler. Hâlbuki o Kur’an, kendi ellerinde bulunan (Tevrat)ı doğrulayıcı olarak gelmiş Hak bir kitaptır. Onlara: ‘Şâyet siz gerçekten inanıyor idiyseniz daha önce Allah’ın peygamberlerini neden öldürüyordunuz?’ deyiver.”4792
Konuyla ilgili diğer âyetlerde şöyle denir: “Onlar (yahûdiler), nerede bulunurlarsa bulunsunlar, kendilerine zillet (damgası) vurulmuş, Allah’ın gazabına/hışmına uğramışlar, miskinliğe mahkûm edilmişlerdir. Bunun sebebi, onların, Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş ve haksız yere peygamberleri öldürmüş olmaları, ayrıca isyan etmiş ve haddi aşmış bulunmalarıdır.”4793 “Gerçekten ‘Allah fakir, biz ise zenginiz’ diyenlerin sözünü andolsun ki Allah işitmiştir. Onların bu sözünü, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ile birlikte yazacağız ve diyeceğiz ki: ‘Tadın o azâbı!”4794
4789] 19/Meryem, 1-15
4790] 21/Enbiyâ, 89-90
4791] 4/Nisâ, 155-157
4792] 2/Bakara, 91
4793] 3/Âl-i İmrân, 112
4794] 3/Âl-i İmrân, 181
ZEKERİYYÂ VE YAHYÂ (A.S.)
- 977 -
Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şerifler, yahûdiler tarafından öldürülen peygamberlerin isimlerini belirtmez. Ama bu durum, o kadar açıktır ki, yahûdilerden bu konudaki âyetlere itiraz eden kimse çıkmamış, dolaylı yoldan hepsi bu tarihsel suçu kabul etmiştir.
Bazı tarih ve araştırma kitaplarında yahûdiler tarafından öldürülen peygamberler olarak Zekeriyyâ ve Yahyâ (a.s.) ile birlikte başka peygamber isimleri de verilir. Yahûdiler, Dâvud (a.s.)’un soyundan gelen İsrâiloğulları peygamberi Amos’u öldürdüler.4795 Yahûdi kralı Minşa putçu idi. İşaya Peygamber’in başını testere ile kestirerek şehid etti.4796 İsrâiloğullarının akîdede gösterdiği zikzaklar, temelde asabiyetten kaynaklanıyordu. Bir boy/sülâle, yönetimi ele geçirince, diğer boylar ona itaat etmek yerine düşmanlarıyla ilişki kuruyor, hatta onların dinini benimsiyordu. Bir peygamber gönderilse, bu peygamberin hangi boydan olduğuna bakılıyor, eğer karşı boydansa diğerleri onu inkâr ediyor, yok eğer gönderilen peygamberi inkâr eden boy siyasal gücü elinde tutuyorsa, bu inkâr peygamberleri öldürmeye kadar varıyordu.
Yahûdiler, peygamberlerini, onların elçiliklerini inkâr ettikleri için öldürüyorlardı. Geçmişte yaşayıp da sadece kendi ırklarından olmadığı için inkâr ettikleri peygamberler vardı: Sâlih, Hûd, Şuayb, İsmâil gibi peygamberler bunlardan bazılarıdır. Bir yandan Allah’ın elçilerinin peygamberliğini reddederken, bir yandan da aralarından yalancı peygamberler çıkarıyorlardı. Bel’am tipli yahûdi bilginleri, peygamberlik ve ermişlik rolüne yatarak halkı aldatmaya kalkıyordu. Bu konuda Kitab-ı Mukaddes’te şöyle uyarıldılar: “Benim adımla yalancı elçilik yapıyorlar. Onları göndermedim, onlara emretmedim, onlara söylemedim. Size ettikleri peygamberlik yalan bir görüntü, falcılık, bir hiç ve kendi kalplerinin dizdiği hiledir.”4797
Yahûdiler, nice peygamber şehid etmekle yetinmemişler, son peygamber Muhammed (s.a.s.)’i de öldürmek için sûikast teşebbüsünde bulunmuşlardır. Rasûlullah (s.a.s.), aralarındaki antlaşma gereğince, Bi’r-i Mâûne katliâmından paçayı kurtaran Amr İbn Ümeyye ed-Damrî’nin yanlışlıkla öldürdüğü Benî Kilâb’tan iki kişinin diyetine ortak olmalarını teklif için onların yurduna uğramıştı. Bunlar Rasûlullah’ın birkaç sahâbesiyle yurtlarına gelmiş olmasını, bir sûikast tertibi için iyi bir fırsat bildiler. “İstediğini verir, meseleyi hallederiz” dedikten sonra, sohbete tutup Rasûlullah'la konuşurken, damdan üzerine bir değirmen taşı atmak üzere harekete geçtiler. Cenâb-ı Hak vahyen, hazırlıklarını bildirince, Rasûlullah, bir işi varmış gibi sür'atle kalkıp Medine'ye gider. Beraberindekiler de bir müddet sonra Rasûlullah'a yetişirler. Onlara yahûdilerin hazırlıklarını haber veren Peygamberimiz, ânî kalkışının sebebini açıklar.
Muharref İncillere Göre Hz. Yahyâ ve Şehâdeti
Muharref İncillerin Hz. Yahya ile ilgili olarak verdikleri haberler çoğunlukla birbirleriyle çelişkilidir. Bu çelişkilerin başında, Yahya’nın, İlya olup olmadığı hususunda verilen bilgilerdeki farklılıklar gelir. Matta İncilinde Yahya’nın İlya olduğu belirtilirken, Yuhanna İncilinde ise tam tersi söylenerek Yahya’nın İlya
4795] M. İslâmoğlu, Yahûdileşme Temâyülü, s. 96
4796] a.g.e. s. 97
4797] Kitab-ı Mukaddes, Yeremya, 14/14
- 978 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmadığı ifâde edilmektedir. “İsa, ‘İlya gerçekten gelecek ve her şeyi yeniden düzene koyacak’ diye cevap verdi. ‘Size şunu söyleyeyim. İlya zaten gelmişti, ama onu tanımadılar, ona yapmadıklarını bırakmadılar... O zaman öğrenciler İsa’nın kendilerine vaftizci Yahya’dan söz ettiğini anladılar.4798 Matta İncilindeki bu ifadeden, Yahya'nın İlya olduğu açıkça anlaşılıyor. Bir de Yuhanna'nın yazdıklarına bakalım: “Yahudiler Yahya'ya, ‹sen kimsin?' diye sormak üzere Kudüs'ten kâhinlerle Levilileri gönderdikleri zaman, Yahya'nın tanıklığı şöyle oldu: ‹Ben peygamber değilim' diye açıkça konuştu. Onlar kendisine, ‹Öyleyse sen kimsin? İlya mısın?' diye sordular. O da: ‹Değilim' dedi. ‹Sen peygamber misin?' sorusuna da: ‹hayır' cevabını verdi.”4799 Görüldüğü gibi, Yuhanna’da bizzat Yahya’nın kendisi, kendisinin İlya olmadığını söylüyor. Yahya İlya mı, değil mi? Hangi İncile inanalım ve nasıl karar verelim?
İncillerde Yahya ile ilgili olarak geçen çelişkili haberlerden bir diğeri de, onun Hz. İsa’yı baştan beri tanıyıp tanımadığı konusunda verilen haberlerdir. Yuhanna’ya göre Hz. Yahya, Hz. İsa’yı vaftiz ettiği günden itibaren tanımakta ve onun mesih olduğunu bilmektedir. Çünkü o, ruhun gökten Hz. İsa’nın üzerine bir güvercin biçiminde indiğini görmüş ve onun “Tanrı'nın oğlu” olduğuna o andan itibaren tanıklık etmiştir. Yuhanna İnciline göre Hz. Yahya şöyle söylemiştir: “Ben su ile vaftiz ediyorum, ama aranızda biri duruyor. Benden sonra gelen odur. Ben onun çarığının bağını bile çözmeye lâyık değilim... Yahya ertesi gün İsa'nın kendisine doğru geldiğini görünce şöyle dedi: İşte dünyanın günahını ortadan kaldıran Tanrı'nın kuzusu... Benden sonra biri geliyor, o benden üstündür, çünkü o, benden önce vardı, dediğim kişi işte budur”4800 Yuhanna’da geçen bu ifadelere göre Yahya (a.s.), ilk gördüğü andan itibaren Hz. İsa’nın “Tanrı’nın oğlu” olduğunu bilmektedir. Diğer İncillerde ise bunun tersine, Hz. Yahya’nın, Hz. İsa’yı iyice tanımadığı, onun Mesih olup olmadığı konusunda tereddütlerinin bulunduğu, hatta bu tereddüdü gidermek için öğrencilerini Hz. İsa’nın bulunduğu yere gönderip işi tahkik ettirdiği haber verilmektedir. Luka ve Matta bu konuda şu bilgiyi veriyorlar: “Yahya’nın öğrencileri bütün bu olup bitenleri kendisine bildirdiler. Öğrencilerden ikisini yanına çağıran Hz. Yahya, ‘Gelecek olan sen misin, yoksa başkasını mı bekleyelim?’ diye sormaları için onları rabbe gönderdi” 4801 Luka ve Matta’da verilen bu bilgiye göre Hz. Yahya, Hz. İsa’nın kim olduğunu tam bilmemektedir ve onun gelecek olan Mesih olduğundan emin değildir. Bu yüzden kendisine “Sen Mesih misin, değil misin?” diye sordurmaktadır. Hâlbuki Yuhanna İncilinde, Yahya’nın, Hz. İsa’yı daha vaftiz etmeden önce tanıdığı ve onun “Tanrı’nın oğlu” olduğunu bildiği haber verilmektedir.
Yahya konusundaki diğer bir çelişki, Hz. Yahya’nın, Hz. İsa’ya onun kim olduğunu öğrenmek üzere göndermiş olduğu öğrencilerin sayısı konusundaki çelişkidir. Matta’ya göre öğrencilerin sayısı belli değildir. Bu İncil, Hz. Yahya’nın Hz. İsa’ya kaç kişi gönderdiğini rakamla belirtmiyor. Luka İncilinde ise rakam verilmek sûretiyle iki öğrencinin gönderildiği belirtiliyor.
İncillerde Hz. Yahyâ (a.s.)’nın Şehid Edilmesi: Hz. Yahya ile ilgili olarak İncillerde geçen çelişkili haberlerden biri de, onun öldürülmesiyle ilgili olarak verilen
4798] Matta, 17/11-13; 11/12-15
4799] Yuhanna, 1/19-21
4800] Yuhanna, 1/26-34
4801] Luka, 7/18-19; Matta, 11/2-3
ZEKERİYYÂ VE YAHYÂ (A.S.)
- 979 -
haberlerdir. Ancak, bu haberlerin çok dikkat çekici bir yanı daha vardır. O da, bu olaya bağlı olarak İncillerde anlatılan dansözün oynatıldığı doğum günü partisidir.
Yahya'nın öldürülmesi Matta ve Markos'ta çok geniş şekilde anlatılırken, Yuhanna İncilinde olaya hiç temas edilmez. Luka İncilinde ise olay çok kısa bir şekilde anlatılır.4802 Yahya’nın hapse atılarak öldürülmesini çok geniş bir şekilde veren Matta ve Markos İncillerinin vermiş oldukları haberlerde birtakım çelişkiler vardır. Matta’ya göre olay şöyle cereyan etmiştir: O sırada Yahudiye’de kral olan Hirodes, kardeşi Filipus’un karısı Hirodiya ile evlenmek istemiş, ancak Yahya “Kutsal yasaya göre kardeşinin karısı ile evlenmen câiz değildir” diye onu ikaz etmiştir. Bu uyarıya çok öfkelenen Hirodes, Yahya’yı öldürtmek istemiş, ancak Yahya’yı çok sevmekte olan halkın tepkisinden korktuğu için onu öldürmemiş, fakat hapse attırmıştır.4803 Markos da Yahya’nın tutuklanışının, Matta’nın anlattığı gibi Hirodes’in, kardeşinin karısı Hirodiya ile evlenmesine Yahya’nın karşı çıkışı yüzünden olduğunu söylemektedir. Ancak Matta, Yahya’nın bu karşı çıkışına bizzat Hirodes’in öfkelendiğini ve bu öfkesi yüzünden Yahya’yı hapse attırdığını, Hirodes’in aslında onu öldürtmek istediğini, fakat Yahya’yı seven halktan korktuğu için onu öldürtmediğini söylerken; Markos, Yahya’nın bu itirazına Hirodes’in değil; Hirodiya’nın çok öfkelendiğini söylemektedir. Markos’a göre Hirodes Yahya’yı doğru ve kutsal bir adam olarak tanımakta, bu yüzden ondan korkmakta ve onu korumaktadır. Bu İncile göre Hirodes, zaman zaman Yahya’yı dinlemekte, dinlediği zaman büyük şaşkınlık içinde kalarak onun konuşmalarından zevk almakta idi. Özet olarak söylemek gerekirse, Matta’ya göre Yahya’ya öfkelenip onu tutuklatan Hirodes’tir. Markos’a göre ona öfkelenen ve onu tutuklatan Hirodes değil; Hirodiya’dır. Matta’ya göre Hirodes, Yahya’yı öldürtmek istiyordu, ancak halktan korktuğu için onu öldüremiyordu. Markos’a göre Hirodes, Yahya’yı öldürtmek istemiyordu; aksine onu seviyor ve koruyordu. Yahya’yı öldürmek isteyen Hirodiya idi.
Markos İnciline göre Hirodiya, uzun süre Yahya’yı öldürtmek için fırsat kollamış, sonunda beklediği fırsatı yakalayarak onu öldürtmüştür. Hirodiya, Hirodes’in doğum günü partisinde eline geçen bir fırsatı iyi değerlendirerek onu öldürtmüştür. Hirodes’in onuruna verilen doğum günü partisine sarayın ileri gelenleri, ordu komutanları ve Galile’nin eşrafı dâvetli olarak gelmişlerdi. Partide yemekler yenmiş, içkiler içilmiş, bundan sonra danslı müzikli eğlence faslı başlamıştı. Bu sırada Hirodiya’nın kızı sahneye çıkarak müthiş bir dans gösterisi yapmış, yaptığı bu dans ile herkesi büyülemişti. Dâvetliler onun dansından öylesine memnun kalmışlar ki, onların bu aşırı memnuniyetini gören Hirodes, üvey kızını çağırarak “dile benden ne dilersen” demiş ve ona her istediğini vereceğini vaad etmişti. Bunun üzerine kız, hemen annesine giderek Hirodes’ten ne istemesi gerektiğini ona sormuştur. Annesi Hirodiya, kızına “Yahya’nın başını iste” diye söyleyince, kızı Hirodes’e gelip “Yahya’nın başını isterim” demiş; Hirodes aslında istemediği halde yüksek rütbeli zevatın önünde vermiş olduğu sözden dönemeyerek Yahya’nın başını kestirmiş ve bir tepsi üzerinde onun başını kıza vermiştir. Kız da tepsiyi götürüp annesine vermiştir.4804
4802] Luka, 9/7-9
4803] Matta, 14/1-5
4804] Markos, 6/14-28; Matta, 14/1-12; Luka, 9/7-9
- 980 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu olayın Matta ve Markos İncillerinde bu kadar çelişkili olarak anlatılmış olması bir yana, bundan da önemlisi Kitab-ı Mukaddes adı ile anılan bir kitapta böylesine acayip bir sahnenin vahiy mahsulü kutsal sözler olarak nasıl yer alabildiği hususudur. Vahiy ürünü İncillerde bir doğum günü partisi; kanunlar izin vermediği halde kardeşinin karısı ile evlenen bir kişi için parti verilmiş, yenilmiş, içilmiş, sıra dans ve müziğe gelmiş, tam bu sırada onuruna parti verilen adamın üvey kızı, piste çıkarak öyle bir dansözlük gösterisi yapmış ki orada bulunan herkes, kızın bu gösterisi yüzünden üvey babayı tebrik etmiş. İşte vahiy ürünü İncillerden tam vahye uygun(!) manzaralar. Ayrıca, günümüzde de kutlanmakta olan doğum günlerinin kutlanış örneklerine ve kutlanış şekillerine hıristiyanlık öncesi dönemlerde, Roma İmparatorluğu zamanında rast gelmekteyiz. İncillerin verdiği bilgilere göre içkili, danslı, müzikli bu âdet, Hz. İsa’dan önce putperest Romalılar tarafından icrâ edilmekte idi.4805
Tefsirlerden İktibaslar
Meryem’e Kefil Olan Zekeriyya: Meryem’in koruyuculuğunu üstlenen Hz. Zekeriyyâ (a.s.) büyük bir ihtimalle Hz. Meryem’in teyzesinin kocası idi ve Mâbed’in koruyucularından biri idi. O, Eski Ahid’e göre öldürülen Zekeriyyâ Peygamber’le (a.s.) aynı kişi değildir.4806
Zekeriyya işte orada Rabbine dua etti. Dedi ki: “Rabbim, bana katından tertemiz bir zürriyet bağışla! Muhakkak ki sen duâyı hakkıyla işitensin.”4807
Hz. Zekeriyyâ (a.s.) o döneme kadar çocuksuzdu. Bu temiz genç kızı görünce bir çocuğu olsun istedi. O’nun Allah’ın özel koruması altında ve O’nun tükenmez kaynaklarından verilen nimetlerle nasıl büyüdüğünü görünce, bu ileri yaşında bile Allah’ın kendisine, eğer dilerse, bir çocuk verebileceğini ümit etmeye başladı. Zekeriyya Meryem’in yanında, mihrapta şöyle duâ etti: “Rabbim, bana katından Meryem gibi tertemiz, sâlih bir nesil bağışla! Muhakkak ki Sen ihlâslı kullarının duâlarını hakkıyla işiten ve duâya icâbet edensin.”
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Allah’tan bir kelimeyi (yani İsa’yı) tasdik edici”. Burada Hz. Yahya’nın, Hz. İsa’yı ilk tasdik eden kimse olduğu zikrediliyor. Bu tasdik, Yahyâ’nın ana karnına düşmesiyle başlamıştır. Çünkü “âkır”, hayız ve nifastan kesilmiş çok ihtiyar bir kadının hâmile kalması da âdete aykırı bir şeydir. Şu halde Yahya, Cenâb-ı Allah'ın âdete aykırı şeyler yaratabileceğine fiilen bir şâhittir. Ve onun vücuduyla esas tasdik ettiği de “Allah dilediğini yapar.” kelâmıdır. Bu ise Meryem'in de, âdet dışı olarak, hâmile olabileceğini tasdiktir. Bu mânâ iledir ki, Yahya'nın anasının Hz. Meryem'e: “Benim karnımdaki, senin karnındakini tasdik ediyor.” dediği rivâyet ediliyor.
“Bir efendi”: Kerim (cömert), halîm (yumuşak), bâtıla tenezzül etmeden güzel şekilde insanların rızâsını (hoşnutluğunu) alır, yaşıtlarına üstün, başkanlığa layık, gücü, kudreti varken, gerek kadın ve gerek diğer dünya şehvetlerinden nefsini son derece koruyan ve zapteden, mücerred (soyut), namuslu, zâhid, dünyayı terkeden. Bir nebevî hadiste varid olduğu üzere bir hata yapmamış, kelime (Hz. İsa)yi tasdik edici olan Yahya böyle bir efendi, böyle bir zâhid, böyle bir sâlih
4805] Şaban Kuzgun, Dört İncil, Farklılıkları ve Çelişkileri, s. 305-338
4806] Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 1/223
4807] 3/Âl-i İmrân, 38
ZEKERİYYÂ VE YAHYÂ (A.S.)
- 981 -
peygamber idi. Hz. Yahya'nın İsa'dan yaşça altı ay büyük olduğu çoğunlukla rivâyet edilmiştir. Bununla beraber üç yaş da denilmiştir. İşaret edilen (Yahya), İsa'nın göğe kaldırılmasından önce şehit edilmiştir. Bir hadis-i şerifte şöyle rivâyet edilmiştir: “Dünyanın Allah’a karşı değersizliğindendir ki, Zekeriyya’nın oğlu Yahya’yı bir kadın öldürmüştür.” Meryem’in kefili, Yahya’nın babası olan, kin ve iftiralarla şehit edilen Hz. Zekeriyya da böyle nezih ve fevkalâde (olağanüstü) bir Rabbanî (ilâhî) mazhariyette bulunuyordu.
Hz. Zekeriya (a.s.) o döneme kadar çocuksuzdu. Bu temiz genç kızı görünce bir çocuğu olsun istedi. O’nun Allah’ın özel koruması altında ve O’nun tükenmez kaynaklarından verilen nimetlerle nasıl büyüdüğünü görünce, bu ileri yaşında bile Allah’ın kendisine, eğer dilerse, bir çocuk verebileceğini ümit etmeye başladı .4808
O, mihrapta durup namaz kılarken melekler ona seslendi: “Şüphesiz Allah sana Allah’tan olan bir kelimeyi tasdik edici, efendi, nefsine hâkim ve sâlihlerden bir nebî olan Yahyâ’yı müjdeliyor!”4809
Zekeriyya, mihrapta, mescitte durup namaz kılarken melekler ona seslendi: “Şüphesiz Allah sana Allah’ın ‘ol’ kelimesi ile babasız olarak meydana gelen İsa’yı ve Allah katından gelen kitapları tasdik edici, kavmine efendilik eden ve sözüne başvurulan, ilim ve takvâda ileri ve şerefli bir kişi, nefsine hâkim olup haramlardan uzak duran ve Allah’ın emirlerini yerine getiren, insanların haklarını veren sâlih kullarından bir nebi olan Yahya’yı müjdeliyor!” Yahya (a.s.) hiç evlenmemiştir. İsrailoğulları tarafından kafası kesilerek şehid edilmiştir.
Hz. Yahyâ Hakkında: Kitab-ı Mukaddes, Hz. Yahya’dan (a.s.) John the Babtist olarak bahseder.4810 4811
“Allah’tan Bir Kelime” Hakkında: “Allah’tan bir emir (kelime)” ile burada Hz. İsa (a.s.) kastediliyor. Kur’an-ı Kerim Onu “Allah’ın bir emri (kelimesi)” olarak anar; çünkü Onun doğumu mûcizevî olarak Allah’ın bir tek “Ol” emri ile meydana gelmiştir.4812
Dedi ki: “Rabbim, bana ihtiyarlık gelip çatmışken eşim de kısırken benim nasıl oğlum olabilir?” Buyurdu ki: “İşte böyledir, Allah dilediğini yapar!”4813
Zekeriyya sevincin verdiği heyecanla bunun keyfiyetini merak ederek dedi ki: “Rabbim, bana ihtiyarlık gelip çatmışken eşim de çocuk doğuramayacak yaştayken benim nasıl oğlum olabilir?” Allah buyurdu ki: “İşte böyledir, Allah size bu şekilde de çocuk vermeye kadirdir. Çünkü Allah dilediğini yapar! Hiçbir şey O’na ağır gelmez. Senin yaşlılığına ve karının kısırlığına rağmen Allah sana bir oğul bağışlayacak. Bu O’na göre kolaydır.”4814
“Rabbim bana bir alâmet ver!” dedi. “Senin alametin insanlarla işaretleşmen dışında
4808] Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 1/223
4809] 3/Âl-i İmrân, 39
4810] Matta, l/3, 11, 14; Markos, 1/6; Luka, 1/3
4811] Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 1/223
4812] Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 1/223
4813] 3/Âl-i İmrân, 40
4814] Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 1/223
- 982 -
KUR’AN KAVRAMLARI
üç gün konuşmamandır. Rabbini çokça zikret ve sabah akşam tesbih et!”4815 buyurdu.
Zekeriyyâ sevinç ve heyecanla: “Rabbim Benim gibi yaşlı bir adamla, karım gibi kısır bir kadından bir oğul dünyaya geleceğinden emin olabilmem için bana bir işaret ver, bana çocuğumun ne zaman olacağına dair bir alâmet ver! Benim bunu öğrenmem mümkün değil.” dedi. Allah onun bu isteğini kabul etti ve sâkinleşmesi için ona: “Senin alâmetin insanlarla el, göz, dudak, kaş, baş vb. uzuvlarla işaretleşmen dışında üç gün üç gece konuşamamandır. Ancak zikir ve tesbih amacıyla konuşabilirsin. Bunun için Rabbini çokça zikret ve sabahın ilk saatleri ile akşamın ilk saatlerinde tesbih et, namaz kıl!” buyurdu.4816
Bu Bölümün Amacı: Bu bölümün en önde gelen amacı Hıristiyanların, Hz. İsa’yı (a.s.) Allah’ın oğlu kabul edip ona karşı ibâdet ederek yaptıkları büyük hatayı anlamalarını sağlamaktır. Hz. Yahyâ’nın (a.s.) mûcizevî doğumu da onların bu yanlış inançlarını savunmalarına karşı bir delil olarak Kur’an’da anlatılıyor. Hz. İsa’nın (a.s.) mûcizevî doğumu Onu ilâh olarak kabul etmeye yol açmamalıdır. Çünkü aynı ailede yetişen ve çok değişik bir şekilde yetiştirilen Hz. Yahyâ da (a.s.) bir mûcize sonucu dünyaya gelmiştir.4817
Seyyid Kutub Diyor ki:
“Zekeriyya O’nu, himâyesine aldı.”4818 Yani Meryem’in ihtiyaçlarını karşılamayı ve onu korumayı Zekeriyyâ üstlendi. Zekeriyya yahûdi havrasının başkanıydı. Havranın hizmeti kendilerine geçmiş bulunan Harun’un (selâm üzerine olsun) soyundandır. Meryem bolluk ve bereket içinde yetişti. Allah lütuf ve kereminden bereket olarak O’na rızkını veriyordu:
“Bunun üzerine Rabbi O’nu güzelce kabul etti, onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi; bakımı ile Zekeriyya’yı görevlendirdi. Zekeriyya ne zaman o mâbede girse çocuğun yanında yiyecek bulur ve ‘Ey Meryem, bu sana nereden geldi?’ diye sorardı. Meryem de ‘Allah tarafından geldi. Hiç kuşkusuz Allah dilediğine hesapsız rızık verir’ derdi.”4819
Biz bu rızkın nitelikleri hakkında pek çok rivâyetin ayrıntılarına girmeyeceğiz. Onun mübarek olduğunu, etrafında bolluğun yayılıp taştığını ve rızık olarak adlandırılan her nesnenin bollaştığını bilmemiz yeterli olacaktır. Öyle ki onun geçimini üstlenen kişi -bir peygamber olmasına rağmen- bu rızık bolluğuna hayret etmekte ve ona; “bunların hepsi nasıl ve nereden geliyor?” diye sormaktadır. O ise müminin samimiyeti ve alçak gönüllülüğü ile Allah’ın nimeti ve bereketini dile getiriyor ve her işin dizginini O’na havâle ediyor. “Ve o Allah katındandır. Hiç kuşkusuz Allah dilediğine hesapsız rızık verir!”
Bu, müminin Rabbi ile durumunu belirten bir sözdür. Kendisi ile Allah arasındaki sırrı korumayı, bu sırdan söz ederken alçak gönüllü olmayı dile getiriyor. Onunla övünüp başkasına üstünlük taslamayı değil...
Allah’ın elçisi Zekeriyya’nın bile hayret etmesine neden olan bu alışılmamış olayı dile getirmekle ondan sonra gelecek olan Yahya’nın ve İsa’nın doğuşunda
4815] 3Âl-i İmrân, 41
4816] Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 1/223
4817] Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 1/223
4818] 3/Âl-i İmrân, 37
4819] 3/Âl-i İmrân, 37
ZEKERİYYÂ VE YAHYÂ (A.S.)
- 983 -
görülen akıl almaz olaylara bir giriş yapılmıştır.
Allah’ın Kudreti: Bu esnâda hiç çocuğu olmayan Zekeriyyâ’nın iç dünyası harekete geçiyor. İnsanın içindeki güçlü fıtrî çocuk arzusu varlığını devam ettirme, ardında birilerini bırakma arzusu... Kendilerini ibâdete ve basit bir hayata adayan, kendilerini kulluğa ve mâbede hizmete bağışlayan, gönüllerde bile tamamıyla yok edilemeyen istek... Bu, insanların hayatlarını sürdürmeleri ve onu daha ileriye götürmelerinde yüce bir hikmetten dolayı Allah’ın insanları ona göre yarattığı fıtratın yapısından gelen bir istektir.
“Orada Zekeriyya, Rabbine duâ etti; ‘Ey Rabbim, bana kendi tarafından temiz bir soy bağışla, hiç kuşkusuz Sen şu duâyı işitensin’ dedi.
Bunun üzerine Zekeriyyâ, mâbette namaz kılarken melekler ona şöyle seslendiler; ‘Allah sana Yahya’yı müjdeliyor. O, Allah’ın dolaysız kelimesini doğrulayan, efendi, iffetli ve sâlihlerden bir peygamberdir.’
Zekeriyyâ ‘Yâ Rabbi, kendim iyice yaşlanmış ve karım çocuktan kesilmişken nasıl oğlum olabilir?’ dedi. O da: ‘Böyledir, Allah dilediğini yapar’ dedi.
Zekeriyyâ ‘Rabbim, bana bunun belirtisini göster’ dedi. Allah ona şöyle buyurdu; ‘Senin belirtin üç gün boyunca, işaretleşme dışında insanlarla konuşmamandır. Rabbinin adını çokça an ve sabah akşam O’nu noksanlıktan tenzih et.”4820
Aynı şekilde... Kendimizi normal olmayan bir olay karşısında buluyoruz. Bu olay, Allah’ın sınırsız irâdesinin görünümlerinden birini taşımakla, bu irâdenin insanların alışageldiği sınırlamalara bağımlı olmadığını görüyoruz. İnsanoğlu asla değişmez bir yasa sandığı ve bu nedenle bu yasanın sınırlarını taşan olayları kuşku ile karşıladığı ve bu türden bir olayla realite olarak karşılaşıp yalanlayamaz duruma düştüğünde de onun etrafını uydurmalar ve efsânelerle örmeye yönelir.
İşte yaşı geçmiş bir ihtiyar olan Zekeriyya ve gençliğinde çocuğu olmamış kısır karısı... Allah’ın bol rızık verdiği ve sâliha bir kız olan Meryem’i gördüğünde, nesil sahibi olma konusunda kalbinde fıtrî bir arzu coşar, Rabbine yönelerek niyâza geçer ve kendisine temiz bir nesil bağışlanmasını diler:
“Orada Zekeriyyâ, Rabbine duâ etti; ‘Ey Rabbim bana Kendi tarafından temiz bir soy bağışla, hiç kuşkusuz sen şu duâyı işitensin’ dedi.”4821
Bu samimi, sıcak ve gönülden gelen duânın sonucu ne oldu? Hiçbir yasayla ifâde edilemeyen ve insanların alışageldiklerinin tersine bir durum ile karşı karşıya kalındı. Çünkü bu dileği yerine getiren kudret, Yüce Allah’ın kudretidir: “Bunun üzerine Zekeriyyâ, mâbette namaz kılarken melekler O’na şöyle seslendiler; ‘Allah sana Yahya’yı müjdeliyor. O, Allah’ın dolaysız kelimesini doğrulayan, efendi, iffetli ve sâlihlerden bir peygamberdir.”4822
Arı-duru bir gönülden kopup gelen çağrıya müsbet cevap verilmişti. Çünkü o umudunu, duâları işitene ve dilediği zaman istekleri karşılayana bağlamıştı. Melekler Zekeriyyâ’ya erkek bir çocuk müjdelediler. Doğmadan önce adı biliniyordu:
4820] 3/Âl-i İmrân, 38-41
4821] 3/Âl-i İmrân, 38
4822] 3/Âl-i İmrân, 39
- 984 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Yahyâ”. Karakteri de biliniyordu, iyi, efendi, namuslu, şehevî duygularını frenleyebilen, duygusal arzularının tepkilerini dizginleyebilen, Allah’tan kendisine gelen her sözü doğrulayan bir mü’min (Bazı tefsirler Allah’tan olan sözü doğrulamaktan amacın Hz. İsa (selâm üzerine olsun) olduğunu belirtmiştir. Burada bu anlayışı zorunlu kılan bir neden yoktur.) ve iyi insanların kafilesine katılan bir peygamber...
Duâ kabul edildi. İnsanların bir kanun olduğunu sandıkları alışılagelen şeyler, Yüce Allah’ın irâdesinin gerçekleştirdiği bu olayı algılayamaz. Aslında insanın tabiatta kanun olarak sandığı ve gördüğü her yasa -sınırsız ve nihâî değil- göreli bir olgudan öteye geçemez. İnsan, bu sınırlı ömrü, sınırlı bilgisi ve bütünüyle sınırlı aklıyla nihâî bir kanunu bütünüyle algılayamaz ve bu noktada mutlak bir gerçeğe varamaz. İnsana, Cenâb-ı Allah’a karşı edebini takınması yakışır. Tabiatının sınırları ile sahasının çerçevesini taşmaması yaraşır ona. Böylece, kılavuzsuz olarak çöllerde bilinçsizce yol tepmekten kurtulur. Olabilecek ve olamayacaklardan söz ederken bizzat deneyimlerinden kendisinin belirlediği kurallardan ve bilgilerinden hareketle Allah’ın bağımsız olan dilemesini dar kalıplara sokmaya çalışmaktan kurtulur.
Duânın kabul edilişi bizzat Zekeriyyâ’ya da bir sürpriz olmuştur. Çünkü Zekeriyya da nihayet insanlardan biriydi. İnsanların alışageldiği olaylara oranla olağanüstü bir niteliğe sahip bulunan bu olayın, nasıl meydana geldiğini öğrenmeye meraklanmıştı. “Zekeriyya ‘Rabbim, kendimi iyice yaşlanmış ve karım çocuktan kesilmişken nasıl oğlum olabilir?’ dedi. O da; ‘Böyledir; Allah dilediğini yapar’ dedi.”4823
Ve hemen cevap yetişiyor. Cevap sade ve kolaydır... İşi ehline havâle ediyor. Anlaşılmasında hiçbir zorluk, oluşunda hiçbir ilginçlik bulunmayan gerçek mâhiyetine gönderiyor. “Böyledir; Allah dilediğini yapar.”
Aynı şekilde... İş, Allah’ın dilemesine ve sürekli olarak bu şekilde meydana gelen Allah’ın irâdesine havâle edildiğinde onun alışılagelen, tekrar edilen ve normal olan bir iş olduğu kavranabilmektedir. Fakat insanlar olayı konumunda değerlendirmiyor, Allah’ın yaratıcılığı üzerinde düşünmüyor ve gerçeği gözlerinin önüne getirmiyorlar. Böylece kolaylıkla ve bağımsızlıkla Allah dilediğini yapar. Öyleyse kendisi yaşlandığı ve karısı kısır olduğu halde Allah’ın Zekeriyya’ya bir erkek çocuk bağışlamasında anlaşılmayacak ne olabilir? Yaşın ve kısırlığın; ancak, insanların kendilerinin kural olarak tesbit ettiği ve onlardan kanunlar çıkarttıkları zaman bir değeri olabilir. Allah için ise böyle kıyaslama yoktur. O’nun için ne alışılagelen ne de ilginç bir olaydan söz edilebilir. O’na göre her nesnenin kaynağı, dilemesinin ona yönelmiş olmasıdır. O’nun dilemesi ise her çeşit bağdan tamamen bağımsızdır. Fakat Zekeriyya beşerî araştırmaların suya indirilmesine duyduğu aşırı üzüntüden ve müjdenin kendisinde şok etkisi yapmasından ötürü Rabbine yönelmekte kendisine huzur bahşedecek bir işaret vermesini istemektedir. “Rabbim bana bir işaret ver dedi.”
Burada Allah onu gerçek huzura yöneltiyor... Kendisini içinde bulunduğu alışılagelen olayların etkisinden kurtarıyor. Artık onun işareti üç gün boyunca insanlarla konuşmaması, Rabbine yöneldiğinde ise zikir ve tesbihlerle onu yâd edip dilini depretmesidir. “Zekeriyya ‘Rabbim, bana bunun belirtisini göster’ dedi.
4823] 3/Âl-i İmrân, 40
ZEKERİYYÂ VE YAHYÂ (A.S.)
- 985 -
Allah ona şöyle buyurdu; ‘Senin belirtin üç gün boyunca, işaretleşme dışında insanlarla konuşmamandır. Rabbinin adını çokca an ve sabah akşam O’nu noksanlıklardan tenzih et.”
Burada açıklama kesiliyor... Fakat biz bunun pratik olarak gerçekleştiğini biliyoruz. Şimdi artık Zekeriyyâ (a.s.) bizzat kendisinde, yani kendisinin hayatında, başkasının hayatında alışılmamış şeyleri yaşıyor. Bu dil onun eski dilidir. Fakat o bunu insanlarla konuşmaktan alıkoyuyor ve Rabbine yakarmak için serbest bırakıyor. Peki bu olaya egemen olan yasa hangisidir? Bu, Yüce Allah’ın irâdesinin sınırsız ve bağımsız yasasıdır. O’nsuz bu ilginç olayı açıklama imkânsızdır. Aynı şekilde ihtiyarladıktan sonra ve karısının kısırlığına rağmen ona Yahyâ’yı bağışlaması da bu yasa olmadan açıklanamaz.
Peygamberî Mesaj ve Örnekler
Kur’an’da kıssaları anlatılan peygamberler, hayatımızın çeşitli safhalarında karşılaşacağımız problemlere nasıl çözümler bulacağımız konusunda pratik örnek kabul edilmeleri için zikredilmiştir. Özellikle ilmî ve imanî noktadan zaafları olan halk kesimi, teoriden ziyade pratik örneklere ihtiyaç duyar. Nice insan, kendilerine Kur’ânî hakikatler anlatan ve İslâmî tebliğ yapan kimselere “doğru, kabul ediyorum ama, hocalar da şöyle şöyle yapmıyor mu?”; “Kimi örnek alacağız, birçok cemaat var, hocalar bile birleşemiyor, kime inanacağız, kime benzeyeceğiz?” veya “sen haklısın, doğru Kur’an bunları emrediyor ama, bunları kim uyguluyor ki?!” diyerek ille somut örnekler istemektedir. İslâmî usûller yerine, nice haramlara yol açan Batıdan ithal edilmiş metotlarla çalışma ve faâliyetler eleştirilince, çoğu müslüman, “başka alternatif yok ki!” diyebilmekte. Şeytan da müslümanların yaşayış ve faâliyetlerini bu tür mantık yürütmelerle saptırabilmektedir. Bütün bunlara Kur’an’ın verdiği cevap, peygamberlerin hayatı, tebliği ve tevhid mücâdeleleridir. Yukarıdaki soru ve sorunlara sanki Kur’an şöyle cevap vermektedir: “Somut örnek mi istiyorsunuz? Alın size peygamberler. Alternatif mi istiyorsunuz? İşte peygamberlerin faâliyetleri.”
Cin ve ins şeytanlarının gayr-i İslâmî yöntemlerle güya İslâmî çalışma yapanlara sunduğu gerekçe ve savunma mantığı daha çok şöyledir: “Başta Hz. Muhammed (s.a.s.) olmak üzere, tüm peygamberlerin hayatı ve mücâdelesine bir sözümüz yok, onlar elbette bizim örneğimizdir; ama bizim şartlarımız farklı. Birincisi, onlar peygamberdi, biz ise zayıf birer beşeriz. İkincisi, onlar apaçık müşriklerle mücâdele ettiler, biz ise müslüman olduğunu iddia edenlerle, münâfık tipli kişilerle karşı karşıyayız...”
Bu insanların en büyük eksiği, Kur’an talebesi olmamalarıdır. Kendi problemlerini çözmek için peygamberlerin Kur’an’da anlatılan hayat ve faâliyetlerine yönelmemeleri, peygamberleri örnek almaları gerekirken, çokça hata yapma ihtimali ve riski olan devirlerindeki başka kişileri örnek edinmeleridir. Peygamberler, vahiy almanın dışında her yönleriyle aynen bizim gibi beşerdirler. “Onlar peygamberdi, biz onlar gibi olamayız!” diyen mantık, eğer “bir mûcize göster, Allah’tan vahiy getir” diyen biri varsa, ancak o zaman haklı olabilir. Kimse onlardan sadece peygamberlere âit bu özellikleri istemiyor ki... Bu özelliklerin dışında aynen bizim gibi beşer olan peygamberlerin örnek alınması gereken davranışlarına çağrılıyorlar. Öyleyse onlar demagojiden başka bir şey yapmıyorlar.
- 986 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Zekeriyyâ ve Yahyâ (a.s.)’nın hayatları, mücâdeleleri de bütün bu soru ve sorunlara en güzel şekilde cevap vermektedir. Onlar, dine düşman ve açıkça kâfir olmadıkları halde kaypaklığın ve isyanın en çirkinini icrâ etmekte çok ustalaşmış yahûdi karakterine sahip olanlarla uğraşmışlardır. Bu yahûdileşmiş karakter, tam bir münâfık karakteridir. Bu zihniyet “bile bile hakkı kabul etmeyen, ya da kabul ettiği hakka teslim olmayan, kendi içlerinden çıkmış peygamberleri bile öldürecek kadar alçalan yapıdır.
Hemen her peygamberin mücâdele ettiği tâğut veya tâğutlar vardır. Bunun yanında, özellikle Hz. Mûsâ ve ondan sonra gönderilen peygamberlerin, “inandım” dediği halde kaypak ve kalleşçe tavırlar takınan bozuk karakterlilerle uğraştıkları bilinmektedir. Evet, gerçekten bizim şartlarımız peygamberlerin gönderildiği şartlardan farklıdır. Farklıdır ama, bu nitelik farkı, bizim lehimize olan farklılıktır. Onların tümü, bizden çok, ama gerçekten çok zor şartlarla imtihan olmuşlardır. Hemen her tebliğcinin ezbere bildiği şu âyet, hem onların çektiği zorluğu hem de bizim şartlarımızı onlarla mukayese etmemiz gerektiğini çok net şekilde anlatmaktadır: “Yoksa siz, sizden önce gelip geçmiş kavimlerin başlarına gelenler size de gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve onlar öyle sarsıldılar ki peygamber ve onunla beraber iman edenler nihâyet ‘Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?’ dediler. İşte o zaman (onlara); ‘şüphesiz Allah’ın yardımı yakın’ denildi.”4824 Bu âyette eşsiz bir terbiye örneği vardır. Müslümanlara dünyada ve dolayısıyla âhirette başarılı olmanın yolu, iman ve sebatla çalışmak, çabalamak, cihadın her aşamasından geçmek, sıkıntılara katlanmak, güçlüklerden yılmamak; tembelliği, kolaylığı, rahatı, eğlenceyi tercih eden nefsî arzu ve hevâdan, şeytandan uzak olmaktır. “Ey müslümanlar! Sıkıntı çekmeden, cihad edip kurban vermeden zafere ulaşamazsınız, cennete giremezsiniz!” denmektedir.
Dünyada izzet ve devlete, âhirette sonsuz nimet ve cennete sahip olmak için örnek gösterilen peygamberlerin ve onlara itaat eden mü’minlerin, günümüzün rahatı tercih eden müslümanından önce, asr-ı saâdetteki çok ağır çilelerle karşılaşan ashâba örnek gösterildiği de işin daha zahmetli tarafıdır. Çünkü bu âyet, bir rivâyete göre Hendek savaşında müslümanların çektiği sıkıntılar dolayısıyla inmiş, onların o sıkıntılarının doğal olduğunu, bu tür sıkıntılar çekmeden eski ümmetlerin de felâha ulaşmadığı hatırlatılmıştır. Diğer rivâyete göre ise, evlerini, mallarını ve yakınlarını Mekke’de bırakıp destansı sıkıntılara katlanarak Medine’ye hicret eden müslümanları teselli için inmiştir. Onların çektiği sıkıntıların dünya ve âhiret beklentileri için sünnetullah olduğu ifade edilmiştir. Ve Allah, hepimizi bu tür sıkıntılarla imtihan edeceğini söylemekte, bu imtihandan kaçan, ya da sınavı kaybeden kimsenin, yani sabredemeyenlerin müjdelenmeyeceği işaret edilmektedir: “Andolsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. Sen, sabırlı davrananları müjdele. İşte o sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman ‘Biz Allah için varız ve biz sonunda O’na döneceğiz’ derler. İşte Rablerinden bağışlamalar ve merhametler hep onlaradır. Ve yalnızca onlar doğru yolu bulmuşlardır.”4825
İşte, günümüz müslümanının şartlarıyla geçmiş müslümanların şartlarından
4824] 2/Bakara, 214
4825] 2/Bakara, 155-157
ZEKERİYYÂ VE YAHYÂ (A.S.)
- 987 -
hangisinin daha ağır olduğunu gösteren örnek: Aynı dönemde yaşamış olan üç peygamberin hayatı ve ölümleri: Münâfık yahûdiler tarafından bin bir eziyete uğratılan ve sonunda onlar eliyle bir dansöz kadının keyfi için başı vücudundan koparılan Hz. Yahyâ, testere ile vücudu parçalanıp şehid edilen Hz. Zekeriyyâ ve kendi talebesi/havârîsi tarafından ihânete uğrayıp idam kararı alınan Hz. İsa...
Onlar, tâğutlara boyun eğmediler, Allah'ın yasaklarına kılıf bulmadılar, zâlim yöneticilerin haram işlerine rızâ göstermediler. Cennetin bedelini hayatlarıyla ödediler. Ölüm riskine ve kendilerinden önce şehid edilen Hz. Yahyâ'nın yolu, Zekeriyyâ ve İsa peygamberleri korkutup tâvize zorlayamadı. Ölüm riskine rağmen onlar şirke ve bâtıla, nifak ve kaypaklığa karşı olanca yiğitlikleriyle tavır aldılar. Eğilmediler, bükülmediler, illâllah -illâ (ancak) Allah-tan önce “lâ ilâhe” diye haykırdılar. Günümüzdeki yönlendirilmiş ve aslî çizgiden saptırılmış güya İslâmî mücâdelede; “lâ ilâhe”si olmayan bir renksizlik ve bulanıklık sırıtıyor. Karşı çıkıp mücâdele ettiği, reddettiği bir tâğutu olmayan anlayışla, uzlaşmacı ve gayr-i İslâmî yöntemlerle başarı ve cennet aranıyor. Allah'ın dini için cihad etmekle emrolunan müslümanlar, “gerginlik olmasın” diyerek kâfirleri memnun etmenin, hiç değilse rahatsız etmemenin rahatıyla dünyada zafer, âhirette ödül bekliyorlar...
İman ettiklerini iddiâ eden yahûdilerin peygamberlerini bile gözlerini kırpmadan öldürecekleri çizgiye nasıl geldikleri gözden uzak tutulmamalıdır. Onlar, ırkçılık asabiyeti ve grupçuluk bağnazlığıyla gözleri kör olmuş, basîretleri bağlanmış, hakkı bâtıl, bâtılı da hak görecek yanılgılara düşmüşlerdir. Günümüz müslümanlarının, peygamber yolunu, nebîlerin tevhîdî mücâdelelerini, örneklik ve mesajını öldürmelerinin temelinde aynı asabiyet ve bağnazlığı görüyoruz.
Günümüzde, “ben de müslümanım!” dediği halde yahûdileşen, münâfıklaşan insanların izini tâkip edip “gazaba uğramış” ve “lânetlenmiş” peygamber katillerini her yönüyle taklit eden insanların sayısı her geçen gün artmaktadır. Müslümanlığı kimseye bırakmak istemeyenlerin önemli bir kesimi, hayatlarıyla, davranışlarıyla, duygu ve düşünceleriyle peygamberi hatırlatan “örnek” olmadıkları gibi, “örneği” de unutturuyorlar. Dinin özünü değiştirip peygamberin hâtırasını tahrif ediyorlar. Böylece peygamberlerini mânen “öldürmüş” oluyorlar. Esas ölüm, ruhun bedenden ayrılması değil, ruhun katledilmesi, inancın mahvedilmesidir. İzinden gidecekleri başka önderler bulanlar kadar, onlara gerçek örneği sunmayanlar da suçludurlar. Peygamberlerin getirdiklerine kayıtsız şartsız teslim olmayanlar, onların mesajlarını, sünnetlerini öldürmüş olmanın vebalini yahûdilerle paylaşacak olanlardır.
Takvâ ve cihadın ayrılmaz bütünlüğünü Zekeriyyâ ve Yahyâ peygamberlerde görüyoruz. Onlar, köşelerine çekilip namaz ve duâlarıyla yetinmediler. Onların namazları, kendilerini fahşâ ve münkerin tüm toplumsal boyutlarını engellemeye götürdü. Onların dillerindeki duâları, ellerinin fiilî duâlarıyla birleşti. Onlar, kendi başlarını kaybederek çok büyük kazançlar sağladılar. Gövdesinin üzerinde başları olan nice insandan daha büyük başarılara ölümsüzlük kapısı şehâdetle ulaştılar. Hâlâ yolumuzu aydınlatıyor, bize ders veriyorlar. Dersimizi sabote eden, içi başka örnekliklerle doldurulmuş kafaların sahibi canlı cenâzelere rağmen...
Evlât, büyük imtihanlardan biridir. Hz. Nûh, Hz. İbrâhim, Hz. Zekeriyyâ, Hz. Muhammed (Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun) bu imtihandan başarıyla
- 988 -
KUR’AN KAVRAMLARI
geçtiler. Evlâtsızlık imtihanı ve evlâtlarını kaybetme imtihanı. Olmama ve ölme imtihanı...
Hz. Zekeriyyâ (a.s.)'nın, bir hadis rivâyetine göre marangoz olduğunu, dolayısıyla kendi eliyle geçimini temin ettiğini öğreniyoruz. Dünyevî geçim ve maîşet temininin, insanı dâvet ve tebliğden engellemediğinin, her ikisini beraber yürütmenin canlı bir örneğidir bu. Yine, rızık bolluğu ile takvâ ve Allah'a adanma arasında yakın bir ilişki ve bağlantı olduğunu, mihrapta Allah'ın ikrâmı güzel rızıklara sahip olan Allah'a adanmış müttakî Hz. Meryem örneğinde görüyoruz.
ZEKERİYYÂ VE YAHYÂ (A.S.)
- 989 -
Zekeriyyâ ve Yahyâ (a.s.) İle İlgili Âyet-i Kerimeler
A- “Zekeriyyâ” İsminin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 7 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 37, 37, 38; 6/En’âm, 85; 19/Meryem, 2, 7; 21/Enbiyâ, 89.
B- Zekeriyyâ (a.s.) İle İlgili Âyet-i Kerimeler:
a- Zekeriyyâ (a.s.)’ya Peygamberlik Verilmiştir: 6/En’âm, 85.
b- Zekeriyyâ (a.s.)’nın Allah’tan Hayırlı Nesil İstemesi ve Yahyâ (a.s.) İle Müjdelenmesi: 3/Âl-i İmrân, 38-39; 19/Meryem, 2-6; 21/Enbiyâ, 89-90.
c- Zekeriyyâ (a.s.), Kendisi İhtiyar, Karısı da Kısır Olmasına Rağmen Allah Ona Yahyâ’yı Verdi: 3/Âl-i İmrân, 40-41; 19/Meryem, 7-11.
d- Zekeriyyâ (a.s.)’nın Beyt-i Makdis’te Hizmet Görevi: 3/Âl-i İmrân, 37.
C- “Yahyâ” İsminin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 5 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 39; 6/En’âm, 85; 19/Meryem, 7, 12; 21/Enbiyâ, 90.
D- Yahyâ (a.s.) İle İlgili Âyet-i Kerimeler:
a- Yahyâ (a.s.), Zekeriyyâ (a.s.)’nın Oğludur: 3/Âl-i İmrân, 40-41; 19/Meryem, 7-12.
b- Yahyâ (a.s.)’nın Babası Zekeriyyâ (a.s.)’nın Hayırlı Nesil İçin Duâsı: 3/Âl-i İmrân, 38-41; 19/Meryem, 2-6; 21/Enbiyâ, 89-90.
c- Yahyâ (a.s.)’ya Peygamberlik Verilmiştir: 6/En’âm, 85.
d- Yahyâ (a.s.) Çocuk Yaşta İken Allah Ona Tevrat’ı Öğretti: 19/Meryem, 12.
e- Yahyâ (a.s.) Takvâ Sahibidir: 19/Meryem, 13.
f- Yahyâ (a.s.), Ana-Basına İtaatkârdır: 19/Meryem, 14.
g- Allah’ın Selâmeti Yahyâ (a.s.)’nın Üzerinedir: 19/Meryem, 15.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Adayış Risâlesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
2. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Nureddin Turgay, Şamil Y. c. 6, s. 444, 369
3. Dört İncil, Farklılıkları ve Çelişkileri, Şaban Kuzgun, Şahsî Y.
4. Âyetler Işığında Peygamberler Tarihi, Muhammed Ali Sâbûnî, Ahsen Y.
5. Peygamberler, Safvet Senih, Nil A.Ş. Y.
6. Peygamberler Aydınların Önderleri, Abdülkerim Süruş, Kıyam Y.
7. Peygamberler Tarihi, M. Âsım Köksal, T. Diyanet Vakfı Y.
8. Peygamberler Tarihi, İlhami Ulaş, Osmanlı Y.
9. Peygamberler Tarihi, Bünyamin Ateş, Nesil Basım Yayın
10. Peygamberler Tarihi, Mustafa Necati Bursalı, Ölçü Y.
11. Peygamberler Tarihi, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
12. Peygamberler Tarihi, 1, 2, 3, Ahmet Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
13. Peygamberler Tarihi, Ahmet Behçet, Uysal Kitabevi Y.
14. Peygamberlerden Kıssalar, Muhammed el-Habeş, İklim Y.
15. Peygamberlerin Hayatı, Seyyid Kutub, Ravza Y.
16. Peygamberlerin Hayatı, S. Kutub-Abdülkadir Cûde es-Sahhar, İslâmoğlu Y.
17. Peygamberlerin Hayatı, Ebu’l Hasan en-Nedvî, Risale Y.
18. Peygamberlerin Kıssaları, Ebu’l Hasan en-Nedvî, Arslan Y.
19. Peygamberlerin Mucizeleri, H. İbrahim Acıpayamlı, Tuğra Y.
20. Peygamberlik ve Peygamberler, Muhammed Ali Sâbûni, Kültür Basın Yayın Birliği Y.
21. Kur’an-ı Kerim’e Göre Peygam. ve Tevhid Mücadelesi, 1, 2, 3, M. Solmaz, İ. L. Çakan, Nesil/Ensar Y.
22. Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamberin Hayatı, Mevdudi, Pınar Y.
23. Peygamberler Tarihi, Ferhat Koç, Çekirdek Y.
24. Kur’an’da Peygamberler ve Peygamberimiz, Afif Abdülfettah Tabbara, Gonca Y.
25. Kur’an’ın Tanıttığı Peygamberler, A. Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
26. İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Abdullah Aydemir, T.D.V. Y.
27. Kur’ân-ı Kerim Işığında Nebîler Silsilesi, Osman Nuri Topbaş, Erkam Y.
- 990 -
KUR’AN KAVRAMLARI
28. Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârih-i Hulefâ, Ahmed Cevdet Paşa, Akit Y.
29. Tefsirde İsrâiliyyât, Abdullah Aydemir, D.İ.B. Y.
30. Kur’an Kıssalarına Giriş, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y.
31. Kur’an Kıssaları Üzerine, İdris Şengül, Işık Y.
32. Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber’in Hayatı, Mevdudi, Pınar Y.
33. Kuram ve Eylem, M. Hüseyin Fadlullah, Akademi Y.
ZİKİR
- 991 -
Kavram no 200
Görevlerimiz 49
Bk. İbâdet; Kur’an; Namaz
ZİKİR
• Zikir; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim'de Zikir Kavramı
• Zikir ve İbâdetler
• Zikir ve Namaz
• Zikir ve Kur'an
• Hadis-i Şeriflerde Zikir Kavramı
• Namaz ve Kur’an’dan Sonra En Faziletli Zikirler; Tehlil, Tesbih, Tahmîd, Tekbir
• Zikrin Zıddı; Unutma ve Gaflet
• İbâdetlerin En Büyüklerinden Biri, Belki Birincisi; Zikir
• Tesbih/Zikir Kurbanları
• Zikrin Yozlaştırılması; Zikirde Usûl ve Âdâba Riâyetsizlik
• Tesbih/Zikir Kurbanları
• Zikri İhyâ Etmek, Zikirle İhyâ Olmak
• Zikrin Psikolojik Faydaları
“Allah’ın mescidlerinde O’nun adının zikredilip anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zâlim kim vardır?! Aslında bunların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir (Başka türlü girmeye hakları yoktur). Bunlar için dünyada rezillik, âhirette de büyük azap vardır.” 4826
Zikir; Anlam ve Mâhiyeti
“Zikir”, sözlükte; anma, hatırlama, bir şeyi zihinde hazır etme, bir şeyi dile getirme, hatırlatma demektir. Bir başka deyişle ‘zikir’, kişinin mârifet (bilgi) olarak elde ettiği şeyi korumasını sağlayan bir faaliyettir ki, bu; zihne aittir. Kavram olarak ‘zikir’; Allah’ı anmak üzere yapılması veya söylenmesi tavsiye edilen, hamd, duâ, ibâdet ve övgü gibi fiiller ve sözlerdir.
Zikir, insanın bilgi olarak elde ettiği şeyleri muhâfaza altında tutmasına ve gerektiğinde hatırlamasına imkân sağlayan bir bellek anlamında potansiyel bir gücü ifade ettiği gibi, bir şeyin kalben veya sözlü (dil ile) hatırlanması şeklinde aynı gücün harekete geçirilmesine de denir.4827 Kalp veya dil ile zikir, unutulmuş bir şeyin yeniden hatırlanması, ya da hâfızadakinin unutulmamak üzere sürekli canlı tutulması şeklinde olabilir. 4828
“Zikir”, aslında kalbin, anılan kimseye dikkat kesilmesi ve ona karşı uyanık
4826] 2/Bakara, 114
4827] Râğıb el-Isfahânî, el-Müfredât, s. 328
4828] Râğıb el-Isfahânî, a.g.e., s. 328
- 992 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmasıdır. Bunu dil ile ifade etmeye zikir denilmesinin sebebi, kalpteki zikre (hatırlamaya) işaret etmesindendir. Bazılarına göre zikir, insana sevap kazandıran her türlü amelin genel adıdır. Zikir, Allah’a itaattir. O’na itaat etmeyen kişi, diliyle ne kadar tesbih ederse etsin veya tevhid kelimesini söylerse söylesin, gerçek zikri yapmış olmaz.
Aynı kökten gelen ‘mezkûr’, zikredilen, anılan şey demektir. “Gerçek şu ki, insanın üzerinden, daha kendisi anılmaya değer (mezkûr) bir şey değilken, uzun zamanlardan bir süre gelip geçti.”4829 Yani insan, Allah’ın ilminde var iken, bizzat kendisi henüz mevcut değildi, henüz ortalıkta yoktu. Bu gerçeğe değinen başka âyetleri de görmekteyiz. 4830
Yine aynı kökten gelen ‘zikrâ’, çok zikir, yoğun zikir demektir ki bu, ‘zikir’ kavramından daha geniş bir manayı kapsamaktadır. “Korkup sakınanlar üzerinde onların (âyetlerle alay edenlerin ) hesabından herhangi bir şey (sorumluluk) yoktur. Ancak (bu) bir yoğun hatırlatmadır (zikrâ’dır). Umulur ki korkup sakınırlar.”4831; “Gündüzün iki tarafinda ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde namaz kıl. Şüphesiz iyilikler (hasenât), kötülükleri (seyyiâtı) giderir. Bu, öğüt alanlara yoğun bir hatırlatmadr (zikrâ’dır).” 4832
‘Zikir’ kökünden gelen bir başka kelime de ‘tezkira’dır. Tezkira; hatırlatma, öğüt, hatırlatan şey demektir. (Tezkire; belli bir meslek mensuplarının biyografilerinin anlatıldığı kitaplara da denilmektir. Türkçe’de ‘tezkere’ şeklindeki söyleyiş; rapor, izin belgesi, askerlik görevinin bittiğini gösteren belge anlamında kullanılmaktadır.) Kur’an ‘tezkira’ kelimesini bir hatırlatma, bir uyarma olarak kullanmaktadır. “Hayır; O (Kur’an) bir tezkiradır (bir hatırlatma, bir öğüttür). Artık dileyen, onu düşünüp öğüt alsın.” 4833
‘Zikir’ kökünden gelen ‘zeker’, ‘müzekker’, ‘zükûr’ kelimeleri ise, dişinin karşıtı olarak erkekliği ifade ederler. Aynı kökten gelen bir başka kelime ise ‘tezekkür’dür. Bu da düşünüp öğüt almak, ibret almak demektir. Kur’an bazı şeyleri hatırlattıktan sonra ‘düşünmez misiniz, ibret almaz mısınız?’ diye soruyor.4834 Kur’an, ‘zikir’ kelimesini çeşitli formlarda kullanıyor. Peygamberimize, mü’minlere, ehl-i kitaba, İsrâiloğullarına, sahâbelere, kendilerine elçi gönderilmiş topluluklara; ‘hatırlat’, ‘hatırlayın’, ‘aklınıza getirin’, ‘an’ ‘anın’ şeklinde hitap etmektedir.
Bu kullanılışlara ait birkaç örnek görelim: “Âhireti arzu edenler ve Allah’ı zikredenler için, Hz. Muhammed’de en güzel örnek vardır.”4835; “Kur’an’da Allah’ın bir olduğunu zikrettiğin (andığın veya hatırlattığın) zaman, kâfirlerin gerisin geriye kaçtıklarını görürsün.”4836 Bazı hayvanların insanın emrine verilmesinin sebebi; insanların Allah’ı nimet veren olarak hatırlamalarıdır (zikretmeleridir).4837 Müşrikler boğaz4829]
76/İnsan, 1
4830] 19/Meryem, 67; 36/Yâsin, 79; 10/Yûnus, 4, 34 vd.
4831] 6/En’âm, 69
4832] 11/Hûd, 114; Ayrıca bk. 6/En’âm, 90; 7/A’râf, 2; 21/Enbiyâ, 84; 29/Ankebût, 51 vd.
4833] 80/Abese, 11-12; Ayrıca bk. 20/Tâhâ, 3; 57/Vâkıa, 73; 69/Haakka, 12, 48; 73/Müzemmil, 19; 74/Müdessir, 49, 54
4834] 6/En’âm, 152; 7/A’râf, 3, 57; 11/Hûd, 24, 30; 24/Nûr, 1, 20
4835] 33/Ahzâb, 21
4836] 17/İsrâ, 47
4837] 43/Zuhruf, 13
ZİKİR
- 993 -
ladıkları hayvanların üzerine Allah’ın adını anmazlar (zikretmezler).4838 Hâlbuki mü’minler avladıkları ve boğazladıkları hayvanların üzerine Allah’ın adını anarlar (zikrederler). 4839
Kur’ân-ı Kerim’de Zikir Kavramı
“Zikr” kelimesi ve türevleri Kur’ân-ı Kerim’de 292 yerde geçer. Sadece “zikr” kelimesi ise, 76 yerde zikredilir. Sadece emir halinde 37 yerde geçer. İslâmî kavramlardan, anlamı en çok daraltılanlardan biri “zikir” kavramıdır. Zikir kelimesi, çok geniş bir anlama ve muhtevâya sahip olduğu halde, neredeyse tek anlama indirgenmiş ve içi boşaltılmıştır.
“Zikr” kelimesi, Kur’an’da 30’un üzerinde farklı anlamlarda kullanılmaktadır: Zikir kelimesiyle ifade edilen bu anlamlar: Zikretmek, söylemek, bahsetmek, konuşmak, hatırlamak, hatırlatmak, anmak, gereğini yapmakla birlikte hatıra getirmek, kadrini bilmek, tefekkürle birlikte hatıra getirmek, mükâfatlandırmak, övmek, şükrünü edâ etmek, tekbir getirmek, telbiye, duâ ve yakarış, söz, laf, kıssa, haber, Kitab, Kitab indirme, Kur’an, Kur’an dışnda ilâhî kitaplar, Peygamber, şân, şeref, şeref verici husus, nasihat ve düşünceye sevkeden husus, düşünce, ikaz ve nasihat, delil, hatırlamaya (ibrete) sevkeden vaaz ve öğüt anlamlarına gelir. 4840
Bir başka araştırıcı, zikir kelimesinin Kur’an’da 37 mânâda kullanıldığını belirtir. Bu anlamları alfabetik olarak şöyle sıralar: Anlamak, anlatmak, besmele, bilme, dâvet etmek, delil, düşünenler, düşünmek, görmek, hatırlamak, hatırlatmak, ibâdet etmek, ibret, iman, itaat etmek, kıssa, kitap, konuşmak, kulluk yapmak, Kur’an, Levh-i Mahfûz, mükâfatlandırmak, namaz kılmak, okumak, öğüt, öğüt almak, öğüt vermek, sevmek, söylemek, şan, şeref, şerefli, şükretmek, Tevrat, uyarı, vahiy, yol göstermek, erkek. 4841
Kur’an’da “zikir” kelimesinin anlamlarını göstermek için, bu kavramın geçtiği âyetlere örnekler vererek belirtelim:
Anlamak: Kur’ân-ı Kerim, bir durumun belirginleşmesi ya da iki konu arasındaki farkın anlaşılması hususunda zikir kavramını anlamak şeklinde kullanır. Bu anlamda Kur’an’da dokuz yerde kullanılan zikir, daha çok akıl sahipleri ve ilim ehli için kullanılmaktadır.4842 Bu âyetlere bakıldığında ilim, araştırma ve tefekkür isteyen konuların, ancak ilim sahiplerince anlaşılabileceği ifade edilmekte, bir konuyu derinlemesine düşünüp araştırmayanların onu anlamayacakları, zikir kavramılyla ortaya konulmaktadır.
Anlatmak, 4843
Besmele, 4844
4838] 6/En’âm, 138
4839] 5/Mâide, 4; 22/Hacc, 28, 34, 36; 6/En’âm, 118, 119, 121; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 774
4840] Mahmut Çanga, Kur’ân-ı Kerim Lügatı, Timaş Y. s. 193-195
4841] Ramazan Yılmaz, Kur’ânî Kavramlar, s. 145
4842] Bk. 2/Bakara, 269; 3/Âl-i İmrân, 7; 17/İsrâ, 41
4843] 10/Yûnus, 71; 12/Yûsuf, 42
4844] 6/En’âm, 118
- 994 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bilmek, 4845
Dâvet etmek, 4846
Delil, 4847
Düşünenler, 4848
Düşünmek, 4849 Zikrin Kur’an’da en çok kullanılan anlamı, düşünmektir. Allah Teâlâ, kullarından düşünmelerini istemekte, ancak düşünenlerin gerçekleri kavrayacaklarını, düşünmeyenlerin ise, yolca hayvanlardan daha sapık olduklarını bildirmektedir. Çünkü düşünmeyenlerin âyetleri anlamayacakları, bu nedenle Yüce Allah’a gereği gibi kulluk yapamayacakları bir gerçektir. Düşünmek, vahyî gerçekleri kavramayı ve Cenâb-ı Hakk’ı gereği gibi tanımayı sağladığı için hem insanı, insan olma onuruna yükseltir, hem de kulluk bilincini geliştirir. Bu nedenle de ibâdetlerin temelidir.
Görmek, 4850
Hatırlamak, 4851
Hatırlatmak, 4852
İbâdet etmek,4853 Yüce Allah'a ibâdet etmek anlamına da gelen zikir, bu ibâdetin nasıl ve ne şekilde yapılacağı ile ilgili açıklamaları da beraberinde getirir.
İbret almak,4854
İman etmek,4855
İtaat etmek,4856
Kıssa,4857
Kitap, 4858
Konuşmak, 4859
Kulluk Yapmak, 4860
Kur’ân-ı Kerim, 4861
4845] 13/Ra’d, 19; 24/Nûr, 27
4846] 17/İsrâ, 46; 37/Sâffât, 3
4847] 21/Enbiyâ, 24-25
4848] 11/Hûd, 114
4849] 3/Âl-i İmrân, 191; 7/A’râf, 3; 11/Hûd, 30
4850] Mü’min, 44
4851] 2/Bakara, 40; 5/Mâide, 11; 6/En’âm, 68; 7/A’râf, 201
4852] 6/En’âm, 69; 8/Enfâl, 2; 14/İbrâhim, 5; 25/Furkan, 73; 38/Sâd, 49
4853] 2/Bakara, 151-153, 238-239; 18/Kehf, 28; 20/Tâhâ, 14
4854] 7/A’râf, 57; 8/Enfâl, 57; 38/Sâd, 43
4855] 6/En’âm, 126; 7/A’râf, 130; 9/Tevbe, 126; 13/Ra’d, 28
4856] 20/Tâhâ, 43-44
4857] 18/Kehf, 83
4858] 3/Âl-i İmrân, 58; 16/Nahl, 43; 20/Tâhâ, 99
4859] 21/Enbiyâ, 60
4860] 20/Tâhâ, 33-34; 23/Mü’minûn, 110; 24/Nûr, 37
4861] 15/Hicr, 6, 9; 16/Nahl, 44; 25/Furkan, 29-30
ZİKİR
- 995 -
Levh-i Mahfuz ya da Tevrat, 4862
Mükâfatlandırmak, 4863
Namaz kılmak, 4864
Okumak, 4865 Bu âyetlerde, verilen kitabın okunup emirlerine tâbi olunması ve böylece korunulması istenmekte ve Kitab’ta Hz. Meryem (r.a.) ve Hz. İbrâhim’in (a.s.) okunması tavsiye edilmektedir. Bunlar da gösteriyor ki zikir, okumak anlamında da kullanılmaktadır. Yoksa, bazılarının iddia ettikleri gibi, burada zikir kavramı “adını söylemek” şeklinde olsaydı, o durumda, Kur’an’ın bu ifadesine dayanarak sürekli bir şekilde “Meryem, Meryem”, ya da “İbrahim, İbrahim” denilmesi gerekirdi. Bu ise hem gülünç bir şey ve hem de şirktir.
Öğüt, 4866 Zikrin en fazla kullanılan anlamlarından biri de öğüttür. Bu anlam, kimi yerde Kur’ânî âyetlerin, kimi yerde kâinattaki olayların ve nizamın öğüt olduğu şeklinde verilmektedir.
Öğüt almak, 4867
Öğüt vermek, 4868
Sevmek, 4869
Söylemek, 4870
Şeref, 4871
Şerefli, 4872
Şükretmek, 4873 Allah (c.c.) Zekeriyâ’ya (a.s.) bir oğul lutfettiği için kendisinden şükretmesini (zikretmesini) istemektedir.4874 Çünkü, verilen bir nimete ancak şükredilerek karşılık verilebilir. İşte bu nedenle, âyette geçen zikir ifadesi şükür olarak anlam kazanmaktadır.
Uyarı, 4875
Vahiy, 4876
Yol gösterme, 4877
4862] 21/Enbiyâ, 105
4863] 2/Bakara, 110, 157
4864] 2/Bakara, 198; 29/Ankebût, 45; 62/Cum’a, 9; 7/A’râf, 205; 24/Nûr, 36
4865] 2/Bakara, 63; 19/Meryem, 16, 41
4866] 11/Hûd, 120; 12/Yûsuf, 104; 50/Kaf, 36-37
4867] 2/Bakara, 221; 24/Nûr, 1
4868] 50/Kaf, 45; 51/Zâriyât, 55
4869] 38/Sâd, 32
4870] 12/Yûsuf, 42; 18/Kehf, 63; 21/Enbiyâ, 10; 94/İnşirâh, 4
4871] 23/Mü’minûn, 71
4872] 38/Sâd, 1, 46
4873] 3/Âl-i İmrân, 41; 7/A’râf, 69
4874] 3/Âl-i İmrân, 41
4875] 5/Mâide, 14; 6/En’âm, 44
4876] 7/A’râf, 63; 21/Enbiyâ, 63
4877] 21/Enbiyâ, 48
- 996 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Erkek (Zikir kökünden zeker ve müzekker). 4878
Kur’an’da bu kadar farklı anlamlarda kullanılan, dolayısıyla çok boyutlu ve insan hayatının bütününü kuşatan zikir, aynı zamanda insanın farklı şekillerde icrâ edebileceği ibâdettir. Zikir, dille, kalple, düşünce ile ve bedenin diğer organları ile yerine getirelebilen bütüncül bir özelliktir. İnsanın sadece dil ile bazı kelimeleri tekrarlaması, filin sadece bir organını tutup onu o parça ile değerlendiren körün tutumuna benzer. Otuzdan fazla anlamından birini almak ve sadece dil ile bazı kelimeleri tekrar etmek zikir değil; zikirden sadece bir bölümdür. Bu parçacı anlayış, dinin tahrif edilmesi demek değilse, en azından gaflet ve cehâlet ürünüdür.
Zikir; sadece “Allah!” demek veya O’nu hatırlatan kelime veya cümleleri tekrarlamak değildir. Allah’ı, güzel isimlerini hatırlamak, anmak, O’na hamd ve şükürde bulunmak, O’nu tesbih etmek, tekbir ile ululamak, Kitabullah’ı okumak, duâ etmek; bütün bunlar zikrin yalnızca lisana ait olan bölümüdür... Allah’ın varlığına delâlet eden delilleri, O’nun sıfat ve isimlerini düşünmek, Allah’ın ahkâmını, emir ve yasaklarını, tekliflerini, vaadini ve vaîdini, O’na olan kulluk vazifelerini ve bunların hikmet ve delillerini düşünmek, enfüsî (öznel) ve âfâkî (nesnel) bütün yaratılmışları ve bunların yaratılış sırlarını düşünmek, varlığın her zerresinde mevcut ilâhî hikmetlerini görmek... Bu da kalbî ve fikrî zikirdir. Bedenin memur bulunduğu görevlerle meşgul ve dopdolu olması, kendilerine yasaklanan şeylerden uzak durması ise, fiilî ve bedenî bir zikirdir.
Her çeşit ibâdette asıl olan ihlâstır, gönlün Allah’a yönelmesidir. İbâdete değerini veren, onun derûnî boyutudur. Huşûdan yoksun, Allah’ın rızâsı dışında başka hangi amaçla yapılmış olursa olsun, şekilce ibâdet zannedilen hususlar, Allah’ın müslümandan istediği kulluk değildir. Yapılan ibâdetlere Allah’ın ihtiyacı kesinlikle düşünülemeyeceği için, insanın kalbini, zihnini ve davranışlarını güzele doğru, fıtrat istikametinde ve Allah’ın hoşnutluğu esas alınarak değiştirme özelliği öne çıkmalıdır. En büyük ibâdet olan namaz bile kalb-i selîm ile, ihlâsla ikame edilmediği müddetçe gerçek namaz olmadığı değerlendirilmelidir. Zikir için de aynı durum sözkonusudur. Sadece dille, alışkanlık kabilinden, tören havasıyla edâ edildiğinde gerçek anlamda zikir kabul edilemez. Zikir, gönül, tefekkür/düşünce, dil ve eylem bütünlüğü ile edâ edilmesiyle Kur’an’ın istediği gerçek zikir ve kulu Allah’a yaklaştıran ibâdet özelliğinde olacaktır. Zikrin esası kalple, gönülle zikirdir, Allah’dan gâfil olmamaktır. Bu başlıca üç çeşittir:
1- Allah’ın varlığını gösteren delilleri düşünmek, şüpheleri atarak Allah’ın isim ve sıfatlarını tefekkür etmektir.
2- Allah’ın koyduğu hükümleri, kulluk vazifelerini, Allah’ın bildirdiği sorumlulukları, onlarla ilgili hükümleri, emir ve yasakları, Allah’ın vaadini ve tehdidini ve bunların delillerini düşünmektir.
3- Maddî ve mânevî varlıkları, bunlardaki yaratılış sırlarını seyredip düşünmekle zerrenin kutsal âleme bir ayna olduğunu görmektir. Bu aynaya, gereği gibi bakanların gözüne, o güzellik ve büyüklük âleminin nurları yansır. Bir anlık hisle bundan alınacak olan müşâhede zevkinin bir göz kırpacak kadar süren parıltısı bile dünyalara değer. Bu zikir makamının sonu, zirvesi yoktur.
4878] 3/Âl-i İmrân, 36; 53/Necm, 45; Ramazan Yılmaz, a.g.e., s. 145-164
ZİKİR
- 997 -
Allah Teâlâ, bu zikir çeşitlerinden hangisiyle zikredilirse, O da ona lâyık bir şekilde kendisini zikreden kimseyi zikrederek karşılık verecektir. “Beni zikredin; Ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin; sakın nankörlük yapmayın!”4879 Allah’ın, zikreden kuluna zikirle cevap vermesi konusunu izah için çeiştli açıklamalar yapılmıştır. Bunları şöyle özetleyebiliriz:
Beni, Bana itaatla zikredin; Ben de sizi rahmetimle zikredeyim.
Beni duâ ile zikredin; Ben de sizi, duânızı kabul ile zikredeyim.4880
Beni övgü ve itaatle zikredin; Ben de sizi övgü ve nimetle zikredeyim.
Beni dünyada zikredin; Ben de sizi âhirette zikredeyim.
Beni gizli yerlerde zikredin; Ben de sizi geniş yerlerde ve yalnızlıkta zikredeyim.
Beni ibâdetle zikredin; Ben de sizi yardımla zikredeyim.
Beni, Benim yolumda cihadla zikredin; Ben de sizi hidâyetimle zikredeyim.
Beni refâhınız, rahatınız zamanında zikredin; Ben de sizi belâ ve musîbete uğradığınız zaman zikredeyim.
Beni doğruluk ve samimiyetle zikredin; Ben de sizi kurtuluş ve size tahsis ettiğim şeyleri artırmakla zikredeyim.
Beni, önceden ilâhlığımı kabul ile zikredin; Ben de sizi sonunda rahmet ve kulluğa kabul ile zikredeyim.
(Görüldüğü gibi, zikir hem insan açısından ve hem de Cenâb-ı Hak tarafından farklı şekillerde açılımlarla değerlendirilmiştir. Sesli bir şekilde ismi tekrarlayıp durmak şeklinde anladığımız zaman, bunun Allah tarafından kulunu bu şekilde zikretmesi düşünülmemesi gereken bir durumdur. O yüzden zikrin anlamını daraltmaktan şiddetle sakınılmalıdır.)
Zikir, mârifet ve bilgi ile olmalıdır. Allah’ın zikir emri karşısında ilk duyulan şey, âcizlik ve Yaratıcı’nın kudretine teslim olma arzusudur. “Sana lâyık olduğun şekilde ibâdet/kulluk ve zikir yapamadık.” İmanın ve kulluğun başı, bu anlayıştır. En güzel zikir de “Lâ ilâhe illâllah (Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur” kelime-i tevhîdidir. Bu tevhidin ve teslimiyetin gereği de, bu âcizlik içinde kendini, Allah’ın emirlerinin tek yürütme vâsıtası bilerek, istenilen görevleri en güzel şekilde ve âzamî derecede yerine getirmek için yalnız Allah’tan yardım dileyip en iyi şekilde yapmaya çalışmaktır. İşte bu da, zikrin ve şükrün ta kendisidir. Yani, yüklenen sorumluluk, imkân ve kabiliyet şartına bağlanmıştır. Fakat o yetenek, Allah’ın bir yardımı olduğu için onun da işin aslında bir sınırı ve sonu yoktur. Bundan dolayı kul, Allah’ı zikirle O’ndan yardım diler ve kendine verilen kabiliyeti sarfeder. Şu halde, her mü’min “Beni zikredin!” emri karşısında âcizliğini hissederek önce: “Ancak Sana ibâdet/kulluk eder ve ancak Senden yardım dileriz.”4881 şeklindeki kesin sözünü hatırlayacak; zikir ve şükür için Allah’tan yardım isteyecektir. 4882
4879] 2/Bakara, 152
4880] 40/Mü’min, 60
4881] 1/Fâtiha, 4
4882] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y. c. 1, s. 445-447
- 998 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Zikir ve İbâdetler
Bütün ibâdetlerin özü ve aslı Allah Teâlâ’yı hatırlamaktır. İslâm’ın direği namazdır ve namazdan da maksat Allah’ı zikirdir. “Bana ibâdet/kulluk et; Beni zikir için namaz kıl.”4883 “Namazı dosdoğru kıl. Allah’ı zikretmek elbette en büyük (ibâdet)tir.”4884 Kur’ân-ı Kerim okumanın ibâdetlerin en fazîletlisi olmasının sebebi, Allah’ın kelâmı olması, Allah’ı hatırlatıcı olması ve içerisindekilerin hepsinin Allah’ı zikretmeyi, O’nu hatırlamayı tazelemesidir. Oruçlu insan, sadece midesine değil; eline, ayağına, gözüne, kulağına hâkim olur, onlara da oruç tutturur. Oruç, mideyi aç bırakmaktan daha çok, gönlü takvâ ile doldurmaktır.4885 Oruçtan maksat, şehvet ve kötü arzuları kırmaktır. Böylece şehvet ve hevânın sıkıntılarından kurtulan kalp, temizlenir ve zikre müsait hale gelir. Allah’ın evi olan Kâbe’yi ziyâret olan hacdan maksat, ev sahibi olan Allah’ı hatırlamak ve O’na yakınlaşmak çabasıdır. Hac menâsiki içinde yer alan tekbir, telbiye gibi ibâdetler zikir cinsindendir. Dolayısıyla bütün ibâdetlerin başı zikirdir. Zaten müslüman olmak için kelime-i tevhidi söylemek şarttır. Bu da zikrin ta kendisidir. Diğer bütün ibâdetler, bu zikri kuvvetlendirmek içindir. İnsanoğlu, ibâdet için yaratılmıştır.4886 “Kurtulmak istiyorsanız, Allah’ı çok zikredin.”4887 buyrulur. Kurtuluşun anahtarı, az değil; çok zikretmek, her durumda; ayakta, otururken, yatarken zikretmektir. 4888
Münâfıklar Allah’ı çok az zikrederler.4889 Demek ki mü’min Allah’ı çokça zikretmek zorundadır. Tüm zamanını Allah’ı hatırında tutarak, müslüman olduğunu, Allah’a ve O’nun hükümlerine teslim olduğunu unutmadan geçirmelidir.
Zikir ve Namaz
Namaz, baştan sona bir zikirdir. Namaz bize her rüknünde, her ifadesinde Allah’ı hatırlatır. Bu sebepten Allah, Kur’ân-ı Kerim’de bazen “namazı ikame ediniz!” emri yerine; “Allah’ı zikrediniz!” veya “Rabbinin adını zikret!” denilir. Kerim Kitab’da zikirle namaz yakınlığından dolayı, zaman zaman salât (namaz) kelimesinin zikirle yer değiştirdiği ifadelere rastlarız. Namazda Allah’ın zikrini (Kur’an’ı) tekrar eder, tezekkür ederiz. Bunun için Cenâb-ı Hak; “sabah akşam namaz kıl!” yerine; “Sabah akşam Rabbinin adını zikret!”4890 buyurmuştur.
Namazın her rekâtında ve her bir rüknünde Allah’ı tekrar tekrar zikretmeli, hatırlamalıyız. Allah’ın emirlerini ve yasaklarını, vaadlerini ve tehditlerini, hüküm ve nimetlerini, sıfat ve isimlerini düşünmeliyiz. Böylece namaz, günde beş kez, alevlenen nefsî arzuların ateşini söndürmek, dünyevî sevgilerle kendinden geçen gönlümüze Allah ve Rasûlü’nün sevgisini yerleştirmek, fahşâ ve münker pisliğiyle aslî temizliğini kaybeden varlığımızı arındırmak için yapılan gerçek bir zikir olur. Bu anlamıyla zikrin yer almadığı namazlar, boş ve mânâsız hareketlerden ibâret birer yorulma olmaktan öteye gidemez. 4891
4883] 20/Tâhâ, 14
4884] 29/Ankebût, 45
4885] 2/Bakara, 183
4886] 51/Zâriyâat, 56
4887] 8/Enfâl, 191
4888] 3/Âl-i İmrân, 191
4889] 4/Nisâ, 142
4890] 76/İnsan, 25
4891] Abdullah Yıldız, Namaz, s. 32
ZİKİR
- 999 -
“Bana ibâdet/kulluk et; Beni zikir için namaz kıl.” 4892
“Namaza çağrıldığınız zaman Allah’ı zikretmeye koşun!’’ 4893
“Rabbini, içinden yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam zikret. Gâfillerden olma!” 4894
“Allah’ın yüce tanınmasına, içinde adının zikredilmesine izin verdiği mescidlerde sabah akşam O’nu tesbih ederler.” 4895
“Kitaptan sana vahyedileni oku ve namazı da dosdoğru kıl; çünkü namaz iğrenç ve kötü şeyler (fahşâ ve münker)den vazgeçirir. Allah’ı zikretmek, elbette en büyük (ibâdet)tir.” 4896
“Ey iman edenler; çokça zikretmek sûretiyle Allah’ı zikredin!” 4897
“Sabah akşam Rabbinin adını zikret!” 4898
Zikir ve Kur’an
Kur’an, kendisine ‘zikir’ demektedir ki, O, baştanbaşa bir öğüttür, hatırlatmadır, insanlarla ilgili her önemli şeyi açıklayan bir ilâhî bildiridir. O, aynı zamanda sürekli Allah’ı hatırlatan âyetlerden meydana gelmektedir.
“Bu, Bizim O’na indirdiğimiz mübârek bir Zikirdir. Şu halde, onu inkâr edecek olanlar siz misiniz?” 4899
“Hiç şüphesiz Zikr’i (Kur’an’ı) Biz indirdik Biz; onun koruyucuları da gerçekten Biziz.” 4900
“Dediler ki: ‘Ey kendisine zikir (Kur’an) indirilen (Muhammed)! Sen mutlaka bir mecnunsun!” 4901
“(Rasûlüm!) İşte böylece geçmiştekilerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Şüphesiz ki, tarafımızdan sana bir zikir (Kur’an) verdik.” 4902
“Sen, ancak zikre (Kur’an’a) uyan ve görmeden Rahmân’dan korkan kimseyi uyarabilirsin. İşte böylesini bir mağfiret ve güzel bir mükâfatla müjdele!” 4903
“Sen zikrimize (Kur’an’a) iltifat etmeyen ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlerden yüz çevir!” 4904
“... Ey iman eden akıl sahipleri! Allah’tan korkun. Allah size gerçekten bir zikir (Kur’an) indirmiştir.” 4905
4892] 20/Tâhâ, 14
4893] 62/Cum’a, 9
4894] 7/A’râf, 205
4895] 24/Nûr, 36
4896] 29/Ankebût, 45
4897] 33/Ahzâb, 41
4898] 76/İnsan, 25
4899] 21/Enbiyâ, 50
4900] 15/Hıcr, 9
4901] 15/Hıcr, 6
4902] 20/Tâhâ, 99
4903] 36/Yâsin, 11
4904] 53/Necm, 29
4905] 65/Talak, 10
- 1000 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sâd Sûresinin ikinci âyetinde geçen ‘zikr’in birkaç anlamda kullanılma ihtimali bulunmaktadır: “Sâd. Zikir dolu Kur’an’a andolsun.”4906 Zikir dolu, zikir sahibi Kur’an; şeref ve şan sahibidir. En yüce şeref ona aittir. Nitekim bir başka âyette buna işaret edilmektedir: “Gerçekten O Kur’an, hem senin için, hem de kavmin için bir zikirdir (şereftir)”4907 Buradaki zikir ikinci olarak; anmak, hatırlatmak, şeriat ve hükümleri, va’ad (Allah’ın verdiği söz) ve tehditler, geçmiş ümmetlerin kıssalarından alınacak ders ve ibretler anlamında kullanılmaktadır. Üçüncü olarak, dinde ihtiyaç olan şeyleri hatırlatma, yani şerefli ve değeri yüce dini öğreten, ibret dersi veren Kur’an mânâsında gelmiş olabilir.
Kur’an, bir zikir ve uyarıdır. Kalpler onunla huzur ve sükûn bulur. Mü’minler onun âyetlerini tedebbür, tefekkür edip düşünsünler ve dosdoğru yolda hidâyet üzere yaşasınlar, her türlü problemlerine onun gösterdiği çarelerle çözüm bulup kurtuluşa ersinler diye gönderilmiştir.
Namazda ve namaz dışında Kur’an okumak, büyük bir zikirdir; devamlı bir hatırlama ve hatırlatmadır. Kur’an’ı ve O’nun hükümlerini unutan, dünya zevkleriyle sarhoş olup gaflet içinde yaşayan insanı ilâhî hakikatlerle sarsıp uyandıran, kendine/fıtratına döndüren büyük bir zikirdir Kur’an.
Zikrin bu geniş anlam sahası, Kur’an âyetlerinde açıkça ortaya konulduğunu yukarıda belirttik. Şimdi Kur’an’da zikir kelimesinin geçtiği bazı âyetlerin meallerini görelim:
“Allah’ın mescidlerinde O’nun adının zikredilip anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zâlim kim vardır?!” 4908
“Beni zikredin ki Ben de sizi zikredeyim.” 4909
“...Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini (size verdiği hidâyeti ve size gönderdiği Peygamberini), kendisiyle size öğüt vererek size indirdiği Kitab’ı ve hikmeti zikredin/hatırlayın.” 4910
“...Allah’ın size öğrettiği gibi Allah’ı zikredin” 4911
“...Rabbini çok zikret; sabah akşam tesbih et.” 4912
“Onlar (takvâ sahipleri), bir kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı zikredip/hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe-istiğfâr ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar işledikleri kötülüklerde bile bile ısrar etmezler.” 4913
“Ayakta dururken, otururken, yanları üzerinde yatarken (her zaman) Allah’ı zikrederler (ve şöyle duâ ederler:) ‘Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azâbından koru!”4914
4906] 38/Sâd, 1-2
4907] 43/Zuhruf, 44
4908] 2/Bakara, 114
4909] 2/Bakara, 152
4910] 2/Bakara, 231
4911] 2/Bakara, 239
4912] 3/Âl-i İmrân, 41
4913] 3/Âl-i İmrân, 135
4914] 3/Âl-i İmrân, 190-191
ZİKİR
- 1001 -
“Namazı bitirince ayakta, otururken ve yanınız üzerinde yatarken Allah’ı zikredin. Huzura kavuşunca da namazı dosdoğru kılın; çünkü namaz, mü’minler üzerine vakitli olarak farz olmuştur.” 4915
“Eğer şeytanın fitlemesi seni dürterse hemen Allah’a sığın. Çünkü O, (herşeyi) işitendir, (herşeyi) bilendir. Takvâya erenler var ya, onlara şeytan tarafından bir vesvese dokunduğunda (Allah’ın emir ve yasaklarını) tezekkür edip hatırlayarak hemen gerçeği görürler.” 4916
“Rabbini, içinden, yalvararak ve O’ndan korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah ve akşam zikret. Gâfillerden olma!” 4917
“Mü’minler, ancak, Allah zikredildiği/anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir.” 4918
“Ey iman edenler! (Savaşmak için) herhangi bir topluluk ile karşılaştığınız zaman sebât edin ve Allah’ı çok zikredin ki başarıya erişesiniz.” 4919
“(Onlar, Allah’a) İman edenler ve gönülleri Allah’ın zikriyle sükûnete erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler, ancak Allah’ı zikretmekle tatmin olur, huzura kavuşur.” 4920
“Yedi gök, dünya ve bunlarda bulunan herkes (herşey) O’nu tesbih eder. O’nu hamd/övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız.” 4921
“Unuttuğun zaman Allah’ı zikret ve ‘Umarım Rabbim beni, doğruya bundan daha yakın olan bir yola iletir’ de.” 4922
“(Rasûlüm!) Sabah akşam Rablerine, sırf O’nun rızâsını dileyerek duâ edenlerle birlikte candan sebat et. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini, Bizi zikretmekten gâfil kıldığımız, hevâsına/kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye itaat etme.” 4923
“(Ey Mûsâ!) Seni, kendim için elçi seçtim. Sen ve kardeşin birlikte âyetlerimi götürün. Beni zikretmeyi ihmal etmeyin. Firavun’a gidin. Çünkü o, iyiden iyiye azdı.” 4924
“Kim Benim zikrimden yüzçevirirse, şüphesiz onun için dar bir geçim, geçim sıkıntısı vardır ve Biz onu, kıyâmet günü kör olarak haşrederiz.” 4925
“İşte bu (Kur’an) da, Bizim indirdiğimiz mübârek/hayırlı, faydalı bir zikirdir (öğüttür). Şimdi onu inkâr mı ediyorsunuz?” 4926
“...İlâhınız bir tek İlâhtır. O’na teslim olun! (Ey Muhammed!) O ihlâslı ve mütevâzi
4915] 4/Nisâ, 103
4916] 7/A’râf, 200-201
4917] 7/A’râf, 205
4918] 8/Enfâl, 2
4919] 8/Enfâl, 45
4920] 13/Ra’d, 28
4921] 17/İsrâ, 44
4922] 18/Kehf, 24
4923] 18/Kehf, 28
4924] 20/Tâhâ, 41-43
4925] 20/Tâhâ 124
4926] 21/Enbiyâ, 50
- 1002 -
KUR’AN KAVRAMLARI
insanları müjdele! Onlar öyle kimselerdir ki, Allah zikredildiği zaman kalpleri titrer; başlarına gelene sabrederler; namazı kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden infak ederler (Allah için harcarlar).” 4927
“Öyle adamlar vardır ki (Allah’ı tesbih ederler), ne ticâret ne de alışveriş onları Allah’ı zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” 4928
“(Rasûlüm!) Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazı dosdoğru kıl. Muhakkak ki namaz, fahşâ ve münkerden (hayâsızlıktan ve kötülükten) alıkoyar. Allah’ı(n) zikir(i), elbette en büyük (ibâdet)tür. Allah yaptıklarınızı bilir.” 4929
“Bizim âyetlerimize ancak o kimseler iman ederler ki, bu âyetlerle kendilerine zikir/öğüt verildiğinde (zükkirû), büyüklük taslamadan secdeye kapanırlar ve Rablerini hamd ile tesbih ederler. Onlar, yanları üzere yattıkları yataklarından kalkarak korkuyla, umutla Rablerine duâ edip yalvarırlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler (Allah yolunda harcarlar). Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için nice sevindirici ve göz aydınlatıcı nimetler saklandığını hiç kimse bilemez. Öyle ya, mü’min olan, hiç fâsık (yoldan çıkmış) kimse gibi midir? Bunlar elbette bir olamazlar.” 4930
“...(Kur’an tilâveti ve ilimle, tesbih, tahmîd, tehlîl ve tekbirle) Allah’ı çokça zikreden erkekler ve zikreden kadınlar; (işte) Allah, bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” 4931
“Ey iman edenler, Allah’ı çokça zikredin. Ve O’nu sabah akşam tesbih edin.” 4932
“Ey insanlar! Allah’ın size olan nimetini zikredin/hatırlayın: Allah’tan başka size gökten ve yerden rızık verecek bir yaratıcı var mı? O’ndan başka ilâh yoktur. Nasıl oluyor da (tevhidden şirke) çevriliyorsunuz?” 4933
“Saf saf dizilmişlere; Toplayıp sürenlere; Zikir okuyanlara yemin ederim ki, ilâhınız birdir.”4934
“Allah kimin gönlünü İslâm’a açmışsa o, Rabbinden bir nûr üzerinde değil midir? Allah’ı zikretmek hususunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içindedirler.” 4935
“Kim Rahmân’ı zikretmekten gâfil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona Mûsâllat ederiz. Şüphesiz bu şeytanlar, onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar, kendilerinin hidâyette/doğru yolda olduklarını zannederler. O şeytan dostu kimse, en sonunda Bize gelince arkadaşına: ‘Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı, ne kötü arkadaşmışsın!’ der.” 4936
“Sen, zikrimize iltifat etmeyen ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlerden yüzçevir.” 4937
4927] 22/Hacc, 34-35
4928] 24/Nûr, 37
4929] 29/Ankebût, 45
4930] 32/Secde, 15-18
4931] 33/Ahzâb, 35
4932] 33/Ahzâb, 41-42
4933] 35/Fâtır, 3
4934] 37/Sâffât, 3-4
4935] 39/Zümer, 22
4936] 43/Zuhruf, 36-38
4937] 53/Necm, 29
ZİKİR
- 1003 -
“İman edenlerin Allah’ı zikretme ve O’ndan inen hak/gerçek için kalplerinin saygıyla yumuşaması zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu fâsıktır/yoldan çıkmış kimselerdir.” 4938
“Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah’ı zikretmeye koşun ve alışverişi bırakın. Eğer siz gerçeği anlayan kimseler iseniz elbette bu, sizin için daha hayırlıdır. Namaz bitince yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan isteyin. Allah’ı çok zikredin, umulur ki kurtuluşa erersiniz.” 4939
“Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı zikretmekten alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır.” 4940
“Rabbinin adını zikret. Mutlak ihlâs ile O’na yönel.” 4941
“Sabah akşam Rabbinin ismini zikret. Gecenin bir kısmında O’na secde et; gecenin uzun bölümünde O’nu tesbih et.” 4942
“Temizlenen, Rabbinin adını zikredip O’na kulluk eden, namaz kılan kimse kuşkusuz kurtuluşa ermiştir.” 4943
Zikir; bir şeyin dilde veya kalpte hazır olması, o şeyin söz ile veya kalpte hatırlanmasıdır. Bu hatırlama iki şekilde olabilir: Birincisi, unuttuktan sonra olan bir hatırlamadır ki, bu her insanda her zaman olan bir şeydir. İkincisi, akılda tutulan, öğrenilen ve zaten kalbe yerleşen şeyin hatırlanmasıdır ki, kişi hiç unutmadığı bu gibi şeyleri dil ile söylediği zaman onu zikretmiş, dile getirmiş olur. “Andolsun, size, (bütün durumlarınızı kapsayan) zikrinizin içinde olduğu bir Kitap indirdik. Yine de akıllanmayacak mısınız?”4944 âyetinde bu anlamları bulmak mümkündür.
‘Zikir’ bir âyette Peygamberimiz’in bir özelliği olarak kullanılmaktadır. Tıpkı Hz. İsa (a.s.)’ya ‘Allah’ın Kelimesi’ denilmesi gibi. Hz. Muhammed (s.a.s.) Allah’ın elçisidir, ama hatırlatan, uyaran veya şerefi yüce bir elçidir.“Allah, onlar için şiddetli bir azap hazırlamıştır; öyleyse ey iman etmekte olan temiz akıl sahipleri! Allah’tan korkup sakının. Doğrusu Allah, sizin için bir zikir (hatırlatan) indirmiştir.”4945 Bazı tefsirciler bu âyetteki zikr’in Kur’an olduğunu, bazıları ise kelimenin burada ‘uyarı’ anlamına geldiğini söylemişlerdir. 4946
Kur’an’ın ‘zikir ehli’ (ehlu’z zikr) dediği insanların kim olduğu konusunda da farklı görüşler bulunmaktadır. Bu kavramın geçtiği âyetin meâli şöyle: “Biz senden önce kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başka (Rasûl) göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun.”4947 Bazılarına göre ‘zikir ehli’, Allah’ın daha önceden gönderdiği kitaplardır. Çünkü onlar da peygamberlerden ve onlarla beraber gelen vahy’den bahsediyorlar, onları hatırlatıyorlardı. Kimilerine göre, kitap ehli kim4938]
57/Hadîd, 16
4939] 62/Cum’a, 9-10
4940] 63/Münâfıkun, 9
4941] 73/Müzzemmil, 8
4942] 76/İnsan, 25-26
4943] 87/A’lâ, 14-15
4944] 21/Enbiyâ, 10
4945] 65/Talak, 10
4946] Muhtasar İbn Kesir, 3/518; Tefhimu’l-Kur’an, 6/384
4947] 16/Nahl, 43
- 1004 -
KUR’AN KAVRAMLARI
selerdir. Çünkü onlar da peygamberleri ve görevlerini biliyorlar. Kimilerine göre de, kendilerine tebliğ edildiği zaman daha önceden iman etmiş mü’minlerdir. Eğer müşrikler, Kur’an’dan ve Hz. Peygamber’in dâvetinden şüphe ediyorlarsa, daha önce bu dâveti anlamış ve iman etmiş kimselere sorsunlar. Çünkü onlar ‘zikr’i anlayan, ne olduğunu bilen kimselerdir. 4948
Bir âyette ‘zikr’in, unutmadan sonra hatırlama anlamına geldiğini görüyoruz. Daha önce bilinen bir şey unutulduktan sonra hatırlanıyor ve bu hatırlama dil ile ifade ediliyor. 4949
Kalp ve dil ile zikrin beraber ifade edildiği âyetler de bulunmaktadır. Şu örnekte olduğu gibi: “(Hac) ibâdetinizi bitirdiğinizde, artık (câhiliye döneminde) atalarınızı andığınız (zikrettiğiniz) gibi hatta daha kuvvetli bir anma ile Allah’ı anın (zikredin)…”4950 Buradaki zikir, hem kalb ile Allah’ı hatırlamaktır, hem de Hacc esnasında veya hac bitiminde çeşitli duâ ve zikir sözleri okuyup dil ile Allah’ı anmaktır. 4951
Rabbimiz (c.c.), Peygamberimiz’e, Hz. Meryem’i, İbrâhim’i, Mûsâ’yı, İsmail’i, İdris’i (a.s.) anmasını veya onları mü’minlere hatırlatmasını istiyor.4952 Yine Peygamberimize; “Hz. Dâvud’u, Eyyûb’u, İshak’ı, Yakub’u, Elyesâ’yı, Zülkifl’i4953 ve Hûd’u da hatırlat” 4954 buyuruyor. İsrâiloğullarına birçok yerde; “Allah’ın size verdiği nimetleri ve size verdiği makamları hatırlayın” demektedir. 4955
Kur’an, mü’minlerden de sürekli bir şekilde Allah’ın nimetlerini hatırlamalarını istiyor.4956 Kur’an, ayrıca bütün insanlara Allah’ın kendilerine verdiği nimetleri hatırlamalarını emrediyor. 4957
Hadis-i Şeriflerde Zikir Kavramı
“Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur: ‘Ben kulumun Beni sandığı gibiyim ve Bana dua ettiği, Beni zikrettiği zaman onunla beraberim. Kim Beni kendi nefsinde zikrederse (içinden geçirirse), Ben de onu kendi nefsimde zikrederim (içimden geçiririm). Kim Beni kalabalıkta, bir cemaat içinde zikrederse, Ben de onu, ondan daha hayırlı bir cemaat içinde zikrederim. O, Bana bir karış yaklaşırsa Ben ona bir arşın (adım) yaklaşırım. O Bana bir arşın yaklaşırsa, Ben ona bir kulaç yaklaşırım. O Bana yürüyerek gelirse Ben ona koşarak giderim. Kim Bana şirk koşmaksızın bir arz dolusu günahla gelse, Ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım.” 4958
“Allah’ı zikredenle zikretmeyen, diri ile ölü gibidirler.” 4959
4948] el-Keşşâf, 2/584; Muhtasar İbn Kesir, 2/332; Fî Zılâli’l-Kur’an, 4/2173
4949] 18/Kehf, 63
4950] 2/Bakara, 200
4951] Ayrıca bk. 2/Bakara, 198, 203, 239; 4/Nisâ, 103
4952] 19/Meryem, 16, 41, 51, 54, 56
4953] 38/Sâd, 17, 41, 45, 48
4954] 46/Ahkaf, 31
4955] 2/Bakara, 40, 47, 122; 5/Mâide, 20; 8/Enfâl, 45
4956] 2/Bakara, 231; 3/Âl-i İmrân, 103; 5/Mâide, 7, 11
4957] 35/Fâtır, 3; 7- Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y. c. 1, s. 445-4478- Abdullah Yıldız, Namaz, s. 329- Muhtasar İbn Kesir, 3/518; Tefhimu’l-Kur’an, 6/38410- el-Keşşâf, 2/584; Muhtasar İbn Kesir, 2/332; Fî Zılâli’l-Kur’an, 4/217311- Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 776-778
4958] Buhârî, Tevhid 15, 35, 50; Müslim, Zikir 2, hadis no: 2675, 4/2061, Tevbe 1; Tirmizî, Deavât 142, hadis no: 3598
4959] Buhârî, Deavât 67
ZİKİR
- 1005 -
“İçerisinde Allah zikredilen evlerin misali ile içerisinde Allah zikredilmeyen evlerin misali, diri ile ölünün misali gibidir.” 4960
“Allah’ı unutarak lüzumsuz konuşmalara dalmayın. Çünkü Allah hatırlanıp zikredilmeden yapılan uzunca konuşmalar, kalbi katılaştırır. Allah’tan en uzak olan kimse, kalbi katı olandır.” 4961
“Bir topluluk Allah’ı zikretmek üzere otururlarsa, melekler onları kuşatır, rahmet onları kaplar, üzerlerine sekîne (huzur, feyiz) iner ve Allah onları yanındakilere (meleklere) zikreder.” 4962
“Kim bir yere oturur ve orada Allah’ı zikretmez (ve hiç zikretmeden kalkar) ise Allah’tan ona bir noksanlık vardır. Kim bir yere yatar, orada Allah’ı zikretmezse, ona Allah’tan bir noksanlık vardır. Kim bir müddet yürür ve bu esnâda Allah’ı zikretmezse, Allah’tan ona bir noksanlık vardır.”4963 Hadis, Tirmizî’de şu şekilde gelmiştir: “Bir cemaat bir yerde oturur ve fakat orada Allah’ı zikretmez ve peygamberlere salât okumazlarsa, üzerlerine bir ceza vardır. (Allah) Dilerse onlara azab eder; dilerse mağfiret eder.” 4964
Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) ashâbından bir grup Peygamber’e şöyle demişlerdi: “Yâ Rasûlallah! Mal mülk sahibi kimseler, ecirlerin tamamını alıp götürdüler. Onlar bizim gibi namaz kılıyorlar, bizim gibi oruç tutuyorlar. (Ayrıca) mallarının fazlasını da tasadduk ediyorlar.” Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Allah sizin için de tasadduk edeceğiniz şeyler hazırlamamış mı? Şüphesiz her bir tesbih bir sadaka, her bir tekbir bir sadaka, her bir tahmîd bir sadaka, her bir tehlîl bir sadaka, iyiliği emretmek, birinizin eşi ile cinsî münâsebette bulunması bir sadakadır.” Bu söz üzerine ashâb: “Yâ Rasûlallah, birimiz şehvetinden dolayı hanımı ile münâsebette bulunur; bundan da sevap olur mu?” deyince Efendimiz şöyle buyurdu: “Şayet o kimse şehvetini haram bir yolla tatmin etseydi bir günah işlemiş olmaz mıydı? Aynı şekilde helâl bir yolla da şehvetini tatmin ederse ona bir sevap vardır.” 4965
“Dünya mel’undur, içindekiler de mel’undur; ancak Allah Teâlâ’yı zikir ve zikrullah’a yardımcı olanlarla âlimler ve ilim öğrenenler hâriç.”4966 Bu hadis, farklı şekillerde de rivâyet edilmiştir: “Dünya mel’undur, Allah için olanlar hâriç.”, “Dünya mel’undur, içindekiler de mel’undur; emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker ve zikrullah hâriç.”, “Dünya mel’undur, içindekiler de mel’undur; Allah’ın rızâsı için yapılanlar hâriç.” 4967
“Kim akşamdan temizlik üzere (abdestli olarak) zikredip uyursa (uyku bastırıncaya kadar Allah’ı zikrederse) ve geceleyin de uyanıp Allah’tan dünya veya âhiret hayırlarından bir şey isterse, Allah Teâlâ, istediğini mutlaka ona verir.” 4968
“Allah’ın, yollarda dolaşıp zikredenleri araştıran melekleri vardır. Allah Teâlâ’yı zikreden bir cemaate rastlarlarsa, birbirlerini ‘aradığınıza gelin’ diye çağırırlar. (Hepsi gelip) onları kanatlarıyla kuşatarak dünya semâsına kadar arayı doldururlar. Allah, -onları en iyi bilen
4960] Buhârî, Deavât 66; Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn 211, hadis no: 779
4961] Tirmizî, Zühd, 62
4962] Müslim, Zikir 25, 30, hadis no: 2689, 2700, 4/2069; Tirmizî, Deavât 7, hadis no: 3375
4963] Ebû Dâvud, Edeb 31, 107, hadis no: 4856, 5059; Tirmizî, Deavât 8, hadis no: 3377
4964] Tirmizî, Deavât 8, hadis no: 3377
4965] Müslim, Zekât 53, hadis no: 1006
4966] Tirmizî, Zühd 14, hadis no: 2323; İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4112
4967] K. Sitte Terc. 7/238-239
4968] Ebû Dâvud, Edeb 105, hadis no: 5042; Tirmizî, Deavât 100, hadis no: 3525
- 1006 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olduğu halde- meleklere sorar: ‘Kullarım ne diyorlar?’ ‘Seni tesbih ediyorlar, Sana tekbir okuyorlar, Sana tahmîd (el-hamdü lillâh) okuyorlar. Sana ta’zim (temcid) ediyorlar’ derler. Rab Teâlâ sormaya devam eder: ‘Onlar Beni gördüler mi?’ ‘Hayır!’ derler. ‘Ya görselerdi ne yaparlardı?’ ‘Eğer Seni görselerdi ibâdette çok daha ileri giderler; çok daha fazla ta’zim, çok daha fazla tesbihde bulunurlardı’ derler. Allah tekrar sorar: ‘Onlar ne istiyorlar?’ ‘Senden cennet istiyorlar.’ ‘Cenneti gördüler mi?’ der. ‘Hayır, Ey Rabbimiz!’ derler. ‘Ya görselerdi ne yaparlardı?’ der. ‘Eğer görselerdi, derler, ‘cennet için daha çok hırs gösterirler, onu daha ısrarla isterler, ona daha çok rağbet gösterirlerdi.’ Allah Teâlâ sormaya devam eder: ‘Neden istiâze ediyorlar (sığınıyorlar)?’ ‘Cehennemden istiâze ediyorlar’ derler. ‘Onu gördüler mi?’ der. ‘Hayır, Rabbimiz, görmediler!’ derler. ‘Ya görselerdi ne yaparlardı?’ der. ‘Eğer cehennemi görselerdi ondan daha şiddetli kaçarlar, daha şiddetli korkarlardı’ derler. Bunun üzerine Rab Teâlâ şunu söyler: ‘Sizi şâhid kılıyorum, onları affettim!” Rasûlullah (s.a.s.) sözüne devamla şunu anlattı: “Onlardan bir melek der ki: ‘Bunların arasında falanca günahkâr kul da var. Bu onlardan değil. O başka bir maksatla uğramıştı, oturuverdi.’ Allah Teâlâ; ‘Onu da affettim, onlar öyle bir cemaat ki, onlarla oturanlar da onlar sâyesinde bedbaht olmazlar’ buyurur.” 4969
“Allah’ı zikreden bir cemaatle sabah namazı vaktinden güneş doğuncaya kadar birlikte oturmam, bana İsmâil’in oğullarından dört tanesini âzâd etmemden daha sevimli gelir. Allah’ı zikreden bir cemaatle ikindi namazı vaktinden güneş batışına kadar oturmam dört kişi âzâd etmemden daha sevimli gelir.”4970 (Burada, Allah’ı zikirden maksat, her çeşit zikir olabilir: Kur’an tilâveti, tesbih, tehlil, tahmid, salevât, ilimle meşgul olmak, tefsir, hadis gibi şer’î ilimlerin öğrenilmesidir. 4971
“Abdest imanın yarısıdır. Elhamdü lillâh mizanı (amel terazisini) doldurur; sübhânallahi ve’lhamdü lillâh arz ve semâ arasını doldurur. Namaz nurdur; sadaka burhandır; sabır ziyâdır; Kur’an ise, lehine veya aleyhine bir hüccettir. Herkes sabahleyin kalkar, nefsini (Allah’a veya şeytana) satar; kimisi kurtarır, kimisi de helâk eder.”4972 Hadisin Tirmizî’de gelen başka bir vechi şöyledir: “Tesbih mîzânın yarısıdır; elhamdü lillâh mîzan doldurur; tekbir ise gökle yer arasını doldurur. Oruç sabrın yarısıdır; temizlik imanın yarısıdır.”
Hz. Ali anlatıyor: “Fâtıma’nın, değirmen kullanmaktan elleri yara oldu, kırba ile su taşımaktan da omuzları incinmişti. Peygamber’e hizmetçi getirilmişti. Ben Fâtıma’ya dedim ki: “Babana gidip O’ndan bir hizmetçi ister misin?” O da babası Rasûlullah’ın yanına gitti. O, yanındaki bazı adamlarla konuşuyordu. Fâtıma da (bir şey söylemeden) geri döndü. Ertesi gün Rasûlullah Fâtıma’ya gelerek: “Kızım, ihtiyacın ne idi?” diye sordu. Fâtıma sükût edip cevap vermedi. Ben araya girip: “Ben anlatayım Ey Allah’ın Rasûlü!” dedim ve açıkladım: “Fâtıma’nın değirmen kullanmaktan elleri yara oldu, kırba ile su taşımaktan da omuzları incindi. Köleler gelince ben kendisine, size uğramasını, sizden bir hizmetçi istemesini ve böylece biraz rahata kavuşmasını söyledim. Bu açıklamam üzerine Rasûlullah: “Ey Fâtıma, Allah’tan kork! Allah’a olan farzlarını edâ et, âilenin işlerini yap. Yatağına girince otuz üç kere sübhânellah, otuz üç kere elhamdü lillâh, otuzdört kere Allahu ekber de; Böylece hepsi yüz yapar. Bu zikir, senin için hizmetçiden daha hayırlıdır.” buyurdular. Fâtıma (r.a.): “Allah’tan ve Allah’ın rasûlünden râzıyım” dedi. Rasûlullah ona
4969] Buhârî, Deavât 66; Müslim, Zikr 25, hadis no: 2689; Tirmizî, Deavât 140, hadis no: 3595
4970] Ebû Dâvud, İlm 13, hadis no: 3667
4971] K. Sitte, c. 6, s. 520
4972] Müslim, Tahâret 1, hadis no: 223; Tirmizî, Deavât 91, hadis no: 3512; Nesâî, Zekât 1
ZİKİR
- 1007 -
hizmetçi vermedi.”4973 (Hadisin bazı vecihlerinde, Rasûlullah, “Suffe ashâbı ihtiyaç içerisinde kıvranırken ben size hizmetçi veremem” şeklinde cevap vermiş, “fazla köle olsa satıp parasıyla Suffe ashâbının bazı ihtiyaçlarını karşılamaya çalışacağını” belirtmiştir. Bazı rivâyetlerde: “Bedir yetimleri (ihtiyaçta) sizi geçti”, bir başka rivâyette: “Ey Fâtıma sabret! Kadınların en hayırlısı, âilesine faydalı olandır.” buyurmuştur.
“Namaz, oruç ve zikir; Allah yolunda infak (harcama) üzerine yedi yüz misli katlanır.”4974 (Bu hadisin izahı sadedinde İbn Kayyim, zikir ile cihad ilişkisi konusunda üç mertebe olduğunu ifade ederek, hem zikir ve hem cihadın birlikte yapılmasının en üst mertebe olduğunu belirtir. Âyetten delil getirir: “Ey iman edenler, düşman bir grupla karşılaştınızmı sebat edin ve Allah’ı çok zikredin ki başarıya erişesiniz.”4975 “İkinci mertebe, cihad etmeksizin zikretmek. Bu, önceki mertebeden düşüktür. Üçüncü mertebe ise, zikretmeden cihad etmek; Bu her ikisinden de düşüktür. Çünkü cihad, zikir sebebiyle konulmuştur. Cihaddan maksat, Allah’ın zikri ve ibâdetin sadece O’na yapılması, O’nun bir bilinmesi, O’nun zikri, sadece O’nun ma’bud kılınmasıdır. Zikir, mahlûkatın yaratıldığı gâyeyi teşkil etmektedir” der. 4976
“Yedi sınıf insan vardır ki Allah onları kendi (arş’ının) gölgesinden başka hiçbir gölge bulunmayan (kıyâmet) gün(ün)de (arş’ının) gölgesinde gölgelendirecektir. (Bunlar:) Âdil imam (yönetici), Allah’a ibâdet ede ede yetişen genç, kalbi mescidlere bağlı olan kimse, Allah için sevişen, O’nun için bir yere gelen; O’nun için birbirinden ayrılan iki kimse, kendisini mevkî sahibi ve güzel bir kadın (fenâlığa) dâvet ettiği halde: ‘Ben Allah’tan korkarım’ diyen adam, sol elinin verdiğini sağ eli duymayacak derecede gizli sadaka veren kimse ve tenha bir yerde Allah’ı zikrederek gözleri boşanan kimsedir.” 4977
“Size amellerinizin en iyisini, Rabbinizin huzurunda en temizini ve derecelerinizde en yükseğini, altın ve gümüş infak etmekten daha hayırlısını, düşmanla karşı karşıya gelip siz onların, onlar sizin boyunlarınızı vurmaktan daha iyisini söyleyeyim mi?” buyurdu. ‘Evet’ dediler. “Allah’ı zikir” dedi. 4978
“Cennet bahçelerini gördüğünüz zaman orada otlayınız.” ‘Cennet bahçeleri nedir?’ diye soruldu. “Zikir halkalarıdır.” buyurdu. 4979
Muaz bin Cebel, Allah’ın Rasûlünden duyduğu son sözün şu olduğunu anlatıyor: ‘Allah’a hangi amel daha hoş gelir?’ dedim. “Dilin, Allah’ı zikirle ıslanmış olarak ölmen” buyurdu. 4980
“Her şeyin bir cilâsı vardır; kalplerin cilâsı da Allah’ı zikretmektir. İnsanı Allah’ın azâbından en çok koruyacak şey, ancak zikrullahtır.” ‘Allah yolunda cihad da mı (zikirden hayırlı) değil?’ dediler. “Hayır, kesilinceye kadar vuruşsa dahi” dedi. 4981
Hz. Muaz bin Cebel (r.a.) anlatıyor: “Kul, kendini Allah’ın azâbından
4973] Buhârî, Fedâilu’l-Ashâb 9, Humus 6, Nafakaat 6, 7, Deavât 11; Müslim, 80 hadis no: 2727; Tirmizî, Deavât 24, hadis no: 3405; Ebû Dâvud, Harâc 20, hadis no: 2988, 2989, Edeb 109, hadis no: 5062-5063
4974] Ebû Dâvud, Cihad 14, hadis no: 2498
4975] 8/Enfâl, 45
4976] K. Sitte, 13/251
4977] Müslim, Zekât 91, hadis no: 1031
4978] Tirmizî, Deavât 6
4979] Tirmizî, Deavât 83; Ahmed bin Hanbel, 3/150
4980] et-Terğîb 2/395, Taberânî’den
4981] Buhârî, Deavât 5
- 1008 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kurtarmada zikrullahtan daha etkili bir ameli işlememiştir.” 4982
Bazı Fazîletli Zikir Sözleri: Ebû Mûsâ (r.a.) anlatıyor: Bir seferde Peygamber (s.a.s.) ile beraberdik. Cemaat, yüksek sesle tekbir almaya başladılar. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Kendinize acıyın; siz ne sağıra duâ ediyorsunuz; ne de bir gâibe! Muhakkak siz işiten yakın bir zâta duâ ediyorsunuz ki, o sizinle beraberdir.” Ebû Mûsâ: “Ben onun arkasındaydım ve ‘lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (güç ve kuvvet ancak Allah’a mahsustur’ diyordum. Bunun üzerine de: “Ey Abdullah bin Kays! Sana cennet definelerinden bir define göstereyim mi?” dedi. Ben: “Hay hay yâ Rasûlallah!” dedim. ‘Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (güç ve kuvvet ancak Allah’a mahsustur’ de!” buyurdu. 4983
“Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Onları kim ezberlerse cennete girer. Allah tektir, teki sever.”4984 Diğer rivâyet şöyledir: “Gerçekten Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Bir müstesnâ yüz isim! Bunları kim sayarsa cennete girer.” 4985
“Sübhânallahi ve’l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber’ demem, benim için güneşin üzerine doğduğu her şeyden daha sevgilidir.” 4986
“Bir kimse günde yüz defa, ‘Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerîke leh, lehu’l-mülkü ve lehu’l-hamdu ve hüve alâ külli şey’in kadîr (Allah’tan başka ilâh yoktur. O’nun şerîki/ortağı yoktur; mülk O’nundur, hamd de O’na mahsustur. Hem O her şeye kaadirdir)’ derse, o kimse için on köle (âzât etme) dengi sevap olur. Ve kendisine yüz hasene yazılır; yüz günahı da silinir. O gün, akşamlayıncaya kadar şeytandan muhâfaza olur. Onun yaptığından daha faziletli bir işi kimse yapamaz. Meğer ki, onun yaptığından fazla yapsın. Ve bir kimse günde yüz kere ‘Sübhânallahi ve bihamdihî (Allah’ı hamdiyle birlikte tenzih ederim)’ derse; günahları denizin köpüğü kadar bile olsa sâkıt olur.” 4987
“İki kelime vardır ki, dile hafif, mîzanda ağır, Allah’a makbuldürler. (Bunlar:) ‘Sübhânallahi ve bihamdihî, sübhânallahi’l-azîm (Allah’ı hamdiyle birlikte tenzih ederim. Yüce Allah’ı tenzih ederim)’ (kelimeleridir).” 4988
“Sübhânallahi ve’l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber (Allah’ı tenzih ederim, hamd Allah’a mahsustur ve Allah’tan başka ilâh yoktur. Allah her şeyden büyüktür)’ demem, benim için, üzerine güneş doğan her şeyden daha makbuldür.” 4989
Mus’ab bin Sa’d (r.a.) anlatıyor: Bana babam rivâyet etti. (Dedi ki: ‘Rasûlullah (s.a.s.)’ın yanındaydık. “Biriniz her gün bin sevap kazanmaktan âciz midir?” diye sordu: “Yüz kere tesbih eder (Sübhânallah der) ve kendisine bin sevap yazılır. Yahut üzerinden bin günah indirilir” buyurdu. 4990
Muhâcirlerin fakirleri Rasûlullah’a (s.a.s.) gelerek: ‘Varlık sahipleri yüksek
4982] İmam Mâlik, Muvattâ, Kur’an 24, hadis no: 1, 211; Tirmizî, Deavât 6, hadis no: 3374; İbn Mâce, Edeb 53, hadis no: 3790
4983] Müslim, Zikir 44, hadis no: 2704
4984] Müslim, Zikir 5, hadis no: 2677
4985] Müslim, Zikir 6, hadis no: 2677
4986] Müslim, Zikir 10
4987] Müslim, Zikir, 28, hadis no: 2691
4988] Müslim, Zikir 31, hadis no: 2694
4989] Müslim, Zikir 32, hadis no: 2695
4990] Müslim, Zikir 37, hadis no: 2698; Buhârî Deavât, Bed’ul-Halk; Tirmizî Deavât; İbn Mâce, Sevâbu’t-Tesbîh
ZİKİR
- 1009 -
dereceleri ve devamlı nimetleri alıp gittiler’ demişlerdi. Rasûlullah (s.a.s.): “Neymiş o” diye sordu. Muhâcirler: ‘(Ne olacak,) Onlar da bizim kıldığımız gibi namaz kılıyor; bizim tuttuğumuz gibi oruç tutuyor. (Ama,) Onlar sadaka veriyor, biz veremiyoruz; onlar köle âzâd ediyor, biz edemiyoruz’ dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Ben size bir şey öğreteyim mi? Onunla sizi geçenlere yetişir; sizden sonrakileri de geçersiniz. Hem hiçbir kimse sizden daha fazîletli olamaz; meğer ki sizin yaptığınız gibi yapmış olsun!” buyurdu. Muhâcirler: ‘Hay hay yâ Rasûlallah!’ dediler. Rasûlullah: “Her namazdan sonra otuz üç kere tesbih (sübhânallah), tahmid (el-hamdu lillâh) ve tekbir (Allahu ekber zikri) edersiniz.” Bunun üzerine fakir muhâcirler Rasûlullah (s.a.s.)’a dönerek: ‘Mal, mülk sahibi din kardeşlerimiz bizim yaptığımızı işitmiş; bunun mislini onlar da yaptılar’ dediler. Rasûlullah: “(Ne yapalım,) Bu, Allah’ın bir fazl u keremidir; onu dilediğine verir” buyurdu. 4991
“Bir kimse her namazın sonunda Allah’a otuz üç defa tesbih, otuz üç defa hamd eder, otuz üç defa da tekbirde bulunursa, bunların toplamı doksan dokuz eder. Yüzün tamamında da: ‘Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerîke leh, lehu’l-mülkü ve lehu’l-hamdu ve hüve alâ külli şey’in kadîr’ derse, günahları denizin köpüğü kadar bile olsa (yine) affolunur.” 4992
“Bir kimse, on defa ‘Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerîke leh, lehu’l-mülkü ve lehu’l-hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr (Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O’nun şerîki/ortağı yoktur. Mülk O’nundur. Hamd de O’na mahsustur. O her şeye kaadirdir)’ derse, İsmâil oğullarından dört kişi âzâd etmiş gibi olur.” 4993
“Ebu’d-Derdâ (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) bir gün sordu: “Size amellerinizin en hayırlısını, sizin derecenizi en çok artıracak, Melîkiniz nezdinde en temiz, sizin için altın ve gümüş bağışlamanızdan daha hayırlı, sizin için düşmanınızla karşılaşıp onların boyunlarını vurmanızdan, onlar da sizin boyunlarınızı vurmalarından da hayırlı amelinizi haber vereyim mi?” “Bu nedir ey Allah’ın Rasûlü?” dediler. “Allah’ı zikretmektir!” buyurdu. 4994
Hz. Âişe: “Peygamber (s.a.s.) (zamanının) her ânında Allah’ı zikrederdi” dedi. 4995
İmam Mâlik’e ulaştığına göre, Hz. İsa İbn Meryem (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın zikri dışında çok kelâm etmeyin, kalpleriniz katılaşır. Çünkü katı kalp Allah’tan uzaktır, fakat bunu bilemezsiniz. Kendiniz efendiler imişcesine insanların günahlarına bakmayın, bilâkis kullar olarak kendi günahlarınıza bakınız. Çünkü insanlar(ın bir kısmı), belâya mâruzdur. Bir kısmı da âfiyete mazhardır. Belâ (imtihan) sahiplerine merhamet edin. Mazhar olduğunuz âfiyete de hamd edin.” 4996
“Cennet halkının tek bir hasreti vardır: O da hayatta Allah’ı zikretmeksizin geçirdikleri vakitlerdir.” 4997
“Her insan ölürken gayet susamış ve harâretli olarak ölür. Yalnız, hayatında Allah’ı zikir
4991] Müslim, Mesâcid, 142, hadis no: 595
4992] Müslim, Mesâcid, 146, hadis no: 597
4993] Müslim, Zikir 30, hadis no: 2693
4994] İmam Mâlik, Muvattâ, Kur’an 24
4995] Müslim, Hayz, 117, hadis no: 373
4996] İmam Mâlik, Muvattâ, Kelâm 8 (2, 986)
4997] Hadis-i şerif rivâyeti
- 1010 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ile ağzını ıslatanların son nefeslerinde harâretleri olmaz.” 4998
“Gâfiller arasındaki zikreden, kaçanlar arasında kahramanca harbeden gibidir.” 4999
Namaz ve Kur’an’dan Sonra En Faziletli Zikirler;
Tehlil, Tesbih, Tahmîd, Tekbir
Peygamberimiz en faziletli zikirleri şöyle belirtir: “Kelimelerin en güzeli dört tanedir: ‘Sübhânallah ve el-hamdü lillâh ve lâ ilâhe illâllah ve Allahu ekber.”5000 Bunlara, hadisteki sırasıyla; tesbih, tahmîd, tehlîl ve tekbir denilir.
Tehlil: Tehlil, “Lâ ilâhe illâllah (Allah’tan başka ilâh yoktur)” sözünü söylemek demektir. Bu kelime, bilindiği gibi “kelime-i tevhid” olarak da adlandırılır. Tevhid, İslâm’ın temelidir. Allah’tan başka hiçbir ilâhın olmadığı, hâkimiyet, üstünlük, yaratıcılık ve ilâhlığın ancak Allah’a ait olduğunu kalp ve dil ile söylemeye tehlil denir. Tevhid kelimesi, iki kısımdan meydana gelir. Birinci kısmı, “Lâ ilâhe illâllah”, ikincisi ise, “Muhammedün Rasûlullah (Muhammed Allah’ın rasûlü/elçisidir)”
Hz. Peygamberimiz, günde yüz defa tehlil’i okumayı/zikretmeyi tavsiye etmiş ve bunun, büyük sevapların kazanılmasına ve çeşitli günah ile zararların giderilmesine sebep olduğunu açıklamıştır.5001 Aslında buradaki yüz sayısı, çokluğa işarettir. İhlâsla bol miktarda tehlil okumanın faziletini ifade etmektedir. Yine bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Zikrin en faziletlisi; ‘lâ ilâhe illâllah’, duânın en faziletlisi de ‘el-hamdü lillâh’tır.”5002 Başka bir hadiste de Rasûlullah (s.a.s.): “Lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” demenin, çok sayıda günahların affedilmesine sebep olacağını söylemiştir. 5003
Ebû Süfyan’ın naklettiğine göre Rasûlullah (s.a.s.), Herakl’e mektup yazdığı zaman ona; “Gelin sizinle aramızda müsâvi, eşit olan bir kelimede birleşelim” demişti. Bu kelimenin, takvâ kelimesi olan “Lâ ilâhe illâllah” olduğu belirtilir. 5004
Bütün peygamberler, insanları tevhid inancına, Allah’a inanmaya ve yalnız O’na ibâdet etmeye çağırmışlardır. Peygamberlerin mücâdelesi, tevhid mücâdelesidir. Tehlil, bu tevhidi kalben, fikren ve zikren idrak etmek, yaşamak ve Allah’a yaklaşmaktır. 5005
Tesbih: Tesbih; Allah’ı O’na yakışmayan şeylerden tenzih etmek, uzak tutmaktır. Tesbih, bir anlamda, Allah’ı büyük tanıma, O’na noksan sıfatları yakıştırmama, “sübhânallah” demek ve O’na ibâdet etmektir. Bu, bir çeşit Allah’ı zikirdir. Bazı âlimlere göre tesbih, zikrin türlerinden biridir.
Tesbih; Allah’ı, kutsal yüceliğine lâyık olmayan kusur ve noksanlıklardan, insanların ilâhlar/tanrılar hakkında düşündükleri eksik sıfatlardan gerek inanç,
4998] Hadis-i şerif rivâyeti
4999] Hadis-i şerif rivâyeti
5000] Buhârî, Eymân 19
5001] Buhârî, Deavât 64; Tirmizî, Deavât 60
5002] İbn Mâce, Edeb 25; Tirmizî, Deavât 9
5003] Tirmizî, Deavât 58
5004] Buhârî, Eymân 19
5005] Nureddin Turgay, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 163
ZİKİR
- 1011 -
gerekse söz ve kalp ile tenzih etmektir, uzak tutmaktır. Allah Teâlâ yücedir, uludur, azimdir. Hiç bir şey O’nun benzeri ve dengi değildir. O en yüce sıfatlara sahiptir. İnsanların aklına gelebilecek bütün eksik ve noksan sıfatlardan, kusurlardan uzaktır. Allah hakkında, insanlara ait şeyler düşünülmez. O, bütün bunların dışındadır. İşte, Allah’ı mükemmel (en yüce) sıfatlarla düşünmek, O’nu noksan sıfatlardan tenzih etmek (uzak tutmak) tesbihtir.
Aynı kökten gelen “Sübhân” Allah’ın bir ismidir. Yani, çok tenzih edilen, Allah’a inanmayanların O’nun hakkında düşündüklerinden ve söylediklerinden, her türlü kusurdan uzak olan demektir. “Sübhânallah” cümlesi, Allah’ın bütün eksikliklerden uzak, ama yüce sıfatların sahibi olduğunu ifade eder. Allah’ın zatının temizliğini ve kutsallığını da anlatır. Bu cümle; hem bir zikir, hem Allah’tan yardım isteme, hem de bazen bir şeye hayret edildiği zaman kullanılan bir ifadedir.
Allah’ı tesbih etmeyi ifade eden âyetler Kur’an’da bir hayli fazladır. Kur’an, Allah’ı zikretmeyi ve tesbih etmeyi beraber anıyor. Bu durum her iki ibâdetin ortak yanları olduğunu gösterir. “Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin. Ve O’nu sabah akşam tesbih edin.”5006 Sabah ve akşam vakitleri zikir ve Allah’ı tesbih için en uygun zamanlardır. Ancak sabah-akşam ifadesi bütün günü kapsaması sebebiyle, âyet; Allah’ı her an zikredin, tesbih edin, bunu devamlı yapın anlamına da gelir. “Şu halde onların söylediklerine karşı sabırlı ol, Güneşin doğuşundan önce ve batışından önce Rabbini hamd ile tesbih et. Gecenin bir bölümünde ve gündüzün uçlarında da tesbihte bulun ki hoşnut olabilesin.”5007; “Sen Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol.” 5008
Kur’an’ın haber verdiğine göre yerde ve gökte olan bütün yaratıklar Allah’a tesbihte bulunurlar. Kur’an bunu bazen geçmiş zaman kipiyle ‘tesbih etti’ şeklinde, bazen şimdiki zaman kipiyle ‘tesbih eder-ediyor’ şeklinde vermektedir. Bu, varlıkların geçmişte ve şimdi sürekli tesbih ile meşgul olduklarını gösteren bir gerçektir. 5009
Canlı veya cansız varlıkların nasıl tesbih ettiklerini bilmiyoruz. Bu konuda birçok açıklama yapılmıştır; ama doğrusu onların tesbihlerinin nasıl olduğunu anlamak hem zor, hem de bunu anlama diye bir görevimiz yoktur. Bize düşen, bütün varlıkların ister istemez Allah’a teslim olup O’nu tesbih ettiklerini bilmek ve böyle bir gerçeğe şüphe duymadan inanmaktr. Bunu kabul ettikten sonra, onlar gibi bu yüce zikre katılmak, onlarla beraber Allah’a tesbihte bulunmaktır. Tıpkı Dâvud (a.s.) ile birlikte tesbih etsinler diye boyun eğdirilen dağlar gibi.5010 “Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar, O’nu tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur, ama siz onların tesbihlerini anlayamazsınız. O Halim’dir, bağışlayandır.”5011 Onların tesbihlerini anlayamacağımıza göre, bu konudaki gayret boş bir çabadır. Burada önemli olan, evrendeki bu imana katılmak, bu koro ile beraber, âlemlerin Rabbini, O’nun lâyık olduğu gibi zikretmek/anmaktır.
5006] 33/Ahzâb, 41-42; 3/Âl-i İmrân, 41
5007] 20/Tâhâ, 130; Ayrıca bk. 40/Mü’min, 55; 50/Kaf, 39
5008] 15/Hıcr, 98; Ayrıca bk. 25/Furkan, 58; 52/Tûr, 48; 56/Vâkıa, 74, 96; 87/A’lâ, 1; 110/Nasr, 3
5009] 57/Hadid/1; 59/Haşr, 1, 24; 61/Saff, 1; 24/Nûr, 41; 62/Cuma, 1 vd.
5010] 21/Enbiyâ, 79; 38/Sâd, 18
5011] 17/İsrâ, 44
- 1012 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah’ın Sübhân Oluşu: Allah (c.c.) aynı zamanda “Sübhân”dır. Bütün yaratıklar, canlı ve cansız her şey, insanların bütün hücreleri, bazı insanların dilleri, sürekli Allah’ı tesbih ederler. O, bu anlamda çok çok tesbih edilendir. O, kendisi hakkında düşünülen bütün noksan sıfatlardan uzaktır. O, kendi dışındaki her şeyden münezzehtir (tenzih edilmiştir). Kur’an, Allah’ın “sübhân” olduğunu sık sık vurgulamaktadır. “Eğer her ikisinde (gökte ve yerde) Allah’ın dışında ilâhlar olsaydı, hiç tartışmasız, ikisi de bozulup gitmişti. Arşın sahibi Allah, Sübhan’dır; onların nitelendirdikleri şeyden uzaktır.”5012; “Üstünlük ve güç (izzet) sahibi Allah, sübhândır, onların nitelendirmekte olduklarından yücedir.” 5013
Melekler, zaman zaman Allah’ın ‘Sübhan’ olduğunu söylerler.5014 Mü’minler de inkârcıların Allah hakkında düşündükleri yanlış şeylere cevap verirken, Allah’ın onların nitelemelerinden çok uzak olduğunu dile getirirler, Allah’a “Sen Sübhânsın” derler. 5015
Namaz ve Tesbih İbâdeti: Mü’minler ‘tekbir’le namaza girdikten sonra, önce “Sübhâneke” duâsını okurlar. Namazın hemen başında Allah’ın bütün noksan sıfatlardan uzak olduğunu, müşriklerin nitelemelerinden yüce olduğunu dile getirirler. Bu imanla namaza başlarlar, namazı, yalnızca, bu tesbih ettikleri Allah (c.c.) için kıldıklarını ortaya koyarlar. Mü’minler rükûda iken “Sübhâne rabbiye’l-azîm (Yüce olan Rabbimi tesbih ederim)”, secdelerde ise sürekli “Sübhâne Rabbiye’l-a’lâ (Ulu olan Rabbimi tesbih ederim)” derler.
“Bir adam Peygamberimize gelerek, ‘Ey Allah’ın Rasûlü, ben Kur’an’dan bir sey seçip alamıyorum. Bana yetecek bir şey öğretir misin?’ dedi. Peygamberimiz buyurdu ki, şöyle de: “Sübhane’llahi ve’l hamdüli’llahi ve lâ ilâhe ilallahu va’llahü ekber, ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah.(Allah’ım Seni tesbih ederim, hamdler Sana aittir. Senden başka ilâh yoktur. Allah en büyüktür, bütün güç ve kuvvet Allah’ındır).” 5016
Peygamberimiz yine buyuruyor ki: “İki kelime vardır; bunlar dilde hafif, terazide (mizanda) ağır, Rahman’ın yanında da sevimlidirler (Bunlar): ‘Sübhanallahi ve bihamdihî (Allah’ım seni hamdinle tesbih ederim), Sübhanallahi’l azîm (Yüce Allah’ım Seni tesbih ederim)’ sözleridir.” 5017
Peygamberimiz, başka birçok hadisinde, tesbih’te bulunmanın, tevhid kelimesini söyleminin ve istiğfarda bulunmanın önemine ve sevaplarının çok olacağına işaret buyuruyor. Her bir rükünde ve rekâtında bol bol tesbih yapılarak kılınan namaza ‘Tesbih namazı’ denilir.
Namazdan sonra otuz üç defa ‘sübhanallah’, otuz üç defa ‘el-hamdülillâh’, otuz üç defa da ‘Allahü ekber’ demek, zenginlerin fakirlere sadaka verip yardım etmeleri gibi sevabı çok olan zikirlerdir. Bunlar ‘Sübhanallah’ ile başladıkları için
5012] 21/Enbiyâ, 22
5013] 37/Sâffât, 180; Ayrıca bk. 12/Yûsuf, 108; 17/İsrâ, 1, 93, 108; 27/Neml, 8; 28/Kasas, 68; 43/Zuhruf, 13; 68/Kalem, 29
5014] 2/Bakara, 32
5015] 3/Âl-i İmrân, 191; 5/Mâide, 116; 21/Enbiyâ, 87; 4/Nisâ, 171; 10/Yûnus, 18; 16/Nahl, 57; 30/Rûm, 40
5016] Ebû Dâvud, Salât 139, hadis no: 832, 1/221; Nesâî, İftitâh 32, 2/110
5017] Müslim, Zikir ve Duâ 10, hadis no: 2694, 4/2072; Buhârî, Deavât 65, 8/107, Eymân 19, 8/173; Tirmizî, Deavât 61, hadis no: 3467, 5/512
ZİKİR
- 1013 -
hepsine birden “tesbih duâsı” denmektedir.5018 Namazdan sonra, önemli zikir ifadeleri olan bu tesbihleri yapmak sünettir.5019 Türkçe’de ‘tesbih’ diye bilinen, otuz üçlü veya doksan dokuzlu taneler, aslında ‘tesbih âletidir. Halk ‘tesbih’ deyince bu tesbih âletini hatırlamaktadır. 5020
Tahmîd: Hamdetmeye, “el-hamdü lillâh” demeye “tahmîd” denilir. “Hamd”; bir nimetin veya güzelliğin kaynağı ve sahibi olan gücü, övgü ve yüceltme sözleriyle anmaktır. Bir başka deyişle ‘hamd’, isteğe bağlı bir iyiliğe veya onun başlangıç noktası olan bir yardıma karşı, gönül açıklığı ile o iyiliğin sahibine saygı ifade eden bir övgü sözüdür. Bunda hem nimet sahibini övmek, hem şükretmek, hem de yüceltme anlamı vardır. ‘Hamd’ kavramını Türkçe’de karşılayacak bir kelime bulunmamaktadır. Çünkü o yalnızca bir övme değil, methetme ile şükür arasında bir çeşit övme, özel bir methetmedir. Canlı veya cansız varlıklar da methedilebilir. Mesela, değerli bir elmas parçası veya güzel bir at övülebilir. Ama hiç bir zaman onlara hamd edilmez. ‘Hamd’, canlılara ve cansızlara istediği şekli ve değeri veren daha güçlü bir varlığa karşı yapılır.
Kur’an’ın birinci sûresi olan Fâtiha’nın ilk âyeti hamd olayının kime ait olduğunu net bir şekilde ortaya koymaktadır. “Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a aittir.’’5021 Buna göre hamd sahibi bellidir. İnsanlar kendi görüşlerinden hareket ederek başkalarına hamd edemezler. Kur’ân-ı Kerim bu gerçeği başka bir âyette şöyle dile getirmektedir: “Başlangıçta da sonda da hamd yalnızca Allah’a aittir.”5022 Hamd, eşi ve benzeri olmayan ilâhî rahmetin hakkıyla övülmesi, o rahmetin sahibinin hakkıyla yüceltilmesidir.
Bütün varlıklar Allah’a hamd içerisindedir. Ancak en olgun hamd inanan bir insan tarafından yerine getirilir. Çünkü mü’min bir insan, Peygamberinden öğrendiği gibi Allah’ı hakkıyla takdir eder, O’na nasıl hamd edileceğini bilir. Allah’ı ve O’nun Rabliğini anlayan samimi bir müslüman hamdi yalnızca Allah’a yapar. O her zaman ‘elhamdülillah’ diyerek Yaratıcıyı hakkıyla över ve yüceltir. “Hamd olsun Allah’a ki, gökleri ve yeri yarattı, karanlıkları ve nûru var etti. Yine inkârcılar, (başkalarını) Rablerine denk tutuyorlar.”5023 “Onların orada duası: ‘Allahım! Sen her türlü eksiklikten uzaksın’, birbirlerine sağlık temennileri; ‘selâm’, dualarını sonu da; ‘âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun’ sözleridir.5024 Bir hadiste şöyle buyuruluyor: “Hamd, şükrün başıdır. Allah’a hamdetmeyen O’na şükretmemiş olur.” 5025
Kur’an’dan anladığımıza göre mü’minler Allah’a üç şekilde şükredebilirler:
1- Dil ile şükür: Ni’met sahibini anmak, O’nu övmek, O’nun nimet sahibi olduğuna iman etmekle ve bunu Tevhid kelimesiyle ilân etmekle olur. Bu basit bir teşekkür ifadesi değil, dil ile ‘şehâdeti’ getirmek, dil ile doğru sözlü olmak, dil ile Kur’an’ı tasdik etmek, dil ile İslâm’ı anlatma, Kur’an okuma ve dil ile Allah’ı çokça zikretmek ve buna benzer dil ile ilgili kulluk görevlerini yapmakla yerine
5018] Ebû Dâvud, Harac ve İmâret, hadis no: 2987, 3/150; Ahmed bin Hanbel
5019] Müslim, Mesâcid 144; Tirmizî, Deavât 35; Nesâî, Sehv 91
5020] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 697
5021] 1/Fâtiha, 2
5022] 28/Kasas, 70
5023] 6/En’âm, 1
5024] 10/ Yûnus, 10; Ayrıca bk. 7/A’râf, 43; 20/Tâhâ, 130; 28/Kasas, 70; 39/Zümer, 74
5025] Ebû Dâvud, Edeb 11; Tirmizî, Birr 35
- 1014 -
KUR’AN KAVRAMLARI
getirilir.
2- Kalp ile şükür; imanı kalbe yerleştirdikten sonra nimet sahibinin Allah olduğunu kalp ile tasdik etmek, vahy ile gelen şeyleri kabul etmek, yüreğe Allah’tan başka kimsenin gerçek anlamda korkusunu ve sevgisini koymamaktır.
3- Fiil (aksiyon-eylem) ile şükür; Bedenin organlarıyla nimet verene itaat etmek ve O’nun yüce emirlerini yerine getirmektir. Kısaca İslâm’ı her bakımdan yaşamaya çalışmaktır. Çünkü nimet vereni bilip O’nu övmek, bir anlamda O’ndan gelen her şeyi kabul etmektir.
Şüphesiz yalnızca dil ile ‘Allah’ım sana şükürler olsun’ demek şükür için yeterli olmaz. Fiil ile şükür, Allah’a hakkıyla kulluk yapmakla beraber, aynı zamanda Allah’ın verdiği nimetlerden Allah’ın diğer kullarını da faydalandırmaktır. Hayat bir nimettir. Hayatın devamını sağlayan her şey birer nimettir. Allah’ın zâtını idrâk etmek bir nimettir. İman ise bir insan için en büyük nimettir. Allah’ın bir kuluna iman nasip etmesi, ona olan nimetini tamamlaması demektir.
Şükrün başı Allah’ı bilmektir. Allah’ı Rab olarak bilen, O’nun nimet verdiğinin şuurunda olan bir kimse de O’nu sevmeye başlar. Allah’ı seven O’na ibâdet eder, O’na hiç bir şeyi şirk koşmayarak O’nun nimet verici olduğunu itiraf eder. Kul bu şuurla eşi ve benzeri olmayan bir Rabbin önünde kulluk yaptığının, bir büyük lezzetle ülfet ettiğinin farkında olur. Bu nedenle Tevhid, yani Allah’ı hakkıyla birlemek şükrün zirvesidir.
İnsan, kul olarak her zaman fakirdir, yani her açıdan Allah’a muhtaçtır. Çünkü O’ndan başka nimet veren yoktur. Hayatını sürdürebilmek için her zaman O’nun yarattığı nimetleri tatmak zorundadır. Kul bu nimetlerin karşılığını da ancak kullukla yerine getirebilir. İnsan, aynı zamanda hata ve günah içerisindedir. Günahkâr ise her an Rabbinin af ve mağfiretine muhtaçtır. Bu açıdan Allah (c.c.) kulları hakkında Rahmân, Rahim ve Ğafur’dur. Rahmân ve Rahim olan Allah kullarına nimet vererek ve ihsanda bulunarak merhamet etmektedir.
Kul daima Rabbinin verdiği nimetler ile nefsinin günahları arasındadır. Hasan-i Basrî diyor ki: “Ben nimet ile günah arasında sabahlıyorum. Bundan dolayı nimeti şükürle, günahı ise tevbe-istiğfar ile hatırlamak istiyorum.” 5026
Şükür ahlâkının Hz. Muhammed’in hayatında nasıl somutlaştığını aşağıdaki örnek güzel bir şekilde göstermektedir: “Rasûlullah (s.a.s.) geceleri kalkıp ayakları kabarıncaya kadar namaz kılardı. Kendisine; ‘Allah (c.c.) senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetti (niye kendini bu kadar yoruyorsun)?’ denildi. “Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?” cevabını verdi. 5027
Mü’minin hayatı sabır ile şükür anlayışı arasında geçmelidir. Allah’ın verdiği ni’metler sayılamayacak kadar çoktur. Bu ni’metlerin sahibine şükür, insanlık borcudur, yaratılışın gereğidir. Şükür borcu, iman ettikten sonra, bütün bir ömrü Allah’ın istediği gibi yaşamakla, nimet sahibinin rızâsı doğrultusunda yaşamakla yerine getirilir. 5028
5026] nak. Ibn Teymiyye, el-Câmiu’r Rasâil, 1/116
5027] Buhârî, Teheccüd 6, 2/63, Tefsir Fetih 1, 6/169, Rikak 19, 8/124; Müslim, Sıfatü’l-Münâfikîn 18, hadis no: 2819, 4/2181; Tirmizî, Salât 304, hadis no: 412, 2/268; Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl 17, 3/178
5028] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 247, 643
ZİKİR
- 1015 -
Tekbir: “Tekbir”, sözlükte, yüceltmek, büyük tanımak, ululamak demektir. Tekbir, bu anlamda Kur’an’da söyle geçmektedir:”Ve de ki: ‘Hamd (övgü), çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan ve düşkünlükten dolayı yardımcıya da (ihtiyacı) bulunmayan Allah’a aittir.’ Ve O’nu tekbir edebildikçe tekbir et (büyük tanı)” 5029
Şüphesiz âlemlerin Rabbi Allah (c.c.) her şeyden yücedir ve büyüktür. ‘Kibriyâ’ yani her türlü yücelik ve büyüklük O’nun Rabliğinin gereğidir. Mü’minler, iman ederek bu büyüklüğü tasdik ederler. Onlar Allah’ın büyüklüğü (kibriyâsı) karşısında istikbar etmezler, büyüklük taslayıp kibir göstermezler. Mü’minler, Allah’ın kendilerine hidâyet vermesinden dolayı Allah’ı ‘tekbir’ ederler, ‘Sen en büyüksün’ derler. Büyüklük (kibriyâ) kelimesi neyi ifade ediyorsa, büyüklükten ne kasdediliyorsa hepsinin Allah’a ait olduğunu ilân ederler. İşte ‘tekbir’, Allah’ın her şeyden üstün, ulu, azamet sahibi ve büyük olduğunu söylemenin adıdır.
‘Tekbir’ deyince elbette akla ‘tekbir cümlesi’ gelir. O da herkesin bildiği gibi ‘Allahü ekber’ cümlesidir. Bu da ‘Allah en büyüktür’ demektir. Bu söz, sıradan bir cümle değildir. Farklı ilâhlara inanan kimseler, tapındıkları ilâhları büyük bilirler. Birtakım zorbaların, diktatörlerin, tâğutların önünde secde edenler, ya da onlara severek itaat edenler; onları çok büyük, en büyük tanırlar. Kimileri kendilerine hükmeden güç odaklarını, iktidar seçkinlerini, devlet erkini en güçlü ve büyük zannederler.
Rabbimiz mü’minlere ‘Allahü ekber’i öğreterek, bütün bu büyüklük yanlışlığından onları kurtarmıştır. En yüce olan; eşi ve benzeri olmayan, her şeyi yoktan var eden, sonsuz güç sahibi, her an diri ve canlı olan, ezelî ve ebedî olan Allah’tır. ‘Allahü ekber’ bir iman ifadesidir. Bir din seçiminin sözle dile getirilmesi, bir kulluk bildirimidir. İnanan insan, bu cümleyi söyleyerek kimi büyük tanıdığını, kime ibâdet edeceğini ilân eder.
Mekke’de ilk inen âyetlerde şöyle bir ifadeyi görüyoruz: “Ey bürünüp örtünen! Kalk (ve) bundan böyle uyarıp korkut. Rabbini tekbir et (yücelt). Elbiseni de temizle…”5030 İslâm bu ilk mesajla, insanlara kimin ‘büyük’ tanınması gerektiğini haber veriyordu. Ya çıkarları olduğu için, ya korktukları için, ya da baba mirası olduğu için yalancı ilâhları ‘ekber’ tanıyan insanlara bundan güzel bir mesaj olamazdı. Bu ilân/duyuru karşısında, ‘büyüklüğü’ başka şeye veren insanların sarsılmaması mümkün değildi. ‘Allahü ekber’ yüce bir gerçeği haykırıyordu ve işitenleri ürpertiyordu.
İbâdetlerde Tekbir: Bilindiği gibi müslümanların şiarı (özel sembolü) sayılan Ezanın ilk sözleri ‘Allahü ekber’dir. Mü’minler her ezan okuyuşta, bu gerçeği; işiten kulaklara, hisseden yüreklere, bütün canlılara ve ufka kadar bütün yeryüzüne ulaştırırlar, haber verirler. İnsanın dışındaki bütün yaratıklar Allah’ın büyüklüğünü zaten bilirler. Ancak hevâsını ve başka yalancı güçleri tanrı edinen kimileri bu gerçeğe yüreklerini kapatırlar. Okunan ezanlar bu kapalı yürekleri ölümsüz gerçeğe açma çağrısıdır, çabasıdır.
Mü’minler namaza da ‘tekbir’ ile, ‘Allahü ekber’ diyerek başlarlar. Böylece insan, gönlüne girebilecek bütün sevgileri, bütün yücelikleri, bütün değerli sanılan şeyleri bir tarafa atıp hepsini elinin tersiyle arkaya fırlatır ve öylece büyük
5029] 17/İsrâ, 111
5030] 74/Müdessir, 1-4
- 1016 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olan, en büyük olan Rabbinin huzuruna kul olmanın bilinciyle ve teslimiyetiyle durur. ‘Allahü ekber’ sözü, kulun Allah’ı tasdik etmesinin, O’na teslim olmasının, O’na karşı kul olduğunun bilincine varmasının açıkça gösterilmesidir. Tekbir, başkalarının inandığı bütün büyüklük (istikbar/kibriyâ) anlayışlarının reddedilmesidir.
Namazın rükünlerinin her birinin arasında da ‘Allahü ekber’ denilir. Böylece bu muazzam gerçek sık sık vurgulanır. Bu vurgu mü’min tarafından öncelikli olarak kendi nefsine karşı yapılır ki, nefis elindeki imkânlarla büyüklük duygusuna kapılmasın. Sonra da başkalarına duyurulur. Bayram günlerinde, hac zamanı söylenilen ‘teşrik tekbirleri’ de biraz daha uzun cümlelerle aynı şeyi ifade etmektedir. Her namazın sonunda yapılması tavsiye edilen ‘tesbih’ duâlarında da otuz üç defa ‘Allahü ekber’ denilir. Bu ve diğerleri, Allah’ı en yüce ve büyük bilmenin farklı şekillerde beyan edilmesidir. Mü’min böylece imanını kuvvetlendirir, insanları bu yüceliğe dâvet eder.
Allah’ın dışında herhangi bir varlığa ‘en büyük’ diye hitap etmek şüphesiz İslâm’ın ölçüleriyle bağdaşmaz. Bu niteleme ister sevgiden isterse korkudan kaynaklansın, farketmez. En büyük olma sıfatı; nitelik, nicelik, makam, güç ve kudret kaynağı olarak Allah’a aittir. Mecâzen de olsa bir başkasına, ‘falanca kişi veya şey en büyük, başka büyük yok’ demek İslâm inancına terstir. Hiç bir makam, hiç bir güç, hiç bir sevgi ve korku Allah’a ait olanla yanyana düşünülemez. Bir şeyi Tanrı gibi görenler, ya da Allah’a ait bir sıfatı yaratılmışlara verenler, iman iddialarına rağmen şirke düşerler. 5031
Zikrin Zıddı; Unutma ve Gaflet
Zikir ve Unutma: Kişi, sevdiğini unutmaz. Gerçekten seven kimse, sevdiğini gönlüne yerleştirir, onun ismi ağzından düşmez, nereye gitse, o sevgi ve hatırlama, kendisini terk etmez. Mü’min için Allah’ı zikir, Allah sevgisinin olmazsa olmaz göstergelerinden biridir. İster tekbir, ister tevhid, ister tesbih, ister hamd, isterse Allah’ın isimlerini, başta “Allah” lafzı olmak üzere zikretmek, hatırlamak, tekrar etmek insan için çok önemlidir ki, din ısrarla bunu tavsiye eder: “Ey iman edenler, Allah’ı çokça zikredin.”5032 Allah’ı çokça hatırlayıp O’nun ismini tekrar tekrar dillendirmek, gönül ve zihne devamlı yerleştirmek, insan için hayatî önem taşır. Zikir, huzur için, stres ve bunalımlardan kurtulmak için de önemlidir: “Dikkat edin, kalpler ancak Allah’ın zikriyle tatmin olur.”5033 buyrulmuştur. Zikrin unutmaya karşı da ilaç olduğunu hatırlatmak yerinde olur: “Unuttuğun zaman Allah’ı zikret!” 5034
İnsan, unutkan bir varlıktır. “Hâfıza-i beşer, nisyân ile ma’lûldür.” Yani, beşerin belleği, unutma zaafı ile hastadır, ârızalıdır. Arapların atasözü halinde söylediği bir söz de bunu pekiştirir: “Evvelü’n-nâsî evvelü’n-nâsi” anlamı: “İnsanların ilk unutanı, ilk insandır.” Kur’an, bu gerçeği şöyle ifade eder: “Andolsun Biz, daha önce Âdem'e ahit (emir ve vahiy) vermiştik. Ne var ki, o, (ahdi) unuttu. Onda azim de bulamadık.”5035 Unutkanlık, ilk insanda ortaya çıkmış, son insana kadar da bu özellik kendini gösterecektir.
5031] 2/Bakara, 165; 17/İsrâ, 111; Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 693-695
5032] 33/Ahzâb, 41
5033] 13/Ra’d, 28
5034] 18/Kehf, 24
5035] 20/Tâhâ, 115
ZİKİR
- 1017 -
“Unutma” zaafıyla yaratılan insana “hatırlatma” yapılmalıdır. Allah, vahiy ve peygamberler aracılığıyla insana hakikatleri hatırlatmaktadır. Kur’an’ın bir ismi de o yüzden ‘hatırlatan’ anlamında “Zikr”dir.5036 Kur’an’ın bir hatırlatma ve öğüt olduğu “tezkira” ve “zikrâ” kelimeleriyle de belirtilir. Kur’an’da namaz da “zikir” olarak ifade edilir ve Allah, “Beni zikir için namaz kıl” 5037 buyurur. İnsanlara Kur’an’la gerçekleri hatırlatıp, O’nunla öğüt vermek gerekir: “...Sen onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin. Tehdidimden korkanlara Kur’an’la hatırlat/öğüt ver.”5038 Hatırlatma ve öğüt, mü’minlere fayda verecektir: “Sen yine de hatırlat/öğüt ver. Çünkü hatırlatma/öğüt, mü’minlere faydalıdır.”5039 Peygamber de, ancak hatırlatıcıdır: “(Rasûlüm,) hatırlat/öğüt ver. Çünkü sen ancak hatırlatıcısın/öğüt vericisin.” 5040 Mü’minler de birbirlerine ve diğer insanlara, hatırlatmalarda bulunmalı, Allah’ı, âhireti unutanlara hatırlatmalı, hatırlatmalı, hatırlatmalıdır.5041 İşte bu tekrar tekrar hatırla(t)malar zikirdir.
Zikir ve Gaflet: “Gaflet” kelimesi, sözlükte, terk etmek, önemsememek; dikkatsizlik, dalgınlık ve ihmal gibi anlamlara gelir. Kavram mânâsıyla ‘gaflet’; bir şeyin gerekliliği ortada iken bunun idrâk edilmemesi, ya da yeterince dikkatli ve uyanık hareket edilmediği için insana gelen yanılgı durumudur. Gaflet kelimesi Türkçe’ye unutma veya yanılma şeklinde çevrilmektedir. ‘Gaflet’, bu iki mânâyı da taşımakla birlikte, bunlardan daha farklı anlamı vardır.
‘Nisyan’ da unutma anlamına gelir. Ancak bir şeyi bilmeden terketmek ‘nisyan’; bile bile terk etmek ise ‘gaflet’tir. Gaflet kavramının anlam sahası içerisinde, bir gerçek ortada iken, ondan bile bile habersiz olmak, ona karşı unutkan bir tavır takınmak, ya da ona karşı kulağı, gözü, anlayışı kapalı tutmak vardır.
Kur’an’da Gaflet Kavramı: ‘Gaflet’ kelimesi Kur’an’da, aynı zamanda habersiz olma anlamında da kullanılmaktadır. 5042
Gaflet içinde olanlara, bir şeyi bile bile unutanlara ‘gâfil’ denir. Kur’an, Allah’ın âyetlerini anlamayıp, onlara sırt dönenlere, hak dâvet karşısında unutkan bir tavır takınanlara ve aldırmayanlara ‘gâfil’ demekte ve onları kınamaktadır. “...Kalpleri vardır bununla kavrayıp anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha da aşağıdırlar. İşte bunlar gâfil olanların ta kendileridir.” 5043
Kalp, Hakk’ı anlayıp kavrayacak, göz Hakk’ı ve ona ait işaretleri görecek, kulak ise Hakk’tan gelen dâveti duyacak şekilde yaratılmıştır. Bunları yerli yerinde kullanmayıp, Hakk’tan habersiz olanlar, habersiz gibiymiş gibi davrananlar, gâfillerdir. Allah (c.c.) mü’minlere ‘gâfillerden olmayın’ diye tenbih ediyor.5044 Bu anlamda gâfil olmak, inkârcılara, kâfirlere ait bir sıfattır. Allah’ın âyetlerinin ve dâvetinin değerini ancak inkârcılar idrâk edemez; bu dâvetin gereğini
5036] 15/Hıcr, 9
5037] 20/Tâhâ, 14
5038] 50/Kaf, 45
5039] 51/Zâriyât, 55
5040] 88/Ğâşiye, 21
5041] Geniş bilgi için bkz. Ahmed Kalkan, Kur’ân Kavramları, Nisyan Kavramı
5042] bk. 12/Yûsuf, 3; 50/Kâf, 22
5043] 7/A’râf, 179
5044] 7/A’râf, 205
- 1018 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yapmayanların düşecekleri durumu ancak gaflet içinde olanlar anlamazlar.
Bu bakımdan gâfil olanlar Cehennem’e gideceklerdir.5045 Dünyada iken Allah’ın âyetlerinden, âhirette olacaklardan gaflet içinde olanlar, öldükten sonra âhiret gerçeği ile yüz yüze gelince yaptıklarından veya dünyada gaflet içinde yaşadıklarından dolayı pişmanlık duyacaklardır.5046 Kur’an, sâlih amel işleyen mü’minlerin ve yanlış iş yapan, ya da Allah’a karşı gelen diğer insanların yaptıklarından Allah’ın gâfil olmadığını sık sık vurgulamaktadır. 5047
Yeryüzünde istikbar edip (büyüklük taslayıp) Allah’ın âyetlerinden yüz çevirenler, azgınlık yolunu benimserler; çünkü onlar âyetleri yalan sayarlar ve âyetlerden gâfil olurlar.5048 Zaten yeryüzünde insanların çoğu Allah’ın âyetlerinden gâfildirler.5049 Hayatın yalnızca dünyada yaşanandan ibâret olduğunu sananlar; aslında, hayatın sadece dış yüzüne bakan, Allah’ın yoktan var ettiği varlığın ve hayatın arka planında olan hikmeti görmeyen ve âhiret hayatından gâfil olanlardır.5050 Ancak, Allah’tan gelen âyetlere inanıp gereğini yapanlar hem dünya hayatının hikmetini anlarlar, hem de ölümden sonrasının farkındadırlar.
Allah (c.c.), Âdemoğullarının sırtlarından kendi nesillerini çıkarıp onları kendi nefislerine karşı şâhit tutmuştu. Sonra da onlara ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ diye sormuştu. Onlar da ‘evet, Sen bizim Rabbimizsin’ demişlerdi. Rabbimizin bunu böyle yapmasının sebebi, insanların sonradan, ‘Ya Rabbi, bizim bundan haberimiz yoktu, biz bundan gâfildik’ dememeleri içindi.5051 Kur’an, peygambere ‘İşin hükme bağlanıp biteceği, kahır dolu hasret günüyle onları uyar, korkut ki; onlar bir gaflet içindedirler ve onlar (âyetlerimize) inanmıyorlar” demektedir. 5052
Kur’an, dünya hayatına dalıp kulluğu unutan, insan olarak görevini yerine getirmeyen, hatta dünyalık kazanma uğruna şirk, isyan ve günah içinde yüzen kimselere, özellikle de mü’minlere şu uyarıyı sunuyor: “İnsanların sorgulanması yaklaştı, kendileri ise bir gaflet içerisinde yüz çevirmektedirler.”5053 Peygamberimiz (s.a.s.) de Allah’tan, O’nun âyetlerinden, O’nu zikretmekten gaflet edilmemesini, gaflet içerisinde yapılacak bir duânın kabul edilmeyeceğini haber vermektedir. 5054
İbâdetlerin En Büyüklerinden Biri, Belki Birincisi; Zikir
“(Rasûlüm!) Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz, fahşâ ve münkerden (hayâsızlıktan ve kötülükten) alıkoyar. Allah’ı(n) zikir(i), elbette en büyük (ibâdet)tür. Allah yaptıklarınızı bilir.” 5055
5045] 10/Yûnus, 7-8
5046] 21/Enbiyâ, 97
5047] 2/Bakara, 74, 85, 140, 144; 3/Âl-i İmrân, 99; 11/Hûd, 123, vd
5048] 7/A’râf, 146
5049] 10/Yûnus, 92
5050] 30/Rûm, 7
5051] 7/A’râf, 172
5052] 19/Meryem, 39
5053] 21/Enbiyâ, 1
5054] Tirmizî, Ahmed bin Hanbel, Muvattâ; Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 222-223
5055] 29/Ankebût, 45
ZİKİR
- 1019 -
Anılıp yâd edilmeye en lâyık Allah olduğu için, “zikir” kelimesi söylenir söylenmez hemen Allah’ı zikretme mânâsı ruhlarda canlanır. Zikir, sadece tarikatlara has bir âdet, ve halkın “hû çekmek” diye isim taktığı, sünnetten farklı usûl ile icrâ edilen bir âyin değildir. Zikir, bir iman nişanı, bir ibâdet alâmeti, bir İslâm simgesi...
Zikir, Kur’an’da bizzat Kur’an’ın bir ismi olarak geçtiği gibi; ibâdetlerin en kapsamlısı olan namaza da zikir deniliyor. Namaz kılan bir mü’min Allah’ı anmakta, zikretmektedir. Bu zikir abdestle başlar. O’nun huzuruna çıkacağının şuuru içinde, O’nun sevgili rasûlünün öğrettiği biçimde hazırlık yapan insan, Allah’ı yâd etmekte, O’nu zikretmektedir. Kâbe’ye teveccüh ettiğinde zikirdedir. Niyet ve tekbir zaten zikirdir. Derken Allah’ı tesbih ile hamd ile O’ndan başka ilâh olmadığını ifade ile zikir sürdürülür.
Namaz kılan bir mü’min, bir taraftan da okuduğu sûrelerin mânâlarını düşünür. Kalbi okuduğu sûreye göre halden hale girer. Lisanen zikir namazdadır, kıraat sûretiyle. Kalben zikir namazdadır; tefekkür, haşyet, ümit, muhabbet sûretiyle. Bedenin organları ile sâlih amel cinsinden eylem olarak zikir de en güzel şekliyle namazdadır; kıyamı, rükûsu, secdesi, oturuşu ile...
İnsan, beden ve ruhtan ibâret olduğu gibi; âlem de şehâdet ve gaybdan ibâret. Yani, görünen ve görünmeyen âlemler var. İnsanın maddesi bu âlemin maddesinden süzüldüğü için, bedenen yaptığı zikir de kâinatın zikrini temsil eder. Gök gürlemesinden şimşek çakmasına, yaprak hışırtısından kuş cıvıltısına kadar bu âlemi dolduran bütün sesler bir nevi kıraattir. Kudretin söylettiğini duyururlar bize. Ve biz namazda Kur’an okumak sûretiyle bu cehrî zikirlere hem iştirak eder, hem de hepsinin önüne geçeriz. Tefekkür ise, melekler âleminin zikrini temsil ediyor.
Mü’minin zikri namazla sınırlı değildir. Zikir kelimesi, tesbih, hamd, tekbir, namaz, Kur’an okumak, Allah rızâsı için bir şeyler öğrenmek ve öğretmek gibi mânâların tümünü içine aldığına göre mü’minin Allah’ın anması, hatırlayıp yâd etmesi sadece namaza mahsus değildir. Allah’ı düşündüğünde, Allah’ın emrine teslim olarak yaptığı meşrû her işinde, kudsî kelimeleri söylediğinde nerede ve ne zaman olursa olsun insan zikirdedir, ibâdet halindedir. Caddede yürürken, haram nazardan sakındığı müddetçe insan zikirdedir. Ticaretinde, ölçüyü sağlam tuttukça ve Allah’ın hükmünün, koyduğu sınırın dışına taşmadığı müddetçe insan zikirdedir. Kur’an, mü’minin her şeyidir. Gündüzünü de, gecesini de O’na göre tanzim eder; böylece aralıksız zikretmiş olur. Allah Rasûlünü hatırlamak, insanı Allah'ı zikre götürdüğünden, bir mü’min, Rasûlullah’ın hangi sünnetini işlerse işlesin, o an zikirdedir. Bize Allah’ı hatırlatan, O’na dâvet eden her şahıs, ders, faâliyet, gayret, konuşma, çalışma da zikirdir.
“Yedi gök, dünya ve bunlarda bulunan herkes (herşey) O’nu tesbih eder. O’nu hamd/övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız.” 5056 Bu âyette ifade edildiği gibi her mahluk, her şey Allah’ı zikretmektedir. Zira, hamd ve tesbih, zikrin birer çeşididir. Ölüm, kabir, mahşer, hesap, sırat, Cennet, Cehennem safhalarında bütün insanlar, bir an gâfil olmaksızın, hep Allah’ı hatırlayacaklar, O’nu yâd edeceklerdir. Ama, Cehennemde yanan
5056] 17/İsrâ, 44
- 1020 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir inkârcının, bu geç kalmış zikri, artık ona bir fayda vermeyecektir. 5057
Mü’minlere Zikrin Emredilmesi: Rabbimiz, mü’minlere kendisini sürekli olarak zikretmelerini emrediyor. Zikretme emri bazen şükürle, bazen verilen nimetleri hatırlatma ile, bazen namazla, bazen diğer ibâdetlerle, bazen verilen zaferle birlikte gelmektedir. Kur’an’da zikredenler övülürken, zikirden yüz çevirenler kınanmaktadır. Şu âyet oldukça dikkat çekicidir: “Kim de benim ‘zikr’imden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve biz onu Kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz (mahşere getireceğiz)”5058 Bu âyetten bir önceki âyette, ilk insanın Cennetten çıkarılışı hatırlatılıp, Allah’ın gönderdiği hidayete uyanların dünya hayatında şaşırmayacakları haber veriliyor. Bu âyette geçen ‘Zikr’, insanı hidâyete götüren vahiy, vahiyle gelen ilâhî kitaplar ve peygamberlere bildirilen şeyler veya son vahiy olan Kur’an, ya da bizzat Allah’ı anmak anlamlarına gelebilir. 5059
Allah’ın Zikr’inden kim yüz çevirirse onun hakkı dar bir geçimdir, sıkıntılı bir hayattır, mutsuz bir yaşantıdır.5060 Mü’minler, inandıkları, her an tesbih ettikleri ve önünde kulluk yaptıkları Rablerini hiç bir zaman unutmazlar. O Rabbe karşı duydukları sevgi ve takva duygusu sürekli onların içindedir. Onlar devamlı bir şekilde Allah’ı zikrederler. Bu zikir (anma) hiç bir zaman unutulan şeyin tekrar akla getirilmesi değil, bilakis; sürekil kalpte ve benlikte olan Allah’ın varlığını tekrar hatırlamak, O’nun ni’met verici olduğunu itiraf etmek, O’nun büyüklüğünü ve yüceliğini dile getirmek ve ibâdeti yalnızca O’na yaptığını ortaya koymaktır.
Mü’min, evrenin her köşesine yerleşmiş olan sayısız âyetleri gördükçe, onlardan haberdar oldukça, Kur’an’daki âyetleri okudukça, Rabbini tekrar hatırlar. Onun kalbi ve organları Allah’ı anmaktan hiç uzak kalmaz. Ancak onu Allah’a götürecek bir sebep gördüğü zaman, imanı artar, Allah’ın ve O’nun ulûhiyyetini (ilâhlığını) tekrar aklına getirir. Fakat bu hatırlayış, yalnızca zihinde bir beliriş veya dilde bir söz halinde olmaz. Bu hatırlayış, bu anma (zikir) bedeni kaplar, organlarda amel olarak ortaya çıkar. “Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı (zikredildiği) zaman yürekleri ürperir, O’nun âyetleri okunduğu zaman (bu onların) imanlarını artırır ve yalnızca Rablerine tevekkül ederler.”5061 Bir başka âyette ise, Allah’ın adı anıldığı zaman mü’minlerin secdeye kapandıkları haber veriliyor. 5062
Mü’minlere Allah’ın âyetleri hatırlatıldığı (zikredildiği) zaman, onların kalpleri bu âyetlere karşı kör ve sağır olmaz.5063 Hâlbuki inkârcılar, kendilerine âyetler hatırlatıldığı zaman, hatırlatılan şeyden (zikirden) öğüt almazlar, zikri hatırlamak istemezler.5064 Onlar, kelimeleri konuldukları yerden saptırırlar ve kendilerine verilen zikirden pay almayı unuturlar.5065 Mescidler, -hatta kiliseler ve havralar bile- içlerinde Allah’ın adı anıldığı için değerlidirler.5066 Mescidlerde Allah’ın adının anılmasını (zikredilmesini ) engellemek zulmün ta kendisidir, bunu yapanlar
5057] Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, s. 139-141
5058] 20/Tâhâ, 124
5059] Muhtasar İbn Kesir, 2/497; Ebu’s-Suud, Tefsir, 3/496
5060] 20/Tâhâ, 124
5061] 8/Enfal, 2; ayrıca bk. 22/Hacc, 35
5062] 32/Secde, 15
5063] 25/Furkan, 73
5064] 37/Sâffât,13
5065] 5/Mâide, 13
5066] 22/Hacc, 40
ZİKİR
- 1021 -
da zâlimlerdir. 5067
Ne zaman içerisinde ‘savaştan söz eden (zikreden) bir âyet’ nazil olsa, veya cihaddan bahseden bir âyet okunsa, kalplerinde maraz olanlar, yani münafıklar, ölüm baygınlığı gibi bakmaya başlarlar.5068 Kendilerine Allah’ın âyetleri zikredildiği zaman sırtlarını dönenler zâlimlerdir. Onların kalpleri üzerinde hakkı anlamalarına engel bir perde vardır.5069 Kendilerine Peygamberlerle ve vahiyle zikredilenleri (hatırlatılan ilâhî hükümleri) unutanlar, servetleriyle şımarırken ansızın cezaya uğratıldılar. 5070
Kur’an, mü’minlerin Allah’ı zikretmelerini, hem de çokça zikretmelerini emrediyor.5071 Mü’minlerin bir özelliği de Allah’ı zikretmeleridir.5072 Hâlbuki münâfıklar her konuda olduğu gibi bu konuda da Allah’ı aldatmaya çalışırlar. Namaza üşenerek kalkarlar, Allah’ı az zikrederler. 5073
Bazı insanlar kendi hevâsına uyar, kendi arzusundan başka kural tanımaz, Allah’ın ne emrettiği onu ilgilendirmez. Böyleleri Allah’ı zikretmeyi unutan kimselerdir.5074 “Bizi zikretmekten yüz çevirenlere ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlere aldırma.”5075 İbâdet yerlerinde Allah’ı tesbih eden mü’minleri, ne alış-veriş, ne ticaret Allah’ı zikretmekten, namaz kılmaktan alıkoymaz. Onlar gözlerin ve gönüllerin döneceği günden korkarlar.5076 Allah (c.c.) mü’minleri şöyle uyarıyor: “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı zikretmekten alıkoymasın.” 5077
Bu uyarıyı anlayan ve Rabbine hakkıyla kulluk yapma gayretinde olan mü’minlerin özellikleri şöyledir: “Onlar, ayakta iken, oturuken, yan yatarken, Allah’ı zikrederler, göklerin ve yerin yaratılışı konusunu düşünürler (ve derler ki :) ‘Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateş azabından koru.”5078 Allah (cc), zikreden erkeklere ve zikreden kadınlara büyük mükafatlar hazırlamıştır. Onların dereceleri pek yüksektir. 5079
Zikir İbâdetinin Yerine Getirilmesi: Zikir ibâdetinin ne kadar önemli olduğu Kur’an âyetlerinden ve hadislerden anlaşılıyor. Yukarıya aldığımız bir kaç âyet bu konuda bize yeterli bilgiyi veriyor. Rabbimiz, vurgulu cümlelerle kullarının kendisini zikretmelerini emrediyor. Bir anlamda imanın ortaya konulması ve Allah’a itaatin ifadesi olan bu zikir ibâdeti nasıl yerine getirilecek? Ya da hangi ibâdetler zikir sayılmaktadır? Zikrin özel bir şekli var mıdır?
Bilindiği gibi Kur’an, ilk insanın (yani Hz. Âdem’in) hata yaptıktan sonra Rabbinden birtakım kelimeler aldığını ve onlarla Rabbine tevbe ettiğini haber
5067] 2/Bakara, 114
5068] 47/Muhammad, 20
5069] 18/Kehf, 57
5070] 6/En’âm, 44
5071] 2/Bakara, 152, 203; 8/Enfâl, 45; 62/Cum’a, 10
5072] 3/Âl-i İmrân, 133-135
5073] 4/Nisâ, 142
5074] 18/Kehf, 28
5075] 53/Necm, 29
5076] 24/Nûr, 36-37
5077] 63/Münâfikun, 9
5078] 3/Âl-i İmrân, 191
5079] 33/Ahzâb, 35
- 1022 -
KUR’AN KAVRAMLARI
veriyor. İlk insan, bu kelimelerle Rabbini ‘tezekkür’ etmişti, unuttuğunu hatırlayabilmişti. Levh-i Mahfuz’dan ‘zikr’ olarak indirilen Kur’an âyetleri, insanlara Allah’ı hatırlatan ilâhí belgedir. Öyleyse en büyük ‘zikir’ Kur’an’dır ve O’nu okumak, O’nunla meşgul olmak, O’nun ilkelerini hayata geçirip uygulamak, O’nun çizdiği sınırları korumak, O’nun hükmüne uymak; en güzel zikir’dir.
İnsan Kur’an okur, onun âyetleri üzerinde tefekkür eder. Sonra kainata bakar ve Allah’ın oradaki sayısız âyetlerini düşünür. O âyetlerin yaratıcısı ve sahibi olan Allah’ın büyüklüğünü, ölümü ve ölüm ötesini aklına getirir. Kıyâmet sahneleri gözünü önünde canlanır, Cenneti ve Cehennemi düşünür. Oradaki yalnızlığı, yardımcısız ve dostsuz kalmayı, Hesabın çetin oluşunu anar. Sonsuz kurtuluşun ve ebedí saadetin nasıl kazanılacağını hesap eder. Bütün bunları insana olduran, meydana getiren, insana vahiy yoluyla haber veren Rabbini zikreder. Zaman zaman “el-hamdu li’llâh, Allahu ekber, lâ ilâhe illâlah Muhammedu’r Rasûlullah, sübhanellah” ve benzeri zikir cümlelerini söyler. Böylece her an Rabbini hatırlar, O’nu hiç aklından çıkarmaz. O’nun adını, azametini, Rabbliğini, kahrını ve gücünü, ni’met verici oluşunu ve insana olan sevgisini, merhametini ve affını hatırına getirir.
Bütün bu hatırlamaların tesiri kalpte duyulur, kalpten organlara geçer ve organlar da bunların uzantısı olan amelleri yaparlar. İşte bu Allah’ı zikretmektir ve bu şekilde hatırlamanın sonucu da takva’ya ulaşır. Kalbin zikri, kalbin Allah’ı ve O’nunla ilgili şeyleri hatırlaması; bedenin Allah’ı zikretmesine yol açar. Bedenin ‘zikir’ hali üzerinde olmasını sağlar. Böyle davranan bir mü’min; Allah’ın insanlara inzal ettiği (indirdiği) ‘eşsiz zikr’i olan Kur’an-ı Kerim’i anlamaya başlar, ona teslim olur, ona iman eder. Sonra da onun ilkeleri doğrultusunda salih amel işlemeye başlar. Böylece insan unutkan olmaktan çıkar, yakín (kesin) iman sahibi olur. Işte bu makam kul için ‘zikir’ makamıdır.
Rabbimiz buyuruyor ki: “Gerçekten Ben, Ben Allah’ım. Ben’den başka ilâh yoktur; şu halde Bana ibâdet et ve Beni zikretmek için dosdoğru namaz kıl.”5080 Bu âyette Allah’ı zikretmek üzere namaz kılmak emrediliyor. Çünkü namaz hem dinin direği, hem de zikrin ve kulluğun bütün unsurlarını bünyesinde taşımaktadır. Namaz; hazırlığından tutunuz da sonundaki selâma kadar her bir rüknü, her bir unsuru birer zikirdir. Kıyam, kıraat, Sübhâneke, Fâtiha Sûresi, rükû, secdeler, tesbihler, salevatlar, duâlar ve diğerleri, zikirden başka bir şey değildir. Öyleyse en büyük zikir namazdır. Ancak namaz zikr’in bir şekli, bir bölümüdür. Zikir, namazı da içine alan daha geniş bir ibâdettir. “Doğrusu namaz kötü ve iğrenç şeylerden alıkor, Allah’ın zikr’i ise en büyüktür.” 5081
Aslında zikir ibâdetinin bir sonu yoktur. Kur’an; “Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin ve O’nu sabah akşam tesbih edin.”5082 buyurarak, mü’minlere günün her saatinde Allah’ı zikretmelerini emrediyor. Sabah-akşam günün her saatini kapsar ve mü’min her güne ait ibâdetlerini yerine getirir. Mü’minin yerine getirdiği bütün ibâdetler birer zikirdir. Mü’min, Rabbini ne kadar anarsa ansın, hangi güzel zikirle hatırlarsa hatırlasın; bu, onun için fazilettir. Önemine binâen tekrarlamakta fayda var: Zikir, Allah’a itaattir. Öyleyse O’nun emrettiklerine
5080] 20/Tâhâ, 14
5081] 29/Ankebût, 45
5082] 33/Ahzâb, 41-42
ZİKİR
- 1023 -
uymak, yasaklarından kaçmak zikirdir. Bu, elbette bedenle ve dille yapılan zikirdir. Mü’min, kalbine Allah sevgisini ve korkusunu koyar, O’nu kalpte devamlı hatırlar ve âyetlerini düşünürse; bu, kalp ile zikir olur. Mü’min, Kur’an okur, bol bol duâ eder, Allah’ı hatıra getirecek zikir sözleri söyler ve Allah’ın âyetlerini konuşursa; bu da dil ile zikir olur.
İnsanlar içerisinde Allah’ı en güzel ve mükemmel zikreden elbette Peygamberimiz’di (s.a.s.). O’nun bütün sözleri birer zikirdi. O’nun emirleri ve yasakları, Allah’ın adlarından ve sıfatlarından bahsetmesi, Allah’ın hükümlerinden ve fiillerinden söz etmesi, O’nun vaad ve vaidinden (müjde ve korkutmalarından) haber vermesi, O’na hamdetmesi, O’nu tesbih etmesi, O’ndan duâ ile bir şey istemesi, hep Allah’a rağbet etmesi, O’ndan korkup çekinmesi, O’na tevekkül etmesi, hep O’nun zikirlerindendi. Peygamberimizin susması bile kalbinin bir zikridir. Allah’ın Rasûlü her durumda ve her an Rabbini zikrederdi. 5083
Hz. Âişe: “Peygamber (s.a.s.) (zamanının) her ânında Allah’ı zikrederdi” dedi.5084 Rasûlullah (s.a.s.) Rabbını zikretmek, O’na hamdetmek ve etrafındakilere O’ndan bahsetmek için, en ufak bir işi, bir değişikliğini fırsat biliyordu. Elbisesini giyerken, bineğe binerken, bir yokuş inişinde veya tırmanışında, yolda bir değişiklik olunca, enteresan bir durum karşısında, yatağa yatarken, uykudan kalkarken, tuvalete veya banyoya girerken ve çıkarken, evden dışarıya adım atarken... her durum karşısında zikir O’nun dilinde, gönlünde ve zihninde idi. Bütün bu durumlarda hamdettiğini, tesbih ve tekbir ile Allah’ın ismini andığını hadis kitapları zikreder. Nimet görür, Allah’a şükreder, yemeğe başlarken besmele ile zikreder, yemek esnâsında Allah’ın nimetlerini tefekkür eder ve insanlara Allah’ı hatırlatır, bunu tavsiye eder, sonunda mutlaka hamd ü senâda bulunur, şükrederdi. Allah’la kopuk bir sâniyesi olmadığını, her çeşit dünyevî zorluk ve kolaylık karşısında O’na yöneliyor, duâ ediyor, sabrediyor, şükrediyor; Allah’la bağını tazeliyor, zikrin tüm çeşit ve kapsamıyla zikrediyordu.
Tesbih/Zikir Kurbanları
Tesbih, gramerde ism-i âlet olmamasına rağmen, kullanımda “kendisiyle tesbih edilen araç” anlamıyla şöhret bulmuştur. Yani sembolik bir araçtır sayı taşları. Kimlerin sembolü olduğu mâlum; müslümanlar içerisinden kendilerini zikir ehli, gönül ehli sayıp kalp tasfiyesi, nefis tezkiyesi yaptıklarını iddia aden kimi kesimlerin. Bu kesimlerimizden birçoğunun ana sermayesi addettikleri “zikr”in Kur’ânî anlamını bilmediklerini, araştırmadıklarını, bu konuda Kur’an’ın en çok üzerinde durduğu bir konuda ona başvurmadan zikrettiğini sanmak ne büyük gaflet. Kaldı ki bu konuda da hevâ ve heveslere değil; bizzat Allah’ın koyduğu ölçülere uyulması Kur’an’ın emridir: “... fezkürullahe kemâ allemeküm (Allah’ın size öğrettiği gibi Allah’ı zikredin.)” 5085
Kur’an’da “cihad” gibi çok anlamlı bir kavram olan zikir, bazı kesimlerce çok yanlış ve tehlikeli bir biçimde, diğer anlamlarından soyutlanarak dil ile anmaya
5083] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 790
5084] Müslim, Hayz, 117, hadis no: 373
5085] 2/Bakara, 239
- 1024 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tahsis edilmiştir. Allah’ı anmak,5086 tebliğ,5087 öğüt ve uyarı,5088 şükür,5089 gibi birçok anlamlara gelen zikir “alâ” harf-i ceriyle kullanıldığında “dille anmak” anlamına gelir.5090 Aslında zikrin yalnızca “tesbih” anlamına gelmediğini, bundan daha kapsamlı olduğunu Kur’an’dan öğreniyoruz: “Ey iman edenler! Allah’ı çok çok zikredin ve O’nu sabah akşam tesbih edin.” 5091
İman edenlere hem zikir, hem tesbih emredilmiştir. Bu noktada aynı âyette hem “zikr”in, hem de “tesbih”in anılması, bu ikisinin birbirinin aynı olmadıklarının en açık delilidir. Bu nedenle dil ile zikir olan “tesbih”i küçümsemek, yok saymak ya da terketmek bir mü’mine yakışan şeyler değildir. Cihad kavramının içinde “kıtal”in yeri neyse zikir kavramının içerisinde de “tesbih”in yeri odur. Her yaptığı işe “cihad” adını verenlerin “kıtal” (savaş)in ayrıca farz kılındığını,5092 gözardı ettikleri gibi, zikrin yalnızca tesbih olmadığını söyleyenlerin birçoğu da dil ile anma, tekrar etme anlamına gelen “tesbih”in ayrıca tavsiye ve emir buyrulduğunu gözardı etmektedirler.
Kendilerini zikir ehli addedenlere gelince; Bu kesimden kimileri Allah'la yaptıkları mukaveleye sâdık kalmamışlardır. “Şeriatten bir taş düşerse müridlerimin tüm virdleri düşer” diyen gerçek ve kâmil mürşidin aksine bu mantık, müslümanların tüm değerleri ayaklar altına alınırken; değil bir taş, şeriatin temelleri bile hoyratça sökülürken, oturdukları postları başında kılları kıpırdamamıştır. Ümmetin yağmalanan değerleri karşısında hissiz ve kaygısız duran bu mantık, yaptığı işin adını “büyük cihad” koymuştu. Oysa ki; “büyük cihad nedir?” diye Kur'an'a sorduğumuzda Kur'an bize büyük cihadın ne olduğunu açıkça söylüyordu: “Kâfirlere uyma ve onlara karşı büyük cihad (cihâden kebîrâ) et.” 5093
Gerçekten büyük cihad edenler hem içinin düşmanlarına, hem dışındaki düşmanlara karşı çift yönlü bir cephe açıp önce yürek/gönül devletini kuranlardı. Kafasını kalbine kurban eden, dini diriltici bir iksir gibi değil; bir uyuşturucu gibi algılayan anlayış her şeyini bir kişiye ısmarlayarak düşünme zahmetinden kurtulmuştur. Onun yerine başkaları düşünür, başkaları karar verir. Nefreti ve sevgisi ‘emir-komut’a bağlıdır. “Gassâl elinde meyyit” olmayı, küffâr elinde şehid olmaya tercih etmiştir. “Ölmeden evvel ölme”ye çalışır da, “öldükten sonra yaşama”yı denemez. “Mevt”i tefekkür ettiğinin binde biri kadar “şehâdet”i tefekkür etmemiştir. Yüreğin/gönlün en büyük iki penceresi olan akıl ve duyularını iptal ettiğinden yürek bir zindana dönüşmüştür.
Bir tesbih/zikir kurbanının itaat anlayışı, görerek değil; körü körüne bir itaat anlayışıdır. Kurban, yalnızca emredilenlerin dışında kimseyi dinlememek ve hiçbir kitabı okumamakla kalmaz; Kur’an’a, onun âyetlerine karşı da kör ve sağırdır. 5094
5086] 2/Bakara, 198
5087] 87/A’lâ, 9
5088] 88/Ğâşiye, 21
5089] 7/A’râf, 69
5090] 6/En’âm, 21
5091] 33/Ahzâb, 41-42
5092] 2/Bakara, 219
5093] 25/Furkan, 52
5094] Mustafa İslâmoğlu, Yürek Devleti, s. 31-34
ZİKİR
- 1025 -
Zikrin Yozlaştırılması; Zikirde Usûl ve Âdâba Riâyetsizlik
Zikir, Kur’an’ın emrettiği önemli bir ibâdettir ve yukarıdan beri anlatıldığı şekillerde yerine getirilmesi mümkündür. Bazı kesimler tarafından “gizli mi - açık mı; toplu mu - tek başına mı yapılmalı?” gibi tartışmalara ihtiyaç yoktur. İslâm, mü’minlerin nasıl ibâdet edeceklerini göstermiştir. Emredilen ibâdetlerin dışında dileyen, bid’at olmamak şartıyla, Peygamberimizin yaptığına benzemek kaydıyla, istediği kadar nâfile ibâdet yapabilir.
Ancak İslâm’ı bize öğreten Peygamberi ve O’nun sahâbelerinin hayatında, kol kola verilmiş bir şekilde, yatıp kalkarak, bağırıp çağırarak, kendinden geçerek bir zikir yapma şekli yoktur. Hele hele de zikri mutlaka bir üstadın emri altında yapıp, zikri üstadlara, şeyhlere havâle etmek, onların da Allah’a götürmelerini beklemek gibi bir yanlışlık yoktur. Kul, gücü yettiği kadar ibâdet yapar, dili döndüğü kadar duâ eder, Rabbini anar. Umulur ki Allah (c.c.) ihlâsla yapılan az amellere bile bol karşılık verir. 5095
Zikrin âdâb ve usûlü vardır. İnsan Allah’ı zikrederken (daha doğrusu zikir ibâdetinin bir cüz’ünü icrâ ederken) gülünç ve komik durumlara düşmemeli, maskaralık yapmamalıdır. Zikir yaparken kan ter içinde kalıp başına tavana değecek kadar hoplayıp zıplamak ibâdet değil; çirkin bir harekettir. Süryânîlerin rûhânîleri, ibâdet esnasında kan ter içinde kalıncaya kadar didinirlerdi. Bizim câhil dervişlerin arasında da bunların hareketlerine benzer davrananların sayısı hiç de az değildir. Bu tamamen cehâletten ve düşünmeden körü körüne taklitten kaynaklanan bir durumdur. 5096
Müslüman, zikir esnâsında acziyet içinde Hakkı düşünmeli, sükûnet ve vakarını bozmamalıdır. Zikir yaptığını iddiâ eden birtakım kimselerin havalara sıçradığı, tepindikleri, bağırıp çağırdıkları görülmektedir. Bu hareket, zikrin mânâsıyla hiç bağdaşmamaktadır. İslâm’ın ibâdet anlayışına da ters düşmektedir. Zikir, tefekkür, nefis terbiyesi, ihsân gibi dinin emir ve tavsiyeleri; sadece belirli zümrelerin tekelinde kabul edilemez; bunlar bütün müslümanların malıdır. 5097
Tasavvufta zikir, hem anlayış hem de uygulama bakımından, sünnetteki zikir anlayışıyla bağdaşmayacak bazı ögeler içermektedir. Anlayış olarak zikrin Kur’an’da otuzdan fazla anlamından sadece birini, en fazla birkaçını alıp zikir olarak sadece bunu öne çıkartması, bununla yetinmesi ve hatta zikri, bütünün bir iki parçasını cennet için yeterli kabul etmesi, halka bu anlayışı yayması, zikri ve dolayısıyla dini daraltması, ilk dikkat çeken husustur. Bazı kelimeleri tekrarlarken, bilincini kaybederek cezbe içinde kendinden geçmesi halinde hiçbir sevap da elde edememiş olur. Zira uyku, unutma ve geçici de olsa aklın kaybı zamanlarında kalem insanın üzerinden kaldırılmıştır. Böyle durumlarda kalemin sevap defterine bir şeyler yazmasını ummak, İslâm’ı bilmemek demektir. Zikir; uyanıklığın, düşünmenin ve bilincin esası iken (Kur’an ışığında böyle olması gerekirken), zikir adı verilen bazı toplantılarda insanlar kendilerinden geçirilmekte, âdeta uyuşturucu kullanan esrarkeşler gibi hayal dünyasında tatlı rüyalara daldırılmaktadır. Bazıları defle dümbelekle halay çeker, dans eder gibi dönüp durmakla zikir yaptığını zannediyor. Kimi de kendini kaybedip, kendilerini hipnotize eden
5095] Hüseyin K. Ece, a.g.e. a.g.e. s. 92
5096] Kemaleddin Erdil, Yaşayan Hurâfeler, s. 11
5097] Muhammed Hamidullah, İslâm’a Giriş
- 1026 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şeyhleri tarafından oralarından buralarından şiş kebabı gibi şişleniyorlar, kendi nefislerine zulmediyorlar. Kimileri bağıra çağıra, taşkınca; kimileri de sessiz sâkin ama şaşkınca “zikir” yaptıklarını iddia ediyorlar.
Bu anlayış ve gelenekte zikrin aksiyoner, dinamik hiçbir yönü yoktur. İbâdet ve zikre ayrılmış belirli zamanların dışındaki günlük hayatla zikrin hiçbir ilişkisi yoktur. Ya çok sesli veya tümüyle dilin devreden çıkartıldığına şahit olunur. Nakşîlikte zikir, hemen tamamen zihinseldir. Dille zikir, sadece “hatm-i hâcegân” sırasında Kur’an’dan bazı küçük sûreler okumak ve biraz salevât getirilerek yapılır. Onun dışında kelime-i tevhid ya da lafza-i celal’in tekrarı dille değil, zihinden, içinden geçirilerek yapılır. Bunların yanında Nakşî tarikatlarda, esas zikir şekli, râbıtadır. Râbıta, diğer zikir biçimlerinden üstün sayılmıştır. Yani, râbıta; kelime-i tevhidin, ya da lafza-i celâlin, gerek dille ve gerekse zihinden tekrarı şeklindeki zikirden, hatta Kur’ân-ı Kerim’i okumaktan bile faziletli sayılır. Râbıtanın kaynağı ise Budizm’dir. Kitap ve Sünnette bununla ilişkin herhangi bir delil yoktur. 5098
Bu anlayış ve tavır, Tasavvuf Sözlüğünde şöyle açıklanır: “Tasavvufa göre zikir, ‘Allah’ kelimesini veya ‘Lâ ilâhe illâllah’ cümlesini söylemek ve tekrarlamak demektir. İlkine ‘lafza-i celâl’, ikincisine ‘kelime-i tevhid zikri’ veya ‘tevhid zikri’ denir. Tarikat ehlinin belli kelime ve ibâreleri belli zamanlarda, belli sayıda, belli bir edeb dâhilinde her gün düzenli olarak söylemeleri; ‘vird’ ve ‘hizib’ olarak da adlandırılır. Tarikat ehlinin ve sûfî cemaatlerinin bir yerde toplanıp şeyh veya halîfesinin gözetiminde ‘Allah, Allah’; ‘hû, hû’; ‘hay, hay’ gibi belli ibâreleri belli bir hareket düzeni içinde söylemeleri. Bu çeşit toplu zikirlere; tarikat âyini, semâ, hadra ve deverân gibi isimler verilir. Söylenen sözleri ve hareketlerin ritmik (âhenkli) olması icap eder. Bu tür zikirlerde bazen ney, kudüm ve def gibi enstrumanlar da kullanılır; Mevlevîlikte, Halvetîlikte olduğu gibi. Bu tür zikirler ekseriya tekkelerde icrâ edilir. Zikirde zikreden, zikredilenden başka her şeyden geçer, zâkir zikirde mezkûrdan başkasını hatırlamaz, kendisini kaybeder, yaptığı zikrin bile farkında olmaz. Bu yüzden zikir, kendinden geçip (gaybet, vecd) ve Hakk’ı buluş (vuslat, vücûd) halidir.
Zikir iki türlüdür: 1- Zikr-i cehrî, zikr-i aleniye: Yüksek sesle veya çevrede bulunanların işitebilecekleri bir şekilde sesli olarak yapılan zikirdir. Sesli zikri esas alan tarîkatlara cehrî tarikat denir. 2- Zikr-i hafî: Zikredenin, sadece kendisinin işitebileceği bir şekilde alçak sesle yaptığı zikir. Sessiz zikri esas alan tarikatlara hafî tarikat denir. Melâmet ehli ve Nakşbendîler hafî zikri; Rifâîler, Kadirîler cehrî zikri tercih etmişlerdir.
Kaiden zikir: Tarikat ehlinin bir halka oluşturup oturarak ritmik hareketlerle yaptıkları zikir. Kaimen zikir: Tarikat ehlinin bir halka oluşturup ritmik hareketlerle ayakta yaptıkları zikir. Bu zikir döne döne yapıldığı için devr ve deverân adını da alır. Zikr-i erre, zikr-i minşârî: Yesevîlikte hançereden testere sesi gibi bir ses çıkarılarak yapılan zikir. 5099
Bazıları, zikir denilince, özel bir tören ve bazı büyüklerin, hocaların yönettiği ve adına “hatim” veya “hatme” denilen halkalar içinde olacağı anlayışına
5098] Râbıta konusunda geniş bilgi almak için bkz. Ferit Aydın, Tarikatta Râbıta ve Nakşibendîlik, Ekin Y.
5099] Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, 588-589
ZİKİR
- 1027 -
sahiptir. Bunlara karşı çıkanlar, belki biraz abartılı bir yaklaşımla “bu âyin mi, ibâdet mi?” diye sormaktan kendilerini alamamakta; öte yandan tâğûtî güçler ve onların güdümündeki medya da, bu tür toplantıları, saçı sakalına karışmış, dansa benzeyen tuhaf gösterileri İslâm’ı ve müslümanları karalamak için saf zihinleri etkilemek ve onların beyinlerine kazımak kasdıyla bıkmadan gündemde tutup göz önüne getirmektedir.
İbrahim Sarmış, şöyle der: “Şişlerin batırıldığı, karınların yarıldığı ve boyunların kesildiği zikir âyininde olsun, bir şef yönetiminde “illallah”, “Allah”, “Hû”, “yâ Hû” nâraları ve göbekten çıkarılan bıçkı sesleriyle yapılan zikir âyinlerinde ve kadın-erkek karışıp insanların nağmeler eşliğinde kendilerinden geçtiği âyinler, bir çeşit dansla geçen böyle saatlerin ilâhî tecelli saatler olduğunu söylemeleri, bir garâbettir. Her yıl, bir hafta süren semâ âyinlerinde atılan nâralar, çalınan müzik ve dans eden semâzenlerin yaptıkları da aynıdır. Söyler misiniz, Rasûlullah Rabbini böyle mi zikretti? Ondan sonra, ashâbı Allah’ı böyle mi zikretti? Sahâbîler Allah ve Rasûlünün öğrettiği gibi huşû ve teslimiyet içinde, sessiz ve müziksiz, havf ve recâ arasında, münferiden ve Rasûlullah’ın öğrettiği duâlarla Allah’ı andılar. O’na yalvardılar. Nimetini istediler ve azâbından O’na sığındılar.
Tasavvufçular, zikir esnâsında müridin şeyhini zihninde canlandırmasını, “destûr yâ üstâz (üstâdım yardım et!)” diyerek zikre başlarken, ondan yardım istemeyi, tıpkı Rasûlullah'tan yardım istemek gibi olduğuna inanmasını şart koşarlar. Çünkü kendisini Allah Rasûlüne ulaştıracak şeyhidir. Kalbiyle ve lisanıyla şeyhinden izin isteyerek “destur ey şeyhim!” demesi yanında, tarikat mensupları ve ileri gelenlerinden de izin istemesi, yahut onlara râbıta yapması gerekir. Zikreden kişinin tepeden tırnağa kadar sallanması, önce sağa “lâ” ile başlayıp sola “illâ” ile dönmesi ve doğrulması gerekir. Sola doğru öne eğilerek “illâllah” demesi ile bu işi tamamlar. “Allah”, “Hû” gibi tek isimle zikrediyorsa, çenesini göğsüne vurması, koro halinde ve yüksek sesle yapması gerekir. Kelimeyi göbeğinden başlayarak kalbinin derinliklerinden çıkarması icab eder. İşte bu eşsiz pehlivanlık tasavvufçuların zikir şeklidir.
Allah için söyleyiniz, Rasûlullah Rabbini zikrederken böyle tepeden tırnağa kadar sallanıp dans mı ediyordu? Sakalını göğsüne vurup sağa sola mı sallanıyordu? Şüphesiz hayır. Çünkü o, Allah'ın peygamberidir ve Allah'ın huzurunda edeple nasıl ibâdet edileceğini bilir ve insanlara bildirir. Nasıl zikredeceğini Allah ona ve bize şöyle tarif etmiştir: “Rabbini içinden, yalvararak ve O’ndan korkarak yüksek olmayan bir sesle sabah akşam zikret. Gâfillerden olma.”5100; “Rabbinize yalvara yakara ve gizlice duâ edin. Bilmelisiniz ki haddi aşanları O sevmez.”5101; “Onların (müşriklerin) Beytullah’ın yanında namazları (duâları) da el çırpmak ve ıslık çalmaktan başka bir şey değildir.” 5102
Mevdûdi, ibâdetin özü ve anlamının itaat ve sadâkat olduğunu açıklar.5103 İbâdetin üç unsuru (kulluk, itaat ve sadâkat) üzerinde dururken, şu açıklamada bulunur: “Önce ibâdet’in bu anlamını kafanızda tutun, sorularıma ondan sonra cevap verin:
5100] 7/A’râ, 205
5101] 7/A’râf, 55
5102] 8/Enfâl, 35; İbrahim Sarmış, Tasavvuf ve İslâm, s. 214, 217
5103] Kur’an’da Dört Terim, s. 28-29
- 1028 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Efendisinin kendisinden yapmasını istediği işleri yapmayıp daima elleri bağlı, efendisinin önünde duran ve onun ismini anan bir köle hakkında ne düşünürsünüz? Efendisi ona, ‘git, şu şu işleri yap’ diyor, köle bulunduğu yerden kımıldamıyor, eğilip efendisini on kez selâmlıyor, tekrar ayağa kalkıp elleri bağlı öylece duruyor. Efendisi ona, ‘git falan yanlışları düzelt’ diye tâlimât veriyor, ama adam yine yerinden kıpırdamıyor, efendisinin önünde eğilmeye devam ediyor. Efendisi ‘hırsızın elini bu kötü işten kes!’ diye emrediyor. Bunu duyan köle, hırsızın elini keseceği yerde efendisinin söylediklerini tekrarlamaktan başka bir şey yapmıyor ve ‘hırsızın elini kes’ emrini yüzlerce kez tekrarlıyor. Şimdi bu kölenin efendisine gerçekten hürmet ettiğini söyleyebilir miyiz? Sizin kölelerinizden bir tanesi böyle davransaydı ne yapardınız, Allah bilir!
Allah’ın kullarından böyle davrananların kendilerini Allah’a ibâdete adamış olarak kabul etmelerine şaşmıyorum! Böyleleri sabahtan akşama kadar Allah bilir kaç kere Kur’an’daki ilâhî emirleri okurlar, ama bunları yerine getirmek için kıllarını bile kıpırdatmazlar. Diğer taraftan ha bire nâfile namaz kılar, ellerine binlik bir tesbih alır ve Allah’ın adını anarlar. Çok acıklı bir makamla Kur’an okurlar! Onları bu halde gördüğümüz zaman: ‘Ne kadar müttakî, ne kadar dindar adamlar!’ dersiniz. Bu yanlış anlamanın temelinde ibâdetin gerçek anlamını bilmemek yatar.” 5104
Allah’ın kitabına karşı kör, sağır ve dilsiz olup, bazı güzel kelime ve isimleri, anlamını ve mesajını düşünmeden belli sayıda tekrarlamanın fazla bir önemi yoktur. Bu tavır, insanın vicdanını bastırması, cehâlet ve yozlaşmayı meşrû görüp yaptığı ile tatmin olması, esas zikir olan Kur’an’a karşı sorumluluğu ihmal etmesine sebep oluyorsa, o takdirde bu zikir anlayışının zararı vardır. Hemen tarikatların hepsinde, belirli aşamalardan geçen ve tarikatta kıdemli olanlara, zikir adıyla çok yanlış ifadeler de ders olarak verilmektedir. Anlamını bilmeden (biliyorsa daha kötü) tekrarladığı virdler içinde, belki de insanı şirke götürecek bâtıl sözler vardır.
Meselâ “Lâ mevcûde illâllah” gibi. Bu sözün anlamı: “Allah’tan başka varlık yoktur” demektir. Bir başka deyişle, “tüm varlık Allah’tır” Yani, iyi-kötü yaratılmış ne varsa hepsinin -hâşâ- Allah olduğunu iddia etmek. Ne büyük hata ve sapıklık! Ne dehşetli bir cehâlet! Allah’ın yarattığını, Allah’ın kendisi yerine koymak. Çok korkunç bir gaflet, affedilmez bir suç! Ve sonra bunun adını zikir koymak! Öyleyse, dikkat edilmesi gereken nokta, anlamını bilmediğimiz kelimeleri durmadan tekrarlamak yerine; ondan daha önce, bilmemiz gereken Allah’ın isimlerini ve vasıflarını öğrenmek, Allah’ı kendi zikri olan Kur’an’dan tanımak ve Allah’ın gösterdiği dosdoğru yolda yürümektir.
Zikri İhyâ Etmek, Zikirle İhyâ Olmak
Müslüman; zikri yozlaştıran, Kur’an ve Sünnet ölçüleri içinde bütüncül anlamlarından soyutlayan ve zikir gibi büyük bir ibâdete bid’atler karıştıranlara ve sünnetteki âdâbına uymayanlara bakarak, zikirden gâfil olamaz. Zikri yeniden ihyâ etmek ve zikirle ihyâ olmak zorundadır. Kur’an kavramlarını yozlaştırıp dejenere etmek, anlamlarını daraltmak ne kadar yanlış ise; kuru, yavan, sevgisiz, bereketsiz, zikirsiz, takvâsız, ihlâssız din anlayışının da insanı kurtarmasını
5104] Mevdûdi’den naklen; Ebu’l Hasan Ali Nedvî, İslâm’ın Siyasî Yorumu, s. 77
ZİKİR
- 1029 -
beklemek o kadar yanlıştır. Günümüz muvahhid gençliği, diğer insanlara ve özellikle müslümanlara aşırı eleştiri oklarını yöneltir, tenkit kılıcıyla kendinden başka tüm mü’minleri doğrarken, nefsini ihmal etmekte, eleştirdiği yarı doğruların yerine tam doğruyu kendi şahsında örnek olarak gösterememektedir. Bu tavır da, müslümanlararası kördöğüşü andırmaktadır. İslâm, bir kötülüğü yıkarken, yerine mutlaka ondan çok daha hayırlı bir alternatifi getirmiş ve insana sunmuştur. Soyut tartışmalar, pratiğe/eyleme dökülmeyen iddialarla Allah’ın rızâsına erişilmez. Zikirdeki yanlışlardan yola çıkarak bir müslümanın zikirsiz bir hayatı tercih etmesi, ancak, şeytanın sağdan yaklaşmasıyla izah edilebilir. “İman edenlerin Allah Allah’ı zikretme ve O’ndan inen hak/gerçek için kalplerinin saygıyla yumuşaması zamanı daha gelmedi mi?...” 5105
“...İlâhınız bir tek İlâhtır. O’na teslim olun! (Ey Muhammed!) O ihlâslı ve mütevâzi insanları müjdele! Onlar öyle kimselerdir ki, Allah zikredildiği zaman kalpleri titrer; başlarına gelene sabrederler; namazı kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden infak ederler (Allah için harcarlar).” 5106
“Rabbini, içinden, yalvararak ve O’ndan korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah ve akşam zikret. Gâfillerden olma!” 5107
Allah, zikreden, zikir okuyanlara yemin etmiştir. Bu yemin, Allah’ın verdiği şerefi ve bu konunun insan açısından Allah’ın râzı edecek önemine vurgu yapılmak için olsa gerektir. “Saf saf dizilmişlere; Toplayıp sürenlere; Zikir okuyanlara yemin ederim ki, ilâhınız birdir.”5108 Bu âyetlerde özellikleri sayılanların melekler olduğu söylenmiştir. Ayrıca, bunların gök cisimleri, ruhlar, kudsî cevherler, Kur’an âyetleri, âlimler ve gâziler olduğunu söyleyenler de vardır.
Allah’ı zikretmekten yüz çevirenlere şeytan musallat olur. Şeytan ise insanın düşmanıdır.5109 Rabbimiz’in övdüğü insanlar, her durumda, çarşıda-pazarda, işinde-gücünde, alımda-satımda... Allah’ı zikretmekten, O’nu hatırlayıp O’nun hükümlerine bağlı kalmaktan geri durmayanlardır. “Öyle adamlar vardır ki (Allah’ı tesbih ederler), ne ticâret ne de alışveriş onları Allah’ı zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.”5110 İnsan her durumda Allah’ı zikretmekle mükelleftir. Bir kulu, Allah’ı zikirden alıkoyacak hiçbir sebep olamaz/olmamalıdır. Mü’min, rahatlık ve âfiyette Allah’ı zikrettiği ve şükrettiği gibi; musîbetler, âfet ve felâketler olduğunda da Allah’a sığınmak, O’nun yardımını istemek mecbûriyeti hisseden kimsedir. Zikir, içindeki hevâsına karşı zafer silâhı olduğu gibi, dış düşmanlara karşı da zikir, çok önemli bir silâhtır. O yüzden savaş anında, düşmanlarıyla çarpışırken de Allah’ı, hem de çok zikretmek emredilmiştir: “Ey iman edenler! (Savaşmak için) herhangi bir topluluk ile karşılaştığınız zaman sebât edin ve Allah’ı çok zikredin ki başarıya erişesiniz.” 5111
Kamer sûresinde dört kez şu âyet tekrarlanır: “Biz Kur’an’ı zikir (öğüt, uyarı,
5105] 57/Hadîd, 16
5106] 22/Hacc, 34-35
5107] 7/A’râf, 205
5108] 37/Sâffât, 3-4
5109] 43/Zuhruf, 36
5110] 24/Nûr, 37
5111] 8/Enfâl, 45
- 1030 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hatırlama) için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?”5112 Burada Yüce Allah’ın dört defa Kur’an’ın kolaylaştırmasının gerekçesini tekrarlaması gerçekten dikkat çekicidir. Bu durum bizi devamlı sûrette Allah’ın mesajını okuyup onu pratiğe geçirmenin mecburiyetini ortaya koyar. Yüce Rabbimiz iman edenlerden kendisini çokça zikretmelerini/anmalarını ister.5113 Seyyid Kutub bu âyetin tefsirini yaparken Allah’ı zikretme olayını şöyle açıklar:
“Allah’ı anmak demek ona kalpten bağlanmak, sürekli olarak onun gözetimi ve denetimi altında yaşamaktır. Yoksa kuru kuruya Yüce Allah’ın adını tekrarlayıp durmak değildir. Kur’an Allah’ı anmak ile insanın geçirdiği bazı vakitler ve durumlar arasında bağ kurar. Amaç, bu vakitleri ve durumları Allah’ı anmakla donatmak ve onunla ilişki halinde olma bilinci ile renklendirmektir.” 5114
Zikir; dille, bedenle ve kalple olmak üzere üç kısımda mütâlaa edilmiştir. Dilin zikri, Allah’ı güzel isim ve sıfatlarıyla yâd etmek, hamdetmek, tesbih edip yüceltmek, Kitabını okumak v eO’na duâ etmektir. Bedenin zikri de, her uzvu ne ile emr olunmuş ise onunla meşgul etmek ve yasaklardan alıkoymaktır. May.ih simni ibe üç çeşittir: Birincisi, Allah’ın varlığına delâlet eden delilleri düşünmek ve şüpheleri defederek sıfat ve esmâ-yı ilâhiyeyi tefekkür etmek. İkincisi, ilâhî hükümleri, emir ve yasakları, va’d ve vaîdi ve bunların delillerini düşünmek. Üçüncüsü ise enfüsî ve âfâkî tüm varlığı ve bunlardaki yaratılış sırlarını temâşâ ve tefekkür ile her zerrenin kudsî âleme ayna olduğunu görmektir. Zikrin bu makamının sonu yoktur. 5115
Zikir, bütün kısımlarıyla birlikte kalple doğrudan ya da dolaylı olarak ilgilidir. Zira yapılan ameller, kalbi -müsbet ya da menfî- bir şekilde etkileyecektir. Çünkü insanın maddî ve mânevî yönü arasında şaşılacak derecede bir ilişki vardır. “Bu alâka sebebiyledir ki ruhta meydana gelen bir eserin ruha birtakım etkileri olur. Meselâ sıradan bir örnek olmak üzere bir ekşi hayal etmekten diş kamaşır ve bir fâcia hayalinden baş ağrısı, harâret veya baygınlık meydana gelir ki bunlar ruhtan bedene inen eserlerdir. Aynı şekilde bedende birtakım fiil ve davranışın tekrarından nefiste kuvvetli bir meleke meydana gelir ki bu da bedenden ruha çıkan eserlerdir. Bu yüzden insanda hüsn-i tefekküre engel olmayacak şekilde ve kendisine işittirecek kadar dil ile zikir yapıldığı zaman bu dille zikirden hayalde bir etki oluşur. Ve bundan ruha bir nûr yükselir. Sonra bu nurlar ruhtan dile, lisandan hayâle, hayalden akla yansır. Karşılıklı aynalar gibi birbirini takviye ve biri diğerini geliştirerek kemal noktasına eriştirir. Bunun mertebelerine son yoktur. 5116
Zikir, dil ve beden ile yapılan kalbî bir uyanıklık içinde gerçekleştirilmelidir. Zira zikir, gafletin zıddı demektir. Dolayısıyla gafleti gidermeyen zikir, hakikatte zikir değildir. Nitekim Allah’ı zikir için farz kılınan namazı5117 gafletle edâ edenler
5112] 54/Kalem, 17, 22, 32, 40
5113] 33/Ahzâb, 41
5114] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, c. 8, s. 336, Dünya Y.
5115] Fahreddin Râzî, Mefâtihu’l Gayb 4/152-153; Elmalılı, Hak Dini , Eser Y.1/540-541
5116] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. 4/2362-2363
5117] 20/Tâhâ, 14
ZİKİR
- 1031 -
kınanılırken,5118 onu huşû içinde yerine getirenler methedilmiştir.5119 Yine aynı şekilde “Mü’minler ancak o kimselerdir ki Allah zikredilince kalpleri ürperir.”5120 âyeti, zikrin âdeta gönlü titretecek derecede bir şuur içinde yapılması gerektiğine dikkat çekerken, Hz. Peygamber’e hitâben yapılan: “Rabbini, içinden yalvarıp yakararak, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam zikret, gâfillerden olma”5121 uyarısı dakalbî hassâsiyetin nasıl olması gerektiğine açık bir şekilde delâlet etmektedir.
Zikir, Allah’ı tekrar e devamlı kendine merkez olarak alma ânıdır. Zikir, dünyayı Allah’ın hidâyetine/kılavuzluğuna göre biçimlendirmek için inancın ve ruhsal hayatın ifadesidir. Zikir, tefekkürden sonra gelen bir davranış tarzıdır. Arınma, önce tefekkür ve sonra da tezekkürle gerçekleşir. Tefekkür bir talep, çağrıştırmaktır. Zikir ise, zihinde çağrışımı yapılmış nesnenin bizzat içinde var olmaktır.
Seyyid Kutub’un belirttiği gibi Allah’ı anma, hayatın dışında bir olay olarak algılanmamalıdır. Allah’ı zikir/anmak demek, O’nun emirleri doğrultusunda yaşamı düzenlemek demektir. Vahiyle bütünleştiğimiz oranda zikir eylemini gerçekleştirebiliriz. Zikrin bir de toplumsal boyutu vardır. Cemaat boyutu en fazla olan Cuma namazına Allah’ı zikretmeye koşmamız isteniyor.5122 Dikkat edilirse Cuma konusundaki âyetlerde namaza çağrıldığı zaman Allah’ı anmaya koşulması, namazdan çıkıldıktan sonra yeryüzüne dağılındığında da Allah’ın çok anılması isteniyor. Bu da bize toplumsal hayatta Allah’ın belirleyiciliğinden uzaklaşılmaması, hayatımızda laik bir alan olmaması gerektiğini vurgular.
Zikir, “ez-Zikr” diye nitelendirilen Kur’an’ı okumak, düşünmek, öğüt almak ve yaşamaktır. Salât etmek zikirdir. Kur’an’ın hükümlerini uygulamak zikirdir. Yapmakla Allah’ın rızâsını kazanacağımız her eylem zikirdir. Zikretmek, anlamanadan, kurukuruya bir şeyleri tekrar etmek, vird haline getirmek değil; aksine zikri anlamak ve anladığımızı pratiklerle göstermektir. 5123
Allah’ın zikri ile kalplerin titremesi: Zikir, tam anlamıyla gerçekleştiği zaman kalpler onunla uyanır, titrer ve kendine gelir. “İman edenlerin Allah Allah’ı zikretme ve O’ndan inen hak/gerçek için kalplerinin saygıyla yumuşaması zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu fâsıktır/yoldan çıkmış kimselerdir.”5124 “Mü’minler, Allah zikredildiği/anıldığı zaman kalpleri titreyen kimselerdir.”5125 Kalbin titremesi, duyarlılık göstergesidir. Allah’tan bahsedilmesine, kendisine Allah’ın hükmü hatırlatırlamsına rağmen yanlışı değiştirmeyen, ürpermeyen ve gidişatını düzeltmeyen, (gerçek) mü’min olma vasfını kaybeder. Böylesi bir duyarlılıktan uzak olarak yapılan zikirler gerçek zikir değildir. Sarhoş bir halde atılan “Allah” nâraları, ancak Allah’ın gazabını celbettirir.
Zikirden Uzaklaşmak: Zikirden uzaklaşmak, kişinin özünden uzaklaşması demektir. Çünkü zikir; aklın, düşünce ve duyguların tertemiz bir şekilde faâliyette
5118] 107/Mâûn, 4-5
5119] 23/Mü’minûn, 1-2
5120] 8/Enfâl, 2
5121] 7/A’râf, 205
5122] 62/Cum’a, 9-10
5123] Rasûl Bozyel, Zikir Üzerine, Haksöz 8 (Kasım 91), s. 7
5124] 57/Hadîd, 16
5125] 8/Enfâl, 2
- 1032 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olması demektir. İnsanın doğru yolda yürüdüğünün işaretidir. Zikirden uzaklaşmak ise bâtıla geçişin ve çöküşün bir başlangıcıdır. Allah’ın kitabının zikir olduğunu hatırlarsak, Kur’an’dan uzaklaşmak demek; dalâlete/sapıklığa düşmek, İlâhî kitabın ışığından mahrum olmak, karanlıkta kalmak demektir. Rabbimiz, kitabına karşı ilgisiz kalan kimselerin kalplerinin katılaşmış olduğunu bildiriyor ve onlara “yazıklar olsun!” diyor: Allah’ın, göğsünü İslâm’a açtığı kimse, Rabbinden gelen bir nur üzerinde değil midir? Kalpleri Allah’ın zikrine karşı katılaşmış olanlara yazıklar olsun! Bunlar apaçık bir sapıklık içindedir.” 5126
Allah’ın zikrinden uzaklaşanlar, şeytanın kardeşi olurlar. Şeytan da onları doğru yoldan uzaklaştırır. Bâtıllarla oyalar. Fakat, insanın bundan hiç haberi olmaz da kendini hidâyette zanneder: “Allah’ın zikrini kim umursamazsa, ona bir şeytanı musallat ederiz de, artık o, ondan hiç ayrılmayan bir arkadar olur. O şeytanlar onları doğru yoldan ayırırlar da onlar kendilerinin hâlâ doğru yolda olduklarını zannederler.” 5127
Kıyâmet günü Allah’ın zikrinden, yani kitabından uzaklaşmış olan kimse, feryad ederek şöyle der: “Ah ne olurdu peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Yazıklar olsun bana! Ne olurdu filanı (bâtıl yolcusunu) dost edinmeseydim! Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan insanı (uçuruma sürükleyip sonra) yüzüstü bırakıp rezil rüsvay eder. Peygamber der ki: ‘Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı terkettiler.”5128 Sonuçta, Rabbin zikrinden uzaklaşmak, azâbı getirir: “Kim Rabbinin zikrinden yüz çevirirse, Allah onu çok ağır bir azâba sokar.”5129 “Şeytan onları hükmü altına almış ve Allah’ın zikrini unutturmuştur. İşte bunlar, hizbuşşeytandır (şeytanın taraftarlarıdır). İyi bilin ki hüsrana uğrayacak, kaybedecek olanlar, şeytanın taraftarlarıdır.” 5130
Zikir kelimesinin; düşünme, hatırlama, anma, öğüt ve uyarı gibi anlamlar taşıdığını Kur’an’dan yola çıkarak biliyoruz. Dolayısıyla zikrin gerçekleşmesi için bu anlamların bir bütünlük arzetmesi gerekir. Kitabın zikir olması ile kişinin zikretmesi arasında bir bağlantı vardır. Zikir, sadece dil ile bir “anış”tan ibâret değildir. Bir ismi tekrar tekra söylemek, tek başına bir zikir sayılmaz. Söylemenin ötesinde olması gereken şartlar vardır. Bunlar: Düşünmek,5131 öğüt almak,5132 hatırlamak,5133 Rabbin ismi (el-esmâü’l-hüsnâ’dan biri) olması, yani “Hû” kelimesi gibi aslında zamir olan birçok kişi için kullanılıp onların yerini tutan bir kelime olmamalıdır. 5134
Allah’ı çokça zikredilmesi istenen âyetlere5135 dikkat edildiğinde, bizden istenen zikrin sayısal değerinden bahsedilmediği görülecektir. Yani, “şu isimleri şu kadar tekrarlayın” şeklinde bir emir yok. Zikrin sabah akşam çokça yapılması, her yerde ve her zaman Allah’ı zikretmenin istenmesi gösteriyor ki, dil ile çok çok tekrarlama yerine (ondan daha önemli olarak); hatırlama, düşünme, idrâk etme, ifade etme ve öğüt alma, hep zikir halidir. Bilinçsiz bir şekilde yapılan
5126] 39/Zümer, 22
5127] 43/Zuhruf, 36-37
5128] 25/Furkan, 27-30
5129] 72/Cinn, 17
5130] 58/Mücâdele, 19
5131] 3/Âl-i İmrân, 191
5132] 37/Sâffât, 13; 7/A’râf, 3
5133] 5/Mâide, 110
5134] 76/İnsan, 25-26; 73/Müzzemmil, 8
5135] 3/Âl-i İmrân, 41; 33/Ahzâb, 41-42; 62/Cum’a, 10
ZİKİR
- 1033 -
tekrardan öte, gerçek zikrin, düşünerek, ibret alarak şuurlu bir şekilde yapılan hareketler olduğu bilinmelidir. 5136
Muhammed el-Behiy, zikrin Kur’an’da öncelikli ve ağırlıklı olarak Kur’an anlamında kullanıldığını belirtir ve şöyle der: “Zikir, Kur’an’da çok yerde Allah’ın kitabı olan Kur’an anlamında kullanılmıştır. Zikir, daha sonra ‘tesbih’e, tesbihin yapıldığı ve zâhidlerin devam ettiği yere isim olarak verilmişse de, bu isimlendiriş, tesbihte aslolanın Kur’an ve âyetleri olmasından ileri gelmektedir. Allah’ı zikir, O’nu sürekli biçimde hatırında tutmak, O’ndan gâfil olmamak, O’nu anmaktır. Allah’a anmak; mü’min insanı Allah’ın yüceliği, azameti ve korkusu karşısında şuurlandırarak açık bir anlayış kazandıran bilinçli bir işlemdir. Bu aklî davranışın insan hayatındaki eseri; doğruluk, Allah yoluna uyma, kendisine ve başkasına kötülük veren şeyden kaçınma şeklinde belirir. Mü’min kişi, her şeyden önce insandır. Bu yüzden kendisinde yanılma ve unutma olabilir. Allah yoluna uymasına engel olan hatalı durumları görülebilir. Yanılır, unutur veya hata ederse; Allah’ı anması, bütün bu durumlardan önceki güvenle yürüdüğü doğru çizgiye dönmesi gerekir. Kur’an, bu konuda mü’minlere şöyle sesleniyor: “O takvâ sahipleri, bir kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı zikrederler. O’nu hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe istiğfâr ederler...” Özetle, Allah’ı zikir, olumlu davranışa iten aklî ve ruhî bir işlemdir. Zikir (Kur’an), sözden önce anlamdır. Sembolik bir tablodan öte bir değer ve fonksiyon taşır.” 5137
Yusuf Kerimoğlu, zikir kavramını açıklarken, zikrin İslâmî hükümleri bilmek ve ahkâmı edâ etmek olarak ifade eder ve şöyle der: Bir mükellef, sahih bir itikada sahip olmadığı ve ihlâsı esas almadığı müddetçe, sâlih amel işleyemez. Müslümanlar, zikir ibâdetini edâ ederek gafletten kurtulabilirler. Bir hususa işaret etmekte fayda vardır: Yeryüzündeki hilâfet vazifesini hakkı ile edâ etmeye niyet etmeyen kimselerin, bazı lafızları “dudak servisi” ile tekrarlamalarına zikir denilemez. Kur’ân-ı Kerim’de zikir ehli, şeriatı bilen ve ahkâmını hakkı ile edâ eden kimseleri ifade için kullanılmıştır: “Bilmiyorsanız zikir ehlinden sorunuz.”5138 âyet-i kerimesindeki incelik budur. 5139
Zikir, insanı Allah’a yaklaştırır. O’nu çok zikreden O’na daha çok yaklaşacaktır. Allah’ın zikrini dilinden düşürmeyen, kalbinden eksiltmeyen, aklından çıkarmaya kişi ile Allah araksındaki uzaklık, soğukluk kalkar. Allah’a karşı insanda bir ünsiyet, samimiyet ve muhabbet oluşur. Allah’ı zikreden kişi, Allah ile beraberdir. O’nun yasakladığı, rızâ göstermediği bir durumla karşılaşınca zikrullah sâyesinde ona yaklaşmaz. Allah’ın her şeyi her an görüp işittiğini, bildiğini insanın devamlı aklından çıkarmaması, zikirdir, zikrin ta kendisidir. Bunun bir diğer adı takvâ ve ihsandır. Bu anlamıyla zikirden başka hiçbir şey, insanda Allah kontrolünü, murâkabeyi sağlayamaz. Mü’min, karşılaştığı sıkıntılar ve musîbetler ânında Allah’a yönelir, O’na sığınır, O’na tevekkül eder. Bu vasıflar, Allah’ı iyi tanıyan, O’nunla beraber olan, O’nu zikreden kişilerde yer alır. Son zamanlarda yapılan araştırmalarda Allah Teâlâ’yı zikretmek sûretiyle yeni yeni beyin hücrelerinin faâliyete geçtiği, beyinde yeni galerilerin açıldığı, böylece insan için yeni açılımlar meydana geldiği, zikrin bu yolda yeni sıçramalar yaptırdığı ortaya çıkmıştır.
5136] Zikir, Kur’an Okulu, Heyet, Hanif Y. sayı 14
5137] Muhammed el-Behiy, İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, s. 30, 189
5138] 16/Nahl, 43
5139] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 345
- 1034 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Zaten “zikir ehli” olan Kur’an vârisleri olan âlimlerin olaylara yaklaşımında bu husus açıkça görülmektedir.
Müslümanların ayrılmaz vasıfları olan cihad ve zikir, görünüşte birbirlerine hiç benzemeyen vasıf ve amel gibidir. Fakat iyice araştırıldığında, birbirlerine çok yakın, birbirlerini tamamlayan, netice itibarıyla aynı noktada birleşen iki amel olduğu görülecektir. İnsanın kendi nefsi ve şeytanla olan cihadında zikir, bu cihadın ta kendisidir. İnsan, nefsinin ve şeytanın kötülüklerinden ancak Allah’ı zikretmek/hatırlamak sûretiyle kurtulabilmektedir. Ve insanın düşmanlarla yaptığı cihadında en büyük desteği zikir sağlamaktadır. Allah’ın zikriyle bütünleşmiş bir bünye, bâtılı düşman ilan etmiş, bâtılla cepheleşmiş ve onun asla uyuşmaz hale gelmiştir.
Müslümanlar olarak, zikirle emrolunduğumuz gibi, cihadla da emrolunduk. Hak adına, Allah’ın askeri olarak bâtıla karşı savaşmak müslüman olmanın gereğidir. “İman edenler Allah yolunda savaşırlar; kâfirler de tâğut (bâtıl dâvâlar ve şeytan) yolunda savaşırlar.O halde şeytanın evliyâsına/dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.”5140 Müslüman, bâtılın temsilcilerine karşı yürüteceği bu cihad ve savaşı, “îlâ-yı kelimetullah” (Allah’ın adının yücelmesi) için yapmak zorundadır. Cihadı yerine getirdikçe Allah Teâlâ’nın ismi yücelmekte, Allah’ı zikretmiş olmakta, cihada yönelmektedir. Müslümanların sahip olmakla emrolundukları cihad ve zikir vasıflarını bu noktada birbirlerinden ayırmak mümkün değildir. 5141
Zikrin Psikolojik Faydaları
Her çeşit ibâdet ve zikir, insanı Rabbine yaklaştırır. Kendisinin O’nun koruma ve gözetiminde olduğu duygusunu verir; bağış umudu güçlenir, içinde gönül rahatlığı oluşur, üstüne sekînet ve huzur iner. “İyi bilin ki kalpler, ancak Allah’ın zikriyle tatmin olur, huzur bulur.”5142 “Allah’ı çok zikredin; umulur ki bu sâyede kurtulursunuz.”5143 Rasûlullah (s.a.s.) da, Allah’ı zikretmenin insanın içinde huzur ve sükûnet yaydığını dile getirmiştir: “Bir topluluk Allah’ı zikretmek üzere otururlarsa, melekler onları kuşatır, rahmet onları kaplar, üzerlerine sekine (huzur, feyiz) iner ve Allah onları yanındakilere (meleklere) zikreder.” 5144
İnsanın huzur ve sükûna erebilmesi için, mutlaka vücudun kontrol mekanizması durumunda olan kalbin mutmain olabilmesiyle mümkündür. Bunun içindir ki, karaktersiz, kişiliksiz, renksiz kişiler, ya da iki yüzlü, iki kişilikli, çifte standartlı olan yahûdiler, Allah’ı yeterince zikretmez, gerektiğinden çok az zikrederler.5145 Allah'ı zikretmeyen kâfir veya gâfiller, dünyada da ıstırap ve stresden, bunalım ve şikâyetlerden kurtulamaz, huzûr-ı kalp denilen saâdeti yakalayamaz. Ve esas mutluluğun âhirette olduğunu bilen ve unutmayanlar için, bu istekleri de zikir sâyesinde olacaktır: “... Allah’ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar için Alla bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”5146 Şeytanın vesvese ve tuzaklarına,
5140] 4/Nisâ, 76
5141] Mehmed Göktaş, Cihad-Zikir Ayrılmazlığı, s. 71-73
5142] 13/Ra’d, 28
5143] 62/Cum’a, 10
5144] Müslim, Zikir 25, 30, hadis no: 2689, 2700, 4/2069; Tirmizî, Deavât 7, hadis no: 3375
5145] 4/Nisâ, 142
5146] 33/Ahzâb, 35
ZİKİR
- 1035 -
haramları güzel gösterip mü’mine Allah’ı ve kendisinin müslümanlığını unutturmasına karşı en etkili silâh; kişinin diliyle, kafasıyla, gönlüyle ve her organı aracılığıyla yaptığı eylemleriyle zikretmektir.
Allah’ın zikri, kulunu kendine yaklaştırır, onu gözetimine alır, nimet ve rızâsıyla doları, kendini güven ve huzur duyguları kaplar. Zikir, kesinlikle ruhu canlandırır. Allah’ın rızâsı ve bağışı yolunda umudunu güçlendirir, rahatlama ve mutluluk duyguları verir. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.): “Allah’ı zikredenle zikretmeyen, diri ile ölü gibidirler.”5147 Zikir, stres ve kaygıya sebep olan anlayış ve psikolojiyi giderir. Kalp, âdeta Allah’ı zikretmek için yaratılmıştır. Zikir, kalbin kasvetini, katılık ve karanlığını giderir; Gam ve kederi, hüzün ve tasayı, gönül darlığı ve can sıkıntısını dağıtır. Allah’ı zikreden insan, nimetlerin farkına varıp şükreden insandır, zikir ve şükrü yüzünden anlaşılan, devamlı tebessüm içinde olan kimsedir.
Kalplerin ancak Allah’ı zikretmekle tatmin olabileceğini bildiren Ra’d sûresi 28. âyetini açıklarken, Bayraktar Bayraklı şunları söyler: “Âyette yer alan “zikir” kavramı, Allah’ı anmak ve düşünmek mânâlarını ifade etmektedir. İnsanın Allah’ı düşünmek üzere yoğunlaşması, kalpte bazı değişimleri meydana getirmektedir. Bu değişimlerin en önemlisi, en dirini ve en kalitelisi, tatmin denen doyum merhalesini yakalamasıdır. “Kalp”, gelişme ve değişme süreci içinde daima yeni merhalelere geçer ve geçmeye de âşıktır. Doyuma ulaşmadan, onu daha aşağı bir seviyede tutmak ve onu orada hapsetmek, ona yapılacak en büyük zulümdür. Mânâsı değişim olan “kalp”, daima daha şerefli merhalelere uzanarak huzurunu bulacaktır. Madde âleminde duyulacak olan lezzet ve doyumun ötesinde daha kaliteli lezzet ve doyumların olduğunu kalp bilir ve daima onlara sevdâlı olduğunu insana hissettirir. Kalp ile akıl, beraberce ilâhî bilgi ve ilâhî nur sâyesinde bu merhaleleri aşmak isterler. Bu merhalelerin en sonu, Allah’ı düşünerek varılan doyum noktasıdır. Kalp o noktada bir karara ulaşır. Bütün değişimlerden geçerek değişmeyene ulaşma merhalesi dediğimiz bu mertebe, mutluluğun en son noktası olmaktadır.” 5148
Zikir, kalpleri doyuran, iştahların aç gözlülüğünü gideren, susuzları suya kandıran, akılları hedefine ulaştıran bir ibâdettir. Zikir kul için uyanıklılıktır, şuurdur, bilinçli olmaktır. Zikir takvaya ulaştırır, takvayı öğretir, takvaya arkadaş eder. Zikir şuurları diri tutar, gönülleri gafletten korur. Zikir ilaçtır, zikir iksirdir, zikir âb-ı hayattır, zikir canlara can katan merhemdir. Zikir yoksullukları kanaat zenginliğine, yalnızlıkları ebedi ve bitmez dostluğa, mahrumiyetleri ilâhí ilgiye dönüştürür. Zikir dünyalık korkuları giderir, endişeleri umuda çevirir, hayalleri götürür; onun yerine solmaz gerçekleri yerleştirir. Zikir boş kuruntular (ümniyye) yerine Allah’ı bilme, takdir etme, önünde kul gibi eğilme ve O’ndan isteme cesareti arama ümidini verir.
İnsan, zikir sâyesinde, iç dünyasında oluşan huzur, sükûnet, doygunluk, tatmin ve ilâhî aydınlığın yardımıyla, hayatın geçici ve iğreti çemberini yarıp zorlukları aşarak, geldiği yer olan baba vatanı Cennet’e geldiği gibi saf ve temiz bir şekilde geri dönme imkânını elde eder. Zikirle insan ayrı bir güç ve olgunluk kazanır. Allah’ın da insanı zikretmesi, ancak kişinin gereği gibi Allah’ı zikretmesiyle
5147] Buhârî, Deavât 67
5148] Bayraktar Bayraklı, Kur’an’da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları, s. 126
- 1036 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mümkün olacaktır.5149 İnsan, Allah'ı zikretmez, unutursa; Allah da onları terkeder, hidâyet ve rahmetini keser; yani mecâzi anlamda Allah da onları unutur: “Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu!” 5150
Zikir çeşitlerinin en üstünü, Kur’an okumaktır. Bu yüzden, kalbin temizlenmesinde, psikolojik problemlerinin çözümünde ve ruhun şifa bulmasında büyük yeri vardır. “Biz Kur’an’dan mü’minlere şifa ve rahmet olan şeyler indiriyoruz. Zâlimlerin ise ancak hüsrânını/ziyanını artırır.” 5151
“Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerindekine bir şifâ, mü’minler için bir hidâyet ve rahmet gelmiştir.”5152; “...De ki: ‘O, iman edenler için hidâyet/doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifâdır. İman etmeyenlere gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur’an onlara kapalıdır...” 5153
Günahların bağışlanması, Cehennemden kurtulmak, Cennete girmeyi başarmak için Kur’an okumanın faziletini ortaya koyan hadisler, günahkârlık duygusundan doğan nefisteki stresten kurtulmak için, Kur’an’ın çok önemli bir ilaç olduğunu gösteriyor. Kur’an, yalnızca günahkârlık hissinden dolayı insanın içinde oluşan gerginliğin değil; aklî ve psikolojik bunalımlar ve ruhî rahatsızlık durumlarının hepsi için bir ilaçtır. Kur’an, kalplerde olanın, gönüllerdeki şüphe ve aşırılıkların şifasıdır.
Onda hakkın bâtılı nasıl giderdiğinin, eşyayı olduğu gibi görmeyi sağlayan bilgi, düşünce ve kavramayı bozan şüphe hastalıklarını nasıl yok ettiğinin açıklaması vardır. Onda hikmet, korkutma, özendirme ve kalbin iyi olmasını sağlayacak ibret alınması gerekli şeyleri hikâye etme yollarıyla güzel öğüt verme vardır. Kalbi kendisine yararlı şeylere teşvik eder, zararlı olacak şeylerden uzaklaştırır. Kalp, daha önce yanlışın bağımlısı, doğrunun düşmanı olsa bile, böylece doğruyu sever, yanlıştan nefret eder.
Kur’an, bozuk irâdenin nedeni olan hastalıkları giderir. Kalp düzelince, irâde de düzelir, yaratıldığı hale, fıtrata döner. Ayrıca beden de normal haline kavuşur. Vücudun, gelişim ve güçlenmesi gibi kalp de, temizleyici ve güçlendirici olmaları sebebiyle iman ve Kur’an’la beslenir. Kalbin gelişmesi, bedenin gelişmesi gibidir.
Müslüman, Allah’ın zikrine devam ettiği zaman, kendisinin Allah’a yakın, O’nun himayesi ve gözetiminde olduğunu hisseder; bu durum da, içinde metânet ve güce bağlı bir şuur ile güven, dinginlik ve mutluluk duymasına neden olur. Allah’ın zikri, insanın gönlünde güven ve tatmin hissi uyandırdığı için, hayatın sıkıntı, zahmet ve tehlikelerinin önünde zayıflık ve âcizlik duyulduğu ve hiçbir güvence ve yardımcı bulunamadığı zamanda, insanın hissettiği stresin ilacı olmaktadır. “Kim Benim zikrimden (Beni zikretmekten) yüz çevirirse, şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacaktır (onun dar bir geçimi, geçim sıkıntısı vardır).” 5154
Başta namaz olmak üzere bütün ibâdetler, zikirdir veya zikre yardımcı birer unsurdurlar. Namaz kılan kişi, namazda, her biri birer zikir olan tekbir
5149] 2/Bakara, 152
5150] 9/Tevbe, 67
5151] 17/İsrâ, 82
5152] 10/Yûnus, 57
5153] 41/Fussılet, 44
5154] 20/Tâhâ, 124
ZİKİR
- 1037 -
getirmekte, Kur’an okumakta, tesbih etmekte, Allah’a hamd ü senâ etmektedir. “... Bana ibâdet/kulluk et; Beni zikretmek için namaz kıl.” 5155
Zikretmeyenler ya da zikirden yüz çevirenler ebedî açlığa, doyumsuzluğa, mutsuzluğa, sıkıntılı bir hayata ve yalnızlığa mahkûmdurlar. Kur’an; bedenin, kalbin ve toplumun mutluluğunu şu veciz ifadeyle ortaya sermektedir: “Dikkat edin, kalpler ancak Allah’ın zikriyle tatmin olur (doyar).” 5156
“İman edenlerin Allah Allah’ı zikretme ve O’ndan inen hak/gerçek için kalplerinin saygıyla yumuşaması zamanı daha gelmedi mi?...” 5157
5155] 20/Tâhâ, 14
5156] 13/Ra’d, 28
5157] 57/Hadîd, 16
- 1038 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Zikir Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- “Zikir” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler: (292 yerde): 2/Bakara, 40, 47, 63, 114, 122, 152, 152, 198, 198, 200, 200, 200, 203, 221, 231, 235, 239, 269, 282; 3/Âli- İmrân, 7, 36, 41, 58, 103, 135, 191, 195; 4/Nisâ, 11, 103, 124, 142, 176; 5/Mâide, 4, 7, 11, 13, 14, 20, 91, 110; 6/En’âm, 44, 68, 69, 70, 80, 90, 118, 119, 121, 126, 138, 139, 143, 144, 152; 7/A’râf, 2, 3, 26, 57, 63, 69, 69, 69, 74, 74, 86, 130, 165, 171, 201, 205; 8/Enfâl, 2, 26, 45, 57; 9/Tevbe, 126; 10/Yûnus, 3, 71; 11/Hûd, 24, 30, 114, 114, 120; 12/Yûsuf, 42, 42, 45, 85, 104; 13/Ra’d, 19, 28, 28; 14/İbrâhim, 5, 6, 25, 52; 15/Hicr, 6, 9; 16/Nahl, 13, 17, 43, 44, 90, 97; 17/İsrâ, 41, 46; 18/Kehf, 24, 28, 57, 63, 70, 83, 101; 19/Meryem, 2, 16, 41, 51, 54, 56, 67; 20/Tâhâ, 3, 14, 34, 42, 44, 99, 113, 124; 21/Enbiyâ, 2, 7, 10, 24, 24, 36, 36, 42, 48, 50, 60, 84, 105; 22/Hacc, 28, 34, 35, 36, 40; 23/Mü’minûn, 71, 71, 85, 110; 24/Nûr, 1, 27, 36, 37; 25/Furkan, 18, 29, 50, 62, 73; 26/Şuarâ, 5, 165, 209, 227; 27/Neml, 62; 28/Kasas, 43, 46, 51; 29/Ankebût, 45, 51; 32/Secde, 4, 15, 22; 33/Ahzâb, 9, 21, 34, 35, 35, 41, 41; 35/Fâtır, 3, 37, 37; 36/Yâsin, 11, 19, 69; 37/Sâffât, 3, 13, 13, 155, 168; 38/Sâd, 1, 8, 8, 17, 29, 32, 41, 43, 45, 46, 48, 49, 87; 39/Zümer, 9, 21, 22, 23, 27, 45, 45; 40/Mü’min, 13, 40, 44, 54, 58; 41/Fussılet, 41; 42/Şûrâ, 49, 50; 43/Zuhruf, 5, 13, 36, 44; 44/Duhan, 13, 58, 45/Câsiye, 23, 46/Ahkaf, 21; 47/Muhammed, 18, 20; 49/Hucurât, 13; 50/Kaf, 8, 37, 45; 51/Zâriyât, 49, 55, 55; 52/Tûr, 29; 53/Necm, 21, 29, 45; 54/Kamer, 15, 17, 17, 22, 22, 25, 32, 32, 40, 40, 51; 56/Vâkıa, 62, 73; 57/Hadîd, 16; 58/Mücâdele, 19; 62/Cum’a, 9, 10; 63/Münâfıkun, 9; 65/Talak, 10; 68/Kalem, 51, 52; 69/Haakka, 12, 42, 48; 72/Cinn, 17; 73/Müzzemmil, 8, 19; 74/Müddessir, 31, 49, 54, 55, 56; 75/Kıyâme, 39; 76/İnsan, 1, 25, 29; 77/Mürselât, 5; 79/Nâziât, 35, 43; 80/Abese, 4, 4, 11, 12; 81/Tekvîr, 27; 87/A’lâ, 9, 9, 10, 15; 88/Ğâşiye, 21, 21; 89/Fecr, 23, 23; 92/Leyl, 3; 94/İnşirâh, 4.
B- Konularına Göre Zikir Kavramı:
a- Allah’ı Zikretmek: 2/Bakara, 152, 200; 3/Âl-i İmrân, 191; 7/A’râf, 205-206; 13/Ra’d, 28; 33/Ahzâb, 41-42; 73/Müzzemmil, 8; 76/İnsan, 25.
b- Zikrin Şekli: 7/A’râf, 205.
c- Zikredenlerin Mükâfatı: 33/Ahzâb, 35.
d- Zikirle, Ölü Kalpler Canlanır: 57/Hadîd, 16-17.
e- Gaflet: 7/A’râf, 205; 39/Zümer, 22; 43/Zuhruf, 36.
Zikir Konusunda Bazı Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhârî, Tevhid 15, 35, 50; Deavât 5, 11, 66, 67; Fedâilu’l-Ashâb 9, Humus 6, Nafakaat 6, 7.
Müslim, Zikir 2, hadis no: 2675, 4/2061, 5, hadis no: 2677, 6, hadis no: 2677, Zikir 10, Zikir 25, 28, hadis no: 2691, 30, hadis no: 2689, 2700, Zikir 31, hadis no: 2694, 32, hadis no: 2695, Zikir 37, hadis no: 2698, Zikir 44, hadis no: 2704; Tevbe 1; Salâtü’l-Müsâfirîn 211, hadis no: 779 ; Tahâret 1, hadis no: 223; Zekât 91, hadis no: 1031; Hayz, 117, hadis no: 373; Mesâcid, 142, hadis no: 595, Mesâcid, 146, hadis no: 597.
Tirmizî, Deavât 6, hadis no: 3374; Deavât 7, hadis no: 3375; Deavât 24, hadis no: 3405; Deavât 83; Deavât 91, hadis no: 3512; 140, hadis no: 3595; 142, hadis no: 3598; Deavât 8, hadis no: 3377; Deavât 100, hadis no: 3525; Zühd 14, hadis no: 2323;
Nesâî, Zekât 1.
Ebû Dâvud, Edeb 31, 105, hadis no: 5042; 107, hadis no: 4856, 5059; Edeb 109 hadis no: 5062-5063; İlm 13, hadis no: 3667; Harâc 20, hadis no: 2988, 2989; Cihad 14, hadis no: 2498.
İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4112; Edeb 53, hadis no: 3790.
Ahmed bin Hanbel, 3/150.
İmam Mâlik, Muvattâ, Kur’an 24, hadis no: 1, 211; Kelâm 8.
Kttüb-i Sitte Terc. c. 6, s. 518-520; c. 7, s. 141, 195, 204, 238-239, 471; c. 9, s. 138-139; c. 10, s. 73; c. 13, s. 251-252, 263; c. 15, s. 186.
Geniş Bilgi Alınabilece Kaynaklar
1. Cihad-Zikir Ayrılmazlığı, Mehmed Göktaş, İstişâre Y.
2. Allah’ı Niçin Anıyoruz? Abdullah Arığ, Bahar Y./Seha Neşriyat
3. Zikrullah’ın Faydaları, Mehmed Zâhid Kotku, Seha Neşriyat
4. Zikir Risalesi, Ömer Yıldız, Umran Y.
5. İslâm’da Zikir Yapmanın Önemi, M. Hanefi Mert, Menzil Y.
6. Zikir ve Tesbihat, Muhammed Talha Tuncer, Umran Y.
ZİKİR
- 1039 -
7. Varoluşun Gayesi Zikrullah, Haydar Baş, İcmal Yayıncılık
8. Kadirî Yolu Sâliklerinin Zikir Makamları, Muharrem Hilmi, Süleyman Ateş, Şahsi Y/Yeni Ufukl
9. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 445-447
10. Tefsir-i Kebir (Mefâtihu’l-Gayb), Fahruddin er-Râzî, Akçağ Y. c. 4, s.
11. Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 3, s. 625-626
12. Fî Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 289-292
13. El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, İmam Kurtubî, Buruc Y. c. 2, s. 398-399
14. El-Mîzân Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabâî, Kevser Y. c. 1, s. 477-481
15. Kur’ân-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 293-298
16. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Y. c. 1, s. 259-261
17. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, (Nureddin Turgay), Şamil Y. c. 6, s.464-466
18. Çarpıtılan, Değiştirilen, Farziyeti İnkâr Edilen Kur’anî Kavramlar, R. Yılmaz, Mücahede Y. 145-164
19. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 27-30; 185-189
20. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Nil Y. s. 21- 256; Kırkambar Y. s. 35-39
21. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 774-783; 693-695; 697-700; 247-249; 643
22. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 343-345
23. Yürek Devleti, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 31-34
24. Din Anlayışımızdaki Dehşet Yanılgılar, Naci Çelik, s.20-28
25. İnanmak ve Yaşamak, Ercümend Özkan, Anlam Y. 1/163-171
26. Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c. 1, s. 139-141
27. Hadis ve Psikoloji, Muhammed Osman Necati, Fecr Y. s. 333-337
28. Kur’an’da Değişim Gelişim ve Kalite Kavramları, Bayraktar Bayraklı, İFAV Y. s. 68, 126
29. Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Süleyman Uludağ, Marifet Y. s. 588-589
30. İbadet mi Âyin mi? Mustafa Karataş, Dersaadet Y. s. 163-167
31. Namaz Bir Tevhid Eylemi, Abdullah Yıldız, Pınar Y. s. 29-40; (Tekbir181-182
32. Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış, Abdülaziz Bayındır, Şahsi Y. (Birleşik Dağıtım)
33. İslâm’ın Siyasi Yorumu, Ebu’l Hasan Ali Nedvî, Akabe Y. s. 76-78
34. Kur’an ve Psikoloji, M. Osman Necati, Fecr Y. s. 261-264
35. Kur’an Işığında Evrensel Dengeler ve İnsan, Yaşar Düzenli, s. 311-316
36. Kur’an’da Kulluk, Zekeriya Pak, Kayıhan Y. s. 273-278
37. Kur’an ve Sünnette Kalbî Hayat, Âdem Ergül, Altınoluk Y. 65-68; 260-267
38. Yeni İslâm İlmihali, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriya, s. 425-434
39. Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, Mehmed Zeki Pakalın, M.E.B. Y. c. 3, s. 659-661
40. Tasavvufî Ahlak, Mehmed Zâhid Kotku, Bahar Y. 1/12-84: 2/46-107, 153-166; 263-282; 5/37-81
41. Musâhabe, Ramazanoğlu Mahmud Sâmi, Erkam Y. c. 2, s. 18-21
42. Yaşayan Hurâfeler, Kemaleddin Erdil, Türkiye Diyanet Vakfı Y.
43. İslâm’a Giriş, Muhammed Hamidullah, T. Diyanet Vakfı Y./Beyan Y.
44. Zikir, Kur’an Okulu, Hanif Y. Sayı 14
45. Zikir Üzerine, Rasûl Bozyel, Haksöz, sayı 8, Kasım 91
ZULÜM - ZÂLİM
- 1041 -
Kavram no 201
Görevlerimiz 50
Bk. Nur-Zulumât; Tuğyan-Tâğut; Dostluk-Düşmanlık
ZULÜM - ZÂLİM
• Zulüm; Anlam ve Mâhiyeti
• Zulmün Karşıtı Olarak Adâlet
• Adâlet, Allah’ın İndirdiğiyle Hükmetmektir
• Kur’ân-ı Kerim’de Zulüm Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Zulüm Kavramı
• Câhiliyyenin Zulüm Anlayışı
• Zulmün Çeşitleri
• Zâlim; Anlam ve Mâhiyeti
• Zâlim ve Zulüm Mantığı
• Zâlim Tipleri
• Kur’ân’a Göre Zâlimlerin Özellikleri
• Mazlum; Anlam ve Mâhiyeti
• Zulmün Cezası
• Zulme Râzı Olmamak
• Zâlime Karşı Tavır
“Kırk gece (söyleşmek için) Mûsâ ile sözleşmiştik. O (huzurumuza gelmek üzere aranızdan) ayrıldıktan sonra, zâlimler (kendilerine kötülük edenler) olarak buzağıyı (tanrı) edindiniz.” 5158
Zulüm; Anlam ve Mâhiyeti
Yeryüzündeki her çeşit zulme ve her tipteki zâlimlere karşı çıkmak, İslâm Dini’nin en önemli emirlerinden biridir. İslâm’ın hâkim olması için de tüm zâlimlere isyan edilmesi şarttır. Bunu gerçekleştirmek için, önce zulüm ve zâlim kavramlarının iyi bilinmesi gerekir.
“Zulüm” sözcüğünün mastarı olan ‘zulmet’, nûr’un (ışığın) olmama durumudur, yani karanlıktır. “Zulüm”, kavram olarak, karanlık, haksızlık, hakkı yerine koymama, baskı, şiddet, hak yeme, eziyet ve işkence demektir. Zulm’ün halk arasındaki en yaygın mânâsı, haksızlık, baskı, işkence ve gaddarlıktır. Zulüm, bu anlamları kapsamakla beraber, Kur’an’da ve İslâm literatüründe daha geniş anlamlara gelmektedir.
Zulüm denilince çoğumuzun aklına sadece haksızlık, eziyet, işkence ve benzeri fizikî yaptırımlar gelir. Dinimizde ve dilimizde bu kelimenin esas anlamı: “Bir şeyi (veya bir hakkı) kendi yerinden başka bir yere koymaktır.” Yani, hak edenin hakkını vermemek, haksıza hak etmediği bir şeyi vermektir. Allah’ın koyduğu sınırı, haddi tecavüz etmek, tayin ettiği sınırın dışına taşmak zulümdür.
5158] 2/Bakara, 51
- 1042 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Zulüm, hakkı terk etmek demektir. Bir şeyi, meşrû olan yerinden başka bir yere koymaktır. Zulüm, haktan sapma ve haddi aşma esasına dayanır. Yolun üzerinde dosdoğru gitmemek de zulümdür. İslâmî ıstılahta; bir eşyayı veya olayı, şer’î hükmünden başka bir şekilde değerlendirmeye zulüm denir. Zulüm, başkasının mülkünde, onun izni olmaksızın tasarruf etmektir. Zulüm, yerli yerine koymamak, sapkınlıkta bulunmak, akıntısındaki hakkı saptırmak anlamlarına da gelir. Zulmün dayandığı temel, “nur” dan yoksun olmaktır. Aslında zulüm sözlükte, bir şeyi ait olduğu yerin dışında bir yere koymaktır. Yukarıda geçen anlamların hepsinde de bu tanımın işaretlerini görmek mümkündür.
Allah (c.c.) mutlak olan tek varlıktır. Varlığın ve ışığın kaynağıdır. Nûr bir anlamda varlığı, zulmet (karanlık) ise yokluğu temsil ederler. Nûr (ışık) görmeyi sağlar, yolları aydınlatır, eşyanın nasıl olduğunu anlamamızı temin eder. Karanlık ise bunun karşıtıdır. Karanlık (zulmet) hem yokluktur, hem korkudur. Zulmet insanların yollarını şaşırmalarına sebep olur, karanlıkta onlar ne yapacaklarını bilemezler, karanlık içinde sağa sola yalpa yapıp dururlar.
Allah (c.c.) insanları doğru yola (hidayete) sevketmek için gönderdiği Din’e, ‘Nûr’5159, bu Din’in kitabı olan Kur’an’a da yine ‘Nûr’ demektedir.5160 Böylece ‘nûr’ İslâm’ın sembolü, ‘zulmet’ ise İslâm’ın dışındaki inançların sembolüdür. Zulüm, yapısı gereği karanlıkları ifade eder. Bu karanlıklar, inkâr, şirk, isyan gibi şeyler olduğu gibi; haksızlık, işkence ve tecavüz de olabilir. Bunların her biri karanlık gibidir, hakkın yerine konulmamasıdır; aydınlık gibi insana rahatlık veren bir şey değildir. İnsanların uydurduğu dinler ise karanlıktır, tümüyle zulmet’tir. Bu dinleri icat edenler ve bu bâtıl dinlere uyanlar, devamlı karanlık içerisinde oldukları için, bocalar dururlar, yanlış yollarını bir türlü düzeltemezler.
Zulüm, böylesine karanlık olan yolu, gidişi, anlayışı benimsemektir. Allah’a ait ilâhlık hakkını başkasına vermektir. Haklının hakkını vermeyip, ona haksızlık yapmaktır. Sapıklığı, isyanı, nefse uyup da azmayı seçmektir. Eldeki servet ve iktidarla şımarıp insanlara baskı uygulamak, onların haklarına ve hürriyetlerine tecavüz etmektir.
Zulmün Karşıtı Olarak Adâlet
Zulüm, hakkı yerli yerine koymamak, yer ve zaman, nitelik ve nicelik olarak yanlışlık yapmak ve sapkınlığa düşmek, az veya çok tecavüzde bulunmaktır. Bu anlamda zulmün karşıtı adâlettir. Adâlet: Bir işi yerli yerine (hakkı olan yere) koymak, her şeyi yerli yerinde yapmak hak sahibine hakkını vermek, hak ve hukuka uygunluk, doğru ve yerinde olmak anlamlarına gelir. İnsan-eşya ilişkilerini, insanların birbirleriyle olan münasebetlerini ve insanın devletle olan alâkasını, Allah’ın indirdiği hükümlere göre düzenlemeye adâlet denir. Bu, bir anlamda Allah’ın emrini, emrettiği şekilde yerine getirmektir. Yine adâlet, zâlimlerin cezalandırılması, her ferdin lâyık olduğu mükâfatını veya cezasını almasıdır. Zulmün ve haddi aşmanın zıddıdır. Lügat olarak, hakkaniyet, doğruluk ve müsâvat gibi anlamlara gelir. Kötülükten arınmış vicdanın ifrat ve tefritten uzak olarak itidal çizgisinde gördüğü her çeşit meşrû (şer’î) hareket mânâsına da kullanılır. Allah’ın indirdikleriyle hükmedilen darü’l-İslâm’a “darü’l-adl” de denilir. Çünkü
5159] 9/Tevbe, 32
5160] 5/Mâide, 44-46
ZULÜM - ZÂLİM
- 1043 -
İslâm dini, Allah’ın indirdiği ile hükmetmektir ki, esasen adâlet budur. İmam Şâfii, er-Risale adlı kitabında “adâlet, Allah’ın emrine uygun şekilde amelde bulunmaktır.” diye adâleti tanımlar.
Düzgün ve usûlüne uygun olmayan şey zulüm iken, bunun tersi adâlet; şaşırtmak, bozmak, yoldan çıkarmak, karartmak zulüm iken; tersi adâlettir. Adâlet, dengedir, orta yoldur, itidalden ve orta yoldan ayrılmamaktır. Dosdoğru, düzgün ve tam yapmaktır.
Bir yönetim ilkesi olarak adâlet, iki kişi ve bireyle toplum arasındaki ilişkilerde ilâhî yasalara uygun davranmak, haklıya hakkını tam olarak ödemek; suçluya cezasını vermede gevşeklik yapmamak demektir.
“Allah adâlete uyanları sever.”5161; “Andolsun, biz elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve onlarla beraber Kitab’ı ve adâlet ölçüsünü indirdik ki, insanlar adâleti yerine getirsinler.”5162; “De ki: ‘Rabbim bana adâleti emretti.” 5163
Kur’an’da tâğutun huzurunda muhâkeme olmak ve tâğuttan adâlet beklemek haram kılınmıştır.5164 Çünkü tâğutlar, Allah’ın indirdiği hükümlerle değil; kendi hevâ ve heveslerinden kaynaklanan kanunlarla hükmederler. Bu ise adâlet değil; zulümdür. İslâm topraklarında adâlet mefhumu korkunç değişikliğe uğramıştır. Tâğutî iktidarlar, kendi kanunlarını, “adâlet” kavramını kullanarak kitlelere kabul ettirmek gayretindedirler. Dolayısıyla zulüm, adâlet olarak sunulmaktadır. Müslümanlar “adâlet” ve “zulüm” kavramlarının mahiyetini kavradıkları ve bu istikamette görevlerini yerine getirdikleri zaman, gerçek bir inkılab ortaya çıkar.5165 Nice insan, eşitlikle adâleti karıştırıyor, aynı zannediyor. Hâlbuki mutlak eşitlik, yani her şeyin her yönüyle birbirinin aynı olması, adâlete zıttır. Eşit olmayan konularda insanlara eşit davranmak da adâlet değil; zulümdür.
Allah (c.c.) kendi sözünün (Kitab’ının) doğruluk bakımından da adâlet bakımından da tastamam olduğunu belirtiyor.5166 Öyleyse adâlet ve doğru olmak, O’nun sözüne (Kitab’ına) uymakla gerçekleşir. Kur’an’a göre gerçek adâletin ölçüsü hakka uymaktır.5167 Hak neyi gerektiriyorsa onu yapmak, hak kime aitse onu sahibine vermek, hak ile hükmetmekten ayrılmamak, her konuda hakkı ölçü almak, herkesin ve her şeyin hakkını korumakla adâlet yerine getirilir.
İslâm, hakların yerine ulaşması için adâleti emrederken ilâhî adâletin de âhirette herkese hakkını vereceğini, hiç kimseye haksızlık yapılmayacağını bildiriyor.5168 Mahkeme işlerindeki adâlet; hak ile, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek şeklinde anlaşılmıştır. Adâletle hükmedin diyen âyetler bunu emretmektedir.5169 İman edenlerin her konuda Allah’ın indirdiği ile hükmetmeleri Rabbimizin emridir. Bunu yapmayanlar zâlim, fâsık veya kâfir olurlar.5170 İnsanlar arasında hük5161]
60/Mümtehıne, 8
5162] 57/Hadid, 25
5163] 4/Nisâ, 105
5164] 4/Nisâ, 60
5165] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 30-31
5166] 6/En’âm, 115
5167] 7/A’râf, 159
5168] 21/Enbiyâ, 47; 10/Yûnus, 54
5169] 4/Nisâ, 58; 5/Mâide, 52
5170] 5/Mâide, 44, 45, 47
- 1044 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mederken, hakemlik yaparken, hak konusunda karar verirken, hatta çocukları eğitirken bile adâletli davranmak İslâm’ın getirdiği önemli bir prensiptir.
Adâlet, Allah’ın İndirdiğiyle Hükmetmektir
Allah (c.c.) insanları doğru yola (hidayete) sevketmek için gönderdiği Din’e, ‘Nûr’5171 bu Din’in kitabı olan Kur’an’a da yine ‘Nûr’ demektedir.5172 Böylece ‘nûr’ İslâm’ın sembolü, ‘zulmet’ ise İslâm’ın dışındaki inançların simgesidir. Zulüm, yapısı gereği karanlıkları ifade eder. Bu karanlıklar, inkâr, şirk, isyan gibi şeyler olduğu gibi; haksızlık, işkence ve tecavüz de olabilir. Bunların her biri karanlık gibidir, hakkın yerine konulmamasıdır; aydınlık gibi insana rahatlık veren bir şey değildir. İnsanların uydurduğu dinler ise karanlıktır, tümüyle zulmet’tir. Bu dinleri icat edenler ve bu bâtıl dinlere uyanlar, devamlı karanlık içerisinde oldukları için, bocalar dururlar, yanlış yollarını bir türlü düzeltemezler.
Zulüm, böylesine karanlık olan yolu, gidişi, anlayışı benimsemektir. Allah’a ait ilâhlık hakkını başkasına vermektir. Haklının hakkını vermeyip, ona haksızlık yapmaktır. Sapıklığı, isyanı, nefsin hevâsına uyup da azmayı seçmektir. Eldeki servet ve iktidarla şımarıp insanlara baskı uygulamak, onların haklarına ve hürriyetlerine tecavüz etmektir.
Adâlet, doğru oluşu zihinde sabitleşmiş şeydir. Düzgün ve usulüne uygun olmayan şeye ‘cevr’ (haksızlık ve eziyet) denir. Doğruluk ve düzgünlük kavramları, sapmazlığı ve şaşmazlığı da içerisine alırlar. Adâletin anlam sahası içinde doğruluktan söz ederken; haksızlıktan uzak olma, hakkaniyet sahibi olma manalarına da işaret etmiş oluruz.
Said b. Cübeyr, ‘adl’ kavramını anlamını soran Halife Abdülmelik’e (öl. 705) şöyle cevap verdi:
“Adl (adâlet) dört kısımdır: Birinci mânâsı; Allah’ın emrine uyarak hükmedilirken adâletli davranmak, yani insaflı olmaktır.5173
İkinci mânâsı; sözde, konuşmada, haberleşmede adâlet olması. Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Konuştuğunuzda ölçüyü aşmayın.”5174
Üçüncü mânâsı; kurtuluşun sebeplerine sarılma, yani doğru davranışlara, sâlih amele yönelme anlamındaki adâlet.5175
Dördüncü mânâsı; Allaha eş koşmaktan sakınmaktır. “… Ne var ki kâfirler Allah’a (muâdil) eş bulurlar.”5176
‘Adl’ üzere yaratılan insanın da5177 yeryüzünde ‘adl’ üzere davranması gerekiyor. Çünkü adâlet; insan, toplum ve tabiat hayatının nizamını (düzenini) sağlar. Bu adâleti sağlayacak olan da Tevhid Dini’dir. Evrendeki mizan’ı (ölçüyü,
5171] 9/Tevbe, 32
5172] 5/Mâide, 44-46
5173] 4/Nisâ, 54
5174] 6/En’âm, 152
5175] 2/Bakara, 123
5176] 6/En’âm, 1
5177] 82/İnfitâr, 6-7
ZULÜM - ZÂLİM
- 1045 -
dengeyi) koyan Allah (c.c.) olduğuna göre,5178 insan ve toplum hayatındaki dengeyi ve adâleti de ancak O’nun koyduğu ölçüler sağlayabilir.
İslâm Toplumunda Adâlet
İslâm toplumunun temelinde Kitap ve Mizan vardır. Müslümanlar Kitab’a uyarak, Mizan’ı yerine getirirlerse, yani ölçülü davranıp aşırılığa, yanlış yollara sapmazlarsa, kıst’ı (adâleti) sağlarlar. Mizan’ın dengesi bozulduğu zaman, adâlet kaybolur gider. İnsanlar en tabii haklarını bile alamazlar. Toplumdaki zalimler gücü ellerine geçirdikleri zaman da zulümler artar. Kitab’ın yanında indirilen ‹demir' güç anlamında alınırsa, şöyle demek mümkündür: Güç ve iktidar adâletin emrinde olmalıdır. Bunu sağlayacak olan da insanların Kitab'a ve O'nun hükümlerine uyup, mizan'ı yani ölçüyü korumalarıdır. O zaman hukukun üstünlüğü sağlanır ve insanlar haklarına kolaylıkla ulaşırlar. Kendini hukukun üstünde gören güçler, adâlet anlayışını çiğner geçerler.
Kur'an'ın emrine göre mü’minler, bütün davranışlarında adâletli olmak zorundadırlar. Adâletli davranış kişinin kendi yaratılışındaki dengeye ve düzene uyum sağlatır. Ölçülü hareket şüphesiz insana mutluluk kazandırır, çevreye zarar vermekten kurtarır. İnsan hayatına denge ve olgunluk ancak adâletin her sahada uygulanması ile mümkün olur.
İslâm ümmeti ‘vasat bir ümmettir.’5179 Buradaki ‹vasat' kelimesini tefsirciler ‹adâlet' ile açıklamışlardır.5180 Buna göre İslâm toplumu, dengeli, aşırılıklardan uzak, adâleti yerine getiren uyumlu bir toplumdur.
İslâm’a göre bütün insanlar bir ana-babadan meydana geldikleri için birbirlerine karşı üstünlükleri yoktur. Doğuştan herkes eşittir. Üstünlük ancak takva ile olabilir. Kim Allah’tan hakkıyla çekinip korunursa onun derecesi daha üstün olur. 5181
Adâlet aynı zamanda takvâya yakın olmanın şartlarından birisidir. “Ey iman edenler, adâletli şahitler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutanlar olun. Bir topluluğa olan kininiz sizi adâletten ayırmasın. Adâlet yapın ki o, takvaya daha yakındır. Allah’tan korunun. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberdar olandır.” 5182
Dikkat çeken bir nokta da şurasıdır ki Allah (c.c.) kendi sözünün (Kitabının) doğruluk bakımdan da adâlet bakımından da tastamam olduğunu belirtiyor. Öyleyse adâlet ve doğru olmak, O’nun sözüne (Kitabına) uymakla gerçekleşir.
Kur’an’a göre gerçek adâletin ölçüsü hakk’a uymaktır.5183 Hak neyi gerektiriyorsa onu yapmak, hak kime aitse onu sahibine vermek, hak ile hükmetmekten ayrılmamak, her konuda hakk’ı ölçü almak, herkesin ve her şeyin hakkını korumakla adâlet yerine getirilir. İslâm, hakların yerine ulaşması için adâleti ve kıst’ı emrederken İlâhî adâletin de Ahirette herkese hakkını vereceğini, hiç kimseye
5178] 55/Rahmân, 7
5179] 2/Bakara, 143
5180] Tabatabâî, El-Mizan, 1/323. S. Kutub, fi-Zılali’l Kur’an, 1/130. İbni Arabî, Ahkâmu’l Kur’an, 1/61. Mevdudî, Tefhimu’l Kur’an 1/123
5181] 49/Hucurat, 13
5182] 5/Mâide, 8
5183] 7/A’râf, 159
- 1046 -
KUR’AN KAVRAMLARI
haksızlık yapılmayacağını bildiriyor. 5184
Fıkıh açısından adâlet, mahkemede şahitlik eden şahitlerin ve hükmeden hâkimlerin adil olmalarıdır. Kur’an, insanlar arsındaki davaların çözüme kavuşturulabilmesi için ancak adâlet sahibi kimselerin şahitliklerinin geçerli olabileceğini açıklıyor.5185 Mahkeme işlerindeki adâlet; hak ile hükmetmek şeklinde anlaşılmıştır. Adâletle hükmedin diyen âyetler bunu emretmektedir,5186 İman edenlerin her konuda Allah’ın indirdiği ile hükmetmeleri Rabbimizin emridir. Bunu yapmayanlar zalim, fâsık veya kâfir olurlar.5187
İnsanlar arasında hükmederken, hakemlik yaparken, hak konusunda karar verirken, hatta çocukları eğitirken bile adâletli davranmak İslâm’ın getirdiği önemli bir prensiptir. Adâlet ise, öncelikle, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmektir. Allah’ın indirdiği hükümler adâlet, o hükümlerin dışında kanunlarla insanları yönetenler zâlim,5188 Allah’ın hükümleri dışındaki hükümler/yasalar da zulümdür. Şirk en büyük zulüm,5189 ancak Allah’ın hükümleri ise adâlettir.
Kur’ân-ı Kerim’de Zulüm Kavramı
Kur’an’ın çok kullandığı kelimelerden biri de “zulüm” kelimesidir. Aynı kökten gelen türevleriyle birlikte üç yüz on beş yerde geçmektedir. Dilimize Arapça’dan giren bu kelimenin esas anlamlarını en güzel Arapça ile inzâl edilmiş Kur’ân-ı Kerim’de buluruz. Kur’an’da zulüm, hepimizin bildiği eziyet, işkence ve haksızlık yanında, esas olarak hakkın zıddı, haktan sapma ve haddi aşma anlamlarıyla kullanılır. Bu yüzden; Allah’ın koyduğu sınırı (hududu) aşanlar zâlimdir.5190 Allah’ın yasakladıklarını yaparak, insanlar kendi (nefis)lerine zulmederler.5191 Kâfirleri dost edinmek zulüm; onları dost edinenler de zâlimdir.5192 Çünkü “kâfirler (in tümü) zâlimdir.”5193; “Şirk en büyük zulümdür.”5194; “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler, zâlimlerin ta kendileridir.” 5195
Kur’an’da zulmün değişik dozdaki anlamlarını ifade eden başka kelimeler de kullanılır. Bunları şu şekilde sayabiliriz:
Bi ğayr-i hakk: Haksız yere anlamındaki bu terkip, zulümle aynı anlamda birçok âyette geçer. 5196
Bağy: Haksızlık, azgınlık, her türlü tecavüz, haddi aşma, aşırılık konularında zulüm anlamına gelir. 5197
5184] 21/Enbiyâ, 47; 10/Yûnus, 54
5185] 65/Talâk, 2
5186] 4/ Nisâ, 58; 5-Mâide, 52
5187] 5/Mâide, 44, 45, 47
5188] 5/Mâide, 44
5189] 31/Lokman, 13
5190] 2/Bakara, 229
5191] 2/Bakara, 35, 131
5192] 9/Tevbe, 23
5193] 2/Bakara, 254
5194] 31/Lokman, 13
5195] 5/Mâide, 45
5196] Bk. 2/Bakara, 61; 3/Âl-i İmrân, 21, 112, 181, 155; 6/En’âm, 93; 7/A’râf, 33, 146; 28/Kasas, 39; 41/Fussılet, 15; 42/Şûrâ, 42; 10/Yûnus, 23; 22/Hacc, 40; 40/Mü’min, 75
5197] Bk. 2/Bakara, 173; 6/En’âm, 145-146; 16/Nahl, 90, 115; 28/Kasas, 76; 38/Sâd, 22, 24; 42/Şûrâ,
ZULÜM - ZÂLİM
- 1047 -
Adv, adî, i’tedâ, mu’tedî: Bu kelimeler, haddi aşmak, hakka tecavüz etmek, hakkı ve Allah’ın sınırlarını çiğnemek ve haksızlık manalarında zulüm anlamı ifade eder. 5198
İsrâf ve müsrif: Haddi aşmak, aşırı gitmek ve haddi aşan ve taşkınlık eden manalarında zulümle aynı anlamda kullanılır. 5199
Azâb, azzebe: Zulmün ileri şekli olan işkence ve işkence etmek anlamındaki bu kelimeler de zulüm mânâsında kullanılır. 5200
Kur’an’da Zulmün Anlamları
Zulm’ün Kur’an’da üç anlamda kullanılığını söyleyebiliriz.
1- Karanlık anlamında, nûr’un (ışığın) karşıtı olarak: “Hamd gökleri ve yerleri yaratan, zulumâtı (karanlıkları) ve nûr’u (ışığı) var kılan Allah’a aittir.” 5201
2- Küfür, şirk, isyan ve fısk anlamında: “Hani Lokman oğluna öğüt vererek demişti ki; “Ey oğlum, Allah’a şirk koşma. Hiç şüphesiz ki şirk, gerçekten büyük bir zulüm’dür.”5202; “Bizim âyetlerimizi yalan sayanlar zulumât (karanlıklar) içerisinde sağırdırlar, dilsizdirler…”5203; “Elif. Lâm. Râ. Bu bir kitaptır ki, Rabbinin izniyle insanları zulumât’tan (karanlıklardan) Nûr’a (İslâm’ın aydınlığına), O güçlü ve hamde lâyık olan’ın yoluna çıkarman için sana indirdik.” 5204
3- İnsanlara karşı yapılan haksızlıklar ve baskılar anlamında: Haksız yere adam öldürmek,5205 hırsızlık yapmak,5206 Allah’ın koyduğu sınırları aşmak, böylece insanların hakkına tecavüz etmek,5207 başkasının malını gasbetmek,5208 ilâhlık taslamak veya halkına baskı ve işkence etmek,5209 başkasının hakkını fâiz yoluyla elinden almak, fâiz yemek,5210 mü’minlere baskı ve şiddet uygulamak, onları yaşadıkları yerden sürüp çıkarmak,5211 müstaz’af kimselerin hakkını yiyip onlara baskı uygulamak5212 bu gibi zulüm örnekleridir.
Kur’an, ısrarlı bir şekilde ve sık sık Allah’ın kullarına zulmetmediğini, asla zulmetmeyeceğini, kullarına hiç bir şekilde haksızlık yapmayacağını haber veriyor. İnsanların dünyada karşılaştıkları geniş çaplı cezalar, sıkıntılar, zorluklar ve 28, 39, 42; 49/Hucurât, 9
5198] Bk. 2/Bakara, 229; 10/Yûnus, 90; 65/Talâk, 1
5199] Bk. 39/Zümer, 53; 40/Mü’min, 28
5200] 7/A’râf, 141; 12/Yûsuf, 25; 20/Tâhâ, 47; 18/Kehf, 87; 14/İbrâhim, 6; 29/Ankebût, 10; 38/Sâd, 41; 27/Neml, 21; 24/Nûr, 2
5201] 6/En’âm, 1; Zulmün bu anlamı için diğer örnekler olarak bk. 39/Zümer, 6; 6/En’âm, 59, 63; 2/Bakara, 19; 13/Ra’d,16; 24/Nûr, 40 v.d.
5202] 31/Lokman, 13
5203] 6/ En’am/ 39
5204] 14/İbrahim, 1-2; Ayrıca: 2/Bakara, 59, 165; 3/Âl-i İmran, 117, 135; 4/Nisâ, 168; 7/A’râf, 103, 162, 165; 11/Hûd, 67, 94; 51/Zâriya, 59 vb.
5205] 5/Mâide, 27-29
5206] 12/Yusuf, 75
5207] 65/Talak, 1
5208] 38/Sâd, 24
5209] 7/A’râf, 103
5210] 2/Bakara, 279
5211] 22/Hacc, 39
5212] 4/Nisâ, 75
- 1048 -
KUR’AN KAVRAMLARI
huzursuzluklar kendi yaptıkları yüzündendir. Âhirette hesaptan sonra alınacak sonuç, kavuşulacak ceza da yine insanların kendi hak ettikleridir, amellerinin karşılığıdır. Allah (c.c.) kimseye zulmetmez, fakat insanların bir kısmı kendi kendilerine zulmederler. 5213
“Kırk gece (söyleşmek için) Mûsâ ile sözleşmiştik. O (huzurumuza gelmek üzere aranızdan) ayrıldıktan sonra, zâlimler (kendilerine kötülük edenler) olarak buzağıyı (tanrı) edindiniz.” 5214
“Allah’ın mescidlerinde, Allah’ın adının anılmasına engel olan ve onların harâb olmasına çalışandan daha zâlim kim vardır? Aslında bunların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir (Başka türlü girmeye hakları yoktur). Bunlar için dünyada bir rezillik, âhirette de büyük bir azap vardır.” 5215
“...Allah tarafından indirilmiş bir şâhitliği (insanlardan) gizleyenden daha zâlim kim olabilir? Allah, yaptıklarınızdan gâfil değildir.” 5216
“İnsanlardan bazısı Allah’tan başkasını Allah’a endâd/eşler ve benzerler edinir de onları, Allah’ı sever gibi severler. İman edenler ise Allah’ı daha çok severler. Keşke zâlimler, azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabına dayanmanın zorluğunu önceden anlayabilselerdi.” 5217
“Ey iman edenler! Kendisinde artık alışveriş, dostluk ve iltimas bulunmayan gün (Kıyâmet) gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan infak edin (Allah yolunda harcayın). Kâfirler/gerçekleri inkâr edenler, elbette zâlimlerdir.” 5218
“Allah’ın, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na şirk/ortak koşmaları sebebiyle, kâfirlerin kalplerine yakından korku salacağız. Gidecekleri yer de cehennemdir. Zâlimlerin varacağı yer, ne kötüdür!” 5219
“...Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.” 5220
“Kim Allah’a karşı yalan sözlerle iftira edenden veya O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zâlimdir? Şurası iyi bilinsin ki, zâlimler kurtuluşa ermezler.” 5221
“De ki: Söyler misiniz bana! Size Allah’ın azabı ansızın veya açıkça gelirse, zâlim toplumdan başkası mı helâk olur?” 5222
“...Kim Allah’ın âyetlerini yalanlayıp onlardan yüz çevirenden daha zâlimdir? Âyetlerimizden yüz çevirenleri yüz çevirmelerinden ötürü azabın en kötüsüyle cezalandıracağız.” 5223
5213] 2/Bakara, 57; 7/A’râf, 160; 9/Tevbe, 70; 29/Ankebût, 40; 3/Âl-i İmran, 25, 161; 6/En’âm, 160; 45/Câsiye, 22. v.d.
5214] 2/Bakara, 51
5215] 2/Bakara, 114
5216] 2/Bakara, 140
5217] 2/Bakara, 165
5218] 2/Bakara, 254
5219] 3/Âl-i İmrân, 151
5220] 5/Mâide, 45
5221] 6/En’am, 21
5222] 6/En’am, 47
5223] 6/En’âm, 157
ZULÜM - ZÂLİM
- 1049 -
“Ey iman edenler! Küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi veliler/dostlar edinmeyin. Sizden kim onları velî/dost edinirse, işte onlar zâlimlerin kendileridir.” 5224
“Allah’a karşı yalan uydurandan daha zâlim kim olabilir? Onlar (Kıyâmet gününde) Rablerine arz edilecekler, şâhitler de, ‘işte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir’ diyecekler. Biliniz ki, Allah’ın lâneti zâlimlerin üzerinedir. Onlar (insanları) Allah’ın yolundan alıkoyan ve onu eğriltmek isteyenlerdir.” 5225
“Zulmedenlere meyletmeyin. Aksi halde size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra da size yardım edilmez.” 5226
“Şüphe yok ki Allah, adâleti, ihsânı (iyiliği), akrabaya vermeyi (yardım etmeyi) emreder. Fahşâyı (çirkin işleri), fenalık ve azgınlıkları/zorbalıkları yasaklar. Size öğüt vermektedir; umulur ki düşünür ve tutarsınız.” 5227
“Biz bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz zaman, onun varlık ve güç sahibi önde gelenlerine emredeceğiz. Böylelikle onlar, onda bozgunculuk çıkarırlar. Artık onun üzerine söz hak olur da, onu kökünden darmadağın ederiz.” 5228
“Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatılıp da ona sırt çevirenden, kendi elleriyle yaptığını unutandan daha zâlim kim vardır? Biz onların kalplerine, bu anlamalarına engel olan bir ağırlık, kulaklarına da sağırlık verdik.” 5229
“Zâlimlere hiçbir yardımcı yoktur.” 5230
“Ancak iman edip sâlih ameller işleyenler, Allah’ı çok zikredenler ve zulme uğradıklarında kendilerini savunanlar başkadır. Zâlimler, hangi inkılâpla devrileceklerini yakında bileceklerdir.” 5231
“Allah’a karşı yalan uyduran yahut kendisine hak gelmişken onu yalan sayandan daha zâlimi kimdir? Cehennemde kâfirlere yer mi yok?!” 5232
“...Allah’a şirk/ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür.” 5233
“Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çevirenden daha zâlim kim olabilir? Muhakkak ki Biz, günahkârlara, ettiklerinin karşılığı olan cezayı vereceğiz.” 5234
“Zâlimler için koruyucu bir dost da, sözü yerine getirilen bir şefaatçi de yoktur. (Allah) gözlerin hainliklerini ve göğüslerin saklamakta olduklarını bilir.” 5235
“Onlar(mü’minler), bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman, birbirlerine yardım ederler.
5224] 9/Tevbe, 23
5225] 11/Hûd, 18-19
5226] 11/Hûd, 113
5227] 16/Nahl, 90
5228] 17/İsrâ, 16
5229] 18/Kehf,57
5230] 22/Hacc, 71
5231] 26/Şuarâ, 227
5232] 29/Ankebut, 68 ve benzeri: 39/Zümer, 32
5233] 31/Lokman, 13
5234] 32/Secde, 22
5235] 40/Mü’min, 18-19
- 1050 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. Kim bağışlar ve barışı sağlarsa, onun mükâfatı Allah’a aittir. Elbette O, zâlimleri sevmez. Kim zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, böyle hareket edenlerin aleyhine bir yol (mes’ûliyet) yoktur (Onlar kınanmaz ve cezalandırılmazlar). Sorumluluk ancak insanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere yönelir. İşte böylelerine acı bir azap vardır. Kim sabreder ve affederse şüphesiz bu hareketi, yapılmaya değer işlerdendir. Allah kimi saptırırsa, bundan sonra artık onun hiçbir dostu yoktur. Göreceksin ki zâlimler, azabı görecekleri zaman, ‘geri dönülecek bir yol var mı?’ diyecekler... Kesinlikle bilin ki, zâlimler sürekli bir azap içindedirler.” 5236
“...Kim tevbe etmezse, işte onlar zâlimlerdir.” 5237
“İslâm’a çağrılırken Allah’a karşı yalan uydurandan daha zâlim kimdir? Allah, zâlimler topluluğunu doğru yola erdirmez.” 5238
“...Kim Allah’ın hududunu/sınırlarını aşarsa, şüphesiz kendisine zulmetmiş olur.” 5239
“O (Allah), dilediğini rahmetine dâhil eder. Zâlimlere gelince, Allah, onlar için elemli/ acıklı bir azap hazırlamıştır.” 5240
Hadis-i Şeriflerde Zulüm Kavramı
Bir hadis-i rivayette şöyle buyrulur: Rasûlullah (s.a.s.), Allah Teâlâ’dan rivâyet ederek şöyle buyurdu: “Allah buyurdu ki: ‘Ben zulmü kendime haram ettim; Onu, sizin aranızda da haram kıldım. Öyleyse sakın birbirinize zulmetmeyin!” 5241
“Allah, zâlime muhakkak ki, mühlet verir de onu yakalayacağı zaman, göz açtırmadan aniden yakalar.” Bu ifadeden sonra, Rasûlullah şu âyeti okudu: “Onlar zulüm işlemekte iken ülkeleri (veya kuşakları) yakaladığı zaman Rabbinin yakalayıvermesi işte böyledir. Gerçekten onu yakalaması pek acıklı, pek şiddetlidir.” 5242
“Mazlumun (bed)duâsından sakın. Çünkü mazlumun duası ile Allah arasında (kabule mâni olan) hiçbir perde/engel yoktur.” 5243
“Üç kimsenin duası red olunmaz: Orucunu açarken oruçlunun duası, adâletli yöneticinin, bir de mazlumun duası. Allah (c.c.) mazlumun duasını göklerin üstüne yükseltir ve duâ için gökyüzü kapıları açtırılır. Allah Teâlâ da: ‘İzzetime andolsun ki, bir süre sonra da olsa sana yardım edeceğim’ buyurur.” 5244
“Müslüman, diğer müslümanların onun elinden ve dilinden emin oldukları kimsedir.” 5245
5236] 42/Şûrâ, 39-45
5237] 49/Hucurât, 11
5238] 61/Saff, 7
5239] 65/Talak, 1
5240] 76/İnsan, 30
5241] Müslim, Birr, 15, hds. no: 2577, 4/1994
5242] 11/Hûd, 102; Buhâri, Tefsir 161, hds no: 206; Müslim, Birr 61, 62 –2583- ; İbn Mâce, Fiten 22, hds no: 4018)
5243] Buhâri, Mezâlim 9, hadis no: 9, Cihad 180; Müslim, İman 7, hadis no: 19, 1/150; Ebû Dâvud, Zekât 5, hadis no: 1584; Tirmizî, Zekât 4, -625-
5244] Tirmizî, Deavât 129, Hadis no: 3598, 5/578
5245] Buhâri, İman 4, 5, Rikak 26; Müslim, İman 64, 65; Ebû Dâvud, Cihad 3; Tirmizî, Kıyâme 53, İman 13
ZULÜM - ZÂLİM
- 1051 -
Peygamberimize, “hangi cihadın daha faziletli olduğu” soruldu. Buyurdu ki: “Zâlim bir sultanın (yöneticinin) yanında hakk kelimesini konuşmaktır.” 5246
“Kim bir kişinin zâlim olduğunu bilerek ona yardım etmek üzere zâlim ile birlikte yürürse, İslâm’dan dışarı çıkmış olur.” 5247
“Kim bir zâlime yardım ederse, Allah Teâlâ, o zâlimi ona musallat eder.” 5248
“İnsanlar, bir zâlimi görür, ona engel olmazlarsa, bundan dolayı hemen hepsi cezalanır.” 5249
“Allah’ım, benim işitme ve görme duygularımı düzelt ve onları bana vâris kıl (ölünceye kadar sahih ve sağlam olsunlar). Bana zulmedene karşı bana nusret ver (yardım et) ve zâlimden intikamımı bana göster.” 5250
“Kim bir kardeşinden haksız olarak bir şey almışsa (dinar ve dirhem olarak) kıymetlenmeden aynı gün iâde etsin.(Aksi takdirde) Eğer iyi bir ameli varsa, ondan haksızlık ettiği kadar alınır; yoksa, kardeşinin günahından ona yüklenir.” 5251
“Üzerinde (bir din kardeşinin) kendisine zulüm veya malına tecavüzden doğmuş bir hak bulunan kimse, dinar ve dirhem (para) bulunmayacak gün (kıyâmet) den önce, bu gün dünyada mazlumdan o hakkı bağışlamasını istesin. (Helâllaşmadığı takdirde) zâlimin sâlih ameli varsa ondan zâlimin zulmü miktarı alınır (da mazluma verilir). Eğer zâlimin haseneleri (sevapları) bulunmazsa, mazlumun seyyielerinden (günahlarından) alınıp zâlim üzerine yükletilir.” 5252
“Müflis (iflâs eden) kimdir bilir misiniz?” Ashâb: ‘Bizim aramızda müflis, hiçbir dirhemi ve eşyası olmayan kimsedir’ dediler. Bunun üzerine: “Gerçekten benim ümmetimden müflis, kıyâmet gününde namaz, oruç ve zekâtla gelecek olan kimsedir. Ama şuna sövmüş, buna zina isnadında bulunmuş, şunun malını yemiş, bunun kanını dökmüş, diğerini dövmüş olarak gelecek; buna hasenâtından, şuna hasenâtından (sevaplarından) verilecektir. Şayet dâvâsı görülmeden hasenâtı biterse, onların günahlarından alınacak ve bunun üzerine yüklenecek, sonra cehenneme atılacaktır. (İşte müflis budur.)” 5253
“Kıyâmet gününde hakları mutlaka sahiplerine vereceksiniz. Hatta boynuzsuz koyun için boynuzlu koyundan kısas alınacaktır.” 5254
“Şüphesiz ki zulüm, kıyâmet gününde zulumât/karanlıklar (olacak)dır.” 5255
“Kim arzdan bir parça yeri haksız zabt ederse, (kıyâmet gününde) yerin yedi katı halka gibi onun boynuna geçirilir.” 5256
“Kim yemini ile bir müslümanın hakkını elinden alırsa, o kimseye Allah, cehennemi
5246] İbn Mâce, Fiten 20, Hadis no: 4012, 2/1330
5247] İbn Kesir, Hadislerle K. K. Tefsiri, c. 5, s. 2089; Râmuz el-Ehâdis, c. 2, s. 445
5248] Deylemî; İbn Aslâkir, Tarih
5249] Tirmizî; Tuhfetu’l Ahvezî Şerhu Câmiu’t Tirmizî, 8/423
5250] Buhâri, Edebu’l-Müfred, 82, hadis no: 649-650
5251] Buhâri, Askalânî, Şerh-i Sahih-i Buhâri, c. 5, s. 161
5252] Buhâri, Mezâlim 10; Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 1, hds no: 2534
5253] Müslim, Birr ve’s-Sıla, 59 hadis no: 2581
5254] Müslim, Birr ve’s-Sıla, 60, hds no: 2582; Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 1, hds no: 2535
5255] Buhâri, K. Mezâlim ve’l-Gasb, 8, hadis no: 8; Müslim, K. Birr ve’s-Sıla, 57, hadis no: 2579
5256] Buhâri, K. Mezâlim ve’l-Gasb, 13-15; Müslim, K. Müsâkat, 137, 142 hadis no: 1610, 1612
- 1052 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vâcip kılmış, cenneti de haram etmiş demektir.” Bu söz üzerine ashabdan bir zât: ‘Pek az bir şey olsa da mı ya Rasûlallah?’ diye sormuş, Rasûlullah da (s.a.s.): “Misvak ağacından bir çubuk dahi olsa (yine böyledir)” buyurmuştur. 5257
“Zulüm üç türlüdür. Bir zulüm vardır ki, Allah onu affetmez. Bir zulüm vardır ki, Allah onu affeder. Bir zulüm vardır ki, Allah onun mutlaka hesabını sorar. Allah’ın affetmediği zulüm şirktir. Çünkü Allah ‘şirk, büyük bir zulümdür’5258 buyurmuştur. Allah’ın affedeceği zulüm; kulların kendi nefislerine karşı işlediği zulümdür. Rableri ile kendi aralarındaki işlerde (emre itaat ve yasaklardan kaçınmak noktasında) yaptıkları hatalardır. Allah’ın hiç bırakmayıp, mutlaka hesabını soracağı zulüm ise kulların birbirlerine karşı hayâsızlıklarıdır. Allah, bunların hesabını sorar ve zâlimleri cezalandırır.” 5259
Câhiliyyenin Zulüm Anlayışı
Câhiliyyenin adâlet ve zulüm anlayışı, birçok çarpıklıklarla ve çifte standartlı nifakla hastalıklı bir anlayıştır. Zulmü sadece fizikî bir yaptırım olarak ve hiç sebep yokken yapılan bir haksızlık olarak değerlendiren câhiliyye, özellikle müslüman müstaz’aflara inanç ve psikolojik zulümleri zulüm olarak kabul bile etmez. Câhiliyye zihniyetine sahip olanlar, kendi içinde bulundukları zulmün farkında bile değillerdir. Kendi kurtuluşları için çabalayan dâvetçilere ise kendi haklarına saldırıyor ithamında bulundukları çokça görülür. Allah’a şirk koşmanın büyük bir zulüm olduğunu hiçmi hiç düşünüp kavramazlar. Müslüman olduğunu iddia eden câhiliyye mensupları, müşrikçe inanç ve yaşayışı, küfür ahlâkını (ahlâksızlığını) bir hak olarak görür, müslümanların bunlara tavır almasını ise zulüm olarak değerlendirir.
Câhiliyyenin zulüm hakkındaki anlayışını Kur’an’dan bir örnekle sergileyelim: Kur’an’a göre put kırmak değil; puta tapmak zulümdür, hem de en büyük zulüm. Müslüman da zulme tepki gösteren kişidir. Zâlimin zulmüne engel olmak, kahramanca bir iş kabul edilmesi gerektiği halde, Hz. İbrahim’in putları kırmasının, putperest câhiliyye mensuplarınca bir zulüm olarak nitelendiğini Kur’an bize haber verir. “Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Kim cür’et etti ilâhlarımıza bunu yapmaya! Muhakkak o, zâlimlerden biridir’ dediler.”5260 Görülüyor ki, zulmü ortadan kaldırmaya çalışmak, putperestlerin bakış açısından büyük bir zulüm olarak değerlendirilmektedir.
İzutsu bu konuda şunları söyler: Zulüm, esasen kişinin meseleye bakış için seçtiği mihenge/ölçüye göre izâfî/görecelidir. Kâfirlere göre putların tahribi bir zulüm eylemi teşkil etmektedir. Zira, müşrikler açısından bakıldığı zaman, bunun yapılması için hiçmi hiç neden yok iken, mü’minler açısından aynı hareketi haklı gösterecek birçok sebep bulmak mümkündür. Benzer biçimde, müslümanların, sadece “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için kâfirler tarafından evlerinden çıkarılmaları onlar için, hiçbir haklı sebebe dayanmayan inkârı imkânsız bir zulüm fiilidir. Ancak, kâfirlerin bakış açısından, İslâm’ın tek Allah inancı, kendilerinin mü’minlere karşı bu şekilde davranmaları için yeterli sebebi rahatlıkla
5257] Müslim, İman 61, hadis no: 218; Nesâi, Âdâbu’l-Kudât, 30 hds no: 5384
5258] Lokman, 13
5259] Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbn Kesir, I/508
5260] 21/Enbiyâ, 59
ZULÜM - ZÂLİM
- 1053 -
sağlamaktadır.5261 “Kendileriyle savaşılanlara (mü’minlere), zulme uğradıkları için (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardıma mutlak surette kadirdir. Onlar ki, sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir.” 5262
Firavun’un İsrâil oğullarını köleleştirmesi, erkek çocuklarını öldürüp kız çocuklarını sağ bırakmaya varan zulümleri,5263 Firavun ve ona bağlı olanlarca normal bir durum olarak kabul edilirken; bu apaçık zulme karşı çıkan Hz. Mûsa, fitne ve fesad çıkaran bir nankör olarak nitelenir.5264 Meselenin hakikatini ve içyüzünü Hz. Mûsa Firavun’un suratına şöyle çarpar: “O başıma kaktığın nimet, İsrâiloğullarını köle yapman (yüzünden)dir.” 5265
Kur’an, şirkin ve dolayısıyla zulmün sebeplerinden birinin, ataların yolunu körü körüne sürdürme ve taklit olduğunu belirtir. Geleneği sürdürme alışkanlıkları, câhiliyye tarafından bir hak ve haklılık olarak benimsenir. O yüzden câhiliyye düşüncesinde, zulüm normal bir vaka, câhiliyye yönetiminde de doğal bir icraat olarak kabul edilir. Zulme adâlet, adâlete de zulüm dendiği, kavramların ters yüz edildiği de sıkça görülür.
Câhiliyye anlayışında câhiliyyet hamiyyeti/taassubu söz konusudur.5266 İster haklı ister haksız olsun, yakın akrabasını, hatta kendi sülâlesini, hemşehrisini, vatandaşını kayırma duygusu vardır. Dolayısıyla “kendi yakınları, hata etmez, zulm etmez, her zaman haklıdır; ona karşı olanlar da her durumda zulüm içindedir” anlayışı câhiliyyenin bu konudaki yaklaşımlarından biridir.
Zulmün Çeşitleri
Zulümden bahseden âyetlere ve hadislere baktığımız zaman üç türlü zulümden söz etmek mümkündür:
a- İnsanın Allah’a Karşı İşlediği Zulüm
Bu, insanların Allah’a şirk koşmaları veya küfr içinde, inkârcı olmalarıdır. Nitekim Kur’an’ın birçok âyetinde zulüm, kâfirlerin bir özelliği olarak geçmektedir. Kur’an birçok yerde kâfirlere ve müşriklere zâlim demektedir.
“İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar (var ya), işte emniyet/güvenlik onlar içindir ve onlar hidayete ermişlerdir.”5267 Bu âyet nazil olunca, imana zulüm karıştırma meselesi sahabelere ağır geldi. Peygamberimiz’e dediler ki: “Kim imanına zulüm karıştırmayabilir?” Peygamberimiz şöyle buyurdu: “İş böyle değildir. Siz Lokman’ın (a.s.) oğluna, ‘Ey oğlum, Allah’a şirk koşma, şüphesiz şirk en büyük zulümdür’5268 sözünü işitmediniz mi?” 5269
Allah’ı inkâr ederek ilâhlık dâvâsına kalkışanların bu tavrı da bir zulümdür.
5261] Toshihiko İzutsu, Kur’an’da Dini ve Ah. Kavramlar, s. 226
5262] 22/Hacc, 39-40
5263] Bk. 2/Bakara, 49-51
5264] 26/Şuarâ, 18-19
5265] 40/Mü’min, 26; 26/Şuarâ, 22
5266] 48/Fetih, 26
5267] 6/En’am, 82
5268] 31/Lokman, 13
5269] Buhâri; Müslim, nak. Muht. İbn Kesir, 3/65
- 1054 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Çünkü onlar böylelikle Allah’ın ilâhlık hakkına tecavüz etmektedirler.5270 Bunun tipik örneği Firavun’un yaptıklarıdır.5271 Peygamberlerini dinlemeyen, onların getirdiği âyetleri yalan sayanların bu hareketi bir zulümdür.5272 Bu gibi inkârcı zâlimler hak ettikleri cezaya daha dünyada iken kavuşurlar.5273 Kendi hevâlarına uyup da Allah’ın vahyine itaat etmeyenler de zulüm içerisindedirler.5274 Allah’ı bırakıp başka putlara (ilâhlara) ibâdet edenler de zulmetmiş olurlar.5275 Allah’a iftira etmek, O’nun adına din uydurmak da zulümdür. 5276
Örneklerde görüldüğü gibi zulüm; küfrün ve şirkin diğer adıdır. İnkârcıların ve müşrilerin yaptıkları yanlışlık ‘zulüm’, kendileri de ‘zâlim’ diye niteleniyor. Onların yaptığı karanlığa davetiyedir. Onlar bir taraftan Allah’ın zulmet (karanlık) dediği çıkmazları tercih ederken, bir taraftan da Rablik ve ilâhlık hakkını başka varlıklara vermektedirler. Bütün zulümlerin temelinde insanın Allah ile olan ilişkisini yerli yerine oturtmaması vardır. Bu sebepledir ki şirk, küfür, yalanlama, fısk ve cehaletin her türlüsü Kur’an’da zulüm olarak tanımlanır.5277 Şirk ve küfür gibi zulümler içinde bulunan insanın günahlarını Allah bağışlamayacaktır.5278 Çünkü şirk ve küfür büyük bir zulümdür. Biliyoruz ki, ilâh, rab ve melik olma Allah’ın hakkıdır ve insanın yalnızca Allah’ı rabb, ilâh ve melik olarak tanıması gerekir. Bu hakkı sahibine vermeyen insan, birinci derecede, yani en büyük zâlimdir. 5279
b- İnsanlar Arasındaki Zulüm
Zulüm, aynı zamanda insanların diğer insanlara, içinde yaşadıkları topluma ve tabiata, diğer canlılara karşı işledikleri suçlar, haksızlıklar ve tecavüzlerdir. Bu bir anlamda kişi ve kamu haklarının ihlâlidir. Bu ihlâli ister kişi yapsın, ister bir topluluk, isterse siyasî otoriteler yapsın; hepsi zulümdür. Bütün diktatörler, bütün despot ve baskıcı rejimler zulme başvururlar, elleri altındaki insanların haklarını gasp ederler. Kurulan zulüm düzenleri insanların en doğal haklarını vermezler, onlara baskı ve şiddet uygularlar.
Allah (c.c.) insanın cüz’î iradesini eline vermiş, ona müdahale etmemiştir. Bunun anlamı; dileyen iman eder, dileyen etmez. Sonucuna katlanmak şartıyla dileyen ibâdet eder, dileyen etmez. Allah (c.c.) kendi yarattığı ve ni’met verdiği insanın iradesine ipotek koymamıştır. Ancak insanların kurduğu nice zulüm sistemleri başkalarının iradelerine müdahale ederler. Onlara ‘şöyle inanacaksınız, böyle düşüneceksiniz, şöyle giyineceksiniz, böyle yaşayacaksınız’ diye dayatırla r. Şüphesiz bu zulümdür.
İnsan hakları ihlâlleri, tabiatın acımasızca tahribi, hayvanların, ormanların, yeşil alanların ve yeraltı zenginliklerinin yağmalanması birer zulümdür. Kişinin
5270] 21/Enbiyâ, 29
5271] 7/A’râf, 103
5272] 11/Hûd, 37
5273] 11/Hûd, 67, 94; 17/İsrâ, 59
5274] 30/Rûm, 29
5275] 37/Saffât, 22
5276] 3/Âl-i İmrân, 94
5277] 6/En’âm, 68, 93; 9/Tevbe, 23; 21/Enbiyâ, 2, 3, 5; 22/Hacc, 52-53; 39/Zümer, 32; 11/Hûd, 18-19; 2/Bakara, 114; 4/Nisâ, 168
5278] 4/Nisâ,168
5279] 31/Lokman, 13
ZULÜM - ZÂLİM
- 1055 -
mahkemede, iş yerinde, başka yerlerde hakkını alamaması zulümdür. Başkalarının hakkına engel olmak, rüşvet, torpil veya benzeri yollarla başkalarına ait bir hakkı almak, görevi kötüye kullanmak, emanate ihanet etmek zulümdür. Bütün işkence şekilleri, inançlara saldırılar, inançları yaşamanın önündeki engeller, kişilerin kimliğini ifade etmelerine engel olma, ırk ve bölge ayrımcılığı, sınıf kavgaları, dilleri ve kültürleri yasaklamak, ırk, dil ve renk gibi farklı dünyevî ve maddî unsurları yükseklik veya aşağılık sebebi saymalar birer zulümdür. Resmî ideolojilere inanmayanlara ikinci sınıf insan muamelesi yapmak, onların haklarına engel olmak, onlara tepeden bakmak da zulmün başka bir çeşididir. Yine, adam öldürmek, hırsızlık yapmak, gasp, soygun, baskı ve şiddet; zulümden başka bir şey değildir.
İnsanlara en güzel hayatı İslâm gösterdiği gibi, insanlar arasında adâleti de ancak İslâm’ın kuralları sağlayabilir. İslâm, insanların haklarını ve bu haklara riayet etmeyi en güzel şekilde göstermiştir. Allah’ın hükümleri, hayatı düzene koyan hükümlerdir. Bundan dolayı kişi veya siyasî otorite olarak, Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmemek zulme sebep olur. Buna sebep olanlar da zâlimlerdir. 5280
c- İnsanın Kendi Kendine Zulmü
İnsanın kendi kendine zulmü, ya şirke veya küfre bulaşarak olur, ya da inandığı halde Allah’a isyan ederek, yani günah işleyerek olur. Nitekim Hz. Âdem ve eşi, cennetten, orada yaptıkları hata sebebiyle çıkınca şöyle dua ettiler: “Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer bizi bağışlamazsan ve rahmet etmezsen, gerçekten zarara uğrayanlardan oluruz.”5281 Mü’minler, nefislerine zulmettikleri veya bir çirkin iş (fâhişe) işledikleri zaman hemen Allah’ı hatırlayıp, bağışlanma isterler. Buradaki nefse zulmetmek, günah işlemek anlamındadır. 5282
Kur’an, gerek dünyada gerek âhirette azabı hak edenlere Allah’ın kesinlikle zulmetmediğini, fakat onların kendi kendilerine zulmettiklerini ısrarlı bir şekilde vurgular. “Allah, insanlara hiç bir şeyle zulmetmez. Fakat onlar kendi nefislerine zulmederler.” 5283
Kendilerine kitap gönderilen insanların kimi nefsine zulmeder, kimi de Allah’ın izniyle hayırda öne geçer5284. Mü’min olduğu halde günah işlemek, hata etmek veya isyanda bulunmak suretiyle nefsine zulmedenler, Allah’ı Ğâfur (bağışlayıcı) ve Rahim (rahmet sahibi) olarak bulurlar. 5285
Hz. Al i şöyle der: “Bir kimse birine zulmettiği veya bir kötülük yaptığı zaman, hakikatte kendisine zulmetmiş olur. Çünkü Cenâb-ı Hak, Kur’ân’da: “Kim iyilik yaparsa, kendisinin lehine; kim de kötülük yaparsa, kendisinin aleyhinedir.”5286 buyurmuştur.
5280] 5/Mâide, 44
5281] 7/A’râf, 23
5282] 3/Âl-i İmrân, 135; ayrıca bk. 4/Nisâ, 64, 110
5283] 10/Yûnus, 44; ayrıca bk. 9/Tevbe, 70; 29/Ankebût, 40; 2/Bakara, 57; 7/A’râf, 160; 16/Nahl, 33, 118 vd.
5284] 35/Fâtır, 32
5285] 4/Nisâ, 110
5286] 41/Fussılet, 46
- 1056 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ülkelerin, toplumların ve uygarlıkların çöküş nedeni zulümdür. Toplum içerisinde servetiyle şımaranlar, ellerine iktidar gücünü geçirenler adâletle iş görmezlerse zulme saparlar. Zâlimler hevalarına (kendi nefislerinin arzularına) uyarlar. Onlar, akıllarını yerli yerinde kullanmayan cahillerdir. Tuğyan eden, azıp yoldan çıkan tâğutlar da zulüm yapmaktan geri durmazlar. Onlar adâlet ölçülerine zaten uymazlar. Bulundukları konuma, sahip oldukları güce ve iktidara hak ederek gelmedikleri için, bunları korumak üzere devamlı zulme başvururlar. 5287
Zâlim; Anlam ve Mâhiyeti
‘Zâlim’, zulmet mastarının fâil (özne) ismidir. ‘Zâlim’, zulmeden, zulüm işleyen kimse demektir. Zâlim, zulmün taşıdığı bütün olumsuz anlamların bizzat yapıcısı, meydana getiricisidir. Zulüm, esas itibariyle çok olumsuz bir eylemdir ve ‘zâlim’ de bu olumsuz eylemin öznesidir. Günlük dilde zâlim; merhametsiz, haksızlık yapan, gaddar ruhlu, işkence eden, baskı yapan kimsedir. Zâlim, hak sahiplerine hakkını vermediği gibi, baskı ve şiddetle başkalarının hakkına tecavüz eder, onlara kötülükte bulunur. Günlük dildeki bu kullanım, Kur’an’daki kullanımla karşılaştırınca yanlış değil; ama eksik bir anlamdır.
Mevdûdi, zâlim kelimesini şöyle açıklar: Arapça zâlim kelimesi çok geniş kapsamlı bir kelimedir. Zulüm, “bir hak veya görevi ihlâl etmek”tir. Zâlim ise, bir hak veya görevi ihlâl eden kişidir. Allah’a isyan eden bir kişi üç temel hakka tecavüz etmiş demektir. İlk olarak o, itaate lâyık olan Allah’ın haklarına tecavüz etmiştir. Daha sonra isyanına âlet ettiği tüm eşya ve varlıkların, örneğin kendi organ ve yetilerinin, diğer insanların, işlerine yardım eden meleklerin ve zulmü sırasında kullandığı bütün her şeyin haklarına tecavüz etmiş olur. Çünkü bütün bunların, Allah’ın dileği doğrultusunda kullanılmaya hakkı vardır. Son olarak, kendi haklarına tecavüz etmiş olur; çünkü kendi nefsinin de kendisi üzerinde, kendisini ziyana uğratmaktan korumak gibi bir hakkı vardır. Kendisi isyan etmek suretiyle Allah’ın azâbına uğradığında da, kendisine zulmetmiş olur. Bu nedenle Kur’an, günahı, birçok yerde zulüm olarak niteler.5288
Kur’an, ‘zulüm’ ve ‘zâlim’ kavramlarını çok sık kullanmaktadır. Zâlim kelimesi öncelikli olarak, inkârcıların önemli bir sıfatıdır. Aslında küfür ve şirk en büyük zulümdür. Bu anlamda müşrikler zâlimlerin ta kendileridir. Çünkü Allah’a ait olan ilâhlık hakkını yerine getirmiyorlar, bu hakkı inkâr etmek veya birden fazla ilâh tanımak suretiyle başkalarına veriyorlar. Onların içinde bulundukları küfür ve şirk hali karanlıktan başka bir şey değildir. Zulüm zihniyeti taşıyanlar hem kendileri için hem de başkaları için karanlık taşırlar, karanlık üretirler, karanlık işler çevirirler. Çevrelerinde hep karanlık vardır. Yaptıkları işlerin aydınlık bir yönü yoktur.
Zâlim ve Zulüm Mantığı
Zulüm, yaratılış düzenindeki uyumu, imar ve ıslahı bozmaktır. Öyleyse bu anlamda en büyük zâlim, kötü insandır. Yaratılış düzenini, tabiatı ve toplum bünyesindeki dengeyi hep bu kötü insan tipi bozmaktadır.
5287] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, 786-788
5288] Mevdûdi, Tefhîmu’l-Kur’an, c. 1, s. 65
ZULÜM - ZÂLİM
- 1057 -
Göklerin ve yerin Nûr’u olan Allah,5289 nûr saçan bir kandil (çerağ) olan Peygamberi aracılığıyla,5290 yine Nûr olan, baştanbaşa aydınlık olup insanları aydınlığa çağıran bir ilâhî kitap gönderdi.5291 Bu ilâhî kitap ve Allah’ın nûr olan elçisi bütün insanları Nûr’a, yani aydınlığa, her şeyin en güzeline, doğrusuna, Hakka ve adâlete, karanlık gibi olmayan iyiliklere dâvet ediyor. Allah böylece insanları karanlıklardan (zulumât’tan) Nûr’a (aydınlığa) çıkarmak istemektedir. 5292
Bütün bunlara rağmen bu Nûr’u görmek istemeyenler, bu Nûr’un getirdiği düzeni beğenmeyenler, iradelerini ve isteklerini bu Nûr’a bağlamayanlar, kendi hevalarına (aşırı istek ve arzularına) uyarak, kendileri karanlıkta kaldıkları gibi, çevrelerini de karartırlar. İnsanın benliğinde ve yeryüzünde dengeyi kurmak için gönderilmiş olan ilâhî ilkeleri, yaşama düzenini reddederler. Haddi aşarlar, yoldan çıkarlar, ölçüsüz hareket ederler, bozgunculuk yaparlar ve olması gereken dengeyi bozar, kaosa, haksızlığa, zulme ve adâletsizliğe yol açarlar. İşin garibi bu gibi insanlar, kendileri -Kur’an’ın deyişi ile- karanlıkta (zulumât’ta) oldukları, üzerinde bulundukları yol ve anlayış zulüm olduğu halde, onlar bu kötü durumlarını görmezler, Allah’ın dinine karanlık, insanları Allah’ın dinine dâvet edenleri de karanlık davetçisi diye suçlarlar. Kimileri de ya kör inadı sebebiyle, ya da aşırı cahil olması yüzünden, Allah’ın insanlar için seçtiği aziz İslâm’ı ortaçağ karanlığı gibi zanneder. Hâlbuki Allah (c.c.) kendi doğru yoluna, İslâm’a nur/aydınlık; diğer yollara da karanlıklar demektedir. İşte bu tür insanların yaptıkları zulüm; kendileri de zâlimdir.
Zâlim Tipleri
Üç çeşit zâlim vardır. Birincisi: Allah’a karşı isyan eden kâfir veya Allah’a ortak koşan müşriktir. Allah’ın âyetleri kendisine hatırlatıldığı zaman kibirlenerek yüz çeviren inkârcılar zâlimdirler.5293 Allah’ın âyetlerine yalan veya uydurma diyenler de aynı durumdadırlar.5294 Allah (c.c.) hakkında kafasına göre yalan uyduran ile ‘ben vahy aldım, Allah’ın gösterdiğini aynen gösteririm’ diyen iftiracı da zâlimdir.5295 Allah (c.c.)’ın yolunu tıkamak isteyenler ile, mescidleri tahrib eden veya oralarda Allah’a ibâdet edilmesini engelleyenler de zâlimdir. 5296
Şirk, şüphesiz en büyük zulümdür.5297 Şirk koşan müşrikler de zâlimlerin ta kendileridir. Allah (c.c.), Mûsâ (a.s.) Tûr dağında iken buzağıyı ilâh edinip tapınanlara da zâlim demektedir. Çünkü onlar, insan eliyle yapılmış bir heykeli ilâh haline getirmişlerdir.5298. Kim Allah’a ortak koşup müşrik olursa, Allah ona Cennneti yasak edecek ve bu gibi zâlimlerin yardımcıları olmayacaktır. 5299
İkincisi: Toplum ve kişi haklarına tecavüz edenlerdir. Bu kamu haklarına
5289] 24/Nûr, 34
5290] 33/Ahzâb, 46
5291] 5/Mâide, 15
5292] 2/Bakara, 267
5293] 18/Kehf, 57
5294] 62/Cuma, 5; 39/ Zümer, 32
5295] 6/En’âm, 93
5296] 2/Bakara, 114
5297] 31/Lokman, 13
5298] 2/ Bakara, 51, 92-93; 7/A’râf, 148
5299] 5/Mâide, 72
- 1058 -
KUR’AN KAVRAMLARI
saldırı ve kişinin -ister doğuştan ister sonradan elde ettiği- haklarını gasbetme, kişiye veya kamuya her türlü işkence, baskı ve hak ihlâli şeklinde ortaya çıkar. Hak ve adâleti dağıtma makamında olanlar, adâletten ayrılırlarsa; zâlim olurlar.
Devlet otoritelerinin fertlere ve toplumlara yaptıkları zulümleri de bu kategoride değerlendirmek mümkündür. Halkına zulmeden, onların haklarını vermeyen, toplum düzenini sağlamak için gönderilmiş olan Allah’ın hükümlerini uygulamayan bütün kişi ve rejimler zâlimdirler.5300 Zulmün kişiden kitleye, kitleden kişiye doğru gerçekleşmesi arasında fark yoktur. Zulüm zulümdür.
Kur’an, servet ve nimet sebebiyle şımaran, kendini büyük gören sonra da insanlara hükmetmek isteyenlere ‘teref’ demektir. Bu gibiler servetin sağladığı güçle insanlara tahakküm etmeye yeltenirler, onların haklarını ellerinden alırlar ve onları ‘müstaz‘af’ haline getirirler. Otorite gücüyle, malıyla veya başka bir şeyle kibirlenen ve kendilerini yüce görenlerin diğer adı ‘müstekbir’dir. Onlar bu kibirleriyle şımarırlar, üstünlüklerini göstermek için despotluk yapar ve insanların haklarına tecavüz ederler, onları kendi çıkarları için kullanmak isterler. Bunların yaptıklarının zulüm olması açısından, kişi ve kurum olması arasında, özel veya tüzel kişilik olmasında fark yoktur.
Tuğyan edenler/azgınlığa düşenler de, insanlar üzerinde rablik taslamaya kalkarlar ve böylece onlara hükmetmek, onlara kendi düzenlerini benimsetmek isterler. Şüphesiz onlar da zâlimlerin ta kendileridir5301. Kim olursa olsun toplumun ve kamunun haklarına tecavüz edenler, onların haklarını vermeyenler, hakların kullanımını rüşvet, torpil, baskı, şiddet ve terörle engelleyenler zâlimdirler. Yine, halkını Allah’ın indirdikleriyle yönetmeyip onlara haksızlık ve adâletsizlik yapanlar ile, mahkeme ve hukuk işlerinde ilâhî yasaları uygulamayarak adâletten ayrılanlar da zâlimdirler.
Üçüncüsü: Kendi kendine zulmeden zâlimler. Bu, kişinin Allah’a karşı hata işleyerek içine düştüğü günahkârlık, ya da bedenin veya ruhun hakkını vermeyerek, kendi bünyesindeki dengeyi bozmaktır. Hz. Âdem (a.s.) Cennette yasak meyveyi yedikten sonra yaptığı hatası için ‘kendi nefsime zulmettim’ demiştir.5302 İnkârından veya günahından dolayı azabı hak edenler, kendi kendilerine zulmedenlerdir. Allah onlar hakkında, “Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi nefislerine zulmettiler.” demektedir. 5303
Kur’an, muttakîlerin özelliklerini sayarken, “çirkin bir hayâsızlık işledikten ve nefislerine zulmettikten sonra Allah’ı hatırlayanlar, tevbe edenler” demektedir. Bu anlamda günah işlemek nefse karşı yapılmış bir zulümdür.5304 Allah (c.c.), Kitab’ı kullarından seçtiği kimselere miras kılmıştır. Onlardan kimileri nefislerine zulmederler, kimileri orta bir yol izlerler, kimileri de hayırda yarışırlar.5305 Kitab’a inandığı ve onu hayat kaynağı bildiği halde, Allah’ın koyduğu sınırları aşanlar kendi nefislerine karşı zâlim olurlar.
5300] 5/Mâide, 45
5301] 53/Necm, 52
5302] 7/A’râf, 23; 28/Kasas, 16
5303] 11/Hûd, 101; 43/Zühruf, 76; 3/Âl-i İmrân, 117; 16/Nahl, 33
5304] 3/Âl-i İmrân, 133-135
5305] 35/Fâtır, 32
ZULÜM - ZÂLİM
- 1059 -
Müslüman olsun, inkârcı olsun; kim Allah’ın koyduğu sınırlara tecavüz ederse, kim Allah’ın hükmünün dışında iş yaparsa o zâlimdir.5306 Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Kâfirler Allah’ın koyduğu ölçüleri, sınırları hiç tanımazlar, inanmazlar ve o ölçüleri kaale bile almazlar. Zaten kim Allah’ın koyduğu hükümleri, ölçüleri tanımazsa inkârcı olur. Bütün inkârcılar da zâlimdirler. Mü’minlerden bazıları ise, Allah’ın koyduğu ölçüleri kabul etmekle beraber, nefislerine karşı zulmederek o ölçüleri uygulamakta hata yapıp günaha düşebilirler. Böyle yapanlar da ‘fâsık’ olurlar. 5307
Kur’ân’a Göre Zâlimlerin Özellikleri
Bu zâlimlerin hiç bir velileri (yardımcıları) ve şefaatçileri yoktur.5308 Zâlimler zulümlerine devam ettikleri ve kötü huylarından vaz geçmedikleri için Allah (c.c.) onlara hidâyet vermez, yol göstermez. 5309
Allah (c.c.) zâlimleri kesinlikle sevmez.5310 Allah zâlimleri sevmediği gibi, aynı zamanda onları lânetlemektedir.5311 Onların sonları gerçekten çok kötü olacaktır.5312 Zâlimler için bir kurtuluş da mümkün değildir. 5313
Mü’minler zâlimlere sevgi besleyemezler, onları veli/dost kabul edemez, onlara hiç bir konuda yardımcı olamazlar. Müslümanların düşmanlığı da ancak zâlimleredir5314.
Yukarıda belirtildiği gibi, müşrikler ve kâfirler zâlimdirler. Zaten Kur’anî anlamda zulüm, bu iki tipin en önemli özelliğidir. Onlar, bir şeyi ait olduğu yerden alır başka yere koyarlar. Onlardan bir kısmı, azarak, haddini aşarak insanlara zulmeder, haklarını ellerinden alır. Onlar, Allah’ın ölçülerini dinlemez, kendi hevâlarına, kendi görüşlerine uyarlar. Onlar, karanlığın ve adâletsizliğin reklâmcılarıdır.
Allah’a, çocuk isnat ederek, ortağı, eşi, yardımcıları var diyerek iftira edenler,5315 Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenler, Peygamber’e uymayan ve itaat etmeyenler,5316 ilimsiz mürşidlik taslayıp insanları saptıranlar,5317 Allah’ın âyetleri hatırlatıldığı halde sırtını dönüp gidenler veya âyetleri reddedenler,5318 yetim hakkı yiyenler,5319 Allah’a ait şahitlikten kaçanlar,5320 aralarında hükmedilmek üzere Allah ve Rasûlüne çağrıldıkları halde yüz çevirenler,5321 Allah’ın âyetleriyle
5306] 2/Bakara, 229
5307] Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 766-771
5308] 2/Bakara, 270; 5/Mâide, 72; 40/Mü’min, 18
5309] 2/Bakara, 258; 3/Âl-i İmrân, 86; 5/Mâide, 51; 6/En’âm, 144; 28/Kasas, 50; 46/Ahkaf, 10
5310] 3/Âl-i İmrân, 57; 42/Şûrâ, 40
5311] 7/A’râf, 44; 11/Hûd, 18
5312] 3/Âl-i İmrân, 151; 5/Mâide, 72; 42/Şûra, 21, 45
5313] 6/En’âm, 135; 12/Yusuf, 23
5314] 2/Bakara, 193
5315] 2/Âl-i İmrân, 94; 6/En’âm, 21, 93, 144; 29/Ankebût, 68; 61/Saff, 7
5316] 17/İsrâ, 47
5317] 6/En’am, 144
5318] 18/Kehf, 57
5319] 4/Nisâ, 10
5320] 2/Bakara, 140
5321] 24/Nûr, 50
- 1060 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mücadele edenler,5322 tevbe etmeyenler,5323 müslümanları yurtlarından haksız yere çıkaranları dost bilenler,5324 yahudi ve hırıstiyanları Allah’ın yasağına rağmen velî/dost edinenler,5325 Allah’ın âyetleriyle alay edenler,5326 kâfirlikte direnen ana babayı ısrarlı bir şekilde velî/dost edinenler5327 zâlimlerdir.
Kur’an, mü’minlere zâlimler hakkında net bir tavrı emrediyor. Zâlimler, insan, toplum, yönetim, hüküm hayatında ve evrende dengeyi bozarlar. Haksızlık ve adâletsizliğe sebep olurlar. Onlar, Allah’ın sevmediği kimselerdir. İslâm, zâlimlerin doğru yolu bulmalarının metodunu çizdiği gibi, onlarla nasıl mücadele edileceğini de göstermiştir. Ancak İslâm, onlara meyletmeyi, onları velî/dost edinmeyi kesinlikle yasaklamaktadır: “Zulmedenlere meyil/eğilim göstermeyin, yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka veliniz yoktur, sonra yardım da göremezsiniz.”5328 Peygamberimize, “hangi cihadın daha faziletli olduğu” soruldu. Buyurdu ki: “Zâlim bir sultanın (yöneticinin) yanında hakk kelimesini konuşmaktır.” 5329
Mazlum; Anlam ve Mâhiyeti
Mazlum, ‘zulm’ kelimesinden türemiştir. Zulme uğrayan, kendisine zulmedilen demektir. Bilindiği gibi, insan bünyesinde ve tabiatta dengeyi bozmak, itaat etmesi gerekirken etmemek, Allah’a kulluk yerine başka tanrılara ibâdet etmek, bir kimsenin hakkını vermesi gerekiyorken vermemek, bir kimseye baskı ve işkence uygulamak, orta yolu izlemesi gerekirken haddi aşmak, günah işleyerek kendi insanlık onuruna zarar vermek gibi şeyler birer zulümdür.
Mazlum kavramı daha çok, baskı ve işkenceye uğrayan, kendisine haksızlık yapılan kimse demektir. Mazlum durumunda olan, aslında haksızlığı, baskıyı, cezayı hak etmemiş kimsedir. Ancak adâleti uygulamayan, insanlara karşı istikbar eden ve onlara haksızlık yapan, insanların haklarını zorla ellerinden alanlar başkasına zulmederler ve onları mazlum konumuna getirirler.
Mazlum kimseler; zulme/haksızlığa uğramışlar, hakları gasb edilmiş, müstaz’af durumuna düşürülmüş insanlardır. Öyle zavallı bir duruma düşmüşlerdir ki, hakkını bile savunamayacak bir zayıflıktadırlar. Mazlumların hakları zorla ellerinden alınmış, baskı ve işkencelere uğramışlardır. Hak etmedikleri bir cezaya çarptırılmışlar veya hakir görülüp hakarete uğrayarak haysiyetleri zedelenmiş, zenginliklerine ve mallarına tecavüz edilmiştir.
Allah katında en büyük günahlardan biri zulm etmektir. “İyi bilin ki Allah’ın lâneti zâlimlerin üzerinedir.”5330 Bu demektir ki insanların mazlum konumuna düşürülmeleri en büyük günahlardan biridir. Zulmün olduğu yerde mazlum da vardır, ama adâlet yoktur. Adâletin olmadığı yerde insanlar haklarına kavuşamazlar, o yerde huzur ve mutluluğun olması mümkün değildir.
5322] 29/Ankebût, 49
5323] 49/Hucurât, 11
5324] 60/Mümtehıne, 9
5325] 5/Mâide, 51
5326] 6/En’am, 68
5327] 9/Tevbe, 23
5328] 11/Hûd, 113
5329] İbn Mâce, Fiten 20, Hadis no: 4012, 2/1330
5330] 11/Hûd, 18
ZULÜM - ZÂLİM
- 1061 -
İslâm’ın korunmasını istediği beş şey: -Din, Mal, Can, Nefis ve Nesil emniyeti- kişi ve toplum hayatının temelidir. İnsan hakları dediğimiz şeyler de bu beş şeyin etrafında toplanır. İnsan doğuştan ve sonradan birtakım haklara sahiptir. Onlara bu hakları vermemek zulümdür.
Zâlimlerin yüzünden nice mazlum acı çekmiş, perişan olmuş, haklarından mahrum kalmıştır. Tarihte nice zâlimlerin yüzünden kitleler ve fertler sayısız zulümler görmüşler, nice insanlar en temel haklarından mahrum kalmış, nice insanların insanlık onuru ayaklar altında çiğnenmiştir.
Günümüzde insan haklarından çok söz edildiğine şahit oluyoruz. Bu elbette kötü bir şey değildir. Ancak, bir yandan da zâlimler zulümlerine devam ediyor. İnsan haklarından söz edenler, zulüm karşısında çifte standart uyguluyorlar. Güçlüler ve zenginler, fakirleri ve zayıfları ezmeye devam ediyor. Zayıf ülkelerin mazlumlarını pek savunan yok. Güçlü ülkeler kendi çıkarlarını savunan zâlimlere arka çıkıyorlar. Mazlumlar kendi yandaşları değilse ilgi göstermiyorlar.
Tarihî emperyalizm ve sömürgecilik, geçmişte çok zulümler işlemiş, pek çok insanı mazlum yapmıştı. Bugün de o çirkin emperyalizm ve sömürgecilik en vahşi bir şekilde devam ediyor. Yeryüzünde bir yığın insan en temel haklarından mahrum yaşıyor.
Dünyanın bazı yörelerinde zenginler ve zâlim yöneticiler, kendi vatandaşlarına baskı ve zulüm yapıyorlar. Böyleleri kendi halkına zulmetmekten, onların haklarına tecavüz etmekten adeta vahşi bir zevk alıyorlar. Bazıları, başka insanların vatanlarını, topraklarını, evlerini işgal ve gasp ediyorlar, bu cinayetlerine karşı çıkanları ya acımasızca sindiriyor, öldürüyorlar, ya da çeşitli yöntemlerle susturuyorlar, onları terörist ilan ediyorlar. Bazıları da, devlet ve makam imkânlarını kullanarak, rüşvet ve torpille, adamını bularak başkalarının hakkına tecavüz ediyor, haklarını savunamayan kimseleri mağdur edebiliyorlar. Bu sebeplerden dolayı niceleri mazlum konumuna düşüyorlar.
İslâm, zulmün her çeşidini yasaklamakta; müslümanlara, bütün zulümleri ortadan kaldırmak için çalışmalarını farz kılmakta; mazlumlara arka çıkılmasını emretmektedir. Kur’an, zâlimleri lânetliyor; adâleti yüce bir değer olarak ortaya koyuyor ve adâleti ayakta tutmaları için müslümanlara çağrı yapıyor. 5331
Müslüman, kimden gelirse gelsin zulme karşıdır. Mazlum kim olursa olsun onun yanındadır. İslâm’a göre, zulmetmek haram olduğu gibi, zulme uğramak da, zulmü kabullenmek de yoktur. Yani haksızlığa râzı olmak, zulme ve zâlimlere ses çıkarmamak, onların yaptıkları zulümleri seyretmek de câiz değildir. Zâlimlerle mücadele etmek, onların zulümlerine engel olmak, hem mazluma bir yardımdır, hem de zâlimin düzelmesini sağladığı için ona da bir yardımdır. İslâm’a göre mazlum, hakkı alınıncaya kadar güçlü ve üstün insandır. Zâlim ise, mazlumun hakkı kendisinden alınıncaya kadar en zayıf ve aşağı kimsedir.
Allah (c.c.) zulme uğrayanların (mazlumların) duasını kabul eder. Onların duası ile Allah arasında bir perde yoktur. 5332
5331] 5/Mâide, 8
5332] Müslim, İman 7, Hadis no: 19, 1/50; Ebû Dâvud, Zekât 4, Hadis no: 1584, 2/104; Tirmizî, Zekât 4, Hadis no: 625, 3/21
- 1062 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Ali (r.a.) “Zulmün iki unsuru vardır, zâlim ve mazlum. Zâlim, zulmettiği için; mazlum da zulme rızâ gösterdiği için zâlimdir” der. Mü’minler zâlim de mazlum da olmamalıdır. Kur’ân-ı Kerim’de de, “Ne zulmedersiniz, ne de zulme uğrarsınız.”5333 buyrulmaktadır. Şu halde zâlimin zulmüne rızâ gösteren ve onu zulmünden alıkoymak için ellerinden geleni yapmayan insanlar da zulümde ortaktırlar.
Allah, sözün bağrılıp çağrılarak söylenmesini hoş görmediği halde, zulme uğrayanın bunu açıkça ve her yerde söylemesine izin vermiştir. Bunun da ötesinde, mü’minleri överken, onların bir zulme uğradıklarında elele verip yardımlaşarak zâlime karşı çıktıklarını ve zulmü defettiklerini belirtir: “Ancak iman edip sâlih ameller işleyenler, Allah’ı çok zikredenler ve zulme uğradıktan sonra yardımlaşanlar başka.”5334; “Allah, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez, ancak zulme uğrayanlar hariç.” 5335
Zulmün Cezası
Hakkın/doğrunun ve adâletin ölçülerini koyan Allah, zâlimleri cezalandırmak suretiyle adâleti gerçekleştirmiş olur. Çünkü O, Âdil-i mutlaktır. Zulmün cezası esas olarak âhirette verilecektir. Çünkü bu dünya, ödül ve ceza yeri değil; imtihan yeridir. Hesap ve mahkeme âhirette görülecek, hak edenlere cezaları orada verilecektir. Ancak, bazı azgın zâlimlerin cezası dünyada verilmeye başlanır. Çünkü cezası en çabuk ve hatta daha dünyada iken verilen suçlardan biri ve en önemlisi, zulüm; özellikle başkalarına yapılan zulümdür. Zulmün bazısı affedilebildiği gibi, bazısı da kesinlikle azabı, hem de ebedî azabı gerektirir. Zulmün affı ise, tevbeye bağlıdır. Zâlimlerin tevbesini kabul, Allah’a kalmıştır.5336 Allah, insanların zulümlerine rağmen onları bağışlayabilir. Cezalandırması da çetindir.5337 Zulmedenler, âhirette, yeryüzündeki herşeyi, azabın fidyesi olarak vermeye râzıdır. Ama artık onların hiçbir fidyesi kabul edilmez. 5338
Günah işleyip kendisine yazık eden, nefsine zulmedenler, af dilemeli, tevbe etmelidir: “Kim zulmettikten sonra tevbe eder ve halini düzeltirse, Allah da tevbesini kabul eder.”5339. “Ve onlar, bir fâhişe/kötülük yaptıklarında veya nefislerine/kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe, istiğfâr ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde bile bile ısrar etmezler.”5340 Bu tevbe ile affedilen zulüm, başkalarının hukunun çiğnendiği, başkalarına karşı yapılan zulüm değildir. Bu tür zulmün affedilmesi için, o kişinin hakkını helâl etmesi şarttır.
Allah, zâlimleri sevmediği 5341 gibi, onlardan intikamını alır.5342 “...Biz ahâlisi Zâlim
5333] 2/Bakara, 279
5334] 26/Şuarâ, 227
5335] 4/Nisâ, 148
5336] 3/Âl-i İmrân, 128
5337] 13/Ra’d, 6
5338] 10/Yûnus, 54; 39/Zümer, 47
5339] 5/Mâide, 39
5340] 3/Âl-i İmrân, 135
5341] 3/Âl-i İmrân, 40, 57
5342] 15/Hicr, 78-79
ZULÜM - ZÂLİM
- 1063 -
olanlardan başkasını helâk edici değiliz.”5343 Bu dünyada helâke uğrayan Nûh kavmi, suda boğulmayla,5344 Âd kavmi, korkunç sesli azgın kasırgaya tutulmakla,5345 Lût kavmi üstlerinden taş yağmasıyla,5346 Medyen halkı depremle5347, Eyke’liler buluttan ateş yağmasıyla,5348 Firavun ve adamları suda boğulmakla5349 helâk olmayı hak etmişlerdir. Yoksa “Rabbin hiç kimseye zulmetmez.” 5350
Zâlimin Dünyada Cezalandırılması: Her zaman değilse de, zâlim, başkasına yaptığı zulmünden dolayı, daha dünyada iken ceza görür. Buna şu hadis delil olmaktadır: “Allah’ın, âhirete saklamakla beraber, bağy ve sıla-i rahim gibi daha dünyada iken sahibine cezayı lâyık gördüğü hiçbir günah yoktur.”5351 Allah, bağy, yani zulüm ve İslâmî yönetime karşı gelmek, bir de sıla-i rahim, yani başta anne baba olmak üzere akrabalarla ilişkiyi kesmek gibi bir günahın cezasını Allah esas olarak âhirete bırakmakla birlikte, işleyene âcilen verdiği başka bir günahın cezası yoktur. “Mazlumun bedduasından sakınma”yı emreden hadis de, bu cezanın âcilen verildiğini hatırlatır.
Fakat bu dünyevî durum; “her zâlim, daha dünyada iken hemen cezalanır”, şeklinde anlaşılmamalıdır. Çünkü, zâlime mühlet vermesi (imhâl), Allah’ın sünnetindendir. Onu cezalandırmayı ihmal etmesi sözkonusu değildir; ama imhâl etmesi mümkündür. Bazen onu dünyada cezalandırmaması, bizim bilmediğimiz, ama Allah’ın bildiği, ona nimet verip zulmünü ve küfrünü arttıracak fırsat vererek hak ettiği azabını artırması gibi bir hikmetten dolayıdır. Veya o mazlum başkalarına zulmetmiştir de, düştüğü durum, onun zulmünün bir cezası olarak karşısına çıkmıştır. Ya da Allah, zâlimin ileride düzelip samimi bir tevbe edeceğini veya mazlumun kendine zulmedenden ileride hakkını alacağını biliyordur. Allah’ın zâlimin cezasını geciktirmesi veya âhirete bırakmasında başka hikmetler de olabilir. Bütün hikmetleri kavramamıza imkân yoktur. Ancak, zulüm, yukarıdaki hadiste belirtildiği gibi, zulmü yapana cezanın tez gelmesini sağlar. Zulme uğrayanın duası da makbuldür; Ki o, çoğu zaman kendisine zulmedene âcil bir intikamla beddua eder.
Allah, Bazen Bir Zâlimi Diğer Bir Zâlimin Üzerine Musallat Ederek Cezalandırır: Allah’ın zulüm ve zâlimler hakkındaki bir sünneti/kanunu da, bireyleri birbirine zulmeden bir toplumun başına, yaptıklarının bir cezası olarak, zâlim bir yöneticiyi ve yönetimi Mûsâllat etmesidir. “İşte kazandıkları (günahları)ndan ötürü zâlimlerden bir kısmını diğer bir kısmının peşine böyle takarız.”5352 Dolayısıyla Allah, zulmün cezası olarak, zâlimi zâlime Mûsâllat kılar, o da onları zillet ve felâkete götürür. Nefsine zulmeden günahkâr zâlim, halkına zulmeden zâlim yönetici ve ticaretinde insanlara zulmeden hilekâr tüccar gibi bütün zâlimler bu âyetin tehdit eden kapsamına girmektedir. Fahreddin Râzi, bu âyetin tefsirinde şöyle der:
5343] 28/Kasas, 59
5344] 23/Mü’minûn, 28
5345] 23/Mü’minûn, 41
5346] 11/Hûd, 82
5347] 7/A’râf, 91
5348] 26/Şuarâ, 189
5349] 7/A’râf, 136
5350] 18/Kehf, 49
5351] Ebû Dâvud; Avnu’l Ma’bûd, Şerh-i Sünen-i Ebî Dâvud, 13/244
5352] 6/Enâm, 129
- 1064 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Âyet gösteriyor ki, halk ne zaman zâlim durumda olurlarsa, Allah onlara başka bir zâlimi Mûsâllat eder. Bu zâlim yöneticiden (ve yönetimden) kurtulmak istedikleri zaman da zulmü terkederler. Hadis-i şerifte: “Nasılsanız öyle yönetilirsiniz” buyrulmaktadır.5353 “Zâlim, Allah’ın kılıcıdır. Yoldan çıkmış azgınları onunla cezalandırır; sonra o zâlimden de intikamı alır.” Bu, zâlimler için bir tehdittir. Eğer zulmünden vaz geçmezse, Allah ona diğer bir zâlimi Mûsâllat eder. “De ki: ‘Allah’ın azabı size ansızın veya açıkça gelirse, zâlimlerden başkası mı yok olur!” 5354
Zâlimler Kurtulmazlar: Allah’ın zulüm ve zâlimler hakkındaki sünnetinden birisi de, onların, âhirette kurtulmayacakları gibi, dünyada da iflâh olmamalarıdır. “De ki: ‘Ey kavmim, gücünüz yettiğince yapacağınızı yapın, ben de yapacağımı yapıyorum. Yakında (dünya) yurdu(nu)n sonunun kimin olduğunu bileceksiniz. Muhakkak ki zulmedenler, kurtuluş yüzü görmezler!” 5355
Nice Kavim Kendi Zulümleriyle Helâk Olmuştur: Zulüm ve zâlim konusundaki sünnetullahın biri de toplumların kendi zulümleriyle helâk olmalarıdır. Bu kanunun izahı kabilinden Kur’an’da pek çok âyet bulunmaktadır: “Böylece (hiç bir fert kalmamak üzere) zulmeden toplumun kökü kesildi.”5356; “Zâlimlerden başkası mı helâk olur!”5357; “...Zulmettiklerinden dolayı nice toplumları helâk ettik, (onları helâk etmeseydik bile) iman edecek değillerdi. İşte biz suçlu kavimleri böyle cezalandırırız.”5358; “(Halkı) zâlim olan nice beldeyi kırıp geçirdik; arkasından da başka nice topluluklar vücuda getirdik.” 5359
Zâlim Toplumların Helâkı İçin Belli Bir Ecel (Süre) Vardır: Zâlim milletlerin yok olması için belli bir ecel söz konusudur. “Her ümmetin takdir edilmiş bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman, ne bir saat geri kalırlar, ne de ileri giderler.”5360 Zâlim milletler, belli bir süre yaşarlar, sonra ecelleri gelir, yok olurlar. Tıpkı ömrünün müddeti bitip eceli geldiğinde bir insanın ölüp yok olması gibi. Bunu şöyle izah etmek mümkündür: Bir millet içerisinde zulüm, insandaki hastalık gibidir. Hastalık, kendisi için takdir edilen sürenin bitiminden sonra hastanın ölümünü hızlandırır. Bu sürenin bitimiyle artık onun ölüm zamanı yaklaşmıştır. Aynı şekilde millet içerisinde zulüm, Allah’ın ecel olarak bildirdiği belirli müddetin bitmesiyle yıkıma, yok olmaya götüren zulüm mikroplarıyla o milletin helâkını hızlandırır. Allah’ın milletlerin ecelleri için koymuş olduğu müddet, adâlet ve zulüm gibi âmillere bağlıdır. Bütün zâlimleri cezalandırma hususunda O’nun sünneti/kanunu böyledir. Bu her zaman için geçerli bir kanundur. 5361
Bir Devlet, Küfür İle Ayakta Durabilir Ama Zulümle Duramaz: “Halkı sâlih ve muslih (ıslahatçı) olduğu halde Rabbin bir haksızlık ile memleketleri (yıkıp) helâk etmez.”5362 Bir devleti, yalnız küfrü sebebiyle helâk etmesi, Allah’ın sünnetinden değildir. Fakat devlet, küfrüne zulüm eklerse durum farklı olur.
5353] Tefsir-i Âlûsi, 8/27
5354] 6/En’âm, 47
5355] 6/En’am, 135
5356] 6/En’âm, 45
5357] 6/En’âm, 47
5358] 10/Yûnus, 14
5359] 21/Enbiyâ, 11
5360] 6/A’râf, 34; 10/Yûnus, 49
5361] Abdülkerim Zeydan, İlâhi Kanunların Hikmetleri, s. 150-158
5362] 11/Hûd, 117
ZULÜM - ZÂLİM
- 1065 -
Devletin zulüm sebebiyle helâk olması konusunda Abdülkerim Zeydan şöyle der: Aslında devletin zulmü bertaraf edip mazlumları himaye ederek zâlimleri cezalandırması beklenir. O yüzden zulmün en ağır ve en acı olanı, seni korumakla yükümlü olandan gelen zulümdür. Zulmün bu ve diğer çirkin çeşitlerini bizzat devlet uygular veya göz yumar, yahut yardımcı pozisyonunda bulunursa, halkın zihninde kötü bir izlenim bırakır; devlet hakkında var olan ümitleri korku ve endişeye dönüşür ve devlete olan güvenleri sarsılır. Ayrıca bu durum, onları devleti önemsememeye, idareyi zayıflatmaya, yönetimin devamından yana olmamaya ve onu müdafa etmemeye sevkeder. Daha kötüsü, onları devletin yıkımını, düşman istilâsıyla bile olsa yok olup gitmesini isteme gibi bir düşüncenin kucağına atar. Sonra da lisan-ı halleriyle şöyle derler: “Devlet, artık bizim için güven duyduğumuz, himaye gördüğümüz, haklarımızın korunması konusunda huzur içinde olduğumuz ve zâlimlerin düşmanlıklarına meydan verilmeyen büyük bir ev durumunda değildir.” Zulüm, bilfiil devlet eliyle devam ederse, zâlimler himaye görür, zulümleri örtbas edilirse, iş, devleti kendilerine düşman gören insanlarla işbirliği yapıp devleti yıkmak üzere harekete geçen mazlumlara kalır. Zulmederek halkını bu hale düşüren, bu konuda zâlime yardımcı olan ve zulme engel olmayan devletin durumu budur.” 5363
Zulmün Cezasından Ümmeti Korumanın Yolları: Zulüm, ümmetin helâkine sebep olunca, zulme râzı olmamak, zâlime karşı çıkmak, zulmüne engel olmak, ona boyun eğmemek ve meyletmemek şer’an vâciptir. Ümmet ancak bununla içine düştüğü zulmün sebep olduğu helâkten ve hak ettiği cezaya çarpılmaktan kurtulur.
Zulme Râzı Olmamak
Zulüm yapana zâlim, zulme uğrayana da mazlum denildiğini hatırlayalım. Zulme rızâ da zulümdür. Bir zâlimin zulmüne engel olmak için çalışmamak, susup oturmak, onun zulmüne ortak olmak demektir. Zulümle mücadele yalnızca mazlumların görevi değildir. İnsanlık onuru taşıyan, insan haklarının değerini bilen herkes zulümle ve zulmün uygulayıcısı zâlimlerle mücadele etmelidir.
Kur’an, mü’minlere, zulme uğrayanlar uğruna mücadele etmeyi, hatta savaşmayı emrediyor.5364 Zulme karşı mücadele edenler haklıdırlar ve onlara bir kınama yoktur. Ama zâlimler için en uygun cezalar vardır.5365 Zulmedenler, tevbe edip zulümlerinden vazgeçmedikçe ve hakları sahiplerine vermedikçe, kendileri için bir kurtuluş yoktur. Zâlimin sonu kötü; zulmün sonu çöküştür. 5366
Mü’minler, birbirlerinin dostu olan yahudi ve hıristiyanları dost edinemez, onları dost edinen onlardandır. Allah zulmeden kimseleri doğru yola eriştirmez.5367 Mü’minlerle din uğrunda savaşanları, onları yurtlarından çıkaranları ve çıkarılmasına yardım edenleri dost edinmek haramdır. Onları dost edinen zâlimdir.5368 Böyle olmayanlara iyi ve âdil davranılır, çünkü Allah iyi ve âdil olanları sever. Mü’minler, küfrü imana tercih eden babalarını ve kardeşlerini de dost edinemez.
5363] Abdülkerim Zeydan, a.g.e. s. 161-162
5364] 4/Nisâ, 75
5365] 42/Şûrâ, 42
5366] 6/En’âm, 135; 28/Kasas, 37
5367] 5/Mâide, 51
5368] 60/Mümtehine, 9
- 1066 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Onları dost edinenler, kendilerine zulüm/yazık etmiş olurlar5369. Zâlimin dostu yine bir zâlimdir.5370 Allah, zâlimlerin bir kısmını, kazandıklarından ötürü, diğer bir kısmına Musallat eder. 5371
İnsanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere karşı durulmalıdır.5372 Bozgunculuğa engel olunmalıdır. Kendilerine verilen nimete karşı haksızlık edenlere uyanlar suçludur.5373 Cehennem görevlilerine; zulmedenleri, onlarla işbirliği edenleri cehenneme atmaları emredilir: “(Allah, meleklerine emreder:) ‘Zâlimleri, onların arkadaşlarını/işbirliği edenleri ve Allah’tan başka tapmış oldukları putları toplayın. Onlara cehennemin yolunu gösterin. Böylece onları tutuklayın, çünkü onlar suçludurlar.”5374 Hz. Peygamberimiz’e (ve dolayısıyla bütün mü’minlere) zâlimlerden uzak durma emri verilmiştir: “Âyetlerimiz hakkında (ileri geri konuşmaya) dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak ol (meclislerini terk et). Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra (hemen kalk) o zâlimler topluluğu ile oturma.”5375 Zulmedenlerden değil; Allah’tan korkmak gerekir.5376 Zâlimlere yönelinmez, mü’minlerin Allah’tan başka dostu yoktur, aksi halde yardım da görmezler.5377 Zâlimler için Allah’a başvuruda bulunulmaz. 5378
Kur’an’ın insanlara gönderiliş sebeplerinden biri de, yaptıklarından vazgeçsinler diye zâlimleri korkutmak ve tehdit etmektir. 5379
Her gece yatmadan önce, Rabbimizle ahdimizi tazeliyor, Vitr namazında Kunut duâlarıyla O’na söz veriyoruz: “Yâ Rabbi! Sana karşı fücur işleyen günahkârları, zâlim ve fâcirleri hal’ edeceğiz (makamlarından alaşağı edip indireceğiz). Onları terk edeceğiz.” Mü’min, sözünde duran kimsedir; hele Allah’a verdiği sözden hiçbir şekilde caymaz. Eğer bu konuda gücü yoksa, küfre boyun eğip zillet içinde, ezilmiş ve müstaz’af olarak zâlimlerin emrinde ve zulmünde yaşamaktansa Allah’ın geniş arzında daha müslümanca/özgürce yaşayabileceği yere hicret etmelidir. Zulme uğratıldıktan sonra, Allah yolunda hicret edenleri, Yüce Allah, dünyada güzel bir yerde yerleştirir, âhiret ecri ise daha büyüktür5380. Zulüm beldesinden göç etmeyip, orada müstaz’af (zavallı/ezilen) olarak yaşamayı da, kendine zulüm olarak adlandırır, bunların sorumlu tutulacağını belirtir.5381 Buna göre, zulme rızâ gösterip karşı çıkmamak da bir çeşit zulümdür, zâlimle işbirliğidir.
Kur’an’ın savaşa izin veren (seyf/kılıç) âyetinin gerekçesi, zulme uğramaktır: “Kendileriyle savaşılanlara (mü’minlere) zulme/haksızlığa uğramış olmaları sebebiyle, (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardıma mutlak surette
5369] 9/Tevbe, 23
5370] 45/Câsiye, 19
5371] 6/En’âm, 129
5372] 42/Şûrâ, 42
5373] 11/Hûd, 116
5374] 37/Saffât, 22-24
5375] 6/En’âm, 68
5376] 2/Bakara, 150
5377] 11/Hûd, 113
5378] 11/Hûd, 37); 23/Mü’minûn, 27
5379] 46/Ahkaf, 12
5380] 16/Nahl, 41
5381] 4/Nisâ, 97
ZULÜM - ZÂLİM
- 1067 -
kadirdir. Onlar, başka değil, sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir.”5382 Savaş sırasında zulmedenlerden başkasına düşmanlık yoktur. 5383
Zulme karşı savaşmak, yalnızca zulme kendisi uğradığında gerekli değildir. Yardım talebinde bulunan müstaz’afların yardımına, bir insanlık borcu olarak koşulur: “Size ne oldu da Allah yolunda ve ‘Rabbimiz! Bizi, halkı zâlim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip çıkan gönder, bize katından bir yardımcı lutfet’ diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? (Bu çağrıya uymayıp, savaştan kaçmaya hakkınız yok). İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvâlar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; Şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.” 5384
Allah’a ve peygamberine itaatsizlik, zulmün görüntüsü ve isbatıdır. Süpheşiz ki ölçüyü (hükmü ve ilkeleri) Allah ve Rasûlünden almayanlar, onların hükümleriyle hükmetmeyenler zulme mutlaka bulaşırlar. “Bunlar Allah’ın hudutlarıdır. Her kim Allah’a ve Rasûlune itaat ederse, onu altından ırmaklar akan Cennetine kabul edecektir. Kim de Allah’a ve Peygamberine itaatsizlik eder ve O’nun sınırlarına (İslâm’ın ölçülerine) tecavüz ederse, onu sonsuza kadar kalmak üzere ateşe atacaktır.”5385 Allah’ın sınırlarına da ancak zâlimler tecavüz ederler. 5386
Mehmed Âkif, zulme tepki hakkında şunları haykırır:
“Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem.
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdâdıma saldırdımı, hatta boğarım,
Boğmasam da hiç olmazsa yanımdan koğarım.
Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam.
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle.
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum.
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.
Kanayan bir yara gördümmü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım:
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu,
5382] 22/Hacc, 39-40
5383] 2/Bakara, 193
5384] 4/Nisâ, 75-76; Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar, s. 260-261
5385] 4/Nisâ, 13-14
5386] 65/Talak, 1
- 1068 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İrticâın şu sizin lehçede mânâsı bu mu?” 5387
Zâlime Karşı Tavır
Kur’an zâlimlere karşı mücadele etmeyi, yeri gelince de savaşmayı meşrû, hatta olmazsa olmaz görüyor. Aslında, yeryüzündeki savaşların, fitnelerin, karışıklıkların asıl sebebi zâlimlerin zulümleridir. Onlara karşı insan onuru taşıyan herkesin mücadele etmesi gerekir.5388 Zulme rızâ göstermek, zâlimlerin yaptıklarına ses çıkarmamak da zulümdür. Kur’an, zâlimlerin yanlarında oturmayı bile hoş görmüyor, yasaklıyor.5389 Peki, onları benimseyerek, onlara yaltakçılık yaparak, onlardan bir menfaat umarak, yaptıklarını onaylarcasına onlarla birlikte olanlara, hele onlara yardımcı olan ve onları çeşitli yollarla destekleyenlere ne demeli? Elbette onlar da zâlimlerdendir.
İslâm’a göre zâlimin tanımı gayet açıktır: Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyen, o hükümleri uygulayarak adâleti sağlamak bir tarafa, onları korkusuzca inkâr eden, onlara düşmanlık yapan, o ilâhî ölçülerin hayata hâkim olmaması için her türlü çabayı gösteren; bu inkârcı kafa yapısına sahip olduktan sonra insanlara zulmeden, onların haklarını elinden alan, ya da onların haklarına ulaşmalarına engel olan herkes zâlimdir.5390 Bu zâlimler Allah yolunun düşmanları oldukları gibi, insan haklarının da düşmanıdırlar. Çünkü onlara göre kendi çıkarları ve keyifleri her türlü hakkın üzerindedir. 5391
İlâhî vahyin ve peygamberlerin en önemli hedefi, insan toplumunda adâleti ikame etmektir. Kâinatın bütününde kaos değil; uyum ve düzen hâkimdir. Oysa insan eli ve insan müdahalesi olan doğada ve toplumda bozulmalara rastlamaktayız. İşte adâletin/dengenin bozulması olgusuna zulüm, ilâhî dengenin korunmasına da adâlet diyoruz. İnsanoğlu, tabiatı ve yaratılışı itibariyle iki eğilimlidir. Bu yüzden adâlete de, zulme de meyledebilir. Rabbimiz, insanı kaostan arındırarak tabiatı âhenkli bir şekilde insanlara emanet etmiştir. İnsanın temel görevlerinden biri de, dengeyi koruyarak bozulmayı, bozgunculuğu engellemektir. Çünkü dengeyi bozmak, emaneti korumamaktır, yeryüzü halifeliğine uygun davranmamaktır. Bilindiği gibi, insan toplumunda ilâhî hukuka uygun davranmak adâlet; ilâhî hukuka/şeriate aykırı davranmak ise zulümdür.
Müslümanlara, hayatın bütün alanlarındaki zulme karşı, ellerindeki tüm imkânlarla mücadele etmeyi Kur’an emretmektedir.5392 Bu mücadele, mü’minlerin toplu eylem gerektiren görevleridir. O yüzden mü’minler cemaat ve teşkilât olmalı, her çeşit zulme karşı tek vücut ve saf halinde bir araya gelip yardımlaşabilmelidir. Kur’an’a inananlar, Kitab’ın insanlar arasında Allah’ın gösterdiği gibi hüküm vermek ve yaşanmak, topluma hâkim olmak üzere indiğinin bilincinde olmalıdırlar.
İnsanın yaratıldığı günden bu yana kesintisiz olan tek mücadele, tevhidle şirk arasındadır. Bu, aslında adâletle zulüm arasındaki mücadeleden ibarettir. Çünkü
5387] Mehmed Âkif Ersoy, Safâhat, s. 400
5388] 4/Nisâ, 75
5389] 6/En’âm 68
5390] 5/Mâide, 45
5391] Hüseyin K. Ece, A.g.e. s. 769-770
5392] 2/Bakara, 29; 31/Lokman, 20; 10/Yûnus, 55, 66
ZULÜM - ZÂLİM
- 1069 -
bu mücadelede müşriklerin safı hep zâlimlerin yanıdır. Taşıdıkları şirk ve küfür hastalığının sonucu olarak, müşrikler ve kâfirler, adâlet çağrısı yapan peygamberler ve onların yolunu takip edenlerden rahatsız olmuşlardır. Bazen bu rahatsızlıklarını haksız yere öldürmeye kadar götürürler. “Allah’ın âyetlerini inkâr edenler, haksız yere peygamberlerin canlarına kıyanlar ve adâleti emreden insanları öldürenler (yok mu); onlara acı bir azabı müjdele!” 5393
Müşriklerin bu tavırlarının evrensel olduğunu yakından gözlemleyebildiğimiz bir tarih kesitinde yaşıyoruz. Sistemin asgari ücret zulmünü, hukuk tanımazlığını, din emniyetini yok edişini, irtica adıyla müslümanlara ve İslâm’a saldırmaları ve haksız kazancı teşvik edişini, yargısız infaz ve öldürmeleri, kadın ve erkeklerin iffetleriyle yaşama haklarını yok edişlerini, kamuya açık alanlarda ve özellikle üniversitelerde başörtüsüne izin verilmemesini eleştirip tepkisini ortaya koyanları hapis, işkence ve çeşitli zulümler beklemektedir.
Allah’ın âyetlerini yalanlayanlara karşı hak ve adâleti ayakta tutması gereken İslâm ümmeti, Kur’ânî akîde temelinde bir araya gelerek yeryüzündeki zulmü ortadan kaldırmakla vazifelidir. Kur’ânî akîde temelinde hareket eden, itidalli, orta yolu esas alan bu topluluk, sayıları kaç olursa, imkânları ne olursa olsun, haktan ayrılmadan bâtılla/zulümle mücadeleden geri durmamalıdır. Kendi nefislerine ağır gelse de, kendi kişiliklerine karşı olsa da, ilâhî gerçekleri savsaklamadan yürürlüğe koymalıdırlar. Hakkı hâkim kılmaya çalışmak, zulmü engellemek, hakka uygun âdil hükümler vermek, bu topluluğun vazgeçilmez bir ilkesi olmalıdır.
Mü’minler, temellerini Kur’an’da buldukları ilkelerle yeryüzünden zulmü söküp atmalı, yerine adâleti ikame etmelidirler. Adâleti ayağa kaldırma görevi müşrik ve münâfık gruplara bırakılamayacak, ertelenemez aslî bir farîzadır. Adâletin gereğince ikamesi, ancak temelini ilâhî hukuktan almasıyla mümkündür. Şurası da unutulmamalıdır ki, beşer zihni adâletin net ölçülerini belirleme ve her çeşidini tespit konusunda âcizdir. Günümüzde neredeyse halkı müslüman olan bütün ülkelerde batı hukukunun laik karakterinin işgalini görmekteyiz. Bu etki dolayısıyladır ki, laik kurallar İslâmî adâletin gündeme gelmesini ve uygulanmasını engellemektedir.
Şüphesiz Kur’an, insanlar arasında adâleti sağlamak için indirilmiştir. Bu konudaki ölçüler gayet nettir. Mü’minler, insanlar arasından çıkarılmış vasat/orta yolda bir ümmet olarak adâleti ikame etmede tanıklık ve örneklik etmekle yükümlüdürler. Bunun gereği olarak zâlimleri, fıtratına ve Allah’a ihânet edenleri dost tutmamak, onlara taraf olmamak, yeryüzündeki zulmü/ haksızlıkları ortadan kaldırmak, temel bir kulluk görevimizdir. 5394
Toplumsal ve Siyasal Zulme Karşı Yardımlaşmak: “İnsanlar, bir zâlimi görür, (önlemeye güçleri yettiği halde) ona engel olmazlarsa, bundan dolayı hemen hepsi cezalanır.”5395 Zulümden uzak yaşamak, zâlime boyun eğmemek ve ona karşı direnmek, birey olarak engel olamayacakları zulme karşı yardımlaşmak mü’minlerin İslâmî kimlikleri açısından olmazsa olmazları arasındadır. “Bir zulüm ve saldırıya
5393] 3/Âl-i İmrân, 21
5394] Fevzi Zülaloğlu, Haksöz, 71, s. 38-41
5395] Tirmizî; Tuhfetu’l Ahvezî Şerhu Câmiu’t Tirmizî, 8/423
- 1070 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uğradıkları zaman, birbirlerine yardım ederler.”5396 Kurtubî, bu âyeti şöyle açıklar: “Yani, zâlimler tarafından zulme mâruz kaldıklarında teslimiyet göstermezler.”5397 Sahih-i Buhâri’de İbrahim en-Nehâî’nin şöyle dediği kayıtlıdır: “Ashab horlanmaktan, zelil bir duruma düşürülmekten hoşlanmazlardı. Ama güçlü olduklarında da af ederlerdi.” 5398
Zulmedenlere Az da Olsa Meyletmek: Ümmeti helâke ve cehenneme sürükleyen şey, sadece zulmü işlemek değil; aynı zamanda zulüm işleyenlere az da olsa meyletmektir: “Sakın zulmedenlere en ufak bir meyil duymayın, sonra size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka dostunuz yoktur. Sonra (Allah tarafından da) size yardım edilmez.”5399 Zemahşerî, bu âyetin tefsirinde şöyle der: “Meyl etmenin yasaklığı; zâlimlerin arzularına boyun eğmeyi, onlarla beraber olmayı, sohbetlerine katılmayı, ziyaretlerinde bulunmayı, dalkavukluk etmeyi, yaptıklarına rızâ göstermeyi, onlara benzemeyi, şekilleriyle şekillenmeyi, övgüyü andıran ifadeler kullanmayı ve tasvip anlamı taşıyacağı için onların süs ve giyimlerine özenip en küçük bakışı bile kapsamaktadır. Rükûn, az bir meyil demektir. Âyette “zulmedenlere” denilip de “zâlimlere” denilmemesinin inceliğini de düşünmek gerekir. (Zulmü kendisine âdet edinenlere zâlim denir; zulmü âdet edinmediği halde en ufak bir zulme yeltenene dahi hafif bir meylin olmaması gerektiğine işaret edilmiştir.) 5400
Zâlimlere meyleden onlardan olur. Zâlimlere verilen ceza, ona da verilir. Bunları ateş cezasından kurtaracak dostları da olmayacaktır. “Rabbimiz! Sen kimi ateşe koyarsan, artık onu rüsvay/perişan etmişsindir. Zâlimlerin hiç yardımcıları yoktur.”5401 Peygamber Efendimiz’in zâlim yöneticilere yardımcı olma konusundaki hadisleri meşhurdur: “Benden sonra birtakım emirler (yöneticiler) olacaktır. Kim onların yalanlarını tasdik eder ve yaptıkları zulümde kendilerine yardımcı olursa Benden değildir. Ben de onlardan değilim. O kimse Benim havzımın etrafına yaklaşamayacaktır. Kim onların yalanlarını tasdik etmez ve onlara zulümlerinde yardımcı olmazsa, o, Bendendir; Ben de onunla beraberim. Ve o kimse havzımın kenarında Bana ulaşacaktır.” 5402
Zâlime Yardımcı Olmak: Bütün şekil ve türleriyle zâlime meyletmek caiz olmadığına göre, zâlimin zulmüne yardım etmek haydi haydi caiz olmaz. Zâlime yardım edenler, aynen onun gibi zâlim olurlar. “Bir kimse bilerek zâlime yardım kastı ile onunla beraber yürürse, o kimse İslâmiyet’ten çıkmıştır.”5403 Zâlim bir yönetici, çevresinin ve yandaşlarının yardımıyla zulüm yapmaya imkân bulur, yoksa yalnız kendisi bunca zulmün hakkından gelemez. Hangi şekliyle olursa olsun, zâlime yardım câiz değildir. Çünkü bu, onu desteklemek, zulmünü icrâ etmesine müsaade etmek demektir. Bu sebeple zâlim yöneticiye azap geldiği zaman, aynı şekilde (bu zulümleri onaylayan) yardımcılarına ve memurlarına da gelir. Çünkü onlar da onun kadar zâlimdirler.
Nitekim Firavun'a gelen azap, avanesine de gelmişti. “Gerçekten Firavun,
5396] 42/Şûrâ, 39
5397] Kurtubî 16/39
5398] Askalânî, Şerh-i Sahih-i Buhâri, 5/99
5399] 11/Hûd, 113
5400] Tefsir-i Zemahşerî, 2/433
5401] 3/Âl-i İmrân, 192
5402] Tirmizî; Nesâi; Tâc Tercümesi, c. 3, s. 106
5403] Râmuz el-Ehâdis, c. 2, s. 445
ZULÜM - ZÂLİM
- 1071 -
Hâmân ve askerleri hatalıydılar/yanılıyorlardı.”5404 Allah, hepsini bu âyette “hata” vasfı ile bir araya getirmiştir. Hataları, Firavun’un zulmetmesi, yardımcısı Hâmân ve askerlerinin de buna yardımcı olmalarıdır. Bu sebeple azap Firavun’a inince, yardımcılarına da inmişti: “Biz hem onu, hem de askerlerini yakaladık. Onları denize atıp boğduk.”5405; “Biz onu ve askerlerini tuttuk, denize attık; bak o zâlimlerin sonu nasıl oldu!”5406 Allah, hepsini “zâlim” olarak vasıflandırdı. Firavun’a ve ona yardım ettikleri için askerlerine “zâlimler” diyerek hepsini aynı azapla helâk ettiğini Rabbimiz haber vermektedir.
Zâlime Duâ Etmek: Zulmün devamına, zâlimin zulmüne imkân bulacak tarzda yaşamasına duâ edilemez. “Zâlimin bekası için duâ eden kimse, Allah’ın mülkünde O’na âsi olunmasını istemiştir.”5407 Süfyanu’s Sevrî; “Çölde susuzluktan ölmek üzere olan bir zâlimi görürsek ona su verelim mi?” diye soranlara: “Hayır!” cevabını vermişti. “Ama ölür” denilince de, “Bırakın ölsün!” demişti.5408 Allah Teâlâ, Hz. Nuh’a; “Zâlimler için Bana duâ etme, hiç yalvarma!”5409 ihtarında bulunmuştur.
Müslüman Cemaatin Zâlimlere Meyletmeye Benzer Davranışlardan Sakınması: Müslüman cemaatin, iyi niyetle de olsa, zâlimlere meyletme anlamı taşıyan davranışlardan son derece kaçınması lâzımdır. Çünkü iyi niyet, bazen belli şartlar dâhilinde sahibinden günahı kaldırsa da yanlışı doğruya; haramı helâle çevirmez. Onun için, özellikle cemaat liderinin ve kadrosunun, zâlim yöneticilerin arasında bulunması, onları tasvip etmediğini ilan etmeksizin onlarla birlikte halkın önünde görülmesi, cemaatin zâlim idarecilere dalkavukluk ettiği veya onları desteklediğinin intibaını vererek insanları samimiyetlerinde şüpheye düşürücü davranışlarda bulunması caiz değildir. Aksi halde onlar, kendi sorumluluklarına cemaati de ortak ederler.
Müslüman cemaate düşen, halkın kusur ve yükümlülüklerini ümmete göstermesidir. Halkın kusurları, zâlim idarecinin karşısında susmak, eğilmek, ona meyletmek ve destek olmak suretiyle zulmüne yardımcı olmalarıdır. İşte onların bu kusurları olmasa, zâlim, yetkisini kötüye kullanmayacak ve zulmünü sürdüremeyecekti. Müslümanlara düşen, zâlimi zulme götüren bütün sebepleri ortadan kaldırmaya ciddi bir gayretle yükümlülüklerini yerine getirmektir. Ayrıca, zâlim yöneticiyi onaylamama, ona olan fiilî hoşnutsuzluğu hayata geçirmek için gerekli gücü oluşturma ve fiilen zulmü ortadan kaldırma gibi sorumlulukları da yerine getirmesi gerekir.
Allah, hayat kanunlarını ve toplum içerisindeki genel sünnetlerini insanlar için devre dışı bırakmaz. Kaldı ki, onların durumları, Allah’a Rasûlullah’tan ve O’nun arkadaşlarından daha sevimli değildir. Allah onların çektiği eziyet ve Allah yolunda karşılaştığı musibetleri, yeryüzünden zâlimleri ve tâğutları kaldırmak için Allah’ın yardımına mazhar oluncaya kadar olağanüstü fedâkârlıklarını bize anlatır. Müslümanların, tâğutları ve zâlim idarecileri etkisiz ve yetkisiz kılmak için tüm güçlerini harcamaksızın onlardan rahatsızlık duyarak yalnız “of!” çekip
5404] 28/Kasas, 8
5405] Zâriyât, 40
5406] 28/Kasas, 40
5407] Beyhakî, Şuabu’l İman; Tefsîr-i Zemahşerî, 2/433
5408] Tefsîr-i Zemahşerî, 2/433
5409] 23/Mü’minûn, 27
- 1072 -
KUR’AN KAVRAMLARI
üzüntülerini dile getirmeleriyle veya onların müslüman olduklarını delillendirip durmalarıyla sorumluluktan kurtulamayacaklarını bilmeleri lazımdır. Bazı insanlar kendileri evlerinde oturup, müslümanlıklarıyla övünüp dururken, Allah’ın zâlim idarecileri yok etme gereğinden bahsederler. İsterler ki, Allah meleklerini göndersin de melekler onların yerine savaşsınlar, zâlim idareciyi bertaraf etsinler, neticede onun şerrinden onları kurtarsınlar. Hayır! Yok öyle şey! 5410
En büyük zulüm şirk olduğuna5411 ve en büyük zâlimin de müşrik olduğuna göre, en vahşî zulmün bedenlere değil; ruhlara yapılan olduğunu unutmamalıyız. Bedene yapılan zulüm, en kötü ihtimalle, sadece dünya hayatını kaybettirdiği halde; ruhun hak nizamdan mahrum bırakılması ise sonsuz mutluluğu kaybettirmek demektir. En acımasız cânî, en büyük zâlim, insanları Allah’ın dininden alıkoyanlardır. İslâm’ın bireysel ve toplumsal alanda egemen olmadığı bir yerde adâletten bahsetmek abestir ve aldatmacadır.
Özel ve tüzel kişiliğin, bir kurumun veya yönetici bir grubun şahsî veya toplumsal muâmelesinde âdil olma niteliği kazanabilmesi için, her şeyden önce “müslüman” vasfına sahip olması şarttır. Çünkü İslâm’sız bir statüye göre işleyen bir mekanizma ile adâlet sağlanamaz ve dağıtılamaz. Nasıl bir hüküm verilirse verilsin, mutlak surette zulüm işlenmiş olur. “Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler, zâlimlerin ta kendileridir.” 5412
İslâmsız insanın yaptığı her şey nefsine, icraatı da diğer insanlara ve topluma zulümdür. Egemen durumda ve hüküm mevkiinde ise, kâfir ve müşrik insanın varlığı bile zulümdür. Çünkü bu insan, kendine yazık ederek kendini bozmakta, toplumu bozmakta ve dünyayı fesada vermektedir.5413 İslâm'da savaş, insanları zorla dine sokmak için emredilmemiştir. Fitne ve zulmü ortadan kaldırmaya çalışmak için savaş emredilmiştir. Dinlerini yaşama ve dine dâvet konusunda müslümanlara engel olan, insanların hürriyetlerini kısıtlayan güç odaklarına karşı savaşmak farzdır. Kur'an, mazlumların, ezilenlerin, sömürülenlerin hakkını korumak için müslümanlara mücadeleyi emreder. 5414
“Bütün dünyayı verseler ve buna karşılık bir karıncanın ağzındaki dâneyi almamı isteseler, bu zulmü yapmam!” 5415
“Zulmün ve kötülüğün küçüğüne büyük nazarla bakmayan, daha büyüğüne uğrar.”5416
“Zâlimler için yaşasın cehennem!”
“Tükürün, zâlimlerin hayâsız yüzlerine!” 5417
Zulme rıza göstermek, tepki göstermemek de zulümdür; fakat zâlimlikle mazlumluktan birini tercih etmekten başka yol yoksa, mazlumluğu tercih et!
5410] Abdülkerim Zeydan, A.g.e. s. 165-174
5411] 31/Lokman, 13
5412] 5/Mâide, 45
5413] Ekrem Sağıroğlu, Kur’an’da İnsan ve Toplum, s. 70-71
5414] 4/Nisâ, 75
5415] Hz. Ali (r.a.)
5416] Hz. Ali (r.a.)
5417] Said Nursi
ZULÜM - ZÂLİM
- 1073 -
“Mazlum olarak ölmek, zâlimce yaşamaktan daha hayırlıdır.”
“Zâlimin zulmü varsa, mazlûmun da Allah’ı var.
Etme zâlim bu zulmü, yarın Hakk’ın divanı var.”
“Sakın zulm ve cefâya mâyil olma;
İden bulur, meseldür; gâfil olma!”
“Zulmün topu var, güllesi var, kal'ası varsa;
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.”
“Zâlim olsa ne rütbe bî-pervâ; Yine bünyâd-ı zulmü bir yıkarız.
Merkez-i hâke atsalar da bizi, Kürre-i arzı patlatır çıkarız.”
“Muîn-i zâlimin dünyâda erbâb-ı denâettir.
Köpektir zevk alan sayyâd-ı bî-insafa hizmetten.”
Zâlimlere bir gün dedirir kudret-i Mevlâ;
Tallahi le-kad âserekâllahu aleynâ.”
“Zâlim yenilince, bil ki, ‹mazlûmum' der.
Bir fırsat bulsa zulmü tekrar eyler.
“Zâlimin yeme taâmın key sakın,
Semtine varma, ana olma yakîn.”
“Zulüm eken isyan biçer.”
“Âdilin hiddetinden değil; zâlimin tebessümünden kork!”
“İnsanın dev kadar kuvvetli olması, fevkalâde bir şey, fakat bu kuvvetini dev gibi kullanması, zâlimliktir.”
“Haksızlık yapmak, haksızlığa uğramaktan daha acıdır.”
“Haksızlık etmek, iyi adamın elinden gelmez.”
“Cezâların en korkuncu, insanın haksız olduğunu anlamasıdır.”
“Eski haksızlığa boyun eğmekle bir yenisini dâvet edersin.”
“Zulm ile yapılan çabuk yıkılır.”
“Zulüm ile âbâd olanın âkıbeti berbat olur.”
“Zulüm ile dünya harab olur.”
“Zâlim, ettiğini bulur.”
“Zâlimin hasmı Allah'tır.”
“Mazlum eşeğe herkes biner.”
“Mazlumun âhı yerde kalmaz.”
“Mazlumların âhı, yeri göğü titretir.”
- 1074 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Mazlumun âhı, yerde kalmaz, indirir şâhı.”
“Alma mazlumun âhını, çıkar âheste âheste.”
“Olmak istersen cihande eğer makbûl-i ins ü cin
Ne kimse senden incinsin, ne sen bir kimseden incin!”
“Mazlum ayağa kalkmadıkça zâlim diz çökmez.”
Onurlu insanların tavrı şu olmalıdır: “Kim olursa olsun mazluma yardım etmek, kimden gelirse gelsin zulme karşı olmak.”
Kur’an’ın zâlimler hakkında tehdit edici bir uyarısı şöyle: “Zulmedenler nasıl bir inkılâpla devrileceklerini (yakında) bileceklerdir!” 5418
5418] 26/Şuarâ, 227
ZULÜM - ZÂLİM
- 1075 -
Zulüm ve Zâlimle İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Zulüm Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 289 Yerde): 2/Bakara, 35, 51, 54, 57, 57, 59, 59, 92, 95, 114, 124, 140, 145, 150, 165, 193, 229, 231, 246, 254, 258, 270, 272, 279, 279, 281; 3/Âl-i İmrân, 25, 57, 86, 94, 108, 117, 117, 117, 128, 135, 140, 151, 161, 182, 192; 4/Nisâ, 10, 30, 40, 49, 64, 75, 77, 97, 110, 124, 148, 153, 160, 168; 5/Mâide, 29, 39, 45, 51, 72, 107; 6/En’âm, 21, 21, 33, 45, 47, 52, 58, 68, 82, 93, 93, 131, 129, 135, 144, 144, 157, 160; 7/A’râf, 5, 9, 19, 23, 37, 41, 44, 47, 103, 148, 150, 160, 160, 162, 162, 165, 177; 8/Enfâl, 25, 51, 54, 60; 9/Tevbe, 19, 23, 36, 47, 70, 70, 109; 10/Yûnus, 13, 17, 39, 44, 44, 47, 52, 54, 54, 85, 106; 11/Hûd, 18, 18, 31, 37, 44, 67, 83, 94, 101, 101, 102, 113, 116, 117; 12/Yûsuf, 23, 75, 79; 13/Ra’d, 6; 14/İbrâhim, 13, 22, 27, 34, 42, 44, 45; 15/Hıcr, 78; 16/Nahl, 28, 33, 33, 41, 61, 85, 111, 113, 118, 118; 17/İsrâ, 33, 47, 59, 71, 82, 99; 18/Kehf, 15, 29, 33, 35, 49, 50, 57, 59, 87; 19/Meryem, 38, 60, 72; 20/Tâhâ, 111, 112; 21/Enbiyâ, 3, 11, 14, 29, 46, 47, 59, 64, 87, 97; 22/Hacc, 10, 25, 39, 45, 48, 53, 71; 23/Mü’minûn, 27, 28, 41, 62, 94, 107; 24/Nûr, 54; 25/Furkan, 4, 8, 19, 27, 37; 26/Şuarâ, 10, 209, 227, 227; 27/Neml, 11, 14, 44, 52, 85; 28/Kasas, 16, 21, 25, 37, 40, 50, 59; 29/Ankebût, 14, 31, 40, 40, 46, 49, 68; 30/Rûm, 9, 9, 29, 57; 31/Lokman, 11, 13; 32/Secde, 22; 33/Ahzâb, 72; 34/Sebe’, 19, 31, 42; 35/Fâtır, 32, 37, 40; 36/Yâsin, 54; 37/Sâffât, 22, 63, 113; 38/Sâd, 24; 39/Zümer, 24, 32, 65, 69; 40/Mü’min, 17, 18, 31, 52; 41/Fussılet, 46; 42/Şûrâ, 8, 21, 22, 40, 41, 42, 44, 45; 43/Zuhruf, 39, 76, 76; 45/Câsiye, 19, 22; 46/Ahkaf, 10, 12, 19; 49/Hucurât, 11; 50/Kaf, 29; 51/Zâriyât, 59; 52/Tûr, 47; 53/Necm, 52; 59/Haşr, 17; 60/Mümtehıne, 9; 61/Saff, 7, 7; 62/Cum’a, 5, 7; 65/Talâk, 1; 66/Tahrîm, 11; 68/Kalem, 29; 71/Nûh, 24, 28; 76/İnsan, 31.
B- Zulmün Zıddı Adâlet Anlamında “Adl” ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 28 Yerde): 2/Bakara, 48, 123, 282, 282; 4/Nisâ, 3, 58, 129, 135; 5/Mâide, 8, 8, 95, 95, 106; 6/En’âm, 1, 70, 70, 115, 150, 152; 7/A’râf, 159, 181; 16/Nahl, 76, 90; 27/Neml, 60; 42/Şûrâ, 15; 49/Hucurât, 9; 65/Talâk, 2; 82/İnfitâr, 7.
C- Adâlet Anlamında “Kıst” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 25 Yerde): 2/Bakara, 282; 3/Âl-i İmrân, 18, 21; 4/Nisâ, 3, 128, 135; 5/Mâide, 8, 42, 42; 6/En’âm, 152; 7/A’râf, 29; 10/Yûnus, 4, 47, 54; 11/Hûd, 85; 21/Enbiyâ, 47; 33/Ahzâb, 5; 49/Hucurât, 9, 9; 55/Rahmân, 9; 57/Hadîd, 25; 60/Mümtehıne, 8, 8; 72/Cinn, 14, 15.
D- Zulüm Konusuyla İlgili Âyetler
a- Zulüm İle Mülk Yaşamaz: 11/Hûd, 117; 14/İbrahim, 45.
b- Allah Zulmü Yasaklamıştır: 16/Nahl, 90.
c- Allah, Haksızlık Etmez: 3/Âl-i İmrân, 108, 182; 4/Nisâ, 40; 10/Yûnus, 44; 41/Fussılet, 46.
d- Zulme Karşı Koymak: 22/Hacc, 39.
e- Zulme Karşı Birleşmek: 42/Şûrâ, 39.
f- Kötülükle Nefsine Zulmedenler: 2/Bakara, 165; 3/Âl-i İmrân, 135; 5/Mâide, 51; 10/Yûnus, 44; 16/Nahl, 33; 49/Hucurât, 11.
g- Zulmetmeyen Toplumları Allah, Zulüm İle Yok Etmez: 11/Hûd, 117; 28/Kasas, 59, 29/Ankebût, 40; 30/Rûm, 9-10; 35/Fâtır, 43; 46/Ahkaf, 35.
E- Zâlim Konusuyla İlgili Âyetler
a- Allah’ın İndirdiğiyle Hükmetmeyenler Zâlimdir: 5/Mâide, 45; 61/Saff, 7.
b- Allah’tan Yüz Çevirenler Zâlimdir: 32/Secde, 22; 61/Saff, 7.
c- Zâlimler Hidâyete Eremezler: 9/Tevbe, 109; 61/Saff, 7; 62/Cuma, 5.
d- Zâlimlere Karşı Misilleme Yapmak: 42/Şûrâ, 40-43.
e- Zâlimlerin Dostluğu Yoktur: 11/Hûd, 113.
F- Zâlimlerin Cezasıyla İlgili Âyetler
a- İnkâr Ederek Zâlim Olanlar ve Cezaları: 2/Bakara, 165, 254; 5/Mâide, 29; 6/En’âm, 33; 10/Yûnus, 39, 52; 11/Hûd, 19, 113; 14/İbrahim, 22; 19/Meryem, 72; 21/Enbiyâ, 29; 25/Furkan, 37, 207; 40/Mü’min, 52; 42/Şûrâ, 8, 21-22, 42; 68/Kalem, 12.
b- Zâlimlere Verilen Mühlet (Süre): 11/Hûd, 100-102; 14/İbrahim, 42-43; 16/Nahl, 61.
c- Zâlimler Lânetlenmişlerdir: 7/A’râf, 44; 11/Hûd, 18.
d- Zâlimler, Kurtuluşa Eremezler: 6/En’âm, 21, 135; 12/Yûsuf, 23; 28/Kasas, 37.
e- Kıyamet Günü Zâlimler Azabı Görünce Tekrar Dünyaya Dönmek İsterler: 14/İbrahim, 42-44; 25/Furkan, 27; 39/Zümer, 24.
f- Mü’minlere Zulüm Yapanların Cezası: 85/Bürûc, 10.
g- Allah, Zâlimlerin Kimini Kimine Mûsâllat Eder: 6/En’âm, 129.
- 1076 -
KUR’AN KAVRAMLARI
h- Allah, Zâlimleri Başarıya Ulaştırmaz: 2/Bakara, 258; 6/En’âm, 21; 14/İbrahim, 27; 46/Ahkaf, 10.
i- Zâlimler, Allah’ın Rahmetine Eremezler: 2/Bakara, 124.
j- Allah Zâlimleri Affetmez: 4/Nisâ, 168-169; 5/Mâide, 72.
k- Allah’ın Azabı Zâlimleredir: 6/En’âm, 47; 11/Hûd, 100-102, 117; 22/Hacc, 45; 27/Neml, 52; 29/Ankebût, 40; 32/Secde, 22.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1- Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Eser Y. c. 1, s. 322
2- Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 65
3- Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 148
4- Mefâtihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin er-Râzî, Akçağ Y. c. 2, s. 395-396; 542-543
5- Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 2, s. 49-51
6- Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 105-106
7- Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 6, s. S. 421-422; 486-488
8- Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, (Zulüm, Veli Ulutürk), Risale Y. c. 4, s. 285-289
9- İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 766-771; 783-790
10- Safahat, Mehmet Âkif Ersoy, İnkılâp ve Aka Kitabevi Y. s. 400
11- Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 235-261
12- Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 311-318
13- İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 519
14- Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılâb Y. s. 346-350
15- Kur’anî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılâb Y. s. 212-213
16- Risale-i Nur’dan Vecizeler, Şaban Döğen, Gençlik Y. s. 478-481
17- Nur’dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. s. 108-111
18- Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 67-71
19- Kur’an’da İman Pskilolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 211-219
20- Kur’an’da Karakter Eğitimi, Mûsâ Kâzım Gülçür, Işık Y. s. 26-28
21- İlâhi Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s. 146-174
22- Kur’an’da Toplumsal Çöküş, Ejder Okumuş, İnsan Y. s. 177-180
23- Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. s. 221-230
24- Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman b. El-Luveyhık, Kayıhan Y. s. 433-489
25- Kur’an’la Birlikte Düşünmek, İsmail Kazdal, Birleşik Y. s. 91-99
26- Kur’an’da Zulüm Kavramı, Ahmet Şişman, Beyan Y.
27- Zulüm, Mehmed Zahit Kotku, Seha Neşriyat
28- Vahye Göre Büyük Zulüm, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y.
29- Kur’an’a Göre Zulüm Açısından Allah ve İnsan, İsmail Karagöz, Çelik Y.
30- Kanunların Zulmü, Oğuz Özbek, Doğan Güneş Y.
31- İslâm ve Yürürlükteki Kanunlar, Abdülkadir Udeh, İİFSO Y.
32- Zulme Boyun Eğmeyenler, Burhan Bozgeyik, Erhan Y.
33- Zulme Karşı Direniş, Mustafa Ramazanoğlu, Şahsî Y.
34- Zulmü Alkışlayamam, Yener Karadeniz, Gonca Y.
35- Zâlimler İçin Yaşasın Cehennem, Zekeriya Usluer, Anahtar Y.
36- Peygamberimiz’e ve Ashabına Yapılan İşkenceler, Asım Uysal, Uysal Kitabevi Y.
37- Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar, Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Y.
38- Zâlim Yahudi, Yusuf Yılmaz, Risale Y.
39- Devrimler Cinayeti, Burhan Bozgeyik, İttihad Y.
40- İnkılâb Kurbanları, Hüseyin Yılmaz, Timaş Y.
41- Kara Kitap, Eşref Edip, Abdullah Işıklar Kitabevi Y.
42- Son Devrin Din Mazlumları, NecipFazıl Kısakürek, Büyük Doğu Y.
43- Yakın Tarihin Din Mazlumları, Mustafa Necati Bursalı, Vural Y.
44- Batının İslâm’la Kavgası, Asaf Hüseyin, Pınar Y.
ZULÜM - ZÂLİM
- 1077 -
45- Vahşi Batı, Sedat Cereci, Şule Y.
46- İslâm Dünyasını Saran Ateş Çemberi, Burhan Bozgeyik, Erhan Y.
47- İslâm’da Adâlet Kavramı, Macid Hadduri, Yöneliş Y.
48- Adl-i İlâhî, Murteza Mutahhari, İşaret Y.
49- Duygu Eğitimi, Yaşar Fersahoğlu, Marifet Y. s. 97-106
50- Zulüm Kavramı, Vahdettin Işık, Haksöz 70 (Ocak 97), s. 44-45
51- Büruc Suresi ve İşkence, Cengiz Duman, Haksöz 41-42 (Ağustos-Eylül 94) s. 66-68
52- Yeryüzünde İlâhî Adâleti Uygulama Görevi Mü’minlerindir, Fevzi Zülaloğlu, Haksöz 71 (Şubat, 97
- 1078 -
BİBLİYOGRAFYA
BİBLİYOGRAFYA
Kur’ân-ı Kerim Meallerinden Bazıları
1. Ahmet Ağırakça, B. Eryarsoy, Meal, Buruc Y.
2. İnsanlığa Son Çağrı, Meal, Hamdi Döndüren, Çelik Y. 2 cilt
3. Son Mesaj, Mustafa Yıldız, Çıra Y.
4. Allah’ın Kelâmı (Meal-Tefsir), Mehmet Türk, Edav Y.
5. Kısa Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali, Mahmut Kısa, Armağan Kitaplar
6. Hayat Kitabı Kur’an, Gerekçeli Meal-Tefsir, Mustafa İslâmoğlu, Düşün Y.
7. K.K. ve Açıklamalı Meali, Heyet, T. Diyanet Vakfı Y.
8. K.K. Yüce Meali, S. Gümüş, Y. Çiçek, M. Demirci, İpek Y.
9. Nüzul Sırasına Göre K.K. Türkçe Anlamı, Ali Bulaç, Birim Y.
10. K.K. ve Özlü Tefsir, Tefsirlerin Özü, Abdullah Parlıyan, Konya Kitapçılık
11. K.K. Meali, H. Altuntaş, M. Şahin, D.İ.B. Y.
12. K.K. ve İzahlı Meal-i Âlîsi, Ali Fikri Yavuz, Sönmez Neşriyat
13. Kur’an-ı Kerim’in Açıklamalı Meali, (Fatiha, Bakara), Abdülaziz Bayındır, Sül.Vakfı Y.
14. Feyzü’l Kur’an, K.K. Açıklamalı Meali, Hasan Tahsin Feyizli, Server Neşriyat
15. Kur’an-ı Kerim Meali (Türkçe Çeviri), Yaşar Nuri Öztürk, Yeni Boyut Y.
16. Kur’an Türkçe Çeviri, Sadık Türkmen, Sistem Y. 2 cilt
17. K.K. ve Kelime Meali, Medine Balcı, Ebrar Y. 2 cilt
18. K.K. Türkçe Anlamı ve Kelime Meali, Halil Uysal, Kitap Kent Y.
19. K.K. ve Türkçe Meali, Hasan Karakaya, Kerim Aytekin, İkra Y.
20. Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, T.D.Vakfı Y., Heyet
21. Suat Yıldırım, Kur’an-ı Hakim ve Açıklamalı Meali, Işık Yayınları
22. Kur’an’ın Anlaşılmasına Doğru, Tefsirî Meal, Ahmet Tekin, Kelam Y.
23. Açıklamalı K.K. Meali, Tercümânu’l Kur’an, Mevdudi, İnkılab Y.
24. Kur’an-ı Kerim Meali, Şaban Piriş
25. Kur’ân-ı Kerim Meali, Talât Koçyiğit, Hüner Y.
26. Yaşayan Kur’an, Türkçe Meal-Tefsir, İhsan Eliaçık, İnşa Y.
27. Kur’an’a Bakışlar, Meal-Tefsir, Zeynep Gazali, Uysal Kitabevi Y.
28. Kur’ân-ı Kerim Yüce Meali, S. Gümüş, Y. Çiçek, M. Demirci, İpek Y.
29. Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Anlamı, Mustafa Hizmetli, Erguvan Y.
30. Kur’ân-ı Kerim Meali ve Yüce Tefsiri, Hacı Murad, Doğuş Y.
31. Aziz Kur’an Çeviri ve Açıklama, Muhammed Hamidullah, Beyan Y.
32. Kur’an Mesajı Meal-Tefsir, Muhammed Esed, İşaret Y.
33. Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali, Ahmet Ağırakça, M. Beşir Eryarsoy, Buruc Y.
34. Nüzul Sebepli Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Meali, Ahmet Ağırakça-Beşir Eryarsoy, İst. 1987
35. Kur’an-ı Kerim’in Türçe Anlamı, Ali Bulaç, Bakış Y.
36. Yüce Kur’an-ı Kerim Meali ve Tefsir Notları, (3 cilt), Ebû’l-A’lâ Mevdudi, Merve Y.
37. Kur’ân-ı Hakim ve Meâl-i Kerim, Hasan Basri Çantay, Çantay Kitabevi Y./Risale Y.
38. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Meali, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
39. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Meali, Heyet, Hikmet Neşriyat
40. Kur’an-ı Mecîd ve Tefsirli Meâl-i Âlîsi, Mahmud Ustaosmanoğlu, Yasin Y.
41. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Açıklama, İsmail Mutlu, Nesil Basım Yayın
42. Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, Heyet, Marm. Ün. İlâhiyat Fak. Vakfı Y.
43. Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y.
44. Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, İsmail Mutlu, Yeni Asya Gazetesi Neşriyat
45. Kur’an-ı Kerim ve İzahlı Meali, Ahmed Davudoğlu, Çile Y./Timaş Y./Merve Yayın Paz. / Çelik
BİBLİYOGRAFYA
- 1079 -
Y. /Seha Neşriyat
46. Kur’an-ı Kerim Meali, Ahmed Davudoğlu, Şelale Y./Temel Neşriyat/Cevher Y./Bahar Y.
47. Elmalılı Meali, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Azim Dağıtım Y./İhtar Y./Huzur Y./İslamoğlu Y./Eser Neşriyat
48. Kur’an-ı Kerim ve Meali, İsmail Kurt, Huzur Y.
49. Kur’an-ı Kerim’in Açıklamalı Türkçe Meali, İ. Atasoy, Ü. Şimşek, M. Paksu, İ. Mutlu, Ş. Döğen, C. Uşşak, İst. 1989
50. Kur’an-ı Kerim ve Türçe Anlamı (Meal), Hüseyin Atay, Yaşar Kutluay, D.İ.B. Y.
51. Kur’an-ı Kerim ve Yüce Meali, Abdullah Aydın, Aydın Y.
52. Kur’an-ı Kerim ve Meali, Ali Arslan, Okusan Yayıncılık
53. Kur’an’ı Anlamaya Doğru, Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali, Ahmet Tekin, Özel Y.
54. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, Hasan Rızâ, Diyanet İşleri Başkanlığı Y.
55. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, İsmail Hakkı İzmirli, Eren Y.
56. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlatımı, Bekir Sadak, Ötüken Neşriyat
57. Kur’an-ı Kerim Meali, Ziya Kazıcı, Çağrı Y.
58. Kur’an-ı Kerim Meali, Ömer Nasuhi Bilmen, Bilmen Basım Yay./Akçağ Y.
59. Kur’an-ı Kerim Meali, Ali Arslan, Devran Y.
60. Kur’an-ı Kerim Meali ve Tefsiri, Ayntabi Mehmed Efendi, İst. 1956
61. Kur’an, İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Ank. 1957
62. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Tefsirli Meal-i Âlîsi, Enver Baytan, İst. 1986
63. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı (Meâni-i Kur’an, İzmirli İsmail Hakkı, İst. 1977
64. Kur’an-ı Kerim Türçe Meali, H. Karakaya, K. Kabakçı, M. Süslü, K. Seyidhanoğlu, K. Aytekin, İst. 1981
65. Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Celal Yıldırım, İst. 1982
66. Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Talat Koçyiğit-İsmail Cerrahoğlu, Ank. 1985
67. Kur’an-ı Kerim Meali (Türkçe Anlam), Ziya Kazıcı, Necip Taylan, Çağrı Y.
68. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Tercümesi, Ali Özek , Hayreddin Karaman, Ali Turgut, Mustafa Çağırıcı, İ. Kâfi Dönmez, Sadreddin Gümüş, Ank. 1993/S. Arabistan Krallığı, Medine
69. Kur’an-ı Kerim, Ş. Oral, Y. Z. Ersal, M. Runyun, A. S. Yücesoy, A. Güven, M. A. Köksal, M. Ş. Özmen, K. Edip Kürkçüoğlu, H. Atay ve Y. Kutluay (3 cilt), Ank. 1973
70. Kur’an-ı Kerim’in Konularına Göre Ayrılmış Türkçe Anlamı, Ahmet Okutan, İst. 1967
71. Türkçe Kur’an-ı Kerim, Osman Nebioğlu, İst. 1957
72. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, H. E. Çalışkan, Güneş Gaz. Y.
73. Kur’an-ı Kerim ve Meali, Akpınar Y.
74. Kur’an Tercümesi, Muhammed bin Hamza, İst. 1976
75. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Meali, Abdullah Tüzüner, İst. 1973
76. Kur’an-ı Kerim Meali, Enver Baytan, Baytan Y.
77. Kur’an-ı Kerim ve Meali, Abdülbâki Gölpınarlı, Remzi Kitabevi Y.
78. Fuyuzat; Kur’an-ı Mübin’in Mealen Tefsiri, Şemsettin Yeşil, İst. 1964
79. Kur’an-ı Kerim ve Türçe Anlamı (Meal) (3 cilt), Hüseyin Atay ve Yaşar Kutluay, D.İ.B. Y.
80. Kur’an-ı Kerim, Besim Atalay, İst. İ962
81. Kutsal Kur’an Türkçe Meali, Sadi Irmak, İst, 1962
82. Kur’an-ı Kerim Meali, Y. N. Öztürk, Yeni Boyut Y.
83. Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Yüce Meali, Ayntabî Mehmed Efendi, Huzur Y.
84. Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Açıklaması, Osman Keskioğlu, Eren Y.
85. Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Anlamı, Ş. Taha, Birleşik Dağıtım Ankara Y.
86. Kur’an ve Açıklamalı Meali, Heyet, Nesil Basım Yayın
87. Kur’an Meali, Ahmet Varol, Ozan Y.
88. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Tefsirli Meal-i Âlîsi, Hasan Rızâ, Baytan Y.
89. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, Mustafa Hizmetli, Birleşik Y.
90. Nüzul Sırasına Göre Kur’an-ı Kerim Meali, Mesut Okumuş, Birleşik Dağıtım Ankara Y.
- 1080 -
BİBLİYOGRAFYA
91. Kur’an-ı Kerim ve Kürtçe Meali, Abdullah Varlı, Şahsi Y.
92. İngilizce Kur’an-ı Kerim Meali, Heyet, İlmi Neşriyat
93. Kur’an-ı Kerim’in Mealen Manzum Açıklaması, A. Adnan Sütmen, Üçdal Neşriyat
94. Tanrı Buyruğu Oku, Kur’an Nazım Çeviri, Rızâ Çiloğlu, İst. 1987
95. Kur’an-ı Kerim, Süleyman Tevfik Özzorluoğlu, İst. 1932
96. Lafzen ve Meâlen Kur’an-ı Hakim’in Tercümesi, Ali Rızâ Sağman, İst. 1980
97. Kur’an-ı Kerim ve Yüce Meali, Süleyman Ateş, Kılıç Y./Yeni Ufuklar Neşriyat/Şura Y.
98. Kur’an-ı Hakim ve Öztürkçe Meali, Dabbetu’l-Arz Profesör 1400 (Alevi Dedeleri), Ank. 1995
99. İslâm’ın Mukaddes Kitabı Kur’an-ı Kerim, Türçe Tercüme ve Tefsiri, Hacı Murat Sertoğlu, İst. 55
100. İniş Sırasına Göre Kur’an-ı Kerim Meali, Y.N.Öztürk, Yeni Boyut Y.
101. Mevzularına Göre Âyet-i Kerimeler ve Mealleri, (2 cilt), Şamil Y.
Türkçe Tefsirler
1. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. 16 cilt
2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. 7 cilt
3. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Eser Y. 8 cilt
4. Et-Tefsiru’l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Yayınları 7 cilt
5. Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. 16 cilt
6. Tefsir-i Kebir (Mefâtihu’l Gayb), Fahreddin Râzi, Akçağ / Huzur Y. 24 cilt
7. Tefsir-i Kebir, Mukatil bin Süleyman, İşaret Y. 4 cilt
8. Kur’an Yolu, Türkçe Meal Tefsir, Heyet, D.İ.B. Y. 5 cilt
9. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. 3 cilt
10. Besairu’l Kur’an, Ali Küçük, 20 cilt
11. Safvetü’t Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, İz Y. 7 cilt
12. Kur’ân-ı Kerim’in Türkçe Meâl-i Âlisi ve Tefsiri, Ö. Nasuhi Bilmen, Bilmen Y. 8 cilt
13. El-Esas fi’t-Tefsir, Said Havvâ, Şamil Y. 16 cilt
14. Tefsîru’s-Sa’dî, Abdurrahman es-Sa’dî, Guraba Y. 5 cilt
15. Muhtasar Taberî Tefsiri, İmam Taberi, Ümit Y. 6 cilt
16. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. 10 cilt
17. El-Mizan fî Tefsiri’l-Kur’an, Tabatabâî, Kevser Y.
18. Ruhu’l-Furkan Tefsiri, Mahmud Ustaosmanoğlu, Siraç Kitabevi Y.
19. Kur’ân-ı Kerim Şifâ Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. 8 cilt
20. el-Câmiu li Ahkâmi’l Kur’an, Kurtubî, 20 cilt
21. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat 12 cilt
22. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. 30 cilt
23. Beyânu’l-Hak, M. Zeki Duman, Fecr Y. 3 cilt
24. Celâleyn Tefsiri, Celâleddin Suyûti, Sağlam Y. 3 cilt
25. Et-Tefsirü’l-Münir, Vehbe Zuhayli, Risale Yayınları
26. Kur’an’a Bakışlar Zeynep el-Gazali, Uysal Kitabevi Y.
27. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y.
28. Vedahu’l Burhan, Muhammed Ebû’l-Hasan En-Nisaburi, Tevhid Yayınları 2 cilt
29. Nesefi Tefsiri, İmam Nesefi, Ravza Yayınları 8 cilt
30. Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraktar Bayraklı, Bayraklı Y., 22 c.
31. Büyük Kur’an Tefsiri, Ali Arslan, Arslan Yayınları / Okusan 16 cilt
32. İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Celal Yıldırım, Anadolu Yayınları
33. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat 8 cilt
34. Furkan Tefsiri, Hicazi, İlim Y./Vahdet Y.
35. Yaşayan Kur’an Türkçe Meal/Tefsir, R. İhsan Eliaçık, İnşa Y. 3 cilt
36. Tebyînu’l Kur’an, İşte Kur’an, Hakkı Yılmaz, 11 cilt
BİBLİYOGRAFYA
- 1081 -
37. Ruhu’l-Beyan, İsmail Hakkı Bursevi, Erkam Y.
38. Taberi Tefsiri, Taberi, Hisar Yayınevi
39. Tefsiru’l Kur’an, Ebû’l-Leys Semerkandi, Sezgin Neşriyat / Hizmet Kitabevi
40. Ebûssuud Tefsiri, Ebûssuud, Boğaziçi Y.
41. Ebû Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları
42. İbn Kayyim Tefsiri, Polen Y.
43. Talat Koçyiğit, İsmail Cerrahoğlu, Kur’ân-ı Kerim Meal ve Tefsiri, D.İ.B. Y.
44. Tanrı Buyruğu Kur’ân-ı Kerim’in Tercümesi ve Tefsiri, Ömer Rızâ Doğrul, İnkılâp Y. 1-2
45. Tibyan Tefsiri Ayntabi Mehmed Efendi, Terc: Ahmed Davudoğlu, Huzur Y. 4 cilt
46. Şemseddin Yeşil, Füyuzat, Yeşil Yayınevi
47. Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal-Tefsir, Mustafa İslâmoğlu, I-II, Düşün Y.
48. Kelâmullah Allah’ın Kelâmı, Meâl-Tefsir, Mehmet Türk, EDAV Y. (Konya)
49. Tefsir-i Sâvî (4 cilt), Ahmed Savi, Eser Neşriyat
50. Tefsir-ül İbn-i Abbas, Abdullah İbn Abbas, Eda Neşriyat
51. Tefsiru Ebdei’l-Beyan Li Cemî’-i Âyi’l-Kur’an, Muhammed Bedreddin, Nil A.Ş. Y.
52. Kur’ân-ı Kerim Meâli ve Tefsir-i Tibyân Tefsîri, Ahmed Davudoğlu, Akpınar Y.
53. Özlü Tefsir, Abdullah Parlıyan, Konya Kitapçılık Y.
54. İşaratu’l Furkan ve Tevhid-i Beyan, Asım Yılmaz
55. Menar Tefsiri, Ekin Y.
Kur’an’ın Tümünü Kapsamayan, Bazı Sûre ve Âyet Tefsirleri
56. Kur’an’ın Konulu Tefsiri, Muhammed Gazali, Şûrâ Y.
57. Kısa Sûrelerin Tefsiri, 2 cilt, Mehmet Okuyan, Düşün Y.
58. Celal Yeniçeri, Uzay Âyetleri Tefsiri, Erkam Yayınları
59. İbni Teymiyye, Müşkil Âyetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları
60. Fâtiha Tefsiri ve Namaz, Ömer Temizel, Şahsi Y.
61. Fâtiha Üzerine Mülâhazalar Hikmet Işık, Nil Y.
62. Fâtiha’nın Kırk Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y.
63. Fâtiha Sûresi Tefsiri, Ramazanoğlu Mahmud Sami, Erkam Y.
64. Fâtiha ve En’am Sûreleri Tefsiri, Suat Yıldırım, Nil A. Ş.
65. Fâtiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Sait Şimşek, Beyan Y.
66. Sorularla Fâtiha Sûresi, Zabit Durmuş- Ali İçipak, Yenda Y.
67. Fâtiha Sûresi, Âzad, Bir Y.
68. Fâtiha Sûresi Tefsiri, Sadreddin Konevi, İz Yayıncılık
69. Fâtiha Sûresi, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
70. Fâtiha Şuuru, Mustafa Çelik, Fütüvvet Y.
71. Fâtiha Üzerine Mülahazalar, M. Fethullah Gülen, Nil Y.
72. Besmele ve Fâtiha Tefsiri, Ebûlleys Semerkandi, Sezgin Neşriyat
73. Rahmân ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla, Harun Yahya, Araştırma Y.
74. Kur’an Okulu, Heyet, Hanif Y.
75. Âyet Yorumları, Ali Şeriati, Kıyam Y.
76. İki Sûre İki Yorum, Ali Şeriati, Endişe Y.
77. İlk Mesajlar, M. Ali Baltaş, Birleşik Dağıtım Ankara
78. Kısa Sûrelerin Tefsiri, Mehmet Okuyan, Düşün Y.
79. Beş Surenin Tefsiri, M. Zeki Duman, Fecr Y.
80. Kur’an İkliminden, Fâtiha ve Kısa Surelerin Meal ve Tefsiri, M. Vehbi Dereli, Esra Y.
81. Ahkâm Tefsiri, Muhammed Ali Sabuni, Şamil Y.
82. Bakara Sûresi Tefsiri, Ramazanoğlu Mahmud Sami, Erkam Y.
83. Bakara Sûresi Yorumu, Halûk Nurbaki, Damla Y.
84. Âyet-el Kürsî Yorumu, Halûk Nurbaki, Damla Y.
- 1082 -
BİBLİYOGRAFYA
85. Kelimâtu’l-Kur’an Fî Tefsîri’l-Beyan, M. Mahluf, Esma Y.
86. Tevbe Sûresinin Gölgesinde Cihad Dersleri, Abdullah Azzam, Buruc Y.
87. Kur’an Araştırmaları, Muhammed Kutub, Fikir Y. 2 cilt
88. Eûzü Besmelenin Ve Fâtiha’nın İlginç Nükteleri, Eşref İba, Şahsî Y.
89. Besmelenin Şerhi, Abdülkerim bin İbrahim Cîlî, Kitsan Kitap Kırtasiye Y.
90. Besmele Tefsiri, Hacı Bektaş Veli, Kültür Bakanlığı Y.
91. Besmele ve Fâtiha Tefsiri, Ebûl Leys Semerkandi, Hizmet Kit.
Türkçeye Tercüme Edilmemiş Bazı Arapça Tefsirler
92. Mecmuâtu’t Tefâsîr (Hâzin, İbn Abbas, Nesefî, Kadı Beydavî Tefsirleri), Çağrı Y. İst. 1979
93. Keşşâf an Hakaikı Kavâmidi’t Tenzîl, Zemahşerî, Kahire, 1953
94. Mir Muhammed Kerim el-Baküvi, Keşfu’l-Hakayık
95. Abdürrazzâk, Tefsir
96. Cemaleddin Kasımî, Tefsir
97. Ebû Tâlib el-Mekkî, Tefsiru’l Müşkil
98. Beğavî Tefsiri, Meâlimu’t-Tenzil
99. Mâverdi, Mâverdi Tefsiri
100. İmam Vahidî, Tefsiru’l-Veciz
101. Muhammed Emin Şankitî, Edvâu’l-Beyan Tefsiri
102. Menâr Tefsiri, Reşid Rıza,Muhammed Abduh
Arapça Sözlükler
1- El- Mu’cemu’l-Vasît, Mısır Arap Dili Akademisi, Kahire, İstanbul
2- el-Eşbâh ve’n-Nezâir, Mukatil bin Süleyman
3- el-İsfahânî Râgıb Huseyn, el-Müfredât fi Garibi’l- Kur’ân, Beyrut, ts.
4- El-Müncid fi’l-Luğa, Luvis Ma’lûf, Beyrut, Tahran
5- Em-Mu’cemu’l-Arabî el-Esasî, Komisyon, Paris
6- Kamusu1-Muhît, Fîrûzâbâdî Mecdu’ddîn, Beyrut, ts.
7- Kitâbu’t-Ta’rîfât, Seyyid Şerif Cürcânî, Mısır,1938; Arapça-Türkçe Terimler Sözlüğü, Bahar Y.
8- Lisânu’l-Arab, İbn Manzûr Ebû’l Fadl Cemâluddîn Muhammed, Beyrut, ts.
9- Mevsuatun Lugaviyyetun Hadîsetun, er-Rida Eş-Şeyh Ahmed, Beyrut, 1960
10- Mu’cemu Mekayisi’l-Lüga, İbnu Fâris Ebû’l Hasen Ahmed, Mısır, 1972
11- Mu’cemu’l-Mufassal fi’l-Lügati ve ‘l-Âdâb, Ya’kub Ramîl Bedî, Beyrut, ts.
12- Tâcu’l Arûs, ez-Zebîdî Muhammed b. Murteda, Mısır, 1306
Kur’an Kavramlarıyla İlgili Arapça Kitaplar
1. Abdurrahim, Abdulcelil, et-Tefsîru’l-Mevdui li’l-Kur’âni’l-Kerîm fi Keffeteyyi’l- Mîzan, Amman, 1993.
2. Abdurrezzâk İbrahim, el-Cedîd fi Ahkâmi’t-Tecvîd, Amman, ts.
3. Ahmed Emin, Duha’l-İslâm, Mısır, 1938.
4. Bâcî, Ebû’l Velîd Süleyman, İhkâmu’l-Fusül fi Ahkâmi’l-Usûl, Beyrut, 1989.
5. Behiy, Muhammed, Nahve ‘l-Kur’ân, Kahire 1986.
6. Beyyûmî, Seyyid Mursî İbrahim, Menâhicu’t-Tefsir Beyne ‘l-Kadîm ve ‘l-Hadîs, Kahire, ts.
7. Dıraz Muhammed Abdullah, en-Nebeu’l-Azîm, Beyrut, 1970.
8. Ebû Ra’s, Mervân, Dirasetun Mevduiyyetun fî Sureti z-Zümer, Ürdün Üniversitesi, BaslmYüksek Lisans Tezi, 1986.
9. el-Askalâni İbn Hacer, el-İsâbe fi Temyîzi’s-Sahâbe, Mısır, 1939.
10. el-Cârim Ali Emîn, el-Belâgatu ‘l-Vâdıha, Lübnan, ts.
11. el-Cürcânî es-Seyyid eş-Şerif Ali b. Muhammed, et-Ta’rîfât, Mısır,1938.
12. el-Hâşimî es-Seyyid Ahmed, Cevâhiru’l-Belâga, İstanbul, 1984,
13. el-Hicâzî Muhammed Mahmûd, el-Vahdetu 1-Mevdûiyye fi’l-Kur’âni’l-Kerîm, Kahire 1970.
14. el-İsfahânî Râgıb Huseyn, el-Müfredât fi Garibi’l- Kur’ân, Beyrut, ts.
BİBLİYOGRAFYA
- 1083 -
15. el-Kazvînî, Muhammed b. Abdurrahman, Telhîsu’l- Miftah, Mısır, 1949.
16. el-Kûmî Ahmed es-Seyyid, M.Ahmed Yusuf Kasım, et-Tefsîru’l-Mevdûî, Kahire, 1982.
17. el-Kurtubî Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed Ensârî, el-Câmiu’ li Ahkâmi’l-Kur’ân, Beyrut, ts. 1/69.
18. Elmaî Zahir b. Avad, ed-Dirâsâî fi’t-Tefsiri’l-Mevdûî li’l-Kur’âni’l-Kerîm, er-Riyad, 1405.
19. el-Meâsimi Harun, Hecâu’l-İbtidâi, Ürdün, 1988.
20. er-Rida Eş-Şeyh Ahmed, Mevsuatun Lugaviyyetun Hadîsetun, Beyrut, 1960.
21. es-Sadr, Muhammed Bakır, Medresetü’l-Kur’âniyye, Lübnan, 1981.
22. es-Sagîr, Muhammed Huseyn Ali, Mebâdii’l- Âmme li Tefsiri’l- Kur’âni ‘l-Kerîm,
23. es-Suyûtî Celâluddîn, el-İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, Kahire, 1995.
24. ez-Zebîdî Muhammed b. Murteda, Tâcu’l Arûs, Mısır, 1306.
25. ez-Zehebî, Muhammed Huseyn, et-Tefsir ve’l-müfessirûn, Beyrut, ts.
26. ez-Zerkânî Muhammed Abdulazîm, Menâhilu’l-İrfân fi Ulûmi’l-Kur’ân, Kahire, ts.
27. ez-Zerkeşî Bedruddîn, el-Burhân fi Ulûmi’l-Kur’ân, Mısır, 1957.
28. Feramâvî Abdulhay, el-Bidâye fi’t-Tefsîri’l-Mevdûî, Kahire 1977.
29. İbn Teymiyye el-Mukaddime fi Usûli’t-Tefsir, Tanta, 1988.
30. İbnu’l-Bârizî (738) Nâsihu’l-Kur’âni’l-Azîz ve Mensûhu nşr: Hatim Salih ed-Dâmm, Beyrut, 1983.
31. Kâtib Çelebi Mustafa b. Abdullah, Keşfu ‘z-Zunûn an Âsâmi’l-Kutubi ve ‘l-Fünûn, İstanbul, 1972.
32. Khalidi, Salah Abdulfettah, et-Tefsîru’l- Mevdûî Beyne’n-nazariyyeti ve’t-Tatbik, Ürdün, 1998.
33. Müslim, Mustafa, Mebahis Fi’t-tefsiri’l-Mevdui, Beyrut.
34. Pezdevî Ali b.Muhammed, Usûlü Pezdevî, Beyrut, 1994.
35. Said, Abdussettar, el-Medhal ilâ et-Tefsir’il-Mevdûî, Mısır, 1986.
Kur’an Kavramlarıyla İlgili Kitap Listesi
1. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y.
2. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y.
3. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y.
4. Kelimeler Kavramlar I-II, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y.
5. İslâmî Kavramlar, Mevdudi, Pınar Y.
6. Kur’anî Kavramlar, Heyet, Hazırlayan Fevzi Zülaloğlu, Ekin Y.
7. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Muhammed Kutub, Risale Y.
8. Çağdaş Kavramlar ve Düzenler, Ali Bulaç, Düşünce / Endülüs Y.
9. Temel Kavramlar, İbrahim Yarengünü, Yenda Y.
10. Temel Kavramlar 1-2, Nuri Yılmaz, Mana Y.
11. Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Doç. Dr. Ömer Dumlu, Anadolu Y.
12. Ahlâkî Kavramlarda Anlam Arayışı, Tuncer Namlı, Fecr Y.
13. İstismar Edilen Kavramlar, Abdullah Palevi, Şahsi Y., Konya
14. İstismâr Edilen 40 Âyet, Alaaddin Palevî, Şahsî Y.
15. Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Prof. Dr. Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
16. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y.
17. Çarpıtılan, Değiştirilen, Farziyeti İnkâr Edilen Kur’ânî Kavramlar, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y.
18. Nur’dan Kelimeler 1-4, Alâaddin Yaşar, Zafer Y.
19. Elmalılı Tefsirinde Kur’anî Terimleri ve Deyimler, Mehmet Yaşar Soyalan, Ağaç Y.
20. Kur’an’da Değişim Gelişim ve Kalite Kavramları, Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı, İFAV Y.
21. Kur’an Semantiği Açısından İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y.
22. Kıyamet ve Âhiretle İlgili Kavramların Öğretimi, Dr. Osman Taştekin, Palmiye Y.
23. Şamil İslâm Ansiklopedisi 1-6, Şamil Y.
- 1084 -
BİBLİYOGRAFYA
24. İnanç, İbadet, Günlük Yaşayış Ansiklopedisi 1-4, İFAV Y.
25. İslâm Ansiklopedisi 1-40, T. Diyanet Vakfı Y.
26. Kur’an Ansiklopedisi 1-30, Süleyman Ateş, KUBA Y.
27. Kur’an’ın Temel Kavramları, Yaşar Nuri Öztürk, Yeni Boyut Y.
28. Kur’an’da Temel Kavramlar, Cavit Yalçın, Vural Y.
29. Kur’an Kavramları, 1-10, Ahmed Kalkan, Davud Emre Y.
Sözlükler, Kur’an Sözlükleri ve Fihristleri
30. Dinî Kavramlar Sözlüğü, D.İ.B. Y.
31. İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y.
32. Müfredat, Râgıb el-Isfahanî, Pınar Y./Çıra Y.
33. Arapça-Türkçe Terimler Sözlüğü, Kitâbu’t-Ta’rîfât, Seyyid Şerif Cürcânî, Bahar Y.
34. Kur’an Terimleri Sözlüğü, el-Eşbâh ve’n-Nezâir, Mukatil bin Süleyman, İşaret Y.
35. Kur’an-ı Kerim Lugatı, el-Miftâh, Doç. Dr. Mahmut Çanga, Timaş Y.
36. Kur’ânî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mîr, İnkılab Y.
37. İslâm İnançları Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu, Remzi Kitabevi Y.
38. Kur’an Fihristi, Recep Aykan, Pınar Y.
39. Konularına Göre Kur’an-ı Kerim Fihristi, Nevzat Yüksel, Bayrak Y.
40. Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, Ferit Devellioğlu, Şahsî Y. Ankara, 1984
41. Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügat, Heyet, Türdav Y.
42. Büyük Türkçe Sözlük, D. Mehmet Doğan, Beyan Y.
43. Türkçe Sözlük, 1-2, Heyet, Türk Dil Kurumu Y.
44. Hayat Büyük Türk Sözlüğü, Heyet, Hayat Y.
45. Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, 3 cilt, M. Zeki Pakalın, M.E.B. Yay., İst., 1983
46. Osmanlı Tarih Lügatı, Midhat Sertoğlu, Enderun Kitabevi
47. Kamus-ı Türkî, Şemseddin Sami, Çağrı Y.
48. Ahmed Cevdet Paşa, Belâgat-ı Osmâniyye, (Hazırlayanlar: Doç. Dr. Turgut Karabey, Doç. Dr. Mehmet Atalay) Ankara, 2000.
49. Edebiyat Lügati, Tâhiru’l Mevlevî, Enderun Kitabevi, İstanbul, 1973.
50. Edebiyatımızda İslâmî Kaynaklı Sözler, (Ansiklopedik Sözlük), Mehmet Yılmaz, Enderun Kitabevi
51. Arapça’dan Türkçeleşmiş Kelimeler Sözlüğü, Dr. Hamza Ermiş, Ensar Neşriyat
52. El-Mevârid, Arapça-Türkçe Lügat, Mevlüt Sarı, Bahar Y.
53. Kıraat ve Tecvid Istılahları, Nihat Temel, İstanbul, 1997.
Kur’ân-ı Kerim’le İlgili Kitaplar
1. 1. Kur’an Haftası Kur’an Sempozyumu: Kur’an’ın Aydınlığına Doğru, Heyet, Fecr Y.
2. 1. Kur’an Sempozyumu, Heyet, Bilgi Vakfı Y.
3. 19 Meselesi ve Edip Yüksel’e Cevaplar, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y.
4. 20. Asırda Kur’an İlimleri Çalışmaları, Halil Çiçek, Timaş Y.
5. Adım Adım Vahiy, Mehdi Bâzergân, Fecr Y.
6. Ahkâm-ı Kur’aniye, Konya’lı Mehmed Vehbi, Can Kitabevi
7. Akaid ve Şeriat, Mahmut Şeltut, Yöneliş Y. c. 1 s. 88-113
8. Aklî Tefsir Hareketi, Abdulbaki Güneş, Âhenk Y.
9. Allah ve Modern İlim 1-2, Abdurrezzak Nevfel, Hikmet Y.
10. Ana Konularıyla Kur’an, FazlurRahman, Fecr Y.
11. Anlamın Buharlaşması ve Kur’an, Dücane Cündioğlu, Kitabevi Y.
12. Âyetler Işığında Reçeteler, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y.
13. Âyetler Işığında, Mustafa İslamoğlu, Denge Y.
14. Âyetler ve Yetenekler, Necmettin Şahinler, Beyan Y.
15. Âyetlerden İşaretler, Abdülkadir Es-Sufi, Yeryüzü Y.
BİBLİYOGRAFYA
- 1085 -
16. Âyetlerle Cep Kitapları Serisi (20 Kitap), Said Köşk, Anahtar Y.
17. Benzerini Getiremezler, Muhammed Kutub, Beka Y.
18. Büyük Tefsir Tarihi, Tabakatü’l-Müfessirin, Ö. Nasuhi Bilmen, Bilmen Y.
19. Cassas ve Ahkamu’l Kur’an’ı, Mevlüt Güngör, Kur’an Kitaplığı
20. Cumhuriyet Dönemi Kur’an Tercümeleri (Eleştirel Yaklaşım), S. Akdemir, Akid Y.
21. Çarpıtılan, Değiştirilen, İnkar Edilen Kur’ani Kavraml., R. Yılmaz, MücahedeY.
22. Çöküntü Asrında Kur’an Kültürü ve Ehemmiyeti, Muzaffer Can, Cantaş Y.
23. El- Akl ve Fehmü’l Kur’an, Haris El- Muhasibi, İşaret Y.
24. El Vücuh Ve’n- Nezair, Mukatil b. Süleyman, İlmi Neşriyat
25. El-İtkan Fi Ulumi’l-Kur’an, Celaleddin Suyuti, Ravza Y.
26. El-Mucemü’l-Müfehres Li Elfazı’l-Kur’ani’l-Kerim, Muhammed Fuad Abdülbaki, Çağrı Y.
27. El-Müfredat Fi Garibi’l-Kur’an, Rağıb El-İsfahani, Kahraman Y.
28. Esbâb-ı Nüzûl ve Kur’an’ın Anlaşılması, Yakup Bıyıkoğlu, Rağbet Y.
29. Esbab-ı Nüzul, Abdülfettah El-Kadi, Fecr Y.
30. Esbab-ı Nüzul, El-vahıdi, İhtar Y.
31. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y.
32. Ey İman Edenler Kur’an’dan İlâhî Çağrılar, Ebubekir el-Cezâirî, İhtar Y.
33. Fahreddin Râzî’ye Göre Kur’an’da İ’câz Sorunu, Ayhan Erdoğan, Kutluboğa Y. Konya
34. Fert ve Topluma Kur’an’ın Mesajı, Vehbe Zuhayli, Risale Y.
35. Garp İlminin Kur’ân-ı Kerim Hayranlığı, İsmail Hami Danişmend, Hareket Y./Dergâh Y.
36. Gözardı Edilen Kur’an Hükümleri, Cavit Yalçın, Vural Y.
37. Günümüz Tefsir Problemleri, M. Said Şimşek, Esra Y.?Kitap Dünyası Y.
38. Hadis-i Şerifler Işığında İlahi Kelamın Müdafaası, İmam Buhari, İz Y.
39. Hadislerin Kur’an’a Arzı, Ahmet Keleş, İnsan Y.
40. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. 182-183
41. Hak Yolda Yürürken (Davet İçin Yol Azığı), Mustafa Meşhur, Fecr Y. s. 17-30
42. Hayatımızdaki Kur’an, Mehmed Paksu, Nesil Y.
43. İbâdet mi Ayin mi? Mustafa Karataş, Dersaadet Y. s. 108-121
44. İbn Teymiye ve Konulu Tefsir, Ömer Dumlu, Anadolu Y.
45. İbn Teymiyye’nin Kur’an Anlayışı, Enver Arpa, Fecr Y.
46. İcazü’l-Kur’an, Nedim Yılmaz, Fatih Yayınevi Neşriyat
47. İki Kur’an Sözlüğü, Cemal Muhtar, Marmara Ün. İlahiyat Fak. Y.
48. İlimler ve Yorumlar Açısından Kur’an’a Yönelişler, Celal Kırca, Tuğra Y.
49. İmam Şâfiî’nin Kur’an Okumaları, Gıyasettin Arslan, Rağbet Y.
50. İmamiyye Şiasının Tefsir Anlayışı, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat
51. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 251-
52. İnancımız, Ömer Küçükağa, Buruc Y. s. 83-101
53. İnanç ve Amelde Kur’ani Kavramlar, Muhammed El-Behiy, Yöneliş Y. s. 34-38
54. İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. s. 23-36
55. İncilerden Üç Sûre, Muhammed Mahmud Es-Savvaf, Emin Y
56. İnsanlar da Kayar, Emine Şenlikoğlu Özkan, Mektup Y.
57. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 3, s. 405-411
58. İslâm İnanç İlkeleri, Mevlüt Uyanık, Esin Y. s. 111-121
59. İslâm Nizamı, A. Rıza Demircan, Eymen Y. c. 1 s. 49-53; 88-92; c. 2 s. 218-223
60. İslâm Tefsir Ekolleri, Ignaz Goldzıher, trc. Mustafa İslamoğlu, Denge Y.
61. İslâm’a İtirazlar ve Kur’ân-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Y.
62. İslâm’da Kur’an, Allâme M. H. Tabatabaî, Bir Y.
63. İslâm’a İtirazlar ve Kur’an-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, Kılıç Kitabevi Y.
64. İslâm’da Kur’an, Tabatabai, Bir Y.
65. İslâm’ın En Büyük Mûcizesi Kur’an, Muhammed Mahmud Es-Savvaf, Emin Y.
- 1086 -
BİBLİYOGRAFYA
66. Kainatı Aydınlatan Kur’an-ı Kerim’den İnciler, Mehmet Fikri Seyhan, Şahsi Y.
67. Kalem ve Muhammed Sûreleri Çerçevesinde Söylem ve Eylem, Orhan Tutar, Kardeşlik Y.
68. Kelime ve Konularına Göre Alfabetik Kur’an Fihritli, Recep Aykan, Pınar Y.
69. Kelime-i Tevhid Davası, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 91-111
70. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y.
71. Kendi Dilinden Kur’an ‘Tanımak ve Yaşamak’, Muhammed Bayraktar, Ravza Y.
72. Kıraat İlminin Ta’limi, Necati Tetik, İşaret Y.
73. Kırâat ve Tecvid Istılahları, Nihat Temel, İFAV Y.
74. Kitab-ı Mukaddes, Kur’ân ve Bilim, trc. Suat Yıldırım), Maaurice Bucaille, Işık Y.
75. Konularına Göre Kur’an (Sistematik Kur’an Fihristi), Ömer Özsoy, Fecr Y.
76. Konularına Göre Kur’an-ı Kerim Fihristi, Nevzat Yüksel, Bayrak Y.
77. Konulu Tefsir Metodu, A. Cüneyt Eren, Nil Y.
78. Konulu Tefsir Metodu, Şahin Güven, Şûrâ Y.
79. Kur’an Anlaşılsın Diye, Heyet, Edam
80. Kur’an Araştırmaları 1-2, Muhammed Kutup, Seriyye Kitapları Y.
81. Kur’an Atlası, Yerler, Kavimler, Peygamberler, Şevki Ebû Halil, Fecr Y.
82. Kur’an Aydınlığında Hayatı Doğru Yaşamak, Fahrettin Yıldız, İşaret Y.
83. Kur’an Bilim, Fen Bilimleri ve Sosyal Bilimlerlerle ilgili 70 Âyet, M. Harun Osmanoğlu, Gül-San Y.
84. Kur’an Bilimi, Bahauddin Hürremşahî, İhtar Y.
85. Kur’an Bilinci, Abdullah Ali, Denge Y.
86. Kur’an Coğrafyası, Ali Akpınar, Fecr Y.
87. Kur’an Çalışmalarında Yöntem, Konulu Tefsire Metodik Bir Yaklaşım, Mustafa Müslim, Fecr Y.
88. Kur’an Çevirilerindeki Hatalar, Edip Yüksel, Milliyet Y.
89. Kur’an Dersleri, Fevzi Zülaloğlu, Söylem Y.
90. Kur’an Dili ve Retoriği, Mustafa Öztürk, Kitabiyat Y.
91. Kur’an En Büyük Mucize, Ahmet Deedat, Evs Y.
92. Kur’an En Büyük Mucize, Said Alpsoy, Miraç Kitapları, Ayraç Dağıtım
93. Kur’an Görülen Mucize, Reşad Halife, Edip Yüksel, Timaş Y.
94. Kur’an Hiç Tükenmeyen Mucize, Kur’an Araştırmaları Grubu, İstanbul Y.
95. Kur’an Işığında Kâinat ve Göklerin Fethi, Mehmet Eminoğlu, Eminoğlu Y.
96. Kur’ân İlimleri Ansiklopedisi 1-2, el-İtkan fî Ulûmi’l Kur’an, Suyûtî, Madve Y.
97. Kur’an İlimleri ve Tefsir Istılahları, Cüneyt Eren, Ekev Y.
98. Kur’ân İlimleri, Muhammed Ali Sâbuni, İnsan Y.
99. Kur’an İlimleri, Subhi es-Salih, Hibaş Y.
100. Kur’an İsimleri Antolojisi, Salih İbrahim el-Büleyhî, Pınar Y.
101. Kur’an Kıssaları ve Medeniyetlerin İnşâsı, Abdulbaki Güneş, Gündönümü Y.
102. Kur’an Kıssalarına Giriş, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y.
103. Kur’an Mucizeleri, 1-2, Harun Yahya, Araştırma Y.
104. Kur’an Mucizeleri, Adem Yakup, Güneş Y.
105. Kur’an Mucizeleri, Halûk Nurbaki, Mayaş Y.
106. Kur’an Okumanın Âdâbı, İmam Nevevî, Tevhid Y.
107. Kur’an Okurken Zihne Takılan Âyetler, Abdülcelil Candan, Elest Y.
108. Kur’an Sempozyumu, Zaman Gazetesi Y.
109. Kur’an Tarihi, Muhsin Demirci, İst. 1997
110. Kur’an Tefsiri Açısında Mesnevî, Hüseyin Güllüce, Ötüken Y.
111. Kur’an Tefsirinde Sünneti Devre Dışı Bırakan Hareketler, Cüneyt Eren, Ekev Y.
112. Kur’an Tefsirinde Yeni Bir Metod, Emîn el-Hûlî, Şahsî Y. Kur’an Kitaplığı
113. Kur’an Tefsirinde Yöntem, Ömer Dumlu, Anadolu Y.
BİBLİYOGRAFYA
- 1087 -
114. Kur’an ve Fen Bilimleri, Celal Kırca, Marifet Y.
115. Kur’an ve Hadislerde Günümüzde Ortaya Çıkan İlmî Gerçekler, Hasan Günaydın, Türdav
116. Kur’an ve Hayat, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y.
117. Kur’an ve İlimler, Safvet Senih, Işık Y.
118. Kur’an ve Kâinat Âyetleri, Fethullah Han, İnkılab Y.
119. Kur’an ve Mesajı, John Davenport, Kültür Basın Yayın Birliği Y.
120. Kur’an ve Sünnet Sempozyumu, İrfan Vakfı Y.
121. Kur’an’a Bakış, Ali Şeraiti, Fecr Y.
122. Kur’an’a Hicret, Adil Akkoyunlu, Çıra Y.
123. Kur’an’a Hizmet İçin, İmam Nevevî, Türdav Y.
124. Kur’an’a Muhatap Olmak ve Engelleri, M. Said Çekmegil, Nabi-Nidâ Y.
125. Kur’an’a Yeni Yaklaşımlar, Mustafa Mahmûd, Işık Y.
126. Kur’an’a Yönelirken, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
127. Kur’an’da Denge, Faruk Gürbüz, Denge Y.
128. Kur’an’da Deyimler ve Kur’an’ın Anlaşılmasındaki Rolü, Abdulcelil Bilgin, Pınar Y.
129. Kur’an’da Edebî Mucize, Abdullah Aymaz, Şahsî Y.
130. Kur’an’da İlmî mucizeler, Abdulmecid Zindanî, Kayıhan Y.
131. Kur’an’da İslâmî Düşünce, Seyyit Ali Hamanei, İslâmî Tebliğ Teşkilatı Y.
132. Kur’an’da Müşkül Âyetler, Sabri Demirci, Nesil Y.
133. Kur’an’da Nesh Meselesi, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat
134. Kur’an’da Nesih, Remzi Kaya, Şahsî Y., Bursa
135. Kur’an’da Ölçü ve Âhenk, Abdurrezzak Nevfel, İnkılab Y.
136. Kur’an’da Sembolik Anlatımlar, Necmettin Şahinler, Beyan Y.
137. Kur’an’da Temsilî Anlatım, Veli Ulutürk, İnsan Y.
138. Kur’an’da Zihin Eğitimi, Yaşar Fersahoğlu, Marifet Y.
139. Kur’an’ı Anlama Kılavuzu, Şaban Piriş, İstişare Y.
140. Kur’an’ı Anlama Sorunu, Sadık Kılıç, İhtar Y.
141. Kur’an’ı Anlamada Siyakın Rolü, Sidre Y.
142. Kur’an’ı Anlamada Temel Bir Problem (Te’vil), Yusuf Işıcık, Esra Y.
143. Kur’an’ı Anlamada Temel İlkeler, Yusuf Işıcık, Esra Y.
144. Kur’an’ı Anlamada Yöntem, Muhammed Gazâlî, Şûle Y.
145. Kur’an’ı Anlamak, Abdullah Kara, Ahsen Y.
146. Kur’an’ı Anlamaya Giriş, Heyet, Ekdağ Y.
147. Kur’an’ı Anlamaya ve Yaşamaya Doğru, Salih Abdülfettah el-Hâlidî, 2 Kaynak Y.
148. Kur’an’ı Hedef Alan Tahrifatçılar, Ahmet Tekin, Kelam Y.
149. Kur’an’ı Nasıl Anlayalım, Mevdudi, İşaret Y./Bir Y.
150. Kur’an’ı Nasıl Anlayalım, Muhammed Cemil Ziynû, Guraba Y.
151. Kur’an’ı Okuma Âdâbı, Hâfız Fikri Aksoy, Şahsî Y.
152. Kur’an’ı Yeniden Düşünmek, Kâzım Dönmez, Marifet Y.
153. Kur’an’ın Ana Konuları, M. Sait Şimşek, Beyan Y.
154. Kur’an’ın Anlaşılmasına Doğru, Abdullah Draz, Mim Y.
155. Kur’an’ın Anlaşılmasında Dil Problemi, Mehmet Murat Karakaya, Marifet Y.
156. Kur’an’ın Anlaşılmasında İki Mesele (Müteşâbih, Nesh), M. Sait Şimşek, Yöneliş Y.
157. Kur’an’ın Bütünlüğü Üzerine, Kur’an’ın Kur’an’la Tefsiri, Hâlis Albayrak, Şûle Y.
158. Kur’an’ın Evrenselliği Kur’an Sembollerinin Dili, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y.
159. Kur’an’ın Faziletleri, İbn Kesir, Türdav Y.
160. Kur’an’ın Harika Mesajları, Halûk Nurbaki, Damla Y.
161. Kur’an’ın Hayata Müdahalesi, Heyet, Umran Dergisi Y.
162. Kur’an’ın İklîmi’nden 1-2, Muhammed Vehbi Dereli, Esra Y.
163. Kur’an’ın İnsan-Biçimci Dili, Nadim Macit, Beyan Y.
- 1088 -
BİBLİYOGRAFYA
164. Kur’an’ın Kör Dediği Kur’an’ın Gör Dediği, Ahmed Kalkan, Beka Y.
165. Kur’an’ın Metni Üzerindeki Tartışmalar, Muhammed aydın, Değişim Y.
166. Kur’an’ın Mu’tezilî Yorumu, Mustafa Öztürk, Ankara Okulu
167. Kur’an’ın Müteşabihleri Üzerine, Muhsin Demirci, Birleşik Y.
168. Kur’an’ın Nâsih ve Mensuh Âyetleri, Ahmet Gürkan, Yeni İlahiyat Kitabevi Y.
169. Kur’an’ın Semantiği Üzerine, Ahmet Çelik, Ekev Y.
170. Kur’ân’ın Temel Konuları, Muhsin Demirci, İFAV Y.
171. Kur’an’ın Türkçe Tercümeleri, Zülfikâr Durmuş, Rağbet Y.
172. Kur’an’ın Üslûbu ve Tekrarlar, Erdoğan Baş, Pınar Y.
173. Kur’an’ın Yeniden Yorumlanması, Şehmus Demir, İnsan Y.
174. Kur’an’ın Zihni İnşâsı, Seyyid Abdullatif, Pınar Y.
175. Kur’an’la Birlikte Düşünmek, İsmail Kazdal, Birleşik Y.
176. Kur’an’la Uyarmak, Orhan Tutar, Kardeşlik Y.
177. Kur’an’la Yaşamak, Ali Kerimî Cehrumî, İnsan Y.
178. Kur’anda Edebi Tasvir, Seyyid Kutup, Hilal Y.
179. Kur’an-ı Kerim (Sistematik Bir İnceleme), H. Necati Demirtaş, Boğaziçi Y.
180. Kur’an-ı Kerim Hakkında Bilmediklerimiz, Arif Arslan, Adım Y.
181. Kur’ân-ı Kerim Tarihi ve Türkçe Tefsirler Bibliyoğrafyası, M. Hamidullah, Yağmur Y.
182. Kur’an-ı Kerim Tarihi, Muhammed Hamidullah, Beyan Y.
183. Kur’ânı- Kerim Tefsirlerinde Bid’at ve Hurafeler, Muhammed Seyid Hüseyin ez-Zehebî, Nursan Y.
184. Kur’ân-ı Kerim ve 19 Efsanesi, Heyet, İnkılab Y.
185. Kur’ân-ı Kerîm ve Tabiat İlimleri, Ahmet Yüksel Özemre, Furkan Y.
186. Kur’an-ı Kerim’de Edebî Sanatlar, Cüneyt Eren, H. Özcan, Aktif Y. Erzurum
187. Kur’ân-ı Kerim’de Lafzî Müteşâbihler, Muhammed Aydın, Nûn Y.
188. Kur’ân-ı Kerim’de Muhkem ve Müteşâbih, M. Fatih Kesler, Osmanlı Y.
189. Kur’ân-ı Kerim’den Âyetler ve İlmî Gerçekler, Halûk Nurbaki, T. Diyanet Vakfı Y.
190. Kur’ân-ı Kerim’i Anlamaya Yönelik Metotlar, Cüneyt Eren, Ekev Y.
191. Kur’an-ı Kerim’i Tanımanın Temel İlkeleri, Özden Y.
192. Kur’ân-ı Kerîm’in Fazîletleri ve Okunma Kaideleri, İsmail Karaçam, Marmara Ün. İl. Fk.
193. Kur’ân-ı Kerim’in Nüzûlü ve Kırâati, İsmail Karaçam, Nedve Y. / İFAV Y.
194. Kur’ân-ı Kerîm’in Tercümesi Meselesi, Hidayet Aydar, Kur’an Okulu Y.
195. Kur’an-ı Kerimde Fen Bilimleri, Celal Kırca, Marifet Y.
196. Kur’anî Araştırmalar 1-3, Ayetullah Şehit Murtaza Mutahharî, Tûba Y.
197. Kur’anî Sesleniş (Sûrelerin Mesajları), Osman Kayaer, Fecr Y.
198. Kur’anü’l Mecid, İzzet Derveze, Ekin Y.
199. Kur’an “Temel İlkeler” , T. B. İrving, İlke Y.
200. Kur’an Ansiklopedisi, El-İtkan Fi Ulumi’l-Kur’an, I-II, Suyuti, Hikmet Neşr.
201. Kur’an Araştırmaları 1, 2, Muhammed Kutub, (Terc. Akif Nuri) Fikir Y.
202. Kur’an Araştırmaları, 1, 2, Mevlüt Güngör, Kur’an Kitaplığı Y.
203. Kur’an Bilgisi, Cavit Yalçın, Vural Y.
204. Kur’an Bilgisi, M. Sadeddin Evrin, Doğuş Matbaası, Ankara
205. Kur’an Bilinci, Abdullah Ali, Denge Y.
206. Kur’an Bize Ne Diyor? Hikmet Taşkın, Madve Y.
207. Kur’an Cevap Veriyor, İzzet Derveze, Yöneliş Y.
208. Kur’an Çalışmalarında Yöntem, Mustafa Müslim, Fecr Y.
209. Kur’an Çerçevesinde, Haşimi Rafsancani, Endişe Y.
210. Kur’an Işığında Düşünmek, Ebu Haşim Hicazi, Fıtrat Y.
211. Kur’an İlimleri ve Kur’an-ı Kerim Tarihi, Abdurrahman Çetin, Dergah Y.
212. Kur’an İlimleri, Muhammed Ali Sabuni, İnsan Y.
BİBLİYOGRAFYA
- 1089 -
213. Kur’an İlimleri, Subhi Es-Salih (terc. Said Şimşek), Hibaş Y. (Esra Y)
214. Kur’an Kıssalarına Giriş, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y.
215. Kur’an Kur’an’ı Tanımlıyor, Muhammed Çelik, Şule Y.
216. Kur’an Kültürü ve Ehemmiyeti, Muzaffer Can, Cantaş Y.
217. Kur’an Lügatı, Zeliha Topaloğlu, Nil A.Ş.
218. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, (terc. Cahit Koytak) İşaret Y.
219. Kur’an Mûcizeleri, Haluk Nurbaki, Mayaş Y.
220. Kur’an Mûcizesi -Müsbet İlimlerde- Hikmet Özdemir, Gonca Y.
221. Kur’an Mûcizesi, Faruk Yılmaz, Furkan Y.
222. Kur’an Mûcizesi, Muhammed M. Şaravi, Esra Y.
223. Kur’an Nedir, Ahmed Nedim Serinsu, Şule Y.
224. Kur’an Nedir, Mehmet Paksu, Nesil Basım Yayın
225. Kur’an Niçin İndirildi? Muhammed Ahmed Abdüsselâm, Fecr Y.
226. Kur’an Nizamı, Süleyman Ateş, Dergah/ Yeni Ufuklar Y.
227. Kur’an Okulu Cüz Cüz Kur’an, Hanif Yay. I, s. 44-46
228. Kur’an Okulu, Muhammed Bagır Es-Sadr, Bir Y.
229. Kuran Okumaları, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y.
230. Kur’an Okumanın Mükâfatı ve Sûrelerin Fazileti, Bayram Altan, Kılıç Y.
231. Kur’ân Okurken Zihne Takılan Ayetler (Müşkilü’l-Kur’an), Abdulcelil Candan, Elest Y.
232. Kur’an Sembolizmi, Sadık Kılıç, Kılıç Y.
233. Kur’an Sempozyumu, Heyet, Zaman Gazetesi Y.
234. Kur’an Tarihi ve Kur’an Okumanın Edepleri, Ahmet Cevdet Paşa, Kültür Bas. Y. Birliği
235. Kur’an Tarihi, İsmet Ersöz, Ravza Y.
236. Kur’an Tefsirinde Fıkhî Tefsir Hareketi ve İlk Fıkhî Tefsir, Mevlüt Güngör, Kur’an Kitaplığı
237. Kur’an Tefsirinde Yeni Bir Metod, Emin Huli, Kur’an Kitaplığı
238. Kur’ân Tefsirinin Kaynakları, Sadreddin Gümüş, İstanbul 1990
239. Kur’an Tercümeleri, Salih Akdemir, Gün Y.
240. Kur’an Tercümesi Meselesi, Mustafa Sabri Efendi, Bedir Y
241. Kur’an Üzerine Makaleler, Rudi Paret, Bilgi Vakfı Y.
242. Kur’an ve Bilim, Celal Kırca, Marifet Y.
243. Kur’an ve Hayat, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 87
244. Kur’an ve İlimler, Safvet Senih, Nil Y.
245. Kur’an ve İnsan, Celal Kırca, Marifet Y.
246. Kur’an ve Kâinat Âyetleri -Allah, Kainat ve İnsan- Fethullah Han, İnkılab Y
247. Kur’an ve Kâinat Âyetleri, Safiye Gülen, İnkılab Y.
248. Kur’an ve Mesajı, John Davenport, Kültür Basın Yayın Birliği Y.
249. Kur’an ve Peygamberimiz’in Çağımızı Aşan Mesajları, M. Avni Özmansur, Altınkalem Y.
250. Kur’an ve Sünnet Üzerine, Hikmet Zeyveli, Bilgi Vakfı Y.
251. Kur’an ve Sünnet, Soruşturma 2, Sor Y.
252. Kur’an Yorumunda Çağdaş Yönelimler, J. M. S. Baljon, Fecr Y.
253. Kur’an’a Bakış, Ali Şeriati, Fecr Y.
254. Kur’an’a Bilimsel, Filolojik, Pratik Yaklaşımlar, J. J. G. Jansen, Fecr Y.
255. Kur’an’a Doğru, Mahmut Şeltut, (terc. M. Beşir Eryarsoy), Bir Y.
256. Kur’an’a Giriş, Hasan El Benna, İslâmoğlu Y.
257. Kur’an’a Göre Uzayda Hayat Var, Rauf Pehlivan Gür, Gonca Y.
258. Kur’an’a Hizmet İçin Kur’an Hamilinin Adabı- , İmam Nevevi, Türdav Y.
259. Kur’an’a Muhatap Olmak ve Engelleri, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y.
260. Kur’an’a Yönelirken, Mehmet Alagaş, İnsan Dergisi Y.
261. Kur’an’a Yönelişler, Celal Kırca, Tuğra Neşriyat
262. Kur’an’da Allah ve İnsan, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
- 1090 -
BİBLİYOGRAFYA
263. Kur’an’da Anlamı Kapalı Âyetler, Hüseyin Yaşar, Beyan Y.
264. Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
265. Kur’an’da Edebi Mûcize, Abdullah Aymaz, -özel yayın-
266. Kur’an’da Edebi Tasvir, Seyyid Kutub, Çigi Y.
267. Kur’an’da Edebi Veche, Safvet Senih, Nil A.Ş.
268. Kur’an’da Fen Bilimleri, Celal Kırca, Marifet Y.
269. Kur’an’da İlmi Mûcizeler, Abdülmecid Zindani, Kayıhan Y.
270. Kur’an’da İnsan ve Medeniyet, Ramazan El-Buti, Risale Y.
271. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y.
272. Kur’an’da İslâmi Düşünce, Seyyit Ali Hamenei
273. Kur’an’da İslâmi Düşüncenin Genel Yapısı, S. Ali, Bir Y.
274. Kur’an’da Kur’an, Ejder Okumuş, Dünya Y.
275. Kur’an’da Ölçü ve Ahenk, Abdürrezzak Nevfel, İnkılab Y.
276. Kur’an’da Sembolik Anlatımlar, Necmettin Şahinler, Beyan Y.
277. Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y
278. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 15-22
279. Kur’an’da Temsili Anlatım, Veli Ulutürk, İnsan Y.
280. Kur’an’da Zihin Eğitimi, Yaşar Fersahoğlu, Marifet Y.
281. Kur’an’dan İcatlara, Şaban Döğen, Nesil Basım Yayın
282. Kur’an’dan Tekniğe, Şaban Döğen, Nesil Basım Yayın
283. Kur’an’ı Anlama Metodu, M. Hüseyin Beheşti, Kıyam Y.
284. Kur’an’ı Anlama Yolu, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
285. Kur’an’ı Anlamada Siyakın Rolü, Mustafa Ünver, Sidre Y.
286. Kur’an’ı Anlamada Yöntem, Muhammed Gazali, Şule Y.
287. Kur’an’ı Anlamak 1, 2, İsmail Kazdal, Kur’an Okulu Y.
288. Kur’an’ı Anlamak Farzdır, Abdullah Yıldız, Şemseddin Özdemir, Pınar Y.
289. Kur’an’ı Anlamak İçin Temel Prensipler, Mevdudi, İMKO Y.
290. Kur’an’ı Anlamak ve Yaşamak, Muhammed Savval, Işık Y.
291. Kur’an’ı Anlamak, Cemaleddin Kasımi, İz Y.
292. Kur’an’ı Anlama’nın Anlamı, Dücane Cündioğlu, Tibyan Y.
293. Kur’an-ı Kerim Bilgileri, Osman Keskioğlu, T. Diyanet Vakfı Y.
294. Kur’an-ı Kerim Cevap Veriyor, Abdüsselâm Erzen, Terazi Y.
295. Kur’an-ı Kerim Fihristi, Abdülvehhab Öztürk, Timaş Y.
296. Kur’an-ı Kerim Fihristi, Bedrettin Çetiner, Marm. Ünv. İlahiyat Fak. Vakfı Y.
297. Kur’an-ı Kerim Fihristi, Muhammed El Arabi, El-Azzuzi, Sönmez Y.
298. Kur’an-ı Kerim Hakkında Bilmediklerimiz, Arif Arslan, Adım Y
299. Kur’an-ı Kerim Lügatı, Mahmut Çanga, Timaş Y.
300. Kur’an-ı Kerim Meleğin Vahyidir, Sadık Yılma, Yeni Ufuklar Y.
301. Kur’an-ı Kerim Mûcizesi, Malik bin Nebî, T. Diyanet Vakfı Y.
302. Kur’an-ı Kerim Nasıl Bir Kitaptır? İsmail Cerrahoğlu, Altınkalem Y.
303. Kur’an-ı Kerim Sözlüğü, Abdülvehhab Öztürk, Şamil Y.
304. Kur’an-ı Kerim Tarihi ve türkçe Tefsirler Bibliyografyası, M. Hamidullah, Yağmur Y.
305. Kur’an-ı Kerim Tarihi, Muhammed Hamidullah, Marmara Ün. İlahiyat Fak. Y
306. Kur’an-ı Kerim Tefsirlerinde Bid’at Ve Hurafeler, ez-Zehebi, Nursan Y. / Saba Y.
307. Kur’an-ı Kerim ve 19 Efsanesi, Heyet, İnkılab
308. Kur’an-ı Kerim ve 19 Efsanesi, Mahmut Toptaş, İnkılab Y.
309. Kur’an-ı Kerim ve Fenni Keşifler, Suat Yıldırım, D.İ.B. Y.
310. Kur’an-ı Kerim ve Kur’an İlimlerine Giriş, Suat Yıldırım, Ensar Neşriyat
311. Kur’an-ı Kerim ve Müsbet İlim, Fahri Demir, D. İ. B. Y.
312. Kur’an-ı Kerim’de Muhkem ve Müteşabih, M. Fatih Kesler, Osmanlı Y.
BİBLİYOGRAFYA
- 1091 -
313. Kur’an-ı Kerim’den Âyetler ve İlmi Gerçekler, Haluk Nurbaki, Damla Y.
314. Kur’an-ı Kerim’den Âyetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Y.
315. Kur’an-ı Kerim’den Dersler ve Öğütler, Ö. Nasuhi Bilmen, Bilmen Y.
316. Kur’an-ı Kerim’den Nasiplenme, Nail Çivrili, Şahsi Y.
317. Kur’an-ı Kerim’in Evrensel Mesajı, 1, 2, Süleyman Ateş, Kur’an Okulu Y.
318. Kur’an-ı Kerim’in Evrensel Mesajına Çağrı, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat
319. Kur’an-ı Kerim’in Fazileti Hakkında Kırk Hadis, Aliyyül Kari, Bahar Y.
320. Kur’an-ı Kerim’in Faziletleri ve Okunma Kaideleri, İsmail Karaçam, Mar. İl. F. V. Y.
321. Kur’an-ı Kerim’in Hedefleri, Sadık Yılma, Yeni Ufuklar Y.
322. Kur’an-ı Kerim’in Nüzulü ve Kıraati, İsmail Karaçam, Nedve Y.
323. Kur’an-ı Kerim’in Tercümesi Meselesi, Hidâyet Aydar Kur’an Okulu Y.
324. Kur’an’ı Nasıl Anlayalım? Mevdudi, Bir Y. ; İşaret Y.
325. Kur’an’ı Nasıl Okumalı ve Okutmalı? Osman Zümret, Özel Y.
326. Kur’an’ı Nasıl Okuyalım? Muhammed Kutub, Bir Y. ;
327. Kur’an’ı Okuma Adabı, Fikri Aksoy, Din Kültürü Neşriyat
328. Kur’an’ın Anlaşılmasında Esbab-ı Nüzul’ün Rolü, Ahmed Nedim Serinsu, Şule Y.
329. Kur’an’ın Anlaşılmasında İki Mesele, (Muhk-Müt., Nesh) M. Sait Şimşek, Yöneliş Y.
330. Kur’an’ın Bütünlüğü Üzerine -Kur’an’ın Kur’an’la Tefsiri- , Halis Albayrak, Şule Y.
331. Kur’an’ın Faziletleri, İbn Kesir (terc. Mehmed Sofuoğlu), Türdav Y.
332. Kur’an’ın Harika Mesajları, 1, 2, Haluk Nurbaki, Damla Y.
333. Kur’an’ın İkna Hususiyeti, Muhammed Çelik, Çağlayan Y.
334. Kur’an’ın İlmi Sırları, Süleyman Aksoy, Sır Y.
335. Kur’an’ın İnsan-Biçimci Dili, Nadim Macit, Beyan Y.
336. Kur’an’ın Matematik Sırları, Haluk Nurbaki, Damla Y.
337. Kur’an’ın Müteşabihleri Üzerine, Muhsin Demirci, Birleşik Y.
338. Kur’an’ın Nasih ve Mensuh Âyetleri, Ahmet Gürkan, Yeni İlahiyat Kitabevi Y.
339. Kur’an’ın Zihin İnşası, Seyyid Abdüllatif, Pınar Y.
340. Kur’ani Araştırmalar, Murteza Mutahhari, Tuba Y.
341. Kur’ani Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Müstansır Mir, İnkılab Y.
342. Kur’an’la Birlikte Düşünmek, İsmail Kazdal, Birleşik Y.
343. Kur’an’la Parıldayan Gerçekler, Nuray Oktay, Zariflik Birliktir Y.
344. Kur’an-Sünnet Bütünlüğü, Necati Kara, İhtar Y.
345. Kutsal Kitabımız Kur’an-ı Kerim, Ahmet Okutan, Şahsî Y.
346. Lügavî Kur’an Okumaları, Muhammed Şehrûr, Sidre Y.
347. Mitoloji, Kitab-ı Mukaddes ve Kur’ân-ı Kerim, Sadık Kılıç, İzmir 1993
348. Mucizeler Mucizesi Kur’an, Ahmet Deedat, İnkılab Y.
349. Muhammedi Vahiy, M. Reşid Rıza, Fecr Y.
350. Muhtasar Kur’an Tarihi, Ahmed Cevdet Paşa, Şahsî Y.
351. Müsbet İlimlerde Kur’an Mucizesi, Hikmet Özdemir, Gonca Y.
352. Namazda ve Namaz Dışında Kur’an Okumanın Hükmü, Abdullah Tunca, Marifet Y.
353. Necmüddîn Dâye ve Tasavvufî Tefsiri, Mehmet Okuyan, Rağbet Y.
354. Nüzûlünden Günümüze Kur’an ve Müslümanlar, M. Zeki Duman, Fecr Y.
355. Nüzulünden Günümüze Kur’an ve Tefsir, H. Mehmet Soysaldı, Fecr Y.
356. Olayların Kur’anca Yorumu, Mehmed Paksu, Nesil Y.
357. Örneklerle Konulu Tefsir, Ahmed Muhammed ez-Zahrânî, Akçağ Y.
358. Peygamberimizin Kur’an’ı Tefsiri, Suat Yıldırım, Kayıhan Y.
359. Ramazan ve Kur’an, Mehmet Pamak, İlim ve Kültür Y. / İlkyay Y.
360. Sahâbenin Kur’an Anlayışı, Mehmet Sürmeli, Mavi Y.
361. Son Asır Türk Aydınının Kur’an’a Bakışı, Yitik Masumiyet, Ahmed Bedir, Merkür Y.
362. Son İlâhî Kitap Kur’an-ı Kerim, Osman Keskioğlu, Diyanet İşleri Başk. Y.
- 1092 -
BİBLİYOGRAFYA
363. Sonsuz Mûcize Kur’an, İsmail Karaçam, Çağ Y.
364. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmet Alptekin, Saff Y. s. 51-61
365. Soruşturma 2, Kur’an ve Sünnet, Heyet, Sor Y.
366. Sözün Özü (Kelam-ı İlahi’nin Tabiatına Dair), Dücane Cündioğlu, Tıbyan Y.
367. Şia’da ve Sünnî Kaynaklarda Kur’an Tarihi, Şaban Karataş, Ekin Y.
368. Şifreci Yanılgı, Yakup Kansızoğlu, Rağbet Y.
369. Tarihsellik ve Esbâb-ı Nüzul, Ahmet Nedim Serinsu, Şule Y.
370. Tarihte Tefsir Hareketi ve Tefsir Anlayışları, Ali Eroğlu, Ekev Y.
371. Tefsir Çeşitleri ve Konulu Tefsir, Davut Aydüz, Işık Y.
372. Tefsir İlminin Temel Meseleleri, Cemaleddin El-Kasımi, İz Y.
373. Tefsir Tarihi, İsmail Cerrahoğlu, Fecr Y.
374. Tefsir Usulü ve Kaynakları, Ali Turgut, Marmara Ün. İlahiyat Fak. Vakfı Y.
375. Tefsir Usûlü ve Tarihi, Muhsin Demirci, Marmara Ün. İlâhiyat Fak. Y.
376. Tefsir Usulü, İsmail Cerrahoğlu, D.İ.B. Y.
377. Tefsir Usûlüne Giriş, İbn Teymiye, Esra Y.
378. Tefsir Üzerine, İbni Teymiyye, Pınar Y.
379. Tefsir ve Hadis Usûlünün Bazı Meseleleri, M. Tayyib Okiç, Nûn Y.
380. Tefsir ve Hadiste İsrâiliyyât, Muhammed Hüseyin Zehebî, Rağbet Y.
381. Tefsirde Dirayet Metodu, Mustafa Çetin, Zemzem Yayınları
382. Tefsirde İsrailiyyat, Abdullah Aydemir, D. İ. B. Y.
383. Temel Kaynağımız Kur’an, Fevzi Zülaloğlu, Ekin Y.
384. Temel Kaynaklardan Yararlanmada Yöntem, Hüseyin Hatemi, İşaret Y.
385. Temel Konularda Kur’an Öğretisi, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
386. Tenasüb, İmam Suyuti, Tevhid Y.
387. Tercüme Problemleri ve Mealler, Faruk Gürbüz, İnsan Y.
388. Terimler Sözlüğü, -Kitabu’t-Ta’rifat, Seyyid Şerif Cürcani, Bahar Y.
389. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 227-242
390. Toplum, Din ve Kur’an Üzerine Düşünceler, Sabri Yazıcıoğlu, Uludağ Y. Bursa
391. Türk Toplumunun Kur’an-ı Kerim Kültürü, Murat Sülün, Ayışığı Y.
392. Türkiye Kur’an Makaleleri Bibliyografyası, Murat Sülün, Ömer Çelik, İFAV Y.
393. Ulûmu’l Kur’an Kur’an İlimleri, Mennâ Halil el-Kattân, Timaş Y.
394. Umdetül Huffaz; Kur’an Kelimeleri Sözlüğü, Mesud İbni İbrahim Halebi, Hizmet Kit.
395. Usul-i Din Dinin Kaynaklarına Bir Bakış, İbn Hazm, İnsan Y.
396. Vahiy Gerçeği, M. Zeki Duman, Fecr Y.
397. Vahiyle Gelen Hayat, Sefer Göltekin, Pınar Y.
398. Vahy ve Medeniyet, Sûre Okumaları, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y.
399. Yemin Olsun ki, Aksâmu’l-Kur’an, Sadık Kılıç, İhtar Y.
400. Yeniden Kur’an’a Yönelmek, Bahattin Dartma, Rağbet Y.
401. Yeniden Kur’an’a Dönüş, Salih Çavuşoğlu, Hanif Y.
402. Yeryüzünün Varisleri, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 134-146
403. Yüce Kitabımız Hz. Kur’an, Tayyar Altıkulaç, T. Diyanet Vakfı Y.
404. Yüz Cevapla Kur’an Nedir? Vahyi Hayata Taşımak, M. Emin Yıldırım, Kalem Y.
- 1094 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
KUR'AN KAVRAMLARI
KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
1- Aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a) Allah'ın verdiği nimete karşılık, nimetin artması için hamd edilir.
b) Hayırlı bir işe başlarken, çoğunlukla da o işi bitirince hamd edilir.
c) Hamd, şikâyetçilik ve nankörlüğe karşı bir ilaçtır.
d) Her şey, bütün varlıklar Allah'a hamd etmektedir.
2- "Varlıklar âlemini yaratan, terbiye ederek geliştiren, onları maddi ve manevi olgunluğa götüren, terbiyenin bütün gereklerine mâlik ve her şeye sahip olan" anlamına gelen Allah'ın ismi, hangi kavramdır?
a) Allah b) Rahman c) Din gününün sahibi d) Rab
3- "Benim .............. her şeyi içine alıp kuşatmıştır." Mealindeki A'raf suresi 156. ayette geçen bu ifadede, boş bırakılan kelime hangisidir?
a) azabım b) rahmetim c) affım d) rızkım
4- Sözlükte; itaat etmek, boyun eğmek, tevazu göstermek, bağlanmak ve hizmet etmek anlamlarına gelen kavram aşağıdakilerden hangisidir?
a) istiâze b) istiâne c) ibâdet d) hamdele
5- Ferdî ibadetlerle yetinmeyip tebliğ, mesaj ve davetin öne çıktığı, dolayısıyla İslam'ın topluma ve hayata ulaştırılmasının öneminin ifadesi olarak, şeytanı kaçıran ibadet, aşağıdakilerden hangisidir?
a) Namaz b) Kur'an okumak c) Salevat getirmek d) Ezan okumak
6- "Ezelde bütün yaratılmışlar hakkında hayır ve rahmet irade buyuran, sevdiğini sevmediğini, inananı inanmayanı ayırt etmeyerek bütün varlıklara sayısız nimetler ihsan buyuran" Allah'ın bu özelliklerine ne isim verilir?
a) Rahmân b) Rab c) Rahîm d) Mâlik
7- Besmelenin dinî hükmü nedir? Yani, bir işe başlarken besmele çekmek, dinin hangi hükmüne girer?
a) Farz b) Vâcip c) Sünnet d) Yapılan işe göre değişir.
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1095 -
8- Kıyamet konusunda, aşağıdaki anlayışlardan hangisi yanlıştır?
a) Kıyametin ne zaman kopacağını Peygamberimiz dahil hiçbir kimse bilmez; sadece Allah bilir.
b) Önemli olan, kıyametin ne zaman kopacağı değil; kıyamet ve sonrasına neler hazırladığımızdır.
c) Kendi ölümümüz küçük kıyamet sayılır.
d) Kıyamet alâmetlerini bilip saymak dinin önemli esaslarındandır.
9- Dua ile ilgili olarak aşağıdaki ifadelerden hangisi doğrudur?
a) Dua dili Arapçadır. Başka dille yapılan duanın kabul edilmeme ihtimali büyüktür.
b) Dua ederken seci yapmak, kafiyeye benzer uyumlu kelimeler kullanmak güzeldir.
c) Sadece sözle dua olmaz. Sebeplere yapışmak, yani fiille dua yapmak da şarttır.
d) Duanın kabul olması için Allah'ın bir veli kulunu, evliyadan birini vesile yapmalıdır.
10- Kâfirlerin de dünyada rızıktan mahrum bırakılmamaları Allah'ın hangi sıfatının gereğidir?
a) Rab b) Rahmân c) Rahîm d) Ma'bud
11- Besmele ile ilgili olarak aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a) İlk inen âyet, besmele ile okumayı emretmektedir.
b) Besmele Kur'an ayetidir. Neml suresindeki ayette besmele geçmektedir.
c) Kur'an'da bir sûre (Tevbe sûresi) besmeleyle başlamaz. Diğer sûreler besmele ile başlar.
d) Hayvan keserken "bismillâhirrahmanirrahim" denilmesi gerekir.
12- Aşağıdakilerden hangisi, Allah'ın bir sıfatı değildir?
a) Evrenin, bütün varlıkların ve tüm insanların Rabbıdır.
b) Hesap ve hüküm gününün hâkimidir.
c) Din büyüklerinin vasıtasıyla kendisinden yardım istenilendir.
d) Çok merhamet eden ve ahirette mü'minlere nimetler verendir.
13- "İnsanların kötülüklerden korunabilmeleri için bütün ilahi emir ve yasaklara uyarak, söz ve işleriyle Allah'a sığınmayı istemelerini ifade eden kavram, aşağıdakilerden hangisidir?
a) istiâze b) istiâne c) duâ d) besmele
- 1096 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
14- Aşağıdaki ifadelerden hangisi doğrudur?
a) Hamd ile şükür aynı anlamdadır.
b) Hamd, sadece nimetlere karşı yapılır. Şükür ise her zaman yapılmalıdır.
c) Elhamdü lillâh sözüne hamdele denir.
d) Bir kimse aksırınca (hapşırınca) ona karşı elhamdü lillâh denir.
15- Din günü ile ilgili olarak aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a) "Din gününün sahibi" ifadesinden insanın ve kâinatın boşuna yaratılmadığı ve iyi kötü her amelin karşılığının görüleceği anlaşılır.
b) Din günü, Allah'ın ödül ve cezasının bir gereğidir. Din gününe, âhirete inanmamak, ilâhi adaleti istememek demektir.
c) Din gününe, âhirete inanmak, ölüm korkusunun insanda bir kâbusa ve kronik bir hastalığa dönüşmesini engeller.
d) Din günü inancı, insanın dünyayı önemsemeyip sadece ahirete değer vermesi bilincini oluşturur.
16- "De ki ........... olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?" Furkan suresi 77. ayetinde geçen bu ifadede boş bırakılan yere hangi kavram gelmelidir?
a) duânız b) ibâdetiniz c) hamdiniz d) merhametiniz
17- Herhangi bir eylemin Allah'a ibadet olabilmesi için aşağıdaki gruplardan hangisi bütünüyle doğrudur?
a) İnanç (iman) ; tâat (meşruluk) ; usûl (metod) ; niyet (maksat).
b) İnanç (iman) ; takva (Allah korkusu) ; sabır (sabretmek) ; şükür (şükretmek).
c) İnanç (iman) ; ihlas (samimiyet) ; ümid (umut) ; takva (sakınma).
d) İnanç (iman) ; salât (namaz) ; savm (oruç) ; sadaka (zekât).
18- Kur'an'da "Allah" lafzından sonra en çok geçen Allah'ın ismi hangisidir?
a) Rab b) Rahman c) İlâh d) Rahim
19- Besmele'nin tam doğru anlamı nedir?
a) Esirgeyen, bağışlayan Allah'ın adıyla.
b) Rahman, Rahim Allah'ın adıyla.
c) Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla başlıyorum.
d) Çokca merhamet eden Allah'ın adıyla okuyorum.
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1097 -
20- Kur'an'a başlarken yapmamız gereken istiaze ile şeytandan Allah'a sığınıyoruz. Şerrinden Allah'a sığındığımız şeytan hakkında, aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a) Şeytan, hem cinlerden; hem de insanlardan olur.
b) Şeytan vesvese vermekle kalmaz; insana dediğini yaptırmak için baskı yapar.
c) İnsanı içinden tahrik edip, onu Allah'a isyana sevk eden her türlü duygu ve düşünce şeytanîdir, şeytandandır.
d) Şeytanın mü'minler üzerinde fısıldamanın (sessizce günaha teşvik etmenin) dışında bir gücü ve egemenliği yoktur.
21- "Çok merhamet edici, verdiği nimetleri iyi kullananları daha büyük ve ebedi nimetler vermek suretiyle mükâfatlandırıcı" anlamına gelen güzel isim aşağıdakilerden hangisidir?
a) Allah b) Rahman c) Rahim d) Din gününün sahibi
22- Seçeneklerden hangisi, "dingünü" kavramının ifade ettiği anlamlardan biri değildir?
a) Allah'ın bütün kullarına merhametinin görüleceği "Rahmet günü"
b) Hayrın hayır; şerrin de şer olarak görüleceği "Kıyamet günü"
c) Yapılan işlerin karşılığının tam olarak verileceği "Ceza günü"
d) İnsanların yaptıkları işlerin, Allah tarafından takdir edilip hesabının görüleceği "Hesap günü"
23- "Ancak Senden yardım isteriz" âyetinde belirtildiği şekilde dua, sadece Allah'a yapılır. Yalnız Allah'a yapılan dua konusunda vesile (onun hürmetine demek) konusunda aşağıdaki hükümlerden hangisi tam doğrudur?
a) Ameller ve Peygamberimiz dahil, hiçbir şeyi Allah'a dua ederken vesile yapamayız.
b) Amellerle vesile yapılabilir; ama, hiçbir insanla vesile yapılamaz. Bu kesinlikle şirktir.
c) Sahâbeler, Peygamberimiz öldükten sonra da Peygamberimiz'le vesile yapmışlardır.
d) Hiçbir insanı vesile yapmamak en uygun, en emin yoldur.
24- Kur'an'da Allah'tan başka rabb kabul edilen veya bu iddiada bulunan kimselerden bahsedilmektedir. Seçeneklerden hangisi bu anlamda Kur'an'da geçmez?
a) Ebû Cehil b) Fir'avn c) Rahipler d) Hz. İsa
- 1098 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
25- Besmele, eski ümmetlerin de bildikleri ve kullandıkları bir ifadedir. Kur'an-ı Kerim bu konuda Hz. Muhammed (s.a.s.)'den önce iki peygamberin besmelesini örnek veriyor. Bu peygamberler kimlerdir?
a) Hz. Nuh ve Hz. Süleyman
b) Hz. Âdem ve Hz. Süleyman
c) Hz. Âdem ve Hz. İbrahim
d) Hz. Nuh ve Hz. Mûsâ
26- Seçeneklerden hangisi, Allah'dan başkasını rab kabul etme şirki anlamına gelmez?
a) Yatırlara kurban kesmek, onlara dua etmek.
b) Din adamlarının helâl kıldığını helâl kabul etmek.
c) Namaz, oruç gibi ibadetleri terk etmek.
d) Önderleri, din büyüklerini sevmede ve onlara bağlanmada aşırı gitmek.
27- Sözlükte; iyilik, üstünlük ve erdemlilikle niteleme (medhetme) ve övme anlamına gelir. Terim olarak ise; "bütün medih türlerini içerip sevgi ve ta'zimle Allah'a yönelen övgü ve şükrü ifade eder."
Yukarıdaki tanım, hangi kavramı karşılamaktadır?
a) Rab b) istiâze c) hamd d) istiâne
28- İstiâze ile ilgili olarak aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a) Kur'an okumaya besmeleden de önce istiâze ile başlanır.
b) Tuvalete ve banyoya girmeden önce besmele çekilmeyip sadece istiâze yapılır.
c) Muavvizeteyn (Felak ve Nas) sureleri istiaze ile ilgili sûrelerdir.
d) İstiâze, sadece "eûzü billâhi mineşşeytanirracim" denilerek yapılır. Başka kelimelerle yapılmaz.
29- İslâm'dan önce müşrik Araplar, işlerine başlarken besmele yerine ne söylerlerdi?
a) Bismikellahümme
b) bismi'l Lât ve'l Uzzâ
c) Bismillâh
d) bismi'l Hubel ve'l Menat
30- Kur'an-ı Kerim'de, ancak Allah'a ibadet edilmesi gerektiği ifade ediliyor. Bazı insanların Allah'tan başka ibadet ettiği varlıklar sayılmaktadır. Aşağıdakilerden hangisi Kur'an'da tapınılan bir varlık olarak direkt söylenmemiştir?
a) para b) tâğut c) şeytan d) putlar
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1099 -
31- "Besmele ile başlanmayan her iş ........... " Bu hadis-i şerifteki boş bırakılan yere ne gelmelidir?
a) Yarım ve eksiktir.
b) Günah ve yanlıştır.
c) Şeytan işidir.
d) Bereketsiz ve güdüktür.
32- Allah'a ibâdetin tanımı, aşağıdakilerden hangisidir?
a) Allah'ın farz kıldığı İslam'ın beş şartına (namaz, oruç, hac, zekât ve kelime-i şehadet getirmeye) ibâdet denir.
b) Yapılması sevap olan, Allah'a yakınlık ifade eden, yalnız O'nun rızasını kazanmak niyetiyle yapılan her türlü harekete ibâdet denir.
c) Allah'ın yüceliği karşısında kulun aczini itiraf etmesi, sevgi ve ta'zim duyguları içinde Allah'tan lütuf ve yardım dilemesine ibâdet denir.
d) Kulların Allah'a karşı memnuniyet ve sevinçlerini O'na şükürlerini bildirmelerine ibâdet denir.
33- Lutf ile olan rehberliğe, yol gösterip kılavuzluk yapmaya, hayra ulaştırmaya ve hayırda muvaffak kılmaya Kur'an kavramı olarak ne ad verilir?
a) Sırat-ı Müstakim b) Hidayet c) Takva d) Felâh
34- Sapmak, şaşmak, karanlıkta kalmak, bocalamak ve kaosa yenik düşmek; Doğru yoldan bile bile veya iğfâle kapılarak sapmaya Kur'an terminolojisinde ne ad verilir?
a) Hidâyet b) Fücur c) Dalâlet d) Fısk
35- Para, mal veya benzeri ihtiyaç malzemelerini Allah yolunda harcamaya ne ad verilir?
a) Rızık b) İnfak c) Felâh d) Takva
36- Fatiha suresindeki "Bizi doğru yola hidayet et; kendilerine nimet verdiklerinin yoluna..." (Fatiha, 5-6) ayetlerinde ifade edilen Allah'ın nimet verdikleri kimseler, Nisa suresi 69. ayette açıklanır: "Allah'a ve Rasül'e itaat edenler; Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, ......... , şehidler ve .......... le beraberdirler. Onlar ne güzel arkadaştır." Bu ayet mealinde, boş bırakılan yerlere gelmesi gereken, seçeneklerden hangisidir?
a) Nebiler - Rasüller
b) Takva Sahipleri - Mü'minler
c) Salihler - Müttakiler
d) Sıddıklar - Salihler
- 1100 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
37- Sırat-ı müstakimde olabilmenin gereklerini ayetlerden yola çıkarak tespit ettiğimizde iman, hidayet sahibine yönelmek, sırat-ı müstakimden olmayı arzu etmek ve Rasülullah'ın sünnetine uymanın yanında; diğer yol arkadaşları olan mü'minlerle ilgili bir şart daha vardır. Bu şart, seçeneklerden hangisi olabilir?
a) Gönül genişliği (Tüm müslümanlara sevgi)
b) Yaratılanları, Yaratan'dan ötürü sevmek (Tüm yaratıkları sevmek)
c) Ashab sevgisi (Asr-ı saadetteki müslümanlarla gönül birliği)
d) Yol arkadaşlarına karşı muhabbet (Cemaat üyeleriyle dayanışma)
38- Âhiretle ilgili olarak aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) Âhiret inancı, hemen bütün din ve düşünce sistemlerinde de mevcuttur.
b) Reenkarnasyon, Hindu dininden geçen, ruhların, insan ölünce başka bedenlere geçeceğine inanılan, temelde de âhireti ve yeniden dirilişi inkâr anlayışıdır.
c) Dünya ayrı, âhiret ayrıdır. Din ve âhiret işleriyle dünya işlerini birbirine karıştırmamak gerekir.
d) Kur'an'da âhirete sadece inanmak yeterli görülmemekte, ona kesin bilgi, şuur ve şehadet, yani yakinlik istenmektedir.
39- İman konusunda aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) İman, ibadet ve taatlerle artar ve günahlarla eksilir.
b) Şizofreni (çift şahsiyetli akıl hastalığı) olanlar hariç, normalde kişi, inandığı gibi davranır, inancına uygun şekilde yaşar.
c) Takva sahiplerinin ilk ve en büyük özelliği, iman etmektir.
d) İman ile İslâm; mü’min ile müslüman aynı anlamdadır. Kur’an’da her iki kavram aynı anlamda kullanılır.
40- Kur’an’a göre, insanın önüne okunmak üzere konan 3 temel kitap vardır. Bu üç kitabın belirli pasaj ve parçalarını Kur’an, “âyet” olarak belirtmektedir. Kur’an; diğer iki kitabın gereğince okunup değerlendirilmesini kolaylaştıran bir nurdur. Nedir bu 3 kitap?
a) Kur’an, Hukuk, Nutuk
b) Kur’an, Kâinat, Anayasa
c) Zebur, Tevrat, İncil
d) Kur’an, İnsan, Evren
41- Hem süs, hem de her türlü etkiden koruyucu olarak dış ve içe giyilen parçaları da bulunan bir örtü ve elbise olarak Kur’an’da “Ve ......... elbisesi, işte o hayırdır.” (A’raf, 26) şeklinde tanımlanan, “fücur”un zıddı olan, yukarıdaki âyette boş bırakılan yere gelmesi gereken kavram nedir?
a) Hamd b) Takva c) Gayb d) Felâh
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1101 -
42- “O, insanları ve toplumları ve toplumları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için gönderilmiştir. Bir adı da Nur’dur. Onun hâkim olmadığı yerler zulumatla (karanlıklar ve zulümlerle) kaplıdır.” Bu özellikler, aşağıdakilerden hangisine aittir?
a) Peygamberler
b) Hz. Muhammed (s.a.s.)
c) Hidâyet
d) Kur’an
43- Rızık konusunda fiilî dua, aşağıdakilerden hangisiyle en uygun şekilde yapılır?
a) Çalışarak
b) Sabrederek
c) Rızık için dua ederek
d) Errızku Ala’llah deyip, buna inanarak
44- “Rasûlullah’ı Allah’ın katından getirmiş olduğu bilinen haber ve hükümlerde tasdik etmek, bunu diliyle de ikrar edip, tatbik etmeye çalışmaya ne ad verilir?
a) İman b) Mü’min c) Takva d) Hidâyet
45- Seçeneklerden hangisi, imanın sahih olması için gerekli şartlardan biri değildir?
a) Ölüm döşeğinde ve can çıkmak üzereyken değil; daha önce iman edilmelidir.
b) Dinin, Kur’an’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr etmemek şarttır.
c) Gücü yettiği kadar elfâz-ı küfür ve ef’âl-i küfür ihmal edilmemesi gerekir.
d) Din veya dince mukaddes sayılan şeylerle alay, hakaret, inkâr ve küçük görmek gibi hususlardan kaçınılması gerekir.
46- Lügatta, faydalanılması için verilen bağış, pay, hisse, nasip gibi anlamlara gelen; Allah’ın canlılara zevk ve yararlanma nasip ettiği faydalanılan gıda, mal, evlât, eş, iş, ilim gibi şeylere ne denir?
a) Nimet b) Hidâyet c) Felâh d) Rızık
- 1102 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
47- “Takvanın bir anlamı da haşyet, yani ta’zim ve saygıdan ileri gelen korkmaktır. Bu korku, kulun Rabbıyla arasındaki sevgiyi yıpratma korkusudur. O yakacak diye değil; O sevmeyecek diye korkmaktır takva.” Bu ifadelerden yola çıkarak Allah sevgisi ve Allah korkusu hakkında aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) O’nu hem sevmeli, hem de O’ndan korkmalıyız.
b) Ümit ve korku arası yaşamalıyız.
c) Allah, korkulmaya değil; sadece sevilmeye lâyıktır.
d) O’nu sevme yönümüz ağır basmalı, O’ndan korkarken bile sevgiyi öne çıkartmalıyız.
48- Kelime anlamı korumak, korunmak, sakınmak’tır. Kavram olarak, kuvvetli bir himâyeye girerek korunmak, haramları terk edip şüpheli şeyleri bırakmak suretiyle nefsi günahlardan korumak anlamında kullanılır. Tanımı yapılan bu kavram, aşağıdakilerden hangisidir?
a) Takvâ b) İnfak c) Hidâyet d) Gayb
49- Mutlak gaybı, Allah’ın dışında;
a) Peygamberler bilirler
b) Melekler bilirler
c) Peygamberler ve melekler bilirler
d) Hiçbiri (bilmez)
50- Malla, parayla yapılan infaklar üç kısma ayrılır. Seçeneklerden hangisi malla yapılan üç çeşit infakı doğru olarak belirtir?
a) Zekât, sadaka-i fıtır, adak
b) Zekât, oruç keffareti, sadaka
c) Zekât, humus, öşür
d) Zekât, sadaka, îtâ
51- Lügat anlamlarından bazıları dua, patlama, parlama, tutuşma olan fiilî bir dua ve niyaz, eyleme dönüşmüş bir tevhid, Allah'ın huzurunda boyun eğiş ve Allah düşmanlarına karşı nefret dolu bir kıyam ve başkaldırı özelliğini taşıyan ve tevhidden sonra ilk emir olan Kur'anî kavram nedir?
a) Cihad b) İbadet c) Salât d) İstiâne
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1103 -
52- Gaybla ilgili olarak aşağıdaki cümlelerden hangisi yanlıştır?
a) Gaybın bir kısmını, Allah, vahy yoluyla peygamberlerine bildirmiştir.
b) Yıldızlar gaybı bilmezler, ama yıldızların, burçların insanların geleceğiyle ve kaderiyle ilgili bağlantıları vardır.
c) Cinler gaybı bilmezler. Cinciler de gaybden haber verdikleri konularda kesin yalancıdırlar.
d) Gaybla ilgili olarak mü’minlere lazım olacak kadar, yani çok az bilgi verilmiştir.
53- Rızık konusunda aşağıdaki hüküm cümlelerinden hangisi yanlıştır?
a) Rızık artıp eksilmez, ama rızkı helâl veya harama dönüştürmek bize bağlıdır.
b) Çok çalışarak çok para kazanılabilir, ama yararlanılmayan para rızık değildir.
c) Kendisinden yararlanılan iman, ibadet, takva, güzel ahlâk ve ilim de rızıktır.
d) İslâm, helâl yoldan kazanılan para ve malı, çalışıp kazanana ait kabul eder; yani mülk ve para, helâl kazanç sahibinindir; Kimse müdahale edemez.
54- Takva sahibi mü'minlere vaad edilen, önündeki engeli yarıp kendini kurtarmak ve istediğine ermek, zafere kavuşmak, yani dünyada başarı ve mutluluk, âhirette ebedî kurtuluş ve saadet anlamına gelen Kur'anî kavram, aşağıdakilerden hangisidir?
a) İnfak b) Felâh c) Hidâyet d) Sırat-ı müstakim
55- Gaybla ilgili aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) Gayb, yalnız gelecekle ilgili olarak insanın duyularıyla farkedilir, görülür olmayan şeylere denir.
b) İman esaslarının tümü gaybtır. Gaybe iman da takva sahiplerinin ilk vasfıdır.
c) Peygamberler gaybla ilgili özel konumdadırlar. Onlara gaybdan vahy gelmektedir.
d) Peygamberler de beşerdir. Kendiliklerinden gaybı bilemezler.
- 1104 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
56- "Namazların hepsini ve hele salât-ı vustâ'yı muhâfaza ediniz."
(2/Bakara, 238) Bu âyette geçen salât-ı vustâ nedir?
a) Her şahıs için, engellerin çokluğu sebebiyle kılınması müşkil olan ve ortada kalan namaz hangisi ise, vustâ namazı odur.
b) Sabah namazıdır. Çünkü uykudan uyanarak sabah namazı kılmak özel gayret ister.
c) Salât-ı vustâ orta namaz demektir. Beş vaktin ortasındaki namaz ikindi namazıdır. Dolayısıyla salât-ı vustâ, kesin olarak ikindi namazıdır.
d) Salât-ı vustâ, beş namaz demektir. Beş vakit namazı devamlı kılmaya salât-ı vustâ denir.
57- İnfak; malda, hem zekât olarak, hem de zekâtın dışında başkalarının hakkı olduğu kabulü ile gerçekleşir. İnfak konusunda aşağıdaki ifadelerden yanlış olan hangisidir?
a) İnfak, sadece maldan olmaz. İlimden, güler yüzden, güzel sözden, teselliden de infak yapılmalıdır.
b) Rızkın gerçek sahibi Allah’tır. Dünyada mal ve rızık sahibi görünen insan, aslında bir postacı, emanetçi ve veznedar konumundadır.
c) İnfak etme konusunda Sâlebe, güzel ve örnek bir şahsiyettir.
d) İnfak, kişinin parayı putlaştırmasına, israfa ve dünyevîleşmesine engeldir.
58- Dünyadaki en büyük devrim, onun eseridir. O, gerçek anlamda, bir çağı kapatıp yepyeni bir çağ açmıştır. Cahiliyye, onunla kovulmuş, mutluluk çağı onunla başlamıştır. Tarihin şahit olduğu en muhteşem topluluk, onun sayesinde oluşmuştur. Tüm mucizeler içinde de baş sırayı o alır. Bu özelliklere sahip olan şey, aşağıdakilerden hangisidir?
a) Din
b) Kur’an
c) Hz. Muhammed (s.a.s.)
d) Allah’ın halifesi
59- Namaz konusunda aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) Namaz, insanı fahşâ ve münkerden (kötü ve iğrenç şeylerden) vazgeçirir.
b) Namaz, insanın işinin rast gitmesini, dünya işlerinde kişinin rahatlamasını ve başarısını sağlar.
c) Namaz, gönülleri ferahlatan, ruhları aydınlatan bir şifa kaynağıdır.
d) Namaz; dua, tevbe, zikir, şükür, tesbih gibi ögeleriyle mü'mini mânen eğiten ve olgunlaştıran bir ibadettir.
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1105 -
60- Âhiret bilincine sahip olmak ve dünya)âhiret dengesi sağlamak için dünya, doğru değerlendirilmelidir. Dünya konusunda aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi yanlıştır?
a) Dünya oyun ve eğlenceden, süs ve övünmeden geçici bir faydalanmadan ibarettir.
b) Dünya, hakiki manada huzur ve rahatın bulunduğu gerçek vatanımız değildir.
c) Dünyada imtihan vesilesi olarak kadınlar, evlatlar, altın ve gümüşler, iyi binekler sevdirilmiştir.
d) Müslüman, âhiret endişesiyle yaşaması gerektiği için dünya ile ilgilenmemeli; dünyayı, onu tercih edenlere bırakmalıdır.
61- Bazı sebepler yüzünden müslüman görünmesine rağmen, içindeki küfrü gizleyen, kalbiyle inanmadığı halde, "ben de mü'minim" diyenlere Kur'an terminolojisinde münafık dendiği malumdur. Münafıklar aslında kâfir oldukları halde, kâfirlerden bazı farklı özelliklere sahiptirler. Aşağıdakilerden hangisi bu farklılık konusunda yanlıştır?
a) Kâfir, inanç konusunda açık olduğu halde; münafık casus gibi kendini gizler.
b) Kâfirler, inanç konusunda mert ve net oldukları halde; münafıklar, duruma göre renk alan kaypak, kalleş bir karaktere sahip kimselerdir.
c) Kâfir, İslam'a düşmanlığını açıkça gösterebildiği halde; münafık yalancıdır, müstehzîdir, müslümanlarla alay etmektedir.
d) Kâfirler, genellikle muslih/islah edici oldukları halde; münafıklar, fesatçı/müfsid insanlardır.
62- Lügatta, bir şeyin dengesinden çıkması, bozulma ve geçersiz olma anlamlarına gelen; kavram olarak, toplumda ortaya çıkan kokuşma, bozulma ve dengeden sapmaya Kur'an terminolojisinde ne ad verilir?
a)fesad b) tuğyan c) zulmet d) nifak
- 1106 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
63- "Bakara" kelimesinin anlamı ve Kur'an'da en uzun sureye bu ismin verilmesine sebep olarak Kur'an'da "bakara" konusundaki kıssa, aşağıdakilerden hangisidir?
a) Bakara; inek, buzağı demektir. Hz. Musa, kavmini Allah'ın yardım ettiği denizin yarılması mucizesiyle Fir'avn'un zulmünden kurtarıp Mısır'dan çıkarttıktan sonra, bir ara Rabbinden emir almaya gittiğinde Sâmiri isimli bir yahudi, altından buzağı yaparak İsrailoğullarını yeniden putperestliğe çekmek istedi. Bu olaya Bakara olayı denir. Ve bu yüzden bu sureye bu isim verilmiştir.
b) Bakara, inek demektir. Bakara suresinde ineklere tapan Hindistan'daki Hindu dininin Peygamberimiz'in yaşadığı dönemdeki putperest/inekperestlerin dalâleti anlatılmaktadır. Bu sebepten dolayı, bakaraya, yani ineğe tapanlara cevaplar veren bu sureye Bakara suresi denmiştir.
c) Bakara, inek demektir. Bu, Kur'an'da Bakara suresinde bir kıssada geçen bir özel inek için kullanılmıştır. Bakara, Hz. Musa devrinde, İsrailoğulları arasında fâili bulunamayan bir cinâyetten dolayı diyet olarak kurban edilmesi gereken ve bazı özellikleri olan bir inektir. Bu olaydan bahsettiği için bu sureye Bakara suresi denmiştir.
d) Bakara, hayvan demektir. Bu, sığır cinsinden hayvanlara verilen ortak addır. İsrailoğullarının Allah'a verdikleri sözden ve O'nu tek ilah kabulünden caymalarından ve Cumartesi günü yasağını çiğneyip azgınlaşmalarından sonra Allah, onları hayvanlara çevirdi. İşte bu mucizevî olayla hayvan şekline çevrilenlere Bakara denir. Bu olayın anlatıldığı sureye de bu yüzden Bakara suresi denilmiştir.
64- "Gerçek şu ki kâfir olanları inzar etsen de inzar etmesen de/uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir; iman etmezler.” (Bakara, 6) ayetinden, aşağıdaki yargılardan hangisi anlaşılmaz? Yani, bu ayetten yola çıkılarak, kâfirlere karşı uyarı görevi konusunda aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a) Tüm kâfirler, yoldan çıkmış, Allah'ın nimetlerini inkâr eden, gerçeği örten, İslam'ı görmezlikten gelen kimselerdir. Bunları, uyarsak da uyarmasak da bizim için fark etmez; çünkü onlar iman etmezler.
b) Ortaya çıkan karakter tahlili ve delillerle tebliğin büyük ihtimalle sonuç vermeyeceği belli olan kişilerle uğraşmakla vakit geçirmeyip; netice getirme ihtimali büyük olan kişilere inzar/uyarı görevi yapılmalıdır.
c) Kâfirlerin hakka karşı tutumları, onlara tebliğ ve uyarı yapmamıza engel değildir. İnzarın yapılıp yapılmaması, onlar için eşittir, farketmez; ama bizim için bu görevi yapıp yapmamak eşit değildir.
d) Ayetteki ifade, tüm kâfirleri kapsamaz. İnzarın/uyarının fayda etmediği kâfirler, akıllarını ve alıcılarını kullanmayarak kendi olumsuz tavırları yüzünden kalpleri mühürlenen, doktorun ümitsiz vaka kabul ettiği hasta gibi olan inatçı kâfirlerdir.
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1107 -
65- Küfürle ilgili olarak aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) Küfrün bir şekli, kutsal denebilecek olumlu küfürdür. Müslüman, tağuta küfr etmeli, tağutun kâfiri olmalıdır.
b) Küfür, fıtrata ters düşünce ve davranıştır. Bir anormallik, nankörlük ve hastalıktır; Kalpte başlayan ve diğer organlara sirayet eden bulaşıcı bir mikroptur.
c) Müslümanın küfrü, küfr-i berâedir. Yani, küfr edilmesi gereken şeyden teberrî etmek, uzaklaşmak, reddetmek, otorite ve hâkimiyetini kabul etmemek şeklinde olur.
d) Küfür, kalple ilgili inançsızlıktır. İnsanın amel yönüyle hiçbir davranışı onu küfre sokmaz, kâfir kılmaz.
66- Lügat anlamı, taşkınlık, azgınlık, sınırı aşmak olan "isyan ve günahta sınır tanımayacak ölçüde ileri gitme"ye ne denilir?
a) inzar b) fesad c) tuğyan d) ifsad
67- Özellikle siyasî otorite ve yöneticinin tuğyanını başkalarına ulaştırması, Allah'ın indirdiği hükümlere alternatif olmak ve onların yerine geçmek üzere hükümler koyan varlıklara ne ad verilir?
a) tâği b) müfsid c) kâfir d) tâğut
68- Kalbin hastalığı ve mühürlenmesiyle ilgili aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) Kalbin hastalığı; kibir, hayasızlık gibi kötü ahlak ve kötü huylarla ilgili, yani günah işlemekle ortaya çıkar. Tevbe edilip güzel amellerle silinmedikçe kalpte leke halindeki bu hastalık büyür ve giderek tüm kalbi kaplar.
b) Kalbin mühürlenmesi, sebep değil; sonuçtur. Tertemiz bir kalple dünyaya gelen insan, günah işleyerek kirlettiği kalbini, günahlarda ısrar etmek ve imana karşı olumsuz ve inatçı bir tavır takınarak, mikropların tümüyle kalbini kaplamasına sebep olacak davranış ve inançta bulunması sebebiyle kalp mühürlenir.
c) Kalbin selim vasfını, sağlığını korumak için, onu şirk ve küfür başta olmak üzere haramlardan korumak; bedenin sağlığı için gerekli gıdalar gibi, kalbe lazım olan ibadet, zikir, tefekkür gibi gıdalarla kalbi yeterli ve dengeli beslemek şarttır.
d) Kâfir ve münafıkların kalbinde hastalık vardır. Allah da onların hastalığını arttırmıştır. Allah, tüm kâfir ve münafıkların kalbini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerinde de perdeler vardır. Kalpleri mühürlü olduğu için, bu sebepten dolayı onlar iman etmezler.
- 1108 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
69- Bir şeyi dengesinden çıkaran, bozan, bozgunculuk yapan kimseye Kur'an terminolojisinde ne ad verilir?
a) muslih b) müfsid c) tâğut d) tâği
70- Allah'ın insan için koyduğu aşılmaması gereken hududu aşan, ölçüyü kaçıran, haddini bilmeyip taşkınlık yapan azgın kimseye ne ad verilir?
a) tâği b) müfsid c) nezir d) tâğut
71- Allah'ın nuru konusunda aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) Mutlak nur, âlemleri ve gönülleri nurlandıran Allah'tır.
b) Kur'an'da "Allah'ın nuru" ifadesi, kalbî-ruhî gerçekleri belirtir. İman ve İslam anlamında, hidayeti içeren, kurtuluşa götüren şeyler anlamında kullanılır.
c) Hz. İbrahim, Allah'ı görmek istemiş, ama Nur dağına Allah'ın nuru tecellî edip dağ paramparça olduğu için Hz. İbrahim de nurun şiddetine dayanamayıp bayılmıştır.
d) Kâfirler, Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler; ama Allah, nurunu tamamlayacaktır.
72- Gerçeği örten, nimeti inkâr eden, Yaratıcı'nın en büyük nimetleri olan ayetleri, din, peygamberlik ve hidayet gibi hususları görmezlikten gelen kimseye Kur'an terminolojisinde ne ad verilir?
a) tâği b) ifsad c) kâfir d) münzir
73- Bir uyarının, propaganda değil de; gerçek bir "inzar" olabilmesi için bazı şartlar gerekir. Aşağıdaki seçeneklerden hangisi inzar için gerekli şartlardan biri değildir? Yani, inzar konusunda aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) Uyarının, kesin vahyî gerçeklerle ilgili olması ve karşı çıkanın Allah'a (O'nun hükümlerine) karşı çıktığının belirgin olması
b) Uyarıda muhatabın sınırsız olması; tanıdık ve yabancı demeden herkese tebliğin ulaştırılmaya çalışılmasıyla birlikte, yakın çevrenin ihmal edilmemesi, hatta imkân nisbetinde yakın çevreye öncelik verilmesi
c) Uyarı ve davetin açıktan değil; gizli olarak yapılması ve kalbi mühürlü olan kimselere değil; gerçeği araştıran kimselere hakkın ulaştırılması
d) İçine bâtıl karışmamış hakkın tebliğ edilmesi; Tevhidin kişisel ve toplumsal alana yayılması/taşınması; uyarıda bunların ana konuyu teşkil etmesi
74- Bir şeyi, bir yönden öteki yöne çevirmek anlamı taşıyan ve Kur'an'da bir adı da "fuad" olarak kullanılan kelime, seçeneklerden hangisidir?
a) hidayet b) gayb c) infak d) kalb
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1109 -
75- Kur'an'da; vahyin dışında ve onunla zıtlaşacak bütün düşünce sistemleri için mecazî anlamda kullanılan ve küfrün her çeşidini içine alan, Kitabımız'da iman nurunun karşılığı olarak ve hep çoğul olarak kullanılan kavram, aşağıdakilerden hangisidir?
a) mefsedet b) zulumât c) tuğyan d) küfür
76- Bir insanın imanını koruması, özellikle küfrün egemen olduğu yerlerde hayli zordur. Mü'mini, imanını giderip onu küfre sokarak kâfir yapan hususlar:
istinkâr (Dinden olan bir hükmü inkâr etmek) istihfâf (Dinden olan bir hükmü küçümsemek, hafife almak) istihkar (Dinden olan bir hükmü hakir, çirkin görmek) istihzâ (Dinden olan bir hükmü alaya almak, onunla eğlenmek) gibi durumlardır. Bunlar gibi, yine insanı küfre sokan diğer özellik, seçeneklerden hangisidir?
a) istishâl: Kolay saymak; Dinden olan bir hükmü kolay kabul etmek
b) istihlâl: Dinden olan bir haramı helâl; helâlı haram kabul etmek
c) istikbâr: İnsanlara karşı kibirlenmek, başkalarını küçük görmek
d) istiz'âf: Kendini zayıf görüp zâlimlere karşı âciz duruma düşmek
77- Uyarı görevini yapan, inkâr bataklığına sapan kavimleri cehennem azabıyla korkutan ve eski kavimlerin başlarına gelen helâkı hatırlatarak ilâhî ikaz vazifesini yerine getiren peygamberlere, özellikle Peygamber Efendimiz'e, yapmış oldukları bu görevden dolayı Kur'an'da ne ad verilir?
a) nezîr/münzir
b) sâlih/muslih
c) el-emîn/el-mü'min
d) hâdî/mehdî
78- "Dikkat! Gerçekten cesette bir et parçası vardır; o doğru olursa bütün vücut doğru olur. O fesada uğrar, bozulursa bütün vücut bozuk olur. Dikkat, o .......tir." Bu meşhur hadis-i şerifte boş bırakılan yere gelmesi gereken kavram, aşağıdakilerden hangisidir?
a) kulak b) dil c) el d) kalp
- 1110 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
79- Tuğyânın (ve küfrün) temel sebeplerinden biri olan "istiğnâ" ne demektir?
a) Büyüklük taslayarak insanlara zulmetmek, haksızlıkla hükmetmek; Büyüklenip kibirlenerek yeryüzünde fesat ve fitne çıkarmak, müstekbirlik
b) Kendini her yönden zengin kabul edip, kimseye muhtaç olmadığı anlayışına sahip olarak kibir ve gurur içinde bulunmak
c) Ayartma, azdırma, baştan çıkarma, fesat, ara bozma, karışıklık ve dinsizlik
d) Fesat çıkarmak, bozmak, faydalanılan bir şeyin bozulması, insanların inanç ve yaşayışını doğrudan saptırmak
80- Fesadla ilgili aşağıdaki hükümlerden hangisi yanlıştır?
a) Fesad, ya otoritesizlikten, yani başı boşluktan çıkar; ya da otoritenin meşrû ve âdil olmamasından, yani başı bozukluktan meydana gelir.
b) Tabiat güçlerinde ve hayvanlarda fesad söz konusu değildir. Fesad, sadece insanların yaptıklarıyla ve cinlerin faaliyetleriyle ortaya çıkar. O yüzden insan, fesad çıkarıp yeryüzündeki dengeyi bozduğundan, hayvandan da aşağı olabilmektedir.
c) Ahlaklılar, müslümanlar, yani muslihler/ıslahçılar, müfsidler kadar güçlü ve aktif olmazsa fesad yayılır. Kur'an, müfsidlerle beraber, onlara karşı çıkmayanların da helak olduğunu haber vermektedir.
d) Mü'min, iman edip salih amel işleyen kimsedir. Kâfir ve münafık da inanmayıp yeryüzünde fesad çıkaran kimsedir. Onun için mü'min hiçbir şekilde fesad sayılan işi yapmaz; yaparsa kâfir olur. Kâfir de hiçbir şekilde salâh sayılacak bir eylemde bulunamaz; onun tüm yaptıkları, fesad kavramının içinde değerlendirilir.
81- Allah'ın Kur'an'da nur konusunda Hz. Peygamberimiz için sıfat olarak belirttiği unvan nedir?
a) Sirâc-ı münîr: Işık saçan kandil
b) Menba-ı nur: Nur kaynağı
c) Nûru's-semâvâti ve'l-ard: Göklerin ve yeryüzünün nuru
d) Muhricun mine'z-zulumâti ile'n-nûr: Karanlıklardan nura çıkartan
82- Lügat olarak; eşyaya rağbeti olmak, tükenmek, ölmek, tünel, tarla faresinin (köstebek) deliğinden çıkıp girmesi anlamlarına gelen ve inanç yönünden Kur'an'da anlatılan üç gruptan birinin tavrını ifade eden kelime, seçeneklerden hangisidir?
a) ifsad b) infak c) nifak d) inzar
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1111 -
83- Kur'an'da ve mü'minlerin ıstılahında daha çok mecazî ve manevî anlamı akla gelen, bu şekilde kullanılınca şan, şeref, eşyayı ve onun gerçekliğini görünür kılan tecellî anlamında kullanılan İslam, vahiy, hidayet ve kalbî-ruhî gerçekleri ifade eden kelime, seçeneklerden hangisidir?
a) salâh b) ıslah c) infak d) nur
84- Günümüzde asr-ı saadetteki fonksiyonu elinden alınmış, tevhidî bilinç ve anlayışa katkı sağlamayan, gösteriş ve israf mantığıyla inşa edilmiş, müslümanları düzene asimile etmeye çalışan devlet dairesi halinde işlevi olan bazı camilerin varlığı tartışma konusudur. Bu tartışmanın odak kavramı, asr-ı saadette münafıkların yaptığı bir mesciddir. Tevbe suresi 107. ayette belirtildiği gibi, münafıklardan bir topluluk, İslam cemaatini bölmek, zarar vermek, hakkı tanımamak, yani fesat ve fitne için, Kuba mescidine karşılık olarak bir mescid/cami yapmışlardı. Bu mescidin Kur'an'da ifade edilen şekliyle adı nedir?
a) Mescid-i Kuba
b) Mescid-i Nifak
c) Mescid-i Dırar
d) Mescid-i Fitne
85- Lugat anlamı, tehlikeyi haber verip sakındırmak, uyarmak, ikaz, ihtar olan, Kur'anî kavram olarak da Allah'ın, peygamberleri aracılığıyla kullarını uyarıp kötü âkibetten sakındırmasına ne denilir?
a) inzar b) nezîr c) ıslah d) münzir
86- Kur'an'ın bütün insanları, benzerini getirmekten âciz bırakmasına ne denilir?
a) Mucize Kur’an c) İcâzâtü'l-Kur'an
b) İ'câzü'l-Kur'an d) Mu'cizâtü'l-Kur'an
87- Aşağıdaki cehennemle ilgili ifadelerden hangisi yanlıştır?
a) Cehennemin yakıcı ateşi gibi dondurucu soğuğu da bir azap türüdür.
b) Cehennem ehli açlık ve susuzluk hissedecek; kendilerine yemek olarak zakkum ve darî' denilen zehirli bitki, içecek olarak da kaynar su ve kanla karışmış irin verilecektir.
c) Allah'ın emirleri doğrultusunda yaşayan gerçek mü'minler, cennete gidecekleri için cehenneme hiç uğramayacak, oradaki manzarayı hiç görmeyeceklerdir.
d) Cehenneme sadece kâfirler değil; günahın çepeçevre kendisini kuşattığı isyankâr müslümanlar da Allah affetmediyse girecektir.
- 1112 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
88- Lügat anlamı misil, denk, eş ve benzer demek olan; açıkça tapınılsın veya tapınılmasın ilâh yerine konan, tanrı olarak benimsenen aşırı bir sevgi ve kayıtsız şartsız bir itaatle yönelinen Allah'ın dışındaki şeylere Kur'an terminolojisinde ne ad verilir?
a) İ'câz b) Entât c) Endâd d) Tâğut
89- Mucizede üç ana şart vardır. Seçeneklerin hangisinde bu üç şart tümüyle doğru olarak sayılmıştır?
a) Hârikulâde bir olay olması, meydan okunarak gösterilmesi, benzerinin getirilememesi.
b) Peygamberlerin eliyle gerçekleşmesi, anormal bir olay olması, insanları benzerini getirmekten âciz bırakması.
c) Allah tarafından meydana getirilmesi, hârikulâde bir olay olması, gündüz vakti gösterilmesi.
d) O devirdeki meşhur özelliğin cinsinde olması, kendi zamanında geçerli ve rağbetli olan şeyden üstün olması, insanlar büyük bir meydana toplanarak herkesin gözü önünde gösterilmesi.
90- Hıcr suresi, 44. ayette cehennemin 7 kapısı olduğu açıklanmaktadır. Kur'an'da geçen cehennemle ilgili sıfatların bu kapıların veya cehennem tabakalarının ismi olduğu kabul edilmektedir. Seçeneklerden hangisinde bu cehennem tabakalarının isimleri tümüyle doğrudur?
a) Cehennem, Cahıym, Hâviye, Hutame, Lezâ, Saıyr, Sakar.
b) Cehennem, Cehmân, Cahıym, Tâğıye, Hutame, Cezâ, Sakar.
c) Cahıym, Hâviye, Semûm, Siccîn, Veyl, Hutame, Saıyr.
d) Cahıym, Sâviye, Hutame, Karia, Semûm, Veyl, Saıyr.
91- Âlimler, Kur'an'daki "endâd" kelimesiyle ilgili olarak bununla ne murad edildiği konusunda değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Aşağıdaki görüşlerden hangisi endâdın anlamıyla ilgili ileri sürülen doğru görüşlerden biri değildir?
a) Endâd, müşriklerin, kendilerini Allah'a yaklaştırsınlar diye ilah edindikleri, fayda umup zararları gidereceğini bekleyerek yöneldikleri putlardır.
b) Müşriklerin kayıtsız şartsız kendilerine itaat edip aşırı saygı duymayı gerekli gördükleri, Allah'ın haramlarını helâl/sakıncasız sayan yönetici, lider ve başkanlarıdır.
c) Allah'tan başka insanın kalbini işgal edip insanı meşgul eden arzu ve hevesler insanı esir ediyorsa, bu nefsânî hevâ ve heves endâddır.
d) Kendilerine sevgi ve saygı duyulan futbolcu, şarkıcı, yönetici, lider veya medyumlar, insanları kandıran âlim ve bilginler endâddır.
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1113 -
92- Allah, insana takvâyı da fücuru da ilham etmiştir. Ama Allah'ın merhamet yönünün ağır basmasından dolayı, insanın hayra meyletmesi için, onu hidayete kılavuzluk edecek unsurlarla takviye etmiştir. Aşağıdakilerden hangisi bu unsurlardan biri değildir?
a) Fıtrat (İslam'a yatkınlık)
b) İstiğnâ (kendini yeterli görmek)
c) Peygamber ve kitap (vahy)
d) Akıl ve vicdan (doğruya ve güzele meyil)
93- Aşağıdaki seçeneklerden hangisi "semâ" ile ilgili şirk anlayışlarından değildir?
a) Yıldızların ve burçların insanların kaderine etki ettiği anlayışı; mesela, iki kişi anlaşamıyorsa "yıldızları barışmıyor da onun için" denilmesi, birisi ölünce "bir yıldız kaydı" denmesi gibi.
b) Esas anlamı gök, gökyüzü ve yörünge olan "felek" in, insanın kaderine hükmeden, aynı zamanda yuvarlaklığından dolayı kambur, adaletsizliğinden dolayı kahpe olduğu söylenen bir güç kabul edilmesi.
c) Allah'a endâd kabul etmek, yani sevgide ve itaatte aşırılığa gidilerek yüceltilen, Allah'ın dışında bazı kişi ve putların ilah kabul edilip O'na eş tutulması.
d) Burç ve yıldız fallarına ya da kişinin doğum tarihindeki astroloji haritalarına bakılarak insanın kaderiyle ve geleceğiyle ilgili değerlendirmelerde bulunulması.
94- "Su" ile ilgili aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a) Su rahmettir; ama aynı zamanda bazıları için ceza ve azaptır da.
b) Zemzem, mübarek ve kutsal bir sudur; zemzem içen günahlardan temizlenmiş olur.
c) Her canlı şey sudan yaratılmıştır.
d) Susayan insanlara, hatta hayvanlara su vermek çok sevaptır.
95- Lügat anlamı olarak sert ve çirkin olmak ve dibi görünmeyen derin kuyu anlamlarına gelen kavram, hangi kelimeyle karşılanır?
a) Nâr b) Endâd c) İ'câz d) Cehennem
96- Selefin yerini alan, sonradan gelen, birinin yerine bırakılan, vekil olan, yönetici, mü'minlerin emîri, İslâm devleti başkanı anlamlarına gelen kelime, aşağıdakilerden hangisidir?
a) Müstaz'af b) Halife c) Melek d)Âlim
- 1114 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
97- Yaratma ile ilgili olarak aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a) Kulların fiillerini de Allah yaratmıştır. Kul, bir eylemi yaratmaz; yapar.
b) Gerek fizikî ve cismanî bakımdan, gerek davranış ve maneviyat/ruhî (fıtrat) bakımından Allah, insanı en güzel bir biçimde yaratmıştır.
c) Allah, semaya ve arza "ol" demiş; onlar da hemen oluvermiş, yani yaratılma hemen tamamlanmıştır.
d) Allah, görülen varlıkları olduğu gibi, görülmeyenleri, soyut nesneleri, ölümü, hayatı ve bilmediğimiz nice şeyleri de yaratmıştır.
98- Halk (yaratma) kavramıyla ilgili olarak aşağıdaki yargılardan hangisi tümüyle doğrudur?
a) Halk (yaratma), bir şeyi varken yok etmek ve yoktan var etmek, cansız bir şeye can vermek, canlıdaki ruhu almak demektir.
b) Türkçede yaratmak anlamına gelen halk kelimesi, Allah'ın dışında hiç kimsenin icadı ve sanatı için mecaz anlamında bile olsa kullanılamaz; kullanılırsa Allah'ın yaratıcılığı inkâr edildiği için insan küfre girer.
c) Halk, bir şeyden başka bir şey icad etmek, yapmak anlamına da gelir. Bu anlamda ve mecaz olarak insan için kullanılabilir; ama yaratıcılıktaki kutsallığı ve kudreti basite almaya yol açtığı için kullanılmaması tavsiye edilir.
d) Müşrikler, yeri-göğü yaratan, canlı-cansız her şeyi yoktan var eden Allah'a inanmadıkları için, insanın yaptığı basit şeylere "filan kimse şunu yarattı" gibi sözler sarfetmekten çekinmezler.
99- "İnsan"la ilgili olarak aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) Müşrikler, beşer olmayan melek veya meleğe benzer bir peygamber istiyorlardı. Günümüzdeki bazı insanlar da dâvetçi/hocaları, hatta hacca gidenleri beşer olarak görmek istememekte; onların dünya işleriyle, ticaretle ilgilenmesine olumsuz bakmaktadır.
b) Yüzlerce seneden bugüne batılılar, içlerindeki inançsız insanların uydurdukları dinler olan materyalizm, kapitalizm, komünizm, scientizm ve determinizmin etkisiyle insanı ruhtan ibaret varlık kabul edip, onun maddî yönünü inkâr etmişlerdir.
c) İnsanın âciz ve zayıf olarak yaratılması da insan için aslında bir nimettir. İnsan böylece insanlarla ve Rabbıyla ünsiyet içinde yaşamanın tadını almaktadır. Âcizlik, kişiyi sosyalleşmeye ve birbirlerine yardımcı olmaya itmekte; zayıflık da, Allah'a kulluğa/ibadete, dolayısıyla O'nunla ünsiyete sebebiyet vermektedir.
d) İnsanın maddî gereksinimlerini öne çıkarıp, ruhî/manevî ihtiyaçlarını ihmal etmesi, hayvanlaşması, hatta dört ayaklılardan daha aşağıya düşmesi demektir. Bunun yanında manevî/ruhî gıdaları aşırı şekilde alıp diğer yönü ihmal etmesi de nefsine zulümdür.
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1115 -
100- "İnsan"la ilgili olarak aşağıdaki lügat ve ıstılah tanımlarından hangisi kısmen de olsa yanlıştır?
a) "İnsan" sözcüğü, üns kelimesinden türemiştir. Üns, yakınlık ve ünsiyet demektir. İnsan, bir yandan diğer insanlarla bir arada yaşama durumundadır, o yüzden bu yakınlığı; bir yandan da daima Allah'a ihtiyacı vardır, bütün varlıkların üstünde Allah'a yakınlığı ifade için insan denmiştir.
b) "İnsan" kelimesinin, nesy = unutmak fiilinden geldiği söylenir. Bu durumda insan unutkan demektir. Kur'an'da insandan (Adem) söz edilirken "Adem'e ahit verdik de unuttu." buyurulur.
c) İnsan, beden ve ruhtan oluşan, düşünen, şuurlu, iman ve ilim sahibi ibadet eden bir varlıktır. Halife olarak yaratılan, üstün, yapıcı yeteneklere sahip, organik ve biyolojik yapı bakımından bazı ihtiyaçları/zayıflıkları ve bazı ahlakî zaafları olan bir yaratıktır.
d) İnsan, İslam dışı kültürlerde tek yönüyle değerlendirilse de, aslında iki yönlü bir varlıktır: Ademiyet ve beşeriyet. Ademiyet, insanın adam olması demektir, yani insanın dış yapısını, toprak yönünü, fizikî özelliklerini ifade eder. Beşeriyet tarafı ise, insanın halifeliği, ruh yapısı, manevî tarafı, melekî yönüdür.
101- Yaratma ile ilgili aşağıdaki yargılardan hangisi tümüyle doğrudur?
a) Yaratma, âlemlerin; sema, arz ve içindekilerin yaratılmasıyla tamamlanmış, bitmiştir.
b) Şerleri, kötülükleri, zarar veren şeyleri Allah yaratmaz; onlar şeytanın eserleridir.
c) Allah, insanı topraktan, melekleri ve cinleri nurdan yaratmıştır.
d) Yaratma, Allah'ın işidir. Yaratıcılık O'ndan ayrılmaz bir vasıftır. O devamlı ve tekerrür halinde yaratır.
102- İlk insan Hz. Âdem'in yaratılışıyla ilgili aşağıdaki hükümlerden hangisi yanlıştır?
a) Aslımız hakir toprak olduğundan büyüklenmeye hakkımız yoktur. Toprak, tevâzuyu ve secdeyi simgeler. İnsana da yakışan bu özelliklerdir.
b) İnsan iki boyutludur. Topraktan yaratılan beşer yönü ve ilâhî ruhtan üflenen mânevî yönü. İnsanın üstünlüğü mânevî yönüyledir.
c) İlk insan ilk peygamberdir. Onun için o, suç altında ezilen ve affedilmeyen biri değil; vahye muhatap olan yüce şahsiyettir.
d) İlk insan, topraktan var edilen, hiçbir şey bilmeyen bir yaratıktı. Sonra gelişip tekâmül ederek dünyaya uyum sağlamaya başladı. Giderek konuşmayı öğrendi, olgunlaşarak bu günkü seviyesine yükseldi.
- 1116 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
103- Kur'an'da, kendisinin mucizeliğini gösteren birçok delil vardır. Bunların her biri bir i'caz yönüdür. Yani Kur'an bir değil; çok çeşitli yönleriyle mucizedir. Aşağıdaki seçeneklerden hangisi bu i'caz yönlerini doğru olarak içerir?
a) Kur'an'ın fesahat ve belâğatı, nazmı ve te'lifi, tüm bilimsel gerçekleri ihtiva etmesi, insanların tüm ihtiyaçlarına çözümler getirmesi, her harfinin ayrı bir melek tarafından inzal edilmesi.
b) Kur'an'ın nazmı ve te'lifinin âhengi/uyumu, fesahat ve belâğatı, bütün insanların gerçek ihtiyaçlarını karşılayacak esaslar ihtiva etmesi, gelecekten haber vermesi ve bunların gerçekleşmesi.
c) Kur'an'ın fesahat ve belâğatı, edebî eserlerin en güzeli olması, her okuyanın etkilenip müslüman olması, gelecekten haber vermesi ve bunların gerçekleşmesi, ihtiyacı olanların O'nu okuduğunda tüm ihtiyaçlarının sağlanması.
d) Kur'an'ın fesahat ve belâğatı, nazmı ve te'lifinin insanı hayran bırakması, O'nu okuyan kimseye hiçbir zarar ve şerrin gelmemesi, istikbalde olacak olayları, yani gelecekle ilgili tüm konuları özlü olarak içermesi.
104- Endâdla ilgili olan aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) Endâd edinmek, kâfir insanlara, bâtıl görüş ve İslam dışı kurallara aşırı sevgi besleyip mutlak itaat etmektir; Peygamberlere, Allah'ın velî kullarına, takvâ sahibi âlim ve evliyalara sevgi beslemek, hiçbir şekilde endâd/şirk koşma anlamına gelmez.
b) Allah'ın belirli nitelik ve güçlerini başkalarına atfetmek, mesela kayıtsız şartsız itaat edilecek Allah'tan başka otorite kabul etmek endâd kapsamına girer.
c) Endâd edinmek şirk koşmak demektir. Şirkin küçüğü ve gizli olanı da vardır. Mesela sebepleri yüceltmek (şoför frene basmasaydı ölmüştüm, filan doktor hayatımı kurtardı gibi sözler söylemek, bu sözlerle mecazı değil, gerçeği kasdetmek; sebepleri olayı gerçekleştiren asıl unsur görmek).
d) Allah'ın kulları üzerindeki hakkı, insanların sadece O'na ibadet edip hiçbir şeyi Allah'a endâd/ortak koşmamalarıdır. Allah, bu endâd kabul etmeyi kesinlikle affetmez.
105- Mâlum olanın olduğu hal üzere bilinmesine, bir şeyin hakikatini/gerçeğini idrâk etmeye ne denir?
a) vahy b) ilim c) hilâfet d) istiz'âf
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1117 -
106- "Müstekbir" karakteri hakkında aşağıdaki hükümlerden hangisi doğrudur?
a) Müstekbirler, halkın inancını bile paylaşmayan, kendi hevâlarından başka ilâh kabul etmeyen menfaatçi tiplerdir.
b) Peygamberlere ilk inanan insanlar, müstekbirler olmuştur. Peygamberimiz'e Mekke'de iman edenlerin, yani ilk müslümanların çoğu bu sınıftandır.
c) Her müslüman, müstekbir olmaya çalışmalı, İslâm tarihindeki meşhur müstekbir kahramanları örnek almalıdır.
d) Kâfirlerin tümü müstekbirdir. Hıristiyanlar ve özellikle ruhban sınıfı aşırı derecede müstekbirdir.
107- İblis'in Âdem (a.s.)'e secde etmeyişi ve bu hatasını savunmasındaki ifadelerden yola çıkarak, İblis'in mantığı konusunda, seçeneklerden hangisi yanlıştır?
a) Akılcılık: Allah'ın hükmüne rağmen kıyas ve mantık yürüttü; aklını tek ölçü kabul ederek akıllılık değil, akılcılık yaptı.
b) Irkçılık: Yaratıkları ruhî yapısıyla, Allah'ın verdiği nimetlerle değerlendirmeyip yaratıldığı maddenin özellikleriyle, asaletiyle ve soyuyla değerlendirdi.
c) Materyalizm: Âdem'i sırf toprak kabul etti; maddeye takıldı, ölçüsü madde idi.
d) Suçlama: Hz. Âdem'in yeryüzünde fesat çıkarıp kan dökeceğini iddia etti; fesat çıkaranın üstünlüğü olmazdı.
108- Namaz secdesi dışında başka secdeler de vardır. Seçeneklerden hangisi, dinimizdeki secde çeşitlerinden biri değildir?
a) Sabır secdesi b) Şükür secdesi
c) Sehiv secdesi d) Tilâvet secdesi
109- Peygamberimiz'in bir hadisinden anlaşıldığına göre sabır, üç çeşittir. Seçeneklerden hangisi, sabrın çeşitlerinden biri değildir?
a) Başa gelen musibetlere, hastalık, âfet ve belâlara tahammül etmek
b) Dinimize ve kutsal değerlerimize yapılan saldırı ve hakaretlere sabr etmek
c) Haramlardan kaçınmada, nefsimizin arzularına karşı direnmek
d) Allah'a itaat ve ibadetlerde, bunların zorluklarına karşı sabr etmek
- 1118 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
110- Meleklerin özellikleri konusunda aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) Normal şartlarda gözle görülmeyen, yemeyen-içmeyen varlıklardır.
b) Nurdan yaratılmış varlıklardır, erkeklik-dişilikleri yoktur.
c) Görevleri icabı mutlak gaybı bilirler. O bilgi doğrultusunda kâinata yön verirler.
d) Güçlü, kuvvetli ve sür'atli varlıklardır. Allah'ın emrinden dışarıya çıkmazlar.
111- Tevbe edip sözünde durmamak, defalarca tevbesini bozup tevbeyi istismar ederek oyuncak haline getirmek konusunda aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) Şeytan tevbesini bozmuş, tevbe ettikten sonra istikbâr ederek büyüklük taslamış ve inat etmiştir.
b) Tevbeyi bozmak, tükürdüğünü yalamak demektir; aynı yerde aynı kazayı defalarca yapmaktır.
c) Tevbeyi bozmak, ümid-korku dengesini de bozar. İnsanın psikolojik yapısını tahrip eder, kendine güveni kaybolmaya başlar.
d) Tevbeyi sık sık bozmak, nifak alâmetlerine sahip olmak demektir.
112- İstikbâr sahibi, istikbâr eden anlamına gelen "müstekbir" için, aşağıdaki yargılardan hangisi doğrudur?
a) Firavun başta olmak üzere, tâğutlar ve zâlim kâfirler müstekbirdir.
b) Hz. Âdem gibi olmak (adam olmak) için gücümüzün yettiği kadar müstekbir olmamız lâzımdır.
c) Aşağı görülüp sömürülmek üzere zayıf bırakılmış kimselere müstekbir denir.
d) Müstaz'aflar, müstekbirler sayesinde, müstekbirleri köleleştirerek zulümlerini sürdürürler.
113- "Asla geri dönmek", "geçici günah halini terk edip salâha/fıtrata dönmek" anlamlarına gelen "tevbe" için, aşağıdaki hükümlerden hangisi yanlıştır?
a) Tevbe, sadece dille söylenerek yapılan lisanla ilgili bir ibâdettir. "Estağfirullah" veya "tevbe ediyorum" sözleriyle tevbe gerçekleşir.
b) "Ayıp olur", veya "dokunuyor" diye bir kötülüğü bırakmak tevbe sayılmaz.
c) Tevbe etmemek, nefse zulmedip zâlim olmak ve imandan sonra fısktır.
d) Tevbe, başlı başına gerekli bir ibâdettir. Tevbe etmek için mutlaka bir şey yapılmış olması gerekmez.
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1119 -
114- "Vahiyle özdeşleşen anlamıyla ......... , kesin bilgi demektir. Onun için ilmi, yani hakka hakikate dayanan ilâhî nur olan Allah'ın verdiği bilgiyi kabullenmeyen insana profesör bile olsa ......... , bunların en meşhurlarına .......... , böyle kişilerin oluşturduğu toplum düzenine de .......... denir."
İlimle ilgili yukarıdaki ifadede boş bırakılan yerlere seçeneklerden sırasıyla hangisi gelmelidir?
a) bilgi - bilgisiz - zır câhil - bilgisiz toplum
b) din - kâfir - Firavun - tâğut
c) ilim - câhil - Ebu Cehil - câhiliyye
d) İslâm - câhil - İblis - şirk
115- Aşağıdakilerden hangisi şeytanın başvurduğu yöntemlerden biri değildir?
a) İnsanı Allah'la aldatır, O'nun affının geniş olduğunu, nasıl olsa günahları affedeceğini insana fısıldayarak vesvese verir.
b) Haramları süsler, bâtılı hak gösteren telkinlerde bulunur. Süslü, yaldızlı ve çekici, ama saptırıcı/çarpık sözlerle insanları kandırmaya çalışır.
c) İmanı güçlü olan, ihlâslı kullara zararı ve etkisi daha büyük olur. Onlara düşman olduğundan onları Allah yolundan saptırmaya çalışır, çoğunda da başarılı olur.
d) Mal ve dünyalık konusunda korkuya düşürür. İnfak ve sadaka konusunda cimrilik ve açgözlülüğü emreder. Bâtıl yollarda ise isrâfı teşvik eder.
116- Sözlükte, "eğilme ve boyun büküş" demektir. Özel anlamda namazın bir rüknü olan, genel anlamda ise melekleri, insanları, hayvanları ve cansızları da kuşatan, "üstün bir varlığın önünde saygıyla eğilme"ye Kur'an terimi olarak ne denir?
a) Tesbih b) Namaz c) İbâdet d) Secde
117- Melekler hakkında yanlış, hatta bâtıl ve küfür olan bazı anlayışlar vardır. Aşağıdaki seçeneklerden hangisi bu yanlış anlayışlardan biri değildir?
a) Meleklerin dişi olarak değerlendirilmesi, hatta bazı müşrikler tarafından -hâşâ- Allah'ın kızları olarak kabul edilmesi.
b) Meleklerin kanatları olduğunun iddia edilmesi, hatta ikişer, üçer ve dörder kanatlı olabileceğinin ileri sürülmesi.
c) Meleklerden yardım beklenmesi, dua edilmesi, hatta onlara tapılması, onların Allah'a şirk koşulması.
d) Azrâil gibi bir büyük meleğe saygısızca davranılması, hatta hakaret edilmesi.
- 1120 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
118- Hz. Âdem ve Havvâ'nın cennetteki hayatlarıyla ilgili olarak doğru kabul edilip nice kitaplara giren pek çok "isrâiliyât" vardır. Seçeneklerden hangisi isrâiliyât değil; Kur'an'ın bu konuda bildirdiği kesin doğrulardandır?
a) "Âdem, Allah'ın yasakladığı ağaçtan yemeseydi, insanlar cennette yaşayacaktı."
b) "Hz. Havvâ, yasak ağaçtan meyveyi ilk yiyen olduğu ve eşine de yedirdiği için, gebelik zorlukları, doğum sancıları gibi cezalara çarptırıldı."
c) "Hz. Âdem'in işlediği günah, onun çocuklarına da geçen aslî günahtır. O yüzden insan, günahkâr olarak dünyaya gelir."
d) "Şeytan, Hz. Âdem'i ve eşini cennette kandırarak onları elbiselerinden soydu, ayıp yerlerini ortaya döküp onları utandırdı."
119- Hilâfet ve halife konusunda aşağıdaki hükümlerden hangisi yanlıştır?
a) Peygamberimiz'den sonra, ona halef olarak mü'minlere emîr (İslâm devleti başkanı) olan kimseye halife denir.
b) Allah'ın bir ümmete, başkalarından sonra hâkimiyet ve istiklâl vermesi, birçok toplumları o ümmetin idaresi altında birleştirmesine istihlâf/halife kılma denir.
c) Allah, Âdem'i ve dolayısıyla bütün insanları kendisine halife kılmıştır. Bütün insanlar, Allah'ın halifesidir, vekilidir.
d) Hz. Peygamber'den sonra, müslümanların devlet ve hükümet başkanı olarak bey'atla seçilen dört örnek halifeye hulefâ-i râşidîn/râşid halifeler denir.
120- Şefaat konusunda aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) Sahte tanrıların, putların şefaati olmaz. Müşriklerin putlarıyla ilgili şefaat beklentileri boşunadır.
b) Kur'an'da (şahs-ı muayyen/belirli kişi -isim- olarak, kimin veya kimlerin şefaat etme izni/yetkisi alacağı belli olmadığı gibi; muayyen şahıs olarak kime veya kimlere şefaat edileceği de belirtilmemiştir.
c) Şefaate güvenip sâlih amelleri terk etmek Kur'an'da açıklanan şefaat anlayışına terstir.
d) Şefaat, sadece âhirette olur ve her şefaat güzeldir; dolayısıyla dünyevî şefaat ve kötü şefaat olmaz.
121- Lügat anlamı, "büyüklenmek, kendini büyük görmek, böbürlenmek, diğer insanları küçük görmek" olan; terim olarak "Allah'a karşı kendini yeterli görerek isyan etme, Allah'ın hâkimiyetini reddetme, insanlara karşı kibirlenerek onlar üzerinde zorla egemenlik kurma anlayışı"na ne denir?
a) istiğnâ b) istiz'âf c) istikbâr d) istihzâ
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1121 -
122- "İblis: 'Ben, onları (insanları) saptırmak için Senin doğru yolun üstünde tuzak kuracağım. Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım. Sen onların çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın' dedi." (A'râf, 16-17) Bu âyet mealinde şeytanın insana farklı yönlerden yaklaşması konusunda, seçeneklerden hangisi yanlıştır?
a) Şeytan insana önden yaklaşır: Dünyada yaşayacağımız önümüzdeki istikbâli yanlış değerlendirterek dünyaya düşkün, âhirete ise önem vermez hale getirmeye çalışır.
b) Arkadan yaklaşır: Arkada kalan ataları, geleneği, tarihi kötüler, hangi zihniyette olursa olsunlar atalarımızın yolundan gitmemize, onların izini takip etmemize engel olmaya çalışır.
c) Sağdan yaklaşır: Yani, ibâdet ve hayırlı işlerinde şüpheye düşürür, onları zor gösterir, geciktirtir veya ihmal ettirir.
d) Soldan yaklaşır: Her çeşit günahı güzel gösterir, haramlara karşı aşırı bir arzu ve iştah uyandırır.
123- Üzerine secde yapılması daha faziletli olan şey, seçeneklerden hangisidir?
a) Temiz ve güzel bir seccâde
b) Takvâ üzere yapılmış bir câminin içindeki halı
c) Evimizde üzerinde gece namazı kıldığımız sade yaygı/sergi
d) Toprak yer
124- Müstaz'af insanlar, Kur'an'a göre aralarında önemli farklar bulunan çeşitli gruplara ayrılırlar. Allah tarafından yeryüzünde halife ve vâris kılınma vaad edilen müstaz'af sınıf hangisidir?
a) Müstekbirlerce ezilen, onların da ister istemez zâlim müstekbirlere yardımcı olduğu, hizmetlerinde çalıştığı, ezilmişliği kabul edip halinden şikâyetçi olmayan mazlumlar.
b) Cihâda ve hicrete gücü yetmeyen zayıf, hasta, ihtiyar ve çocuklar.
c) Müstekbirlerce ezilmeye çalışılan güçsüz, zayıf ama imanlı veya tebliğe açık köleler, yalınayaklar, fakir insanlar.
d) Allah yolunda mallarını infak eden zengin müslümanlar, makam ve ünvan sahibi müttakî mü'minler.
- 1122 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
125- İblis hakkında aşağıdaki ifadelerden hangisi doğrudur?
a) İblis, meleklerin hocası idi. Melek değildi ama ilmi ve takvâsı sayesinde meleklerle beraber yaşıyordu.
b) İblis bir melekti. Allah, meleklere secde etmelerini emrettiğinde diğer melekler secde etti; o etmedi.
c) İblis kibirli olduğu kadar, aynı zamanda cahil/bilgisizdir. O secde emrindeki ilâhî hikmeti ve Âdem'in mânevî yapısını ve üstünlüğünü anlamadı.
d) İblis, cennete yılanın ağzında girdi ve önce Havvâ'yı kandırdı; Havvâ da kocasını.
126- Kur'an'a göre ilim, hakkı/gerçeği idrâk etmektir ve vahiyle özdeşleşmiştir. Buna göre, ilmin sınıflandırılması konusunda seçeneklerdeki ayrımların hangisi en doğrudur?
a) Dünyevî ilimler - uhrevî ilimler
b) Dinî ilimler - din dışı ilimler
c) Müsbet ilimler - menfî ilimler
d) Naklî ilimler - aklî ilimler
127- Bilim kırıntılarının "ilim" haline gelmesi için yapılması gerekenler konusunda aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) Bilgilerin doğruluğunun vahiyle sağlamasının yapılması.
b) Bilgilerin bilimsel esaslara uygun olup müsbet ilim tanımına girmesi.
c) Bilgilerin anlaşılıp hazmedilmesi ve özümsenmesi.
d) Bilgilerin pratikte faydalı hale gelmesi ve uygulanması.
128- Secde konusunda aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) Firavun, hayatı boyunca asla Allah'a inanmamış ve hiç secde etmemiş; 'ben sizin en üstün ilâhınızım' diyerek başka insanları kendine secde ettirmiştir.
b) Şeytan, secde emrini yerine getirmemiştir. Şeytanlaşan insanlara da secde çok zor geldiğinden yerine getirmezler.
c) Meleklerin Âdem'e secdesi, insana yapılan secde değildir. Âdem, kıble ve mihrab durumundaydı. Ya da bu konuda "secde", lügat anlamıyla kullanılan sembolik ve mecazî bir secdedir; yeryüzü halifesine boyun eğip itaat etme, onu saygıyla selâmlama anlamındadır.
d) Mânevî hastalıkların başı kibirdir. Şeytan secde etmeyerek ilk günahı, büyüklendiğinden dolayı işledi. Secde ederek mü'minler Allah'a karşı büyüklenmeyip âciz oldukları-nı belirtirler ve Allah'ı en büyük kabul ettiklerini O'na secde ederek isbat ederler.
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1123 -
129- İlim konusunda aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a) İnsanın şirkten sakınıp tevhid şuuruyla yaşaması için gerekli ilimler edinmesi, hak ile bâtılı, helâl ile haramı ayırt edecek kadar bilgi öğrenmesi, içinde bulunduğu durumları ve yapması gereken her çeşit ibâdetle ilgili bilgiler edinmesi farzdır.
b) Tâif tebliğinden sonra Rasulullah oradaki müşrikler konusunda şöyle demişti: "Onlar bilmiyorlar." O yüzden her kötülüğün, küfür ve şirkin baş sebebi, cehâlet/bilgisizliktir.
c) İlim, kadın-erkek her insana farz olduğundan çocuklarımızı bulunduğumuz yerdeki okullara göndermeli ve en üst seviyede öğretim veren üniversitelere kadar her ne pahasına olursa olsun okutmalıyız.
d) İlim, iman etmeyi, müslümanca yaşamayı gerektirir. İlim, amel etmek için öğrenilir. İlmi gizlemek câiz değildir.
130- Göklerde ve yerde olanların hepsinin, güneş, ay, yıldızlar, dağlar ve ağaçların Allah'a secde ettikleri Hacc sûresi 18. âyette belirtiliyor. Bu secdeye ne ad verilir?
a) Teshirî secde: İster-istemez yapılan zorunlu secde; Allah'a itaatlerini belirttikleri davranış.
b) Teklifî secde: Allah'ın onları mükellef kılmasından dolayı yaptıkları secde; çünkü onlar da kulluk yapmak için yaratılmışlardır.
c) Tekfirî secde: Allah'ın secde emrine uymayan İblis'i tekfir edip lânetlemek için Allah'a yapılan secde.
d) Temsilî secde: İnsanların Allah'a yaptıkları secdenin bir benzeri, aynısı ve misli olan secde.
131- Kur’an’da aklı kullanmak övülmekte, kâfirlerin akıllarını kullanmadıkları belirtilmektedir. Aklını kullanmayanı müslüman kabul etmediği gibi, insan olarak bile görmez Kur’an. Kur’an’daki akıl ve vahiy anlayışından yola çıkarak aklın önemi hakkındaki aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) Akıl, gerçeğin yegâne kaynağıdır. Akla uymayan bir şey, gerçek (hak) olamaz. Onun için İslâm, akıl ve mantık dinidir.
b) Kur’an’a göre salt akıl, kullanılmayan potansiyel olarak kalan bir akıl, hiçbir anlam ifade etmez. O yüzden Kur’an’da “akıl” kelimesi, hep fiil olarak (aklı kullanma şeklinde) geçer.
c) İslâm’a göre, ancak akıllı kimseler Allah’ın tekliflerinden sorumludurlar. Deliler ve iyiyi kötüden ayırt edemeyen, temyiz kabiliyetinde olmayan çocuklar sorumlu değillerdir.
d) Akla nakil, yani Kur’an ve onun açıklaması olan sünnet yön verirse isabetli karar alır. Hevânın (aşırı arzu ve isteklerin) güdümündeki akıllar, doğru hükme ve hidâyete ulaşamazlar.
- 1124 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
132- “Yapılmış olsa, meydanda bulunsa da hiçbir hükmü ve geçerliliği olmayan şey, hakkı örten perde, zulüm ve hak edilmeyen şey” anlamlarında kullanılan ve sözlükte “boş, boşa giden, doğru olmayan, hükümsüz” demek olan kelimeye Kur’an terminolojisinde ne ad verilir?
a) fâsid b) bâtıl c) günah d) yanlış
133- Bilindiği gibi “Benî İsrâil” ile ilgili Kur’ân-ı Kerim’de çok sayıda âyet vardır. Kur’an’da geçen “İsrâiloğulları” nın anlamları içinde aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) İsrâil, Ya’kub (a.s.)’un lakabıdır. Dolayısıyla, Ya’kub oğulları demektir.
b) İsrâil, Allah’ın kulu anlamındadır. İsrâiloğulları, yahudi ve İbranilere denilir.
c) İsrâil, bugünkü muharref Tevrat’a göre, savaşan Tanrı veya Tanrıya karşı kuvvetli demektir. Hz. Ya’kub’un -hâşâ- Tanrı ile güreşip onu yendiği(!) için bu adı aldığı iftirası atfedilmektedir.
d) İsrâil, Kitap demektir. İsrâiloğulları anlamına gelen “benî İsrâil” de “ehl-i kitap”, yani kitap ehli demektir. Kendilerine Hz. Musa’nın şahsında Tevrat indiği için bu ad verilmiştir.
134- Bakara suresi 41. âyetinde “Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın” buyruluyor. Allah’ın âyetlerini az bir karşılığa, dünyevî çıkarlara değişen kimliğe Bel’am denilmesi meşhurdur. A’râf suresi 175-176. âyetlerinde özellikleri anlatılan Bel’am’la ilgili olarak, seçeneklerden hangisi yanlıştır?
a) Kendisine Allah’ın âyetleri verildiği halde hevâ ve hevesine uyup azgınlaşan, kâfir ve zâlimlerin emrindeki din adamlarına Bel’am denir.
b) Bel’am, azgınlığının temel sebebi, dünyevî makam – mevkî, mal – mülk, şan – şöhret sevdası olan, dinini satıp karşılığında çok az bir şey alan Firavunların emir ve hizmetine hazır resmî din adamı tipidir.
c) Bel’am, Allah’ın âyetlerini çok az bir paraya sattığı için bu ismi almıştır. O yüzden dini ve âyetleri, büyük makam karşılığında veya çok paraya satanlara Bel’am denilmez.
d) Adam şahsiyetini kaybederek, köpek gibi bir çanak yal veya bir kemik uğruna her çeşit zillete katlandığından bu karakter, Kur’an’da köpeğe benzetilmiştir.
135- Kelime anlamı olarak; bereket, artmak, üremek ve temizlemek demek olan, malda bereket ve artışı sağlayacak yola götürdüğü, cimrilik kirlerini giderdiği ve insanın iç dünyasında bir arınma meydana getirdiği için bu anlamları içeren kelime ile ifade edilen kavram nedir?
a) salât b) zekât c) infak d) namaz
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1125 -
136- “İyilik, hayır işlerinde genişlik, ihsân, itaat, doğruluk, bol bol iyilik ve iyilikte bulunan” anlamlarına gelen Kur’an kavramı nedir?
a) Hayr b) ihsan c) birr d) akıl
137- “Rükû edenlerle beraber rükû edin.” (2/Bakara, 43) âyeti, rükû ile kastedilen farz namazları cemaatle kılmayı ifade etmektedir. Kur’an’da emredilen “cemaat”, en geniş anlamda aşağıdaki ifadelerden hangisinde doğru olarak tanımlanmıştır?
a) Aynı dine inanan, aynı kıbleye yönelen, aynı fikir ve inanç etrafında bir araya gelen insanların oluşturduğu ümmet topluluğuna cemaat denir.
b) Cemaat, rastgele, tesadüfen oluşan veya şartların bir araya getirdiği insan grubu demektir.
c) Üyelerin yaptıklarının bilincinde olsun veya olmasın, şuurlu veya şuursuz kalabalığa, bir araya gelmiş kitleye denir.
d) Cemaat, namazdan namaza bir araya gelen, o semtteki câmiye devam eden müslümanların oluşturduğu beraber namaz kılma eylemlerine ve bu toplu ibadete katılanlara denir.
138- Bilindiği gibi, Bakara sûresi, 42. âyetinde: “Hakka bâtılı karıştırmayın.” denilmektedir. Aşağıdaki seçeneklerden hangisi hakka bâtılı karıştırmak konusuna girmez?
a) Yanlış, bâtıl, küfür veya şirk türünden düşünce ve davranışları hak olarak göstermek, hakkı bâtıl ile örtmek.
b) Bâtılın hâkim olduğu bir ortamda yaşadığı halde, yaşayışında bazı hak ve doğrulara yer vermek.
c) Hak ile bâtılı birbirinden ayırmamak, karışık olarak sunmak veya yaşamak.
d) Allah’a ait mutlak doğruların yanına tahrif edilmiş olanları, bâtılları, yalan ve yanlışları da katmak.
139- Sabır konusunda aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a) Sabır, mü’minin silâhıdır. Namazla birlikte Allah’a dua etmenin temel vesilelerinden biridir.
b) Sabır özgürlüktür; Sahte tanrıların, egemen güçlerin, zâlimlerin ve nefsin emirlerine karşı direnip teslim olmamaktır.
c) İlk sarsıntıda sabır göstermek kolaydır; Sabrın kemâli, zor olayların sonunda gösterilen sabırdır.
d) Belâ, musibet ve zorluklar, en çok peygamberlere ve sâlih amel işleyen müttakî müslümanlara gelir.
- 1126 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
140- Sözlükte engellemek, alıkoymak, bağlamak gibi anlamlara gelen, idrâk etmek, kavrayış, zekâ, bilgi edinmeye yarayan güç ve bu güçle elde edilen bilgi, düşünme, anlama ve bilgiye ulaşma yeteneğine Kur’an terminolojisinde ne ad verilir?
a) Akıl b) fikir c) âyet d) delil
141- Sözlük anlamı olarak; “bir kimsenin bağışlanmasını istemek, başkası adına yardım istemek, dua ve rica etmek olan”, terim anlamı olarak; “bir mü’minin günahlarının bağışlanması için Allah’a dua edip yalvarma”ya Kur’an kavramı olarak ne ad verilir?
a) İstiâne b) duâ c) fidye d) şefaat
142- “Âyetlerimi az bir karşılık/bedel ile satmayın” (2/Bakara, 41) ifadesinin açıklaması, seçeneklerden hangisinde doğru olarak verilmiştir?
a) Âyetler, vahiy ürünü olduğu için, yüksek paralar karşılığında okunmalıdır.
b) Âyetler, birinci sınıf, kaliteli çerçevelere konup yüksek ücretlerle satılmalıdır.
c) Âyetler, dünya menfaati karşılığında terk edilmemeli, çıkarlar uğruna yanlış yorumlanmamalıdır.
d) Âyetleri satın almaya kimsenin gücü yetmez; onların bedeli yüksektir, pahalıdır.
143- Aşağıdakilerden hangisi İsrâiloğullarının karakteri ve yahudileşen insanların alâmet ve özelliklerinden değildir?
a) Dünyevileşmek, maddeyi putlaştırmak, altına, buzağıya ve heykele tapmak
b) Kur’an’ın değil; Tevrat’ın hükümleriyle hükmetmek, sadece Tevrat’a ve Onun hükümlerine uymak
c) Sözlerinde durmamak, Allah’a verdikleri ahidlerini bozmak
d) İçlerinden bazılarının maymuna çevrilmelerini gerektirecek kadar maymunca taklitçilik ve şahsiyetsizlik
144- Tâviz ve uzlaşma anlamında kullanılan; yağ çekmek, yumuşak davranmak, uzlaşmak, müsâmaha göstermek, hoşgörü, kararsızlık göstermek, iki yüzlü davranmak, net ve açık olmamak, bâtılı ve düşmanı hoş görmek, idâre-i maslahatçılık yapmak gibi anlamlara gelen ve dolayısıyla hakka bâtılı karıştırmak deyince ilk akla gelen, Türkçe "tâviz" ve "uzlaşma" kelimelerinin Arapça karşılığı olan kavrama ne ad verilir?
a) murâkabe b) ketm c) müdâhene d) hoşgörü
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1127 -
145- Aşağıda hak-bâtıl konusunda, seçeneklerden üçünde hakla bâtılın birbirine karışmış şeklini göreceksiniz. Hakla bâtılın karışması, hakkın ortadan kalkması demek olduğundan, doğru, yani katıksız hak olan cümle hangisidir?
a) Hak ile bâtıl, doğru ile yanlış, güzel ile çirkin, ancak vahiy ile bilinir ve vahiyle anlam kazanır. Vahiyle ispatlanmayan doğrular, mutlak doğru/kesin hak vasfını kazanamazlar.
b) Bâtıl, suyun üzerindeki köpük gibidir; hakkın asalağı olarak meydana gelir, bâtılın kendine ait gücü yoktur, o hakkın gücü ile hareket eder. Onun için bâtıl hak kadar, hatta daha fazla güçlüdür.
c) Hak ve hakikat Allah’a aittir. Onun için hak ve hukuktan bahseden herkes, Allah’tan ve O’nun hükmünden bahsediyor demektir.
d) Allah, bâtıl bir şeyi yaratmaz, sadece hakkı var eder. Bâtıl, sahte bir görüntüden ibarettir, yanılsamadır; aslında her şey sadece haktan ibarettir.
146- “Zekât”la ilgili olarak aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) Zekât, hicretten sonra farz kılınmış bir ibadettir. Hicretten önce hiçbir ümmete farz kılınmamıştı. Sadece Muhammed (s.a.s.) ümmetine farz kılınan zekât, başka şeriatlerde yoktur.
b) Hz. Ebu Bekir halife olarak seçildikten sonra, zekât vermeyeceklerini bildirerek isyan eden kabilelere sırf bu yüzden savaş açmıştır.
c) Zekât, kişinin diğer insanlara karşı görevleri için baş örnektir. Zekât emri, insanın topluma karşı sorumluluklarını temsil eder.
d) Zekât, her müslümana farz değil; dinen zengin sayılan kişilere farzdır. Kişi, dinen zengin sayılır sayılmaz da farz olmaz; zengin olarak bir sene yaşadıktan sonra farz olur.
147- Yahudilik ve yahudileşme ile ilgili olarak, aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) Yahudiler, başlangıçta müslüman idiler. Daha sonra dejenere olarak yahudileştiler.
b) Yahudileşmek, sadece Benî İsrâil için ve tarihte kalmış bir problem değil; tüm insanlık için ve bütün zamanlarda geçerli bir sorundur.
c) Yahudileşme eğilimi, müslümanları doğrudan ilgilendirdiği için Kur’an, 700’den fazla âyetiyle bu tehlikeye dikkat çekerek İsrâiloğullarının yahudileşme sürecini ibret olarak açıklamıştır.
d) İslâm, milâdî 571 yılında Hz. Muhammed (s.a.s.)’e gönderilmiş, yahudilikten çok farklı bir dindir. O yüzden yahudiler, müslüman olup müslümanlaşabilir ama, bir müslüman yahudi olamaz ve yahudileşemez. Yahudi özellikleri, müslümanların değil; sadece İsrailoğullarının özellikleridir.
- 1128 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
148- Bilindiği gibi Bakara suresi 44. âyette: “Siz Kitab’ı okuduğunuz, gerçekleri bildiğiniz halde, insanlara iyiliği emrediyor, kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?” buyruluyor. Âyette geçen “insanlara iyiliği emredip kendini unutmak” ifadesiyle ilgili olarak, aşağıdaki hükümlerden hangisi yanlıştır?
a) İyiliği emredip kendini unutmak, daha çok İsrâiloğullarının ve yahudileşen tiplerin özelliğidir; çifte standartlı olmak, özü başka sözü başka olmaktır.
b) Kendini unutarak kötülük/günah işleyen kimseler, iyiliği emredemez. Kendisi tümüyle günahlardan uzaklaşmalıdır ki, iyilikleri başkalarına emredebilsin.
c) Mâruf ve münkeri (kötülük ve iyiliği) gerektiği şekliyle bilen kimsenin günahının cezası, bunları bilmeyenlerin cezasına göre daha ağır olacaktır.
d) Başkasına iyilikle emredip kendisini unutmak, akılla bağdaşmaz. Çünkü bu, bindiği dalı kesmek, başkasını selâmete çıkarıp kendini ateşe atmaktır.
149- Namazdaki rükünleri yerli yerinde yapmak anlamına gelen, namazda rükû ve rükûdan sonra ayakta durma, secde ve iki secde arasındaki oturmanın hakkını vererek, tam bir sükûnet içinde ve yerli yerinde mutmain olarak yapmaya kavram olarak ne denilir?
a) Tertîl-i Kur’an
b) Ta’til-i bayram
c) Ta’dîl-i erkân
d) Ta’bîr-i menâm
150- Kelime anlamı olarak; “(aklın ve şeriatın gerektirdiği durumlarda) nefsi hapsetme, kendine hâkim olma, ayak direme, tahammül etme”, Kur’anî kavram olarak, “İslâm’ı nefsimize ve hayata hâkim kılma mücadelesinde iç ve dış düşmanlarımızdan gelen zorluklara göğüs gerip yılgınlık göstermeyerek aktif bir direnişte bulunma”ya kavram olarak ne ad verilir?
a) akıl b) hak c) sabır d) şükür
151- Sözlük anlamı "semizlemek ve gelişmek" olan, yani hayvanların bedenlerinde yedikleri gıdanın etkisinin apaçık ortaya çıkmasına denilen, bu anlamın bir benzeri olarak dinî ıstılahta Allah'ın nimetinin etkisinin kulun dilinde itiraf ve övgü olarak, kalbinde sevgi olarak, organlarında da itaat etme ve boyun eğme olarak ortaya çıkmasına ad olarak verilen kavram nedir?
a) Şükür b) zikir c) ihsan d)takvâ
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1129 -
152- Hz. Mûsâ, Firavun'a İslâm'ı tebliğ etme görevi verilince Allah'a duâ ederek bazı isteklerde bulunmuştu: "Fir'avn'a git. Çünkü o iyice azdı. Mûsâ 'Rabbim! dedi, ruhuma genişlik ver. İşimi bana kolaylaştır. Dilimin bağını çöz, ki sözümü anlasınlar. Bana ailemden bir de vezir (yardımcı) ver, kardeşim Hârun'u. Onun sayesinde arkamı kuvvetlendir. Ve onu işime ortak kıl..." (20/Tâhâ, 24-32) Âyetlerin devamında Hz. Mûsâ'nın bunları niçin istediği belirtilir. Kur'an'a göre Hz. Mûsâ, bunları niçin istiyordu?
a) "Tesbih ve zikrimiz artsın diye"
b) "Fir'avn'a galip gelelim diye"
c) "Bize inananların sayısı artsın diye"
d) "Küfür düzenini yıkalım diye"
153- Bir hadis-i şerife göre zulüm üç türlüdür. Bir zulüm vardır ki Allah onu affetmez. Bir zulüm vardır Allah onu affeder. Bir zulüm de vardır ki Allah onun mutlaka hesabını sorar. Seçeneklerden hangisi sırasıyla ve doğru olarak bu zulüm çeşitlerini açıklamaktadır?
a) 1- Şirk, 2- Kendi nefsine karşı işlediği zulüm, 3- Allah'ın emir ve yasaklarına isyan edilerek işlenmiş zulüm.
b) 1- Başkalarına karşı yapılan zulüm, 2- İnsanın kendi nefsine karşı işlediği zulüm, 3- Şirk.
c) 1- Şirk, 2- İnsanın kendi nefsine karşı işlediği zulüm, 3- Başkalarına yapılan zulüm.
d) 1- İnsanın kendi nefsine karşı işlediği zulüm, 2- Başkalarına yapılan zulüm, 3- Şirk.
154- Belâ/imtihan konusuyla ilgili aşağıdaki yargılardan hangisi tümüyle doğrudur?
a) Herkes Allah tarafından imtihan olmakta, denenip sınanmaktadır. Ama imtihanın yeri, süresi ve şeklini seçmek insanın elindedir.
b) Allah, kullarını dünyada imtihana tâbi tutarken, doğru cevapları önceden bildirmez; insanların birbirinden kopya çekmesini ve sınavda yardımlaşmayı yasak kılar.
c) Fitne kelimesi de Kur'an'da çoğunlukla imtihan anlamında kullanılır. Ama fitne kelimesi, mü'minlerin imtihanı için kullanılmaz; sadece kâfirlerin sınavı için kullanılır. Çünkü fitne, kâfirlerin alâmetidir; mü'minlere fitne hiç bulaşmaz.
d) Dinin emir ve yasakları çeşitli yönleriyle belâdır. Emredilen bazı hususlar, bedene zorluk verir, mü'minler münâfıklardan belâ ile ayrılır ve insanlar şükretsinler diye nimetlerle, sabretsinler diye zorluklarla belâya uğratılırlar.
- 1130 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
155- Kur'an'da Firavun'la ilgili âyetlerden yola çıkarak Firavnî düzenlerin, İslâm dışı rejimlerin temel özellikleri olarak aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
a) Allah'ın yeryüzündeki hâkimiyetini reddetmek
b) Firavunu/tâğutu kanun koymaya, istediği gibi insanları yönetmeye yetkili ve itaat edilecek güç kabul etmek
c) Tevhid, adalet, özgürlük gibi nebevî çağrıları baskı ve işkencelerle susturmaya çalışmak
d) Hepsi
156- İhsânın tanımı hakkında aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a) İhsân, güzel olan şeyi en güzel şekilde yapmaktır.
b) İslâm adına okuduğu ve duyduğu her şeye inanıp teslim olmak ve hiç günah işlememektir.
c) Allah'ın emirlerine itaat; yasaklarından kaçınmayı noksansız ve en iyi biçimde uygulamaktır.
d) İhsân; iyilik etme, güzel davranma, ikram etme, lutuf, bağış, uygunluk demektir.
157- Kur'ân-ı Kerim'de, baş tarafında yiyeceklerle ilgili temel konuların, haram ve helâl yiyeceklerin açıklandığı uzunca bir sûre vardır. Türkçe anlamı "sofra" demek olan bu sûrenin adı nedir?
a) Nisâ b) Enfâl c) Mâide d) Ra'd
158- Hz. Mûsâ ile ilgili âyetlerden öğrenmekteyiz ki, tevhid önderleri, İslâmî öğretilerin veya müslümanların selâmeti için yapmak istedikleri fiillerin mâhiyetini, ortaya koymak istedikleri işlerin ana gayesini net bir şekilde açıklamak zorundadırlar. Hz. Mûsâ, Firavun'un önüne iki mesajla çıktı. Bu iki şey ne idi?
a) 1- Müslüman olsun, 2- Yönetimi Hz. Mûsâ'ya bıraksın.
b) 1- Allah'a itaat edip tevhid akidesini kabul etsin, 2- Eskiden müslüman olan İsrâil oğullarına yaptığı baskı ve zulme son versin.
c) 1- Müslüman kölelere zorla yaptırdığı anıtkabirleri, piramitleri yıktırsın, 2- Putlara tapmaktan vazgeçsin.
d) 1- Saraydaki ahlâksızlıklara son versin, 2- Halkını aç bırakmasın ve onları küfre zorlamasın.
159- Sözlük anlamı; "denemek, yapmak, bitkin hale getirmek, başa gelen musîbet, elbisenin eskimesi/yıpranması" olan kavram hangisidir?
a) af b) belâ c) ihsân d) zulüm
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1131 -
160- "Şükür"le "hamd" arasındaki ilişki konusunda seçeneklerden hangisi yanlıştır?
a) Şükür; dil, kalp ve eylemle, yani tüm organlarla yapılır; hamd ise sadece kalp ve dil ile yerine getirilir.
b) Şükür, Allah'ın verdiği nimetlerine karşı yapılır; hamd ise Allah'ın zâtına karşı, O'nun yüce sıfatlarına yapılır.
c) Şükür gereken her şeye aynı zamanda hamd de gerekir; hamdin gerekli olduğu her şeye şükür gerekmez.
d) Şükür, küfür ve dalâlet/sapıklık dışında her şeye karşı yapılır; hamd ise her durumda değil, bir nimetin karşılığı olarak yapılır.
161- Zulüm konusunda aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) Emaneti yüklenen insan: göklerin, arzın ve dağların kaçındığı bu kabulle zâlimlikten ve câhillikten kurtulmuştur.
b) Aslında şirk, en büyük zulümdür. Buna rağmen müşrikler, putlarını kıran Hz. İbrâhim'e bu eyleminden dolayı zâlim diyorlardı.
c) Allah, kendisine karşı yapılan en büyük zulmü bile, bu zulümden tevbe edilirse affeder.
d) İnsanın, başka insanlara karşı yaptığı zulmün affedilmesi için sadece Allah'a tevbe etmek yeterli değildir.
162- Af kavramıyla ilgili aşağıdaki hükümlerden hangisi yanlıştır?
a) Allah tarafından affedilmek için, öncelikle hatayı/suçu kabullenmek gerekir. Hatasızlık iddiası, şeytânî bir iddiadır. O, suçunu kabullenmediği için af da edilmedi.
b) Af, çirkin bir şeyi veya kötülüğü görmezden gelme, yapılan bir suçtan dolayı suçluyu cezalandırmama, ceza uygulamasından vazgeçme demektir.
c) İnsanların birbirini hoş görüp affetmesi, dinde tavsiye edilmiştir. Zâlim ve tâğutları cezalandırmak Allah'a aittir. Bizim onlara müsâmaha/hoşgörü ile bakmamız gerekir.
d) Esas güçlü, güreşte galip gelen değil; kızdığı zaman nefsine hâkim olabilen, öfkesini yutup intikam hissini kontrol edebilen insandır.
163- İnsanların, imtihanı en çetin olanlar, peygamberler ve sonra derece derece kâmil mü'minlerdir. Kişi, dini oranında belâ/imtihan edilir. Peygamberimiz ve muhterem eşi Âişe annemizin büyük iftiraya uğradıkları en büyük imtihana ne ad verilir?
a) iftira olayı b) kizb olayı c) ihanet olayı d) ifk olayı
- 1132 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
164- Kur'ân-ı Kerim'de Firavun'dan uzunca bahsedilmesi, onun Allah'ın hükmünü kabullenmeyip kendini ilâh yerine koyan tâğutların/azgınların ve müfsidlerin/bozguncuların prototipi/baş örneği olmasındandır. Her zaman diliminde ve her coğrafyada görülebilecek küfür rejiminin sembol tipleri de yine Firavun zamanından örneklenir. İslâm dışı rejimlerin temel direklerini oluşturan bu simge şahıslar kimlerdir?
1- Bürokrat, bakan, üst rütbeli subay sembolü ...........
2- Kapitalist ve emperyalist para babası, kartel ve holding sahiplerinin sembolü .............
3- Hakka bâtılı karıştırarak, dünyevî çıkar ve tâğutî yönetimlerin istekleri doğrultusunda dini istismar edip kullanan, Allah ve rasulü adına insanları aldatan sembol ...............
4- İslâm dışı rejimin emniyet güçleri, silâh zoruyla düzeni koruyan tâğutun askerlerinin sembolü ............
Bu sembol şahısların Firavun döneminde vurgulanan isimleri, aşağıdakilerden hangisinde doğru olarak sıralanmıştır?
a) Cünûd/asker, Karun, Hâmân/kâfir medya mensubu, büyücü ve kâhinler
b) Hâmân, Karun, Sâmirî/Bel'am, cünûd/asker
c) Hâmân, Karun/sihirbazlar, Bel'am/kâfir medya mensubu, cünûd/hizbuşşeytan
d) Firavun, Karun/Hâmân, Bel'am/Sâmirî, cünûd/asker
165- Firavun zamanından örneklenen İslâm dışı rejimlerin temel direklerini oluşturan aşağıda özellikleri belirtilen simge şahıslar kimlerdir?
1- Akı kara, karayı ak göstermeye çalışan, yalan ve hayallerle halkı kandıran yazar, gazete patronu; medyanın yani büyülü gücün sembolü ..............
2- Taraftar, sülâle, hânedan ve tâğutla aynı inancı paylaşan, onun yakınlarının sembolü ........
3- Küfür yönetiminde etkili olan egemen güçlerin, azınlık oldukları halde çoğunluğa kendi çıkarları doğrultusunda yön veren azgın grubun sembolü ............
4- Hakkı kabul edip müslüman olduktan ve Allah'ın nice nimetlerine muhatap olduktan sonra şımarıp azan, yer yer şirke sarılıp hakkı terk eden yahudileşme karakterinin sembolü ..............
Bu sembol şahısların Firavun döneminde vurgulanan isimleri, aşağıdakilerden hangisinde doğru olarak sıralanmıştır?
a) Sihirbaz/falcı, ehl-i Fir'avn, Hâmân/demokratik güçler, cahil halk
b) Okur yazar takımı, hizb-i Fir'avn, tâğutî meclis üyeleri, benî İsrâil
c) Sihirbaz/kâfir medya mensubu, âl/âl-i Fir'avn, mele'/mele-i Fir'avn, benî İsrâil
d) Sihirbaz/medyum, ehl/âl-i Firavn, hizb/mele-i Fir'avn, İsrâiloğulları
166- Allah'a, sanki O'nu görüyormuş gibi ibâdet etmeye ne ad verilir?
a) Muhsin b) ibâdet c) ihsân d) takvâ
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1133 -
167- İslâm, din işi - dünya işi diye laiklikte olduğu gibi amelleri ikiye ayırmadığı için, belirli çerçeve içinde yapılma şartıyla her yapılan müsbet işi ibâdet kabul eder. Aşağıdakilerden hangisi, yeme içmenin ibâdet olabilmesi için gerekli şartlardan biri değildir?
a) Yenilip içilen şey, helâl yiyeceklerden olmalı
b) Yenilip içilen şeye tuzla başlamalı
c) Yenilip içilen şeyde isrâfa ve oburluğa kaçmamalı
d) Yenilip içilen şey, helâl kazançla temin edilmiş olmalı
168- "Mü'minin işi tuhaftır; her işi hayırdır. Bu, yalnız mü'mine özgüdür. Sevindirici bir işle karşılaşırsa ............ , o işi kendisi hakkında ............ olur. Üzücü bir işle karşılaşsa ........ , o işi kendisi için hayırlı olur."Sahih-i Müslim'de ve Ahmed bin Hanbel'in Müsned'inde yer alan bu meşhur hadis-i şerifteki boş bırakılan yerlere sırasıyla seçeneklerden hangisi gelmelidir.
a) şükreder, hayırlı, sabreder c) ihsân eder, hayır, dayanır
b) sevinir, sevap, üzülür d) şımarmaz, ibâdet, sabreder
169- Bilindiği gibi zulmün anlamı ve sahası hayli geniştir. Farklı yönlerden ele alınan zulmün İslâmî ıstılahta farklı tanımları yapılmıştır. İslâmî terminolojide/ıstılahta zulüm kelimesinin esas anlamı olarak aşağıdaki tanımlardan hangisi yanlıştır?
a) Herkese her konuda eşit davranmamak, tüm insanları eşit görmeyip ayrımcılık ve bölücülük yapmak
b) Bir şeyi (veya bir hakkı) kendi yerinden başka bir yere koymak
c) Hak edenin hakkını vermemek, haksıza hak etmediği bir şeyi vermek
d) Allah'ın koyduğu sınırı, haddi tecavüz etmek, tayin ettiği sınırın dışına taşmak
170- Sözlük anlamı "her türlü iyi hal/durum" demektir. Geniş anlamı ve İslâmî ıstılahta kullanımı; "hayatın güzel olması, geçim yönünden geniş olmak, manevî olarak rahat/huzurlu olmaktır." İçerisinde iyilik, mutluluk, ihsan, bağış, hayırlı mal ve servet, her türlü güzel durum manaları bulunmaktadır. Allah'ın, lutuf olarak verdiği bağışlara, yiyecek içecek ve ihtiyacı karşılayan şeylere denilir. Bu kavram, seçeneklerden hangisidir?
a) ihsan b) şükür c) hidayet d) nimet
- 1134 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
171- Yeme-içme ile ilgili Kur'ân-ı Kerim'de çok az sayıda haram kılınan/yasaklanan gıdalar vardır. Seçeneklerden hangisi, bu yasakları tam ve doğru olarak belirtir?
a) Meyte, murdar hayvan, domuz, eşek eti, yırtıcı hayvan, içki
b) Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına kesilen hayvanlar, sarhoşluk veren içkiler
c) Leş, domuz eti, besmelesiz kesilen hayvan, rakı
d) Domuz eti, leş, eşek eti, sarhoşluk veren içki, besmelesiz kesilen hayvan
172- "...Hakikatte onlar, sadece kendilerine zulm ediyorlardı." Bakara sûresi, 57. âyetinde geçen bu ifade için, aşağıdakilerden hangisi en doğru açıklamadır?
a) Zulümle adalet arasındaki temel fark belirtilmektedir.
b) O insanların kendi kendilerine eziyet ve sıkıntı çektirdikleri ifade edilmektedir.
c) Bumerangın dönüşü gibi, başkalarına yapılan zulüm, yapana döner; mazlumlar, her zaman zâlimlerden intikamını alır.
d) Onlar bu yaptıklarıyla, her şeyden önce kendilerine zarar vermekte, kendilerine yazık etmektedir.
173- Sözlük anlamı; "yok etmek, silip süpürmek, bir şeyi elde etmeye yönelik niyet, fazlalık, artıp çoğalmak" olan kavram, seçeneklerden hangisidir?
a) ihsân b) belâ c) zulüm d) af
174- Firavun, İsrâiloğullarından dünyaya gelen ve hayatta olan erkekleri ve erkek çocukları öldürüp kız çocuklarını hayatta bırakmaları için askerlerine tâlimatlar yağdırmıştı. Firavun'u bu katliamı işlemeye sürükleyen gerçek sebep ne idi?
a) Firavun, kan görmekten zevk alan birisi idi.
b) İsrâiloğullarının kendisini katletmesinden çekiniyordu.
c) Mevcut rejimi tehdit altında görüyor, tahtının ve saltanatının geleceğini garanti altına almak istiyordu.
d) Etrafındaki sihirbazlar ve dalkavuklar tarafından kandırıldığı için bu cinayetleri işliyordu.
175- "Muhsin" kelimesi, aşağıdaki şıklardan hangisinin karşılığıdır?
a) İşini en iyi ve en güzel yapan
b) Adaleti gözeten ve zulmetmeyen
c) Büyük günah işlemeyen
d) Nâfile ibadetleri çok fazla olan
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1135 -
176- Mütenebbî ne demektir?
a) Son peygamber
b) Sahte peygamber
c) Velî ve peygamber arasındaki mertebe
d) Kendisine Kitap verilmemiş peygamber
177- Allah, İsrâiloğullarını niçin "zâlim" olarak nitelemiştir?
a) Ellerine geçen çoluk çocuk her canlıyı katlettikleri, insanlara eziyet verip işkence çektirdikleri için
b) Sözlerinde durmadıkları için; Namaz, oruç, zekât gibi ibadetleri yerine getirmedikleri ve içki, kumar gibi yasakları çiğnedikleri için
c) Allah'ın âyetlerini doğrudan yalanlamadıkları halde, onları başka sözlerle değiştirdikleri, zaman zaman şirke bulaştıkları ve sık sık günah işleyip, kendilerine yazık ettikleri için
d) "Adalet" denilen hukuk ilkesini kendi yandaşlarının dışındakilere uygulamadıkları için
178- I. “Bükâ”; II. “evvâh”; III. “bekkâûn” kelimelerinin anlamları, seçeneklerin hangisinde sırasıyla ve doğru olarak verilmiştir?
a) I. Ağlamak; II. Çok ağlayan ve başkalarının acılarına merhametinden çok vah eden; III. Ağlayanlar anlamına gelen bu kelime, Tebük seferine imkânsızlıktan dolayı katılamadıklarından dolayı ağlayarak geri dönen yedi sahâbeye denir.
b) I. Üzülmek; II. Çok kederlenmek ve müslümanların dertleriyle dertlenmek; III. Çok üzülenler anlamına gelen bu kelime, Uhud savaşına imkânsızlıktan dolayı katılamadıklarından dolayı hüzünlü bir şekilde geri dönen dört sahâbeye denir.
c) I. Gülmek; II. Çok üzülenler anlamına gelen bu kelime, Uhud savaşına sıcakta savaşa gitmek zor geldiğinden dolayı katılamadıklarından dolayı peygamber ve ashâbın bunlarla konuşmayıp küs durdukları üç sahâbeye denir. III. Çok ağlayan, ve başkalarının acılarını benliğinde duyan, onlara ah edip ağlayan anlamında Hz. İbrahim’in bir sıfatıdır.
d) I. Allah’tan çok korkan; II. Allah’a duyduğu huşûdan dolayı kalpleri titreyenler; III. Korkusuz insanlar anlamına gelen bu kelime, sahâbelerden her savaşa katılıp büyük kahramanlık gösteren canlı şehidlere verilen addır.
179- Hadis-i Şeriflerden anlaşıldığına göre hüzün en çok hangi eyleme yakışır?
a) Namaz kılarken c) Kur’an okurken
b) Cihad esnasında d) Oruçlu iken
- 1136 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
180- Bakara sûresi 62. âyette “...kendileri için hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” diye Allah’ın kendileri hakkında müjdeler verdiği bu kişilerin özellikleri olarak verilen seçeneklerden hangisi, âyette geçmez, yani yanlıştır?
a) Allah’a hakkıyla ve gerçek anlamda iman edenler
b) Âhiret gününe yakînen iman edenler
c) Meleklere ve Allah’ın kitaplarına iman edenler
d) Sâlih amel/faydalı ve iyi işler işleyenler
181- “Korku Namazı” ne demektir?
a) Sel, yangın, yırtıcı hayvan ve özellikle savaş şartlarında düşman gibi bir engel karşısında bulunan bir cemaatin, iki grup halinde nöbetle kıldıkları namaza Korku Namazı denir.
b) Kalbin titreyerek, hüzünlü bir tarzda Kur’an kıraat edilerek huşû ile yapılan secdede Allah için gözyaşı dökerek veya ağlamaklı bir şekilde Allah korkusu ile kılınan namaza Korku Namazı denir.
c) Ölüme yakın bir zamana kadar namazı terk etmeyi alışkanlık haline getiren bir insanın, ihtiyarlayınca veya ölümcül bir hastalığa yakalanınca ölüm korkusu sebebiyle kıldığı namaza Korku Namazı denir.
d) Dünyevî korkular yüzünden, meselâ müslüman patronun gözüne girmek, müslüman bir anne babanın emretmesinden dolayı, dünyevî ceza ve korkulardan ötürü kılınan namaza Korku Namazı denir.
182- Arapçada bir dinden çıkıp başka bir dine giren kimseler anlamına gelir. O yüzden Rasûlullah’a ve İslâm’a giren ilk müslümanlara müşrikler bu ismi vermişlerdi. Kitap ehlinden çıkıp başka dine girmiş kimselere dendiği de söylenir. İçindeki bir grup, eski peygamberlere ve bazı Kitaplara inanırken, diğer bir grup ise yıldızlara, burçlara ve putlara taparlar. Kimdir bunlar?
a) Mandeenler b) Nasrânîler c) Sâbiîler d) Süryânîler
183- Şeklin bozulması, cismin kendi aslî şeklinden çıkması, kılık değiştirmek ve hilkat garibesi anlamlarına gelen kavram, aşağıdakilerden hangisidir?
a) Sâbiîn b) Mesh c)Bükâ d) Kesl
184- “İstenmeyen bir durumun başa gelmesinden veya geçmişteki bir kayıptan duyulan keder ve üzüntüye Kur’an kavramı olarak ne ad verilir?
a) havf b) hüzün c) gam d) sürûr
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1137 -
185- Kur’ân-ı Kerim, Allah’a ve Rasûlü’ne mutlak itaati emrettiği gibi; Allah ve Rasûlüne mâsiyet emretmeyen mü’minlerden olan ülü’l emre (yetkili kişiye) de itaati emretmektedir. Yine, Kitabımız bazı kimselere de itaat edilmesini yasaklamaktadır. Seçeneklerin hangisi, kendilerine itaatin yasaklandığı bu sınıflardan değildir?
a) Bazı günahlar işleyen ana babalara, büyüklerin kendilerinden küçük olanlara, âlimlerin kendilerinden ilim yönüyle daha düşük olanlara
b) Kâfirlere, ehl-i kitaba, münâfıklara, kendisini Allah yolundan saptırmak isteyen liderlere ve büyüklere
c) Şeytana, şeytanın dostlarına, günahkârlara ve nankörlere, yalancılara, ahlâksızlara, namaza engel olanlara
d) Şirke zorlayan ana babaya, halkın çoğunluğuna, insanların ve bilmeyenlerin hevâlarına/ kötü arzu ve isteklerine
186- Hüzün/üzüntü konusunda aşağıdaki yargılardan hangisi tümüyle doğrudur?
a) Benî İsrâilden iman edip sâlih amel işleyenlere korku ve hüzün yoktur. O yüzden bu vasıflara sahip olanlar, dünya hayatında tüm korkulardan ve üzüntülerden arınmış olacaklardır.
b) Dünyevî acı ve kayıplar için, başa gelen musibetlerden dolayı hüzünlenmek, sabırsızlık ve kaderi kabullenmemek olacağından büyük günahlardan biridir.
c) Âhiret için, Allah’a daha yakın olunmadığı, günahlar ve dünyevî bağlardan kurtulamadığı için hüzünle dolu olmak, devamlı bu halde yaşamak, Allah’ın emrettiği farz görevlerimizden biridir.
d) Dengeli ve mânevî sebepleri ağır basan hüzün; olgunluğun, önemsemenin, iman ve selim kalbin özelliklerindendir. Aşırıya kaçmayacak şekilde bu hüzün, tavsiye edilen fıtrî bir tavırdır. Allah’ı râzı etmeye koyulmuş mü’min, dünyada dertsiz/hüzünsüz yaşayamaz; onun hüznü cennette bitecektir.
187- Ağlamak hakkında aşağıdaki yargılardan hangisi doğrudur?
a) Ağlamak, sadece insana ait bir özellik ve erdemdir. Cansız cisimler, bitkiler, hayvanlar ve görünmeyen canlılar ağlamaz.
b) Ölülerin arkasından ağlanmaz; Peygamber Efendimiz, hiçbir ölünün arkasından gözyaşı dökmemiştir.
c) Gözyaşı dökmeden ağlamak, sağlık açısından zararlıdır. Strese direnç göstermek ve zararlı toksitlerden kurtulmak için zaman zaman gözyaşı dökmek tavsiye edilir.
d) Ağlamanın her çeşidi mübârektir; Allah’ın rahmetini harekete geçirir. Olgun insan, her çeşit vesileyle sık sık ağlayan kimsedir.
- 1138 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
188- Bilindiği gibi “nebî” lügatta haber getiren, haberci demektir. Allah’tan sağlam ve önemli haber getirdiği için peygambere nebî denmiştir. “Rasûl” ise, mesaj ve mesaj getiren elçi anlamındadır. Her iki kelime de Türkçede “peygamber” deyimiyle karşılanır. “Nebî” ve “Rasûl” kelimeleriyle ilgili olarak seçeneklerden hangisi doğrudur?
a) Nebî ve rasûl arasında fark yoktur. Kur’an, her ikisini aynı anlamda, peygamberler için kullanır.
b) Her ikisi de peygamber anlamına gelir. Fakat, rasûl, kendisine Kitap verilen peygamber demektir. Nebî ise kendinden önceki Kitabın hükümlerine tâbi olur.
c) Her ikisi de peygamber anlamına gelir. Fakat, nebî, kendisine Kitap verilen peygamber demektir. Rasûl ise kendinden önceki Kitabın hükümlerine tâbi olur.
d) Her ikisi de peygamber demektir. Fakat rasûl, kendilerinden mîsak alınan ülü’l azm/büyük peygamberlere denilir. Nebî ise diğer tüm peygamberlere denir.
189- Allah’ın, kendilerine; “Aşağılık maymunlar olun” diyerek şiddetle cezalandırdığı meshe uğrayan topluluk aşağıdakilerden hangisidir?
a) Hz. İsa’ya ihânet eden hıristiyanlar
b) Hz. Mûsâ zamanında yaşayan isyankâr yahûdiler
c) Peygamberimiz zamanında yaşayan münâfıklar
d) Cumartesi gününe saygısızlık edip taşkınlık yapanlar
190- Bakara sûresi 67-73. âyetlerde bahsedilen bakara olayı, Kur’an tertibine göre 2. sırada yer alan en uzun sûreye isim olarak verilecek kadar önemli görülmüştür. Her zaman diliminde ve her yerde görülebilecek bir şirk unsuru olan bakarayı kutsallaştırma, günümüzde de kaçınılması gereken ciddî problemlerdendir. Seçeneklerden hangisi bakara ve ıcl’le ilgili güncel şirk unsuru değildir, yani yanlıştır?
a) Hindistan’da hâlâ inek, kutsallaştırılmakta ve yer yer ona tapılmaktadır.
b) Sığır; bereketi, temel gıda maddesi olan ekmeği temsil etmektedir. Günümüzde de sosyalizm tarafından emeğin, kapitalizme göre de ekmeğin kutsallaştırıldığı ve ekmek parası için her yolun mubah görüldüğü anlayışı yaygındır.
c) Günümüzde de inek boynuzunun bazı kapılara asılıp, onun koruyuculuğuna hâlâ bazı insanlarca inanılır, bazı şehirlerin meydanlarına Apis öküzü ve boğa heykeli dikilir.
d) Benî İsrâil günümüzde de buzağıyı ve sığırı kutsal kabul eder. Allah’a ibâdet etmezler; buzağı heykellerine hâlâ tüm İsrâiloğulları tapmaya devam ederler.
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1139 -
191- Bakara sûresi 67-73. âyetlerde Allah, İsrâiloğullarından bir bakara/sığır kesmelerini istemişti. Bu âyetlerde verilmek istenen mesaj, vurgulanmak istenen ana fikir konusunda seçeneklerden hangisi yanlıştır?
a) Öldürülen bir insanın katilini ortaya çıkarmak
b) Kesilen bir ineğin bir parçasıyla, ölü insana vurulmak sûretiyle yeniden dirilme mûcizesinin gösterilmesi
c) Eski Mısırlıları ve putperest kavimleri taklit ederek İsrâiloğullarının da buzağı ve sığıra tapmalarından dolayı, bu davranışın yıkılması, putların kesilmesi ve tapınılan cisimlerin âcizliğinin vurgulanması
d) Câhiliyye dönemindeki insanlara eski kavimlerin davranışlarından güzel örnekler sunmak
192- İnsan psikolojisinin iki temel duygusu, doğuşla birlikte var olan fıtrî iki zıt çizgi, korku ve ümittir. İslâm, insanın hiçbir şeyden, bu arada ölüm ötesi azaptan korkup sakınmamayı uygun görmediği gibi; Allah’ın rahmetinden ümit kesmek demek olan yeis halini de mü’mine yakıştırmaz, kâfirlerin özelliği olarak görür. Beyne’l-havfi ve’r-recâ denilen korku ile ümit arasında bir dengeyi dinimiz tavsiye eder. Bu denge, aşağıdaki şıklardan hangisinde Kur’an çerçevesinde tavsiye olunan en güzel dengedir?
a) İnsanda korku ile ümit; her ikisi eşit olmalıdır.
b) Her ikisi de bulunmalı, fakat ümit tarafı ağır basmalıdır.
c) Her ikisi de bulunmalı, fakat korku tarafı ağır basmalıdır.
d) Olaylar ve insan kalbi değişkendir. Duruma göre bazen korku, bazen ümit ağır basmalıdır.
193- Hz. İbrahim’in peygamber olarak gönderildiği toplumun bâtıl inancı olduğunu gördüğümüz, etkinlikleri olmayan bir topluluk olarak varlıklarını hâlâ sürdüren, gezegen, burç ve yıldızları kutsallaştırıp yeryüzündeki insanlara etkisi olduğuna inanan ve hemen her yerde görülen burç ve yıldız fallarını icat eden, Kur’ân-ı Kerim’de üç yerde ismi geçen sâbiîlerin bir grubu tümüyle putperesttir. Bunlara Harrânîler diyoruz. Diğer grubu Allah’a inanır, bazı peygamberleri ve bazı Kitapları kabul eder, müslümanlarınkinden farklı da olsa namaz kılarlar. Bu özelliklerinden dolayı bazı müctehidler, bunları da ehl-i kitaptan sayarlar. Betâyih sâbiîleri de denen bu sâbiî grubunun adı nedir?
a) Mandeenler b) Hulûliye
c) Harran sâbiîleri d)Senevîler
- 1140 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
194- İsyan ve itaatle ilgili aşağıdaki hükümlerden hangisi yanlıştır?
a) İsyan, kıyam, ayaklanma, savaş ayrı şeylerdir; itaatsizlik ayrı. Küfre isyan edemeyen müslümanlar, en azından itaatsizlik yapmalıdır.
b) Allah’a itaatle birlikte Allah’ın itaat için izin vermediği, itaat etmeyi yasakladığı ilke ve şahıslara itaat, birbiriyle bağdaşmaz; biri varsa öteki yok demektir.
c) Allah’a ve Rasûlü’ne sadece itaat yeterli olmaz; bu itaatin kalben hiç sıkıntı ve şüphe duyulmadan gönüllü olarak yapılması da şarttır. Aksini Kur’an imansızlık olarak değerlendirir.
d) Ülü’l-emr konumunda olan büyüklere, cemaat yöneticilerine, liderlere ve devlet yetkililerine mutlak itaat gereklidir.
195- Ağlamanın zıddı olan gülme konusunda aşağıdakilerden hangisi tam doğrudur?
a) Gülmek kalbi öldürür. Bir müslüman, Allah korkusundan dolayı devamlı mahzun/üzgün olması gerektiğini bilir ve hiç gülmemeye çalışır.
b) Ağlamak, Rahmânîdir, sevaptır; gülmek ise şeytanîdir ve günahtır.
c) Bazı gülme çeşidi vardır ki alay ve aşağılama ifadesi taşır. Bu türden gülmeyi dünyada bazı kâfirler mü’minlere karşı uygularken, âhirette tam tersi olacaktır.
d) Halkın diliyle “bir kahkaha, bir kilo pirzolaya bedeldir.” Çok gülmenin ve özellikle kahkahanın dünyevî yönden ve sağlık açısından faydası büyüktür.
196- Kur’an’da hıristiyanların İslâm’a/tevhide zıt olan inançlarından bazı örnekler verilir. Aşağıdakilerden hangisi Kur’an’daki bu örneklerden biri değildir?
a) “Allah İsa’dır” derler.
b) Teslisi/üçlü ilâh anlayışını kabul etmekle kâfir olmuşlardır.
c) “İsa Allah’ın oğludur” derler.
d) “Melekler Allah’ın kızlarıdır” derler.
197- Kur’an’da korku anlamında başta “havf” olmak üzere, çeşitli kelimeler kullanılır. Seçeneklerden hangisinde bu kelimeler doğru olarak verilmiştir?
a) Huşû, inzâr, rehbet, hüzün, yeis, elem, veca’, fitne, haşyet.
b) Takvâ, ittika, huzur, inzâr, ibşâr, huşû, mevt, recâ, melâl.
c) Haşyet, takvâ, hazer, huşû, hudû, rehbet, vecel, işfak, feza’, ru’b, inzâr.
d) Havf, takvâ, haşyet, sebe’, girye, husrân, gazab, elem.
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1141 -
198- İslâm tarihinde ve fıkhî tartışmalarda “hulle” ve “iyne satışı” gibi konularda daha çok görülen, özellikle yemin ve talak konularında geniş alana yayılan, meshe uğrayan benî İsrâilin bu fecî cezaya çarptırılmasına sebep olan, aslında “şerli hilekârlık” denmesi gereken anlayışa klâsik deyimle ne ad verilmektedir?
a) intisâb-ı şeyhiyye c) hîle-i şer’iyye
b) şurba-i şehriyye d) âmâl-i şekliyye
199- Kur’ân-ı Kerim, Hz. İsa’ya Allah tarafından inzâl edilip verilen tek bir İncil’den bahseder. Bugünkü hıristiyanlara göre ise, bilindiği gibi bir değil; tam 4 İncil vardır. Aralarında önemli farklar ve çelişkiler bulunan bu 4 yasal İncil’in isimleri, hangi seçenekte doğru olarak verilmiştir?
a) Matta, Markos, Luka, Yuhanna
b) Matta, Barnaba, Markos, Yuhanna
c) Barnaba, Matta, Pavlos, Luka
d) Markos, Matta, Barnabas, Yuhanna
200- Ağlamayla ilgili aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a) Kur’an hüzünle inmiştir. Onu hüzünle ve ağlayarak okumalı, ağlayamazsak ağlar gibi yapmalıyız.
b) Allah için ağlamak, cehennem ateşini söndürecek ve sahibini Arş’ın gölgesinde gölgelendirecek kadar faziletli bir davranıştır.
c) Kur’an okur veya dinlerken Peygamberimiz ve ashâbı sık sık ağlamışlardı.
d) Peygamberler dünyevî kaygılardan, meselâ çocuklarının kaybolması veya ölümlerinden dolayı hiç ağlamamışlar, sadece Allah korkusundan dolayı gözyaşı dökmüşlerdir.
201- Bakara olayı, hayvanları kutsal semboller olarak görüp onları yüceltme ve tapınmaya benzer saygınlık vermenin, insanı aşağılayan ve sakınılması gereken bir şirk unsuru olduğunu, dolaylı yoldan vurgular. Seçeneklerden hangisi, hayvanlar hakkında sonu putçuluğa varma tehlikesi olan küçük de olsa dinî yanlışlardan biri değildir?
a) Politik partilerin ve spor klüplerinin, amblemlerinde çoğunlukla bir hayvanı simge olarak kullanması dolayısıyla, bazı hayvanları yüceltip sembolleştirmek
b) Ev ve işyerlerinin kaza ve âfetlere uğramaması için, bir hayvan kesilip kanının binaya ve insanın alnına sürülmesi gerektiği inancı
c) Hayvanları sevmek, hayvan haklarından bahsetmek, onlara eziyet etmeyi eleştirmek gibi konuları zaman zaman gündeme getirerek hayvanları önemsemek
d) Bazı dinî içerikli konuşmalarda, insana, meleklerin veya insan cinsinden peygamberlerin örnek gösterildiği gibi, kedi ve özellikle köpeklerin model gösterilmesi ve yüceltilerek onlara özenti duyulması
- 1142 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
202- “Kur’anda korku anlamında daha çok kullanılan bir kelime olup, hoşlanılmayan bir durumun başa gelmesinden veya arzulanan bir şeyin elde edilememesinden duyulan kaygı ve korku için kullanılan” tâbir “Eğitim ve terbiye yöntemi olarak kullanılan korkutma için kullanılan” tâbir “Bazı şeylere karşı hissedilen aşırı, sürekli ve anlamsız korku, korku hastalığı için kullanılan” deyim Korku ile ilgili bu üç ifade, sırayla hangi kelimelerin tanımlarıdır?
a) havf; terhîb; fobi c) inzâr; havf; fobi
b) takvâ havf, fobi d) haşyet; fobi; takvâ
203- Kur’an’a göre şekil değiştirme olayı, sadece maymuna çevrilme şeklinde sınırlı kalmamıştır. Mâide sûresi 60. âyette Allah’ın, lânetlediği ve gazab ettiği kişilerin bir kısmını maymuna çevirdiği ifade edilirken, ceza olarak verilen iki kötü durumdan daha bahsedilir. Bunlar nelerdir?
a) Sığıra ve domuza çevrilme
b) Domuza çevrilme ve tâğuta tapanlardan kılınma
c) Kurt adama çevrilme ve taş haline getirilme
d) Domuza çevrilme ve şeytanlaşma
204- Hıristiyanlıkla ilgili aşağıdaki yargılardan hangisi, içinde kısmî doğrular olsa da tümüyle doğru kabul edilemez, yani yanlıştır?
a) Hıristiyanların kutsal kabul ettiği Kitab-ı Mukaddes, sadece 4 İncil’den ibaret değildir; tahrif edilmiş şekilleriyle Tevrat, Zebur ve 4 İncil yanında, bazı peygamberlere atfedilen kitaplar, Pavlos’un 15 ayrı mektup ve kitabından oluşmuş kitaplar kolleksiyonudur.
b) Hıristiyanlığın üç büyük mezhebi vardır. Bunlar; katoliklik, protestanlık ve ortodoksluktur. Ruslar, Bulgarlar ve Sırplar ortodoks; batı Avrupa ülkelerindeki halkın çoğu katoliktir. Protestanlık ise, katoliklikten ayrılma reformcu hıristiyan mezheplerinin ortak adıdır.
c) İncillerde “şâkirt” (öğrenci) kelimesiyle ifade edilen “havârîler”, Hz. İsa’nın tebliğ ettiği dine ve onun peygamberliğine iman eden, Kur’an’a göre müslümanlardan olan ve Hz. İsa’nın tebliğ ettiği fikirleri yaymayı üstlenen 12 yardımcıya verilen isimdir. Bunların en büyükleri ve lideri Petrus, Hz. İsa’ya ihanet edip onu ihbar ederek yakalatan ise Yahuda İskaryot’tur.
d) “Kutsal kabir”, Kudüst’te bulunan Hz. İsa’ya ait olduğuna inanılan mezara denir. Hıristiyanlarca Yusuf tarafından gömülen ve sonradan azize/ermiş Helena tarafından bulunan bu mezar kutsaldır. İslâm’a ve tüm müslümanların kabulüne göre de bu mezar kutsaldır. Hz. İsa İslâm’a göre de büyük bir peygamber kabul edildiğinden müslümanlar da bu mezarı kutsal kabul edip ziyaret ederler.
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1143 -
205- “Dünya hayatı” hakkında, aşağıdaki yargılardan hangisi tümüyle doğrudur?
a) İslâm, tevhid dini olduğundan, aralarında kesin bir ayrım yapılarak, birbirinden kopuk şekilde dünya ve âhiret, birbirinin zıddı ve düşmanı olarak değerlendirilir.
b) Laiklik denilen çok tanrılı anlayışta; din ve dünya birbirine girmiş, din-din dışı, din adamı-dünya adamı, dünya-ahiret, Sezar-Tanrı ayrımlarına yer verilmemiştir.
c) İslâm’da ibâdetlerin sadece âhirete yönelik faydası vardır. Âhiret için yapılması gereken bir ibâdetin dünyevî faydasını düşünüp değerlendirmek bir şirk anlayışıdır. Bu, dünya ile âhireti birbirine yaklaştırmak ve aralarında bağ kurmaktır ki, Kur’an bunu yasaklar.
d) Rasûlullah’ın özenle yetiştirdiği Kur’an talebeleri olan sahâbeler, dünyaya fazla önem vermiyor, zâhidlere has şekilde yaşıyordu. Ama onların yaşadığı zühd, insanı dünyanın ıslah ve îmârına iten yapıcı bir aksiyondu; dünyayı terk edici, dünya egemenliğini kâfirlere bırakan pasif bir inzivâ hayatı değil!
206- “İlâhî Kitaplar üzerinde herhangi bir kelimeyi bile bile değiştirmek, metnin aslını bozmak” anlamına gelen Kur’an kavramına ne denilir?
a) tahvif b) tahrif c) tahlif d) tahzif
207- Ana babaya tavır konusunda Kur’ân-ı Kerim’in emir ve tavsiyeleriyle ilgili aşağıdaki seçeneklerden hangisi tümüyle doğrudur?
a) Kâfir veya müşrik de olsa ana babaya her konuda itaat edilmeli, dedikleri yerine getirilmelidir.
b) Kâfir veya müşrik ana babaya saygılı ve kibar davranmayı Kur’ân-ı Kerim yasaklamıştır. Ancak müslüman olan ana babaya ihsanla/iyilikle davranmamız gerekir.
c) Hz. İbrahim’in putperest babasına “babacığım” demesini Kur’ân-ı Kerim, hata olarak belirtir ve bizim ona uymamamız gerektiği dolaylı olarak belirtilir.
d) Kâfir veya müşrik bile olsa ana babaya ihsanla davranmak, onlarla saygılı şekilde konuşmak gerekir. Onlar, çocuklarını Allah'a şirk koşmaya zorlarlarsa, sadece bu konuda onlara itaat edilmez; ama bu konumdaki ebeveynle de dünyada iyi geçinmeye çalışmak lâzımdır.
208- Hz. İsa’nın sıfatı olarak Kur’ân-ı Kerim’de bazı ifadeler kullanılır. Aşağıdaki seçeneklerden hangisi bunlardan biri değildir?
a) Allah’ın ruhu c) Mehdi
b) Allah’tan bir kelime d) Mesih
- 1144 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
209- Kur’an’ın yasakladığı büyük günahlardan birinin haksız yere adam öldürmek olduğunu biliyoruz. Peygamber öncesi müşrik Araplar, çocuklarını küçük yaşta diri diri toprağa gömerek öldürüyorlardı. Günümüzdeki modern câhiliyyede buna benzer uygulamaya ne ad verilmektedir?
a) Doğum kontrolü c) Kürtaj
b) Nüfus/Aile planlaması d) Azil
210- Kur’an’da geçen kavramlardan biri “ruh” ve “ruhu’l-küdüs”tür. “Ruhu’l-kudüs”e âlimler, birkaç farklı anlam vermişlerdir. Seçeneklerden hangisi, bu anlamlar içinde en kuvvetli delile sahip olduğu için geçerli kabul edilen görüştür?
a) Cebrâil (a.s.) b) Hz. Meryem c) Meleğin ruhu d)Vahiy
211- Kur’ân-ı Kerim, “güzel söz” söylememizi emreder. Muhâtap olarak kimlere karşı sözün güzelini söylememiz gerekir?
a) Mü’minlere karşı; Bize güzel söylemeseler bile sadece müslümanlara karşı
b) Mü’min-kâfir bütün insanlara; her durumda ve her konumda
c) İslâm’a karşı savaş açıp müslümanlarla mücâdele eden zâlimler hâriç, her insana
d) Münâfık ve müşriklerin güzel sözden etkilenmeyecek olanları hâriç, tüm insanlara
212- Bakara sûresi 78. âyette yahûdilerden Kitab’ı bilmeyenler hakkında ifade edilen Kur’an kavramlarından biri; “emâniy”dir. Bu kelimenin tekili olan “ümniyye”nin anlamı olarak verilen seçeneklerden hangisi yanlıştır?
a) Kuruntu, ütopya c) Kalbin temenni ettiği şey
b) Okudukları şey d) Ümmî, yani okuma yazma bilmeyen
213- İlâhî vahiy eseri bir Kutsal Kitabın tahrifi çeşitli yollarla yaplımıştır/yapılabilir. Aşağıdakilerden hangisi bir tahrif çeşidi sayılmaz?
a) Unutma ve unutturma; özellikle ketmetme/gizleme yoluyla
b) Dil sürçmesi, dil kayması sebebiyle ilâhî Kitaptaki bazı kelimeleri aslından farklı okumakla
c) Uydurma, hakka bâtılı karıştırma, kelimelerin yerini değiştirme veya asıl metinde olmaya kelimeleri ilâve etmek suretiyle
d) Anlamını, tefsir ve te’vilini saptırma, zâhirî anlamıyla ilgisi olmayan bâtınî anlamlar vermek, ilmî olmayan kendi kişisel re’yi ile istediği gibi yorumlayarak
214- Lügatta “daha yakın” veya “basit, alçak, âdi” anlamlarına gelen kavram, aşağıdaki seçeneklerden hangisidir?
a) Tahrif b) Dünya c) İhsan d) Sâbiî
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1145 -
215- “(Benî İsrâil) dediler ki, ‘sayılı birkaç gün müstesnâ, ateş (Cehennem) bize dokunmayacaktır.” (2/Bakara, 80) İsrâiloğullarının böyle iddialı konuşmalarının sebebi nedir?
a) Allah’ın onlara bu şekilde vaadde bulunması
b) Peygamberleri Hz. Mûsâ’nın şefaat etmeyi vaad edip, onlara bu konuda söz vermesi
c) Kitab’ın hükmünü iyi bildikleri ve Allah’ın azabı hakkında kesin ilim sahibi oldukları
d) Allah’ın hükümlerini ve azabını hafife alıp, kendilerini Allah’ın ayrıcalıklı ve özel kulları olarak görmeleri
216- Ana babaya güzel davranmak ve saygılı konuşmak konusunu Kur’ân-ı Kerim “öf” kelimesiyle somutlaştırır. Kur’an’da bu konuda gündeme getirilen “öf” ifadesiyle ilgili olarak, seçeneklerden hangisi yanlıştır?
a) Müslüman ana babaya “öf” demek yasaktır. Hak etmediği için müşrik veya kâfir ana babaya saygılı ifade kullanılması gerekmez.
b) İnançları ve davranışları nasıl olursa olsun, ana babaya “öf” bile demek yasaktır.
c) Kur’an, ana babasına “öf” diyen bir inançsız evlâttan kötü örnek olarak bahseder.
d) “Öf” tâbiri, her türlü kaba, saygısız söz ve davranış için örnektir. “Öf” dışındaki çirkin söz ve davranışlar da haramdır.
217- “Sayılı birkaç gün müstesnâ, ateş bize dokunmayacaktır” diyen sapıklara cehennemin ebedî olacağını bildiren Bakara sûresi 81. âyeti, ebedî cehennemlik olmanın sebebini hangi sebebe dayandırıyor?
a) “Kim Allah'a ve Rasûlüne iman edip itaat etmezse”
b) “Kim namazı ikame etmez, zekât vermekten kaçınır ve kan dökerse”
c) “Kim bir kötülük eder de, onun kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa”
d) “Kim ana babasına ihsan etmez, yetimlere ve miskinlere iyilik etmezse”
218- Bilindiği gibi Kur’an’ın anlattığı Hz. İsa ile hristiyanların ve yahûdilerin kabul ettiği Hz. İsa anlayışları birbirinden çok farklıdır. Yahûdîlere göre Hz. İsa nasıl birisidir?
a) Allah'a ortak koşulan, Allah’ın -hâşâ- oğlu kabul edilen biridir.
b) Diğer peygamberler gibi, Allah’ın bir peygamberidir.
c) Âhir zamanda çıkacağı kabul edilen kurtarıcı Mesih’tir.
d) Yahûdiliği bozmaya kalkan ve ölümü hak eden bir sahtekârdır.
- 1146 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
219- Bilindiği gibi, Bakara sûresi 84. âyette kan dökmenin yasak olduğu vurgulanmıştır. Haksız yere adam öldürmenin büyük günahlardan olduğunu biliyoruz. İslâm devletinin en temel görevlerinden biri, nefis/can emniyetidir. Hiçbir dinde/düzende görülmeyecek kadar insan haklarını gözeten İslâm; devlet, otorite ve tüm imkânlarını kullanmak suretiyle korumaya aldığı insanın 5 temel hakkı, seçeneklerden hangisinde doğru ve tam olarak verilmiştir?
a) Nefis/can emniyeti, din emniyeti, kıyafet emniyeti, inanç emniyeti, fikir emniyeti.
b) Nefis/can emniyeti, İslâm emniyeti, dil emniyeti, akıl emniyeti, nesil emniyeti.
c) Nefis/can emniyeti, din emniyeti, akıl emniyeti, nesil emniyeti, mal emniyeti.
d) Nefis/can emniyeti, din emniyeti, düşünce emniyeti, iş emniyeti, ibâdet emniyeti.
220- Kur’an açısından “en güzel söz” olarak bildirilen Allah'a dâvet, Kitabımız’a göre bazı özelliklere uygun yapılmalıdır. Seçeneklerden hangisi bunlardan değildir?
a) hikmet b) söz sanatlarını kullanmak
c) en güzel mücadele d) güzel öğüt
221- Batı dillerinde “reenkarnasyon” denilen, Türkçe’ye “ruh göçü” olarak tercüme edilen kavramın Arapça’sı ve kültürümüzde eskiden beri kullanıldığı şekli, seçeneklerden hangisinde doğru olarak yazılmıştır?
a) tenâsuh b) tenâsur c) tenâsül d) tenâsüp
222- Seçeneklerden hangisi Kur’ân-ı Kerim’e göre “güzel söz” sahibinin özelliklerinden biri değildir?
a) Allah'a dâvet c) Sâlih amel
b) Susmayı tavsiye d) “Ben müslümanlardanım” demek
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1147 -
223- Bakara sûresi 83 ve 84. âyetlerde, Tevrat’ın da büyük önem verdiği Allah’ın İsrâil oğullarından uyacaklarına dair kuvvetli söz aldığı ve bizim de uymamız gereken “on emir” sayılmaktadır. Bu on emirden ilk beşi şunlardır: 1- Allah’tan başka ma’bûd tanımayacak, O’ndan başkasına ibâdet/kulluk etmeyeceksiniz. 2- Ana babanıza ihsân edeceksiniz, 3- Akrabalarınıza, 4- yetim çocuklara, 5- yoksullara iyilik edeceksiniz. Diğer beş emir, aşağıdaki seçeneklerden hangisinde doğru sayılmıştır?
a) İnsanlara güzel söz söyleyin, Namaz kılın, Zekât verin, Kan dökmeyin, İnsanlarınızı memleketinizden çıkarmayın.
b) Yalan söylemeyin, İçki içmeyin, Adam öldürmeyin, Zina etmeyin, Kumar oynamayın.
c) Peygambere itaat edin, Namaz kılın, Oruç tutun, Zekât verin, Yalan yere yemin etmeyin.
d) İnsanlara güzel konuşun, Yalan söylemeyin, Adam öldürmeyin, Şehâdet kelimesini söyleyin, Namaz kılın.
224- Bakara sûresi, 85. âyette: “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?” denilerek kendilerine Allah tarafından sert şekilde uyarı yapılan kimselere, âyetin devamında açıklanan ceza, seçeneklerden hangisinde doğru ve tam verilmiştir?
a) Yazıklar olsun onlara! Yazıklar olsun onların aldattıklarına. Cehennemdeki veyl deresi onlaradır.
b) Allah’ın, meleklerin ve insanların lâneti ve Allah’ın gazabı onlaradır. Âhirette ebedî cehennem onlar içindir.
c) Onlar, dünya hayatında rezil ve rüsvay olacaklar, kıyâmet gününde ise en şiddetli azaba itileceklerdir.
d) Onlar, kabirlerinden şeytan çarpmış gibi kalkacaklardır. Onlar Allah’tan başka yardım eden de bulamazlar.
225- Seçeneklerden hangisi, “dünya hayatı” konusunda Kur’an’ın değerlendirmelerinden biri değildir?
a) Kur’an, “dünya” kelimesini, kişiyi Allah’tan uzaklaştıran iğreti, âdi, sefil bir hayatın ifadesi olarak kullanmaktadır.
b) Kur’an, âhireti unutturmayan, kişinin kulluk görevlerine engel olmayan, insanı sapıklığa götürmeyen dünya hayatını kötülemez.
c) Kur’an, dünya hayatı için, oyun, oyalanma, eğlence, süs, aldatıcı geçinme aracı, mal ve çocuk bakımından bir övünme ve çoğalma yarışı olduğunu söyler.
d) Kur’an, dünya hayatıyla âhiret hayatı arasında kesin bir tercih yaparak ikisinden birini seçmemizi istiyor. Dünya güzelliğiyle âhiret güzelliğinin bir arada olamayacağını belirtiyor.
- 1148 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
226- Bakara sûresi 75-87. âyetler hakkında, seçeneklerden hangisi tümüyle doğrudur?
a) Bu âyetler, Medine’li müslümanlar, yani ensâr hakkında, onların Evs ve Hazrec’li iki kabile olarak birbirleriyle münâsebetleri konusunda inmiş ve bu ilişkileri düzenlemiştir. Dolayısıyla biz de bu emirleri yerine getirmeliyiz.
b) Bu âyetler, müslüman İsrâiloğullarının yahûdileşme sürecini ifade kapsamında inen âyetlerdir. Onlarla birlikte tabii ki, müslümanları da ikaz etmekte, ders vermektedir.
c) Bu âyetler, “biz nasârâyız” diyen hıristiyanlarla ilgili, onların Hz. İsa hakkındaki yanlış düşüncelerini açıklamak ve müslümanlara da öğretmek kasdıyla inmiştir.
d) Bu âyetler, ehl-i kitap hakkında inmiştir. Ehl-i kitabın birbirleriyle ilişkilerini düzenler ve onlara yapılan uyarıları, bizim de ibret almamız için anlatır.
227- “Hayır! Kim bir kötülük eder de onun kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa işte o kimseler cehennemliktir. Onlar orada devamlı kalırlar.” (2/Bakara, 81) Bu âyet-i kerime, kötülüğün/günahın insanı tümüyle kuşatarak ebedî cehennemlik yapacağını belirtiliyor. Bilindiği gibi, affedilmeyen tek günah, şirktir. Demek, bazı günahlar işlene işlene sahibini şirke/küfre götürmekte ve ebedî cehennemlik yapmaktadır. Günahın insanı küfre götürmesi konusunda, seçeneklerden hangisi yanlıştır?
a) Günahın haram olduğunu kabul etmemek; Allah’ın haram saydığını helâl kabul etmek
b) Önemli bir farzı, herkesin bileceği şekilde açıktan terk etmek, meselâ Ramazan’da oruç yemek.
c) Günahı meşrûlaştırmak, ameliyle helâl kabul ettiğini göstermek; başkasını harama teşvik etmek, zorlamak
d) Günah işlediğinden dolayı kalbinde sıkıntı ve rahatsızlık duymamak, günahı normal görmek, meselâ harama besmele çekmek
228- Aşağıdakilerden hangisi günümüzde bazı “ben de müslümanım” diyenlerde de görülen ruha tapınmayla ilgili şirk unsurlarından değildir?
a) Yahûdilikteki teslis inancının unsurlarından biri olarak Ruhu’l-Kudüs’e (İlâhî özellik) verilip ona tapılması
b) Türbede yatan velî olduğuna inanılan kimselerin ruhlarından yardım, medet veya bereket istemek
c) Kahramanlaştırılan veya büyük kabul edilen kişinin, saygı duyularak kutsallaştırılan, heykellerinin temsil ettiğine inanılan ruhu ve tapınak haline getirilen kabri
d) Bazı ruhların ve rûhânî varlıkların memleketi koruyup kolladıkları, düşmanla savaştıklarını kabul ederek, ruhlara kutsallık ve ilâhî bazı sıfatların verilmesi
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1149 -
229- Hz. İsa’nın ref’i konusunda Kur’ân-ı Kerim’in verdiği bilgi ve âyetlerin anlamlarından anlaşılan kuvvetli delillerinden dolayı tercih etmemiz gereken görüş, seçeneklerden hangisinde doğru olarak verilmiştir?
a) Kur’ân-ı Kerim Hz. İsa’nın Allah tarafından göğe çıkarıldığını ve kıyâmete yakın dünyaya döneceğini açıklar.
b) Kur’ân-ı Kerim, Hz. İsa’nın Allah tarafından kendi katına yüceltildiğini belirtir. Yani, Hz. İsa’nın ruhunu Allah (c.c.), özel rahmetine yükselterek onurlandırmıştır.
c) Kur’ân-ı Kerim, Hz. İsa’nın ruh ve bedeniyle miraca çıkarıldığını, onun göklerdeki cennete yerleştirildiğini söyler.
d) Kur’ân-ı Kerim, Hz. İsa’nın çarmıha gerildiğini, ama hıristiyanların onun çarmıha gerildiğine inanmadıklarını belirtir.
230- Bakara sûresi 82. âyette cennette ebedî kalacak mü’minlerin temel özelliği olarak sâlih amel işlemeleri gösterilir. Sâlih amel tanımıyla ilgili seçeneklerden hangisi yanlıştır?
a) Amel-i sâlih; iyi, güzel, faydalı, sevaba ve Allah’ın rızâsına sebep olacak davranışlardır.
b) Kim insanlar için iyi, faydalı bir iş yapıyorsa, insanlara hizmet ediyorsa o davranış, sâlih ameldir. Meselâ, Edison’un elektrik ampulünü keşfedip aydınlatma aracı olarak insanlığa sunduğu hizmet, sâlih ameldir.
c) İman olmadan sâlih amel olmaz; sâlih amel olmadan da insanı kuru bir iman cehennemden kurtarmaz. Kur’an’da cennetlik insanların özellikleri anlatılırken, hemen her yerde bu iki kavram birlikte kullanılır.
d) Bir mü’min, Kur’an’da emir ve tavsiye edilen bütün sâlih amelleri eksiksiz yerine getiremez. O yüzden gücünün yettiği kadar sâlih amelleri yerine getirmeli, sonra Allah’ın affını ve yardımını istemelidir.
231- Sözün güzelliği ve hayırlı içeriğiyle ilgili kaçınılması gereken özelliklerden biri olarak Kur’an’da geçen kavramlardan olan “lehve’l-hadis” ne demektir?
a) faydasız, boş söz c) hayırlı ve etkili söz
b) Peygamberimiz’in hadisi d) zayıf hadis
232- Ruh hakkında aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) Ruh hakkında bize Allah tarafından çok az bilgi verilmiştir.
b) Kur’an’a göre ruh, Allah’ın bizzat veya melek vâsıtasıyla üflediği hayat soluğu olduğu gibi; vahiy, Kur’an, Hz. İsa ve Cebrâil (a.s.)’e de denilir.
c) Varlıklardaki canlılık, hareket, irâde, şuur gibi özelliklerin merkezi/kaynağı kabul edilen soyut varlığa ruh denir.
d) Ruh hakkında Kur’an’ın verdiğinden fazla bilgi edinmeyi istemek, günah ve yasaktır.
- 1150 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
233- Bakara sûresi 87. âyette İsrâil oğullarından ebedî cehennemlik olanların peygamberlere karşı istikbâr ettikleri ifade edilir. Bir Kur’an kavramı olarak “istikbâr” konusundaki değerlendirmelerle ilgili olarak seçeneklerden hangisi yanlıştır?
a) İstikbâr; büyüklük taslamak, büyüklük kuruntusu içinde olmak demektir.
b) İlk istikbâra kapılan İblis’tir. O, Hz. Âdem’e secde emrine istikbârı yüzünden karşı geldi.
c) Aşağı görülüp sömürülmek üzere zayıf bırakılmış kimselere istikbâr eden anlamında müstekbir denilir. Bu yüzden, tâğutların idaresi altındaki mazlum halk kesimi, zavallı müstekbirler yığınıdır.
d) İstikbâr içinde olanlara müstekbir denilir. İstikbarın karşıtı istiz’âftır; müstekbirin karşıtı da müstaz’af.
234- “Kızmak, öfkelenmek, kızgınlık, intikam almak ve cezalandırma isteği” anlamlarına gelen kavram, aşağıdakilerden hangisidir?
a) lânet b) gazap c) fitne d) fısk
235- Nazar boncuğu veya üçgen şeklinde hazırlanıp içinde anlaşılmaz yazı, simge ve tılsımlar bulunan muskalar takmanın dindeki hükmü nedir?
a) sünnet b) mubah c) mekruh d) haram
236- “Lânet etmek”le ilgili aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a) Kur’an ve hadislerde lânet kavramı, belirli şahıslardan ziyade, bazı amelleri işleyen kimseleri caydırmak için genel olarak isyankârlara atfedilir ve o yasağa dikkat çekip insanları sakındırma amacına yönelik olarak bu kavram kullanılır.
b) İsim vermeden, genel vasıflarıyla da olsa müslümanlara,işledikleri bazı suçlardan dolayı lânet edilemez. Meselâ, insanları haktan uzaklaştıran, müslümanların içindeki zâlim ve fâsıklara, bid’atçı ve tuğyankârlara lânet etmek, haramdır.
c) Başkalarına kötü örnek olacak şekilde günahları açıktan işleyen, ya da bazı haramları insanlara zorla yaptıran veya haramlarda çığır açarak insanları haramlara alıştırıp Allah'a isyana teşvik eden kimselere, genel bir üslûpla, isim zikretmeksizin bedduâda bulunup lânet etmek câizdir.
d) Halkın bazı yanlış telâkki ve davranışlarındaki hatalardan dolayı onları tel’in etmek, yani onlara “mel’un!” demek, doğru değildir. Bu itham, bazen onların hatalarından daha büyük bir suçu yüklenmek olabilir.
237- Başkasına zarar vermek için fırsat kollamak, onun iyiliğine olan işlerin tersini yapmaya çalışmak anlamına gelen, yani Türkçede “düşmanlık” kelimesiyle ifade edilen Kur’an kavramı hangisidir?
a) tabâbet b) ihânet c) adâvet d) kasâvet
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1151 -
238- Aşağıdakilerden hangisi şirk sayılmaz?
a) Allah'a inanmakla birlikte, Allah'a yaklaştıracağı gayesiyle başka varlıklara tapmak
b) Allah'a inanmakla birlikte, başka ilâhların varlığını kabul etmek
c) Allah'a inanmakla birlikte, yeryüzündeki otoriteyi Allah'a ait görmemek
d) Allah'a inanmakla birlikte, O’nun yasakladığı bazı haramları işlemek
239- Kur’an kavramlarından biri olan “ehl-i kitap” lügatta ne anlama gelir?
a) kitaplı, kendilerine kitap verilenler
b) ehliyetli, doğru kitaba sahip olanlar
c) kitabı, Allah’ın kitabını okumasını bilenler
d) elinde kitap bulunduranlar
240- Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ’nın Hz. Süleyman (a.s.)’a bahşettiği bazı lütuflardan bahsedilmektedir. Aşağıdakilerden hangisi, bunlardan biri değildir?
a) Kendisinden başka kimseye verilmeyecek bir mülk ihsan edildi.
b) Rüzgâr, emrine verildi ve bazı cinler ona hizmet ediyordu.
c) Kendisine kuş dili öğretilmişti; kuşlarla, karıncayla konuşuyordu.
d) Tılsımlı bir yüzük verilmişti; Süleyman’ın mührü denilen bu yüzük sâyesinde şeytanlara, cinlere ve insanlara hükmediyordu.
241- “Sayıları çok olduğu halde, müslümanların kâfirlerin elinde, selin içindeki çer çöp gibi olacağı”nı bildiren hadis-i şerifteki bu durumun sebebi olarak gösterilen “dünyayı fazlaca sevip ölümden fazlaca korkmak” anlamına gelen kavrama ne denir?
a) fitne b) vehen c) şirk d) dünyevîleşmek
242- İslâm tarihinde ilk fitne olarak kabul edilen olay, aşağıdakilerden hangisidir?
a) Kerbelâ fâciası; Hz. Hüseyin’in “müslümanım” diyenlerce şehid edilmesi
b) Cemel ve Sıffîn vakaları; Ashâbın karşılıklı ordular halinde birbirleriyle savaşması
c) Hz. Osman’ın şehid edilmesi; Binlerce sahâbenin gözü önünde, onların müdâhale etmediği konumda Mısır’dan gelen “müslümanlar” eliyle Halife’nin öldürülmesi
d) Muâviye’nin İslâm’ın tasvip etmediği bir krallık özelliği olan, babadan oğula yönetimin devredilmesi anlayışını benimseyerek içkici oğlu Yezid’e, kendi hayatında kılıç zoruyla bey’at alması
- 1152 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
243- Gâipten haber veren, gelecekte olacak şeyleri bilebileceğini iddia eden; cin, yıldız/burç veya bazı tılsımlara dayanarak gelecekten haber vermeye çalışan, dolayısıyla bu iddiâlarla insanları kandıran kâfirlere ne ad verilir?
a) sihirbaz b) kâhin c) istidrac d) illüzyonist
244- Gazap konusunda aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) İnsan açısından gazap; fıtrata ters düşen, tümüyle kötü bir tavırdır. Ahlâklı bir müslüman, hiçbir zaman ve hiçbir kimseye gazap etmez.
b) Allah açısından gazap; Hak eden toplumlara Allah gazap eder. Allah’ın gazabı daha çok helâk şeklinde gerçekleşir.
c) Kul açısından gazap; Kur’an ve sünnete göre genelde kötü sayılmış, yersiz ve ölçüsüz gazap, bütün kötülükleri kendinde toplayan şeytanî bir eylem kabul edilmiştir.
d) Fıkıh açısından; gazap halinde yapılan işlerde bazı istisnâlar getirilmiştir. Meselâ, gazap halinde kinâye sözlerle boşama, niyet olmadıkça geçerli kabul edilmemiştir.
245- Kur’an’da, mü’minlerin onlarla ilişkileri konusunda kolaylık ve tebliğ açısından, diğer kâfir ve müşriklerden farklı olarak, kendilerine kısmî bazı ayrıcalıklar verilen “ehl-i kitap” kimlere denir?
a) Başta Kur’an olmak üzere Allah’ın gönderdiği küçük ve büyük tüm kitaplara iman edenlere
b) Kur’an’dan önce indirilmiş olan Allah’ın kitaplarının tahrif edilmemiş şekillerine, asıllarına inanan insanlara
c) Allah’ın Kur’an’dan önce göndermiş olduğu Tevrat, Zebur ve İncil’e tahrif edilmiş şekilleriyle inanan yahûdi ve hıristiyanlara
d) Hıristiyan ve yahûdi ülkelerinde yaşayan toplumlara; günümüzde İsrâil’de, Amerika ve Avrupa’da yaşayan insanlara, Batılılara
246- Allah'a şirk koşan kimselere, bilindiği gibi “müşrik” denilir. Müşrikler hakkındaki aşağıdaki hükümlerden hangisi yanlıştır?
a) Müşrikler, tarihin eski döneminde ve Arap câhiliyesinde yaşamış veya ehl-i kitabın içinden çıkmışlardır. Müslüman halkın içinde günümüzde müşrik yoktur.
b) Hıristiyanlar ve yahûdiler de aslında Hz. İsa’yı, Hz. Uzeyr’i Allah'a şirk koşan müşriklerdir.
c) Allah’ın hiç affetmeyeceği insanlar, müşriklerdir.
d) Müşrikler; göklerin, yerin ve insanların yaratıcısının Allah olduğunu kabul ederler.
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1153 -
247- Lügatta, kovma ve uzaklaştırma mânâsına gelen, halk tarafından sövme ve bedduâ anlamında değerlendirilen, Allah tarafından dünyada hayır ve başarı vermekten, âhirette de ilâhî lütuf ve rahmetten uzaklaştırma anlamı taşıyan kavram hangisidir?
a) lânet b) fesat c) fitne d) gazap
248- Düşmanlıkla ilgili aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) Düşmanı, olduğundan küçük görmek de, büyük görmek de yanlıştır.
b) Hiç düşmanı bulunmamak da bir kusurdur. Meziyetleri olan ve sosyal faâliyetlerde bulunan kimsenin mutlaka düşmanları da olur.
c) Düşmanların insana hiçbir faydası olmaz. Düşman, bilinçli ve bilinçsiz şekilde kişiye sadece zarar verir.
d) İlk insanın ilk yanlışı, düşmanını tanımaması, onu dost zannetmesiyle olmuştur.
249- Sözlükte, altın ve gümüş gibi değerli mâdenlerin saflığını anlamak için onları ateşte eritmek, deneme ve imtihana tâbi tutmak anlamlarına gelen Kur’an kavramı, aşağıdakilerden hangisidir?
a) adâvet b) sihir c) gazap d) fitne
250- İnsanlara büyü yapılmasında kullanıldığı ileri sürülen cinlerle ilgili, aşağıdaki ifadelerden hangisi doğrudur?
a) Cin kelimesi; açık, insan duygularına yönelik zâhir, insanın tümüyle kavrayabileceği, görünebilen varlık anlamına gelir.
b) Cinler de insanlar gibi ibâdet için yaratılmışlardır. Aynen insanlar gibi mü’minleri ve kâfirleri vardır.
c) Cinler, cisim olarak insanlara benzerler; o yüzden insanlarla evlenebilirler. İnsanlara musallat olabilirler ve onlar üzerinde egemenlik kurabilirler.
d) Sara (epilepsi) ve halk arasında “inme” denilen felç, cinlerin insanlara verdiği büyük zararlardandır; yani bunlar, cin çarpmasından meydana gelmiş ruhî hastalıklardır.
- 1154 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
251- Düşmanlıkla ilgili olarak Kur’ân-ı Kerim, bize genel ölçüler verir ve bazı tavırlar takınmamızı emreder. Aşağıdakilerden hangisi bu konuda Kur’anî bir ölçü değildir ve yanlıştır?
a) Kur’an’a göre insanın eşi, çocukları ve kendisi/kendi nefsi bile kendine zarar verebilir, düşman olabilir.
b) Kur’an, dostları ve dolayısıyla düşmanları ikiye ayırır: Allah’ın dostları ve şeytanın dostları. Allah’ın dostları, şeytanı ve şeytanî görüş ve yaşayışı düşman bilirler; Şeytana ve şeytanî eylemlere dost olanlarsa, Allah'a düşmanlık yapmış ve O’nun düşmanlığını kazanmış olurlar.
c) Kur’an’a göre; düşmanımızın düşmanı bizim dostumuz, dostumuzun düşmanı bizim de düşmanımız, düşmanımızın dostu da bizim düşmanımızdır.
d) Kur’an, mü’minlerin kâfirleri dost kabul etmesini imanla bağdaştırmaz. Onları dost kabul edenlerin onlardan olduğu hükmünü verir.
252- Kur’ân-ı Kerim Allah’ın gazabına sebep olan bazı davranışları açıklar. Aşağıdakilerden hangisi Allah’ın gazabını gerektiren bir davranış değildir?
a) Şirk koşma ve puta, altına, buzağıya tapmak
b) Din'in bazı emirlerini unutmak, dinde ihmalkârlık ve hata
c) Yalan ve iftiracılık
d) Allah hakkında kötü zanda bulunmak ve nifak
253- “Yeryüzünde ......... tamamen kalmayıncaya ve ........ tümüyle ........ oluncaya (Allah için tatbik edilinceye ) kadar onlarla ........”
Fitne konusunda müslümanların görevlerini bildiren Bakara, 193 ve Enfâl sûresi 39. âyetlerin meâli olan yukarıdaki ifadede boş bırakılan yerlere, aşağıdaki seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) fitne; hüküm; İslâm’ın; cihad edin
b) fesat; egemenlik; Allah’ın; uğraşın
c) fitne; din; Allah’ın; savaşın
d) küfür, din; müslümanların; tebliğ edin
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1155 -
254- Sihir konusuyla ilgili, aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) Sihir, Kur’ân-ı Kerim’de daha çok Hz. İsa’nın büyücülerle mücâdelesi bağlamında konu edilmiştir. Hz. İsa, sihirbazlarla yaptığı mücâdelelerin bazısında yenilmiştir.
b) Câhiliyye mensubu müşrikler, peygamberlere karşı çıkarken; onlara, getirdikleri vahye ve gösterdikleri mûcizelere “bu bir sihirdir/büyüdür” diye, bile bile iftira etmişlerdir.
c) Fayda ve zarar konusundaki anlayışla tevhidi zedelediğinden, korku ve vehimlere sebep olduğundan ötürü sihir ve büyü yapmak, büyük günahlardan sayılır ve şirk kabul edilir.
d) Sihrin bir aldatma, göz bağlama, el çabukluğu ve bazı teknik hilelere dayanan bir yanılsama mı, yoksa gerçekten insan zihni ve duyularına, hatta bedenine gerçek bir müdâhale mi olduğu, yani sihrin etkisinin olup olmadığı, İslâm ulemâsı arasında tartışmalı bir konudur.
255- Bir müslümanın, düşmanı olan kâfirlerden, ellerinde bazı yetkiler bulunan İslâm düşmanlarından gelecek tehlikeden dolayı, olduğundan farklı görünüp onlardan korunmasına ne ad verilir?
a) tahkiye b) tahiyye c) takiyye d) takviye
256- Toplum olarak Allah’ın gazabını hak edenler, tarihte genellikle “helâk” edilmişlerdir. Kur’ân-ı Kerim’e göre, aşağıdakilerden hangisi toplumsal helâkin sebeplerinden biri değildir?
a) uyarıcıları yalanlama
b) zulüm ve sömürü
c) istikbar (büyüklük taslama)
d) Unutarak ve hata ile haram işleme
257- Kur’ân-ı Kerim, Hz. Süleyman’a verilen lütuflardan biri olarak bir mâdenin kendisi için eritilerek sel gibi akıtıldığından bahseder. Bu mâden ne idi?
a) altın b) gümüş c) demir d) bakır
- 1156 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
258- Kur’ân-ı Kerim, Sebe’ kraliçesi Belkıs’ın tahtının Hz. Süleyman’ın isteği üzerine, göz açıp kapamadan daha kısa bir sürede yanına getirildiğini haber veriyor. Bunun üzerine, Kur’an’ın ifadesine göre Hz. Süleyman ne demişti?
a) “Bana bu nimetleri ve kimseye verilmeyen mülkü veren Allah'a hamd olsun!”
b) “Bu, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin verdiği lütfundandır.”
c) “Bana Belkıs’ın tahtını kısa zamanda getirdiğin gibi, onu da müslüman olarak bana ulaştır; Sen her şeye güç yetirensin!”
d) “Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden de mülkü çıkarıp alırsın. Dilediğini aziz kılar, dilediğini de zelil kılarsın. Sen her şeye kaadirsin!”
259- Gerçekten inandıkları kitabın hükümlerini yaşamaya çalışan ehl-i kitap için dinimiz, diğer müşriklere tanımadığı bazı ayrıcalıklar tanımıştır. Onların kestiklerinin helâl olması ve onlardan namuslu hanımlarla bir müslümanın evlenebilmesi bunlardandır. Diğer önemli ayrıcalık, aşağıdakilerden hangisidir?
a) İslâm idaresine itaat eden ehl-i kitap, cizye ve haraç karşılığında kendi ibâdetlerini serbestçe yapabilir ve İslâm memleketinde normal vatandaş haklarına sahip olurlar.
b) İslâm devletinde askerlik, komutanlık yapabilir; vezirlik, sadrâzamlık gibi yöneticiliklere getirilebilir; her çeşit saygın konumlarda bulunabilirler.
c) Kitap ehli olduklarından, İslâm devletinde okullarda onlardan yararlanılabilir; öğretmenlik gibi çocuk ve insan yetiştirme, eğitip terbiye etme konularında, diğer müşriklerin aksine onlara görev verilebilir.
d) Onlar ehl-i kitap olduklarından, âhirete şeksiz inandıkları müddetçe, diğer müşrikler gibi ebedî cehennemde kalmayacaklar, varsa cezalarını çektikten sonra müslümanlar gibi cennet hayatı yaşayacaklardır.
260- Bakara sûresi, 102. âyet, bilindiği gibi sihirle ilgili Kur’an’da en geniş bilgi veren âyettir. Bu âyette ifade edildiğine göre, kötülük yapmaları ve özellikle karı-koca arasını açmaları için insanlara sihir öğretenler kimlerdir?
a) Cinler b) melekler c) insanlar d) şeytanlar
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1157 -
261- Dünyayı âhiret hayatına tercih ettiklerinden dolayı Allah’a şirk koşanlar, ömürlerinin çok uzun olmasını arzu ederler. Seçeneklerden hangisi, yahûdi ve müşriklerin dünyaya karşı böyle hırsla dolu olmasının sebeplerinden biri değildir?
a) Dünyadaki nimetleri terketme korkusu
b) Âhirette, karşılaşacakları azabın şiddetini bildikleri için
c) Yeryüzünde halîfeliği gerçekleştirmek ve yeryüzünü îmar ve ıslah etmek için
d) Uzun yaşamak sûretiyle azabın kendilerinden uzaklaştırılacağını zannettikleri için
262- Allah’a, meleklerine ve peygamberlerine düşman olduklarını gizli veya açıktan ilân edenlere karşı Allah’ın tavrı ne olmuştur?
a) Allah bu tür inkârcı kâfirleri, hemen helâk etmiştir.
b) Allah, kendisini inkârcı kâfirlerin düşmanı olarak ilân etmiştir.
c) Onlar sadece kendilerine kötülük yapıp başkalarına zarar veremeyecekleri için, Allah onların bu tavırlarını dikkate almamıştır.
d) İnsanlara ibret olması için bunları domuza ve maymuna çevirmiştir.
263- Lügatta, “bir şeyi iptal etmek ve onun yerine başka bir şeyi getirmek, yok etmek, nakletmek, kaldırmak, hükümsüz kılmak, yazdırmak ve değiştirmek” gibi anlamlara gelen; ıstılahta ise, “şer’î bir delille sâbit şer’î bir hükmün daha sonra gelen yeni şer’î bir delille kaldırılması, ilgâsı, değiştirilmesi” demek olan, “önceden gönderilmiş olan kitapların Allah tarafından yürürlükten kaldırılıp yerine bir benzerinin getirilmesi” için kullanılan Kur’ânî kavram, aşağıdakilerden hangisidir?
a) hüküm b) nesh c) nisyân d) sehv
264- İslâm tarihi boyunca, dünyanın başka hiçbir ülkesinde bugüne kadar bir benzerine şâhit olunmayan bir uygulama ile, Türkiye’deki tüm câmilerde ezanın Arapça aslıyla okunuşu yasaklanmıştı. Namaz vakti gelince, minâreden “Tanrı uludur” diye başlayan Türkçe resmî ezan(!) okumayı kabullenmeyip “Allahu ekber!” diye başlayan esas ezanı okuyanlar, büyük işkence ve cezalara çarptırılıyordu. Bu uygulama, hangi yıllarda oldu?
a) 1932-1950 b) 1938-1946 c) 1940-1950 d) 1944-1960
- 1158 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
265- İbâdetlerin en büyüklerinden biri olan “zikir”, toplumumuzda sadece bir-iki anlamda kullanıldığı halde, Kur’ân-ı Kerim’de 30’un üzerinde farklı mânâlarda kullanılmaktadır. Seçeneklerden hangisi, zikrin anlamlarından belli başlılarını tümüyle doğru olarak vermektedir?
a) Anlamak, delil, düşünmek, namaz, oruç, zekât, görmek, işitmek, yaşamak, sevmek, saymak, ihsan...
b) Anmak, besmele, düşünmek, hatırlamak, ibâdet etmek, ibret almak, Kitab, Kur’an, namaz kılmak, okumak, öğüt, şükretmek...
c) İbret almak, iman etmek, dille anmak, tefekkür etmek, tesbih çekmek, cihad etmek, haccetmek, takvâ, hidâyet, ihsân, şükür, infak etmek...
d) Velî edinmek, hâkimiyet, rükû, secde, sabretmek, inzâr, müjdelemek, duâ etmek, rızık, bilmek, şefaat, affetmek...
266- Hevâ sahibi insanlara ve özellikle hevâsını tanrı edinenlere ceza olarak sunulan ve kelime anlamı “çukur”, “düşülen uçurum” olan Kur’ânî kavram, aşağıdakilerden hangisidir?
a) hızy b) râzıye c) cahîm d) hâviye
267- Bugün halk ve kültürlü kesim arasındaki kullanıldığı şekilde, anlamı tümüyle tahrif edilmiş Kur’an kavramlarından biri olan “millet” kavramı, Kur’ân-ı Kerim’de 15 yerde geçer. Bütün bu âyetlerde millet kelimesi, hangi mânâda kullanılır?
a) ulus b) halk c) din d) İslâm
268- “Mutlak .......... yoktur. .......... varlığı, aslî değil; ârızîdir, yani .......... zâtı yoktur. .........., bir şeyin veya bir kemâlin yokluğudur, eksikliktir. Allah hikmetsiz bir şey yaratmadığından, var olan bir şeyde mutlaka .......... yönü de vardır. Yani, .......... mutlak; .......... ise ârızî (yani, nisbî, göreceli)dir. Mutlak .......... vahiy bildirmiştir. Beşer kaynaklı .......... ise bilinmeyebilir; yani beşer açısından hoşa giden bir şey .......... olabildiği gibi; hoşa gitmeyen bir şey de .......... olabilir.”
Hayır-şer konusunda, İslâm düşünürlerinin Kur’an’dan yola çıkarak değerlendirmelerini belirten yukarıdaki ifadede boş bırakılan yerlere sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) şer; şerrin; hayrın; hayır; hayır; şer; şer; hayrı, şer; şer; hayır
b) hayır; şerrin; hayrın; şer; hayır; hayır; hayır; şerri; şer; şer; hayır
c) şer; şerrin; şerrin; şer; hayır; hayır; şer; hayrı; hayır; şer; hayır
d) şer; şerrin; şerrin; hayır; şer; şer; şer; hayrı; şer; hayır; şer
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1159 -
269- İhtilâf konusuyla ilgili olarak aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) Fıkhî/ictihadî konularda ihtilâf kaçınılmazdır. Asr-ı saâdet döneminde ashâbdan itibaren bu tür ihtilâflar hep olagelmiştir.
b) Kur’an’da müteşâbih, müşterek ve mecâzî lafızların varlığı, insanların ihtilâfına zemin hazırlamıştır. İhtilâfın tümü, gayr-ı meşrû olsaydı, bu tür ifadeler yerine daha açıkları kullanılırdı. Demek ki hükmü açıkça bildirilen emir ve yasakların dışında; bazı konularda ihtilâf kaçınılmazdır; Allah kullarının nasıl ihtilâf ettiklerine bakmakta, ihtilâf ahlâkına uyup uymadıkları konularında kullarını imtihan etmektedir.
c) Hz. Peygamber’in Kur’an ve Sünnette cevabını bulamadıkları konularda sahâbeye verdiği ictihad izninin ihtilâfa sebep olacağı gayet açıktır. İctihadda isâbet eden kimsenin iki, hata edenin bir sevap kazanacağını ifade eden hadis-i şerifte, hata edene de sevap verileceğinin belirtilmesi, ictihadla ilgili ihtilâfın kınanmadığı, tam aksine tasvip edildiğine dair bir delildir.
d) Kur’an ve hadislerde “ihtilâf” kelimesi, mutlak olarak zikredildiğinde hep olumlu anlamda kullanılmış, daima ihtilâfın kaçınılmaz olduğu vurgulanmıştır. Özellikle dinî inançlarla, akîdevî konularla ilgili olarak ihtilâflar, rahmet olarak değerlendirilmiştir.
270- Hatırlama ve ezberin zıddı olan; yeni bir çabayı gerektirecek şekilde bir şeyin kalpten ve bellekten kaybolması veya insanın, ya düşünce zayıflığından veya gaflet ve kasıttan dolayı kendisine emânet bırakılan bir şeyi terk edip anmaması, ihmal etmesi anlamına gelen kelimeye, Kur’an kavramı olarak ne denir?
a) sehv b) nesh c) gaflet d) nisyân
271- Velî kavramıyla ilgili olarak aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) Kur’an’ın dost olarak gösterdiği insanları sınırsız bir şekilde sevmek; Kur’an’ın düşman olarak tanıttıklarını da aşırı şekilde düşman kabul edip her durumda düşmanca tavır takınmak gerekir.
a) “Evliyâ” kelimesi velî kelimesinin çoğuludur; dostlar demektir. Kur’ân-ı Kerim’e göre, “Evliyâullah (Allah’ın dostları)” olduğu gibi; “evliyâu’ş-şeytan (şeytanın dostları)” da vardır.
a) Mü’minler; mü’minleri bırakıp kâfirleri, müşrikleri, hıristiyan ve yahûdileri dost edinemezler. Kâfirler birbirlerinin velîleri/dostlarıdır.
a) Düşmanlık ve dostluk, tevhidin gereğidir; imanın dışa yansımasıdır. Her din ve ideolojinin dostluk-düşmanlık anlayışı kendine hastır.
272- Sözlük anlamı, “yargı ve yargıda bulunmak, hükmetmek, karar vermek, idare etmek, ata gem vurmak” olan; terim olarak, “hakkında âyet ve hadis olan itikada ve ibâdete ait bütün prensipler” demek olan Kur’an kavramı, seçeneklerden hangisidir?
a) hükm b) nesh c) insâ d) ictihad
- 1160 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
273- Bilindiği gibi, namaz ve Kur’an okumaktan sonra en faziletli zikirler; “tehlîl”, “tesbîh”, “tahmîd” ve “tekbîr”dir. Bunlardan “tehlîl” ne demektir?
a) “Elhamdü lillâh (Hamd ve senâ, her çeşit övgü Allah içindir)” sözünü söylemektir.
b) “Sübhânallahi ve bi-hamdihî (Allah’ım, Seni hamdinle tesbih ederim)” demektir.
c) “Lâ ilâhe illâllah (Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur)” sözünü söylemektir.
d) “Muhammedur rasûlullah” sözünü söylemektir; bunun birinci kısmı olan “Lâ ilâhe illâllah” ifadesine ise tevhid veya kelime-i tevhid denir.
274- İslâm’a göre üç mescid, diğer câmilerden daha yüce ve ayrıcalıklıdır. Diğer câmilere göre bu mescdilerde kılınan namazlar çok daha faziletlidir. Hadis-i şerifte belirtildiği üzere, başka mescidlere özel olarak seyahat ve ziyaret câiz olmadığı halde; bu üç mescide özel olarak ziyaret yapılabilir. Bu üç mescidin adları, seçeneklerden hangisinde tümüyle doğru sıralanmıştır?
a) Mescid-i Harâm, Mescid-i Aksâ, Mescid-i Ayasofya
b) Mescid-i Harâm, Mescid-i Aksâ, Mescid-i Nebevî
c) Kâbe, Mescid-i Nebî, Mescid-i Kubâ
d) Kâbe, Mescid-i Aksâ, Mescid-i Selimiye
275- “Bir şeye karşı aşırı sevgi ve bağlılık, arzu ve istek, nefsin tabiatında olan hislerinin icabına göre hareket ederek yükseklerden yüz çevirip süflî tarafa eğilim göstermesi, benliğin şehvet tarafına geçerek ruha sırt çevirmesi” anlamına gelen Kur’an kavramı seçeneklerden hangisidir?
a) nefis b) şirk c) endâd d) hevâ
276- Sözlük anlamı olarak, “dost, arkadaş, yakınlık duyan, sevgi bağıyla bağlanan” gibi anlamlara gelen; ıstılah olarak, “bir kimsenin veya bir topluluğun menfaatleri ve elde etmek istedikleri amaçlar doğrultusunda her türlü işlerini üzerine alan ve bu konularda tam bir tasarruf hakkına sahip olan idareci, hâkim otorite, koruyucu, gözetici, mâlik, yardımcı, sırdaş ve dost” mânâlarında kullanılan, akîdeyi de yakından ilgilendiren Kur’an kavramı nedir?
a) kardeş b) mü’min c) velî d) muhsin
277- Bilindiği gibi, İslâm’ın kesin bir şekilde yasakladığı câhiliyye özelliklerinden biri ırkçılıktır. Yanlış olarak “milliyetçilik” de denilen ırkçılık ve kavmiyetçilik, hadis-i şeriflerde ve İslâmî literatürdeki hangi Arapça kelimenin karşılığıdır?
a) ırkiyye b) asabiyye c) milliye d) cinsiyye
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1161 -
278- “Hayır ve şer” konusuyla ilgili aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) Şirk, küfür, isyan ve günahlar dahil, hiçbir şey aslında şer değildir; bizim şer zannettiğimiz her şeyde hayır vardır.
b) İmtihan için, kulun terbiyesi ve olgunluğuna yönelik belâlar, sonuç itibarıyla şer değil; hayırdır.
c) Vahiy ve vahiyle irtibatlı olan ilim ve hikmet mutlak hayırdır. Aslında hayır, bizim değil; Allah’ın hoşlandığı (râzı olduğu) şey, şer de O’nun hoşlanmadıklarıdır.
d) Kötülüklerin, günahların cezası olarak karşılaşılan musîbetler, aslında şer değil; hayırdır.
279- Aşağıdaki unutkanlık çeşitlerinden hangisi, sorumluluğu olmayan, kişiyi günahkâr yapmayan, beşer olmanın sonucu normal bir unutmadır?
a) önemsememekten dolayı unutmak; Mâun sûresinde “namazdan sehv (namaza önem vermemekten dolayı unutma)”, Hz. Âdem’in yasaklanan ağaçla ilgili unutması gibi.
b) nankörlük anlamındaki unutma; insanın başına bir sıkıntı gelince sadece Rabbine yalvardığı halde; Allah nimet verince, yalvardığını unutup, O’na eşler koşması gibi.
c) insanın yaptığı işte özenin kaybolmasından dolayı unutma; gafletten dolayı, dünyaya aşırı meyil ve şeytana uymaktan dolayı Allah’ı, ibâdeti unutmak gibi.
d) hayat tecrübesi esnasında kazanılan yeni bilgiler sebebiyle, eski bilgilerin zihinden çıkması şeklindeki unutma; Hz. Mûsâ ile genç arkadaşının denizin birleştiği yerde balıklarını unutması gibi.
280- Kur’ân-ı Kerimde, “Allah’ın mescidlerinde O’nun adının anılıp zikredilmesine engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zâlim kim vardır?!... Bunlar için dünyada rezillik, âhirette de büyük azap vardır.” (2/Bakara, ) buyuruluyor. Ayasofya Câmiinin vakfiyesini hazırlatan Fâtih de, “câmi vakfının bir şartını bile değiştirip farklı uygulama yapanlara lânet etmekte, azaplarının hafiflememesi için bedduâ” etmektedir. Bir câminin ibâdete kapatılıp müzeye dönüştürülmesi, sadece T.C.’de görülen bir uygulamadır. Doğu Roma İmparatorluğu’nun en önemli kiliselerinden biri olarak 537 yılında yapılan ve 29 Mayıs 1453 yılına kadar kilise olarak kullanılan yapı, İstanbul’un fethiyle birlikte câmiye çevrildi. Yaklaşık 480 yıl câmi olarak kullanılan, fetihle birlikte “İslâmbol”a dönüşen İstanbul’un en büyük fetih sembolü olan Ayasofya câmii, hangi tarihte müzeye çevrildi?
a) 1960 b) 1946 c) 1934 d) 1928
- 1162 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
281- Bakara sûresi, âyette ifade edildiği üzere, yahûdi ve hıristiyanların çoğu, gerçeği bildikleri halde, müslümanları niçin imanlarından vazgeçirip küfre döndürmek istemektedir?
a) müslümanları sevdikleri ve onların kurtulmalarını istedikleri için
b) düşmanlıklarından dolayı, onların cehenneme gitmelerini istedikleri için
c) içlerindeki kıskançlıktan ötürü, hasetçilik sebebiyle onların iyiliğini istemediklerinden
d) müslümanların kendilerini öldüreceklerini düşündüklerinden dolayı
282- Lügat anlamı; “fırka fırka, grup grup olma, ayrılma, anlaşmazlık” anlamına gelen, mü’minler arasına düşmanlık sokmak, onları parçalara ve bölüklere ayırmak, bir bütün olan (olması gereken) ümmeti bölüp parçalamak demek olan ve Tevhid dini İslâm’ın kesin bir şekilde yasakladığı ihtilâf şekline, Kur’an kavramı olarak ne denilir?
a) ihtilâf b) tefrika c) fırka d) münâzara
283- Bilindiği gibi, bir müslümana göre, hâkimiyet/egemenlik, kayıtsız şartsız Allah’a âittir. İslâm’a göre, Allah’ın indirdikleri ile insanları yönetmek zorunda olan yöneticide bulunması gereken bazı şartlar vardır. Seçeneklerden hangisi, bu şartlardan biri değildir?
a) Müslüman (ve müctehid) olmalı, ehil olmalıdır.
b) Özel bir seçim şekli olan “biat”la işbaşına gelmelidir.
c) Yönetimde şûrâyı (istişâre/danışma) esas almalı, adâletle hükmetmelidir.
d) Anlaşmazlık olursa, halkın hakemliğine gitmeli; halkın çoğunluğuna uymalıdır.
284- Kur’ân-ı Kerim’e göre, Allah’ın velîleri (evliyâullah) kimdir?
a) Müttakî mü’minler, yani iman edip Allah’tan korkup sakınanlar
b) Kerâmet gösterebilen, yani olağanüstü güçleri olan büyük insanlar
c) Kabirlerinde yattıkları yerden kâinatta tasarruf yapan, insanlara yardım eden zâtlar
d) Peygamberimizin zamanında yaşayan, günümüze kadar insanların örnek aldığı şahsiyetler
285- Sözlükte “terk etmek, önemsememek, dikkatsizlik, dalgınlık ve ihmal” gibi anlamlara gelen; terim mânâsıyla, “bir şeyin gerekliliği ortada iken bunun idrâk edilmemesi, ya da yeterince dikkatli ve uyanık hareket edilmediği için insana gelen yanılgı, bir şeyi bile bile terketmek, ona karşı unutkan bir tavır takınmak” şeklinde anlaşılan ve “zikir” kelimesinin karşıtı olan Kur’an kavramı nedir?
a) nisyan b) isyan c) unutma d) gaflet
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1163 -
286- Bakara sûresi, âyette ifade edildiği üzere, “Allah çocuk edindi” diyerek Allah’a çirkin şekilde iftirâ edenler, kimleri Allah’ın çocuğu olarak iddiâ etmişlerdir?
a) yahûdiler Hz. Uzeyr’i, hıristiyanlar Hz. İsa’yı, Mekke’li müşrikler melekleri
b) yahûdiler Hz. Mûsâ’yı, hıristiyanlar Hz. İsa’yı, Mekke’li müşrikler Hubel’i
c) yahûdiler Hz. Uzeyr’i, hıristiyanlar, Hz. Meryem’i, Mekke’li müşrikler atalarını
d) yahûdiler Hz. Mûsa’yı, hıristiyanlar, Hz. İsa’yı, Mekke’li müşrikler melekleri
287- Günümüzde mescidler/câmiler, sadece namaz kılmak için kullanılmaktadır. Temel örneğimiz olması gereken asr-ı saâdette ise, mescidlerin namaz kılma yanında; bireysel, sosyal ve siyasal hayatın hemen her alanıyla ilgili fonksiyon icrâ ettiğini görmekteyiz. Seçeneklerden hangisi, asr-ı saâdetteki mescidin fonksiyonlarından değildir?
a) hastahane, hapishane, askerî karargâh
b) ticaret, kayıp ilân yeri ve kısas uygulama mahalli
c) nikâh salonu, eğitim ve kültür merkezi
d) irşad, buluşma ve istirahat yeri
288- Medine’de, müslümanların arasına tefrika sokmak, onlara zarar vermek amacıyla, münâfıklarca inşâ edilen, içinde mü’minlerin namaz kılmaları Allah tarafından yasaklanan mescide Kur’an-ı Kerim’de ne ad verilmiştir?
a) karar b) zarar c) dırar d) ficâr
289- Sözlükte; “istenmeyen, arzu edilmeyen, her açıdan kendisinden kaçınılan şey” anlamlarına gelen, “fesat, bozukluk, kötülük, kötü şey, zulüm, cezayı gerektiren iş, sıkıntı, belâ, musîbet ” gibi mânâlarda kullanılan kavram nedir?
a) zarar b) haram c) fısk d) şer
290- Bakara sûresi âyette ifade edildiği üzere, yahûdiler ve hıristiyanlar, ne zaman müslümanlardan râzı olup onları kendilerine yakın hissederler?
a) Müslümanlar, onları taklit edip, onlara benzedikleri zaman
b) Müslümanlar, kendileri için tehlike oluşturmadıkları zaman
c) Müslümanlar, İslâm’ı terkedip onların milletine, yani dinine girdikleri zaman
d) Müslümanlar, cihadı terkedip onlarla iyi ilişkiler içinde oldukları zaman
- 1164 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
291- Câmiye giren kimsenin, mescidi selâmlama ve câmiye saygı gösterme kasdıyla Allah rızâsı için, kılması tavsiye edilen iki rekâtlık namaza ne ad verilir?
a) tahiyyetü’l-mescid
b) tahlîsu’l-mescid
c) tahliyetü’l-mescid
d) takıyyetü’l-mescid
292- Kur’an’da ve ıstılahta “din” kavramı, sadece hak din için, yani özel ve dar anlamıyla İslâm için kullanılmaz. Din kelimesinin geniş olarak ele alındığı ve ıstılahtaki veya pratikteki anlamı; “Bir dünya görüşünü, bir hayat şeklini belirleyen görüşler, emirler ve yasaklar manzûmesidir.” Yani, “üstünlüğü kabul edilen kanun ve kurallarla belirlenmiş yaşama şekline din denir.” Dolayısıyla “her din, bir hayat şeklidir ve her hayat şekli bir dindir” görüşü, genel itibarıyla doğru bir görüştür. Buna göre, dinlerin tasnifi konusunda aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
a) Dinler dörde ayrılır: İslâm – Hıristiyanlık – Yahûdilik – Putperestlik
b) Dinler üçe ayrılır: Hak din (İslâm, Hıristiyanlık, Yahûdilik) – Bâtıl din (şirk) – Tâğûtî din (Putperestlik ve bir insanı putlaştırma/ilâhlaştırma)
c) Dinler üçe ayrılır: Hak din (İslâm) – Muharref dinler (Hıristiyanlık ve Yahûdilik) – Bâtıl dinler (Uydurma dinler; kapitalizm, komünizm, Kemalizm gibi)
d) Dinler dörde ayrılır: Hak din (İslâm), Muharref dinler (Kapitalizm, komünizm gibi) – Bâtıl dinler (Hıristiyanlık, Yahûdilik) – Uydurma dinler (Mecûsîlik gibi)
293- Zâlim ve fâsığın imâmeti/yöneticiliği konusunda, mürcie adlı sapık grubun dışında tüm İslâm âlimlerinin görüşü olarak, aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
a) Zâlim ve fâsık yönetici, gayr-ı meşrûdur; ümmet, -eğer imkânı varsa- onu hemen alaşağı eder.
b) Zâlim ve fâsık yönetici, mekruh görülmekle birlikte, yöneticiliği câizdir/geçerlidir.
c) Zâlim ve fâsık yönetici, "ülü’l-emr" olduğu için kendisine itaat gerekir, isyan edilmez.
d) Özellikle günümüzde bu vasıflara sahip olmayan imam/yönetici bulunamayacağından, mecbûren ve fiilî durum olarak kabul edilir.
294- Güzel işleri, gerektiği gibi en güzel şekilde yapan, güzellikler sergileyen, ihsân üzere olan kişilere Kur’an kavramı olarak ne denilir?
a) Muhsin b) Husn c) İhlâs d) Muhlis
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1165 -
295- İlâhî gerçeklerden yüz çevirenleri Allah nasıl tanımlıyor?
a) Zekî ve uyanık b) Bedensel özürlü
c) Kendini bilmezler d) Zavallı
296- Bakara sûresi, 145. âyette kıble hususunda hangi gerçekler açıklanıyor?
a) Yahûdi ve hıristiyanlara her türlü âyet, delil olarak getirilmiş olsa bile müslümanların kıblesine dönmezler.
b) Hz. Peygamber ve O'nun ümmeti de ehl-i kitabın kıblesine dönecek değillerdir.
c) Onlar da birbirlerinin kıblesine dönmezler.
d) Hepsi.
297- Bakara sûresi, 139. âyetin hükmü doğrultusunda, Allah hakkında tartışma açıp O'nu polemik konusu yapan istismarcıların bu davranışları karşısında nasıl tavır almak gerekir?
a) Onları derhal öldürmek gerekir.
b) Onların polemiklerine polemikle karşılık vermek gerekir.
c) "Herkesin inancı ve dini kendisine aittir" diyerek tartışmayı kesmek gerekir.
d) Onları iknâ etmek için uğraşmaya devam etmek gerekir.
298- Bakara sûresi, 138. âyette "Sıbğatullah" olarak telaffuz edilen ve "Allah'ın boyası" anlamına gelen bu tâbir ile ne kastedilmiştir?
a) Allah'ın en çok sevdiği renk kastedilmiştir.
b) Allah'ın rengi/boyası anlamında kullanılmıştır.
c) Allah'ın arzuladığı fıtrat ve ahlâk güzelliği anlamında kullanılmıştır.
d) Hepsi.
299- Bakara sûresi’nin 125. âyetinde Allah Kâbe'nin bazı temel özelliklerinden bahsetmektedir. Seçeneklerden hangisi bu özelliklerden değildir?
a) Kâbe'nin inşâ edildiği taşlar cennetten indirilip getirilmiştir.
b) Kâbe güvenli bir yer ve toplanma mekânıdır.
c) Tavâf etme, rukû ve secde yeridir.
d) Temiz tutulması gereken bir mesciddir.
- 1166 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
300- Yahûdiler ve hıristiyanlar ne zaman müslümanlardan râzı olup onları kendilerine yakın hissederler?
a) Müslümanlar onlar için tehlike oluşturmadığı zaman.
b) Müslümanlar kendi dinlerini terk edip onların dinlerine girdikleri zaman.
c) Müslümanlarla barış sözleşmesi yaptıkları zaman.
d) Onlar müslümanları zaten kendilerine yakın hissetmektedirler.
301- Kur'ân-ı Kerim'de İbrâhim (a.s.)'den övgüyle söz edilmiş ve bazı güzel vasıflarından bahsedilmiştir. Aşağıdakilerden hangisi, İbrâhim (a.s.)'in Kur'ân-ı Kerim'de bahsedilen özelliklerinden biri değildir?
a) Hanîf (Muvahhid, Allah'ı bir tanıyan, Hakka yönelmiş)
b) Evvâh (Başkalarına çok üzülüp âh eden, bağrı yanık)
c) Halîl/Halîlullah (Dost, Allah dostu)
d) Cebbâr (Cebreden, zor kullanan, hak edenlere baskıcı)
302- Aşağıdakilerden hangisi, hak dinin özelliklerinden değildir?
a) Meleklere inanmak
b) Âhirete inanç
c) Tüm peygamberlerin şeriatına uymak
d) İtikatta değişmezlik
303- Güzel ve güzellik konusunda aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) "Husün" (güzellik/iyilik) ve "kubuh" (çirkinlik/kötülük); İlâhî övgü veya yergiye, sevap ve ikaba götüren fiillerin temel niteliğini belirten kavramlardır.
b) Husün ve hasene (güzellik ve iyilik), Kur'an'ın güzel dedikleridir. Kubuh ve seyyie (çirkinlik ve kötülük) de Kur'an'ın yasakladığı şeylerdir.
c) Husün ve kubuh konusunda, mezheplerin ve âlimlerin görüşünü şu iki cümle ile özetlemek mümkündür: "Allah'ın emrettiği şeyler güzel, nehyettiği şeyler çirkindir." "Allah, güzel olan şeyleri emreder, çirkin olan şeyleri de yasaklar."
d) Husün ve kubuh, subjektif ve göreceli kavramlardır. Neyin güzel ve çirkin olduğu, insandan insana göre değişir; herkes için geçerli olacak değişmez bir güzellik ve çirkinlik ölçüsünden bahsetmek mümkün değildir.
304- Sözlükte, "bir şeyi, içine karışmış ve değerini düşürmüş olan başka şeylerden temizleyip arındırmak, saflaştırmak" anlamına gelen; terim olarak "ibâdet ve iyilikleri riyâdan ve çıkar kaygılarından arındırıp sadece Allah için yapmak" demek olan Kur'an kavramı, seçeneklerden hangisidir?
a) Rızâ b) İhlâs c) Riyâ d) Hikmet
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1167 -
305- Kur'ân-ı Kerim'de insanları ateşe çağıran küfür imamlarına (kâfirlerin liderlerine/önderlerine) karşı müslümanların nasıl davranmaları emredilmektedir?
a) Onlarla savaşmak, dinimize saldırırlarsa, onları öldürmeye çalışmak.
b) Onlara emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker yapmak.
c) Onlara tekrar tekrar dâvet ulaştırmak ve nasihat etmek.
d) Onları sevmemek ve onlarla beraber olmamak.
306- Sözlükte; cemaat, yol, din, nesil veya topluluk demek olan; terim olarak "kendi irâdeleriyle veya bir zorunluluk sonucunda aynı yerde, aynı zamanda veya aynı dine uymak sûretiyle bir arada yaşayan, tek bir dine mensup insan topluluğu"na Kur'ânî kavram olarak ne denir?
a) İmam b) Millet c) Ümmet d) Halk
307- Hadis-i şerifte "hikmet"in başı olarak ne gösterilmektedir?
a) Allah'a iman b) Allah sevgisi
c) Allah korkusu d) Allah'a ibâdet
308- Kapitalizm, Kemalizm, Demokrasi ve Laiklik için, aşağıdakilerden hangisi tam doğrudur?
a) Bunlar çağımızın idare şekillerindendir. İyisi de olur, kötüsü de.
b) Bunlar bâtıl/uydurma dinlerdendir. Bâtıl dinlerdeki tüm özellikler bunlarda da vardır.
c) Bunlar muharref dinlerdir.
d) Bunlar, din olarak kabul edilmez. Sadece yönetim şekli ve ideolojik anlayışlardır. Bunların, varsa kötülüklerinden sakınmalıyız.
309- Seçeneklerden hangisi ümmet bilincine en fazla zarar veren câhiliyye anlayışıdır?
a) Sosyalizm-komünizm b) Irkçılık-milliyetçilik/ulusalcılık
c) Ahlâksızlık-hayâ eksikliği d) İbâdetlerde ihmâlkârlık
310- Hz. İbrâhim'in duâsında belirtilen Peygamberimiz'in vasfı nedir?
a) Kitabı öğretmek b) Hikmeti öğretmek
c) İnsanları temizlemek d) Hepsi
- 1168 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
311- Bakara sûresinin 142-150. âyetlerinde temas edilen kıble değişikliği ve bu konuya verilen önem ile toplumdaki hangi değişiklik vurgulanmak istenmektedir?
a) İmamlığın/önderliğin el değiştirip İsrâiloğullarından alınıp Muhammed ümmetine geçmesi
b) İsrâiloğullarının bozulup değişmesi; İsmâiloğullarının ise kötü durumlarını ıslah edip hayra doğru değişmesi
c) Kudüs’ün ve orada bulunan Mescid-i Aksâ’nın İslâm hâkimiyetinden çıkması; Kâbe’nin ise putların mekânı olmaktan çıkıp tevhidin simgesi haline gelmesi
d) Ashâbın Mekke dönemindeki baskılardan kurtulup özgürce, istedikleri kıbleyi seçip oraya yönelebileceği şeklinde Medine’deki yönetimin değişip İslâmlaşması
312- Allah Teâlâ, biz mü'minlerden hangi hususta yarışmamızı emrediyor?
a) Bilgi edinmede b) Ticarette
c) Hayır işlemekte d) Helâl olan spor dallarında
313- Aşağıdakilerden hangisi "İslâm dini" için doğru değildir?
a) İslâm dini, insanın fıtratına (yaratılışına) uygundur.
b) İslâm dininin mesajı ve hükümleri, sadece Peygamberimiz’in yaşadığı zamana yöneliktir.
c) İslâm inanç esasları, herkesin anlayabileceği şekilde açık ve nettir.
d) İslâm’a göre hüküm ve egemenlik sadece Allah’a aittir.
314- İnsanların kendi kafalarından/hevâlarından uydurdukları hayat şekillerine/dinlere ne ad verilir?
a) Hak din b) Muharref din
c) Bâtıl din d) Dinsizlik dini
315- İslam’ın hükümleri; 1- İman, 2- amel, 3- Ahlâk, 4- Hukuk olmak üzere dört kısımdır. Buna göre; “devlet yönetimi, toplum idaresi, evlenme, boşanma, ticaret, cezalar, dâvâlar ve mirasla ilgili hükümler”, yukarıdaki hükümlerden hangisine girer?
a) İman b) Amel c) Ahlâk d) Hukuk
316- Kendisine uyulan, önde olan, önder ve lider anlamına gelen, cemaatin veya ümmetin önderine, dünyayı din ile idâre etmede peygamberliğe vekâlet eden kimseye Kur'ânî kavram olarak ne denir?
a) Halîfe b) Emîr c) İmam d) Sultan
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1169 -
317- Derin anlayış sahibi olma, gerçeğin bilgisi, isâbetli ve tutarlı iş yapma anlamına gelen, mü'minin kaybettiği yitiğine Kur'ânî kavram olarak ne denmektedir?
a) Hikmet b) Hüküm c) Fıtrat d) İmâmet
318- Bakara sûresi, 134 ve 141. âyetlerde belirtilen “herkesin yaptıklarının kendisine âit olduğu ve eski ümmetlerin yaptıklarından sorguya çekilmeyeceğimizi” bildiren Kur’an hükmü konusunda, seçeneklerden hangisi yanlıştır?
a) Herkes, yapmaması gerektiği halde yaptıklarından kendisi sorumludur.
b) Herkes yapması gerektiği halde yapmadıklarından kendisi sorumludur.
c) Kimse, emrettiği veya sebep olduğu, ama kendisinin bizzat yapmadığı suçlardan cezalandırılmaz.
d) Bir prensip olarak kimse, başkasının suçunu yüklenmez.
319- Aşağıdaki kavramlardan hangisi, kelime anlamı olarak "yol, şeriat, itaat, millet" anlamındadır?
a) Ümmet b) Din c) İman d) İslâm
320- Seçeneklerden hangisi, İslâm'ın özelliklerinden biri değildir?
a) Rabbânî olması b) Evrensellik
c) Tevhid dini olması d) Arapların dini olması
321- Bilindiği gibi, her insan Allah tarafından farklı imtihanlara tâbi tutulur. Topluma imam/önder olacak kimseler ise, çok yönlü ve pek zor sınavlardan geçerler. Hz. İbrâhim de büyük denemelerden geçmişti. Seçeneklerden hangisi İbrâhim (a.s.)'in sınavları konusunda tam doğru değildir?
a) Ailesiyle imtihan: Putperest babasıyla sınandığı gibi, çok sevdiği oğlunu kurban etmekle de imtihan olmuştur.
b) Ateşle imtihan: O, putlar ve putçularla tâvizsiz mücâdelesinden dolayı zâlim Firavun'la sınanmış, Neron tarafından ateşe atılmış, ama o ateşte yanmamıştır.
c) Hicretle imtihan: Allah'ın emriyle kavmini terketmiş, Mısır, Filistin, Mekke gibi farklı beldelerde tevhid mücâdelesini sürdürmüştür.
d) Çevreyle imtihan: Çevresindeki insanların tümünün müşrik ve ahlâksız olmasından dolayı, yalnız ve tek başına, tek kişilik ümmet olmakla sınanmıştır.
322- Aşağıdakilerden hangisi, bâtıl dinlerden değildir?
a) Kapitalizm b) Laiklik c) Kemalizm d) Yahûdilik
- 1170 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
323- Kişinin, başka insanlar görsün diye bir davranış içine girmesi, bir ibâdeti gösteriş için yapması, bir sâlih amelin insanların beğenisini, onların hoşnutluğunu kazanmak kasdıyla yapılmasına Kur'an kavramı olarak ne denir?
a) Riyâ b) Rızâ c) İhlâs d) Husün
324- Üstünlüğü kabul edilmiş, kanun veya kurallarla belirlenmiş olan dünya görüşü ve hayat biçimine ne ad verilir?
a) Din b) Devlet c) İslâm d) Hüküm
325- Azim, kasıt, kesin irâde, kalbin bir şeyi bilip karar vermesi, o işin niçin yapıldığını bilmesi anlamına gelen ve meşhur hadis-i şerifteki "amellerin ona göre olduğu" belirtilen kavram nedir?
a) Sâlih b) İhlâs c) Allah rızâsı d) Niyet
326- Seçeneklerden hangisi, sözlük karşılığı olarak; "teslim olmak, boyun eğmek, itaat etmek" anlamlarına gelir?
a) İman b) İslâm c) Ümmet d) İhlâs
327- Bâtıl dinlerin gerçek kurucusu/mimarı kimdir?
a) Firavun b) Nemrut c) Ebû Cehil d) Şeytan
328- Kur'an kavramlarından biri olan "husn-hasene" (güzellik ve iyilik) ile yakın anlam taşıyan kelimeler/kavramlar da Kur'an'da kullanılır. Aşağıdakilerden hangisi, bunlardan biri değildir?
a) Hayır b) Birr c) Tayyib d) Rics
329- Aşağıdakilerden hangisi, bir adı "İslâm" olan "Hak din"in, sonradan katmalar ve atmalarla tahrif edilmiş (bozulmuş) şeklidir?
a) Hristiyanlık b) Budizm c) Laiklik d) Mecûsîlik
330- İslâm dininin vahye dayalı olması, onun hangi özelliğindendir?
a) İnsanî oluşu b) Rabbânî oluşu
c) Kolay oluşu d) Evrensel oluşu
331- Seçeneklerden hangisi, İslâm dininin hükümlerinden biri değildir?
a) Din b) İman c) Amel d) Hukuk
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1171 -
332- Allah tarafından, peygamberler aracılığıyla insanlara bildirilen, dünyada ve âhirette insanları mutluluğa ulaştıracak hayat şekline ve dünya görüşüne ne denir?
a) İman b) Amel c) Hukuk d) İslâm
333- Sevgi konusundaki değerlendirmelerle ilgili olarak aşağıdaki seçeneklerden hangisi yanlıştır?
a) İmanın kemâli, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir.
b) Allah’ı seven Rasûlullah’a tâbi olur.
c) Sevgi, bir şeyi Allah’ı sever gibi sevmektir. Herhangi bir şeyi Allah’ı sever gibi sevmeyen bir insanın sevgisi, gerçek sevgi sayılmaz.
d) Sevgi bir fedâkârlıktır, bedel ödemektir. Eylemi olmayan kuru sevgi, sevgi değildir.
334- Günahlar ve günahkârlarla ilgili sünnetullah (Allah’ın değişmez yasaları) konusunda aşağıdaki ifadelerden hangisi doğru değildir?
a) Kötülüğün cezası kötülüktür; Bir günah işleyen, sadece onun kadar (günahının misliyle) cezalandırılır.
b) Musîbetlerin tümünün sebebi, günahlardır. Kime çok musîbet gelmişse, onun çok günah işlediği anlaşılmış olur.
c) Kötülüğe/günaha seyirci kalıp rızâ göstermek, toplumun genelinin cezasını gerektiren bir günahtır.
d) Her musîbetin sebebi günah olmamasına rağmen, günah ve isyanlar musîbet sebebidir.
335- Çoğu kimselere göre, yanlış olarak, hasenesi ve seyyiesi (güzeli-çirkini) olduğu ileri sürülen, "Hz. Peygamber’den sonra ortaya çıkan, din ile ilgili olup bir eksiltme ve daha çok da bir ilâve mâhiyetinde olan, Rasûlullah’ın sünnetini/yolunu ve dini tahrip ve tahrif eden sapıklıklar"a dinî bir kavram olarak ne ad verilir?
a) Hurâfe b) Atalar yolu c) Câhiliyye d) Bid’at
- 1172 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
336- Haram-Helâl konusunda aşağıdaki ifadelerden hangisi tümüyle doğrudur?
a) Allah hiçbir kula haram-helâl koyma yetkisi vermemiştir. Dolayısıyla Peygamberimizin bir şeyi haram kılma ve nehyedip yasaklama yetkisi yoktur; O sadece Allah’ın Kitabını ve o Kitaptaki haramları insanlara tebliğ eder/ulaştırır.
b) Eşyada asıl olan haramlıktır. Allah merhametiyle bazı yasakları kulları için kaldırmış, sınırlı ve az sayıda kimi nimetleri helâl kılmıştır.
c) Her türlü eğlence araçları, keyif veren şeyler, dünya ziynetleri/süsleri dinimizde hoş görülmemiş, istisnâlar dışında bunların hemen hepsi haram kılınmıştır.
d) Haramlar konusunda iyi niyet geçerli değildir. İyi niyet haramı helâl yapmaz; iyi niyetle işlenmiş olması, bir haramın günahlığını kaldırmaz. Meselâ İslâm’a hizmet için yapılan bir haram, yine haramdır, günahtır.
337- Âyet kavramı konusunda aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi doğru değildir?
a) Kur’an kültürüne göre, insanın önünde okunması gereken üç İlâhî kitap vardır: Kur’an, insan ve evren. Bu üç kitabın âyetlerini bir bütünlük içinde, birbirleriyle bağlantılı olarak okuyup gereğini yapmak, dünya ve âhiret saâdetinin temel sebebidir.
b) Allah’ın yarattığı insan ve kâinat âyetleri ve inzâl ettiği Kur’an âyetleri, aşamalı olarak ve zamana yayılmış şekilde değil; birden ve topyekün ortaya konulmuştur. Bu kitaplardaki âyetlerin okunması da zamana yayılmamalı, bir çırpıda okunup uygulanmalıdır.
c) Allah’ın varlığını, birliğini ve kudretini isbatlayan işaret ve delillere âyet denir.
d) Kur’an ilimlerinde âyet; sûrelerin içinde, başı ve sonu belli bir veya birkaç cümleden meydana gelmiş İlâhî sözlere denir.
338- Bakara sûresi âyet 159'da belirtildiğine göre Allah ve bütün lânet ediciler, kimlere lânet ederler?
a) Namazlarında eksikleri bulunanlara
b) Allah yolunda şehid düşmemiş olanlara
c) Musîbetlere sabretmeyenlere
d) Açık delilleri ve Kitapta gösterilen hidâyet yolunu gizleyenlere
339- Lügatta açık alâmet, nişan, belirti, iz, eser ve işaret anlamına gelen kelime, aşağıdakilerden hangisidir?
a) Şiar b) Âyet c) Cünâh d) Şeâir
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1173 -
340- Meselâ, ekmek yemenin haram olmadığı halde, hırsızlık yoluyla başkasının ekmeğini çalıp yemek helâl olmaz. Bunun gibi, “kendisi esâsen haram olmadığı halde, başka bir sebep dolayısıyla dinimizce yasaklanan” şeylere dinî literatürde ne ad verilir?
a) Li-gayrihî haram c) Li-aynihî haram
b) Zannî haram d) Helâla benzeyen haram
341- Günah konusunda aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi tümüyle doğru değildir?
a) Büyük günah işleyen mü’minlerin bu günahlarından dolayı kâfir olup olmayacakları meselesi, bazı İslâm mezheplerince tartışılan bir konudur. O yüzden ehl-i sünnete ve diğer mezheplere göre günahlar imanı gidermese bile, samimi bir tevbeyle dönüş yapılana kadar imanın kemâl ve kalitesini, gönüldeki takvâyı giderir.
b) Günahı savunma, başka suçlu bulup kendini temize çıkarma, Allah’ın yasağına rağmen mantığını kullanıp günahın sebebini anlamadığından onu normal görme, secde etmeme günahı ve gerekçesiyle ortaya çıkan İblis/Şeytan tavrıdır.
c) Günah işlememeye çalışmak önemlidir, ama ondan daha önemlisi, günaha karşı tavırdır. Ancak hata ile, yanılarak ya da bir anlık şeytana uyarak günah işleyen mü’min, hatasında ısrar etmeyip hemen ondan vazgeçecek, pişmanlıkla tevbe çeşmesinde arınacaktır.
d) Hristiyanlıktaki aslî günah anlayışı gibi babanın günahı oğluna miras kalmaz. Kimse, kendisinin bizzat işlemediği günahtan dolayı suçlanamaz. O yüzden başkasının işlediği bir günah yüzünden, ona seyirci kalan, râzı olup tepki göstermeyen, günahı emrederek, onun işlenmesine izin vererek vesîle olanlar, günahkâr kabul edilip suçlanamazlar.
342- Kur’an’da “sevgi” kavramı en çok hangi kelimelerle ifade edilir?
a) “Velâyet” ve “zühd” c) “Hubb” ve “Meveddet”
b) “Endâd” ve “Asnâm” d) “Aşk” ve “Sevdâ”
343- Şehidlik konusunda aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi yanlıştır?
a) Vatanı uğrunda kahramanca savaşıp düşman tarafından öldürülen kimseye şehid denir.
b) Şehid, Allah’ın bir sıfatı ve ismidir; “Eş-Şehîd”, Esmâu’l-Hüsnâ’dan biridir.
c) Şehid, Allah’la alışveriş yapmış, cennet karşılığında canını Allah’a satmış kimsedir.
d) Allah nazarında şehid kabul edilmek için mutlaka savaşta ölmek gerekmez.
- 1174 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
344- Lügat anlamı misil, denk, eş ve benzer(ler) demek olan; açıkça tapınılsın veya tapınılmasın ilâh yerine konan, tanrı olarak benimsenen, aşırı bir sevgi ve kayıtsız şartsız bir itaatle yönelinen Allah'ın dışındaki şeylere Kur'an terminolojisinde ne ad verilir?
a) Şiar b) Hurâfe c) Endâd d) Tâğut
345- Bakara sûresi âyette Allah yolunda öldürülen şehidlere “ölü” denilmesi yasaklanıyor, onların bizim anlayamayacağımız şekilde yaşadıkları, diri oldukları belirtiliyor. Sadece Allah için savaşıp O’nun yolunda öldürülen hakiki şehidlerin canlı kabul edildiklerinden dolayı cenâzelerine diğer cenâzelerden farklı muâmeleler yapılır. Bu farklı işlemlerle ilgili olarak, seçeneklerde belirtilenlerden hangisi doğru değildir?
a) Şehâdetleriyle günahlardan ve her çeşit pisliklerden arındıkları için, cenâzeleri yıkanmaz.
b) Yaşadıkları kabul edildiği için, elbiseleriyle gömülürler.
c) Allah için akıttıkları güzel kanlarla süslü elbiseleriyle Allah’ın huzuruna çıksınlar diye, kefenlenmezler.
d) Ölü kabul edilmediklerinden dolayı, cenâze namazları kılınmaz.
346- Tevhid, temel olarak ikiye ayrılır. Birincisini insanların hemen tümü denilecek kadar çoğunluğu kabul ettiği halde, ikincisi eski ve çağdaş câhiliyye tarafından kabul edilmez. Nedir bu iki tevhid çeşidi?
a) Allah’ın hâkimiyetiyle ilgili tevhid ve yaratıcılığıyla ilgili tevhid
b) Rubûbiyet tevhidi ve ulûhiyet tevhidi
c) Ubûdiyet tevhidi ve teslimiyet tevhidi
d) İtaat tevhidi, ibâdet tevhidi
347- Âlimler, Kur'an'daki "endâd" kelimesiyle ilgili olarak bununla ne murad edildiği konusunda değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Aşağıdaki görüşlerden hangisi endâdın anlamıyla ilgili ileri sürülen doğru görüşlerden biri değildir?
a) Endâd, müşriklerin, kendilerini Allah'a yaklaştırsınlar diye ilâh edindikleri, fayda umup zararları gidereceğini bekleyerek yöneldikleri ve Kâbe'ye koydukları meşhur putun adıdır.
b) Müşriklerin kayıtsız şartsız kendilerine itaat edip aşırı saygı duymayı gerekli gördükleri, Allah'ın haramlarını helâl/sakıncasız sayan yönetici, lider ve başkanlarıdır.
c) Allah'tan başka insanın kalbini işgal edip insanı meşgul eden arzu ve hevesler insanı esir ediyor ve kişiyi Allah’tan alıkoyuyorsa, bu nefsânî hevâ ve heves endâddır.
d) Kendilerine aşırı sevgi ve saygı duyulan futbolcu, şarkıcı, yönetici, lider veya medyumlar, insanları kandıran âlim ve bilginler endâddır.
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1175 -
348- Kur’ân-ı Kerim’de Allah’a nisbet edilerek kullanılan “şeâir” kavramının anlamları hakkında seçeneklerden hangisi yanlıştır?
a) Şeâir; Bir şeyin tanındığı belirtiler, nişanlar anlamına gelir.
b) Şeâir; Genel olarak ibâdetler, yahut hacdaki ibâdetler veya kurbanlar için kullanılır.
c) Şeâir; Farzlar, vâcipler ve kurban gibi dinî gelenekler, semboller, parola ve sloganlar anlamında kullanılan bir kavramdır.
d) Şeâir; Açık alâmet, nişan, belirti, iz, eser ve işaret anlamına gelir ve insan, evren ve Kur’an adlı üç temel şeâir vardır.
349- Şehidlik şuuruyla ilgili problemlerimizin başında gelen dünyevîleşmeyle ilgili olarak, “kâfirlerin elinde, selin önündeki çer-çöp gibi oyuncak olma”yı neticelendiren mânevî hastalığın adı olarak hadis-i şerifte “vehen”den bahsedilir. Peygamberimiz’in tanımlamasına göre ne demektir vehen?
a) Dünya zevklerini terkedip zühd hayatı yaşamak
b) Kendini tehlikeye atmak
c) Dünyayı sevmek ve ölümden korkmak
d) Âhireti inkâr edip hayatın sadece dünya hayatından ibâret olduğunu savunmak
350- Bakara sûresi âyette, sabredenlerin kendilerine bir musîbet geldiği zaman; "Biz Allah içiniz ve biz O'na döneceğiz" anlamında "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" diyecekleri belirtiliyor. Herhangi bir musîbet zamanında söylenmesi gereken bu ifadeye ne denir?
a) İstircâ b) İstiğfâr c) İstişâre d) İstikrâ
351- Aşağıdaki seçeneklerden hangisi “tevhid” kelimesinin tanımıdır?
a) Allah’ın, insanlara, yapmalarını kesin bir şekilde emrettiği fiillere denir.
b) Allah’ın zâtında, sıfatlarında, isimlerinde ve fiillerinde bir tek olduğuna inanmaktır.
c) Kişinin leh ve aleyhinde olan hükümleri, fıkıh kurallarını öğreten ilmin adıdır.
d) Allah'a zâtında, sıfatlarında, isimlerinde ve fiillerinde ortak güçler tanımaktır.
352- Kur’an’da “günah” anlamında 20 civarında ayrı kavram kullanılır. Bunlardan en çok kullanılan 4 tanesi, aşağıdaki seçeneklerden hangisinde doğru olarak verilmiştir?
a) İsm, haram, kerîh, kabîh
b) Cünâh, haram, kasâvet, zillet
c) Cünâh, ism, zenb, vizr
d) Haram, isyan, kebâir, ismet
- 1176 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
353- “Kanun ve hüküm koyan, otorite ve güç sahibi, kendisinden yardım istenilen, kendisine ibâdet edilen, güvenilen, sevilen ve korkulan, itaat edilen ve emirlerine uyulan ihtiyaçları gideren, duâya karşılık veren, belâları gideren” gibi anlamlara gelen kelime, seçeneklerden hangisidir?
a) İlâh b) Rab c) Tâğut d) Bel’am
354- Aşağıdakilerden hangisi tevhid inancını bozmaz?
a) Allah’tan başkasına ibâdet, duâ ve mutlak şekilde itaat etmek
b) Kur’an’daki hükümlerden bazısının günümüzde geçersiz olduğunu söylemek.
c) Bazı günahlar işlemek ve Allah'a tevekkül etmek
d) İslâm’ı hafife almak, İslâm diniyle alay etmek
355- İnsanın yüce ve hakimiyet sahibi birine boyun eğmesi, itaat etmesi, ona isyan etmeden kulluk etmesine ne denir?
a) İbâdet b) İtaat c) İlâh d) Şükür
356- Endâdla ilgili olan aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi yanlıştır?
a) Endâd edinmek şirk koşmak demektir. Şirkin küçüğü ve gizli olanı da vardır. Meselâ sebepleri yüceltmek ve bunları neticelerin gerçek fâili kabul etmek (şoför frene basmasaydı ölmüştüm, filan doktor hayatımı kurtardı gibi sözler söylemek, bu sözlerle mecazı değil, gerçeği kasdetmek; sebepleri olayı gerçekleştiren asıl unsur görmek) şirktir; sebepleri endâd edinmektir.
b) Endâd edinmek, sadece kâfir insanlara, bâtıl görüş ve İslâm dışı kurallara aşırı sevgi besleyip mutlak itaat etmektir; Peygamberlere, Allah'ın velî kullarına, takvâ sahibi âlim ve evliyâya aşırı da olsa sevgi beslemek, hiçbir şekilde endâd/şirk koşma anlamına gelmez.
c) Allah'ın belirli nitelik ve güçlerini başkalarına atfetmek, meselâ kayıtsız şartsız itaat edilecek Allah'tan başka otorite kabul etmek endâd kapsamına girer.
d) Allah'ın kulları üzerindeki hakkı, insanların sadece O'na ibâdet edip hiçbir şeyi Allah'a endâd/ortak koşmamalarıdır. Allah, bu endâd kabul etmeyi kesinlikle affetmez.
357- Aşağıdakilerden hangisi müşrikler için doğru değildir?
a) Müşrikler, göklerin ve yerin yaratıcısının Allah olduğuna inanırlar.
b) Allah’ın, göklerde hükmü geçen bir zât olduğunu kabul ederler.
c) Yeryüzündeki otorite hakkını Allah’a âit olarak görmezler.
d) Allah’ın ilâhlık vasıflarını başkasına vermezler.
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1177 -
358- Hac konusundaki değerlendirmelerle ilgili aşağıdaki ifadelerden (sonuçla ilgili hükümlerden) hangisi doğrudur?
a) Bazıları haccı kâfirlere karşı berâet (ültimatom ve uzaklaşma) yeri ve küfre karşı kıyam merkezi olarak görüyorlar; Bu Kur’an’a ters bir görüştür.
b) Haccın, başlı başına bir bayram ve fedâkârlık olayı, Hakk’a kurban olma şuuru olduğu yorumu yapılarak hacda kurban bayramı namazının kılınmayacağı ve bazı hac çeşidinde bir kısım hacılar için gerekli şükür kurbanı dışında Kurban bayramında kurban için hayvan kesilmesinin gerekmeyeceği savunulmaktadır; Bu çarpık ve yanlış bir yorumdur.
c) Umre yapmaya gücü yetenlerin hac yapmaya da güçleri yeteceğinden, sadece umre yapanların, umre için Kâbe’yi ziyâret edenlerin hac da yapması şarttır. Bazı zenginler hac zamanı dışında umreye gittikleri halde hacca gitmemektedir; Bu çok eksik ve yanlış bir uygulamadır.
d) Bazı kimselerin evlenme yaşında genç oğul veya kızları olduğu halde, kendileri ihtiyar sayılmayacak yaşta hacca gittikleri görülmektedir; Bu doğru bir uygulama değildir.
359- Allah kimler için "ölüler" ifadesinin kullanılmasını yasaklıyor?
a) Peygamberler için
b) Veli kişiler için
c) Depremde canını kaybedenler için
d) Allah yolunda öldürülenler için
360- Bakara sûresi 155. âyette Allah, insanları bazı şeylerle deneyeceğini, imtihana tâbi tutacağını açıklıyor. Bu âyette İnsanların imtihana tâbi tutulacakları şeyler âyetteki sıra ile nelerdir?
a) Canlardan azalma, malların ve ürünlerin eksilmesi, açlık, korku
b) Korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden azalma
c) Korku, açlık, evlâtlardan mahrumiyet, canların şehid olması, ürünlerin azalması
d) Canlardan geçip şehid olmak, mallardan vazgeçmek, korkudan uzaklaşmak, ürünlerden uzaklaşmak
- 1178 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
361- Allah sevgisini “aşk” olarak değerlendirip “İlâhî aşk” şeklinde ifade etmekle ilgili olarak aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi yanlıştır?
a) Aşk, aşırı sevgi, yani sevgide ölçüyü aşma anlamına gelir. Allah için böyle bir aşırılık düşünülemeyeceğinden O’nun kuluna olan sevgisine aşk denemez. Kulun Allah’a duyduğu sevgi de ne kadar güçlü olursa olsun, yine de O’nu yeterince ve Allah’ın lâyık olduğu ölçüde sevemeyeceğinden kulun Allah sevgisi de aşk diye adlandırılamaz.
b) Aşk, sınırı aşma demek olduğu, Allah da sınırsız varlık olduğu için O’na duyulan sevgi, hiçbir şekilde aşırı olamaz; dolayısıyla aşk diye adlandırılamaz.
c) Aşk, insanı insan yapan aklı, fikri ve muhâkemeyi yok eder. Çünkü aşk bir cinnet halidir. Bu sebeple aşk yolunu tutanlar, çoğunlukla akıl ve mantığa meydan okumuşlar, düşüncenin ürünü olan ilmi hiçe saymışlardır. Şuur ve idrâk halini yok eden aşk, bir fazilet olamaz.
d) Kur’an Allah sevgisini “aşk” olarak ifade eder. Peygamberimiz ve ashâbı da Allah sevgisi anlamında sık sık “aşk”, “İlâhî aşk” kavramlarını kullanmışlardır. Dolayısıyla Allah sevgisini “aşk” olarak değerlendirmek Kur’an ve Sünnete uymaktır.
362- Allah'ın bağışlaması ve rahmeti -özellikle Bakara sûresi 157. âyete göre- kimler içindir?
a) Nâfile ibâdetlere özen gösterenler için
b) Allah'tan gelen her türlü musîbet ve sınavı büyük bir sabırla karşılayanlar için
c) Felâketler ve zulümler karşısında sesini çıkarmayanlar için
d) "Allah ğafûr ve rahîmdir" deyip günah işledikten sonra, ölmeye yakın tevbe edenler için
363- Aşağıdakilerden hangisinin Kur’ân-ı Kerim’de “Allah’ın şiarlarından” olduğu açıklanır?
a) Oruç ve zekât c) Sarık ve çarşaf
b) Safâ ve Merve d) Doğruluk ve güzel ahlâk
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1179 -
364- Atalar yoluna uymakla ilgili olarak seçeneklerdeki değerlendirmelerden hangisi yanlıştır?
a) Geçmişi tümüyle atmak, onunla bağları koparmak gerektiğinden, doğru yaptıklarını bilmiş olsak bile ataların yolunu tâkip etmek, onların âdet ve geleneklerini benimsemek, Kur’an’da kesin bir şekilde yasaklanmıştır.
b) Hakkın ve iyiliğin ölçüsü, ne eski ne de yenidir; ataların yolunun ölçü olarak kabul edilmesi de, onların her şeyiyle reddedilmesi de doğru değildir.
c) Allah’ın indirdiği delillere bakmayıp da ataların inanç ve yaşayışını, onlar bizim atamız olduğu için taklit etmek; hakkı bırakıp kuruntulara ve şeytanın izine uymak ve Allah’a eşler koşmak demektir.
d) Atalar yoluna körü körüne taassupla uyulmasını yasaklayan Kur’an, dinin esasları ve özellikle akîde hususunda İlâhî vahyin dışında başka kesin ölçüler kabul etmeyi yasaklar; Bâtıl din ve ideolojilerin Kur’an’a ters düşen prensip ve hükümlerinin, ataların veya çağdaş insanların kabulü, ya da halk çoğunluğunun yolu da olsa, kesin bir şekilde reddedilmesini ister.
365- Bakara sûresi 164. âyette, yer ve göklerle ilgili pek çok hâdiseler, ibret dolu örnekler verilmektedir. Allah, bu misalleri verirken insanları bir noktaya yönlendirmek istemektedir. İnsanların bu açıklamalardan veya bu âyetlerden ibret alabilmeleri için ne yapmaları gerekir?
a) Bol kitap okumaları gerekir
b) Allah'a yalvarmaları gerekir
c) Akıllarını kullanıp düşünmeleri gerekir
d) Ağlamaları gerekir
366- Sözlükte yasaklama, mahrum etme anlamlarına gelen; kavram olarak, Şârî’nin (şeriat koyucunun) bir şeyin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı bir tarzda istemesine Kur’anî kavram olarak ne ad verilir?
a) Haram b) İsyan c) Günah d) Fısk
367- Müşriklere, 'Allah'ın indirdiklerine uyun' denildiğinde, ne tür tepkide bulunurlar?
a) Bu konuyu düşünüp değerlendireceklerini, araştırdıktan sonra karar vereceklerini, hangi görüşün delili kuvvetliyse ona uyacaklarını söylerler.
b) Atalarının üzerinde bulundukları yolda devam edeceklerini ifade ederler.
c) Allah'ın indirdiklerine derhal itaat ederler.
d) Herhangi bir tepki göstermeyip çağrıyı cevapsız bırakırlar.
- 1180 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
368- Haccın farz olması için bazı şartlar vardır. Seçeneklerden hangisi bu şartlardan biri değildir?
a) Müslüman ve hür olmak
b) Haccı yerine getirmeye güç yetirmek
c) Akıllı ve ergen olmak
d) Evlenecek çocuğu varsa önce onu evermek, evi yoksa ev sahibi olmak
369- "Ataların dini" tâbiri ile, "inançlar" arasında ne gibi bir bağlantı kurulabilir? Bu bağlantı konusunda aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi doğrudur?
a) İnsanların inandıkları değerler atalarından kalan değerlere uygun düşmek zorundadır.
b) Ataların bıraktıkları değerlerden doğru-yanlış ayrımı yapılmaksızın hiçbirinin önemi yoktur.
c) İnsanlar, genellikle atalarının kendilerine miras olarak bıraktıkları inançları mukaddes olarak kabul ettikleri için, Allah'ın hükmü ile ters düşenler olunca, Allah'ın hükmüne inanmak istemezler; Bu tavır, müşriklerin en belirgin özelliklerinden biridir.
d) İnsan, ne olursa olsun babasını sevmek, dedelerinden kalan mirasa sahip çıkmak zorundadır. Bunun için âdet ve gelenekleri yüceltmek, onlara kutsallık atfetmek, ataların sözünü ve yolunu ölçü olarak görmek gerekir.
370- Bir şeyi ya da bir insanı Allah'ı sever gibi sevip itaat etmenin hükmü nedir?
a) Günah b) Büyük günah c) Küçük şirk d) Şirk
371- "İnsanlardan bazıları, Allah'ı sever gibi onları severler" ifadesinde insanların sevgice Allah'a denk tuttukları şeyler hakkında seçeneklerden hangisi yanlıştır?
a) Allah için ve belirli ölçüde sevilen Allah’ın sevilmeye izin verdikleri
b) Allah'ın velî kulu olduğu kabul ve zannedilen ölü veya diri zâtlar
c) İnsanların aşırı şekilde sevdikleri yakınları, yücelttikleri liderleri
d) Allah'a eş tutulan tanrılar ve izinden gittikleri tâğutlar
372- Allah'ın yenmesini kesinlikle haram kıldığı hayvan ve benzeri şeyler nelerdir?
a) İçki, kumar, leş, domuz, besmelesiz kesilen hayvan, at ve eşek eti
b) Eşek, domuz, vahşi hayvanlar, sürüngenler, balık dışında deniz hayvanları
c) Ölü (leş), kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilen hayvan
d) Domuz, leş yiyen hayvanlar, pislik yiyen hayvanlar, yırtıcı hayvanlar
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1181 -
373- Oruç tutmamayı mubah kılan mâzeretler konusunda seçeneklerden hangisi yanlıştır?
a) Sefer (yolculuk) hali
b) Hastalık ve ileri derecede (ciddî hastalıklara sebep olacak şekilde) açlık ve susuzluk
c) Hâmilelik ve çocuk emzirme
d) Çevrede oruç tutmayanların çok olması ve oruç tutanın yadırganması durumu
374- İnsanın veya insan uzvunun telef edilmesi karşılığı olarak verilmesi gereken tazmînata, yani kan bedeline İslâmî literatürde ne ad verilir?
a) Diyet b) Kasâme c) Kısas d) Kıtâl
375- Bilindiği gibi, yalan söylemek, Kur’an’ın üzerinde önemle durduğu, nifakla ilgisi olan ve imana zarar veren ciddî günahlardandır. Buna rağmen, bazı zarûrî hallerde yalan veya şeklen yalana benzeyen sözler (târiz) gerekebilmektedir. Yalan söylemenin câiz olduğu yerler konusunda, aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) Âile geçimi için karı-koca arasında
b) Dini insanlara güzel göstermek için
c) İnsanları birbiriyle barıştırmak için
d) Savaşta (ve zâlimlerin İslâm’a veya müslümanlara vereceği zarardan korunmak için)
376- Kur’ân’da çoğunlukla mânevî/kalbî problem ve rahatsızlıklar için kullanılan, sağlık veya sıhhatin az veya çok, geçici veya kalıcı olarak bozulması, kaybolması haline Arapçada Kur’an kavramı olarak ne ad verilir?
a) Meraz b) Yüsr c) Kasâme d) Emrâz
377- Asr-ı saâdetteki zarûrî durumlardan sonraki dönemlerde köleliğin devamı konusundaki âyet, Kur’ân-ı Kerim’in hangi sûresindedir?
a) Bakara sûresinde, kölelikle ilgili âyetlerde
b) Enfâl sûresinde, savaş esirleriyle ilgili âyetlerde
c) Tevbe sûresinde köleliğin kaynaklarıyla ilgili âyetlerde
d) Hiçbir sûrede köleliğin devamı sözkonusu edilmez. Kur’an, köleliğin kaynaklarını tümüyle kurutmuştur.
378- Zorluğun karşıtı olan; kolay, kolaylık, kolaylaştırma, hafifletme, zorluğu giderme anlamlarına gelen ve Arapça “usr” kelimesinin zıddı olan Kur’an kavramı aşağıdakilerden hangisidir?
a) Rakabe b) Yüsr c) Sıyâm d) Şiâr
- 1182 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
379- İslâm’a göre insanların örtmeleri ve dinen yabancı sayılan kimselere göstermemeleri gereken organlarına ne ad verilir?
a) Avret b) Tesettür c) Setr d) Hicab
380- İtikâfın tanımı konusunda aşağıdaki ifâdelerden hangisi yanlıştır?
a) İtikâf, bir mescid veya o hükümdeki yerde ibâdet için özel şekilde beklemek ve bulunmaktır.
b) Özellikle Ramazan ayı içinde günler ve geceler boyu mescide kapanarak ibâdet etmektir.
c) Bazı zaman dilimlerinde bütün dünyevî faâliyetlerden uzak bir şekilde bir câmiye çekilip namaz, zikir, duâ, ilim ve tefekkürle uğraşmaktır.
d) İtikâf, Ramazan ayı içinde câmilerde mukabele okumak veya dinlemek demektir.
381- Bir işe sarılıp devam etmek, düşmana karşı savaş malzemeleri hazırlamak ve müslüman ülkenin sınırını düşmana karşı korumak için beklemek diye tanımlanan Kur’ânî kavram, seçeneklerden hangisidir?
a) Kıyâm b) Ribat c) Nefr d) Gazâ
382- Doğruluk, haber verilen ile saklanılan/gönülde bulunan şey arasındaki uygunluk ve insanın içi ile dışının aynı olmasına Arapça’da Kur’ânî kavram olarak ne denilir?
a) Sıdk b) İstikamet c) Kizb d) Âkıle
383- Orucu bozup hem kazâ ve hem keffâreti (cezâ olarak iki ay peşpeşe oruç tutmayı) gerektiren durumlar konusunda seçeneklerden hangisi yanlıştır?
a) Ramazan ayında oruçlu iken bile bile cinsel ilişkide bulunmak
b) Ramazan ayında oruçlu iken özürsüz olarak bir şey yemek
c) Ramazan ayında oruçlu iken özürsüz olarak bir şey içmek
d) Ramazan ayında oruçlu iken bile bile eşiyle sevişmek, onu öpüp okşamak
384- Herhangi bir insanın kasden öldürülmesi karşılığında Allah'ın uygulanmasını emrettiği hüküm nedir?
a) Müebbed hapis b) Para cezası
c) Kısas d) Yüz sopa
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1183 -
385- Hac esnâsında, aşağıdaki davranışlardan hangisi yasaklanmamıştır?
a) Ticaretle uğraşmak, alışveriş yapmak
b) Günah sayılacak işlere yönelmek
c) Dünyevî telaşlar veya başka sebeplerle kavga etmek
d) Kadınlara yakınlaşmak, onlarla ilişkiye girmek
386- Bakara sûresinin 191 ve 192. âyetlerinde küfredenlere karşı savaş hukuku belirtilmektedir. Bu hükümler konusunda, aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) Onlar size karşı savaş açarlarsa siz de onlarla savaşın.
b) Onlar savaştan vazgeçerlerse, siz vazgeçmeyin. Onları bırakmak, fitne çıkmasına sebeptir.
c) Savaş ânında, onları bulduğunuz yerde öldürün.
d) Sizleri çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın.
387- Hastalık, şifâ, tedâvi usûlleri ve bu konudaki tedbirlerle ilgili Peygamberimizin bilgilerine, tavsiye ve uygulamalarına İslâmî literatürde ne ad verilir?
a) Tıbb-ı Nebevî b) Hadis-i Nebevî
c) Kasas-ı Nebî d) Şifâ-yı Nebî
388- Bir erkek ve bir bayanın kapalı bir yerde (kapısı kapalı bir odada, kimsenin göremeyeceği ve izinsiz giremeyeceği şekilde) başbaşa yalnız kalmasına dinî literatürde ne ad verilir?
a) Zinâ b) Halvet c) Hicâb d) Cilbâb
389- Fidye ne demektir ve miktarı ne kadardır?
a) Oruç tutmaya gücü yetmeyen yaşlıların ve iyileşmesi mümkün olmayan hastaların tutamadıkları oruç karşılığı fakirlere vermek zorunda oldukları sadakadır. Miktarı, her bir oruç karşılığı, bir fakir doyumluluğu, yani bir fakirin bir günlük yiyecek masrafıdır.
b) Zekâtta zenginlik sınırını belirleyen miktardır. Zekâtla yükümlü olmak için bu miktar mala sahip olunması gerekir. Miktarı, gümüşte iki yüz dirhem, altında yirmi miskaldir. Para ve benzerlerinde de bu ölçüdür; yani 90 gram altın karşılığıdır. Koyunda kırk koyun, devede beş deve, sığırda otuz sığırdır.
c) Bir suç işleyenin aynı cinsten bir cezâ ile cezâlandırılması, kanın aynıyla ödetilmesi demektir. Miktarı, dişe diş, göze göz, kana kan, cana can şeklindedir.
d) İnsanın veya insan uzvunun telef edilmesi karşılığı olarak verilmesi gereken tazmînat, yani kan bedelidir. Miktarı, bin altın veya yüz deve ya da 200 sığır yahut iki bin koyundur.
- 1184 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
390- “Onları yakaladığınız yerde öldürün“ (2/Bakara, 191) âyetindeki emirde, hangi şartlardan bahsediliyor?
a) Kâfirler hangi şartlarda olursa olsun, yakalandıkları an öldürülmelidirler.
b) Bu âyet, savaş sahnesinden bahsediyor ve savaş ânındaki taktik emirdir.
c) Âyet, Ebû Cehil gibi Peygamber dönemindeki belirli kâfirlerden bahsediyor, bizi pek ilgilendirmez.
d) Âyet, suç işleyip kaçan büyük günahkârlardan bahsediyor. Bunlar yakalandıkları yerde öldürülmelidir.
391- “Allah size ........ diler, ........ istemez” Bakara sûresi âyet-i kerimesinin mealinin bir bölümü olan bu ifâdedeki boş yerlere seçeneklerden sırasıyla hangi iki kelime gelmelidir?
a) Hayır-şer b) Cennet-cehennem
c) Sevap-günah d) Kolaylık-zorluk
392- Kur’an ve Sünnete göre müslüman câriyenin yabancı erkeklere karşı örtünmesi gereken yerleri neresidir?
a) Erkeğin avret yerleri gibidir. Ayrıca sırtı da mahremdir.
b) Göbekle diz kapağı arasıdır.
c) Câriyeler, tesettür konusunda hür müslüman kadınlar gibidir (Çalışma şartlarına göre kısmî ruhsat/kolaylıklar olsa da Kur’an ve Sünnette bu konuda hür-câriye ayrımı yapılmamıştır.
d) Saçı, boynu, kolları hâriç tüm bedenidir.
393- Bilindiği gibi kasden adam öldüren kimsenin cezâsı kısas olarak öldürülmektir. Ama bu cezânın verilmesi için bazı şartlar vardır. Meselâ, öldüren kimsenin akıllı ve bülûğ çağına ermiş olması, kısas cezâsının İslâm devletinin yetkilileri tarafından yerine getirilmesi, şüphe halinde kısas cezâsının düşeceği gibi bazı gereklilikler vardır. Bunlar gibi, aşağıdaki maddelerden hangisi kısas cezâsı için gerekli olan şartlardan birisi değildir?
a) Toplu halde cinâyet suçunu işleyenlerin kısası, hepsine uygulanır.
b) Suçluların makam ve mevkîlerine göre ayrım yapılmaz; halkla devlet başkanı arasında fark yoktur.
c) Öldürülenin vârisleri veya yaralananın kendisi diyet isterse veya affederse kısas düşer.
d) Öldürülmüş olan kişi, öldürülmesi serbest olan, meselâ düşman askeri gibi birisi olmalıdır; Böyle birini öldürene kısas cezası verilir.
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1185 -
394- Oruç tutmanın mendup olduğu zamanlar, yani sünnet olan nâfile oruçlar konusunda aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) Şevval ayında altı gün oruç tutmak, âşûra orucu tutmak
b) Her ay üç gün (özellikle kamerî ayların 13, 14 ve 15. günlerinde) oruç, pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmak
c) Üç aylar denilen Receb, Şâban ve Ramazan aylarında ara vermeden oruç tutmak
d) Zilhicce ayının ilk 9 günü, haram aylarda (zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb aylarında) ve Şâban ayında bazı günleri oruçlu geçirmek
395- İslâm'a ve müslümanlara karşı savaş açanlarla ne zamana kadar savaşma izni ve emri verilmiştir?
a) Müslümanlar, dünyevî çıkarlarını teminat altına alıncaya, rahat edinceye kadar
b) (Yeryüzünde) Fitne kalmayıp, din sadece Allah için tatbik edilinceye kadar
c) Bütün inkârcılar tamamen öldürülüp yok edilinceye kadar
d) İslâm devleti kuruluncaya, Allah'ın hükmü ile hükmedilinceye kadar
396- Nûr sûresinin 31. âyeti, müslüman hanımın avret mahallerini yabancı erkeklere göstermelerini yasaklıyor. Ziynet yerleri denilen kol, saç, boyun, dize kadar ayaklarını mahrem olanlara (evlenmesi yasak erkeklere) göstermesine izin veriyor. Bu âyette sıralanan bu kimseler: “Babası, kocası, kocasının babası, erkek kardeşi, erkek kardeşinin oğlu, kız kardeşinin oğlu, müslüman hanımlar, câriyesi ve kölesi, erkeklik duygusu kalmayan kimse, küçük erkek çocuk...” Âyette sayıldığı halde, burada belirtilmeyen diğer kişi, aşağıdakilerden hangisidir?
a) Amca oğlu b) Dayısının oğlu
c) Kocasının oğlu d) Teyze oğlu
397- Sözlük anlamı; aynıyla karşılık vermek, herhangi bir hakkı dengiyle takas edip değiştirmek olan ve kavram olarak, bir suç işleyenin aynı cinsten bir cezâ ile cezâlandırılması, kanın aynıyla ödetilmesine Kur’ânî kavram olarak ne ad verilir?
a) Kasâme b) Kısas c) Kıtâl d) Karz
398- Katili meçhul cinâyetlerde maktûlün bulunduğu köy veya mahalle halkından elli kişinin Allah’a yemin ederek “öldürmedik ve öldüreni de görmedik” diye yemin etmeleri anlamındaki İslâm cezâ hukuku terimine ne ad verilir?
a) Kasâme b) Kasem c) Kıstas d) Kısas
- 1186 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
399- Müslüman bir hanımın mahremi olmayan (yabancı) bir erkekle görüşmesi/konuşması konusunda uyması gereken bazı edepler vardır. Sadece hanımlara âit bu edepleri şöyle sıralayabiliriz: 1- Tesettüre uygun mütevâzi bir giysi, 2- Güzel kokudan (parfümden) kaçınmak, 3- Konuşurken ciddî olmak, 4- Hareketlerde ağırbaşlı olmak. Karşılıklı her iki cinsin de uymaları gereken bazı İslâmî edepler de vardır. Bunlardan bazıları şunlardır: 1- Görüşme ortamının ciddî olması, 2- Gözlere sahip olup harama bakmama, 3- Birbirlerine dokunmaktan ve genel olarak tokalaşmaktan kaçınma, 4- Halvetten (kapalı bir yerde, başkalarının şüpheleneceği veya töhmet altında bulunacak şekilde karşı cinsle yalnız kalmaktan) kaçınma vb. Aşağıdakilerden hangisi, uyulması gereken bu edeplerden biri değildir?
a) Şüpheli veya sakıncalı yerlerde bulunmaktan kaçınma
b) Açık ve gizli günahtan, haram olan şeylerden kaçınma
c) Haremlik-selâmlık uygulaması veya perde arkasından konuşma, yani yüzyüze konuşmaktan kaçınma
d) Tekrarlanan uzun görüşmelerden, lâubâlilikten, gereksiz samimiyet ve laçkalıktan kaçınma
400- Seriyye ne demektir?
a) Peygamberimiz’in katılmadığı, bir sahâbînin kumandası altında gönderdiği askerî birlikler
b) Savaş ve benzeri bir maksatla, çarpışma yapılmasa bile Hz. Peygamber’in katıldığı askerî seferler
c) Allah yolunda gayret göstermek, çaba sarfetmek, İslâm’ı savunmak için ortaya konan bedenle, fikirle, malla veya mânevî yönünü olgunlaştırma gayretiyle ortaya konan uğraşlar
d) Kâfirlere karşı yapılan her çeşit seferler ve bu maksatla gerçekleştirilen askerî faâliyetler
401- Kısas cezâsı hangi durumda hafifletilebilir veya affedilebilir?
a) Öldüren kişinin zengin olması halinde
b) Öldüren kişinin makam-mevkî sahibi olması halinde
c) Öldürülen şahsın vârisleri tarafından bağışlanması halinde
d) Öldürme cezâsının hafifletilmesi veya affı asla sözkonusu değildir.
402- Doğru olanın veya doğru bildiğinin aksini söylemeye Arapça’da Kur’ânî kavram olarak ne ad verilir?
a) Sıyâm b) Sadâkat c) Tekzîb d) Kizb
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1187 -
403- Bakara sûresindeki 195. âyette "Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın" denilmektedir. İnsanlar kendilerini kendi elleriyle nasıl tehlikeye atabilirler? Bu âyette kast edilen mânâ nedir?
a) Allah'ın vermiş olduğu rızıktan güçleri yettiği halde ihtiyaç sahiplerine dağıtmayıp infakı ve cihadı terketmek
b) Savaş ve benzeri durumlarda öleceğini bile bile, düşman saflarına doğru ileri atılmak
c) Dünyevî sıkıntılardan dolayı kendi elleriyle kendine zarar verip intihar etmek
d) Devamlı oruç tutup aç kalarak kendini açlığa ve dolayısıyla ölüme terketmek
404- Öldürülen şahsın velîsinin katili bir miktar bağışlaması halinde kısas uygulamaktan vazgeçilir. Ancak, katil tarafının öldürülen kişinin velîsine veya yakınlarına belirlenen bir miktar tazmînat ödemesi gerekir. Bu ödemenin kavram olarak adı nedir?
a) Rüşvet b) Diyet c) Kan parası d) Bağış
405- “Hoşunuza gitmediği halde savaş size yazıldı/farz kılındı...” (2/Bakara, 216). Bu âyetin devamında aşağıdakilerden hangi insanî gerçek vurgulanmaktadır?
a) Sizin şer zannettiğiniz hayır, hayır zannettiğiniz şer olabilir. İnsanların hayır ve şer bilgisi ölçü değildir.
b) İnsanlar, bir şeyin arka planını araştırma gayreti içerisinde olmamalıdır. İnsanların savaş gibi İlâhî emirlerdeki hikmeti kavramaları mümkün değildir. Hikmet arayışı ölçü değildir.
c) Sizin hoşunuza gitmeyen bir şey hayırlı, hoşunuza giden bir şey de şerli olabilir. İnsanların hevâsı, yani hoşuna gitme duygusu ölçü değildir.
d) Sizin için doğru zannettikleriniz yanlış, yanlış zannettikleriniz doğru olabilir. Sizin bilginiz hayır ve şer için ölçü değildir.
406- Aşağıdakilerden hangisi bir müslümanın irtidat edip dinden çıkmasına sebep olmaz?
a) İslâm’daki emir ve yasakların gereksiz olduğuna inanmak
b) Tâğutlara gönülden itaat etmek
c) İslâm’ın emir ve yasaklarını kabul ettiği halde bir kısmını yerine getirmemek
d) Allah’tan başkasına ilâh derecesinde aşırı sevgi saygı göstermek
- 1188 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
407- Hz. Ömer döneminden bugüne kadar dünya müslümanlarının büyük çoğunluğunun kullanageldikleri hicrî takvimle ilgili aşağıdaki hükümlerden hangisi yanlıştır?
a) Hicrî takvime, kamerî takvim, İslâm takvimi gibi adlar da verilir.
b) Hicrî takvim, Peygamberimiz’in Mekke’den Medine’ye hicretini tarih başlangıcı olarak alır.
c) Hicrî takvimde de, milâdî takvim gibi bir yıl 365 gün sürer.
d) Hicrî takvim, Atatürk devrimlerinden biri olarak milâdî 26 Aralık tarihinde Türkiye topraklarında yürürlükten kaldırılmıştır.
408- Bireyden cemaate, cemaatten devlete adım atmak demek olan hicret için, aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) Hicret, sadece bedenle bir yerden başka bir coğrafyaya göç etmek demek değildir; Amel, dil veya kalple Allah’a doğru yolculuğa da hicret denir.
b) Mekke’den Medine’ye hicret edenlere “ensâr”; onlara yardım eden Medine’li müslümanlara da “muhâcir” denir.
c) Küfürden imana, haramlardan helâllere, günahlardan sevaplara, isyandan itaate yapılan kutlu yolculuk da hicrettir.
d) Allah için gerektiğinde evi, iş yerini, mahalleyi, şehri veya ülkeyi değiştirebilmek; gerekiyorsa işi, eşi, aşı, okulu, makamı, rahatı, vatanı terk edebilmektir hicret.
409- Bilindiği gibi; idrar veya dışkı gibi ön veya arkadan herhangi bir şeyin çıkması, vücudun herhangi bir yerinden kan, irin veya sarı su çıkıp etrafına yayılması, cinsî münâsebette bulunmak veya ileri derecede sevişmek gibi şeyler maddî ve mânevî temizlik olan abdesti bozar. Bunlar gibi, abdesti bozan şeyler hakkında, aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) Teyemmüm yapan kimsenin su bulması
b) Namazda sesli olarak gülmek
c) Ağız dolusu kusmak, bayılmak, delirmek, sarhoş olmak
d) Ağlamak, oturduğu yerde veya namazda uyuklamak
410- Sözlükte; Kararlı ve şuurlu bir şekilde gayret etmek, zorluklara karşı çaba göstermek, çalışmak, iç ve dış düşmanlara karşı koymak üzere elinden geleni yapmak, bütün gayreti harcamak anlamlarına gelen Kur’an kavramı, seçeneklerden hangisidir?
a) Cihad b) Kıtâl c) Müctehid d) Cidâl
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1189 -
411- Kumar konusunda aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi yanlıştır?
a) Kumar karşılığı Arapça’da ve Kur’an’da “meysir” kelimesi kullanılır. Bu kelime, kolaylık anlamındaki “yüsr” kökünden gelmektedir. Kumar; kolaylıkla mal çarpmak veya çarptırmak olduğu için bu isim verilmiştir.
b) Nasıl sonuçlanacağı önceden belli olmayan ihtimalli bir şeye bağlı kalarak para veya mal vermeye veya almaya kumar denir. Adı ne olursa olsun bu özelliği taşıyan para veya mal karşılığı oynanan her oyun ve ortak bahis, kumardır.
c) Kumar amacıyla, yani bir tarafın kazanıp diğerinin kaybedeceği şekilde oynanan her çeşit oyun kumardır. Karşılığında bir çay veya basit bir menfaat olsa ve herhangi bir şeyin karşılıklı savunulmasıyla ortaya çıkabilecek şekilde bahse girilmesi bile kumardır ve haramdır.
d) Satranç, dama, tenis, bilardo gibi oyunlar, kumar amacıyla oynanmasa ve içlerinde zar, iskambil kâğıdı gibi temel kumar araçları bulunmamış olsa bile kumardır ve haramdır.
412- Evlenme sırasında kadına ödenen meblâğ; evlilikte kadının nikâh akdi veya cinsel temasla hak kazandığı mal, takı veya para anlamına gelen fıkhî terim, aşağıdakilerden hangisidir?
a) Mehir b) Başlık c) Velîme d) Mut’a
413- Bilindiği gibi her dönemde ortaya konabilecek cihadın farklı şekilleri vardır. Aşağıdaki seçeneklerden hangisi Allah yolunda cihadın çeşitlerinden biri değildir?
a) Nefsî isteklere karşı cihad
b) İlim ve dil ile yapılan cihad
c) Mal ile ve bedenle, canla yapılan cihad
d) Politika ile ve kâfirlerin silahını kullanıp onlardan gözükerek yapılan cihad
414- Sözlükte bir şeyi örtmek anlamına gelen ve terim olarak; insanın, akıl yürütme ve düşünme yeteneğini örten başta şarap olmak üzere her türlü içki ve uyuşturucu anlamına gelen Kur’an’ın yasaklayıp şeytan işi pislik kabul ettiği bu şeyin Arapça karşılığı nedir?
a) Şarâb b) Hamr c) Meysir d) Ensâb
415- Sözlük anlamı; reddetmek, geri çevirmek ve bir işten rücû etmek, dönmek olan ve terim olarak; iman ettikten sonra İslâm’dan dönüp başka bir dine geçmeye Kur’ânî kavram olarak ne ad verilir?
a) İrtidâd b) Şirk c) Küfür d) Dalâlet
- 1190 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
416- Nefsini temizlemek; onu şirk, günah, nifak, rics, cehâlet ve kötü duygular ve benzeri şeylerden arındırıp temizlemek, ona itaati ve takvâyı öğretmek; kısaca gönlü temizlemek anlamındaki kavram, aşağıdakilerden hangisidir?
a) Tezkiye b) Tahâret c) Tuhûr d) Vudû’
417- Aşağıdakilerden hangisi, insanı tevhid inancından çıkarıp mürted yapmaz?
a) Allah’tan başkasına ibâdet ve mutlak anlamda itaat etmek
b) Allah’tan başkasına duâ ve tevekkül etmek
c) Kur’an’daki hükümlerden bazısının günümüzde geçersiz olduğunu söylemek
d) Mü’min olduğu halde bazı günahlar işlemek
418- Rasûlullah’ın (s.a.s.) vefatından sonra dinden dönüp İslâm devletine savaş açanların isyanlarının bastırılması için yapılan askerî harekâtlara ne ad verilir?
a) Seriyye Savaşı b) Mürted Savaşı
c) Ridde Savaşları d) Şirk Savaşları
419- Bilindiği gibi, Allah adı anılarak yapılan yeminler üç çeşittir. Aşağıdakilerden hangisi, bu yemin çeşitlerinden biri değildir?
a) Ğamûs yemin; Geçmişteki veya bu zamandaki bir olayla ilgili olarak, bile bile yalan yere yemin etmektir.
b) Lağv yemini: Yanlışlıkla, yani sahibinin söylediği sözün hakikat dışı olduğu halde, doğru olduğu zannederek ettiği yemin; ya da kasıt olmadan, dil alışkanlığından dolayı insanın ağzından çıkan “hayır vallahi, evet vallahi” gibi yeminlerdir.
c) Akit Yemini: Nikâh akdi olarak yapılan yemin. Nikâh, kadın ve erkeğin birbirine bağlı olacaklarına dair Allah adına yaptıkları yemin hükmündedir. Bağlılığın zedelenmesi veya boşanma, bu yemini bozmak demek olduğundan keffâret de gerektirir.
d) Mün’akıde yemini: Bir şeyi yapmak veya yapmamak için edilen yemindir. Bu yemin gelecek ile ilgilidir.
420- İnsan, ölmeden önce vasiyet ederken, malının en fazla ne kadarını muhtaçlara ya da hayır kurumlarına bağışlayabilir?
a) İsterse tümünü bağışlamak için vasiyet edebilir.
b) Malının en çok üçte birini vasiyet edebilir.
c) Malının en fazla yarısını vasiyet edebilir.
d) Malının en fazla üçte ikisini vasiyet edebilir.
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1191 -
421- Evlenecek çift arasında dinî, iktisadî ve sosyal seviye bakımından yakınlık ve denkliğin var olmasına fıkhî terim olarak ne ad verilir?
a) Velîme/velâmet b) Kefâet/küfüv
c) Mehr-i muaccel d) İ’tidâl/mu’tedil
422- Bazı ibâdetlerin yerine getirilmesi için yapılan ve bizzat kendisi de ibâdet olan temizlenme anlamındaki abdest için, aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi yanlıştır?
a) Abdest kelimesinin Arapça karşılığı vudû’ sözcüğüdür; Kur’an’da bu kelime geçmese de hadis-i şeriflerde bolca kullanılmıştır.
b) Abdest kelimesi Farsça’da su anlamına gelen “âb” ile el mânâsına gelen “dest” kelimesinden oluşmuş bileşik isimdir.
c) Abdest, Kur’an’da Mâide sûresinin altıncı âyetiyle namaza kalkmak istendiğinde farz kılınmış bir ibâdettir.
d) Abdestin yerini hiçbir şey tutamaz. Namaz kılmak için abdest farz olduğundan ve abdestsiz namaz kılınamayacağından dolayı, su bulununcaya kadar namaz terk edilebilir.
423- Yemin keffâreti konusunda aşağıdaki seçeneklerden hangisi yanlıştır?
a) Yemin keffâreti; gücü yeterse bir köle âzâd etmek veya on fakiri sabahlı akşamlı doyurmak, ya da on fakiri giydirmektir. Kişi bu üçü arasından herhangi birini seçebilir.
b) Yemin çeşitlerinden sadece mün’akide yeminlerinin bozulmasından dolayı yemin keffâreti gerektirir; diğer çeşit yeminlerden dolayı keffâret gerekmez.
c) Yemin keffâreti konusunda tercih edilebilecek üç çeşit cezânın hiçbirine gücü yetmeyen kimse, peşi peşine üç gün oruç tutar.
d) Yemin edilmeden önce keffâret ödenip daha sonra yemin edilmesi ve bozulması durumunda bu keffâret mûteberdir/geçerlidir.
424- Müslüman olduktan sonra, İslâm’dan dönüp başka bir dine giren veya dinsizliği tercih eden kimselere ne ad verilir?
a) Müşrik b) Mürted c) Kâfir d) Müfsid
- 1192 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
425- Tarihin şâhit olduğu en önemli hicret, Hz. Peygamberimiz’in doğup büyüdüğü Mekke’den Medine’ye yaptığı göçtür. Bu hicretle ilgili olarak aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi, bütünüyle doğru değildir?
a) Peygamberimiz’in hicretinden önce Medine’nin adı “Yesrib” idi. Hicretten sonra “Peygamber Şehri” anlamında “Medinetü’n-Nebî” ve kısaca “Medine" adını aldı.
b) Bu hicretle müslümanlar toplumsal bir güce ve siyasal bir yapıya kavuştular. Hicretle birlikte İslâm devleti fiilen kurulmuş oldu.
c) Mekke’den Medine’ye hicret, Mekke’nin fethiyle bitmiş olduğu halde, müslümanların dinlerini yaşamalarına engel olunan her küfür diyarından müslümanca yaşayabilecekleri yere hicret etmeleri gerekir. Yani hicret, kıyâmete kadar sürecek bir eylemdir.
d) Mekke’de baskı gören, malları ellerinden alınan ve fakir bir hayat sürdürmek zorunda kalan müslümanlar, Medine’ye hicret eder etmez rahata kavuştular; müreffeh, zengin bir hayat yaşadılar. Peygamberimiz’in vefatına kadar savaşsız, kavgasız sâkin bir hayat geçirdiler.
426- Allah yolunda gayret göstermek, çaba sarfetmek demek olan cihad konusunda, aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi yanlıştır?
a) Kur’ân-ı Kerim’de cihad emriyle ilgili olarak birçok yerde “Canınızla ve malınızla cihad edin” denilmektedir. O yüzden önce canla sonra malla cihad edilmelidir. Canıyla cihad edemeyen kimseler malıyla hiç cihad edemezler.
b) Cihad, bir saldırı değil; olabilecek bir saldırıya karşı yapılan bir savunmadır. İslâm’a ve müslümanlara karşı yapılan saldırıyı savabilmek üzere çaba göstermek, çalışmaktır.
c) Cihad kelimesi ile savaş kelimesi aynı anlamda değildir. Savaş, salt askerî harekât olup güce dayanırken; Cihad, askeri operasyonlar da dâhil İlâhî hedefler uğruna gösterilen fikrî, fiilî ve kalbî bütün çabaları içerisine alır.
d) Cihadın, yani Allah yolunda kararlı ve şuurlu çabanın daha çok ruhsal, yani nefisle olanına mücâhede; fikir ve İslâmî ilimlerde yapılanına da ictihad denilir.
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1193 -
427- Bilindiği gibi, içki tedricî olarak yasaklanmıştır. Bu konuda Mâide sûresinde son olarak kesin bir şekilde yasaklanan içki ve kumarla ilgili olarak Bakara sûresinde bunların bazı zararları hikmet cinsinden beyan edilir. Bu özellikler, seçeneklerden hangisinden tam ve doğru olarak verilmiştir?
a) Şeytan içki ve kumar yüzünden aranıza küfür ve nifak sokmak ve sizi Allah’ı anmaktan, ibâdetlerden alıkoymak ister.
b) Şeytan içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve zulüm sokmak ve sizi Allah’ı tefekkürden, namaz ve zekâttan alıkoymak ister.
c) Şeytan içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah’ı anmaktan, namazdan alıkoymak ister.
d) Şeytan içki ve kumar yüzünden aranıza fitne ve fesat sokmak ve sizi âhireti hatırlamaktan ve Allah’ı anmaktan alıkoymak ister.
428- Evliliğin sıhhat şartları, yani evliliğin geçerli olması için gerçekleşmesi gereken esaslar konusunda, aşağıdaki seçeneklerden hangisi yanlıştır?
a) Eşler arasında sürekli veya geçici bir evlenme engeli bulunmamalıdır.
b) İcap ve kabul siygası geçici değil; süreklilik bildiren bir üslûpla ifade edilmelidir.
c) Evlilik/nikâh akdi sırasında iki şâhidin bulunması gerekir.
d) Nikâh akdini İslâm devletinin yetkilisi ya da imam/hoca icrâ etmelidir.
429- Yemin konusundaki değerlendirmelerle ilgili olarak, aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) Geçmişteki veya bu zamandaki bir olayla ilgili olarak bile bile yalan yere yemin etmek, yemin keffâretini gerektirmez.
b) Yemin, karşıdaki muhâtabın veya yemin isteyenin niyetine, o sözlerin zâhirî anlamına göredir.
c) Doğru yere çok da olsa yemin etmenin bir sakıncası yoktur. Meselâ bir esnafın, tüccarın, müşterisini iknâ etmek için ihtiyaç duyduğu oranda doğru yere yemin etmesi câizdir.
d) Bir müslüman, şartlar gerektirmedikçe, kendini mecbur hissetmedikçe yemin etmemeli; yemin ettiğinde de, sadece “vallahi”, “billâhi” veya “tallahi” diye yemin etmelidir.
- 1194 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
430- Bilindiği gibi, müslümanın dinden çıkıp irtidad etmesine sebep olan çirkin davranışlar sözkonusudur. Allah’a ibâdette O’na şirk koşmak, kâfirlerin uyduğu İslâm dışı ideolojilerin doğru olduğuna inanmak, şirk düzenlerini doğrulamak, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in getirdiklerinden bir şeyi uygunsuz görmek, İslâm’ı, dinin haram veya farzlarından birini alaya alıp eğlence konusu yapmak, mü’minlere karşı kâfirlere yardım etmek, İslâm’ın hükümlerinden birini kabul etmemek gibi. Aşağıdakilerden hangisi, bunlardan biridir, yani insanı tevhid inancından çıkarıp mürted yapar?
a) Dinî emirleri yerine getirmede gevşek davranmak
b) Namaz ve sabır gibi hayırlı amellerini Allah’a yaklaşmada vesile edinmek
c) İslâm’ın hükümlerinden birini kabul etmemek
d) Tâğutları beğenmeyip onlara isyan etmek
431- “.......... : Mirasçı, miras hakkı olan kişi demektir. Ölen bir kimsenin mal varlığına mirasçı olan akrabalarına denilir.”
“......... : Baba tarafından olan yakın akrabalar demektir. Bir miras hukuku terimi olarak; yalnız başına olduğunda bütün mirası alan, ashâbu’l-ferâizden mirasçı bulununca onlardan arta kalanı alan ve ölen mûrise araya kadın girmeksizin bağlanan erkek hısımlara denilir.”
“.......... : İslâm miras hukukunda belirli pay sahibi mirasçılar demektir. Mirastaki payları tek tek belirlenen mirasçılara, belirli pay sahibi mirasçılar anlamında bu isim verilmiştir.”
“.......... : Nesep hısımlarını ifade eder. İslâm miras hukuku terimi olarak; ashâbu’l-ferâiz ve asabeden olmayan kan hısımlarını tanımlamak için kullanılır.”
Yukarıda İslâm Miras Hukukuyla ilgili bazı kavramların tanımları yapılmış, ilgili kavramı ifade eden kelime yazılmamıştır. Boş bırakılan yerlere, sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) Vâris, Asabe, Ashâbu’l-Ferâiz, Zevi’l-Erhâm
b) Zev’l-Erhâm, Vâris, Ashâbu’l-Ferâiz, Asabe
c) Asabe, Vâris, Ashâbu’l-Ferâiz, Zevi’l-Erhâm
d) Ashâbu’l-Ferâiz, Zevi’l-Erhâm, Vâris, Asabe
432- Allah’tan başkası adına edilen yeminler konusunda, aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) Allah’tan başkası adına; meselâ baba, anne, çocuğun başı, melek, şeref, namus vb. adına yapılan yeminler, fıkhen yemin hükmünde değildir.
b) Allah’tan başkası adına yapılan yeminler hadis-i şerife göre küfürdür, şirktir.
c) En çirkin ve en veballi yemin, “dinimi inkâr edeyim ki...” “Allah’ımı inkâr edeyim ki...” “Kâfir olayım...” gibi sözlerdir. Böyle yemin eden kişi, sözünde doğru olsa bile, bu sözler imanına zarar verir.
d) Allah da, kendisinden başkası adına yemin etmez.
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1195 -
433- Vasiyet konusuyla ilgili olarak aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi yanlıştır?
a) Bir müslümanın vasiyet etmek istediği bir şey olup da vasiyeti yanında yazılı olmadan iki gece geçirmeye hakkı yoktur.
b) Bir insanın mirasçılarından bazılarına az, bazılarına çok mal bıraktığını vasiyet etme hakkı vardır. Mal, miras bırakanın kendi malıdır; istediğine dilediği şekilde vasiyet edip miras bırakır veya mirasından mahrum eder.
c) Sadaka-i câriye hükmüne giren vakıflar da vasiyet hükmü içinde değerlendirilmiştir. Vakfeden kimsenin bu konudaki vasiyetine uyulması gereklidir.
d) Bir müslümanın yazacağı vasiyetinde fânî meselelerden ziyâde, öncelikle geride kalanlara hakkı tavsiye, iyilikle emir, onlara tevhidî iman ve müslümanca hayat sürmeleri yolunda hatırlatmalar bulunmalıdır.
434- Miras konusuyla ilgili olarak aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi yanlıştır?
a) Miras, haktır, helâldır. Miras bırakanın, kazancını tümüyle haramlardan oluşturması veya farklı bir inanca sahip olması, mirasçılarını değil; kendini ilgilendiren bir konudur. O yüzden ölen mirasçı kâfir olarak ölse bile, bıraktığı mal, müslüman mirasçıları tarafından usûlüne göre taksim edilerek yenilebilir.
b) Başkasını geçindirmek zorunda olmadığından şahsî malını dilediği gibi kullanabilecek olan kadınlara, erkek kardeşlerinin yarısı kadar mirası Kur’an uygun görmüştür.
c) Mecbur olmadıkları halde, sırf dünyevî menfaat için veya daha adâletli olacağını düşündüklerinden İslâmî olmayan bir devletin mahkemesine mürâcaat edip mirasın tâğûtî hükümlere göre taksim edilmesini istemek, Nisâ sûresi 14. ve 60. âyetlere göre itikadı ilgilendiren bir konudur.
d) Mirasın paylaşılmasına, varsa vasiyetteki görevler yerine getirildikten, ölenin borcu varsa ödendikten sonra geçilir.
435- Hadis-i şeriflerde Kur’an’ın en faziletli ve en büyük âyeti, Kur’an âyetlerinin efendisi, okuyana belirli bir müddet şeytanın yaklaşamayacağı ve belâlardan korunulacağı âyet, Kur’an’ın hangi âyetidir?
a) “Âmene’r-rasûlü” diye başlayan âyet
b) Bakara Sûresinin 222. âyeti
c) Bakara Sûresinin 255. âyeti
d) Bakara Sûresinin son âyeti
- 1196 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
436- Aslî ihtiyaçların dışında, zekât nisabı kadar mala sahip olmayan veya nisaptan daha fazla mala sahip olduğu halde, bunlar ihtiyaçlarına yeterli bulunmayan kimseye ............; hiçbir şeyi bulunmayan yoksula da ............ denir.
Yukarıdaki tanımlarda boş bırakılan yere, seçeneklerdeki kelime gruplarından hangisi gelmelidir?
a) fakir – miskin b) yoksul – miskin
c) mütevekkil – zâhid d) kâsib – fakir
437- Allah’ı bilme, tanıma, O’nu bütün sıfatlarıyla öğrenip hakkında bilgi sahibi olmaya kavram olarak ne ad verilir?
a) Ru’yetullah b) Ma’rifetullah
c) Sıbğatullah d) Sebîlullah
438- Güç yetirilemeyecek emir ve yasaklara dinî literatürde ne ad verilir?
a) ısran kemâ hamelteh b) teklîf-i mâ lâ yutak
c) tekellüf-i mükellef d) teklîf-i vüs’at
439- Esmâü’l-Hüsnâ konusundaki aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a) Esmâü’l-Hüsnâ, âlimlerin ittifakı ile sadece 99 tanedir. Hadis rivâyetlerinde 99 olarak belirtilen ve Tirmizî’de tek tek sayılan bu isimlere Kur’an da başka ilâvelerde bulunmaz.
b) Kur’ân-ı Kerim’de esmâü’l-hüsnâ ile Allah’a isim verilmesi ve duâ edilmesi emredilerek O’nun isimleri konusunda eğriliğe saparak O’nu yanlış şekilde isimlendirenleri terk etmek emredilir ve onların Allah tarafından cezalandırılacakları belirtilir.
c) Tanrı kelimesi esmâü’l-hüsnâdan biri değildir. O yüzden Allah hakkında bu ismin kullanılması güzel ve doğru olmaz.
d) Esmâü’l-hüsnâ, Allah’ın isimleri olduğundan, bunlardan birini insanlara isim olarak aynen vermek doğru değildir. Özellikle, “el” belirtme takısıyla bu isimler Allah’ın dışındakiler için kullanılamaz. Yine, anlam yönüyle sadece Allah’a ait olan bir sıfatı içeren ismin, insanlara verilmesi çok yanlıştır.
440- Borç, kredi, ödünç anlamı, Arapça’da ve Kur’ân-ı Kerim’de (deyn sözcüğü dışında)hangi kelime ile karşılanır?
a) hasen b) vâde c) karz d) infak
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1197 -
441- Dâvud (a.s.)’un çok genç yaşta öldürdüğü Câlût kimdir?
a) Dâvud (a.s.)’dan önce, Benî İsrâil’i ezerek yöneten zâlim ve kâfir hükümdar
b) Hz. Dâvud’un öldürdükten sonra eski karısıyla evlendiği kendi ordusundaki güçlü komutanlarından biri
c) O zamanların süper gücü olan Amalika devletinin zâlim, zorba, güçlü ve zengin hükümdarı ve komutanı
d) Amalika kavminin ordusu içinde gücü ve savaşçılığıyla meşhur ünlü bir asker
442- Lügat anlamı taht, koltuk, sandalye demek olan; mecâzî olarak da ilim, güç, egemenlik, sultan gibi anlamlara gelen Kur’ânî kavram aşağıdakilerden hangisidir?
a) arş b) kürsî c) vüs’at d) tâkat
443- Lügatta; isteksizlik, rağbetsizlik, aza kanaat demek olan; terim olarak dünyaya ve maddî menfaate değer vermemek, çıkarcı, menfaatperest ve bencil olmamak, kalpte dünya ve çıkar kaygısı taşımamak, kanaatkâr olmak anlamına gelen İslâmî kavram seçeneklerden hangisidir?
a) kanaat b) fakr c) zühd d) tevekkül
444- “Lâ ikrâhe fi’d-dîn (dinde zorlama yoktur)” meâlindeki Bakara sûresi âyetten anlaşılması gereken nedir?
a) Hiç bir insan, diğer insanlara karşı yaptıklarından dolayı dünyada cezâ görmez, görmemelidir.
b) İnsanlar, dinî ve ahlâkî davranışlarında tümüyle özgürdür, hiçbir kınama ve suçlama ile karşılaşmamalıdır.
c) İnsanlar, din tercihlerinde ve inançlarında tam bir özgür irâde ile seçim yapma hakkına sahiptirler. Bu konularda herhangi bir baskıya uğramamalıdır.
d) Kimse kimseye karışmamalı, hiçbir konuda zorlama, baskı, yönlendirme ve tavsiyelerde bulunmamalıdır. Herkes yaptıklarının karşılığını sadece âhirette görecektir.
- 1198 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
445- Kur’ân-ı Kerim’e göre Allah’ı tümüyle inkâr edenler, önemsenmeyecek kadar azdır. Kur’ân-ı Kerim Allah’a hiç inanmayanlardan çok daha fazla, esas olarak Allah’a inandığı halde O’na şirk koşanlardan bahseder ve vurguyu en fazla tevhid konusuna yapar. Bununla birlikte Kur’an, Allah’ı inkâr etmede (ve O’na şirk koşmada) üç temel etkeni belirtir. Nedir bunlar?
a) Kibir ve inat, cehâlet ve tâğutların ifsâdı
b) Putlar ve endâd, nifak ve şirk
c) Bel’am, Karun ve Firavun zihniyeti
d) Aile, çevre, düzen ve devlet
446- Kur’ân-ı Kerim, Hz. Dâvud’un (a.s.) Allah tarafından ihsân edilen bazı özelliklerini belirtir. Kendisine Zebur, hikmet ve ilim verilmiş olması, hükümdarlık verilip yeryüzünde halife kılınması, ibâdete çok düşkün oluşu, fasl-ı hitap, yani açık ve güzel konuşması bunlardandır. Bunlar gibi Kur’an’ın ifade ettiği başka özellikler de vardır. Aşağıdaki seçeneklerden hangi grup, verilen bu özellikler konusunda tümüyle doğrudur?
a) Rüzgârın hizmetine verilmesi, kuşların dilini bilmesi
b) Adâletli karar vermesi, insanları etkilemesi, tek başına ümmet olması
c) Her gününü oruçlu geçirmesi, dağların ve hayvanların kendisiyle birlikte ibâdet etmesi
d) Demiri işleyip zırh yapması, dağların ve kuşların onunla beraber Allah’ı tesbih etmesi
447- Lügat anlamı; zorlamak, bir kimseyi istemediği ve çirkin gördüğü bir işi yapmaya mecbur tutmak olan, İslâm hukuku terimi olarak; bir kimsenin başkasına yaptığı, ondaki rızâyı kaldıran veya ehliyetini yok etmediği halde onun seçme özgürlüğünü bozan ya da şer’î yükümlülüğü kaldıran korkutma hali, yani bir kimseyi korkutmak sûretiyle rızâsı olmaksızın bir iş işlemek üzere haksız yere zorlamaya bir Kur’an kavramı olarak ne ad verilir?
a) teklif b) ikrâh c) karz d) ısr
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1199 -
448- Borç konusunda aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a) Dinin kurallarına uymak, müslümanın Allah’a borcudur. Bu borcunu ödemesi için insan, kulluk ve ibâdeti ölünceye kadar hayatının her alanına yayması gerekir. Bu, aynı zamanda Allah’la yapılan bir ticarettir.
b) Kişinin kulluk görevi olarak boynuna borç olduğu halde îfâ etmediği namaz, oruç, hac gibi ibâdetler de borç kapsamı içinde değerlendirilir.
c) Kur’ân-ı Kerim, müslümanların birbirlerine sırf Allah rızâsı için güzel bir şekilde borç vermelerini tavsiye etmekte, bu borcu sanki Allah’a verilmiş gibi değerlendirmektedir.
d) Müslümanların birbirlerine güvenmeleri çok önemli olduğu için, birbirlerinden şüphe etmeleri demek olan borçların yazılmasını Kur’an uygun görmemektedir.
449- Âyetü’l-Kürsî de denilen Bakara Sûresinin 255. âyetinde geçen, “her şeyi, bütün varlıkları tutan, koruyan, gözetip yöneten; her varlığın var oluşu O’na dayanan anlamına gelen Allah’ın güzel ismi nedir?
a) el-Hayy b) el-Kayyûm c) el-Aliyy d) el-Azîm
450- Elinde bulunanla yetinme, dünya nimetlerinden kısmetine düşene râzı olma; israf, ihtiras, tama’ ve israftan kaçınma anlamına gelen İslâmî kavram aşağıdakilerden hangisidir?
a) tevekkül b) zühd c) takvâ d) kanaat
451- Bilindiği gibi insanlar ya Allah’ın velîsi/dostu veya tâğutun velîsi/dostudur. Âyetü’l-Kürsî’den bir âyet sonra bu hüküm zikredilir. Bu konuda, aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) Allah, kendisine gereği gibi iman edenlerin velîsi, tâğut ise kâfirlerin velîsi/dostudur.
b) Allah, bütün yarattıklarının velîsidir; kâfirlerin velîsi/dostu ise kendileri gibi kâfir olanlar ve kendilerini sevenlerdir.
c) Allah, iman edenleri karanlıklardan nûra çıkarır; tâğut ise, dostlarını aydınlıktan karanlıklara ulaştırır.
d) Allah’ın dostlarına korku ve üzüntü yoktur; kâfirlerin hayatı karanlıklar içinde geçeceği gibi, âhirette de ebedî azap onlaradır.
452- Âcizlik gösterme, Allah’a güvenip dayanma, O’nun hükmünün kesinlikle meydana geleceğine gereği gibi inanma ve alınması gerekli tedbirleri aldıktan sonra gönlünü sadece Allah’a bağlama anlamındaki Kur’ânî kavram nedir?
a) zühd b) tevekkül c) kanaat d) ğınâ
- 1200 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
453- Lügat anlamı; güzel ödünç verme demek olan ve terim olarak; dinin emirlerine uygun, hiçbir maddî çıkar düşüncesi gözetmeksizin sırf Allah rızâsını kazanmak ve din kardeşinin sıkıntısını gidermek amacıyla karşılıksız borç vermeye Kur’an kavramı olarak ne ad verilir?
a) deyn b) infak c) fî sebîlillâh d) karz-ı hasen
454- Hz. Dâvud’un (a.s.) bu şekilde oruç tuttuğu için Peygamberimiz’in “savm-ı Dâvud” olarak açıkladığı ve nâfile oruçların en faziletlisi olarak belirttiği oruç, hangi zamanlarda tutulan oruçtur?
a) Recep, Şaban ve Ramazan aylarında toplam üç ay devamlı tutulan oruç
b) Senenin yarısının oruçla geçirildiği, yani sene boyunca bir gün yenilip bir gün tutulan oruç
c) Her pazartesi ve perşembe günleri tutulan oruç
d) Sene boyunca bir ay tutulup bir ay yenilen ve bu şekilde senenin yarısında tutulan oruç
455- Kur’ân-ı Kerim’de, bir haram için diğer yasaklara karşı çıkılırken kullanılan ifadelerden çok daha sert üslûp kullanılır. Bu yasağı çiğneyen kimsenin şeytan çarpmış kişiye benzetildiği, cehennemlik olduğunun vurgulandığı, malının bereketinin gideceği belirtilen, Allah’ın sevgisini kaybedeceği ifade edilen, Allah ve Rasûlü tarafından ilân edilmiş bir savaşla karşı karşıya olduğu açıklanan bu haram nedir?
a) sihir/büyü b) hamr/içki c) ribâ/fâiz d) meysir/kumar
456- Allah’a, O’nun zâtında, sıfatlarında, isimlerinde, fiillerinde ortağı ve dengi olmadığına, O’nun doğmadığına ve çocuğu olmadığına iman edip O’nu birlemek demek olan tevhid, klasik kabul içinde en genel şekliyle hangi kısımlara ayrılır?
a) Rubûbiyet ve ulûhiyet tevhidi olmak üzere ikiye ayrılır.
b) Zât, sıfat ve esmâ tevhidi olmak üzere üçe ayrılır.
c) Kâinattaki tevhid, toplumda tevhid ve kişide tevhid olmak üzere üçe ayrılır.
d) Tâğutların reddi olarak tevhid ve bel’amların reddi olarak tevhid olmak üzere ikiye ayrılır.
457- Lügatte sınır, sınır çekmek, son, bıçak ağzı, bilemek, dikkatle bakmak, ayırmak, şer’î ceza ve ceza tatbik etmek anlamlarına gelen; İslâm hukuk terimi olarak da, İslâmî ölçüler, İslâm’ın ortaya koyduğu helâl-haram sınırları, miktarı ve niteliği nasslarda belirlenmiş olan şer’î cezalar demek olan kavram, aşağıdakilerden hangisidir?
a) hesap b) had c) ceza d) karz
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1201 -
458- Hadis-i şerifte “öyle bir zaman gelecek ki, o devirde onu yemeyen kalmayacak. Doğrudan yemeyen kimseye en azında buharı veya tozu bulaşacak” denilen, günümüzde nice insanın câiz görerek yediği veya sakınan insanlara da düzenin ve çevrenin dayatmaları ve yönlendirmeleriyle az-çok bulaştığı bu şey nedir?
a) haram b) fâiz
c) kumar parası d) haram kazanç
459- Dâvud (a.s.) zamanında, peygamberlerinden cihad için bir hükümdar ve komutan istedikleri ve Allah tarafından hükümdar olarak Tâlût’un gösterilmesine rağmen, İsrâiloğulları onun melikliğine neden karşı çıkmışlardı?
a) Hükümdarda olması gereken bilgiye sahip olmadığı ve vücutça güçlü olmadığı için
b) Aynı dili konuşmadıkları için
c) Onun Allah tarafından tâyin edildiğine inanmadıkları için
d) Onda servet ve zenginlik yönünden geniş imkânlar olmadığı ve kendilerini hükümdarlığa daha lâyık gördükleri için
460- Tâlût ve askerleri, Câlût ve ordusuna karşı savaşmak için ayrıldıktan sonra bir nehir kenarına vardıklarında Tâlût, askerlerinin ırmaktan içmemelerini istemiş, fakat onların çoğu içmişti. Bu suyun içilmesinin yasaklanma sebebi ne idi?
a) Irmağın zehirli olma ihtimali vardı
b) Su içince savaş kabiliyetlerini yitirebilirlerdi
c) Su içme sebebi ile zaman kaybedilebilirdi
d) Askerlerin inançları ve disiplinleri imtihan ediliyordu
461- Allah'ın, mükâfatlarının kendi katında olduğunu; kendileri için hiçbir korkunun ve üzüntünün asla olmayacağını müjdelediği kimselerin özellikleri hakkında, aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) Nâfile ibâdetleri ihmal etmemek
b) İman edip sâlih amel işlemek
c) Namazlarını dosdoğru kılmak
d) Zekâtlarını hakkıyla vermek
- 1202 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
462- Hadis-i şerifte; kime, hangi şekilde iftirâ atanın Cehennemde oturacağı yere hazırlanması istenmektedir?
a) Allah’a, O’nun kitap ve peygamber gönderdiğini kabul etmeyerek
b) Din’e, İslâm’ın tek geçerli din olduğunu ve insanların tüm temel problemlerine çözüm getirdiğini kabul etmeyerek
c) Peygamberimize, onun söylemediği bir sözü ona isnâd ederek
d) Peygamberlere, onların getirdikleri vahyi ve mûcizeleri yalanlayarak
463- Tuzak, hile ile aldatma, renklendirme, birini hile ile maksadından döndürme, hile, plan ve tedbir anlamlarına gelen Kur’an kavramı, aşağıdakilerden hangisidir?
a) Kazf b) Zillet c) Mülâane d) Mekr
464- Kur’ân-ı Kerim’de belirtilen sünnetullaha göre Allah’ın, kendilerine yardım etmesi için, mü’minlerin ne yapması gerekmektedir?
a) İbâdet ve duâ etmesi
b) İman edip sâlih amel işlemesi
c) Allah’a (Allah’ın dinine) yardım etmesi
d) Kâfirlere karşı cihad bilincinde olması
465- Kelime anlamı; insanın yenilmesine engel olan şey demek olan; üstünlük, şeref, haysiyet, kuvvet ve güç sahibi olmasını ifâde eden; kişinin alçaklıktan uzak değerini, şerefinin yüceliğini ve gâlibiyetini içeren kavram, seçeneklerden hangisidir?
a) Ensâr b) İzzet c) Mekr d) Şeref
466- Yaklaşık aynı dönemlerde yaşayan ve aynı çevrelerde, birbirlerine yakın yerlerde görev yapan Hz. İsa, Zekeriyya ve Yahya Peygamberlerin birbirlerine akrabâlık yönüyle yakınlıkları hakkında seçeneklerden hangisi doğrudur?
a) Hz. Zekeriyyâ, İsa (a.s.)’nın annesi Hz. Meryem’in teyzesinin kocasıdır; Hz. Yahyâ’nın da babasıdır.
b) Hz. Yahyâ, İsa (a.s.)’nın annesi Hz. Meryem’in kuzeni ve Hz. Zekeriyyâ’nın babasıdır.
c) Hz. İsa, Hz. Zekeriyyâ’nın teyzesin kocasıdır; Hz. Yahya’nın da kuzenidir.
d) Hz. Zekeriyyâ, Hz. Yahyâ’nın amcası ve Hz. İsa’nın halasının kocasıdır.
467- Lugat anlamı; kaynağa döndürmek olan, bir şeyi, kendisinden kastedilen mânâya ve gâyeye döndürmek şeklinde de tanımlanan, sonuç, varacağı nokta, döneceği durum anlamında da kullanılan Kur’an kavramı, aşağıdakilerden hangisidir?
a) Muhkem b) Müteşâbih c) Tefsir d) Te’vil
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1203 -
468- Talmud ne demektir?
a) Kitab-ı Mukaddes’in ilk bölümü olan Ahd-i Atik’in, yani Tevrat’ın bölümlerinden birinin adı
b) Yahûdîlerin dinî kanunlarını tefsir eden ve bu kanunlara göre ortaya çıkabilecek yeni problemlerine çözüm getiren en önemli derleme kitaba verilen ad
c) Hıristiyanlarca İnciller gibi kutsal sayılan, Ahd-i Cedid’in bölümlerinden biri, Pavlos’un risâlelerinden/kitaplarından birinin adı
d) Bugünkü İncillerde belirtildiği şekilde, Hz. İsa’nın havârîlerinden birinin adı.
469- Kur’ân-ı Kerim’e göre, müteşâbih âyetlere uyanlar kimlerdir?
a) Kalplerinde eğrilik bulunan, te'vil edip çarpıtarak toplumda fitne çıkarmak isteyenler
b) Kur'an ilimlerinde derinliğe ulaşmak isteyen âlimler
c) Kur'an'dan hüküm çıkararak insanların problemlerine çözüm getirmek isteyenler
d) Bu âyetlerle ictihad edip fetvâ verme gayretinde olan ilim ehli
470- Hz. Âişe anamıza atılan çirkin iftirâ olayına Kur’an kavramı olarak ne ad verilir?
a) Kazf b) İfk c) Lian d) Mekr
471- Kur’ân-ı Kerim’de uzun müddet peygamberlik yaptığı halde çok az insanın hidâyetine vesile olduğu, kendi oğlu ve karısı bile iman etmeyip müşrik olarak öldüğü belirtilen, putperest kavminin çeşitli hile ve baskılarına uzun zaman sabreden ulü’l-azm peygamber kimdir?
a) İsa (a.s.) b) Yahyâ (a.s.) c) Mûsâ (a.s) d) Nûh (a.s.)
472- Mal-mülk konusuyla ilgili aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) Kur’an’a göre mal ve mülkün sahibi Allah’tır; insan sadece emânetçidir.
b) Allah, malı-mülkü dilediğine verir, dilediğinden de alır.
c) Mal, bir fitne/imtihan olduğundan, malını müdâfaa için öldürülen kimse, büyük günah üzere ölmüş sayılır.
d) Ölmüş (murdar) hayvan eti, bozuk gıdalar, zehirli maddeler gibi insanların yararlanamayacağı şeyler mal sayılmaz.
- 1204 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
473- Kur’ân-ı Kerim, iftirâ konusuyla ilgili olarak “ondan daha büyük zâlim kim olabilir?” dediği insanların özellikleri nelerdir?
a) Allah’a yalan uydurup şirk koşarak iftirâ eden müşrikler
b) Rasûlullah’ın iffet timsâli eşine iftirâ atan münâfıklar
c) İslâm’a hakaret eden ve Dine iftirâ atan müfterîler
d) Peygamberimiz’in söylemediği sözleri O’na isnâd edip hadis uyduranlar
474- Münâfıkun Sûresinin 8. âyetinde “izzet”in (onur, şeref; yenilgiye uğramayı ve aşağılanmayı önleyen güç, saygın konum) kime âit olduğu vurgulanır?
a) Yalnızca Allah’ın
b) Allah ve Rasûlünün
c) Allah, Rasûlullah ve sahâbîlerin
d) Allah, O’nun Rasûlü ve mü’minlerin
475- Hz. Yahyâ’nın Kur’ân-ı Kerim’de bahsedilen özellikleri konusunda aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) Hz. Yahyâ’ya, henüz çocuk iken hikmet verilmiş, Kitab’ı kuvvetle tutması (onun hükümlerine sarılması) emredilmiştir.
b) Kur’ân-ı Kerim, “Yahyâ” adının, çok meşhur olduğunu, önceki kavimlerdeki sâlih insanların, çocuklarına bu ismi sık sık verdiklerini belirtir.
c) Ona kalp yumuşaklığı ve (günahlardan) temizlik verilmiştir. O Kur’an’da “takî” (müttakî) diye vasfedilmiştir.
d) Ana-babasına itaatlidir. “Dünyaya getirildiği gün, öleceği gün ve diri olarak (kabrinden) kaldırılacağı gün ona selâm olsun!” denilmektedir.
476- Kur’ân-ı Kerim’deki “ensârullah” kavramının kapsamına giren insanlar kimlerdir?
a) Mekke’den Medine’ye hicret eden muhâcir mü’minlere her türlü yardımı seve seve yapan Medine’li ensâr
b) Hz. İsa’nın; “Allah yolunda benim yardımcılarım kim olacak?” sorusuna “biz” diye cevap veren havârîler
c) Mallarıyla Allah yolunda infak eden ve canlarıyla cihad eden Peygamberimiz’in tüm ashâbı
d) Allah’a (Allah’ın dinine) yardım etmeye hazır ve bu yolda zorluklara göğüs gerecek her dönemde ve her yerdeki şuurlu, fedâkâr mü’minler
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1205 -
477- Mekr kavramının Kur’ân-ı Kerim’de kâfirlere ve Allah’a nisbet edildiği halde mü’minlere nisbet edilmemesinin sebepleri konusunda aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) Sünnetullah, yani Allah’ın yeryüzündeki değişmez kanunu gereği kâfirlerin her konudaki tavrına karşı, mü’minler değil; Allah müdâhale etmektedir.
b) Kizb/yalan gibi mekr de, mü’minlerde normal halde bulunmaması gereken bir özelliktir. Mekr etmek, mü’minlerin emin ve ıslah edici özellikleriyle bağdaşmamaktadır.
c) Mekr, o kadar çirkin bir fiildir ki, bu suçun cezâsını aynı cinsten olmak üzere hemen Allah veriyor. Mekrin karşılığını/cezâsını mekr olarak mü’minler verecek olsa, âdil ve âcil olarak gerekli cezâ verilmeyebilir.
d) Kâfirler, sayılarını ve imkânlarını birleştirerek tüm mekr çeşitleriyle müslümanlara tavır alsalar bile, bunun cevabını ve cezâsını Allah üzerine aldığı için, sayıca ve kuvvet yönünden zayıf mü’minlerin imanları ve dâvâlarına güvenleri sarsılmamış, hatta güçlenmiş olur.
478- Lugatta; Bir şeyi açıklamak, keşfetmek anlamına gelen, terim olarak; beşerî tâkat oranında, Allah Teâlâ’nın murâdına delâlet etmesi yönünden Kur’ân-ı Kerim’i inceleyen bir ilim mânâsında kullanılan kavram, seçeneklerden hangisidir?
a) Te’vil b) Tefsir c) Müteşâbih d) Muhkem
479- “Kazf” kelimesi, İslâmî literatürde terim olarak ne anlamda kullanılır?
a) Nâmuslu bir erkek veya kadına zinâ suçlaması yaparak ona zinâ iftirâsı atmak
b) İslâm tarihinde mü’minlerin annesi Hz. Âişe’ye münâfıklar tarafından uydurulan çirkin iftirâ olayı
c) Zinâ sebebiyle evliliği sona erdirme yöntemi olarak; kocanın karısını zinâ ile suçlaması ve bunu dört şâhitle ispat edememesi halinde hâkim önünde ve özel şekilde, karı-kocanın karşılıklı olarak lânetleşip yeminleşmesi
d) Bir kadını zinâ ederken görmek ve bunu dört şâhitle ispat ederek o kadının zinâ cezâsına çarptırılmasına sebep olmak
480- A’râf Sûresinin 99. âyetine göre; Allah’ın mekrinden emîn olan/güvende olanlar kimlerdir?
a) Sâlih amel sahibi mü’minler
b) Hüsrânda olan kâfirler
c) Allah’ı kandırabileceğini düşünen münâfıklar
d) Her konuda Allah’a güvenen müttakî mü’minler
- 1206 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
481- Kur’ân-ı Kerim’de yahûdilerin bazı peygamberleri haksız yere öldürdükleri belirtilir. Kesin olarak bilinmemekle beraber, İslâm tarihçileri, bunların ikisinin ismi üzerinde büyük oranda ittifak etmişlerdir. Hangi seçenekte bu peygamberlerin ismi doğru olarak verilmektedir?
a) Hz. Yahyâ ve Hz. Zekeriyyâ
b) Hz. Yûşâ ve Hz. Yahyâ
c) Hz. Yahyâ ve Hz. İsa
d) Hz. Zekeriyyâ ve Hz. Elyesâ
482- Daha doğmadan Allah’a adanıp dâvâya vakfedilmiş olan ve güzel bir bitki gibi yetiştirilip Allah tarafından özel nimetlerle rızıklandırılan zâtın ismi seçeneklerden hangisidir?
a) Hz. İsa b) Hz. Meryem
c) Hz. Zekeriyyâ d) Hz. İsmâil
483- Birbirine benzeyen birey ve cüzleri bulunan şeyler, kendisinde karışıklık ve iltibas bulunan şey anlamına gelen, terim olarak Kur’ân-ı Kerim’de mânâsı kapalı, birçok anlama gelebilen, tefsirinde güçlük çekilen âyet veya kelimelere Kur’an kavramı olarak ne ad verilir?
a) Te’vil b) Muhkem c) Müteşâbih d) Tefsir
484- Bilindiği gibi, Allah Teâlâ’nın Hz. İsa’ya inzâl ettiği İncil ile bugün hıristiyanlarca kutsal kabul edilen İnciller arasında bazı farklar vardır. Hz. İsa’ya indirilen İncil tek olduğu halde, hıristiyanlar dört ayrı İncil kabul ederler. Seçeneklerden hangisi, günümüzde Kitab-ı Mukaddes’e göre sırasıyla bu dört İncil’i göstermektedir?
a) Matta, Tomas, Yuhanna, Petrus
b) Matta, Markos, Luka, Yuhanna
c) Pavlos, Matta, Petrus, Barnabas
d) Marko, Luka, Pavlos, Barnaba
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1207 -
485- Tahrif konusundaki aşağıdaki ifâdelerden hangisi yanlıştır?
a) Tahrif, bir kelimede harflerin yerini veya bir harfi değiştirme, bozma demektir. Bir ibârenin anlamını değiştirme, İlâhî kitaplar üzerinde herhangi bir kelimenin bile bile değiştirilmesi demektir.
b) Kur’ân-ı Kerim metnini tahrif ettirmeyerek Kıyâmete kadar aslını aynen korumayı Allah Teâlâ üzerine almıştır. Ama Tevrat ve İncil, o dönemlerdeki bilginlere havâle edilmiş, onlar da bazı çıkarlar ve kıskançlıktan dolayı bu emânetleri koru(ya)mayıp tahrif edilmesine sebep olmuşlardır.
c) Kur’an, metin olarak tahrif edilmemiştir ve edilmeyecektir, ama hadisler için bu sözkonusu değildir. Peygamber sözü olmayan nice uydurma hadisler ortaya atılmış ve bazı hadislere ilâvelerde bulunulmuş, yani hadisler yer yer tahrife uğramıştır.
d) Bugünkü Tevrat ve İncil, İslâm inancına göre tümüyle tahrif edilmiştir. Asıl Tevrat ve İncil'le bugünkü kutsal kitaplar arasında hiçbir ilişki kalmamıştır. Bugünkü Tevrat ve İncillerde, Kur'ân-ı Kerim'in tasdik ettiği hiçbir hüküm yoktur.
486- Zinâ sebebiyle evliliği sona erdirme yöntemi olarak; kocanın karısını zinâ ile suçlaması ve bunu dört şâhitle ispat edememesi halinde hâkim önünde ve özel şekilde, karı-kocanın karşılıklı olarak lânetleşip yeminleşmesine İslâm hukuk terimi olarak ne ad verilir?
a) Hud’a b) Kazf c) Lian d) Keyd
487- Hristiyanlara göre tek İlâhî kitap kabul edilen Kitab-ı Mukaddes konusunda aşağıdaki yargılardan hangisi doğrudur?
a) Kitab-ı Mukaddes, sadece dört İncilden ibâret kitaptır.
b) Tevrat ve İncillerden meydana gelmiştir. İçinde başka kitap yoktur.
c) Eski Ahit adı verilen 39 ve Yeni Ahit denilen 27 kitaptan meydana gelmiş koleksiyona Kitab-ı Mukaddes adı verilir.
d) Kitab-ı Mukaddes'in içinde yahûdilerin tüm kutsal kitapları da bulunduğu için, yahûdiler de Kitab-ı Mukaddes'e inanırlar.
- 1208 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
488- Dirâyet tefsiri ne demektir?
a) Tefsircinin, âyet hakkında açıklayıcı bir nakil bulamayınca kendi görüşüne başvurup Kur’an ve Arapça ile ilgili bilgilerden de yararlanarak ictihad edip Kur’an âyetlerini açıklayıp tefsir etmesi
b) Seleften nakledilegelen eserlere dayanan naklî tefsirdir. Bu tefsirde, hadis-i şerif, siyer ve İslâm tarihi ile ilgili kitap ve rivâyetlerden yararlanılarak âyetlerin nüzul sebepleri ve anlamları gösterilerek yapılan tefsir çeşidi
c) Mânâsı, te’vil ve tahsis kabul etmeyecek derecede açık olan muhkem âyetlerin tefsiri
d) Allah’ın zâtı ve sıfatlarıyla, gelecekle ilgili gaybî boyut taşıyan kıyâmet, cennet ve cehennemin keyfiyeti ve mecâzî ifâdelerle ilgili müteşâbihlerin tefsiri
489- Kur’ân-ı Kerim’de belirtildiğine göre, kendi ifâdesiyle gece-gündüz kavmini taptıkları putları terkedip şirksiz bir şekilde Allah’a iman ederek O’na kulluk yapmaya dâvet ettiği halde, dünyevî ölçüler içinde mağlûp/başarısız olan ve kavmi için “bu zâlim kâfirlerin hiçbirini yeryüzünde sağ bırakma” diye duâ eden peygamber kimdir?
a) İsa (a.s.) b) Nûh (a.s.)
c) Zekeriyyâ (a.s.) d) İbrâhim (a.s.)
490- Sağlam, anlamı açık, yoruma ihtiyaç hissettirmeyen, şüphe kabul etmeyen anlamlarına gelen; âyet ve hadislerde bulunan ve sevk edildiği maksada delâlet eden lâfız mânâsına gelen, anlamı te’vil ve tahsis kabul etmeyecek derecede açık olan lâfızlara ne denir?
a) Muhkem b) Te’vil c) Rivâyet d) Keyd
491- Tevrat hakkında, aşağıdaki ifâdelerden hangisi yanlıştır?
a) Tevrat’ın bir adı da Ahd-i Atîk, yani Eski Sözleşme’dir. Hem yahûdîlerce ve hem de hıristiyanlarca kutsal kabul edilen kitapların toplamına bu ad verilir.
b) Aslında Tevrat, Kitab-ı Mukaddes’in 39 kitaptan meydana gelen ilk bölümü olan Eski Ahid’in, Hz. Mûsâ’ya indirilen ilk beş bölümüne verilen addır.
c) Kur’ân-ı Kerim, Hz. Mûsâ’ya indirilen kitabın adı olarak Tevrat’tan hiç bahsetmez. Hz. Mûsâ’ya suhuf/sayfalar ve Kitap verildiğinden bahseder. Tevrat’ı da, Hz. Mûsâ’dan bağımsız olarak konu edinir.
d) Tevrat’a, yani Kitab-ı Mukaddes’in ilk bölümündeki kitaplara Allah’ın vahyi/kitabı olarak inanan yahûdiler, kitabın ikinci bölümü olan İncillere de inanırlar.
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1209 -
492- Kur'an'da bazı âyetler vardır ki, mânâlarını en doğru olarak sadece Allah bilir. Derin bilgi sahipleri ise, onlar hakkında ayrıntıya girmek istemezler ve yanlış konuşmaktan Allah'a sığınırlar. Hükmü kesin olmayan bu âyetlerde acziyetlerini kabul edip mânâ zorlamasına gitmezler. Kur'an'daki bu türden âyetlere ne ad verilir?
a) Mecaz b) Müteşâbih c) Kinâye d) Furkan
493- Bilindiği gibi, İncillerin bulunduğu hıristiyanlarca kutsal sayılan Kitab-ı Mukaddes’te Pavlos’a âit birçok mektup ve Rasullerin İşleri gibi kitaplar onlara göre İlâhî vahy sayılır. Mektupları ve yazdığı kitaplar, aynen İnciller gibi bağlayıcı ve kutsal kabul edilen Pavlos kimdir?
a) Hz. İsa’nın havârîlerinin lideri
b) Hz. İsa’nın havârîlerinden biri
c) Hz. İsa’nın İncilleri yazdırdığı kâtibi
d) Hz. İsa zamanında yaşayan yahûdîlerden ve İsa’dan sonra hıristiyanlığı kabul ettiği söylenen birisi
494- Âcizliğini kabul edip Allah’a güvenip dayanma, O’nun hükmünün mutlaka meydana geleceğine kesin olarak inanma ve alınması gereken tedbirleri alma anlamında Kur’anî terim, seçeneklerden hangisidir?
a) İman b) Tevekkül c) Müşâvere d) Azim
495- İstişâre konusuyla ilgili aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) İstişâre, kişinin kendisini ilgilendiren konularda başkalarının görüşüne başvurması olduğu gibi; aynı zamanda, müslüman idârecilerin ümmetin durumunu ilgilendiren konularda ehil/uzman ve emin/güvenilir kişilere danışmasıdır.
b) Peygamberimiz (s.a.s.), ümmetine istişâreyi tavsiye ve ona teşvik ettiği gibi; aynı zamanda kendisi de Bedir’de Ebû Süfyan’ın geldiğini haber alınca ne gibi tedbir alınacağı konusunda Ensarla müşâvere etmiş, Bedir esirleri konusunda, Uhud ve Hendek Gazvelerinde, Hudeybiye’de, Tâif seferinde, İfk hâdisesinde, ezan konusunda olduğu gibi birçok mevzûda ashâbıyla istişâre etmiştir.
c) İslâm’daki istişâre sistemi, azınlıkların değil; çoğunluğun görüşünün alınmasını gerektirdiği gibi; aynı zamanda, halkın ve danışılanların çoğunluğunun görüşünün tercih edilmesini gerektirir. Parmak hesâbıyla çoğunluk hangi görüşü savunuyorsa, o görüşün tatbik mecbûriyeti vardır.
d) Hakkında açık bir hüküm bulunan dinin temel emir ve yasaklarının uygulanıp uygulanmamasıyla ilgili istişâre olmaz. İstişâre, bir nevi ictihad demektir. Konusunu ise Kur’an ve Sünnetin açıkça beyan etmediği konular teşkil eder.
- 1210 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
496- Lügat anlamı; belli bir zaman parçası ve bu parçanın sonu, vakit ve son demek olan; terim olarak, insanın veya herhangi bir canlının, kendisine tâyin edilen ömür ve ömrün son bulması anlamına gelen Kur’an kavramı, aşağıdakilerden hangisidir?
a) Ölüm b) Mevt c) Ömür d) Ecel
497- Ma’rûf ve münkerin tanımıyla ilgili, aşağıdakilerden hangisi tam doğrudur?
a) Kur’ân-ı Kerim’de açık olarak emredilen farzlara ma’rûf; Kur’an’da açık olarak yasaklanan haramlara da münker denilir.
b) İnsanların ve özellikle yöneticilerin emrettiklerine ma’rûf; yasaklayıp men ettiklerine de münker denir.
c) Şeriatın emrettiği, Kur’an ve Sünnete uygun düşen güzel şeylere ma’rûf; Allah’ın râzı olmadığı, günah ve çirkin şeylere de münker denir.
d) Toplumda iyi görülen ve kitaplarda iyi ve güzel olduğu bildirilen her şeye ma’rûf; kötü ve çirkin görülen her şeye de münker denir.
498- Tevekkül kavramına mesnet olan ve Allah’ın, kendisine dayanılıp güvenilmesi gereken tek zât olduğunu belirten esmâü’l-hüsnâsından olan ismi, seçeneklerden hangisidir?
a) el-Azîz b) el-Vekîl c) er-Razzâk d) er-Rahmân
499- Aşağıdaki seçeneklerden hangisi, gâlibiyet kavramına anlam yönüyle yakın Kur’ânî terimlerden değildir?
a) Azim ve tevekkül
b) İzzet ve tevfîk
c) Zafer ve nusret
d) Felâh ve nasr
500- Gâlibiyet kavramıyla ilgili aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) Allah Teâlâ, mü’minleri gâlip getireceğine dâir söz vermiştir.
b) Allah’ın yardımını bekleyenler, Allah’ın dinine yardım etmelidir.
c) Gâlibiyet, zafer ve başarı, çok ile değil; Hak ile birlikte olmakla mümkündür.
d) Allah, mü’minlere dünyada asla mağlûbiyet vermeyecektir. Gâlip gelemeyen mü’minler gerçek mü’min olmadıklarından mağlûp olmaktadırlar.
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1211 -
501- Ahzâb Sûresi, 21. âyetinde “Rasûlullah’ta sizin için çok güzel örnekler vardır” deniliyor ve bazı özellikler sayılarak bu vasıftaki kişiler için örnek olduğu vurgulanıyor. Sayılan bu özelliklerle ilgili aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) Allah’a kavuşmayı umanlar
b) Âhiret güne kavuşmayı umanlar
c) Namaz kılanlar
d) Allah’ı çok zikredenler
502- İstihâre konusuyla ilgili aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) Hakkında açık bir hüküm bulunan dinin emir ve yasaklarının yapılıp yapılmamasıyla ilgili istihâre olmaz.
b) İstihâre, ef’âl-i mükellefînden mubah alanına giren ve kişinin kendisi veya yakınlarıyla ilgili önemli gördüğü hususlarda yapılır.
c) İstihâre, istişâreden önce yapılır. İstihârenin hayırlı veya şerli çıkmasına göre istişâre yapılır.
d) Peygamebrimiz (s.a.s.)’in tavsiye ettiği sünnet veya mendup kabul edilen istihârede uykuya yatmak, rüyada yeşil veya siyah görmek diye bir şey yoktur.
503- Sözlükte “ısrarla istemek, kasdetmek, karar vermek, irâde, sabır” gibi anlamlara gelen; Kur’an’da ve terim anlamı olarak “iyilikte sebat, kararlılık” ve “kesin karar vermek” mânâlarına gelen Kur’an kavramı, seçeneklerden hangisidir?
a) Tevekkül b) Sabır c) Nusret d) Azm
504- Kelime anlamı; insanın yenilmesine engel olan şey demek olan; üstünlük, şeref, haysiyet, kuvvet ve güç sahibi olmasını ifâde eden; kişinin alçaklıktan uzak değerini, şerefinin yüceliğini ve gâlibiyetini içeren kavram, seçeneklerden hangisidir?
a) Ensâr b) İzzet c) Mekr d) Şeref
- 1212 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
505- Cimrilik ve cömertlikle ilgili aşağıdaki hükümlerden hangisi yanlıştır?
a) Türkçe'deki cömertlik kelimesinin Arapça'daki karşılığı "kerem" kavramıdır. Kerem; İyilik, cömertlik, şeref ve bağış demektir. Türkçe'ye de girmiş olan "ikrâm" kelimesi bu kökten gelir. İyi huylu, cömert ve insanlar arasında şeref ve îtibarı olan kimseye de "kerîm" denir.
b) İslâm'da mü'minler zorunlu olarak; bakımından sorumlu olan kimselerin nafakalarını temin ederek, malının zekâtını vererek cömertliğe adım atmak zorundadırlar.
c) Şeytan ve nefis, insana cimriliği emreder ve insanı fakirlikle korkutur.
d) İslâm, cömertlikte sınır tanımaz; cömertlik din açısından iyi olduğu için, fazlası daha iyi olur. Kur'an, cömertlikte insan ne kadar ileri giderse onu o kadar çok över.
506- İslâm ülkesinin sınırlarında Allah için nöbet tutan, iç ve dış düşmanlara karşı hazırlıklı olan kimseye ne denilir?
a) Murâbıt b) Mücâhid c) Cündullah d) Ceyşullah
507- Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker konusunda aşağıdaki hükümlerden hangisi yanlıştır?
a) Emr-i bi’l ma’rûf, muhâtapları kurtarmasa bile, yerine getireni kurtarır.
b) İlim, başkalarına aktarmak için değil; öncelikle yaşamak için öğrenilmelidir.
c) Başkasına iyiliği emredip kendisini unutmak, Kur’an’a göre akıllılık değildir.
d) İnsan, kendi işlediği bir münkeri başkalarına yasaklamamalı veya kendi terk ettiği bir ma’rûfu başkalarına emretmemelidir.
508- Sonradan yozlaştırılıp rüyâ falına dönüştürülen; aslında hayır dileme, yapmak istenilen bir şeyin kendisi hakkında hayırlı olup olmadığını anlamak için iki rekât namaz kılıp Allah’a duâ etmek demek olan ve Peygamberimiz’in ashâbına ısrarla tavsiye ettiği şeye ne ad verilir?
a) İstihâre b) İstişâre c) İstiâre d) İstikare
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1213 -
509- Ecelle ilgili olarak verilen aşağıdaki hükümlerden hangisi yanlıştır?
a) Ecel değişmez. Allah Teâlâ, insanın ne zaman doğacağını ve ne zaman öleceğini ezelî ve kuşatıcı ilmiyle kesin olarak bildiği için ömrün uzaması, ya da kısalması, yani ecelin öne alınması veya ertelenmesi mümkün değildir.
b) İnsan bireylerinin eceli, yani Allah tarafından belirlenmiş ömürleri olduğu gibi; ümmetlerin, toplumların da bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman ne bir an geciktirilir, ne de bir an öne alınır.
c) Azrâil ismi Kur'ân-ı Kerim'de ölüm meleğinin ismi olarak açık şekilde ifâde edilir. O yüzden ölüm meleğinin Azrâil'den başkası olduğunu iddiâ etmek küfür sayılır.
d) Hayat veren ve öldüren, ölümü yaratıp takdir eden Allah’tır. Cenâb-ı Hakk'ın iki özelliği, esmâü'l-hüsnâdan "el-Muhyî" ve "el-Mümît" isimleriyle ifâde edilir.
510- İp, bağ, sağlam yapı, kervansaray, ülke sınırı, sınırda nöbet beklemek anlamına gelen, cihad ve gazâ ile ilgili bir terim olarak; sınır boylarında, düşman saldırısına uğrayabilecek yerlerde yapılmış, etrafı geniş surlarla çevrili, nöbetçilerin, muhâfızların ve bazı cephânenin kalması için yapılmış bir çeşit hudut karakoluna verilen ad, seçeneklerden hangisidir?
a) Murâbata b) Ribat c) Râbıta d) Murâbıt
511- Birlik, teklik, bir ve tek olma, parçalar arasındaki âhenkten doğan bütünlüğe İslâmî bir kavram olarak ne ad verilir?
a) İttifak b) Vahdet c) Müşâvere d) Tevhid
512- Allah Teâlâ, Kur'an'da; müslümanlar için "Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz" demektedir. En hayırlı ümmet ya da toplum olmanın özelliklerini de Kur'an-ı Kerim açıklar. Aşağıdakilerden hangisi, bu özelliklerden biri değildir?
a) Marûfu/iyiliği emretmek
b) Münkerden/kötülüklerden sakındırmak
c) Allah'a iman etmek
d) Cömert olmak
513- Kur'ân-ı Kerim'in bildirdiğine göre Peygamberimiz, etrafında toplanmış bulunan insanlara yumuşak davranmayıp sert ve katı davranmış olsaydı ne olurdu?
a) Münâfıklar yüz bulamazlardı
b) İnsanlar etrafından dağılır giderlerdi
c) Disiplin daha iyi sağlanmış olurdu
d) İnsanlar daha sıkı ve bağlılıkla kenetlenirdi
- 1214 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
514- Kur'an'dan yola çıkılarak; İslâmî devletin temel ilkelerinden biri olan ve müslüman yöneticilerin, yönetilenlerin fikir ve düşüncelerine danışmasına ne denilir?
a) Şûrâ/istişâre
b) Bey'at/biat
c) Cumhuriyet/demokrasi
d) Seçim/referandum
515- Vahdetle ilgili âyet-i kerîmede hep birlikte neye yapışmamız emredilir?
a) Allah'ın ipine, yani İslâm'a, Kur'an'a
b) Allah'ın hükmüne, yani Kur'an ve Sünnete
c) Allah'ın Peygamberine, yani Müslüman devlet başkanı ve emîrlere
d) Allah'ın rızâsı için vahdete, yani birlik ve bütünlüğe
516- Katılığın ve kabalığın zıddı olan; yumuşaklık ve zariflik anlamına gelen Arapça kelime/kavram, aşağıdakilerden hangisidir?
a) Kibar b) Ribat c) Mekr d) Leyn
517- Harcanması gereken malı sarfetmekten kaçınmaya, para ve malı çok sevdiğinden dolayı, başkasına bir şey vermekten çekinmeye Kur'ânî kavram olarak ne denilir?
a) Buhl b) İsrâf c) Bezl d) Nahl
518- Âl-i İmrân Sûresinin son âyetinde geçen “râbitû” kelimesinin anlamı olarak aşağıdaki seçeneklerden hangisi yanlıştır?
a) Ribat yapın, savaşa hazırlıklı olun
b) Birbirinize bağlanın, kenetlenin, irtibatlı olun
c) Bir şeyhe bağlanarak ona râbıta yapın
d) Cihad için hazırlanın ve uyanık bulunun
519- Vahdetle ilgili olarak aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) "Vahdet" kelimesi "tevhid" ile aynı kökü paylaştığından, ikisi arasında kopmaz bir bağ vardır.
b) Tevhid birlemek; vahdet de birleşmek demektir. Allah'ı birleyen muvahhid kimse, tevhide iman etmeyenlerle birleşemez.
c) Vahdet anlayış ve ahlâkından mahrum insan, gerçek muvahhid olamaz.
d) İslâm, bütün müslümanların her konuda tek bir görüş etrafında birleşmelerini ve hiçbir konuda en küçük fikir ayrılığına gitmemelerini kesin bir şekilde emreder.
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1215 -
520- Yumuşak huyluluk, yumuşak karakterlilik, sâkin tabiatlılık, nefse hâkim olma haline, insanın kendisini ve öfkesini kontrol altına alıp öfke ânında nefsine hâkim olmasına Kur'ânî kavram olarak ne ad verilir?
a) Hıl(i)m b) Murâbata c) halâvet d) İhsân
521- İçinde geçen "Onların işleri aralarında danışma iledir" âyetinden dolayı danışma anlamına gelen bir ad verilen sûrenin ismi nedir?
a) İstişâre b) Şûrâ c) Meşveret d) Müşâvere
522- Allah Teâlâ, hangi peygamber(ler)i kim(ler)e gönderirken yumuşak davranmayı emretmişti?
a) Hz. Muhammed'i (s.a.s.) Ebû Cehil ve Ebû Süfyan'a
b) İsa'yı (a.s.) yahûdilere
c) Mûsâ ve Hârun'u (a.s.) Firavun'a
d) İbrâhim'i (a.s.) Nemrut'a
523- Lügat anlamı, arı kovanından bal almak olan; "herhangi bir konuda doğruya ulaşmak veya yaklaşmak için başkalarının görüşüne başvurmaya Kur'ânî kavram olarak ne ad verilir?
a) İstişâre b) İstihâre c) İstiâre d) İstifâde
524- İsyanlarına rağmen, âsîleri, cezâlandırmada aceleci olmayan, gazabı kendisine gâlip gelmediği gibi, sapıkların düşüncesizlikleri ve âsîlerin isyanları kendisini öfkelendirmeyen, teennî ve af sahibi anlamına gelen Allah'ın güzel isimlerin biri olan kelime, hangisidir?
a) el-Kerîm b) el-Halîm c) er-Raûf d) el-Afüvv
525- Münâfıkun Sûresinin 8. âyetinde “izzet”in (onur, şeref; yenilgiye uğramayı ve aşağılanmayı önleyen güç, saygın konum) kime âit olduğu vurgulanır?
a) Yalnızca Allah’ın
b) Allah ve Rasûlünün
c) Allah, Rasûlullah ve sahâbîlerin
d) Allah, O’nun Rasûlü ve mü’minlerin
- 1216 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
526- “Bey’at sonucu mü’minler adına tasarruf (yönetme) yetkisine sahip olan ve Allah’ın indirdiği hükümlerin adâlet ve istişâre ile uygulanmasını sağlayan ve Kur’an’ın itaat edilmesini emrettiği müslümanların müslüman liderine ne ad verilir?
a) Âmir b) Emîr c) Ülü’l-Emr d) Vekil
527- “Fetih” kavramı, Kur’ân-ı Kerim’de farklı anlamlarda kullanılır. Aşağıdakilerden hangisi Kur’an’daki fetih kelimesinin anlamlarından biri değildir?
a) İlâhî yardım ve bereket gönderme
b) Zafer, kâfirlere yıkım ve İlâhî azap gönderme
c) Bilgilendirme, karar/yargı bildirme
d) Bir şehir veya ülkenin Arapların ya da Türklerin eline geçmesi
528- Sûfîler Kur’ân-ı Kerim’de insan nefsinin farklı özelliklerinden bahseden âyetleri değişik biçimde yorumlayarak nefsin altı mertebesi olduğunu ileri sürmüşler ve kendilerinden de yedincisi diye “nefs-i kâmile”yi ilâve ederek yedi mertebeye çıkarmışlardır. Aşağıdakilerden hangi grup, nefsin mertebeleri denilen bu merhalelerden değildir?
a) nefs-i emmâre, nefs-i levvâme
b) nefs-i mülheme, nefs-i mutmainne
c) nefs-i fâtiha, nefs-i câize
d) nefs-i râdıye, nefs-i mardıye
529- Kur'ân-ı Kerim'e göre en zararlı ve en kârlı ticâret nedir?
a) İçki gibi haram malı alıp satmak; ğanîmet
b) Allah'ın âyetlerini satmak; cihad ve infak
c) Maldaki kusuru gizleyip hile yapmak; alnının teri ve elinin emeğiyle geçinmek
d) Mal sevgisiyle kâr ettiği halde zekât vermemek; besmele ile helâl alış-veriş yapmak
530- Lügatta “kalkmak, dikilmek, ayaklanmak, doğrulmak ve dirilmek” anlamına gelen, terim olarak İslâm inancında, evrenin düzeninin bozulması, her şeyin altüst olarak yok olması ile ölen tüm insanların yeniden dirilerek ayağa kalması olayını dile getiren Kur’ânî kavram, aşağıdakilerden hangisidir?
a) kıyâmet b) âhiret c) mahşer d) ba’su ba’de’l-mevt
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1217 -
531- Zinâ kavramıyla ilgili aşağıdaki ifâdelerden hangisi yanlıştır?
a) Zinâ, bir erkeğin bir kadınla nikâhsız veya haksız olarak cinsel temasta bulunmasıdır.
b) Hıristiyanlıkta zinâ suç sayılmaz. Yahûdiler için ise, kendilerinden başkası ile zinâ suç sayılmaz.
c) Evli câriyenin zinâ cezâsı, hür bir kadının zinâ cezasının yarısıdır.
d) Zinâ eden erkeğe zâni, kadına da zâniye, her ikisine ve yaptıkları fiile de fâhişe denir.
532- Çocuğun ana-baba üzerinde hakları, yani ana)babanın görevleri konusunda, aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) İmanla birlikte ibâdet şuuru
b) Güzel isim, iyi terbiye
c) Çocuklarına hayatları boyunca yetecek kadar miras bırakmak
d) Çocuklar arası eşit muâmele ve onları evlendirme
533- Kur’an’daki ülü’l-emr kavramından ve Allah’a isyan edene itaat konusuna açıklık getiren âyet ve hadislerden yola çıkarak, zâlim ve fâsığın emir sahipliği/yöneticiliği konusunda, mürcie adlı sapık grubun dışında tüm İslâm âlimlerinin görüşü olarak, aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
a) Zâlim ve fâsık yönetici, gayr-ı meşrûdur; ümmet, -eğer imkânı varsa onu hemen alaşağı eder.
b) Zâlim ve fâsık yönetici, mekruh görülmekle birlikte, yöneticiliği câizdir/geçerlidir.
c) Zâlim ve fâsık yönetici, "ülü’l-emr" olduğu için kendisine itaat gerekir, isyan edilmez.
d) Özellikle günümüzde bu vasıflara sahip olmayan imam/yönetici bulunamayacağından, mecbûren ve fiilî durum olarak kabul edilir.
534- Helâl ve câiz olan alış-verişlerde müslümanların dikkat etmesi gereken bazı hususlar vardır. Aşağıdakilerden hangisi bunlardan biri değildir?
a) Çalıntı olan bir malı satmamak veya bile bile satın almamak
b) İhtikârdan (karaborsa) kaçınmak, malı değerinin çok üstünde satmamak
c) Ölçü ve tartının doğru olması ve alış-verişe yalan, yemin veya hilenin karıştırılmaması
d) Her alış-verişte pazarlık yapmak ve akit bitince musâfaha yapmak
- 1218 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
535- Bir kimsenin zinâ suçundan cezâlandırılması için gereken şartlar konusunda aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) Suçlu, kendi özgür ifâdesiyle yetkili makamlar önünde zinâ suçunu itiraf etmelidir.
b) Evli bir kadına kendi kocası, evli olmayan bir kadına da kendi öz babası tarafından zinâ isnâd edilmesi.
c) En az dört kişi tarafından bilfiil çok net olarak bu çirkin işi görüp şikâyeti ve sonuna kadar bunda ısrarı.
d) Allah'ın indirdiği bütün hükümlerle hükmeden İslâm Devletinin (Dâru'l-İslâm'ın) varlığı ve bu suçun böyle bir ülkede yapılmış olması.
536- Karı-koca arasındaki ilişkide haram olanlar konusunda aşağıdaki ifâdelerden hangisi yanlıştır?
a) Hayız ve loğusalık hallerinde birleşme
b) Kadınlara anüslerinden yaklaşma
c) Gündüz birleşme
d) Çocuk düşürmek ve kürtaj (çocuk aldırmak)
537- Lügat olarak; insanların toplandığı yer demek olan, terim olarak; ikinci sûr’a üflendikten sonra insanların hepsinin diriltilerek kabirlerinden kalkıp muhâkeme edilmeleri için toplandıkları yer, Kur’an kavramı olarak ne ad alır?
a) mahşer b) ba’s c) neşr d) mîzan
538- Kapitalizm ve diğer maddeci görüşlerden farklı olarak İslâm, her mesleği, her iş ve ticareti meşrû görmez. İslâm’ın yasakladığı alanlarda ve haram kıldığı işlerde olmamak kaydıyla meşrû ticâret helâldir. Meşrû bir alış-veriş için üç ana tedbir ve prensip üzerinde durur. Aşağıdakilerden hangisi bunlardan biri değildir?
a) Alan ve satanın karşılıklı rızâsı
b) Herkese aynı fiyattan satmak, farklı fiyat söylememek
c) İyi niyet ve dürüstlük
d) Menfaat temin ederken başkalarını zarara sokmamak
539- Kur’ân-ı Kerim’de nefsin olumsuz yönü “nefs-i emmâre” ifâdesiyle değil; başka bir kelime ile belirtilir. Lügat anlamı olarak; boş, sonuçsuz, değersiz gibi anlamlara gelen, terim olarak da; bir şeye karşı aşırı sevgi ve bağlılık duyarak arzularını tatmin için Şeriatın dışındaki şeylere meyletmesi anlamına gelen bu kavram nedir?
a) Fısk b) Nefs-i Levvâme c) Fesat d) Hevâ
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1219 -
540- Nisâ Sûresi 34. âyetinde açıklandığı şekilde, kadınlardan itaatsizlik edenlere veya iffetli davranmayanlara karşı sırasına göre nasıl bir yaptırım uygulanır?
a) Yataklarında yalnız bırakılır, incitmeden hafifçe dövülür, kendilerine öğüt verilir.
b) Kendilerine öğüt verilir, yataklarında yalnız bırakılır, incitmeden hafifçe dövülürler.
c) Kendilerine öğüt verilir, incitmeden hafifçe dövülürler, yataklarında yalnız bırakılırlar.
d) Kadınlar hangi suçu işlerse işlesinler, kendilerine hiçbir yaptırım uygulanmaz.
541- Aşağıdakilerden hangisi, hadis rivâyetlerinden yola çıkılarak klasik müslüman bilginlerince kıyâmetin büyük alâmeti olarak sayılanlardan biri değildir?
a) Deccâl'ın ortaya çıkması, Duhânın çıkması, Dâbbetu'l-Arzın çıkışı
b) Güneşin batıdan doğması, Hz. İsa'nın inmesi, Ye'cûc ve Me'cûcun çıkışı
c) Gök taşlarının (meteor) düşmesi, zinâ ve binâların çoğalması, çok yüksek binâların inşâ edilmesi
d) Doğuda, batıda ve Arap yarımadasında olmak üzere üç bölgede yer çöküntülülerinin meydana gelmesi, Yemen'den çıkacak olan büyük bir ateşin insanları önüne katarak sürmesi
542- Kur'ân-ı Kerim’de (9/Tevbe sûresi, 12. âyete göre) insanları ateşe çağıran küfür imamlarına (kâfirlerin liderlerine/önderlerine) karşı müslümanların nasıl davranmaları emredilmektedir?
a) Onlarla savaşmak, dinimize saldırırlarsa onları öldürmeye çalışmak.
b) Onlara emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker yapmak.
c) Onlara tekrar tekrar dâvet ulaştırmak ve nasihat etmek.
d) Onları sevmemek ve onlarla beraber olmamak.
543- Lügat anlamı “açma, yol gösterme, hüküm verme, gâlibiyet ve zafere ulaştırma” olan, terim olarak İslâm’da meşrû görülen savaşlar hakkında cihad kavramına benzer şekilde, müslümanların ülke veya şehirleri i’lâ-yı kelimetullah amacıyla İslâm’a açmaları, İslâm devleti idaresine almaları anlamına gelen Kur’ânî kavram nedir?
a) zafer b) cihad c) sefer d) fetih
- 1220 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
544- Kur'ân-ı Kerim'deki kullanım açısından fuhuş ve fâhişe kavramı konusunda aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) Fuhuş, Kur'an'da sadece zinâ anlamında kullanılır. Fâhişe de zinâ yapan kadına denir.
b) Fuhuş, her türlü çirkin davranış, ahlâksızlık ve günah için kullanılır. Fâhişe de erkek ve kadın açısından cinsel suçları da kapsayan her çeşit günahı, ahlâksızlığı ifâde eder.
c) Davranışlarda olduğu gibi sözde de fuhuş olur. Her çeşit sınırı aşan söz ve eyleme fuhuş denir.
d) Allah'ın, yapılmasını ve söylemesini yasakladığı her şey fuhuş, bunları yapan erkek ve kadına da fâhiş ve fâhişe denir.
545- Kadınların dövülmesi konusunda aşağıdakilerden hangisi doğru değildir?
a) Peygamberimiz zaman zaman hanımlarını dövmüştür, ama fazla acı vermemeye özen göstermiştir.
b) Kadınlar basit konular yüzünden değil, ancak ciddi serkeşlik ve itaatsizlik gibi meşrû bir sebeple dövülebilir.
c) Dövme, en son çaredir. Kur'an'da belirtilen ilk iki ceza ve çözüm yolu fayda etmeyince ancak başvurulabilir.
d) Dövmenin usûlü de, miktarı da belirtilmiş, yüze vurulmaması ve çok acı verici olmaması istenmiştir.
546- Muhâcir ve Ensârın ileri gelenlerinden oluşan ashâbın bile anlamadığı ve zor kabullendiği bir olay, Kur’an tarafından apaçık bir fetih (zafer) olarak tanımlanır. Çok geçmeden bunun böyle olduğu herkes tarafından anlaşılan bu siyasî ve sosyal zafer nedir?
a) Mekke’nin Fethi b) Hayber’in Fethi
c) Hudeybiye Antlaşması d) Mûte Savaşı
547- Buhârî’nin rivâyet ettiği meşhur bir hadis-i şerife göre “kaybolduğu zaman, -yani işler ehil olmayanlara verildiği zaman- kıyâmeti beklememiz gerektiği”, yani o olmayınca toplumsal kıyâmet gibi sosyal bozukluğun olacağına dikkat çekilen şey nedir?
a) Cihad b) Emânet c) Sünnet d) Kur’an
548- Bilindiği gibi Kur'ân-ı Kerim, âilede kocanın eşi üzerinde "kavvâm" olduğunu belirtir. Aşağıdakilerden hangisi "kavvâm" kelimesinin anlamlarından biri değildir?
a) Aile reisliği
b) Bir şeyi hakkıyla yerine getirip ayakta tutmak
c) Koruyup gözetici ve yönetici
d) Faziletli ve üstün olma
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1221 -
549- Lügat anlamı "emir sahipleri" demek olan "ülü'l-emr", bilindiği gibi Nisâ sûresinin 59. âyetinde müslümanlardan olması ve Allah ve Rasûlüne itaat etmesi şartıyla kendisine itaat edilmesi gereken bir otoritedir. Ashâb, tâbiûn ve müfessirler ülü'l-emr kavramıyla kimin kastedildiği konusunda farklı şeyler ileri sürmüşlerdir. Aşağıdakilerden hangisi bunlardan değildir? Yani, itaat edilmesi Kur'an'la emrolunan ülü'l-emr tanımı içine girmez?
a) İmamlar, fâzıl ve âdil fakîhler, şer'î hükümlerle ilgili fetvâ veren müctehidler
b) Hangi inanca sahip ve hangi hükümlerle hükmederse etsin müslümanların başındaki idareciler
c) Râşid halifeler veya müslümanların başındaki müslüman ordu komutanları
d) Ehl-i hall ve'l-akd denilen müctehid bilginlerinin icmâları
550- İslâm'a göre alış-verişin helâl olması için bazı şartlar vardır. Aşağıdakilerden hangisi bu şartlardan biri değildir?
a) Ticareti yapılan mal, kıymetli ve dinen kullanılması ya da yenilmesi helâl olan cinsten olmalıdır.
b) Malın özellikleri belirli olmalı, gizli bir kusuru bulunmamalıdır.
c) Satılan mal mevcut olmalı, mal ve bedel belirli olmalıdır.
d) Malın alım-satımı açıkta olmalı, bu en az iki erkek şâhit huzurunda yapılmalıdır.
551- Eşlerin aralarının açılmasından ve evliliğin sona ermesinden korkulursa Kur'ân-ı Kerim nasıl bir çözüm aramayı tavsiye eder?
a) Derhal boşanmaları gerekir, bir arada kalmalarında fayda beklenmemelidir.
b) İki tarafın yakınlarından birer hakem getirip, problemleri gidermek gerekir.
c) Evliliklerini devam ettirme kararı alıncaya kadar kadını ve erkeği hapsetmek gerekir.
d) Karı-koca arasına girilmez. Daha fazla zarar ve hoşnutsuzluk getirir.
552- Aşağıdakilerden hangisi "kıyâmet"in Kur'an'da zikredilen diğer isimlerinden biri değildir?
a) es-Sâatu b) el-Yevmu'l-Hısâb
c) el-Yevmu'l-Ûlâ d) el-Yevmu'l-Âhır
- 1222 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
553- Bilindiği gibi Kur'ân-ı Kerim'de nefs kavramı birçok değişik anlamda kullanılmıştır. Aşağıdakilerden hangisi bu anlamlardan biri değildir?
a) Allah hakkında kullanıldığı gibi, sahte ilâhlar/tanrılar hakkında da kullanılır.
b) Ruh, özellikle insan rûhu, kalp, gönül, iç dünya anlamında.
c) İnsan bedeni, bedenle birlikte ruh veya kötülüğü emredici anlamında.
d) Öldürülmesi, yok edilmesi gereken kötülük odağı ve içteki şeytan ve tâğut anlamında.
554- Evli olan bir câriye, evlendikten sonra zinâ yapmış olur ise, onlara verilecek ceza nedir?
a) İdam edilerek cezalandırılır
b) Ömür boyu hapis cezası uygulanır
c) Genelevlerine konarak cezalandırılır
d) Hür kadınlara uygulanan cezanın yarısı verilir
555- Ticârette kâr sınırı konusunda aşağıdaki ifâdelerden hangisi doğrudur?
a) İslâm, ticârette belirli bir kâr oranı koymamış, yalnız bu kârın fâhiş/aşırı olmamasını şart koşmuştur.
b) Perakende mallarda net kâr % 20'nin üzerinde olmamalıdır.
c) Toptan mallarda kâr oranı % 5'in üzerinde olmamalıdır.
d) Bozulma ve çürüme ihtimali olan mallarda % 50'nin üzerinde olmamalıdır.
556- Arapça’da daha önceleri, bir şeyin özünü, kendisini belirten zamir olarak kullanıldığı halde, sonradan bu anlama ilâve olarak yirmiyi aşkın mânâyı dile getirecek biçimde kullanılmaya başlanan, “ruh, can, kan, benlik, kalp, iç, cevher, kimse, büyüklük, yücelik, irâde gibi anlamlarda kullanılan ve Kur’an’da da zamir biçiminden başka, daha çok ruh ve can anlamlarında kullanılan, tasavvufun etkisiyle halk arasında, öldürülüp yok edilmesi gereken kötülüğün kaynağı şeklinde anlam kayması geçiren kelime, aşağıdakilerden hangisidir?
a) Kalp b) Nefis c) Can d) Ruh
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1223 -
557- Hadis-i şeriflerde hiçbir kimsenin el emeğinden daha hayırlı yiyecek yemediği belirtilir ve dilenmek yasaklanır. Bir hadis-i şerifte halktan istemenin, yani dilenciliğin ancak üç özellikten birine sahip olanlar için câiz ve helâl olabileceği belirtilmiştir. Aşağıdakilerden hangisi bu üç özellikten biri değildir?
a) Altmış yaşını geçen yaşlı kimse, evlâtları da yoksa dilenip halktan isteyebilir.
b) Bir angarya yüklenen kimse ki, o verdiğini almak maksadıyla ister; alınca da istemez.
c) Mal varlığı bir felâkete uğrayan kimse ki, geçimini sağlayacak kadar ve o süre içinde istemesi helâldir.
d) Çevresinden aklı başında en az üç kişinin o kişi hakkında "yoksul düştü" diyeceği kadar fakirleşen kimse; bu da geçimini temin edinceye kadar isteyebilir.
558- Kur'ân-ı Kerim'in kıyâmet konusunda vurguladığı esaslar konusunda, aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) Kıyâmetin zamanını Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceği
b) Kıyâmet alâmetlerinin belirdiği ifâde edilir, ama bunlar hakkında bilgi verilmez
c) Kıyâmetin yaklaştığı, zamanının yakın olduğu ve ansızın geleceği
d) Her insanın ölümünün kendisi için kıyâmet olduğundan, tek bir kıyâmet değil, birçok kıyâmetlerin olduğu
559- Bilindiği gibi İslâm, insanları zinâ suçuna düşmekten kurtarmak için yalnızca cezâya başvurmamıştır. Geniş ölçüde yapıcı, düzeltici ve önleyici tedbirler de almış, cezâyı en son çare olarak görmüştür. Aşağıdakilerden hangisi, bu konuda dinimizin aldığı tedbirlerden biri değildir?
a) İslâm, her şeyden haberdar Allah korkusunu gönüllere yerleştirir ve her şeyin âhirette hesâbının sorulacağı bir şuur verir.
b) Bir müslüman, hangi toplumda yaşarsa yaşasın, yaşadığı toplumun ahlâkî ve siyasî durumu ne olursa olsun, zinâ suçunu işlerse, bu çirkin suçun büyüklüğünden dolayı İslâm, sert cezâları (yüz sopa veya recm) emretmiştir.
c) Evliliği tüm gençlere ve evli olmayan her yetişkin insana tavsiye etmekle kalmamış, evlilik için her türlü kolaylığı da getirmiştir. Zinâya giden tüm yolları kapatmıştır.
d) Tek kadınla yetinemeyenler için dört kadına kadar evlenme ruhsatı vermiştir. Güzelce geçinemeyen eşlere boşanma için gerekli kolaylık ve imkânları tanımıştır. Kadının toplumda dişiliğiyle değil, kişiliğiyle bulunmasını emrederek tesettür ve gözleri sakınmayı hükme bağlamıştır.
- 1224 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
560- Sözlükte, “insanı bir ırmağa, su içilecek bir kaynağa ulaştıran yol” anlamına gelen; dinî ıstılahta ise, “İlâhî emir ve yasaklar toplamı demek olan, âyet, hadis ve icmâya dayanan İlâhî kanun, din ve dinin amele ilişkin hükümlerinin tamamı”na verilen ad nedir?
a) Muâmelât b) Hüküm c) Şeriat d) İbâdet
561- İsraf kavramını Kur’ân-ı Kerim iki anlamda kullanır. Bunlardan biri, halk arasında israf denilince hemen akla gelen “savurganlık”tır. Unutulan ikinci anlam nedir?
a) Allah’ın koyduğu haddi (sınırı), ölçüyü aşıp çiğnemek, aşırı gitmek
b) Allah’ın hüküm koyduğu haramları helâl, helâlleri haram kabul etmek
c) Allah’a eş ve benzer isnâd etmek, endâd (benzer ve misiller) kabul etmek
d) Allah’ın sıfatlarından bazısını başkalarına vererek bir kimseyi aşırı yüceltmek
562- Kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-mânevî şeylere ne denir?
a) Tâğut b) Küfür c) İsyan d) Put
563- “Helâk” kavramıyla aynı kökten türeyen tehlüke (tehlike), helâke sebep olan, helâke/ölüme götüren şey demektir. Kur’ân-ı Kerim’de: “… Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın…” (2/Bakara, buyurulmaktadır. Bu âyetin nüzul sebebini açıklayan Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin izah ettiği şekilde, Kur’an’ın esas tehlike olarak kabul ettiği şeyler hakkında aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) Cihadın mal ve canla tüm şûbelerini hayata geçirmede gayret sarfetmemek
b) Allah yolunda fedâkârlık yapmamak, infak görevini hakkıyla yerine getirmemek
c) Cimrilik yapmak gibi Allah’ın yasaklarından kaçmamak, Allah’a teslim olup itaate yönelmemek
d) Düşman saflarına hücum edip ölümün büyük ihtimal olduğu bir ortama korkusuzca atılmak
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1225 -
564- İslâm’a göre, hırsızlık cezâsı olarak had uygulanması (elin kesilmesi) için birçok şartın yerine gelmiş olması gerekir. Aşağıdakilerden hangisi bu şartlardan biri değildir?
a) Hırsızın âkıl-bâliğ olması; yani, bülûğa ermemiş çocuklarla, akıl hastalarına hırsızlık had cezâsı uygulanmaz. Çalınan malın nisap miktarında olması; yani en az iki kurbanlık koyun kıymetinde bulunması.
b) Çalan kimsenin hırsızlığını ikrar etmiş olması; yani hırsızlığı ikrar (itiraf) eden kimse, mal sahibi “malımı bu kimse çalmadı” dese, ya da ikrar eden kişi sonradan ikrarından vazgeçse de, çaldığı malı mahkemeye başvurulmadan önce sahibine geri verse de hırsızlık yaptığını kabul ve itiraf (ikrar) eden kimseye had cezâsı uygulanır.
c) Çalınan şeyin koruma altında olması, biriktirmeye elverişli olup çabuk bozulan şeylerden olmaması gerekir. Çalınan malda hırsızın alma hakkının bulunmaması ve hırsızlığın dâru’l-adlde (dâru’l-İslâm’da) yapılması. Dâru’l- harp veya dâru’l-bağiyde yapılan hırsızlığa had cezâsı uygulanmaz.
d) Malın mütekavvim olması; yani insanların değer verdiği, tecâvüz yoluyla telef edildiğinde tazmini/ödetilmesi gereken ve İslâm hukukuna göre alım-satımı meşrû/câiz olan mal olması. Meselâ, şarap veya domuz çalana had cezâsı uygulanmaz.
565- Sözlükte bilgisizlik anlamına gelen; genellikle, İslâm’ın hâkim olmasından önceki hayatı içine alan ve İslâm’ın ortaya çıkmasından önceki küfür ve sapıklık hali için kullanıldığı halde aslında her dönem için geçerli olan; ıstılah olarak “Allah’ın indirdiği hükümleri ve bilgileri kabul etmeyip bunların yerine insanlar tarafından konulan hükümlere, düşüncelere ve düzenlere inanma ve yaşama”ya ne ad verilir?
a) Câhiliyye b) Küfür c) Şirk d) Fısk
566- Bilindiği gibi, İslâm âlimleri “tevessül”ü hüküm bakımından genellikle üçe ayırırlar: 1- Allah’ın güzel isimlerinden veya yüce sıfatlarından biriyle O’na tevessül veya duâ eden kişinin işlediği sâlih amelle tevessül şeklindeki “meşrû tevessül”, 2- “Peygamberimiz’in, Kâbe’nin hürmetine Allah’ım Senden şunu istiyorum” gibi sözler şeklinde “bid’at olan tevessül”, 3- Ölülerle, Allah’tan başka dirilerle ve hâl-i hazırda bulunmayanlarla yardım istemek şeklinde ortaya çıkan tevessül. Bu son şekildeki tevessülün hükmü nedir?
a) Mekruh b) Haram c) Şirk d) Bid’î
- 1226 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
567- Mâlum olduğu gibi, Kur’ân-ı Kerim’de mal ve mülkün Allah’ın olduğu belirtilir. Mal ve paranın esas sahibinin O olduğundan, insanların istifâdesi için Allah’ın nimet olarak ihsan ettiklerinin emânet olduğu anlayışıyla O’nun ölçülerine uyarak yararlanmaktan sorumluyuz. Mal ve paranın kullanılmasında cimrilik de israf da yasaklanmıştır. Dinî literatürde harcamada tavsiye edilen orta yola ne ad verilir?
a) Sırât-ı müstakîm b) Vasat c) Ekonomi d) İktisad
568- Enbiyâ sûresi 21. âyette ifâde edildiği üzere: “Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Siz aklınızı kullanmaz mısınız?” diye putperestlerin yüzüne haykıran zât kimdir?
a) İbrâhim (a.s.) b) Mûsâ (a.s.)
c) Nûh (a.s.) d) Yâsir (r.a.)
569- Aşağıdakilerden hangisi helâk konusunda “sünnetullah” denilen Allah’ın toplumlarla ilgili değişmez kanunlarından biri değildir?
a) Bütün toplumlar elçiler aracılığıyla uyarılmıştır; kendilerine elçi gönderilmeyen toplumlar helâk edilmez.
b) Kâfir ve zâlim toplumlar hemen helâk edilmezler, ama çok uzun zaman da varlıklarını sürdürmezler.
c) Kâfir ve zâlim toplumları, belki iman ederler diye sıkıntıyla da bollukla da Allah imtihan eder; onlar inkâr ve isyandan vazgeçip iman ederse Allah affeder, helâk etmez.
d) Azap geldikten sonra da olsa kâfirlerin inanması fayda verir; gelen helâki gören insanlar isyandan vazgeçerse helâk durdurulur.
570- Bir sanat eserinden, bir kitaptan eserin ve yazarın adını belirtmeksizin birtakım parçalar alma, kendininmiş gibi sunma ya da eserin bütününü kendine mal etme işine ………. denir. Çalma hastalığı, hırsızlık müptelâsı olmaya ………. denir. Kur’ân-ı Kerim’de farklı bir hırsızlık çeşidinin “başkasının konuştuğunu gizlice dinleme” yani kulak hırsızlığı olduğu belirtilir; buna ………. denir.
a) Gülnihal, Kleptomani, Söz çalma
b) İntihal, Kleptomani, İstirâku’s-sem’a
c) Kleptomani, İntihal, Sirkatu’s-sem’
d) Sirkat, Çalmakolik, Kulak çalma
571- Sözlükte, saçmalamak, sözde ölçüyü kaçırmak, sürçme, mizah gibi anlamlara gelen, Türk tasavvuf edebiyatında ciddi bir düşünce veya duyguyu çoğunlukla da İslâm inançlarını ve şeriatın hükümlerini iğneleyici ve alaylı bir şekilde anlatan şiirlere (ve sözlere) ne ad verilir?
a) Münâcat b) Muammâ c) Şathiye d) Mersiye
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1227 -
572- Kur’ân-ı Kerim’de câhiliyye kelimesi dört âyette geçer ve her birinde câhiliyyenin temel dört görüş ve görünüşü açıklanır. Aşağıdakilerden hangisi bunlardan biri değildir?
a) Câhiliyyenin kendine has (İslâm’a zıt) inanç sistemi ve Allah hakkında (yanlış) zannı vardır.
b) Câhiliyyenin (İslâm’ın zıddına) bir ahlâk anlayışı, ahlâksızlığı, özellikle kadınların toplum içindeki kıyafet ve davranışlarıyla cinsel fitne unsuru olması sözkonusudur.
c) Câhiliyyenin (İslâm’ın zıddına) peygamber, melek, âhiret anlayışı ve kader inancı vardır.
d) Câhiliyyenin (İslâm’ın zıddına) hüküm, yönetim ve devlet anlayışı, yani câhiliyye hükmü/yönetimi vardır.
573- Sözlükte bir şeye istek ve arzu ile ulaşmak demek olan, kendisiyle bir maksada ulaşılan, yaklaşma sebebi ve bir şeye yaklaşmak için ona yakınlığından faydalanılan şey demek olan; kavram olarak ise Allah’a yaklaşmada kendisinden yararlanılan şey, aşağıdakilerden hangisidir?
a) Vesile b) Kurbet c) Duâ d) İbâdet
574- Allah’ın emânet olarak verdiği ve nasıl kullanacağına bakarak insanları sınava tâbi tuttuğu malı ve parayı, canının istediği gibi sınır tanımadan harcayan israfçılara, saçıp savuranlara Kur’ân-ı Kerim hangi sıfatı uygun görür?
a) İblis’in askerleri
b) Şeytanın kardeşleri
c) Hizbu’ş-şeytan
d) Şeytanlaşan insanlar
575- Putlar, çeşit olarak çok fazla olmakla birlikte, genel olarak iki kısımda mütâlea edilebilir: 1- Herhangi bir şekil düşünmeksizin kafalara, gönüllere dikilen veya tâbî olunan (hayatın amacı kılınan, aşırı sevilen veya korkulan) modern putçuluk, 2- İnsan, hayvan, kuş veya bunların karışımı bir şeklin; ağaç, taş ve madenden yapılarak tapınılması biçiminde ortaya çıkan ilkel putçuluk. Bu ikinci tür putlara Kur’ânî kavram olarak hangi adlar verilir?
a) Küfür veya şirk
b) Endâd veya tâğut
c) Sanem veya vesen
d) Tapma veya tapınma
- 1228 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
576- Kur’ân-ı Kerim, ibret olması için bazı helâk edilen kavimlerden ve onların nasıl helâk edildiklerinden bahseder. Aşağıdakilerden hangisi bu konuda doğru değildir?
a) Nûh kavmi ile Firavun ve askerleri suda boğulmak sûretiyle helâk edilmişlerdir.
b) Lût (a.s.)’un sapık kavmi, homoseksüelliklerinin ve imansızlıklarının cezâsı olarak bir çığlık ve taş yağmuru ile helâke uğramışlardır.
c) Semûd kavmi, peygamberlerinin uyarılarına kulak tıkadıkları ve mûcize olarak gönderilen deveyi kestikleri için helâk edici bir sarsıntıya tutularak yok oldular.
d) Âd kavmi, peygamberleri Sâlih (a.s.)’i yalanlamaları sebebiyle maymunlaşarak ve domuzlaşarak helâk edilmişlerdir.
577- Bilindiği gibi, Kur’ân-ı Kerim “…Yiyin, için; ama israf etmeyin. O (Allah) israf edenleri sevmez” (7/A’râf, 31) buyurur. Peygamberimiz (s.a.s.) az yemiş, az yemeyi ve sofradan tam doymadan kalkmayı tavsiye etmiştir. Peygamberimizin tavsiyesine göre midenin kaçta kaçını “yiyecek”le doldurabiliriz?
a) Üçte birini b) Yarısını c) Dörtte üçünü d) Tümünü
578- Bulunan mal hakkında kullanılan, İslâm hukuku terimi olarak “mülkiyetini veya üzerindeki hakkını terk etme niyeti olmaksızın sahibinin irâdesi dışında kaybolmuş ve başkası tarafından bulunup sahibine verilmek üzere alınmış, bulanın sahibini bilmediği muhterem (üzerinde sahibinden başkasının tasarruf hakkı olmayan) mal”a ne ad verilir?
a) Lakit b) Lukata c) Yitik d) Lukût
579- Vesileye başvurmak, Allah’a yaklaşmak için sebep veya bir imkân aramaya dinî kavram olarak ne ad verilir?
a) İbâdet b) Tâat c) Tevessül d) Vesâil
580- A’râf sûresinde, insanlar için çirkin yerlerini örtecek giysi, süslenecek elbise indirildiği ifâde edildikten sonra, daha hayırlı bir elbiseden bahsedilir. Nedir bu elbise?
a) Hayâ elbisesi b) Takvâ elbisesi
c) Tesettür elbisesi d) İtaat elbisesi
581- Deve mûcizesi hangi peygambere verilmiştir?
a) Hûd (a.s.) b) Lût (a.s.)
c) Sâlih (a.s.) d) Şuayb (a.s.)
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1229 -
582- Homoseksüellikle ilgili aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) Erkeklerin birbirlerine yaklaşarak fuhuş yapmaları, karşıt cinslerin fuhşundan daha çirkindir.
b) Homoseksüellik bireylerin azap, toplumların helâk sebebidir.
c) Homoseksüelliğe ilk olarak Lût kavminde rastlandığı için bu peygamberin ismine nisbet edilerek buna İslâmî literatürde Lûtîlik denilir; Lûtîliğe livâta demek doğru değildir.
d) Homoseksüellik, günümüzde de tedavisi mümkün olmayan AIDS gibi değişik bir helâke yol açmaktadır.
583- Her müslüman, yakınlarından başlayarak çevresindeki insanlara dinini tebliğ etmek ve İslâm’ı hâkim kılmaya çalışmak zorundadır. Ancak, insan bu dâvet, tebliğ ve iyiliği emretme görevini yerine getirmeye çalıştığı halde, bazen en yakınlarının bile müslüman olmasını sağlayamayabilir. Hz. İbrâhim’in babası, Hz. Nûh’un oğlu, Peygamberimiz’in amcası bu örnekler arasındadır. Allah, kâfir Firavun’un hanımını müslüman hanımlara örnek verirken, iki peygamberin hanımının da kâfir kadınlardan olduğunu vurgular (66/Tahrîm, 10). Allah’ın tek rab ve yegâne ilâh olduğuna ve peygamber kocalarına inanmayan bu kadınların müşrik kavimleriyle birlikte helâk olduklarını Kur’an haber verir. Hanımları müslüman olmayan ve kâfir eşleriyle sınanan bu peygamberler kimlerdir?
a) Nûh (a.s.) ve Lût (a.s.)
b) Lût (a.s.) ve Şuayb (a.s.)
c) Sâlih (a.s.) ve Hûd (a.s.)
d) Süleyman (a.s.) ve Yûsuf (a.s.)
584- Hûd, Sâlih, Lût ve Şuayb peygamberler, sırasıyla hangi kavimlere gönderilmişlerdir?
a) Şuayb, Semûd, Lût, Âd
b) Sâlih, Âd, Lût, Medyen
c) Hûd, Medyen, Lût, Semûd
d) Âd, Semûd, Lût, Medyen
585- Lügat anlamı “örtünmek, gizlenmek, bir şeyin içinde veya arkasında gizlenmek” demek olan ve bir fıkıh terimi olarak; erkek veya bayanın şer’an örtülmesi gereken yerlerini örtmesi demek olan kavram, aşağıdakilerden hangisidir?
a) Hicap b) Cilbâb c) Tesettür d) Libas
- 1230 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
586- Kur’an’da sözü edilen bir kabilenin ve yerleşim merkezinin adı olan, şark edebiyatlarında olduğu gibi, Divan edebiyatında da daha çok güzel bağları, mâmur ve gösterişli binalarıyla (maalesef olumlu) bir mazmun olarak kullanılan bir isimdir. Halk arasında, Şeddâd tarafından, Cennet’e karşılık olarak bina edildiğine inanılan bağ ve bahçeleriyle ünlü bir şehir olarak bilinen, Fecr sûresi 7-8. âyetlerde helâk edildiği belirtilen ve günümüzde bazı kızlara da (yanlış şekilde) isim olarak verilen bu yerin adı nedir?
a) Eyke b) İrem c) Ubar d) İber
587- Bugünkü çirkin kapitalizmin öncüsü konumunda olan ve bozuk düzenlerin bozuk terazisine örnek verilebilecek şekilde, ölçü ve tartılarda hile yaparak halkı kandıran ve içlerindeki az sayıdaki mü’minleri tehdit ederek Allah yolundan alıkoymak için yol başlarını tutan kavim hangisidir?
a) Medyen b) Semûd c) Âd d) Eyke
588- Semud kavminin ileri gelenlerinden müstekbirler/büyüklük taslayanlar, aşağıda belirtilen suçlardan hangisini işlemişlerdi?
a) Kendilerinden önce hiçbir kavmin yapmadığı çirkin fiil olan homoseksüellik suçunu işlemişlerdi.
b) Peygamberlerini öldürmüşlerdi.
c) Kendi peygamberlerine mûcize olarak verilen dişi deveyi, ayaklarını keserek öldürmüşlerdi.
d) Mü’minleri diri diri ateşe atmışlar, onları yanarken keyifle seyretmişlerdi.
589- Esmâü’l-Hüsnâdan el-Müızz ve el-Müzill ne demektir?
a) El-Müızz: İzzet ve kuvvet veren, yükselten, onurlandıran demektir. El-Müzill: (Daha çok âhirette) Zillete düşüren, hor ve hakir eden demektir.
b) El-Müızz: Hesap gören, kullarının yaptıklarını muhâsebeye tâbi tutan, amellerinin karşılığını verme hususunda kâfi olan demektir. El-Müzill: Keremi ve bağışı bol olan, cömert ve bir karşılık gözetmeden inâyetiyle ihsan eden anlamına gelir.
c) El-Müızz: Bütün varlık üzerinde gözcü olan, bütün işler kendisinin kontrolü altında bulunan; kullarının her şeyini gözeten ve müşâhedesi altında tutan demektir. El-Müzill de: Duâ ve isteklere cevap veren; Kendine yalvaranların isteklerini veren anlamına gelir.
d) El-Müızz: Geniş; bütün sıfatları sonsuz ve sınırsız olan, geniş rahmeti ile bütün varlıkları kuşatan demektir. El-Müzill ise: Mahlûkatını seven ve onların hayrını isteyen, iyi kullarını seven, onları rahmet ve rızâsına erdiren; sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya tek lâyık olan anlamına gelir.
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1231 -
590- Bilindiği gibi kadın, kocasının yanında dilediği gibi giyinebilir. Eşler arasında örtünme bakımından bir sınır söz konusu değildir. Müslüman bir hanımın yakın akrabası dışındaki nâmahrem erkeklere karşı ise el ve yüzü dışındaki bütün vücudunu örtmesi gerekmektedir. Nur Sûresi 31. âyette müslüman hanımların diz kapağı ile göbeği (göğsü) arası, karın ve sırtı dışında diğer yerlerini yanlarında örtmek zorunda olmadığı akrabaları sayılmıştır. Aşağıdaki seçeneklerden hangisi, kendileriyle evlenilmesi haram olan ve yanlarında saç gibi organlarının örtülmesi şart olmayan bu yakın akraba gruplarından değildir?
a) Babası, kayınpederi
b) Oğlu, kocasının oğlu
c) Amcasının oğlu, halasının oğlu, teyzesinin oğlu
d) Erkek kardeşi, erkek kardeşinin oğlu, kız kardeşinin oğlu
591- Yaşadıkları bölgenin düzlüklerinde saraylar, köşkler yapıp oralarda keyif süren, helâkten kurtulmak için dağlarını, kayalarını yontarak muhkem binalar inşa eden, içlerinden iman eden müstaz’aflara baskılar yapan ve Allah’ın mûcize olarak verdiği emânete ihânet eden kavim hangisidir?
a) Âd b) Semûd c) Medyen d) Eyke
592- İman etmemekte ve suçlarını bırakmamakta direnen isyankâr homoseksüel Lût kavmi, hangi şekilde helâk olmuştur?
a) Üzerine uğradığı her şeyi toz haline getiren kurutucu, kavurucu bir rüzgârla helâk edildiler.
b) Suların azgınlaştırılıp tûfâna tutulmalarıyla yok olup gittiler.
c) Şiddetli depremle yurtlarında diz üstü donakalarak helâk oldular, sanki ülkelerinde hiç oturmamış gibi oldular.
d) Çığlık ve taş yağmuru ile helâke uğradılar.
593- Varlıkları daha önce bir misli ve benzeri olmaksızın ilk defa yaratan anlamına gelen güzel isim (esmâü’l-hüsnâdan biri) aşağıdakilerden hangisidir?
a) El-Muhsî b) El-Mümît c) El-Mübdî d) El-Müheymin
594- Kendilerine hak din tebliğ edildiği halde, tevhidî bir imana yönelmeyen geçmiş toplumların başlarına gelenler Kur’ân-ı Kerim’de niye anlatılmaktadır?
a) İbret ve ders alınması için ve benzer suçların fecî sonuçları bilinsin diye
b) Tarih bilgisi verilmek ve kültür artırmak için
c) İnsanların hoşlanacağı bir hikâye/kıssa olsun diye
d) Eski toplumların büyük uygarlık ve medeniyetlerine atıfta bulunmak için
- 1232 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
595- Kendilerinden önce hiçbir kavimde bu denli yaygın olmayan çirkin bir fuhşu işleyip kadınları bırakarak şehvetle erkeklere giden homoseksüel kavim, hangi Peygamber’in kavmidir?
a) Hûd (a.s.) b) Sâlih (a.s.) c) Şuayb (a.s.) d) Lût (a.s.)
596- Kullarına muâmelesi, tam adâlet ve merhamet üzere olan; adâletini dünyada ve âhirette kullarına gösterecek olan anlamına gelen güzel isim (esmâü’l-hüsnâdan biri) aşağıdakilerden hangisidir?
a) El-Muksıt b) El-Muğnî c) Er-Raûf d) El-Metîn
597- Esmâü’l-Hüsnâ ile ilgili aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) Esmâü’l-Hüsnâ, en güzel isimler demektir, Allah’a ait isimler bu tâbirle ifâde edilmektedir.
b) Kur’ân-ı Kerim’de doksan dokuz isimden bahsedilmektedir; Kur’an’dan yola çıkarak Allah’ın isimlerinin kesinlikle 99 olduğunu belirtmek gerekir.
c) Meşhur hadis-i şerifte, esmâü’l-hüsnâyı ihsâ eden kimsenin cennete gireceği belirtilir. “İhsâ” kelimesi, lügatta ezberleyip sayan, anlayan, benimseyen demektir. Ama burada "İslâm'ın ulûhiyyet inancını nasslara başvurmak sûretiyle tesbit edip anlamak, benimsemek ve bu inanca uygun bir ruhî yetkinlik kaydetmek" anlamını içermektedir.
d) A’râf sûresi âyetinde “Allah’ın isimleri konusunda ilhâda düşen kimseleri bırakın, terk edin, onlardan uzak durun!” denmektedir. İlhâd; sapmak, inkâr etmek, O’nun niteliklerinin anlamını eğip bükmek, hafife almak, tahrif etmek, bu sıfat ve isimleri başka varlıklara yakıştırmak, ya da Allah’ı bu güzel isim ve sıfatlarla belirtmekten kaçınmak demektir. Bu tür ilhâdı işleyenlerden uzaklaşmak, onları sevmemek mecbûriyetimiz vardır.
598- Mallar ve çocukların insanlara lutfedilmesinin sebebi nedir?
a) Onlarla iftihar edilip gururlanılması
b) Bunların dünya işlerinde büyük faydalarından dolayı, sahip olmayanın yarım insan sayılması
c) Zenginlik, çokluk ve övünç vâsıtası olması
d) Fitne/imtihan aracı olması
599- Kendi güçlerine aldanıp büyüklük taslayan ve “bizden daha kuvvetli kim var?” deyip kendilerine Hûd (a.s.) tarafından gelebilecek bir zararın olamayacağını ileri sürerek peygamberlerini sapıklık ve beyinsizlikle suçlayıp onu yalanlayan, âhireti inkâr edip yaşayışın sadece dünya hayatından ibâret olduğunu ileri süren ve bu özellikleriyle âdîlikte sembol olan kavim hangisidir?
a) Medyen b) Semûd c) Âd d) Eyke
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1233 -
600- Dünyevî çıkarı için imanını ve ilmini satan, atmalar veya katmalarla dini tahrif etmeye çalışan, Firavnî düzenleri devirmeye çalışan muvahhidlere hırlayan karakteriyle her devirde ve her ülkede görülebilecek olan ve belli bir şahıs olmaktan çok, bir karakter/tip olan Bel’am Kur’an’da köpeğe benzetilir; tâğutî düzenin kapılarında ev sahibinden kemik bekleyen ve kuyruk sallayan bir köpeğe. Kur’an’ın çeşitli âyetlerinde hakka bâtılı karıştıran, hakkı gizleyen, ilmiyle amel etmeyen, başkalarına iyiliği emretse bile kendini unutan, Allah’ın âyetlerini azâba karşılık çok ucuza satan; menfaatçi, uzlaşmacı ve menfaatçi tip, şiddetle sakınılması gereken bir karakter olarak tanıtılır. A’râf sûresi, âyette hayvanlar gibi, hatta daha aşağı ve sapık oldukları belirtilen bu tiplerin aynı sûrenin 175-âyetlerinde köpeğe benzetildiğini biliyoruz. Cum’a sûresi, 5. âyette ise sorumluluklarını yerine getirmeyen ve ilmiyle amel etmeyen bu bilginler hangi hayvana benzetilir?
a) Kitaptan beslenip kitaba zarar vermeye çalışan böceklere
b) Kitap yüklü eşeklere
c) İnsanları zehirleyen akreplere
d) Dilediği yerde bağırıp dilediği yeri pislediği halde akılsızların kendisine taptığı kutsal(!) ineklere
601- Şirki terk etmemekte ve sahtekârlığı bırakmamakta direnen isyankâr kapitalist Medyen kavmi, hangi şekilde helâk olmuştur?
a) Üzerine uğradığı her şeyi toz haline getiren kurutucu, kavurucu bir rüzgârla helâk edildiler.
b) Helâk edici bir sarsıntıya tutularak yok olup gittiler.
c) Çığlık ve taş yağmuru ile helâke uğradılar.
d) Şiddetli depremle yurtlarında diz üstü donakalarak helâk oldular, sanki ülkelerinde hiç oturmamış gibi oldular.
602- Esmâü’l-Hüsnâdan en-Nâfi’ ve ed-Dârr ne demektir?
a) En-Nâfî’: Daraltıp sıkan, kıtlık veren; Ruhları kabzeden demektir.
Ed-Dârr: Genişleten, açan ve bolluk veren anlamında güzel isimdir.
b) En-Nâfi’: Dilediğine fayda veren demektir. Ed-Dârr: Dilediği kuluna zarar veren; O'nun takdiri olmadan kimseye zarar verilemeyen, elem verici şeyler yaratan anlamındadır.
c) En-Nâfi’: Allah'ın her şeye, her istediğini yapacak sûrette gâlip ve hâkim olması, en zorlu zâlimlerin bile O'na boyun eğmek mecburiyetinde oldukları, hükmünün dışına hiçbir şeyin çıkamayacağı anlamına gelir. Ed-Dârr: Çok rızık veren ve yeteri kadar rızıklandırıp yiyecek ve içecek veren anlamında güzel isimdir.
d) En-Nâfi’: Her şeyde ve her olayda büyüklüğünü gösteren demektir. Ed-Dârr: Hidâyet lütfederek bâtıldan ve dalâletten uzaklaştıran anlamına gelir.
- 1234 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
603- Kur’an’da Şuayb (a.s.)’ın gönderildiği Medyen’den başka, aynı peygamberin tebliğine muhâtap bir bölgenin ismi olarak geçen bir kelime vardır. Bazı bilginler, bu beldede yaşayanların Medyen kavminden ayrı bir kavim olduğu kanaatini taşırlar. Ama, farklı adlandırmaya rağmen, Medyen kavminin diğer ismi olduğu daha doğrudur. “Ağaçlı vâdiler, sık ağaçlı orman” anlamına gelen ve Kur’an’da dört âyette zikredilen bu topluluğun, tüm bu yerlerde “kavm” kelimesiyle bahsedilmeyip ashâb kelimesiyle kullanılması, buranın Medyen’deki en önemli yerleşim yeri olduğunu düşündürmektedir. Şuayb Peygamber’in kavmi Medyenlilerin yurdu olan ve Tebük’ün kuzeyinde, Ürdün nehrinin doğu yakasında yer alan bu yerleşim yerinin adı nedir?
a) Semûd b) İrem c) Eyke d) Ubar
604- Evrenin bütün işlerini düzenleyen, gözeten, koruyan ve yöneten; insanları murâkabe eden, üstün gelen anlamına gelen güzel isim (esmâü’l-hüsnâdan biri) aşağıdakilerden hangisidir?
a) El-Musavvir b) El-Kaviyy c) Er-Reşîd d) El-Müheymin
605- Putperestliği bırakmamakta direnip tevhidî inanç ve ahlâka dâvet çağrılarına uymayan isyankâr Âd kavmi, hangi şekilde helâk olmuştur?
a) Helâk edici bir sarsıntıya tutularak yok olup gittiler
b) Çığlık ve taş yağmuru ile helâke uğradılar.
c) Üzerine uğradığı her şeyi toz haline getiren kurutucu, kavurucu bir rüzgârla, kasırgayla helâk edildiler.
d) Şiddetli depremle yurtlarında diz üstü donakalarak helâk oldular, sanki ülkelerinde hiç oturmamış gibi oldular.
606- Basit dünya karşılığında dinini satan, bir çanak yal uğruna sahibinin onca itip kakmasına kuyruk sallayan it gibi ilminin izzetini yok eden, dinî bilgisini kâfir yöneticilerin hizmetine veren resmî ulemâ tipi, saray mollası, makam sevdâlısı, yüzsüz ve onursuz, ırkçı, her şeye dilini sarkıtarak salya akıtan köpek karakterli, dünya arzularının peşinden koşup asla tatmin olmayan, doymayan, Kitab bilgisine rağmen azgınlaşan, istismarcı bir din bilgini karakterinin anlatılmasını ister Kur’an. Kitabımız’da adı geçmediği halde, A’râf sûresinin 175-âyetlerinde işaret edilip bazı özellikleri açıklanan bu kişinin kabul görmüş adı nedir?
a) Bel’am b) Karun c) Sâmirî d) Münâfık âlim
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1235 -
607- Tüm uyarılara rağmen şirk inanç ve ahlâkından vazgeçmeyen, Allah’ın mûcize ve emânetine saldırmaktan sakınmayan isyankâr Semûd kavmi, hangi şekilde helâk olmuştur?
a) Üzerine uğradığı her şeyi toz haline getiren kurutucu, kavurucu bir rüzgârla helâk edildiler.
b) Helâk edici bir sarsıntıya tutularak yok olup gittiler.
c) Başlarına gökten balçık yağarak helâke uğradılar.
d) Şiddetli depremle yurtlarında diz üstü donakalarak helâk oldular, sanki ülkelerinde hiç oturmamış gibi oldular.
608- İsrâ sûresinde gece namazı ile ilgili olarak ifâde edilen hususlar konusunda aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) Peygamberimizin gecenin bir kısmında kalkması emredilmektedir.
b) Peygamberimize ait bir nâfile (5 vakit farz namazlarından ayrı) ibâdet konu edilmektedir.
c) Kur’an’la teheccüd edilmesi, teheccüd namazı kılınması talep edilmektedir.
d) Teheccüd namazı ümmet için şarttır; ama Peygamberimiz için nâfile bir ibâdettir.
609- Sözlükte esas olarak izlemek, izi tâkip etmek anlamında olan, bir haberi nakletme, bir olayı anlatma, hikâye etme demek olan Kur’an kavramı aşağıdakilerden hangisidir?
a) Hikâye b) Kıssa c) Vaaz d) Yeis
610- Nahl sûresinin hayvanların nimet ve ibret olarak var edildiğinden bahseden âyetinde “Allah, bilmediğiniz daha neler neler yaratmaktadır” buyrulmaktadır. Binek ve nakil araçları ile ilgili olan bu ifâdenin işaret ettiği hususlar konusunda aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
a) Allah, insanların asla bilemeyecekleri şeyleri yaratmıştır. Bunlardan bir kısmı da ulaşım ve nakil araçlarıdır.
b) Nakil ve binek aracı olarak teknolojik gelişmelerin getirdiği ve getireceği yeniliklere işaret edilmekte ve bunların da Allah’ın insanlara verdiği akıl ve imkânların sonucu olarak Allah’ın yaratması cinsinden olduğu vurgulanmaktadır.
c) Önceki insanların bilmeyip sonradan Allah’ın yaratması cinsinden ortaya çıkan ve çıkacak olan binek ve nakil araçları daha faziletli ve daha mübârektir.
d) Her üç şık da doğru.
- 1236 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
611- Halk arasında kabul görüp yayılmış, teşbihe/benzetmeye dayalı, içerisinde bir düstûr ve hikmet taşıyan kinâyeli veciz söz, atasözü, deyim, misal/örnek anlamlarına gelen ve Kur’an’ın edebî ifâde şekillerinden, üslûp özelliklerinden biri olan Kur’an kavramı nedir?
a) Mesel b) Kıssa c) Sünnetullah d)Hücûd
612- Sünnetullah konusuyla ilgili aşağıdaki ifâdelerden hangisi yanlıştır?
a) Kâinatta insan tarafından alışılmış ne kadar tabiatta hüküm süren İlâhî kanun varsa, bunların hepsi Allah’ın evreni yaratırken koyduğu kurallardır; bunlar normal şartlarla değişmez; Ancak Allah dilerse bu tabiat olaylarının dışında hârikulâde olaylar meydana getirebilir.
b) “Tabiat kanunu” tâbiri tam doğru bir ifâde değildir. Bunun yerine “Allah’ın tabiattaki İlâhî kanunları” demek daha doğru olur.
c) Sünnetullah konusundaki Kur’ân-ı Kerim’in en önemli vurgusu, onlarda bir değişiklik bulamayacağımız hususudur. Allah’ın koyduğu bu kurallar değişmez.
d) Sünnetullah Allah’ın sünneti demek olduğundan biz de O’nun sünnetine uymalı, O’nun davranışlarını örnek alarak benzer güzel davranışlar sergilemeliyiz.
613- Yûsuf sûresinde, yeisle ilgili olarak Hz. Ya’kûb’un (a.s.) dilinden yapılan tavsiye ile ilgili olarak, aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
a) Ümidin tükendiği yerde Allah’a yalvarmanın bir anlamı yoktur; artık iş işten geçmiştir.
b) Ümit, boş kuruntudan, oyalanmalardan ve şeytânî vesveselerden ibârettir.
c) Allah’ın rahmetinden ümit kesilmez. Ümidin yitirilmesi, imanın yokluğuna işarettir. Allah’ın rahmetinden ancak kâfirler ümidini keser.
d) İnsanın canı çıkmaya başlayınca ve çekeceği azâbı görünce Allah’tan ümit besleyerek tevbe edebilir, bu tevbe makbuldür.
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1237 -
614- Burak ne demektir?
a) Mirac gecesinde Allah tarafından Peygamberimize binmesi için verilen binite Burak denilir. Katırdan küçük ve merkepten büyük beyaz bir binek olduğu, adımını gözünün erişebildiği en son noktaya atıverecek kadar çok süratli giden mânevî bir binek olduğu rivâyet edilmektedir.
b) Burak mânevî bir asansör demektir. Yeşil örtüsü olan minder cinsinden bir mânevî araç olduğu ve uçan halı şeklinde Peygamberimizi göklere ulaştırdığı rivâyet edilir.
c) Cebrâil’in kanatlarından en büyüğüne Burak denilir. Peygamberimizin Cebrâil’in bu kanadının üstünde miraca çıktığı rivâyet edilmektedir.
d) Burak, Hz. Sâlih’in (a.s.) devesinin adıdır. Cennetten gelen bu deve, Peygamberimiz’e de mûcizevî şekilde miracda bineklik yapmıştır. Bu devenin altın renginde sapsarı olduğu, her attığı adımın yıldırım hızından yetmiş kat daha süratli olduğu rivâyet edilmektedir.
615- Peygamberlerin rüyaları konusunda aşağıdaki ifâdelerden hangisi yanlıştır?
a) Peygamberlerin görmüş oldukları rüyalar da diğer insanların rüyaları gibidir. Bu nedenle peygamberlerin rüya yoluyla Allah’tan vahiy almaları mümkün değildir.
a) Peygamberlere, özel bir ilim olan rüyâ tâbiri ilmi verilmiştir. Özellikle Yakub ve Yûsuf Peygamberlerin rüyâ tâbirleri Kur’an’da ayrıntılı olarak anlatılır.
a) Peygamberlerin rüyaları hep sâdık rüyalardır. Onlar, rüya vâsıtasıyla vahiy de alabilirler. Peygamberimize de sâdık rüyalar şeklinde vahiy gelmiştir, ilk vahiyler böyleydi.
a) Kur’ân-ı Kerim’de peygamberlerin gördüğü bazı rüyalardan örnekler verilmiş, bunların peygamberi bağlayan birer vahiy olduğu değerlendirilmiştir. Hz. İbrâhim’in oğlunu kurban ettiği rüya, Yûsuf’un (a.s.) güneş, ay ve on bir yıldızın secde ettiğiyle ilgili rüyası, Peygamberimizin Mescid-i Harâm’a gitme konusundaki rüyası peygamberlerin rüyalarına örneklerdir.
616- Kur’ân-ı Kerim’de bazı gıdalardan ve özellikle meyvelerden bahsedilerek insanların dikkatleri bunlara çekilir. Aşağıdaki seçeneklerden hangisi Kur’ân-ı Kerim’de bahsedilen meyve (ve sebze)lerden değildir?
a) Nar, kiraz, muz, hıyar
b) Elma, portakal, kavun, erik
c) Hurma, üzüm, zeytin, sarımsak
d) İncir, kabak, mercimek, soğan
- 1238 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
617- Sözlük anlamı “değiştirmek, bir şeyin gerçek formunu aslından başka yapmak” olan; kavram olarak “belirli bir tarihsel dönem içerisinde tabiatta, özellikle insan bireyinde ve toplumlarında gözlenen başkalaşma ve farklılaşmaları ifâde eden Kur’an kavramı aşağıdakilerden hangisidir?
a) Tahvîl b) Tebdîl c) Sünnetullah d) Tağyîr
618- Yusuf (a.s.)’a olan eğilim sebebiyle Aziz’in karısı hakkında dedikodu yapanlar için özel bir oturum hazırlanmış, gelen bütün kadınların ellerine bıçak verilmiş ve Yusuf (a.s.) onların karşılarına çıkarılmıştı. Yusuf’un (a.s.) güzelliği karşısında bütün kadınlar hayran olmuş şaşkınlıkla ellerini kesmişlerdi. Bu olaydan yola çıkarak aşağıdaki sonuçlardan hangisi doğrudur?
a) Bazı insanların çekiciliği karşı konulmazdır. Bu nedenle insanlar suçlanmamalıdır.
b) İnsanlar bazen çok zor şeylerle imtihan edilir. Şeytana karşı dikkatli olmak gerekir.
c) İnsanlar için çok câzip olan fiiller yanlış ve günah olmaz.
d) Kadınların kendi ellerini kesmeleri nasıl irâde dışı ve ayıplanamaz bir davranış ise, insana câzip ve güzel gelen karşı cinsle beraberlik durumu da aynıdır.
619- Allah’ın kâinatı idare ederken koyduğu kurallar, yaratıkları hakkındaki ve özellikle insan toplumlarıyla ilgili hüküm ve âdetlerine Kur’an kavramı olarak ne ad verilir?
a) Hikmetullah b) Hükmullah
c) Sünnetullah d) Kaderullah
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1239 -
620- Yeis kavramıyla irtibatı büyük olan “tevbe” konusundaki âyetlerden yola çıkarak yapılan değerlendirmelerle ilgili aşağıdaki ifâdelerden hangisi yanlıştır?
a) Tevbe, başlı başına bir ibâdettir. Bu ibâdette hem günah ve hatalardan vazgeçme, hem kulluk görevini yeniden yerine getirmeye dönüş, hem de Allah’a yakınlaşma ve zikir vardır.
b) Af dileme ve istiğfar edip temizlenerek Allah’a dönme demek olan tevbe, ya şirk ve küfürden/inkârdan, ya günahtan ya da Allah’ın emrini yerine getirememekten dolayı yapılır. Tevbenin zıddı inat, kibir ve hatada bile bile ısrardır; bunlar da şeytanın ve şaytan karakterindeki insanların özellikleridir. Âdem’le (a.s.) şeytanın farkı tevbede ortaya çıkmaktadır.
c) İnsanın hiç günah işlememesi mümkün değildir. Önemli olan, günahta ısrar etmemek, günahı savunmamak ve hemen vazgeçip tevbe etmektir. Samimi şekilde tevbe eden, o günahı hiç işlememiş gibi kabul edilir. Tevbe, Hz. Âdem’le başlar ve kıyâmet kopmaya başlayıncaya kadar devam eder.
d) İnsan, hatalarını, hele küçük günahlarını gözünde büyütmemelidir. Günaha devam ettiği halde, her günah işleyişten sonra tevbe ederek yüz defa bozmuş bile olsa, yalnız dille tevbe etmek yeterlidir. Böylece insan günahlarından arınır. Her günahın ardından tevbe kelimeleri de tekrar edilmelidir. Ölüm ânında da olsa tevbe geçerlidir. Esas tevbe, Allah dostu olduğu düşünülen bir zâtın huzurunda yapılır. Böyle bir tevbe geri çevrilmez.
621- Eski dönemlerde Arap câhiliyyesinde, İslâm öncesi Türklerde ve günümüzde değişik ülkelerde hâlâ bazı hayvanlar putlaştırılıp bunlara tapılmaktadır. Kur’ân-ı Kerim, putlaştırılarak tapılan bu hayvanlardan hangisini hangi dönemlerde ve hangi kavimle ilgili olarak örnek verir?
a) Sığır ve buzağı; Mûsâ (a.s.) döneminde; İsrâiloğulları
b) Deve; Sâlih (a.s.) döneminde; Semûd kavmi
c) Fil; Peygamberimizin doğumundan az önce; Ebrehe’nin kavmi
d) Balık; Yunus (a.s.) döneminde; Yûnus kavmi
- 1240 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
622- İsrâ ve mirac olayı konusunda aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) İsrâ, Mekke’deki Mescid-i Harâm’dan Kudüs’deki Mescid-i Aksâ’ya gece yapılan mûcizevî bir yolculuk demektir. Mirac, Kudüs’deki Mescid-i Aksâ’dan yedi kat göklere ve Allah’ın dilediği yerlere yapılan yolculuk anlamında kullanılır.
b) İsrâ ve mirac, Allah’ın kendi kudretine delâlet eden alâmetlerden bir kısmını göstermek için Peygamberimiz eliyle gösterdiği Kur’ân-ı Kerim’den sonraki en önemli mûcizedir.
c) İsrâ ve mirac olayının ne zaman olduğu konusunda ashâb üçe ayrılır. Bir grup, isrâ ve miracın Peygamberimiz 25 yaşında iken Mekke’de vuku bulduğu görüşündedir. İkinci grup, Peygamberimiz’in vedâ haccından sonra isrâ ve miracın gerçekleştiğini ileri sürer. Üçüncü grup ise isrânın Peygamberimiz Mekke’de ve 25 yaşında iken, miracın ise Medine’de vefatına yakın vuku bulduğu görüşündedir.
d) Kur’ân-ı Kerim’le sâbit olduğu için “isrâ”yı inkâr eden kâfir olur. Kur’ân-ı Kerim ve mütevâtir hadisle sâbit olmayıp sadece âhad haber cinsinden sahih hadislere dayandığı için “mirac”ı inkâr eden kâfir olmaz (âlimlerin çoğunluğuna göre dalâlet ehli, sapık olur).
623- Ağacın Kur’ân-ı Kerim’de özel bir konumu vardır. Kur’an’da özel olarak bazı ağaç cinslerinden bahsedilmiştir. Aşağıdakilerden hangi grup Kur’an’da anlatılan ağaç cinslerinden değildir?
a) Şeceratü’l-ahdar (yeşil ağaç), Şeceratü’l-huld (ebediyet ağacı), yaktîn ağacı
b) Şeceratü’l-mübâreke (mübârek ağaç), Şeceratü’r-rıdvân (altında bey’at yapılan ağaç), tûbâ ağacı
c) Şeceratu’t-tayyibe (güzel sözün benzetildiği güzel ağaç), Şeceratü’l-habîse (çirkin sözün kendisine benzetildiği çirkin ağaç), zakkum ağacı
d) Şeceratu’l-libâs (giysi ağacı), Şeceratu’t-takvâ (takvâ ağacı), Silsile ağacı
624- Nâfile namazlardan hangisi Kur’ân-ı Kerim’de isim verilerek açıkça tavsiye edilmektedir?
a) Kuşluk namazı b) Teheccüd namazı
c) Hâcet namazı d) İstihâre namazı
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1241 -
625- Yûsuf sûresinin ilk âyetlerinde, Hz. Yusuf’un (a.s.) çocukken görmüş olduğu bir rüya hakkında, babası Yakub’un (a.s.) önemli bir tavsiyesi bulunmaktadır. Bu tavsiye aşağıdaki ölçülerden hangisine daha uygun düşmektedir?
a) Önemli rüya gören kişi, bunları kendi kardeşlerine anlatmamalıdır.
b) Önemli rüyalar, ehil olmayan ve iyi niyet taşımayan insanlara anlatılmamalıdır.
c) Rüyalardan hiçbirisi önem arzetmez. Herkese anlatılmasında hiçbir sakınca yoktur.
d) Rüyalar hiç kimseye anlatılmamalıdır. Yoksa, bazı sakıncalar ortaya çıkabilir.
626- Bilindiği gibi Kur’ân-ı Kerim’de birçok mesel/misal zikredilmiştir. Nahl sûresinde zikredilen bir karye/şehir halkı ile ilgili sünnetullah cinsinden anlatılan meselde aşağıdakilerden hangisi yer almamaktadır? Yani, seçeneklerden hangisi ilgili âyette geçmez?
a) Allah iman eden güven ve huzur içinde bir şehri misal vermektedir. O şehrin (halkının) rızkı her taraftan bol bol gelmekteydi.
b) Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiklerinden dolayı Allah, onlara açlık ve korku elbisesini tattırdı.
c) Açlık ve korku onları tekrar yola getirdi ve peygamber geldiğinde ona iman ettiler. Onun etrafında sağlam kale gibi kenetlenip kâfirlerle cihada koştular. Böylece bol rızkı ve cenneti hak ettiler.
d) Onlara kendilerinden peygamber geldiğinde onu yalanladılar. Onlar zulmederken azap onları hemen yakalayıverdi.
627- Bir sünnetullah olarak ifâde edilen bireysel ve toplumsal değişme konusunda Ra’d sûresindeki âyet-i kerimede vurgulanan hususla ilgili olarak aşağıdaki seçeneklerden hangisi doğrudur?
a) Kişinin içinde yaşadığı kavim (toplum) değişmedikçe Allah onların içindeki kişilerin durumunu değiştirmez.
b) Bir kavim ve içindeki kişiler toplumca değişmedikçe Allah onlarla ilgili sünnetini (sünnetullahı) değiştirmez.
c) Allah bir kavmi (toplumu) değiştirmedikçe, toplumdaki kişiler kendini değiştiremez.
d) Bir toplumun bireyleri kendindekini (kendi durumunu) değiştirmedikçe Allah onlarda bulunanı (o toplumu) değiştirmez.
628- Teheccüd namazının özelliğiyle ilgili olarak Kur’ân-ı Kerim aşağıdakilerden hangi ifâdeyi kullanır?
a) Gece neşesi b) Gece keyfi
c) Gece huzûru d) Gece mutluluğu
- 1242 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
629- Bilindiği gibi Kur’ân-ı Kerim’de insanların dikkatlerini çekmek ve ibret almalarını istemek için birçok hayvandan bahsedilir. Aşağıdaki seçeneklerden hangisi Kur’ân-ı Kerim’de bahsedilen hayvan cinslerinden değildir?
a) Kelebek, bülbül, kedi, tilki, kaplan
b) Koyun, deve, at, kuş, sivrisinek
c) Örümcek, çekirge, kurbağa, karga, arslan
d) Maymun, keçi, balık, yılan, kurt
630- Ra’d sûresi 11. âyetten yola çıkarak aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi yanlıştır?
a) Bir toplum, kendinde bulunan iyi yaşayışı ve güzel ahlâkını kötüye değiştirmedikçe, daha genel tâbirle bir toplum kendini bozmadıkça Allah onlara verdiği nimetleri değiştirmez.
b) Bir toplum kötü ahlâkını düzeltmedikçe Allah onları düzeltmez. Toplum gittiği yanlış yoldan döner, doğru yola girer, ahlâkını düzeltirse Allah da onların durumunu düzeltir, kötü hallerini iyiye, sıkıntılarını mutluluk ve refaha çevirir.
c) Bir toplum ahlâkını bozar; şerlere, kötülüklere, fesatlara dalar, isyan ederse Allah da onlara lutfettiği nimetleri ellerinden alır, onları perişan eder. Böylece güçlerini kaybeder, felâketlere uğrar, küçülürler.
d) Allah’ın toplumlara koyduğu hüküm vardır. Bazı toplumlar Allah’a itaat eden İslâm toplumu, bazıları da isyan eden câhiliyye toplumudur. Bu durum değiştirilemez. Toplumlarla ilgili bu kadere sünnetullah denilir.
631- “Ümit ve güvenle bağlanacağı şeyden umudunu kesmek, ümitsiz olmak” anlamına gelen ve “Allah’la ilgili olarak bir mü’minin yapamayacağı, yapmış olsa küfre gireceği şey” demek olan Kur’an kavramı aşağıdakilerden hangisidir?
a) Yeis b) Tağyîr c) Nankörlük d) Şirk
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1243 -
632- Bilindiği gibi tasavvuf rüyalara çok önem vermiş, özellikle Allah dostu kabul ettikleri kimselerin rüya aracılığıyla ilim ve hadis alabildiklerini ısrarla ileri sürmüştür. Bu rüyalarla ilgili olarak İslâm âlimlerinin değerlendirmeleri içinde aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
a) Rüya hali, insanlar arası bilgi akışının mümkün olduğu zaman dilimidir. Bu bilgiye güvenilir. Çünkü insan, rüyâsında melekûta ulaşır, eşyayı müşâhede eder.
b) Hz. Peygamber’den vefatı sonrasında rüya ile bilgi almak, O’ndan rüyada hadis rivâyet etmek ya da rüya aracılığıyla bir hadisin sıhhatini test etmek mümkün ve kabul edilen bir durumdur. Bütün bunları İslâm âlimleri onaylayıp tasdik eder.
c) Rüya da, keşif ve ilham gibi bilgi araçlarından biridir. Aynı zamanda ölen bir kimsenin âhiretteki ahvâli ile ilgili olarak, rüya aracılığı ile dünyadakilere bilgi verilir.
d) Rüya, bilgi kaynağı değildir, rüya ile amel olunmaz. Şeytanî de olabilecek ilhamlara ve rüyalara İslâm dini dayandırılamaz. Rüya ahkâm konusunda da delil olmaz. Rüya ile çok uğraşmak, ona önemli misyonlar yüklemek doğru değildir.
633- Kur’ân-ı Kerim’de Allah, kendisine bir ürünü yapması için bir hayvana vahiy/ilham ettiğini ve bu ilhamla o hayvanın insanlar için şifâ olan bir gıda ürettiğini belirtir. Bu hayvan ve yaptığı gıda nedir?
a) Koyun – Süt b) Tavuk – Yumurta
c) Arı – Bal d) Kurbanlık koç – Et
634- İbâdetleri ve çeşitlerini Kur’an ve Sünnetten öğrenmek zorundayız. Peygamberimiz’in sünnetinde olmadığı halde, yanlış bir sevap anlayışı neticesinde sonraki dönemlerde bazı özel namazlar da sünnet zannedilerek bazı çevreler tarafından nâfile namazlar içerisinde kabul görmüştür. Aşağıdaki seçeneklerden hangi gruptaki tüm namazlar, güvenilen (sahih) hadis kaynaklarında Peygamberimiz’in sünneti olarak belirtilen nâfile namazlardandır?
a) Evvâbîn namazı, Duhâ namazı, Abdest namazı, Berat namazı, Haftanın her günü için özel namaz
b) Terâvih namazı, tahiyyetü’l-mescid namazı, hâcet namazı, İstihâre namazı, Husûf namazı
c) İşrak namazı, Cuma gecesini ihyâ namazı, Korku namazı, Teheccüd namazı, Kuşluk namazı, Küsûf Namazı
d) Husûf namazı, Tesbih namazı, Receb ayı namazı, Regâib namazı, Mirac namazı
- 1244 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
635- Kur’ân-ı Kerim’de dikkatlerimizin çekildiği ve ibret almazın istendiği onlarca cins sebze ve bitkiden, 8 ayrı çeşit meyveden bahsedilir. Bu meyvelerden biri aynı zamanda Kur’an’ın bir sûresine de isim verilmiştir. 95. sûrenin ismi olan bu meyvenin Kur’an’daki Arapça ifâdesi ve Türkçesi nedir?
a) Zeytûn – Zeytin b) Tîn – İncir
c) A’nâb – Üzüm d) Nahle – Hurma
636- İstihâre konusuyla ilgili aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
a) İstihâre: Hayır dileme anlamına gelir; Yapmak istediği bir şeyin kendisi hakkında hayırlı olup olmadığını anlamak için bir müslümanın iki rekât namaz kılıp duâ etmesi demektir.
b) Peygamberimizin ashâbına önemli işlerinde başvurmalarını ısrarla tavsiye ettiği istihâre, hayır duâsı yapmak, duâdan sonra kalbine ilk doğan duygu ve düşüncenin, kalbin meylettiği şeyin hayırlı olduğu kanaatine varmaktır.
c) İstişâreden sonra yapılması gereken istihâre, iyiliği veya kötülüğü tam kestirilemeyen iş hakkında sözkonusu olur. Hayırlı ve sevap; ya da kötü ve günah olduğu kesin olarak bilinen bir konuda istihâre yapılmaz.
d) Bir işin iyi ya da kötü sonucu, istihâre ile önceden rüyada kestirilmiş olur. Rüya istihâre için esastır. Rüyada görülen beyaz veya yeşil renklerin o işin hayırlı; görülen siyah veya kırmızı renklerin o işin şer olduğuna delâlet ettiğine dair hadis vardır ve İslâm âlimleri bu konuyu böyle değerlendirir.
637- Kur’ân-ı Kerim’de dikkatimizi çekmek ve ibret alıp tefekkür etmemizi sağlamak için 30 çeşit hayvan cinsinden bahsedilir. Bunlardan bazıları Kur’ân-ı Kerim’in bazı sûrelerine isim olarak da konulmuştur. 2, 6, 16, 27, 29, 100 ve 105. sûreler, isimlerini o sûrede zikri geçen bu hayvanlardan alır. Aşağıdaki sûrelerden hangisi, bu çeşit sûre adlarından biri değildir?
a) Cemel (deve); Hüdhüd (kuş)
b) Bakara (sığır, inek); En’âm (deve, sığır, koyun cinsi)
c) Nahl (bal arısı); Neml (karınca)
d) Ankebût (örümcek); Fîl – Fil
638- Peygamber Efendimiz hadislerinde, hoşlanmadığımız bir rüya gördüğümüzde ne yapmamızı tavsiye etmektedir?
a) Sol tarafımıza (yastığın altına, hafifçe) tükürmeli ve eûzü çekmeliyiz (şeytandan Allah’a sığınmalıyız).
b) Üç defa öksürmeli ve besmele çekmeliyiz (bismillâhirrahmânirrahîm demeliyiz).
c) Hemen kalkıp namaz kılmalıyız.
d) Bu rüyayı kimseye söylememeliyiz.
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1245 -
639- Kıssa konusuyla ilgili aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi yanlıştır?
a) Kıssalar, İsrâiliyatın ana giriş kapısı olmuştur. İsrâiliyat da, Kur’an ve Sünnete dayanan sahih din anlayışını dejenere eden, kaynağı bulandıran ve daha çok Yahûdi ve Hıristiyanların inanç, ahlâk, tarih ve efsâneye dayalı kültürlerinden İslâm’a karışan şeylerdir. Bu hurâfe ve isrâiliyât rivâyetleri en çok kıssalar yoluyla İslâm’a karıştırılmak istenmiştir.
b) Bazen küçük bir amele verilen büyük ödüller, bazen de küçük bir günah yüzünden cehenneme atılmalar gibi dinin temel ilkelerine ters düşen çok sayıda kıssa eskiden beri halk arasında meşhur olmuş, vaazlarda ve halkın rağbet ettiği kitaplarda çokça yer almıştır.
c) Tasavvufta kıssa çok önemlidir. Kerâmet hikâyeleri ve menkıbe denilen büyük zat kabul edilenlerle ilgili anlatılarda, rivâyetlerde, Mesnevî gibi meşhur eserlerde kıssadan büyük ölçüde yararlanılır.
d) Kur’an’da hiç kıssa anlatılmaz. Kur’an kıssalara karşı hep olumsuz tavır takınmamızı emreder. Bizim de kıssa ile meşgul olmamızı tümüyle yasaklar. Kur’an sadece peygamberlerin hayat hikâyelerini nakleder; bunlara da kıssa denilemez.
640- Yeis hali ve bu haldeki iman ve tevbe konusundaki değerlendirmelerle ilgili olarak aşağıdaki ifâdelerden hangisi yanlıştır?
a) Bir kimsenin yeis (ümitsizlik ve korku) halinde iman etmesi, kendisine yönelen ve yakasına yapışan azâbı gidermek için olup ihtiyârî, yani özgür seçmeye dayanan ve hakiki iman değildir. Hakiki iman ihtiyâr ve istek ile Allah’a yaklaşmak ve O’nun rızâsını elde etmek için sahip olunan imandır.
b) Kâfir bir kimse, ölürken ölümün şiddetli halleri kendisine gelip çattığı ve İlâhî azâbı müşâhede ettiği vakit iman ederse, bu imana iman-ı yeis denilir.
c) Yeis halinde de iman ve tevbe geçerlidir. Dünyada imanın ve tevbenin geçerli olmadığı hiçbir zaman yoktur. Ancak insan ölünce artık son pişmanlık fayda etmeyecek, sadece öldükten sonra iman ve tevbenin faydası görülmeyecektir.
d) Önceden iman etmeyen bir kâfir, üzerinde ölümün emâreleri belirip ölümün şiddetli halleri kendisini sardığı zaman; helâk işaretleri gelip iman etmeyenleri yakalayınca; güneşin Batıdan doğması gibi kıyâmetin açık ve büyük alâmetleri zuhur ettiğinde veya kıyâmet kopmaya başlayınca bütün bu durumlarda iman edenlerin imanları kabul edilmez, bu imanları kendilerine bir fayda getirmez. Bu zamanlardaki imana iman-ı yeis denilir.
- 1246 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
641- Müslim’in rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte rüyaların üç kısım olduğu ifâde edilmektedir. Aşağıdakilerden hangisi hadiste belirtilen bu rüya çeşitlerinden biri değildir?
a) Allah’tan müjde olan sâlih/doğru rüya
b) Şeytanın verdiği üzüntü cinsinden rüya
c) Kişinin kendi kendine konuştuğu şeyler (günlük uğraşılan ve ruhta/nefiste iz bırakan rüya)
d) Evliyâ kabul edilen kimselere ilham şeklinde gelen ve kesin bilgi oluşturan rüya
642- Kur’ân-ı Kerimin Kehf sûresinde: “Katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve kendisine ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul” diye bahsedilen zât, müfessir ve âlimlerin ekserisine göre kimdir?
a) Mehdi b) Evliya c) Bel’am d) Hızır
643- Yöneticiliği birine vermek, bir kimsenin yöneticiliğini benimsemek demek olan ve kavram olarak, müslümanların devlet başkanını seçme, belirleme ve İslâmî hükümlere uygun tüm işlerde ona itaat ve bağlılık sözüne, bağlılık göstermesine Kur’ânî kavram olarak ne ad verilir?
a) hilâfet b) itaat c) bey’at d) fıtrat
644- Kelime anlamı olarak; huylar, seciyeler, insanın mânevî yapısını belirleyen özellikler demek olan ve terim olarak “insanın bir amaca yönelik olarak kendi arzusu ile iyi davranışlarda bulunup kötülüklerden uzak olması” şeklinde veya “insanın nefsinde yerleşen öyle bir hey’ettir ki, fiiller hiçbir fikrî zorlama olmaksızın, düşünüp taşınmadan bu meleke sâyesinde kolaylıkla ve rahatlıkla ortaya çıkar” diye tanımlanan Kur’an kavramı, aşağıdakilerden hangisidir?
a) takvâ b) ahlâk c) amel d) kardeşlik
645- Fıtratın tanımı konusunda, aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a) Fıtrat: İnsanın dış tesirlerden etkilenen ve sık sık değişen ruh halini anlatan, Allah’ın insan gönlündeki değişik tecellileri anlamında bir Kur’an kavramıdır.
b) Fıtrat: İlk yaratılış sırasında Allah'ın insan tabiatına bahşettiği yaratanını tanıma eğilimi, ruh temizliği gibi olumlu yatkınlıkları ifâde eden bir kavramdır.
c) Fıtrat: Hakkı benimseme yatkınlığı, güzel yetenek ve meyiller anlamına gelir.
d) Fıtrat: Allah'ın, mahlûkatını, kendisini bilip tanıyacak ve idrak edecek bir hal, bir kabiliyet üzere yaratmasıdır.
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1247 -
646- “Hızır”la ilgili aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a) Kur’ân-ı Kerim’de Hızır ismi geçmez. Kehf sûresinde bahsedilen kendisine rahmet ve ilim verilen kulun Hızır olduğu kabul edilir.
b) Hızır, Hz. İsa zamanında yaşamış, İlâhî izinle ona, bazı olayların içyüzünü gösterip izah etmiştir. Hızır, hâlâ hayattadır, Allah’ın izniyle zorda kalan mü’minlerin imdadına yetişir.
c) İslâm âlimleri, Hızır’ın peygamber, velî veya melek olduğu konusunda değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Onun peygamber olma ihtimali en doğru görüştür.
d) Hızır kelimesi, Arapça kaynaklarda hadır (hadr, hıdr) şeklinde yer alan ve Arapça menşeli olduğu kabul edilen bir kelimedir. Hadır: Yeşil, yeşilliği çok olan yer anlamındadır. Hızır’a bu ismin, kuru yerde oturduğunda altından otların yeşerip dalgalanması sebebiyle verildiği kabul edilmektedir.
647- Aşağıdaki gruplardan hangisi, Kur’an’ın çok önem verdiği ahlâkî davranışlardan değildir?
a) sâlih amel, infak, ıslah, ahde vefâ/sözde durmak, tevbe, şükür
b) sabır, adâlet, af, ihsân, ihlâs, Allah’ı sevmek ve Allah için sevmek, doğru olmak
c) misvak kullanmak, sakal bırakmak, türbeleri ziyaret etmek, bir âlime/mürşide bağlanmak
d) içki ve kumardan sakınmak, gıybet etmemek, alaydan kaçınmak, lakap takmamak
648- “Her doğan insan, …… üzere doğar. Sonra anne ve babası onu ……, hıristiyan, …… yapar.” Buhârî ve Müslim’in rivâyet ettiği ve müslüman halk arasında da meşhur olan bu hadis-i şerif mealinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) İslâm; müşrik; yahûdi
b) sünnetullah; yahûdi; dinsiz
c) iman; kâfir; yahûdi
d) fıtrat; yahûdi; Mecûsi
649- İnsanların birbirleri hakkında, ellerinde belge olmaksızın bir kısım çirkin tahminlerde bulunmaları, İslâmî kavram olarak aşağıdakilerden hangi tâbir ile ifade edilmektedir?
a) kesin yargı b) zulüm c) sûi zan d) nemîme
- 1248 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
650- Kehf sûresindeki kıssada anlatıldığına göre, Hz. Mûsâ, şartsız olarak tâbi olma sözü vermiş olduğu zâta, bir müddet sonra itiraz mâhiyetinde soru yönelterek vermiş olduğu sözü çiğnemişti. Buna rağmen Mûsâ (a.s.) özür dileyince, karşısındaki zât tarafından özrünün kabul edilmiş olmasının sebebi, aşağıdakilerden hangisidir?
a) O adamın, Mûsâ (a.s.) tarafından öldürülme korkusu
b) Mûsâ (a.s.)’ın, hiçbir kasıt taşımaksızın, kendi sözünü unutarak çiğnemiş olması
c) O adamın, Mûsâ (a.s.)’ı kovması halinde, yalnız kalacağı endişesi
d) Özrünü kabul etmese daha büyük yanlışlar yapacağının kesin şekilde belli olması
651- Müslümanlar Hudeybiye antlaşması ve ondan sonraki dönemler için Peygamberimiz’e bağlılık yemininde bulunmuşlardı. Bu bağlılık akdini ifade eden kavram, aşağıdakilerden hangisidir?
a) bey’at b) vefa c) sıdk d) eminlik
652- Cum’a namazının diğer farz namazlardan ayrılan özellikleri konusunda aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) Mutlaka toplu halde (cemaatle) kılınır.
b) Kadınlar ve köleler Cuma namazı kılamaz.
c) Hutbe okunarak insanlara Allah (Ona zikir, ibâdet vb.) hatırlatılır.
d) Ezan okunduğunda, mü’minlerin alış-verişi bırakıp namaza gitmesi gerekir.
653- Zan konusuyla ilgili aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a) İki türlü zan vardır. Zan, tahmin ve ihtimale dayandığından, zannın bazısı Kur’an’da yasaklanmıştır. Yasaklanan zan, daha çok sûi zan denilen kötü zandır.
b) Yasak edilen zannın içine, Allah Teâlâ’ya karşı duyulan hüsn-i zan, açıkça şüpheli yerlerde gezen kimse hakkındaki zan, dünya işlerinde yapılan zan girmez.
c) Herhangi birinin özel durumlarını araştırmak, eksiklerini, kusurlarını öğrenme isteği anlamına gelen “tecessüs” sûi zanla alâkası olmayan bir güzel ahlâk özelliğidir.
d) Tüm kâfirler kesin bilgiye değil, zanna uymaktadırlar. Doğruluğu kesin bilgi, Allah’tan gelen ilim, yani vahiydir. İnsanlar tarafından ortaya atılmış tüm ideolojiler, felsefe ve düzenler, birer zandır ve insanı kesin bilgiye götürmez.
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1249 -
654- Kehf sûresindeki kıssada, aşağıdaki seçeneklerde bahsedilen hangi noktaya işaret edilmektedir?
a) İnsanların, vermiş oldukları sözlerde her zaman durmaması normaldir.
b) İnsanlar, tâbi olma sözü verdikleri bir kişiye, itaat etmek zorunda değildir.
c) Kişi, unuttuğu şeyden dolayı kınanır. Olgun bir insan, verdiği sözü kesinlikle unutmaz.
d) Sabır, özellikle zorlu bir sınavdan geçebilmenin en önemli başarı fonksiyonudur.
655- Aşağıdakilerden hangisi, İslâm devlet başkanı demek olan ve kendisine bey’at edilip meşrû her emrine itaat edilmesi gereken “halife”nin görevlerinden biri değildir?
a) Allah’ın hükümlerini tatbik etmek
b) İslâm devletinde yaşayan fertlerin malını, canını, dinini, ahlâkını, neslini korumak
c) İslâm devleti sınırları içinde gayr-i müslimler varsa, onları zorla da olsa müslüman yapmak
d) Cihadı tanzim edip ordular hazırlamak, gerektiğinde İslâm ordusuna komutanlık yapmak
656- Ensar ile muhâcirler arasında oluşturulan muâhât/kardeşlik konusuyla ilgili aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) Nübüvvetin on üçüncü senesi olan Hicretin ilk yılında Hz. Peygamber tarafından gerçekleştirilmiştir.
b) Hicretten 12 yıl sonra Hz. Ebû Bekir tarafından Ridde savaşları öncesinde ashâbın kenetlenmesi ve cihada hazır olması için gerçekleştirilmiştir.
c) Mal ve mülklerini Mekke’de bırakıp Medine’ye hicret eden muhâcirleri mahrûmiyetten kurtarmak ve onları Ensar ile kaynaştırmak için yapılan mânevî kardeşliktir.
d) Yüz civarındaki sahabi arasında yapılan bu kardeşlik; hak, eşitlik ve miras konusunda karşılıklı yardımlaşmayı gerekli kılıyordu. Miras hükmü, daha sonra inen âyet ile kaldırılmıştır.
- 1250 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
657- İnsan, birçok ahlâkî günahı diliyle işler. Nice sevaplar da dille mümkün olur. Kur’ân-ı Kerim, söze çok önem verir. Söz ve konuşma anlamına gelen “kavl” kelimesi ve türevleri Kur’an’da tam 1721 yerde geçer. Gıybet, alay, lakab, iftira, yalan gibi sözle işlenen ahlâkî problemleri haram ve günah sayan Kur’an’ın söz hakkındaki değerlendirmeleriyle ilgili olarak aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a) Haklı bile olsa, hakkı müdafaa için de olsa, insanın konuşmasından susması daha hayırlıdır.
b) Güzel sözü güzel ağaca, kötü sözü de pis bir ağaca benzeten Kur’an, sözlerin en güzeliyle konuşmayı emreder.
c) Kur’an’a göre, insanların çoğunu güzel söz söylemekten ve güzel söze icâbet etmekten alıkoyan şeytandır.
d) Kur’an, sadece gıybet ve kötü lakabı değil, faydasız ve boş sözleri bile kurtuluşa engel görür.
658- Hızır hakkında tevhide ters birçok inanış ve anlayış vardır. Aşağıdakilerden hangisi bunlardan biri değildir?
a) Hızır, hâlen hayattadır ve kıyâmete kadar yaşayacaktır. Bazı insanlara ve özellikle Allah dostlarına gözükür, sonra âniden kayboluverir.
b) Hızır, Hz. Mûsâ’nın içyüzünü bilemediği için ilk anda itiraz edip sorular sorduğu bazı gaybî konularda Mûsâ (a.s.)’a dersler veren ilim ehli ve büyük ihtimalle peygamber olan bir zâttır.
c) Bazı kulların imdâdına yetişen, her yerde bulunabilen ve her kılığa girebilen, insanlara bereket ve bolluk saçan ya da kahredip helâk eden bir zâttır.
d) Baharı İlyas’la birlikte Hızır getirir; çiçekleri o açar, yeşillikleri onun attığı adımlar bitirir. Tabiattaki varlıkları kendi emrine alarak hizmetinde kullanabilir.
659- Aşağıdakilerden hangisi Hucurât sûresinde belirtilen ahlâkî haramlardan olan ve mü’minlerin birbirleri hakkında yapmaları şiddetle yasaklanmış olan günahlardandır?
a) Birbirlerine zulmü emretmek
b) Birbirlerini velî/dost edinmemek
c) Birbirlerinde kusur araştırmak
d) Birbirleriyle samimiyeti kesmek
660- Allah’ın mutlak birliğini (tevhidi) ifade eden, putçuluğu ve şirki reddeden, mutlak gerçeğin ve doğrunun tanımını yapan, Kur’an’da İbrâhim (a.s.)’in milleti/dini olarak da belirtilen dinî nitelik, aşağıdakilerden hangisidir?
a) kulluk b) muvahhid c) ibâdet d) hanîf
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1251 -
661- İman-ahlâk ilişkisi konusunda aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a) İslâm dinindeki iman ve ibâdet esaslarıyla ahlâkî buyrukları kesin çizgilerle birbirinden ayırmak mümkün değildir; bunlar Kur’an ve hadislerde birbiriyle kaynaşmış durumdadır.
b) İmanı kâmil olan mü’minlerin ahlâkı gâyet güzel ve mükemmeldir; ahlâkı gerçekten ve tümüyle güzel olanların da imanları kâmildir.
c) İman ve amel ayrı olduğu gibi, imanla ahlâk da ayrıdır; biri olup diğeri olmayabilir.
d) Ahlâkî problemler, nice hadiste çoğu kez imanla irtibatlandırılarak ifade edilmiştir.
662- Hızır’la irtibatlandırılarak gündeme getirilen “âb-ı hayat” konusuyla ilgili aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a) Âb-ı hayat, içeni ölümsüzlüğe kavuşturduğuna inanılan efsânevî su demektir.
b) Âb-ı hayat, hayat ağacı demektir. Bu ağaç, genel kabule göre Hz. Âdem’in Cennette yemesi yasak kılınan ağaçtır.
c) Âb-ı hayat, bütün dünya mitolojilerinde mevcut olan, câhiliyenin ortak bir kavramıdır.
d) Âb-ı hayatla ilgili efsâneler, asr-ı saâdetten çok sonraları tasavvufçular ve şâirler tarafından işlenmeye ve müslüman topluma yayılmaya başlanmıştır.
663- Hucurât sûresindeki bir âyette, kardeşlik hukukuyla ilgili olarak, mü’minlerden iki topluluk birbirleriyle savaşırlarsa, bu durumun halledilmesi için diğer mü’minlere bazı görevler verilmektedir. Aşağıdaki seçeneklerden hangisi, bu görevlerden biri değildir?
a) Barış isterlerse, aralarını düzeltmek; eğer savaşmayı tercih ederlerse kimin gâlip geleceğini beklemek
b) Aralarını düzeltip barış yapmalarını sağlamak
c) Barışa yanaşmayan saldırgan tarafla savaşmak
d) Aralarında adâletle hükmetmek, âdil olmak
- 1252 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
664- Hilâfet ve halife konusunda aşağıdaki hükümlerden hangisi yanlıştır?
a) Peygamberimiz'den sonra, ona halef olarak mü'minlere emîr olan, yani İslâm devletinin başkanı olarak kabul edilip kendisine bey’at edilen kimseye halife denir.
b) Allah, Âdem'i ve dolayısıyla bütün insanları kendisine halife kılmıştır. Bütün insanlar, Allah'ın halifesidir, vekilidir.
c) Allah'ın bir ümmete, başkalarından sonra hâkimiyet ve istiklâl vermesi, birçok toplumları o ümmetin idaresi altında birleştirmesine istihlâf/halife kılma denir.
d) Hz. Peygamber'den sonra, müslümanların devlet ve hükümet başkanı olarak bey'atle seçilen dört örnek halifeye hulefâ-i râşidîn/râşid halifeler denir.
665- Îsâr ne demektir?
a) İslâm’ın yasakladığı cimrilik demektir, yani cömertliğin zıddı anlamındadır.
b) Câhiliye ahlâkı demektir, yani her dönemdeki kâfirlerin kötü ahlâkı anlamına gelir.
c) Bir müslümanın, din kardeşini kendine tercih edecek özveri/fedâkârlık yapması demektir.
d) Peygamberimiz’e bey’at edip O’na itaat sözü vermek demektir.
666- Kehf sûresindeki kıssadan alınacak hikmetler cinsinden; insanlar için güvensizlik oluşturup, aralarında ayrılığı meydana getiren haklı gerekçelerden bir tanesi, aşağıdakilerden hangisidir?
a) İki taraftan bir tanesinin, güç ve mevki olarak diğerinden çok üstün olması
b) Dünyevî çıkarların iki taraf için de kaçınılmaz olması
c) Sözde durmama konusunda unutmanın bahane olarak sunulmasına rağmen, aslında unutmadığının bilinmesi
d) Verilen sözde durmamanın alışkanlık haline getirilmiş olması
667- Fetih sûresinin 10. âyetinde, mü’minlerin Allah rasûlüne olan bağlılık yeminleri hakkında hangi hususa vurgu yapılmaktadır?
a) Mü’minlerin birbirlerine bey’ati Allah Rasûlüne bey’at etmek gibidir.
b) Ciddi zorluklarla karşılaşılırsa, bey’at sözü geri alınabilir.
c) Allah Rasûlüne bey’at edenler, Allah’a bey’at etmiş olurlar.
d) Bey’at eden insanlar, mutlaka cennete girerler.
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1253 -
668- Aşağıdakilerden hangisi, Hanefî mezhebine göre Cuma namazının sahih olması için gerekli şartlardan biri değildir?
a) Cuma namazının cemaatle kılınması
b) Cuma namazının bir şehirde bir tek yerde kılınması
c) İslâm devlet başkanı veya onun nâibinin Cuma namazını kıldırması
d) Cuma kılınacak yerin şehir veya şehir hükmünde olması
669- Birinin, herhangi bir Müslüman kardeşinin arkasından, duyduğu zaman onun hoşuna gitmeyeceği (bedeninde, yaratılışında, soyunda, işinde, sözünde, dininde, dünyasında, elbise, ev veya bineğinde ya da aile fertlerinde bulunan eksiklik veya kusuru belirten) sözler söylemesine, böyle bir ahlâkî probleme Kur’an kavramı olarak ne ad verilir?
a) gıybet b) nemîme c) iftira d) sûi zan
670- Anlam olarak; yaratılış, belli yeteneklere ve yatkınlığa sahip oluş, karakter, mizaç, doğal eğilim, huy gibi mânâlara gelen ve insandaki Allah’a iman ve ibâdet etmeye meyil ve kabiliyeti ifade eden kelime aşağıdakilerden hangisidir?
a) bey’at b) fıtrat c) vicdan d) ruh
671- Kehf sûresindeki kıssadan bir gerçekliğin kavranılması konusunda alınacak hikmetler cinsinden; aşağıdaki seçeneklerde belirtilmiş olan açıklamalardan hangisi doğrudur?
a) İdrâk edilmesi zor olan hiçbir şeyde, asla gerçeklik payı bulunmaz.
b) İnsanlar bütün gerçekleri, bütün hikmeti ile ânında idrâk edebilir.
c) Bazı gerçekler, belirli bir süreçten sonra daha iyi kavranabilir.
d) Gerçekleri öğrenmenin yolu, sadece akıl yürütmek ve olayların zâhirine bakmaktır.
672- Fıtrat konusuyla ilgili olarak aşağıdaki hükümlerden hangisi yanlıştır?
a) İslâm’ın yaşanmadığı ortamlarda fıtrat bozulmaya ve aşınmaya başlar.
b) Fıtratın doğru çizgide ilerlemesini engelleyen en tehlikeli etken şirktir. Allah’ı unutmak ve hevâya uymak da fıtratı saptırır.
c) İslâm, insan yaratılışına, yaratılışındaki İlâhî yasalara veya başka bir ifadeyle Allah tarafından insan bünyesine uygun olarak konulmuş olan fıtrat dinidir.
d) Kâfirlerle müslümanların fıtratları çok farklıdır. Daha doğuştan itibaren bu farklılık kendini gösterir.
- 1254 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
673- İslâm ahlâkının özellikleri ve diğer ahlâk anlayışlarıyla arasındaki farklar konusunda, aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a) İslâm ahlâkının kaynağı din, mihveri takvâ (Allah korkusu), gâyesi Allah rızâsıdır.
b) İslâm ahlâkı mutlak hayra sahiptir. Allah’ın, her şeyi her yerde gördüğü inancı ve O’nu râzı etme gayreti sözkonusudur.
c) İslâm ahlâkı son derece geniş insan özgürlüğüne dayanır. İnsan, gücünü dünyadaki menfaatleri doğrultusunda kullanmaya yönlendirilir.
d) İslâm ahlâkında genel maslahat önemlidir. Güç getirilemeyecek emirler ve zorlama yoktur. Zamana ve zemine göre değişmez, sâbit ilkelere dayanır.
674- “Hıdırellez” konusuyla ilgili aşağıdaki ifadelerden hangisi, tümüyle doğru değildir?
a) Hıdırellez, Hızır ve İlyas isimlerinin halk ağzında aldığı şekilden ibarettir. Hıdırellez, kökü İslâm öncesi eski Orta Asya, Ortadoğu ve Anadolu yaz (bahar) bayramlarına dayanan câhiliye törenidir.
b) Hıdırellez, İslâm’a göre kutsal kabul edilen bir gündür. Bütün dünyada 1 Mayıs’ta kutlanılan, bazılarına göre bahar bayramı denilen önemli bir gündür. Bu günü nâfile oruçla geçirmek ve gecesini de teheccüdle değerlendirmek gerekir.
c) Hıdırellez, halk arasında ölümsüzlük sırrına erdiklerine ve biri karada, diğeri denizde darda kalanlara yardım ettiklerine inanılan Hızır ve İlyas peygamberlerin yılda bir defa bir araya geldikleri gün olarak kabul edilir.
d) Baharın geldiğini müjdeleyen gün olarak kabul edilen Hıdırellez törenlerinde, yeşillik, su ve ateş hususlarıyla ilgili uygulamalar, bu halk bayramının putperest köklerini çok belirgin şekilde ortaya koymaktadır. Dilek tutma, uğursuzlukları giderme, adak adama ve ateşle ilgili bazı uygulamalar, genç kızların bu güne yükledikleri anlam ve eylemlerden dolayı tevhide ters nice inanış ve davranışlara şâhit olunan büyük bir bid’attir.
675- Hucurât sûresinde, kardeşlikle ilgili olarak yapmamız gereken bazı emir ve tavsiyeler vardır. Aşağıdakilerden hangisi bunlardan biri değildir?
a) Her durumda kardeşlerimizi savunmak, sürekli onların yanında yer almak
b) Kardeşlerin arasını bulup ıslah etmek, (kötü) lakap takmamak
c) Gıybet etmemek, sûi zanda bulunmamak
d) Tecessüs yapmamak, yani kusur araştırmamak, fâsığın getirdiği haberi araştırmak
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1255 -
676- Akabe Bey’atleri ile ilgili olarak aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a) Hz. Peygamber (s.a.s.), Medine’den gelip ilk Müslüman olanlarla nübüvvetin on ikinci ve on üçüncü yılları olan miladî 621-622 yıllarında Mekke’nin Akabe adı verilen mevkiinde yaptığı iki anlaşma ve ahidleşmeye, Akabe Bey’ati adı verilir.
b) Gündüz vakti, Kâbe’nin etrafında bir ağacın altında yapılan bu bey’atler, açık şekilde ve Mekke’li müşriklere meydan okuyacak tarzda yapılmıştı. Bu bey’ate, aynı zamanda bey’atü’r-rıdvân adı verilir. Bu bey’atin altında yapıldığı ağaca da şecere-i rıdvân denilir.
c) Birinci Akabe bey’atine on iki kişi katılmıştı. Bunlardan yarısı, bir sene önce İslâm’ı kabul eden Hazrec kabilesine mensup altı kişi idi. İkinci Akabe bey’atine ise ikisi kadın yetmiş beş müslüman katıldı.
d) Rasûlullah’ın savaş ve barışta korunacağına dair kararların alındığı İkinci Akabe bey’ati, İslâm devletinin kurulmasında önemli bir dönüm noktası sayılır, bu bey’atle İslâm devletinin temeli atılmış kabul edilir.
677- Sanat konusunda aşağıdaki görüşlerden hangisi doğrudur?
a) Sanat, sanat içindir. Sanat, kendinden başka bir amaca hizmet etmemelidir.
b) Sanat, olağanüstü bir bilgi ve yetenek gerektiren üstün bir yaratıştır.
c) Sanat, duygu ve düşüncelerin, estetik biçimde ve ruhu besleyecek tarzda dışa vurulmasıdır, dinin estetik tebliğidir, hakkı arama, duyma ve duyurmadır.
d) Gerçek sanat, insanın güzellik duygusuna ve arzularına hitap eden ve sihirli bir yolla verilen eserdir, insan nefsine hoş gelen ses ve görüntülerdir.
678- Hz. Mûsâ-Hızır kıssasından alınacak ders ve ibretler konusunda, aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a) Her bilenin üstünde bir bilen vardır. Kişi, kendi bilgisiyle böbürlenmemelidir.
b) Olaylarda Allah’ın hikmetleri vardır. İnsanın bazen kötü gördüğü bir şey, aslında iyidir; insan, içyüzünü bilemediği için onu şer zanneder.
c) İlim öğrenmek için gerektiğinde başka yerlere gitmeli ve yol zahmetine, tahsilin meşakkatine katlanmalıdır.
d) Bir âlimin/mürşidin huzurunda susmak, kalben bile olsa itirazdan sakınmak, onun şeriate aykırı görünen bazı sözleri ve davranışları karşısında efendisi hakkında şüpheye düşmeyip ona kayıtsız şartsız teslim olmak gerekir.
- 1256 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
679- Bey’at sonucu mü’minler adına ülkeyi yönetme yetkisine sahip olan ve Allah’ın indirdiği hükümlerin adâlet ve istişâre ile tatbikini sağlayan kimseye bir Kur’an kavramı olarak ne ad verilir?
a) sultan b) padişah c) halîfe d) cumhurbaşkanı
680- Kur’an’da eleştirilen şâirlerin vasıfları konusunda aşağıdaki özelliklerden hangisi yanlıştır?
a) Kendilerine sapıklar uyarlar.
b) Sözün en güzelini söylemeye çalışırlar.
c) Her vâdide şaşkın şaşkın dolaşırlar ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylerler.
d) Şeytanlara kulak verirler, onlardan ilham alırlar.
681- Kehf sûresindeki kıssada anlatıldığına göre, Hz. Mûsâ, Allah’ın lutfundan özel bir bilgi ile donatılmış olan bir zâtla karşılaşınca ona niçin tâbi olmak istemiştir?
a) Kendisini doğru yola iletecek bir bilgi öğretmesi için, tâbi olmak istemişti.
b) Zenginliğinden pay sahibi olmak istemişti.
c) Onun bulunduğu mevki sâyesinde, belirli siyasal menfaatler gözetmişti.
d) Düşmanlarının tehditlerine karşı, kendisini korumasını istemişti.
682- Zâlim ve fâsığın imâmeti/yöneticiliği konusunda, mürcie adlı sapık grubun dışında tüm İslâm âlimlerinin görüşü olarak, aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
a) Zâlim ve fâsık yönetici, mekruh görülmekle birlikte, yöneticiliği câizdir/geçerlidir.
b) Zâlim ve fâsık yönetici, gayr-ı meşrûdur; ümmet, -eğer imkânı varsa- onu hemen alaşağı eder.
c) Zâlim ve fâsık yönetici, "ülü’l-emr" olduğu için kendisine itaat gerekir, isyan edilmez.
d) Özellikle günümüzde bu olumsuz özelliklerden uzak imam/yönetici bulunamayacağından, mecbûren ve fiilî durum olarak kabul edilir.
683- Ashâbın, Allah’ın râzı olacağı şekilde, Kur’an’ın hükümlerine uyacaklarına ve Rasûlullah’ı koruyup onun yanında düşmanlarına karşı sonuna kadar savaşacaklarına dair Hudeybiye’de Hz. Peygamber (s.a.s.) ile ahidleşmeleri olayına ne ad verilir?
a) Medine Vesikası b) Akabe Bey’ati
c) Bey’atu’r-rıdvân d) Huneyn Anlaşması
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1257 -
684- İnsanlar bakarak, dinleyerek de ibâdet etmiş olabilir. Aşağıdakilerden hangisi böyle ibâdet sevabı getirebilecek örneklerden biri değildir?
a) İlâhî emre uymak ve ibret almak için kâinata bakmak, evren adlı büyük kitabı okumak
b) Kâbe’ye bakmak, okumak için Kur’an’a bakmak
c) Ezanı dinlemek, Kur’an’ı dinlemek
d) Eski büyük câmilere bakmak ve mevlit dinlemek
685- Cuma namazıyla ilgili Hanefî mezhebinin ileri sürdüğü Cuma namazını halife veya onun vekilinin kıldırması şartı konusundaki delil hakkında, aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
a) Bu konuda birçok sahih hadis vardır. Kuvvetli delillere dayandığı için diğer mezhepler de Hanefîlerin bu görüşünü aynen şart olarak kabul ederler.
b) Dârulharpte müslümanların başında halife olmadığı için, Cumanın bu şartı yerine gelmeyeceğinden kesinlikle Cuma kılınamaz. Müslümanlar kendi içlerinden birini seçerek arkalarında Cuma namazı kılamazlar; çünkü seçtikleri kişi onların halifesi veya onun tayin ettiği kişi değildir.
c) Bu konuda hiçbir âyet ve sahih hadis yoktur. Tek delil olarak ileri sürülen İbn Mâce’nin Câbir bin Abdillah’tan rivâyet ettiği hadis, İbn Mâce’nin kendi ifadesine göre de, hadis âlimlerine göre de zayıftır, amel edilemez. Kaldı ki, tüm Hanefî usûlcülere göre, sahih bile olsa (mütevâtir olmadığı için) delil kabul edilmemesi gerekir.
d) Allah ve Rasûlü, Cuma namazını bazı şartlar yoksa kılmayın, diye çok net uyarıda bulunmuştur. Cuma namazını halifenin kıldırması da bu şartlardandır. O yüzden Allah’ın ve peygamberinin koyduğu şartlara uyulmadığı ve onların bu şekilde namazı yasakladıkları için halifenin veya nâibinin kıldırmadığı Cuma namazını kılmak sevap değil, günahtır.
686- Kehf sûresinde anlatılan Hz. Mûsâ ile kendisine ilim ve rahmet verilen kul kıssasından yola çıkılarak alınacak ders ve ibretler konusunda aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a) Unutmak gibi sevilmeyen şeyler, mecâzî olarak şeytana nisbet edilebilir.
b) Zâhirle hükmetmek çoğu zaman yanlış neticeler verir; her işin bâtınını keşfedip içyüzünü öne çıkararak gereken neyse ona göre davranmalıdır.
c) Bir kimse, ileride yapacağı bir işi söylerken önce “inşâallah” demelidir.
d) Hata yapılınca mutlaka özür dilemek gerekir.
- 1258 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
687- Cinler hakkındaki aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a) Onlar da insanlar gibi Allah’a ibâdet edip kulluk yapmak için yaratılmıştır.
b) Cinlerden şerli olanlar, kendilerine tâbî olan insanları da yoldan çıkarırlar.
c) Göğün gizlediği sırları öğrenmek isterler; ama buna asla güçleri yetmez.
d) Özel yaratılışlarından ötürü, istikbali, insanların başına neler geleceğini bilirler.
688- Peygamber Efendimiz’e, ilk vahyedilen âyetler hangi sûrenin ilk âyetleridir?
a) Fâtiha b) Müzzemmil c) Alak d) Müddessir
689- İnsanların saâdet ilkelerinden bahseden Asr sûresinde, asra yemin edilmesinin sebebi olarak aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) Asrın, zamanın önemine vurgu yapılmıştır.
b) Asrın, zamanın kötülüğüne dikkat çekilmekte, bu asırda yaşayan insanların hüsrandan kurtulamayacakları belirtilmektedir.
c) Zamanı iyi kullanıp değerlendirememe ile insanların hüsrâna uğramaları arasında çok yakın bir ilişki vardır.
d) Çoğu insan, kaybolup giden zamanı boşa harcamakta, Allah’ın gösterdiği istikamette zamanı değerlendirmekte ihmalkâr davranmaktadır.
690- Lügatta fısıltı, hışırtı ve fışırtı gibi gizli ses, fiskos, kuruntu, işkillenme gibi anlamlara gelen; terim olarak da kalpte meydana gelen şüphe, tereddüt, vehim, kuruntu, iç üzüntüsü, nefis ve şeytanın meydana getirdiği iç karışıklığı anlamlarında kullanılan, yani şeytanın insanın gönlüne ilkası, kötü bir işin yapılması, iyi bir işin terkedilmesi veya geciktirilmesi ya da eksik yapılması için insanı kışkırtması, aklını çelmesi, nefsin bayağı arzularına uymaya teşvik etmesi için kullanılan Kur’an kavramına ne ad verilir?
a) vesvese b) telkin c) dalâlet d) şeytanlık
691- Alevli ateşten, başka bir ifade ile enerjiden yaratılmış olan ve 72. sûreye isim olan gözle görülmeyen varlıklar, aşağıdakilerden hangisidir?
a) Melek b) Cin c) Ruh d) şeytan
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1259 -
692- Vesvese vermekle ünlü İblis'in Âdem (a.s.)'e secde etmeyişi ve bu hatasını savunmasındaki ifadelerden yola çıkarak, İblis'in mantığı konusunda, seçeneklerden hangisi yanlıştır?
a) Akılcılık: Allah'ın hükmüne rağmen kıyas ve mantık yürüttü; aklını tek ölçü kabul ederek akıllılık değil, akılcılık yaptı.
b) Irkçılık: Yaratıkları ruhî yapısıyla, Allah'ın verdiği nimetlerle değerlendirmeyip yaratıldığı maddenin özellikleriyle, asaletiyle ve soyuyla değerlendirdi.
c) Materyalizm: Âdem'i sırf toprak kabul etti; maddeye takıldı, ölçüsü madde idi.
d) Suçlama: Hz. Âdem'in yeryüzünde fesat çıkarıp kan dökeceğini iddia etti; fesat çıkaranın üstünlüğü olmazdı.
693- Yazılı bir metnin harflerini tanıyarak ne yazıldığını anlama, kıraat etme, tilâvet etme, yazılı bir metnin içeriğini kavrama ve öğrenmeye …….. denir. Dilin seslerini gözlerimizle ayırmaya yarayan işaret sistemine ……. denilir. Yazı, çeşitli işaretlerle gösterilir. Dilde kullanılan sesleri gösteren işaretlere ….. adı verilir. Bir dildeki harflerin belli bir sıraya göre dizilmesine ise …… denilir.
Yukarıdaki tanımlarda boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) okuma; yazı; harf; alfabe b) tilâvet; harf; yazı; kitap
c) kıraat; hece; harf; yazı d) okuma; alfabe; harf; kitap
694- Aşağıdakilerden hangisi şeytanın başvurduğu yöntemlerden biri değildir?
a) İnsanı Allah'la aldatır, O'nun affının geniş olduğunu, nasıl olsa günahları affedeceğini insana fısıldayarak vesvese verir.
b) Haramları süsler, bâtılı hak gösteren telkinlerde bulunur. Süslü, yaldızlı ve çekici, ama saptırıcı/çarpık sözlerle insanları kandırmaya çalışır.
c) İmanı güçlü olan, ihlâslı kullara zararı ve etkisi daha büyük olur. Onlara düşman olduğundan onları Allah yolundan saptırmaya çalışır, çoğunda da başarılı olur.
d) Mal ve dünyalık konusunda korkuya düşürür. İnfak ve sadaka konusunda cimrilik ve açgözlülüğü emreder. Bâtıl yollarda ise isrâfı teşvik eder.
695- Bilindiği gibi, Kur’ân-ı Kerim’e göre, insanın önüne, okunmak üzere konulan üç temel kitap vardır. Bu üç kitap, aşağıdakilerden hangileridir?
a) Kur’an; kâinat kitabı; insan b) Kur’an; İncil; Tevrat ve Zebur
c) Kur’an; akıl; kalp d) Kur’an; teknik; ahlâk
- 1260 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
696- Bazı kâfir cinlerin göklerdeki esrârı dinlemek ve gayba ait bilgileri çalmak için yakın göğün tavanına kadar uzandıklarında, kendilerine engel olan sert ve güçlü muhâfızlar ile bir tür alev huzmelerinden bahsedilir. Göğün sır kapısına yaklaşan her cinin peşine takılarak kovalayan bu ateş alevinin Kur’an’da geçen ifadesi, aşağıdakilerden hangisidir?
a) nâr b) şihâb c) misbâh d) nûr
697- Bilindiği gibi, Kur’ân-ı Kerim’de zamanı ifade eden çok sayıda kelime vardır. Bunlardan “Nehâr, fecr, duhâ, zuhr, leyl, ân ve dehr” kelimelerinin anlamları sırasıyla seçeneklerden hangisinde doğru olarak verilmiştir?
a) öğle, şafak, sabah, ikindi, akşam, şimdiki zaman, zaman
b) gece, öğle, kuşluk vakti, ikindi, gündüz, zaman, şimdiki zaman
c) sabah, öğle, şafak vakti, akşam, gündüz, süre, ebedî
d) gündüz, sabah, kuşluk vakti, öğle, gece, şimdiki zaman, uzun zaman
698- İnsanların kötülüklerden korunabilmeleri için bütün İlâhî emir ve yasaklara uyarak, söz ve işleriyle Allah'a sığınmayı istemelerini ifade eden kavram, aşağıdakilerden hangisidir?
a) istiâze b) istiâne c) duâ d) besmele
699- "İblis: 'Ben, onları (insanları) saptırmak için Senin doğru yolun üstünde tuzak kuracağım. Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım. Sen onların çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın' dedi." (7/A'râf, 16-17). Bu âyet mealinde şeytanın insana farklı yönlerden yaklaşıp vesvese vermesi konusunda, seçeneklerden hangisi yanlıştır?
a) Şeytan insana önden yaklaşır: Dünyada yaşayacağımız önümüzdeki istikbâli yanlış değerlendirterek dünyaya düşkün, âhirete ise önem vermez hale getirmeye çalışır.
b) Arkadan yaklaşır: Arkada kalan ataları, geleneği, tarihi kötüler, hangi zihniyette olursa olsunlar atalarımızın yolundan gitmemize, onların izini takip etmemize engel olmaya çalışır.
c) Sağdan yaklaşır: Yani, ibâdet ve hayırlı işlerinde şüpheye düşürür, onları zor gösterir, geciktirtir veya ihmal ettirir.
d) Soldan yaklaşır: Her çeşit günahı güzel gösterir, haramlara karşı aşırı bir arzu ve iştah uyandırır.
700- Tedrîcîlik ne demektir?
a) Acele olarak, birden bire, geciktirmeden
b) Ezelden ebede, bütün zaman dilimlerini kapsayan süreç
c) Derece derece, azar azar, yavaş yavaş, basamak basamak ilerleme
d) Bu günün işini yarına bırakmayıp ertelemeden, şimdi, hemen
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1261 -
701- Alfabe konusunda aşağıdaki seçeneklerden hangisi doğrudur?
a) Türkler hâriç, her kavim ve ulus, inandığı kutsal kitabın yazıldığı alfabeyi kullanmaktadır. Din değiştirmeden alfabe değiştiren (Türkler hâriç) hiçbir ulus yoktur.
b) Alfabe değişikliği, toplumun tarihiyle, diniyle ve kültürüyle bağlarını koparmaz; tam tersine, onları daha da güçlendirir.
c) Çin ve Japonların alfabeleri çok zor olduğu ve yüzlerce harften meydana geldiği için, yirminci yüzyılda bu zor alfabelerini değiştirip Latin alfabesine geçtikten sonra, Batıyla boy ölçüşecek gelişme ve ilerleme göstermeye başlamışlardır.
d) Latin alfabesi, Türk ulusuna ait özel ve orijinal bir alfabedir; bu alfabeyi Türkler kendileri icat edip oluşturmuşlardır.
702- Vesveseci İblis’in lânete uğrayacak şekilde isyan etmesinin ve şeytanlaşan insanların tuğyân ve küfürlerinin temel sebeplerinden biri olan ve ilk nâzil olan Alak sûresinde de tuğyânın sebebi olarak gösterilen "istiğnâ" ne demektir?
a) Büyüklük taslayarak insanlara zulmetmek, haksızlıkla hükmetmek; Büyüklenip kibirlenerek yeryüzünde fesat ve fitne çıkarmak, müstekbirlik
b) Kendini her yönden zengin kabul edip, kimseye muhtaç olmadığı anlayışına sahip olarak kibir ve gurur içinde bulunmak
c) Ayartma, azdırma, baştan çıkarma, fesat, ara bozma, karışıklık ve dinsizlik
d) Fesat çıkarmak, bozmak, faydalanılan bir şeyin bozulması, insanların inanç ve yaşayışını doğrudan saptırmak
703- Zaman, çağ, yüzyıl, dehr, gündüz ve gece, ikindi vakti, kabile ve aşiret, yağmur, hapsetmek, men etmek, sıkıp suyunu çıkarmak mânâlarına gelen ve bir sûre ismi olan Kur’an kavramı, aşağıdakilerden hangisidir?
a) Zaman b) Asr c) Yevm d) Husrân
704- Ferdî ibadetlerle yetinmeyip tebliğ, mesaj ve dâvetin öne çıktığı, dolayısıyla İslâm'ın topluma ve hayata ulaştırılmasının öneminin ifadesi olarak, şeytanı kaçıran ibâdet, aşağıdakilerden hangisidir?
a) Namaz b) Kur'an okumak
c) Salevat getirmek d) Ezan okumak
- 1262 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
705- Vesvese vermesinden Allah’a sığınmamız gereken şeytan hakkında, aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a) Şeytanın mü'minler üzerinde fısıldamanın (sessizce günaha teşvik etmenin) dışında bir gücü ve egemenliği yoktur.
b) İnsanı içinden tahrik edip, onu Allah'a isyana sevk eden her türlü duygu ve düşünce şeytanîdir, şeytandandır.
c) Şeytan vesvese vermekle kalmaz; insana dediğini yaptırmak için baskı yapar.
d) Şeytan, hem cinlerden; hem de insanlardan olur.
706- Bilindiği gibi, ilk emirler olan okuma-yazma, ilmi emretmektedir. Kur'an'a göre ilim, hakkı/gerçeği idrâk etmektir ve vahiyle özdeşleşmiştir. Buna göre, ilmin sınıflandırılması konusunda aşağıdaki seçeneklerde belirtilen tasniflerin hangisi en doğrudur?
a) Naklî ilimler - aklî ilimler
b) Dünyevî ilimler - uhrevî ilimler
c) Dinî ilimler - din dışı ilimler
d) Müsbet ilimler - menfî ilimler
707- İblis hakkında aşağıdaki ifadelerden hangisi tümüyle doğrudur?
a) İblis, meleklerin hocası idi. Melek değildi ama ilmi ve takvâsı sayesinde meleklerle beraber yaşıyordu.
b) İblis bir melekti. Allah, meleklere secde etmelerini emrettiğinde diğer melekler secde etti; o etmedi.
c) İblis kibirli olduğu kadar, aynı zamanda cahil/bilgisizdi. O secde emrindeki ilâhî hikmeti ve Âdem'in mânevî yapısını ve üstünlüğünü anlamadı.
d) İblis, cennete yılanın ağzında girdi ve önce Havvâ'yı kandırdı; Havvâ da kocasını.
708- Bilindiği gibi zaman izâfîdir. Kimine göre çok uzun olan bir süreç, kimine göre çok kısa kabul edilebilir. Allah nezdinde, yani âhirette bir günün, dünya günüyle kaç yıl ettiği Kur’an’da (22/Hacc, 47) bildirilmektedir. Buna göre bir âhiret günü kaç senedir?
a) on sene b) yüz sene c) bin sene d) on bin sene
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1263 -
709- Vesvesenin özellikleri hakkında seçeneklerden hangisi yanlıştır?
a) Vesvese bir hastalıktır, bir evham ve kuruntudur; şüpheler ve tereddütler zinciridir.
b) Vesveseye önem verdikçe şişer, önem verilmeyince söner. Vesvese gözde büyütülünce büyür, küçük görülünce küçülür. Vesveseden korkulunca hasta eder; korkulmayınca hafif olur, gizli kalır.
c) Bir musibet ve belâ olan vesvesenin mâhiyeti bilinmez ve tedavi yoluna gidilmezse insanı tedirgin etmeye ve ibâdetlerini zorlaştırmaya devam edip gider.
d) Vesvese, daha çok kâfirlerde veya zayıf imanlı kişilerde olur. İbâdetlerine dikkat etmeyen, dinî vazifelerini yerine getirmeyen, şuurlu bir İslâmî yaşayışta olmayan kimselerin kalbine çokça vesvese atılır. İbâdete devam eden samimi Müslümanlarda vesvese görülmez ya da çok az görülür.
710- Toplumda, mübârek gece olarak kabul edilen 5 gece vardır. Bunlar, sırasıyla mevlit, regâib, mirac, berat ve kadir geceleridir. Bunlar, sırasıyla kamerî ayların hangi tarihlerine rastlar?
a) Rabîu’l-evvel ayının 12. gecesi, Receb ayının ilk Cuma gecesi, Receb ayının 27. gecesi, Şaban ayının 15. gecesi, Ramazan ayının 27. gecesi.
b) Rabîu’l-evvel ayının 22. gecesi, Receb ayının 15. gecesi, Receb ayının 27. gecesi, Şaban ayının ilk cuma gecesi, Ramazan ayının 27. gecesi.
c) Rabîu’l-evvel ayının 12. gecesi, Receb ayının ilk Cuma gecesi, Şaban ayının 7. gecesi, Şaban ayının 27. gecesi, Ramazan ayının 27. gecesi.
d) Rabîu’l-evvel ayının 27. gecesi, Receb ayının 15. gecesi, Receb ayının 27. gecesi, Şaban ayının ilk cuma gecesi, Ramazan ayının 17. gecesi.
711- Bilindiği gibi, vesveseci şeytanın ilk atasına İblis denilir. Şeytanın kurumlaşmış şekline, yani şeytanın insanları Allah’ın yolundan uzaklaştırma gayretine, özellikle siyasî otorite ve yöneticinin tuğyânını, isyan ve azgınlığını başkalarına ulaştırarak Allah'ın indirdiği hükümlere alternatif olmak ve onların yerine geçmek üzere hükümler koyan varlıklara ne ad verilir?
a) zâlim b) tâğut c) kâfir d) müfsid
- 1264 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
712- Kur’an’da emredilen okuma-yazma konusunun içine giren “ilim” hususunda aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a) İnsanın şirkten sakınıp tevhid şuuruyla yaşaması için gerekli ilimler edinmesi, hak ile bâtılı, helâl ile haramı ayırt edecek kadar bilgi öğrenmesi, içinde bulunduğu durumları ve yapması gereken her çeşit ibâdetle ilgili bilgiler edinmesi farzdır.
b) Tâif tebliğinden sonra Rasulullah oradaki müşrikler konusunda şöyle demişti: "Onlar bilmiyorlar." O yüzden her kötülüğün, küfür ve şirkin baş sebebi, cehâlet/bilgisizliktir.
c) İlim, kadın-erkek her insana farz olduğundan çocuklarımızı bulunduğumuz yerdeki okullara göndermeli ve en üst seviyede öğretim veren üniversitelere kadar her ne pahasına olursa olsun okutmalıyız.
d) İlim, iman etmeyi, müslümanca yaşamayı gerektirir. İlim, amel etmek için öğrenilir. İlmi gizlemek câiz değildir.
713- Muvatta adlı İmam Mâlik’in telif ettiği hadis kitabında rivayet edilen bir hadis-i şerifte (Muvatta, Sehv 1): “Sizden biriniz namaza durunca şeytan yanına gelir, onu şaşırtır. Kaç rekât kıldığını bilemez. Hanginiz böyle bir şeyle karşılaşırsa oturduğu yerde ……… etsin.” buyurulmaktadır. Hadis-i şerifte böyle bir durumda yapılması tavsiye edilen şey nedir (yukarıdaki metinde boş bırakılan yere hangi kelime grubu gelmelidir)?
a) sehiv secdesi b) şeytana lânet
c) namazı iâde d) zikir ve tesbih
714- Bilindiği gibi, okuma yazma emri, mü’minleri ilme teşvik eder. Yine bilmekteyiz ki, günümüzde eğitim kurumlarında öğretilen bilimle Kur’an’ın övdüğü ilim aynı değildir. Bilim kırıntılarının "ilim" haline gelmesi için yapılması gerekenler konusunda aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) Bilgilerin doğruluğunun vahiyle sağlamasının yapılması
b) Bilgilerin bilimsel esaslara uygun olup müspet ilim tanımına girmesi
c) Bilgilerin anlaşılıp hazmedilmesi ve özümsenmesi
d) Bilgilerin pratikte faydalı hale gelmesi ve uygulanması
715- Bir hadis-i şerifte abdeste musallat olan bir şeytan olduğu ve abdest ve gusülde su vesvesesinden korunulması gerektiği belirtilir. Hadiste belirtilen şaşkınlık veren anlamına gelen bu şeytanın adı nedir?
a) Azâzil b) Hınzeb c) Vesvâs d) Velehân
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1265 -
716- Fâtiha sûresi, Kur'an'ın bir özetidir. Kur'an'ın ana konusu; Allah, Allah'la kâinat ve özellikle de Allah-insan ilişkileridir. Bunlar, Fâtiha'nın da temel konularıdır. Değişik bir ifadeyle; Fâtiha, "O", "O'nun günü", "O'nun gülü" ve "O'nun yolu"nu anlatır. Besmeleden başlayıp Er-Rahim'e kadar: O; Mâlik-i yevmi'd-dîn: O'nun günü; İhdina's-sırâta'l-müstakîm ise: O'nun yolu'nu ifade eder.
O'nun kulluğu ve O'nun gülleri'ni anlatan Fatiha'nın ayetleri, seçeneklerden hangisinde doğru gösterilmiştir?
a) İyyâke na'büdü: "O'nun kulu/kulluğu" ; ve iyyâke nesteıyn: "O'nun gülü/gülleri"ni anlatmaktadır.
b) İyyâke na'büdü ve iyyâke nesteıyn: "O'nun kulu/kulluğu" ; Sıratallezîne en'amte aleyhim: , "O'nun gülü/gülleri" ni anlatmaktadır.
c) İyyâke na'büdü ve iyyâke nesteıyn: "O'nun kulu/kulluğu" ; Gayri'l mağdûbi aleyhim veladdâllîn: "O'nun gülü/gülleri" ni anlatmaktadır.
d) Sırâtallezîne en'amte aleyhim: "O'nun kulu/kulluğu" Gayri'l mağdûbi aleyhim velâddâllîn: "O'nun gülü/gülleri" ni anlatmaktadır.
717- "............. şeytanın şerrinden Allah'a ........... Rahman, rahim Allah'ın .......... Hamd âlemlerin ........... Allah'a mahsustur. O, ......... rahimdir. .......... sahibidir. Ancak sana ............. ederiz ve yalnız senden ........... isteriz. Bize .......... yolu göster. Kendilerine ............ verdiklerinin yolunu; gazaba uğramış ve ....... olanların yolunu değil!" (1/Fatiha, 1-7)
Boş bırakılan yerlere sırasıyla seçeneklerden hangisi gelmelidir?
a) Kovulmuş; sığınıyorum; ismiyle; yaratıcısı; Rahman; dingülünün; ibadet; dua; dosdoğru; nimet; dalalette
b) Kovulmuş; sığınırım; adıyla; rabbı; Rahman; dingününün; ibadet; yardım; dosdoğru; nimet; dalâlette
c) Kovulmuş; sığınırım; adıyla; rabbı; Rahman; dingününün; ibadet; yardım; dosdoğru; nimet; hidayette
d) Kovulmuş; sığınırım; adına; rabbı; Rahman; dingününün; ibadet; yardım; dosdoğru; hidayet; delâlette
718- Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.
“Elif Lâm Mîm
Kendisinde hiçbir şüphe olmayan o ......., müttakiler için bir .......... kaynağı ve yol göstericidir. O müttakiler ki, ........... inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan ......... ederler. Yine onlar, sana indirilenlere (Kur’an’a) ve senden önce indirilen kitap ve peygamberlere ve ........... gününe iman ederler. Onlar, Rablarından bir ........... üzeredirler ve .......... (kurtuluşa) ermiş olanlar ancak onlardır.” (2/Bakara, 1-5)
Bakara sûresinin ilk beş âyetinin meali olan yukarıdaki ifâdelerde boş bırakılan yerlere sırasıyla, seçeneklerden hangisi gelmelidir?
a) Kur'an, hidâyet, gayba, zekât, âhiret, hidâyet, felâha
b) Kitap, hidâyet, Allah'a, infak, kıyamet, felâh, hidâyete
c) Kitap, hidâyet, gayba, infak, âhiret, hidâyet, felâha
d) Kitap, hidâyet, İslâm'a, yardım, âhiret, hidâyet, saadete
- 1266 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
719- "Gerçek şu ki ........ olanları inzar etsen de inzar etmesen de/(azap ile) korkutsan da korkutmasan da onlar için .........; ......... etmezler.Allah, onların kalplerini ve kulaklarını ............ Onların gözlerine de bir çeşit ......... gerilmiştir ve onlar için (dünya ve ahirette) büyük bir........... vardır. ............. bazıları da vardır ki, ............. ......... 'Allah'a ve ahiret gününe iman ettik' derler. Onlar (kendi akıllarınca) güya Allah'ı ve ............. aldatırlar. Halbuki onlar ancak kendilerini ............ ve bunun farkında değillerdir.” (2/Bakara, 6-9)
Yukarıdaki ayet meallerinde boş bırakılan yere, seçeneklerden sırasıyla hangileri gelmelidir?
a) münafık, birdir, iman; mühürlemiştir, perde, ceza; kâfirlerden, inanmadıkları halde; mü'minleri, aldatırlar
b) kâfir, eşittir, iman; mühürlemiştir, örtü, azap; münafıklardan, inanmadıkları halde; mü'min olanları, kandırırlar
c) kâfir, birdir, iman; mühürlemiştir, perde, azap; insanlardan, inanmadıkları halde; mü'minleri, aldatırlar
d) kâfir, birdir, inkâr, ; mühürlemiştir, perde, azap; kâfirlerden, inanmadıkları halde; mü'minleri, aldatırlar
720- “Onların ............ bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını ............. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için acıklı bir ......... vardır. Onlara: 'Yeryüzünde .......... çıkarmayın' denildiği zaman, 'biz ancak ........... .........' derler. Şunu bilin ki, onlar fesatçıların/.............. ta kendileridir, lâkin ............. Onlara: 'İnsanların iman ettiği gibi siz de ...... ......’ denildiği vakit 'biz hiç, ......... (akılsız ve ahmak kişilerin) ......... ......... gibi iman eder miyiz!' derler. Biliniz ki, sefihler ancak kendileridir, fakat bunu bilmezler (veya bilmezlikten gelirler).” (2/Bakara, 10-13)
Yukarıdaki ayet meallerinde boş bırakılan yere, seçeneklerden sırasıyla hangileri gelmelidir?
a) kalplerinde, çoğaltmıştır, azap; salah, fesad edicileriz; salahçıların, anlamazlar; iman edin, sâlihlerin, iman ettikleri
b) kalplerinde, arttırmıştır, azap; fesad, ıslah edicileriz; tağutların, düşünmezler; iman edin, sefihlerin, inkâr ettikleri
c) kalplerinde, çoğaltmıştır, üzüntü; ifsad, ıslah edicileriz; bozguncuların, anlamazlar; iman edin, sefihlerin, iman ettikleri
d) kalplerinde, çoğaltmıştır, azap; fesad, ıslah edicileriz; bozguncuların, anlamazlar; iman edin, sefihlerin, iman ettikleri
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1267 -
721- “(Bu münafıklar) mü'minlerle karşılaştıkları vakit '(biz de) iman ettik' derler. (Kendilerini saptıran) .......... ile başbaşa kaldıklarında ise: 'biz ........ beraberiz, biz onlarla (mü'minlerle) ....... ediyoruz' derler. Gerçekte, ........ onlarla istihza (alay) eder de tuğyanlarında (.............) onlara fırsat verir, bu yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar. İşte onlar, ......... karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticareti ........ olmamış ve kendileri de doğru yola girememişlerdir.” (2/Bakara, 14-16)
Yukarıdaki ayet meallerinde boş bırakılan yere, seçeneklerden sırasıyla hangileri gelmelidir?
a) arkadaşları, sizinle, istihzâ; mü'minler, fesatlarında; dalalete, kazançlı
b) şeytanları, sizinle, alay; Allah, azgınlıklarında; hidayete, kazançlı
c) şeytanları, onlarla, alay; Peygamber, azgınlıklarında; hidayete, kârlı
d) dostları, onlarla, istihzâ; mü'minler, sapıklıklarında; hidayete, kazançlı
722- Fesadla ilgili olarak aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
a) Fesadın önemli bir boyutuna günümüzde anarşi denmektedir. Anarşi; kanun, nizam, düzen tanımama diye tanımlanabilir. Gerçek kanun, nizam ve düzen İslam olduğuna göre, esas anarşist Allah'a isyan eden, Allah'ın hududunu gözetmeyen, haramları işlemekte ısrar edenlerdir.
b) Fesadın zıddı olan salah için, iyi niyet yeterli değildir. Münafıklar, yaptıkları fesadı belki de salah zannederek iyi niyetle yapabilirler. Ama değer ölçüleri bozuk olduğu için fesadı tanıyamayabilirler.
c) Münafıkların, fesadı ıslah adına yaptıklarını belirten ayetten (Bakara, 11) yola çıkarak, fesadın ortadan kalkması ve salahın ikamesi için tevhidî inanç ve Allah'ın hükmüne uygun eylem (amel-i sâlih) şarttır, diyebiliriz.
d) Fesad, temelde insanî bir eylem değildir. İnsan, Allah'ın halifesi olarak yaratılmıştır. Dolayısıyla insanın yaratılışında fesad değil; salah özelliği ön plana çıkar.
- 1268 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
723- “Onların (münafıkların) durumu, (karanlık gecede) bir ........... ........... kimse misalidir. O ateş yanıp da etrafını aydınlattığı anda Allah, hemen onların .......... (aydınlığını) giderir ve onları zulumât ............ içinde bırakır; (artık hiçbir şeyi) görmezler. Onlar sağır, ........ ve ........... Bu sebeple onlar geri dönmezler. Yahut (onların durumu), gökten sağanak halinde boşanan, içinde yoğun karanlıklar, gürültü ve .......... bulunan yağmur(a tutulmuş kimselerin durumu) gibidir. O münafıklar yıldırımlardan gelecek ......... ......... parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Halbuki Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır. (O esnada) ........ sanki gözlerini çıkaracakmış gibi çakar, onlar için etrafı aydınlatınca orada birazcık yürürler, karanlık üzerlerine çökünce de oldukları yerde kalırlar. ......... .......... elbette onların kulaklarını sağır, gözlerini kör ederdi. Allah şüphesiz her şeye kaadirdir.”(2/Bakara, 17-20)
Yukarıdaki ayet meallerinde boş bırakılan yere, seçeneklerden sırasıyla hangileri gelmelidir?
a) ateş yakan, nurunu, karanlıklar; kalpsiz, inançsızdırlar; şimşekler, çarpılma tehlikesiyle; yıldırım, Allah dileseydi
b) nurla aydınlanan, ışığını, karanlıklar; dilsiz, kalpsizlerdir; yıldırımlar, ölüm dehşetiyle; şimşek, onlar isteseydi
c) ateş yakan, nurunu, karanlıklar; dilsiz, körlerdir; yıldırımlar, ölüm korkusuyla; şimşek, Allah dileseydi
d) ışıkla aydınlanan, nurunu, aydınlıklar; kör, hastadırlar; yıldırımlar, ölüm korkusuyla, şimşek, Allah istemeseydi
724- “Hatırla ki Rabbin ..........e: 'Ben yeryüzünde bir .......... yaratacağım,' dedi. Onlar 'Biz hamdinle Seni tesbih ve Seni takdis edip dururken, yeryüzünde ......... çıkaracak, orada ........ dökecek insanı mı halife kılıyorsun?' dediler. Allah da onlara: 'Sizin bilemeyeceğinizi ben bilirim' dedi. Allah Âdem'e bütün isimleri .......... Sonra onları meleklere arzedip, 'Eğer siz sözünüzde .......... iseniz, şunların isimlerini bana bildirin' dedi. Melekler: 'Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, Senin bize ............ başka bizim .......... yoktur. Şüphesiz alîm olan/her şeyi bilen ve hakîm olan/her yaptığında hikmet olan Sensin' dediler.“ (2/Bakara, 30-31)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) melekler, halife, ifsâd, isyan; bildirdi, doğru; öğrettiğinden, bilgimiz
b) melekler, insan, kötülük, kan; öğretti, mü'min; bildirdiğinden, seviyemiz
c) melekler, halife, fesat, kan; öğretti, sâdık; öğrettiklerinden, ilmimiz
d) cinler, Âdem, fesat, kan; bildirdi, sâdık; bildirdiklerinden, mâlûmatımız
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1269 -
725- “(Bunun üzerine:) 'Ey Âdem! Eşyanın isimlerini ........... anlat' dedi. Âdem eşyanın isimlerini onlara anlatınca: 'Ben size, muhakkak semâvât ve arzda ........../görülmeyenleri (oralardaki sırları) bilirim. Gizli ve açık yapmakta olduklarınızı da .......... dememiş miydim?' dedi. Hani Biz meleklere (ve cinlere): Âdem'e .......... edin, demiştik. .......... hâriç hepsi secde ettiler. O, yüz çevirdi ve .........etti/büyüklük tasladı, böylece .........oldu. Biz: 'Ey Âdem! Sen ve eşin (Havvâ) beraberce .......... yerleşin; orada kolaylıkla istediğiniz zaman her yerde cennet nimetlerinden yiyin; sadece şu ......... yaklaşmayın. Eğer bu ağaçtan yerseniz, her ikiniz de kendine kötülük eden ........... olursunuz' dedik.“ (2/Bakara, 33-35)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) Bana, duyulmayanları, biliyorum; itaat, şeytan, kibirlilik, lânetlilerden; buraya, meyveye, günahkârlardan
b) meleklere, gaybı, bilirim; secde, İblis, istikbâr, kâfirlerden; cennete, ağaca, zâlimlerden
c) meleklere, bilinmeyenleri, görürüm; hizmet, İblis, müstekbir cinlerden; dünyaya, ağaca, zâlimlerden
d) meleklere, gaybı, görürüm; secde, şeytan, kibirlilik, isyankârlardan; dünyaya, meyveye, zâlimlerden
726- “.......... onların ayaklarını kaydırıp haddi tecavüz ettirdi ve içinde bulundukları yerden (cennetten) onları çıkardı. Bunun üzerine: 'Bir kısmınız diğerine .......... olarak inin, sizin için ........... barınmak ve belli bir zamana kadar yaşamak vardır' dedik. Âdem, Rabbinden birtakım .........../ilhamlar aldı ve derhal .........etti. Allah tevbeleri kabul eden ve merhameti bol olandır.Dedik ki: 'Hepiniz cennetten inin!' Eğer Benden size bir .......... gelir de her kim hidayetime tâbi olursa onlar için herhangi bir ......... yoktur ve onlar .......... çekmezler. ........./inkâr edip âyetlerimizi ............. gelince, onlar cehennemliktir, onlar orada .......... kalırlar.“ (2/Bakara, 36-39)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) şeytan, düşman, yeryüzünde; kelimeler, tevbe; hidâyet, korku, üzüntü; küfür, yalanlayanlara, ebedî
b) melekler, dost, cennette; ilhamlar, tevbe; yardım, endişe, üzüntü; şirk, yalanlayanlara, ebedî
c) şeytan, düşman, yeryüzünde; kelimeler, tevbe; Kur'an, korku, sıkıntı; küfür, inkârcılara, devamlı
d) Allah, düşman, cennette; mesajlar, tevbe; vahy, endişe, korku; küfür, yalanlayanlara, ebedî
727- “Ey İsrailoğulları, size verdiğim .......... hatırlayın (sakın onları unutmayın), Bana verdiğiniz ......... /....... tutun ki, Ben de size verdiğim ......../........ ........ ve sadece Benden korkun! Elinizdekinin (Tevrat'ın) aslını ........ edici olarak indirdiğime (Kur'an'a) ....... edin! Sakın ........ /onu inkâr edenlerin ilki olmayın! Âyetlerimi az bir karşılık ile ........, yalnız Benden (Benim azabımdan) ...........“ (2/Bakara, 40-41)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden
- 1270 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) nimetlerimi; ahdi/sözü; ahdi/sözü tutayım; tasdik; iman; fâsıkların; değişmeyin; sakının.
b) güzellikleri; misakı/sözü; misakı/sözü tutayım; tasdik; kabul; kâfirlerin; değişmeyin; korkun.
c) nimetimi; va'di/sözü; va'di/sözü tutayım; kabul; iman; müşriklerin; satmayın; sakının.
d) nimetimi; ahdi/sözü; ahdi/sözü tutayım; tasdik; iman; kâfirlerin; satmayın; korkun.
728- “Hakka bâtılı .......... bilip dururken hakkı ......... Namazı ........ kılın, zekâtı (hakkıyla) verin, ....... edenlerle birlikte siz de rükû edin. Siz ......... okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara ......(......) emredip kendinizi unutuyor musunuz? .......... kullanmıyor musunuz?“ (2/Bakara, 42-44)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) karıştırmayın; gizlemeyin; geciktirmeden; ibadet; okulda; dini (İslâm'ı); Aklınızı
b) katmayın; reddetmeyin; güzelce; rükû; Tevrat'ı; ma'rûfu (iyiliği); Bilginizi
c) karıştırmayın; gizlemeyin; dosdoğru; rükû; Kitab'ı; birr'i (iyiliği); Aklınızı
d) katmayın; unutmayın; tümüyle; secde; Kur'an'ı; ihsanı (iyiliği); Kafanızı
729- “Sabırla ve ......... (Allah'tan) .......... isteyin. Şüphesiz bu (sabır ve namaz), kalbi Allah'a .......... olanlardan başkasına ....... ve ....... gelir. İşte o, ....... Allah'a saygı ile ürperenler, kendilerinin herhalde ......... kavuşacaklarını ve O'na ......... düşünen ve kabullenen kimselerdir.“ (2/Bakara, 45-46)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) direnmeyle; yardım; teslim; gereksiz ve zor; vücudu; cennete; ulaşacaklarını
b) namazla; yardım; saygılı; zor ve ağır; kalbi; Rablerine; döneceklerini
c) namazla; cennet; ibadetli; zor ve yanlış; vücudu; cennete; ulaşacaklarını
d) duayla; affınızı; ibadetli; zahmetli ve zor; tüyleri; huzura; döneceklerini
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1271 -
730- “Ey .......... Özellikle size ........ nimetimi ve sizi (bir zamanlar diğer).......... üstün kıldığımı ......... İleride gelecek bir .......... korkun ki, o günde hiçbir kimse başkası için herhangi bir........ bulunamaz. Hiç kimseden ........ kabul olunmaz ve ......... (bedel) de alınmaz. Onlara asla ........ edilmez.“ (2/Bakara, 47-48)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) İsrâiloğulları!; verdiğim; insanlardan; hatırlayın; günden; ödemede; şefaat; fidye; yardım
b) insanlar!; sunduğum; insanlardan; hatırlayın; azaptan; ödemede; fidye; şefaat; hizmet
c) İsrâiloğulları!; verdiğim; müslümanlardan; anın; cezadan; şefaatte; para; ücret; yardım
d) müslümanlar!; verdiğim; müslümanlardan; hatırlayın; günlerden; ödemede; afda; fidye; hizmet
731- “Hatırlayın ki, sizi, Fir’avn .......... kurtardık. Çünkü onlar size .......... kötüsünü revâ görüyorlar, yeni doğan erkek çocuklarınızı ............. , fenalık için kızlarınızı ........... O size revâ görülenlerde (ve sizi onlardan kurtarmada) sizin için Rabbinizden büyük belâ/ ............ vardı. Yine hatırlayın ki, siz ........... sizin sebebinizle, denizi ......... , sizi .......... , Fir’avn taraftarlarını ........... boğduk.“ (2/Bakara, 49-50)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) ehlinden; belânın; öldürüyorlar; yaşatıyorlardı; ceza; savaşıyorken; yol yaptık; kurtardık; Kızıldenizde
b) taraftarlarından; azabın; katlediyorlar; bırakıyorlardı; azap; görüyorken; açtık; öldürmedik; Akdenizde
c) ehlinden; işkencenin; yaşatıyorlar; öldürüyorlardı; sınav; bakıyorken; yardık; koruduk; gölde
d) taraftarlarından; azabın; kesiyorlar; yaşatıyorlardı; imtihan; görüyorken; yardık; kurtardık; denizde
- 1272 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
732- “........... gece (söyleşmek) için .......... ile sözleşmiştik. O (huzurumuza gelmek üzere aranızdan) ayrıldıktan sonra, kendilerine ........../.......... edenler olarak ..........(ilâh) edindiniz. O davranışlarınızdan sonra belki (akıllanıp) ........... diye sizi .......... Hidâyeti/............. bulursunuz ümidiyle Mûsâ’ya Kitab’ı ve ........../hak ile bâtılı ........... (hükümleri) verdik.“ (2/Bakara, 51-53)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) kırk; İbrahim; zulüm/eziyet; sığırı; şükredersiniz; öldürmedik; doğru yolu; furkanı; ayıran
b) yedi; Mûsâ; eziyet/kötülük; öküzü; ibâdet edersiniz; bıraktık; İslâm'ı; hikmeti; açıklayan
c) kırk; Mûsâ; zulüm/kötülük; buzağıyı; şükredersiniz; affettik; doğru yolu; furkanı; ayıran
d) yirmi; İsa; zulüm/haksızlık; buzağıyı; kulluk edersiniz; hoş gördük; müslümanlığı; ilmi; öğreten
733- “Mûsâ kavmine demişti ki: ‘Ey kavmim! Şüphesiz siz, .......... (tanrı) edinmekle kendinize .........../.......... ettiniz. Onun için ............ tevbe edin de .......... (kötü duygularınızı) öldürün. Öyle yapmanız, yaratıcınızın katında sizin için daha iyidir. Böylece Allah tevbenizi kabul etmiş olur. ............ edip tevbeleri kabul eden ancak O’dur. Bir zamanlar, ‘Biz Allah’ı ........... görmedikçe sana inanmayız’ demiştiniz de ......... durduğunuz halde hemen sizi ............ çarpmıştı. Sonra ........... akabinde sizi ........ , umulur ki, ...........” “ (2/Bakara, 54-56)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) sığırı; zulüm/eziyet; Rabbinize; kendinizi; merhamet; gözlerinizle; inkâr edip; şimşek; acınızın; ayılttık; kulluk edersiniz
b) buzağıyı; zulüm/kötülük; yaradanınıza; nefislerinizi; merhamet; açıkça; bakıp; yıldırım; ölümünüzün; dirilttik; şükredersiniz
c) öküzü; eziyet/kötülük; Allah'a; müşrikleri; rahmet; önümüzde; seyredip; şeytan; bayılmanızın; uyardık; ibâdet edersiniz
d) buzağıyı; zulüm/haksızlık; yaratıcınıza; düşmanlarınızı; merhamet; gözlerimizle; bakıp; azap; uyuşmanızın; uyandırdık; iman edersiniz
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1273 -
734- “Sizi bulutla gölgeledik, size kudret ......... ve .......... kebabı indirdik ve verdiğimiz güzel .........../.......... yiyin, dedik. Hakikatte onlar, sadece ........... zulüm/kötülük ediyorlardı. Bir zamanlar Biz, (......... çıktıkları vakit İsrâil oğullarına) ‘Bu ......... (şehre, kasabaya) girin, dilediğiniz yerde ondan dilediğinizi bol bol yiyin, ........... eğilerek girin, (girerken) ..........! (Yâ Rabbi bizi affet) deyin ki, sizin hatalarınızı bağışlayalım; zira Biz, .........../iyilik edenlere ziyade vereceğiz’ dedik.“ (2/Bakara, 57-58)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) helvası; bıldırcın; rızıklardan/nimetlerden; kendilerine; Tih'den; karyeye; kapısından; Hıtta!; muhsinlere
b) balı; keklik; yiyeceklerden/nimetlerden; nefislerine; Tur'dan; Kudüs'e; girişinden; Hınta!; şükredenlere
c) helvası; bıldırcın; rızıklardan/gıdalardan; kendilerine; dağdan; şehire; önünden; Tevbe!; müslümanlara
d) tatlısı; güvercin; nimetlerden/rızıklardan; kavimlerine; Sina'dan; Mısır'a; şehire; önünden; Hutta!; infak edenlere
735- “Fakat .......... , kendilerine söylenenleri başka ......... değiştirdiler. Bunun üzerine Biz, yapmakta oldukları ........... /kötülükler sebebiyle zâlimlerin üzerine gökten bir pislik (murdar bir ...........) indirdik. Yine bir zamanlar Mûsâ (Tih’de) kavmi için ......... istedi. Biz de ona ‘asanla .......... vur!’ dedik. Derhal (taştan) .............. pınar aktı. Her bölük, içeceği pınarı tanıdı. (Onlara) ‘Allah’ın rızkından ........... , .......... ; sakın arzda/yeryüzünde fesat çıkarmayın .......... ........... ’ dedik.“ (2/Bakara, 59-60)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) zâlimler; kitapla; fısklar; ceza; su; kayaya; kırk; yiyin için; küfre girmeyin
b) fâsıklar; günahla; günahlar; eziyet; pınar; dağa; on; infak edin; müfsid olmayın
c) zâlimler; sözlerle; fısklar; azap; su; taşa; on iki; yiyin için; bozgunculuk etmeyin
d) müşrikler; inançla; suçlar; azap; yağmur; taşa; on; ihsân edin; kargaşa çıkarmayın
- 1274 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
736- “Hatırlayın (ey .......... oğulları!) Verilen nimetlere karşılık, 'Ey .......... Bir tek yemekle dayanamayız, bizim için Rabbine duâ et de .......... bitirdiği şeylerden; sebzesinden, kabağından, sarmısağından, mercimeğinden, .......... bize çıkarsın' dediniz. Mûsâ ise (onlara): 'Daha .......... daha .......... ile değiştiriyor musunuz?! O halde .......... (şehre) inin. Herhalde istedikleriniz sizin için orada vardır.' dedi. İşte (bu hâdiseden sonra) üzerlerine zillet (..........) ve yoksulluk damgası vuruldu. Allah'ın gazabına uğradılar. Bu musîbetler (onların başına), Allah'ın âyetlerini inkâra devam etmeleri, haksız olarak nebîleri/peygamberleri .......... sebebiyle geldi. Onların hepsi, sadece isyanları, haddi aşmaları ve .......... sebebiyledir.“ (2/Bakara, 61)
Yukarıdaki âyet mealinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) Yahûdi; Mûsâ; Allah’ın; patatesinden; güzeli; çirkin; medineye; alçaklık; yaralamaları; küfürleri
b) İsrâil; Muhammed; yerin; pırasasından; iyiyi; çirkin; Kahire’ye; âdîlik; dövmeleri; hasetleri
c) Benîİsrâil; insanlar; yerin; soğanından; sevabı; günah; mısıra; alçaklık; öldürmeleri; kötülükleri
d) İsrâil; Mûsâ; yerin; soğanından; iyiyi; kötü; mısıra; alçaklık; öldürmeleri; düşmanlıkları
737- “Şüphesiz senden evvel .......... iman edenler, yani yahudilerden, hristiyanlardan ve .......... Allah’a ve âhiret gününe hakkıyla iman edip .......... amel işleyenler için Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir .......... olmadığı gibi onlar için .......... de yoktur (onlar üzülmeyeceklerdir). Bir zamanlar (Tevrat ile amel edeceğinize dair) sizden sağlam bir ........../söz almış, .......... üzerinize kaldırmış, ‘size verdiğimizi kuvvetle tutun, onda bulunanları daima hatırlayın. Umulur ki ittika eder .......... (demiştik). Ondan sonra sözünüzden dönmüştünüz. Eğer sizin üzerinizde Allah’ın ihsânı ve .......... olmasaydı, muhakkak hüsrâna/.......... uğrayanlardan olurdunuz.” (2/Bakara, 62-64)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) Peygamberlere; sâbiîlerden; sâlih; korku; hüzün; mîsak; Tûr’u; korunursunuz; rahmeti; zarara
b) Allah’a; dinsizlerden; güzel; korku; hüzün; ahid; Sinâyı; korunursunuz; lutfu; ziyana
c) İslâm’a; sâbiîlerden; güzel; hüzün; korku; mîsak, dağı; sakınırsınız; rahmeti; kayba
d) Peygamberlere; müslümanlardan; sâlih; korku; hüzün; ahid; dağı; korunursunuz; lutfu; felâkete
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1275 -
738- “İçinizden .......... günü .......... edip de, bu yüzden kendilerine: ‘Aşağılık .......... olun!’ dediklerimizi elbette bilmektesiniz. Biz bunu (maymunlaşmış insanları), hâdiseyi bizzat görenlere ve sonradan gelenlere bir .......... dersi, .......... için de bir .......... vesilesi kıldık. Mûsâ, kavmine: ‘Allah bir bakara/.......... kesmenizi emrediyor’ demişti de: ‘Bizimle .......... mı ediyorsun?’ dediler. ‘.......... olmaktan Allah'a ..........’ dedi.” (2/Bakara, 65-67)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) Cuma; taşkınlık; domuzlar; ibret; mü’minler; nasihat; sığır; şaka; müşriklerden; sakınırım
b) Cumartesi; azgınlık; maymun; nasihat; müttakîler; ibret; buzağı; kavga; câhillerden; sığınırım
c) Cumartesi; azgınlık; maymunlar; ibret; müttakîler; öğüt; sığır; alay; câhillerden; sığınırım
d) Cumartesi; isyan; maymun; öğüt; müslümanlar; ibret; inek; alay; kâfirlerden; yalvarırım
739- “Rabbine duâ et, bize o sığırı açıklasın’ dediler. ‘Allah diyor ki, o, ne yaşlı ne de körpe; ikisi arası bir .......... Size .......... hemen yapın’ dedi. Tekrar, ‘Rabbine duâ et, bize onun .......... anlatsın’ dediler. ‘O diyor ki, sarı renkli, parlak tüylü bir inekti, bakanlara .......... ve sürûr verir’ dedi. Yâ Mûsâ! Rabbine duâ et de onun nasıl bir sığır olduğunu bize açıklasın; zira o, bizce .......... (başka ineklere benzer oldu). Biz .......... emredileni yapmaya .......... buluruz’ dediler. Dedi ki: ‘Allah şöyle diyor: ‘O, henüz boyunduruk altına alınmayan, toprak sürmeyen, .......... sulamayan, serbest dolaşan (salma), renginde hiç .......... bulunmayan bir inektir.’ Bunun üzerine, ‘işte şimdi .......... anlattın’ dediler. Hemen ineği (güç belâ bulup) kestiler; amma az kalsın kesmeyeceklerdi.” (2/Bakara, 68-71)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) İnek; denileni; rengini; sevinç; anlaşılmadı; mutlaka; yol; tarla; beyazlık; doğruyu
b) Buzağı; emredileni; özelliklerini; neşe; karıştı; muhakkak; fırsat; bahçe; siyahlık; gerçeği
c) Sığır; söyleneni; şeklini; huzur; anlaşılmadı; inşâallah; çıkış; tarla; farklılık; doğruyu
d) İnek; emredileni; rengini; sevinç; karıştı; inşâallah; yol; ekin; alacası; gerçeği
- 1276 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
740- “(İnek kesildikten sonra Allah buyurdu:) ‘Hani sizden biriniz bir adam öldürmüştü de onun katili hakkında birbirinizle .......... Halbuki Allah .......... olduğunuzu ortaya koyacaktır. Haydi şimdi (öldürülen) .......... (kesilen ineğin) bir .......... vurun’ dedik. Böylece Allah ölüleri diriltir, size âyetlerini (Peygamberine verdiği mûcizelerini) gösterir. Umulur ki, .......... de gerçeği anlarsınız. Bunlardan sonra yine .......... .......... Artık kalpleriniz taş gibi yahut daha da kasvetli/katıdır. Çünkü .......... öylesi var ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allah .......... yukarıdan aşağı yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan .......... değildir.” (2/Bakara, 72-74)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) Tartışmıştınız; bildiklerinizi; kadına; kulağıyla; düşünür; gönülleriniz; kaypaklaştı; taşlardan; korkusuyla; câhil
b) Atışmıştınız; gizlemekte; adama; parçasıyla; düşünür; kalpleriniz; katılaştı; taşlardan; korkusuyla; gâfil
c) Tartışmıştınız; bilmediğinizi; çocuğa; ayağıyla; hisseder; kalpleriniz; karardı; kayalardan; sevgisiyle; câhil
d) Savaşmıştınız; gizlemiş; mü’mine; parçasıyla; akleder; vicdanlarınız; öldü; betonlardan; coşkusuyla; gâfil
741- “Şimdi (ey mü’minler), onların size ......... mı sanıyorsunuz? Gerçek şu ki; onlardan vaktiyle bir zümre vardı. Allah’ın ........... işitirler, sonra onu anlamalarına rağmen bile bile ......... ederlerdi. (Münâfıklar) iman edenlere rastladıklarında ‘.........ettik’ derler. Birbirleriyle yalnız kaldıkları vakit ise ‘Allah’ın size ........... (Tevrat’taki bilgileri) onlara anlatıyor musunuz? (Sakın söylemeyin) Zira Rabbiniz katında onu, sizin ......... hüccet getirmelerini sağlamış olursunuz. Bunları düşünemiyor musunuz?’ derler. Gizlediklerini de, alenen yaptıklarını da ........ bildiğini ...........? Onlardan ......... (okur yazar olmayanlar) vardır ki, birtakım .......... hâriç, Kitab’ı (Tevrat’ı) bilmezler. Onların bildiklerinin hepsi, sadece ....... ve tahminden ibarettir (Bilmezler, fakat bilgiçlik taslarlar).” (2/Bakara, 75-78)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) İnanacaklarını, kelâmını, tahrif; iman, açtıklarını, aleyhinize; Allah’ın, bilmezler mi; ümmîler, kuruntular, zan
b) İnanacaklarını, Kitabını, inkâr; kabul, öğrettiklerini, lehinize; Allah’ın, görmezler mi; ümmîler, kuruntular, uydurma
c) Sataşmayacaklarını, sözünü, tahrip; kabul, öğrettiklerini, aleyhinize; Peygamberin, bilmezler mi; câhiller, tahminler, zan
d) İmanedeceklerini, sözünü, inkâr; kabul, açtıklarını, aleyhinize; Allah’ın, bilmiyorlar mı; ümniyyeler, tahminler, yalan
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1277 -
742- “Vay haline o kimselerin ki Kitab’ı (Tevrat’ı) elleriyle ..........., sonra o yazdıkları şeyi az bir para karşılığında ......... için ‘Bu Allah ...........’ derler. Ellerinin yazdıklarından ötürü vay haline onların! Yine kazandıklarından ötürü veyl onlara! (Benî İsrâil) dediler ki, ‘sayılı birkaç ...... müstesnâ, ateş (Cehennem) bize ..............’ De ki onlara: ‘Yoksa Allah katından bir ......... (söz) mü aldınız? Şayet öyle ise, Allah mutlaka ahdini (sözünü) tutacaktır. Yoksa siz Allah hakkında bilir bilmez konuşup duruyor musunuz? Hayır! Kim bir ........... eder de onun kötülüğü kendisini çepeçevre ............ işte o kimseler cehennemliktir. Onlar orada ............ kalırlar.” (2/Bakara, 79-81)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) yokederler, vermek, içindir; yıl, gelmeyecektir, yemin; küfür, dolanırsa, asırlarca
b) yazarlar, değişmek, Kitabıdır; ay, dokunmayacaktır, akit; günah, dönerse, yıllarca
c) yazarlar, satmak, katındandır; gün, dokunmayacaktır, ahit; kötülük, kuşatırsa, devamlı
d) taşırlar, değişmek, huzurundandır; gün, yakmayacaktır, yemin; kabahat, döndürürse, ebedî
743- “İman edip ......... amel/yararlı iş yapanlara gelince, onlar da ............ Onlar orada devamlı kalacaklar. Bir zamanlar Biz, benî İsrâil’e ‘yalnızca Allah'a ibâdet/kulluk edeceksiniz, ana-babaya .......... edecek, iyi davranacaksınız, yakın akrabaya, .........., miskinlere iyilik edeceksiniz’ diye emretmiş, onlardan bunu tutacaklarına dair söz almış ve ‘insanlara ........ söyleyin, namazı kılın, ......... verin’ demiştik. Ey benî İsrâil! Sonunda azınız hâriç, yüz çevirerek bu sözünüzden geri döndünüz. (Ey benî İsrâil!) ‘Birbirinizin ......... dökmeyeceksiniz, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız’ diyerek sizden söz almıştık. Her şeyi görerek sonunda bunları ......... etmiştiniz.” (2/Bakara, 82-84)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) Güzel, cehennemliktirler; iyilik, fakirlere, doğru, yardım; suyunu, ikrar
b) sâlih, cennetliktirler; ihsan, yetimlere, güzel, zekâtı; kanını, kabul
c) sâlih, cennetliktirler; ihsan, müslümanlara, sağlam, sadaka; içkisini, baştacı
d) faydalı, affedilirler; ikram, insanlara, güzel, selâm; şarabını, teslim
- 1278 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
744- “Bir zaman sonra siz öyle kimseler oldunuz ki, artık (verdiğiniz sözün tersine) birbirinizi .........., aranızdan bir grubu yurtlarından çıkarmaya, kötülük ve düşmanlıkta onlara karşı birleşmeye başladınız. Eğer onlar size ....... olarak getirilirse, onları esirlikten çıkarmak size haram kılınmışken esir mübâdelesi yapıyordunuz. Yoksa siz ......... bir kısmına inanıp bir kısmını ......... mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası, ancak, dünya hayatında rüsvaylık/rezilliktir. Kıyâmet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah, sizin yapmakta olduklarınızdan asla ........ değildir. Onlar, .......... karşılık .......... hayatını satın alan kimselerdir. O halde onlardan azap azaltılmaz ve onlar, kendilerine ........... edilenlerden de olmazlar. Andolsun Biz Mûsâ’ya Kitab verdik. Arkasından peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa’ya mûcizeler verdik. Ve onu, ......... (Cebrâil) ile destekledik. Ne zaman gönlünüzün arzulamadığı şeyleri söyleyen bir elçi gelmişse, ona karşı ......... ettiniz/büyüklük tasladınız. Size gelen ........... bir kısmını yalanlarken, bir kısmını da ...........” (2/Bakara, 85-87)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) cezalandırmaya, köle, Kitab’ın, inkâr, bilmez; dünyaya, cennet, yardım; Mikâil, zulüm, sâlihlerden, yaralıyordunuz
b) öldürmeye, ölü, İslâm’ın, isyan, gâfil; âhirete, cennet, güzellik; ruh, isyan, insanların, seviyordunuz
c) dövmeye, yaralı, dinin, itiraz, câhil; dünyaya, âhiret, yardım; melek, kötülük, peygamberlerden, istemiyordunuz
d) öldürmeye, esir, Kitab’ın, inkâr, gâfil; âhirete, dünya, yardım; Rûhu’l-Kuds, istikbâr, peygamberlerden, öldürüyordunuz
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1279 -
745- “(Yahûdiler, Peygamberlerle alay ederek) ‘Kalplerimiz .........’ dediler. Bilâkis, küfür ve isyanları sebebiyle Allah onlara ........ etti. O yüzden onlar, pek azı hâriç, iman etmezler. Daha önce kâfirlere karşı yardım isterlerken kendilerine Allah katından ellerindeki ........ doğrulayan bir ........ gelip de Tevrat’tan bilip öğrendikleri gerçekler karşılarına dikilince derhal ........ ettiler. İşte Allah’ın lâneti böyle kâfirlere, inkârcılaradır. Kullarından dilediğine ........, lütuf ve ihsânından (Kur’an ve Peygamberliği) göndermesini ....... için Allah’ın indirdiklerini inkâr edip kendi canlarına karşı satın aldıkları şey (azap) ve o sebeple de önceden gelmiş bir ......... üstüne gazaba uğramaları, ne kadar kötü! Ayrıca kâfirler için ihânet verici bir azap vardır. Kendilerine: ‘Allah’ın indirdiğine iman edin’ denilince: ‘Biz sadece ....... indirilene (Tevrat’a) inanırız’ derler ve ondan başkasını inkâr ederler. Halbuki o ........., kendi ellerinde bulunan Tevrat’ı doğrulayıcı olarak gelmiş hak kitaptır. (Ey Muhammed!) Onlara: ‘Şayet siz gerçekten .......... idiyseniz daha önce Allah’ın peygamberlerini neden .........?’ deyiver.” (2/Bakara, 88-91)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) perdelidir; lânet; Tevrat’ı; Kitap; inkâr; Allah’ın; kıskandıkları; gazap; bize; Kur’an; inanıyor; öldürüyordunuz
b) temizdir; gazap; Tevrat’ı; Kur’an; düşmanlık; Rabbinin; beğenmedikleri; lânet; ırkımıza; Kur’an; inanmıyor; redddediyordunuz
c) doludur; lânet; Kitab’ı; İncil; iman; bağış; istemedikleri; gazap; yahûdilere; Kur’an; hidâyette; öldürüyordunuz
d) perdelidir; gazap; Tevrat’ı; Kur’an; kabul; ikram; kıskandıkları; lânet; kavmimize; Kitap; inanmıyor; beğenmiyordunuz
746- “Andolsun Mûsâ size apaçık ........ getirmişti. Sonra onun ardından, zâlimler olarak ........ (tanrı) edindiniz. Hatırlayın ki, ....... dağının altında sizden ........ almış: ‘Size verdiklerimizi kuvvetlice tutun, söylenenleri dinleyin, anlayın’ demiştik. Onlar: ‘İşittik ve ......... ettik’ dediler. İnkârları sebebiyle kalplerine ......... sevgisi dolduruldu. De ki: ‘Eğer inanıyorsanız, imanınız size ne kötü şeyler ........! (Ey Muhammed, onlara:) ‘Şayet (iddia ettiğiniz gibi) âhiret yurdu Allah katında diğer insanlara değil de yalnızca ........ aitse ve bu iddianızda doğru iseniz, haydi ........ temenni edin (bakalım)’ de. Onlar, kendi elleriyle önceden yaptıkları işler (günah ve isyanları) sebebiyle hiçbir zaman ......... temenni etmeyeceklerdir. Allah ......... iyi bilir.” (2/Bakara, 92-95)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) âyetler; putları; Arafat; yemin; iman; dünya; istiyor; kavminize; cenneti; cenneti; onları
b) mûcizeler; endâdı; Sina; misak; itaat; mal; terkettiriyor; size; ölümü; âhireti; fâsıkları
c) mûcizeler; buzağıyı; Tûr; söz; isyan; buzağı; emrediyor; size, ölümü; ölümü; zâlimleri
d) kitap; altını; Hira; söz; itiraz; put; emrediyor; size; yaşamayı; hayatı; zâlimleri
- 1280 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
747- “Yemin olsun ki, sen onları yaşamaya karşı insanların en ........ olarak bulursun. Şirk koşan müşriklerden/putperestlerden her biri de arzular ki, ....... sene yaşasın. Oysa (uzun) yaşatılması hiç kimseyi ........ uzaklaştırmaz. Allah onların yapmakta olduklarını eksiksiz görür. De ki: ........ kim düşman ise şunu iyi bilsin ki Allah’ın izniyle Kur’an’ı senin kalbine bir hidâyet rehberi, önce gelen kitapları ....... ve mü’minler için de ........ olarak o indirmiştir. Kim Allah’a, meleklerine, peygamberine, Cebrâil’e ve ......... düşman olursa, bilsin ki, Allah da inkârcı kâfirlerin ......... Andolsun ki sana apaçık âyetler indirdik. (Ey Muhammed!) Onları ancak fâsıklar ......... eder. Ne zaman onlar bir ........ yaptılarsa, yine kendilerinden bir grup onu bozmadı mı? Zâten onların çoğu ....... etmez. Allah tarafından kendilerine, yanlarında bulunanı tasdik edici bir ......../elçi gelince ......... kitaptan bir grup, sanki Allah’ın kitabını bilmiyormuş gibi sırtlarının arkasına atarcasına ....... ettiler.” (2/Bakara, 96-101)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) hırslısı; yüz; cezâdan; meleklere; düzeltici; hidâyet; meleklere; Rabbidir; inkâr; sözleşme; inkâr; peygamber; âl-i; inkâr
b) düşkünü; bin; azaptan; Cebrâil’e; doğrulayıcı; müjdeci; Mîkâil’e; düşmanıdır; inkâr; antlaşma; iman; rasûl; ehl-i; terk
c) isteklisi; milyon; cezadan; Mîkâil’e; neshedici; müjdeci; Cebrâil’e; ilâhıdır; inkâr; ahit; red; peygamber; ehl-i; red
d) kötüsü; bin; azaptan; vahyedene; doğrulayıcı; sevindirici; meleklere; dostudur; iman; antlaşma; inkâr; nebî; vahyedilen; isyan
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1281 -
748- “Süleyman’ın hükümranlığı hakkında onlar, ........ söylediklerine tâbi oldular. Halbuki Süleyman kâfir olmadı (Büyü yapmadı ve ona inanmadı). Lâkin şeytanlar ........ oldular. Çünkü insanlara sihri (büyü ilmini) ve ........ Hârût ve Mârût’a indirileni öğretiyorlardı. Halbuki o iki ........ herkese ‘Biz ....../imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kâfir olmayasınız’ dedikten sonra ancak ilim öğretirlerdi. Onlar karı ile koca arasını açan şeyleri öğreniyorlardı. Büyücüler, Allah’ın izni olmadan hiçbir hususta ........ veremezler. Onlar (büyücüler) kendilerine fayda vereni değil de zarar vereni öğrenirler. Onlar kesinlikle bilmişlerdir ki, kim onu (sihri) satın alırsa (ona para verirse), onun ........ nasîbi yoktur. Karşılığında kendi varlıklarını ....... şey ne kötüdür! Keşke bunu anlasalardı! Eğer iman edip ........ etselerdi (kendilerini kötülükten korusalardı), şüphesiz, Allah tarafından verilecek ....... daha hayırlı olacaktı. Keşke bunları anlasalardı! Ey iman edenler! ‘......’ demeyin; ‘unzurnâ’ deyin. (Söylenenleri) dinleyin. Kâfirler için elem verici bir azap vardır. (Ey mü’minler!) Ehl-i kitaptan ........ ve müşrikler/putperestler de Rabbinizden size bir ........ indirilmesini istemezler. Hâlbuki Allah rahmetini dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.” (2/Bakara, 102-105)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) şeytanların; zengin; Mısır’da; insan; fitneyiz; kötülük; cennetten; değiştikleri; ittika; güzellikler; bâünâ; kâfirler; kitap
b) büyücülerin; sihirbaz; Bâbil’de; peygamber; belâyız; zarar; saâdetten; edindikleri; takvâ; güzellikler; bârunâ; mü’minler; hayır
c) sihirbazların; büyücü; Kudüs’te; kişi; sınav; fitne; cennetten; aldıkları; infak; nimetler; bâiyâ; inananlar; kitap
d) şeytanların; kâfir; Bâbil’de; melek; fitneyiz; zarar; âhiretten; sattıkları; ittika; sevap; râinâ; kâfirler, hayır
- 1282 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
749- “Biz, bir âyeti .......... eder (yürürlükten kaldırır) veya onu .......... (ertelersek), mutlaka daha iyisini veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki, .......... her şeye kadirdir. Bilmez misin, göklerin ve yerin .......... ve hükümranlığı yalnızca Allah'ındır. Sizin için Allah'tan başka bir ........../dost ve bir .......... yoktur. Yoksa siz de (ey müslümanlar), daha önce .......... sorulduğu gibi peygamberinize sorular sormak (,onu sorguya çekmek; daha önce Mûsâ’dan istenen şeyler gibi talepte bulunmak) mı istiyorsunuz? Kim .......... küfre değişirse, şüphesiz dosdoğru yoldan .......... olur. Ehl-i kitaptan çoğu, hak/hakikat kendilerine apaçık belli olduktan sonra, sırf içlerindeki .......... ötürü, sizi imanınızdan vazgeçirip .......... döndürmek istediler. Yine de siz, Allah onlar hakkındaki .......... getirinceye kadar .......... bağışlayın. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.“ (2/Bakara, 106-109)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) yok; unutturursak; Kur’an; zenginliği; velî; cennet; İbrâhim’e; imanı; sapmış; kıskançlıktan; dininizden; azâbı; sevip
b) nesh; yanıltırsak; Peygamber; hükmü; sevgi; hidâyet; İsa’ya; hidâyeti; çıkmış; düşmanlıktan; küfre; hükmünü; salıverip
c) mesh; yanıltırsak; Rabbin; mülkiyet; evliyâ; yardımcı; Mûsâ'ya; İslâm’ı; geçmiş; hasedden; küfre; emrini; affedip
d) nesh; unutturursak; Allah; mülkiyet; velî; yardımcı; Mûsâ'ya; imanı; sapmış; kıskançlıktan; küfre; emrini; affedip
750- “Namazı kılın, .......... verin, önceden kendiniz için yaptığınız her .......... /iyiliği Allah'ın katında .......... Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı noksansız görür. (Ehl-i kitap:) 'Yahûdiler yahut .......... hâriç hiç kimse cennete giremeyecek' dediler. Bu onların .......... Sen de onlara: 'Eğer sâhiden doğru söylüyorsanız .......... getirin' de. Hayır, kim .......... olarak yüzünü Allah'a döndürürse (Allah'a hakkıyla kulluk ederse) onun .......... Rabbi katındadır. Öyleleri için ne bir korku vardır, ne de .......... çekerler. Hepsi de .......... (Tevrat ve İncil'i) okumakta oldukları halde yahûdiler: 'Hıristiyanlar .......... yolda değillerdir' dediler. Hıristiyanlar da: 'Yahûdiler doğru yolda değillerdir' dediler. Kitabı .......... de birbirleri hakkında tıpkı onların söylediklerini söylediler. Allah, .......... düştükleri hususlarda kıyâmet günü onlar hakkında hükmünü verecektir.“ (2/Bakara, 110-113)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) zekâtı; hayrı; görürsünüz; hıristiyanlar; uydurduklarıdır; Kitabınızı; muhsin; mükâfatı; sıkıntı; zikri; iyi; okuyanlar; tartışmaya
b) zekâtı; sevabı; bulacaksınız; müşrikler; avuntusudur; belgenizi; müslüman; ecri; dert; Kitabı; doğru; görmeyenler; sürtüşmeye
c) zekâtı; hayrı; bulacaksınız; hıristiyanlar; kuruntusudur; delilinizi; muhsin; ecri; üzüntü; Kitabı; doğru; bilmeyenler; ihtilâfa
d) infakı; güzeli; göreceksiniz; hıristiyanlar; kuruntusudur; hükmünüzü; mü’min; sevabı; üzüntü; Kitapları; doğru; okumayanlar; ihtilâfa
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1283 -
751- “Allah'ın ......... O'nun adının zikredilip anılmasına .......... olan ve onların .......... olmasına çalışandan daha zâlim kim vardır?! Aslında bunların oralara ancak .......... girmeleri gerekir (Başka türlü girmeye hakları yoktur). Bunlar için dünyada rezillik, âhirette de büyük azap vardır. Doğu da Allah'ındır batı da. Nereye .......... Allah'ın yüzü (zâtı) oradadır. Şüphesiz Allah('ın rahmeti ve nimeti) .......... O, her şeyi bilendir. Allah .......... edindi' dediler. Hâşâ! O, bundan münezzehtir. Oysa göklerde ve yerde olanların hepsi .......... hepsi O'na boyun eğmiştir. (O,) Göklerin ve yerin eşsiz .......... Bir şeyi dilediğinde ona sadece .......... der, o da hemen oluverir. Bilmeyenler (câhiller) dediler ki: 'Allah bizimle .......... ya da bize bir .......... (mûcize) gelmeli değil miydi?' Onlardan öncekiler de işte tıpkı onların dediklerini demişlerdi. Kalpleri (akılları) nasıl da birbirine ..........?! Gerçekleri iyice bilmek isteyenlere âyetleri apaçık gösterdik.“ (2/Bakara, 114-118)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) câmilerinde; engel; boş; müslümanca; dönerseniz; geniştir; ortak; ibâdettedir; hâkimidir; 'ol!'; olmalı; delil; benzedi
b) mescidlerinde; engel; harap; korkarak; dönerseniz; geniştir; çocuk; O'nundur; yaratıcısıdır; 'ol!'; konuşmalı; âyet; benzedi
c) evlerinde; karşı; harap; kibarca; yönelirseniz; geniştir; şirk; kuludur; yaratıcısıdır; 'canlan!'; konuşmalı; âyet; uydu
d) arzında; karşı; harap; dürüstçe; giderseniz; büyüktür; çocuk; tesbihtedir; yaratıcısıdır; 'ol!'; gezmeli; âyet; yaklaştı
752- “Doğrusu Biz seni .......... (Kur'an) ile müjdeleyici ve .......... olarak gönderdik. Sen cehennemliklerden .......... değilsin. .......... (dinlerine) uymadıkça yahûdiler de hıristiyanlar da .......... senden râzı (hoşnut) olmayacaklardır. De ki: 'Doğru yol/hidâyet, ancak Allah'ın yoludur.’ Sana gelen .......... sonra onların .......... /arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir velî/dost ne de bir yardımcı vardır. Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler(den bazısı) onu, hakkını gözeterek .......... Çünkü onlar, ona iman ederler. Onu inkâr edenlere gelince, işte gerçekten .......... uğrayanlar onlardır. Ey İsrâiloğulları! Size verdiğim .......... ve sizi (bir zamanlar) cümle âleme üstün kılmış olduğumu ........... Ve bir günden sakının ki, o günde hiç kimse başkası nâmına bir şey .......... kimseden fidye kabul edilmez, hiç kimseye .......... fayda vermez. Onlar hiçbir yardım da görmezler.“ (2/Bakara, 119-123)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) hak; uyarıcı; sorumlu; milletlerine; asla; ilimden; hevâlarına; okurlar; zarara; nimetimi; hatırlayın; ödeyemez; şefaat
b) Kitap; korkutucu; sorumlu; milletlerine; hiç; vahiyden; hevâlarına; okumazlar; zarara; nimetimi; zikredin; ödeyemez; fidye
c) hak; kolaylaştırıcı; biri; uluslarına; bugün; Kitaptan; nefislerine; okumazlar; zarara; nimetimi; hatırlayın; ödeyemez; şefaat
d) Kitap; uyarıcı; asla; inançlarına; Benden; hükümden; isteklerine; hükmederler; zarara; ihsânımı; unutmayın; ödeyemez; şefaat
- 1284 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
753- “Bir zamanlar Rabbi ......... birtakım kelimelerle sınamış, onları tam olarak yerine getirince; 'Ben seni insanlara ........ yapacağım' demişti. 'Soyumdan da (imamlar/önderler yap, yâ Rabbi!)' dedi. Allah: 'Ahdim ....... ermez (onlar için söz vermem)' buyurdu. Biz, Beyt'i (Kâbe'yi) insanlara toplanma mahalli ve ........ bir yer kıldık. Siz de İbrâhim'in makamından bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın). İbrâhim ve .......: 'Tavaf edenler, ibâdete kapananlar, rükû ve secde edenler için Evim'i ....... tutun' diye emretmiştik. İbrâhim de demişti ki: 'Ey Rabbim! Burayı emîn bir şehir yap, halkından Allah'a ve âhiret gününe iman edenleri çeşitli ......... rızıklandır/besle.' Allah buyurdu ki: 'Kim küfr edip inkâr ederse onu az bir süre ....... faydalandırır, sonra onu cehennem azâbına sürüklerim. Ne ...... varılacak yerdir orası!“ (2/Bakara, 124-126)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) İbrâhim’i; rasûl; zâlimlere; güzel; Ya’kub’a; helâl; meyvelerle; uzak
b) İbrâhim’i; peygamber; fâsıklar; güvenli; İshak’a; temiz; yiyeceklerle; fecî
c) İbrâhim’i; imam/önder; kâfirler; emîn; İsmâil’e; güzel; rızıklarla; kötü
d) İbrâhim'i; imam/önder; zâlimlere; güvenli; İsmâil'e; temiz; meyvelerle; kötü
754- “Bir zamanlar İbrâhim, ......... ile beraber Beytullah'ın ......... yükseltiyor, (şöyle diyorlardı:) 'Ey Rabbimiz! Bizden bunu ........ buyur; şüphesiz Sen her şeyi işitirsin, her şeyi bilirsin. Ey Rabbimiz! Bizi Sana ......... olanlardan/müslümanlardan kıl, neslimizden de Sana teslim olan müslüman bir ümmet çıkar, bize .......... yerlerimizi göster, tevbemizi kabul et; zira, tevbeleri kabul eden, çok merhametli olan ancak Sensin. Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden Senin ........... kendilerine okuyacak, onlara Kitap ve .......... öğretecek, onları ............ bir peygamber gönder. Çünkü üstün gelen, hüküm ve hikmet sahibi olan, her şeyi yerli yerince yapan yalnız Sensin.“ (2/Bakara, 127-129)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) İshak; binâsını; kabul; teslim; ibâdet; yolunu; fazîleti; düzeltecek
b) İsmâil; temellerini; emir; itaatkâr; namaz; kitabını; hikmeti; düzeltecek
c) İsmâil; temellerini; kabul; teslim; ibâdet; âyetlerini; hikmeti; temizleyecek
d) İshak; binâsını; ihsân; bağlı; ibâdet; Kur’an’ını; hadisi; arındıracak
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1285 -
755- “İbrâhim'in, ........... kendini .......... başka kim yüz çevirir? Andolsun ki, Biz onu dünyada (elçi) seçtik, şüphesiz o, âhirette de .......... /iyilerdendir. Çünkü Rabbi ona: ............ ol!' demiş, o da: 'Âlemlerin Rabbine teslim oldum, ......... oldum' demişti. İbrâhim de bunu kendi oğullarına .......... etti. Ya’kub da, ‘oğullarım! Allah sizin için o dini (İslâm’ı) seçti. O halde sadece müslümanlar olarak ..........’ (dedi).“ (2/Bakara, 130-132)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) yolundan; tanımayandan; erdemlilerden; güvenilir; sâlihlerden; emir; yaşayın
b) dininden; bilmezlerden; sâlihlerden; müslüman; müslüman; vasiyet; ölünüz
c) ümmetinden; terkedenden; sâlihlerden; adam; müslüman; tavsiye; geliniz
d) dininden; beğenenlerden; seçilmişlerden; müslüman; mü’min; vasiyet; ölünüz
756- “Yoksa Ya'kub'a ........... geldiği zaman siz orada mı idiniz? O zaman (Ya'kub) ............: 'Benden sonra kime kulluk/ibâdet edeceksiniz?“ demişti. Onlar: 'Senin ve ataların İbrâhim, İsmâil ve İshak'ın ilâhı olan tek Allah'a kulluk/ibâdet edeceğiz; biz ancak O'na teslim olduk/.......... olduk' dediler. Onlar bir .........., gelip geçti. Onların kazandıkları/yaptıkları (sevaplar) kendilerinin; sizin kazandıklarınız/yaptıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından .......... çekilmezsiniz. (Yahûdiler ve hıristiyanlar, müslümanlara:) 'Yahûdi ya da hıristiyan olun ki, .........., doğru yolu bulasınız' dediler. De ki: 'Hayır! Biz, .......... olan İbrâhim'in dinine uyarız. O, ............ değildi.“ (2/Bakara, 133-135)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) ölüm; oğullarına; müslüman; ümmetti; sorguya; hidâyeti; hanîf; müşriklerden
b) ecel; çocuklarına; mü’min; milletti; sorguya; hidâyeti; müslüman; putperest
c) Azrâil; halkına; hanîf; cemaatti; hesaba; istikameti; mü’min; kötülerden
d) hastalık; ümmetine; hanîf; ashâptı; muhâsebeye; hidâyeti; dürüst; yalancılardan
- 1286 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
757- “Biz, Allah'a ve bize ..........; İbrâhim, İsmâil, İshak, Ya'kub ve esbâta (torunlara) indirilene, Mûsâ ve İsa'ya verilenlerle Rableri tarafından diğer peygamberlere verilenlere, onlardan hiçbiri arasında ......... gözetmeksizin inandık ve biz sadece Allah'a .......... olduk, O'nun için müslüman olduk' deyin. Eğer onlar da sizin .......... ettiğiniz gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar, dönerlerse mutlaka ........... içine düşmüş olurlar. Onlara karşı Allah sana yeter. O (her şeyi) işitendir, bilendir. Allah'ın (verdiği) ......... boyandık. Allah'tan daha güzel rengi kim verebilir? Biz ancak O'na .......... /kulluk ederiz (deyin). De ki: 'Allah, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz olduğu halde, O'nun hakkında bizimle ........... mı girişiyorsunuz? Bizim yaptıklarımız (ın mükâfâtı) bize; sizin yaptıklarınız da size aittir. Biz O'na .......... kullarız, ihlâsla (gönülden)bağlananlarız.“ (2/Bakara, 136-139)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) gelenlere; din; teslim; arzu; ihtilâf; dinle; ibâdet; cihâda; bağlanan
b) indirilene; fark; inanır; dâvet; yanlış; renkle; itaat; savaşa; bağlı
c) gelenlere; ayrım; bağlı; kabul; dalâlet; güzellikle; ibâdet; kavgaya; inanan
d) indirilene; fark; teslim; iman, anlaşmazlık, rengiyle, ibâdet, tartışmaya, muhlis
758- “Yoksa siz, İbrâhim, İsmâil, İshak, Ya'kub ve ......... (torunların) yahûdi, yahut hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: 'Siz mi daha iyi ........., yoksa Allah mı? Allah tarafından kendisine (bildirilmiş) bir şâhitliği gizleyenden daha ......... kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan gâfil değildir. Onlar bir ümmetti; gelip geçti. Onların .......... /yaptıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da size âittir. Siz onların .......... sorguya çekilmezsiniz. İnsanlardan birtakım .........., ‘üzerinde bulundukları ......... onları çeviren nedir?’ diyecekler. De ki onlara; ‘doğu da, batı da Allah’ındır. O dilediğini doğru yola iletir.“ (2/Bakara, 140-142)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) ecdâdın; inanırsınız; kâfir; çalıştıkları; suçlarından; günahkârlar; kıblelerinden
b) ebsâtın; anlarsınız; fâsık; amelleri; küfürlerinden; kâfirler; ibâdetlerinden
c) esbâtın; bilirsiniz; zâlim; kazandıkları; yaptıklarından; beyinsizler; kıblelerinden
d) evlâdın; seçersiniz; beyinsiz; kazandıkları; dinsizliklerinden; câhiller; dinlerinden
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1287 -
759- “İşte böylece sizin insanlar üzerinde ......... olmanız, Rasûl’ün de sizin üzerinizde bir şâhit olması için sizi ......... (dengeli) bir ümmet kıldı. Senin arzulayıp da şu anda üzerinde bulunduğun kıbleyi (Kâbe’yi) Biz, ancak, Peygamber’e uyanı, ökçesi üzerinde geri dönenden (münâfıktan) ayırt etmemiz için kıble yaptık. Bu şekilde kıblenin (Kudüs’ten Kâbe’ye) çevrilmesi, Allah’ın hidâyet ettiği/yol gösterdiği kimselerden başkasına elbette ........ gelir. Allah sizin imanınızı asla zâyi edecek değildir. Şüphesiz Allah, insanlara (her şeye rağmen) şefkatli ve merhametlidir. (Yâ Muhammed!) Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu (gökten haber beklediğini) görüyoruz. Hemen seni, râzı olacağın/hoşlanacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Yüzünü (namazda) artık Mescid)i .......... tarafına çevir. (Ey müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin. Şüphe yok ki, ehl-i kitap, onun gerçek olduğunu çok iyi ........ Allah onların yapmakta olduklarından habersiz değildir. Yemin olsun ki (habibim!) sen kendilerine kitap verilenlere her türlü ......... (mûcizeyi) getirsen yine de onlar (inatlarından) sana uyup kıblene dönmezler. Sen de onların kıblesine dönecek değilsin. Onlar da birbirlerinin kıblesine dönmezler. Sana gelen ......... sonra eğer sen onların .......... /arzularına uyacak olursan, işte o zaman sen haksız davrananlardan olursun.“ (2/Bakara, 143-145)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) şehitler; inançlı; zor; Aksâ; düşünürler; ihsânı; Kur’an’dan; isteklerine
b) şâhitler; orta; ağır; Harâm; bilirler; âyeti; ilimden; hevâlarına
c) bekçi; müslüman; güzel; mübârek; bilirler; âyeti; vahiyden; inançlarına
d) şâhit; vasat; hoş; Harâm; değerlendirir; yolu; Kitaplatan; milletlerine
760- “Kendilerine .......... verdiklerimiz onu (o kitaptaki peygamberi) öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir grup, bile bile gerçeği .......... Hak ve gerçek olan, ............ gelendir. Sakın .......... olma! Herkesin yöneldiği bir yönü (tutumu) vardır. O halde (ey mü’minler!) Siz de ......... işlerine koşun, hayırda ........... Nerede olursanız olun, sonunda Allah sizi bir araya getirir. Şüphesiz Allah her şeye kaadirdir. Nereden yola çıkarsan (namazda) yüzünü Mescid)i Haram tarafına çevir. Bu emir, elbette sana Rabbinden gelen ............ bir emirdir. (Bilin ki) Allah yaptıklarınızdan ............ değildir.“ (2/Bakara, 146-149)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) kitap; gizler; Rabbinden; kuşkulananlardan; hayır; yarışın; gerçek; habersiz
b) ilim; unutur; Kur’an’dan; şüphelenenlerden; din; koşuşturun; güzel; gâfil
c) vahiy; çiğnerler; Allah’tan; inançsızlardan; müslümanların; yarışın; doğru; gâfil
d) ilim; yayarlar; Hakdan; müşriklerden; insanların; yorulun; dinî; habersiz
- 1288 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
761- “Nereden yola çıkarsan yüzünü (namazda) .......... Haram’a doğru çevir. Nerede olursanız olunuz, yüzünüzü o yana çevirin ki, insanların aleyhinizde (kullanabilecekleri) bir ......... bulunmasın. Yalnız haksızlık edenler müstesnâ. Sakın onlardan korkmayın! Yalnız Benden korkun ki size olan nimetimi tamamlayayım. Umulur ki doğru yolu bulursunuz. Nitekim kendi içinizden, size âyetlerimizi ......... sizi temizleyen, size Kitab’ı ve .......... getirip size bilmediklerinizi öğreten bir Rasûl gönderdik. Öyle ise size Beni (tâat ve ibâdetle) .......... /anın ki Ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin, sakın .......... etmeyin! “Ey iman edenler! Sabır ve ......... ile Allah’tan ......... isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir.“ (2/Bakara, 150-153)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) Mescid-i; delil; hatırlatan; dini; zikredin; münâfıklık; direnme; hidâyet
b) Kâbe-i; işaret; öğreten; ilmi; dillendirin; küfür; oruç; güzellik
c) Beyt-i; gerekçe; hatırlatan; hadisleri; hatırlayın; kötülük; güzellik; hayır
d) Mescid-i; delil, okuyan, hikmeti, zikredin, nankörlük, namaz, yardım
762- “Allah yolunda öldürülenlere .......... demeyin. Bilakis onlar .........., lâkin siz anlayamazsınız. Andolsun ki sizi biraz .......... ve açlık; .......... canlardan ve ürünlerden biraz .......... (fakirlik) ile imtihan eder/deneriz. (Ey Peygamber!) .......... müjdele! O sabredenler, kendilerine bir ........../belâ geldiği zaman: 'Biz Allah .......... (O'nun için yaşıyoruz) ve biz O'na .......... derler.“ (2/Bakara, 154-156)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) ölüler; diridirler; korku; mallardan; azaltma; sabredenleri; musîbet; içiniz; döneceğiz
a) ölü; diridir; fakirlik; meyvelerden; azaltma; fakirleri; fitne; yolundayız; dönüyoruz
a) ölüler; diridirler; sıkıntı; dünyadan; uzaklaştırma; sabırlıları; sıkıntı; içiniz; döneriz
a) şehidler; ölüdür; korku; mallardan; fazlalaştırma; mü’minleri; fitne; yarattı; güvendik
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1289 -
763- “İşte Rablerinden .......... ve rahmet hep onlaradır. Ve .......... /doğru yolu bulanlar da onlardır. Safâ ile .......... şüphesiz Allah’ın .......... /alâmetlerindendir. Kim Beytullah’ı .......... /ziyaret eder veya .......... yaparsa onları tavaf etmesinde bir .......... yoktur. Kim gönüllü olarak (tetavvû/..........) bir hayır/iyilik yaparsa, şüphesiz Allah onu .........., karşılığını verir.“ (2/Bakara, 157-158)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) salevât; istikameti; Merve; âyetlerinden; tavaf; hacc; fazilet; ibâdet; görür
b) bağışlamalar; hidâyeti; Merve; şiarlarından; hacc; umre; günah; nâfile; bilir
c) salevât; hidâyeti; Kâ’be; işaretlerinden; hacc; tavaf; sakınca; nâfile; unutmaz;
d) af; hidâyeti; Arafat; farzlarından; görür; hacc; yanlışlık; nâfile; sever
764- “İndirdiğimiz açık .......... ve Kitapta insanlara apaçık gösterdiğimiz hidâyet yolunu .......... hem Allah hem de bütün .......... ediciler lânet eder. Ancak, .......... edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği .......... başkadır. Zira Ben onların tevbelerini kabul ederim. Ben tevbeyi çokça .......... eden ve çokça merhamet edenim. (Âyetlerimizi) İnkâr etmiş ve .......... olarak ölmüşlere gelince, işte Allah'ın, .......... ve tüm insanların .......... onların üzerinedir.“ (2/Bakara, 159-161)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) hükümleri; gizleyenlere; azâb; iman; görenler; kabul; müşrik; peygamberin; lâneti
b) Kitabı; unutanlara; lânet; iman; duyanlar; kabul; günahkâr; meleklerin; bedduâsı
c) delilleri; gizleyenlere; lânet; tevbe; açıklayanlar; kabul; kâfir; meleklerin; lâneti
d) hükümleri; terkedenlere; şikâyet; tevbe; görenler; güzel; müşrik; peygamberin; azâbı
- 1290 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
765- “Onlar .......... lânet içinde kalırlar. Artık ne .......... hafifletilir, ne de onların yüzlerine bakılır. ......... bir tek ilâhtır. O'ndan başka ilâh yoktur. O, Rahmândır, Rahîmdir. Şüphesiz .......... ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara .......... veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah'ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı .........., yeryüzünde her çeşit .......... yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen .......... yönlendirmesinde aklını kullanan/düşünen bir toplum için (Allah'ın varlığını ve birliğini isbatlayan) birçok .......... /deliller vardır.“ (2/Bakara, 162-164)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) dünyada; azapları; Rabbınız; dünyanın; rahatlık; yağmurda; hayvanı; bulutu; şiarlar
b) devamlı; suçları; İlâhınız; göğün; fayda; hayatta; canlıyı; melekleri; mûcizeler
c) âhirette; cezaları; Rabbınız; arzın; nimet; güneşte; bitkileri; bulutları; işâretler
d) ebediyyen; azapları; İlâhınız; göklerin; fayda; suda; canlıyı; bulutları; âyetler
766- “İnsanlardan bazıları, Allah'tan başkasını Allah'a .......... /denk tanrılar edinir de onları Allah'ı .......... gibi severler. İman edenlerin Allah'a olan .......... ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke .......... azâbı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün .......... Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın .......... çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi. İşte o zaman (görecekler ki) kendilerine .......... arkalarından gidilenler, uyanlardan hızla .......... ve (o anda her iki taraf da) azâbı görmüş, nihayet aralarındaki .......... kopup parçalanmıştır.“ (2/Bakara, 165-166)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) endâd; görür; sevgileri; kâfirler; cezânın; cezâsının; güvenilip; uzaklaşır; bağlar
b) endâd; sever; aşkları; günahkârlar; azâbın; rahmetinin; inanılıp; kaçar; ilişkiler
c) benzer; görür; sevgileri; müşrikler; hükmün; cehenneminin; güvenilip; kaçarlar; ipler
d) endâd; sever; sevgileri; zâlimler; kuvvetin; azâbının; uyulup; uzaklaşırlar; bağlar
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1291 -
767- “(Kötülere) Uyanlar şöyle derler: 'Ah, keşke bir daha .......... geri gitmemiz mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden .......... gibi biz de onlardan ..........! Böylece Allah onlara, işlerini, .......... ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar artık .......... çıkamazlar. Ey ..........! Yeryüzünde bulunanların helâl ve .......... olanlarından yiyin, şeytanın .......... düşmeyin; zira şeytan sizin açık bir ..........“ (2/Bakara, 167-168)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) hayata; uzaklaştıkları; yüzçevirseydik; azap; azaptan; mü’minler; temiz; hilelerine; düşmanınızdır
b) dünyaya; kaçtıkları; kaçsaydık; hasret; cehennemden; mü’minler; güzel; oyununa; vesvesecinizdir
c) dünyaya; uzaklaştıkları; uzaklaşsaydık; pişmanlık; ateşten; insanlar; temiz; peşine; düşmanınızdır
d) eskiye; sakındıkları, sakınsaydık; korku; ateşten; insanlar; sevap; peşine; helâkınızdır
768- “O size ancak .........., çirkini ve Allah hakkında .......... şeyleri .......... emreder. Onlara (..........): 'Allah'ın .......... uyun' denildiği zaman onlar, 'Hayır! Biz .......... üzerinde bulduğumuz yola uyarız' dediler. Ya ataları bir şey .........., .......... da bulamamış idiyseler?“ (2/Bakara, 169-170)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) günahı; yanlış; yapmanızı; günahkârlara; emrine; yöneticilerimizi; bilmeyen; hidâyeti
b) kötülüğü; bilmediğiniz; söylemenizi; müşriklere; indirdiğine; atalarımızı; anlamamış; doğruyu
c) haramları; boş; konuşmanızı; kâfirlere; hükmüne; atalarımızı; anlamayan; hakkı
d) yanlışları; kötü; atfetmenizi; Kureyşlilere; emrine; putlarımızı; görmeyen; hakkı
769- “(Hidâyet çağrısına kulak vermeyen) .......... durumu, sadece .......... bağırıp çağırmasını işiten .......... durumuna benzer. Çünkü onlar sağırlar, .......... ve körlerdir. Bu sebeple .......... Ey iman edenler! Size verdiğimiz .......... temiz olanlarından yiyin, eğer siz yalnız Allah'a .......... ediyorsanız O'na ......... “ (2/Bakara, 171-172)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) kâfirlerin; çobanın; hayvanların; dilsizler; düşünmezler; rızıkların; kulluk; şükredin
b) müşriklerin; sahibinin; koyunların; sakatlar; inanmazlar; nimetlerin; iman; güvenin
c) insanların; halkın; sığırların; dilsizler; sapıktırlar; gıdaların; itaat; yönelin
d) müşriklerin; kendilerine; hayvanların; topallar; inanmazlar; nimetlerin; iman; şükredin
- 1292 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
770- “Allah size ancak .......... (leşi), .........., domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı. Her kim bunlardan yemeye .......... kalırsa, başkasının hakkına saldırmadan ve haddi aşmadan bir miktar yemesinde .......... yoktur. Şüphe yok ki Allah çokça bağışlayan, çokça .......... edendir. Allah'ın indirdiği kitaptan bir şeyi (âhir zaman peygamberinin vasıflarını) .......... onu az bir paha ile değişenler yok mu, işte onların yiyip de karınlarına doldurdukları, .......... başka bir şey değildir. .......... günü Allah ne kendileriyle konuşur ve ne de onları temize çıkarır. Orada onlar için can .......... bir azap vardır.“ (2/Bakara, 173-174)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) ölüyü; kanı; mecbur; günah; merhamet; gizleyip; ateşten; Kıyâmet; yakıcı
b) ölüyü; içkiyi; gözü; güzellik; af; öğrenip; azaptan; Âhiret; çekici
c) murdarı; eşeği; muhtaç; yanlışlık; merhamet; örtüp; haramdan; Azap; acıtan
d) ölüyü; kanı; gönlü; sevap; rahmet; gizleyip; günahlardan; Din; yakan
771- “Onlar hidâyet/doğru yol karşılığında .......... /sapıklığı, mağfirete bedel olarak da .......... satın almış kimselerdir. Onlar .......... karşı ne kadar dayanıklıdırlar! O azabın .........., Allah'ın, Kitabı .......... olarak indirmiş olmasıdır. (Buna rağmen farklı yorum yapıp) .......... ihtilâfa/ayrılığa düşenler, elbette derin bir .......... içine düşmüşlerdir.“ (2/Bakara, 175-176)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) cehennemi; cehennemi; azaba; durumu; Kur’an; dinde; azâbın
b) dalâleti; azâbı; ateşe; sebebi; hak; Kitapta; anlaşmazlığın
c) dalâleti; cehennemi; azâba; hikmeti; hüküm; onunla; dalâletin
d) küfrü; azâbı; ateşe; gereği; Kitap; dinde; azâbın
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1293 -
772- “......... (gerçek iyilik), yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin iyiliğidir ki, Allah’a, âhiret gününe, meleklere, peyamberlere iman eder. Allah rızâsı için yakınlara, ..........., yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunan köle ve esirlere sevdiği maldan ......... eder, harcar, namaz kılar, zekât verir. Ahid/.......... yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında ........... İşte ........ /doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler/Takvâ sahibi olanlar ancak onlardır. Ey iman edenler! ............ hakkında size kısas yazıldı/farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın öldürülür. Ancak kim kardeşi tarafından ............ kısas düşer. Bundan sonra ma’rûfa/iyiye uymak, öldürülenin velîsine (gereken diyeti) güzel bir şekilde ve tam olarak ödemek gelir. O halde söylenenler, Rabbinizden bir ........... ve rahmettir. Her kim bundan sonra .......... kalkışırsa, muhakkak onun için elem verici bir azap vardır.“ (2/Bakara, 177-178)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) takvâ; ihtiyarlara; infak; andlaşma; dayanır; sıdk; şehid olanlar; bağışlanırsa; ihsan; tecâvüze
b) birr; yetimlere; fedâkârlık; sözleşme; güvenir; mü'min; ölenler; hoş görülürse; kolaylık; zulme
c) ihsân; düşkünlere; cömertlik; yazışma; çalışır; müttakî; yaralananlar; görülmezse; bağış; savaşa
d) birr; yetimlere; infak; andlaşma; sabreder; sâdık; öldürülenler; affedilirse; hafifletme; saldırıya
773- “Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için ........... vardır. Umulur ki, prensiplere uyar da kendinizi (kötülüklerden) korursunuz. Birinize .......... geldiği zaman, eğer bir hayır bırakacaksa anaya, babaya, .......... uygun bir biçimde .......... etmek, Allah’tan korkan üzerine ........... Her kim işittikten ve kabullendikten sonra onu (vasiyeti) değiştirirse, .......... onu değiştirenedir. Şüphesiz Allah (her şeyi) .......... ve (her şeyi) bilendir. Her kim, vasiyet edenin .......... meyletmesinden yahut günah işlemesinden endişe eder de (ilgililerin) aralarını bulursa kendisine .......... yoktur. Şüphesiz Allah bolca bağışlayan, çokça merhamet edendir.“ (2/Bakara, 179-182)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) hayat; ecel; akrabaya; infak; şarttır; vebali; gören; suça; vebal
b) rahmet; Azrâil; fakirlere; tavsiye; borçtur; ecri; takdir eden; günaha; ceza
c) hayat; ölüm; yakınlara; vasiyet; borçtur; günahı; işiten; haksızlığa; günah
d) rahmet; hastalık; çocuklara; vasiyet; farzdır; suç; gören; zulme; günah
- 1294 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
774- “Ey iman edenler! .........., sizden önce gelip geçmiş ümmetlere yazıldığı gibi sizin üzerinize de .......... /farz kılındı. Umulur ki .......... eder, takvâ sahibi olur/korunursunuz. Oruç size sayılı günler olarak yazıldı. Sizden her kim .......... yahut yolcu olursa, tutamadığı günler kadar diğer günlerde oruç tutar. İhtiyarlık veya şifâ umudu kalmamış hastalık gibi devamlı mâzereti olup da oruç tutmağa güçleri yetmeyenlere .......... gerekir. Fidye, bir fakir doyumu miktarıdır. Bunun dışında kim gönüllü bir .......... yaparsa, bu kendisi için daha iyidir. Eğer gerçekleri anlıyorsanız, her güçlüğe rağmen oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır. Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, hidâyetin/doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık .......... olarak kendisinde Kur’an indirilen aydır. Sizden her kim .......... (Ramazan ayının ilk hilâlini) görürse oruç tutsun (oruca başlasın). Kim o anda hasta veya .......... olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah size .......... diler, zorluk istemez. O, sayıyı tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiği için Allah’ı ta’zim etmenizi ister. Umulur ki şükredersiniz.“ (2/Bakara, 183-185)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) zekât; yazıldı; ihsân; rahatsız; kazâ; ibâdet; şâhidi; ayı; ölü; kolaylık
b) oruç; yazıldı; ittika; hasta; fidye; hayır; delilleri; hilâli; yolcu; kolaylık
c) oruç; vâcip; iman; yorgun; bedel; iyilik; kanıtı; hilâlleri; yaralı; rahmet
d) Kısas; gerekti; iman; hasta; borç; sevap; isbâtı; dolunayı; ihtiyar; kolaylık
775- “Kullarım sana Beni sorduğu vakit de ki: ‘Ben .......... Duâ edenini duâsını Bana duâ ettiği anda işitir, ona karşılık veririm. O halde kullarım da Benim .......... uysunlar ve Bana .......... etsinler, umulur ki doğru yolu bulurlar. Oruç gecesinde .......... yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz. Allah sizin kendinize kötülük ettiğinizi bildi ve tevbenizi kabul edip sizi bağışladı. Artık (Ramazan gecelerinde) onlara .......... ve Allah'ın sizin için takdir ettiklerini isteyin. Sabahın beyaz .......... (aydınlığı), siyah .......... (karanlığından) ayırt edilinceye kadar yiyin, için; sonra akşama kadar orucu tamamlayın. .......... ibâdete çekilmiş olduğunuz zamanlarda kadınlarla birleşmeyin. Bunlar, Allah'ın koyduğu .......... Sakın bu sınırlara yaklaşmayın. İşte böylece Allah âyetlerini insanlara açıklar. Umulur ki ittika ederler/..........“ (2/Bakara, 186-187)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) yakınım; dâvetime; iman; kadınlarınıza; yaklaşın; ipliği; ipliğinden; mescidlerde; sınırlardır; korunurlar
b) yakındayım; çağrıma; ibâdet; eşinize; gidin; ipi; ipinden; câmilerde; yalnız; ölçüdür; çekinirler
c) yanınızdayım; dinime; itaat; câriyelerinize; söyleyin; bezi; örtüsünden; evlerinizde; ölçülerdir; korkarlar
d) buradayım; peygamberime; yakınlık; evliliğe; meyledin; koyunu; koyunundan; köşenizde; yasaklardır; sakınırlar
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1295 -
776- “.......... aranızda haksız sebeplerle .......... Kendiniz bilip dururken, insanların mallarından bir kısmını, .......... yemin ve şehâdet ile yemeniz için o malları hâkimlere (reislere, yetkili idârecilere veya mahkeme hâkimlerine el altından) .......... Sana, yeni doğan .......... şeklindeki ayları sorarlar. De ki: ‘Onlar, insanlar ve özellikle .......... için vakit ölçüleridir. İyi davranış asla .......... arkalarından gelip girmeniz değildir. Lâkin iyi davranış, korunan ve .......... giden kimsenin davranışıdır. Evlere .......... girin, Allah’tan korkun; umulur ki kurtuluşa erersiniz.“ (2/Bakara,188-189)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) paralarınızı; harcamayın; kasem; sunmayın; dolunay; namaz; mescidlere; Cennete; güzelce
b) mallarınızı; yemeyin; yalan; vermeyin; hilâl; hac; evlere; ölçülü; kapılarından
c) mirasınızı; bölüşmeyin; gereksiz; göndermeyin; hilâller; ibâdet; evlere; doğru; besmeleyle
d) malınızı; atmayın; boş; vermeyin; hilâl; oruç; meseleye; yolunca; selâmla
777- “Size karşı savaş açanlara, Allah yolunda olarak savaşın. Sakın .......... gitmeyin, çünkü Allah aşırıları (haddi aşanları) sevmez. Onları (size karşı savaşanları) yakaladığınız yerde .......... Sizi çıkardıkları yerden (Mekke’den) siz de onları çıkarın. .......... çıkarmak adam öldürmekten daha kötüdür. Onlar sizinle savaşmadıkça, .......... siz de onlarla savaşmayın. Eğer onlar (orada)size karşı savaş açarlarsa, derhal onları .......... Böyledir kâfirlerin cezâsı. Eğer onlar (savaştan) .......... (şunu iyi bilin ki) Allah ğafûr ve rahîmdir. Fitne tamâmen .......... oluncaya ve .......... de Allah için tatbik edilinceye kadar onlarla savaşın. Fitne çıkarmaktan vazgeçerlerse .......... (ve aşırılar hâriç hiç kimseye) düşmanlık ve saldırı yoktur.“ (2/Bakara, 190-193)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) üzerlerine; salıverin; fitne; Medine'de; öldürün; yılarlarsa; orada; devlet; müşrikler
b) ileri; savaşın; nifak; orada; dövün; yorulurlarsa; çok; hüküm; kâfirler
c) aşırı; öldürün; fitne; mescid-i harâmda; öldürün; vazgeçerlerse; yok; din; zâlimler
d) geri; yaralayın; fesad; Mekke'de; mağlûp edin; cayarlarsa; kapsayıcı; yönetim; zâlim
- 1296 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
778- “(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçmiş kavimlerin başlarına gelenler size de gelmeden .......... gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve öyle .......... ki Peygamber ve onunla beraber iman edenler nihâyet ‘Allah’ın .......... ne zaman gelecek?’ dediler. İşte o zaman (onlara), ‘Şüphesiz Allah’ın yardımı yakın’ (denildi). Sana (Allah yolunda) ne infak edip harcayacaklarını soruyorlar. De ki: .......... harcadığınız şey, ebeveyn, yakınlar, yetimler, fakirler ve yolcular içindir. Hayır olarak ne yaparsanız, şüphesiz Allah onu .......... ..........gitmediği halde savaş size yazıldı/farz kılındı. Sizin için daha .......... olduğu halde bir şeyden hoşlanmamanız mümkündür. Sizin için daha .......... /kötü olduğu halde bir şeyden .......... da mümkündür. Allah bilir, halbuki siz ..........“ (2/Bakara, 214-216)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) iyiliğe; zorlandılar; lütfu; hayır olarak; görür; yenilgiye; güzel; çirkin; sevmeniz; nankörsünüz
b) cennete; zorlandılar; peygamberleri; maldan; yazar; gücünüze; iyi; kötü; beğenmeniz; câhilsiniz
c) cennete; sarsıldılar; melekleri; paranızdan; unutmaz; kolayınıza; doğru; yanlış; sevmeniz; az bilirsiniz
d) cennete; sarsıldılar; yardımı; hayırdan; bilir; hoşunuza; hayırlı; şerli; hoşlanmanız; bilmezsiniz
779- “Sana haram aydan ve onda savaşmanın doğru olup olmadığından soruyorlar. De ki: ‘Haram ayda savaşmak büyük bir .......... Ancak, (insanları) Allah yolundan çevirmek, Allah’ı .......... etmek, Mescid-i Haram’ın ziyaretine mâni olmak ve halkını oradan çıkarmak; bunlar Allah katında daha büyük bir günahtır. Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden .......... kadar size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim, dininden irtidâd edip döner de kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da âhirette de .......... sayılmıştır. Onlar cehennemliktir ve orada devamlı kalırlar. man edenler ve .......... edip Allah yolunda cihad edenler var ya, işte bunlar, Allah'ın rahmetini .......... Allah ğafûr ve rahîmdir. Sana şaraptan (sarhoş eden içkiden) ve .......... sorarlar. De ki: Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için birtakım zâhirî .......... vardır. Ancak her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür. Yine sana .........., iyilikte ne harcayacaklarını sorarlar: ‘Afv/ihtiyaçlarınızdan artakalanını verin' de. Böylece Allah size âyetleri açıklar, umulur ki düşünüp anlarsınız.“ (2/Bakara, 217-219)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) fazîlettir; isyan; çıkarıncaya; hükümsüz; amel; beklerler; zinâdan; güzellikler; zekâtta
b) yasaktır; terk; döndürünceye; günah; ibâdet; çekerler; hamrdan; şifâlar; sadakada
c) vebaldir; red; edinceye; yanlış; cihad; isterler; kumardan; iyilikler; bağışta
d) günahtır; inkâr; döndürünceye; geçersiz; hicret; umabilirler; kumardan; faydalar; infakta
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1297 -
780- “Dünya ve âhirette (lehinize olan davranışları düşünün ve ona göre hareket edin). Sana .......... hakkında sorarlar. De ki: ‘Onları ıslah edip yetiştirmek daha .......... Eğer (yeme, içme ve oturma gibi işlerde) onlarla beraber olursanız, unutmayın ki onlar sizin ......... Allah müfsit ile .......... (fesatçı/bozguncu ile ıslah edip düzelteni) bilir. Eğer Allah .......... sizi de zahmet ve meşakkate dûçar kılardı. Çünkü Allah azîzdir, hakîmdir. İman etmedikçe .......... /putperest kadınlarla nikâhlanmayın/evlenmeyin. Beğenseniz bile, müşrik bir kadından, imanlı bir câriye kesinlikle daha hayırlıdır/iyidir. İman etmedikçe müşrik/putperest erkekleri de (kızlarınızla) nikâhlamayın/evlendirmeyin. Beğenseniz bile, müşrik bir kişiden mü'min bir köle kesinlikle daha hayırlıdır. Onlar (müşrikler) .......... çağırır. Allah ise, izni (ve yardımı) ile cennete ve .......... çağırır. Allah, düşünüp anlasınlar diye .......... insanlara açıklar.“ (2/Bakara, 220-221)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) fakirler; güzeldir; dostlarınızdır; sâlihi; verseydi; kâfir; kötülüğe; rahmete; kitabını
b) yetimler; hayırlıdır; kardeşlerinizdir; muslihi; dileseydi; müşrik; cehenneme; mağfirete; âyetlerini
c) öksüzler; sevaptır; velîlerinizdir; mürşidi; emretseydi; inançsız; şerre; iyiliğe; hükümlerini
d) yetimler; sevimlidir; akrabalarınızdır; müslimi; sevmeseydi; dinsiz; azâba; hayra; Kur'an'ı
781- “Sana kadınların ayhalini sorarlar. De ki: ‘O, bir .......... (bir çeşit hastalıktır). Ayhalinde olan kadınlardan uzak durun (onlarla cinsî temasta bulunmayın). .......... kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit, Allah’ın size emrettiği .......... onlara yaklaşın. Şunu iyi bilin ki Allah .......... edenleri sever, temizlenenleri de sever. Kadınlarınız sizin için bir .......... Tarlanıza nasıl dilerseniz öyle varın. Kendinizi (temasa) önceden (iyi davranışlarla) hazırlayın. Her davranışınızda .......... korkun, bilin ki siz O’na mülâkî olacaksınız. Mü’minleri müjdele! İyi davranmanız, kötülüklerden korunmanız ve insanlar arasını düzeltmeniz gâyesiyle .......... bozmanıza Allah’ı engel kılmayın. Allah (her şeyi) işitir ve bilir. Allah sizi, yeminlerinizdeki kasıtsız yanılmadan dolayı .......... tutmaz. Lâkin .......... kazandığı şeyler ile (kötü düşüncelerden) sorumlu tutar. Allah ğafûrdur, halîmdir.“ (2/Bakara, 222-225)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) eziyettir; gusledinceye; şekilde; gusül; tarladır; Rabbinizden; sözlerinizi; mes'ul; kalplerinizin
b) rahatsızlıktır; yıkanıncaya; gibi; iman; ekininizdir; hastalıktan; ibâdetlerinizi; elinizden; davranışlarınızın
c) ezâdır; temizleninceye; yerden; tevbe; tarladır; Allah’tan; yeminlerinizi; sorumlu; kalplerinizin
d) sıkıntıdır; temizleninceye; tarzda; duâ; nimettir; günahlardan; namazlarınızı; suçlu; zihninizin
- 1298 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
782- “Eğer erkek kadını (üçüncü defa) boşarsa, ondan sonra kadın bir başka erkekle nikâhlanıp evlenmedikçe onu alması kendisine .......... olmaz. Eğer bu kişi de onu boşarsa, (her iki taraf da) Allah'ın sınırlarını muhâfaza edeceklerine inandıkları takdirde, yeniden evlenmelerinde beis yoktur. Bunlar Allah'ın .......... Allah, bunları bilmek, öğrenmek isteyenler için açıklar.“ (2/Bakara, 230) “Emzirmenin tamamlanmasını isteyen (baba) için, anneler çocuklarını iki tam .......... emzirirler. Onların beslenmesi ve giyimi iyilikle (mâruf ve uygulanan ölçüler içinde) .......... tarafına aittir. Bir insan, ancak gücü yettiğinden sorumlu tutulur. Hiçbir anne, çocuğu sebebiyle zarara uğratılmamalı, hiçbir baba da .......... yüzünden zarara girmemeli. Onun benzeri, vârise de (mirasçıya da) gerekir. Eğer ana ve baba her ikisi de birbiriyle görüşerek ve karşılıklı anlaşarak çocuğu memeden kesmek isterlerse, kendilerine günah yoktur. Çocuklarınızı (süt anne tutup) .......... istediğiniz takdirde, süt anneye vermeyi taahhüt ettiğiniz miktarı iyilikle teslim etmeniz şartıyla, üzerinize .......... yoktur. Allah’tan korkun. Bilin ki Allah, yapmakta olduklarınızı görür.“ (2/Bakara, 233) “Namazlara, (özellikle) .......... namaza devam edin. Saygı ve bağlılık içinde Allah’a kulluk edin.“ (2/Bakara, 238)
“Allah yolunda .......... ve bilin ki Allah, her şeyi işitir ve bilir.“ (2/Bakara, 244)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) helâl; sınırlarıdır; yıl; baba; çocuğu; emzirtmek; günah; orta; savaşın
b) câiz; hükümleridir; sene; baba; karısı; doyurmak; günah; farz; sarfedin
c) nikâh; yasaklarıdır; ay; anne; eşi; emzirtmek; vebal; son; yaşayın
d) haram; hudûdudur; yıl; anne; çocuğu; beslemek; sevap; ilk; okuyun
783- “Verdiğinin kat kat fazlasını kendisine ............ için Allah’a .......... /güzel bir borç verecek olan kim var? Allah (dilediğine) bol verir, (dilediğinden) ........... Sadece O’na döndürüleceksiniz. Mûsâ’dan sonra, Benî İsrâil’den ileri gelen kimseleri görmedin mi, ne yaptılar?! Kendileri için gönderilmiş bir ............ ‘Bize bir hükümdar gönder ki başımıza geçsin de Allah yolunda savaşalım’ dediler. ‘Size ........... yazılır/farz kılınır da ya savaşmazsanız!’ dedi. ‘Yurtlarımızdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz halde neden savaşmayalım?’ dediler. Üzerlerine savaş yazılınca, içlerinden pek azı hâriç geri dönüp kaçtılar. Allah ........... iyi bilir. Peygamberleri onlara ‘Bilin ki Allah, ............ size hükümdar gönderdi’ dedi. Bunun üzerine ‘Biz hükümdarlığa daha lâyık olduğumuz halde, kendisine servet ve ............ yönünden geniş imkânlar verilmemişken o bize nasıl hükümdar olur?’ dediler. ‘Allah sizin üzerinize onu seçti, ............ ve cüssede ona, sizden daha çok üstünlük verdi. Allah mülkünü dilediğine verir. Allah her şeyi ihâta eder ve her şeyi bilendir’ dedi.“ (2/Bakara, 245-247)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) ödemesi; infak; keser; zât; düşmanlık; savaşanları; birini; mal; takvâda
b) bağışlaması; ödünç; az; komutana; emir; göndereceğini; Câlût'u; cüsse; ahlâkta
c) vermesi; karz-ı hasen; vermez; hükümdara; cihad; herşeyi; Dâvud'u; güç; malda
d) ödemesi; karz-ı hasen; kısar; peygambere; savaş; zâlimleri; Tâlût’u; zenginlik; ilimde
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1299 -
784- “Peygamberleri onlara, ‘Onun hükümdarlığının alâmeti, .......... size gelmesidir. Onun içinde Rabbinizden size bir ........... /ferahlık ve sükûnet, meleklerin taşıdığı, âl-i Mûsâ ve âl-i Hârun’un bıraktıklarından bir miktar ............ vardır. Eğer iman etmiş kimseler iseniz sizin için onlarda mutlaka bir ......... ve alâmet vardır’ dedi. Tâlût askerlerle beraber (cihad için) ayrılınca, ‘Biliniz ki Allah sizi bir ........... imtihan edecek. Kim ondan içerse benden değildir. Kim ondan hiç tatmazsa bendendir (benimledir), ancak eliyle bir ......... içen de istisnâ edilmiştir (o da benimledir)’ dedi. İçlerinden pek azı müstesnâ hepsi ırmaktan içtiler. Tâlût ve onunla beraber .......... edenler ırmağı geçince, ‘bu gün bizim ........... ve askerlerine karşı koyacak hiç gücümüz yoktur’ dediler. Kendilerinin, sonunda Allah’ın huzuruna varacaklarını bilenler, kendi aralarında ‘nice ............ kişiler vardır ki, sayıca kendilerinden çok olan topluluklara Allah’ın ............ gâlip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir’ dediler. Câlût ve askerleriyle savaşa tutuştuklarında ‘Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır. Bize cesâret ver ki tutunalım. Kâfir kavme karşı bize yardım et’ dediler.“ (2/Bakara, 248-250)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) zaferin; güzellik; miras; delil; denizle; kova; savaş; reisimiz; kahraman; izniyle
b) peygamberin; sekîne; eser; işaret; suyla; az; cihad; silâhımız; imanlı; lutfuyla
c) tâbut’un; sekîne; bakıyye; âyet; rmakla; avuç; iman; Câlût’a; az; izniyle
d) sandığın; huzur; hayır; âyet; nehirle; tas; sabır; şeytana; güçsüz; yardımıyla
785- “Allah’ın izniyle onları ............ Dâvûd Câlût’u öldürdü. Allah ona (Dâvûd’a) ............. ve hikmet verdi, dilediği ilimlerden ona öğretti. Eğer Allah .......... bir kısmı ile diğerlerini defetmeseydi/savıp hizaya getirmeseydi, elbette yeryüzünde ........... çıkar/nizam bozulurdu. Lâkin Allah bütün ............. lütuf ve keremi ile muâmele etmiştir.“ (2/Bakara, 251) “O .......... ki, Biz onlardan bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Allah'ın kendisi ile konuştuğu onlardandır. Bazısının derecelerini yükselttik. Meryem oğlu ........... açık mûcizeler verdik, kendisini Rûhu'l-Kudüs ile te'yid ettik/kuvvetlendirdik. Allah dileseydi o peygamberlerden sonra gelen ............ kendilerine açık belgeler geldikten sonra birbirleriyle savaşmazlardı. Fakat onlar .......... (herkes farklı görüşlere) yöneldi. Onlardan bir kısmı iman etti, bir kısmı da inkâr etti. Allah dileseydi onlar elbette savaşmazlardı. Fakat Allah murâd ettiğini yapar.“ (2/Bakara, 253)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) öldürdüler; peygamberlik; azgınlardan; isyan; yaratıklarına; insanlar; İsa'ya; mü'minler; zulmetti
b) yendiler; hükümdarlık; insanlardan; fesat; insanlığa; peygamberler; İsa'ya; toplumlar; ihtilâfa
c) sürdüler; kitap; savaşanlardan; fitne; müslümanlara; müslümanlar; peygamberi; zâtlar; mücâdeleye
d) defettiler; Zebur; zâlimlerden; savaş; peygamberlere; melekler; İsa'yı; peygamberler; akıllarına
- 1300 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
786- “Allah, kendinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır. O, .......... ve Kayyûmdur. Kendisini ne ........... yakalar, ne de uyuklama. Göklerde ve yeryüzünde bulunanların hepsi O’nundur. ............ olmadan katında hiçbir kimse ........... edemez. O, kullarının yapmakta olduklarını ve önceden yaptıklarını bilir (O’na hiçbir şey gizli kalmaz.). O’nun .......... hâriç, insanlar O’nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O’nun ............ (tahtı) gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine ağır gelmez. O, yücedir, büyüktür. Dinde ............ /zorlama (ve baskı) yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklık ve eğrilikten ayırt edilmiştir. O halde kim ........... inkâr edip Allah’a iman ederse, sağlam kulpa yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah (her şeyi) işitir, bilir. Allah, iman edenlerin ........... Zira onları karanlıklardan kurtarıp nûra/aydınlığa çıkarır. İnkâr edip kâfir olanların dostları ise tâğuttur. Çünkü onları nûrdan/aydınlıktan alıp karanlığa götürür. Onlar .......... ehlidirler, orada devamlı kalırlar.“ (2/Bakara, 255-257)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) Hayy; uyku; izni; şefaat; dilemesi; kürsüsü; ikrâh; tâğutu; dostudur; ateş
b) Allah; unutma; emri; iman; verdiği; arşı; mecburiyet; küfrü; ilâhıdır; cehennem
c) İlâh; yorgunluk; Peygamber; şefaat; öğrettiği; saltanatı; icbâr; tâğutu; rabbidir; azâb
d) Diri; uyku; hidâyeti; iman; kitabı; cenneti; ikrâh; tâğutları; yardımcısıdır; günah
787- “........... sizi fakirlikle tehdit eder (korkutur, fakir olursunuz diyerek sadaka vermenize engel olur) ve sizin ........... olmanızı emreder. Allah ise size katından bir mağfiret ve lütuf vaad eder. Allah, her şeyi ihâta eden ve her şeyi bilendir.“ (2/Bakara, 268) “.........../fâiz yiyen kimseler (kabirlerinden), tıpkı şeytan çarpmış kimseler gibi çarpılmış olarak kalkarlar. Onların bu hali, ‘alış-veriş (ticâret) de fâiz gibidir’ demelerindendir. Oysa ki Allah, ........... helâl, fâizi haram kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden bir ......... gelir de fâizden vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve işi Allah’a kalmıştır (Allah dilerse onu affeder). Kim tekrar ........... dönerse, işte onlar ateş ashâbıdır, orada devamlı kalırlar.“ (2/Bakara, 275) “Allah fâizi .......... (fâiz karışan malın bereketini giderir). ............ çoğaltır (içinde sadaka verilen malları bereketlendirir). Allah (günahta ısrar eden) günahkâr ............. hiçbirini sevmez.“ (2/Bakara, 276)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) Nefsiniz; cimri; katlanmış; alışverişi; emir; şirke; azaltır; infâkı; ribâcıların
b) kâfirler; günahkârlar; ribâ; rızkı; hüküm; haramlara; yasaklar; hayırları; fâizcilerin
c) tâğut; kâfir; haram; çalışmayı; izin; haramlara; siler; ticareti; insanların
d) şeytan; cimri; ribâ; ticâreti; öğüt; fâize; mahveder; sadakaları; kâfirlerin
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1301 -
788- “Göklerde ve yerde bulunanların hepsi Allah’ın ............ Gönlünüzde olanları açığa vursanız da gizleseniz de (fark etmez), Allah onunla sizi ........... çeker, sorgudan sonra dilediğini affeder, dilediğine de azap eder. Allah her şeye kaadirdir. Gönderilen Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, .......... de iman ettiler. Onlardan her biri Allah’a, O’nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. (Biz de onun için) “mağfiretini niyaz ederiz. ........... yalnızca Sanadır’ dediler. Allah her şahsa, ancak .......... yettiği kadar sorumluluk yükler. Herkesin kazandığı, kendi lehine, veya aleyhinedir. (Bundan sonra şöyle duâ edin:) ‘Ey Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi ........... çekme (mağfiret et). Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de .......... yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bizim gücümüzün yetmediği işlerden bizi ........... tutma, bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et. Çünkü Sen, bizim ............ /dostumuz ve yardımcımızsın. Kâfir kavimlere karşı bize yardım et.“ (2/Bakara, 284-286)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) ihsânıdır; hesaba; sahâbîler; kulluğumuz; imkânı; sorguya; büyük; azâba; ilâhımızsın
b) yarattıklarıdır; sorguya; ümmetler; hesabımız; gücü; günaha; taşınamayacak; mes'ul; Rabbimiz
c) mülküdür; hesaba; mü’minler; dönüş; gücü; hesaba; ağır; sorumlu; mevlâmızsın
d) kuludur; imtihana; melekler; ibâdet; kuvveti; imtihana; zor; imtihana; velîmizsin
789- “(Rasûlüm!) O, sana Kitab’ı .......... ile ve önceki kitapları .......... edici olarak tedrîcen indirmiş; (3/Âl-i İmrân, 3) Daha önce de, insanlara doğru .......... göstermek üzere Tevrât ile İncil’i ve hakkı bâtıldan .......... eden hükümleri göndermiştir. Bilinmeli ki, Allah’ın âyetlerini .......... edenler için şiddetli bir .......... vardır. Allah, .......... vermede mutlak .......... sahibidir.“ (3/Âl-i İmrân, 4)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) Cebrâil; kabul; inancı; tefrik; kabul; cehennem; karşılık; adâlet
b) Melek; iman; hükmü; temyiz; iman; cezâ; ödül; merhamet
c) doğru; kabul; hayatı; ayırt; ihmal; fitne; musîbetleri; izzet
d) hak; tasdik; yolu; ayırt; inkâr; azap; cezâları; güç
- 1302 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
790- “Sana Kitabı indiren .......... . O'ndan Kitabın .......... (temeli) olan bir kısım âyetler ..........; diğerleri ise müteşabihtir/benzeşenlerdir. Kalplerinde bir .......... /kayma olanlar .......... çıkarmak ve olmadık .......... /yorumlarını yapmak için ondan .......... olanına uyarlar. Oysa onun .......... Allah'tan başkası bilemez. İlimde .......... olanlar (derinleşenler) ise: ‘Biz ona inandık, tümü Rabbimizin katındandır’ derler. Temiz .......... sahiplerinden başkası öğüt alıp düşün(e)mez.“ (3/Âl-i İmrân, 7)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) O'dur; anası; muhkemdir; eğrilik; fitne; te’vilini; müteşabih; te’vilini; râsih; akıl
b) Allah'tır; esası; muhkemdir; bozukluk; fesat; anlamını; muhkem; açıklamasını; seviyeli; akıl
c) meleklerdir; hükmü; kolaydır; hastalık; olay; tefsirini; karışık; izahını; derinleşmiş; iman
d) Cebrâil'dir; anası; vardır; fitne; zorluk; açıklamasını; mecaz; tefsirini; zirve; vicdan
791- “Gerçek şu ki, .......... Adem’i ve .........., İbrâhim âilesini ve .......... ailesini seçip bütün insanlığın üzerinde bir .......... çıkardı.“ (3/Âl-i İmrân, 33) “Âlemler içinde .......... olsun Nûh'a. (37/Sâffât, 79) Gerçekten Biz ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz. (37/Sâffât, 80) Şüphesiz o, Bizim .......... olan kullarımızdandı.“ (37/Sâffât, 81) “..........karısı şöyle demişti: ‘Rabbim! Karnımdakini tümüyle .......... bir kul olarak sırf Sana .......... . Adağımı kabul buyur. Şüphesiz (niyâzımı) hakkıyla işiten ve (niyetimi) bilen Sensin.“ (3/Âl-i İmrân, 35)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) Allah; İsa'yı; İsrâil; dereceye; yüce; müttakî; Zekeriyyâ'nın; sâlih; vakfettim
b) Rabbin; Mûsâ'yı; İsmail; seviyeye; örnek; sâlih; İmrân'ın; güzel; verdim
c) Allah; Nûh’u; İmrân; konuma; selâm; mü’min; İmrân’ın; hür; adadım
d) Yaratıcı; Nûh'u; İmrân; yüksekliğe; müjde; elçimiz; Peygamber'in; iyi; ısmarladım
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1303 -
792- “Fakat çocuğu kız olarak doğurunca, Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilmekte iken: ‘Rabbim onu kız doğurdum, (Beyt-i Makdis’e hizmet bakımından) erkek kız gibi değildir. Ona .......... adını verdim. O’nu ve .......... lânetlenmiş .......... karşı korumanı diliyorum’ dedi.“ (3/Âl-i İmrân, 36) “Rabbi Meryem’e hüsn-i .......... gösterdi; onu güzel bir .......... olarak yetiştirdi. .......... da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriyyâ, onun yanına, .......... her girişinde orada bir .......... bulur ve ‘Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?’ der; o da: ‘Bu, .......... tarafındandır, çünkü Allah, dilediğine sayısız rızık verir’ derdi.“ (3/Âl-i İmrân, 37)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) İsa; annesini; İblise; zan; insan; Zekeriyyâ'yı; mescide; nimet; Allah
b) Meryem; soyunu; şeytana; kabul; bitki; Zekeriyyâ’yı; mâbede; rızık; Allah
c) Meryem; Zekeriyyâ'yı; şeytana; teveccüh; çiçek; Yahyâ'yı; mihrâba; rızık; melek
d) İsa; çocuğunu; yahûdilere; kabul; çocuk; Zekeriyyâ'yı; câmiye; yiyecek; Allah
793- “Orada Zekeriyyâ, Rabbine duâ etti: ‘Rabbim! Bana tarafından .......... bir nesil bağışla. Sen, .......... hakkıyla işitensin.“ (3/Âl-i İmrân, 38) “Zekeriyyâ, .......... durmuş namaz kılarken .......... ona şöyle nidâ ettiler: ‘Allah sana, Kendisi tarafından gelen bir .......... tasdik edici, efendi, iffetli ve sâlihlerden bir .......... olarak Yahyâ’yı müjdeler.“ (3/Âl-i İmrân, 39) “Zekeriyyâ, ‘Rabbim! dedi, bana .......... gelip çattığına, üstelik karım da kısır olduğuna göre benim nasıl .......... olabilir?’ Allah şöyle buyurdu: ‘Öyle de olsa, Allah dilediğini yapar.“ (3/Âl-i İmrân, 40)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) hayırlı; duâyı; mihrapta; melekler; Kelime’yi; peygamber; ihtiyarlık; oğlum
b) müslüman; kullarını; mescidde; melekler; peygamberi; sâlih; ölüm; çocuğum
c) sâlih; herşeyi; câmide; insanlar; Kitabı; insan; yaşlılık; oğlum
d) güzel; sözleri; mihrapta; ruhlar; dini; zât; hastalık; çocuğum
- 1304 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
794- “Zekeriyyâ: ‘Rabbim! (Oğlum olacağına dâir) bana bir .......... ver’ dedi. Allah buyurdu ki: ‘Senin için alâmet, insanlara, .......... gün, işaretten başka söz söylememendir. Ayrıca Rabbini çok .........., sabah akşam tesbih et.“ (3/Âl-i İmrân, 41) “.........., İsrailoğullarının küfrünü, Allah’ın gönderdiği gerçekleri örtbas etme temâyüllerini .......... edince sordu: ‘Kim Allah .......... benim yardımcılarım olacak?’ Havârîler dediler ki: ‘Biziz Allah’ın yardımcıları (Allah yolunda senin yardımcıların biz olacağız). Allah’a .......... ettik. Sen de .......... ol ki şüphesiz biz ...........“ (3/Âl-i İmrân, 52)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) söz; beş; an; Zekeriyyâ; merak; uğruna; kulluk; şâhit; mâsumuz
b) işaret; yedi; düşün; İsa; his; için; duâ; râzı; mü'minleriz
c) alâmet; üç; zikret; İsa; fark; yolunda; iman; şâhit; müslümanlarız
d) özellik; dört; zikret; Meryem; nazar; için; havâle; emin; müslümanız
795- “Ey Rabbimiz! Bize .......... inandık ve bu .......... uyduk. O halde bizi .......... şâhitlik yapanlarla .......... tut.“ (3/Âl-i İmrân, 53) “(Yahûdiler gizlice) .......... (tuzak, hile, plan, strateji) kurdular; .......... da onların mekrine karşılık verdi. Allah mekr edenlerin en .......... /güçlü olanıdır.“ (3/Âl-i İmrân, 54)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) gönderdiğine; kitaba; mazlumlara; eşit; mekr; müslümanlar; üstünü
b) indirdiğine; elçiye; hakikate; bir; mekr; Allah; hayırlı
c) bildirdiğine; peygambere; İslâm'a; beraber; hile; onlar; büyüğü
d) yolladığına; dine; sen; aynı; mekr; İsa; yücesi
796- “Artık kim Allah’a karşı .......... edip yalan .........., işte bunlar, .......... ta kendisidirler. (3/Âl-i İmrân, 94) De ki: ‘Allah .......... söylemiştir. Öyle ise, .......... yönelmiş olarak (bâtıl olan her şeyden yüz çeviren, Allah’la birlikte başka şeylerin ilahlığını da tanımayan) .......... dinine/inanç sistemine .......... . O, .......... değildi.“ (3/Âl-i İmrân, 95)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) zulm; söylerse; münâfıkların; hakkı; Allah'a; İsa'nın; koşun; dalâlette
b) iftira; konuşursa; fâsıkların; doğru; kıbleye; peygamberlerin; uyun; zâlim
c) yalan; atfederse; kâfirlerin; söyleyeceğini; İslâm'a; İslâm; girin; kâfirlerden
d) iftira; uydurursa; zâlimlerin; doğruyu; hakka; İbrâhim’in; uyun; müşriklerden
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1305 -
797- *“Hep birlikte Allah’ın .......... (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; .......... . Allah'ın size olan nimetlerini .......... : Hani siz birbirinize .......... kişiler idiniz de O, gönüllerinizi .......... ve O'nun nimeti sâyesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir .......... çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size .......... böyle açıklar ki .......... yolu bulasınız.“ (3/Âl-i İmrân, 103) “Kendilerine apaçık .......... geldikten sonra parçalanıp .......... ederek ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için pek büyük bir .......... vardır.“ (3/Âl-i İmrân, 105)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) ipine; parçalanmayın; hatırlayın; düşman; birleştirmiş; ateş; âyetlerini; doğru; deliller; ihtilâf; azap
b) dinine; bölünmeyin; zikredin; kardeş; uzaklaştırmış; cehennem; hükümlerini; hidâyet; âyetler; düşmanlık; günah
c) ipine; parçalanmayın; düşünün; söven; uzlaştırmış; küfür; emirlerini; güzel; yasaklar; düşmanlık; azap
d) kitabına; birleşin; hatırlayın; kavgalı; yaklaştırmış; azap; kitabını; doğru; âyetler; kavga; günah
798- “Sizden, hayra .......... eden, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan (iyiliği .......... kötülüğü .......... eden) bir topluluk bulunsun. İşte onlar .......... erenlerdir.“ (3/Âl-i İmrân, 104) “Siz, .......... iyiliği için ortaya çıkarılmış en .......... ümmetsiniz; emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar ve Allah’a iman edersiniz. Ehl-i kitap da .......... etseydi, elbet bu, .......... için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var; (fakat) pek çoğu .......... /yoldan çıkmışlardır.“ (3/Âl-i İmrân, 110)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) dâvet; emredip; men; cennete; dünyanın; mü’min; dâvet; kendileri; müşriktir
b) tavsiye; teşvik; men; sevaba; kavimlerin; güzel; kabul; sizin; sapıktır
c) teşvik; emredip; yasak; cennete; müslümanların; doğru; kabul; İslâm; kâfirdir
d) dâvet; emredip; men; kurtuluşa; insanların; hayırlı; iman; kendileri; fâsıktır
799- “.......... , ancak bir peygamberdir. Ondan .......... de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o .......... ya da öldürülürse, gerisin geriye (eski dininize) mi .......... ? Kim (böyle) geri dönerse, .......... hiçbir şekilde zarar vermiş olmayacaktır. Allah, .......... mükâfatlandıracaktır.“ (3/Âl-i İmrân, 144)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) Peygamberler; evvel; yaralanır; geçeceksiniz; İslâm’a; mü’minleri
b) Muhammed; önce; ölür; döneceksiniz; Allah'a; şükredenleri
c) Rasûlullah; yüzlercesi; öldürür; döneceksiniz; müslümanlara; peygamberlerini
d) Muhammed; önce; yaralanır; inanacaksınız; peygambere; müttakîleri
- 1306 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
800- *“Allah'ın .......... ve kazâsı (izni) olmadıkça hiçbir kimseye .......... yoktur. O (ölüm), belli bir .......... /süreye göre yazılmıştır. Her kim, dünya .......... isterse, kendisine ondan veririz; kim de âhiret .......... isterse ona da bundan veririz. Biz, .......... mükâfatlandıracağız.“ (3/Âl-i İmrân, 145)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) eceli; ölüm; zamana; rahatını; güzelliğini; şükredenleri
b) irâdesi; cehennem; ecele; zenginliğini; zenginliğini; müslümanları
c) emir; ölmek; ecele; nimetini; sevabını; şükredenleri
d) hükmü; ecel; vakte; güzelliğini; güzelliğini; müttakîleri
801- “Allah’tan bir .......... ile onlara .......... davrandın. Şâyet kaba, katı .......... olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından .......... giderlerdi. Şu halde onları ..........; bağışlanmaları için .......... et; (umuma ait) işlerde onlarla .......... et, onlara danış. Artık .........., kararını verdiğin zaman da Allah'a .......... et, O’na dayanıp güven. Çünkü Allah, tevekkül edenleri kendisine .......... sever.“ (3/Âl-i İmrân, 159)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) lütuf; sıcak; sözlü; koşup; affetme; terk; sulh; niyetlenip; ilticâ; koşanları
b) rahmet; yumuşak; vicdanlı; küfredip; yakala; müsâade; mücâdele; hükmünü; duâ; inananları
c) nimet; güzel; sert; kaçıp; bırak; duâ; alışveriş; azmedip; mürâcaat; bağlananları
d) rahmet; yumuşak; yürekli; dağılıp; affet; duâ; istişâre; azmettiğin; tevekkül sığınanları
802- “Eğer Allah size .......... ederse, artık size .......... gelecek kimse .......... Ve eğer size yardımını .........., bundan sonra size kim .......... edebilir? Mü’minler ancak Allah’a .......... etmeli, sadece O’na güvenip ..........“ (3/Âl-i İmrân, 160)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) yardım; gâlip; yoktur; keserse; yardım; tevekkül; dayanmalıdır
b) merhamet; küfürle; olmaz; gönderirse; zarar; iman; inanmalıdır
c) lutuf; silâhla; olmayacaktır; keserse; hidâyet; duâ; kurtulmalıdır
d) rahmet; mağlûp; bulunmaz; ertelerse; yardım; yardım; durmalıdır
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1307 -
803- “Allah'ın, .......... /kereminden kendilerine verdiklerini (infakta) .......... edip cimrilik gösterenler, sanmasınlar ki o, kendileri için .......... ; tersine bu onlar için .......... /kötüdür. Buhl edip cimrilik ettikleri şey de .......... gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin .......... Allah'ındır. Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.“ (3/Âl-i İmrân, 180)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) nimetinden; kıskançlık; fazilettir; musîbettir; kıyâmet; hazineleri
b) ihsânından; sıkılık; sevaptır; günahtır; âhiret; içindekiler
c) fazlından; buhl; hayırlıdır; şerdir; kıyâmet; mîrâsı
d) lütfundan; acele; güzeldir; zararlıdır; savaş; mülkü
804- “Ey iman edenler, .......... ; direnip (düşman karşısında) .......... gösterin; .......... yapın, .......... için hazır olun (sınırlarda nöbet bekleşin; birbirinize bağlanın, kenetlenin, irtibatlı olun) ve Allah’tan .......... edin/korkun. Umulur ki .......... /kurtuluşa erersiniz.“ (3/Âl-i İmran, 200)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) mü’mince; kahramanlık; ribat; cennet; murâbata; cennete
b) sabredin; sebât; murâbata; cihad; ittika; felâha
c) savaşın; direnç; savaş; gâlibiyet; istiâne; rahmete
d) affedin; sabrınızı; istişâre; savaş; murâbata; felâha
805- “Ey insanlar! Sizi bir tek .......... /candan yaratan, ondan da yine onun .......... vücuda getiren ve ikisinden birçok erkek ve kadın .......... Rabbiniz (e karşı gelmek)den .......... edin/çekinin. Kendisi (nin adını öne sürmek sûreti) ile birbirinize .......... bulunduğunuz Allah’tan ve .......... (bağlarını kesmek)ten .......... Çünkü Allah sizin üzerinizde tam bir .......... “ (4/Nisâ, 1)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) nefisden; zevcesini; türeten; ittika; dileklerde; akrabalık; sakının; gözeticidir
b) çamurdan; yardımcısını; yaratan; uzak; duâda; kan; uzaklaşın; rabdir
c) ruhtan; eşini; vareden; hayâ; adakta; kardeşlik; kaçının; merhametlidir
d) özden; arkadaşını; olarak; vazgeçin; hayırda; güzellik; dönün; affedicidir
- 1308 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
806- “Kadınlarınızdan .......... yapanlara karşı aranızdan .......... şâhit getirin. Eğer şâhitlik ederlerse, o .......... ölüm alıp götürünceye veya Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde ..........“ (4/Nisâ, 15) “İçinizden fuhuş yapan her iki tarafa .......... verin; eğer .......... eder, uslanırlarsa artık onlara cezâ verip .......... etmekten vazgeçin. Çünkü Allah tevbeleri çok kabul eden ve merhamet edendir.“ (4/Nisâ, 16) “Zinâ eden kadın ve zinâ eden erkekten her birine .......... sopa vurun; Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız, Allah’ın .......... (hükümlerini uygularken) onlara acıyacağınız tutmasın. Mü’miinlerden bir grup da onlara uygulanan cezâya .......... olsun.“ (24/Nûr, 2)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) ahlâksızlık; iki; ahlâksızları; dövün; yol; zinâ; zinâ; kırk; emrini; râzı
b) zinâ; erkek; zinâkârları; tutun; cezâ; usluluk; fenâlık; hafifçe; indirdiği; hazır
c) fuhuş; dört; kadınları; hapsedin; cezâ; tevbe; eziyet; yüz; dininde; şâhit
d) nâmussuzluk; üç; fâhişeleri; cezâlandırın; zorluk; pişmanlık; idam; şiddetli; emrettiği; gözcü
807- “Ey iman edenler! Karşılıklı .......... dayanan .......... olması hâli müstesnâ, mallarınızı, .......... (haksız ve haram yollar) ile aranızda (alıp vererek) yemeyin. Ve .......... /kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah, size .......... edecektir.“ (4/Nisâ, 29) “Kim düşmanlık ve .......... ile bunu (haram yemeyi veya öldürmeyi) yaparsa (bilsin ki) onu .......... koyacağız; bu Allah’a çok ..........“ (4/Nisâ, 30) “Allah, alış-verişi .........., ribâyı/.......... de haram kıldı.“ (2/Bakara, 275)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) anlaşmaya; durum; zulüm; canınızı; yardım; zulüm; cehenneme; yakışır; câiz; fâizi
b) rızâya; ticâret; bâtıl; nefsinizi; merhamet; haksızlık; ateşe; kolaydır; helâl; fâizi
c) güvene; anlaşma; haram; nefsinizi; lutuf; zorbalık; azâba; uygundur; helâl; tefeciliği
d) itimada; alış-veriş; bâtıl; rûhunuzu; yardım; haksızlık; cehenneme; güzeldir; yasal; karaborsayı
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1309 -
808- “Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerlerine .......... kılması sebebiyle ve erkekler mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların .......... (yöneticisi ve koruyucusudur). Onun için .......... kadınlar itaatkârdır. Allah'ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görmese de nâmuslarını) koruyucudurlar. Baş kaldırmasından .......... ettiğiniz kadınlara .......... verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezse) dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların .......... başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.“ (4/Nisâ, 34) “Eğer karı-kocanın aralarının .......... korkarsanız, erkeğin âilesinden bir .......... ve kadının âilesinden bir hakem gönderin. Bunlar .......... isterlerse Allah aralarını bulur. Şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır.“ (4/Nisâ, 35)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) faziletli; reisi; müslüman; şüphe; güven; dışında; bozulmasından; erkek; düzeltmek
b) güçlü; başkan; mü'mine; güvensizlik; imkân; hâricinde; kötüleşmesinden; adam; ıslah
c) hâkim; lider; olgun; şüphe; iman; üzerine; düzelmesinden; ihtiyar; huzur
d) üstün; kavvâmıdır; sâliha; endişe; öğüt; aleyhine; açılmasından; hakem; barıştırmak
809- “Allah size, mutlaka .......... ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman .......... hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor! Allah’ın size yapılmasını .......... ettiği şey, mutlaka en güzeldir. Şüphesiz Allah her şeyi işiten ve her şeyi görendir.“ (4/Nisâ, 58) “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan .......... (emir sahiplerine/idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah’a ve .......... gerçekten inanıyorsanız onu Allah’a ve Rasûl’e götürün (onların tâlimâtına göre halledin); bu hem daha .......... hem de netice bakımından daha güzeldir.“ (4/Nisâ, 59) “Biz .......... göklere, yere, dağlara yükledik; onlar buna riâyetsizlikten çekindiler, (ihânet etmekten) .......... (Fakat) insan, (kendisine yüklenen emânete) ihânet etti. Böylece insan, hem çok .......... hem de çok câhil olduğunu ispatladı.“ (33/Ahzâb, 72)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) emânetleri; adâletle; tavsiye; ülü'l-emre; âhirete; hayırlı; emâneti; korktular; zâlim
b) memleketi; Kur'an'la; emr; halifelere; Peygambere; faydalı; Kur'an'ı; kaçındılar; günahkâr
c) emâneti; doğrulukla; hükm; âmirlere; Kur'an'a; önemli; İslâm'ı; korkmadılar; cesur
d) yönetimi; İslâm'la; murâd; yetkililere; İslâm'a; sevap; halifeliği; çekindiler; bilgili
- 1310 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
810- “Sizi .......... duranlar; eğer size Allah'tan bir ........... /(zafer (nasip) olursa, 'sizinle beraber değil miydik' derler. .......... (zaferden) bir nasipleri olursa (bu sefer de onlara), 'sizi yenip (öldürebileceğimiz halde) .......... korumadık mı?' derler. Artık Allah .......... gününde aranızda .......... ve kâfirler için mü'minler aleyhine asla bir yol/fırsat vermeyecektir.“ (4/Nisâ, 141) “Allah -ki, O’ndan başka ilâh/tanrı yoktur- sizi mutlaka kıyâmet gününde bir araya .......... Bunda şüphe yoktur. Allah’tan daha doğru .......... kim olabilir?“ (4/Nisâ, 87)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) araştırıp; gâlibiyet; kendilerinin; kâfirlerden; âhiret; olacaktır; getirecektir; hükümlü
b) gözetleyip; fetih; kâfirlerin; mü'minlerden; kıyâmet; hükmedecektir; toplayacaktır; sözlü
c) görüp; fütûhat; dostlarının; münâfıklardan; hesap; bulunacaktır; koyacaktır; varlık
d) seyredip; yardım; münâfıkların; müşriklerden; cezâ; konuşacaktır; toplayacaktır; hükmeden
811- “Ey iman edenler, Allah’tan .......... ve O'na .......... (yaklaşma yolu) arayın ve O’nun yolunda .......... edin, umulur ki böylece .......... erersiniz., “ (5/Mâide, 35) “Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir .......... ve Allah'tan, (başkalarına) bir .......... olmak üzere ........... kesin. Allah izzet ve hikmet sahibidir. Kim (bu) haksız davranışından sonra .......... eder ve durumunu düzeltirse şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Allah çok bağışlayan ve .......... edendir. Bilmez misin ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsinin .......... Allah'a âittir; dilediğine .......... eder ve dilediğini bağışlar. Allah her şeye hakkıyla kaadirdir.“ (5/Mâide, 38-40)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) korkun; tevessül; mücâdele; mutluluğa; cezâ; örnek; saçlarını; af; ikram; ücreti; merhamet
b) korkun; vesile; cihad; kurtuluşa; cezâ; ibret; ellerini; tevbe; merhamet; mülkiyeti; azap
c) sakının; ibâdetle; gayret; cennete; sonuç; ibret; elini; şükür; yardım; mülkü; lütuf
d) çekinin; takvâ; savaş; huzura; suç; örnek; ayağını; istiğfar; rahmet; sahibi; ikram
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1311 -
812- “Sana da, daha önceki .......... doğrulamak ve onu korumak üzere Kitab'ı (Kur'an'ı) .......... . Artık aralarında Allah'ın indirdiği ile .......... ; sana gelen hakkı/gerçeği bırakıp da onların .......... /arzularına uyma. (Ey ümmetler!) Her birinize bir .......... ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek .......... yapardı; fakat size verdiğinde (Şeriatler ve yolda sizi deneyip imtihan etmek için (böyle yaptı). Öyleyse ........../iyi işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin .......... Allah'adır. Artık size, üzerinde .......... düştüğünüz şeyleri (n gerçek tarafını) O .......... verecektir.“ (5/Mâide, 48)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) Tevrat’ı; indirdik; uygula; isteklerine; din; grup; ibâdette; duâsı; çalışmaya; hüküm
b) indirilenleri; indirdik; hükmet; keyiflerine; kitap; cemaat; güzel; sevgisi; ihtilâfa; bilgi
c) kitapları; verdik; yönet; hevâsına; hidâyet; canlı; takvâda; yönelişi; çekişmeye; karar
d) kitabı; gönderdik; hükmet; hevâlarına; şeriat; ümmet; hayırda; dönüşü; ayrılığa; haber
813- (Sana şu tâlimâtı verdik:) Aralarında Allah'ın .......... ile hükmet ve onların hevâlarına/arzularına uyma. Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmında seni .......... dikkat et. Eğer (hükümden) .......... bil ki (bununla) Allah ancak, .......... bir kısmını onların başına .......... etmek ister. İnsanların birçoğu da zâten .......... /yoldan çıkmışlardır.“ (5/Mâide, 49) “Yoksa onlar .......... hükmünü/.......... mi istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, .......... daha güzel .......... /yönetimi olan kim olabilir?“ (5/Mâide, 50)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) indirdiği; saptırmamalarına; yüzçevirirlerse; günahlarının; belâ; fâsıktır; câhiliyye; yönetimini; Allah’tan; hükmü
b) kitabı; terkettirmemelerine; vazgeçerlerse; suçlarının; musallat; kâfirdir; küfür; idaresini; İslâm’dan; kanunu
c) Kur’an’ı; bıraktırmamalarına; cayarlarsa; küfürlerinin; isnat; müşriktir; câhiliyye; idaresini; Kur’an’dan; şeriatı
d) dini; vazgeçirmelerine; saparlarsa; hatalarının; iâde; şeriatten; cehâlet; işlerini; Peygamberden; elçiliği
- 1312 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
814- “Görmediler mi ki, onlardan önce .......... size vermediğimiz bütün .......... kendilerine verdiğimiz, gökten üzerlerine bol bol .......... indirip evlerinin altından .......... akıttığımız nice nesilleri .......... ettik. Biz onları, .......... sebebiyle helâk ettik ve onların ardından başka .......... yarattık.“ (6/En’âm, 6) “İbrâhim, babası ..........: ‘Birtakım putları .......... mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir .......... içinde görüyorum’ demişti.“ (6/En’âm, 74)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) Mekke’de; güzellikleri; nimet; zenginlikler; yok; şirkleri; insanlar; İsmail’e; mâbudlar; dalâlet
b) yaşayan; nimetleri; rahmet; sular; var; şirkleri; kavimler; için; rab; küfür
c) yeryüzünde; imkânları; yağmurlar; ırmaklar; helâk; günahları; nesiller; Âzer’e; tanrılar; sapıklık
d) arzda; dünyayı; hidâyet; nurlar; var; zulümleri; varlıklar; Ya’kub’a; ilâh; hata
815- “Çardaklı ve çardaksız (asmalı ve asmasız üzüm) .........., ürünleri çeşit çeşit .......... , ekinleri birbirine benzer ve .......... biçimde zeytin ve narları .......... O’dur. Her biri .......... verdiği zaman .......... yiyin. Devşirilip toplandığı gün de .......... (zekât ve sadakasını) verin, fakat .......... etmeyin. Çünkü Allah .......... /israf edenleri .......... .“ (6/En’âm,
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) bahçeleri; hurmaları; benzemez; yaratan; ürün; meyvesinden; hakkını; israf; müsrifleri; sevmez
b) sularını; ağaçları; güzel; vareden; meyve; onlardan; infakını; savurganlık; cimrileri; affetmez
c) nimetini; meyveleri; benzersiz; yetiştiren; hurma; meyvelerden; gerekeni; israf; çokça; bağışlamaz
d) bahçeleri; meyveleri; muhteşem; üreten; meyve; meyvelerden; meyveleri; cimrilik; cimrileri; beğenmez
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1313 -
816- “Ey Âdem oğulları! Size ……… yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. ……… elbisesi ise daha ……… İşte bunlar, Allah’ın âyetlerindendir. Belki düşünüp ……… alırlar (diye onları indirdi).“ (7/A’râf, 26) “Ey Âdem oğulları! ………, ana)babanızı (Âdem ve Havvâ’yı), çirkin yerlerini ……… göstermek için elbiselerini ……… cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtıp bir ……… /belâya düşürmesin. Çünkü o ve ………, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz Biz şeytanları ……… etmeyenlerin dostları kıldık.“ (7/A’râf, 27)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) ayıp; takvâ; güzeldir; elbise; Allah; onlara; unutturarak; fitneye; taraftarları; ibâdet
b) avret; hayâ; iyidir; ibret; Rabbiniz; size; çıkartarak; musibete; Allah; itaat
c) çıplak; cennet; süslüdür; hikmet; İblis; Âdem’e; süsleyerek; sıkıntıya; melek; infak
d) çirkin; takvâ; hayırlıdır; öğüt; şeytan; kendilerine; soyarak; fitneye; kabilesi; iman
817- “Âd kavmine de kardeşleri ……… (gönderdik). O, (kavmine) dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah’a ibâdet/kulluk edin, sizin O’ndan başka ……… /tanrınız yoktur. (Hâlâ O’na karşı gelmekten) sakınmayacak mısınız?“ (7/A’râf, 65) “Kavminden ……… gelen kâfirler dediler ki: ‘Biz seni bir ……… içinde görüyoruz ve gerçekten seni yalancılardan sanıyoruz.“ (7/A’râf, 66) “(Bunun üzerine Hûd): ‘Ey kavmim! dedi, bende beyinsizlik yoktur, fakat ben âlemlerin Rabbinin gönderdiği bir ………“ (7/A’râf, 67) “……… kavmine de kardeşleri Sâlih’i (peygamber olarak gönderdik). Dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah’a ……… edin, sizin O’ndan başka ilâhınız/tanrınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir ……… gelmiştir. İşte o da, size bir mûcize olarak (gönderilmiş) Allah’ın şu ……… Onu (kendi haline) bırakın, Allah’ın arzında yesin (içsin). Sakın ona herhangi bir kötülükle dokunmayın; sonra sizi acıklı bir ……… yakalar. (7/A’râf, 73)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) Sâlih’i; rabbiniz; önde; sapıklık; insanım; Semûd; ibâdet; hüküm; mûcizesidir; helâk
b) Hûd’u; ilâhınız; cehennemden; yanlışlık; peygamberim; Âd; itaat; kitap; dinidir; cehennem
c) Hûd’u; ilâhınız; ileri; beyinsizlik; peygamberim; Semûd; kulluk; delil; devesidir; azap
d) İbrâhim’i; yaratıcınız; kılıçla; hayalcilik; liderim; Medyen; iman; deve; emanetidir; ateş
- 1314 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
818- “……… da (peygamber olarak) gönderdik. Kavmine dedi ki: ‘Sizden önce âlemlerden hiç birinin yapmadığı fuhşu mu yapıyorsunuz?“ (7/A’râf, 80) “Çünkü siz ……… bırakıp da şehvetle erkeklere gidiyorsunuz. Doğrusu siz, haddi aşan (azgın) bir kavimsiniz.“ (7/A’râf, 81) “Kavminin cevabı: ‘Onları (Lût’u ve ona inanan taraftarlarını) memleketinizden çıkarın, çünkü onlar fazla ……… insanlarmış!’ demelerinden başka bir şey olmadı.“ (7/A’râf, 82) “Biz de onu ve ……… başka âile efrâdını (iman edenleri) kurtardık. Çünkü karısı geride kalanlardan (kâfirlerden) idi.“ (7/A’râf, 83) “Ve üzerlerine (taş) yağmuru yağdırdık. Bak ……… sonu nasıl oldu!“ (7/A’râf, 84) “……… (oğullarına) da kardeşleri Şuayb’ı (peygamber olarak gönderdik). Dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah’a ibâdet/……… edin. Sizin O’ndan başka ilâhınız/tanrınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir ……… gelmiştir: Artık ölçüyü ……… tam yapın. İnsanların eşyalarını eksik vermeyin. Islah edildikten sonra yeryüzünde ……… /bozgunculuk yapmayın. Eğer inananlardan iseniz bunlar sizin için daha hayırlıdır.“ (7/A’râf, 85)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) Şuayb’ı; evliliği; dürüst; kâfirlerden; müşriklerin; Semûd; iman; hüküm; kaçırmayın; kâfirlik
b) Lût’u; kadınları; temizlenen; karısından; günahkârların; Medyen; kulluk; delil; tartıyı; ifsâd
c) Mûsâ’yı; nikâhı; akıllı; oğlundan; kâfirlerin; Lût; itaat; mûcize; ölçün; taşkınlık
d) Lût’u; eşlerinizi; ahlâklı; eşinden; putperestlerin; Âd; infak; deve; dosdoğru; gâvurluk
819- “Onlara (yahûdilere) kendisine ……… verdiğimiz ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de ……… tâkibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin (………) haberini oku. Dileseydik elbette onu ……… yükseltirdik. Fakat o, yere saplandı ve hevâsınınn/……… peşine düştü. Onun durumu, üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan ……… durumu gibidir. İşte âyetlerimizi yalanlayan ……… durumu budur. Bu ……… anlat, umulur ki düşünür, ……… alırlar. Âyetlerimizi yalanlayan ve kendilerine ……… olan kavmin durumu ne kötüdür!“ (7/A’râf 175-177),
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) âyetlerimizden; şeytanın; Bel’am’ın; âyetlerle; hevesinin; köpeğin; kavmin; kıssayı; ibret; zulmetmekte
b) ilim; kâfirlerin; Sâmirî’nin; göklere; nefsinin; eşeğin; kâfirlerin; âyetleri; hisse; zararda
c) akıl; müşriklerin; Bel’am’ın; yücelere; arzusunun; kedinin; Bel’am’ın; hidâyeti; akıl; kastı
d) hidâyet; azgınların; Bel’am’ın; peygamberliğe; nefsinin; hayvanın; Karun’un; dini; öğüt; güveni
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1315 -
820- “Esmâü’l-Hüsnâ (En güzel isimler) Allah’ındır. O’nu o ……… çağırın (adlandırın). O’nun isimleri konusunda ……… (eğriliğe) sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının ……… göreceklerdir.“ (7/A’râf, “Ey iman edenler! Allah’a ve Peygamber’e ……… etmeyin. (Sonra) bile bile kendi ……… hâinlik etmiş olursunuz.“ (8/Enfâl, 27) “İyi bilin ki ……… ve çocuklarınız birer ……… /imtihandan ibârettir. Allah yanında ise büyük ……… /mükâfatlar vardır.“ (8/Enfâl, 28)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) âyetlerle; küfre; karşılığını; inançsızlık; dininize; hanımlarınız; belâdan; cennetler
b) duâlarla; dalâlete; ürününü; itaatsizlik; cennetinize; babalarınız; sınavdan; ödüller
c) adlarla; yanlışlığa; suçunu; düşmanlık; huzurunuza; sağlığınız; cezâdan; sevaplar
d) isimlerle; ilhâd’a; cezâsını; hâinlik; emânetlerinize; mallarınız; fitneden; ecirler
821- “Bu arada ikisi ……… kendisine bir rahmet verdiğimiz ve kendisine ……… öğrettiğimiz ……… birini buldular.“ (18/Kehf, 65) “Mûsâ ona: “Sana öğretileni bana ……… götüren bir bilgi olarak öğretmen için peşinden gelebilir miyim?“ dedi.“ (18/Kehf, 66) “O: ‘Sen doğrusu benim yaptıklarıma ………, bilgi yönüyle ……… bir şeye nasıl dayanabilirsin?’ dedi.“ (18/Kehf, 67-68) “Mûsâ: “İnşallah ……… göreceksin, sana hiçbir işte ……… kaldırmayacağım“ dedi.“ (18/Kehf, 69) “O da: ‘O halde, bana ………, ben sana ……… herhangi bir şey hakkında bana soru sormayacaksın’ dedi.“ (18/Kehf, 70)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) katımızdan; ilim; kullarımızdan; hayra; dayanamazsın; kavrayamadığın; sabrettiğimi; baş; uyacaksan; anlatmadıkça
b) bizim; hikmet; peygamberlerimizden; cennete; bakamazsın; anlayamadığın; yaptığımı; el; uy; öğretirim
c) Kur’an’dan; kerâmet; evliyâmızdan; Rabbime; bak; kuşatamadığın; beni; bayrak; bak; gösterince
d) Gökten; sihir; dostlarımızdan; fazilete; sabret; sevmediğin; gücümü; el; takıl; emredince
- 1316 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
822- “Sen ……… görürsün de, onları yerinde durur sanırsın. Oysa onlar ……… yürümesi gibi yürümektedirler. (Bu,) Her şeyi ……… yapan Allah’ın ………. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.“ (27/Neml, 88) “Ona (Dâvud’a), savaş sıkıntılarınızdan sizi koruması için ……… sanatını öğrettik. Artık ……… misiniz?“ (21/Enbiyâ, 80) “Sen yüzünü ……… (tevhid eri) olarak dine, yani Allah insanları hangi ……… üzere yaratmış ise o fıtrata çevir. Allah’ın ……… değişme yoktur. İşte dosdoğru ……… budur; fakat insanların çoğu bilmezler.“ (30/Rûm, 30)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) dağları; devenin; güzel; sanatıdır; zırh; görmez; muvahhid; fıtrat; fıtratında; din
b) dağları; bulutun; sapasağlam; sanatıdır; zırh; şükredecek; hanîf; fıtrat; yaratışında; din
c) varlıkları; insanın; doğru; lutfudur; savaş; bilmez; mü’min; yaratış; dininde; yaşayış
d) kâinatı; canlının; canlı; gücüdür; müzik; bilmez; fıtrat; din; sünnetinde; istikamet
823- “Muhakkak ki sana ……… edenler ancak Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın ……… onların ……… üzerindedir. Kim ……… bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de ……… verdiği ahde vefâ gösterirse Allah ona büyük bir ……… verecektir.“ (48/Fetih, 10) “Mü’minler ancak ………. Öyleyse kardeşlerinizin arasını ……… ve Allah’tan ittika edip ……… ki, ……… ulaşasınız.“ (49/Hucurât, 10)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) biat; eli; cemaati; dinini; söz; sevap; kardeştirler; bozmayın; sakının; cennete
b) itaat; yardımı; tümünün; ahlâkını; peygambere; ecir; dostturlar; gözetin; düşünün; felâha
c) biat; eli; ellerinin; ahdini; Allah’a; mükâfat; kardeştirler; düzeltin; korkun; merhamete
d) iman; vaadi; sözünü; kitabını; Allah’a; cennet; kardeştir; güzelleştirin; inanın; yardıma
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1317 -
824- “Ey mü’minler! Bir topluluk diğer bir topluluğu ……… almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha ………. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ………, birbirinizi kötü ……… çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık (günahkârlık/yoldan çıkmak) ne kötü bir ………! Kim de tevbe etmezse işte bu kimseler zâlimdir. Ey iman edenler! ……… çokça sakının. Çünkü zannın bir bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ………. Biriniz diğerinizin ……… yapmasın, arkasından çekiştirmesin. Sizden biriniz, ………. kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, ……… çok kabul edendir, çok merhametlidir.“ (49/Hucurât, 11-12)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) alaya; üstündürler; suçlamayın; isimlerle; durumdur; zandan; önemsemeyin; taklidini; ölü; ibâdetleri
b) gırgıra; hayırlıdırlar; öldürmeyin; sıfatlarla; günahtır; sûizandan; düzeltin; amelini; müslüman; amelleri;
c) gıybete; faziletlidir; eleştirmeyin; şekilde; suçtur; gıybetten; affedin; suçunu; mü’min; bağışları
d) alaya; iyidirler; ayıplamayın; lakaplarla; isimdir; zandan; araştırmayın; gıybetini; ölü; tevbeyi
825- “Ey iman edenler! ……… günü namaza çağrıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah’ı ……… (Onu anmak için namaz kılmaya) gidin ve ……… bırakın. Eğer siz gerçeği anlayan kimseler iseniz elbette bu, sizin için daha hayırlıdır. ……… bitince yeryüzüne dağılın ve Allah’ın ……… isteyin. Allah’ı çok ………, umulur ki kurtuluşa erersiniz. Onlar bir ticaret ve ……… gördükleri zaman hemen dağılıp oraya giderler ve seni ayakta bırakırlar. De ki: ‘Allah’ın yanında bulunan, ……… ve ticaretten daha hayırlıdır/faydalıdır. Zira Allah ……… verenlerin en hayırlısıdır.“ (62/Cum’a, 9-11) “Ve (ey Rasûlüm) sen elbette yüce bir ……… sahipsin.“ (68/Kalem, 4)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) cuma; ibâdete; ticareti; namaz; rızkını; anın; kâr; eşyadan; nimet; ahlâka
b) bayram; anmaya; işinizi; ibâdet; nimetini; hatırlayın; oyun; maldan; lutuf; ilme
c) cuma; zikretmeye; alış-verişi; namaz; lutfundan; zikredin; eğlence; eğlenceden; rızık; ahlâka
d) cuma; ibâdete; alım-satımı; gün; rahmetini; sevin; alış-veriş; rızıktan; sevap; güce
- 1318 -
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
826- “(Rasûlüm!) De ki: ………. bir topluluğun (benim okuduğum Kur’an’ı) ………. de şöyle söyledikleri bana ……….: ‘Gerçekten biz, doğru yola ileten ………. güzel bir Kur’an dinledik. Biz de ona ………. ettik. (Artık) Kimseyi ………. asla şirk/………. koşmayacağız.“ (72/Cinn, 1-2)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) cinlerden; dinleyip; vahyolunmuştur; hârikulâde; iman; Rabbimize; ortak
b) şeytanlardan; dinlemeyip; bildirilmiştir; çok; eşlik; Kur’an’a; müşrik
c) cinlerden; görüp; gösterilmiştir; anlamı; isyan; Peygamber’e; koşmadık
d) meleklerden; indirip; açıklanmıştır; ne; itaat; İslâm’a; küfür
827- “Yaratan ………. adıyla (………. ile) oku! O, insanı bir alaktan ………. .Oku (ve öğren)! Rabbin ekremdir/en ………. .O, ………. (yazmayı) öğretendir. ………. bilmediklerini ………. .“ (96/Alâk, 1-5)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) Rabbinin; Allah; varetti; zengindir; size; meleklere; öğretir
b) Rabbinin; besmele; yarattı; cömerttir; kalemle; insana; öğretendir
c) Allah’ın; Kur’an; oluşturdu; affedicidir; okumayla; herkese; gösterir
d) Rabbimizin; istiâze; yarattı; bağışlayandır; yazı; yarattıklarına; vahyeder
828- “………. yemin ederim ki ………. , gerçekten ………. içindedir. Bundan ancak ………. edip ………. ameller işleyenler, birbirlerine ………. ve sabrı ………. edenler ………. ,onlar hâriçtir.“ (103/Asr, 1-3)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) Zaman’a; insanlık; hüsran; inkâr; kötü; hayrı; emr; vardır
b) Asr’a; yaratıklar; sıkıntı; itaat; iyi; iyiliği; tavsiye; dışında
c) Asr’a; insan; ziyan; iman; sâlih; hakkı; tavsiye; istisnâdır
d) İkindi vaktine; varlıklar; nimetler; isyan; çirkin; kötülüğü; yasak; istisnâdır
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR
- 1319 -
829- “De ki: ………. insanların ………., İnsanların ………. (Mutlak sahip ve hâkimine, ……….), İnsanların ilâhına. ………. ve sinsi şeytanın ………. .O şeytan ki, insanların ………. vesvese verir, şüphe ve tereddüt sokar. Cinlerden ve ………. olan.“ (114/Nâs, 1-6)
Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
a) yönelirim; ilâhına; Rabbine; yardımcısına; İblis’in; kötülüğünden; zihnine; şeytanlardan
b) sığınıyorum; Rabbine; ilâhına; Melikine; tâğutun; şerrinden; ibâdetine; meleklerden
c) sığınırız; Allah’ına; ilâhına; Rabbine; fitneci; fitnesinden; abdestine; insanlardan
d) sığınırım; Rabbine; Melikine; yöneticisine; vesveseci; şerrinden; kalplerine; insanlardan
- 1320 -
CEVAP ANAHTARI
1- A
2- D
3- B
4- C
5- D
6- A
7- D
8- D
9- C
10- B
11- D
12- C
13- A
14- C
15- D
16- A
17- A
18- A
19- B
20- B
21- C
22- A
23- D
24- A
25- A
26- C
27- C
28- D
29- B
30- A
31- D
32- B
33- B
34- C
35- B
36- D
37- A
38- C
39- D
40- D
41- B
42- D
43- A
44- A
45- C
46- D
47- C
48- A
49- D
50- D
51- C
52- B
53- D
54- B
55- A
56- A
57- C
58- B
59- B
60- D
61- D
62- A
63- C
64- A
65- D
66- C
67- D
68- D
69- B
70- A
71- C
72- C
73- C
74- D
75- B
76- B
77- A
78- D
79- B
80- D
81- A
82- C
83- D
84- C
85- A
86- B
87- C
88- C
89- A
90- A
91- D
92- B
93- C
94- B
95- D
96- B
97- C
98- C
99- B
100- D
101- D
102- D
103- B
104- A
105- B
106- A
107- D
108- A
109- B
110- C
111- A
112- A
113- A
114- C
115- C
116- D
117- B
118- D
119- C
120- D
121- C
122- B
123- D
124- C
125- C
126- D
127- B
128- A
129- C
130- A
131- A
132- B
133- D
134- C
135- B
136- C
137- A
138- B
139- C
140- A
141- D
142- C
143- B
144- C
145- A
146- A
147- D
148- B
149- C
150- C
151- A
152- A
153- C
154- D
155- D
156- B
157- C
158- B
159- B
160- D
161- A
162- C
163- D
164- B
165- C
166- C
167- B
168- A
169- A
170- D
171- B
172- D
173- D
174- C
175- A
176- B
177- C
178- A
179- C
180- C
181- A
182- C
183- B
184- B
185- A
186- D
187- C
188- A
189- D
190- D
191- D
192- D
193- A
194- D
195- C
196- D
197- C
198- C
199- A
200- D
201- C
202- A
203- B
204- D
KUR'AN KAVRAMLARI KİTABIYLA İLGİLİ SORULARIN CEVAP ANAHTARI
CEVAP ANAHTARI
- 1321 -
205- D
206- B
207- D
208- C
209- C
210- A
211- B
212- D
213- B
214- B
215- D
216- A
217- C
218- D
219- C
220- B
221- A
222- B
223- A
224- C
225- D
226- B
227- B
228- A
229- B
230- B
231- A
232- D
233- C
234- B
235- D
236- B
237- C
238- D
239- A
240- D
241- B
242- C
243- B
244- A
245- C
246- A
247- A
248- C
249- D
250- B
251- C
252- B
253- C
254- A
255- C
256- D
257- D
258- B
259- A
260- D
261- C
262- B
263- B
264- A
265- B
266- D
267- C
268- C
269- D
270- D
271- A
272- A
273- C
274- B
275- D
276- C
277- B
278- A
279- D
280- C
281- C
282- B
283- D
284- A
285- A
286- A
287- B
288- C
289- D
290- C
291- A
292- C
293- A
294- A
295- C
296- D
297- C
298- C
299- B
300- B
301- D
302- C
303- D
304- B
305- A
306- C
307- C
308- B
309- B
310- D
311- A
312- C
313- B
314- C
315- D
316- A
317- A
318- A
319- B
320- D
321- B
322- D
323- A
324- A
325- D
326- B
327- D
328- D
329- A
330- B
331- A
332- D
333- C
334- B
335- D
336- D
337- B
338- D
339- B
340- A
341- D
342- C
343- A
344- C
345- D
346- B
347- A
348- D
349- C
350- A
351- B
352- C
353- A
354- C
355- A
356- B
357- D
358- C
359- D
360- B
361- D
362- B
363- B
364- A
365- C
366- A
367- B
368- D
369- C
370- D
371- A
372- C
373- D
374- A
375- B
376- A
377- D
378- B
379- A
380- D
381- B
382- A
383- D
384- C
385- A
386- B
387- A
388- B
389- A
390- B
391- D
392- C
393- D
394- C
395- B
396- C
397- B
398- A
399- C
400- A
401- C
402- B
403- A
404- B
405- C
406- C
407- C
408- B
409- D
410- A
411- D
412- A
413- D
414- B
415- A
416- A
417- D
418- C
419- C
420- B
421- B
422- D
423- D
424- B
425- D
426- A
427- C
428- D
429- C
430- C
431- A
432- D
433- B
434- A
435- C
436- A
437- B
438- B
- 1322 -
CEVAP ANAHTARI
439- A
440- C
441- C
442- B
443- C
444- C
445- A
446- D
447- B
448- D
449- B
450- D
451- B
452- B
453- D
454- B
455- C
456- A
457- B
458- B
459- D
460- D
461- A
462- C
463- D
464- C
465- B
466- A
467- D
468- B
469- A
470- B
471- D
472- C
473- A
474- D
475- B
476- D
477- A
478- B
479- A
480- B
481- A
482- B
483- C
484- B
485- D
486- C
487- C
488- A
489- B
490- A
491- D
492- B
493- D
494- B
495- C
496- D
497- D
498- B
499- A
500- D
501- C
502- C
503- D
504- B
505- D
506- A
507- D
508- A
509- C
510- B
511- B
512- D
513- B
514- A
515- A
516- D
517- A
518- C
519- D
520- A
521- B
522- C
523- A
524- B
525- D
526- C
527- D
528- C
529- B
530- A
531- B
532- C
533- A
534- D
535- B
536- C
537- A
538- B
539- D
540- B
541- D
542- A
543- D
544- A
545- A
546- C
547- B
548- D
549- B
550- D
551- B
552- C
553- D
554- D
555- A
556- B
557- A
558- D
559- B
560- C
561- A
562- D
563- D
564- B
565- A
566- C
567- D
568- A
569- D
570- B
571- C
572- C
573- A
574- B
575- C
576- D
577- A
578- B
579- C
580- B
581- C
582- C
583- A
584- D
585- C
586- B
587- A
588- C
589- A
590- C
591- B
592- D
593- C
594- A
595- D
596- A
597- B
598- D
599- C
600- B
601- D
602- B
603- C
604- D
605- C
606- A
607- B
608- D
609- B
610- D
611- A
612- D
613- C
614- A
615- A
616- B
617- D
618- B
619- C
620- D
621- A
622- C
623- D
624- B
625- B
626- C
627- D
628- A
629- A
630- D
631- A
632- D
633- C
634- B
635- B
636- D
637- A
638- A
639- D
640- C
641- D
642- D
643- C
644- B
645- A
646- B
647- C
648- D
649- C
650- B
651- A
652- B
653- C
654- D
655- C
656- B
657- A
658- B
659- C
660- D
661- C
662- B
663- A
664- B
665- C
666- D
667- C
668- B
669- A
670- B
671- C
672- D
CEVAP ANAHTARI
- 1323 -
673- C
674- B
675- A
676- B
677- C
678- D
679- C
680- B
681- A
682- B
683- C
684- D
685- C
686- B
687- D
688- C
689- B
690- A
691- B
692- D
693- A
694- C
695- A
696- B
697- D
698- A
699- B
700- C
701- A
702- B
703- B
704- D
705- C
706- A
707- C
708- C
709- D
710- A
711- B
712- C
713- A
714- B
715- D
716- B
717- B
718- C
719- C
720- B
721- B
722- D
723- C
724- C
725- B
726- A
727- D
728- C
729- B
730- A
731- D
732- C
733- B
734- A
735- C
736- D
737- A
738- C
739- D
740- B
741- A
742- C
743- B
744- D
745- A
746- C
747- B
748- D
749- D
750- C
751- B
752- A
753- D
754- C
755- B
756- A
757- D
758- C
759- B
760- A
761- D
762- A
763- B
764- C
765- D
766- D
767- C
768- B
769- A
770- A
771- B
772- D
773- C
774- B
775- A
776- B
777- C
778- D
779- D
780- B
781- C
782- A
783- D
784- C
785- B
786- A
787- D
788- C
789- D
790- A
791- C
792- B
793- A
794- C
795- B
796- D
797- A
798- D
799- B
800- C
801- D
802- A
803- C
804- B
805- A
806- C
807- B
808- D
809- A
810- B
811- B
812- D
813- A
814- C
815- A
816- D
817- C
818- B
819- A
820- D
821- A
822- B
823- C
824- D
825- C
826- A
827- B
828- C
829- D
Kitapla İlgili Küçük Bir İstatistik
• Toplam Sayfa Sayısı: 11.056
• Cilt Sayısı: 10
• Ana Kavram Sayısı: 201
• Toplam Dipnot (Kaynaklara Müracaat) Sayısı: 45.656
• Konularla İlgili Soru ve Cevap Sayısı: 829
• Toplam Hata Sayısı: Sayılamayacak kadar
- 1324 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
İÇİNDEKİLER
Kur’an Kavramları Ansiklopedisi
Birinci Cilt A-B Harfi
ÂDEM (A.S.) / 1
• Âdem Kelimesi
• Hz. Âdem’in Yaratılışı
• Hz. Âdem’e Ruh Verilmesi
• Hz. Âdem’e İsimlerin Öğretilmesi
• Hz. Âdem’in Cennete Yerleştirilmesi; Âdem’in Cennetinin ve Yasak Ağacın Mâhiyeti
• İsrâiliyât ve Kitab-ı Mukaddes’e Göre Hz. Âdem
• Hz. Âdem’in Peygamberliği
• Hz. Âdem’in Kur’an’da Anlatılan Kıssasından Ders ve İbretler
AF / 31
• Af; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Af Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Af Kavramı
• Allah’ın Affediciliği
• Peygamberimiz’in Af ve Müsâmahası
• İnsanın Kendine Yapılanları Affetmesi
• Dâvetçi Açısından Af ve Müsâmaha
• Hoşgörü ve Müsâmaha
• Af ve Müsâmahanın Yozlaştırılması
AĞLAMAK - GÖZYAŞI / 55
• Ağlamak; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Ağlama ve Gözyaşı
• Allah Rasûlünün Dilinde ve Gözünde Gözyaşı
• Saâdet Asrında Gözyaşı
• İnsanlığın Derdiyle Dertlenip Hüzünlenmenin Göstergesi: Gözyaşı
• Psikoloji ve Sağlık Açısından Ağlamanın Önemi
• Gözyaşı Stres Düşmanıdır
• Ağlamanın Zıddı; Gülme
• Ağlayın, Su Yükselsin; Belki Kurtulur Gemi
• Gözyaşıyla Islanmış Düşünceler
AHİD / 87
• Ahd’in Tanımı ve Mâhiyeti
• Kalu Belâdaki Ahdimizi Hatırlamamak ve Sorumluluk
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1325 -
• İslâm Ahlâkında Ahid
• Ahdi Bozmak
• Hadis-i Şeriflerde Ahde Vefâsızlık/Ahdi Bozmak
ÂHİRET / 109
• Âhiret; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Âhiret
• Yakînî Bilgi, Kesin İnanç
• Âhirete İman
• Âhirete İmanın İnsan Hayatındaki Yeri
• Âhiret Şuuru
• Yaratılışa İnanan, Yeniden Yaratılmaya da İman Eder
• Âhiret Anlayışı Bizi Dirilişe Ulaştırır/Ulaştırmalıdır
• Gündüz Yaşıyor, Gece Ölüyor, Sabah Diriliyoruz
• Her Kış Bir Ölüm, Her Bahar Bir Diriliştir
• Ölüm; Gurbetten Vuslata Hicret
AHLÂK / 135
• Ahlâk; Anlam ve Mâhiyeti
• Ahlâk İlmi
• “İslâm Ahlâkı” Kavramının Kapsadığı Konular
• Güzel Huylar ve Çirkin Huylar (Faziletler ve Reziletler Listesi)
• Kur’ân-ı Kerim’de Ahlâk Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Ahlâk Kavramı
• Ahlâkî Örnek Olarak Hz. Peygamber (s.a.s.)
• Câhiliyye Ahlâkı
• Câhiliyye Teberrücü; Kadının Açılıp Saçılması
• Batı Câhiliyyesine Göre Ahlâk Anlayışı
• İman - Ahlâk Münasebeti; Lâ İlâhe İllâllah Ahlâkı
• Ahlâk ve Hukuk
• Aile Ahlâkı
• Ticaret Ahlâkı
• Ekonomi ve Tevhid
• Ekonomi ve Ahlâk
• Hangi Ahlâk?
• Ahlâk Toplumu
• Karakter (Huy) ve Karakterlerin Değişip Değişmemesi
• Edeb, Âdâb
• Âdâb-ı Muâşeret, Görgü Kuralları
• Ahlâkî Davranışlar
ÂİLEDE GEÇİM VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ / 359
• Âile; Anlam, Mâhiyet ve Önemi
• Âilede Haklar ve Görevler
• Ana-Babanın En Büyük, En Kutsal Görevi: Çocuklar, Çocuklar, Çocuklar!
• Gerçek Eğitim Yuvası Ev, Esas Öğretmen de Anne ve Babadır
- 1326 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
• Kur’ân-ı Kerim’de Âile ve Eşlerin Geçimi
• Hadis-i Şeriflerde Âile ve Eşlerin Geçimi
• Âilede Sağlıklı İletişim
• Âile Hayatı ile İlgili Haramlar
• Doğum Kontrolü
• Düşük Yapma
• Kadın-Erkek İlişkileri ve Âilede Geçim
• Erkeğin Yöneticiliği ve Dövme Yetkisi
• Kadın-Erkek Eşitliği mi, Adâlet, Uyum ve Birbirini Tamamlama mı?
• Teaddüd-i Zevcât/Poligami
• Kadınlarla; Özellikle Ev ve Çocuklar Konusunda İstişârenin Önemi
• Aile İçi Şiddet
AKIL / 459
• Akıl: Tanımı ve Mâhiyeti
• Aklın İşleyişi
• Kur’ân-ı Kerim’de Akıl
• Kur’ân-ı Kerim’e Göre Akıl ve Duyu Organlarının Önemi
• İslâm’da Aklın Önemi ve Değeri
• Akletmek, Aklı Kullanmak
• Aklın Gücü, Sınırı ve Sorumluluğu
• Akıl Emniyeti
• İnsan Hakları ve Özellikle Akıl Emniyeti Bağlamında İslâm-Câhiliye Karşılaştırması
• Akıl Hastalığı
• Aklî Delil a) Yakîniyât, b) Zanniyât
• Akıl-Vahiy İlişkisi
• Sefihlik
• Kur’anın Sefih Dedikleri
AKÎDE / 489
• Tevhidî Esaslar ve Günümüz
• Akîde; Anlam ve Mâhiyeti
• İslâm Akîdesinin Konusu
• Akîdenin Önemi ve Gayesi
• Akîdede Ölçü (İslâm Akîdesinin Kaynağı -Delili-)
• Akîdevî Esasların Değişmezliği
• İnsan İlişkilerinde İnancın Belirleyici Rolü
• Mü’minin İnsanlara Karşı İçsel Tutumu
• Mü’minin İnsanlar Hakkındaki Kanaati
• Akaidde Mezhep Olur mu?
• Akide Konularında Dikkat Edilmesi Gereken Bazı Hususlar
• İnsanımızda Tevhid Problemi ve Sebepleri
• Klasik Akaid Kitaplarının Eksik ve Hatalı Tarafları
• İslâm Akaidine Giren Yanlışlar ve Nedenleri
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1327 -
• Akaid Kitaplarına Giren Kur’an Dışı İnançlar
• Akîdede Vahdet
• Müslümanlar ve İslâmî Duruş
• Kur’an’ın çözüm olarak sunduğu İslâmî Duruş
ALLAH (C. C.) / 531
• Allah Lafzı; Anlam ve Mâhiyeti
• Allah’ın Sıfatları
• Allah’a İnanmak
• “Allah” Kelimesinin İçerdiği Anlam
• Ma’rifetullah; Allah’ı Tanımak
• Kur’ân-ı Kerim’de Allah’a İman ve O’nun Bazı İsim ve Sıfatları
• Konuyla İlgili Hadis-i Şeriflerden Bazıları
• Ru’yetullah; Allah’ın Görülmesi
• Allah Teâlâ’nın Güzel İsimleri (Esmâu’l-Husnâ)
• Allah Lafzı Yerine “Tanrı” Kavramı
• Allah Teâlâ’nın Birliği
• Allah Sevgisi
• Allah’ın Varlığına İcmâlî Birkaç Delil
• Allah’ı İnkar Etmede Önemli Olan Üç Etken
• Allah’sız Bir Dünyayı Kimler İster?
• Allah İnancı Olmayan Toplum Modelinin Zararları
• Allah’ı Düşündüren Kâinat Âyetleri
• Yegâne Yaratıcı Allah’ı İnkâr Edenleri Düşünmeye Dâvet
• Allah’ı İnkâra Dayalı Felsefî Akımlar
• Allah Nerede?
• Tesadüf Nedir? Bu Kâinat, Tesadüf Eseri Olarak Oluşabilir mi?
• Allah Lafzıyla Yapılan Kavram ve Deyimler Sözlüğü
• Allah Lafzı ve Günlük Hayatta Şiar Olarak Kullanım Alanları
• Elfâz-ı Küfür ve Allah Lafzı
• Allah’la İlgili Yakışıksız Sözler
ANA-BABAYA İHSAN / 733
• Vâlideyne İhsân; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Ana Babaya İhsan Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Anne Babaya İyilik
• Ana Babaya İtaatin Sınırı
• Allah’ın Hakkı, Her Hakkın Üzerindedir
• Babaya Karşı İbrahimî Tavır
• Bazı Genç Müslümanların Üslûp ve Yöntem Yanlışlıkları
• Ana Babaların Çocuklar Üzerindeki Hakları
ATALAR YOLU / 757
• Atalar Yolu; Anlam ve Mâhiyeti
• Atalar Yolu, Her Dönemdeki Câhiliyyenin Temel Dinidir
• Kur’ân-ı Kerim’de Atalar Yolu İle İlgi Âyetler
• Atalar Kültü; Sosyal Çevre ve Geleneğin Putlaştırılması
- 1328 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
• Hurâfe; Anlam ve Mâhiyeti
• Çokça Görülen Hurâfe ve Bâtıl İnanışlar
• Muska ve Muskacılık
• Yozlaştırılan Din; Halkın Dini ve Hakkın Dini
• Bu Din Benim Dinim Değil!
• Bid’at; Anlam ve Mâhiyeti
• Mescidlerdeki Bid’atler
• Bir Başka Bid’at; Mevlid
• Bir Büyük Bid’at Daha; Mescidlerin Süse Boğulması
• Taklit ve Taklitçilik
ÂYET VE ÂYETLERİ SATMAK HEM DE UCUZA / 825
• Âyet; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Âyet Kavramı
• Allah’ın Tabiattaki Âyetleri
• Kur’an Âyetleri (Cümleleri)
• Kur’ân Âyetlerinin Âyet (Delil ve Mûcize) Oluşu; Kur’an’ın İlmî İ’câzı
• Kur’an’ın Âyet Âyet İndirilmesi ve Hikmetleri
• Âyetler Topluluğu Anlamında Kitap
• Hz. Mûsâ (a.s.) ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) Âyetü’l-Kübrâsı
• Âyetleri Doğru Okuyup Anlayabilme İçin Gerekli Şartlar
• Semâ Âyeti
• İnsan Denen Âyet
• Âyetleri Satmak, Hem de Ucuza
• Âyetleri Az Bir Karşılık ile (Ucuza) Satmak
• Yahudi ve Hıristiyanları Taklit Perspektifi
• Allah’ın Âyetlerini Ucuza Satmak Konusunda Âyetler
• Kur’an Okuma ve Hatta Öğretme Karşılığında Ücret Almayı Yasaklayan Hadis-i Şerifler
• Ücretle Kur’an Okumanın Fıkıhtaki Yeri
• Zaruret Açısından Kur’an Kıraatine Ücret
• Hiçbir Peygamber, Tebliğ Karşılığında İnsanlardan Ücret İstemez
• İslâm ve Basit Çıkar Gözetmek
• Allah’ın Âyetlerini Satan Karakter: Bel’am
• Allah’ın Âyetlerini Satmak; Dünyevîleşmek ve Dünyayı Âhirete Tercih Etmektir
• Allah’ın Âyetlerini Satmak, Çok Zararlı Bir Ticarettir
AZİM VE TEVEKKÜL / 877
• Azim; Anlam ve Mâhiyeti
• Tevekkül; Anlam ve Mâhiyeti
• Kader ve Rızık
• Tevekkül; “Kısmetimde Varsa, Rızkım Ayağıma Gelir” Demek midir?
• Kader ve Tevekkül
• Kur’ân-ı Kerim’de Azim ve Tevekkül
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1329 -
• Hadis-i Şeriflerde Azim ve Tevekkül
• Allah el-Vekîl’dir, Kendisine Dayanılıp Güvenilmesi Gereken Tek Zâttır
• İnsanın Tevekküle İhtiyacı
• Sebat ve Kararlılık; Azmin Açılımı
BAKARA VE ICL (SIĞIR VE BUZAĞI) / 925
• Bakara ve Icl; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Bakara ve Icl
• Sığırın Kutsallaştırılıp Tanrılaştırılması
• Eski Türklerde Hayvanlarla İlgili İnançlar
• Arabistan Câhiliyyesinde Hayvanlarla İlgili İnançlar
• Günümüzde Hayvanları Kutsallaştırma
• Günümüzde Sığıra Tapma
BEL’AM: KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN
AZGINLAŞAN KİMSE / 949
• Bel’am Kimdir
• Kitab Bilgisine Rağmen Azgınlaşan Kimse
• Bel’am; Bir “Devlet Âlimi” Prototipi
• Kimlikten Karaktere Bel’am ve Bel’amlık
• Bel’am; Bir Din Tüccarı
• Kur’ân-ı Kerim’de Bel’am Karakteri; Sorumlu ve Sorunlu Âlimler
• Hadislerde Bel’am Tipli Kötü Âlimler ve İlmin Sorumluluğu
• Bel’amların Râzı Olduğu Devlet Dini ve Diyânet
• Çağından Sorumlu Kişiler; Âlimler
• En Korkunç Felâket: Âlimlerin Dünyevîleşmesi
• İlme İhânet Edenler
• Tefsirlerden İktibaslar
BESMELE / 1045
• Besmele: Tâğutun Adıyla Değil; Allah’ın İsmiyle ve İzniyle
• Kur’an ve Besmele
• Besmelenin Anlam Derinlikleri
• Besmele, Allah’la Yapılan Bir Sözleşme Gibidir
• Besmele, Her Peygamber ve Ümmetinin Kullandığı Bir Şifredir
• Besmele, Allah’tan İzin ve Onay İstemektir
• Besmele, Laik Mantığı Protestodur
• Besmele Çekmenin Hükmü
• Fâtiha ve Sûrelerin Başında Geçen Besmele Kur’an’dan Bir Âyet midir?
• Besmelenin Namazda Okunmasının Hükmü Nedir?
• Besmele Şuurunun Mü’mine Kazandırdıkları
- 1330 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
İkinci Cilt B-C-D Harfi
BEY’AT / 1
• Bey’at; Anlam ve Mâhiyeti
• Akabe Bey’atleri
• Bey’atu’r-Rıdvân
• Tasavvufta Bey’at Anlayışı
• Kur’ân-ı Kerim’de Bey’at Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Bey’at Kavramı
• Bey’at’le İşbaşına Gelen İslâm Devlet Başkanı: Halife
• Tefsirlerden İktibaslar
CÂHİLİYYE / 45
• Câhiliyye; Anlam ve Mâhiyeti
• Câhiliyyenin Temel Özellikleri; Câhiliyye Âdetleri
• Câhiliyye Şirk; İlim de İslâmiyettir
• Kur’ân-ı Kerim’de Câhiliyye Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Câhiliyye Kavramı
• Câhiliyyenin Dünü Bugünü
• Firavun; Her Dönem ve Her Yerdeki Câhiliyye Toplumunun Önderi
• “Câhiliyye” İrticâ/Gericilik, İlkellik ve Bağnazlık Demektir
• Toplum Değerlendirmesinde Câhiliyye Kavramı
• Câhiliyye Asabiyeti; Irkçılık/Kavmiyetçilik
• Câhiliyyenin Zulüm Anlayışı
• Câhiliyye Teberrücü; Kadının Açılıp Saçılması
• Kadının Câhiliyye Tuzaklarından Kurtuluşunun Simgesi; Tesettür
• Câhiliyyenin Sanat Anlayışı
• Câhiliyye, Tarihte Olduğu Gibi, Yine Kur’an’la Yok Edilecektir!
• Tefsirlerden İktibaslar
• Câhilin Bazı Karakteristikleri
• Câhiliyye Demek…
CEHENNEM / NÂR / 145
• Nâr ve Cehennem Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an’da Cehennem Tasviri
• Cehennemin 7 Kapısı ve Cehennem Tabakaları
• Psikolojik Cezalar
• Cehennem Ehli
• Kur’an’da Cehennem Tabloları
• Cehennemle İlgili Bazı Hadis-i Şerifler
• Konuyla İlgili Birkaç Uyarı
• Ve Cehennemin Düşündürdükleri
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1331 -
CENNET / 167
• Cennet Kelimesi; Anlam ve Mâhiyeti
• Cennetin İsimleri ve Tabakaları
• Cennetin Tasviri
• En Büyük Zevk: Cennette Allah’ın Görülmesi
• Cennet Hayatı
• Cennet Nimetleri
• Cennette Cinsî Zevkler
• Amaç, Cismanî Zevkler Sağlayan Cennet Nimetleri Değil; Allah’ın Rızasıdır
• Cennetlikler
• Cehennem Korkusu - Cennet Ümidi (Allah ile İlişkilerimizde Denge)
• Cennet Ucuz Değil!
CİHAD / 191
• Cihad; Anlam ve Mâhiyeti
• Cihadsız Hayat, Yaşanmamış Demektir
• Kur’ân-ı Kerim’de Cihad Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Cihad Kavramı
• Cihad Emîri
• Mücâhid; Cihad Eri Yiğit
• Mücâhede; Önce Gizli Düşmana/Nefsin Hevâsına Karşı Cihad
• İctihad; Cihadın İlim ve Düşünce ile Yapılanı
• Müctehid; İlim ve Fikirle Cihad Eden Âlim
• Fikrî Cihad
• Günümüzde Cihad
CİMRİLİK VE CÖMERTLİK / 269
• Buhl/Cimrilik; Anlam ve Mâhiyeti
• Cimriliğin Psikolojisi
• Cimriliğin Zıddı, Cömertlik; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Buhl/Cimrilik Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Buhl/Cimrilik Kavramı
• Kerem/İkrâm; Cömertlik ve Bağış
• Cömertliğin Göstergesi; İnfak
• Dünya Hayatı, Sizi Aldatmasın!
CİN / 323
• Cinn; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Cin Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Cin Kavramı
• Cin Konusuyla İlgili Bazı Meseleler
• Fetişizm; Büyü ve Korku Dini
• Cin Sûresi
• Cinnet/Cünûn
• Melek, Cin, Şeytan Gibi Rûhânî Varlıkları Allah’a Şirk/Ortak Koşanlar
- 1332 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
• İfrît, Peri
• Gûl ve Gûlyabaniler
• Nazar Değmesi
• Sihir
• Kehânet ve Arâfet/Arrâflık
• Tütsüleme inancı
• Rukye İnancı
• Muskalar (Temâim)
CİNAYET / ADAM ÖLDÜRMEK / 409
• Cinâyet, Adam Öldürmek ve Kan Dökmek
• Kur’ân-ı Kerim’de Adam Öldürme ve Kan Dökme
• Hadis-i Şerif Rivâyetlerinde Kan Dökme
• Cinâyet; Büyük Zulüm
• Cana Kıymanın Uhrevî Sorumluluğu
• İslâm Hukukuna Göre Adam Öldürme ve Cezası
• Kısas ve Hikmeti
• Peygamberleri Maddeten ve Mânen Öldürmek
• İntihar
• Cinâyet İstatistikleri; Türkiye’de Günde Ortalama 5 Cinâyet
CUM’A NAMAZI / 433
• Cum’a; Anlam ve Mâhiyeti
• Cuma Namazı
• Hanefî Fıkhına Göre Cuma Namazının Sahih Olması İçin Şartlar ve Hanefîlerin Delilleri
• Günümüzde Cuma Namazının Sahih Olmadığı Görüşü ve Delilleri
• Kur’ân-ı Kerim’de Cum’a Namazı
• Hadis-i Şeriflerde Cum’a Namazı
• Cuma Namazını Kim Emrediyor, Kim Yasaklıyor?
• Cuma Namazı Etrafındaki Bazı Konular:
(Arûbe Gününe Cuma İsminin Verilişi, Cuma Sûresi ve Cuma Âyetinin Nüzûlü, Cuma Âyetindeki Nidâdan Kasıt Nedir?, Cuma Âyetindeki “Sa’y”in Mânâsı, Cuma Âyetinde Geçen Zikrullah Kavramı, Cuma Âyetinde Geçen Alış-Veriş Kavramı, Cuma Gününün Fazileti ve Bugündeki İcâbet Saati)
• Günümüzde Cuma Namazının Sahih Olmadığını Söyleyenlere Cevaplar
• Cuma Namazının Şartları
A- Farziyetinin Şartları
B- Sıhhatinin Şartları (Vakit, Cemaat, Hutbe, Hutbe Siyasî Bir Konuşma mıdır? Cuma Kılınacak Yerin Şehir Olması, Bir Beldede Bir’den Fazla Yerde Cuma Namazı, Cuma Namazını Devlet Başkanı veya Nâibinin Kıldırması Meselesi)
• Câbir Hadisinin Râvîleri ve Hadis İmamlarının Onlar Hakkındaki Tesbitleri
• Câbir Hadisi ile İlgili Diğer Görüşler
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1333 -
• Cuma Namazı Etrafındaki Bazı Şüpheler:
(Dâru’I-Harpte Cuma Namazı, Kûfelilerin Mektubu ve Siyasî Tavırla Cuma Namazı Kılmama İddiası, Mescid-i Dırar İddiası, Cuma Günü ve Hafta Tatili Meselesi, Cuma Namazını Edâdan Sonra Zuhr-i Âhir Adıyla Kılınan Namazın Dindeki Yeri ve Hükmü)
• Cuma Namazını Terk Etmenin Günahı
• Müctehid İmamların Sünnete Uyulması ve Sünnete Muhâlif olan Görüşlerinin Terkedilmesi Hususundaki Vasiyetleri
DÂVÛD (A.S.) / 633
• Dâvûd (a.s.); Hayatı ve Peygamberliği
• Hz. Dâvûd (a.s.)’un Özellikleri
• Dâvud Âilesine Verilen Nimetler ve Şükür
• Ekin Sahibinin Dâvâsı
• Tâlût ve Câlût
• Zebur; Dâvûd (a.s.)’a Verilen İlâhî Kitab
• Kur’ân-ı Kerim’de Dâvud (a.s.)
• Hadis-i Şeriflerde Dâvûd (a.s.)
• Tefsirlerden İktibaslar
• Dilleriyle Savaş İstedikleri Halde, Savaştan Kaçanlar
• Tâlût ve Câlût Kıssasından Çıkarılabilecek Hisseler
• Başarı ve Zafer “Çok” ile Birlikte Olmakta Değil; “Hak” ile Birlikte Olmaktadır
• Tâbûtu Getiren Adam ve Nehrin Öte Yakası
DEĞİŞİM/DÖNÜŞÜM (TAĞYÎR) / 691
• Tağyîr; Anlam ve Mâhiyeti
• Bireysel ve Sosyal Değişme ve Sosyal Değişimin Dinamikleri
• Kur’an ve Değişim
• Kur’ân-ı Kerim’de Değişimle İlgili Kavramlar
• Kur’ân-ı Kerim’de Tağyîr/Değişim
• Hadis-i Şeriflerde Tağyîr/Değişim
• Müslümanın Görevi: Yeryüzündeki Fesâdı Değiştirip Arzı Islah Etmek
• Hayırlı Değişimin Önündeki Engeller
• Tefsirlerden İktibaslar
DİN / 781
• Din; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Din Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Din Kavramı
• Din Anlayışları ve Diğer İnançlarda Din
• İslam’a Göre Din Gerçeği
• Dinin Kaynağı
• Din Duygusunun Menşei
• Din ve Bilim
- 1334 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
• Dinlerin Tasnifi: 1- Hak Din, 2- Muharref Dinler, 3- Bâtıl Dinler
• Bâtıl Dinleri de Tanımanın Gerekliliği
• Yozlaştırılan Din; Halkın Dini ve Hakkın Dini
• Bu Din Benim Dinim Değil!
• Liselerde Din Dersi Eğitimi ve Ders Kitapları
• Kemalizm; Resmî Din mi? Atatürk’e Tanrı veya Peygamber Diyenler
• Yönlendirilen Din; Devlet Dini ve Diyânet
DİN GÜNÜ / 845
• Din Günü; Anlam ve Mâhiyeti
• Ümit - Korku Dengesi:
• Allah, Sadece Rahmet Sahibi Değil; Aynı Zamanda Âdildir de
• Din Gününün Tek Sahibi Allah’tır
• Kur’an’da Din Günü
• Kıyâmetin Diğer İsimleri
• Din Günü Şuuru, Kıyâmetin ve Ölümün Düşündürdükleri
DOĞRULUK / SIDK / 865
• Sıdk/Doğruluk; Anlam ve Mâhiyeti
• Doğruluk ve Önemi
• Kur’ân-ı Kerim’de Sıdk/Doğruluk Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Sıdk/Doğruluk ve Kizb/Yalancılık Kavramı
• Doğruluk; İmanın Dışa Yansıması
• Sâdıklarla/Doğrularla Beraber Olmak
• Dosdoğru Yol; Sırât-ı Müstakîm
• Doğruluğun Zıddı; Kizb/Yalancılık
• Yalanın Psikolojik ve Sosyolojik Zararları
• Yalanın Sırıtan Yüzü; Ya da Yalanı ve Yalancıyı Nasıl Tesbit Ederiz?
• Günümüz ve Yalan Dolan...
• Kur’ân-ı Kerim’de Kizb/Yalancılık Kavramı
• Yalan Söylemenin Câiz Olduğu Yerler
• Târiz Yoluyla Söylenen Yalana Benzer İfadeler
• Çocuklar Neden Yalan Söyler?
• Yalan Yemin
DUÂ / 923
• İstiâne ve Duâ; Anlamı, Mâhiyeti
• Duâ İbadettir; Duâ, Ruhun Gıdası ve İlâcıdır
• Niçin Duâ Ederiz?
• Allah’ın İsimleriyle (Esmaü’l-Hüsna) Duâ Etmek
• Duânın Psikolojik Cephesi
• Sözlü ve Fiilî Duâ
• Duâ Etme Şekli ve Duâ Âdâbı; Duâda Zaman ve Mekân
• Duâsı Kabul Edilen Kimseler; Kimler İçin Duâ Edilmez?
• Duâların Kabul Edilmesi; Duâda Tevessül
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1335 -
• Duânın İstismar Edilmesi; Duâda Neler İstemeliyiz?
• Kur’an-ı Kerim’in Dilinden Duâ Örnekleri
• Rasulullah’ın (s.a.s.) Hayatında Duâ
DÜNYA HAYATI VE DÜNYEVÎLEŞMEK / 989
• Dünya; Anlam ve Mâhiyeti
• Dünya Hayatının Değeri
• Kur’ân-ı Kerim’de Dünya Hayatı
• Hadis-i Şeriflerde Dünya Hayatı
• Kaç Çeşit Dünya Vardır?
• Dünya-Âhiret Ayrımının Değerlendirilmesi ve Dünyayı Terk
• Dünyevîleşme
• Sonraki Hayat; Âhiret
• Dünya - Âhiret Dengesi
• Dünya Sizi Aldatmasın!
DÜŞMANLIK / ADÂVET / 1037
• Adâvet/Düşmanlık; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an-ı Kerim’de Düşman ve Düşmanlık Kavramı
• Hâtıb’ın Kâfirlere Dostluk Girişimi
• Düşmanlık ve Dostluk; Tevhidin Gereğidir, İmanın Dışa Yansımasıdır
• Düşmanlığın Zıddı; Dostluk
• Takıyye; Düşman Kâfirlerden Gelecek Tehlikeden Dolayı Farklı Görünme
• Dost Kabul Etmediklerimizle İlişki Çeşitleri; Savaş ve Barış
• Müslüman Olmayan Akrabalarla Dostluk ve İlişki
- 1336 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
Üçüncü Cilt E-F Harfi
ECEL VE ÖLÜM / 1
• Ecel; Anlam ve Mâhiyeti
• Ecel ve Kader
• Kur’ân-ı Kerim’de Ecel ve Ölüm
• Hadis-i Şeriflerde Ecel ve Ölüm
• Ölüm; Ecelin Kapıyı Çalması
• Allah Mümît'tir; Eceli Takdir Eden, Ölümü Yaratan Allah’tır
• Ölüm Meleği ve Azrâil
• Ölüm Bir Son Değil; Başlangıçtır, Köprüdür
• Ölüm de Bir Nimettir
• Ölümü Düşünerek Dirilmek
• Ölümü Beklenen Hastaya Karşı Görevlerimiz
EHL-İ KİTAP / 59
• Ehl-i Kitap; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an-ı Kerim’de Ehl-i Kitap Kavramı
• Ehl-i Kitabın İslâm’a Aykırı İnançları
• Ehl-i Kitab’ın Küfür ve Şirki
• Ehl-i Kitabın İslâm’a Ters Tutum ve Davranışları
• Ehl-i Kitabın Müslümanlara Karşı Davranış ve Tavırları
• Kur’ân-ı Kerim’in Ehl-i Kitaptan Övdükleri
• Müslümanların Ehl-i Kitaba Karşı Davranışları Nasıl Olmalıdır?
• İslâm’a Girmeden Ehl-i Kitap Kurtulabilir mi?
• Ehl-i Kitaba Tanınan Müsâmaha ve Ayrıcalıklar
• Günümüzdeki Batılı İnsanlar Ehl-i Kitap mıdır?
EMÂNET / 97
• Emânet; Anlam ve Önemi
• Emîn; Emânet İçin Güven Duyulan
• Emâneti Ehline Vermek
• Vedîa; Terkedilen Emânet
• Kur’ân-ı Kerim’de Emânet
• Hadis-i Şeriflerde Emânet
• İhânet; Emânete ve Emânet Edene Zulüm
• Ahzâb 72’nin Anlamı Üzerine
• Tefsirlerden İktibaslar
EMR-İ Bİ’L-MA’RÛF VE
NEHY-İANİ’L-MÜNKER / 135
• Emr-i Bi’l-Ma’rû ve Nehy-i Ani’l-Münker; Anlam ve Mâhiyeti
• Ma’rûf Nedir?
• Münker Nedir?
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1337 -
• Kur’ân-ı Kerim’de Emr-i Bi’l-Ma’ruf
• Hadis-i Şeriflerde Emr-i Bi’l-Ma’rûf
• Tebliğ; Sanat ve Tebliğ
• Dâvet; Hakka Çağrı ve Dâî/Dâvetçi
• Vaaz, Nasihat ve İrşad
• Hisbe Teşkilâtı ve Muhtesib
• Sözü, İnsanları Allah'a Çağırmakla Güzelleştirebiliriz
• Dâvet ve Tebliğ Usûlü
• Emr-i Bi'l-Ma'rûf, Muhatâpları Kurtarmasa Bile, Yerine Getirenleri Kurtarır
• İyiliği Emredip Kendini Unutmak
• Birr (İyilik): Tanımı ve mâhiyeti
• Birr'in Sosyal Hayata Yansıması
• Başkalarına Birr'i (İyiliği) Emredip Kendisini Unutmak
• Başkasına İyilikle Emredip Kendisini Unutmak Akılla Bağdaşmaz
• Örnek Olmak; Hâl Diliyle İyiliğe Teşvik
• Peygamberlerin ve Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Özlerinin Sözlerine Uygunluğu
• İlim, Başkalarına Aktarmak İçin Değil; Öncelikle Yaşamak İçin Öğrenilmelidir
EMSÂLU’L KUR’AN /
KUR’AN’DAKİ MESELLER, MİSALLER / 235
• Mesel; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an’da Mesel Kavramı
• Kur’an’da Meselin Yeri
• Kur’an’da Meseller
• Hadis-i Şeriflerde Meseller/Örnekler
ENDÂD EDİNMEK / 413
• Endâd ve Nidd Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim'de Endâd Kavramı
• Endâd Edinmenin İki Yansıması
• Endâdı (Bir Şeyi) Allah'ı Sever Gibi Sevmek
• Endâda Tâbi Olup Allah'a İtaat Eder Gibi İtaat Etmek
• Endâdın Doğal İki Sonucu Şirk ve Putçuluk
• Şirk
• Put ve Putçuluk
ENSÂRULLAH
(ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI) / 433
• Ensârullah; Anlam ve Mâhiyeti
• Allah Yolunun Yardımcıları
• Kur’ân-ı Kerim’de Ensârullah
• Havârîler; Hz. İsa’nın Allah Yolunda Yardımcıları
• Ensâr; Muhâcirleri Kendilerine Tercih Eden Yardımcılar
- 1338 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
• Tefsirlerden İktibaslar
• Allah’ın Yardımını Bekleyenler, Allah’ın Dinine Yardım Etmelidir!
ESMÂÜ’L HÜSNÂ
(ALLAH’IN GÜZEL İSİMLERİ) / 467
• Esmâü’l-Hüsnâ; Anlam ve Mâhiyeti
• Esmâü’l-Hüsnânın Sayısı
• Esmâi Hüsnânın Tasnifi ve Muhtevâsı
• İsm-i A’zam
• Kur’ân-ı Kerim’de Esmâü’l-Hüsnâ
• Kur'ân-ı Kerim'de Allah’ın Bazı İsim ve Sıfatları
• Hadis-i Şeriflerde Esmâü’l-Hüsnâ ve Allah’ın Bazı İsim ve Sıfatları
• Allah Lafzı; Anlam ve Mâhiyeti
• "Allah” Kelimesinin İçerdiği Anlam
• Ma’rifetullah; Allah’ı Tanımak
• Esmâü’l-Hüsnâ Şerhi (Açıklamalarıyla Esmâü’l-Hüsnâ)
• Tefsirlerden İktibaslar
EVLÂT VE MAL FİTNESİ / 675
• Evlât; Anlam ve Mâhiyeti
• Mal; Anlam ve Mâhiyeti
• Fitne; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Evlât ve Mal/Dünya Fitnesi
• Hadis-i Şeriflerde Evlât ve Mal Fitnesi
• Nimetten Belâya; Mal ve Çocukların Fitne Olması
• Malın Fitneye Dönüşmesi; Dünyevîleşme
• Mal Yığmak; Ne Kadar, Kim ve Ne İçin?
• “Dünya Hayatı, Dünya Malı Sizi Aldatmasın!”
• Çocuk: Cennet Kokusu veya Düşman/Fitne...
• Ana-Babanın Çocuklarına Karşı Görevleri
• İslâm Devleti Olmadan Tedavi Edilemeyecek Olan Eğitim Yarası
• Güncel Câhilî Eğitimde Şirk
• Bunun Adı Putperestliktir!
• Eğitim ve Tekfir
• Gerçek Eğitim Yuvası Ev, Esas Öğretmen de Anne ve Babadır
• Çocuk Öldürme Yasağı
• Doğum Kontrolü
• Tefsirlerden İktibaslar
• Evlâdın Fitne Olmasıyla İlgili Bir Okuma Parçası; Evlât Katili Bir Babanın İtirafları
FÂİZ/RİBÂ / 839
• Ribâ/Fâiz; Anlam ve Mâhiyeti
• Fâiz Parasından İkrâm
• Fâizsiz(!) Finans Kurumları; Müslümanların Fâize “Katılım Bankaları”
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1339 -
• Maymunlaşma Sebebi: Hîle-i Şer’iyye Denilen “Hîle-i Şerriyye”
• Hanefî Fıkhına Göre Dâru’l-İslâm ve Dâru’l-Harpte Fâiz
• Kur’ân-ı Kerim’de Ribâ/Fâiz
• Hadis-i Şeriflerde Ribâ/Fâiz
• Klasik Fıkıhta Ribâyı/Fâizi Câiz Gösteren Tavırlar
• Günümüzde Fâiz Tartışmaları ve Fâizi Câiz Gören Yaklaşımlar
• Fâizle İlgili Fetvâlar
• Allah Teâlâ ve Rasûlüne Karşı Savaşanlar: Fâizci Düzen ve Fâizciler!
FAKİRLİK-ZENGİNLİK / 983
• Fakirlik; Anlam ve Mâhiyeti
• Miskîn; Anlam ve Mâhiyeti
• Zenginlik
• Fakirlik mi, Zenginlik mi Daha Hayırlıdır?
• el-Ğanî; Allah'ın Güzel İsimlerinden
• Kanaat; Eldekiyle Yetinme
• Zühd
• Zühdün Yozlaştırılması
• Doyumluluk Bir Erdemdir
• Hz. Peygamber'in Geçim Temini ve Zühdü
• Tevekkül
• Kur’ân-ı Kerim’de Fakirlik ve Zenginlik
• Hadis-i Şeriflerde Fakirlik ve Zenginlik
• Tefsirlerden İktibaslar
• Kesb; Çalışıp Kazanma
• Meslek Öğretimi
• İktisad; Harcamada Orta Yol
- 1340 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
Dördüncü Cilt F-G-H Harfi
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI / 1
• Fâtiha Sûresi ve Mesajı
• Anlamı, İsimleri, Konusu, Fazileti
• Fâtiha Sûresinin Düşündürdükleri
• Fâtiha Sûresinin Kısa Tefsiri
• Fâtiha Sûresinin Lisan-ı Hali
• Fâtiha ve Sûrelerin Başında Geçen Besmele
Kur’an’dan Bir Âyet midir?
• Besmelenin Namazda Okunmasının Hükmü Nedir?
• Fâtiha’nın Namazda Okunması Farz Mıdır?
• Fâtiha Sûresine Toplu Bakış ve Günümüze Çıkarımlar
FELÂH / KURTULUŞ / 39
• Felâh; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an’da Felâh
• Hadislerde Felâh
• Felâhın Yolu: İman ve Sâlih Amel
• Namaza Çağrı: Haydin Felâha!
• Kimler Felâh Erer?
• Felâha Erenlerin Özelliklerinin Anlatıldığı Bakara Sûresi
İlk Beş Âyeti; Kısa Tefsiri
FESÂD - İFSÂD / 53
• Fesâd ve İfsâd; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı kerim’de Fesâd Kavramı
• Tevhid ve Fesat
• Fesâdın Tek Etkeni İnsanlardır
• İfsâda Karşı Islahat
• Fesat Karşısında Mü’minlerin Görevleri
• Gerçek Islahatçılar Aynı Zamanda İnkılâpçıdır
• İnsan Hakları İhlâli Şeklindeki Fesat
• Fesâdın Görüntüleri
• Fesâdın Zıddı Salâh
• Fesatçılara Verilen Ceza
FETİH / 73
• Fetih; Anlam, Mâhiyet ve Önemi
• Fettâh; Kapıları Açan Allah Teâlâ
• Kur’ân-ı Kerim’de Fetih
• Fetih Sûresi
• Hadis-i Şeriflerde Fetih
• Fetih, İşgal ve Terör
• İslâm, Ülkeleri Kılıç Zoruyla Alarak Değil; Gönülleri Fethederek Yayılmıştır
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1341 -
• Fetih; Şefkat Hareketi
• Fethin Boyutları
• Hudeybiye Barışı; İnsanlara Önce Kapalı Gelen “Apaçık Fetih”
• Mekke’nin Fethi; Kalpleri Feth Etmenin Sonucu Olarak Dünyanın Kalbinin Fethi
• Kendini Fethe Kapatmış Kişiler ve Onlara Karşı Tavır (Harbî, Zimmî; Ğanîmet, Cizye ve Harâc)
• Harbî; Fetihle Kurtuluşu Bekleyen Zavallı ya da Fethe Engel Tip
• Zimmî; Fethi Bekleyen Aday, En Azından Fethe Engel Ol(a)mayan Kişi
• Ğanîmet; Fethin Dünyevî Avansı
• Fey’; Düşmandan Ele Geçirilen Arâzîler
• Cizye; Gayr-i Müslimlerin Can ve Mallarını Koruma Bedeli/Yıllık Vergi
• Harâc; Zimmîlerden Alınan Toprak Vergisi
• Tefsirlerden İktibaslar
FISK - FÂSIK / 189
• Fıskın Tanımı ve Mâhiyeti
• Fâsık Kime Denir?
a- İnançla İlgili Fısk
b- Dinî Emir ve Yasaklarda Gevşeklik ve İhmal
• Fıskın Sosyal Niteliği
• Fısk Davranışlarının Sonucu:
a- Allah, Fâsıkları Hidâyete Eriştirmez, Onlardan Râzı Olmaz
b- Dünyevî Azap ve Helâk
c- Uhrevî Azap ve Cehennem
• Fıskın Sembol Tipleri
• Büyük Günahlar
• Büyük Günah İşlemenin Neticesi
• Küçük Günahlar
• Muhataba Göre Günahlar:
a- Allah’a Karşı Günah
b- İnsanlara Karşı Günah
c- İnsanın Kendisine Karşı Günahı
FITRAT / 209
• Fıtrat; Anlam ve Mâhiyeti
• İnsanî Dengeler Açısından Fıtrat
• Fıtrat Kavramının Eğitim Açısından Değerlendirilmesi
• Kur’ân-ı Kerim’de Fıtrat Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Fıtrat Kavramı
• Fıtrat ve Sanat
• Fıtrat Gerçeği ve İnsandaki Aşınma
• Tefsirlerden İktibaslar
- 1342 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
FİRAVUN / 247
• Firavun; Kelime Anlamı
• “Fir’avn” Kimliği: Hz. Mûsâ’nın Fir’avn’ı ve Her Tâğutun Ünvanı
• Kur’an’da Firavun’un Hayatı; Bâtıl Mücadeleyle Geçen ve Helâkle Biten Bir Ömür
• Ve... İbretler, İbretler...
• Firavun; Her Dönemde ve Her Yerdeki Câhiliyye Toplumunun Önderi
• Çağdaş Firavunlar ve Firavunî Toplumlar
• Sihirbazlardan Medet Uman Firavun
• Tüm Firavunların Göz Boyama Aracı Olan Medyası; Sihirbazlık
• Propaganda; Firavunların Hakkı Etkisizleştirme ve Bâtılı Savunma Silâhı
• Sihirbazları Asan Firavun, Hz. Mûsâ’ya Niye Zarar Ver(e)medi?
• Firavun’un Kişiliği
• Firavun’un Mele’i/Yakın Çevresi
• Zâlim Firavun’un Cennetlik Hanımı; Âsiye
• Anıtkabiri Piramit Olan Firavun’un Toplumsal Düzeni de Piramit Düzeniydi
• Köleleştirmenin ve Soykırımın Firavuncası: Nüfus Planlaması
• Firavun’un Sonu
• Azap Geldikten Sonra Kâfirlerin İnandım Demesi Fayda Vermez
FİTNE / 271
• Fitne; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an-ı Kerim’de Fitne Kavramı
• Kur’an’da Fitne Sayılan Davranışlar
• Hadis-i Şeriflerde Fitne Kavramı
• Modern Fitne Odakları
FUHUŞ VE ZİNÂ / 297
• Fuhuş; Anlam ve Mâhiyeti
• Zinâ; Anlam ve Mâhiyeti
• Zinânın Cezâsı; Yüz Celde ve Recm
• Kur’ân-ı Kerim’de Fuhuş ve Zinâ Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Fuhuş ve Zinâ Kavramı
• Zinâ Suçunu Önleyici Tedbirler
• Fuhuş ve Zinânın Cezâsı Üzerine; Recm Tartışması
• Nesil Emniyeti
• Kazf: Nâmuslu Bir Kimseye Zinâ İftirası
• Lian: Eşler Arası Güvensizliğin Bedeli ve İftiraya Set Çekme
• Livâta; Zinânın En İğrenç Biçimi
• Flört; Fuhuş ve Zinâya Dâvetiye
• Kadının Örtüsü/Tesettür ve Hicab
• Kadın-Erkek İlişkileri ve Âile Hayâtıyla İlgili Haramlar
• Genelevlerinde Yapılan İşin Haramlığı; Haramın Devlet Eliyle İşlenmesi
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1343 -
• Müslüman Kadının Toplumsal Hayata Katılma Âdâbı
• Gözün Zinâsı Harama Bakmaktır
• Sanat Anlayışı ve Fuhuş Sektörü
GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER) / 437
• Gâlibiyet; Anlam ve Mâhiyeti
• Gâlibiyet Kavramına Yakın Diğer Kur’ânî Kavramlar (İzzet, Tevfîk, Zafer, Nusret, Felâh)
• Gâlib alâ Emrihî; Allah’ın Güzel İsimlerinden Biri
• El-Azîz/Her Şeye Gâlip; Esmâü’l-Hüsnâ’dan Bir Diğeri
• Gâlibiyet, Zafer ve Başarı “Çok” ile Değil; “Hak” ile Birlikte Olmakla Mümkündür
• Kur’ân-ı Kerim’de Gâlibiyet ve Allah’ın Yardımı
• Allah’ın Yardımını Bekleyenler, Allah’ın Dinine Yardım Etmelidir!
• Allah Mü’minleri Gâlip Getireceğine Söz Vermiştir
GAYB / 483
• Gayb; Anlam ve Mâhiyeti
• Gaybın Çeşitleri
• Kur’an’da Gayb
• Gaybın Bilinip Bilinememesi
• İyi ki Gaybı Bilemiyoruz
GAZAP / 495
• Gazap; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an-ı Kerim’de Gazap
• Hadis-i Şeriflerde Gazap Edilenler
• Gazap ve Fıtrî Duyguların Eğitilmesi
• İslâm Ahlâkı Açısından Gazap
• Allah’ın Sıfatı Olarak Gazap Etme
• Allah’ın Gazabına Uğrayanlar
• Allah’ın Gazabının Tezâhürü: Helâk
• Gazap ve Helâk Konusunda Sünnetullah
• Helâklerin Sebepleri
• Helâk Çeşitleri
• Hangi Toplumlar Helâk Edildi?
GIYBET, ALAY, LAKAB, SÛ-İ ZAN / 513
• Gıybet; Anlam ve Mâhiyeti, Gıybet Denen Yamyamlık
• Alay Denen Çirkinlik
• İstihfaf
• Lakab Takma
• Zan ve Sû-i Zan/Kötü Zan
• Dilin Önemi; Dille Yapılan İntihar ve Cinâyetler
• Kur’ân-ı Kerim’de Gıybet, Alay, Lakab ve Sû-i Zan Kavramları
• Hadis-i Şeriflerde Gıybet, Alay, Lakab ve Sû-i Zan Kavramları
• Alay Denen Zulüm
- 1344 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
GÜNAH / 571
• Günah; Anlam ve Mâhiyeti
• Günah Kavramıyla İlgili Kur’ân-ı Kerim’deki Kelimeler
a- Cünâh, b- İsm, c- Zenb, d- Vizr, e- Habîs, f- Şikak
• Günah Olayı
• Kur’ân-ı Kerim’de Günah Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Günah Kavramı
• Büyük Günahlar
• Küçük Günahlar
• Lemem
• Muhâtaba Göre Günahlar
a- Allah’a Karşı Günahlar,
b- İnsanlara Karşı,
c- İnsanın Kendisine Karşı Günahlar
• Günahın Zıddı; Sevap
• Günahkârlık; Fısk
• Hıristiyanlıkta ve Diğer Dinlerde Günah Anlayışı
• Peygamberlerin Günahsızlığı; İsmet
• Günah Duygusu
• Günahlar ve Günahkârlarla İlgili Sünnetullah/
Allah’ın Değişmez Yasaları
• Günahın Cezâsı ve Günahtan Kurtulma
GÜZEL SÖZ / 629
• Güzel Söz; Anlam ve Mâhiyeti
• Sözlerin En Güzeli Olan Kur’ân-ı Kerim’de Güzel Sözün Önemi
• Hadis-i Şeriflerde Güzel Söz
• Güzel Söz, Allah’a Çağırmaktır
• Dünya ve Âhiret Kapılarını Açan Anahtar; Güzel Söz
• Levhve'l-Hadis; Faydasız, Boş Söz
• Söz Var İş Bitirir, Söz Var Baş Yitirir
• Kur’an’a Göre Söz Söyleme Sanatı
• Büyüleyici Söz; Şiir ve Söz Canbazı Şâir
• Güzel Sözün Özellikleri
• Tarihten Bu Yana Dil - Din İlişkileri Konusunda Bazı Tespitler
• Güzel Söz; Aklı Kullanma Sanatı
GÜZEL VE GÜZELLİK (HUSN-HASENE) / 667
• Husn/Hasene (Güzellik); Anlam ve Mâhiyeti
• Husün ve Kubuh
• Kur’ân-ı Kerim’de Husn/Güzellik Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Güzellik Kavramı
• Güzelliği, Güzel ve Mükemmel Davranışı İfade Eden Kavram; İhsân
• İhsân/Güzellik; İnsanda Toplam Kalite
• Hüsn/Güzellik Kavramına Yakın Anlam Taşıyan Diğer Kavramlar a) Hayır, b) Birr, c) Cemâl, d) Tayyib, e) Sâlih Amel
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1345 -
• Güzelliğin Zıddı Olan Kavramlar:
Seyyie, Kubh, Hubs, Fahşâ, Rics, Ricz, Şer, Necâset
• Güzel Koku
• Hüsn-i Zan; Güzel Değerlendirme ve İyiye Yorma
• İlmü'l-Cemâl/Estetik (Güzellik Bilimi)
• Güzellik Duygusu
• Mücerred Hüsün/Soyut Güzellik
• "Rabbimiz, Bize Dünyada da Hasene Ver;
Âhirette de Hasene Ver!"
• Güzel, Güzellik ve Sanat/Güzellik Sergilemek
• Güzele Bakmak Sevap mı? “Elbette!”
• Muhsinler; Güzel İş Yapan, Güzellik Sergileyenler
• Güzel Bakan, Güzel Görür; Güzel İş Yapan, Daha Güzeline Kavuşur
• Güzel Davranışlarda Bulunanların Mükâfatı
HAC / 723
• Hac; Anlam ve Mâhiyeti
• Haccın Hükmü ve Delilleri
• Haccın Fevrî veya Ömrî Oluşu
• Haccın Şartları
• Haccın Sıhhatinin Şartları
• Haccın Çeşitleri
• Haccın Menâsikı/Hac Fiilleri
• Haccın Vâcipleri
• Hac Nasıl Yapılır? (Hacla İlgili Uygulama Özeti)
• Kur’ân-ı Kerim’de Hac
• Hadis-i Şeriflerde Hac ve Haccın Fazîleti
• Haccın Hikmetleri
• Hac, Sadece Ferdî Bir İbâdet Değil; Ümmetin Yıllık Büyük Kongresidir
HAK-BÂTIL VE HAKKI GİZLEMEK / 761
• HAK
• Hak Kelimesi: Anlam ve Mâhiyeti
• Hak Kelimesinin Kur’an’daki Anlamları
• İslâm Hukukunda Hak Kavramı
• Hak Çeşitleri
• İslâm’da İnsan Hakları
• BÂTIL
• Bâtıl Kelimesi: Anlam ve Mâhiyeti
• Hakkın Karşıtı Olarak Bâtıl
• Fıkıh İlminde Bâtıl
• Hak-Bâtıl
• Tarih Boyunca Hak-Bâtıl Mücâdelesi
• Hakkın Zaferi İçin Fedâkârlık ve Mücâdele
• Hak Verilmez, Alınır
- 1346 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
• HAKKA BÂTILI KARIŞTIRMAK
• İsrâiloğullarının Hakka Bâtılı Karıştırmaları
• Hakka Bâtılın Karıştırılması
• Hakla Bâtılın Koalisyonu: Uzlaşma
• Bâtıla Verilen Tâvizin ve Uzlaşmanın Adı: “Hoşgörü”
• Kur’an’ın Tâviz ve Uzlaşmaya Bakışı
• Ve Birkaç Hadis-i Şerif
• Dileniş Değil; Direniş: Uzlaşma ve Tâvize Yanaşmamak
• Uzlaşma Teklifleri Karşısında Peygamberimiz
• İnsan Niçin Tâviz Verir, Düşmanıyla Uzlaşmaya Girer?
• Tâviz ve Uzlaşmayı Red, Küfre Meydan Okumak ve Ateşten Gömlek Giymektir
• HAKKI KETM ETMEK (GİZLEMEK)
• İlmi Gizlemek
HAMD / 813
• Hamd; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an’da Hamd Kavramı
• Hamd, “Övgü” ve “Şükür” Kelimelerinden Daha Zengin Anlamlıdır
• Hamd Kelimesinin Çağrıştırdıkları
• Hamd, Allah’a Aittir; Çünkü...
• Şükür, Tüm Organlarla ve Özellikle Kalple Yapılır
• Bunca Nimet, Bunca Şikâyet; Hamd etmeyen Bir Toplum Olduk
• Hamd, Hayata Gülümsemektir
• Hamd Bilinciyle Hayata Bakış
• İbâdetlerimiz ve Hamd
• Her Nimetten Sonra, Her Vesileyle Hamd, Sürekli...
• Hamd ve Günümüz İnsanı
• Hamd – İman İlişkisi
• Hamd Şuurunun Müslümana Kazandırdıkları
HARAM - HELÂL / 827
• Haram; Anlam ve Mâhiyeti
• Helâl; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Haram ve Helâl
• Hadis-i Şeriflerde Haram ve Helâl
• Haram-Helâl Konusunda Genel Kurallar/Prensipler
• Yiyecek ve İçeceklerde Haramlar
• İsraf; Helâlı Haram Eden Ölçüsüzlük ve Taşkınlık
• Giyecekler ve Süslenmede Haramlar
• Ev Eşyalarında ve Ev Gereçlerinde Haramlar
• İş, Kazanç, Meslek ve Ticarî İlişkilerde Haramlar
• Kadın-Erkek İlişkileri ve Âile Hayatıyla İlgili Haramlar
• İnanışlar ve Taklit, Hurâfe ve Âdetlerde Haramlar
• Büyü, Gaybı Bilme İddiası ve Benzeri Konularda Haramlar
• Eğlence Hayatı, Oyun, Sporla İlgili Haramlar ve Kumar
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1347 -
• Sosyal İlişkilerde Haramlar
• Gayr-i Müslimlerle ve Hayvanlarla İlgili Haramlar
• Haramdan Temizlenmek; Haramı Elden Çıkarmak, Tevbe ve Helâlleşmek
• Haramın Devlet Eliyle İşlenmesi
• Haramı Helâl ve Helâlı Haram Kılma
• Şüpheli Şeyler
HASTALIK / 913
• Meraz/Hastalık; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Hastalık ve Şifâ Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Hastalık ve Tıbb-ı Nebevî
• Duâ ile Tedâvi; Hasta İçin Duânın Önemi
• Hasta Ziyâreti
• Hastalık ve Hikmetleri
• Allah Niçin Kullarını Bir Yaratmadı?
Kimini Kör, Kimini Topal Veya Sakat Yarattı?
• Şifâ İlâçta mı?
• Hastalık Hükümleri
• İbâdetler Sağlık Kaynağı; İslâm Dışı Hayat da Hastalık Sebebidir
• Esas Büyük Hastalık Mânevî Olandır, Kalbin Hastalığıdır
• Kur’an’da Ruh Sağlığı, Psikolojik Denge ve Huzur
HAYIR - ŞER / 963
• Hayır; Anlam ve Mâhiyeti
• Şer; Anlam ve Mâhiyeti
• İnsanın Hayırla ve Şerle Denenmesi
• Kur’ân-ı Kerim’de Hayır ve Şer
• Hadis-i Şeriflerde Hayır ve Şer
• Her Şeyi Yaratan Allah’tır; Fakat Şer İnsanlardandır
• Merhametli Allah’a Rağmen Dünyada Şerlerin Bulunması
• Hayrın İki Yönü
• Müslümanın Hayatında Hayır ve Şer
• İslâm Düşüncesinde Hayır-Şer
• Şerrin Ehveni Olur mu?
• Ehven-i Şer Mantığı ve Sistem İçi Kabuller
- 1348 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
Beşinci Cilt H-İ Harfi
HAYVANLARDAKİ İBRETLER / 1
• Hayvanlar ve Hayvanlardaki İbretler
• İslâm’ın Hayvanlara Bakışı
• Kur’ân-ı Kerim’de Hayvanlar ve Hayvanlardaki İbretler
• Kur’an’da Dikkatimize Sunulan Bazı Hayvanlar
• Av ve Avcılık
• Eti İçin Hayvan Kesmek
• Hayvan Etlerinden Yiyeceklerin Helâl ve Haramlığı
• Hayvanları Putlaştırıp Onlara Tapmak
• Eski Türkler’de Hayvanlarla İlgili İnançlar
• Arabistan Câhiliyyesinde Hayvanlarla İlgili İnançlar
• Günümüzde Hayvanları Kutsallaştırma
• Batılılara Göre Köpek, Çocuktan Çok Daha Önemli
• İçgüdü mü, İlâhî Program mı?
• Edebiyatta Hayvan; Fabller ve Hayvan Masalları
• Basit Gördüğümüz Hayvanlarda Bile Büyük İbretler Vardır
• Hadis-i Şeriflerde Hayvanlarla İlgili Konular
HELÂK / 127
• Helâk; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an’da Sünnetullah ve Toplumlarla İlgili Sünnetullah Özellikleri
• Helâk Konusunda Sünnetullah
• Helâklerin Sebepleri
• Zulmün Cezâsı
• Helâk Çeşitleri
• Hangi Toplumlar Helâk Edildi?
• Kâfir Toplumların İmtihanı
• Helâk Sırasında Kâfirlerin “İman Ediyorum!” Demesi Fayda Vermez
• Kur’ân-ı Kerim’de Helâk Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Helâk Kavramı
• Gazâb; Helâk Kavramına Yakın Anlamı Olan Bir Cezâ
• Azâb; Helâk Kavramına Yakın Anlamı Olan Diğer Bir Cezâ
• Kavimlerin Helâki
HESAP VE ALLAH’IN HESABA ÇEKMESİ / 227
• Hesap; Anlam ve Mâhiyeti
• Hesap Günü ve Allah’ın Hesaba Çekmesi
• Esmâü’l-Hüsnâ’dan Hasîb; Allah Hesaba Çekendir
• Sorumluluk
• Mes’ûliyet
• Teklif
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1349 -
• Teklif-i Mâ Lâ Yutak/Güç Yetirilemeyecek Emir ve Yasaklar
• Güç-Tâkat
• Hata ve Hataların Örtülmesi
• Kur’ân-ı Kerim’de Hesap, Allah’ın Hesaba Çekmesi ve Sorumluluk
• Hadis-i Şeriflerde Allah’ın Hesaba Çekmesi ve Sorumluluk
• İnsan Bu Mes’ûl...
HEVÂ / 281
• Hevâ; Anlam ve Mâhiyeti
• Hevânın Putlaştırılıp İlâh Haline Getirilmesi
• Kur’ân-ı Kerim’de Hevâ Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Hevâ Kavramı
• Aklın, Hevânın/Kötü Arzuların Güdümüne Girmesi
• Hevânın Siyasî Boyutu; Hevâya Uygun Düzenler
• Hevânın İtikadî (ve Mezhebî?) Boyutu; Ehl-i Ehvâ
• Hevânın Kişisel ve Toplumsal (Ahlâkî) Boyutu; Hevâî İnsanlar Topluluğu
HIRİSTİYANLAR / 311
• Nasârâ ve Hıristiyan; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Hıristiyanlık
• Hıristiyanların İslâm’a Zıt Olan Bazı Temel İnançları
• Hıristiyan Âmentüsü
• Hıristiyanlıkta İbâdet
• Körlerin Kör Kılavuzu Pavlus
• Hz. İsa
• Hıristiyanlara Göre Hz.İsa
• Aslî Günah ve Keffâret İnancı
• Kitab-ı Mukaddes’e Göre Barış ve Savaş Anlayışı
• Hıristiyanlıkla İlgili Temel Kavramlar ve Anlamları
HIRSIZLIK / 351
• Hırsızlık; Anlam ve Mâhiyeti
• Hırsızlığın Cezâsı
• Hadler; Hırsızlık ve Yol Kesme Cezâları
• Kur’ân-ı Kerim’de Hırsızlık Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Hırsızlık Kavramı
• Malı Koruma
• Lukata; Yitik Malı Bulma
• Hırsızlığa Giden Yolun Kapanması ve Müslümanın Mala/Paraya Bakışı
• Rızıktaki Farklılığın Hikmetleri
• Rızık Darlığı İmtihanı Karşısında Müslümanın Tutumu
• Haramdan, Hırsızlıkla Oluşmuş Hakdan Temizlenmek
• Farklı Hırsızlıklara Örnekler
(Dolandırıcılık, Üçkâğıtçılık, Kleptomani, İntihâl, Yol Kesme, Soygun, Zimmet, Rüşvet, Kumar...)
- 1350 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
• Hırsızlık ve Günümüz
• Hırsızlığın Günümüzdeki Bin Bir Çeşidi...
HIZIR (KENDİSİNE İLİM VE
RAHMET VERİLEN KUL) / 435
• Kendisine İlim ve Rahmet Verilen Şahıs: Hızır; Kimliği ve Şahsiyeti
• Tasavvuf ve Halk İnançlarında Hızır
• Kur’ân-ı Kerim’de Kendisine İlim ve Rahmet Verilen Şahıs (Hızır)
• Hadis-i Şeriflerde Hızır
• Mûsâ-Hızır Kıssasından Alınacak Ders ve İbretler
• Hıdrellez
• Âb-ı Hayat
• Hızır ve Bâtıl İnançlar, Hurâfeler
HİCRET / 489
• Hicret; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim'de Hicret Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Hicret Kavramı
• Hayat; İman, Sabır, Hicret ve Cihaddır
• Habeşistan Hicreti
• Hicret Çeşitleri
• Cihada Hazırlık Olan Hicretin Kendisi de Cihaddır
• Hicretin Hükmü
• Hicretle İlgili Genel Tesbitler
• Vatan Anlayışı ve “Ya Sev, Ya Terket!” Dayatması
• Hicret Edenler (Muhâcirler) ve Ecirleri
• Ensâr; Muhâcirleri Kendilerine Tercih Eden Yardımcılar
• Muâhât; Ensâr ile Muhâcirler Arasında Kardeşlik
• Hicrî Takvim
• Tabiatta Gözlenen Hicret
• Hicret Berâettir
• Vuslat İçin Ayrılmanın Destanı: Hicret
HİDÂYET / 551
• Hidâyet; Anlamı ve Mâhiyeti
• Kur’an’da Hidâyet
• Hidâyet, Yön Bulmak; İman Yönü Bulduran Kuvvet
• Hidâyet İsteği ve Hidâyette Devam
• Hidâyet Vermek Sadece Allah’a Ait
• Hidâyet İçin Kulun Çabası Gerekir
• Hidâyette Kulun Rolü
• Hidâyet Türleri
• Cihad ve Tebliğ; Başkasının Hidâyeti İçin Çalışmak
• Hidâyet İçin Gerekli Şartlar, Hidâyete Lâyık Olmak
• Hidâyet Konusunda Sünettullah (Allah'ın Değişmeyen Kanunu)
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1351 -
HİKMET / 575
• Hikmet; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Hikmet Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Hikmet Kavramı
• Hikmetin Önemi
• Hikmetle Çağrı; Dâvetçinin Özelliği
• Hikmetin Gerçek Sahibi; Hakîm Olan Allah
• Hikmet; Sırlar Hazinesi
• Dünya, Çeşitli Hikmetlerin Sergilendiği Bir Hikmet Fuarıdır
• Kaybettiğimiz İçin Kaybolduğumuz Öz Malımız; Hikmet
HİLÂFET - HALİFELİK / 601
• Halife Kelimesinin Anlamı ve Mâhiyeti
• Kur'an'da Halife Kavramı
• Halife’nin Anlam Sahası
• “Yeryüzü” Halifeliği
• “Allah’ın Halifesi” Olur mu?
• Genel Hilâfet/Umumî İstihlâf
• Özel Hilâfet/Hususî İstihlâf
• Devlet ve Toplulukların İstihlâfı/Halife Kılınması
• Bireylerin İstihlâfı/Halife Kılınması
• Halifelik Makamı ve Halifenin Yükümlülükleri
• “Halife”liğin Siyasi Boyutu; İslâm Devlet Başkanı Olarak Halife
• Halifenin Görevleri
• Râşid Halifeler
• Halifeliğin Kaldırılması
• Ardından Ağıt Yakmak İçin Değil; Muhteşem Dönüşünü Hızlandırmak İçin HİLÂFET
HÛD (A.S.) VE ÂD KAVMİ / 629
• Hûd (a.s.); Hayatı ve Tevhid Mücâdelesi
• Âd Kavmi
• Ahkaf
• İrem
• Âd Kavmi ve Kumların Atlantis’i Ubar Kenti
• Kur’ân-ı Kerim’de Hûd (a.s.) ve Âd Kavmi
• Hûd Sûresi
• İbret Alınması İçin Anlatılan Kıssaları Masallaştırma
• Maddî Üstünlük ve Lüks Yaşam Üzerine
• Hûd (a.s.) ve Dâvetinden Almamız Gereken Ders ve Mesajlar
• Âd Kavmi ve Onların İzindeki Günümüzün Âdîleri
HÜKM - HÂKİMİYET / 681
• Hükm ve Hâkimiyet; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Hükm ve Hâkimiyet
• Hâkimiyet/Egemenlik Kayıtsız Şartsız Allah’ındır
• Hâkimiyet Allah’ın Olmayınca
- 1352 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
• Laiklik ve Hâkimiyet
• Demokrasi ve Hâkimiyet
HÜZÜN / ÜZÜNTÜ / 715
• Hüzün; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Hüzün Kavramı
• Psikolojik Açıdan Üzüntü
• İslâm Düşüncesinde Hüzün Kavramı
• Mutluluk ve Üzüntü
• İnsanlığın Derdiyle Dertlenip Hüzünlenmenin Göstergesi: Gözyaşı
• Bencil Kaygılardan Sencil Çözümlere; Mânevî ıstırap ve Çilenin İmanla İlişkisi
• Kur’an’ı Hüzünlenerek Okumak
• İnsana Huzur Değil; Huzursuzluk Veren Hüzün ve Kurtuluş Çaresi
• Hüzün Kokulu Düşünceler
İBÂDET / 739
• İbâdet; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'an'da İbâdet
• İbâdetle ilgili Bazı Âyetler
• İbâdet; Kalıp ve Kalbin, Tüm Organların Allah'a Yönelmesidir
• İbâdet, Fıtrattır
• İbâdet, Hayatın Tüm Alanlarını Kuşatır
• Allah'a İbâdet
• Namaz, Tüm İbâdetler İçin Prototiptir
• Allah'tan Başkasına İbâdet
• Putlara, Heykellere İbâdet
• Tâğuta İbâdet
• Bilginlere ve Din Adamlarına İbâdet
• Şeytana ve Cinlere İbâdet
İBRÂHÎM (a.s.) / 771
• “İbrâhîm”; Kelime Anlamı Ve Hz. İbrâhim'in Kimliği
• İbrâhim’in (a.s.) Hayatı ve Tevhid Mücâdelesi
• Kur’ân-ı Kerim’de İbrâhim (a.s.)
• Hadis-i Şeriflerde İbrâhim (a.s.)
• Hz. İbrâhim’in Çevresi: Putlar ve Putperestler
• Put ve Putlaştırma
• Put Kıran İbrâhim (a.s)
• Her Nemrud’a Bir İbrâhim
• İbrâhim (a.s.) ve Hicret
• İbrâhim’in (a.s.) Sınavları
• İmam/Önder İbrâhim (a.s.)
• İbrâhim Milleti; Haniflik
• İbrâhim’in (a.s) Duâları
• İbrâhim (a.s.) ile İlgili Âyetlerden Bazı Tesbitler
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1353 -
• İbrâhimî Duruş
• "O'nda Güzel Örnekler Vardır"
İÇKİ VE KUMAR / 827
• Hamr/İçki; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim'de İçkinin Haramlığı ve Yasaklanma Aşaması
• Hadis-i Şeriflerde İçki
• Tarih Boyunca İçki
• İçkinin Zararları
• Uyuşturucu Maddeler
• Yiyecek ve İçeceklerde İslâmî Esaslar
• Akıl Emniyeti
• Sarhoşluk
• Hadd-i Şürb; İçki İçme Cezâsı
• Meysir/Kumar; Anlam ve Mâhiyeti
• Kumarın Zararları
• Kur'ân-ı Kerim'de Meysir/Kumar
• Hadis-i Şeriflerde Kumar
• Haramın Devlet Eliyle İşlenmesi
• Ve... Günümüz
İFTİRÂ / 895
• İftirâ; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de İftirâ Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde İftira Kavramı
• İftirânın En Çirkini: Allah’a ve Dine İftirâ
• Cehennemlik İftira: Uydurma Hadisler
• Uydurma Hadislere Örnekler
• Âişe Anamıza Atılan Çirkin İftira: İfk Olayı
• Kazf: Nâmuslu Bir Kimseye Zinâ İftirası
• Lian: Eşler Arası Güvensizliğin Bedeli ve İftiraya Set Çekme
• Tefsirlerden İktibaslar
• Günümüz ve İftirâ
İHLÂS / 963
• İhlâs; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de İhlâs Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde İhlâs Kavramı
• İbâdetlerde İhlâs
• İhlâsın Zıddı; Riyâ
• Rızâ ve Allah'ın Râzı Olması
• İhlâs ve Riyânın Kabı; Amel
• İhlâsın Terazisi; Niyet
• Niyet Terbiyesi
- 1354 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
İHSÂN - MUHSİN / 999
• İhsân; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de İhsân Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde İhsân Kavramı
• İhsanın Önemi
• Muhsinler; İhsan Sahibi Olanlar
• Husn Kelimesi ve Türevleri
• İhsân; Güzelliktir, Güzellik Sergilemektir
• İhsân Kimlere Yapılır?
• İhsân Tanımına Giren Davranışlar
• Muhsinlerin Özellikleri
• İhsân Sahiplerinin Mükâfatı
İHTİLÂF / 1019
• İhtilâf; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim'de İhtilâf Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde İhtilaf Kavramı
• İhtilâflara Yaklaşım
• Kur’an’ın Işığında İhtilâfları Çözüm Tarzı
• Tefrika; İhtilâfın Şiddetle Haram Olan Şekli
• Cemaat; Gayrı Meşrû İhtilâfların Olmadığı Topluluk
• Vahdet; Özlenen Birlik ve Bütünlük
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1355 -
Altıncı Cilt İ-K Harfi
İKRÂH / DİNDE ZORLAMA / 1
• İkrâh; Anlam ve Mâhiyeti
• İnanç Özgürlüğü ve Dinde Zorlama
• Eğitim ve Âile Hayatında Zorlama
• Cihad ve İkrâh/Zorlama
• İslâm Cezâ Hukukunda Temel Cezâlar; Hadler
• Kur’ân-ı Kerim’de Dinde İkrâhın Olmadığı ve İnanç Özgürlüğü
• Konu ile İlgili Birkaç Hadis-i Şerif
• İslâm’a Dâvet Zorbalıkla Yapılmaz
• Tefsirlerden İktibaslar
İLİM / 41
• İlim Kelimesi: Anlam ve Mâhiyeti
• Bilgi Kaynakları ve Vahy
• İlim ve İslâm
• Allah'ın Âdem (a.s.)'e İsimleri Öğretmesi
• Hadislerde İlim
• Allah'ın Sıfatı Olarak İlim
• Günümüz ve İlim Kavramının Tahrifi
• “Bilim” ile “İlim” Aynı Şey mi?
• İlim, İslâmîyet’tir
• İlmin Sınırları
• İlim, Ancak Amel Etmek İçin Öğrenilmelidir
• İlmi Gizlemek
• Kur’an’da Temel Eğitim Kavramları; Rab, Fıtrat ve İlim
• Gerçek Eğitim Yuvası Ev, Esas Öğretmen de Anne ve Babadır
İMAM / 93
• İmam; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de İmam Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde İmam Kavramı
• İmâmet-i Kübrâ
• İmâmet Sisteminin Temel Özellikleri
• İmâmetin Önemi
• İzinden Gidilen Önderler; Takvâ İmamları ve Küfür İmamları
• Zâlim ve Fâsığın İmameti
• Zâlim ve Fâsık İmama Karşı Kıyam Hakkı
• Cemaat/Teşkilât İmamlığı
• Namaz İmamlığı
- 1356 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
İMAN / 129
• İman; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an’da İman
• İmanın Artması Eksilmesi
• İmanın Gerektirdikleri
• İman ve İslâm
• İman ve Amel
• İnsan Niçin İman Eder?
İmanın Sebep ve Sonuçları (İmanla İlgili Sünnetullah)
• Yeniden İmana
• Ey İman Edenler İman Edin
• İmanı Bozan Haller
• Bâtıla İman
İMTİHAN / BELÂ / 173
• Belâ; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Belâ-İmtihan
• Hadis-i Şeriflerde Belâ-İmtihan
• Peygamberlerin Denenmesi
• Tüm İnsanların ve Mü’minlerin Sınanması
• Kâfir Toplumların İmtihanı
• Müslüman Cemaatin İmtihanı
• Ni’met veya Külfetle Deneme
• Mal ve Evlâtla İmtihan
• Fitne; Anlam ve Mâhiyeti
• İmtihan Bilinci
• Kullarını İmtihan Konusunda Tasarruf Yalnız Allah’ındır
• Belâ/İmtihan Hakkında Temel Prensipler
İNCİL / 201
• İncil; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim'de İncil Kavramı
• Dört İncil; Yazılışı ve Elde Mevcut En Eski Nüshaları
• Dört İncilin Muhtevâsı
• Kilise Tarafından Sahte (Apokrif) Sayılan İnciller ve Barnaba İncili
• Kur’ân’a Göre Hıristiyanların İslâm’a Zıt Olan Bazı Temel İnançları
• Muharref İncillerin Karanlık Yüzleri
• Muharref İncillerdeki Yüzlerce Çelişkiye Örnekler
• Muharref İncillere Göre Barış ve Savaş Anlayışı
• Muharref İncillere Göre Hz. İsa’nın Kölelik Anlayışı
• Muharref İncillere Göre Hz. İsa’da Irk Ayrımı
• Muharref İncillere Göre Hadım Olmak ve Evlenmenin Güzel Görülmemesi
• Muharref İncillere Göre Kadın Hakları ve Boşanma
• Ana-Babaya Buğz
• Servet Düşmanlığı ve Tembellik
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1357 -
• Muharref İncillerde Sömürü ve Faiz Anlayışı
• Muharref İncillere Göre Hz. İsa’nın Suyu Şaraba Çevirmesi
• Bir İslâm Peygamberi; Hz. İsa
• İncillere ve Hıristiyanlara Göre Hz. İsa
• İncillere Göre Hz. İsa’nın Beşerî Yönleri
• Körlerin Kör Kılavuzu Pavlus
• Hıristiyanlıkta Aslî Günah ve Bunun Keffâreti İçin Oğul’un Çarmıha Gerilmesi Anlayışı
• Tefsirlerden İktibaslar
• İncil ve Hıristiyanlıkla İlgili Bazı Kavramlar
İNFAK / 305
• İnfak; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'an'da İnfak
• Hadislerde İnfak
• Allah'ın Verdiği Her Nimetin İnfakı Vardır
• Malla Yapılan İnfak
• İlimden Yapılan İnfak
• Mutluluktan Yapılan İnfak
• Sağlıktan yapılan İnfak
• Gençlikten Yapılan İnfak
• Güzel Sözle Yapılan İnfak
• Güler Yüzle Yapılan İnfak
• İnfakın Fayda ve Hikmetleri
İNSAN - NÂS / 323
• Nâs ve İnsan Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
• İnsanın İki Yönü
• İnsanın Bazı Temel Özellikleri
• Kur’ân-ı Kerim’de İnsan
a-) İnsanın olumlu özellikleri
b-) İnsanın olumsuz özellikleri
• İnsan İle Diğer Canlılar Arasındaki Farklar
• İnsanın Menşei (Oluşumu) Meselesi
• Kur’an’da İnsanın Yaratılması ve Halifeliği
• İnsanın Yaratılışı
• İnsanın Yaratılış Gayesi
• İnsanın Konumu ve Görevi
• İnsan Ölünce Ne Olacak?
• Akide Yönünden İnsanlar
• İnsanın değer ve üstünlüğü
• Haklar, Görevleri; Nimetler de Sorumlulukları Doğurur
İNZÂR / 344
• İnzâr; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'an'da İnzâr Kavramı
• Mü'minlerin Uyarılması
- 1358 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
• Uyarının Fayda Etmediği Kâfirler
• Çağdaş Davetçi/Uyarıcının, İnzarın Fayda Edip Etmediğiyle İlgili Konum Tespiti
• Bütün Toplumlar Peygamber Aracılığıyla Uyarılmıştır
• Elçi Gönderilmeyen, Uyarı Yapılmayan Toplumlar Helâk Edilmezler
• Toplumun Önderleri Toplumdan Sorumludur
İRTİDÂD / 357
• İrtidâd; Anlam ve Mâhiyeti
• Mürted
• Fıkhî İctihadlara Göre Mürtedin Cezası
• Ridde Savaşları
• Kur'ân-ı Kerim'de İrtidâd Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde İrtidâd Kavramı
• Mürtede Verilecek Dünyevî Cezânın Tahlili
• İrtidadın Dünyevî Cezası Yoktur Diyenlerin Delilleri
• Gizli İrtidâd
• Şirkin Çağdaş Yansımaları; Özendirilen ve Dayatılan Mürtedlik
• Müşrik ve Mürtedlerle Mücâdele
• Şirk, Küfür ve İrtidaddan Korunma Yolları
• İrtidâd, İrticâ/Gericilik Demektir; Mürted de Mürtecî/Gerici
İSA (a.s.) / 423
• Hz. İsa; Hayatı, Tebliği ve Tevhid Mücâdelesi
• Kur’an-ı Kerim’de Hz. İsa
• Hıristiyanlara Göre Hz. İsa
• İncillere Göre Hz. İsa’nın Beşerî Yönleri
• Hz. İsa’nın Babasız Doğma Mûcizesi
• Hz. İsa’nın Ref’i ve Nüzûlü Meselesi
• Mehdî
• Deccal
İSLÂM / 462
• İslâm; Anlam ve Mâhiyeti
• İslâm’ın Gayesi
• İslâm’ın Hükümleri
• İslâm’ın Genel Özellikleri
• İslâm’ın Eski Şeriatlerle İlişkisi
• Kur’ân-ı Kerim’de İslâm Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde İslâm Kavramı
• İslâm’ın Rükûnları (Temelleri)
• Din Olarak İslâm
• İslâm'a İnanıp Teslim Olan Kimse; Müslim/Müsliman
• İslâm’a Teslim Olmanın Boyutları
• İslâm’ın Tebliği
• İslâm’ı Hayata Hâkim Kılmak
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1359 -
İSRÂF / 485
• İsrâf; Anlam ve Mâhiyeti
• Müsrif; İsrafçı, Savurgan
• Cimrilik; İsrâfın Zıddı Olan Aşırılık
• İktisad; Harcamada Orta Yol
• Cömertlik; Allah’ın Verdiğini Allah Yolunda Sarfetmek
• Saçıp Savuranlar Şeytanın Kardeşleridir
• Kur’ân-ı Kerim’de isrâf Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde İsrâf Kavramı
• Reklâm; İsrâfı Emreden Şeytânî İllüzyon
• Kapitalizm; Tüketimi ve İsrâfı Dayatan Rejim
• Mal; Dünya Varlığı
• Rızıktaki Farklılığın Hikmetleri
• Rızık Genişliği İmtihanı Karşısında Müslümanın Tutumu
• İnfak; İsrafın Alternatifi
• İnfakın Fayda ve Hikmetleri
• Mal Yığma
• Yeme-İçmede İsraf
• Tefsirlerden İktibaslar
• Tüketim Çılgınlığı ve İnsanımız
• Dünyaya, İsrafla Harcamak İçin Değil; Âhirete Azık Postalamaya Geldik!
İSRÂ VE MÎRAC / 561
• İsrâ; Anlam ve Mâhiyeti
• Mîrac; Anlam ve Mâhiyeti
• İsrâ Âyetinin Tefsiri
• Adım Adım İsrâ ve Mirac Olayı
• Sidre'de Allah'ın Tecellisi
(Rasûlullah Gerçekten Allah'ı Gördü mü?)
• Kur’ân-ı Kerim’de İsrâ ve Mirac
• Hadis-i Şeriflerde İsrâ ve Mîrac
• İsrâ ve Miracın Hükmü
• İsrâ ve Mirac Kaç Defa Olmuştur?
• İsrâ ve Mi'rac Olayı Bize Neleri Öğretiyor?
• İsrâ ve Mirac, Rûh ile mi, yoksa Beden ve Ruh Birlikte mi Olmuştur?
• Mirac Aklen Mümkündür
• İsrâ ve Mirac Olayına Farklı Yaklaşımlar
(S. Ateş, Hamidullah, M. Esed)
• İsrâ ve Mîrâcın Düşündürdükleri
• Tefsirlerden İktibaslar
İSTİÂZE / 669
• İstiâze; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an ve İstiâze
• Şeytandan Kurtuluş, Allah'a Sığınmakla Sağlanır
- 1360 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
• Sığınan, Kendisine Sığınılan ve Kendisinden Sığınılan
• Şeytanın İbâdet Edenlere Vesvesesi ve Şeytanı Kaçıran Şey
• Günümüzde İstiâze Anlayışı
• Allah'a Sığınma Tarzı Nasıl Olmalı?
• İstiâze Şuurunun Bize Kazandıracağı Anlayış ve Davranışlar
İSTİKBÂR - MÜSTEKBİR / 683
• İstikbâr; Anlam ve Mâhiyeti
• Istikbâr Duygusu
• Müstekbir
• Müstekbirlerin İlki İblistir
• Müstekbir Tipler
• Müstaz’af
• Müstekbir ve Müstez’af Ilişkisi
• Müstaz’af İnsan Grupları
• Müstekbirliğin Sonucu: Dünyevî ve Uhrevî Azap
• İstikbârın Sembol Tipleri (Müstekbirlerin Duayenleri)
• İstikbâra Kapılmayanlar: Melekler, İnsan Dışındaki Canlılar ve Mü’minler
İSTİŞÂRE / ŞÛRÂ / DANIŞMA / 703
• Şûrâ/İstişâre; Anlam ve Mâhiyeti
• İstişârenin Fazileti
• Kur’ân-ı Kerim’de Şûrâ/İstişâre
• Rasûlullah’ın Sünnetinde İstişâre ve Konuyla İlgili Hadis-i Şerifler
• İslâm'da Kadınlarla İstişâre
• İstişârenin Önemi
• İstihâre; İstişâreden Sonra Yapılması Gereken Duâ
• İstihârenin Yozlaştırılıp Rüya Falına Dönüştürülmesi
• Tefsirlerden İktibaslar
İSYAN - İTAAT / 749
• İsyan; Anlam ve Mâhiyeti
• İsyanın İki Yönü
• Ma’siyet Ne Demektir?
• İtaat; Anlam ve Mâhiyeti
• Tâat Ne Demektir?
• Kur’ân-ı Kerim’de İtaat ve İsyan Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde İtaat ve İsyan
• İtaat Edilmesi Gereken Kimseler
• İtaat Edilmesi Yasak Olan Kimseler
• Küfürde Önderler ve Onların İzinden Giden Uyduları
• İtaat ve İsyan Yoluyla Düşülen Şirk
• Allah’a İtaat ve İsyanın Boyutları
• Bütün Evren Allah’a İtaat Etmektedir
• Nerdesin Ey Güzel İsyan?
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1361 -
İ’TİKÂF / 783
• İtikâf; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim'de İtikâf Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde İtikâf
• İ’tikâfın Amacı
• İ’tikâfın Hükmü: Vâcip İ’tikâf, Sünnet İ’tikâf
• İ’tikâfın Vakti ve Müddeti
• İ’tikâfa Giriş ve Çıkış
• İ’tikâf Yapılan Yer
• İ'tikâfın Âdâbı
• İ'tikâfı Bozan Hâl ve Hareketler
• İ’tikâfın Faydaları
• İ’tikâfın İnsana Kazandırdıkları/Hikmetleri
• İ'tikâf, Bir Kutlu Arınış; İnzivâ, Bir Görevden Kaçıştır
İZZET – ZİLLET / 815
• İzzet; Anlam ve Mâhiyeti
• İzzet-i Nefs
• Esmâu’l-Hüsnâdan el-Azîz, el-Muızz ve el-Müzill İsimleri
• Kur’ân-ı Kerim’de İzzet ve Zillet Kavramı
• Azizler ve Zeliller
• Allah'ın İzzeti ile İzzetlenmek
• İzzeti Yanlış Yerde Aramak
YUMUŞAKLIK, KİBARLIK VE
KABALIK, KATI YÜREKLİLİK / 845
• Leyn; Anlam ve Mâhiyeti
• Sözün Güzelliği, Tatlı Dille Allah’a Dâvettedir
• Kur’ân-ı Kerim’de Yumuşaklık, Nezâket ve Tatlı Söz
• Hadis-i Şeriflerde Yumuşak Usûl ve Üslûp Konusu
• Hılm (Hilim); Yumuşak Huylu Olmak
• Halîm; Allah’ın Güzel İsimlerinden Biri
• Yumuşaklık ve Kibarlığın Zıddı; Gazap ve Öfke
• İslâm Ahlâkı Açısından Öfke
• Ya Susun Ya da Susmaktan Daha Güzel, Daha Tatlı Şeyler Söyleyin!
• Kalp/Gönül ve Kalbin Halleri
• Kalbin Katılaşıp Hastalanması ve Mühürlenmesi
• Katı Yürek (Ğalîz ve Kasvet İçindeki Kalp)
• Tefsirlerden İktibaslar
KADIN / 899
• Kadın; Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim'de Kadın Konusu
• Hadis-i Şeriflerde Kadın
• Câhilî Düşünce ve Diğer Dinlerde Kadın
- 1362 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
• İslâm'da Kadın
• Aile Hayatında Kadın
• Kadının Örtüsü/Tesettür ve Hicab
• Yozlaşan Geleneksel Tavır
• Toplumsal Hayatta Müslüman Kadın
• Müslüman Kadının Toplumsal Hayata Katılma Âdâbı
• Haremlik-Selâmlık; İhtiyattan Bid’ate
• İslâmî Harekette Kadın
• Kadın-Erkek Eşitliği mi, Adâlet, Uyum
ve Birbirini Tamamlama mı?
• Erkeğin Yöneticiliği ve Dövme Yetkisi
KALP / GÖNÜL / 977
• Kalp; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'an'da Kalp
• Kur'an'da Kalbin Halleri
• Kalbin Hastalığı ve Mühürlenmesi
• Kalbin Mühürlenmesi Sebep Değil; Sonuçtur
• Kur’an’da Kalp, Kulak ve Gözün Konumu
KARDEŞLİK / 996
• Uhuvvet/Kardeşlik; Anlam ve Mâhiyeti
• İslâm Hukukunda Nesep Yönüyle Kardeşlik Hukuku
• İslâm ve İnsan Kardeşliği
• Tasavvufta Kardeşlik (İhvân) Anlayışı
• Radâ; Sütkardeşliği ve Süt Akrabalığı
• Kan Kardeşliği ve And İçme
• Muâhât; Ensâr ile Muhâcirler Arasında Kardeşlik
• Günümüzde Müslüman Bireyler ve Cemaatler Arasında Kardeşlik
• Selâm; Kardeşliğin Göstergesi
• Îsâr; Kardeşini Kendine Tercih Edecek Özveri
• Kur’ân-ı Kerîm’de Kardeşlik Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Kardeşlik Kavramı
• Uhuvvet/Kardeşlik ve Görevlerimiz
•
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1363 -
Yedinci Cilt K-L-M Harfi
KARZ-I HASEN /
ALLAH İÇİN GÜZEL BORÇ VERME / 1
• Karz; Anlam ve Mâhiyeti
• Karz-ı Hasen; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Karz-ı Hasen
• Hadis-i Şeriflerde Karz-ı Hasen
• Borç ve Borç Vermeyle İlgili Hükümler
• Borcun Yazılması
• Borç Senedi
• Borçlarda Enflasyon
• Vâde Farkı
• Borcu Dövize Çevirme
• İslâm Dışı Ekonomik Hayat ve Karz-ı Hasen
• Borç Konusu ve İnsanımız
• Karz-ı Hasenin Fazîleti
• Borçlanmaktan Sakınmak İslâmî Görevimizdir
• İnfakın, Allah İçin Borç Vermenin Fayda ve Hikmetleri
KISAS / 67
• Kısas; Anlam ve Mâhiyeti
• Kısasın Hikmetleri
• Kur’an’ın İcaz Örneklerinden Biri: “Kısasta Hayat Vardır!”
• Kısastaki Adâlet; Cinâyetlerin Önüne Ancak Kısasla Geçilir
• Kısasın Tarihçesi; Diğer Din ve İdeolojilerde Kısas
• İslâm Hukukuna Göre Adam Öldürme ve Cezası
• Kısasın Uygulanabilme Şartları
• Kur'ân-ı Kerim'de Kısas Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Kısas Kavramı
• Diyet ve Kasâme
• Kur’ân-ı Kerim’de Cinâyet Suçu
• Hadis-i Şeriflerde Cinâyet
• Cinâyet; Büyük Zulüm
• Cana Kıymanın Uhrevî Sorumluluğu
KISSA / 95
• Kıssa; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an Kıssaları
• Tebliğ Sürecinde Kur’an Kıssaları
• Kur’ân-ı Kerim’de Anlatılan Kıssaların Hikmetleri
• Kur’an Kıssalarında Sünnetullah (Değişmeyen İlâhî Yasalar)
• Kur’an’da Kıssalar Yoluyla Verilen Mesaj
• Kur’ân-ı Kerim’deki Bazı Kıssaların Tekrarı
• Kur’ân-ı Kerim’de Kıssa Kavramı
- 1364 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
• Tefsirlerden İktibaslar
• Hadis-i Şeriflerde Kıssa Kavramı
• Hadis-i Şeriflerdeki Kıssalara Örnekler
• Kıssacılık ve Kıssacılar
KIYÂMET / 149
• Kıyâmet; Anlam ve Mâhiyeti
• “Kıyâmet”in Diğer İsimleri
• Kıyâmet Alâmetleri
• Sûr; Kıyâmetin ve Haşrin Başlangıcı
• İsrâfil (a.s.); Allah’ın Emriyle Kıyâmeti Başlatacak Melek
• Ba’s ve Ba’sı İnkâr
• Ba’su Ba’de’l-Mevt
• el-Bâis; Yeniden Dirilten Allah
• Haşr ve Neşr
• Haşr-ı Cismânî
• Mahşer
• Sırat ve Sırat Köprüsü
• Havz-ı Kevser
• Hesap ve Hesap Günü
• Esmâü’l-Hüsnâ’dan Hasîb; Allah Hesaba Çekendir
• Mizan
• Duhân; Kıyâmet Alâmetlerinden Biri
• Dâbbetü’l-Arz
• Deccal
• Mehdi
• Sahte Peygamberlik ve Hz. İsa’nın Nüzûlü
• Siz de mi Hâlâ Kıyâmetin Kopmadığını Sanıyorsunuz?
• Kur’ân-ı Kerîm’de Kıyâmet
• Hadis-i Şeriflerde Kıyâmet ve Kıyâmet Alâmetleri
• Kıyâmet ve Âhiret Şuuru
• Yaratılışa İnanan, Yeniden Yaratılmaya da İman Eder
• Kıyâmet ve Âhiret Anlayışı, Bizi Dirilişe Ulaştırır/Ulaştırmalıdır
• Her An Yaşadığımız Kıyâmet: Gündüz Yaşıyor, Gece Ölüyor, Sabah Diriliyoruz
• Ölüm; Gurbetten Vuslata Hicret
• Kıyâmetin ve Ölümün Düşündürdükleri
KOLAYLIK / YÜSR / 263
• Yüsrr/Kolaylık; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim'de Kolaylık-Zorluk Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Kolaylık-Zorluk Kavramı
• İslâm; Basitlik Değildir Ama Kolaylıktır!
• Müslümanca Yaşayış Güzel ve Kolay; Gayri İslâmî Hayat Çirkin ve Zor Bir Yaşamdır
• Her Zorluğun İçine Dürülen Kolaylık
• Geleneksel Din Anlayışı ve Yozlaşmasının Sonucu: Dinin Zorlaştırılması
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1365 -
• Kolaylığın Sınırı; İlâhî Ölçü ve Hevâ
• İslâm’ı Yaşamayanlara Cezâ: Hayatın Zorlaşması
KORKU / 305
• Havf; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Korku Kavramı
• Kur’an’da Korku Anlamındaki Kelimeler
• Hadis-i Şeriflerde Korku Kavramı
• Korku Denen Reaksiyon
• Korku Çeşitleri
• Korkaklık
• Korku Namazı
• Selefin Havf/Korku Anlayışı
• İnsan Psikolojisini Dengeleyen İki Unsur: Korku ve Ümit
• Korku-Ümit Terazisinde Ağır Basan Taraf Korku Olmalıdır
• Stresin İlâcı, Allah Korkusudur
• Korkmak Ayrı, Takıyye Yapmak Ayrı Şeydir
• Korku-İman İlişkisi; İmanları Tartan Terazi: Korku
KÖLELİK VE CÂRİYELİK / 339
• Abd/Köle; Anlam ve Mâhiyeti
• Köleliğin Tarihî Seyri
• Köleliğin Kaynakları
• Kur'ân-ı Kerim'de Köle ve Kölelik
• Hadis-i Şeriflerde Kölelik
• Kölenin Hukukî Statüsü
• Fıkhî Hükümlere Göre Câriyelerden Cinsî Yönde Yararlanma Şartları
• Kölelik Mantığı ve Naklî-Aklî Değerlerle Çatışması
• Câriyelik ve Câriyeler
• Câriyelerin Avret Yeri; Dine Bundan Büyük İftira Olamaz: "Örtünmelerini Din Yasaklıyor!"
• Köle Âzâd Etme ve Önemi
• Kölelikle İlgili Bazı Kelime ve Terimler
• Kölelik Çok Önceleri Kalkmış Olmalı Değil miydi?
• Kölelik Gerçekten Kalktı mı? Modern Kölelik ve Özgürlük Üzerine Düşünceler
KUR’AN / 407
• Kitab; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an; Anlam ve Mâhiyeti
• Zalike'l- Kitab (Bu Kitap) Ne Demektir?
• Kur’an Hakkında Kısa Bilgi
• Kur’an Konuları
• Kur’an’da Kur’an
• Bu Kitab'ı Kim Göndermiştir?
• Bu Kitap Niçin Gönderilmiştir?
- 1366 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
• Bu Kitap Neyi Anlatmaktadır?
• Kur’ân-ı Kerim Hakkında Bilgi
• Gerçek Anlamda Çağ Kapatıp Çağ Açan Sadece Kur’an’dır
• Bu Kitabı Nasıl Okumalı, Ona Nasıl Yönelmeliyiz?
KUR'AN'IN İ'CÂZI / 457
• İ'câz ve Mu'cize Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
• İ'câzu'l-Kur'an Ne Demektir?
• Kur’ân-ı Kerim'in Mûcize Oluşunun Delilleri:
a- Kur’ân-ı Kerim'in Hârikulâde Oluşu
b- Kur'an'ın, Karşı Çıkan Muhaliflerine Meydan Okuması
c- Bir Benzerinin Getirilememesi
• Kureyş İleri Gelenleri Gizlice Kur'an Dinliyor
• Kur'an ile Diğer Peygamberlerin Mûcizeleri Arasındaki Fark
• Kur'an'ın İ'câz Yönleri:
a- Kur'an'ın Nazmı ve Te'lifi
b-Kur'an'ın Fesâhat ve Belâğatı (Anlatım ve İfade Güzelliği)
• Gaybî İ'câzı:
a- Kur'an'ın Gelecekten Haber Vermesi
b- Geçmiş Toplumlardan Haber Vermesi
c- Bütün İnsanların İhtiyacını Karşılayacak Esaslar İhtiva Etmesi
d- Kur'an'ın, Hz. Peygamber'in Her Arzusuna Uygun Olarak Nâzil Olmaması
• Kur'an'ın İlmî İ'câzı
KÜFÜR, KÂFİR VE TEKFİR / 479
• Küfür; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'an'da Küfür Kavramı (Nankörlük ve İnkâr)
• Küfrün Anatomisi
• Kâfirin Kalbi
• Küfrün Sebepleri
• Müslüman-Kâfir İlişkisi
• Kâfirlerle İlişki Çeşitleri; Savaş ve Barış
• Kâfir Akrabalarla İlişki
• Elfâz-ı Küfür
• Ef’âl-i Küfür
• Tekfir ve Büyük Günah İşleyenin İtikadî Durumu
• Haksız Tekfir; Bir Müslümanı Küfre Nispet Etme
• İtidâl/Denge
• Dinde aşırılık
• Tekfircilik Hastalığı
• Tekfir Konusunda Âyet ve Hadisler
• Tekfir Konusunda Kurallar
• Tekfire Engel olan Mâniler
• Tekfir Konusunda Yetkili Mercî
• Mü’minlerin İnsanlar Hakkındaki Kanaati
• Küfrün Kısımları; Büyük ve Küçük Küfür
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1367 -
• Haksız Tekfirin Tehlikesi
• Küfürden Korunma Yolları
LÂNET / 589
• Lânet; Anlam ve Mâhiyeti
• Rasûlullah, Lânet Edici Değil; Rahmet Peygamberiydi
• Lâneti Yasaklayan Hadis-i Şerifler
• Kur’an-ı Kerim’de Lânet:
Lânetlenen Zümreler ve Özellikler
• Hadis-i Şeriflerde Lânet Edilenler
LÛT(A.S.) VE HOMOSEKSÜEL KAVMİ / 603
• Lût (a.s.); Hayatı; Tevhid ve Ahlâk Mücâdelesi
• Tevrat’a Göre Hz. Lût
• Tasavvuf Edebiyatı ve Türk Edebiyatında Hz. Lût ve Livâta
• Lût Kavmi ve Altı Üstüne Getirilen Şehir
• Livâta/Homoseksüellik
• Kur’ân-ı Kerim’de Lût (a.s.) ve Homoseksüel Kavmi
• Hadis-i Şeriflerde Livâta ve Erkeğin Kadına Benzemesi
• Lût Gölü
• Cinsellik Bunalımı ve Hz. Lût
• Lût Kavmi ve Almamız Gereken Dersler, Mesajlar
• Lût Kavmi ve Günümüz
• Tefsirlerden İktibaslar
MAL-MÜLK VE MÂLİK / 659
• Mal; Anlam ve Mâhiyeti
• Malı Koruma
• Mülk ve Mülkiyet; Anlam ve Mâhiyeti
• Mülk Arâzi
• Mal-Mülk Allah'ındır
• Kur’ân-ı Kerim’de Mal-Mülk ve Mâlik Kavramları
• Hadis-i Şeriflerde Mal-Mülk ve Mâlik Kavramları
• Esmâu’l-Hüsnâ’dan El-Melik, Mâlikü’l Mülk, Mâlik-i Yevmi’d-Dîn İsmi
• Mülk ve Melekût; Eşyanın İki Yüzü
• Mal Yığma
• Para ve Mal Kazanma Yolları; İslâm Ekonomisinin Genel Prensipleri
• Dünya Hayatı, Dünya Malı ve Varlığı Sizi Aldatmasın!
• Tefsirlerden İktibaslar
MESH
(“AŞAĞILIK MAYMUNLAR OLUN!”) / 759
• Mesh; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Mesh Kavramı
- 1368 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
• Tarihten Günümüze; Efsâne ve Destanlara Kadar Mesh’in Yansıması
• Maymun Soyu, İnsandan mı Oluşmuştur?
• İnsandan Maymuna; Maymundan İnsana Değil!
• İğrenç Bir İddia: İnsanın Maymundan Türemesi
• Maymunlaşmak ve İslâmî Kişilik
• Maymunlaşmanın Bir Göstergesi: Taklitçilik
• Maymunlaşmanın, Taklidin Uzantısı: Bâtıllara Benzemek
• Maymunlaşma Sebebi: Hîle-i Şer’iyye Denilen “Hîle-i Şerriyye”
MEKR / TUZAK / 783
• Mekr; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Mekr Kavramı
• Mekr Kavramına Benzeyen Diğer Kelimeler: Hile Hud’a, Keyd, Mihâl, Tedlîs, Tağrîr, Ğaşş, Hılâbe
• Hîle-i Şer’iyye mi, Hile-i Şerriyye mi?
• Hilekâr, Hilekârlık
• Mekr’in Allah’a Nisbet Edildiği Halde Mü’mine Nisbet Edilmemesi
• Mü’minler Niye Mekr Edemezler?
• Tefsirlerden İktibaslar
MELEK / 815
• Melek; Tanımı ve Mâhiyeti
• Meleklerin Mâhiyetleriyle İlgili Kur'an'daki Tasvirler
• Meleklerin Özellikleri
• Meleklerin Görevleri
• Meleklerin Sayıları ve Çeşitleri
• Melekler İnsanlardan Daha Faziletli midirler?
• Gayba ve Meleklere İman
• Melek İnancının Etkileri
• Melekler Hakkında Tashih Edilmesi Gereken Bazı Yaklaşım ve Bâtıl İnançlar
HZ. MERYEM (R.A.) / 833
• Hz. Meryem; Hayatı ve Şahsiyeti
• Meryem Sûresi
• Kur’ân-ı Kerim’de Meryem (a.s.)
• Hadis-i Şeriflerde Meryem (a.s.)
• Adayış; Vakıf İnsan Meryem
• Hz. Meryem; Putlaştırma ve İftirâya, Hakarete Uğrama İmtihanı Arasında Örnek Bir Şahsiyet
• Hz. İsa’nın Babasız Doğma Mûcizesi
• Tefsirlerden İktibaslar
MESCİD / 871
• Mescid; Anlam ve Mâhiyeti
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1369 -
• Kur'ân-ı Kerim'de Mescid Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Mescid Kavramı
• Mescidin/Câminin Fonksiyonları
• Câmilerin İdâresi ve Görevlileri
• Mescidlere Ait Hükümler
• Kıble, Mihrâb, Minber, Ezan, Cemaat
• Mescid-i Harâm, Mescid-i Aksâ, Mescid-i Nebevî
• Kiliseden Câmiye; Câmiden Müzeye: Ayasofya
• Dırar Mescidi, Takvâ Mescidi
• Mescidlerin Sanat ve Mimari Yönü
• Yeryüzü Mescidi
• Günümüz Mescidleri; Bid'atler
• Câmilerde Bir Büyük Bid'at; Mevlid
• Mescidlerin Yeniden İhyâsı
MEYVELERDEKİ İBRETLER / 949
• Meyveler ve Meyvelerdeki İbretler
• Bitkiler
• Ağaç ve İslâm’da Ağaçla İlgili Hususlar
• Kur’ân-ı Kerim’de Meyve ve Bitkiler
• Kur’an’da Vurgulanan Meyvelerden; Hurma, Üzüm, İncir, Zeytin ve Bal
• Hadis-i Şeriflerde Meyve ve Benzeri Yiyecekler
• Tefekkür; Meyve ve Benzeri Yiyecek Yerken…
MİLLET / 995
• Millet; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Millet Kavramı
• Küfür Tek Bir Millettir
• Millet Kavramının Tahrifi
• Kavim/Ulus ve Ümmet
• Vatan
• İslâm’ın Vatan Anlayışı
• Câhiliyyenin Vatan Anlayışı ve “Ya Sev, Ya Terk Et” Dayatması
• Arzın/Ülke Topraklarının Kutsallaştırılıp Putlaştırılması
• Milliyetçilik/Ulusçuluk
• Irkçılık/Asabiyet/Kavmiyetçilik
• Irkçılıkla İlgili Hadis-i Şerifler
- 1370 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
Sekizinci Cilt M-N-O-P-R-S Harfi
MUHKEM VE MÜTEŞÂBİH ÂYETLER / 1
• Muhkem; Anlam ve Mâhiyeti
• Müteşâbih; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim'de Muhkem ve Müteşâbih Kavramı
• Müteşâbih Âyetleri Kim Bilir?
• Müteşâbih Âyetlere Uyanlar
• Muhkem ve Müteşâbihin Mâhiyeti Hakkında Çeşitli Görüşler
• Âyetlerde Allah'ın Zâtı ve Sıfatları İçin Kullanılan Müteşâbih Örnekleri
• Hadis-i Şerifler Açısından Müteşâbih
• Tefsirlerden iktibaslar
MÛSÂ (A.S.) / 75
• Mûsâ; Kelime Anlamı ve Hz. Mûsâ'nın Kimliği
• Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Mûsâ'nın Hayatı ve Mücadelesi
• Hz. Mûsâ’nın Tevhid Mücadelesinden Alınacak Bazı İbretler
• Hz. Mûsâ’nın Dâvet Konusuyla İlgili Duâları
a- Sadrının Şerhi (Ruhuna genişlik Verilmesi)
b- İşinin Kolaylaştırılması
c- Dilindeki Düğümün Çözülmesi
d- Hârun’un Vezir/Yardımcı Olarak Verilmesi
• Hz. Mûsâ’nın Tâğutla Mücadelesinden Dâvetçiler İçin Çıkarılacak Bazı Dersler
NAMAZ (SALÂT) VE İKAMESİ / 103
• Salât; Anlam ve Mâhiyeti
• Namazın İkamesi (Namazı Ayakta Tutmak, Ayağa Kaldırmak)
• Namaz, ibâdetlerin Bir Sentezidir
• Tevhidden Sonra En Önemli Emir: Namaz
• En Faziletli Amel
• Mü'min ile Kâfir Arasında Ölçü
• Namazın Sürekliliği
• Namazın Korunması
• Namaz ve Ruh Eğitimi
• Namaz Kötülüklerden Arındırır
NEFS / 127
• Nefs; Anlam ve Mâhiyeti
• Nefsin Farklı Özellikleri (Emmâre, Levvâme, Mutmainne, Râdıye, Mardıyye)
• Kur’ân-ı Kerim’de Nefs Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Nefs Kavramı
• Müslüman Nefse Hakaret Edilebilir mi?
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1371 -
• Nefs Kavramı Çerçevesinde Kur’an’da Kişiliğin Tekâmül Aşamaları
• Nefs Kavramının Yozlaştırılması ve “Nefsin Merhaleleri” Tâbiri
• Nefsin İki Yönü (Nefse Fücûr ve Takvânın İlhâmı)
• İntihar; İzzet-i Nefs
• Ben Kavramı; Egonun Özellikleri
• Nefs ve Ruh Aynı Şey midir?
• Ruhla Nefsî Arzular Arasındaki Dengesizlik
• Nefsin Olumsuz Yönü; Hevâ
• Hevânın Kişisel ve Toplumsal (Ahlâkî) Boyutu; Hevâî insanlar Topluluğu
NESH / 207
• Nesh; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an-ı Kerim’de Nesh Kavramı
• Nesh Konusunda İhtilâflar (Kur’an Hükümleri Arasında Nesh Var mıdır?)
• Kur’an Âyetleri Arasında Neshin Varlığını Savunanların Delilleri
• Kur’an Âyetleri Arasında Neshin Olmadığıyla İlgili Deliller
• Nesh Anlayışının Ortaya Çıkışı
• Kur’an Hükümleri Ebediyyen Geçerlidir
• Nesh, Eski Şeriatlerin Kur’an Âyetleri Tarafından Geçersiz Kılınmasıdır
NİFAK - MÜNÂFIK / 231
• Nifak ve Münâfık; Anlam ve Mâhiyeti
• Nifakın Kısımları
a- İtikadî (inançla ilgili) nifak
b- Amelî (davranışlarla ilgili) nifak
• Nifakın Riya ile Alâkası
• Kâfirlerle Münâfıkların Karşılaştırılması
• Münâfıkların Alâmetleri
a- Kur'an-ı Kerim'e Göre Münâfıkların Özellikleri
b- Hadis-i Şeriflere Göre Münâfıkların Özellikleri
• Münâfıkların Mescid ve Benzeri Faaliyet Yerleri Açmaları
• Küfür ve Nifak Psikolojisi
• Münâfıklarla Mü'minlerin Toplumsal Bağları
• Münâfıkların Cezası
• Günümüzde Münâfık
• Münâfıkların Kalpleri Hastadır
• Kalbin Bozulma Safhaları
• Kalp Hastalığı
• Kalbin Mühürlenme Keyfiyeti
• Gizli İnkâr (Nifak)
• Kur’an’da Ruh Sağlığı, Gönül Huzuru ve Psikolojik Denge
• Münâfıkların Tutarsızlığı
• Kur’anın Sefih Dedikleri
- 1372 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
• Münâfıkların Karakteri
• Münâfıklar Kördür, Doğruyu Görmez
• Münâfıkların Melekeleri/Yetenekleri Dumûra Uğramıştır
• Ateşin Önünde Karanlıkta Kalanlar
• Sağırlar, Dilsizler, Körler!
• Münâfıkların Işığı Kısa Sürelidir
• Münâfıklık Küfre Götürür
• Münâfığın Işığı Kısa Sürelidir
NİKÂH VE TALÂK / 301
• Nikâh; Anlam ve Mâhiyeti
• Mehir
• Mut’a Nikâhı
• Kur'ân-ı Kerim'de Nikâh Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Nikâh
• Evlenme, Evlilik
• Aile: Bireyden Cemaate, Düzensizlikten Nizama, Günahlardan ibâdete Geçiş
• Evliliği Kolaylaştırın!
• Evlilik; Ev Denilen Özel Sarayda Kral ve Kraliçe Olup Prensler Yetiştirmek
• Nikâhın Önemi
• Evliliğin İmanla Kopmaz Bağı
• Evlilik ve Aile Hayatı Bir ibâdettir
• Dâvâ Evliliği
• Kefâet/Küfüv; Evlenecekler Arasında Denklik ve Uyum
• Başlık Parası
• Nişan, Nişanlanma
• Düğün; Nikâhın İlânı
• Velîme; Düğünde İkrâm
• Nesil Emniyeti
• Teaddüd-i Zevcât/Poligami
• Talâk/Boşanma; Allah'ın Hoşlanmadığı Mubah
• Kur'ân-ı Kerim'de Talâk Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Talâk
NÛH (A.S.) / 389
• Nûh (a.s.); Hayatı ve Peygamberliği
• Nûh Sûresi
• Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Nûh ve Tevhid Mücâdelesi
• Nûh TûfânıTûfan Evrensel mi, Yoksa Yerel Bir Âfet miydi?
• Gemiye Bütün Hayvanlar Alındı mı?
• Tûfan'ın Arkeolojik Delilleri
• Tûfan'dan Söz Eden Din ve Kültürler
• Hz. Nûh Kıssasının Kur’an’da ve Muharref Tevrat’taki Karşılaştırması
• Nûh’un Gemisine Binmek
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1373 -
• Hz. Nûh (a.s.)’un Tebliğ Mücâdelesindeki Örneklik
• Nûh Kıssasının Mesaj ve Dersleri
NUR - ZULUMÂT / 431
• Nur; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'an'da Nur Kavramı
• Mutlak Nur, Âlemleri ve Gönülleri Nurlandıran Allah'tır
• Nurun Karşıtı Karanlıklar, Sayısız Denecek Kadar Çoktur
• Karanlık, Nurun Bulunmamasıdır; İkisi Bir Arada Barınamaz
• İmanın Nuru ve Küfrün Karanlıkları
• Kur'an ve Peygamber Nur ve Münîr (Aydınlatan) dir
• Nur, Dünya ve Ahirette Tüm Hayırları; Karanlıklar da Şerleri Kapsar
• Hadis-i Şeriflerde Nur Kavramı
• Kur'an, insanları Zulumâttan Nura Çıkarır
ORUÇ / 443
• Savm/Oruç; Anlam ve Mâhiyeti
• Orucun Hikmetleri/Faydaları
• Az Yemenin Dindeki Önemi ve Faydaları
• Kur'ân-ı Kerim'de Oruç
• Hadis-i Şeriflerde Oruç ve Fazîleti
• Orucun Çeşitleri
• Orucun Rükün ve Şartları
• Orucun Yükümlülük Şartları
• Oruç Tutmamayı Mubah Kılan Mâzeretler
• Orucun Geçerlilik Şartları
• Orucu Bozan Şeyler
• İlâç Kullanmanın ve İğne Yaptırmanın Hükmü
• Orucun Kazâsı: Kazâ, Keffâret, Fidye, Iskat-ı Savm
• Oruç, Niçin Ramazan Ayında Tutulur?
• Ramazan Ayı ve Fazîleti
• Ramazan Mektebi
• Rü’yet-i Hilâl; Hilâlin Görülmesi
• Kadir Gecesi ve Fazîleti
PEYGAMBERLİK VE PEYGAMBERLER / 507
• Savm/Oruç; Anlam ve Mâhiyeti
• Orucun Hikmetleri/Faydaları
• Az Yemenin Dindeki Önemi ve Faydaları
• Kur'ân-ı Kerim'de Oruç
• Hadis-i Şeriflerde Oruç ve Fazîleti
• Orucun Çeşitleri
• Orucun Rükün ve Şartları
• Orucun Yükümlülük Şartları
• Oruç Tutmamayı Mubah Kılan Mâzeretler
• Orucun Geçerlilik Şartları
- 1374 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
• Orucu Bozan Şeyler
• İlâç Kullanmanın ve İğne Yaptırmanın Hükmü
• Orucun Kazâsı: Kazâ, Keffâret, Fidye, Iskat-ı Savm
• Oruç, Niçin Ramazan Ayında Tutulur?
• Ramazan Ayı ve Fazîleti
• Ramazan Mektebi
• Rü’yet-i Hilâl; Hilâlin Görülmesi
• Kadir Gecesi ve Fazîleti
PUT VE PUTA TAPMA / 535
• Put; Anlam ve Mâhiyeti
• İlâh Nedir; Putlaştırıp İlâhlaştırma Nasıl Olmaktadır?
• Putlaştırılıp İlâh Haline Getirilen Bâtıl Tanrı Anlayışları
• Kur’ân-ı Kerim’de Put Kavramı ve Puta Tapma
• Hadis-i Şeriflerde Put Kavramı ve Puta Tapma
• Tasvîr (Putlaştırılan Heykel ve Resim); Putçuluğun Genel Görüntüsü; Heykel ve Resim
• Tasvîrin (Resim ve Heykelin) İtikad, Fıkıh ve Sanat Açısından Hükmü
• Çağdaş Bir Putlaştırma Örneği; Atatürk'e Tanrı veya Peygamber Diyenler
• Hevânın Putlaştırılması
• Allah'tan Başkasına ibâdet
• Putlara, Heykellere ibâdet
• Mâbed/Tapınak
• Putları Kırmak
• Put ve Putperestlikle İlgili Kavramlar ve Anlamları
RAB / 705
• Rab; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'an'da Rab Kavramı
• Rab Konusunda Bâzı Âyetler
• Rab Konusunda Hadis-i Şerifler
• Âlemlerin Tek Rabbi Allah
• Eğitim Açısından Rab Kavramı
• Nefsine Bile Söz Geçiremeyen Rab Taslakları
• Rab Olmayan Bir Tanrı Edinme İsteği
• Sevilenlerin Putlaştırılması; Allah'tan Başkasını Rab Edinme
• Günümüz insanının Çeşitli Rableri
• Rab Konusunda Sahih İtikad
RAHMÂN VE RAHÎM / 725
• Rahmân Kelimesi; Anlam ve Mâhiyeti
• Rahîm; Anlam ve Mâhiyeti
• Rahmetin İki Çeşidi; Rahmân ve Rahîm
• Kur'an'da Rahmet
• Hadislerde Allah'ın Rahmeti
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1375 -
• Hastalık, Sakatlık ve Bazı Musibetler de Rahmettir
• Rahmet, Tüm Evreni Kuşatmıştır
• Rahmetin İki Büyük Yansıması: Kur'an ve Peygamber
• Rahmet Sıfatının Kuldaki Tecellisi; Merhamet
• Rahmân ve Rahîm Sıfatlarının Düşündürdükleri
RIZIK / 753
• Rızık; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'an'da Rızık
• Bir kimse Başkasının Rızkını Yiyebilir mi?
• Rızık, Azalıp Çoğalabilir mi?
• Kısmetimde Varsa, Rızkım Ayağıma Gelir Diyebilir miyiz?
• Rezzâk (Rızık Veren) Allah'tır
• Biyoloji İlminin Verileri Işığında Rızık
• Fen Bilgisi Verileri Işığında Rızık
• Rızık Konusunda Yeryüzündeki Mucizevî Yardımlaşma
• Denizlerdeki Durum; Su ve Rızık
• Allah’ın Kullarına Rızık Vermesindeki Sünneti (Değişmez Yasası)
• Rızık Kazanmak İçin Çalışmak; Rızkın Temizinden Faydalanmak
• Rızkın Genişlemesi ve Daralması; Rızıktaki Farklılığın Hikmetleri
• Rızık Genişliği İmtihanı Karşısında Müslümanın Tutumu
• Rızık Darlığı İmtihanı Karşısında Müslümanın Tutumu
• Manevî Rızık
MURÂBATA YAPMAK
(CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK) / 773
• Murâbata; Anlam ve Mâhiyeti
• Ribat; Anlam ve Mâhiyeti
• Ribat ve Râbıta
• Murâbıt Kimdir?
• Râbıta; Anlamı Çarpıtılan Bir Kavram
• Kur’ân-ı Kerim’de Murâbata Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Murâbata ve Ribat Kavramı
• Râbıta Kavramının Yozlaştırılması
RÛH / 891
• Rûh; Anlam ve Mâhiyeti
• Rûhu’l-Kudüs; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an-ı Kerim’de Rûh ve Rûhu’l Kudüs
• Hadis-i Şeriflerde Ruh
• Rûh; Çok Bilinmeyenli Denklemden Bilebildiğimiz Bazı Özellikler
• Ruh; “Allah’ın Emrindendir.” Onun Emri İse “Ol” Demesidir
• Rûha ve Rûhu’l-Kudüs’e Tapılması
• Ruhun Varlığının İsbatı
• Ruhun Mâhiyet ve Sıfatları
• Ruh-Beden İlişkisi
• Ruha Ait Kuvvetler
- 1376 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
• Ben Kavramı; İlham; Vicdan; Güdü
• Nefs ve Ruh Aynı Şeyler midir? Ruhla Nefsî Arzular Arasındaki Dengesizlik
• Ruh Göçü (Reenkarnasyon/Tenâsuh); Ruh Çağırma
• Müzik, Ruhun mu Gıdasıdır?
• Ruh Çeşmesinden Sızıntılar
RUKÛ / 943
• RÜKÛ: Anlamı ve Mâhiyeti
• Kur'an'da Rükû
• Rükûnun Mânevî Hastalıklar Kadar, Maddî Hastalıklara da Şifâ Olması
• Rükûda Yaptığımız Tesbih
• Peygamberimiz'in Rükû Şekli ve Bu Konudaki Emirleri
• Ta'dîl-i Erkân
• Yahudilikte ve Eski Şeriatlerde Rükû ve Namaz Var mıydı?
• Rükû ve Düşündürdükleri
• RÜKÛ EDENLERLE BERABER RÜKÛ ETMEK, YANİ CEMAATE KATILMAK
• Namaz ve Cemaat
• Cemaat Anlayışı ve İslâm Topulumu
• Cemaat Olmanın Önemi
RÜYA / 959
• Rüya; Anlam ve Mâhiyeti
• Rüya; Esrârengiz Kapı, Bir Başka Âlemle İrtibat
• Bilimsel Araştırmalar Işığında Rüya
• Uyku ve Rüya
• Rüyâ-yı Sâdıka; Doğru Rüya
• Rüya Tâbiri/Yorumu
• Kur’ân-ı Kerim’de Rüya
• Hadis-i Şeriflerde Rüya
• Rüyada Peygamberimizi Görmek
• Tasavvufta Rüya ve Rüyanın Bilgi Kaynağı Olması; Rüya İle Hadis Rivâyeti
• Rüya, Bilgi Kaynağı Değildir; Rüya İle Hüküm Sâbit Olmaz!
• İstihâre ve Rüya Falına Dönüştürülmesi
• Tefsirlerden İktibaslar
• Konuyla İlgili Lügatçe
SABIR / 1039
• Sabır: Tanımı ve Mâhiyeti
• Sabrın Önemi
• Kur’an’da Sabır
• Hadis-i Şeriflerde Sabır ve Sabrın Fazileti
• Tahrife Kurban Giden Sabır Kavramı: Sabır; Pasiflik, Zillet ve Miskinlik midir?
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1377 -
• Sabır Aktif Bir Direniştir
• İman-Sabır İlişkisi
• İslâmî Hareket Mücadeleyi; Mücadele de Sabrı Gerektirir
• Sabrı Tavsiye
• Sabrın Çeşitleri
SÂLİH AMEL / 1061
• Amel ve Amel-i Sâlih (Sâlih Amel) Ne Demektir?
• Amellerde Niyet
• Amellerin Önemi
• Sâlih Amelin Tanımı
• Kur'an-ı Kerim'de Sâlih Amel İfadesi
• İman – Sâlih Amel İlişkisi
• İhlâs – Sâlih Amel İlişkisi
• Sâlih Amel - Hasenât
• Sâlih Amellerin Tamamını Gerçekleştirmek Mümkün mü?
• Fert Açısından Sâlih Amelin Önemi
• Kişinin Durumunu Islah Etmesi / Düzeltmesi
• Sâlih insan Kimdir?
• Sâlih Amelin Sonuçları:
a- Güzel Bir Gelecek ve Mutluluk
b- Güzel Bir Hayat
c-Bol Rızık ve Mağfiret
d- Tevbelerinin Kabul Görmesi
e-Kötülüklerinin Örtülmesi ve İyiliklere Tebdili
f- Sevginin Oluşması
g- İnsanların En Hayırlıları Olmak
h- Dinamizm Kazanmaları
i- Yeryüzüne Vâris Olmaları
k- Cenneti Kazandırması
SÂLİH (A.S.) VE SEMÛD KAVMİ / 1085
• Sâlih (a.s.); Hayatı ve Tevhid Mücâdelesi
• Semûd Kavmi
• Hicr
• Semûd Kavmi ve İbretlik Tavrı
• Kur’ân-ı Kerim’de Sâlih (a.s.) ve Semûd Kavmi
• Semûd Kavmi ve Günümüz
• Semûd Kavmi ve Almamız Gereken Dersler, Mesajlar
• Tefsirlerden İktibaslar
- 1378 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
Dokuzuncu Cilt S-T Harfi
SANAT VE ALLAH’IN SANATI / 1
• Sanat; Anlam ve Mâhiyeti (İnanca Göre Sanat)
• Câhiliyyenin Sanat Anlayışı
• Sanata Müslümanca Bakabilmek
• Kur’ân-ı Kerim’de Sanat ve Güzellik Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Sanat ve Güzellik Kavramı
• Estetik; Güzelliğin Felsefesi
• Günümüzde Sanat Denince
• Emperyalizmin Hizmetinde Sanat
• Sanat ve Toplum
• Sanat ve Rejim
• Sanat İçin Sanat (Put Sanat)
• Sanatın Putlaştırılması
• Sanat ve Güzellik (Güzel Sanat)
• "Güzele Bakmak Sevap mı?" -Elbette…
• Müzik Rûhun Gıdası mı?
• Allah İçin Sanat
• Müslümanların Sanata Yaklaşımı
• Kur'an ve Sünnet'te Sanat
• Hakiki Sanatkâr: ALLAH
• Allah'ın Sanatına Örnekler: Kâinat, insan, Cennet ve Kur'an
• Fıtrat ve Sanat
• Sanat ve Güzellik Merkezi: Câmi
• İslâm Sanatı mı, Müslümanların Sanatı mı?
• Müslüman Sanatçı ile Diğer Sanatçıların Farkı
• Sanat ve Cihad
• Sanat ve Tebliğ
• Sanat ve Fayda
• Sanat ve Gerçek
• Sanat Dallarına Bakış Açımız
• Sanat Konusunda Neler Yapılabilir?
KITÂL / SAVAŞ / 75
• Kıtâl/Savaş; Anlam ve Mâhiyeti
• Barış ve Savaş
• Kur'ân-ı Kerim'de Savaş Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Savaş
• İslâm’da Savaşın Sebebi ve Amacı
• Bir Savaşçı, Bir Komutan Olarak Rasûlullah
• Düşmanlık ve Dostluk; Tevhidin Gereğidir, İmanın Dışa Yansımasıdır
• Cihad ve Mücâhede
• Gazve ve Seriyye
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1379 -
• Kıyâm/Ayaklanma
• Nefr/Seferberlik
• Ribat ve Murâbıt
• Mü’min Toplumlar Arası Savaş
• Savaş ve Barış Dünyası (Dâru’l-Harb ve Dâru’l-İslâm)
• Allah’a Karşı Savaşan Rejimler
• Terör ile Cihad Arasındaki Fark
• İfsâd: Huzuru Bozma ve Terör
• Konuyla İlgili Lügatçe
SECDE / 169
• Secde; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'an'da Secde
• Secdenin Çeşitleri
• Şükür Secdesi
• Tilâvet Secdesi
• Sehiv Secdesi
• Secdenin Önemi
• Secdenin İki Kez Yapılması
• Secdenin Toprağa yapılması
• Secdenin Düşündürdükleri ve Bazı Hikmetleri
• Secdenin Sağlık Açısından Faydaları
• Meleklerin Hz. Adem'e Yaptığı Secdenin Mâhiyeti
• Secde ve Tesbih
• Secde ve Tekbir
• İbadetlerde Tekbir
SEVGİ VE ALLAH SEVGİSİ / 189
• Sevgi; Anlam ve Mâhiyeti
• Allah Sevgisi
• Sevginin Dereceleri
• Allah'ın Kulu Sevmesi
• Allah'ın Kulu, Kulun Allah'ı Sevmesinin Belirtileri
• Sevginin Esası ve Sebepleri
• Allah Sevgisi İçin "Aşk" Kavramının Kullanılması Doğru mudur?
• Sevgi İmanın Göstergesidir
• Kur'ân-ı Kerim'de Sevgi Kavramı
• Allah Kimleri Sever?
• Allah Kimleri Sevmez?
• Hadis-i Şeriflerde Sevgi Kavramı
• Sevgi, Gönlün Ölümsüz Meyvesi
• Allah Vedûd’dur; Çok Seven ve Çok Sevilendir
• Sevginin Zirvesi: Takvâ
• Sevgi Toplumu
• Tutku (Çarpık Sevgi)
- 1380 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
SIRÂT-I MÜSTAKÎM / 243
• Sırât-ı Müstakîm; Anlamı ve Mâhiyeti
• İstikamet ve Sırât-ı Müstakîm
• Kur’an’da Sırât-ı Müstakîm
• Yahûdilerin Gazaba Uğrama Nedenleri
• Sırât-ı Müstakîmin Gerekleri
• Sırât-ı Müstakîm'de Olabilmenin Gerekleri
• Sırât-ı Müstakîm'de Devam Edebilmenin Gerekleri
• insanın Asıl Sırât Köprüsü Dünyadadır
• Yol ve Yolculuk Üzerine Düşünceler
• Sırât-ı Müstakîm; Anlamı ve Mâhiyeti
• İstikamet ve Sırât-ı Müstakîm
• Kur’an’da Sırât-ı Müstakîm
• Yahûdilerin Gazaba Uğrama Nedenleri
• Hristiyanların Sapma Nedenleri
• Sırât-ı Müstakîmin Gerekleri
• Sırât-ı Müstakîm'de Olabilmenin Gerekleri
• Sırât-ı Müstakîm'de Devam Edebilmenin Gerekleri
• insanın Asıl Sırât Köprüsü Dünyadadır
• Yol ve Yolculuk Üzerine Düşünceler
SİHİR / BÜYÜ / 275
• Sihir; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an-ı Kerim’de Sihir Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Sihir Kavramı
• Sihrin Tarihçesi
• Büyünün Çeşitleri
• Büyünün Etkisi Var mıdır?
• Hârut ve Mârut
• Cinlerin insanların Emrine Girmesi Mümkün müdür?
• Hz. Peygamber’e Büyü Yapıldı mı?
• Cin; Mâhiyeti ve Hakkındaki İstismarlar, Yanlış Kabuller
• Sihrin ve Büyücünün Hükmü
• Ve Günümüz
• Sihir/Büyü ile İlgili Bazı Kavramlar
SU VE YAĞMUR / 335
• Kur'ân-ı Kerim'de Su ve Yağmur
• Bu Konuda Bâzı Âyetler
• İnsan ve Su
• Hayat ve Enerji Kaynağı Su
• Suyun Deverânı ve Hayat
• Yağmur
• Kar
• Dolu
• Yeraltı Suları
• Şifâ Çeşmeleri; Kaplıca ve İçmeler
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1381 -
• Hayat Kaynağı Olarak Su ve Deniz
• Denizler
• Bitkiler ve Su
• Su ve Günlük Hayatımız
• Su ve Düşündürdükleri
SÜLEYMAN (A.S.) / 363
• Hz. Süleyman (a.s.)’ın Hayatı ve Peygamberliği
• Kur’an-ı Kerim’de Süleyman (a.s.)
• Allah Teâlâ’nın Hz. Süleyman’a Bahşettiği Bazı Lütuflar
• Süleyman (a.s.) ve Belkıs
• Süleyman (a.s.) Kıssasından Bazı İbret ve Hikmetler
• Ehl-i Kitabın Süleyman (a.s.) Hakkındaki İftiraları
• Peygamberliği ve Tevhidî Mesajı, Efsâne ve Masal Ögelerinin Gölgelemesi
• Süleyman (a.s.) Kıssasından Alacağımız Mesaj ve Dersler
ŞEFÂAT / 397
• Şefâat Kelimesinin Anlamı
• Şefâatin Mâhiyeti
• Dünyevî Şefaat
• Kur’an’da Şefaat
• Şefaat Kavramının Yozlaştırılması
ŞEHİD VE ŞEHÂDET / 419
• Allah Yolunda Öldürülmek ve Şehidlik
• Allah Yolunda Öldürülenlere Şehid Denilmesi
• Şehâdet; Anlam ve Mâhiyeti
• Kelime-i Şehâdet Getirmek
• Şehid; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Allah Yolunda Öldürülenler
• Kur’ân-ı Kerim’de Şehid Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Allah Yolunda Öldürülenler (Şehidler)
• Şehidlik Ruhunun Yeniden Canlanması
• Ölümü Tefekkür mü, Şehâdeti Tefekkür mü?
• Şehid Olmak; Ölümsüz Hayata Göz Açmak
• Şehidin Mirası Zaferdir
• Şehidin Destanı
• Ölümsüz Şehidlerden Ölümsüz Mesajlar
• Ve… Günümüzdeki Cepheler
ŞERİAT / 477
• Şeriat; Anlam ve Mâhiyeti
• Şer'î Hüküm
• Kur’ân-ı Kerim’de Şeriat Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Şeriat Kavramı
• Şeriatlerin Esasta Birliği
- 1382 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
• Şeriatte Hile Olur mu? Hîle-i Şer’iyye Denilen “Hîle-i Şerriyye”
• Bazı Tasavvuf Erbâbının Şeriatı Basite İndirgemesi
• Şathiye; Şeriatle Bağdaşmayan, İsyanla Dolu Tasavvufî Söz ve Şiirler
• Devlet ve İslâm Devleti
• Hâkimiyet/Egemenlik Kayıtsız Şartsız Allah’ındır
ŞEYTAN – İBLİS / 515
• İblis ve Şeytan Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
• İblis/Şeytan ve Özellikleri
• İblis'in Allah İçin Secde Etmemesi
• Şeytana Mühlet Verilişi
• İblis ve Faaliyet Alanı
• İblis'in Başvurduğu Yöntemler
• Şeytanın insana Dört Bir Yandan Yaklaşması
• Şeytanın Görevi
• Şeytanın Zarar Veremeyeceği Kimseler
• Her insana Bir Şeytan Verilişi
• İnsanı Şeytana Tutsak Eden Nefsî Hastalıklar
• Şeytana Uyanların Durumu ve Âhirette Hesaplaşma
• Şeytanın Yaratılış ve insanlara Mûsâllat Olmasının Hikmeti
ŞİARLAR / 533
• Şiar; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Şiarlar, Allah’ın Şiarları
• Şiar ve Semboller
• Şiarların Dili
• Günde Beş Kez Çağrı, Beş Kez Manifesto
• Besmele; Manifestoya Giriş
• Allahu Ekber; En Büyüklük İlânı!
• Lâ İlâhe İllâllah; Sahte İlâhlara İsyan, Büyüklenmeye Red
• Tahmîd; Övgü ve Şükür En Büyüğe, Allah’a Âittir!
• Tesbih; Allah’ı Her Çeşit Şirkten Aklama, O’nun Egemenliği Paylaşılamaz!
• Lehu’l Mülk (Her şey, Bütün Mülk O’nundur); En Büyüklük, Egemenlik Gerektirir
• Salevât; Bağlılık Andı, Biat Yenileme
• Kunut Duâsı; Fâcir ve Kâfirlere Ültimatom (Yoldan Çıkan Devrilir/Devrilmelidir!)
• İstiğfâr; Nefis/Hevâ Büyüklenmesine Dur!
• Allah Lafzı ve Günlük Hayatta Şiar Olarak Kullanım Alanları
• Ezân; Allah’a Çağrı ve Kurtuluş İlânı
• İslâm Bayrağı, Râyet, Sancak, Hilâl
• Diğer Önemli Şiarlar: Kurban, Hac, Selâm, Başörtüsü, Sakal
• Küfrün Şiarları/Sembolleri; Bâtıl Dinlerin Kutsalları, Heykel, Giyim...
• Allah'ın Şiarlarını Yüceltme
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1383 -
ŞİRK / 605
• Şirk; Anlam ve Mâhiyeti
• Şirkin Çağdaş Yansımaları
• Şirkin En Belirgin Özelliği Olarak
Tarihten Günümüze Put ve Putlaştırma
• Kur’an-ı Kerim’de Şirkin Tanım ve Görüntüleri
• Şirkin Sebepleri; Şirkin Çeşitleri
• Şirk İçin Bazı Örnekler
• İttibâ Şirki; Büyük ve Küçük Şirk
• Açık Şirk ve Gizli Şirk
• Gizli Şirk Örneği Olarak Riyâ
• Şirkin Zararları; Hevânın Putlaştırılması
• İlâh Nedir? Putlaştırılıp İlâh Haline Getirilen Bâtıl Tanrı Anlayışları
• Elfaz-ı Küfür ve Efâl-i Küfür
• Hurâfe; Allah’ın Birliği ve Şirk
• Müşrik; İrtidat ve Mürted
ŞUAYB (A.S.) VE MEDYEN KAVMİ / 681
• Şuayb (a.s.); Hayâtı, Tevhid ve Ahlâk Mücâdelesi
• Şuayb (a.s.)’ın Kavmi Medyen
• Kur’ân-ı Kerim’de Şuayb (a.s.) ve Medyen Kavmi
• Ölçü-Tartı ve Hile
• Ticârî Muâmelelerdeki Haramlar ve Haram Kazanç Yolları
• Hadis-i Şeriflerde Ticaretin Övülmesi, Hilenin Yerilmesi
• Bozuk Düzenin Terazisi ve Şuayb (a.s.)
• Medyen Kavmi ve Almamız Gereken Dersler, Mesajlar
• Medyen Kavmi ve Günümüz
ŞÜKÜR / 733
• Şükür; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Şükür Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Şükür Kavramı
• Şükür - İman İlişkisi
• Şükür İbadeti, Bir İmtihan Aracıdır
• Şekûr ve Şâkir
• Şükür-Hamd İlişkisi
• Şükrün Yerine Getirilmesi
• Şükrün Önemi
• Kendisinden Dolayı Şükredilecek "Nimet" Nedir?
• Bunca Nimet, Bunca Şikâyet; Şükretmeyen Bir Toplum Olduk
• Şükrün Zıddı Nankörlük
• Şükür ve Nankörlükle İlgili Sünnetullah
• Şükür Bilincinin Kazandırdıkları
- 1384 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
TAHRİF / 761
• Tahrif; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Ehlî Kitabın Kitaplarını Tahrifi
• Yahûdilerin Tevrat’ı Tahrif Etmesi
• Hristiyanların İncil’i Tahrif Etmesi
• İslâm’ı Tahrif Çabaları
• Yahûdi ve Hristiyanları Taklit, Hak Dini Tahrife Götürür
• Sünnetin Tahrifi
• İsrâiliyyât
• Çağdaş İsrâiliyyât
• Bazı Hurâfeci Tahrif Akımları
TÂĞUT VE TUĞYÂN / 787
• Tuğyân; Anlam ve Mâhiyeti
• İnsanı Tuğyana Sevkeden Şeyler
• Siyasî Otoritenin Tuğyânı
• İnsanlara Zulüm de Siyasî Otoritenin Tuğyanıdır
• Tuğyâna Karşı Müslümanların ve Özellikle Âlimlerin Tavrı
• Siyasî Otorite ve Yöneticinin Tuğyânını Başkalarına Ulaştırması/Tâğut'laşması
• Kur’ân-ı Kerim’de Tâğut Kelimesi
• Tâğut Kimdir?
• Siyasî Rejimler, Hüküm ve Yetkiyi Allah'tan Almıyorsa Tâğuttur
• Tâğut ve Tuğyan'ın Çağdaş Boyutu
• Tâğutların Özellikleri
• Tâğutun Mahkemelerine Müracaat
• Şirk Toplumunda İslâmî Hayat (Tâğutun Mahkemesine Gidenin Durumu)
• Tâğuta Küfür, Tâğutun Yaptığı İyilikleri İnkâr Edip Görmezden Gelmeyi de Kapsar
TAKVÂ / 833
• Takvâ; Anlam ve Mâhiyeti
• Takvâ; Sakınmaktır, Titremektir
• Kur’an’da Takvânın Tanımları
• İttika’nın Mertebeleri
• Kur’an’da Takvânın Yeri ve Önemi
• Takvâyı Elde Etme Yolları
• Takvâ Konusunda Sünnetullah (Allah'ın Değişmez Kanunları)
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1385 -
TEFSİR VE TE’VİL / 853
• Tefsir; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’in Tefsiri
• Te’vil; Anlam ve Mâhiyeti
• Meal; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an-ı Kerim’in Doğu ve Batı Dillerindeki Tercümeleri
• Kur’an-ı Kerim Tefsirinde İhtilâf Sebepleri
• Kur'ân-ı Kerim'de Te’vil ve Tefsir Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Te’vîl ve Tefsîr Kavramı
• Tefsirlerden İktibaslar
TEHECCÜD VE NÂFİLE NAMAZ / 893
• Teheccüd; Anlam ve Mâhiyeti
• Nâfile ve Nâfile Namazlar
• Hz. Peygamber ve Ashâbının Nâfile İbâdetleri
• Kur’ân-ı Kerim’de Teheccüd ve Nâfile Namaz
• Hadis-i Şeriflerde Teheccüd ve Nâfile Namaz
• Bazı Nâfile Namazlar: Evvâbîn, Duhâ (Kuşluk), Tahiyyetü’l-Mescid,
• Hâcet, Tesbih, Teravih, Küsûf, Husûf ve İstihâre Namazı
• Gece ve İhyâsı
• Kıyâmu’l-Leyl, Nâşietu’l-Leyl: Gece Neşesi
TEMİZLİK / TAHÂRET / 941
• Tahâret/Temizlik; Anlam ve Mâhiyeti
• Gönül Temizliği; Tezkiye
• Kur'ân-ı Kerim'de Temizlik Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Temizlik
• Temizlik İçin Büyük Nimet; Su
• Kâinattaki İlâhî Temizlik Kanunu
• Tuvaletten Sonra En İyi Temizlik Nasıl Yapılır?
• Dört Yüz Yıl Avrupa Pislik İçinde Yüzdü
• Temizliğin Zıddı; Necâset ve Necis
• Temizliğin Zıddı Olan Diğer Kavramlar; Hubs, Rics, Hades
• İbâdet Öncesi Temizlik; Abdest
• Tepeden Tırnağa Temizlik; Gusul/Boy Abdesti
• Abdest ve Guslün Faydaları
- 1386 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
TESETTÜR VE ELBİSE / 1005
• Elbise; Mâhiyeti
• Tesettür, Hicâb, Avret; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Elbise ve Tesettür
• Hadis-i Şeriflerde Elbise ve Tesettür
• Cennetteki Elbiseler ve Ziynetler
• Takvâ Elbisesi
• Tesettürsüzlük, Zinâya Yaklaştırır ve Gözlerin Nûrunu Giderir!
• Asıl Kölelik Şehevî Çıplaklıktır
• Kadının Fitne ve Fesat Unsuru Olması Ya da Böyle Algılanması
• Toplumsal Hayatta Müslüman Kadın
• Müslüman Kadının Toplumsal Hayata Katılma Âdâbı
• Haremlik-Selâmlık; İhtiyattan Bid’ate
• Kâfirlere Kıyâfette de Benzememek Gerekir
• Kıyafette Erkek ve Bayanların Ayrımı
• Tesettür İçin Çarşaf Şart mıdır?
• Giyecek ve Süslenmede Haramlar
• Erkek ve Kadında İslâmî Görüntü
• Örtü İtaatin Simgesi, Hanımların İffet ve Cihad Bayrağıdır
• Gündemden Düşmeyen Konu: Başörtüsü
• Çeyrek Tesettür Gerçek Tesettüre Karşı ya da Başörtülü Çıplaklar
• Elbise, Giyinme ve Günümüz
• Elbise ve Tesettür Konusunda Son Söz Yerine Bir Masal
• Tefsirlerden İktibaslar
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1387 -
Onuncu Cilt T-U-Ü-V-Y-Z Harfi
TEVBE / 1
• Tevbe; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim’de Tevbe
• Hadis-i Şeriflerde Tevbe
• Tevbenin Çeşitleri
• Tevbenin İbadet Olarak Önemi
• Günümüzde Tevbe Anlayışı; Tevbe Kavramının Yozlaştırılması
• Tevbe, Bir Devrimdir, Bir Başkaldırıdır
• Tevbenin Kabul Edilmesi İçin Gerekli Şartlar
• Putları Parçalamak
• Kötü Çevreyi ve Dostları Değiştirme
• Tevbenin Gerekleri
• Ölüm Korkusu Sebebiyle Tevbe
• Tevbenin Zamanı ve Tevbe Etmenin Faydaları
• Tevbe Pişmanlık Ateşiyle Yanmaktır
• Tevbe Namazı
• İstiğfâr
• Af ve Allah'ın Affediciliği
TEVHİD (TEK İLÂH) / 31
• İlâh; Anlam ve Mâhiyeti
• Tevhid; Anlam ve Mâhiyeti
• Tevhid; Hayatın Anlamı
• Tevhidin Yansımaları
• Evrendeki Tevhid
• Tevhid ve Allah’ın Hâkimiyeti
• Tevhid ve Tâğutlarla Mücâdele
• Tevhidi Bozan Durumlar
• Kur'ân-ı Kerim'de Tek İlâh/Tevhid Kavramı
• Kur’an’da Tevhidle İlgili Önemli Vurgular
• Tevhidin Göstergesi; Kapsadığı Mânâ ve Sonuçları
• Kelime-i Tevhid
• Tevhid Penceresinden Günümüz ve İnsanımız
• Amelde Tevhid
• Muvahhid
TEVRÂT / 81
• Tevrât; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim'de Tevrât Kavramı
• Tevrat’ta Tanrı’nın Özellikleri
• Yahûdilerin İslâm’a Aykırı İnançları
• İsrâiloğullarının Karakteri / Yahudileşme Alâmet ve Özellikleri
• Muharref Ahd-i Atik’teki (Tevrat’taki) Çelişkiler
• Muharref Tevrat'taki Müstehcenlik ve Yüz Kızartıcı İfadeler
• Muharref Tevratta Kadın
- 1388 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
• Ahd-i Atik'de Savaş, Sömürü ve Irkçılık
• Talmud
• Tahrif
• Tevrât’ın Tahrifi
• Bugünkü Tevrat ve İncil’e Uymanın Hükmü
• Dini, Kutsal Kitabı Tahrif Sadece Eski Toplumlarla mı Sınırlıdır?
• Tefsirlerden İktibaslar
TİCÂRET / 147
• Ticâret/Alış-veriş; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Ticâret Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Ticâret Kavramı
• Hz. Peygamber'in Ticâretle Uğraşması
• Maîşet Temini Açısından Ticâretin Önemi
• İş, Kazanç, Meslek ve Ticarî İlişkilerde Haramlar
• Fâhiş Fiyat
• Ticârî Muâmelelerdeki Haramlar ve Haram Kazanç Yolları
• İslâm Ekonomisinin Genel Prensipleri
• En Kötü Ticâret; Allah’ın Âyetlerini Az Bir Karşılığa Satmak
• Hiçbir Peygamber, Tebliğ Karşılığında İnsanlardan Ücret İstemez
• İslâm ve Basit Çıkar Gözetmek
• Allah'ın Âyetlerini Satmak En Zararlı;
• Cihad ve İnfak da En Kârlı Bir Ticârettir
UNUTMA / NİSYÂN / 217
• Nisyân/Unutma; Anlam ve Mâhiyeti
• Unutkanlık ve Şeytan
• Kur’an-ı Kerim’de Nisyan/Unutma Kavramı
• Unutmak, Sorumluluğu Düşürür mü?
• Kur’an’da Unutkanlık Tedavisi
• Hadis-i Şeriflerde Nisyân/Unutma Kavramı ve Unutkanlığın Tedavisi
• Hâfıza/Bellek ve Geliştirme Teknikleri
• Unutma ve İlgi, Dikkat, Tekrar İlişkisi
• Unutma ve Zikir, Tezekkür, Duâ İlişkisi
• Gaflet, Sehv, Sehv Secdesi
ULU’L-EMR / 249
• Ülü’l-Emr; Anlam ve Mâhiyeti
• Ardından Ağıt Yakmak İçin Değil; Muhteşem Dönüşünü Hızlandırmak İçin HİLÂFET
• İslâm Devlet Başkanı Olarak Ülü’l-Emr Ya da Halife
• Ülü’l-Emrin Görevleri
• Râşid Halifeler; Örnek Ülü’l-Emrler
• İmam; Ülü’l-Emr’in Diğer Adı
• Başında Ülü’l-Emr Olan İslâm Devletinin Temel Özellikleri
• Kur’ân-ı Kerim’de Ülü’l-Emr
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1389 -
• Hadis-i Şeriflerde Ülü’l-Emr
• Ülü’l-Emr, Halife Ya da İmam Denilen Müslümanların Liderinin Önemi
• İzinden Gidilen Ülü’l-Emirler/Önderler; Takvâ İmamları ve Küfür İmamları
• Zâlim ve Fâsık Ülü’l-Emrin İmâmeti
• Zâlim ve Fâsık Ülü’l-Emre/İmama Karşı Kıyam Hakkı
ÜMMET / 287
• Ümmet; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Ümmet Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Ümmet Kavramı
• Bir İman Toplumu Olarak Ümmet
• Ümmet-İmam İlişkisi
• Ümmet Bilinci
VAHDET (HEP BİRLİKTE ALLAH’IN İPİNE SARILMAK) / 319
• Vahdet; Anlam ve Mâhiyeti
• Vahdet; Şimdi Değilse Ne Zaman?
• Kur’ân-ı Kerim’de Vahdet Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Vahdet Kavramı
• Vahdetin Tezâhürü; Cemaat
• Cemaat ve Tebliğ Çalışmalarında Usûl
• İhtilâflara Yaklaşım
• Kur’an’ın Işığında İhtilâfları Çözüm Tarzı
• Tefrika; İhtilâfın Şiddetle Haram Olan Şekli
VELÎ / DOST / 369
• Velî; Anlam ve Mâhiyeti
• Allah’ın Velî Oluşu
• Dostun Nitelikleri
• Dost Olmak; Allah'a, Rasûlüne ve Mü’minlere
• Kur’an-ı Kerim’de Velî ve Velâyet Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Velâyet/Dostluk
• Düşmanlık ve Dostluk; Tevhidin Gereğidir, İmanın Dışa Yansımasıdır
• Velâyetin Siyasî Görüntüleri
• Siyâsî Anlamda Velâyet-Kadın İlişkisi
• Müslüman Olmayan Akrabalarla Dostluk ve İlişki
• Evliyâullah / Allah’ın Velîleri Kimlerdir?
• Tasavvuf Etkisiyle Velî ve Evliyâ Kavramlarında Anlam Kayması
• Velî Kültü
• Velî Kavramıyla İlgili Bazı Tasavvufî Terimler
- 1390 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
VESÎLE / 441
• Vesîle; Anlam ve Mâhiyeti
• Vesile Sâlih Ameldir
• Ölülerden Yardım Dileme Sapıklık ve Zavallılığı
• Kabirlerle Tevessül
• Günümüzde Kabirlerle Tevessül ve Rûhâniyetten İstimdat
• Duâda Tevessül
• Duânın İstismar Edilmesi
• Kur’ân-ı Kerim’de Vesîle Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Vesîle Kavramı
• Vesile Konusunda Zayıf ve Uydurma Hadis Rivâyetleri
• Tasavvufta Vesile Anlayışı
• İstiğâse
• İstimdâd
• Tevessül Tartışmaları
• Tefsirlerden İktibaslar
VESVESE / 503
• Vesvese; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Vesvese Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Vesvese Kavramı
• Vesvesenin Sebepleri ve Kurtuluş Yolları
• İnsana İlişen Vesvese ve Kurtuluş Yolları
• Vesvese ile Mücâdele Edenlerin Başından Geçenler
• İnsana Gelen Vesvesenin Hikmetleri
• Vesvese En Çok Kimlerde Görülür?
• İmam Gazâli'ye Göre Kalbin Mâhiyeti, Vesvese ve Kurtuluş Yolları
• Nâs Sûresi, Şeytanın Hilesi ve Vesveseden Kurtuluş Çareleri
• Vesveseyi Gideren ve Şeytanın Desiselerine Engel Olan Çareler
• Şeytan ve Vesvese
• Vesveseden Kurtulmanın Pratik On Çaresi
• Büyük Düşmanın Âdî Oyunları
YAHÛDİLER / 579
• Benî İsrâil, İsrâil, İbrânî, Yahûdî ve Mûsevî Kelimeleri ve Mâhiyeti
• İsrâiloğullarının Özelliklerinden Bahseden Bazı Âyet ve Hadisler
• İsrâiloğullarının Tarihi
• Firavun ve İsrâiloğulları
• Firavun'dan Kurtulduktan Sonra İsrâiloğulları
• Hz. İsa ve Benî İsrâil
• Hz. Muhammed (s.a.s.) ve İsrâiloğulları
• İsrâiloğullarının Karakteri / Yahudileşme Alâmet ve Özellikleri
• Onlar ve Biz
• Yahudileşme ve Yahudileşme Temâyülü
• İmanda Pazarlık
• Dini, Kutsal Kitabı Tahrif
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1391 -
VYARATMA (HALK) / 607
• Halk Kelimesi; Anlam ve Mâhiyeti
• El-Hâlik/Yaratıcı, Yalnız Allah'tır
• Allah, Genel Olarak Her şeyin Yaratıcısıdır
• Ölümün ve Hayatın Yaratılması
• İlk İnsanın Yaratılışı
• Allah, İnsanı En Güzel Şekilde Yaratmıştır
• Her Şey İnsan İçin, İnsan da Allah'a Kulluk İçin Yaratılmıştır
• Yaratma, Bir Kere Olup Bitmiş Değil; Devamlıdır
• Kulluk, Yaratana Yapılır
• Allah'tan Başka Yaratıcı Yoktur
• İlk Yaratılış, İkinci Yaratılışa (Yeniden Dirilişe) Delildir
YEİS; ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİT KESMEK / 623
• Yeis; Anlam ve Mâhiyeti
• Ümitsizlik-Küfür İlişkisi
• Ümitsizlik Psikolojisi
• Ümit; “Yeis”in Zıddı
• İnsan Psikolojisini Dengeleyen İki Unsur: Korku ve Ümit
• Kur’ân-ı Kerim’de Yeis ve Allah’ın Rahmeti
• Hadis-i Şeriflerde Yeis ve Allah’ın Rahmeti
• Günahların Affı İçin Gerekli Şart; Tevbe
• YeisYok!
YEME-İÇME (TEMİZ/GÜZEL RIZIKLARDAN YEMEK) / 661
• Yeme İçme, Müslüman İçin İbâdettir
• Kur’ân-ı Kerim’de Yeme İçme ile İlgili Âyetler
• Hadis-i Şeriflerde Yeme İçme
• Yiyeceklerin Helâl ve Haramlığı
• Haram Kılınan Yiyecekler ve Hikmeti
• İçkiler, Uyuşturucular ve Sigara
• Haram Kazanç Yolları
• İsraf
• Az Yemenin Faydaları
• Yemek Âdâbı
• Yiyecekleri/Rızkı Veren Allah'tır
• Yiyeceklerin Temizinden ve Helâlından Faydalanmak
YEMİN / 687
• Yemin; Anlam ve Mâhiyeti
• Yemin Çeşitleri
• Yemin Keffâreti
• Yeminin Hâkim Kararına Etkisi
• Yalan Yemin
• Kur'ân-ı Kerim'de Yemin Kavramı
• Kur’an’da Allah’ın Yeminleri (Aksâmu’l-Kur’an)
• Hadis-i Şeriflerde Yemin Kavramı
- 1392 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
• Kasâme
• Lian/Mülâane
• İlâ’
• Günümüzdeki Kullanımıyla Yemin
• Tarihten Bu Güne Yemin ve Andiçme
• Resmî Uygulamalarda Yemin/Andiçme
YER VE GÖK (ARZ VE SEMÂ) / 727
• Arz ve Semâ Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
• Semâ ve Semâlar
• Burçlar
• Güneş
• Yıldızlar
• Hareket ve Zaman
• Dünyamız ve Güneş
• Evrenin Muazzam Büyüklüğü
• Galaksiler Ve Samanyolu Galaksisi
• Fezanın Kısmî Fethi
• Kâinatın Nizamı, Muhteşem Sistem
• Kâinat Büyük, Ama Ekber Değil!
• Gök Cisimlerinin Putlaştırılıp Bâtıl Tanrı Kabul Edilmesi
• Ve Günümüz
• Günümüz ve Modern Müneccimlik
• Günümüz ve Arzın Kutsallaştırılması
• Müneccimlik ve Falcılık
• Burç ve Yıldız Falının Hükmü
YÛSUF (A.S.) / 753
• Yusuf’un (a.s.) Hayatı ve Mücâdele Örnekliği
• Yusuf’un (a.s.) Yönetimi ve Çağdaş Çarpık Yorumlar
• Hz. Yusuf ve Tevhid Dâveti
• Kur’ân-ı Kerim’de Yusuf (a.s.) ve Yûsuf Sûresi
• Yûsuf Kıssasından Alınacak Dersler
• Yusuf Sûresinden Çıkan İlkeler
• Hadis-i Şeriflerde Yusuf (a.s.)
• Kişilik Psikolojisi Açısından Yusuf (a.s.)
• Züleyha; Hz. Yusuf’un Büyük İmtihanlarından Biri
• Hz. Yusuf’un Sınavları ve Biz
ZAMAN, ASR, DEHR
VE GECE-GÜNDÜZ / 823
• Asr; Anlam ve Mâhiyeti
• Zaman; Anlam ve Mâhiyeti
• Çeşitli Din ve Zihniyetlere Göre Zaman
• Câhiliye Araplarında Zaman
• Varlığın Tabiatı ve Zaman
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1393 -
• Kur’an’da Zaman Kavramının Sunuluşu
• Kur’an’da Zaman Kavramını İfade Eden Kelimeler
• Kur’an’ın İçeriğine Ait Zaman Stratejisi
• Hadis-i Şeriflerde Zaman Kavramı
• Zaman Tahlili (Geçmiş Zaman, Şimdiki Zaman, Gelecek Zaman)
• Tedrîcîlik
• Planlama
• Zaman Aşımı
• Gün, Altı Gün
• Ân
• Gece-Gündüz Âyetleri
• Zamanın Özel Kesitleri ve Mübârek Günler
• Allah’ın Zamandan Münezzeh Olması Ne Demektir?
• Asr Sûresi ve Toplumsal Saâdet İlkeleri
• Gece ve İhyâsı
• Kıyâmu’l-Leyl, Nâşietu’l-Leyl: Gece Neşesi
• Âhir Zaman
• Zamanı Değerlendirme
ZEKÂT / 933
• Zekât; Anlam ve Mâhiyeti
• Zekâtın Farziyeti
• Zekât, Bütün Peygamberlerin Ümmetlerine Farz Kılınmış Bir İbadettir
• İsrâiloğullarına da Zekât Farzdı
• Zekât Vermemenin Cezası
• Zekâtı Tehir Etmenin Cezası
• Zekât Hakkında Özet Fıkhî Bilgi
• Zekâtın farz olmasının şartları
• Cimriliğin Kötülüğü; Cömertlik, Zekât ve İnfakın Önemiyle İlgili Bazı Âyetler
• Zekât ve İnfakın Önemini Anlatan Bazı Hadis-i Şerifler
• Zekâtın Önemi ve Hikmetleri:
• Zekât Malı Islah Eder
• Zekât, Nimetin Gerçek Sahibi Allah'a bir şükürdür
• Zekât Malı Temizler
• Malın Gerçek Sahibini Hatırlatır ve Kişinin Emanet Bilincini Güçlendirir
• Ferdi/Kişiyi Maddeperestlikten Korur; Kalpteki Dünya Sevgisine Karşı Bir İlâçtır
• İhtiras Zincirini Kırar, Hırsdan Korur, Nefsin Maraz ve İletini Tedavi Eder
• Zekât, Kişiyi Cimrilikten Korur, Cömertleştirir
• İsraf ve Lüx Gibi Şeytanî Eğilimleri Azaltır
• Kalbin Katılaşmasını Önler; Kalbe Sevinç, Mutluluk ve Huzur Verir
• Halka Şefkat ve Merhameti Arttırır, Dost Kazanmaya Sebep Olur
- 1394 -
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
• k-Sıla-i rahme teşvik eder; Akrabaya vermeyi, onları gözetmeyi hatırlatır
• Zekât, Malı Ebedîleştirir
• m-Malı Çoğaltır, Bereketini Arttırır
• Kişiyi Yatırıma Teşvik Eder
• Fakir-Zengin Uçurumunu Önler, Orta Sınıf Oluşturur
• Zekât, Sosyal Dayanışma ve Sosyal Güvenlik Sigortasıdır
• Zekât, Dünya ve Âhiret Uçurumları Üzerindeki Bir Köprüdür
• Zekâtını Her Müslüman Kendisi Dağıtabilir mi?
ZEKERİYYÂ VE YAHYÂ (A.S.) / 967
• Hz. Zekeriyyâ (a.s.); Hayatı ve Şahsiyeti
• Hz. Yahyâ (a.s.); Hayatı ve Şahsiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Zekeriyyâ ve Yahyâ (a.s.)
• Peygamber Katili Yahûdiler
• Muharref İncillere Göre Hz. Yahyâ ve Şehâdeti
• Tefsirlerden İktibaslar
• Peygamberî Mesaj ve Örnekler
ZİKİR / 991
• Zikir; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'ân-ı Kerim'de Zikir Kavramı
• Zikir ve İbâdetler
• Zikir ve Namaz
• Zikir ve Kur'an
• Hadis-i Şeriflerde Zikir Kavramı
• Namaz ve Kur’an’dan Sonra En Faziletli Zikirler; Tehlil, Tesbih, Tahmîd, Tekbir
• Zikrin Zıddı; Unutma ve Gaflet
• İbâdetlerin En Büyüklerinden Biri, Belki Birincisi; Zikir
• Tesbih/Zikir Kurbanları
• Zikrin Yozlaştırılması; Zikirde Usûl ve Âdâba Riâyetsizlik
• Tesbih/Zikir Kurbanları
• Zikri İhyâ Etmek, Zikirle İhyâ Olmak
• Zikrin Psikolojik Faydaları
ZULÜM - ZÂLİM / 1041
• Zulüm; Anlam ve Mâhiyeti
• Zulmün Karşıtı Olarak Adâlet
• Adâlet, Allah’ın İndirdiğiyle Hükmetmektir
• Kur’ân-ı Kerim’de Zulüm Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Zulüm Kavramı
• Câhiliyyenin Zulüm Anlayışı
• Zulmün Çeşitleri
• Zâlim; Anlam ve Mâhiyeti
• Zâlim ve Zulüm Mantığı
• Zâlim Tipleri
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER
- 1395 -
• Kur’ân’a Göre Zâlimlerin Özellikleri
• Mazlum; Anlam ve Mâhiyeti
• Zulmün Cezası
• Zulme Râzı Olmamak
• Zâlime Karşı Tavır
BİBLİYOGRAFYA / 1078
KUR'AN KAVRAMLARI
KİTABIYLA İLGİLİ SORULAR / 1094
CEVAP ANAHTARI / 1320
KUR'AN KAVRAMLARI İÇİNDEKİLER / 1324
SON SÖZ / 1396
- 1396 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sonsöz Yerine…
Şehid Seyyid Kutub şöyle der: “Kalem sahibi kimseler birçok büyük işler yapabilirler. Ancak; fikirlerinin yaşaması pahasına kendilerini fedâ etmeleri şartıyla... Fikirlerinin, kan ve canları karşılığında mânâlanması şartıyla... ‘Hak’ bildikleri şeyin ‘Hak’ olduğunu fütur etmeden söyleyip, gerekirse bu uğurda başlarını vermeleri şartıyla...” İnşaAllah bu âcizane eserim, bu şartları şahsımda gerçekleştirmesi için Rabbime fiilî bir duam olur. Diğer eserlerim gibi bu eserimi de Rabbim adına, Rabbim için vakfediyor, şahsımın ve mirasçılarımın maddî olarak hiçbir hak iddia etmeyeceğini/edemeyeceğini ilan ediyorum. Önsözde yazdığım konuyla ilgili ifadeleri tekrarlıyorum:
“İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar. Yararlanacak herkese helâl olsun. Alıntı yapacaklar için kolaylık olsun diye eserin tümü word dosyası olarak DVD şeklinde kitapla birlikte hediye edilecektir.”
Kur’an kavramlarını doğru kavramaya katkı sağlamak için gücümüz nisbetinde bu kavramları açıklamaya çalıştık. On bin sayfayı geçen bu eseri baştan sona okumak bile günümüzde her insanın zaman ayırabileceği kolaylıkta değil. Aslında bunlar Kur’an’ın engin denizinden bir damla sayılabilir. Çünkü;
“Şayet yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de mürekkep olsa ve hatta buna yedi deniz daha eklense, yine Allah’ın sözleri yazmakla tükenmez. Şüphe yok ki Allah mutlak gâlib ve hikmet sahibidir.”5419
“De ki: Rabbimin sözleri için derya mürekkep olsa ve bir o kadar da ilâve getirsek dahi, Rabbimin sözleri bitmeden önce deniz tükenir.”5420
Müslümanların hemen her konuda farklı bakış açılarına sahip oldukları, din anlayışlarında bile farklılıkların olduğu bir vakıa iken; yoruma açık hususlarda ihtilaf etmeleri kaçınılmaz olacaktır. Bu eserde yazdıklarımız bizim Kur’an’dan anladıklarımızdır. Değerlendirme ve yorumlarımıza her okuyucunun katılması beklenemez. Herkesi memnun etmeye çalışmak doğru olmadığı gibi mümkün de değildir. Muvahhid mü’minler olarak birbirimizin Kur’an’la kesin çelişmeyen görüşlerine tahammül etmek, hatta katılmasak bile saygı duymak zorundayız. Kur’an dışında eleştirilmez hiçbir kitabın olmadığını, hiçbirimizin ısmet sıfatına sahip olmadığımızı, birbirimizle de imtihan olduğumuzu unutmamalıyız. Eleştiri ve ihtilaf ahlâkımızın da olgun bir mü’mine yakışan şekilde olması gerekiyor. Güzellikler tümüyle Rabbimizden, hatalar da bizden… Kur’an Kavramlarını on bin sayfadan daha uzun olarak işleyen bir eserde hata olmaması ihtimal dışı. Böylesine hayatî konularda yanlışlık yapma ihtimali elbette büyük risk. Rabbim’den hatalarımın bağışlanmasını istiyor, ama okuyucunun bağışlamayıp düzeltmek için
5419] 31/Lokman, 27
5420] 18/Kehf, 109
SONSÖZ
- 1397 -
gördükleri hataları, bir müslümana yakışan üslûpla ve delilleriyle birlikte (mail yoluyla, telefonla veya yüz yüze) bildirmelerini bekliyorum. Bu, okuyucuların sadece hakkı değil, aynı zamanda görevidir. Böylece, bundan sonraki baskılarda o hataları düzeltmiş olma imkânı sağlanmış olur. Esas hata, Kur’an’a, Allah’ın hükmüne ters bir şey söylemiş olmaktır. Diğer hatalar bana göre yine hata kabul edilecektir, ama esas sakınmam gerekenin (Allah muhâfaza etsin) Kur’an’a ters bir şey söyleyip yazmak, mü’minleri saptırmak, hakka bâtıl karıştırmak veya hakkı gizlemek olduğunu düşünüyorum. O kitaba, onun ruhuna, onun ilkelerine, onun bütünlüğüne ters düşmekten Allah’a sığınırız. Bu kitap, O Kitab’ı anlamayı kolaylaştırdığı oranda görevini yapmış olacaktır.
“Ey Rabbimiz, unutur ya da yanılırsak bizi muâheze etme, bizi affet, bağışla bizi. Bize merhametinle muâmele et. Sen bizim mevlâmızsın, kâfirlere karşı bize yardım et.” 5421
Eğer bu kitabı(n bazı bölümlerini de olsa) gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…
Ahmed KALKAN
Ümraniye, Mart 2011
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
www.ahmedkalkan.net
5421] 2/Bakara, 286
