Pazartesi, 25 Ocak 2021 06:23

    Bel'am

    Yazan
    Ögeyi değerlendirin
    (0 oy)

     

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     


    Kitabın Adı:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR -20-
    BEL’AM
    Yazarı:
    Ahmed Kalkan
    Tashih:
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj:
    Ehl-i Dizayn
    Kapak Tasarım:
    Ehl-i Dizayn
    İstanbul 2012
    Baskı:
    İSTANBUL MATBAACILIK
    Gümüşsuyu Cad. Işık Sanayi Sitesi B Blok No:21
    Topkapı-Zeytinburnu/İSTANBUL
    Tel: 0 212 482 52 66
    BEL’AM
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR
    -20-
    Ahmed KALKAN
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    İTHAF
    Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
    Önsöz
    Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’ssalâtu ve’sselâmu alâ rasûlillâh.
    Âlimler ve âmirler… Sağlam olurlarsa bütün toplumun sağlam olacağı iki ana direk. Sorumlu olduklarını unutup sorunlu olurlarsa, toplumlarının sorunları bitmeyecek, feci sonları yaklaşacaktır. Âlimler âmirlerin emrine girdiklerinde hem kendileri, hem âmirleri ve hem de toplum ifsad olur. Karşılığında alınan ücret, âhirette kaybettiklerinin yanında semenen kalîlâ, çok az bir karşılık olur. Ahmakça bir tercihtir bu. Ama maalesef tarihten günümüze bu ahmaklıkları yapmayanlar yok denecek kadar az olmuştur. Kur’an’da ismi geçmemesine rağmen, özellikleri anlatılan Kitab bilgisine rağmen azgınlaşan kimse için Tevrat’taki isim meşhur olmuştur: Bel’am. Bel’am, bir şahıs olmaktan ziyade bir karakter, bir tip rolü üstlenir. Her devirde dünyevîleşen, dünyayı âhirete değişip tercihini fânîden yana yapan zihniyetin adı Bel’am veya Sâmirî’dir.
    Devletin gönüllü kölesi, esiri olan Bel’am, A’râf sûresinde köpeğe benzetilir. Önüne atılan bir kemik uğruna zâlim sultanlara bekçiliği ve sâlih insanlara hırlamayı sürdüren köpektir onlar. Cuma sûresinde eşeğe benzetilen tip de yine taşıdığı ilimden yararlanmayan benzer özellikleri gösteren karakterdir.
    Devlet yöneticileri, pek severler kendilerine ve düzenlerine hizmette kusur etmeyen bu yalaka tipleri. Eskiden saray mollası denilen şimdiki ifade ile devlet âlimi, daha doğrusu emir kulu olan bu devlet memurları, Allah’ın seçkin kulu olmak yerine, zâlim rejimin askeri, bekçisi, hizmetçisi olmayı tercih etmiş bir din tüccarıdır. Günümüzde hazır Yâsin, okunmuş Kur’an hatmi satan, mevlitçi, menfaatçi tipler, düzenin dinine hizmet ederken Allah’ın dinine ne kadar ihanet ettiklerini düşünmüyorlar bile.
    Allah’ın (c.c.) indirdiği hükümlere karşı ayaklanan ve İslâm’a küfreden yönetimlerle yani tâğûtî güçlerle din adına uzlaşan ve müslümanları da “Allah (c.c.) adını kullanarak” aldatan, Kur’ân’daki ifâdeyle “köpek sıfatlı” kimselerin ortak ismidir Bel’am. Bu köpek sıfatlı kimseler de; Allah’ın (c.c.) indirdiği hükümlerin bir kısmını kabul etseler de, bir kısmını “zamanın değişmesi” gerekçesiyle sükûtla geçiştirirler. Tarihselciliği savunurlar, dinin ahkâmının günümüzde uygulanma zarûretini görmezlikten gelirler. Günümüzde, zâlim devleti güçlendirecek tarzda resmî ideolojiyi kabul eden ve İslâm’ı o ideolojiye hizmet ettirmeye
    çalışan çok sayıda Bel’am benzeri vardır. Bunlar, tâğut’a itikad ve iman etme noktasında titizdirler. Kraldan fazla kralcıdırlar. Hakla bâtılı karıştırıp sentez yapmaktan çekinmezler. Tevhid, şirk, irtidâd, tâğut gibi itikadî; demokrasi, anayasa, meclis, parmak hesabıyla kanun koyma, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeme gibi şirk ahkâmı; fâiz, kredi, borsa gibi ekonomik; okullardaki tören denilen âyinler ve vahyi reddeden müfredat ve müşrik insan yetiştirme sistemi gibi eğitim konularında bu alanlarla ilgili İslâm’ın kırmızı çizgilerini açıklamaktan korkarlar, ketm etmenin lânetlik suçunu işlemekte bir beis görmezler.
    İşte bu gaflet cephesinin içyüzü, bu kitabın sayfalarında…
    Ahmed Kalkan
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Kasım 2012, Ümraniye
    İÇİNDEKİLER
    BEL’AM:
    Bel’am Kimdir? / 10
    Kitab Bilgisine Rağmen Azgınlaşan Kimse / 12
    Bel’am; Bir “Devlet Âlimi” Prototipi / 15
    Kimlikten Karaktere Bel’am ve Bel’amlık / 18
    Bel’am; Bir Din Tüccarı / 19
    Kur’ân-ı Kerim’de Bel’am Karakteri; Sorumlu ve Sorunlu Âlimler / 22
    Hadislerde Bel’am Tipli Kötü Âlimler ve İlmin Sorumluluğu / 26
    Bel’amların Râzı Olduğu Devlet Dini ve Diyânet / 35
    Çağından Sorumlu Kişiler; Âlimler / 52
    En Korkunç Felâket: Âlimlerin Dünyevîleşmesi / 72
    İlme İhânet Edenler / 83
    - 9 -
    BEL’AM:
    KİTAB BİLGİSİNE RAĞMEN AZGINLAŞAN KİMSE
    •
    Bel’am Kimdir
    •
    Kitab Bilgisine Rağmen Azgınlaşan Kimse
    •
    Bel’am; Bir “Devlet Âlimi” Prototipi
    •
    Kimlikten Karaktere Bel’am ve Bel’amlık
    •
    Bel’am; Bir Din Tüccarı
    •
    Kur’ân-ı Kerim’de Bel’am Karakteri; Sorumlu ve Sorunlu Âlimler
    •
    Hadislerde Bel’am Tipli Kötü Âlimler ve İlmin Sorumluluğu
    •
    Bel’amların Râzı Olduğu Devlet Dini ve Diyânet
    •
    Çağından Sorumlu Kişiler; Âlimler
    •
    En Korkunç Felâket: Âlimlerin Dünyevîleşmesi
    •
    İlme İhânet Edenler
    “Onlara (Yahûdilere) kendisine âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın tâkibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin (Bel’am’ın) haberini oku.”
    Dileseydik elbette onu âyetlerle yükseltirdik. Fakat o, yere saplandı ve hevâsınınn/hevesinin peşine düştü. Onun durumu, üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu budur. Bu kıssayı anlat, umulur ki düşünür, ibret alırlar.”
    Âyetlerimizi yalanlayan ve kendilerine zulmetmekte olan kavmin durumu ne kötüdür!”
    Allah kimi hidâyete erdirirse, doğru yolu bulan odur. Kimi de saptırırsa, işte onlar ziyana uğrayanlardır.” 1
    1 7/A’râf, 175-178
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 10 -
    “Kendilerine Tevrat yükletilen, sonra onu, taşımayanların
    (Kitab’ın hükümleriyle amel etmeyenlerin) durumu, koca koca
    kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlamış
    olan kavmin durumu ne kötüdür! Allah, zâlimler topluluğunu
    doğru yola iletmez.” 2
    Bel’am Kimdir?
    Bel’am; Hz. Mûsâ (a.s.) zamanında yaşamış ve sonradan irtidat
    etmiş olan ilim adamıdır. A’râf suresinin 175-176’ncı âyetleri
    münâsebetiyle ismi çeşitli tefsir ve tarih kitaplarına girmiş olan
    Bel’am İbn Bâura (veya Bel’am İbn Eber)’nın, İsrâiloğulları’ndan,
    Yemen diyarından veya Ken’an ilinden Allah’ın dinini öğrenmiş,
    ilim ve irfan sahibi, duâsı müstecap, yanında Allah’ın ismi a’zamı
    bulunan ve fakat sonradan itaatsizliğe düşmüş bir kimse olduğu
    şeklinde rivâyetler vardır. Her ne kadar Lût’un (a.s.) kızlarından
    biri ile evlenmiş olduğu söylenirse de, bunun yahûdiler tarafından
    müslümanlar aleyhine uydurulmuş bir iftira olduğu bilinmektedir.
    3
    Bel’am’a konu teşkil eden âyet meâlleri şöyledir: “Onlara, şeytanın
    peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz âyetlerden sıyrılarak azgınlardan
    olan kişinin olayını anlat. Dileseydik, onu âyetlerimizle üstün kılardık;
    fakat o, dünyaya meyletti ve hevesine uydu. Durumu, üstüne varsan
    da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir.
    İşte âyetlerimizi yalan sayan kimselerin hâli böyledir. Sen onlara bu
    kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler.” 4
    Bel’am’la ilgili olarak İslâmî kaynaklarda şunlar anlatılmaktadır:
    “Rivâyete göre Mûsa (a.s.), Ken’âniler’in Şam’daki topraklarına
    girmişti. Bu sırada Bel’am, el-Belkâ köylerinden Bal’â’da bulunuyordu.
    Ken’âniler’den bazıları Bel’am’ın yanına gelerek: “Ey
    Bel’am, Mûsa İbn İmrân İsrâiloğulları’nın başında olduğu halde
    bizi yurdumuzdan sürmek ve öldürmek üzere geldi. Bizim ülkemize
    İsrâiloğulları’nı yerleştirecek. Senin kavmin olan bizlerin ise
    yerleşecek bir yerimiz yok. Sen duâsı kabul edilen bir kimsesin.
    Onları defetmesi için Allah’a duâ et”, dediler. Bel’am: “Yazıklar
    olsun size! O Allah elçisidir; melekler ve mü’minler de onunla
    beraberdir; onlar aleyhine nasıl duâ edebilirim! Bildiğimi bana
    Allah öğretti” diye red cevabı verdi. Kavmi duâ etmesi hususunda
    2 62/Cum’a, 5
    3 Taberî, Tefsiru’t-Taberî, Mısır, 1373/1954, IX, 119-120; Fahruddin er-Râzî,
    Mefâtîhu’l-Gayb, Mısır, 1308, XV, 54; D. B. Macdonald, İA, “Bel’âm İbn
    Bâura” Mad.
    4 7/A’râf, 175-176
    BEL’AM
    - 11 -
    ısrar ettiler. Bel’am da eşeğine binerek, İsrâiloğulları’nın çıkmakta
    olduğu dağa doğru ilerledi. Bu dağ, Husban dağıdır. Biraz gittikten
    sonra eşeği yere çöktü. Eşeğine binerek biraz ilerledikten
    sonra hayvan yine çöktü. Bel’am biraz evvelki gibi hareket ettikten
    sonra tekrar hayvanına bindi. Biraz yol alınca eşek yine çöktü.
    O, yine eşeği yerinden kalkıncaya kadar dövdü. Nihâyet eşek,
    Bel’am aleyhinde bir delil teşkil etsin diye, Allah’ın izni ile konuşarak
    şöyle dedi: “Ey Bel’am, nereye gidiyorsun? Meleklerin önümde
    durarak beni yolumdan çevirdiklerini görmüyor musun? Allah
    elçisi ile mü’minler senin kavmin aleyhinde duâ etmektedirler.”
    Fakat Bel’am, buna aldırış etmeden eşeğini döverek yoluna devam
    etti. Nihâyet eşek onu Husban dağına çıkardı, Mûsâ’nın (a.s.)
    ordusunun ve İsrâiloğulları’nın karşısına götürdü. Bel’am onlara
    bedduâ etmeye başladı; fakat İsrâiloğulları’na beddûa ederken
    Allah onun dilini kendi kavmi aleyhine çevirdi. Yanında bulunan
    halk, onun kendi aleyhlerine bedduâ etmekte olduğunu görünce:
    “Ey Bel’am! Ne yaptığını biliyor musun? Sen İsrâiloğulları’na hayır
    duâda, bize bedduâda bulunuyorsun” dediler. O: “Ben bunu kendi
    ihtiyarımla yapmıyorum, Allah dilime hâkim oldu” dedi. Bunun
    üzerine dili ağzından çıkarak göğsü üzerine sarktı. Sonra kavmine:
    Dünya ve âhiret benim elimden gitti, artık hileye başvurmaktan
    başka çare yoktur...” dedi. 5
    Her ne kadar müfessirler âyetlerin nüzûl sebebi olarak daha
    çok Bel’am’ın ismi üzerinde durmuşlarsa da, sözkonusu âyetlerle
    anlatılmak istenenin Bel’am olduğu yolundaki rivâyetleri ve
    onunla ilgili olarak anlatılan kıssaları doğrulayacak -güvenilir- hiç
    bir eser yoktur. Aynı şekilde yalnız Bel’am’ın, âyetlerin nüzulüne
    sebep teşkil etmiş olması da doğru değildir. 6
    Öte yandan, âyetlerde bahsi geçen kişinin, Bel’am’ın dışında,
    Ümeyye İbn Ebi’s-Salt, er-Râhib Ebû Amr, İsrâiloğulları’ndan duâsı
    makbul bir kişi, münâfık olan her kişi veya yahûdi, hristiyan ve
    haniflerden olup da Hakk’tan ayrılan herkes olduğu şeklinde de
    rivâyetler vardır. 7
    Öyle anlaşılıyor ki âyetler, Bel’am ve hareketleri itibariyle
    onun gibi olan herkese şâmildir. Çünkü Allah’ın âyetlerini
    5 Taberî, a.g.e., IX, 124-126; Râzî, a.g.e., XV, 54; İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-
    Târih, Beyrut 1385/1965, I, 200 vd; İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, Riyad
    1966, I, 322 vd.
    6 Kasımî, Mehâsinü’t-Te’vil, VII, 2906
    7 Taberi, a.g.e., IX, 119 vd; Râzî, a.g.e, XV, 54; Zemahşeri, el-Keşşaf, Beyrut
    1366/1947, II, 78; Mes’üdî, Mürûcü’z-Zeheb, Mısır 1384/1964, I, 52; İbni Kesir,
    a.g.e., I, 322
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 12 -
    yalnız bir veya birkaç kişiye hasretmek doğru olmaz; onlar geniş
    kapsamlıdırlar. Burada asıl üzerinde durulması gereken konu;
    Bel’am’la ilgili olarak söylenen ve İslâmî kaynaklara girmiş olan
    bilgilerin büyük çoğunluğunun İsrâiliyyâta dayanmış olmasıdır.8
    Çünkü İslâmî kaynaklarda zikredilen bilgiler -bazı isim ve ifade
    değişiklikleri hâriç- Kitab-ı Mukaddes’te geçen bilgilerin tamamen
    aynısıdır. 9
    Ancak Bel’am, dünyevî çıkar ve hesaplar için Allah’ın dinini
    tahrif eden bir ilim ve din adamını küfür sistemlerine ve kâfir yöneticilere
    yaranmak maksadıyla Allah’ın hükümlerini çiğneyen ve
    asıl gayesinden saptıran kimseleri temsil etmektedir.
    İnsanları “Allah (c.c.) adını kullanarak”’ aldatan, hevâ ve heveslerini
    tatmin için “Tevhid akîdesini” tahrip eden “Bel’am’ın”
    etkisi korkunçtur. İslâm topraklarında; kâfirlerin istilâsını hazırlayan
    güç, “Bel’am”dır.
    Allah’ın (c.c.) indirdiği hükümlere karşı ayaklanan ve İslâm’a
    küfreden yönetimlerle yani tâğûtî güçlerle din adına uzlaşan
    ve müslümanları da “Allah (c.c.) adını kullanarak” aldatan,
    Kur’ân’daki ifâdeyle “köpek sıfatlı” kimselerin ortak ismi
    Bel’am’dır. Bu köpek sıfatlı kimseler de; Allah’ın (c.c.) indirdiği
    hükümlerin bir kısmını kabul, bir kısmını “zamanın değişmesi”
    gerekçesiyle sükûtla geçiştirirler. Günümüzde, başta resmî ideolojiyi
    kabul eden ve İslâm’ı o ideolojiye hizmetçi kılmaya çalışan
    müesseseler olmak üzere, çok sayıda Bel’am benzeri vardır. Bunlar
    “çok dindar” görünmekle birlikte, tâğut’a itikad ve iman etme
    noktasında titizdirler. “Ulü’l-Emr” kavramını İslâm’a karşı ayaklanan
    güçlere izâfe ederek, mü’minleri yanıltırlar. İşte bunlar çağdaş
    Bel’am’lardır. 10
    Kitab Bilgisine Rağmen Azgınlaşan Kimse
    Bel’am, Tevrat ve İslâmî kaynaklarda, önceleri iyi bir mü’min
    iken, daha sonra Hz. Mûsâ ve kavmi aleyhine hile tertiplediği için
    cezâlandırıldığı rivâyit edilen kişidir. Müfessirlerın çoğunluğuna
    göre Kur’ân-ı Kerim’de ismi zikredilmeksizin, 7/A’râf, sûresinin
    175-176. âyetlerindeki ifadelerde kendisinden söz edilen kişi Belam
    bin Bâûrâ’dır. Kaynaklarda Bel’am, Bel’âm, Bel’âm bin Bâurâ,
    Bel’am bin Eber veya Bel’âm bin Bâûrâ’ şeklinde kaydedilen bu
    8 D. B. Macdonald, İ A, II, 464-465; Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, Ankara
    1979, s. 242
    9 Kitabı Mukaddes, İstanbul 1981, Sayılar XXII, 2-41; XXIII 1-30; XXIV, 25;
    XXII, 16; Yeşu XXIV, 9
    10 Ahmed Güç, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 221-222
    BEL’AM
    - 13 -
    kişi,11 Tevrat’ta Beor’un oğlu Balaam olarak geçmektedir.12 Ve peygamber13
    diye takdim edilen Bel’am’ın kehânetlerine büyük önem
    verilmektedir.14 Bel’am’ın kıssası Tevrat’ta en az iki ayrı rivâyet
    halinde nakledilir ki, bu rivâyetler birbirinden farklıdır.15 Elohist
    denilen rivâyete göre o Ârâmî veya Amorî bir kâhindir. Tanrı’ya
    inanmakta ve O’ndan ilham almaktadır. Moab Kralı Balak’ın
    İsrâiloğulları’na lânet etmesi husûsundaki ısrarlarını ancak Tanrı
    tarafından müsaade edilince kabul eder.16 Yahvist denilen rivâyete
    göre ise o Midyanlı (Medyen’li) bir kâhin olup17 Balak’ın dâvetine
    Tanrı’nın izni olmaksızın icâbet etmiştir.18 Tevrat’taki kıssaya
    göre, Hz. Mûsâ başkanlığındaki İsrailoğulları’nın çölde Ken’an
    diyarına doğru ilerlediklerini gören Moab kralı endişeye kapılır.
    İsrâiloğulları’na karşı kendilerine yardım etmesi için Bel’am’ı dâvet
    eder. Zira Bel’am’ın mübârek kıldığı mübârek olmakta, lânetlediği
    ise lânetlenmektedir.19 Bel’am ise Rabden alacağı emre göre hareket
    edeceğini bildirir; ne var ki bu konuda kendisine müsâade
    verilmez. Moab kralının ikinci defa ısrârı üzerine yine Rabbe
    danışan Bel’am’a bir rivâyete göre gitme izni verilir,20 diğer bir
    rivâyete göre ise o, izin verilmeksizin yola çıkar.21 Yolda eşeği melek
    tarafından durdurulur. Sonra yoluna devam eder ve Balak’a
    sadece, Allah’ın kendisine söyleteceği şeyleri söyleyebileceğini
    ifâde eder. Söylediği dört meselin hepsinde de kralın beklediğinin
    aksine, İsrâiloğulları’na lânet edeceğine onları mübârek kılar.22
    Bel’am, Allah’ın lânet etmediğine lânet edemeyeceğini, Rabbin
    bedduâ etmediğine bedduâda bulunamayacağını, O’ndan emir
    aldığını, Allah’ın sözlerini işittiğini, yüce olanın bilgisini bilen kişi
    olduğunu, Rabbin sözünden öteye geçemeyeceğini ifâde eder.23
    Bununla beraber Kitâb-ı Mukaddes’te Bel’am’ın İsrâil’e düşman
    olarak tasvir edildiği de görülür. İsrâiloğulları’nın Midyan kadınlarıyla
    zinâ ederek felâkete uğramaları Ruhban metninde Bel’am’ın
    bir hilesi olarak gösterilir.24 Balak’a, İsrâiloğulları’nın Moablı ka-
    11 Taberî, Tefsir, IX/82; Kurtubî, Tefsir, VII/319
    12 Sayılar, 22/5), Kâhin (Yeşu), 13/22
    13 Petrus’un İkinci Mektubu, 2/15
    14 Sayılar, 22/6
    15 Sayılar, 22-24
    16 Sayılar, 22/5-21
    17 Sayılar, 31/8
    18 Sayılar, 22/22-34
    19 Sayılar, 22/6
    20 Sayılar, 22/20
    21 Sayılar, 22/22
    22 Sayılar, 23/7-10, 18-24; 24/3-9, 15-24
    23 Sayılar, 23/8, 20; 24/4, 12, 16
    24 Sayılar, 31/16
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 14 -
    dınlarla zinâ etmelerini, putlara kesilen kurbanlardan yemelerini
    sağlamasını, böylece onların günahkâr olup cezâlandırılacaklarını
    öğreten Bel’am’dır.25 Bel’am ile ilgili kıssada bu husûsa yer verilmez,
    ancak İsrâiloğulları’nın Moablı kızlarla zinâ ettikleri, onların
    ilâhlarına eğildikleri ifâde edilir.26 Bel’am İsrâiloğulları tarafından
    öldürülmüştür. 27
    İslâmî kaynaklar umûmiyetle yukarıda meâli verilmiş olan
    7/A’râf sûresinin 175 ve 176. âyetlerinde kastedilen kişinin
    Tevrat’ta da zikredilen Bel’am bin Bâûrâ olduğunu, söz konusu
    âyetlerden önce Hz. Mûsâ ve İsrâîloğulları’ndan bahsedilmesinin
    de bunu gösterdiğini belirtirler. Fakat bu kişinin Ümeyye bin
    Ebü’s-Salt es-Sekafî veya Nu’mân bin Sayfî er-Râhib olduğuna dâir
    görüşler de vardır. 28
    İslâmî kaynaklarda Bel’am bin Bâûrâ ile ilgili çeşitli rivâyetler
    yer almaktadır. Bu rivâyetlerden birine göre Hz. Mûsâ’nın, Kur’ân-ı
    Kerim’de “cebbar bir kavim” şeklinde nitelendirilen bir toplulukla
    savaşmak için hazırlanması üzerine Bel’am’ın kavmi ona durumu
    anlatarak Mûsâ’nın etkisiz kılınması için duâ etmesini isterler.
    Ancak Mûsâ’nın peygamberliğine inanan ve iyi bir mü’min olan
    Bel’am bu isteği reddeder. Allah’ın kendisine Mûsâ’ya bedduâ
    konusunda izin vermediğini belirterek öteki isteklerini de geri
    çevirirse de, kavmi onu hediyelerle kandırıp bedduâ etmesini sağlarlar.
    Ancak Allah bu bedduâyı onun kavmine çevirir; Bel’am’ın
    da Allah tarafından bir cezâ olmak üzere dili göğsüne doğru sarkar.
    Artık dünya ve âhiretinin yıkıldığını düşünen Bel’am, hiç olmazsa
    kavmini kurtarmak için onlara Hz. Mûsâ ve İsrâiloğulları’na
    karşı kullanılmak üzere bir hile öğretir. Buna göre bu kavim, kadınları
    süsleyerek Mûsâ’nın sefer halinde olan askerleri arasına
    gönderecek ve bu kadınlar onları baştan çıkaracaktır. Gerçekten
    Şimeonîler’in reisi Zimri, Sur kızı Kozbi ile zinâ etmiş ve bu yüzden
    İlâhî bir cezâ olmak üzere baş gösteren vebâ salgınında 70.000
    kişi ölmüştür. 29
    Bir başka rivâyete göre ise Bel’am Hz. Mûsâ’ya bedduâ edemeyeceğini,
    çünkü aynı dine mensup olduklarını belirtmiş, çarmıha
    gerilerek öldürülme tehdidi üzerine ise ism-i a’zam’ı okuyarak Hz.
    Mûsâ’nın şehre girmemesi için duâ etmiş, duâsı kabul olunmuş ve
    25 Vahiy, 2/14
    26 Sayılar, 25/1-3
    27 Sayılar, 31/8; Yeşu, 13/22
    28 Taberî, Tefsir, IX/83, Kurtubî, Tefsir, VII/320, İbn Kesîr, Tefsîr, III/507; Sa’lebî,
    Arâisu’l-Mecâlis, s. 182
    29 İbn Kesîr, Tefsir, III/511; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, IX/112
    BEL’AM
    - 15 -
    böylece İsrâiloğulları çölde kalmışlardır. Bunun üzerine Hz. Mûsâ,
    Bel’am’dan ism-i a’zam ile imanın alınması için duâ etmiş ve ilgili
    âyette belirtildiği gibi Bel’am’a verilen “âyetler” geri alınmıştır. 30
    Bel’am’ın İsrâiloğulları’ndan, Ken’ânîler’den veya Yemenli olduğu,
    ona verilen âyetlerden maksadın ise “ism-i a’zam”, “suhuf”
    veya “kitap” olduğu da rivâyet edilmiştir. Hatta ona peygamberlik
    verildiği de söylenir. Ancak İslâm inancına göre kendisine peygamberlik
    verilen bir kişinin hak dini terketmesi mümkün olmadığından
    bu rivâyete itibar edilmemektedir. 31 gerekmektedir.
    Söz konusu âyetlerde kıssası anlatılan kişinin Bel’am bin Bâûrâ
    olduğuna dâir bir işaret yoktur. Burada hak ve hakikati gördükten
    sonra onu bırakıp şeytanın peşine düşenin kötü durumu ifade
    edilmektedir. Mutasavvıflar ise Bel’am bin Bâûrâ’yı, kibir ve
    dünyevî arzular sebebiyle sapıklığa düşenlerin bir örneği olarak
    takdim etmektedirler. 32
    Bel’am; Bir “Devlet Âlimi” Prototipi
    Bel’am’la ilgili olduğu değerlendirilmesi yapılan âyet meali
    şudur: “Onlara, kendisine âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan
    sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın takibine uğrayan ve sonunda azgınlardan
    olan kimsenin haberini oku. Dileseydik elbette onu âyetlerle yükseltirdik.
    Fakat o, yere saplandı ve hevâ/hevesinin peşine düştü. Onun
    durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Eğer üstüne varsan, dilini çıkarıp
    solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin
    durumu budur. Bu kıssayı anlat, umulur ki düşünür, ibret alırlar.” 33
    Âyetlerde, Hz. Peygamber’den, geçmişte yaşanmış bir olayın
    kahramanını anlatması isteniyor. Olayın kahramanının adı geçmiyor.
    Onun yerine, tavır ve davranışı geçiyor. Kur’an’ın üslûbu budur.
    Nedeni de, dikkatler özel isimler, özel yerler, özel zamanlar
    ve toplumlar üzerinde değil de, tavırlar üzerinde yoğunlaşması
    içindir. Âyetin çizdiği hastalıklı tipin belirgin özellikleri şunlardır:
    Kendisine mûcize, vahiy, kitap, ya da birtakım olağanüstü ve herkeste
    olmayan yetenekler verilen bir ulu, önder ve âlim kişi, daha
    önce bu İlâhî ödülü hak eden bir davranış içerisinde olduğu halde
    sonradan bozuluyor. Kendisine verilen âyetlerle amel etmeyip
    onlara sırtını dönünce, şeytanın askeri oluyor. Vahiyden uzaklaştıkça
    azgınlaşıyor. Âyetleri ihtirasları uğruna kullanıyor.
    30 Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, IX/112
    31 Kurtubî, Tefsir, VII/320; İbn Kesir, Tefsir, III/509
    32 Encyclopédie de l’İslam, Leiden, 1954, I/1014; Ömer Faruk Harman, TDV
    İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 389
    33 7/A’raf, 175-176
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 16 -
    Azgınlığının temel sebebi makam-mevkî, mal-mülk, şöhretservet
    sevdâsı. O, dünyalığı Allah’a tercih edip Allah’ın verdiği
    âyetleri menfaat temininde kullanınca, Allah da ona verdiği
    âyetleri, o âyetlerle gelen tüm meziyet ve faziletleri alıyor. Adam
    şahsiyetini kaybederek, “köpek gibi”, bir çanak yal uğruna her
    türlü zillete eyvallah eder hale geliyor. Kovsan da, sevsen de, dövsen
    de onun için fark etmiyor. Tabiatı köpekleştiğinden, kendisini
    tutanla kendisini iten arasındaki farkı göremeyip, her ikisine
    de dilini sarkıtıp soluyor. Âyette yapılan bu keskin tasvir, “İşte
    âyetlerimizi yalanlayanların hali budur” cümlesiyle tamamlanıyor. Hz.
    Peygamber’e de bu kıssayı anlatması emrediliyor ki, bu âyetlerin
    nâzil olduğu Mekke döneminin sonlarında tıpkı bu adam gibi bilgi
    ve hikmet sahibi olup da ilmini şeytana satan kimseler “belki
    düşünür, öğüt alırlar” diye...
    Âyette geçen şahsın gerçek kimliği hakkında farklı rivâyetler
    var. Bel’am bin Baura (Eber), Ümeyye bin ebi’s-Salt es-Sakafî, Ebû
    Amir bin Sayfî bu isimlerin başında geliyor. Bel’am, âyette anlatılan
    kıssanın gerçek sahibi ve mâzideki sebeb-i nüzûlü, Ümeyye
    bin Ebi’s-Salt, haldeki sebeb-i nüzûlü, Ebû Amir ise istikbaldeki
    sebeb-i nüzûlüdür.
    Hz. Ali, İbn Ömer, İbn Abbas, Mücâhid, İkrime ve müfessirlerin
    büyük bir çoğunluğu, kıssası anlatılması istenen bu adamın,
    Benï İsrail bilginlerinden Bel’am bin Baura olduğunu kabul ederler.
    Mücâhid, Abdullah bin Amr, Kelbî ise Ümeyye bin Ebi’s-Salt’tır
    diyorlar. Said bin Müseyyeb ise Ebû Âmir’de karar kılıyor. 34
    Tevrat ve İncil’de Bel’am, Boer oğlu Balam olarak geçer. 35
    İslâmî kaynaklarda anlatılan rivâyetler de, Tevrat’ta verilen Bel’am
    portresiyle uyuşmaktadır. Tevrat’ta anlatılanları biraz daha detaylandıran
    İslâmî rivâyetler de Bel’am’ın resmî din adamı kimliğini
    tescil eder. Duâsı makbul bir bilgin olan bu kişi, kavminin ısrârı
    üzerine Hz. Mûsâ’ya bedduâ etmiş, o yüzden dili göğsüne kadar
    sarkmış.
    Moab’lılar, “onlara bedduâ et” dediler. O dedi ki: “Benim
    elimde olmayan bir şeyi bana emrediyorsunuz.” Onlar dediler:
    Eğer Rabb’in onlara bedduâ etmenden hoşlanmazsa daha önce
    olduğu gibi bundan seni alıkoyacaktır.” Başladı İsrâiloğullarına
    bedduâya. Lâkin onlara bedduâ ederken dili sürçüp kendi halkına
    bedduâ ediyordu. Kendi halkının zaferi için duâ etmek istediği
    34 Taberî, Câmiu’l-Beyan, 6/118-121; Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an,
    7/319-320
    35 Kitab-ı Mukaddes, Sayılar, 22-23
    BEL’AM
    - 17 -
    zaman da, dili sürçerek Allah’ın izniyle Mûsâ ve ordusunun muzaffer
    olması için duâ ediyordu. Toplumu: “Sen onlara değil, bize
    bedduâ ediyorsun” dediklerinde, “Benim dilim bundan başkasına
    dönmüyor. Kaldı ki onlara bedduâ etseydim bile kabul olunmayacaktı”
    diye yakındı. “Lâkin” dedi, “size bir yol göstereyim. Eğer
    yaparsanız onları yenersiniz. Allah zinâya çok gazaplanır. Eğer
    onlar zinâya düşürülebilirse, helâk olurlar. Allah’ın onları bu şekilde
    helâk etmesini umuyorum. Kadınlarınızı çıkarıp onların üzerine
    gönderin. Onlar yılları yollarda geçmiş seferî bir toplumdur;
    bu yüzden zinâya meyledip helâk olmaları daha kolaydır. 36
    Bundan sonrası kolay oldu. İsrâiloğulları, peygamberlerini
    dinlemeyerek Moab’lı fahişelerle zinâya koştular. Moab’lı fahişelerin
    sunduğu putlara adanmış muhtemelen mikroplu etleri
    yedikleri için İsrâiloğulları içerisinde salgın bir hastalık çıkmış ve
    kitlesel ölümlere (Taberî’ye göre 70 bin) sebep olmuştu. Âyetteki
    “hevâsına uydu” ibâresini Kurtubî “mala çok düşkün olan hanımının
    müslüman İsrâiloğullarına bedduâ etmesi için yaptığı ısrarlı taleplere
    uymuştu” şeklinde açıklar. 37
    Tüm bu bilgiler, 7/A’râf 175-176. âyetleri desteklemektedir.
    Âyette sözü edilen kimsenin Bel’am olduğuna hükmetmek, -diğer
    şahısların âyette belirtilen tüm özelliklere sahip olmadığı için- en
    uygun görünmektedir.
    Âyetlerin sebeb-i nüzûlü olarak görülen ikinci isim de Ümeyye
    bin Ebi’s-Salt es-Sekafî. Olumsuz bir prototip olan “Bel’am” tipini
    iyi tanımak için Ümeyye’den kısaca söz etmemiz gerekecek:
    Tâif’teki Sakîf kabilesinin en ünlü şâiri olan Ümeyye bin Eb’s-
    Salt bi’setten önce hanîf olarak bilinenler arasındaydı. Rasûlullah
    onun şiirini dinlerdi. Hatta birgün onun şiirini dinledikten sonra
    “Onun şiiri müslüman olmuştu” buyurur. Hadisin bir başka varyantında
    şöyle bir ziyâde var: “Keşke kendisi de müslüman olsaydı.”38
    Müslim’deki bu ibâre, İbn Mâce’de temennî edâtıyla “neredeyse
    müslüman olmuştu” biçiminde gelir. 39
    İbn Kuteybe, eş-Şi’r ve’ş-Şuarâ adlı eserinde Ümeyye bin Ebi’s-
    Salt’ın şiirlerine üç sayfa ayırmış. Oradan öğreniyoruz ki Ümeyye
    câhiliyye Araplarından tamamen farklı bir inanca sahipti. “İlâhu’lâlemîn”
    olarak andığı Allah’tan “ferdun ve muvahhadun: Bir
    başına ve tek” olarak söz eden Ümeyye; cennete, cehenneme,
    36 Taberî, Câmiu’l Beyân, 6/123
    37 Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an, 7/322
    38 Müslim, Kitâbu’ş-Şiir, 41-1
    39 İbn Mâce, Edeb 41, hadis no: 3757
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 18 -
    meleklere, peygamberlere inanmaktadır. “O yeryüzünün tamamına
    egemendir” dediği Allah’ı “göklerin ve yerin meliki” olarak
    anar. İbranca ve Süryanca’ya vâkıf olup Tevrat ve İncil’i asıllarından
    okuyabilmektedir.
    Câhiliyye döneminde hiç puta tapmayıp içki içmemiştir.
    İslâm’ın zuhûrunda 8 yıl Bahreyn’de ikamet etmiştir. Rasûlullah’ın
    nübüvvetini haber alır-almaz Mekke’ye gelen Ümeyye, onun ağzından
    Kur’an’ı dinlemiş, Kureyş müşrikleri kendisine fikrini sorunca
    da “O hak üzeredir” demiştir. Kendisine “O halde niçin ona
    tâbi olmuyorsun?” denildiğinde “Onun işinin neticesini görünceye
    kadar bekleyeceğim” demiştir.40 Dayısının iki oğlu Bedir’de
    Rasûlullah’a karşı savaşmış ve öldürülmüşlerdir. Kendisi için de
    sahâbe “aduvvullah: Allah’ın düşmanı” lakabını benimsemiştir.
    Hasta yatağında şöyle söylediği rivâyet edilir: “Bu hastalığın beni
    öldüreceği muhakkak. Ben Hanîf dininin doğru olduğunu biliyorum.
    Ama Muhammed’e karşı içimdeki kuşku beni bırakmıyor.” 41
    Ümeyye’ye herhangi bir kitap, vahiy ya da mûcize verilmediği
    konusunda herkes müttefik. O halde âyette “kendisine âyetlerimizi
    vermiştik” denilen kimse Ümeyye olamaz. Üçüncü ihtimal olan Ebû
    Âmir bin Sayfî, gündeme Medine’de girmiştir. Hâlbuki âyetler
    Mekkî’dir. Sonuçta âyette sözü edilen kimsenin Bel’am olduğuna
    hükmetmemiz
    Kimlikten Karaktere Bel’am ve Bel’amlık
    Bel’am tipi, tahrifin prototipidir. Kur’an, Tevrat, İncil ve İslâmî
    kaynaklarda yazılanlardan yola çıkacak olursak bu tipin temel
    özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:
    1- Bel’am ırkçı bir tiptir: Müslüman İsrâiloğullarına ve Hz.
    Mûsâ’ya karşı putperest Moab’ lıları ve onların putçu yöneticisi
    Balak’ı sırf kendi kavmi ve ülkesi olduğu için destekledi. Hakka
    karşı, “bizden” gerekçesiyle bâtılın yanında yer aldı.
    2- Dünyacı bir tiptir: Kendisine verilen İlâhî emânete ihânet
    ederek, şöhret, servet gibi geçici dünya nimetleri uğruna onları
    fedâ etti. Dinini satıp dünyasını aldı. Bir çanak yal uğruna, sahibinin
    onca itip kakmasına kuyruk sallayan köpek gibi, bir miktar
    dünyalık uğruna ilminin izzetini sattı.
    3- İlmini zâlim/kâfir yöneticilerin hizmetine veren resmî ulemâ
    tipidir: Kendisine “yukardan” gelen emirleri, Allah’tan gelen
    40 Zirikli, el-A’lâm, 2/23
    41 Toshihiko İzutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 108
    BEL’AM
    - 19 -
    emirlere karşı da olsa uygulayan, bu yüzden de âyette “tutsan
    da itsen de dilini sarkıtıp soluyan köpek” olarak tanımlanan yüzsüz
    ve onursuz, “evet efendim”ci bir tip. Şairin “Köpektir zevk alan
    sayyâd-ı bî-insâfa hizmetten” mısraında ifâde ettiği gibi, sadâkati
    cinâyet derecesinde midesine bağlı bir tip.
    4- İlkesiz, makyavelist bir tip: Ulusal birliği ve ülkenin bütünlüğünü
    korumak için, kendi kutsal değerlerini de hiçe sayarak,
    her yolu meşrû gördü. Bu cümleden, muhtemelen zührevî ve bulaşıcı
    hastalığa yakalanmış Moab’lı fâhişelerin İsrâiloğulları’yla
    zinâ yapması fikrini ortaya attı. Harp halinde dahi, yöneticileri,
    ilkeli, insan hak ve onuruna saygılı davranmaya dâvet edeceği
    yerde, önce o hak ve onuru kendisi çiğnedi. Kendisine verilen akıl
    âyetini, şeytanın hizmetinde kullandı.
    Bu sayılan özellikler, kimde bulunursa, o kendi yaşadığı çağın
    ve toplumun Bel’am’ıdır. Kur’an, onun için yer, zaman ve şahıs
    ismi vermez. Çünkü bu tipler, her yerde ve her zamanda bulunabilir.
    Onları görünce tanımamız için özelliklerini sıralar. 42
    Bel’am; Bir Din Tüccarı
    Sahip bulunduğu ilim hazinelerine karşılık, “dünya” için
    “din”ini satan, âhiretini dünyaya değişen ve bu doğrultuda azgın
    yöneticiler ve tâğutlarla işbirliği yapan, onlara hizmet veren, dini
    ve bilimi âlet edip kullanarak insanları zâlimlerin buyruğuna ve
    boyunduruğuna sokan kimliği simgeleyen bir addır Bel’am.
    Tâbiri câizse, Allah’ın peygamberine, Allah’ın dinine karşı,
    Allah adına mücâdele veren ve halk katındaki itibarını bahane
    ederek tevhid mücâdelesine karşı direnen bir azgın! Bir kısım
    müfessirler, bu âyetin, Ümeyye bin Ebi’s-Salt hakkında nâzil olduğunu
    beyan etmişlerdir. Bu kişinin de, Hz. Muhammed’e (s.a.s.)
    nübüvvet görevi verilmeden önce “hanif”lerden olduğu, Allah’ın
    kısa bir süre içerisinde peygamber göndereceğini söyleyip durduğu
    halde, gurura kapılıp ona iman etmediği bilinmektedir.
    Rivâyetlerdeki ortak yön, muayyen bir şahsı tariften çok, onun
    prototip karakterini ortaya koymasıdır. Nüzul sebebinin husûsî
    olması, hükmün umûmî olmasına engel değildir. Kıyâmete kadar
    Bel’am’ın vazifesini yapan “Bel’am” tipi, bu karakterin yapısı
    ortaya konulmaktadır. İnsanları “Allah adını kullanarak” aldatan,
    hevâ ve heveslerini tatmin için tevhid akidesini tahrip eden
    Bel’am’ın etkisi korkunçtur.
    42 Mustafa İslâmoğlu, Yahûdileşme Temayülü, s. 241-247
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 20 -
    Bel’am; Firavun’un ilkelerini Allah’ın dini adına muhâfaza
    eden bir mel’undur. Her düzenin bir sâdık bekçisi vardır. Tâğûtî
    düzenin sâdık bekçisi ise hiç şüphesiz Bel’am’dır. Câhiliyye düzeninde
    Bel’am sadece bir kişi değil; bir çetedir. Evet, Bel’amlar
    çetesi tâğûtî düzen tarafından örgütlenmiş bulunan bir haydutlar
    çetesidir. Bel’amlar çetesi, tâğûtî düzen içerisindeki kiralık
    din bezirgânlarıdır. Tabii ki bunları kiralayan tâğûtî düzenin
    kendisidir. Bu Bel’amlar çetesinin kökü Firavun düzenine dayanır.
    Bel’amlar çetesinin ilk reisi Bel’am bin Baura’dır.
    7/A’râf sûresindeki âyetleri dikkate alarak Bel’am’ın vasıflarını
    şöyle sıralamak mümkündür:
    Bel’am, Allah’ın âyetlerini bilen bir âlimdir.
    Bel’am, Bildiği Allah’ın âyetleriyle amel etmekten vazgeçip,
    bunların yerine şeytanın rehberliğine sığınan kimsedir.
    Bel’am, Allah’ın rızâsı yerine, gazâbına müstahak olmuştur.
    Bel’am, dünyevî menfaat için imanını ve ilmini satan bir din
    hâinidir.
    Bel’am, Firavunî düzeni devirmeye çalışan muvahhidlere hırlayan
    bir köpektir.
    Bel’am, Allah’a tâbi olmak yerine kendi hevâsına tâbi olmuştur.
    Bel’am, Allah’ın yasalarını yalanlaması nedeniyle köpeğe
    benzetilmiştir.
    Bel’am, sadece Firavun dönemine mahsus bir şahsiyet değildir.
    Aksine ümmet-i Muhammed içerisinde de ortaya çıkmış ve daha
    da çıkacak olan bir şahsiyettir.
    Bel’am, ümmet-i Muhammed’e düşman, ümmet-i Muhammed
    de Bel’am’a düşmandır.
    Bel’am, Hz. Muhammed (s.a.s.) tarafından kötülüğü beşeriyete
    bildirilen bir fitne ve fesad odağıdır.
    Bu vasıflar kimde bulunursa o bir Bel’am’dır. Câhiliyye düzeninin
    kuşatması altındaki toplumlarda devlete bağlı bir din vardır.
    Bu devlete bağlı dinin mümessilleri Bel’amlardır. Bu Bel’amlar, her
    yerde ve her zaman dine bağlı devlet anlayışına karşı savaşırlar.
    Tâğûtî düzenin her türlü icraatını İslâm’ın mührüyle mühürlemeye
    çalışırlar. Tâğûtî düzenin kapılarında ev sahibinden kemik bekleyen
    köpekler gibi kuyruk sallarlar. Tâğûtî düzenin hatırı için İslâm
    BEL’AM
    - 21 -
    dinine eklemede ve çıkarmada bulunurlar.
    Bel’amlar çetesi, İslâm coğrafyasında küfrün iktidar olması
    ve iktidarının devam etmesinin en büyük destekçisidir. Bugün
    İslâm coğrafyasının siyasî iktidarı İslâm’ın elinde değildir. Devlete
    bağlı din serbest, dine bağlı devlet yasaktır. Dine bağlı devletin
    zarûretinden bahsedenler zindanlarda, devlete bağlı dini anlatanlar
    ise kürsülerdedir.
    Kur’an, Bel’amları köpeğe benzetir. Köpek, ev sahibinin
    itikadî yapısına bakmadan sadece kendisine verilen kemikler karşılığında
    evi bekler ve eve girmek isteyen yabancılara/aileden sayılmayanlara
    karşı direnir.
    Câhiliyye düzeni için Bel’amlar büyük bir silâhtır. Her ne zaman
    câhiliyye bir kanun uydurursa Bel’amlar bu kanunun İslâm dinine
    uygun olduğunu iddia ederek halkı itaate mecbur etmeye çalışırlar.
    Câhiliyye düzeninde tâğutlar kanun uydururlar; Bel’amlar ise
    bu uydurulan kanunları müslüman halka kabul ettirler. Tâğutlar
    emir verirler, Bel’amlar emre itaati sağlarlar. Câhiliyye düzeni için
    Bel’amlara duyulan ihtiyaç, düşman sahibi bir kişinin kapısını bekleyen
    bir yırtıcı köpeğe olan ihtiyaç gibidir. Yani, câhiliyye düzeninin
    ayakta kalması için, bu düzenlerde Bel’amların bulunması
    zarûridir.
    İslâm coğrafyasında siyasî otoriteyi elinde bulunduran müşrik
    otoriteler, bu otoritelerini Bel’amlara borçludurlar. Bazen topun,
    tüfeğin yapamadığını Bel’amlar yapar. Çünkü Bel’am, Firavun’un
    siyasî ihtirasını ve Karun’un câhilî sermayesini; insanları Allah
    adına aldatarak koruyan mel’undur. Bel’am, bir anlamda bilimin
    mücessem put haline gelmesidir. Çünkü Bel’am, Hz. Mûsâ ile
    karşı karşıyadır. Allah’ın peygamberi ile, Allah adını kullanarak
    mücâdele etmekten çekinmemiştir. Bu işin mâhiyeti düşünülürse;
    hem Karun, hem Firavun, kitleler üzerindeki gücünü Bel’am’dan
    almıştır denebilir. Câhiliyye düzenine karşı savaşan muvahhidlerin
    önündeki en büyük engel, köpek sıfatlı Bel’amlardır. Bu gün
    tâğûtî düzeni devirmeye çalışan muvahhidlere “ehl-i fitne” sıfatını
    verenler Bel’amlardır. Hâlbuki tâğûtî düzenin kendisi bir fitnedir.
    Bu fitneyi muhâfaza etmeye çalışan Bel’am ise başlı başına bir
    pisliktir. Bu konuda bir tâğutun katili Muhammed bin Mesleme
    (r.a.) şöyle diyor: “Zâlim idarecilerin kapısındaki âlimlerden, pislik
    üzerindeki sinek daha güzeldir.” 43
    43 Zemahşeri, Keşşâf II/434; Mustafa Çelik, Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası,
    s. 103-107
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 22 -
    Kur’ân-ı Kerim’de Bel’am Karakteri;
    Sorumlu ve Sorunlu Âlimler
    “...Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız Benden korkun. Hakkı
    bâtıl ile karıştırmayın, bilip dururken hakkı gizlemeyin.” 44
    “(Ey bilginler!) Siz Kitab’ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde,
    insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor
    musunuz?” 45
    “Ey iman edenler, onların (yahûdilerin) size inanacaklarını mı umuyorsunuz?
    Oysaki onlardan bir zümre, Allah’ın kelâmını işitirler de iyice
    anladıktan sonra, bile bile onu tahrif ederlerdi/değiştirirlerdi.” 46
    “Elleriyle Kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için
    ‘Bu Allah katındandır’ diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından
    ötürü vay haline onların! Ve kazandıklarından ötürü yazıklar olsun onlara!”
    47
    “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
    Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında ancak rezilliktir.
    Kıyâmet gününde ise (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah, yapmakta
    olduklarınızdan asla gâfil değildir.” 48
    “İşte onlar, âhireti verip dünya hayatını satın alan kimselerdir. Onlardan
    azap hiç hafifletilmez ve onlara hiç yardım edilmez.” 49
    “İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti Biz kitap’da insanlara açıkça belirttikten
    sonra gizleyenler var ya; işte onlara hem Allah lânet eder, hem
    de bütün lânet edebilenler lânet eder. Ancak, tevbe edip durumlarını
    düzeltenler ve gerçeği açıklayanlar başkadır; onları bağışlarım. Çünkü
    Ben tevbeyi çokça kabul eden ve çokça merhamet edenim.” 50
    “Allah’ın indirdiği Kitap’tan bir şeyi gizleyip onu az bir paha ile değişenler
    yok mu, işte onların yiyip de karınlarına doldurdukları, ateşten
    başka bir şey değildir. Kıyâmet günü Allah, ne kendileriyle konuşur ve ne
    de onları temize çıkarır. Orada onlar için can yakıcı bir azap vardır. Onlar
    doğru yol karşılığında sapıklığı, mağfiret bedeli olarak da azâbı satın
    almış kimselerdir. Onlar, ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar! O azâbın
    sebebi, Allah’ın, Kitabı hak olarak indirmiş olmasıdır. (Buna rağmen farklı
    yorum yapıp) Kitap’ta ayrılığa düşenler, elbette derin bir anlaşmazlığın
    içine düşmüşlerdir.” 51
    44 2/Bakara, 41-42
    45 2/Bakara, 44
    46 2/Bakara, 75
    47 2/Bakara, 79
    48 2/Bakara, 85
    49 2/Bakara, 86
    50 2/Bakara, 159-160
    51 2/Bakara, 174-176
    BEL’AM
    - 23 -
    “Ey ehl-i kitap! Neden hakka bâtılı karıştırıyor ve bile bile hakkı/gerçeği
    gizliyorsunuz?” 52
    “Allah, kendilerine Kitap verilenlerden, ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız,
    onu gizlemeyeceksiniz’ diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu
    kulak ardı ettiler, onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alışveriş ne
    kadar kötü!” 53
    “Ehl-i Kitap’tan öyleleri var ki, Allah’a, size ve kendilerine indirilene,
    tam bir samimiyet-le ve Allah’a boyun eğerek iman ederler. Allah’ın
    âyetlerini az bir paraya satmazlar. İşte onlar için Rableri katında ücretleri/
    ecirleri vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk olandır.” 54
    “...İnsanlardan korkmayın, Benden korkun. Âyetlerimi az bir bedel
    karşılığında satmayın. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar
    kâfirlerin ta kendileridir.” 55
    “Ey Rasûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan
    O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır.
    Doğrusu Allah, kâfirler topluluğuna hidâyet etmez/rehberlik yapmaz.” 56
    “İsrâiloğullarından kâfir olanlar, Dâvud ve Meryem oğlu İsa diliyle
    lânetlenmişlerdir. Bunun sebebi, söz dinlememeleri ve sınırı aşmalarıdır.
    Onlar, işledikleri münkerden/kötülükten, birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı.
    Andolsun, yaptıkları ne kötüdür!” 57
    “Âyetlerimiz hakkında (ileri geri konuşmaya) dalanları gördüğünde,
    onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak ol (meclislerini terket).
    Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra (hemen kalk), o
    zâlimler topluluğu ile oturma.” 58
    “İçlerinden bir topluluk, ‘Allah’ın helâk edeceği yahut şiddetli bir şekilde
    azap edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?’ dedi. (Öğüt
    verenler de) dediler ki: ‘Rabbinize mâzeret (beyan etmek) için, bir de
    belki sakınırlar diye (öğüt veriyoruz). Onlar, kendilerine verilen öğütleri
    unutunca, Biz de kötülükten men edenleri kurtardık, zulmedenleri yapmakta
    oldukları kötülüklerden ötürü şiddetli bir azap ile yakaladık.” 59
    “Onların ardından (âyetleri tahrif karşılığında) şu değersiz dünya malını
    alıp, ‘nasıl olsa bağışlanacağız’ diyerek Kitab’a vâris olan birtakım
    52 3/Âl-i İmran, 71
    53 3/Âl-i İmran, 187
    54 3/Âl-i İmran, 199
    55 5/Mâide, 44
    56 5/Mâide, 67
    57 5/Maide, 78-79
    58 6/En’âm, 68; yine bk. 4/Nisâ, 140
    59 7/A’râf, 164-165
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 24 -
    kötü kimseler geldi. Onlara ona benzer bir menfaat daha gelse onu da
    alırlar. Acaba Allah’a karşı haktan/gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine
    dair kendilerinden, o Kitabın hükmü üzere mîsak/kuvvetli söz
    alınmamış mıydı ve onlar Kitab’ın içindekini ders edinip okumadılar mı?
    Hâlbuki âhiret yurdu, takvâ sahipleri/Allah’tan korkanlar için daha hayırlıdır.
    Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” 60
    “Onlara (Yahûdilere) kendisine âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan
    sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın tâkibine uğrayan ve sonunda
    azgınlardan olan kimsenin (Bel’am’ın) haberini oku.
    Dileseydik elbette onu âyetlerle yükseltirdik. Fakat o, yere saplandı
    ve hevâsınınn/hevesinin peşine düştü. Onun durumu, üstüne varsan da,
    kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir.
    İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu budur. Bu kıssayı anlat, umulur
    ki düşünür, ibret alırlar.”
    Âyetlerimizi yalanlayan ve kendilerine zulmetmekte olan kavmin durumu
    ne kötüdür!”
    Allah kimi hidâyete erdirirse, doğru yolu bulan odur. Kimi de saptırırsa,
    işte onlar ziyana uğrayanlardır.” 61
    “Ey iman edenler, (biliniz ki) hahamlardan (yahûdi bilginlerinden) ve
    (hıristiyan) râhiplerden birçoğu insanların mallarını bâtıl/haksız yollarla
    yerler ve onları Allah’ın yolundan men ederler. Altın ve gümüşü yığıp
    biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlara hemen acıklı bir azâbı
    müjdele!” 62
    “(Sizden olduklarına dair yemin eden) Münâfık erkekler ve münâfık
    kadınlar (sizden değil), birbirlerindendir. Çünkü onlar münkeri/kötülüğü
    emreder, ma’rûftan/iyilikten alıkorlar (siz ise iyiliği emreder, kötülükten
    alıkorsunuz) ve onlar ellerini sıkı tutarlar (Allah için infak edip harcamak
    husûsunda cimrilik gösterirler). Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu.
    Çünkü münâfıklar fâsıkların ta kendileridir.” 63
    “Dediler ki ‘Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız
    hususunda dilediğimizi yapmayı terketmemizi sana namazın mı
    emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın.’ Dedi ki: ‘Ey kavmim!
    Eğer benim, Rabbim tarafından (verilmiş) apaçık bir delilim varsa
    ve O bana tarafından güzel bir rızık vermişse buna ne dersiniz? Size
    yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum.
    Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat
    60 7/A’râf, 169
    61 7/A’râf, 175-178
    62 9/Tevbe, 34
    63 9/Tevbe, 67
    BEL’AM
    - 25 -
    başarmam ancak Allah’ın yardımı iledir. Yalnız O’na dayandım ve yalnız
    O’na döneceğim.” 64
    “(Ey Rasûlüm) Buna karşı (yaptığın tebliğ ve imana dâvetten dolayı)
    onlardan bir ücret de istemiyorsun. O Kur’an, bütün âlemlere ancak bir
    nasihattir.” 65
    “(Müşrikler,) sana vahyettiğimizden başka bir şeyi yalan yere Bize isnat
    etmen için seni, neredeyse sana vahyettiğimizden saptıracaklar ve
    ancak o takdirde seni candan dost kabul edeceklerdi. Eğer seni sebatkâr
    kılmasaydık, gerçekten, neredeyse onlara birazcık meyledecek-tin. O
    takdirde hiç şüphesiz sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık;
    sonra Bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın.” 66
    “Sabah-akşam Rablerine, sırf O’nun rızâsını dileyerek duâ edenlerle
    birlikte candan sebat et. Dünya hayatının zînetini/süsünü isteyerek gözlerini
    onlara çevirme. Kalbini, Bizi zikretmekten/anmaktan gâfil kıldığımız,
    kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme.” 67
    “(Ey Rasülüm) de ki: ‘Ben bu yaptığım tebliğe karşı sizden bir ücret
    istemiyorum, ancak Rabbine bir iman ve itaat yolu tutmak isteyen kimseler
    istiyorum.” 68
    “Onlar ki, Allah’ın gönderdiği emirleri duyururlar, Allah’tan korkarlar
    ve O’ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah (herkese)
    yeter.” 69
    “Kim izzet ve şeref istiyorsa, (bilsin ki) izzet ve şerefin hepsi Allah’ındır
    (onu dilediğine verir). O’na ancak güzel sözler yükselir (ulaşır). Onları da
    Allah’a amel-i sâlih ulaştırır...” 70
    “Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, onların
    sözlerine kulak verin; çünkü onlar hidâyete (doğru yola) ermiş kimselerdir.”
    71
    “Onların bu konuda ilmi yok; sadece atıp tutuyorlar.” 72
    64 11/Hûd, 87-88
    65 12/Yûsuf, 104; Rasûlullah’ın tebliğine karşı ücret istememesi ile ilgili olarak
    benzer ifadeler için bk. 42/Şûrâ, 23; 38/Sâd, 86; 34/Sebe’, 47; 6/En’am, 90.
    66 17/İsrâ, 73-75
    67 18/Kehf, 28
    68 25/Furkan, 57
    69 33/Ahzâb, 39
    70 35/Fâtır, 10
    71 36/Yâsin, 21
    72 43/Zuhruf, 20
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 26 -
    “Hevâsını ilâh edinen ve Allah’ın bir ilim üzere sapıtıp, kulağını ve
    kalbini mühürleyip gözü üzerine de perde çektiği kimseyi gördün mü?” 73
    “Yoksa sen, onlardan bir ücret istiyorsun da, borçlu kalmaktan, yük
    altında ezilmişler midir?” 74
    “Onların hiç ilimleri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise, hiç şüphesiz
    hakikat bakımından bir şey ifade etmez.” 75
    “Ey iman edenler, niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz? Yapmayacağınız
    şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir nefretle karşılanan
    en sevilmeyen bir şeydir.” 76
    “Kendilerine Tevrat yükletilen, sonra onu, taşımayanların (Kitab’ın
    hükümleriyle amel etmeyenlerin) durumu, koca koca kitaplar taşıyan
    eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlamış olan kavmin durumu
    ne kötüdür! Allah, zâlimler topluluğunu doğru yola iletmez.” 77
    “Asra yemin olsun ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak
    iman edip sâlih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler
    hâriçtir.” 78
    Hadislerde Bel’am Tipli Kötü
    Âlimler ve İlmin Sorumluluğu
    “İlim aramak, her müslüman üzerine farzdır. Ehil olmayan insanlara ilim
    öğretmeye kalkan kimse, domuzların boynuna cevher, inci ve altın gerdanlık
    takan adama benzer.” 79
    “Ne âlimlere karşı iftihar edip övünmek için, ne câhillerle münakaşa
    etmek ve ne de meclislerin seçkin köşelerinde yer almak için ilim talep
    edin. Bu yasağa rağmen kim böyle yaparsa ateşe (müstahaktır), ateşe
    (müstahaktır).” 80
    “Allah’ım, huşûu olmayan (korkmayan) kalpten, kabul olmayan
    duâdan, doymayan nefisten ve fayda vermeyen ilimden Sana sığınırım.” 81
    “İlmin kaldırılması, câhilliğin kökleşmesi, şarabın içilmesi, zinânın çoğalması
    kıyâmet alâmetlerindendir.” 82
    73 45/Câsiye, 23
    74 52/Tûr, 40; 68/Kalem, 46
    75 53/Necm, 28
    76 61/Saff, 2-3
    77 62/Cum’a, 5
    78 103/Asr, 1-3
    79 İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 224
    80 İbn Mâce, Mukaddime 23; hadis no: 254
    81 Tirmizî, Kitabu’d-Deavât 68, hadis no: 3711
    82 Buhâri, İlm 22, hadis no: 22; Müslim, İlm 5, hadis no: 8 -2671-
    BEL’AM
    - 27 -
    “Şüphesiz Allah, ilmi kullardan silmek sûretiyle değil, âlimlerin ruhlarını
    kabzetmek sûretiyle giderecektir. Nihâyet hiçbir âlim bırakmayınca
    insanlar, câhil kişileri başlarına geçireceklerdir. Bunlara meseleler sorulacak;
    onlar da bilgileri olmadığı halde fetvâ verecekler. Onlar bu sûretle
    hem kendileri sapıklığa düşerler, hem de halkı sapıtırlar.” 83
    “Kendisine bir ilim sorulup da bunu gizleyen kimseye kıyâmet gününde
    ateşten bir gem vurulacaktır.” 84
    “Kıyâmet gününde bir adam getirilir ve cehenneme atılır da cehennem
    değirmen merkebinin taşlarıyla (buğday) öğütmesi gibi onu öğütür.
    Bunun üzerine cehennem halkı onun başına toplanır da: ‘Ey filan, sen
    ma’rufla emrediyor ve münkerden nehyediyor değil miydin?’ derler. O
    da: ‘Evet, ben ma’rufla emrederdim de onu kendim yapmazdım ve yine
    ben, münkerden nehyederdim de, onu kendim işlerdim’ der.” 85
    “Allah’ın benim vâsıtamla gönderdiği hidâyet ve ilim, bol yağmura
    benzer. Bu yağmur bazen öyle verimli bir toprağa düşer ki, onun bir
    kısmı toprağı suya doyurur ve çayırda bol ot yetişir. Bir kısım toprak kurak
    olur, suyu üstünde tutar, gölcük olur da Allah onunla insanları yine
    faydalandırır; ondan hem kendileri içerler, hem de hayvanlarını sularlar,
    ekin ekerler. Bu yağmur bir de diğer bir çeşit toprağa isâbet eder ki, kıraç
    ve kaygandır; ne suyu üstünde tutar, ne de ot bitirir. İşte Allah’ın dinini
    anlayıp da Allah’ın benim vâsıtamla gönderdiği hidâyet ve ilimden faydalanan
    ve bunu bilip de başkasına bildiren kimse ile; bunu duyduğu
    vakit kibrinden başını bile kaldırmayan ve Allah’ın benimle gönderilen
    hidâyetini kabul etmeyen kimse böyledir.” 86
    “İyiliği emir ve kötülüğü yasaklamaktan ve Allah’ı zikirden başka insanoğlunun
    her sözü aleyhinedir.” 87
    “Cihâdın en faziletlisi, zâlim idarecinin karşısında doğru ve adâletli
    sözü, hakkı haykırmaktır.” 88
    Peygamber (s.a.s.) ayağını bineceği hayvanın üzengisine koymuş
    vaziyette iken bir adam: “Hangi cihadın sevabı daha çoktur?”
    diye sordu. Peygamberimiz: “Zâlim idârecinin karşısında doğru ve
    adâletli sözü haykırmaktır” buyurdular. 89
    83 Buhâri, İlm 35, hadis no: 41; Müslim, İlm 5, hadis no: 13 -2673-
    84 İbn Mâce, Mukaddime 24, hadis no: 261; Tirmizi, İlm 3, hadis no: 2651,
    2787; Ebû Dâvud, İlm 9, hadis no: 3658
    85 Buhâri, Fiten, 17, hadis no: 46, Bed’u’l-Halk 10; Müslim, Zühd 7, hadis no:
    51 -2989-; Ahmed bin Hanbel, Müsned, V/205, 206, 207, 209
    86 Buhâri, İlm 21, hadis no: 21; Müslim, Kitabu’l-Fedâil 5, hadis no: 15 -2282-
    87 İbn Mâce, Fiten 12
    88 Ebû Dâvud; Melâhim 17; Tirmizî, Bey’at 37
    89 Nesâî, Bey’at 37
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 28 -
    “Allah’ın çizdiği sınırları aşmayarak onları koruyanlarla yasaklarını
    hiçe sayarak hudûdu çiğneyenlerin durumu aynen şöyledir: Bir gemideki
    yerlerini almak üzere bir toplum aralarında kur’a çektiler. Bunlardan bir
    kısmı geminin alt katına bir kısmı da üst katına yerleşmişlerdi. Alt kattakiler
    su almak istediklerinde üst kattakilerin yanından geçiyorlardı. Alt
    katta oturanlar hissemize düşen alt kattan bir delik açsak da, üst katımızda
    oturanlara su almak için eziyet etmemiş olsak, dediler. Eğer üstte
    oturanlar bu isteklerini yerine getirmek için alttakileri serbest bırakırlarsa
    hepsi birlikte batar, helâk olurlar. Eğer buna engel olurlarsa hem kendileri
    kurtulur, hem de onları kurtarmış olurlar.” 90
    Kendisine: “Ey Allah’ın Rasûlü, içimizde iyiler de olduğu halde
    felâkete uğrar mıyız?” denildi. Rasûlullah (s.a.s.) de şöyle cevap
    verdi: “Kötülükler ve fenâlıklar çoğaldığı vakit evet.” 91
    “Canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki; ya
    iyilikleri emreder, kötülüklerden sakındırırsınız ya da Allah size yakında
    üzerinize bir belâ gönderir de sonra Allah’a duâ edersiniz de duânız kabul
    edilmez.” 92
    “İsrâiloğullarının dindeki bozuklukları şöyle başlamıştır. Bir adam başka
    birine rastlar ve: ‘Hey arkadaş, Allah’tan kork ve yapmakta olduğun
    şeyi terket, zira o işi yapmak sana helâl değildir’ derdi. Ertesi gün aynı
    işi yaparken tekrar o adamla karşılaşır ve onu yaptığı kötülükten yasaklamadığı
    gibi onunla yiyip içmekten ve birlikte olmaktan da çekinmezdi.
    Onlar böyle yapınca Allah, onların kalplerini birbirine benzetti.” Sonra
    Rasûlullah (s.a.s.) şu âyeti okudu: “Allah’tan gelen gerçekleri örtbas
    etmeye şartlanmış olan şu İsrâiloğulları Dâvud ve Meryemoğlu İsa’nın diliyle
    lânetlenmişlerdir. Bu, onların isyan etmeleri ve hak, adâlet sınırlarını
    aşmalarındandır. Onlar birbirlerini işledikleri kötülüklerden vazgeçirmeye
    çalışmadılar. Yaptıkları şey gerçekten ne kötü idi ve şimdi onlardan birçoğunun
    Allah’tan gelen gerçekleri örtbas edenlerle dost olduklarını görebilirsin.
    Nefislerinin onlar için önceden hazırladığı şey ne kadar kötüdür
    ki Allah onlara gazap etmiştir, onlar azapta ebedî kalacaklardır. Eğer
    onlar Allah’a ve kendilerine gönderilen peygambere ve ona indirilen her
    şeye gerçekten inansalardı bu; Allah’tan gelen gerçekleri örtbas edenleri
    dost edinmezlerdi. Ama onların çoğu İlâhî sınırları aşan kimselerdir.”93
    Bu âyeti okuduktan sonra Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu:
    “Hayır Allah’a yemin ederim ki ya iyiliği emreder kötülüklerden sakındırır,
    zâlimin elini tutup zulmünden el çektirir, hakka döndürüp hak üzerinde
    tutarsınız, ya da Allah kalplerinizi birbirine benzetir de İsrâiloğullarına
    lânet ettiği gibi size de lânet eder.” 94
    90 Buhârî, Şirket 6
    91 Buhârî, Fiten 4; Müslim, Fiten 1
    92 Tirmizî, Fiten 9
    93 5/Mâide, 78-81
    94 Ebû Dâvud, Melâhim 17
    BEL’AM
    - 29 -
    Tirmizî’nin rivâyeti ise şöyledir: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
    “İsrâiloğulları günahlara daldıklarında âlimler onları sakındırdılarsa
    da onlar izledikleri günahlara devam ettiler. Bu sefer âlimleri de onlarla
    birlikte oturdular, beraberce yediler, içtiler. Bunun üzerine Allah da onların
    kalblerini birbirine benzetti de Dâvud ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle
    onlara lânet etti. Bu, onların isyan etmeleri ve sınırları aşmaları sebebiyle
    idi.” Rasûlullah (s.a.s.) dayanmakta olduğu yerden doğrulup
    oturdu ve: “Hayır, canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin
    ederim ki, dil ile yasaklama yetmez, siz onları hakka boyun eğdirip hak
    üzere tutmadıkça bu lânetleme de devam edecektir.” 95
    Ebû Bekir es-Sıddık (r.a.) şöyle demiştir: “Ey insanlar şüphesiz
    siz şu âyeti okuyor (fakat yanlış anlıyor)sunuz: “Ey iman edenler! Siz
    yalnız kendinizden sorumlusunuz. Eğer siz doğru yolda iseniz sapıklığa
    düşenler size hiçbir zarar vermezler. Hepinizin dönüşü Allah’a olacaktır
    ve o zaman Allah size hayatta yapmış oluğunuz şeyleri bildirecektir.”96
    Zira ben Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyururken işittim: “Şüphesiz ki
    insanlar zâlimi görüp de onun zulmüne engel olmazlarsa Allah’ın bütün
    insanları gazâba uğratması pek yakındır.” 97
    “Kıyâmet gününde azâbı insanlar arasında en çetin olacak kimse Yüce
    Allah’ın kendisini bilgisiyle faydalandırmadığı ilim adamı olacaktır.” 98
    “Cenâb-ı Hakk’ın benden önce, ümmetler arasında gönderdiği her
    peygamberin ashâbı ve havârileri (kendi sünnetine uyan ve emrine sarılan
    samimi ve seçkin çevresi) vardır. Bunlar o peygamberin sünnetine
    ittibâ eder, emirlerine uyarlar. Fakat onlardan sonra öyle nesiller gelir
    ki yapmadıklarını söyler ve emr olunmadıklarını işlerler. Kim onlara
    karşı eliyle mücâhede ederse mü’mindir, kim diliyle mücâhede ederse
    mü’mindir. Bunun ötesinde ise zerre kadar iman yoktur.” 99
    “Şu muhakkak ki sizin üzerinize birtakım âmirler/yöneticiler tâyin
    olunacak da siz onların yaptıklarından bazısını mâruf ve güzel göreceksiniz.
    Kim münker işi çirkin görürse onun günahından berî (uzak) olur.
    İnkâr edip ondan sakındıran, (günaha katılmaktan) uzak olur. Ancak
    kim ona râzı olur ve (onu işleyenlere) uyarsa günahından kurtulamaz.”
    (Sahâbîler) dediler ki: ‘O idarecilerle savaşmayalım mı?’ Buyurdu
    ki: “Namaz kıldıkları müddetçe hayır!” 100
    95 Tirmizî, Tefsiru Sûre-i Mâide 6
    96 5/Mâide, 105
    97 Ebû Dâvud, Melâhim 17; Tirmizî, Fiten 8
    98 İbn Mâce, Sünen; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid I/185
    99 Müslim, İman 80; Ahmed bin Hanbel, I/458, 461
    100 Müslim, İmâre 63
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 30 -
    “İnsanları doğru yola çağıran kimseye kendisine uyanların sevabı gibi
    sevap verilir. Ona uyanların sevaplarından da hiçbir şey eksilmez. Başkalarını
    dalâlete/sapıklığa çağıran kimseye de kendisine uyanların günahı gibi
    günah yazılır, ona uyanların günahlarından da hiçbir şey eksilmez.” 101
    “İslâm’da iyi bir çığır açan kimseye, açtığı o çığırın sevâbı verileceği
    gibi, o yolda gidenlerin sevabı da verilir ve onların sevabından da hiç bir
    şey eksilmez. Her kim de İslâm’da kötü bir çığır açarsa, o kimseye açtığı
    çığırın günahı yükletildiği gibi, kendisinden sonra o yoldan gidenlerin
    günahı da yükletilir. Fakat onların günahlarından da hiçbir şey noksanlaşmaz.”
    102
    “Mü’min dil uzatıcı değildir, lânet okuyucu değildir, kötü iş yapan
    değildir, kötü, kaba ve çirkin söz söyleyen değildir.” 103
    “Bir kimse, başka bir kimseyi fıskla veya küfürle itham etmesin. Aksi
    takdirde, itham edilen arkadaşında bunlar yoksa, kelime (itham ettiği
    sıfat) kendine döndürülür.” 104
    “Bir mü’mine şer olarak, müslüman kardeşine hakaret etmesi kâfidir.” 105
    “Kendisinin yapmadığı bir davranışa veya söze insanları çağıran kişi
    ya vazgeçinceye veya çağırdığı şeyi yapıncaya kadar Allah’ın azâbının
    gölgesi altındadır.” 106
    “Cehennemde, cehennem ehlinin kokusundan bîzâr/şikâyetçi oldukları
    bir adam vardır.” Denildi ki: “O kimdir ey Allah’ın Rasûlü?” Hz.
    Peygamber (s.a.s.) de: “İlminden kendisi istifâde etmeyen âlimdir” buyurdu.
    107
    “Kendisi yapmadığı halde insanlara hayrı (iyiliği) öğreten kimse tıpkı
    insanları aydınlatırken kendisini yakıp tüketen bir kandil gibidir.” 108
    “Muhakkak ki Allah sığır cinsinin otu yerken ağzında evirip çevirdiği
    gibi sözü ağzında evirip, çevirerek lugat parçalayan kimselere buğzeder.” 109
    “İçinizden en çok sevdiklerim ve kıyâmet gününde bana en yakın
    olacak olanlar güzel ahlâk sahibi olanlarınızdır. Güzel konuşuyor dedirtmek
    için uzun uzun ve edebiyat yaparak konuşanlar, sözünü beğendirmek
    için avurdunu şişire şişire laf edenler, bilgiçlik taslayarak lügat
    101 Müslim, İlim 16; Tirmizî, İlm 15; Ebû Dâvud, Sünnet 6
    102 Müslim, Zekât 69
    103 Tirmizî, Birr 48, hadis no: 1978
    104 Buhârî, Edeb 44
    105 Riyâzu’s-Sâlihîn, III/156
    106 Taberânî, naklen İbn Kesir, II/325-326
    107 Tefsir-i Kebir, II/482
    108 Tefsir-i Kebir, II/482
    109 Ebû Dâvud, Edeb 94; Tirmizî, Edeb 72
    BEL’AM
    - 31 -
    parçalayanlar ise hiç sevmediğim ve kıyâmet günü bana en uzak olan
    kimselerdir.” 110
    “Şâyet Nebînizin Sünnetini terkederseniz sapıtırsınız.” 111
    “Benim Sünnetimle amel etmeyen, benden değildir.” 112
    “Kur’an- Kerim’i okuyun, onu (dünya menfaatlerine vesile kılmak
    sûretiyle) yemeyin!” 113
    “Kur’an okuyun, onunla amel edin, On(u okumak)dan asla uzaklaşmayın,
    onun hakkında haddi aşmayın; onun karşılığında ücret alıp yemeyin,
    onunla dünya menfaati artırmayı talep etmeyin.” 114
    Übeyy bin Kâ’b: “Bir adama Kur’ân-ı Kerim öğrettiydim de,
    bana bir yay hediye etmişti. Durumu Rasûlullah’a söylediğimde:
    “Onu alırsan, ateşten bir yay almış olursun demektir” buyurdular, ben
    de sahibine geri verdim. 115
    Ubâde bin Sâmit: Ehl-i Suffe’den birçok kimselere Kur’an öğrettim.
    Bu öğrencilerimden birisi bana ok atılan bir yay hediye
    etti. -Kendi kendime- ‘Bu bir mal/para değildir. Özellikle bununla
    ben savaşlarda Allah yolunda ok atacağım’ dedim. Bununla beraber,
    Nebî (s.a.s.)’e bu olayı arz ettim. Rasül-i Ekrem cevaben şöyle
    buyurdu: “Allah Teâlâ’nın Kıyâmet gününde boynuna ateşten bir halka
    takmasını arzu edersen kabul et!” 116
    “Kim Kur’an öğretmesi karşılığında bir kavs/yay alırsa, Allah ona ateşten
    bir yay kılâde yapıp boynuna takar.” 117
    Bu hadislerin çoğunda Suffe talebelerinin, öğretmenlerine
    hep kavs, ok yayı hediye ettikleri zikredilmiştir. ‘Bunların hediye
    edecek başka şeyleri yok mu idi? Bunların hepsi de ok, yay sahibi
    mi idi?’ Evet, başka şeyleri yoktu. Bunların tümü, fakir ve ihtiyaç
    sahibi kimselerdi. Ayrıca, bunların hepsi mücâhid idi. Hepsinin de
    mâlik olduğu dünya malı okla yaydan ibaret idi. Ekserisi bâdiye
    (çöl) halkından idi. En güzel yay bunlarda bulunurdu. Birbirini görerek
    hocalarına yay hediye etmek istedikleri anlaşılıyor. 118
    110 Tirmizî, Birr 71
    111 İbn Mâce, Mesâcid 14
    112 Buhârî, Nikâh I ; Müslim, Nikâh 5
    113 Ahmed bin Hanbel, Müsned; Heysemî, M. Zevâid, VI/168
    114 Ahmed bin Hanbel, Müsned II/428; Heysemî, VI/167); Şevkânî, Neylü’l-Evtâr,
    V/322; Aynî, Umdetü’l-Kaarî, XII/95; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/46
    115 İbn Mâce, II/157; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/47-48
    116 Ebû Dâvud; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/47
    117 Dârimî; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48
    118 S. Buhâri, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 32 -
    “Kim Kur’an okuyup Kur’an’ı insanların malını yemeye vesile edinirse,
    Kıyâmet gününde yüzü etten soyulmuş bir kemikten ibaret olarak Arasat
    meydanına gelir.” 119
    “Kur’an okuyan, onunla Allah’tan istesin. Zira birtakım insanlar gelecek,
    Kur’an’ı okuyacaklar ve onunla insanlardan menfaat temin edeceklerdir.”
    120
    İmam Buhârî, Sahih-i Buhârî’nin “Fedâilu’l-Kur’an” bölümünde
    “Kur’ân’ı; gösteriş, yeme ve övünme için okuyanlar” diye bir
    başlık açmış ve ilk olarak şu hadis-i şerifi almıştır: “Dünyanın sonunda
    birtakım insanlar gelecek ki, onlar basit akıllıdırlar. Allah’ın kelâmını
    okurlar, ama okun yaydan çıktığı gibi İslâm’dan çıkarlar. İmanları gırtlaklarından
    öteye geçmez; onları bulduğunuz yerde öldürün. Çünkü onları
    öldürmek, Kıyâmet gününde ecir olacaktır.” 121
    Buhârî’yi şerheden âlimlerden Kirmânî, bu hadisle ilgili şu
    açıklamayı yapar: “Bu hadisin, konulan başlığın ikinci kısmıyla,
    yani Kur’an’ı yeme vesilesi yapmakla ilişkisi şudur: Kur’an okuma,
    Allah için olmazsa, elbette ya gösteriş, ya yeme vesilesi, ya da benzeri
    bir şey için olacaktır.” 122
    “Kim Allah’ın rızâsı için öğrenilmesi gereken bir ilmi, sadece bir dünya
    metâı/malı elde etmek için öğrenirse, kıyâmet gününde Cennetin kokusunu
    duyamaz.” 123
    “Kim Allah (c.c.) rızâsından başka bir şey için ilim öğrenirse veya ilimle
    Allah rızâsından başka bir şeyi murâd ederse, Cehennemdeki yerine hazırlansın.”
    124
    “İlim adamlarıyla boy ölçüşmek veya bilgisiz kimselerle tartışmak ya
    da halkın yüzünü kendine döndürmek amacıyla ilim edinen kimseyi Allah
    (c.c.) Cehenneme sokacaktır.” 125
    “Bir kimse, âhiret ameli ile dünyayı talep ederse, yüzü insan
    sûretinden çıkar, zikri de mahvolur. İsmi de ehl-i nâr (Cehennemlikler)
    siciline girer.” 126
    119 Aynî, Umdetü’l-Kaarî, XII/96; Beyhakî; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48
    120 Tirmizî, V/179, hadis no: 2917; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48-49;
    Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, V/322; Aynî, Umdetü’l-Kaarî, XII/96
    121 Buhâri, Tecrid-i Sarih, IX/301; XI/248
    122 Kirmânî, Şerhu’l-Buhârî XIX/49; Kastalânî, İrşâdü’s-Sârî, VII/388
    123 Ebû Dâvud, İlim 12, hadis no: 3664; İbn Mâce, Mukaddime 23; Müsned, III/338
    124 Tirmizî, hadis no: 2793; İbn Mâce, hadis no: 258
    125 İbn Mâce, hadis no: 259, 260; Tirmizî, hadis no: 2793
    126 Taberâni, Kebir; Ebû Nuaym; Râmûz el-Ehâdis, II/429
    BEL’AM
    - 33 -
    “Kapkaranlık gece parçaları gelmeden (fitnelerin karanlığında, nur/
    ışık temini için) amellere sür’atle koşun ki, o devirde insan sabah mü’min
    olduğu halde akşama kâfir olarak ulaşır. Mü’min olarak gecelediği halde
    kâfir olarak sabaha çıkar. Ve o günün adamları dinini, dünyadan az bir
    şeye karşılık satarlar.” 127
    “Sizin içinizde öyle zümreler türeyecektir ki, siz onların namazlarının
    yanında kendi namazlarınızı, onların oruçları yanında kendi oruçlarınızı,
    onların amelleri/iyi işleri yanında kendi sâlih amellerinizi küçük göreceksiniz.
    Onlar Kur’an da okuyacaklar. Fakat Kur’ân(ın feyzi) onların hançerelerinden
    (boğazlarından) öteye geçmeyecek. Onlar, okun avı delip
    geçtiği gibi dinden çıkacaklar...” 128
    “Birtakım dâîler, yani çığırtkan hatipler türeyecek, onlar bizim dilimizle
    (bizim aziz duygularımıza seslenerek) konuşurlar (Hâlbuki gönüllerinde
    hayırdan eser yoktur). Bizim dinî kaidelerimizle, bizim dînî hislerimize
    hitab edecekler ve ümmeti Cehenneme ve felâkete dâvet edecekler!” 129
    Peygamber (s.a.s.) ashâbından iki kişi bir gün bir mescide geldiler.
    İmam namazdan selâm verince, cemaatten biri, bir miktar
    Kur’an okudu; sonra da yardım istedi. Olaydan müteessir olan
    sahâbîlerden biri: ‘Hepimiz Allah içiniz, O’na âidiz ve O’na döneceğiz.
    Peygamber Efendimiz’i şöyle derken işitmiştim: “Pek yakın
    bir gelecekte bir grup insan türeyecek, bunlar Kur’an’ı âlet edip dilenecekler.
    Bu işi kimin yaptığını görürseniz, sakın ona bir şey vereyim demeyiniz.”
    130
    “Kur’ân’ı Arap lâhnı ve üslûbu ile okuyun. Fâsıkların, yahûdi ve hıristiyanların
    lâhnı ve tavrı ile onu okumaktan sakının. Benden sonra bir
    kavim gelecek; onlar Kur’an’ı şarkıcıların, râhibelerin ve yas tutan kadınların
    üslûbu ile okurlar. Ama okudukları hançerelerinden (boğazlarından)
    öteye geçmez. Onların da, bu okuyuşlarından hoşlananların da kalpleri
    fitne ile dolmuştur.” 131
    “Benden sonra birtakım emîrler (idareciler) olacaktır. Kim onların yalanlarını
    tasdik eder, yaptıkları zulümde kendilerine yardımcı olursa benden
    değildir. Ben de onlardan değilim. O kimse benim ‘havz’ımın etrafına
    yaklaşamayacaktır. Kim onların yalanlarını tasdik etmez, zulümlerinde
    onlara yardım etmezse bendendir. Ben de onunla beraberim. Ve o kimse
    havzımın kenarında bana ulaşacaktır.” 132
    127 Müslim, Tirmizi, Ahmed bin Hanbel; Râmûz el-Ehâdis, I/243
    128 Buhâri, Tecrid-i Sarih Tercümesi, XI/247; hadis no: 1783
    129 Buhâri, Tecrid-i Sarih Tercümesi, IX/298; XI/248
    130 Fudayl bin Amr’dan, et-Tıbyân fî Âdâb-ı Hameleti’l-Kur’an, Muhyiddin
    Nevevî, s. 29
    131 Beyhakî, Şuabu’l-İman, I/429; Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I/43
    132 Tirmizî, 121, hadis no: 2360; Tâc Terc. III/106, hadis no: 168
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 34 -
    “Benden sonra, yakında birtakım sultanlar peydah olur. Kapılarında
    fitneler develerin yatakları gibidir. Kimseye bir hayır göstermezler (ellerinden
    kimse hayır görmez). Bir şey verirlerse, ancak onların dinlerinden
    bir tâviz kopararak verirler.” 133
    “Ben bir müşrikten yardım almam!” 134
    “Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayınız.” 135
    “İsrâ’ya götürüldüğüm (Mi’râca çıkarıldığım) gece, dudakları ateşten
    makaslarla kesilen birtakım kimselerin yanından geçtim. ‘Bunlar kimlerdir
    ey Cebrâil’ dedim. Bana şu cevabı verdi: ‘Bunlar dünya ehlinden olan
    hatiplerdir. İnsanlara iyiliği emrettikleri ve Kitab’ı okudukları halde bizzat
    kendilerini unutanlardır. Bunlar hiç akıl etmezler mi?” 136
    “Kendisinin yapmadığı bir davranışa veya söze insanları çağıran kişi
    ya vazgeçinceye veya çağırdığı şeyi yapıncaya kadar Allah’ın azâbının
    gölgesi altındadır.” 137
    Hz. Peygamberimiz’e “ilim nedir?” diye sorulunca, “amelin kılavuzudur”
    138 buyurdu.
    “Ümmetimin helâkı (fâsık) âlimlerden ve câhil âbidlerden olacaktır.” 139
    Ebû Hüreyre’nin, şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Eğer Allah’ın
    Kitabındaki şu iki âyet olmasaydı, size hiç bir hadis rivâyet etmezdim”
    Ebû Hüreyre, ilmi gizlemeyle ilgili yukarıdaki iki âyeti140 okumuştur.
    141
    Hasan Basri: “İnsanlara uygulamanla, fiilinle nasihat et; sadece
    sözlerinle değil.”142 Yine Hasan Basri’nin diğer bir nasihati:
    “Mârufu emreden birisi olduğun zaman, onu kendisi yaşayıp uygulayanlardan
    ol; yoksa helâk olursun. Münkeri de sakındıranlardan
    olduğunda ise, ondan kendisi sakınanlardan ol; yoksa helâk
    olursun.” 143
    133 Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî, Râmûzu’l-Ehâdîs, I/302; Taberânî, Kebir;
    Hâkim, Müstedrek -Abdullah bin Hars’dan-
    134 Müslim, hadis no: 151
    135 Nesâi, Kitab: 48, bab 52
    136 Ahmed bin Hanbel, III/120, 231, 239
    137 Taberânî, naklen İbn Kesir, II/325-326
    138 F. Râzi, Tefsir-i Kebir Terc. II/296
    139 Aliyyül Kari, Esrâru’l-Menfûa, 364
    140 2/Bakara, 159 ve 160
    141 Buhâri, Tecrid-i Sarih Terc. ve Şerhi, c. 1, s. 115
    142 Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd 273
    143 Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd 360
    BEL’AM
    - 35 -
    Ebû ’l Velid Ubâde İbn-i Sâmit (r.a.) şöyle demiştir: “Biz zorlukta
    ve kolaylıkta, sevinçli ve kederli anlarda söz dinlemeye ve boyun
    eğmeye ve başkalarının bize tercih edildiği zamanlarda bile
    ses çıkarmaksızın itaat etmeye, elimizde bulunan kesin delillere
    göre açık küfür sayılan bir şey görmedikçe iş başındakilerin işlerine
    karışmamaya, nerede olursak olalım kimseden çekinmeksizin
    hakkı söylemeye Allah yolunda ve Allah’ın rızâsı için hiçbir kınayanın
    kınamasından korkmayacağımıza dair Rasûlullah’ın (s.a.s.)
    siyasî otoritesini kabul edip bey’at ederek elini sıktık.” 144
    Âişe (r. anhâ) şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.s.) iki şeyden birini
    yapma konusunda serbest bırakıldığı zaman günah olmadığı
    sürece mutlaka en kolay olanını tercih ederdi. Yapılacak iş günah
    ise ondan daima en uzak kalan kendisi olurdu. Allah’ın yasakladığını
    çiğnemediği sürece şahsı adına hiç bir şeyden intikam almamış;
    Allah’ın yasağı çiğnenmiş ise onun cezasını mutlaka Allah
    için vermiştir.” 145
    Fahreddin Râzi’ye göre; ilmiyle amel etmeyen ve ilminden yararlanmayan
    kimselerin hali; sırtında su kapları olduğu halde çölde
    susuzluktan ölen devenin durumu gibidir. Amelsizlik bir fitnedir.
    “Fi’lü’l-ulemâ, delîlü’l-cühelâ” (âlimlerin yaptıkları, câhillerin
    delîlidir) sözünde belirtildiği gibi; ilim adamları halkın örneğidirler.
    Âlim ilmiyle amel etmediğinde câhil de öğrenmekten kaçınır.
    Amelsiz ilim de yağmursuz bulut gibidir. 146
    İmam Gazali; Bildiği ile amel etmeyenler, sayfaları ilimle dolu
    defter veya kitap gibidir; başkasına kârı olsa da kendisi ondan yararlanamaz.
    Bileyi taşı gibidir; bıçağı biler, fakat kendisi kesmez.
    İğne gibidir; başkasını giydirir, fakat kendisi daima çıplak durur.
    Lâmba fitili gibidir; başkasına ışık verir, fakat kendisi yanmaktan
    kurtulamaz. 147
    Bel’amların Râzı Olduğu Devlet Dini ve Diyânet
    “Din” kelimesinden türeyen “diyânet” kelime olarak; “din,
    dine ait, dinî emirlere riâyet etmek, gereğini yerine getirmek
    ve dindarlık” mânâsına gelir. Fıkıh eserlerinde bu kelime,
    “muâmelât”a karşılık ibâdetleri belirtmek için kullanılır. Günümüzde
    ve yaşadığımız coğrafyada terim olarak, başta anayasa
    olmak üzere laik yasalarla yetkisi çizilen ve Başbakanlığa (ilgili
    144 Buhârî, Ahkâm 42; Müslim, İman 41
    145 Buhârî, Menâkıb 23; Müslim, Fezâil 77
    146 Fahreddin Râzî, Tefsîr-i Kebir Terc. c. 2, s. 283
    147 Gazâlî, İhyâi Ulûmi’d Din, c. 1, s. 82
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 36 -
    devlet bakanlığına) bağlı olarak çalışan, resmî devlet kurumu olan
    “Diyanet İşleri Başkanlığı” teşkilâtı için kullanılmaktadır. Biz de bu
    anlamda kullanacağız.
    İslâm’a göre insan, yeryüzünün halîfesidir. Allah, insanı yeryüzünde
    meşrû icrâatta bulunması için, yani Allah’a kulluk için yaratmıştır.
    Bu anlamda halifelik; sadece namaz kılma, oruç tutma,
    zekât verme, hacca gitme gibi ibâdetleri yerine getirmekle sınırlı
    olmayıp, her hususta Allah’ın rızâsına uygun hareket edilmesini
    zorunlu kılar. Yani, Kur’an’ın hayat ve hüküm kitabı kabul edilerek
    tatbik edilmesi gerekir.
    Kur’an’da bu gerçek, apaçık belirtildiği halde, müslümanların
    yaşadığı ülkelerdeki rejimler, “din”i kendi kontrolleri altına
    almak, dinin emir ve yasaklarından kendilerini soyutlamak; devletin
    dinsiz olmadığını göstermek için “Diyânet” teşkilât kurdular.
    Bu kurum vâsıtasıyla halka belli konularda serbestlik verilirken,
    “hak din”in temel/asıl konularından haberdar edilmemesine özen
    gösterdiler.
    Yetkililer, Diyânet teşkilatını başbakanlığa bağlayınca ve kendilerine
    uygun gördükleri bir başkanı da o makama atayınca, dinle
    ve dolayısıyla hayatla ilgili bütün ipleri ellerine almış oldular.
    İşi daha da sağlama almak için imamların, müezzinlerin, vâiz ve
    müftülerin maaşını laik devletin bütçesinden ödemeye başladılar.
    Böyle yapmakla, kendilerinden maaş alanların kendilerine hesap
    sorma yolunu da kapatmaya çalıştılar. Bu durumda din, artık ortada
    oyuncak haline gelmiş oluyordu.
    Kim başa gelirse gelsin; ister solcu, ister sağcı, ister sözde dindar,
    ister laik dinsiz; din bu yetkililerin menfaatlerine hizmet eden
    güçlü bir araç olarak kullanılmaya başlandı. Kim iktidarda ise din,
    yani Diyânet, o şahsın istekleri doğrultusunda hareket etmek zorundadır.
    Bu durum, müslümanların yaşadığı işgal edilmiş bütün
    İslâm topraklarında geçerlidir. Yani, her ülkede devletin kontrolünde
    olan bir Diyânet teşkilâtı vardır. Diyânet kurumu, devletin
    dini kendi emelleri için kullanmasına destek veren bir kuruluştur.
    Diyânet için dinin tümüne riâyet edip etmemek mesele değildir.
    Çünkü devlet ne derse Diyânet yetkilileri, kendilerini emir kulu
    kabul ederek öyle hareket etmek zorunda hissederler. Allah’ın
    hükmü ise açıktır: “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını
    inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında ancak
    rezilliktir. Kıyâmet gününde ise (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler.
    Allah, yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.” 148
    148 2/Bakara, 85
    BEL’AM
    - 37 -
    Diyânet teşkilâtı, Türkiye’de 3 Mart 1924 tarihinde Atatürk’ün
    isteğiyle meclisin kabul ettiği 429 sayılı kanunla kuruldu. Bu tarihten
    itibaren tekke ve zâviyeler kapatıldı. Câmilerin bazısına kilit
    vuruldu. Bütün bu yerler çok değişik maksatlar için kullanıldı. Bir
    kısmı depo, ambar, işyeri olarak kullanılmaya başlandı. Bazı câmi,
    medrese ve vakfiyeler de Cumhuriyetin ilk yıllarında torpilli bazı
    azınlıklara satıldı. 15 Kasım 1935 tarihinde çıkarılan bir kanunla
    eskiden câmi olarak kullanılan kiliseler, tekrar kiliseye çevrildi.
    Bunun yanında, 3 Şubat 1932’de “ezan”ın Türkçeleştirilmesi kanunlaştırılarak
    Arapça aslıyla okunması yasaklandı.
    Diyanetin kuruluş amacı, tamamıyla devletin hizmetinde
    olan, devletin istediği şekilde bir din oluşturma için kurulmuş bir
    teşkilât olmasıdır. Devlet, kendi içerisinde kendi aleyhine oluşacak
    bir güç olgusuna şiddetle karşı olduğundan, din ile devletin
    birbirinden tamamen ayrı olduğu söylenmeye başlandı. Aynı
    zamanda dine ve vicdana saygılı olduklarını söylemeyi de ihmal
    etmediler. Yetkili ve etkili güçler, halkın tepkisini çekmemek için
    dinsiz olmadıklarını söylediler. Bunun için de dini kontrol altına
    alan bir teşkilât kurmaları gerekiyordu.
    Resmî ideolojinin kontrolünde ve onun prensiplerine göre çalışan
    her kurum, bağlı olduğu devletin değerlerine hizmet etmek
    zorundadır. Bu anlamda müslümanların Diyanet’ten bir beklentileri
    olamaz. Çünkü böylesi bir kuruluştan beklenti içinde olmak
    abesle uğraşmak olur. Aksine, bu kurum hem İslâm’ın anlaşılmasına,
    hem de müslümanların ciddi çalışmalarına engel teşkil etmektedir.
    Bu kurumun kitleler üzerindeki tesiri düşünülürse bu
    sözümüz daha iyi anlaşılır. Câhil insanlar Diyanet’i, Dini muhâfaza
    eden kurum olarak gördüklerinden farklı kurum ve kuruluşlara
    şüpheyle bakmaktadırlar. Diyanet, bütün câmileri kendi kontrolünde
    tuttuğundan, dolayısıyla bu yerlere devletin hâkim olmasından
    ötürü, zaman zaman resmiyete uygun yapılmayan bazı
    icraatlar, hutbe ve vaaz veren yetkililer hakkında hemen soruşturma
    açılıp cezalandırılmaktadır. Hutbelerin kalitesi; çiçeklerden,
    böceklerden, veremden, ormandan bahsetmekle ölçülmekte.
    Hatta bazen verginin faydalarından, kalkınmak için verginin kutsallığından
    bahsedilmektedir. Çünkü Diyanette, her şeyin Allah
    için yapılmasından önce, her şeyin devlet için yapılması önceliklidir.
    Tabii bu kurumun içinde yine de insaflı ve samimi insanların,
    dinini devlete/maaşa/az bir bedele satmayan müslümanların bulunduğu
    da bir gerçek. Fakat kargaların sesleri/gürültüleri bülbülleri
    bastırmaktadır.
    Diyanet teşkilâtında çalışanların büyük çoğunluğu Diyanet’in
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 38 -
    esaslarına uygun bir kafa yapısına sahip olduklarından, kendilerine
    dikte ettirilen devlet dinini anlatmaktan (bazı istisnâlar hâriç)
    herhangi bir rahatsızlık duymamaktalar. Ancak, zaman zaman
    hasbel-kader oralarda şu veya bu sebeple görev almış tevhid eri
    müslümanlar bulunabilmektedir. Bunlar da kendilerine dayatılmak
    istenen İslâm dışı hutbe ve vaazları okumadıkları ve İslâm’ın
    sosyal ve siyasal yönünü esas alan hutbeler irad ettikleri için soruşturma
    geçirmekte, bazen de görevlerinden uzaklaştırılmaktadır.
    Diyanet kurumu, öylesine devletçidir ki, iktidarda, hükümette
    kim olursa olsun fark etmez; memur olmanın gereğini yapar,
    âmirlerinin emirlerini harfiyyen yerine getirir, Allah’ın kulu olduğunu
    unutarak emir kulu olur. Onlarca benzeri bulunan bir örnek
    verelim. Aşağıya alıntılayacağımız örnek metinde görüldüğü gibi,
    müslümanlara her durumda devletin yanında yer almayı tavsiye
    etmektedirler. Bu tavsiyeye uymayanlar Diyanet’e göre müslüman
    bile sayılmazlar. Çünkü onlar, hâin olarak târif edilmekte.
    Diyânet Vakfı’nca yayınlanan İslâm’a ters nice unsurlar içeren bir
    kitabı beraberce okuyalım. Bu kitap, câmi görevlilerince cemaatlere
    ısrarla tavsiye edildiğinden olsa gerek, tam 25 baskı yapmış
    bir kitaptır:
    “1- Milletimize ve Yurdumuza Karşı Vazifelerimiz: İnsan, toplu
    yaşama istidadında yaratılmıştır. İnsanın bu haline “medenî ve
    ictimaî vasfı” denir. Dünyadaki her topluluk, belirli sınırlar içinde
    siyasî bir cemiyet kurmuştur. Bunun adına “devlet”, devletin hâiz
    olduğu kudreti temsil eden kuvvete “hükümet”, yurt içinde yaşayan
    devlet ve hükümeti kuran insanların hepsine “millet” denir.
    Bizim devletimizin adına Türk Devleti; hükümetimize: Türkiye
    Cumhuriyeti Hükümeti; milletimize de Türk milleti denir.
    Müslüman Türk milleti, beşer tarihinin en eski, en ünlü, şerefli
    ve yüce bir milletidir. Türk tarihi ise insanlığın yüzünü ağartan,
    başka milletlere az nasip olan, idârede, askerlikte, medeniyette
    ve insanlık faziletlerinde yüce kahramanlıklarla doludur. Bu emsalsiz
    kahramanlıkların kaynağı, gıdası; imandır. Geçmişte böyle
    olduğu gibi bugün de mümtaz mevkimizi imanımıza borçluyuz.
    Yurt sevgisi de imandan gelir, imansızın kalbinde yurt sevgisi yer
    tutmaz. Her devletin bekası, o devleti meydana getiren milletle
    hükümeti arasındaki karşılıklı vazifelerin hakkıyla, yoluyla yapılmasına
    bağlıdır.
    2- Milletin Hükümete Karşı Vazifeleri: Her insan için memleket
    ve milletini sevmek, onun saâdetine ve yükselmesine çalışmak,
    hükümetin kanunlarına, emirlerine boyun eğmek bir vazifedir.
    BEL’AM
    - 39 -
    Bizim Kitabımız Kur’ân-ı Kerim böyle emreder. Yurdun içten ve
    dıştan korunması, millet işlerinin lâyıkıyla başarılması için herkes,
    malıyla, canıyla hükümete yardım etmek zorundadır. Malla yapılan
    yardıma, vergi; canla yapılan yardıma da askerlik denir.
    Memleketimizi düşman saldırılarından korumak, memleket
    içinde halkın rahat ve sükûnunu sağlamak için hükümetin kurduğu
    orduda hizmete koşmak, asker olmak, her vatandaşa düşen
    vazifedir. Bu vazife de dinin emridir. Askerlik, düşmanlara karşı
    yurdumuzu, ırz, namus ve şerefimizi koruma hizmetidir. Bu şerefli
    hizmeti ifa eden ordu, icabında canını fedâya hazır olan silahlı bir
    kuvvettir. Askerlik vazifesi, yurdumuza ve hükümetimize yaptığımız
    vazifelerin en şereflisidir. Çünkü askerlik, kan ve can vergisidir.
    Bizim dinimizde askerlik mertebesi çok yücedir. Asker savaşta
    ölürse şehitlik; kalırsa, gâzilik mertebesine erer. Şehitlik mertebesi,
    âhirette peygamberlik mertebesinden sonra gelir. Fahr-i
    âlem efendimiz; “karada şehit olanların kul borcundan başka günahları
    affolunur. Denizde şehit olanların ise bütün günahlarıyla
    kul borçları da affolunur” buyurmuşlardır. Türlü bahaneler icad
    ederek askere gitmemek veya gittikten sonra kaçmak, hâinliktir,
    alçaklıktır, büyük günahtır.” 149
    Allah’ın dinine ayarlı olmayan bir kurumda çalışmak sûretiyle
    O’nun dininin esaslarını gerçek mânâda anlatmak mümkün değildir.
    Bu metot, fevkalâde yanlış bir usûldür. Dünyalık geçimini elde
    etmek için sadece insanların önüne geçip namaz kıldırma memurluğu
    yapan nice insan vardır ki, namazın ne anlama geldiğinden
    bile habersizdir. Bırakın tefsirleri, mealiyle birlikte Kur’an’ı baştan
    sona okuyanların sayısı yok denecek kadardır. Bu görevi yapan
    kimselere, yani namaz kıldırma gibi önemli bir görevi yapana
    İslâmî ıstılahta “imam” denir. İmamın taşıdığı özellikler kendisinde
    bulunmayan bu zavallı kimseler nasıl olur da cemaate lider
    olabilir? Hâlbuki imam; lider, yön veren, örnek olan, iyiliği emreden,
    kötülükten sakındıran, Allah’ın dinini gerçek mânâda insanlara
    anlatan kişi demektir. Diyanette çok sayıda namaz kıldıran
    sözde imam vardır ki, endişeleri sadece geçimleridir. Bu da sistemin
    ayarladığı sihirli değnek hükmündedir. Zira maaş adlı sihirli
    değnekle, istediği zaman bu kurumu ve insanları kendi lehine çalıştırabilmektedir.
    Maaş endişesiyle, dinin bazı gerçeklerini anlatmaktan
    korkan görevli sayısı, çok büyüktür. Hâlbuki aynı imamlar,
    insanlara rızkın Allah’tan olduğunu da anlatıp dururlar.
    149 Cep İlmihali, Mehmet Soymen, Diyanet Vakfı Yayınları, s. 95-96
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 40 -
    Televizyon veya radyo programlarında rastlamışsınızdır. İnanç
    dünyası veya kandil gecelerinde yapılan programlarda hiç yeri
    değilken bazı kimselere duâ edilir. Ölmüş gitmiş ve dine de pek
    inanmayan kimselere duâ edip dururlar. Bu duâları yapanların
    çoğu da, yağcılığı ve dalkavukluğu meslek edinmiş, kravatlı, göbekli
    Diyanet memurlarıdır. Aslında, hoca denilen bu görevliler,
    devletin temel ilkesi olan laikliğe ters düştüklerinin, ona leke
    sürdüklerinin farkında bile değildirler. Ama alan memnun, satan
    memnun; laiklik de, acıkınca yenilen helvadan bir put değil mi?
    Ne acıdır ki, halen müslümanlara yönelik sürmekte olan baskılara,
    müslümanların başörtülerine yönelik zulümlere, Diyânet
    resmî bir kınamada bile bulunmaktan âcizdir. Haksızlığa, dinsizliğe
    ve dine düşmanlığa sessiz kalmanın fetvâsını hangi dinden
    aldıklarını sormak lâzım. Hem Diyanet içinde Din İşleri Yüksek Kurulu
    diye bir kurul kuracaksınız, hem de bu kurul, birileri Hak dine
    kürfretse hiç ses çıkarmayacak. İyi niyetle halk tarafından büyük
    fedâkârlıklarla yapılan câmilere Diyanet hemen el koyar. Maksat,
    orada kendisinin anlattığı devletin dininden farklı bir dinin anlatılmasına,
    yaşanmasına engel olmaktır. İşgal edilen bu mekânlar,
    devlet için öylesine faydalı yerlerdi ki laik devlet bu yerlerin kendi
    kontrolünde olmak şartıyla sayılarının artmasından fevkalâde
    memnun oluyor.
    Haftada bir gün, o kadar insana Cuma günü anlatacağı mesajları
    neden fırsat bilmesin? O kadar insan, zorla toplanmaya
    çalışılsa bu kadar başarılı olunmaz. Devlet, Diyanet’in eliyle hiç
    çaktırmadan yapmak istediğini güzelce yapmaktadır. Devletin
    dinsizliğine (daha doğrusu laiklik inancıyla çok dinliliğine), düzenin
    despotluğuna ses çıkarmayan, onun ikiyüzlü yönetimine hizmet
    eden bir Diyanet, neden olmasın, değil mi? Üstelik bu kurum,
    düzene, polis ve jandarmadan daha iyi hizmet etmektedir.
    Bizim için, Diyanet’in karşı olunacak en önemli tarafı, onun
    kuruluş amacı ve İslâm adına yaptığı tahrifat ve tahribatlardır.
    Çünkü Diyanet, sırf Allah’ın râzı olduğu dine karşı laik ve gayri
    İslâmî bir devletin râzı olduğu bir dini yaygınlaştırmak için kurulmuştur.
    Yani dine karşı yeni bir dinle mücâdele etmek. Maksat,
    mevcut potansiyeli, yani halkı kontrol altına almaktır. Onlara
    göre halka verilecek İslâmî anlamda/alanda her serbestlik, sürdürdükleri
    saltanata son vermek olacaktır. Bu durumu bilen düzen,
    Diyanet aracılığıyla kendi konumunu sağlama almış olmaktadır.
    Yine Diyanet; eğitimden kişinin dünya görüşüne kadar her
    şeyine müdâhale etmiş bulunuyor. Başta kendi personeli olmak
    BEL’AM
    - 41 -
    üzere, onun eğitiminden geçen çoğu kimse devletçi ve düzencidir.
    Devletin uygun görmediği her anlayış, bunlara göre de yanlıştır,
    zararlıdır. Bu inançla hareket eden Diyanet personeli, devlete ve
    onun yanlış icraatlarına tepki gösteren kimselere bölücü, hâin
    demekten çekinmezler. Kulaklarını, gözlerini ve kalplerini düzene
    kiralayan bu kimseler âyet ve hadislere karşı gelmek adına
    da olsa devletçidirler. Aralarında marangoz hatası cinsinden bazı
    istisnâlar olmasına rağmen herkes tâğuta karşı çıkmayan bir tavırdan
    yanadır. Her personel, bu çarkın dişlisi olarak görev yapmaktadır.
    En ücrâ köylere bile devletin öğretmeninden, jandarmasından
    önce Diyanet ulaşabilmekte. Bir karın tokluğuyla ya da bir
    maaşla satın alınan bu kadroların bir zamanlar Afganistan’daki
    mevcut komünist rejime karşı mücâdele eden mücâhidlerin anarşist,
    bölücü olarak câmilerde tanıtıldığı günlerin diğer ülkelerde
    de olmasına şaşmamak lâzım. Bilindiği üzere Afganistan’da Allah
    için kıyam eden mücâhidler Ruslara bağlı Diyanet personeli tarafından
    halka bölücü, hâin ve anarşist diye tanıtılıyordu. Demek
    ki Rus keferesi bile ülkelerindeki Diyanet teşkilatının varlığından
    memnunluk duyuyor. Çünkü İslâm dışı rejimler kendi kontrollerinde
    bir Diyanet teşkilatının olmasını kendileri için faydalı görmektedirler.
    Yaşadığımız topraklarda da, etkili ve yetkili çevrelerin İslâm’a
    saldırmalarına karşı Diyanet’in sesini hiç çıkarmaması, üzerinde
    düşünülmesi gereken husustur. Eski müftü mürted Turan Dursun,
    kitaplarında İslâm’a açıktan saldırırken Diyanet ve oluşturduğu
    heyet, Din İşleri Yüksek Kurulu, bu konuda neden bir açıklamada
    bulunmuyor, cevap vermiyor? Haydi, ülke içinde İslâm’a açıkça
    hakaret edenlere bir şey diyemiyorsa, ülke dışında meselâ, Hint
    asıllı mürted Salman Rüştü, aynı şekilde İslâm’a saldırdığı, Hz.
    Peygamber’in hanımları olan annelerimize hakaret ettiği zaman
    neden onu tel’in etmemiştir? Bazı resmî ve yarı resmî kuruluşların,
    kimi yetkililerin ve bir kısım medyanın herhangi bir olayı bahane
    ederek İslâm’a topyekün savaş açmalarına üç maymunu oynaması,
    görmemeyi, duymamayı, söylememeyi tercih etmesi başka
    neyle izah edilebilir? “İrtica” denilerek İslâm’a ve müslümanlara
    olmadık iftiralar atan, Hak Dini karalayan ve onunla en çirkin
    yöntemlerle savaşan medya ve diğer kesime karşı, Diyânet, Hak
    Dini müdâfaa etme ihtiyacı bile hissetmemekte ve “dilsiz şeytan”
    rolünü üstlenmektedir.
    Tabii, Diyanet, hak karşısındaki bu sessizliğe/tepkisizliğe kılıf
    uydurmayı da ihmal etmiyor. Çünkü demokrasiyle(!) idare edilen
    bir ülkede her şey tartışılmalı. Gerekirse halkın en kutsal değerleri
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 42 -
    bile tartışılabilir; ama rejimin temel ilkeleri ve heykelleri tartışılamaz.
    Çünkü tartışılması Kemalist anlayışa ve Devlet dinine göre
    câiz değildir, demokrasi dininin kurallarını ihlâl etmektir.150 “Ey
    iman edenler! Sizden önce kendilerine Kitap verilenlerden dininizi eğlence
    ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Eğer mü’min
    iseniz Allah’tan korkun.” 151
    İslâm’ın, sosyal ve siyasal hayatı hayra doğru değiştirip dönüştürmesinin
    önünde en büyük engellerden biri, resmî/laik
    İslâmizasyon anlayışları ve bu işlevi gören kurumlar, en başta da
    Diyanet kuruluşlarıdır. Diyanet teşkilâtları, işgal altındaki bütün
    İslâm dünyasında büyük bir kambur, ayak bağı ve pranga durumundadır.
    İslâm dışı düzenler açısından ise, bir koltuk değneği,
    bir emniyet sibobu, bir drenaj kanalıdır. Diyanet görevlilerine
    “Din görevlisi” denilmektedir. Bu deyimdeki “din”den İslâm kast
    ediliyorsa, bu yanlış bir adlandırma olur. Çünkü İslâm’da, herkes
    dininin görevlisidir. İslâm’da, hıristiyanlıkta olduğu gibi ruhbanlık,
    ruhbanlar (din adamları) sınıfı yoktur. Bütün müslümanlar, iyiliği
    emretmek, kötülükten sakındırmak, dinlerini yaşayıp başkalarına
    yaşatmak için dinin kendilerini görevlendirdiğini kabul eden insanlardır.
    Onun için her müslüman, dininin vazifelisi, din görevlisidir.
    Ama, bu “Din görevlisi” tâbiriyle düzenin resmî dini kast
    ediliyorsa, diğer memurlar gibi, hatta onlardan öncelikli olarak
    Diyânet görevlilerine bu ismin/ünvanın verilmesinde sakınca yoktur.
    Kendilerine görev veren, nerede, hangi câmide ve hangi türde,
    hangi kanun ve yönetmelikler çerçevesinde görev yapacağını
    bildiren/emreden devlet olduğuna göre, bunların, her şeyden
    önce devlet görevlileri, devletin din için görevlendirdikleri, devlet
    dininin görevlileri olduğu daha mantıklı çıkarım olmaktadır. İslâm
    dışı güçlerin desteği/maaşı olmadan ayakta duramayacak olan bu
    grup, çoğu zaman kendilerini hak dinin temsilcileri olarak görürler.
    Bu da müslümanların cezâsı olarak yetmektedir.
    Dünyadaki tüm küfür sistemleri, açık cephe alıp fertlerin
    içinden sökemedikleri Allah inancını köreltmek, saptırmak ve bu
    yolla insanları dalâlete düşürüp köleleştirmek için kendilerine
    Bel’amlar bulmak zorunda hissetmişlerdir. Tarihin çok eski devirlerinden
    itibaren, Kur’an’ın bildirdiğine göre meselâ Hz. Mûsâ
    döneminden bu yana, küfürle hükmeden düzenler, edindikleri
    bu yardımcılara para ve makam vererek onları toplumun önüne
    sürmüşlerdir. Bir taraftan da, dinî konularda bunların yetkili
    150 Abdurrahman Çobanoğlu, İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, s.
    55-69
    151 5/Mâide, 57
    BEL’AM
    - 43 -
    olduklarını yaymaya ve bu imajı toplumun kafasında yaşatmaya
    çalıştılar. Böylece, bu yolla halkın onlara tâbi olmasını sağlayarak,
    halk üzerinde kendi egemenliklerini ve baskılarını kurdular. Dünyadaki
    tüm küfür sistemlerinin İslâmî gerçekleri müftü, vâiz ve
    namaz memurları sâyesinde nasıl saptırdıklarına dair nice örnekler
    içinden birkaçına değinelim:
    Bir taraftan dini afyon kabul ederek, insanları dinsizleştirmek
    için elinden geleni ardına koymayan Rusya’daki sosyalist düzen,
    diğer taraftan resmî müftüler atayarak, yıllarca insanları bu müftüler
    vâsıtasıyla saptırmağa çalışmıştır. Hac mevsimlerinde, bu kiralık
    müftüleri hacca göndererek, o kutsal topraklarda kendi propagandasını
    yaptıran sosyalist sistem, aynı zamanda ülkesindeki
    muvahhid mü’minleri kurşuna dizmiştir. Bu yaptıklarıyla sosyalist
    düzenin, müftü atamakta ne kadar samimi olduğu gözükmekte
    ve asıl amacının ne olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu gerçekler, yıllarca
    tüm dünyanın gözleri önünde cereyan etmiştir.
    Yunanistan gibi hıristiyan çoğunluğa mensup bir ülke, sömürgesi
    altındaki Batı Trakya’nın Gümülcine’sinde resmî müftü atamaya
    çalışmış, halkın seçtiği müftüyü kabul etmemiştir. Bu durum,
    laik bir ülke olan Türkiye tarafından eleştirilmiş, İslâm düşmanı
    medya tarafından da Yunanistan’ın bu tutumuna karşı çıkılmıştır.
    Hıristiyan bir ülke, neden kendini İslâm’a nisbet eden halkın,
    kendisine seçtiği müftüyü kabul etmeyerek kendisi müftü atasın?
    Niçin müftü seçmekte bu kadar hassâsiyet göstersin? Bunun cevabı
    gâyet açıktır. Hıristiyan Yunanistan, eğer bir kişiyi kiralayarak
    müftü tâyin ediyorsa, bunun sebebi; diğer küfür rejimlerinde olduğu
    gibi, o şahıs ve kuruluş aracılığıyla müslüman halkı kendisine
    boyun eğdirmek, itaat ettirmektir.
    Orta doğuda, Asya ve Afrika’da da durum pek farklı değildir.
    Dünyanın hemen her yerinde, İslâm dışı düzenler, kendilerinin
    İslâm’la hiçbir ilgileri bulunmadığı halde, müslüman gördükleri
    halklara müftü, vâiz ve namaz memuru tâyin etmişlerdir. Bu kiralık
    görevliler de, ücret aldıkları küfür rejimlerine hizmeti ibâdet
    telakki ederek görevlerini lâyıkıyla yapmışlar, halklarını din adına
    aldatmışlardır. Zaten İslâm dışı düzenler de bunu yapmaları için
    kendilerine ücret ödüyorlar. Bunlardan birçoğu da toplum içinde
    oldukça ün salmış, meşhur edilmiş kişiler olarak ortaya çıkarlar.
    İşin en tuhaf yönü ise, bu kiralık görevlilerin, İslâm dışı rejimlerin
    uşakları ve hizmetkârı olduklarını unutarak, kendilerini gerçekten
    İslâm âlimi, İslâmî konularda söz sahibi olduklarını zannetmeleridir.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 44 -
    Diyanet İşleri teşkilatını niçin kurduklarını açık bir şekilde
    anlatan, laik sistemin akıl hocası ve düşünürü, 1961 anayasasının
    mimarlarından biri olan Prof. Mümtaz Soysal’ın “Yüz Soruda
    Anayasanın Anlamı” adlı kitabındaki ifadeleri, bu söylediklerimize
    ışık tutmaktadır. Soysal, laikliğin tarifini ve Batı toplumlarında
    geçirdiği evreleri tanımladıktan sonra, laikliğin önünde engel
    teşkil eden İslâm dininin, nasıl etkisiz hale getirilerek devre dışı
    bırakıldığını şöyle anlatıyor:
    “Dinin toplum işlerinden, toplumsal görevlerinden sıyrılıp ‘vicdanlara
    itilmesi’, kişilerin iç dünyalarından dışarıya taşmayan bir
    inançlar bütünü sayılabilmesi. Bu, aynı zamanda, dünya işleriyle
    çok yakından ilgili olan müslümanlığın kendi içinde de bir reforma
    girişmek demek. Bir bakıma, Atatürk’ün uygulamak istediği
    laiklik politikası, dini ‘toplumsal’ olmaktan çıkarıp ‘kişisel’leştirirken,
    müslümanlığın temel niteliklerinden birine de dokunmuş
    oluyordu. Laik devlet, yalnız mezhepler arasında ayrım gütmeyen,
    resmî bir dini olmayan, dinsel kurallarla iş görmeyen bir devlet
    olmakla kalmamalı, aynı zamanda dinin vicdanlara itilmesi için
    gerekli tedbirleri de alabilen devlet olmalıydı.” 152
    Prof. Soysal’a göre devlet, laikliğin öngördüğü tedbirini aldı.
    Aldı almasına da, ancak İslâm dini, büyük bir engel olarak laikliğin
    karşısında, olduğu gibi duruyordu. Çünkü İslâm’da, hıristiyanlıktaki
    gibi din ve devlet işleri ayrı ayrı değildi. Soysal bu gerçeği
    şu ifadelerle dile getiriyor: “İslâm dini, din ile devlet işlerini
    ayırmak şöyle dursun, bunlarda tam bir kaynaşma getiriyor. Din,
    insanların iç dünyaları kadar, devlet konusundaki davranışları da
    kurallara bağlamak amacını gütmektedir. Bu alanda laikleşmeğe
    doğru atılan her adım, eninde sonunda dinin kendisiyle çatışmaya
    kadar varıyor.” 153
    Laik rejim İslâm’la çatışmayı göze alamadı. Ancak, bu engel
    kaldırılmalı, ama çatışma olmadan bu iş halledilmeliydi. Çünkü
    böyle bir çatışma laik rejimin sonu demekti. O halde, laikliğe zarar
    verilmeden bu iş gerçekleştirilmeliydi. Ve formül bulundu:
    İslâm isim olarak var olmalıydı, ancak, hüküm/uygulama olarak
    kaldırılmalıydı. Laik rejimin çok güveneceği bir teşkilat kurulmalı,
    bu kuruluş, dinin vicdanlara hapsedilme işini en iyi şekilde yerine
    getirmeliydi. Diyanet İşleri Teşkilatı böylece kuruldu. Diyanetin
    laik sistem içindeki yerini ve görevini istenildiği gibi nasıl yerine
    getirdiğini de Soysal şöyle ifade ediyor:
    152 Mümtaz Soysal, Yüz Soruda Anayasanın Anlamı, Gerçek Y., s. 171
    153 Mümtaz Soysal, a.g.e., s. 172
    BEL’AM
    - 45 -
    “Laik bir devlette ‘Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare
    içinde yer alması, Türk devriminin özelliklerine uygun bir laikliğin,
    yani dini toplum işlerinden kişisel vicdanlara itebilme işinin daha
    sağlam ve emin yollardan gerçekleştirilmesi dışında herhangi bir
    anlam taşıyamaz.” 154
    Soysal, çok açık bir şekilde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş
    amacını ortaya koymaktadır. Buna göre, Diyanet’in görevi,
    dünya ve âhiret nizamı olan İslâm nizamının, devletle ve dünya
    ile ilgili olan kurallarını gizleyerek onu ruhbanlık dini haline getirmeye
    ve böylece onu vicdanlara hapsetmeye çalışmaktır. Bunun
    için; müftüler, vâizler ve namaz memurları yetiştirmek, bunların
    nasıl hareket edecekleriyle ilgili esasları belirlemek, bu esaslar
    doğrultusunda hareket edip etmediklerini, laik sisteme uygun
    konuşup konuşmadıklarını kontrol etmek üzere, müfettişler görevlendirmek
    Diyanetin temel görevidir.
    Laik sistem, kendi emniyeti için kurduğu ve emniyet sibopluğu
    yaptırdığı Diyanet örgütüne yalnızca eleman yetiştirmekle
    kalmamış, aynı zamanda bu yetiştirdiği elemanlarına işleyecekleri
    dinî cinâyetleri (dini vicdanlara hapsetmeye çalışmaları) karşılığında,
    bütçesinden her yıl düzenli olarak ve miktarı laik rejimin
    birçok bakanlığın bütçelerinin 10-15 katı kadar parayı rüşvet olarak
    vermiştir. Laik rejim, protokolda, Tapu Kadastro Müdürlüğü
    kadar bir yere sahip olan Diyanet Teşkilatına, devletin çok önemli
    altı bakanlığının toplam bütçesinden daha fazla bir parayı ayırıyordu.
    Ayrıca, yıl ortasındaki ek ödenekler ve Diyanet Vakfının
    gelirlerinin de eklenmesi ile bir müdürlük seviyesindeki Diyanet
    örgütünün bütçesi, devlet içinde devlet bütçesi haline geliyor.
    Bütün bu rakamlar çok büyük, hatta korkunç gelse de; aslında,
    Diyanet teşkilatının işlediği dinî katliamlar karşılığında
    az bile kalmaktadır. Çünkü Rusya, büyük askerî gücüne ve onca
    imkânına rağmen, bir avuç Çeçen’in kafasından din duygusunu,
    gönlünden cihad ve şehitliği, onca propaganda, saldırı ve işkenceye
    rağmen kaldırmayı başaramazken, Diyanet, kan dökmeden
    ve baskı yapmadan personeli vâsıtasıyla yaptığı propagandalarla,
    dini toplumsal hayattan kaldırma ve toplumu hak dinden kopararak
    devlete tâbi kılma açısından Rusya ile karşılaştırılamayacak
    büyük başarı elde etmiştir. Konuyu bir de nüfus açısından ele alacak
    olursak, sonuç daha büyük boyutlara ulaşmaktadır. Yani Rusya,
    250 milyonu geçen nüfusu, süper askerî ve malî gücü, sosyalist
    ideolojisi, baskı ve saldırılarıyla, bir milyon Çeçen’in kalbinden ve
    154 M. Soysal, a.g.e. s. 174
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 46 -
    kafasından imanı sökmeye muvaffak olamazken; diyanet örgütü,
    88 bin çalışanı ile 70 milyon insanın kalbindeki ve kafasındaki
    imanı geçersiz hale getirerek onları birer uydu/köle haline getirebilmiştir.
    Rusya 250 milyon nüfusuyla bir milyona yapamadığını,
    Diyanet örgütü 88 bin çalışanıyla 70 milyona yaptı. Bu nedenle,
    Diyanet’in aldığı ücret/rüşvet az bile kalmaktadır. Diyanet şebekesinin
    zavallı elemanları rejime yaptıkları hizmetleri bir bilselerdi,
    generallerin rejime yaptıkları hizmetlerden çok daha fazla
    olduğunu ve rejimi nasıl koruduklarını görürlerdi. Çünkü Diyanet
    örgütü, içerideki dinsel düşmanı (irticâyı) etkisiz hale getirmekte,
    generallerin dış düşmanı etkisiz hale getirmelerinden daha başarılıdırlar.
    Diyanet teşkilatının her elemanı, yaptıkları üstün ve
    başarılı görevleri için aslında mareşallikle ödüllendirilmelidir.
    Ancak, her işte olduğu gibi, bu konuda da insanların bir hesabı
    varsa, Yüce Allah’ın da bir hesabı var ve Allah, hesabında daima
    üstün gelendir. “Kâfirler istemese de Allah dinini üstün kılacaktır.”155
    İşte bu Diyanet şebekesi konusunda da laik sistemin hesabı yine
    tutmadı. Tıpkı İmam-Hatip Liselerinde ve İlâhiyat Fakültelerinde
    tutmadığı gibi. Çünkü düzen, onca rüşvet vererek kiraladığı dinsel
    suçlu müftü, vâiz ve namaz kıldırma memurlarından kimileri,
    işledikleri cinâyetin farkına vardılar. Allah korkusunun ağır basması
    sonucunda, laik rejimin ellerine tutuşturduğu, rejimi öven
    kâğıtları bir kenara fırlatıp ellerine Kur’an’ı alarak aslına uygun
    bir şekilde hak dini halka anlatmaya çalıştılar. Ancak, rejimden
    onca rüşvet alan Diyanet ve bağlı olduğu yetkililer boş durur mu?
    Hemen harekete geçerek namaz memurlarından halka Kur’an’ın
    anlamlarını anlatan ve okutanları araştırmaya başladılar ve
    Kur’anî gerçekleri insanlara ulaştırmaya çalışanlardan tespit edebildiklerinin
    işine son verdiler.
    Diyanet İşleri, dinin bir vicdan meselesi olduğunu halka kabul
    ettirmek için, sürekli olarak bu tarzda hutbeler hazırlar ve namaz
    kıldırma memurlarına da bu hutbeleri okutur. Bu hutbeleri okumayanları
    uyarır, cezalandırır, hatta gerekirse görevine son verir.
    Diyanetin bağlı bulunduğu yasa, dinin bir bölümünü anlatmaya,
    bir bölümünü gizlemeye görevlileri zorlamaktadır. Aynı yasa, laiklikle
    çatışan, Kur’an’ın devlet ve egemenlikle ilgili hükümlerini
    gizlemeleri gerekirken bunları açıklayan görevlilerin işlerine son
    verileceğini de ortaya koymaktadır.
    İslâm dini, devlet ve hüküm/egemenlik esasını ilk plana almaktadır.
    “Lâ ilâhe illâllah” kelimesi, bu gerçeği ifade etmektedir.
    155 9/Tevbe, 33
    BEL’AM
    - 47 -
    Hz. Âdem’den (a.s.) Hz. Muhammed’e (s.a.s.) kadar süregelen
    risâlet zinciri, sadece bu gerçeğin anlaşılması içindi:
    “Andolsun Biz, ‘Allah’a kulluk edin ve tâğuttan kaçının’ diye (emretmeleri
    için) her ümmete/topluma bir peygamber gönderdik. Allah, onlardan
    bir kısmına hidâyet edip onları doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı
    için de sapıklığa düşmek hak/gerekli oldu. Yeryüzünde gezin de görün;
    inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur!”156 Kur’ân-ı Kerim, hâkimiyet
    konusunu, sürekli olarak işlemekte, baştan sona kadar bu konuya
    işaret etmektedir. “Hüküm, yalnız Allah’ındır. O, yalnız kendisine
    ibâdet/kulluk etmenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Ama insanların
    çoğu bilmezler.” 157
    Hâkimiyetin ancak kendisine ait olduğunu bildiren Yüce Allah,
    indirdiği hükümlerle hükmetmeyenlerin kâfir, zâlim ve fâsık olduklarını,
    hükümleri gizleyenlerin de aynı kategoriye girdiklerini
    bildirdikten sonra, Kur’an’la mutlaka hükmedilmesi gerektiğini
    emretmektedir. “Sana da, daha önceki Kitabı doğrulamak ve onu korumak
    üzere Kitabı (Kur’an’ı) gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği
    ile hükmet; sana gelen gerçeği bırakıp da onların hevâlarına/keyiflerine/
    arzularına uyma... Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından
    seni saptırmamalarına dikkat et.” 158
    Yüce Allah’ın indirdiği hükümlerin bir kısmını gizleyerek saklayanların
    ve hükümleri istemeyenlerin câhil olduğunu bildiren
    Kur’an, en güzel hükmedenin Allah Teâlâ olduğunu haber vermektedir:
    “Yoksa câhiliyye hükmünü/idaresini mi istiyorlar? İyice bilen
    bir toplum için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?”159 Yüce
    Allah’ın indirdiği hükümleri gizlemek ve bunlarla hükmetmemek,
    ya da İslâmî esasların günümüzde geçerli olmadığını düşünmek
    ve söylemek; dini yalanlamak, inkâr etmektir: “Artık bundan sonra
    hangi şey, sana dini yalanlatabilir? Allah hükmedenlerin en güzel hükmedeni
    değil mi?” 160
    Aldıkları birkaç kuruş için İslâmî hakikatleri örtbas edenler, aslında
    İslâmî esaslardan ne kadar uzak olduklarını ortaya koymaktadırlar.
    Hakkı ortaya koymanın yolu, başta câhilî bütün sistemleri
    reddetmekten, daha sonra İslâmî esasları çok iyi öğrenmekten
    geçer. Bunun için hakkın ve bâtılın net olarak ortaya konulması
    gerekmektedir. “Dinde ikrâh/zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklık
    156 16/Nahl, 36
    157 12/Yûsuf, 40
    158 5/Mâide, 48-49
    159 5/Mâide, 50
    160 95/Tîn, 7-8
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 48 -
    ve eğrilikten ayrıt edilmiştir. O halde, kim tâğutu (Allah’tan başka hüküm
    koyanı) reddedip Allah’a iman ederse, kopması mümkün olmayan sağlam
    kulpa yapışmıştır. Allah (her şeyi) işitir ve bilir.” 161
    İşte, Diyânet teşkilâtı, bu hakikatlerin gün yüzüne çıkmaması
    için müftü, vâiz ve namaz kıldırma memurlarına ücret vermekte
    ve bu gerçekleri topluma duyuranları ise hiç bekletmeden kovmaktadır.
    Diyanet teşkilatının başına, dinin bir vicdan işi olduğu
    felsefesini kabul etmiş ve bu felsefe doğrultusunda hareket edeceğine
    dair güvence vermiş başkanlar getirilmektedir. Bu başkanlar,
    görevlerini laik düzenin emirleri doğrultusunda yapmaktadırlar.
    Bunların emrindeki câmi görevlileri de kendilerine yasalarla
    emredilenleri yerine getirmektedir. Bu görevliler, kendilerine verilen
    görev gereği, Kur’an’ın bütününü Arapça aslıyla okudukları
    halde, bir kısmını gizleyerek, kalan diğer kısımlarının anlamını
    halka ulaştırırlar. Bu ücretli görevlilerin, dinin ancak bu kadarını
    bildikleri söylenemez. Çünkü bir âyeti okuyup onun altındaki
    veya üstündeki âyetleri görmemek mümkün değildir. Kur’ân-ı
    Kerim’deki iyilik, güzellik, yardım severlik konularındaki âyetleri
    sürekli okuyarak; içki, kumar, zinâ, fâiz ve hâkimiyetin Allah’a
    ait olduğuyla ilgili âyetleri toplumdan gizleyen görevliler, ancak
    kendilerine verilen Bel’amlık görevini ifa etmektedirler. Bu görevlilerin
    böyle yapmasını isteyen, Diyanet teşkilatını kuran laik
    düzendir. Ancak şu unutulmamalı ki, Yüce Allah, indirdiği açık
    delillerin tümünün açıklanmasını istemekte ve bir kısmını gizleyenlere
    lânet edileceğini bildirmektedir:
    “İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti, Biz Kitap’ta insanlara açıkça
    belirttikten sonra, gizleyenler (var ya), işte onlara hem Allah lânet
    eder, hem de bütün lânet edebilenler lânet eder.”162; “Allah’ın indirdiği
    Kitap’tan bir şey gizleyip onu az bir paraya satanlar var ya, işte onlar
    karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyâmet günü Allah
    onlarla ne konuşacak ve ne de onları temize çıkaracaktır. Orada onlar
    için acı bir azap vardır. Onlar hidâyeti/doğru yolu bırakıp sapıklığı, mağfirete
    karşılık olarak da azâbı satın almış kimselerdir. Onlar ateşe karşı ne
    kadar da dayanıklıdırlar!” 163
    Oysa Kitab’a vâris olanlar, Kitab’ı açıp okuyanlar, onu açıklamakla
    mükellef tutulmuşlardır. Diyanetin maaşlı elemanlarının
    çoğu ise, aldıkları birkaç kuruş için, onu gizlediler, hükümlerini
    saptırdılar ve böylece Kitab’ın hükümlerini arkalarına attılar.
    161 2/Bakara, 256
    162 2/Bakara, 159
    163 2/Bakara, 174-175
    BEL’AM
    - 49 -
    “Allah, kendilerine Kitap verilenlerden: ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız,
    gizlemeyeceksiniz!’ diye söz almıştı. Fakat onlar, verdikleri sözü
    kulak ardı ettiler, onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alışveriş ne
    kadar kötü!” 164
    Diyanet görevlileri, dinin toplum tarafından anlaşılmasını, dinin
    sosyal ve siyasal yönlerini, iyilikleri emretmek ve kötülüklerle
    mücâdele etmenin her müslümanın görevi olduğunu anlatmayarak,
    kötülüklerin toplum hayatına egemen olmasına destek oldular.
    Bu görevliler, kötülüklerin toplum hayatına hâkim olması
    için, elbette ki kötülüğü övüp halkı teşvik etmediler; zaten onlara
    bu görev de verilmemişti. Kötülükleri başkaları, rejimin bizzat
    kendisi toplumun önüne çıkardı; fakat toplumdaki dinî inanç, bu
    kötülüklerin yayılmasını engelliyordu. Bu dinî inanç toplumdan
    kalkmadıkça kötülük yayılmayacaktı. Öyleyse bu dinî inanç kalkmalıydı,
    ya da vicdanlara hapsedilmeliydi ki, kötülüklere meydan
    açılabilsin ve her çeşit şer ortalıkta özgürce işlenebilsin. Dini vicdanlara
    itebilme işi, toplum içinden çıkan, toplumun güveneceği
    kişilere verilmeliydi ki, toplum uyanıp laik rejime, şerlerin egemen
    olduğu düzene ve yapıya karşı gelmesin.
    Evet, Diyanet görevlileri, büyük çoğunlukla, dini vicdanlara
    hapsederek gerçekleri gizlemişler, hakkın toplum tarafından anlaşılmasına
    engel olmuşlardır. Bu ise, yapılabilecek en kötü işti:
    “Onlar, işledikleri kötülükten, birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlardı.
    Andolsun yaptıkları ne kötüdür!”165; “Allah’ın âyetlerini az bir paraya
    sattılar da O’nun yoluna engel oldular. Onların yaptıkları, gerçekten ne
    kötüdür!”166 Bu görevliler, bunu ister bilerek yapsınlar, isterse bilmeden;
    bâtılı emretmeleri, bundan da kötüsü, hakla bâtılı karıştırmaları,
    cinâyet olarak yeter! “Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın;
    yalnız Benden (Benim azâbımdan) korkun. Hakkı bâtıl ile karıştırmayın;
    bilerek hakkı gizlemeyin.” 167
    Yine, hangi sebeple olursa olsun, hakkı gizleyerek belli konuları
    işlemeleri, onların Kur’an’ı böldüklerinin açık bir delilidir. Bunun
    hesabı, elbette sorulacaktır. “Onlar ki Kur’an’ı bölük bölük ettiler.
    Senin Rabbin hakkı için Biz onların hepsine, yaptıkları şeylerden soracağız.
    O halde sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve müşriklere aldırma!”168
    Kur’an’ı parça parça ederek bir bölümü ile hareket edenler için
    164 3/Âl-i İmrân, 187
    165 5/Mâide, 79
    166 9/Tevbe, 9
    167 2/Bakara, 41-42
    168 15/Hicr, 91-94
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 50 -
    Kur’an’ın öngördüğü ceza, dünya hayatında laik düzenlerin isteklerine
    göre hareket ettiklerinden dolayı rezillik, rezillerin âhiret
    cezası ise, azâbın en şiddetlisine atılmaktır. “...Yoksa siz Kitabın bir
    kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın
    cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka nedir? Kıyâmet gününde
    de (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah, yaptıklarınızı bilmez değildir.”
    169
    Diyânetin memurları, bu itaatkâr tavırlarıyla, bilerek veya
    farkında olmadan; Diyanetin, dolayısıyla laik düzenin emir ve yasaklarını
    Allah ve Rasûlünün emir ve yasaklarının üstüne çıkarmış
    oluyorlar. Bu nedenle, Kur’ânî emirler bunlar için pek bir şey ifade
    etmeyebiliyor. Bunun en açık örneği, cenâze namazları ile ilgili
    tutumlarıdır. Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın dininden hoşlanmayanların,
    fâsıkların ve münâfıkların namazlarının kılınmamasını, mezarları
    başında durulmamasını isterken, bu namaz memurları, bırakın
    münâfıkları, Allah’ın dinine ve müslümanlara düşman olan dinsizlerin
    (daha doğrusu, farklı din mensupları müşriklerin) bile namazlarını
    kılmakta, onlar için duâ etmektedirler. Namazdan sonra
    da bu müşriklerin ölüsünü almaya gelenlerin bazılarınca, “kahrolsun
    şeriat!” diye İslâm’a saldırdıkları durumlar bile olabilmektedir.
    “Onlardan ölen hiçbirine asla namaz kılma, onun kabri başında da durma.
    Çünkü onlar, Allah ve Rasûlünü inkâr ettiler de fâsık olarak öldüler.”170
    Şimdi, bir tarafta Yüce Allah’ın emri, diğer tarafta Diyanet ve laik
    sistemin emri var. Namaz memurları laik düzenin emrine tâbi olduklarını
    ortaya koyarak, Yüce Allah’ın bu emrinin tersine hareket
    ediyorlar. Bu davranışlarıyla da Kitab’ın hükümlerini arkalarına
    atmış oluyorlar.
    Diyanete, daha doğrusu laik düzene hizmeti ibâdet kabul
    eden müftü, vâiz ve namaz kıldırma memurlarından oluşan bu
    grup, tevbe ederek Allah’a ve O’nun yüce Kitabına tam teslim olmadıkları
    ve Kur’ânî gerçekleri insanlara olduğu gibi anlatmadıkları
    sürece, ne müslümanlarla beraber olabilirler ve ne de Yüce
    Allah tarafından bağışlanırlar. “İşte onlar, âhireti verip dünya hayatını
    satın alan kimselerdir. Onlardan azap hiç hafifletilmez ve onlara hiç
    yardım edilmez.”171; “Ancak, tevbe edip düzeltenler, (Hakkı) açıklayanlar
    başka. Onları bağışlarım. Çünkü Ben tevbeyi çok kabul eden ve merhametli
    olanım.”172; “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr
    mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında ancak
    169 2/Bakara, 85
    170 9/Tevbe, 84
    171 2/Bakara, 86
    172 2/Bakara, 160
    BEL’AM
    - 51 -
    rezilliktir. Kıyâmet gününde ise (onlar) azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah,
    yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.” 173
    Hamdolsun, bu âyete göre durumlarını düzeltenler, günden
    güne çoğalmakta ve birçok Diyânet görevlisi, yalnızca Yüce
    Allah’a kul olma şerefine ulaşmak için çalışmaktadırlar. Ancak, rızık
    endişesiyle hâlâ gerçekleri gizleyen büyük bir grup Diyanet
    görevlisi bulunmaktadır. 174
    Diyanetin Hutbelerinden Küçük Birer Kesit: 1973’te basılan,
    Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlarından “Hutbeler” adlı kitaptaki
    hutbe konularından bazıları şunlar: “Hâkimiyet Milletindir”,
    “Hürriyet ve Adâlet Sevgisi”, “Yurt Sevgisi ve Vatana Bağlılık”,
    “Vatan Sevgisi”, “Askerlik Sevgisi”, “Dinimiz Kaçakçılığın Her Çeşidini
    Yasaklamıştır”, “Millî ve Dinî An’anelerimize Bağlı Kalalım”,
    “Ormanların Korunması ve Ağaç Yetiştirilmesi”, “Dinimizin Zenaat
    ve Tekniğe Verdiği Önem”.
    Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlarından, 1981 yılında basılan
    ve kapağında “Atatürk’ün Doğumunun 100. Yılı Dolayısıyla” diye
    not düşülmüş, câmilerde İmam-Hatiplik yapanlara hutbe olarak
    yararlanmaları için hazırlanan “İmam-Hatipler İçin Örnek Metinler”
    adlı kitaptan birkaç konu/hutbe başlığını sayalım: “Yurtta ve
    Cihanda Sulh”, “Türk Devleti, Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bir
    Bütündür”, “Türklük ve Müslümanlık”, “Çalışmak Bir İbâdettir”,
    “Vatan ve Millet Sevgisi”, “Askerlik ve Yurt Savunması”, “Cumhuriyet
    Fazilettir”, “Milli Hâkimiyet Bayramı”, “Çanakkale Zaferi”,
    “30 Ağustos Zaferi”, “Vergi Vermek Çok Önemli Bir Vatandaşlık
    Görevidir”, “Ağaç ve Orman Sevgisi”, “Yerli Malı Kullanalım”,
    “Kaçakçılık ve Karaborsacılık”, “Anarşi, Terör ve Bozgunculuk”,
    “Turizmin Önemi”.
    Hakk’a ve hak dine inanmayan insanların bize din biçmelerine,
    kendi bâtıl dinlerini bize dayatmalarına, hak dini tahrif etmeye
    çalışmalarına, Allah’a ve Allah’ın dinine iftira etmelerine göz
    yumacak ve boyun eğecek değiliz. Onların ilâhlıklarını, rabliklerini
    reddedeceğiz; onların tuzaklarına düşmeyeceğiz. Onların (b)
    alıkları avlamak için oltalarına taktıkları “din”i yutmayacağız. Dinimizi,
    düzenin resmî kurumlarından ve din tüccarı Bel’amlardan
    değil; temiz kaynağından; Kur’an’dan, sahih sünnetten ve takvâ
    sahibi âlimlerden öğreneceğiz.
    173 2/Bakara, 85
    174 Ramazan Yılmaz, Tevhidin Düşmanı Tefrika, s. 155-171
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 52 -
    Çağından Sorumlu Kişiler; Âlimler
    İlim vahyin kendisidir. Vahyin önüne geçen, ya da vahiyle sağlaması
    yapılamayıp ona ters düşen bilgi ilim değildir. İlim, bütün
    peygamberlerin ortak mirasıdır. İlim, söz ve amelin sıhhati için şarttır.
    Söz ve amel, ancak ilimle itibar kazanırlar. İlim, amelden önce
    gelir. İlim, amelin rahberi ve mürşidi konumundadır. İlmin amelden
    önce gelmesinin nedeni, akîdede hak ve bâtılı, ibâdetlerde
    sünnet ile bid’ati, ahlâkta güzel ile çirkini, sözlerde doğru ve
    yanlışı, ilişkilerde sahih ile müfsidi, ölçülerde makbul ile makbul
    olmayanı birbirinden ayırt ediyor oluşudur. İlim, inançtan bile
    önce gelir. Neye, nasıl inanacağını bilmeden sağlam bir akîdenin
    oluşması mümkün değildir. Şeriatın gaye ve hedeflerini anlama,
    dinî hakikatleri kavrama sorunu, ancak ilim merkezli bir gayret
    ile elde edilebilir. İlim, her türlü İslâmî çalışmada şarttır.175 Her ne
    kadar Yüce Kur’an, anlaşılması kolay; açık ve berrak hükümler içeriyor
    olsa da, Kur’an’ın ve Sünnetin hayata aktarılmasında ihtisas
    gerektiren ilmî bir disiplinin rolü inkâr edilemez. Yüce Kitabımız
    Arapça inmiştir ve Arapça ilmine vâkıf olmak âyetlerin hedef ve
    maksatlarını kuşkusuz daha iyi anlamada yarar sağlamaktadır.
    Yine, bunun yanı sıra sebeb-i nüzul bilgisi, tefsir ve hadis usûlü,
    hüküm istinbat etme yolu (Fıkıh usûlü) gibi alanlar, inkâr edilemeyecek
    şekilde Kur’an’ı ve Hz. Peygamber’i daha derinlikli ve hikmete
    uygun bir şekilde anlamamızı kolaylaştırmaktadır. Ancak, bu
    ilmî disiplinler, belli birikim gerektiren ihtisas alanlarıdır. Bu ilmî
    birikimlere sahip olan “ulemâ”nın, İslâmî bir yürüyüşe öncülük
    etmedeki rolü, hem daha etkin hem daha kuşatıcıdır. Peygamberlerin
    vârisleri olarak sorumlulukları bildirilip taltif edilen “ulemâ”,
    tevhidî gerçekleri, peygamberlerin topluma ulaştırdığı yol ve yöntemlerle
    topluma ulaştırma gayreti içinde olan “ulemâ”dır. İslâmî
    hareket içinde tevhidî şuura sahip muttakî âlimlerin yerini alması
    ve sahip oldukları ilmî birikimlerini hareketin güçlenmesi yolunda
    harcamaları gerektiği, inkâr edilemez bir gerçektir. Çünkü ilim
    adamlarının sahip oldukları ilmî birikimin onları toplumda daha
    fazla dikkat ve câzibe merkezi haline getirdiği bilinen bir husustur.
    Bu bağlamda şunu da belirtmeliyiz ki, İslâm nokta-i nazarında
    ilim belli bir kesimin tekelinde bir metâ olarak görülmez. İslâm,
    başta ruhbanlık olmak üzere, her türlü sınıf sistemine karşıdır.
    “Her ilim sahibinin üstünde bir âlimin bulunması176 Kur’an’da işaret
    edilen bir vâkıadır. Mesleği, ilgi alanı ve sorumluluğu ne olursa
    175 12/Yusuf, 44, 45
    176 12/Yusuf, 76
    BEL’AM
    - 53 -
    olsun, her müslümanın kendi konumunun gerektirdiği vahyî ilimle
    donanması gereklidir. Her Müslüman bildiğinin âlimi, bilmediğinin
    de talebesi olmak zorundadır. Bildiği doğruları sadece kültür
    zenginliği olarak üzerinde taşımaz; bildiği doğrularla amel
    ederek ilmi hayatına geçirir ve başkalarına da dâvet, tebliğ, nasihat
    ve emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar. Tarih boyunca
    ulemânın toplum üzerindeki gücü, özellikle kritik dönemlerde,
    bâriz bir şekilde hissedilmiştir. Buna, Moğollara karşı, kalemi ve lisanıyla
    Müslümanlara kahramanlık ve cesaret aşılayan Ahmed İbn
    Teymiyye ile İslâm akîdesini koruma uğruna “Mihne” döneminde
    her türlü işkenceye katlanan Ahmed İbn Hanbel örnek olarak verilebilir.
    İlim adamlarının Allah katında sorumlulukları diğerlerine
    göre çok daha ağırdır. Hele günümüzde parçalanmışlık içinde
    bulunan ümmetin bu vahim tablosu karşısında, tevhid ehli hiçbir
    âlimin yerinde oturup kalması veya ümmet sorunlarına duyarsız
    kalması düşünülemez. Böyle ise, o âlim değildir. İlmî seviye oranında
    bu mes’ûliyet artar.
    Parçalanmış, zaafa uğramış ümmetin elinden tutup ümmetin
    kalkınması ve yeniden yapılanmasında, en fazla öncülük yapma
    görevi, ulemâya aittir. Yığınlarla bilgisi olmakla birlikte, bilgisini,
    öngörülen sorumluluk içinde kullanmayan ve bu bilinçle hareket
    etmeyen ulemâ, büyük bir vebal altında kalacaktır. Dâvetin topluma
    ulaşmasında rehberlik görevini görecek ulemânın, birtakım
    kısır veya cüz’î tebliğ faâliyetleriyle kendilerini sınırlandırmaları,
    onları bu vebalden kurtaramaz. “Toparlayıcılık” misyonu ya da
    ümmetin önündeki engelleri kaldırma misyonu, onların eliyle
    gerçekleşmelidir. Ancak, yaşadığımız toplumda, anlaşılmaktadır
    ki, tevhidî duyarlılığa sahip ilim adamlarının tek başına bu işin
    altından kalkmaları imkânsız gibi görünmektedir. Onların birçoğu,
    birtakım ârızî sebeplerle, halktan uzak kalmışlar ve toplumun
    sosyolojik analiz ya da tahlili, egemen sistemin işleyişi, toplumsal
    hastalıkların keşfi, Müslümanların ayağa kalkış yöntemi gibi konularda
    yeterlilik sahibi olamadıkları görülmektedir.
    Dolayısıyla, ilim adamlarımızın, toplum içinden gelen entelektüel
    birikimin sahibi, tevhidî şuura sahip aktivist Müslüman öncülere
    de ihtiyacı vardır. Her iki birikimin bütünleşmesi, öncü kadro
    misyonu açısından, zorunlu ve vazgeçilmez gözükmektedir. Aslında,
    aydın ve hareket adamı aktivist muvahhidlerin belirli oranda
    da olsa ilim sahibi olma zorunluluğu gibi; gerçek ulemânın aynı
    zamanda entelektüel yetiye sahip, çağı ve insanları her yönüyle
    tanıyan aydın kimliğinin de bulunması gerekir.
    Diğer bir tâbirle, ümmete öncülük yapacak kadrolar içinde,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 54 -
    ulemâ var olan bilgisiyle, diğer aktivist Müslümanlarda var olan
    ilmiyle, diğer aktivist Müslümanlar da var olan tecrübe ve yetenekleriyle
    yerini almalı ve bu iki tâife, sorumluluklarının bilincinde
    ve istişare içinde birbirleriyle bütünleşebilmelidir. Bununla
    birlikte her ulemânın aktivist, her aktivistin de belli oranda ilimle
    kuşanması gerekir.
    Ulemânın rolü ve sorumluluğu İslâm’ın egemen olduğu bir
    toplumda farklıdır; İslâm’ın egemen olduğu bir toplumda farklıdır.
    Küfrün egemen olduğu bir toplumda, ulemânın, sanki İslâm
    devletinde yaşıyormuş gibi davranması, çok ciddi bir zâfiyet, çok
    ciddi bir açmazdır. Böyle bir toplumda ulemânın öncelikli ve en
    âcil görevi, toplumu İslâm’a doğru dönüştürecek İlâhî yasaları harekete
    geçirmede rehberlik yapması, örnek yaşayışıyla öne düşmesidir.
    Kur’an’ın itikadda hedefi iki şey üzerinde yoğunlaşır: 1- İlmî
    tevhid, 2- Amelî tevhid. (Faydalı ilim ve sâlih amel).
    Ulemânın ayrıca, İlâhî programa uygun İslâmî bir yürüyüşü
    denetleme gibi bir görevi de vardır. Yürüyüşün İlâhî maksatlara
    uygun bir şekilde yürümesini kontrol etme, hareketin ifrat ve tefrite
    sapmasını engelleme, hareket önderlerinin fevrî ya da usûle
    aykırı davranmalarını tespit ve murâkabe etme gibi fonksiyonları
    da icrâ etmeleri gerekir. Bu noktada, İslâm hukukunda yerini alan
    bir kavram olan, “ehl-i hal ve’l-akd” kurumunun yürütücü işlevlerini
    muttakî ulemâ üstlenir. Ulemâ, ümmet içinde var olan her
    türlü potansiyeli bir harekete dönüştürme sorumluluğunu üstüne
    almalıdır. Bu kadar hayatî görevlere hâiz olan ulemâ kadrosunun,
    dar, cüz’î ve kısıtlı tebliğ ya da eğitim faaliyetleriyle kendilerini
    sınırlandırması, cidden şaşılacak bir durumdur. Bir toplumda
    “ulemâ” acziyet içinde ise, diğer Müslümanların halini varın siz
    düşünün. Allah, onlara şu âyette, verdiği bilgiyi gizlememeleri
    konusunda şiddetle ikaz etmiştir: “İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti
    Biz kitap’da insanlara açıkça belirttikten sonra gizleyenler var ya; işte
    onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet edebilenler lânet eder.
    Ancak, tevbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıklayanlar başkadır;
    onları bağışlarım. Çünkü Ben tevbeyi çokça kabul eden ve çokça
    merhamet edenim.” 177
    Yahya b. Muaz şöyle diyor: “Âlimler, Muhammed’in (s.a.s.)
    ümmetine anne ve babalarından da şefkatlidirler. Çünkü anne
    ve babaları onları, dünya ateşinden, âlimler ise âhiret ateşinden
    korurlar.” 178
    177 2/Bakara, 159-160
    178 Gazâlî, İhyâ, Çev. A. Serdaroğlu, Bedir Y., c. 1, s. 37
    BEL’AM
    - 55 -
    Merhametli, vicdanlı, şefkatli, imanlı ve sâlih amel sahibi bir
    anne ve baba çocukları için neleri düşünüyor, neleri istiyor, neleri
    yapıyorlarsa, muttakî âlimler, onlardan daha çok şeyleri ümmet
    için istiyor ve yapıyorlar... Muvahhid ve mücâhid İslâm ulemâsı,
    peygamberlerin varisleri olduklarının şuurunda ve idrakindedirler...
    Onların her biri, ümmet için çoban olduklarının ve kendilerine
    vacib olan sorumluluklarının farkındadırlar...
    Abdullah İbn Ömer (r.anhuma)’nın rivâyetiyle şöyle buyuruyor
    Rasûlullah (s.a.s.): “Hepiniz çobansınız ve her biriniz elinizin altındakinden
    sorumlusunuz.” 179
    Bir anne ve babanın evladından sorumluluğundan daha çok
    âlim, ümmetten sorumludur... Bir anne ve baba nasıl ki, çocuklarının
    sıhhatinden, hasta olduğunda tedavisinden ve ameliyatından,
    eğitim ve öğretiminden, edeb, terbiye ve güzel ahlakından,
    iktisadî hayatından, meslek ve işinden, ayrıca istikbalinden
    sorumlu ise, âlim de ümmet için aynı sorumluluğu taşımaktadır...
    Çünkü ümmetin genel velayeti, muttakî ve mücâhid ulemâdadır...
    İslâmın âlimleri, ümmetin sağlığından, hastalığının sıhhatli tedavisinden,
    ekonomisinin helâl üzere devam etmesinden, yabancı
    unsurlardan temizlenmesinden, düşman saldırısından korunmasından,
    eğitim ve öğretim, edeb ve güzel ahlâklı olmasından
    sorumludurlar... Ümmet hayatının Allah’ın hükümlerine ve
    Rasûlullah’ın (s.a.s.) Sünnetine uygun olmasından muttakî ulemâ
    sorumludur... Eğer bu konularda herhangi bir noksanlık var ise,
    âlimler tarafından tesbit edilip giderilmesine çalışılmalıdır... Her
    şeyden önce İslâm ulemâsı hür ve bağımsız olmalıdır... İslâm topraklarını
    işgal eden müstekbir egemen tağutlardan tamamen
    uzaklaşmış ilişkisini kesmiş ve onlarla asla uzlaşmayan taviz vermeyen
    ulemâ ancak çağın problemlerini İslâm ölçülerince çözebilir...
    Çözülen problemlerin hayatta uygulanışının örneğini yine
    muvahhid ulemânın ortaya koyması icab eder... Eğer bilgi yüklü
    kişiler, ümmete rehberlik yapmıyor ve onların dertleriyle ilgilenmiyorlarsa,
    onlar, gerçekten âlim olamazlar... Âlimler, Allah’dan
    gereği şekilde korkar ve kendilerine yükletilen sorumluluğunun
    idrakinde oldukları için vazifelerini yerine getirirler... İmanı sağlam
    bir şekilde ilmiyle âmil olmayan kişiler, sadece bilmekten dolayı
    âlim olamazlar...
    Ebû’d Derda (r.a.) şu tesbitte bulunmuştur: “Öğrenci
    179 Buhârî, Kitabu’l-Cuma, B. 11, Hds. 18, Kitabu’l-Ahkâm, B. 1, Hds. 2; Müslim,
    Kitabu’l-İmâre, B. 5, Hds. 20; Ebû Dâvud, Kitabu’l-Harac, B. 1, Hds. 2928;
    Tirmizî, Kitabu’l-Cihad, B. 27, Hds. 1757; İmam Buhârî, Edebü’l-Müfred, B.
    108, Hds. 212
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 56 -
    olmadıkça ilim sahibi olamazsın. Kendisiyle amel etmedikçe ilimden
    dolayı da âlim olamazsın.”180 İbn Mübarek (rh. a.) ise şöyle
    der: “Âlim, okumaya devam ettiği müddetçe âlimdir. Ne zaman
    âlim olduğunu zanneder ve ilmini arttırmaktan vazgeçerse, işte o
    zaman câhil olur. 181
    Kendisini sorumlu olarak kabul eden muttakî âlim, kendisine
    yalnız ve yalnız Rasûlullah’ı (s.a.s.) önder ve hayat örneği edinmiş,182
    Rabbi Allah’ı sevdiği için O’nun emriyle Rasulüne (s.a.s.) uymuş,183
    zamanın en uyanığı olan bir kişidir. Yalnızca Allah’dan korkan ve
    ne olursa olsun, neye malolursa olsun, Allah’ın ayetlerini dosdoğru
    okuyup beyan eden,184 onları asla dünya malına ve menfaatına
    değişmeyen izzetli ulemâ, okudukları Rabbleri Allah’ın kitabına
    göre “Rabbânîler” olmuşlardır...
    Rabbimiz Allah şöyle buyurur: “Öğrendiğiniz ve ders verdiğiniz
    Kitaba göre Rabbanîler olun.”185 Bu âyeti açıklayan İslâm
    ulemâsı şunları demişlerdir: ed-Dahhâk (rh.a.): “Kur’ân’ı okuyan
    herkese fakîh olmak bir borçtur” der. Hasan (rh. a.): “Hâkimler
    ve âlimler” demiştir. Said b. Cübeyr (rh. a.) ise, rabbanîler için:
    Âlimler, fakîhler, demiştir. 186
    İbn Abbas (r. anhumâ): “Rabbânîler olunuz” demek, hâkimler
    ve fakîhler olunuz demektir, dedi ve: “Rabbânî, insanlar üzerinde
    ilim ile siyaset icrâ eden ve büyük ilimden evvel, küçük bilgilerle
    terbiye eyleyen kimseye denir, demiştir.187 İmam Taberî,
    “Rabbâniyyîn” kelimesi hakkında şunları söylemiştir: “Rabbaniyyîn
    kelimesi, ‘Rabbâniyyun’ kelimesinin çoğuludur. Bunun mânâsı ise,
    insanları yetiştiren, işlerini düzene koyan ve onları sevk ve idâre
    eden, demektir. Bu nedenle, âlimler de, fakîhler de, hikmet sahipleri
    de, liderler de, eğiticiler de, “Rabbaniyyîn” kelimesinin ihtiva
    ettiği mânâya girmektedirler. Çünkü bunlardan her biri, kendi ihtisasları
    alanında insanları yetiştirirler, eğitirler, işlerini düzeltirler,
    sevk ve idare ederler. 188
    180 Dârimî, Mukaddime, B. 29, Hbr. 299
    181 Gazâlî, a.g.e., c. 1, s. 152
    182 Bk. 33/Ahzâb, 21
    183 3/Âl-i İmrân, 31
    184 2/Bakara, 41
    185 3/Âl-i İmrân, 79
    186 Dârimî, Mukaddime, B. 32, Hbr 334-336; İmam Kurtubî, el-Câmiu li-
    Ahkâmi’l-Kur’an, c. 4, s. 259
    187 Buhârî, Kitâbu’l-Ilm, B. 11, -Bab başlığında-
    188 et-Taberî, a.g.e., c. 2, s. 301
    BEL’AM
    - 57 -
    Rabbimiz Allah, rabbânîlerin durumlarını ve vazifelerini şöyle
    beyan buyurur:
    “Nice Peygamberlerle birlikte birçok Rabbânî (bilgin)ler savaşa girdiler
    de, Allah yolunda kendilerine isâbet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı
    ne gevşeklik gösterdiler, ne de boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever.
    Onların söyledikleri: ‘Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki aşırılıklarımızı
    bağışla, ayaklarımızı (bastıkları yerde) sağlamlaştır ve bize kâfirler topluluğuna
    karşı yardım et’ demelerinden başka bir şey değildi. Böylece
    Allah, dünya ve âhiret sevabının güzelliğini onlara verdi. Allah iyilikte
    bulunanları sever.”189; “Onların çoğunun günahta, düşmanlıkta ve haram
    yiyicilikte çabalarına hız kattıklarını görürsün. Yapmakta oldukları
    ne kötüdür. Bilgin-yöneticileri (rabbâniyyun) ve yüksek bilginleri (ahbâr)
    onları, günah söylemelerinden ve haram yiyiciliklerinden sakındırmalı
    değil miydi? Yapmakta oldukları ne kötüdür.” 190
    Bütün izzetin Allah Teâlâ’ya âit olduğunu191 ve Allah’a gerçekten
    iman edip sâlih amel işleyen mü’minlerin de izzet sahibi
    şahsiyetler olduklarını192 bilen ilim sahipleri, her ne olursa olsun
    hakkı ve adâleti savunmaları, bâtılı ve zulmü ortadan kaldırmaları
    gerekir... Kesinlikle bâtılı hakka, zulmü adâlete karıştırmamalıdırlar...
    Ak, ak olmalı, kara da kara olmalı bilenlerin katında ak
    ile kara karıştırılacak olursa, ne ak kalır, ne de kara kalır... İkisinin
    karışımından ne ak, ne de kara olan gri ve grinin tonları meydana
    gelmiş olur... Bu, hak ile batılı karıştırmaktır... Hak ile bâtılı birbirine
    karıştıranlar ve bu ihâneti hak olarak gösterenler, ya cidden
    câhildirler, ya da korkunç hâindirler...
    Rabbimiz Allah şöyle buyurur: “Ey Kitab Ehli, niçin hakkı bâtıl ile
    karıştırıyor ve bildiğiniz hâlde hakkı gizliyorsunuz?”193; “Hakkı, bâtıl
    ile örtmeyin ve hakkı gizlemeyin. (Kaldı ki,) siz (gerçeği) biliyorsunuz.”194
    Muttakî âlimler, hakka karıştırılmış bâtılı, hakkın içinden söküp
    çıkaran ve hakkın üstüne atılan bâtıl perdesini kaldırıp hakkın
    apaçık ortaya çıkmasını sağlayan mücâhid kişilerdir... Ümmet-i
    Merhumenin içinde kıyâmete kadar bu şahsiyetlerden birçokları
    bulunacak ve hiç noksan olmayacaktır...
    Muğire b. Şu’be’nin (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah
    (s.a.s.): “Ümmetimden bir tâife, kendilerine Allah’ın emri gelinceye (yani
    kıyâmet kopuncaya) kadar hak üzerinde birbirine yardımcı olmakla devam
    189 3/Âl-i İmrân, 146-148
    190 5/Mâide, 62-63
    191 bk. 4/Nisâ, 139
    192 bk. 63/Münâfıkun, 8
    193 3/Âl-i İmrân, 71
    194 2/Bakara, 42
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 58 -
    edecek ve bunlar, (muhâlefet edenlere) daima galib olacaklardır.”195
    İmam Buhârî: Bunlar, ilim sahipleridir, demiştir;196. İmam Tirmizî
    şöyle diyor: Muhammed b. İsmail (Buhârî), Ali el-Medinî’den naklen:
    Onlar hadisçilerdir, dedi.
    Bu hadisin şerhinde şunlar beyan olmuştur: İmam Ahmed b.
    Hanbel: “Bunlar, ehl-i Hadis değilseler, kimler olacağını ben de
    bilmiyorum, demiştir. İmam Nevevî şöyle der: “İhtimal ki, bu tâife,
    muhtelif mü’minler arasına dağılmıştır. Bazıları cengâver yiğitler,
    birtakımları fukahâ ve hadis ulemâsı, kimisi zahid, kimisi emr-i
    bi’l-ma’rûfu yapan zevattır. Hepsinin bir yerde toplu bulunmaları
    lazım gelmez. Bilâkis muhtelif yerlerde bulunurlar.” 197
    Çağından ve toplumdan sorumlu olduğunun idrakinde olan
    mücâhid âlim şahsiyet, dünyevîleşmemek için elindeki bütün gayreti
    sarfeder... O ilmini Allah yolunda kullanmak isteyen, gayesi
    Allah’ın rızâsını kazanmak ve insanların iman üzere olmaları için
    hidayetlerine vesile olmayı arzu eden bir kişiliğe sahibdir... Onun
    tek gayesi, Rabbi Allah’ın kendisinden razı olacağı gibi bir hâl
    ve tavır içinde olup gerekli kulluk vazifelerini yerine getirmektir...
    Allah’ın rızâsını kazanmak için kullandığı ilmiyle, bütün insanlık
    âlemine hizmet edip onlara hidayet rehberi ve hidayet vesilesi
    olmak ister... İlmiyle âmil olan âlimler, bu iyi niyet ve bu ihlâs ile
    hareket ettikçe kıymetleri artar...
    Abdullah İbn Mes’ud (r.a.), bu konuya dikkat çekerek şunları
    beyan ediyor: “Eğer ilim ehli, ilmi(n değerini) koruyup onu
    liyakatli olanların yanına koymuş olsalardı, ilim sayesinde zamanlarındaki
    insanların büyükleri olacaklardı. Lakin âlimler, ilim vasıtasıyla
    dünya ehlinden birtakım menfaatler sağlamak için ilmi,
    değerlendirmeden dünya ehline mebzulen vermeye giriştiler. Bu
    sebeble dünya ehli yanında âlimlerin değeri de düştü. Ben, Peygamberiniz
    (s.a.s.)’den şöyle buyururken işittim: “Kim çok arzuları
    tek arzu -âhirete ait arzu- hâline döndürürse Allah, onun dünyaya aid
    arzusu için yeterlidir. Ve kim ki, dünya ahvali hakkındaki arzuları dağılırsa
    veya arzular kendisini dağıtırsa, onun dünyanın hangi deresinde helâk
    olduğuna Allah, iltifat etmeyecektir.” 198
    195 Buhârî, Kitabu’l-İ’tisam, B. 10, Hds. 42, Kitâbu’t-Tevhid, B. 29, Hds. 85,
    Kitâbu’l-Menâkıb, B. 28, Hds. 141
    196 Müslim, Kitâbu’l-İmâre, B. 53, Hds. 170-171; Kitâbu’l-İman, B. 71, Hds. 247;
    Ebû Dâvud, Kitâbu’l-Fiten, B. 1, Hds. 4252; İbn Mace, Mukaddime, B. 1, Hds.
    10, Kitabu’l-Fiten, B. 9, Hds. 3952; Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B. 25, Hds. 2287
    197 Ahmed Dâvudoğlu, S. Müslim Terc. ve Şerhi, İst. 1983, c. 9, s. 141
    198 İbn Mâce, Mukaddime, B. 23, Hds. 257, Kitâbu’z-Zühd, B. 2, Hds. 4306
    BEL’AM
    - 59 -
    Çağının problemlerini çözmekten ve toplumları maddî veya
    manevî krizlerden kurtarıp istikamet üzere olmalarına yardımcı
    olmaktan sorumlu olan muttakî ulemâ, bu sorumluluğunu her
    zaman ilk planda tutmalıdır... O, bunca bilgisiyle bilmezler gibi
    davranmamalı ve dünyevîleşmemelidir... Onun tek gâyesi Allah
    olmalıdır... Murâdı, Allah’a kul olup O’nun rızâsını kazanmaktır...
    Ebû Osman Said b. İsmail el-Hîrî (rh.a.) şöyle demiştir: “Her bir
    şeyde muradı Allah olmayan kimsenin, her işte var olan ilâhî hazdan
    nasibi eksik olur. Bu sebeble, nihâî düşünce ve maksat, hep
    yüce Allah olmalıdır. Her şeyde gayesi ve hedefi Allah Teâlâ olan
    insan, sadece yüce Allah ile sükûna erer ve iç huzuru bulur. Çünkü
    Allah Teâlâ’nın eşi ve benzeri yoktur ki, bir başkasında sükûna
    ersin. O’ndan daha yüce bir zat yoktur ki, nihâî düşünce ve arzularını
    bir başkasına çevirsin. İşte bu sebeblerden dolayı, gerçek ve
    en güzel kalb huzuru ve sükûnu sadece yüce Allah ile bulunur.” 199
    Çağından sorumlu olan âlim, bu inanç ve bu duygularla hareket
    etmesi gerekir... O, yüksek bir vicdana, kuvvetli bir imana
    sahib olan bir kişidir... Bundan dolayı hiçbir haksızlığa, zulme ve
    sömürüye rızâ gösteremez... Hak çiğnenirken seyirci olamaz!..
    Her zaman ve her mekânda, yeryüzünün zorba güçlerine rağmen
    hakkın gereğini yerine getirir, adâletle davranır ve hep mazlumun
    yanında yer alıp zâlime karşı çıkar...
    Bu kesin inançtan dolayı ashâb-ı kiramdan Ebû Zerr (r.a.) ensesini
    göstererek şöyle demiştir. “(Beni öldürmek için) kılıcı şuraya
    koysanız, ben de Rasûlullah’dan işitmiş olduğum bir sözü, siz işinizi
    tamamlayıncaya kadar infaz edebileceğimi, yani ilân edeceğimi
    bilsem yine infaz ederim.” 200
    Ebû Hüreyre şöyle demiştir: “İnsanlar: ‘Ebû Hüreyre, çok hadis
    rivâyet ediyor’ deyip duruyorlar. Hâlbuki Allah’ın kitabın’da şu iki
    âyet olmasaydı hiçbir hadis nakletmezdim: “Gerçekten, apaçık belgelerden
    indirdiklerimizi ve insanlar için Kitab’da açıkladığımız hidayeti
    gizlemekte olanlar, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de (bütün)
    lânet ediciler. Ancak tevbe edenler, (kendilerini ve başkalarını) düzeltenler
    ve (indirileni) açıklayanlar(a gelince;) artık onların tevbelerini kabul
    ederim. Ben, tevbeleri kabul edenim, bağışlayanım.”201 Muhâcir kardeşlerimizi,
    çarşılarda alış-veriş etmek meşgul ederdi. Ensar kardeşlerimizi
    de mallarında çalışmak meşgul ederdi. Ebû Hüreyre
    ise, karın tokluğuna Rasulul-lah’dan ayrılmazdı da, onların hazır
    199 Beyhakî, Kitâbu’z-Zühd, s. 81, no: 119
    200 Buhârî, Kitâbu’l-Ilm, B. 11 -Bab başlığında-; Dârimî, Mukaddime, B. 46, Hbr.
    551
    201 2/Bakara, 2/159-160
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 60 -
    bulunmadığı meclislerde hazır bulunur ve onların belleyemedikleri
    sözleri bellerdi.” 202
    Çağın problemlerini ve toplumun sıkıntılarını bilen muvahhid
    âlim, problemleri çözerken, toplumun sıkıntısını giderirken,
    insanların ihtiyacı olan şeyleri beyan etmeye çalışır... Onları ilgilendirmeyen,
    hatta duyduklarında kendileri için fitne olabilecek
    hakikatları “Bir hakikattır, gizli kalmamalı” iyi niyetinden hareketle
    açıklaması gerekmez... Her doğrunun kabul göreceği bir
    zamanı ve bir mekânı vardır... Zamansız ve mekânsız, yani yersiz
    söylenen doğru, muhatabta herhangi bir yankı uyandırmaz, hatta
    onun için bir fitne olur... Onun için doğruları, doğruların kabul
    edilecek yerlerde ve onun kıymetini bilen toplumlarda söylemek
    gerekir... Söylenen doğruyu, eğri anlayacak ve yanlış değerlendirecek
    bir toplumda söyleyen kişi, sözünde hata etmez fakat yeri
    müsaid olmadığı için yanlış anlaşılır... Bundan dolayı, bazı hakikatların
    söylenecek zaman ve mekânı iyi ayarlanması gerekir... Bu
    da, âlim için bir sorumluluktur... Eğer toplumun, kulluk vazifesini
    yaparken bu hakikata ihtiyacı yok ise, bu hakikat ziyade bir şey
    ise ve muhâtabın bunu anlayacak kabiliyeti yok ise, o hakikatın
    söylenmesine ihtiyaç yoktur!..
    Bundan dolayı Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle demiştir:
    “Rasûlullah’dan (s.a.s.) iki kap ilim belledim. Bunlardan birisini
    neşrettim. Diğerine gelince, onu neşretseydim, benim şu boğazım
    kesilirdi.203 Yaşadığı çağın önderleri ve içinde bulundukları
    toplumun hidayet rehberi olan muttakî ulemâ, maddî ve manevî
    sorumluluğundan dolayı hakikatları gizleyemezler... Yalnız hangi
    hakikatı, nerede ve kimlere beyan edeceklerinin çok iyi hesabını
    yaparlar... Faydalı olan şeyleri anlatır ve yayarlar...
    Mücâhid ve muvahhid İslâm ulemâsı, tarih boyu yüklenmiş olduğu
    ağır vazifesinin sorumluluğunu idrak etmiş ve üzerine düşeni
    yerine getirmeye gayret etmişlerdir... Âlimlerin kıymeti, ilimlerinin
    gereği olan sâlih ameli işlemek ve istikamet üzere olmaktan
    ileri gelmektedir.
    Enes b. Mâlik (r.a.)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
    “Kıyâmette âlimlerin mürekepleri ile şehidlerin kanları tartılır. Âlimlerin
    mürekkepleri ağır gelir.” 204
    202 Buhârî, Kitâbu’l-İlm, B. 43, Hbr. 59, Kitabu’l-Muzâra’a, B. 21, Hds. 29; Müslim,
    Kitâbu Fedâilu’s-Sahâbe, B. 35, Hds. 2492; İbn Mâce, Mukaddime, B.
    24, Hbr. 262; Zubeyr bin Harb, Kitâbu’l-İlm, s. 176, Hbr. 96 ve 107
    203 Buhârî, Kitâbu’l-Ilm, B. 42, Hbr. 61
    204 Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, c. 2, s. 400, Hds. 3281. Şirazî, İbn Abdi’l-Berr ve İbn
    BEL’AM
    - 61 -
    Muttakî âlim, kendisine ve diğer insanlara faydalı ilmi elde
    eder, ilmini hayır yolunda sarf ederek toplumuna faydalı olmaya
    çalışır... Faydasız olan şeylerin peşine düşmez ve insanlara fayda
    vermeyecek şeyleri beyan etmez... Sadece konuşmuş olmak için
    konuşmaz, her konuştuğu şey bir hikmet ve hayırdır... Eğer hikmet
    ve hayır konuşulacak ortam yok ise, susar ve onun bu susması
    da başlı başına bir hayırdır...
    Abdullah İbn Abbas (r. anhumâ), Rasûlullah’ın (s.a.s.) iman ve
    cihad mektebinde eğitim ve öğretim görüp her biri bir insan-ı kâmil
    olan ashâb-ı kiram’ı şöyle anlatıyor: “Rasûlullah’ın (s.a.s.) ashâbı kadar
    hayır olan hiçbir topluluk görmedim. (Rasûlullah) vefat edinceye
    kadar O’na hepsi Kur’ân’da bulunan sadece on üç mes’ele sormuşlardı:
    “Sana, haram olan o ayı sorarlar.” 205 Ve: “Sana, kadınların ay hâlini
    de sorarlar.” () âyeti bunlardandır. (İbn Abbas, sözünün devamında)
    şöyle dedi: “Onlar, başkasını değil, sadece kendilerine fayda verecek
    şeyleri sorarlardı. 206
    Ammar b. Yâsir’den (r. anhumâ) bir mes’ele soruldu. O da: Bu,
    henüz meydana geldi mi? diye sordu. (Soranlar:) Hayır, dediler.
    (Ammar, o zaman) şöyle dedi: “(O halde) meydana gelinceye kadar
    bizi (rahat) bırakın! Sonra meydana geldiğinde sizin için onu
    (hâlletme) zahmetine gireriz.” 207
    es-Salt b. Rasîd (rh.a.) anlatıyor: Ben, Tâvus’a bir mes’ele sordum.
    Bana: “Bu, meydana gelmiş mi?” dedi. “Evet” dedim. “Vallahi
    mi?” dedi. “Vallahi!” dedim. Bunun üzerine şöyle dedi: “Arkadaşlarımız,
    Muaz b. Cebel’den bize haber verdiler ki, o şöyle
    demiştir: “Ey insanlar, belânın (hükmünde) başınıza gelmesinden
    önce acele etmeyiniz. Çünkü siz, şayet onun (hükmünde), başınıza
    gelmesinden önce acele etmezseniz, müslüman-ların içinde
    (kendilerine bir şey) sorulduğu zaman (cevabı) isâbetli kılacak,
    söz söylediği zaman doğruya ulaştıracak, kimseler bulunmaya devam
    edecektir.” 208
    Cevzî rivâyet etmişlerdir. Munâvî: “Hadisin senedleri zâiftir” derken, İbn
    Ğaras da hadisin zâif olduğu görüşündedir. -Aliyyu’l-Karî, Zayıf Hadisleri
    Öğrenme Metodu, çev. Ahmed Serdaroğlu, İst. 1986, s. 105; İmam Gazalî,
    İhyâ, c.1, s. 25; İmam Hasan el-Basrî (rh.a)’ın sözü olarak.
    205 2/Bakara, 217
    206 Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, c. 2, s. 400, Hds. 3281. Şirazî, İbn Abdi’l-Berr ve İbn
    Cevzî rivâyet etmişlerdir. Munâvî: “Hadisin senedleri zâiftir” derken, İbn
    Ğaras da hadisin zâif olduğu görüşündedir. -Aliyyu’l-Karî, Zayıf Hadisleri
    Öğrenme Metodu, çev. Ahmed Serdaroğlu, İst. 1986, s. 105; Gazalî, İhyâ,
    c.1, s. 25; İmam Hasan el-Basrî (rh.a)’ın sözü olarak.
    207 Dârimî, Mukaddime, B. 18, Hbr. 125
    208 Dârimî, Mukaddime, B. 19, Hbr. 155, B. 17, Hbr. 118
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 62 -
    İlmiyle âmil olan muvahhid âlimler, mes’eleleri tartışma ortamına
    getirmez ve onu ehli olmayanlarla konuşup ayağa düşürmezler...
    Onlar, insanlara hangi mes’eleyi arzedecekler ise, onun
    Kur’ân’dan, Sünnet’ten, İcmâ’dan ve Kıyas’tan delilini beyan eder,
    bu deliller sonucu şu görüşü benimsediklerini açıklarlar... Buna,
    herhangi bir itiraz olursa, yine delillerle konuyu aydınlatırlar...
    Hele hele ilmi olmayan ve usûlden anlamayanlarla ilmi herhangi
    bir mes’eleyi, tartışmak şöyle dursun konuşmaya bile yanaşmazlar.
    İlmî mes’eleler, ancak ehli olan ve takvâ sahibi ilim adamlarıyla
    konuşulup görüşülür... Ehli olmayanlarla ilmî mes’eleleri konuşmak,
    ilme büyük bir saygısızlık ve zulüm olur...
    Muttakî âlimin, ehli olmayanlarla ilmî mes’eleleri konuşmayı
    reddetmesi, onları küçük gördüğünden veya gururlu-kibirli oluşundan
    değil, ilmin kıymetini bilip ilme karşıki hürmetinden ileri
    gelir... Âlim şahsiyetin, ehil olmayan kişilerle ilmî bir mes’elenin
    görüşülmesini uygun görmemeleri, muvahhid mü’minlerin önderi
    Rasûlullah’ın (s.a.s.) bir emrinden dolayıdır...
    Enes b. Malik (r.a.)’ın rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah
    (s.a.s.): “Ehil olmayan insanların yanına ilim bırakan kimse, domuzların
    boynuna cevher, inci ve altın gerdanlık takan adama benzer.” 209
    Bundan dolayı âlimler, ilmî mes’eleleri uygun olmayan ortamlarda
    beyan etmekten çekinirler... Ve kendileriyle tartışmak
    isteyen ehil olmadıkları gibi haddlerini de bilmeyen kişilerle muhatab
    olmaz, onlarla tartışmazlar!..
    Enes b. Malik’den (r.a.); Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
    “Bâtıl ve haksız yolda iken mücâdeleyi bırakana cennetin kenarında,
    hak yolda iken cidalı (tartışmayı) terk edene cennetin ortasında ve huyunu
    güzelleştirene cennetin en yüce mevkiinde köşk yapılır.” 210
    İbn Abbas’dan (r.anhumâ); Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
    “Kardeşinle münâkaşa etme, onunla (kırıcı şekilde) şaka etme ve ona,
    yerine getiremeyeceğin vaadde bulunma!”211 Ebû Umâme’den (r.a.):
    Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Hiçbir kavim hidayete erdikten
    sonra, batılı hak ve hakkı batıl göstermek sûretiyle mücâdele ve çekişmelerde
    bulunmadıkça dalâlete gitmemiştir.” Sonra Rasûlullah (s.a.s.)
    şu âyeti okudu: “Onu, yalnızca bir tartışma konusu olsun diye (örnek)
    209 İbn Mâce, Mukaddime, B. 17, Hds. 224
    210 İbn Mâce, Mukaddime, B. 7, Hds. 51; Tirmizî, Kitâbu’l-Birr ve’s-Sıla, B. 57,
    Hds. 2961; Ebû Dâvud, Kitâbu’l-Edeb, B. 8, Hds. 4800
    211 Tirmizî, Kitâbu’l-Birr ve’s-Sıla, B. 57, Hds. 2063
    BEL’AM
    - 63 -
    verdiler. Hayır, onlar tartışmacı ve düşman bir kavimdir.” 212
    Ehil olmayan insanların yanında ilmî hakikatların konuşulması
    bir fitneye yol açar konusunda, önderimiz Rasûlullah (s.a.s.)
    bir ibretli örnek vermektedir... Ebû Hüreyre’nin rivâyetiyle şöyle
    buyuruyor Rasûlullah (s.a.s.): “(Bir yerde) oturup hikmetli konuşmayı
    dinledikten sonra (konuşmacı) arkadaşından işittiği (sözlerin) yalnız şerr
    (yani yanılma, unutma veya dil sürçmesi eseri) olanı anlatan kişinin durumu,
    şu adamın durumuna benzer ki, çobanın yanına varır ve: ‘Ey çoban,
    bana, koyunlardan kesilmeye elverişli (semiz) bir koyun ver!’ diye talepte
    bulunur. Çoban da: ‘Git de, koyunların en iyisinin kulağından tut (götür)!’
    der. Bunun üzerine adam, gidip sürünün köpeğinin kulağından
    tutar.” 213
    Bu tipte ve bu düşüncede olan kişiler, her zaman ve her toplumda
    bulunması ihtimal dâhilindedir... Bunun için bu konuda
    hassas olmak gereklidir... Sorumlu âlimin görevi çok ağırdır... Bir
    yandan nefsiyle cihad ederken, diğer yanda her türlü kötülük ve
    kötülerle mücâdele içinde olmalıdır... Muttakî âlim, hiçbir zaman
    “Bana ne!” dememeli ve vazifesini ihmal etmemelidir... Her zaman
    ilmiyle âmil olan ihlâs sahibi olma şahsiyetinde bir kusur etmemelidir...
    Merhamet olunmuş ümmetin müctehid âlimlerinden İmam
    Hasan el-Basrî (rh.a.), şu ibretli tesbitte bulunmuştur… Şöyle diyor
    İmam Hasan el-Basrî (rh.a.): “İlim sahibleri dışında olan insanların
    tümü helâke uğramışlardır. İlim sahibi olanların da amel edenleri
    dışındakileri helâke uğramışlardır. Amel edenlerin de ihlâslıları
    dışında kalanlar, helâke uğramışlardır. İhlâslılar ise, büyük bir tehlike
    ile karşı karşıyadırlar.” 214
    Sehl (rh.a.) şöyle demiştir: İlmin hepsi dünyalıktır. Âhiret için
    olanı, kendisiyle amel edilendir. Amelin hepsi havadır. Ancak
    212 43/Zuhruf, 58; İbn Mâce, Mukaddime, B. 7, Hds. 48; Tirmizî, Kitâbu Tefsîri’l-
    Kur’an, B. 44, Hds. 3468
    213 İbn Mâce, Kitâbu’z-Zühd, B. 15, Hds. 4172; Rûdânî, Cem’u’l-Fevâid, c. 1, s.
    60, Hds. 256; Ebû Ya’lâ’dan. Aynı eserin, c.1, s .412, Tahric: 256’da aynı hadisin,
    Ahmed bin Hanbel, Müsned, c. 2, s. 405, ve 508’de olduğu beyan
    edilmiştir.
    214 Said Havva, el-Esas Fi’s-Sünne - İslâm Akaidi, çev. M. Ahmed Varol, Vdğ.,
    İst.1992, C.10, Sh.11. Not: İmam Hasan el-Basrî (rh. a.)’ın bu sözleri, bazı kitaplarda
    veya bazı kişiler tarafından hadis olarak rivâyet edilmişse de, hadis
    olmadığı ve hiçbir mûteber hadis kaynağında bulunmadığı ehil olan
    âlimler tarafından beyan olunmuştur. Sağanî (rh.a.) bunun için: İftira edilmiş/
    uydurulmuş bir hadistir/sözdür, demiştir. Bkz. Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, c.
    2, s. 312, no: 2796; Şevkânî, el-Fevâidu’l-Mecmua fi’l-Ehâdisi’l-Mevzûa, Kahire,
    1960, s. 257; Sâğanî, Risâle fi’l-Mevzuat, Mısır, T.Y., s. 5
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 64 -
    Allah rızâsı için olan başka. İnsanlar hep ölüdürler, yalnız âlimler
    ölü değil. Âlimler de sarhoşturlar, yalnız amel edenler müstesnâ.
    Amel edenler de aldanmıştır, yalnız ihlâs ile amel edenler başka.
    İhlâs ile amel edenler de neticeyi bilinceye kadar korkudadır. 215
    İmam Hasan el-Basrî (rh.a.), sorumluluğunun ve vazifesinin şuurunda
    olan muttakî âlim şahsiyet için şunları beyan ediyor: Akıllı
    ve âlim kişi odur ki, dünyasını harab eder ve harab ettiği dünyanın
    enkazı üzerine âhiretini inşâ eder. Âhiretini harab edip de bunun
    enkazı üzerine dünyasını inşâ etmez.216 Başka bir beyânında
    şöyle diyordu İmam Hasan el-Basrî (rh.a.): Hakikaten kişi, ilimden
    bir konuyu elde edip, onunla amel ederdi de bu, onun için dünya
    ve içindekilerinin kendisinin olması, sonra da bunları âhiret (yoluna)
    vermesinden daha hayırlı olurdu. (Önceleri) adam, ilim tahsil
    ettiği zaman bunun (te’sirinin) onun basiretinde, huşû’unda, dilinde,
    elinde, namazında ve zühdünde görülmesi gecikmezdi. 217
    Fudayl b. Iyaz (rh.a.), sorumlu ulemânın vazifesinin ne kadar
    çetin olduğunu ve vazifesini hakkıyla yapanların azınlıkta kaldığını
    beyan ile şunları söylemiştir: Şimdiki zamanda üç şeyi aramayınız,
    zirâ bulamazsınız: İlmi, ameline mutabık olan âlim aramayınız,
    zirâ böyle birini bulamaz ve âlimsiz kalırsınız. Ameline
    muvâfık ihlâsı bulunan bir âmil aramayınız, zirâ böylesini bulamaz
    ve amelsiz kalırsınız. Kusursuz dost aramayınız, zirâ böyle
    birini bulamaz ve dostsuz kalırsınız. 218
    Ümmetin derdiyle dertlenen ve zulme uğramış, toprakları
    işgal edilmiş mustaz’af mü’min müslümanlara rehberlik eden
    muttakî ulemâ böyle ciddî beyanlarla yolumuzu aydınlatmakdadır.
    İlim, amel etmek ve dünya-âhiret faydası için öğrenilir... Dünyada
    iman üzere, izzet ve şeref üzere bir hayat sürmek için ilme
    ihtiyaç vardır... Kendisiyle amel edilen ilim, âmil olan kişiyi ebedî
    saâdete ulaştırır, âhiretini ma’mur yapar...
    Safvan b. Assal el-Muradî (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah’ın (s.a.s.)
    yanına geldim. O, kırmızı bürdesine yaslanmış vaziyetteydi. O’na:
    ‘Yâ Rasûlullah, ben, ilim öğrenmeye geldim’ deyince, Rasûlullah
    (s.a.s.): “Merhaba, ilim öğrenmek isteyen kişi. İlim öğreneni melekler,
    kanatlarıyla kuşatırlar. Sonra onun öğreneceği şeye olan sevgilerinden
    215 Gazâlî, a.g.e., c. 1, s. 156; Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, çev. Prof. Dr.
    Yakup Çiçek, İst. 1999, c. 2, s. 201; Fahruddin er-Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 2,
    s. 296 (Kısmen
    216 Ferideddin Attar, Tezkiretü’l-Evliyâ, çev. Doç. Dr. Süleyman Uludağ, İst.
    1991, s. 83
    217 Dârimî, Mukaddime, B. 34, Hbr. 391
    218 Feridüddin Atar, a.g.e, s. 136
    BEL’AM
    - 65 -
    dolayı, dünya göğüne ulaşıncaya kadar birbirlerinin üzerlerine yığılırlar.”
    219
    İlmiyle âmil olan ve sorumluluğunun şuurunu idrak eden muvahhid
    ve mücâhid âlimler, hep beraber Allah’ın ipine sarılıp220
    Rabbimiz Allah’ın şu emirlerini yerine getirmeye çalışmışlardır...
    Bu günün İslâm ulemâsı, selefleri olan muttakî âlimler gibi, sorumluluğu
    kuşanmış, vazifesini idrak ederek ümmetin kurtuluşu için
    var gücüyle çalışmaktadır. Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:“Sizden
    hayra çağıran, iyiliği (ma’rufu) emreden ve kötülükten (münkerden)
    sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.”221;
    “Allah’a çağıran, sâlih amellerde bulunan ve: ‘Gerçekten ben müslümanlardanım.’
    diyenden daha güzel sözlü kimdir?” 222
    Zulme ve Zâlime Karşı Ulemâ
    Emirü’l-mü’minin İmam Ali İbn Ebi Talib (r.a.) şöyle demiştir:
    Mazlûma yardımcı ol, zâlime düşman kesil! Bâtıla yardım eden,
    hakka zulmeder!223 Yegâne hayat nizamı İslâm’a katıksız iman
    eden ve imanın gereği olan hayat tarzını yaşayan her muvahhid
    mü’min müslüman, Emirü’l-mü’minin İmam Ali’nin (r.a.) beyan ettiklerine
    gönülden inanmış ve beyan etmiştir... Kıyâmete kadar da
    aynı ilkeye inanır ve beyan etmeye devam eder... Bu hakikat, muvahhid
    mü’minlerin var olma sebebidir. Yegâne Rabbimiz Allah’a
    gerçek kul olanlar, yani yalnızca O’na ibâdet edenler, zulme ve
    zâlime karşı mazlum ve adâletin yanındadır... Batılın her türlüsü
    olan câhiliyye âdetlerini ayakların altına almıştır... Haktan ve hakikattan
    yana bütün imkânlarıyla çaba gösteren mü’min müslümanlar,
    haksızlığa karşı susmamış, her zamanda ve her mekânda
    hakkı haykırmıştır... Haksızlığa karşı susmak, zulme ve sömürüye
    rızâ göstermek, muvahhid mü’minlerin var oluşlarına aykırıdır...
    Bir yerde bir muvahhid mü’min var ise, orada hakkın, adâletin
    ve hayrın temsilcisi var demektir... Muvahhid mü’min bulunduğu
    yerde Allah’ın şahidi ve İslâm’ın temsilcisidir...
    Üstad Ebû Ali Dakkak (rh.a.) şöyle söyler: “Hak çiğnenirken
    susan, dilsiz şeytandır.” 224
    219 Hâfız el-Munzirî, Terğîb ve Terhîb, çev. A. Muhtar Büyükçınar vdğ., c. 1, s.
    128, Hds. 9; Ahmed bin Hanbel, Taberânî, İbn Hıbban ve Hâkim rivâyet etmişlerdir.
    Hâkim: Senedi sahihtir, demiştir
    220 Bk. 3/Âl-i İmrân, 103
    221 3/Âl-i İmrân, 104
    222 41/Fussılet, 33
    223 Nehcü’l-Belâğa, s. 431
    224 Abdulkerim Kuşeyrî, Kuşeyrî Risalesi, çev. Süleyman Uludağ, 3. baskı, İst.
    1991, s. 258. Not: Ebû Ali Dakkak’ın bu sözü, halk arasında: “Haksızlığa
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 66 -
    Bâtıla, zulme, haksızlığa ve hayrın ortadan kaldırılmasına ses
    çıkarmayan, buna razı olanın, şeytana tabi olduğu apaçıktır... Bu
    kişi ya cinlerden, ya da insanlardan şeytan olanların225 emrine
    girmiş ve onlarla beraber hakka ve adâlete karşı çıkıp hakikata
    ihânet etmiştir...
    Muvahhid mü’minlerden hiçbiri böyle bir zillete düşemez...
    Hele hele muttakî âlimler, böyle bir zelil durumu asla kabul edemezler...
    Onlar, mallarını ve canlarını verirler de, hak din olan
    İslâm’dan asla taviz vermezler... Onlar, Allah’ın dini olan İslâm’ı
    canlarından daha kıymetli bilir ve her zamanda, her mekânda
    onu savunurlar... Onlar, İslâm’ı savunurken, İslâm düşmanları veya
    adâletten sapan zâlimler tarafından öldürülmenin, en yüce mertebe
    olan şehadet olduğuna katıksız iman etmişlerdir... Muttakî
    âlimler, Allah’dan gereği şekilde korktukları için, başkalarından
    asla korkmazlar!..
    Câbir (r.a.)’ın rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah (s.a.s.):
    “Kıyâmet günü Allah katında şehidlerin efendisi, Hamza bin Abdulmuttalib
    ile zâlim bir idareciye ayağa kalkarak ona iyiliği emredip kötülükten
    sakındıran ve bu yüzden o idarecinin öldürdüğü kimsedir.” 226
    Ebû Said el-Hudrî (r.a.)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
    “Cihadın en efdalı, zâlim sultanın veya zâlim emirin yanında söylenecek
    adâletli sözdür.” 227
    Muvahhid ve muttakî âlimler, peygamberlerin gerçek
    vârisleridirler... Peygamberler (Allah’ın salât ve selâmı cümlesinin
    üzerine olsun), nasıl davranmışlar ise, onların varisleri olan âlimler
    de o şekilde davranmalıdırlar... Bu, onların devraldığı mukaddes
    mirasın vazgeçilmez şartıdır!.. Amr İbn Abese es-Sülemî (r.a.) anlatıyor:
    Ben, câhiliyye devrinde iken, bütün insanlığın dalalette
    bulunduğunu ve hiçbir doğru yolda olmadıklarını biliyordum.
    (Çünkü) insanlar, putlara taparlardı. Derken işittim ki, Mekke’de
    bir zat (çıkmış) birtakım haberler veriyormuş. Hemen devemin
    üzerine atlayarak, O’na geldim. Bir de baktım Rasûlullah (s.a.s.)
    karşı susan, dilsiz şeytandır” şeklinde ve hadis olarak söyleniyorsa da, hadis
    değildir. Rasûlullah (s.a.s.)’in hadisleri arasında böyle bir söz yoktur ve
    hiçbir mûteber kaynakta yer almadığı beyan olunmuştur.
    225 bk. 114/Nâs, 6
    226 Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 2, s. 476, Hds. 2380
    -4747-, Hakim’in Müstedrek’inden; el-Munzirî, a.g.e., c. 4, s. 506, Hds. 8
    227 Ebû Dâvud, Kitâbu’l-Melâhim, B. 17, Hds. 4344; Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten,
    B. 12, Hds. 2265; İbn Mâce, Kitâbu’l-Fiten, B. 20, Hds. 4011-4012; Nesâî,
    Kitâbu’l-Biât, B. 37, Hds. 4191; Taberânî, Mu’cemu’s-Sağîr, c. 1, s. 164, Hds.
    100; Kuzâî, a.g.e., s. 231, Hds. 791; Suyûtî, a.g.e., c. 1, s. 347, Hds. 724
    -1246-, Ahmed bin Hanbel, Müsned, c. 3, s. 19’dan
    BEL’AM
    - 67 -
    gizlenmiş. Kavmi, O’nun aleyhinde cüretkâr bir vaziyette... Bunun
    üzerine kalbim yumuşadı.
    Mekke’de O’nun yanına girerek, kendisine: ‘Sen, nesin?’ dedim.
    “Ben, Peygamberim” cevabını verdi. ‘Peygamber ne demektir?’
    dedim. Rasûlullah (s.a.s.): “Beni, Allah gönderdi” buyurdu. ‘Seni, ne
    ile gönderdi?’ dedim. “Allah beni, akrabaya yardım edilmesi, putların
    kırılması, Allah’ın bir tanınması, O’na, hiçbir şeyin şirk/ortak koşulmaması
    (vazifesi) ile gönderdi.” buyurdu. 228
    İşte yegâne önderimiz Rasûlullah’ın (s.a.s.) mirası budur!..
    Ve işte Rasûlullah (s.a.s.) ve diğer peygamberlerin varisleri olan
    muttakî ve mücâhid İslâm ulemâsının bu mirasa sahib çıkarken
    ortaya koydukları tavır!..
    Zulme ve zâlime karşı muttakî ulemânın tavrından, örnek olmak
    üzere birkaç tanesini burada kaydediyoruz...
    1) Esma’î anlatıyor: Atâ b. Ebi Rabah (rh.a.), Emevîlerden Abdulmelik
    b. Mervan’ın huzuruna çıktı. Abdulmelik, muhteşem bir
    vaziyette kürsüsünde oturuyordu. Her kabilenin ileri gelenleri
    etrafında toplanmış, bu da Mekke’de hacc mevsimine tesadüf etmişti.
    Atâ’yı görünce, hemen O’nu yanına alarak köşküne oturttu
    ve ne istediğini kendisinden sordu. O da: ‘Ey mü’minlerin emiri,
    Allah’ın ve Rasûlü’nün hareminde Allah’dan kork ve bu harem-i
    şerifleri imar eyle! Muhâcir ve Ensar çocukları hakkında da
    Allah’dan kork! Zirâ sen, bu mecliste onların sayesinde oturdun.
    Ayrıca sınır boylarında bulunanların da haklarına riâyet et! Zirâ
    onlar, müslümanların kal’asıdır. Müslümanların idaresini araştır.
    Çünkü onlardan yegâne mes’ûl olan sensin. Kapındakilerin hakkına
    riâyet et! Kapına gelenlere kapını kapama!’ dedi.
    Abdulmelik: ‘Başüstüne, senin dediklerini yerine getireceğim!’
    dedi. Sonra oradan kalktı ve giderken Abdulmelik kendisini yakalayarak:
    ‘Senin, bizden istediklerinin hepsi başkaları nâmınadır.
    Biz, bunlara söz verdik, fakat kendi nâmına bir istekde bulunmadın.
    Kendin için ne istiyorsun?’ dedi. O da: ‘Hayır, ben, insanlardan
    bir şey istemem!’ dedi ve oradan ayrıldı. Abdulmelik: ‘Zâten
    seni şereflendiren ve yücelten bu hâlindir’ dedi.
    Bir gün Velid bin Abdulmelik, kapıcısına: “Kapıda dur ve oradan
    ilk geçen zatı huzuruma getir, onunla konuşalım” dedi. Kapıcı,
    bir müddet bekledikten sonra oradan Atâ bin Rabah’ın geçmekte
    olduğunu gördü. Fakat kapıcı bunu tanımıyordu. Ona: “İhtiyar,
    Emiru’l-mü’minin seni çağırıyor, içeri buyur!” dedi ve Atâ da içeri
    228 Müslim, Kitâbu Sıfati’l-Musâfirîn, B. 52, Hds. 294
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 68 -
    girince “Ey Velid, sana selâm!” dedi. Velid, kapıcıya kızdı: “Ben
    sana, bir adam gönder, sohbet edelim” dedim. Sen ise, Allah’ın
    bana revâ gördüğü “Emirü’l-mü’minin” unvânını bile çok gören
    bir adamı huzuruma getirdin” dedi. Kapıcı da: “Başka bir gelen
    olmadı, ne yapayım?” dedi. Sonra da Atâ ile sohbete başladı. Atâ,
    sohbeti esnasında Velid’e: “Cehennemde “Hebheb” adında bir
    vâdi var, zâlim hükümdarlar orada yanacaklar” dedi. Bunu duyan
    Velid, kapının eşiği önünde oturuyordu, hemen bayıldı ve yere
    düştü. Ömer b. Abdulaziz: “Emir’i öldürdün!” diye şaka yaptı. Bunun
    üzerine Atâ, Ömer’in bileğini sıkıca kavradı ve: “Ey Ömer, iş
    ciddidir, şakaya gelmez” dedi ve oradan ayrıldı. Ömer, diyor ki:
    “Elimi öyle kuvvetli sıkmıştı ki, bir sene acısı elimden çıkmadı.” 229
    2) Ebû Câfer Mansur, (tabiîn’den) asrının büyük âlimi Tâvus’u
    huzuruna dâvet etti. Tâvus, Mâlik b. Enes’le (rh. aleyhim) onun
    yanına gittiler. Bir müddet beklediler. Sonra Ebû Câfer Mansur,
    Tâvus’a döndü ve: “Bana, baban İbn Keysan’dan rivâyette bulun”
    dedi. Tâvus: “Ben, babamın Rasûlullah’tan (s.a.s.) şu hadisi
    rivâyet ettiğini duydum: “Kıyâmet günü azap yönünden insanların en
    şiddetlisi, Allah’ın mülkünde idarecilik yapıp adâletine zulüm karıştıran
    kişidir.” Bir müddet bekleştiler. Mâlik bin Enes: “Elbisemin eteklerini,
    Tâvus’un kanıyla kirlenmesinden korkarak topladım. Sonra
    Ebû Cafer, O’na döndü ve: “Bana öğüt ver, ey Tâvus” dedi: Tâvus:
    “Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Rabbinin Ad (kavmin)e ne yaptığını
    görmedin mi? Yüksek sütunlar sahibi İrem’e? Ki şehirler içinde onun bir
    benzeri yaratılmış değildir. Ve vâdilerde kayaları oyup biçin Semud’a? Ve
    kazıklar (ehramlar) sahibi Fir’avn’a? Ki onlar, şehirlerde azgınlaşmışlardı.
    Böylece oralarda fesâdı yaygınlaştırıp arttırmışlardı. Bundan dolayı, Rabbin,
    onların üzerine bir azap kamçısı çarpıverdi. Çünkü senin Rabbin,
    gerçekten gözetleme yerindedir.” 230
    Malik b. Enes: “Tâvus’un kanının bana bulaşması endişesiyle
    elbisemin eteklerini topladım.” Devamla, “Ebû Câfer Mansur, bir
    müddet daha konuşmadan durdu. Sonra dönerek: “Bana hokkayı
    veriniz” dedi. Bir müddet daha durdu. Hava iyice elektriklenmişti.
    Tâvus’a dönerek: “Ey Tâvus, şu hokkayı bana ver” dedi. Tâvus vermekten
    çekindi. Ebû Câfer: “Niçin onu bana vermiyorsun?” Tâvus:
    “Onunla Allah Teâlâ’ya karşı günah olacak bir iş yapmandan korkuyorum.
    O takdirde ben, o günahta senin ortağın olmuş olurum”
    dedi. Ebû Câfer bu sözü işitince: “Yanımdan kalkınız” dedi.
    Tâvus: “Bugüne kadar emrine karşı gelmemiştim” dedi. Mâlik bin
    Enes şöyle devam ediyor: “Bu zamana kadar Tâvus’un bu derece
    229 Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Din, çev. Ahmed Serdaroğlu, İst.1987, c. 2, s. 839-840
    230 89/Fecr, 6-14
    BEL’AM
    - 69 -
    büyüklüğünü bilmiyordum. Bu şiddetli öğüde karşı Mansur’un cevabı
    sadece “Kalkıp gidiniz” oldu. 231
    3) Haccac, Hasan el-Basrî’yi çağırttı ve: “Allah, onları mahvetsin,
    para uğrunda müslümanları öldürdüler’ diyen sen misin?”
    deyince, Hasan (rh.a.): “Evet, ben söyledim!” dedi. Haccac: “Niçin
    söyledin?” diye sordu. Hasan: “Çünkü Allah Teâlâ, bildiklerini
    söyleyip gizlemeyeceklerine dair âlimlerden söz almıştır” dedi.
    Bunun üzerine Haccac: “Sesini kes, diline sahip ol! Bir daha senden
    böyle sözler duymayayım, yoksa kelleni vücudundan ayırırım”
    dedi.
    Hâlid ez-Ziyad’ı (rh.a.) Haccac’a getirdiler. Haccac: “Hâlid sen
    misin?” “Evet, benim. Ne soracaksan sor! Çünkü ben Makaam
    denen mevkide üç hususta Allah’a söz verdim. Birincisi: Sorulana
    doğru cevab vereceğim. İkincisi: Belâya sabredeceğim. Üçüncüsü
    de: Âfiyete şükredeceğim” dedi. Haccac: “Benim hakkımdaki görüşün
    nedir?” “Sen, Muhakkak ki, yeryüzünde Allah’ın bir düşmanısın.
    Haramın perdesini yırtan ve bâtıl töhmet üzerine kan
    akıtan bir zâlimsin!” “Hükümdar Abdulmelik bin Mervan hakkındaki
    görüşün nedir?” “O, senden daha büyük bir mücrimdir. Sen
    ise, onun günahlarından birisin.”
    Bunun üzerine Haccac: “Buna, şiddetli bir işkence yapın!”
    dedi. Ve şiddetli işkenceler neticesinde kamışı yukarıdan aşağı ikiye
    bölerek etlerinin arasına sıkıştırdı ve kamçı ipi ile sıkıca bağlayarak
    vücudunu didik didik ederek etlerini parça parça kopardılar.
    Artık nefes saymakta olduğunu Haccac’a haber verdiklerinde, o:
    “Atın onu sokağa!” dedi. Kendisi, bu işkenceye karşı kat’iyyen sesini
    çıkarmadı. Bu manzarayı haber veren Câfer diyor ki: “Yanına
    gittim. Benden, bir yudum su istedi ve suyu içince öldü ki, kendisi
    henüz 18 yaşında idi. Allah rahmet etsin. 232
    4) Ümmetin mutlak müctehidlerinden İmam Şâfiî (rh.a.) anlatıyor:
    Amcam Muhammed b. Ali bana anlattı ve dedi ki: Abbasî
    halifelerinden Ebû Câfer Mansur’un sohbetinde bulunuyordum.
    Mecliste İbn Ebi Züeyb de vardı. Hz. Ali’nin torunlarından Hasan
    bin Zeyd de Medine valisi idi. Gıfârîlerden bazıları, vali hakkında
    şikâyette bulunmak üzere Halifeye müracaat ettiler. Hasan
    bin Zeyd: “Bunları, İbn Ebi Züeyb’den sor, ey mü’minlerin emiri”
    dedi. Halife de O’na: “Ne diyorsun bunlar hakkında?” diye sordu.
    Bu zât ise: “O adamlar, insanlara eziyet eden ve insanlar için
    231 Abdulaziz el-Bedrî, İslâm’da Devlet Adamı ve Âlim, çev. Mehmet Bıyıklı -
    Kemal Solak, İst. 1989, s. 114-116
    232 Gazâlî, a.g.e., c. 2, s. 842-843
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 70 -
    bolca dedikodu yapan kimselerdir” dedi. Bunun üzerine Halife,
    Gıfârîlere: “Dediğini duydunuz ya!” dedi. Gıfârîler: “Ona bir de
    Hasan bin Zeyd’i sor” dediler.
    Halife ona: “Hasan bin Zeyd hakkında ne diyorsun?” diye sordu.
    O da: “Hasan hakkında, haksız hüküm verip nefsinin arzularına
    uyan bir kimse olduğuna şehâdet ederim” dedi. Bunun üzerine
    Halife, Hasan’a: “Söylediğini duydun mu? Bu iyi bir insandır”
    deyince, Hasan halifeye: “Ondan bir de kendini sor” dedi. Halife
    de, ona: “Benim hakkımda görüşün nedir?” diye sordu. O zât:
    “Beni affet! Bunu, benden sorma!” deyince, Halife: “Allah adına
    soruyorum, bildiğini söyle!” dedi. O zât: “Sanki kendini bilmiyormuşsun
    gibi bana Allah adına yemin verdirerek, soruyorsun” dedi.
    Halife de: “Allah adına bildiğini haber ver!” diye ısrar edince, O
    da: “Ben şehâdet ederim ki, kapında zulüm gözle görülecek şekildedir”
    deyince, Ebû Câfer, yerinde doğruldu ve kalkarak İbn Ebi
    Züeyb’in kafasına elini koydu, kendisine doğru çekti ve: “Ben bu
    makamda oturmasam, Fars, Rum, Deylem ve Türk’ün intikamını
    senden alırdım” dedi.
    İbn Ebi Züeyb: “Ey Mü’minlerin Emiri, Ebû Bekr ve Ömer de
    (Allah onlardan razı olsun) bu makamda oturdu, hakkı aldı ve
    onu müsâvî olarak taksim ettiler. Fars ve Rum’un son şehirlerine
    kadar zaptettiler, onların burunlarını kırdılar” deyince, Ebû Cafer,
    İbn Ebi Züeyb’in başını bıraktı ve: “Vallahi, senin doğru konuştuğunu
    bilmesem senin kelleni vururdum!” dedi. İbn Ebi Züeyb: “Ey
    mü’minlerin emîri, vallahi ben, oğlun Mehdî’den daha çok senin
    iyiliğini isteyen bir kimseyim” dedi. İbn Ebi Züeyb, oradan ayrıldıktan
    sonra Süfyân-ı Sevrî ile karşılaştı. Süfyan: Senin, bu zâlime
    söylediklerinden çok memnun oldum. Fakat “Oğlun Mehdi” sözünden
    üzüldüm, dedi. İbn Ebi Züeyb: “Allah, seni mağfiret etsin,
    hepimiz hidâyette değil miyiz?” diye cevap verdi. 233
    5) Zâhir, Şam’da Tatarlara karşı savaşa çıkmak istediğinde
    âlimlerden harpte kullanmak üzere halktan mal almanın câiz
    olduğu hakkında fetvâ istedi. Bunu Şam İslâm hukukçularına
    yazdı. Onlar, câiz olduğuna dâir fetvâ verdiler. Bunun üzerine
    Zâhir: “Görüşünü almadığımız başka bir âlim kaldı mı?” diye sordu.
    Ona: “Evet, Üstad Muhyiddin Nevevî görüşünü açıklamadı”
    dediler. Zâhir, onu istedi. Muhyiddin Nevevî, Zâhir’e geldi. Zâhir,
    ona: “Sen de, diğer İslâm hukukçuları gibi görüşünü açıkla!” dedi.
    Üstad Nevevî, görüşünü açıklamaktan çekindi. Zâhir: “Görüşünü
    açıklamamanın sebebi ne?” dedi. İmam Muhyiddin Nevevî (rh.a.):
    233 Gazâlî, a.g.e., c. 2, s. 845-846
    BEL’AM
    - 71 -
    “Ben senin Emir Bunduktar’ın kölesi olduğunu bilirim. Senin hiçbir
    şeyin yoktu. Sonra Allah Teâlâ, sana mal-mülk ihsan eyledi. Seni,
    padişah yaptı. Şu an senin, bin tane kölen, her bir kölenin altın
    sırmalı elbiseleri ve ayrıca senin iki yüz câriyen ve her bir câriyenin
    de bir sürü mücevherâtı olduğunu işittim. Şimdi sen, bunların
    hepsini harcar, sadece bukağılarıyla kölelerini ve mücevherâtsız
    elbiseleriyle câriyelerini bırakırsan, ben de o zaman halktan mal
    toplamanın câiz olduğuna dâir fetvâ veririm.”
    Zâhir, Muhyiddin Nevevî’nin (rh.a.) bu cevabına çok kızdı:
    “Yurdum (Şam)’dan çık!” diye haykırdı. Nevevî: “Baş üstüne!”
    deyip Neva’ya gitti. Fakîhler: “O bizim büyük âlimlerimizden,
    sâlihlerimizden ve kendisine uyulması gerekenlerdendi” dediler.
    Zâhir onun Şam’a geri gelmesini istedi. Ona, dönmesi için mektup
    yazdı. Fakat Üstad Nevevî dönmedi ve: “Orada Zâhir olduğu müddetçe
    oraya girmem!” dedi. Bir ay sonra da vefat etti. Halife, özrünün
    kabülünü istedi. Çünkü o, ilim ve takvâ yönünden Muhyiddin
    Nevevî’nin kim olduğunu ve ne derece büyük âlim olduğunu
    öğrendi. Fakat Nevevî, direterek halifenin özrünü kabul etmedi.
    Bununla, açıkca halifeye bir ders vermek istedi. Âlimler, yöneticilerin
    hiçbir müslümana kötülük yapmamalarını istiyorlar. 234
    6) “Âlimlerin Ahlâkı” adlı kitabın yazarı şöyle anlatıyor:
    Bana, saygıdeğer arkadaşım Muhammed Fehmi Nadur Paşa, Ahmed
    Bedevi Efendi’den, o da babasından, babası da dedesinden
    nakletti. Dedesi, Hidiv İsmail zamanında Ezher Üniversitesi’nin
    profesörlerindendi. Mısır’la Habeşistan arasında harp başladığında
    ordu komandaları arasındaki ihtilaftan dolayı Mısır ordusu
    ardı ardına mağlub oldu. Hidiv İsmail’in buna canı çok sıkıldı.
    Sıkıntısını gidermek için bir gün Şerif Paşa ile birlikte çıktı. Şerif
    Paşa: “Senin başına bir musibet geldiğinde bu belâyı gidermek
    için ne yaparsın?”
    Hidiv İsmail: “Ey Efendimiz, başıma bir musibet geldiğinde,
    Allah Teâlâ bana, en muttakî âlimlerin duâ etmesini tavsiye
    ediyor. Böylece Allah Teâlâ, musibetimi giderir. Hidiv İsmail, Ezher
    Üniversitesi’nin rektörü ile konuştu. Rektör, O’nun için ilmi
    ile âmil muttakî âlimleri topladı. Ezher Üniversitesi binasındaki
    eski kubbenin altında duâ etmeye başladılar. Fakat bütün bu
    olanlar yanında yenilgiler devam edip gidiyordu. Yanında Şerif
    Paşa olduğu hâlde Hidiv İsmail, âlimlerin yanına gitti ve onlara
    kızarak şöyle dedi. “Bu yaptığınız ya duâ değil veya siz ilmi ile
    âmil âlimlerden değilsiniz. Allah Teâlâ, ne sizin sebebinizle, ne de
    234 Abdulaziz el-Bedrî, a.g.e., s. 140-142
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 72 -
    duânızla belâları ve yenilgiyi giderecek değildir.
    Âlimler, bu hitap karşısında çok üzüldüler ve mahcup oldular.
    O anda cemaatin arkasında bir âlim, ona şöyle hitap etti: “Senin
    yüzünden bu belâlar, ey İsmail!... Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğu
    bize naklonuldu: “Ya iyilikle emreder ve kötülükten nehyedersiniz
    veya Allah Teâlâ, size en şerrlilerinizi musallat eder. İyileriniz Allah’a
    duâ eder, fakat duâları kabul olunmaz.” 235
    Diğer âlimler, korkudan titremeye başladılar. Şerif Paşa ile Hidiv
    İsmail, bir tek kelime söylemeden çıkıp gittiler. Âlimler, bunu
    söyleyen âlimi kınamaya ve azarlamaya başladılar. Onlar, bu
    hâldeyken Şerif Paşa geri göndü: “Hidiv İsmail’e o sözleri söyleyen
    âlim kimdir?” diye sordu. O âlim: “Benim!” diyerek ayağa kalktı.
    Şerif Paşa, onu aldı ve götürdü. Âlimler onu kınamadan vazgeçip
    kendisiyle vedâlaşmaya başladılar. Dönmesini ummuyorlardı
    bile. Onun, geri gelmesi için duâ ediyorlardı. Şerif Paşa ile o, Hidiv
    İsmail’in sarayına gittiler. Hidiv İsmail, selâmlığında oturuyordu.
    Ön tarafında bir koltuk vardı. Âlim, o koltuğa oturdu.
    Hidiv İsmail: “Bana, Ezher Üniversitesi’nde söylediğin sözleri
    tekrar et!” dedi. Âlim, söylediği sözleri ve hadisi tekrar etti. Ayrıca
    hadisin açıklamasını da yaptı. Hidiv İsmail, ona: “Ne yaptık ki, bu
    belâlar başımıza geldi?” diye sordu. Âlim: “Efendim, kanunlarınız
    Şer’î ve Medenî diye birbirine karışmadı mı? Fâizin helâllığına dair
    kanun çıktı. Zinâ, ruhsatlı değil mi? İçki, serbest değil mi? Ve değil
    mi?... Değil mi?... İnkârı gayr-ı kabil haramları ona bir bir saydı ve
    devamla: “Nasıl Allah’tan yardım beklersin?!” dedi. Hidiv İsmail:
    “Ne yapalım? Avrupalılarla karıştık. Bu ise, onların medeniyetidir.
    Âlim: “O takdirde, âlimlerin mahâreti ne olabilir ki?!” Hidiv
    ismail, uzun zaman başını eğerek kaldı, konuşmadı. Sonra âlime:
    “Doğru söyledin, doğru söyledin!” dedi. Ayrıca Hidiv İsmail, o
    âlime ayda 30 Mısır Lirası maaş bağlanmasını emretti. Daha sonra
    âlim, Ezher Üniversitesi’ne döndü. Ondan ümit kesen arkadaşları,
    sanki yeniden dünyaya gelmiş gibi sevindiler... 236
    En Korkunç Felâket: Âlimlerin Dünyevîleşmesi
    Muvahhid ve muttakî âlimler, Ümmet içinde hayra çağıran,
    iyiliği emreden, kötülükten sakındıran, Allah’a davet edip sâlih
    amellerde bulunan izzetli şahsiyetlerdir... Onlar, Rabbimiz Allah’ın
    235 Hadisi, Evsat’ta Taberânî ve Bezzar rivâyet etti. Benzer bir hadis için bk.
    Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B. 9, Hds. 2259; İbn Mâce, Kitâbu’l-Fiten, B. 20, Hds.
    4004
    236 Abdulaziz el-Bedrî, a.g.e., s. 142-144; Âlimlerin Ahlâkı, s. 101-102’den
    BEL’AM
    - 73 -
    kendilerine vermiş olduğu ilim nimetiyle âhiret yurdunu arayan,
    dünyadaki sorumlu oldukları vazifelerini unutmayanlardır... İlmin
    felâketi, onu unutmak ve terk edip amel etmemektir... İlim,
    ehli olmayana rivâyet edilip öğretildi mi kaybolup gider... Böyle
    bir hareket ilmi zayi eder...237 Ehli olmayanların yanında oldukça
    hayra değil, şerre kullanılır... İnsanlığın faydasına değil, zararı için
    harcanır... Sanki gözü dönmüş ve insan öldürmekten şeytanî zevk
    alan katilin eline en sağlam silâh vermeye benzer, ehli olmayana
    ilim öğretmek!...
    Elde etmiş olduğu ilmin ehli olan ve sorumluluğunu idrak
    eden muttakî ulemâ, Allah’dan gereği gibi korkan, ilimlerini Allah
    yolunda insanlığın hidâyeti ve selâmeti için kullanan kişilerdir...
    Onlar, ilimlerini dünya menfaatı karşılığında satmayan, bu
    hatâya düşmeyen, her zaman haktan ve adâletten yana olanlardır...
    Kalbleri iman dolu ve dipdiri!.. Çünkü onların bütün gayesi,
    Allah’dır... Âhiret ameli karşılığında, asla dünya malını tercih etmeyenlerdir...
    Onlar, helâl kazanç sonu elde edilen mal ve mülkü,
    âhiret yatırımı olarak Allah yolunda sarf edenlerdir...
    Malik b. Dinar (rh.a.) anlatıyor:
    Âlime verilen ceza hakkında el-Hasanu’l-Basrî’ye sordum.
    “Kalbinin ölümüdür” dedi. “Kalbinin ölümü nedir?” diye sordum.
    “Âhiret ameli karşılığı dünyayı istemektir” dedi. 238
    Âhiret ameli karşılığında dünya malı ve dünya menfaatı elde
    etmeye çalışan ilim sahibi kişilerin kalpleri ölür... Kalbleri ölünce
    de, sahib oldukları ilimden herhangi bir hayır görmezler... Böylece
    hayırsızlaşır ve topluma faydaları dokunmadığı gibi kötü örnek
    de olurlar... Bunca ilimleriyle dünyevîleşen, dünyayı âhirete
    tercih edenler, kim ki, kendilerine arzuladıkları dünya malı ve hedefledikleri
    makamı verirse, onun emrine girerler... İşgal edilmiş
    İslâm topraklarında egemen olan müstekbir tağutî yönetimlerin
    emrine âmâde olan “din adamı” lakablı ve sıfatlı birçok insanın
    bu durumda olduğunda hiç şüphe yoktur... Bu tip insanlar, tahsil
    etmiş oldukları İslâmî ilimlerden dolayı mustaz’af ve mazlum halk
    arasında belli bir itibarı olan kişilerdir... Bilgilerinden dolayı bazı
    akademik ünvanlara da sahib olmuşlardır... Bütün bunlara rağmen
    işgal kuvvetleri olan egemen tağutların emrine girmiş, müstekbir
    zâlim yönetimlere göbek ve mide bağıyla bağlanmışlardır...
    237 Bk. Dârimî, Mukaddime, B. 51, Hds. 630; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr Muhtasarı
    Terc. Ve Şerhi, c. 1, s. 25, Hds. 7 -12-; İbn Ebî Şeybe –İbn Mesûd’dan-
    238 Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 331, Hbr. 1514; Ahmed bin
    Hanbel, Kitâbu’z-Zühd, c. 2, s. 376, Hbr. 1503
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 74 -
    Egemen işgalci tağutlar, bunların vasıtasıyla sömürdüğü ve esir
    ettiği İslâm topraklarındaki mazlum müslümanları çok daha rahat
    bir şekilde ezmekte ve kanlarını emmektedirler...
    Dinlerini ve âhiretlerini, dünya menfaatı karşılığında hebâ
    edenlerin durumlarını, Rasûlullah (s.a.s.) net bir şekilde bildirmiştir...
    Abdullah İbn Abbas (r.anhumâ)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle
    buyurur: “Şüphesiz benim ümmetimden bazı insanlar, dinde fıkıh bilgisine
    sahib olduğunu iddia edecekler, Kur’ân okuyacak ve diyecekler
    ki:‘Biz, emir (yönetici)ler sınıfına varıyor, dünyalıklarından yararlanıyoruz.
    Fakat dindarlığımız hususunda onlardan uzak durup (bu yönden bize bir
    zarar ilişmiyor)’ derler. Hâlbuki onların dediğinin gerçekleşmesi mümkün
    değildir. Katad (adındaki dikenli ve meyvesiz ağaç)dan geven dikenlerinden
    başka (bir meyveyi) toplamak mümkün olmadığı gibi,
    emir (yönetici)lere yaklaşmaktan bir şey toplanamaz. Ancak...” 239
    Önderimiz Rasûlullah’ın (s.a.s.) bu hadislerinde beyan buyurdukları
    dünyevîleşen ilim adamları, bugünün işgal altındaki İslâm
    topraklarında yaşayan ve egemen tağutların emri altına girip
    hizmet ettikleri iddiasıyla kendilerini savunanlardan başkası mıdır?..
    Onların, “her ne kadar egemen tağutî sistemlerin memuru
    olmuşlarsa da, bu yol ile halka hizmet edip onların yetişmesine
    çalıştıklarını” beyan etmelerine karşı önderimiz Rasûlullah
    (s.a.s.) şöyle buyuruyorlar: “Hâlbuki onların dediğinin gerçekleşmesi
    mümkün değildir!” Bu hadisin şerhinde şunlar beyan olunmuştur:
    Miftâhu’l-Hâce yazarı diyor ki: “Hadisten kasdedilen mânâ şudur:
    Kur’ân okuyan, fıkıh bilgisi olduğunu iddia eden bazı kimseler,
    zarurî ihtiyaçları ve önemli bir işleri olmadığı hâlde emirler
    sınıfının yanına giderek, fazilet ve ilim sahibi olduklarını açıklar,
    birtakım mal ve makam koparmak isterler. Bu tip kimselere: ‘İlim
    ile bu nevi davranışlar birbiri ile bağdaşmaz, niçin böyle hareket
    ediyorsunuz?’ denildiği zaman, şöyle cevaplarlar: ‘Biz, emirlere
    varıp onların dünyalıklarından yararlanırız. Ama dinî vecibelerimiz
    bakımından onlardan uzak dururuz...’ Hâlbuki yekdiğerine
    zıt iki şeyi toplamak imkânsızdır. Katad, dikenden başka meyvesi
    olmayan bir ağaçtır. Bu ağaçtan meyve olarak dikenden başka bir
    şey toplamak mümkün değildir. Emirlere yakınlıktan bir semere
    beklenemez. Beklenen şey, ne olabilir?
    Hadiste Peygamber’in (s.a.s.) sözünde, emirlerden alınabilen
    şey, yani müstesnâ anılmamıştır. Ravî: ‘Anılmak istenen şeyin,
    “hatâlar” olduğunu sanıyorum, diyor. Şu hâlde onlara yaklaşmaktan
    beklenebilen semere, hatâlar ve günahlar olmuş olur. Sindî
    239 İbn Mâce, Mukaddime, B. 23, Hds. 255; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 164, Hds. 7
    BEL’AM
    - 75 -
    (rh.a.) diyor ki: “Emirlere yaklaşmanın, Katad ağacından diken
    toplamaya benzetilmesi ile onlara yaklaşmaktan dinî yönden zarar
    etmekten başka bir sonuç alınmayacağına işaret ediliyor. Çünkü,
    kişi için Allah tarafından takdir edilmiş olan rızık ve menfaatlar,
    behemhâl sahibini bulacaktır. İster emirlerin kapısına gidilsin,
    ister gidilmesin netice değişmez. O hâlde onların kapılarına gidilmekle,
    yeni bir kazanç sağlanacak değildir. Ama bununla beraber
    dinî yönden zarara uğramak da vardır. Şöyle de söylenebilir: İlâhî
    takdir, meçhulumuz olup dış görünüşe göre emirlerin sohbetinde
    bulunmak ve onlarla ihtilat yapmak sûretiyle elde edilen dünyalık
    menfaat, bu ilişkilerle uğranılan zarar muvacehesinde çok cüz’i
    olduğu için yok gibidir. Dolayısı ile zarardan başka bir şey kalmamış
    sayılır.” 240
    Ubey İbn Kâ’b’ın (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah (s.a.s.):
    “Bu ümmete, yükseleceklerini, mal-mülk ve kuvvet sahibi olacaklarını,
    zâlim krallarının kendilerine boyun eğeceklerini ve yeryüzüne hâkim
    olacaklarını müjdele. Artık kim âhiret için yapmış olduğu amelleri dünya
    çıkarlarına âlet yaparsa, o kimsenin âhirette nasibi yoktur.” 241
    Ebû Hüreyre’den (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Kim
    kendisi ile Allah’ın rızâsı aranan ilimlerden bir ilmi, dünya malından bir
    şey elde etmek için öğrenirse, kıyâmet gününde cennetin kokusunu alamaz.”
    242
    İbn Ömer (r.a.) dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Kim
    Allah’dan başka bir şey için ilim taleb ederse veya o ilimle Allah rızâsından
    başka bir maksad edinirse, cehennemden olan üzerine hazırlansın.” 243
    Yegâne önderimiz Rasûlullah’ın (s.a.s.) bu beyanları, bu apaçık
    ikazları karşısında her vicdan sahibi elini vicdanına koysun ve
    Rabbimiz Allah’ın verdiği akıl nimetini kullanabilen her akıl sahibi
    kişi aklını kullanıp düşünsün! İslâm topraklarını işgal etmiş
    ve şirk ideolojisinin mensubları olan egemen tağutların hizmetinde,
    müstekbir zâlimlerin emrinde bulunan ilim ehli insanların
    durumu nedir? Onların, dünya menfaatı karşılığında itaat ettikleri
    hükümlerin onlardan istedikleri nelerdir? Onlar, bu gayr-ı
    İslâmî hükümlere boyun bükerken neler kaybediyorlar? Buna
    240 Haydar Hatipoğlu, S. İbn Mâce Terc. ve Şerhi, ist. 1982, c. 1, s. 420-421
    241 el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 69, hds. 4; Ahmed bin Hanbel, Hakim, Beyhakî ve
    İbn Hıbbân’dan. Hakim: Hadisin isnâdı sahihtir, demiştir.
    242 Ebû Dâvud, Kitâbu’l-İlm, B. 12, Hds. 3664; İbn Mâce, Mukaddime, B. 23,
    Hds. 252; Dârimî, Mukaddime, B. 27, Hds. 263; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 161,
    Hds. 1; İbn Hıbban ve Hakim’den
    243 İbn Mâce, Mukaddime, B. 23, Hds. 258; Tirmizî, Kitâbu’l-Ilm, B. 6, hds. 2793
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 76 -
    karşılık onların ellerine ne geçiyor? Onlar, bu tavırlarıyla İslâm’a
    ve mü’min müslümanlara ne fayda sağlıyor, ümmetin kurtuluşu
    için ne katkıda bulunabiliyorlar?... Acaba mü’min müslümanların
    esaretten kurtulmalarına mı yarıyor onların böyle davranmaları,
    yoksa işgalci egemen tağutların halk üzerindeki zulme dayalı
    egemenliklerinin daha sağlamlaşmasına mı yarıyor?
    Bütün bu soruların cevaplarını, iman sahibi, vicdan sahibi ve
    akıl sahibi olanların ciddî ciddî düşünüp araştırıp doğru bir şekilde
    verirlerse, ancak hakikat apaçık anlaşılacaktır!... Doğru cevab
    verebilmek için doğru bir ölçü ile ölçmek gerekir... Dosdoğru ölçü
    ve adâlet terazisi, İslâm’dır... Rabbimiz Allah’ın Kitabı Kur’ân-ı
    Kerim ve önderimiz Rasûlullah’ın (s.a.s.) Sünneti değişmez, eskimez
    ve zamanı geçmez, bütün çağları kapsayan bir ölçüdür... Eğer
    Kur’ân ve Sünnet ölçüsünce olaylar değerlendirilecek ve mazlum
    ümmetin meselesi topyekün düşünelecek olursa, hayırlı bir sonuç
    elde edilir... İşte o zaman ilmini kötüye kullanan âlimlerden dolayı
    yazık olmuş ümmet244 esâretten kurtulur, hürriyetine kavuşur...
    İlim adamlarının kalbini öldüren, onların âhiretini hebâ eden
    dünyevîleşmek konusunda selef ulemâsı ümmet-i merhumeyi
    uyarmıştır! Abdullah İbn Mes’ud (r.a.) şöyle demiştir: “Sizi, gençleri
    ihtiyarlatan, ihtiyarları çökerten ve adet hâline gelen bir fitne
    (zulüm, taşkınlık ve İslâm’a uymayan kötülükler) kaplar ve bir gün
    daha da ileri giderse ne yaparsınız?” Dinleyenler: “Bu, çok çirkin
    bir şeydir” dediler. İbn Mes’ud da: “Bu, ne zaman olacak biliyor
    musunuz?” dedi ve şöyle devam etti: “Bu fitne, aranızda güvenilir
    kişilerin azaldığı, amirlerinizin çoğaldığı, anlayışlı âlimlerin azaldığı,
    okuyucularınızın çoğaldığı, ilimler, din için değil de dünya
    menfaati için öğrenildiği ve âhiret amelleri ile dünya menfaatı
    kazanılmağa çalışıldığı zaman çıkacaktır. 245
    Emirü’l-mü’minin İmam Ali b. Ebi Tâlib (r.a.), âhir zamanda
    olacak fitneleri anlatırken, İmam Ömer (r.a.): “Bu fitneler ne zaman,
    belirtileri nedir yâ Ali?” diye sordu. İmam Ali: “İlim, din için
    değil, dünya menfaatleri için öğrenildiği ve âhiret amelleriyle
    dünya malı kazanılmağa çalışıldığı zaman!” diye cevap verdi, 246
    Süfyan (rh.a.) şöyle diyor: “Hiçbir kulun ilmi artıp, sonra
    da dünyaya karşı isteği artmamıştır ki, onun, Allah’tan uzaklığı
    244 Suyûtî, a.g.e., c. 3, s. 422, Hds. 3838 -9654-; Hâkim’in Müstedrek’inden
    245 el-Munzirî, a.g.e., c. 1, sh. 165, Hbr. 9; Abdurrezzak, kitabında mevkuf olarak
    rivâyet etmiştir
    246 el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 166, Hbr. 10; Abdurrezzak, kitabında mevkuf olarak
    rivâyet etmiştir.
    BEL’AM
    - 77 -
    artmış olmasın.”247 İmam Hasan el-Basrî (rh.a.) de şunları beyan
    ediyor: “Bu ilimden bir şeyin peşine düşüp de onunla Allah katında
    olanı isteyen kimse, inşaallah (isteğine) kavuşur. Kim de onunla
    dünya(lık) isterse, işte vallahi, onun bundan nasibi (sadece) budur.”
    248
    Dünyanın serveti, şöhreti, malı, mülkü, makam ve mevkileri
    ayaklarının altına serildiği hâlde dünyevîleşmeyen, aksine âhireti
    tercih ettikleri için dünyayı ellerinin tersiyle reddeden muttakî
    âlimler, bu ümmet içinde her zaman var olmuşlardır... Onlar, dinlerini
    ve ilimlerini dünya menfaatı karşılığı zâlim yöneticilerin
    emrine vermemiş, aksine o zâlimlere karşı bütün imkânlarıyla
    mücâdele etmişlerdir...
    Bu muvahhid, mücâhid ve muttakî âlimlerden birisi, tabiin
    ulemâsından Said b. Müseyyeb’dir (rh.a.). Devrinin Emevî halifelerinden
    Abdulmelik b. Mervan’ın adâletten sapan yönetimini
    reddetmiş zulme dayalı uygulamalarının karşısına dikilmişti... Abdulmelik
    b. Mervan’ın O’na karşı sunduğu birçok dünyalık tekliflerinin
    hiçbirini kabul etmemiş, ilmini, gaye edindiği Allah yolunda
    sarf etmişti...
    İmam İbn Kesir kaydediyor: “Abdulmelik, Said’in kızını oğlu
    Velid’e istedi. Ancak Said, kızını Velid’e vermek istemedi. Abdulmelik
    de bir yolunu bulup O’na tuzak kurdu ve onu kırbaçladı. Bu
    olay şöyle olmuştur: Abdulmelik’in zamanında Velid, bey’at için
    Medine’ye geldiğinde Said, bey’ata yanaşmamıştı. Bunun üzerine
    Medine Valisi Hişam b. İsmail, onu kırbaçlıyarak, Medine sokaklarında
    dolaştırmış, kılıç çekmiş ve tehdit etmişti. Ancak o, yine de
    kendisini eziyete maruz bırakıp sarstıklarında bir kadın görmüş
    ve ona: ‘Ey Said, bu ne rezâlet?’ diye sormuş, Said de, ona şu cevabı
    vermişti: ‘Aslında biz, rezâletten kaçıp şu gördüğün hâle mâruz
    kaldık.’ Yani, Abdulmelik’i ve adamlarını sevseydik, o zaman hem
    dünya, hem de âhiret rezaletine mâruz kalırdık.
    Said, sırtına koyun postu giyerdi. Elinde ticaret için kullandığı
    bir mikdar sermayesi vardı ve şöyle derdi: ‘Allahım, sen de biliyorsun
    ki, ben cimrilikten veya hırstan ötürü bu sermayeyi edinmedim.
    Dünya sevgisi ve şehvetlerine kavuşmak arzusuyla da bu
    sermayeye sahib olmadım. Ancak ben, Allah’ın huzuruna varıncaya
    kadar Mervan oğullarına yüzsuyunu dökmemek için bu sermayeyi
    edindim ki, âhirette Cenâb-ı Allah, benimle Mervan oğulları
    arasında hükmünü versin ve bu para ile de akrabalarıma yardımcı
    247 Dârimî, Mukaddime, B. 34, Hbr. 392
    248 Dârimî, Mukaddime, B. 27, Hbr. 260
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 78 -
    olayım, yoksulların hukukunu ödeyeyim. Dullara, fakirlere, düşkünlere,
    yetimlere ve komşulara bu maldaki haklarını vereyim.
    İşte bu maksatla bu sermayeyi edindim.” 249
    Bütün hayatını Allah yolunda fedâ eden, Allah’ın rızâsından
    başka bir gayesi olmayan, zâlim iktidarlara karşı boyun bükmeyip
    onlarla amansız mücâdeleyi girişen ve hep mazlumun yanında,
    İslâm milletinin hizmetinde olan muttakî âlimlerden birisi de Şehid
    İmam Ebû Hanife Numan b. Sâbit’tir (rh.a.)...
    Emevîler ve Abbasîler döneminde yaşayan Şehid İmam Ebû
    Hanife (rh.a.) her iki iktidar döneminde de zulme ve işkenceye
    maruz kalmıştı... Devlet, İslâm Devleti olmasına rağmen iktidarda
    bulunan hükümetler ve başlarındaki sultanlar, adâletten sapmış,
    iktidarlarını zulümle, fısk ve fucurla devam ettiriyorlardı... Şehid
    imamımız İmam Ebû Hanife (rh.a.) onların bu zülum idarelerine
    karşı çok sert tavır almış, onların uygulamalarının İslâm’a uymadığını
    beyan etmiştir.
    İktidarda bulunanlar, Şehid İmam Ebû Hanife’nin (rh.a.) bu
    sert tavırlarını yumuşatmak O’nu kendilerine bağlayıp hizmet ettirmek
    için devletin en üst makamlarında görev teklifinde bulunmuşlardı...
    Şehid İmam’a bu görevlerden herhangi birisini kabul
    ettirecek olurlarsa, ümmetin nezdinde meşru bir hükümet olduklarını
    isbat edeceklerdi... Şehid İmam Ebû Hanife (rh.a.), onların
    bu ihânet planlarını bildiği için hiçbir görevi kabul etmedi...
    Mekkî, “Menakıb-ı Ebû Hanife” adlı eserinde aynen şöyle
    diyor: “Emevîler zamanında İbn Hübeyre, Kûfe valisi idi. Irak’da
    kaynaşmalar baş gösterdi. Irak fukahasını kendi ka-pısında topladı.
    Aralarında İbn Ebi Leylâ, İbn Şübrüme, Davud b. Ebi Hind
    gibi ulemâ vardı. Her birini mühim devlet vazifeleri başına geçirdi.
    Ebû Hanife’yi de davet etti. Mührü, onun eline vermek istedi. Ebû
    Hanife’nin elinden geçmeyince hiçbir emir ve fermanın hükmü olmayacak,
    Beytu’l-mal’den çıkan her mal, Ebû Hanife’nin elinden
    çıkmış olacaktı.
    Ebû Hanife, bunu kabul etmedi. İbn Hübeyre: ‘Eğer kabul etmezse
    O’nu döverim!’ diye yemin etti. Fukahâ arkadaşları, Ebû
    Hanife’ye: ‘Allah aşkına, kendini tehlikeye atma, şu işi kabul et.
    Biz, senin kardeşleriniziz. Hepimiz bu işlerden nefret ediyoruz,
    fakat kabulden başka çare bulamadık, ister istemez vazife aldık’
    dediler. Ebû Hanife şu cevabı verdi: ‘Vâsıt Mescidi’nin kapılarını
    249 İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye -Büyük İslâm Tarihi-, c. 9, s. 168-169
    BEL’AM
    - 79 -
    saymayı bana teklif etse ona, onu da yapmam. Nasıl olur da bu
    ağır işi kabul ederim. O, boynunu vuracağı bir adamın ölüm fermanını
    yazacak, ben de ona mühür basacağım ha! Vallahi, böyle
    bir işe katiyyen girmem!’ İbn Ebî Leylâ: ‘Arkadaşımızı bırakalım!
    O, haklıdır, hatâ başkasının’ dedi.
    Ebû Hanife’yi hapse attılar. O’na, her gün dayak atıyorlardı.
    Cellât, İbn Hübeyre’ye gelerek: ‘Bu adam, kırbaçtan ölecek’ dedi.
    İbn Hübeyre: ‘Söyle O’na, bizi yeminimizden kurtarsın’ dedi. O da,
    Ebû Hanife’ye bunu söyleyince: ‘Câminin kapılarını saymamı istese
    yine yapmam’ dedi. Sonra Cellât, İbn Hübeyre ile görüştü: ‘Bu
    mahpusa bir nasihatçı yok mu? Mühlet istesin ki, vereyim’ dedi.
    Ebû Hanife’ye haber gönderdiler: ‘Arkadaşlarımla istişâre yapayım,
    bakayım’ dedi. İbn Hübeyre, tahliyesini emretti. Ebû Hanife,
    hapisten çıkınca atına bindi, Mekke’ye kaçtı. Bu hâdise, 130 senesinde
    idi. Mekke’de yerleşti. Hilâfet Abbâsîlere geçinceye kadar
    orada kaldı. Ebû Cafer Mansur zamanında Kûfe’ye döndü.” 250
    Şehid İmamımız İmam Ebû Hanife (rh.a.), Emevîlerin iktidarında
    vazife almadığı gibi, Abbasîlerin iktidarında da hükümetin
    herhangi bir kademesinde vazife almayı reddetmişti... Şehid
    İmam (rh.a.) ile O’na kadılık vazifesi vermek isteyen Abbasî Halifesi
    Ebû Cafer Mansur arasında geçen şu ibretli tarihî olayı burada
    aktarmakta fayda umarız...
    “Ebû Hanife, Mansur tarafından çağrılarak, kadılık teklif edilmişti.
    İmam, kabul etmedi. Halife de: ‘Seni, bu makama getireceğim,
    diye yemin etmişti. Halifenin teşrifat memuru Rabi’ (ki, Ebû
    Hanife için iyi niyet beslemeyen bir kimseydi), İmama: ‘Görmüyor
    musun? Halife yemin etti’ dedi. Ebû Hanife: ‘Mü’minlerin emiri,
    yemin kefâretini vermeye benden daha kadirdir’ dedi. Bunun üzerine
    İmam, hapse atılmıştı. Hapisten tekrar çıkarılarak aynı teklif
    yapıldı. Ebû Hanife, şöyle diyordu: ‘Allah’tan kork! Ben, kendime
    güvenemiyorum. Kadılık emânetini de Allah’tan korkan birisine
    ver. Ben, buna lâyık değilim, yapamam.’ Halifenin canı sıkılmıştı.
    ‘Yalan söylüyorsun! Sen, bu işe lâyıksın’ dedi. (Ebû Hanife, bunu
    bekliyormuş gibi:) ‘İşte hükmü kendiniz verdiniz. Yalan söylediğini
    ikrar ettiğiniz bir kimseye kadılık emânetini nasıl verebilirsiniz?
    Bununla beraber ben, Arab değilim. Arab olmayan bir kimsenin
    kadılık makamına getirilmesine râzı olurlar mı?’ dedi. İmam, bütün
    bu teklifleri reddetmesi üzerine hapse atılmıştı. Hapishanede
    250 Mekkî, Menâkıb-ı Ebû Hanife, c. 2, s. 23-24’den; Muhammed Ebû Zehra,
    Ebû Hanife, çev. Osman Keskioğlu, Ank. 1997, s. 46-47; İbn Haceri’l-Heysemî,
    Menâkıb-ı İmam-ı Azam, çev. Ahmet Karadut, Ank. 1983, s. 159-160
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 80 -
    Hakk’ın rahmetine kavuştu. Hapishanede, dayaktan mı, yoksa zehirlenerek
    mi vefat etti?...” 251
    İşte şehid imamımız İmam Ebû Hanife’nin (rh.a.) tavrı ve
    işte çağımızda O’nun mezhebine bağlı olduğunu beyan eden ve
    İslâm topraklarını işgal etmiş müstekbir egemen tağutların emrine
    âmâde olan ilim ehli olanların tavrı!? Müstevlî ve müstekbir
    gayr-ı İslâmî iktidarların emrine giren, onların memuru olan ve
    kendilerine verilen maaşlarla zor geçinen din adamları ile ilim
    adamlarının durumu nerede, her ne olursa olsun zulüm iktidarların
    emrine girmeyi reddeden İmam Said b. el-Müseyyeb (rh.a.) ile
    Şehid İmam Ebû Hanife (rh.a.) nerede?...
    İbn Mes’ud (r.a.)’ın rivâyetiyle Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
    “İnsanoğluna beş şeyden hesab sorulmadıkça, onun ayakları kıyâmet gününde
    Rabbinin katından ayrılmayacaktır. (Bunlardan biri de şudur:)
    öğrendiği ilimde nasıl davrandığından.” 252
    İlim ehli olan bir kişi, dünya hayatında ilmini nerelerde harcadığının
    ve bunca ilim ile nasıl davrandığının hesabını, âhirette
    Rabbinin huzurunda verecektir... Eğer dünya hayatında iken sorumluluğunu
    yüklendiği ilmini gereği gibi kullanıp onunla amel
    etmiş ve Allah’ın rızâsını kazanmış ise, elbette çok iyi bir mükâfat
    ile karşılığını görecektir... Eğer sahib olduğu ilim ile dünya menfaatını
    hedeflemiş ve yeryüzünün müstekbir egemen tağutlarının
    emrine girerek, mazlum insanların ezilmesine, sömürülmesine ve
    uyutulmasına yardımcı olmuş ise, elbette ilme yaptığı bu ihâneti,
    âhirette İlâhî adâletin tecelli ettiği Rabbinin huzurunda cezâsız
    kalmayacaktır!...
    el-Avas b. Hakim, babası Hakim’den (r.a.): Bir adam,
    Rasûlullah’a (s.a.s.) şerri (kötüyü ve kötülüğü) sormuş. Bunun üzerine
    O, üç defa olmak üzere şöyle buyurmuş: “Bana şerri sormayınız,
    bana hayrı sorunuz.” Sonra da şöyle buyurmuş: “İyi bilin ki, kötünün
    en kötüsü, âlimlerin kötüleridir. İyinin en iyisi de, âlimlerin iyisidir.” 253
    251 İbn Haceri’l-Heysemî, Menâkıb-ı İmam-ı Âzam, çev. Ahmet Karadut, Ank,
    1983, s. 161-162; Hatib Bağdadî, Tarih-i Bağdad, c. 13, s. 328-329’dan; Muhammed
    Ebû Zehra, Ebû Hanife, s . 66
    252 Tirmizî, Kitâbu Sıfati’l-Kıyâme, B. 1, Hds. 2531-2532; Taberânî, Mu’cemu’s-
    Sağir Tercümesi, c. 2, s. 205, Hds. 522; Beyhakî, Kitâbu’z-Zühd, s. 72, Hds.
    76; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 180-181, Hds. 6; Zubeyr bin Harb, Kitâbu’l-İlm,
    s. 174, Hds. 89
    253 Dârimî, Mukaddime, B. 34, Hbr. 376; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 183, Hds. 10,
    Bezzar’dan (Bazı lafız değişiklikleriyle); Ebû Nuaym el-Isfahânî, Hilyetu’l-
    Evliyâ - Sahâbe’den Günümüze Allah Dostları-, çev. Said Aykut, Vdğ., İst.
    1995, c. 1, s. 391
    BEL’AM
    - 81 -
    Toplum içindeki iyiliğin egemen olması, ya da kötülüğün galib
    gelmesi, o toplumdaki bilen ilim adamlarının durumuna bağlıdır...
    Çünkü ilim adamları, doğruyu ve yanlışı iyice tanıyan, onları
    birbirinden ayırabilen kişilerdir... Doğrunun ve iyiliğin hayrını,
    faydasını, yanlışın ve kötülüğün şerrini, zararını çok iyi bilenler
    oldukları için onlar hangi tarafı tercih eder, onu yaşar ve topluma
    örnek olurlarsa, toplumda egemen olan o hâl olur...
    İlmi elde etmeye çalışan ve ilim sahibi olanlar, imanlı, akıllı
    ve ibâdet ehli olurlarsa, ancak ilmin hakkını verir, hem kendileri
    hem de diğer insanların faydalandıkları bir durum sergilerler.
    Muvahhid ve muttakî âlimler, ilmin, aklını kullanmayan ve ibâdet
    ehli olmayanların eline geçmesinden çok korkmuşlardır... Zeki ve
    fasık insanların ilmi öğrenmeleri, toplum içinde korkunç bir tehlike
    arzeder... Onlar, aklını kullanamayan fakat zeki kişilerdir, aynı
    zamanda fısk ehli olmaları, ilimlerini dünya menfaatı için kullanmalarını
    gündeme getirir... Dünyevîleşen bu ilim adamları, her
    şeyde kendilerine bir menfaat sağlamaya çalışırlar... Böylece hem
    kendilerini, hem de diğer insanları ifsad ederler...
    Tabiîn’in büyük müctehid âlimlerinden eş-Şa’bî (rh.a.) şöyle
    demiştir: “Bu ilmi, ancak kendisinde iki haslet, yani akıl ve ibâdet
    birleşmiş olan kimseler tahsil ederdi. Çünkü (öğrenci) ibâdetli
    olup akıllı olmazsa: ‘Bu sadece akıllıların ulaşabileceği bir iştir’
    der ve tahsili bırakır. Şayet (öğrenci) akıllı olup ibâdetli olmazsa:
    ‘Bu, sadece ibâdetlilerin ulaşabileceği bir iştir’ der ve tahsili bırakır.
    eş-Şa’bî, sonra şöyle dedi: “Yemin olsun ki, ben onu (yani ilmi)
    bugün, kendisinde bunlardan hiçbiri, ne akıl, ne ibâdet bulunan
    kimselerin tahsil etmekte (öğrenmekte) olmasından korkmuşumdur.”
    254
    Akıllı, şuurlu ve gerçeği idrak eden kişilerin, ilim tahsil etmesi
    ve onu elde etmeleri sonucu âlim olmaları, içinde bulundukları
    toplumun faydasınadır... Bu şahsiyetlerin muttakî mü’minler
    olması, bu faydayı kat kat arttırır... Çünkü faydalı ilim, imanın
    emrine girdiği zaman vicdan ile kaynaşır... İmanlı ve vicdanlı bir
    muttakî âlim veya âlimler, toplum için hidayet ve saadet rehberleri
    olurlar... İlmiyle âmil olanlar, insanlık âlemini, maddî ve manevî
    her türlü krizden kurtarır, selâmete ulaştırıp istikamet üzere hayat
    sürmelerine vesile olurlar...
    Eğitim ve öğretim yoluyla elde ettikleri ilmi, ya terk etmek, ya
    da gereğini yapmamakla ondan uzaklaşmak, büyük bir felâkettir...
    254 Dârimî, Mukaddime, B. 34, Hbr. 377
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 82 -
    Böyle olanlar, hüsranda oldukları gibi, kendilerini örnek edinen
    insanları da felâkete sürüklerler...
    Cerir İbn Hazim (rh.a.) anlatıyor: Abdullah İbn Mes’ud (r.a.)
    insanları öğrenir ve öğretir vaziyette gördüğü zaman, el-Hâris İbn
    Kays’a (r.a.): ‘Ey Hâris, insanların tatbik etmek için öğrendiklerini
    mi zannediyorsun?’ diye sordu. el-Hâris: ‘Hayır, vallahi, öyle zannetmiyorum.
    Fakat onları, öğreniyor ve terk ediyorlar, zannediyorum’
    dedi. Bunun üzerine İbn Mes’ud: ‘Vallahi, zannedersem
    doğru söylüyorsun’ buyurdu. 255
    Dünyevîleşmek için yegâne hayat nizamı ve Allah katında yalnızca
    tek din olan İslâm’dan256 herhangi bir şeyi terk edenlerin içine
    düşmüş oldukları buhranı şöyle beyan ediyor Emirü’l-mü’minin
    İmam Ali bin Ebi Tâlib (r.a.): “İnsanlar, dünyalarını düzene sokmak
    için dinlerine aid bir şeyi terk ettiler mi Allah onları, ondan daha
    zararlı bir şeye uğratır.” 257
    Yegâne önderimiz Rasûlullah (s.a.s.), ilmin kaldırılması veya
    ilimle amel edilmeyip terk edilmesini kıyâmet alametlerinden
    olduğunu beyan buyurmuştur... Hak din olan İslâm ilimle bilinir,
    ilimle tanınır... İlmin kaldırılması, İslâm’ın gerek ferd, gerekse toplum
    hayatının üstündeki yaptırım gücünün zorba tağutlar tarafından
    kaldırılması demektir... İlmin terk edilmesi, İslâm’ın terk
    edilmesi ile sonuçlanır... İslâm, terk edildi mi ilim de terk edilmiştir!..
    İlim ve İslâm beraberdirler... Birisi gitti mi, diğeri de onun peşinden
    gider... İkisi, bir bütündür ve asla parçalanmazlar... Parçalandıkları
    takdirde, yani ilim İslâm’sız ve İslâm ilimsiz bırakıldı mı,
    gerek ferde, gerekse topluma câhiliyye egemen olur ve bu durum,
    hem ferd, hem de toplum için korkunç bir felâket hâline gelir...
    Tâbiîn’in meşhur âlimlerinden Muhammed b. Sirin (rh.a.) şöyle
    diyor: “Şüphesiz ki, bu ilim dindir. Öyle ise, dininizi kimlerden
    aldığınıza dikkat edin!” 258
    Enes b. Malik’in (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyurdu Rasûlullah
    (s.a.s.): “İlmin kaldırılması, cahilliğin meydana çıkıp kökleşmesi, şarabın
    içilmesi, zinânın aşikâre olup çoğalması, erkeklerin azalıp kadınların çoğalması,
    kıyâmet alâmetlerindendir.” 259
    255 Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 207, Hbr. 820
    256 3/Âl-i İmrân, 19
    257 Nehcu’l-Belâğa, s. 390
    258 Müslim, Mukaddime, B. 5; Dârimî, Mukaddime, B. 34, Hbr. 391; Bkz. Ahmed
    Davudoğlu, a.g.e., c. 1, s. 39, Dipnot: 133
    259 Buhârî, Kitâbu’l-Muharribîn, B. 5, Hds. 7, Kitâbu’l-İlm, B. 22, Hds. 22-23;
    Müslim, Kitâbu’l-İlm, B. 5, Hds. 9; Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B. 30, Hds. 2301;
    BEL’AM
    - 83 -
    Rasûlullah’ın (s.a.s.) bu hadislerindeki “ilmin kaldırılması”
    gerçeği, ilmiyle âmil muttakî âlimlerin ölümü olarak da beyan
    olunmuştur...260 Muvahhid ulemânın ölümüyle yerlerini dolduracak
    yeni âlimler yetişmezse, onların boş kalan yerlerini cahiller
    doldurur... İnsanlar, onları âlim zanneder... Onlar da, heva ve
    heveslerine göre insanlara fetvâ verip onları sapıtırlar... Böylece
    cehâlet topluma hâkim olur ve toplumun kıyâmeti kopar!...
    Ebû Hüreyre’nin (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah
    (s.a.s.): “Âhir zamanda birtakım kişiler çıkacaklardır ki, dini, dünyaya
    alet edecekler ve insanlara yumuşak görünmek için kuzu postuna bürüneceklerdir.
    Dilleri, şekerden tatlı, fakat kalbleri kurt kalbidir. Allah şöyle
    buyurur: ‘Benim hilmim (genişliğim)e mi mağrur oluyor, yoksa bana karşı
    cüretkârlık mı gösteriyorsunuz? Kendi adıma yemin ederim ki onlara,
    kendilerinden bir fitne göndereceğim ki, içlerinden halim (geniş) olanı
    (bile) şaşkına çevirecektir.”261 Dini, dünyaya alet edip dünyevîleşen,
    böylece dünya menfaatını âhirete tercih eden ve bunca bilgisiyle
    sorumluluğunu bir yana bırakarak egemen müstevli tağutların
    emrine giren ilim adamlarının korkunç hâlini beyan buyuran
    Rasûlullah’ın (s.a.s.) hadislerinden sonra şu ikaza kulak verelim!...
    Yahya b. Muaz er-Râzî (rh.a.) dünya âlimlerine şöyle hitab ediyor:
    “Ey âlimler, köşkleriniz Kayser’lerin sarayı, evleriniz Kisra’nın
    evi, elbiseleriniz Vezir Tahir’in elbiseleri, ayakkabılarınız Câlut’un
    ayakkabıları, binitleriniz Karun’un binitleri, kap-kacak mefruşatınız
    Fir’avn’ın mefruşatı, yeyip içmeniz câhiliyye devrinde olduğu
    gibi, tuttuğunuz yol, şeytanet yolu! Nerede kaldı İslâmiyet!?” 262
    İlme İhânet Edenler
    İlim sahibleri dünyevîleştikleri, bildikleriyle amel etmedikleri
    ve ilimlerini çok değersiz dünya menfaatına sattıkları zaman,
    ilme en korkunç ihâneti yaparlar... Onların bu ihânetinden dolayı
    karada ve denizde fesad olur, büyük felâketler ortaya çıkar... Hem
    kendileri sapar, hem de peşlerine takılan insan kitlelerini saptırırlar...
    Bu ihânet, ilmi, cehâlete çevirir... Bir cahilin yapacaklarını, bir
    ilim sahibine yaptırır... İlim sahibi olan kişi, ancak cahillerin yapabileceği
    yanlış ve zararlı işler yapmaya başlar bu ihânet sonucu!...
    İbn Mâce, Kitâbu’l-Fiten, B. 25, Hds. 4045; Bkz. Ahmed Davudoğlu, a.g.e.,
    c. 10, s. 665
    260 Bk. Ahmed Davudoğlu, a.g.e., c. 10, s. 665
    261 Tirmizî, Kitâbu’z-Zühd, B. 46, Hds. 2515; Abdullah İbnü’l-Mübârek,
    Kitâbu’z-Zühd, s. 25, Hds. 50
    262 Gazâlî, a.g.e., c. 1, s. 155
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 84 -
    Büyük bilginlerden birine: “Bilgi, ne vakit cehâletten kötü
    olur?” diye soruldu. Âlim de cevap olarak şöyle demiş: “Bilginin
    gereğine göre amel edilmediği vakit, cehâletten daha kötü
    olur.” Mü’minlerin emiri İmam Ali’nin de (r.a.), şöyle dediği anlatılır:
    “Hakkı bilip tasdik ettikten sonra sapıklığa dönen bir kimse,
    Cenâb-ı Hakk’ın mağfiretine mazhar olmaktan çok uzak bulunmaktadır.
    263
    İlim ehli olanlar, ilimlerini dünya menfaatını elde etmek için
    kullanacak olurlarsa, ya halkın emrine, ya da müstevli müstekbir
    tağutî yönetimlerinin emrine girer ve onların kendilerine verdikleri
    dünyalık maaşlarla, makam ve ünvanlarla oyalanır haktan
    uzaklaşırlar... Onlar, bu inanç ve tavırlarıyla Allah Teâlâ’yı mutlak
    Rezzak olarak kabullenme konusunda çok büyük bir hatânın içine
    düşer ve gerek egemen zâlim tağutların maaş vermelerine, gerekse
    halkın sadakası, zekâtı ve diğer yardımları onlar için bir rızık
    kapısı olmaktadır... Bu rızık kapısının kapanmaması için, kendilerine
    bu kapıyı açıp onları menfaat-landıranların her isteklerine
    boyun eğen ilim adamları, zulmün, cehâletin, fısk ve fucurun yayılmasına
    hem yardımcı olur, hem de göz yumarlar... Onların aralarında
    her şeye rağmen vicdan azâbı çektikleri için bazı doğruları
    söyleyenler ve halka nasihatta bulunanlar varsa da, kendi sorumluluğunu
    unuttuğundan, Allah’a kulluk vazifesini yerine getirmediğinden,
    onun nasihatı yerine bulmayan, hiç tesiri olmayan bir
    nasihattır... Konuşan vaiz ve dinleyen cemaat, günlük vakitlerinin
    bir miktarını tatlı bir sohbete ayırmışlardır. Allah’ın ayetlerini ve
    Rasûlullah’ın (s.a.s.) hadislerini dinler, sahte bir manevî hava kendilerini
    bürür, camiiden veya sohbet yerinden ayrıldıktan sonra o
    güzel sözler orada kalır, yine herkes eski hâline döner... Çünkü görülen
    ve bilinen hakikat odur ki, ne konuşan, ne de dinleyenlerin
    bir inkılab istekleri yoktur... Onların, içinde bulundukları câhiliyye
    değerlerini, İslâm değerleriyle değiştirme gibi bir çabaları gündeme
    gelmiş değildir... Hayatlarındaki câhiliyye değerlerini giderip
    onların yerine İslâmî değerleri hakim kılma diye bir arzu oluşmamıştır
    kendilerinde!...
    Vâiz, alacağı maaşı hak etmek, memur olan ilim adamı maaş
    kademesini yükseltmek için konuşur, anlatır... Dinleyenler ise,
    kendisiyle amel etmeyecekleri ve edemeyecekleri tatlı ve güzel
    sözler işitir, kendilerini iyi saran bir sohbet dinlemiş oluyorlar...
    Çünkü anlatılan ayet ve hadisleri amel hâline getirecek herhangi
    bir karar vermiş değiller... İslâm’ı hayata egemen kılacak bir birlik
    263 Ebu’l-Kasım Rağıb el-Isfahânî, Tafsîlu’n-Neş’eteyn ve Tahsîlu’s-Saâdeteyn,
    Mutluluğun Kazanılması, çev. Lütfi Doğan, İst. 1974, s. 178
    BEL’AM
    - 85 -
    ve beraberlikleri oluşmuş değil... Aralarında İslâm kardeşliği, akide
    birliği, usûl ve hedef bütünlüğü meydana gelmemiştir... Camiler
    ve mes-cidler, belli vakitlerde birbirini tanımayan, aralarında
    akidevî ve sosyal irtibat bulunmayan insanların yalnızca namaz
    kılmak için dolup, geldikleri gibi boşalıp gittikleri yerler hâline
    gelmiştir... Camilerde ve mescidlerde görevli olanlar maaşlarını
    almaya hak kazanırken, namaz için gelen diğer insanlar da adet
    edindikleri bir ameli işlemiş ve dağılmışlardır... Böyle mi olmalıydı?!...
    Kulluk vazifesini yerine getirmeyen, yaratılış gayesini unutan
    ilim ehli olanlar, Rasûlullah’ın (s.a.s.) hadislerinde şöyle beyan
    olunmuşlardır... Enes b. Mâlik’den (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.)
    şöyle buyurur: “Mi’rac gecesi bir kavme uğradım. Ellerinde ateşten
    makaslar vardı ve dudaklarını parçalıyorlardı. ‘Kim bunlar?’ dedim.
    ‘Bunlar, yeryüzünde kitabı okudukları hâlde, insanlara vaz-u nasihat
    edip, iyiliği emreden, kendilerini unutan kimseler (hatibler)dir. Hiç akıllarını
    kullanmıyorlar mı? denildi.” 264
    Usâme bin Zeyd’den (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
    “Kıyâmet gününde bir kişi getirilir, cehennemin içine atılır da, cehennemde
    onun barsakları derhâl karnından dışarı çıkar. Sonra o kişi, (barsak
    etrafında) değirmen eşeğinin değirmende dönüşü gibi döner. Bunun
    üzerine cehennem ahalisi, o kişinin başına toplanır da: ‘Ey filan, senin
    hâlin nedir? Sen, bize (dünyada) iyilikle emreder ve bizleri kötülükten
    nehyeder değil miydin?’ derler. O da: ‘(Evet) ben, size iyilik emrederdim,
    fakat onu kendim yapmazdım. Yine ben, sizleri kötülükten nehy ederdim
    de onu, kendim işlerdim, diye cevab verir.” 265
    Velid b. Ukbe’den (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Cennetlik
    olan bazı insanlar, (dünyada kendilerine va’z ve nasihat eden) cehennemlik
    olmuş insanların yanına giderler ve onlara: ‘Ne yaptınız da
    cehenneme girdiniz? Vallahi biz, cennete sırf sizden öğrendiklerimizle
    girdik’ derler. Onlar da: ‘Biz söylerdik, ama dediklerimizi yapmazdık’ derler.”
    266
    264 Ahmed İbn Hanbel, Kitâbu’z-Zühd, c. 1, s. 76, Hds. 244; Abdullah İbnü’l-
    Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 206, Hds. 819; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 178,
    Hds. 2; İbn Ebî Dünya, İbn Hıbban ve Beyhakî’den
    265 Buhârî, Kitâbu Bed’i’l-Halk, B. 10, Hds. 76, Kitâbu’l-Fiten, B. 17, Hds. 46;
    Müslim, Kitâbu’z-Zühd ve’r-Rikak, B. 7, Hds. 51; Ahmed bin Hanbel, Müsned,
    c. 5, s. 205-207 ve 209
    266 el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 181, Hds. 7; Taberânî, Mu’cemu’l-Kebir’den; Şâtibî,
    el-Muvâfakat -İslâmî İlimler Metodolojisi-, çev. Dr. Mehmet Erdoğan,
    İst.1990, c. 1, s. 53 (Ebû Hüreyre’den; Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-
    Zühd, s. 27, Hbr. 64 -İmam eş-Şa’bî’nin beyanı olarak-)
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 86 -
    Cündüb b. Abdullah el-Ezdî (r.a.)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle
    buyurdu: “İnsanlara hayrı öğretip de kendisini unutan âlimin durumu,
    insanları aydınlatıp da kendisini yakan kandilin durumuna benzer.” 267
    Ebû Hüreyre’den (r.a.); Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
    “Kıyâmet günü, insanlardan azâbı en şiddetli olan, ilmi kendisine fayda
    vermeyen âlimdir.”268 Mansur b. Zazan’dan (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.)
    şöyle buyurdu: “Cehennemde azab görenler, bazılarının pis kokusundan
    rahatsız olunca: ‘Kahrolasın! Ne yaptın ki, pis kokunla bizi rahatsız
    ediyorsun? Azâbımız bize yetmez mi?’ derler. O da: ‘Ben, âlimdim, fakat
    ilmimden faydalanmadım’ der.” 269
    Bildikleriyle amel etmeyen, ümmet-i merhûmenin derdiyle
    dertlenmeyen, tek vücud olan mü’minlerin arasında yerini alamayan,
    takvâ ve iyilikte müslümanlarla yarışa çıkamayan ilim sahibi
    kişiler, bildikleri ile dünyalığa yönelip dünyayı âhirete değiştikleri
    zaman bu hâle düşmektedirler... Önderimiz Rasûlullah (s.a.s.),
    hem onları, hem de ümmeti uyarmaktadır... Âlimlere, bildiklerini
    yanlış yerde kullanmasınlar, kendilerinin ve ümmetin kurtuluşu
    yolunda ilimleriyle çaba göstersinler diye tavsiyede bulunan
    Rasûlullah (s.a.s.) ümmete de yanlışlıkları, hatâları ve isyanları, elleriyle,
    dilleriyle, kalpleriyle düzeltmelerini emretmiştir... 270
    Her tavsiyesi, ümmetinin faydasına, iyiliğine bir emir olan
    Rasûlullah’ın (s.a.s.) iman ve ilim mektebinde yetişmiş olan
    ashâb-ı kiram (Allah cümlesinden râzı olsun,) âlimin sorumluluğunu
    hakkıyla kavramış ve ilmin gereğini yerine getirmeye en son
    imkânlarını kullanarak çaba göstermişlerdir...
    Ebû’d-Derdâ (r.a.) şöyle diyor: “Kıyâmet günü insanların Allah
    katında makamca en şerlisi, ilminden faydalanmayan âlimdir.”271
    Mâlik b. Dinar (rh.a.) anlatıyor: Ebû’d-Derdâ (r.a.) dedi ki: “Kimin
    ilmi artarsa, ağrısı (korkusu) artar.” Yine Ebû’d-Derdâ şöyle dedi:
    267 el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 184, Hds. 13; Taberânî, Mu’cemu’l-Kebir’de isnâdı,
    “Hasen”dir der; Aynı eser, c. 1, s. 183, Hds.11; Bezzar’dan Ebû Berze, r.a.)’ın
    rivâyetiyle; İmam Suyûtî, a.g.e., c. 3, s. 295, Hds. 3467 -8134-; Ayrıca c. 1, s.
    220, Hds. 417 -761-; İbn Kanî’nin Mu’cemi’nden; İmam er-Rûdânî, a.g.e., c.
    1, s. 61, Hds. 262; Ahmed İbn Hanbel, Kitâbu’z-Zühd, c. 2, s. 296, Hbr. 1122
    -Basra ulemâsından Cundeb’in sözü olarak-
    268 Taberânî, Mu’cemu’s-Sağîr, c. 1, s. 479, Hds. 357; el-Munzirî, a.g.e., c. 1,
    s. 184, Hds. 15, Beyhakî’den; Kuzâî, Şihâbu’l-Ahbâr Tercümesi, s. 210,
    Hds. 708; İmam Suyûtî, a.g.e., c. 1, s. 297, Hds. 606 -1053-, İbn Adiyy, el-
    Kâmil’den
    269 el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 187, Hds. 21, Ahmed bin Hanbel ve Beyhakî’den
    270 Bk. Müslim, Kitâbu’l-İman, B. 20, Hds. 78; Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B. 10, Hds.
    2263; Ebû Dâvud, Kitâbu’l-Melâhim, B. 17, Hds. 4340
    271 Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 23, Hbr. 40; Dârimî, Mukaddime,
    B. 27, Hbr. 268
    BEL’AM
    - 87 -
    “Bana (hesab gününde): ‘Ne bildin?’ denilmesinden dolayı nefsime
    karşı endişe etmiyorum. Fakat bana: ‘Ne amel ettin?’ denilmesinden
    endişe ediyorum. 272
    Muaz İbn Cebel (r.a.) şöyle diyor: “İstediğiniz kadar biliniz! Allah
    Teâlâ, (bildiğinizi) yapıncaya kadar, ilim karşılığında asla size
    ecir vermeyecektir.”273 Emîru’l-mü’minin İmam Ömer b. el-Hattab
    (r.a.) şu nasihatta bulunmuştur: “Üç şey için ilim öğrenme ve üç
    şey için de ilmi terk etme! Mücâdele, övünmek ve riya için ilim öğrenme!
    Öğrenmekten utanarak, veya lüzumu yok ya da bilmesem
    de olur, demek sûretiyle de ilmi terk etme!..” 274
    İşgal edilmiş İslâm topraklarında egemen tağutî güçlere karşı
    mazlum ve mustaz’af müslümanların yanında yerini almadıkça
    hiçbir ilim ehli sorumluluktan kurtulamaz!.. Bu dünyada onlar
    için bir zillet ve âhirette ise, Allah’ın azâbı vardır!... Onlar, ilimleriyle
    ümmet potasında bulunmalı ve üzerlerine düşen vazifelerini
    hakkıyla yerine getirmelidirler... Bunu yapmayacak olurlarsa,
    onların ilimlerinin kendilerine ve diğer insanlara hiçbir faydası
    olmayacağı gibi, felâkete götüren zararlı olur... Onların ilimleri,
    İmam Ömer (r.a.)’ın beyan ettiği gibi yalnızca mücâdele, övünmek
    ve riya için elde edilmiş ilim hâline gelir... Bu yanlışlığın maddî ve
    manevî sorumluluğu çok ağırdır...
    Ebû Hüreyre’nin (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyurur Rasûlullah
    (s.a.s.): “Kıyâmet gününde insanların üzerine ilk hüküm verilecek olanı,
    şehid düşen bir adamdır... Bir de ilmi öğrenip öğreten ve Kur’ân’ı okuyan
    bir adamdır. Bu da, getirilerek (Allah) kendisine nimetlerini tarif edecek,
    o da onları tanıyacaktır. ‘Bunlar hakkında ne yaptın?’ diye soracak. O
    adam: ‘İlmi öğrendim ve öğrettim. Senin rızân için Kur’ân’ı da okudum’
    diyecek. Hak Teâlâ: ‘Yalan söyledin! Lâkin sen, ilmi, âlim desinler diye
    öğrendin. Kur’ân’ı da ‘O, kaarîdir’ denilsin diye okudun. Gerçekten denildi
    de’ buyuracak. Sonra onun hakkında emir verecek ve yüzü üstü
    sürüklenecek, nihayet cehenneme atılacaktır.” 275
    272 Dârimî, Mukaddime, B. 27, Hbr. 269; Abdulah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-
    Zühd, s. 23, Hbr. 39; Ahmed İbn Hanbel, Kitâbu’z-Zühd, c. 1, s. 199, Hbr.
    730; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 182, Hbr. 9, Beyhakî’den
    273 Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitabü’z-Zühd, s. 27, Hbr. 62; Ahmed İbn Hanbel,
    Kitâbu’z-Zühd, c. 1, s. 265, Hbr. 1009; Ebû Nuaym el-Isfahânî, a.g.e., c.
    1, s. 385
    274 Gazâlî, a.g.e., c. 3, s. 266
    275 Müslim, Kitâbu’l-İmâre, B. 43, Hds. 152; Tirmizî, Kitâbu’z-Zühd, B. 35, Hds.
    2489; Nesâî, Kitâbu’l-Cihad, B. 22, Hds. 3123; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c.
    2, s. 322; el-Munzirî, a.g.e., c. 1, s. 63, Hds. 1, İbn Hıbban’dan s. 66, Hds. 2; İbn
    Huzeyme, Sahih’inden; İmam Buhârî, Halku Ef’ali’l-İbâd -Hadis-i Şerifler Işığında
    İlâhî Kelâmın Müdafaası-, çev. Yusuf Özbek, İst. 1992, s. 104, Hds. 335
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 88 -
    İlmiyle amel etmeyip sahib olduğu ilimle dünya malı ve menfaatını
    tercih ederek zulmün, fısk ve fucurun yapılmasına katkıda
    bulunan ilim sahibleri için şöyle buyuruyor Rabbimiz Allah:
    “Onlara, kendisine ayetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini anlat. O,
    bundan sıyrılıp uzaklaşmış, şeytan, onu peşine takmıştı. O da sonunda
    azgınlardan olmuştu.
    Eğer Biz dileseydik, onu, bundan yükseltirdik. Ama o, yere meyletti
    (veya yere saplandı), hevasına uydu. Onun durumu, üstüne
    varsan dilini sarkıtıp soluyan, kendi başına bıraksan dilini sarkıtıp
    soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte ayetlerimizi yalanlayan
    topluluğun durumu böyledir. Artık gerçek haberi onlara aktar ki,
    düşünsünler.
    Ayetlerimizi yalanlayanlar ve yalnızca kendi nefislerine zulmedenlerin
    örneği ne kötüdür.
    Allah kime hidayet verirse o, artık hidayeti bulmuştur. Kimi şaşırtıp
    saptırırsa, artık onlar da hüsrana uğrayanlardır.” 276
    İmam İbn Kesir bu âyetlerin tefsirinde şöyle der: “Allah Teâlâ
    şöyle buyuruyor: Âyetlerimizi yalanlayan kavmin misali ne kötüdür.
    Yiyecek ve şehvetini giderecek şeyleri elde etmekten başka
    bir düşüncesi olmayan köpeklere benzetilmiş olmaları, onlar için
    ne kadar kötüdür. İşte kim ilim ve hidayet sahasından çıkar, nefsinin
    arzusuna yönelir ve şehvetlerine tabi olursa, o köpeğe benzer.
    Onun hâli ne kadar kötüdür.” 277
    Rabbimiz Allah, bildiğiyle amel etmeyen ve ilmini yanlış yerlere
    kullanıp zararlı olan ilim adamları hakkında şöyle buyuruyor:
    “Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu (içindeki derin anlamları, hikmet
    ve hükümleriyle gereği gibi) yüklenmemiş olanların durumu, koskoca
    kitab yükü taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini yalanlayan
    kavmin durumu ne kötüdür. Allah, zâlim bir kavmi hidâyete
    erdirmez.” 278
    İmam Fahruddin er-Râzî (rh.a.), bu âyetin tefsirinde şöyle demiştir:
    “Yahûdîler, Tevrat’takilerle, yani Hz. Muhammed’e (s.a.s.)
    iman etmeleri gerektiğini bildiren hükümlerden istifâde etmeyince,
    ilmî kitabları taşıyan ama o kitablarda ne var-ne yok bilmeyen
    eşeğe benzetilmişlerdir. Me’ânî âlimleri şöyle demişlerdir: Bu
    benzetme, Kur’ân’ın mânâsını anlayıp da onunla amel etmeyen
    276 7/A’râf, 175-178
    277 İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, c. 7, s. 3167
    278 62/Cum’a, 5
    BEL’AM
    - 89 -
    ve Kur’ân’dan, ona ihtiyacı olmayanların yüz çevirişi gibi, yüz
    çeviren kimseler için yapılmıştır. İşte bundan ötürü, Meymûn b.
    Mihran: ‘Ey Kur’ân ehli Kur’ân sizin peşinize düşmezden (sizden
    hesab sormazdan) önce, Kur’ân’ın peşine düşün, ona tâbi olun!’
    demiş, sonra da bu âyeti okumuştur.” 279
    Önderimiz Rasûlullah (s.a.s.), zâlim, fâsık ve fâcir yöneticilerin
    kapılarına giden, onların emrine giren, ilimleriyle onların zulmüne
    destek olup fısk ve fucurlarına ortak olan ilim ehli kişilerin
    içine düştüğü kötü durumu şöyle beyan buyuruyor: İbn Abbas
    (r.anhuma)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Çölde oturan
    kimse(nin huyu) sertleşir. Av peşinde gezen gafilleşir. (Fâsık) sultan(ların
    kapısın)a giden fitneye düşer.” 280
    Peygamber’den (s.a.s.) (rivâyet edilen bu) müsedded hadisi
    bir de mânâ olarak Ebû Hüreyre’den (r.a.) (rivâyet olunmuştur.
    Ebû Hüreyre (r.a.) bu hadisi:“Kim (devamlı olarak zâlim) idareci ile
    düşer-kalkarsa, fitneye düşer.” (anlamına gelen lafızlarla) rivâyet etti.
    (Daha sonra bu rivâyetine şu mânâya gelen cümleyi de) ilâve etti:
    “Kul, (zâlim) sultana yaklaşmakla Allah’tan uzaklaşmaktan başka bir şey
    kazanmaz.” 281
    Bu hadisin şerhinde şu açıklamalar yapılmıştır: “Ulemânın
    zâlim ve fâsık idarecilerin kapılarına gidip, onlarla düşüp kalkmaları
    yasaklanmıştır. Çünkü zâlim sultanlar veya idareciler, zulümlerine
    devam ederlerken ulemânın onlarla düşüp kalkması, bu
    zulmü onların da tasvib etmesi anlamına gelir ki, bu durum, zâlim
    idarecilerin ve zulümlerinin halkın tümü tarafından benimsenip
    tasvib edilmesine sebep olur. Oysa ulemâ, hakkı ve adâleti koruyup
    yaşatmakla, halk da, hakkı ve hakikatı öğrenmek için onlara
    müracaat etmekle mükelleftir. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de:
    “(Allah), kendilerine kitab verilenlerden: ‘Onu, mutlaka insanlara açıklayacaksınız,
    gizlemeyeceksiniz’, diye söz almıştı.”282 buyurarak ulemâya,
    “Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline (mes’eleyi bilenlere) sorun.”283 buyurmak
    sûretiyle de ulemânın dışındaki halka bu mükellefiyetlerini
    bildirmiştir.
    Ebû Zerr Gifârî (r.a.), Hz. Seleme’ye şöyle demiştir: “Ey Seleme,
    (zâlim) sultanların kapısına gitme! Çünkü sen, onların
    279 Fahruddin er-Râzî, a.g.e, c. 21, s. 480
    280 Ebû Dâvud, Kitâbu’s-Sayd, B. 24-25, Hds. 2859; Neseî, Kitâbu’s-Sayd ve’z-
    Zebâih, B. 24, Hds. 4289; Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B. 59, Hds. 2357
    281 Ebû Dâvud, Kitâbu’s-Sayd, B. 24-25, Hbr. 2860
    282 3/Âl-i İmran, 187
    283 21/Enbiyâ, 7
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 90 -
    dünyalığından bir şey elde edemezsin. Fakat onlar senin, onların
    dünyalığından daha faziletli olan dinini alırlar.” 284
    Kâ’b b. Ucra’dan (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Dinleyin!
    Benden sonra (zâlim) idareciler çıkacağını işittiniz mi? Kim onlara
    yaklaşır, yalanlarını doğrular, zulümlerine yardımcı olursa, o kimse, benden
    değildir, ben de onunla değilim. (Âhirette de) Havz’ın başında yanıma
    gelemez. Kim onlara katılmaz, yalanlarını doğrulamaz, zulümlerine
    yardımcı olmazsa, o kimse, bendendir, ben de onunlayım. Havz’ın başında
    da yanıma uğrayacaktır.” 285
    Yegâne hayat nizamı İslâm, yeryüzündeki zulmün her türlüsünü
    kökten söküp kaldırmak ve onun yerine adâleti yerleştirmek
    için inzâl olmuştur... İslâm’ın hedefi budur!... İslâm Dini’nin hedefi
    zulmü ortadan kaldırmak ve zâlimi ıslah etmek iken, kendisini
    İslâm’a mal etmeye çalışan, müslüman olduğunu beyan eden ilim
    ehli, nasıl oluyor ki, zâlim egemenlerin ve ezici zulmün yanında
    yer olabilir?... Yer alanların, durumu ve hükmü nedir?... Ümmü
    Seleme’nin (r.anhâ) rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah (s.a.s.):
    “Sizin üzerinize birtakım emirler tayin edilecektir. Siz, onları bilip itiraz
    edeceksiniz. O hâlde her kim kerih görürse beraat etti, her kim itirazda
    bulunursa kurtuldu demektir. Lâkin kim rızâ gösterir de tâbi olursa (günaha
    girer ve cezâ görür).” Ashâb: “Ya Rasûlullah, onlarla savaşmayalım
    mı?” demişler. (Rasûlullah:) “Hayır, namaz kıldıkları müddetçe!”
    buyurmuş. 286
    Zâlimin her türlü zulmünü kerih görüp ona itiraz eden, eliyle,
    diliyle ve kalbiyle değiştirmeye çalışanlar kurtulurlar... Fakat kim
    ki, zâlimin zulmüne karşı çıkmaz, itiraz etmez ve onu değiştirmeye
    çaba harcamaz, aksine zâlime zulmünde yardımcı olursa, o
    kimse de zâlim gibidir, zulme ortaktır... İslâm, bu tip zâlimlere
    ortak olan, dolayısıyla zulüm işleyen kimseleri, kim ve ne olursa
    olsun reddeder... Özellikle bunlar, ilim ehli kişiler iseler, onları asla
    kabul etmez ve suçlarının çok daha korkunç, cezalarının çok daha
    ağır olduğunu beyan eder...
    Ebû Hüreyre’den (r.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
    “Cübbü’l-Hüzn (veya) Cübbü’l-Hazan’dan Allah’a sığınınız!”
    284 Ebû Davud Terceme ve Şerhi, Hzr. Necati Yeniel - Hüseyin Kayapınar, İst.
    1991, c.11, s. 38-39
    285 Nesâî, Kitâbu’l-Biat, B. 36, Hds. 4190; Tirmizî, Kitâbu’l-Fiten, B. 61, Hds.
    2360; Taberânî, Mu’cemu’s-Sağîr, c. 1, s. 398, Hds. 115; el-Munzirî, a.g.e., c.
    4, s. 451, Hds. 5, Ahmed bin Hanbel’den c. 4, s. 452, Hds. 6-7; Taberânî, İbn
    Hıbban, Ahmed bin Hanbel ve Ebû Ya’lâ’dan
    286 Müslim, Kitâbu’l-İmâre, B. 16, Hds. 63
    BEL’AM
    - 91 -
    Sahâbîler: ‘Yâ Rasûlallah, Cübbü’l-Hüzn (veya) Cübbü’l-Hazen
    nedir? diye sordular. Rasûlullah (s.a.s.), onlara cevaben: “Cehennemde
    öyle bir deredir ki, cehennem her gün dört yüz defa ondan
    (Allah’a) sığınır.” buyurdu. Sahâbîler: ‘Yâ Rasûlallah, kimler bu dereye
    girer?’ diye sordular. Rasûlullah (s.a.s.): “O dere, amelleri ile
    riyâkârlık eden Kur’ân okuyucuları için hazırlanmıştır. Allah’ın en çok
    öfkelendiği kurrâlardan (Kur’ân bilen âlimlerden) bir kısmı da,
    şüphesiz emirleri (yöneticileri) ziyâret eden kurrâlardır.” buyurdu.
    (Râvî) el-Muhâribî dedi ki: “Emirlerden maksat, zâlim olan
    emirlerdir. 287
    el-Hasanü’l-Basrî’den (rh.a.): Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
    “Bu ümmet, Kur’ân okuyanları emirlerine (idarecilerine) meyletmedikçe,
    sâlihleri, facirlerini ‘temizsiniz’ diyerek tezkiye etmedikçe, hayrı,
    yani iyi işleri bol olanları, şerri bol olanları batıl zanlara sevk etmedikçe,
    Allah’ın eli ve himayesi altındadırlar. Fakat bunları yaptıkları zaman Allah
    elini onlardan kaldırır ve onların üzerine zorba olanlarını musallat eder
    ve bunlar da onlara, azâbın en kötüsünü tattırırlar ve Allah da onlara,
    ihtiyaç ve fakirlik de vurur. Ve kalblerini korkuyla doldurur.” 288
    Muttakî ulemâ, halktan ve egemen yöneticilerden müstağnî
    olmalıdır... Eğer halka ve egemen yöneticilere maddî bir bağ ile
    bağlanacak olursa, onlara boyun büker, ihtiyaçlarından dolayı
    onların emirlerine girer... Bundan dolayı adâletli davranamaz!..
    Halkın ve egemen yöneticilerin arzularına göre hareket eder...
    Verdiği fetvâlar, halkın ve egemen yöneticilerin menfaatlarına
    aykırı olamaz... Halk facir, egemen yöneticiler de zâlim tağutlar
    oldukları bölgelerde, onlara muhtaç olup emirlerine giren ilim
    ehli olan kişiler, hatâ üstüne hatâ yapar, zilletin en aşağılık olanına
    düşerler...
    Şu apaçık bir hakikattir ki, ümmet içinde iki sınıf insanın düzelmesi,
    ümmetin düzelmesidir... Onların bozulması, ümmetin bozulup
    bozguna uğramasıdır... Bunlar: Umerâ ve ulemâdır... Yani
    egemen yöneticiler ve âlimler...289 Egemen yöneticiler ve âlimler,
    katıksız iman ehli ve sâlih amel işleyenler olduğu müddetçe ümmet,
    adâlet üzere olur, huzur ve saadet bulur... Eğer egemen yöneticiler,
    adâleti, ihsanı, vicdanı terk eder, İslâm’dan uzaklaşır ve
    Kur’ân’dan saparlarsa, o bölgenin âlimleri de onların memurları
    olur, zulümde onlara yardımcı olurlarsa, ümmet, bozguna uğrar...
    287 İbn Mâce, Mukaddime, B. 23, Hds. 256; Tirmizî, Kitâbu’z-Zühd, B. 36, Hds.
    2490
    288 Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 207, Hds. 821
    289 Bk. Gazâlî, a.g.e., c. 1, s. 20, Dipnot: 19
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 92 -
    Son yüz yıldan bu yana ümmet, bu korkunç felâketi yaşamaktadır...
    Bu felâket ve bu bozgunun bitmesi için, umerâ ve ulemânın
    tekrar İslâm’a dönmesi gerekir... Bütün gayr-ı İslâmî işlerden, yöntemlerden,
    ideolojilerden vazgeçip katkısız bir şekilde İslâm’a teslim
    olunca, zulüm, felâket ve bozgun biter...
    Bu konuda ilim ehline çok büyük görevler düşmektedir... Onlar,
    bir yanda halkı eğitip şuurlandırırken, diğer yanda zulüm
    eden zâlim yöneticilerin ıslahına çalışacaklardır... Zâlimlerin zulmünü
    gidermeye çalışacak, adâletin tekrar hâkim olması için çaba
    göstereceklerdir... Muvahhid ve muttakî âlimin ölümü, âlemin
    ölümü olduğu gibi, âlimin yanılması da insan kitlelerinin yanılması
    ve hatâ etmesi demektir...
    Ebû Hüreyre (r.a.)’ın rivâyetiyle Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
    “(Bir âlimin verdiği) yalnız fetvâ yüzünden hatâya düşen kişiye günah
    yoktur. Bütün vebal, yalnız fetvâ veren (âlim)in boynunadır.” 290
    Muaz b. Cebel (r.a.)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
    “Sizin için üç şeyden korkuyorum: Âlimin hatâsı (zellesi), münâfığın
    Kur’ân’ı âlet ederek mücâdeleye kalkışması, dDünya nimetlerinin
    size açılması.” 291
    Ziyad b. Hudayr (r.a.) anlatıyor: “Bana, Ömer (r.a.): ‘Biliyor
    musun İslâm’ı ne yıkar?’ diye sordu. ‘Hayır’ dedim. Şöyle açıkladı:
    Onu, âlimin hatâsı (sürçmesi), münâfığın Kur’ân vâsıtasıyla
    mücâdelesi, saptırıcı önderlerin hükmü!” 292
    İmam Ömer (r.a.), Temimü’d-Dârî’ye (r.a.) gelip: “Âlimin
    kayması nedir?” diye sordu. O da, şu cevabı verdi: “Âlim, insanlarla
    birlikte kayar. Fakat insanlar da ona tutunurlar. Âlimin, o
    hatâsından dönüp tevbe etmesi mümkündür. Fakat insanlar, o
    yanlış harekete tutunmaya devam ederler.” 293 Emirü’l-mü’minin
    İmam Ali (r.a.) şöyle der: “Hikmet sahibi kişilerin sözleri doğruysa
    devâdır, yanlışsa hastalık. İlim ikidir: Yaratılıştan olan, duyup
    bellenen. Duyulup bellenen bilgi, yaratılışta bilgi kabiliyeti yoksa
    fayda vermez.” 294
    290 İbn Mâce, Mukaddime, B. 8, Hds. 53; Ebû Dâvud, Kitâbu’l-İlm, B. 8, Hds.
    3657; Dârimî, Mukaddime, B. 20, Hds. 161-162
    291 Taberânî, Mu’cemus-Sağîr, c. 2, s. 395, Hds. 690; Kuzâî, a.g.e., s. 211, Hds.
    712
    292 Dârimî, Mukaddime, B. 23, Hbr. 220; Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-
    Zühd, s. 327, Hbr. 1475
    293 Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 321, Hbr. 1449
    294 İmam Ali, Nehcü’l-Belâğa, s. 417
    BEL’AM
    - 93 -
    Sorumluluğunun ve vazifesinin farkında olan âlim, çağındaki
    her mes’ele ile ilgilenir, kendisindeki İslâmî ilimlerle çağın ilimlerini
    ve teknolojisini birleştirmeye gayret eder... Sorumlu muttakî
    âlim, çağının insanlarını ilgilendiren her türlü ilimle ve problemlerle
    ilgilenir, bu konularda problemlere çözümler üretir... Siyasetten
    ekonomiye, eğitimden hukuka ve sanayiden teknolojiye
    bütün sosyal ve insanî mes’eleler muttakî âlimlerin mes’eleleridir.
    Onların ilgi alanlarına girmeyen hiçbir hayatî ve insanî mes’ele
    yoktur... Muvahhid ulemâ, bütün bu hayatî ve insanî mes’eleleri
    yaratılış gayesi doğrultusunda, İslâmî ölçülerle ele alır ve en doğrusunu
    ortaya koyarak adâletin sağlanmasına çaba gösterirler...
    Rabbimiz Allah şöyle buyurur: “De ki: ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler
    bir olur mu? Şübhesiz, temiz akıl sahibleri öğüt alıp düşünürler.”295;
    “Peki, sana Rabbinden indirilenin gerçekten hak olduğunu bilen kişi, o
    görmeyen (âmâ) gibi midir? Ancak temiz akıl sahipbleri öğüt alıp
    düşünebilirler. Onlar, Allah’ın ahdini yerine getirirler ve verdikleri
    kesin sözü (misakı) bozmazlar.” 296
    Peygamberlerin gerçek varisleri olan muttakî âlimler, peygamberlerin
    yolundan giderek içinde bulundukları toplumlarda
    hidayet rehberi olurlar... Hakka davet ettikleri toplumlara, varisleri
    olduğu peygamberler gibi seslenir ve onları hakikatı beyan
    ederler: “Ey kavmim, ben sizden, buna karşılık, bir mal istemiyorum.
    Benim ecrim, yalnızca Allah’a aiddir.” 297; “De ki: ‘Ey kavmim, görüşünüz
    nedir söyler misiniz? Ya ben, Rabbimden apaçık bir belge üzerinde isem
    ve O da beni kendisinden güzel bir rızık ile rızıklandırmışsa? Ben, size
    yasakladığım şeylere (kendim sahiblenmek sûretiyle) size aykırı düşmek
    istemiyorum. Benim istediğim, gücüm oranında yalnızca ıslah etmektir.
    Benim başarım, ancak Allah iledir. O’na tevekkül ettim ve O’na içten
    yönelip dönerim.” 298
    Sorumluluğun şuurunda olan ve vazifesini gereği gibi yapmaya
    son imkanına kadar çaba gösteren muttakî âlimler, bu şekilde
    davranırken, ilme ihânet edip ilimlerini dünya menfaatı karşılığında
    satan ve Allah’ın apaçık ayetlerini gizleyenlerin durumu
    nedir?.. Allah’ın ayetlerinde bu ilim hainlerinin durumu şu şekilde
    beyan olunmuştur: Rabbimiz Allah şöyle buyuruyor: “Gerçekten
    apaçık belgelerden indirdiklerimizi ve insanlar için kitabta açıkladığımız
    hidayeti gizlemekte olanlar, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de
    (bütün) lânet ediciler. Ancak tevbe edenler, (kendilerini ve başkalarını)
    295 39/Zümer, 9
    296 13/Ra’d, 19-20
    297 11/Hûd, 29
    298 11/Hûd, 88
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 94 -
    düzeltenler ve (indirileni) açıklayanlar(a gelince) artık onların tevbelerini
    kabul ederim. Ben, tevbeleri kabul edenim, esirgeyenim.”299; “Allah’ın
    indirdiği kitabtan bir şeyi gözardı edip saklayanlar ve onunla değeri az
    (bir şeyi) satın alanlar, onların yedikleri karınlarında ateşten başkası değildir.
    Allah, kıyâmet günü onlarla konuşmaz ve onlar için acı bir azap
    vardır. Onlar, hidâyete karşılık sapıklığı, bağışlanmaya karşılık azâbı satın
    almışlardır. Ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar. Bu, Allah’ın kitabı şübhesiz
    hak olarak indirmesindendir. Kitab konusunda anlaşmazlığa düşenler
    ise, uzak bir ayrılık içindedirler.”300; “Hani kendilerine kitab verilenlerden:
    ‘Onu, mutlaka insanlara açıklayacaksınız ve onu, gizlemeyeceksiniz’ diye
    kesin söz almıştı. Fakat onlar, bunu, arkalarına attılar ve ona karşı az bir
    değeri satın aldılar. O aldıkları şey, ne kötüdür.” 301
    İmam Kurtubî (rh.a.) tefsirinde, Bakara Sûresinin 174. âyetini
    tefsir ederken şöyle der: Bu ayet-i kerime her ne kadar yahudî
    âlimleri hakkında ise de, elde edeceği dünyalık sebebiyle kendi
    isteğiyle hakkı gizleyen müslümanları da kapsamına alır.302 İmam
    Taberî diyor ki: Âyet, her ne kadar bu özel kişilere işaret etmekte
    ise de hükmü, Allah’ın insanlara açıklamasını farz kıldığı bilgileri
    saklayan herkesi içine almaktadır. İslâm Dini, Allah’ın insanlara
    gönderdiği bilgileri onlardan gizlemeyi yasaklamış ve bunu yapanların
    lânetleneceklerini beyan etmiştir. 303
    İbn Kesir (rh.a.) Âl-i İmrân Sûresi’nin 187. âyet-i kerimesini
    tefsir ederken şunları kaydediyor: “Bu ifâde, Ehl-i Kitab’ı azarlama
    ve tehdiddir. O Ehl-i Kitab ki, Allah Teâlâ, peygamberlerinin
    dilinden Muhammed’e (s.a.s.) iman edeceklerine, insanlar arasında
    O’nun adını anıp yücelteceklerine ve Peygamber olarak Allah
    Teâlâ kendisini gönderdiğinde O’na uyacaklarına dair söz almıştı.
    Onlar ise, bunu gizlediler, basit dünyevî bir haz, alçak ve boş bir
    karşılık ile O’nun dünya ve âhirette va’d etmiş olduğu hayra karşı
    çıktılar. Verdikleri söz ve biat ne kötü oldu. Bu âyette aynı zamanda
    bilginler uyarılmakta ve Ehl-i Kitab’ın gittiği yoldan giderek,
    onların başlarına gelen akibetin kendi başlarına gelmesinden ve
    bu sebeble insanların onların yoluna girmesinden sakındırılmaktadır.
    Âlimlere düşen sahib oldukları, faydalı ve salip amellere ileten
    ilmi, etraflarında bulunanlara bolca vermeleri ve bilgilerini
    saklamamalarıdır.” 304
    299 2/Bakara, 159-160
    300 2/Bakara, 174-176
    301 3/Âl-i İmrân, 187
    302 Kurtubî, a.g.e., c. 2, s. 479
    303 Ebû Câfer Muhammed bin Cerir et-Taberî, a.g.e., c. 1, s. 384; Ayrıca bk.
    Fahruddin er-Râzî, a.g.e., c. 4, s. 109
    304 İbn Kesir, a.g.e., c. 4, s. 1502-1503
    BEL’AM
    - 95 -
    İlmi gizleyip halka anlatmayanlar veya İslâm topraklarını işgal
    eden müstevli egemen tağutların emriyle ve onların zâlim yönetimlerine
    zarar vermeyecek şekliyle ilmi yorumlayarak halka açıklayıp
    onları yanıltanlar, ayet-i kerimelerde böyle anlatılmıştır...
    Önderimiz Rasûlullah da (s.a.s.), ilmî hakikatları, dünya menfaatı
    karşılığında saklayanların kıyâmetteki azablarının çetin olacağını
    beyan buyurmuştur...
    Ebû Hüreyre (r.a.)’dan: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdular:
    “Hıfz ettiği bir ilim kendisine sorulup da onu gizleyen bir adam, kıyâmet
    günü ateşten bir gem onun ağzına vurulmuş olduğu hâlde (mahşere)
    getirilir.” 305
    Eyyüb (rh.a.) anlatıyor: el-Kasım (b. Muhammed b. Ebû Bekr)’e
    (bir şey) sorulduğunu işitmiştim (de) o, şöyle cevab vermişti: “Vallahi
    biz, sorduğunuz her şeyi bilmiyoruz. Bilseydik ne (bunu) sizden
    saklardık, ne de (bunu) sizden saklamamız bize helâl olurdu.” 306
    İman ve vicdan sahibi olan ilim sahibi bir kişi, ilmini saklayamaz!..
    İlmiyle, hem kendi amel eder, hem de diğer insanların ondan
    faydalanmasını ister... Her şeye rağmen ilmini yayan ve toplumun
    rehberliğinde bulunan âlimler çağlar boyu var olmuş ve var
    olmaya devam edecektir de!... Her ne kadar ilme ihânet edenler
    olmuşsa da, ilme sadakat gösterenler de azınlık da değildirler...
    Onlar, birer hazine olan ilimlerini, Allah yolunda her muhtaç olana
    sarf etmişlerdir...
    Ebû Hüreyre (r.a.)’ın rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah
    (s.a.s.): “Kendisinden istifâde edilmeyen bir ilmin misali, kendisinden Allah
    yolunda harcama yapılmayan bir hazinenin misali gibidir.” 307
    Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyurur: “Altını ve gümüşü biriktirip
    de Allah yolunda harcamayanlar... Onlara, acı bir azâbı müjdele.” 308
    “Kendilerine kitab verdiklerimiz, O’nu (Peygamberi) çocuklarını tanır
    gibi tanırlar. Buna rağmen içlerinden bir bölümü bildikleri hâlde mutlaka
    gerçeği gizlerler.” 309
    305 İbn Mâce, Mukaddime, B. 24, Hds. 261; Tirmizî, Kitâbu’l-İlm, B. 3, Hds. 2787;
    Ebû Dâvud, Kitâbu’l-İlm, B. 9, Hds. 3658; Taberânî, Mu’cemu’s-Sağîr, c. 1, s.
    169, Hds. 105; Zubeyr İbn Harb, Kitâbu’l-İlm, s. 182, Hds. 142; el-Munzirî,
    a.g.e., c. 1, s. 172-173, Hds. 1-4, İbn Hıbban, Beyhakî ve Hakim’den
    306 Dârimî, Mukaddime, B. 17, Hbr. 113; Zubeyr İbn Harb, Kitâbu’l-İlm, s. 182,
    Hbr. 139
    307 Dârimî, Mukaddime, B. 46, Hds. 562; İbn Hacer el-Askalânî, Metâlibu Âliye,
    c. 3, s. 63, Hds. 3026; Ayrıca bk. Ahmed bin Hanbel, Müsned, c. 2, s. 499
    308 9/Tevbe, 34
    309 2/Bakara, 146
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 96 -
    “Onlar cimrilikte bulunurlar, insanlara da cimriliği emreder(önerir)
    ler ve Allah’ın, fazlından kendilerine verdiğini gizli tutarlar. Biz, o
    kâfirlere aşağılatıcı bir azab hazırlamışızdır.” 310
    Yezid b. Ebi Habib (r.a.) şöyle anlatır: Âlim ve fakîh bir kimsenin
    imtihanı, kendisinin yerine konuşacak biri olduğu hâlde,
    dinlemekten daha çok konuşmanın ona hoş gelmesidir. Çünkü
    dinlemekte, selâmet ve ilimce artma vardır. Kulak veren, zaten
    konuşmanın ortağıdır. Konuşmakta ise, Allah’ın koruması müstesna
    şaşırmak, zînetlenmek, fazlalaştırmak veya eksiltmek vardır.
    Bu âlimlerin bir kısmı, insanların bir kısmını, “şerefleri ve ileri gelmeleri
    sebebiyle” kendisiyle konuşmaya daha çok hak sahibi sayar
    da, miskinleri hakir görür, onları ilme layık görmez. Âlimlerden,
    ilmini saklayan ve öğretmeyi kayıp görenler de vardır. İlmin, ancak
    kendisinde bulunmasını arzu eder. Onlardan bir kısmı, ilimde
    sultan gibi davranır ve bir sözünün reddolunmasına kızar. Onlardan
    bir kısmı, kendini fetvâ makamına tayin eder de şayet ona,
    bilmediği bir mes’ele getirilirse, “bilmiyorum” demekten utanır,
    atar ve böylece lüzumsuz külfete girenlerden yazılır. Onlardan bir
    kısmı, her işittiğini rivâyet eder. O kadar ki, sözünün desteklenmesi
    için yahudî ve hristiyanların sözlerini rivâyet ederler. 311
    Yezid b. Ebi Habib’in (r.a.) bu beyanları, ilme ihânet eden ilim
    ehlini çok güzel bir şekilde açıklamaktadır!..
    Rabbimiz Allah’ın: “Kulları içinde ise, Allah’dan ancak âlim olanlar
    içleri titreyerek korkar.”312 diye vasıflandırdığı muttakî âlimlerden
    sunulan birkaç örnekte görüldüğü gibi, yalnızca Allah’dan korkan
    âlimler, topluma hidayet rehberleri olabilirler... Onlar, hakikatları
    apaçık izah edebilirler... Onlar, Allah’dan başkasından korkmadan,
    gerek egemen yöneticilerde, gerekse yönetilen halk kitlelerindeki
    noksanlıkları görür, teşhisini kor ve tedâvi yöntemlerini beyan
    ederler...
    Şehid imamımız İmam Ebû Hanife (rh.a.) korkunun psikolojik
    ve sosyolojik yönlerini şöyle beyan eder, “el-Âlim ve’l-Müteallim”
    adlı eserinde: “Talebe: “Ne kadar güzel söylediniz. Fakat acaba
    bir şeyden korkan yahut bir şeyden menfaat uman kimse, kâfir
    olur mu?” Âlim (rh.a.): “Bir insanın korkması ve umması, iki değişik
    durumda bulunur. Bir kimseden uman yahut korkan kimse,
    onun Allah’ın izni olmadan kendisine zarar veya fayda vermeye
    muktedir olduğu görüşünde ise, kâfir olur. Diğer durumda ise, bir
    310 4/Nisâ, 37
    311 Abdullah İbnü’l-Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, s. 24, Hbr. 48
    312 35/Fâtır, 28
    BEL’AM
    - 97 -
    kimse, hayrı Allah’tan umduğu yahut Allah’ın kendisini başkalarının
    eline düşürmek, veya bir şeyi sebep kılmakla vereceği belâdan
    endişe ettiği için başkasından korkar veya umarsa bu kimse, kâfir
    olmaz. Çünkü baba, evlâdının kendisine faydalı olmasını, kişi hayvanının
    kendisini taşımasını, komşusunun kendisine iyilik etmesini,
    devlet başkanının kendisini korumasını umar. Bu durumda
    kâfirlik bahis konusu olmaz. Çünkü umduğunu Allah’tan ummaktadır.
    Kendisini, evlâdından ve komşusundan faydalandırmasını,
    içtiği ilaç vesilesiyle şifâ ihsan etmesini Allah’tan ümit eden kimse
    kâfir olmaz.
    İnsan bazen şerrden korkar. Allah’ın kendisini kötü şeylerle
    mübtelâ kılmasından korkarak kaçar. Meselâ, Allah’ın Rasul seçtiği
    ve kelâmı ile mümtaz kıldığı Hz. Mûsâ (a.s.), Allah ile arasında
    hiçbir elçi olmadan: “Beni, öldürmelerinden korkarım.”313 demişti.
    Peygamber Efendimiz (s.a.s.), (hicret esnâsında) mağaraya saklanmıştı.
    Bu durumda, onlar için küfür, kat’iyyen bahis mevzuu olamaz.
    Kezâ insan, yırtıcı hayvanlardan, yılan yahut akrepten veya
    evinin yıkılması, sel âfeti ve zarar verecek yiyecek ya da içeceklerden
    korkar. Bütün bu durumlarda insana küfür veya şüphe hâli
    değil, ancak korkmak ârız olmuş olur.
    Talebe: “Şüphesiz bildiklerimizi söylediniz. Fakat bu
    mahlûklardan, Allah’tan korktuğundan daha çok korkan
    mü’minin durumu nedir? Bunu açıklayın.” Âlim (rh.a.): “Mü’minin,
    Allah’tan daha çok korktuğu hiçbir varlık yoktur. Zirâ mü’min
    şiddetli bir şekilde hastalandığı yahut Allah’tan gelen kötü bir
    musîbete uğradığı zaman bile gizli veya açık olarak: ‘Yâ Rabbi, ne
    kötü yaptın!’ demez. Bunu, içinden de söylemez. Buna mukabil
    Allah’ı daha çok zikreder. Eğer bu musîbetin yüzde biri, dünya
    hükümdarlarından birisinden gelmiş olsa idi, o kimse, güvendiği
    kimselere hükümdarın duymadığı yerde onun zulmünü, kalbi ve
    lisanı ile ifâdeden çekinmezdi. Hâlbuki mü’min, gizli, âşikâr, sıcak,
    soğuk her yerde Allah’ın emrini gözetir. Dünya hükümdarlarının
    emirleri ise, gizli, açık, isteyerek, ya da istemeyerek her hâl ve
    kârda gözetilmez. Meselâ, bazen mü’minin soğuk bir gecede yıkanması
    gerekir. Hoşuna gitmese de uykusundan uyanır, Allah’tan
    başkasının bilmediği bir durum için ve sırf Allah’tan korktuğu için
    gusleder. Kezâ, şiddetli sıcakta, susuzluktan yanıp kavrulduğu
    hâlde orucunu tutar. Yanında kimse bulunmadığı hâlde Allah’ın
    emrini gözetir, sabreder. Allah’tan korktuğu için feryad etmez.
    Buna mukabil bir kimse, bir hükümdarın huzurunda bulunduğu
    müddetçe ondan korkar, fakat uzaklaşınca korkmaz. Bütün
    313 28/Kasas, 33
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 98 -
    bunlardan anlıyoruz ki, mü’minin, Allah’tan daha çok korktuğu
    hiçbir varlık yoktur.” 314
    Enes b. Malik’in (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah
    (s.a.s.): “Âlim, ilmiyle Allah rızâsını aradığında her şey kendisinden saygıyla
    karışık bir korku duyar. Fakat ilmiyle mal yığmak istediğinde kendisi,
    her şeyden korkar.” 315
    Muttakî ve muvahhid İslâm ulemâsı, tarih boyunca icrâ ettiği
    ve ümmet için başarılı olduğu asil vazifesini, bugünde yerine getirmekle
    mükelleftir... Dünyanın neresinde olursa olsun, sorumlu
    muttakî âlimler, mutlaka hep beraber Allah’ın ipi olan Kur’ân’a
    sarılarak, Sünnet üzere yaşamaları ve bir araya gelip, bir bilek bir
    yürek olarak ümmetin velâyet hakkı gereği “Ehl-i Hâl ve’l-Akd”i
    oluşturmaları gerekir... Yetkili muttakî âlimlerden meydana gelen
    ümmetin “Ehl-i Hâl ve’l-Akd”i “önderliği” gündeme getirerek,
    koparılmış olan başı, çırpınan başsız gövdeyle birleştirecektir...
    Böylece, bir vücudun organları olarak, Rasûlullah (s.a.s.) tarafından
    tarif edilen muvahhid mü’minlerin her biri, ümmet vücudundaki
    aslî yerini almış olacaktır...
    Abdullah b. Amr’ın (r.a.) rivâyetiyle şöyle buyuruyor Rasûlullah
    (s.a.s.): “Müslümanlar, kendilerinin dışındaki kimselere karşı bir el (tek
    yumruk hükmünde)dirler.” 316
    Ümmetin velâyetini ehline teslim edecek ve hidâyet önderleri
    konumunda olan muttakî ulemâ, İslâmî ilimlerini çağın sosyal ve
    fen ilimleriyle birleştirip teknoloji ile barışık bir hayatı gündeme
    getirmeleri gerekir... Hayatî her konuda ilerinin ilerisinde birer
    önder olan muvahhid âlimler, bulundukları toplumlarda her yönleriyle
    örnek şahsiyetler olup her biri birer hidâyet rehberleridir...
    Allah’ın izni ve yardımıyla ulemânın tevhid ve sâlih amel üzere
    insanlara önder olmaları, karanlığa gömülmüş çağı aydınlatacak
    ve câhiliyyenin insan fıtratına aykırı bütün değerlerinden insanları
    kurtaracaktır!... Kalplerdeki, beyinlerdeki ve yaşanan hayattaki
    bütün câhilî değerler yerlerini, insan fıtratına uygun fıtrat dini
    olan İslâmî değerlere bırakacaktır... İslâmî değerler, hayata egemen
    olacak ve insanlık İslâm’ın aydınlığında, Kur’ân ve Sünnet
    rehberliğinde huzur, barış ve saâdete kavuşacaktır...
    314 İmam-ı Âzam’ın Beş Eseri, çev. Mustafa Öz, İst. 1981, s. 36-38
    315 Suyûtî, a.g.e., c. 3, s. 8, Hds. 2739 -5667-; Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs’den. Hadis,
    zâiftir. Geniş bilgi için bkz. Münâvî, Feyzu’l-Kadir, c. 4, s. 371, Hds. 5657
    316 Ebû Dâvud, Kitâbu’l-Cihad, B. 147, Hds. 2751; İbn Mâce, Kitâbu’d-Diyet, B.
    31, Hds. 2683; Neseî, Kitabu’l-Kasâme, B. 8, Hds. 4707-4708; Kuzâî, a.g.e., s.
    59, Hds. 118
    BEL’AM
    - 99 -
    Yaşadıkları çağda ve toplumda, toplumsal önderlik vazifesini
    yüklenmiş olan şuurlu ulemâ, çağından sorumlu olduğu idrâkiyle
    hareket edip, her şeye ve herkese karşı görevlerini hakkıyla yerine
    getirmeye çalışmalıdır... Görevin şuurlu ve hakkıyla yapılması,
    özlenen, arzulanan ve beklenen hayırlı sonucu verecektir. Çağın
    ve ümmetin problemlerini, İslâmî ölçülerde çözmeye ve hayırlı bir
    sonuca bağlamaya ehil (Ehl-i Hâl ve’l Akd) olan muttakî ulemânın,
    mü’min müslümanlara önder olup her türlü krizden kurtulmaya
    ve kurtarmaya çalışması gerekir... Ümmetin velâyeti, tabii olarak
    muttakî ulemâ’ya aittir... Üstlendikleri velâyet hakkını gereği gibi
    yerine getirmeleri ve önderlik konusunu asla ihmal etmemeleri
    lâzımdır... Dünya barışının ve insanlık huzurunun şartı budur!.. 317
    Tefsirlerden İktibaslar
    Mevdûdi der ki:
    “Onlara kendisine âyetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini anlat. O,
    bundan sıyrılıp-uzaklaşmış, şeytan da onu peşine takmıştı. O da sonunda
    azgınlardan oluvermişti.
    “Eğer biz dileseydik, onu bununla yükseltirdik. Ama o yere meyletti
    (veya yere saplandı), hevâsına uydu. Onun durumu üstüne varsan da
    dilini sarkıtıp soluyan, kendi başına bıraksan da dilini sarkıtıp soluyan
    köpeğin durumu gibidir. İşte âyetlerimizi yalanlayan topluluğun durumu
    böyledir. Artık gerçek olan haberi onlara aktar. Umulur ki düşünürler.” 318
    “Onlara kendisine âyetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini anlat..”:
    Âyet metninin ifadesine göre, âyette geçen kişi misal olsun diye
    uydurulmuş hayali bir şahsiyet değil, aksine gerçekten yaşamış birisidir.
    Allah ve Rasûlü, o kimsenin ismini anmadılar, zira olayın
    aktarılmasından umulan gaye isim zikredilmeden de gerçekleşmektedir.
    Böylece, adını zikrederek ona lüzumsuz bir şöhret sağlamaktan
    kaçınmak için, o kimsenin adı gizlenmiştir. Gerek Kur’an
    ve gerekse hadis-i şeriflerde genellikle nezih ifade üslubuna sık sık
    rastlanmaktadır. Bundan dolayı Kur’an ve Sünnet, ibret alınması
    için, kötü bir örnek olarak naklettikleri şahsın ismini zikretmemişlerdir.
    Mamafih, yine de bazı müfessirler, eski zamanlarda veya Hz.
    Peygamber (s.a.s.) devrine ait bazı hususî isimler zikretmişlerdir.
    Mesela bazıları, Baura’nın oğlu Bel’am’ın ismini, diğer bir kısmı
    da Ümeyye bin Essalt ve Seyf ibn er-Rahib’in ismini zikrederler.
    Fakat gerçek şu ki, Kur’an ve Hadis, âyette geçen şahsın kimliğini
    317 Kul Sadi Yüksel, Çağ ve Ulemâ, Misyon Y., s. 75-151
    318 7/A’râf, 175-176
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 100 -
    tanıtmamıştır. Bu yüzden, bu hâlâ sırdır, ama bu örnek aynı davranışı
    sergileyen herkes için geçerlidir.
    “…Onun durumu üstüne varsan da dilini sarkıtıp soluyan, kendi başına
    bıraksan da dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir.”: Bu paragraf
    çok önemli bir konuyu içerdiği için, geniş izahlar gerektirir.
    Kötü örnekler olarak gösterilmiş olan şahsın, Allah’ın vahyi hakkında
    malumatı vardı ve Hakikati de bizzat tanıyordu. Bundan
    dolayı, haklı olarak sahip olduğu bilginin onu, bâtıl olduğunu bildiği
    yoldan koruması ve doğru olduğunu bildiği yola sevk etmesi
    beklenmişti. Sonra, vahye uygun hareket etmesi icabınca Allah da
    onu, üstün insan mevkiine çıkartacaktı. Fakat o, dünya menfaatlerine,
    hırs ve rahatına yönelip çeşitli günahlara kapılarak bu behimî
    arzuların hırsına öyle yenik düştü ki, sonunda bütün yüce olan
    şeyleri bir kenara iterek tüm aklî ve ahlakî terakki yetilerini boşa
    harcadı. Böylece bilgisinin isteklerine uygun gözetmesi gereken
    bütün sınırları aştı. Hemen yanı başında hazır beklemekte olan
    Şeytan da, ahlakî zaafları nedeniyle kasden ve amden Hakk’tan
    yüz çevirdiğini görünce, derhal onu kendi azdırma ve saptırması
    altında tümüyle iradesini ve aklını yitirmiş insanların arkadaşlığına
    katılıncaya, onu bu dereceye düşürünceye kadar kovalar.
    Allah böyle bir kimseyi, hırs ve şehvette tıpkı bir köpeğe
    benzetmiştir. Zira köpek bu tip karakteriyle meşhurdur. Dışarıya
    sarkan dili ve akan salyası, onun doymak bilmeyen oburluğunu
    gösterir, kendisine bir taş parçası atıldığında bile yer koklayarak
    o yöne doğru süratle koşar ve belki bir kemik olabilir umuduyla,
    onu dişler. Kendisi gibi daha birçok köpeğin doymasına yetecek
    bir leşe rastladığı zaman da onun bencilliği, bu son derece güçlü
    sahip olma hırsı açıkça ortaya çıkar ve başka hiçbir köpeği buna
    ortak yapmak istemez. Köpeğin diğer bir belirgin özelliği de şehvete
    aşırı düşkün olmasıdır. Bu yüzden iman ve bilginin kendisine
    telkinde bulunduğu yasakları çiğneyen dünyaperest insan işte
    böyle bir köpeğe benzetilmiştir. Tıpkı bir köpek gibi o da sadece
    midesini dolduracak ve şehvetini tatmin edecek yolların peşine
    düşecektir.
    Yine Mevdûdi, 62/Cum’a sûresi, 5. âyetin tefsirinde şöyle der:
    “Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu (içindeki derin anlamları,
    hikmet ve hükümleriyle gereği gibi) yüklenmemiş olanların durumu, koskoca
    kitap yükü taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalan
    saymakta olan kavmin durumu ne kadar kötüdür. Allah, zâlim olan bir
    kavmi hidâyete erdirmez.” 319
    319 62/Cum’a, 5
    BEL’AM
    - 101 -
    “Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu (içindeki derin anlamları,
    hikmet ve hükümleriyle gereği gibi) yüklenmemiş olanların…”: Bu
    cümle biri umumi, diğeri hususi iki anlamı birden tazammun eder.
    Umûmi anlamı şu şekildedir: “Kendilerine Tevrat verilmesine ve
    ona göre amel etmekle sorumlu tutulmalarına rağmen, bu sorumluluklarının
    bilincinde olmamış ve bunu yerine getirmemişlerdir.”
    Hususi anlamı ise şöyledir: “Tevrat” yüklenmiş kimseler olmaları
    nedeniyle, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) herkesten önce uymalıydılar.
    Çünkü Tevrat’ta açıkça Hz. Peygamber’in (s.a.s.) geleceği müjdesi
    verilmiştir. Ancak buna rağmen Yahûdiler, Tevrat’ın mesajına aldırmaksızın,
    Hz. Peygamber’e (s.a.s.) herkesten daha fazla karşı
    çıkmışlardır.
    “…Yüklenmemiş olanların durumu, koskoca kitap yükü taşıyan eşeğin
    durumu gibidir.”: Yani, tıpkı ne taşıdığını bilmeyen üzerine kitaplar
    yüklü merkep gibidirler. Yahûdiler de, adeta bir merkep
    gibi Tevrat’ı yüklenmişlerdir ve o kitabın kendilerine ne tür sorumluluklar
    tevdi ettiğini bilmemektedirler.
    “Allah’ın âyetlerini yalan saymakta olan kavmin durumu ne kadar
    kötüdür.”: Yani onların durumu merkepten daha beterdir; zira
    merkep kendisine şuur verilmediği için mazurdur. Ancak onlara
    şuur verildiği gibi ayrıca Tevrat’ı okuyor ve anlıyorlar. Fakat buna
    rağmen, yine de bu öğretiyi uygulamaktan kaçınmakta ve Hz.
    Peygamber’i (s.a) bile bile reddetmektedirler. Oysa bu peygamberler,
    Tevrat’a göre hak bir peygamberdir, ayrıca Tevrat’ı anlamadıkları
    şeklindeki iddiaları da mazeret değildir, aksine onu anlıyor
    ama Allah’ın âyetlerini bile bile yalanlıyorlar. 320
    Elmalılı der ki:
    175: Ey Resulüm, onlara hatırlat ve kendilerine şu alçağın kıssasını
    da oku ki, o alçağa âyetlerimizi vermiştik, ilmî ve dinî haysiyeti
    vardı. İşte o alçak, âyetlerimizden sıyrıldı çıktı da onu şeytan
    kendisine uydurdu, o da sapıklardan biri oldu.
    176: “Ve eğer dileseydik hiç şüphesiz Biz onu o âyetlerle yükseltirdik.
    Lâkin o alçak, yere saplandı, dünya ve sefâlete meyletti,
    kendi hevâ ve hevesine uydu da o âyetlerden sıyrıldı, dinden çıktı,
    alçaldıkça alçaldı. Demek ki, yükselmesine İlâhî irâde meydan vermedi,
    kendi haline bırakıldı da bu düşüşten kurtulamadı. Bunun
    Hz. Mûsâ zamanında İsrâiloğulları âlimlerinden Bel’am b. Ebr veya
    Ken’anîler’den Bel’am b. Baura namında birisi olduğuna veya
    Araplar’dan Ümeyye b. Ebissalti Sakafî hakkında nazil olduğuna
    320 Mevdudi, Tefhimu’l Kur’an
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 102 -
    dair birkaç rivâyet vardır. Bel’am’ın bazı ilâhî kitaplara bilgisi vardı,
    duâsı makbul bir veli iken Arz-ı Mukaddes’e girme meselesinde
    Hz. Mûsâ’nın veya Yûşâ’nın aksine dünya sevgisi ile zorbalara
    arka çıkmıştı. Ümeyye b. Ebissalt da bazı din kitaplarını okumuş
    ve bir peygamberin geleceğine inanmıştı, o gelecek peygamberin
    kendisi olması ümidine kapılmıştı. O sırada Hz. Muhammed’e peygamberlik
    verilince hasedinden dolayı küfre sapmıştır. Diyebiliriz
    ki, asıl kıssa Bel’am olduğu halde nüzul sebebi Ümeyye olmuştur.
    Fakat âyet şunu gösteriyor ki, kıssadan maksat herhangi bir şahsın
    tarifi değil, onun halini dile getirmek ve karakterini söz konusu
    etmektir. Mademki, o hevâ ve hevesine uydu, dinden sıyrılıp çıktı
    ve insanlık bakımından alçaldı, işte artık onun temsili bir köpek
    temsili gibidir, sen onu sevk etsen de kehler, bıraksan da kehler,
    yani onu yorsan da dilini çıkarıp solur, kendi haline bıraksan da
    dilini çıkarıp solur, hiçbir zaman ıstıraptan, acıdan kurtulamaz.
    Köpeğin en aşağılık hali de başka hiçbir hayvanda bulunmayan
    bu soluyuştur. İşte o kimsenin halindeki düşüş, köpeğin mesel olmuş
    olan bu aşağılık hali gibidir. Yani alçalmanın en son kertesidir.
    “Onları uyarsan da, uyarmasan da birdir.”321 İşte bu mesel âyetlerimizi
    inkâr eden o kavmin meselesidir ki onlar, “Tevrat’ı miras alan ve
    onu şu alçak dünyanın çıkarlarına değişen o bozuk nesildir.” O
    inkârcı kavimdir. İşte sen onlara bu kıssayı anlat ki, belki biraz düşünürler.
    İçlerinde bundan ders alacaklar bulunur. Yani sen, bu ihtimali
    de hesaba katarak anlat. 322
    Yine Elmalılı, 62/Cum’a sûresi, 5. âyetin tefsirinde der ki:
    Bu âyette ilmiyle amel etmeyenlerin kınanması için buyruluyor
    ki; kendilerine Tevrat yükletilmiş, öğretilip mânâsıyla amel
    etmeleri teklif edilmiş olup da sonra onu yüklenmemiş; içindekini
    anlayıp gereğince istifade ve amel etmemiş bulunanların meseli
    yani mesel haline gelmiş tuhaf halleri ki, bilginiz, kendimizi
    Allah’a adamışız ve okur-yazarız diye yüklerle kitap sırtlanmış oldukları
    halde, Tevrat’ın ve Beni İsrail peygamberlerinin, o Allah’ın
    bir fazlı olan ümmi Nebî’si son peygamber hakkındaki haberlerine
    itibar etmemiş, ahkâm ve ahlâkıyla doğruluk dairesinde amel
    etme cihetine gitmemişlerdir. Böyle kimselerin hali o eşeğin haline
    benzer ki sifirler, yani koca koca kitaplar taşır da içindekinden
    hiç haberi olmaz, istifade etmez. Burada zikredilen “esfâr”
    tâbirinde Tevrat’ın kısımlarına esfâr denildiğine işaret vardır. Bak
    Allah’ın âyetlerini yalanlayan kavmin meseli ne çirkindir! Burada
    ilmiyle amel etmeyenlerin hepsinin hâl ve mesellerinin böyle
    321 2/Bakara, 5
    322 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili
    BEL’AM
    - 103 -
    çirkin olduğuna bir uyarı vardır. Allah da zâlimler topluluğunu
    hidâyete erdirmez. Doğru yola çıkarmaz. Kendilerine hakkın delilleri
    gösterildiği halde onlara inanmayıp da tasdik yerine tekzibi
    koyan haksızların, o doğru yolu bulmaları, murada ermeleri
    mümkün olur mu? 323
    Seyyid Kutub, 7/A’râf sûresinin 175-176. âyetlerinin tefsirinde
    der ki:
    Bu sahne gerçekten hayret verici bir sahnedir. Bu dilin düşünce
    ve tasvir yönünden zenginliğine dayalı, son derece yeni
    bir manzara tasvir etmektedir. Burada yüce Allah bir insana
    âyetlerini veriyor, üstün nimetleriyle onu donatıyor, ilminden ona
    bir pay veriyor. Doğru yolu seçmesi, kendisi ile bağ kurması ve
    yükselmesi için gereken en güzel fırsatı sağlıyor. Fakat o, bunların
    hepsine rağmen, görüyorsunuz ya, bu işten sıyrılmak istiyor. Sanki
    o, etine yapışık bulunan deriden sıyrılır gibi bu âyetlerden sıyrılıyor.
    Çırpınarak, zorlanarak ve büyük bir çabayla ancak bunu üzerinden
    atabiliyor. Bedenine yapışık halde bulunan derisinden bir
    canlının yüzülmesi gibi bir sıyrılıştır bu. İnsanın bünyesi derinin
    bedeni sarması gibi Allah’a iman duygusuyla sarılmış değil miydi?
    İşte o, buna rağmen gördüğünüz gibi Allah’ın âyetlerinden sıyrılıyor,
    kendisini koruyan örtüyü, bedenini muhafaza eden zırhı
    atıyor, arzu ve isteklere uymak için doğru yoldan sapıyor, aydınlık
    ufuklardan yuvarlanıyor, kapkaranlık çamura gömülüyor. Ve artık
    şeytanın bir oyuncağı durumuna düşüyor. Şimdi artık hiçbir koruyucu
    onu korumuyor. Kimse şeytandan onu muhafaza etmiyor. Ve
    o, şeytana uyuyor. Şeytana bağlanıyor. Şeytan ona egemen oluyor.
    Sonra bir de bakıyoruz ki, biz uğursuz, çirkin ve korkunç bir sahne
    ile karşı karşıyayız. İşte şimdi biz bu tuhaf yaratık ile karşı karşıyayız.
    Yeryüzüne çakılıp kalmış, çamura batmış bir yaratıktır bu.
    Bir de bakıyoruz ki, bu yaratık köpek şekline girmiş, kovulsa da
    kovulmasa da solumasını sürdüren bir köpek şekline. Bu hareketli
    manzaraların hepsi birbirini izliyor, arka arkaya geliyor. İnsanın
    hayatı burada olayı somut bir şekilde izliyor. Zaman zaman tepki
    gösteriyor, hayret ediyor, heyecana kapılıyor. Bu sahnelerin sonuna
    yani ardı arkası gelmeyen solumalar sahnesine gelindiğinde,
    sahnenin tamamını kuşatan gizli direktiflerle dolu bulunan yorum
    geliyor:
    “İşte âyetlerimizi yalanlayanların durumu budur. Bu hikâyeyi onlara
    anlat, ola ki, üzerinde düşünürler. Âyetlerimizi yalanlayan ve kendilerine
    zulmeden toplumun durumu ne kötü bir örnektir!” İşte onların örneği
    budur. İnsanı doğru yola ileten âyetler, imanı aşılayan direktifler
    323 Elmalılı, a.g.e.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 104 -
    onların fıtratlarına ve bünyelerine ayrıca çevrelerini kuşatan bütün
    varlıkların yapılarına da yerleştirilmiştir. Buna rağmen onlar
    bunların hepsinden sıyrılmışlar. Sonra onların şekilleri değişmiş,
    hayvanlaşmışlar. Bünyeleri çirkinleşmiş “insan”lık konumundan
    hayvanların düzeyine düşmüşler... Çamurda debelenen köpeğin
    seviyesine inmişler. Hâlbuki onların imandan kanatları vardı. Bunlarla
    yüce âlemlere açılabilirlerdi. Ne var ki, onlar bu güzel makamdan
    alçakların alçağı bir dereceye yuvarlanıyorlar!
    “Âyetlerimizi yalanlayan ve kendilerine zulmeden toplumun durumu
    ne kötü bir örnektir.” Bu örnekten daha kötü bir durum düşünebilir
    mi? Doğru yoldan ayrılıp haktan uzaklaşmaktan daha çirkin
    bir şey var mıdır? Yeryüzüne çakılıp kalmaktan, arzu ve isteklere
    bağlanmaktan daha kötü ne olabilir? Bu hareketleriyle kendi nefislerine
    zulmeden insandan daha fazla nefsine zulmeden birisi
    düşünebilir mi? Kendisini koruyan örtüyü çıkarıp atan, bedenini
    muhafaza eden zırhtan sıyrılan, böylece kendisini şeytanın oyuncağı
    haline getiren ve ona bağlayan, şeytana binek yapan, onu
    yeryüzüne çakılıp kalan şaşkınlık ve kararsızlık içindeki hayvanlar
    âlemine sürükleyen ve sürekli köpeklerin soluyuşu gibi soluyan bir
    hayvan haline getiren kişiden daha zâlim kim vardır?
    Bu durumun nitelendirilmesi ve tasviri konusunda Kur’ân-ı
    Kerim’in eşsiz, hayret verici ifade tarzından başka hangi söz bu
    kadar eşsiz ve hayret verici ifade gücüne sahip olabilir? Sonra...
    Bu sadece okunan bir haber midir? Yoksa çoğu zaman bir realite
    olarak gerçekleştiğinden dolayı haber şeklinde verilen bir örnek
    midir? Bu açıdan aktarılan bir haber midir?
    Bazı rivâyetlerin kayıtlarına göre bu İsrailoğulları’nın Filistin’e
    girmelerinden önce orada yaşayan iyi bir insanın haberidir.
    Rivâyetler, bu adamın şaşkınlığa ve sapıklığa düşüşünü detaylarına
    varıncaya kadar verirler. Bu rivâyetlerde olay öyle bir üslûpla
    dile getirilmiştir ki, onun yahûdi kültürünün bir parçası olmadığını
    söylemek çok zordur. En azından olayın tüm detaylarının kesinliği
    sözkonusu değildir. Ayrıca bu rivâyetlerde birtakım farklılıklar ve
    çelişkiler de vardır ki, bunlar aynı konuda daha fazla dikkatli olmamızı
    gerektirmektedir. Rivâyete göre bu kişi İsrailoğulları’ndan
    biri olan Bel’am b. Bâûrâ’dır. O’nun Filistin’in zorba yerlilerinden
    biri olduğu da rivâyet edilmiştir. Araplar’dan Ümeyye b. Sait olduğu
    da gelen rivâyetler arasındadır. Bu rivâyete göre ise, bu adam
    Peygamberimiz’in (s.a.s.) çağdaşı olan, fâsık olan Ebû Amir idi.
    Mûsâ’nın (a.s.) çağdaşı olduğu da rivâyet edilmiştir. Bir rivâyete
    göre ise İsrâiloğulları’nın şehre girmeyi reddetmelere üzerine, kırk
    yıllık çöl hayatından sonra İsrâiloğulları’nın zâlimleriyle savaşan
    BEL’AM
    - 105 -
    Yûşâ bin Nûn zamanında yaşayan bir adamdı. Hatırlanacağı gibi
    Kur’ân-ı Kerim’de bildirildiğine göre, onlar peygamberleri Hz.
    Mûsâ’ya (a.s.) şöyle demişlerdi: “Git sen Rabbin ile birlikte savaş, biz
    burada kalıyoruz.” 324
    Ona verilen bu âyetlerin tefsirinde, onların kendisiyle duâ
    edildiğinde kabul edilen “Allah’ın İsm-i A’zamı (en yüce adı) olduğu
    da rivâyet edildiği gibi, Allah tarafından gönderilen bir kitap
    olduğu ve onun da bir peygamber olduğu bildirilmiştir... Bundan
    sonra haberin detayları birçok açıdan farklılık göstererek uzayıp
    gider.
    Bu nedenle biz “Fî Zılâl’il Kur’an’da” izlediğimiz metoda
    bağlı olarak bu rivâyetlerin hiç birine dalmayı uygun görmedik.
    Ayrıca Kur’an’ın metninde bunların hiçbiri yer almıyor. Bu konuda
    Peygamber’e (s.a.s.) kadar varan sağlıklı bir hadiseye rastlayabilmiş
    değiliz. Dolayısıyla biz bu haberin ötesini araştırmaya
    gerek görmedik. Burada Allah’ın âyetlerini apaçık olarak gördükleri
    halde, bu âyetlerin gösterdiği yolda yürümeyip onları yalan
    sayanların durumu gözler önüne serilmektedir. Bu olay insanın
    hayatında ne de çok gerçekleşiyor. Allah’ın dininin bilgisi kendilerine
    bağışlandığı halde bu bilgiler doğrultusunda hareket etmeyenler
    ne de çoktur! Onlar bu dini bilgiyi, hükümlerin yerini
    değiştirmek ve onunla arzu ve isteklerine uymayı sağlamak için
    vasıta kılıyorlar. Onlar bu bilgilerini kendi hevâ ve hevesleri ve
    dünya hayatının nimetlerine sahip olduklarını zannettikleri efendilerinin
    arzu ve istekleri doğrultusunda kullanırlar.
    Nice din bilgini tanıyoruz ki, Allah’ın dinini gerçek anlamda
    öğrendiği halde ondan sapar. Onu olduğundan başka türlü açıklar.
    Bu bilgisini bilinçli tahrifler, yeryüzünün geçici hükümdarlarının
    keyfine göre fetvâlar için kullanır! Bu tahrifler ve fetvâlarla
    Allah’ın hâkimiyetini ve O’nun yeryüzündeki bütün mukaddeslerini
    çiğneyenlerin saltanatını sağlama almaya çalışır!
    Biz bu bilginler içinden; yasama Allah’ın haklarından biridir,
    bu hakka kendisinin sahip olduğunu iddia edenlerin ilâhlık iddiasında
    bulunmuş olacaklarını, ilâhlık iddiasında bulunanların ise
    kâfir olduklarını, ayrıca o kişilere bu hakkı verenlerin ve onların
    peşinden gidenlerin de kâfir sayılacaklarını bilen ve söyleyen kimseler
    gördük. Bununla beraber bu gerçeği bilmelerine ve dinde
    bu gerçeği bir zarûret olarak öğrenmelerine rağmen bu din bilginleri,
    yasama hakkını kendinde gören ve bu hakkı iddia etmekle
    ilâhlık iddiasında bulunan zâlim idarecilere duâ ederler. Bizzat
    324 5/Mâide, 24
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 106 -
    kendilerinin küfürlerine hüküm verdikleri bu insanlara duâ ederler
    ve onlara “müslüman” adını yakıştırırlar!... Onların bu yaptıklarım,
    en ideal İslâm olarak gösteriyorlar. Yine bunların bazılarını
    gördük ki; bir sene faizin bütün çeşitlerinin haram olduğunu
    yazdıkları halde, başka bir sene onun helâl olduğunu yazmaya
    başlarlar. Yine bunların öylelerine rastladık ki, insanlar arasında
    fuhşun ve ahlâksızlığın yayılmasına ön ayak oldukları gibi, bu çirkefin
    üzerine din örtüsünü, dini unvanları ve alâmetleri çekmeye
    çalışırlar.
    Bu ise: “Ona âyetlerimizi sunduk, fakat o onların içinden sıyrılıp çıktı.
    Arkasından şeytan onu peşine taktı da, azgınlardan oldu.” âyetini
    doğrulayan bir delilden başka bir şey değildir. Bu yüce Allah’ın
    kendisinden söz ettiği haber sahibinin hayvanlaşmasından başka
    nedir ki?: “Eğer dileseydik, bu âyetler aracılığı ile onun düzeyini
    yükseltirdik, fakat o, yere saplandı kaldı. Onun durumu üstüne
    varsan da, kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp horlayarak soluyan
    köpeğin durumu gibidir.” Eğer Allah dileseydi, kendisine verdiği
    âyetlerin bilgisiyle onu yükseltirdi. Ne var ki, Yüce Allah bunu
    istememiştir. Çünkü âyetleri bilen bu adam, dünya hayatının rahatını
    tercih etmiş, âyetlere değil de arzu ve isteklerine uymuştur.”
    Bu, Allah’ın kendi bilgisinden bir miktarını verdiği halde, bu
    bilgiden yararlanmayan, iman yolu üzerinde doğru bir istikamete
    yönelmeyen, horlanmış bir biçimde şeytanın peşine düşmek ve
    sonuçta şekil değiştirerek hayvanların mertebesine inmek için
    Allah’ın nimetinden sıyrılan herkesi kapsamına alan bir örnektir!
    Sonra ardı arkası kesilmeyen köpek solumaları nedir acaba?
    Kur’an’ın arzettiği manzaranın tasvir gücünden ve haberin vurgularından
    da anlaşıldığı gibi, bu solumalar dünya hayatının geçici
    güzellikleri peşinde koşarken yaşanan solumalardır... İşte dünyanın
    bu geçici zevklerine takılanlar, Allah’ın kendilerine verdiği
    âyetlerden sıyrılmak isteyenlerdir. Dünya malının peşine düşen bu
    insanlara öğüt verilse de verilmese de, onlar bu solumalarından
    vazgeçmeyecekler ve onlar sürekli olarak bu hal üzere devam
    edip gidecekler.
    Dünya hayatı her yerde, her zaman ve her toplumda bu örneği
    sürekli olarak gözlerimizin önüne getirir. Hatta birçok zaman
    geçmesine rağmen insanın gözleri hangi bilgine takılsa,
    onun durumunun da aynı olduğunu görür. Allah’ın âyetlerinden
    sıyrılmayan, dünya hayatının rahatına dalmayan, arzu ve isteklerin
    peşinde sürüklenmeyen, şeytanın boyunduruğuna râzı olmayan,
    egemenliği ellerinde bulunduranların sahip oldukları dünya
    BEL’AM
    - 107 -
    malının peşinden ha bire solumayan, Allah’ın kendilerini koruduğu
    çok az bir kesim hâriç!
    Bu varlığı ve meydana gelişi hiçbir zaman kopukluğa uğramayan
    bir örnektir. Belli bir kuşakta meydana gelen bir olayla asla
    sınırlı değildir! Yüce Allah, Peygamberimize -salât ve selâm üzerine
    olsun- bu örneği Allah’ın âyetlerinin kendilerine gönderildiği
    kavmine okumasını istiyordu ki, onlarda bu âyetler kendilerine
    verildikten sonra ondan sıyrılmasınlar. Sonrakiler için de ders
    olsunlar. Ardarda gelen nesiller tarafından okunsunlar. Allah’ın
    ilminden bir şey öğrenenler bu çirkin âkıbete uğramaktan sakınsınlar,
    Ardı arkası kesilmeyen bir soluyuş içine girmesinler. Hiçbir
    düşmanın düşmanına dahi reva görmediği biçimde kendi kendilerine
    zulüm etmesinler. Çünkü bu uğursuz akıbet ile kendi kendilerinden
    başka kimseye zulmetmiş olmazlar!
    Günümüzde bu tip âlimlerden öylelerini gördük ki, Allah korusun
    kendi kendilerine zulmetmek için büyük bir ihtirasla ortaya
    atılıyorlar veya cehennem çukurundaki yerlerini kendileriyle
    beraber yarış halindekilerden birinin almasından korkan adamın
    hali gibi, bu işe dört elle sarılıyorlar! Cehennem’deki bu yerini
    garantiye almak için her sabah biraz daha ilerliyorlar! Bu dünya
    hayatının sonuna kadar bitmek tükenmek nedir bilmeyen salyalı
    solumaları ile bu emellerinin peşinde koşup duruyorlar!
    Allah’ım sen bizleri koru! Ayaklarımızı kaydırma! Üzerimize
    sabır yağdır! Ve müslüman olarak canımızı al!
    İman ve Hayat Düzeni: Bu İlâhî haberin ve bu haberi bildiren
    Kur’an’ın ifade tarzı üzerinde bir başka açıdan durmak istiyoruz.
    Bu örnek sahibini şehevi arzu ve isteklerin ağırlığından korumayan,
    dünya hayatının ağırlığından ve cazibesinden onu kurtarmayan,
    hevâ ve hevesine uymaktan şeytana bağlanmaktan, onun
    yolunu izlemekten, bu hevâ-heves yolları ile onun peşinde sürüklenmekten
    alıkoymayan bilginin örneğidir.
    İşte ilim insanı korumadığından dolayı, Kur’an’ın yolu, müslüman
    nefisleri ve islâmi hayatı oluşturmak için kendisine has bir
    metot izler. Bu metot, ilmi sırf bilmek şeklinde ele almaz. Aksine,
    ilmi vicdan âleminde ve pratik hayatta hedefini gerçekleştirmek
    için hareketli, itici ve sıcak bir inanç sistemi olarak ele alır.
    Kur’an’ın hayat sistemi akideyi, ilmi araştırmalar şeklinde
    hazırlanmış bir “teori” olarak ele almaz. Böyle bir inanç sistemi
    sırf bilgiden ibarettir. Vicdan dünyasında ve hayat alanında etkili
    olamaz. Bu kuru bir ilimdir. Sahibini keyfi arzularının peşine
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 108 -
    düşmekten korumaz, Şehevi arzuların baskısından hiçbir şeyi hafifletmez.
    Şeytanı da kovmaz. Aksine onun yolunu açar ve insanı
    ona köle haline getirir!
    Aynı şekilde Kur’an’ın hayat yolu bu dini, “İslâm Nizamı”,
    “İslâm Fıkhı”, “İslâm İktisadı”, “Tabiat Bilimleri”, “Psikolojik Bilimler”
    alanında yapılan etütler şeklinde sunmuyor. Bu dini kültürel
    etütlerin hiçbiri şeklinde takdim etmiyor!
    Kur’an’ın hayat sistemi dini, itici, harekete geçirici, diriltici,
    yükseltici bir inanç sistemi şeklinde sunuyor. Kalbe ve akla yerleştikten
    sonra pratik uygulamasını gerçekleştirmek için harekete
    iten bir güç kaynağı olarak görür akideyi. Bu akide ölü kalpleri
    diriltiyor, canlandırıyor, harekete geçiriyor ve ilerletiyor. İnsanın
    fıtratındaki alıcı-verici cihazları uyarıyor. İnsanı Allah’a verdiği ilk
    söze döndürüyor. İnsanın hedeflerini ve değerlerini yüceltiyor. Artık
    çamurun cazibesi onu üzerine bindirmiyor ve onu asla dünya
    malına bağlamıyor.
    Kur’an’ın hayat yolu, bu akideyi teori ve düşünce için bir metot
    olarak takdim ediyor. Bu insanların düşüncelerinden apayrı ve
    tamamen farklı bir metottur. Çünkü bu metot insanları, arzu ve
    isteklerin oyuncağı ve bedenlerin ağırlığı ve şeytanın aldatmaları
    altında oluşturdukları metotların kusurlarından, yanlışlıklarından,
    sapıklıklarından kurtarmak için gönderilmiştir!
    Kur’an’ın hayat yolu, bu akideyi gerçeğin bir ölçüsü olarak
    sunuyor. İnsanların akıllarını ve duygularını bununla bir sisteme
    bağlıyor. İnsanların yönelişlerini, hareketlerini ve düşüncelerini
    bununla kontrol ediyor ve ölçüye vuruyor. Artık buna göre, bu
    ölçünün kabul ettiği şeyler doğrudur. Onları sürdürmek gerekir.
    Yine bu ölçünün reddettiği şeyler yanlıştır. Onlardan vazgeçmek
    gerekir.
    Kur’an’ın hayat yolu, bu akideyi bir hareket metodu olarak
    takdim eder. Bu metot, insanları kendi programına ve kendi ölçülerine
    göre adını adım yücelerin yücesine doğru yükseltir, ilerletir.
    Realiteye dayalı bu hareket esnasında insanların hayat sistemini
    ve hukuklarının temellerini, iktisatlarının, sosyal yapılarının ve siyasetlerinin
    ilkelerini belirler. Bu ilkelere göre şekillenmiş akılları
    ile kanunî ve fıkhî yasalarını tespit eder. Fizik ve psikolojik bilimlerine
    bu ölçülere göre biçim verir. Realiteye dayalı pratik hayatları
    neyi gerektiriyorsa onları düzene koyar. Onlar, detaylara ilişkin
    kanunları ve hükümleri belirlerken içlerinde akidenin sıcaklığını
    ve itici gücünü, şeriatın ciddiyetini ve realitesini, hayatın gerçek
    ihtiyaçlarını ve direktiflerini derinden hisseder!
    BEL’AM
    - 109 -
    İşte Kur’an’ın hayat yolu, müslüman nefisleri ve İslâmî hayatı
    bu metot ile şekillendiriyor. Sırf etüd etme amacına yönelik teorik
    araştırmalara gelince bu ilim, sahibini yeryüzünün ağırlıklarından
    arzu ve isteklerin itici gücünden ve şeytanın aldatmasından koruyamaz.
    Beşer hayatı için yararlı bir şey takdim edemez! 325
    Burada âyetin akış seyri, bu manzarada tasvir edilen örnek
    üzerinde bir değerlendirmede bulunmak için kısaca duruyor.
    Allah’ın kendisine âyetlerini verdiği halde, onlardan sıyrılan
    adamın hareketi üzerine hidâyetin Allah’ın hidâyeti olduğunu,
    Allah’ın kendisini hidâyete ilettiği kimsenin gerçekten hidâyet
    üzere bulunduğunu, Allah’ın saptırdığı kimsenin ise hüsrana uğradığını
    ve hiçbir şey kazanmadığını belirtiyor.
    “Allah kimi doğru yola iletirse o doğru yolda olur, kimleri saptırırsa
    işte onlar, hüsrana uğrayanlardır.” 326 Yüce Allah aşağıdaki âyetlerde
    belirttiği gibi doğru yolu bulmak için çalışanları hidâyete erdirir:
    “Bizim uğrumuzda çaba sarf edenleri biz, elbette yollarımıza iletiriz.”327;
    “Bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe, Allah onların durumlarını
    değiştirmez.”328; “Nefse ve onu şekillendirene, ona kötülüğünü ve korunmasını
    ilham edene andolsun ki; nefsini temizleyen kurtulmuş, onu
    kirletip örten ziyana uğramıştır.” 329
    Aynı şekilde kendisi için sapıklık yolunu seçen, doğru yolun
    delillerinden ve imanın direktiflerinden yüz çeviren, kalbini, kulaklarını
    ve gözlerini onlara karşı kapayanları da yüce Allah sapıklığa
    iter. Âyetlerin devamında bu noktaya ışık tutan bir âyet
    vardır: “Andolsun ki, birçok cini ve insanı cehennemlik olarak yarattık.
    Onların kalpleri vardır, fakat anlamazlar, gözleri var, fakat
    görmezler, kulakları var, fakat işitmezler. Onlar hayvanlar gibidirler,
    hatta hayvanlardan da daha sapıktırlar. Onlar gaflet içindedirler.”
    330
    Ayrıca: “Onların kalplerinde hastalık vardır, Allah da bu hastalıklarını
    arttırmıştır.”331; “Allah kâfirleri ve zâlimleri ne bağışlayacak, ne de doğru
    yola iletecektir. Onların iletilecekleri tek yol cehennem yoludur. Orada
    ebedî olarak kalacaklardır...”332 âyetleri de bununla ilgilidir.
    325 En’âm Sûresinin girişine bk.
    326 7/A’râf, 178
    327 29/Ankebût, 65
    328 13/Ra’d, 11
    329 91/Şems, 7-10
    330 7/A’râf, 179
    331 2/Bakara, 10
    332 4/Nisâ, 168-169
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 110 -
    Hidâyet ve sapıklığa değinen bütün âyetleri göz önünde bulundurup
    bunların anlamları arasındaki ahenge dikkat edersek,
    önümüzde tek bir yol netleşir. Hiç şüphesiz önümüzde netleşen
    bu yol, hem İslâmî fırkaların kelâmcıları, hem hristiyan teolojisi,
    hem de bir dizi felsefi akımlar tarafından genel olarak kaza ve
    kader konusunda körükledikleri tartışma ortamından tamamen
    uzaktır.
    Yüce Allah’ın insan denen varlığın kaderini sürüklenmeyi dilemesi,
    yüce Allah’ın bu insanı hem hidâyeti hem de sapıklığı kabul
    edebilecek iki yönlü bir yetenek üzere yaratmasıdır. Bununla
    beraber insanın fıtratına, tek olan ilâhlık gerçeğini kavrayabilme
    ve ona yönelebilme yeteneği yerleştirmiştir. Sapıklığı ve hidâyeti
    birbirinden ayırıcı nitelikteki aklı ona vermiştir. Buna ilave olarak
    bozulduğunda fıtratını uyarmak, saptığında aklına doğru yolu
    göstermek için, apaçık delillerle peygamberler göndermiştir. Şu
    kadar var ki, tüm bunlardan sonra insanın kendisi ile yaratıldığı
    hem hidâyet hem sapıklık niteliğine sahip olan bu iki yönlülük,
    bu iki yetenek, Allah’ın dilemesine uygun biçimde işler.
    Aynı şekilde yüce Allah’ın dilemesi O’nun takdirine hükmeder.
    Buna bağlı olarak doğru yola ulaşmak isteyen ve bu yolda çaba
    sarf edenleri hidâyete erdirir. Kendilerine verilen akıllarını, peygamberin
    mesajlarına serpiştirilen hidâyete iletici âyetleri kavramayan,
    görme ve işitme cihazlarının aktif bir biçimde kullanmayanları
    da sapıklığa iter, saptırır.
    Her hal u kârda Allah’ın dilediği olur, ondan başkası olmaz.
    Meydana gelen her olay, O’nun takdiri ile olur. Başkasının kuvveti
    ile değil. İşlerin bu şekilde düzenlenmesi Allah’ın böyle olmasını
    dilemiş olmasındandır. Allah’ın takdiri bir şeyin olmasını gerektirmedikçe,
    hiçbir şey olmaz. Buna göre varlık âleminde, işlerin
    kendisine uygun olarak meydana geldiği başka bir irade yoktur.
    Olayları meydana getiren Allah’ın takdirinden başka bir kuvvet
    yoktur ortada. İşte bu gerçeğin çerçevesinde insan kendi isteğine
    göre hareket eder. Doğru yola ulaşması veya sapıklığa düşmesi de
    bu çerçevede meydana gelir.
    İşte Kur’ân-ı Kerim’in bütün âyetlerini karşılaştırarak ve onların
    arasındaki ahengi göz önünde bulundurarak elde edilen
    İslâmî düşünce budur. Pek tabii olarak bu düşünceye varabilmek
    için, âyetleri ayrı ayrı ekollerin ve akımların isteklerine uygun biçimde
    ele almamalı, onların bir kısmını diğer bir kısmına karşı delil
    olarak ileri sürmemeli ve onları çarpıştırma yolu bırakılmamalıdır.
    Şimdi incelediğimiz âyet-i kerimede deniyor ki: “Allah, kimi
    BEL’AM
    - 111 -
    doğru yola iletirse o doğru yolda olur, kimleri saptırırsa, işte onlar hüsrana
    uğrayanlardır.” Bu âyete ve Allah’ın az önce açıkladığımız
    yasasına göre,.hidâyete erdirdiği kimse gerçekten hidâyete kesin
    bir şekilde erişmiş, yolu bilen, yol üzerinde yürüyen ve âhiret
    gününde kurtuluşa eren biri olmuştur. Allah’ın yine bu yasalara
    göre saptırdığı kimse de hüsrana uğramıştır. Her şeyi kaybetmiştir.
    Hiçbir şey kazanmamıştır. Ne kadar mala, mülke sahip olsa da, ne
    kadar imkân elde etse de bunların hepsi boşa gidecek veya bunların
    hepsi boştur! Bu sapık yola giren adamın, özünü kaybetmiş
    olması açısından meseleye baktığımızda da durumun böyle olduğunu
    görürüz. Kendi kendisini kaybeden adam ne elde edebilir,
    neyi kazanabilir!
    Yine Seyyid Kutub, 62/Cum’a, 5. âyetin tefsirinde der ki:
    Kitap Yüklü Eşekler: Bundan sonra yahûdilerin Allah’ın
    emânetini taşıma hususundaki görevlerinin sona erdiğini ifade
    ediyor. Çünkü onların artık bu emâneti yüklenecek kalpleri yoktur.
    Zira bu emâneti ancak diri, keskin anlayış ve kavrayış sahibi, bilinçli,
    duyarlı kendini yüklendiği göreve adayan kalpler taşıyabilirler.
    “Kendilerine Tevrat öğretildiği halde, onun gereğini yapmayanların
    durumu, sırtına kitap yüklü eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlayanların
    durumu ne kötüdür. Allah zâlimler topluluğunu doğru yola
    iletmez.” 333
    İsrailoğulları Tevrat’ı yüklendiler. Şeriat ve akidenin emâneti
    ile yükümlü oldular. “Sonra O’nu taşımadılar.” Zira emâneti yüklenmek;
    anlamak, öğrenmek ve kavramakla başlar. Emânetin
    gereğini hem iç dünyada hem de dış dünyada gerçekleştirmek
    için çalışmakla sona erer. Ne varki İsrail oğullarının Kur’ân-ı Kerim
    tarafından aktarılan ve tarihi gerçeğinden de ortaya çıktığı
    gibi, hayatları onların bu emâneti takdir ettiklerini, onun gerçek
    yüzünü kavradıklarını ve onu pratik hayatlarında yaşadıklarını
    göstermemektedir. Bu nedenle onlar koca koca kitaplar taşıyan
    eşeklere dönmüşlerdir. Sadece onların ağırlığını taşımışlar, onlara
    sahip çıkmamışlardır. Onun amacına katkıda bulunmamışlardır.
    Bu tablo çirkin ve iğrenç bir tablodur. Kötü ve çirkin bir örnektir.
    Bununla beraber doğru bir gerçeği dile getiren bir tablodur.
    Allah’ın âyetlerini yalanlayan topluluğun durumu örneği
    ne kötüdür: “Allah zâlimler topluluğunu doğru yola iletmez.”
    İnanç emânetini yüklenip sonra onun gereğini yerine getirmeyenler,
    pek çok nesiller boyunca bozulan ve bu zamanda yaşayanlar,
    333 62/Cum’a, 5
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 112 -
    müslümanların adlarını taşıdıkları halde onların yaptıklarını yapmayanlar,
    özellikle Kur’an’ı ve kitapları okudukları halde içindekilerle
    amel etmeyenler, gereğini yerine getirmeyenler, evet
    bunların hepsi önce Tevrat’ı yüklenip sonra gereğini yerine getirmeyenler
    gibidirler. Tıpkı koca koca kitapları taşıyan eşekler gibi.
    Bu tür insanlar çok hem de pek çoktur! Çünkü mesele taşınan ve
    okunan kitaplar meselesi değildir. Önemli olan bu kitaplardakini
    güzelce kavramak ve gereğini yerine getirmektir, anlamak ve yaşamaktır.
    Yahûdiler, -bugün de kendilerini öyle kabul ettikleri gibi-
    Allah’ın seçkin milleti olduklarını iddia ediyorlardı. Kendilerinin
    dışında kalanlara ise “Cuyim” yani diğer milletler veya bilgisizler
    diyorlardı. Bu nedenle diğer milletlere karşı dinlerinin hükümlerine
    uymalarının gerekmediğini ileri sürüyorlardı. “Ümmîlere
    (kendi dinimizden olmayanlara) karşı hiçbir sorumluluğumuz yoktur.”334
    Yahûdilerin buna benzer hiçbir delile dayanmadan Allah adına uydurdukları
    yalana dayalı nice iddialar vardır. Bu nedenle surenin
    burasında karşılıklı bedduâlaşma gündeme geliyor. Bu karşılıklı
    bedduâlaşma hem onlara, hem hristiyanlara hem de Mekke’deki
    müşrik Araplara yöneltilmişti. 335
    Ali Küçük der ki:
    “Ey Muhammed! Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz
    âyetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat.”336 Bu
    bölümde Rabbimiz Allah’ın âyetleri kendisine verilmiş, Allah’ın
    âyetlerine ulaşmış, âyet bilgisine, kitap bilgisine ulaşmış bir insan
    tipini anlatıyor. Kendisine âyetlerimiz ulaşmış bir kimsenin haberini
    de anlat peygamberim. Onun haberini de oku, onun durumunu
    da anlat insanlara. Bu oku emri Rasûlullah’a vahyen gelen
    Kur’an’ın Peygamber tarafından tebliğini emreden bir ifâdedir.
    Rasûlullah’a emredilen bu hususun aynı zamanda onun şahsında
    bizim için de bir emirdir. Öyleyse Peygamber tarafından bize
    nakledilen bu kitabın âyetlerini biz de hem kendimize hem de
    çevremize okumakla, duyurmakla mükellefiz. Hele hele şu anda
    haber peşinde koşan haber meraklılarına daha çok duyurmak zorundayız.
    Evet, bir adam ki Allah’ın âyetleri kendisine ulaşmış, âyetlerle
    ilgi kurmuş, anlamış ama ne yazık ki bu insan bildiği, tanıdığı o
    Allah âyetlerinden sıyrılmış. Bu adam âyetlere sahipti. Allah’ın
    âfâkî ve enfüsi âyetlerini çok iyi biliyordu. Ama ne yazık ki bu
    334 3/Âl-i İmrân, 75
    335 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’ân
    336 7/A’râf, 75
    BEL’AM
    - 113 -
    adam bildiği âyetleri terk etti, âyetlerden sıyrılıp çıktı da şeytana
    tâbi oldu. Şeytan da onu peşine taktı ve o kimse sonunda azgınlardan
    oluverdi. Demek ki burada çok önemli bir haber var. Rabbimiz
    bize çok önemli bir haberden söz ediyor. Çünkü “Nebe’”
    çok büyük bir haber demektir. Rabbimizin bu konuyu anlatmak
    için seçtiği bu kelimenin yapısından da anlıyoruz ki demek ki bu
    konu sürekli hâfızalarımızda canlı tutmamız gereken, ciddi ciddi
    kulak vermemiz ve sürekli kendisiyle meşgul olmamız gereken bir
    haberdir. Kendimiz bu haberi okuyacağız, bu haberden haberdar
    olacağız ve sürekli çevremizi bu haberden haberdar edeceğiz. Karımıza,
    kızımıza, eşimize dostumuza bu haberi götürecek ve onların
    gündemlerini de bu haberle oluşturmaya çalışacağız. Çünkü
    bizim her anımızı ilgilendiren bu büyük haber yanında gazete haberlerinin,
    kanalizasyon haberlerinin hiç bir önemi yoktur. Eğer
    biz bize düşmanlığa soyunmuş bu şeytan vahiylerinin haberlerine
    zaman ayıracak olursak bilelim ki Rabbimizin bu haberlerini tanımaya
    zamanımız da kalmayacaktır gücümüzde. Hâlbuki direk
    bizim imanlarımızla, bizim Cennetimizle, bizim dünya ve ukbâ
    saâdetimizle ilgili olan bu haberleri öğrenmeden başka haberlerin
    peşinde koşmak câiz de değildir.
    Evet, işte bakın Rabbimizin okuyun dediği büyük bir haber.
    Bir adam ki Allah’ın âyetleri kendisine ulaşmış, âyet bilgisini elde
    etmiş, kitabı tanımış, sünneti tanımış ama o âyetlerin içinden
    sıyrılıp çıkmış adam. Peki, kim bu adam denilmiş. Bu kimse için
    Bel’am denilmiş. Bel’am bin Baura Hz Mûsâ (a.s.) ümmetinden,
    İsrail oğullarından âlim bir kimseydi. Kitap bilgisine, Tevrat bilgisine
    sahip bir kimse olmasına rağmen kendisini düzene angaje
    ettiği için, sırtını düzene dayadığı için düzenin keyfine göre ya
    da kendi hevâ ve heveslerine göre, dünyevî menfaatlerine göre
    Allah âyetlerini istediği gibi, ya da düzenin istediği gibi yorumlama
    ve âyetlerin içinden sıyrılıp çıkma cinnetine kapılmış bir adam.
    Kimileri de burada anlatılan kişinin Ümeyyetübn Ebî Salt olduğunu
    söylemişler. Bu adam da Rasûlullah döneminde yaşamış
    bir adamdı. Bu adam da Rasûlullah’ı tanıyordu, bekliyordu, hatta
    peygamberimizin özellikleri konusunda şiirler yazarak nerede
    kaldı? Beklenen Nebi geç kaldı diyerek onun özlemini terennüm
    ediyordu. Nihâyet Allah’ın Rasulü Mekkede Kureyş içinden zuhur
    edince de Rasûlullah hakkındaki tüm bu bilgilerinden sıyrılarak
    gurura, kibire kapılarak ona imandan vazgeçiverdi. Hatta bu kimse
    hakkında Rasûlullah Efendimiz’in: “Şiiri iman eden, ama kendisi
    iman etmeyen adam” diye söz ettiğini biliyoruz.
    Bakın dikkat ediyorsanız âyet-i kerimede “ Seleha, inseleha”
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 114 -
    kelimesi kullanılmış. Seleha kelimesi aslında derinin vücuttan yüzülmesi
    sıyrılıp çıkarılması anlamına gelmektedir. Bu mânâ içinde
    düşündüğümüz zaman adam böyle bildiği Allah âyetlerinden
    topyekün sıyrılıp çıkıyor. Tıpkı derisi yüzülen beden gibi. Derisi
    yüzülmüş, kendisini dış etkenlerden koruyacak deri desteğini kaybetmiş
    bir vücut gibi Allah âyetlerinden sıyrılıp çıkmış. Öyle değil
    mi? Derisi yüzülmüş bir vücut dış etkenlere karşı kendisini koruyabilme
    özelliğini kaybetmiş demektir. İşte tıpkı böyle bir vücut
    gibi kendisini tehdit eden tüm tehlikelere karşı, tüm şerlere karşı
    kendisini koruyacak âyetlerin desteğini kaybetmiştir. Kendisini
    azaptan, ateşten ve Cehennemden koruyacak olan âyetlerin içinden
    sıyrılıp çıkmış, âyetlerin korumasını kaybetmiştir.
    Tabii adam böyle yapınca da, bildiği tanıdığı Allah âyetlerinden
    soyutlanınca da, hayatını Allah âyetleriyle düzenlemekten vazgeçip
    âyetlerden habersiz bir hayat yaşamaya yönelince, Allah yasalarını
    bir kenara bırakıp kendi hevâ ve hevesleri istikametinde
    bir program izlemeye başlayınca da şeytan onu ayartıp peşine takıverdi
    ve azgınlardan oluverdi. Elbette böyle bir adamın başka
    yapabileceği bir şey yoktu. Hani bir söz vardır; “şeyhi olmayanın
    şeyhi şeytandır” diye. Birileri bunu hadis diye kendi sistematiklerinde
    kullanmaya çalışsalar da hadis değildir bu söz, ama şöyle
    anlarsak yerinde bir sözdür her halde: Yani şeyh olarak, mürşid
    olarak kılavuz olarak Allah’ın Kitabıyla tanışamamış birisinin şeytana
    tâbi olmaktan başka yapabileceği bir şey yoktur.
    Bakın Rabbimiz Kitabının başka bir yerinde bunu şöyle anlatır:
    “Rahman olan Allah’ı anmayı görmezlikten gelene, yanından ayrılmayacak
    bir şeytanı arkadaş veririz.” 337 Kim Rahmân’ın zikrinden yüz çevirir,
    Rahmân’ın zikrine karşı kör davranırsa. Kim Rahmân’ın zikrine
    karşı körlük ederse. Rahmân’ın zikri Kur’an demektir, Rahmân’ın
    zikri, Rahmân’ın hayatın her bir kademesinde bizden istediği kulluk
    demektir. Evet, kim Rahmâ’ın hayatın her bir kademesinde
    kendisinden istediği kulluğa karşı kör ve ilgisiz davranırsa vahye
    karşı Kur’an’a karşı körlük ederse. “Aşâ” Esasen gözde meydana
    gelen bir çeşit zayıflık ve hastalık demektir. Bir çeşit görme bozukluğu
    demektir. Kim ki Rahmân’ın zikri olan Kitabını görmezlikten
    gelir gözünü ona karşı kör yapar ve kitaptan habersiz bir hayat
    yaşamaya kalkışırsa, Kur’an’a göz yumar Kur’an’ı gözardı ederse.
    Ya da Kitaba karşı gözünü bozar, bakışını bozarsa. “Biz kim
    bu kitabı anlamak kim! Biz nerede bu Kitabı anlamak nerede?
    Bu Kitabı ancak büyük zâtlar anlar! Onu anlamak şöyle dursun
    onu elimize almaya bile lâyık değiliz!” diyerek kim ki Kitaba karşı
    337 43/Zuhruf, 36
    BEL’AM
    - 115 -
    bakışını bozarsa biz de ona bitişik, ona yapışık, onun yanından
    hiçbir zaman ayrılmayan bir şeytanı arkadaş yaparız diyor Rabbimiz.
    Ona bir şeytanı Musallat kılarız ki o ondan asla ayrılmaz. Bu
    şeytan onun ayrılmaz arkadaşı oluverir. Hem de böyle “nukayyız”
    yaparız. Yani ona bitişik, ona yapışık olarak o şeytanı onun
    üzerine kabuk bağlatırız. Âdetâ şeytan bir kabuk gibi onu çepe
    çevre sarıverir. Hani tohumlar, yavrular kendilerini çepeçevre saran
    kabuğu yırtarak, bu esâretten kurtularak dünyaya gelirler ya,
    işte bu adamlar da böyle kendilerini şeytana esir ediyorlar, onun
    esiri olarak sıkıntılı bir hayata râzı oluyorlar sonunda. Yani şeytan
    onların etraflarını sararak onları esir ediyor, onlar üzerinde sulta
    kuruyor, onları hâkimiyetleri altına alıyor.
    Allah’la beraber olmayan, Rahmân’ın zikrinden i’râz eden,
    vahye karşı kör davranan vahiyle hareket etmeyen kişinin sonucu
    budur işte. Yani Kur’an’ın vahyin alternatifi budur. Rahmân’ın
    vahyiyle beraber olmayan kişi elbette şeytanın esiri olacaktır. Çünkü
    o kişi Allah’la beraber olmamayı istemiştir. Allah’ın âyetleriyle
    beraber olmak istememiştir. Rahmanın zikrinden yüz çevirmiştir.
    Rahmanın rahmetinin gereği kendisi için açtığı rahmet kapısını
    örtmüş, vahyi örtmüş, güneşe karşı körlük etmiş kişidir. Basîreti
    kapanmış artık böylece Kur’an’dan uzaklaşan bir kişinin şeytana
    yaklaşması da kaçınılmaz olacaktır.
    Kur’an’ı tanımayan Kur’an’la beraber olmayan bir adam ne
    yapar da başka? Hayatında amel edecek kitabı olmayan bir adam
    ne yapar? Ya bizzat şeytanın ya da yeryüzündeki iki ayakları şeytanların
    kulu kölesi olur. Nisâ suresinde bu husus şöyle anlatılır:
    “Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra, Peygamberden ayrılıp,
    inananların yolundan başkasına uyan kimseyi, döndüğü yöne döndürür
    ve onu cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir!” 338
    Yine, Saff suresinde: “Onlar yoldan sapınca, Allah da onların kalblerini
    saptırmıştı. Allah, yoldan çıkan milleti doğru yola eriştirmez.”339
    Fussılet sûresinde de bu saptıranların sadece şey-tanlar olmadığını
    iki ayaklı şeytanların da insanlara Musallat kılınıp onları hak
    yoldan saptırdıkları anlatılır. 340
    Allah’ın âyetlerini bildiği halde onlarla ilgilenmeyip onlardan
    sıyrılıp, onlardan habersiz bir hayat yaşamaya çalışan bu adam
    338 4/Nisâ, 115
    339 61/Saff, 5
    340 41/Fussılet, 25
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 116 -
    üzerinde şeytan hâkimiyet kurdu. Boşlukta yakaladığı bu adamın
    boğazına bir ip takıp onu gemledi. Boynundaki kulluk ipinin ucunu
    Allah’a vermeyen kişi elbette onu birilerine vermek zorunda
    kalacaktı. Allah’a kulluktan kaçan kişi elbette birilerinin kucağına
    düşecekti. Allah vahyine teslim olup hayatını onlarla düzenlemeye
    yanaşmayan kişi elbette birilerinin âyetlerine teslim olmak
    zorunda kalacaktı. Evet, Allah’tan kaçan kişi mutlaka ya cin şeytanlarının
    ya da insan şeytanlarının ağına düşmek zorunda kalacaktır.
    İşte Allah âyetlerinden sıyrılan, Allah âyetlerinin desteğini
    kaybeden bu adam sonunda ipinin ucunu şeytanlara kaptırarak
    azgınlaşarak onların gideceği yere doğru, ateşe doğru, Cehenneme
    doğru hızla ilerlemeye başladı. Allah diyor ki: “Dileseydik, onu
    âyetlerimizle üstün kılardık; fakat o, dünyaya meyletti ve hevesine uydu.
    Durumu, üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan
    köpeğin durumu gibidir. İşte âyetlerimizi yalan sayan kimselerin hali
    böyledir. Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler.” 341
    Eğer isteseydik biz onu o âyetlerle yükseltirdik. Biz dilemiş
    olsaydık, o kişi kendisi adına bunu dilemiş ve tercih etmiş olsaydı,
    adam gibi ilgi kurduğu tanıdığı âyetlerle yükselmeyi düşünseydi
    Biz hem bu dünyada hem öbür tarafta onun derecelerini ve şânını
    şerefini yüceltirdik. Eğer o Allah âyetlerine yapışıp hayatını onlarla
    düzelseydi Biz de onu onlarla yüceltirdik.
    Demek ki âyetin ifadesinden anlıyoruz ki bu Kitabın âyetleri
    yükselme sebebidir, rif’at sebebidir. Yeryüzünde insanlara yükseklik
    kazandıran, insanları yücelten, insanlara incelik ve yücelik
    kazandıran Allah’ın Kitabıdır. Allah’ın kitabını tanıyan en yücedir,
    Allah’ın Kitabından haberdar olan en şereflidir. Allah’ın Rasulü
    de bu hususta şöyle buyurur: “Oku ve yüksel! Oku ve yücel!” Evet,
    Kitabı okuyan, Kitabı tanıyan, Kitapla hareket eden, Kitapla hayatını
    düzenlemeye çalışan kişi yeryüzünün en üstünü, en şereflisi
    ve en izzetlisidir. Evet işte bu adam da dileseydi, isteseydi bildiği
    tanıdığı kitabın âyetleriyle yücelecekti, şeref kazanacaktı ama ne
    yazık ki bu adam:
    Lâkin o arza çakılıp kalmayı, yere çakılıp kalmayı, arzla bütünleşmeyi,
    toprakla öpüşüp yerlerde sürünmeyi, izzetini, şerefini,
    değerini ayaklar altına düşürmeyi tercih etti. Kendini yere atmayı
    tercih etti. Hem dünyada hem de ukbâda şeref ve haysiyetini
    ayaklar altına düşürmeyi yeğledi. Çünkü onun tüm derdi, tüm
    arzusu, tüm hemmi ve kıblesi dünya idi. Tüm plan ve programı
    dünya ve dünyalık üzerine kurulmuştu. Dünya malına mülküne
    341 7/A’râf, 176
    BEL’AM
    - 117 -
    tamah ederek dinini dünyasına feda ediverdi. Dünyası adına dinini
    satıverdi. Allah âyetleriyle yücelmeyi terk etti de dünyaya
    çakılı kalıverdi. Dünyaya kazık çakma sevdâsına kapıldı da Allah
    âyetlerinin kendisinden istediği kulluktan vazgeçiverdi. Elbette
    gözünde dünya kıble olmuş bir adamın Allah dinine de Allah
    âyetlerine de ayıracak zamanı kalmayacaktı. Dünyayı kıble edindi
    de ona ulaşabilmek için dinini de, izzetini de şerefini de satıverdi.
    Hevâsına tabi oldu. Hevâ ve heveslerini putlaştırdı. Allah’ın
    âyetlerinin içinden sıyrılıp çıktığı için, Allah’ın âyetlerinin korumasından
    mahrum kaldığı için, sap gibi ortada ve boşlukta kaldığı
    için, hayatını düzenleyecek Allah âyetleri güdümlü vahiy kaynaklı
    bir programı kalmadığı için elbette artık onun yapabileceği başka
    bir şey yoktur. Artık böyle bir adam Şeytanların maskarası olmaktan
    hevâsına takılmaktan kurtulamayacaktır. Alçak dünyanın
    alçak makamlarını elde edeceğim diye, filanlar bana biraz makam
    verecekler diye, zengin olacağım diye, şöhrete ulaşacağım
    diye, toprakla bütünleşeceğim diye, evim, apartmanım, arsam,
    dükkânım, tezgâhım olacak diye bir ömür boyu çırpınıp duracaktır
    artık. Arzusu, hevesi, hevâsı, keyfi kendisine neyi fısıldamışsa,
    nefsi neyi istemişse onların peşinde kendi kendisini helâk edecek
    bir hayatın içinde yuvarlanıp gidecektir artık Cehenneme kadar.
    Allah diyor ki:
    İşte böylelerinin meseli, misali köpek misali gibidir. Bunlar
    tıpkı köpek gibidirler. Üzerine gitsen de üstüne varsan da, kendi
    haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir.
    İşte âyetlerimizi yalan sayan kimselerin hali böyledir. Sen onlara
    bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler.
    Bunlar köpek tabiatlı insanlardır. Burada Rabbimizin bu tip
    insanları köpeğe benzetmesini bir kaç vecihte anlamaya çalışıyoruz:
    Bildiğimiz gibi köpek hiç bir zaman doyuma ulaşamayan, bir
    türlü doyma bilmeyen, sürekli ciğeri açlıkla yanan bir hayvandır.
    Doyumsuzluğu simgeleyen bir hayvan tipidir köpek. Şehvetine ve
    boğazına düşkünlüğü yüzünden başına gelmedik kalmaz köpeğin.
    Bu doyumsuzluğundan ötürü onun üzerine bir taş atsanız
    bile acaba yiyecek bir şey mi atıldı diye onun peşinde koşturur.
    “Yelhes” diyor Rabbimiz. Yani, zirve noktasında zilletin ve sıfırı
    tüketmenin ifadesi. Üzerine varsan da solur, serbest bıraksan da.
    Üzerine gidilip zor durumda bırakıldıklarında da solurlar, kendilerine
    herhangi bir baskı yapılmayıp serbest bırakıldıkları zaman
    da solurlar. Yani o kadar hoş anlatıyor ki Rabbimiz zamanımızda
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 118 -
    Allah’ın âyetlerini bilen, kitabın âyetlerini tanıyan, dinden diyanetten
    haberdar olan kimi prof, kimi doktor, kimi doçent, kimi
    müdür ve amirler görüyoruz ki bugün tıpkı burada anlatılan
    köpek gibi din adına türlü türlü naneler yemektedirler. Allah’ın
    lutf u keremiyle kitap ve sünnet bilgisine ulaştıkları halde kitabın
    âyetlerinden sıyrılarak köpekliğe özenmektedirler. Üzerlerine
    varsan da solurlar varmasan da solurlar. Üzerlerine gidilip baskı
    yapılsa da pes ifadesi gösterirler kendi kendilerine iken de. Yani
    zorlanmadıkları zaman da aynı tavrı sergilerler. Yani mecbur değillerken
    bile teslimiyet izhar edip el kaldırırlar. Hani bir soruşturma,
    bir sıkıştırma söz konusu olduğu zaman neyse de hiç bir baskıya
    maruz değillerken bile yine düzen adına, yine güçlüler adına
    dini yamultmadan yana, dini zâlimler lehine bozmadan yana bir
    tavır sergiliyorlar. Dinlerini dünyaları adına satmış, üç kuruşluk
    dünya menfaati için dinlerini dünyaları haline getirmiş, dinlerini
    dünyalarına yama yapmış, dünyalık bir kısım makamlar adına
    Allah âyetlerinden uzaklaşmış, konumlarımız sarsılacak endişesiyle
    Allah âyetlerini her yerde gündeme getirmekten korkan, bu
    korkularından ötürü gündeme getirmedikleri âyetlerden kopmuş,
    uzaklaşmış, Allah âyetlerini kendileri için işlemez hale getirmiş bu
    insan tiplerinin böylece köpekleştiklerine şâhid oluyoruz bu gün.
    Ne atarsan kendilerine onu yiyecek bir şey zannederler. Daima
    kendi çıkarlarını düşünürler. Herhangi bir kapıdan kendilerine
    bir şeyler geldimi belki ileride bunun devamı gelecektir diye o
    kapıya sadık kalmaya özen gösterirler. Başka bir kapıdan biraz
    fazlası geldiği zaman önceki kapıyı unutup bu defa da oraya sadık
    kalırlar. İşte Allah kapısını unutmuş, Allah âyetlerinden uzaklaşmış
    başka kapılarda kemik arayan materyalist insan tipleri.
    Hangi kapıdan ne atılacak diye o kapılar hatırına dini gündeme
    getirmeyerek ya da o kapıların istediği biçimde Allah’ın âyetlerini
    yorumlayarak bekleşip dururlar. Devletten bir makam koparabilme
    hatırına Allah’ın dinini eğip bükerler. Zâlim iktidarların bozuk
    düzen düşüncelerine, İslâm dışı hayatlarına Kur’an’dan ve sünnetten
    destekler bulmaya çalışırlar. Allah âyetleriyle zâlimleri desteklemeye
    çalışıyorlar.
    Bu köpeklerin bir özelliği de Allah’ın dini gündeme geldiği
    zaman, Allah’ın yüce âyetleri okunduğu zaman, Allah’ın sistemi
    ortaya konulduğu zaman, sistem için bir tehlike söz konusu olduğu
    zaman her birinin bir inden ulumaya, ürmeye başladığını
    görürsünüz. Birisi çıkıp Allah âyetlerini gündeme getirdiği zaman
    buna tepki olarak bu köpeklerden bir tanesinin ürmesiyle ötekilerin
    de hep bir ağızdan onu takıp ettiklerini ve o müslümanın
    BEL’AM
    - 119 -
    sesini soluğunu boğmaya ve meydana getirdiği tesiri silmeye çalıştıklarını
    görüyoruz.
    İşte bizim âyetlerimizi yalanlayan bir toplumun misali budur.
    Evet, Allah’ın âyetlerinin bilgisine sahip oldukları halde, kitap
    sünnet bilgisini elde etmiş oldukları kalde onları bir kenana bırakıp,
    onları yalan sayıp, yok farzedip, onların defterini dürüp kendi
    hevâ ve hevesleriyle bir hayat yaşayan insanların durumu budur.
    Hayatlarını Allah’a ve peygambere sormadan yaşayan insanların
    durumu budur. Allah için bu âyetlerle kendimizi bir sorgulayalım.
    Eğer şu anda müslümanız diyen bizler Allah’ın kitabıyla ve Rasulünün
    sünnetiyle ilgisiz bir hayatın içindeysek, hayatımızı kitap
    ve sünnete sormadan yaşıyorsak veya kitabı bildiğimiz tanıdığımız
    halde, Allah’ın âyetlerinin bilgisine sahip olduğumuz halde
    yine de kitap kaynaklı bir hayata yanaşmıyorsak o zaman bilelim
    ki bizler de bildiğimiz o âyetlerle yücelmek yerine, dünya ve
    âhirette şerefli bir hayata talip olmak yerine dünya ve âhirette
    rezil bir hayatın mahkûmu olanlardan olacağız demektir. Allah
    âyetlerini bırakır da hevâ ve heveslerimiz istikametinde bir hayat
    yaşamaya kalkışırsak o zaman bilelim ki biz de köpekliğe râzıyız
    demektir Allah yâr ve yardımcımız olsun. Allah bize basîret ve
    şuur versin inşallah.
    “Âyetlerimizi yalan sayan, kendine zulmeden millet ne kötü bir
    misaldir!”342 Bizim âyetlerimizi yalanlayan, yalana çıkaran, boşa
    çıkaran, âyetleri yok farzeden, âyetlerimizi geçersiz hale getiren,
    işlemez hale getiren âyetlerimizden habersiz bir hayat yaşayan
    böylece nefislerine zulmeden, kendi kendilerine yazık eden, kendi
    kendilerini boşa harca-yan kimselerin ne kötü bir misali vardır.
    Bunlar kendi kendilerine yazık eden insanlardır. Kendilerini olmamaları
    gereken makamda tutan ve Cehenneme götürüp atan
    insanlardır bunlar. Kendi kendilerini götürüp uçuruma atan insanlardır.
    “Allah’ın doğru yola sevkettiği kimse doğru yolda olur. Saptırdığı
    kimseler ise, işte onlar mahvolanlardır.” 343 Kim hidâyette olmayı dilemiş,
    tercihini hidâyete kullanmış Allah da ona hidâyet etmişse
    onu hidâyete erdirmiş, kim de dalâleti, sapıklığı tercih etmiş Allah
    da onu saptırmışsa işte onlar kaybedenler mahvolanlardır, hüsrana
    mahkûm olanlardır.
    Rabbimiz önce henüz onları yaratmadan onlardan söz alıyor
    sonra onları semî’ ve basîr kılıyor, hidâyeti anlamaya ve kabule
    342 7/A’râf, 177
    343 7/A’râf, 178
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 120 -
    hazır hale getiriyor, mayalarını hidâyetle yoğuruyor, sonra onlara
    yaratılış öncesi verdikleri misaklarını hatırlatıcı kitaplar ve
    peygamberler gönderiyor. Kâinatta kendilerine Allah’a verdikleri
    bu misaklarını ilân edici, onları kulluğa teşvik edici binlerce görsel
    âyet yaratıyor. Bu âyetlere intikal edebilecek göz, kulak, kalp,
    akıl veriyor. Adeta onları bu misaklarına zorluyor, kul olmaları için
    lehlerinde bu kadar imkânları hazırlıyor. Bütün bu hazırlanmış
    imkânlara rağmen yine de onlar hidâyeti değil de sapıklığı tercih
    etmişlerse o zaman da hem dünyada hem de âhirette hüsrâna uğrayanlardan
    olduklarını, kaybedenlerden olduklarını, kendilerini
    boşa harcadıklarını haber veriyor Rabbimiz.
    Evet, Allah kime hidâyet edip yol göstermişse onu hidâyete
    erdirmiştir. Allah hâdîdir. Allah yol göstericidir. Kitaplar ve peygamberler
    de yol göstericidirler bu mânâda. Cenâb-ı Hak kitaplar
    ve peygamberler göndererek kullarına hidâyetini ulaştırır. Rabbimizin
    kulların gönderdiği kitap ve peygamberler Onun kullarına
    açtığı rahmet kapılarıdır. Bu anlamda hidâyet herkese açıktır.
    Yani Allah’ın kullarına gönderdiği kitapları “ Hüden linnas” Bütün
    insanlık için hidâyet kaynağıdır. Aslında Kur’an herkese genel
    manada hidâyeti göstermek için inmiştir. Ama herkes bu kitabın
    hidâyetini kabul etmede, isteyerek bunun hidâyetini seçmede
    eşit olmayacaktır. Kimileri bununla hiç ilgilenmeyecek, bunu anlamaya
    yanaşmayacaktır. Bakıyoruz hâdi kelimesi, hüden kelimesi
    Kur’anda onbeş ayrı manada kullanılmıştır. Allah hüdendir, Tevrat
    hüdendir, Kur’an hüdendir, Kâbe hüdendir, Peygamberimiz
    hüdendir, başka hüdenler de vardır Kur’an’da. Buna göre hüden
    olarak ne Peygamberimiz’in, ne Kâbe’nin ne de Kur’an’ın bizzat
    kendisi birinin elinden tutup dini kabul ettirici olma derecesine
    vardıramaz meseleyi. Yani gerek Kur’an ve gerekse Peygamberimiz
    bizzat insanların kalplerine imanı sokmakla değil bu imanı
    insanlara tanıtmak-la mükelleftirler. Öyleyse kimse Kur’an’a yanaşmadı
    mı Kur’an kimseye hidâyet edemez. Kur’an’a yaklaşan
    kişi eğer onunla yol bulmak isterse ancak o, o zaman hidâyet edebilir.
    Çünkü “Hüden linnas” dır Kur’an. Ama “Hüden lil müttakin”
    dir de aynı zamanda. Ne demek o? Yani herkese yol gösterecek
    kapasitede değil. Yani herkes bununla yol bulmak istemez, herkes
    buna yol sormaya gelmezse o zaman, o sadece takvâlılara yol
    gösterecek, sadece onlara hidâyet edecektir. Ötekiler için hatta
    yine Kur’an’ın ifadesiyle bu kitap kimilerinin zararını, ziyanını arttıracaktır.
    BEL’AM
    - 121 -
    “Kur’an zâlimlerin ancak zararını artırır.”344 Demek ki Allah hidâyeti
    isteyenlere kitapları, peygamberleri ve diğer hidâyet vesileleriyle
    hidâyet eder. Allah kullarının kalplerine hidâyete yönelik inşirah
    verir, hidâyetine karşı onların kalplerini, zihinlerini açar, onların
    ellerinden tutar, küfre ve kâfirlere karşı gönüllerine tiksinti yerleştirir,
    şeytan ve ordularına karşı onların kalplerindeki korkuyu kaldırıp
    onun yerine cesaret koyar, Cenneti sevdirir, Cehennemden
    nefret ettirir, rızâsıyla hoşnut eder, razı olduklarını sevdirir, namazı,
    orucu, zekâtı, helâlleri sevdiklerini sevdirir sevmediklerine
    karşı kalplerine tiksinti verir. Bütün bu tasarruflar da Rabbimizin
    hidâyet cümlelerindendir. İşte kendileri kendi özgür iradeleriyle
    hidâyeti istemiş olan kullarına böylece hidâyetini ulaştırır Rabbimiz.
    Ama ötekilere, yani sıfırı tüketenlere, iflâs edenlere gelince
    bunlar iradelerini sapıklıktan yana kullanan kimselerdir. Allah’ın
    kendilerine açtığı kitap ve peygamberler gibi hidâyet kapılarından
    girmek istemeyen, rahmet kapılarından istifade etmek istemeyenler,
    kitapla beraber olmayanlar, peygamberle tanışmak istemeyenler,
    Allah’ın hidâyet vesileleriyle ilgi kurmayanlar kendi
    fiilleriyle, kendi iradeleriyle sapıklığı tercih ettikleri için Allah da
    onlar için tüm dalâlet yollarını açıvermiş ve artık böyleleri şeytanların,
    hevâ ve heveslerinin peşine takılıp dünyada da ukbâda da
    kaybedenlerden olmuştur.
    Fahreddin Yıldız der ki:
    Yüz yetmiş beş ve yüz yetmiş altıncı âyetlerde, aklını ve iradesini
    yanlış yönde kullanıp inanma ihtiyacına kulak tıkayan insanın durumu
    tasvir edilir. Allah’ın âyetlerini göz ardı eden insan, ciddi hataya
    düşer. Zira şeytan yetişip onu yakalar; o da vahim bir sapışla
    ciddi hataya düşen kimselerden olur.
    Âyetlerde tasvir edilen insan tipi, ilahî mesajı anlayan fakat
    ona yanaşmayan kimsenin durumunu anımsatır. O, hep dünyaya
    sarılıp yalnızca kendi heves ve arzularının peşinden gittiği için,
    kışkırtılan köpeğe benzer; kendi haline bırakıldığında da, üzerine
    varıldığında da hemen hırlar. Aslında bu benzetmeyle, inkârcı insanın
    bunalımlı hali gözler önüne serilmektedir. Çünkü inanmamış
    insan, harici şartlar ne olursa olsun, dâima ruhsal huzursuzluğun,
    aklı ile bedensel güdüleri arasındaki çatışmanın kaosunu
    yaşar. Bu yüzden inkârcı tipler, inanmış bir insanın eriştiği zihinsel
    berraklıktan ve ruhsal dengeden yoksundurlar. Sonuçta inanmış
    insan yücelir, maddeci değerlere gömülüp ruhen yoksullaşan kimse
    de kendi kendini tüketmiş olur.
    344 17/İsrâ, 82
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 122 -
    178’inci âyette de, Allah’ın âyetlerini yalanlayıp işledikleri
    haksızlıklarla kendilerini yıkıma götüren toplumların vahim durumu
    dile getirilir. Bu âyet, Allah’ın dinini hayatın dışında tutan
    kişi ve toplumların, sürekli bunalım içinde olacakları ve çöküşü
    yaşayacakları mesajını verir. Bu mesaj, Allah’ın kitabı kendisine
    geldiği halde ondan yüz çeviren ve kendi değerini düşüren her
    fert ve toplum için geçerlidir.
    178 ve 179’uncu âyetlerde, hidâyet ve dalâlet gerçeğine; insan
    olmanın gereklerini yerine getirmeyen kimselerin, hayvanlardan
    daha aşağı dereceye düşeceklerine dikkat çekilir. Kâinatta her şey,
    Allah’ın yasaları doğrultusunda gerçekleşir. Allah, insanları doğru
    yola veya sapıklığa zorlamaz; aksine özgür bırakır. Bunun için
    âyetlerde cebre delâlet eden herhangi bir işaret yoktur. Zira insan
    irâdesinin özgürlüğü tartışma dışıdır. Aksi halde insanın tüm sorumlulukları
    düşer ve varlık sebebi anlamsızlaşır. Şu halde, aklını
    ve iradesini doğru kullanan insan hidâyete erer; yanlış kullanan
    da sapıklığa düşüp şaşkın ve perişan olur.
    Burada, insan olmanın icaplarını yerine getiremeyen kimseler
    kınanır. Bunların, kalpleri olduğu halde anlamadıkları, gözleri
    olduğu halde görmedikleri, kulakları olduğu halde işitmedikleri
    belirtilir. Aslında her canlının gözü görüp kulağı işittiğine göre
    âyetin asıl maksadı, insana yakışır biçimde anlamak, görmek ve
    işitmektir. Öyleyse kurtuluşu isteyen her insan, kalbini ve gözünü
    açıp hakkın sesine kulak vermelidir. Zira kalbi ve gözü kapalı,
    kulağı da hakikate tıkalı olan insan, yaratılış gayesini gerçekleştiremez
    ve Allah’ın kendinden istediği onur burcuna yükselemez;
    aksine esfel-i sâfilîn yolcusu olur ve en derin çukurlara yuvarlanır.
    Muhammed Esed der ki:
    175 / Ve kendisine mesajlarımızı lütfettiğimiz halde onları bir kenara
    atan kimsenin başına gelecek olanı anlat onlara: Şeytan yetişip yakalar
    onu ve o da, başka niceleri gibi, vahim bir sapışla sapıp gider.
    176 / İmdi, Biz eğer dileseydik, onu âyetlerimizle yüceltir, üstün kılardık:
    fakat o hep dünyaya sarıldı ve yalnızca kendi arzu ve heveslerinin
    peşinden gitti.
    Bu bakımdan, böyle birinin durumu (kışkırtılan) bir köpeğin durumu
    gibidir: öyle ki, onun üzerine korkutarak varsan da dilini
    sarkıtıp hırlar, kendi haline bıraksan da. Bizim âyetlerimizi yalanlamaya
    kalkan kimselerin hali işte böyledir. Öyleyse, bu kıssayı
    anlat, ki belki derin derin düşünürler.
    177 / Âyetlerimizi yalanlamaya kalkan toplumun hali ne kötüdür:
    BEL’AM
    - 123 -
    çünkü işledikleri haksızlıklar (sadece) kendilerini yıkıma götürür.
    178 / Allah kime yol gösterirse, gerçekten doğru yola erişen işte
    odur: O’nun sapıklık içinde bıraktığı kimselere gelince, büyük kayıp içinde
    olanlar da işte böyleleridir!
    “Ve kendisine mesajlarımızı lütfettiğimiz halde onları bir kenara atan
    kimsenin başına gelecek olanı anlat onlara”: Lafzen, “onun haberini/
    durumunu onlara ilet.”
    “Şeytan yetişip yakalar onu ve o da, başka niceleri gibi, vahim bir
    sapışla sapıp gider.”: Lafzen, “ciddî bir hataya düşen kimselerden
    oldu”. Metnin aslında bu âyetin tamamı geçmiş zaman kipindedir;
    fakat âyetin açık anlamı genel bir gerçeğin ifadesi durumunda
    olduğu345 ve bazı müfessirlerin ileri sürdüğü gibi, bilinen belirli
    bir kişiyi îma etmediği için, onu geniş zaman kipiyle aktarmak
    daha uygun geldi bize. Burada sözü edilen insan tipi, ilahî mesajı
    anlayan ama buna rağmen, bir sonraki âyette işaret edildiği gibi,
    “dünyaya fazla sarılması”, yani hayata maddeci, “dünyevî” bir açıdan
    bakması yüzünden hakkı kabule yanaşmayan kimsedir. 346
    “Bu bakımdan, böyle birinin durumu (kışkırtılan) bir köpeğin durumu
    gibidir: öyle ki, onun üzerine korkutarak varsan da dilini sarkıtıp hırlar,
    kendi haline bıraksan da.”: Tutum ve davranışları yalnızca dünyaya
    bağlı/dünyaya bağlayıcı arzularının ona günübirlik “fayda” ya
    da “zarar” olarak gösterdiği şeyler tarafından belirlendiği için, bu
    bölümde anlatılan insan tipi, haricî şartlar ne olursa olsun, daima
    aklıyla bedensel güdüleri arasındaki çatışmanın ve dolayısıyla içsel
    huzursuzluğun, hayalî korku ve kuruntuların kurbanı durumundadır.
    Bunun için de, inanmış bir kişinin inanç yoluyla eriştiği zihnî
    berraklıktan, ruhî dengeden yoksundur. 347
    Muhammed Esed, 62/Cum’a sûresi, 5. âyetin tefsirinde de şunları
    söyler:
    “Tevrat’ın yükü ile onurlandırılmış iken bu yükü taşıyamamış
    olanların durumu, sırtına kitaplar yüklenmiş (ama onlardan habersiz
    bulunan) merkebin durumuna benzer.
    Allah’ın mesajlarını yalanlamaya şartlanmış olanların durumu ne acıdır,
    çünkü Allah rehberliğini böyle zâlim bir halka ihsan etmez!” 348
    “Tevrat’ın yükü ile onurlandırılmış iken bu yükü taşıyamamış olanların
    durumu...” Daha önceki pasajda işaret edilen, Allah’ın vahyinin
    345 Karş. Katâde, ‘İkrime ve Ebû Müslim’in beyanına dayanarak Râzî
    346 Karş. 27:82’deki “yerden çıkarılan yaratık” temsîli.
    347 Muhammed Esed, Kur’an Mesajı
    348 62/Cum’a, 5
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 124 -
    hem kutsal bir emânet hem de bir lütuf olduğu düşüncesiyle bağlantılı
    olarak söylem, şimdi de, Yahûdilerin Tevrat sonrası dönemde
    gösterdikleri, bu emânete ihânet problemine geçmektedir.
    Onlara, Allah tarafından, O’nun birliği ve benzersizliği mesajını
    bütün dünyaya ulaştırma görevi emânet edilmişti. Ama onlar,
    Hz. İbrahim, İshâk ve Yakub soyundan gelmiş olmaları sebebiyle
    kendilerini “Allah’ın seçilmiş toplumu” olarak gördüklerinden ve
    dolayısıyla, ilahî mesajın başka bir toplum için değil yalnız kendileri
    için geldiğine inandıklarından bu görevi yerine getiremediler.
    Bundan dolayı, peygamberliğin İsrâiloğullarına mensup olmayan
    herhangi bir kimseye verilmiş olması ihtimalini inkâr ettiler 349 ve
    böylece Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliğini, bizzat Tevrat’ta
    bile o’nun gelişi ile ilgili açık bir haber bulunmasına rağmen, reddettiler.
    350 Onlar, Hz. Mûsâ’ya indirilen ilahî kelâmın temel anlamını
    böylece çarpıtmak suretiyle, bizzat kendileri ondan gerçek
    bir manevî fayda elde etmeyi ve onun öğretilerine uygun şekilde
    yaşamayı sağlayamadılar. 351
    “İnsanlara karşı muktedir ve şerefli olan kimseler, güçleri yettiği
    halde kötülüğü men etmezlerse, muhakkak Allah Teâlâ onları
    zelil ve perişan eder.” 352
    “Ya emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yaparsınız, ya da
    Allah üzerinize zâlim bir sultanı Musallat kılar.” 353
    “Bu ümmet içinden bazı kimseler mahşer gününde kabirlerinden
    maymun ve domuz sûretinde kalkacaklardır. Bunların günahları,
    günahkârlarla beraber oturup kalkmak, güçleri yettiği halde
    onları kötülüklerden men etmemektir.” 354
    “İnsanlar kötülüğü görüp önlemedikleri zaman, Allah Teâlâ’nın, onların
    hepsini azâba uğratmasından korkulur.” 355
    “Öyle zamanlar gelecek ki, kötülükten sakındıranların sayısı,
    insanların onda birinden daha az olacaktır. Sonra bunlar da gider
    ve artık kötüyü yasaklayan tek kimse bulunmaz.” 356
    “Randevuya daima vaktinde gelmek, ötekinin gecikmesini yüzüne
    vurma sanatıdır.”
    349 Karş. 2:90 ve 94 ve dipnotlar 75 ve 79
    350 Bk. 2:42, not 33
    351 Muhammed Esed, Kur’an Mesajı
    352 Cerir bin Abdillah
    353 Ebû ‘d-Derdâ
    354 Ebû Ümâme
    355 Hadis-i şerif rivâyeti
    356 Hz. Ali
    BEL’AM
    - 125 -
    “Nasihat, dünyanın en pahalı hazineleri kadar kıymetli olduğu
    halde, ekseriyâ pek ucuza satılır.” 357
    “Dostlarının, yerinde nasihatlerine kulak asmayanlar düşmanlarını
    memnun ederler.”
    “Verdiği öğüdü biraz tutan, bunu başkalarına da dinletebilir.”
    “İnsan, hayvandan konuşmakla üstündür. Ama doğru konuşmazsan
    hayvanlar senden üstün olurlar.” 358
    “Bir sözün ardından koşmamalıyız; söz bizim ardımızdan koşmalı,
    bize hizmet etmeli.”
    “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” (Ebû Ali Dakkak)
    “Ve susmak altın olmadı hiçbir zaman; Sözün bir anlamı oldukça.”
    “İki şey insanı çileden çıkarır; Söylenecek yerde ağız açmamak,
    susacak yerde lâkırdı etmek. 359
    “Bilirken susmak, bilmezken söylemek kadar çirkindir.”
    “Konuşma sanatını bilen adam, düşündüklerinin hepsini söylemez;
    fakat söylediklerini düşünür de söyler.”
    “Konuşmaların en önemlisi, kendi kendimizle konuşmamızdır;
    ama bunu her zaman ihmal ederiz.”
    “Dinini paraya satan, dininden de olur, paradan da.” 360
    “Dünya için din fedâ olunmaz.”
    “Dinsiz (Hak dini kabul etmeyen) insan, en bedbaht, en huzursuz
    mahlûktur.”
    “Günümüzde dine hizmet için lisan-ı hal, lisan-ı kalden daha
    tesirlidir.”
    “Din incelir, ama yine de kopmaz. Onun sahibi Allah’tır. Bir
    koruyucusunu gönderir, yeniden hak dini ihyâ eder.”
    “Hak din, güneş gibidir; üflemekle sönmez. Gündüz gibidir,
    göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine
    gece yapar.”
    “Ey dalâlete dalmış gâfiller! Dünyadan ölümü, insandan
    357 Hz. Ali
    358 Şeyh Sâdi
    359 Şeyh Sâdi
    360 Atasözü
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 126 -
    âcizlik, muhtaçlık ve fakirliği kaldırmanın çaresi varsa, dine ve
    dinin hayata yansımasına gerek duymayabilirsiniz. Yoksa, susun!
    Zira ölüm, âcizlik, zeval, fakirlik gibi tabiî âyetler, yüksek sesleriyle
    dine çağırıyorlar ve Hak dinin hayata geçirilişinin lüzumunu
    ilân ediyorlar.”
    BEL’AM
    - 127 -
    Konuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    A İlim Konusunda Dikkat Edilecek Hususlarla İlgili Âyet-i Kerimeler
    a Allah’tan Başkasının Bilgisi Sınırlıdır: Bakara, 30-33, 255; Yusuf, 76; Lokman,
    34.
    b İnsana Bilmediğini Öğreten Allah’tır: Bakara, 32; Nisa, 113; Mâide, 110;
    Haakka, 51; Alak, 5.
    c Firâset: Hıcr, 75; Nahl, 68; Muhammed, 17.
    d İlim ile Amel Etmek (Bilgiyi Hayata Uygulamak): Mâide, 105; Cum’a, 5.
    e Bildiğini Öğretmek: Bakara, 129, 151; Tevbe, 122; Abese, 2-4.
    f Bildiğini Gizlemekten Sakınmak: Bakara, 159, 174.
    g Bilmeden Hüküm Vermenin Kötülüğü: En’am, 119, 144; Hacc, 8; Lokman,
    20; Mü’min, 83.
    h İnsanın Bilemeyeceği Şeyler: Ra’d, 8; Lokman, 34.
    i Bilinmeyen Bir Şeyin Ardına Düşmekten Sakınmak: İsra, 36.
    j Kitap Yüklü Eşekler: 62/Cum’a, 5
    k Kitap Bilgisine Rağmen Azgınlaşan Kimse (Bel’am): 7/A’râf, 175-178
    B HakaBâtılı Karıştırma ve Hakkı Ketm Etme (Gizleme) Konusuyla İlgili
    Âyetler
    a Allah, Takvâ Sahiplerine Hak ile Bâtılı Ayıracak Anlayış Verir: 8/Enfâl, 29;
    92/Leyl, 5-7.
    b Hak ile Bâtıl Karşılaştırması: 2/Bakara, 42, 159-160, 174; 3/Âl-i İmran, 71,
    187.
    c Hakkı Gizlemek: 2/Bakara, 42.
    d Bildiğini Gizlemekten Sakınmak: 2/Bakara, 159, 174.
    C İyiliği Emretmemek, Hakkı Gizlemek, Başkasına Emrederken Kendini
    Unutmak Konusunda Âyet-i Kerimeler
    a İyiliği Açıklamak ve Gizlemek: 4/Nisâ, 149.
    b Hayra Engel Olmak: 2/Bakara, 217; 68/Kalem, 12.
    c İyilikleri Başa Kakmak: 2/Bakara, 262-264, 266; 26/Şuarâ, 22; 49/Hucurât,
    17; 73/Müzzemmil, 20; 74/Müddessir, 6.
    d İyiliği Emredip Kendisini Unutmak: 2/Bakara, 44; 7/A’râf, 175-176; 11/Hûd,
    88; 41/Fussılet, 33; 61/Saff, 2-3; 62/Cum’a, 5. Kitap Verilenlerden İman
    Edenler, İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak Görevini Yapardı:
    3/Âl-i İmran, 114.
    e İsrâiloğullarından Kâfir Olanlar, İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak
    Görevini Yapmazdı: 5/Mâide, 79.
    f Kötülüklere Önder Olmak: 4/Nisâ, 85; 16/Nahl, 25; 39/Zümer, 15.
    D Tahrif Konusunda Âyet-i Kerimeler
    a Tevrat, Yahûdilerin Tahrifine Uğramıştır: 2/Bakara, 75, 79, 95, 174; 3/Âl-i
    İmrân, 65, 78, 93; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41-43.
    b İncil, Hıristiyanların Tahrifine Uğramıştır: 3/Âl-i İmrân, 65, 78; 5/Mâide,
    110.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Bel’am md., Ahmed Güç, Şamil Y., c. 1, s.
    221-222
    2. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, Bel’am md., Ömer Faruk Harman, TDV Y., c.
    5, s. 389
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 128 -
    3. Tefsirde İsrâiliyât, Abdullah Aydemir, DİB Y., Ank. 1979, s. 237-244
    4. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılâb Y., 16. bs. İst. 1997, s.
    63-65
    5. Bel’am, Zübeyir Yetik, Beyan Y., İst. 1986
    6. Her Nemruda Bir İbrahim, Zübeyir Yetik, Beyan Y., İst. 1990, s. 129-140
    7. İmamlar ve Sultanlar, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y., 13. bs. İst. 2002
    8. Yahûdileşme Temayülü, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y., İst. 1995, s. 51-58,
    241-247
    9. Hadislere Göre Yahûdi ve Hıristiyanlara Uymak, Mirza Tokpınar, İnsan
    Y., İst. 2003
    10. İslâm’da Bâtıla Benzemenin Hükmü, Ali Rızâ Demircan, Eymen Y., İst.
    1980
    11. İlmi Kuşanmak, Kul Sâdi Yüksel, Misyon Yl, İst. 2001
    12. Çağ ve Ulemâ, Kul Sâdi Yüksel, Misyon Y., İst. 2002
    13. Lâ, Mustafa Çelik, Ölçü Y., İst. 1989, s. 192-102
    14. İslâmî Hareket Fıkhı, Mustafa Çelik, Yenda/Ölçü Y., İst. s. 369-379
    15. Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y., İst. 1990, s.
    103-107
    16. Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitne Odakları, Sâlih Asğar, Hanif Y.,
    İst, 1994, s. 166-176
    17. İman ve Tavır, Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 161-261
    18. Bilgiden Tevhide Yükseliş, Ekrem Sağıroğlu, Timaş Y., İst. 1993
    19. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu,
    İhtar Y., 2. bs. Erzurum, 1994, s. 55-69
    20. Tevhidin Düşmanı Tefrika, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y., Ankara 1997,
    s. 155-171, 254-261
    21. İslâm Ülkelerinde İdeolojik Savaş, Çev. Akif Nuri, Çığır Y., İst. 1977
    22. Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi, İsmail Kara, Risale Y., İst. 1987
    23. Cumhuriyet Dönemi Din-Devlet İlişkileri, I-III, Hasan Hüseyin Ceylan,
    Rehber Y., 20.Bs. İst. 1993
    24. Cumhuriyet Dönemi Aydınlarının İslâm’a Bakışı, Ahmet İshak Demir,
    Yayınlanmamış Doktora Tezi, Mrm. Ün. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2000
    25. Türk Aydınının Din Anlayışı, Necdet Subaşı, Yapı Kredi Y. İst. 1996
    26. Son Asır Türk Aydınının Kur’an’a Bakışı, Yitik Masumiyet, Ahmed Bedir,
    Merkür Y., İst. 2003
    27. Yeni Türkiye’de İslâmlık, Gotthard Jaschke, Türkçesi: Hayrullah Örs,
    Bilgi Y., Ankara 1972
    28. Osmanlı’da Modernleşme Sancısı, H. A. Ubicini, çev. Cemal Aydın,
    Timaş Y., İst. 1998
    29. Türkiye’de Cemaatçi Milliyetçilik ve Nurettin Topçu, Süleyman Seyfi
    Öğün, Dergâh Y., İst. 1992
    30. Türkiye’de Anti-Materyalist Felsefe, Neşet Toku, Beyan Y., İst. 1996
    31. Modern Türkiye İçin Din’de Reform: Kemalizm I-II, Osman Nuri Çarman,
    Tan Matbaası, İst. 1958
    32. Türküm Diyenler İçin: Arapça Kur’an Okunamaz: Okunacağını İleri
    Sürenlere Reddiye, Osman Nuri Çarman, İst.
    33. Yükseliş Savaşımızda Jüpiter: Kur’an’da Atatürk ve Rus-Çin
    İşkencesinde Türklük, Engin Arın, Atatürkçülük Kültür Y. İst. 1971
    BEL’AM
    - 129 -
    34. Dinde Değil; Kur’an’da Reform, Nuray Pekdemir, Su Y., İst. 2000
    35. Türk İnkılâbına Bakışlar, Peyami Safa, Ötüken Y., 5. Bs. İst. 1999
    36. Türk İnkılabı, Celal Nuri İleri, Hazırlayan: Recep Durmaz, Kaknüs Y., İst.
    2000
    37. Atatürk Devri Fikir Hayatı, Mehmet Kaplan, Kültür Bakanlığı Y., Ank.
    1992
    38. Atatürk ve Din, İsmail Yakıt, Süleyman Demirel Ün. Y. İsparta 2000
    39. Atatürk ve Din Eğitimi, Ahmet Gürtaş, D.İ.B. Y., Ankara
    40. Kemalizm, Abdurrahman Dilipak, Beyan Y.
    41. Hutbeler, D.İ.B. Y., Ankara 1973
    42. İmam-Hatipler İçin Örnek Metinler, D.İ.B. Y., Ankara 1981
    43. Hümanizm ve Atatürk Devrimleri, Yümni Sezen, Ayışığı Kitapları, İst.
    44. Türkçe İbadet, M. Enes Ergene, Feza Gazetecilik A. Ş. İst. 200
    45. Din’de Reform Mes’elesi, Kemal Edib Kürkçüoğlu, Güzel Sanatlar
    Matbaası, Ank. 1957
    46. Kur’an’la Uyarmak, Orhan Tutar, Kardeşlik Y. İst. 2004, s. 240-245
    47. Resmî İdeolojinin Ücretli Köleleri, Mustafa Çelik, Misak Y., Ankara 1997
    48. Hilâfet ve Saltanat, Mevdudi, Hilâl Y., Terc. Ali Genceli, İst. 1972
    49. Osmanlıda Karşı Düşünce ve İdam Edilenler, Rızâ Zelyut, Alan Y., İst.
    1986
    50. Şerait’ten Laikliğe, Sadık Albayrak, Sebil Y., İst. 1977
    51. Türkiye’de Din Kavgası, Sadık Albayrak, Şahsi Y., İst. 1973
    52. Devrimler Cinâyeti, Şapka Devrimi, Dil Devrimi, Burhan Bozgeyik,
    İttihad Y., İst. 1993
    53. Devrimlerin Deviremediği, A. Vehbi Vakkasoğlu, Yeni Asya Y., İst. 1980
    54. Devrimler ve Gerici Tepkiler, Sadık Albayrak, Araştırma Y., İst. 1990
    55. Bazen Hazin, Bazen Rezil; Bu Vatanı terk edenler, Vehbi Vakkasoğlu,
    Yeni Asya Y., İst. 1975
    56. Önce Alkışladılar, Sonra Öldürdüler, Vehbi Vakkasoğlu, Yeni Asya Y., 4.
    bs. İst. 1976
    57. Uzlaşma Tehdidi Karşısında İslâmî Hareketler, Heyet, Terc. İslâm Özkan,
    Ekin Y., İst. 1996
    58. Dini Tamir Dâvâsında Din Tahripçileri, Ahmed Davudoğlu, Sağlam
    Kitabevi Y., 4. bs. İst. 1980
    59. Doğru Yolun Sapık Kolları, Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Y., İst.
    1978
    60. Tarih Boyunca Din Mazlumları, Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Y.,
    İst. 1977
    61. Son Devrin Din Mazlumları, Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Y., 5. bs.
    İst. 1977
    62. Tarihte ve Günümüzde Bağnazlık ve Yobazlık, Mustafa Özçelik, Şahsi
    Y., İst. 1995
    63. Davet Yolunda Dökülenler, Fethi Yeken, Terc. Bilal Çakmaklı, Seçkin Y.,
    2. bs. İst. 1988
    64. Din Bürokrasisi, Davut Dursun, İşaret Y., İst. 1992
    65. Türkiye’de Din-Devlet İlişkileri ve Diyanet İşleri Başkanlığı, Şahsi Y.,
    İsmail Kaya, İst. 1998
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 130 -
    66. Ulema ve Dinî Otorite, Derleme, Heyet, Türkçesi: Kutlukhan Eren, İnsan
    Y., İst. 1995
    67. Osmanlı ve Safevilerde Din-Devlet İlişkisi, Vecih Kevserânî, Terc. Muhlis
    Canyürek, Denge Y., İst. 1992
    68. İslâm’da Devlet Adamı ve Âlim, Abdülaziz El-Bedrî, Kültür Basın Yayın
    Birliği, İst. 1989
    69. Tuğyana Karşı Ulema, M. Recep el-Beyyûmî, Terc. Nureddin Demir,
    Eksen Y., İst. 1990
    70. Din ve İdeoloji, Şerif Mardin, İletişim Y., 4. Bs. İst. 1990
    71. Türkiye’de Din ve Siyaset, Şerif Mardin, İletişim Y., 7. bs. İst. 2000
    72. Efendilik, Şarkiyatçılık, Kölelik, Jale Parla, İletişim Y., İst. 1985
    73. Modernizme Geçiş Sürecinde İslâm Dünyası, İra M. Lapidus, çev. İ. Safa
    Üstün, Mrm. Ün. İlâhiyat Fk. Vakfı Y., İst. 1996
    74. Oryantalizm ve Oryantalistler: Yararları, Zararları, Mustafa Sibai, Terc.
    Mücteba Uğur, Beyan Y. İst. 1993
    75. Oryantalizm, Edwvard Said
    76. Tevhid ve Değişim, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y. İst.
    77. Vahiyden Kültüre, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y., İst. 1991
    78. İslâm Nasıl Yozlaştırıldı, Vahyin Dininden Sapmalar, Hurafeler, Bid’atler,
    Y. N. Öztürk, Yeni Boyut Y., 3. bs. İst. 2000
    79. Hilâfetin İlgâsının Arka Planı, Mustafa Sabri Efendi, çev. Oktay Yılmaz,
    İnsan Y., İst. 1996
    80. İslâmî Hareket ve Özeleştiri Üzerine, Halis Çelebi, Terc. Metin Parıldı,
    Rey Y., Kayseri
    81. İslâmî Harekette Fikrî Hastalıklar, Fethi Yeken, Terc. A. Osman Kara,
    Ravza Y., İst.
    82. Bu Din Benim Dinim Değil, Abdurrahman Dilipak, İşaret/Fersat Y.. 2. bs.
    1990
    83. İslâmî Hareket ve Problemleri, M. Beşir Eryarsoy, Buruc Y., İst. 1996
    84. İslâm Tarihinin İlk Asrında İktidar Mücâdelesi, Adnan Demircan, Beyan
    Y., İst. 1996
    85. Din İle Maddecilik Arasında Ezelî Savaş, Ebû’l-Hasan Ali el-Hasanî en-
    Nedvî, İslâmî Neşriyat
    86. Din-İnkılâp-İrtica, Peyami Safa, Ötüken Neşriyat
    87. Din-Siyaset-Laiklik, Mehmet Emin Gerger, Nehir Y.
    88. Dine Karşı Din, Ali Şeriati, çev. Hüseyin Hatemi, İşaret Y.
    89. Dindar Olmak Zorunda mıyız? Ahmet Vural, Türdav A.Ş. Y.
    90. Laik Düzende Dini Yaşamak 1-2, Hayreddin Karaman, İz Y.
    91. Kutsala, Tarihe ve Hayata Dönüş, Ali Bulaç, İz Y.
    92. Sosyal Değişme ve Dinî Hayat, Heyet, İlmî Neşriyat
    93. Sosyoloji Açısından Din, Yümni Sezen, Marm. Ün. İl. Fak. Vkf. Y.
    94. Türkiye’de Dinî Hayat, M. Emin Köktaş, İşaret Y.
    95. Dinlerin Dejenerasyonu, Kürşat Demirci, İnsan Y.
    96. 4 Dinden 4 Adam ve Bir Dinsizin Konuşmaları, Burhaneddin Mirza,
    Sönmez Neşriyat
    97. İbrahimî Dinlerin Diyalogu, İsmail Farukî, Pınar Y.
    98. Din Eğitim Bilimi ve Türkiye’de Din Eğitimi, Suat Cebeci, Akçağ Y.
    99. İlahlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    BEL’AM
    - 131 -
    100. Günümüz Din ve Fikir Hareketleri Ansiklopedisi, Komisyon, Risale Y.
    101. Modern Dünyada Din, Lord Northobourne, İnsan Y.
    102. Aydınların Din Saptırması, Fehmi Huveydî, İşaret Y.
    103. Türkiye’de Manevî Buhran, Din ve Laiklik, Osman Turan, Boğaziçi Y.
    104. Türklerin ve Moğolların Eski Dini, Jean Paul Raux, İşaret Y.
    105. Türkiye’de Yanlış Din Anlayışı, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
    106. İlim ve Din, Adnan Adıvar, Remzi Kitabevi Y.
    107. Devletin Dini Olur mu? Seyyid Ahmet Arvasi, Burak Y.
    108. Din-Devlet İlişkileri Sempozyumu Bildirileri, Heyet, Beyan Y.
    109. Sapmalara Karşı Dâvet Yolu, Mustafa Meşhur, Aksa Y.
    110. Çağdaş Dâvetin Problemleri, Fethi Yeken, İlim Y.
    111. İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, A. Mustafa Nevin, İz Y.
    112. Türkiye’de Vâizlik (Tarihçesi ve Problemleri), Mehmet Faruk Bayraktar,
    İFAV Y.
    113. Va’z Edebiyatında Hadisler, Mahmut Yeşil, T. Diyanet Vakfı Y.
    114. Halkın İslâm Anlayışının Kaynakları, Vaaz ve Kıssacılık, Hasan Cirit,
    Çamlıca Y., İst. 2002
    115. Osmanlı Halkının Geleneksel İslâm Anlayışı ve Kaynakları, Hatice
    Kelpetin Arpaguş, Çamlıca Y. İst. 2001
    116. Tasavvuf Kültüründe Hadis, Tasavvuf Kaynaklarındaki Tartışmalı
    Rivâyetler, Muhittin
    117. Uysal, Yediveren Y., Konya 2001
    118. Yürek Fethi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
    119. Kur’ân-ı Kerim’de Yahûdiler ve Hıristiyanlar, M. Fatih Kesler, T. Diyanet
    V. Y.
    120. Kur’an ve Sünnete Göre Yahûdilik ve Münâfıklık, Mustafa Özçelik,
    Sabır Y.
    121. Din Anlayışımızdaki Dehşet Yanılgılar, Naci Çelik, Nedret Y., İst. 1998
    122. Kemalist Eğitim ve Din Düşmanlığı, Burhan Bozgeyik, İttihad Y., İst.
    1993
    123. Çağdaş Bilimin Saplantısı, Zübeyir Yetik, Akabe Y.
    124. Batılı Bilginin Eleştirisi Üzerine, Korkut Tuna, İst. Ün. Ed. Fak. Y.
    125. Batıda İlmî Skandallar, Ali Çankırılı, Adım Y. / Feza Y.
    126. İlim Uğrunda, Abdülfettah Ebû Ğudde, Ebru Y.
    127. İlim ve Âlim, Heyet, Ankara Fazilet Y. İlimlerin Özü, Nevî Efendi, İnsan Y.
    128. Âlim, Mehmet Zahit Kotku, Seha Neşriyat
    129. Din Anlayışı ve Müslüman Sorumluluğu, İbrahim Turhan, Haksöz sayı
    20, Kasım 92
    130. Din İstismarı (Özel sayı), İslâmiyât, c. 3, sayı 3, Temmuz-Eylül 2000
    131. İslâmizasyon, İslâm’a Karşı İslâm (Özel Sayı) Kitap Dergisi, sayı 23, Ocak 89
    132. Müsteşriklerin Kur’ân-ı Kerim ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’e Yaklaşımları,
    Sâlih Akdemir, Ank. Ün. İlâhiyat Fak. Dergisi, sayı 31, sayfa 180-210,
    1989
    133. Yarım Fakih Din Yıkar, Ali Suavi, Hazırlayan: Mehmet Görmez,
    İslâmiyat, 1, Sayfa 87-98, Ocak-Mart 1998
    134. Kur’an’a Karşı Suikasd, Eşref Edip, Sebilürreşad, 11, 252, sayfa: 18-22,
    Eylül 1957
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKADÎ KAVRAMLAR
    - 132 -
    135. Kur’an Çevirmeleri Neden Yanlışlarla Doludur, İsmayıl Hakkı
    Baltacıoğlu, Yeni Adam Dergisi, 758, s. 4-5, Eylül 1957
    136. İki Müslümanlık, Hüseyin Cahit, Fikir Hareketleri 66, sayfa 211-212, 24
    Kanunu Sânî 1935
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

    Okunma 10604 kez Son değişiklik Pazartesi, 25 Ocak 2021 06:29

    Ortam