Cumartesi, 06 Şubat 2021 22:27

VESVESE

Yazan
Ögeyi değerlendirin
(0 oy)

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

 

VESVESE


- 503 -
Kavram no 188
İmtihan 17
Bk. Şirk; İbâdet; Zikir; Murâbata
VESVESE


• Vesvese; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı Kerim’de Vesvese Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Vesvese Kavramı
• Vesvesenin Sebepleri ve Kurtuluş Yolları
• İnsana İlişen Vesvese ve Kurtuluş Yolları
• Vesvese ile Mücâdele Edenlerin Başından Geçenler
• İnsana Gelen Vesvesenin Hikmetleri
• Vesvese En Çok Kimlerde Görülür?
• İmam Gazâli'ye Göre Kalbin Mâhiyeti, Vesvese ve Kurtuluş Yolları
• Nâs Sûresi, Şeytanın Hilesi ve Vesveseden Kurtuluş Çareleri
• Vesveseyi Gideren ve Şeytanın Desiselerine Engel Olan Çareler
• Şeytan ve Vesvese
• Vesveseden Kurtulmanın Pratik On Çaresi
• Büyük Düşmanın Âdî Oyunları
“De ki: sığınırım insanların Rabbine, İnsanların Melikine (Mutlak sahip ve hâkimine, yöneticisine), İnsanların ilâhına. Vesveseci ve sinsi şeytanın şerrinden. O şeytan ki, insanların kalplerine vesvese verir, şüphe ve tereddüt sokar. Cinlerden ve insanlardan olan.” 2749
Vesvese; Anlam ve Mâhiyeti
Fısıltı, hışırtı ve fışırtı gibi gizli ses, fiskos, kuruntu, işkillenme gibi anlamlara gelir. Kalpte meydana gelen şüphe, tereddüt vehim, kuruntu, iç üzüntüsü, nefis ve şeytanın meydana getirdiği iç karışıklığı anlamları için kullanır. Şeytanın insanın gönlüne ilkası, yani kötü bir işin yapılması, iyi bir işin terkedilmesi veya geciktirilmesi ya da eksik yapılması için insanı kışkırtması, aklını çelmesi, nefsin bayağı arzularına uymaya teşvik etmesi demektir. Zıddı tereddütsüz, kararlı, emin ve azimli olmak demektir.2750
Vesvese kelimesi Kur’ân’da beş yerde geçmektedir. Şeytanın Cennette bulunan Âdem (a.s.) ve Havva validemize nasıl vesvesede bulunduğu Yüce Allah tarafından şöyle haber verilmiştir: “Derken Şeytan çirkin yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı (vesvesede bulundu): ‘Rabbiniz başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikiniz de birer melek ya da ebedi kalıcılardan olursunuz diye sizi bu ağaçtan menetti.”2751 Bu âyette geçen vesvese kelimesi, fısıldama şeklinde anlaşılmakta ve tercüme edilmektedir.
2749] 114/Nâs, 1-6
2750] el-İsfahanî, el-Müfredât, İstanbul, 1986, 819 vesvese mad
2751] 7/A’râf, 20
- 504 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şeytanın Cennete nasıl girdiği ve Âdem (a.s.) ile Havva vâlidemize nasıl vesvesede bulunduğu hususunda, âlimlerin farklı yorumları vardır. Bu hususta çeşitli görüşler ileri sürülmüştür.2752 Kur’ân’ın başka bir yerinde, Tâhâ sûresinin 120. âyetinde de şeytanın Âdem (a.s.) ve Havva validemize yaptığı bu vesvese dile getirilmiştir.
Vesvese ile ilgili diğer bir âyetin meali de şöyledir: “Andolsun insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesvese verdiğini (fısıldadığını) biliriz. (Çünkü) Biz ona şah damarından daha yakınız.”2753 Bu âyette de Yüce Allah’ın kudretine işâret buyrulmaktadır. O, insanı yaratan, yoktan var edendir. İnsanların gizli ve açık her şeylerinden haberdardır. İnsanın kalbinden geçirdiği vesvese ve düşüncelerin tamamına vâkıftır. Nitekim Hz. Muhammed (s.a.s.), bu âyetin tefsiri mâhiyetinde açıklamada bulunurken; “Şüphesiz Yüce Allah, ümmetimden olan kişilerin kalbinden geçirdikleri şeyleri, söylemedikleri ve işlemedikleri takdirde affeder; günah olarak saymaz” diye buyurmuştur. 2754
Başka bir sûrede ise vesvese hakkında şu bilgiler verilmiştir: “De ki: Sığınırım ben, insanların Rabb’ine, insanların yöneticisine, insanların ilâhına. İnsanlara kötü şeyler fısıldayan o sinsi vesvesecinin şerrinden. O ki, insanların göğüslerine (kötü düşünceleri) fısıldar. Gerek cinlerden, gerek insanlardan (olan bütün vesvesecilerin şerrinden Allah’a sığınırım).”2755 Burada geçen “vesvâs” kelimesi, şeytan için kullanılmıştır. Yani bununla şeytan kastedilmektedir ve vesvese de onun eseridir. İnsana vesvese veren şeytan iki türlüdür. Biri cinlerden ve diğeri de insanlardan olan şeytanlardır. Bu şeytanlar, insanların kalbinde vesveseyi meydana getirecek akıl ve fikirlerini çeler, onları kötü emeller işlemeye sevkeder. Allah yoluna gitmekten, insanlık gayesine ermekten alıkoyarlar. Nihâyet din ve imandan çıkarır, ebedi helâke sürükler. İnsanların kalbine fısıldayıp duran, onları gaflete düşüren, her şerrin başı olan vesveseyi meydana getiren her şey, “hannâs” ve “vesvâs” olarak kabul edilir. 2756
Hiç şüphesiz, şeytanın verdiği vesvese insanı imandan ve ibâdetten uzaklaştırır; fert, aile ve toplumun hayatında çeşitli sıkıntıların meydana gelmesine sebep olur. Medine çevresinde bâdiyede yaşayan Müslümanlar, koyun ve sığır kesip etini satmak üzere şehre getiriyorlardı. Bu eti yemekten çekinen bazı Müslümanlar Hz. Muhammed (s.a.s.)’e giderek; “Yâ Rasûlallah! Bazı bâdiye halkı bize et getirip satıyorlar. Bunların, hayvanı keserken besmeleyi söyleyip söylemediklerini bilmiyoruz” diye sormuşlar. Bunun üzerine Hz. Muhammed (s.a.s.) şu cevabı vermiştir: “Bismillâh deyin ve sonra bu eti yiyin.”2757 Rasûlullah (s.a.s.) bununla vesveseden uzak durmaya işaret buyurmuştur.
Başka bir konu ile ilgili olarak Hz. Muhammed’e (s.a.s.) şöyle sormuşlar: “Yâ Rasûlallah! Birisi namaz kılarken abdestim bozuldu diye gönlünde bir vesvese hissederse, bu kişinin namazı bozulur mu, bozulmaz mı? Hz. Muhammed (s.a.s.) bu soruya şu cevabı vermiştir: “Hayır. Bir yellenme sesi veya bir kokuyu duymadıkça
2752] Geniş bilgi için bk. el-Maverdî, en-Nuketü ve’l-Uyun, Beyrut 1992, II, 210
2753] 50/Kaf, 16
2754] Buhârî, Itk 6, İman 15; Nesâî, Talâk 22; İbn Mâce, Talâk 16
2755] 114/Nâs, 1-6
2756] ez-Zemahşerî, el-Keşâf, Mısır 1977, VI, 265 vd
2757] ez-Zebidî, Sahih-i Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi, trc. Kâmil Miras, Ankara 1974, VI, 354 vd
VESVESE
- 505 -
namazı bozmaz”2758 Burada da Rasûlullah (s.a.s.) vesveseden uzak durmayı, abdestin bozulduğuna dair kanaat hâsıl olmadıkça namazı bozmamayı tavsiye etmiştir.
Fıkıh usûlünde de vesvese kötü bir şey olarak kabul edilmiştir. Her şeyde tereddüt ve vesvese ile hareket edenin sözüne itibar edilmemiştir. Hz. Muhammed (s.a.s.) vesvese ile hareket edenin talâkının geçerliliğini kabul etmemiştir.2759 Yani hanımını boşayıp boşamadığını veya söylediği sözler hakkında vesvese içinde olan bir kişinin talâkı (boşaması) geçerli kabul edilmemiştir.
Görüldüğü gibi, Kur’ân ve sünnette vesvese tasvib edilmemiştir. Bilhassa vesvese ile ilgili bütün âyetlerde vesvesenin şeytandan geldiğine işaret buyrulmuştur. Buna göre İslâm vesveseden sakınmayı istemiştir. Çünkü vesvese faydalı değil, zararlı olan bir şeydir. Vesveseye kapılan insan, ibâdetlerinde yanılır, çeşitli hatalara düşer ve haz almaz. Vesvese insanı yanlış ve bâtıl yollara saptırır. Hatta vesvesenin neticesinde insan aklî dengesini bile kaybedebilir. 2760
Modern psikolojinin her birine ayrı teşhis ve tanımlar bulduğu fobi, takıntı, şizofreni, paranoya vb. gibi kavramların tümü dinî literatürde “vesvese” ve “evham” ile izah edilirdi.
Hepsi de birbirinden farklı olan psikolojik durumları tek bir terimle ifade etmek elbette sıkıntı doğurur. Fakat bu sıkıntı “vesvese”ye verilen farklı tariflerle fazlasıyla aşılmıştı. Bu tariflerin her biri vesvesenin farklı bir türüne karşılık sayılabilirdi.
Vesvese, konuluşu itibarıyla doğal bir kelime. “Nefsin ya da şeytanın fiskosu, fıs-fıs-fıs diye üflemesinden” yola çıkılarak türetilmişti. Daha kolay anlaşılması için vesveseyi şöyle tanımlayabiliriz: Gözün ardında ve beynin önünde sinema perdesi gibi bir perde gerili olduğunu düşünün. Bu perdede ayartıcı güdülerin baskısındaki bilinçaltı, ya da dışarıdan ve içeriden bilincimiz üzerinde baskı kurmaya ve ruhun bilinç üzerindeki etkisini yok edip orada hüküm yürütmeye çalışan her tür şeytanî güç film oynatır.
Eğer şeytanî güçlerin filminin seyircisi olursanız, onlar oynatmaktan usanmaz. Siyah-beyaz, renkli, üç boyutlu… Avantür, romantik, korku, şiddet, cinsellik sömürüsü içeren filmler… Şeytanın arşivi çok geniş. Kur’an’ın buyurduğu gibi “önlerden, arkalardan, sağlardan, sollardan gelerek” insanı ayartmaya çalışır.
Peki, insan üzerinde bir gücü var mı? Kur’an defaatle “asla” diyor. Rabbimiz’in dilinden “Senin Benim kullarım üzerinde etkili bir otoriten (sultân) yoktur.” 2761
Peki, şeytan ve tüm şeytansılar bu gücü nereden alıyor? Vesvese verdiği insanın kendisinden. Yani mağdurdan. İrâdenizde oluşacak her zaaf, şeytanın ve nefsin gücüne dönüşür. Siz âdeta irâdenizden şeytana ve nefse transfer yaparsınız, o da sizden aldığını size karşı kullanır.
Unutmayın: Seyircisi olmayan oyun uzun süre devam etmez. Eğer siz onun seyircisi olmayı ısrarla sürdürürseniz, o zengin galerisinden sizin için, sizin zaaflarınıza, eğilimlerinize, çürük yanlarınıza uygun bir film seçer.
2758] ez-Zebidî, a.g.e., VI, 355
2759] Buharî, Talâk 11
2760] Nureddin Turgay, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 347-348
2761] 15/Hıcr, 42). Yine bk. 14/İbrâhim, 22; 16/Nahl, 99
- 506 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Herhangi bir konudaki korkunuz bir zaafa dönüşmüşse, kalenizi oradan döver toplarıyla. Çünkü orası kalenin en zayıf yanıdır. Herhangi bir konuda takıntınız varsa, bilincinizi oradan tırtıklar. Geminizi delmeye oradan başlar ki, su alıp da batsın.
Şehvet, şöhret, tutku, para… Hatta kimi zaman insanın ibâdetini dahi kendi emelleri uğruna kullanmaya, Kur’an’ın ifadesiyle onu “Allah’la aldatmaya” bile kalkışır.2762
Şeytanın ve şeytansıların vesvese ve vehimleri hakkında birçok eser vermiş ulemâmız. Ama bunların içerisinde en müstesnâsı İbnu’l-Cevzi’nin Telbîsu İblis’i. Peki, bütün bu saldırılara karşı ne yapmalı?
Bir kez, şeytanın ve nefsin tasallutundan âzâde bir kul düşünülemez. Herkes her an vesvese ve evhâma karşı mücadele etmek durumundadır. O halde böyle bir saldırıya muhâtap olmak suçlanacak bir şey değildir. Hele küçük vehimlerimizi büyütmekten daha büyük vesvese olamaz.
Yükseklik korkusu olan birine “Yahu sen nasıl Müslümansın?” diye târizde bulunmanın abesliği gibi. Ya da fareden aşırı korkan birinin “Allah korkusunu” sorgulamak gibi. Bu abesle iştigaldir. Elbet bu bir zaaftır, ama iman zaafı diyecek kadar da değil. Bunun bir yığın psikolojik ve bilinçaltı sebepleri vardır ve bu sebepler bazen basit bir klinik müdâhaleyle bile çözülebilir.
Ama bu konudaki zaafın derecesi ne olursa olsun yine de mü’min, imanın makarrı olan akleden kalbi, bir rehabilitasyon merkezi olarak kullanmayı bilmelidir. Söyler misiniz; iman bize emniyet vermeyecekse başka hangi şey verir?
Vesvese ve evhamdan kurtulmak isteyen, şeytanın filmini seyretmesin. 2763
Kur’ân-ı Kerim’de Vesvese Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de vesvese kelimesi değişik kullanımlarla toplam 5 yerde geçer.2764 İblis kelimesi toplam 11 yerde, şeytan kelimesi 70, çoğulu olan şeyâtîn kelimesi de toplam 18 yerde zikredilir.
“Ey İnsanlar! Yeryüzündeki temiz ve helâl şeylerden yiyin, şeytana ayak uydurmayın, zira o sizin için apaçık bir düşmandır. Muhakkak size, kötülüğü, hayasızlığı, Allah'a karşı da bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” 2765
“Şeytan insanlara, vaatlerde bulunur, onları hayale sevk eder. Ve şeytan insanlara gururdan/aldanmadan başka bir şey vaat etmez.” 2766
“Şeytanın evliyâsına/dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.” 2767
“Allah onu (şeytanı) lânetledi; o da: ‘Yemin ederim ki kullarından bir pay edineceğim’ dedi. Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım, kesin olarak onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar (putlar için
2762] 35/Fâtır, 5
2763] Mustafa İslâmoğlu vesvese, 03/09/2005
2764] 7/A’râf, 20; 20/Tâhâ, 120; 50/Kaf, 16; 114/Nâs, 4, 5
2765] 2/Bakara, 168-169
2766] 4/Nisâ, 120; 17/İsrâ, 64
2767] 4/Nisâ, 76
VESVESE
- 507 -
nişanlayacaklar), şüphesiz onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler’ (dedi). Kim Allah’ı bırakır da şeytanı dost edinirse elbette apaçık bir ziyana düşmüştür. Şeytan onlara söz verir, vaadde bulunur, onları ümitlendirir ve kuruntulara düşürür. Ancak bu vaad sadece aldatmadan ibarettir. Onların varacağı yer cehennemdir; ondan kaçıp kurtulacak bir yer de bulamayacaklardır.” 2768
“Böylece Biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. (Bunlar) aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle başbaşa bırak. Âhirete inanmayanların kalpleri ona (o yaldızlı söze) kansın, ondan hoşlansınlar ve işledikleri suçu işlemeye devam etsinler diye böyle yaparlar.” 2769
“İblis: ‘Beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları (insanları) saptırmak için senin sırât-ı müstakimin/doğru yolunun üstünde tuzak kuracağım. Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın.’ dedi.” 2770
“Yerilmiş ve kovulmuş olarak defol! Yemin olsun ki, insanlardan sana kim uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım.” 2771
“Derken şeytan çirkin yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve ‘Rabbiniz sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye sizi bu ağaçtan men etti, başka bir sebepten değil’ dedi.” 2772
“Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah’ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi). Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana-babanızı (Âdem ile Havvâ’yı), çirkin yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtıp bir belâya düşürmesin. Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.” 2773
“Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. (Allah’tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah’ı zikredip anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir...” 2774
“İş olup bitince şeytan: ‘doğrusu Allah size gerçeği söz vermişti. Ben de size söz verdim ama, sonra caydım; esasen sizi zorlayacak bir nüfûzum yoktu; sadece çağırdım, siz de geldiniz. O halde, beni değil; kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Beni Allah’a ortak koşmanızı daha önce kabul etmemiştim; doğrusu zâlimlere can yakan bir azâb vardır’ der.” 2775
“Hâlis kullarım üzerinde senin bir nüfuzun olamaz. Ancak sana uyan sapıklar bunun dışındadır.” 2776
“Kur’an okuyacağın zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın. Doğrusu şeytanın,
2768] 4/Nisâ, 117-121). Ayrıca bk. 18/Kehf, 50; 35/Fâtır, 6
2769] 6/En’âm, 112-113
2770] 7/A’râf, 16-17
2771] 7/A’râf, 18
2772] 7/A’râf, 20
2773] 7/A’râf, 26-27
2774] 7/A’râf, 200-201
2775] 14/İbrâhim, 22
2776] 15/Hıcr, 42
- 508 -
KUR’AN KAVRAMLARI
iman edenler ve yalnız Rablerine güvenenler üzerinde bir nüfûzu yoktur. Onun nüfûzu sadece, onu dost edinenler ve Allah’a ortak koşanlar üzerindedir.” 2777
“Şu bir gerçek ki, israfla saçıp savuranlar, şeytanın kardeşleridir ve şeytan, Rabbine karşı çok nankördür.” 2778
“Meleklere, ‘Âdem’e secde edin!’ demiştik. İblisin dışında hepsi secde ettiler. İblis, ‘Ben, dedi, çamurdan yarattığın bir kimseye secde mi ederim?’ Dedi ki: ‘Şu benden üstün kıldığına da bir bak! Yemin ederim ki, eğer beni kıyâmete kadar yaşatırsan, pek azı dışında, onun neslini kendime bağlayacağım! Allah buyurdu: ‘Git! Onlardan kim sana uyarsa, iyi bilin ki cehennem hepinizin cezasıdır. Mükemmel ve tam bir ceza! ‘Onlardan, gücünün yettiği kimseleri dâvetinle şaşırt; süvarilerinle, yayalarınla onları yaygaraya boğ; mallarına, evlâtlarına ortak ol; kendilerine vaadlerde bulun.’ Şeytan, insanlara, aldatmadan başka bir şey vaad etmez. Şurası muhakkak ki, Benim (ihlâslı) kullarım üzerinde senin hiçbir ağırlığın (hâkimiyetin) olmayacaktır. (Onları) koruyucu olarak Rabbin yeter.” 2779
“Sonunda şeytan vesvese verip ‘Ey Âdem! dedi, sana ebedîlik ağacını ve eskimeyen bir saltanatı göstereyim mi?” 2780
“Şeytanın (bu tür) katıp bırakmaları, kalplerinde hastalık olanlara ve kalpleri (her türlü) duyarlılıktan yoksun bulunanlara (Allah’ın) bir deneme kılması içindir. Şüphesiz zâlimler, (gerçeğin kendisinden) uzak bir ayrılık içindedirler.” 2781
“Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin.
O, kendi grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından olmaya çağırır.” 2782
“...Ey insanoğulları! Ben size, şeytana tapmayın, o sizin için apaçık bir düşmandır, Bana kulluk edin, bu doğru yoldur, diye bildirmedim mi? And olsun ki, o sizden nice nesilleri saptırmıştı, akletmez miydiniz? İşte bu, size söz verilen cehennemdir. Bu gün, inkârcılığınıza karşılık oraya girin.” 2783
“Andolsun insanı Biz yarattık ve nefsinin kendisine verdiği vesveseyi/fısıldadıklarını biliriz ve Biz ona şahdamarından daha yakınız.” 2784
“Şeytan onları istilâ etmiş, onlara Allah’ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar, hizbü’ş-şeytan/şeytanın taraftarıdırlar. İyi bilin ki hizbü’ş-şeytan mutlaka kaybedenlerdir.” 2785
“Vesveseci ve sinsi şeytanın şerrinden (sığınırım insanların Rabbine). O şeytan ki, insanların kalplerine vesvese verir, şüphe ve tereddüt sokar.” 2786
Hadis-i Şeriflerde Vesvese Kavramı
“Âdemoğlunda bir şeytanın lemmesi (telkini) vardır, bir de meleğin lemmesi/
2777] 16/Nahl, 98-100
2778] 17/İsrâ, 27
2779] 17/İsrâ, 61-65
2780] 20/Tâhâ, 120
2781] 22/Hacc, 53
2782] 35/Fâtır, 6
2783] 36/Yâsin, 59-64
2784] 50/Kaf, 16
2785] 58/Mücâdele, 19
2786] 114/Nâs, 4, 5
VESVESE
- 509 -
telkini vardır. Şeytanın lemmesi, şerre (küfür, günah ve zulme) teşvik etmek ve hakkı yalanlamaktır; meleğin lemmesi ise iyiliği ilham etmek ve hakkı tasdik etmektir. Bunu her kim vicdanında hissederse Allah’tan olduğunu bilsin ve Allah’a hamdetsin. Öbürünü (şeytanın telkinini) hisseden de şeytandan Allah'a sığınsın. Daha sonra Rasûlullah (s.a.s.) şu âyeti okudu: ‹Şeytan sizi fakir düşmekle korkutur da, cimriliğe ve kötülüğe teşvik eder. Allah ise Kendi hazinesinden size mağfiret ve bolluk vaad ediyor...” 2787
“Doğan her çocuğun kalbi üzerinde mutlaka vesvâs bulunur. Sonra o, Cenâb-ı Hakk’ı zikredip anınca vesvâs arkasını dönüp uzaklaşır; unutup gaflete dalınca o vesvâs dönüp gelir ve vesvese verir.” 2788
“Şüphesiz Yüce Allah, ümmetimden olan kişilerin kalbinden geçirdikleri şeyleri, (kötü duygu ve düşünceleri) söylemedikleri ve işlemedikleri takdirde affeder; günah olarak saymaz.” 2789
“İçimizden öyle şeyler geçiyor ki, herhangi birimiz onları söylemeyi bile büyük bir suç sayıyor.” Rasûlulluh (s.a.s.), “Gerçekten böyle bir şey hissetiniz mi?” diye sordu. Sahabiler, “Evet yâ Rasûlallah” dediler. Rasûlullah (s.a.s.) “İşte sarih, açık iman budur; bu, imanın katıksız olmasındandır.” 2790
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ashâbından bir kısmı ona sordular: “Bazılarımızın aklından bir kısım vesveseler geçiyor, normalde bunu söylemenin günah olacağına kaniyiz.” Hz. Peygamber (s.a.s.): “Gerçekten böyle bir korku duyuyor musunuz?” diye sordu. Oradakiler: Evet! deyince: “İşte bu (korku) imandan gelir (vesvese zarar vermez)” dedi.
Diğer bir rivâyette: “(Şeytanın) hilesini vesveseye dönüştüren Allah’a hamdolsun” demiştir.
Müslim’in İbn Mes’ud’dan (r.a.) kaydettiği bir rivâyet şöyledir: “Dediler ki: “Ey Allah’ın Rasûlü, bazılarımız içinden öyle sesler işitiyor ki, onu (bilerek) söylemektense kömür kesilinceye kadar yanmayı veya gökten yere atılmayı tercîh eder. (Bu vesveseler bize zarar verir mi?)” Hz. Peygamber (s.a.s.): “İşte bu (hassâsiyetiniz) katıksız/saf imandır” buyurdu.” 2791
Açıklama: Hadiste, Ashab, irâdeleri olmadan içlerinden, kendiliğinden doğan vesveselerden sormaktadır. Bu hadiste imanî meseleler üzerinde olduğu anlaşılan bu vesveselerin, bazı rivâyetlerde Allah hakkında olduğu belirtilir. Bunlar normalde kabul edilemeyecek, muhal şeyler olduğu için, iradî olarak konuşmanın günah olacağı korkusu hâkimdir. Hz. Peygamber (s.a.s.) içten, kendiliğinden gelen bu vesveselerin/seslerin kişiye zarar vermeyeceğini belirtiyor. Delil olarak da kişinin duyduğu korkuyu gösteriyor. İnsanda merak, korku gibi, irâdeyi dinlemeyen, zabt altına alınamayan bir kısım duyguların sevkiyle içten gelen bu
2787] 2/Bakara, 268; Tirmizî, Tefsîrü’l-Kurân 2, hadis no: 2988
2788] Şevkanî, Fethülkadîr 5/524; Hâkim sahihlemiş ve İbn Ebî Dünya, İbn Cerîr ve İbn Münzir tahric etmiştir.
2789] Buhârî, Itk 6, İman 15; Müslim, İman 20, h. no: 202; Nesâî, Talâk 22; İbn Mâce, Talâk 16; Ebû Dâvud, Talâk 15; Tirmizî, Talâk 8; Ahmed bin Hanbel, II/398, 481, 491
2790] Müslim, İman 209, 211
2791] Müslim, İman 209, h. no: 132; Ebû Dâvud, Edeb 118, h. no: 5110; Ahmed bin Hanbel, Müsned VI/106
- 510 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sesi hepimiz bazı zamanlar duyarız. Vehimli mizaçlar “içim bozulmuş” diye ye’se bile düşebilir. Ancak Rasûlullah (s.a.s.), bu seslerden duyduğumuz endişeyi en büyük bir delil yapmak “Madem ki o sese irâdemizle iştirak etmiyor, aklımızla tasdik etmiyor, aksine üzülüyoruz, öyle ise bu şeytanın bir vesvesesidir, aldırmayın” mânasında “Korkunuz gerçek imanın ifadesidir” buyuruyor.
İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: “Ey Allah'ın Rasûlü dendi, herbirimiz içinde, (bazen öylesine çirkin) bir şeyin ârız olduğunu görür ki, bunu söylemektense o şeyin bir kor parçası olup (kendisini) yakması ona daha sevimli gelmektedir!” Rasûlullah (s.a.s.) bu söze şöyle mukabelede bulundu:”Allahu ekber, Allahu ekber, (Allahu ekber!) Şeytanın hilesini vesveseye çeviren Allah’a hamd olsun!” 2792
Ebu Zümeyl anlatıyor: “İbn Abbas’a (r.a.) (bir gün): “İçimde duyduğum bu (fena) şeyler de ne?” diye sormuştum. Bana: “Ne hissediyorsun ki?” dedi. Ben: “Vallahi (onlar çok fena!) dilime alamam!” dedim. “Şekk nevinden bir şey mi?” dedi ve güldü. Sonra açıkladı: “Bu (çeşit vesveseler)den hiç kimse kurtulamaz. Nitekim Allah Teâlâ (Rasûlüne) şu âyeti inzâl buyurmuştur: “Eğer sana indirdiğimiz (Kitapta anlatılan bu kıssalar) hakkında bir şüphen varsa, senden evvel indirilmiş olanları okuyanlara sor. Andolsun ki, sana Rabbinden hak (olan Kitap) gelmiştir, sakın şüphe edenlerden olma!”2793 İbn Abbas bana dedi ki: “Eğer içinde herhangi bir vesvese bulursan şöyle de: “O (Allah), hem evveldir, hem âhirdir, hem zâhirdir, hem bâtındır. O her şeyi bilendir.” 2794
Açıklama:
1- Son iki hadis Ebu Davud’da “Vesveseyi Red” adını taşıyan bir babta kaydedilmiştir. Hadislerin muhtevasından da anlaşılacağı üzere her insana arız olan vesveseler hakkında mü’mine bir bilgi verilmek istenmektedir. Bu bilginin özü şudur: “Her insan, gayrı ihtiyarî olarak bazı vesveselere düşmektedir. Bu vesveseler, irâdeye tabi olmadan geldiği ve vicdanda bir tasdik bulmadığı için insana herhangi bir zararı yoktur. Bu çeşit imana, edebe muhalif vesveseler geldiği zaman telaşlanmadan imanı takviye edici, iman esaslarını hatırlatıcı âyetlerden okumalıdır.
İbn Abbas’ın vesvese anında okunmasını tavsiye ettiği âyet Rabb Teâlâ’nın zatî vasıflarıyla ilgili: “O, evveldir, ahirdir, zahirdir, batındır, her şeyi bilicidir.” Âyetin mânâsını şöyle anlamamız münasibtir: “O, evveldir: Başlangıcı olmadığı gibi, bütün varlıkların başlangıcı da O'nun ilim ve kudretine bağlıdır. O, ahirdir: Sonu olmadığı gibi, bütün varlıkların neticesi O'na bakar ve dönüşü O'nadır. O, zahirdir: Varlık ve birliğinin delilleri her şeyde apaçık görünür ve bütün varlıklar dış görünüşleri ve san'atlı yapılışlarıyla O'nun kudret ve sanatına şahidlik eder. O batındır. Her şeyin hakikatine vakıftır ve her şeyin içyüzü O'nun kudret ve hikmetine şahidlik eder. O her şeyi hakkıyla bilendir.”
2- Vesvese hususunda sorulunca İbn Abbas (r.a.), âyeti okuyarak Rasûlullah (s.a.s.) da benzer vesveselere mâruz kaldığını, bunun üzerine Efendimiz'i takviyeye matuf o âyetin indiğini ifade etmek istiyor. Müfessirler, âyette muhatap Rasûlullah mı başkaları mı ihtilaf etmiştir. Rasûlullah olduğunu söyleyenlerden
2792] Ebû Dâvud, Edeb 118, h. no: 5112
2793] 10/Yûnus, 94
2794] 57/Hadîd, 3; Ebû Dâvud, Edeb 118, h. no: 5110
VESVESE
- 511 -
bazısına göre: “Zahirde Rasûlullah ise de asıl murad edilen başkasıdır ve bu muhtevâda başka örnekler vardır: “Ey peygamber! Allah’a muttaki ol, kâfirlere ve münafıklara itaat etme.”2795 mealindeki âyette, “...Allah sorar: ‘Ey Meryemoğlu İsa! İnsanlara ‘beni ve annemi Allah’tan başka ilâhlar edinin’ diyen sen misin.?”2796 âyetlerinde olduğu gibi.” Meseleyi açıklayan Râzi, buna bizim “kızım sana söyledim gelinim sen anla!” tabirinin karşılığı olan Arapça’daki “iyyâke a’nî ve’sma’ yâ câreh” deyimini örnek verir.
Müfessirlerin yer verdikleri bir diğer görüşe göre, “Muhammed (s.a.s.) bir beşerdir. Bu sebeple onun kalbine de, diğer insanlara olduğu üzere müşevves hâtıraların ve sıkıntı veren fikirlerin gelmesi câizdir. İşte bu çeşit vesveseler bir kısım delillerin getirilmesi, beyyinelerin takriri ile bertaraf edilebilir. İşte Allah Teâlâ bu maksatla zaman zaman âyetler inzal buyurarak Rasûlünün benzer vesveselerini izale etmiştir. 2797
“Şüphesiz ki şeytan insanın kurdudur; tıpkı davarlara Musallat olup (sürüden) uzak kalan zayıf sıska olanını yakalayan kurt gibi.” 2798
“Şüphesiz mü’min, birinizin devesini yolculukta yorduğu gibi, (yaptığı ibâdet ve tâatlerle) şeytanlarını yorup zayıflatır.” 2799
“Eğer insan şeytana boyun eğerse, hemen kendisini köstekler ya da bir gem takar (ve dilediği şekilde onu yönlendirir.” 2800
“İblîs, Rabbine şöyle dedi: ‘Rabbim! Senin izzetin hakkı için hiç durmadan senin kullarını, ruhları bedenlerinde olduğu sürece aldatıp şaşırtacağım.’ Bunun üzerine Cenâb-ı Hak ona: ‘İzzet ve Celâlime and olsun ki, kullarım istiğfar ettikleri sürece Ben onları bağışlayacağım’ buyurdu.” 2801
“Şüphesiz şeytan sizden birinize gelir de şöyle fısıldar: ‘Göğü kim yarattı?’ O da: ‘Allah yarattı’ der. O yine: ‘Ya yeri kim yarattı?’ diye fısıldar. O da: ‘Allah yarattı’ der. Bu defa şeytan: ‘Allah’ı kim yarattı?’ diye fısıldar. İşte sizden biriniz böyle bir fısıltıyı hissedince: ‘Ben Allah’a ve Rasûlüne imân ettim.’ desin; Allah’a sığınsın ve vesveseye son versin.” 2802
Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz’in zevcesi Safiye (r.a.), itikâfta bulunan Rasûlullah’ı ziyarete gelmiş ve geceleyin ikisi birlikte dışarı çıkmışlardı ki, Rasûlullah (s.a.s.) onu evine kadar götürmek istiyordu. Derken yolda Ensar’dan iki adamla karşılaştı. Onlar Rasûlullah’ı görünce oradan süratle ayrılmaya koyuldular. Rasûlullah onlara seslenerek: “Biraz yavaş olun! Bu yanımdaki kadın Safiye bint Hay’dir.” O iki adam “Sübhânallah yâ Rasûlallah! (Senin hakkında şüphe mi ederiz?)” dediler. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki şeytan, Âdemoğlunun kan kanalından (damarlarından) girer (şeytan insanın bedeninde
2795] 33/Ahzâb, 1
2796] 5/Mâide, 116
2797] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y., 16/362-363
2798] Ahmed bin Hanbel, Müsned; Câmiu’s-Sağîr, 1/81
2799] Ahmed bin Hanbel, II/380
2800] Ahmed bin Hanbel, II/330
2801] Ahmed bin Hanbel, III/29, 41, 76; Câmiu’s-Sağîr, 1/81
2802] Buhârî, Bed’ü’l-halk, 11; Müslim, İman 212-215; Nesâî, VI/170; Ebû Dâvud, Sünnet 19, h. no: 4722; Ahmed bin Hanbel, Müsned II/331, h. no: 8358; Taberânî, Câmiu’s-Sağîr 1/81
- 512 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kanın dolaştığı gibi dolaşır). O bakımdan şeytanın sizin kalbinize bir şey, bir şer atıp fısıldamasından endişe ettim.” 2803
Kadı Iyâz gibi bazı âlimler, bu hadisleri zahirine göre mânâlandırmışlar ve Allah’ın şeytâna insanın damarlarında dolaşacak gücü verdiğini ileri sürmüşlerdir. Ancak diğer âlimler de bu ifâdede bir benzetmenin söz konusu olduğunu söyleyerek, nasıl ki kan insan vücûdundan ayrılmaz ise, şeytan da insanı saptırmak maksadıyla vesvese vermekten geri kalmaz ve asla insandan ayrılmaz, demişlerdir. Kanaatimizce hadiste zâhirî anlam değil, bir teşbih kasdedildiğini söyleyen âlimlerin bu görüşü daha isâbetlidir.
“Sizden biriniz namaza durunca şeytan yanına gelir, onu şaşırtır. Kaç rekât kıldığını bilemez. Hanginiz böyle bir şeyle karşılaşırsa oturduğu yerde sehiv secdesi etsin.” 2804
“Herhangi biriniz namazda iken şeytan ona gelerek, ‘falan şeyi ve şu şeyi hatırla.’ Ta ki, kul gafletle namazdan çıkıp gitsin. Ve herhangi biriniz yatağında uzanmış iken şeytan onun yanına gelir ve kişi uyuyuncaya kadar şeytan durmadan onu uyutmaya çalışır.” 2805
“Biriniz namazının rekâtlerinde şüphe ettiği zaman şüpheyi atsın ve şüphesiz bildiği rekâtine göre davransın. Rekâtların tamam olduğuna inandığı zaman selâmdan önce iki secde (sehiv secdesi) etsin. Eğer namazı tam idiyse bir nâfile olur. Eğer namazı noksan idiyse o rekât, namazını tamamlamak için olmuş olur. Ve namaz sonunda yaptığı iki sehiv secdesi de şeytanın burnunun toprağa sürünmesi için olmuş olur.” 2806
“Şüphesiz şeytan Âdemoğlu ile kalbi arasına girer, maksadından uzaklaştırır. Artık kaç rekât kıldığını bilemez. Bu hal o kişinin başına geleceği zaman selâm vermeden önce iki secde etsin.” 2807
Osman bin Ebi’l-Âs Rasûlullaha (s.a.s.) gelerek şöyle dedi: “Yâ Rasûlallah! Şeytan benimle namazımın ve namazda okuyuşumun arasına giriyor, namazımı karıştırıyor.” Rasûlullah (s.a.s.) şöyle cevap verdi: “Bu, Hinzeb denilen bir şeytandır. Onu hissettiğin vakit Allah’a sığın ve sol tarafına üç defa tükür (tükürür gibi tü de).” “Ben bunu yaptım, Allah da onu benden giderdi.” 2808
Hz. Muhammed’e (s.a.s.) ashâbdan biri şöyle sordu: “Yâ Rasûlallah! Birisi namaz kılarken abdestim bozuldu diye gönlünde bir vesvese hissederse, bu kişinin namazı bozulur mu, bozulmaz mı?” Peygamberimiz (s.a.s.) bu soruya şu cevabı verdi: “Hayır. Bir yellenme sesi veya bir kokuyu duymadıkça namazı bozmaz.” 2809
“Sizden biriniz namazdayken Şeytan ona gelir ve o kimseyi bir adamın hayvanını yumuşakça zaptettiği gibi ele geçirir. Onun üzerine yerleşince o kimsenin kalçalarının arasından, onu namazdan vazgeçirmek için yellenme gibi bir şey yapar. Sizden birisi böyle bir durumla karşılaşırsa, şüphe bırakmayacak bir şekilde, kesin olarak bir ses ya da koku
2803] Buhârî, Bed’u’l-Halk 11, Hums 4, Ahkâm 21, Edeb 121, Mevakît 22, İtikâf 8, 11, Fezâilu’s-sahâbe 5; Müslim, Selâm 23-24, Mesâcid 224, Fezâilu’s-sahâbe 29, 34; Ebû Dâvud, Savm 79, h. no: 2470; İbn Mâce, Sıyâm 65, h. no: 1179; Ahmed bin Hanbel, III/156, 285; VI/337
2804] Muvatta, Sehv 1
2805] İbn Mâce, İkame 32
2806] İbn Mâce, İkame 132
2807] İbn Mâce, İkame 135
2808] Müslim, Selâm 38
2809] ez-Zebidî, Sahihi Buhârî Muhtasarı Tecridi Sarih Tercemesi, trc. Kamil Miras, Ankara 1974, VI, 355
VESVESE
- 513 -
hissetmedikçe namazım bozmasın.” 2810
“Sizden biriniz namaz kıldığı vakit, fazla mı kıldı? eksik mi? bilmez ise oturduğu yerden iki (sehiv) secdesi yapsın. Şeytan ona gelip de ‘abdestin bozuldu’ derse, ona ‘yalancısın’ desin. Fakat burnu ile koku alır, kulağıyla ses duyarsa o başka.” 2811
Bu hadislerden anlaşıldığına göre, bir insanın yellenme yoluyla abdestinin bozulduğuna hükmedilebilmesi için, iki alâmet ortaya konmuştur. Bunlar da koku ve sestir. Bunlardan birisi bulunduğu takdirde o kimsenin abdestinin bozulduğuna hükmolunabilir. Aksi takdirde o kimse, namazına devam etmek durumundadır. Bir namaz için on kere abdest alabilecek yapıda vesveseli insanların mevcut olduğunu göz önünde bulundurursak, Hz. Peygamberin bu uyarılarının ne kadar yararlı olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Nitekim, İslâm Hukûku’nun temel esaslarından olan “Şek ile yakın zâil olmaz” prensibi de bu hususları bir kayda bağlamaktadır.
“...Şüphesiz şeytan, namaz için ezan okunduğu zaman süratle koşarak geri döner ve kaçar.” 2812
“Namaz için ezan okunduğu zaman, Şeytân onu duymamak için gerisin geriye dönüp yellenerek kaçar. Ezan bitince yine gelir. Namaz için kamet getirildiği zaman tekrar geriye dönüp kaçar. Kamet bitince de tekrar gelerek insan ile nefsi arasına sokulur. Filân şeyi hatırla, filân şeyi hatırla diyerek, namazdan önce insanın hiç de aklında bulunmayan şeyleri hatırına getirir durur. O kişi artık kaç rekât kıldığını bilmez hale gelinceye kadar onunla uğraşmaya devam eder. Herhangi biriniz kaç rekât kıldığını bilemediği zaman, otururken iki secde yapsın.” 2813
Hz. Peygamber, ashâb’dan Osman b. Ebi’1-Âs’ı (r.a.) Tâif valiliğine tayin etmişti. İşte bu sıralarda Osman (r.a.) Hz. Peygamber'e başvurarak, “Yâ Rasûlallah! Şeytân benimle namazım ve kıraatim arasına perde oldu. Namaz ve kıraatimi karıştırıp, beni onlarda şüpheye düşürüyor” dedi. Hz. Peygamber de, “Bu, Hınzıb (veya Hınzeb) denilen bir şeytandır. Onu hissettiğin zaman, hemen ondan Allah’a sığın ve sol tarafına üç defa tükür” buyurdu. Osman b. Ebi’1-Âs (r.a.), bu tavsiyeyi yerine getirdiğini ve o şeytânın şerrinden kurtulduğunu söylemiştir. 2814
Hz. Peygamber’in yukarıda kaydettiğimiz hadisinden, şeytanın vesvesesinden kurtulmanın tek yolunun Allah’a sığınmak olduğu bir kere daha anlaşılmış olmaktadır. Bu hadislerden namazda şeytanın vesvesesinden sahâbenin bile emîn olamadıkları anlaşılmaktadır. Nitekim Ammâr b. Yâsir’in (r.a.), bir defasında şeytânın vesvesesinden emîn olmak için namazı hızlıca kıldığı nakle dilmektedir.2815 Yine, Hz. Ömer’in de, şeytanı kovmak maksadıyla yüksek sesle namaz kıldığı, Hz. Peygamberin kendisine sesini
2810] Ahmed bin Hanbel, II/330
2811] Ebû Dâvud, Salât, 195, H. no: 1029; Ahmed bin Hanbel, III/12, 37, 50, 51, 53, 54
2812] Müslim, Salât 18
2813] Buhârî, Bed’u’l-Halk 11, Ezan 4, Amel fi’s-Salât 18; Sehv 6-7; Müs1im, Salât 17, 19, Mesâcid 82-84; Nesâî, Sehv 25, h. no: 1251, Ezan 30, h. no: 668; Ebû Dâvud, Salât 198, h. no: 1030; Tirmizî, Salât 291, h. no: 397; İbn Mâce, İkamet 135, h. no: 1216-1217; Muvatta, Sehv 1, h. no: 1, Nidâ 1, h. no: 6; Dârimî, Sünen, Salât 11; Ahmed bin Hanbel, II/233-284, 313, 398, 411, 460, 483, 503-504, 522, 531
2814] Müslim, Selâm 68; Ahmed bin Hanbel, IV/216; İbn Mâce, Tıb 46, h. no: 3548
2815] Ahmed bin Hanbel, IV/264, 321
- 514 -
KUR’AN KAVRAMLARI
biraz kısmasını tenbihlediği rivâyet edilmiştir. 2816
Hz. Aişe, “Hz. Peygamber’e, kişinin namazda başını sağa-sola çevirmesini sordum. O da, ‘O, kulun namazının (faziletinden) şeytanın süratle kapıp aşırmakta olduğu bir şeydir’ buyurdu demiştir. 2817
“Abdeste Musallat olan bir şeytan vardır ki, ona Velehan (şaşkınlık veren) derler. Onun için abdest ve gusülde su vesvesesinden korunun.” 2818
Bedevînin birisi Rasûlullah’a (s.a.s.) gelerek abdestin nasıl alınacağını sordu.
Rasûlullah (s.a.s.) âzâlarını üçer defa yıkayarak ona abdest almayı gösterdi. Sonra da şöyle buyurdu: “İşte abdest budur. Bundan fazla yapan sünneti terk ederek hata yaptı, sınırı aştı ve nefsine zulmetti demektir.” 2819
Hz. Peygamber (s.a.s.) Sa’d’ın (r.a.) yanına geldi, o abdest alıyordu. Ona: “Bu ne israf, ey Sa’d!?” dedi. Sa’d: ‘Abdestte de israf olur mu?’ diye sorunca Rasûlullah şöyle buyurdu: “Evet, akan bir nehirde, nehir kenarında olsan bile (israf olur).”2820
Abdullah bin Mes’ud şöyle rivâyet eder: “Rasûlullah (s.a.s.) namaz kıldırdı. Ya fazla yaptı, ya eksik yaptı. Bunun üzerine, ‘Yâ Rasûlallah! Namaza bir şey mi ilave edildi?’ denildi. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Ben ancak bir insanım. Sizin unuttuğunuz gibi ben de unuturum. Biriniz unuttuğu vakit, oturduğu halde iki secde (sehiv secdesi) yapıversin” buyurdu. Sonra Rasûlullah kıbleye dönerek iki secde etti. 2821
Rasûlullah (s.a.s.) bevletti, sonra abdest aldı ve (vesveseden kurtulmak için) önüne su serpti.” 2822
“Sizden biriniz namazda iken dübüründe bir hareket hisseder (abdestim) bozuldu (mu), bozulmadı (mı) diye şüpheye düşerse, (yellenme) sesi işitmedikçe ve kokusunu duymadıkça namazı bozmasın.” 2823
Ebû Zer (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz Mescid’de bulunduğu bir sırada gidip yanına oturdum. O bana: “Ya Ebâ Zer! Namaz kıldın mı?” diye sordu. Ben de: ‘Hayır’ dedim. Bana: “Öyleyse kalk namaz kıl!” buyurdu. Ben de kalkıp namaz kıldım ve öylece oturdum. Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz şöyle buyurdu: “Yâ Ebâ Zer! İnsan ve cinlerin şeytanlarından Allah’a sığın.” Ben de: ‘Yâ Rasûlallah! İnsanlardan da şeytan var mıdır?’ diye sordum. Hz. Peygamber de “Evet” buyurarak, “Aldatmak için birbirine câzip sözler fısıldayan cin ve insan şeytânlarını her peygambere düşman kıldık.”2824 âyetini okumuştur. 2825
2816] Ebû Davud, Salât 315, h. no: 1330; Tirmizî, Salât 330, h. no: 447; Ahmed bin Hanbel, I/109
2817] Buhârî, Bed’u’l-Halk 11; Ezan 93; Ebû Dâvud, Salât 165, h. no: 910; Tirmizî, Salât 413, h. no: 559; Nesâî, Sehv 10, h. no: 1194-1197; Ahmed bin Hanbel, VI/70, 106
2818] Tirmizî, Tahâret 43, h. no: 57; İbn Mâce, Tahâret 48, h. no: 421; Ahmed bin Hanbel, V/136
2819] Ebû Dâvud, Tahâret 52, h. no: 135; Nesâî, Tahâret 105, h. no: 140; İbn Mâce, İkame 48, h. no: 422; Ahmed bin Hanbel, II/180
2820] İbn Mâce, Tahâret 48, h. no: 425; Ahmed bin Hanbel, II/221
2821] İbn Mâce, İkame 129
2822] Ebû Dâvud, Tahâret 64, h. no: 166-168; Tirmizî, Tahâret 38, h. no: 50; Nesâî, Tahâret 102, h. no: 134-135; İbn Mâce, Tahâret 58, h. no: 461; Ahmed bin Hanbel, Müsned V/408, IV/69
2823] Müslim, Hayz 99; Ebû Dâvud, Tahâret 67, h. no: 177; Tirmizî, Tahâret 56, h. no: 74-75; İbn Mâce, Tahâret 74, h. no: 515; Ahmed bin Hanbel, II/414; Dârimî, Vudû’ 47, h. no: 727; Sahih-i Deylemî, Kitabul Vudû’ 47
2824] 6/En’âm, 112
2825] Buhârî, Bed’u’l-halk 11, Edeb 44; Nesâî, İstiâze 48, h.no: 504; Ahmed bin Hanbel, V/178,
VESVESE
- 515 -
Peygamber Efendimiz, kişinin banyo ettiği yere bevletmesini nehyetti ve dedi ki: “Muhakkak ki vesveselerin geneli bundandır.” 2826
Ümmü Seleme’den (r.a.) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber, kızı Fâtıma’ya, sabah namazını kıldıktan sonra on kere, akşam namazını kıldıktan sonra da on kere: “Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerîke leh. Lehu’l-mülkü ve lehu’l-hamdu yuhyî ve yumîtu vehuve alâ külli şey’in kadîr / Allah’tan başka ilâh yoktur, yalnız O vardır. O’nun ortağı yoktur. Mülk O’nundur, hamd de O’na mahsustur. Dirilten ve öldüren O’dur. O, her şeye kadirdir.” demesini istemiştir. Hz. Peygamber, bunu söylediği takdirde, Hz. Fâtıma’nın sabahtan akşama kadar şeytandan ve her kötülükten korunacağını bildirmiştir. 2827
Ebû Hureyre’den (r.a.) gelen rivâyetlerde ise Hz. Peygamber, bir kimsenin yukardaki hadiste geçen Kelime-i Tevhîd’i, günde yüz defa söylemesi durumunda, bu zikrin o kimse için on köleyi âzâd etme sevâbına denk olduğunu, bu kimseye yüz iyilik (hasene) yazılıp, yüz günahın silindiğini söylemişler, bu zikrin o kimse için akşama kadar şeytanın şerrinden güvence olduğunu haber vermişlerdir. 2828
“Bir ev, Kur’ân okunması sebebiyle içindekilere geniş gelir. Orada melekler hazır bulunur ve şeytanlar kaçar ve o evin hayır ve bereketi çok olur. Yine bir ev, Kur’ân okunmaması sebebiyle içindekilere dar gelir. Oradan melekler gider, şeytanlar ise hazır bulunur, o evin hayır ve bereketi de az olur.” 2829
“Evlerinizi kabirlere çevirmeyiniz. Muhakkak ki şeytan, içinde Bakara Sûresi okunan evden kaçar.” 2830
“Bakara Sûresi’nin son iki âyeti2831 bir evde üç gün okunmazsa, o eve şeytan yaklaşır.” 2832
“Herhangi bir evde Bakara sûresi okunursa, şeytan oradan mutlaka yellenerek çıkar.” 2833
“Herhangi birinize, bir ayağını diğerinin üstüne atmış, Bakara Sûresini okumayı bırakıp, şarkı söylerken sakın rastlamayayım. Şüphesiz ki şeytan, içinde Bakara sûresi okunan evden kaçar.” 2834
“Evinde bulunduğu sırada veya yatağına girdiği zaman bir kimse Âyetü’l-Kürsî’yi2835 okursa, Allah tarafından vazifeli bir muhâfız (melek) sabaha kadar hiç ayrılmadan o kimsenin yanında bulunur ve o süre içinde o kimseye hiçbir şeytan yaklaşamaz.” 2836 256
2826] Ebu Dâvud, Tahâre, 15; Tirmizî, Tahâre 17; Nesâî, Tahâre 31; İbn Mâce, Tahâre 12; Ahmed bin Hanbel, V/56
2827] Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 298
2828] Buhârî, Bed’ul-Halk 11; Deavât 64; İbn Mâce, Edeb, 54, h. no: 3798, Duâ 14, h. no: 3567; Mâlik, Muvatta, Kur’ân, 7/20; Ahmed bin Hanbel, Müsned, V/415
2829] Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân 1
2830] Müslim, Müsâfırîn 212; Tirmizî, S. Kur’ân, 2, h. no: 2877; Ahmed bin Hanbel, II/337, 378, 388
2831] 2/285-286
2832] Tirmizî, S. Kur’ân; Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/274; Dârimî, Fedâilu’l-Kur’ân 14
2833] Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân 13
2834] Dârimî, Fedâilu’l-Kur’ân 34
2835] 2/Bakara, 255
2836] Buhârî, Bed’u’l-Halk 11 vekâlet 10; Fedâilu’1-Kur’ân 10; Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’an 3, h. no: 2880
- 516 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“İblis, dostlarını toplayarak onlara, ‘Âdem’in çocuklarına hangi yönden yaklaşıyorsunuz?’ diye sordu. Onlar da: ‘Her yönden’ dediler. İblîs de, ‘Ben onların arasına öyle bir şey yayacağım ki, ondan dolayı Allah’a istiğfar etmeyecekler’ dedi. Ve insanların arasında hevâları (nefsin arzularını) yaygınlaştırdı.” 2837
“İblîs, tahtını deniz üzerine kurar. Bölük bölük askerlerini oradan göndererek, insanları çeşit çeşit fitnelere düşürür. Askerlerinin kendisi katında en büyüğü, fitne koparmak bakımından en büyük olanıdır.” 2838
“...Askerlerinin birisi gelir de, şöyle şöyle yaptım, der. İblîs ona, ‘Sen hiçbir şey yapmadın’ der. Sonra onlardan bir diğeri gelir ve ‘O insanı, kendisiyle karısının arasını iyice ayırıncaya kadar terk etmedim’ der. Bunun üzerine İblîs, o askerini kendisine yaklaştırır ve ‘sen ne kadar iyisin’ diyerek takdir eder.” 2839
Câbir ve Abdullah b. Mes’ûd’dan (r.a.) nakledildiğine göre bir gün Hz. Peygamber ashabına bir çizgi çizmiş ve “Bu Allah’ın yoludur” buyurmuş, daha sonra o çizginin sağ ve solunda da bir takım çizgiler çizerek: “Bunlar da çeşitli yollardır. Bunların herbirinin üzerinde kendine çağıran bir şeytan bulunmaktadır.” buyurdu. 2840
“Mü’minlerin herbirinde ayrı ayrı hayır olmakla beraber Allah katında, kuvvetli mü’min zayıf mü’minden daha hayırlı ve daha sevimlidir. Sana fayda verecek şeyler üzerinde hırs ile çalış. Allah’tan yardım iste, acze düşme. Eğer sana bir şey, bir musibet gelip çatarsa, keşke ben şöyle yapsaydım, böyle olurdu, deme! Fakat, Allah böyle takdir etmiş, o dilediğini yaptı, de! Çünkü bu (leyte) “keşke” kelimesi şeytanın vesvesesine fırsat verir.” 2841
Hz. Peygamber torunları Hasan ve Hüseyin’i (r.a,), “İkinizi de her şeytandan, zehirli hayvanlardan, nazar değen her gözden, Allah'ın mükemmel olan kelimelerine havâle ederim” diyerek Allah’a ısmarlardı. Hz. Peygamber, Hz. İbrahim’in, oğulları Hz. İsmail ve İshak’a da böyle yaptığını haber vermişlerdir. 2842
Vesvesenin Sebepleri ve Kurtuluş Yolları
Kur’an’ın ifadesiyle vesvesenin kaynağı şeytandır. Ancak ezelî düşman olan şeytan her insana ayrı bir yönden, ayrı bir yöntemle gelir. İnsan hangi meselede titizse, hangi konuda hassas ise ve hangi cihetten zaafı varsa, şeytan ona o taraftan hücum eder. Yani, insanı zayıf tarafından vurmaya çalışır. Kendi tarafına çekince de kolay kolay bırakmaz.
Vesvesenin en zor ve en çözümsüz tarafı vesveseye kapılan kişinin teşhis ve tedavideki çaresizliğidir. Şu veya bu şekilde, az veya çok vesveseye kapılan insanlar, bunun şeytandan kaynaklandığını bilmedikleri gibi, onunla mücadele etmeyi, kurtuluş yollarını, tedavi çarelerini ve ilacını da bilemiyorlar. “Bir derdin dermanı bilinirse tedavisi kolay olur” kuralınca, psikolojik bir hastalık olan vesvesenin de dermanı bilinince kolaylaşmaktadır. Vesvesenin tedavisi Kur’ân ve
2837] Dârimî, Sünen Mukaddime 30
2838] Müslim, Münâfıkûn 66, 68; Ahmed bin Hanbel, III/332, 354, 366, 384
2839] Müslim, Münâfikûn 67; Ahmed bin Hanbel, Müsned III/314
2840] Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 435, 465; III, 397; ed-Dârimî, Sünen, I, 67-68
2841] Müslim, Kader 34; İbn Mâce, Mukaddime 10, h. no: 79; Zühd, 14, h. no: 4168; Ahmed bin Hanbel, Müsned II/366, 370
2842] Bubârî, Enbiyâ 10; Ebû Dâvud, Sünnet 22, h. no: 4737; Tirmizî, Tıb 18, h. no: 2060; İbn Mâce, Tıb 36, h. no: 3525; Ahmed bin Hanbel, Müsned I/236, 270
VESVESE
- 517 -
sünnette var, ama bu ilâcı yapacak bir eczacıya ve uygulamayı tarif edecek bir hekime ihtiyaç vardır.
Vesvese Nedir?
1. Vesvese Bir Hastalıktır: Öncelikle vesvesenin bir hastalık olduğunu kabul etmek lazım. Vesvesenin hastalık olduğuna inanmalı. Çünkü hasta bir insan hastalığını kabullenirse çareye başvurur, derman kapılarını çalar; tedavi olmaya ve ilaç kullanmaya çalışır. Ancak vesveseyi normal bir şey gibi kabul eder, “Benim bir şeyim yok, sağlığım sıhhatim yerinde, neyim var ki?” der, teşhisi kabul etmez, tedaviye yanaşmaz, ilaçlan reddederse. İşte o zaman asıl sıkıntı başlamış demektir.
Özellikle ruhsal ve sinirsel hastalıklarda, bazı hastalar hasta olduğunu kolay kolay kabul etmez. Demek ki, birinci mesele vesveseye kapılan insanın bunu anormal bir durum olarak kabul etmesidir.
2. Vesvese Bir Evham ve Kuruntudur: Evham ve kuruntu olduğu için vesvesenin temeli yoktur; haklı bir gerekçeye, doğru bir esasa dayanmaz. Evham vehimler demektir. Vehim de, isteğimiz dışında kalbe ve zihnimize ilişen, şüphe ve tereddüde sebep olan bâtıl düşünce, sebepsiz kuruntulardır. Aynı zamanda yersiz bir korku, yanlış bir kanaat; gerçekte varlığı olmadığı halde varlığına inanılan şeylerden ibarettir.
3. Vesvese, Şüpheler ve Tereddütler Zinciridir: Şüphe nedir? Doğrusu ve gerçek tarafı kestirilemeyen bir şeyin zihinde oluşmasıdır. Şüphe, bir meselenin aslı öyle mi, böyle mi diye zihince kestirilememe halidir. Tereddüt ise, iki husustan birine zihinde karar veremeyip düşünceye dalmak, iki şeyin arasını zihnen kestirememektir. “Hayırlı işlerde tereddüt câiz değildir” şeklinde İslâmî bir kural da vardır.
Öyle ise vesvese insanın şüphelerini arttırır, tereddütlerini çoğaltır. Düşünce melekesini dumura uğratır, insanı sağlıklı olarak düşünemez bir hale getirir. Yani vesveseye kapılan insanın kafası işlemez duruma gelir. Zihni durur, muhakeme gücü zayıflar, irâde hakimiyetini kaybeder. Böyle bir hale düşmeyi kim ister? Elbette hiç kimse...
4. Vesvese Bir Musibet ve Bir Belâdır: Musibet sabır gücünü deforme eder; birkaç günlük, bazen birkaç haftalık dayanma gücünü bir anda harcar, kişiyi sinîrküpüne çevirir; “Bu musibetten, bu dertten, bu hastalıktan kurtulamam artık” gibi bir kanaate vardırır.
Hâlbuki, “Cenâb-ı Hakk’ın insana verdiği sabır kuvvetini evham yolunda dağıtmazsa, her musibete karşı kâfi gelebilir. Fakat vehmin baskısıyla, insanın gaflete dalmasıyla ve geçici dünya hayatını baki sanmasıyla sabır gücünü geçmişe ve geleceğe dağıtıp halihazırdaki musibete karşı sabrı kâfi gelmez.
Buna karşılık, “Geçmiş günlerin musibeti gitmiş, rahatı kalmış; gelecek günler ise madem gelmemişler, şimdiden düşünüp sabırsızlık göstermek ahmaklıktan başka bir şey değildir” dese rahat edecek, kendi eliyle kendi kuyusunu kazmamış olacaktır.
İşte vesvese de insana bir defa Musallat olmaya görsün; artık onda ne sabır
- 518 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kuvveti kalır, ne dayanma gücü, ne azim kalır, ne de himmet ve gayret... Öyle ki, tedbir almayı bile aklına getirmez. Üzerine saldıran düşmana karşı elindeki savunma gücünü kullanmadan teslim bayrağını çeker. Neticede yenilgiyi kabul eder, teslimiyete razı olur. Artık bundan sonra ağrımaz başı ağrır olmuş; huzur dolu kalbi huzursuzluk ve sıkıntıyla bunalır hale gelmiştir.
5. Vesveseye Ehemmiyet Verdikçe Şişer, Ehemmiyet Vermezsen Söner: Vesveseye önem verdikçe, ciddiye aldıkça, insanın bütün âlemini ve duygularını kaplar. Kafaya taktıkça takılır kalır. Üzerinde durdukça durulur, yorum üstüne yorum yaptıkça dal budak salar, gelişir; şişer ve balon olur. Fakat önemsenmez, değer verilmez, üzerinde durulmazsa söner, kaybolur, gider.
Bu durum sadece vesvese için söz konusu değildir. Gerçekte, önemsiz ve değersiz şeylere ne zaman önem verilmişse, insanın başına bela olmuştur. Meselâ, sıradan bir dedikodunun veya basit bir polisiye olayının üzerine gittikçe, olay büyür, şişer; bir de bakmışsınız ki, hiç alakanız olmadığı halde olayın içinde yer almışsınızdır. Fakat üzerinde durulmaz, âdi bir vaka gibi görülüp geçilirse söner, kaybolur.
6. Vesveseye Büyük Nazarıyla Baksan Büyür, Küçük Görsen Küçülür: Vesvese gözde büyütülürse büyür, küçük görülürse hemen küçülür. Bazen insanın hayal gözüne incecik bir ip ilişir. Dikkat edilir, üzerinde durulursa, biraz sonra o incecik ip halat gibi kalınlaşıverir.
Yine bazen loş bir ışıkta kalan insan, bir ipe bakıp dururken bir süre sonra o ip gözünde yılan gibi sallanmaya başlar ve kendi kendini korkutur hale gelir, Elini bile vurmaya çekinir. Hâlbuki yanına varsa, ipi eline alsa, onun yılan olmadığını görecektir. Böylece kendisini korkuya iten bu halin bir hayal ürünü olduğunu anlar ve rahat eder.
7. Vesveseden Korksan Hasta Eder; Korkmazsan Hafif Olur, Gizli Kalır: Vesveseden korkulsa, endişe edilse artar, bir iken yüz olur, ağırlaşır, insanı alt eder, hasta eder. Demek ki vesvese insanın korku damarını işletiyor. Korkulmayacak şeylerden bile korkutuyor. Bunun için vesveseden korkutmaman, endişeye düşürmemelidir. Çünkü ondan korkulmaz, endişe edilmezse vesvese basitleşir, hafifleşir, ufalır, gizli kalır ve kaybolur gider. Varlığı ile yokluğu bir olur.
8. Vesvesenin Mâhiyetini Bilmezsen Devam Eder: Vesvesenin ne olduğu bilinmez, kaynağı fark edilmez, neden ibaret olduğu anlaşılmazsa devam edip gider, sonunda kalbte yerleşiverir. Fakat mâhiyeti bilinse, nereden kaynaklandığı, hangi vâsıtayla geldiği fark edilip tanınsa, geldiği gibi gerisin geriye gider.
İnsana İlişen Vesvese ve Kurtuluş Yolları
A. Vesvesenin Birinci Şekli (Birinci Yara)
Vesvese bir şeytan işidir, şeytandan kaynaklanan bir musibettir. Şeytanın kalbi kurcalaması, karıştırmasıdır. Şeytanın tek hedefi kalbdir. Tek emeli, kalbi bozmak, onu işe yaramaz hale getirmektir.
Neden kalb şeytanın hedef tahtasıdır? Cevabı Kur’ân’dan alalım:
VESVESE
- 519 -
“Bilin ki, Allah kişinin kalbine ondan daha yakındır.”2843; “Kim Allah’a iman ederse, Allah onun kalbine hidâyet verir.” 2844
“Kalbler ancak Allah’ın zikriyle huzura kavuşur.” 2845
“İmanlarına iman katmak İçin mü’minlerin kalblerine sükûnet ve emniyet veren O'dur.” 2846
“Allah size imanı sevdirdi, onu kalblerinize benimsetti.”2847; “Mü’minler o kimselerdir ki, Allah’ın adı anıldığı zaman kalbleri titrer.” 2848
Kalb hakkında yüzlerce âyetten sadece mealini verdiğimiz bu birkaç âyette kalbin şu özelliklerini öğreniyoruz:
1. Allah kalbe yakındır.
2. Allah kalbe hidâyet verir.
3. Kalb Allah’ın zikriyle huzura kavuşur.
4. Allah kalbe sükûnet ve emniyet verir.
5. Allah imanı kalblere benimsetir.
Evet, kalb imanın merkezi, zikrin merkezi, hidâyetin merkezi, sükûn ve huzurun merkezi ve bütün duygularımızın merkezidir. Şeytan ise mü’mindeki bütün bu güzelliklerin düşmanıdır. Mü’mini bunlardan mahrum kılmak için elinden geh’n düzenbazlıkları, hileleri ve oyunları yapar. Bunun için bütün mesele kalbi şeytanın hilelerinden uzak tutmaktır. Yoksa kalb bir kere bozuldu mu, bütün beden ve duygular bozulur. Hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, “Dikkat edin! Bedende bir et parçası vardır; o düzeldiğinde bütün beden düzelir, o bozulduğunda da bütün beden bozulur.”
Vesvese ilk defa şüphe şeklinde gelir. Şeytan önce şüpheyi kalbe atar. Ancak kalb hemen tepki gösterir, savunmaya geçer. Fakat savunmayı bırakır, kabul ederse, şeytan birinci atışta hedefe İsabet ettirmiş demektir. Fakat kalb kabul etmezse, orada bir iz bırakır, sonunda bir pus, bir leke oluşturur. Bir süre sonra hayal aynasına bazı pis düşünceler yansır, edebe aykırı bazı çirkin görüntüler oluşur. Zaten bu görüntü ve leke kalbin hırçınlaşıp feryat etmesine, sıkılıp daralmasına kâfi gelmiştir. Sonunda “Eyvah!” diyerek ilk hastalık mikrobunu kapmış olur ve ümitsizliğe düşüverir.
Vesvese mikrobunu kapan insan, kalbinin Rabbine karşı edepsizlikte bulunduğunu sanır, telaşa kapılır, titrer ve birdenbire heyecan dalgası bedeninin her yanını sarar. Bütün duygular yaralanmıştır, kalb penceresi puslanmış görüntüler netliğini kaybetmiştir. İnsan bu halden kurtulmak için çırpınıp durur. Ancak kalbinin gerçek sesine, yani kalbe gelen melek ilhamına kulak vermediğinden bir an için kendini boşlukta hisseder ve neticede huzurdan kaçar, gaflete dalar.
2843] 8/Enfâl, 24
2844] 64/Teğâbün, 11
2845] 13/Ra’d, 28
2846] 48/Fetih, 4
2847] 49/Hucurât, 7
2848] 8/Enfâl, 2
- 520 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Evet, artık iyice mikrop kalbi sarmıştır. Bu anda insan bîçaredir, çaresizdir. Kurtuluş yollarını, tedavi çarelerini arar. Bu yaranın merhemi ve ilacı nedir?
Ve Tedavi Yolu
Birinci Tedavi: Bu durumda en önemli mesele, heyecana yenilip telâşa kapılmamaktır. Böyle bir vesveseye kapılan insan telaşa düşmemeli, endişe etmemelidir. Telâş ve endişeye sebep olan şeyin gerçekte var olması gerekir. Oysa kalbe ve hatıra gelenler, birer hayal ürününden başka bir şey değildir. Hayalden geçen çirkin şeylerin bir değeri, bir önemi yoktur. Üstelik insana bir zarar da vermez.
Bunun için insanın küfre iten şeyleri hayal etmesi onu küfre götürmediği gibi, edebe aykırı bir şeyi düşünmesi de edepsizlik olmaz. Çünkü bir şeyin hayalden geçirilmesi bir karar ve hüküm sayılmaz. Bundan dolayı insanı bağlamaz, iyiliğinin veya kötülüğünün delili sayılmaz, hakkında bir sonuca götürmez. Oysa edepsizlik, kötü söz ve çirkin bir kelimenin ifadesi bir hükümdür. Küfrü ve çirkin sözü hayalinden geçiren insan bunu söylemiş değildir ki mes’ul durumda kalsın.
İkinci Tedavi: Kalbe gelen çirkin sözler, edebe aykırı haller kalbten gelmiyor, bunun için kalbe ait değildir. Çünkü bu sözlerden kalb rahatsızdır; sıkılıyor, daralıyor. Kalbin bir ürünü olmadığı için bir kuruntu ve evhamdan başka bir şey değildir. Kalbten kaynaklanmadığına göre şeytandan kaynaklanıyor, belki kalbe yakın olan şeytanın lemmesinden geliyor.
Lemme-i şeytaniye hadiste şöyle ifade edilmektedir: “Âdemoğlunda bir şeytanın lemmesi vardır, bir de meleğin lemmesi vardır. Şeytanın lemmesi, şerre (küfür, günah ve zulme) teşvik etmek ve hakkı yalanlamaktır; meleğin lemmesi ise iyiliği ilham etmek ve hakkı tasdik etmektir. Bunu her kim vicdanında hissederse Allah’tan olduğunu bilsin ve Allah’a hamdetsin. Öbürünü hisseden de şeytandan Allah'a sığınsın. Daha sonra Rasûlullah (s.a.s.) şu âyeti okudu: ‹Şeytan sizi fakir düşmekle korkutur da, cimriliğe ve kötülüğe teşvik eder. Allah ise Kendi hazinesinden size mağfiret ve bolluk vaad ediyor...” 2849
Hadis-i şerifte geçen lemme, hadis âlimleri tarafından “şeytanın inmesi, yakınlığı, dokunması ve vesvesesi” olarak açıklanırken, meleğin lemmesi de “ilham” olarak izah edilmektedir.
Lemme, şeytan ve meleğin kalbteki üssü, merkezi, karargâhı ve santralıdır. Bunlar birbirlerine çok yakındır. Şeytan kendi karargâhından kalbe devamlı vesvese okları fırlatarak insanı küfre, İsyana ve günaha çağırır, hakkı ve hakikati reddetmeye yöneltir; melek de şeytanın lemmesini bertaraf etmek için karşı atağa geçer, ilham vererek, onu hayra, güzelliklere, sevaba ve hakka çağırır.
İşte insanın kalbine gelen, hayal aynasına yansıyan bu çirkin sözler, şeytanın santralından gelmektedir. Aynı kalpte şeytanın santralı ile meleğin santralının birbirine yakın olması, aynanın parlak yüzü ile mat yüzünün birarada bulunmasına benzer. Bir başka ifadeyle bir kütüphanede iyi kitapla kötü kitabın yanyana durması gibidir.
Bunun için melek ilhamı ile şeytan vesvesesinin birbirine yakın olması insana bir zarar vermez. Nasıl olursa, insan vesveseden zarar görür? İnsan vesvesenin
2849] 2/Bakara, 268; Tirmizî, Tefsîrü’l-Kurân, hadis no: 2988
VESVESE
- 521 -
zarar vereceği vehmine kapılır, zarar verdiğini düşünürse zarar görür. Böylece kalbini sıkıntıya sokmuş, ızdıraba sürüklemiştir. Çünkü hayali hakikat sanmıştır. Bir şeytan işi olan vesveseyi kendi kalbine mal etmiştir. Şeytanın vesvesesini kalbinden gelen bir söz gibi kabullenmiştir. Yani vesvesenin zarar verdiği kanaatine varmış, zarar görmüştür. Tehlikeli sanmış, tehlikeye düşmüştür. Zaten şeytan da böyle bir şeyi istemektedir ve şeytanın dediği olmuştur.
Bundan kurtulmak için ne yapmalı? Hadiste de bildirildiği gibi, hemen şeytanın şerrinden Allah'a sığınmalıdır.
B. Vesvesenin İkinci Şekli
Kalb bir düşünce denizidir, bir mâna çağlayanıdır. Her an mâna anaforu yaşar. Kısa süre içinde bini gelir, bini gider. Yani kalb düşünce üreten, mâna dokuyan bir özelliğe sahiptir. Öyle ki, seri üretim yapan bir fabrika bandı gibidir, üretimin ardı arkası gelmez. Mânâlar birer birer kalbten çıkarlar, fakat hayal havuzuna çıplak olarak akarlar.
Hayal havuzuna akar akmaz her mânâ ayrı bir sûret ve şekle bürünür. Hayal her fırsatta bir sebep bularak devamlı olarak sûret dokuyup durur. Hayalin kendine göre bir prensibi vardır. Kendi Ölçülerine göre Önem verdiği sûretleri bulunur. O sûretleri dışarıda yol üstüne çıkarır, oraya diker, bekletir. Oradan hangi mâna geçse, ona ya giydirir, ya arkasına takar takıştırır, yahut bulaştırır veya önüne perde eder. Gelip geçen mânalar nezih ve temiz iseler; fakat sûretler pis ve rezilse, bir miktar temas etmiş olsa da mâna o sûreti giymiş olmaz. Yani bu mânalar o çirkin ve kötü sûretleri ve maskeleri üzerine almış değillerdir.
Vesveseye kapılan adam, pis ve rezil sûretlerin mâna ile temas etmesini, o mânânın o sûreti üzerine aldığını, giydiğini kabullenir. “Eyvah!” der, “Kalbim ne kadar bozulmuş. Bu sefillik, bu rezillik beni yoldan çıkarır” diyerek kendini tehlikeye sürükler.
İşte şeytan bu sırada devreye girer, onun bu zayıf damarından istifade eder. Yapmadığı şeyi yapmış gibi, hayalinden geçen kötü ve çirkin şeyleri kalben kabul etmiş gibi düşündürür. Öyle ki, meselâ, içki fabrikasının yanından geçerken burnuna gelen kokuyu unutarak, içki içmiş gibi sarhoş numarası yapan adama benzeyerek kendini gülünç duruma düşürür, şeytanın maskarası oluverir.
Tedavi Yolu
Böyle bir vesveseye kapılan insan hemen kendine çekidüzen vermeli, meselenin, öyle düşündüğü gibi, göründüğü tarzda olmadığını anlamalı. Hayal aynasına yansımış bulunan kötü düşünceyi kalbine bulaşmış gibi kabul etmemelidir. Meselâ, huzur içinde namaz kılan bir insanın iç organlarındaki pislik, damarındaki kan bedenden dışarı çıkmadıkça namazı bozmaz.
Kalbte bulunan nezih ve mukaddes mânaların, temiz ve güzel düşüncelerin hayalde pis sûretlere yakın olması o güzel şeylere zarar vermez, insanı tehlikeye atmaz. O kötü hayaller, güzel düşünceleri bozmaz. İnsan bundan dolayı mes'ul da olmaz. Meselâ, insan İlâhî bir tefekküre dalıp, Cenâb-ı Hakkın varlıklar üzerinde görünen isim ve sıfatlarının tecellilerini düşünmektedir. Yağmur yağarken İlâhi rahmetin dünyayı şenlendirdiğini; karada, havada ve denizde her türden milyarlarca canlının hiçbirinin ihmal edilmeden beslendiklerini, Rezzak isminin
- 522 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bütün varlıklarda aynı anda tecelli ettiğini, güzel bir bahçenin yanından geçerken Cenâb-ı Hakkın Müzeyyin (süsleyici), Mülevvin (renkleri yarattığını), Mücemmil (güzelleştirici) isimlerini okumaktadır. Bu esnada hastalığı sebebiyle birden başka şeyleri düşünebilir veya canının çektiği bir yiyecek aklına gelebilir, zihni oraya takılır yahut tuvalet ihtiyacını giderme sıkıntısı rahatsız eder, aklı oraya kayıverir.
Artık hayalimiz işlemeye başlar. “İlâçtı, yiyecekti, tuvalete gitmekti” derken, bu ihtiyaçlara uygun gelebilecek lüzumsuz ve çirkin sûretleri dokuyup durur. Oysa insan bu esnada çok güzel ve ulvî şeylerle içiçedir. İşte bu süflî sûretler, bu güzel mânâların yanından geçerler, ilk anda birbirine karışır gibi görünürler, ancak dikkatli olmak gerekir; çünkü ne kirlenir, ne çirkinleşir, ne de insan bu durumdan zarar görür.
Yalnız bu sırada o kötü ve süfli şeylerin üzerinde durursa, o güzel şeylerin yerine bunları düşünürse; gözünü dikerse, bundan zarar gördüğünü vehmederse, işte o zaman zarar görür. Hâlbuki zihnini dağıtmasaydı başına hiç de öyle şeyler gelmeyecekti.
“İnsan kalben ve fikren hakaik-i İlâhiyeye (İlâhî hakikatlere) bakıp düşündüğü zaman, bilhassa namaz ve ibâdet esnasında, gerek şeytan tarafından, gerek nefsi tarafından pek fena, pis ve çirkin vesveseler, hâtıralar sinekler gibi kalbe, akla hücum ederler. Bu gibi hevâî (nefsin hoşuna giden) ve çirkin şeylerin def'iyle (uzaklaştırmasıyla) uğraşan adam, o vesveselere mağlup olur. Ancak onları mağlup edip kaçırmak çaresi, müdafâayı terk edip onlarla uğraşmamaktır. Evet, onlarla uğraşıldıkça onlar hücumlarını arttırırlar. Onlara karışılmadığı takdirde insanı terk eder, giderler. Hem de o gibi vesveselerin ne hakaik-i İlâhiyeye ve ne de senin kalbine bir mazarratı (zararı) yoktur. Evet, pis bir menzilin (odanın) deliklerinden semânın güneş ve yıldızlarına, Cennetin gül ve çiçeklerine bakılırsa, o deliklerdeki pislik ne bakana ve ne de bakılana bulaşmaz ve fena bir tesir etmez.”
Demek ki, insan irâdesine hâkim olmalı, zihnî dağınıklığa meydan vermemeli, hayali hakikatle karıştırmamalı ve rüyayı gerçek hayatla bulandırmamalıdır.
C. Vesvesenin Üçüncü Şekli
Varlıklar arasında, olayların içinde veya düşünce planında çok gizli, dolaylı birtakım münasebet ve ilişkiler bulunabilir. Bazen öyle olur ki, birbiriyle hiç alakası olmayan şeyler arasında bağlantı ve bağıntı kurulabilir. Bu bağlantı ve ilişkileri insanın bizzat kendisi kasdî olarak, düşünerek kurabilir. Bazen da hayalî olarak, elde olmadan, irâde dışı, farkına varmadan zayıf bir vesile bahane edilerek o ilişki kurulur. O anda hayal nasıl bir şeyle meşgulse, o şekilde bir düşünceyi oluşturur, aykırı şeyleri birbirine bağlayıverir.
Öyle ki meselâ, bazen mukaddes, mübarek ve nezih bir şeyi görünce pis ve çirkin bir şeyi akla getirir. Aslına bakılırsa, aralarında herhangi bir münasebet de yoktur; hattâ birbirine taban tabana zıttır. “Her ne kadar dış dünyada, yakın gibi görünür.” Yani, bu zıtları bir arada tutan, birbirine yaklaştıran, bitişikmiş gibi, içiçeymiş gibi gösteren hayalin kendisidir. Bunun için böyle bir düşünce karmaşasına “tedâi-yi efkâr”, bir düşüncenin bir başka düşünceyi hatıra getirmesi, çağrıştırması, kısaca çağrışım denir.
VESVESE
- 523 -
Meselâ, bazen namazda iken, bazen dua ederken, Kâbe'yi hayalinde canlandırırken, İlâhî huzurda kendinden geçmiş tatlı bir ânı yaşarken, âyetleri düşünürken bu fikir akışı insanı alır, en uzak ve rezil hallere götürür. Oysa namazla meselâ o müstehcen manzaranın hiçbir alakası yoktur, dua ile işret ânının bir bağlantısı yoktur, yine aynı şekilde Kâbe düşüncesiyle şeytanın telkin ettiği günahlı hallerin bir münasebeti yoktur; o huzurlu an ile akla gelen o çirkin düşüncelerin bir irtibatı yoktur. Ancak bunlar daha çok hayal ürünü olarak, çağrışım yoluyla zihne gelip yerleşir ve insanı meşgul eder, kafasını allak bullak eder. Böylece şeytan lüzumsuz ve çirkin şeylerle insanı oyalayıp durur.
Bu hususta yaşanmış olan bir örneğe yer vermek istiyoruz. “Namaza yeni başladığım günlerdi. Namaz esnasında aklıma klozet taşından tutun da, sevmediğim bazı büyük sanılan kimselerin yattığı kabirlere ve hattâ müstehcen manzaralara dek her şey geliyordu. Bunların şeytandan gelen vesveseler olduğunu o günlerde bilmiyordum. Namaz kılarken çok günaha girdiğimi düşünmeye başladım, öyle ki, namaz kılmıyorken bu kadar günaha girmiyordum diye düşünüyordum. Oysa çok kötü bir hayatım olmuştu. Bazen öyle anlar oldu ki, namaz kılarken namazı terk etmeyi ve bir daha kılmamak üzere bırakmayı düşündüm. Yine böyle zor bir anda namazı terk etmek üzereyken, ‹Ercan, sen ne yapıyorsun? Namaz kılmak Allah'ın emri, namaza Allah'a kul olmak için başladın. Allah'a kul olmaktan vaz mı geçeceksin? Madem Allah namaz kılmayı emretti, bu kıldığım namaz beni Cehenneme götürse dahi kılacağım' dedim. O anda ağlamaya başladım. Namaz kılmaya da devam ediyordum. Kıldığım namaz tamamen değişmişti. Aklıma gelen kötü ve pis şeylerden eser kalmamıştı. Ne kadar ağladığımı bilemiyorum. Kendime geldiğimde yeniden doğmuş gibiydim. Ondan sonra secde ederken aklıma hep Kabe gelmeye başladı.”
Demek ki, önemli olan, insanın kendine hâkim olması, irâdesini yerli yerinde kullanması ve telâşa kapılmamasıdır.
Tedavi Yolu
Bu çeşit bir vesveseye kapılan, birbirini çağrıştıran böylesi düşüncelere müptela olan kimse öncelikle telâş etmemeli, “Bu kötü düşünceler nereden aklıma geldi?” diye endişeye varmamalıdır. Çünkü böyle bir vesvesede şeytanın yapacağı ilk iş insanı bir an için telaşlandırmaktır: “Sen iyi bir adam olsaydın, namazda iken aklına böyle kötü manzaralar gelmezdi, dua ederken, Allah'ın huzurundayken kalbin böyle karmakarışık şeylerle meşgul olmazdı, Kur'ân okurken hayaline böyle rezil düşünceler ilişmezdi” diye vesvese vererek insanı telâşa sevk eder, o mânevî halden soğutur.
Bu durum birkaç defa tekrarlanınca, üst üste gelince namazı bırakmaya, duâyı terk etmeye, Kur'ân'ı okumamaya kadar işi götürür. Sonunda insanın eli ayağı birbirine dolaşır, ne yapacağını, ne edeceğini bilemez bir hale gelir.
Öncelikle şeytanın bu tuzağına düşmemeli. Kısa bir süre sonra insan kendine geldiği zaman, bu düşüncelerin şeytanın bir işi olduğunun farkına varır varmaz o eski güzel haline dönmeli ve “Aman ne hatâ ettim de bu düşünceler aklıma geldi?” deyip vesvesenin mâhiyetini incelemekle meşgul olmamalıdır. Şâyet nasıl bir şeydi, ne düşünmüştüm gibi sözlerle üzerinde durmaya kalkarsa, o zayıf ilişki iyice kuvvet kazanır. Onun için böyle bir hale düşmemek için üzerinde
- 524 -
KUR’AN KAVRAMLARI
durmamalıdır.
Çünkü insan bu çeşit vesveseden dolayı üzüldükçe, önem verip üzerinde durdukça, o zayıf düşünce bir meleke ve alışkanlık halini alır; bir hayal hastalığı olur. Oysa bu durum kalbî bir hastalık değildir. Böyle düşünceler elde olmadan oluşur, insanın irâdesini dinlemez, ne kadar “Aklıma getirmeyeyim” diye mücadele etse de önüne geçemez, engelleyemez. Özellikle hassas, titiz: ve asabi insanlarda bu hal daha sık görülür. İşte şeytan en çok bu çeşit vesveseyi işletir.
Bir fikri başka bir fikrin hatıra getirmesi olan çağrışım, çok kere irâde dışı bir olaydır. Bunda insanın tercihini kullanması söz konusu değildir. Dolayısıyla insanın aklına böyle yanlış bir düşüncenin gelmiş olması onu vebale sokmaz. Birbirine zıt olan bu düşünceler arasında bir yakınlık bulunsa da birbirine temas etmiyor ve karışmıyor. Bundan dolayı düşünceler ne kadar farklı ve birbirine aykırı olsalar da biri öbürüne sirâyet etmez, birbirine zarar vermez.
Kalpte hem şeytanın vesvese santralı var, hem de meleğin ilham karargâhı vardır. Bunlar bir kalpte birbirlerine yakın bulunurlar; fakat birbirlerine karışmaz, zarar vermezler. Dindar bir mü'minle fasık bir insanın aynı odada bulunmaları birbirine zarar vermediği gibi. Bu ve benzeri, hayalin kuruntular halinde getirdiği çirkin fikirler kalpteki nezih ve temiz düşüncelere zarar vermez. Ne zaman ki insan o gelen çirkin fikirlerin üzerinde durur, isteyerek meşgul olursa zarar görür.
Bazı zamanlar da kalb yorulunca, düşünce melekesi kendini eğlendirmek için rastgele bir şeyle meşgul eder. İşte o zaman şeytan fırsat bulur, pis şeyleri önüne serper ve insanı istediği gibi düşündürür ve yönlendirir.
D. Vesvesenin Dördüncü Şekli
Vesveseye müptelâ olan insanların en çok karşılaştıkları vesvese türü şudur: İdealinde en mükemmel ibâdeti yapma düşüncesi vardır. Yanlışsız ve eksiksiz en iyi amel ve hizmeti yapma zannına kapılmıştır. Buna bir de takvâ düşüncesi girmişse, meselenin üstüne üstüne gider. Gittikçe de vesvesenin şiddeti artar. Zaman içinde öyle bir dereceye varır ki, amel ve ibâdetin en iyisine ulaşayım derken harama düşebilir. Bazen sünnet olan bir ibâdeti ideal mânada yapmaya çalışırken, farkında olmadan bir farzı terk eder. Sonunda da “Acaba ibâdetim sahih oldu mu?” diye peş peşe o ibâdeti iade eder durur. Zaman içinde bu hal devam eder, sonunda büyük bir ümitsizliğe düşer. Şeytan şu halinden istifade eder ve onu yaralar.
Bu tür vesveseye kapılan bir insan abdest almaya başlar, o anda vesveseye yakalanır, kollarını yıkarken tekrar başa döner, ayağını yıkayıp abdestini bitirmesi gerekirken bir daha başa döner veya abdestini aldıktan sonra “Herhalde sağ kolumu yıkamadım, başımı meshetmedim” gibi bahanelerle üst üste üç-beş defa abdest alır. İşte burada şeytanın attığı vesvese oku hedefini bulmuştur. Bu durum artık o insanda bir hastalık haline gelmiştir.
Bu tür vesveseye kapılan birçok insan tanıdım. İbâdetlerine yeni yeni başlayan bir genç kardeşimiz vardı. Ezan okunmazdan yarım saat önce abdest almaya başlar, namazın farzına zor yetişirdi. Üst üste en az beş defa abdest aldığı olurdu.
Boy abdestinde de vesveseye kapılan insanlar, bir kere gusül yeterliyken, kurulandıktan sonra kendilerini tekrar tekrar yıkanmaya mecbur hissediyorlar.
VESVESE
- 525 -
Bazı insanlarda vesvese öyle bir yoğunluk kazanır ki, kendine göre en iyi guslü alayım derken, vücudunu, organlarını defalarca yıkadığı halde içi rahatlamaz, üstelik bir de sağlığını tehlikeye sokar. Bu şekilde da şeytan emeline nâil olmuş ve Musallat olduğu insanı alt etmiş, ibâdetin tadını kaçırmış olur.
Bu çeşit vesvese abdest ve gusülde görüldüğü gibi, en çok da namazda karşılaşılıyor. Normal olarak namazda insanın aklına her türlü düşünce gelebiliyor. Özellikle şeytanın işlettiği bu düşünce akımına kapılan insan namazını bir türlü bitiremiyor, şâyet camide ise cemaate yetişemiyor. Gerek sünneti, gerekse farzı dönüp dönüp yeni baştan kılıyor. Namazın içinde ise Fâtiha ve sûreleri birkaç defa okumak zorunda hissediyor kendini. Yahut namazın müstehap ve sünnetlerini en ideal bir şekilde yapayım derken, ya vaciplerini veya farzını terk etmek gibi bir duruma düşüyor, hata üstüne hata yapıyor.
Tedavi Yolu:
Bu şekildeki vesvese, şimdi bağlıları kalmamış ve bazı yanlış görüşleri olan bir itikadî mezhep olan Mûtezileye mahsustur. Bunlar şu görüşü benimserler: Birer mükellefiyet olan amel ve ibâdetler âhiret itibariyle ya güzeldir; güzel olduğu için emredilmiştir veya çirkindir, çirkin olduğu için yasaklanmıştır. Demek ki, âhiret noktasından bakıldığında güzellik ve çirkinlik o şeyin zatında ve aslında vardır, Allah’ın emretmesi ve yasaklaması ona bağlıdır. Bu görüşe göre, insana her yaptığı ibâdette şöyle bir vesvese gelir: “Acaba ibâdetim gerçekte güzel bir şekilde yapılmış mıdır?”
Bu yanlış fikri Ehl-i Sünnet âlimleri şu şekilde cevaplayarak çürütürler: Cenâb-ı Hak bir şeyi emreder, o şey güzel olur; yasaklar, çirkin olur. Demek ki, emirle güzellik, yasaklamakla çirkinlik gerçekleşir. Çirkinlik ve güzellik o şeyin zatında değil de, Allah’ın emretmesi veya yasaklaması ile meydana gelmiştir.
Ayrıca güzellik ve çirkinlik muhatabın bilgisine bakar ve ona göre hüküm alır. Amel ve ibâdetteki güzellik ve çirkinlik, meselenin dünyaya bakan yüzüne göre değil de, âhirete bakan yüzüne göre değerlendirilir. Meselâ, abdest alan veya namaz kılan bir kimsenin abdestini ve namazını bozacak bir hal gerçekte bulunsa, fakat insan bunun farkında olmamış olsa, esas itibariyle abdesti de, namazı da sahihtir ve inşaallah makbuldür. Mutezile mezhebi der ki: “Böyle bir insanın abdesti ve namazı gerçekte bozulmuştur, ancak Allah kabul eder. Çünkü cehaletin var, bilmiyorsun, mazursun.”
Ehl-i Sünnete göre, ibâdetler dinin şartlarına uygun olarak işlenmişse “Acaba sahih olmuş mu?” deyip vesveseye kapılmamalı, “Kabul olmuş mu?” demeli, gurura düşmemeli, ucbe girmemeli, amel ve ibâdetine güvenmemelidir.
Daha açık bir ifade ile abdest alırken, guslederken veya namaz kılarken; abdesti bozacak, guslü geçersiz kılacak veya namazı bozacak bir hal, bir eksiklik ve bir hatâ yoksa esas itibariyle abdest de, gusül de, namaz da sahihtir. Herhangi bir şüpheye düşmemeli vesveseye kapılmamalıdır. Çünkü insanın elinden gelen bu kadardır. Bir kere vazifesini yapmıştır. Meşhur ifadesiyle maa'l-kusûr ve'1-küsûr, eksiğiyle noksanıyla; elinden geldiği, gücünün yettiği, ilminin erdiği kadarıyla kulluk görevini yerine getirmiştir. Abdestini almış, guslünü yapmış, namazını kılmıştır. Artık üzerinde durmaya gerek kalmamıştır. Netice Allah'a kalmıştır. Kabul edip etmemek Allah'a aittir.
- 526 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bir de meselenin şu yönü vardır: İnsan bu çeşit vesvesenin şeytandan kaynaklandığını bildiği halde veya sevdiği, itimat ettiği, bilgisine güvendiği birisi tarafından kendisine haber verildiği halde, hiç aldırmadan vesvese etmeye devam ederse, bu sefer vebal altına girmiş, hatta günah işlemiş olur. Çünkü bu takdirde Allah'ı ve Allah dostlarını dinlemiyor, şeytana kulak veriyor demektir. Bu durumda tercihini belirleyecektir: “Allah'a mı itaat edeceğim, yoksa şeytana mı kulak vereceğim?” Birinci tercih kendisini hep güzelliklere götürecektir, ikinci tercih ise musibetten musibete sürükleyecektir.
Abdestte karşılaşılan vesveseye karşı nasıl hareket edilmesi gerektiği hususunda Efendimizin (s.a.s.) tavsiyelerine kulak verelim: Ubey bin Kâ'b'ın rivâyetine göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Abdeste Musallat olan bir şeytan vardır ki, ona Velehan (şaşkınlık veren) derler. Onun için abdest ve gusülde su vesvesesinden korunun.” 2850
Abdest işinde vesvese veren şeytana bu adın verilmesinin sebebi, mü’mini abdest esnasında vesveseye itme yolundaki aşırı hırsıdır. Yahut şeytan vesvesesiyle insanı öyle telaşa sokar ki, insan şaşırır kalır, şeytanın kendisiyle oynadığını bile anlamaz, Abdest alırken âzâsını ıslatıp ıslatmadığını ve kaç defa yıkadığını bilemez hale gelir.
Abdestte görevli şeytandan kaçınmanın mânâsı da şöyledir: Yani abdest âzâsı ıslandı mı ıslanmadı mı, bir defa mı iki defa mı yıkandı, su temiz mi, kirli mi gibi Velehan adlı şeytanın suyla ilgili yapmak istediği bu ve benzeri vesveseden kaçının demektir,
Abdestte gelen vesveseyi temelinden halleden ve herkesin rahatça tatbik edebileceği Peygamberimizin bir tavsiyesi de şu şekildedir: Bedevînin birisi Rasûlullaha (s.a.s.) gelerek abdestin nasıl alınacağını sordu.
Rasûlullah (s.a.s.) âzâlarını üçer defa yıkayarak ona abdest almayı gösterdi. Sonra da şöyle buyurdu: “İşte abdest budur. Bundan fazla yapan sünneti terk ederek hata yaptı, sınırı aştı ve nefsine zulmetti demektir.” 2851
Bu hadisin izahında İbn Hacer der ki: “Elini yüzlerce defa yıkadığı halde abdestsizliğinin kalkmadığına inanan çok vesveseli insan gördük.” İbn Hacer, beş asır önce yaşamış bir hadis âlimidir. Demek ki, ibâdetlerdeki vesveseyle sadece günümüz insanı karşılaşmıyor, asırlar öncesinden beri insanlık hep bu musibetle muhatap oluyor. Zira şeytan her zaman aynı taktiği kullanarak Allah’a verdiği, sâlih kulları saptıracağına dair sözünü hep tutuyor.
Abdestte olduğu gibi, namazda da yanılma, şüphe ve vesveselere karşı neler yapılacağı hususunda hadis-i şeriflerde pratik çözümler verilmektedir. Bu hadislerden bazılarının mealini verelim:
Abdullah bin Amr’in rivâyetine göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Herhangi biriniz namazda iken şeytan ona gelerek şöyle der: ‘Falan şeyi ve şu şeyi hatırla.’ Ta ki, kul gafletle namazdan çıkıp gitsin. Ve herhangi biriniz yatağında uzanmış iken şeytan onun yanına gelir ve kişi uyuyuncaya kadar şeytan durmadan onu uyutmaya çalışır.”
2850] Timizî, Tahâret 43; İbn Mâce, Tahâret 48
2851] İbn Mâce, İkame 48
VESVESE
- 527 -
2852
Çünkü uyku bir nevi gaflettir, gaflet de insanı ibâdet ve taatten bir derece uzaklaştırır. Namazdaki şaşırmalarımızda da şeytanın parmağı vardır. Özellikle kaç rekât kılıp kılmadığımız hususunda tereddüde düşmemizin altında şeytanın vesvesesi vardır.
Ebû Hüreyre'nin rivâyetine göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sizden biriniz namaza durunca şeytan yanına gelir, onu şaşırtır. Kaç rekât kıldığını bilemez. Hanginiz böyle bir şeyle karşılaşırsa oturduğu yerde sehiv secdesi etsin.” 2853
Sehiv secdesi, yanılmayı telâfi eden bir secde türüdür. Bu secde aynı zamanda şeytanı red, onun en sevmediği secde ibâdetini yaparak burnunu yere sürtmektir. Bu hadisten bir de şu noktayı anlıyoruz: Namazda da yanılsak yine çare namazın içinde, yani namazın bir rüknünü (secdesini) tekrarlayınca o hata düzeltiliyor.
Aynı mesele bir başka hadis-i şerifte daha farklı bir şekilde ifade edilir. Şöyle ki mealini okuyacağımız bu hadiste namazda şüpheye kapılan insanın hemen o şüpheyi üzerinden atması gerekiyor. Tereddütte kalmadan kaç rekât kıldığı kanaatine varıyorsa, ona göre hareket etmesi icap ediyor.
Abdurrahman bin Avf’ın rivâyetine göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Biriniz namazının rek’atlerinde şüphe ettiği zaman şüpheyi atsın ve şüphesiz bildiği rek’atine bina etsin. Rek’atların tamam olduğuna inandığı zaman selamdan önce iki secde etsin. Eğer namazı tam idiyse bir nâfile olur. Eğer namazı noksan idiyse o rek’at, namazını tamamlamak için olmuş olur. Ve namaz sonunda yaptığı iki sehiv secdesi de şeytanın burnunun toprağa sürünmesi için olmuş olur.” 2854
Başta abdest ve namaz olmak üzere ibâdetlerde unutabiliriz, ne okuduğumuzu, ne kadar okuduğumuzu, kaç rekât kıldığımızı bir an için aklımızda tutamayabiliriz. Böyle durumlarda da hemen telâşa kapılmamalı, çareyi yine ibâdetin kendi içinde aramalıyız. Hiçbir insan unutkanlıktan kurtulamadığı gibi, en üstün insan olan Peygamberimiz (s.a.s.) bile çok az da olsa unutkanlığa mâruz kalabiliyordu. Çünkü o ne kadar büyük ve mükemmel bir insan olsa da, insanî halleri itibariyle bizden birisi gibiydi. Acıktığı, susadığı, hasta olduğu ve sıkıntıya düştüğü gibi, unuttuğu da olurdu. Bu meseleyi hadiste şu şekilde görüyoruz:
Abdullah bin Mes’ud şöyle rivâyet eder: “Rasûlullah (s.a.s.) namaz kıldırdı. Ya fazla yaptı, ya eksik yaptı. Bunun üzerine, ‘Yâ Rasûlallah! Namaza bir şey mi ilave edildi?’ denildi. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Ben ancak bir insanım. Siz unuttuğunuz gibi ben de unuturum. Biriniz unuttuğu vakit, oturduğu halde iki secde yapıversin” buyurdu. Sonra Rasûlullah kıbleye dönerek iki secde etti. 2855
Şeytanın tek isteği ve görevi vardır, o da insanı ibâdetten, özellikle namazdan alıkoymak, kendisi namaz ve secdeden mahrum kaldığı gibi, insanlığı da bu nimetten mahrum etmek ve uzak tutmaktır. Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam İblis'in bu hedefini açığa çıkarırlar.
Ebû Hüreyre'nin rivâyetine göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
2852] İbn Mâce, İkame 32
2853] Muvatta, Sehv 1
2854] İbn Mâce, İkame 132
2855] İbn Mâce, İkame l29
- 528 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Şüphesiz şeytan Âdemoğlu ile kalbi arasına girer, maksadından uzaklaştırır. Artık kaç rek'at kıldığını bilemez. Bu hal o kişinin başına geleceği zaman selam vermeden önce iki secde etsin.” 2856
Namazda vesvese ile görevli şeytanın özel bir ismi vardır. Bu özel ismin ona verilmesinin en önemli hikmeti, yaptığı işin şeytanca büyük bir iş olmasının yanında, mü’minin uyanık olması, düşmanını çok iyi tanımasıdır. Çünkü düşman hem Özellikleri, hem de adıyla sanıyla bilinirse ona göre daha iyi tedbir almaya çalışır.
Osman bin Ebi’l-Âs Rasûlullaha (s.a.s.) gelerek şöyle dedi: “Yâ Rasûlallah! Şeytan benimle namazımın ve namazda okuyuşumun arasına giriyor, namazımı karıştırıyor.” Rasûlullah (s.a.s.) şöyle cevap verdi: “Bu, Hinzeb denilen bir şeytandır. Onu hissettiğin vakit Allah’a sığın ve sol tarafına üç defa tükür.” “Ben bunu yaptım, Allah da onu benden giderdi.”2857 Şeytana böyle bir uygulamanın yapılmasının iki önemli sebebi vardır: Birincisi, şeytana tükürerek ona hakaret etmek, kızdırarak, küstürerek huzurdan kovmaktır. Diğeri de, insanın psikolojik olarak rahatlamasıdır. Çünkü bu şeytana karşı insanın içini boşaltması, ona olan düşmanlığını açıkça ilan ederek ciddi bir tedbir alması ve hiçbir yakınlığının olmadığını bildirmesidir. Buradaki tükürme işlemi sadece “Tu, tu” diyerek de yerine getirilebilir.
İkinci Tedavi Yolu
Bu meselede şu hususları dikkate almak gerekir: Birincisi, dinde zorluğun olmayışıdır, ikincisi de, kendi bağlı bulunduğu mezhebin dışında da hak mezheplerin oluşudur. Böyle vesveseli adam, amelini güzel görüp gurura düşmektense, amelini kusurlu görse, istiğfar etse daha kârlı ve kazançlı çıkar.
Diğer taraftan, ibâdetlerinde vesveseye kapılan insan amel ve ibâdetine güvenip, mükemmel ve güzel görmek yerine, kusurunu kabul edip istiğfar etmeli ve Cenâb-ı Hakk’a şöyle niyazda bulunmalıdır: “Yâ Rabbi, ben bir kul olarak elimden geleni yaptım, farkında olmadan bir kusurum, bir hatâm olmuşsa beni bağışla, eksiklerimi, noksanlarımı tam olarak kabul buyur.”
Kalbindeki vesveseyi atıp şeytanı tard eder bir tarzda ona da şöyle demeli: “Bu durum insanı zorluğa itiyor, meselenin gerçek yüzünü bilmek mümkün değildir. Bu durum da dindeki kolaylık prensibine aykırıdır. Oysa din insanı zora sokmaz, kolaylığı emreder. İnsanın üstesinden gelemediği bir şeyle onu mükellef tutmaz.
Esas itibariyle böyle farkında olmadan işlenen amel ve ibâdetlerdeki kusurlara karşı şu gerçeği de hatırlamalı: “Amel ve ibâdetim bağlı bulunduğum mezhebe göre sahih olmasa bile diğer İslâm mezheplerinden birisine uygun gelse, o bana kâfidir.
Zaten ibâdetlerde elinden geleni yapan bir mü'min kusurunun, eksiğinin ve hatâsının farkındadır. Bir kul olarak hangi insan, hata ve kusurdan uzaktır ki? “Kusurunu bilmek kadar fazilet olmaz” kaidesiyle insan acizliğini itiraf eder, ibâdetlerini ideal bir seviyede, mükemmel mânâda yapamadığından dolayı istiğfar ve dua ile İlâhî merhamete iltica eder, hatasının affolmasını ve kusurlu
2856] İbn Mâce, İkame 135
2857] Müslim, Selâm 38
VESVESE
- 529 -
amelinin kabul edilmesi için niyazda bulunur.
E. Vesvesenin Beşinci Şekli
Bu çeşit vesvese, imanî meselelerde şüphe şeklinde gelir. Böyle bir vesveseye mâruz kalan biçare insan, hayaline gelen bir şüpheyi aklına girmiş gibi bir vehme kapılır, imanına bir zarar geldiğini sanar. Bazen tevehhüm ettiği, varsayım halindeki bir şüpheyi imana zarar veren bir şüphe şeklinde değerlendirir. Bazen da tasarım halindeki bir şüpheyi aklen tasdik edip kabul etmiş bir şüphe gibi görür.
Yani bazı zamanlar, inanca aykırı bir şeyi düşünmeyi küfre girmiş gibi zanneder. Dalalete ve sapkınlığa düşmenin sebeplerini anlamak için düşünce gücünün serbest hareket etmesini, incelemeye girişmesini ve tarafsız değerlendirmesini imana aykırı zanneder.
İşte şeytanın telkinlerinin bir eseri olan şu zanlardan, düşünce ve vesveselerden ürkerek “Eyvah! Kalbim bozulmuş, inancıma zarar gelmiş” der. Bu durumlar çok defa insanın elinde olmadan gelir. Neticede kendi irâdesi ile ıslâh edip düzeltemediğinden de ümitsizliğe düşer. 2858
Vesvese ile Mücâdele Edenlerin Başından Geçenler
Bu konuyu açan, yaşanmış bazı vak’alara yer vermek istiyoruz:
Bir kardeşimiz anlatıyor: “Sıkıntılı bir ânımda tuvalete girmiştim. Sıkıntım daha da artmaya başladı. İçimden bir ses, ‘Allah yok, Hazret-i Muhammed peygamber değil’ diyor ve beni bunu tasdik etmem için zorluyordu. Dayanmaya çalıştım, ama bir el veya pençe kalbimi sıktıkça sıkıyordu. Kalbim fındık kadar olmuştu. Tuvalette olduğum için Allah’ı anmak istemiyordum. Yani dua edemiyordum, sûre okuyamıyordum. Fakat öyle bir an geldi ki, dayanacak gücüm kalmadı. İşte o anda kalbimden, ‘Allah’ım, beni şeytanın eline bırakma’ diye bir ifade geçti, O ana kadar kalbimi limon gibi sıkan o elin veya pençenin parmaklarının bir bir kalbimin üzerinden kalktığını hissetmeye başladım. Bu durum, sıkılan bir süngerin yavaş yavaş bırakıldığında eski halini alması gibi bir şeydi. Kalbim ferahlamış, genişlemişti.”
Vesvesenin en dehşetli olduğu anda Cenâb-ı Hakk’a sığınmak, insanı kalbî ferahlığa ulaştırmakta ve rahatlatmaktadır.
Başından geçen bir başka olayı da şöyle dile getiriyor kardeşimiz: “Yine bir akşam arkadaşlarla alevilik üzerinde tartışmıştık. Çok sinirlenmiştim. Biraz da ileri gitmiştim, o gece bir rüya gördüm. Daha doğrusu rüya da değildi. Ne uyku, ne uyanıklık, ikisi arası bir şey. İçimden bir ses ‹Rabbim Ali' deyip duruyordu. Tasdik etmem için beni de zorluyordu. Bir süre dayandım. Fakat beni sıktıkça sıkıyordu. Uyanmak istiyordum, uyanamıyordum. Dayanamayacağım bir an gelince, ‹Rabbim Allah, çok şükür, elhamdülillah' dedim. Ve uyandım, hiçbir sıkıntım kalmamıştı, çok rahatlamıştım.”
Şeytan insana değişik yönlerden gelmektedir. Bir taraftan önünü kapatsanız, diğer taraftan karşınıza çıkıyor. Fakat vesveseye kapılan insanın kararlılığı ve
2858] Mehmed Paksu vesvese Sebepleri ve Kurtuluş Yolları, s. 17-47
- 530 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uyanık davranması şeytanın elini boşa çeviriyor. Ancak her fırsatta vesveseyi fark eder etmez, hemen Rabbimize sığınmalı, Onun rahmetine yönelmeli, yardımı ve kurtuluşu Ondan beklemeliyiz.
Bir başka kardeşimizin anlattıkları soru şeklindeydi: “Ben Allah'ın varlığına ve birliğine inanan bir insanım. Ben ‹Allah bir” diyorum, sanki içimden şeytan ‹Hayır' diyor. Acaba ben şeytanın bu söylediğini söyledim mi, söylemedim mi, acaba imanım gitti mi, gitmedi mi diye vesvese ediyorum ve korkuyorum. Acaba imanım gitmiş midir? Allah'ıma hep dua ediyorum, şu içimdeki şeytanı al ve şeytana uydurma diye devamlı Lâ ilâhe illâllah çekiyorum. İmanımın gitmemesi için ne yapmam gerekiyor?”
Şeytandan gelen bu şekildeki vesveselerle insanın imanına bir zarar gelmemektedir. Kalbe gelen imana aykırı sözler kalbin kendi sözleri değil, bütünüyle şeytana ait safsatalardır. Bundan dolayı bir endişeye düşmemelidir. Zaten siz bunun farkındasınız, Kelime-i Tevhidi söyleyerek şeytandan gelen telkinleri reddediyorsunuz. Bunun için imanınız gitmiyor ki, bir şey yapasınız. Sizin kararlı davranışınız şeytanı yüzüstü geri çevirmeye yetiyor.
Bir hanım kardeşimizin vesvese mücadelesi: Uzun bir süre vesvese baskısı altında kalan hanım kardeşimizin anlattıkları aslında vesveseye kapılan yüzlerce insanın ortak problemini dile getirmekteydi.
“İçimden bir güç beni İslâm dininden uzaklaştırmaya çalışıyordu. Ama kalbim uzaklaşmıyordu. Ve namaz. Namaz kıldığım sıradaki vesveselerim yine zordu. ‘Neden kılıyorsun, -hâşâ- Allah yok ki, bu yaptığın jimnastik hareketinden başka bir şey değil, âhiret yok, sakın inanma!' Biliyor musunuz, dizlerim titreyerek ve sırtımdan anlatılmaz derecede terler boşanarak o vaktin namazını kılıyordum. ‹Rabbim' diyordum, ‹ben bu seslere inanmıyorum, ben sadece Sana inanıyorum ve yalnız Seni seviyorum Rabbim' diyordum ve sürekli namaz kılarken ağlıyordum. Düşüncelerim yüzünden hayasızlık ettiğimi düşünüyordum. Bu bir vesveseydi. Her namaz bitiminde sanki bir ordu ile savaştan çıkmış gibi yoruluyordum. Ama namazımı asla bırakmadım, her türlü zorluğa rağmen Rabbime secde etmeye devam ettim.”
Şeytanın en ağır vesvesesi namazda iken gelir. Her seferinde bir başka oyun kurarak insanı namazdan soğutmaya yeltenir. Namazı basite almak, jimnastik hareketi gibi göstermek şeytanın hep kullandığı ve namaza karşı olan bazı kişilere söylettiği sözlerdir. Ancak bu sözlere prim verilmediği zaman şeytan bir zarar verememekte, en azından o an için vazgeçmektedir.
Namazla ilgili vesvesenin bir başka şeklini şöyle dile getiriyordu: “Tesettüre girdikten üç ay sonra bir gün namaz kılarken içimden bir ses işittim. ‹Allah yok ki (haşa), neden namaz kılıyorsun?' Bu sesi duyunca ne yapacağımı şaşırdım. Benden geliyor zannettim. Vesvesenin mâhiyetini bilmiyordum ki... Namazdan sonra tevbe ettim. Bu durum üç gün sürdü. Daha sonra geçti. Galiba o güne kadar yolunda gittiğim şeytanı ve nefsimi kızdırmıştım. Onlardan yüz çevirdiğim için bana saldırmaya başlamışlardı. Ve Cenâb-ı Hakka yöneleli tam bir yıl olmuştu ki, o korkunç imtihan günleri geldi çattı. Çeşitli vesveseler ruhumu rahatsız etmeye başlamıştı.”
Şeytan namaz kılan insanla vur-kaç harbi yapmaktadır. Önemli olan şeytanın
VESVESE
- 531 -
savaş taktiklerini iyi kavramaktır. Vesvesenin geliş şekli bilinirse tedbir almak ve ondan kurtulmak kolaylaşmaktadır. Olanca gücüyle vesvese mücadelesi veren bu kardeşimizin karşılaştığı en rahatsız edici vesvese çeşidi imani meselelerle alakalıdır. Bütün açıklığıyla olayı gözler önüne sermesi, kendi bilgi ve imkânları Ölçüsünde çareler bulması da meselenin sevindirici tarafıdır. şöyle anlatıyordu:
“Bir Ramazan günü, bir tanıdığa iftar yemeğine gitmiştik. Yemek yediğim sırada, bir büyüğüm bize Cenâb-ı Hakkın büyüklüğünü anlatıyordu. Onu dinlerken, bir an için rahatsız olduğumu hissettim. Sanki anlattıklarından sıkılmıştım. Allah'tan bahsetmesini istemiyordum. Bana ne olmuştu ki böyle? O sıralarda bir rahatsızlığım oldu. Şeytan vücudumun zayıf düşmesinden faydalanıp daha çok saldırmaya başladı. Geceleri rahatsızlığım yüzünden uyuyamıyordum. Izdırabım vardı. Ve hastalığımın bir an evvel geçmesi için sürekli Yâsin-i Şerif okuyordum.
“Bir gece yine okurken annemin yanıma gelip, bana kızdığını hatırlıyorum: ‘Yeter artık, başına ne geldiyse çok Kur’an okumaktan, kitap okumaktan geldi’ dedi. Şaşırdım, ‘Anne, nasıl böyle söylersin, Kur’ân-ı Kerimden insana hiç zarar gelir mi?’ dedim. Aslında annemin bir suçu yoktu, onu kullanan yine şeytandı. Anneme öyle söyledim, ama içime korkunç bir düşünce girdi. Annemin söylediği doğru olabilir miydi? Böylece Kur’ân-ı Kerime karşı da bir soğukluk oluşmuştu içimde. Ve vesveseler gittikçe büyüyordu. Ben Allah'a yaklaşmaya çalıştıkça, şeytan bana daha da güçlü saldırıyordu.
“Derken içimde korkunç bir ses oluştu -Hâşâ- ‹Allah yok' sesi. Bu ses ritmik bir şekilde sürekli kulaklarımda çınlıyordu. ‹Ona inanma, O yok' sesleri. O ses ‹Yok' dedikçe, ben ‹Var' diyordum. Onca okuduklarım hep bana Rabbimi anlatmamış mıydı? Kâinat bu kadar muazzam yaratılmışken, Onu reddetmek hangi akla sığardı?
“Sanki içimde iki insan oluşmuştu. Biri çok iyi, biri çok kötü. Sonunda, içimde korkunç bir savaş başladı. ‹Korkunç' tâbirini kullanıyorum, gerçekten korkunçtu, yaşayan bilir. Çoğunlukla şeytan bana vesveseleri imâni mevzularda veriyordu. En zor noktadan bana saldırmıştı. Dimağımı âdeta ele geçirmişti. Ama ele geçiremediği bir tek şey vardı: kalbim... Oraya tesir edemiyordu. Sürekli Rasûlullah’ı kötüleyici fikirler oluşuyordu içimde. Ama o fikirlerin hiçbirini tasdik etmiyordum.”
Evet, insanın içinde iki telkinin tesiri var. Biri meleğin ilhamı, diğeri de şeytanın vesvesesi. Bu iki telkin arasındaki savaş olanca hızıyla sürmektedir. “Kalbimi eline geçirememişti” diyor. Zaten en önemlisi, meselenin bu yönüdür. Yani kalbi şeytandan uzak tutmaktır. Diğer taraftan vesvese insana makineli tüfek ateşi gibi üst üste gelmektedir. Bunun için gelen vesveseden daha hızlı bir şekilde ona karşılık verilmesi gerekir ki, onu bertaraf edelim.
Vesvese hastalığı insana bir defa gelmeye dursun, ondan kurtulmak hakikaten büyük bir gayret istiyor. Çünkü vesvese elvan türlü, biri biter, diğeri başlar. Bunun için mücadeleye ara vermemek gerekiyor. Vesveseyi bir ejderhaya benzeten kardeşimiz şöyle anlatıyordu:
“Şu konu bir türlü dimağımdan çıkmıyordu. Hıristiyan âlemi neden cennete giremiyor. Onların hakkı yok mu? Onlar da Allah’a inanıyor, Allah -hâşâ- haksızlık etmiyor mu? Şeytanın bir başka korkunç vesvesesi. Hâlbuki bu konuyu
- 532 -
KUR’AN KAVRAMLARI
defalarca insanlara izah etmiştim. Bir insan son peygamber Hz. Muhammed'e (s.a.s.) inanmadıkça iman etmiş olmazdı ve iman etmedikçe Cennete giremezdi. Ama o an bunu kendime izah edemiyordum. Vesvese geldiği zaman öyle kolay gitmiyordu. Yedi başlı ejderha gibi, biri bitiyor, diğeri başlıyordu.”
Vesvese mücadelesi veren insanı şeytan boş bırakmadığı gibi, meselenin asıl kaynağını fark edemeyen başta insanın yakınları olmak üzere, bilen bilmeyen herkes bir şeyler söylemektedir. Sinirleri yıpranan hastanın sinir sistemi iyice bozulmakta, hatta psikolojik dengesi alt üst olmaktadır. Öyle bir an gelmektedir ki, hasta derdini kimseye anlatamamaktadır. İşte ifade etmeye çalıştığımız meselenin yaşanmış hali:
“Bir başka vesvese ise kitaplara karşı oldu. Özellikle imâni kitaplara. Kitapları evimde istemiyordum, onlara karşı içimde soğukluk oluşmuştu. Bu arada içimdeki saldırılar yetmiyormuş gibi, dıştan da saldırılara mâruz kalıyordum. İçimdeki bu savaştan dolayı sinir sistemim alt üst olmuştu, ruhî dengem bozulmuştu. Gözüme bir damla uyku girmiyordu. Herkes ‹Bak aşırıya gittin, helak oldun, aklını bozdun, falanca da böyle olmuştu, kafayı bozdu, merdivenleri üçer beşer çıkarsan böyle sırtüstü seni atarlar' gibi sözleri duydukça daha da çıkmaza giriyordum. Kendimi kimselere anlatamıyordum. Bir tek ablam biraz beni anlıyordu. Ah şu insanlar... Hep Rabbime yalvarıyordum, ‹Ne olur Rabbim, beni helak eyleme, sevmekten başka bir amacım yok, ne olur, yardım et' diyordum.”
Yakınları tarafından şefkat kurbanı olan hastayı tutar, psikiyatrise götürürler. Hele doktorun mana ve inanç yetersizliği varsa, hastaya derman olacak derdine dert katar. Olmadı, bu sefer tutarlar cin Musallat olmuş diyerek cincilere götürmeye kalkışırlar. İnsanın hem zamanı gider, hem parası gider, hem de huzuru ve rahatı gider. Anlatmaya devam ediyordu dertli insan: “Daha sonra beni sinir doktoruna götürdüler. Doktorlar da anlamıyordu. ‹Zekâsında hiçbir aksaklık yok' diyorlardı. Sadece sinirleri yıpranmış. Bu arada bana cin musallat olduğunu söyleyenler de oldu. ‹Falanca yerde cinci hoca var, ona götürün' dediler.”
Ama kardeşimiz çareyi çoktan bulmuştur ve uygulamaktadır: “Ben istemiyorum, çünkü her türlü zorluk anında insan sadece Rabbine sığınmalı ve O’na münâcaatta bulunmalıydı. O tür hocalar bence para tuzağı idi. Bu arada vesveseye karşı en güçlü silahım Kur'ân-ı Kerim’di. Gece-gündüz Kur'ân okuyordum. Hattâ öyle çok okudum ki, defalarca hatmettim. Çünkü Kur'ân'ı okurken şeytan bana saldıramıyordu. Ayrıca muavvizeteyn sûrelerini de çok sık okudum ve bol bol salevât-ı şerife getirdim.”
Vesvesesiyle insana zarar vermekten vaz geçmeyen şeytan kişiyi rüyada da rahat bırakmamakta, üstüne üstüne gelmektedir: “Bir gün bir rüya gördüm. Rüyamda korkunç bir mahlûkla karşılaştım. Aramızda şiddetli bir tartışma geçti. Üstüme üstüme gelip sıkıştırmaya başladı: “Seninle hep uğraşacağım.” “Ne zamana kadar?” “Üniversite diplomanı alana kadar.” “Ama ben üniversitede okumuyorum ki...” “Olsun.” “Ya seninle mücadele edemezsem ne olur?” “Helâk olursun!”
Birden uyandım. “Evet, bu düşmandan nasıl kurtulacağımı bilmiyorum. Ama sürekli Rabbime sığmıyordum. Ve bu savaş ciddiye binmişti. O bana saldırdıkça, ben daha çok namaz kılıyor, Kur'ân-ı Kerim okuyor, dinî sohbetler dinliyordum. Bu arada nefsimin de saldırılarına mâruz kaldım. Nefis ve şeytan birleşince
VESVESE
- 533 -
korkunç durumlar ortaya çıkıyor. Bu arada ailem bilmedikleri için benim bu duruma sohbetlere çok gitmemden dolayı düştüğümü sanıyorlardı. Onun için derslere beni yollamamaya başladılar.”
Burada unutulmaması gereken bir nokta vardır. O da imanî ve mânevî açığını dinî sohbetlerle telâfi etmeye çalışan insana engel olmamaktır. Çünkü engel oldukça dert iyice müzminleşmektedir.
Vesvese bütünüyle zararlı değildir. İnsanı araştırmaya, meselenin gerçek yüzünü incelemeye götürür. Hatta insanın imanını bile arttırır. Kişiyi Rabbine biraz daha yaklaştırır. Vesvesenin kaynağını bilen ve ona mânevî olarak iman silahıyla cevap veren insan artık imtihanı kazanmıştır. Bu safhadan sonra şeytan ondan bir şey anlamaz hale gelmiştir.
Mücadeleyi sonuna kadar sürdüren kardeşimiz konuyu şöyle bağlıyordu: “Şeytanın saldırıları iki yıl kadar devam etti. Bazen gücümün bittiğini zannediyordum, ama nasıl olduysa tekrar bana güç veriliyordu. Beynimde tarifi imkânsız uyuşmalar oluyordu. Yalnız, bu savaş sırasında imânımın gittikçe güçlendiğini hissediyordum. Zavallı şeytan, bana kötülük yaptığını zannediyordu, oysa onunla her mücadelem Rabbime bir adım daha atmama vesile oluyordu. Ve iki yıl sonra, benimle mücadele etmekten bıkmış olmalı ki vesveseler yavaş yavaş geçmeye başladı.
“Bu arada abdest vs. gibi şeylerde de vesvese veriyordu, ama artık onu tanımıştım, dinlemiyordum. Şimdi ise elhamdülillah bu imtihanı atlattım. Tabii ki bazen arada saldırdığı oluyor, ama gülüp geçiyorum. Zavallı, desiseleri öyle saçma ki, beni güldürüyor. Benim gibi niceleri ile uğraşıyordur kim bilir? Allah yardımcıları olsun.
“Burada rahatlıkla anlattıklarıma bakmayın, nefisle birleştiği zaman şeytanla mücadele etmek çok zordur. Hele yalnızsanız. Ama Allah'a ulaşmak Öyle kolay iş değildir. Demir ateşte ısıtılmadan, dövülmeden şekil alır mı?
“İşte yaşamış olduğumuz zorluklar, maddî ve mânevî musibetler, hepsi birer imtihandır, insanın olgunlaşmasına sebep olur. Cenâb-ı Allah bu zorluklarla kulun sevgisini ölçer. Şunu unutmamalıdır ki, şeytan insanla ölünceye kadar uğraşır. Mühim olan, onun apaçık bir düşman olduğunu anlayabilmemizdir. Bu mücadeleden, bu zorluklardan sonraki mükâfat ise kelimelerle anlatılamaz. Her zahmetin sonu rahmettir. Allah hiçbir kuluna kaldıramayacağı yükü yüklemez. Rabbim cümlemizi nefs ve şeytan denilen iki azılı düşmanın şerrinden muhâfaza eylesin.”
Evet, yaşanan olaylar vesveseyi değişik şekillerde dile getiriyordu. “Tahayyül” ve “tevehhüm” hak ve hakikat gibi telkin ediliyordu şeytan tarafından. İşin sevindirici tarafı, bu kardeşlerimiz meselenin farkındalar. O kadar ıstırap çekmiş olmalarına rağmen şeytanî bir vesvese olduğunu biliyorlar. Kendi bilgi ve imkânlarıyla tedbir ve çarelerini de bulmuşlar ve tatbik etmişlerdir. Ama meselenin asıl merhemi ve ilâcı şöyledir:
Tedavi You
Evet, küfrü hayal etmek küfür olmadığı gibi, küfre girdiğini tevehhüm etmek de küfür değildir. Dalaleti tasavvur etmek dalalet olmadığı gibi, dalaleti düşünmek de dalalet değildir. Çünkü bir şeyi hayal etmek vehmetmek, tasavvur
- 534 -
KUR’AN KAVRAMLARI
etmek ve düşünmek; aklen tasdik etmekten, kalben kabul etmekten tamamen ayrıdır. Çünkü başta hayal olmak üzere, bütün bu duygular serbest hareket ederler. Kayıt ve hat altına girmezler, irâdenin sınırını tanımazlar. Bunun için kişiyi dinî bir vebale sokmazlar, bir sakınca doğurmazlar. Oysa tasdik ve kabul etmek böyle değildir, bir ölçü ve esasa bağlıdırlar.
Diğer taraftan, bir şeyi hayal etmek vehmetmek, tasavvur etmek ve düşünmek; aklen tasdik etmek, kalben kabul etmek değildir. Ayrıca böyle bir durum şüphe ve tereddüt de sayılmaz. Fakat kişiyi inançsızlığa ve dalalete götüren kelimeler, gereksiz yere devamlı olarak tekrar edilse, kalpte ve zihinde yer edecek olsa, o takdirde ondan gerçek mânada bir şüphe çıkabilir.
Meseleyi tarafsız bir şekilde değerlendirmekle veya insaf adına haksız tarafı haklı görmek gibi bir hale gelir ki, ister istemez yanlışı ve haksızlığı kabullenmeye kadar gidilir. Böylece haklı tarafı tercih etme meyli kırılır ve sonunda insan tehlikeye düşer. Düşmanın ve şeytanın fuzuli vekili olacak bir hal zihnine yerleşir.
Böyle vesvesenin en önemlisi şudur: Vesveseli adam, gerçekleşmesi mümkün olan bir şeyi olmuş gibi birbirine karıştırır. Kendi şartları içinde mümkün olan bir olayı, zihnen de mümkün sanar ve aklen şüpheli vehmine kapılır.
Bunun yanında kelâm ilminin şöyle bir kaidesi vardır: Zatında ve gerçekte mümkün olan bir şey doğru bilgiye aykırı değildir, zihnî zarûrete ters düşmez. Meselâ şu dakikada Karadeniz'in yere batması, suyunun çekilip kuruması mümkündür ve muhtemeldir. Hâlbuki hepimiz Karadeniz'in olduğu yerde durduğunu şüphe götürmez bir şekilde biliyoruz ve inanıyoruz. Fakat bu ihtimal ve olabilirlik bize bir şüphe vermez ve doğru bilgimize zarar getirmez.
Başka bir misal: Güneş bugün batmayabilir veya yarın doğmayabilir. Böyle bir şey yoktur ve olmamıştır. Ancak bu ihtimal, bizim güneş hakkında şu andaki bilgimize ne şüphe verir, ne de zarar...
Bu misallerde olduğu gibi, iman hakikatlerinin mühim bir rüknü olan dünya kapısının kapanıp âhiret kapısının onun yerine açılması gerçeği, yani öldükten sonra tekrar dirilip ebedî yaşama hakikati hususunda akla gelebilecek vehim ve şüphelerin, insanın doğru bilgisine ve imanına zarar vermez. Çünkü bir sebep ve delilden doğmayan bir ihtimalin hiçbir değeri yoktur.
Haşrin geleceği, öldükten sonra insanların dirilip ebedî bir hayata geçecekleri gündüz gibi açık bir gerçektir. Her geceden sonra bir sabahın, her kıştan sonra bir baharın geleceği katiyetinde, insanlığın da ebedî bir geleceği, nurlu bir sabahı, saadetli bir Cenneti olacaktır. Bu dünyayı kuran, insanları burada misafir olarak tutan Zat, onları geçici olarak kabirde bulunduracak, daha sonra huzuruna alacak, mü'mine mükâfatını, zâlime cezasını verecektir. 2859
İnsana Gelen Vesvesenin Hikmetleri
“Bu kadar zararlı olan ve rahatsız eden vesvese belasının mü’mine verilmesinin hikmeti nedir?” diye soru akla gelebilir.
Cevap: Aşırıya kaçmamak, fazla baskın gelmemek şartıyla vesvese asıl
2859] M. Paksu, a.g.e., s. 47-61
VESVESE
- 535 -
itibariyle uyanmaya sebeptir. İnsanı araştırmaya yöneltir, ciddiyete vesile olur. Şu imtihan meydanı olan dünyada bize bir teşvik kamçısı olarak Cenâb-ı Hak vesveseyi şeytanın eline vermiş, insanlığın başına vuruyor. Şâyet fazla incitecek olsa, şeytanı, Rahîm olan Rabbimize şikâyet etmeli ve O’na sığınmalıdır. Bu husus Kur'ân-ı Kerimde şöyle bildirilir: “Takvâ sahipleri kendilerine şeytandan bir vesvese iliştiğinde güzelce düşünürler ve derhal hakkı görüverirler. Şeytanlar ise kardeşleri olan kâfirleri sapıklığa sürükleyip dururlar, bir daha da yakalarını kurtaramazlar.” 2860
Vesvesenin insana veriliş hikmetini birkaç noktada şu şekilde açıklamak mümkündür;
1- Aşırıya kaçıp insanı alt etmemesi, başta abdest ve namaz olmak üzere kişiyi ibâdetten, taatten uzaklaştırmaması, hayatı yaşanmaz ve çekilmez bir hale getirmemesi, imana ve itikada zarar vermemesi kaydıyla vesvese insanı devamlı ayık ve uyanık tutar, gaflete düşmesini önler.
Çünkü vesvese, ebedî düşmanımız olan şeytanın tuzağı ve silâhıdır. Düşmanın silâh ve saldırısına her an mâruz kaldığını bilen insan, ona karşı savunmaya geçecek ve kendi silâhını kullanmasını çok iyi öğrenecektir.
Sınırda nöbet bekleyen veya mevzide düşmanı gözetleyen askeri düşünelim. Böyle bir asker hep tetiktedir. Kulağına gelen en ufak bir gürültü, gözüne çarpan en küçük bir karartı elini silâhına götürür. Şâyet ufaktır, küçüktür diye önem vermezse, kendi eliyle hayatını ve nöbet yerini tehlikeye atmış olur.
Mü'min de her an şeytanın vesvese oklarına ve hücumuna mâruzdur. Bundan kimse istisna değildir. Bunun için hep dikkatli hareket eder, müdafaa halindedir. Silâhını hep hazır bulundurur. Vesvese mikrobuna karşı istiaze, istiğfar gibi manevî antibiyotikleri hemen kullanmaya çalışır.
2- Vesvese, insanı vesveseye kapıldığı mesele hakkında araştırmaya, incelemeye ve öğrenmeye sevkeder. Meselâ, meleklerin varlığı ve gördükleri işler hakkında vesveseye düşen bir insan, birer ruhanî varlık olan meleklerin yaratılışları ve gördükleri vazifeler hakkında araştırmaya girişir, bu konudaki bilgisini arttırır, meleklerle insan arasındaki ilişkiyi öğrenir.
Yine meselâ, namazı kaç rekât kıldığı hususunda vesveseye düşen bir insan, başta namazın vacip ve sünnetleri olmak üzere, sehiv secdesini gerektiren halleri araştırıp öğrenir, bir daha aynı vesveseye kapılmaz.
3- Vesvese insanı ciddiyete götürür. Böyle bir insan gerek imanî meseleleri, gerekse ibâdetlerini ciddiye alır, daha eksiksiz, daha sağlam ve daha titiz bir şekilde yapmaya gayret eder. Çünkü meselesini ciddiye alan, görev ve işine ihlâsla sarılan insana rakipleri, hasımları ve düşmanları zarar veremez.
4- Vesvese, insanın taklidî olan imanını tahkîke, zayıf olan inancını kuvvetlendirmeye vesile olur. Bu açıdan vesveseden fazla korkmamalı. Çünkü iman var ki, onun için vesvese geliyor. Zaman zaman vesvese kuvvetli imana sahip insanlara da gelmektedir.
Meselâ Sahabiler, başta Kur'ân'ın nüzûlü -Hz. Dıhye gibi bazı sahabilerin kılığına girerek de olsa- Hz. Cebrâil'in görünmesi ve Peygamberimizle (s.a.s.) bizzat
2860] 7/A’râf, 201-202
- 536 -
KUR’AN KAVRAMLARI
görüşüp konuşmaları gibi imanın en mühim üç rüknü olan kitaba, meleklere ve peygamberlere imanı gözleriyle görmüşlerdi.
İşte böyle imana sahip olan Sahabiler, Rasûlullah’a (s.a.s.) şöyle bir soru sorabilmişlerdi: “İçimizden öyle şeyler geçiyor ki, herhangi birimiz onları söylemeyi bile büyük bir suç sayıyor.” Rasûlulluh (s.a.s.), “Gerçekten böyle bir şey hissetiniz mi?” diye sordu. Sahabiler, “Evet, yâ Rasûlallah” dediler. Rasûlullah (s.a.s.) “İşte sarih, açık açık iman budur.”2861 buyurdular.
Yani, mü’minin ruh ve kalbinde iman cevheri, ibâdet hazinesi, namaz ve İslâm’a hizmet gibi incilerin varlığını şeytan çok iyi bilmektedir. Bildiği için de göz koymakta, fırsat bulur bulmaz çalıp çırpmakta ve saldırıya geçmektedir. Nasıl ki, hırsızlar başta para ve altın olmak üzere en değerli malların bulunduğu yere girmek isterler; öyle de şeytan, mü'minin iman cevheri taşıyan kalbine vesvese oklarıyla saldırır. Oradan ne çalarsa kendini kazançlı sayar. Bunun yanında yoksul ve boş evlere hırsız uğramadığı gibi, tam takır, kup kuru ve bom boş kalblere de şeytan yanaşmaz, buraları ateşlemez.
Diğer taraftan, mü'min şeytanın vesvesesinden dolayı rahatsız olmaktadır. Bu rahatsızlık aynı zamanda imanın alâmetidir. O insanın kuvvetli bir imana sahip olduğunun işaretidir. Hadiste geçen “mahz-ı iman”, yani imanın tâ kendisi demek budur. Yani insan imanının tehlikeye düştüğünü fark eder etmez, hatalarını anlar, eksiklerini tamamlar, hakiki imanı elde etmek için gayret sarf eder.
Zaten iman her zaman yenilenmeye ve tazelenmeye muhtaçtır. Elbise nasıl eskir ve yıpranırsa, iman da öyle yıpranabilir. Bunun önüne geçmek için tedbirimizi baştan alırız, “Lâ ilâhe illâllah” kudsi kelimesini dilimizden düşürmediğimiz gibi, onun mâna ve muhtevasını da düşünce ve kalbimizle yaşarız.
İnsanı devamlı imanına aykırı hareket etmeye iten başta şeytan olmak üzere nefsi ve gayr-ı meşru arzuları gibi bazı düşmanları vardır. Bu güçler insanın gafletinden fırsat bularak çeşitli hile vesvese ve şüphelerle imanı zedeleyip nurunu söndürmeye çalışırlar.
Bundan başka, insanın farkında olmadan ağzından çıkan bazı söz ve hareketler imanına zarar verecek bir mâhiyet taşıdıklarından, imanın insan üzerindeki etkisini azaltabilmektedir. İmana aykırı olan “silik” sözler o kadar ileri varır ki, imanlı bir insan onu duyduğunda ürperir, böyle bir söz kendisinin içinden geçecek olan imanından şüphe edecek bir hale gelir. Bugün bazı kimselerin ağzından duyduğumuz, bazen de bize soru halinde intikal eden birtakım sözler vardır ki, bunlar sadece bu devirde, zamanımızda değil, asırlar öncesinde de söylenmiştir.
Bunun için mü'minin her vakit, her saat ve her gün imanını yenilemesi, bu şekilde mânevî tehlike ve düşmanlardan korunması gerekir.
5- Vesvese lâkaytlığı atar, miskinliği giderir, tembelliği kaçırır, rehâveti yok eder. Meselâ, atmaca kuşu, serçeye saldırıp avlamaya kalkışmasa serçe insanın eline ayağına dolaşır, ne uçar, ne de kaçar. İlk bakışta atmacanın serçenin üzerine atılması, şefkat ve merhamet duygumuza ters gelebilir; ancak serçenin başka türlü uçma kabiliyeti ve düşmanlarından korunma alışkanlığı gelişmezdi. Bu saldırı ve kaçış, bir eğitim, bir antrenman sayılmaktadır.
2861] Müslim, İman 209
VESVESE
- 537 -
Vesveseye müptela olan insan da, bu sayede şeytanla mücadele etmesini öğrenir, şeytana galibiyet fırsatı vermez, devamlı bir mücahede şuuru içinde yaşayarak bir çekirdek halinde bulunan iman ağacını yeşillendirir, ibâdet kabiliyetlerini geliştirir, üzerindeki tembellik ve rehavet paslarını temizler ve her an tetikte bekleyen bir fedâi gibi görür kendini...
İşte bütün bunlar için, Cenâb-ı Hak şu imtihan dünyasında, şu müsabaka meydanında, bir teşvik kamçısı olarak vesveseyi şeytanın eline vermiş, insanın başına vuruyor. Şâyet fazla incitse Cenâb-ı Hakka şikâyet etmeli, Euzübillâhi mine’ş-şeytânirracîm demeli, O’na sığınmalıdır. 2862
Vesvese En Çok Kimlerde Görülür?
Birincisi: İbâdetlerine dikkat etmeyen, dinî vazifelerini yerine getirmeyen, şuurlu bir İslâmî yaşayışta olmayan kimselerde vesvese pek bulunmaz. Vesveseden ziyade bu insanlar, farkında olmadan şeytanın telkini altındadırlar. Şeytanın istediği bir hayat seyrinin yolcusu olmuşlardır.
Bunun için vesvese daha çok imanda terakki etme yoluna giren, dinî hayatına dikkat eden, elinden geldiği kadar ibâdetlerini yerine getiren, yakasını şeytanın elinden kurtarmaya çalışan, kalbini İlâhî nurun aynası yapmaya gayret eden mü'minlerde görülür. Çünkü şeytanın tesir sahasından kurtulup meleklerin ilhamına kulak veren bu insanı şeytan kıskanmakta ve onu rahat bırakmamaktadır.
Şeytan, bu mü’minin yolunun üzerine çeşitli tuzaklar kurar, devamlı fırsat kollar, müsait bulduğu an, kalbi hedef alarak hemen silâhını ateşler ve yaralar açar. Bir kere yara açtıktan sonra artık bu yaranın içinde vesvese mikropları üremeye başlar ve bazen iyice azıtırlar. Zaman içinde öyle bir hal alır ki, bu insan her halinde şüphe ve vesvese etmeye başlar.
İkincisi: Vesvese, asabi, hassas, titiz, kılı kırk yarar tarzda bir yaratılışa sahip olan insanlarda çok daha fazla görülür. Vesveseye mâruz kalan insanların çoğuna, “Hassas bir insan olmalısınız” diye sorduğunuzda müsbet cevap alırsınız. Hattâ böyle insanları, “hararetten nem kapar” diye tarif ederler. Ayrıca vesveseye müptela olan bu insanlar bünye itibariyle de zayıf bir yapıya sahiptirler. En küçük bir kıvılcımdan alev alan vesveseli insanın kalbi, şeytanın telkinlerine karşı hazır bir zemin gibidir. 2863
İmam Gazâli’ye Göre Kalbin Mâhiyeti, Vesvese ve Kurtuluş Yolları
Kalbin Mâhiyeti ve Kalbe Gelen Düşünceler
Kalbin Mâhiyeti: Kalb, kurulmuş bir çadır gibidir, kapıları vardır. Her kapısından kendisine haller gelir. Kalb hedefe benzer, ona her taraftan oklar atılır.
Kalb dikili bir aynaya benzer, üzerindeki çeşitli sûretlerin çeşitli akisleri geçer. Bir sûretten sonra başka bir sûret aynada görünür. O ayna bu geçen sûretlerden boş değildir. Kalb bir denize benzer. Çeşitli nehirlerden o denize sular akar.
Her hâl ü kârda kalbe akan bu yeni yeni eserlerin giriş noktaları ya beş
2862] M. Paksu, a.g.e., s. 61-66
2863] M. Paksu, a.g.e., s. 66-67
- 538 -
KUR’AN KAVRAMLARI
duyudandır veya iç duyulardandır. İç duyulara gelince, bunlar hayal, şehvet ve öfkedir. İnsanın mizacında var olan ve ondan meydana gelen ahlakın esası ise şudur: İnsan bu duygularla bir şeyi idrak ederse kalbte ona ait bir tesir meydana gelir. Meselâ, çok yemek yemekle güçlenen mizaç sebebiyle şehevi duygu heyecana gelir, dolayısıyla kalbte tesirini gösterir. Şâyet şehevi duygu bastırılırsa hayal gücü devreye girer ve bir şeyden diğer şeye intikal etmeye başlar. Bu intikal sonunda kalpte üst üste değişiklikler olur. Kalbin değişmesi ve etkilenmesi devamlı bu sebeplerdendir. Kalpte meydana gelen eserlerin en güzeli hâtıralardır. Hâtıralardan gaye, kalpte meydana gelen fikir ve zikirlerdir. Bunlardan gaye, yenilenme ve hatırlama yoluyla gelen ilimlerdir. İşte bu ilimlere hatıra denir. Çünkü bunlar, kalb kendilerinden gafil olduktan sonra kalbe gelirler.
İrâdeyi harekete getiren hâtıralardır. Çünkü niyet, azim ve irâde, istenen mânâ kalbe geldikten sonra peyda olur.
Kalbe Gelen Hâtıralar ve Çeşitleri: Fiillerin başlangıcı hâtıralardır. Arzuyu harekete geçiren hâtıralardır. Arzu azmi, azim niyeti, niyet de azayı harekete geçirir. Arzuyu harekete geçiren hâtıralar olduğuna göre; güzel sonuç doğuran ve kötü sonuç doğuran hâtıralar olmak üzere hatıra ikiye ayrılır. Güzel sonuç veren hâtıralara ilham denir. Kötü sonuç veren hâtıralara da vesvese denir.
Bu hâtıralar hâdistir, sonradan meydana gelmedir. Her hâdisin bir muhdisi vardır. Hâdiseler ne kadar değişik olursa, sebepleri de o nisbette değişik olur. İşte neticeleri sebeplere bağlamadaki İlâhî kanundan anlaşılan budur. Evin orta yerinde bir ateş yakılsa, duvarları ateşin ışığıyla aydınlanırken, tavanı da isiyle kararır. Buna göre aydınlığın sebebi ayrıdır, kararmanın sebebi ayrıdır.
Bunun gibi kalbin nurlanmasıyla kararmasının sebepleri de ayrıdır. Güzel sonuç veren hâtıranın sebebine melek, kötü sonuç veren hâtıranın sebebine de şeytan denir.
Kalbi hayır ilhamına hazırlayan lütfa tevfik denir. Şeytanın vesvesesini kabule hazırlayan kuvvete de iğvâ ve hizlan denir.
Melek ve Şeytanın Kalpteki Yeri
Çeşitli mânâlar çeşitli isimler ister. Meleğin özelliği hayrı ulaştırmak, ilmi anlatmak, hakkı keşfetmek, hayrı vaad etmek ve iyiliği tavsiye etmektir. Allah meleği bunun için yarattı ve insanların hizmetine verdi.
Şeytanın özelliği de tamamen meleğin aksinedir. Şeytan şerri, kötülüğü vaad eder, çirkin şeyleri telkin eder; hayır ve iyilik yapılacağı zaman kişiyi yoksullukla korkutur.
Vesvese ilhamın, şeytan meleğin, tevfik de hizlanın karşılığıdır. Kalb ise şeytanla melek arasında döner durur. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) bir hadislerinde: ‘’Kalbe iki yönden baskı gelir: Birisi melektendir, hayrı vaad eder, hakkı tasdik eder. Kalbinde bunu hisseden kimse bilsin ki, bu Allah’tandır ve hemen Allah’a hamdetsin. Diğeri de vesvesedir, şeytandan gelir ve şerre teşvik eder, hakkı reddeder, hayırdan uzaklaştırır. Kalbinde bunu hisseden kimse şeytanm şerrinden Allah'a sığınsın' buyurdu ve sonra, ‹Şeytan sizi fakir düşmekle korkutur da cimriliğe ve kötülüğe teşvik eder' mealindeki âyeti okudu.
VESVESE
- 539 -
Kalbin Melekleşmesi ve Şeytanlaşması
Kalb, yaratılışı itibariyle ilhamla vesveseyi kabul edecek yapıdadır. İnsan bunlardan birini tercih etmekle karşı karşıyadır. Yani ya vesveseye kapılarak şehvetine uyar, heva ve hevesinin peşinden gider veya bunlardan yüz çevirerek hayra yönelir.
İnsan, şehvetine, gazabına ve hevasına uyarsa şeytanın tasallutuna kapılır. Böyle bir kalb şeytana yataklık yapıyor demektir. Çünkü heva şeytanın yuvasıdır. İnsan şehve-tiyle mücadele eder ve onu kendine Musallat kılmaz da melek ahlakına bürünürse, kalbi meleklerin dolup taştığı bir merkez haline gelir.
Ne zaman ki insan; şehvet, gazap, hırs, tama, tul-u emel ve benzeri kötü hasletlerle içice olursa, şeytan vesvesesiyle kalb sahasında at oynatır.
Yine ne zaman ki insan nefsî arzularına uyarak dünya sevgisi kalbe galebe çalarsa şeytan vesevese için yol bulmuş olur. Ne zaman ki, kalb Allah'ın zikriyle meşgul olursa, şeytan ondan uzaklaşır, kalbe girme imkânı daralır, yerine hemen melek geçer ve ilhama başlar. Şeytan ve meleğin askerleri arasındaki koşuşturma, birinin üstün gelip açılan kapıdan içeri girmesine ve orada yer tutup oturmasına kadar savaş kalbin çevresinde devam eder.
Nice kalbler var ki, oraları şeytanın ordusu fethetmiş ve sahip olmuştur. Ahireti arka plâna atıp dünyayı tercih eden vesveselerle kalbi doldurmuşlardır. Bunların kalbi istila etmesinin birinci yolu şehvet ve hevaya uymaktır. Bundan sonra kalb ancak şeytanî güçlerden boşaltılmakla yeniden fethedilir. O güçler de heva ve şehvettir. Bunları boşalttıktan sonra, kalbi zikirle tamir etmek gerektir.
Câbir bin Ubeyd diyor ki: Alâ bin Ziyad'a içimdeki vesveseden şikâyet ettim. Şöyle bir açıklama yaptı: “Kalb, İçine hırsız giren bir eve benzer. Hırsız girdiği evde işine yarayan bir şey varsa alır çıkar, yoksa sağa sola dönüp durur, bir şey bulamazsa da evi terk eder gider. Bunun gibi heva ve heves olmadığı kalbe şeytan girmez. Nitekim âyette şeytana şöyle demektedir: ‘Benim ihlâslı kullarım üzerinde senin hiçbir gücün yoktur. Onlara vekil olarak Rabbin yeter.” 2864
Kalbi Vesveseden Korumanın Yolları
Vesveseden kurtulmanın çaresi, kalbe vesveseyi veren şeyden başka bir şey koymaktır. Allah’ı zikirden başka kalbe ne koyarsan, şeytanın vesvesesine yardımcı olur. Kalbi şeytanın vesvesesinden koruyan şey ise ancak Allah’ı anmaktır. Çünkü Allah’ı anmakla şeytanın nasibi kesilir. Bir şey ancak zıddıyla tedavi edilir. Şeytanın vesvesesinin zıddı da Allah’ı anmak ve Allah’tan yardım istemektir.
İşte “Eûzü billahi mine'ş-şeytâni'r-racîm velâ havle velâ kuvvete illâ billahi'l aliyyi'l-azîm” sözlerinin mânası budur. Buna kendilerine Allah'ın zikri galebe çalan takvâ sahipleri yol bulur. Şeytan bu kimselerin etrafında çapulcu bir hırsız gibi dolaşır durur. “Takvâ sahipleri, kendilerine Allah’tan bir vesvese iliştiğinde güzelce düşünürler ve derhal hakkı görüverirler.” 2865
“Min şerri’l-vesvâsi’l-hannâs” âyetinin tefsirinde İmam Mücahid der ki: “Hannâs kalbe yayılır. Allah’ı zikrettiği vakit toparlanıp kaçar. Kalb gaflete dalınca yine
2864] 17/İsrâ, 65
2865] 7/A’râf, 201
- 540 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hannâs faaliyete geçer. Âdeta karanlık ile aydınlığın çarpışması gibi çarpışıp dururlar. Işığın gelmesiyle karanlığın kaybolması gibi, Allah’ın hatırlanmasıyla da şeytan uzaklaşır. Bunlar birbirlerinin zıddı oldukları için Allah Teâlâ bunlar hakkında, “Şeytan onları hakimiyetleri altına aldı ve Allah’ı anmayı unutturdu. İşte onlar şeytanın taraftarlarıdır. Haberiniz olsun, şeytanın taraftarları hüsrana düşenlerin tâ kendileridir”2866 buyurmuştur.”
Enes bin Malik’in rivâyetine göre Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
‘Şeytan hortumunu insanoğlunun kalbinin üzerine koyar. Allah’ı hatırlarsa oradan uzaklaşır; Allah’ı unutursa, kalbini yutar.”; “Şeytan insanın kan damarlarında dolaşır. Şeytanın dolaştığı yolları açlıkla daraltınız.”
Şeytanın Mâhiyetini İncelemenin Zararı
“Şeytan latif bir cisim midir, değil midir? Cisim değilse insanın bedenine nasıl girer?” gibi sözlerle şeytanın beden yapısını inceleyen insanın hali koynuna yılan giren adama benzer. Böyle bir insanın yapacağı ilk iş, bir an önce yılanı çıkarıp atmak, zararından kurtulmaktır. Oysa bu adam yılanı çıkarıp atmıyor da, şeklini, rengini, uzunluğunu incelemekle meşgul oluyor. Bu ise cehaletin tâ kendisidir. İnsanın yapacağı ilk iş, düşmanı kendinden uzaklaştırmaktır.
Bunun yanında düşmanın gücünü ve silahını da iyi bilmek gerekir. Şeytanın silahı, hevâ, heves ve şehvettir. Böylece hâtıralardan bir kısmının şerre dâvet ettiğini ve bunların vesvese olduklarında şüphe olmadığı gibi, bir kısmının da hayra dâvet ettiğini ve bunların ilham olduğunu bilmek gerekir.
İlhamla Vesvese Nasıl Ayırt Edilir?
Meleğin ilhamı ile şeytanın vesvesesi arasında tereddüt veren hâtıralar vardır. Şeytanın hilelerinden biri de şerri hayır gibi göstermesidir. Bunu ayırmak zordur. Çokları buradan tehlikeye düşer. Şeytan bu gibi insanları açıkça kötülüğe dâvet edemez, bunun yerine kötülüğü iyilik gibi göstermeye çalışır.
Kalbe gelen hâtıraların ilham veya vesvese olduğu ancak takvâ nuru, basiret ve ilim kabiliyeti ile öğrenilebilir.
Şeytan Nasıl Zayıf Düşürülür?
Bir kişi Hasan Basri'ye sordu: “Ey Ebâ Said şeytan uyur mu?” Hasan Basrî gülümseyerek dedi ki: “Şeytan uyusaydı da biz de rahat etseydik!”
O halde hiçbir zaman ehl-i iman şeytandan kurtulamaz. Ama, her Müslüman için, şeytanı defetmenin ve zayıf düşürmenin bir yolu vardır. Nitekim Allah Rasûlü (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Yolculukta insan devesini zayıflattığı gibi, mü'min de şeytanını zayıflatabilir.”
Kays bin Haccac der ki: “Şeytanım bana, ‘senin yanına geldiğim zaman besili hayvan gibiydim, şimdi ise kuş kadar bile kalmadım' dedi.” “Neden böyle oldun?” demem üzerine, “Allah'ı zikretmekle beni erittin” dedi.
İşin zor tarafı, şeytana açılan kapıların pek çok, meleğe açılan kapıların tek olmasıdır. O tek kapı ise o çok kapının içine karışmıştır. Bu durumda insanoğlu
2866] 58/Mücâdele, 19
VESVESE
- 541 -
karanlıkta birkaç yöne giden ve yolun ortasında şaşkın bir halde kalmış gibidir. Güneş doğup da çevresini açık gözle görmedikten sonra gideceği istikameti kestiremez.
Buradaki açık göz, takvâ ile cilalanmış kalb gözüdür. Doğup parlayacak güneş de yolların bataklık taraflarını gösteren kitap ve sünnetten istifade edilen ilimdir. Ancak bu sayede yolunu bulabilir. Yoksa yollar çok ve hepsi karanlık ve bataklıktır.
Abdullah bin Mes'ud diyor ki: Birgün Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) bize düz bir çizgi çizdi ve ‹İşte bu yol Allah'a giden yoldur' buyurdu. Sonra o çizginin sağma ve soluna bazı çizgiler çizdi ve ‘Bu yollar yok mu? Bu yolların herbirinin başında bir şeytan durur ve insanları bu yola dâvet eder’ buyurdu. “Daha sonra şu âyeti okudu: “İşte, Benim dos doğru yolum budur. Siz de ona uyun. Başka yollara sapmayın ki, sizi fırkalara bölüp Allah'ın yolundan ayırmasın. Allah'ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınasmız diye Rabbiniz size bunları emretti.” 2867
Şeytanın Kalbe Giriş Yolları
Kalb bir kale, şeytan da o kaleye girmek isteyen bir düşman gibidir. Şeytan kaleyi fethedip sahip olmak ister. Kaleyi düşmandan korumak, ancak kapılarını sağlamlaştırmak ve gediklerini kapatmakla mümkündür. Kalenin kapılarını ve gedik yerlerini bilmeyen adam, elbette kaleyi koruyamaz.
Kalbi şeytanın vesvesesinden korumak herkes için farz-ı ayndır. Farza ulaşmak için lazım olan şey de farzdır. Şeytanın kalbe giriş yol ve kapıları kişinin vasıflarıdır. Onlar ne kadar çok olursa şeytanın kapıları da o kadar çok olur. Kalbi korumanın çaresi, bu yolları kapamaktır. Bu da, kalbi kötü huylardan temizlemekle mümkündür. Bu huyların kökleri kalpten kesilip kapıları kapansa bile yine de şeytanın kalbe giden birtakım tehlikeli yolları vardır, istikrarlı değildir.
Allah'ı zikretmek, şeytanı kalbe uğramasını engeller. Zira gerçek zikir, kalbi takvâ ile tamir ettikten ve kötü sıfatlardan temizledikten sonra kalpte yerleşir. Böyle olmazsa zikrin kalb üzerinde bir hâkimiyeti olamaz ve şeytanın baskısını önleyemez.
Şeytan Aç Köpek Gibidir
Şeytan aç bir köpek gibidir. Köpek sana yaklaşır. Önünde et ve ekmek gibi yiyecek bir şey yoksa “defol git” demekle köpek uzaklaşır gider, fakat yiyecek bir şey varsa, kovmakla oradan uzaklaşmaz.
Şeytan da böyledir. Şâyet kalpte bir kuvveti yoksa yalnız zikirle oradan uzaklaşır. Şâyet şehvet kalbe galebe çalmışsa, zikrin hakikati kalbin kenarına doğru iner, fakat ortasında yerleşemez. Böylece yine şeytan kalbin merkezine hakim olur. Fakat heva ve kötü sıfatlardan temizlenmiş olan takvâ sahiplerinin kalbine gelince, şeytanın buraya girmesi şehvet yönünden değil, zikirden ayrı kalmasından dolayıdır. Kalb zikre döndüğü zaman şeytan geri çekilir.
Namaz Kılarken Gelen Vesvese
Şöyle bir düşün: İbâdet ve zikrin son sınırı namazdır. Kalbine dikkat et, bak, namazda iken şeytan kalbini nasıl sokaklara götürür, nasıl âlemin hesaplarını
2867] 6/En’âm, 153
- 542 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gördürür? Nasıl inatçı insanlara cevaplar hatırlatır ve nasıl seninle birlikte ovaları, dağları dolaşır? Sonunda öyle bir hale gelir ki, namazdan önce unuttuklarını sana namazda hatırlatır.
Şeytan bilhassa namaz kılarken kalbe hücum eder. Namaz kalbin mihenk taşıdır (ölçüsüdür). Kalbin iyilik ve kötülüğü namazda belli olur. Dünya şehvetleri ile dolu olan kalblerden gelen namaz kabul olmaz. Görüyorsun ki, namazda da şeytan uzaklaşmıyor, belki vesveselerini arttırıyor. Tıpkı gereken perhizi yapmadan alınan bazı ilaçların verdiği zarar gibi. Şâyet şeytandan kurtulmak istersen, her şeyden önce takvâ ile perhiz yap. İşte o zaman Hz. Ömer'den kaçtığı gibi, şeytan senden de kaçar.
Vesvese, Hemm, Hatır ve Kasıd Nedir?
İnsan hangilerinden sorumlu olur, hangilerinden bağışlanır? Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Ümmetim, hatırına gelen şeyleri konuşmadıkça veya yapmadıkça mes’ul değildirler.”
“Allah Teâlâ hafaza/muhâfız meleklere der ki: ‘Kulum bir günah yapmaya hemm (teşebbüs) ettiği zaman, bu hemminden (teşebbüsünden) dolayı ona bir şey yazmayın. Şâyet o günahı işlerse, ona bir kötülük yazın. Kulum bir iyiliği hemmettiği zaman, hemen ona bir sevap yazın. Şâyet hemmettiği iyiliği yaparsa onu on misli ile yazın.”
“İyiliği hemmedip yapmayana bir sevap, iyiliği hemmedip yapana yedi yüze kadar mükâfat verilir. Kötülüğü hemmedip yapmayana bir şey yazılmaz, yapana ise bir günah yazılır.”
“Allah Azze ve Celle şöyle buyurdu: “Kulum bir günah yapmayı içinden geçirdiği zaman, onu yapmadıkça bağışlarım.”
Kalbin Dört Hali
a) Kalbe gelen ilk şey hatır’dır. Meselâ insan arkasından gelen bir kadının sûretini hatırında canlandırır. Öyle ki ardına dönüp baksa kadını görecek. Buna hatır ve hâdis-i nefis denir.
b) Heyecan, arzu, meyl-i tabii. O kadına dönüp bakmaya meyletme tabiatında olan şehvetin harekete geçmesi demektir.
Bunların her ikisi insanın irâde ve isteği dışındadır. Bunlarla kul sorumlu tutulmaz, aksi takdirde bu, gücü yetmediği bir şeyi ona yüklemek mânâsına gelir ki, bu câiz değildir.
Müslim’in Ebû Hüreyre’den beyanına göre, “İçinizdeki şeyi ister açığa çıkarın, ister gizleyin, Allah onunla sizi hesaba çeker.”2868 âyeti nâzil olunca Sahâbe-i Kiram Rasûlullah’a (s.a.s.) gelerek sordular: “Yâ Rasûlallah, gücümüzün yetmediği şeyle mükellef tutulduk. Çünkü hatırımızdan öyle şeyler geçer ki, onların kalbimizde durmasına asla râzı değiliz. Üstelik bundan hesaba çekilirsek halimiz nice olur?” Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) “Yoksa siz de Yahûdiler gibi, ‘duyduk da isyan ettik’ mi demek istiyorsunuz. Öyle yapmayın, duyduk ve itaat ettik deyin” buyurdu. Ve bir sene sonra, “Allah kimseye gücünden fazlasını teklif etmez”2869 âyeti nâzil oldu.
2868] 2/Bakara, 284
2869] 2/Bakara, 286
VESVESE
- 543 -
c) Kalbin hükmü. Yani kalbin o arkadaki kadına bakmasına hüküm vermesidir. Tabiat bir şeye meylettiği zaman engeller kaldırılmadıkça himmet ve niyet meydana gelmez. Çünkü bazen utandığından, bazen da korktuğundan düşündüğünü yapamaz. Buna da itikat denir. Yani “Evet, bu işin yapılması uygundur” diye kalbin hükmetmesidir.
d) Hemm, niyet, kasd: Arkadan gelen kadına bakmak için kesin karar vermek, azmetmek ve niyet etmektir. Buna da bilfiil hemm denir. İnsan bundan mes'uldür. Fakat hemmettiği bu işi yapmadığı zaman, şâyet Allah korkusundan pişman olmuşsa buna sevap yazılır.
Bu meselenin delili şu hadistir: “Melekler, ‘Yâ Rabbi, şu kulun kötülük yapmayı istiyor’ derler. Allah Teâlâ en iyisini bilir, fakat meleklere, ‘Onu gözetleyiniz, niyet ettiği bu kötülüğü işlerse onun defterine bir günah yazın. O kötülüğü yapmazsa bir sevap yazın. Çünkü o kötülüğü Benim rızam için terk etmiştir.”
Hemm başlangıçta zayıf olabilir. Fakat kalb birinci derecedeki hatıra meylettiği zaman nefsi kendine doğru çeker ve bu sayede hemmi kuvvetleşerek kararlı bir irâde haline gelir, irâde de kesinlik kazanınca bazen pişman olup o işten vazgeçebilir. Bazen bir sebeple unutur ve yapamaz ve benzeri sebepler işi güçleştirebilir. Demek ki, uygulamaya geçmeden önce kalbin dört hali vardır:
Hatır, Meyl, İtikat ve Hemm Nedir?
Hatır ile kalb sorumlu tutulmaz. Zira bu durum kişinin istek ve irâdesinde değildir. Bunun gibi meyil, heyecan ve şehvet ihtiyarî olmadıkları için onlardan mes’ul değildir.
“İyilik kalbin huzur bulup rahat ettiği şeydir. Bunun aksine, cevaz fetvası verseler de yine böyledir” Hatta biz de deriz ki, müftünün kalbi bir şeyin olması için hükmetse, hata olsa da mükâfatı vardır.
Meselâ abdest aldığını zanneden kişi hemen namazını kılmalıdır. Namazı kıldıktan sonra abdestsiz olduğunu hatırlasa da o namazın mükâfatını alır. Fakat abdestsiz kıldığını hatırladığı halde yeniden abdest alıp namaz kılmazsa günahkâr olur.
Mücerret hâtıra ve insana galip olan haller namaz dışında bazı düşüncelerden doğar. Allah’ı zikrettiği zaman bu vesvese uzaklaşır, zikirden kesilince gelir. Böylece birbirini takip eder.
Zikirle vesvesenin bir arada bulunması da mümkündür. Hatta insan hem okuduğu Kur'ân'ın mânâsını, hem de vesveseyi birden anlayabilir. Öyle ki bunlar kalbin ayrı ayrı iki yerinde durabilir.
Vesvesesiz Namaz Kılınabilir mi?
Bu kabil vesvesenin hiç hatıra gelmeyecek şekilde, bütünüyle yok edilmesi çok uzak bir ihtimaldir. Bununla beraber mümkün olmayan şeylerden de değildir.
Bu hususta Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Dünyalıktan hatırına hiçbir şey gelmeden iki rekât namaz kılan kimsenin günahları bağışlanır.”
Şâyet böyle namaz kılmak mümkün olmasa, Rasûl-i Ekrem böyle bir şey buyurmazdı. Ancak böyle bir hal her kalbte değil, İlahi sevgi ile dolan kalblerde
- 544 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olur. Allah sevgisi ile dolu muhabbet deryasına dalmış olan gönüller hatırına başka bir şey gelmeyecek şekilde, içinden sevgilisi ile sohbete dalar, hatta başkası bir şey söylese dahi onu duymaz olur. Öyle ki, önünden bir adam geçecek olsa onu görmez. Ne var ki, Allah ve ahirete iman zayıflığından dolayı bu gibi insanlar çok az bulunur.
Peygamberimize Vesvese Gelir miydi?
Şeytandan bir an veya bir saat, yani kısa bir müddet uzaklaşmak mümkündür. Fakat ömür boyu ondan kurtulmak cidden zordur. Şâyet bir insan şeytanın heyecana sürükleme, arzu ve hâtıra yolu ile vesveselerinden kurtulabilseydi, Rasûl-i Ekrem’in kurtulması gerekirdi.
Rasûl-i Ekrem namaz kılarken gözü cübbesinin damgasına ilişti. Selâm verince cübbeyi kaldırıp attı ve, “Bu cübbe beni namaz kılarken meşgul etti. Bunu Ebû Cehm'e götürün ve onun damgasız olan cübbesini bana getirin” buyurdu. Bir seferinde Rasûl-i Ekrem’in parmağında altın bir yüzük vardı. Minberde hutbe okurken gözü yüzüğe takıldı ve yüzüğü parmağından çıkarıp attı. Buyurdu ki: “Bir ona, bir de size bakıyorum.” Yani, böyle şey olmaz. İşte bu elbisenin damgasına ve altın yüzüğüne bakmayı harekete geçiren kuvvet şeytanın vesvesesidir. (Bu mesele, altının erkeklere haram olmasından önceydi. Bunun için Rasûlullah (s.a.s.) altını kullandı ve sonra da attı.)
Dünya malının, altının ve gümüşün vesvesesi, onları kalb-den ancak atmakla kesilir, onlardan ayrılınca vesvese de kalmaz. İhtiyacından fazla malı bulunan kimse bir altın da olsa altını düşünmek hususunda namazda kendisine vesvese vermekten şeytan boş kalmaz. Bu altını nasıl koruyacak, nereye verecek, başkasının bilmeyeceği şekilde nasıl gizleyecek veya onu gösterip de övünecek gibi çeşitli vesveseler verir durur.
Vesveseden Rahatsız Olan Adamın Hali
Var gücüyle dünyaya sarılıp tırnaklarını dünyaya takan ve sonunda da şeytanın vesvesesinden kurtulmak isteyen kimse elini bala batırdıktan sonra eline sineklerin konmayacağını sanan kimse gibidir ki, bu olmaz. Dünya, şeytanın vesvesesi için en büyük kapıdır. Bununla beraber onun pek çok kapıları vardır. Bunları korumak zordur.
Şeytanın Vesvese Verme Yolları
Şeytan insana önce günah tarafından vesvese verir. Bunu başaramazsa nasihat tarafından gelir, ona bid'atları güzel gösterir ve İnsanı bid'atlere sürükler. Bunu da başaramazsa, ona güçlükleri ve zorlukları teklif eder. Hatta birçok helâl ve mubah olan şeyleri ona haram olarak göstermeye yeltenir. Bu yoldan da bir şey anlamazsa, abdest ve namazında onu şüpheye düşürecek şekilde vesvese vermeye başlar. Bunda da başarı gösteremeyince bu sefer iyilikleri ona kolay gösterir, her çeşit ibâdeti sabır ve metanetle yerine getirir. Maksat, insanların kendisini görüp bahsetmelerini sağlamaktır. Böylece kendi kendini beğenmiş olur ve buradan felakete gider. İnsanoğlu şeytanın bu engelini de aşabilirse Cennete gider.
Kalpte Melek-Şeytan Mücâdelesi
Kalb, her taraftan yağan okların bir hedefidir. Atılan oklardan biri kalbe
VESVESE
- 545 -
isabet ettiği zaman ondan müteesssir olur ve onun tesirinde kalır. Başka taraftan bunun zıddı olan bir şey isabet ederse bu defa vaziyeti değişir. Meselâ şeytan gelip kalbi kötülüğe çağırdığı zaman bir taraftan melek gelir iyiliğe çeker, öbür taraftan da şeytan gelir kötülüğe çağırır. Başka bir şeytan gelir diğer bir kötülüğe çeker. Başka bir melek gelir, bir iyiliğe dâvet eder. Bazen iki melek, iki şeytan arasında çekişme olur. Hiçbir zaman boş kalmaz. İşte buna işaret olarak Allah Teâlâ “Onların kalblerini ve gözlerini çeviririz.” 2870 buyurur.
Kalbin Hayra ve Şerre Yönelme Şekilleri
Kalb, hayır ve şer üzerinde sebat etmede ve tereddüt göstermede üçe ayrılır:
a. Kötülüklerden Arınıp Takvâ ile Temizlenen Kalb
Bu kalbe melekût âleminden ve gayb hazinelerinden güzel hâtıralar akar. Akıl da hayırların inceliklerini anlamak için kalbe gelen hâtıraları anlamaya yönelir. Bu hâtıraları yaymanın gereğine hükmeder ve onları yaymaya teşvik eder.
Bundan sonra melek kalbe bakar, kalbi, kendi cevherinde arınmış, takvâ ile temizlenmiş, akıl ışığıyla aydınlanmış, marifet nuruyla imar edilmiş bulur. Melek böyle bir kalbi kendine mesken edinir. Kendi askerleriyle kalbe yardım eder, o kalbin sahibini hayırlara yöneltir. Artık bu ilahi nura karşı hiçbir şey gizli kalmaz.
Bu kalpte şeytanın hilesi revaç bulamaz. Şeytan uzakta durur, parlak ve yaldızlı sözlerle aldatmaya çalışsa da, kalb ona iltifat etmez. Kalb bu gibi tehlikelerden temizlendikten sonra kurtuluşa erer, İşte Allah'ın rahmetiyle yöneldiği kalb bu kalbdir. Kur'ân-ı Kerim bu kalbi şöyle anlatır: “Onlar, iman eden ve kalbleri Allah’ın zikriyle huzur bulan kimselerdir. Haberiniz olsun ki, kalbler ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur.” 2871
b. Hevesle Dolu Rüsvay ve Perişan Olmuş, Kötü Huy ve Pis Şeylerle Kirlenmiş Kalb
Bu kalpte kötülük şöyle başlar: Nefsin kötülükleri kalbe dökülür ve orada kökleşir. Sonra kalb fetva almak ve doğruyu bulmak için aklın hükmüne müracaat eder. Hâlbuki akıl. nefse hizmet etmeye alışmış ve onunla ünsiyet etmiştir. Nefis devamlı olarak kalbe hileler hazırlamıştır. Bunun için nefis aklı istila eder ve ona galebe çalar.
İnsanın içi nefsin istekleri ile dolar, şişer ve akim askerlerinin savunmasını köreltmek için heva zulmetleri kalbe yayılır. Böylece şeytanın sultası güçlenir. Çünkü hevanın etrafa dağılmasıyla şeytanın çevresi genişlemiş olur. Böylece şeytan kalbe hücum eder, kötülükleri süsler, insanı kibir ve gurura kaptırıp aldatır.
Neticede imanın gücü azalır, âhiret korkusundan meydana gelen yakın nuru söner. Çünkü heva ateşiyle kalbin içini zifiri bir duman bürümüş ve her tarafım doldurmuştur. Sonunda kalbin nuru söner.
Akıl, kapakları dumanla dolmuş göze benzer, artık göremez hale gelir. İşte kalbe üstün gelen şehvet böyle yapar. Bundan sonra kalbin durup düşünme imkânı kalmaz. Kişi hiçbir öğüt dinlemez olur, kör ve sağır hale gelir. “Hevâsını,
2870] 6/En’âm, 110
2871] 13/Ra’d, 28
- 546 -
KUR’AN KAVRAMLARI
arzusunu kendisine mâbud edinip onun her emrine uyan kimseyi gördün mü? Sen onu bundan alıkoyacak bir muhâfız mısın? Yoksa zanneder misin ki, onların çoğu söz dinler yahut akıllarını kullanır? Onlar hayvan gibidir, hatta tuttukları yolda hayvandan da sapıktır.” 2872
c. İyilik ve Kötülük Arasında Mütereddit Kalb
Böyle bir kalpte hevanın hâtıraları canlanır ve kalbi kötülüğe sevkeder. Bu arada iman hâtıraları gelir ve kalbi iyiliğe iter. Nefis ise şer hâtıraları kalbe sevk eder, şehveti takviye eder. Böylece gayr-ı meşru arzular kuvvetlenir. Buna karşılık, akıl iyilik hâtıralarına doğru gider ve şehveti uzaklaştırır, kötü halleri çirkin gösterir. Böylece nefis aklın öğütlerine yönelir. Bu sefer şeytan akla saldırır; nefsi de heva ve kötü arzularla takviye eder, şu telkinde bulunur:
“Bu çekingenlik nedir, Neden arzularından bu kadar uzak-laşıyorsun, kendi kendine eziyet ediyorsun? Bir çevrene baksana, bu zamanda senin kadar çekingen davranan var mı? Dünyanın nimetlerini hep onlara mı bırakalım? Kendimizi diyete mi çekelim? Her şeyden mahrum ve perişan hale mi gelelim? Bu haline emsallerin güler. Yoksa sen de falan falan kişilerden daha ileride mi olacaksın? İşte onlar da bu işleri yapmışlar ve çekinmemişlerdir. Baksana, işte falan âlim bu işten çekinmedi. Şâyet bu bir kötülük olsa, o senden önce bundan uzaklaşırdı.”
Şeytanın bu vesvesesine karşı nefis şeytana meyleder ve ona doğru dönmeye başlar. Bu sefer melek şeytan üzerine bir hamle yapar ve der ki: “Âkibeti unutup hazır lezzete tabi olanın başına gelecek tek şey helak olmaktır. Cenneti ve ebedi saadeti basit bir lezzete tercih ediyorsun. Şehvetini teskin etmek için göstereceğin az bir sabır acısına dayanamıyorsun. Cehennem azabının bundan daha hafif olduğunu mu sanıyorsun. Yoksa sana cesaret veren, diğer insanların da şeytanın yardımıyla nefis ve arzularına yenik düşmeleri ve gaflet içinde yaşamaları mıdır? Oysa başkalarının aynı günahı işlemeleri, tadacağın Cehennem azabını hafifletmez.”
“Şöyle bir düşün: Sıcak bir yaz gününde insanların hepsi güneşin altında yanarken, ben de yanayım der misin? Elbette demez ve kendini bir gölgelikte korumaya alırsın. Bu konuda onlara çekinmeden muhalefet etmek istersin. Dünya güneşinde hal böyle olduğuna göre, Cehennem ateşinde öncelikle böyle olması gerekir.”
Bunu dinleyen nefis meleğin sözüne uyar ve doğrusu budur der. Böylece iki güç arasında bocalar durur. Sonunda layık olduğu tarafa yönelir. Şöyle ki: Şeytanî sıfatlar kalpte garipse şeytan üstün gelir, kalb Allah'tan ve dostlarından uzaklaşır ve şeytanın askerlerine karışır. Şâyet melekî sıfatlar kalpte galipse kalb şeytanın vesvesesine ve peşin zevklere olan teşvikine meyletmez. Onun ahireti küçümsemesine değer vermez, Allah'ın ordusuna meyleder. 2873
Nâs Sûresi, Şeytanın Hilesi ve Vesveseden Kurtuluş Çareleri
Nâs Sûresi Işığında Vesvese vesvâs ve Hannâs
“Vesvese”, lügatte hışırtı, fısırtı, fısıltı gibi gizli ses anlamına gelir. Buna göre gönülden, birbiri arkasından gelip tekrar eden gizli söze vesvese, bir nefse böyle
2872] 25/Furkan, 43-44
2873] Gazâlî, İhyâu Ulûmiddîn, Dârü İhyâi’l-Kütübi’l-Arabiyye, 3/25-48; Mehmed Paksu, a.g.e., s. 71-88
VESVESE
- 547 -
söz bırakmaya da vesvese vermek denir.2874
Min şerri’l-vesvâsi’l-hannâs: O hannâs vesvesecinin şerrinden, yani geri geri çekilip sinen; sinip sinip aldatmak, Hak yolundan geriletip kötülüğe sürüklemek için döne döne vesvese verme âdeti olan o dönek, o sinsi, o geriletici vesvese kaynağının şerrinden sığınırım.2875
Vesvâs, şeytanın bir ismidir. Şehvetlerin fısıldadığına da vesvese denir. Bu ise yasaklanmış olan nefsin arzularıdır.
Vesvese: Fis, hiş demek, yavaş fısıltı yapmak, fiskos etmek gibi gizli sese, gizli fısıltıya denir. Avcının ve köpeklerin yavaşça seslerine vesvese ve vesvâs denilmesi de bundandır. “Hâtırâ-i redie”ye, yani nefsin veya şeytanın kalbe koyduğu hayırsız, faydasız, alçak hatıra ve dağdağaya da vesvese denilir. “Nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz.”2876 âyeti nefsin vesvesesi hakkında, “Şeytan Âdem'e vesvese verdi/fısıldadı.”2877 âyeti de şeytanın vesvesesi hakkındadır.
Hannâs: Gerilemek, geri dönmek, sıkılıp büzülmek, sinip kaybolmak, görünmez olmak mânâlarına gelir. Geri çekilerek veya büzülüp sinerek fırsat bulunca dönme âdeti olan demektir.
Said bin Cübeyr der ki: “İnsan Rabbini zikrettiği zaman şeytan geri kaçar, gaflet edince de döner vesveseye başlar.” Kul Allah Teâlâ’yı zikrettiği zaman şeytan geriler, çekinir. Şehvetlere gelince: Bu da iman ile meleğin ilhamı ile ve haya ile siner, çekinir. Her iki mânâ “vesvâs”ta vardır.
“Vesvâs”tan murat: Şeytan ve kötü yakınlardan yaldızcı, kışkırtanlar... Şeytanlar ve şehvetler vesveseleriyle insanı geriletir. İnsanlık ruhunu Hak yolda ilerlemekten alıkoyar. Akıl ve fikrini çelerek sabır ve metanetini, azim ve irâdesini kırarak imandan ve şüphe bulunmayan bilgiden, güzel ameller vâsıtasıyla mücahede etmekten çekindirir, sırf hayvanî, fânî zevklere ve yanlış yollarla türlü hilelere aldatışlara sevk ederek geriletir, aşağılatarak ve soysuzlaştırarak fani hayatta çürütüp bitirmek ister. Allah anıldıkça, hak korkusu görüldükçe geriler, siner, fırsat buldukça döner, yüz buldukça şımarır, Musallat oldukça olur, Musallat olduğunu da düğümlere üfleye üfleye vehimler ve hayaller içinde sindire sindire zelil eder, alçaltır ve adını kötüye çıkararak yüzüstü bırakır.
İbn Sinâ der ki: “Vesvâs vesvese veren düşüncedir. Bu da hayvanî nefsi kullanmaya geçişi, sonra da hareketi aksine oluşu cihetiyle hayal gücüdür. Zira nefsin asıl yüzü gelip geçici zevklerin özüne yöneliktir. Hayal edici güç onu madde ve ilişkileriyle meşgul olmaya doğru tuttuğu zaman o güç tersine dönmüş olur.”
Bazı âlimler de şöyle der: “Vesvâs', kuruntu gücüdür. Çünkü o başlangıçta akla uygun gelir. Fakat iş sonuca gelince çekinir vesvese vermeye, şüpheye düşürmeye başlar.” ‹'Vesvâs”m vesvese veren güç demek olduğunda ve vesvesenin hayal etmek ve kuruntu ile ilgili bulunduğunda vesveseye düşülmeye sebep yoktur. Ancak bunu tahsise kalkışmayıp da şu ilahi beyanın genişliği ve kapsamı üzere anlamak daha doğrudur. Zira “vesvâs-ı hannâs” nedir, diye tereddüde
2874] Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili, 4/24
2875] 114/Nâs, 4
2876] 50/Kaf, 16
2877] 20/Tâhâ, 120
- 548 -
KUR’AN KAVRAMLARI
düşülmemek için Kur'ân şöyle açıklamada bulunmuştur: “O ki insanların göğüslerinde vesvese verip durur.” 2878
Yani insanların içlerinde, gerek fert olarak içlerinde, gönüllerinde ve gerek toplum olarak içlerinde, aralarında yahut Allah’ı unutanların göğüsleri, bağırları içinde, iç ve dış duyularından hâtıralarına, gönüllerine türlü vesvese sokar; sezilir sezilmez fiskos eder gibi yavaşça gıcıklayarak kötü telkinler yapar, kötü kötü eğilimler, alçak alçak hisler uyandırır. Bu şekilde akıl ve fikirlerini çeler, türlü fenalıklara düşürür. Allah yoluna gitmekten, insanlık gayesine ermekten alıkor, nihâyet din ve imandan çıkarır, ebedi felâkete sürükler. O “vesvâs-ı hannâs” işte böyle her şerrin başı olan vesveseyi gafil insanların sinelerinde fısıldayıp duran sinsi etken ne ise odur. İbn Sina der ki: “Nefsin birinci bineği sinelerdir. Zira insana ait nefsin ilk ilgilendiği kalbdir. Onun aracılığı ile diğer organlara yayılır. Onun için vesvesenin etkisi ilk önce sinelerde olur.”
Mine’l-cinneti ve’n-nâs 2879:
Birinci mânâ: O vesvese veren gizli cin taifesinden, cinlerden olsun, insanlardan olsun vesvâsi’l-hannâs her ikisini de kapsar.
İkinci mânâ: Cinden de vesvese verir, insanlardan da vesvese verir. Yani cinlerden, yani tabiat ötesi gizli yaratıklardan bahsederek onlara ilişik ettirerek o cihetten de vesvese verir. İnsanlardan bahsederek, onlara ilişik ettirerek o yönden de vesvese verir.
Üçüncü mânâ: Gerek cinden olan, gerekse insanlardan olan ve insanların sîneleri içinde vesvese verir, bu şekilde cinni de azıtır, insanı da azıtır.
Dördüncü mânâ; Gizli açık cin ve insanın şerrinden...
Ellezî yüvesvisü:
Vesvese verenlerin cins ve türlerini açıklar. Vesveseci şeytan iki türlüdür: Biri fizik ötesi sahada gizli takımdan, cin soyundan; biri de normal düzeyde açık ilgi kurulan, bilinen insan soyundandır. Bu mânâ En’âm Sûresinde geçtiği üzere, “Böylece Biz her peygambere insan ve cin şeytanlarım düşman yaptık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar.”2880 âyeti mânâsına uygun olarak vesvesecinin insan ve cin şeytanlarından daha genel olduğunu ve hepsinin şerrinden Allah’a sığınmak lüzumunu beyan eder. En açık mâna da budur. Ebû Zer, bir adama, “Sen insan şeytanından Allah’a sığındın mı?” demiştir.2881
Şeytanın Hilesi ve Vesvesenin Aslı
“İnne keyde’ş-şeytâni kâne daîfâ (Şeytanın hilesi çok zayıftır.)”2882 Vesvesenin insana yaptığı en büyük kötülük kişiyi ümitsizliğe, bedbinliğe düşürmesidir. Vesveseye kapılan insan bu hastalıktan kurtulamayacağı, iyileşemeyeceği kanaatine kapılır. Vesveseyi şifa bulmaz bir kabir yoldaşı olarak görmeye çalışır. Bu tutum ve davranışı vesvesenin iyice kökleşmesine, kan ve damarlarına kadar işlemesine
2878] 114/Nâs, 5
2879] 114/Nâs, 6
2880] 6/En’âm, 11
2881] Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili, 10/187-191
2882] 4/Nisâ, 76
VESVESE
- 549 -
yol açar. Kendisine sunulan tedavi çarelerini görmezden, duymazdan ve anlamazdan gelme gibi bir saplantıya girer. Aynı hastalığın kendisinden başka pek çok insanda bulunduğu şeklindeki bilgiler bile başındaki musibeti hafifleteceği yerde kalınlaşmasına meydan verir.
“Sû-i vesvese”:
Vesvese iki çeşittir: Biri iyi, diğeri kötü. İyi vesvese, insanın kafasına takılan meselenin aslını ve mâhiyetini araştırmaya sevkeder, o konuda bilgi ve kültürünü arttırmaya yöneltir. îmanî bir meselede vesveseye kapılmışsa, o mesele hakkındaki bütün şüphe, tereddüt ve açmazları gidermeye, kalb ve kafasındaki bulanıkları dağıtmaya çalışır.
Kötü vesvese ise bir hastalıktır. Bir kere dizginler şeytanın eline geçmiştir. Direksiyonda şeytan vardır, insan yakayı onun eline geçirmiştir. Öyle ki, insan en basit meselede dahi gizli bir güç aramaya meyleder. îmanında, ibâdetinde, hizmetinde, evinde, barkında, ailede, iş yerinde hep huzursuzdur; hatta geçimsizdir, çekilmez bir yapıya bürünmüştür, problemli bir kişidir. Her şeyden şüphe ettiği gibi, herkesten de şüphe eder. Olmadık şeyden nem kapacak bir hâlet-i ruhiye içine düşer, psikolojik yapıya bürünür.
İşin en acıklı tarafı, insanın ümidini yitirmesidir. “Benden Müslüman olmaz”, “Benim namazım kabul olmaz”, “Benim günahım çok büyük, Allah affetmez”, “Herkes bana hasta gözüyle bakıyor”, “Bu insanlarla yaşanmaz” gibi peşin hüküm ve sâbit fikir sahibi olmuştur.
Bütün bu vesveselerin mâhiyeti nedir?
1. “Tedâi-yi hayâlât”: Yani hayalî çağrışımlardır. Hayalin dâvet ettiği kuruntulardır. Hayale gelen dâvetsiz misafirlerdir. Kendisi bile kontrol altına girmesi mümkün olmayan hayalin ürünleridir. Hayalin kendisi bile sınırsız bir özgürlük içinde olunca, oraya gelen misafirler ne derece kayıt altına girebilir? Buna “hayalin hayalleri” demek bile mümkündür. Gölgenin gölgesi, suyunun suyu gibi bir şey veya sadece adı olup da vücudu olmayan anka kuşunun yavrusu demeye gelen bir tabirdir. Su üstüne yazı yazma da diyelim. Hepsi aynı kapıya çıkar.
Bütün bu benzetmeler, hayalî çağrışımların aslının, esasının olmadığını, temelinin, dayanağının bulunmadığını anlatmaktadır. İnsanın latife ve duyguları içinde en çok çalışan ve hiçbir şekilde yorgunluk bilmeyen tek duygu varsa, o da öncelikle, hayaldir dense, mübalağa olmaz.
Demek ki vesvesenin birinci ve en belli başlı özelliği hayal ürünü oluşudur. Oysa insan, zenginliği hayal ediyor, zengin olamıyor; krallığı hayal ediyor kral olamıyor, büyük bir adam olmayı hayal ediyor, büyük adam olamıyor. İleride olsa bile o an için hemen olamıyor. Bunların üzerinde durmuyor, gülüp geçiyor, dudak büküp önemsemiyor. Ama hayaline kötü düşünceler gelince onu işlemiş gibi üzüntü duyuyor, namaz kılarken hayaline çirkin manzaralar geliyor, “Kalbim bozulmuş” diye ümitsizliğe kapılıyor; kuru yer kalmıştır diye üst üste abdest alıyor. Yani hayal örüyor, kendisi katlıyor, hayal üretiyor, kendisi topluyor. Hâlbuki ne elde bir şey var, ne de kalpte ve gönülde bir şey...
2. “Tahattur-u farazîye” Farazî bir şeyin hatıra getirilmesidir. Olmayacak bir şeyi olacak gibi düşünme yahut gerçekleşmesi imkânsız olan düşüncelerin hatıra
- 550 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gelmesidir. Bu tabiri zaman zaman günlük konuşmalarımızda, “faraza”, “bilfarz”, “muhal-farz”, “farz edelim ki, öyle”, “elde yok, ama tahmin et”, “öyle say”, “tut ki, öyle” şeklinde kullandığımız olur. Meselâ, “farz et ki, gökte uçuyorsun”, “öyle değil, ama faraza anne-baba kardeşiz”, “muhal-farz dünya durmuş olsun” gibi ifadeler bu tâbiri biraz anlatıyor olsa gerektir.
Vesvese de işte böyle farazî bir hatırlayıştır. Olmamış bir şeyi olmuş gibi kabul etmektir. Vehimlerimizin ördüğü vesvese gerçekleşmiş değildir, olma ihtimali de yoktur, imkân dâhilinde de değildir. Ancak ana karnında bile olmayan çocuğa don biçmektir. Dövülmeden ağlamaktır, gerçekten ölmediği halde kendini ölmüş kabul etmektir. Hiçbir yeri ağrımadığı, hiçbir hastalığı bulunmadığı halde kıvranıp durmaktır, yani bilinen tabiriyle hastalık hastası olmaktır. Şeytanın işlettiği en zayıf damardır vesvesenin bu yönü...
Yani “Olmamış”ı gerçekten olmamış kabul etmek vesveseye kapılan insan için bir cankurtaran simididir. Bu simide yapıştığı an şeytanın bataklığından kendini kurtarır, selamet sahiline çıkar.
3. “Bir nevi irtisâm-ı gayr-ı ihtiyarî”: Bir çeşit irâde dışı izdüşümü, istek dışı bir görüntünün oluşması, bir güç harcanmadan oluşan bir yansımadır. Biraz daha basit ifade ile hayalî gölge, anka kuşunun izdüşümü.
Konu biraz açılacak olursa: “İrtisam ise, eğer hayırdan ve nuraniyetten olsa, hakikatin hükmü bir derece sûretine ve misaline geçer; güneşin ziyası ve harareti aynadaki misaline geçtiği gibi. Eğer serden ve kesiften olsa, aslın hükmü ve hassası sûretine geçmez ve timsaline sirâyet etmez.” Yani, yansıma ve izdüşümü; hayır, sevap ve güzel şeylerde yahut aydınlık ve nurlu bir şeyde olsa, gerçeğin hükmü bir derece sûretine ve misaline geçer. Meselâ, güneşin ışığı ve ısısı aynadaki görüntüsüne geçtiği gibi. Zira aynaya yansıyan güneşte, çok basit ve küçük de olsa güneşin bir benzeri, temel birer özelliği olan ışığı ve ısısı mevcuttur.
Yani, Rahmânî bir özellik taşıyan iman veya mukaddes bir mesele olan mânevî hal, irâde dışı da olsa hayalde bir izdüşümü oluşturursa, bunun insana bir faydası vardır. Ancak bu izdüşümü serden, günahlı şeylerden ve haramdan kaynaklanıyorsa ve görüntü yansıtmayan mat bir şey ise asıl meselenin hükmü ve özelliği sûretine geçmez, görüntüsüne zarar vermez. “Meselâ necis ve murdar bir şeyin aynadaki sûreti ne necistir, ne murdardır ve yılanın timsali/görüntüsü ısırmaz.”
Yani necisin aynadaki görüntüsü ne kokar, ne de bulaşır. Aynı şekilde aynada görünen murdar bir şey de gerçekten murdar değildir. Yine aynadaki yılan insana zarar vermez, ısırmaz. Çünkü görüntüler necisin, murdarın ve yılanın gerçek özelliğini taşımıyor. Sadece birer yansımadan ibarettir. Yani aynada görünen necis necis değildir, murdar murdar değildir, yılan da gerçek yılan değildir.
Vesvesede yer alan küfür ve dalâlet de böyledir. Şöyle ki: “İşte şu sırra binaen tasavvur-ı küfür küfür değil, tahayyül-i şetim şetim değil. Hususan ihtiyatsız olsa ve farazî bir tahattur olsa bütün bütün zararsızdır. Bundan dolayı küfrü tasavvur etmek, yani hayalde canlandırmak, krokisini çıkarmak, taslağını yapmak, mâhiyetini anlamak için varsayımlardan hareket etmek küfür olmadığı gibi, günah ve haram bir şeyi hayal etmek de günah ve haram değildir. Özellikle yukarıda genişçe açıklandığı gibi, irâde dışı farazî bir hatırlama şeklinde olunca büs bütün zarar vermez.
VESVESE
- 551 -
Ehl-i Sünnet inancına göre, bir şey dinen çirkin ve pis ise, Allah tarafından onun yapılması yasaklandığı için çirkin ve pis olmuştur. Asıl sebep budur. Yani Allah yasaklamamış olsaydı o şey çirkin ve pis olmazdı. Bir şey haram ve günah ise, Allah o şeyin yapılmasını yasakladığı için o şey haram ve günah olmuştur. Başka bir ifade ile bir şeyi Allah emreder güzel olur, yasak eder çirkin olur.
Bu çirkin, pis, haram ve günah olan şeyler sadece irâde ve istek dışı farazî bir hatırlama, bir hayal ürünü ise Allah'ın yasakladığı şeyler sınıfına girmez. Yani hayale, akla gelen kötü şeyler çirkin, pis, haram ve günah olmaz; çünkü Allah'ın yasaklaması hayalî şeyleri içine almıyor.
Buna göre, bir insan elinde olmadan, kasdi olarak, düşünmeden hayaline küfre ait şeyler ne kadar ilişirse ilişsin küfre düşmediği gibi, aklına ne kadar haram ve günahlı şeyler gelirse gelsin günahkâr olmaz. Hiçbir şekilde sorumlu duruma da düşmez. 2883
Vesveseyi Gideren ve Şeytanın Desiselerine Engel Olan Çareler
1. İhlâsı Esas Almalı
Önemli ve hayırlı işlerin önüne çok zararlı engeller çıkar. Şeytanlar bu hizmette çalışanlarla çok uğraşır. Bu engellere ve şeytanlara karşı ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak sebeplerden yılandan, akrepten çekinir gibi çekinmek lâzımdır.
Eğer Allah râzı olsa bütün dünya küsse önemi yoktur. Eğer o kabul etse, bütün insanlar reddetse tesiri yoktur. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra isterse ve hikmetine uygun gelirse, istemediğiniz halde insanlara da kabul ettirir, onları da razı eder. Bunun için doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakkın rızasını esas maksat yapmak gerektir.
Bütün insanları aldatacağına dair Allah'a söz veren şeytan, Kur'ân lisanıyla ihlâsı esas alan insanları istisna ederek şöyle demektedir: “Senin izzetine yemin olsun ki, ben de onların hepsini azdıracağım. Ancak onlardan ihlâsa erdirdiğin kulların müstesnâ.” Cenâb-ı Hak, şeytanın bu itirafını tasdik ederek buyurur ki: “İhlâslı kullarımı yoldan çıkaramayacağın doğrudur...” 2884
2. Ölümü Düşünmeli
İhlâsı zedeleyen, insanı gösterişe ve dünyaya çeken şey tûl-i emel (bitmez tükenmez hırs ve arzu) olduğu gibi, gösterişten nefret ettiren ve ihlâsı kazandıran şey de ölümü ve dünyanın fâni olduğunu düşünüp nefsin desiselerinden kurtulmaktır. “Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok hatırlayın” hadis-i şerifi bu dersi veriyor.
Evet, insan bu kısa ömür ağacının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir. Onda yalnız kendi ölümünü gördüğü gibi, biri parça öbür tarafa baksa yüzyılının ölümünü görür. Daha bir parça Öbür tarafa gitse dünyanın ölümünü de görür, böylece insan tam olarak ihlâsı kazanır.
2883] M. Paksu, a.g.e., s. 91-100
2884] 32/Sâd, 82-84
- 552 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu hayat ve bu beden şu koca dünyaya direk olacak kabiliyette değildir. Çünkü onlar taştan ve demirden değildir. Et ve kemik gibi çeşitli maddelerden meydana gelmiştir. Çok kısa sürede bir araya gelseler de, çok çabuk dağılabilirler.
3. Ölümden Korkulmamalı
Ölümün inanç bakımından üç sınıf insana göre ayrı bir mânâsı vardır:
Birinci sınıf: Mü'min için ölüm, bu fânî dünyadan ebedî ve sonsuz bir âleme geçiştir.
İkinci sınıf: Âhirete inandığı halde büyük günahlardan elini eteğini çekmeyen kimse için tek kişilik bir hücredir.
Üçüncü sınıf: Öldükten sonra dirilmeye inanmayan kimseler için ise, ebedî bir yok oluştur.
Mü'minler, ecel darağacının arkasında kurulan piyango dairesinden imanla kabre girdikleri için onlar için ölüm, ebedî ve tükenmez bir hazinenin biletini almaktır. Sefâhet içinde yüzen, büyük günahları çekinmeden işleyen ve tövbe etmeden ölen fâsıklar için ölüm devamlı tek kişilik bir hapistir. Kâfirler için ise, ebedî olarak devam edecek bir zindanın kapısıdır.
Ölümün yüzü
Ölüm, soğuktur, korkunçtur ve ürkütücüdür. Peçesi karanlık, yüzü siyah ve çirkindir. Fakat mü'min için ölümün siması nurludur, güzeldir ve sevimlidir. İlk bakışta yok olmak, idam olmak, hiçliğe gitmek, fena bulmak, dağılıp bozulmak, sönmek ve kaybolmak gibi görünse de, mü'min için ölüm:
Hayat yükünden bir terhis,
İmtihan meydanından bir paydos,
Güzel bir değişiklik,
Ölümsüz hayata bir geçiş,
Sonsuz hayata bir başlangıç,
Ebedî saâdet tarafına bir varış,
Asıl vatana bir sevkiyat,
Dünya zindanından Cennet bahçelerine bir dâvet,
Yüzde doksan dokuz dost ve sevdiklerimizin toplanmış olduğu berzah âlemine bir kavuşma,
Yüz yirmi dört bin peygamberle bir buluşma, •yüz yirmi dört milyon evliya ile bir görüşme,
Yüz yirmi dört milyar asfiyâ ile bir sohbet,
Yaptığımız kulluk hizmetine karşılık Cenâb-ı Hakk’ın fazlından ücret almak için bir nöbet yeridir.
“Ey nefis! Başta Rasûlullah (s.a.s.), bütün sevdiklerin kabrin öbür tarafındadırlar. Burada kalan bir-iki kişi ise, onlar da gidiyorlar. Ölümden ürküp kabirden
VESVESE
- 553 -
korkup başını çevirme. Erkekçe kabre bak. Dinle ne talep eder? Erkekçesine ölümün yüzüne gül. Bak ne ister?
Ölümün güzel olduğunu Necip Fazıl şöyle mısralaştırır: “Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber... Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber? O dem ki perdeler kalkar, perdeler iner. Azrail’e hoş geldin diyebilmekte hüner.” Bir başka şâir de duygu ve düşüncelerini şöyle dile getirir: “Düşünsek biz, ölümden korkmamak lâzım gelir, zira yerin altında üstünden ziyade akrabamız var.”
4. Allah Adına Bakmalı
Her şeyin iki yönü vardır. Bir yönü Hakka bakar, diğer yönü varlıklara. Hakka bakan taraf tenteli bir perde veya şeffaf bir cam parçası gibi olmalı, Hakkı göstermelidir, nimete bakıldığı zaman Mün’im (Nimeti Veren), sanata takıldığı zaman onun sanatkârı olan Yaratıcısı, sebeplere bakıldığı zaman hakiki tesiri yaratan zihne ve akla gelmelidir.
İnsanın bakış tarzı ve taşıdığı niyeti her şeyin mâhiyetini değiştirebilir. Günahı sevaba, sevabı günaha çevirebilir. Niyet basit bir davranışı ibâdet haline getirebilir. Meselâ, gösteriş için yapılan bir ibâdeti günaha dönüştürür. Varlıklara, sebepler adına bakılırsa cahillik, Allah hesabına bakılırsa İlâhî marifet olur.
5. Allah’tan Korkmalı ve Sevmeli
İnsanda hem sevgi, hem de korku hissi vardır. İnsan bu duyguyu ya yaratılanlara yöneltir veya Yaratıcıya. Hâlbuki yaratılandan korkmak acı bir beladır, onları sevmek belalı bir musibettir. Çünkü sen öylelerinden korkarsın ki, sana acımaz ve istirhamını kabul etmez.
Sevgi ise; sevdiğin şey ya seni tanımaz Allahaısmarladık demeyip gider (gençliğin ve malın gibi) ya sevdiğin için seni tahkir eder. Âşıkların çoğunun (şarkılarda ve türkülerde) sevdiklerinden şikâyet etmesi gibi... Çünkü İlâhî bir ayna olan kalbi yanlış yerde kullanmıştır.
Yahut sevdiğin şeyler sana arkadaşlık etmez, sana rağmen senden ayrılır. Madem öyledir, korku ve sevgiyi öyle birisine yönelt ki, korkun lezzetli bir tezellül olsun, sevgin zilletsiz bir saâdet olsun. Allah'tan korkmak, Onun rahmetinin şefkatine yol bulup sığanmak demektir. Korku bir kamçıdır. İnsanı rahmetin kucağına atar. Bir anne yavrusunu korkutup kendine çekmek ister. O korku o yavruya çok lezzetli gelir. Çünkü şefkat kucağına çekiyor. Hâlbuki bütün annelerin şefkati İlâhî rahmetin sadece bir pırıltısıdır. Demek Allah korkusunda büyük bir lezzet vardır. Çünkü Allah’tan korkan, başkalarının karanlık ve belalı korkusundan kurtulur. Ayrıca Allah adına olduğu için yaratıklara olan sevgi ayrılıklı ve elemli olmaz.
6. Nefse Acımalı
İnsan her şeyi nefsine fedâ eder. Her şeyi nefsi adına sever. Nefsini kendine mâbud yapar. Elden geldiği kadar kusurları kendine layık görmez ve kabul etmez. Nefsine tapar tarzda şiddetle savunmaya geçer.
Birinci çare insan nefsini temize çıkarmamalıdır. Çünkü nefis yapısı itibarıyla devamlı kötülüğe meyillidir. Diğer taraftan bir şey dört şeyden dolayı sevilir: Kemâl (kıymet ve fazilet), menfaat (çıkar ve fayda), lezzet (haz ve tat), hayriyet
- 554 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(iyilik ve güzellik). Nefiste bu özellikler mevcut değildir. Nefsin asıl mâhiyeti: kusur (hata ve ayıp), naks (noksanlık ve eksiklik), fakr (yoksulluk ve muhtaçlık) ve acz (çaresizlik ve zayıflık) gibi şeylerden yoğrulmuştur.
Karanlığın derecesine göre nurun parlaklığı göründüğü gibi, nefis bu haliyle Cenâb-ı Hakkın kemâline, cemâline, kudretine ve rahmetine aynalık vazifesi görüyor, Rabbini gösterir ve anlatır.
7. Sünnete Uymalı
Sünnete uymak, her halinde Rasûl-i Ekrem’i (s.a.s.) hatıra getirmek, onu taklit etmek, her şeyde onu örnek almaktır. Onun sevgisini kâinattaki bütün sevgilerin üstünde tutmaktır. Çünkü onu sevmek Allah’ı sevmekir. Âyette buyrulduğu gibi, “Allah’a imanınız varsa elbette Allah’ı seveceksiniz. Madem Allah’ı seversiniz, Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise Allah’ın sevdiği zata benzemektir. Ona benzemek ise ona uymaktır. Ne vakit ona uydunuz, Allah da sizi sevecek. Zaten siz Allah’ı seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin.”
Sünnete uymanın önemini şu hadisten öğreniyoruz: “Ümmetimin fesada gittiği bir zamanda kim benim sünnetime tutunsa, yüz şehidin sevabını kazanabilir.” Özellikle bid’atların, sünneti unutturan alışkanlık ve âdetlerin her tarafı istila ettiği bir zamanda sünnete uymak bir kat daha değer kazanmaktadır.
Ümmetin bozulmaya yüz tuttuğu bir zamanda sünnetin en küçük âdabını hayata mal etmek çok önemli bir takvâyı gösteriyor ve kuvvetli bir imanın varlığını ortaya çıkarıyor. Çünkü sünnet Rasûl-i Ekremi (s.a.s.) hatıra getiriyor. O hatırlama İlâhî bir huzura dönüşüyor. Hatta bir şey yemek, içmek veya yatma gibi en küçük bir davranışta sünnete göre hareket etmek o basit ve sıradan hali sevaplı bir ibâdet ve dinî bir harekete çevirir. Çünkü o basit davranışıyla Rasûl-i Ekreme (s.a.s.) uymayı ve dinin bir edebini düşünüyor, oradan da kalbi Cenâb-ı Hakk’a yöneliyor, bir çeşit huzur ve ibâdet kazanıyor.
Sünnetin meseleleri ve en küçük edepleri gemilerdeki harita ve pusula gibi oluyor; hayatın zararlı ve karanlık yolları arasında birer düğme hükmüne geçiyor. İnsanın önünü açıyor, aydınlatıyor, emin adımlarla ilerliyor; mânevî tazyik kalkıyor ve streslerden kurtuluyor, hayat yükü hafifliyor. Sünnete teslim olmakla bütün tereddütlerden vesveselerden ve endişelerden kurtuluyor.
Her sünnetin altında mutlaka bir nur ve edep vardır. Çünkü Rasûl-i Ekrem Efendimiz edep ve terbiye dersini bizzat Rabbinden almış, Ondan öğrenmiştir. Bir hadiste ise, “Rabbim bana edebi güzel bir sûrette ihsan etmiş, edeplendirmiştir” buyurmuştur. Peygamber Efendimiz’in hayatıyla ilgili kitapları okuduğumuzda ve sünnetini incelediğimizde, edebin ve güzel ahlâkın bütün çeşitlerini Cenâb-ı Hakk’ın onda topladığını görüyoruz. Bunun için onun sünnetini terk eden, edebi terk eder, zararlı bir edepsizliğe düşer.
8. Kur’ân-ı Kerim’le Meşgul Olmalı
Kur’ân âlemlerin Rabbi tarafından, bütün insanlara ve bütün zamanlara gönderilmiş ezelî bir hitap olarak yeryüzüne indirildi. Arayan herkes, dünya ve âhiret saadetini onda buldu. Hükümdarlar adaletle hükmetmeyi ondan öğrendi. Filozoflar akıllarını onunla nurlandırdı. Sosyologlar bir milletin hayatını düzenleyen en sağlam prensipleri ondan aldı. Âlimler ilmi, idareciler idareciliği,
VESVESE
- 555 -
tüccarlar dürüstlüğü ondan öğrendi. Anneler, babalar, evlatlar, akrabalar, çalışanlar, çalıştıranlar, köylüler, şehirliler, önce geçenler, sonra gelenler, evliyalar, asfiyalar, âlimler ve sıradan insanlar yanyana diz çöküp ondan derslerini aldılar, dünyalarını aydınlatıp âhiretlerini kazandılar. Milyonlarca hayırlı ve olgun insan onun vâsıtasıyla Allah'ın rızâsına erişip insanlık âleminin semasında birer yıldız gibi parlamaya başladı. Zaman geçti, o gençleşti. Üzerinde binlerce cilt tefsirler yazıldı. Her âyetinde, her kelimesinde, her harfinde yeni yeni hazineler keşfedildi. Her asır, evvelkilere nisbetle, onun mânâsından biraz daha fazla anlama bahtiyarlığına erişti.
Bugüne kadar tek bir harfinin bile değişmemiş olması Kur'ân'ın bir mûcizesidir. Tekrarlamakla usandırmaması bir mucizedir. Kolaylıkla ezberlenmesi bir mucizedir. Mânâsını anlamasa bile onu dinleyen kimse üzerinde meydana getirdiği tesir bir mucizedir: Sıkıntıdan bunalmış, yeisten dünyası kararmış insanlar bir Kur'ân sesiyle huzura erişir. En küçük bir gürültüye tahammül edemeyen hastalar bir Kur'ân sesiyle sükûn bulur. Ölüm döşeğindeki hastanın başında okunabilecek başka hangi kitap vardır?
O, beşer eliyle yazılmış kitaplara benzemez. O bize kâinat kitabını okur, Rabbimizin emirlerini bildirir, dinimizin esaslarını gösterir, hayatımızı tanzim eder, ibâdetimizi ve dualarımızı öğretir, Öğüt verir, tefekkür ettirir, zikir ettirir, ibretler sunar, dünya ve âhiret saadetimizin yollarını açar. Bütün bu maksatları birden kendisinde topladığı için, ifadesi de, tek bir maksada göre yazılmış beşer kitaplarından elbette farklıdır,
Kur'ân, Allah'ın bizzat Kendi sözüdür. O insanın sadece aklına değil, aynı zamanda kalbine, ruhuna ve şâir duygularına da birden hitap eder. Her harfinde ise en az on sevap vardır. Bazı sûrelerde bu daha da yükselir; meselâ Yasin Sûresinin her harfinde beş yüze, İhlâs Sûresinin her harfinde bin beş yüz sevaba kadar çıkar. Mübarek gün ve gecelerde ise bu sevap kat kat artar. Onu, Alemlerin Rabbinden geldiği şekilde okumak ve dinlemek, hangi milletten olursa olsun bütün Müslümanların esaslı ve pek güzel bir âdet ve ibâdeti olarak ebediyete kadar devam edecektir.
Kur'ân, hayatımızın her safhasında bize ışık tutacak birbirinden değerli prensipleri, ders ve ikazları içine almaktadır. Nitekim Kur'ân'ı bize getiren Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “O kitapta sizden öncekilerin ve sonrakilerin haberi vardır. Aranızdaki meselelerle ilgili hükümler vardır. O hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı ayıran bir hakemdir. Onda boş söz yoktur. Kim onun hükümlerine karşı gelerek onu terk ederse, Allah onun boynunu kırar, perişan eder. Kim ondan başka bir kurtuluş yolu ararsa, Allah onu saptırır. O Allah’ın sapa sağlam bir ipidir. O hikmet dolu bir öğüttür. O dosdoğru bir yoldur. Hevâ ve hevesler onu saptıramaz, diller onu karıştıramaz. Âlimler ona doymaz; tekrarlamakla usandırmaz; insanı hayran bırakan yönleri bitip tükenmek bilmez. O Öyle bir kitaptır ki, cinler onu dinledikleri zaman ‘Biz doğru yolu gösteren harikulade bir Kur’ân dinledik ve îmân ettik’ derler. Kim ona dayanarak konuşursa doğru yolu bulur. Kim onunla amel ederse mükâfatım görür. Kim onunla hükmederse adalet etmiş olur. Kim ona çağırılırsa dos doğru bir yol kendisine gösterilmiş olur.” 2885
2885] Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân 14
- 556 -
KUR’AN KAVRAMLARI
9. İmanı Tazelemeye Çalışmalı
İnsanın dünyada en büyük sermayesi ve elde ettiği en kıymetli hazinesi imanıdır. Onu her an taze ve canlı tutmak, muhtemel tehlike ve düşmanlardan muhafaza etmek zorundadır. Çünkü hem bu dünyadaki rahatı, hem de Öbür âlemdeki saadeti iman sayesinde kazanacaktır. Bunun için imanın elde edilmesi ne kadar mühimse, muhafâzâsı da o derece büyük ehemmiyet taşır. Son nefesin de imanlı olarak verilmesi lâzımdır ki ebedî saadete ermek nasip olsun.
İşte imanın muhafâzâsı, onu her an inkişaf ettirip tazelemekle mümkündür. Bunun çaresini ve yolunu Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bir hadis-i şeriflerinde gösterirler: “İmanınızı Lâilâheillallah Kelime-i Tevhidiyle yenileyiniz.” 2886
Peygamberimizin (s.a.s.) bu tavsiyesinin hem insanın kendisini devamlı şekilde tazelemesi, hem de zaman zaman ârız olan gaflet anlarında işlenen hatalardan temizlemesi yönünden büyük hikmetleri vardır.
Evet, insan nasıl bir değişikliğe uğramaktadır ki, bu değişikliğin ardından imanını tazelemeye ihtiyaç duysun? İnsanda görülen bu değişmeyi birkaç şekilde görmek mümkündür. İnsan vücut yapısı ve hâlet-i rûhiyesi itibariyle her an değişmektedir. Vücudumuz, her biri birer yapı taşı hükmünde olan altmış küsur trilyon hücreden meydana gelmiştir. Bu hücreler sabit kalmamakta, devamlı değişmektedir. Bir saniyede otuz milyon hücrenin ölüp, bir o kadarının yaratıldığını düşünürsek, maddî bünyenin ne kadar değiştiğini fark ederiz. İşte bu yönüyle insan bir ferd-i âher, başka bir fert olmaktadır.
Diğer taraftan insan manevî yapısı ve ruhî durumu yönüyle de sık sık değişikliğe mâruzdur. Manevî şahsiyetimizin merkezi olması hasebiyle kalbimiz, en çok değişen bir özelliğe sahiptir. Kalbin bu hâlini bir hadiste Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle ifade ederler: “Her an değiştiği için ona kalb denilmiştir. Kalb bir ağacın basma asılmış kuş tüyüne benzer. Rüzgâr devamlı onun içini dışına çevirir.” 2887
İşte imanın mekânı olan kalb, meydana gelen hâdiselerden ve insanda mevcut olan diğer duygularının da tesiriyle kuş tüyü misâli halden hale girmekte, dolayısıyla insanı her değişiklikte yeni bir şekle sokmaktadır. Öyle ki insanın ruhî durumu bazen birkaç dakika içinde değişebilmekte, bazen da tam tersine dönebilmektedir. Yukarıda da ifade edildiği gibi, insan bu yüzden ömrünün seneleri, belki günleri, hatta saatleri sayısınca farklı bir insan olmaktadır.
Maddî ve mânevî hayatında bu kadar değişikliğe uğrayan insan için esas olan bütün bu hal ve değişikliklerinde yine iman nurunu ışıldatarak o zaman parçacıklarını aydınlatmaktır. Aksi takdirde ruh dünyamızda meydana gelen küçük bir inkılâbın kararttığı âlemimiz bize dünyayı zindan edebilir. Bilhassa günahların neticesinde meydana gelen bu hallerin sıkça tekrarı insanı bazen öyle bir noktaya getirir ki, Allah korusun, kalpteki İman da tesirini gösteremez duruma gelir. Bu bakımdan Allah'a iman etmiş olma şuurunu hayatımızın her safhasında canlı ve taze tutabilmemiz için “Lâilâheillallah” kudsî kelimesini tekrar ederek ruhu aydınlatmalı, kalbi işletmelidir.
İnsanı devamlı imanına aykırı hareket etmeye teşvik eden başta şeytan
2886] Ahmed bin Hanbel, Musned, II/359
2887] Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/408
VESVESE
- 557 -
olmak üzere, nefsinin hevâsı ve gayr-ı meşrû arzuları gibi bazı düşmanları vardır. Bu güçler insanın gafletinden faydalanarak çeşitli hile vesvese ve şüphelerle imanını zedeleyip, nurunu söndürmeye çalışırlar. Bundan başka, insanın farkında olmadan sarfettiği bazı söz ve hareketleri imana zarar verecek bir mâhiyet taşıdıklarından imanın insan üzerindeki tesirini azaltabilmektedirler.
Bunun için Müslümanın her vakit, her saat ve her gün imanını yenilemesi, bu şekilde manevî tehlike ve düşmanlardan muhafaza etmesi lazımdır. Bunun da yolu hadis-i şerifte geçtiği gibi “Lâ ilâhe illâllah” lafzını dilden düşürmemek, mânâsını ve ruhunu kalpte yaşatmaktır. 2888
Şeytan ve Vesvese
1. Şeytan ve fonksiyonu
Şeytanın içinde bulunan kibir nüvesi ve isyan tohumu, Âdem’e (a.s.) secde teklifi karşısında çatlayıp hortlayıverince, gerçek mâhiyeti ortaya çıkmıştı. Kibirle, “Ben ondan üstünüm ve hayırlıyım; onu çamurdan, beni ise ateşten yarattın” dedi.2889 Âyetin beyanıyla, esas isyan eden İblis olup, İmam-ı Şibli’nin de ifâde ettiği gibi, bu isyanından sonra “Şeytan” ismini ve Kıyamet'e kadar da yaşama iznini aldı ve “Onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım (baştan çıkarıp, isyan ettireceğim) diye yemin etti.” 2890
Burada şu hususu öncelikle belirtmek isteriz: Savaşta düşman ordusunun tek tek fertlerinden ziyade mensubu bulundukları birliklerin kuvvet ve güç durumları, silah ve cephane keyfiyetleri, manevra kabiliyetleri, sayı ve silah üstünlükleri ve tuttukları mevziler gibi, muharebede en mühim yeri olan hususlar etüd edilir ve ona göre vaziyet alınır. Yoksa düşman subay ve eratının saç ve göz rengi, elbise tipi ve diğer şahsî husûsiyetlerini bilip tesbit etmek hiç bir işe yaramaz. Yarasa da, diğer hususlar kadar ağırlığı olamaz. Durum, cin ve şeytanlar hususunda da böyledir.
Bize bu mevzûda esas gerekli olan, şeytanların yaklaşma yollarını ve ebedî hayatımızın teminatı olan iman evimizden bizi vurabileceği hile ve desiselerini tesbit edip, gerekli çareleri bulup kullanmaktır.
2. Şeytanın yaratılmasının ve insanları yoldan
çıkarmasına müsâade edilmesinin hikmeti nedir?
a. Şeytan yaratılmasaydı, insanın yaratılmasının bir hikmeti olmazdı. Bir defa, Allah’ın (c.c.) asla günah işlemeyen ve şeytanın vesvesesine mâruz kalmayan melekler gibi sayılmayacak kadar çok yaratığı vardır. Allah (c.c.), insandan ayrı ve farklı olarak nebatâtı ve hayvanâtı yarattığı gibi, İlâhi san’atları meleklerden farklı şekilde aksettiren aynalar olarak da insanları yaratmayı murad buyurmuştur. Evet, yarattığı insanların mâhiyetlerinde meknî bulunan kabiliyetlerin inkişafı, gelişmesi ve özlerinin ortaya çıkması için de, karşılarına bir tahrik ve teşvik unsuru ve bir terakkî vesilesi olarak şeytan ve habîs ruhları çıkarmıştır. İçindeki kibir ve isyan ukdesini dışa vuran şeytan, yaptığı işi şuurlu olarak yapmaktadır.
2888] M. Paksu, a.g.e., s. 101-114
2889] 38/Sâd, 76
2890] 7/A’râf, 17
- 558 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şeytan, insanı arkadan kovalayan rakip bir maratoncu gibidir. İnsanın hedefe varabilmesi, muzaffer olabilmesi için, peşini bir an olsun bırakmayan bu ezelî rakibini aşabilmesi, geride bırakması ve ondan daima önde ve daha ileride olması gerekmektedir. Eğer kendisine böyle tahrik ve teşvik unsuru olabilecek bir rakip ve hasmı bulunmasaydı, onun bu ciddî yarışı yapması ve kabiliyetlerini geliştirmesi kat’iyyen gerçekleşmeyecekti; daha doğrusu, kabiliyetlerini geliştireceği zemini bulamayacak ve neticede de körelip gidecekti. İnsanoğlu, en yüksek insanlık derecesini ve insan-ı kâmil mertebesini bu ezelî hasmına karşı verdiği mücadele ile elde etmiş ve bağrında Ebû Bekirler yetiştirmiştir. Ve yine aynı insanoğlu, bu müsabakadaki acz ve irâdesizliğiyle de Ebu cehillerin meşcereliği olmuştur.
b. Şer olan, şeytanın yaratılması değil, ona tâbi olup şer işlemektir. Nasıl herhangi bir cinâyete, o cinâyette kullanılan bıçak veya tabanca değil de, cinâyeti işleyen eller gerçek sebep olarak gösteriliyorsa, aynı şekilde, şeytan da insanın işlediği şerlerde kanlı bir alettir ve asıl suçlu, bu aleti isti’mal eden kanlı eldir. Evet, insandaki nefis ve nefsin emrine girmiş olan irâdenin, şeytana ait telkinatın tesiri altında bazı kötülükleri işlemekte ulaşdıkları kötü neticelerin esas sebebi şeytan değildir. Şeytan ve şerler, âdi birer sebepdirler; hakikî illet, insanın irâdesidir. Evet insanlar, şeytanın varolmasıyla değil, kendi irâdeleriyle kötülük işlemektedirler.
c. İnsan, her şeyi kendi dar dairesinde ve elindeki küçük neticelere göre değerlendirme meylindedir; oysa Allah’ın (c.c.) yaratması, umum neticelere ve faydalara bakar. Meselâ, içine elimizi soktuğumuzda ateş, elimizi yakar; -ki, bu bir kesbdir- şimdi, ateşe “bütünüyle zararlıdır” diyebilir miyiz? Haddizatında, onu şerli ve zararlı yapan bizzat kendimiziz. Haydi bu türden cüz’î zararları olduğunu kabul etsek bile biz onun umumî neticelerine bakıp, ateşin fayda ve lüzumlu olduğuna hükmederiz. Elektrik de böyledir, yağmur da.. Allah (c.c.), bir şeyi yaratırken umum neticelere bakar. İşte Şeytan da, yaratılış noktasında böyle umumi neticelere bakar; Ebu Cehil’in irâdesinin dahliyle Cehennem’e sürüklenmesinde de, Ebu Bekir (r.a.) gibi elmas ruhlu binlerce evliya, asfiya ve kâmil mü’minlerin terakki edip, cennetlere yükselmesinde de şeytanın fonksiyonu vardır.
d. Büyük ve küllî neticelerini bırakıp da, cüz’î şerlere sebep oldular diye ateş, elektrik veya yağmuru muzır görüyor ve “olmasalardı!” diyor muyuz? Hayır. Aynı şekilde, “Neden şeytan yaratıldı” da diyemeyiz. Nasıl umum bedenin sıhhati ve bu sıhhatin devamı adına cüz’î bir şer sayılan, kangren olmuş eli veya kolu kesiyoruz; aynen öyle de, getirdiği büyük netice ve faydalara binaen, bir takım şerlerden dolayı şeytanın varlığına da ses çıkarmamamız gerekir. Askerlerimiz ölüyor diye askerlik mesleğini kaldıralım ve muharebeye gitmeyelim diyebilir miyiz? Bunun gibi, şeytanın süsleyip püslemeleriyle alıp götürdükleri, Nebî’nin iman adına kazandırdıklarının yanında binde bir nisbetinde ya vardır ya da yoktur. “Nasıl olur? Şeytanın iğvasıyla binlerce insan Cehennem’e gitmiyor mu?” denemez. Çünkü, mü’mindeki keyfiyet, kâfirdeki kemmiyetten hem daha önemli, hem daha üstündür. Bir insanın hayatı mı daha önemlidir, yoksa bin böceğin hayatı mı? Bin hurma çekirdeğinden 11’i ağaç olup, gerisi çürüdüğünde, bin çekirdeğe sahip olmak mı, yoksa 989’unun çürümesine rağmen 11 hurma ağacına sahip olmak mı daha kârlıdır?
VESVESE
- 559 -
3. Vesvese nedir?
Vesvese, Şeytanın insan kalbini kurcalaması ve hayâl aynasına bir kısım resim ve manzaralar, hâtıra ve hayâller atması demektir. Şeytanın bir insana, bilhassa mü’mine karşı oynayacağı son oyun, kullanacağı son siper, son mevzî ve silah vesvesedir. O, küfür ve dalâlet adına alt edemediği kimseye karşı çaresizliğinin ifadesi olarak ‘vesvese’ ok ve mermisini kullanır. Bir cihetle vesvese, şeytanın “Bana yâr olmadın, kendine de olma” düşüncesiyle, mü’mini kendinden etme çırpınış ve gayretidir.
4. Lümme-i şeytâniye nedir?
Lümme-i şeytaniye, Şeytanın kendine mahsus topunu, tüfeğini, okunu çevirip, nişan aldığı mü’minin kalp merkezinde önemli bir noktadır... İnsan kalbinde bir bant gibi kayıt yapan, meleğin ilhamının geldiği santralin yanıbaşında bir de şeytanın yağdırdığı şüphe, tereddüt ve vesvese oklarına hedef olabilecek santral vardır. Bu, aynen aynanın şeffaf ve parlak yüzü ile siyah ve mat yüzünün bir arada bulunması, bir odada mü’minle kâfirin yanyana durması gibidir. Biliyorsunuz, pilde bile (-) ve (+) kutuplar vardır. Bir mânâda bunlar da, böyle bir tamamlayıcılık içindedir.
5. Vesvese daha çok kimlerde olur?
Mübtedî müslümanlarda, işe yeni başlamışlarda pek vesvese olmaz. Vesvese, daha çok kendini can u gönülden Din’e vermiş, zimamı ve dizginleri şeytanın elinden koparıp almış, Allah’a (c.c.) karşı ubûdiyetini az çok yapan ve iman mevzûunda da terakki edip saffete ulaşan bazı müslümanlarda olur. Kalbî istidadlarıyla iç âleminde ilerleme yolunda olan, arşiye ve kavsiyeler çizerek insan-ı kâmil mertebesine doğru tırmanan mü’minler, yolun puslu noktalarında şeytanın vesvesesi ile yüz yüze gelirler. Evet insan, ruhun semalarına doğru yükselirken, her menzilde şeytan ayrı bir tuzak kurar ve bekler.. kendine göre en müsait anda okunu çekip atar ve kendine ait yamaçların yeşermesi için kalbe vesvese salar. Demek ki vesvese, biraz da iman babındaki derinlik ve istidât’a karşı şeytanın bir kıskançlık ve reaksiyonu oluyor.
Vesvese, bazen asabî ve hassas ruhlarda, bazen de fazla gıda alan tenperverlerde olur. Mü’mindeki vesvese, buhranlar ve deprasyonlar şeklinde değil de, rahatsızlık verebilecek türdendir. Mü’min çok müterakki de olsa, yine kendisine vesvese gelebilir. Hattâ, Sahabe’den sonra en büyük şahsiyetlerden İmam-ı Rabbanî bile vesveseye mâruz kalabilir. Her vesveseye müptelâ insanın mutlaka müterakkî ve yükseliyor olması gerekmediği gibi vesveseye ma’ruz kalmayanın da sükut ediyor olması lâzım gelmez.
Vesvese, kâfirde olmaz. Kâfirin küfrü vesvese değil, belki hesaplı, plânlı ve inadî bir küfürdür. Kâfirde bunalımlar, iç buhranlar, tatminsizlikler, sıkıntılar olabilir. Fakat bütün bunlar, onu iyice saldırgan ve mütecaviz kılar. Şeytan, kendisine orijinal ve yeni yeni felsefeler üfler; inkârcılık adına çeşitli fikirler verir ve sonunda kâfire kendini de inkâr ettirerek, “şeytan yok” dedirtir.
Evet şeytan, kendi defterine kaydolmuş, zimamını eline vermiş ve arkasından tıpış tıpış gelen kimselere vesvese vermez. Keza şeytan, onun atmosferi ve manyetik alanı içinde daire çizip duran, yerinde sayan, gözleri bağlı, beyinleri
- 560 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gözlerinde ve kalbleri midelerinde olanlara da ilişmez. Onlar, onun kafesinde ve tuzağında eli-kolu bağlı avlardır; “ne yapalım da kurtulalım” demeyen avlar. Onlar şeytandan, o da onlardan memnun geçinip gitmektedirler; tabii ki gidecekleri yere kadar...
6. Şeytanın vesvese vermedeki gayesi nedir?
Şeytan inanmış, iman ve akide zaviyesinden ma’mur, ibâdetlerini yerine getiren mü’minin kalbine girip, onu küfre sevkedemez. Ve, hiçbir zaman onun kalbinde Allah’ın (c.c.) marifet ve muhabbetinin, Fahr-i Kâinatın (s.a.s.) sünnetine ittiba ve iktida düşüncesinin yerini alamaz; ona ibâdetlerini terkettirme mevzuunda başarı kazanamaz. Çünkü mü'min, her şeye rağmen sürekli terakkî etmekte, Allah’a (c.c.) kurbiyet kazanmakta ve ruhuyla, duygularıyla, cismiyle nurdan bir helezon içinde yükselmektedir. Bu durumda şeytan, “Hiç olmazsa son mevziinden ona taş atayım; vesvese oklarıyla kalbini bulandırmaya ve ibâdetlerindeki huzurunu bozmaya çalışayım. Belki onu meşgûl ederim; ederim de, “Hiç böyle şey olmazdı, bu da ne?” der vesveseye sahip çıkar ve derken “Bu kadarı da çekilmez ki” deme noktasına varır” umuduyla, mü’mine vesvese oklarını göndermeğe başlar. Bu oklara ma’ruz kalan vesveseli mü’minin başka zamanlarda aklına gelmeyen şeyler, namazda aklına üşüşür: Abdest aldıktan sonra, “Acaba kolumu yıkadım mı, başımı meshettim mi?” der ve tekrar abdest alır; bir daha, bir daha derken, artık abdest de, diğer ibâdetler de ona zor gelmeye başlar ve -Allah (c.c.) korusun- sonunda hepsini bırakıverir; neticede de, zaten hedefi kendisini ibâdetlerden soğutmak olan şeytanın oyuncağı haline gelir.
Vesveseler ibâdetle alâkalı olabileceği gibi, akide ile ilgili mevzûlarda da olabilir. Bunun ötesinde şeytan, günahları süsleyerek hayâli bulandırır, hissiyatı tahrik eder ve insanı akıl, mantık, muhakeme dinlemez bir hezeyancı haline de getirebilir.
7. Şeytanın sağdan, soldan ve daha başka
çok değişik yönlerden gelip, insana vurması ne demektir?
Şeytanın insana çeşitli yönlerden gelişi, onun içinde bulunduğu değişik durumlara göre değişik buudlarda fenalıklara karşı uyarılması mânâsını ifâde eder. Ma'nâ ve muhteva itibariyle çok buudlu olan insan, bu buudları geliştirmekle, cismaniyetine rağmen Cennet'e ehil hale gelir. Hattâ, daha dünyadayken bile Allah’ın (c.c.) kendisine bahşettiği âdeta melek kanatlarına benzer kanatları sayesinde ruhânîlerle temasa geçer, cinlerle görüşüp konuşur, meleklerle münasebet kurar ve ötelerden vicdanlara esip gelen hakikatları duyup, hissetmeye muvaffak olur. Buna karşılık, şeytanın da insanın içinde işleteceği bir takım madenler vardır; bütün himmet ve gayretini bu madenleri işletme üzerine teksif edip, insanı yoldan çıkarmak için uğraşır durur o. Evet, bir kısım fayda ve hikmetler için insanın mâhiyetine konan şehvet, gazap, öfke , hiddet, akıl, hırs ve inat gibi şeylerden her biri, diyanetle ta’dil edilmediği takdirde vicdan mekanizması aleyhinde işlettirilebilir ve, bu işi yapan da şeytandır.
Meselâ, insan nefsanîlik mekanizmasının altında kaldığı sürece, vicdan, yani meleklik mekanizması, bütün erkâniyle ezilip gitmiş demektir. Meleklik inkişaf edince de nefsanîlik, bütün mekanizmasıyla vicdanın emrine girmiş sayılır. Şeytan, insanın özünü bulmasına karşı hep nefis mekanizmasını kullanır. Sözgelimi,
VESVESE
- 561 -
vicdan mekanizması veya vicdanın erkanı diyeceğimiz noktalara hiç yanaşmaz veya yanaşamaz; çünkü orada irâde vardır; lâtife-i rabbaniye ve şuur vardır. İnsan, irâdesini kullanmasını biliyorsa, kendisine şeytan yanaşamaz; şuur ve lâtife-i rabbaniye ile kanatlı ise şeytanî engellere takılmaz ve irfan semalarında pervaz eder durur. Evet, insan kalbinin daima Allah (c.c.) ile doyduğu bu kuşakta kalbin kapıları, her zaman şeytana sürmelidir! Onun bütün velvele ve fırtınaları, dışarda ve kendine ait sahada cereyan eder.
Şeytanî ve melekî saha, insanın mâhiyetinde birbirine o kadar yakındır ki, biri diğerinden her zaman müteessir olabilir. Meselâ, şeytanî tarafta patlayan bombanın radyoaktif te’sirleri melekî sahayı da te’siri altına alır. Yukarda temas ettiğimiz gibi, şeytan şehveti kurcalar ve insanı nefsanîliğe zorlar; aklı kurcalar, cerbezeye sürükler.. keza, insanın hırsını, öfkesini, kibrini, dünyâya tamâını tahrik eder; ağına düşürdüğü kimselerin his ve ruh dünyalarını bulandırmak ve onları kendilerinden uzaklaştırmak ister.
Fakat şeytan, hep fenalıklarını hissettirerek ve fena şeyler yaptırarak üzerimize gelmez. Soldan geldiği gibi sağdan, önden ve arkadan da gelir. Şeytanın, Allah (cc)'a karşı o korkunç düşmanlığını ve insanı nasıl baştan çıkaracağına dair terbiyesizce ve küstahça ifadelerini bizzat Kur’ân anlatmaktadır.2891 Şeytan, önden gelir ve insanın ileriye matuf ümitlerini kırar; Haşr-ü neşri inkâr ettirir; “İslâm Dini, vazifesini bitirdi; artık bir daha dirilmeyecek” dedirtir; sinelere yeis atar, geleceği karanlık ve karadelikler, kaoslar gibi gösterir... Arkadan gelir, geçmişle alâkamızı, Nur-u Nübüvvet ve Nur-u Velâyet ile bağlarımızı keser, “Devir değişti, onlar geride kaldı” dedirtir. Yerinde mâziye sövdürür ve kökünü inkâr ettirir. Şeytan, bu şekilde geçmiş ve geleceğe ait menfezleri kapatıp, dün ve yarınla alâkalı bütün bağları kopardıktan sonra, bize içi zehir dolu bir düşünce tarzı ve süslü püslü bir hayat felsefesi takdim eder: “Geçmiş gelecek hep masal, bir daha dünyâya gelecek değilsin; geçen de geçti, sen şimdi yaşamana bak ve ömrünü berbad etme!..” der.
Soldan gelir, insanı açık ve bilinen günah akıntılarına çeker götürür. Beşinci kol faaliyetleri, şeytanın soldan gelip yardımcılarına gördürdüğü faaliyetlerdir. Günümüzde çok yaygın olan bütün haram yolları, şeytanın soldan çarpmasının neticesidir. Burada tek tek bunları sayıp dökerek bâtılı tasvir etmek istemiyoruz...
Evet, şeytanın bir diğer geliş şekli de, sûret-i haktan görünmek ve fena şeyleri iyi göstermek sûretiyledir ki, bir mü'min için en tehlikeli olanı da budur. Günahlara kapısını kapamış, ibâdetine düşkün bir mü'mine şeytan sağdan gelerek kendini beğendirme, muvaffakiyetleri nefsine, fenalık, şer ve hezimetleri de başkalarına nisbet ettirme yollarıyla başarı kuşağında ona kayıpların en acılarını tattırır. Evet mü'min, gece teheccüde kalkar; kalkar da, ertesi gün bunu başkalarına anlatırsa, şeytanın sağdan mühim bir darbesine mâruz kalmış demektir. Yaptıklarımız ve anlattıklarımızdan ötürü başkaları tarafından medh ü senâ edilmeyi hedefliyor, iş ve hizmet değil de övülmeler hoşumuza gidiyor ve bu övgülerle coşuyorsak, şeytan bizi sağdan vuruyor demektir. Evet, böyle birinin, Kâbe'de tavaf ederken de, cephede en ön saflarda savaş verirken de işi bitiktir.
Ömer bin Abdülaziz, birine ifade âbidesi bir mektup yazar; sonra da, az
2891] A’raf, 7/17
- 562 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çalımlı ve tumturaklı ifâdelerle yazdığını farkedince, nefsine bundan pay çıkar mülahâzâsıyla tutar, mektubu yırtar. Yaptığımız işler, vazifeler ve hizmetlerden dolayı nefsimizde bir çoşma, bir sevinç meydana geliyorsa, işin içine şeytandan bir şeyler karışmış olabileceği mülahâzâsıyla Cenâb-ı Hakk’a yönelmeli ve biatımızı yenilemeliyiz. Evet bize gereken, nefsimizin hoşuna giden şeylere iltifat etmemek; yaptığımızı Allah (c.c.) emrettiği için yapmak, amelin lâzımı olan hazları da ahirete bırakmaktır.
Her insan, Hakk’ın kendisine olan lûtuflarını düşünmek ve hangi mertebede olursa olsun, Hakk’ın ihsanlarına mazhariyetin şükrünü eda etmek mecburiyetindedir. O, Allah’a karşı sorumluluk ve şükrân vazifesini yerine getirecek, Allah da, engin rahmetinin muktezası olarak, onun niyet ve ihlâsına göre Cennet gibi, ebediyet gibi nimetlerle ihsanlarına ayrı bir derinlik kazandıracaktır.
Bunlardan başka, umumî ma'nâda, şeytanın sağdan yaklaşıp, büyük mes'eleleri küçük, küçük mes'eleleri ise büyük göstermesini de düşünebilirsiniz. Her zaman rastlarsınız; müslümandır, hacıdır ve caminin müdavimlerindendir. Allah (c.c.), ibâdetten ayırmasın. Fakat evinde namaz kılmayan evlâdları vardır; böyle bir durum karşısında kalbi çatlayıp devrilmez de, gelir, câmide teferruata ait bir mes’elenin kavgasını verir.. bazen böyle bir mes’ele, bid’at bile olabilir. Nesiller, sokaklarda derbeder ve perişandır; hatta bunların içinde onun da oğlu, kızı, torunu vardır; ama gel gör ki, bunları düşünüp üzüleceğine, üzülüp çare arayacağına kalkar, “Camide cenaze bekletilir mi; neden tesbih çekmiyorsunuz; ihlâsları neden okumuyorsunuz?” gibi teferruata ait mes’elelerin münakaşasını yapar. Bunlar, cenazenin arkasından yedinci, kırkıncı, elli ikinci gecelerdeki şenlikleri kaçırmazlar.. perşembe akşamları nikah tazelemez ve istiğfar merasimi yapmazsanız, sizi topa tutarlar. Evlerinin en mûtena yerinde bir Kur’ân-ı Kerim vardır ama, o hânede hiçbir fert ondan bir şey anlamamaktadır. İşte bu ve benzeri haller de, şeytanın sağ tokadından da öte sağ kroşeleridir.
Vesveseden Kurtulmanin Pratik On Çaresi
1. Vesvese, imanın kuvvetindendir
Önce hemen şunu belirtelim ki vesvese çok korkulacak bir şey değildir, çünkü iman var ki vesvese geliyor. Sahabe-i Kiram'dan Efendimiz'e gelip, “Ya Rasûlallah vesveseye mübtelâyım” diyen birine, Efendimiz (s.a.s.)'in cevabı, “Endişe edilecek bir şey yok; o mahz-ı imandır, imanın kuvvetindendir” şeklinde olurdu.
Şeytan, sizde de iman cevheri, ibâdet hazinesi, namaz ve dine hizmet cevheri olduğunu bildiği içindir ki, korsanlık yapmakta ve size karşı taarruza geçmektedir. Korsanlık, belki denizlerde yapılan şekliyle tarihte gömülmüştür ama, şeytana bakan yönüyle Âdem (as) ile başlamış olup, kıyamete kadar da devam edecektir.
Nasıl deniz korsanları, hazine taşıyan zengin gemilerine tecavüz eder ve define bulunan adalara saldırırlar, öyle de şeytan dahi, mü'minin iman cevheri taşıyan kalbine hücum eder. Zaten o, tamtakır, kupkuru ve bomboş kalblerle uğraşmaz; böylelerine vesvese okları göndermez. Hırsızlar bile zengin evleri kollarlar; Doğu'nun ve Batı'nın kâfir ve zâlimleri de öyle değil mi?
Vesveseye düşen mü'min, “Şeytan bütün cephelerde mağlûp oldu; bu
VESVESE
- 563 -
yüzden, şimdi de iman ve İslâm’a ait vesveselerle, şüphelerle beni meşgûl etmek, hazineme el atmak istiyor; ama, benden bir şey koparamayacak. Bu, onun son çırpınışlarıdır; bir gün gelecek, benden bir şey koparamayacağını anlayınca çekip gidecektir. Kapıma haydut kılıklı birinin gelip, birkaç gün el açtıktan sonra çekip gitmesi gibi. Hoşa gitmese de kapılar ona sürmeli ve beni koruyan kale de çok sağlam; bana Allah’ın izniyle hiç bir şey yapamaz” diye düşünmelidir.
2. Vesvese, kalbin malı değildir
Kalb rahatsız olduğuna göre vesvese kalbe mal edilemez; çünkü eğer o, kalbin malı olsaydı, kalb ondan rahatsız ve tedirgin olmayacaktı ve böyle bir kalble şeytan da uğraşmayacaktı...
Kalbin rahatsız ve tedirgin olması şundandır: Kalb vesveseye razı değil, sahip de değil; vesvese ile arasında manâ ve mâhiyet bakımından bir münasebet olmadığı içindir ki, kalb vesveseden rahatsız olmaktadır. Kişinin gösterdiği reaksiyondan, ateşinin yükselmesi, kaşlarının çatılması, başının ağrıması, iştiha ve ağız tadının kaçmasından anlıyoruz bunu; tıpkı vücuda giren yabancı mikroplara ve bu mikropların fizyolojik yapıda açtığı rahnelere, meydana getirdiği arızalara karşı vücudun muharipler üretmesi, antikorları devreye sokması ve bu ciddi muharebenin meydana gelmesi neticesinde hararetin yükselmesi gibi. İşte, şeytanın da kalbimize gönderdiği bizim malımız olmayan yabancı hayâl, düşünce ve vesveselere karşı mânevî yapımız, iman potansiyelimiz, âdeta antikor üreterek, bu şer ve şerareler ordusuna karşı kavga vermekte, bunun neticesinde de ateşimiz yükselip, kalbimiz sıkılmaktadır. Eğer, vücudumuz herhangi bir mukavemette bulunmuyor ve boğa yılanı görmüş bir keçi gibi hemen teslim oluyorsa, o zaman, AİDS virüsüne karşı antikorların teslim-i silah ettikleri gibi, bizde de iş bitmiş demektir. Gelen vesvese karşısında kalbimiz, imanımız mukavemet etmezse, o zaman vesvese de olmaz, hararet de yükselmez! Bu, “Gel, ne istersen yap!” demektir ki, şeytanın da istediği budur.
3. Vesveseye mâruz kalb, içine kötülerin çer-çöp attığı pınara benzer
Meseleyi bir de şöyle düşünebiliriz: Berrak, saf ve tertemiz bir su kaynağı var; bileşikleri, tadı ve takdim ettiği şifasıyla zemzem suyu gibi bir su kaynağı. Herkes tarafından mâlum ve meşhur hale gelmiş, dünyâca da kabûl edilmiş mübarek bir kaynak. Şimdi, hain biri geliyor, sinsice kaynağa yaklaşıp, su üzerine boya, toz, çer-çöp döküp kaçıyor. Siz bunu görünce, “Eyvah” diyorsunuz; “Pınarım kurudu, mahvoldu, pislendi ve ölüp gitti!” Oysa, hakikat böyle değildir. Akan su, üzerinde atılan o çer çöpü götürecek ve safiyetini muhafaza edecektir. Sizin kalbiniz, imanınız berrak, pırıl pırıl bir pınar ise, o zaman bulandırmak için üzerine atılan tozun, toprağın ona hiç bir zararı olmayacaktır. O toz, toprak akıp gidecek ve sizin menba’ınız her zaman temiz kalacaktır. Demek oluyor ki, o bulanıklık pınarın kendinden değil... Evet, işte vesveseye mâruz kalb de böyledir...
4. Vesvese, iradî olmayıp, fiiliyata da dökülmüyorsa insanı mes’ul etmez
Bildiğiniz gibi, mükellef ve mes’ul olmada irâde ve şuur şarttır. Hayvanatın yanısıra mecnunlara, aklı, şuuru yerinde olmayanlara teklif yoktur. Bu itibarla vesvese için irâde devrede değilse ve plân, programı yapıp, “gel” diye kalb ve düşünce kapılarımızı bizzat kendimiz aralamıyorsak, mes’ul sayılmayız. Elverir ki, onu fiiliyata dökmeyelim, işlemeyelim. İrâde, umumiyetle böyle kendi kendine
- 564 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gelen vesveseyi karşısında bulur ve ona mukavemet edemez, çünkü o dâvetsiz gelir. Ayrıca insan, tedayi-i efkâr ile irâdesi dâhilinde olmadan gördüğü, duyduğu ve okuduğu şeylerle de bir takım hâtıralara, hayâllere ve düşüncelere mâruz kalabilir. Aslında, çok defa bunlardan kurtulmak mümkün de değildir; çünkü insanın bu hali, yaratılışın gereğidir.
5. Vesvese, insanın ilerlemesine mani olmayan örümcek ağı gibidir
Vesvese, kendine has tutarsızlığıyla bilindiği zaman zararlı olmaz. Kur’ân, “Muhakkak, şeytanın hilesi zayıftır” diye ferman etmektedir.2892 Evet var ama, yok gibidir şeytanın hilesi. Meselâ, iki duvar arasından geçmek istiyorsunuz; bakıyorsunuz ki, bir örümcek, ağlarını gerip yolunuzu kapatmış; döner misiniz, devam mı edersiniz? Örümcek ağı sizin ilerlemenize mâni olabilir mi gerçekten? Şüphesiz hayır; onu bir engel olarak görmez ve hiçbir şey yokmuş gibi yolunuza devam edersiniz.
Efendimiz, şeytanın dalâleti, küfrü, küfranı, günahı ve kötülükleri yaptırmadığını ve elinden tutup da kimseye günah işletemeyeceğini beyan buyurur. Şeytanın yaptığı, ancak fenalıkları süsleyip-püslemek, allayıp-pullamak, câzip ve çekici göstermektir. İyiyi de kötüyü de yaratan, dalâlete de hidâyete de sevkeden Allah (c.c.)’tır. Rengârenk köpüklerle süslenip imar edilmiş bir saray gibidir şeytanın vesveseleri; fakat altında derin çukurlar bulunur, kilometrelere ulaşan derin çukurlar...
Gelip geçiciliği bilindiği zaman vesvesenin zararı olmaz. Vesvese, üflemekle uçup giden tüy kadar zayıftır. Bir ara toplanıp sonra dağılıveren bulutlara benzer o; ardından ne yağmur gelir, ne de yel!.. O, uçak yolcularının bir anlığına içine düştüğü hava boşluğu gibidir; ne feryat etmeye değer, ne de dövünüp yakınmaya!..
6. Vesvese, üzerinde durulmadığı ve dert haline getirilmediği takdirde hiçbir zarar vermez
Düşüncenize bulaşıp da onu kirletmeyeceğini bildiğiniz zaman vesvese zararlı olmaz. Vesvese, hayâl aynasında sönüp gidecek derecede zayıf ve gelip geçici bir iz; leke ve pislik bulaştırmayacak bir görüntü ve çok hafif yansımalardan ibarettir. Akla ve hayâle gelen şeyler, hayır kaynaklı ise akıl ve düşünceyi bir derece nurlandırır; fakat şer kaynaklı bir vesvese ise, o zaman da akla, düşünceye ve kalbe tesir etmez, kir bırakmaz ve zarar da vermez. Elinizde tuttuğunuz aynaya karşıdaki yılanın görüntüsü aksetse, aynadaki o yılanın elinize zararı olur mu? Ya da, aynaya akseden bir pislik elinizi kirletir mi? Veya elinizdeki aynaya akseden
alevli ateş, elinizi yakar mı? Aynen bunun gibi, nasıl karnınızdaki pisliklerin namaza ve elmasın etrafındaki kömür tozlarının elmasa zararı yoksa aynı şekilde, şeytanın da dışta ya da içte aslî ve zatî bir varlığı ve hüviyeti olsa bile attığı okların, gönderdiği görüntülerin aslî hüviyeti ve hiç bir zararı yoktur.
Üzerinde durmadığınız, merakla üzerine varmadığınız, sahip çıkıp kabullenmediğiniz, küçük görerek şişmesine meydan vermediğiniz ve bir dert haline getirmediğiniz zaman vesvesenin hiç bir zararı olmaz. Ona hep tepeden bakacak ve “Allah'ın (c.c.) izniyle bunun altından vurup, üstünden çıkarım” diyeceksiniz.
2892] 4/Nisâ, 76
VESVESE
- 565 -
7. Vesvese, zararlı tevehhüm edildiği zaman zarar verir:
Şimdiye kadar anlattıklarımızın hilafına hareket edildiği takdirde vesvesenin zararı olabilir. Evet vesvese, zararsız olduğu bilinmeyip, zararlı tevehhüm edildiği zaman zararlıdır. Üzerinde durulup kurcalandığı ve merakla karıştırıldığı zaman zararlıdır o; büyük gördükçe, mühimsedikçe büyür ve bir balon gibi şişerek bizi yutacak hale gelir. Bir arı kovanı içinde yüzlerce arı bulunur ama, siz önemsemeden kovanın önünden geçer gidersiniz.
Vesvese karşısında da yapmamız gereken şey, bundan farklı olmamalıdır.
Şeytan, zayıf ve geçici bir görüntü karesini hayalimize atar; biz de cazip bulur ve onu işlettirirsek, o bir karelik manzara, hayâl sinemamızda saatleri içine alan bir film şeridi haline gelir de, farkına bile varamayız. Hususiyle yalnız kalınca, özellikle gençlerde ve hele bu sûretler, nefsâniliğe bakan, bedeni tesir altına alan sûretler olursa...
Evet, insan onu alır ve hayâlinde maceralı bir film haline getirir. Hâlbuki şeytana ait olan, o ilk sahnedir. Öyleyse, o ilk oltaya sahip çıkmamak, takılmamak ve onu işlettirmemek gerekir ki, şeytan da bizi işletmesin ve işlete işlete hayâllerimizi gerçeğe dönüştürmesin; dönüştürmesin ki, biz de neticede o bir karelik görüntünün kurbanı olmayalım.
8. Hassas ve asabî ruhlar, şeytanın vesvesesine önem verip vehme kapılmamalıdırlar
Vesvese, hassas ve asabî ruhlarda daha da zararlı bir hastalık ve meleke haline gelir. Böyle birisi vesvese geldiğinde, zararlı olacağı endişesiyle telaşa ve vehme kapılır; sonra da bunu kalben, fikren ve im’an-ı nazarla büyütüp, kendine mal eder. Derken onu huy haline getirir ve onunla bütünleşir. Bu ise, şeytan karşısında ye’se düşüp, tam zarara uğramanın ifâdesidir. Bu hale ma’ruz kalmış biri, ümitsiz bir şekilde “Artık ben mahvoldum” deyip, mağlûbiyeti kabûl eder ve böylece önce merkezi şeytanın salvolarına açık hale getirir, sonra da onu terk eder.
Bir kumandan düşünün; ilerde sağ tarafta bir kaç madenî parlama görerek, düşman o taraftan saldırıya geçecek vehmine kapılır ve ordusunun sağ kanadını boşaltıp o tarafa sürer; sol tarafındaki dağlarda da ağaç yapraklarının kıpırdanmalarından, düşmanın saklandığı ve hücum edeceği düşüncesine kapılarak, ordusunun sol kanadını da oraya sevk eder. Neticede merkez, hasmın taarruz ve imha etmesine açık ve hazır hale gelmiş olur. Esasen bu,
taktik bilememenin ve düşmanı tanımamanın ifâdesidir. Görüyorsunuz ki, şeytanın yaptığının vesvese adına bir kibrit çöpü kadar önemi yokken, insan onu azmanlaştırıyor, azgınlaştırıyor ve kendi başına salıyor. Evet, dikkat edelim, onu hayalimizde ve düşüncemizde büyütmeyelim...
9. Vesvesenin manyetik alanından ibâdet ile uzaklaşmalı ve psikolojik tesirinden çıkılmalıdır
Vesveseye karşı sizi vesvesenin manyetik alanından kurtaracak davranışlarda bulunun. Hadiste de ifâde edildiği gibi, böyle bir şey arız olduğunda, söz gelimi gazaplandığınızda, ayakta iseniz oturun, oturuyorsanız uzanın veya kalkıp abdest alarak iki rekât namaz kılın ve iç dünyanızda değişiklik yapın; ayrıca o sisi
- 566 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dağıtacak daha başka meşrû bir kısım davranışlarda bulunun!.. İrâdenizi devreye sokarak, psikolojinize te’sir edebilecek, elinizde olmadan içine düştüğünüz hava boşluğundan sizi çıkaracak veya tutulduğunuz elektrik akımından sizi çekip alacak küçük de olsa bir vesile arayın.! Efendimiz (sav), bir sefer dönüşü -bir defaya mahsus olmak üzere- yorgunluktan uyanamayıp sabah namazı kazaya kalınca, “Burayı derhal terkedin; şeytan burada hâkimiyet ve saltanat kurmuş” buyurmuşlardı.
Evet, her zaman şeytanın manyetik alanına karşı dikkatli olunmalı ve bilmeyerek içine girilmişse, çarçabuk oradan uzaklaşılmalıdır. Gaflet ve dikkatsizlik, şeytan ve şeytanî şeylere birer hüsn-ü istikbalse, evrad u ezkâr, Allah’ı ilan ve O’nunla irtibatlanma, bütün şer kuvvetlere karşı bir müdafaa, hattâ bir taarruzdur. Meselâ, Efendimiz (s.a.s.) bir yerde, şeytanın ezan sesinden nasıl kaçtığını anlatır. Demek ki, onun ezana ve ezanın ihtiva ettiği manâlara tahammülü yok. Öyle ise, şeytan vesveselerle taarruza geçtikce, biz de Allah ve Rasûlü’yle irtibatımızı kuvvetlendirmeli ve hep lâhûtî hâtıralara dalmalıyız. Efendimiz (s.a.s.)’in Mi’rac yolculuğunu hatırlamanın vesveseyi, hususiyle namazda akla gelenleri, hattâ esnemeyi bıçak gibi kestiği ve keseceği söylenebilir. Keza bir yerde sol tarafınıza atacağınız üç tükürük, bir de bakarsınız onun geldiği sisli perdeyi yırtıverir. Şeytanın harama teşvik adına gelen vesveselerine karşı bazen yumruğu sıkıp meydan okuma, bazen da hafife alma manâsına tebessüm edip geçme, onun manyetik alanına karşı gerilimde bulunma ifadesidir.
Bir genç arkadaşımıza şöyle dediğimi hatırlıyorum: ”Şeytan, karşına çıkıp da bir harama bakmanı istediğinde şöyle düşün: Bakmakla elime ne geçecek? Bakacaksın, o boş... Daha ileri götürsen, yine boş... Kaldı ki, imanının sana vereceği pişmanlık ve ızdırap da var. Sonu böylesine boş, ızdıraplı ve karanlık olacak bir bakışın ne manâsı olabilir ki!” Esasen, insan kendini böyle ikna ederken, o haram manzara da çoktan kaybolup gitmiş olur.
Akla gelen her vesvese, her süslü manzara, gelecekte elde edilecek daha mükemmellerini düşünmekle izale olabilir. Kur'an'ın pek çok yerinde, dünyâ hayatının bir oyun ve eğlenceden ibâret bulunduğu ve gerçek hayatın Ahiret hayatı, yaşanacak gerçek yurdun da ahiret yurdu olduğu ifade edilir.2893 Vesvese, sana ıspanak ve tere otunu mu teklif ediyor; ama Allah (c.c.) diyor ki, orada peş peşe koparılmaya hazır
meyveler var.2894 Hem, dünyadaki gibi hazımsızlık, karın ağrısı ve defekasyon lüzumu da duymayacaksın. Buradaki haramlara nazar noktasından gelen vesveseye de aynı şekilde mukabele edilebilir. Ama biz, dünyânın bütün güzelliklerine karşı “İsteyene ver Sen anı, bana Seni gerek Seni” diyeceğiz. Yaz aylarının kavurucu sıcağını bahane ederek, şeytan sizi hizmetten ve irşad gayesiyle etrafa gidip gelmekten alıkoymak ve başkalarına yaptığı gibi sizi de deniz kıyılarına veya gölgesi serin mesire yerlerine çekmek mi istiyor? Ona Cehennem
ateşinin çok daha sıcak olduğunu hatırlatıverin. Öyle zannediyorum ki, kalbinize atmak istediği bu vesvese, kendi gırtlağına tıkanıp kalacaktır.
Hem “Allah Rasûlü (s.a.s.) ve O’nun sâdık yârânı ve arkadan gelen sâlihler bizi bekleyip dururken, benim şurada burada avare ve bana yakışmayan bir vaziyette dolaşmam hiç doğru olur mu?” diyerek, bu mevzûda şeytanın telkin etmek
2893] 3/Âl-i İmran, 185; 29/Ankebût, 64
2894] 69/Haakka, 23
VESVESE
- 567 -
istediği gaflet ve rehavet vesvesesini izale etmek mümkün olur kanaatindeyim.
10. Abdest ve namazda “eksik mi yaptım?” şeklindeki vesveselere de önem verilmemelidir
“Abdest ve namazda yanlış ve kusurum oldu mu acaba?” şeklinde gelen vesveselere de aldırış etmemek gerekir. Böyle bir vesvese ilk defa vuku buluyorsa, o abdest veya namaz tekrar edilebilir. Ama mükerreren oluyorsa, sözgelimi bir abdest uzvunu yıkayıp yıkamadığından devamlı şüpheye düşen birisi, o zaman hiç vesveseye meydan vermeden, o uzvunu yıkadığını kabûl ederek namaza durmalıdır. Ve yine namazı kaç rekât kıldığı mevzuunda vesveseye mübtelâ olmuşsa, namazının tamam olduğu kanaatıyla hareket etmelidir.
Vesvesenin ilka ettiği şeyin üzerine üzerine gidilmelidir. Vesvesenin üzerinde durmak değil, aksine, tam tersi istikamette yürümek lâzımdır. Hiç kâle almadan, önem vermeden, yapılan yanlış bile olsa, “Mezheplerimizden birine uyar” deyip geçmek maslahata binaen daha muvafık olur kanaatindeyim. Gâye, şeytanın canına okuyup vesveseyi def’etmektir. 2895
İnsan vesveseden nasıl kurtulur?
Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi şeytanın hileli düzeni çok zayıftır.2896 İman edenler ve Rableri’ne tevekkül edenler üzerinde bir etkisi yoktur. Allah mü’minlere kendilerine bir vesvese geldiği zaman ne yapmaları ve bu vesveseden nasıl kurtulmaları gerektiğini Kuran’da bildirmiştir. Kuran’a tabi olan mü’minler kendilerine bir vesvese geldiği zaman hemen şeytandan Allah’a sığınırlar. Kısa süre içinde akıllarından geçen düşüncenin şeytana ait bir vesvese olduğunu anlarlar. Hiçbir kuruntuya, ya da sıkıntıya kapılmadan, Allah’ı zikreder ve şeytanın bu pisliğinden kurtulurlar.
Allah Kuran’da kendilerine vesvese geldiğinde mü’minlerin bunu hemen düşünüp tanıyacaklarını şöyle bildirmiştir: “Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. (Allah’tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah’ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir...” 2897
“Ben namaza başladığımdan beri, ruhumda büyük bir huzur hissetmekle birlikte, aklımda hiç de hoş olmayan bir hayli düşünce kaynaşmaya başladı. Birisini uzaklaştırayım derken bir başkası hücum ediyor ve onun yerini fazlasıyla dolduruyor. Bundan çok rahatsızım.”
Birçok kişi, namaza başlar başlamaz şeytanın hücumuna mâruz kalmıştır. Âdemoğlunun o amansız düşmanı vesvese denilen oklarını nice insanın aklına ve kalbine aralıksız atmaktadır.
“Namaza durduğumda mukaddes mânâlara taban tabana zıt pis hayaller aklıma hücum ediyorlar. Onları uzaklaştırmak için aklımı farklı sahalara kaydırmaya çalışıyorum. Dolayısıyla ne okuduğumu, namazın neresinde olduğumu adeta unutuyorum. Kötü düşünceler, birbiri ardınca ruhumu kanatıyor ve ben onları
2895] F. Gülen, İnancın Gölgesinde
2896] Nisa Sûresi, 76
2897] 7/A’râf, 200-201
- 568 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kaçırmaya yarayacakmış gibi farkında olmadan kafamı sağa sola çeviriyorum. Siz de buna şahit oldunuz ve beni rahatsızlanmış sandınız. Rahatsız olduğum doğru, ama bu bedenimden gelen bir acı sebebiyle değil. İçim kan ağlıyor, aklım paramparça oluyor, kalbimin bozulduğu zannına kapılıyorum...”
“Bir abdesti yirmi dakikada, bazen yarım saatte alıyorum. Yine de gönlüm tam rahat etmiyor. Acaba kuru bir yer kaldı mı diye defalarca abdesti tekrarlıyorum. Sanıyorum, üçten fazla yıkamanın mahsuru da var, ama ben beş kere de yıkıyorum, yedi kere de. Bu vesveseyi nasıl atlatabilirim?”
Abdest alırken çok acele etmek elbette doğru değil. Her organını rahatlıkla yıkamalı. Bu ilk yıkayış farzdır. Ondan sonra iki kez de sünnet olarak yıkıyorsun. Fazla acele edilmediği takdirde bu üç yıkayışta zaten kuru yer kalmaz. Bundan sonraki hassasiyetler vesveseden başka bir şey değildir. Bundan kurtuluşun yolu da, ‘abdestim tamamdır’ deyip namaza durmak olacaktır. Birkaç kez böyle yaptığında o hastalığın geçtiği görülecektir.
Kaldı ki, sen bütün dikkatini sarf ettiğin halde, kuru bir yer kalsa bile abdestin geçerlidir. Bildiğin gibi, abdestin mânâsı, namaz ile İlahî huzura çıkmadan önce bir hazırlıkta bulunmaktır. Bu hazırlığın nasıl yapılacağını Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bize bildirmiş, tarif etmiştir. Onun tarifinde bir uzvu üç kereden fazla yıkamak yoktur. Onun uygulamasında yarım saatlik abdest de yoktur. Bu hâl gösteriyor ki, bu yapılan sünnete aykırıdır; takvâ değil vesvesedir.
Eğer abdest organlarının su ile yıkanması mutlak şart olsaydı teyemmüm edenin abdestinin sahih olmaması gerekirdi. Bir uzvu noksan olanın da abdesti geçerli olmazdı. Bildiğin gibi, su bulunmayan yerde teyemmümle abdest alınır. Teyemmümde suyun yerini toprak almıştır. Bu şekilde alınan bir abdestle de namaz kılınır.
Su konusunda seni vesveseye düşüren şeytana aldırış etme. Onun vesvesesine karşı teyemmümü hatırla ve bu konuya gereğinden çok fazla önem vererek abdestini sünnete aykırı biçimde alma, namazını geciktirme.
Bildiğin gibi, dinde zorlama yoktur. Sen aklını, irâdeni, dikkatini yeterince yoğunlaştırdığın halde abdest organlarında senin bilemediğin bir kuru nokta kalmışsa, bunun bilinmesi senin için mümkün olmamış demektir. Bunu bilmeye zorlanmak doğru değildir vesveseye yol açar. “Dinde zorlama olmadığı” hükmüne aykırı düşer. “Dinde zorlama yoktur”2898 meâlindeki âyet-i kerime daha çok şu mânâda yorumlanıyor: “Bir kişiyi dine dâvette yahut ibâdet konusunda zorlamak doğru değildir. Mü’mine düşen görev; hakkı tebliğ etmek, gerçeği en güzel şekilde anlatmaktır. Kabul etme yahut etmeme konusunda kişi zorlamaya tâbi tutulmaz.”
Bu mânâ doğrudur. Ancak âyetin mânâsı sadece bu değildir. Nitekim bir tefsir âlimi âyete şu mânâyı vermektedir: “Dinde zorlama yoktur demek, zorlama denen şey dinde yoktur” demektir. Kendi ifadesiyle ‘Asl-ı ikrah dinde yoktur.’ Buna göre âyetin bir mânâsı da, “Zorlama, dinde yoktur” şeklinde olur.
Öyleyse değerli kardeşim, sen de kendini fazla zorlama. Abdestin için yahut bir başka ibâdet için kendine düşen görevi en iyi şekilde yapmaya çalış. Daha
2898] 2/Bakara, 256
VESVESE
- 569 -
sonra, kendini zorlayarak şeytana fırsat verme vesveseye düşme, kerâhete yahut harama girme.”
Şeytanın kendisini inkâr ettirmekteki bir maksadı da, insan kalbine görünmeyen şeylere inanmamak gibi bir vesvese sokmak, böylece bütün iman hakikatlerinin inkârına bir yol açmaktır. İnsan gözü, kendisinde ve çevresinde durmadan faaliyet gösteren ışınların, radyoaktif dalgaların çok az bir kısmını görebiliyor. Hâlbuki bu âlemde görünmeyen ve görünen nice mahlûklar birlikte, içiçe bulunuyorlar. Toprak ile yerçekimi adeta kucaklaşmış, bir tek şey olmuşlardır. İnsanın ruhu ve bedeni bunun en ileri örneğidir. İnsanın beyni görünür, ama ondaki merkezlerin görevleri görünmez. İşitme merkezinde ses yoktur. Görme merkezi de bir şey görmez. Ondaki bu merkezleri bir araç olarak kullanan ve her birinden ayrı bilgiler alan bir görünmez varlık vardır. Bu varlık ruhtur, kalptir, akıldır. Gel gör ki, o görünmeyen şeytanın vesvesesine kapılanlar, şeytanı yine o görünmeyen akıllarıyla inkâr ederler. Nefislerine uyarak sarhoş olmuş insanlar bu açık hatayı görmez yahut görmezlikten gelirler.
Melekler ve şeytanlar bir tarafa, insanoğlu yemeğin tadını da göremiyor, çiçeğin kokusunu da. Ama onların varlıklarından da hiç şüphesi yok. Çünkü çok iyi biliyor ki, görme tek bir çeşit değildir. Göz renkleri ve şekilleri görürken, dil de tatları görür, kulak da sesleri, akıl da mânâları ve hikmetleri.”
Şeytan, âyetler hakkında kalplere şüphe atmakla da nicelerin imanlarıyla oynuyor. Bunun en çok rastlanan bir örneği de güneşin dönmesiyle ilgili âyet. Şöyle bir soruya sıkça muhatap oluyoruz: “Günümüzde dünyanın güneş etrafında döndüğü biliniyor. Âyette ise, güneşin döndüğü belirtiliyor. Bu nasıl olur?’ Bu konuda da bir şeyler söylemek ister misiniz?”
“Kur’an âyetlerinin tefsirinde söz sahibi olanlar, bu ilmin ileri gelen şahsiyetleridir. İlme saygı, bu yetkili zatların sözlerine kulak vermeyi gerektirir. Bu zatların sarih yani hükmü açıkça anlaşılan âyetlere verdikleri mânâlar hepsinde aynıdır. İman hakikatleriyle ilgili, namazın, orucun farz olmasıyla ilgili âyetlerin tefsirinde zaten ittifak var. Müteşabih âyetler, yahut bazı gizli hakikatler içeren âyetler hakkında değişik tefsirler yapılabiliyor. Bu, Kur’anın mana zenginliğinin bir göstergesidir. Nur Külliyatı’ndan İşarât-ül İ’caz adlı eserde bu gibi farkı görüşler konusunda bize düşen görev çok güzel açıklanıyor. Ondan kısaca söz edip sorunuzun cevabına döneceğim.
Güneşin dönmesiyle ilgili âyeti okuduğumuzda, ilk iki şıkka inanmak durumundayız. İman bunu gerektirir. Farklı görüşler üçüncü maddede yoğunlaşıyor. Bunlardan birini kendimizce daha uygun bulup, diğerlerine katılmayabiliriz, elbette ki bir nezaket dairesinde. Onları haddimizi aşarak tenkit etmek yahut onlara saygı sınırlarını aşan ifadelerle hücum etmek elbette doğru değil.
Gelelim konumuz olan âyet-i kerimeye: Âyette ‘tecri’ kelimesi geçiyor. Bunun mânâsı cereyan eder, akar, döner demektir. Âyette cereyan etmek fiili yerine devretmek, yani dönmek fiili kullanılsaydı inkârcılara bir kapı açılmış olabilirdi. ‘Güneş dünyanın etrafında devreder.’ denilseydi seslerini iyice yükseltirlerdi. Ama âyette bunların hiçbiri yok. Dünyanın ismi bile geçmiyor. Sadece, ‘Güneşin cereyan ettiği’ belirtiliyor. Yakın zamana kadar dünyanın sabit olduğu, güneşin ise dünya etrafında döndüğü kabul edildiğinden, tefsir alimleri de haklı olarak
- 570 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bu konuda o ilmin mensupları gibi konuşmuş ve “Güneş döner.” demişlerdir. Gerçekten de güneş halen, bütün insanların gözlerini bu konuda yanıltırcasına, bulunduğumuz beldenin bir ucundan doğmakta diğer ucundan batmaktadır.
Âyette, istikrar kılınan yer, mekân mânâsına gelen müstekar kelimesinden önce gelen “lam” harfi hakkında şöyle bir açıklama getiriliyor: “…Lâm’ı hem kendi mânasını, hem “fî” mânasını, hem “ilâ” mânasını ifade eder.”
Birinciye göre, “güneş kendi müstekarrı içinde manzumesinin istikrarı ve nizamı için hareket ediyor.” İkinciye göre, “Güneş kendi merkezinde ve mihveri üzerinde zenberekvâri bir cereyan ile manzumesini emr-i İlâhî ile tanzim edip tahrik eder.” Üçüncü mânâya göre, güneş “mahall-i kararına yetişmek” üzere hareket ediyor. Buna göre âyette verilen mesaj şöyle oluyor: Güneş kendi istikrar kıldığı mekânda bir cereyan halindedir. Bu cereyandan bir kuvvet hasıl olmakta ve bu cazibe kuvvetiyle gezegenlerin düzenli bir şekilde hareket etmeleri sağlanmaktadır. Bununla birlikte güneş bütün manzumesiyle birlikte bir hareket halindedir ve bir yöne doğru akıp gitmektedir.”
“Büyük Müfessir Elmalılı Hamdi Yazır, söz konusu âyete2899 “Güneş kendisi için mukadder bir müstekar için cereyan ediyor.” şeklinde mânâ veriyor ve şu noktaya dikkat çekiyor: “Bu cereyanı şemsin yalnız mekânında hareketi diye anlamamalı.... Meselâ, ziya ve hararet neşri de onun bir cereyanıdır.” Güneşimizi kaynayan bir kazana benzetmek yanlış olmaz. Bu kaynama sonunda madde önce yukarı çıkar, daha sonra soğuyarak aşağıya döner. Güneş enerjisinin üretildiği bölge, çekirdek tepkimelerinin yer aldığı merkez bölgesidir. Bu enerji dış katmanlara taşınmakta, oradan da uzaya yayılmaktadır. Güneş kendi ekseni etrafında diferansiyel dönme hareketi yapar. Yani kutuplar ve ekvator farklı hızlarda döner. Güneşin gözle görünen parlak yüzeyi teleskopla incelendiğinde granüler yapıya sahip olduğu görülür. Bu gazlar 0.5 km hızla yükselirler, enerjilerini kaybedince soğuyarak yüzeye doğru düşerler. Zaman zaman ortaya çıkan ani patlamalara püskürme denir. Bunlarla güneş yüzeyinde şerit biçimli gaz akımları görülür.”
Güneş, hidrojen atomlarını helyuma dönüştürür ve sahip olduğu enerjiyi meydana gelen nükleer reaksiyondan elde eder. Güneş’te gerçekleşen işlem ise, dört hidrojenin birleşip bir helyum yapmasıdır. Bu işlem sırasında çok büyük bir enerji açığa çıkar. Dünya'ya gelen ısı ve ışık enerjisinin neredeyse tamamı, Güneş'in içindeki bu nükleer reaksiyonla oluşmaktadır.”
Bütün bunlar teknik bilgiler, önceki asırlarda bilinmiyorlardı. Demek ki, âyette asıl olan, bu mânâların anlaşılması değil. Bu bilgiler, o ilahi kitabın uçsuz bucaksız mânâlarından bu asra düşen özel bir pay olarak değerlendirilmeli.
Kur’an insana Allah’ı tanıtmak ve bir kul olarak Ona karşı görevlerini öğretmek için nazil olduğuna göre, bu âyette kulların nazarı İlâhî icraatın azametine çekilmektedir. İnsana düşen görev bu ilahi icraat karşısında hayret görevini tekbir ve hamd ile yerine getirmektir; ister dünya güneş etrafında dönsün, ister güneş dünya etrafında.
Elbette ki, dünyanın ve güneşin yaratıcısı bunlardan hangisinin diğeri etrafında döndüğünü kullarına bildirebilirdi. Bunun açıkça beyan edilmemesindeki
2899] 36/Yâsin, 38
VESVESE
- 571 -
hikmet de yine Nur Külliyatı’nda güzelce ifade ediliyor. Anladığım kadarını kendi ifademe dökeyim: Böyle bir beyan, güneşin döndüğünü kabul eden önceki asırdaki tüm insanların inkârına yol açacak, sadece bu asrın insanlarının hoşuna gidecekti. Kur’anın asıl maksadı insanları iman ve sâlih amele irşat etmek olduğuna göre bu tarz bir ifade, insanların büyük kısmının küfürde kalmasına yol açacaktı. Onun için Kur’an bu konuda öyle bir üslup takip etmiştir ki, hem eski zaman insanları tasdik etsinler, hem de yeni dönemin insanları inkâr yoluna gitmesinler.
Kelimesiz Konuşmak
İnsanlar asırlardan beri hep görgülerinin, bilgilerinin, şahsî fikirlerinin ve çevrenin etkisinde kalmışlardır. Bunların doğruları yanında yanlışları da vardır. Her kişinin doğruyu bulmaya güç yetiremediği dünyanın şu karışık hâlinden de anlaşılmıyor mu? Demek ki, insana mutlak gerçeği, ancak bütün sıfatları sonsuz olan Allah bildirebilir.
İnsana yapılan sonsuz ihsanların başında hidâyet gelir. Yani, ‘mutlak gerçeği İlâhî kitaplardan ve hak elçilerinden öğrenmek, küfürden, şirkten ve her türlü sapıklıktan kurtulmak.’ Bu, apayrı bir konudur, gerekirse bir başka görüşmemizde üzerinde durabiliriz. Ben şimdi yukarıda saydığım etki faktörlerden “görgü” üzerinde durmak istiyorum. Bunun konumuzla yakın ilgisi var:
İnsanoğlu başka bir canlı türü görmemiş olsaydı, ‘yürüme’ denilince sadece iki ayak üzerinde hareket etmeyi anlayacaktı. Sonra gördü ve bildi ki, dört ayakla, altı ayakla da çok rahat yürünebiliyormuş. Yine böyle bir insan, yol alma denilince sadece yürümeyi anlıyordu. Sonra gördü ve bildi ki, yüzerek de uçarak da yol alan canlılar varmış.
Biz, ‘konuşma’ denilince kendi konuşmamıza takılır, bir başka tür konuşmaya akıl erdiremeyiz. Konuşma için mutlaka beyne, sinir sistemine, dile dudağa, havaya ihtiyaç olduğunu sanırız. Sessiz ve kelimesiz konuşma türü de olabileceğine pek ihtimal vermeyiz.
Hâlbuki birazcık düşünsek bunun mümkün olabileceğini kendi benliğimizde de okuyabiliriz. Biz içimizden plânlar kurarken, ‘şöyle edeyim, böyle yapayım, bugün şuraya gideyim’ derken, kendi kendimizle sessiz konuşuruz. Şu var ki, bu konuşmayı kelimelerle yaparız. Bu mümkün olabildiğine göre, hem sessiz, hem de kelimesiz konuşmalar niçin olmasın?”
“Cebrail de diğer meleklerle konuşur, ama bizim birbirimizle sohbet etmemiz gibi değil. Rabbinden ilham yoluyla aldığı emirleri, diğer meleklere yine ilham yoluyla aktarır. Ortada ne hava vardır, ne de ses.
Vesvese de ilhamın zıddıdır; kelimesiz ve sessiz bir konuşma olma noktasında ona benzer. Vesvese, ‘fısıltı hâlinde gizli konuşma, şeytanın kalbe attığı şüpheler’ demektir.
“Meyveler bizimle iki türlü konuşmaktadır. Rengiyle gözümüze, tadıyla dilimize, taşıdığı vitaminlerle bedenimize hitap ederken, bir kudret mucizesi ve rahmet hediyesi olması yönüyle de ruhumuza hitap etmektedir. Kalbimiz onu severken aklımız da tefekkür eder. İnsanı tanımayan ve ona merhamet etmekten çok uzak bir ağacın eliyle verilen bu nimetlerin doğrudan doğruya Allah’ın
- 572 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir ikramı olduğunu düşünürüz.
Şimdi insanın bedenini hayalen ortadan kaldıralım, ortada ruh kalacaktır. O bedensiz ruhun konuşması da, dinlemesi de bir başka olacaktır. İşte şeytan bu ruhla konuşmaktadır. İnsan bunu unutunca, şeytanın onun kalbiyle konuşmasını kendi sözleri ve düşünceleri sanır ve rahatsız olur. Hâlbuki olayı doğru değerlendirse, bozuk fikirli insanların sözlerinden nasıl etkilenmiyorsa, şeytanın vesveselerinden de etkilenmeyecektir. İşte senin düştüğün hata şeytanın sözlerini kendi sözlerin sanmandır.
Gerçek böyle olunca mesele kalmıyor. Şeytan kendi görevini yapacak mü’min de onu dinlemeden kendi işine bakacaktır. Düşünmeli ve kendi kendine demelidir ki: “O çirkin sözler benim kalbimin sözleri değil. Çünkü benim kalbim ondan üzüntü duymaktadır.”
İnsan bir şeyden rahatsız oluyorsa onu kendisi yapmıyor demektir. Yapan da rahatsız olan da kendisi olsa ortaya tuhaf bir tablo çıkar. Buna göre insanın, kalbine gelen çirkin sözlerden rahatsız olması gösteriyor ki, o sözler onun kendi sözleri değil. İşte vesvese, şeytanın insan kalbiyle konuşmasıdır. O halde sen kendi kalbinden değil şeytandan rahatsız oluyorsun. Gerçeği böylece tespit edemeyenler kalplerinin bozulduğunu sanarak üzülür ve yersiz dövünürler.
“Şeytan bunu niçin yapıyor? Bunda ne faydası olabilir?” diye sorulabilir. Şöyle cevap verebiliriz: Bu şeytanın derdi insanları üzmek, rahatsız etmek değildir. Bunlar dünyaya ait olaylardır ve sonunda bir türlü kaybolur giderler. Onun meselesi insanları mümkünse imansız, hiç olmazsa ibâdetsiz yapmaktır. Vesveseden rahatsız olan insan, kurtuluşu ibâdeti bırakmada bulursa, işte o zaman şeytan hedefine ulaşmış demektir.”
“İnsanların imansız ve ibâdetsiz olmasından şeytana ne? Bundan ne zevk alıyor?” denilse, şu cevabı verebiliriz: “İnsanlardan şeytan vazifesini gören canlı cesetler, çirkin ruhlar” bulunduğunu biliyoruz. Bu sorunun cevabını o insanlara sormak lâzım. İnsanları yoldan çıkarmaktan, ahlâksız ve inançsız yapmaktan ne anlıyorlar? Zevkler çok çeşitli. Bülbül ötmekten zevk duyarken, canavar parçalamaktan lezzet alır. İnsanın da ruhu bozuldu mu canavarlaşıyor. Şeytanın Âdem’e (a.s.) secde etmemesi de böyledir. İnadını sürdürmekte ve kan dâvâsı gütmekte de çirkin bir zevk vardır. Şeytan, Âdem’e (as.) secde etmemekle dönüşü olmayan bir yola girdi ve insanlığa zarar vermede yılanları, canavarları çok gerilerde bıraktı.” 2900
Büyük Düşmanın Âdî Oyunları
Etrafımıza şöyle bir göz atalım; dağlar, taşlar, bitkiler, hayvanlar, ay, güneş ve yıldızlar hayalimizden sıra ile geçsinler. Bunların hepsi maddî varlıklar, ama birbirlerinden ne kadar farklılık gösteriyorlar!?
Bir de göremediğimiz, ışınlar âlemini, yer çekimini, güneşin cazibesini düşünelim. Bunların da yine birbirinden çok farklı şeyler olacaklarını dikkate alalım.
Ve şöyle devam ettirelim düşüncemizi:
2900] Alâaddin Başar, Şeytanın Bir Oyunu Vesvese vesveseden Kurtuluş 5, 7
VESVESE
- 573 -
Ateş topraktan ne kadar farklı ise, şeytan da Âdemoğlundan o kadar ayrı olmalı.
Karanlık ışıktan ne kadar uzak ise, cinler de meleklere o kadar benzememeli.
İlâhî imtihana tâbi tutulan iki tür varlık: İnsan ve cin.
Her ikisinin de inananları ve inanmayanları var. Her ikisinde de hayırlı ve şerli fertler mevcut. Her iki cinsin de mürşitleri ve müfsitleri bulunuyor.
İşte cin türünün, Allah’a isyan eden en şerli ferdi: Şeytan.
İnsanın bedeni topraktan yaratılmış ve o haneye ruh misafir olmuş. Cinler ise doğrudan ateşten yaratılmışlar. Zaten şeytanın kaybettiği ilk ve en büyük imtihan da bu yaratılış farkından kaynaklanmış ve ateşten yaratıldığı için insandan üstün olduğunu iddia etmekle ve Hz. Âdem'e(a.s.), secde etmemekle huzurdan kovulmuş ve lanetlenmiş.
Şeytan, cin türünden olduğu için normal olarak da ömrü insan ömründen fazladır. Bununla birlikte, bu asi cinnîye, kendi isteği üzerine ve gerçekte bir ceza olarak, uzun bir ömür verilmiş ve insanlara kıyamet gününe kadar Musallat olmasına müsaade edilmiş.
Hiç şeytan olmadan da Cenâb-ı Hakk insanları sadece nefisle ve dünyanın ahvaliyle, imtihan edebilir ve sonunda onları lâyık oldukları saadete erdirebilir yahut azaba duçar kılabilirdi. Bu konuda şeytanın da devreye sokulması, gerçekte, ona verilmiş büyük bir cezadır. Çünkü ne kadar insanı kötü yola sevk etmişse onların işedikleri günahların bir katı da kendisine yazılmakla azabı akıl almaz derecede artmış, Kahhar ismine en ileri mertebede mazhariyete lâyık kılınmıştır.
“İnsanlardan şeytan vazifesini gören kötü ruhlu kişilerin bulunduğu gibi, cinlerden cesetsiz ervâh-ı habîsenin (kötü ruhların) da bulunduğu, o kesinliktedir.”
Birisini görüyorsunuz, karşısındaki insana birtakım yanlış fikirler aşılamaya çalışıyor. Konuşurken muhatabının koluna, ayağına değil, gözüne bakıyor. Göz penceresinden ruha nüfuz etmeye, ona bir şeyler telkin etmeye çalışıyor. Bu iki şahsın bedenlerini hayalen ortadan kaldırırsanız, ortaya iki ayrı ruh çıkacaktır. Ve bunlardan birisi diğerini aldatmak istemektedir.
Hâl böyle olunca, şeytanın, insan ruhunu saptırmak, onu doğru yolan çıkarmak için çalışması akıldan uzak görülmemeli. Bazı kimselerin şeytanı inkâr ettiklerini görürüz. Bu, “şeytanın en büyük bir desisesi”dir. Bu inkârda tek temel dayanak, şeytanın gözle görülmemesidir.
Şimdi o şahsa soralım: Sen şeytanı neyinle inkâr ediyorsun? Yani şeytanın varlığını senin ellerin mi kabul etmiyor, kulakların mı; gövden mi kabul emiyor, bacakların mı?
Bu sorumuzu saçma bulacak ve “hiçbiriyle” diyerek ilave edecektir: O'nun varlığını aklım almıyor. O halde, şeytanın varlığını kabul etmeyen, o şahsın aklıdır.
Görünmeyen bir şey, yine görünmeyen bir şeyi inkâr etmektedir; delili ise “görülmemesi.”
- 574 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Akıl kelimelerle düşünür, ama kalbin bütün işleri kelimesizdir. İnsan bir çiçeği veya güzel bir kokuyu “kelimelerle” sevmez. Bu işi kelimesiz yapar. Ama, bu sevgisini ifade etmek, başkalarına aktarmak istediğinde kelimelere iş düşer.
İşte, kelimesiz seven ve korkan ve yine kelimesiz inanan o insan kalbine, şeytan Musallat olmakta, onunla kelimesiz konuşmakta, ona fısıltı kabilinden birtakım telkinlerde bulunmaktadır. İşte şeytanın bu fısıltılarına “vesvese” deniliyor. Vesveseden söz açılmışken şeytanın bu yolla insanoğluna uyguladığı bazı taktiklerden söz etmek isterim:
Şeytanın birinci gayesi, insanın imansız olmasıdır. Bunu başaramadı mı, geri adım atar ve onun ibâdet etmemesine çalışır. Kulu bu şerefli vazifeden uzak tutmak için çok uğraşır. Kalbine birtakım kötü şeyler fısıldar. Ve insan bunların kendi kalbinden geldiğini sanarak rahatsız olur.
Bu defa şeytan yeni bir oyun sergiler: “Böyle karışık bir kalp ile de Allah'ın huzuruna durulmaz ki!” der. Kul, bu desiseye kandı mı şeytan zafere ulaşmıştır. Hâlbuki, her akıl kabul eder ki namazda bulamadığı huzuru, namazı terk etmekle yakalayacak değildir. İbâdet ve itaati bırakıp günah ve isyan yoluna giren bir insan, ilâhî feyizden gittikçe uzaklaşır. Tek çıkar yol, ibâdete devam etmektir.
Bir sohbette, şeytanın bu oyununa mâruz kalmış bir gençle dertleşiyorduk. “Ne zaman namaza dursam, aklıma kötü şeyler geliyor, namazdan çıktığımda kesiliyor.” diyor ve bir hâl çaresi arıyordu. Ona, önce, şu reçeteyi sundum: “O çirkin sözler, senin kalbinin sözleri değildir. Çünkü senin kalbin ondan üzüntü duymaktadır.”
Kendi yüzünü tokatlayan ve ağlayan birini görsen, demez misin ki, bu adam yüzünü kendisi tokatlıyorsa niçin ağlıyor? Yoksa göremediğim bir el mi, onun yumruğunu onun aleyhine çalıştırıyor? İşte senin hâlin o adam gibi. Bu reçeteye göre, senin ağlaman gösteriyor ki o sözler senin kalbine ait değil. Namazı terk edip, meselâ, kumarhaneye gittiğinde o kötü sözlerin kesildiğini göreceksin. Demek ki, o sözlerin sahibi namaza düşman, kumara dost.
Hem kumar oynayan birisine şeytan niçin vesvese versin!?... Verse, kumarın haram olduğu aklına gelebilir, bu ise şeytanın işine gelmez. Onu öylece bırakmak şeytan için en geçerli yoldur.
Yine böyle birisine, şöyle bir soru sordum: Sen ilmihâl okudun mu? “Evet,” diye karşılık verdi. İkinci sorum şöyle oldu: İlmihâlde namazı bozan şeyler içinde “vesvese” de var mı? Soruma hayretle karışık bir tebessümle karşılık verdi. “O hâlde,” dedim, “sen namazına devam et.” Namazda aklına ne gelirse gelsin, “Haydin namaza, Haydin felaha” sözlerini işittiğinde Rabbinin seni huzuruna çağırdığının şuuru ile namaza koşmalısın. O anda aklına kötü şeyler gelebilir. Ama, sen aklından ne geçerse geçsin, namaza gitmekle bu emre uymuş olursun. Kalbime kötü şeyler geliyor bahanesiyle namazını kılmasan, emre isyan etmiş olursun ve böyle bir özür seni suçlu olmaktan kurtarmaz. Önemli olan emri tutmak ve namaza koşmaktır. Kalbimizin namaz esnasında ideal bir huzuru yakalaması ayrı bir meseledir.
Her taraftan mermiler yağmakta ve biz bu dehşetli ortamda huzur aramaktayız. Bunu başaramayacağımız açıktır. Ama huzur bulamıyorum diye düşman
VESVESE
- 575 -
saflarına iltihak edecek de değiliz.
İşte günahlar birer mermi, birer ok. Bu asrın toplum hayatı bir harp meydanı gibi. Her yandan yüzlerce hücuma uğrayan bir insan, namaza durduğunda ihlâslı, huzurlu bir ibâdete zor muvaffak olur. Ama, o zorlukta ayrı bir değer vardır. Harp esnasında ve cephede tutulan bir nöbetle, sulh zamanında çarşı içinde tutulan nöbetin bir olmadığı açıktır. “Hem az bir amel-i sâlih, bu ağır şerait içinde çok hükmündedir” cümlesi bizi bu noktada hem teselli eder, hem de müjdeler.
Aynı mektupta ayrı bir müjde daha veriliyor: bir günahın terki vacip olduğundan, böyle bozuk bir ortamda yüzlerce günahı terk etmekle yüzlerce vacip işlenmiş olacağı müjdesi...
Birkaç asır önce, bu günahların yüzde birisine bile mâruz kalmayan insanlar, bu vacipleri işleyemiyorlardı, onun yerine sâlih amel sahasında yol alıyor, bu yönde ilerliyor, nâfile ibâdetlerini artırıyorlardı. Şimdi ise, sâlih amel işlemek zorlaşmış. “Farzlarını yapan, kebireleri (büyük günahları) işlemeyen kurtulur” hükmü bir müjdeli haber olmasının yanısıra, bu asrın dehşetinin de bir ifadesi, bir göstergesidir.
Biz asrı yargılamakla vakit geçireceğimize, kendi nefsimizle uğraşalım ve onu şeytana uymaktan alıkoymaya çalışalım. Bunda başarılı olanlar çoğaldıkça, asır da bu mutlu insanlara uymak zorunda kalacaktır. 2901
2901] Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler 4, Zafer Y., s. 33-39
- 576 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Âyet-i Kerimelerde Vesvese
A- Vesvese Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 5 Yerde): 7/A’râf, 20; 20/Tâhâ, 120; 50/Kaf, 16; 114/Nâs, 4, 5.
B- İblis Kelimesinin Geçtiği Âyetler (Toplam 11 Yerde): 2/Bakara, 34; 7/A’râf, 11; 15/Hıcr, 31, 32; 17/İsrâ, 61; 18/Kehf, 50; 20/Tâhâ, 116; 26/Şuarâ, 95; 34/Sebe’, 20; 38/Sâd, 74, 75.
C- Şeytan Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 70 Yerde): 2/Bakara, 36, 168, 208, 268, 275; 3/Âl-i İmrân, 36, 155, 175; 4/Nisâ, 38, 60, 76, 76, 83, 117, 119, 120; 5/Mâide, 90, 91; 6/En’âm, 43, 68, 142; 7/A’râf, 20, 22, 27, 175, 200, 201; 8/Enfâl, 11, 48; 12/Yûsuf, 5, 42, 100; 14/İbrâhim, 22; 15/Hıcr, 17; 16/Nahl, 63, 98; 17/İsrâ, 27, 53, 53, 64; 18/Kehf, 63; 19/Meryem, 44, 44,45; 20/Tâhâ, 120; 22/Hacc, 3, 52, 52, 53; 24/Nûr, 21, 21; 25/Furkan, 29; 27/Neml, 24; 28/Kasas, 15; 29/Ankebût, 38; 31/Lokman, 21; 35/Fâtır, 6; 36/Yâsin,60; 37/Sâffât, 7; 38/Sâd, 41; 41/Fussılet, 36; 43/Zuhruf, 36, 62; 47/Muhammed, 25; 58/Mücâdele, 10, 19, 19, 19; 59/Haşr, 16; 81/Tekvîr, 25.
D- Şeytan Kelimesinin Çoğulu Şeyâtîn Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 18 Yerde): 2/Bakara, 14, 102, 102; 6/En’âm, 71, 112, 121; 7/A’râf, 27, 30; 17/İsrâ, 27; 19/Meryem, 68, 83; 21/Enbiyâ, 82; 23/Mü’minûn, 97; 26/Şuarâ, 210, 221; 37/Sâffât, 65; 38/Sâd, 37; 67/Mülk, 5.
E- İblis Konusunda Âyet-i Kerimeler
a- İblis: 2/Bakara, 34; Nisâ, 118-119; A’raf, 11-18; Hıcr, 28-38; İsrâ, 61-63; Kehf, 50; Tâhâ, 116; Sebe’, 21; Sâd, 71-81.
b- İblis’in Kibri: Bakara, 34; A’raf, 11-13; Hıcr, 28-33; İsrâ, 61-62; Kehf, 50; Tâhâ, 116; Sâd, 71-76.
c- İblis’in Cennetten Koğuluşu: A’raf, 11-18; Hıcr, 34-35; İsrâ, 62-63.
d- İblis Lânetlenmiştir: Hıcr, 35; Sâd, 78;
e- İblis’e Mühlet (Süre) Verilmesi: A’raf, 14-15; Hıcr, 36-38; İsrâ, 62; Sâd, 79-81.
f- İblis’e Verilen Fırsatın Hikmeti: Sebe’, 21.
g- İblis Allah’ın Rahmetinden Koğulmuştur: Nisâ, 118-119; A’raf, 18; İsrâ, 62-63; Sâd, 77.
F- Şeytan Konusunda Âyet-i Kerimeler
a- Şeytanın Ateşten Yaratılışı: A’raf, 12; Hıcr, 27; Sâd, 76.
b- Şeytan, İnsan ve Cin’den Olabilir: En’am, 112-113; Nâs, 6.
c- Kulak Hırsızlığı Yapan Şeytanlar: Hıcr, 17-18; Şuarâ, 212; Saffat, 7-10; Mülk, 5; Cin, 8-9.
d- Şeytan, İnsanlara Düşmandır: Bakara, 168, 208-209; En’am, 142; A’raf, 16-17, 27; Yusuf, 5; Hıcr, 39 40; Tâhâ, 116-117; Hacc, 52; Fâtır, 6; Yâsin, 60-61; Zuhruf, 62.
e- Şeytan Kötülüğü, Hayasızlığı ve Allah’a Karşı Gelmeyi Emreder: Bakara, 169; Nisâ, 14, 118-119; En’am, 128; A’raf, 200; Nûr, 21; Sâd, 82-83.
f- Şeytan, İnsanların Kalbine Vesvese Verir: Nâs, 5.
g- Takvâ Sahipleri, Şeytanın Aldatmasını İdrak Ederler: A’raf, 201; Hıcr, 39-40; İsrâ. 65.
h- Şeytan, İnsanları Kuruntulara Düşürür: Nisâ, 119-120; A’raf, 20-21; İsrâ, 63-64.
i- İnsan ve Cin Şeytanları, Düşmandır: En’am, 112.
j- İnsan ve Cin Şeytanları, Aldatmak İçin Yaldızlı Lâflar Söyler: En’am, 112-113
k- Şeytana Uymak: Bakara, 208-209; Nisâ, 38, 119-120; En’am, 128, 142; A’raf, 18; Hıcr, 41-44; İsrâ, 63-64; Kehf, 50-51; Nur, 21; Şuarâ, 221-223; Lokman, 33; Fâtır, 5; Sâd, 84-85; Fussılet, 36; Zuhruf, 36-39.
l- Şeytanın, Mü’minler Üzerinde Hiçbir Hâkimiyeti Yoktur: Hıcr, 42; Nahl, 99-100; İsrâ, 65; Sâd, 82-83.
m- Şeytanın Arkadaşlığı: Nisâ, 38; Fussılet, 25; Zuhruf, 36-38; Kaf, 27.
n- Şeytanın Aldatmasının Etkili Olduğu Kişiler: Hacc, 52-55.
o- Şeytan, Kâfirlerin Dostudur: Bakara, 257; Nisâ, 38, 76; En’am, 71; A’raf, 27, 201-202; Enfâl, 48; Meryem, 83; Furkan, 55; Şuarâ, 221-223; Fussılet, 25.
p- Şeytan, Münafıkların Dostudur: Mücadele: 19-20; Haşr, 16-17.
a- Şeytandan Allah’a Sığınmak: A’raf, 200; Nahl, 98; Mü’minun, 97-98; Fussılet, 36; Nâs, 1-6.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Vesvese Sebepleri ve Kurtuluş Yolları, Mehmed Paksu, Nesil Y., İstanbul 2005
2. Şeytanın Bir Oyunu Vesvese, Alaaddin Başer, Zafer Y.
3. Kur’ân ve Hadislere Göre Şeytân, Ali Osman Ateş, Beyan Yayınları
VESVESE
- 577 -
4. Kur’an’a Göre Melek, Cin, Şeytan, Lütfullah Cebeci, Şûle Y.
5. Şeytanlardan Korunma Yolu, Abdülhamid Bilâlî, Şafak Y. / Büruc Y.
6. Kötülük Odakları, Şeytan, Zübeyir Yetik, Beyan Y.
7. İstiâze Şeytan, Yakup Çiçek, Fahrettin Yıldız, Bir Y.
8. Dünden Bugüne Şeytan ve Dostları, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
9. Şeytanizme Rağmen İslâmî Uyanış, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
10. Şeytan, A. Osman Ateş, Beyan Y.
11. Şeytan Girmeyen Evler, Muhammed Efsayim, Uysal Kitabevi Y.
12. Şeytan ve Yoldaşları, Kemal Çinel, Alem Y.
13. Şeytanın Varlığı ve Mâhiyeti, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi Y.
14. Şeytanın Hileleri ve Kurtuluş Çareleri, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi Y.
15. Şeytanın Tuzakları: İnsanın Kurtuluş Yolları 1-2, İbn Kayyim el-Cevziyye, Uysal Kitabevi Y.
16. Şeytanın Tuzakları, S. Ahmet Uzun, Mektup Y.
17. İnsanın Ezelî Düşmanı Şeytan, Osmanlı Y.
18. Şeytanla Münazara, Ümit Şimşek, Zafer Y.
19. Şeytanın Enâniyeti, Harun Yahya, Vural Y.
20. Satanizm -Şeytana Tapınmanın Yeni Adı-, Ahmet Güç, Alfa Y.
21. Nefis ve Şeytan, Mehmet Hulusi İşler
22. İnsan ve İnsanüstü, Süleyman Ateş, Dergâh Y.
23. Cinlerin Esrarı, imam Şiblî, terc. Muhammed Ferşad, Ferşad Y.
24. Ana Konularıyla Kur’an, FazlurRahman, Fecr Y. s. 249-265
25. Kur’an Cevap Veriyor, İzzet Derveze, Yöneliş Y. s. 235- 275
26. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 3, s. 58-59; c. 6, s. 38-42
27. Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hibaş Y. s. 276-284
28. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 133-153
29. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 209-216
30. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 284-287
31. Hz Âdem, Hüseyin K. Ece, Denge Y. s. 111-144
32. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 117-118
33. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 272-277
34. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 64-65
35. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 123-124
36. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 284-290
37. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 96-99
38. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 337-342; 380-386
39. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 176-178
40. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 2, s. 505-506; c. 3, s. 1335-1336
41. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 1, s. 173-181

Okunma 363 kez
Bu kategorideki diğerleri: « VESÎLE