Gençler için Akaid

Gençler için Akaid (1)

Cuma, 05 Şubat 2021 13:59

Gençler için Akaid

Yazan

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

 

AKAİD
“Gençler İçin”
(Müslümanın İnanç Esasları)
ahmed kalkan
Kitabın İsmi
GENÇLER İÇİN AKAİD
(Müslümanın İnanç Esasları)
Kitabın Yazarı
Ahmed KALKAN
Yayın Yeri ve Tarihi
İstanbul, 2020
Kaçıncı Baskı
On Üçüncü Baskı
Tashih
Ahmed KALKAN
Mizanpaj
Asım ŞENSALTIK
Kapak Tasarımı
Asım ŞENSALTIK
Yayıncı Sertifika No: 45372
ISBN: 978-605-84022-7-0
Matbaa:
Lord Matbaacılık ve Kağıtçılık
Davutpaşa Mah. Emintaş San. Sit. No:103/430 Topkapı/İstanbul Tel: (0212) 674 93 54
Sertifika No:54501
KALEMDER (Satış ve Dağıtım)
Kalamder Adres: İstiklal Mah. Doğruyol Sok. No: 17 Ümraniye/İSTANBUL Tel: 0216 520 25 80 / 0554 542 28 10
www.kalemder.org.tr/Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
MAR’UF YANINLARI (Satış ve Dağıtım)
Soğuksu Mah. Şehit Mesut Birinci Cad. No: 119
Canık/Samsun Tel:0545 585 10 06
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. / www.kitapbilir.com
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله والصلاة والسلام على رسوله
İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar. Yararlanacak herkese helâl olsun.
ithaf
Canlı Kur’an olmaya çalışıp toplumu Kur’an’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı Kur’an’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan Kur’an dostlarına…
Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden Kur’an’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle Kur’an ve
5
İçindekiler
İÇİNDEKİLER
Önsöz 12
I. BÖLÜM
Tevhid ve Tevhidi bozan Hususlar
- ünite 1-
Akaid Usûlümüz 20
Akaid Nedir? 21
Akaidin Sözlük ve Terim Anlamı 21
Akaid İlminin Konusu 22
Akaid İlminin Önemi ve Gayesi 22
Akaid Usûlü(Müz) Akaidde Ölçü 24
(İslâm İnançlarının Kaynağı -Delili-) 24
İnanç Esaslarının Değişmezliği 37
Âhad Haber Akaidde Delil Olmaz! 40
Kur’an’a, Sünnete ve Hadislere Bakışımız 42
Kur’an Dışı Vahy Yoktur, Hadislere Vahy Denilemez 49
Kur’an Dışındaki Rivayetlere (Hadislere ve Sünnete) Niçin Vahiy Denilmemeli? 51
Rasulullah’ın Hüküm Koyması 59
Peygamberimizin Hükümleri, Kur’an’dan Bağımsız Mıdır? 62
Rasûl’e İtaat Gerekir, Ama Nebî’ye İtaat Gerekmez Görüşü 63
Nebî Kavramıyla İtaatin İstendiği Hususunda Âyetlerden Deliller 63
Akaid’le, İnançla İlgili Yanlışlar ve Nedenleri 67
Akaide Giren Kur’an Dışı İnançlara Örnekler 70
Halkımız ve İslâmî Duruş 75
Bu Problemlere Kur’an’ın Çözüm Olarak Sunduğu Özellikler 78
Âyetlerde Felâh/Kurtuluş 78
- ünite 2 -
Tevhid 80
Tevhid; Anlam ve Mâhiyeti 80
İlâh Kavramı 83
Tevhid’in Kısımları 87
Rubûbiyet Tevhidi 89
Ulûhiyet Tevhidi 90
Tevhid ve Allah’ın Hâkimiyeti 91
Tevhid ve Tâğutlarla Mücâdele 92
İnsanımızda Tevhid Problemi ve Sebepleri 93
6
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
- ünite 3 -
Şirk 96
Şirk; Lügat ve Terim Anlamları 96
Kur’ân-ı Kerim’de Şirkin Tanımları 98
Şirkin Çağdaş Yansımaları 99
Güncel Câhilî Eğitimde Şirk 99
Ekonomik Yorumlarda Şirk 102
Şirk İçin Bazı Örnekler 106
İttibâ Şirki 116
Şirkin Zararları 119
- ünite 4 -
Küfür 122
Küfür; İmanın Karşıtı, Hakkı Örtmek ve İnkâr Hastalığı 122
Küfrün Sebepleri 128
Şirk ve Küfürden Korunma Yolları 130
- ünite 5 -
Tekfir 133
Tekfircilik Hastalığı 133
Tekfir Konusunda Kurallar 134
Tekfîr Konusunda Yetkili Merci 141
Tekfirin Şartları 147
Tekfir Konusunda Yöntem 148
- ünite 6 -
Nifak 150
Nifak ve Münâfık Kavramı 150
Nifakın Kısımları 151
a) İtikadî (İnançla İlgili) Nifak 151
b) Amelî (Davranışlarla İlgili) Nifak 152
Nifakın Riyâ ile Alâkası 152
Kâfirlerle Münâfıkların Karşılaştırılması 153
Münâfıklarla Mü’minlerin Toplumsal Bağları 155
Günümüzde Münâfık 155
- ünite 7 -
Tuğyân ve Tâğut 159
Tuğyân; Anlam ve Mâhiyeti 159
Siyasî Otoritenin Tuğyânı 161
İnsanlara Zulüm de Siyasî Otoritenin Tuğyânıdır 162
7
İçindekiler
Tuğyâna Karşı Müslümanların ve Özellikle Âlimlerin Tavrı 163
Siyasî Otorite ve Yöneticinin Tuğyânını Başkalarına Ulaştırması/Tâğut’laşması 164
Tâğut Kimdir? 165
- ünite 8 -
İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma 173
İbâdet Kavramı 174
İbâdet, Hayatın Tüm Alanlarını Kuşatır 178
Herhangi Bir Eylem Nasıl İbâdet Olur? 181
Allah’a İbâdet 182
Allah’tan Başkasına İbâdet 183
Tâğuta İbâdet 185
Put Ne Anlama Gelir? 187
Putperestlik 188
Tarihten Günümüze Put ve Putlaştırma 191
Putlaştırılıp İlâh Haline Getirilen Bâtıl Tanrı Anlayışları 192
Kur’ân-ı Kerim’de Put Kavramı ve Puta Tapma Konusu 194
Günümüzde Hayvanları Kutsallaştırma 199
Günümüzde Sığıra Tapma 202
Sanatın Putlaştırılması 203
Gök Cisimlerinin Putlaştırılıp Bâtıl Tanrı Kabul Edilmesi 207
Arzın/Ülke Topraklarının Kutsallaştırılıp Putlaştırılması 213
Müneccimlik ve Falcılık; Gaybı Bilme İddiâsı ve Yıldızları Putlaştırma 214
Burçlar 216
Burç ve Yıldız Falının Hükmü 216
Bilimin Putlaştırılması 218
Putlara, Heykellere İbâdet 218
Çağdaş Bir Putlaştırma Örneği; Atatürk’e Tanrı veya Peygamber Diyenler 222
Saygı Duruşu Denilen Putperestlik 226
Animizm (Ruhlara Tapma İnancı) 228
Putlara ve Putperestlere Karşı İbrâhimî Tavır 231
Putları Kırmak 234
II. BÖLÜM
İman Esasları
- ünite 9 -
Din 240
Dinin Tanımı 240
İslâm’a Göre Din Gerçeği 242
8
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Diğer İnançlarda Din 243
Dinin Kaynağı 244
Din Duygusunun Menşei ve Dinin Gerekliliği 246
Dinlerin Tasnifi 246
Hak Din 247
Muharref Dinler 247
Bâtıl Dinler (Uydurma Dinler) 248
Bâtıl Dinleri de Tanımanın Gerekliliği 254
Din ve Bilim 256
Yozlaştırılan Din; Halkın Dini ve Hakk’ın Dini 258
Bu Din Benim Dinim Değil! 260
- ünite 10 -
İslam Dini 262
İslâm Kelimesinin Sözlük ve Terim Anlamı 262
İslâm’ın Mâhiyeti 262
İslâm Dini’nin Gâyesi 267
İslâm Dini’nin Hükümleri 267
İslâm’ın, Önceki Peygamberlerin Şeriatleriyle İlişkisi 268
İslâm’ın Rükûnları 269
İslâm’ın Tebliği 272
İslâm’ı Hayata Hâkim Kılmak 273
- ünite 11 -
İman 275
İman Kelimesinin Sözlük ve Terim Anlamı 275
Kur’an’da İman Kavramı 276
İmanın Dereceleri 277
İmanın Artıp Eksilmesi 279
İmanın Gerektirdikleri 280
İman ve İslâm 283
İman ve Amel 291
İman ve İnkâr Yönünden İnsanlar 294
- ünite 12 -
Allah’a İman 296
Allah’a İman 296
“Allah” Kelimesinin İçerdiği Anlam 297
Allah’ın Varlığına İcmâlî Birkaç Delil 298
Allah İnancı Olmayan Toplum Modelinin Zararları 305
Tesadüf Nedir? Bu Kâinat, Tesadüf Eseri Olarak Oluşabilir mi? 309
Tabiat (Doğa) Nedir? Tabiat Yaratıcı Olabilir mi? 310
9
İçindekiler
Allah Teâlâ’nın Birliği 312
Müslümanın Allah İnancı 315
Müslümanlar Allah’a Şöyle İnanır: 315
Allah Teâlâ’nın Sıfatları 315
a- Zâtî Sıfatlar (Sıfat-ı Selbiyye) 316
b- Subûtî Sıfatlar 317
Esmâü’l-Hüsnâ
(Allah Teâlâ’nın Güzel İsimleri) 318
Esmâü’l-Hüsnâ Konusunda Doğru Yoldan Sapmak 327
Esmâyı Saymak ve Ezberlemek 329
- ünite 13 -
Meleklere İman 331
Gayba ve Meleklere İman 331
Meleklerin Özellikleri 333
Dört Büyük Melek 333
Diğer Bazı Melekler ve Vazifeleri 334
Melek İnancının Etkileri 335
Melekler Hakkında Tashih Edilmesi Gereken Bazı Yaklaşımve Bâtıl İnançlar 337
- ünite 14 -
Kitaplara İman 339
Kitaplara İman 339
Suhuf (Sayfalar -Küçük Kitaplar-) 341
Büyük Kitaplar 342
Kitapların Gönderiliş Amacı 343
Vahy ve Vahyin Çeşitleri 343
Vahyin Çeşitleri: 343
Kur’ân-ı Kerim’in Özellikleri 344
Kur’an’ı Nasıl Okumalı, Ona Nasıl Yönelmeliyiz? 345
- ünite 15 -
Peygamberlere İman 355
Peygamberlere İman 355
Peygamberlerin Gönderiliş Amacı 359
Peygamberleri Allah Seçer 360
Nebî ile Rasûl Arasındaki Fark 360
Peygamberlerin Peygamberliği Nasıl Anlaşılır? 361
Son Peygamber 361
Mütenebbî 362
Peygamberlerin Sıfatları 362
10
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
- ünite 16 -
Âhirete İman 365
Âhiret; Anlam ve Mâhiyeti 365
Âhirete İman 366
Âhiretin Gerekliliği ve Âhirete İnanmanın Faydaları 370
Yakînî Bilgi, Kesin İnanç 370
Kıyâmet ve Kıyâmetin Zamanı 373
Amel Defterleri 373
Mizan 374
Cennet ve Cehennem 375
Kur’an’da Cehennem Tasviri 375
Cennetin Tasviri 376
Âhirete İmanın İnsan Hayatındaki Yeri 379
Âhiret Şuuru 380
- ünite 17 -
Kader 384
Kader Ne Demektir? 384
Kader ve Kaza Kavramlarının Anlamı 386
İnsanın Fiilleri 388
Tevekkül 389
Hayır ve Şer Kavramı 389
Her Şeyi Yaratan Allah’tır; Fakat Şer İnsanlardandır 391
- ünite 18 -
Velâ ve Berâ(Dostluk ve Düşmanlık) 399
Velâ ve Berâ Kavramlarının Önemi 399
Velâ ve Berâ Kelimelerinin Sözlük Anlamı 400
Velâ ve Berâ Kelimelerinin Istılah Anlamı 400
Allah’ın Velî Oluşu 402
Tevhid, Şirkten ve MüşriklerdenBerî/Uzak Olmayı Zorunlu Kılar 405
Müslümanların Düşmanları Kimlerdir? 407
Ehl-i Kitaba Karşı Tavrımız Nasıl Olmalıdır? 409
Allah İçin Dost Olmanın (Velânın) Gerektirdikleri 412
Allah İçin Düşman Olmanın (Berânın) Gerektirdikleri 413
Kur’ân-ı Kerim’de Velî ve Velâyet (Dost ve Dostluk) Kavramı 415
Düşmanlık ve Dostluk; Tevhidin Gereğidir, İmanın Dışa Yansımasıdır 423
Velâyetin Siyasî Görüntüleri 434
Müslüman Olmayan Akrabalarla Dostluk ve İlişki 436
Evliyâullah / Allah’ın Velîleri Kimlerdir? 439
11
İçindekiler
- ünite 19 -
Şefaat ve Vesile 443
Şefâat Kelimesinin Anlamı 443
Şefâatin Mâhiyeti 444
Şefaat Kavramının Yozlaştırılması 449
Vesile; Anlamı 455
Kavram Olarak Vesile/Tevessül 456
Tevessülün Çeşitleri 458
- ünite 20 -
Cin, Şeytan, Büyü ve Gayb 463
Cin ve Şeytan Kelimelerinin Lügat ve Terim Anlamları 463
Şeytan ve Özellikleri 464
Şeytanın Görevi 465
Cinler ve Özellikleri 465
Cinlerin Yaratılış Amacı 466
Cinler Gaybı Bilebilir mi? 466
Cin ve Şeytanın İnsan ile Olan Münâsebetleri 467
Şeytanın Yaratılış ve İnsanlara Vesvese Vermesinin Hikmetleri 467
Cin ve Şeytanın Varlığı Akla Ters Değildir 469
Sihir (Büyü) 469
Üfürükçülük 471
Gaybı Bilme İddiası 472
Mutlak Gaybı Allah’tan Başka Kimse Bilemez 473
Allah, Peygamberlerinden Dilediğini Dilediği Kadar Gayba Muttalî Kılar 473
- ünite 21 -
İnançla İlgili Tartışılan Konular 475
Cehâlet Mâzeret mi, Değil mi? 475
Resmî Câmi Görevlilerinin Arkasında Cuma Namazı Ve Diğer Namazlar 483
Devlet Memurluğu Ve Yemin 488
Yemin meselesine gelince… 492
Memurluklar Arasında Fark 493
Tâğutun Mahkemesine Müracaat Etmek 496
Oy Vermek Ve Demokrasiyi Desteklemek 499
Oy Verenin Hükmü Konusunda Bazı Âlimlerin Görüşleri 502
Oy Vermenin Hükmü 506
Resmî Okullarda Çocuklarını Okutmak 508
Askerlik 513
Akideyle İlgili Yararlanılabilecek Kitaplar 518
Sonsöz 529
12
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Önsöz
Bismillâh, el-hamdu lillâh ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ Rasûlillâh.
Rahmân, Rahîm Allah’ın adıyla... Hamd olsun âlemlerin Rabbine.
Salât ve selâm O’nun rasûlüne. Duâlar da O’nun dosdoğru yolunu
izleyenlere...
Modern yaşam biçiminde insanların beyni çöp kutusuna döndü.
Vahiyle bağları koparılan insana eğitim kurumları, medya, teknoloji,
çevre bırakın âhireti, dünya için de gereksiz, hatta zararlı şeyleri
bilgi ve kültür adına -insan istemese bile- depoluyor. İnsanlar, vahye
dayalı gerçek ilimden koparılıp lügat ve itikadî anlamlarıyla cehâlete
itilirken, diğer yandan bilgi kirliliğinin kurbanı oluyorlar.
Beyinle kalp arasında sanıldığından fazla irtibat vardır. Kur’an,
aklı kullanıp düşünmenin mekanik beyinle değil; imanın yönlendirdiği
kalple olabileceğini ısrarla vurgular. Bilinmesi gerekenlerin
başında gelen “Allah”ı hakkıyla bilemeyen veya bildiğini sadece O’na
kullukla isbat edemeyenlere düşünmeyen câhil der Kur’an. Ve bu câhillik;
beyin, gönül ve diğer organların fıtrat istikametinde görevlerini
yapmaması demektir.
Bireysel, sosyal ve siyasal hayattaki tüm problemlerin kaynağında
bu cehâlet/câhiliyye vardır. Asr-ı saâdeti yaşamanın, saâdeti asra
taşımanın yolu akîdenin sağlamlığından geçer. Kur’an’ın istediği gibi
iman edilmedikçe, kişilerin ve toplumların düzelmesi mümkün olmayacak,
ahlâkî öğütler delik kaba su doldurma gayreti gibi sonuçsuz
kalacaktır. Rasûlullah’ın Allah’a sığındığı faydasız bilgi için her
zorluğa göğüs geren insan, âhirette kurtuluş ve dünyada huzur için
gerekli İslâm’ı öğrenme ve yaşama çabası içinde değilse, büyük bir
yanlışlık var demektir. İslâm’ı öğrenmeye çalıştığını sanan bazı kişilerin
de, abdesti bozan şeyler kadar imanı bozan şeyleri öğrenmeye
önem vermediği de ayrı bir problem. Dört değil, on dört taraftan
câhiliyyenin kuşattığı insanın, her türlü beşerî dayatmalara karşı direnebilmesi,
Allah’tan başkasına eğilmeyecek bir güce ulaşabilmesi
için çok sağlam bir imana ihtiyacı olacaktır.
13
Önsöz
Tevhidî esaslar, Kur’an’ın en fazla önem verdiği hususlardır. Din,
bu esasları bireylere ve topluma yerleştirmeyi esas almış; Mekkî sûreler
hemen tümüyle bu ilkeleri yerleştirirken, Medenî sûreler de sık
sık buna vurgu yapmış, emir ve yasaklarla bunları pekiştirmiştir. Hz.
Peygamber, on üç sene Mekke döneminde bu imanî esasları yerleştirmek
için tebliğini sürdürmüş, sonra da imanları kemâle erdirme
gayretine devam etmiştir. Kur’an, insanın sadece Allah’a kulluk yapmak
için yaratıldığını vurgular. Her türlü puta tapıcılığı, şirkin tüm
çeşitlerini, tâğutun bütün görüntülerini, sahte ilâhların egemenliklerini
reddetmeden yalnız Allah’a kulluk sergilenemeyecektir. Kabul
ve reddedilmesi gereken bu inanç esaslarını öğreten ilim dalı da, İslâm
Akaididir.
Konuyla ilgili kitapların sayısı gözden geçirilince, Akaidle ilgili
eserlerin yeterli olmadığı sonucuna varılabilir. Piyasada bulunan
Akaid kitaplarının önemli bir bölümünün de, çok eski dönemlerde
kaleme alınan eserler olduğu görülmektedir. Bu kitapların hemen
hepsi bir mezhep akaidi özelliğinde olduğundan, farklı mezheplerin
görüşlerini çürütecek antitez tavırlar ve bugün için gereksiz tartışmalar,
Akaidi ilgilendirmeyen bazı felsefî konular içermesi yönüyle
daha çok “Kelâm” kitabı mâhiyetindedirler. Dil ve anlatım yönünden
kolay anlaşılabilir, içerdiği konular yönüyle gereksiz tartışmalardan
uzak, tevhid ve şirkin güncel yansımalarına ışık tutacak mâhiyette
İslâm Akaidi kitaplarının sayısı çok azdır.
Bir adı da “Tevhid İlmi” olan “Akaid”le ilgili eserlerin kiminde,
gereksiz tartışma ve ayrıntılar tevhid kavramını gölgelemiş, mezhep
tartışmaları, kelâmî düşünceler ve beşerî yorumlar öne çıkmıştır.
Bununla birlikte tevhidin bireysel, sosyal ve siyasal hayata yansıması
gereken esasları, güncel itikadî problem ve sapmalar yeterli şekilde
gündeme gelmemiştir. Akaid, sadece inanılması gereken esasları değil;
aynı zamanda reddedilmesi gereken esasları da düzenler. Ama
unutulmamalı ki, reddedilmesi gereken esaslar, falan veya filan mezhebin
tartışılabilecek görüşlerinden önce, “lâ” diye kestirilip atılması
gereken tâğutî anlayışlar, şirk ve küfür olduğu kesin olan görüş ve
yaklaşımlardır. Tüm müslümanları bağlaması yönüyle İslâm Akaidi,
beşerî görüşlere dayanmamalı, göreceli ve tartışmalı konulardan,
mezhebî ictihad ve kelâmî değerlendirmelerden uzak olmalıdır.
14
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Vahye dayanan ve Kur’an ilkelerinin temel alındığı İslâm Akaidini
öğrenip inanmak ve hayata geçirmeye çalışmak tüm müslümanların
hedefi olmalıdır.
Akaid dersi okuyan, okutan kimseler, Akaid kitaplarındaki beşerî
yorumlar ile İlâhî iman esaslarını birbirine karıştırmamalı, müslüman
olmak ve müslüman kalmak için şart olan esaslar ile, bunların
yaşanılan ortamda ne anlama geldiği konusuyla ilgili yorumları ayrı
ele almalıdırlar. Birincisinin tartışılması bile câiz olmayan mutlak
hakikatler olduğu, ikincisinin yani yorumların ise, ictihadî/beşerî/
zannî/göreceli doğrular olduğu bilinmeli ve bütün müslümanların
bu beşerî yorumlara aynen katılmaları mecbur tutulup, katılmayanların
tekfîr edilmesine gidilmemelidir. Akaid, kaçınılmaz olan farklı
mezhep, görüş ve akımların kendi doğrularını tüm müslümanlara
dayatmaları için bir araç haline getirilmemelidir. Akaid ilmi, müslümanlar
arasında tartışmalar açan değil; tartışmaları sona erdiren
ve mutlak hakikatin temel alınıp öğretildiği bir ilim haline getirilmelidir.
Öğrenilen iman esaslarının temel ilke olarak kabulü onlara
şeksiz iman edilmesini doğuracağı gibi, yaşanılan hayatın bu ilkelerle
bağlantısı ve bu esasların sosyal hayata nasıl geçirileceği üzerinde
ise ister istemez beşerî yorumlar ve metod farklılıkları olabilecektir.
İşte bu düşüncelerden hareketle diyebiliriz ki, özellikle genç kardeşlerimizin
ve cemaat halinde Akaid dersi yapan tevhidî duyarlılığa
sahip kimselerin rahatlıkla anlayabileceği ve İslâmî eğitim çalışması
yapan gençlerin ihtiyacını karşılayabileceği alternatif ders kitabı şeklinde
bir esere ihtiyaç vardır ve bu âcizâne çalışma, bu ihtiyaca cevap
verebilmek arzusuyla kaleme alınmıştır.
Akaidle ilgili eserlerde genel kabul görse de, Kur’anî esaslara ters
düşen hususlara yer verilmemiş, Kur’an’da olmayan ve vahiyle sağlaması
yapılamayan bir konunun akaid konusu olmadığı anlayışıyla
hareket edilmeye çalışılmıştır. Konuların yaşanılan hayatla irtibatı
kurulmaya çalışılmış, imanı zedeleyebilecek tutum ve görüşler eleştirel
bakışla ele alınmıştır. Kişisel okumalar yanında, eğitim çalışması
yapan genç müslümanların da yararlanabilmesi için konular
üniteler halinde değerlendirilmiş, gereksiz detaylardan kaçınılmaya
gayret edilmiştir.
15
Önsöz
Akaid açısından günümüzü ve yaşadığımız coğrafyayı yorumlayıp
tanıtmayı ve inançla ilgili problemleri gündeme getirip doğrusunu
işaret etmeyi temel görev bildim. Günümüz ortamında akaid
yönünden ciddi bir değeri kalmayan, zaman aşımıyla önemini yitirmiş
konuların yerine, günümüzün problemlerini ve ihtiyaçlarını ele
almaya çalıştım. Yaşayan güncel câhiliye ve sapıklığın inanç yönüyle
insanımıza olumsuz etkisini kırmak için, bâtılları bâtıl olarak yeterince
tanımak gerekiyor. “Lâ” diyerek reddetmemiz gereken çağdaş
sapmalara dikkat çekmek ve bu konuda çevremizden örnekler vermek
gerekiyordu. Üniteleri tesbit edip içini doldururken “lâ ilâhe illâllah”
esprisi içinde konuları ele almaya çalıştım.
Okul ders kitaplarındaki kuru ve sıkıcı anlatıma benzemeyecek
şekilde; mesaj verecek, hikmetini açıklayacak tarzda konuları işlemeye
çalıştım. Sadece kuru bilgi vermek değil, okuyucuya şuur vermek
veya bilincini canlı tutmak amaçlarımızdan biri idi. Konuların
sıralanışında da benzer hassâsiyet gösterildi. Önce tevhid, şirk gibi
konular işlendi. Çünkü bu konular yeterince ve doğru olarak öğrenilmeden
akaidin diğer konuları da yarım, tevhidî bilinçten uzak şekilde
yanlış ve eksik anlaşılıp yorumlanabilirdi.
Bazı kelimelerin imlâsı konusunda, belki kimi okuyucuların yadırgayacağı
tarzda, gerekli gördüğüm “a” ve “i” harflerinin üzerine
uzatma işareti koymayı tercih ettim. İnternetin ve telefon mesajlarının
da etkisiyle Arapçadan dilimize girmiş olan çok sayıda kelimenin
telaffuzunun bozulduğuna şâhit oluyoruz. “Din”in amaç, “dil”in araç
olduğundan, güzel amaca ancak güzel araçlarla gidilebileceğinden
yola çıkarak, özellikle Kur’an kelime ve kavramlarının doğru okunmasını
sağlamak için özel gayret sarfetmeyi gerekli gördüm. Bunun
yollarından birinin de Arapça ve Farsça’dan dilimize geçmiş bazı kelimelerin
aslına uygun şekilde okunup telaffuz edilmesi için (her ne
kadar harflerin üzerine uzatma ve inceltme görevi yapan işaret kalktı
diye yarı resmî hatırlatmalar olsa da) uzatma işaretini alışılmadık biçimde
sık kullandım. Çünkü çoğu okuyucunun uzatma konulmayan
kelimelerde gerekli yeri uzatmadan okuduklarına, dilin gerçekten
bozulduğuna üzülerek şâhit oluyoruz.
16
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Bakış açısı olarak Kur’an’la sağlaması yapılamayan ihtilâflı hususları
akaid konusu olarak kabul edemediğim için kitaba almadım. Elinizdeki
bu eser, insanımıza tevhidî bir iman, tevhidî bir şuur, tevhidî
bir bakış açısı, tevhidî bir dünya görüşü, tevhidî bir yaşayış ve ahlâk
kazandırma gayretine yönelik kaleme alınmıştır. Bu uğurda kitap,
karınca kararınca da olsa katkıda bulunabilirse, okuyuculardan tek
bir kişi bile bu kitap sâyesinde tevhidî bilince ulaşırsa, dünyevî amacına
ulaşmış demektir; uhrevî ve esas amaç ise Allah’ın rızâsı.
Kur’an dışında hiçbir kitap hatasız değildir. Gerek matbaa hatası
da denilen teknik, imlâ ve tashih hataları, gerekse şahsımdan kaynaklanan
değişik hatalar için okuyucunun hoş görüsüne sığınmıyor;
hoş görülmeyip düzeltilmesi için bize uyarılarda bulunarak yardımcı
olmasının her okuyucunun hem hakkı ve hem de görevi olduğunu
ifade ediyorum. Yanlışlarımızı doğru bir üslûpla bize hatırlatacaklara
şimdiden duâlar ve teşekkürler ediyorum. Hatalar bize, doğrular
ve güzelliklerse Rabbimize ve O’nun dinine âittir.
“Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi hesâba çekme
(affet).
Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük
yükleme.
Rabbimiz! Bizim gücümüzün yetmediği işlerden bizi sorumlu
tutma.
Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et.
Sen bizim Mevlâmızsın. Tek ve gerçek dostumuzsun.
Kâfir kavimlere/toplumlara karşı bize yardım et.”1
Tüm câhiliyye düşünüş, inanış ve yaşayış biçimini terk edip hayatın
her alanına tevhidî ilkeleri hâkim kılma gayretinde bulunan müslümanlara
duâlar ediyorum... Tevhidi tüm anlam ve kapsamıyla dosdoğru
anlayıp tüm cepheleriyle hayatına geçirmeye çalışan ve diğer
1 2/Bakara, 286
17
Önsöz
insanları buna dâvet edip, mücadelesini sadece tevhid düşmanlarına
yönelten muvahhid mü’minlere selâm olsun!
Ahmed KALKAN
Ümraniye, Ocak 2017
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
www.ahmedkalkan.net


ı. bölüm
Tevhid ve
Tevhidi Bozan Hususlar
20
- ünite 1 -
Akaid Usûlümüz
• Akaid Nedir, Akaidin Sözlük ve Terim Anlamları
• Akaid İlminin Konusu
• Akaid İlminin Önemi ve Gayesi
• Akaid Usûlü(müz)
• Akaidde Ölçü (İslâm İnançlarının Kaynağı -Delili-)
• İnanç Esaslarının Değişmezliği
• Âhad Haber Akaidde Delil Olmaz!
• Ehl-i Sünnet Âlimlerinin Haber-i Vâhide (Âhad Habere) Bakışları
• Kur’an’a, Sünnete ve Hadislere Bakışımız
• Kur’an Dışı Vahy Yoktur, Hadislere Vahy Denilemez
• Kur’an Dışındaki Rivayetlere (Hadislere ve Sünnete) Niçin Vahiy
Denilmemeli?
• Rasulullah’ın Hüküm Koyması
• Peygamberimizin Hükümleri, Kur’an’dan Bağımsız mıdır?
• Rasûl’e İtaat Gerekir, Ama Nebî’ye İtaat Gerekmez Görüşü
• Nebî Kavramıyla İtaatin İstendiği Hususunda Âyetlerden Deliller
• Cehâlet Mâzeret mi, Değil mi?
• Akaid’le, İnançla İlgili Yanlışlar ve Nedenleri
• Akaide Giren Kur’an Dışı İnançlara Örnekler
• Halkımız ve İslâmî Duruş
Ünite 1 Akaid Usûlümüz
21
Akaid Nedir?
Akaidin Sözlük ve Terim Anlamı
İslâm inanç esaslarını konu edinen ilim dalına hicrî ikinci ve özellikle
üçüncü asırdan bu yana genel kabul görmüş şekliyle Akaid denmektedir.
Aslında akaid ve onun tekili olan akîde kelimesi Kur’an’da
geçmemekte, sünnette iman esasları yerine kullanılmamaktadır.
Tâbiîn döneminde “Fıkhu Ekber” de denilen bu ilme “ilmu’t-tevhid”
de denilir. Ve bize göre en doğru adlandırma da bu sonuncusudur.
Akaid yerine Tevhid İlmi veya İman Esasları, İslâm İnanç Sistemi
gibi adlardan birinin bu ilim dalı için kullanılması hem işin aslını
ifade etmesi, hem de günümüz insanının içeriğini anlaması yönüyle
daha uygundur. Önce iman esaslarının ruhu, yani şuur veren canlılığı
yok edilmiş, sonra içeriğinin Kur’an’a tümüyle dayanıp ona uyma
şartı aranmayıp felsefeden etkilenen, mevcut düzenleri rahatsız etmeyecek
şekle büründürülen bu ilmin isminin de cismine uyması
şeklinde iman akaide dönüştürülmüştür.
Sözlük anlamı olarak Akaid, düğümlemek anlamına gelen akd
kökünden türemiş olan akîde kelimesinin çoğuludur. Aynı kökten
türeyen i’tikad kelimesi ise; düğüm atmışcasına bağlanmak, bir şeye
gönülden inanmak, o şeyi gönülden benimsemek anlamına gelir. O
halde Akîde gönülden bağlanılan şey demektir.
Terim olarak akîde: İslâm Dini’nde inanılması ve reddedilmesi
gerekli olan esaslara denir. Bu esaslardan bahseden ilme de Akaid
ilmi denir.
Bu tanımda geçen inanılması gerekli esaslar; Allah’ın varlığına,
birliğine, kudretinin sonsuzluğuna, meleklerine, kitaplarına (vahye),
peygamberlerine, âhiret hayatına, kaza ve kadere, Kur’ân-ı Kerim’deki
emir ve yasakların tümüne inanmak demektir. Reddedilmesi gerekli
esaslar ise; küfür, şirk, nifak, fitne, kullara kul olmayı gerektiren
düzen ve hayat görüşleri, her türlü yanlış inanç, düşünce ve hayat
şekilleri, bâtıl inanç ve hurâfelerdir.
Gençler İçin Akaid
22
Ahmed Kalka n
Akaid İlminin Konusu
Akaid’in konusu İslâm’da inanılması ve reddedilmesi gereken
esaslardır. İslâm akîdesini oluşturan konular, Kur’ân-ı Kerim’de farklı
yorumlara gerek bırakmayacak şekilde açık ve kesin olarak yer alan
hükümlerdir. Meselâ, Allah’ın varlığı ve birliği, melekler, kitaplar,
peygamberler, âhiret, küfür, şirk, münâfıklık vs. ile ilgili, Kur’an’da
anlamı açık ve kesin hüküm ifâde eden âyetler akaid ilminin konusudur.
Akaid İlminin Önemi ve Gayesi
Akaid, İslâm dininin temelidir. İslâm dinini bir yapı olarak düşündüğümüzde,
bu yapının temelini akaid oluşturur. Nasıl ki, bir
binanın temeli olmadan yükselmesi, ayakta durması, sarsıntılara dayanması
mümkün değilse, Akaid ilmi olmadan da İslâm binasının
yükselmesi, müslümanın inancının sağlam olması mümkün değildir.
İnsanın hayata bakışı, dünya görüşü ve davranışlarının tümü
inancıyla alâkalıdır. Bu yüzden müslümanların ve müslüman fert ve
ailelerden meydana gelen İslâm toplumunun sağlam bir akîdesi olmalıdır.
• Akaid ilmi sayesinde müslüman;
• Neye, niçin ve nasıl iman etmesi gerektiğini bilir.
• Ancak sağlam bir akaid bilgisi sayesinde insan, imanını taklîdden
kurtarabilir.
• Bu bilgi ve köklü inanç sayesinde, kendisini kötü düşüncelerden
ve zararlı inançlardan koruyabilir.
• Bâtıl ve bid’at ehlinin görüş ve itirazlarına karşı, kendi inanç
esaslarını savunabilir.
Ünite 1 Akaid Usûlümüz
23
• Diğer din mensuplarının yıkıcı yayınlarına karşı İslâm dininin
inanç sistemini savunur. Meselâ; Hristiyanların Allah hakkındaki
teslis (baba-oğul-kutsal ruh) inancına karşı, tek ilâh inancını
ortaya koyar.
İnancı sağlam olan bir insan, dünya ve âhiret ile ilgili tüm işlerini
İslâm’a uygun bir şekilde yapacaktır. Sağlam ve kâmil inanç, kalpte
pasif bir şekilde yer tutmaz; aksine mutlaka inanç sahibinin yaşayışını
yönlendirir.
İşte akaid ilminin temel gayesi, insanı inanç ve davranışta İslâm’laştırarak
dünya ve âhiret saâdetine kavuşturmaktır. En önemli
gayelerinden biri, yukarıda belirtildiği gibi, İslâm inancını her türlü
sapık ve yıkıcı fikirlerden, bâtıl düşünce ve hurâfelerden korumaktır.
Ayrıca inandığı halde bazı şüpheleri olan insanları bu şüphe ve tereddütlerinden
kurtarmaktır.
Akîde, İslâm Dini’nin temeli olduğundan; dinin sağlamlığı, bu temelin
sağlamlığına bağlıdır. Bu temelin sağlamlığı da kişiye cennet
yollarını açar. Dünyanın huzur ve saâdetle dolması da ancak iman
sayesindedir. İman etmek, huzur ve mutlulukla dolmak demektir.
İmanlı insanlardan meydana gelen toplum da her devirde asr-ı saâdeti
yaşayan, saâdeti asra taşıyan bir toplumdur.
Gerçek hürriyet, ancak iman sayesinde, tevhid sayesinde gerçekleşir.
Tevhidî imana sahip olamayanlar; maddeye, eşyaya, mala,
çevreye, dünyaya, zaaflara, şeytana, tâğutlara, egemen güçlere, nefse,
hevâ ve hevese... görünmez zincirlerle bağlı ve bağımlıdırlar; özgür
değillerdir. Kölenin kölesi, kulun kulu, âcizin emrindeki zavallıdır
onlar.
Gençler İçin Akaid
24
Ahmed Kalka n
Akaid Usûlü(müz) Akaidde Ölçü
(İslâm İnançlarının Kaynağı -Delili-)
İslâm Akaidi, beşerî görüşlere ve şahsî anlayışlara değil; vahye dayanır.
Kimsenin hevâ ve hevesleri akaidde bağlayıcı olamaz. İtikadı
belirleyen ölçülerin tek kaynağı vahydir. Vahy olduğu tartışılan veya
mânâsı farklı anlaşılmaya müsait olan hükümler de akaid için kesin
ölçü olamaz. İslâm inanç esasları, delâleti ve sübutu kat’î olan vahyin
itikadî hükümleridir. Kesin doğru, mutlak doğru olan hükümler,
tüm müslümanların kabul etmek zorunda olduğu, iman etmekle
mükellef bulundukları Kur’an âyetleridir.
Hükümler, zannî hükümler ve kat’î hükümler diye ikiye ayrılır.
Kat’îlik, hem hükmün vahy olup olmaması yönüyle olmalıdır; hem
de konuyla ilgili ifâdenin açıklığı ve netliği yönünden olmalıdır.
İslâm akaidi, şüpheye, zanna, beşerî görüş ve yoruma dayanmaz.
Kişinin müslüman olabilmesi için inanmak zorunda olduğu hususlar,
en küçük çapta veya en küçük cüz’ü reddedildiğinde kişiyi küfre
sokan hükümler, akaid esaslarıdır. Tabii ki bunlar, vahy olduğunda
en küçük şüphe bulunmayan Kur’an âyetleridir.
Müslümanın akaidi Kur’an’a dayanmalıdır.2 Kur’an’da yer almayan,
Kur’an’la sağlaması ve tashihi yapılamayan, Kur’an âyetleriyle
% 100 uyum sağlamayan bir husus, tüm mü’minleri bağlayıcı itikadî
esas olamaz. İman esaslarını Rabbimiz Kitabında açıklamıştır; biz
Kur’an’ın bütün âyetlerine, bütün hükümlerine iman ederiz; İman
etmemiz zorunlu olan bir konunun Kur’an’da yer alması gerekir.
Kur’an’da yer almayan bir konu iman esası olamaz. Ana itikadî ilkeler,
bütün peygamberlerin ortak mesajıdır. İmanî esaslar, peygamberlerin
kendi koydukları ilkeler değildir ki, peygamberden peygambere
değişiklik göstersin. Bu inanç ilkeleri, evrensel ve çağlarüstü esaslardır.
Bütün peygamberlerin ortak inancı olan iman esaslarının herhangi
bir peygamber tarafından konulmuş veya ilave edilmiş olması
elbette mümkün değildir. İnanç esasları konusunda Rasûlullah’ın
2 ] Maalesef bu alanda yaz1lm1_ eserlerin çounda, Kur an da olmayan nice hususlar1n
akaid ilkesi olarak kabul edildii gibi; bundan daha da fecî olan1; Kur an a ters nice hususlar
akaid hükmü, yani inanç esas1 olarak belirtilmi_tir. 8] Bk. 2/Bakara, 286
Ünite 1 Akaid Usûlümüz
25
(s.a.s.) konumu, inanç ilkelerini açıklamak, daha doğru anlaşılması
için konuyu izah etmektir. Rasûl (s.a.s.) kendisi iman esası vaz’ eden
değil, kendisine indirilene iman eden konumundadır.8 Yüce Rasûl,
önce kendisi vahye tâbi olmakla mükelleftir: “Kur’an’a uymayı sana
farz kılan Allah, elbette seni dönülecek yere döndürecektir. De ki:
‘Rabbim, kimin hidâyeti getirdiğini ve kimin apaçık bir sapıklık içinde
olduğunu en iyi bilendir. Sen, bu Kitab’ın sana vahyolunacağını
ummuyordun. (Bu) Ancak Rabbinden bir rahmettir. O halde sakın
kâfirlere arka çıkma! Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra, artık
sakın onlar seni bu âyetlerden alıkoymasınlar. Rabbine dâvet et. Asla
müşriklerden olma! Allah ile birlikte başka bir ilâha/tanrıya tapıp
yalvarma! O’ndan başka ilâh yoktur. O’nun zâtından başka her şey
yok olacaktır. Hüküm O’nundur ve siz anca O’na döndürüleceksiniz.”
3
“Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen, dosdoğru yoldasın.
Doğrusu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan
sorumlu tutulacaksınız. Senden önce gönderdiğimiz rasullerimize
(ümmetlerine) sor! Rahmân’dan başka tapılacak ilâhlar (edinin diye)
emretmiş miyiz?”4
“Ey Nebî! Allah’tan kork, kâfirlere ve münâfıklara boyun eğip itaat
etme. Elbette Allah her şeyi bilmekte ve yerli yerince yapmaktadır.
Rabbinden sana vahyedilene uy. Şüphesiz Allah, bütün yaptıklarınızdan
haberdardır. Allah’a güven. Vekîl olarak Allah yeter.”5
“İşte onun için sen (tevhide) dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru
ol. Onların hevâlarına/heveslerine uyma ve de ki: ‘Ben Allah’ın
indirdiği Kitab’a inandım ve aranızda adâleti gerçekleştirmekle emrolundum.
Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz
bize, sizin amelleriniz de sizedir. Aramızda tartışılabilecek bir
konu yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar. Dönüş de O’nadır.”6
3 ] 28/Kasas, 85-88
4 ] 43/Zuhruf, 43-45
5 ] 33/Ahzâ, 1-3 12] 42/^ûrâ, 15
6 ]Şûra, 15
Gençler İçin Akaid
26
Ahmed Kalka n
“De ki: ‘Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum.
Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece
bana vahyolunana uyarım…” 7
Akaidde bağlayıcı bir hükmün, delâletinin de kat’î olması gerekir.
Âyetlerdeki bazı ifâdelerin hangi mânâya delâlet ettiği kesin olmayabilir;
mânâya delâleti zannî, yoruma açık olabilir. Kimse bir şahsın
ictihadını ya da kendi anlayışını, beşerî bir yorumu, başka insanlara
inanç esası olarak dayatma hakkına sahip değildir. Mânâya delâleti
zannî olan şahsî açıklama veya yorumu kabul etmeyenleri tekfir
etme hakkına hiç kimse sahip değildir.
Muhkem âyetlerdeki itikadî esaslar, yani vahyin hükümleri İslâm
inanç esaslarını oluşturur. Bu mutlak doğrular, kişilere, zamana ve
coğrafyaya göre değişmez. Bunun dışındaki doğrular, nisbî (göreceli)
doğrulardır. İctihadî hükümler, şahsî yorum ve tefsirlerdeki doğrular,
zannî ve tartışmalı doğrular sınıfına girer. Bunlar tüm müslümanları
bağlayıcı olamaz. Dolayısıyla İslâm akaidi de, içinde şüphe
bulunan zannî, göreceli ve değişken doğrulara, beşerî doğrulara;
yani zayıf temellere dayanmaz. Zan, zayıf bir temeldir.
“Onların (müşriklerin) çoğu zandan başka birşeye uymaz. Şüphesiz
zan, haktan (ilimden) bir şeyin yerini tutmaz.” 8
“Bunlar (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir
şey değildir. Allah onlar hakkında hiç bir delil indirmemiştir. Onlar
zanna ve nefislerinin aşağı hevesine uyuyorlar.” 9
“Âhirete inanmayanlar, meleklere dişilerin adlarını takıyorlar. Hâlbuki
onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar.
Zan ise; hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez.” 10
7 ] 6/En âm, 50; Peygamberimizin kendisine indirilen vahye tâbi olmas1n1 emreden
veya kendi az1ndan ben ancak vahye tâbi oluyorum diyen âyetler için bk. 6/En âm, 50,
106, 145; 7/A râf, 203; 10/Yûnus, 15, 109; 11/Hûd, 12; 16/Nahl, 123; 33/Ahzâb, 2; 43/Zuhruf,
43; 45/Câsiye, 18; 46/Ahkaf, 9; 75/K1yâme, 18
8 ] 10/Yûnus, 36
9 ] 53/Necm, 23
10 ] 53/Necm, 27-28
Ünite 1 Akaid Usûlümüz
27
Allah Teâlâ şu âyet-i kerîmede mü’minleri zannın çoğundan sakındırmıştır:
“Ey iman edenler, zannın çoğundan sakının. Çünkü
zannın bir kısmı günahtır.”11 İtikada ait zanlar, ulûhiyetle ve Peygamberlikle
ilgili zanlar, haram olan zanlara dâhildir. Çünkü iman
ve tasdik hususunda yakîn (kesin bilgi) şarttır.
Tarihten miras olarak devraldığımız geleneksel din anlayışında
Akaid hükümleri diye takdim edilen Kelâmî tartışmalardaki problemler
ve ihtilâflar, ölçüdeki genişliklikle ilgilidir. Farklı mezheb ve
görüşteki müslümanları kolayca tekfir eden bu red (anti tez) Kelâmı,
zannî deliller veya şahsî anlayışların da akaidde ölçü olarak kabulüyle
oluşmuş, göreceli ve zannî doğruların kesin doğrular yerine
konulduğu eserlerden ibârettir.
Akaidi Belirleyen Kur’an’dır.
Yani, akaidde ölçü/kaynak/delil Kur’an’dır. Çünkü;
Neye İnanıp Neyi Reddetmemiz Gerektiğiyle İlgili Kur’an’dan
Hesaba Çekileceğiz.
“Şüphesiz bu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüt ve bir şereftir, ondan
hesaba çekileceksiniz.”12
Kur’an’dan Başka İman Edilecek Başka Bir Söz mü Var ki İman
Edilsin?
“Fe bi eyyi hadîsin ba’dellahi ve âyâtihi yu’minûn / İşte bunlar, Allah’ın
âyetleridir. Onları sana gerçek olarak okuyoruz. Artık Allah’tan
ve O’nun âyetlerinden sonra hangi hadise/söze iman edecekler?”13
“Fe bi eyyi hadîsin ba’dehû yu’minûn / Onlar artık ondan
(Kur’an’dan) sonra hangi söze iman edecekler?”14
11 ] 49/Hucurat, 12
12 ] (43/Zuhruf, 44)
13 ] (45/Câsiye, 6)
14 ] (71/Mürselât, 50)
Gençler İçin Akaid
28
Ahmed Kalka n
Daha Önce Kitap Nedir, İman Nedir Bilmeyen Rasul,
Kur’an’dan Uzaklaşmaması İçin Uyarılır.
“İşte sana da, emrimizle, bir ruh (kalpleri dirilten bir kitap) vahyettik.
Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu (Kur’an’ı),
kullarımızdan dilediğimizi, kendisiyle doğru yola eriştireceğimiz bir
nur yaptık. Şüphesiz ki sen doğru bir yola iletiyorsun.”15
“Kur’an’a uymayı sana farz kılan Allah, elbette seni dönülecek yere
döndürecektir. De ki: ‘Rabbim, kimin hidâyeti getirdiğini ve kimin
apaçık bir sapıklık içinde olduğunu en iyi bilendir. Sen, bu Kitab’ın
sana vahyolunacağını ummuyordun. (Bu) Ancak Rabbinden bir rahmettir.
O halde sakın kâfirlere arka çıkma! Allah’ın âyetleri sana indirildikten
sonra, artık sakın onlar seni bu âyetlerden alıkoymasınlar.
Rabbine dâvet et. Asla müşriklerden olma! Allah ile birlikte başka bir
ilâha/tanrıya tapıp yalvarma! O’ndan başka ilâh yoktur. O’nun zâtından
başka her şey yok olacaktır. Hüküm O’nundur ve siz anca O’na
döndürüleceksiniz.”16
Kur’an, İhtilâf Edilen Hususları Açıklamak ve Doğru Yolu
Göstermek İçin İndirilmiştir.
“Sana kitabı, ancak ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklaman için
ve iman eden bir topluma doğru yolu gösterici ve rahmet olarak (huden
ve rahmeten) indirdik.”17
İman Esasları Kur’an’a Dayanmalıdır.
Müslümanın akaidi Kur’an’a dayanmalıdır. (Maalesef bu alanda
yazılmış eserlerin çoğunda, Kur’an’da olmayan nice hususların akaid
ilkesi olarak kabul edildiği gibi; bundan daha da fecî olanı; Kur’an’a
ters nice hususlar akaid hükmü, yani inanç esası olarak belirtilmiştir).
Kur’an’da yer almayan, Kur’an’la sağlaması ve tashihi yapılamayan,
Kur’an âyetleriyle % 100 uyum sağlamayan bir husus, tüm
mü’minleri bağlayıcı itikadî esas olamaz. Ana itikadî ilkeler, bütün
15 ] (42/^ûrâ, 52)
16 ] (28/Kasas, 85-88)
17 ] (16/Nahl, 64)
Ünite 1 Akaid Usûlümüz
29
peygamberlerin ortak mesajıdır. Peygamberlerin kendi koydukları
ilkeler değildir ki, peygamberden peygambere değişiklik göstersin.
Bu inanç ilkeleri, evrensel ve çağlarüstü esaslardır. Bu konuda Rasûlullah’ın
(s.a.s.) konumu, inanç ilkelerini açıklamak, daha doğru anlaşılması
için konuyu izah etmektir. Rasûl (s.a.s.) kendisi iman esası
vaz’ eden değil, kendisine indirilene iman eden konumundadır18.
Yüce Rasûl, önce kendisi vahye tâbi olmakla mükelleftir.
“Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet hepsi toplanıp
Rablerinin huzuruna getirileceklerdir.”19 “Bu Kitâb’ı sana, her şey için
bir açıklama, bir hidâyet ve rahmet kaynağı ve Müslümanlar için bir
müjde olarak indirdik.”20; “De ki: Şüphesiz ben Rabbimden gelen apaçık
bir delile dayanıyorum. Siz ise onu yalanladınız. Çabucak gelmesini
istediğiniz (azap) benim yanımda değildir. Hüküm ancak Allah’ındır.
O hakkı anlatır ve O, doğru hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”21; “Hüküm
ancak Allah’ındır”22; “Seninle tartışmaya girişirlerse, de ki: ‘Ben,
bana uyanlarla birlikte kendi özümü Allah’a teslim ettim.’ Kendilerine
kitap verilenlere ve ümmîlere de ki: ‘Siz de İslâm’ı kabul ettiniz mi?’
Eğer İslâm’a girerlerse hidayete ermiş olurlar. Yok, eğer yüz çevirirlerse
sana düşen şey ancak tebliğ etmektir. Allah, kullarını hakkıyla görendir.“
23 “Rasûl’ün görevi sadece ve sadece tebliğdir”24; “(O sayılı günler),
insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile bâtılı birbirinden
ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği
Ramazan ayıdır.”25; “(Ey Muhammed!) De ki: “Gelin, Rabbinizin size
haram kıldığı şeyleri okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın…”26
Rasûlullah (s.a.s.) Vahye (Kur’an’a) Uymakla Emrolunmuştur.
“Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen, dosdoğru yoldasın.
Doğrusu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan
18 ] (Bk. 2/Bakara, 286)
19 ] (6/En âm, 38)
20 ] (16/Nahl, 89)
21 ] (6/En âm, 57)
22 ] (12/Yusuf, 40, 67)
23 ] (3/Âl-i 0mrân, 20)
24 ] (29/Ankebût, 18; 16/Nahl, 35)
25 ] (2/Bakara, 185)
26 ] (6/En âm, 151)
Gençler İçin Akaid
30
Ahmed Kalka n
sorumlu tutulacaksınız. Senden önce gönderdiğimiz rasullerimize
(ümmetlerine) sor! Rahmân’dan başka tapılacak ilâhlar (edinin diye)
emretmiş miyiz?”27
“Ey Nebî! Allah’tan kork, kâfirlere ve münâfıklara boyun eğip itaat
etme. Elbette Allah her şeyi bilmekte ve yerli yerince yapmaktadır.
Rabbinden sana vahyedilene uy. Şüphesiz Allah, bütün yaptıklarınızdan
haberdardır. Allah’a güven. Vekîl olarak Allah yeter.”28
“İşte onun için sen (tevhide) dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru
ol. Onların hevâlarına/heveslerine uyma ve de ki: ‘Ben Allah’ın
indirdiği Kitab’a inandım ve aranızda adâleti gerçekleştirmekle emrolundum.
Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz
bize, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin
amelleriniz de sizedir. Aramızda tartışılabilecek bir konu yoktur. Allah
hepimizi bir araya toplar. Dönüş de O’nadır.”29
“…Andolsun, eğer sana gelen ilimden (Kur’an’dan) sonra onların
arzu ve keyiflerine uyacak olursan, o takdirde sen de mutlaka zalimlerden
olursun.”30
“De ki: ‘Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum.
Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece
bana vahyolunana uyarım…”31
Kullarının neye inanması gerektiğine Allah karar verir.
Allah iman esaslarını, bir peygamberine başka, diğerine başka
esaslar olarak belirtmez. Peygamberlerine iman esası belirleme yetkisi
vererek de her ümmetin iman esaslarının farklı olmasına izin
vermez.
27 ] (43/Zuhruf, 43-45)
28 ] (33/Ahzâb, 1-3)
29 ] (42/^ûrâ, 15)
30 ] (2/Bakara, 145)
31 ] (6/En âm, 50; Peygamberimizin kendisine indirilen vahye tâbi olmas1n1 emreden
veya kendi az1ndan ben ancak vahye tâbi oluyorum diyen âyetler için bk. 6/En âm, 50,
106, 145; 7/A râf, 203; 10/Yûnus, 15, 109; 11/ Hûd, 12; 16/Nahl, 123; 33/Ahzâb, 2; 43/Zuhruf,
43; 45/Câsiye, 18; 46/Ahkaf, 9; 75/K1yâme, 18). 38] (25/Furkan, 30)
Ünite 1 Akaid Usûlümüz
31
İman esasları zamana, yere ve şahsa göre değişmeyeceğinden, Hz.
Âdem’den beri aynı iman esaslarına inanılmaktadır.
Peygamberlerin hepsi tevhidi insanlara tebliğ etmişler, tek Allah’a
kulluğa insanları çağırmışlardır.
Peygamberimizin âhirette kavminden (ümmetinden) tek şikâyeti
Kur’an’ı mehcur bırakıp ondan uzaklaşma olacak38
Zan, Hakikat Bakımından Hiçbir Değer İfade Etmez. Mütevatirin
Dışındaki Bütün Hadisler de Zan İçerir.
Peygamberimizin bu rivayetteki kelimelerle bu sözü söylediği ihtimaldir,
bu şekilde söylememiş de olabilir. Kendisinde hiçbir şüphe
olmayan hüküm. Bu yönüyle iman kavramıyla eşanlamlı kabul edilmiştir.
Kesin tasdik ancak konuyla ilgili kesin bir delilin olmasıyla
gerçekleşir. Zira kesin olmayan delil üzerine kesin bir inanç bina edilemez.
Onun içindir ki içinde zann olan rivayetler -ki âhad haber de
onlardan sayılır- itikad haline getirilemez.
“Onların (müşriklerin) çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz
zan, haktan (ilimden) bir şeyin yerini tutmaz.”32
“Bunlar (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir
şey değildir. Allah onlar hakkında hiç bir delil indirmemiştir. Onlar
zanna ve nefislerinin aşağı hevesine uyuyorlar.”33
Mütevâtir hadislerin akaidde delil olabileceği de yine âlimlerin
görüşüdür. Bu görüşe katılmayanlar da vardır. Yani, hakkında bir
âyet yoktur. Peygamberimizin bir sözü yoktur.
Mütevâtir hadislerin akaidi belirlemede ölçü olması konusunu
biraz açalım: Âlimlerin önemli bir kısmı akaidde mütevâtir hadislerin
de aynen Kur’an âyetleri gibi delil olacağını ileri sürerler. Öncelikle,
şunu açıklığa kavuşturmak gerekir: Hadis rivayetlerinin hangisi
veya hangilerinin mütevatir olduğu ihtilâf ediliyorsa, mütevâtir
olduğu mütevâtir olmayan hadisler akaidde nasıl delil olur? Yani,
32 ] (10/Yûnus, 36)
33 ] (53/Necm, 23)
Gençler İçin Akaid
32
Ahmed Kalka n
mütevatir olup olmadığı ulemâ arasında kesin olmayan rivayetlerin
kimin belirlemesine göre mütevâtir sayılıp sayılmayacağı, ulemadan
bazılarının katılmayıp bazılarının mütevâtir olduğunu iddia ettikleri
hadis rivayetleri iman esaslarını belirlemede ölçü olmaz.
Mütevâtir haberlerin tanımı konusundaki farklılıklar, haberi
getirenlerin sayısı (4, 5, 7, 10, 12, 20, 40, 50, 70, 310, 1400, 1500),
sayı gerekmediğini söyleyenler, mütevâtir olarak sunulan bir kısım
haberlerin mütevâtir değeri taşıyıp taşımadığı konusundaki ihtilaflardır.
İbn Hibban ve el-Hâris gibi hadis âlimlerine göre “mütevâtir
hiçbir hadis yoktur.” İbn Salâh’a göre “Men kezibe aleyye…” hadisi,
60 sahâbî rivâyet ettiği için mütevâtir, el-Irâkî’ye göre mestlere meshetme
hadisi 60 sahâbî rivâyet ettiği için mütevâtirdir. İbn Hibban
ve en-Nevevî’ye göre mütevâtir hadis son derece nâdirdir. İbn Hacer,
“mütevâtir hiçbir hadis yoktur” iddiasına muhâliftir. Es-Suyûtî
de, İbn Hacer’e katılmaktadır. İbn Teymiye, hâricîlerler savaşılmasını
emreden hadislerin mütevâtir olduğunu ileri sürdüğü bilinmektedir.
İslâm âlimleri arasında, mütevâtirin tanımı ve ulaşılma yolları konusunda
ciddi usûl farklılıkları olduğu açıkça görülmektedir. Mütevâtir
olduğu konusunda ittifak edilen bir tek hadis vardır. O da Peygamberimize
söylemediği sözü isnad edenlerin cehennemlik olduğuna
dair hadis. Bazı araştırmacılar da mütevâtir hadisin hiç bulunmadığını
iddia ederler.34
Mütevâtir olduğunda ittifak edilen hadis şudur: “Kim benim üzerime
(bilerek) yalan söylerse, cehennemdeki oturacağı yere hazırlansın.”
35
Mütevâtir hadisler de akaidi belirler demenin pratik bir karşılığı
yoktur. Çünkü mütevatir olduğunda ittifak edilen akaidle ilgili hiçbir
hadis rivayeti yoktur.
34 ] Bu konuda bkz. Mütevatir Hadis Var m1d1r? , Abdulhakim Beyazyüz, Haksöz,16
Eylül 2018
35 ] (Buhârî, 0lm 49-51, Enbiyâ 128, Zühd 72; Müslim, Mukaddime 1-3; Ebû Dâvud,
0lm 4, hadis no: 3651; 0bn Mâce, Mukaddime 4, hadis no: 30-37; Tirmizî, 0lm 8, hadis
no: 2796-2798). Bu hadisin kimi varyantlar1nda geçen müteammiden/kasden, bilerek
ifadesinin, hadise sonradan ilave edilmi_tir. Hadisin asl1nda bu kelime yoktur.
Ünite 1 Akaid Usûlümüz
33
Akidede İctihad ve Mezhep Olmaz, Olmamalıdır. Onun için ictihada
dayalı mezhebî görüşler akideyi bağlamadığı için itikadda mezhep
de olamaz. Bütün müslümanların akidesi birdir. İhtilaf ictihadî
alanlardadır. Fıkhî konularda ihtilaf ve mezhep farklılığı caizken
akidevî konularda mezhep, taklit ve ihtilaf asla caiz değildir. Bugün
Müslümanların birbirlerini tekfir edecek kadar önemli gördükleri
farklılıklar, akidenin Kur’an’a dayanmaması ve âhad haber başta olmak
üzere, akaid âlimlerinin görüşlerinin dinin kendisi gibi, akidenin
esası gibi kabul edilmesinden dolayıdır. Müslümanlar akidede
kardeştirler. İctihadî ve zannî konulardaki farklılıklar bu kardeşliği
bozmaz.
Muhkem âyetlerdeki itikadî esaslar, yani vahyin hükümleri İslâm
inanç esaslarını oluşturur. Bu mutlak doğrular, kişilere, zamana ve
coğrafyaya göre değişmez. Bunun dışındaki doğrular, nisbî (göreceli)
doğrulardır. İctihadî hükümler, şahsî yorum ve tefsirlerdeki doğrular,
zannî ve tartışmalı doğrular sınıfına girer. Bunlar tüm müslümanları
bağlayıcı olamaz. Dolayısıyla İslâm akaidi de, içinde şüphe
bulunan zannî, göreceli ve değişken doğrulara, beşerî doğrulara;
yani zayıf temellere dayanmaz. Zan, zayıf bir temeldir.
Akaidde bağlayıcı bir hükmün, delâletinin de kat’î olması gerekir.
Âyetlerdeki bazı ifâdelerin hangi mânâya delâlet ettiği kesin olmayabilir;
mânâya delâleti zannî, yoruma açık olabilir. Kimse bir şahsın
ictihadını ya da kendi anlayışını, beşerî bir yorumu, başka insanlara
inanç esası olarak dayatma hakkına sahip değildir. Mânâya delâleti
zannî olan şahsî açıklama veya yorumu kabul etmeyenleri tekfir
etme hakkına hiç kimse sahip değildir.
Tarihten miras olarak devraldığımız geleneksel din anlayışında
Akaid hükümleri diye takdim edilen Kelâmî tartışmalardaki problemler
ve ihtilâflar, ölçüdeki genişlikle ilgilidir. Farklı mezheb ve görüşteki
müslümanları kolayca tekfir eden bu red (anti tez) Kelâmı,
zannî deliller veya şahsî anlayışların da akaidde ölçü olarak kabulüyle
oluşmuş, göreceli ve zannî doğruların kesin doğrular yerine
konulduğu eserlerden ibârettir.
Gençler İçin Akaid
34
Ahmed Kalka n
Akaid dersi okuyan, okutan kimseler, Akaid kitaplarındaki beşerî
yorumlar ile İlâhî iman esaslarını birbirine karıştırmamalı, müslüman
olmak ve müslüman kalmak için şart olan esaslar ile, bunların
yaşanılan ortamda ne anlama geldiği konusuyla ilgili yorumları ayrı
ele almalıdırlar. Birincisinin tartışılması bile câiz olmayan mutlak
hakikatler olduğu, ikincisinin yani yorumların ise, ictihadî/beşerî/
zannî/göreceli doğrular olduğu bilinmeli ve bütün müslümanların
bu beşerî yorumlara aynen katılmaları mecbur tutulup, katılmayanların
tekfîr edilmesine gidilmemelidir. Akaid, kaçınılmaz olan farklı
mezhep, görüş ve akımların kendi doğrularını tüm müslümanlara
dayatmaları için bir araç haline getirilmemelidir. Akaid ilmi, müslümanlar
arasında tartışmalar açan değil; tartışmaları sona erdiren
ve mutlak hakikatin temel alınıp öğretildiği bir ilim haline getirilmelidir.
Öğrenilen iman esaslarının temel ilke olarak kabulü onlara
şeksiz iman edilmesini doğuracağı gibi, yaşanılan hayatın bu ilkelerle
bağlantısı ve bu esasların sosyal hayata nasıl geçirileceği üzerinde
ise ister istemez beşerî yorumlar ve metod farklılıkları olabilecektir.
Bu önemli hususa tüm müslümanlar dikkat etmeli, müslüman
olduğunu söyleyen ve dinden çıktığı açıkça belli olmayan kimseye
münâfık olduğunu zannetsek bile kâfir demekten kaçınmalıyız.
Çünkü bir insanı kâfir ilan etmek ağır bir sorumluluğu gerektirir. İslâm’ı
reddeden veya söz ya da davranışıyla bilerek inkâr ettiği açıkça
belli olan birisine de kâfir demekten kaçınmamalıyız. Kısaca söylemek
gerekirse, müslüman olduğunu söyleyen ve söz ya da davranışı
açıkça küfrünü ispatlmayan bir kimseye kâfir deme hakkımız olmadığı
gibi; kâfir olduğu açıkça belli olan birisine de birtakım menfaatler
gereği müslüman deme hakkımız yoktur.
Kur’an’a ve Kur’an’daki esaslara iman eden hiçbir mü’min, Peygamberimize,
Onun söylediği kesin olan sözlere itiraz etmez, kabul
etmiyorum demez. Bir mü’min, hem Kur’an’a iman edecek, hem
Kur’an’da “itaat edin, hakem kabul edin, örnek alın” denilen Peygamberimizi
Kur’an’daki esasları açıklayan sözlerini, hükümlerini
kabul etmeyecek, bu düşünülemez. “Senin haddine mi Kur’an’a arzetmek,
bunu mezardakiler yapmış, hayatta olan kimselerin ilmi ne
ki Kur’an’a arzetsin” demek de karşısındakinden önce Kur’an’a hakarettir.
Kur’an anlaşılmaz bir kitap değildir. Kur’an, sadece müctehid
Ünite 1 Akaid Usûlümüz
35
seviyesindeki âlimlerin kitabı değildir. Kur’an furkandır, hakla bâtılı,
doğru ile yanlışı ayırt eden kitaptır. Kur’an anlaşılsın diye, ölçü olsun
diye indirildi. Her mü’min, kendi kapasitesi oranında Kur’an’ı anlar,
anlamaya çalışır. Yanlış çıkarımlar olduğunda âlimler başta olmak
üzere diğer mü’minler onun hatasını ilmî şekilde düzeltirler. Bir rivayetin
Kur’an tarafından sağlama yapılmasından kimsenin rahatsızlık
duymaya hakkı yoktur. Rivayetler Kur’an’a arzedilmeyecek de neye
arzedilecek? Hadislerin Buhârî’ye ve benzeri hadis âlimlerine arzedilmesi,
onların onayını alınca sahih, onaylarını almayıp bazı hadis
âlimlerinin “zayıf ” veya “uydurma” dediği için sahih kabul edilmemesi
gayet doğal karşılandığı ve usûle uygun görüldüğü gibi; hatta
ondan da daha önemli olarak; Furkan olan Allah’ın kitabına arzedilmesi
çok daha doğal karşılanmalı ve usûle uygun görülmelidir. Allah’ın
kitabından daha doğru bir ölçü mü vardır? Sözlerin en güzeli
ve en doğrusu Allah’ın sözü değil midir? Davranışlarımızı, yaşayışımızı,
sözlerimizi Kur’an’a arzetmek zorunda değil miyiz? Rabbimiz
Kur’an’a uymayan görüş ve inançlardan bizi hesaba çekmeyecek mi?
Kur’an’ı temel ölçü kabul edip “geleneği de, hadis rivayetlerini de
Kur’an’a arzetmeliyiz. “Peygamberimiz Kur’an’a ters bir söz söylemez”
diyenlere, bu sözünden dolayı “hadis inkârcısı!” diyenler de büyük
yanlış içindedir. Onlara tepkisel cevap olarak; “siz de Kur’an inkârcısısınız!
Kur’an’ın tasvip edip etmemesini önemsemiyor, Kur’an’ı
hakem olarak kabul etmiyorsunuz!” diyenler de yanlış içindedir. Bir
hadis âlimi, “şu hadis sahih değildir” deyince onun sözü ölçü kabul
edilecek, hiçbir şekilde kendisine hadis inkârcısı filan denilmeyecek;
fakat, “Âlim yanılabilir, ama Kur’an yanılmaz; âlim mutlak bir ölçü
değildir, ama Kur’an mutlak bir ölçüdür diyen suçlanacak; bu ilmîdir,
ne insanî ve İslâmî. “Bu rivayet Kur’an’a (ayrıca; akla, ilmî veya tarihî
gerçeklere) ters düştüğü için, Kur’an’a göre sahih değildir” denilince,
bunun ilmî mütâleasını yapamıyorsa, karşı tarafın delilini çürütemiyorsa
o delile teslim olmak düşer. Akaidle ilgili esaslar, üzerinde
tartışma yapılacak konular değildir.
Ebû Hanife, hadis rivayetlerini Kur’an’a arzedip Kur’an’a ters düşenleri
kabul etmeme konusunda şöyle diyor:
“Tekzip etmek, ancak “Ben Hz. Peygamber’in sözünü yalanlıyorum,”
diyen kimsenin yalanlamasıdır. Lâkin bir kimse “Ben Hz.
Gençler İçin Akaid
36
Ahmed Kalka n
Peygamber’in söylediği her şeye iman ederim, fakat o kötülük yapılmasını
söylemedi, Kur’ân’a da muhalefet etmedi” derse, bu söz
o kimsenin, Hz. Peygamber’i ve Kur’ân-ı Kerim’i tasdik etmesi; Allah’ın
Resulünü, Kur’ân’a muhalefetten tenzih etmesidir. Eğer, Hz.
Peygamber, Kur’ân’a muhalefet etse ve Allah için hak olmayan şeyleri
kendiliğinden uydursa idi, Allah onun kudret ve kuvvetini alır, kalp
damarını koparırdı. Nitekim bu husus Kur’ân’da şöyle belirtilir: “Eğer
peygamber söylemediklerimizi bize karşı, kendiliğinden uydurmuş
olsa idi, elbette onu kuvvetle yakalar, sonra da kalp damarını koparıverirdik.
Sizin hiçbiriniz de buna mâni olamazdı.”36
Allah’ın peygamberi, Allah’ın kitabına muhalefet etmez, Allah’ın
kitabına muhalefet eden kimse de Allah’ın peygamberi olamaz. Onların
rivayet ettikleri bu haber Kur’ân’a muhaliftir… Kur’ân-ı Kerim’in
hilafına, Hz. Peygamber’den hadis nakleden herhangi bir kimseyi
reddetmek, Hz. Peygamber’i reddetmek veya tekzip etmek demek
değildir. Bilakis, Hz. Peygamber adına bâtılı rivayet eden kimseyi
reddetmek demektir. İtham Hz. Peygamber’e değil, nakleden kimseye
râcidir. Hz. Peygamber’in söylediğini duyduğumuz yahut duymadığımız
her şey can, baş üstünedir. Biz onların hepsine iman ettik,
onların Allah’ın Resulü’nün söylediği gibi olduğuna şehadet ederiz.
Keza Hz. Peygamber’in, Allah’ın nehyettiği bir şeyi emretmediğine,
Allah’ın kullarına ulaştırılmasını emrettiği bir şeye de mâni olmadığına
şahitlik ederiz. O, hiçbir şeyi Allah’ın tavsif ettiğinden başka
şekilde tavsif etmez. Yine şehadet ederiz ki O, bütün işlerde Allah’ın
emrine muvafakat etmiş, hiçbir bid’at ortaya koymamıştır. Allah’ın
söylemediği hiçbir şeyi de, Allah’a isnat etmemiştir. Bunun için Allah
Teâlâ “Kim Resule itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.”37 buyurmaktadır.”
38
Peygamberimizin rivâyet edilen bu kelimelerle bu sözü söylediği
kesin olmayan, Peygamberimizin bu şekilde söylediği zannedilen
sözlerin Peygamberimizin sözü olmadığı gerekçesiyle, Kur’an’a
ters gördüğü için, uydurma rivayetlerden sakınmak gerekçesiyle ve
36 ] 69/Haakka, 45-47
37 ] 4/Nisâ, 80
38 ] İmam-ı Âzam’ın Beş Eseri, Tercüme: Mustafa Öz, 2. Bs, İFAV Yayınları, İstanbul,
1992, el-Âlim ve’l-Müteallim, s. 24-25
Ünite 1 Akaid Usûlümüz
37
ondan daha önemli ve eksiksiz, fazlasız, hatasız, yanlışsız ve lâ raybe
fîh olan Kitab’ı öne çıkarıp onun ölçüleriyle rivayetleri tartalım.
İnanç Esaslarının Değişmezliği
a) İnanç esasları; zamana, mekâna, kişilere ve toplumlara göre
değişmez.
Allah tarafından Hz. Âdem’e, Hz. Nuh’a, Hz. Mûsâ’ya, Hz. İsa’ya...
inanç konusunda ne emredilmişse, Hz. Muhammed (s.a.s.)’e de aynı
esaslar emredilmiştir. Değişen sadece şeriatlardır. Yani bütün peygamberlerin
tebliğ ettiği dinin temeli, tevhid inancına dayanır.
Tüm peygamberler gönderildikleri toplumlara, Allah’ın varlığı ve
birliğini, kendilerinin Allah’ın elçileri olduğunu, âhiret diye bir hayatın
varlığını haber vermişler; onları Allah’a kulluk etmeye, kendilerine
itaate çağırmışlardır. Peygamberlerin bu ortak çağrısı Kur’ân-ı
Kerim’de şu şekilde ifâde edilir:
“Andolsun biz Nuh’u kavmine gönderdik. ‘Ey kavmim, dedi; Allah’a
kulluk edin, O’ndan başka ilâhınız/tanrınız yoktur.”39
“Andolsun Biz Semud kavmine kardeşleri Sâlih’i, ‘Allah’a kulluk edin’
demesi için gönderdik..”40
İbrâhim (a.s.) kavmine dedi ki; ‘Allah’a ibâdet edin ve O’ndan korkun.
Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.”41
“Şuayb (a.s.) kavmine şöyle dedi: ‘Ey kavmim Allah’a kulluk edin,
âhiretgününe umut bağlayın.”42
“Biz hiçbir peygamberi Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesinden
başka bir amaçla göndermedik.”43
39 ] 23/Mü minûn, 23
40 ] 27/Neml, 45
41 ] 29/Ankebût, 16
42 ] 29/Ankebût, 36
43 ] 4/Nisâ, 6
Gençler İçin Akaid
38
Ahmed Kalka n
“Andolsun Biz, ‘Allah’a kulluk edin ve tâğuttan, putlardan sakının’
diye (emretmeleri için) her topluma bir peygamber gönderdik.”44
Bütün peygamberlerin ortak mesajı olan bu itikadî esaslar, hem
evrensel, hem de çağlar üstüdür. İlk insandan kıyâmete kadar tüm
nesiller için her zaman ve her coğrafyada geçerlidir.
Şu halde herhangi bir kişi veya toplum meselâ şunu diyemez:
“Kur’an’daki hükümler geçmişte kaldı. Bugünkü modern toplumda
din kaidelerinin herhangi bir bağlayıcılığı yoktur. Din olsa olsa bir
vicdan işi olabilir. Geçmişte putperestlik, içki, kumar, fâiz, zina, yasaklandı;
namaz, oruç, zekât, hac, cihad, infak emredildi ama günümüzde
bunların tümü geçerliliğini yitirdi. Çünkü bugün devletin
izniyle açılan kumarhaneler, meyhaneler, genelevler, fâizli işlem yapan
bankalar var. Kâbe’de hac yapmak yerine, bizim ulularımızı tavaf
edip, saygı duruşu yaptığımız tunçtan, altından, gümüşten, bronzdan
heykellerimiz, put imalathanelerimiz, tapınmak ve eğlenmek
için yapılmış dev alışveriş ve eğlence merkezlerimiz var...”
İşte tüm bu ve benzeri sözleri kâfir olanlar, dinine bağlılığı pamuk
ipliğinden daha zayıf olanlar söyleyebilir. Böyle insanlar ve bu insanlardan
oluşan toplumlar şahsiyetsiz ve zayıf karakterlidir. Akîdesi
sağlam olan bir müslüman ise, bu ve benzeri anlayışların tümünü
reddeder. İnancını zamana, zemine ve mekâna göre değiştirmez.
b) İnanç esasları bir bütün olup bölünme kabul etmez. İslâm
dininin bir kısmını kabul edip bir kısmını reddetmek, insanı dinden
çıkarır.
Meselâ; “namazla ilgili emirleri kabul ediyorum; fakat fâizle ilgili
emirleri kabul etmiyorum. Çünkü şu anda yaptığım ve ileride yapacağım
fâizli ticaretime zarar veriyor. Oruçla ilgili hükümleri kabul
ediyorum; fakat infak ve zekât ile ilgili hükümleri kabul etmiyorum.
Kabul edersem servetimin azalmasından korkuyorum. Hem ben bu
serveti kazanırken ihtiyaç sahipleri benimle beraber mi çalıştı?”
44 ] 16/Nahl, 36
Ünite 1 Akaid Usûlümüz
39
“Allah’ın varlığını, birliğini kabul ediyorum; fakat ben içkiden,
kumar oynamaktan, zina etmekten, yalan söylemekten, insanları çekiştirmekten,
onları birbirine düşürmekten, insanları kandırmaktan
vazgeçemem. Bunların hepsi nefsime ağır gelen şeyler. Bu nedenle
bu konularla ilgili âyetleri bir kenara bıraksak diyorum.”
İşte tüm bu ve benzeri inanışlar insanı bu dinin dışına çıkarır. Allah
Teâlâ bu tür inanca sahip olan insanları Kur’ân-ı Kerim’de kınamakta
ve cehennem azâbı ile tehdit etmekte, dinin bir kısmını kabul
edip işine gelmeyen kısmını reddedenlere şu hitabı yapmaktadır: “...
Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
Sizden bunu yapanların cezâsı, dünya hayatında rezil olmaktan başka
bir şey değildir. Kıyâmet gününde de azâbın en şiddetlisine itilirler.”45
Biz, sağlam bir inançla Rabbimizin nefsimize kolay gelen hükümlerini
kabul edip uyguluyor olabiliriz. Ama, aynı zamanda, nefsimize
ağır gelen İlâhî emir ve yasakları da kabul edip hiçbir ayırım yapmadan
yerine getirmeye çalışmalıyız. Burada şu hususa dikkat etmeliyiz:
İslâm’ın hükümlerinin tamamını kabul ettiği halde, nefsine ağır
geldiği için yerine getirmeyen ile; bu hükümleri kabul etmeyip inkâr
eden veya alaya alanların durumu bir değildir. Birincisinde insan kâfir
olmazken, ikincisinde tereddütsüz kâfir olur. Yani, Allah’a iman
eden, İslâm’ın tüm hükümlerini kabul eden, fakat nefsine yenildiği
için meselâ içki içen, kumar oynayan insan kâfir değil; günahkâr
mü’mindir. Çünkü bu insan inanmıştır. Yerine getirmediği hükümler
için de Allah Teâlâ’ya hesap verecektir.
Bu önemli hususa tüm müslümanlar dikkat etmeli, müslüman
olduğunu söyleyen ve dinden çıktığı açıkça belli olmayan kimseye
münâfık olduğunu zannetsek bile kâfir demekten kaçınmalıyız.
Zanla bir kimsenin dinden çıktığına hükmetmek büyük yanlıştır,
tekfirciliktir. Çünkü bir insanı kâfir ilan etmek ağır bir sorumluluğu
gerektirir. İslâm’ı reddeden veya söz ya da davranışıyla bilerek inkâr
ettiği açıkça belli olan birisine de kâfir demekten kaçınmamalıyız.
Kısaca söylemek gerekirse, müslüman olduğunu söyleyen ve söz ya
da davranışı açıkça küfrünü ispatlamayan bir kimseye kâfir deme
45 ] 2/Bakara, 85
Gençler İçin Akaid
40
Ahmed Kalka n
hakkımız olmadığı gibi; kâfir olduğu açıkça belli olan birisine de birtakım
menfaatler gereği müslüman deme hakkımız yoktur.
Âhad Haber Akaidde Delil Olmaz!
Âhad haber derken ifade edilen “âhad”, bir, bir tek manalarına
gelen ehad ya da vahidin çoğuludur. Umumiyetle mütevâtir derecesine
yükselemeyen haberlere denir. Buna göre, bir nesilde bir tek râvî
tarafından rivayet edilen habere haber-i vâhid adı verilir. Birkaç nesilde
birer râvî tarafından rivayet edilmiş olan haberlere ise haber-i
âhâd veya kısaca âhâd denilmiştir.
İmam Şafii, âhade haber-i hâssa demiş ve onu Hz. Peygamber’e
(s.a.s) kadar tek râvînin tek râvîden rivayet ettiği haber olarak tarif
etmiştir.46 Daha sonraki devirlerde ise âhâd tabiri daha ziyâde, sayılan
her tabakada mütevâtir haberin şartı olan kalabalık sayısına
ulaşmamış râvîler tarafından rivayet edilen haberler için kullanılan
bir terim halini almıştır. Buna göre âhad, yalnız bir râvînin bir başka
râvîden rivayet ettiği haberler hakkında değil, iki râvînin iki râvîden,
üç kişinin, hatta sayıları üçün üstündeki râvîlerin üç veya daha fazla
sayıdaki râvîlerden rivayet ettikleri haberler hakkında da kullanılmıştır.
Şu Şartla ki, üç sayısının üzerindeki râvîlerin her tabakada
mütevâtirin şartı olan kalabalıktan daha az olmaması gerekir. Bazı
tabakalarda az olmasa bile, diğer bazı tabakalarda mütevâtirin şartı
olan kalabalık sayısına erişmemiş olması dolayısıyla haber yine âhad
sayılır. Nitekim bazı hadis usulü kaynaklarında haberler, râvîlerinin
sayısına göre önce iki kısma ayrılmıştır. Birinci kısmına mütevâtir,
ötekine ise âhad denilmiştir. Âhad haberler daha sonra garîb, azîz ve
meşhur olmak üzere üç kısımda mütalaa edilmiştir. Bunlardan garib,
bir kişinin, azîz, en çok iki; meşhur ise üç ve üçün üstünde fakat
mütevâtirin şartı olan kalabalığın altındaki sayıdaki râvîlerin rivayet
ettikleri haberlere denilmiştir.47
İbn Haceri’l-Askalânî âhadi, bir râvînin tek başına rivayet ettiği
ve mütevâtirin şartlarını taşımayan haberler olarak tarif etmiş;
46 ] Kifâye, 62
47 ] Hadis Ist1lahlar1, 22, 23
Ünite 1 Akaid Usûlümüz
41
makbul ve merdûd olarak iki kısma ayırmıştır. Bunlardan makbul
âhad, amel edilebilecek ölçüde olanlardır. Merdud âhad ise mat’ûn
(bir kusur ile suçlanmış) veya adaleti tesbit edilememiş râvînin tek
başına rivayet ettiği haberdir.
Âhad haber, rivayet tarikları mütevâtir derecesinde olmamak
şartıyla çoğalırsa meşhur olur. Bu takdirde âhad, meşhur olanlar ve
olmayanlar olmak üzere iki kısma ayrılır. Meşhur âhad, isnadı ister
bir, ister birden fazla olsun, dillerde dolaşan haberlerdir. Yukarıda
özlü bir şekilde bahis konusu edilen azîz ve garîb haberler meşhur
olmayan âhad grubuna girerler.
İslam âlimlerinin çoğuna göre âhad haberler zaruri ilim değil,
zannî ilim ifade ederler. Hanefîler, Şafii’ler, mâlikîlerin bir kısmı
bu görüştedirler. Ahmed b. Hanbel, İmam Mâlik ve muhaddislerin
büyük çoğunluğu, âhad haberlerin zarurî ilim ifade edebilmesi için
sıhhatinin sabit olması şartını ileri sürmüşlerdir. Hâriciler ve Mutezileye
göre ise âhad, ister sıhhati sabit olsun, ister olmasın, zarurî
ilim ifade etmez.
Âhad haberlerin zaruri ifade edip etmemesi ihtilafına bağlı olarak
bu çeşit haberlerin dinî konularda delil olması, bir başka deyişle
âhad haberlerle amel edilip edilmeyeceği konusunda da görüş ayrılığı
vardır. İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre her çeşit âhad haberle
amel edilebilir. İmam Şafii, âhadın hüccet olduğu görüşünde
olanlardandır. Ancak ona göre mütevâtır olmayan haberlerin dinî
konularda hüccet olabilmesi için bazı şartları gereklidir. Bu şartlar
râvî ile ilgilidir.
Belli başlıları şunlardır: Râvînin dinî meselelerde güvenilir olması;
doğru sözlü olarak tanınması; rivayet ettiği hadisleri iyi bilmesi;
lafız yönünden manasını değiştirecek hususları bilmesi; işittiği şekilde
rivayet etmesi; ezberinden rivayet ediyorsa haberi tam olarak
ezberlemiş olması; yazılı olarak rivayet ediyorsa kitabını yanında bulundurması;
tedlis yapanlardan olmaması. Bunların yanı sıra amel
edilecek âhadin isnadının munkatı’ olmaması da şarttır.
Gençler İçin Akaid
42
Ahmed Kalka n
Özetle tekrarlayacak olursak İslâm âlimleri çoğunlukla, râvîleri
adalet sahibi, isnadında inkıta’ olmayan âhad haberle amel edilebileceği
görüşündedirler. Bununla birlikte âhadle amel edilebileceği
görüşünde olanlar ayrıca onların dinde hüccet sayılan haberlerin
taşıdıkları özellikleri taşımalarını; bir de konu veya delâlet itibariyle
itikadı meselerle ilgili olmamalarını şart koşmuşlardır.
Bir kısım Zâhirî âlimleri, Kaderiye mensupları, Râfizîler ve Ehl-i
Sünnet kelâmcılarından bazılarına göre âhad haberler dinî meselelerde
hüccet olamazlar. Aynı görüşte olan Mûtezile, âhad haberlerin
hiçbir çeşidinin hüccet olamayacağını ileri sürer. Mu’tezile, âhad haberlerin
her çeşidiyle amel edilemeyeceğini ileri sürerken, “Bilmediğin
şeyin peşine düşme”48; “Zan, gerçekten hiçbir şey ifade etmez”49
mealindeki ayetlere dayanmıştır. Ayrıca onlara göre kimi sahâbîler
tek kişinin haberini kabul etmemişler, teyidi için şahit istemişlerdir.
Kur’an’a, Sünnete ve Hadislere Bakışımız
1- Kur’an, dinde tek belirleyici ve tek mutlak şâri olan Allah’ın
tarihe ve topluma müdahale ederek, vahyin ölçüleriyle iman, akıl,
şahsiyet, tasavvur ve hayatı yeniden inşa etmeyi hedeflediği, hak ile
bâtılı ayıran bir furkan, karanlıklardan aydınlığa çıkaran bir hidayet
rehberidir. Bu sebeple de dinin belirlenmesinde özne kılınması,
merkeze alınması gereken temel kaynağımızdır. Kur’an’ın delaleti
zannî kısmı (ile hadislerin âhad haber alanı) ise, zan taşıdığı için,
hoş görülmesi gereken farklılıklarımızı kapsamaktadır. Dolayısıyla
bu alanlardan çıkarılan sonuçların, yapılan yorumların mutlaklaştırılmaması,
akîdeleştirilmemesi, dinleştirilmemesi gerekmektedir.
Sabiteler, muhkem naslar alanındaki, akîde ortak paydasındaki birlik
sağlandıktan sonra, yoruma açık, içtihat alanındaki farklılıklarımız
zenginlik olarak kalacaktır.
2– Ancak Kur’an, bir hayata inmiş ve o hayatın içine okunmuş,
hayatın içinden okunmuş ve o ilk hayatı, Resulullah’ın (s.a.s.) ve
ilk Kur’an nesli olan ashabının hayatını inşa ederek tamamlanmış
48 ] 17/0srâ, 36
49 ] 53/Necm, 28
Ünite 1 Akaid Usûlümüz
43
bir kitaptır. Bu sebeple de, o ilk hayattan koparılan, soyutlanan bir
Kur’an anlayışı, bugün de hayatla bağı kurulamayacak teorik bir kitabın
ortaya çıkmasına ve ilk şahitlikten kopularak, bugün hayata
taşınması, sosyalleştirilmesi güç bir din anlayışının doğmasına yol
açar. Hâlbuki, Resulün önderliğindeki ilk Kur’an neslinin hayatını,
Resulün ve ilk neslin mücadele sünnetini dikkate alarak, vahyin ilk
inşa ettiği hayatla iç içe geçmiş olarak Kur’an nüzul sırasıyla ve hakkıyla
okunduğunda, yani Kur’an nüzul ortamı, kavramların nüzul
ortamındaki karşılıkları, nüzul sebepleri bilinerek ve siyerle iç içe
geçirilerek okunduğunda, bugün de hayatla bağı kurulacak pratik ilkeleri
yakalamak ve ilk örneği bugünkü hayata taşımak mümkündür.
Üstelik bu tür bir okuma, isabet kaydetmek için zorunludur. Böylesine
nitelikli ve doğru bir okuma sonucunda, Kur’an talebesi müminler
arasında dinin sabiteleri ve akîdesi alanında çok yüksek bir
mutabakatın oluşması mümkün hale gelecektir.
3– Bu sebeple, hiçbir mü’min, vahyin ilk şahidi olan Resulullah’ın
(s.a.s.) Kur’an’da emredilen güzel örnekliğini dışlayamaz, onun
Kur’an’ın uygulaması anlamındaki ve yaşanarak bugüne kadar mütevatir
olarak intikal eden sünnetini reddedemez. Reddeden olursa
şüphesiz ki, Kur’an’da yer alan Resule itaat hükmüne aykırı bir
inançla mü’min olma vasfını kaybeder. Bu sebeple kesin bir delil
olmadıkça hiçbir mü’min sünnet inkârcılığıyla suçlanamaz. Çünkü
hiçbir mü’min bunu yapmaz. O halde bütün mü’minler hizbullah olmak,
Allah taraftarı olmak zorunda oldukları gibi, bütün mü’minler
sünnet ehli olmak ve Kur’an’a tâbi iseler ve Allah’ı seviyorlarsa Resulullah’a
itaat etmek mecburiyetindedirler. Bu bakımdan bir kısım
mü’minler sünnet ehli, bir kısmı ise sünnet karşıtı olarak nitelendirilemezler.
4– Sünnet, vahiy değil, ancak vahyin denetimi altındaki Resulün
uygulamasıdır. Yanlış yapıldığında Allah tarafından düzeltildiği için,
Kur’an’la düzeltilmeyenler Allah’ın dolaylı onayını da almış sayılır.
Sünnetin ilk kaynağı da Kur’an’dır. Sünnet; Resul’den bugüne milyonlarca
insan tarafından yaşanarak ve mütevatiren intikal eden uygulamalardır.
Resul, Kur’an’ı açıklama, tebliğ etme, yorumlama, içtihat
ve uygulamalarıyla bize şahitliğini yapma, örneklik oluşturma,
bize kitabı ve hikmeti öğreterek bizi eğitme, arındırma gibi oldukça
Gençler İçin Akaid
44
Ahmed Kalka n
önemli görev ve sorumluluklarla donatılmış ilk şahit, Kur’an ahlakıyla,
en güzel ahlakla mücehhez bir Resuldür, Kur’an’la yolumuzu
aydınlatan bir önderdir.
5– Hadis ise, bu uygulamalarla ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) sözleriyle
ilgili olarak anlam itibariyle intikal eden sözlü nakillerdir ki, daha
çok âhâd haberlerden oluşur. Bu alan, gerek rivayet zinciri bakımından,
gerek metin tahlili açısından tahkike muhtaç olan zan alanıdır.
Bu bağlamda Buhari, Müslim gibi hadis âlimlerinin yerine getirdikleri
çok büyük sorumluluk, her türlü takdir ve duayı hak etmektedir.
Allah (c.c.) kendilerinden razı olsun, rahmetiyle muamele eylesin,
onlar, rivayet zinciri ve senetleri açısından sahih olup olmadıklarını
araştırarak yüz binlerce uydurma rivayeti ayıklayarak atmışlar ve
bugün bizim işimizi kolaylaştırmışlar, bizleri içinden çıkamayacağımız
büyük bir kaosun içine düşmekten korumuşlardır. Eğer bu güzel
çalışmayı ve hurafe olanları ayıklamayı yapmamış olsalardı bugün
500.000 ve üzeri rakamlarla ifade edilen bu rivayet birikimi içinde
mahvolmuştuk. Ancak bu çalışmayı yapanlar da insandı ve bize aktardıkları
3.000 civarında rakamlarla ifade edilen ve rivayet zinciri
bakımından “sahih” olarak nitelenenler içinde de gerek kendi insani
zaafları sebebiyle ya da tarihsel süreçte talebelerinin ilaveleriyle
de olsa hâlâ bu sahih denilenler içinde de uydurma rivayetler yer
almaktadır. Bugün Sahihler üzerinde yapılan araştırma ve tahlil sonucunda
uydurma olanlar sahihler yanında çok düşük bir oranda
kalmaktadır. Bu sonuç bile, Buhari ve Müslim gibi hadis âlimlerinin
başarısız olduklarını değil, tam tersine o günkü zor şartlarda yaptıkları
çalışmalar sonucu “sahih” olarak tespit ettiklerinin içinde, yüzyıllara
yayılan aktarım süreçlerinde meydana gelebilecek muhtemel
değişme ve ilavelere rağmen çok az uydurma rivayete rastlanması
çok büyük bir başarı sağladıklarına delâlet etmektedir.
Bugünkü şartlarda, Sahihlerde yer alan bütün rivayetlerin senet
ve zincir bakımından “sahih” olduklarını kabul etsek bile, metin
tahkiki ve tahlili yönünden bir inceleme yapmak da bizim sorumluluğumuzdur.
Bu rivayetlerin, ahlakı Kur’an ahlakı olan Rasulullah’a
(s.a.s.) ait olup olmadığının anlaşılabilmesi için Kur’an’a arzı şarttır.
İmam Ebu Hanife’nin usulü bu konuda anlamlı ve yeterlidir. Bu bağlamda
yapılan araştırma sonucunda, Kur’an’a, Resulün sünnetinin
Ünite 1 Akaid Usûlümüz
45
bütünlüğüne, Risalet misyonuna, ahlakına, akla ve mantığa, kevni
ayetlere vb. uygunluk olduğu tespit edilirse, yine kesin olmamakla
beraber Resule ait olduğu galip zannına, kanaatine ulaşılırsa, onunla
amel edilir. Ancak gaybla ilgili rivayetler Kur’an’da yer almadıkça
doğru olduğu iddia edilemez. Zan alanı olan bu alandaki haberler
üzerine akıde bina edilemez. Resulden geldiği iddia edilen rivayetlerin
tahkike tabi tutulması, bu bağlamda hadis usulü gereğince
Kur’an’a arz edilmesi suretiyle metin tahkiki ve tahlili yapılması,
şüphesiz ki, Resulü (s.a.s.) denetleme amaçlı olmayıp, Resul adına
gelen haberlerin doğruluğunu ve Resule ait olup olmadığını tespit
amaçlıdır. Ve bu çaba, ilmi birikimi olan her mü’min üzerinde büyük
sorumluluktur.
6– Din kuralları koyan vahiy Kur’an’da toplanmıştır. Ancak,
Kur’an dışında, Allah ve Resulü arasında tabii ki (din vazetme anlamında
olmayan) bir ilişki söz konusu olabilir. Resulullah (s.a.s.) ile
Allah arasındaki Kur’an vahyi dışındaki bu muhtemel ilişkinin bizi
bağlayıcılığı ise, ancak bilahare Kur’an’a yansıyarak olur. Yahut da
Resulün bir içtihadı ya da uygulaması haline dönüşerek bize ulaşırsa
bizi bağlayıcı hale gelir. Bunda dahi, arkasında zanna dayalı böyle
bir iddia (yani Allah’ın Kur’an dışı ilhamla yönlendirmesi) olduğu
için değil, sadece Resulün din konusundaki bir içtihat ve uygulaması
olduğu için ve Kur’an gereğince bağlayıcılığı vardır. Rasulullah’ın
bütün yapıp ettiklerinin vahiy olduğunu (vahy-i gayri metluv) iddia
etmek, hem Kur’an’a aykırı, hem Allah’ın din konusundaki ve gayb
haberleriyle ilgili vahyi Kur’an’da toplanmışken, bunların bir kısmının
Resulullah tarafından Kur’an’a koydurulmayıp gizlendiği, ya da
sadece birkaç kişiye söylendiği gibi bir iftira olur ki, bu risalet görevinin
tam anlamıyla yerine getirilmediğini iddia etmek anlamına
gelir. Diğer taraftan, Resulün kimi uygulamalarını bilahare eleştirip
düzelten Kur’an ayetleri dikkate alındığında, Allah’ın önce Peygamberi
yönlendirip böyle yaptırdığı, daha sonra da uyarıp neden böyle
yaptın diye eleştirdiği iddia edilmiş olur ki bu büyük çelişki olur.
Ayrıca böyle bir iddia Resulü, bütün inisiyatif ve iradesini yok ederek,
tamamen Allah tarafından yönlendirilen bir robot konumuna
indirger ki, böyle bir Resulün bizim için güzel örneklik oluşturması
tartışılır hale gelir.
Gençler İçin Akaid
46
Ahmed Kalka n
Diğer taraftan, bir rivayette yer alan ve Rasul’e (s.a.s.) ait olduğu
ifade edilen söz ya da amelin arkasında velev ki Allah’ın ona yönelik
ilhamı bulunsun, Allah (c.c.) tarafından korunmuş Kur’an’da yer
almadıkça bu ilahi ilişki ve yönlendirmeden emin olamayız. Ancak
aktarılan söz ya da amel Kur’an’a uygunsa Resule ait olduğu galip
zannıyla onunla amel edersek inşallah Resule itaatin ecrini alırız.
Bir de şu husus önemlidir; “gayr-i metluv”culara sormalıyız, arkasında
“gayri metluv vahiy” ya da “ilham” olmadıkça Resulün Kur’an
hükümlerinden hareketle yaptığı içtihadına, dini tavsiyelerine, emirlerine
itaat etmeyecek misiniz? Hâlbuki, emin olmadığımız zanlarla
arkasında “vahy-i gayri metluv” ya da “ilham” olduğunu iddia ederek
değil, sadece Resul yaptığı ve söylediği için onun din konusunda
yaptıklarını yapmalı, emirlerine itaat etmeli değil miyiz? O halde,
gaybı taşlayarak Resulün yapıp ettiklerinin arkasında zanna dayalı
ilahi yönlendirmeler aramak yerine, “Allah’a ve Resulüne itaat edin”
ilahi emri gereğince, arkasında Kur’an dışı ilave bir vahiy aramadan,
sadece Resulullah (s.a.s.) yaptığı ve söylediği için ona itaat etmenin
Kur’an’a itaat gibi farz olduğunun bilinciyle hareket etmeliyiz.
7- Kur’an dışı akaid ve ölçüleri bırakıp ilme’l yakin olana ittiba
ettiğimizde, Kur’an’ın muhkem ayetlerini esas aldığımızda ulaşacağımız
yoruma açık olmayan kimliksel birlik, tevhid ortak paydasında,
sabiteler planında bütünleşme kendiliğinden yaşanacaktır. Vahdet
gerçek anlamıyla mümkün hale gelecektir. Kur’an’ın delaleti kati
alanıyla, yaşanarak intikal eden mütevatir sünnet mutabakat alanımızı
oluşturmak durumundadır ve bu alanda farklılığa müsamaha
edilmemesi gerekmektedir. Bizi kardeş yapan akîdemiz de bu alanda
teşekkül etmektedir.
O halde tüm mü’minler, “ortak mütevatir “ diyebileceğimiz bir
hat çizmeli ve bu hattın üzerinde yer alan ve her müminin mütevatir
kabul ettiği Kur’an ve milyonlarca Müslüman tarafından yaşanarak
aktarılan mütevatir sünnetin belirlediği dinin sabitelerinde ve akîdesinde
mutabakat temin ederek tevhid merkezli bir vahdeti hedeflemeli,
bu ortak mütevatir hattının altında kalıp zan içeren ve ağırlıkla
ahad haberleri kapsayan alandaki farklılıklarımızı da hoş görüp
zenginlik olarak telakki etmeliyiz. Ümmet olmak da, vahdeti temin
etmek de ancak böyle mümkündür.
Ünite 1 Akaid Usûlümüz
47
İnsanımızda değişik sebeplerden dolayı tevhidle ilgili birçok
problemin varlığını kabul etmek zorundayız. Önce bunları tespit ve
teşhis etmek ve sonra çözümlerini sunmak dâvâ adamı muvahhidler
olarak hepimizin görevidir.
Bir, bir tek manalarına gelen ehad ya da vahidin çoğuludur. Umumiyetle
mütevâtir derecesine yükselemeyen haberlere denir. Buna
göre, bir nesilde bir tek râvî tarafından rivayet edilen habere haber-i
vâhid adı verilir. Birkaç nesilde birer râvî tarafından rivayet edilmiş
olan haberlere ise haber-i âhâd veya kısaca âhâd denilmiştir.
İmam Şafii, âhade haber-i hâssa demiş ve onu Hz. Peygamber’e
(s.a.s) kadar tek râvînin tek râvîden rivayet ettiği haber olarak tarif
etmiştir.50 Daha sonraki devirlerde ise âhâd tabiri daha ziyâde, sayılan
her tabakada mütevâtir haberin şartı olan kalabalık sayısına
ulaşmamış râvîler tarafından rivayet edilen haberler için kullanılan
bir terim halini almıştır. Buna göre âhad, yalnız bir râvînin bir başka
râvîden rivayet ettiği haberler hakkında değil, iki râvînin iki râvîden,
üç kişinin, hatta sayıları üçün üstündeki râvîlerin üç veya daha fazla
sayıdaki râvîlerden rivayet ettikleri haberler hakkında da kullanılmıştır.
Şu Şartla ki, üç sayısının üzerindeki râvîlerin her tabakada
mütevâtirin şartı olan kalabalıktan daha az olmaması gerekir. Bazı
tabakalarda az olmasa bile, diğer bazı tabakalarda mütevâtirin şartı
olan kalabalık sayısına erişmemiş olması dolayısıyla haber yine âhad
sayılır. Nitekim bazı hadis usulü kaynaklarında haberler, râvîlerinin
sayısına göre önce iki kısma ayrılmıştır. Birinci kısmına mütevâtir,
ötekine ise âhad denilmiştir. Âhad haberler daha sonra garîb, azîz ve
meşhur olmak üzere üç kısımda mütalaa edilmiştir. Bunlardan garib,
bir kişinin, azîz, en çok iki; meşhur ise üç ve üçün üstünde fakat
mütevâtirin şartı olan kalabalığın altındaki sayıdaki râvîlerin rivayet
ettikleri haberlere denilmiştir.51İbn Haceri’l-Askalânî âhadi, bir
râvînin tek başına rivayet ettiği ve mütevâtirin şartlarını taşımayan
haberler olarak tarif etmiş; makbul ve merdûd olarak iki kısma ayırmıştır.
Bunlardan makbul âhad, amel edilebilecek ölçüde olanlardır.
Merdud âhad ise mat’ûn (bir kusur ile suçlanmış) veya adaleti tesbit
edilememiş râvînin tek başına rivayet ettiği haberdir.
50 ] Kifâye, 62
51 ] Hadis Istılahları, 22, 23
Gençler İçin Akaid
48
Ahmed Kalka n
Âhad haber, rivayet tarikları mütevâtir derecesinde olmamak
şartıyla çoğalırsa meşhur olur. Bu takdirde âhad, meşhur olanlar ve
olmayanlar olmak üzere iki kısma ayrılır. Meşhur âhad, isnadı ister
bir, ister birden fazla olsun, dillerde dolaşan haberlerdir. Yukarıda
özlü bir şekilde bahis konusu edilen azîz ve garîb haberler meşhur
olmayan âhad grubuna girerler.
İslam âlimlerinin çoğuna göre âhad haberler zaruri ilim değil,
zannî ilim ifade ederler. Hanefîler, Şafii’ler, mâlikîlerin bir kısmı
bu görüştedirler. Ahmed b. Hanbel, İmam Mâlik ve muhaddislerin
büyük çoğunluğu, âhad haberlerin zarurî ilim ifade edebilmesi için
sıhhatinin sabit olması şartını ileri sürmüşlerdir. Hâriciler ve Mutezileye
göre ise âhad, ister sıhhati sabit olsun, ister olmasın, zarurî
ilim ifade etmez.
Âhad haberlerin zaruri ifade edip etmemesi ihtilafına bağlı olarak
bu çeşit haberlerin dinî konularda delil olması, bir başka deyişle
âhad haberlerle amel edilip edilmeyeceği konusunda da görüş ayrılığı
vardır. İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre her çeşit âhad haberle
amel edilebilir. İmam Şafii, âhadın hüccet olduğu görüşünde olanlardandır.
Ancak ona göre mütevâtır olmayan haberlerin dinî konularda
hüccet olabilmesi için bazı şartları gereklidir. Bu şartlar râvî ile
ilgilidir. Belli başlıları şunlardır: Râvînin dinî meselelerde güvenilir
olması; doğru sözlü olarak tanınması; rivayet ettiği hadisleri iyi bilmesi;
lafız yönünden manasını değiştirecek hususları bilmesi; işittiği
şekilde rivayet etmesi; ezberinden rivayet ediyorsa haberi tam olarak
ezberlemiş olması; yazılı olarak rivayet ediyorsa kitabını yanında bulundurması;
tedlis yapanlardan olmaması. Bunların yanı sıra amel
edilecek âhadin isnadının munkatı’ olmaması da şarttır. Özetle tekrarlayacak
olursak İslâm âlimleri çoğunlukla, râvîleri adalet sahibi,
isnadında inkıta’ olmayan âhad haberle amel edilebileceği görüşündedirler.
Bununla birlikte âhadle amel edilebileceği görüşünde olanlar
ayrıca onların dinde hüccet sayılan haberlerin taşıdıkları özellikleri
taşımalarını; bir de konu veya delâlet itibariyle itikadı meselerle
ilgili olmamalarını şart koşmuşlardır.
Bir kısım Zâhirî âlimleri, Kaderiye mensupları, Râfizîler ve
Ehl-i Sünnet kelâmcılarından bazılarına göre âhad haberler dinî
Ünite 1 Akaid Usûlümüz
49
meselelerde hüccet olamazlar. Aynı görüşte olan Mûtezile, âhad haberlerin
hiçbir çeşidinin hüccet olamayacağını ileri sürer. Mûtezile,
âhad haberlerin hiçbir çeşidiyle amel edilemeyeceğini ileri sürerken,
“Bilmediğin şeyin peşine düşme”52; “Zan, gerçekten hiçbir şey ifade
etmez”53 mealindeki ayetlere dayanmıştır. Ayrıca onlara göre kimi
sahâbîler tek kişinin haberini kabul etmemişler, teyidi için şahit istemişlerdir.
Kur’an Dışı Vahy Yoktur, Hadislere Vahy Denilemez
Adına ister vahiy densin, ister ilham denilsin, isterse başka bir
şey denilsin; Allah’ın birtakım konularda Rasûlüne Kur’an’da yer almayan
konularda yardım etmesi, özel bir iletişim içinde olması göz
ardı edilemez bir gerçekliktir. Peygamberin Kur’an dışında Allah ile
teması olduğuna inanmak başka şeydir, sünnetin ve hadislerin tamamının
vahiy ürünü olduğunu söylemek başka şeydir. Allahu a’lem
söz konusu olan iletişimin muayyen konularla sınırlı olduğunu ve
ümmeti bağlayıcı hususlar olmadığını kabul etmek daha doğru gözükmektedir.
Öteden beri İslam ulemâsı sünnetin vahiy ile ilişkisini konuşmuşlardır.
Peygamber (s.a.s.) efendimiz, kendisine inen Kur’an ayetlerini
tebliğ, tefsir, tebyin ve tatbik ettiği gibi; birtakım hüküm ve
esaslar sunmuş ve bazı icraatlarda bulunmuştur. Hz. Peygamberin
bu tür emir, yasak, hüküm kabilinden uygulamalarının acaba kaynağı
nedir? Acaba Hz. Peygamber bu tür talimat ve uygulamalarını
Kur’an dışında Cenabı Hak’tan aldığı vahiy ve ilham ile mi gerçekleştirmiştir?
Yoksa bunlar tamamen kendi rey ve içtihatlarından mı
kaynaklanmıştır? Sünnetin bağlayıcılığı ve kıyamete kadar geçerliliği
konusunu nasıl değerlendirmek gerekir? Bu ve benzeri sorular
Müslümanların önünde duran ve sıhhatle cevaplandırılması gereken
sorulardır. İslâm âlimleri, bu konularda ittifak edememişler ve birbirine
zıt düşüncelerde kutuplaşmışlardır. Bu konuda geleneksel anlayış
şu şekildedir:
52 ] 17/İsrâ, 36
53 ] 53/Necm, 28
Gençler İçin Akaid
50
Ahmed Kalka n
1- Birçok âlim sünnet tamamen vahiy mahsulüdür. Ancak bu
vahiy bazı yönlerden Kur’an’dan farklıdır; zira Kur’an ayetleri levh-i
mahfuzda yazılıdır, mu’cizdir ve ibadetlerde okunma özelliği vardır;
fakat sünnet böyle değildir, ama bağlayıcılık açısından sünnet ile
Kur’an arasında bir fark yoktur. Bu görüşü formüle etmek için vahiy
konusunda bir de şöyle bir ayrım yapılmıştır:
• Metluv vahiy (okunan vahiy)
• Gayri metluv vahiy (okunmayan vahiy)
Bu düşünceyi savunanlar Kur’an ve hadislerden deliller getirmişlerdir.
“Andolsun Allah, rasulünün gördüğü rüyanın hak olduğunu doğruladı.
Eğer Allah dilerse, mutlaka siz Mescid-i Haram’a güven içinde,
saçlarınızı traş etmiş, kısaltmış olarak korkusuzca gireceksiniz. Fakat
Allah sizin bilmediğinizi bildi, böylece bundan önce size yakın bir fetih
kıldı.”54
Ayet, Resulün ashabı ile birlikte Mekke’ye gidip umre yapacağı şeklinde
bir rüya gördüğünü teyit etmektedir. Bu husus Resul’e Kur’an yanında
diğer direktif ve talimlerin de ulaştığı gerçeğinin bir delili olarak
karşımıza çıkmaktadır.
“Hani Nebi eşlerinden bazılarına gizli bir söz söylemişti de derken
eşi bunu haber verip Allah da bunu ona açıklayınca o da o sözün bir
kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. O, bunu eşine haber
verince: ‘Bunu sana kim haber verdi?’ dedi. O: ‘Alîm ve Habir olan
bana haber verdi.’ dedi.”55
Allah’ın, Resul’e söylediği gizli sözün zevcesine diğerlerine açıkladığını
Resul’üne haber verdiği bir Kur’an ayeti yoktur.
“O zaman ki Allah size iki topluluktan birinin muhakkak sizin
olacağını vaadetmişti de siz güçsüz olanın sizin olmasını istiyordunuz.
Allah ise kelimeleriyle hakkı gerçekleştirmek ve kâfirlerin arkasını
54 ] 48/Fetih, 27
55 ] 66/Tahrîm, 3
Ünite 1 Akaid Usûlümüz
51
kesmek istiyordu.”56 Bedir savaşından sonra savaş ganimetlerinin dağıtılma
anı geldiğinde savaşı yorumlayan enfal süresinin yukarıdaki
ayeti nazil oldu. Vaad edilen şeyin ne olduğu resul’e Kur’an da bulunmayan
doğrudan vahiy ile bildirilmiş olabilir.
Ayrıca 33/Ahzâb 37; 14/İbrahim, 4; 16/Nahl, 44; 7/A’râf, 105; 33/
Ahzâb, 21 vb. âyetleri de konuya örnek olarak gösterilmektedir. Tüm
bu örnekler gramer yönünden incelendiğinde iddia edilen şeyi çağrıştırmadığı
da iddia edilebilir. Ancak tüm bu yorumların da yanlış
olduğu söylenemez. Bu görüşe ait delillerin bir kısmı kuvvetli delillerdir.
Tabiî ki sünnetin tamamının bu şekilde oluştuğu iddia edilemez.
Zira bu, Rasul’ü insan olmaktan çıkarmak anlamına gelir. Bu
takdirde onun beşer olma özelliğini vurgulayan ayetleri görmezden
gelmek gerekir ki bu da doğru değildir. Resul beşer olması hasebi ile
bazı konularda yanlışlar yapmış ve vahiy ile doğrultulmuş, şiddetli
bir şekilde uyarılmıştır.
Kur’an Dışındaki Rivayetlere (Hadislere ve
Sünnete) Niçin Vahiy Denilmemeli?
“Rasul bir söz söylerken veya davranışta bulunurken aynen Kur’an
vahyi şeklinde vahiy alarak bu sözü söylemiş, bu fiili işlemiştir.
Kur’an’la hadis, vahiy olma yönüyle ikisi de aynıdır. Bütün hadisler
vahiy ürünüdür.” şeklindeki genel kabul, doğru değildir. Sebeplerini
maddeler halinde izah edeyim:
Rasul, Yaratıcı’nın sözleriyle konuşan bir yarı-tanrı değildi; aynen
bizim gibi bir beşerdi. Rasul’ün her hareketinin bir vahiy sonucu olduğunu
iddia edenlerin onu melekler gibi iradesiz bir varlık olarak
tasavvur etmeleri, melek konumuna çıkardıkları, onu, tercih yapamayan,
her hareketi Yaratıcı tarafından programlanan bir makineye,
bir robota dönüştürdükleri değerlendirilmeli; dolayısıyla, Kur’an’ın
ve selim aklın gereği vahyi sadece Allah’ın kitabına hasretmelidirler.
56 ] 8/Enfâl, 7
Gençler İçin Akaid
52
Ahmed Kalka n
Tevhid, Allah’ı zâtında, isimlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde
başka bir varlığa benzetmemek, bu konularda O’na hiçbir şeyi şirk
(ortak, yardımcı, benzer, nidd) koşmamaktır. Tevhid, Allah’la kulları
birbirine karıştırmamaktır, birbirine benzetmemektir. Bu kul,
Peygamber de olsa böyledir. Allah’ın sözü ile Peygamber de olsa bir
kul’un sözü karıştırılmamalıdır. Kur’ân furkandır.
Vahy kavramının ağırlığı, ilâhîliği, kutsallığı kaybolmuş, insanların
ağzından çıkan başka bir söz de Allah’ın sözüne benzetilebilmiştir.
Peygamber de olsa, bir insanın sözü aynen Allah’ın sözü gibi vahiy
olamaz. Peygamber de olsa bir kul ile Allah, nasıl birbirine benzetilemezse,
Allah’ın sözü ile bir insanın sözü de benzetilmemeli. Bu,
tevhid inancının zaruri gereğidir. Tevhid Allah’a benzer hiçbir şeyin
olmadığına inanmaktır her şeyden önce. Vahiy Peygamberimizin de
uyması gereken hususlardır. Bunlar Kur’an ayetleridir. Kur’an sık sık
Peygamberimiz’e: “Sana vahy olunana tâbi ol”57 der.
Kur’an, Sünnet ve hadisler, Peygamberimizin hadislerinin ve
sünnetinin kaynağının vahiy mi, yoksa başka bir şey mi olduğunu
belirtmiyor. Peki, Peygamberimizin ve ashâbın tavırlarından onların
sünnet ve hadisi vahy kabul ettikleri mi, yoksa tam tersi mi anlaşılır?
Ashabın da Peygamberimizin davranış ve sözlerinin kaynağı
konusunda bazen tereddütler yaşadığı anlaşılıyor. Bunu, “bu senin
re’yin (ictihadın) mı, yoksa vahiy mi?” diye sormalarından anlıyoruz.
Mümkün onlar “bu vahiy mi?” diye sorarken, vahyin çeşitli anlamlarından
birini (ilhamı) kast ediyorlardı. Ondan da emin değiliz.
Ama şurası hakikattir ki ashâb, Peygamberimizin her sözünü ve her
davranışını vahiy olarak algılamıyorlardı; burası kesin. Onların bu
sorusuna Peygamberimiz de: O ne biçim soru, benim her sözüm ve
davranışım vahiydir” diye cevap vermemişti. Tam tersine, meselâ
Bedir’deki savaş için konuşlandığı yer hakkında kendi görüşü olduğunu
söylemişti.
Kur’an’ın emri gereği Rasulullah (s.a.s.) önemli işlerde ashâbıyla
istişare ederdi. Ve bazen istişare ettiği kimselerin çoğunluğunun görüşü,
kendi görüşünün zıddı olurdu. Peygamberimizin İstişaredeki
57 ] (10/Yunus, 109; 33/Ahzâb, 2; 6/En âm, 106 vb.)
Ünite 1 Akaid Usûlümüz
53
çoğunluğun görüşünü uygulaması, kendi görüşünün vahiy olmadığı
anlamına geliyordu. Hakkında vahiy olan bir konu istişare edilmez,
edilse bile vahye ters uygulama olmaz. Meselâ, Rasulullah Uhud savaşını
müdafaa harbi olarak mı, hücum harbi olarak mı yapmalarının
daha iyi olacağı konusunda ashâbıyla istişarelerde bulundu. Ve
kendi isteğine zıt olduğu halde, ashabın gençlerinin görüşleri doğrultusunda
karar aldı. Eğer kendi isteği vahiy ise, ashâbına vahyin
zıddını tercih etme hakkı verir miydi, verebilir miydi? Vahyin zıddına
hareket hakkı var mıdır mü’minlerin?
Ashâb, az sayıda da olsa, bazen Peygamberimize itaat etmede istekli
olmamışlar, belirli bir süre içinde de olsa itiraz edip itaat etmedikleri
olmuştur. Hudeybiye’de tıraş olmaları ve ihramlarını çıkarmaları
emrinde olduğu gibi. Hz. Ebubekir ve Ömer gibi seçkin
ashabın da böyle yaptığı değerlendirilince, Allah’ın razı olduğu bu
öncü şahsiyetlerin vahye itaatsizlik yaptıkları değil, onların Peygamberimizin
içtihadına karşı çıktıkları yorumu daha isabetlidir. Demek
ki ashab, Peygamberimizin her sözünü ve uygulamasını vahiy olarak
görmüyordu.
İlk dönem vahiy algısına İbn Abbas’ın anlayışı örnek verilebilir.
Kendisine “Tercümanu’l Kur’an” denilen ashâbın en âlimlerinden
biri olan Abdullah ibn Abbâs (ö. 68/687) bu konuda bakın ne diyor:
Kûfe’ye yerleşmiş Taifli sika hadisçi Abdulaziz ibn Rufey’ (ö. 130/747)
ondan şu hükmü işitmiştir: “Lâ vahye illâ’l-Kur’an / Kur’an’dan başka
vahiy yoktur.”58
Hz. Ali: “Bende Kur’an’dan başka bir vahiy yok” diyerek vahyin
Kur’an’dan ibaret olduğunu dolaylı olarak belirtmiştir.59
Hadis yazmak isteyen bazı sahabîler, arkadaşları tarafından
durdurulmuş ve onlara Hazreti Peygamberin hadis yazmaya izin
vermediği hatırlatılmıştır. Zeyd İbn Sâbit’in, bu yasağı hatırlatarak
Muâviye’yi hadis yazmaktan menetmesi, aynı konuda rivayet edilmiş
58 ] Buhârî, 6830; Ebû Cafer Tahavî, ^erhu Mü_kili -Âsâr, tahkik ^uayb el- Arnavut,
Muessesu r-Risâle, 1415/1994, c. 14, s. 466
59 ] Buhârî, 111, 3047, 6903, 6915; Müslim, Kitabu’l- Hacc, 467, hadis no: 1370 84]
el-Hatib, Takyîd, s. 33
Gençler İçin Akaid
54
Ahmed Kalka n
çeşitli haberlerden bir örnek teşkil eder.84 Bu son olay, Nübüvvetin
ilk yılları değil, Muâviye’nin Mekke’nin fethinde Müslüman olduğu
kesin olduğu için çok sonralarıdır, Zeyd bin Sâbit gibi önde gelen
bir sahâbi, demek ki, hadis yazımını devamlı bir yasak olarak kabul
ediyordu. Peygamberimiz hadis yazımı konusunda şunları söylemiştir:
“Benden Kur’an dışında hiçbir şey yazmayın. Kim benden Kur’an
dışında bir şey yazmışsa imha etsin.”60 “Biz hadis yazarken Hz. Peygamber
yanımıza geldi ve “yazdığınız şey nedir?” dedi. “Senden işittiğimiz
hadisler (sözler)” dedik. Hz. Peygamber şöyle dedi: “Allah’ın
kitabından başka kitap mı istiyorsunuz? Sizden evvelki milletler Allah’ın
kitabı yanında başka kitaplaryazdıkları için yoldan çıktılar.” 86
“Allah elçisinden sözlerini yazmak için izin istedik, bize izin vermedi.”61
“Sahabe Allah’ın elçisinden sözlerini yazmak için izin istediler. Ancak
onlara izin verilmedi.”62
Peygamberimiz, eğer hadisler vahiy ise onları yazdırarak koruma
altına almamıştır. Ondan daha önemlisi Müslim’in rivayet ettiği hadiste
“Kim Kur’an dışında bir şey yazdıysa yazılanların tümünü imha
etsin” demiştir. Peygamber, hiç vahyi imha ettirir mi? Peygamber
vahyi korumazsa, hele bir de imha ettirirse, böyle peygamber olur
mu? Böyle peygamber olursa, imha ettirdiği vahiy olur mu?
Peygamberimizin her konuştuğu vahiy ise, bu, resul’ü insan olmaktan
çıkarmak anlamına gelir. O, kendisine vahiy monte edilip
programlanmış bir robot kabul edilmiş olur. Bu takdirde onun aynen
bizim gibi beşer olduğunu vurgulayan ayetleri yok saymak gerekir.
Rasul beşer olması hasebi ile bazı konularda yanlışlar yapmış ve
vahiy ile doğrultulmuş, şiddetli bir şekilde uyarılmıştır. Rasûlullah’ın
vahiyle bazı davranışları ve sözleri düzeltildiğine göre, onun sözleri
ve davranışları vahiy ise; vahiy yanılmış, vahiy vahyi düzeltmiş olur.
Peki, o düzelten vahye nasıl güvenilecek? Düzeltilen vahy yanıldığına
göre, düzelten vahyin yanılmadığı nasıl kabul edilecek? Hiç vahiy
yanılır mı, ya da yanılan şey vahy olur mu? Bir şey hem Allah’tan
60 ] Sahihi Müslim Kitab-1 Zühd 72, Ahmed bin Hanbel, Müsned 3/12, 21, 33 86] El
Hatib, Takyid, sayfa 32
61 ] Tirmizi, es-Sünen, K. 0lm
62 ] Dârimî, es-Sünen, Mukaddime 42
Ünite 1 Akaid Usûlümüz
55
gelecek, yani Allah’ın vahyi olacak, hem de yanılacak; bu Allah’ın
vahyini, o vahyi gönderen Allah’ı âciz gösteren büyük bir iftira olmaz
mı? Resulün kimi uygulamalarını bilahare eleştirip düzelten Kur’an
ayetleri dikkate alındığında, Allah’ın önce Peygamberi yönlendirip
böyle yaptırdığı, daha sonra da uyarıp neden böyle yaptın diye eleştirdiği
iddia edilmiş olur ki, bu büyük bir çelişki olur.
Necm sûresi 4. Âyetinde geçen “O vahyedilenden başkası değildir”
ayeti, nice âlimlerin de ifade ettiği gibi, Kur’an ile ilgilidir. “O” zamiri
Kur’an’a râcîdir. Yani Kur’an vahiyden ibarettir, anlamına gelir. Yoksa,
“o ne konuşuyorsa vahiydir” diye anlaşılırsa, günlük hayatla ilgili
konuşmaları, eşleriyle özel konuşmaları da mı vahiy kabul edilecek?
Dinle ilgili konuşmaları denilecek olursa, peygamberimizin sözlerinden
ve yaptıklarından hangileri din, hangileri özel ve dünyadır,
bunu kim nasıl ayıracaktır? Kaldı ki, dinle ilgili bir söz söylerken her
sözü vahiy olarak konuşmak zorunda olan, her soruya cevap vermek
için vahyin gelmesini bekleyen ve bekleten bir kimsenin hayatı makineye,
robota benzemez mi? Böyle bir makine, insana nasıl güzel
örnek olur?
Beşerî olan, bize ulaşması açısından zan ve şüphe içeren sözler lâ
raybe fîh olan vahiyle eşit tutulabilir mi? Vahiyde şek ve şüphe olur
mu? Vahyin zayıfı, uydurması olur mu? Vahy olan ifade, acaba şu
kelime ile mi söylendi, bu kelime ile mi diye tereddüt edilir mi?
Rasûlün konuştukları gayr-i metluv vahiy olduğu kabul edilince,
özellikle tasavvufun önde gelenleri, kendi söz ve yazılarının da vahiy
gereği olduğunu ileri sürebilmişler, vahy- i gayr-i metluv kapısının
açılmasıyla kendi görüşlerini Allah’ın vahyi gibi halka sunmuşlardır.
Celâleddin Rumî ile Said Nursi’yi bu konuda örnek verebiliriz.
İskender Evrenesoğlu gibiler de işi daha belirgin hale getirmiş, kendisine
vahiy olarak kitap indiğini çevresine inandırmış, kameralar
karşısında vahiy alma(!) gösterilerinde bulunmuştur.
Korunmamış kimi haberlerin/iddiaların Allah sözüymüş gibi aktarılması
dinin zan ve şüpheye dayandığı gibi bir imaj doğuracaktır.
Beşerî olanın ilahileştirilmesine yol açacaktır. İkisi de vahy denilerek
sünnetin Kur’an’ı neshedebileceği, sünnetin merkeze alınıp Kur’an’ın
Gençler İçin Akaid
56
Ahmed Kalka n
te’vil edilebileceği, uygulamada hadislerin merkeze alınıp temel kabul
edileceği, Kur’an’ın da daha geriye atılabileceği anlayışını oluşturduğundan,
dolayısıyla Kur’an’ın mehcur bırakıldığı bir duruma
sebep olunmuştur.
Allah biraz sonra değiştireceği emri niye versin? Allah geleceği de
bildiğine göre niye vahiy vahyi iptal etsin? Vahiy, vahyi iptal etmez.
Vahiy, vahiyleri tasdik eder. Allah’ın son peygamber’e indirdiği vahyi,
O’nun hükmü kıyamete kadar geçerli değil midir?
Ashab, Peygamberimizin söz ve davranışlarını vahiy olarak algılamıyorlardı.
Eğer vahiy olarak algılasalardı, Kur’an ayetleri için
gösterdikleri özen ve gayreti hadisler için de gösterirlerdi. Gecelerini
gündüzlerine katarak onları da ezberlemeye çalışır, Rasulullah’ın
(s.a.s.) ağzından çıkacakları kaçırmamak için dizinin dibinden ayrılmazlardı
ve Kur’an için dediklerini bunlar için de söylerler; “işittik
ve itaat ettik” derlerdi. Ve biz de “bu rivayetlere vahiy demeyelim”
diye teklif etmezdik, edemezdik.
Eğer hadisler de vahiy ise, bilerek veya bilmeyerek, Rasul ve ashâbı,
gelen vahiylere ilgisiz kalmakla, onların yazılmasını istemeyerek,
onların yok olmasına göz yummuş olmazlar mıydı? Rasul,
Allah’ın vahyi karşısında taraf tutmuş, ayrıcalık yapmış, bazısını gerekli,
bazısını gereksiz görmüş olmaz mı? Rasul, gelen tüm vahiyleri
titizlikle koruyup toplumuna ulaştırmışken, hadisler vahiy ise niye
bunlara Kur’an’a karşı gösterdiği ilgiyi göstermemiştir?
Vahiy kâtipleri hadisleri niye yazmıyordu? Hadisler vahiy ise,
bunlar da Vahiy kâtibi ise, onları da yazmaları gerekmez mi idi?
Hadisler vahiy ise Rasulullah vahyin bir kısmını (Kur’an’ı) yazdırdığı
halde, diğer vahiyleri niye yazdırmıyordu? Vahiy olan Kur’an’ı
ezberlettirdiği gibi diğer vahyi (hadisleri) niye ezberlettirmiyordu?
Tam tersine, hem Peygamberimiz zamanında ve hem de dört halife
döneminde hadislerin yazılması yasaklandı.
Haydi, diyelim; Rasul ve ilk Müslümanlar vahye karşı böyle bir
(hâşâ) zaaf gösterdiler, madem hadisler vahiy idi, o zaman Allah
kendi vahyini niçin korumadı? Kur’an vahyini korumak için, onun
Ünite 1 Akaid Usûlümüz
57
yerine ulaşmasını engelleyenler için tehdit üstüne tehdit savuran
Yüce Rabbimiz, eğer Rasulün sözleri (bir kısmı da olsa) vahiy ise, onların
insanlara ulaşmamasına, kaybolmasına, niçin müdâhale etmemiştir?
Allah’ın kendi vahyini korumaması veya vahiyleri arasında
ayrım yapması mümkün olabilir mi?
Rasulün sözleri de vahiy olsaydı, Kur’an ayetleri için gösterilen
gayretin, özen ve titizliğin aynısını onlar için de göstermezler miydi?
Ne yazıya geçirdiler, ne ezberlediler, ne öğretmek için özel öğretmenler
ve özel ortamlar oluşturdular, ne de ileriye yönelik Müslümanlara
bir tavsiyede bulundular. Kur’an ayetleri karşısında “işittik
ve itaat ettik” dedikleri halde, Rasulün sözleri karşısında aynı şeyleri
yaparlardı. Kendi fikirlerini söylediler, istişarelerde bulundular, bazen
de itiraz ettiler.
Rasulün söz ve uygulamaları vahiy olsaydı, Allah’ın bunların bazılarını
desteklemesi, bazılarına da karşı çıkıp düzeltmesi sözkonusu
olmazdı. Her ikisi de vahiy olduğuna göre bu, Allah’ın kendisini tasdik
etmesi veya tekzip edip düzeltmesi anlamına gelirdi ki, bu durum
Allah inancını temelden sakatlayan bir anlayış ortaya çıkarırdı.
Bu da Kur’an’ın temel iddialarıyla çelişirdi. O yüzden Kur’an dışı vahiy
yoktur, olamaz.
Vahiyler, bütün insanlara tebliğ edilmesi gereken hakikatlerdir
“Yâ eyyuharrasûlu belliğ mâ ünzile ileyke min rabbik. Ve in lem tef ’al
femâ bellağte risâleteh” / Ey rasûl, Rabbinden sana indirileni tebliğ et.
Eğer tebliği görevini yapmazsan, risâlet görevini yapmamış olursun.”63
Belli bir kişi veya zümreye tahsis edilen, bütün ümmete ulaştırılması
istenmeyen hususlar vahiy olamaz.
Vahiy, Allah’a ait kelâm, yani İlâhî sözlerdir. Peygamberin zihninde
ortaya çıkan kendi beşerî kelamı değildir.
Hz. Peygamber’e ait sözleri vahiy kabul etmek; “İn hâzâ illâ
kavlu’l-beşer / Bu, insan sözünden başka bir şey değildir.”64 diyen ve
63 ] 5/Mâide, 67
64 ] 74/Müddessir, 26
Gençler İçin Akaid
58
Ahmed Kalka n
Kur’an’da reddedilen müşriklerin iddialarıyla benzer bir sonuca götürürdü.
Nice çalkantı ve zulümlere sebep olan ve tarihin derinliklerinde
kalmış bulunan meşhur konuyu hepimiz biliriz: “Kur’an, Allah
kelâmıdır, Allah’ın kelâmı ise O’nun sıfatıdır ve dolayısıyla mahlûk
değildir.” Hadisler de vahiydir diyenler, aynı iddiayı hadisler için de
yapabilirler mi? Peygamberimizin sözleri de mi mahlûk değildir?
Tevhid; Allah’ı; zâtında ve sıfatlarında tek kabul etmek, O’na
zâtında ve sıfatlarında ortak, eş, benzer kabul etmemektir. Hadisler
de ayetler gibidir demek tevhidle bağdaşır mı? Biri Rab, biri kul olarak
Allah ve Rasul nasıl birbirinden çok farklı ise, Allah’ın kelâmı
ile Rasul’ün sözü de, yani âyet ve hadis de birbirinden çok farklıdır,
benzer kabul edilemez. İkisi de vahiy ise, ikisine de aynı muâmele
yapılması gerekir. Hâlbuki hadisleri namazda kıraat olarak okuyamayız.
İbadet niyetiyle ve makamla okuyamayız.
Bir rivayette yer alan ve Rasul’e ait olduğu ifade edilen söz ya da
amelin arkasında velev ki Allah’ın ona yönelik ilhamı bulunsun, Allah
(c.c.) tarafından korunmuş Kur’an’da yer almadıkça bu ilahi ilişki
ve yönlendirmeden emin olamayız. Ancak aktarılan söz ya da amel
Kur’an’a uygunsa Rasule ait olduğu galip zannıyla onunla amel edersek
inşallah Resule itaatin ecrini alırız. Bir de şu husus önemlidir;
“gayr-i metluv”culara sormalıyız, arkasında “gayri metluv vahiy” ya
da “ilham” olmadıkça Resulün Kur’an hükümlerinden hareketle yaptığı
içtihadına, dini tavsiyelerine, emirlerine itaat etmeyecek misiniz?
Hâlbuki, emin olmadığımız zanlarla arkasında “vahy-i gayri metluv”
ya da “ilham” olduğunu iddia ederek değil, sadece Rasul yaptığı ve
söylediği için onun din konusunda yaptıklarını yapmalı, emirlerine
itaat etmeli değil miyiz? O halde, gaybı taşlayarak Rasul’ün yapıp
ettiklerinin arkasında zanna dayalı ilahi yönlendirmeler aramak yerine,
“Allah’a ve Resulüne itaat edin” ilahi emri gereğince, arkasında
Kur’an dışı ilave bir vahiy aramadan, sadece Rasulullah yaptığı ve
söylediği için ona itaat etmenin Kur’an’a itaat gibi farz olduğunun
bilinciyle hareket etmeliyiz.
Ünite 1 Akaid Usûlümüz
59
Din kuralları koyan vahiy, Kur’an’da toplanmıştır. Ancak, Kur’an
dışında, Allah ve Resulü arasında tabii ki (din vazetme anlamında
olmayan) bir ilişki söz konusu olabilir. Rasulullah ile Allah arasındaki
Kur’an vahyi dışındaki bu muhtemel ilişkinin bizi bağlayıcılığı
ise, ancak bilâhare Kur’an’a yansıyarak olur. Yahut da Rasulün bir içtihadı
ya da uygulaması haline dönüşerek bize ulaşırsa bizi bağlayıcı
hale gelir. Bunda dahi, arkasında zanna dayalı böyle bir iddia (yani
Allah’ın Kur’an dışı ilhamla yönlendirmesi) olduğu için değil, sadece
Resulün din konusundaki bir içtihat ve uygulaması olduğu için ve
Kur’an gereğince bağlayıcılığı vardır. Rasulullah’ın bütün yapıp ettiklerinin
vahiy olduğunu (vahy-i gayri metluv) iddia etmek, hem
Kur’an’a aykırı, hem Allah’ın din konusundaki ve gayb haberleriyle
ilgili vahyi Kur’an’da toplanmışken, bunların bir kısmının Rasulullah
tarafından Kur’an’a koydurulmayıp gizlendiği, ya da sadece birkaç
kişiye söylendiği gibi bir iftira olur ki, bu risâlet görevinin tam anlamıyla
yerine getirilmediğini iddia etmek anlamına gelir.
Rasulullah’ın Hüküm Koyması
Sünnet, Allah Rasûlü’nün, ümmetine örnek olmak üzere ortaya
koyduğu uygulama, dini doğru anlama ve yaşamada örnek alınacak
davranışlar bütünüdür. Sünnet, Kur’an’ın yaşanmış en doğru tefsiri,
İslâm’ın pratik ve örnek tatbikidir. Peygamberimiz tefsir olunmuş
canlı bir Kur’an’dı, yaşayan bir İslâm’dı. Hz. Âişe (r.a.) anamızın meşhur
sözünü hatırlayalım. Ona Hz. Peygamber’in ahlâkından sorulunca
şöyle cevap vermişti: “O’nun ahlâkı Kur’an’dı.”65 Kur’an ve sünnet
bir bütünlük arzetmektedir. Sünnet bir taraftan delil olma özelliğini
Kur’an’ın onayından almakta, öbür taraftan da Kur’an’ın beyânı,
onun açılımı, fiilî hayata geçirilişi olmaktadır.
İnsanlar arasından seçilmiş rasûllerin görevleri, diğer elçilerden
farklıdır. Şu âyet onların işlevini en güzel bir şekilde açıklamaktadır:
“Nitekim, kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi tezkiye eden
(temizleyen), size Kitabı ve hikmeti öğreten ve size bilmediklerinizi
65 ] Müslim, Müsâfirûn 139; Ebû Dâvud, Salât 316; Nesâî, K1yâmu l-Leyl 2; Ahmed
bin Hanbel, VI/54, 111
Gençler İçin Akaid
60
Ahmed Kalka n
öğreten rasûller gönderdik.”66 Rasûller, açık deliller ile gelirler. Yanlarında
İlâhî adâletin ölçüsü vardır. Kitab’ı ve onunla gelen gerçekleri
mü’minlere öğretirler. Gücün, kuvvetin ve malın nasıl kullanılacağını
bildirirler. Allah (c.c.), bu anlamda insanlardan kimin peygambere
tâbî olup ona yardım edeceğini, kimin onun dâvetine uyup uymayacağını
imtihan etmektedir.67
Mü’minler, peygamberlerin tümüne iman ederler. Peygamberlere
itaat etmek Allah’a itaat etmektir.68 Peygamberler bir şeye hüküm
verdikleri zaman mü’minler “işittik ve itaat ettik” derler. Son Peygamber’e
iman eden mü’minler, O’nun herhangi bir konuda verdiği
hükme itirazda bulunmazlar ve O’nun verdiği hükme teslimiyetle
rızâ gösterirler.69
Mü’minler, Allah’ı sevdikleri için son Peygamber’e uyarlar, onu
tâkip ederler.70 Peygamberler, insanlar için seçilmiş en güzel örneklerdir.
71 Mü’minler, Peygamber’in getirdiği her şeyi almak, yasakladığı
her şeyden de kaçmak zorundadırlar.72
Kur’an’ın Peygamberimiz’e yüklediği görevlerden biri vahyi/mesajı
okuma ve beyan/açıklamadır “Ve Biz sana da bu Kitabı indirdik
ki, kendilerine indirdiğimiz mesajı onlar(ın anlaması, yaşaması) için
beyan edesin ve onlar da böylece belki düşünürler.”73 Peygamberimiz,
beyan görevini ya eyleme dönüştürülerek açıklanması gereken mesajları
eylemle açıklamak veya eylemi desteklemek amacıyla veya
farklı konularda söylemle açıklayarak eksiksiz yerine getirmiştir.
Bazı insanlar, Kur’an’cılık/mealcilik yaparak Kur’an adına sünneti
reddetmeye kalkmışlardır. Bu tavır, öncelikle Kur’an’ın reddettiği bir
tavırdır. Son Rasûl de diğer şerefli elçiler gibi, yalnızca mektup getiren
postacı benzeri, yani sadece mesajı (vahyi) getirip haber veren
66 ] 2/Bakara, 151
67 ] 57/Hadid, 25
68 ] 4/Nisâ, 59, 64
69 ] 24/Nûr, 51; 33/Ahzâb, 36
70 ] 3/Âl-i 0mrân, 31
71 ] 33/Ahzâb, 21
72 ] 59/Ha_r, 7
73 ] 16/Nahl, 44
Ünite 1 Akaid Usûlümüz
61
kimse değildir. O, vahyi getirip haber verir, onu tebliğ etmek için
çaba sarf eder ve o vahyi bizzat uygular. Daha doğrusu vahyin hedefini
bizzat yaşayarak gösterir. Mü’minler O’na bakarak müslümanlığı
nasıl yaşayacaklarını ve Allah’ın kendilerinden ne istediğini öğrenirler.
Sünnet nedir? Bu konuda da ifrat ve tefrit olarak iki aşırı yaklaşım
sözkonusudur. Peygamberimizin her davranışının sünnet olduğunu
savunmak veya sünnet denilince birkaç davranış ve şekilsel
özelliği anlamak, ya da daha ileri giderek sünneti dışlamak. Peygamberimiz,
kendisinin her davranışının sünnet sayılmaması gerektiği
ile ilgili açıklamalar yapma ihtiyacını duymuştur.74 Peygamberimiz
de bizim gibi bir insandı. Onun da beşer olarak, Arap toplumunun
miladî 7. asırda yaşayan bir ferdi olarak yediği, giydiği ve yaşadığı
bazı şeyler vardı ki, bunlar dinî bir amaçla yapılmamıştı. Meselâ Peygamberimiz
sıcak iklimde yaşayan bir kimse olarak kavminin diğer
insanları gibi hiç çorap giymemiştir. Çorap giymemek sünnet olarak
kabul edilemez. Bir eş olarak hanımlarının bazı tavırlarına gücendiği
için, bir kimsenin eşine gücenmesi sünnet olarak değerlendirilemez.
Rasûlullah’ın hüküm koyması ve o hükümlere uyulması gerektiğiyle
ilgili âyetleri görelim:
“Allah ve Rasûlü bir konuda hüküm verdiği zaman artık mü’min bir
erkeğin veya kadının o işi kendi isteklerine göre seçme yapmaya (farklı
bir alternatif arama) hakkı yoktur. Zira kim Allah’a ve Rasûlüne karşı
gelirse apaçık bir dalâlete/sapıklığa düşmüş olur.”75
“Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasûlüne dâvet edildikleri
zaman mü’minlerin cevabı “işittik ve itaat ettik” sözünden başka
bir şey olmaz. Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat eder, Allah’tan korkar ve
O’nun azâbından korunursa, işte sonunda kazanacak olanlar onlardır
Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat eder, Allah’a saygı duyar ve O’ndan sakınırsa,
işte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.”76
74 ] Bu konuyla ilgili bkz. Müslim, Edâhî 35/5; Ebû Dâvud, Salât 90, Hacc 50; 0bn Mâce,
Hacc 81 vb. 101] 33/Ahzâb, 36
75 Ahzab, 36
76 ] 24/Nûr, 51-52
Gençler İçin Akaid
62
Ahmed Kalka n
“Hayır! Rabbine andolsun ki, onlar aralarındaki ihtilâflı konularda
seni hakem yapıp, sonra da içlerinde hiçbir hoşnutsuzluk duymadan
senin verdiğin hükme boyun eğip tam anlamıyla teslim olmadıkça
iman etmiş olmazlar.”77
Peygamberimizin Hükümleri,
Kur’an’dan Bağımsız Mıdır?
Peygamberimizin hükümleri, sünneti, Kur’an’dan bağımsız değildir.
Ya Kur’an’daki hükümlerin izahı veya Kur’an’daki hükümlere
kıyasla, Kur’an’dan yola çıkarak Rasulullah’ın ortaya koyduğu uygulamalardır.
Yönetimle ilgili olarak; “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler”
in hükmü Kur’an’da vurgulanır.78 Diğer hükümler câhiliyye
hükmü olarak damgalanır. Rasulullah da Kur’an kanunlarına tâbi
olmuş, o kanunları uygulamıştır. Rasulullah’ın hükümleri/kanunları
da Kur’an’dan direkt veya endirekt alınmadır. Peygamberimizin
hükümleri/kanunları Kur’an kanunu (onun açılımı, onun günlük
hayata yansıması) olduğundan, Kur’an başka kanunlara kapısını
tümüyle kapatır: “O, hiç kimseyi hükmüne (kanunlarına) ortak yapmaz.”
79; “Hüküm (kanun koyma yetkisi), ancak Allah’ındır.”80; Bu iki
âyet, mutlak olarak hüküm hakkına sadece Allah’ın sahip olduğunu
bildirir. “İnsanlar arasında Allah’ın sana gösterdiğine göre hükmedesin
diye hakkı içeren kitabı sana indirdik; hainlerden taraf olma!”81 Bu
âyet, Kur’an’ın ve Rasulullah’ın temel fonksiyonlarını belirtir. Bu âyet,
Rasûlullah’ın nasıl hükmettiğini açıklıyor. Rasul, Allah’ın Kitapta
gösterdiği şekilde hükmetsin diye Allah, Kitabını göndermiştir.
Bu ayet, mutlak hüküm koyma hakkının son tahlilde yalnızca
Allah’a ait bir hak olduğunu gösteriyor. Peygamberimiz “sünnet” dairesinde
hüküm koyma yetkisine sahip ise, bu, Allah’ın ona verdiği
bir yetkidir ve Allah’ın ona gösterip öğrettiği gibi hükmetmek zorundadır.
Hüküm konusunda Peygamberimizin (s.a.s.) durumu bu
77 ] 4/Nisâ, 65
78 ] 5Mâide, 44, 45, 47
79 ] 18/Kehf, 26
80 ] 12/Yusuf, 40
81 ] 4/Nisâ, 105
Ünite 1 Akaid Usûlümüz
63
iken, diğer insanların durumu, kendi başlarına hüküm koymaya kalkışmaları
ne ile izah edilebilir.
Rasûl’e İtaat Gerekir, Ama Nebî’ye
İtaat Gerekmez Görüşü
Peygamberimizin bazen nebî, bazen rasûl durumunda olduğunu,
“rasul” olduğunda, ona itaat gerektiği, böyle bir konumda yanlış ve
hata yapmadığı, mü’minleri bağladığı; ama nebî olduğu zaman böyle
olmadığı, nebî olduğunda hata ve yanlış yapabileceği için o zaman
ona itaat etmemizin gerekmediği ifade edilmektedir. Kur’an’da rasul
ve nebî kelimelerinin kullanılışından bu anlaşılıyor demektedirler.
Bu görüş, gittikçe yaygınlaşmakta ve kabul görmektedir. Bu anlayışın
sünnete ve Peygamberimizin fonksiyonuna yönelik ciddi problemlere
sebep olduğu ve ileride sünneti tümüyle reddeden büyük yanlışların
adımı olacağı görülmektedir. Bu görüş, her şeyden önce yanlıştır.
Kur’an’dan böyle bir anlayış çıkmaz. Tam tersine, Kur’an “Nebî”ye
itaati emretmektedir.
Nebî Kavramıyla İtaatin İstendiği
Hususunda Âyetlerden Deliller
“Onlar, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları Resûle,
o ümmî nebîye ittibâ edip uyan kimselerdir. O, onlara iyiliği emreder,
onları kötülükten alıkoyar. Onlara iyi ve temiz şeyleri helâl, kötü ve
pis şeyleri haram kılar. Üzerlerindeki ağır yükleri ve zincirleri kaldırır.
Ona iman edenler, ona saygı gösterenler, ona yardım edenler ve ona
indirilen nura (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”
82
Bu âyet, (aşağıda başka örnekleri gibi) hem rasulullah’ın aynı zamanda
nebî olduğunu gösteriyor. Hem de o rasul-nebi’ye tâbi olup
uyanların kurtulaşa erenler olduğu vurgulanıyor. “Er-Rasûl en’Nebiy”
82 ] 7/A râf, 157
Gençler İçin Akaid
64
Ahmed Kalka n
bileşik iki sıfattır; daha doğrusu isim-sıfattır. Yani o, rasul-ümmî
olan nebî … anlamına gelir.
“(Ey Muhammed!) De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, yer ve göklerin
hükümranlığı kendisine ait olan Allah’ın hepinize gönderdiği rasûlüyüm.
O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, diriltir ve öldürür. O hâlde,
Allah’a ve O’nun sözlerine inanan Resûlüne, o ümmî nebiye iman edin
ve ona ittibâ edip uyun ki doğru yolu bulasınız.”83
Âyetin sonundaki ifadeyi tekrarlayalım: “Resûlüne, o ümmî nebiye
iman edin ve ona uyun ki hidâyeti/doğru yolu bulasınız.” Muhammed
aleyhisselâm’ın ve diğer bazı peygamberlerin hem nebi ve hem
rasul olduğunu belirten, dolayısıyla aynı şahsın birbirini tamamlayan
iki ayrı ve birbirinden ayrılmayan özellik ve görevini anlatan
rasullük ve nebîliğin aynı şahsın özellikleri olduğunu ve aralarında
herhangi bir farkın olmadığını görüyoruz. Mü’minlerin hidayete ermeleri
için Allah’ın rasulüne, o ümmî nebiye iman edip ittiba etmeleri,
o nebiye tâbi olup uymaları gerekiyor. Bu âyet aynı zamanda nebî
ve rasûl ayrımının genelde ve özellikle Muhammed aleyhisselâm’la
ilgili özelde doğru olmadığını da içeriyor.
“İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak
nebîler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri
şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere kitapları hak
olarak indirdi. Kendilerine apaçık âyetler geldikten sonra o konuda
ancak; kitap verilenler, aralarındaki kıskançlık yüzünden anlaşmazlığa
düştüler. Bunun üzerine Allah iman edenleri, kendi izniyle, onların
hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe iletti. Allah, dilediğini doğru yola
iletir.”84
Bu âyette Nebîlerin insanların ihtilaf ettiği şeyler hususunda aralarında
hüküm vermek üzere kendilerine kitap verilen nebîler gönderildiğini
ve o nebîlerin aynı zamanda (itaat edenleri) müjdeleyen,
isyan edenleri uyarıp korkutan özelliğe de sahip oldukları ifade ediliyor.
Nebîlere hüküm vermek üzere kitap indirilmiş ise, onlara iman
83 ] 7/A râf, 158
84 ] 2/Bakara, 213
Ünite 1 Akaid Usûlümüz
65
eden kimselere de kitapla aralarında hükmeden nebîlerine itaat etmek
düşer.
“Ey Nebî! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı; Allah’ın izniyle
kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak
gönderdik.”85
Nebî, bu âyete göre nebî, Allah’a davet ediyorsa, Allah’a davet
eden nebî’ye itaat edilmez mi? İtaat edilmez ise, bu itaatsizlik Allah’a
itaatsizlik olmaz mı?
“Ey iman edenler! Seslerinizi, Nebî’nin sesinin üstüne yükseltmeyin.
Birbirinize bağırdığınız gibi, ona yüksek sesle bağırmayın, yoksa siz
farkına varmadan işledikleriniz boşa gider.”86
Mü’minlerin seslerini Nebî’nin sesinden yükseltmesi yasaklanıyor.
Sesin yükseltilmesi; onun sesini, onun dediğini, onun emrini
bastırmaya çalışmak olarak ele alınmış; dolayısıyla Nebî’nin bir dediğini
iki etmek, tekrar söyletmemeye çalışmak, onun emrine karşı
farklı bir alternatif ileri sürmemek ve ona itaat etmek demektir. Bütün
bunlar, Nebî’ye itaati farz kılmaktadır.
“Şüphesiz Tevrat’ı biz indirdik. İçinde bir hidayet, bir nur vardır.
(Allah’a) teslim olmuş nebiler, onunla yahudilere hüküm verirlerdi.
Kendilerini Rabb’e adamış kimseler ile âlimler de öylece hükmederlerdi.
Çünkü bunlar Allah’ın kitabını korumakla görevlendirilmişlerdi. Onlar
Tevrat’ın hak olduğuna da şahit idiler. Şu hâlde, siz de insanlardan
korkmayın, benden korkun ve âyetlerimi az bir karşılığa değişmeyin.
Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.”87
Bu âyette geçen nebîlerin özelliklerine bakılınca, onlara itaat etmek
gerekmez diyebilir mi objektif ve insaflı bir insan?
“Ey Nebî! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına
söyle, bedenlerini örtecek elbiselerini giysinler. Bu, onların tanınıp
85 ] 33/Ahzâb, 45-46
86 ] 49/Hucurât, 2
87 ] 5/Mâide, 44
Gençler İçin Akaid
66
Ahmed Kalka n
incitilmemelerine de daha uygundur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır,
çok merhamet edicidir.”88
Nebî’nin, ailesiyle birlikte mü’min kadınlara tesettüre uygun şekilde
giyinmelerini emretmesi, ona itaat edilmesi için çok açık bir
delildir. Burada Nebî’ye itaatsizlik, Allah’a itaatsizliktir.
“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret)
değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve nebîlere
iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere,
yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri
için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren,
antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta
ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum
ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a
karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.”89“…men âmene billâhi
vel yevmil âhırı vel melâiketi vel kitâbi ven nebiyyîn(nebiyyîne)” Bu
âyette iyiliğin tanımı olarak bildirilen “Nebîlere İman”, onların varlığına
ve Nebî olduklarına iman etmekle kâfi kabul edilen, herhangi
aktif bir tavırsızlıktan öte; onlara itaat etmeyi vurgulayan bir uyarıdır.
Nebîye iman, nebinin Allah’tan getirdiği mesaj veya Allah adına
verdiği hüküm hakkında ona güvenip teslim olmayı gerektirir.
“Kitap’ta İsmail’i de an. Şüphesiz o, sözünde duran bir kimse idi. Bir
resûl, bir nebî idi.”90
İsmail (a.s.) rasul-nebî idi. Allah ona rasul-nebî dediyse, o bazen
sadece rasuldür, bazen sadece nebidir denilebilir mi? Bu konuda diğer
nebilerin (diğer rasullerin) bu vasıflarının ayrılacağına dair nasıl
bir delile sahipler?
“Kim, kendisine hidayet (doğru yol) besbelli olduktan sonra Rasul’e
karşı çıkar, mü’minlerin yolundan başkasına uyarsa, onu yöneldiği
yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir.”91
88 ] 33/Ahzab, 59
89 ] 2/Bakara, 177
90 ] 19/Meryem, 54
91 ] 4/Nisâ, 115
Ünite 1 Akaid Usûlümüz
67
Rasûlullah’tan bu yana gelen ashabın ve bize kadar her kuşaktan
âlimlerin, müctehidlerin hiçbirinin böyle bir ayrıma gettiğine şahit
değiliz. Tehdide dikkat çekiyoruz: Mü’minlerin yolundan başkasına
uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız.
“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat
o, Allah’ın Resûlü ve nebîlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi hakkıyla
bilendir.”92
Bu âyette de Muhammed aleyhisselâm’ın hem Allah’ın rasûlü ve
hem de nebîlerin sonuncusu olduğu vurgulanıyor. Yani, Allah ona
hem rasul ve hem nebî diyor. Bu ikisini birbirinden ayırmak ve onu
bazen sadece nebi, bazen sadece rasul kabul etmek, hangi delille
mümkün oluyor?
Akaid’le, İnançla İlgili Yanlışlar ve Nedenleri
KUR’AN’A BAKIŞ: Kur’an ilkelerinin temel alındığı “Kur’an akaidi”,
“İslâm akaidi” anlayışının olmaması. Akaid vahye dayanmalı.
Akaidde ölçü olarak;
Delâleti ve sübûtu kat’i deliller esas alınmalıdır,
Kur’an’ın anlaşılmaz olduğu, Akaidin Kur’an’dan bağımsız işlenmesi,
bir konunun Kur’an’da olup olmamasının önemsenmeyişi, bir
konunun Kur’an’la sağlamasının yapılmaması (İMANIN ARTMASI,
NEBÎ-RASÛL FARKI örneğinde olduğu gibi),
PARÇACI YAKLAŞIM: Kur’an bütünlüğünde bir kavramın nasıl
kullanıldığını önemsememek, Kur’an’ın en doğru tefsirinin yine
Kur’an olduğunu unutmak. KADER örneğinde olduğu gibi. Bazı
mezhepler Kur’an’dan kaderin insanla ilişkili âyetleri, bazıları ise Allah’la
ilişkili âyetleri ele alıp kader inancını bütüncül olarak Kur’an’a
dayandırmamışlar.
92 ] 33/Ahzâb, 40
Gençler İçin Akaid
68
Ahmed Kalka n
HADİSLER konusunda ifrat ve her rivayetin sahih kabulü ve
Kur’an’a ters düşse veya Kur’an’ın bahsetmediği konu olsa bile akaidde
temel ölçü kabul edilmesi. Tefrit de: Peygamber’e akaidle ilgili
Kur’an’da bahsedilen konuları açıklama hakkı verilmemesi,
ÖNCEKİ ÂLİMLERin her dediklerinin mutlak doğru olduğu anlayışı.
Eski âlimler eleştirilemez, “onların vardır bir bildiği” denilir,
anlamaya çalışılır, tevil edilir, tasdik edilir, şerh edilir. Ama Kur’an’la
tashih edilmeye gerek duyulmaz,
MEZHEP akaidi, antitez görüşler, farklı mezheplerin görüşlerini
çürütme amaçlı ifadeler, gereksiz tartışma ve konular. Ehl-i Sünnet
akaidi, Mâturidi akaidi, Eş’arî akaidi. Nerede Kur’an Akaidi, Nerede
Allah’ın istediği Akaid?
BEŞERÎ yorum ve düşüncelerin temel akaid ilkesi gibi kabulü.
Hâlbuki iman ilkeleri mutlak hakikate dayanmalıdır. Yorumlar, ictihadî,
beşerî ve zannî doğrular akaidde ümmeti bağlamaz ve delil
olmaz. Yorumlara tüm Müslümanların katılması beklenmemeli, bu
yorumlara uymadığı gerekçesiyle mü’minler tekfir edilmemeli. Seyyid
Kutub’un, Mevdûdî ve benzeri âlimlerin akaidle ilgili, sosyal
yapı, siyaset ve tâğutla ilgili yorumları, ya da Akaid hoca(ları)mızın
yorumlarını doğru kabul etmek başka, o yorumlardan yola çıkarak
farklı tevil ve yorumlara sahip olanları tekfir etmek başkadır,
SADECE KABULÜN YETERLİ GÖRÜLÜP REDDEDİLMESİ
GEREKEN ESASLARIN OLMADIĞI İNTİBÂSI Hâlbuki din “lâ
ilâhe…” ile başlıyor. Reddedilmesi gereken hususlar, falan mezhebin
görüşü değil; kesin küfür olan şeyler olarak gösterilmeli,
HAKSIZ TEKFİR VE HAKSIZ TESLÎM Hâricî veya Mürcie mantığı/
mirası,
İSRÂİLİYAT, ESKİ CÂHİLİYE İNANÇLARININ İSLÂM’A TAŞINMASI,
FELSEFE DOLAYISIYLA AKAİDİN KELÂMLAŞMASI
(Kur’an’ın
Ünite 1 Akaid Usûlümüz
69
mahlûk olup olmadığı, aklın naklin önüne çıkması, sıfatlar hakkında
gereksiz izahlar, te’vil vb.),
KONULAR Akaidi direkt ilgilendiren konular yerine; hiç ilgilendirmeyen
konuların girmesi,
Put ve Putperestlik, Atalar yolu, Hurâfe ve Bid’atler, Çağdaş
Uydurma/
Bâtıl Dinler (İdeolojiler ve Düzenler), Tuğyân ve Tâğut, İrtidad
ve Şirk, Din (Halkın Din Anlayışı ve Resmî Din Kabulü -Ulusal Türk
Dini, Diyanet Dini gibi-), Şefaat, Vesile, Gayb ve Bilinmezliği, Büyü,
Cin vb. Konular hemen hiç yer almadı,
Bunun yerine Akaidle hiç ilgisi olmaması gereken konular (Mesler
üzerine mesh etmek, şarkı dinlemek vb.) akaidlere girdi,
MEHDİ VE MESİH İNANCI İsrailiyattan alındı. Kur’an’da hiç
yer almadığı halde akaidin konusu kabul edildi,
TASAVVUFÎ BAKIŞ AÇISI Vahdet-i Vücud ve Fenâ fillâh gibi
sapık görüşler, tevhide tümüyle zıt şathiyeler, evliya, yatır, gavs, kutup,
üçler, yediler, kırklar anlayışı. Dünya-âhiret ikilemi, yanlış zühd
ve takvâ anlayışı, siyaseti terk, kendisiyle (nefsiyle) uğraşmanın esas/
büyük cihad olduğu, ilmin önemsenmediği… anlayışı,
HURÂFE VE BÂTIL İNANIŞLAR Yatır tapımı, bazı insanların
putlaştırılması, yönetimle ilgili yanlış siyasi tavır vb.
ŞUUR verme yok, sadece bilgi,
TEVHİD gölgelendi. Tevhide yeterli önem verilmedi. Hâlbuki
tevhid tüm peygamberlerin ilk ve en önemli mesajı idi. Kur’an’ın da
ilk ve en önemli mesajıdır.
Tevhidin bireysel, sosyal ve siyasal hayata yansıması gereken esaslardan
hemen hiç bahsedilmemesi,
Gençler İçin Akaid
70
Ahmed Kalka n
Kaidde mezhep olmaz. akaidde imam olmaz, akaidde ihtilaf olmaz.
Akaide Giren Kur’an Dışı İnançlara Örnekler
İmanın Artıp Artmaması: Kur’an net şekilde imanın eksilip artacağını
söylüyor93
Suhufların Hangi Peygamber’e Kaç Sayfa Olarak Verildiği ve Tevrat
Kime veya Kimlere İndirildiği: Kur’an’da ismi bile geçmeyen ve
peygamber olduğu bilinmeyen Şit gibi bir zâta suhuf verildiği gibi
hususlar Kur’an’dan ve sahih hadislerden onay almaz. Kütüb-i Sitte’de
ve ikinci dereceden önemli hadis kitaplarının hiçbirinde 100 suhuf
ve dağıtımından bahsedilmez. Kur’an’da anlatılanlardan yola çıkarsak
meselâ Hz. Musa’ya da suhuf verilmiştir (bak. A. Kalkan, Müslümanın
Akaidi, 6. Baskı, Kitaplara İman -Suhuf- Konusu). Kur’an’da
Hz. Musa’ya kitap verildiğinden bahsedilir, ama Tevrat verildiğinden
bahsedilmez. Tevrat, müstakil olarak ele alınır ve onun nur ve hidayet
olarak tavsif edildiğini görüyoruz. Ahd-i Atik de denilen Tevrat’ın
ilk beş kitabının (suhufun) Hz. Musa’ya indirilen levhalardan
ibaret olduğu, diğer kitap veya suhufun İsrailoğullarına gönderilen
farklı peygamberlere indirildiği anlaşılmaktadır. Yani Tevrat, İsrailoğullarına
gönderilen peygamberlere indirilen kitapların koleksiyonundan,
toplamından ibarettir,
• Velî ve Keramet Anlayışı,94
• Şefaat Anlayışı,132 Vesile Anlayışı,95
• Nesih Anlayışı,96
93 ] bak. A. Kalkan, Bu kitap (Müslüman1n Akaidi), 0man -0man1n Art1p Eksilmesi-
Konusu
94 bak. A. Kalkan, Kur’an Kavramları, Velî kavramı
95 bak. A. Kalkan, Bu kitap, Şefaat ve Vesile Konusu 133] bak. A. Kalkan, Bu kitap,
Şefaat ve Vesile Konusu
96 bak. A. Kalkan, Kur’an Kavramları, Nesh kavramı
Ünite 1 Akaid Usûlümüz
71
• Esmâü’l-Hüsnâ’nın Hangi İsimlerden İbaret Olduğu: Kur’ân-ı
Kerim’de yer alan esmâü’l-hüsnâ ile, Tirmizî ve İbn Mâce’de sayılan
esmâü’l-hüsnâ arasıda hayli fark vardır,97
• Kader Anlayışı: Kur’an’da İman Esasları Arasında Sayılmaz,98
• Şerrin Allah’a nispet edilme anlayışı: Kur’an’la Taban Tabana Zıttır,
99
97 Tirmizî’nin Rivâyet Ettiği Meşhur 99 Esmâü’l-Hüsnâ’nın dışında, Kur’an’da 27 isim
vardır. Allah isminden sonra Kur’an’da 968 defa tekrar edilen Rab ismi bile Tirmizî ve
İbn Mâce’nin listelerinde yoktur. Tirmizî’nin rivâyet ettiği meşhur esmâü’l-hüsnâ listesinde
geçtiği halde Kur’an’da zikredilmeyen 26 isim vardır. İbn Mâce (Duâ, 10) rivâyetinde
bulunup da, Tirmizî’nin (Deavât, 82) meşhur rivâyetinde bulunmayan yine 26 isim
vardır. Tirmizî rivâyetinde bulunup da İbn Mâce’de yer almayan isimler de 25 tanedir.
98 Bak. Bu kitap, Kader bahsi.
99 “Sana gelen hasene/iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir/kendindendir…”
(4/Nisâ, 79)
“Başınıza gelen herhangi bir musîbet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla
beraber) Allah çoğunu affeder.” (42/Şûrâ, 30)
“İnsanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde (çölde, kırda ve şehirde)
fesat çıkar. Böylece, onlar yaptıklarının bir kısım karşılığını daha dünya hayatında
görürler.” (30/Rûm, 41)
“Bu böyledir, çünkü bir millet kendilerinde bulunanı değiştirmedikçe Allah onlara verdiği
nimeti değiştirmez. Allah işitendir, bilendir.” (8/Enfâl, 53)
“İnsanların elleriyle kazandıklarından dolayı karada ve denizde (çölde, kırda ve şehirde)
fesat ortaya çıktı.” (30/Rûm, 41)
“Eğer Allah’ın, insanları bir kısmıyla bir kısmını def edip savması olmasaydı, yeryüzü
fesada uğrardı; ama ise kendilerine verilen refahın peşine düşüp şımardılar ve suç işleyenler
olup çıktılar. Halkı ıslahatçı kimseler olsaydı, Rabbin o şehirleri haksız yere helak
edecek değildi.” (11/Hûd, 116-117)
Yine, kötülüğün ve musîbetin insanın kendi yaptığı sebebiyle olduğu konusuyla ilgili bak.
4/Nisâ, 62, 16/
Nahl, 34; 28/Kasas, 27; 30/Rûm, 36; 39/Zümer, 51; 42/Şûrâ, 48
Allah âlemlere karşı lütuf sahibidir.” (2/Bakara, 251)
“İnsan, hayrı istediği gibi şerri de ister. İnsan pek acelecidir.” (17/İsrâ, 11)
“Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle kalmaz (herkese
sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki Allah’ın azâbı şiddetlidir.” (8/Enfâl, 25)
“Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin, (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan
men etmeleri gerekmez miydi? Fakat onlar arasından, ancak kendilerini kurtardığımız
pek az kişi böyle yaptı. Zulmedenler
Gençler İçin Akaid
72
Ahmed Kalka n
• Akaide Konu Olan Kur’an Kavramlarının Tahrif Edilmesi veya
İçinin Boşaltılması.100
100 Allah Güzeldir; Her Yaptığı ve Yarattığı da Güzeldir: Allah’ın isim-sıfatlarından
biri “muhsin” (güzel yapıp eden)dir. Allah muhsin olduğu için her yarattığını güzel yaratmıştır.
O, insanı da güzel, hatta en güzel biçimde yaratmıştır (bkz. 32/Secde, 7; 40/
Mü’min, 64; 64/Teğâbün, 3; 59/Haşr, 24; 95/Tîn, 4). İnsanın ürettiği tüm güzelliklerin
gerçek sahibi ve yapıp edicisi Allah olup bu üretimde, insanın beynini, gönlünü, elini,
dilini kullanmaktadır.
Allah’tan daima güzellik zuhur eder. Kötü ve çirkin (seyyie), insan nefsinin ürünüdür (4/
Nisâ, 79). Allah, yaratıcıların en güzelidir (40/Mü’min, 14; 37/Sâffât, 125). Var ettiklerine
en güzel boyayı vuran da Allah’tır (2/Bakara, 138). Allah, aynı zamanda hüküm verme
bakımından da en güzel olandır (5/Mâide, 50). Rızkın en güzeli de Allah’tan gelir. O,
rızık verme yönüyle de en güzeldir (65/Talâk, 1; 11/Hûd, 88; 22/Hacc, 58; 16/ Nahl, 75).
Sözün de en güzelini bir kitap halinde indiren O’dur, O’nun kelâmı da tüm güzellikleri
içerir (39/
Zümer, 23). Bu yüzden insana, indirilen sözün en güzeline uyması emredilir. İnsana inen
sözlerin en güzeli Allah’ın sözüdür (39/Zümer, 55). Bu yüzden, güzel insanların bir niteliği,
sözü dinleyip onun en güzeline uymaktır (39/Zümer, 18). En güzel din, güzellikler
sergileyerek Allah’a teslim olanların dinidir (4/Nisâ, 125). Allah, fiil, söz ve hükmüyle en
güzelin kaynağı olduğundan, en güzel isimler (esmâu’l-hüsnâ) da O’nundur (7/A’râf, 180;
20/Tâhâ, 8; 59/Haşr, 24).
Kur’an Kavramlarının Tahrif Edilmesi
Kur’an kavramlarının hayatî önem taşıyanlarının hemen hepsinin içi boşaltılmış, Kur’an
ve Sünnet dışı anlayışlarla doldurulmuştur. Örneklendirmek ve örnekler üzerinde bu
tahribatın ve tahrifatın yapıldığını ispatlamak başlı başına kitap, hatta kitapların konusu
olacak kapsamda olduğundan, biz burada tarihsel süreç içinde yozlaştırılan belli başlı
Kur’an kavramlarını saymakla yetinelim:
Allah (Vahdet-i vücut, fena, beka, aşk, kadın şeklinde veya başka şekilde onun kendilerine
tecelli ettiğini iddia etmek);
atalar yolu (Kur’an’ın şirk sebebi saydığı ataları, örf ve âdeti kutsayıp İlâhî ölçülere ters
olduğu halde onları ölçü kabul etmek);
bâtın (Kur’an âyetlerinin zâhirî anlamlarıyla bağlantısız farklı bâtınî anlamları olduğunu
iddia etmek); bey’at (Bu kavramı, İslâm devlet başkanı dışındaki ahitler için kullanmakta
bir sakınca görmemek ve bey’at edilecek bir imam (İslâmî otorite) edinmenin
yollarını önemsememek);
câhiliyye ve câhiliyye hükmü konusunda Müslümanlara düşen bir görevin yok sayılması);
cihad (Allah yolunda savaşı “küçük” ve önemsiz görmek, ya da tam tersine cihadı sadece
savaşla sınırlı tutmak);
cin ve şeytan (cincilik, büyücülük ve üfürükçülüğün Müslümanlıkla ilgili olduğu imajı
vermek, abartılı şekilde cin çarpması ve büyü değerlendirmesi yapıp bunu tedavi etmek
kasdıyla muskacılık ve benzeri yollarla istismar),
duâ (haram, hatta şirk olan türden vesile anlayışıyla; sadece Allah’tan istenecek şeyleri
şirk derecesinde başkalarından duâ edip istemek gibi);
Ünite 1 Akaid Usûlümüz
73
fitne (anlamı daraltmak, sadece karışıklık anlamına indirgemek); hak ve bâtılı, hakka
bâtılı karıştırmak, hakkı gizlemek;
halife (Allah’ın halifesi kavramı ve cemaat liderine halife sıfatı vermek, lâyık olmayanları
halife kabul edip, günümüzde bu kavramın gereğini unutturmak);
hastalık (Kur’an’ın çoğunlukla mânevî (imanî) hususlardaki anormalliklere sıfat olarak
verdiği halde, sadece bedensel rahatsızlıklara indirgemek);
Hızır (Kur’an’da rahmet ve ilim verilen kul şeklinde belirtilen kişiyi ölümsüz, helak etmeye
ve ihyâ etmeye kadir, kul bunalınca yetişecek bir tanrı şeklinde kabul etmek);
İbâdet (Allah’ın emir ve tavsiyesi olmadığı, Rasûlulullah’ın sünnetinde bulunmadığı halde
ibâdet olarak yapılan ve tavsiye edilen nice hususlar, bid’atler ve hurâfeler);
ilim (vahyi reddeden teorileri ya da bilgi kırıntılarını ilim diye takdim etmek ve bunların
tahsilinin dinin emri olduğunu iddia etmek; böyle bir tahsil için dinin temel farzlarını
teferruat saymak); ismet –mâsumiyet (bazı hocaları, âlim veya şeyhleri mâsum kabul
etmek); istişare ve istihare anlayışında Kitap ve Sünnet dışı anlayışlar geliştirmek;
kıssa (dini hikâyelere ve kerâmet masallarına boğmak);
kölelik (Kur’an’ın kesin bir şekilde kaynağını kuruttuğu halde, 19. asrın sonlarına kadar
kula kul olmayı İslâm’ın müsaadesi diye sunmak, câriyelere baş örtme özgürlüğü bile
vermemek);
millet (Kur’an’da din anlamına geldiği halde, kavim ve ırk anlamı vermek, yasaklanan
ırkçılığa bu kavramı kılıf edinmek);
murâbata (cihad için hazırlıklı olma anlamını tahrif ederek, farklı uygulamaları bu kavramla
dillendirip Kur’an kavramını tahrif etmek);
nefis (Kur’an’daki hevâ kavramını nefs kelimesiyle değerlendirmek, nefsi aşağılamak,
derecelere/basamaklara ayırmak, nefisle mücâdeleyi büyük cihad saymak, onu yok etmeye/
öldürmeye çalışmak);
nesh (Kur’an’da nice âyetin hükmünün olmadığını, formalite icabı bulunduğunu, sünnetin
bile âyeti nesh edebileceğini, yüzlerce âyetin mensuh olduğunu iddia etmek);
nübüvvet (gerektiğinde hadis uydurmaktan çekinmemek, hadis rivâyetini ilmî yöntemlerle
değil de rüyada, keşifte Peygamber’den rivâyet ettiğini iddia etmek; nûr-ı Muhammedî
diye uydurma bir terim icat ederek Peygamberimizi yarı tanrı seviyesine çıkarmak;
tam tersine bir anlayışla peygamberleri evliya seviyesine düşürmek);
put ve puta tapma (resim ve fotoğrafa bir zamanlar gösterilen tepki kadar ister heykellerden
ister soyut hususlardan putlaştırılan hususlara karşı tepki göstermemek, putçuları
dışlamamak);
rüya ve ilham ilim kaynağı olmadığı halde, bunları; ayrıca keşfi, müşâhede, muhâdese ve
benzeri şeyleri ilim kaynağı kabul etmek;
sabır (pasifliği, zilleti, zâlimlere seyirci kalmayı, görevini yapmamayı sabır zannetmek);
Gençler İçin Akaid
74
Ahmed Kalka n
sevgi (ölçüyü ve hedefi ayarlayamamak, Allah sevgisini nice çirkin anlayışlara zemin
olacak şekilde “aşk” tabiriyle dillendirmek);
şefaat (haram ve şirk şefaat anlayışı; Allah’a rağmen insanı kurtaracak tanrılar edinmeye
benzer anlayışlar); şeriat (şathiye, sekr hali, istiğrak, cezbe vb. şekillerle şeraiti çiğnemeyi
normal saymak; şeriatı basite alacak ve onu kabuk kabul edecek ifadelerle esas önemli
olanın tarikat ve hakikat olduğu iddiasında bulunmak, şeriatla hükmedilmemesine ciddi
bir tepkide bulunmamak);
tâğut (sadece şeytan anlamı verip, azgın insan tipi olan haddi aşıp insanları saptıran
yöneticileri kapsam dışı bırakmak);
takvâ ve muttakîlik (Kur’an’ın tanımladığına hiç benzemeyen özellikler);
tevbe (Aracısız olarak Allah’a yapılması gereken tevbeyi, almak-vermek şeklinde bir insan
karşısında yapmanın gereğine inanmak);
tevekkül (Tedbire yapışmadan, kul olarak üzerine düşeni yerine getirmeden yanlış beklenti
içinde olmayı tevekkül sanmak);
tevhid ve şirk (nâfile ibâdetler kadar bile önemsememek, din ve takvâ adına bile bazı şirk
ve haramları tavsiye etmeye kalkmak, Allah’ın sıfatlarını başkalarına vermekten çekinmemek);
ticaret (Allah’la yapılan alış-verişi, mal ve canla yapılan cihadı bu kapsama almayıp sadece
dünyevî alış-verişi ticaret saymak);
ülü’l-emr (Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen, hatta bizden olmayanlara bu vasfı vermekten
çekinmemek); velî-evliyâ (Kur’an’a muhâlefet ederek, bütün gerçek mü’minlerin
vasfı olan bu kavramı, bazı özel şahıslara vermek ve onları tanrılaştırır gibi yüceltmek);
vesile (gayrı meşrû vesileler edinmek, Allah’a yaklaşacağım diye cehenneme yaklaşacak
yöntemler bulmak); zikir (Kur’an’ın 30 civarında farklı anlamda kullandığı zikr’i “sadece
dille belirli lafızları söylemek” şeklinde anlamak ve Kur’an ve Sünnette olmayan ifâdeleri
zikir ibâdeti olarak uygulamak; Kur’an’da “Allah’ın size öğrettiği şekilde zikredin” (2/
Bakara, 239) denildiği halde, Kitap ve Sünnette olmayan şekil ve usullerle tuhaf tarzlarda
zikir icat etmek);
zulüm (sadece fiziksel eziyet anlamına indirgeyip şirk gibi, mânevî alanlardaki tahribatı
bu kavram dışına atmak, müşriklere ve Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenlere zâlim sıfatını
vermekten çekinmek); zühd (dünyadan el etek çekmeyi zühd saymak, uzleti tavsiye
etmek, bir lokma bir hırka anlayışını takvâ saymak)…
Kavramların Tahrif Şekilleri
a) Anlamının bilinmemesi, önemsenmemesi, (sosyal, siyasal, ahlâkî… olarak) içinin doldurulmaması:
Tevhid, Şirk,
b) Anlamının daraltılması: Zikir, İbâdet, İmâm,
c) Yanlış veya Eksik Anlaşılması: Hastalık, Nefis, Belâ, Zulüm,
d) Tahrif edilip saptırılması: Cihad, Vesile, Duâ, Şefaat, Veli-Evliya, Halife örneğinde olduğu
gibi.
Ünite 1 Akaid Usûlümüz
75
Halkımız ve İslâmî Duruş
1. Müslümanlar İslâm’ı bilmiyor; ilimden uzaklar; ilimden,
yani mutlak hakikat olan İlâhî vahiyden uzak, Kur’an’dan kopuk yaşadıkları
için, Allah’ın Kitap’ından, birinci elden dini öğrenmiyorlar,
2. Bilmemekten daha kötüsü; İslâm’ı yanlış biliyorlar. Ölçü
yanlış. Kur’an terazisiyle tartılıp ölçülmüyor bilinenler,
3. Kur’an’a dayalı iman esaslarını dosdoğru şekilde bilmiyorlar.
Dosdoğru inanmıyor ve yaşamıyorlar, 101
4. İnanç ve amellerine birçok şirk, hurâfe ve bid’at karışmış.
Kimi bilinçli bilinçsiz irtidat etmiş, kimi Allah’a endâd/eşler edinmiş,
kimi küfür içinde bir hayat sürüyorlar. “Onların çoğu Allah’a şirk
koşmadan iman etmezler.” 102
5. İsyan ve itaat bilinci yok. “Lâ ilâhe” deyip reddetmesi gerekenleri
bilmiyor; “illâ” diye teslim olması gereken zât belli değil,103
6. Siyasî bilinç yok. Tâğutlara sevgi içinde ve onlara destek ve
yardımcı olma sözkonusu, 104
7. Cihad ruhu yok; kardeşlik ve vahdet anlayışından uzak, ümmet
bilincinden mahrum bir anlayış ve yaşayış, 105
8. Tebliğ (emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker) terk edilmiş.
Bedenin ihtiyacı olan gıdaların alınıp uygun şekilde çıkarılamayınca
ne tür hastalık oluyorsa; okunan, duyulan, sohbet ve derslerde
öğrenilen hakikatlerin uygun şekilde dille veya elle yazılarak dışarıya
çıkarılamaması da fikrî kabızlığa sebep oluyor,106
101 ] Bak. 2/Bakara, 85-86; 4/Nisâ, 136
102 ] 12/Yusuf, 106) Yine bak. 39/Zümer, 65-66; 31/Lokman, 13
103 ] Bak. 4/Nisâ, 13-14
104 ] Bak. 2/Bakara, 256-257; 4/Nisâ, 76; 16/Nahl, 36; 39/Zümer, 17-18
105 ] Bak. 49/Hucurât, 15; 49/Hucurât, 10; 3/Âl-i İmrân, 103, 110; 21/Enbiyâ, 92 144]
Bak. 3/Âl-i İmrân, 104-105
106 ] Bak. 2/Bakara, 155; 29/Ankebût, 1-3; 49/Hucurât, 15
Gençler İçin Akaid
76
Ahmed Kalka n
9. Câhiliyeyi yıkmak için mücadele edecekleri yerde, dinlerini
müdafaa bile edemiyorlar,
10. Yanlış hizmet anlayışı; haramlarla, Batılı tarzda ve sadece
aklî ya da pragmatizm ölçülerinde hizmet anlayışı. Rabbânî tarzda
ve nebevî ölçülerde, kulluğun içine girecek şekilde hizmet değil,
11. Dünyevîleştiler ve kapitalistleştiler. Dünyaya aşırı meyil,
malın kulu, paranın nesnesi olma, lüks, israf, eşya tutkunluğu,
12. Âhirete (cennet ve cehenneme)yakînî iman ve âhireti öncelikleyip
oraya hazır olmak yok. Tek kanatlı kuş gibiler, iki dünyalı
değiller. Dünyalarını âhiret açısından değerlendirmeyiş,
13. Ulusçuluk, vatancılık, ırkçılık, hemşehricilik, düzencilik
(devletçi çizgi),
14. Atalar dinine sarılma, gelenek ve âdetleri kutsama ve mutlak
doğru kabul etme,
15. Modernizm çizgisinde müsteşrike benzer din anlayışı; ılıman
İslâm denen, içi boşaltılmış ve çağdaş cahiliye değer(sizlik)leriyle
doldurulmuş yapay din anlayışı,
16. Geçim uğraşısından başka bir şeyi görmeyiş veya zengin
olma hayalleri içinde zengin olmak için ne gerekirse yapmaya hazır
olma,
17. Futbol hastalığı, müzik tutkunluğu, TV. ve özellikle dizi bağımlılığı,
internet düşkünlüğü ve bilgi kirliliğine muhatap olma,
18. Demokrasi ile işlerin düzeleceğini sanıyorlar. “Oyu ver, koyuver”
anlayışı. Aslında ülkeyi kimlerin yönettiğini görememek. Ülkenin
derin devlet denilen, başta yattığı yerden Atatürk (onun laiklik
gibi ilkeleri) olmak üzere, silahlı kuvvetler; Yargıtay, Danıştay, Anayasa
Mahkemesi gibi kurumlar, para ve TÜSİAD gibi para babaları,
Amerika, Batı ve onların prensipleri yönetiyor. Halkın seçtikleri
en son sırada. Onlar sekreter ve piyon durumunda. Halk bunun
Ünite 1 Akaid Usûlümüz
77
farkında değil. Kendi tâğutunu seçme telaşında. Allah’ın indirdikleriyle
hükmetmeyenleri velî (dost ve yönetici) kabul etmekte,
19. Sünnetullah’ı bilmiyorlar. Allah’ın değişmez yasalarına ters
düşen tavırlar sergiliyorlar. Sıkıntıyla, zorluklarla, korkuyla, cihadla,
açlıkla sınanmadan kurtuluş bekliyorlar. Rahat ve keyifleri (hevâlarını
tanrı edinme) öne çıkıyor. Üzerine düşen görevleri yapmadan
sadece dille duâ sâyesinde netice isteniyor,
20. Din’in “asl”ında tenzilât, ayrıntılarda ilâvelerde bulunma
şeklinde beliren yanlış dindarlık ve yanlış takvâ anlayışı, gerçek Müslümanlık
kabul ediliyor. İnsanlar şirkten sakınmadan nâfile ibâdetlerle
dindar olabileceklerini sanıyor. Mistisizm; pasif din ve dindarlık
anlayışı,
21. Bilinçli-bilinçsiz tevhidî İslâm’a ve muvahhid Müslümanlara
düşmanlık,
22. İbâdetlere önem verilmiyor; tâğutlara, putlara, bâtıla farkında
olmadan da olsa ibâdet ediliyor. Haram-helâl, farz-vâcip önemsenmiyor,
23. Her çeşit ahlâk krizi; Zulme râzı, edilgen, rüzgâr nereden
kuvvetli esiyorsa onun götürdüğü yere sürüklenen nesneleşmiş insanlar,
24. Mürcie düşüncesi: İman ayrı amel ayrı diyerek amellere
önem vermeden cenneti garanti gören zavallı anlayış,
25. Çevre şartlarına teslimiyet: Medya, düzen, okullar, moda,
çılgınca tüketim, reklamların etkisinde kalma, yaşama biçimi yönüyle
kâfirlere benzeyen ve onlara tavır al(a)mayan bir yaklaşım,
26. Kimlik problemi: a- Kimliksizlik (ne Müslüman olduğu belli,
ne gâvur denilebiliyor) b- Çok kimliklilik (Her boyaya giren, her
inanca uygun davranan, aslında hiçbirinde samimi olmayan münafık
tipli iki yüzlülük), iki yüz yüzlülük,
Gençler İçin Akaid
78
Ahmed Kalka n
27. Laiklik: Camide veya namazda başka İlâha; sokakta, işyerinde
başka ilâha uyma. Tanrının hakkını (sadece ibadet gibi hususlarda)
Tanrıya, Sezar’ın (devletin) hakkını (olmayan hakkını) Sezar’a
verme; böylece çok tanrı edinme anlamında laiklik uygulaması,
28. Aynı Allah’a, aynı Peygamber’e, aynı Kitab’a inanmıyor insanlar.
Herkesin kendine göre farklı bir Allah, Peygamber ve Kitab
anlayışı var. Kur’an’ın tanıttığı şekilde özellikleri olan Allah, Nebî ve
Kur’an anlayışı yok; kargaşa var bu konuda,
29. Vahyin ışığında aklı kullanmamak, akletmemek, düşünmemek,
tefekkürden uzak yaşamak; buna rağmen din hakkında ahkâm
kesmek, bilgiçlik taslamak, nutuk atmak,
30. Bütün bunların hem sebebi ve hem sonucu olarak izzet ve
onurlarını kaybettiler, zillete mahkûm yaşıyorlar. 107
Bu Problemlere Kur’an’ın Çözüm
Olarak Sunduğu Özellikler
1- İman, 2- Sâlih amel, 3-Hicret, 4- Cihad, 5- Sabır, 6- Tebliğ, 7-
Aklı kullanmak, tefekkür, 8- İlim, 9- Kur’an’ı okuyup anlama, yaşama
ve yaşatmaya çabalama, 10- Takvâ, 11- Tâğutu reddetme.
Âyetlerde Felâh/Kurtuluş
1- 2/Bakara Sûresi 2-5. Âyetler: İman, âhirete yakînî inanç, sâlih
amel (namaz, infak), takvâ,
107 ] bak. 4/Nisâ, 13; 63/Münâfıkun, 8
Ünite 1 Akaid Usûlümüz
79
2- 23/Mü’minûn Sûresi 1-10. Âyetler: Namazda huşû, lağvı
(mâlâyaniyi, boş şeyleri) terk, zekât, iffet, emanetlere ve ahidlere
riâyet, namazı koruma (ve devam), 3- 103/Asr Sûresi, 1-3. Âyetler:
İman, sâlih amel, hakkı ve sabrı tavsiye.
80
- ünite 2 -
Tevhid
• Tevhid; Anlam ve Mâhiyeti
• İlâh Kavramı
• Tevhidin Kısımları
a) Rubûbiyet Tevhidi, b) Ulûhiyet Tevhidi
• Tevhid ve Allah’ın Hâkimiyeti
• Tevhid ve Tâğutlarla Mücâdele
• İnsanımızda Tevhid Problemi ve Sebepleri
• Ne Yapmalı?
Tevhid; Anlam ve Mâhiyeti
Türkçede birlemek şeklinde ifade edilen tevhid, Arapça v-h-d kökünden
türemiş bir mastardır. Tevhid sözlükte, bir şeyin bir olduğuna
hükmetmek, onu bir olarak bilmek, bir şeyi diğerlerinden ayırarak
onu tek kılmak, birlemek gibi anlamlara gelmektedir. Kavram
olarak tevhid, mutlak anlamda Allah’ın bir olduğuna, O’ndan başka
ilâh bulunmadığına, ortağı ve benzeri olmaktan uzak bulunduğuna
inanmayı ifade eder. Tevhid; Allah’ı zâtında, sıfatlarında, isimlerinde
ve fiillerinde tek kabul etmek; eşi, benzeri, yardımcısı, ortağı, babası,
oğlu olmadığına iman edip ibâdet ile de O’nu birlemektir. Yani ibâdeti
O’ndan başkasına yapmamak ve yalnız O’na tahsis etmektir.
Tevhid, en geniş anlamıyla ‘bir’ Allah inancının, insanların düşündüğü
bütün yanlış ilâh düşüncelerinden uzak bir dünya görüşünün,
tek Yaratıcı, tek Rab tanımanın açıkça ortaya konulmasıdır.
‘Tevhid’ aynı zamanda âlemlerin Rabbi Allah (c.c.) tarafından insanlara
gönderilen İlâhî dinin adıdır. İnsanlar ya Tevhid Dinine, ya da şirk
dinlerine inanırlar. Üçüncü bir yol yoktur insanın hayatında. Şirk,
81
Ünite 2 Tevhid
nasıl insanların kendi hevâ ve heveslerinden uydurdukları bütün
dinleri tanımlıyorsa; Tevhid de Allah’ın vahy yoluyla gönderdiği hak
dini tanımlar. Tevhid, hem inanç açısından Allah’ı zâtında, sıfatlarında
ve fiillerinde “bir”lemek, hem de ibâdeti yalnızca Allah’a mahsus
kılmaktır.
Tevhid, Allah’tan başka ilâh olmadığına inanan mü’minlerin, bütün
ilgi ve dikkatlerini Allah’a yöneltmeleri, Allah’a teslim olmaları,
mutlak kudret sahibi olarak O’nu görmeleri, O’nun gösterdiği yolda
yürümeleri, O’nun istediği gibi O’na kulluk yapmalarıdır. Tevhid ehline,
yani şehâdet getirip mü’min olanlara; Allah’ı tevhid edip birleyen
anlamında muvahhid denilir. Muvahhidler, tevhid gerçeğine bu
bilinçle yönelirler ve bu bilince göre hayatlarını sürdürürler. Tevhid
ehli, yalnızca “Allah vardır” demekle kalmaz. Bunu demekle beraber,
O’ndan başka ilâh, O’ndan başka yaratıcı, O’ndan başka rızık verici,
O’ndan başka hüküm koyucu, O’ndan başka rab olmadığına da inanır.
İşte bu inanç, Tevhid Dininin özüdür.
Tevhid’in Kapsamı: Bilindiği gibi tevhid inancı ve İslâm Dini,
Tevhid Kelimesi ile özetlenmiştir. Bu yüzden kim bu ifadeyi inanarak
söylerse mü’min olur. Kelime-i Tevhid, İslâm’a giriştir. İslâm’a girdikten
sonra İslâm’a ait ne varsa hepsini peşinen kabul etme duyurusudur.
Mü’min, bunları söyleyerek seçtiği dini ve bunun her türlü ilkesini,
prensibini kabul ettiğini ortaya koymuş olur. Allah’la ve diğer
mü’minlerle bir antlaşmadır, söz vermedir tevhid.
Mü’min, niçin Tevhid Kelimesini söylediğinin farkındadır. Bütün
kalbiyle Allah’tan başka hiçbir ilâhın olmadığına inanır, bunu diliyle
ilân eder ve inandığı şeyin gereğini yapar. Tevhid veya Şehâdet Kelimesi
iki hüküm cümlesidir. Birinci bölümde önce “lâ ilâhe” (ilâh
yoktur), sonra da “illâ Allah” (sadece Allah vardır), yaygın söyleyişle
“Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur” denilir. Dikkat edilirse inanmanın
ilk şartı, bütün ilâhları/tanrıları, ilâh/tanrı düşüncelerini, ilâha/tanrıya
benzetilen her şeyi kafadan ve gönülden silmek, sonra da tek
Allah inancını kabul etmektir. Önce nefy, yani reddetme, sonra da
tasdik, yani kabul etme söz konusudur. İslâm açısından son derece
önemli bir durumdur bu. Çünkü İslâm’ın üzerinde durduğu en
önemli mesele, Tevhid inancıdır. İnsanlar öncelikli olarak bu inancı
82
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
benimsemekten sorumludurlar. Tevhid, yaratılışın ve var olmanın
en önemli olayıdır; yaratılış amacımız olan sadece Allah’a kulluk
yapma bilincidir.
Tevhid, aynı zamanda Kur’an’ın üzerinde en çok durduğu konudur.
Hz.Muhammed (s.a.v.)’in mesajı, Kur’an’ın öncelikli konusu, insanların
şirk dinlerini terkederek, Tevhid dinini benimsemeleridir.
Bu hem fıtrata (yaratılışa) uygun bir seçimdir, hem evrendeki teslimiyete
(İslâm’a) katılmadır, hem de dünya ve âhiret kurtuluşudur.
İslâm’ın bütün yükümlülükleri, bütün prensipleri, emir ve yasakları;
gönüllerine Tevhid inancı yerleşmiş muvahhidler tarafından hakkıyla
yerine getirilir. İnsanlık ailesinin en öncelikli faaliyeti ve meselesi,
Tevhid ile şirk arasındaki seçimdir. Kendi özgür irâdesi elinde bulunan
insan, Tevhid ile şirk arasında kendi isteği ile bir seçim yapacaktır.
Yaptığı tercihin, yani seçtiği inanç ve hayat tarzının sonucuna da
katlanacaktır.
Tevhid veya Şehâdet kelimesinin ikinci kısmı, Hz. Muhammed’in
Allah’ın rasûlü (elçisi) olduğunu kabul ve ilân etmektir. Bunun anlamı
da yalnızca “O, Allah tarafından gönderilmiş bir elçidir” demek
değildir elbette. O’nu Allah’ın son rasûlü tanıdıktan sonra, O’nunla
gönderilenleri, O’nun tebliğ ettiklerini, O’nun dediklerinin doğru olduğunu
da kabul etmek demektir. Tevhid, aynı zamanda O’nun anlatıp
uygulayarak gösterdiği yaşama biçimini seçmek, O’nun tebliğ ettiği
İlâhî şeriati hayat prensibi haline getirmek anlamına da gelmektedir.
O’nu tek önder ve rehber kabul edip O’nun izinden gitmeye çalışmak
demektir. Rabbimiz, hükümlerini ve kullarından istediklerini
rasulleri aracılığıyla insanlara bildirmiştir. Kelime-i Tevhidi bilinçli
şekilde söyleyen kimse, Allah’ın hükümlerini kabul ediyor ve o hükümleri
hayatına uygulamaya karar veriyor, bu konuda her zorluğa,
her çeşit imtihana hazır oluyor demektir.
Tevhid Kelimesi İslâm’ın giriş kapısıdır. Ancak, bu kapıdan içeri
girenler, içeride olan her bir ilkeyi, her bir iman esasını, her bir
kulluk şartını kabul etmiş ve pratik hayatta uygulamaya söz vermiş
demektir.
83
Ünite 2 Tevhid
İlâh Kavramı
İslâm kültürünün önemli kavramlarından biri de “ilâh”tır. Tevhid
inancını ve onun karşıtlarını yeterince bilmek için bu kavramı iyi tanımak
gerekir. Tevhid Kelimesinin içinde yer alan bu kavram, iman
ile şirk (ortak koşma) arasındaki farkı ortaya koyar.
Sözlük anlamı; kulluk edilen, mâ’bûd haline getirilen, kendisine
yönelinen, alışılan, düşkün olunan demektir. Kendisinden türediği
“elihe” fiili; yönelmek, düşkün olmak, kulluk yapmak, örtüp gizlemek,
alışmak gibi anlamlara gelmektedir.
Kavram olarak ilâh; kendisine ibâdet edilen, ma’bûd sayılan şey,
her şeyden çok sevilen, ta’zim edilen kutsal varlık anlamında kullanılmaktadır.
Tapınılan, kendisine ibâdet edilen, üstün sayılan bütün
ma’budların ortak adı “ilâh”tır. Türkçede bunu “tanrı” kelimesi ile
karşılarız. İslâmî ıstılahta ilâh; tapınılan, kendisine ibâdet edilen demektir.
İlâh; ibâdet edilmeye, yani kudret ve kuvveti önünde huşû
ile boyun eğilip kulluk ve itaat edilmeye lâyık, her şeyin O’na muhtaç
olduğu bir varlık demektir. İlâh kelimesi gizlilik ve esrârengizlik
mânâlarına da gelir, ki böylece ilâhın görülmez ve ulaşılmaz bir varlık
olduğu değerlendirilsin.
İnsanoğlu, fıtratı gereği, her zaman bir ilâha inanma, sığınma ve
ondan yardım istemeye muhtaçtır. O bazı şeylerden korkar, bazı şeylere
gücü yetmez ve başkalarından yardım ister, bazı şeylere sığınır,
bazı şeyleri kendinden üstün görür. Bütün ümitlerin bittiği yerde,
görmediği, tanımadığı bir gizli “ilâh”tan yardım ister. Çevresinde
gördüğü hemen bütün olayların kendi gücünün dışında olduğunun
farkındadır. Bu olayları bir gücün yaptığına, yarattığına inanır. Bunlara
benzer daha birçok sebepten dolayı insan sığınacak bir melce’
(sığınak, kucak) arar.
Peygamberlerin tebliğ ettiği Allah inancından uzak insanlar, yaratılışlarında
ve pratik hayatlarındaki “bir ilâha bağlanma” ihtiyacını
başka şekillerde, bâtıl yollarla giderirler. Tarihte ve günümüzde dinsiz
insan olmadığı gibi, ilâhsız insan da yoktur. Kimileri, hiçbir tanrıya
inanmadığını söylese bile; onların içerisinde, sığındığı, bağlandığı,
84
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
yardım istediği, her şeyden çok sevdiği, her şeyden çok büyük saydığı
“bir şey” mutlaka vardır. İşte o “şey” onun için bir tanrıdır. Kur’ân-ı
Kerim ilginç bir örnek veriyor: Birtakım insanlar kendi görüşlerini,
kendi isteklerini, kendi emirlerini en üstün ve doğru görürler. Bırakın
bir dinin emrine uymayı, toplumda geçerli olan hiçbir kural
onları bağlamaz. Bu tip insanlar, “kendi keyiflerine” uyarlar. Kendi
arzularından (hevâlarından) başka kutsal, kendi isteklerinden ve görüşlerinden
üstün güç ve doğru kabul etmezler. İşte bu tür insanlar
için Kur’ân-ı Kerim; “Gördün mü o kendi hevâsını (istek ve arzularını)
ilâh/tanrı edinen kimseyi. Şimdi onun üzerine sen mi bekçi
olacaksın?”108 demektedir.
İlâh zannedilen şey, insanın kendi üzerinde büyük çapta etki ettiğini
var saydığı “güç”tür. Bu kimine göre ateş, kimine göre Güneş,
bazılarına göre gök, bazılarına göre yıldızlar veya burçlar, bazı kimselere
göre madde, bazısına göre ataların rûhu, kimilerine göre tabiat
(doğa), bazılarına göre devlet erki, bazısına göre de iyilik ve kötülük
tanrılarıdır.
Birçok ülkede tâğutlar, yöneticiler, özellikle diktatörler; tanrı gibi
algılanmış, karşı konulmaz üstün güce sahip, her dedikleri yapılması
gereken, kızdığı zaman gazabıyla herkesi cezalandırabillen tanrılar
gibi düşünülmüştür. Hatta birçok yerde bu diktatörler adına dikilen
heykellere insanlar taparcasına saygı göstermektedirler. Karşısında
âyin şeklinde saygı duruşunda bulunmaktalar ve o heykeli kutsal kabul
etmekte, yani putlaştırmaktalar.
Tarihte, Tevhid Dininden uzaklaşmış bütün toplumlarda farklı
ilâh düşünceleri gelişmiştir. Kimileri inandıkları ilâhları adına putlar
ve mâbedler yapıp o putlara tapınmışlardır. Bu putların taştan,
tunçtan veya ahşaptan yapılmasının fazla bir önemi yoktur. İnsanlar,
ilâhları adına kendi elleriyle heykeller yapıp, sonra da buna, ilâhımız
veya bizi ilâhımıza götürecek aracımız diyorlar ve o heykelleri ilâh
kabul ediyorlardı. “Beşerin böyle dalâleti var / Putunu kendi yapar
kendi tapar.”
108 25/ Furkan, 43
85
Ünite 2 Tevhid
Kur’ân-ı Kerim’e göre, yer, gök ve ikisinde olan her şey bir olan
Allah’ındır. Yoktan var eden yalnızca O’dur. Bütün nimetler O’nun
elindedir. Sonsuz güç ve kuvvet yalnızca O’nundur. Bütün işler yani
kader O’nun elindedir. Yerde ve gökte olan her şey isteyerek O’na
boyun eğmektedir. Her şey O’nu tesbih eder (O’na ibâdet eder, O’nu
zikreder). Yerde ve gökte yalnızca O’nun hükmü geçer. O’nun bir
benzeri ve eşi yoktur. Hiçbir şey O’nun dengi olamaz. O’nun Rabliğinin,
ilâhlığının, hükmünün ve yaratıcılığının ortağı ve yardımcısı
yoktur. O hiçbir şeye muhtaç değildir.
İnsanlar birçok ilâhlar düşünmüşlerdir, düşünebilirler de; ama
“Allah” birdir ve O’nun hakkında başka türlü düşünmek de mümkün
değildir. Allah, hem ilâhlık (ulûhiyet), hem Rablik (rubûbiyet), hem
hâkimlik (hâkimiyet), hem de meliklik (mülûkiyet) sıfatlarına, işlevine
sahiptir.
Rejimlerin, devlet adamlarının, diktatörlerin, tek partilerin, kahramanlaştırılan
bazı ölülerin koydukları ilkeler ve kanunlar, yaptıkları
işler ve uygulamaları hakkında, “karşı gelinemez, değiştirilemez,
itaat edilmesi zorunlu ilkelerdir” düşüncesi, onları ilâh saymanın
çağdaş görüntüleridir. İnsanlar bu gibi otorite sahiplerinde olağanüstü
bir güç var sanmaktalar, dolayısıyla onlarda ilâhlık sıfatları
görmekteler.
Bazılarının, “birtakım kişilerin veya grupların fikirleri, ilkeleri,
kanunları en üstündür, onların üzerinde güç ve otorite yoktur” şeklindeki
inançları, onların dinleridir. Aynı konuda âlemlerin rabbi Allah’ın
insanlar için indirdiği hükümlere aldırmamak, onları reddetmek,
ya da onların yerine kişilerin ve kurumların hükmünü kabul
etmek; onları ilâh haline getirmenin göstergesidir.
Câhiliye döneminde cömertliğiyle meşhur Hâtem Tâî’nin oğlu
Adiyy bir gün boynunda altından bir haç asılı olduğu halde Peygamberimizi
ziyarete geldi. Kendisine Adiyy b. Hatem’in geldiği haber
verildi. Rasûlullah (s.a.v.) o sırada 9/Tevbe sûresi 31. âyeti okuyordu.
Adiy b. Hâtem, orada söylenenleri duyunca şöyle dedi: “Ben yahûdileri
ve hıristiyanları tanırım, onlar hahamlarına ve papazlarına
ibâdet etmiyorlar ki...” Bunun üzerine Ekrem Rasûl şöyle buyurdu:
86
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
“Evet, onlar (onların önünde secde ederek) ibâdet etmiyorlar, fakat onlar
halka bir şeyi helâl veya haram kılıyorlar, halk da din adamlarının
bu hükümlerini kabul edip uyuyorlar. İşte onları ilâhlaştırıp rab haline
getirmenin mânâsı budur.” Sonra Peygamberimiz onu İslâm’a dâvet
etti, o da müslüman oldu.109
“Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkek
veya kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah
ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir dalâlete/sapıklığa düşmüş olur.”110
Diyelim ki, herhangi bir konuda Allah’ın koyduğu bir ölçü veya bir
hüküm var. Buna karşın aynı konuda başka bir kişinin, siyasî bir
otoritenin, devletin veya başka bir gücün tam aykırı bir görüşü veya
ölçüsü bulunmaktadır. Bir insan Allah’ın hükmüne rağmen onları
benimser, inanır veya peşinden giderse; işte o kabul ettiği hükmü
veya ölçüyü koyan kaynağı ilâh haline getirmiş demektir.
Örneğin, Allah (c.c.), Kur’an’da içki içmeyi yasaklıyor, fâiz alıp vermeyi
haram sayıyor, kadınlara örtünmeyi emrediyor, ama birtakım
yöneticiler veya yetki sahipleri, içki içmeyi normal görüyor, “fâizsiz
ekonomi olmaz” diyor, ya da birileri kadınların örtünmesini çağdaş
kıyafet değil diye yasaklıyor. Bazıları, “Allah’ın ölçülerinin bir geçerliliği
yoktur, bu zamanda uygulamak zordur, ama yöneticilerin
koyduğu hüküm/kanun daha doğrudur, zamana daha uygundur, biz
onlara inanırız” derse, işte bu inanç başkalarını ilâh kabul etmektir.
İlâhlık vasıflarının en önemlisi, Allah’ın hayatımız için kanun
koyan, nizam ve hukuk belirleyen olmasıdır. Eğer kanun koyma, insanlar
için hukuk belirleme Allah’tan başkalarına verilirse, bu onlara
ilâhlık vasıflarını da vermek olur, ki bu da şirktir. Bu mânâda kanun
koyucu olarak ilâhlık taslayan tâğutlar tarih boyunca çıkmıştır ve
çıkacaktır. Günümüzde ve tarihte en çok görülen şirk çeşidi bunlara
kulluk şeklinde olandır. “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere
inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Zira tâğûta küfredip inkâr
etmeleri kendilerine emrolunduğu halde tâğûtun önünde muhâkemeleşmek,
onların hükümlerini uygulamak istiyorlar. Hâlbuki şeytan
109 Tirmizî, Tefsîr 10, hadis no: 3292
110 33/Ahzâb, 36
87
Ünite 2 Tevhid
onları büsbütün saptırmak istiyor.”111; “Kim tâğûta küfredip onu inkâr
ederek Allah’a iman ederse, muhakkak o, kopması mümkün olmayan
sapasağlam kulpa yapışmış olur.”112
Kur’ân-ı Kerim bize bütün Peygamberlerin tevhid akîdesiyle gönderildiğini
bildirir: “(Ey Muhammed!) Senden önce gönderdiğimiz
her Peygambere; Benden başka ilâh yoktur, Bana ibâdet/kulluk edin’
diye vahyetmişizdir.”113; “Andolsun ki Biz, ‘Allah’a kulluk/ibâdet edin
ve tâğuttan sakının’ diye (emretmeleri için) her ümmete/topluma, bir
peygambergönderdik.”114
Tevhid’in Kısımları
Tanımından da anlaşılacağı gibi, Tevhid üç kısımdır:
1- Zât’ta tevhid: Allah’ın (c.c.) zâtı yönünden tek olması, bir benzerden,
ortaktan (şerikten) münezzeh/uzak olması demektir. Allah (c.c.)
aynı zamanda insanların bildiği gibi bir cisim, bir cevher (görünen
bir varlık), bir şeylerin bileşimi de değildir. “De ki O Allah bir’dir.”115;
“Gerçekten, sizin ilâhınız hakikaten bir’dir.”116;“Allah’tan başka ilâh yoktur.”
117
2- Sıfatta Tevhid: Allah (c.c.) sıfatlarında da tektir, hiçbir varlık
O’na sıfatlarında ortak (şerik) veya denk değildir. Allah’ın sıfatları
denildiği zaman, Allah’ı bize bildiren İlâhî özellikleri akla gelir. Allah’ın
sıfatları O’na aittir ve Kendisi gibi ezelîdir, başlangıcı yoktur.
Bazı sıfatlar sadece Allah’a aittir. Bu sıfatlar O’ndan başka hiçbir yaratıkta
olamaz. Örneğin, “Beka/sonu olmamak” sıfatı gibi. Allah’ın
sonu yoktur, O ölüımsüzdür, varlığı asla sona ermez. Allah (c.c.) bazı
sıfatlarını yarattığı bazı varlıklara da vermiştir. Meselâ, “hayat/diri ve
canlı olma” sıfatı gibi. Canlılar da hayat sahibidir, ama günün birinde
111 4/Nisâ, 60
112 2/Bakara, 256
113 21/Enbiyâ, 25
114 16/Nahl, 36
115 112/İhlâs, 1
116 37/Sâffât, 4
117 3/Âl-i İmrân, 62
88
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
onların hayatı sona erer. Hayvanlar ve insanlar “görme” sıfatına sahiptirler,
ama onların görmeleri sınırlıdır, bazı araçlarla olmaktadır.
Allah’ın görmesi ise tıpkı diğer sıfatları gibi mutlaktır, bir aracıya, bir
organa muhtaç değildir.
3- Fiilde Tevhid: Allah’ın yaratmasına, bir şeyi yokluktan varlığa
çıkarmasına O’nun fiili denir. Yaratma yalnızca Allah’a aittir. Çevremizde
ve evrende gördüğümüz bütün olaylar ve oluşumlar, Allah’ın
yarattığı sebeplere bağlı olarak meydana gelmektedir. Asıl yaratıcı
Allah’tır. Âlemi, âlemin içindeki her şeyi, insanı ve insanla ilgili her
şeyi yaratan O’dur. O’nun bu yaratmasında bir ortağı, bir yardımcısı
veya bunlara benzer bir şey yoktur. Var eden de O’dur, öldüren de
O’dur, varlığın devamını yaratan da O’dur.
Fiilde Tevhid, Allah’ın tek yaratıcı olmasına inanmaktır; yaratma
ve var etme sıfatını başka ilâhlara vermemektir. O’nun yaratmada
bir yardımcısı olmadığı gibi, âlete, araca, organa, zamana da ihtiyacı
yoktur. “Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri, ona yalnızca ‘ol’ demesidir;
o da hemen oluverir.”118 Tevhid, Allah’ı “ulûhiyyette/ilâhlıkta” ve
“rubûbiyyette/rablikte” tek ve bir bilmenin ifadesidir. Allah (c.c.) hem
yaratıcı olarak tek ilâhtır, hem de evreni ve içindekileri yaratan, düzenleyen,
idare eden ve insanlar için hükümler koyan bir Rabdir.
Kur’an’ın ifadesi açık olmasına rağmen, Allah’ın hükümlerine zıt
olacak şekilde, onları beğenmeyerek, “bana göre, bize göre, bizim
sistemimize göre, çağımıza göre, falanca atamızın ilkesine göre, filanca
bilim adamına ve efendiye göre” gibi ölçüler Tevhid’e uymaz.
Böyle bir inanca sahip olanlar, Allah’ın Rabliğini tanımayanlardır.
“…Dikkat edin, hükmün tamamı O’nundur…”119 Burada söz konusu
edilen nokta, Allah’ın ölçülerine rağmen, sırf onların yerine geçmesi
için hüküm koyma ve Allah’ın dininin yerine başka dinler uydurma
mantığıdır. Bu Tevhid’e kesinlikle aykırıdır.
Tevhidi kabul eden insan Allah’a şöyle söz vermiş olur: “Ben ancak
Senin emirlerine kayıtsız şartsız uyarım, Sana dayanır ve Sana
güvenirim. Cezalandıracak ve mükâfatlandıracak ancak Sensin. En
118 36/Yâsin, 82
119 6/En’âm, 62
89
Ünite 2 Tevhid
güzel emir Senin emirlerin ve en mükemmel kanun senin kanunlarındır.
Senin emirlerini alaya alan, yalanlayan ve haddi aşanlara karşı
koyacağım. Senin rızân için yaşayacağım, Senin emrine uymayan
hiçbir fikri ve kanunu benimsemeyeceğim.”
Tevhid, yine, rubûbiyet ve ulûhiyet tevhidi olmak üzere ikiye ayrılır.
Rubûbiyet Tevhidi
Rubûbiyet tevhidini tam olarak anlayabilmek için, rubûbiyet kavramının
türediği “rabb” kelimesini iyi kavramak gereklidir. Rabb
kelimesi, esas olarak terbiye anlamına gelir. Terbiyenin yanında,
aynı zamanda ıslah etmek, üzerinde tasarrufta bulunmak, taahhüt
etmek, kemâle erdirmek, tamamlamak, efendisi olmak, sorumluluğunu
yüklenmek, toplamak, başkanlık etmek, sahip olmak, bakmak,
büyütmek, sözünü geçirmek, istediğini yapabilmek, yaptırabilmek,
rızık vermek gibi mânâları kapsar.
Allah Teâlâ, âlemlerin gerçek Rabbi olduğu için, rubûbiyet (Rablik)
sadece O’na aittir. Bu konuda Allah’ın tevhidi farzdır. Bütün bu
sıfatlarıyla rubûbiyet Allah’a aittir. Yukarıda sayılan rubûbiyet sıfatlarında
Allah’a ortak kabul etmek şirktir. Çünkü her yönüyle yaratan,
rızık veren, her şeye sahip olan O’dur. İşleri idare eden, öldüren
ve dirilten, fayda ve zarar vermeye gücü yeten, yükselten ve alçaltan
O’dur.
Rubûbiyet tevhidi; göklerin ve yerin yaratıcısının sadece Allah
olduğuna ve bütün kâinat işlerini O’nun düzenlediğine inanmaktır.
Bu imanın gereği olarak insan, sadece Allah’a kulluk/ibâdet etmeli ve
O’na hiçbir konuda ortak koşmamalıdır. Rubûbiyet tevhidi, fıtraten
insanın kalbine yerleştirildiği için çoğu zaman müşrikler de dâhil
olmak üzere (istisnâlar dışında) bütün insanlık tarafından kabul görmüştür.
Tarih boyunca çok az insan rubûbiyyet tevhidinde sapıklığa
düşmüştür. Mekke müşrikleri taptıkları putların rubûbiyet sıfatlarını
taşımadıklarını pekâlâ biliyorlardı. Fakat buna rağmen sahte ilâhlarına
saygı ve tâzim gösteriyorlardı. Bu konu Kur’ân-ı Kerim’de şöyle
90
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
anlatılır: “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan
kimdir?’ diye sorarsan, şüphesiz ‘Allah’tır’ derler.”120; “De ki: ‘Size
gökten ve yerden rızık veren kimdir? O kulaklara ve gözlere mâlik bulunan
kimdir? Ölüden diriyi, diriden de ölüyü kim çıkarıyor? Bütün
işleri kim idare ediyor?’ Hemen: ‘Allah’ derler.”121
Kur’ân-ı Kerim’deki bu âyet-i kerimelerden anlaşılıyor ki, kişi
sadece bu tür bir tevhidi kabul etmekle İslâm dinine girmiş olmaz.
Çünkü, yukarıda geçen âyetlerde ifade edildiği üzere Mekke müşrikleri
de Allah’ın rubûbiyetini ikrar ediyorlar; yani yaratan, yoktan
var eden, fayda ve zarar vermeye gücü yeten, duâlara icâbet eden vb.
sıfatlara sahip yüceler yücesi Allah’a inanıyorlardı. Ne var ki, putlarına/
tanrılarına kendileri için şefaatçi olsunlar diye tapıyor, onları Allah’ı
seviyormuş gibi seviyorlardı. Doğal olarak bu halleriyle müşrik
oluyorlardı.
Kur’an, ulûhiyet tevhidi olmadan, sadece rubûbiyet tevhidi ile
kişinin kurtuluşa erişemeyeceğini açıkça belirlemiştir. İnsanın muvahhid
bir müslüman sayılabilmesi ve cehennem azâbından kurtulabilmesi
için rubûbiyet tevhidi ile beraber ulûhiyet tevhidine de iman
etmesi lâzımdır. O halde ulûhiyet tevhidi nedir?
Ulûhiyet Tevhidi
Ulûhiyet tevhidi, Allah’a, Onun belirlediği ibâdet şekilleri ile ibâdet
etmektir. İbâdette Allah’ı birlemek, başkasını O’na ortak kabul
etmemektir. Kalbin korkarak ve ümit ederek Allah’a bağlanmasıdır.
Ulûhiyet tevhidi; ibâdette, boyun eğmede, hüküm koymada, kesin
itaatte tek ve ortağı olmayan Allah’ı birlemektir.
Rubûbiyet ve ulûhiyet tevhidi beraber olmalıdır. Bunlardan biri
bulunmazsa kişi muvahhid olamaz ve şirke düşer. Müşrikler, rubûbiyet
tevhidini kabul ediyorlardı. Ancak bununla birlikte putlara
tapıyorlar ve yeryüzünde Allah’ı tek hüküm koyucu olarak kabul
120 29/Ankebût, 61
121 10/Yûnus, 31; Ayrıca bakınız: 43/Zuhruf, 9, 87; 23/Mü’minûn, 86-87; 31/Lokman,
20
91
Ünite 2 Tevhid
etmiyorlardı. Aynı şekilde ehli kitap da, Allah’ın yeryüzünü yarattığını
kabul etmelerine rağmen O’na oğul isnat ederek ve helâl-haram
kılma yetkilerini din adamlarına vererek şirke düşmüşlerdir. Ulûhiyet
tevhidi çok önemlidir. Bütün peygamberlerin tebliğlerinde en
çok vurguladıkları husus ulûhiyet tevhididir: “Biz her kavme: ‘Allah’a
ibâdet edin ve tâğuta kulluktan sakının; sizin O’ndan başka ilâhınız
yoktur’ (diye tebliğ etmesi için) bir peygamber gönderdik.”122; “(Nuh):
‘Ey kavmim! Allah’a kulluk/ibâdet edin, sizin O’ndan başka ilâhınız
yoktur’ dedi.”123
Tevhidin şiarı, Lâ ilâhe illâllah’tır. Bu ifâde, ulûhiyeti Allah’tan
başka her şeyden kaldırıp atmayı ve ulûhiyeti sadece O’na has kılmayı
içermektedir. “Böyledir. Allah, hakkın ta kendisidir. O’nu bırakıp
taptıkları ise bâtıldan başka bir şey değildir. Doğrusu Allah yücedir,
büyüktür.”124
Tevhidin en açık tezâhürü, Allah’ın emirleri ile, sevilen kişi veya
herhangi bir şeyin istekleri çatıştığında, Allah’ın emirlerini tercih
etmektir. “İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp, O’na koştukları eşleri
ilâh olarak benimseyenler ve onları Allah’ı severcesine sevenler vardır.
Mü’minlerin Allah’ı sevmesi ise hepsinden kuvvetlidir.”125
Peygamberlerin görevleriyle ilgili âyetler, tevhid’in temelinin sadece
Allah’a ibâdet etmek olduğunu açıkça beyan ediyor. Peygamberlerin
gönderilişlerindeki temel amaç, insanları Allah’a kulluğa/
ibâdet etmeye çağırmaktır.
Tevhid ve Allah’ın Hâkimiyeti
Tevhid, bütün beşeriyetin, sahte ilâh ve rablere başkaldırarak
esâret zincirinden kurtulması ve Allah’tan başkasına kul olmaması
demektir. Bu yüzden, tevhid kavramı aynı zamanda, kullara kul
122 16/Nahl, 36
123 7/A’raf, 59; Diğer peygamberlerin aynı mesajı için Bak. 7/A’râf, 65, 73, 85;
12/Yûsuf, 40; 11/Hûd, 1-2
124 22/Hacc, 62
125 2/Bakara, 165
92
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
olmanın pençesinden kurtularak yalnız Allah’a kul olmaya yönelmek
ve bunun tabii neticesi olarak da Allah’ın hâkimiyetini kabul etmek;
Allah’ın egemenliğinin dışında her gücü, sultayı, otoriteyi, sistemi,
fikri, ideolojiyi, dünya görüşünü, kısacası hangi kılıf, örtü ve görüntü
altında olursa olsun hâkimiyet/egemenlik iddiasında bulunan her
kimseyi ve her şeyi reddetmek anlamlarını da içerir.
“Rabb’in, yalnız kendisine kulluk etmenizi... emretti.”126 “Hüküm,
hâkimiyet/egemenlik yalnız Allah’ındır. O, yalnız Kendisine ibâdeti/
kulluk yapmanızı emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.”127 Bu âyetler
şu gerçeği açıkça ortaya koyuyor: Allah’a inanmanın, tevhid dinine
dâhil olmanın ve muvahhid sayılabilmenin şartı, kişinin Allah’ın hâkimiyetini
kabul ederek, O’nun isteğini, kendi dilediğine veya başkalarının
isteklerine tercih etmek ve tüm diğer arzuları O’nun yolunda
fedâ etmektir. Müslüman olmak, kısaca Allah’ı kural koyucu
sıfatlarıyla tek, emir verici olarak tek, yasak koyucu olarak tek ve
insan hayatına hükmedici olarak tek olarak kavramak, inanmak ve
bu doğrultuda yaşayıp tavır koymaktır.
Tevhid ve Tâğutlarla Mücâdele
“De ki: ‘Ey kitap ehli! Bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye
gelin: Yalnız Allah’a ibâdet edelim; O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım;
bazımız bazımızı Allah’tan başka rabler edinmesin.’ Eğer yüz çevirirlerse:
‘Şâhid olun, biz müslümanlarız’ deyin.”128; “İman edenler Allah
yolunda savaşırlar; kâfirler de tâğut yolunda savaşırlar. O halde, şeytanın
dostlarıyla savaşın; çünkü şeytanın hilesi zayıftır.”129
Sosyal bir hayat nizâmı olarak tevhid, halkın bilgisizliği ve şuursuzluğu
üzerine dayalı veya onlara zulmetmek üzere kurulan câhilî
ve tâğutî sistemleri temelden değiştirecek plan ve projeler sunar.
Tevhid, sırf fikrî ve nazarî bir akîde değil; eyleme yönelik, pratik çözüm
yolları sunan bir sistemdir. Tevhid akîdesi, yalnızca tabiat ötesi/
126 17/İsrâ, 23
127 12/Yûsuf, 40
128 3/Âl-i İmrân, 64
129 4/Nisâ, 76
93
Ünite 2 Tevhid
metafizik konulara izah getiren ve ahlâk ile ilgili konularda sözkonusu
edilebilecek bir tasavvur değil; şirk temeli üzerine oturmuş tâğutî
sistemlere karşı muvahhidlere planlı, programlı bir hareket mantığı
sunan, inkılapçı bir başkaldırıdır.
Tevhid akîdesi, pratik, eyleme dönük bir hareket ve câhiliyyeye,
şirk temeline dayanan sistemlere bir başkaldırı ve de müstekbir, zâlim
tâğutlara karşı siyasî, iktisadî, sosyal ve hukukî bir sistem olmasaydı,
tarih boyunca bu akîdeyi kavimlerine sunan bütün peygamberlere
karşı savaş açılır mıydı?
Peygamberimiz’in, risâlet ile görevlendirildikten sonra yaptığı ilk
iş, inanç ve amele dayanan, teorisi ve pratiği olan gerçek tevhid anlayışını
yerleştirmek olduğu için Mekke’nin egemen güçleri, idareyi
ellerinde tutan müstekbirler, kendisine karşı savaş başlattılar. Savunduğu
bu saf akîde, Peygamberimiz’i kâfirlerle karşı karşıya getirdi.
Kâfirler, kendine has, özel bir yaşam biçimi sunan bu akîdenin, kendi
câhilî sistemleriyle asla uzlaşmaya girmeyeceğini, yeryüzünde tâğutî
rejimlerle sürekli ve amansız bir mücâdele içerisinde olacağını,
kısacası küfre karşı devamlı bir savaşım vereceğini kesin bir şekilde
anladılar. Tevhidin, uygulamaya ve tâğutî düzenlere karşı başkaldırı
ilanı olduğu anlayışı, onların neden, daha önce aynı akîdeyi savunan
Hanifler’e karşı en ufak bir tepki göstermezken, Hz. Peygamber ve
onunla beraber olanlara karşı şiddetli bir savaşın içerisine girdiklerini
açıkça ortaya koyuyor.
İnsanımızda Tevhid Problemi ve Sebepleri
Halkın Sahih İnançtan Tâviz Verme Nedenleri
1- Cehâlet: Halk dini, hurâfeler ve dâvetçilerin uyarısının yetersizliği,
ihmal, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker eksikliği. Trafik
polisi yok yolda, hız düşkünü hırslı kimselere, acemi şoförlere ve
câhillere uygun ortam.
2- Siyâsî baskı ve dayatmalar, yönlendirmeler, tâğûtî tavır;
devlet dini, resmî din teşkilatları, Bel’amlar, irtica/gericilik
94
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
yaygaraları ve laiklik. Derin devletin psikolojik ve her çeşit baskı
ve sindirmesi. Resmî din anlayışı: “Lâ”sı olmayan bir din, redsiz
akaid(!) Hâlbuki insanın kurtulması için kutsal küfür olan tâğutu
inkâr etmek, ona küfretmek130, varsa iyi taraflarını örtmek ve kabul
etmemek gerekli idi. Bu kutsal küfrün yanında, çirkin iman da vardır;
imana şirk karıştırmak gibi: “Onların çoğu Allah’a şirk koşmadan
iman etmezler.”131; Yine imanın yanlış yere yöneldiğinin örneği olarak
şöyle buyruluyor: “(Ehl-i kitap) tâğuta ve cibte (bâtıl tanrılara) iman
ediyorlar…”132
İslâm’ın hâkim olmadığı rejimlerde tâğutî düzenin tüm kurum ve
kuruluşları müşrik vatandaş yetiştirmek için bütün güçlerini sarfederler.
3- Rubûbiyet tevhidini yeterli görmek, Allah’ın varlığının isbat
ve kabulünü merkeze almak: Ateizm, komünizm, Darvinizm karşıtlığını
yeterli görmek. Çiçek ve böcekle, arı peteğindeki Allah yazısı
ile tatmin olmak ve bunları aşırı önemsemek.
4- Mürcie düşüncesi ve haksız teslîm (insanları İslâm’a nisbet):
İman ayrı, amel ayrı deyip ittibâ yoluyla şirki fark etmemek. Mistisizm
felsefesi, Kur’an kavramlarını te’vil, tahrif ve dejenere etmek.
Mistik yaşayış; pasif tepki, kabuğuna çekilme, cihad edilecek şahısları
ve zihniyetleri kendi hallerine terk edip sadece nefsiyle uğraşmak.
Felsefî veya kelâmî tartışmalar, cedel. Eski Türk dinlerinin kalıntısı
ve geleneğin (atalar dininin) mirası.
5- Haksız tekfîr; antitez akaidi, mezhepçilik, grupçuluk, bağnazlık.
6- Egemen güçlerin yönlendirmesi, özendirmesi: Sağcı, muhâfazakâr,
demokratik İslâm anlayışları. Amerikancı, düzenci din yaklaşımı,
ılıman İslâm, BOP vb. yaklaşımların çekim alanına girmek.
Kafaların ve gönüllerin işgali, sömürü ve köleleştirmenin kurbanları.
130 2/Bakara, 256
131 12/Yusuf, 106
132 4/Nisâ, 51; yine bak. 4/Nisâ, 60
95
Ünite 2 Tevhid
7- Dünyevîleşme, lüks, israf, şükürsüzlük ya da geçim sıkıntısı.
Cihadın terki ve eylemsizlik. İlâhî emir ve tekliflerden kaçınma,
kâfirlere özenme ve benzeme.
8- Çevre şartları: Medya (özellikle TV), okullar (hatta din öğreten
okullar ve kurslar), yaşama biçimleri, reklâm, dostluk ilişkileri…
Kimlik problemi: Kimliksizlik ya da çok kimliklilik.
9- Aşağılık duygusu, kendi dinine, Müslümanlara ve kendine
güvensizlik, aşırı eleştiri.
10- Kibir, gurur, istiğnâ.
11- Dâvetçilerin örnek yaşayış sahibi olamayışları, sadece laf
üretmeleri, tevhidin sadece siyasî yönünden bahsedilmesi.
12- Bilgi kirliliği, gereksiz konular ve konuşmalar. Endâd edinme;
futbol, tv. internet, müzik gibi uyutucu ve uyuşturucuların
etkisi.
13- Laiklik: İki veya çok dinlilik. Câmideki veya namaz kılarkenki
İlâh’la; sokaktaki, okul, iş yeri, mahkeme ve meclisteki…
ilâhın farklılığı. Allah’ın sadece göklerin (tabiat güçlerinin) hâkimi
olduğu anlayışı.
Ne Yapmalı?
Kur’an ve Peygamber ne yaptı, nereden başladı ve hangi şeye en
çok önem verdi ise biz de öyle yapmalıyız. Her konuyu “tevhid”le
bağlantılı anlatmalıyız. “Tevhid”i sadece siyasî çıkarım ve yorumlarla
bağlantılı gündeme getirmek yerine; onu parçalamamalı ve kendimiz
de “tevhid ahlâkı”na uymalı, hal dilimizle, her an ve herkese
tebliğ edebilmeliyiz.
96
- ünite 3 -
Şirk
• Şirk; Lügat ve Terim Anlamları
• Kur’ân-ı Kerim’de Şirkin Tanımları
• Şirkin Çağdaş Yansımaları
• Güncel Câhilî Eğitimde Şirk
• Ekonomik Yorumlarda Şirk
• Siyasal Şirk Anlayışı da Bilimsel
Kılıflarla Takdim Edilir
• Siyasal Şirk
• Şirk İçin Bazı Örnekler
• İttibâ Şirki
• Şirkin Zararları
Şirk; Lügat ve Terim Anlamları
Lügat olarak şirk: Ortaklık, ortak koşmak demektir; mülk ve
saltanatta ortaklık anlamına gelir. Istılahta şirk; Allah’a zâtında, sıfatlarında
veya fiillerinde ortak ve denk tanımaktır. Şirk koşan kişiye
müşrik denir. İki veya daha çok ilâh tanımak, herhangi bir varlığı
ma’bud (ibâdet edilen) olarak bilmek, Allah’ın yaratıcı, kadîm, bâkî
gibi sıfatlarına başka varlıkların da sahip olabileceğine inanmak şirktir.
Kısacası, Allah’ın ilâhlık vasıflarından herhangi birini Allah’tan
başkasına vermek şirktir. Şirk küfürdür, müşrik aynı zamanda kâfirdir.
Şirkin olduğu yerde sâlih amel olmaz. Çünkü amelin kabul olması
için ihlâs yani, yalnız Allah için yapılmış olması gereklidir. Allah
Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Rabbine kavuşmayı uman kimse,
97
Ünite 3 Şirk
sâlih amel işlesin ve Rabbine ibâdette hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak
tutmasın..”133
Şirk, Allah’ın asla affetmediği bir günahtır. Allah, şirk inancı ile
âhirete gelenleri asla affetmeyecektir. “Allah kendisine şirk (ortak) koşulmasını
elbette bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağışlar.”134
Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlana geldiği
iki dinin adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücâdeleden
ibârettir. Bütün Peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları temel
esas tevhiddir. Kur’ân-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu konu tevhidin
önemi ve şirkten uzak durulması konusudur. Şirk sadece putlara
tapmak değildir. Nefsin istekleri peşinde koşmak, Allah’ın sevgisi
yerine dünya sevgisini tercih etmek, bunların sonucunda Allah’ın
hükümlerinden birini dahi reddetmek şirktir.
Peygamberimiz zamanındaki Mekke müşrikleri Allah’la birlikte
birçok ilâha inanıyorlardı. Bu müşrikler kendi hevâ ve heveslerine
göre putlar yapıyorlar ve onlara tapıyorlardı. Kâbe’nin içinde 365
tane put bulunuyordu. Bunların en büyükleri; Hubel, Lat, Menat,
Uzza isimli putlar idi. Ayrıca Ved, Suva, Yeük ve Nesr isimli putlar
vardı. Bunlar Hz. Nuh zamanında yaşamış olan iyi huylu, cömert
insanlardı. Bu insanlar ölünce, onların heykelleri yapılmış ve zaman
geçtikçe halk onlara tapmaya başlamıştı. Araplar bunlardan başka;
güneşe, aya, bazı taşlara, ağaçlara ve hayvanlara tapıyorlardı. Bazı
müşrikler ise, Melekleri Allah’ın kızları olarak görüyorlar ve meleklere
tapıyorlardı. Aslında insanların Allah’tan başka bir puta tapmasının
asıl nedeni; kendi nefsinin hevâsını ilâh edinmesidir. Bugünkü
müşriklerle, Peygamberimiz zamanındaki müşrikler arasında fark
yoktur. Müşriğin mantığı her devirde aynıdır. Bu mantık, Allah’ı yeryüzüne
karıştırmama, yeryüzünde ilâh olarak kendini veya başka bir
şahsı tanımadır. İşte şirkin aslı budur. Zamanımızda da insanlar her
ne kadar kâinatı yaratanın, yağmuru yağdıranın, öldüren ve diriltenin
Allah olduğunu kabul etseler de, O’nun tasarruflarında ortak tanıyorlar,
dünya ile ilgili işlerde Allah’ın belirttiğinin aksine hükümler
koyuyorlar. İşte günümüzde şirkin aldığı görünüm budur.
133 18/Kehf, 110
134 4/Nisâ, 48
98
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-
mânevî her şeydir ve putları bu yönleriyle hayatın amacı kılmak
da şirktir. Put sadece tapılan birtakım nesneler değildir. Eğer
hayatın amacı haline gelir ve insanı Allah’a isyana sevkederse, yerine
göre makam, para, kadın veya insanlar için değerli herhangi
bir şey insanlar için put olabilir.
Kur’ân-ı Kerim’de Şirkin Tanımları
Kur’ân-ı Kerim’e göre şirk büyük günahtır,135 büyük bir zulümdür,
136 aynı zamanda büyük cehâlettir.137 O yüzden şirk, ilme ve akla
dayanmaz; şirk zanna göre harekettir.138 Apaçık sapıklık139 ve büyük
bir alçaklıktır.140 Şirk âhiret inancıyla bağdaşmadığından dünya
hayatına düşkünlüktür.141 Şirk, Kur’an’da halkı, sağlam temellerden
uzak tutma olarak da tanımlanır.142 Takvâ gibi gerçek ve güzel korkulardan
uzak olduğu için müşrik, kendi içini kemiren ve onurunu tümüyle
yok eden çirkin korkulara mahkûm olur. Şirk, kalplerin korku
ile doldurulması demektir.143 Müşrikler, Tevhid inancında olanlara
karşı düşmanlık yaparlar.144 Bütün bu sebeplerden dolayı şirk insanı
ebedî cehennemlik yapar. Cennetin kapıları onlara kesin olarak kapanır.
145
135 4/Nisâ, 48
136 31/Lokman, 13
137 21/Enbiyâ, 24
138 6/En’âm, 116
139 29/Ankebût, 5; 4/Nisâ, 116
140 7/A’râf, 152
141 2/Bakara, 96
142 29/Ankebût, 41
143 3/Âl-i İmran, 151
144 5/Mâide, 82
145 5/Mâide, 72
99
Ünite 3 Şirk
Şirkin Çağdaş Yansımaları
İnsan, müslümanım dediği, kelime-i tevhidi söylediği halde,
cehâlet ve düzenin/ortamın câhilî yapısından dolayı -Allah muhâfaza
etsin- kolaylıkla şirke düşebilir. Mü’min olmak, çok zor değildir;
esas önemli olan, özellikle İslâm’ın hâkim olmadığı çevrelerde
mü’min kalmak ve müslüman olarak ölmektir.
İnsanlık hüsrânın tüm boyutlarını yaşıyor. Şirkin zulmü globalleşiyor.
Çağ imaj, kandırma, vitrin, reklam, tüketme ve tükenme çağı.
Çılgınlık, azgınlık ve isyan hiçbir sınır tanımıyor. Nice insan, İslâm’ı
mükemmel yaşayanlara şâhit olamadığı için İslâm’ın dışında kalıyor;
hatta görmediğine, bilmediğine düşman oluyor. Müslümanların da
önemli bir kesimi müslümanlığı bilmiyor. Bilenlerin de yapabileceklerinin
tümünü yaptıklarını iddia etmek zor. Bu ortamda, teknik
imkânlarla donanan, devle(tle)şen, küreselleşen fitne, sadece yapanları
değil; tüm insanlığı kemiriyor. Ülkeler, sokaklar, evler, beyinler,
gönüller işgâle uğramış durumda. Müslüman olduğunu iddia edenlerin
de büyük bölümü bilinçsizce şirkin kucağına atılıyor, kurtuluşu
zâlimlerin safında arayıp ifsâdı ıslah zannediyor.
Günümüzde sık görülen şirk unsurlarının, tevhidi bozan durumların
bazıları şunlardır:
Güncel Câhilî Eğitimde Şirk
Câhilî eğitim kurumlarında bilginin temel kaynağı olarak vahy
kabul edilmeyip, sadece akıl ve duyu organları kabul edilir. Bu, hem
eski Arap câhiliyyesinde, hem de günümüzdeki şirke dayalı düzenlerin
güdümündeki modern câhiliyyede ortak şirk kaynağıdır. Dünyanın
oluşumu ve insanın ortaya çıkışı konularında ortaya atılan teoriler
câhilî eğitimin temelini teşkil eder. İlk insanı, tesadüf sonucu
veya doğa kanunları gereği hayvanın evrim geçirmiş türü kabul eden
günümüz bilimleri ve eğitim anlayışları, yaratmayı ve eğitip terbiye
etmeyi (rabliği) Allah’a hiç dayandırmayan, yaratıcı ve rab olarak
başka tanrılara inanan müşrik tip yetiştirmek için çabalar. Yaratma
konusunda Arap müşrikleri kadar bile Allah’ı kabul etmeyen şirk
100
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
zihniyeti, dünyadaki ilk insanların yaşayışını, karanlık çağ safsatası
ile başlatır. Çağ tasnifleri ve tarihe bakış, tevhidî inanıştan tümüyle
farklıdır. Hz. Âdem’den beri devam eden tevhidî hayat ve hak-bâtıl
mücâdelesi unutturulmak istenir. Müşriklerin hâkim olduğu devlet
düzenleri, ileri medeniyetler olarak tanıtılır, câhiliyye hayatı ideal
toplum modelleri olarak sunulur. Câhiliye eğitiminden geçmiş ve
İslâm’ı hakkıyla öğrenememiş her ırktan insanın asr-ı saâdeti; Roma,
Atina ve Isparta uygarlığı, Mısır veya Bâbil medeniyetidir.
Bazıları, putlaştırdıkları kişilerin kabirleri veya kutsallaştırdıkları
simgeler karşısında müslümanların namazdaki kıyamlarına benzer
şekilde hazır ol vaziyete geçer, saygı duruşunda bulunur. Hatta, namazda
doğal kabul edilebilecek bir davranış (kaşınınca başı kaşımak,
öksürmek vb.) böyle bir saygı duruşunda uygun/câiz görülmez.
Hiç alâkası olmadığı halde, herhangi bir açılış programında, ya da
bir törende saygı duruşu ile başlamak câhiliyye toplumlarının dinî
bir kuralı kabul edilir. Bu tür programlara katılan müslümanlar da
dinlerinin câiz görmemesine rağmen bu saygı duruşuna katılma zorunda
bırakılır. Okullardaki bütün öğrenci ve öğretmenler her hafta
okul açılış ve kapanışlarında, bayram kabul edilen zamanlar gibi özel
günlerde bu tür saygı duruşlarına mecbur tutulur. Bu tür tavırlar, aslında
bir tapınma ve âyindir.
İslâm, her şeyden önce tevhid dinidir. En fazla önem verdiği husus,
bireysel, sosyal ve siyasal hayatta tüm çeşitleriyle şirkin izâlesi ve
tevhidin ikamesidir. İslâm, put amaçlı heykellere çok sert ve net tavır
aldığı için müslümanlar 20. y.y.’a kadar bu çeşit putlaştırmanın etkisinden
uzak yaşadılar. Put heykelleri ve putlaştırılma ihtimali olan
resimleri büyük günah kabul ettiler. Yirminci asırda, tâğutların ve
onların kurduğu tâğutî yönetimlerin etkisi ve dayatmasıyla her çeşit
putlaştırma müslümanları kuşatmaya başladı.
Eğitim, “Rab” kavramını tümüyle içeren bir olgudur. Rab, terbiye
edip yetiştiren demektir. Allah’ın eğitim konusundaki prensipleri
kabul edilmeyince, O’ndan bağımsız ve O’na rağmen eğitim yapan
kişi rablik iddiasında bulunmuş, bu kimsenin Allah’ın ilkelerine ters
eğitimini kabul eden, onda bu hakkı gören kişi de o şahsı rab kabul
101
Ünite 3 Şirk
etmiş olur. Vahyi tümüyle reddeden kurum tâğut hükmündedir ve
Müslümanların reddetmesi gereken yapıdır.
Öncelikle vurgulamalıyız ki, İslâm’ın hâkim değil mahkûm olduğu
ülkelerdeki okullarda müşrik olmama özgürlüğü yok. Öğrenci
ve öğretmen olarak şirk tornasından geçmeme hakkı için mücâdele
gerekiyor. Bir manifestomuz yok. Bir müslümanın her çeşit eğitim
kurumlarında yapmasının kesinlikle câiz olmadığı şeyler, câiz tâbirinden
de öte insanlık suçu olduğunu ilan edecekleri, resmî âyinlerde
şirk unsuru olan hususlar varsa bu törenler, bazı derslerde kabulü
ve dillendirmesi şirk olan durumlar varsa onlar, kamuoyuna hâlâ
yansıtılmamıştır. Burada, tartışmalı olan, yoruma tâbi olan hususları
kastetmiyorum. Çok net olarak, “eğitimle ilgili İslâm’la bağdaşmayacak
şirk unsurları şunlardır” diyerek maddeleştirip kamuoyuna veli,
öğrenci ve öğretmenlere ilan ve tebliğ bile edememişiz. Her vatandaşın
ve her düzenin bunları rahatlıkla bilmesi ve zulmün boyutlarının
sergilenmesi gerektiğini düşünüyorum. Varsa yoksa sadece
başörtüsü yasağı gündemde. ABD gibi, Avusturya ve diğer Avrupa
ülkeleri gibi, başörtüsünün suç olmadığı memleketlerde yaşasaydık,
bizim okullardan istediğimiz olmayacak mıydı? Yani sadece üniversitelerde
ve sadece başörtüsünden başka. Başörtüsüne bile müsaade
etmeyen bir zihniyet aracılığıyla, başın içine koyduğu bilgi ve kültürün
ne olup olmadığı, ciddi mânâda maddeler halinde net olarak
dosta düşmana ilan edilebilmiş bile değildir ki, ona göre eylem planı
hazırlansın.
Çağımız, bilgi çağı değil, bilgi kirliliği çağıdır. Modern yaşam
biçiminde insanların beyni çöp kutusuna döndü. Vahiyle bağları
koparılan insana eğitim kurumları, medya, teknoloji, çevre bırakın
âhireti, dünya için bile gereksiz, hatta zararlı şeyleri bilgi ve kültür
adına (insan istemese bile) dayatarak depoluyor. İnsanlar, vahye dayalı
gerçek ilimden koparılıp lügat ve itikadî anlamlarıyla cehâlete
itilirken, diğer yandan bilgi kirliliğinin kurbanı oluyorlar.
Kurumlardan ve çevreden öğrenilenlerin hepsi de yanlış ve zararlı
değil elbette. Ama vahiyle, dünyada ve âhirette insanı kurtaracak
“ilim”le karşılaştırılınca küçük bilgi kırıntıları şeklinde kalmaktadır
bunlar. Bırakın zararlısını, “faydasız ilimden” bile Allah’a
102
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
sığınmaktadır tek önderimiz.146 Bilgi kırıntılarının “ilim” haline gelmesi
için vahiyle sağlamasının yapılması, hazmedilip özümsenmesi,
posasının çıkarılması, pratikte faydalı hale gelip uygulanması gerekmektedir.
Yine illet ve gâyesinin belirlenmesi, Allah rızâsına hizmet
etmesi, bütün içindeki yerinin uygunluğu ve insanlığın hayrına/
salâhına hizmet etmesi lâzımdır. Kur’an’a göre âlim kuru bilgi sahibi,
hele kitap yüklü merkep147 değil; Allah’tan huşû duyup titreyen muttakî
kimsedir.148 O yüzden takvâdan uzak bilgi ilim sayılmaz, hele
vahiyden kopuk ve kişiyi Allah’tan uzaklaştıran şeyin adı kesinlikle
“ilim” olamaz. Eğitim, insana yön vermek, onu yönlendirmektir. Terbiye
(eğitim) insanı inşâ etmek demek olduğundan mutlak terbiyeci/
eğitimci ancak Allah’tır. O’ndan kopuk bir eğitimci farkında olmasa
bile rablik iddiasındadır. Osmanlı dedelerinin yaptıklarının tam tersi
bir uygulama ile karşı karşıyadır bugün bu topraklarda yaşayan
nesiller; tersine bir devşirme söz konusudur.
Ekonomik Yorumlarda Şirk
Günümüzde ekonomik yorumların çoğu da baştan sona şirk anlayışı
içerir. Sadece iktisat ve ekonomi eğitimi veren kurumlar değil;
medyanın, hatta halkın gündemindeki ekonomik değerlendirmelerin
hemen hepsinde para, ilâhların başında gelir. Tüm mülkün, para,
mal ve nimetlerin Allah’a ait olduğu anlayışı olan “ekonomik tevhid”
anlayışına yer yoktur. İnsanların ekonomi yönüyle de evrim geçirdiği,
ilkel komünal toplumdan köleci topluma, feodal toplumdan, kapitalist
ve sosyalist topluma doğru seyri ve bu çeşit tasnifi, insanların
Allah’tan bağımsız olarak sürekli evrim geçirdiği iddiasını haklı çıkarmaya
dayanır. İlk insanın, ilk peygamber ve ilk yaşama biçiminin
vahyin ışığında tevhid olduğu gerçeği, en küçük bir teori ve ihtimal
dâhilinde bile değerlendirilmez.
Şirke dayalı düzenlerde ekonomiyle ilgili anlayış, Allah’ın hudûdunu
tümüyle yok sayar. Piyasada helâl-haram ayrımı yoktur. “Paranın
dini imanı olmaz” der bazıları. Tabii, bu ifade “ekonomik hayatta
146 Tirmizî, Deavât 68, hadis no: 3711
147 62/Cum’a, 5
148 35/Fâtır, 28
103
Ünite 3 Şirk
haram-helâl önemsenmez” anlamında kullanılıyor. Paranın olmasa
da, para sahibi insanın elbette dini imanı, haram ve helâl inancı olmalıdır.
Kim ne alıp satarsa satsın, kim kimi nasıl kandırırsa kandırsın,
haram ve ayıp sayılmayan iktisadî bir câhiliyede yaşıyoruz. Para
kazanmak için her yol mubahtır kapitalist toplumda. Yeter ki, kanunların
suç saydığı bir şey yapmasın, ya da yapıyorsa kılıfını uydursun
insan. Vergisi verilen kazanç kutsal sayılır; İslâm’ın yasak saydığı
işi yapsa da. Kapitalizm, en çirkin şekliyle piyasadadır. Asgarî ücret
açlık sınırının bile altında kalmış kimin umurunda? Yedi milyondan
fazla resmî işsiz var bu ülkede.
Para putu herkesi peşinden koşturur; yerde sürünen paranın kulu,
paraya secde etmiş olur. Faiz harammış; olsun, kimsenin aldırdığı
bile olmaz. Kişi başına düşen banka sayısı Avrupa ortalamasından
bile fazladır. Böyle İslâm dışı düzenlerde müslümanın helâl lokma
kazanması, helâl ve temiz yiyecekler bulması, helâl yoldan (faize,
bankaya bulaşmadan) zengin olması çok mu çok zordur.
Nice haramlar kapitalist düzende gâyet doğal (helâl, meşrû) görülmekte.
Nice “Müslümanım” diyen insan, “fâizsiz ekonomi mi
olur?” diyerek, ya da bazı haramları savunup İslâm’ın zekât gibi bazı
emirlerini inkâr ederek, önemsemeyerek küfre düşmektedir. Fâiz yanında,
tahvil, haram sigorta, emeği sömürmek ve kul hakkına riâyetsizlik
gibi nice haramlar vardır; bunları yasak olarak kabul etmemek
insanı imandan çıkarır. İslâm’a karşı olan veya İslâm’ın yasak ettiği
işlerde çalışmak, meselâ seks, zina, fuhuş, dans gibi eğlence dünyasından
para kazanmak, içki ve uyuşturucu madde yapımı veya satımı
İslâm’ın yasak ettiği, ama kapitalist sistemin câiz gördüğü alanlardır.
Kişi, bu ve benzeri para kazanma yollarını normal görür, savunur, ya
da bu devirde bunlar olmadan yaşanmaz diye düşünürse, İslâm’dan
çıkmış olur. Yine ihtikâr (karaborsa), rüşvet, hırsızlık yapmak, çalıntı
mal alıp satmak, ölçü ve tartıda hile, kumar, alışverişe hilenin,
yalanın, yeminin karıştırılması da haram kabul edilmesi ve kaçınılması
gereken hususlardır. Bunları normal görmek kişiyi tevhid inancından
uzaklaştırır. Kapitalist düzenlerde insanlara dünya tutkusu ve
mal yığma sevdâsı verilir; bu düzende dünyevîleşen insan, giderek
maddeyi ve parayı kutsallaştırmaya başlar. Parayı kullanma yerine
104
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
paranın kendini kullandığı azgın bir insan olur çıkar. Maddenin hâkimi
değil, mahkûmu olur.
Siyasal Şirk Anlayışı da Bilimsel Kılıflarla Takdim
Edilir
En iyi sistem, milyonlarca yıllık tecrübe sonunda cumhuriyet ve
demokrasi olarak adlandırılır. Hakk’ın değil; halkın egemenliğine,
Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyi alternatif bile kabul etmeyen bu
câhiliyye düzenlerini neredeyse tüm insanlar canla başla savunur.
Faşist, kapitalist veya sosyalist olsun her farklı grup, gerçek demokrasinin
kendi savundukları ideoloji ve düzen anlayışında olduğunu
iddia ederlerken, kendini müslüman sayan nice insan da bu orkestraya
katılır.
Devlet yönetiminde dine yer yoktur, eğitim ve sosyal hayat, laik
ve Kemalist esaslarla düzenlenmek zorundadır. Din anlayışı, din eğitimi
ve din kurumları da laik düzenlemeye tâbidir. Dinlerin ortaya
çıkışı, din eğitimi veren laik din eğitimi kurumlarında da doğal olarak
şirk esasına dayandırılır. İlk din İslâm, ilk insan ilk peygamber,
ilk peygamber Hz. Âdem değildir bu şirk anlayışında; insan, önce
tabiata, totemlere tapmış, sonra çok tanrılı dinleri icad etmiş, çok
sonraları da tek tanrılı din anlayışı oluşturmuştur...
Modern câhiliyenin sosyal ve siyasal şirk anlayışı gereği devlet,
din esaslarına -en küçük çapta bile- dayandırılamaz. Tüm kurum ve
kurallarıyla şirkin dışına çıkılamaz bu devlet anlayışında. Halk da
sosyal hayatta, kamu alanında tevhidî inancını sergileyemez, muvahhid
bir şekilde yaşayamaz. Ama demokrasi vardır; halk şirk arasında
istediği tercihi özgürce yapabilir, istediği tâğutu rab olarak seçebilir.
İnsanların çoğu, aynen eski Arap câhiliyyesinde olduğu gibi,
Allah’ı, göklerin hâkimi kabul ediyor, yağmuru yağdıran, insanları
ve varlıkları yaratan olarak kabul ediyor; ama yeryüzüne O’nu karıştırmak
istemiyor, yerin egemenliğini başka tanrılara veriyorlar.
“Allah, yeryüzünde (o da beşerî kanunlara, ilke ve yönetmeliklere
uygun olmak şartıyla) sadece -o da sınırlı şekilde- câmilere karışabilir,
oraya hâkim olabilir. Üniversite dâhil okullara, mahkemelere,
105
Ünite 3 Şirk
meclislere, çarşı ve pazarlara, cadde ve sokaklara, kıyafet ve kanunlara,
sosyal hayatı düzenleyen anlayışlara karışamaz.” Bu anlayış ve uygulamalar,
şirk değil de nedir? Çok kaypak bir içeriği olduğu halde,
üzerinde ittifak edilen en belirgin anlamıyla “dinin devlete, devletin
dine karışmaması” demek olan “laiklik” gereği ve dayatması olarak
sadece vicdana hâkim olmasına karışıl(a)mayan Allah’ı dünya işlerine
karıştırmak istemiyorlar, buralarda egemen başka güçler (tanrılar)
kabul ediyorlarsa, buna herhalde tevhid ve İslâm adı verilemez.
Bu anlamda laikliğin çağdaş değil, temeli çok eskilere dayanan bir
şirk olduğunu söyleyebiliriz. Ve eski Arap câhiliyesinin de Allah’ı
(hak dini) dünya ve devlet işlerine karıştırmak istemediklerini, Peygamberimiz’le
bunun için mücâdele ettiklerini biliyoruz. Demek ki
şirk cephesinde yeni hiçbir şey yok; sadece eski câhiliyenin modern
görünüm ve söylemleri var; tek millet olan müşrikler, ilkel atalarını
taklit etmekten başka bir şey yapıyor değiller.
İnsanlar, demokrasi ve özgürlük putlarının da etkisiyle, hevâlarını
hiçbir sınır tanımadan tatmin etmek istiyor, şeytanî fesad ve ahlâksızlıklara,
içki, kumar ve zina evlerine dinin müdâhale edip yasak
koymasını istemiyorsa, konu şirk kavramıyla ilgilidir. Tüm sosyal,
siyasal, kamusal ve hukukî alanlara Allah’ın dışında başka tanrıların
egemenliği egemen güçler tarafından isteniyor, dayatılıyor ve halk
tarafından buna rızâ gösteriliyorsa, bunların tümü, şirkin dışında
birşeyle izah edilemez.
Câhiliyye Arapları, yaratıcı olarak sadece Allah’ı kesin bir şekilde
kabul ediyorlardı.149 Modern câhiliyye insanı ise, Allah’a bu kadar
bile inanmıyor; ne olduğunu ve hangi vasıflara sahip olduğunu düşünmeden
doğa/tabiat ve tesadüfe yaratıcılık atfediyor. Tabiatı ilâhlaştırarak
çocukları, çiçekleri, güzellikleri doğanın armağanı olarak
kabul ediyor. Bazen de bu “tabiat tanrısı”na kendisini ve hemcinslerini
ortak koşuyor, kendisinin veya başka insanların yaratıcılıklarından
bahsediyor.
149 Bak. 29/Ankebût, 61, 63; 31/Lokman, 25; 39/Zümer, 38; 43/Zuhruf, 9, 87
106
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Şirk İçin Bazı Örnekler
Bu şirk çeşitleri yanında, bazı inanç ve davranışlardan dolayı düşülen
şirki, şu örneklerle ayrı ayrı ele almak da mümkündür:
a) Allah’ın Sıfatları Konusunda Şirke Düşmek. Allah’ın isim,
sıfat ve fiillerinden herhangi birini inkâr etmek veya başkasını
bu hususlarda ortak görmek, O’nu gereği gibi tanımamak. Sadece
Allah’a ait olan bazı sıfat ve özellikleri, Allah’la birlikte veya O’ndan
bağımsız olarak başkasına vermek. Bunun sonucu olarak, Allah’a
herhangi bir eksiklik izâfe edilir veya ortak koşulur, ki bu tevhidi
bozar. “En güzel isimler Allah’ındır. O halde Allah’a bu isimlerle duâ
edin. O’nun isimlerinde sapıklık edenleri terk edin. Yarın kıyâmette
onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.”150
b) Hâkimiyet Şirki; Allah’ın indirdiği emirlerle hükmetmemek,
Allah ve Rasûlü’nün hükmünü kabul etmemek. Allah’tan
başkasını mutlak kanun koyucu kabul etmek, İslâm dışı kanunları
ve kanun koyucuları benimseyip kabullenmek de insanı şirke sokar.
Allah’ın hükümlerini bir tarafa bırakıp gönül rızâsı ile tâğutların hükümlerini
uygulamak veya severek onlara tâbi olmak insanı tevhidden
uzaklaştırır. “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta
kendileridir.”151; “Hüküm/egemenlik, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden
başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte
budur; ancak insanların çoğu bilmezler.”152; “Yoksa onların birtakım
şirk koştukları ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden
kendilerine teşrî ettiler (bir şeriat/dinî kural kıldılar).”153; “Hayır,
Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni
(Rasûlullah’ı) hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir
sıkıntı duymaksızın (onu) tam mânâsıyla kabullenmedikçe iman
etmiş olmazlar.”154 Allah ve Rasûlü’nün hükmüne teslim olmamak,
İslâm’dan olan bir şeyden râzı olmayıp hoşlanmamak, Allah’ın haram
150 7/A’râf, 180
151 5/Mâide, 44
152 12/Yûsuf, 40
153 42/Şûrâ, 21
154 4/Nisâ, 65; ve yine bak. 4/Nisâ, 59; 33/Ahzâb, 36
107
Ünite 3 Şirk
kıldığını helâl/serbest veya helâl kıldığını haram/yasak saymak da
açık bir şirktir.
c) Allah’tan başkasına emretme, yasaklama, helâl ve haram
kılma, kanun koyma ve hâkimiyet hakkını verme gibi haller tevhidi
bozar, insanı şirke sokar. Allah’ın koyduğu hükümleri, ölçüleri
bir tarafa bırakarak hâkimiyeti herhangi bir şeye vermek bir mü’minin
yapamayacağı şeydir. Bu konuda Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle
buyuruyor: “Hüküm/egemenlik yalnız Allah’a mahsustur. O sadece
kendisine kul olmayı emretti. Dosdoğru din ancak budur.”155; “Onlar
Allah’ı bırakıp bilginlerini, râhiplerini, Meryem’in oğlu Mesih’i rabler
edindiler. Hâlbuki onlar da bir olan Allah’tan başkasına ibâdet etmekle
emrolunmamışlardı. O, bunların eş tutageldikleri her şeyden münezzehtir.”
156
d) Kur’an’ın hak-bâtıl, doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin...
gibi ölçülerini kabul etmeyerek başka ölçü ve kıstasları benimsemek,
şirktir. Bir kimse, benimsediği bu İslâm dışı ölçüleri koyanları,
Allah’ın dışında hüküm ve kanun koyucu olarak kabul ederse, onu
Allah’a şirk koşuyor demektir. Bu ölçü veya hükümleri koyan, kişinin
kendisi, yani hevâsı, babası, ataları, patronu, çevresi, içinde yaşadığı
toplum, çeşitli ideoloji ve felsefelerin kurucuları ve uygulayıcıları,
devlet veya devlet adamları... olabilir. Allah’ın itaat edilip uyulmasına
izin vermediği kimselerin görüşlerini veya İslâm’ın çizdiği yoldan
farklı bir yolu benimseyen, beşerî düzen ve yasaları İlâhî nizama tercih
eden kimse şirke girmiş demektir. Böyle bir kimse, kendisinin
müslüman olduğunu iddia etse, hatta İslâm’ın birçok emirlerini yerine
getirse ve bir tek konuda bile Kur’an’a ters bir anlayışı, düşünce
ve değer yargısını tercih etse şirke düşmüş olur. “Allah ve Rasûlü bir
işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkeğe ve kadına, o işi kendi isteklerine
göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse,
apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”157
e) Allah’tan Başka İlâh Kabul Etmek: İlâh; kendisine kulluk edilen,
yönelinen, kendisinden korkulan, aynı zamanda sevilen, sayılan,
155 12/Yûsuf, 40
156 9/Tevbe, 31
157 33/Ahzâb, 36
108
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
kâinatın idaresini elinde tutan zât demektir. İlâh, her şeyi görür, bilir,
dilediğini yapmaya gücü yeter. Allah’tan başka bir zâtın da her şeyi
gördüğünü, bildiğini ve evrende dilediği gibi tasarruflarda bulunduğunuzannetmekşirktir.
158
f) Allah’tan Başka Rabler Edinmek: Rab kelimesinin anlamı:
Eğiten, yetiştiren, yönlendiren, terbiye eden, hükmeden, idare edendir.
Allah’tan başka rab edinmek şirktir. Allah’tan başka rab olarak
benimsenen sâlih bir insan, hatta peygamber bile olsa bu durum,
yine açık bir şirk olur. “Onlar, Allah’tan başka âlimlerini, din adamlarını
ve Meryem oğlu Mesih’i kendilerine rab edinmişlerdi. Hâlbuki
onlar da tek bir ilâha kulluktan başka bir şeyle emrolunmamışlardı.
Zira O’ndan başka ilâh yoktur. O, koştukları şirklerden münezzehtir.”159
İnsanların Allah’tan başka rab edinmeleri nasıl olur? Allah’ın gönderdiği
Kur’an’ı bir tarafa bırakarak, üstün ve büyük bildikleri zâtlara
yönelip onların her dediğini kabul eden, her hükmüne iman eden
kimseler, onların Allah’ın helâl kıldığı şeyleri haram, haram kıldıklarını
helâl kabul eden görüşlerine uyan kimseler onları rab edinmiş
olurlar.160
Kur’ân’ın temel konusu olan tevhidle, bunun Peygamberî izah ve
uygulamasıyla yetişmiş Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer gibi zâtlar, yöneticiliklerinde
kendilerini rab olarak kabul etmemelerini insanlara
öğretmişlerdi. İlk halife: “Eğer ben Allah’ın yolundan ayrılırsam,
bana itaat etmeniz gerekmez” demişti. İkinci halifeye halkın içinden
herhangi bir genç çıkıp, “Ey Ömer, Allah’ın yolundan ayrılırsan, seni
bu kılıçlarımızla doğrulturuz” diyebilmişti. Hz. Ömer ise, bu tevhidî
şuur dolayısıyla Allah’a hamd ediyordu.
g) Yakınlaştırma ve Vâsıta Anlayışıyla; Şefaatçi Kabulü ile Düşülen
Şirk: “Dikkat edin, hâlis din Allah’ındır. O’nu bırakıp kendilerine
birtakım dostlar edinenler, ‘onlara, bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye
kulluk ediyoruz’ derler.”161; “Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar
ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve ‘bunlar, Allah katında bi-
158 Bak. 6/En’âm, 19; 27/Neml, 63; 41/Fussılet, 6
159 9/Tevbe, 31; ayrıca bak. 3/Âl-i İmrân, 64; 12/Yûsuf, 39; 18/Kehf, 110
160 Bak. 9/Tevbe, 31. âyetin izahı olarak Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hds no: 3292
161 39/Zümer, 3
109
Ünite 3 Şirk
zim şefaatçilerımizdir’ diyorlar. De ki: ‘Siz Allah’a göklerde ve yerde
bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Hâşâ! O, onların şirk/
ortak koştukları her şeyden uzak ve yücedir.”162
h) Allah ile insanlar arasında, ibâdetleri Allah’a çıkaran ve aracılık/
arabuluculuk yapan varlıklar olduğuna inanmak: Allah’ın
buyruklarını insanlara ulaştıran peygamberlerden başka, Allah ile
insanlar arasında bu anlamda aracılar yoktur. Kul ile Allah arasına
ibâdet yönüyle hiç kimse giremez. Allah, kulun ibâdetini, duâsını işitir
ve onu görür. Allah, kuluna şah damarından daha yakındır. Kul
duâ ettiği zaman, Allah onun duâsını ânında işitir. Allah’ı hakkıyla
takdir edemeyen câhiller ise, kulu Allah’a yaklaştıracak aracı zâtların
olduğuna inanırlar, böylece şirke düşerler. Yanlış bir örnekle doğruluklarını
isbatlamaya kalkışırlar: “Bir vatandaşın cumhurbaşkanı
ile görüşebilmesi için aracılara, cumhurbaşkanına yakın zâtlara ihtiyaç
duyulur da, âlemlerin rabbi olan Allah ile görüşebilmek için
aracılara ihtiyaç duyulmaz mı?” derler. Elbette cumhurbaşkanı ile
herkes görüşemez, aracılara ihtiyaç duyulur. Çünkü cumhurbaşkanı,
bir anda ancak bir kişiyle görüşebilen, bir kişiyi duyabilen âciz
ve zavallı bir varlıktır. Milyonlarca vatandaşı bir anda kabul etmesi,
onları görmesi ve işitmesi, özel dertlerine çözüm getirmesi mümkün
değildir. Fakat, Allah bundan âciz midir ki aracılara gerek duysun! O,
bir anda bütün kâinatı ve yarattığı varlıkları görür ve duyar. O, semî’
ve basîrdir. Çünkü O, İlâhtır. Gerçek İlâh, âcizlik göstermez, eksik ve
noksanlıktan uzaktır. Kul ile Allah’ı karşılaştırıp kıyas ederek böyle
bir şirki, ibâdet gibi insanlara sunmak, şeytanın evliyâsının bir tuzağıdır.
Bu tuzağa düşmemek için uyanık olmak, Allah’ın kitabını okumak
ve anlamak gerekir. Allah Kitab’ında ne buyuruyor: “Rablerinin
huzurunda toplanacaklarından korkanları Kur’an ile uyar. Ki onların
Allah’tan başka velîleri ve şefaatçileri (aracıları) yoktur. Umulur ki sakınırlar.”
163; “Kullarım sana Benden sorarlarsa, Ben şüphesiz onlara
yakınım. Bana duâ edenin, duâ ettiği zaman duâsına cevap veririm.
O halde onlar da Benim çağrımı kabul etsinler ve Bana inansınlar ki
doğru yolu bulabilsinler.”164
162 10/Yûnus, 18
163 6/En’âm, 51
164 2/Bakara, 186
110
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
i) Velî/Dost Edinme Şekliyle Şirk; Mü’minleri Bırakıp Kâfir ve
Münâfıkları Velî/Dost Edinmek: Sevgi, güvenme ve yardım bekleme
gibi duyguların bir araya gelip kaynaşmasından velî/dost edinmek
adı verilen yakınlık doğar. Allah, Kur’an’da velî, dost ve yardımcı
olarak kendisinin yeterli olduğunu belirtir “Allah sizin düşmanlarınızı
sizden daha iyi bilir. Velî (gerçek bir dost) olarak Allah yeter, bir
yardımcı olarak da Allah kâfidir.”165 İnsan için Allah’tan başka gerçek
anlamda dost ve yardımcı yoktur. “Gerçek şu ki, göklerin ve yerin
mülkü Allah’ındır; diriltir ve öldürür. Sizin Allah’tan başka velîniz ve
yardımcınız yoktur.”166 Kâfirleri dost tanıyıp, müslümanları sevmemek
açık bir şirktir: “Ey iman edenler! Yahûdilerle, hıristiyanları dost
edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdır. İçinizden kim onları dost
edinirse, o da onlardandır.”167; “Ey iman edenler! Sizden önce Kitap
verilenlerden dininizi oyuncak ve eğlence yerine tutanları ve kâfirleri
dost edinmeyin. Eğer gerçek mü’minlerden iseniz Allah’tan korkun.”168
k) Herhangi Bir İbâdet Şekliyle, Özellikle Duâ Hususunda Şirke
Girmek, İbâdeti Allah’tan başkasına yapmak. Allah’tan başkasına
secde etmek, Allah’tan başkası adına kurban kesmek, Allah’tan
başkasına duâ etmek gibi fiiller tevhidi bozar. “De ki, şüphesiz benim
namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm yalnız âlemlerin Rabbi
olan Allah içindir.”169; “Ancak Sana ibâdet/kulluk eder, ancak Senden
yardım ister, medet umarız (Ey Allah’ım!)”170; “Allah ile beraber başka
bir ilâha yalvarıp yakarma, sonra azâba uğratılanlardan olursun.”171;
“Allah’tan başkasına (yalvarıp) duâ edenden daha sapık kim vardır?
Yalvardıkları o kimseler kıyâmet gününe kadar onlara cevap veremezler
ve onların duâlarından habersizdirler.”172; “Allah’tan başka duâ ettikleriniz
sizin gibi kullardır.”173; “Allah’ı bırakıp da duâ ettikleriniz size
165 4/Nisâ, 45
166 9/Tevbe, 116
167 5/Mâide, 51
168 5/Mâide, 57
169 6/En’âm, 162
170 1/Fâtiha, 5
171 26/Şuarâ, 213
172 46/Ahkaf, 5
173 7/A’râf, 194
111
Ünite 3 Şirk
yardım etmeye muktedir olamazlar; Onlar, kendilerine bile yardım
edemezler.”174
İlâhî gücün tamamı Allah’ın elindedir. O’ndan başka böyle bir
güce sahip kimse yoktur. Duâ elbette, güç ve kudret sahibi, yardım
etme ve tasarruf sahibi olma gibi şartları taşıyan kimseye yapılır.
Müşrikler, Allah’ın dışında, bu tür şartları, vasıfları üzerinde taşıyan
zâtların olduğuna inanırlar. Onlara yönelerek medet umar, duâ ve
niyaz ederler. Tevhîdî bir imana sahip olan, şirklerden arınmış bir
mü’min ise yalnızca Allah’a yalvarır, ihtiyacını O’na arzeder ve yalnızca
mutlak anlamda O’ndan yardım diler. Müşrikler, yardım ümidiyle;
ölülere, mezar taşlarına, türbelere ve kutsal saydıkları yerlere
giderek orada çeşitli ibâdetler yaparlar, onlar için adaklar ve kurbanlar
keserler, çaputlar bağlarlar, şekiller çizerler, orada medfun olan
yatır veya evliyâ dedikleri zâtlara duâ edip arzularına nâil olmak isterler.
İnsanların çoğu, bilmeden bu tür şirke düşer. Câhillik, insanı
şirke götüren en kolay, en kestirme yoldur. Hele İslâm dışı bir çevrede,
İslâm’ı yozlaştıran ve tahrif eden bir anlayışın hâkim olduğu,
gerçek dinin mahkûm olduğu ortamlarda bu yol daha hızla kişiyi
şirke ulaştırır.
l) Allah ve Rasûlü’nden Geldiği Kesinlikle Sâbit Olan Nasslara,
Hükümlere Bir Bütün Olarak Tümüne İnanmamak: Kim Kur’an’ın
hükümlerinden birini geçersiz sayıyor veya ona inanmıyorsa o kişi
Allah’a ortak koşmuş olur. “...Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına iman edip
bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası,
ancak, dünya hayatında rüsvaylık/rezilliktir. Kıyâmet gününde ise en
şiddetli azâba itilmektir. Allah, sizin yapmakta olduklarınızdan asla
gâfil değildir.”175
“...Sakın dinlerini parçalayan, fırka fırka olan ve her fırkası, kendi
elindekiyle sevinen müşriklerden olmayın.”176
m) Kur’an’la, Sünnetle, Dinle, Peygamberle Alay Etmek, Onlara
Hakaret Etmek: “Eğer onlara, (niçin alay ettiklerini) sorarsan,
174 7/A’râf, 97
175 2/Bakara, 85
176 30/Rûm, 31-32
112
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
elbette, ‘biz sadece lafa dalmış şakalaşıyorduk’ derler. De ki: ‘Allah ile,
O’nun âyetleriyle ve O’nun peygamberi ile mi alay ediyordunuz? (Boşuna)
özür dilemeyin; çünkü siz iman ettikten sonra tekrar kâfir oldunuz.
Sizden (tevbe eden) bir grubu bağışlasak bile, bir gruba da suçlu
olduklarından dolayı azâb edeceğiz.”177
“O (Allah), Kitap’ta size şöyle indirmiştir ki: ‘Allah’ın âyetlerinin
inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar
bundan başka bir söze dalıncaya (başka konuya geçinceye) kadar kâfirlerle
beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Elbette
Allah, münâfıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir.”178
n) Allah’tan Başkasına Tevekkül Etmek, Mutlak İtimad ve Güven
Duymak: “Mü’min iseniz Allah’a tevekkül ediniz..”179
“De ki: ‘Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir
şey isâbet etmez. O bizim mevlâmızdır. Ve mü’minler yalnızca Allah’a
tevekkül etmelidirler.”180
“Yardım görürler umuduyla, Allah’tan başka ilâhlar edindiler. Hâlbuki
onların (o sahte tanrıların, taptıkları putların) kendilerine yardım
etmeye asla güçleri yetmez. Bilâkis onlar, bu mâbutlar için yardıma
hazır askerlerdir.”181
o) Sevgi, Hürmet ve Bağlılık Yönüyle Şirk. Bir İnsanı veya Nesneyi,
İdeolojiyi Aşırı Şekilde Severek Putlaştırmak: “(İbrahim onlara)
dedi ki: ‘Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet/sevgi
uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar (tanrılar) edindiniz...”182
“İnsanlardan bazısı Allah’tan başkasını Allah’a -hâşâ- eşler, ortaklar,
benzerler edinirler de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin
ise Allah’a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba
177 9/Tevbe, 65-66
178 4/Nisâ, 140
179 5/Mâide, 23
180 9/Tevbe, 51
181 36/Yâsin, 74-75
182 29/Ankebût, 25
113
Ünite 3 Şirk
uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah’ın
olduğunu ve Allah’ın vereceği azâbın gerçekten şiddetli olduğunu bir
bilselerdi.”183
“Biz insana, anne ve babasına (karşı) ihsânı/güzelliği tavsiye ettik.
Eğer onlar, hakkında bilgin olmayan şeyle Bana ortak koşman için
sana karşı çaba harcayacak olurlarsa, bu durumda, onlara itaat etme.
Dönüşünüz Banadır. Artık yaptıklarınızı size haber vereceğim.”184
Ve bir hadis-i şerif: “Ümmetim adına en çok korktuğum şey Allah’a
şirk koşmaktır. Ancak benim söylediğim, onların güneşe, aya, putlara
tapmaları değildir. Benim korktuğum şirk, Allah dışındaki şeylerin
hoşnutluğunu gözeterek ameller yapmak ve gizli şehvettir.”185
p) Allah’tan Başkasının da Gaybî Yollarla Fayda ve Zarar Verebileceğine
İnanmak: Gaybî yollarla, yani arada hiçbir vâsıta olmadan,
mûcizevî bir şekilde yapılan yardıma, böyle bir güce ancak İlâh
sahiptir. İlâh ise yalnızca Allah’tır. Allah’tan başka hiçbir varlık hiçbir
sûrette gaybî yollarla hiç kimseye fayda da zarar da veremez. Böyle
bir güce peygamber de sahip değildir.
“De ki: ‘Ben Allah’ın dilediğinden başka kendime (bile) herhangi bir
fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim
elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı,
ben sadece iman eden bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.”
186
“De ki: ‘Allah’ı bırakıp da sizin için fayda ve zarara gücü yetmeyen
şeylere mi tapıyorsunuz? Hakkıyla işiten ve bilen yalnız Allah’tır.”187
r) Allah’ın Âyetlerinden Yüz Çevirmek: Kur’an’dan, Allah’ın
âyetlerinden yüz çevirmek, onları önemsemeden hayatına yön vermek,
yaşadığı hayatı Kur’an’a uymayan bir tarzda sürdürmek de
şirktir. Çünkü insan ancak Allah’ın âyetlerini yaşadığı sürece Allah’a
183 2/Bakara, 165
184 29/Ankebût, 8
185 İbn Mâce, Zühd 21, hadis no: 4204-4205
186 7/A’râf, 188
187 5/Mâide, 76
114
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
kulluk eder. Allah’ın âyetlerinden uzak olduğu zaman Allah’a kulluktan
da uzaklaşır. Ya hevâsının, heveslerinin kulu olur, ya da uyduğu
lider ve büyüklerinin kulu olur.
“Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra sakın seni onlardan alıkoymasınlar.
Rabbine yalvar ve sakın müşriklerden olma!”188
“Şu hevâ ve hevesini kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü?”189
“Âyetlerimiz size okunmadı mı? Fakat siz, büyüklük tasladınız ve
suçlu bir kavim oldunuz.”190
“...Âyetlerimizi tanımayıp yalanlayanlar ise, işte onlar cehennem
ateşinin dostlarıdır ve orada ebedî kalacaklardır.”191
s) İtaat ve İttibâ Yoluyla Şirk: Tâğutların Hükmünü Allah’ın
Hükmüne Tercih Etmek, İslâm’ın Yaşanıp Kur’an’ın Hâkim Olmasını
İstememek, Rasûlullah’ın Örnek ve Önder Olduğunu Kabullenmemek:
“Yoksa onların birtakım şirk koştukları ortakları mı var ki, Allah’ın
izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşrî ettiler (bir şeriat/
dinî kural kıldılar).”192
“Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar)
edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a
ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh
yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.”193
t) Kötülüğü Hoş Karşılayıp Yayılmasına Seyirci Kalmak, Kötülüğü
Emretmek: “Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar (sizden değil),
birbirlerindendir. Onlar kötülüğü emreder, iyilikten alıkor ve cimrilik
ederler. Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu (Onları
188 28/Kasas, 87
189 45/Câsiye, 23
190 45/Câsiye, 31
191 2/Bakara, 39
192 42/Şûrâ, 21
193 9/Tevbe, 31; Ve Bak. 4/Nisâ, 65, 59; 33/Ahzâb, 36
115
Ünite 3 Şirk
terketti, hidâyet ve yardımını kesti)! Çünkü münâfıklar fâsıkların ta
kendileridir!”194
u) Korku Yönüyle Şirk: “Allah dedi ki: ‘İki ilâh edinmeyin. O, ancak
tek bir ilâhtır. Öyleyse Benden, yalnızca Benden korkun.’ Göklerde
ve yerde ne varsa O’nundur. Din de (itaat ve kulluk da) sürekli olarak
O’nundur. Böyleyken Allah’tan başkasından mı korkup sakınıyorsunuz?”
195; “Allah, kuluna yeterli değil mi? Seni O’ndan başkalarıyla
korkutuyorlar. Allah, kimi saptırırsa, artık onun için bir yol gösterici
yoktur.”196
“İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını (veya, sizi kendi dostlarından)
korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın,
Bendenkorkun.”197
Müşrikler, taptıkları şeylerin kendilerine zarar verebileceğini düşünerek,
onlara kulluk edebilirler. Hz. Hûd (a.s.)’a onlar şöyle diyorlardı:
“Tanrılarımızdan biri seni çarpmıştır’ demekten başka bir şey
söylemeyiz.”198 Buradaki “çarpmak”, daha ziyade “deli etmek” ve benzeri
şekilde zarar vermekle izah edilmiştir.
ü) Cibt ve Tâğuta da İnanmak: Cibt: Asılsız ve bâtıl olan hurâfeler,
Allah’tan başka kulluk edilen her şey, put vb. şeylerdir. Cibt;
büyücülük, müneccimlik, gaybdan/gelecekten haber verme, kehânet
gibi şeylere denir. Tâğut ise: Allah’ın çizdiği sınırları aşan, sapmış,
azgın kimseler; Allah’ın hükmüne alternatif olma iddiasındaki anlayış,
düzen, sembol, put veya şahıslardır. Bunlar, Allah’ın Kitabında
olmayan hususları ve Kitab’a aykırı olan hükümleri ve kanunları insanlara
Allah’ın kanunları gibi sunarlar. Câhil kimseler de bunlara
aldanıp inanırlar. Böylece imanlarını boşa çıkarırlar. “Kitaptan bir
nasip verilenleri görmüyor musun? Cibt ve tâğuta (putlara ve bâtıl
tanrılara) iman ediyorlar. Sonra da kâfirler için ‘bunlar, Allah’a iman
edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar. İşte bunlar, Allah’ın lânetledikleridir.
Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lânetli) kimseye gerçek
194 9/Tevbe, 67; Ve Bak. 5/Mâide, 78-79
195 16/Nahl, 51-52
196 39/Zümer, 36
197 3/Âl-i İmrân, 175
198 11/Hûd, 54
116
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
bir yardımcı bulamazsın.”199; “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere
iman ettiklerini iddia edenleri görmedin mi? Tâğutun önünde
mahkemeleşmek, onların hükümlerini uygulamak istiyorlar. Oysa onu
tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan onları uzak bir sapıklığa düşürmek
istiyor.”200
v) Tasarruf ve Hulûl Yoluyla Şirk,
y) Kur’an’ın Zâhirî Mânâsına Ters Düşen Bâtınî Anlamlarının
Olduğunu, Bunları da Ancak İlham Aracılığıyla Az Sayıda İnsanların
Bilebileceğini İddia Etmek,
z) Tevhid Ehli Bir Mü’mini Haksız Yere Tekfir Edip Katlini
Helâl Saymak.
İttibâ Şirki
İnsanın inanç, düşünce ve davranışları yönüyle şirki üçe ayırmak
mümkündür: İtikad şirki, ibâdet şirki ve ittibâ şirki. İtikad ve ibâdet
şirki kısmen bilindiği halde, ittibâ şirki nedense hemen hiç gündeme
getirilmez. Aslında, bırakın câhilî eğitim kurumlarını, câmilerde
bile (istisnâlar dışında) tevhidden, şirkten pek bahsedildiği olmaz.
Olursa bile yasak savma bâbından ve fincancı katırları ürkütmemeye
özen göstermek adına hakla bâtıl karıştırılarak veya hak ketmedilerek...
Abdesti bozan şeylerin üzerinde durduğu kadar “Müslümanım”
diyenler tevhidi bozan konulara önem vermez. Hâlbuki insanların
kurtuluşunun yolu, Kur’an kavramlarının tashihi, boşaltılan içlerinin
yeniden Kur’anî değerlendirmelerle doldurulmasıdır. Özellikle
de lâ ilâhe illâllah kavramının, yani tevhid ve şirk gibi temel kavramların
düzeltilmesi gerçekleşmeden dünyamızın da âhiretimizin
de kurtulması mümkün değildir.
Bütün şikâyet edilen olumsuzluklar, bu kavramların düzeltilmesine
ve sağlam şekilde yaşanmasına bağlıdır. Filistin topraklarında
siyonist yahûdiler başta olmak üzere, İslâm topraklarını işgal
199 4/Nisâ, 51-52
200 4/Nisâ, 60
117
Ünite 3 Şirk
eden zâlim kâfirler silâhtan korkmuyor, zaten müslümanın elindeki
silâhın pek korkutmaya yetecek önemi de yok. Ama onlar, eliyle
(veya buna gücü yetmiyorsa) diliyle, kalemiyle kendilerini taşlayan
mü’minin akîdesinden çekiniyor, korkuyor. Tevhid eri Allah’ın askerini,
ölümden korkmayan canlı şehidi korkutup yıldıracak hiçbir
silâhın mevcut olmadığı gibi; tevhid bilincine sahip insan da imanı
oranında kâfirlerin korkulu rüyası olmaktadır.
Islah çalışmaları, ülkeyi kalkındırma planları en azından iki yüz
senedir uygulanan Batılı tarzdaki yaklaşımlarla iflas etmiştir. Şirk
düzeninin ıslah edilmesi mümkün de değildir, doğru da olmaz. “Zulmedenler,
hangi inkılâpla devrilip döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.”
201 Çözüm, câhiliyye düzenini devirip yerine saâdet asrının
anlayışını yerleştirmektir. Aynen Peygamber’in yaptığı gibi. İnsanları
sahih akîdeye, tevhidî bilince, Kur’ânî eğitime, inkılâbî çizgiye
yönlendirmedikçe uğraş ve gayretler, delik kabı suyla doldurmaya
benzeyecektir. Siz ne kadar (sadece fazilet, ahlâk ve benzeri özellikleri
teşvik ederek) delik kabı doldurursanız, o, kısa zaman içinde boşalacaktır.
Tevhid, İslâm’ın birinci ve en büyük esasıdır. Kur’an’ın en fazla
önem verdiği konudur. Mekke’de inen âyetlerin hemen hepsi tevhide
vurgu yapan âyetlerdir. Medine’de inen âyetler de, çoğunlukla tevhide
atıfta bulunur, onu kökleştirmeye çalışır. Ahkâm âyetlerinin ekserisi
“Ey iman edenler...” diye tevhide işaretle, o temeli güçlendirmek
ve üstüne bina dikmek için alt yapıya dikkat çeker. Tevhid, bir zaman
konuşulup birazcık üstünde durularak başka söze geçilecek bir konu
değildir. Hemen her konu buna dayanmalı, müslümanın hayatından
hiçbir zaman geri planlara atılmamalı, bu konu hiç bitmemelidir. “Ey
iman edenler, iman edin! (imanınıza devam edin, yeniden ve kâmil
anlamda iman edin, imanınızı yenileyin, güçlendirin, imanda sebat
edin).”202
“Lâ ilâhe illâllah” hükmü, beşerî hayatta süreklidir. Sadece kâfirler
inanmak için, müşrikler inançlarını düzeltmek için çağrılmaz ona.
Mü’minler de ona çağrılır ve onlara sık sık hatırlatılır. Kalplerinde
201 26/Şuarâ, 227
202 4/Nisâ, 136
118
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
canlı ve sâbit kalması, hayatlarında etkili olması, gereklerini ihmal
etmemeleri için “Ey iman edenler, iman edin!” diye uyarılır. Kur’an,
insanın hayat programını çizen bir kitap olduğu için tevhide karşı
bu önemi ve titizliği gösterir. Allah, tek yaratıcı, yegâne hâkim ve
yönetici, rızık verici... olduğundan yalnız O’na ibâdet edilmeli, başkası
O’na ortak koşulmamalıdır: Bu, Allah’ın kulları üzerindeki en
büyük hakkıdır. Allah, kullarının ibâdetine muhtaç değildir, ama insan
ibâdete/kulluğa muhtaçtır ve her an mutlaka ibâdet halindedir;
ya Allah’a veya Allah’ın dışındakilere. İnsan, imanla küfür arasında,
sahte ilâhlarla gerçek İlâh arasında bir tercih yapmalıdır. Âdemoğlu,
hem Allah’a hem de şeytana kul olarak yaşayamaz.203 “Tâğuta kulluk/
ibâdet etmekten kaçınan ve tam gönülle Allah’a yönelenlere müjdeler!
Dinleyip de sözün en güzeline tâbi olan kullarımı müjdele!”204 Bunun
için insan daima “Lâ ilâhe illâllah”a muhtaçtır.
Bütün peygamberler, kavimlerine bu sözü tebliğ ediyor, “yalnız
Allah’a kulluk edin, O’ndan başka ilâhınız yoktur” diyerek insanları
tevhide dâvet ediyorlardı. Peygamberimiz (s.a.v.) de kavmini bu esasa
çağırıyordu. Amcası Ebû Tâlib’e “Onu söyle, onunla Allah’ın yanında
sana şefaatçi olmam için bir cümle: Lâ ilâhe illâllah...” diyordu.
Câhilî tavır, eski peygamberlerin kavimlerinden itibaren bu cümleyi
kabullenmiyor, bu dâveti reddediyordu. Niçin? Sadece bir cümle için
mi, yoksa o cümlenin anlam ve gerekleri için mi? Çağrıldıkları hayatla,
yaşadıkları hayat arasında bir uçurum vardı.
Dâvete karşı çıkışlarının çeşitli şekilleri ve çeşitli sebepleri vardı:
Vahy olayını, yeniden dirilmeyi, hesap ve cezayı yalanlıyorlardı. İlâhın
tek bir ilâh olmasını, babalarının yolundan ayrılmayı, Kitab’a uymayı,
Allah’ın hudûdunu kabul etmiyorlardı. Bir de ahlâkî çıkmazları
vardı: İçki, kumar, zina, zulüm... Ama bunların temeli itikad ve
itaat idi; inanç, düşünce, helâl ve haram ve ahlâkı içeren kapsamıyla
Allah’tan bir din kabulünü benimsemedikleri gibi böyle bir dinin
bağlayıcılığını da kabul etmiyorlardı.
Kur’an’ın önemle vurguladığı, bütün sorunları içeren iki baş
sorun vardı: İbâdetin tek olan Allah’a yapılması ve helâl-haramda
203 Bak. 33/Ahzâb, 44
204 39/Zümer, 17-18
119
Ünite 3 Şirk
Allah’ın indirdiğine uyulması. Şirk, inançta Allah’tan başka ilâhların
varlığına inanma, amelde ve ibâdette Allah’tan başkasına yönelme ve
Allah’tan başkasının Allah’a rağmen hüküm koyması, helâl haram tayin
etmesidir. İşte bunun için müşrik Araplar, kelime-i tevhidi kabul
etmediler, onu söylemeye yanaşmadılar.
Tarihten bu yana, tevhîdî muhtevânın soyulmasının bazı etkenleri,
sebepleri vardır. Tekliflerden kaçınma, uyarının (emr-i bi’l-ma’rûf
ve nehy-i ani’l-münker) yetersizliği, aşırı bolluk (lüks ve rahata meyil,
yani dünyevîleşme), siyasî istibdat ve mürcie düşüncesi, israfa
ve dünyevîliğe pasif tepki şeklinde ortaya çıkan, zulümle mücâdele
ve toplumsal tavır yerine kabuğuna çekilme anlayışının oluşturduğu
mistisizm... bu etkenlerin başında gelir.
Şirkin Zararları
İman ve tevhid fıtrattandır. Fert olarak insan, doğuştan fıtrat üzere
(imana ve tevhide müsait şekilde) doğduğu gibi, ilk din de (câhiliye
eğitiminde kasıtlı olarak tersi söylenmesine rağmen) tevhid dinidir;
ilk insan, tevhidî mesaja sahip bir peygamberdir. Şirk, hastalıktır,
bünyeye sonradan giren bir mikroptur, bir ârızâdır, bir anormalliktir.
Şirk, öncelikle kalbin hastalığıdır, müşrikler de ölümcül hastadırlar,205
onların duyu organları da ârızâlı ve görev yapamaz durumdadır.206
Onlar, akıllarını da kullanmayan hayvandan aşağı insan müsveddeleri,
207 birer pisliktirler.208 Bir küçük kibrit çöpü koca ormanı yakıp
mahvettiği gibi, şirk de amelleri mahveder. Bir kanser mikrobunu
veya yanan kibrit çöpünü önemsiz, tehlikesiz görüp bunların zararlarına
duyarsız kalmak, hiç akılla bağdaşır mı? Şirk, kaos ve düzensizliktir.
Şirkin olduğu yerde, kargaşa, fesat, kavga, anarşi, düzensizlik
ve huzursuzluk vardır. “Eğer yerde ve gökte, Allah’tan başka ilâhlar/
tanrılar bulunsaydı, yer ve gök (bunların nizamı), kesinlikle bozulup
205 Bak. 2/Bakara, 10
206 Bak. 2/Bakara, 18; 7/A’râf, 179
207 Bak. 7/A’râf, 179
208 Bak. 9/Tevbe, 28
120
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
gitmişti.”209 Kâinatta nizam ve âhenk olduğuna göre, tevhidî özellik
vardır.
Şirkin sayısız zararlarını ana başlıklar halinde şöyle özetleyip
sayabiliriz:
• Şirk, fıtrattaki nuru söndürür.
• Arınmış nefsi yok eder.
• İzzeti öldürüp yerine zilleti, köleliği getirir. İnsanlık için bir hakarettir.
• Vahdeti, insanların birliğini parçalar.
• Amelleri boşa çıkarır.
• İnsanın ebediyyen cehennemde kalmasına sebep olur.
• Şirk, bütün hurâfelerin yuvasıdır.
• Büyük bir zulümdür.
• Şirk, bütün yanlış korkuların, fobilerin kaynağıdır.
• İnsan dinamizmini hareketsiz bırakır.
Şirk, Allah’ın asla affetmediği bir günahtır. Bütün zararlarından
daha önemli olan, şirkin insanı ebedî cehennemlik yapmasıdır. Allah,
şirk inancı ile âhirete gelenleri asla affetmeyecektir.
“Sana da, senden öncekilere de vahyolunmuştur ki ‘eğer şirk koşarsan,
şüphesiz bütün amellerin boşa gider ve hüsrâna uğrayanlardan
olursun.”210
“Allah, kendisine şirk/ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan
başkasını (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allah’a şirk koşan
209 21/Enbiyâ, 22
210 39/Zümer, 65
121
Ünite 3 Şirk
kimse büyük bir günah ile (Allah’a) iftira etmiş olur. Kim Allah’a şirk/
eş koşarsa büsbütün sapıtmıştır.”211
Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlanageldiği
iki dinin adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücâdeleden
ibarettir. Bütün peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları temel
esas tevhiddir. Kur’ân-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu konu tevhidin
önemi ve şirkten uzak durulması konusudur.
211 4/Nisâ, 48 ve 116
122
- ünite 4 -
Küfür
• Küfür; İmanın Karşıtı, Hakkı
Örtmek ve İnkâr Hastalığı
• Küfrün Sebepleri
• Tekfir ve Büyük Günah İşleyenin
İtikadî Durumu
Küfür; İmanın Karşıtı, Hakkı
Örtmek ve İnkâr Hastalığı
Küfür, “ke-fe-ra” fiil kökünden masdar olup, lügatta ‘bir şeyi örtmek’
demektir. Bu anlamıyla tohumu toprağa eken ve böylece onu
örtüp gizleyen çiftçiye küffar denildiği gibi, kılıcı örttüğü için kınına,
karanlığı örttüğü için geceye, yıldızları örttüğü için buluta da
kâfir denir. Bazı ibâdetler ve tevbe de birtakım günahları örttüğü
için bunlara da keffare(t) denilmiştir. Kâfir kişi de Allah’ın varlığını,
âyetlerini, nimetlerini veya hükümlerini görmezlikten, bilmezlikten
gelip örterek inkâra gittiğinden bu ismi almıştır.
Küfre sapan kimseye kâfir (çoğulu: Küffâr, kâfirûn, kefere) denilir.
Küfür, imanın zıddı olduğu gibi, kâfir de mü’minin zıddıdır. Kâfir;
gerçeği örten, nimeti saklayıp inkâr eden kişi demektir. Yaratıcı’nın
en büyük nimetleri olan Allah’ın âyetleri, tevhidî iman, peygamberlik,
din, hidâyet vb. hususları saklamak veya görmezlikten gelmek
kâfirliğin en belirgin şeklidir.
Küfür, realiteyi, hakikati çarpıtmaktır. Küfür, varlıktaki, yaratılıştaki
güzellik ve mükemmelliği, nimet ve lütfu görmeme, görmezlikten
gelme illetidir; bir fıtrat nankörlüğüdür. Akı kara, karayı ak
123
Ünite 4 Küfür
görmektir; Görülmesi gerekeni görmemek, bakar körlüğü tercih etmektir.
Küfür, bir hastalıktır, bir ârızâ ve anormalliktir. Doğal olanın,
fıtratın dışına çıkmaktır. Kalpte başlayan bu hastalık, kafaya ve bütün
organlara yayılır. İmanla tedavi edilmedikçe çabuk büyüyen ve tüm
vücudu kaplayan bu kanser mikrobu, kişinin âhiretini ve dünyasını
mahveder. İslâm’ın hâkim olmadığı çevre şartları, bu küfür mikrobunun
alabildiğine yayıldığı hastalıklı ortamlardır.
Küfür, bir kimsenin iman edilmesi gerekli esaslara iman etmemesidir
ki, yalanlama ve inkârı, tasdiki terk etmeyi; ikrah, yani şiddetli
zorlama ve engel bulunmadığı halde ikrarı terketmeyi de içine alır.
İmandaki tasdik gibi, küfürdeki tekzib de (yalanlama) kalple, sözle
veya davranışla olur. Kalp ile yalanlama nasıl küfür ise, ikrah/zorlama
olmaksızın sözlü yalanlama da öyledir. Hatta, elfâz-ı küfrü (küfür
sözünü) böyle sözle ifade etmek, daha çirkin bir düşmanlığı açığa
vurmak olur. Aynı şekilde fiilî (davranışla) yalanlama da böyledir.
İman edilmesi arzu edilen mukaddes şeylere fiilen hakaret ve alay
etmenin, küçümsemek ve hafife almanın, bunları bozmaya çalışmanın
en çirkin küfür olduğunda şüphe yoktur. Yalnız kalpte gizlenen
küfre küfür denip de, sözlü veya fiilî olarak açıklanan ve ilan edilen
küfre küfür denilmemesi nasıl mümkün olur? Ancak, o sözlü veya
fiilî küfür izhârı, “kalbi imanla dolu olduğu halde inkâra ikrah olunan,
zorlanan değil”212 diye şer’î istisnâyı bildiren bu âyet gereğince zarûrî
bir zorlamaya dayanması hâriçtir. Fiilî tekzib (davranışla ilgili küfür),
iman ile bir araya gelmesi mümkün olmayan fiili yapmaktır. Ancak
fiilî tekzib (davranışla ilgili küfür) ile, fiilin yokluğu arasında büyük
fark vardır. Meselâ, namaz kılmamak başka, haça tapmak yine başkadır.
Namaz kılmamak küfür değilse bile, haça tapmak kesin küfür
olur. Bu bakış açısından, amelin terkinin fiilî yalanlama olup olmadığı
şüpheli olduğundan, küfrü gerektiren bir durum olup olmayacağında
ihtilâf edilmiştir. Hâlbuki hakaret ve hafife almayı ifade eden,
aynı şekilde Mushaf ’ı çirkefe atmak, güneşe tapınmak, putlara veya
heykellere saygı duruşunda bulunup önlerinde kıyâma veya secdeye
durmak, küfrü yayıp neşretmek, günahı ve haramı helâl; helâlı da
haram saymak... gibi bizzat küfür eseri şeyler; küfür delili olduğu
212 16/Nahl, 37
124
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
belli bulunan yalancıların fiilleri -bir ikrah, yani zorlama zarûreti
yoksa- küfür olduğunda hiç ihtilâf edilmemiştir.
Yukarıda açıklama yapıldığı üzere, ameli terketmenin ve her günahın
küfrü gerektirdiği söylenmiyor. Fakat bu mesele, istismar edilerek
kötüye kullanılmıştır. Ameli terketmek iki türlüdür: Birisi cüz’î
(kısmen) terk, diğeri küllî (tamamen) terk. Yani biri terketmek, biri
de terketmeyi alışkanlık edinmektir. Meselâ, bazen namaz kılmayan
ile, namazı terketmeyi alışkanlık haline getiren arasında büyük
fark vardır. Namaza imanı olan, onu vazife tanıyan kimsenin -beşer
hali- ara sıra bazı üşengeçliğinin bulunabilmesi akla ters değildir. Şu
halde cüz’î terk, küfür olmayabilir. Fakat ameli terki alışkanlık edinen,
namaz kılmayı hiç hatırına getirmeyen, alnı secde görmemiş,
ömründe hiç kılmayan ve hatta kılmamaya azmetmiş bulunanların
kıble ehli (müslüman) olduklarına, Allah’a, Peygamber’e ve peygamberlere,
Kur’an’a ve âhirete, farz olan vazifelere imanı bulunduğuna
nasıl hükmedilebilir? Özetle iman, tevhid tertibiyle bütün inanılacak
şeylere bölünmez bir bağlılıkla uymak; küfür de onlardan, birinin
bile olsun, bulunmamasıdır. Yani küfür için iman edilecek şeylerin
hiçbirine inanmamak şart değildir. Birine veya bir kısmına inanmamak
da küfürdür.
İslâm âlimleri, meydana geliş şekli, sebebi ve yeri itibariyle küfrü
beşe ayırmışlardır:
1- Küfr-i inkârî: Allah’ı, Peygamber’i ve onun Allah’tan getirmiş
olduğu esasları kalpten kabullenmemek ve dille de inkâr etmek,
2- Küfr-i cühûd: Kalben Allah’ı bilip kabul etmek, fakat dille
inkâr etmek,
3- Küfr-i inâdî: Kalben hakikati bilip dille de zaman zaman itiraf
etmek, fakat haset, kin, şan, makam gibi endişelerle İslâm’ı kabullenmemek,
4- Küfr-i Nifak: İnanılması gereken şeyleri dille ikrar etmek, fakat
kalben inanmamak,
125
Ünite 4 Küfür
5- Küfr-i Cehlî: İnsanın iman ettiği halde, cehâlet sebebiyle
zarûrât-ı diniyyeden olan şeyleri inkâr etmesi. Günümüzde en yaygın
küfür çeşidi budur.
Yukarıdaki tasniften yola çıkarak kâfirlerin de kendi aralarında
şu kısımlara ayrıldığını söyleyebiliriz:
a- Allah hakkında bilgisi olmayan, bildirildiğinde de kabul etmeyen
kâfirler. Firavun bunlardandır. Mûsâ (a.s.) ona İslâm’ı tebliğ
ettiğinde, Firavun “Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka ilâh bilmiyorum”
213 demişti. Yani, “kanunu ben koyarım, sizi ben yönetirim”
diyordu.
b- Allah’a ve Rasûlü’ne inanır, inandığını Ebû Tâlip gibi ikrar da
eder, ama makamı, şanı, şöhreti, rütbesi uğruna İslâm’ı kabul edemez.
c- Diliyle inandığını söyler, ama kalbinden iman etmez; münâfıklar
gibi.
Kalbinde imanı olmadığı halde, dışa karşı mü’min görünene
“münâfık”; Müslümanlıktan sonra dinden dönene “mürted” denir. İki
veya daha çok ilâh olduğunu söyleyen, Allah’a başkasını ortak koşan
kimseye “müşrik”; Yahûdilik veya hıristiyanlık dinine bağlı olanlara
“kitabî” veya “ehl-i kitap” adı verilir.
İman esaslarından birini bile olsa inkâr etmek küfürdür. İslâm’da
iman konuları bir bütündür. İnanılması gereken esaslardan herhangi
birisini inkâr etmek, bütünü inkâr etmek anlamına gelir. Kur’ân-ı
Kerim’in tamamını veya bir âyet ya da bir hükmünü, bir emir ve yasağını
bile inkâr etmek küfürdür. Kur’an’a bir şey ilâve etmek, Kur’an’ın
kendisi, bir sûresi veya bir âyeti ile, ya da dinden olan bir hükümle
alay etmek, onu küçümsemek ve hafife almak da kişiyi iman dairesinden
çıkarıp küfre düşürür. Kur’an’da veya sahih hadislerde bildirilen
ve üzerinde ihtilâf bulunmayan İslâmî emir ve yasaklardan
birisini inkâr etmek küfürdür. İçki, kumar, zina gibi yasakları helâl
saymak bu niteliktedir. Allah’ın haram kıldıklarını işleyip, farzlarını
213 28/Kasas, 38
126
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
yerine getirmemek, onları küçümsemekten, inanmamaktan kaynaklanıyorsa,
bu durum da küfürdür. Kısaca, Allah’ın emir ve yasaklarını,
bütün İslâmî hükümleri kabul ederek İslâm’ı bir nizam olarak
görmek iman gereğidir. Bunlardan bir kısmını reddetmek veya İslâm’ın,
çağımızda uygulanmasının mümkün olmadığını ileri sürerek
bir hümünü bile olsa reddetmek küfürdür; bunu yapan kimse kâfir
olur.
İslâm’ın itikadî, iktisadî, ictimaî, hukukî ve ahlâkî kanunlarıyla
hükümran olmadığı toplumumuzda, mü’minler, günah olmasına
rağmen amelî yönden bazı tavizler verse bile, iman bakımından taviz
veremezler. Aksi takdirde kâfir olur, âhiretin ebedî azâbına müstahak
olmuş olurlar.214 Allah’a, O’nun seçtiği hayat önderi Hz. Muhammed’e
(s.a.v.) ve Kur’an kanunlarına imanı korumak, her türlü küfre ve
nifaka karşı nefretle direnç göstermek, her mü’minin baş görevi ve
ebedî azaptan korunmanın biricik vesilesidir.
Allah’a inandığı halde, O’na tam anlamda güvenememek, şartlar
ne olursa olsun mutluluk ve kazancın, Allah’ın emir ve yasakları
çevresinde olduğuna itimat edememek küfre götürür.215 Bütün nimetlerin
Allah’tan olduğuna, O’nun takdiri ile insanlara ulaştığına,
Rabbimizin sebepler yaratarak insanları nimetlendirebileceğine, dolayısıyla
Allah’ın haram kıldığı yollardan rızık aramamak gerektiğine
bütün varlığımızla inanmamak da küfre götürür.216
Yapılan amelleri Allah’a kulluk için, O’nun emri olduğu için değil
de; çeşitli gayeler için yapmak imansızlığa ileten bir davranış şeklidir.
217 Mü’minin bütün söz, iş ve davranışları, tüm hayatı ve ölümü,
âlemlerin Rabbi Allah içindir. Mü’min; ahlâk, ilim, sanat, vatan,
bayrak ve halk için değil; yalnız ve yalnız Allah için, O’nun emri ve
yasağı olduğu için konuşur ve susar; yapar ve sakınır. Mü’min, bu
sayılan değerleri ancak Allah’a kulluk için ve O’nun izin verdiği şekilde
yüceltir ve Allah’ın izni doğrultusunda, izin verdikleri uğrunda
mücâdele verir.
214 Bak. 2/Bakara, 217
215 Bak. 10/Yûnus, 54; 14/İbrahim, 31
216 16/Nahl, 53; 65/Talak, 3
217 Bak. 6/En’âm, 162; İbn Mâce, Zühd 21, hadis no: 4204-4205
127
Ünite 4 Küfür
Yaratmak ve kanun yapmak hakkı yalnız Allah’a ait iken; Allah’tan
gayrı güçlerin, fert ve kurumların, kesin emirler vermek, yasaklar
koymak, helâl kılmak, haram kılmak hakkı olduğunu kabul etmek
de küfre götürür. Çünkü İslâm’da egemenlik/hâkimiyet yalnız Allah’a
aittir. Halkın, parlamentoların, Allah’ın emir ve yasakları ile çelişen
ve çatışan karar alabileceğine ve bu kararların İslâm açısından meşrû
olabileceğine inanmak, böyle düşünmek kesinlikle küfürdür.218
Hakkında kesin İlâhî hükümler olmayan konularda, -bilim, uzmanlık,
istişare ve referandum verilerine itaat gibi- Allah’ın itaat edilmesine
izin verdiklerinin dışındaki düşünce sistemlerine ve gayr-ı
İslâmî kurumlara itaat da küfre götürür. Mü’min, İslâm nizamına
teslim olmayan kendi nefsine, İlâhî kanunlar açısından değerlendirme
yapmayan bilim ve politika adamlarına ve İslâm dışı temeller
üzerine kurulmuş kurumlara itaat edemez. Allah’a isyan hususunda
insanlara ve kurdukları kurumlara itaat yoktur.219
Din hürriyetimizi kısıtlayan toplumumuzda, aramızda vasiyet,
miras, alım-satım, nikâh, boşanma gibi işlerimizi, Allah’ın indirdiği
ölçülere göre değil de; bu ölçülere zıt prensiplere göre -gönül rızâsıyla-
düzenlemek, “devir değişti” gibi hezeyanlarla Allah’ın kanunlarının
geçerli olamayacağına inanmak da küfre götürür.220
İslâm’ın iman, ibâdet, hukuk, iktisat ve ahlâk dallarına ait bir tek
hükmünü dahi küçümsemek, modası geçtiğine inanmak; yani “artık
kısas fikri geçerliliğini kaybetti; fâiz yasağına yer yok; kadınların örtünmelerine
ne lüzum var?; karşılıklı rızâ oldukça, ya da devletin korumasına
aldığı ve uygulanması için gösterdiği yerde zinada sakınca
yok; beş vakit namaz biraz fazlacadır” gibi ve benzeri fikirlerin bir
tekini dahi benimsemek küfürdür. Zira İslâm bir bütündür. Onun
bütün hükümleri yücedir ve tartışma üstüdür.221
218 Bak. 7/A’râf, 54; 9/Tevbe, 31; 33/Ahzâb, 67
219 Bak. 33/Ahzâb, 48; 68/Kalem, 9
220 Bak. 5/Mâide, 50; 4/Nisâ, 60
221 Bak. 5/Mâide, 44-45; 4/Nisâ, 14; 58/Mücadele, 20
128
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Küfrün Sebepleri
a- Büyüklenme (istikbar): Küfrün sebeplerinin başında büyüklük
taslama gelir.222 İblis’in Âdem için Allah’a secde etmemesinin sebebi
de kibir idi.223
b- Haddi aşmak (taşkınlık): Küfrün sebeplerinden biri de
Kur’an’da “beğâ” fiili ile anılan Türkçesi “başkalarına karşı aşırı kibri
yüzünden haksız ya da hukuksuz davranışlarda bulunmak” olan durumdur.
224
c- Haset: Küfrün sebeplerinden birisi de haset, yani çekememezliktir.
Özellikle Yahûdi ve Hristiyanlar, bekledikleri son peygamberin
kendi içlerinden değil, Arap kavminden çıkmış olmasını hazmedemediler
ve inkâr ettiler. Oysa peygamberi kendi öz çocuklarını
tanıdıkları gibi tanıyorlardı.225
d- Düşmanlık: Haset, düşmanlığı doğurur. Bu sebeple küfürde
inatbaşgösterir.226
e- Utuv ve tuğyân (çılgınlık, azgınlık): İnsanlar bilhassa refah
içinde zengin bir hayat yaşamaya başladıkları zaman çılgınlık ve azgınlık
sebebiyle Allah’a ve O’nun vahyine karşı burun kıvırıp, meydan
okuyarak küfrün alçaklığına saplanıyorlar.227
f- İstiğnâ (kendisini yeterli görmek zannı): İnsanın kendi kendini
yeterli görmesi ve kendi dışında İlâhî bir güce ihtiyacı olmadığını
zannetmesi yeni değildir. Teknolojinin baş döndürdüğü dünyamızda,
insanlar, bu ürünlerinin kulu olarak Allah’ı unutmuşlar ve
yaptıklarına tapınmaya başlamışlardır.228
222 39/Zümer, 59; 40/Mü'min, 27
223 38/Sâd, 72-74
224 42/Şûrâ, 27; 28/Kasas, 76-77
225 Bak. 2/Bakara, 146, 109
226 2/Bakara, 98
227 10/Yûnus, 11
228 96/Alak, 6-8
129
Ünite 4 Küfür
g- Cebbarlık: İnsanın büyüklük taslayarak, kendi kendine yeterliliğini
tahakküm biçiminde ortaya koymasına cebbarlık denir. Bu
da küfrün sebeplerindendir. Kendini bu pozisyonda gören bir insan,
Allah’a iman ihtiyacı duymaz, O’nu tanımaz.229
Özellikle, günümüz câhiliyye ortamlarında insanlar, müslüman
olduğunu iddiâ edenler, ya da müslümanların yaşadığı yerlerdeki
insanlar, çevrelerinden İslâm’ı ne kadar, doğru bir şekilde öğrenme,
güzel örneklerini görme imkânlarına sahiptir? Çoğunlukla bid’at ve
hurâfelerle yer yer tahrife uğramış, medyada, okullarda, hatta kimi
câmilerde tanıtılan ve yaşanılan İslâm’ın ne oranda gerçek İslâm olduğu
sorulmalıdır. Ve bütün bu olumsuz şartlar içinde insanın bazen
hurâfelere, zâlimlerle işbirliği yapanlara karşı çıktığını zannedip
değerlendirerek hak adına hakka karşı çıkabildiğini unutmamak
gerekiyor. Câhillik, bilinmeyen İslâm’a karşı çıkmayı neticelendirdiği
gibi, bazen bu câhiller sevdiği(ni zannettiği) dinin gerçeklerine
karşı çıkıp çıkmadığını bile bilip değerlendirmeden aklına göre bir
hükmü kabul etmeyebiliyor. Nice insan İslâm için kendini belki fedâ
edebilecek durumda Allah’ı ve Rasûlünü sevdiği halde, düzen ve ortamın
kurbanı olarak, ilim ve amel konularında da ihmalin neticesi,
bazı müslümanlarca mürted ilan edildiği için idamı hak eden duruma
düşebiliyor. Acınması ve kurtarılması gereken bu zavallılara
karşı görevlerini yerine getirmeyen müslümanların, bunları asılması
gereken insanlar olarak ilân etmeleri ne kadar doğru olur? Bunlara
ne verdik ki, ne istiyoruz? Bataklıktan, hele gübrelikten çok güzel
kokulu güller mi çıkacak? Tek tük çıksa bile, gübreliğin gülistan
olmasını beklemek idealizmin anormallik boyutu değil midir? Bataklık/
gübrelik kurutulmadan b... böceklerinin veya sivrisineklerin
önüne geçmek mümkün mü? Cehâlet, aldatmalar, saptırmalar, akın
kara, karanın da ak gösterilmesi gibi tavırlar değerlendirilmeden ve
bunlara çözümler bulunmaya çalışılmadan insanların hakka tümüyle
nasıl teslim olabileceğini düşünmek gerekiyor. Derdimiz bağcı
dövmek değil, üzüm yemek olmalı. Yargı yerine dâvet öne çıkmalı,
tekfir ve mürtedlik damgalamasıyla öldürülecek adam aramak yerine;
ihyâ edilecek, hidâyetlerine sebep olunacak tavırlar gerekiyor.
Mesleğimiz yargıçlık değil, itfaiyecilik ve doktorluk olmalı. Bilinçli
229 40/Mü'min, 35
130
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
şekilde savaşçı konumunda olmayanları öldürmeye değil, onları kurtarmaya,
ihyâ etmeye koşmalıyız. Militanlık değil, merhamet fedâiliği
gerekiyor ıslah için, amel-i sâlih için, hakkı ve sabrı tavsiye için.
Unutmayalım ki, bir canı kurtaran/ihyâ eden, bütün insanları kurtarmış
gibi; haksız yere birini öldüren de bütün insanları öldürmüş
gibi olur.230
Şirk ve Küfürden Korunma Yolları
Muvahhid bir mü’min olabilmek, öyle yaşayabilmek ve Allah’ın
râzı olacağını ve kulları için seçip beğendiğini belirttiği İslâm dini
üzere ölmek, bir müslümanın, bir mü’minin en büyük emelidir. Yüce
Allah’ın da emri budur, bütün peygamberlerin ümmetlerine tavsiye
ettikleri de budur. “Ey iman edenler, Allah’tan nasıl korkmak gerekiyorsa
öylece, hakkıyla korkun ve ancak müslümanlar olarak ölün.”231
Kişinin âhiret hayatında Yüce Rabbimizin azâbından kurtulup ebedî
mükâfatlarına nâil olabilmesi, günahlarının bağışlanabilmesi, ancak
mü’min olarak, muvahhid olarak Yüce Allah’a herhangi bir şeklide
herhangi bir şeyi, bir kimseyi, kurum ve nesneyi, madde ya da mânâyı,
ideoloji ve putu şirk/eş koşmayarak Rabbine kavuşmasına bağlıdır.
Çünkü kim Allah’a şirk koşarak ölürse cehhenneme girecektir.232
Kim de Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığı gerçeğini bilerek ve Allah’a
hiçbir şeyi şirk koşmaksızın ölürse, o da cennete girecektir.233
Bu büyük gerçeği Kur’ân’ın hemen hemen her sayfasında çeşitli
şekilde dile getirilmiş olarak görebilmekteyiz. O halde müslümanın
iman ve tevhid konularında gereken hassâsiyeti göstererek imanını
her nefes, her an ve her durumda korumaya, ona herhangi bir zarar
getirmemeye çalışması, bunun için âzamî gayretini harcaması gerekmektedir.
İmanı korumak ve şirkten korunup küfre yaklaşmamak
için gerekli olan bazı önemli hususları kısaca sayalım:
230 5/Mâide, 32
231 3/Âl-i İmrân, 102
232 Buhârî, Tefsîr 2, Sûre 22, Eymân 19, Cenâiz 19; Müslim, İman 150, 151 ve
4/Nisâ, 48, 116
233 Buhârî, Cenâiz 1, Rikak 13, 14, Tevhid 33; Müslim, İman 43, 150, 151; Tir
mizî, İman 18; Nesâî, Cihad 18
131
Ünite 4 Küfür
Sahih bir iman, akaid bilgisi ve güçlü bir inanma/yakîn,
Kur’ân-ı Kerim’in ve sahih sünnetin emir ve teşvik ettiği amel ve
ibâdetlere önem vermek, bunları yerine getirmek için âzamî gayret
harcamak,
Allah’ın ve Peygamberinin uyarılarına dikkat ederek, sakındırdıklarından
kesinlikle uzak kalmak, hatta o yasaklara yaklaşmamak,
Akîdemiz uğrunda gereken mücâdeleyi vermekten hiçbir şekilde
geri kalmamak; inancımızla taban tabana zıt bir ortam içerisinde yaşamanın
ıstırabını kalbimizin derinliklerinde duymak,
Akîdemizi hâkim kılmak azmi ve emelini daima canlı tutmak, bu
uğurda aynı hedefi paylaşanlarla bir ve beraber olmak,
Allah’ı ve Rasûlünü yakından tanımak ve her şeyden çok sevmek,
onların emir ve buyruklarını bütün emir ve direktiflerden üstün tutmak,
onlara bağlanmayı her şeyin önünde bilmek, onların rızâlarını
esas almak,
Yüce Peygamberimizin yolundan ayrılmayan, onun sünnetini
baştacı bilen, onun dışında izlenmeye, yolundan gidilmeye değer
hiçbir kimsenin varlığını kabul etmeyenleri, başta sahâbeleri, güzel
bir şekilde onların izinden gidenleri mümkün mertebe yakından
tanımak, onların bu akîde uğrunda verdikleri mücâdele ve cihadı,
kendi mücâdele ve cihadımız için yol azığı edinmek,
İslâm’a, Kur’an ve Sünnet esaslarına kesin ve tâvizsiz bir şekilde
bağlı kalmak, dinî vecîbeleri ihlâsla yerine getirmek,
Yüce Peygamberin dahi küfürden, şirkten, riyâkârlıklardan ve
benzeri kalbî/imanî hastalıklardan Allah’a sığındığını bilerek, hatırlayarak,
imanımızı son nefesimize kadar muhâfaza edebilmek için
Rabbimize daima duâ etmek, yalvarmak, fiilî olarak duâ bâbından
elimizden gelen tüm gayreti göstermek. Rasûlullah (s.a.v.) duâlarında:
“Sonrası küfür olmayan bir iman” ister234; her namazın akabinde
234 Tirmizî, Deavât 30
132
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
“küfürden, fakirlikten ve kabir azâbından”235; “küfürden ve borçlanmaktan”
Allah’a sığınırdı.236 Hz. Ebû Bekir’e ve onun şahsında bütün
mü’minlere sabah akşam yapmasını tavsiye ettiği duâda, “şirkten” Allah’a
sığınmak yer almaktadır: “Bile bile şirk koşmaktan Allah’a sığınırım,
bilmediklerimden de Senden af dilerim.”237
235 Nesâî, İstiâre 16, 29
236 Nesâî, İstiâze, 16, 29
237 Ebû Dâvud, Edeb 102; M. Beşir Eryarsoy, İman ve Tavır, Şafak Y, s. 351-354
133
- ünite 5 -
Tekfir
• Tekfircilik Hastalığı
• Tekfir Konusunda Kurallar
• Tekfir Konusunda Yöntem
• Tekfîr Konusunda Yetkili Merci
• Tekfirin Şartları
Tekfircilik Hastalığı
Tekfîr: Bir kimseyi kâfirlikle suçlamak demektir. Bazı müslümanlar,
kendi din anlayışlarına uymayan bir anlayış ve inancın sahiplerini
hemen tekfîr ediyor, dinden çıktıklarını söylüyorlar. Bu yaklaşım
Müslümanları parçalıyor, birbirine düşürüyor, usulüne göre tenkit
ve düzeltme kapısını da kapatıyor. Tekfir hastalığı yüzyıllardır İslâm
toplumlarının birleşmelerinin önünde en büyük engeldir. Tekfircilik
anlayışı Müslüman cemaatleri içten içe kemiren bir virüs olmuştur.
Genelde tekfir hâdisesi ilimde sığ olanlar ve genç Müslümanlar tarafından
gündeme getirilmektedir. İslâmî yorum farklılıkları bizlerin
aynı safta olmasını engellememelidir.
Uluslararası istikbârın yönlendirmesiyle bazı kesimlerin, İslâm
dairesi içerisine sadece dört mezhebi koymaları ve Müslümanların
bir kısmını sırf farklı mezhep ve fırkalara mensubiyetlerinden ötürü
tekfir etmeleri, ciddi şekilde yadırganacak bir davranıştır. Tekfirci
akımlar; ümmetin sorunlarını çözmek güdüsüyle mi bu işe kalkıştılar,
İslâmî birlikteliğe katkı sağlamak ve Müslümanların yararına dönük
mü Hareket ediyorlar, yoksa gurup, mezhep taassubu, intikam ve sığ
düşünceleriyle mi hareket ediyorlar? Tekfir hastalığına yakalanan bir
Müslüman için öncelik, Müslümanların ümmet şeklinde birliği ve
134
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
güçlenmesi değil; kendi cemaatinin düşüncesi ve diğer Müslümanlarla
yaptığı münazaralarda haklı çıkma gayreti olmaktadır.
Hâlbuki yüce Allah bize şöyle buyurmaktadır: “Allah’a ve Rasûlüne
itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin. Yoksa çözülüp yılgınlaşırsınız
da gücünüz gider. Sabredin; şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.”
238; “Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılınız ve bir birinizden
ayrılmayınız… Allah kalplerinizi birleştirdi de onun nimeti sebebiyle
kardeş oldunuz.” 239
Tekfirde aşırılığa götüren bir husus da; “Kâfire kâfir demeyen kâfirdir.”
hükmüdür. Hâlbuki Ebû Hanife bu fetvâyı, açıkça kâfir olduğu
bilinen birisini o haliyle tasdik sadedinde söylemiştir.
Tekfir Konusunda Kurallar
1- Belli bir şahısla, grubu tekfir konusu farklıdır; hükümleri ayrı
ayrıdır. Fiille fâil farklıdır.
2- Te’vil edilebilecek bir durum varsa, bu te’vil, bizim açımızdan
geçersiz ve hatalı da olsa te’vil sahibi tekfir edilmez. Hâricîlerin tekfir
edilmemesi örneğinde olduğu gibi.
3- Cehâlet, özellikle İslâm’ın hâkim olmadığı yerde, avam için
mâzeret olabilir.
4- İctihadî ve zannî delillerle küfür kabul edilen konularda tekfirden
kaçınılmalıdır. Suç, şüphe ile zâil olur; hadler şüphe durumunda
düşer. Tekfir, had cezası gerektiren suçlardan daha büyük bir suçlamadır.
5- İnsan ne ile İslâm’a girerse, onlardan birini inkârla dinden çıkar.
İnkâr edilen şeyin tevhid kelimesinin zarûrî ve kesin izahı veya
zarûrât-ı diniyeden olması gerekir ki, tekfir edilebilsin.
238 8/Enfâl 46
239 3/Âl-i İmran 103
135
Ünite 5 Tekfir
6- Ehl-i kıble tekfir edilmez. Ehl-i kıble: Kıbleye, yani Kâbe’ye
doğru yönelerek namaz kılmanın farz olduğuna inanan, ancak inanç
esaslarını değişik şekillerde yorumlayan farklı mezheplere bağlı bütün
Müslümanları ifade eder. Kelime-i şehâdeti söyleyip içeriğine
iman eden, zarûrât-ı diniye adı verilen İslâm’ın temel hükümlerini
kabul eden ve namaz kılan kimsenin tekfir edilmesine Ehl-i Sünnet
karşıdır. Ehl-i kıble olan Müslümanların tekfir edilemeyeceği hususu,
Ehl-i Sünnet’in genel prensipleri arasında yer almaktadır.
7- Berâat-ı zimmet asıldır. Fıkhın genel prensiplerinden biri de
budur. Aksine bir hüküm veya delil bulunmadığı sürece, kişinin
hukukî ve cezâî sorumluluğunun olmaması demektir. Bu prensibe
göre, Allah’ın hükmü bulunmadan fert herhangi bir yükümlülükle
mükellef tutulamaz. Aynı şekilde, aksine bir delil bulunmadıkça kişinin
suçsuzluğu ve borçsuzluğu esastır. Mecelle’de: “Berâet-i zimmet
asıldır” şeklinde küllî kaide olarak yer alır. Suçluluğu hükmen sâbit
oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.
8- Mü’minlere yönelik sûizan yasaklanmış; hüsn-i zan tavsiye
edilmiştir.
Kur’an, zanla hüküm verilemeyeceğini açıklar: “Şüphesiz zan,
haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz.” 240
Yine Kur’an, sûi zandan, kötü sanıdan kaçınmayı emreder:
“Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir
kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerini
arkasından çekiştirip gıybet yapmasın…” 241
9- İhtiyatlı davranmak gerekir. “Tekfir ettiğimiz şahıs ya kâfir değilse?”
diye düşünülüp yapılan tekfirin isabet edememesi halindeki
feci durum değerlendirilmelidir.
10- Suç, şüphe ile sâkıt olur. Tekfir gibi büyük bir suç da şüphe ile
düşmelidir.
240 10/Yunus, 36; 53/Necm, 28
241 49/Hucurât, 12
136
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
“Şüphelerden dolayı hadleri kaldırınız (uygulamayanız)” 242
11- Büyük günahlar imanı zedeler, zayıflatır, ama iptal etmez.
12- İman, bazen küfür, nifak veya câhiliye ile birlikte bulunabilir.
13- Naslarda ortaya çıkan küfür veya şirk büyük ve küçük küfür
(veya şirk) diye ikiye ayrılır. Şirkin küçüğü, gizlisi vardır. Küfür de
bazen nankörlük anlamında kullanılır; kâmil iman yokluğu gibi anlamlara
gelebilir.
14- Kâfirde mu’min amelinden bazıları, onu mu’min yapmadığı
gibi, bazen mü’minde de kâfir ameli bulunabilir; bu da mu’mini kâfir
yapmaz.
15- Bazen bir fiil küfür olduğu halde, işleyen kâfir olmayabilir.
16- Bir kâfiri mu’min sanmakla yapılacak hata, bir müslümanı kâfir
saymakla yapılacak hatadan çok daha hafiftir.
17- Peygamberimiz, vahiyle kendisine bildirilen münâfıkları ashâbına
bildirmedi. Onlara Müslüman muâmelesi yapılmasına izin
vermiş, hatta mecbur etmiş oldu. Ama, savaşta “lâ ilâhe illâllah” diyen
birini öldürdü diye sahâbisi Üsâme’yi şiddetli şekilde azarladı.
18- Kur’an’ın şu ihtarını akıldan çıkarmamalıdır: “Ve lâ
tekûlû li men elgâ ileykumu’s-selâme leste mu’minâ tebteğûne arada’l-
hayâti’d-dünyâ… (Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine
göz dikerek, ‘sen mü’min değilsin!’ demeyin…)” 243
19- Haksız tekfir bumerang gibidir; karşısındaki mü’min olduğu
halde onu tekfir eden kişinin kendisine bu sıfat döner:
“Bir kimse diğerine, ‘kâfir’ dediği zaman, bu ikisinden biri kâfir
olur: Eğer dediği kimse kâfir ise, adam doğru söylemiştir; yok eğer ona
242 Ebû Dâvud, Salât 14; Tirmizî, Hudûd 2
243 4/Nisâ, 94
137
Ünite 5 Tekfir
dediği gibi değilse, ona söylediği küfür sözü kendine döner (söyleyen
kâfir olur).” 244
“Hiç kimse, bir başkasına ‘fâsık’ veya ‘kâfir’ demesin. Şayet itham altında
bırakılan kişide bu sıfatlar yoksa, o söz, onu söyleyene döner.” 245
20- Dinden çıkarmayan bazı günahlar hakkında “küfür” kelimesini
kullanmak câizdir. Bu kullanış, tağlîz ve korkutma gayesini güder.
Bu çeşit tağlîz, yani ağır sözlerle caydırma işi, hadislerde bazen
imanın nefyedilmesi ile yapılmıştır. “… Ve tekfurne’l-aşîr (…Kocalarınıza
karşı kâfir oluyorsunuz; yani nankörlük ediyorsunuz).” 246
21- Kelime-i şehâdet veya tevhid kelimesiyle İslâm’a girilir. Bu
sözü söyleyen bir kimsenin müslümanlığını kabul etmeli; bu şehâdet
veya tevhid kelimesine ters bir söz veya davranışta bulunan kimsenin
niçin bu şehâdet ve tevhidi reddettiğini açıklaması istenmelidir.
22- Müslümanlık iddiası, şehâdet kelimesi gibi kişinin müslümanlığıyla
ilgili söylediği söz, bâtıl ve yalan olduğu ortaya çıkıncaya
kadar hak ve doğru kabul edilir. Bir kimse hakkında şüphe ve zan ise,
hakikati ve doğruluğu çıkıncaya kadar geçersizdir, yalan sayılır.
23- “Luzûm-i küfür değil de, iltizâm-ı küfür küfrü gerektirir.” H.
Karaman bu usûl kuralını şöyle açıklar: “Bir kimsenin belli bir davranışı,
dış görünüşü itibarıyla küfrü gerektiriyor, “bunu ancak kâfir
olan yapar, söyler” kanaatini veriyorsa buna “küfr-i luzûmî” denir.
Bu durumda kişi, mezkûr davranışının küfrü gerektirdiğini bilmiyor
yahut bunu yaparken kâfir olmayı kast etmiyor olabilir. Eğer şahıs,
yaptığı (davranışının) ve söylediğinin küfrü gerektirdiğini, müslümanın
dinden çıkmasına sebep olduğunu biliyor ve bu maksatla
mezkûr davranışta bulunuyorsa, küfrü iltizam ediyor ve benimsiyor
demektir; işte buna da “küfr-i iltizâmî” denir.
Şimdi farklı düşünen, farklı davranışta bulunan iyi niyetli, samimi
müslümanlarla tartışmak, kardeşçe ve “birbirlerine karşı
244 Buhârî, Edeb 73; Muslim, İman 111
245 Buhârî, Edeb 44
246 Buhârî, Hayz 6, Zekât 44, İman 21, Kusûf 9, Nikâh 88; Muslim, Kusûf 17, h. no 907;
İman 132, h. no 79
138
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
merhametlidirler”247 ferman-ı İlâhîsine uygun üslupta karşı fikir ileri
sürmek, uyarmak... mümkündür, câizdir. Fakat onları tekfir etmek
câiz değildir. Çünkü bir kimsenin kâfir olmasının şartı iltizamdır
(küfrü benimsemesidir), yahut da söz ve davranışının İslâm içinde
kalmasına müsait hiçbir te’vile ihtimal taşımamasıdır.
Bu kurala göre bir kimsenin İslâm dairesinden dışarı çıkması,
müslümanlara göre yabancı sayılabilmesi için küfrü (müslümanlığa
sığmayan bir düşünce ve inancı) bilerek ve gönülden benimsemiş
olması gerekir. Kişi, küfrü gönülden ve bilerek benimsemediği
müddetçe, onun bir yorum veya davranışı, bir başkasına göre dinden
çıkmasını gerektiriyor diye o kâfir sayılamaz (böyle bir kimse tekfir
edilemez). Te’vîlin (yorumun) usûlüne uygun olarak yapılmamış olmasından
önemli hatâlar doğabilir; böyle yorumlar kişi ve grupları,
Allah ve Rasûlu’nun (s.a.v.) murâdı olan İslâm yolundan uzaklaştırabilir,
ancak te’vil bulundukça küfre hükmetmek, te’vil sahiplerini İslâm
ümmetinden dışlamak oldukça düşünülmesi gereken, sorumluluk
getiren bir hüküm olur.
Te’vîl, kişinin şahsî düşünce, keşif, ilhâm ve temâyülünü vahyin
üstüne çıkarıyor, vahyi geri plâna itiyor, açıkça veya doğurduğu sonuç
itibârıyla akla ve ilhâma dayanan bir din getiriyorsa bu te’vil sahipleri
ile birleşilemez. İslâm adına ortak bir hizmet gerçekleştirilemez
(Çünkü bunlar akaidî bir sapma içindedir). İhtilâf vahye öncelik
vermemekten değil de, onun sübutu (bize sağlam olarak intikali; ki,
bu ancak hadisler için söz konusudur), yahut usûlünce yorumdan
kaynaklanıyorsa bu ihtilâf grupları ile işbirliği mümkündür ve gereklidir.
Tekfir ve usulsüz tenkit... Bazı müslümanlar, kendi din anlayışlarına
uymayan bir anlayış ve inancın sahiplerini hemen tekfîr ediyor,
dinden çıktıklarını söylüyorlar. Bu yaklaşım müslümanları parçalıyor,
birbirine düşürüyor, usulüne göre tenkit ve düzeltme kapısını da
kapatıyor.” 248
247 48/Fetih, 29
248 Hayreddin Karaman
139
Ünite 5 Tekfir
24- Şirke bulaşan veya akîde ve amelinde şirk izleri bulunan her
kim olursa (müslümanlardan) ona ne ıstılah mânâsıyla “müşrik”
diye hitab edilebilir ve ne de müşriklere yapılan muâmele ona da
yapılabilir. Böyle bir hitap ve davranışa, ancak, tevhid inancını temel
inanç olarak kabul etmeyen, vahiy, nübüvvet ve Allah’ın kitabı’nı
daha baştan dinin kaynağı olarak kabul etmeyen ve asıl dinleri şirke
dayalı kimseler müstehaktır.
Küfre girip kâfir oldukları halde249 Yahudi ve Hristiyanlar için
Kur’ân-ı Kerim’de muşrik lafzı kullanılmayıp başka bir ıstılah, “ehl-i
kitap” ıstılahı kullanılmıştır. Dahası, onlarla müşrikler arasında sadece
telaffuzdan doğan bir farkla yetinilmemiş, müslümanların onlarla
olan ilişkileri, müşriklerle olan ilişkilerinden ayrı ele alınmıştır.
“Allah’a şirk/ortak koşan kadınlarla, onlar inanıncaya kadar evlenmeyin.”
250 diyen Kur’an’ımız Kitap ehlinden olan, İncil’e veya Tevrat’a
inanmış bir kadınla müslüman bir erkeğin evlenmesine izin/ruhsat
vermiştir.251 Ayrıca, Kur’an, ehl-i kitabın yiyeceklerini müslümanlara
helâl kılmıştır. “Bugün size temiz ve iyi şeyler helâl kılınmıştır. Kendilerine
kitap verilenlerin (yahûdi ve hıristiyanların) yiyeceği size
helâldir, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir.” 252
Ancak, bütün bunlara rağmen Eğer Yahudi ve Hristiyanlar gerçekten
de müşrik olarak görülse idi, onların da kadınlarıyla evlenmek
kendiliğinden haram olurdu. Aynı şekilde Ehl-i Kitab’ın kestiklerinin
hükmü de müşriklerinkinden tamamen farklıdır. Böyle bir
ayrılığın sebebi şundan başka ne olabilir ki: Onlar şirke bulaşmalarına
rağmen tevhidi, asıl din olarak kabul etmektedirler. Bundan
dolayı onlara Müslümanlarla aralarında eşit olan kelimeye, tevhid’e
gelmeleri için çağrı yapılır:253 “Deyin ki, “Bize indirilene de size indirilene
de inandık. Bizim ilâhımız da sizin tanrınız da birdir...” 254
Bunun aksine, Allah Teâlâ “muşrik” ıstılahını şirki asıl din olarak
benimsemiş kimseler için kullanmıştır. Onlar Peygamber
249 9/Tevbe, 30; 5/Mâide, 73
250 2/Bakara, 221
251 5/Mâide, 5
252 5/Mâide, 5
253 3/Âl-i İmran, 64
254 29/Ankebut, 46
140
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Efendimiz’e (s.a.v.) şöyle itiraz ediyorlardı: “Tanrıları tek bir tanrı mı
yapıyor? Doğrusu bu şaşılacak bir şeydir” dediler.” 255 Onlar dinin akîde
ve amellerinin de vahiy ve risâletten alınması gerektiğini kabul
etmiyorlardı: “Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denilince “hayır biz
baba ve dedelerimizin üzerinde bulundukları şeye uyarız’ derler.” 256
25- Te’vilsiz tekfir, şeksiz küfürdür. Muvahhid mü’minlerin görevi
tebliğdir. Tebliğ, kesinlikle tekfirden üstündür. Müslümanların
hedefi, kişiyi küfre teslim etmek değil; aksine küfrün pençesinden
kurtarmaktır.
26- Tekfir kararı şahıslara bırakılmış değildir. Tekfire İslâm mahkemesi
karar verir. İslâm devletinde bir müslümanın küfre girip girmediğine
Ulu’l-emr veya nâibi; İslâm’ın hâkim olmadığı yerlerde ise,
mür’minlerin kendi içlerinden seçtiği imam karar verir.
27- Mü’min süpürücü değildir. O, her şahıs hakkında özel hüküm
vermenin gereğine inanır. Bilir ki, içinde doksan dokuz câninin yanında
bir mâsum insan olan bir gemi varsa, aralarında tek bir mâsum
olduğu için o geminin batırılması câiz olmaz. İçinde taş var diye
pirinci atmadığı gibi, hatta taşların içinde pirinç varsa onu da ayıklar.
28- Tevhid konusunda aşırı hassâsiyet, tekfir konusunda da aşırı
ihtiyat gerekir. Milyonda bir ihtimalle şirk kabul edilebilecek bir konuda
kendimizi ısrarla korumak, yani böyle küçük çaplı da olsa riskli
söz ve davranışlardan kaçınma duyarlılığı göstermek gerekir. Tekfir
konusunda ise, bir söz veya davranış yüzde bir ihtimalle küfür sayılmayabilen
bir şey ise, muhâtabı tekfir etmemek şiarımız olmalıdır.
İtici değil, çekici olmalıyız. Mıknatıs gibi olmalıyız; içinde az da
olsa iman cevheri olan bize yaklaşmalı. Zorlaştırıcı değil, kolaylaştırıcı;
nefret ettiğirici değil, müjdeleyici olmalıyız. “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın;
müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” 257
255 38/Sâd, 5
256 2/Bakara, 170; Mevdûdi, Fetvalar, Nehir Yay, c. 2, s. 125-129
257 Buhârî, İlim 11; Muslim, Cihad 5
141
Ünite 5 Tekfir
Ağzından köpük saçarak kendi anlayışı dışındaki tüm Müslüman
ve cemaatleri ağır ifadelerle suçlayıp eleştirerek hayırlı bir yere varılamaz.
Kardeşlik ve ümmet hukukuna riâyet edilmeden Allah’ın râzı
edilmesi mümkün değildir.
Tek önderimiz Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur: “Nefsim yedinde
olan Allah’a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz.
Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size, yaptığınız zaman
birbirinizi seveceğiniz bir şeyi haber vereyim mi? Aranızda selâmı
yayın.”258; “(Hiçbir kötülüğü olmasa dahi) kişinin, müslüman kardeşine
hakaret etmesi kendisine (kötülük olarak) yeter. Her müslümanın
diğerine kanı, malı ve namusu haramdır.” 259
Tekfîr Konusunda Yetkili Merci
Tekfîrle ilgili soruşturma, yargılama ve ilgili işlemleri yürütme
mercii, kuşkusuz İslâm Devleti’nin makamlarıdır. Müslim iken, gerek
irtidad gerekse başka şekillerle küfür suçu işleyen kişi hakkında
işlem yapmak ve suçluyu cezalandırmak yalnızca İslâm devletinin
güvenlik ve yargı makamlarının yetkisindedir. Bu yetkiyi şahıslar
kullanamazlar. Günümüz dünyasında bir İslâm devleti bulunmadığına
göre bu konuda fazla bir şey söylemek gereksizdir.
Ancak irtidad veya küfrün herhangi bir şekliyle İslâm’dan çıkmış
olan kimse, Kur’ân’ın ve İslâm’ın bütünlüğüne inanan her mü’min için
büyük risk taşır. Bu nedenle Kur’ân’ın bütünlüğüne inanan (mu’min)
kişinin böyle bir toplum içinde çok dikkatli yaşaması gerekmektedir.
Şu var ki, mü’min insan, ne kadar dikkatli yaşamaya özen gösterirse
göstersin, böyle bir ortamda, içinden çıkamayacağı sorunlarla karşılaşabilir
ve fiilen karşılaşmaktadır. İşte tekfîr suçlaması, dâru’l-harp
anlayışı ve Cuma namazının kılınıp kılınamayacağı tartışmaları bu
sorunun sonuçlarındandır.
Çünkü bu sorunlar, esasen, -tur’de yaygınlaşan- üç yapay din
ile İslâm arasındaki çatışmalardan kaynaklanmaktadır. Bu üç din,
258 Buhârî, Edeb 27; Muslim, Birr 66, İman 93, hadis no 54
259 Müslim, Birr 32; Ebû Dâvûd, Edeb
142
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
tekrar edelim ki, Popüler Türk Müslümanlığı, Alevilik ve İdeolojik
Milli Türk Dini’dir. Mü’min kişi, İslâm ile bu üç yapay dinin çatışma
ortamında âdeta kilitlenmektedir. O kadar ki mü’min ile bu üç dinin
bağlıları zaman zaman birbirlerini hiç anlayamayacak kadar sıkıntı
çekerler. Örneğin, “helâl, haram, farz, vâcip, sünnet, gayb, vahy,
tâğut, şirk, küfür, ilhâd, nifak, irtidâd, zendeka ve bid’at” gibi kavramlar
hakkında bir laikçi, bir komünist, bir mitüdist, bir Alevi, bir
mistik ne bilir? Türkilye’deki sayıları bugün elli altmış milyonu aşan
bu insanlar, yaşamları boyunca İslâm’a ait bu gibi terimleri doğru
tanımlarıyla birlikte bir kez bile duymamış olabilirler. Bu ihtimal çok
büyüktür. Üstelik bu ülkede devleti hep bu câhiller yönetmektedir.
Hâlbuki mu’min kişi bunların din ve düşünceleri hakkında ister istemez
epeyce bilgilere sahiptir. Çünkü bu bilgilerin çoğu zararlı olmasına
rağmen okullarda zorla okutulmakta ve mü’min ailelerin çocukları
bu zararlı bilgileri not ve diploma için öğrenmek mecburiyetinde
bırakılmaktadırlar! Mu’minler, bu büyük riske karşı önlem alabilmek
kaygısıyla da olsa sözü edilen üç din hakkında ister istemez bilgi sahibi
olmaktadırlar. Dünyanın başka yerlerinde de mu’minler bu kaygı
ile hareket ettikleri için o bölgelerdeki sapkın inanışlar zamanla
büsbütün ayrışarak bağımsız birer din haline gelmişlerdir. Nitekim
Dürzülük, Nusayrîlik, İsmailîlik, Babîlik, Kadyanîlik ve Bahaîlik bu
sayede İslâm’dan ayrı birer din olduklarını zamanla ilân etmek zorunda
kalmışlardır.
Bilgisiz sürüler tarafından İslâm’la karıştırılabilen bu yapay dinlerin
kalabalık bağlıları arasında, mü’min kişi şu üç şeyden birini seçmek
zorundadır:
a) Takiyye yaparak iki veya üç dinli yaşamayı kabul edecektir ve
bu suretle İslâm’dan çıkacaktır,
b) Toplumdan tamamen soyutlanacaktır,
c) Diğer dinlerin baskısı altında kalan inançlarını ve İslâm’ın değerlerini
savunmak zorunda kalacaktır.
143
Ünite 5 Tekfir
Üstelik bu üç tercihten hiç biri, mü’min kişinin sıkıntılarını ve
sorumluluklarını ortadan kaldırmamakta, onu siyasal ve ideolojik
tehlikelere karşı koruyamamaktadır.
Bu nedenle şirk suçunun çok yaygın biçimde işlendiği tur gibi
ülkelerde “mü’min kişi nasıl yaşamalıdır, ne yapmalıdır, küfre düşmemek
için nasıl korunmalıdır ve onu bunu sık sık kâfirlikle suçlamaması
için nasıl bir çözüm bulunmalıdır?” gibi sorular oldukça büyük
önem taşımaktadır. Çünkü insanlar pervasızca İslâmî değerleri
çiğneyerek dinden çıkarken, başkalarını da ilgilendiren hukukî birçok
sorunun ortaya çıkmasına da neden olmaktadırlar. Yani çok açık
şekilde başkalarının haklarını çiğnemektedirler. Bu gibi durumlarda,
“herkes inancında serbesttir, devlet laiktir, hiç kimse başka birine dinî
baskıda bulunamaz, bakın işte camiler açık, herkes serbestçe ibâdetini
yapıyor” gibi istismara ve kandırmaya yönelik sloganlardan yola
çıkıp sanal mâzeretlere sığınarak kimse mevcut tecavüzleri örtbas
edemez. TC yasaları da bu konularda mü’minlerin uğradığı haksızlıkları
önlemekten son derece uzaktır. Hatta bu yasalar, mü’minlere
ait hakların açıkça çiğnenmesini özendiren veya en azından kolaylaştıran
bir zihniyetle hazırlanmışlardır. Bu gerçeği karşılaştırmalı
çarpıcı örneklerle kanıtlamak mümkündür.
Ancak bu konudaki örnekleri kavrayabilmek için öncelikle İslâm’ın
hak ile bâtılı, haram/yasaklı ile mubah/yasal olanı birbirinden
ayırırken nasıl bir hüküm verdiğini ve mü’min kişiye nasıl bir sorumluk
yüklediğini bilmek ön koşuldur. tur toplumu, bu ince noktadan
tamamen habersizdir denebilir. Sorunların büyük kısmı da işte
buradan kaynaklanmaktadır.
Meselâ İslâm, alkollü içki içmeyi ağır suçlardan saymış ve yasaklamıştır.
Bununla birlikte bu suçu işleyen kimseyi kâfir olmakla,
dinden çıkmakla suçlamamıştır. Buna karşın, “alkollü içki içmek suç
değildir?” diyen kimse (hayatında hiç alkol kullanmamış olsa bile)
İslâm’a göre derhal kâfir olur, bu dinle hiçbir ilişkisi kalmaz. Ne var
ki mesele bununla da bitmemektedir. Konunun ayrıca sosyolojik
bir boyutu daha vardır ve aslında büyük sorun buradan kaynaklanmaktadır.
Örneğin bir “vatandaş” mevcut kanunlardan cesaret aldığı
için, bu konuda sahip bulunduğu sözde özgürlüğünü, Müslümanlara
144
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
karşı, rahatça bir baskı aracı olarak kullanabilir ve herkes tarafından
duyulacak şekilde hiçbir neden yokken, şu hakaretleri pervasızca savurabilir:
“Ben özgürüm, burası Türkiye! Alkollü içki içmek neden yasak
olsun, kim bunları söylüyor?! Bunlar gerici ve yobazdır, bu örümcek
kafaları ezmek lâzım! Bunlar hangi çağda yaşıyor?...”
Bilindiği üzere, adam öldürmek, zina işlemek, hırsızlık yapmak,
leş, kan ve domuz eti yemek, alkollü içki içmek, faizli muâmelede bulunmak,
israf etmek, kâfir kişi ile samimi olmak (örneğin, kendisine
oy vermek, düşünce ve kanaatinde onu desteklemek), namaz kılmamak,
Ramazan orucunu mâzeretsiz tutmamak, farz olmuşken zekât
vermemek ve hacca gitmemek gibi daha birçok fiil, İslâm’da yasaklanmış
ve ağır suçlardan sayılmıştır. Şu var ki, (küfre götüren suçlar
hâriç) bunların herhangi birini veya birkaçını işlemekle Müslüman
kimse (genel kanaate göre) dininden çıkmış olmaz. Fakat Müslüman
kişi bu suçlardan hiç birini bir kerecik işlemese bile bunlardan birinin
İslâm’da haram ve yasak olmadığını eğer inanarak söylerse İslâm
dini ile hiçbir ilişkisi kalmaz.
Bugün, Türk insanın, sonunu ve sonucunu hiç düşünmeden sarf
ettiği o kadar çok yakışıksız söz, sergilediği o kadar çok çarpık davranış
vardır ki, bunlar, aynı zamanda İslâm’a ve Müslümanlara karşı
ağır hakaret suçları oluşturmaktadır. Bu suçlardan ise hukukî sonuçlar
doğmaktadır. Üstelik tâğûtî yasalar bu sözleri ve davranışları suç
saymamaktadır. Peki, böyle bir toplumda Müslüman kişi kendini nasıl
savunabilecek, nasıl koruyabilecektir? Binlerce insan tarafından
hemen her gün sıkça tekrarlanan o kadar çeşitli sorgulama, eleştiri,
demeç ve açıklamalar vardır ki, bunlar İslâm’a ve Müslümanlara büyük
hakaretler içermektedir. Meselâ aşağıdaki örnekler çok çarpıcıdır:
Türk toplumu, son yıllarda çeşitli dinsel ve ideolojik doğrultularda
belirgin gruplara ve kamplara ayrışmıştır. Bu kamplar arasında
Türkçe konuşmaktan başka hemen hemen hiçbir ortak payda bulunmamaktadır.
Bu kamplar her ne kadar sayıca çok iseler de, genelde
145
Ünite 5 Tekfir
dört dinsel kesim olarak belirgin çizgilerle birbirlerinden ayrılmışlardır.
Bunlar:
1) Kur’ân’ın bütünlüğüne inanan mü’minler,
2) Popülist Müslümanlar (bütün tarikatçılar),
3) Aleviler,
4) Mitüdistler (Milli Türk dininin bağlıları).
Kur’ân’ın bütünlüğüne inanan mü’min bir kişi; -bu gibi sözleri
sarf eden veya Allah’a, Peygambere, Kur’ân’a dil uzatan ya da
Kur’ân’ın içeriği üzerinde spekülasyon yapan ya da helâl şeyi haram,
haramı da helâl diye niteleyen- bir kimseyi asla Müslüman sayamaz.
Çünkü İslâm dini adına onun böyle bir yetkisi yoktur. Dolayısıyla
(İslâm devlet mekanizması bulunmadığına göre) kişisel olarak elverdiği
kadar (kendi özgürlüğü ve güvenliği açısından) mu’min kişi, şu
önlemleri almak durumundadır:
1) Eşi ise, bu olaydan sonra nikâhının çözüldüğüne inanmak zorundadır.
Onunla artık karı-koca ilişkisini sürdüremez (Eşi yeniden
İslâm’a dönerse, nikâhını yenilemelidir),
2) Velisi ise, üzerindeki velâyet hakkı düşmüş olur,
3) Mu’min kişi, -böyle bir kimse ile herhangi bir bağı bulunsun
veya bulunmasın- onun kestiği hayvanın etini yiyemez,
4) Onunla herhangi bir ortaklık kuramaz,
5) Şahitliğini kabul edemez,
6) Vasiyetini yerine getiremez,
7) Günahlarının bağışlanması için Allah’a duâ edemez,
8) Cenazesini İslâmî usûllere göre teşyî edemez,
9) Onun mal varlığına vâris olup olmayacağı ise oldukça ihtilâflıdır.
Bu konuda uzmanlardan bilgi almak zorundadır.
146
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Bir insanın, görüldüğü üzere, ağzından sorumsuzca savuracağı
birkaç söz ya da sergileyeceği bir davranış biçimi, inançlar açısından
başkalarına bu derece ağır yükler getirebilmektedir.
Bu sorun, en kısa tâbirle şudur: Kendini Müslüman sanan milyonlarca
insan, bu ülkede Kur’ân’ın bütünlüğüne inanan bir azınlığı
mutlaka ezip yok etmek için dinsel değerleri istedikleri gibi yorumlamaya,
çarpıtmaya, onlara saygısızlık etmeye çalışmaktadır. Üstelik
bu insanlar bununla da yetinmemektedirler. Halktan bazılarının da
desteğini aldıklarından, hem sayıca ezici bir çoğunluğa sahip bulundukları
için, hem siyasal, sosyal ve ekonomik bakımdan egemen ve
üstün konumda oldukları için bu azınlığı kasıtlı şekilde tahrik etmeye
de çalışmaktadırlar. İşte tekfîrciliğin tur’de hortlamasının temel
nedeni budur. Çünkü, (popülist Türk muhafazakârlar, mistikler,
ırkçılar, aleviler ve laikçi mitüdistler) eğer mü’minleri kışkırtarak,
suç imal ederek onları haksız çıkarmayı başarabilirlerse hem içeride,
hem de dış dünyaya karşı haklı olduklarını kanıtlayabileceklerdir.
İşte bu nedenle tur’de, son yıllarda çok tehlikeli terör projeleri ve
komplo teorileri hazırlanmış ve uygulanmıştır. Hizbullah senaryosu
gibi... Öyle gözüküyor ki bundan sonra da bu denemeler devam edecektir.
Bahane ve suç adları da hazırdır: “Tekfîrci, terörist, Hizbullahçı,
el-Kaideci...”
Bu gerçekler, hemen herkesin, aklını başına devşirmesini gerektirmektedir.
Eğer bu noktadan yola çıkılırsa vicdan sorumluluğu bakımından
herkese yöneltilecek insanî birtakım mesajlar bulunmaktadır.
Şimdi de bu mesajları “Tekfirin Şartları” kapsamında iletmek
gerekmektedir.
147
Ünite 5 Tekfir
Tekfirin Şartları
Burada, önce ilgili taraflara önemli mesajlar yöneltilmiştir. Bu
mesajlar, tekfîr sorununa bağlı olarak her iki karşıt kampa yöneliktir.
Bunlardan biri, tekfîrci azınlıktır; ikincisi ise onların karşısında
yer alan karma çoğunluktur. Bu çoğunluğu oluşturan kampları şöyle
sıralamak mümkündür. (Kur’ân’ın bütünlüğüne inanan, fakat strateji
ve mücadele metodu bakımından tekfîrcilerden ayrılan mü’min
azınlık, bütün mistikler, popülist Türk muhafazakârlar, aleviler ve
laikçi mitüdistler...)
Müslüman olduğunu sanan (veya ileri süren) bir insanı, şer’î bir
nedenle kâfir diye suçlamak ve onun İslâm’dan çıktığına hükmedebilmek
için, kişide sekiz niteliğin bulunuyor olması şarttır. Bunlar;
akıl, bülûğ, iman, ilim, basîret, ahlâk, yetki ve yöntembilimdir.
Bu vasıflardan yoksun bulunan insanın, çeşitli nedenlerle onu
bunu rasgele kâfirlikle suçlaması çok yanlıştır ve büyük sorunlar doğurabilir.
Bu nedenle kendisi de dâhil olmak üzere, birçok mâsum
insan, sebepsiz yere zarar görebilir. Böyle bir karanlık yolu seçmeye
ve zaten karışık olan ortamı daha çok karıştırmaya ise hiç kimsenin
hakkı yoktur. Çünkü aslında birilerinin çıkıp din adına ahkâm
keserek ortaya bir kıvılcım atmasını altın bir fırsat olarak bekleyen
milyonlarca insan bu ülkede yaşamaktadır. Üstelik çoğunluktaki bu
kalabalıktan her kişi, mistik ya da ideolojik başka bir kampa bağlı
olmasına rağmen bu amacı öbür insanlarla paylaşmaktadır. Bütün
mistikler, ırkçı muhafazakârlar, aleviler ve lâikçi mitüdistler bu
amaçta ortaktırlar.
Tekfîrciler, her şeyden önce bu dev cephe karşısında hangi bilgi,
hangi yetki ve hangi güçle herkese kâfirlik suçunu yapıştırabileceklerini
çok iyi düşünmelidir.
Görüldüğü üzere bu noktada, tekfîrciler tamamen haklı bile olsalar,
yapabilecekleri hemen hiçbir şey yoktur. Dolayısıyla bu küçük
azınlık, önce haklı olup olmadığını aşağıdaki şartları inceleyerek
sabırla kendine bir test uygulamalıdır. Bu şartları özet olarak şöyle
sıralamak mümkündür:
148
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Tekfir Konusunda Yöntem
Söz konusu belirsizliğin doğurduğu bu kesin sonuç, ikinci derecede
birtakım sonuçlar daha doğurmuş ve doğurmaktadır. Bunlar da
yöntem bakımından özet olarak şöyle açıklanabilir:
a) Ümmet (fiilen) yoktur diye bütün dünya müslümanları tekfîr
edilemez. Buna rağmen, kuşku yoktur ki, bütün müslümanlar
Ümmetin yeniden yapılandırılmasından sorumludurlar ve (bir çeşit
“gebermek” anlamına gelen) câhiliye ölümüyle ölebilecekleri tehdidi
altındadırlar “Kim boynunda (ulu’l-emr’e) bey’at olmadan ölürse,
câhiliye ölümüyle ölmüş olur.” 260 Ancak bu tehdit, onların tümünün
kâfir olduğu anlamına gelmez.
b) Bir mu’minin, ailesi ve yakın çevresi içindeki kimselerden birini
tekfîr etme sorumluluğu, öncelikle o mü’minin kendisine aittir.
Muctehid sıfatına hâiz uzmanlar dışında kalan üçüncü şahısların
ona yönelik yapacakları uyarılar kesin birer tekfîr kararı sayılamaz.
c) Tekfîr kararı (delilleriyle birlikte) tebliğ edildikten sonra
muhâtap eğer küfründe ısrar edecek olursa ancak o zaman tekfîr geçerli
sayılır.
d) Şâhitsiz ve belgesiz tekfîr edilen kişi eğer yanlış anlaşıldığını
ileri sürerek bilinçli şekilde hiç küfre girmediği yolunda kendini savunacak
olursa, bunu kanıtlaması için kendisinden ayrıca delil istenemez.
Aksine onu tekfîr eden kişinin pişmanlık duyması, ondan
özür dilemesi ve tevbe etmesi gerekir.
e) Mu’min iken küfre açıkça girmiş olsa bile mürtedin ve mürted
hükmündeki kişinin, İslâm hukukunda ön görülen cezası, hiçbir kişi
ve örgüt tarafından infaz edilemez. Bu yetki sadece ve sadece İslâm
Ümmeti adına İslâm Devleti organlarına aittir. Hatta bizzat devlet
başkanının, (Halifenin, Cumhurbaşkanının...) ve Şûrâ meclisinin
onayı şarttır.
260 Buhârî, Ahkâm 4; Muslim, el-İmâre 58, h. no 1851
149
Ünite 5 Tekfir
f) Dünya müslümanlarının günümüzde uğradığı soykırım, cinâyet,
işgal ve tecavüzleri içeride kolaylaştıran iktidarlara, ordulara ve
örgütlere karşı savaş kapsamında verilecek tekfîr kararları, bütün
tevhid ehlinin geçici şûrâsı tarafından onaylanınca meşrûluk kazanır.
Bu gibi olağanüstü ortamlarda İslâm mucâhidleri, gerilla birlikleri
ancak aralarındaki âlimlere danışarak tekfîr kararları alabilirler.
g) Gerek İslâm devletinin organları, gerekse munferit olarak kişiler,
hiç kimse hakkında Allah adına tekfîr kararı alamazlar. İslâm
Devleti, Ümmet adına tekfîr kararı verebilir ve infaz eder. Kişiler de
sadece kendi adlarına tekfîr kararı verebilir ve sadece (pasif savunmada
bulunabilirler), hiçbir sûrette infaza yetkileri yoktur!
h) Tekfîr, İslâm’da bazen sırf siyasî, bazen sırf hukukî, bazen de
hem siyasî hem hukukî mâhiyeti olan çok yönlü bir meseledir. Tekfîr
kararı asla bir aforoz değildir. 261
261 Ferid Aydın, Tekfir Kavramı Hakkında Çok Yönlü Bir İnceleme
150
- ünite 6 -
Nifak
• Nifak ve Münâfık Kavramı
• Nifakın Kısımları
• a- İtikadî (İnançla İlgili) Nifak
• b- Amelî (Davranışlarla İlgili) Nifak
• Nifakın Riya ile Alâkası
• Kâfirlerle Münâfıkların Karşılaştırılması
• Münâfıklarla Mü’minlerin Toplumsal Bağları
• Günümüzde Münâfık
Nifak ve Münâfık Kavramı
Nifak: ne-fe-ka kökünden türemiştir. Nefeka kelimesi: Eşyaya
rağbeti olmak, tükenmek, azalmak, ruhu çıkmak, ölmek, tünel, tarla
faresinin (köstebek) deliğinden çıkıp girmesi gibi anlamlara gelir.
İnfak kelimesinin de türediği nefeka kelimesinin bitmek, tükenmek,
azalmak ve ölmek anlamlarından yola çıkarak; münâfıkların
bitmişliğini, tükenmişliğini, imanda azalmayı ve ölü bir kalbe sahip
oluşlarını ifade için bu kelime seçilmiş olmalıdır. Münâfık, nifak
kelimesinin ism-i fâilidir; yani nifak yapan, nifak sahibi demektir.
İstılah (terim) anlamı ise, bazı sebepler yüzünden İslâm’a girip zâhiren
müslüman görünmek, içten içe ise kâfirliğini gizlemektir. Yani
dıştan müslüman gözüküp içinden inanç ve düşünce olarak küfürde
olmaktır. Bu tanım ve yargı, içinde gizlediği şey, iman esaslarına
ait bir inkâr ve yalanlama olan, itikadî münâfıklık içindir; bu kimse,
hâlis münâfıktır. Eğer içinde gizlediği şey, İslâm inanç esaslarının
inkârının dışında başka bir husus ise, yani sadece amelle ilgili nifak
alâmetlerine sahip ise, o ancak, Allah’a karşı işlenmiş bir günah olur.
151
Ünite 6 Nifak
Bazı Arap dilcilerinin tespitine göre; nifak, nâfika kelimesinden
türemiştir. Nâfika, köstebek deliğine verilen addır. Köstebeğin yuvasının
iki kapısı vardır. Kapıların birinden girerken, öbüründen çıkar.
Köstebek, çıkacağı bu kapıyı, başıyla vurup dışarı çıkmasına imkân
verecek şekilde ince tutar ve bunu da başkası sezemez. Kendisini
tehdit eden tehlike, âşikâr ve belli olan giriş kapısı istikametinden
gelince, hemen saklı tuttuğu bu dayanıksız kapıdan dışarı çıkar. Kaçmak
için yaptığı bu ikinci kapıya nâfika denir. Kelimenin kaynağını
bu şekilde tespit, münafığın teşhisine çok yarayacaktır. Çünkü beşer
suretindeki münâfık, bir tarafıyla dine girerken, daima kendisi için
sakladığı diğer yönden de ondan çıkar. İçinden inanmadığı halde,
inanıyor gözüken birine münâfık denilmiştir; çünkü küfrünü örter,
gizler. Böylece sırf zâhirî lafız ve kımıldanışlarla İslâm’ın içine girip
bu aldatıcı gösteriş içinde küfrünü gizlediği için, bir tünele giren ve
onun içinde gizlenen köstebeğe benzetilir. Kalbinde nifak hastalığı
olanlar, köstebekler gibi yer altı faâliyetlerinde bulunmayı meslek
edinmişlerdir. Münâfık, girdiği kapının dışında tıpkı köstebek gibi
aksi bir taraftan kaçış yolu bulur, dinden çıkar. Nitekim münâfıklarla
ilgili şu âyet-i kerime bu durumu açıkça ortaya koyuyor: “Eğer sığınacak
bir yer veya (barınacak) mağaralar, yahut (sokulabilecek) bir
delik bulsalardı; koşarak o tarafa yönelip giderlerdi.”262
Nifakın Kısımları
İman ve küfrün dereceleri, çeşitleri olduğu gibi, nifakın da kendine
göre kısımları vardır. Bunlar, itikadî ve amelî olmak üzere iki ana
grupta toplanır.
a) İtikadî (İnançla İlgili) Nifak
Mutlak anlamda nifak dendiği zaman bu kısım kastedilmiş olur.
Nitekim Kur’an-ı Kerim’de de münâfıklar ve onların vasıfları belirtilirken
meselenin daima itikadî yönüne işaret edilmiştir. Bu duruma
göre münâfık denince: İslâm toplumu içinde can ve mal emniyetini
sağlamak; evlenme, boşanma, miras, ganimet gibi müslümanların
262 9/Tevbe, 57
152
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
sahip olduğu her türlü nimetlerden istifade edebilmek veya birtakım
gizli yollar ve entrikalarla İslâm toplumunu içten yıkmak için, asıl
mahiyetini ustaca gizleyip kalben inanmadığı halde müslümanlara
karşı kendisini inanmış gösteren kimse anlaşılmalıdır. Bu türlü nifak;
doğrudan doğruya küfür olduğu için sahibini ebedî azâba götürür.
Hem de cehennemde en şiddetli azâba uğrayacak grup bunlardır.263
b) Amelî (Davranışlarla İlgili) Nifak
İmana aykırı olmayarak, sadece amelle ilgili olan nifakın bu çeşidi,
küfür değildir; fakat büyük günahtır. Bir kimsenin, müslüman
olduğu halde, imanla ilgili olmamak şartıyla yalan, emânete hıyânetlik,
sözde durmama, hile ve riyâ gibi bazı münâfık alâmetlerini üzerinde
taşıdığı olur. Zira bu çeşit nifak alâmetlerinden tamamen sâlim
olmak, hayli güçtür. O yüzden, bazen farkında olmadığı halde bir
mü’minde münâfıkların sıfatlarından bulunabilir. Çünkü bazı nifak
alâmetlerinin İslâm’la bir arada bulunması mümkündür.
Nifak, kalpte, inançta olursa küfür; amelde olursa suçtur, günahtır.
Amelle ilgili nifak vasıfları insanı küfre götürmez. Bu bakımdan
bir insanın, inanç yönünden nifakı apaçık olmadıkça; ihmal, tembellik
ve ihtiras gibi birtakım nefsânî zaaflar yüzünden ortaya çıkan kusurları
sebebiyle münâfıklığına hükmedilmez. Çünkü genel anlamda
münâfık sözü, meselenin iman – küfür yönünü ifade eder. Hadis-i
şerifte belirtilen (bazı rivâyetlerde üç; bazı rivâyetlerde dört) vasıf
aynı anda bir kişide tümüyle bulunsa dahi, imanla ilgili olmadıkça,
o kimseye münâfık denmemelidir. Ama, bu vasıflara sahip isek,
bunların büyük günahlar olduğunu aklımızdan çıkarmamalı, hemen
bunlardan tevbe etmeli; çevremizde bu vasıflara tümüyle sahip insanlardan
da kendimizi korumaya çalışmalıyız.
Nifakın Riyâ ile Alâkası
Bir şeyi olduğundan başka türlü göstermek bakımından nifak
ile riya (ikiyüzlülük) arasında sıkı bir ilgi vardır. Münafığın temel
263 4/Nisâ, 145
153
Ünite 6 Nifak
vasıflarından biri ikiyüzlü riyakâr, içi başka dışı başka olmasıdır. Bu
özellikler müslümanda olmaması gereken çirkin sıfatlardır. Bununla
beraber, her münâfık, aynı zamanda mürâîdir; fakat her mürâî,
münâfık değildir. Riya, imana muhalif olmayarak bazı amelde de
olabilir. Asıl münâfıklık ise, akidenin hilafına imanda mürâîliktir.
Kâfirlerle Münâfıkların Karşılaştırılması
Kur’an-ı Kerim, insanları mü’min, kâfir ve münâfık olmak üzere
üç grupta toplar. Bakara suresinin ilk beş âyeti mü’minlerden ve
özelliklerinden bahsederken, sonraki iki âyet264 kâfirlerden, ondan
sonraki 13 âyet de265 münâfıklardan ve onların özelliklerinden bahsetmektedir.
Küfür, bütün inkâr çeşitlerini içine alan ve nifaka göre
daha şümullü olan bir kavramdır. Nifak ise, genel anlamdaki bu küfrün
en bayağı ve en iğrenç şubelerinden birisidir. Bu bakımdan her
münâfık, aynı zamanda kâfirdir; fakat her kâfir, münâfık değildir.
Kâfirlerde bulunmadığı halde sırf münâfıklara has bazı çirkin vasıflar
vardır. Bunlar:
Münâfık, câsus gibi kendini gizleyerek her topluma karışıp insanları
aldatmak ister. Kâfir ise her haliyle bellidir.
Kâfir mert; münâfık ise nâmert karakterlidir; kaypak ve kalleştir.
Kâfir kendi menfaati için imanı konusunda yalana tenezzül etmez,
hakkına râzı olur. Yani menfaat uğruna küfründen taviz vermez.
Münâfık ise bunun aksinedir.
Münâfık, kâfirin aksine, inanmış gözükerek inkârına bir de istihza
karıştırır ki, böylece küfrü katmerleşmiş olur. Mü’minlere karşı
inanmış gözükmekte bir nevi onları alaya alma anlamı vardır.
264 2/Bakara, 6, 7
265 2/Bakara, 8-20
154
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Kur’an-ı Kerim’de münâfıkların vasıfları daha çok belirtilmekte
ve mü’minlere, onlardan şiddetle sakınmaları ve tedbirli olmaları
tavsiye edilmektedir.266
Müslümanlar için en tehlikeli olan grup münâfıklardır. Çünkü
onlar, bize benzer, bizim gibi görünür, bizim toplantılarımıza katılır,
fikir beyan eder. Hacca gider, bazen namaz kılar, ama bizim gibi
iman etmez. Sadece kendi basit çıkarlarını düşünür. Küfürlerine bir
de hile ve alay karıştırdıkları için münâfıklar, kâfirlerin en âdi, en bayağı
ve en alçaklarıdır. Münâfıklar, kâfirlerin aksine, müslümanlarla
iç içe yaşadıkları ve her an, insan ruhunun en aziz gıdası ve beşer
hayatının vazgeçilmez unsuru olan imanın nice olumlu tecellilerine
yakinen şahit oldukları halde bile gerçek imana eremeyip daima zikzaklar
içinde yaşamaları, onların ne kadar idrakten ve kalbî duyarlılıktan
mahrum olduklarını gösterir. “Doğrusu münâfıklar, cehennemin
en alt tabakasındadırlar. Onları (kurtarmaya) bir yardımcı da
bulamayacaksın.”267
Ayrıca, nifak hastalığının tedavisi, küfür illetinden daha zordur.
Çünkü münâfık, hasta olduğu halde doktorun önünde hastalığını
gizleyen kimseye benzer. Kâfirin hastalığı meydanda olduğu
için, birtakım yollarla kendisine yaklaşılıp tedavisi mümkün olabilir.
Münâfık ise, kapısı penceresi belli olmayan yuvarlak, yamuk bir kişilik
(kişiliksizlik) olduğundan kendisine nüfuz etme yolu bulunamaz.
İslâm davasına zararları açısından ise, münâfıkların kâfirlerden daha
tehlikeli olduğu münakaşa götürmez bir gerçektir. Vücudun zayıf
ânını kollayan mikroplar gibi; İslâm toplumu içinde daima onların
kritik anlarını fırsat telakki edip her türlü mel’aneti yapan münâfıklar;
bizim davamızın baş düşmanlarıdır. Nerede, ne zaman ve nasıl
karşımıza çıkacakları belli olmadığı için kendilerine karşı tedbir
alma imkânı da olmamaktadır.
266 Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, c. 2, s. 27
267 4/Nisâ, 145
155
Ünite 6 Nifak
Münâfıklarla Mü’minlerin Toplumsal Bağları
Münâfıklar, her ne kadar mü’min sıfatını taşımıyorlarsa da, insanların
gözünde kesin kâfir sıfatını da taşımazlar. İç dünyalarındaki
dalgalanma, bazen iman yönüne, bazen da küfür yönüne yelken açar.
Tabii ki durum, Allah katında münafığın küfür safında olduğu gerçeğini
değiştirmez. Yalnız toplum içinde, kalplerindekini sakladıkları
için müslümanmış gibi muamele görürler. Bu durum, eylem olarak
fesat, anarşi, terör çıkarmadan oturdukları zaman için geçerlidir.
Fesat çıkarmaya, toplumun huzurunu bozmaya yönelik hareketlere
giriştikleri anda onlara gereken ceza verilir. Her ne kadar sessizce
oturdukları zaman onlara müslüman muamelesi yapmak gerekirse
de, bu onlarla dost olmayı, velâyet bağlarını gerektirmez. Onlardan
her zaman sakınmak, temkinli olmak müslümanların yararınadır.
Onların getirdikleri haberlere araştırmadan inanmamak gerekir.
Yoksa toplumu ifsad edici sonuçlar ortaya çıkabilir. “Ey Peygamber,
kâfirlerle ve münâfıklarla cihad et, onlara sert davran. Onların barınakları
cehennemdir. Ne kötü yer!”268; “Ey Peygamber, Allah’tan sakın,
kâfirlere ve münâfıklara itaat etme!” 269; “Kâfirlere ve münâfıklara itaat
etme, eziyetlerine aldırma. Allah’a tevekkül et, vekil olarak Allah
yeter.“ 270
Günümüzde Münâfık
Münâfıklığın İslâmî bir toplumun oluşumu ile ortaya çıktığına
göre, günümüzde de İslâm egemenliği altında yaşamadığımız düşünüldüğünde,
münâfıklar bugün de var mıdır? Bunları hangi ölçüye
göre tespit edeceğiz?
İçinde yaşadığımız dünya, İslâmî kurallar üzerinde ayakta durmuyor.
Zâlimlerin, sömürücülerin ve aldatıcıların tahakkümü ve
zorbalığı ile cahillerin ifsad ettiği dünyamızda buna dur diyecek
bir etkin İslâmî toplum da mevcut değil. Fakat Kur’an’da ve sünnette
tanıtılan nifak özelliklerine sahip münâfık karakterli insanların
268 9/Tevbe, 73; 66/Tahrîm, 9
269 33/Ahzâb, 1
270 33/Ahzâb, 48
156
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
oldukça fazla olduğunu görmemek için çok cahil veya kör olmak
gerekiyor. Münâfıkların, İslâm’ın hâkim olmadığı yerlerde de bulunmasının
sebebi, toplumların geleneksel de olsa, arı duru ve tevhide
dayalı olmasa da bir İslâmî kültüre sahip olmaları, birtakım normlar
oluşturmuş ve bu toplum içinde insanların bunlara uymak zorunda
kalışı münâfık tavırları ortaya çıkarır. Örneğin oruç yemenin çok
ayıp sayıldığı Anadolu’nun bazı bölgelerinde oruç tutmayan ve gönlünde
oruca bir saygısı olmayan kimseler bile oruç tutuyor görünürler.
İslâm’a saygılı ve dinî duyguları güçlü olan kitlelerin oylarını alabilmek
için seçim dönemlerinde camilere giden, namaz kılan, ezan
okunurken konuşmasını kesip dinleyen, konuşmalarında Allah’ın
adını sıkça anan politikacılar, seçildikten sonra başörtü düşmanlığı,
laikliğin savunuculuğunu yapıyorlarsa, Allah’ın indirmediği yasalara
ses çıkarmıyorlar, hatta kendileri böyle yasalar çıkarıyor ve tâğutun
hükümleriyle hükmediyorlarsa... münâfıkları çok uzaklarda, sadece
Medine’lerde aramamak gerekiyor.
Münâfıklığın karakteristik özelliği, iki yüzlülüktür. Günümüz
tabiriyle çifte standartlıktır. Müslüman müşterileri çekebilmek için
İslâmî kıyafetlere bürünen tezgâhtarlar bulundurup, ölçü ve tartıda
adaleti gözetmeyen, insanları sömürmek için her yolu meşru gören,
yalan söyleyen, aldatan tüccar ve esnaflar her tarafta boy atarken,
münâfıkları uzayda mı aramak gerekiyor? Müslümanlarla birlikte
olduğu zaman İslâmcı kesilen, onlardan ayrıldığında İslâm dışı hayat
sürenlerle bir araya gelince, müslümanların arkasından konuşan,
onların taklidini yaparak eğlenen ve onları karalayan kimselerin
münâfık olma ihtimali büyüktür. Müslümanların dikkatle sakınmaları
gereken münâfıkların başında İslâmî grupların, cemaatlerin
içine sızan ajan-provakatör münâfıklar gelir. Bunlar, müslümanların
arasını açmak, onları birbirine düşman ederek güçlenmelerini ve
tehdit unsuru olmalarını önlemek için çalışırlar. Müslüman cemaatlerin
birbiri aleyhinde asılsız yalanlar ve iftiralar üretirler.
Müslüman, münâfıklık özelliklerini bilmeli, bu tür özellikleri taşımaktan
şiddetle kaçınmalı ve bu tür özellikleri taşıyan kimselerle
dostuk ve velâyet bağı kurmamalıdır. Yoksa zamanla onun davranışlarında
da aynı tür özellikleri görmek kaçınılmazdır. İnsanı nifaka,
münâfıklığa sevkeden şey dünyevî menfaatler ve şeytanî telkinlerdir.
157
Ünite 6 Nifak
Dünyanın gelip geçici, âhiretin ise kaçınılmaz son olduğunu aklından
çıkarmayan müslümanlar şeytanın etkisinden kolay sıyrılarak
nifaktan uzak durabilirler. Ama, dünyayı Allah’tan çok seven, âhireti
aklına getirmeyen kimseler, Allah’a ve âhiret gününe iman ettiklerini
söyleseler bile bu onlara bir fayda sağlamaz. “İnsanlardan bazıları
Allah’a ve âhiret gününe iman ettiklerini söylerler; oysa onlar mü’min
değillerdir. Onlar, Allah’ı ve mü’minleri aldatmağa uğraşırlar; fakat
kendilerinden başkalarını aldatamazlar da farkında olmazlar.” 271
İslâm ile küfür arasındaki mücadele Kıyâmete kadar devam edecektir.
Kâfirlerin verdikleri mücadele yöntemlerinden biri de nifaktır.
İslâm itikadını içten yıkıp, ümmeti birbirine düşürerek parçalamak
için, müslümanların arasına satılık uşaklar vasıtasıyla girerek
faaliyet gösterirler. Bu nifak hareketleri, asr-ı saadetten günümüze
kadar devam edegelmiştir. Kur’an ve hadisler, her dönemde görülecek
bu fitneci tavırları, komplo ve ifsad hareketlerini uzun uzun
üzerinde durarak mü’minlere haber veriyor. Münâfıkların şeytanî
oyun ve hileleri için mü’minler uyarılarak, onlara karşı uyanık olmaya
çağrılıyor.
Bir kimsenin münâfıklığına kesin olarak hükmetmemiz her zaman
mümkün olmamakla beraber, nifak alâmetlerini taşıyan kimselere
saygı ve sevgi göstermek, onları sırdaş ve dost kabul etmek
caiz değildir. Onlara liderlik, yöneticilik gibi görevler vermemiz,
kurda kuzuyu teslim etmekten daha az bir tehlike değildir. Onlara
toplum içinde şahsî itibar sahibi olmalarına zemin hazırlayacak ilgi
ve teveccühden kaçınmak şarttır. İzzet, şeref ve itibar sadece Allah’a,
Rasülü’ne ve mü’minlere ait olduğu halde; münâfıkların kof ve yaldızlı
varlıkları önünde küçülüp onları efendi, sayın denilecek saygın
mevkie getirenler, onları sevenler, beraber olanlar o zümreye dahil
olanlardır. Kişi sevdiği ile beraberdir.
Tavuklara, özgürce kümeslerini seçme hakkı verilen tilkilerin
rejimi diyebileceğimiz demokrasi yönetimlerinde, kitleleri avlamak
için münâfıklar tarafından kurulmuş sihirbaz göz boyamaları ve
soytarı sahneleri iletişim kolaylıklarıyla her tarafa etki edebilmektedir.
Özellikle seçim zamanlarında veya iş başındaki aktörlerce
271 2/Bakara, 8-9
158
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
sürekli olarak zavallı kitleler kolayca avlanmakta, oyunlarla, hilelerle
toplum uyuşturulmaktadır. Münâfıkların tek korkuları, maskelerinin
düşmesi ve hileli oyunun iç yüzünün anlaşılmasıdır. Bunun için
de gerektiğinde ve gerektiği kadar, toplumun inançlarını savunur
gözükmekte ve müslüman rolüne girmeğe çalışmaktadırlar. Politika,
günümüzde nifakın en etkin alanlarından biridir. Düzen de her
zaman açık bir şekilde putçu değildir; bazen cahil kitleyi kandırabillmek
için gerektiğinde münâfıkça tavırlara girebilmektedir. Zaman
zaman sahnelenen İslâmizasyon oyunları, verilen tavizler, nifak
düzenlerinin sırıtan maskeleridir. Her biri başarılı birer aktör olan
münâfıkların, bazı cemaatleri bile cezbeden bu İslâmcılık oyunu, cahil
müslümanları yanıltmaktadır. Bu oyunlar, diğer taraftan da İslâm
adına girişilen her türlü samimi ve ciddî çalışmaları baltalamakta;
dâvânın kara sevdalıları ve gerçek temsilcileri, aldatılan çoğunluğun
uyarılması için alternatif oluşturamamakla suçlanmaktadır.
“Mü’min, bir delikten iki defa ısırılmaz.” Müslümanlar, üç buçuk
münafığın oyuncağı olmaya devam eden körler ve avanaklar topluluğu
değildir. İzzet ve itibarımıza tekrar kavuşabilmek için, bu dâvânın
en sinsi ve en tehlikeli düşmanları olan münâfıkları tanımak ve
onların oyununu bozmak zorundayız. Müslümanların hâlâ birtakım
canbazlık ve sahteliklere kanıp şeytanların oyuncağı olmağa hakkı
yoktur. Her şeyden evvel müslüman, ferâset sahibidir. Herkesin ve
her şeyin yerini en hassas şekilde tayin eden bu mânevî sezgi gücüne,
yani ferâset ve basirete erdirecek Kur’an’a sarılmalıyız.
159
- ünite 7 -
Tuğyân ve Tâğut
• Tuğyân; Anlam ve Mâhiyeti
• Siyasî Otoritenin Tuğyânı
• İnsanlara Zulüm de Siyasî Otoritenin Tuğyânıdır
• Tuğyâna Karşı Müslümanların ve
Özellikle Âlimlerin Tavrı
• Siyasî Otorite ve Yöneticinin Tuğyânını
Başkalarına Ulaştırması/Tâğut’laşması
• Tâğut Kimdir?
Tuğyân; Anlam ve Mâhiyeti
Tuğyân, taşkınlık, azgınlık, sınırı aşmak demektir. Fiziksel güçlerin
normal sınırları aşacak şekilde faal hale gelmeleri de tuğyânla
ifade edilmiştir. “Su tuğyân ettiğinde (kabarıp taştığında) sizi akıp giden
(gemi)de taşıdık.”272 Bu şekilde taşan ve her yeri kaplayan şeye
tâğıye denilmektedir. Kavram olarak tuğyân, isyan ve günahta, sınır
tanımayacak ölçüde ileri gitmektir. İnsanın haddi ve ölçüyü aşması
demektir. İnsanın haddi; Allah’ın, onun için koyduğu sınırıdır ki,
kişinin onu aşması câiz değildir. İnsanın değeri, Allah’a kul olması
itibariyledir; onun için Rabbine itaatı ve sürekli kulluk sınırı içinde
bulunması gerekir. Ne zaman, Allah’ın insan için koymuş olduğu
aşılmaması gereken hududu aşar, ölçüyü kaçırırsa tuğyâna düşmüş,
Allah’a isyan etmiş olur. Tuğyân kelimesi, türevleriyle birlikte
Kur’an’da 39 yerde geçer. Bu türevlerden 8’i, tâğût şeklindedir. Tâğût,
tuğyânı yaşayan ve yaşatan kişi veya güç anlamındadır.
272 69/Haakka, 11
160
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Tuğyân, istikametten bir sapmadır.273 Tuğyâna sapmanın musallat
edeceği denge bozukluğu (hastalık) insanı aldatır, kuruntu ve hayale
esir eder. İnsan bu duruma gelince nefsinin oyuncağı olur ve karanlığı
ışık zannetmeye başlar. Kur’an, bu özelliği belirtirken, inkârcıları
“tuğyânları içinde oynayıp oyalanan gâfiller” olarak tanıtır.274
İnsan, belli nimetlere kavuştuğu ve kendisini başkalarından müstağnî
zannettiği, kendisinde istediğini yapabilecek bir güç, bilgi ve
yetenek vehmettiği zaman, artık Allah’ı da unutur; gerçek kudret,
ilim ve dilediğini yapabilme güç ve irâdesine sahip olanın yalnızca
Allah olduğunu aklından çıkarır. Bu durum, insan için tuğyâna
açılan bir kapıdır; artık dilediğini yapar, hak hukuk ve hiçbir sınır
tanımaz. Allah’a ortak koşmaya, nefsini O’nun yerine geçirip hevâ ve
heveslerinin peşinden gitmeğe girişir. İşte, bu hal tuğyân halidir. Bu
tür insanlar da Kur’an diliyle tâğîdir.
Kur’an, bozgunculuk yapmayı, kendi izinleri olmadan halkın,
yoksulların din değiştirmelerine ve dinlerini yaşamalarına rızâ göstermemeyi,
kendi üstünlüklerini tartışmasız kabul etmeyi, sadece
kendi kuvvetlerine güvenmeyi, bu nedenlerden dolayı şımarıp böbürlenmeyi,
yeryüzünde çalım satıp gösteriş yaparak yürümeyi, kısacası
velî edindikleri şeytanın taraftarı (hizbi) olmayı, tuğyâna kalkışanların
vasıflarından sayar.275
Âyetlerden anlaşıldığına göre tuğyân, hak hukuk ve sınır tanımamak,
inatçı ve zorba bir tavır içerisinde olmak, böbürlenmek, kibir
göstermek ve zulmetmek, insanlığı ezmek, mallarını gasbetmek, insanlara
acımamak ve dolayısıyla Allah’ı bir ve gerçek Rab olarak tanımayarak
O’na ortak koşmak, kısacası nefsinin, hevâ ve hevesinin
peşinde gitmek ve bâtıl ile hüküm vermektir.
Yalancılık, isyan ve şerefsizlik etmek tuğyân olarak belirtilir.276
Tuğyân, istikametten bir sapma olarak değerlendirilir. “Sen,
273 11/Hûd, 112
274 Bak. 6/En'âm, 110; 7/A'râf, 186
275 Bak. 17/İsrâ, 16; 20/Tâhâ, 71; 23/Mü'minûn, 47; 41/Fussılet, 15; 40/ Mü'min, 75; 8/
Enfâl, 47; 58/Mücadele, 19
276 79/Nâziât, 17, 21-24
161
Ünite 7 Tuğyân ve Tâğut
beraberindeki tevbe edenlerle birlikte, emrolunduğun gibi dosdoğru ol.
Aşırı gitmeyin. Doğrusu Allah, yaptıklarınızı bilir.”277
Aşırı tüketim ve yemekte sınırı aşmak da bir tuğyândır. İsrail
oğullarına verilen dünyevî nimetler belirtildikten sonra, aşırı gıda
tüketiminin yasaklandığı anlatılır: “Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden
yiyin. Bunda aşırı (ölçüsüz) gitmeyin ki gazâbıma çarpılmayasınız.
Gazâbımı hak eden, şüphesiz mahvolur.”278
Dengeyi bozmak, tartı ve ölçüde adâletsizlik de tuğyândır. “Sakın
dengeyi bozmayın. Ölçüyü adâletle tutun ve eksik tartmayın.”279 Buradaki
ölçü ve tartıya riâyet, doğruluk ve haklılık ölçüsünden şaşmamak
biçiminde de anlaşılmıştır.
Siyasî Otoritenin Tuğyânı
Siyasî otoritenin tuğyânı, insanın kendisine verilen emretme ve
yasaklama yetkisi ve gerektiğinde başkalarına zorla yaptırımı sebebiyle
ölçü ve haddini aşması, Allah’ın koyduğu hükümlerle belirtilen
hududullahın dışına çıkmasıdır. Bu tuğyân türü, genelde yönetici ve
emir sahiplerinde olur. Çünkü onların güç ve yetkileri ve bu konulardaki
azgınlık ve taşkınlıkları insanların genelini ilgilendirir. Siyasî
otoritenin tuğyânı, bazen insanı rubûbiyet iddiasına kadar götürür.
Bu, ya Firavun’un yaptığı gibi lisan-ı kaliyle (konuşma diliyle) veya
nice tâğutun yaptığı gibi lisan-ı haliyle rablik iddia etmekle olur.
“(Adamlarını) topladı ve (onlara) bağırdı: ‘Ben sizin en yüce rabbinizim’dedi.”
280
Siyasî otoritenin tuğyânına baş örnek Firavun’un tuğyânıdır.
Onun haddini aşması ve ölçüyü kaçırmasının bir görüntüsü, rubûbiyet
dâvâsı güdecek kadar gerçek Rabb’e; haklarını küçümseyecek, zulmedecek
ve köleleştirecek kadar da insanlara karşı büyüklenmesidir.
Nitekim Allah, birçok âyetinde ibret ve öğüt almak için, Firavun’un
277 11/Hûd, 112
278 20/Tâhâ, 80-82
279 55/Rahmân, 8-9
280 79/Nâziât, 23-24
162
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
tuğyânını ve bu azgınlığı yüzünden başına gelenleri tekrar tekrar anlatmıştır.
Bu da insanların çoğunun otorite tuğyânıyla imtihana tâbi
tutulduğunu gösterir. “Mûsâ’nın haberi sana geldi mi? Hani Rabbi
ona Kutsal Vadi’de Tuvâ’da seslenmişti: ‘Firavun’a git, çünkü o tuğyân
etti (azdı).”281 Buradaki tuğyânı, hem Yaratıcı’ya karşı, hem yaratılanlara
karşı haddi aşmak olarak anlayabiliriz. Yani Firavun, küfürle Yaratıcı’ya
karşı baş kaldırdı; halkı köleleştirmek ve onlara zulmetmek
sûretiyle de yaratılanlara büyüklük tasladı.
Firavun, rubûbiyet (rab’lik) iddia ederek tuğyânın zirvesine ulaştı.
O, bu bâtıl iddiasıyla, yöneticiliğini yaptığı vatandaşların kendisine,
kendi kanunlarına uymalarını; Allah da olsa, kendi ilkelerine ters
düşenlere itaat etmelerini yasaklıyor, bu mutlak itaat edilmeye kendini
yetkili görüyordu. Fahreddin Râzî’nin yorumuna göre Firavun,
rablik iddiasıyla şunları diyordu: “Ben, sizin terbiye eden, büyütüp
geliştiren, ihsan eden rabbinizim. Size âlemde emredecek ve yasak
koyacak da ancak benim!”
İnsanlara Zulüm de Siyasî Otoritenin Tuğyânıdır
“Görmedin mi Rabbin ne yaptı Âd kavmine? Yüksek sütunlarla dolu
İrem’e? Ki şehirler arasında onun eşi yaratılmamıştı. Vâdide kayaları
oyan Semûd’a? Ve kazıklar sahibi Firavun’a? Bunlar ülkelerde azmışlardı.
Oralarda çok kötülük etmişlerdi. Bu yüzden Rabbin onların
üzerine azap kırbacını çarptı. Elbette Rabbin her an gözetlemededir.”282
Bunlar ülkelerinde azmışlardı; yani isyan edip günah işlediler. İnsanlara
eziyetle ve yeryüzünü fesâda uğratmakla haddi aştılar. Kazıklar
sahibi Firavun denilmesi: Firavun, yere dört kazık çaktırır, işkence
edeceği kimseleri ellerinden ve ayaklarından bu kazıklara bağlatır,
o şekilde işkence ederdi. Bunun için veya kazık gibi askerleri çok
olduğundan böyle nitelenmiştir. Âyetlerde ifade edilen azdıkları ve
çok kötülük ettikleri de gösteriyor ki, bu azgın ve zâlim yöneticiler,
Allah’a isyan edip baş kaldırdıkları gibi; zulüm ve düşmanlıkta da
haddi ve ölçüyü aşmışlar, halklarına işkence ve eziyeti çoğaltmışlardı.
281 79/Nâziât, 15-17
282 89/Fecr, 6-14
163
Ünite 7 Tuğyân ve Tâğut
Tuğyâna Karşı Müslümanların ve
Özellikle Âlimlerin Tavrı
Tuğyânın temelinde “kibir” ve “benlik” yatar. Tâğutlardan biri
olan şeytanın azgınlığının sebebi de kibir ve benlik idi. Tuğyân, küfür,
şirk ve zulüm olarak insanlara yansır. “Doğrusu şirk, büyük bir
zulümdür.”283 Çünkü şirk, bile bile hakkı inkâr etmek, nimeti görmemek
ve onu verene isyan etmektir. Bu, iman noktasından bir tuğyândır.
İman açısından tuğyân içinde bulunan kimsenin, uygulama bakımından
da zâlim olması doğaldır. Firavun’un tuğyânı buna örnektir.
Uygulama açısından tuğyân ise, zulüm ve haksızlıktır. Özellikle
yetki sahibi bir kimsenin, kendisini haklı gösterecek bazı gerekçelerle(!)
adâletten ayrılması ve emri altındakilere zulmetmesidir. Zaten,
Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen yöneticinin zâlim olmaması beklenemez.
284 Böyle kişilerin, hakkı korkusuzca söyleyen müslümanlar,
özellikle de âlimler tarafından uyarılması gerekir. Tâğutlaşan yöneticiye
(sultânun câirun) karşı hakkı söylemek, mazlumları savunmak
ve zulme engel olmaya çalışmak, en önemli ibâdetlerdendir. “Cihadın
en üstünü, zâlim yöneticiye karşı hak sözü söylemektir.”285
İslâm tarihi, zâlim sultanlara ve kötü yöneticilere karşı gelen
güçlü bilginlerle doludur. Çoğu kez bu muhalefet, dil ve kalemden
mızrak ve kılıca dönüştü. Tıpkı Abdurrahman b. el-İş’as ve beraberindeki
fakih ve muhaddislerin, Haccac’ın tuğyânına ve Emevî devletinin
sapmasına baş kaldırmaları gibi. Medine’nin ünlü fakihi Said
bin Müseyyeb, Hulefa-i Raşidin’in yolundan gitmeyen, mal-mevki
ve nüfuz peşinde koşan Emevî emîr ve valilerinin, kendi itibarından
yararlanmak için yaptıkları mal ve mevki tekliflerini reddediyor ve
onların kötü emellerine âlet olmuyordu. Velid bin Abdülmelik’e biatı
reddeden Said bin Müseyyeb’e 60 değnek ceza vuruldu. Tâbiin dönemi
âlimlerinden Said bin Cübeyr, Haccac’ın zulmünü önce vaaz ve
nasihatle önlemeye çalıştı, bu fayda vermeyince ona karşı ayaklandı
ve şehid edildi.286
283 31/Lokman, 13
284 5/Mâide, 45
285 İbn Mâce, Fiten 20
286 Yusuf el-Karadavi, bu destansı mücadeleyi tiyatro eseri şeklinde Âlim ve Tâ
ğut adıyla kitaplaştırmıştır.
164
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Halife Mansur’un zulmüne boyun eğmeyerek onun isteklerine
âlet olmamak için teklif edilen kadılık görevini reddeden Ebû Hanife
de işkenceyle şehid edilmiştir. Diğer bir mezheb imamı Malik
bin Enes de Halife Mansur’dan haksızlık ve zulüm gördü. Hz. Ali (r.a.)
taraftarlarının isyanına fetva vermesi üzerine ona da işkenceler yapıldı.
Her dönem, tâğutî düzenler tarafından zulüm ve işkence gören,
hatta idam edilen çok sayıda âlim vardır. Bu konuda son dönemdeki
âlimleri göz önüne getirirsek, hemen meşhur bütün âlimlerin isimlerini
saymak gerekecektir: Said Nursi, Şeyh Said, İskilipli Âtıf Hoca,
Süleyman Efendi, Ali Haydar Efendi, Hasan el-Bennâ, Seyyid Kutub,
Abdülkadir Udeh, Mevdûdi, Ali Şeriati, İmam Humeyni, Muhammed
Bâkır es-Sadr...
Örneklerden de anlaşıldığı gibi tuğyân (zulüm), ister mü’min geçinsin,
ister kâfir, maddî gücü ve siyasî iktidarı elinde bulunduran
yöneticilerin yakalandıkları bulaşıcı bir hastalıktır. Yöneticiler, bu
hastalıktan ancak hiç taviz vermeden Allah’ın kitabıyla hükmederek
adâlete sarılmak sûretiyle ve yanlarına müttakî âlim yardımcılar
(müşavirler) alarak kurtulabilirler. Bunun gerçekleşmesi için de, öncelikle
sistemin tâğutî olmayıp İslâmî olması gerekir. Adâletin gerçekleşmesi
buna bağlıdır. Çünkü Allah’ın hükmü adâlet; onun zıddı
ise zulümdür. “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin
ta kendileridir.”287
Siyasî Otorite ve Yöneticinin Tuğyânını
Başkalarına Ulaştırması/Tâğut’laşması
Tuğyânkâr insanların özellikle elebaşıları ve önde gelenleri, kendi
tuğyânlarını haklı göstermek ve insanlar üzerinde rableşip onların
dünya hayatlarını düzenlemek için belli hükümler koyarlar. Böylece
diğer insanlar da bunların koydukları hükümleri kabul eder, Allah’ın
hükmünü bırakır, tuğyânkârların hükümleriyle muhâkeme olunmak
ister ve böylece tuğyânkârlara hem ibâdet etmiş, hem de onları velî
edinmiş olurlar. İşte, Kur’an, bunlardan birinci tür, yani tuğyânkâr
287 5/Mâide, 45
165
Ünite 7 Tuğyân ve Tâğut
olan ve başkaları üzerinde rableşip tuğyânlarını haklı çıkarmaya,
dünya hayatını yönlendirip vatandaşlarının rabbi kesilmeye girişen
insanlara tâğut der. Bu kelimenin tekili de çoğulu da aynıdır; yani
tâğut bir yerde bir tane olabildiği gibi, işbirliği içinde birden fazla da
olabilir. Tâğut, kendisini velî/dost edinenleri nurdan zulümâta çıkarır.
Kendisi zulümât, yani karanlıklar içinde olduğu için kendi peşinden
gidenleri de baş aşağı bu karanlıkların içine yuvarlar.288 Böylece, tâğutun
peşinden gidenler, onu velî/dost edinmekle ona ibâdet etmiş289
olurlar. Allah’a imandan önce ‘lâ/hayır’ tavrıyla tâğuta küfretmeleri,
onu tanımamaları gerekirken onun koyduğu hükümlerle muhâkeme
olunmak istemekle Allah’a küfretmiş ve tâğuta iman etmiş olurlar.290
Artık, karanlıkları yırtıcı birer ışık olan Kur’an âyetleri böylelerinin
ancak tuğyân ve küfrünü arttırır.291 Böylelikle, şirk toplumunun üzerine
oturduğu üçlü de (tâğut, onun tanrısı olan nefsi, yani hevâ ve
hevesi ile yardımcılarıyla tâğuta ibâdet edenler) tamamlanmış olur;
tevhid toplumunun yerini alır veya karşısına geçer.292
Tâğut Kimdir?
Tâğut, kelime olarak haddi aşan, azan, hakikatten sapan, taşkınlık
gösteren ve her sapıklığın başı gibi anlamlara gelir; Istılahta ise Allah’a
isyan eden anlamında kullanılır. Allah’ın indirdiği hükümlere
alternatif olmak ve onların yerine geçmek üzere hükümler koyan her
varlık tâğuttur. Bunun insan olması, put, şeytan veya bunların dışında
herhangi bir şey olması farketmez. Kur’ân-ı Kerim’de: “Andolsun
ki, biz her kavme; ‘Allah’a ibâdet edin, tâğuta kulluktan kaçının’ diye
(tebliğat yapması için) bir peygamber gönderdik.”293 İnsanlar, sadece
Allah’a kul olma, yalnız O’na ibâdet etme hususunda istisnasız uyarılmışlardır.
“İman edenler Allah yolunda savaşırlar; kâfirler ise tâğut
288 2/Bakara, 257
289 5/Mâide, 60
290 4/Nisâ, 60
291 5/Mâide, 64
292 Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 320-321
293 16/Nahl, 36
166
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
yolunda savaşırlar.”294 Yani insanlar ya Allah’a ibâdet edecekler veya
tâğuta kul olacaklardır; bu iki yolun dışında üçüncü bir hal yoktur.
Kur’ân-ı Kerim’de: “Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilen
kitaplara iman ettik diye boş iddialarda bulunanlara bakmaz
mısın? Onlar tâğutun huzurunda muhakeme olmak (hükümlerine
boyun eğmek) istiyorlar. Hâlbuki tâğutu inkâr etmekle (tekfir etmek,
lanetlemekle) emrolunmuşlardır.”295 buyrulmaktadır. Kur’an’daki bütün
bu âyetleri dikkate alarak şu hususu belirtmekte fayda vardır:
Tâğutun hükümlerine râzı olanlar ve boyun eğenler, kâfirlerdir. Nitekim
İbn Kesir, bu hususta şunları kaydediyor: “Bu âyet-i kerimede296
Hz. Muhammed (s.a.v.)’e ve diğer peygamberlere iman ettiklerini söylemekle
beraber, ihtilâf ettikleri hususlarda, Allah’ın kitabından ve
Peygamber’in sünnetinden kaçınıp, insanların kendi akıllarına göre
(beşerî kanunlarla) hüküm vermesini isteyen kişinin iman iddiasını
Allah reddetmektedir.”297
Bugün dünyada; vahyi inkâr ederek, insanların çoğunluğunun
rızâsına göre kurulduğu iddia olunan bütün demokratik sistemler,
Allah’ın hükümlerine mukabil ve onların yerine geçmek üzere hükümler
icad etmektedir. Dolayısıyla bütün demokratik sistemler, bu
noktada “tâğutî” özellikler taşırlar. Bu, bir anlamda bütün ideolojik
sistemler için de geçerlidir. Daha genel bir ifade ile, İslâm’ın dışındaki
bütün sistemler tâğutîdir. Tâğutların hükümlerine göre yönetilen
bütün yerlerde yaşayan mü’minlerin, Allah’ın indirdiği hükümlerin
galip gelmesi uğruna cihad etmeleri farz-ı ayndır. Şurası unutulmamalıdır
ki, tâğutun hükümlerine “evet” diyenler, Allah’ın dinine
“hayır” demiş, küfretmiş durumundadırlar. Bunu ister bilerek, ister
bilmeyerek yapsınlar durum asla değişmez. Çünkü bütün peygamberlerin
insanlara; “Allah’a ibâdet edin, tâğuta kulluktan kaçının”298
diye tebliğat yaptıkları âyetlerle sâbittir. Tâğutun hükümlerini inkâr
294 4/Nisâ, 76
295 4/Nisâ, 60
296 4/Nisâ, 60
297 İbn Kesir, Tefsir, 1/519
298 16/Nahl, 36
167
Ünite 7 Tuğyân ve Tâğut
etmeyen ve tâğutî güçlerle mücâdele vermeyen kimse, ne kadar âlim
olursa olsun, “müsteşrik” çizgisini asla geçemez.299
Tâğut, Hakkı tanımayıp azan ve sapan her kişi ve güce verilen addır.
Şeytana da bu yüzden tâğut denmiştir. Tâğut, hakka, hakikate ve
imana karşı gelen, Allah’ın kulları için çizdiği nizamı ve sınırları aşan
her şeyi ifade eder. Tâğut, bir şahıs olabileceği gibi, Allah nizamından
alınmamış her türlü sistem, Allah’a bağlanmayan her çeşit fikir,
düşünce, âdet ve alışkanlık da olabilir. Kim bütün bunları ne şekilde
olursa olsun reddeder ve yalnız Allah’a iman edip bağlanır, sadece
Allah’ın kanun ve nizamlarını kabul eder ve tüm yaşantısını buna
göre düzenlerse, sağlam bir kulpa bağlanmış, yani kurtulmuş olur.300
Tâğutu reddetmeden iman eksiktir, yarımdır; böyle bir iman geçerli
olmaz. Bu durum, aynen müşriklerin Allah’a inanması gibidir. Tâğut,
Allah’a ibâdetten alıkoyan, Allah’a giden yolu tıkayan, dini Allah’a
has kılmayı, Allah ve Rasûlü’ne tâbi olmayı önleyendir. Bu, cinnî ve
insî şeytan olabileceği gibi, ağaç, beton, tunç, taş, mezar, inek, para,
ateş, âdet ve sistem de olabilir. Günümüzdeki medya araçlarının çoğunu
da bu kavramın içine koyabiliriz.
Mevdûdi’ye göre tâğut kelimesi, sözlük anlamıyla, sınırları aşan
herkes için kullanılır. Kur’an bu kelimeyi Allah’a isyan eden, Allah’ın
kullarının hâkimi olduğunu iddia eden ve onları kendi kulu olmaya
zorlayan kimse için kullanır. Eğer bir kimse Allah’a isyan eder ve
O’nun kullarını kendisine boyun eğmeye zorlarsa, o zaman tâğuttur.
Böyle bir kimse; şeytan, râhip, dinî veya politik lider, kral veya bir
devlet olabilir. Bu nedenle bir kimse tâğutu reddetmedikçe Allah’a
inanmış sayılamaz. Tâğutun, tekil ve çoğul anlamı birlikte kullanılır.
Çünkü Allah’ı inkâr eden kimse, sadece bir tek değil; binlerce tâğutun
kölesi olur.301 Tâğut, ilâhî olmayan hükümlere göre kararlar
veren otorite demektir. Tâğut kelimesiyle, aynı zamanda, Allah’ı tek
hâkim/egemen ve Rasûlü’nü nihâî otorite olarak tanımayan hüküm
sistemleri de kastedilir.302
299 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, İnkılab Y., s. 316-317
300 2/Bakara, 256
301 Mevdûdi, Tefhimü'l- Kur'an, İnsan Y., c. 1, s. 202
302 Mevdûdi, a.g.e. c. 1, s. 375
168
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Seyyid Kutub da tâğutu şu şekilde tanımlar: Allah’ın emri dışındaki
her çeşit sistem, Allah’ın şeriatına dayanmayan her türlü nizam
tâğuttur. Tâğut, Allah’ın şeriatından başka bütün idare şekilleridir.
Zira insan, Ulûhiyet özelliklerinden birisini kendisine mal edip, adâletin
ve hakkın ta kendisi olan şeriatın hudutlarını aşarak kendi egemenliğini
ileri sürerse tuğyân etmiş ve kendi haddini aşmış demektir.
Böyle bir şey, tuğyândır ve böyle iddialar ileri sürenler tâğî denilen
haddini aşmış âsilerdir. Bunlara inananlar, bunlara tâbi olanlar şirk
içerisindedirler, küfür içerisindedirler.303
Yusuf el-Karadavi’ye göre, Allah’ın şeriatı ile çatışan bütün gelenekler,
rejimler, zâtında güç görülen eşya, insan ve putlar tâğuttur.
Tâğut, kulun haddi tecavüz ederek, ibâdet ettiği, tâbi olduğu ve itaat
ettiği şeydir. Her kavmin tâğutu, kendisine hüküm götürdükleri, huzurunda
muhakemeleştikleri, ibâdet ettikleri, tâbi oldukları, yalnız
Allah’a itaat edilmesi gerektiği yerde itaat ettikleri kimse veya varlıklardır.
Bunların ve bunlarla ilişkisi olan insanların durumlarını
düşündüğümüz zaman, insanların çoğunu Allah’a ibâdet ve itaatten
yüz çevirmiş, tâğutlara ibâdet ve itaat eder halde görürüz.304
Nisa, 76. âyetine göre tâğut; Allah’a karşı olanların, uğruna savaştığı
şey, nesne, insan, dâvâ, ideoloji olarak anlaşılmaktadır. Tâğut,
itaatte Allah’a ortak koşulan her şeydir. Kendisine kayıtsız şartsız
itaat edilecek tek merci Allah’tır. O’nun dışındakilere O’ndan dolayı
itaat edilir. Bu tür itaatler, meşrûiyetini Allah’tan alırlar. Kur’an, Allah’tan
başkasına itaati, tâğuta itaat ve ibâdet olarak nitelemektedir.305
İtaat edilen şey, Allah’ın hükümlerine aykırı olursa, itaat tâğuta itaatin
ta kendisi olmaktadır.306
Tâğut bir semboldür; küfrün, zulmün, şerrin, haksızlığın, adâletsizliğin,
putçuluğun, azgınlığın, sapkınlığın ve daha aklınıza gelen
tüm kötülüklerin sembolü. Bu sembol, bazen kendini Firavun ilan
eden antik ya da çağdaş bir yönetici, bazen cansız bir eşya, bazen bir
ideoloji, bazen da şeytan, uğur, şans, talih gibi soyut şeylerdir. Tâğut,
303 Seyyid Kutub, Fi Zılali'l Kur'an, Hikmet Y., c. 3, s. 269
304 Yusuf el-Karadavî, Tevhidin Hakikati, Saff Y., s. 57
305 16/Nahl, 36
306 4/Nisâ, 60
169
Ünite 7 Tuğyân ve Tâğut
insanoğlunun ilâhlaştırdığı her şeydir. Daha doğrusu tâğut, insanla
Allah arasına gerilen şeylerin tümüne verilen ortak isimdir. Allah’ın
koyduğu sınırları çiğneyen insan tuğyân etmiştir. İşte tâğut, o insana
bu sınırları çiğneten şeydir. Eğer o şey insansa ve kâfirse ona itaat
eden de kâfir olur; yok eğer insanın itaat ettiği tâğut münâfıksa ona
itaat eden de münâfık olur. Tabii fâsıksa fâsık; zâlimse zâlim olur.307
Bütün bu açıklamalar çerçevesinde tâğut, her türlü azgınlık, sapkınlık,
aşırılık ve bâtıl inanç ve davranışları sembolize eder. Tâğut,
tuğyânı yaşayan ve yaşatmaya çalışan kişi ve güçtür.
Tâğut, her devirde Firavun ruhlu kişilerle, onların yardakçıları
olan grubun genel adı, cins ismidir. Her devirde birden çok tâğut
bulunur. Tâğutların, kabile çapında, millet çapında olanları yanında
bölgesel ve enternasyonal olanları da bulunacaktır. Bunlar, birbirlerinden
habersiz olabilecekleri gibi, organize de olabilirler. Hatta,
İblisler parlamentosu (hizbu’ş-şeytan, evliyâu’ş-şeytan) gibi birlikler,
beraberlikler vücuda getirebilirler. Tâğutlar, aralarında hiyerarşik
bir düzen kurabilir, paralellik veya entegrasyona gidebilirler. Böyle
olunca tâğutî sistemler, parlamentolar, prensipler geliştirilebilir. Meselâ,
Muhammed İkbal, emperyalist batılıların oluşturdukları sömürü
düzeninin temsilcilerinin vücut verdikleri organizasyonu, İblisler
parlamentosu diye anmıştır. Aynen bunun gibi tâğutlar parlamentosu
deyimini de kullanabiliriz. Kur’an, bu noktada evliyâu’t-tâğut (tâğutun
dostları, görev arkadaşları, destekçileri) deyimini kullanıyor.308
Bir kimse, Allah’a, meleklerine... inandığını ikrar etse, buna mukabil,
tâğutî rejimleri (demokratik, laik, hümanist, kapitalist, sosyalist
vs.) çağdaş devlet modelleri adı altında benimsese, doğruluklarına
itikat etse, irtidat etmiş olur, yani dinden çıkar. Kim, insanların
maslahat ve iyiliklerini Allah’tan daha iyi bildiğini iddia ederek, insanlar
üzerinde hükümler koymaya ve bunları tatbik etmeye gayret
ederse “ilâhlık” iddiasına girişmiş olur. Her kim de bunların bu iddialarını
doğrulayarak onlarla işbirliği yaparsa, tevhid akîdesini parçalamış,
ilâhlara iman etmiş, kâfirler zümresine dâhil olmuş demektir.
Bu açıdan “çağdaş devlet modelleri” iyi değerlendirilmeli, isimleri
307 Mustafa İslâmoğlu, İman Risalesi, Denge Y., s. 70
308 2/Bakara, 257; Kur'an'ın Temel Kavramları, 562
170
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
milliyetçi-mukaddesatçı dahi olsa, Allah’ın indirdiği hükümlere mukabil
olmak ve onların yerine geçmek üzere doktrinler imal eden, bu
doktrinleri insanların hayatına tatbik edeceğini ilân eden insanların
tâğut olduğu gerçeği unutulmamalıdır. Bugün dünyada insanların
beşikten mezara hayatlarını düzenlemek iddiasındaki meclisler,
konsüller, krallar, kavimlerarası kuruluşlar, insanları teslim almış
görünmektedirler.309
Hz. Âdem’den günümüze kadar, genel anlamda insanlığın iki
tanrısı var olagelmiştir: Allah ve tâğut... Tarih boyunca insanoğlu ya
tevhid dinine mensup olmuş ve bu dinin tanrısı olan Allah’ı kendisi
için yegâne ilâh edinmiş; ya da şirk dinine mensup olmuş ve bu dinin
çok çeşitli olan tanrı veya tanrılarına ittiba etmiştir. İşte Kur’an, şirk
dininin tanrı veya tanrılarına genel olarak tâğut demektedir.
Günümüzde müslümanlık iddiasında bulunanların birçoğu bu
bakımdan profan/bölmeli bir kafa yapısına sahip bulunmaktadır. Bu
kimseler, bir yandan Allah’a iman ettikleri iddiasında bulunurken,
diğer yandan İslâm’ın açıkça emrettiği ve yasakladığı şeylere ters
düşebilmekte ve tâğutların yasalarına kabulleri arasında yer verebilmektedirler.
Oysa bir kalpte hem imana, hem de küfre yer verilmesi
İslâm’a göre açık bir paradoks, gerçek bir çelişkidir. “Yoksa siz
Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden
bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil ve rüsvaylıktır. Kıyâmet
gününde de azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah, yaptıklarınızı bilmez
değildir.”310
Bir kalpte hem iman ve hem de aynı zamanda küfür bulunamaz.
Bu iki olgu, ateş ile barut gibi yanyana bulunamazlar. Birisinin yerleştiği
kalpte bir diğerine yer yoktur. Mü’min, kâfir ve münâfıktan
farklıdır; kendisine İslâm ile beraber bir veya birkaç dünya görüşünden
veya ideolojiden sentezler yapan, bukalemun bir şahsiyete sahip
olamaz. Çünkü tevhidi, şirkten farklı kılan; başka felsefelere, herhangi
bir dünya görüşüne veya ideolojiye ihtiyaç duymaması, mü’minin
309 Hüsnü Aktaş, Medeni Vahşet, Düşünce Y., s. 140
310 2/Bakara, 85
171
Ünite 7 Tuğyân ve Tâğut
bütün bir hayatını kuşatan yetkin bir inanç, bir pratik; kısacası bir
sistem, bir yaşam biçimi olmasıdır. Bugün beşeriyet, Tevhid dininden
uzaklaşarak, yeryüzünde egemen olan tâğutların dinine sapmış
bulunuyor. Müslümanlık iddiasında bulunan yığınların Allah’a değil;
tâğutlara ibâdet ettikleri su götürmez bir gerçektir. Bu gerçekten
hareketle Kur’an’ı öğrenmek, mânâsının derinliklerine dalmak ve
onu pratik hayatlarına indirgemek isteyen her müslümanın, tâğut
kavramının gerçek anlamını kavraması ve kavradığı tâğutu tüm kuralları
ve kurumlarıyla birlikte reddetmesi, bu reddi davranışlarıyla
göstermesi itikadî bir sorumluluktur.
Tâğut tanımına girenler şunlardır:
a- Arzuları mâbudlaştırılan nefis, tâğuttur.
b- Allah’ın emir ve yasaklarını tanımayan, İslâm nizamı ile çatışan
düzen ve düsturlara çağıran her fert ve önder tâğuttur.
c- Allah’tan gayrı, zâtında güç görülen eşya, insan ve putlar tâğuttur.
d- Şeytan tâğuttur.
e- Allah’ın şeriatı ile çatışan bütün gelenekler, esas alınan bütün
rejimler tâğuttur.311
Yolların ayrılış noktasındayız: İnsan, ya tâğuta tâbi olup geçici
zevkler peşinde koşacak; o zaman sonuç, dünyada zillet ve kullara
kulluk; tâğuta kalben teslim olmak (iman etmek) sûretiyle hevâ
ve heveslerine göre yaşamanın sonucu âhirette de varış, cehennem
olacaktır. Veya tâğutları reddedip Allah’a dostluk; hayatını İslâm’ın
hükümlerine göre tanzim edip izzetli, onurlu bir hayat ve cennet:
“Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey
Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele.
İşte Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri
de onlardır.”312 Bu iki inanç ve yaşama biçiminin dışında üçüncü bir
durumdan söz etmek mümkün değildir!
311 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, c. 2, s. 869
312 39/Zümer, 17-18
172
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
“İiman edenler Allah yolunda savaşır; küfredenler de tâğut yolunda
savaşırlar. O halde, şeytanın dostlarıyla savaşın; çünkü şeytanın hilesi
zayıftır.”313
313 4/Nisâ, 76
173
- ünite 8 -
İbâdet ve Allah’tan Başkasına
İbâdet/Tapma
• İbâdet Kavramı
• İbâdet, Hayatın Tüm Alanını Kuşatır
• Herhangi Bir Eylem, Nasıl İbâdet Olur?
• Allah’a İbâdet
• Allah’tan Başkasına İbâdet
• Tâğuta İbâdet
• Put; Anlam ve Mâhiyeti
• Putperestlik
• Putlaştırılıp İlâh Haline Getirilen
Bâtıl Tanrı Anlayışları
• Kur’ân-ı Kerim’de Put Kavramı
ve Puta Tapma Konusu
• Günümüzde Hayvanları Kutsallaştırma
• Günümüzde Sığıra Tapma
• Sanatın Putlaştırılması
• Gök Cisimlerinin Putlaştırılıp
Bâtıl Tanrı Kabul Edilmesi
• Arzın/Ülke Topraklarının
Kutsallaştırılıp Putlaştırılması
• Müneccimlik ve Falcılık; Gaybı Bilme İddiâsı ve
Yıldızları Putlaştırma
• Putlara, Heykellere İbâdet
• Çağdaş Bir Putlaştırma Örneği; Atatürk’e
Tanrı veya Peygamber Diyenler
• Saygı Duruşu Denilen Putperestlik
• Animizm (Ruhlara Tapma İnancı)
• Putlara ve Putperestlere Karşı İbrâhimî Tavır
• Putları Kırmak
174
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
İbâdet Kavramı
“Ben insanları ve cinleri, ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım.”314
Sahâbeden Muaz b. Cebel anlatıyor: Bir gün Rasûlullah bana, “Ey
Muaz! Allah’ın, kulları üzerindeki hakkı nedir?” diye sordu. Ben; “Allah
ve Rasûlü daha iyi bilir” dedim. Rasûlullah: “Allah’ın kulları üzerindeki
hakkı, kulların O’na ibâdet edip, başka hiçbir şeyi şirk/ortak
koşmamalarıdır.”315 buyurdu.
İbâdet kelimesinin lügat mânâsı; itaat etmek, boyun eğmek, tevâzu
göstermek, bağlanmak ve hizmet etmektir. İslâmî ıstılahta ibâdet:
Yapılması sevap olan, Allah’a yakınlık ifâde eden, yalnız O’nun
emirlerini yerine getirmiş olmak ve rızâsını kazanmak niyetiyle yerine
getirilen her türlü harekete ibâdet denir. Kısaca ibâdet, Allah’ın
râzı olduğu her söz ve fiile verilen isimdir. İbâdet, Kur’ân-ı Kerim’de
hiçbir zaman sadece namaz kılmak, oruç tutmak, haccetmek mânâlarında
kullanılmamıştır. İbâdet dinin tamamıdır. Din ise hayatın
programını çizer, insanların yaşam tarzını belirler. Yemek yemek,
devlet kurmak, ahlâk, evlilik, hukuk, mâlî işler... kısaca hayatın tamamı
dindir, dinin tamamı da ibâdettir.
İbâdet 5 anlama gelmektedir. Bunlar:
1-) Kul olmak, kulluk etmek,
2-) Boyun eğmek, itaat etmek,
3-) İlâh tanımak (otorite tanımak, hükmüne teslim olmak),
4-) Herhangi birine ya da bir şeye bağlanmak,
5-) Yönelmek, meyletmek.
İbâdet kelimesinin ifâde ettiği esas mânâ; kişinin yüksek güç,
kuvvet ve iktidar sahibi birine karşı itaat etmesi, kendi hürriyet ve bağımsızlığından
ferâgat etmesi, onun karşısında her türlü mukavemet
314 51/Zâriyât, 56
315 Buhâri, Cihad 71; Müslim, İman 49; Tirmizî, İman 18, h. no: 2781; İbn Mâce, Zühd
35, h. no: 4296
İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
175
Ünite 8
ve isyanı terk etmesi ve tam bir bağlılıkla, isteyerek ona boyun eğmesidir.
İbâdet etmek, insanın fıtratındaki/yaratılışındaki gâyenin gereğidir.
Allah Teâlâ insanları ve cinleri, ancak kendisine ibâdet etsinler
diye yaratmıştır.316 Bu yüzden ibâdet etmek, insan için kesin bir ihtiyaçtır.
İnsan ruhu yalnız Allah’a ibâdet ederek, yani sadece O’na kul
olarak, O’na itaat ederek, hayatını O’nun rızâsına uygun olarak ve
O’nun Rasûlünü örnek alarak huzura kavuşur.317 Aksi halde insan
maddî yönden ne kadar yüksek seviyede olursa olsun, Allah’a ibâdet
etmediği müddetçe asla gerçek mutluluğu bulamayacaktır.
Kur’ân-ı Kerim’de birçok âyette, insanlara Allah’a ibâdet etmeleri
emredilir: “Göklerin ve yerin gaybı Allah’ındır. Her iş O’na döndürülür.
Öyle ise O’na ibâdet et, O’na güvenip dayan.”318 “Sana ölüm
gelinceye kadar Rabbine ibâdet et.”319; “Şüphe yok ki Allah, benim de
Rabbim, sizin de Rabbiniz. Öyle ise O’na kulluk/ibâdet edin. İşte doğru
yol budur.”320 Bütün peygamberler, insanları Allah’a ibâdete çağırmışlardır.
Bu husus Kur’ân-ı Kerim’de şöyle belirtilir: “Andolsun ki, Biz
her ümmete Allah’a ibâdet edin ve tâğuttan kaçının diye bir peygamber
gönderdik.”321
İbâdet, sevgi ve boyun eğme mânâlarını birden içerir. Yani Allah’a
ibâdet, Allah’ı son derece sevmekle birlikte nihâî derecede O’na
boyun eğip saygı duymaktır. İbâdetin gerçekleşmesi için kulun, Allah’ı
her şeyden çok sevmesi ve O’nu her şeyden büyük tanıyıp âzamî
derecede saygı duyması gerekir. Müslüman, korku ile ümit arasında
olmalıdır. Fakat bu korku, bir canavardan veya diktatörden duyulan
korku gibi değildir. Müslümanın korkusu Allah’ın sevgisini kaybetme
korkusudur.
İbâdet, Allah ve Rasûlünün emrettiği şekilde yapılır. Diğer her
şeyde olduğu gibi ibâdetin nasıl yapılacağı hususunda da müslüman,
316 Bak. 51/Zâriyât, 56
317 Bak. 13/Ra’d, 28
318 11/Hûd, 123
319 15/Hicr, 99
320 3/Âl-i İmrân, 51
321 16/Nahl, 36
176
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Kur’an ve sünnete mürâcaat eder. İbâdet, insanın kendi nefsi ve kalbini
temizlemesi, Allah’ın rızâsını kazanması için en güzel bir vâsıta
ve İlâhî bir vesiledir. İbâdet müslümanın imanını kuvvetlendirir, Allah’a
yaklaştırır. Tabii ki, ibâdetin bilinçli, Allah’ın istediği ve Peygamberimiz’in
uyguladığı gibi olması lâzımdır. Yoksa ibâdet insana
bir fayda sağlamaz. Örneğin; Allah Teâlâ “namaz kişiyi bütün kötülüklerden
alıkoyar.”322 buyuruyor. Hâlbuki, bugün pekçok müslüman
namaz kıldığı halde birçok günahı, hatta kebîre/büyük günah işleyebiliyor.
Elbette ki bu durum, onların namazlarının Allah katında
kabul görmediğinin göstergesidir.
Fâtiha sûresinde “biz yalnız Sana ibâdet eder ve yalnız Senden yardım
dileriz.”323 âyetinde ibâdet, “yardım dileme”den önce gelmiştir.
Bunun mânâsı, bir şeyi elde etmeyi istemeden önce, onu bize kazandıracak
vesilelere başvurmamız demektir. Önce sebepler yapılmalı;
sonra sonuç Allah’ın izniyle elde edilecektir. Müslümanların yapması
gereken de budur. Müslümanlar öncelikle Allah’a en güzel şekilde
ibâdet etmeli, yani hayatını Allah’ın râzı olacağı şekilde, Peygamberi
örnek alarak yaşamalıdırlar. Ancak, bundan sonra kudreti sonsuz
olan Allah müslümanlara yardım edecek ve onları yüceltecektir.
Çünkü, Kur’ân-ı Kerim’de buyurulduğu gibi izzet Allah’ın, Rasûlünün
ve Müslümanlarındır.324
İbâdette ihsân/güzellik olmalıdır. İhsân kavramını Peygamberimiz
şöyle açıklar: “İhsân, Allah’ı görüyor gibi Allah’a ibâdet etmendir.
Sen O’nu görmesen de muhakkak ki O seni görüyor.”325
İbâdet yalnız Allah’a edilmelidir. Ma’bud (ibâdet edilen) yalnız
Allah olmalıdır. Elbette ki ibâdeti yalnız namaz, oruç, zekât vs. gibi
fiillerden ibaret görmemeliyiz. Bu fiiller ibâdetin bir kısmıdır; tamamı
değildir. Önceden de belirttiğimiz gibi ibâdet, hayatın tamamını
içine alan bir kavramdır. İbâdetin sadece Allah için yapılması gerektiği
hususu üzerinde Kur’ân-ı Kerim hassâsiyetle durmaktadır: “O
(Allah) yalnız kendisine ibâdet etmenizi emretmiştir. İşte dosdoğru
322 29/Ankebût, 45
323 1/Fâtiha, 5
324 63/Münâfıkun, 8
325 Buhârî, İman 37; Müslim, İman 1, hadis no: 8; Tirmizî, İman 14; Ebû Dâvud, Sünnet
16; İbn Mâce, Mukaddime 9; Nesâî, İman 6
İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
177
Ünite 8
din budur.”326; “Ey Âdem oğulları, şeytana ibâdet etmeyin diye size
emir vermedim mi? Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.”327; “De
ki, bunca delilden sonra, bana Allah’tan başkasına ibâdet etmemi mi
emrediyorsunuz, ey câhiller? Bilâkis Allah’a ibâdet eden ve şükredenlerden
olun.”328; “Artık kim Rabbine kavuşmayı ümit ediyorsa güzel
bir amel işlesin ve Rabbine ibâdette hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak
tutmasın.”329; “De ki: Ey kâfirler, ben sizin ibâdet ettiklerinize ibâdet
etmem...” 330
Bu âyetlerde açıkça görüldüğü gibi Allah, ibâdetin sadece Kendisine
yapılmasını emrediyor. İster içimizde ve ister dışımızda olsun
bizi kendisine râm eyleyen, itaatkâr kılan, bizim bedenimizi ve rûhumuzu
kendi kudretine göre yönlendiren, bizim enerjimizi kendi
istediği yöne sevkeden, yani bizi teslim alan her “güç”, bizi kendisine
kul yapmış demek olur. Oysa Rabbimiz, bizim ulûhiyet, rubûbiyet ve
ubûdiyeti yalnızca kendisine tahsis etmemizi ve bu noktada bütün
sahte ilâh ve rableri reddetmemizi istiyor.
“Mistik anlayış; ibâdeti, hayattan el etek çekip inzivâ ve riyâzet yoluyla
Allah’la birleşme şeklinde tanımlamaktadır. Bu anlayışa göre
bireylerin toplumsal sorumlulukları ihmal, hatta inkâr edilerek nefsi
arındırma öne çıkarılmaktadır. Bu anlayış, birçok farzı terk ederken;
nâfile, hatta uydurma ibâdetleri ön plana çıkarmaktadır. Vahdet-i
vücud nazariyesine inananlar daha da ileri giderek, fenâ fişşeyh,
fenâ firrasûl mertebesini aşıp fenâ fillâh derecesine yükselenler için
ibâdetin sözkonusu olmadığını ön görürler. Zira bu son mertebe artık
Allah’la birleşme aşamasıdır. Mistik akım, kulluğu sadece şeklî
bazı ibâdetlerden ibâret saydığı için dünya hayatına ilişkin İslâmî
kuralları kulak ardı eder. Bu yüzden yeryüzünün zâlim, fâsık veya
kâfir yöneticiler tarafından ifsâdına ses çıkarmaz. Tarihsel süreç
içinde hep bu tavrı gösterdikleri gibi, günümüzde çok sayıda şeyhin
Batı emperyalizminin yerli işbirlikçileri olan siyasi partilere yakın
326 12/Yusuf, 40
327 36/Yâsin, 60
328 39/Zümer, 64-66
329 18/Kehf, 110
330 109/Kâfirûn, 1-6)
178
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
durmaları, izzeti bu partilerin liderlerine yakın olmakta aramaları
bu görüşü doğrulayan açık örneklerdir.”331
İbâdet, Hayatın Tüm Alanlarını Kuşatır
İbâdet, hayat yolunun bütünüdür. Namaz, oruç gibi ibâdetler, insanın
azığını ikmal ettiği, enerji depolanan istasyonlardır. Azık bittikçe
ve yolcu, önündeki istasyona her uğrayışında yeni bir enerji ve
azık aldığı duraklardır namazlar, oruçlar. Bu dinde ibâdet anlayışı ve
yolu geniş kapsamlıdır; insanların ibâdet diye isimlendirmekte birleştikleri
birtakım taabbudî sembollerle sınırlı değildir. Bu semboller
-bütün önemlerine rağmen- farz kılınan ibâdetin sadece bir parçasıdır.
“De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, ibâdetlerim, hayatım
ve ölümüm ortağı olmayan Rabbu’l âlemîn Allah içindir. O’nun
hiçbir ortağı yoktur.”332 Namaz ve kurban, sembolleri temsil ediyor;
fakat gaye bundan daha büyüktür. Gaye ölünceye kadar hayatın tümünün,
hatta bizzat hayatın, ortağı olmayan Allah’a yöneltilmiş bir
ibâdet olmasıdır. Yani ibâadet; her ânı, her işi, her fikri, her duyguyu
kapsıyor.
“Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk/ibâdet etsinler diye
yarattım.”333 Cinlerin ve insanların yaratılış hedefi Allah’a ibâdete
hasredildiğine göre, hayatın bütününü ölünceye kadar sadece şeklî
farzlar doldurabilir mi? Bu, ancak ibâdetin hayatın her yönünü kapsaması
durumunda gerçekleşir. Bu da bilfiil İslâm’da vardır. Şeklî ibâdetler
namaz da olsa, zekât, oruç veya hac da olsa, belirli bir süreyi
kapsar. Ya da kişi nâfilelerle bu süreyi arttırabilir. Fakat hayatın bütün
alanını dolduramaz. Bu şekilde ancak Allah’ın nurdan yarattığı
melekler ibâdet edebilir.334 Yoksa insanoğlu bütün vakitlerini klasik
ibâdetlerle geçiremez. İnsanın usanan bir bedeni, dağılan bir aklı
vardır. Bu yüzden usanmaksızın gece-gündüz Allah’ı tesbih edemez.
Zaten Allah da onu bununla mükellef kılmamıştır. Allah, her kişiye
ancak gücünün yettiğini yükler. Allah onu bu yapıda yaratmış-
331 Ömer Faruk Köse, İslâmî Hareket ve Önündeki Engeller, Fecr Y., s. 155-156
332 6/En'âm, 162-163
333 51/Zâriyât, 56
334 21/Enbiyâ, 20; 66/Tahrîm, 6
İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
179
Ünite 8
tır; onun gücünün sınırlarını biliyor, güç yetiremeyeceği şeyi teklif
etmiyor. Bununla beraber, onun bütün hayatı Allah için olmalıdır.
Zira Allah, onu sadece ibâdet için yaratmıştır. Peki, bu, istenilen
ibâdetler sadece şekilsel ibâdetlerde kalırsa gerçekleşebilir mi? Bu,
ancak ibâdetin mânâsının genişleyip yeryüzündeki insanın bütün
eylemlerinin ona dâhil olmasıyla gerçekleşir. Bu da her türlü amelin
tevhide bağlanıp, tevhidin de bütün gerektirdikleriyle hayat tarzı olduğunda
mümkündür.
Siyaset ibâdettir... Allah’ın şeriatını tatbik olduğunda, yeryüzü
gerçeklerine göre Rabbânî adâlet tatbik olduğunda, insanları tek bir
ilâha kulluk ettirdiğinde, tâğutlardan kurtarıp hürriyete kavuşturduğunda
siyaset ibâdettir.
İktisadî dinamizm ibâdettir... Para, helâl kazançtan elde ediliyorsa;
para ve mal biriktirilip, bunlarla hayra dâvet ve şerle savaş oluyorsa;
kazanılan para temiz işlere harcanıyorsa o meşrû iş, iktisadî
birikimler ve para ibâdettir.
Sanat etkinlikleri de ibâdettir... Meşrû olan sanat türleriyle Hakka
dâvet ve kötülüklerle savaş olduğunda, Rabbânî anlayış gereğince
yeryüzünü îmar ve Allah isminin yüceltilmesi için insanları çalışmaya
ve güzele teşvik ettiğinde.
Kısaca, Rasûlülllah (s.a.v.)’ın ibâdetin insan hayatındaki büyük küçük
her şeyi kapsadığını öğretmek için buyurduğu gibi “hatta eşinin
ağzına koyduğu bir lokma bile” ibâdettir.
Bütün ibâdetler, dünya ve âhireti beraber hedefleyen bir iştir. İster
klasik ibâdet tanımı içine giren semboller olsun, ister insanın icra
edip yürüttüğü hayatî faâliyetler olsun.
İbâdetleri ma’bedlerle sınırlamayan bir dinin, temel buyruklarının
yanında, gülümsemeyi, sevmeyi, çalışmayı, ticareti, yeme-içmeyi,
kızmayı, ağlamayı, yürümeyi, nefes almayı, sevişmeyi, yani hayatın
kendisini ibâdet haline getirmesine neden hayret etmeli? İlâhî sınırlar
korunduğu zaman hayatın her birimi gerçek kimliğini kazanır.
Bu kimlikle açılır cennetin kapıları.
180
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Hıristiyanlar sadece kiliselerde ibâdet edebilirler. İslâm dışındaki
hemen her din de, ibâdeti, tapınmayı kendi mâbedlerine has kılar.
Günümüzdeki farklı tapınmalar için de bu geçerlidir: İnsanların ibâdet
ihtiyacını tatmin için arenalar, stadyumlar, müzikholler, türbeler,
anıtlar, anıtmezarlar inşâ edilmiş, insanlar tapınmak için belirli vakitlerde
buralarda sevdikleri uğruna kendilerinden geçmekte, ayılıp
bayılmakta, huşû içinde tapınmaktadırlar. Hatta bu sahte ilâhların
önünde kendinden geçen insanlardaki huşû ve gönülden bağlılık
nice müslümanın namaz gibi en önemli ibâdetinde bile yok.
Müslüman, ibâdet etmek için mutlaka mescid ve câmi aramaz;
Her yerde ibâdetini yapabilir. Tüm arz mesciddir müslüman için.
“Benim için yer(yüzü) tertemiz ve mescid kılındı. Namaz vakti gelince,
kişi bulunduğu yerde namazını kılar.”335 “Mescidlerimiz işgal altında!”
demiş olsak, bazılarımızın aklına yalnız İsrail işgali altındaki Mescid-
i Aksâ gelecek. Veya Allah’ın değil; tâğutların emrinde memur
olan bazı bel’amların güdümündeki mescidler (Aslında nice câmiler,
devlet dairesi haline gelmekte, hatta kiliseleştirilmekte, nice imamlar
papazlaştırılmakta veya bel’amlaştırılmakta). Ama bizim kastımız,
daha geniş; Evet, mescidlerimiz işgal altında ve putlarla dolu. Yeryüzü
mescidi, putlardan, tâğutlardan ve putçu düzenlerden temizlenme
çabası olmadıkça müslümanların ibâdetleri sıhhatli olmaz ve
gerçek ibâdet, gerçek kurtuluş gerçekleşmez. “Mescidler Allah’a aittir.
Orada Allah ile beraber bir başkasına dâvet, duâ etmeyin.” 336
Bazı insanların sandığı gibi, ibâdet sadece âhiret için değildir. Zira
bu din, dünya hayatındaki insanın işini ıslah etmek için de inmiştir.
Akîdesini olsun, şeriatını olsun, ibâdetini olsun, onun dünyadaki her
şeyini düzene koymak için gelmiştir.337 Bundan dolayı bu dinde dünya
ile âhiret her konuda birbirine bağlıdır. İnsanlar, dünya hayatında
çalışan organları, âhirete bağlı kalpleriyle dinin gölgesinde yaşarlar.
“Şüphesiz namaz, fahşâdan (her çeşit aşırılık ve ahlâksızlıktan) ve kötülükten
men’ eder.”338 Dünyada kötülüklerden menediyor, âhirette
ise mükâfat var. Mü’min, Allah rızâsı için namaz kılar. Aynı zaman-
335 Buhârî, Salât 56; Müslim, K. Mesâcid 4
336 72/Cin, 18
337 Bak.57/Hadîd, 25
338 29/Ankebût, 45
İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
181
Ünite 8
da fahşâdan, fuhuştan ve kötülükten de alıkonarak dünya hayatını
ıslah etmiş olur. Orucun farz kılındığını bildiren âyetin sonunda da
“umulur ki korunursunuz” denilir.339 Dünyada korunup (takvâ sahibi
olup), yeryüzünde hayatınızı ıslah edersiniz, âhirette ise mükâfata
erişirsiniz. Zekâtın emredildiği âyetlerde340 geçen temizleme, çoğaltıp
arttırma, zenginin fakire bağışlaması, zekâtın belirlenen sınıflara
dağıtılması dünyada yapılır; âhirette ise mükâfat vardır. Hacc sûresi,
27-28. âyetlerde belirtilen maslahatlar da böyle. Böylece ibâdet aynı
anda hem dünya, hem de âhiret için oluyor.
Bir başka yönden Lâ ilâhe illâllah’a bütün gerektirdikleriyle yapışan
bir müslümanın hayatında âhiretten kopuk sadece dünya için bir
amel yoktur. Hatta insanların sadece bedenî, hatta hayvanî, sadece
dünyalık gördükleri cinsel ilişki bile buna dâhildir. Nitekim Rasûlüllah
(s.a.v.) buyuruyor ki: “Sizden herhangi birinizin cimâ yapmasında
sevap vardır.” Dediler ki: Ey Allah’ın Rasûlü! Bizden herkes eşine ona
duyduğu şehvetten dolayı gider, böyleyken nasıl ona sevap olur? Cevaben
buyurdu ki: “Ne dersiniz, şayet harama gitseydi günah olmayacak
mıydı? İşte, helâle gittiğinden ona sevap vardır.”; “Sizden birinizin
evliliğinde sadaka sevabı vardır.” 341 Bu sebeple eşler arasındaki sevişmeler
bile aynı anda hem dünyevî, hem de uhrevî bir iş (yani ibâdet)
oluyor. 342
Herhangi Bir Eylem Nasıl İbâdet Olur?
Herhangi bir davranışın Allah’a ibâdet olabilmesi için dört
şart vardır:
İman, meşruiyet, usûl-metod, niyet. Bir fiilin ibâdet olabilmesi
için doğru iman başta gelen şarttır. İkinci şart ise, o yapılan işin tâat
cinsinden olması lâzımdır. Çünkü ibâdet kelimesi itaat anlamına gelir.
Yani dinin yapılmasını güzel gördüğü bir emir veya meşrû gördüğü
mubah bir iş olması gerekir. Üçüncü şart ise, yapılan işin Allah’ın
339 2/Bakara, 183
340 9/Tevbe, 60, 103; 70/Meâric, 24-25
341 Müslim, Zekât 52; Ebû Dâvud, Tatavvû' 12, Edeb, 160; Ahmed bin Hanbel, V/167, 168)
342 Mehmet Kubat, Kur'an'da Tevhid, Şafak Y., s.132 ve 164
182
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
istediği, Rasûl’ün uyguladığı biçimde yapılması gereğidir. Dördüncü
şart da niyettir. Allah’ın rızâsı için yapılması, bir meşrû işi ibâdet seviyesine
çıkarır. Allah’a yaklaşmak ve O’na itaat etmek gibi yüksek
gayeler, bir eylemi ibâdete dönüştürür.
İmansız ve ihlâssız amel, ibâdet olmaz; böyle bir ibâdet boşa gider.
343 Haramlar, dinin yasakladığı eylemler, hiçbir zaman Allah’a
ibâdet olmaz. Yapılan meşrû eylemin usûlü (metodu) da önemlidir.
Meselâ, namazı Allah’ın istediği tarzda, Peygamberimiz’in kıldığı şekilde
değil; başka şekilde kılarsak, o, ibâdet olmaktan çıkar. İbâdette
niyet şarttır. Peygamberimiz (s.a.v.), “Ameller, ancak niyetlere göredir.”344
buyurmuştur. Bu nedenle Allah’a kurbet ve itaatten başka bir maksatla
yapılan fiiller, “ibâdet” olmaz. Meselâ niyetsiz aç durmak oruç
değil, niyetsiz Mekke’ye gidip ziyaretlerde bulunmak da hac değildir.
Allah’a İbâdet
Allah’a ibâdetin anlamı: Kur’an’da 82 âyette “Allah’a ibâdet”ten söz
edilmiştir. İnsan, Allah’a ibâdet için yaratılmıştır.345 Bütün peygamberler,
insanları Allah’a ibâdet etmeye dâvet ettikleri gibi,346 kendileri
de O’na ibâdet etmişlerdir.347 Kur’an’da hem “ey insanlar” hitâbıyla,348
hem de “ey mü’minler” hitâbıyla349 Allah’a ibâdet etmek emredilmiş ve
ibâdetin ihlâsla,350 hiçbir şeyi ortak koşmadan yalnız Allah’a yapılması
istenmiştir.351 Allah’a ibâdetten bahseden âyetlerdeki ibâdet kavramı,
genel olarak tevhid, itaat, duâ, Allah’ı bilmek, O’na boyun eğmek,
iman etmek ve sâlih amel işlemek anlamlarını ifade eder.
Kur’an’da ibâdet kavramı; Allah’ın varlığını ve birliğini ikrar etmek,
peygamberlerine ve peygamberleri ile gönderdiği İlâhî vahye
343 5/Mâide, 5
344 Buhârî, Bed'ül-Vahy 1, Itak 6, Talak, 11, İman, 23; Müslim, İmâre 155
345 51/Zâriyât, 56
346 2/Bakara, 83; 3/Âl-i İmrân, 64; 5/Mâide, 72...
347 13/Ra'd, 36; 21/Enbiyâ, 73; 39/Zümer, 11, 14
348 2/Bakara, 21
349 22/Hac, 77
350 98/Beyyine, 5
351 4/Nisâ, 36
İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
183
Ünite 8
iman etmek, O’na boyun eğerek itaat etmek, İslâm’ın helâl ve haram,
emir ve yasak bütün hükümlerini tatbik etmek, Allah’ın râzı olduğu
şeyleri yapmak ve hükmüne râzı olmak, nimetlere şükretmek, musibetlere
sabretmek, insanların haklarına riâyet edip onlara şefkat ve
merhamet etmek anlamlarını ifade eder.
Buna göre Kur’an’da ibâdet kavramı; iman, ahlâk, namaz, oruç,
hac, zekât, cihad, evlenme, boşanma, helâl-haram, miras, ticaret,
ahde vefâ, yemin, keffâret, ukubat... kısaca Kur’an’ın başından sonuna
kadar bütün hükümlerini uygulamayı, emir ve yasaklarına riâyeti,
sınırlarını korumayı içine alır.
Fıkıh Usûlü kitaplarında Kur’an hükümlerinin itikad, ibâdet, ahlâk,
muâmelât, ukubat şeklinde kısımlara ayrılması, anlatımı kolaylaştırmak
içindir. Yoksa, ahlâkî ve amelî hükümler, “ibâdet” kavramının
mânâlarından tamamen ayrı demek değildir. Çünkü Kur’an’ın
amelî ve ahlâkî bütün hükümlerini uygulamak, Allah’a kulluk etmektir.
Bu itibarla Kur’an hükümlerinin hepsi “ibâdet” kavramına
dâhildir.
Allah’ın yapılmasını istediği şeyleri yapmak da, yasakladığı şeylerden
kaçınmak da Allah’a kulluk etmektir, ibâdettir. Çünkü ibâdetin
temel anlamı, Allah’a boyun eğerek itaat etmektir. İtaat de iki
şekilde olur: Emirlere uymak ve yasaklardan kaçınmak.
Allah’tan Başkasına İbâdet
Kur’an’da 53 âyet-i kerimede “Allah’tan başkasına ibâdet”ten söz
edilmiştir. Allah Teâlâ, cin ve insanları kendisini tanıyıp ibâdet etmeleri
için yaratmıştır.352 Fakat, imtihanın gereği olarak onları bu
konuda zorlamamıştır. Bu sebeple cin ve insanlardan, bir tek ilâh
olarak Allah’ı tanıyıp kabul edenler ve sadece O’na ibâdet edenler
olduğu gibi; canlı ve cansız varlıkları Allah’a ortak edip onlara ibâdet
edenler de vardır. Allah, ilk insan Âdem (a.s.)’den itibaren insanlara
elçiler ve kitaplar göndermek sûretiyle cin ve insanları Allah’tan
başkalarına ibâdet etmemeleri konusunda uyarmıştır. “Andolsun Biz,
352 51/Zâriyât, 56
184
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
her millet içinde Allah’a ibâdet edin, tâğut(a ibâdet)ten kaçının diye
bir peygamber gönderdik. Onlardan kimine Allah hidâyet etti, onlardan
kimine de dalâlet hak oldu.” 353
Allah’tan Başka Tapılan Varlıklar: Allah’tan başkasına tapanlar,
sadece cinler ve insanlardır. Tapılanlar, yani ma’bûd, rab ve ilâh
edinilen varlıklar ise; ibâdet kavramının geçtiği âyetlerde Allah’tan
başkaları354, Allah’tan başka, insanlara fayda ve zarar vermeye gücü
yetmeyenler355, işitmeyen, görmeyen ve insanlara hiçbir şey kazandırmayanlar356,
Allah’tan başka tapınılan putlar/evsân357, heykel şeklindeki
putlar/asnâm358, sahte tanrılar/ilâhlar359, heykeller360, tâğut361,
şeytan362, ataların taptığı şeyler363, Allah’a ortak koşulanlar364, cinler
365, insanlar366, melekler367, Allah’tan başka dost tutulanlar368, Allah’tan
başka ilâh diye isimlendirilen putlar369, kâfirlerin taptığı şeyler370, elle
yontulup yapılanlar371 olarak zikredilmişlerdir.
Allah’tan Başkasına İbâdetin Anlamı: Allah’tan başkasına ibâdet;
insan, cin, melek, şeytan, atalar, liderler, hükümdarlar, bilginler, veliler,
sâlih kişiler gibi canlı ve cansız varlıkları ilâh ve rab kabul etmek,
onlara Allah’a isyan konusunda itaat etmek, boyun eğmek, duâ
edip yalvarmak, kurban kesmek, kulluk etmek, secde etmek, eğilip
saygı göstermek, Allah yerine ma’bûd edinilen kimselerin emir ve
353 16/Nahl, 36
354 6/En'âm, 56; 10/Yûnus, 104...
355 5/Mâide, 76; 10/Yûnus, 18
356 19/Meryem, 42
357 29/Ankebût, 17
358 14/İbrâhim, 35; 26/Şuarâ, 70, 71
359 43/Zuhruf, 45
360 21/Enbiyâ, 53
361 5/Mâide, 60; 39/Zümer, 17
362 36/Yâsin, 60; 19/Meryem, 44
363 11/Hûd, 62, 87, 109; 14/İbrâhim, 10
364 10/Yûnus, 28
365 34/Sebe', 41
366 23/Mü'minûn, 47
367 34/Sebe',40; 43/Zuhruf, 19-20
368 39/Zümer, 3
369 12/Yûsuf, 40
370 37/Sâffât, 161
371 37/Sâffât, 95
İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
185
Ünite 8
yasaklarına, helâl ve haramlarına, prensip ve sistemlerine uymak anlamlarına
gelir.
Allah’tan başkasına ibâdet etmek, Allah’ın varlığını kabul etmemek
anlamına gelmez. Kur’an’ın indirildiği zaman Mekke müşrikleri
Allah’ın varlığını, yaratıcı ve rızık verici olduğunu kabul ediyorlar,
ama bir tek ilâh olduğunu kabul etmiyorlardı. Kendilerini Allah’a
yaklaştırır ve şefaatçi olur ümidiyle ilâhlara tapıyorlardı. Kur’an’da
bu husus, şöyle bildirilmektedir:
“...Allah’tan başka evliyâ (dostlar) edinen kimseler, biz bunlara sırf
bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz (demektedirler).”372
“Hâlbuki insanı Allah’a yaklaştıran iman ve sâlih ameldir.”373
“Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda veren şeylere ibâdet
ediyorlar ve: ‘Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’ diyorlar...”
374
Demek ki Allah’a ibâdet edebilmek için Allah’ın varlığını, yeri
göğü yaratttığını, rızık verdiğini kabul etmek yeterli değildir. Allah’ı
bir tek ilâh olarak kabul etmek, O’ndan başka canlı ve cansız hiçbir
varlığa tapmamak ve tâğutu reddetmek demektir.
Tâğuta İbâdet
“Andolsun Biz, her toplum içinde: ‘Allah’a ibâdet edin, tâğuttan kaçının’
diye bir elçi gönderdik.”375 Bu âyette “tâğut”, ibâdet konusunda
Allah’ın karşısına konulmuş ve ondan kaçınılması emredilmiştir. Şu
âyette ise, tâğuta ibâdetten sakınan ve Allah’a yönelen kimsenin müjdelenmesi
istenmiştir: “Tâğuta ibâdet etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere
müjde var.”376 Şu âyette de, tâğuta ibâdet edenler şiddetle
372 39/Zümer, 3
373 34/Sebe' 37
374 10/Yûnus, 18
375 16/Nahl, 36
376 39/Zümer, 17
186
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
kınanmaktadır: “De ki: Allah katında yeri bundan daha kötü olanı
size söyleyeyim mi? Allah’ın lânetlediği ve gazap ettiği, aralarından
maymun, domuz ve tâğuta tapanlar çıkardığı kimseler; işte onların
yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır.”377
Kur’ân-ı Kerim’de tâğutla ilgili bütün âyetleri dikkate aldığımızda
şu sonuca varırız: Kulu Allah’a kulluktan, dinde ihlâslı olmaktan, Allah
ve Rasûlüne itaatten alıkoyan ve çeviren her şey tâğuttur. Tâğut;
hakkı ezmeye çalışan, Allah’ın kulları için çizdiği sınırları çiğneyen
her kimse veya her nesnedir. Allah ile bağlantısı olmayan her program
ve Allah’a bağlanmayan her çeşit düşünce, sistem, edep ve alışkanlık;
otoritesini Allah’ın sisteminden almayan her idare, Allah’ın
otoritesine, ulûhiyetine ve hâkimiyetine düşman olan her şey tâğuttur.
378
Allah’a isyan konusunda herhangi bir kimseye itaat eden kişi, o
kimseye İbâdet etmiş olur ve bu itaat edilen kimse tâğuttur. Mevdûdi,
tâğut kelimesini şöyle izah eder: “Tâğut, Allah’a karşı azan, isyan
eden, kulluk haddini aşarak kendisi için ulûhiyet ve rubûbiyet iddiâsına
kalkışan her şahıs, zümre ve idareye denir. Tâğut, Allah’a karşı
haddi aşan ve zulmeden her türlü üstünlük, otorite, başkanlık veya
komutanlıktır. Tâğut, mülkünde hükmünü yerine getirir; kullarını
zorla, aldatmakla yahut kötü yollarla kendine itaate çağırır. Kişinin
bu türlü otoriteye, başkanlığa, liderliğe boyun eğmesi ve ona tapması
tâğut için bir ibâdettir.379
Tâğuta ibâdet, Allah’tan başka şeytan, insan, önder, kâhin gibi
canlı ve cansız varlıklara, Allah’a isyan anlamına gelecek şekilde itaat
etmek, boyun eğmek, Allah’ın hükmü yerine Allah’tan başkalarının
hükümlerini kabul edip isteyerek uygulamak demektir ki bu, insanı
şirke, küfre götürür.
Bir kimse tâğutu reddetmedikçe gerçekten iman etmiş sayılamaz.
Tevhid’in şartı, Allah’a imandan önce tâğutları reddetmek, onları
tanımamaktır. Bu durum, Kur’an’da açıkça beyan edilmiştir: “Artık
377 5/Mâide, 60; Ayrıca, tâğutu reddetmek konusunda Bak. 2/Bakara, 256, 257;
4/Nisâ, 51, 60, 76; 16/Nahl, 36
378 Muhammed Kutub, Lâ İlâhe İllâllah, Ravza Y., s. 109
379 Mevdudi, Kur'an'a Göre Dört Terim, İdeal Kitaplar Y., s. 66 ve 84
İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
187
Ünite 8
kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse, kopmayan sağlam kulpa
yapışmış olur.”380
Put Ne Anlama Gelir?
Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-mânevî
her şeydir ve putları bu yönleriyle hayatın amacı kılmak da şirktir.
Put sadece tapılan birtakım nesneler değildir. Eğer hayatın amacı
haline gelir ve insanı Allah’a isyana sevkederse, yerine göre makam,
para, kadın veya insanlar için değerli herhangi bir şey insanlar için
put olabilir.
Kur’ân-ı Kerim’in açıkladığı şirk çeşitlerinden birisi de putlara
ibâdet şeklinde ortaya çıkan tapınmadır. Putlar çeşit olarak çok fazla
olmakla beraber, genel olarak iki kısımda mütâlea edilebilir:
1- İnsan, hayvan, kuş veya bunların karışımı bir şeklin; ağaç, taş
ve madenden yapılarak tapınılması biçiminde ortaya çıkan ilkel putçuluk.
Bu tür putlara sanem veya vesen adı verilir.
2- Herhangi bir şekil düşünmeksizin kafalara, gönüllere, kalplere
dikilen veya tâbi olunan putçuluk. Bu tür putperestliğin görüntüsü
daha moderndir. Sanem veya vesen dediğimiz ilk maddedeki putlar,
tapanların nazarında tabiatüstü yüce bir gücü ve kuvveti temsil ettikleri
için putperestler, bu güç ve kuvvetin tapındıkları putlarda gizli
olduğuna inanırlar. Bu bağlamda her putun veya putçuluğun ilgili
bulunduğu bir efsanesi, tahrif edilmiş tarihsel bir mitleştirmesi vardır.
Bu putların bir kısmı iyiliği, bir kısmı şerri, bir kısmı ucuzluğu,
düşmandan kurtuluşu, bereketi vs. yi temsil eder.
Putçuluğun her çeşidine karşı çıkan ve putlara tapınmanın kötülüğünü
en beliğ biçimde ortaya koyan Kur’ân-ı Kerim âyetleri, insanoğluna,
yaratıcının sadece Allah olduğu fikrini ve putları, heykellerin
de yaratıcı değil; yaratık olduğu düşüncesini aşılama sadedinde
380 2/Bakara, 256
188
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
deliller sunar. “Siz, elinizle yonttuklarınız (putlar)a mı tapıyorsunuz?
Oysa sizin de, bütün taptıklarınızın da yaratıcısı Allah’tır.”381
Putperestlik
İnsanların, Allah Teâlâ’ya yapmaları gereken ibâdet, göstermeleri
gereken saygı, sevgi ve korkuyu, Onun dışında herhangi bir mahlûku
ma’bûd kabul ederek ona yöneltmeleri haline putperestlik denilir.
Put, âyet ve hadislerde “sanem” ve “vesen” şeklinde de isimlendirilmektedir.
“Asnâm/putlar”, “sanem” kelimesinin çoğuludur.
İbnul-Esîr, en-Nihâye, adlı kitabında “sanem” kelimesini; “Allah’tan
başka ilâh edinilen şey” diye tanımlamaktadır. Bu da müşriklerin
taptıkları putlar anlamına geldiği gibi, Allah’ın nizamına ve hâkimiyetine
engel olan tüm tâğutlar mânâsınadır. Allah’ın nizamına ne
şekilde olursa olsun engel olan ve bu mânâda putlara, heykellere ve
büstlere değer veren kimseler de aynen putperest müşrikler gibidirler.
Namaz kılsalar, oruç tutsalar, hac yapsalar da, onlardan hiçbir
farkları kalmaz.
Yine İbnül-Esîr, şöyle demektedir: “Vesen” ile “sanem” arasında
fark bulunmaktadır. Vesen; insan sûreti ve şekli gibi taştan, ağaçtan
ya da toprağın herhangi bir madeninden yapılan cüsseli şeydir ki; bir
yere dikilir, müşrikler tarafından buna tapınılır, ibâdet olunur. Sanem
ise; cüssesiz şekilden ibarettir. Kimi lügatçılar ise bu iki kelime
arasında herhangi bir ayrım gözetmeyip her iki kelimeyi aynı anlamda
ve birbirlerinin yerinde kullanmaktadırlar.
Âdem (a.s.) eşi ile birlikte yeryüzünde hayatını sürdürürken nesilleri
çoğalıp artmıştı. Bu ilk nesil, tek bir ümmet olup, aynı dine ve
aynı ma’bûda tâbi olarak, doğruluk ve istikamet üzere idiler. Allah
Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “İnsanlar tek bir ümmetti. Allah Peygamberi
müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdi. İnsanların ayrılığa düşecekleri
hususlarda aralarında hüküm vermek için onlarla birlikte hak
kitaplar indirdi.”382
381 37/Sâffât, 95-96
382 2/Bakara, 213
İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
189
Ünite 8
Puta tapıcılık sadece İslâm öncesi Arap toplumuna has bir olay
değildir. Çağımızda da putçuluk daha değişik görünümler altında
varlığını sürdürmektedir. Putçuluk, yalnızca sert bir taştan yapılmış
heykel önünde eğilmek ve ona tâzim göstermek olarak ele alınırsa,
kuşkusuz büyük bir yanılgı içine düşülür. Kaldı ki, müşrik Arap toplumunun
elleriyle yaptıkları putlara gösterdikleri saygıyı bu çağda
da görmek mümkündür. Hattâ bu tür putçuluk bu gün fazlasıyla
hüküm sürmektedir. Put, putlaştırmak isteyenlerin arkasına gizlendikleri
birer işaret ve alâmetten başka bir şey değildir. Yoksa putun
mutlaka bir ağaçtan dikilmiş yahut bir taştan yontulmuş olması zaruri
değildir. Allah’ın dışında tapınılan her şey puttur. “Allah”ı bırakıp
da kendilerine kıyâmete kadar cevap veremeyecek şeylere tapanlardan
daha sapık kimdir?”383 Allah tarafından gönderilmiş bir delil
olmaksızın, O’ndan başkasına itaat eden, bir hükme sahip olduğuna
inanan, O’ndan başkasına duâ edip bir şey isteyen, Allah’a şirk koşmuştur.
Dolayısıyla putçuluğun şirkle ve küfürle yakından bağlantısı
vardır. Puta tapan bir kimse hem Allah’a şirk koşuyor, hem de küfre
giriyor demektir.
Göklerde ve yerde bütün otorite ve yetkilere sahip olan, ancak
Allah’tır; yaratma O’na mahsustur; bütün nimetler O’nun kudret
elindedir; bütün işler yalnızca ve yalnızca O’na aittir; kuvvet ve çare
O’nun hükmündedir; göklerde ve yerde olan her şey ister istemez
O’na itaat etmeye, emrine boyun eğmeye mecburdur. İşte bunun için
O’ndan başka ilâh yoktur. Kur’ân-ı Kerim, insanların ibâdet ettikleri
şeylerin Allah’ın kulu ve O’nun karşısında aciz olduklarını açıkladıktan
sonra, insanları ve cinleri ibâdet kelimesinin muhtelif mânâlarıyla
yalnız Allah’a ibâdete, sadece O’na kulluk etmeye, ancak O’na
itaatte bulunmaya, kişinin O’ndan başkasını tanrı kabul etmemesine
ve ibâdetin hangi çeşidiyle olursa olsun O’ndan başkasına tapılmamasına
çağırıyor: “Andolsun ki, Biz her ümmete, Allah’a kulluk edin,
putlara tapmaktan kaçının diye bir elçi gönderdik...”384
Aslında insanların Allah’tan başka birine ya da bir puta tapmasının
asıl nedeni; kendi nefsini ilâh edinmesidir. Bugünkü müşriklerle,
Peygamberimiz zamanındaki müşrikler arasında fark yoktur.
383 46/Ahkaf, 5
384 16/Nahl, 36; Eymen ed-Dımaşkî, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 206-209
190
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Müşriğin mantığı her devirde aynıdır. Bu mantık, Allah’ı yeryüzüne
karıştırmama, yeryüzünde ilâh olarak kendini tanımadır. İşte şirkin
aslı budur. Zamanımızda da insanlar her ne kadar kâinatı yaratanın,
yağmuru yağdıranın, öldüren ve diriltenin Allah olduğunu kabul etseler
de, O’nun tasarruflarında ortak anıyorlar, dünya ile ilgili işlerde
Allah’ın belirttiğinin aksine hükümler koyuyorlar. İşte günümüzde
şirkin aldığı görünüm budur.
Tekrar edelim: Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı
maddî-mânevî her şeydir ve putları bu yönleriyle hayatın amacı
kılmak da şirktir. Put sadece tapılan birtakım nesneler değildir. Eğer
hayatın amacı haline gelir ve insanı Allah’a isyana sevk ederse, yerine
göre makam, para, kadın veya insanlar için değerli herhangi bir şey
insanlar için put olabilir.
Kur’ân-ı Kerimin birçok âyetinde Allah Teâlâ, insanları şirke
düşmemeleri hususunda uyarır.“O ancak tek bir ilâhtır. Doğrusu ben
O’na ortak koşmanızdan masumum, de.”385
Şirk düzeni; insanları köleleştiren, ilâhlık taslayan çağdaş Firavunlar
ile, onlarla işbirliği yapan sahte din adamları yani Bel’amlar
ve sömürüye ortak olan, bizzat şirk düzeninden beslenen, haramzade
Karunlar, yani zengin elit tabaka ve bu üç kesime bağlanan, onlara
itaat eden, onların koyduğu kanunlarla -Allah’ın hükümlerine aykırı
olmasına rağmen- yaşayan halk yığınlarından meydana gelir.
Kendi nefsini ilâhlaştıran ve Allah’a değil de kendisine tapan ve
tapılmasını isteyenler; başkalarının haklarına el uzatmanın, yalnız
Allah’a ibâdet edildiği ve uyulduğu sürece mümkün olmadığını bilirler.
Çünkü, Allah’ın dini adâleti emreder ve bütün insanları eşit
olarak görür. Şirk ise nefsini ilâh edinenlerin, insanları kendilerine
kul etmeleri ve sömürmeleri üzerine kuruludur. Bu yüzden tâğutlar,
kendi nefislerini ilâhlaştırmak için, ilkelerini kendilerinin tesbit
ettikleri ve başkalarının haklarını gasb üzere kurulu şirk düzenini
isterler. Tâğutlar, ortaya attıkları ilâhlara insanları taptırarak, aslında
kendilerine taptırır, kulluk ettirirler. Şirk, insanların insanlara kulluk
ettiği düzenin adıdır.
385 6/En’âm, 19
İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
191
Ünite 8
Allah’ın halîli (dostu) İbrâhim (a.s.) ne güzel duâ etmiş: “Allah’ım,
beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. Ya Rabbi, şüphesiz ki
bu putlar, birçok insanı saptırdı.”386 âyette belirtildiği üzere, İbrâhim
(a.s.) bile, kendinin ve neslinin putlardan uzak kalması için Allah’a
duâ etmiştir.
Tarihten Günümüze Put ve Putlaştırma
Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlanageldiği
iki dinin adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücâdeleden
ibarettir. Bütün peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları temel
esas, tevhiddir. Kur’ân-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu konu
tevhidin önemi ve şirkten uzak durulmasıdır. Şirk, sadece putlara
tapmak değildir. Nefsin istekleri peşinde koşmak, Allah’ın sevgisi
yerine dünya sevgisini tercih etmek, bunların sonucunda Allah’ın
hükümlerinden birini dahi reddetmek de şirktir.
Peygamberimiz zamanındaki Mekke müşrikleri Allah’la birlikte
birçok ilâha/tanrıya inanıyorlardı. Bu müşrikler kendi hevâ ve heveslerine
göre putlar yapıyorlar ve onlara tapıyorlardı. Kâbe’nin içinde
360 tane put bulunuyordu. Bunların en büyükleri; Hubel, Lât, Menât,
Uzza isimli putlar idi. Ayrıca Ved, Suvâ, Yeûk ve Nesr isimli putlar
vardı. Bunlar Hz. Nuh zamanında yaşamış olan iyi huylu, cömert ve
sâlih insanlardı. Bu insanlar ölünce, onların heykelleri yapılmış ve
zaman geçtikçe halk onlara tapmaya başlamıştı. Bazı Araplar bunlardan
başka, güneşe, aya, bazı taşlara, ağaçlara ve hayvanlara tapıyorlardı.
Bazı müşrikler ise, melekleri Allah’ın kızları olarak görüyorlar
ve onları Allah’a şirk koşuyorlardı. Aslında insanların Allah’tan başka
bir puta tapmasının asıl nedeni; kendi nefislerini ilâh edinmeleridir.
Bugünkü müşriklerle, Peygamberimiz zamanındaki müşrikler
arasında temelde bir fark yoktur. Müşriğin mantığı her devirde aynıdır.
Bu mantık, Allah’ı yeryüzüne karıştırmama, yeryüzünde ilâh
olarak kendini tanımadır. İşte şirkin aslı budur. Zamanımızda da insanlar
her ne kadar kâinatı yaratanın, yağmuru yağdıranın, öldüren
ve diriltenin Allah olduğunu kabul etseler de, O’nun tasarruflarında
386 14/İbrâhim, 35-36
192
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
ortak tanıyorlar, dünya ile ilgili işlerde Allah’ın belirttiğinin aksine
hükümler koyuyorlar. Günümüzde şirkin aldığı en net görünüm budur.
Putlaştırılıp İlâh Haline Getirilen
Bâtıl Tanrı Anlayışları
Kur’ân-ı Kerim, müşrikler tarafından tapınmaya konu edilen varlıklardan
bahsederken, birçok durumda genel ifadeler kullanır: “Allah’tan
başka taptıkları”387; “Allah’tan başka duâ edip yalvardıkları”388;
“Allah’a şirk koştukları”389; “Şirk koştukları şeyler”390; “Allah’tan başka
benimsedikleri”391 tarzında fiil şekilleri olduğu gibi; genel anlamda
birtakım isimler de hayli fazladır: “İlâh”392; “âlihe -ilâhlar-”393; “endâd
-eş ve denkler-”394; “esnâm -heykelden putlar-”395; “evsân -putlar-”396;
“temâsîl -heykeller-”397; “şürekâ -ortaklar-”398; “şühedâ -şâhitler, yardımcılar-”
399; “şüfeâ’ -şefaatçiler, aracılar-”400; “erbâb -rabler-”401; “evliyâ
-velîler, dostlar, yöneticiler-”402; “emsâl -eşler, benzerler-”403; “tâğût
387 25/Furkan, 17
388 7/A’râf, 194
389 28/Kasas, 68
390 7/A’râf, 190
391 45/Câsiye, 10
392 15/Hicr, 96
393 21/Enbiyâ, 36
394 2/Bakara, 165
395 7/A’râf, 138
396 22/Hacc, 30
397 21/Enbiyâ, 52
398 13/Ra’d, 16
399 2/Bakara, 23
400 39/Zümer, 43
401 12/Yûsuf, 39
402 29/Ankebût, 41
403 16/Nahl, 74
İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
193
Ünite 8
-azgın yönetici-”404; “cibt -putlar-”405; “ensâb -dikili taşlar, putlar-”406;
“veled -çocuk-”407; “sâhibe -eş, hanım, zevce, tanrıça-”408.
Kur’an’da yukarıdaki âyetler başta olmak üzere çeşitli yerde yüzlerce
defa kullanılan bu genel tâbirler gösteriyor ki, Kur’an şirkin
her türlüsünü iptal için gelmiştir. Yoksa, sadece zuhur ettiği bölgede,
birtakım özel isimlerle belirtilen “Menât, Hubel, İsâf vb.” putları hedef
almış değildir. Allah’ı tek tanımanın hâlis olması için yukarıda
anılan bütün şirk kavramlarının kapsadığı alanın, ulûhiyete tahsis
edilmesi gereklidir (İbâdet, şefaat, duâ, tutunma, hâkimiyet, velâyet
vb.). Bu özellik, Kur’an’ın şirk karşısındaki durumu bakımından, birinci
dereceden bir önem arzetmektedir. Öbür yandan Kur’an, bâtıl
ulûhiyetlerin (sahte tanrıların) türlerini gösterirken genel olarak,
onların adlarından değil; mâhiyetlerinden bahseder. (Arabistan’da o
dönemde tapılan tanrılardan bazılarının özel isimleri -el-Lât, el-Uzzâ,
Vedd vb.- sadece birkaç yerde zikredilmiştir.) Şu halde, o, aslında
ulûhiyet bakımından yok olan o varlıkları muhâtap, bir muârız, bir
rakip veya düşman gibi telâkkî ederek birtakım belirli fertlere değil;
insanlık dünyasında tanrılaştırılmaları yaygın olan mâhiyetlere hücum
etmiştir. Mâhiyetler üzerinde dururken de, onlar hakkında bilgi
vermek değil; onların eksik yanlarını, neden tanrı olamayacaklarını
belritmeye yönelmiştir.
Diğer taraftan, Kur’an’ın mâhiyetlerinden bahsettiği bâtıl ve sahte
tanrıların, insanlığın çeşitli devir ve yerlerinde tanrılaştırdığı varlık
tipleri durumunda olduğu söylenebilir. Bu tipler arasında, Arabistan’da
rastlanmayanların da bulunması, Kur’an’ın evrenselliği ile
açıklanmalıdır. Bu tipler, şöyle sınflandırılabilir:
Hayat sahibi varlıklar
İnsanlarca görülmeyen varlıklar; a) hayırlılar (Melekler, kısmen
cinler), b) Şerliler (şeytanlar, kısmen cinler)
404 2/Bakara, 256
405 4/Nisâ, 51
406 5/Mâide, 90
407 72/Cin, 3
408 72/Cin, 3
194
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
İnsanlar; a) Tanrı oğlu veya kızı (İsa, Uzeyr), b) Tanrıça (sâhibe),
c) Hükümdar-tanrı (Firavun)
Hayvanlar; a) Buzağı, boğa, b) Nesr (kartal)
Cansızlar
Tabiat varlıkları; a) güneş, b) ay, c) yıldızlar (Şi’râ), d) Ba’l, e) ağaç
(el-Uzzâ), kaya (el-lât, Menât)
İnsan eliyle yapılanlar; a) esnâm, evsân (Vedd, Yeğûs vb.), b)
ensâb
Mücerred Varlıklar
a) Nefsin hevâsı, b) şâri’, c) dehr, d) seneviye.409
Kur’ân-ı Kerim’de Put Kavramı
ve Puta Tapma Konusu
Kur’ân-ı Kerim’de put anlamındaki “sanem” kelimesinin çoğulu
“esnâm” 5 yerde geçer.410 Yine put anlamındaki “vesen” kelimesinin
çoğulu evsân ise 3 yerde zikredilir.411 Heykel anlamındaki timsâl kelimesinin
çoğulu temâsîl kelimesi iki yerde kullanılır. Bunlardan biri,
put anlamı yüklendiğinden olumsuz tavır alınmasını gerektirecek
şekildedir.412 Diğeri ise, Süleyman (a.s.)’ın cinlere sanat eseri olarak
yaptırdığı heykellerdir ki, put özelliği olmadığından olumludur.413
Kur’an’da putperestliğin genel adı olan “şirk” ve türevleri 168
yerde geçer. Şirk ve puta tapma ifâdeleri geçmese bile, âyetlerin çok
büyük bir bölümü, tevhidi hâkim kılmak için şirkle, putlarla ve putçularla
mücâdeleyi konu edinir. Kur’ân-ı Kerim, putperestleri ve
her çeşit müşriği, yeryüzünde birliği ve huzuru bozan, insanlar için
409 Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 339-340
410 6/En’âm, 74; 7/A’râf, 138; 14/İbrâhim, 35; 21/Enbiyâ, 57; 26/Şuarâ, 71.
411 22/Hacc, 30; 29/Ankebût, 17, 25.
412 21/Enbiyâ, 52
413 34/Sebe’, 13
İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
195
Ünite 8
zararlı, çirkin bir tip olarak görür ve necis, yani pislik olarak nitelendirir.
414 Kur’an’da putperestlik ve şirk, herhangi bir şeyi, kavramı
veya bir kimseyi tercih etme, önem ve kıymet verme, yüceltme bakımından
Allah’la eşit düzeyde görmek veya bunu davranışlarıya göstermektir.
Kur’an bize Allah’ı (c.c.) birçok sıfat ve isimleriyle tanıtmış
ve O’ndan başka ilâh/tanrı olmadığını kesin ifadelerle bildirmiştir.
İlâh, Allah’ın Kur’anda bildirilen özelliklerine sahip olan varlıktır.
Allah gerçek ve tek ilâhtır; Allah’ın sıfatlarına sahip olan başka hiçbir
varlık olamaz. İşte, Allah’ın herhangi bir sıfatına başkasının Allah’la
birlikte veya bağımsız olarak sahip olduğunu iddia etmek, Allah’tan
başka ilâh kabul etmektir, yani şirktir, putperestliktir. Kur’ân-ı Kerim’de
birçok âyette Allah Teâlâ, insanları şirke düşmemeleri, hiçbir
şeyi putlaştırmamaları husûsunda uyarır.
Kur’ân-ı Kerim’de, şirkin çeşitlerine göre ayrı ayrı isimlendirildiği
görülür; “Vesen” küçük putlara verilen isimken, şekilsiz putlara “sanem”
denilir. Yönetici putlar ise “tâğut” olarak isimlendirilir. “Erbâb”
ise, üstün meziyetler ve ilâhî vasıflar yakıştırılarak putlaştırılıp tanrılaştırılan
varlıklara verilen isimdir. Bu kelime, ilâh/tanrı seviyesine
getirilen puta duyulan sevgiyi de ifâde eder. Peygamberlerin ve sâlih
insanların ilâhlaştırılması da genellikle bu kelime ile anlatılır.
Kur’ân-ı Kerim’de putlar, sebep oldukları zararlar açısından konu
edilir ve insanlar dünya ve âhiret güzellikleri için putlara tavır almaya
çağrılır. Putperest müşrikler, putları şefaatçi kabul ederler.415 Putperest
müşrikler, meleklere cinsiyet yakıştırırlar.416 O yüzden putlara
yücelik atfeden müşrikler, Allah’a iftira etmiş olmaktadırlar.417 Putperestler,
çocuklarına putlarının adını da verdikleri olur.418 Putlar,
hiç kimseye zarar ve fayda veremezler.419 Bırakın başkalarına, putların
kendilerine bile faydaları dokunmaz.420 Putların hiçbir şey yaratmadıkları,
buna güçlerinin olmadığı belirtilir.421 Putların kimseye
414 9/Tevbe, 28
415 10/Yûnus, 18; 13/Ra’d, 14; 16/Nahl, 55; 19/Meryem, 81-82; 39/Zümer, 3, 43-44
416 43/Zuhruf, 19; 53/Necm, 27-28
417 6/En’âm, 138-139, 143-144
418 7/A’râf, 190-191
419 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 40, 41, 46, 71 vb.
420 7/A’râf, 197-198; 10/Yûnus, 35
421 7A’râf, 191-192; 10/Yûnus, 34; 13/Ra’d, 33; 16/Nahl, 20; 21
196
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
rızık veremediği, veremeyeceği ifâde edilir.422 Putlar, yapılan duâlara
cevap veremezler.423 Aslında, kendilerine yanlış yere tapılan putların
rabbinin de Allah olduğu vurgulanır.424 Putların kendilerine tapanlardan
bile habersiz olduğu belirtilerek akıllı insanların böyle âciz
durumdakilerden medet ummalarının mümkün olamaycağı vurgulanır.
425 Onlar hiçbir şeye sahip değildirler,426 kendi hayatları bile
yoktur ki, bir şeye sahip olsunlar, onlar diri değil ölüdürler.427
Böylesine âciz varlıklar olan putlara putlara tapmaktan sakınmak
gerekir.428 Putlara tapmak haramdır.429 Putlar, kıyâmet günü kendilerine
uyanlardan uzaklaşacaklardır.430 Arap putperestlerinin çok sayıdaki
putları arasından, önemseyip öne çıkardıkları putların isimlerini
zikreder. Bunlar, Lât, Uzzâ ve Menât putlarıdır.431
Putlara tapanlar gerçekte putlara tâbi olmuyor, zanlarının peşinden
giderek kendi hevâlarına tapmış oluyor, zâlim müstekbirlere
kulluk yapmış oluyorlar.432 Bütün bunlarla birlikte Kur’an, putlara
sövmekten sakınmayı tavsiye eder.433 Örnek peygamber Hz. İbrâhim’in
putlarla mücâdelesini ve ateşe atılma pahasına onları yıkıp
devirmesini ayrıntılı biçimde gündeme getirir. İbrâhim (a.s.), babası
Âzer’e tek ilâh olarak sadece Allah’ı kabul edip yalnız O’na ibâdet etmeyi,
putlara tapmaktan vazgeçmeyi samimi dille anlatıp onu dâvet
ettiği halde, ondan büyük tepki görür.434 Aynı dâveti İbrâhim (a.s.),
kavmine de ulaştırır ve aynı tepkiyle karşılaşır.435 İbrâhim (a.s.), kavmine
karşı akıl yolu ile Allah’ı arayıp ispat eder, onların da akıllarını
422 29/Ankebût, 17
423 13/Ra’d, 14; 27/Neml, 62; 34/Sebe’, 22; 35/Fâtır, 14
424 53/Necm, 49
425 46/Ahkaf, 5
426 16/Nahl, 73; 35/Fâtır, 13; 53/Necm, 19-20
427 16/Nahl, 21
428 17İsrâ, 22; 22/Hacc, 30; 25/Furkan, 68; 42/Şûrâ, 9
429 5/Mâide, 90; 17/İsrâ, 29, 39
430 2/Bakara, 166; 6/En’âm, 22-24, 94; 7/A’râf, 37, 53; 10/Yûnus, 28-30 vb.
431 53/Necm, 19-20
432 10/Yûnus, 66; 28/Kasas, 62-63; 39/Zümer, 3
433 6/En’âm, 108
434 6/En’âm, 74; 19/Meryem, 42-48; 21/Enbiyâ, 52-57; 26/Şuarâ, 69-82; 37/Sâffât, 85-87; 43/Zuhruf,
26-27; 60/Mümtehine, 4
435 21/Enbiyâ, 52-57; 26/Şuarâ, 69-82; 29/Ankebût, 16-18, 24-26; 37/Sâffât, 85-87; 43/Zuhruf, 26-27
İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
197
Ünite 8
kullanıp sahte tanrılardan kurtulmalarını tavsiye eder.436 Kafalarındaki
putları kırmaya güç yetiremeyen Hz. İbrâhim, en sonunda kavminin
taptığı putları baltayla kırar ve büyük tepkiyle karşılaşır.437 O,
Kâbe’yi de putlardan temizler.438 Tevhid konusunda münâzara ettiği
Nemrut tarafından putlara karşı çıkmanın bedelini ödemek üzere
ateşe atılır, ama her şeye gücü yeten Rabbi tarafından ateş ona soğuk
ve selâmet yapılır.439 Safını putlardan yana koyup bâtılın yanında
mücâdele eden Nemrut ise helâk olur.440
Kur’an, başka bir canlıyı, eşyayı veya soyut bir şeyi Allah’a endâd/
denk tutmanın da putlaştırma olduğunu belirtir ve bu suçun cezâsının
da büyük olacağını belirtir.441 Kur’an, somut putlar yanında soyut
putları da gündeme getirir. Hevâ ve hevesi putlaştırıp ilâhlaştırmak
tehlikesi de sözkonusudur.442 Put diye şeytana tapanlar da vardır.443
Tüm putlar, putlaştırılan özelliklerden uzaklaştırılması istenen
insanlara Kur’an, gerçek ilâhı, tek ma’bud olan Allah’ı vasıf ve isimleriyle
tanıtır. Allah’tan başka ilâh olmadığını çok net biçimde ve ısrarla
gündeme getirir.444 Tevhid, yani tüm putları reddedip tek ilâha
iman edip O’na kulluk inancı, insanlığın aslî itikadı ve tüm peygamberlerin
çağlar boyu tebliğ edip canlandırmaya çalıştığı husustur.445
Bütün İlâhî dinlerin de aslı İslâm’dır/teslimiyettir ve tevhide (putları
reddedip tek Allah’a iman ve yalnız O’na ibâdet ve kulluğa) dayanır.446
Çünkü tevhidden başka her şey bâtıldır.447
436 6/En’âm, 76-79; 21/Enbiyâ, 58-67; 26/Şuarâ, 70-82
437 21/Enbiyâ, 52-68; 37/Sâffât, 88-97
438 22/Hacc, 26
439 21/Enbiyâ, 68-71; 29/Ankebût, 245; 37/Sâffât, 97-98
440 21/Enbiyâ, 70
441 2/Bakara, 22, 165; 14/İbrâhim, 30; 34/Sebe', 33; 39/Zümer, 8; 41/Fussılet 9
442 45/Câsiye, 23; 47/Muhammed, 12
443 4/Nisâ, 117
444 2/Bakara, 163, 255; 3/Âl-i imrân, 2, 6, 18, 62; 4/Nisâ, 87, 171; 5/Mâide, 73;6/En'âm,
19, 102, 106; 14/İbrâhim, 52; 16/Nahl, 22, 51; 20/Tâhâ, 8, 14; 22/ Hacc, 34; 23/Mü'minûn,
116; 27/Neml, 26; 28/Kasas, 70, 88; 37/Sâffât, 4
445 2/Bakara, 133; 7/A'râf, 59, 65, 73, 85, 158; 9/Tevbe, 129; 11/Hûd, 50, 61, 84; 16/Nahl,
2; 18/Kehf, 110; 21/Enbiyâ, 25, 108; 23/Mü'minûn, 23; 41/Fussılet, 6. Tevhid dini ise İslâm'dır:
6/En'âm, 161; 10/Yûnus, 105; 21/Enbiyâ, 92; 30/Rûm, 30; 39/Zümer, 3, 11
446 6/En'âm, 90; 21/Enbiyâ, 92; 23/Mü'minûn, 51-52; 42/Şûrâ, 13; 43/Zuhruf, 45; 87/A'lâ,
14-15, 18-19
447 10/Yûnus, 32; 22/Hacc, 31; 41/Fussılet, 6
198
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Kur’an, bütün bu gerekçelerden dolayı, insanlığa muvahhid olup
Allah’ı birlemeleri çağrısını yapar.448 Yüzümüzü tevhid dinine döndürmemiz
istenir.449 Allah’ın yolunu (tevhid’i) tâkip etmek emredilirken,
başka yolları tâkip etmek (her çeşit put ve putçularla iyi ilişkiler)
de yasaklanır.450 İster putlara tapmak yönüyle olsun, ister başka
çeşitte; şirk büyük bir zulümdür.451 Allah, kendisine şirk koşmayı kesinlikle
affetmez.452 Müşriklerin temel özellikleri, Allah’tan başkasını
tanrıedinmeleridir.453
Kıyâmet günü putlar da, küfür önderleri ve öncüleriyle birlikte
cezâlandırılacaklardır.454 Putlar, müşrikler tarafından da âhirette
inkâr edilecektir.455 Kur’ân-ı Kerim, Kıyâmet günü putların durumuyla
ilgili de geniş bilgiler verir.456
Kur’ân-ı Kerim, mü’minlerin putperest ve her çeşit müşrikle
ilişkilerinin nasıl olmasını da belirler. Müşriklerin dostluğu yoktur,
mü’min onları dost kabul edemez.457 Putperest müşrikler, mü’minleri
ateşe çağırırlar.458 Putperestlerden yüz çevirmek emredilir.459 Müşriklerden
korkulmaz, korkulmamalıdır.460 Çünkü putperest ve her
çeşit müşrik, mü’minlere zarar veremez.461 Putperestlere ve her çeşit
müşriklere karşı mücâdele edilmeli, savaşılmalıdır.462
448 22/Hacc, 31; 30/Rûm, 30
449 10/Yûnus, 105
450 6/En'âm, 153
451 31/Lokman, 13
452 4/Nisâ, 48, 116
453 2/Bakara, 165; 3/Âl-i imrân,151; 4/Nisâ, 117; 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 1, 107, 136 vb.
454 25/Furkan, 17-19; 28/Kasas, 62-64, 74; 37/Saffât, 22-34
455 30/Rûm, 13
456 25/Furkan, 17-19; 28/Kasas, 62-64, 74; 37/Saffât, 22-34
457 2/Bakara, 105; 5/Mâide, 82; 6/En’âm, 106; 9/Tevbe, 7-8, 10, 12; 17/İsrâ, 73-
75; 28/Kasas, 87; 60/Mümtehine, 1-2, 6-9
458 2/Bakara, 221; 17/İsrâ, 73-75; 29/Ankebût, 12-13
459 6/En’âm, 106, 150; 10/Yûnus, 41; 15/Hıcr, 94; 28/Kasas, 87; 32/Secde, 30; 37/Saffât,
173-174, 178-180; 43/Zuhruf, 83, 89; 45/Câsiye, 18; 51/Zâriyât, 54; 53/Necm, 29; 54/Kamer,
6; 68/Kalem, 8; 73/Müzzemmil, 10
460 9/Tevbe, 13-14; 10/Yûnus, 65; 15/Hıcr, 94; 22/Hacc, 38; 37/Sâffât, 171-175
461 37/Sâffât, 160-163; 52/Tûr, 42
462 9/Tevbe, 5-6, 11-12
İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
199
Ünite 8
Kur’an’da Allah, ibâdetin sadece Kendisine yapılmasını emretmektedir.
İster içimizde ve ister dışımızda olsun bizi kendisine râm
eyleyen, mutlak anlamda itaatkâr kılan, bizim bedenimizi ve ruhumuzu
kendi kudretine göre yönlendiren, bizim enerjimizi kendi istediği
yöne sevkeden, yani bizi teslim alan her “güç”, bizi kendisine kul
yapmış demek olur. Dolayısıyla putlaştırma, önce insanın kendisine
hakarettir; en güzel şekilde yaratılmış olan insanın kendi cinsinden
veya kendinden de aşağı olanların yanında alçalması, onlardan daha
aşağıları tercih etmesi demektir. Oysa Rabbimiz, ulûhiyet, rubûbiyet
ve ubûdiyeti bizim yalnızca Kendisine tahsis etmemizi ve bu noktada
bütün sahte ilâh ve rableri reddederek her çeşit puttan ve putlaştırmadan
yüzçevirmemizi istiyor.
Günümüzde Hayvanları Kutsallaştırma
Hayvanları kutsallaştırma ve hatta onlara tapma, eski câhiliyye
dönemlerinde, insanlığın ilkel dönemlerinde mi kaldı zannediliyor?
Okullarda ve “câhil”lerin eserlerinde, Dinler Tarihi diye resmî söylemlere
uygun bazı ders kitaplarında yazılıp okutulduğu gibi; ilk
insanların dini şirk değildi; insan kendi kendine din kavramını
icat etmiş, yavaş yavaş geliştirmiş de değildi. Tabiat güçlerini kutsallaştırmakla
din ihtiyacını tatmin etmeye başlamış, korkularını
bununla yenmiş ve sonra hayvanları tanrı kabul etme aşamasına
geçmiş, çok tanrılı dinlerden kademe kademe tek yaratıcı fikrine
yönelmiş değildi. İlk insan, bilindiği ve tüm müslümanların
inandığı gibi ilk İslâm peygamberi idi ve tevhid dinini Allah’tan
aldığı vahiy doğrultusunda diğer insanlara bildirmiş ve uygulamıştı.
İnsanlar, uzun dönem muvahhid olarak yaşadıktan sonra;
tevhide gereken önemi vermekte ihmalkâr davranıp dünyevîleştikleri,
yönetici ve varlıklı kişilerin saptırmaları karşısında gerekli
tavrı gösteremedikleri için, yavaş yavaş putçuluğa kaymışlar ve
halifesi olarak yaratıldıkları eşyanın ve hayvanların kulları haline
gelmişlerdir.
Tarihte nasıl tevhid önemsenmeyip egemen çevrenin ve müşrik
yöneticilerin etkisi ve yönlendirmesiyle, insan kendi şerefini unutup,
basit maddeden ibaret heykellere ve kendinden çok zayıf hayvanlara
200
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
tapmaya başladı ise, günümüz câhiliyyesinde de benzer durum söz
konusudur. Küfür ve şirk cephesinde değişen bir şey yoktur. Savaş
yaparken, ön safa karşıdaki düşmanın taptığı veya kutsal saydığı
hayvanları koyarak, düşmanları kendi tanrılarına karşı silâh kullanma
gücünü gösteremeyince kolaylıkla mağlûp eden açıkgöz savaş
taktikleri tarihte kalmış olabilir. Ama günümüzde yine hayvanlar savaşlara
konu olabilmektedir. Amerika’nın Irak’a saldırmasının haklılığı
olarak Saddam’ın petrol kuyularını sabote etmesi sonucu petrole
batmış karabatak kuşu, tv.lerde bıkılmadan onlarca defa gösterilir.
Ankara’nın en merkezî alanında Eti’lerin boynuzlu geyiğinin
heykeli bulunur ve nice insana göre şehrin sembolü kabul edilir.
İstanbul’da Kadıköy’ün göbeği Altıyol’da Apis öküzü şeklinde bir
boğa heykeli vardır; hem de Sâmirî kadar usta olmayan bir heykeltraşın
elinden çıkmıştır; yani böğürmesi bile olmayan dolayısıyla sanat
eseri bile sayılamayacak basit bir heykel!
Toplumun en fazla ilgilendiği alanlardan birinin politika, diğerinin
futbol olduğunu kabul etmeyen herhalde yoktur. Bazı
politik partilerin sembollerinin hayvan olduğunu görüyoruz.
Futbol klüplerinin de çoğunun bir hayvanla sembolize edildiğine
şahit oluyoruz. Bozkurt, hâlâ bazılarınca kutsal bir semboldür,
Türklere çıkış yolunu göstermeye devam eder. At, eski Türklerin
kutsadığı bir hayvan olduğu gibi, günümüzde nice fedâkârlıklara
da kır at için katlanılır. İslâm’a irtica adıyla karşı çıkanlar, yahudi
kültürünün açık etkisinin görüldüğü “barış güvercini”ni partileri
için amblem ve sembol olarak kullanır. Bu arada arı ve yunus balığını
unutmamak gerekiyor; eski partilerden birinin sembolü koç,
bir diğerinin de horoz olduğunu da hatırlatalım. Tabii, bu kadar
hayvanların sembollüğüyle sürüye dönen yere bir çoban gerekecektir;
Çoban Sülü’ler sürüleri gütmek için otuz sene işbaşında
kalır.
Aslan Galatasaray, Sarı Kanarya’yı yutmaya çalışır; derken Kara
Kartal hücuma geçer. Bazı oyuncular, timsah yürüyüşüyle gol sevincini
sembolize eder. İstanbul Boğaları, Denizli Horozları ve Bursa
Timsahları da birbirlerini yemeye/yenmeye çalışırlar. Olay, iş dünyasına
da sıçrar; Uzakdoğunun aslanları varsa, bizim de Anadolu
İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
201
Ünite 8
kaplanlarımız vardır. Cinciler, falcılar hâlâ hayvanlardan yararlanarak
kehânetlerde bulunur. İşporta usûlü şans çekilişi yapan bazı tezgâhlar,
şans çekilişi için güvercin ve tavşan gibi hayvanları kullanır.
Baykuş, uğursuz kuş olma inancına konu olmaya devam ederken,
bazılarının başına yine talih kuşu konar. Bazı ev ve işyeri kapılarına
Anadolu’da hâlâ at nalı, koç başı veya boynuz asılır. Ev ve işyerinin
kaza ve belâya uğramaması için kan akıtılması ve kanın binaya, insanın
alnına sürülmesi gerektiği inancı devam eder.
Fakir gariban vatandaşlardan bazıları çıkar, “doğuda insan olmaktansa,
Hindistan’da inek olmayı tercih ederim” der. Avrupa’da
hayvanlara verilen değerin burada insanlara verilmediğini görenlerden
kimi, eğer reenkarnasyon gerçekse, ikinci olarak Avrupa’da
bir ev köpeği olarak dünyaya gelmek istediğini belirtir. Çünkü sosyetenin
Paris’ten getirttiği mama ile beslenen lüx salonlarda yaşatılıp
özel kuaförlere götürülerek sık sık bakımı yaptırılan sosyete köpeği
için harcanan parayı gariban rüyasında bile görememektedir.
Süsleme sanatlarında çiçeklerle hayvanlar yine başrolü oynamaya
devam ederler. İnsanlara yine Kumru, Ceylân, Âhu (ceylân), Dudu
(papağan), Aslan, Alpaslan, Kartal, Şahin, Doğan, Tuğrul (ak doğan),
Esed (aslan) gibi isimler konulmaya devam edilir. Soyadlarının
önemli bir bölümünü hayvanlar teşkil eder. Aslan gibi cesur insanımız
arı gibi, karınca gibi çalışkandır. Öyle değil mi ya, aslan yatağından
belli olur. Sözü uzatmak ve ona buna sataşmak zararlıdır; Çünkü
bülbülün çektiği dili belâsıdır. Katır gibi inatçı olmaktansa; kuzu gibi
uysal olmak daha az zararlıdır. Bilindiği gibi yürük at, yemini kendi
arttırır. Balık kavağa çıkınca doğan aslan parçası çocuğun, kaz gibi
aptal değil; tilki gibi kurnaz olduğu, şahin bakışlarından anlaşılmaktadır.
Hümanizmin, insancıllığın modası geçti, şimdi insanlar, hayvancıl
takılmaktadır. Hayvan hakları savunucuları sık sık medyaya
konu olur. Koyunların kurban olarak kesilmesine barbarlık diyen
barbarlar çıkıyor, hayvan hakları için sokağa dökülüyor. Denilebilir
ki, akrabaların haklarını savunmak suç mudur? Doğru; onlar, maymundan
türemişlerdir; Orta Asya Türkü gibi kurttan değil. Zaten insanı
da, konuşan hayvan, düşünen hayvan diye tanımlamıyorlar mı?
202
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Vejetaryen modası genişleyeceğe benzemektedir; hayvancıllar, helâl
et yerine haram birayı tercih etmekteler. Bazı hayvanlarca, maskara
maymunun, insanın atası olarak kabul edilmesi, onu kutsallaştırmak
kabul edilebilir.
Günümüzde Sığıra Tapma
Günümüzde hâlâ sığırlara tapıldığını, özellikle Hindistan’ın bazı
bölgelerinde ineğin kutsal kabul edilip dokunulmazlığı olduğunu
biliyoruz. Bir Hintli’nin inek ve onun ferci hakkında dört ciltlik bir
kitap yazdığını söylersek, gerisini siz tahmin edebilirsiniz. İnsan, ancak
bu kadar aşağılara yuvarlanabilir463. Kur’an, kalbi olduğu halde
fıkhetmeyen, akletmeyen, kulakları olup da hakkı duymayan, gözleri
olduğu halde hakkı görmeyen, yani iman etmeyen kimselerin
hayvan gibi, hatta daha aşağı olduğunu haber verir464. İnsanlık şerefini
unutup hayvanlara (ineğe, inek fercine, fareye, bokböceğine
varıncaya kadar) tapan, dolayısıyla kendisini kutsallaştırdığı hayvanlardan
daha aşağıda kabul eden canlıların varlığı, heykellerin
ve hayvanların kullarının günümüzde bile bulunması, Kur’an’ı nasıl
doğrulamakta, Kur’an’ın evrensel ve çağlar üstü kitap olduğunu nasıl
ispatlamaktadır? Kur’an’ın en uzun sûresi olan Bakara sûresine bu
adın verilmesine sebep olan Bakara ve ıcl’e tapma olayının tarihsel
ve güncel ve de evrensel boyutları değerlendirildiğine, olayın sadece
Mısır civarında ve Hz. Mûsâ dönemine has tarihî bilgi olarak değil;
her dönem ve her coğrafyaya şâmil bir problemin vurgulanması olarak
görüyor ve Kur’an’a saygımızın bir kat daha arttığına inanıyoruz.
Hindistan’da, câmiiye giren ineği kovalayan müslümanların, dokunulmaz
tanrıya dokunup onun rahatını bozdu diye öldürülmesine
hâlâ devam edilmektedir. Tabii et ihtiyacı veya kurban için bir sığır
kesmeye görsün bir müslüman; tanrıya uzanan eller kesilecektir.
İneğin kutsallığı günümüzde de sürdürülür. İnek, ana yola çıkmışsa,
trafiği altüst edebilir. Tren yoluna yatınca, ineğin özgür isteğine
kimse müdâhale etmeden, seslenmeden insanlar, tanrılarının yoldan
463 95/Tîn, 5
464 7/A’râf, 79
İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
203
Ünite 8
kalkmak için keyfini bekleyecektir. İnek tanrı, trafiğe, günlük hayata
müdâhele etmektedir; gel de Hindistan’da laikliği uygula bakalım!
Ama laikler Hindistan’daki ineğe müdâhale edilmesinin gerektiğini
savunmazlar; onlara göre, ineğe ve inekliğe müdâhale eden müslümanlara
tavır alınmalıdır sadece.
Eski dönemlerde sığıra tapılmasında temel espri, onun bereketi,
bolca süt ve et verdiği için rızkı/gıdayı temsil etmesidir. Günümüzde
de sosyalistler emeği, kapitalistler ekmeği, eskilerin ineği sembol
kabul etmesi gibi kutsallaştırırlar. Bu anlayışa göre dünya, sadece Allah’a
kulluk için yaratıldığımız, âhiretin tarlası bir sınav alanı değil;
geçim dünyasıdır. Ekmek parası için her yol mubahtır. Bu inanca
göre elbette çalışmak İbâdettir; namaz gibi başka İbâdetlere gerek
yoktur veya geçim endişesinden ona sıra gelmemektedir. İhtilâl paşası
Evren, kendisini devlet başkanı seçtirdikten sonra yaptığı halka
karşı bir konuşmasında şu örneği veriyordu: Bir rafta ekmek varsa,
onu almak için boyu yetişmeyen bir kimse, başka bir şey yok ve sadece
Kur’an varsa, onun üzerine basar ve ekmeği alır; ama yukarıdaki
Kur’an’ı almak için ekmeğin üzerine ayağını basamaz. Çünkü ekmek,
halkın da anlayışına göre kutsaldır, hem de Kur’an’dan daha kutsal!
Ekmek, günümüzde rızkı, bereketi, maddî doyumu, materyalizmi
simgelemektedir; eskiden sığırı kutsal sayanların da gerekçeleri bunlar
idi. Ekmek parası kazanacağım diyerek her yolu mubah gören
ekmeği/geçimi kutsallaştıran insanın durumu, ineği kutsal gören insandan
pek farklı değildir.
“Yuh olsun size ve Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere! Hâlâ
akıllanmazmısınız?” 465
Sanatın Putlaştırılması
Hedefini yitirmiş, boşvermiş insanların toplumudur câhiliyye.
Yaratılış sebebini bilmeyen insan, niçin yaşadığını da bilmeyecektir.
Ot gibi yaşayacak, amaçsız, idealsiz bir hiç olarak yaşadıktan sonra,
anlayışına göre yine bir hiç olacak, toprağa karışacaktır. Bazıları
465 21/Enbiyâ, 67
204
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
daha idealisttir. Kendilerine göre bir ülküleri vardır. Bu ülkünün başında
kendisi, egosu olduğundan savunur idealini. Kendi menfaati,
kendi vatanı, kendi ırkı, kendi tarihi, kendi coğrafyası, kendi rejimi,
kendi prensipleri, kendi takımı, kendi şarkıcısı, kendi sanatı... Bunların
ne kadarı tümüyle kendine âittir; orası ayrı bir konu. Ama o
aslında ben merkeziyetçilikle kendini putlaştırmaktadır.466 Rabbini
de kendini de tanımamıştır. Bazıları ise ezilmiş, sömürülmüş, kandırılmıştır.
Kendinde ilâhlık göremeyecek darbeler yemiştir. O da piyasadaki
ilâhların bir veya birkaçına kul olacaktır. Câhilî insan için
kaçınılmaz bir durumdur bu. İnsan, Allah’a hakiki anlamda iman
etmiyorsa, ya kendini güçlü görüp ilâhlık taslayacak, ya da kendi
üzerinde ilâhlık taslayanları kabul edip onların kulluğuna girecektir.
Câhilî toplumlarda sanatkâr ilâh taslağıdır; Sanat da.
Sanatın Putlaştırılması: Sanatın genel olarak putlaştırılması gibi,
sanat dallarının çoğu, hem de birkaç yönden put görevi üstlenmiştir.
Heykellerin çoğunun ve bazı resim, hatta fotoğrafların put olduğunu
bilmeyen yoktur. Tâğutların resim ve heykelleri böyle olduğu
gibi, sâlih insanların heykel veya resmi bile olsa, saygı duyulur, tâzim
edilirse put olmaktan kurtulamaz. Hz. İsa’nın, Hz. Meryem’in heykel
ve resimlerinin bu konumda olduğunu hepimiz biliyoruz.
Canlı resmi, özellikle insan figürlü resimler, tarihî süreç içinde
Müslümanlarca yasak kabul edilmiştir. Özellikle heykel için bu
yasaklık daha net ve daha tartışmasızdır. Tevhid inancının temel
esaslarını korumak, bu yasağın en büyük hikmetidir. Kendi eliyle
yaptığına tapma ahmaklığını bazı insanlar, sadece eski câhiliyye
döneminde değil; şu asırda ve çok yakınlarımızda bile göstermekte.
Sadece imal ettiği halde “yaratma” vehmine kapılmak, çıplak kadın
heykeli, sahte tanrılar, bâtıl dinlerin sembolleri gibi şeyler yapmaya
kalkmak ve bunların demirden, tunçtan yontusu için büyük paralar
sarfetmek, faydasız bir lüks, yani israf, heykelin yasak sayılması için
diğer hikmetler.
466 Bak. 25/Furkan, 43
İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
205
Ünite 8
Günümüzde müzikholler, gazinolar âyin yerleri haline gelmiş,
boşvervemiş gençlik sanatçı denen tuhaf yaratıkların, onlara göre
müzik ilâhlarının önünde huşû ile eğilerek onların kulu olmuş durumunu
ancak tapınma ile izah edebiliriz. Sanat tanrısının bir el hareketiyle
alkış veya dans şeklinde cemaat halinde yapılan tapınmaları,
ibâdet coşkusuyla kendinden geçen, ayılıp bayılmaları, yani sanat dininin
durumunu putlaştırma örneği olarak görmemek mümkün değildir.
Renkli basında veya TV.lerin eğlence programlarında meşhur
sanatçılardan bahsedilirken, onlara yeryüzünde benzeyen eş varlıklar
bulunamaz. Onlar göklere çıkartılır. “Yıldız”dır, “star”dır onlar;
“sanat güneşi”dir. (Bu sıfatlar da gök cisimlerine tapan topluluklardan
miras kalan isimlendirmelerdir.) Bunlar da yetmez. Açıkça gençliğin
seks ilâhesi, müzik tanrısı gibi tanrılık unvanları resmen verilir. Öyle
ya, Türkiye gibi müslümanların, nüfusun % 99’unu teşkil ettiği iddiâ
edilen bir yerde, meselâ Sultan Ahmet Câmiinde yatsı namazında
yüz kişiyi bulamazken, otuz-kırk bin kişi bir stadyumu, dilinden de
anlamadığı bir batılı zibidi veya fâhişeyi dinleyip seyretmek için gecenin
geç saatinde doldurabiliyorsa, nüfusun müslümanlara oranı
da, ibâdet konusu da düşünülmeye değer değil midir? “Müslümanım”
diyenlerin yarısından çoğu namazsız-niyazsız yaşayabiliyorken;
müziksiz, kasetsiz, T.V.siz yapamıyorsa, “en büyük filân, başka
büyük yok!” diye sanatçının büyüklüğünün ilanı, ezan seslerindeki
“Allahu Ekber” ifâdesini çoktan bastırıyorsa, kitlelerin dini ve bu dinde
sanatın rolü tekrar sorgulanmalı değil midir?
Sanatın putlaştırılması durumunda İslâm’ın ve müslümanların
tavrı çok kesindir: Hz. Süleyman döneminde, put görevi üstlenmediği
ve sadece sanat eseri olduğu anlaşılan heykele (timsâl) hoş gözle
bakan, eleştirmeyen Kur’an’ın,467 İbrâhim (a.s.) döneminde put görevi
üstlendiği için ateşe atılma pahasına devrilmesini, put-heykellerle
mücâdeleyi emrettiğini hatırlayalım. Aynı timsâl (heykel) kelimesini
Kur’an bu sebepten tavır alarak ifâde eder: “İbrâhim babasına ve kavmine:
‘Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller nedir böyle?’
demişti.”468 Yine aynı heykelin Peygamberimiz döneminde put haline
dönüştüğü, saygı duyulduğu için onları devirmek, yeryüzünden
467 Bak. 34/Sebe', 13
468 21/Enbiyâ, 52
206
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
onları kaldırmak için savaşların göze alındığı bilinir. (Din aynı din,
heykel aynı put; ama müslümanlar...)
Hz. Ömer (r.a.) devrinde fethedilen İran’da dünyaca şöhreti olan,
paha biçilmez kıymette, dillere destan sanat şaheseri bir halı vardır.
Hz. Ömer’e götürülen ganimetlerin arasında o halı da mevcuttur.
Herkes Hz. Ömer’in o halıyı kime vereceğini, nerede kullanacağını
büyük bir merakla beklemektedir. O, gözlerde çok büyütülen, çok
fazla sevilen böyle bir halının putlaştırıldığını, dolayısıyla sanat eseri
ve güzel olma vasfını kaybettiğini iyi bildiğinden bu eşsiz halıyı
et doğrar gibi bir-iki santimetrekarelik küçük parçalara böler. Onu
ele geçiren ashâba taksim eder, dağıtır. Bu büyük bir sanat eserine
hakarettir, alay etmedir, doğru. Bir doğru daha var ki, din putlaştırmaya
giden yolları böyle keskin kılıçla kesmeyi emreder. Yine aynı
zâtın, altında birçok meşhur ashâbın bey’at ettiği Kur’an’da anlatılan469
ağacın, sonradan saygı duyulup onun arkasında namaz kılınmaya
başlandığını, ziyâret edildiğini, kutsandığını görünce hemen ağacı
kökünden söktürüp yaktığını ve buna hiçbir sahâbînin itiraz etmediğini
hatırlayalım.
Bugünkü bazı mezarlar (yatırlar) ve türbelerin halk için, resmî
türbenin de askerler ve devlet erkânı için tapınak halini görseydi
o Fâruk, kılıcını sadece bu mimarî yapıları yıkmaya değil, “müslümanım”
dediği halde buralardan kurtuluş bekleyen, adaklar adayıp
duâlar eden, türbeleri mescid (tapınak) yapan, ölü ve mezar kullarının
kellelerini devirmeye de kullanırdı. İlâhlaştırılan, tapınılan sanatçılara
karşı, putlaştırılan sanat dallarına karşı müslüman; fârûkî
tavrını, tevhîdî bilincini göstermek zorundadır.
Günümüzde sanat denilince akan sular durur. Bazı açıkgözler
çirkefliğe sanat damgasını vurunca, artık ayıp, günah, yasak hiçbir
uyarının önemi ve yaptırım gücü yoktur. Sanat denilince her şey
mubahtır. Sanat dininde haram diye bir hükme rastlanmaz. Çağdaş
insan, sanatın kutsallığına inanmalıdır; sanatçıların da ulûhiyetine.
Eskiden olduğu gibi, “dinin sanatçısı” yoktur artık; “sanatçının dini”
vardır; özel bir din, sanat dini.
469 48/Fetih, 18
İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
207
Ünite 8
Bir de elfâz-ı küfür meselesi var. Sinema filmleri ve tiyatro sahnelerinde
müslümanların gözü önünde pervâsızca en galiz küfürler,
dinle alay etmeler ve söyleneni, tepkisizce dinleyeni küfre sokan sözler.
Hele müzik parçalarının önemli bir kısmında feleğe, kadere çatılan,
Allah’a şirk koşulan sözler...
Yer yer “Allah” lafzı, sarhoş ağız ve kulaklara meze. Allah adını haram
eğlencelere katmak, haram söz ve işlerin arasında, içinde Allah
adı geçen, meselâ “Allah Allah” şarkısı söylemek... Allah’la alayın bu
derecesini Ebû Cehil’lerde bile göremezsiniz. Peki, bunları zevk alarak
dinleyen, içinde küfür lafızlarının geçtiği arabesk veya diğer müzik
parçalarını, bir müslümanın Kur’an’dan aldığı hazza benzer bir
coşkuyla dinleyip seyredenler kimler? Bunların durumu, hükmü? Ya
bu cinâyetlere katılmamakla övünen, imanları elinden alınan zavallı
kalabalıklara kurtarıcı mesaj veremeyen müslümanlar!
Gök Cisimlerinin Putlaştırılıp
Bâtıl Tanrı Kabul Edilmesi
Hz. İbrâhim’in tevhid mesajını ilettiği toplumun yıldıza, aya ve
güneşe tapanlar olduklarını, Hz. İbrâhim’in bunların ilâh olamayacağına
dair aklî deliller sunmasından anlıyoruz. Irak’ta yaşayan Kildanîlerin
bu inancı ve bâtıl tanrıların durumları anlatılır ki, düşünülsün;
bu tür şirkten vazgeçilsin.470
Fahreddin Râzi, heykellerden yapılmış putlara tapmanın, temelde
yıldızlara tapmanın sembolü olduğunu ifade ederken, yıldızlara
tapmanın özelliklerini de açıklar: Âlimlerin pek çoğu şunu söylemişlerdir:
Bazı müşrik insanlar, bu âlemin durumlarının değişmesinin
yıldızların durumlarının değişmesine bağlı olduğuna inanmışlardır.
Bu inançta olanlar, yıldızların durumunu gözetleyerek bu dünyada
meydana gelen mutluluk ve mutsuzlukların, yıldızlardaki talihlerine
bağlı olduklarına inanmışlardır. Onlardan bir kısmı, yıldızların
varlıklarının zatları gereği olduğuna, bu âlemleri de onların yarattığına
inanmışlardır. Yine onlardan bir kısmı, bu yıldızların en büyük
470 Bak. 6/En'âm, 76-79. âyetler
208
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
ilâhın mahlûkları olduğuna, bu yıldızların da âlemin yaratıcısı olduğuna
inanmışlardır. Birinciler, bu yıldızların gerçekte ilâh olduklarına,
ikinciler de onların, Allah ile insanlar arasında vâsıta olduklarına
inanmışlar, böylece onlara ibâdet ve inkıyatla meşgul olmuşlardır.
Sonra ise, yıldızların çoğu zaman gözlerden gizli olduklarını görünce,
onlar nâmına bazı putlar edinmişler ve bu putlara ibâdetleriyle
de bu gök cisimlerini kast ederek ve yıldızların görünmeyen gölgelerine
yaklaşarak putlara tapınmaya yönelmişlerdir. Derken zaman
uzayınca, yıldızların isimlerini aradan çıkarıp sadece bu heykellere
tapınmaya başlamışlardır. İşte bunlar, gerçekte yıldızlara tapan kimselerdir.
471
Kur’ân-ı Kerim, güneş ve ayın Allah tarafından hizmete âmâde
kılınmasını, O’nun büyük nimetlerinden olarak zikreder.472 Onların
sayma ve ölçü vesileleri olmak,473 aydınlatmak474 gibi faydaları vardır.
Bütün özellikleriyle, Allah’ın âyetlerindendirler.475 Bunlar, belirli bir
zamana kadar görevlerini yapacak, süreleri dolunca dürülüp toplanacaklardır.
476 Allah, güneşe ve onun kuşluk zamanındaki parlaklığa
kasem etmekle477 ona bir değer verdiğini gösterir. Öyleyse insan onlara
değil; onları yaratan ve teshir eden Allah’a şükür ve ta’zim etmelidir.
Kur’an, Sebe’ halkının güneşe tapmalarını vesile ederek, bu ibâdetin
sapıklık olduğunu söyler.478 Bir âyette de, bütün insanlara, mutlak
olarak şunu ilân eder: “Gece ile gündüz, güneş ile ay Allah’ın varlığının
âyetlerinden/belgelerindendir. Güneşe ve aya secde etmeyin; eğer
Allah’a kulluk etmek istiyorsanız, bunları yaratana secde edin.”479 Burada
şöyle bir işaret bulunabilir: Bu varlıklara tapanların en azından
büyük bir kısmı, Allah’a inanıyor ve ibâdet ediyorlardı, dolayısıyla
bu gök cisimleri, bağımsız tanrılar değillerdi. Fakat onlara tapan-
471 Fahreddin Râzi, Mefatihu'l Gayb (Tefsir-i Kebir), c. 2, s. 134
472 16/Nahl, 2; Zümer, 5
473 6/En'âm, 96
474 10/Yûnus, 5; 71/Nuh, 16
475 41/Fussılet, 37
476 81/Tekvir, 1
477 91/Şems, 1
478 27/Neml, 24-25
479 41/Fussılet, 37
İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
209
Ünite 8
lar, onları ibâdetlerinde şerik/ortak koşuyorlardı. Allah, bu yaratıklara
tapınmayı bırakıp, ibâdetin onları yaratan’a tahsis edilmesini
emrediyor. İslâmiyet, tapınma secdesi olmasa bile, öbür mahlûklar
gibi bunlara da ta’zimi yasaklamıştır.480
d- Gök’e Tanrılık İsnâdı, Eski Türklerin Gök Tanrısı: Şamanlık
inancına bağlı Türklerin Gök Tanrısı anlayışında gök, cisimleştirilmiş,
somut tanrısal bir varlık olarak kabul edilmiştir.481
“Gök Tanrı” anlamında eski Türkler, “Tengri” “Tangrı” diye isimlendirdikleri
bir iyilik tanrısına inanıyorlar, bunun gök olduğunu
kabul ediyorlardı. Orta Asya Türklerine göre bu Gök Tanrı; yeryüzünün,
insanların ve görünür görünmez her varlığın yaratıcısıdır.
İnsanların yaşantıları arasında dengeyi o sağlar, O, bütün kâinatın
efendisidir.482 (Türkçe “Tanrı” kelimesi, aslında bu şirk unsuru olan
Gök Tanrı anlamında olduğundan Allah için kullanılmamasını tavsiye
ederiz.)
Gök Tanrı kültünün hemen bütün Orta Asya Türk toplumlarında
çok köklü bir inanç olması sebebiyle etkisi, İslâm sonrası dönemde
dahi kendini göstermiştir. Bu kültün İslâmî döneme mahsus bazı
metinlerde de ortaya çıktığı müşahede olunmaktadır.483
Günümüzde Gök ve Gök Cisimlerinin Putlaştırılması: “Gök Tanrı”
inancının çok eski dönemlerde kaldığı, artık güneşe, aya, yıldızlara
kimsenin tapmadığı gibi anlayışlar, kesinlikle doğru bir yargı değildir.
Şirk cephesinde yeni bir şey yok. Kur’ân-ı Kerim de bu yüzden
“güneşe ve aya secde etmeyin.”484 demekte; günümüzdeki insana da bu
mesajı iletmektedir. Türklerin Gök Tanrı’larının çoktan ölüp tarihin
çöplüğüne gömüldüğü anlayışıyla ilgili bir yargıya varıp varmamak
için gelin, bu konuda aynamızı topluma tutalım:
Medyada; medyumlardan, falcılardan, astrologlardan yani modern
müneccimlerden geçilmiyor. Boyalı basın dediğimiz, yazıdan
480 Suat Yıldırım, a.g.e., s. 367
481 Orhan Hançerlioğlu, İnanç Sözlüğü, Remzi Kitabevi, s. 214
482 Bektaşi Menakıbnamelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri, s. 30
483 A.g.e.s., 32
484 41/Fussılet, 37
210
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
daha çok resimlerin yer aldığı gazetelerin tümünde her gün burç ve
fal köşeleri yayınlanmaktadır. Buralarda “yıldızınız diyor ki”, “burcunuz”,
“elektronik burç falı”, “bilgisayarlı astrolojik fal” gibi köşelere
ne demeli? (Bu hurafeler, irtica kavramına girmediğinden kimsenin
bir şey dediği yok. Peki müslümanların da mı diyeceği yok?!)
Günümüz ve Modern Müneccimlik: Müneccimlik, sanıldığı
gibi tarihe karışmış değil; sadece modernleşmiştir o kadar. (Müneccim:
Yıldızların hareketlerinden ahkâm çıkaran kimseye verilen addı.
Şimdi bu işle uğraşanlara astrolog veya medyum deniliyor. Astrolog:
Yıldız falına bakan kimse demektir. Horoskop denilen yıldızların,
burçların bulundukları yerin haritasını çıkarıp, falına bakacakları
kimsenin doğum tarihleriyle kıyaslayarak geleceği -gayb- hakkında
hüküm çıkartırlar. İlm-i nücum denilen bu bilime(!) şimdi astroloji
denilmektedir.) Eski Yıldızname’lerin yerini günlük burçlar, astrolojik
hurafeler almış; müneccimin adı da astrolog veya medyum
olmuştur artık. (Yıldızname: Yıldızların hareketleri ile insanların
kaderi arasında var olduğu iddia edilen ilişkileri konu edinen kitap,
astroloji kitabı, horoskop vb. haritalar, fallar)
Günümüz ve Yıldız: Açıkça kâfir olanların yanında, nice “Müslümanım”
diyen insan, hâlâ yıldızların, burçların insan kaderinde
etkili olduklarına inanmaktadır. İki kişi, birbirleriyle iyi anlaşıp geçinemiyorsa
suç onların değildir; sebep yıldızlardır: Yıldızları barışmıyordur
da onun için. Birisi, ün mü kazanmıştır, talihi açılıp meşhur
mu olmuştur; öyleyse onun yıldızı parlamıştır. Herkesçe sevildiği
için onun yıldızı dişidir de o yüzdendir bu sempatiklik. Yok, itibardan
düşer, ününü yitirerek eski şöhreti kalmazsa, sebep; onun yıldızı
sönmüştür. Artık o yıldızı düşük biridir. Biri ölünce, onun yaşayında
etkili olan yıldızı, onu terkederek başka diyara göçtüğü için o ölmüştür.
O zaman bir yıldız kaydı denilir. Müneccimin, kâhinin; geleceği
(her şeyi değilse bile, çok şeyi) bileceğine hâlâ inanılır ki, gelecekle
ilgili değerlendirmelerde bulunanlara sen müneccim misin, nereden
biliyorsun, diyesorulur; ‘adam sanki kâhin’ denilir.
Yine, bu sapık düşünceye göre yıldızlar konuşur, vahyeder; onların
Rasulleri/elçileri ise astrologlar, medyumlar ve cincilerdir.
Yıldızların konuşma dilini anlayan bu sivri akıllılar, bu mesajları
İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
211
Ünite 8
“yıldızınız diyor ki...” , “burcunuzun durumuna göre başınıza şu, şu
gelecek” diye insanlara para karşılığı tebliğ edilir ki, bu mesaja göre
bilinçlensinler ve ona göre davransınlar.
Haberden, fikirden daha çok magazine yer veren, yani hangi sanatçı(!)
nın karnı ağrıdığından, hangisinin ayakkabısın ne renk olduğundan
bahsedip dört bir yanından resimleyen gazeteler, bir bahane
bulup/uydurup çektikleri resim için yazacakları yazılarda bu iffetsizleri
topluma örnek olarak lanse etmeye çalışırlar. Tabii televizyonların
nice programında da göstere göstere ve haramları cilalayarak
bu meşhur edilen sanatçılar konu edilirken onlar yere sığdırılamaz,
göklere çıkarılır. Onlara yeryüzünde benzeyen eş varlıklar bulunamaz.
“Yıldız”dır onlar, “star”dır, “sanat güneşi”dir. Bu sıfatlar, gök cisimlerine
tapan topluluklardan miras kalan isimlendirmelerdir.
Günümüz ve Felek: “Felek”: Gök, gökyüzü, semâ, her gezegene
mahsus gök tabakası, yörünge gibi anlamlara gelir. Çoğulu “eflâk”tır.
Felekiyat: Gök bilgisi, astronomi ilmi demektir. Felekî: Felekle alakalı,
yani astronomi ile ilgili anlamına gelir. Felekiyun: Astronomi/
gök bilimi ile uğraşanlar demektir. Kur’an’da felek kelimesi, iki yerde
geçer. Bu iki âyette felek; küre, yörünge anlamında kullanılır. “Ne güneşin
aya erişmesi kendine yaraşır, ne de gece, gündüzün önüne geçebilir.
Hepsi bir felekte (yörüngede) yüzmektedir.”485 “O, geceyi, gündüzü,
güneşi, ayı yaratandır. Her biri bir felekte/yörüngede yüzmektedir.”486
Şimdiki bilim açısından geçersiz olan ve bizim açımızdan da bâtıl
görüşe, Batlamyus teorisine göre, bütün felekleri saran en büyük ve
en yüksek feleğe, Atlas feleği denir. Atlas feleği dönerken diğer sekiz
feleği de kendi istikametinde dönmeye zorlar. Bu dönüş büyük
bir özellik taşır. İnsanların talihleri, refah ve mutlulukları üzerinde
değişken ve aksi durumlar ortaya koyar. İşte felekler üzerine şikâyetin
arka planında bu anlayış vardır. Eski zamanlardaki bâtıl inanışa
göre, güneş feleğin ve göğün sultanıdır. Diğer gezegenler de onun
çevresinde birer vazife ve hizmet görürler. Buna göre ay vezir, Utarid
kâtip, Merih başkumandan, Müşteri kadı, Zühal bekçi, Zühre de çalgıcıdır.
İlk yedi felekteki gezegen yıldızların insanlar üzerinde hayırlı
485 36/Yâsin, 40
486 21/Enbiyâ, 33
212
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
ve hayırsız tesirleri olur. Bu tesirler, o yıldızın etkisinde doğan kişiler
üzerinde değişik haller ortaya koyar. Meselâ Merih ile Zuhal uğursuz,
Güneş ile Müşteri uğurlu yıldızlardır. Diğerleri ise bazen uğurlu,
bazen uğursuz olurlar. Bu bâtıl inanca göre bu yıldızların yeryüzüne
hâkim oldukları aylar, günler ve saatler vardır. Uğurlu saatler ve
uğursuz saatler, böylece insanlar ve onların üzerinde etkili olurlar.
İnsanlar da bu saatlerde başlarına gelenler için şikâyet eder veya
memnuniyet bildirirler.487
Yıldızların insanın kaderine hakim oldukları inancı, feleğin kader
mânâsını kazanmasına yol açmıştır. Araplar, bu anlamda feleğe dehr,
İranlılar çarh derler. Bu felek teorisinin, gök cisimleri ve gök hadiselerinin
insanın kaderine hakim olduğu anlayışı ile birlikte eski bâtıl
dinlerde de büyük bir yer ayrıldığını görüyoruz. İslâm kaynaklarının
haber verdiği Sabiîler (Yıldıza tapanlar) bunlardır. Bu bâtıl inanışlara
göre yıldızların kimi uğurlu, kimi uğursuzdur. Yıldızların her biri
belli günlere ve saatlere hakimdir. İlm-i nücum veya yıldız falı ile
uğraşanlar, insanın doğduğu gündeki yıldızların veya burçların durumuna
bakarak insanın sağlığını, ahlâkını, başarı derecesini, kısaca
kader ve talihini keşfetmeye çalışırlar.
Edebiyatta felek, daha çok şikâyet yerine kullanılır. Edebiyatın feleğe
karşı tutumu olumsuzdur. Çünkü felek, kıyıcı, zâlim ve hilekârdır.
Sözüne güven olmaz. Kimse onun elinden aman bulmamıştır.
Aşığı sevgilisinden ayıran, insanı mihnete gark eden, tam amacına
ulaşacağı sırada talihini ters çeviren felektir.
İlkel bâtıl dinlerden, bâtıl inanışlardan, mitolojiden ve efsanelerden
kaynaklanarak halk muhayyilesinde oluşan felek-kader münâsebeti,
feleğin halk arasında kambur felek, kahpe felek gibi tâbirlerle
anılmasına, feleğin çemberinden geçmiş gibi deyimlerin oluşmasına
sebep olmuştur. Rüzgâr gülü’ne eskiden çark-ı felek denirdi.488 Şimdi
bu ad, daha çok kumar oynamak için döndürülen yuvarlak masaya
denmektedir.
487 İskender Pala, Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, Akçağ Y. s. 165
488 Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergâh Y., c. 3, s. 179 vd
İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
213
Ünite 8
Duymuşsunuzdur, nice insan, şartlar uygun gidersa, bir terslik
çıkmazsa anlamında felek yâr olursa der. Güzel, keyifli (daha çok da
haram eğlencelerle) bir gece veya gün geçirirse felekten kâm aldığını
söyler; veya anlayışına göre felekten bir gece (gün) çalmıştır. Haksızlığa,
zulme, felâkete uğradıysa, feleğin sillesini yemiştir. Talihsizlikten
yakınıyorsa, bunu feleğe küsmekle ifadelendirir. Kendi tecrübeleri ile
hayatın iyi ve kötü yönlerini bilen ve her işin altından kalkanlara feleğin
çemberinden geçmiş denir. Bahtsız kimselere felek düşkünü dendiği
olur. Dönek, sözünde durmayan anlamında felek meşrep denilir.
Şaşkınlıktan veya korkudan ne yapacağını bilemez hale gelen insan
da feleğini şaşıran kimsedir. Ters döndüğü için, bu kadar kutsal gücü
olduğu halde kahpe felektir; gök kubbesinin yuvarlaklığından dolayı
da kambur felektir. İstediğine istediğini yapar bu felek: Ah bu kambur
felek; kimine karpuz yedirir, kimine kelek! Kimine ceket giydirir, kimine
yelek!
Arzın/Ülke Topraklarının
Kutsallaştırılıp Putlaştırılması
İnsan, belli bir yerde değil; tüm yeryüzünde halife olması için yaratılmıştır.
İslâm’ı, bulunduğu yerde yaşayıp oraya hâkim kılmak için
çalıştığı gibi, dünyanın ulaşabildiği her tarafına da götürme zorunluluğu
vardır. Bir insan, doğacağı yeri seçme hakkına sahip olmadığından,
tercihinde olmayan bir konudan dolayı ne ayıplanır, ne de
şereflenir. Allah, bizi bu topraklarda değil de; çok farklı hatta sevmediğimiz
bir yerde dünyaya getirebilirdi; Diğer insanların oralarda
dünyaya gelmesi gibi. O zaman o yaratıldığımız yerin mi, yoksa şimdi
yaşadığımız yerin mi kutsal olması gerekecekti? Müslüman için
tüm arz Allah’ın mülküdür. Hepsi aynı değerdedir. Bir yerin fazileti,
orada inanılıp uygulanan inançla ilgili olmalıdır. Toprak, üstünde
yaşayan insanların inançlarıyla bütün olarak değerlendirilmelidir.
Bu arada nice insanın hadis diye ileri sürdüğü “Hubbu’l vatan mine’l
îman (Vatan sevgisi imandandır) ifadesinin hadis olmadığını,
mevzû/uydurma olduğunu söyleyelim.489 İnsanın ırkına, doğduğu
489 Bak. Uydurma Hadisler, Harun Ünal, Basiret Y., I/39-44; Aliyyü’l Kari, Uydurma
Olduğunda İttifak Edilen Hadisler, İnkılâb Y., s. 126; Sehâvî, Makasıd, s. 183; Suyûtî,
214
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
yere göre bir toprak parçasına kutsallık atfetmesi, Allah için değil
de; o toprak parçası için ölümü göze alabilecek hale gelmesi, vatanın
-üzerinde hangi hükümlerin uygulandığına bakılmadan- yüceltilmesi
bu açıdan değerlendirilmelidir. Vatan kelimesi Kur’an’da geçmez.
İslâmî açıdan yurt veya vatan “dâr” kelimesiyle ifade edilir. İslâm
toplumunun yaşadığı ve hâkim olduğu yerler için “dârulİslâm”, müslümanların
idare ve hâkimiyetleri altında olmayan yerler ise “dârulharp”
kabul edilir. Eğer bir kimse, yaşadığı ülkede dinî inanç, dinini
koruma ve dinini yaşama hürriyetini kaybetmişse, gücü yetiyorsa
cihad ederek bu temel haklarını yerli veya yabancı işgalcilerden geri
alması veya gücü yetmiyorsa, bunları koruyup dinini yaşayabileceği
yere hicret etmesi gerekir. Cihad ve Hicret’in Kur’an’da ve sünnette
çok büyük önemi vardır.
Ayrıca, içinde Kâbe’nin bulunmasından dolayı müslüman açısından
dünyanın en kutsal yeri sayılmaya müsait olan bir vatanda,
Hak dinin yaşanamadığı için oradan hicret eden Rasûlüllah ve ashâbının,
aynı zamanda gerçek vatanları olan Mekke’deki yönetime
karşı inanç savaşı yaptıkları unutulmamalıdır. Şu âyet; vatan, cihad
ve hicret kavramları açısından değerlendirilmelidir: Nefislerine yazık
eden kimselere, canlarını alırken melekler: ‘Dünyada ne işte idiniz?’
derler. Bunlar; ‘biz yeryüzünde güçsüz bırakılmış çaresiz kimseler idik’
diye cevap verirler. Melekler: ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret
etseydiniz ya!’ derler. İşte onların barınağı cehennemdir; orası ne kötü
bir gidiş yeridir.”490 Medine için, oradaki hurmaları için savaşan kimsenin
mücâdelesinin Allah için olmadığı, ancak Allah yolunda savaşanların
cennetle müjdelenen şehitler olabileceğini Rasûlullah’ın
hadislerinden öğreniyoruz.
Müneccimlik ve Falcılık; Gaybı Bilme
İddiâsı ve Yıldızları Putlaştırma
Müneccimlik, gelecekte meydana gelecek, özel ve genel olaylara,
yıldızlara bakarak haber vermektir. Hz. Peygmaber’in bu konuyla
ed-Düreru’l-Muntesıre, s. 108; Sâğânî, Mevduât, s. 53; Semhudî, Gammaz, s. 60; İbnü’d-
Deybâ, Temyîz, s. 77, Aliyyu’l-Kari, Kübrâ, s. 189; Aclûnî, Keşfu’l Hafâ, I/413.
490 4/Nisâ, 97
İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
215
Ünite 8
ilgili şöyle bir ikazı vardır: “Bazı insanlar, Allah’ın nimetiyle geceyi
geçiriyor, sabah olunca da, ‘bize şu yıldız sebebiyle yağmur yağdırıldı’
diyor. Böyle demeleri sebebiyle onların çoğu kâfir olmuştur.”491 Yine
bir başka hadis rivâyeti de benzer bir ikazdır: “Kim yıldızlarla haber
vermeye çalışırsa, sihir ile haber vermiş olur.”492
Bu hadisler, yıldızların uzaklığını, yerlerini, yörüngelerini gözlem
ve araçlarla inceleyen astronomi ilmi hakkında değildir. Bu ilim, ilkeleri,
kuralları ve araçları olan bir ilimdir. Kur’an zaten, baştan sona
insanları gözleme, düşünmeye, araştırmaya ve evrenin sırlarını keşfetmeye
dâvet etmektedir. Ancak, ilimleri, gaybı biliyormuş gibi yorumlamak,
insanı şirke götürür. Çünkü gaybı bilen sadece Allah’tır.
Gelecekte olacak şeyler hakkında bilgi sahibi olmak için başvurulan
çeşitli yolların en belirginlerinden biri faldır. Daha çok baht,
uğur ve talihi, genel olarak da gelecekte olacak şeyleri anlamak için
birtakım garip yollara başvurarak bunlardan anlam çıkarma ve kişilik
okuma işine fal; bu işi yapmaya da falcılık denir. Gelecek zamanda
vuku bulacak olayları haber vererek gayb sırlarını bildiğini iddia
edene de falcı, medyum denir.
Câhiliyye Arapları, bir yolculuğa, bir savaşa, bir ticarete, evlenmeye,
yahut herhangi önemli bir işe teşebbüs edecekleri zaman üç
zar (veya ok) çekerler, yahut kuş uçururlardı. Bu zar veya okların
birinde, “Rabbim emretti”, yahut “yap” diye emir; diğerinde “Rabbim
nehyetti” veya “yapma” diye nehy kelimeleri yazılı olurdu; biri de
boş bulunurdu. Birisi torbaya elini sokar, zarlardan birini çeker, emir
çıkarsa yaparlar, nehy çıkarsa yapmazlar, boş çıkarsa bir daha çekerlerdi.
Kur’an, bunu şiddetle yasaklamıştır. “Ey iman edenler! İçki, kumar,
putlar ve fal okları şeytan işi birer pisliktir; bunlardan kaçının ki,
kurtuluşaeresiniz.”493
491 Buhârî, Megazi 35; Müsned, Ahmed b. Hanbel, II/525)
492 Ebû Dâvud
493 5/Mâide, 90
216
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Burçlar
Yüce Allah, kerim kitabında gökte burçlar yarattığını söyler.494
“Burçları olan semâya andolsun ki...”495 diye buyurur. Allah, gökte
burçlar yarattığını söylerken, gökle ilgili “es-semâvât” şeklinde çoğul
değil de; “es-semâ” şeklinde tekil olarak kullanır. Burada semâ, bildiğimiz
en yakın semâ (dünya semâsı) demektir. Burç; yüksek köşk,
bina ve kale anlamlarına gelir. Semâdaki burçlar ise; gökte durumları
birbirlerine göre aynı kalan yıldız toplulukları demektir. Müfessirler,
âyetlerde geçen semâdaki burçları tefsir ederlerken, bunları büyük
yıldızlar, ya da semânın kapıları diye tercüme etmişlerdir. Gökte
yıldızların araştırılıp üzerlerinde düşünülmesi için burç taksimlerini
İdris (a.s.)’ın yaptığı söylenir. Yerin haritasında şehirler, kasabalar
ve bunlardaki yüksek binalar, nasıl bir alâmet ve işaret ise, gökteki
yıldızlar ve yıldız takımları da böyle birer işarettir. Güneş’in bir yıl
içinde görünürde içinden geçtiği farz edilen gök kuşağı ve bunun
yanlarında bulunan takım yıldızları (Zodyak takım yıldızları)na
Burçlar kuşağı da denir. Burçlar kuşağı, 30 derece uzunluğunda 12
bölgeye ayrılmıştır. Bu 12 burcun teşkil ettiği alana Burçlar bölgesi
denilir. Güneş’in ilkbahardan itibaren bir yol boyunca, sırasıyla takip
ettiği takım yıldızlarına eskiden beri hamel (koç), sevr (boğa), cevza
(ikizler), şeretan (yengeç), esed (aslan), sünbüle (başak), mizan (terazi),
akreb (akrep), kavs (yay), cedi (oğlak), delv (kova), hût (balık)
isimleri verilmiştir.
Burç ve Yıldız Falının Hükmü
Bugün yaygın olan fal çeşitlerinden biri de, modern câhiliyyenin
itibar ettiği yıldız falıdır. Gökteki burçlardan yola çıkılarak yapılan
bu falcılığın aslı, Sâbiîlere dayanır. Sâbiîler, gökyüzünü on iki burca
taksim etmişler ve eflâkten/göklerden yalnız tapındıkları ve heykellerini
diktikleri “sebaî” gezegenlerin durumlarına göre, yeryüzünde
meydana gelecek olayları bildireceği iddiasıyla yıldızlarla ilgili birtakım
hükümleri yazmışlardı. Onların bu inançları, günümüze kadar
gelmişbulunmaktadır.496
494 15/Hicr, 16; 25/Furkan, 61
495 85/Bürûc, 1
496 Elmalılı, Hak Dini Kur'an Dili, c. 7, s. 5208
İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
217
Ünite 8
Dinimizin kesinlikle yasakladığı falcılık, bir çeşit gaybdan haber
vermektir. Hâlbuki, Kur’an; gaybı, Allah’tan başka hiçbir kimsenin
bilemeyeceğini, peygamberlerle melekler dahi kendilerine vahyedilmedikçe
gaybdan haber veremeyeceklerini açıkça bildirmektedir.
“De ki: ‘Göklerde ve yerde olan gaybı, Allah’tan başka bilen yoktur.”497;
“De ki: Size ‘Allah’ın hazineleri elimdedir demiyorum, gaybı da bilmiyorum.”
498; “Eğer gaybı bilseydim, daha fazla hayır yapardım.” 499 âyetleri
buna yeterli delildir.
Kendilerine “arrâf ”, “kâhin” veya “medyum” denilen falcıları
ve bu falcılara gidip fal açtıran, onlara inanan veya destekleyenleri
Peygamberimiz, ağır bir dille kınamış, hatta küfürle nitelemiştir.
“Kim bir arrâfa gidip de ona bir şey sorarsa, kırk gecelik namazı kabul
olmaz.”500; “Kim bir kâhine gider, dediklerini doğrularsa; şüphesiz ki
Muhammed’e indirilmiş olanı inkâr etmiş olur.”501
Burç falı, “insanları, doğdukları burçlara göre gruplayarak geleceğini
okumaya, kaderine dair konuşmaya” denir. Modern câhiliyyenin
yaşandığı günümüzde kendini aydın sanan birtakım gazete ve
televizyon programcıları, her gün yıldız falı hurafesiyle insanların
kaderi hakkında birtakım yorumlar yapmaktadırlar ki bunlar hiçbir
bilimsel dayanağa sahip değildir. Ayrıca bu asılsız yorumlar, okuyucuların
ruhsal dengelerine olumsuz yönde etki yapmaktadır. Bu bir
atma, saçma ve aldatmadan ibarettir.
İslâm âlimleri, Sâbiîler gibi, tesiri yalnız yıldızlardan, burçlardan
bilerek onlardan birtakım hükümler çıkarmaya kalkışmanın küfür
ve şirk olduğunda ittifak etmişlerdir.502
Bunun yanında insanın, girişeceği önemli bir iş için, uzman kişilerle
istişare yaptıktan sonra istihâre yapması meşrûdur, sünnettir.
Bunun, İslâm’da yasak edilen falcılık ve kehanetle hiçbir ilgisi yoktur.
497 27/Neml, 65
498 6/En'âm, 50
499 7/A'râf, 188)
500 Müslim, Selâm 125
501 Tirmizî, Tahâret 102; İbn Mâce, Tahâret 122; Ebû Dâvud, Tıb, hadis no: 3904; Ahmed
bin Hanbel, II/ 408
502 Elmalılı, a.g.e., c. 7, s. 5207
218
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
“Onların çoğu, şirk koşmadan Allah’a inanmazlar.”503 Ne dersiniz,
put sadece câhiliyye Araplarına mı aitti? “Gök Tanrı” inancı, çok eski
dönemlerde mi kalmıştır, bizim bulunduğumuz yerlerden çok uzakta
mıdır bu bâtıl ve ilkel şirk? Yoksa, “ne yapalım, bu anlayış ve deyimler
atalarımızdan bize mirastır, devam ediyor, etsin!” mi denilecek?
“Onlara (müşriklere): ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği zaman
onlar, ‘hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ dediler.
Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?”504 Artık
güneşe, aya, yıldızlara, feleğe kimsenin tapmadığı görüşüne ve bu
görüşün hepimize yüklediği sorumluğa ne dersiniz? Her tarafı küfür
ve şirk yangını sarmışsa, tv. ile evlerimize kadar tutuşturulmaya çalışılıyorsa,
hepimize düşen görevler nedir?! Haydi görev başına!
Bilimin Putlaştırılması
Aslında bilginin yegâne kaynağı Allah’tır.505 Vahyi indiren Allah
olduğu gibi, duyu organlarımızı ve aklımızı yaratan ve bunları ilme
yetenekli kılan da Allah’tır. Bunu idrâk eden kimse, bildikleriyle
övünmez.506
Câhiliyye toplumlarında, vahyi kabul etmeyen câhilî eğitim sistemleri,
vahyi ilim kaynaklarının, bilgi vasıtalarının içine katmazlar.
Bundan dolayı bilim, câhiliyye düzenlerinde bir put haline dönüşmüştür.
507
Putlara, Heykellere İbâdet
İnsanlara Fayda ve Zarar Vermeyen, İşitmeyen, Görmeyen Putları
ve Heykelleri İlâh Edinmek ve Onlara İbâdet Etmek: Kur’ân-ı Kerim’in
andığı şirk çeşitlerinden birisi, putlara ibâdet şeklinde ortaya
503 12/Yûsuf, 106
504 2/Bakara, 170
505 6/En’âm, 59; 67/Mülk, 14; 8/Enfâl, 73; 4/Nisâ, 26; 7/A'râf, 52;
506 Bak. 2/Bakara, 32; 5/Mâide, 109
507 Konuyla ilgili daha geniş bilgi için, bak. Bu kitapta “İslâm’da Bilgi Kaynakları” ünitesi
İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
219
Ünite 8
çıkan tapınmadır. Putlar çeşit olarak çok fazla olmakla beraber, genel
olarak iki kısımda mütâlaa edilebilirler:
1- İnsan, hayvan veya bunların karışımı bir şeklin; içinde bir
sembolü, bir ruhu, bir örnekliği temsil ettiği anlayışıyla ağaç, taş ve
madenden yapılarak, temsil ettiği varsayılan sembolün kutsanması
biçimindeki putçuluk. Bu tür putlara sanem veya vesen adı verilir.
2- Herhangi bir şekil düşünmeksizin kafalara, gönüllere, kalplere
dikilen veya tâbi olunan putçuluk. Bu tür putperestliğin görüntüsü
daha moderndir.
Birinci maddede ele aldığımız putçuluk olayında putlar, tapanların
nazarında tabiat üstü yüce bir gücü ve kuvveti temsil ettikleri için,
putperestler bu güç ve kuvvetin, tapındıkları putlarda gizli olduğuna
inanırlar. Bu bağlamda her putun veya putçuluğun ilgili bulunduğu
bir efsânesi vardır. Bu putların bir kısmı iyiliği, bir kısmı şerri, bir
kısmı ucuzluğu vs. yi temsil eder.
İslâm tarihçilerinin kaydettiklerine göre, putperestlik İslâm’dan
önce Arap yarımadasında oldukça yaygındı. Denilebilir ki, Arabistan’da
putçuluğun tüm çeşitleri olmakla beraber, daha çok birinci
kısımda anlatmaya çalıştığımız putperestlik yaygındı.
Putçuluğun her çeşidine karşı çıkan ve putlara ibâdet etmenin
kötülüğünü en beliğ biçimde ortaya koyan Kur’ân-ı Kerim âyetleri,
insanoğluna, yaratıcının sadece Allah olduğu fikrini aşılama sadedinde
delil üstüne delil sunar. “Siz, elinizle yonttuklarınız (putlar)a
mı tapıyorsunuz? Oysa sizin de, bütün taptıklarınızın da yaratıcısı
Allah’tır.” 508
“De ki: Ey insanlar! Benim dinimden şüphede iseniz (iyi bilin ki)
ben, sizin Allah’tan başka ibâdet ettiklerinize ibâdet etmem. Yalnız
sizi öldürecek olan Allah’a ibâdet ederim. Bana mü’minlerden olmam
emredildi.”509 Âyette geçen “Allah’tan başkasına ibâdet” , putlara duâ
etmek ve yalvarmak anlamındadır. Nitekim peşinden gelen âyette,
508 37/Sâffât, 95-96
509 10/Yûnus, 104
220
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
“Yüzünü Allah’ı birleyici olarak dine çevir ve müşriklerden olma!”510
denildikten sonra, “Allah’tan başka sana ne fayda, ne de zarar vermeyecek
olan şeylere yalvarma/duâ etme. Eğer böyle yaparsan, o zaman
sen zâlimlerden (müşriklerden) olursun.”511 buyrulmuştur.
“De ki: (Ey müşrikler!) Ben, Allah’tan başka yalvardıklarınıza ibâdet
etmekten men olundum.”512 Bu âyetteki “duâ”ya, “ibâdet” anlamı
verilebilir. Bu takdirde ibâdet, ilâh kabul ederek putlara saygı göstermek
anlamını ifade eder. Putlara ibâdet, ister musibet ve sıkıntılı anlarda
onlara yalvarmak, duâ etmek; ister ilâh diye ta’zim göstermek
olsun, neticesi aynıdır. Böyle bir davranış şirk513, hak yoldan sapmak
ve hidâyete erenlerden olamamaktır.514 Allah’tan başkasına tapanlar
câhil kimselerdir. “Ey câhiller! Allah’tan başkasına ibâdet etmemi mi
bana emrediyorsunuz?” 515
Kur’an’da Allah’tan başkasına tapılanlar, insana zarar ve faydası
dokunmayan,516 rızık vermeyen,517 insan eli ile yapılan518 işitmeyen ve
görmeyen,519 bir şey yaratamayan,520 insanların ilâh diye isimlendirdikleri
boş isimler,521 uydurma tanrılar,522 heykeller 523 ve putlar 524 olarak
nitelendirilmişlerdir.
İbrâhim (a.s.), babasına ve kavmine demişti ki: “Sizin şu karşısında
durup ibâdet ettiğiniz heykeller nedir? (Babası ve kavmi), ‘Babalarımızı
onlara ibâdet eder bulduk’ dediler. (İbrâhim), ‘Doğrusu siz
de, babalarınız da apaçık bir sapıklık içine düşmüşsünüz’ dedi. (...)
510 10/Yûnus, 105
511 10/Yûnus, 104
512 6/En’âm, 56; 40/Mü'min, 66
513 6/En'âm, 56; 10/Yûnus, 18
514 6/En'âm, 56
515 39/Zümer, 64
516 10/Yûnus, 18
517 16/Nahl, 73
518 37/Sâffât, 95
519 19/Meryem, 42
520 46/Ahkaf, 4
521 53/Necm, 23; 12/Yûsuf, 40
522 37/Sâffât, 86
523 21/Enbiyâ, 52
524 14/İbrâhim, 35
İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
221
Ünite 8
İbrâhim (a.s.), büyük bir put hariç diğer putları kırdı. Kavmi, putların
kırıldığını görünce, ‘Bunu ilâhlarımıza kim yaptı? Muhakkak bunu
yapan zâlimlerden biridir’ dedi. (...) (İbrâhim’e), ‘Ey İbrâhim! Bu işi
ilâhlarımıza sen mi yaptın?’ dediler. İbrâhim, ‘Hayır, işte şu büyükleri
yapmış. Onlara sorun, eğer konuşurlarsa’ dedi. (...) (Kavmi), ‘Ey
İbrâhim! Sen de bilirsin ki, bunlar konuşmazlar’ dedi. Bunun üzerine
İbrâhim, ‘Siz Allah’ı bırakıp da size hiç fayda ve zarar vermeyen şeylere
mi ibâdet ediyorsunuz? Size ve Allah’tan başka taptıklarınıza yuh
olsun. Akıllarınızı kullanmıyor musunuz? (dedi.)”525; “Ey babacığım!
İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir şey kazandırmayacak olan şeylere
niçin ibâdet ediyorsun?’ dedi.” 526
Kendi elleriyle yapıp ilâh diye adlandırdıkları527 heykellerin
(temâsîl), insanlara elbette faydası ve zararı olmaz. Bu sebeple heykelleri
ilâh edinip onlara saygı göstermek, yalvarmak, onlardan
medet ummak, ahmaklık ve akılsızlıktır. Allah’tan başkalarına, uydurma
ilâhlara, putlara ve heykellere tapanlar, kendilerini felâkete
sürüklemiş, dünya 528 ve âhirette Allah’ın azâbını hak etmiş olurlar529
Kendisinden başkasına ibâdet edenlere, “Siz ve Allah’tan başka ibâdet
ettikleriniz cehennemin odunusunuz. Siz oraya (cehenneme) gireceksiniz.”
530 uyarısını yapan Yüce Allah, “Allah’tan başka dilediğinize
ibâdet edin!” 531 diyerek müşrikleri tehdit etmiştir. 532
Allah’tan başka ibâdet edilenler, kıyâmet günü kendilerine ibâdet
edenleri inkâr edecekler ve onlara düşman olacaklardır. “(Müşriklerin
taptıkları ilâhlar), onların ibâdetlerini inkâr edecekler ve onlara
düşman/karşı olacaklardır.” 533
“Beşerin böyle dalâletleri var; Putunu kendi yapar, kendi tapar!”
diyor şâir. İnsanların kendi elleriyle yaptıkları putlara ve heykellere
525 21Enbiyâ, 52-54, 58-59, 62-63, 65-67
526 19/Meryem, 42
527 14/İbrâhim, 35
528 11/Hûd, 109
529 21/Enbiyâ, 98
530 21/Enbiyâ, 98
531 39/Zümer, 15
532 37/Sâffât, 22-34
533 19/Meryem, 82; 46/Ahkaf, 6
222
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
ibâdet etmeleri; onları Allah katında kendilerine şefaatçi ve yardımcı
olur, kendilerini azaptan korur inancı ile ilâh edinip tapmak, saygı
göstermek, duâ edip yalvarmak, sıkıntı anlarında onlara sığınmak
anlamlarını ifade etmektedir.
Put, sadece Arapların câhiliyye döneminde taptıkları basit ve
alelâde şekillerden veya özellikle Hz. İbrâhim döneminde olduğu
gibi, muhtelif câhiliyye sistemlerinde tapınılan taştan, tunçtan,
tahtadan heykellerden ve ağaç, kuş, hayvan, yıldız, gök cismi,
ateş, ruh veya hayallerden ibaret değildir. Bu basit puta tapınma
şekilleri Allah’a şirk koşmanın bütün boyutlarını kapsamaz. Yalnızca
bu ilkel putçuluklar üzerinde duracak olursak ve Kur’an’daki şirkten
maksadın sadece bunlar olduğunu kabul edecek olursak, oldukça
boyutlu olan şirk kavramından bir şey anlamayız. Kur’an’ın evrensel
boyuttaki ve zamanlar üstü mesajını kavrayamayız. Kur’an’ın en büyük
problem olarak gördüğü şirk, kıyâmete kadar hemen tüm toplumlarda
olabilecek tüm tevhid dışı kutsama ve tapınma özelliklerini
kapsar. Kur’an’a göre put, o kadar geniş anlamlıdır ki, kişinin Allah’ın
dışında hayatının amacı kıldığı maddî-mânevî her şeydir.
Bu putları hayatın amacı kılmak da Allah’a şirk koşmak olarak
nitelendirilmiştir. Fakat insanları kendilerine fayda ve zararı olmayan
taş, ağaç, maden vs. şeylere ibâdete sevkeden sebepler nelerdi?
İnsanlar niçin putlara tapmışlar ve tapmaya devam ediyorlar? 534
Çağdaş Bir Putlaştırma Örneği; Atatürk’e
Tanrı veya Peygamber Diyenler
Kemalizm dininin yeni öncüleri ise, imanın altı şartı olan İslâm
âmentüsü karşısına, Kemalizm’in yeni âmentüsünü çıkardılar. Bazı
devlet kuruluşlarında bastırıp dağıttıkları bu devrimci(!) âmentüyü
şöyle yazarak ilân ettiler: “Kahramanlık örneği olan ve vatanın istikbâlini
yoktan var eden Mustafa Kemal’e, onun cengâver ordusuna,
yüce kanunlarına, mücâhit analarına ve Türkiye için âhiret günü olmayacağına
iman ederim.”
534 Bu konuda Kur'an şu âyetlerde bu sorulara cevap vermektedir: 39/Zümer, 3; 10/
Yûnus; 18; 17/İsrâ, 56-57; 43/Zuhruf, 86; 39/Zümer, 44; 30/Rûm, 13.
İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
223
Ünite 8
Yazmazlar yazar, soytarılar şair olmuştu; kaside okuyup meddahlık
yapanlara ulûfeler dağıtılıyordu ya, bu kemiklerden nasiplenmek
isteyen itler ha bire hırlıyordu. Şair geçinen başka birileri şöyle yalakalık
yapıyordu: “Türk’e bir hayır gelmez, Arap felsefesinden, / Gazi
bize bir din ver, Türk’ün öz nefesinden.”; “İşte diz üstü geldim, gözlerim
dolu dolu. / Rabb kulu olsun eller, bizler Gazi’nin kulu. / Cemâlini
vaad etsin Tanrı başka kullara, / İşte karşımızdadır şimdiden o
manzara.”
Türkiye’de ise, halkın farklı milliyetçilik (daha doğrusu ulusalcılık)
anlayışları sözkonusu olmasına rağmen, devlet tek bir milliyetçiliği
esas alır: Atatürk milliyetçiliği, yani Kemalizm. Hıristiyanların
inanç esasları, müslümanların âmentüsü olur da Kemalistlerin özel
âmentüsü olmaz mı? Bu âmentülerden bir-iki örnek verelim: Türkün
Âmentüsü: “Türküm: Dinimi tanırım. Mezhebim: Cumhuriyet
/ Kitabım: Kanundur. Buna vicdanla, inandım. / Kâbemiz: Ankara.
Peygamberimiz: Gazi Kemal, / Kalben ona biat ederek bin canla,
inandım…”535 1928 Ağustos’unda basılan Türkün Yeni Âmentüsü de
şöyle başlar: “Kahramanlığın örneği olan ve vatanın istiklâlini yoktan
var eden Mustafa Kemal’e, onun cengâver ordusuna, yüce kanunlarına
ve Türkiye için âhiret günü olmadığına iman ederim…”536 Bir
başka âmentü de şöyledir: Kemalizmin Andı ve Âmentüsü: “Kemalizm,
Müslümanlık dininin özü ve ışığıdır. Kemalizmin prensipleri,
Kur’an’ı Türkçeleştirdiği, tasfiye ettiği, İslâm dininin esaslarını öz
dilimizle açıkladığı için kutsaldır. Din, kanun, parti her şey vatan
içindir.” 537
Kemalettin Kamu, kendisine milletvekilliği getiren putperestliğini
şu şiiriyle topluma haykırdı: Çankaya; “Burada erdi Mûsâ / Burada
uçtu İsa / Bülbül burada varsa / Hürriyet için öter. / Ne örümcek,
ne yosun / Ne mûcize, ne füsun... / Kâbe Arab’ın olsun / Çankaya
bize yeter.”
535 Raif Necdet, Türkün Âmentüsü, Sebil, no 22, 28 Nisan 1978, s. 11
536 bkz. Kemalist İnkılâbın Anatomisi, Sebil 9 Ocak 1976, s. 4-5
537 Osman Nuri Çerman, Dinimizde Reform: Kemalizm dergisi, Aralık 1957, sayı 1, s.
1-3 vd
224
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Cumhuriyet dönemi Türk Edebiyatı, bu türden putperest hezeyanlarla
doludur. En az bu örnekler kadar putperestlik kokan, tarikat
şeyhi ve parti başkanı Haydar Baş’ı, nice halkın kitaplarını okuyup
cd’lerini izlediği kedicik besleyen Adnan’ı da günümüz putperestleri
arasında seçkin yerleri olduğunu unutmamak gerekiyor. Son asırların
en büyük tâğutundan bahsederken huşû içinde “Hazreti Atatürk”
demekten utanmaz. Diğeri de Mısıroğlu’nun ç ile başlayıp ş ile biten
ve orta harfi de ü olan üç harflik bir kelimesini hak ediyor. Harun
Yahya, Atatürk’ü göklere çıkaran on civarında kitabıyla, öyle anlaşılıyor
ki, takıyye yapmıyor, basbayağı Atatürkçülük’teki samiyetini
dosta-düşmana haykırıyor. İşte kitaplarından bazıları: “Samimi Bir
Dindar Atatürk.”538 Atatürk’ün ne kadar takvâlı bir müslüman olduğu,
gündüzleri sâim, geceleri kaim; yani devamlı oruçlu, geceleri nâfile
ibâdetle geçiren samimi bir dindar olduğu, içki gibi haramlardan
nasıl kaçındığı, kurduğu devletin ne kadar dinî bir devlet olduğu…
anlatılıyor olmalı kitapta. Öyle ya, samimi bir dindar böyle biri olmalı.
Böyle bir Atatürk’ü elbette her müslüman sevmek zorundadır,
değil mi? Diğer bir kitabı: “Atatürk’ü İyi Anlamak”539 Zâten ne kadar
aksayan durumumuz varsa o da Atatürk’ü iyi anla(ya)madığımız
için başımıza geliyor demek ki, iyi anlayalım da dünyada ve âhirette
kurtulalım; sağ olasın Harun Yahya. Bir başka kitabı: “Gerçek Atatürkçülük”
540 Tabii ki yetmez; müslüman halk Atatürk’ün vatan ve
millet sevgisini de çok iyi anlamalıdır. Harun Yahya bu boşluğu da
doldurur: “Atatürk’ün Vatan ve Millet Sevgisi, Ne Mutlu Türküm Diyene!”
541 Bu konuda başka kitaplar da yazılmalı, Müslümanlardan
hâlâ Atatürk’ü sevmeyenler varsa, sevdirmeli diye düşünüyor olmalı
ki yazar, devam eder kitaplarına: “Atatürk ve Gençlik”542 Atatürk’ün
askerî dehâsı yazılmazsa olur mu ya: “Asker Atatürk”543 Atatürk’ü iyi
anlayan, onun ne kadar samimi dindar olduğunu kavrayan insan, tabii
ki, onun kurduğu düzene/devlete de bağlı olmalı. Onu da unutmamış
yazar, müslümanları Atatürk’ün kurduğu devlete bağlılığa
538 Kültür Y., İst. 2002
539 Kültür Y., 2002
540 Kültür Y., İst. 2001
541 Araştırma Y., 2002
542 Araştırma Y., 2002
543 Kültür Y., İst. 2002
İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
225
Ünite 8
dâvet eder; ve döktürür hikmetleri(!): “Devlete Bağlılığın Önemi”544
Kitabın ismi her şeyi anlatmaya yetmiyor mu? Bu kitaplarla da hızını
alamayan Harun Yahya, koca bir ansiklopedi yazmaya da ihtiyaç
duymuş: “Atatürk Ansiklopedisi.”545 Anlaşılıyor ki, bu tür kitapların
devamı da gelecek.
1980 sonrası Ahmet Gürtaş’la başlayan Atatürk’ü samimi dindar
gösterip müslümanlara sevdirme gayreti, Yaşar Nuri gibi bir-iki
modernist akademisyenle sınırlı kalıyordu. Atatürk ve Din Eğitimi
546 adlı kitabı, A.Gürtaş’a Diyanet İşleri Başkanlığında üst seviyede
bir koltuk kazandırıyordu, ama ona ve onun gibilere neler kaybettirdiğini
görmek için herhalde âhireti beklemek gerekiyor. Psikoloji ile
ilgili bazı güzel kitapları da bulunan Abdurrahman Kasapoğlu’nun
Atatürk’ü Kur’an’a tam bağlı bir Müslüman gösterme gayretleri ise
akademisyenlerin Kemalizm putunun nasıl kurbanı olduklarını
gösterme açısından mânidardır. “Atatürk’ün Kur’an Kültürü” adıyla
yazdığı eserde Kasapoğlu, cehennemle cenneti karıştırırcasına
akılla, gerçekle bağdaşması mümkün olmayan sözler söyleyebiliyor:
“Atatürk’ün hayatının her evresinde, sözlü ya da davranışsal olarak
Kur’an kültürünün etkisine rastlarız. Onun Kur’an’la ve Kur’an kültürüyle
ilişkili olduğunu gözlemledik. Atatürk’ün devrimci kişiliği
Kur’an’ı anlama ve Kur’an kültürünü sağlıklı yaşama konusunda da
kendini göstermiştir. Atatürk Kur’an’ın anlaşılması ve Kur’an kültürünün
yaşanması konusunda Türk milletine rehberlik etmiş ve cesur
adımlar atmıştır. Onun attığı adımlar, Türk milletinin dinî hayatına
yeni bir canlılık getirmiştir. Kur’an kültürünün Atatürk’ün nasıl bir
etkibıraktığı…”547
Diyanet İşleri Başkanlığı da atasını hiç unutmaz. Arada sırada
onun ne kadar dindar ve İslâm’a hizmet ettiğini anlatmaya yönelik
kitaplar yayınlayarak putperestliğe çağdaş örneklik yapar. 2007 yılında
hazırlanan “Doğumunun 125. Yılı anısına” ithafıyla “Din, Bilim,
Uygarlık ve Atatürk” adlı 25 ayrı makaleden derlenen Diyanet’in
dergilerinde yazılan yazıların bir araya getirilmesiyle oluşan kitabını
544 Vural Y., İst. 2000
545 2 cilt, Araştırma Y.
546 DİB Y., Ank. 1982
547 Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Atatürk’ün Kur’an Kültürü, İlgi Y., Önsöz
226
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
da putperestlik ve tâğutseverliğe örnek eserler arasında sayabiliriz.
Atatürk’ün kurduğu bir teşkilatın Atatürk çizgisinde faaliyet yaptığının
örnekleri olarak algılayabiliriz bu tür çalışmaları.
İslâm tevhid dinidir. Tevhid, “Lâ ilâhe illâllah” ifâdesiyle özetlenir.
Allah’tan başka ilâh, yani mutlak otorite, egemenlik kaynağı, ibâdete
lâyık zât yoktur; En çok sevilen, korkulan, umut edilen O’dur. Tevhide
rağmen, hiçbir şahsın ve kurumun değeri yoktur. Dostluk ve düşmanlıkta
ölçü, Allah ve Rasûlüdür; İslâm’dır. Allah sevgisine eş bir
sevginin endâd/şirk olduğunu bilir Müslüman.548 Bırakın herhangi
bir tâğutu övmeyi, hatta bir âlim veya halifeyi, bir peygamberi bile
aşırı övüp aşırı sevmek, onu putlaştırmaya götürür ve İslâm bunu
kesinlikle yasaklar. Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur: “Hıristiyanların
Meryem oğlu İsa’yı övdükleri gibi beni övmeyin. Yalnız, ‘Allah’ın kulu
ve rasûlüdür’ deyin.” 549
“Beşerin böyle dalâletleri var / Putunu kendi yapar, kendi tapar!”
“Gerçekten bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin
Rabbinizim. Öyle ise (sadece) Bana kulluk/ibâdet edin.”550; “Mü’minler
ancak kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan
korkun ki, merhamete erişesiniz.”551; “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a,
Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın…”552; “O (Allah), gerek bundan
önce (ki kitaplarda), gerekse bunda (Kur’an’da) size ‘müslümanlar’ adını
verdi…” 553 “Allah yanında hak din (sadece) İslâm’dır…” 554
Saygı Duruşu Denilen Putperestlik
Bazıları, putlaştırdıkları kişilerin kabirleri veya kutsallaştırdıkları
simgeler karşısında Müslümanların namazdaki kıyamlarına benzer
şekilde hazır ol vaziyete geçer, saygı duruşunda bulunur. Hatta namazda
doğal kabul edilebilecek bir davranış (kaşınınca başı kaşımak,
548 2/Bakara, 165
549 Buhârî, Enbiyâ 48
550 21/Enbiyâ, 92
551 49/Hucurât, 10
552 3/Âl-i İmrân, 103
553 22/Hacc, 78
554 3/Âl-i İmrân, 19
İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
227
Ünite 8
öksürmek vb.) böyle bir saygı duruşunda uygun/câiz görülmez. Hiç
alâkası olmadığı halde, herhangi bir açılış programında, ya da bir
törende saygı duruşu ile başlamak câhiliyye toplumlarının dinî bir
kuralı kabul edilir. Bu tür programlara katılan Müslümanlar da dinlerinin
câiz görmemesine rağmen bu saygı duruşuna katılma zorunda
bırakılır. Okullardaki bütün öğrenci ve öğretmenler her hafta
okul açılış ve kapanışlarında, bayram diye kutlattırılan câhiliyyenin
kutsal günlerinde bu tür saygı duruşlarına mecbur tutulur. Bu
tür tavırlar, aslında bir tapınmadır. Anıtkabirdeki böyle bir törende,
Mahmut Kaçar adlı bir muvahhid müslüman; “Siz bu törenlerle
mezarları putlaştırıyor, ilâhlaştırıyorsunuz. Ölü sizi duymaz, onun
size bir faydası yoktur. Lâ ilâhe illâllah, Allah’tan başka ilâh yoktur!”
demişti. Zamanın cumhurbaşkanı Demirel tarafından meczup ilân
edilivermişti. Ayrıca, Bu tavrının bedelini dört yıl kadar hapis yatarak
ödemişti.
Mekke’liler, önemli bir işe başlamadan önce ve yolculuktan dönünce
veya Mekke şehir devletine ait tören ve merâsimlerden önce
Kâbe’nin içindeki Hubel putunun heykelini ziyâret eder, ona bağlılıklarının
ifâdesi olarak saygı gösterirlerdi. Böylece işlerinin düzgün
gideceğine inanırlardı. Mekkeliler de, bu psikoloji ile Kâbe etrafında
dolaşarak Allah’a ibâdet ettiklerini sanıyor ve fakat put heykellerine
de aynı şekilde saygı gösteriyorlardı. Herhangi bir Mekke’li, seyahate
çıkınca veya seyahatten dönünce yahut önemli bir işe başlayınca,
Kâbe’yi tavaf ediyor; bayramlar devletin ileri gelenlerinin putlara
saygı göstermesiyle başlıyor, devletin en önemli işleri görüşülmeden
önce heykellere saygı duruyorlardı. Ticarî ya da siyasî bütün kuruluşlar,
önemli toplantılarından önce de bu heykellere karşı saygıya
durur, ondan sonra işlerine bakarlardı.
Onlar hem Allah’ı tanıyorlar, hem de putlara tapıyorlardı. Esasen
şirkten kasıt da buydu, birtakım nesneleri Allah’ın sıfat ve kudretine
ortak koşmak ve Allah’ın yanında başka güçler tanımak, Allah’a
inanmak ve fakat O’nu inkâr edenlerin hükümlerini inanarak kabul
etmek ve onlara bile bile uymak. “Allah’a inandık” deyip putların
önünde saygıya durmak; secde etmek, eğilmek, onlar etrafında dönmek;
o heykellerden medet ummak, onları ilham kaynağı saymak;
güç ve ilhamlarını Allah’tan değil, o put heykellerinden veya Firavun
228
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
gibi, Nemrut gibi (yaşayan ya da ölü birtakım) putlaştırılmış şahıslardan
beklemek!
Animizm (Ruhlara Tapma İnancı)
Tabiatla ilgili olaylara ve tabiat cisimlerine tapma dini. Animist:
Animizmi benimseyen, animizmi savunan. Animizm anlayışına
göre, ata ruhları ve fetişlere tâzim etme geleneği puta tapıcılığın ve
politeizmin temelini oluşturmuştur. Animizm, insanın çevresinde
bütün şeylerin ruhlu olduğu inancıdır. E. B. Taylor 1871’de, İlkel Kültür
adlı çalışmasında, animizmin insanlık terazisinde düşük kabileleri
karakterize ettiğini ve buradan yüksek modern kültürlere kadar
yükseldiğini söyler. Ona göre, ilkellerin çevrelerindeki hayvan, bitki,
ağaç, taş, toprak vb. gibi bütün doğa nesnelerini ve belirtilerini ruhlu
sayma inancını dile getirir.
Animizm, gizemciliği ön plana alan bir şirk anlayışıdır; ataların
ruhlarına tapma esasına dayanan politeist bir inanış
biçimidir
ve kritik yapabilecek muhayyileye hitap eder. Bu nedenle filozoflar
tarafından
ileri sürülenin tam tersine, ilkel değil, bilakis gelişmiş
ve
çağdaş bir şirk türüdür. Çünkü animist insan doğrudan veya dolaylı
olarak
ruha tapar
ve ruhun bir sır olduğunu bilir.
Ruhun bu ayrıcalığına, vicdanında yer verebilecek kadar ince
düşünebilen
insan, karmaşık objelere
ve madde
ötesi âlemlere karşı
ilgi duyan insan demektir. Böyle bir düşünce ise gelişmiş
bir yargıyı
kanıtlamaktadır.
Dolayısıyla din denen olayın, insanlık tarihinde ilk
defa ataların ruhlarına
tapmak şeklinde ortaya çıktığını ve dolayısıyla
animizmin, ilkel dinlerin
ilk şekli olduğunu
ileri sürenler hem
burada, hem de dinin, sırf bir düşünce
ürünü olduğu noktasında
yanılmışlardır.
“Animizm” terimi latince “anima”dan gelmektedir ki Batı dillerinde
hayvan anlamını veren “animal” sözcüğü de bu kökten gelir.
Temelde hayvan veya animal, canlı demektir. Dolayısıyla canlılığın
kaynağı
olan ruha tapınmaya bu ilgiyle “animizm” denilmiştir.
İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
229
Ünite 8
Tevhid dininin
yozlaşmasındaki
faktörlerin başında animist
yaklaşımlar
gelir. Yani “vahiy” denen ve peygamberler aracılığıyla
gelen İlâhî mesajlar doğrultusunda insanlar
başta yalnız Allah’a ibâdet
ederlerken
çeşitli
sebeplerin
etkisi altında bazı şahsiyetleri yüceltmeye
ve onlara bir zaman
sonra mitolojik birtakım kimlikler mal
etmeye çalışırlar.
Bu yüceltilmiş
insanlar ölünce ruhları şâd olsun
diye ilk başlarda düzenlenen masum törenler zaman içinde farklı
içerikler
kazanarak onlara tapınma törenlerine
dönüşür. Kur’ân-ı
Kerîm’de bu konuda canlı örnekler vardır.555
Henüz tazeliğini koruyan Kur’ân-ı Kerîm’in içinde en ufak bir değişiklik
söz konusu olmamasına rağmen, İslâm Dünyasının mensupları
arasında
da animist eğilimler hızla yayıldığına göre eski dinlerin
türlü türlü yorumlarla
ne hale gelmiş olabileceklerini tahmin etmek
hiç de güç değildir.
Bugün İslâm’ımsı dünyanın her yerinde geçerli bir din modeli olarak
benimsenmiş bulunan “İstimdatçı” mistik inanışlar bu gerçeği
çok çarpıcı bir şekilde kanıtlamaktadır. İstimdat, uluların, erenlerin,
yani velilerin ruhlarından
medet ve bereket dilemektir. Animizmin
mabetleri
olan tekkelerin
ve anıt mezarların içi, tevhidin merkezleri
olan camilerin içinden çok daha coşkuludur,
çok daha faaldir. Binlerce
türbede yatan insanlardan hiçbirinin: “Ben öldükten
sonra üzerime
türbe yapınız.” dediği asla kanıtlanmadığı
halde bu yapıların,
İslâm’a rağmen gerçekleştirilmiş olması ve hergün yüzbinlerce
insan
tarafından
ziyaret edilerek buralarda kurbanlar kesilmesi ve çeşitli
dileklerde
bulunulması,
animist inancın nasıl yerleşip kemikleştiğini
çok açık şekilde ortaya
koymaktadır.
Animist bir temele dayanan inanışlar, her milletin zaman içinde
geleneklerinin,
dünya görüşünün, tarihî gerçeklerinin ve genel
kültürünün
etkisi
altında farklı biçimler alabilir.
Örneğin, sözde İslâm’ı kabul etmiş milletlerden bazıları âlimlere,
(ya da âlim kisvesinde gördükleri tarikat şeyhleri gibi adamlara),
kahramanlara
ve ozanlara kutsal kimlikler mal etmiş, onlara,
555 71/Nûh, 23. Bu âyette geçen putlar ve bunların Nuh (a.s.) zamanında yaşamış sâlih
insanlar olduğu, daha sonra tanrılaştırıldığı hakkında bak. İbn Kesir Tefsiri, ilgili âyetin
açıklaması.
230
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
öldükten sonra “evliyâ” ya da “ulu önder” gibi sıfatlar takarak bu şahısları
olağanüstü yüceltmeye çalışmışlardır. Bu topluluklar, ancak
Allah’a gösterilebilecek derecedeki saygıyı ölmüşlerine gösterdikleri
için İslâm dininden çıkmışlardır.
İster bilinçli, ister bilinçsizce olsun bu tür inanışlara sapmış bulunan
insanlar, kendilerini müslüman sanıyor olsalar bile mü’min
olduklarını asla kanıtlayamazlar. Dolayısıyla İslâm fıkhının belli
yasalarına göre mü’minler, bu sınıfa giren müşriklere karşı dikkatli
olmak durumundadırlar!
Gerçekte animizm çok açık bir şirktir, geçmişlere saygı olarak
açıklanması mümkün değildir.
Animistlerin masum sanılan bazı yorumları ise özetle şöyledir:
“Bugünlere gelmemizde atalarımızın büyük emeği vardır. Bu toprakları
‘Allah, Allah!’ diyerek yalın kılıçla onlar fethetti. Bu cennet vatanı
bize emanet eden onlardır. Dolayısıyla biz onlara saygı ve sevgi
borçluyuz.”
Aslında bu sözlerin hepsi de güzel ve doğru şeylerdir. Aynı zamanda
tevhid inancıyla hiç çelişmemektedir. Ancak işin içyüzü daha
başka türlüdür.
Onlara karşı gönüllerde yatan inançlarla bu masum
sözler hiç de birbirine
uymamakta, biri, diğerini kesin şekilde
yalanlamaktadır.
Gerçekte mü’min ataları sevmek ve saymak: Ancak onları rahmetle
anmakla;
Allah’ın merhametine her zaman muhtaç olduklarına,
ölmüş ve Rabb’leriyle artık başbaşa kalmış bulunduklarına,
bu insanların
hepsinin de -herkesçe sanıldığı gibi - istisnasız kurtulmuş,
cennetlik
evliyalar olmayabileceklerine,
herkes gibi onların da
Allah’a hesap
vereceklerine, belki çoğunun
cennete bile giremeyeceğine,
durumlarının
tamamen meçhulümüz
olduğuna, hatta onların
soyundan gelip
gelmediğimizi bile kesinlikle
bilemediğimize,
onun
için sadece onları
değil, bütün Müslümanların
ölmüşlerini
hayır ve
dua ile anmamız
(yani günahlarının afolması için Allah’a yalvarmamız)
gerektiğine
inanmakla olur. Onlara gerçek saygı ve sevgi işte
ancak böyle olabilir.
İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
231
Ünite 8
Aksine üzerlerine koca koca kubbeler, hem de insanlardan manevî
baskıyla
alınan paralarla, vergilerle kale gibi anıtlar dikerek,
sandukalar yaparak şebekelerine
çaput bağlayıp yüz sürerek, anılarına
görkemli törenler düzenleyip
Firavunlara yapıldığı gibi huzurlarında
saygı duruşunda bulunularak,
onlardan
himmet ve bereket
bekleyerek, bizleri muradımıza
erdirmeyi
isteyerek,
sorunlarımızın
çözümlenmesinde bize yardımcı
ya da ilham
kaynağı olmalarını dileyerek,
onlara yazılı dilekçeler sunarak, hele savaşlarda ordularımızın
ön saflarında düşmana karşı çarpıştıklarına inanarak (ki ordu böyle
bir şeye hiç inanmaz) onlara saygı göstermek ise yüce Allah’a ağız dolusu
sövüp saymaktan farksızdır!
İşte gerçek animizm
budur.556
Putlara ve Putperestlere Karşı İbrâhimî Tavır
Hz. İbrâhim’in yaşadığı döneme göz attığımızda, toplumun bütün
siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel hayatının şirk esası üzerine
kurulduğunu açıkça görmek mümkündür. İbrâhim (a.s.)’in doğduğu
Ur şehrinde, tarihçilerin belirttiğine göre beş bin tane tanrı mevcuttu.
Nüfusun ekseriyeti ticaret ve sanayi ile uğraşmaktaydı ve dolayısıyla
bütünüyle maddeci bir zihniyete sahipti. Her maddeci toplum
bireyleri gibi onların da başta gelen eğilimi, servet sahibi olmak ve
lüks bir hayat yaşamaktı. Hal böyle olunca, İbrâhim (a.s.)’in getireceği
tevhid inancı, sadece memleketin bir sınıfını veya putperest inancı
değil; bütünüyle ülkenin ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal yapısını
değiştirecekti. Bu amaçla, İbrâhim (a.s.)’in dâvetini kabul etmek,
toplumu temelden değiştirmek ve yepyeni temellere oturtmak demekti.
Bu da o toplum için ağır bir teklifti. Çünkü, bireysel ve toplumsal
alanların tümünde anlayış, teori ve pratik olarak tümüyle
şirke gömülmüş bir toplumu ıslaha çalışmak, onları İslâmî anlamda
değiştirip dönüştürme gayreti, gerçekten ağır bir yüktür. Böylesine
çile ve cefa ile karşı karşıya gelecek bir elçinin daha küçük yaşta iken
Rabbi tarafından terbiye edilmesi ve yetiştirilmesi gerekirdi. Çünkü
elçiye yüklenen görev ve emânetler, kabiliyet ve enerji ister, güç ve
potansiyel ister.
556 Ferit Aydın, a.g.e., s. 133-135
232
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
İbrâhim (a.s.), tevhid emânetini yüklenince, ilk uğraşı, toplumun
putperestliğini yok etmek ve onları İslâm’a çağırmak olmuştu. Bu dâvete,
en yakınlarından başladı: “Babasına dedi ki: ‘Babacığım! Duymayan,
görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsın?
Babacığım! Hakikaten sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Öyle
ise bana uy ki, seni düz yola hidâyet edip çıkarayım. Babacığım! Şeytana
kulluk etme! Çünkü şeytan, çok merhametli olan Allah’a âsi oldu.
Babacığım! Allah tarafından sana azap dokunup da şeytanın yakını
olmandan korkuyorum.’ (Babası:) ‘Ey İbrâhim! dedi; sen benim tanrılarımdan
yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, andolsun seni
kovar, taşlarım! Uzun bir zaman benden uzak dur!”557
Bu mesaj, hem babasına, hem babasının şahsında topluma idi.
İbrâhim (a.s.)’in yaptığı bunca dâvet, ne yazık ki şirke batmış kalplerin
derinliğine ulaşmıyor, onlara fayda sağlamıyordu. Kendilerini yıllar
boyu şirk bataklığı içinde görmüş putperestlerin kalpleri, gözleri ve
kulakları bunca uyarıya rağmen görmüyor, duymuyordu. Artık ihtarlar,
ikazlar, dâvet ve tebliğler fayda sağlamıyordu. Onlar o kadar
azgınlaşmışlardı ki İbrâhim (a.s.)’in şaka yaptığını sanıyor ve onun
dâvetini hafife alıyorlardı. “O, babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına geçip
tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor?’ demişti. Dediler ki:
‘Biz babalarımızı bunlara tapar kimseler bulduk.’ ‘Doğrusu, siz de, babalarınız
da açık bir sapıklık içindesiniz’ dedi. Dediler ki: ‘Bize gerçeği
mi getirdin, yoksa sen oyunbazlardan biri misin?’ ‘Hayır’ dedi; ‘sizin
Rabbiniz, yarattığı göklerin ve yerin de Rabbidir ve ben buna şâhitlik
edenlerdenim.”558
Onlar körü körüne, heykellere tapıyorlar, bu konuda atalarının
izini takip etmekten başka bir gerekçe de ileri süremiyorlardı. Onlar
fikren ve rûhen ölmüş, hurâfe ve geleneklerin, örf, âdet ve an’anelerin
altında ezilip duruyorlardı. Onun için de İbrâhim (a.s.)’in dâveti
karşısında “şaka mı ediyorsun?” diyorlardı. İşte şirk, bid’at ve hurâfelere
boğulmuş toplumların hali bundan farklı olamaz. Onlar duyu ve
duygulardan o kadar mahrumdurlar ki, kendi putları gibi putlaşmış,
robotlaşmış ve kendi putlarından farkları kalmamıştı.559
557 19/Meryem, 42-46
558 21/Enbiyâ, 52-56
559 Beşir İslâmoğlu, İslâmî Hareketin Tarihî Seyri, Denge Y. s. 42-44
İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
233
Ünite 8
Hz. İbrâhim, aklî ve mantıkî delillerle, putperestlikten ve yıldızlara
tapmaktan vazgeçirmek için giriştiği tevhid mücâdelesi sonunda
kavmini susturmuş ve cevap veremez bir hale getirmiştir. Ama ne var
ki bütün bu deliller karşısında şirksiz bir inançla Allah’a yönelmesi
gereken bu insanlar; günümüzde de olduğu gibi, kendilerini sorgulayacak
yerde “ilâhlaştırdıkları atalarının” ve “kutsal kemiklerin” arkasına
sığınma açmazına düşmüşler, suçu onlara atarak sorumluluktan
kurtulmaya çalışmışlardır.
Kur’an, hâlâ şirklerinde inat göstererek atalarını taklit bahanesine
sarılmış olan bu insanların savunmalarını şöyle yansıtır: “İbrâhim,
babasına ve kavmine: ‘Neye tapıyorsunuz?’ demişti. ‘Putlara tapıyoruz
ve onlara tapmaya devam edeceğiz’ diye cevap verdiler. İbrâhim: ‘Peki,
dedi; yalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı? Yahut, size fayda ya da
zarar verebiliyorlar mı?’ Şöyle cevap verdiler: ‘Hayır, ama biz babalarımızı
böyle yapar bulduk.”560; İbrâhim dedi ki: ‘İyi ama, ister sizin,
ister önceki atalarınızın; neye taptığını (biraz olsun) düşündünüz mü?
İyi bilin ki onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim
dostumdur).”561; “İbrâhim’i de gönderdik. O kavmine şöyle demişti: ‘Allah’a
kulluk edin. O’na karşı gelmekten sakının. Eğer bilmiş olsanız bu
sizin için daha hayırlıdır. Siz Allah’ı bırakıp birtakım putlara tapıyor,
asılsız sözler yaratıyor/uyduruyorsunuz. Bilmelisiniz ki, Allah’ı bırakıp
da taptıklarınız, size rızık veremezler. O halde rızkı Allah katında
arayın. O’na kulluk edin ve O’na şükredin. Ancak O’na döndürüleceksiniz.”
562
Hz. İbrâhim’in bu çağrısı; hiçbir bilgiye ve düşünmeye dayanmadan
katı bir tutuculukla atalarını taklit eden bu insanları, geçmişin
esâret zincirlerinden, gelenek pençesinden kurtararak İslâm’ın ışığında
yeniden uyandırmak, vicdanlarındaki hürriyet duygularını
harekete geçirerek özgürce düşünmelerini temin etmek içindir. Ne
var ki bu insanlar, gerçeklerden kaçarak, ruhlarından İslâm’ın hidâyetini
uzaklaştırarak “kemiklere sığınıyor” ve Hz. İbrâhim’in çağrısını
cevapsız bırakıyorlar. Ama Peygamber ve Kitap; kendilerine “Allah’ın
indirdiklerine uyun” deyince, “hayır, biz atalarımızı üzerinde
560 26/Şuarâ, 70-74
561 26/Şuarâ, 75-77
562 29/Ankebût, 16-17
234
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
bulduğumuz yola (dine, ilkelere, ideolojiye) uyarız” diyorlar. Kur’an,
böyle diyenlere şöyle sesleniyor: “Peki, ya ataları bir şey düşünmeyen,
doğruyu bulamayan kimseler olsa da mı?”563; “Ya şeytan onları alevli
azâba çağırıyor idiyse?!”564
Şüphesiz insanlar, atalarıyla, atalarının kemikleriyle uğraşmaya
harcadıkları ümit ve enerjileri, kendilerini tanımaya ve oluşun çileli
yolunda yürümeye harcadıklarında talih ufku aydınlanacak, vahyin
hayat düzeni yeniden kurulacak; saâdet, asra taşınacaktır.565
Hz. İbrâhim’in putperestlerin yüzüne haykırdığını, çağdaş putçulara
biz de tekrarlıyoruz: “Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza!
Siz, aklınızı kullanmaz mısınız?”566; “Selâmun alâ İbrâhîm:
‘İbrâhim’e selâm olsun!”567
Putları Kırmak
Şeytan insana, şirkten kurtulmayı çok zor ve karmaşık, tevhidi,
ihlâsı ve imanı ise yaşanması imkânsız gibi olağanüstü zor gösterebilir.
Oysa bu, yalnızca şeytanın verdiği bir vesveseden ibarettir.568
Bilinmelidir ki, şirkten kurtulmak için samimi bir niyet ve tavır değişikliği
yeterlidir. Bu niyet tashihi kişininn her şeye, herkese ve tüm
olaylara karşı olan bakış açısını şirkten tevhide çevirecektir. Yani siyah
gözlük takan birisinin etrafını görebilmek için her yeri tek tek
aydınlatmasına gerek yoktur. Gözlüğünü çıkarması yeterlidir. Şirk
de her yeri karartan bu gözlük gibidir. Gözlüğü çıkarmadan zorlama
yöntemlerle şirkten arınmaya çalışmak hem zor, hem de ümit
kırıcıdır. Bir hamlede gözlüğü çıkarmak ise hem kolay, hem de tek
etkili çözümdür. İnsanın şirk boyutundan Allah’ın râzı olduğu iman
ve ihlâs boyutuna geçmesi de tek bir kararlılık hamlesi gerektirir.
Bu da her ne durumda olursa olsun Allah’a güvenmek ve Kur’an’a
563 2/Bakara, 170
564 31/Lokman, 21
565 Necmettin Şahinler, Tek Başına Bir Ümmet, Beyan Y. s. 93-9
566 21/Enbiyâ, 67
567 37/Sâffât, 109
568 14/İbrâhim, 22
İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
235
Ünite 8
bütünüyle ve samimi olarak uymaya karar vermektir. Bu samimiyet
ve kararlılık, muhakkak beraberinde Allah’ın yardımını, hidâyetini
ve büyük bir nimetle rahmetini getirecektir.
Şeytan tabii ki, tevhidi ve ihlâsı çirkin, sıkıntılı ve ıstırap verici
olarak göstermeye çalışacaktır. Hâlbuki gerçek eziyet, sıkıntı ve ıstırap
şirktedir. Bu, dünyada da âhirette de böyledir. Taptığı sahte ilâhları
bırakarak sadece Allah’a yönelen bir insan boşlukta ve sahipsiz
kalmaz; aksine tek gerçek ilâh olan Allah’a sığınarak olabilecek en
büyük huzur, güven ve rahatlığı kazanır. “Kim Allah’tan ittika ederse
(korkup sakınırsa), (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir ve onu hesaba
katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse, O,
ona yeter. Elbette Allah, kendi emrini yerine getirip gerçekleştirendir.”569
Şirkle tevhid arasındaki fark, çoğu zaman niyet ve bakış açısı farkıdır.
Peygamberimiz (s.a.v.) Kâbe’deki putları fiilî olarak kırmış, Hz.
Mûsâ yahûdilerin edindiği altın buzağı heykelini yakıp küllerini
denize savurmuştur. Bunlar, sembolleştirilen şirklere karşı vurulan
darbelerdir. Bugün de sembolleştirilen şirklere karşı aynı fiilî müdâhaleler
yapılabilir; ama önemli olan öncelikle şirkin mantığını yıkmaktır.
Gönül ve kafalardaki putlar yıkılmadan diğer putların yıkılması
çok önemli olmayacaktır. Şirki gönül ve kafalardan yıkmak için,
niyet ve bakış açısının değiştirilmesi gerekmektedir.
Bu nedenle, şirkten vazgeçip tevhide yönelen insanın yaşadığı
büyük değişim, öncelikle kalpte ve zihinde meydana gelir. Dış görünüm
olarak belki eski yaşamının bazı ögelerini devam ettirse bile,
tamamen farklı bir bakış açısına ve kavrayışa sahip olur muvahhid
insan. Eskiden atalarından gördüklerine, kendi tutkularına, birtakım
insanların fikirlerine göre düzenlediği hayatını, şimdi sadece
Allah’ın kitabına göre ve sadece O’nun rızâsı için düzenler. Böylece
binlerce küçük ve sahte ilâha kulluk etmeyi, onları memnun etmek
için uğraşmayı bırakarak, “birbirinden ayrı rabler mi daha hayırlıdır,
yoksa Kahhar olan bir tek Allah mı?”570 diyen Hz. Yûsuf gibi, sadece
kendisini Yaratan’a teslim olur.571
569 65/Talâk, 2-3
570 12/Yûsuf, 39
571 H. Yahya, Şirk, s. 90, 92
236
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
“Andolsun Biz İbrâhim’e daha önce rüşdünü vermiştik. Biz onu iyi
tanırdık. O, babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz
heykeller de ne oluyor?’ demişti. Dediler ki: ‘Biz babalarımızı
bunlara tapar kimseler bulduk.’ ‘Doğrusu, siz de, babalarınız da açık
bir sapıklık içindesiniz’ dedi. Dediler ki: ‘Bize gerçeği mi getirdin, yoksa
sen oyunbazlardan biri misin?’ ‘Hayır’ dedi; ‘sizin Rabbiniz, yarattığı
göklerin ve yerin de Rabbidir ve ben buna şâhitlik edenlerdenim. Allah’a
yemin ederim ki, siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun
oynayacağım!’ Sonunda İbrâhim onları paramparça etti. Yalnız onların
büyüğünü bıraktı; belki ona müracaat ederler diye. ‘Bunu tanrılarımıza
kim yaptı? Muhakkak o, zâlimlerden biridir’ dediler. (Bir
kısmı:) ‘Bunları diline dolayan bir genç duyduk; kendisine İbrâhim
denilirmiş’ dediler. O halde, dediler, ‘onu hemen insanların gözü önüne
getirin. Belki şâhitlik ederler.’ ‘Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey
İbrâhim?’ dediler. ‘Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Haydi onlara
sorun; eğer konuşuyorlarsa!’ dedi. Bunun üzerine, kendi vicdanlarına
dönüp (kendi kendilerine) ‘zâlimler sizlersiniz, sizler!’ dediler. Sonra
tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndüler: ‘Sen bunların konuşmadığını
pek âlâ biliyorsun’ dediler. İbrâhim: ‘Öyleyse’ dedi, ‘Allah’ı bırakıp
da, size hiçbir fayda ve zarar vermeyen bir şeye hâlâ tapacak
mısınız? Yuh olsun size ve Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere!
Siz akıllanmaz mısınız?’ (Bir kısmı:) ‘Eğer iş yapacaksanız, yakın onu
da tanrılarınıza yardım edin!’ dediler. ‘Ey ateş! İbrâhim için serinlik
ve esenlik ol!’ dedik. Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat Biz
onları, daha çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk. Biz, onu ve
Lût’u kurtararak, içinde cümle âleme bereketler verdiğimiz ülkeye
ulaştırdık.”572
Hz. İbrâhim’in putçularla mücâdelesi ve putları devirmesi Sâffât
sûresinde de şu şekilde anlatılır: “Şüphesiz İbrâhim de onun (Nuh’un)
milletinden idi. Çünkü Rabbine kalb-i selîm ile geldi. Hani o, babasına
ve kavmine: ‘Siz kime kulluk ediyorsunuz?’ demişti. ‘Allah’tan başka
birtakım uydurma ilâhlar mı istiyorsunuz? O halde, âlemlerin Rabbi
hakkındaki görüşünüz nedir?’ (Hz. İbrâhim’in kavmi, yıldızlara bakar,
onlarla kâhinlik yaparlardı. Bir bayram günü İbrâhim’e kendileriyle
beraber bayram yerine gelmesini söylediler.) Bunun üzerine İbrâhim
572 21/Enbiyâ, 51-71
İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
237
Ünite 8
yıldızlara şöyle bir baktı. ‘Ben hastayım’ dedi. Ona arkalarını dönüp
gittiler. Yavaşça (kavmin) putlarının yanına vardı. (Oraya konmuş
çelenkleri, yemekleri görünce:) ‘Yemiyor musunuz? Neden konuşmuyorsunuz?’
dedi. Bunun üzerine, yanlarına gelip sağ eliyle vurdu (kırıp
geçirdi). (Putperestler) koşarak İbrâhim’e geldiler. (Neden putları
kırdığını sordular.) İbrâhim: ‘Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?!
Oysaki sizi ve yapmakta olduklarınızı Allah yarattı’ dedi. ‘Onun için
bir bina yapın ve derhal onu ateşe atın!’ dediler. Böylece ona bir tuzak
kurmayı istediler. Fakat biz onları alçaklardan kıldık.”573
Hz. İbrâhim’in putperestlerin yüzüne haykırdığını, çağdaş putçulara
biz de tekrarlıyoruz: “Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza!
Siz aklınızı kullanmaz mısınız?”574
“Beşerin böyle dalâletleri var; Putunu kendi yapar, kendi tapar!”
Ne mutlu, Allah’tan başkasının önünde eğilmeyip sadece O’na
secde ederek ibâdet edenlere ve her yaptıkları eylemi Allah’a ibâdet
ölçüsünde yapanlara! Yazıklar olsun, kula kulluk yapan kullara ve
tâğutlara, putlara, ya da hevâ ve heveslerine tapanlara!
Mahmut Kaçar’a ve İbrâhim (a.s.)’ın izinden giden tüm put düşmanlarına
selâm olsun!
573 37/Sâffât, 83-98
574 21/Enbiyâ, 67

ıı. bölüm
İman Esasları
240
- ünite 9 -
Din
• Dinin Tanımı
• İslâm’a Göre Dinler
• Diğer İnançlarda Din
• Dinin Kaynağı
• Din Duygusunun Menşei ve Dinin Gerekliliği
• Dinlerin Tasnifi:
• Bâtıl Dinleri de Tanımanın Gerekliliği
• Din ve Bilim
• Yozlaştırılan Din; Halkın Dini ve Hakk’ın Dini
• Bu Din Benim Dinim Değil!
Dinin Tanımı
Din kelimesi “deyene” kökünden oluşmuş bir kelimedir. Sözlük
anlamı olarak din; boyun eğmek, hakkını almak, ödünç almak, âdet
edinmek, boyun eğdirmek, hesaba çekmek, cezâ ve mükâfat vermek,
egemenlik, mülk, hüküm, idare etmek anlamlarına gelir.
Terim olarak din; Akıl sahibi insanları kendi irâde ve arzularıyla
hayırlı olan şeylere sevkeden İlâhî bir kanundur. Din; peygamberlerin
vahye dayalı yapmış oldukları tebliğdir. Din; Allah Teâlâ tarafından
vahiy yoluyla indirilen, insanları dünya ve âhiret saâdetine
çağıran i’tikadî ve amelî bir nizamdır. Din; İslâm, iman ve ihsandan
oluşan hayat şeklidir (Bu tanımların tümü vahye dayalı hak dinin,
yani dar anlamda dinin -İslâm dininin- tanımlarıdır).
Burada geçen din tanımları şu hususları içermektedir:
241
Ünite 9 Din
Dinin koyucusu ve sahibi Allah’tır. Hiçbir insan, hatta peygamberler
dahi vahye dayalı bir din meydana getiremez. “İyi bilin ki, hâlis
(gerçek) din Allah’ındır.”575
Din akıl sahibi insanlara hitap eder. Din akıl üstüdür, fakat akıl
dışı değildir. Din akıl sahibi olmayan çocukları, delileri sorumlu tutmaz.
Dinde serbest seçme vardır. Yani iman edip etmeme insanların
özgür irâdelerine bağlıdır. “ ... Dinde zorlama yoktur. Artık hak ile
bâtıl açıkça ayrılmıştır.”576
Din insanları hayra ve güzelliğe iletir. Fakat din, insanları güzele
iletme hususunda onların şahsi kanaatlerini değil; genel ve değişmez
evrensel yaradılış kanunlarını esas alır. Bu esaslar: din, akıl, can, mal
ve nesli koruma şeklinde formüle edilen esaslardır.
Vahiy kaynaklı dinler, insana kendi mâhiyetini, başlangıcını ve
sonunu, yaratılış gayesini, yapmakla sorumlu olduğu vazifelerini bildirir.
İnsanların ortaya koyduğu sistemler hak din değil; bâtıl dindir.
Her yaşayış biçimi bir dindir. Her dinin bir yaşayış biçimi vardır.
Bu toplumda herkesin kendine göre bir “din” tanımı, bir din görüşü
ve yorumu vardır. Din konusunda genel kanaat; din olayının
Allah ile kul arasında bazı ilişkileri tanzim eden, namaz, hac, oruç
gibi ibâdetlerin nasıl yapılacağını açıklayan görüşler manzumesi olduğu
şeklindedir. Halk kitlelerinin olduğu kadar, resmî ideolojinin
din tanımı da budur.
Bu anlayışa göre din, insanların sadece âhiretini ilgilendiren bir
hâdisedir. Bu hâdisede insanlarla Allah arasına girmek; politik çıkarlar
için dinî duygulardan faydalanmak, en açık ifâdesiyle dini istismar
etmektir. Yine bu anlayışa göre, çağdaş devlet yönetimi, on
575 39/Zümer, 3
576 2/Bakara, 256
242
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
dört asır önceki dinî hükümlerle değil; yine çağdaş ve medenî olan
hükümlerle mümkün olacaktır.
Rabbimiz, din gerçeğini kendi çıkarlarına göre tanımlamaya ve
yorumlamaya kalkışan böylesi kimselere, Kur’ân-ı Kerim’de açıkça
şöyle buyurmaktadır: “De ki: Siz Allah’a dininizi mi öğreteceksiniz?
Oysa Allah, göklerde ve yerde olanları bilir. Allah her şeyi bilendir.”577
Bu âyet-i kerimede hem bu kimseler itham edilmekte ve hem de
Allah’ın râzı olacağı din gerçeğini öğretecek mercinin yine Allah ve
Allah’ın Kitabı olduğu belirtilmektedir. İşte Allah’ın râzı olacağı yegâne
din olan İslâm, Allah’tan ve Rasûlünden öğrenildiği zaman, aldatılmakta
olan insanlarımız bu gerçekleri kavrayacak ve kendilerine
yıllardır anlatılan safsataların yalan olduğunu kavrayabileceklerdir.
İslâm’a Göre Din Gerçeği
Din kelimesi, sadece hak din için, yani özel ve dar anlamıyla İslâm
için kullanılmaz. Din kelimesinin geniş olarak ele alındığı ıstılahtaki
veya pratikteki anlamı; bir dünya görüşünü, bir hayat şeklini
belirleyen görüşler, emirler ve yasaklar manzumesidir. Yani, üstünlüğü
kabul edilen kanun ve kurallarla belirlenmiş yaşama şekline din
denir. Dolayısıyla “her din bir hayat şeklidir ve her hayat şekli bir
dindir” görüşü, genel itibariyle doğru bir görüştür. Nitekim İslâmî
ıstılahta veya diğer bir deyişle İslâmî pratikte dinin anlamı; en genel
ifâdeyle Yaratıcı ile insanların ve insanlar ile tüm yaratılmışların
münâsebetlerini tanzim eden nizamdır.
Kur’ân-ı Kerim’de “din” kelimesi, sağlam bir nizamı, eksiksiz bir
düzeni ifâde edecek şekilde kullanılır. Söz konusu bu düzen dört unsurdan
meydana gelir:
1- Hâkimiyet ve yüce egemenlik,
2- Bu yüksek egemenlik ve hâkimiyete itaat edip boyun eğme,
577 49/Hucurât, 16
243
Ünite 9 Din
3- Bu hâkimiyetin otoritesi altında meydana gelen fikrî ve amelî
nizam,
4- Bu nizama uymaya ve ihlâsla bağlanmaya karşı bu yüce egemenliğin
verdiği mükafaat veya karşı gelmek sûretiyle isyan etmeğe
verdiği cezâ.
Kur’ân-ı Kerim, bazen bu anlamlardan biri için, bazen da tüm
bu dört anlamdan müteşekkil nizam için “din” kelimesini kullanır.
Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim’in, bu kelimeyle bir hayat nizamını kasdettiğigörülür.
578
Kur’an, din konusunda iki tehlikeden bahseder. Bunlardan biri
dinde azgınlık edip aşırı gitmek, dine ilâve etmektir. “De ki: Ey kitap
ehli, haksız yere dininiz konusunda aşırı gitmeyin...”579
Diğer tehlike ise, dinin koyucusu ve sahibi olan Allah’a din öğretmektir.
“De ki: Siz Allah’a dininizi mi öğreteceksiniz?...”580
Diğer İnançlarda Din
Her toplumda din kelimesini ifâde etmek için farklı kelimeler
kullanılmıştır. Bunlar yol, mezheb, âyin, hüküm, emir, kanun, fazilet,
korku ile karışık saygı vs. anlamına gelen kelimelerdir. Bu inançlara
göre din şu alanları kapsar:
Din; insanın kutsal şeylerle olan ilişkisidir.
Din; rûhî varlıklara olan inançtır.
Din; mutlak itaat duygusuna dayanır.
Din; en yüksek toplum değerlerinin şuurudur.
578 Geniş bilgi ve ilgili âyetler için Bak. Mevdudi, Kur’an’a Göre Dört Terim, Beyan
Yayınları, s. 99 - 111
579 5/Mâide, 77
580 49/Hucurât, 16
244
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Dinin Kaynağı
Din de dâhil olmak üzere bütün kavramlara iki şekilde bakmak
mümkündür:
1) Dinin İlâhî ve yüce kudret tarafından konulduğuna inanan düşünce.
2) İnsanın her şeyden üstün olduğuna inanarak, dini bizzat insanın
ürettiğine inanan görüş.
Buna göre ilerlemeci ve evrim teorisine dayanan ikinci görüşe
göre, insanlık her geçen gün iyiye giden geri dönülmez bir akışın
içindedir. İnsan ilkel döneminde tabiat ve tabii hadiseler karşısında
çaresiz kaldığından birtakım görünmez güçlerin var olduğuna inanmış
ve bunları maddîleştirerek zamanla tapınmaya başlamış, böylece
putperestlik ortaya çıkmıştır. Bu yüzden insanlığın ilk dinine
animizm (ruhlara tapma) adı vermişlerdir. Ölü ruhların, bedensiz
varlıklarını devam ettireceği inancı atalara tapınmayı doğurmuş, buradan
yağmur, ateş, kar gibi tabiat olaylarını idare eden çeşitli tanrıların
varlığına inanılmış, zamanla bu tanrıların birleştirilmesiyle
tek tanrı inancı ortaya çıkmıştır. Dinin insan tarafından uydurulup
üretildiği anlayışına dayanan bu görüşlerin iddiaları şöyle maddeleştirilebilir:
“Eskiden kabileler kendilerini belli bir hayvan veya bitkiyle kan
bağı içinde akraba sayar ve onlara saygılarını tapınma biçiminde
gösterirlerdi.”
“Din toplumsal bir süreçtir. Toteme (kutsal olan şey) gösterilen
saygı insanların kendi birliklerini temsil ettiği içindir. O halde dinin
temel fikri kutsaldır. Kutsal olan da toplumun kutsal kabul ettiği
şeydir.”
“Din insanın kendi kişiliğini bulurken hissettiği güçsüzlüğe karşı
bir şeylere güvenme ihtiyacından doğmuştur.”
245
Ünite 9 Din
“Din: İnsanın kendi düşüncesini insan üstü bir plana aktarmasıyla
ortaya çıkmıştır. Yani insanların rûhun ölmezliğine inanmaları, adâlete
olan susamışlıkları, insanların bir adâletin tecellisine olan inançları
din mefhumunu ortaya çıkarmıştır.
“Din baskı altındaki insanların iç çekmesi, kalpsiz dünyanın kalbi,
ruhsuz dünyanın rûhudur. Din halkın afyonudur.”
“Sonuç olarak din, ilkel insanın zayıflığının ürünüdür. İlkel ve çok
tanrılı dinler tarihin ilk dönemlerinde yaşanmış olup, din de insanla
birlikte evrim geçirmiştir. Din herhangi bir varlığın değil, bizzat
insanın kendisinin ürünüdür. Teknolojinin ve tabii bilimlerin gelişmesiyle
insan, tabiat üstünde hâkimiyet kurmuş, tabiat olaylarına bilimsel
açıklamalar getirmesi sonucu zamanla din, işlevini yitirecek,
insan hayatının belli bir safhasında artık ihtiyaç olmaktan çıkacaktır.”
Tüm bu ve benzeri inançlar Allah’a inanmayan, dini kabul etmeyen,
ateist, laik, materyalist, komünist ideolojileri benimsemiş olan
insanların ortak inancıdır.
İslâm inancına göre dinin kurucusu Allah’tır. Bütün vahiy kaynaklı
dinler Allah tarafından gönderilmiş, ilk günkü saflıklarını korudukları
müddetçe yürürlükte kalmıştır. İlk insan, aynı zamanda
ilk peygamberdir. Dolayısıyla insanlığın ilk dini çok tanrılı değil; tek
tanrılıdır.Yani tevhid dinidir.
Allah’ın varlığı ve birliği, zat ve sıfatları, melek inancı, kitap inancı,
peygamber inancı, âhiret inancı vahiy kaynaklı dinlerde değişmemiş,
sadece şeriatler değişmiştir. Bunun içindir ki, Hz Âdem’den,
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’e kadar tüm peygamberlerin
getirdiği hak dinlerin ortak adı İSLÂM’dır.
Fakat peygamberler halkın arasından ayrıldıktan sonra, insanlar
hak dinden uzaklaşmış, birtakım sâlih insanlara, yıldızlara, ağaçlara,
hayvanlara, taşlara, hevâ ve heveslerine tapınmaya başlamışlardır.
Hak dinlerde meydana gelen bu sapmayı ortadan kaldırmak için Allah
Teâlâ, merhametinin bir sonucu olarak peygamberler göndermiş,
bu elçiler insanları tevhid inancına tekrar tekrar dâvet etmişlerdir.
246
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Yani insanlığın çok tanrı inancından tek tanrı inancına doğru gelişme
gösterdiği anlayışı İslâm inancına aykırıdır. İslâm i’tikadında
insanlığın ilk dini tevhid dinidir.
Din Duygusunun Menşei ve Dinin Gerekliliği
Din duygusu fıtrîdir, doğuştan gelir. İnsan, inanma ihtiyacı ile
yaratılmıştır. İnsan, yaratılışından bu güne kadar her zaman ve her
yerde yüce, ulu, kudretli bir varlığa inanma ihtiyacı hissetmiştir. Bu
ihtiyaç din duygusunun fıtrî olduğunun delilidir. Dolayısıyla din
duygusunun kaynağını, insanın fıtratında aramak gerekir. Nitekim
Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır: “Sen yüzünü bir kanıt olarak dine,
Allah’ın fıtratına çevir ki, O, insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın
yaratması değiştirilemez.”581
Peygamberimiz bir hadisinde “Her çocuk, (İslâm) fıtrat(ı) üzerine
dünyaya gelir. Bundan sonra anne ve babası yahûdi ise, onu yahûdi;
hristiyan ise, hristiyan yapar.”582 buyurarak bu hususu açıklamıştır.
Yapılan çok yönlü araştırmalar da göstermektedir ki, insanlığın
yaratılışından günümüze kadar, dinden uzak toplumların varlığına
şâhit olunmamıştır. Din fikri insanla beraber var olmuş ve onunla
birlikte yaşayacaktır. İnsan, fizikî ve rûhî yapısı itibarıyla dine muhtaçtır.
Fiziksel varlığının devamı için nasıl ki, yeme içmeye, giyime,
korunmaya, barınmaya muhtaçtır; Mânevî varlığının devamı için de
dinî prensiplere muhtaçtır. Sadece maddî ihtiyaçlarını düşünen insanlar,
hasta ve dengesiz tiplerdir, zayıf karakterli kimselerdir.
Dinlerin Tasnifi
Kur’an’a göre dinler üçe ayrılır:
1- Hak Din (İslâm Dini),
2- Muharref Dinler,
3- Bâtıl Dinler.
581 30/Rûm, 30
582 Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25
247
Ünite 9 Din
Hak Din
Hak Din, Allah tarafından peygamberler aracılığıyla insanlara
bildirilen, hiçbir değişikliğe uğramadan ve bozulmadan günümüze
kadar gelen hayat şeklidir. Bu din, yani hayat şekli; inancı, dünya
görüşünü, davranış ve eylem biçimini, Allah’a karşı görevleri, ibâdet
anlayışını, insanlara ve tüm yaratıklara karşı muâmeleyi, kanunları
ve cezâları içermektedir. İşte, bütün peygamberlere Allah’ın gönderdiği
din, İslâm Dini’dir. Hak din, peygamberlere günün şartlarına
göre şeriatları farklı olarak gelmiştir. Akîde (inanç) ise, bütün peygamberlerde
aynıdır.
Hak Dinin Genel Özellikleri Şunlardır:
Allah’ın emir ve yasaklarını insanlara tebliğ eden ve nasıl uygulanacağını
gösteren peygamberler vardır.
Her peygamberin, ya kendisine verilen suhuf (sayfalar -küçük kitap-)
veya kitabı vardır. Ya da kendinden önceki peygambere inen
henüz bozulmamış kitabın hükümlerini tatbik eder.
Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, âhirete inanç vardır.
Akla, ve kesinliği ispatlanmış ilmî gelişmelere aykırı hiçbir şey
yoktur.
Muharref Dinler
Muharref dinler, tahrif edilmiş, bozulmuş dinler demektir. Allah’ın
gönderdiği İslâm Dini’nin atmalar ve katmalarla değiştirilmiş
şeklidir. Yahûdilik ve Hıristiyanlık muharref dinlerdir.
Dinleri bozmanın amacı: İnsanlar zamanla Allah’ın yolundan
sapmış, tatmin olmak bilmeyen arzu ve isteklerini gerçekleştirmek
isteyince de, Allah’ın insanlar arasında dengeyi ve huzuru sağlamak
için gönderdiği din, kendilerine mâni olmuştur. Bu engeli ortadan
kaldırmak için de iki seçenek vardır:
248
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
a) Allah düşüncesini ve inancını reddederek, Allah’a dayalı bir
dini de ortadan kaldırmak.
b) Allah’ın gönderdiği dinin, kendi arzu ve istekleriyle çelişen,
kendi çıkarlarına müsaade etmeyen kurallarını değiştirmek.
Din düşüncesinin reddedilmesi işlerine gelmeyen veya toptan
reddetmenin mümkün olmadığını görenler, dinin işlerine gelmeyen
yönlerini kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmişlerdir. Böylece
hem câhil ve gafil dindarların tepkisinden kurtulmuşlar, hem de
değiştirdikleri bu dinleri kendi sömürü düzenlerine koltuk değneği
yapmışlardır. Bu tip insanlar, zaman zaman dinî merasim ve törenlere
katılıp kendilerinin de dindar olduklarını, dine karşı olmadıklarını
söyleyerek dindar ama câhil kesimin desteğini almaya çalışmışlardır.
Kısaca, Allah’ın gönderdiği Hak Din’in bazıları tarafından kendi
çıkarları doğrultusunda değiştirilip Allah’ın dini imiş gibi sunulduğu
dinlere muharref dinler denir.
Bâtıl Dinler (Uydurma Dinler)
Bâtıl dinler, insanlar tarafından konulan hayat şekilleridir. Kanun
ve kuralların Allah’a dayanmadığı sistem ve nizamların tümü
bu gruptandır. Puta tapıcılık, Mecusilik, Budizm gibi hayat şekilleri,
eski zamanlardan beri görülen bâtıl dinlerdendir. Kapitalizm, komünizm,
sosyalizm, materyalizm, faşizm, Kemalizm, laiklik gibi ideolojiler
ve tüm beşerî düzenler günümüzdeki bâtıl dinlerdir.
Muharref (bozulmuş) dinleri anlatırken, vahye dayalı dinin, birtakım
maddecilerin işine mâni olduğu için, onların dini bozduklarını,
değişikliğe uğrattıklarını görmüştük. Burada da aynı amaç söz
konusudur. Uydurulan bu dinler, insanları ezip sömürmüşler, yaratılışlarının
zıddına yaşamaya mecbur etmişlerdir. İnsanlık bu dinlerde,
ezen ve ezilen, sömüren ve sömürülen, şımarıp büyüklenen
ve şahsiyeti elinden alınıp köleleştirilen diye ikiye ayrılmıştır. Ama
hep sömürülen, ezilen ve köleleştirilen kesim çoğunlukta olmuştur.
Kısacası, bu dinler azınlıktaki grubun arzularını gerçekleştirip, onların
hevâ ve heveslerini tatmin aracı olmuştur (Adlarına çoğunluk ve
249
Ünite 9 Din
çoğulculuk rejimleri denen demokrasi ve benzeri hayat şekillerinde
de durum farklı değildir).
İnsanlar, zulmün ve sömürünün farkına varıp patlama noktasına
geldiklerinde, müstekbirler, insanlara yepyeni hayat şekilleri (dinler)
sunmuşlardır. Bu tiplerin ortak vasıfları İslâm’a düşmanlık olduğundan,
Hak Din’i tebliğ edenleri fitneci, fesatcı, düzeni bozan, anarşistler
olarak tanıtmaya çalışmışlar; kendilerini ise ıslah ediciler olarak
göstermişlerdir.583
Geçmişte olduğu gibi zamanımızda da insanlara yeni yeni dinler
(ideolojiler) ileri sürülmüş, bu dinler belirli zamanlarda insanların
hayatlarına hâkim olmuştur. Fakat bu dinler, kendi bağlılarını bile
mutlu edemediği, özgürlük, hak ve adâlet veremediği gibi; insanların
çoğunluğunu şeytanın ve bir avuç azınlığın kulu, kölesi yapmıştır.
Kuvvetlinin zayıfı ezmesine, sömürmesine dayanan bu uydurma
dinler bugün birer birer çökmekte, insanlık, yaratılışına uygun olan
dini aramaktadır. Kapitalizme ve faşizme alternatif olarak ortaya çıkan
komünizm ve sosyalizm gibi dinler (ki bunlar dinsizlik dinidir)
70 senede çökerek, kendi bağlıları tarafından tarihin çöplüğüne atılmışlardır.
Bazıları, kendi elleriyle yaptıkları dinlerini yine kendi elleriyle
yıkıp yeni yeni dinler edinmektedirler. Bir zamanlar elleriyle
yaptıkları ve sonra taptıkları heykelleri, putları atacak çöplük arayan
insanlar, kırdıkları putların yerine yenisini koymayı daha ne zamana
kadar sürdürecektir?
Bir hayat şekli, bir dünya görüşü, bir yol, bir yaşam tarzı olarak
ifâde ettiğimiz şeyin en kısa adı “din”dir. Din kavramı, bütün bunları
kuşatmaktadır. Herhangi bir toplumun, cemaatin veya bir ferdin
dünya görüşü, gittiği yol ve yaşam tarzı Allah’ın hükümlerine göre
belirleniyor, bu İlâhî hükümlere göre şekil alıyor ise, bu toplum, bu
cemaat veya bu fert İslâm dini üzeredir.
İslâm’ın hâkim olduğu ülkede, İslâm’ın sosyal ve ekonomik
adâleti her şeyi kuşatır. Allah’ın râzı olacağı dini, yani İslâm’ı yaşayan
toplumlarda, Allah’ın hükümleri karşısında herkes eşittir. Bu
583 Bak. 2/Bakara, 11-12 ve 40/Mü’min, 26
250
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
hükümlerden muaf tutulan, bu hükümler karşısında ayrıcalıklı veya
dokunulmaz olan sınıflar yoktur. Peki, bu eşitlikten, bu adâletten, bu
hükümlerden herkes memnun mudur? Elbette ki değildir! Dinî otorite
veya siyasî iktidar adına insanları ezmek, insanları sömürmek
isteyen müstekbirler, bu durumdan hiç memnun olmazlar. Çünkü
yürürlükte olan İlâhî hükümlere göre insanları aldatmaları, insanları
ezmeleri, insanları sömürmeleri mümkün değildir.
Bu durumda yapacakları iş, kendi çıkar ve menfaatlerine dokunan
İlâhî hükümleri te’vil veya tahrif etmek ve bununla da yetinmeyip,
İlâhî hükümleri rafa kaldırarak, insanların yaşam şeklini belirleyecek
yeni hükümler, yeni kurallar koyup uygulamaktır. İnsanların
yaşam şeklini belirleyecek yeni hükümler, yeni kurallar koyup uygulamak!
Bu ne demektir? Bu, en açık ifâdesiyle, yeni bir din ortaya
koymaktır. Çünkü din gerçeği, insanların yaşam şeklini, hayat nizamını
belirleyen hükümler manzumesi olduğundan; İslâm’ın hükümlerini
reddedip, bu İlâhî hükümlere zıd hükümler koymak; İslâm’ı
beğenmeyip, İslâm’ı reddedip, yeni bir din oluşturmaktır.
Tarihin her döneminde bunun açık örnekleriyle karşılaşıyoruz.
Zaten Allah (c.c.)’ın muayyen zamanlarda peygamberler göndermesinin
nedeni de, insanların hak dinden sapmaları, hak dini tahrif
etmeleri, dinlerini parçalara ayırmaları ve yeni yeni dinler türetmeleridir.
Yoksa onlar kendilerine gönderilen hak din üzereyken, Allah
(c.c.) “biraz da bu dini yaşayın!” diyerek, farklı farklı dinler göndermiş
değildir!
İşte insanların, hak dini tahrif ederek veya parçalara ayırarak
ya da hayat şeklini belirleyecek hükümler, kanunlar koyarak ortaya
çıkardıkları bütün bu dinler, hak olan İslâm gerçeğine göre bâtıl
dinlerdir. Bunların adına bilimsel çevrelerce değişik izm’ler, değişik
ideolojiler denilse de, İslâm’a göre bunlar birer dindir; bâtıl dindir.
Fakat ne gariptir ki, insanlara “din” denilince, her nedense sadece
âhiretle ilgili meseleleri dikkate alan, metafizik konularla alâkalı
görüşler akla gelmektedir. Nitekim kaynağı itibarıyla semâvî olan
Yahûdiliğe, Hıristiyanlığa veya İslâm’a “din” dedikleri halde, değişik
dünya görüşlerinin ve ideolojilerin de “din” olduğunu dikkatlerden
251
Ünite 9 Din
kaçırmaktadırlar. İnsanlar için düşünce ve yaşantılarının temelini
oluşturan her sistem, inanç veya felsefe din ismini almasa dahi,
gerçekte birer dindirler. Dolayısıyla dini olmayan hiç kimse yoktur.
Çünkü herkesin bir hayat tarzı vardır. Biliyoruz ki, her din bir hayat
şekli, bir yaşam nizamıdır. Bu yaşam nizamının içinde âhiretle ilgili
boyut olduğu gibi, dünya ile ilgili boyut da bulunmaktadır. Hatta
ve hatta dünyevî boyut, pratik düzlemde uhrevî boyuttan çok daha
önce gelmektedir. Çünkü uhrevî boyuta yönelmek, meselenin dünyevî
boyutu çözümlendikten, daha açık bir ifâdeyle kişinin ayakları
dünyada yere bastıktan sonra gerçekleşmektedir.
Din kavramının dünyadaki pratiğe önem veren bu genel tanımını
dikkate alarak bir değerlendirme yapacak olursak; insanların hayat
şeklini belirleyen her ideoloji, her izm, her dünya görüşü veya yaşam
biçimi, Kur’ân-ı Kerim’e göre birer dindir. Çünkü bütün bunlar dinin
yapısında yer alan konulara müdâhale etmekte, bu konularda doğru
veya yanlış görüşler, hükümler ileri sürmektedirler. Bu ideolojilere
“din” denilebilmesi için, kaynağı itibariyle İlâhî veya beşerî olma şartı
yoktur. Meselâ Mekke’li müşrikler kendilerini İlâhî bir dine nisbet
etmemelerine rağmen, Kur’ân-ı Kerim onların içinde bulunduğu
hayat şekline ve onların tüm yönelişlerine “din” demektedir: “De ki,
ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma da siz
tapacak değilsiniz. Ben de sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de
benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim
bana.”584
Nitekim aynı örnek Kur’ân-ı Kerim’deki Yusuf (a.s.) kıssasında da
bulunmakta, Yusuf (a.s.)’ın yanında bulunduğu hükümdarın düzenine,
yönetim hukukuna “din” denilmektedir: “İşte biz Yusuf için böyle
bir plan düzenledik. (Yoksa) hükümdarın dininde (hırsıza verilecek
cezâya göre) kardeşini (yanında) alıkoyamazdı.”585
Fazlalaştırabileceğimiz bu örneklerden de anlaşılacağı gibi,
Kur’ân-ı Kerim’e göre yegâne din İslâm değildir. “Allah katında
din, hiç şüphesiz ki İslâm’dır.”586 âyet-i kerimesini ileri sürerek “Al-
584 109/Kâfirûn, 1-6
585 12/Yûsuf, 76
586 3/Âl-i İmran, 19
252
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
lah katında din İslâm’dır. Öyleyse İslâm’dan başka bütün yönelişler,
bütün hayat şekilleri, bütün ideolojiler din değildir” demek; bu âyeti,
Kur’ân-ı Kerim’e zıt yorumlamak demektir. Bu âyet-i kerimeden anlamamız
gereken gerçek; Allah katında geçerli ve makbul olan din,
Allah katında hak olan din, sadece ve sadece İslâm’dır.
Kur’ân-ı Kerim’de beyan edilen bu gerçek, insanların İslâm’dan
başka dinler üretmeleri, bu dinlere yönelmeleri realitesiyle çatışmaz.
İnsanların ürettikleri, insanların ortaya koydukları hayat şekilleri birer
din olduğu gibi, semâvî bir dinin insanlar tarafından parçalanan,
tahrif edilen bütün şekilleri de yine bir dindir. Nitekim yukarıda
verdiğimiz örneklerden de anlaşılacağı gibi Rabbimizın kelâmı olan
Kur’ân-ı Kerim’de; müşriklerin ve kâfirlerin hayat şekline, hükümdarın
yönetim hukukuna, kaynağı itibariyle hak olan dinlerini tahrif
eden ehl-i kitabın yaşam biçimine yine “din” denilmektedir. O halde
İslâm yegâne din değil; yegâne hak dindir. Kaynağı ve ilk dönemleri
itibariyle hak olan Yahûdilik ve Hıristiyanlık gibi bütün İlâhî dinlerin
aslını kendi kapsamına alan ve bunun biricik ifâdesi olan İslâm,
Allah katında ve biz mü’minler nezdinde yegâne hak dindir.
İslâm’ın karşısındaki diğer dinler ise yine birer din olmalarına
rağmen, en genel ifâdesiyle bâtıl dinlerdir. Değişik izm’ler, değişik
ideolojiler birer dindir; birer dindir ancak, hak din değillerdir. Kimilerimizin
aklına şu soru gelebilir: Mâdem birçok ideolojiler ve birçok
izm’ler birer dindir, o halde bunlara neden “din” denilmiyor da, başka
başka isimlerle adlandırılıyor?
Çünkü bilindiği üzere ideolojinin mânâsı, bir yaşam biçimini belirlemeyi
amaçlayan ve kendi içinde bağlantısı olan siyasî, iktİsadî,
sosyal görüşler bütünlüğüdür. İdeolojiye yüklenen bu tanım, dinin
tanımına paralel bir tanımdır. O halde neden bunlara “din” denilmiyor?
İşte, dünya müstekbirlerinin kendi koydukları dinlere bilmem
ne ideolojisi veya bilmem ne izmi demelerinin nedeni; yönettikleri
halkın iki ayrı din vakıasıyla, yani din ikilemiyle karşılaşmaması
içindir. Çünkü bu müstekbirler halk kitlelerinin din olgusuna karşı
tutucu yaklaşımlarını bilmekteler ve halkın tepki göstereceği bir
din ikilemi meydana getirmemek için, kendilerinin ürettikleri veya
253
Ünite 9 Din
türettikleri dinlere, bilmem ne ideolojisi veya bilmem ne izmi gibi
isimler takmaktadırlar.
Kurtuluşları ancak ve ancak İslâm’da olan insanlara, İslâm’ın karşıtı
olarak bir dünya görüşü, bir yaşam tarzı, bir hayat şekli öngören
her ideoloji, her izm, İslâm’ın karşısında bâtıl bir dindir. Bu bâtıl dinlere
inanmak, bu bâtıl dinlerin dünya görüşünü benimsemek ve bu
bâtıl dinleri yaşamak ile, “benim dinim bu ideoloji veya bu izm’dir”
demek arasında hiçbir fark yoktur.
“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, asla ondan kabul edilmez. O,
âhirette de kayba uğrayanlardandır.”587
İnsanın dünyadaki tarihi, Âdem (a.s.) ve Havvâ validemizle başlayan
bir tarihtir. Âdem (a.s.) ise, bildiğimiz gibi hem ilk insan ve hem
de ilk peygamberdir. Tabii ki peygamberlik görevi, ailesine yönelik
bir görevdir. Dolayısıyla dinler tarihinin başlangıcında hak din vardır.
İnsanların yaşam biçimini açıklayan ilk din, ilk nizam; hak olan
din, hak olan nizamdır. Bâtıl dinler ise sonradan ortaya çıkan dinlerdir.
Bâtıl dinlerin gerçek mimarı, hiç şüphesiz ki şeytandır. Şeytan,
bâtıl dinleri ihdas etmek için kendi dostlarına vesveselerle yol gösterirken,
hak dinin yapısını dikkate almıştır. Nitekim bâtıl dinleri
genel olarak inceleyecek olursak, hak dinin iskeletine bâtıl ceset
giydirildiğini görürüz. Genellikle hak dinin ismini kullanarak veya
hak dinle hiçbir çelişkisi yokmuş gibi empoze edilerek yürürlüğe konulan
bâtıl dinler, insanların ezilmesine, insanların sömürülmesine
neden olmuştur.
Ancak, insanı yaratan Allah, insanları böylesi zulümler, böylesi
sömürüler içinde başıboş bırakmamıştır. Peygamberler, insanları
içine düştükleri bu zilletten kurtarmak için gönderilmişlerdir. Zamanımızdaki
zâlimleri, zamanımızdaki bâtıl dinleri yerle bir etmek ve
Allah’ın râzı olacağı İslâm’ı hâkim kılmak için, yeni bir peygambere
gerek yoktur. Çünkü Rasûlullah (s.a.v.) efendimizle birlikte gönderilen
Rabbânî mesaj, ilk günkü tazeliği ve ilk günkü temizliği ile elimizde
587 3/Âl-i İmran, 85
254
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
bulunmaktadır. İslâm Dini’nin iki temel kaynağının (Kur’an ve Sünnet)
elimizde bulunması, bütün bâtıl dinler karşısında İslâm dinini
yeniden tebliğ ve yeniden ikame edebileceğimizi gösterir.588
Bâtıl Dinleri de Tanımanın Gerekliliği
Her dönemdeki müslümanlar, çağlarındaki bâtılları tanıyarak
onlar hakkındaki İslâm’ın hükmünü de bilmek mükellefiyetindedirler.
Böyle bir mecburiyetin kaynağı müslümanın, mü’min ve müslüman
olan kimseler ile öyle olmayan kimselere, inançlarına uygun
davranmak zorunda oluşudur. Yani onlara uygulanacak olan hukuk
ile onlara karşı yapılacak olan muâmelenin, inançlarına göre belirlenmek
durumunda olmasıdır. İslâm’ın bu inanç ve hayat sistemleri,
yani bu dinler hakkındaki hükümleri bilinmediği takdirde tavır
belirlemek sözkonusu olamayacağından, bunların iman açısından
değer hükümlerinin tesbiti de kaçınılmaz bir haldir.
Ayrıca bâtıl dinleri tanımayan câhil müslümanların, tanımadıkları
bâtıldan kaçınmaları da özellikle günümüzde imkânsız derecede
zordur. Zamanımızda nice müslüman, kavram kargaşasının kurbanı
olmakta, bâtıl dinlerle karışık bir inanç ve davranış sergilemektedir.
Yani biraz müslüman, biraz laik, biraz materyalist... karma dinler
içinde olabilmektedir. “Onların çoğu, ancak Allah’a şirk (ortak) koşarak
iman ederler.”589
Müslüman, Allah’ın ve Rasûlü’nün kat’i hükümlerine aykırı hükümleri
kabul edemeyeceğinden, bu tür fikir, sistem ve ideolojileri
reddetmek zorundadır. Dolayısıyla müslümanların, çağlarında ortaya
çıkan fikir ve sistemlerle bu açıdan ilgilenmeleri ve bunlara dair
değerlendirme yapmaları gerekmektedir. Hele bu fikir, ideoloji ve
sistemler, özellikle müslümanların yaşadığı topraklar üzerinde uygulama
alanı buluyor ve yayılma istidadı gösteriyor, hatta bunların
varlığı İslâm akîdesi açısından büyük bir fitne ve tehlike teşkil ediyorsa,
müslüman olarak görevimiz daha da büyük olacaktır.
588 M. Alagaş, Din Gerçeği ve İslâm, İnsan Dergisi Y.
589 12/Yûsuf, 106
255
Ünite 9 Din
İslâm’ın hükmetmek istediği alanlar, eğer gayri İslâmî, câhilî ve
müşrik güçler tarafından işgal edilmiş ise, müslümanın bu güç ve
düzenlere karşı akîdesinin gösterdiği doğrultuda gereken mücâdeleyi
vermesi, kaçınılmaz bir mükellefiyettir. İnsanlar tarafından oluşturulan
dinlerin hepsinin ortak özelliği; Allah’ın vahiyle bildirdiği
din olan İslâm’a karşı olmalarıdır. “Allah’tan bir yol gösterici olmadan,
yalnız kendi keyfine uyandan daha sapık kim olabilir?”590
Bir insan, ya Allah’a iman eder ve Allah’ın indirdiği hükümlere
göre hayatını düzenler; ya da “tâğut”a teslim olup, tâğutun kurallarına,
hevâ ve heveslerine uyar. Bu iki yolun dışında üçüncü bir yol
yoktur.
İnsanların hak olsun bâtıl olsun, dünya hayatlarında benimsemiş
oldukları inanç ve hayat düzenlerinin, ideoloji, politika, ahlâk ve
yaşayış şekil ve üsluplarının ifâdesi olarak “din”in, Allah tarafından
kabul edileninin adı “İslâm”dır. Allah, kendi katında geçerli olan dinin
İslâm olduğunu bildirmiş, İslâm’dan başka bir din arayanın, İslâm’dan
başka bir inanç ve hayat düzenini benimseyenin bu arayış ve
benimseyişinin âhirette ebedî hüsran ile sonuçlanacağını, bu dininin
Allah tarafından kabul edilmeyeceğini açıklamıştır.591 Allah’ın dininden
başka bir din, O’nun insanlar için teklif etmiş olduğu hayat düzeninden
başka bir hayat düzeni, O’nun istediğinden başka inanç sistemi
ve ideolojileri seçip benimsemek, kısacası Allah’ın dini İslâm’dan
başka bir din arayışına girmek, fıtrata ve Allah’ın kâinata egemen
olan kanunlarına ters düşmektir. “Göklerde ve yerde ne varsa ister
istemez Allah’a teslim olup boyun eğmişken, onlar Allah’ın dininden
başkasını mı arıyorlar? Hem onlar O’na döndürüleceklerdir.”592
Allah, dinini kemale erdirdiğinden, bu dinin eksiksiz olarak ve
bütünüyle alınıp kabul edilmesi, tüm hükümlerine inanılarak, bütünüyle
uygulanmaya konulması gerekmektedir. “Ey iman edenler!
Bütünüyle ve hepiniz İslâm’a girin. Şeytanın adımlarına uymayın.
Gerçekten şeytan sizin apaçık bir düşmanınızdır. Size bunca deliller
geldikten sonra kayarsanız, bilin ki Allah, hiç şüphesiz mutlak Gâlib
590 28/Kasas, 50
591 Bak. 3/Âl-i İmran, 19 ve 85
592 3/Âl-i İmran, 83
256
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
ve Hâkim olandır.”593; “Yoksa siz, Kitab’ın bir kısmına inanıyorsunuz
da bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? İçinizden böyle yapanların
cezâsı, dünya hayatında rezil ve rüsvay edilip aşağılanmaktan, âhirette
de azâbın en şiddetlisine uğratılmaktan başkası değildir. Allah,
yaptıklarınızdan gâfil değildir.”594
Kayıtsız şartsız olarak bütün alanlarda Allah’a ve O’nun şeriatına
tam bir teslimiyetle bağlanmadıkça ve Allah’ın dini dışında kalan her
türlü düzen, sistem, inanç, bakış açısı, kurum, yaklaşım tarzı ve değer
ölçüsü kesinlikle ve tam anlamıyla reddedilmedikçe, Allah tarafından
kabul edilecek nitelikte bir imana sahip olmaya imkân yoktur.
Ancak böyle bir tavır sergilenebildiği takdirde, Allah’a iman edilmiş,
tâğut, ve tâğutî düzenler inkâr edilmiş, küfrün karanlıklarından kurtulup
İslâm’ın nuruna, imanın aydınlığına çıkılmış olur: “Artık hak
ile bâtıl iyice ayrılmıştır. Kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse
kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah her şeyi
işitendir, her şeyi bilendir. Allah, iman edenlerin velîsidir. Onları
karanlıklardan aydınlığa çıkartır. Kâfir olanların velîsi ise tâğuttur,
onları aydınlıktan karanlıklara sürüklerler. İşte onlar cehennemliklerdir.
Onlar orada temelli kalacaklardır.”595
Din ve Bilim
Bu konuyu açıklamadan önce ilmin Allah’ın sıfatı olduğunu belirtelim.
İslâm dininin geçmişten günümüze kadar ilimle hiçbir meselesi
olmamıştır. İlim ve din çatışması Hristiyan Avrupanın sorunu olmuştur.
İslâm inancına göre üç çeşit kitap vardır:
1) Kur’ân-ı Kerim (Vahiy): Bu kitaptan doğan ilimler; Tefsir, Hadis,
Fıkıh, Akaid, Kıraat, Tecvid vs.
593 2/Bakara, 208-209
594 2/Bakara, 85
595 2/Bakara, 256, 257
257
Ünite 9 Din
2) Kâinat: Bu kitaptan doğan ilimler; Fizik, Kimya, Matematik,
Biyoloji, Astronomi, Botanik, Coğrafya, Mühendislik bilimleri vs.
3) İnsan: Bu kitaptan doğan ilimler; Tıp, Psikoloji, Sosyoloji, Tarih,
Antropoloji vs.
Buna göre İslâm’da din ilmi, din dışı ilim diye bir ayrım sözkonusu
değildir. Yani bazı ilimler kutsal, bazıları ikinci, üçüncü... sınıf
ilimler şeklinde bir ayrım yoktur. Kur’an tüm kâinatı ve insanı âyetler
topluluğu olarak görür. Bu âyetlerin tümünü inceleme görevini
insana yükler. İnsanın kendini ve kâinatı anlamaya çalışması sonucu
ortaya çıkan ilimler ile, Kur’an’ı anlamaya çalışması sonucu ortaya
çıkan ilimler arasında fark yoktur. Tüm ilimler, âyetleri anlamaya çalışmak
süretiyle Allah’a yöneliştir. Bu yüzden tüm ilimler değerli ve
tüm âlimler hürmete layıktır.
Tabiatı, insanı ve Kur’an’ı anlamaya dönük ilimler bir arada yürütülmelidir.
Bunlardan birine ağırlık verilip diğerleri ihmal edilirse,
insanın ve tabiatın dengesi bozulur. Günümüzde yaşandığı gibi insanlığı
türlü felâketlere sürükler. Bu günkü modern dünyayı kuranlar
Kur’an’ı dışladıkları için insanlığı felâkete sürüklemişlerdir.
Kur’an bize en küçük böceklerden en büyük hayvanlara, bir sinek
kanadından okyanuslara kadar, denizler, göller, yağmur, güneş,
bulut, rüzgâr, bitkiler, gece ve gündüz, kısacası yeryüzünden gökyüzüne
her zerrenin ve kürrenin bir âyet, Allah’a götüren bir işaret
olduğunu söylüyor.
Kur’ân-ı Kerim’de sûreleri oluşturan bölümlere de âyet denir.
Tüm bu âyetlerin anlaşılmasına dönük ilimler ve âlimler değerlidir.
Zaten ilim demek, âyetlerin anlaşılması demektir. Bir şartla ki, bu
ilimler insanlığın faydasına hizmet etmeli, âlimler, bilginler de iman
sahibi olmalıdır. “Gerçek anlamda iman edenlere, yeryüzünde ve
kendi içinizde Allah’ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz?”
596 “O’nun hak olduğu meydana çıkıncaya kadar varlığımızın
596 51/Zâriyât, 20-21
258
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
belgelerini onlara hem dış dünyada ve hem de kendi içlerinde göstereceğiz.
Rabbinin her şeye şâhid olması yetmez mi?”597
Din, maaddî âlemden daha çok, maddî âlemin dışında kalan, ölçülebilme,
gözlenebilme özelliği olmayan bir âleme, kâinatı yaratan,
şekillendiren bir varlığa olan inançtır. Din bu âlem ve diğer âlem
hakkında bilgi verir. İnsanların bu dünyada nasıl yaşaması gerektiğini
açıklar.
Bilim ise, ölçülebilme ve gözlenebilme özelliği olan bu âleme
dayanır. Kâinattaki düzeni ve bu düzenin uyduğu kuralları araştırır,
keşfeder ve aralarındaki çeşitli ilişkileri ortaya çıkarır. Bilim elde
edebilmek için, a) Bu âlemin bizden bağımsız olarak var olduğuna,
b) Bu âlemden bilgi elde etmenin mümkün olduğuna, c) Bu âlemin
anlaşılabilir olduğuna inanmak gerekir.
Gerçek ilim adamları, dinin ve ilmin yasalarını, bunların özelliklerini,
bunlar arasındaki ilişkileri anlamaya ve idrâk etmeye çalışan
ve sonuçta Allah’ı bulanlardır.
Yozlaştırılan Din; Halkın Dini ve Hakk’ın Dini
“Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun!’ denilse, ‘Hayır, biz atalarımızı
üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!’ derler. Peki ama, ataları bir şey
düşünmeyen, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (atalarının
yoluna uyacaklar)?”598 Aklı olmayan kimsenin dini de yoktur:
“Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz ve (Allah) pisliği (azâbı ve
rezilliği), akıllarını kullanmayanlara verir.”599
Bizden önce yaşayan atalarımızdan bize intikal eden mirasın
içinde hem doğruların, hem de yanlışların olabileceğini kabullenmek
gerekir. Bize intikal eden miras, hem bazı doğruları, hem de
bazı eksiklik ve yanlışları içermektedir. Bu miras, çeşitli siyasî ve
itikadî tartışmaların yoğun olduğu bir ortamda doğup yine çeşitli
597 41/Fussilet, 53
598 2/Bakara, 170
599 10/Yûnus, 100
259
Ünite 9 Din
siyasî entrikalardan geçmek sûretiyle bize ulaşmıştır. Bu mirasın intikalinde
çok samimi kimseler olduğu gibi; çok bağnaz kimselerin
de olduğunu unutmamalıyız. Bize intikal eden mirasın sahiplerinin
de birer insan olduklarını, yanılabileceklerini kabul etmeliyiz. O halde
bize intikal eden mirası analiz etmeden, araştırmadan, Kur’an ve
sahih sünnet terazisinde tartmadan, nakil ve akıl sağlamalarından
geçirmeden kabul etmemek gerekir.
İslâm dünyasında insanlara, müslümanlara yön veren kimselerin
değişmeyen dinin temel esaslarıyla değişen ve değişmesi gereken
özellikleri ayırt edebilmesi ve kendilerini sürekli yenilemeleri
gerekir. Dengelerin kısa sürede değiştiği bir dünyada mü’minlerin
pasif kalmaları, tamamıyla nakilci/taklitçi/şerhçi ve düşünemeyen
kimseler olmaları, din açısından üzücü bir olaydır. Böylesi bir tablonun
sorumlusu, bu insanların kendileridir. Çünkü Allah, Kur’an’da
hayra doğru değişmenin mutlak sûrette gerçekleştirilmesi gerektiğini
beyan etmektedir: “Bir toplum, kendi durumlarını değiştirmedikçe
şüphesiz Allah da onların durumunu değiştirmez. Allah bir kavme
kötülük murad ettimi artık onu geri çevirecek yoktur. Zaten onların,
O’ndan başka koruyup kollayanları da yoktur.”600
Her konuda analizci, araştırıcı olmamız gerekir. Câhiliyye Araplarının
yaptığı gibi hayra doğru değişmeye, yenilenmeye karşı olmak,
ataların yolunu körü körüne taklit etmek demektir. Câhiliyye Araplarına
tebliğ edilen gerçek dine karşı çıkanların tavrı, tamamıyla İslâm’a
karşı mücâdele olmuştur. Âyet-i kerimelerde de sık sık atalar
dinine körü körüne bağlılığın kötülüğünden söz edilir. Bu bağlılığın
ne kadar tehlikeli olduğu vurgulanır. Bu tehlike, müslümanlar için
de söz konusudur. Kur’an ve sünnete bağlı kalmakla birlikte, çağın
dilini ve çağın gündemini kendi lehimize kullanmak zorundayız.
“Hayır, (ne bilgileri var, ne de kitapları.) Sadece: ‘Biz, babalarımızı bir
din üzere bulduk; biz de onların izinden gidiyoruz’ dediler (Bütün
delilleri bundan ibâret). İşte, böyle senden önce de hangi memlekete
uyarıcı gönderdiysek, mutlaka oranın varlıklıları: ‘Biz babalarımızı
bir din üzerinde bulduk; biz de onların izlerine uyarız’ dediler. Ben
size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz (din)den daha doğrusunu getirmişsem
(yine mi bana uymazsınız?)’ deyince, dediler ki: ‘Doğrusu
600 13/Ra’d, 11
260
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
biz sizin gönderildiğiniz şeyi inkâr ediyoruz.”601 “Onlar bir kötülük
yaptıkları zaman ‘babalarımızı bu yolda bulduk, Allah da bize bunu
emretti’ derler. De ki: ‘Allah, kötülüğü emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz
şeyleri mi söylüyorsunuz?”602
Bu Din Benim Dinim Değil!
Bugün okullarda öğretilen mecburî din ve aynı şekilde câmilerden
halka empoze edilmeye çalışılan, yine dinde reform gayreti sahiplerinin
yaymaya çalıştıkları sahte bir din sözkonusudur. Bu sahte
dinle bırakın müslüman olmayı, hıristiyan olmak bile mümkün değil.
Hatta dinsiz bile olunamaz, ancak din düşmanı olunabilir. Bugün
hıristiyan misyonerliğinden daha korkunç olan radyodan, TV’den,
kimi bürokratların, sözde aydınların ağzından kafasını uzatan şeytanın
tebliğ etmeye çalıştığı bu sahte dindir.
Amaç, devletle uyumlu yeni bir müslüman(!) tip yetiştirmek. Yeni
Türk müslümanının standartlarını düzen ve kemalist ilkelerle tesbit
edip TSE damgalı bir din oluşturmak. Bu standartların dışındaki
dine “irticâ” damgası/yaftası vurarak onu yasaklamak. Cumhuriyet
çocuğu, demokrat, laik, Atatürk ilkelerini benimsemiş, Türk standartlarına
uygun, düzenle uyum içinde, etliye sütlüye (tabii zâlimlere
ve sömürücü tâğutlara) karışmayan müslüman(!) vatandaşlar
yetiştirmek.
Laiklik, batı kökenli bir kelime... Batı şartlarında ortaya çıkmış ve
o şartlarda mümkün olan bir şey. Kaldı ki, bugün birçok batılı ülke
laiklik ilkesine bağlı değil. Hele Türkiye’deki laiklik, onlar için çok
yabancı. Ama müslüman Türk halkı ille de laik olmak zorunda... Laikliği
batı şartlarında bile mümkün kılmak sorunken, müslüman bir
toplumda nasıl mümkün olabilir? 23’den beri bunun yolu aranıyor.
Önce dini yasaklamak istediler, olmadı. Kaleyi içeriden fethetme yolunu
denediler, tutmadı. Okullara zorunlu din dersi koyarken, maksatları,
dini yaymak ve güçlendirmek değil; halkın elindeki kitabı
601 43/Zuhruf, 22-24
602 7/A’râf, 28
261
Ünite 9 Din
almak mümkün olmadığına göre, dini öğreten kitabı kendileri yazıp
öğretmek, dini yeniden yorumlamak ve standardize etmek.
Türkiye ille de laik olacaktı ya, devlet değişmeyeceğine göre, din
devlete uymalıydı. Batılı anlamda bir laikliği mümkün kılmak için
imamın papaza, caminin kiliseye, Kur’an’ın da İncil’e benzemesi gerekiyordu.
Bütün gayret de onun için… Yani, hıristiyan gibi (hatta
dinsiz gibi) yaşayacak, yine de müslüman gibi ölüp törenle müslümanca
gömülecektiniz… Âhiret, dinin alanına girdiği için, öldükten
sonra imama teslim olacaktınız; yaşarken Sezar’lara, tanrının tüzel
kişilik kazanmış hali olan iktidar irâdesine! Bu, aslında laiklik filan
değil; doğrudan doğruya din düşmanlığı idi aslında.
262
- ünite 10 -
İslam Dini
• İslâm Kelimesinin Sözlük ve Terim Anlamları
• İslâm’ın Mâhiyeti (İçeriği)
• İslâm’ın Gayesi
• İslâm’ın Hükümleri
• İslâm’ın Eski Şeriatlerle İlişkisi
• İslâm’ın Rükûnları (Temelleri)
• İslâm’ın Tebliği
• İslâm’ı Hayata Hâkim Kılmak
İslâm Kelimesinin Sözlük ve Terim Anlamı
İslâm kelimesi sözlükte; teslim olmak, boyun eğmek, itaat etmek
anlamlarına gelir. Allah Teâlâ’nın emirlerine teslim olup itaat etmeğe
dayanan bir din olması sebebiyle bu dine İslâm denilmiştir.
İslâm’ın terim anlamı: Allah tarafından peygamberler aracılığıyla
insanlara bildirilen dünyada ve âhirette insanları mutluluğa ulaştıracak
hayat şekli, itikadî ve amelî bir nizamdır. İslâm, akıl sahibi insanları
kendi tercihleriyle bizzat hayırlı olan şeylere götüren İlâhî bir
sistemdir, kanundur.
İslâm’ın Mâhiyeti
İslâm’ın mânâsı, teslim olmaktır; Allah’ın emir ve yasaklarına
teslim olmak. Allah’ın hükümlerine teslim olmaksızın İslâm olmaz.603
İnsan, Allah’ın yarattığı kuldur. Allah, ilmiyle her şeyi kuşattığından
603 Bak. 6/En’âm, 162 ve 4/Nisâ, 65
263
Ünite 10 İslâm Dini
ve hikmet sahibi olduğundan kulluğun gereği, O’na teslim olmaktır.
Hayatın kanunları insanın Allah’a teslim olmasını gerektirir. Çünkü
bu kanunları da, insanı da en iyi bilen, Allah’tır.
Bütün kâinat ve içindeki her şey o yaratıcının kanunlarına itaat
etmektedir. O yüzden bütün kâinatın dini İslâm’dır. Güneş, ay,
yıldızlar hep müslümandır. Dünya, hava, su, ışık, ağaçlar, taşlar ve
hayvanlar da müslümandır. İslâm, Allah’a itaat edip teslim olmak
demek olduğu için, bütün bu varlıkların isyan etmeden Allah’a itaat
ettiklerini görmekteyiz. Yani teslim oluşlarına, müslüman oluşlarına
şâhidiz. “Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde
ve yerde olanların hepsi ister istemez O’na teslim olmuştur ve O’na
döndürülüp götürüleceklerdir.”604 Bu âyette gökte ve yerde olanların
teslimiyeti insana örnek olarak gösteriliyor ve deniliyor ki “Ey insan,
İşte sen de böyle teslim olmalısın!” Hz. Ali’nin de dediği gibi “İslâm
teslimdir, teslimiyettir.” Allah’a teslim olmayan kimse, müslüman sayılmaz.
İnsan neye teslim olmuşsa ona kul olmuş demektir. İslâm,
imanın bir tezâhürü, dışa yansımasıdır. İman etmeden teslimiyet,
yani imansız İslâm olur mu? Olsa bile makbul değildir. Münâfıklar
inanmadan teslimiyet gösteren insanlardır. Günümüzde de gerektiği
şekilde iman etmediği, Allah’ın hükümlerini içine sindiremediği,
başka ideolojileri (dinleri) benimsediği halde kendilerini “müslüman”
olarak tanıtan insanlar bu sınıfa girerler. İslâmîyetin (teslimiyetin)
geçerli olabilmesi için gönül rızâsıyla, kayıtsız ve şartsız tam
bir teslimiyetle Allah’ın şeriatına teslim olmak gerekir.
İnsan da kendi hür irâdesi ve tercihiyle Allah’a teslim olursa, İslâm’ı
seçip müslümanca yaşarsa, kâinatın boyun eğdiğine teslim olduğundan
artık o, kâinatla barışıp uyum sağlar. Böylece bu insan,
dünyada halife olur.
İslâm dinini, kapsamlı olarak kısaca tanımlamak mümkün değildir.
Onun kapsamlı tarifi ancak Kur’an ve sünnetin tamamıyla yapılabilir.
Çünkü İslâm’ın muhtevâsı ve sınırları Kur’an ve sünnetle çizilmiştir.
İslâm, Kur’an’dan ve sünnetten öğrenilebilir. Yüce Allah bu
dini her yönden mükemmel ve kapsamlı kılmıştır. Öyle ki, İslâm’da
hükmü açıklanmamış hiçbir mesele yoktur. Bir mesele mubah mıdır,
604 3/Âl-i İmran, 83
264
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
haram mıdır, mekruh veya sünnet midir, vacip veya farz mıdır; yapılan
herhangi bir eylem veya inancın hükmü belirtilmiştir. İnanç,
ibâdet, siyaset, ekonomi, savaş, barış, hukuk veya insanı ilgilendiren
başka herhangi bir mesele olsun; onunla ilgili dinde mutlaka bir hüküm
vardır veya müctehidler, hükmünü Kur’an ve sünnetten yola
çıkarak tesbit ederler. Allah, Kur’ân-ı Kerim’in özelliğini şöyle açıklar:
“Sana bu kitabı (Kur’an’ı) her şeyi beyan etmek, açıklamak için
gönderdik.”605 Kur’an ve sünnette hükmü açıkça belirtilmeyen meseleler
hakkındaki hükmü, İslâm ümmetinin müctehid âlimleri, kitap
ve sünnete dayanarak çıkarırlar.
Peygamberimiz İslâm’ı değişik şekillerde tanımlamışlardır. Bu tanımlardan
biri şu şekildedir: “İslâm, beş esas üzerine bina edilmiştir
(kurulmuştur). Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in
(s.a.v.) O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak,
zekât vermek, Beyt’i (Kâbe’yi) haccetmek ve Ramazan orucunu tutmaktır.”
606
Yukarıdaki hadis, İslâm binasının bu beş temel üzerinde kurulu
olduğunu açıklamaktadır. Dikkat edilmesi gereken husus, bu beş
esas, İslâm’ın temelleridir ama, İslâm’ın tamamı değildir. Bir evin
sadece temellerden ibâret olduğu nasıl söylenemezse, İslâm’ın bu
beş temelden ibâret olduğunu iddia etmek de aynı şekilde yanlıştır.
Kur’ân-ı Kerim’i açıp okuyan görecektir ki, bu beş hususun dışında
ahlâktan, iktisattan, sosyal meselelerden, siyasetten, barıştan, savaştan,
hayırdan, şerden... söz edilmiştir. İslâm, temel ve binadan meydana
gelmiştir. Temel, bu beş rükundur. Bina ise, insan hayatıyla ilgili
İslâm’ın diğer hükümleridir. Müslümanın görevi, İslâm’ı tümüyle
tanımak ve tüm olarak ikame etmek, ayakta tutmaktır.
Bu meşhur hadis-i şerifin ışığı altında İslâm’ın temellerini ikiye
ayırabiliriz: Şehâdet kelimeleriyle özetlenen iman ve önemine
binâen dört amelin zikredilmesinden anlaşılan amel-i sâlih.. İslâm,
şehâdet kelimesi ve imanın rükûnlarıyla ortaya çıkan inançtır. İslâm;
namaz, zekât, oruç ve hac ile ortaya çıkan ibâdetlerdir. Bunlara
İslâm’ın rükûnları, temelleri denilir. İslâm’ın geri kalanı ise, bu
605 16/Nahl, 89 ve yine Bak. Yusuf, 111
606 Buhârî, İman 1; Müslim, İman 22; Nesâî, İman 13; Tirmizî, İman 3
265
Ünite 10 İslâm Dini
temeller üzerine kurulan binadır. Bu binayı meydana getiren unsurlar
İslâm’ın hayat sistemleri, nizamlarıdır: Siyasî nizam, ekonomik
nizam, ahlâkî nizam, askerî nizam, sosyal nizam, öğretim nizamı vs.
İslâm’ın hâkimiyetini sağlaması için ayrıca müeyyideleri vardır (Müeyyide:
Kanun ve ahlâkî emirlerin yerine getirilmesini temin eden
kuvvet, yaptırımla ilgili kural demektir.) Bu müeyyideler; cihad, marufu
emredip münkerden sakındırmak; fıtrî cezâlar, Allah’ın dünya
ve âhirette verdiği Rabbânî cezâlardır. O halde İslâm; inanç, ibâdet,
hayat sistemleri ve müeyyidelerdir.
İslâm, insanın içi ve dışı, kalbi ve kalıbı, aklı ve vicdanı, arzusu ve
nefreti, duygusu ve hassâsiyetiyle Allah’a teslim olup boyun eğmesidir.
Kalbini ve aklını, elini ve eteğini, içini ve dışını Allah’ın hükmü
dışındaki her türlü etkiden kurtarmaktır. İslâm, genel nizam, hayatın
her cephesiyle ilgili kanun ve vahiyle emredilip, peygamberle
tebliğ edilen, insan davranışlarının programıdır. Bu programa uyana
sevap; uymayana cezâ vardır. İslâm, Allah Teâlâ’nın indirdiği ahkâm
(hükümler), akîde, ibâdet, ahlâk, muâmelât, Kur’an ve sünnetteki haberlerin
bütünüdür.
İslâm’ın zıddı, câhiliyyedir. Câhiliyye küfür demektir; bir inanç
ve yaşama biçimi olarak İslâm’ın dışındaki her türlü küfrün ortak
adıdır. İslâm’ın her parçasının karşısında mutlaka câhiliyye vardır.
Hz. Ömer’in dediği gibi, “İslâm’la câhiliyyeyi bilmeyenler türeyince,
İslâm’ın düğümleri teker teker çözülür.” İslâm tüm ayrıntılarıyla
câhiliyyenin karşıtıdır. Çünkü İslâm’dan her bir cüz, Allah’ın her şeyi
içine alan ilminin eseridir. Ona karşı olan her düşünce ve hareket de,
mutlaka câhiliyyedir. Çünkü o, sınırlı insan ilminin eseridir. Üstelik
insanın hevâ ve arzuları kendisine gâlip gelebilir; güzeli çirkin, çirkini
de güzel görebilir. “Yoksa onlar câhiliyye idaresini mi istiyorlar?
İyi anlayışlı bir toplum için, hüküm koyma yönünden Allah’tan daha
güzel kim vardır?”607
İnançlarda İslâm ve câhiliyye vardır. İbâdetlerde İslâm ve câhiliyye
vardır. Ahlâkta, siyasette, öğretimde, savaş, barış ve sosyal
607 5/Mâide, 50
266
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
meselelerde İslâm ve câhiliyye vardır. İnsanla ilgili bütün meselelerde,
bütün kanun ve kurallarda İslâm ve câhiliyye vardır. İnanç ve ibâdetlerdeki
câhiliyye, câhiliyyelerin en tehlikelisidir. Onun için Allah
Teâlâ, sağlam itikatla beraber bazı câhiliyye hareketlerinde bulunanları
affeder ama, inanç ve ibâdetleri câhiliyye inanç ve ibâdetleri olan
kimseyi, İslâm’ın tüm ahlâkıyla ahlâklansa dahi kesinlikle affetmez.
“Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez. Ama bunun dışında dilediğiniaffeder.”
608
Allah Teâlâ İslâm’ı bir bütün olarak göndermiştir. Kim tümünü
alırsa, İşte o müslümandır. Kim onun bir kısmını alır ve bir kısmını
almazsa, İslâm’la câhiliyyeyi birbirine karıştırmış olur. “Yoksa siz Kitab’ın
bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden
bunu yapanların cezâsı dünyada rezil ve rüsvay olmaktan başka bir
şey değildir. Kıyâmet gününde ise azâbın en şiddetlisine atılacaklardır.
Allah sizin yaptıklarınızdan gâfil değildir.”609 Her müslümanın,
câhiliyyenin bütün âdet ve kurallarından arınmış olması ve İslâm’ın
bütününü alması gerekir. İslâm ümmeti de, İslâm devleti için mükemmel
bir örnek olmalı ve yeryüzünden câhiliyye düzenini silmeye
çalışmalıdır.
İslâm devlet düzeninden sapma ve giderek İslâm’ın hukuka, muamelâta
dair ahkâmının kaldırılması, müslümanlar arasında câhiliyye
düzeninin yayılmasına vesile oldu. “İslâm’ın halkaları teker teker
çözülecek. İlk olarak yönetim halkası çözülecek ve en sonunda da
namaz halkası sökülecektir.” Câhiliyye düzenini tüm yeryüzünden
söküp atmak, fitneyi kaldırmak için hücum edenin İslâm olması gerekirken,
hücuma uğrayan kendisi oldu. Câhiliyye düzeni onu tamamen
söküp atma çabasındadır. Bu gün İslâm topraklarında ne kadar
çok câhiliyye idareleri vardır ve bu câhiliyyelere uyan ne kadar çok
müslüman vardır. Câhiliyye düzenlerinin (bâtıl dinlerin) ortak özellikleri,
İslâm’a, tevhide düşman olmalarıdır.610
608 4/Nisâ, 48
609 2/Bakara, 85
610 Bak. Din ünitesi
267
Ünite 10 İslâm Dini
İslâm Dini’nin Gâyesi
İslâm’ın getirdiği hükümler, insanların mutluluğunu amaçlamaktadır.
Bu hükümlere uygun hareket edenler, hem dünya hem de âhiret
saâdetini kazanacaktır. İslâm, kişinin kalbini, aklî düşüncelerini
ve amellerini ıslah ederek, onları yükselterek bu saâdetlere ulaştırır.
Toplumun saâdeti de ferdin saâdetine bağlı olduğundan, kişinin
mutluluğu aynı zamanda cemiyetin de mutluluğudur. İslâm, bu hedefi
gerçekleştirmek için birtakım hükümler koymuştur. Bunlara
şer’î hükümler denir.
İslâm Dini’nin Hükümleri
İslâm Dininin hükümleri dört kısımdır:
a-) İman (İtikadî hükümler): İnsanın dinde kabul etmesi ve reddetmesi
gereken hususlarla ilgili hükümlerdir. İnsana neleri kabul etmesi,
neleri reddetmesi gerektiğini bu hükümler öğretir. İnsan, iman
esaslarına inanmakla mânevî gıdasını almış, kalbini yanlış inançlardan
temizleyerek gerçek değerini kazanmış olur.
b-) Amel: Amel, insanların yaptığı işlerdir. Yapılması veya yapılmaması
gereken fiillerdir. Hangi amellerin, hangi şartlarla nasıl yapılacağını
ve nasıl sahih olacağını açıklayan hükümlere amelî hükümler
denir. Duâ etmek, zekât vermek, cihad etmek, ilim tahsil etmek
gibi.
c-) Ahlâk: Hal ve hareketleri, davranışları, İslâmî ve insanî ilişkileri
açıklayan hükümlere denir. Ahlâkın güzelleşmesine ve vicdanın
terbiyesine ait bulunan hükümlerdir. Kötü söz ve yalan söylememe,
kendisi için istediğini başkası için de isteme... gibi.
d-) Hukuk (Muamelât, Ukubat): iman, ahlâk ve şahsî amel gibi
konuların dışında kalan, özellikle devlet yönetimini, toplum idaresini
ve ekonomik durumları içeren konuları, evlenme, boşanma, miras
dağıtımı, ticarî ve siyasî işleri, kısaca İslâm devletinin kanun ve
kurallarını belirleyen bütün hükümlerdir.
268
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Bu dört hüküm (iman, amel, ahlâk, hukuk) İslâm dininin bir bütün
ve homojen bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir. Böyle
olmasına rağmen, özellikle yirminci yüzyıl müslümanları hukukla
(muâmelâtla) ilgili hükümleri terk ettikleri veya terk ettirildikleri
için İslâm’ın bütünlüğü hayata yansıyamamıştır. İslâm bütün olarak
yaşanamamaktadır. Bunun sonucu olarak, imanî konular saptırılmış,
ameller (ibâdetler) yozlaştırılarak, ruhsuz ve anlamsız bir şekilde ifa
edilen bir gelenek halini almıştır. Yine aynı şekilde müslüman topluluklar
İslâm ahlâk ve edebini yitirmişlerdir.
Bu dört hüküm parçalanmaz bir bütündür. Yani birisi olmadığı
zaman İslâm’ın bütünlüğü bozulduğu gibi; başka herhangi bir şeyle
(düşünceyle, hukukla, dinle) sentezi (karışımı) halinde de bütünlüğü
ve safiyeti bozulur; Ortaya apayrı başka bir din çıkar. İslâm sosyalizmi,
Türk-İslâm sentezi... gibi. Zaten sentez de ayrı iki şeyin bir araya
getirilmesiyle yepyeni bambaşka bir şeyin oluşması demektir.
İslâm, insan hayatının vazgeçilmez de olsa bir parçası değil; her
yönüyle insan hayatının bütünüdür. İslâm, insanın günlük yirmi
dört saatini ve doğumdan ölümüne her alandaki her yönünü kapsar
ve belirler. Tuvalet âdâbından devlet yönetimine varıncaya kadar
insanın tüm hayatını kuşatır. İslâm, insan hayatının bütünüdür.
İnancı, ibâdeti, ahlâkı ve hukukuyla bir bütündür. Parçalanmaz veya
herhangi bir şeyle sentez yapılamaz. Atma ve katmaları, hurâfe ve
bid’atları kabul etmez. Allah tarafından tamamlanmış eksiksiz bir
nizamdır.
İslâm’ın, Önceki Peygamberlerin Şeriatleriyle İlişkisi
a) İslâm bütün peygamberlere gelen dinin adıdır.611 İnsanlık dünyaya
peygamberle (Hz. Âdem’le) gelmiştir. Zamanın şartlarına ve
insanlığın ihtiyaçlarına göre Allah Teâlâ peygamberleri değişik şeriatlerle
(hukuklarla) göndermesine rağmen; itikat (inanç) her peygamberde
aynı olmuştur.
611 Bak. 2/Bakara, 130 - 133
269
Ünite 10 İslâm Dini
b) Önceki peygamberlerin tebliğ ettikleri din bir kavme gönderilmişti.
Hz. Muhammed’e (s.a.v.) gelen İslâm, evrensel bir dindir. Yani
tüm evrene ve bütün insanlığa Allah (c.c.) tarafından sunulmuş, kıyâmete
kadar geçerli olacak bir hayat şeklidir.
c) Hz. Muhammed’in (s.a.v.) tebliğ ettiği İslâm Dini, önceki peygamberlerin
tebliğ ettiği dinin hükümlerini (şeriatlerini) nesh edip
ortadan kaldırmıştır. Yani şu anda geçerli olan şeriat Hz. Muhammed
(s.a.v.)’in şeriatidir.
d) İslâm dini, Hz. Muhammed (s.a.v.)’den önce Allah (c.c.) tarafından
gönderilen tüm kitapları ve peygamberleri tasdik eder.
İslâm’ın Rükûnları
İslâm’ın rükûnları (temelleri) beştir: Allah’tan başka ilâh olmadığına
ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmek, namazı
ikame etmek, zekât vermek, Beyti haccetmek, Ramazan orucu
tutmak.
Peygamberimiz’in İslâm’ı tarif ettiği Cibril hadisi diye bilinen hadis-
i şerifte ve konunun başında zikrettiğimiz İslâm’ın beş temel üzere
bina edildiğini bildiren hadiste (câhil halkın yanlış olarak İslâm’ın
beş şartı dediği) bu beş temelin sayıldığını biliyoruz. Şehâdet veya
tevhid kelimeleri dediğimiz imanın rükûnlarını (temel ilkelerini)
daha önce “Tevhid” ünitesinde işledik. Burada, bu ibâdetlerin önemine
binaen prototip örnekler olarak belirtilen ve diğerleriyle birlikte
amel-i sâlih olarak etrafını câmi sûrette tanımlayabileceğimiz
rükûnlardan kısaca ve akaidi ilgilendirdiği yönleriyle bahsedeceğiz.
Bu amellerin nasıl yapılması gerektiği Fıkıh, İlmihal kitaplarında ve
Fıkıh derslerinde konu edinilmektedir.
Amel-i sâlih nedir? Sâlih amel, Allah katında râzı olunan amellerdir.
Bu amel (davranış) iki özellik taşır: Biri, İslâm şeriatına uygun
olması, ikincisi; niyetin Allah rızâsı için ve O’na ibâdet kasdıyla, bu
bilinçle olmasıdır. Bir amel, bu iki özelliği veya bunlardan birini taşımazsa
Allah katında râzı olunan amellerden, yani amel-i sâlihten
270
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
olmaz. Böyle bir amelin ecri ve sevâbı da yoktur. Yüce Rabbimiz buyuruyor
ki: “Kim Rabbine kavuşmayı ümid ederse, sâlih amel işlesin,
Rabbine ibâdette hiçbir kimseyi şirk/ortak koşmasın...”612
Amel-i sâlihin İslâm’daki yeri cidden pek büyüktür. Çünkü bu
ameller Allah’a, âhiret gününe iman etmenin meyvesidir. Kelime-i
şehâdetin (tevhidin) mânâsı, amel-i sâlih işlemek ve bu yola girmekle
meydana çıkar. İslâm kelimesinin teslimiyet anlamına geldiğini ve
bu teslimiyetin de Allah’ın emirlerine itaat edip teslim olma demek
olduğunu hatırladığımızda amelsiz, itaatsız, ibâdetsiz İslâm’ın olamayacağı
ortaya çıkar. Amel-i sâlihin İslâm’daki öneminden dolayı
birçok âyet onu övmektedir. Bu âyetlerin bazısı onu imana yaklaştırır,
bazısı güzel mükâfatını açıklar, bazısı da özellikle âhiret hayatında
vereceği faydadan bahseder. “Andolsun Asra ki, Muhakkak insan
ziyandadır (zarar görecektir). Ancak iman edip amel-i sâlih işleyenler,
birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler hâriç.”613
Amelin kabulü için İslâm’ı benimsemek şarttır. Bundan dolayı
Allah, iman ile amel-i sâlihi beraber zikretmiştir. Bir kimse, Allah
rızâsı niyyetiyle ve İslâm şeriatına uygun bir amel de işlese, eğer o
kişi Kur’an’da belirtilen gerçek İslâm’ı tümüyle kabullenip benimsemedikçe
o ameli Allah onun yüzüne çarpacaktır. Böyle bir amel için
ne bir sevap, ne de bir mükâfat vardır.614
Amel-i sâlih çok çeşitlidir. İbâdet olsun, muâmelât olsun, Cenâb-ı
Hakk’ın emrettiği şeylerin hepsidir. Müslüman, Rabbine itaatı, Şeriata
boyun eğmeyi ve Allah’ın rızâsını taleb etmeyi düşünerek hayırlı
bir amel işlediği zaman, amel-i sâlih ehlinden olur.
Bu amel-i sâlihin başında (dar anlamıyla) ibâdetler gelir. İbâdetlerin
de başında namaz, oruç, hac ve zekât gelir. Bunlar İslâm’ın
temelleridir. Bu ibâdetlerde ihmal veya önemini küçümseme kesinlikle
câiz değildir. Bunun için İslâm’ı tanımlayan meşhur hadiste bu
ibâdetler açıkça bildirilmiştir.
612 18/Kehf, 110
613 103/Asr, 1-3. Diğer örnek âyetler için meselâ Bak. 5/Mâide, 9; 13/Ra’d, 29;
16/Nahl, 97; 18/Kehf, 30; 19/Meryem, 76; 29/Ankebût, 7, 9.
614 Bak. 3/Âl-i İmran, 85
271
Ünite 10 İslâm Dini
İslâm’da ibâdetlerin önemi büyüktür. İbâdetler, kişinin Rabbiyle
olan ilişkisini düzenler ve belli bir şekilde Allah’a karşı kulluğunu
ortaya koyar. İbâdetler, Allah’ın kulları üzerindeki özel hakkıdır. Bu
ibâdetlere özen göstermek ve başkalarını önce imanî esaslara, sonra
ibâdetlere dâvet etmek gerekir. İbâdetler eksik olduğu halde, insanın
imanının kuvvetlenmesi ve kalbinde kök salması mümkün değildir.
Hatta küfrün egemenliğinin çevre şartlarının tümüne uzandığı
günümüzde namaz başta olmak üzere ibâdetlere gevşeklik gösteren
insanların imanları çok büyük tehlikelere girer. Yani kişinin namaz
ve diğer ibâdetleri hakkıyla yerine getirmeden mü’min kalması çok
zordur. Bunlar, balık için su, insan için hava mesabesindedir.
Bu ibâdetler içinde namazın akaid açısından daha büyük önemi
vardır. İslâm; namazı, müslüman ve kâfir arasını ayırt edici bir alâmet
olarak açıklamıştır. Ne yolculuk, ne savaş, ne hastalık halinde
namazda ihmal câizdir. Onu terk etmek ve bu konuda tembellik göstermek
münâfıkların âdetidir. Kul, Rabbine döndüğü zaman kendisine
ilk sorulacak şey namazdır. Namaz, Allah’a olan kulluğunu ve
kelime-i tevhidin mânâsını kişiye devamlı hatırlatan bir ibâdettir.
Namaz, sahibini her türlü çirkinliklerden, fuhşiyattan ve kötülüklerden
meneder. Namazın önemi konusunda Kur’an’da birçok âyet
vardır.615
Oruç, hac, zekât ve diğer bütün ibâdetler, imanı takviye eder, nefsi
kötülüklerden arındırır, kulu Rabbine bağlar. Oruçta, Allah sevgisini
bedenin isteklerine tercih etme hali vardır. Müslümanı, ihlâs,
irâde ve sabır hallerine alıştırma özelliklerini taşır. Zekât, müslüman
için cimrilik ve hasislik hastalığından temizlenmeyi sağlayan
mâlî bir ibâdettir. Malın esas sahibinin Allah olduğu, kendisinin ise
bir emânetçiden başka biri olmadığını insan zekâtla daha iyi kavrar.
Zekât, mal sevgisine, Allah rızâsını ve sevgisini tercih etmektir.
Toplumun muhtaç kesimine hisse ayırmak, böylece sosyal adâletin
sağlanmasına hizmet etmektir. Hac ise, müslümanın amelî eğitimidir.
Hac ibâdetiyle müslümanın fiilen açık ve muayyen bir şekilde
kulluğunu ortaya koyduğunu görüyoruz. İlim, cihad, iyiliği emir, kötülükleri
yasaklamak, sabır, tevekkül, takvâ, Allah sevgisi ve O’nun
615 Bu âyetlerden bazıları şunlardır: 30/Rûm, 31; 2/Bakara, 1-3, 153, 238; 4/Nisâ, 103,
142; 29/Ankebût, 45...
272
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
azâbından korkmak... gibi emirler, Kur’an’ın üzerinde ısrarla durduğu
sâlih amellerin başında gelir.
Amelin imanla münâsebetini ileride geniş olarak işleyeceğiz.
İslâm’ın Tebliği
İnsanlık tarihi devam ettiği müddetçe, İslâm, herkese tebliğ edilmelidir.
Bu dâvet ve tebliğin asıl gayesi, insanları kula kulluktan kurtarıp
sadece tek olan Allah’a bağlamaktır. Bu görevi yapacak insanlar
mutlaka olmalıdır. “İçinizden insanları hayra çağıracak, iyiliği emredip
kötülükten alıkoyacak bir cemaat bulunsun. İşte onlar kurtuluşa
erenlerdir.”616 âyet-i kerimesi bu durumu te’yid etmektedir. İslâm,
herkese, ama özellikle “Müslümanım” diyenlere götürülmelidir.
Çünkü onların İslâm bildikleri şeyler İslâm olmayabilir. Bu durum
mutlaka düzeltilip onlara hakikat gösterilmelidir.
İslâmî dâvetin gayelerinden biri de, İslâm’ı tekeline alıp onu kimseye
ulaştırmayanların elinden İslâm’ı alıp herkesin ona ulaşmasını
sağlamaktır. İslâm, hiçbir gücün tekelinde olamaz. Hiçbir güç
İslâm’ın bazı ibâdetlerini elinin altına alıp zorlaştıramaz. Bunu yapanlar,
ister İslâm adına yapsınlar, isterse câhiliyye adına yapsınlar;
her iki durum da Allah’a karşı büyük bir edepsizliktir. Çünkü Allah
Teâlâ, kendisine ulaşma yolunda ne kadar engeller varsa kaldırılmasını
ister. Hatta o engellere karşı cihadı her müslümana farz kılmıştır.
Ta ki, insanlar saf ve berrak olan İslâm’ı kendi istekleriyle tanısınlar,
öğrensinler ve onu kabullensinler. İnsanları, insanların hâkimiyet
ve sultasından, değer verdikleri ağalardan, ağabeylerden, atalardan,
babalardan, efendilerden ve bağlanıp kaldıkları âdetlerden kurtarıp,
hayatın her safhasında Allah’ın nizam ve hâkimiyeti olan İslâm’a
ulaştırmak... İşte, İslâm budur ve bütün peygamberler de bunun için
gönderilmişlerdir.
616 3/Âl-i İmran, 104
273
Ünite 10 İslâm Dini
İslâm’ı Hayata Hâkim Kılmak
İnsanlık tarihi boyunca, İslâm’ın esas dayanağı olan temel ilke “Lâ
ilâhe illâllah” kuralıdır. Yani ulûhiyeti, rubûbiyeti, saltanat ve hâkimiyeti
sadece Allah’a tahsis etmek kuralı. Bu kaide gönülde ve kalpte
inanç; duygu ve hareketlerde ibâdet; hayat sahasında da kanun
ve nizam olarak tezâhür etmelidir. Allah’tan başka ilâh olmadığına
şehâdet etmek, böyle kâmil bir şekilde olmadıkça Allah’a ve İslâm’a
saygısızlık yapılmış olur.
Bu kaidenin tatbiki insan hayatının bütünüyle Allah’a yönelmesidir.
Böylece insanoğlu bütün işlerinde ve hayatın her safhasında
Allah’ın hükmüne müracaat ederek buna tâbi olur ve Allah’ın hükmünü
kendi düşünce ve görüşüne tercih eder.
Allah’ın hükümlerini insanlara ulaştırıp tebliğ eden Rasûlullah
(s.a.v.)’dır. Bu kaide ise İslâm’ın ilk şartı olan şehâdet kelimesinin ikinci
rüknünü temsil eder. “Şüphesiz Muhammed (s.a.v.) Allah’ın Rasûlüdür.”
617 İşte İslâm’ın dayandığı ve temsil ettiği temel ilkenin ikincisi.
Bu kaide bütün yönleriyle hayata tatbik edildiği zaman, en mütekâmil
bir nizam ortaya çıkar. İşte Allah’ın râzı olduğu nizam budur.
İslâm, hiçbir zaman nazarî inanç ve birtakım ibâdetlerden ibâret
değildir. Bir yandan birtakım ibâdetler yapmak, diğer taraftan da fiilen
mevcut olan câhiliyye toplumunun faal bir üyesi şeklinde çalışmak
bir arada bağdaşamaz.
İslâm’ın hedefi, câhiliyeyi ortadan kaldırmaktır. Bunun için de
yeni ve faal bir kadronun oluşturulması lâzımdır. Bu kadro, yaşama
tarzıyla, düşünce yapısıyla, sosyal düzeniyle, değer yargısı ve kaynağıyla,
kısaca her şeyiyle İslâm metoduna uygun hareket eden bir
cemaattir. İşte, böyle bir kadro ancak yeniden İslâm ümmetini oluşturur
ve Allah’ın şu beyânâtına mazhar olur: “Siz, insanlar içinden
seçilip çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. Çünkü iyiliği emreder,
617 48/Fetih, 29
274
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
kötülüğe karşı çıkar ve Allah’a inanırsınız.”618 “İşte böylece sizleri
orta (mûtedil, dengeli) bir ümmet kıldık. İnsanlara şâhid (örnek)
olasınız ve Peygamber de size örnek olsun diye...”619
618 3/Âl-i İmran, 110
619 2/Bakara, 143
275
- ünite 11 -
İman
• İman Kelimesinin Sözlük ve Terim Anlamı
• Kur’an’da İman Kavramı
• İmanın Dereceleri
• İmanın Artması, Eksilmesi
• İmanın Gerektirdikleri
• İman ve İslâm
• İman ve Amel
• İman ve İnkâr Yönünden İnsanlar
İman Kelimesinin Sözlük ve Terim Anlamı
Sözlük anlamı olarak iman: İman, emn kökünden bir mastardır.
Sözlük anlamı, birini sözünde tasdik etmek, onaylamak, kabullenmek
itimat etmek, gönülden benimsemek, güvenmek/güvenilmek
anlamlarına gelir. Türkçedeki inanmak kelimesi bunu aşağı yukarı
karşılar.
Terim olarak iman: Kavram olarak, Rasûlüllah’ı Allah’ın katından
getirmiş olduğu bilinen haber ve hükümlerin tümünde, kat’i olarak
tasdik etmek, bunu diliyle ikrar edip, tatbik etmeye çalışmaktır.
İman, küfrün zıddıdır. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ı tanımak ve O’na
yönelmektir. İman: Allah’ın gönderdiği peygamberleri tasdik etmek,
getirdikleri vahyi benimsemektir. Allah’ın buyruklarını yerine getirerek,
O’nun güven çemberine girmektir. Âyetleri kabul edip bağlanmak
ve yaşamaktır.
İman’ın filolojik açıdan iki anlamı vardır: Başkalarına güven
vermek, güven içinde olmak. İman sahibi kişi, yani mü’min, hem
276
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
inandığı gücün sağladığı güvenin içinde emin olan; hem de kendisi
başkalarına güven veren demektir.
Kur’an’da İman Kavramı
İman kelimesi Kur’an’da 45 yerde geçer. İman kelimesinin kökü
olan “emn” türevleriyle birlikte Kur’an-ı Kerim’de 878 yerde kullanılır.
Kur’an’ın onda birinden fazlasının imanla direkt ilgili ifâdeler
olması, konunun önemini göstermek için yeterlidir.
Kur’an, peygamberlerin emin (güvenilen) kişiler olduğunu ifâde
ediyor.620 Aynı zamanda, peygamberlere vahyi ulaştıran gök habercisi
Cebrail’in de emin olduğunu belirtiyor.621 Yine Kur’an, insanın
büyük sorumluluğundan bahsederken onu emaneti yüklenen varlık
olarak tanıtıyor. Emanet de imanla aynı kökten gelen ve güvene tevdi
edilmiş şey anlamı taşıyan bir kelimedir.622 İman sahibine mü’min
denir ki, bir anlamı da emanet taşıyan kişi demektir.
Mü’min, hem Allah’ın, hem de insanın sıfatıdır. Esmaü’l-Hüsnadan
biri, El-Mü’min’dir. Allah’ın mü’minliği, güven verici, güven kaynağı
olmayı; insanın mü’minliği de El-Mü’min’e (Allah’a) güvenmeyi
ifâde eder. İman, bu karşılıklı güvenin işleyişidir. Allah’a güven tam
olmadan iman olmaz. Allah’a güvenin tam olması için, O’nu her şeyden
fazla sevmemiz, O’nun emir ve hükümlerini de her şeye tercih
etmemiz gerekir. “İman edenlerin Allah’a olan sevgileri çok fazladır.”623
İmanın gündeme geldiği Bakara sûresinin ilk âyetlerinde müttakîlerin
vasıfları açıklanırken, yapılması gerekenler de açıklanmış
oluyor. Bu açıklama, aynı zamanda nelere iman edilmesi gerektiğini
de topluca içermektedir. Kurtulmak isteyen, gayb diye ifâde edilen
çıplak gözle göremediği, kendini aşan konulara kesin iman edecek,
salât şeklinde anılan amellerden ilkiyle bazı görevleri yerine getirmeye
başlayacaktır. İnfak şeklinde ifâde olunan inandığı ve bağlandığı
620 7/A'râf, 68; 26/Şuarâ, 107...
621 26/Şuarâ, 193
622 Bak. 33/Ahzâb, 72
623 2/Bakara, 165
277
Ünite 11 İman
bir dine hizmet için çaba ve gayretlerin ilkiyle bu esasları başkalarına
da götürecektir.
“Elinizdekini tasdik etmek üzere indirdiğim Kur’an’a iman edin.”624
“Allah’a ve Peygamberine iman edin. Eğer iman eder ve takvâlı olursanız
en büyük mükâfaat sizindir.”625
“Ey iman edenler, Allah’a, Peygamberi’ine, Peygamberi’ne indirdiği
Kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini,
kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse, son
derece büyük bir sapıklığa düşmüş olur.”626
“Benim kalbim temiz, kimseye kötülük düşünmem, herkesin iyiliğini
isterim” diyerek kendini kandıranlara gerçek iyiliğin ne olduğunu
Kur’an şöyle açıklar: “Gerçek iyilik, yüzünüzü doğuya veya batıya
döndürmeniz değil; Allah’a, âhirete, meleklere, kitaplara ve Rasullere
imanetmenizdir...”627
İmanın Dereceleri
1. İcmâlî İman: İman edilecek esaslara kısaca ve toptan iman
etmektir. Yani, Allah (c.c.)’ın göndermiş olduğu haber ve hükümlerin
hepsine birden inanmaktır. Bu da “lâ ilâhe illâllah Muhammedu’r-
Rasûlullah” cümlesi ile ifâde edilir. İmanın en basit mertebesi
budur. Çünkü bu iki cümlede iman edilmesi gerekli olan her şey özet
olarak bulunmaktadır.
2. Tafsîlî İman: İman edilecek esasların herbirine açık ve geniş
bir şekilde iman etmektir. Allah’a ve Peygambere imandan sonra,
Peygamberin haber verdiği hüküm ve esasları teker teker öğrenip
onların hak olduklarını tasdik etmek tafsili imandır.
624 2/Bakara, 41
625 3/Âl-i İmran, 179
626 4/Nisâ, 136
627 2/Bakara, 177
278
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
İman, küfrün zıddıdır. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ı tanımak ve
O’na yönelmektir. İman: Allah’ın gönderdiği peygamberleri tasdik
etmek, getirdikleri vahyi benimsemektir. Allah’ın buyruklarını yerine
getirerek, O’nun güven çemberine girmektir. Âyetleri kabul edip,
bağlanmak ve yaşamaktır.
İman’ın filolojik açıdan iki anlamı vardır: Başkalarına güven vermek,
güven içinde olmak. İman sahibi kişi, yani mü’min, hem inandığı
gücün sağladığı güvenin içinde emin olan; hem de kendisi başkalarına
güven veren insandır.
Bakara sûresinin ilk beş âyetinde özetlenen İslâm’ın temel binası
ve üçüncü âyetinde “gaybe iman” şeklinde çatısı çatılan inanç temelleri,
sûrenin son âyetinde de perçinlenir: “O Rasûl, kendisine Rabbinden
indirilene (Kur’an’a) iman etti. Mü’minler de Allah’a, Onun
meleklerine, kitaplarına ve bütün peygamberlerine inandı. Rasullerden
hiçbirini diğerinden ayırmayız, dinledik, itaat ettik. Ey Rabbimiz
mağfiret isteriz, dönüş ancak sanadır, derler.”628 “Gaybe iman”
olarak tavsif edilen bu inanç temelleri Kur’an’ın değişik yerlerinde
topluca veya tek tek veya ikisi üçü birlikte zikredilmiştir. “Elinizdekini
tasdik etmek üzere indirdiğim Kur’an’a iman edin.”629; “Allah’a
ve Peygamberine iman edin. Eğer iman eder ve takvâlı olursanız en
büyük mükâfaat sizindir.”630; “Ey iman edenler, Allah’a, Peygamberi’ine,
Peygamberi’ne indirdiği Kitaba ve daha önce indirdiği kitaba
iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve
âhiret gününü inkâr ederse, son derece büyük bir sapıklığa düşmüş
olur.”631; “Gerçek iyilik, yüzünüzü doğuya veya batıya döndürmeniz
değil; Allah’a, âhirete, meleklere, kitaplara ve Rasullere iman etmenizdir...”
632
İman, insanı kopmaz, çürümez bir bağa kavuşturur ve boşluklara
yuvarlanmasını önler.633 İmandan yoksun kalanları Kur’an,
628 2/Bakara, 286
629 2/Bakara, 41
630 3/Âl-i İmran, 179
631 4/Nisâ, 136
632 2/Bakara, 177
633 Bak. 2/Bakara, 256
279
Ünite 11 İman
hayvanların en şerlisi olarak anmaktadır.634 Fakat, ne yazık ki, insanlığın
çoğunluğu bu imandan uzak bulunmuştur, bulunacaktır.635
Mü’min, Allah’ın yardımcısı, Allah’ın dostu, velîsi olarak nitelendirilmiştir.
636
İmanın Artıp Eksilmesi
İmanı, kalbin ve benliğin onayladığı ve bağlandığı bir durum olarak
kabul ettiğimizde, bu bağlılık ve onayın güçlenmesi ve zayıflaması
yönünde bir artış ve eksilmesi elbette mümkündür. Münâfık
karakterli kimselerde imanın azaldığı ve küfre yaklaştığı görülür.
Gerçek mü’minlerde ise imanın artışı ve bağlılığın güçlenmesi, olgunlaşması
göze çarpar. Kur’an’da bunu açıkça görebiliriz: “Bir sûre
indirildiği zaman, münâfıklar arasında ‘bu sûre, hanginizin imanını
artırdı?’ diyenler vardır. İşte o sûre iman edenlerin imanını artırmıştır
ve bunu birbirlerine müjdelerler.”637; “Onlara bazı kimseler, ‘insanlar
size karşı birleştiler, onlardan korkun.’ demişlerdi de bu, onların
imanını artırmış ve ‘Allah bize yeter, O, ne güzel vekildir.’ demişlerdi.”
638; “Ve bu, onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı.”639;
“Mü’minler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir,
kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğu zaman bu, imanlarını artırır.”
640; “Kitap verilmiş olanlar iyice inansın, iman edenlerin imanını
artırsın.”641; “Allah onların hidâyetini artırmış ve onlara takvâlarını
vermiştir.”642; “Allah, onları küfürleri dolayısıyla lânetlemiştir. Bu sebeple
çok az inanırlar.”643
İman muhtevâ (içerik) yönünden ise, yani iman edilmesi gereken
hususlara parça parça peyderpey inanma gibi bir artış veya bunda
634 Bak. 8/Enfâl, 55
635 Bak. 11/Hûd, 17; 13/Ra’d, 1, 31; 10/Yûnus, 99; Yusuf, 16, 103
636 Bak. 47/Muhammed, 7-11; 61/Saff, 14; 3/Âl-i İmran, 68
637 9/Tevbe, 124
638 3/Âl-i İmran, 173
639 33/Ahzâb, 22
640 8/Enfâl, 2
641 74/Müddessir, 31
642 47/Muhammed, 17
643 4/Nisâ, 46
280
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
bir azalma kabul etmez. Çünkü doğru iman, ancak tam teslimiyet ve
bütünüyle kabul etmekle geçerli olur. Kısmî iman, kısmî küfür demektir.
Bir kısmını inkâr da tamamını inkâr gibidir. İman edilmesi
gereken unsurlar birbirine bağlı bir bütündür. Dolayısıyla ya tam
iman, ya da küfür var demektir. Küfrün az veya çok olması küfür olmasını
değiştirmez. “Siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını küfr
(inkâr) mü ediyorsunuz? Sizden böyle yapanın cezâsı, dünya hayatında
zillet, kıyâmet gününde azâbın en şiddetlisine uğratılmaktır.”644
Hoşuna giden şeylere iman eden, hoşlanmadığı ve zor gelen şeyleri
inkâr eden, ancak arzularını ilâh edinen menfaatperest kimsedir.
İmanın Gerektirdikleri
İman, insana dünyada çok büyük onur ve âhirette ebedî mükâfat
sağlar. Hiçbir hayalin ulaşamayacağı güzellikler yurdu cennet bedava
değildir. Kur’an, imanın bir imtihan, ıstırap ve çile işi olduğuna
dikkat çeker.
“İnsanlar, sandılar mı ki, ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılacak, inceden
inceye imtihan ve ıstıraba çekilmeyecekler. Andolsun, Biz onlardan
öncekileri de inceden inceye deneylerden geçirmişizdir.”645
“Andolsun ki, sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve
ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. Sabredenlerimüjdele”
646
“(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına
gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz?
Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı
ki, nihâyet Peygamber ve beraberindeki mü’minler: ‘Allah’ın yardımı
ne zaman?!’ dediler. Biliniz ki, Allah’ın yardımı yakındır.”647
644 2/Bakara, 85
645 29/Ankebût, 2
646 2/Bakara, 155
647 2/Bakara, 214
281
Ünite 11 İman
Kâmil iman sahibi mükemmel mü’minin bir özelliği de kınayanların
kınamasına ve haksız eleştirilere aldırmamaktır ki, Kur’an,
bunu şöyle ifâde eder:
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah,
sevdiği ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli),
kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah
yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar
(hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine
verdiği lütufdur. Allah’ın lütfu ve ilmi çok geniştir.”648
“Bir kısım insanlar, mü’minlere: ‘düşmanlarınız olan insanlar, size
karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!’ dekilerinde bu, onların
imanlarını bir kat daha arttırdı ve ‘hasbünallahu ve ni’me’l vekîl’,
yani, ‘Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!’ dediler.”649
Gerçek mü’minlerin bir özelliği de birbirlerine sürekli hakkı ve
sabrı tavsiye etmeleridir.650 Mü’minlerin gönül dostları, yalnız kendilerinden
olanlar, yani mü’minler olacaktır.651 Mü’min erkekler ve
mü’mine hanımlar da birbirlerinin dostu ve kardeşidirler. Dostluk ve
kardeşlikte cinsiyet ayırımı yapılmayacaktır.652 Mü’minler, birbirlerinin
ancak kardeşleridir.653 İmanda ortak olmayan, mü’min olmayan
akraba, yakınlığı ne olursa olsun (ana-baba da dâhil) gönül dostu
olma, kardeş olma hakkını kaybeder. Onlara karşı hukukî sorumluluklar
yerine getirilir ama, gönül dostu olarak benimsenemezler.654
Kur’an, böylece kan bağlarından ayrı, şuur beraberliğine dayalı bir
akrabalık getirmektedir. Bu bir gönüldaşlık, iman kardeşliğidir.
Hayatın anlamı ve insanın mahlûkat içerisinde taşıdığı bir imtiyaz
olan imanı bir ağaca benzetirsek, bu ağacın kökü kalpte, gövdesi
akılda ve dalları organlardadır. Bu ağacın meyvesi ise amellerdir.
648 5/Mâide, 54
649 3/Âl-i İmran, 173
650 Bak. 103/Asr sûresi
651 Bak. 3/Âl-i İmran, 28
652 Bak. 9/Tevbe, 71
653 Bak. 49/Hucurât, 10
654 Bak. 9/Tevbe, 20; 58/Mücâdele, 22
282
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Ağacı kökü, gövdesi, dalları ya da meyvesi olmadan tanımlamaya
kalkanlar, onu eksik ve yanlış tanımlamak zorunda kalacaklardır.
İman, aslında insanın şerefinin en büyük delilidir. İnsanın fizikötesi
boyutunun fizikî boyutundan çok daha yüce ve anlamlı olduğunu,
onun iman edebilirliğiyle açıklayabiliriz. İman, insanı fiziğin dar
ve statik sınırlarından kurtarıp onu kendi dışındaki âlemlerle bütünleştiren
muharrik güçtür. İman gibi muazzam bir imkânı kullanmayan
insan, bedeninin daracık kabuğuna sıkışıp kalmış, meleklerle ve
diğer aşkın varlıklarla yarıştığı bir kulvarı terkederek kendisini, hayvanlarla
paylaştığı fiziğin dünyasına mahkûm etmiş demektir.
Akıl imanın aracıdır. Eğer bu araç gayesine ulaşamamışsa akıl sahibi
olmak insan için bir meziyet olmaktan çıkar, bilakis en vahşi
hayvanların dahi başaramayacağı bir vahşete kılavuzluk yapabilir.
Bu durumda insan, hemcinsleri için diğer tüm yaratıklardan daha
tehlikeli olabilir. İmana araç olsun diye verilen akıl, kimi zaman haddini
aşarak imanın koltuğuna oturur ve kendisi “amaç” olur. Aklın
putlaştırılması, ilâhlaştırılması, İşte bu durumun bir sonucudur. Aklın
imana “yoldaş” değil de; “rakip” olarak çıkartıldığı bir yerde dengeler
bozulmuştur. Çünkü akıl imansız, ya da iman akılsız kalmıştır.
İman şereftir. Bugün müslümanın en büyük sorunu kimlik bunalımıdır.
Bunun farklı tezâhürleri olan kişilik erozyonu, şahsiyetsizlik,
zillet ve meskenettir.
Müslümanın kimlik bunalımı imanını iktidar edemeyişinden,
müslüman oluşuyla iftihar edemeyişinden, daha doğrusu iftihar
edebilecek bir imana sahip olamayışındandır. Bu durum, kâfirleri
sevmeyi ve onlara gıpta etmeyi getirecektir. Tabii olay, sadece kâfiri
sevmek sınırında kalmayacak; onun küfrüne lâkayıtlıkla başlayan
süreç küfre rızâ ve küfre gıpta etmenin ardından küfre sevgi ve
hayranlığa kadar varacaktır. Küfre rızâ küfürdür, bu kesin! Ya küfre
hayran olmak nedir? Başka değil, bu bir akîde sorunudur ve çözümü
de imanla ilgilidir. İmanla, yani bilgi, tasdik, ikrar ve amelin toplamı
olan imanla. Ve elbette İslâm’ı olan imanla...
283
Ünite 11 İman
İman ve İslâm
“Taşralılar (bedeviler) ‘iman ettik’ dediler. De ki: ‘Siz iman etmediniz,
fakat ‘İslâm olduk’ deyiniz. Çünkü daha iman kalplerinize girmedi.”
655 Âyetten de açıkça anlaşılacağı üzere iman ve İslâm birbirini
tamamlayan, lakin birbirinden farklı anlamlara sahip kavramlar
olarak kullanılmaktadır. Âyetteki “İslâm olduk” ifâdesi, “müslüman
olduk” demektir ve imandan farklı olarak değerlendirilmiştir. Bunu,
Buhârî ve Müslim dâhil birçoklarının naklettiği şu haber pekiştirmektedir:
Sâd b. Ebi Vakkas’tan: “Allah Rasûlü bir topluluğa ganimet
paylaştırıyordu. Onlardan bir adama vermemesi beni şaşırttı. Kalktım
ve dedim ki ‘Falan adama niçin ganimetten pay vermediniz? Vallahi
ben onu mü’min olarak görüyorum.’ Allah Rasûlü şöyle cevapladı:
“Hayır, belki müslim!” Sâd üç kez aynı sözü söyledi ve üçünde
de Nebî’den aynı cevabı aldı. En sonunda Allah Rasûlü buyurdu ki:
“Ey Sâd, kuşkusuz ben bir adama ondan daha çok sevdiklerin dururken
yardım edebilirim. Bu onun yüzüstü ateşe atılmasından daha
hayırlıdır.”656 Hadisin devamında Zührî’nin bir açıklaması var: “Biz
görüyoruz ki İslâm kelime-i tevhid; iman ise ameldir.”
İman ve İslâm ayrımı, bir başka âyette de yapılır: “Müslüman
erkekler ve müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar...”
657 Allah Rasûlü, iman ve İslâm’ı şöyle açıklamışlardır: “İslâm,
dışta ve görünürde; iman, içte ve kalpte olandır.”658 Bu hadiste de
iman ve İslâm bir şeyin iki yüzü gibi birbirinden ayrılmayan, lâkin
birbirinin aynı da olmayan bir olgu olarak tanımlanmaktadır. İmanla
İslâm’ın birbirinden ayrı ve bağımsız olmadığının en güzel delili,
sonradan “İslâm’ın şartı beştir” gibi yanlış bir zihniyetle sayıların sultasına
kurban edilen şu hadistir: “İslâm beş şey üzerine bina edildi:
Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın Rasûlü
olduğuna şehâdet etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek, hac ve Ramazan
orucu.”659 Bu meşhur hadiste beş madde var. Bunlardan dördü
organlarla ilgili eylem: Namaz, zekât, hac ve oruç. Bunlar ameli
655 49/Hucurât, 14
656 Buhârî, İman 27
657 33/Ahzâb, 35
658 Ahmed bin Hanbel, Müsned
659 Buhârî, İman 1; Müslim, İman 19-21
284
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
ilgilendiren maddeler. Geriye bir madde kalıyor ki, o da kelime-i
şehâdette ifâdesini bulan Allah’ın tekliğini ve Hz. Muhammed’in
O’nun Rasûlü olduğunu ikrar. Diğer dört madde, bu birinci maddeye
bağlı. Şehâdet olmadan ne namaz ve zekât, ne hac ve oruç olur.
Yalnız bu beş madde arasında temel bir benzerlik var. O da bunların
tümünün zâhirde olup biten şeyler olması. Hadisteki birinci madde
insanı yanıltmamalı. Orada “iman etmek” değil; “şehâdet etmek”
şart koşulmaktadır. Şehâdet etmek ise, sözle yapılan zâhirî bir eylemdir,
yani ameldir; dilin ameli.
O halde İslâm bütünüyle imanın dış bükeyidir ve amele taalluk
eden boyutudur. İslâm, teslim olmak, müslümanlardan sayılmak,
şer’î hukuka tâbi olmak, müslümanların sahip olduğu haklara sahip
olmak demektir. İslâm, imanın aynısı da değildir. Öyle olsaydı,
Cebrâil, Allah’ın Rasûlü’ne bir “iman nedir?” bir de “İslâm nedir?”
diye ayrı ayrı sormazdı ve Nebî de ayrı ayrı cevaplar vermezdi. Hem
sorular, hem de cevaplar farklı ise, imanla İslâm’ın birbirinin aynı olmadığına
bundan daha güzel delil olur mu? İman sorulduğunda “Allah’a,
meleklere, kitaplara, Rasullere, âhirete ve kadere iman etmek”660
olarak tarif eden Allah Rasûlü, kendisine İslâm sorulduğunda “namaz,
zekât, oruç ve haccı” zikretmiştir.661
İmanı, iç güvenlik olarak tanımlarsak; İslâm da dış güvenliktir. Bu
nedenle Allah Rasûlü toplumsal güvenin sağlanmasında ferde düşeni
“iman”la değil; “İslâm”la tanımlamış ve buyurmuştur ki: “Müslüman,
müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.”662
Bu uyarı da gösteriyor ki “İslâm”, mü’min bireyin müslüman toplumla
ilişkilerini belirleyen kavramlar dizgesinin başında gelmektedir.
Yani “müslüman kimdir?” sorusuna bu nasslardan yola çıkarak şu
cevabı verebiliriz: İslâm’a sarılıp kurtuluşa (selâmet) eren, insanların
da elinden ve dilinden selâmette olduğu; varlığı, bireysel ve toplumsal
barışın (selâm) garantisi ve bu garantiyi, karşılaştığı her insana
selâm vererek peşinen taahhüd eden insandır. İşte bu hadis, mü’min
bireyin sözkonusu barış garantisinin taahhüdüdür. Onun için selâm
660 Buhârî, İman 47, 48; Müslim, İman 1, Ebû Dâvud, Sünnet, hadis no: 4695;
Tirmizî İman 27-38
661 Buhârî, İman 47, 48; Müslim, İman 1
662 Buhârî, İman 10
285
Ünite 11 İman
vermek “en hayırlı İslâm” olarak tanımlanmıştır: “Bir adam Nebî’ye
sordu: ‘Hangi İslâm daha hayırlıdır?’ Buyurdu ki: “Açları doyurursun,
ister tanı ister tanıma selâm (barış ve güven taahhüdü) verirsin,
İşte en güzel İslâm budur.”663
İslâm’ın en güzel sembollerinden biri olan selâmın günümüzde
içi boşaltılmış ve öz mânâsından soyutlanmış bir şekilde geleneksel
bir dil alışkanlığı olarak verilmesi, rûhundan soyutlanan diğer imanî
ve İslâmî şiarların âkıbetine onun da uğradığının bir görüntüsüdür.
Oysa ki selâm, mü’minin mü’mine verdiği barış ve güven parolasıdır.
Bu parolayı veren de alan da birbirleri için mü’min (güvenilir)
kimselerdir. Birbirlerine karşı güven ve barışı taahhüd etmişlerdir.
Bu nedenledir ki “selâm”, aynı kökten geldiği “İslâm”ın bir tezâhürü
olarak ortaya çıkar. İslâm’sa, imanın bir tezâhürüdür.
Din, hem imanın hem İslâm’ın ortak adıdır. İmansız İslâm mümkündür,
lâkin makbul değildir. Hucurat sûresinin 14. âyet-i kerimesi
de bunun delilidir.
Bugün de iman etmediği, Allah’ın ahkâmını içine sindiremediği
halde, kendilerini “müslüman” olarak tanımlayan insanlar bu kategoriye
girerler. İman etmeden “İslâm olmak” kendi içerisinde iki kısımda
mütâlea edilir:
1- İmana ulaşmadan müslüman olanlar: Bunun örneği Hucurât,
14’deki bedevilerdir. Onlar, bazılarının iddia ettiği gibi bilinen mânâda
münâfık değildiler. Onlar, çeşitli sosyal ve siyasal nedenler yüzünden
imana ermeden İslâm’ın siyasal hâkimiyetine teslim olmuş
insanlardı. Bu nedenle sözkonusu âyette Allah, onların iman olarak
niteledikleri şeyin gerçek adının “İslâm” olduğunu izah etmiş ve
iman etmeleri gerektiğini, ancak o zaman mü’min olabileceklerini,
şimdiki durumda “müslim” olduklarını duyurmuş ve ardından
şu garantiyi vermiştir: “Eğer Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederseniz, O
yaptıklarınızdan hiçbir şeyi eksiltmez. Allah çok bağışlayandır, çok
merhametlidir.”664
663 Ebû Davûd, Edeb, hadis no: 5194; Buhârî, İman 6, 20
664 49/Hucurât, 14
286
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
2- İmana ulaştıktan sonra onu reddedip müslüman görünenler:
Bu da iman etmeden müslüman olmak olarak adlandırılabilir. Ne ki,
birincisiyle bu ikinci arasında derin bir fark vardır. Birinciler imandan
habersizken; ikinciler haberlidir. Birinciler bilinçsizken; ikinciler
bilinçlidir. Çünkü bedeviler gerçekten teslim olmuşlar ve bunu da
“iman” zannetmişlerdir. Bu ikinci kesime giren müslüman tipi olan
münâfıklarsa, ya imana girip onun gereğini yerine getirmedikleri
için (Uhud’un ve Tebük’ün ortaya çıkarttığı münâfıklar gibi) münâfık
olmuşlar; ya da bilinçli bir biçimde küfrü tercih ettikleri halde
dıştan müslüman görünmeyi menfaatleri açısından daha yararlı buldukları
için müslüman olmuşlardır. Şu âyet, bu tür münâfıklığı iyi
açıklamaktadır: “Onlar ki inandılar, sonra inkâr ettiler; daha sonra
inandılar yine inkâr ettiler, sonra inkârları arttı.”665
Din, iman ve İslâm’ın her ikisinin ortak adıdır. Çünkü iman
tasdik, İslâm ameldir. İman, kalbin ameli; İslâm, bedenin imanıdır.
İman, muharrik kuvvet; İslâm, bu kuvvetin harekete dönüşmesidir.
Bu nedenle İslâm, “şeriat”le eşleştirilir ve “İslâm şeriatı” olarak kullanılır;
“iman şeriatı” biçiminde değil. İman ise “hakikat” ile eşleştirilir
ve “imanın hakikati” denilir; “İslâm’ın hakikati” değil. İslâm’sız
imanın hükmü ne ise; şeriatsız hakikatin hükmü de odur. Hakikatsiz
şeriat, kuru bir kabuk ve şekilcilik; şeriatsız hakikat, gizemcilik ve
sapıklıktır. Hakikat, varlığını imandan; şeriat, meşrûiyetini İslâm’dan
alırsa makbul olur.
İmanla İslâm arasındaki ilgi, imanla amel arasındaki ilginin aynısıdır.
Halkın dilinde “İslâm’ın şartı” olarak bilinen beş rükûn, ameli
ilgilendiren (şehâdet, dilin amelidir) maddelerdir.
Bütün bunlardan ortaya çıkan sonuç şudur: Şuurun dört mertebesinden
iç bükey ve bâtınî olan marifet ve tasdik ile iman ortaya
çıkmakta; dış bükey ve hâricî boyutu olan ikrar ve amel ile de İslâm
ortaya çıkmaktadır. Özetin de özeti; imanla ameli ayırmak, imanla
İslâm’ı ayırmak demektir ki, bu durumda ortada ne iman kalır, ne
İslâm! Pezdevî der ki: “Ehl-i Sünnet icmâ etti: İman, İslâm’dan; İslâm
da imandan ayrılamaz. Bununla birlikte iman ve İslâm mânâ olarak
ayrıdırlar. Zira iman tasdiktir. İslâm ise ikrar, inkıyad, itaat, boyun
665 4/Nisâ, 137
287
Ünite 11 İman
eğme ve teslimiyettir. Mü’min, Allah’ı ve Rasûlü’nü tasdik eden;
Müslim, Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edendir.”666
Kuru bir “iman ettim” sözü elbette yeterli değildir. imanın gerçeği
de bu değildir. Söz, kalbin tasdiki ve beynin kabulü ile bağlılığın
ifâdesi olmalıdır. Bu da yaşamayı gerekli kılar. İman sözünün verildiği
anda, kişi “ben, Allah’tan başka ilâh olmadığına şâhit olarak, bütün
benliğimle Allah’a bağlanıyorum. O’nun otoritesine giriyorum.”
demiş olur. Sonra da O’nun otoritesini hiçe sayıp, hevâ ve hevesleri
doğrultusunda hayatını sürdürürse, bu kişi imanı anlamamış ve benimsememiş
demektir. Aslında onun imanı, kendi arzularının otorite
olarak kabulü yönündedir. Çünkü o Allah’ın isteklerini değil; kendi
isteklerini kayıtsız şartsız yerine getiriyor. Kim, kimin isteklerini
kayıtsız şartsız yerine getirirse, o, onun kuludur. İmanı, yani bağlılığı
onadır.
İman, itaat ve teslimiyet ile birlikte varlığını korur.
“İnsanlardan öyle kimseler vardır ki: ‘Allah’a ve âhiret gününe iman
ettik’ derler; Hâlbuki onlar, mü’min değillerdir.”667
“Allah’a ve Peygamber’e iman ve itaat ettik derler. Sonra da onlardan
bir grup, bunun ardından yüzçevirir, bunlar mü’min değillerdir.”668
“Ey iman edenler, Allah’a ve Peygamberi’ne itaat ediniz. İşitip dururken,
itaatten yüz çevirmeyin. İşitmedikleri halde ‘işittik’ diyenler
gibi olmayın. Zira Allah katında hayvanların en şerlisi, akıl etmeyen
sağırlar ve dilsizlerdir.”669
Görüldüğü gibi âyet, Allah’a itaat etmeyenleri işitmeyen ve görmeyen,
aynı zamanda akılsız, en aşağılık mahluklar olarak tanımlıyor.
“Ey iman edenler, Allah’tan korkulması gerektiği gibi korkun ve
ancak O’na teslim olmuş olarak can verin.”670 İman, gerçek olup olma-
666 Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, Kayıhan Y. s. 221; İman Risalesi, M. İslâmoğ
lu, Denge Y., s. 302-308
667 2/Bakara, 8
668 24/Nûr, 47
669 8/Enfâl, 20-22
670 3/Âl-i İmran, 102
288
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
dığı ortaya konması için Allah tarafından imtihan edilir: “İnsanlar,
‘iman ettik’ demekle bir imtihana çekilmeden bırakılıvereceklerini mi
zannediyorlar? Hâlbuki Biz, kendilerinden öncekileri de denemiştik.
Allah, elbette imanlarında doğru/sâdık olanları ortaya çıkaracaktır ve
elbette yalancı olanları da belirleyecektir.”671
Allah’a iman, insan ile yaratıcısı arasında en şerefli bağı teşkil etmektedir.
Zira yeryüzünde en şerefli varlık insandır. İnsanın en şerefli
yeri kalbidir. Kalbin de en şerefli şeyi imandır. Bu bakımdan
iman ve hidâyet, nimetlerin en üstünü ve Allah’ın en büyük lutfudur.
“Allah imanı size sevdirdi. Onu kalplerinizde süsledi. Küfrü, fâsıklığı ve
isyanı size çirkin gösterdi. İşte rüşdünü bulanlar da onların ta kendileridir.”
672
İmanın amellerle tezâhürü olmalıdır. Güneşten ısı, gülden koku
saçıldığı gibi, imandan da ameller saçılmalıdır. İmanın söz, fiil ve eylemlerle
ispatlanması gerekir. Yoksa iman, birtakım istek ve temennilerden
ibâret değildir. “İman, istek ve süsten ibâret değildir. Ancak
iman, kalpte yerleşip amelde kendisini gösterendir.” İman, Allah ve
Rasûlünü sevmeden olmaz. Hem öyle ki, bir mü’min için, Allah ve
Rasûlü’nün her şeyden sevimli olması lâzımdır. Bu sevginin mutlaka
amel ve fiillerle isbâtı lâzımdır. Yoksa, sadece söz ile sevgi olmaz.
Allah’ı ve Rasûlünü sevmek demek, Allah’ın hükümlerine ve Rasûlullah’ın
tebliğâtına fiilen bağlanmak demektir. Bu konuda Allah şöyle
buyurmaktadır. “De ki, eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz,
eşleriniz, elinize geçirdiğiniz mallar, kesada uğramasından korktuğunuz
ticaret ve hoşunuza gitmekte olan meskenler size Allah’tan, Onun
Peygamberi’nden ve O’nun yolundaki cihaddan daha sevimli ise, artık
Allah’ın emri gelinceye kadar bekleye durun. Allah, fâsıklar topluluğunu
hidâyete erdirmez.”673 İman, ancak gerçek bir sevgiyle; Allah’a
karşı sevgi, Rasûlü’ne karşı sevgi ve şeriatın tümüne karşı sevgi ile
tamamlanır.
Rasûlullah, bu konuda şöyle buyurur: “Şu üç şey kimde olursa,
o kimse imanın zevkini alır: 1- Kendisine, Allah ve Rasûlü’nün her
671 29/Ankebût, 2-3
672 49/Hucurât, 7
673 9/Tevbe, 24
289
Ünite 11 İman
şeyden sevimli olması, 2- Sevdiği kişiyi sadece Allah için sevmesi
3- Ateşe atılmaktan nefret ettiği gibi, küfre dönmekten de nefret etmesi.”
674; “Sizden biriniz beni, anasından, babasından, çocuğundan,
kendi nefsinden ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman
etmişolamaz.”675
İman dediğimiz şey, Allah ve Rasûlü’ne karşı sevgide şekillendiği
gibi, Allah’ın dinini yüceltmek ve üstün kılmak için cihad etmede,
yeryüzünde zulmü ve fesâdı önlemek için mücâdele vermede de şekillenmelidir.
Allah’a yaklaşmak için namaz ve oruca devam etmede,
haram ve helâle ittiba etmede de iman kendini göstermelidir. Allah,
imandan söz ederken, iman ile birlikte amellerden de söz ediyor. Bu
amellerin ekseriyeti de cihad kavramında birleşir. Çünkü cihad, imanın
rûhu ve ameli olarak ortaya çıkar. “Mü’minler ancak o kimselerdir
ki, Allah’a ve Rasûlü’ne iman ettikten sonra şüpheye sapmayıp, Allah
yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad ederler. İşte onlar, imanlarında
sâdık (doğru) olanların ta kendileridir.”676
İman, meyvesiz, kurumuş, çürümüş, odun kütüğü olmuş bir ağaç
değildir; iman ağacının mutlaka eseri ve meyvesi görülmelidir. İmanın
meyvesi, Allah’tan korkup Allah’ın murâkabesi altında olduğumuzu
bilmektir. Şüphesiz Allah’ı tanıyan kişi, kendi kusurlarını idrâk
eder ve O’ndan korkar ve ona göre hazırlık yapar. “Allah’ın gönderdiği
risâleti tebliğ edenler, O’ndan korkanlar ve başka hiçbir kimseden
korkmayanlar var ya, İşte bu, Allah’ın dinine dosdoğru uyan hak ehlinin
sıfatıdır.”677
İmanın varlığının en güzel isbâtı, vahye sarılmaktır. Çünkü vahy,
en temiz, en sağlam kaynaktır. Vahye sarılmak, Allah’a bağlanıp, araya
aracılar koymadan, doğru olanı kendisinden almaktan başka bir
şey değildir. Vahye sarılmaksızın Allah’a bağlanmak mümkün değildir.
Vahyin mü’minlerden istediği onu dinlemek ve ona tâbi olmaktır.
674 Buhârî, İman 14; Müslim, İman 67-68; Tirmizî, İman 10; Nesâî, İman 2
675 Buhârî, İman 9; Müslim, İman 67-68; Tirmizî, İman 10
676 49/Hucurât, 15
677 33/Ahzâb, 39
290
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
“Aralarında hükmetmek üzere, Allah’ın Rasûlü’ne dâvet olundukları
zaman, mü’minlerin sözü ancak, ‘dinledik ve itaat ettik’ demelerinden
ibârettir. İşte asıl amaçlarına erenler bunlardır. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne
itaat ederse, Allah’tan korkar ve O’ndan sakınırsa, İşte bunlar
kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”678
“Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdikleri zaman, mü’min erkek ve
mü’mine bir kadın için işlerinde muhayyerlik (başka şeyi tercih etme
özgürlüğü) yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne isyan ederse, muhakkak
ki o, apaçık bir sapıklığa sapmıştır.”679
“Öyle değil, Rabbine and olsun ki, onlar aralarında çekiştikleri, tartıştıkları
şeylerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı
yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça
iman etmiş olmazlar.”680
Görüldüğü gibi, mü’min erkek ve mü’mine kadınlara muhayyerlik
hakkı yoktur. İman ettikten sonra, kendi hevâ ve hevesine göre
hareket edemezler. Allah’a ve Rasûlü’ne itaat etmek zorundadırlar.
Allah’a iman, sonra arkasından isyan, apaçık bir sapıklıktır. Allah’a
iman, teslimiyetle beraber bütün işlerde Allah Rasûlü’nün hakemliğini
şart koşar. İman ettiğini iddia eden herkesin mutlaka hakemi,
hükmünü kabul edip uygulayacağı ölçüsü, tercihi Allah ve Rasûlü
olmalıdır. Aksi, sapıklıktır.
İman ile amel, birbirini tamamlayan iki husustur. İman olmadan
amel, Allah katında kabul edilmeyeceği gibi; güzel amellerle süslenmeyen
kalpteki imanın mânevî zevk vermekten uzak olduğu da
bellidir. İman, kalp toprağına atılan bir tohumdur. İbâdetler, güzel
ahlâk, iyi davranışlar onun yeşermesini ve hayatiyetini devam ettirmesini
sağlayan vasıtalardır. Sâlih amel ve güzel ahlâkla bezenmemiş
iman, bir hücreye kapatılan ve kimseyle görüştürülmeyen bir din âliminin,
mürşid ve vâizin, hitabettiği topluma faydasızlığı gibi; kişiyi
olgunlaştırıp manen geliştirmekten yoksun bir cevherdir. O halde
iman olmadan amelin kabul olunması söz konusu edilemezse; sâlih
678 24/Nûr, 51-52
679 33/Ahzâb, 36
680 4/Nisâ, 65
291
Ünite 11 İman
amellerle desteklenmeyen imanın kemale ermekten mahrum olacağı
da unutulmamalıdır. Hatta bu konuda “imanı korumak, kazanmaktan
daha zordur.” sözü meşhur olmuştur.
İman ve Amel
Kur’an’ın, imanı tanımladığı âyetlere dikkat edecek olursak, hemen
tamamında imanla amelin yan yana geldiğini görürüz. Özellikle
iman ve sâlih amelin birlikte kullanıldığına şâhit oluruz. Kur’an,
amelin imandan bağımsız olmadığının delilleriyle doludur. Hatta
kinaye olarak Kur’an’da amel, iman olarak adlandırılmıştır. “Allah
imanlarınızı zâyi edecek değildir.”681 Bu âyetteki iman’dan kasıt “namaz”
dır.
Sahih sünnette de iman-amel münâsebetlerini ele veren birçok
rivâyete rastlamak mümkün. İşte şu hadiste iman-amel iç içe: “Nebî’ye
soruldu: ‘Hangi amel daha efdaldir?’ “Allah ve Rasûlü’ne iman”
buyurdu. ‘Sonra hangisi?’ diye soruldu. “Allah yolunda cihad” buyurdu.
Ardından yine soruldu: ‘Sonra hangisi?’ Cevapladı: “Hayır üzere
yapılmış bir hac.”682 Rasûl’ü sevmek imandandır: “Nefsim elinde olan
Allah’a yemin olsun ki, ben, içinizden herhangi birine babasından ve
evladından daha sevimli olmadıkça iman etmiş olamazsınız.”683 Allah
yolunda cihad, imanın bir parçasıdır: “Allah, bir kimseye kendi
yolunda cihadı nasip ederse ve o da Allah’a ve Rasûlü’ne iman
ediyorsa çıksın. Ya ecri, ya ganimeti, ya da şehâdeti elde eder. Eğer
ümmetime lâzım olmasaydım hiçbir çarpışmadan geri kalmazdım.
Andolsun Allah yolunda öldürülüp sonra dirilmeyi, sonra öldürülüp
bir daha dirilmeyi ve yine öldürülmeyi ne kadar isterdim.”684 Hayâ
da imandandır: “Hayâ imandandır.”685
Allah için sevmek, kızmak, vermek ve engel olmak da imandandır:
“Allah için seven, Allah için kızan, Allah için veren, Allah için
681 2/Bakara, 143
682 Buhârî, İman 26
683 Buhârî, İman 14
684 Buhârî, İman 37
685 Buhârî, İman 24
292
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
engel olan kuşkusuz imanını tamamlamıştır.”686 Allah Rasûlü, imanın
parçalardan meydana gelen bir bütün olduğunu, bunların içinde
amellerin de yer aldığını açık bir biçimde ifâde etmiştir: “İman
yetmiş küsür şubedir. En üst derecesi lâ ilâhe illâ’llah, en alt derecesi,
çevreyi rahatsız edici bir engeli yoldan kaldırmaktır.”687 Bu hadiste
nazarî iman olan “lâ ilâhe illâ’llah” ile, amelî iman olan “eziyet veren
şeyi ortadan kaldırmak” bir bütünün farklı ağırlıktaki parçaları olarak
geçiyor. İşte o bütünün adı “iman”dır.
İmanın ve İslâm’ın şartlarını sayılarla ve belli maddelerle sınırlamanın
yanlışlığının delili olan şu sahih hadiste namaz, zekât, oruç
“iman nedir?” sorusunun cevabı olarak zikredilmektedir: “Allah
Rasûlü, kendisine gelen bir elçiler grubuna “yalnızca Allah’a iman
etmeyi” emretti ve sordu: “Yalnızca Allah’a iman nedir, bilir misiniz?”
‘Allah ve Rasûlü daha iyi bilir’ dediler. Bunun üzerine buyurdu
ki: “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun Rasûlü
olduğuna şehâdet etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek, Ramazan
orucunu tutmak ve beşte biri (humus) vermektir.”688
İman ağacının meyvesidir amel. Mü’minlik iddiasının isbâtı, vahyin
hayata dönüşmesidir amel. İmanın, zihinde hapsolunan soyut bir
düşünce, kalpte mahkûm olan zavallı bir akîde, dilde söylenilegelen
kuru bir iddia olmaktan çıkarak göze fer, bileğe güç, dize derman
olarak yürümesidir amel. İmanın beden ülkesinde şeytanın ve nefsin
iktidarını yıkarak iktidara geçtiğinin göstergesidir amel.
“Bizim âyetlerimize yalnızca o kimseler inanır ki, onlar kendilerine
hatırlatıldığı zaman hemen secdeye kapanırlar. Rablerini överek
tesbih ederler, büyüklük taslamazlar.”689; “Mü’minler ancak o
kimselerdir ki, Allah’a ve Peygamberi’ne inanırlar, toplumsal bir iş
(görüşmek) üzere onunla buluştukları zaman ondan izin almadan
gitmezler.”690
686 et-Tâc, c. 5, s. 78
687 Buhârî, Mezâlim 24; Müslim, İman 58
688 Buhârî, İman 53
689 32/Secde, 15
690 24/Nûr, 62
293
Ünite 11 İman
Konumuzun eksenini teşkil eden “amel” den kasıt, Allah’a itaattir.
Burada sözkonusu ettiğimiz amel, nâfile olan ameller değildir; Allah’ın
emir ve yasaklarıdır. Allah’a inandığını söylediği halde O’nun
emirlerini yapmayanın durumu şu askerin durumu gibidir: Komutan,
kendisine hayatî önemi olan bir plânı verdikten sonra plânın
yerine getirilmesi için gerekli emirleri de vermiştir. O plânın doğru
olduğunu bilen, buna kalbiyle de inanan ve diliyle komutanın emirlerine
uyacağını taahhüd eden bu adamın verilen emir ve tâlimatların
hiçbirini tutmamasının iki sebebi olur: Ya inanmamıştır, ya
da inandığı halde zaafları yüzünden emri aksatmıştır. İki halde de
cezâya çarptırılır; Birinci durumda inanmayanların cezâsına, ikinci
durumda da âsîlerin cezâsına.
İman hem amel, hem marifet, hem tasdik ve hem de ikrardır.
Bunların her biri farklı ağırlıklarla imanı oluşturan boyutlardır. Bunlardan
birini, ikisini ya da üçünü kaybeden kimse, imanî dengesini
kaybeder. Yapması gereken işlevi ifa edemez. İşlevini ifa edemeyen
iman da iman olmaktan çıkmış demektir.
İmanın vicdanlara hapsedildiği bir çağda, bundan zarar gören
yalnızca mü’minler olmayacaktır. Bilakis bütün insanlık zarar görecektir.
Çünkü imanın hâkim olduğu toplumda ahlâk, adâlet, fazilet,
muhabbet, muâvenet, sadakat ve iffet baştacı edilen değerler olarak
yerini alacak; imanın hâkim olmadığı toplumda ise rezâlet, nefret,
sefâlet, sefâhat, atâlet, ihânet, bencillik ve her türlü dalavere ortalığı
kaplayacaktır. Kimsenin unutmaması gereken bir gerçek var: İman,
atom ve nötron bombasını yapan “insan” adlı muazzam silâhın emniyet
anahtarıdır. Onun olmadığı bir yerde her an herkesin ‘kaza’ya
kurban gitme ihtimali çok yüksektir. Bütün bunlar imanın dünyevî
kazancına dâhildirler. Bir de onun uhrevî kazancı vardır ki o başka
hiçbir şeyle elde edilemeyen bitimsiz mutluluğun ta kendisidir.691
İmanın sahih ve kabule şâyan olması için bazı şartlar vardır. Birincisi;
iman, ölüm döşeğinde iken, yeis ve ümitsizlik sebebiyle vâki
691 İman Risalesi, M. İslâmoğlu, Denge Y., s. 311-313, 346-348
294
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
olmamalıdır. “Azâbımızın şiddetini gördükleri zaman imanları kendilerine
fayda verecek değildir.”692 Fir’avn bile boğulma anında iken
iman etmiştir (İngiltere Brıtısh Museum’daki ona ait olduğu belirtilen
bozulmamış ceset de secde halindedir). Ölüm üzere iken azâbın
şiddeti ve dehşetini görerek iman, artık gayba iman olmaktan çıkar.
İkincisi; zarûrât-ı diniyyeden olan hükümlerden herhangi birini
inkâr veya tekzib etmemelidir. Meselâ; bir kimse Allah’ın varlığına,
meleklerine, âhiret gününe inandığını ikrar etse, ancak peygamberlere
inanmadığını söylese, bu kimsenin imanı sahih değildir. Çünkü
iman bir bütündür, tecezzi (cüzlere, parçalara ayrılmayı) kabul etmez.
Yine Kur’ân-ı Kerim’e inandığını beyan eden bir kimse, onun
herhangi bir âyetini reddetse mü’min olamaz. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’den
olduğu sâbit olan herhangi bir âyeti inkâr etmek küfürdür.
Bu durumda, “efendim çoğuna inanıyor ya?” diye itirazda bulunulamaz.
Zira Kur’an, Allah tarafından vahy yoluyla indirilmiştir. Bir
âyeti yalanlayan kimse, vahyi yalanlama durumundadır. Bu sebeple,
insanı küfre götüren sözler (elfâz-ı küfür) ve haller (ef ’âl-i küfür)
bilinmelidir. Mü’minler; bilmedikleri herhangi bir mesele ile karşılaştıkları
zaman; ileri geri herhangi bir söz söylemeden “ben bunu
bilmiyorum. Allah ve Rasûlü nasıl bildirmişse öyledir” demelidirler.
İman ve İnkâr Yönünden İnsanlar
İman ve inkâr yönünden insanlar 3’e ayrılır:
1. Mü’min: Allah Teâlânın peygamber aracılığı ile göndermiş olduğu
haber ve hükümleri kalbi ile tasdik, dili ile de tasdik ettiğini
(ikrar) söyleyen kimseye Mü’min denir.
2. Kâfir: Allah Teâlâ’nın peygamber aracılığı ile göndermiş olduğu
haber ve hükümleri kalbi ile tasdik etmeyip, dili ile de tasdik/ikrar
etmediğini söyleyen kimseye Kâfir denir.
692 40/Mü’min, 85
295
Ünite 11 İman
3. Münâfık: İman esaslarına kalbi ile inanmadığı halde, dili ile
inandığını söyleyen kimseye Münâfık denir. Bu insanlar, içten kâfir
ama dıştan müslüman görünürler.
296
- ünite 12 -
Allah’a İman
• Allah’a İman
• “Allah” Kelimesinin İçerdiği Anlam
• Allah’ın Varlığına İcmâlî Birkaç Delil
• Allah İnancı Olmayan Toplum
Modelinin Zararları
• Tesadüf Nedir? Bu Kâinat Düzeni
Tesadüfle Oluşabilir mi?
• Tabiat (Doğa) Nedir? Tabiat Yaratıcı Olabilir mi?
• Allah Teâlâ’nın Birliği
• Müslümanın Allah İnancı
• Allah’ın Zâtî ve Subûtî Sıfatları
• Esmaü’l-Hüsnâ (Allah Teâlâ’nın Güzel İsimleri)
• Esmâü’l-Hüsnâ Konusunda
Doğru Yoldan Sapmak
• Esmâyı Saymak ve Ezberlemek
Allah’a İman
İslâm’da inanılması gereken esasların birincisi Allah’ın varlığına
ve birliğine inanmaktır. Allah inancı olmadan O’nun meleklerine, kitaplarına,
peygamberlerine ve diğer İman esaslarına inanmak mümkün
olmaz. Bunların hepsi Allah inancına bağlıdır.
Akıl sahibi olup da ergenlik çağına gelmiş olan her insana düşen
ilk görev, yaratıcısı olan Allah Teâlâ’yı tanımak, O’na İman edip
kullukta bulunmaktır. “O göklerin, yerin ve bunların arasındaki her
297
Ünite 12 Allah’a İman
şeyin Rabbidir. O’na kulluk et ve O’na kullukta sabret. Hiç O’nun
adıyla anılan birini biliyor musun?693
Mükellef olan herkese ilk önce farz olan; Allah’a İman etmektir.
Bu İman Allah’ın varlığına ve birliğine, O’ndan başka ilâh olmadığına
İmandır.
“Allah” Kelimesinin İçerdiği Anlam
“Allah”, varlığı zarûri olan ve bütün övgülere lâyık bulunan zâtın
ismidir. “Allah’ın varlığının zarûri olması”, O’nun yokluğunun düşünülemeyeceği,
var olması ve varlığını devam ettirmesi için kimseye
muhtaç olmaması, O’nun kâinatın yaratıcısı olması demektir. “Bütün
övgülere lâyık bulunması” ise, Allah Teâlâ’nın en güzel isim ve
sıfatlara sahip olması anlamına gelir.
Allah, gerçek ma’bûdun ve tek yaratıcının özel ismidir. Bu kelimenin
çoğulu yoktur. Başka dillere tercüme edilemez. Bu yüzden O’ndan
başka hiçbir varlığa isim olarak verilemez. O’nun diğer isim ve
sıfatları, yaratmış olduğu varlıklara (gerçek anlamda değil) mecazî
anlamda verilebildiği halde, Allah ismi verilemez.
Meselâ, insanlar için şefkatli, merhametli, âlim, âdil, halîm gibi
sıfatlar kullanıldığı halde, “Allah” ismi, hiçbir varlık için kullanılmaz,
kullanılmamıştır da. Nitekim tanrılık iddiasında bulunan Fir’avn
bile: “ben sizin Rabbiniz değil miyim?” dediği halde, “ben sizin
Allah’ınızım” dememiştir. Mekke’li müşrikler, Kâbe’deki putlarına
birçok isim verdikleri halde, hiçbirisine Allah ismi vermemişlerdir.
Zaten müşriklere, “kâinatı kim yarattı?” diye sorulduğunda “Allah”
cevabını vermektedirler.
Câhiliyye döneminde Araplar arasında “Allah” kavramı mevcuttu.
Fakat Allah inancı sönük bir inançtı. Onların inancına göre de
Allah, Kâbe’nin Rabbi, dünyanın yaratıcısı, yeryüzündeki her şeye
hayat veren idi. Putlarına ise, kendilerini Allah’a yaklaştıracağı, Allah
indinde kendilerine şefaatçı olacağı inancıyla tapınıyorlardı.
693 19/Meryem, 65
298
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Câhiliyye Arapları, hayatları tehlikede olunca geçici bir tevhide
başvuruyor, dini yalnız Allah’a hâlis kılarak O’na yalvarıyorlar, Allah
onları tehlikeden kurtarınca tekrar eski putperest inancına geri dönüyorlardı.
Hristiyanların inancındaki Allah kavramı, Baba-oğul-kutsal ruh
olmak üzere üç unsurdan meydana gelmekte idi. Yahûdilerin inancındaki
Allah kavramı ise, tek bir kavmin (İsrâiloğullarının) tanrısıydı.
Oysa Allah ne câhiliyye Araplarının, ne hristiyanların, ne de
yahûdilerin inandığı gibi değildir. Her şeyi yaratan, hiç kimseye
muhtaç olmayan, herkesin kendisine muhtaç olduğu, hiçbir toplumun
özel tanrısı olmayıp, insanlar da dâhil tüm kâinatın Rabbi olan
tek ilâhtır.
“Rahmân ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Hamd (övme ve övülme)
âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. O, Rahmân ve Rahim’dir. Cezâ
gününün sahibidir. Ancak Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden medet
umar, yardım isteriz. (Ey Allah’ım) Bize doğru yolu göster. Kendilerine
nimet verdiklerin kimselerin yolunu; gazâba uğramışların
ve sapmışların yolunu değil!”694
“De ki: O Allah birdir. Allah sameddir (Hiçbir şeye muhtaç olmayandır,
aksine her şey O’na muhtaçtır). O, doğurmamış ve doğurulmamıştır
(O, baba da değildir, oğul da değildir). Hiçbir şey O’na eş
ya da denk değildir.”695
Allah’ın Varlığına İcmâlî Birkaç Delil
Varın isbatı yokun isbatından her zaman daha kolaydır. Bir elma
cinsinin yeryüzünde bulunduğunu, bir tek elmayı göstermekle isbât
edebiliriz. Hâlbuki yokluğunu iddiâ eden kimse bütün yeryüzünü,
hattâ kâinatı dolaşıp, ancak ondan sonra onun yokluğunu isbat edebilir.
Bu ise, imkânsızlık çapında bir zorluk demektir. Öyleyse diyebiliriz
ki, yok hiçbir zaman isbat edilemez...
694 1/Fâtiha, 1-7
695 112/İhlâs, 1-4
299
Ünite 12 Allah’a İman
İki isbat edici, binlerce nefy ve inkâr ediciye tercih edilir. İki kişi
aynı hakikatta ittifak etmişse, binlerce insanın kendi dar pencerelerinden
şahsî bakışlarıyla onu inkârları hiçbir değer ifâde etmez. Bir
sarayın kapılarından 999’u açık, biri kapalı olsa, kimse o saraya girilemeyeceğini
iddia edemez. İşte inkârcı, devamlı sûrette kapalı olan
o bir tek kapıyı nazara verip onu göstermek ister. Aslında o kapı da,
onun ve onun gibi olanların gözlerine çekilmiş perde sebebiyle onların
ruh dünyâlarına kapalıdır. Mü’min için kapalı kapı yoktur. Yeter
ki gözlerini yummasın!... Zaten 999’u herkese açıktır. Hem de ardına
kadar... İşte o kapı ve o delîllerden birkaçı:
1- İmkân Delîli: Âlem, mümkinât nev’indendir. Yani varlık ve
yokluğu müsâvidir. Varolduğu gibi, olmayabilir de. Varolurken de,
hadsiz oluş keyfiyetlerinden herhangi birinin olması imkân dâhilindedir.
Yani en az varolan kadar olmayan da varolma şansına sahiptir.
Her mümkin ise, kendi dışındaki bir sebebe bağlıdır. Öyleyse önce
varolmayı, sonra da varolma şekil ve keyfiyetini, olmamaya ve olması
mümkün diğer şekil ve keyfiyetlere tercih eden birisi vardır. O da
Allah’tır (c.c.).
2- Hudûs Delîli: Âlem mütegayyirdir, durmadan değişiyor. Değişen
her şey sonradan olmuştur. Bu bakımdan madde ezelî olamaz.
Evet, maddenin termodinamik kanununa göre sürekli yokluğa doğru
kayması, kâinatın durmadan genişlemesi, güneşin süratle tükenişe
doğru yol alması gibi vak’alar, varlığın bir başlangıcı olduğunu
gösteriyor. Sonradan olan her varlığın bir yaratıcısı vardır; illetsiz
ma’lûl, sebepsiz netice ve san’atkârsız san’at mümkün değildir. Sebebler
ise zincirleme devam edip sonsuza kadar gidemez. Öyleyse
durmadan değişen, ezelî olmayıp sonradan meydana gelen ve bir ilk
sebebe muhtaç olan şu madde âleminin de bir muhdisi vardır. O da
Allah’tır.
3- Hayat Delîli: Hayat şeffaf bir muammâ!.. Evet o, zâhirî sebeplerle
izah edilemeyecek kadar düşündürücü ve Yaratıcı Güc’e delalet
etmesi bakımından da şeffaftır. Evet o, doğrudan doğruya Yaratıcısını
gösterir ve ilân eder. O, muammâ oluşuyla ilim adamlarını, şeffafiyetiyle
de avamdan insanları büyüleyen sihirli bir vak’adır. Ve hayat
âdeta hâl diliyle: “Beni var edip yaratan ancak Allah’tır” der.
300
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
4- İntizam Delîli: Her varlık kendi parçalarıyla bir âhenk ve bütünlük
içinde olduğu gibi, bütün kâinat da kendisini meydana getiren
varlık parçalarıyla bir âhenk ve bütünlük içindedir. Bu ise bir
nizam ve intizamın varlığını haber veren yanıltmaz bir delildir ve bir
Nâzım’a delalet eder ki, O da ancak Allah’tır.
5- San’at Delîli: Atomdan insana, hücreden galaksilere kadar
bütün kâinatta ince ve baş döndürücü bir san’at göze çarpmaktadır.
Evet, bir baştan bir başa kâinattaki her eser:
Çok büyük san’at değerine sahiptir;
Çok kıymetlidir;
Çok kısa zamanda ve çok kolay yapılmaktadır;
Çok sayıda olmaktadır;
Karışık ve çeşit çeşittir;
Devamlıdır.
Hâlbuki, zâhire göre kısa zamanda, çok sayıda, kolay ve karışık
yapılan işlerde san’at ve kıymet olmaması gerekir. Ancak yapan Allah
(c.c.) olursa, o zaman her şey değişir ve zıtlar bir araya gelir!
6- Hikmet ve Gâye Delîli: Her varlıkta kendine mahsus bir gâye,
bir maksad, bir fayda ve bir netice ta’kip edildiği göze çarpmakta ve
bir zerrede dahi abes, gâyesizlik, ma’nâsızlık ve israf sayılacak herhangi
bir durum müşâhede edilmemektedir. Hâlbuki, ne madde aleminde,
ne bitki ve hayvanât dünyasında, ne de eşya ve hâdiselerde
şuur ve idrâk mevcut değildir ki, bu gayeler silsilesi ta’kip edilebilsin..
öyle ise, Kâinattaki bu şuurlu işleyişi ve bu hikmet ve gâyeleri ancak
Allah’a isnad etmekle ma’kul bir yol tutmuş olabiliriz.
7- Şefkat, Merhamet ve Rızık Delîli: Bütün yaratıkların ve bilhassa
insanın ihtiyacı sonsuz, ihtiyarı ise bir hiç hükmündedir. Öyleyken,
bütün ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçları hiç ümit edilmeyen yerden
ve hiç ümit edilmeyen bir tarzda, kimin neye ne kadar ihtiyacı
varsa, o keyfiyet ve miktarda karşılanmaktadır. Yardım gönderilmesi,
gönderilen bu yardımın ihtiyaca tam cevap vermesi açıkca isbât
ediyor ki, bütün bu ihtiyaçlara, her şeye kendisinden daha yakın bir
301
Ünite 12 Allah’a İman
şefkat eli cevap vermektedir. Kâinat çapında işleyen ve sonsuza kadar
da işleyecek olan bu sistemli şefkat, merhamet ve rızıklandırma, bütün
bu işleri yapabilme sıfatlarıyla muttasıf ve noksan sıfatlardan da
münezzeh bir Zât-ı Akdes’i anlatmakta ve isbât etmektedir.
8- Yardımlaşma Delîli: Biribirine en yakın olandan en uzak olana
kadar, bütün mahlûkat birbirlerinin yardımına koşuyor. Aralarında
hiç münasebet bulunmayan iki ayrı varlık cins ve nev’i, böyle
bir yardımlaşmada âdetâ aynı bütünün parçaları haline gelip birbirini
tekmil edip tamamlıyor. Düşünmeli ki, bakteriler, solucanlar
ve toprak elbirliği içinde ve aynı gâye etrafında toplanıp bitkilerin
imdâdına koşuyor ve bu imdâda koşuş tekerrür edip duruyor. Akıl
ve şuurdan mahrum bu varlıkların, aklı hayret ve şuuru hayranlık
içinde bırakan bu faaliyetleri, perde arkasında Vâcib-ül Vücud bir
Zât’ın hikmet dolu faaliyetini gözler önüne sermektedir. Yani bütün
kâinat, bu yardımlaşma diliyle “Allah” demektedir...
9- Temizlik Delîli: İnsandan arza, arzdan semânın derinliklerine
kadar bütün kâinattaki nezafet ve temizlik, başlı başına bir delîl olarak,
bize Kuddûs ismiyle müsemma bir Zât’ı (c.c.) anlatmaktadır.
Evet, toprağı temizleyen bakteriler, böcekler, karıncalar ve nice
yırtıcı kuşlar.. rüzgâr, yağmur ve kar.. denizlerde aysbergler ve balıklar;
fezamızda atmosfer, semâda kara delikler; bünyemizde kanımızı
temizleyen oksijen ve ruhumuzu sıkıntılardan kurtaran mânevî
esintiler, hep Kuddûs isminden haber vermekte ve o ismin verâsındaki
Zât-ı Mukaddes’i göstermektedir.
10- Sîmâlar Delîli: Esasen bütün mâhlûkata teşmili mümkün
iken, mes’eleyi müşahhaslaştırmak açısından, sadece insanı ve her
insan ferdini diğerlerinden farklı kılan onun en bariz ayırıcı vasfı
durumundaki sîmâsını ele alarak mevzûya yaklaşmış olalım:
Herhangi bir insanın sîması, en ince teferruatına kadar kendisinden
evvel geçmiş milyarlarca insandan hiçbirisine kat’iyen benzememektedir.
Bu kâide, kendisinden sonra gelecekler için de aynen
geçerlidir. Bir cihette birbirinin aynı, diğer cihette birbirinden ayrı
milyarlarca resmi küçücük bir alanda çizip, sonra da kendileri gibi
302
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
olması mümkün milyarlarca resimden ayırmak ve her şeyi sonsuz
ihtimal yolları içinde bir yola ve bir şekle sokmak, elbette ve elbette
yarattığı her varlığı, hem de hiç kapalı bir yanı kalmamak üzere bilen
ve o varlığa istediği şekli vermeye gücü ve ilmi yeten Cenâb-ı Hakk’ı
en sağır kulaklara dahi duyuracak kuvvette bir ilândır. Evet, sîmâda
yer alan uzuvları başka sîmâlardaki uzuvlardan ayrı yaratmak ve her
gözü, mutlak sûrette diğer gözlerden tefrik ettirici bir özellikle techiz
etmek, gözünde fer olmasa bile, sînesinde kalb bulunan her vicdân
sahibine, bütün bunları yaratıp sonsuz hikmetlerle donatan Zât’ı (c.c.)
gösterir ve tanıttırır.
11- Sevk-i İlâhî Delîli: Yavru ördek, yumurtadan çıktığı anda
yüzmesini becerebiliyor. Kozadan çıkan karıncalar, hemen dehliz
kazmaya başlıyorlar. Arı, çok kısa zamanda san’at hârikası olan peteği;
örümcek ise, gergef inceliğindeki ağını örebiliyor. Bütün bunlardan
anlıyoruz ki, bunlar ve bunlar gibi olanlar başka bir âlemde
kendilerine öğretilen mâlumatla ve yaratılıştan gelen bir kâbiliyetle
iş görüyorlar. Hâlbuki insan, her şeyi bu dünyada öğrenmek mecburiyetindedir;
hem de varlıklar arasında istidatça en mükemmel
yaratık olduğu halde. Demek oluyor ki, diğerlerine bu husûsiyetleri
veren bizzat kendileri değil, her yaptığını hikmetle yapan bir Zât’tır
ki, onlara böyle ihsanda bulunmuş...
Kilometrelerce ötede yumurtalarını bırakıp dönen yılan balıklarının
yavruları, yumurtadan çıkar çıkmaz yola koyulur ve annelerini
sanki elleriyle koymuş gibi bulurlar. Bunu İlâhî bir sevkten başka ne
ile izah edebiliriz? Hayvanlarda gördüğümüz bu hârikulâdelik, ancak
ve ancak Allah (c.c.)’ın bir vergisi olarak açıklanırsa, işte o zaman
buna aklî ve mantikî bir açıklama nazarıyla bakılabilir. Yoksa, başka
her yorum, sadece bir safsatadan ibaret kalır.
12- Rûh ve Vicdân Delîli: Mâhiyetini bilmemekle beraber, varlığından
kimsenin şüphe etmediği rûhumuzun ve ona ait fonksiyonların
cesedimize hükmediş keyfiyeti de, yine Cenâb-ı Hakk’ı bildiren
delîllerdendir. Dünyada Emir Âlemi’ni temsil eden cevher rûhtur ve
rûh, bu âleme ancak terakkî ve tekâmül için gelmiştir. Hikmetin neticeye
tesiri mevzûmuzun hâricinde olduğu için, biz burada yalnızca
onun delâlet ettiği noktaya temasla iktifa ediyoruz. Evet, madde
303
Ünite 12 Allah’a İman
âlemiyle mâhiyeti noktasında hiçbir münâsebeti olmayan rûhun
kendine mahsûs bir âlemden buraya gönderilişi, olgunlaştırılmaya
tâbi tutuluşu ve bunun da belli bir programla yürütülüşü, şüphesiz
Cenâb-ı Hakk’ı ilân eden en mühim delillerden biridir.
Diğer taraftan, insandaki iç sezişler ve zâhirî hiçbir sebep yokken
Rab’be dönüşler ve O’na yönelişler ve bu hâdiselerin milyonlara ulaşan
adette tekrar edilişi açık bir delildir ki, insanda yaratılıştan var
olan ve Hakk’ı bulmanın en mühim vesilelerinden biri durumunda
bulunan vicdân, kendi Yaratıcısı’na, O’na perestiş etme derecesinde
meftundur ve bütün varlığıyla O’nunla irtibat halindedir. Zaten
“Elest Bezmi” nin yanıltmaz şâhitlerinden biri de, vicdân değil midir?
İşte vicdân, bu şâhitliğin hakkına riâyet zarûret ve mecbûriyetinin
sevkiyle “Allah” demektedir.
13- Fıtrat Ve Tarih Delîli: Her insanda iyi ve güzele karşı bir sevgi,
buna mukabil kötü ve çirkine karşı da bir nefret hissinin varlığı,
aksi hiç kimsenin hatırından bile geçmeyecek vuzûh ve açıklıkta bir
realitedir. Demek oluyor ki, bu duygular, ahlâklı davranma ve iyi
işler yapma yönündeki meyilleri ve ahlâksızlıktan ve çirkin davranışlardan
da nefret verip kaçınmayı te’min eden yapıları itibâriyle
delalet etmektedir ki, insana iyiyi, güzeli emreden ve onu kötülük ve
çirkin davranışlardan men’eden sistemin sahibi kim ise, kendisine bu
duyguları veren de, O Zât’tır. Bu Zat da, hiç şüphesiz Allah’tır.
Dinler tarihi şâhittir ki, beşeriyet hiçbir devrini dinsiz geçirmemiştir.
Bâtıl, hattâ gülünç dahi olsa hemen her devirde bir dine
inanmış ve bir ma’nevî sistemi takip etmiştir. Ayrıca, inanmak bir
zarûrettir; zira o fıtratta vardır. İnsan fıtratına bu ihtiyacı yerleştiren
Zât’la, bize inanmayı emreden Zât, aynı Zât’tır. Ve O da Allah’tır (c.c.).
14- Duygular Delîli: İnsan, binlerce duyguyla techiz edilip donatılmıştır.
Her duygu, madde dışı bir âlemden mesaj mahiyeti taşır.
Ancak insanda bir duygu daha vardır ki o, doğrudan doğruya
Cenâb-ı Hakk’ı tanıtır. Bu duygu, insanda varolan ebed ve sonsuzluk
duygusudur. Bu duygu sebebiyle insan, dâima ebed için didinir
ve ebed için çırpınır. Sonlu olan hiçbir şey, onu hakiki ma’nâda tatmin
edemez. Ve bu duygu, insana başka bir sonlunun tesiriyle tevdî
304
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
edilmiş olamaz. Sonlu olan sebeplerin hiç biri, bu sonsuzluk bâdesini
sunamaz. Hâlbuki, bunun varlığı bir vâkıa’dır, inkârı da kâbil değildir.
Öyleyse bu duygu bize, bizi bu duygu ile yaratan Zât tarafından
verilmiştir.. Ve, ebedî hayatı da yine O verecektir.
15- İttifak Delîli: On tane yalancı, arka arkaya gelip bize evimizin
yandığını söylese, bu adamların hayatta bir defa dahi doğru söylediklerini
duymamış olmamıza rağmen, “ihtimal” der onlara inanırız.
Zirâ ortada bir ittifak hâdisesi var. Hâlbuki, bahsini ettiğimiz ittifak,
binlerce Peygamber, yüzbinlerce evliya ve milyonlarca da inanan insan
arasında meydana gelmiş bir ittifaktır. Muhtelif zamanlarda ve
ayrı ayrı mekânlarda yaşamış bu insanların ittifak ettiği en birinci
nokta, “Allah vardır” hakikatıdır. On yalancının bir yalan üzerindeki
ittifakına ehemmiyet verildiği halde, milyonlarca, hem de hayatlarında
bir kere dahi yalan söyledikleri duyulmamış Nebîler ve velilerin
bu çaptaki ittifakına inanmayan insan nasıl insan olabilir? Ve ona
nasıl akıllı denebilir?
16- Kur’ân Delîli: Kur’ân-ı Kerim’in Kelâmullah olduğunu isbat
eden bütün deliller, aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın varlığının
da bürhanları durumundadır. Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğuna dâir
yüzlerce delil vardır ve bunlar, o mevzû ile alâkalı İslâm kaynaklarında
en ince teferruatına kadar tafsil edilmiştir. Biz, mes’elenin isbât
yönünü o eserlere havale ile iktifa ediyoruz. Evet, bütün bu deliller,
kendilerine mahsûs dilleriyle “Allah vardır” derler.
17- Peygamberler Delîli: Peygamberlerin ve bilhassa Peygamberler
Efendisi İki Cihân Serveri (s.a.v.)’nin peygamberliğini isbât
eden bütün deliller de, yine Cenâb-ı Hakk’ı anlatan bürhanlara dâhil
edilmelidir. Zirâ Peygamberlerin varlıklarının gayesi, Tevhid, yani
Allah’ın varlık ve birliğini ilân etmektir. Öyleyse, her peygamberin
kendi peygamberliğini isbât eden bütün delilleri, aynı zamanda
bütünüyle Cenâb-ı Hakk’ın varlığına da delil olmaktadır. Ne var ki,
onların peygamberliğini isbât eden delillerin serdi, şu andaki mevzûmuz
dışında kaldığından, teker teker üzerlerinde durmayacağız.
Şimdilik sadece şunu arzedelim ki, bir peygamberin hak nebî
305
Ünite 12 Allah’a İman
olduğunu ifâde eden bütün deliller, aynı kuvvetle, hattâ daha da öte
bir kuvvetle “Allah vardır ve birdir” demektedir.696
Allah İnancı Olmayan Toplum Modelinin Zararları
Allah Kuran’da insanları belli bir fıtrat (yaratılış) üzerine yarattığını
“Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah’ın
o fıtratına çevir ki insanları bunun üzerine yaratmıştır.”697 âyetiyle
bildirmiştir. İnsanların bu fıtratı Allah’a kul olma ve Allah’a
güven üzerine kuruludur. İnsan sınırsız istek ve ihtiyaçlarını kendi
kendine karşılamak imkânına sahip olmadığı için, doğal olarak Allah’a
bağlanmaya, yönelmeye muhtaçtır.
Eğer insan bu fıtrata uygun olarak yaşarsa, gerçek güvene, huzura,
mutluluğa ve kurtuluşa ulaşır. Bu fıtratı reddedip, Allah’tan yüz
çevirdiğinde ise, sıkıntı, korku, endişe ve azap dolu bir hayat sürer.
İnsanlar için geçerli olan bu kural, toplumlar için de geçerlidir.
Eğer bir toplum, Allah’a iman eden insanlardan oluşuyorsa; âdil, huzurlu,
mutlu ve akıllı bir toplum olur. Kuşkusuz bunun tersi de geçerlidir.
Eğer bir toplum Allah’tan bîhaberse, o toplumun düzeni de
temelden bozuk, çürük ve ilkeldir.
Allah’tan yüz çevirmiş olan toplumlar incelendiğinde bu kolaylıkla
görülür. Dinsiz düşüncenin doğurduğu en önemli sonuçlardan
biri, her şeyden önce ahlâk kavramının yok edilmesi ve tamamen
dejenere olmuş toplumların meydana gelmesidir. Dinî ve ahlâkî sınırları
çiğneyen ve yalnızca insan isteklerinin tatminine dayanan bu
kültür, aslında gerçek anlamda bir zulüm sistemidir. Böyle bir sistemde
cinsel sapkınlıktan uyuşturucuya kadar her türlü dejenerasyon
teşvik görür. İnsan sevgisinden uzak, egoist, câhil, düşünemeyen
ve aklını kullanamayan toplumlar oluşur.
Yalnızca kendi isteklerini tatmin etmek için yaşayan insanlardan
oluşan bir toplumda huzur, sevgi ve barışın oluşması elbette
696 F. Gülen, İnancın Gölgesinde 1
697 30/Rûm, 30
306
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
mümkün değildir. İnsan ilişkileri çıkara dayalıdır. Müthiş bir güvensizlik
ortamı mevcuttur. İnsanın samimi, dürüst, güvenilir, güzel
ahlâklı olması için hiçbir sebep olmadığı gibi, sahtekarlık yapmaması,
yalan söylememesi, arkadan vurmaması için de bir engel yoktur.
Çünkü bu toplumların insanları, Allah’ı “arkalarında unutuluvermiş
bir şey”698 olarak kabul etmişlerdir, dolayısıyla da Allah korkusunu
bilmeyen kişilerdir. Üstelik bu kişiler Allah’ın gücünü takdir edemedikleri
için kıyâmetten ve hesap gününden de habersizdirler. Cehennem
ise onlar için sadece din kitaplarında anlatılan bir kavram
olmaktan öteye geçmez. Hiçbiri ölümden sonra Allah’ın huzuruna
çıkıp dünya hayatında işledikleri her suçun hesabını vereceklerini ve
bunun sonucu olarak da ebedi bir cehennem hayatı yaşayabileceklerini
düşünmezler. Veya düşünseler bile, “Bu onların ateş bize sayılı
günler dışında kesinlikle dokunmayacak demelerindendir. Onların
bu iftiraları, dinleri konusunda kendilerini yanılgıya düşürmüştür.”699
âyetiyle bildirildiği gibi “günahlarının cezasını çekip” cennete gireceklerini
zannederler. Tüm bunların bir sonucu olarak da dünyadaki
yaşamlarını mümkün olduğunca istek ve tutkularını tatmin etmeye
çalışarak geçirirler.
Hal böyle olunca da, doğal olarak bugün pek çok toplumda yaşanan
ahlâki dejenerasyon ve mânevî çöküntü ortaya çıkar. Kendi
mantıklarına göre şöyle düşünürler; “Mâdem dünyaya bir kere geldim,
50-60 yıl yaşayıp ölüp gideceğim, o halde hayatın tadını çıkarayım.”
Bu çürük mantık temeli üzerine kurulan düşünce sisteminde
ise her türlü adâletsizlik, fuhuş, hırsızlık, cinâyet, ahlâksızlık ortaya
çıkabilir. Her türlü suç işlenebilir, adam öldürülebilir, dolandırıcılık
yapılabilir. Zira her birey kendi istek ve tutkularını tatmin etmekten
başka birşey düşünmeyecektir. Her kim olursa olsun -ailesi, arkadaşları
da dâhil- onun için ikinci derecede önem taşır. Toplumun diğer
fertlerinin ise hiçbir önemi yoktur.
Nitekim geniş çaplı menfaat ve çıkar ilişkileri üzerine kurulu olan
toplum yapısında, insanların birbirlerine duydukları güvensizlik,
hem toplumsal hem de bireysel huzurun oluşamamasına; bu insanların
birbirleri hakkında sürekli şüpheci, endişeli ve kararsız bir ruh
698 11/Hûd, 92
699 3/Â-li İmrân, 24
307
Ünite 12 Allah’a İman
hali içinde yaşamalarına sebep olur. Böyle bir toplum içinde kimin,
ne zaman ve ne şekilde sahtekarlık yapacağı belli olmadığından şahıslar,
ruhen büyük bir korku ve endişe içerisindedirler. Karşılıklı
yaşanan güvensizlik ve şüphe, hayatlarını büyük bir mutsuzluk içinde
sürdürmelerine sebep olmaktadır. Her türlü ahlâki değerin gözardı
edildiği bu toplumda, Allah korkusu olmadığından kişilerin, aile
kurumuna, namus ve iffet gibi kavramlara bakış açısı da son derece
ürkütücü bir görünümdedir.
Ayrıca bu tür toplumlarda kişiler arasında saygı ve sevgiye dayalı
bir hayat da mevcut değildir. Toplum bireylerinin birbirlerine
saygı göstermelerinin hiçbir gerekliliği yoktur. Karşılarındaki insana
değer veren bir tavır sergilemeleri için ancak bir çıkarlarının
olması gerekir. Üstelik böyle bir tavır göstermek için kendi câhiliye
mantıklarına göre haklıdırlar da. Zira hayatları boyunca, hayvandan
evrimleşerek varoldukları, ruhlarının ölümle birlikte yokolacağı gibi
telkinler alırlar. Maymun soyundan gelme, toprağın altında çürüyüp
gidecek ve belki de bir daha görmeyecekleri bir bedene ise doğal olarak
saygı göstermeyi anlamsız görürler. Kendi bozuk mantıklarına
göre, “Nasılsa karşılarındaki insan da kendileri de ölüp toprağın altına
girecek, beden olarak çürüyüp gidecek ve ruh olarak da tamamen
yok olacaklardır; o halde neden diğer insanlara iyilik yapmak,
fedâkâr olmak gibi zahmetlere katlansınlar ki...” Evet, gerçekten de
Allah, dolayısıyla da âhiret inancı olmayan her insanın bilinçaltında
bu fikirler yatar. Bu sebeplerle de Allah inancı olmayan toplumlarda
asla huzur, mutluluk, güven ortamı oluşamaz.
Tüm bu ifade ettiklerimizin amacı, “Allah inancı olmadığı durumlarda
toplumda dejenerasyon olur, o halde Allah inancı olmalıdır”
gibi bir mantık kurmak değildir elbette. Allah inancı olmalıdır,
çünkü Allah vardır ve O’nu inkâr eden O’na karşı büyük bir suç işlemiş
olur. Allah inancının olmadığı durumda toplumların çürüdüğüne
işaret etmekteki mantığımız ise, bu toplumların temelden yanlış
bir bakış açısına sahip olduklarını vurgulamaktır. Yanlış bakış açıları,
kötü sonuçlar doğurur. Allah’ı inkâr gibi en büyük yanlışı yapan bir
toplum da, en kötü sonuçlarla karşılaşır. Bu sonuçlar, o toplumun ne
denli büyük bir yanılgı içinde olduğunun göstergesi oldukları için
önemlidirler.
308
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Bu tür toplumların ortak özelliği, kitlesel bir aldanış içinde olmalarıdır.
“Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni
Allah’ın yolundan şaşırtıp saptırırlar...”700 âyetinden de anlaşıldığı gibi,
toplumun bireylerinin pek çoğunun aynı yapıda olması, bir tür “sürü”
psikolojisi yaratır ve zaten var olan inkârı daha da kuvvetlendirir. Allah’tan
ve âhiretten habersiz olan bu tür toplumları Allah Kuran’da
“câhiliye” toplumu olarak tanımlar. Çünkü toplumun üyeleri her ne
kadar fizik, tarih, biyoloji ya da benzeri bir bilimle ilgileniyor olsalar
da, Allah’ın gücünü ve büyüklüğünü tanıyabilecek akıl ve vicdana
sahip değildirler. Ve bu anlamda câhildirler.
Câhiliye toplumunun bireyleri, Allah’a bağlı olmadıklarından dolayı
O’nun yolundan farklı yollara saparlar. Aynı kendileri gibi âciz
birer kul olan insanlara tâbi olur, o insanları örnek alır, o insanların
düşüncelerini mutlak doğru olarak kabul ederler. Ve sonuçta câhiliye
topluluğu gittikçe kendi kendini körleştiren, kendi kendini akıl ve
vicdandan koparan kapalı bir sistem oluşturur. Başta da belirttiğimiz
gibi bu sistemin en belirgin özelliği, bu insanların dinsizlik telkinleri
doğrultusunda hareket etmesidir.
Allah Kuran’dan böyle bir yaşamın boş ve çürük bir temele dayandığını,
yıkımla bitmeye mahkum olduğunu çarpıcı bir benzetmeyle
anlatır: “Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine
kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini göçecek bir yarın
kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan
kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa hidâyet vermez.”701
Ancak bu arada unutulmaması gereken bir nokta vardır; her toplum,
her insan câhiliye sisteminin bu telkinlerinden, yaşam şeklinden
ve felsefesinden kurtulma fırsatına sahiptir. Zira Allah onlara,
kendilerini uyaran, kendilerine Allah’ın ve âhiretin varlığını, hayatlarının
gerçek anlamını bildiren elçiler ve elçileriyle beraber insanların
vicdanen sordukları her soruya cevap veren hak kitaplar gönderir.
Bu, Allah’ın başından beri süregelen bir kanunudur. Nitekim
günümüzde de doğru yolu gösteren, karanlıktan aydınlığa çıkaran
hak kitap olarak Kuran, tüm insanların rehberidir. Ancak bundan
700 6/En'âm, 116
701 9/Tevbe, 109
309
Ünite 12 Allah’a İman
sonra insanlar tercihlerine göre karşılık göreceklerdir. Nitekim o kitabı
insanlara getiren elçi, şu çağrıyı yapmıştır: “De ki: Ey insanlar,
şüphesiz size Rabbinizden hak gelmiştir. Kim hidâyet bulursa, o ancak
kendi nefsi için hidâyet bulmuştur. Kim saparsa, o da, kendi aleyhine
sapmıştır. Ben sizin üzerinizde bir vekil değilim.”702
Tesadüf Nedir? Bu Kâinat, Tesadüf
Eseri Olarak Oluşabilir mi?
Tesadüf teorisi, hesap kurallarının hiçbiriyle uyuşmayan nizamsız,
şuursuz, kendi kendine, rastgele bir olayın meydana gelmesidir.
Oysa Yüce Allah şöyle buyuruyor: “O’nun (Allah’ın) yanında her şey
bir mikdar (ölçü) iledir.”703; “Biz her şeyi bir kadere (bir ölçü, bir plan
ve bir düzene) göre yarattık.”704; “...Şüphesiz Allah her şey için bir
ölçüyaratmıştır.”705
Atom sisteminden güneş sistemine kadar uzay boşluğundaki tüm
sayısız yıldız ve galaksilerde bulunan ince ve hassas nizam, atmosferdeki
gazların belli bir oranda bulunuşları, insanlarla bitki ve hayvan
arasındaki şaşmayan gaz alış verişi, özetle, değil ayrıntılarını bir bir
dile getirmek; fihristini vermekten âciz kaldığımız şu evrende yürürlükte
olan baş döndürücü olaylar ve bu olaylara yön veren eşsiz
nizam kendi kendine var olup devam edebilir mi? Evet, insanları
hayrete düşüren bu şaşmaz düzen, ince plan ve hassas nizam, acaba
“tesadüf ” denilen şuursuz, hiçbir hesap kuralına tabi olmayan bir
rastlantı eseri mi? Yoksa ilmi, kudreti bütün kâinatı kuşatan ezelî,
ebedî, her şeye kadir bir yaratıcı tarafından mı yaratılmıştır?
Tesadüf teorisinin tutarsızlığını şöyle bir örnekle açıklayalım:
“Yeryüzünün çeşitli bitkilerinden ve eczanenin raflarında bulunan şişelerin
içindeki ilaçlardan, eczacı tarafından hassas terazi, ince hesap
ve ölçülerle bir macun, yani bir ilaç hazırlanıyor. Bir birine katılan
ilaçların oranları az bir miktar değiştiği takdirde umulan etkinin tam
702 10/Yunus, 108
703 13/Ra’d, 8
704 54/Kamer, 49
705 65/Talâk, 3
310
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
tersi görülecektir. Şimdi bir deprem sonucunda, raflar üzerinden düşüp
kırılan şişelerden akıp bir araya toplanarak biri birine karışan
ilaçların, eczacı tarafından belirli oranda terkip edilen macunu, aynı
ölçüde meydana getirmesi mümkün mü? Akılla bunu kabul etmek
mümkün değildir. Öyle ise, ince bir hesap, hassas bir ölçü, şaşmaz bir
düzenle yaratılmış şu kâinat kör ve şuursuz bir tesadüf eseri değil; her
şeye kadir, âlim, muktedir olan Yüce Allah tarafından yaratılmıştır.
Aritmetik bir gerçektir: İnsanın cebine koyduğu 1’den 10’a kadar
numaralı 10 adet markayı cebinden sırasıyla çekebilme ihtimali on
milyarda birdir. Bu kadar basit bir işlemde dahi, bir eksiğiyle on milyar
yanılma payı olan tesaadüf tanrısı, acaba nasıl oldu da, nizam ve
intizamı zerreden kürreye akıllara durgunluk veren bu evreni bunca
muazzam bir düzen içine sokabildi?
İşin ilginci, evrenin çok muazzam bir plan dâhilinde saat gibi tıkır
tıkır işleyişini, bu evren içinde bir özge evren olan insanın fizikî
ve fizikötesi boyutlarının da en az evren kadar ince hesaplar çerçevesinde
yaratılıp yaşatılışını tesadüfle açıklayan materyalistler, değil
şuursuz madde eliyle; şuurlu insan eliyle dahi bir sineğin yapılamadığını,
yapılamayacağını görüp “tesadüf tanrılarını” neden yardıma
çağırmazlar?
“Ey insanlar! Size bir misal verildi; Şimdi onu dinleyin: Allah’ı bırakıp
da yalvardıklarınız, o maksatla hepsi bir araya gelseler bile, bir
sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, onu da geri
alamazlar. İsteyen de âciz, kendinden istenen de!”706
Tabiat (Doğa) Nedir? Tabiat Yaratıcı Olabilir mi?
Tabiat (doğa): Yaratılmış olan her şey, maddî âlem ve maddî âlemin
özellikleri, onda işleyen kanun ve düzendir. Materyalistlere göre,
yaratılış olayı tabiat tarafından meydana gelmektedir. Oysa ki tabiat
denilen şu varlık âlemi, yaratan değil; yaratılandır.
706 22/Hacc, 73
311
Ünite 12 Allah’a İman
Tüm ilmî veriler, tarafsız olarak evrenin bir başlangıcı olup sonradan
var olduğunu ortaya koymaktadır. Sonradan var olan bir şey,
kendi kendini yaratamayacağı gibi, hiçbir şey de yaratamaz. Öyleyse
tabiatın (varlık âleminin) bir ilk yaratıcıya ve bir muharrike (hareket
ettirene) ihtiyacı vardır. O da ezelî, ebedî ve bir olan Allah’tır (c.c.).
Akıl, idrâk, ilim ve irfan sahibi olan insan yokluktan, hiç yoktan
bir toplu iğne, bir sivri sinek yaratamadığı halde; akıl ve idrâkı olmayan
“tabiat” kendi kendini veya herhangi bir şeyi nasıl yaratabilir?
Bunu iddia edenler, düşünme kabiliyetini yitiren, beyni gözleri üzerine
inmiş bakar körlerdir.
Vahye değil de materyalizm dinine inanan kimseler, bütün bu
muazzam nizam ve intizamı ve bunca varlıkların yaratılışını tesadüfle
veya doğayla açıklamaya çalışmaktadırlar. Bu durumda, bunlar
dinsiz (mülhid) olamazlar; bunlar tam bir “müşrik”; yaptıkları
da “şirk”dir. Çünkü inkâr ettikleri Allah’ın sıfatlarını (en önce yaratma
sıfatını) O’ndan alıp, “tesadüf ” veya “doğa” adını verdikleri bir
tanrıya vermiş oluyorlar. Kendilerine yanlış olarak, “dinsiz” denen
bu “çok dinli”, “çok tanrılı” kimseler, ellerinde tuttukları medya aracılığıyla
dinlerinden edip sürüleştirdikleri yığınları ifsâd edip kandırmaya
çalışmaktadırlar. “Doğa öyle yaratmış”, “tabiat ananın lütfu”,
“burcunuz...”, “yıldızınız...”, “astrologunuz diyor ki...” gibi ifâde ve başlıkları
altında reklamını yaptıkları hurâfelerin, çağdaş üfürükçülerin
ve falcıların peşine takmayı ihmal etmiyorlar. Dünyanın güneşten
kopup içinde canlıların oluşmasını, insanın ortaya çıkışını tesadüfe
bağlamaya çalışıyorlar.
Çağdaş dünyada değişiklik olsun diye ortaya atılan felsefe ve
dünya görüşlerinin, ahlâk ve erdem açısından en tahripkâr olanı, hiç
kuşkusuz dinsizliktir, ateizmdir. Bu tavrın yaygınlaşmasında en büyük
pay, elbette düzenin ve egemen güçlerindir.
Bu inkâr hastalığının pençesine düşenler dahi, eğer tamamıyla
öldürüp yok edememişlerse vicdanlarının ta derinliklerinde Allah’ın
varlığını hissederler. Bu his, Allah’ın da hidâyetiyle kimi zaman kişinin
varlığını kuşatarak hayatının tamamına hâkim olur. Kimi zaman
da bir felâket, bir korku sırasında geçici olarak ortaya çıkar. Gerçek
312
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
şu ki, olmayan bir şey hissedilmez. Sonlu ve yaratılmış olan insan
zihni, sonsuz ve yaratılmamış bir varlığı icad edemez. Bizi koruyan
kim ise var eden de odur. Varlığımız, Allah’ın varlığının en kesin delilidir.
Her şeylerini Allah’a borçlu olan ve buna rağmen ihanetin zirvesine
çıkıp O’nu inkâr eden Allah’sız materyalistlere sormalı: Allah’sız
bir dünyada faziletli olmanın, kurallı yaşamanın, dürüst davranmanın,
yani özetle ahlâklı olmanın sebebi ne? Allah ve âhirette ödül
yoksa, bütün bu zahmetlere insan niçin katlansın?
Allah’ın, âhiretin, hesabın, sorgunun, sualin olmadığı bir hayat
namuslulara, ahlâklılara, dürüstlere, hakkı hukuku gözetenlere, erdemlilere
bir cehennem; namussuzlara, hırsızlara, canilere, ahlâksızlara
bir cennet olurdu. Öylesi bir dünyada insanları erdemli ve
ahlâklı yaşamanın gerekliliğine nasıl iknâ edecektiniz ve onlar neden
iknâ olsunlar? Olmuyorlar zaten. Allah’ı hayatına, siyasetine,
devletine, okuluna karıştırmak istemeyen laiklerin, materyalistlerin
yaşantıları bunun en açık delili değil midir?
İnsanlık tarihi Allah’ını, dinini, imanını kaybedenlerin şeref, ahlâk,
fazilet, birlik, dirlik, özetle insanı insan yapan her şeylerini kaybettiklerinin
örnekleriyle doludur. Yine tarih, gerçek anlamıyla iman
edenlerin kahramanlıklarını, her konudaki erdem ve faziletlerini
gıptayla hatırlamakta ve hatırlatmaktadır.
Allah Teâlâ’nın Birliği
Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ’nın varlığını belirten pekçok âyet-i
kerime olmakla beraber, O’nun birliğinden bahseden âyetler, varlığını
ifâde eden âyetlerden daha çoktur. Allah Teâlâ’nın birliğinden
bahseden ve çoğu Mekke’de inen âyetler, şirki reddedip tevhidi emreder.
Bu âyetlerin bir kısmı Allah Teâlâ’nın ilâhlık vasfına yakışmayan
yaratılmışlık, âcizlik ve eksiklik ifâde eden özellikleri reddetmek
sûretiyle O’nu tenzih eder. Bir kısmı da O’nun kâinatın yaratıcısı, nimet
vericisi, tek sahibi ve hâkimi olduğunu belirtir.
313
Ünite 12 Allah’a İman
Meselâ; Kur’an’da “Allah kendine ortak koşulmasını bağışlamaz,
bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan da gerçekten
büyük bir günah işlemiştir.”707 buyurularak şirk reddedilirken;
diğer bir sûrede: “De ki: O Allah birdir. Allah hiçbir şeye muhtaç
değildir, her şey O’na muhtaçtır. Kendisi baba değildir ve doğurulmamıştır
(evlât da değildir).”708 buyurularak tevhid en özlü biçimde
vurgulanmaktadır.
Ebû Cehil gibi en azılı müşrikler, hatta şeytan bile Allah’ı inkâr
edememiş, O’nu yaratıcı, tabiata hükmedici olarak kabul etmeye
kendilerini mecbur hissetmişlerdi. Ama, Allah’a sadece inanmak yeterli
değildir. O’na hiçbir şeyi, hiçbir şekilde şirk koşmamak şarttır.
İnsanlar tarih boyunca Allah’ın varlığını doğrudan inkâr yerine
ya müşrikler gibi O’na ortak koşarak şirke düşmüşler, ya da laiklik
anlayışıyla O’nun bazı sıfat ve fiillerini inkâr ederek küfre düşmüşlerdir.
Bu iki inkâr, iki şirk çeşidi arasındaki benzerlik ve farkları şöyle
ifâde etmek mümkündür:
Müşrikler Allah’ın varlığını, yaratıcılığını, rızık vericiliğini kabul
ettikleri halde, vahdâniyyetini inkâr ediyorlar, O’na putları ortak
koşuyorlardı. Laiklik ise, Allah’ın Rabbânîyetini inkâr ederek O’nu
dünya hayatına, insanın gündelik yaşamına, toplumların yönetimi
demeye gelen siyasete karıştırmak istememektir. Özetle, şirk vahdâniyyeti;
laiklik Rabbânîyyeti inkâr etmektir.
Şirk, Allah’ın zâtında O’na ortaklar koşmakken; laiklik de Allah’ın
sıfatlarında O’na ortaklar koşmak ve O’nun olan teşrî, terbiye etme,
hüküm koyma yetkilerini yaratandan alıp yaratılanlara devretmektir.
Şirkle laikliğin bu uygulamaları neticede aynı kapıya çıkıyordu:
Hevâ ve heveslere uygun bir hayat sürmek; canları çekince çiğnedikleri,
ya da değiştirdikleri, kurallarını kendilerinin belirlediği bir
707 3/Âl-i İmran, 48
708 112/İhlâs, 1-4
314
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
hayat... Şirk de laiklik gibi hakkı ikiye paylaştırıp Allah’ın hakkını
Allah’a, “Sezar”ları olan tâğutlarının hakkını da putlarına vermektir.
“Allah’ın birliği” konusu, Akaid’in temel ve en önemli konusudur.
Akaid ilmine bu yüzden Tevhid ilmi de denir (Tevhid, birlemek, Allah’ı
bir kabul etmek demektir. Yani, Allah’ın zâtında, sıfatlarında ve
fiillerinde eşsiz olduğunu bilmek ve öylece inanmaktır). İslâm Dini’ndeki
tüm hükümlerin bir noktada Allah’ın birlenmesine (tevhide)
dayandığı için, İslâm’a Tevhid dini; müslümanlara da muvahhid
denilir.
Günümüzde Allah’ı sözde bir olarak kabul eden nice insanlar,
hâkimiyet ve mutlak otorite konusuna gelince Allah’a ortaklar koşmaktadırlar.
Allah’a ait bazı vasıfları başkalarına veren, başka şeyleri
Allah’ı sever gibi seven, başkasından Allah’tan korkar gibi korkanlar
Allah’ı gerçekten birlemiş olmazlar. Allah’ı kanunlarına, idarelerine,
işlerine... karıştırmak istemeyenler tevhid eri vasfını kaybedip müşrik
vasfını kazanırlar. “Onların çoğu, Allah’a, şirk koşmaksızın iman
etmezler.”709
Allah’ın varlık ve birliğini kabul etmenin, fert ve toplum hayatının
her alanında ortaya çıkması zorunlu olan birtakım sonuçları
vardır. Bir olan Allah’a iman etmek: Sadece O’nun hâkimiyetini kabul
etmek, mutlak itaat edilecek otorite olarak O’nu tanımak, O’na
ve emirlerine boyun eğmektir. Bir olan Allah’a iman; Allah’ın öngördüğü
nizama aykırı olan her şeye karşı bir inkılap hareketidir; bir
başkaldırıdır. Allah’tan başka ilâhları reddettiğimiz, Allah’ı birlediğimiz
yaşantımızın tüm boyutlarında kendini göstermelidir. Allah’a
iman, çevreyi etkilemeyen, gayr-ı İslâmî vakıayı kabullenen kuru ve
edilgen yahut etkisiz bir iddia olamaz. Bir olan Allah’a iman etmenin
zorunlu gereği; Allah’ın nizamını hayatına, düşünce ve inançlarına,
bireysel, sosyal, siyasal, ekonomik, ahlâkî ve teabbudî (ibâdetle ilgili)
bütün ilişkilerine hâkim kılmaya çalışmaktır.
709 12/Yûsuf, 106
315
Ünite 12 Allah’a İman
Müslümanın Allah İnancı
Müslümanlar Allah’a Şöyle İnanır:
Allah vardır ve birdir. Varlığının başlangıcı ve sonu yoktur. Allah
yaratıklardan hiç birisine benzemez. Allah’ın varlığı kendisindendir.
O hiç bir şeye muhtaç değildir, bütün her şey ona muhtaçtır.
Allah daima diridir. Her şeyi bilir, görür, işitir, dilediğini yapar.
Allah sonsuz kudret (güç) sahibidir, yaratıcıdır, dilediğini yoktan var
eder.
Allah’a böyle inanan kimse, hiç kimsenin görmediği bir yerde bile
olsa ahlâksızlık yapamaz. Çünkü Allah’ın onu gördüğünü, duyduğunu
ve cezâlandıracağını bilir ve ona göre hareket eder.
Allah Teâlâ’nın Sıfatları
Allah’a İman etmek için Allah’ı bilmek lazımdır. Fakat Allah’ın
zâtı ve mahiyeti bilinemez. İnsanlar bu konuda düşünmekten men
olunmuşlardır. Allah ancak isimleri, sıfatları ve fiilleri (yaratmak, rızık
vermek gibi) ile bilinir. O halde Allah’a İman O’nda bulunması
ve bulunmaması gereken sıfatları ve O’na mahsus isimleri bilmek ve
inanmaktır.
Allah Teâlâ’ya doğru olarak inanmak ve yüce varlığını iyi tanıyabilmek
için O’nun sıfatlarını ve isimlerini bilmek gerekir.
Meşhur sınıflamaya göre Allah Teâlâ’nın 14 tane sıfatı vardır.
Bunlardan 6 tanesi zâtî, 8 tanesi ise subûtî sıfatlarıdır. Zâtî sıfatlar
sadece ve sadece Allah Teâlâ’da bulunan, O’nun hâricinde hiç bir varlıkta
bulunmayan sıfatlardır. Ama subûtî sıfatları ise, Allah’tan başka
bazı varlıklarda da sınırlı bir şekilde bulunabilen sıfatlardır.
316
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
a- Zâtî Sıfatlar (Sıfat-ı Selbiyye)
Allah Teâlâ’nın zâtî sıfatları 6 tanedir.
1) Vücut: Var olmak demektir. Bütün bu kâinatı yaratan ve düzenleyen
Allah vardır.
2) Kıdem: Allah’ın varlığının öncesinin olmamasıdır. Yani, önceden
yok iken sonradan yaratılmış değildir. Her yaratılan şeyin
muhakkak evvelî vardır. Allah Teâlâ tek yaratıcı olduğundan O’nun
evvelî yoktur. Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “O ilktir
(kendinden önce hiçbir varlık yoktur.), sondur (kendinden sonra bir
varlık yoktur, her şey yok olurken O kalacaktır.), O zâhirdir, bâtındır.”710
3) Beka: Allah’ın varlığının sonu olmaması demekıir. Allah Teâlâ
ebedîdir. O’nun ne geçmİşte ne gelecekte var olmadığı ve var olmayacağı
bir zaman düşünülemez. Tek yaratıcı olan Allah’tan başka bütün
her şey yok olmaya mahkumdur ve yok olacaktır. “Yer üzerinde
bulunan her canlı yok olacak; Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin
zâtı bâki kalacak.”711 “Allah ile birlikte başka bir tanrıya tapıp yalvarma!
O’ndan başka tanrı yoktur. O’nun zâtından başka her şey helâk
olacaktır. Hüküm O’nundur ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz.”712
4) Vahdâniyyet: Bir olmak demektir. Allah zâtında, sıfatlarında
ve fiillerinde eşi, dengi ve benzeri olmayan birdir. “De ki: O, Allah
birdir.”713
Allah Teâlâ mutlak birdir. Bir kağıdı veya tebeşiri ikiye, üçe, dörde
veya daha fazla parçaya bölebilirsiniz. Alahü Teâlâ iki veya daha
fazla olması düşünülemeyen birdir. Hıristiyanlar Allah’ın; kutsal ruh,
oğul, ve babadan meydana geldiği inancı yüzünden sapıtmışlar ve
şirke düşmüşlerdir.
Allah Teâlâ sıfatlarında da birdir. Allah’tan başka hiçbir varlık
sıfatlarında bir değildir. Mutlaka bir veya birkaç sıfatıyla diğer
710 57/Hadîd, 3
711 55/Rahmân, 26-27
712 28/Kasas, 88
713 112/İhlâs, 1
317
Ünite 12 Allah’a İman
varlıklarla ortak durumdadır. Meselâ, güneş ve ay bir tanedir. Fakat
onlar gibi parlak ve yuvarlak başka gök cisimleri vardır ve onlara
benziyordur. Allah Teâlâ böyle değildir, O’nun sıfatları öyle birdir ki,
aynı sıfatların başka bir varlıkta bulunmasına imkan yoktur.
Allah, fiilleri itibariyle de birdir. Meselâ, yaratmak Allah’ın fiillerindendir.
O’ndan başka hiç bir varlığın, bir şeyi yoktan var etmesi
düşünülemez.
5) Muhâlefetün lil-havâdis: Sonradan var olanlara benzememek
demektir. Allah (c.c.) sonradan var olanlara, yani yaratılmış varlıklardan
hiçbirine, hiçbir yönden benzemez. İnsanın aklına geldiği,
düşüncesinin ulaşabildiği herşeyden Allah mutlak sûrette başkadır.
İnsan aklı Allah’ın zâtının mâhiyetini anlayamaz. Bu yüzden insanlar
bu konuda düşünmekten men olunmuşlardır. “O’na benzer hiçbir şey
yoktur.”714
6) Kıyam bi-nefsihî: Allah’ın varlığı ve varlığının devamlı olması
kendindendir. Allah Teâlâ, var olması ve varlığını devam ettirmesi
için hiç bir şeye muhtaç değildir. Allah, İhlâs Sûresinde de belirttiği
gibi Samed’dir, yani bütün varlıklar O’na muhtaçtır, O hiç bir şeye
muhtaç değildir. Yine Kur’ân-ı Kerim’de Allah şöyle buyurmaktadır:
“Allah elbette bütün âlemlerden ganî ve müstağnîdir.”715
b- Subûtî Sıfatlar
Allah Teâlâ’nın subûtî sıfatları 8 tanedir.
1) Hayat: Allah’ın canlı, diri, yani hayat sahibi olması demektir.
O devamlı olarak diridir, ölümsüzdür. Sonsuza kadar diri olarak kalacaktır.
Allah, canlı olarak hayatta kalması için, yaratılmış varlıklar
gibi bazı şeylere muhtaç değildir.
714 42/Şûrâ, 11
715 29/Ankebût, 6
318
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
2) İlim: Allah’ın, geçmiş ve gelecekteki her şeyi en küçük ayrıntısına
kadar bilmesidir. Allah, olmuşu olacağı, açığı gizliyi, kalplerden
geçenleri, herşeyi ezelî ilmiyle bilir.
3) Semî’: Allah’ın her şeyi işitmesidir. Allah kulağa ihtiyaç duymadan
herşeyi işitir. O’nun duymayacağı hiç bir ses, hiç bir fısıltı
yoktur. İnsanların duyamadıkları, ama gerçekte var olan tüm sesleri
duyar.
4) Basar: Allah’ın her şeyi görmesidir. Allah Teâlâ küçük büyük,
gizli açık, uzak yakın, her şeyi görür. Hiç bir şey O’na gizli kalmaz.
5) İrâde: Dilemek demektir. Allah dilediğini yaratır, O’nun irâdesi
(dilemesi) dışında hiç bir şey olmaz.
6) Kudret: Gücü yetmek demektir. Allah’ın her yerde her şeyi yaratma
güç ve kuvveti. Allah’ın gücü, dilediği her şeyi yapmaya yeter.
Gerçek anlamda güç ve kuvvet, ancak, sadece Allah’a aittir.
7) Kelâm: Söylemek, konuşmak demektir. Allah’ın harften ve sesten
münezzeh olarak konuşması. Allah Teâlâ dile ihtiyaç duymadan
dilediğini söyler.
8) Tekvîn: Allah’ın yoktan var etmesi, yaratması. Her şeyi Allah
yaratmıştır. Allah, yaratmak istediği şeye “ol” der ve hemen o şey oluverir.
Esmâü’l-Hüsnâ
(Allah Teâlâ’nın Güzel İsimleri)
Kur’an, marifetullah (Allah’ı tanıma) bilgisini Allah’ın isim ve sıfatları
yoluyla vermektedir. Kur’an’da yüz civarında isim ve sıfat bulunmaktadır.
Bu isim ve sıfatların birçoğu müşrik ve münkirlerin Allah (c.c.)
hakkındaki düşüncelerini reddetmek ve doğrusunu göstermek için
zikredilmiştir. Birçoğunda da Allah, kendi kendisini tanıtmaktadır.
319
Ünite 12 Allah’a İman
“Nasıl bir Allah?” sorusu, Kur’an’da zikredilen “esmâü’l Hüsna ve sıfatların
bildirdiği ve tanıttığı Allah” şeklinde cevaplandırılabilir.
ALLAH: Kâinatı yaratıp yöneten, bütün övgü ve ibâdetlere lâyık,
varlığı zorunlu olan, ulûhiyete mahsus sıfatların hepsini kendinde
toplamış bulunan yüce Zât’ın özel ve en kapsamlı adı, lafza-i celâl.
er-RAHMÂN: İlâhî rahmet, lütuf ve koruyuculuğu bütün mahlûkatı
kapsayan, dünyada İman eden ve etmeyen herkese merhamet
edip nimetlendiren.
er-RAHÎM: Çok merhamet edip bağışlayan, dünyada kendisine
İman edip emirlerine uyanları âhirette ebedî nimetlerle mükâfatandıracak
olan.
el-MELİK: Görünen ve görünmeyen bütün âlemlerin sahibi ve
yöneticisi.
el-KUDDÛS: Her türlü eksiklik ve noksanlıktan münezzeh
(uzak), bütün kemal sıfatlarıyla muttasıf bulunan.
es-SELÂM: Esenlik veren, kullarını tehlikelerden selâmete çıkarıp
sâlim kılan.
el-MÜ’MİN: Güven veren, vaadine güvenilen, kendine sığınanları
rahata, huzura erdiren. Gönüllerde İman ışığı uyandıran.
el-MÜHEYMİN: Evrenin bütün işlerini düzenleyen, gözeten ve
yöneten; insanları murâKâbe edip koruyan.
el-AZİZ: Eşi, benzeri ve dengi bulunmayan; değerli, şerefli ve
güçlü; hiçbir zaman yenilmeyen, daima gâlip olan.
el-CEBBÂR: Mutlak irâdesini her durumda yürüten, dilediğini
zorla yaptırmağa muktedir olan; düzeni bozulan her şeyi tanzim
eden, her güçlüğü kolaylaştıran.
el-MÜTEKEBBİR: Her şeyde ve her İşte azamet ve yüceliğini
gösteren; büyüklükte eşi ve benzeri olmayan.
320
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
el-HÂLİK: Her şeyi takdirine uygun şekilde yaratan, yoktan var
eden.
el-BÂRİ’: Herhangi bir modele bağlı kalmadan bütün varlıkları
yaratan; eşyayı, herşeyin âzâ ve cihazlarını birbirine uygun olarak
yaratan.
el-MÛSÂVVİR: Her varlığa ayrı bir şekil ve özellik veren.
el-ĞAFFÂR: Mağfireti, affı çok; daima affeden, tekrarlanan günahları
da bağışlayan.
el-KAHHÂR: Yenilmeyen, yegâne gâlip; varlıkları emir ve irâdesi
altında tutan.
el-VEHHÂB: Her çeşit nimeti hiçbir karşılık beklemeden bol bol
bağışlayıp veren.
er-REZZÂK: Ruh ve bedenlerin gıdasını yaratıp veren; yaratılmışlara
faydalanacakları şeyleri ihsan eden.
el-FETTÂH: İyilik kapılarını açan; kullarına rahmet kapılarını
açan ve müşkülleri çözüp kolaylaştıran.
el-ALÎM: Her şeyi hakkıyla bilen.
el-KÂBIZ: Daraltan, rızkı belli ölçüde tutup veren; canlıların rûhunu
alan.
el-BÂSIT: Açan, genişleten, rızkı, lütuf ve keremini bol bol veren,
ruhları bedenlere yerleştirip yayan.
el-HÂFID: Alçaltan, zillete düşüren.
er-RÂFİ’: Yücelten, izzet ve şeref bahşeden.
el-MUİZ: Aziz kılan, yücelten, izzet ve şeref veren.
el-MÜZİLL: Alçaltan, zillete düşüren, hor ve hakir eden.
es-SEMÎ’: Her şeyi hakkıyla işiten.
321
Ünite 12 Allah’a İman
el-BASÎR: Her şeyi hakkıyla gören.
el-HAKEM: Hükmeden, hakkı yerine getiren; Hüküm verme
yetkisini elinde tutan; son hükmü verecek olan.
el-ADL: Mutlak adâlet sahibi, hiçbir şeyde aşırılığa düşmeyen.
el-LATÎF: Sonsuz lütuf ve kerem sahibi; Yaratılmışların ihtiyaçlarını
en ince noktasına kadar bilip karşılayan.
el-HABÎR: Her şeyin içyüzünden haberdar olan.
el-HALÎM: Acele ve kızgınlıkla davranmayan; cezâ vermede acele
etmeyen, teenî sahibi.
el-AZÎM: Azamet sahibi, büyük; Zâtının ve sıfatlarının mahiyeti
tüm kapsamıyla anlaşılamayacak kadar ulu.
el-ĞAFÛR: Mağfireti çok; bütün günahları bağışlayan.
eş-ŞEKÛR: Az iyiliğe çok mükâfat veren.
el-ALİYY: İzzet, şeref ve hükümranlık bakımından en yüce.
el-KEBÎR: Çok büyük; Ululuğu karşısında her büyüğün küçüldüğü
mutlak büyük; zat ve sıfatlarının mahiyeti tüm kapsamıyla anlaşılamayacak
kadar ulu.
el-HAFÎZ: Koruyup gözeten ve dengede tutan; Belâdan saklayan.
el-MUKIYT: Bedenlerin ve ruhların gıdasını yaratıp veren, herşeyi
koruyan.
el-HASÎB: Kullarını hesaba çeken ve onlara kâfi gelen, yeten;
herkesin ve her şeyin hesabını en iyi bilen.
el-CELÎL: Azamet ve ululuk sahibi.
el-KERÎM: Keremi bol ve sonsuz; Fazilet türlerinin hepsine sahip.
322
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
er-RAKIYB: Murâkabe eden, her şeyi gözetleyip kontrolü altında
tutan.
el-MÜCÎB: Dilek ve duâlara karşılık veren; Kendine niyaz edip
yalvaranlara isteklerini veren.
el-VÂSİ’: İlmi, ihsanı, mağfiret ve merhameti her şeyi kuşatan.
el-HAKÎM: Bütün emir ve işleri yerli yerinde olan. Hüküm ve
hikmet sahibi.
el-VEDÛD: Çok seven ve çok sevilen.
el-MECÎD: Yüce, şanlı ve şerefli; lütuf ve keremi bol.
el-BÂİS: Ölümden sonra dirilten; ölüleri diriltip kabirlerinden
çıkaran.
eş-ŞEHÎD: Her şeyi gözleyip bilen; her zaman ve her yerdeki
mahlûkatını bilip gören.
el-HAKK: Fiilen var olan, varlığı ve ulûhiyeti gerçek olan; Hiç
değişmeden duran; Hakkı izhar eden.
el-VEKÎL: Kendisine güvenilip dayanılan; Kendisine havale olunan
işleri, kulların işini düzeltip onların yapacağından daha iyi temin
eden.
el-KAVÎ: Kudretli, her şeye gücü yeten.
el-METÎN: Çok sağlam ve çok güçlü; Her şeye gücü yeten, kudretli.
el-VELÎ: Yardımcı ve dost.
el-HAMÎD: Her bakımdan övgüye lâyık. Bütün varlığın diliyle
övülen.
323
Ünite 12 Allah’a İman
el-MUHSÎ: Her şeyi tek tek bütün ayrıntılarıyla bilen; İlmiyle her
şeyin sayısını bilen.
el-MÜBDÎ: Varlıkları ilkin yaratan; Mahlûkatı maddesiz ve örneksiz
olarak ilk baştan yaratan.
el-MUÎD: Ölümden sonra tekrar yaratan.
el-MUHYÎ: Can veren, hayatı halk eden, sağlık ve afiyet veren.
el-MÜMÎT: Ölümü yaratan, ecelleri geldiğinde canlıları öldüren.
el-HAYY: Ezelî ve ebedî hayatla daima diri; her şeyi bilen ve her
şeye gücü yeten.
el-KAYYÛM: Her varlığın kendisine bağlı olduğu, kâinatı yöneten
en yüce varlık; Her şeyi tutan.
el-VÂCİD: Dilediğini dilediği zaman bulabilen, hiçbir şeye muhtaç
olmayan, müstağnî.
el-MÂCİD: Şanlı, şerefli; kadri ve keremi bol olan.
el-VÂHID: Tek, zâtında, sıfatlarından, işlerinde, isimlerinde, hükümlerinde
asla ortağı veya benzeri olmayan; Bölünüp parçalara ayrılmaması
ve benzerinin bulunmaması anlamında tek.
es-SAMED: Arzu ve ihtiyaçları sebebiyle her varlığın kendisine
yöneldiği, ancak kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan. İhtiyaçların
giderilmesi için tek mercî.
el-KAADİR: Her şeye gücü yeten, tam kudret sahibi; İstediğini
istediği gibi yapmaya gücü yeten.
el-MUKTEDİR: Her şey gücü yeten, kudretli; Kuvvet ve kudret
sahipleri üzerinde istediği gibi tasarruf eden.
el-MUKADDİM: Öne alan; Arzu ettiğini ileri geçiren.
324
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
el-MUAHHİR: İstediğini geriye koyan, arkaya bırakan.
el-EVVEL: İlk, O’ndan öncesi olmayan evvel; Varlığının başlangıcı
olmayan.
el-ÂHİR: Son, Bâki olan, O’ndan sonrası olmayan son; Varlığının
sonu olmayan.
ez-ZÂHİR: Varlığını ve birliğini belgeleyen birçok delilin bulunması
açısından apâşikâr; Kudret ve saltanatıyla âşikâr olan.
el-BÂTIN: Gizli; Zâtının görülmesi ve mahiyetinin bilinmesi açısından
gizli.
el-VÂLÎ: Kâinatın hakimi ve yöneteni.
el-MÜTEÂLÎ: İzzet, şeref ve hükümranlık bakımından en yüce,
erişilmesi mümkün olmayan.
el-BERR: İyilik ve ihsanı bol olan.
et-TEVVÂB: Tevbeleri çokca kabul edip günahları bağışlayan;
Kullarını tevbeye teşvik edip onların tevbelerini kabul eden.
el-MÜNTAKIM: Suçluları lâyık ve müstahak oldukları şekilde
adâleti ile cezâlandıran.
el-AFÜVV: Çok affedici; İnsanların günahlarını kendilerinde sorumluluk
kalmayacak şekilde affeden.
er-RAÛF: Şefkatli, çok merhametli, pek müşfik.
MÂLİKÜ’L MÜLK: Mülkün hakiki ve ebedî sahibi.
ZÜ’L-CELÂLİ VE’L-İKRÂM: Azamet ve kerem sahibi; Büyüklük
ve ikram sahibi.
el-MUKSIT: Adâletle hükmeden, bütün işlerini denk ve birbirine
uygun ve yerli yerinde yapan.
325
Ünite 12 Allah’a İman
el-CÂMİ’: İstediğini istediği zaman istediği yerde toplayan; Bütün
övgü ve erdemleri zâtında toplayan; evrendeki tüm varlıkları
tüm bir âhenk içinde toplayıp düzenleyen; bütün mahlûkatı hesaba
çekmek üzere kıyâmet gününde bir araya getiren.
el-ĞANÎ: Çok zengin; Kendisi her şeyden müstağnî, kendi dışındaki
her şey O’na muhtaç.
el-MUĞNÎ: Zenginlik veren; kullarından dilediğini keremiyle
zengin eden.
el-MÂNİ’: Bir şeyin olmasına mâni olan; Kötülüklere engel olan,
hikmeti gereği dilemediği şeylerin gerçekleşmesine izin vermeyen.
ed-DÂRR: Zarar verici olanlar dâhil olmak üzere her şeyi yaratan.
en-NÂFİ’: Fayda veren; Faydalı ve menfaat verici şeyleri yaratan.
en-NÛR: Nurlandıran, nûr kaynağı; Âlemleri ve gönülleri nurlandıran.
el-HÂDÎ: Yol gösteren, murada erdiren; Hidâyet yaratan, istediği
kulunu hayırlı yollara muvaffak kılan.
el-BEDÎ’: Bütün varlıkları eşi ve örneği olmadan sanatkârâne bir
şekilde yaratan; hayret verici âlemler icad eden.
el-BÂKÎ: Varlığının sonu olmayan, daima var olan.
el-VÂRİS: Varlığının sonu olmayan; Varlığı devamlı olan servetlerin
hakiki sahibi; Herşey yokluğa döndükten sonra da varlığı ve
saltanatı devam eden.
er-REŞÎD: Bütün işleri İsabetli ve hedefine ulaşan, kullarını doğru
yola irşad edici.
es-SABÛR: Çok sabırlı.
326
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Tirmizî’nin Ebû Hureyre’den rivâyetine göre o şöyle demiştir: ‘Allah’ın
Rasûlü (s.a.v.) dedi ki: “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Kim
onları bellerse Cennete girer.”716
Buhârî, Müslim ve başkaları, hadisin sadece baş tarafını rivâyet
eder, isimleri ayrı ayrı sıralamazlar.717
Âlimlerin ittifakıyla isimler 99’a münhasır değildir. Kur’ân-ı Kerim’de
isim sigası halinde bulunduğu halde, Tirmizî’nin yukarıda
saydığımız meşhur listesinde görülmeyen vasıflar 27 adettir:
Yukarıdaki listenin dışında, Kur’an’daki Diğer İsimler:
er-Rab, el-İlâh, el-Muhıyt, el-Kadîr, el-Kâfî, eş-Şâkir, el-Hakîm,
el-Kaahir, el-Mevlâ, en-Nasıyr, el-Hâlık, el-Melik, el-Kefîl, el-Hallâk,
el-Ekrem, el-A’lâ, el-Mübîn, el-Hafî, el-Karîb, el-Ehad, Ğâfiru’z-
Zenb, Şedîdu’l-ıkaab, Fâtıru’s-semâvâti ve’l-ard, Rafîu’d-derecât,
Ğâlib alâ emrih, Kaaim alâ külli nefs, Hayrun Hâfızan
“Esmâü’l-Hüsnâ (En güzel isimler) Allah’ındır. O’nu o isimlerle çağırın
(adlandırın). O’nun isimleri konusunda ilhâd’a (eğriliğe) sapanları
bırakın. Onlar yaptıklarının cezâsını göreceklerdir.”718 Esmâü’l-Hüsnâ
ile ilgili bu âyette geçen “eğriliğe sapanlar” diye tercüme olunan
“yulhıdûn”, genel olarak Allah’a isim ve vasıf vermekte kayıtsız, lâubali
kimseleri ifâde eder. İlhâd: Allah’ı, Kendisini isimlendirmediği,
hakkında ne Kur’an ne de sünnette nass gelmemiş olan bir isimle
adlandırmaktır.
Âyet ve hadislerde zikredilen esmâü’l-hüsnâ, Allah’ın nasıl bir
varlık olduğunun, O’nun niteliklerini, özelliklerini ve hangi vasıflara
sahip olup olmadığını beyan eden isim ve sıfatlardır.
Allah’a ait olan bu isimlerin aynen bir başkasında da olduğuna
inanmak insanı şirke götürür. Tevhidin bir anlamı da Allah’ın isim
ve sıfatlarında tek bir olduğunu, başkalarının Allah’a, Allah’ın da
716 Hadisin devamında, yukarıda sayıp Türkçe anlamlarını verdiğimiz 99 ismi sayılır.
Sünenü’t-Tirmizî, Deavât 83, Hadis no: 3507
717 Bak. Buhârî, Şurût 18; Müslim, Zikr 5, hadis no: 5, 6
718 7/A’râf, 180
327
Ünite 12 Allah’a İman
başkalarına (yarattığı varlıklara) benzemediğine inanmaktır. “O’nun
(Allah’ın) benzeri gibi olan hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir.”719
“Esmâü’l-Hüsnâ (En güzel isimler) Allah’ındır. O’nu o isimlerle
duâ edin, çağırın (adlandırın). O’nun isimleri konusunda ilhâd’a (eğriliğe)
sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezâsını göreceklerdir.”720
Esmâü’l-Hüsnâ Konusunda Doğru Yoldan Sapmak
Kur’an, esmâü’l-hüsnâ konusunda ilhad adını verdiği tavrı yasaklamıştır.
721 Bu ilhâd kavramıyla, Allah’ın isimleri ve nitelikleri
konusunda ciddiyet göstermeyen, lâubâli davranan, Allah hakkında
zan ile konuşan ve bilmediğini söyleyenler722 kast edilmiştir. Birçok
müfessir, âyette dile getirilen ilhâdı, “Allah’ı kendi zâtına vermediği,
naslarda yer alan esmâü’l-hüsnâ içerisinde bulunmayan isimlerle adlandırmak”
şeklinde anlamışlardır.
Allah’ın isimleri konusunda doğru yoldan sapmak, hiç şüphesiz,
sadece isimlerin lafızlarıyla ilgili bir durum değildir. Belki de âyetin
sakındırdığı asıl sapma, Allah tasavvuru konusundaki sapmadır. Zaten
isimler konusundaki sapma, tasavvurdaki sapmanın bir sonucudur.
Tasavvurdaki sapma muhtevâya yönelik, isimlerdeki sapma ise
biçime yöneliktir. Allah’ın isimleri konusunda doğru yoldan sapmanın
farklı boyutlarını şu başlıklar halinde toplayabiliriz:
1- Allah’a isim koyma yoluyla, Allah’ı tanımlamaya kalkmak: Bu
Allah’ı tanımanın önündeki en büyük engeldir. Kul, haddini aşmadan,
bu işe kalkışamaz.
2- Allah’ın kendi zâtı için seçip beğendiği isimleri veya onların
mânâlarını reddetmek: Birinci maddenin tersi bir sapmadır. Zaten
Allah’a O’nun şânına yaraşmayan isimler ve sıfatlar yakıştıran biri,
719 42/Şûrâ, 11
720 7/A’râf, 180
721 7/A’râf, 180
722 2/Bakara, 80
328
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
O’nun kendi zâtı için seçip beğendiği isim ve sıfatlarla sorunlu demektir.
3- Allah’ın isim ve sıfatlarını, onların içeriklerini görünür görünmez
varlıklara vermek: Allah dışında herhangi bir varlığa, sadece Allah’a
ait olan mükemmelliklerden birini veya birkaçını yakıştırmak.
Yakıştırılan ister bir peygamber, ister bir aziz, ister bir velî, isterse bir
put olsun, fark etmez.
4- Allah’ın isimlerinin anlamlarını tahrif etmek ve onlara kendilerinde
bulunmayan anlamlar yüklemeye veya var olan anlamlarını
eksiltmeye yeltenmek: Bu tahriftir ve tahriflerin en büyüğü, Allah
hakkında yapılanıdır.
5- Esmâü’l-hüsnânın içeriğini boşaltmak: Bu, genellikle mutlak
tenzihe sapanların ihlâdıdır. İsimsiz ve vasıfsız bir Allah tasavvuru,
Allah’ın âlemden bağımsız varlığını inkâra çıkar. Böyle bir tasavvurda
Tanrı, sanal bir varlık halini alır.
6- Allah’ın, esmâsıyla hayatın tüm alanlarına tecellisini inkâr edip
O’nu hayattan dışlayan bir tasavvura sapmak: Modern sekülerlik/
laiklik, sapmanın bu türünü içinde en yoğun bir biçimde barındırmaktadır.
Allah’ın isimleri konusunda doğru yoldan sapmamak için bu konuda
doğru yolun ne olduğunu bilmek gerekir. Peki, Allah’ın isimleri
konusunda doğru yol nedir? Bu sualin cevabını birkaç maddede
sıralayalım:
1- Allah’a isimler koymak Allah’ın hakkıdır.
2- Allah’ın kendisi için seçip beğendiği isimler İlâhî kelâmda (ve
sahih hadislerde) yer almışlardır.
3- Allah’ın kendisi için kullandığı isimler Kur’an’da isim kalıbıyla
gelenlerdir. Kur’an’da Allah’a izâfe edilen fiiller, ismin yerini tutmazlar.
329
Ünite 12 Allah’a İman
Kur’an’da Allah’a izâfe edilen fiillerden isim türetmenin baştan
beri bir usûlü ortaya konamamıştır.723
Esmâü’l-Hüsnâ ile ilgili bu âyette geçen “eğriliğe sapanlar” diye
tercüme olunan “yulhıdûn”, genel olarak Allah’a isim ve vasıf vermekte
kayıtsız, lâubali kimseleri ifâde eder. İlhâd: Allah’ı, Kendisini
isimlendirmediği, hakkında Kur’an’da veya sahih sünnette nass gelmemiş
olan bir isimle adlandırmaktır.
Allah’ı güzel isimleriyle tanımak ve anmak, O’na lâyık olmayan
nitelikleri isnat etmemek, insanın başta gelen görevidir. Allah’ın
isimleri hakkında Allah’a lâyık olmayan isimler isnat etmek, Allah’a
“baba” veya “oğul” gibi Allah’a yanlış isimler takmak, Kur’an’da ve
sahih sünnette beyan edilen Allah’ın bazı isimlerini kabul etmemek
veya Allah’a özgü isimleri Allah’tan başka varlıklara vermek Kur’an’da
ilhâd, yani doğru olandan, haktan sapmak demektir. Allah’a cisim,
cevher, akıl ve illet gibi isimler vermek ilhaddır.
Esmâyı Saymak ve Ezberlemek
Hadislerde geçen ihsâ (saymak)724 ve hıfz (ezberlemek)725 kelimeleri
ile maksat; Allah’ı güzel isimleriyle tanımak, O’na O’nun istediği
şekilde ibâdet ve itaat etmektir. Yoksa bu isimleri anlamadan ezberlemek
ve tekrarlamak değildir. Meselâ bir insan yaptığı bir işte Allah’ın
kendisini gördüğünü, yaptıklarını bildiğini, ameline göre ödül
veya ceza vereceğini düşünmesi ve ona göre hareket etmesi Allah’ın
isimlerini hıfz ve ihsâdır.
Esmâü’l-Hüsnâya gönülden bağlanmak, mânâlarını düşünmek,
davranışlarına bu isimler istikametinde yön vermek isimler konusunda
mü’minlerin görevi ve cennet vesilesidir. Meselâ Allah’ın Basîr
(her şeyi gören), Semî’ (her şeyi işiten) ismini unutmayıp gönülden
bu inanca sahip olan kişi, elini ve dilini kötülüklere uzatmaya devam
eder mi?
723 M. İslamoğlu, Âlemlerin Rabbi Allah, Denge Y., s. 100-102
724 Tirmizî, Deavât 83, Hadis no: 3507
725 Buhârî, Şurût 18, Deavât 68, 103; Müslim, Zikr 2, h. no: 5, 6
330
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Tirmizî, Ebû Hüreyre’den yaptığı bir rivâyette, Allah’ın 99 ismini
zikretmiş ve bu hadis için “garib” demiştir.726 Tirmizî Ebû Hüreyre’den
aynı anlamda iki hadis daha rivâyet etmiş, ancak bu rivâyetlerde
isimler sayılmamıştır. Buhârî ve Müslim’in esâmü’l-hüsnâ ile ilgili
rivâyetlerinde de isimler sayılmamıştır. İbn Mâce, esmâü’l-hüsnâ ile
ilgili rivâyetinde 101 isim zikretmiştir.727
Tirmizî ve İbn Mâce’nin esâmü’l-hüsnâ ile ilgili rivâyetlerinin dışında
başka hadislerde de Allah’ı tanıtan isim ve sıfatlar geçmektedir.
Hadislerde geçen Kâbid, Bâsıt, Hâfid, Râfi’, Mu’ızz, Müzill, Sabûr;
Muhsî, Mübdî, Mümît, Vâcid, Reşîd, Mukaddim, Muahhir, Muğnî,
Mâni’, Dârr, Nâfi’ ve Mâcid gibi bazı sıfatlar, isim şeklinde Kur’an’da
geçmemektedir. Ancak bu sıfatların ifade ettiği mânâlar, fiiller ile ifade
edilmiştir. Yukarıda da belirtildiği ve sayıldığı gibi Allah’ın isimleri/
sıfatları 99 adetten ibâret değildir. 99 Rakamı çokluktan kinâyedir.
Nitekim esmâü’l-hüsnâ ile ilgili hadisler, Allah’ın isimlerinin 99’dan
ibaret olduğunu da belirtmemekte, sadece bu isimleri sayanların
cennete gireceklerini bildirmektedir. Ayrıca hadislerde geçmeyen,
ancak, Kur’an’da geçen yukarıda sayıldığı gibi Allah’ın güzel isim ve
sıfatları vardır. Bu isim ve sıfatların sayısı, bizim tesbit ettiğimiz kadarıyla
283 civarındadır.
726 Tirmizî, Deavât 83, h. no: 3506
727 İbn Mâce, Duâ 10, 11, h. no: 1269, 1270
331
- ünite 13 -
Meleklere İman
• Gayba ve Meleklere İman
• Meleklerin Özellikleri
• Dört Büyük Melek
• Diğer Bazı Melekler ve Vazifeleri
• Melekler İnsanlardan Daha Faziletli midirler?
• Melek İnancının Etkileri
• Melekler Hakkında Tashih Edilmesi Gereken
Bazı Yaklaşım ve Bâtıl İnançlar
Gayba ve Meleklere İman
“Müminlerden her biri, Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine
İman etti.”728
Meleklere iman gaybîdir. Gayb: Hislerle veya akılla bilinmeyen,
görülmeyen şeydir. Mü’min gayb âlemine inanmakla yükümlüdür.729
Allah’ın ve Rasûlünün bildirdikleri ister zahiri, isterse gaybi olsun
mü’min ona inanandır. Bazı kâfirlerin gayba İman etmediklerini,
“ben gözümle göremediğim varlıklara inanmam; melek, cin gibi varlıklar
uydurmadan ibârettir” dediklerini biliyoruz. Gaybe İman büyük
bir imtihandır. Çünkü insanlar gördükleri şeylere inanmak zorundadırlar.
Bunlara karşı gözlerini yumamazlar. Fakat Hz. Allah’ın
imtihanı öyle değildir. İnsanların görmediği ve göremediği şeyleri
yaratması ve sonra da bunlara ‘inanın’ demesi büyük bir imtihandır.
Mü’min, sadece Allah’ın ve Rasûlünün haber vermesiyle onlara inanır
728 2/Bakara, 285
729 Bak. 2/Bakara, 2
332
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
ve teslim olur. Mü’minlere düşen ‘dinledik ve itaat ettik’ demeleridir.
Zaten, gözüyle göremediğinin varlığını kabul etmeyenlere; akıllarını,
duygularını, düşüncelerini, rüzgarı, elektrik akımını... göremedikleri
halde varlıklarını nasıl kabul edip, kendileriyle çelişkiye düştükleri
sorulabilir. Böylece görülecektir ki, onlar görmedikleri için inkâr etmiyorlar,
görseler bile hakkı kabul etmeyecek sapıklar olduklarından
şeytana ve nefislerine uyarak küfrü tercih ediyorlar.
Mü’minler gayba inanmakla yükselme ve ilerleme yolundaki ilk
adımlarını atmış olacaklardır. İnsanlar, hevâ ve hevesinden, hayvanlık
mertebesinden ancak bu ilk adımla kurtulabilir ve gerçek insanlık
mertebesine yükselirler. Bir hayvana gaybı anlatamazsınız. O daha
kıymetli de olsa göremediğini tercih etmez; önündeki otları herşeye
tercih eder. Kâinat, mevcut olan, bilinen ve görünen varlıklardan
ibâret değildir. Bu görünüp bilinen şeylerden daha başka varlıklar
da mevcuttur. Ki biz bunları görmeden sadece doğru haber üzerine
verilen bilgiyle bilir ve kabul ederiz.
İnsan aklının bilinmeyen âlemleri (evrenleri) idrâk edememesi,
onların mevcûdiyetinin inkârını gerektirmez. Bu konuda mü’mine
düşen; işi, akıl kuvvetinin üstündeki diğer kudrete (doğru habere)
bırakmasıdır. Mü’minin öğrenmek istediklerini Âlim ve Habir olan,
görüneni ve görünmeyeni, gizli ve âşikârı bilen Allah’tan ve O’nun
Rasûlünden öğrenmesi lazımdır. Fakat eskiden olduğu gibi, bugün
de materyalist kafalılar Allah’ın ilmini önemsemeyerek, insanoğlunu
gerilere, hayvanlık mertebesine götürmek istemektedirler.
Müşrikler Allah’a şirk koşarlarken, bazıları görünen maddî cisimleri,
bazıları da görünmeyen mânevî cisimleri Allah’a eş tutuyorlardı.
İşte, mü’minin melek kabul ettiği varlığı müşrikler tanrı, tanrı çocukları
veya tanrı kızları olarak kabul edebilmektedir. Mü’min, onların
dişi veya erkek olmadıklarına inandığı gibi, o meleklerin kendi nam
ve hesaplarına hiç bir yetkiye sahip bulunmadığına da inanır. Onlara
tapmak, onlardan yardım beklemek insanlar için küçüklük olur.
Çünkü ilk insanın yaratılışında Allah, onları Âdem (a.s.)’in önünde
secde ettirdi. Ve Hz. Âdem’e onlardan fazla bilgi verdi. Sonra da Hz.
Âdem’i yeryüzüne halife yaptı. İnsan için, kendisine secde etmiş bir
333
Ünite 13 Meleklere İman
mahluktan yardım istemek ve ona tapmaktan daha büyük bir zillet
olur mu?
Mü’min, sadece meleklere değil, İman edilmesi istenen gaybî/
görülmeyen ne varsa hepsine Allah ve Rasûlünün bildirdiği şekilde
İman eder. “Onlar ki, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve
kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de infak ederler.”730
Meleklere inanan bir müslüman, meleklerin kendisini takip ettiğini,
gözetlediğini, iyilik ve kötülüklerinin yazıldığını bilir. Ve bu
bilinçle davranışlarına çeki düzen verir. Böylece, meleklere olan
inancımız bizi kötülük ve günah yapmaktan vazgeçirir.
Meleklerin Özellikleri
Melekler nurdan yaratılmış varlıklardır. Erkeklik ve dişilikleri
yoktur. Yemek yeme, uyuma, yorulma gibi insani hallerden uzaktırlar.
Güzel kokulardan, güzel sözlerden, Kur’an dinlemekten, ilimle
uğraşılan yerlerde bulunmaktan hoşlanırlar. Melekler Allah’a hiç isyan
etmeyecek şekilde yaratılmışlardır. Her zaman Allah’a itaat ve
ibâdet ederler.
Melekler görülmezler. Allah onları göremeyeceğimiz şekilde yaratmıştır.
Melekler çok hızlı hareket edebilirler. Verilen vazife ne kadar
ağır olursa olsun, o vazifeyi yapabilecek güçtedirler.
Melekler mutlak gaybı bilmezler. Sadece Allah’ın kendilerine bildirdiği
kadarını bilirler. Gaybı yalnızca Allah bilir.
Dört Büyük Melek
1) Cebrâil (a.s.); Vazifesi, Allah ile Peygamberler arasında elçiliktir.
2) Mikâil (a.s.); Vazifesi, tabiat olaylarını idare etmektir.
730 2/Bakara, 3
334
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
3) İsrâfil (a.s.); Vazifesi, Allah emrettiği zaman “Sur”a üfürmektir.
Birinci üfürüşte kıyâmet kopacak; İkinci üfürüşte ise, bütün ölüler
dirilecektir. Kur’ân-ı Kerim’de adı geçmez.
4) Azrâil (a.s.); Vazifesi, canlıların rûhunu almaktır. Kur’ân-ı Kerim’de
adı geçmez.
Diğer Bazı Melekler ve Vazifeleri
1) Kirâmen Kâtibîn: İnsanların yaptığı amelleri yazarlar. Biri insanın
sağında, diğeri ise solunda bulunur. Sağdaki sevapları, soldaki
ise günahları yazar. Sağdaki soldakinin emredeni durumundadır. Şu
âyet-i kerime Kirâmen Kâtibîn meleklerinden bahsetmektedir: “Hatırla
ki insanın sağında ve solunda oturan, onun amellerini tesbit etmekte
olan iki melek vardır. O bir söz atmaya dursun, mutlaka onun
yanında hazır bir gözcü vardır.”731
2) Hafaza Melekleri: Allah Teâlâ hafaza melekleri hakkında
Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “O’nun ve her insanın önünde
ve arkasında kendisini Allah’ın emriyle gözetleyecek takipçi melekler
vardır.”732
3) Hazene-i Cennet ve Cehennem: Bu melekler cennet ve cehennemin
bekçileri durumundadır. Cennet meleklerinin başındaki
meleğin adı “Rıdvan” dır. Cehennem meleklerine “Zebânî” denir.
Başındakine ise “Mâlik” adı verilir.
Melekler İnsanlardan Daha Faziletli midirler?
Bütün peygamberler, meleklerin rasulleri sayılan dört büyük melek
dâhil tüm meleklerden efdal; yani Allah katında dereceleri daha
yüksek ve daha faziletlidir. İnsanlardan takvâ sahibi olan mü’minler
de, meleklerin rasulleri hâriç tamamından daha faziletli, dereceleri
731 50/Kaf, 17-18
732 13/Ra’d, 11
335
Ünite 13 Meleklere İman
daha yüksek sayılmıştır. Çünkü melekler, yaratılış bakımından günah
işleyemezler. Allah’a itaat ve ibâdet etmek onlar için fıtrî ve zorunludur.
Onları böyle olmaktan alıkoyacak hiçbir iç ve dış tesir yoktur.
Hâlbuki insan, akıl ve nefis sahibi olup, her türlü iç ve dış etkiler
altındadır. Buna rağmen insan, bütün menfî engelleri aşar, Allah’a
itaatli ve takvâ sahibi bir kul olursa, elbette meleklerden daha faziletli
olur.
Melek İnancının Etkileri
İnsan, yeryüzündeki diğer canlılardan farklı olarak irâde sahibi
bir varlık şeklinde yaratılmıştır. İrâde, “farklı seçeneklerden birini
tercih etmek” demektir. Allah, insana irâdî fiillerinde farklı alternatifler
sunmuş ve onun dünyaya gelişinin gayesini “imtihan olmak”733
şeklinde tespit etmiştir. İnsan, bu imtihana giren alanda kendisini
iyilik veya kötülüğe teşvik eden, irâdesini daha özgürce kullanmasını
sağlayan mânevî menajerlerle (yardımcı, düzenleyici) karşı karşıyadır.
Allah insanı şerre ve kötülüğe çağırmak üzere şeytanı, iyilik ve
hayra dâvet etmek üzere de melekleri yaratmıştır. İnsanın meleklere
inanması demek, önünde şeytan ve meleklerin sunduğu seçeneklerle
dolu ruhî bir hayat olduğunu, meleklerin telkin ve teşviklerine göre
hareket edip mevcut yeteneklerini bu yönde yükseltmesi gerektiğini
kabul etmesi, Allah’ın görevlendirdiği meleklerin kendisini daima
gözetlediğini ve yaptıklarını kaydettiklerini unutmaması demektir.
İnsana iyi düşünceler aşılayan meleklerin yanı sıra, ona vesveseler
telkin eden şeytanın varlığı da bir gerçek olmakla beraber, Kur’an,
şeytana değil; meleklere imanı öne çıkarmak734, tâğutu inkâr edip
Allah’a iman edenin sağlam bir kulpa sarılmış olacağını bildirmek
sûretiyle735 şeytanın varlığını ikinci dereceye almış, onunla hemhal
olmayıp aksine meleklere kulak vermeyi öngörmüştür.
“Onu (insanı), önünden ve ardından izleyiciler vardır; Onu Allah’ın
emrinden (kazalarından, belalarından ve musibetlerinden) korurlar.”736
733 67/Mülk, 2
734 2/Bakara, 177, 285
735 2/Bakara, 256
736 13/Ra’d, 11
336
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Gerçekten de insan, risklerle ve tehlikelerle dolu bir dünyada yaşamaktadır.
Bunlara, ayrıca kötülüklerin karşılığı olarak Allah’tan her
an gelebilecek intikam darbelerinin ihtimallerini de ekleyecek olursak,
onun, yaşadığı yıllar boyu ne büyük bir mânevî koruma altında
bulunduğunu kestirebiliriz. Bu girift olayın içyüzünü daha derinlemesine
bilmek bizim için mümkün değildir.
Ancak bu kadarıyla bile Rabbimizin bizi ne çetin bir sınavdan
geçirdiğini, bizzat hayatımıza karşı yaratmış bulunduğu tehlikelerin
bile gelip bizi bulmasına melekleri engel yaparak bu sınavda
bize nasıl süre tanıdığını bu âyetlerden ibretle öğreniyoruz. Doğrusu
bu bize bir İlâhî lutuf ve bir müjde olsa gerektir. Dolayısıyla insanın,
bu hârika nöbetçilerini her zaman hatırlayarak özellikle kuytu
köşelerde, zifiri karanlıklarda ve tehlikelerle burun buruna olduğu
anlarda onların kendisini korumaya devam etmeleri için Allah’a dilekte
bulunması, Allah’ın izniyle belaların bertaraf olmasına bir vesile
oluşturabilir. Bu, aynı zamanda insanın, Rabbiyle olan irtibatının
güçlülüğünü ve sürekliliğini kanıtlamış olur. Kur’an’da “Kesinlikle
üzerinizde koruyucular vardır. Onlar değerli yazıcılardır. Yaptığınız
her şeyi bilirler.”737 diye kendilerinden söz edilen melekler vardır ki,
bunlar söylediğimiz her sözü yazarlar. Dolayısıyla insanoğlunun havada
kaybolup giden tek kelimesi bile yoktur.
Evren öyle kesin bir disiplin içindedir ki, bu disiplinin gözümüzle
görebildiğimiz veya daha doğrusu ilmin ve aklın kanıtlayabildiği bir
cephesi vardır, bir de ilmin ve aklın asla ulaşamayacağı, açıklayıp tanımlayamayacağı
diğer bir cephesi daha vardır. İşte bu görünmeyen
cepheyi melekler ordusu oluşturmaktadır. Mü’min olabilmenin olmazsa
olmaz şartlarından biri de bu gerçeğe inanmaktır. Dolayısıyla
meleklere inanmamak, Allah’a, peygamberlere, kitaplara ve âhiret
gününe inanmamakla eş değerdedir.
Meleklere inanan bir müslüman, meleklerin kendisini takip ettiğini,
gözetlediğini, iyilik ve kötülüklerinin yazıldığını bilir. Ve bu
bilinçle davranışlarına çeki düzen verir. Böylece, meleklere olan
inancımız bizi kötülük ve günah yapmaktan vazgeçirir.
737 82/İnfitar, 10-12
337
Ünite 13 Meleklere İman
Melekler Hakkında Tashih Edilmesi
Gereken Bazı Yaklaşımve Bâtıl İnançlar
Müşrikler Allah’a şirk koşarlarken, bazıları görünen maddî cisimleri,
bazıları da görünmeyen mânevî cisimleri Allah’a eş tutuyorlardı.
İşte, mü’minin melek kabul ettiği varlığı müşrikler tanrı, tanrı çocukları
veya tanrı kızları olarak kabul edebilmektedir. Mü’min, onların
dişi veya erkek olmadıklarına inandığı gibi, o meleklerin kendi
nam ve hesaplarına hiç bir yetkiye sahip bulunmadığına da inanır.
Onlara tapmak, onlardan yardım istemek, yani onlara duâ etmek insanlar
için küçüklük olur. Çünkü ilk insanın yaratılışında Allah, onları
Âdem (a.s.)’in önünde secde ettirdi. Ve Hz. Âdem’e onlardan fazla
bilgi verdi. Sonra da Hz. Âdem’i yeryüzüne halife yaptı. İnsan için,
kendisine secde etmiş bir mahluktan yardım istemek ve ona tapmaktan
daha büyük bir zillet olur mu?
Meleklerin erkeklik ya da dişilik gibi bir özellikleri sözkonusu
değildir. Buna rağmen câhiliyye döneminde meleklerin dişi olduğu
ileri sürülüyor, hatta onlara -hâşâ- Allah’ın kızları deniliyordu. Allah,
bu yakışıksız isnadları şu âyetlerle reddetmiştir: “Onlar Rahmân’ın
kulları olan melekleri dişi sayıyorlar. Yoksa nasıl yaratıldıklarını mı
gördüler?! Bu (yalan) şâhitlikleri yazılacak ve onlar sorgulanacaklardır.”
738; “Şimdi de sor onlara: ‘Rabbine kızlar da onlara oğlanlar
mı?!”739 Günümüzde de batılılardan esinlenerek melekleri bayan gibi
düşünen, kızlarına “Melek” ismi veren, güzel bir bayanın meleğe
benzediğine dair şiirler yazıp söyleyen, şarkılar mırıldanan insanlara
rastlayabilmekteyiz. Bunlar, İslâm itikadı açısından çok vahim
manzaralardır.
Ölüm meleği olduğu için Azrâil’in adı insanlar arasında adeta
korku sembolü haline gelmiştir. Dolayısıyla bazı kimselerin bu meleğe
karşı duyguları olumsuzdur. Ancak bu düşünce hem yersizdir,
hem de iman gerçeğiyle uyuşmaz. Çünkü iman, ayrıca sevgi, saygı,
bağlılık ve teslimiyet ister. Azrâil, Allah’ın, can almak için görevlendirdiği
bir melektir. Dolayısıyla can almak onun görevidir. Her şey
738 43/Zuhruf, 19
739 37/Sâffât, 149
338
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
gibi, canımızın da sahibi Allah’tır. Can, Allah’ın bize bir çeşit ödünç
olarak verdiği bir emanetidir. Emanet, bir gün gelir, asıl sahibine
iade edilir. “Her nefis, ölümü tadacak, her emanet sahibini bulacaktır.
Azrâil, bu konuda sadece görevini yapmaktadır. Onun hiç kimseye
karşı özel bir düşmanlığı da yoktur. Bu nedenle, Allah’ın bütün
elçileri gibi Azrâil’i de saygıyla anmak imanımızın gereğidir. Allah’ın
selâmı O’nun ve diğer bütün elçilerinin üzerine olsun.
Azrâil’in bu kadar kalabalık bir dünyada kıtalar ve ülkeler arasındaki
büyük mesafeleri nasıl aştığı ve aynı anda birçok insanın
ruhunu nasıl alabildiği bazı kimseler tarafından daima merak konusu
olmuştur. Mânevî âlemi, maddî durumlara bire bir uydurmanın
getirdiği yanlıştır bu. Eski çağların insanları için düşünce ve teknik
açılımları yönüyle bu soru, bir yönüyle mâkul olsa bile; günümüzün
baş döndürücü açılımları, dünyanın bir ucundan bilgisayarlara bilgi
aktarılabildiği veya virüsler ulaştırılabildiği bir zaman diliminde bu
tür soruların cevap vermeye değmeyecek yersizlikte olduğunu vurgulamak
gerekmektedir.
339
- ünite 14 -
Kitaplara İman
• Kitaplara İman
• Suhuf (Sayfalar -Küçük Kitaplar-)
• Büyük Kitaplar
• Kitapların Gönderiliş Amacı
• Vahy ve Vahyin Çeşitleri
• Kur’ân-ı Kerim’in Özellikleri
• Kur’an’ı Nasıl Okumalı, Ona Nasıl Yönelmeliyiz?
Kitaplara İman
“O takvâ sahipleri ki, onlar sana indirilene de, senden önce indirilene
de iman ederler.”740
İman esaslarından biri de Kur’an’a ve Kur’an’dan önceki kitap ve
suhuflara (küçük kitaplara) inanmaktır. O kitaplar ki Allah tarafından
Rasûllerine gönderilmiş ve Rasûller de hiç bir kapalılık bırakmadan
o kitaplardaki hükümleri insanlara tebliğ etmişlerdir. Bu kitaplarda
Allah insanlara emirlerini, yasaklarını, mükâfatını ve azâbını
açıklamıştır. Müslümanlar Allah’ın indirdiği kitaba göre hayatlarını
düzenler.
Biz müslümanlar, peygamberlere gönderilen kitapların hepsine
inanırız. Ancak, Kur’ân-ı Kerim hâricindeki kitaplar sonradan insanlar
tarafından bozulmaya uğramışlardır. Bu sebeple biz onların
bozulmuş haline değil bozulmamış haline inanıyoruz.
740 2/Bakara, 4
340
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Mü’minlerin Kur’an’a ve önceki kitaplara inanması, Hz. Âdem’den
kıyâmete kadar insanların tek bir dini, tek bir Rabbi olduğunu ispatlıyor.
Onun için de bu inanç büyük bir değer taşır. Bu akîde, mü’minlerin
ruhlarından kötü taassubu kökünden söküp attığı için büyük
öneme sahiptir. Bu akîde sahibi her mü’min, hak olan geçmiş bütün
din ve peygamberlere inanır.
Bu inanca sahip olan insanlar, peygamberden peygambere intikal
eden tek dini (İslâm’ı) bulmuş olurlar. Böylece sağlam bir akîdeye
sahip olduktan sonra Kur’an’a uymaları ve onu pratik hayatlarında
yaşamaları kaçınılmaz bir görevdir. Çünkü hayat tarzını ancak
Kur’an tesbit eder. Kur’an’ın dışındaki bütün hayat modelleri yanlıştır
ve sapıklıktır. Eğer Kur’an ölçüsüne göre değil de, insanların
akıllarına göre hayat modelleri tesbit edilmeye çalışılırsa, o zaman
ne kadar insan kafası varsa o kadar da hayat modeli ortaya çıkar. Bu
modellerin hiçbiri vahye dayanmadığı gibi, aynı zamanda her biri
değersizdir. Mü’minin hayat modeli, onu yaratan Allah tarafından
çizilmiştir. Mü’min ondan başkasını kabullenemez. Bu gerçeği Allah
Teâlâ şöyle ifâde ediyor: “Kim İslâm’dan başka bir din (yol) ararsa, o
istediği din kendisinden kabul olunmayacaktır. Ve o, âhirette de ebedî
zarar çekenlerdendir.”741
Mü’minler bilmelidir ki, İslâm dille söylenen laflardan ibâret olmadığı
gibi, sadece kalple tasdik edilen bir inanç da değildir. İslâm,
Allah’ın dinine teslimiyet demektir. Bu teslimiyet pratik hayatta bizzat
görülmelidir. Yukarıdaki âyette görüldüğü gibi, mü’minin dini
sadece İslâm’dır; İslâm’ın ana kaynağı da Kur’an’dır.
Kur’ân-ı Kerim, kendinden önceki kitapları tasdik eder, fakat onlarla
amel etmeyi emretmez. Kur’an geldikten sonra artık önceki kitapların
hükmü tamamen neshedilmiştir (kaldırılmıştır).
Allah Teâlâ hiç bir insanı tebliğsiz bırakmamıştır. Her topluma
kendi dinini bildirmiştir. Beşer hayatını peygamberlerine gönderdiği
kitaplarla tanzim etmiştir. Her topluma itikad, şeriat, ahlâk ve
edeplerini gösteren hak kitaplar göndermiştir.
741 3/Âl-i İmran, 85
341
Ünite 14 Kitaplara İman
Tarih boyunca kimileri bu kitapları alıp kabul etmişler, kimileri
de reddetmişlerdir. Kimileri ise alıp kendilerine göre değiştirmişlerdir.
Bugün yahûdilerde bulunan Tevrat ve hıristiyanlarda bulunan
İncil tamamen değişikliğe uğratılmıştır. Birçok kısımlar çıkartılmış,
birçok kısımlar da ilave edilmiştir. Dolayısıyla önceki İlâhî kitapların
aslı kalmamıştır. Allah Teâlâ da onları neshetmiştir. Öyleyse bu
kitaplara tabi olan hiç kimse hak yolda (İslâm’da) değildir. Hatta bir
defasında Hz. Ömer’in elinde Tevrat sayfalarını veya Tevrat’ın tefsiri
kabul edilen rivâyetleri içeren Mişna kitabını gören Rasûlullah (s.a.v.):
“Ey Ömer, vallahi Hz. Mûsâ da aramızda olsaydı bana uymaktan başka
bir şey yapmazdı.”742 diyerek onun elindeki Tevrat (veya onun yorumunu
içeren) sayfalarını yok etmesini buyurmuştur.
Öyleyse Mü’min de Kur’an’dan başka hiç bir kaynağa bağlanamaz.
Çünkü, Kur’an geldikten sonra -ister değiştirilsinler, ister değiştirilmesinler-
hiçbir hükmüne uyulmaz. Onların hükmü kalmayıp nesholunmuşlardır.
Allah’ın peygamberlerine indirdiği kitaplar büyüklüklerine göre
iki kısımda incelenirler: Suhuflar (Küçük Kitaplar) ve Büyük Kitaplar.
Suhuf (Sayfalar -Küçük Kitaplar-)
Allah tarafından gönderilen kitaplardan bazıları birkaç sayfadan
meydana gelen küçük kitaplardır. Bunlara sahifeler (sayfalar) anlamına
gelen “suhuf ” denilir.
Kur’ân-ı Kerim’deaçıklanan bazı öğütlerin “es-suhufu’l-ûlâ (ilk
suhufta/sayfalarda)” mevcut olduğu743 bildirilmiştir. Yine benzer
öğüt ve hükümlerin İbrâhim ve Mûsâ’nın suhufunda/sayfalarında744
da bulunduğu bildirilerek suhuf denilen küçük ebatlı İlâhî kitapların
mevcûdiyeti Kur’ân-ı Kerim’de ifâde edilmiştir. Sayfalar halinde
742 Ahmed bin Hanbel, III, 378
743 20/Tâhâ, 133; 87/A’lâ, 18
744 87/A’lâ, 19
342
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
kayda geçirildiği için Kur’an, Kur’an’a da suhuf der.745 Bununla birlikte
hangi peygambere ne kadar suhuf verildiği açıklanmamıştır.
Kur’ân-ı Kerim, Hz. İbrâhim’in soyundan İshak, Yakup, Süleyman,
Yusuf, Zekeriyya, Yahya Peygamberler’e kitap verildiğini belirtir.746
Hadislerde de suhuf hakkında fazla bilgi yoktur. Bazı rivâyetlerde
Hz. Âdem’e 10, Hz. Şit’e 50, Hz. İdris’e 30, Hz. İbrâhim’e 10 sayfa (suhuf)
verildiği nakledilirse de, bu konuda kesin bilgi ifâde eden sahih
hadisler mevcut değildir.
Peygamberlerin sayısını bilemediğimiz gibi suhuf ve kitapların
tümünü ve hangi peygamberlere ne miktarda verildiği de Kur’an ve
sahih sünnette tüm ayrıntılarıyla bildirilmemiştir. Peygamberlere
indirilen küçük-büyük bütün kitaplara (suhuf ve büyük kitaplara)
icmâlî olarak İman şarttır.
Büyük Kitaplar
Kur’ân-ı Kerim’in haber verdiği büyük kitaplar dört tanedir. Bu
kitaplar şu peygamberlere gönderilmiştir:
1) Tevrat(ın bir bölümü; Kitab) Hz. Mûsâ’ya,
2) Zebur, Hz. Dâvud’a,
3) İncil, Hz. İsa’ya,
4) Kur’ân-ı Kerim, Hz.Muhammed’e indirilmiştir.
Zebur, Tevrat ve İncil’in aslı bozulmuş, insanlar tarafından tahrif
edilip değiştirilmişler. Kur’ân-ı Kerim, kendinden önceki kitapların
hükmünü nesh etmiş, yani ortadan kaldırmıştır.
745 80/Abese, 13; 98/Beyyine, 2
746 4/Nisâ, 54; 6/En’âm, 89; 57/Hadîd, 26
343
Ünite 14 Kitaplara İman
Kitapların Gönderiliş Amacı
Kitapların gönderiliş amaçlarının başında insanların dünya ve
âhiret mutluluğunu sağlamak gelir. İnsanı yaratan Allah, insanın
hayatı boyunca takip edeceği itikat, ibâdet, ahlâk, emir ve yasakları
içine alan kitap ve sahifeleri ilk insandan itibaren göndermiştir. Bu
kitaplar sayesinde insanlar hidâyeti, dünya huzuru ve âhiret saâdeti
gibi pek çok gerçeği anlamışlardır.
Vahy ve Vahyin Çeşitleri
“Vahy”in sözlük anlamı: Bir şeyi gizli ve çabuk bildirmek demektir.
Vahyin terim anlamı: Allah Teâlâ tarafından doğrudan doğruya,
ya da elçi melek vasıtası ile peygamberlere bildirilen ve kesinlik ifâde
eden bilgilere vahiy denir.
Vahyin Çeşitleri:
1) Sâdık Rüya: Allah dilediği bilgileri doğru bir bilgi ile peygamberlerine
bildirmiştir. Peygamberlerin rüyalarında gördükleri şeyler
aynen gerçek çıkmıştır. Peygamber Efendimize de zaman zaman vahiy
böyle gelmişti.
2) İlham Yoluyla Vahiy: Allah’ın dilediği şeyleri peygamberin kalbine
koyması şeklindeki vahiy çeşididir.
3) Perde Arkasından Vahiy: Allah ile peygamber arasında bir vasıta
olmadan ve söyleyeni görmeden Allah kelâmının işitilmesidir.
4) Melek Aracılığı İle Gelen Vahiy: Allah Teâlâ’nın, bildirmek
istediği bilgileri bir melek ile peygamberine bildirmesi şeklidir. Bu
melek Cebrâil (a.s.)’dir.
344
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Kur’ân-ı Kerim’in Özellikleri
Kur’ân-ı Kerim, Peygamberimizin en büyük mûcizesidir. Kur’ân-ı
Kerim Allah’ın koruması altındadır. O’nun bir kelimesi bile değiştirilmemiştir
ve değiştirilemeyecektir. Dünyanın bir ucundaki Kur’an
(Mushaf) ile diğer ucundaki Kur’an aynıdır. Allah, Kur’an’da şöyle
buyuruyor: “O’nu Biz indirdik, O’nun koruyucusu elbette Biziz.”747
Kur’ân-ı Kerim’in Peygamberimize gönderilmesi 23 senede tamamlanmıştır.
Kur’ân-ı Kerim, Hz. Ebû Bekir zamanında yazılı sayfalar
birleştirilerek mushaf haline getirilmiş, Hz. Osman zamanında
çoğaltılmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de 114 sûre vardır. Kur’ân-ı Kerim,
yeryüzünde en çok okunan, ezberlenen ve yazılıp basılan kitaptır.
Kur’an’ın âyetleri ruhları çoşturur, kalplere huzur verir. Kur’an,
insanları dalâlet ten hidâyete, karanlıklardan nûra, bâtıldan hakka
kavuşturur. Kur’ân-ı Kerim baştan sona hikmet hazinesidir. O’nun
delilleri açık ve ikna edicidir. Haberleri doğru, hükümleri sağlamdır.
Çünkü Kur’ân-ı Kerim Allah kelâmıdır. Bu yüzden Kur’ân-ı Kerim’de
çelişki veya hatalar bulunmaz. Kur’ân-ı Kerim insanlar için bir rehber,
bir yol göstericidir. Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:
“Bu kitapta asla şüphe yoktur. O müttakîler (Allah’tan korkanlar)
için yol göstericidir.”748; “Sana indirdiğimiz bu kitap mübarektir; âyetlerini
düşünsünler, aklı olanlar da öğüt alsınlar.”749
Kur’ân-ı Kerim’deki sûreler Mekki ve Medeni olmak üzere ikiye
ayrılır. Mekki sûreler; Peygamberimiz Medine’ye hicret edene kadar
nâzil olan sûrelerdir. Medeni sûreler; hicretten başlayarak Peygamberimizin
vefatına kadar nâzil olan sûrelerdir.
Mekkî sûrelerde daha çok inancı kuvvetlendirici âyetler nâzil olmuştur.
Medenî sûrelerde ise, daha çok ahkâm âyetleri, yani dinin
dünyada nasıl yaşanacağını gösteren âyetler nâzil olmuştur.
747 15/Hıcr, 9
748 2/Bakara, 2
749 38/Sâd, 29
345
Ünite 14 Kitaplara İman
İlk inen âyetler Alak sûresinin ilk 5 âyetidir. Son inen âyet ise
(müfessir ve araştırmacıların çoğunluğuna göre) Mâide sûresinin 3.
âyetidir. Kur’ân-ı Kerim Fâtiha sûresi ile başlar, Nâs sûresi ile sona
erer.
Kur’ân-ı Kerim’in birçok ismi daha vardır. Bu isimlerden bazıları
şunlardır: Furkan (hak ile bâtılı ayıran), Hüdâ (hidâyet veren),
Hakîm (hüküm koyan), Nûr, Şifâ, Rahmet, Zikir...
Kur’ân-ı Kerim Allah kelâmıdır. Hiç kimse Kur’ân-ı Kerim’in dengi
bir kitap meydana getirememiştir ve getiremeyecektir. Kur’ân-ı
Kerim bu konuda birçok âyette insanlara ve cinlere meydan okumaktadır:
“Bu Kur’an gibi bir kitap meydana getirmek için bütün insanlar
ve cinler bir araya gelseler ve birbirlerine yardım etseler, yine
O’nun bir eşini meydana getiremezler.”750
Kur’an’ı Nasıl Okumalı, Ona Nasıl Yönelmeliyiz?
Kur’an okuyor veya dinliyor olmamız, tek başına, bizi aldatmasın.
O İlahi Kelâm’ı okurken, dinlerken, üzerinde düşünürken, sahih
bir niyet taşıma gereği de unutulmasın. Bilelim ki Kur’an’a gerçekten
muhatap olmamız, doğru bir niyetle, samimiyet ve ihlasla ona yönelme
şartına bağlanmış bulunuyor.
Bizatihi Kur’an’ın tarifiyle, âlemlerin Rabbinden gelen;751 insanları
hidâyete erdiren ve hakkı bâtıldan ayıran;752 sonsuz hikmetler
yüklü;753 sonsuz derecede kerim754 bir ezelî Kelâm’dır Kur’an. “Onun
ahlâkı Kur’an’dı”755 diye tarif edilen Ümmî Nebî (s.a.v.) kendi hayatıyla,
Kur’an’ın bu sıfatlara hakkıyla mazhar olduğunun en birinci delilidir.
Keza, ondan aldıkları hidâyet dersiyle bütün insanlık tarihine manidar
ubûdiyet örnekleri sunan sahabiler de. Ve her biri ondan aldığı
750 17/İsrâ, 66
751 56/Vâkıa, 80
752 2/Bakara, 185
753 36/Yâsin, 2
754 56/Vâkıa, 77
755 Müslim, Musâfirîn, B. 18, Hds. 139; Ebû Dâvud, Tatavvu, B. 26, Hds. 1342; Nesâî, K.
Leyl, B. 2, Hds. 1601; Dârimî, Salât B. 165, Hds. 1342
346
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
hakikat nuruyla kemale eren milyonlarca asfiya ve sâlih kullar ile,
hayatları onunla nurlanan yüz milyonlarca mü’min de onun tüm bu
özellikleri hakkıyla taşıdığının şâhidi ve delilidir.
Fakat, bizatihi Kur’an, muhatabı olan bizleri, kendisine sahih bir
niyet ve sağlam bir itikad ile, samimiyet ve ihlas içinde muhatap
olma konusunda uyarır. Meselâ Âl-i İmran sûresinin yedinci âyetinde,
kalbinde ‘kaypaklık’ taşıdığı halde ‘saptırma ve fitne için’ onu
okuyanların varlığına dikkat çeker. Bir sonraki âyette ise, hidâyet
bulduktan sonra kalbimizi eğriltmenin mümkün olduğunu bildiren
bir duâyla yüz yüze geliriz. Böylesi dehşetli bir tehlikeye karşı insan,
acziyet ve tevazu içinde Rabbine sığınma durumundadır: “Ey Rabbimiz!
Bize doğru yolu gösterdikten sonra kalbimizi kaydırma, bize
katından bir rahmet ver. Gerçekten her şeyi veren Sen’sin.”756 Tüm bu
hususlar şunu açıkça gösterir:
Kur’an, gerçekten âlemlerin Rabbi namına bir İlâhî hitaptır.
Bütün kâinatın Sahibi, bütün mahlûkatın Hâlikı namına bir ezelî
konuşmadır. Hakîm, Kerîm ve Rahîm bir Rabbin kelâm-ı Ezelîsi
olarak sonsuz hikmet, kerem ve rahmet yüklüdür. Furkan’dır ve
mu’cizü’l-beyandır. Dolayısıyla onu okumak, okumaların en güzelidir.
Onu dinlemek, dinlemelerin en güzelidir. Onunla düşünmek,
tefekkürün en güzelidir. Ona göre yaşanan bir hayat, hayatların en
güzelidir. Tüm bunlarla birlikte, unutulmaması gereken husus, eşsiz
bir hidâyet rehberi olan Kur’an’ın doğru bir niyetle okunmasıdır.
Kur’an’dan öğrendiğimize göre, ona yönelirken dikkat edilecek
hususlar şunlardır: İyi niyet, istiaze, Kur’an’a temiz olarak dokunup
yaklaşmak, Kur’an’a kulak verip susmak, onu tane tane, özümseyerek
okumak.
Kur’an’a yönelirken dikkat edilecek ilk husus, recmedilmiş şeytana
karşı, Rabbimize sığınmaktır: “Kur’an okumaya başladığın zaman,
kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.”757 İlk iş budur. Neden? Çünkü
Kur’an’ın defaatle ders verdiği üzere, şeytanı şeytan kılan şudur:
O, kendince bir ‘üstünlük’ vehmi üreterek Allah’ın yarattıklarını
756 3/Âl-i İmran, 8
757 16/Nahl, 98
347
Ünite 14 Kitaplara İman
iyi-kötü, eksik-mükemmel ayrımına tabi tutmuştur. Bu şekilde, hem
kendine bir üstünlük vermiş, hem de Allah’ın kudretine kusur ve
noksan yüklemeye kalkışmıştır. Kendince açtığı bu yoldan yürüyerek,
nefis ve esbab şirkine zemin hazırlamış; böylece, Rabbine karşı
isyan ve inkâr cür’etini bulmuştur. İnsanı nefisperest olmaya sevkeden
de, esbabperestliğe meylettiren de odur. Bütün kötülüklerin,
bütün bâtıl düşünce ve hayat tarzlarının gerisinde şeytanın bir dahli
vardır. Bu bakımdan şeytandan istiaze etmek, tüm kötülüklerden
uzaklaşma anlamını taşır.
Kur’an’ı böylesi bir sığınma içinde okumak, onu bütün menfiliklerden
Allah’a sığınarak okuma anlamını barındırır. Şahsi bir menfaat
için okuma da bu anlama dâhildir; bir dünya menfaati için okumak
da. Onu okurken nefsin aldatmalarından uzak durma da bunun
içindedir; dünyevî bir ideolojinin gözlüğünü takmak da. Ona şöhret
için muhatap olmak da bunun içindedir; kendi aklına güvenip, aklını
doğrulama mercii, Kur’an’ı ise aklın kölesi kılmak da. Zaten istiaze’nin
bir esprisi, acziyetin kabulüdür. Acziyetini kabul etmeyip
sadece kendisine güvenen kimse, başkasına sığınmaz. Dolayısıyla
istiaze eder etmez, şeytanın bacağını Allah’ın izniyle kırmış oluruz.
Kendisi bir üstünlük vehmiyle Allah’a isyan eden, Kur’an’da belirtildiği
üzere kibirlenerek kâfir olan şeytanın ürettiği en büyük tuzak,
bizde de böyle bir üstünlük vehmi ve bir kibir hali uyandırmak; nefsimizi
okşayarak, enaniyetimizi kamçılamaktır. “Şeytanlar ene’nin
gaga ve pençesiyle akılları havaya kaldırıp insanı dalâlet derelerine
atıyorlar.” İstiaze sayesinde, bu tehlike, yolun daha başında bertaraf
edilmektedir.
İkinci bir husus, ona ‘temiz’ olarak yönelmektir. “Temizlerden
başkası ona (Kur’an’a) dokunamaz.”758 Yani ‘ancak temiz olanlar ona
dokunabilir.’ Bu âyetle emredilen bu temizlik, iki yönlü bir hazırlık
niteliğindedir. En basit anlamıyla, bu temizlik şartı, insana sıradan
bir kitap ve sıradan bir hitap ile yüzyüze olmadığını hatırlatır. O âna
dek iştigal olunan ve muhtemelen nefsânîlik ve dünyevîlik karışmış
hallerden arınma tâlimi yapılır. Böylece, kalpler ve akıllar, Rabbin
pak, saf, temiz, bozulmamış, münezzeh, mukaddes ve ulvi Kitab’ına
lâyıkınca muhatap olmaya hazırlanır. Bu arınma gerçekleşmeden o
758 56/Vâkıa, 79
348
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
muhâtabiyetin sağlanması zaten mümkün değildir. Onun nuruna
açılmamız, ancak dünyevîlik ve nefsânîliklerden temizlenmemizle
mümkün olacaktır.
Âyette geçen ‘dokunma’yı bu açıdan da dikkate almak gerekir. Bu
ifâde, dünyevî kirlerden, nefsânî vehimlerden âzâde olamayan bir insanın,
okusa bile onun hakikatini kavrayamayacağını da ihsas eder.
Temiz bir kalple, selim bir fıtratla ona muhatap olmayan, o hakikat
okyanusundan maalesef hissesiz kalmaktadır.
Kur’an’a yaklaşım konusunda bir üçüncü husus: “O Kur’an okunduğunda
ona kulak verin ve susun ki rahmet edilesiniz.”759 Bu âyette,
‘okuma’ ve ‘dokunma’ nın yanına, iki husus daha eklenir: ‘Dinleme’
ve ‘susma.’ Dinlemek, tüm Kur’an’da en çok sözkonusu edilen insanî
fiillerden biridir. Anlamanın ilk şartı odur. Kur’an okunurken dinlemeyen
biri, onu nasıl anlayabilir ki? Yine dinleme, saygılı olmanın ve
ciddiye almanın işaretidir. Kulun edebine yakışan da budur. En küçük
bir âmiri konuşurken dahi dinlemeye memur olan insan, bütün
âlemlerin Rabbi, bütün yaratıkların yaratıcısının kelâmı karşısında
nasıl dinlemez, nasıl susmayıp konuşmayı sürdürür?
Âyette zikredilen ‘dinleme’ ve ‘susma’ yalnız şu maddî kulağımıza
ve dilimize ait değildir. İstenen, aynı zamanda, her vakit şeytanı
dinleyen nefsin, hep gelip geçici zevklerin zebunu olan hevâ ve hevesin
susmasıdır. Ayrıca, semavî bir hitap karşısında dünyevî fikriyat
ve felsefelerin asıl tutulmamasıdır. Hüdâ’nın karşısına dehâ(!) ile
çıkmamaktır. Bütün bir felsefe tarihinin ana tavrı olan, vahye sırtını
çevirip yalnızca kendi aklıyla hakikatı bulma iddia ve inadında
olmamaktır. Bilakis, bizi yaratan, bize bu sûreti, bu sîreti, bu fıtratı,
bu aklı ve tüm bu duyguları veren; bizim yüz yüze olduğumuz, her
bir mevcudundan gerek gözümüzle, gerek dilimizle, gerek fikrimizle,
gerek kalbimizle istifâde ettiğimiz şu kâinatı da yaratan bir Rabbin
bir âlet olarak yarattığı aklı o şekilde kullanmaktır. Onu sürücü değil,
binek; hâkim değil, hizmetkâr yapmaktır.
Diğer bir husus, tüm bu şartlara azamî derecede riâyet gayretiyle
okumaya başladığımız Kur’an’ı, her bir harfine hakkını vererek, tane
759 7/A'râf, 204
349
Ünite 14 Kitaplara İman
tane okumaktır. “Kur’an’ı tertil ile, tane tane oku.”760 Her sûresi, her
âyeti, her kelimesi ve her harfi böylesine i’cazlı ve îcazlı bir Kitab,
ancak ve ancak tane tane okunur. Düşüne düşüne, sindire sindire
okunur. Onu hızla okuyup geçmek, dil kıpırdarken aklı, kalbi ve
pek çok duyguyu hissesiz bırakmak demektir. “Kur’an’ı tertil ile, tane
tane oku” buyrulması; sözkonusu özümsemenin usûlünü de bildirmektedir.
Hızlıca okunup geçilen hangi şey özümsenir ki? Tane tane
okuma, okunan şeyi özümseme, sindirme, benimseme ve hayatının
her anını ona göre yaşama niyetini yansıtır. Nitekim, Kur’an, nûrânî
sırlarını, “fıtratımın kemâli sensiz olamaz” diyerek ona ciddiyetle
muhatap olanlara açmaktadır.761
“Gerçekten bu Kur’an, insanları en doğru yola iletir. (Bildirdiği)
hayırlı amelleri yapan mü’minlere kendileri için pek büyük mükâfatın
olduğunu da müjdeler.”762 İnanmak ve kanunlarına göre yaşamak
mecburiyetinde olduğumuz Kur’an nedir?
Kur’an; Allah’ın insanlığa son peygamber ve önder olarak gönderdiği
Hz. Muhammed’in, Cebrail isimli melek aracılığı ile Yüce
Rabbimizden vahiy yoluyla alıp insanlığa sunduğu hayat nizamıdır.
Hayatın başlangıcı ve sonucunu açıklayan âyetleri, sunduğu hayat
kanunları, felâket ve mutlulukla neticelenen yaşayış şekillerine ait
tarihî belgeleri, kâinatla ilgili ilmî mûcizeleri ve Hakk’ı, bâtıllardan
ayırıcı düsturları ile Kur’an-ı Kerim bütün akıl sahipleri için hidâyet
kaynağıdır.
Kur’an; kâinat nizamının son bulacağı zamana kadar yaşayacak
bütün insanların muhtaç olacakları itikadî, ictimaî, iktisadî, hukukî
ve ahlâkî en üstün hayat kanunlarını ihtiva eden bir Hak Kitaptır.
Kur’an; bütün insanlığın bilginleri, aydınları, teknokratları, sosyologları,
hukukçuları, edebiyatçıları, ahlâkçıları ve devrimcileri ile bir
araya gelseler dahi bir benzerini meydana getiremeyecekleri İlahî
kanunlar manzumesidir. Kur’an; lafızları ve insanlığı kuşatıcı hayat
düsturları ile İlâhî, edebî ve ebedî bir Hak Kitap olduğu içindir ki, zaman
aşımı, mekân değişimi onu eskitemez, yürürlükten düşüremez.
760 73/Müzzemmil, 4
761 Metin Karabaşoğlu, Kur'an Okumaları, Karakalem Y., s. 15 vd.
762 17/İsrâ, 9
350
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
O, her zaman yeni, her dem taze, her devirde eksiksiz ve mükemmeldir.
Bunlara rağmen, yaşadığımız câhiliyye toplumunda Kur’an’ın
sunduğu hayat düsturlarına göre yaşanılması, egemen güçlerce engellenmekte,
otoritesi yıkılmaya çalışılmakta ve o, nesillerimize bir
mâzi ve ölü kitabı şeklinde tanıtılmak istenmektedir.
Mü’min, Kur’an insanıdır. O’nu okumak, anlamak ve yaşamakla
emrolunmuştur. İnandığı ve hayat nizamı edindiği Kur’an’a karşı
mü’minin ilk vazifesi, O’nu sık sık okumaktır. Kur’an’ın ilk emri
“oku” iken O’nu okuyamamanın mâzereti olamaz. Her mü’min, asgari
olarak günde beş defa namaz aracılığı ile Kur’an’la doğrudan
doğruya bir bağlantı kuracaktır. İslâm’ın iman, ahlâk, iktisat, hukuk
vs. düsturlarını teşkil eden Kur’an âyetlerini, Rabbinin huzurunda,
Rabbinden indirildiği şekliyle okuyarak ve dinleyerek Allah’a ibâdet
edecektir. Kur’an’ı okumak, mü’min için ne derece lüzumlu ise, öğrendiklerini
korumak ve unutmamak da o nisbette zarûrîdir. Kur’an’ı
okumaktan asıl gaye, onu anlamaktır. İslâm, ana kanunlarını teşkil
eden Kur’an’ın anlaşılmasını belirli bir zümrenin tekeline bırakmamıştır.
Kur’an, her bir kişi için gönderilmiştir ve Kur’an mesajı ana
hatlarıyla herkes tarafından anlaşılacak kadar açıktır. “Andolsun ki
Biz, Kur’an’ı anlaşılması; üzerinde düşünülmesi için kolaylaştırmışızdır.
O halde bir düşünen (ibret alan) var mı?”763 Kur’an’ı biraz olsun
anlayarak okumuş olmak için, Kur’an’ın orijinal harfleriyle yazılmış
metnini ihtivâ eden meal ve tefsirlerden sıra ile günlük dersler takip
etmeliyiz. Bir sayfa metin, akabinde de okunan sayfanın meal
ve tefsirini okumalıyız. Ayrıca, çeşitli konulardaki Kur’an âyetlerini
açıklayan ilmî eserleri de ciddi bir gayretle takip etmeliyiz. Kur’an’ı
okumanın, onu anlamak için olacağı gerçeğini kavrayamayan birçok
mü’min, Kur’an’ı yıllarca okudukları, defalarca hatmettikleri halde,
meal ve tefsirlere rağbet etmedikleri için, Kur’an’ın mânâ zenginliklerinden
feyz alamamışlar, ellerindeki Kitab’ı hayatlarına geçirememişlerdir.
Biz, bu duruma düşmemeliyiz.
Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da şüphesiz
tatbik etmek için olacaktır. Mü’minin Kur’an’a imanı, zaten onu
yaşamak içindir. “İşte bu Kur’an, indirdiğimiz mübarek bir Kitabdır.
Artık Kur’an’a uyun, (onun emir ve yasaklarına aykırı davranıştan)
763 54/Kamer, 17
351
Ünite 14 Kitaplara İman
sakının ki merhamet olunasınız.”764 Mü’min, Kur’an’ı, musikisinden
yararlanmak ve kültürünü artırmak için okumayacaktır. Onu yaşamak
için öğrenecek, okuyacak ve dinleyecektir. “Allah, şu Kur’an’la
amel eden toplumları yükseltir. Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.”
765
Tatbik olunmayan bilgilerden bir menfaat edinilemeyeceği gibi;
inanılan, okunan, anlaşılan, fakat yaşanmayan Kur’an’dan da özlenen
faydalar sağlanamayacaktır. “Benim zikrimden (Kur’an’ımdan) yüzçeviren
kişi(ler) için (buhranlarla dolu) dar bir hayat ve geçim sıkıntısı
vardır.”766
Bir ilke, bir kanun fert ve cemiyet hayatında ilgi ve saygı görüyor,
tatbik olunuyorsa onun varlığının anlamı ve değeri vardır. Yok
sadece varlığına ve gerekliliğine inanılmakla yetiniliyor da fertlerin
irâdelerine ve toplum hayatının akışına yön vermiyorsa onun mevcudiyetinin
fiilî bir önemi yoktur. İnanılan ve kabul edilen bu ana
kaideyi iman ve amel hayatımıza uygulayarak şu soruları kendimize
yöneltebiliriz:
Yüce Allah’ın varlığına, birliğine, yaratıcılığına, bilgisi ve gücü sınırsız,
ortağı olmayan bir Rab olduğuna inanmamızın hayatımızdaki
rolü nedir? Onun bildirdikleri, emirleri ve yasaklarını ihtivâ ettiğine
inandığımız Kur’an-ı Kerim’in kişisel ve sosyal hayatımızdaki etkinliği
nedir? Kur’an-ı Kerim vicdanların hâkim düzeni ve pratik hayatın
tatbik edilir nizamı olmadan mâziyi, hali, istikbali bilen Allah’ı
fiil ve hayatımızda biricik ma’bud; ortaksız ilâh tanımamız mümkün
müdür? Elbette ki değildir. Zira Allah’ın haram kıldıklarını helâl
kılan, helâl kıldıklarını da haram kılan kişileri ve sosyal kurumları
meşrû tanımak, onları ma’bud edinmektir. İlâhî yasaları yürürlükten
düşürmek ve bu yasalarla çelişen prensipleri yüceltmek ise Allah’a
şirk koşmaktır.
Devrimiz müslümanları, ilâhlar edinip Allah’a ortak koşmayı, sadece
putlara tapmak gibi eksik ve kısır bir anlayış içinde kabul eder
764 6/En'âm, 155
765 Riyâzü's-Sâlihin ve Terc. II, 341
766 20/Tâhâ, 124
352
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
olmuşlardır. Bu kabulden ötürüdür ki, Allah’ın ferdî, ailevî ve ictimaî
hayatı tanzim edecek emir ve yasaklarını içeren Kur’an-ı Kerim,
düzenleyicisi olması gereken günlük hayattan çekilmiştir. Dirileri
canlılığa ve ebedîlik aşkına erdirmesi gerekirken mezarlık kitabı olmuştur.
“Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucu olanı,
Allah’a şirk koşmalarıdır. Dikkat edin, ben size onlar aya, güneşe ve
puta tapacaklar demiyorum. Fakat Allah’tan başkasının emirlerine ve
arzularına göre iş yapacaklar. (Bu da onlar için Allah’a bir nevi şirk
koşmak olacak.)” 767
Allah’ın yanı sıra ilâhlar tanımak, bağışlanmayacak ve cehennem
azabına uğratacak pek büyük bir suç olduğu içindir ki, ilk mü’minler
ilâhlar edinme anlamına gelebilecek davranışlardan şiddetle kaçınıyorlardı.
Bu sebepledir ki Kur’an’la bildirilen helâllar ve haramlarla
çelişen inançları, gelenekleri ve uygulamaları hemen bırakıyorlardı.
Kur’an-ı Kerim’in yasalarına uymayı Allah’ı ma’bud tanımanın gereği
görüyorlardı. Bu şuurlarından ötürüdür ki Rabbimizin Kur’an’da
“Namaz kılınız” emri gelince bütün mü’minler namaz kılmaya başlamıştı.
“Zekât veriniz” emri gelince, şartlarını taşıyan mü’minler, vermeyi
bir iman zevki ve vicdan neşesi haline getirmişlerdi. “Savaşınız”
buyruğu ise bütün mü’minleri iman saflarında savaşmaya hazırlamıştı.
Allah’ı biricik ma’bud; ortaksız İlâh kabul etmeyi, O’nun kitabı
Kur’an’ın düsturlarına göre yaşamak mânâsına anlayan ilk mü’minlerin
hayatından iki örnek verelim:
Asrımızın câhiliyyeti gibi karanlık bir câhiliyyet hayatı yaşayan
miladi 6.-7. asır Araplarında alkollü içkiler her dudağın sevgilisi, her
merasimin protokol gereğiydi. Böyle bir cemiyetin insanı olan Ebû
Büreyde şöyle nakleder: “Bir gün oturmuş içki içmeye başlamıştık.
Ben bir ara kalktım, Peygamber’in huzuruna çıktım, selâm verdim
ve orada içkinin haram edildiğini bildiren âyetin indirildiğini öğrendim.
Derhal arkadaşlarımın yanına döndüm ve alkollü içkileri içme
767 İbn Mâce, Hadis no: 4205
353
Ünite 14 Kitaplara İman
yasağını bildiren âyetleri “... Artık bu iptilâdan vazgeçersiniz değil mi?”
768 cümlesine kadar okudum. Arkadaşlarım hemen kadehlerindeki içkileri
döktüler, küpleri devirdiler ve ‘Vazgeçtik ya Rabbi! Vazgeçtik ya
Rabbi!’ dediler.” 769
Kur’an’ın bu yasağından sonra Medine yolları günlerce içki aktı.
Artık İslâm toplumunun içki diye bir problemi kalmamıştı. Annemiz
Hz. Aişe (r.a.) de şöyle anlatıyor:
“Allah’a yemin ederim ki ben Allah’ın Kitabına iman ve onu tasdik
etme bakımından Ensar kadınlarından daha gayretlisini görmedim.
Nur sûresinin ‘Baş örtülerini yakalarına vursunlar (başlarını, saçlarını,
kulaklarını, gerdanları ve sinelerini sımsıkı örtsünler)’770 anlamındaki
âyeti nâzil olup da erkeklerin her biri evlerine dönerek karısı,
kızı, kızkardeşi ve akrabasına Allah’ın indirdiği âyeti okuyunca onların
her biri Allah’ın Kitabına iman ve onu doğrulamak için örtülerine
büründüler. Bu âyetin nüzûlünü takip eden sabah örtülerine
bürünmüş olarak Hz. Peygamber’in arkasında namaza durdular. Örtülerine
sımsıkı büründükleri için sanki başlarında kargalar varmış
gibiydiler.”771
Kısaca kadın ve erkek, Peygamber devrinin her mü’mini, Kur’an’ın
ferdî ve ailevî hayatı tanzim eden her emrini, sosyal, iktisadî ve hukukî
münâsebetleri düzenleyen her düsturunu aynı iman ve şuurla
derhal tatbik ediyor ve Kur’an’ı yaşanan bir nizam haline getiriyordu.
Onlar biliyorlardı ki, Kur’an’ın yüce emir ve yasaklarını tatbik etmemek;
şanlı Peygamber’in önderliğinde yaşamamak, imanı anlamsız
kılmak, hayatı gayesiz bir mâceraya sürüklemek, âhiret saâdetini
putperestliğe feda etmektir. Biz de bugün kişilerin putlaştırıldığı, düzenlerin
ilâhlaştırıldığı modern câhiliyette yaşıyoruz.
768 5/Mâide 90
769 İbn Kesir, 5/Mâide 90 âyetinin tefsiri
770 24/Nûr, 31
771 İbn Kesir, 24/Nûr, 31. âyetinin tefsiri
354
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Dünya ve âhirette hor ve hakir olmaktan kurtulmak için ashâbın
Kur’an’a yaklaştığı gibi yaşamalıyız. Sadece Allah’a kul olabilmek, özgürlüğe
kavuşup yükselmek için Kur’an’ı harfiyyen ve aynı heyecanla
hayatımıza geçirmeliyiz. “(Siz) O’nun Kitabı Kur’an’a uyun. O’nun
emirleri ve yasaklarına aykırı gitmekten de sakının ki merhamet olunasınız
(da dünya ve âhirette mutluluğa eresiniz).”772 Ne mutlu Kur’an
gölgesinde hayatını sürdüren canlı Kur’an’lara!
772 20/Tâhâ, 98; 6/En'âm, 155; Ali Rıza Demircan, İslâm Nizamı, Eymen Y.,
1/88-92
355
- ünite 15 -
Peygamberlere İman
• Peygamberlere İman
• Peygamberlerin Gönderiliş Amacı
• Peygamberleri Allah Seçer
• Nebî ve Rasûl Kelimeleri
Arasında Fark Var mıdır?
• Peygamberlerin Peygamberliği Nasıl Anlaşılır?
• Son Peygamber
• Mütenebbî/Sahte Peygamber
• Peygamberlerin Sıfatları
• Kur’ân-ı Kerim’de İsmi Geçen Peygamberler
Peygamberlere İman
Peygamber kelimesi, Farsça bir kelime olup, sözlükte, haber getiren
kimse demektir. Rasûl ve Nebî kelimesinin karşılığıdır. Peygamber:
Allah’ın, kullarına dinini bildirmek için görevlendirdiği seçkin
kimselerdir. Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde peygamber kavramı
olarak “Nebî” ve “Rasûl” kavramları geçer.
Peygamberlere inanmak İmanın esaslarından biridir. Peygamberlerin
birini bile inkâr eden kişi dinden çıkar. Peygamberlere imanla
alakalı olarak Kur’ân-ı Kerim’de birçok âyet vardır. “Allah’a ve peygamberlerine
İman eden ve peygamberlerden hiç birisi arasında (kendisine
İman etme bakımından) fark gözetmeyen kimselere gelince, İşte
onların mükâfatını Allah kıyâmette verecektir. Allah çok bağışlayıcı
ve merhametlidir.”773; “O kimseler ki, Allah’ı ve peygamberlerini inkâr
ederek kâfir olurlar. Allah ile peygamberlerinin arasını açmak isterler.
773 4/Nisâ, 152
356
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Ve ‘peygamberlerden bir kısmına inanırız, bir kısmını inkâr ederiz!’
derler. Böylece İman ile küfür arasında bir yer tutmak isterler.”774
Peygamberler en güzel şekilde dini tebliğ etmişlerdir. Peygamberler
müslümanlar için örnek alınacak kişilerdir. Çünkü tebliğ ettikleri
dini en güzel peygamberler yaşamışlardır. Peygamberler insanları
cennetle müjdelemişler, cehennemle korkutmuşlardır. “Biz, peygamberleri
ancak mü’minleri cennetle müjdeleyici ve kâfirleri cehenneml e
korkutucu olarak gönderdik.”775
Yüce Allah, her topluma İslâm’ı tebliğ için peygamberler göndermiştir
ki, Allah’ı bilsinler ve O’ndan başkasına kulluk etmesinler. Allah,
kendilerine peygamber göndermediği bir topluma azâb etmez.
“Biz bir peygamber göndermedikçe azâb etmeyiz.”776
Kendilerine peygamber gönderilen toplumların çoğu, peygamberlerini
yalanlamış ve onlara uymamışlardır. Bugün olduğu gibi,
geçmİşte de peygamberlerine tâbi olan insanlar çok az olmuştur.
Meselâ Hz. İsa’ya on iki kişilik “havariler” dediğimiz kimseler inanıp
tâbi olmuştur. Diğer insanlar, tâbi olmadığı gibi onu öldürmek
istemişlerdir.
Bütün peygamberlerin getirdiği dinin adı İslâmîyet idi. Ne Hz.
İsa’nın dini hıristiyanlık; ne de Hz. Mûsâ’nın dini yahûdilikti. Hz.
İsa’nın da Hz. Mûsâ’nın da, bütün peygamberlerin de dini ancak İslâm
idi ve bütün peygamberler müslüman idiler. Bu gerçek, Kur’an’ın
dilinden şöyle ifâde edilir:
“İbrâhim ne bir yahûdi, ne de bir hıristiyandı. Fakat Allah’ı bir tanıyan
gerçek bir müslümandı. Ve müşriklerden de değildi.”777; “Mûsâ da
kavmine şöyle dedi: Ey kavmim, siz gerçekten Allah’a İman ettiyseniz
O’nun birliğine teslim olmuş müslümansınız. Artık Allah’a tevekkül
774 4/Nisâ, 150; Peygamberlere İmanla ilgili diğer âyetler için, bkz. 2/Bakara, 4-5; 4/
Nisâ, 14-15, 59, 80; 7/A’râf, 35. Peygamberlere itaat etmeyenlere azâb ile ilgili bkz. 6/
En’âm, 11; 13/Ra’d, 32; 5/Mâide, 33; 3/Âl-i İmran, 32.
775 6/En’âm, 48
776 17/İsrâ, 15
777 3/Âl-i İmran, 67
357
Ünite 15 Peygamberlere İman
edin.”778; “Hani havarilere (Hz. İsa’ya bağlı olanlara): ‘bana ve peygamberlerime
İman edin’ diye ilham etmiştim de onlar, ‘İman ettik, bizim
hakiki müslümanlar olduğumuza şâhid ol’ demişlerdi.”779
Görüldüğü gibi, Allah tarafından gönderilen bütün dinlerin adı
İslâm, peygamberlerinin ve onlara tabi olanların da adı müslüman
idi. Fakat sonradan, bu saf ve temiz olan isim (İslâm), çeşitli isimler
adı altında değiştirilmiştir. İslâm, her peygamberin dinidir. Fakat her
peygamberin şeriatı ayrıdır. Buna göre din (İslâm) geniş, şümullü bir
kavram; şeriat ise, bu dinin içerisinde her bir peygamberin takip ettiği
yoldur. Bu ümmet ile geçmiş ümmetlerin şeriatları ayrı olabilir;
fakat bizim ile onlar arasında müsavi (aynı) olan bir kelime vardır ki
o özdür, temeldir, hiç bir zaman ve hiç bir şarta göre değişmez. Bu
gerçeği Yüce Allah şöyle beyan ediyor: “De ki, ey ehl-i kitap, hepiniz
bizimle sizin aranızda müsavi olan bir kelimeye gelin; şöyle diyerek:
Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim; O’na hiç bir şeyi ortak koşmayalım.
Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi rabler tanımayalım.”780; “Senden
önce gönderdiğimiz her peygambere: ‘Benden başka ilâh yoktur,
bana kulluk edin’ diye vahyetmişizdir.”781; “Andolsun ki her ümmete;
‘Allah’a ibâdet edin ve tâğutlardan kaçının’ diye peygamberler gönderdik.”
782
İşte, Hz. Âdem’den kıyâmete kadar her insanın ve her cinnin, hatta
bütün kâinatın uyması gereken kural ve gerçek budur. Mü’min
bilir ve inanır ki, geçmİşte ne kadar nebî ve Rasûl varsa, onlara
uyanlarla beraber müslüman idiler. Onlar Allah’tan başkasına kulluk
etmiyorlardı.
Tevhid dininin (İslâm’ın) son halkasını Hz. Muhammed (s.a.v.) teşkil
etmektedir. Artık Rasûlullah gönderildiğinden itibaren, Rasûlullah’sız
bir din, Rasûlullah’sız bir akîde ve inanç olamaz. Öyleyse, yeryüzünde
Allah’a bağlanmak isteyenlerin ve müslüman olarak kalmak
isteyenlerin rehberi, kılavuzu Rasûlullah’tan başkası olamaz. Zira
778 10/Yûnus, 84
779 5/Mâide, 112
780 3/Âl-i İmran, 64
781 21/Enbiyâ, 25
782 16/Nahl, 36
358
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Rasûl’e itaat Allah’a itaattır. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyuruyor:
“Kim Rasûl’e itaat ederse, muhakkak ki Allah’a itaat etmiş olur. Kim de
yüz çevirirse, bu seni üzmesin. Zira seni onlara koruyucu ve gözetici
olarak göndermedik (ancak tebliğci olarak gönderdik).” 783
Allah Teâlâ bu âyet-i kerimede Rasûlüne itaat edenin Allah’a itaat
etmiş olduğunu, Rasûl’e isyan edenin de Allah’a isyan etmiş olduğunu
haber veriyor. Bunun sebebi, Rasûlullah (s.a.v.)’in kendi hevâ ve hevesinden
konuşmaması ve Allah’ın dinini tebliğ etmesidir.784 Rasûlulah,
hiç bir zaman Allah adına kendi kafasından bir şey konuşmaz;
kendisine vahyedileni bildirir. Onun için Allah ile Rasûlü’nün hükümleri
arasında ayrılık, zıtlık, farklılık olamaz.
İslâm akîdesi açısından peygamberlik kurumu gerçekten büyük
değer taşır. Bu müessese, akîdenin ikinci yarısıdır. Peygambere
İman, tevhid kelimesinin ikinci kısmıdır. Peygamberlik inancının
tezâhürleri pratik hayatta mutlaka görülmelidir. Normalde her insan,
peygamberlere inandığını söyleyebilir. Fakat bu akîde gerçeklere
dayandırılırsa görülür ki, mü’min olduklarını iddia eden pek
çok insan bu bağdan kopmuştur. Rasûllere İman olsun, diğer İman
esaslarına İman olsun, her zaman kulluk ve itaat gerektirir. İtaat ve
kullukla beslenmeyen bir İman, İman olarak kalamaz. Günün birinde
tamamen söner veya yön değiştirir. Bunun içindir ki, itaat İmana
bağlı kılınmıştır. Böylece, Allah’a inanan kimse, Rasûl’e bağlanmak
zorundadır. Rasûl’e bağlanmayanlar, Allah’a da bağlanmamışlardır.
Kur’ân-ı Kerim, peygamberler ve itaat konusunu şöyle açıklıyor:
“Ey İman edenler, Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden
olan ülü’l-emre (emir sahiplerine) de. Eğer bir hususda çekişirseniz,
onu Allah’a ve Rasûlüne götürünüz. Eğer Allah’a ve âhiret gününe
inanmışsanız; bu hem hayırlı ve hem de netice itibariyle en güzeldir.”785
“Hayır, Rabbine and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde
seni hakem tayin edip, sonra haklarında verdiğin hükümden dolayı
783 4/Nisâ, 80
784 Bak. 53/Necm, 3-4
785 4/Nisâ, 59
359
Ünite 15 Peygamberlere İman
içlerinde bir sıkıntı duymadan (onu) tam mânâsıyla kabullenmedikçe
İman etmiş olamazlar.”786
“Biz peygamberleri ancak itaat olunsunlar diye gönderdik.”787
“Allah’a ve O’nun Rasûlüne itaat edin ve onların emirlerine ve yasaklarına
aykırı hareket etmekten sakının. Eğer itaat etmekten yüz
çevirirseniz, bilin ki, Peygamberimiz’e düşen sadece açık bir tebliğdir.”788
Bu âyetlerde mü’minlerin, Allah ile beraber Rasûlü’ne de itaat etmeleri
şart koşuluyor. Rasûl’e itaat etmeden İslâm yaşanamaz. Zira,
“Rasûller sadece kendilerine itaat edilsin diye izn-i İlâhî ile gönderilmişlerdir.”
789 İtaat, İmanın ve İslâm’ın şartı ve hudûdudur. İman edip
de Allah’a ve Rasûl’e itaat etmemek boş bir iddiadan başka bir şey
değildir. Bu yalan, tâğutla hükmetmek isteyen her yalancının iddiasıdır.
Çünkü, münâfıkların alameti, devamlı sûrette itaatten kaçınmaktır.
Zira Yüce Allah münâfıklar hakkında şöyle buyurur: “Onlara
Allah’ın indirdiğine ve Peygamber’e gelin denildiği zaman, senden
büsbütün kaçtıklarını görürsün.”790
İtaat bir akîde meselesidir. Mü’min, akîdesini sağlam temeller
üzerine oturtmalıdır. İslâm’ın ve İmanın hudûdunu çok iyi bilmelidir.
Peygamberlerin Gönderiliş Amacı
Peygamberler insanlara yol gösterici olarak gönderilmiştir. İnsanların
böyle yol göstericilere ihtiyacı vardır. Çünkü; insanlar kendi
akılları ile Allah’ın varlığını anlayabilseler bile, O’na nasıl ibâdet edeceklerini
bilemezler.
İşte bu ibâdetleri açıklamak, öğretmek, dünya ve âhirette mutlu
olmanın yollarını göstermek için Allah Teâlâ peygamberlerini göndermiştir.
786 4/Nisâ, 65
787 4/Nisâ, 64
788 5/Mâide, 92; ve yine bak. 3/Âl-i İmran,132; 49/Muhammed, 33
789 4/Nisâ, 64
790 4/Nisâ, 61
360
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Peygamberleri Allah Seçer
Peygamberlik Allah’ın vermesi ile mümkündür. Allah, insanlar
içinden seçtiği bazı kimselere peygamberlik görev ve şerefi vermiştir.
Peygamberlik çalışılarak elde edilecek bir makam değildir. Hiç
kimse çalışarak, çok ibâdet ederek peygamber olamaz. Allah dilediği
kuluna peygamberliği verir. Zaten son peygamber olarak Hz. Muhammed
gönderilmiştir; bundan sonra peygamber gelmeyecektir.
“Allah, peygamberliğini vereceği kimseyi daha iyi bilir.791
Peygamberlik, insanlar için en yüce bir makamdır. Peygamberlik
makamı Hazreti Âdem ile başlayıp Hazreti Muhammed Mustafa ile
son bulmuştur. Bu iki peygamber arasında ne kadar peygamber gelip
geçtiğini Allah’tan başka hiç kimse bilemez.
Nebî ile Rasûl Arasındaki Fark
Nebî ve Rasûl kavramları müterâdif, yani eş anlamlı ifâdelerdir.
Kur’an’da “Nebî” ve “Rasûl” kelimeleri peygamberler için kullanılmıştır.
Ancak ikisi arasında şöyle bir fark olduğu belirtilir: Rasûl, kendisine
kitap ve şeriat gönderilen peygambere denir. Çoğulu “rusül”dür.
Nebî ise, kendisine kitap ve şeriat gönderilmeyip, kendisinden önceki
Rasûlün kitap ve şeriatını insanlara tebliğ eden peygambere denir.
Çoğulu “enbiyâ”dır. O halde her Rasûl aynı zamanda Nebîdir, ama
her Nebî Rasûl değildir. Ama fıkıh ve akaid bilginlerinin çoğunlukla
kabul ettikleri bu sınıflandırma, Kur’an terazisinde tartıldığında pek
doğru olmadığı görülür. Kur’an, kendilerine kitap gönderilmeyen
peygamberlere de rasûl dediği gibi, kitap gönderilenlere de nebî der.
Bazen de aynı peygambere hem nebî ve hem de rasûl sıfatı verir.792
791 6/En’âm, 124
792 Bak. 19/Meryem, 54; 26/Şuarâ, 16; 3/Âl-i İmrân, 81; 33/Ahzâb, 7
361
Ünite 15 Peygamberlere İman
Peygamberlerin Peygamberliği Nasıl Anlaşılır?
Bir peygamberin peygamberliği, onun gösterdiği mûcizelerden
anlaşılır. Bütün peygamberlerin bir mûcizesi vardır. Peygamberlerin
peygamberliklerini ispat etmeleri için Allah’ın izni ile göstermiş oldukları
hârikulâde (olağanüstü) olaylara mûcize denir. Peygamberlerde
görülen mûcizelerin benzeri, başkaları tarafından gösterilemez.
Mûcize, Allah’ın bir fiili olup, peygamberlere nisbet edilmesi mecazîdir.
Peygamberler, kendiliklerinden ve istedikleri mûcizeyi gösteremezler.
Peygamberin, bi’setinden (peygamber olarak gönderilmesinden)
kısa bir süre önce zuhur eden hârikulâde hallere irhâsat; daha
evvel zuhur eden olağanüstü hallere de kerâmet denir.
Peygamberlerin (ve meleklerin, sâlih mü’minlerin) büyük günah
işlemiş mü’minlere şefaat edecekleri âyet ve hadislerle sâbittir. Şefaat:
Bir başka mü’minin günahlarının affı için Cenâb-ı Hakk’a aracı olup
müracaat etmek demektir. Cenâb-ı Hak, bunların şefaatini dilerse
kabul eder; dilemezse etmez. “...İzni olmadan (Allah’ın) katında hiçbir
kimse şefaat edemez.”793
Son Peygamber
Allah son peygamber olarak Hz. Muhammed’i göndermiştir.
Ondan sonra artık peygamberlik kapısı kapanmıştır. Yani, bir daha
peygamber gelmeyecektir. “Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.”
794; “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber Muhammed’i överler,
salât getirirler). Ey İman edenler! Siz de O’nu övün, O’na salât ve selâm
getirin.”795
Müslümanların örnek alması gereken kişi, tek önderimiz Hz.
Muhammed’dir. Müslümanlar yaşayış tarzını, en ufağından en büyüğüne
bütün hal ve hareketlerini O’nu örnek alarak düzenlerler. Allah
Kur’an’da şöyle buyuruyor: “Ey İman edenler! And olsun ki, sizin için,
793 2/Bakara, 255
794 21/Enbiyâ, 107
795 33/Ahzâb, 56
362
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler
için Rasûlullah en güzel örnektir.”796
Peygamber’e itaat Allah’a itaattir. Allah Kur’an’da şöyle buyuruyor:
“Ey Muhammed de ki, Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi
sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah affeder ve merhamet eder. De
ki Allah’a ve Peygamber’e itaat edin. Yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah,
inkâr edenleri sevmez..”797
Mütenebbî
Mütenebbî: Son peygamber olarak Hz. Muhammed’in (s.a.v.) gelmesi
ve O’ndan sonra başka peygamberin gelmeyecek olmasına rağmen,
peygamberlik iddiasında olan kimselere verilen isimdir. Bunlara
yalancı peygamber de denir. Bu kişiler 3’e ayrılır:
a) Deliler,
b) Şöhret düşkünü olanlar,
c) Menfaatçiler.
İlk mütenebbî, Peygamberimiz zamanında ortaya çıkan Müseylimetü’l-
Kezzab’tır. Bu yalancı peygamber, Hz. Ebû Bekir’in halifeliği
zamanında yapılan savaşta öldürülmüştür.
Peygamberlerin Sıfatları
1-) Sıdk; Doğruluk demektir. Peygamberler, hem sözlerinde hem
de işlerinde doğru sözlüdürler. Asla yalan söylemezler.
2-) Emânet; Güvenilir olmak demektir. Peygamberler güvenilir
insanlardır. Peygamberler asla emânete hıyanet etmezler. “Bir
796 33/Ahzâb, 21
797 3/Âl-i İmran, 31-32
363
Ünite 15 Peygamberlere İman
peygamber için, emânete hiyânet etmek olur şey değildir.”798 Mekke
müşrikleri Peygamberimize “Muhammed’ül-emin” diyorlardı. Peygamberimizin
en azılı düşmanı olan bu müşrikler, en değerli eşyalarını
Peygamberimize emânet ediyorlardı.
3-) Fetânet; Peygamberler, insanların en zekileri ve en akıllılarıdır.
4-) İsmet; Günah işlememek demektir. Peygamberler küçük veya
büyük günah işlemezler. Ancak, insan olduklarından dolayı “zelle”
denilen çok küçük hatalar yaparlar. Bu küçük hatalar derhal Allah
tarafından düzeltilir.
5-) Tebliğ; Bildirmek demektir. Peygamberler Allah’tan almış oldukları
emirleri mutlaka insanlara bildirmişlerdir. Hiçbir şeyi gizlememişler;
hiçbir şey ilave etmemişlerdir.
Bütün peygamberler, tebliğ görevini yapmak için büyük meşakkat
ve çilelere göğüs germişlerdir. Hatta bazıları bu uğurda canlarını
fedâ etmişlerdir. Peygamberler, gördükleri tüm kötülükleri mutlaka
elleriyle veya dilleriyle düzeltmeye çalışmışlardır.
Peygamberler âdil kimselerdir. Adâlete ters hiçbir iş yapmazlar.
Peygamberler, görevlerinden azl olunmazlar. Peygamberlik çalışmakla
elde edilmez. Allah, onu dilediğine vermiştir. Peygamberler
seçilmiş, seçkin insanlardır; soyları temizdir. Güzel ahlâk sahibidirler.
Yaratılışları ve sûretleri de güzeldir. Allah’tan başkasından korkmazlar.
Bütün bunlarla birlikte, peygamberler, beşerdir, yani bizim
gibi insandırlar. İnsanlar için tabii olan yeme-içme, evlenme, uyuma,
yanılma, unutma, hastalanma... gibi hususlar peygamberler için de
mümkündür. Fizikî bünye ve ihtiyaçları itibariyle diğer insanlardan
farksızdırlar.799
798 3/Âl-i İmran, 161
799 bak. furkan, 20; 13/Ra’d, 38
364
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Kur’an’da İsmi Geçen Peygamberler
Daha önce de söylediğimiz gibi ilk peygamber Hazreti Âdem ile
son peygamber Hazreti Muhammed (s.a.v.) arasında ne kadar peygamber
geldiği bilinmemektedir. Bütün peygamberler Kur’ân-ı Kerim’de
açıklanmamıştır. “Bir kısım peygamberleri sana anlattık, bir
kısmını ise anlatmadık.”800 Fakat, her ümmete (topluma) peygamber
gönderildiği ifâde edilmektedir. Kur’an’da ismi geçen 25 peygamber
vardır. Bu peygamberler şunlardır:
Âdem, İdris, Nuh, 11/Hûd, Sâlih, Lut, İbrâhim, İsmail, İshak, Yakub,
Yusuf, Şuayb, Hârun, Mûsâ, Dâvud, Süleyman, Eyyub, Zülkifl,
10/Yûnus, İlyas, Elyasa, Zekeriyya, Yahya, İsa, Muhammed Mustafa
(s.a.v.).
Ayrıca Kur’ân-ı Kerim’de ismi geçtiği halde peygamber olup olmadıkları
hakkında bilgi bulunmayanlar vardır. Bunlar: Uzeyir, Lokman
ve Zülkarneyn’dir.
800 4/Nisâ, 164
365
- ünite 16 -
Âhirete İman
• Âhiret; Anlam ve Mâhiyeti
• Âhirete İman
• Âhiretin Gerekliliği ve Âhirete
İnanmanın Faydaları
• Yakînî Bilgi; Kesin İnanç
• Kıyâmetin Zamanı
• Amel Defterleri
• Mizan
• Cennet ve Cehennem
• Âhirete İmanın İnsan Hayatındaki Yeri
• Âhiret Şuuru
Âhiret; Anlam ve Mâhiyeti
Âhiret, kelime olarak Arapçada son, diğer, sonra gelen demektir.
Âhiret, dünya hayatını takip eden, ona benzeyen yönler olduğu
kadar, benzemeyen yönlerin de olduğu daha değişik ve ölümsüz bir
hayattan, ebediyet âlemine ait çeşitli merhaleler ve hallerden ibarettir.
“Yakîn” ise, gerçeğe uygun ve herhangi bir şüphe ile ortadan kalkmayacak
şekilde şek ve şüpheden uzak olan sabit ve kesin bir inanış,
şüphe karışmayan kesin bilgi demektir.
Âhiret inancı, Allah’ın varlığını kabul eden hemen hemen bütün
din ve düşünce sistemlerinde (tabii bu arada hıristiyanlık ve yahudilikte
de) mevcuttur. Kur’an’da Hz. Nuh, İbrahim, Yusuf, Mûsâ, İsa
ve diğer peygamberlerin kendi ümmetlerine âhiret akidesini telkin
ettikleri ifade edilir.801
801 Bak. 12/Yûsuf, 101; 19/Meryem, 33; 20/Tâhâ, 55; 26/Şuarâ, 81-102; 71/Nuh, 17-18
366
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Âhirete İman
Mü’minlerin akîdelerini teşkil eden iman esaslarından birisi de
“âhiret gününe inanmak”tır. Kur’an, bizden gaybî olan âhiret âlemine
yakînen, (kesin inançla) inanmamızı istemektedir. İsrâfil (a.s.) birinci
defa sura üfürdüğünde kıyâmet kopacak, her şey yok olacaktır. İkinci
defa üfürdüğünde ise herkes dirilecektir. İnsanların tekrar dirilmesiyle
başlayan ve ebediyyen devam edecek olan zamana âhiret denir.
“Sonra siz kıyâmet gününde muhakkak diriltileceksiniz.”802; “Onlar
sana indirilene de, senden önce indirilenlere de inanırlar, âhirete de
kesin inanç ile inanırlar.”803
Âhiret gününde, dünyada kim ne işlemişse karşılığı tam olarak
verilecektir. Bir âyet-i kerimede şöyle buyuruluyor: “Kâfirler öldükten
sonra hiç dirilmeyeceklerini zannederler. Ey Muhammed! De ki,
Hayır! Rabbime yemin ederim ki öldükten sonra yeniden dirileceksiniz.
Sonra da yaptıklarınız size bildirilecektir. Bu Allah’a çok kolaydır.”804
Her şey gibi dünyanın da bir sonu vardır. Bir gün gelecek her yaratılan
şey gibi dünya da yok olacaktır. Her şey yok olduktan sonra
insanlar Allah’ın emriyle tekrar dirilecektir. Herkes dünyada işlediğinden
sorguya çekilecek, her yaptığının karşılığını görecektir. O
gün insana iman ve sâlih amelden başka hiç bir şey fayda vermeyecektir.
İslâm’ı seçen ve gereklerini yerine getirenler cennete; bâtılı
seçenler ise cehenneme gidecektir.
“Güneş, dürüldüğü zaman,
Yıldızlar, bulanıp söndüğü zaman,
Dağlar, yürütüldüğü zaman,
Gebe develer salıverildiği zaman.
Yaban hayatı yaşayan (irili ufaklı) tüm canlılar toplandığı zaman,
Denizler kaynatıldığı zaman,
Ruhlar (bedenlerle) eşleştirildiği zaman.
802 23/Mü’minûn, 16
803 2/Bakara, 4
804 64/Teğâbûn, 7
367
Ünite 16 Âhirete İman
Diri diri gömülen kız çocuğunun, hangi günahtan ötürü öldürüldüğü
sorulduğu zaman,
Amel defterleri açıldığı zaman,
Gökyüzü (yerinden) sıyrılıp koparıldığı zaman,
Cehennem alevlendirildiği zaman,
Cennet yaklaştırıldığı zaman,
Herkes önceden hazırlayıp getirdiği şeyleri bilecektir.”805
Âhiret âlemine iman, Kur’an’da çoğunlukla Allah’a imandan hemen
sonra zikr edilmektedir. Yani Allah’a iman ile âhirete iman birbirine
bağlı olarak ifâde edilmiştir. Biri başlangıç, öbürü ise sonuç.
Çünkü yapılan her amel, her iyilik, işlenen her suç, çiğnenen her
emir ve reddedilen her hükmün karşılığı ancak o âdil mahkemede
hallolunacaktır. O mahkemede hiç bir şey karşılıksız bırakılmayacaktır.
“Kim zerre miktarı bir hayır işlerse, onun mükâfatını görecek;
kim de zerre miktarı bir kötülük işlerse, onun cezâsını görecektir.”806
Evet, dünya bir imtihan yeri, âhiret de o imtihanın değerlendirileceği
bir başka yerdir. O yerde Allah’tan başka hiç bir yardımcı,
O’nun izni olmadan hiç bir şefaatçı bulunamaz. Artık bütün işlemler
bitmiş ve bütün hesaplar neticelendirilmiştir. Kur’ân-ı Kerim bu
manzarayı şöyle dile getirmektedir: “Bir de öyle bir azâb gününden
sakının ve korunun ki, o günde (Kıyâmette) hiç bir kimse, hiç bir kimse
adına bir şey ödeyemez. Kimseden şefaat da kabul edilmez. Azâbdan
kurtulmak için kimseden bedel ve karşılık alınmaz. O kâfirlere yardım
dayapılmaz.”807
Mü’minler bilmelidir ki, o gün mesuliyet ferdîdir, hesaplar şahsîdir.
Herkes kendi nefsinden sorumludur. Hiç kimse başkasının günahını
taşıyamaz. Hiç kimse kimseyi kurtaramaz.
Âhirete iman, mü’mine, mutlak adâlete dayanan ferdî mesuliyeti
yükler. Bu prensip, mü’mine, kendi değerini öğreten ve iç âleminde
uyanıklığı hâkim kılan en kuvvetli bir prensiptir. Âhirette mü’mini
805 81/Tekvîr 1-14
806 99/Zilzâl, 7-8
807 2/Bakara, 48
368
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
kurtaracak, onu himaye edecek ancak sahih imanı ve sâlih amelidir.
Hiçbir fidye onu küfür ve masiyetinin cezâsından kurtaramaz. Bunun
içindir ki, âhirete imanın, mü’minin hayatında büyük bir etki
yapacağı kaçınılmazdır. Öyle ise mü’min, bütün hazırlık ve çalışmasını
âhirete yönelik yapmalıdır. İslâmî çalışma ve ibâdet hayatında
bunun dışında hiç bir menfaat beklememelidir. Çünkü, icraatında
başkasını ortak eden (yani, Allah’tan başkası için ibâdet edip, başkaları
takdir etsin diye kulluk yapan) âhirette de kimi ortak yapmış ise,
ecrini ondan isteyecektir. Âhirette Allah’tan başkası mükâfat ve cezâ
veremeyeceğine göre, o halde mü’min Allah’tan başkası için kulluk
yapamaz.
Âhirete iman, insanoğlunun başıboş olmadığını, lüzumsuz yere
yaratılmadığını, kendi hevâ ve hevesiyle baş başa bırakılmadığını
insana öğretir. Bu akîde, ameli karşılığı ile birleştiren bir inançtır.
Bu inanç, insanoğluna kesin olarak bildiriyor ki, mutlak bir adâlet
kendisini beklemektedir. Mü’min bu inanç sayesinde hesap ve adâlet
gününe kendini hazırlar.
Bu inanç, mü’min ile kâfiri birbirinden yaşantı itibariyle de ayırır.
Mü’min, âhirete inandığı için dünyayı bir imtihan yeri olarak kabul
eder ve çalışmasını da ona göre yapar. Kâfirler ise, âhirete inanmadıkları
için, hayatı sadece bu dünyadan ibâret sayar ve çalışmasını da
hep bu dünyaya ait kılar. Böylece onlar, âhirete eli boş olarak gider ve
orada onlara sadece ateş arkadaşlık eder. Başka yardımcıları yoktur
onların.
Âhirete iman, onun için çalışmayı da beraberinde getirir. Yani
âhirete inandığını iddia eden herkes, çalışmasını ona göre yapmalıdır.
Allah’a ve âhirete inanıp mü’min olduğunu iddia eden kimse,
karşısındaki kim olursa olsun, onun sevgisi Allah’adır, Rasûlünedir
ve mü’minleredir. Kalbinde diğerlerine en ufak bir sevgi besleyemez.
Allah’ın mü’minlerden istediği budur.808
İnsanın, bir şeyin kârını ve zararını düşünmesi fıtrattandır. Bu
âlemden başka âlem tanımayan kimse, yalnızca bu dünyadaki kârı
ve zararı düşünür; dünyevî faydalar beklemediği hiç bir işe yanaşmaz.
808 Bak. 58/Mücâdele, 22
369
Ünite 16 Âhirete İman
Fakat, âhiret gününe inanan kimse, dünyevî fayda ve zararlara pek
aldanmaz. Çünkü onun bütün kazancı âhirete yöneliktir. O mükâfatını
sadece Allah’tan bekler. Ona hayırlı bir iş götürüldüğünde, madden
kaybedeceği bir şey olsa bile onu kaçırmamaya çalışır. Karşısına
kötü bir iş çıktığında da, maddî faydası ne kadar olursa olsun ondan
kaçınır. Kısaca mü’min âhirete yönelik çalışmalarda bulunarak, geçici
dünya menfaatinin para, servet, mal, mülk, mevki, şöhret gibi
aldatıcı meta’larına aldanmaz. O bilir ki, dünya üzerinde bulunan
bütün varlıklar, tüm dünyevî faydalar geçicidir; günün birinde hepsi
yok olup gidecektir.
Yine insan, günün birinde, güneşin soğuyup bütün enerjisini
kaybedeceğini, yıldızların dökülüp yok olacağını ve bütün kâinatın
altüst olacağını yakinen bilmelidir. Kıyâmetten sonra da insana yeni
baştan hayat bahşedileceği, insanların bu dünyadaki fiillerinin kayıtlar
altında tutulup, kıyâmet gününde ortaya konulacağı, kıyâmette
herkesin Allah tarafından hesaba çekileceği, bir kısım insanların
(iman ve amel-i sâlih sahiplerinin) Cennet’e; bir kısım insanların (isyankârların)
da Cehennem’e gireceğini yakinen bilir ve inanır.
Kur’ân-ı Kerim’de Cennet ve Cehennem ehlinin tasviri şöyle yapılmaktadır:
“Kıyâmet gününde birtakım yüzler ak, birtakım yüzler
de kara olacak. O vakit yüzleri kara olanlara şöyle denilecek: ‘İmanınızdan
sonra küfrettiniz ha! İşte o küfrün cezâsı olarak tadın azâbı.’
Ama yüzleri ak olanlar Allah’ın rahmeti içindedirler. Onlar orada
(Cennet’te) ebedî olarak kalacaklardır.”809
Mü’min âhirete iman ederken, bunu sözde bırakmayarak âhiret
için ne gerekirse onu yapar, âhiret mutluluğunu kazanabilmek için
önceden âhirete yönelik gayret ve çalışmalarda bulunur. Çünkü Alah
Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Kim de mü’min olduğu halde âhireti ister
ve çalışmasını da onun için yaparsa, işte bunların çalışmaları makbuldür.”
810
809 3/Âl-i İmran, 106 - 107
810 17/İsrâ, 19
370
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Âhiretin Gerekliliği ve Âhirete İnanmanın Faydaları
1-) Dünya insan için bir imtihan yeridir. İnsan akıl ve irâde sahibidir.
Allah, gönderdiği peygamberler ve kitaplarla insanlara hakkı
ve bâtılı açıklamıştır. İnsan imtihan olunmaktadır, eğer İslâm’ı seçerse
cennete girecektir, yok bâtıl bir din seçerse cehenneme girecektir.
“Hanginizin daha iyi amellerde bulunacağını denemek için, ölümü ve
hayatı yaratan O’dur.”811
İnsana kendisine verilen nimetleri nerede kullandığı mutlaka
sorulacaktır: “Sonra, yemin olsun ki, o gün (Kıyâmet günü) mutlaka
nimetlerden sorulacaksınız.”812
2-) Dünyada birçok haksızlıklar yapılmaktadır. Yapılan zülumlerin
hesabı âhirette, dünyadan çok daha ağır bir şekilde görülecektir.
3-) Yaptığı amellerin hesabını vereceğine inanan kimse hareketlerine
dikkat eder. Çünkü, bilir ki yaptığı işlerden mes’uldür, âhirette
hesap verecektir. Bu yüzden kendisi ve insanlık için iyi amellerde
bulunur.
4-) Âhirete inanmak insanlık için bir huzur ve teselli kaynağıdır.
İnsan da her canlı gibi ölecektir. Bu yüzden insan için öldükten sonra
dirileceği inancı büyük bir nimettir.
Yakînî Bilgi, Kesin İnanç
Yakînî bilgi, kendisinde şüphe olmayan bilgidir. Müttakiler, âhireti
gözleriyle görmemişlerdir ama gözlerini yaratan Allah, âhiretin
varlığını haber verdiği için şüphesiz iman ederler. Gözün görmesinde
yanılma ve yanlışlık olabilir, fakat Allah’ın verdiği haberde yanlışlık
olmaz. Çölde su görüp de ona doğru koşan insan, çoğu zaman su
yerine serapla karşılaşabiliyor. Bu sebeple biz Allah’ın haberine gözlerimizle
gördüğümüzden daha fazla inanırız. “Bu dünya hayatından
811 67/Mülk, 2
812 102/Tekâsür, 8
371
Ünite 16 Âhirete İman
başka hayat yoktur. Ölürüz ve yaşarız. Biz, diriltilecek değiliz.”813 diyen
insanlar, mevsimlik böcekler gibi hiç görmedikleri baharı inkâr
etmekteler. Ama, bu kışın bir baharı, bu dünyanın da bir âhireti var.
Ana rahmindeki bebeğe “buradan daha geniş bir dünya var” deseniz,
gülüp geçebilir. Bu dünya da, âhiretin ana rahmidir. Bu toprak
ana üzerinde yaşar, büyür ve ölerek âhirette doğarız. Baharda doğan,
yazın gençliğini yaşayan, güz mevsiminde ölen, kardan kefenlerle
toprağa gömülen çekirdeklerin baharda İsrâfil’in surunu andıran
ılık rüzgârlarla çiçeğe dönüşmeleri, âhiretin varlığını bize hatırlatan
âyetlerdir.814
Âhiret konusu, İslâm’ın olmazsa olmaz ilkelerinden biridir ve sanıldığından
çok daha fazla pratik değerlere sahiptir. Müslümanın arz
üzerinde küçük ve büyük günahlardan kaçınabilmesi, dünyayı gözünde
küçültüp, şehid cesâretini elde edebilmesi, dünya müstekbirlerine
meydan okuyabilmesi ancak bu inancın sağlamlığı ölçüsünde
mümkündür. Âhiret inancı, kesin bir kanaat, bir bilinç, bir şuurdur.
Yani, insan hayatına yön veren yerleşik bir idrak etmedir. Bu yüzden
âhiret kelimesinin geçtiği ilk âyet olan 2/Bakara sûresi 4. âyette
“yûkınûn (yakînen iman)” ifâdesi yer almış; Kur’an’ın hidâyetine erip
kurtuluşa erecek muttakîlerin özellikleri arasında “âhirete yakînî
iman” şartı aranmıştır.
Bir bilginin, ya da fikrin insanda, yakînen iman olması, şuur/bilinç
haline gelmesi, o düşüncenin kişi gözüyle görüyor, şâhid oluyor
gibi konuyla kendi arasında yakınlık kurmasıyla, o düşüncenin kişiye
mal olmasıyla mümkündür. Bir konu hakkında yakîne, şuura
sahip olan kişi, o konu hakkında fikrî üretkenliğe ulaşabilir, bunu
rahatlıkla başkalarına aktarabilir. Bundan da önemlisi, bundan elde
ettiği bakış açısı ve yönelişi kendini ilgilendiren diğer alanlara da taşıyabilir.
Öyleyse, çoğu insan tarafından ilme’l- yakîn olarak bilinen
âhiret konusunun ayne’l- yakîn seviyesine taşınması gerekir.
Ayne’l-yakînde kişi, şâhid olduğu şeyi gerçekmiş gibi görür. Ama
bütünüyle duyumsayamaz. Çünkü bu seviye, hakka’l-yakînin alanına
813 6/En'âm, 29; 23/Mü'minûn, 39; 45/Câsiye 24
814 Mahmut Toptaş, Şifâ Tefsiri, Cantaş Y., 1/87
372
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
girer. Öyleyse ayne’l-yakînin güçlendirilmesi için sembollere, teşbihlere
ihtiyaç vardır. Bu teşbih ve semboller yoluyla âhiret tasvir edilir.
Kalp gözü açık olanlar, bu tasvirin en uç noktasına, yani sınırına
varabilirler. Bizzat müşahede ise şüphesiz öldükten sonra olacaktır.
İşte müslümanların âhirete imanları bu minval üzere olursa, âhiret
konusu bir şuur haline dönüşecek ve pratik hayata aksedecektir.
Hayata birkaç damla su ile başlayıp ölümden sonra sonsuzluğa
uzanan biz insanların ölüm sonrası hakkında ciddi endişelerimiz
yoksa; bu, hem dünyevî hayatımız, hem de uhrevî hayatımız için büyük
bir tehlikedir. Bugün insanların kafalarında taşıdıkları endişelerine
bakın; tamamının veya tamamına yakınının dünyevî endişeler
olduğunu göreceksiniz. Kalabalık bir şehrin en yoğun noktasında
durun ve oradan geçen binlerce insandan her birine şu soruyu yöneltin:
“Şu anda neyi düşünüyordunuz?” Hiçbir insanın, “şu anda,
bir gün öleceğimi ve yaşadığım hayatın hesabını vereceğimi düşünüyordum”
dediğini kolay kolay duyamayacaksınız. İnsan, başına yüzde
yüz gelecek ölüm olayını ve hesaba çekilmeyi düşünmeden nasıl
yaşar? Fakat, maalesef yaşıyorlar; buna yaşamak denirse.
Müslüman, hayata tevhid penceresinden bakmak zorundadır.
Tevhid, birlemek demek olduğuna göre, laik bir anlayışla dünya ile
âhiret arasını ayırmak bu inanca zıt olacaktır. Âhiretten ayırdığımız
dünyayı, tekrar âhiretle birleştirmek zorundayız. Sadece ölüme kadar
olan süre olarak algıladığımız istikbal (gelecek) kavramını, ölümden
sonrasını da içine alacak şekilde anlamaya ve bu anlayışı gündelik
yaşayışa geçirmek, kulluk görevimizdir.
Bir ayağımız âhirette; bir ayağımız dünyada, bir gözümüz âhirette;
bir gözümüz dünyada ve bir kulağımız İsrâfil’in surunda; bir
kulağımız dünyada olarak yaşarsak dünya-âhiret dengesini kurmuş
oluruz. Yoksa hem kendimiz, hem de bizden etkilenen her şey fesada
uğrayacaktır. “Öyle binalar ediniyorsunuz ki, sanki içinde ebedî
kalacaksınız!”815
815 26/Şuarâ, 129
373
Ünite 16 Âhirete İman
Kıyâmet ve Kıyâmetin Zamanı
Kıyâmetin ne zaman kopacağı, bu düzenin ne zaman bozulacağı
konusu insanları çokça meşgul etmiştir. Bu zamanı bilebileceğini
tahmin ettikleri kişilere her zaman sormuşlardır. Ama kıyâmetin zamanı,
sadece Allah’ın bileceği bir sırdır.
“Sana kıyâmeti sorarlar: ‘Gelip çatması ne zamandır?’ (derler.) Sen
onu nereden bilip bildireceksin? Onun nihâî ilmi yalnız Rabbine aittir.
Sen ancak ondan korkanları uyarırsın. Kıyâmet gününü gördüklerinde
(dünyada) sadece bir akşam vakti ya da kuşluk zamanı kadar kaldıklarını
sanırlar.”816
“(Ey Muhammed!) Sana, kıyâmet saatinin ne zaman gelip çatacağını
soruyorlar. De ki, onu ancak Rabbim bilir, onun vaktini O’ndan
başka belirtecek yoktur. Göklerin ve yerin, ağırlığını kaldıramayacağı
o saat, sizlere ansızın gelecektir.” 817
Amel Defterleri
Âhirette insanlara yapmış olduğu ameller, yazılmış bir defter/
kitap halinde verilir. Bu defterler Kirâmen Kâtibîn melekleri tarafından
yazılmış kitaplardır. Benzetme yerindeyse, dünyada her yaptığımız
amel bu melekler tarafından kamerayla videoya çekilmektedir.
Defter veya kitap denilen bu filmler âhirette cennetlik olanlara
sağdan, cehennemlik olanlara ise soldan ve arkalarından verilecektir.
Cennetlik olanlar büyük sevinç yaşayacaklar ve herkese kitabını
göstermek isteyeceklerdir. Cehennemlik olanlar ise elindeki kitaplarda
her şeyin yazıldığını görüp hayret edecekler ve pişman olacaklardır.
Bu defterlerde; insanın dünyada yaptığı her şey büyüğüyle,
küçüğüyle eksiksiz olarak yazılmış olacaktır. “Kitap ortaya konmuştur:
Suçluların, onda yazılı olanlardan korkmuş olduklarını görürsün.
‘Vay halimize! Derler, bu nasıl kitapmış? Küçük-büyük hiçbir şey
816 79/Nâziât, 42-46
817 7/A’râf, 187
374
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsini sayıp dökmüş!’ Böylece yaptıklarını
karşılarında bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.”
818
Mizan
Mizan: Âhirette, amellerin tartılması için Allah’ın kıyâmet günü
ortaya koyacağı terazilerdir. Âhirette hesaptan sonra insanların
amellerini tartacak olan İlâhî adâlet ölçüsü demektir. Her insanın
yapmış olduğu ameli bu terazide tartılacak, sevâbı ağır gelenler cennete;
hafif gelenler ise cehenneme girecektir.
Mizan, her ne kadar terazi ve ölçü âleti demek ise de mizan, bu
dünyadaki ölçü âletlerine benzetilemez. Nasıl olduğunu kavramamız
mümkün değildir. Mizan tam mânâsıyla doğru bir terazi olacaktır.
Birilerinin hakkının yenmesi veya birilerinin kayırılması asla
olmayacaktır. Çünkü, o terazinin sahibi, âdil olanların en adâletlisi
Allah (c.c.)’tır. Allah Teâlâ bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
“Biz kıyâmet gününe mahsus adâlet terazileri koyacağız. Artık hiç bir
kimse, hiçbir şeyle haksızlığa uğramayacaktır. O şey bir hardal tanesi
de olsa onu getirir, mizana koyarız. Hesap görücü olarak Biz yeteriz.”819
Allah, âhiret günü tartının hak olduğunu,820 kimin tartılan ameli
ağır gelirse onun râzı edecek bir yaşayış içinde olacağını,821 kurtuluşa
ereceğini;822 ameli hafif olanların ise hâllerinin yaman olacağını, 823
bunlar Allah’ın âyetlerini inkâr ettikleri için kendilerini ziyana soktuklarını,
824 amellerinin boşa gittiğini, kıyâmet gününde onlar için
hiçbir ölçünün tutulmayacağını bildirmektedir.825
818 18/Kehf, 49
819 21/Enbiyâ, 47
820 7/A’râf, 8
821 101/Karia, 6-7
822 7/A’râf, 8
823 101/Karia, 8-9
824 7/A’râf, 9; 23/Mü’minûn, 103
825 18/Kehf, 105
375
Ünite 16 Âhirete İman
Cennet ve Cehennem
Cennet: Allah’ın iman edenleri ve imanlarının gereklerini yerine
getirenleri mükâfatlandıracağı yerdir. Cehennem ise Allah’a isyan
edenlerin cezâlarını görecekleri mekândır.
Cennet ebedîdir (sonsuzdur). Cennetin nimetleri hiç sona ermeyecektir.
Genel kanı, kâfirler için cehennem azâbının da ebedî oluşudur.
Âlimlerin çoğuna göre kâfirler de cehennemde ebedî kalacaklardır.
Çok sayıda sahih hadisin ifadesine göre günahkâr Müslümanlar,
günahları kadar cehennemde kaldıktan sonra cennete gireceklerdir.
Kur’an’da Cehennem Tasviri
Cehennem ve oradaki hayat, Kur’an-ı Kerim’de şu şekilde tasvir
edilir: Suçlular cehenneme vardıklarında, cehennem onlara büyük
kıvılcımlar saçar,826 uzaktan gözüktüğünde onun kaynaması ve uğultusu
işitilir.827 İnkârcılar için bir zindan olan cehennem,828 ateşten
örtü ve yataklarıyla,829 cehennemlikleri her taraftan kuşatan,830 yüzleri
dağlayan ve yakan,831 deriyi soyup kavuran,832 yüreklere çöken,833
kızgın ateş dolu bir çukurdur.834 Yakıtı insanlarla taşlar olan cehennem,
835 kendisine atılanlardan bıkmayacaktır.836 İnsanın içine işleyen
bir sıcaklık ve kaynar su içinde, serin ve hoş olmayan bir kara dumanın
gölgesinde bulunacak cehennemliklerin837 derileri, her yanışında,
azabı tatmaları için başka derilerle değiştirilecektir.838 Onların
826 77/Mürselât, 32-33
827 25/Furkan, 12
828 17/İsrâ, 8
829 7/A'râf, 40-41
830 18/Kehf, 29
831 14/İbrahim, 50; 23/Mü'minun, 104
832 70/Meâric, 16
833 104/Hümeze, 7
834 101/Karia, 9-11
835 66/Tahrim, 6; 2/Bakara, 24
836 50/Kaf, 33
837 56/Vâkıa, 42-44
838 4/Nisâ, 56
376
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
yiyeceği zakkum ağacı,839 içecekleri kaynar su ve irindir.840 Orada serinlik
bulamadıkları gibi, içecek güzel bir şey de bulamayacaklardır.841
Allah’ı görmekten mahrum kalacak kâfirlere842 Allah rahmet edip
bağışlamayacak,843 cehennem azabı onları kuşatacaktır. Günahkâr
mü’minler, cehennemde ebedî kalmayacaklar, Peygamberimiz’in hadislerinde
bildirildiği gibi, cezalarını çektikten sonra cennete konulacaklardır.
844
“Küfre sapanlar grup grup cehenneme sürülmüştür. Nihâyet oraya
gelince kapıları açılmıştır. Onun (cehennemin) bekçileri onlara: ‘İçinizden
Rabbinizin âyetlerini size okuyan ve bu gününüze kavuşacağınız
hakkında sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?’ derler.”845
Cehennem ateşten ve azaptan bir dünyadır. Orada her insan azap
yönüyle eşit değildir. Sekiz ayrı cehennem tabakası vardır. Mü’min
ile kâfir, kâfir ile münâfık aynı yerde ve aynı azapta olmayacaktır.
Yerleri ve dereceleri farklı farklı olacaktır.
Cennetin Tasviri
Cennette ise mutluluğun her türlüsü vardır. Orada sıcak ve soğuk
yoktur, ebedî yeşilliklerle devamlı ilkbahar mevsimi hüküm sürer.
Evler, köşkler, saraylar ve meyvelerin her türlüsü vardır. Orada
korku, üzüntü ve keder yoktur. “Rablerinin azâbından sakınanlar da
grup grup cennete sevkolunmuşlardır. Nihâyet oraya geldiklerinde ve
kapıları açıldığında cennetin bekçileri onlara: Selâm size! Tertemiz
geldiniz. Artık sonsuz kalmak üzere oraya girin derler.”846; “İman edip
sâlih ameller işleyenlere, içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu
müjdele! O cennetlerdeki bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildikçe:
‘Bundan önce dünyada bize verilenlerdendir bu, derler. Bu rı-
839 37/Saffat, 64-66
840 56/Vâkıa, 53-55; 78/Nebe', 25
841 78/Nebe', 24
842 83/Mutaffifin, 15
843 4/Nisâ, 137, 168
844 Buhâri, Rikak 51, Tevhid 19; Tirmizi, Birr 61; İbn Mâce, Mukaddime 9
845 39/Zümer, 71
846 39/Zümer, 73
377
Ünite 16 Âhirete İman
zıklar onlara (bazı yönlerden dünyadakilere) benzer olarak verilmiştir.
Onlar için cennette tertemiz eşler de vardır. Ve onlar orada ebedî kalırlar.”
847
Genel olarak İslâm âlimlerinin cennet tasviri hakkında benimsedikleri
görüş, onun mahiyetinin bilinemeyeceği şeklindedir. Çünkü
Kur’an, mü’min kullar için âhiret hayatında hazırlanmış mutluluk
vesilelerinin hiç kimse tarafından tahayyül edilemeyeceğini ifade
eder: “Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için ne mutluluklar saklandığını
hiç kimse bilemez.”848 Yine, kudsi hadis olarak rivâyet edilen
meşhur metin de bu hususu açıkça belirtmektedir: “Ben, sâlih kullarım
için, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir
beşer zihninin tasavvur edemeyeceği mutluluklar hazırladım.”849 Dünya
hayatında beş duyu ve akıl alanlarındaki idrâkler, tabiat şartlarıyla
kayıtlı olduğuna göre naslarda geçen tasvirleri aynı şartlar çerçevesinde
veya hayal gücüyle değiştirerek algılamak gerekir. Nitekim
bazı âyetlerde, cennet ve nimetleriyle ilgili dünya ve âhiret idrakleri
arasında benzerliklerin bulunduğu ifade edilmiştir.850 İbn Abbas’tan
yaygın olarak rivâyet edilen “Cennette isimlerden başka dünyayı andıran
hiçbir şey yoktur.”851 ifadesi, ikisi arasındaki mahiyet farklılığını
belirten bir söz olsa gerektir.
Cennetin sekiz kapısının olduğu ilk dönemlerden beri kabul edilegelmiştir.
Ancak, cehenneme ait yedi kapının mevcûdiyeti Kur’ân-ı
Kerim’de açıkça zikredildiği halde852 cennetin sadece kapılarının (ebvâb)
bulunduğu ifade edilmiş ve sayıları hakkında herhangi bir işarette
bulunulmamıştır. Ancak, bazı hadis-i şeriflerde cennetin sekiz
kapısı olduğu belirtilmektedir.
Cennet, sadece bağ ve bahçelerden ibaret olmayıp bunların yanında
kendilerine has maddelerden oluşan nesneleri ve tesisleri de
mevcuttur. İman ve sâlih amel sahibi kimselerin ebediyet âleminde
ravzâtü’l-cennâtta (cennetlerin has bahçelerinde) yaşayacaklarını
847 2/Bakara, 25
848 32/Secde, 17
849 Buhâri, Tefsir 1; Müslim, Cennet 2-5
850 2/Bakara, 25; 47/Muhammed, 6
851 Makdisi 1/194
852 15/Hıcr, 44
378
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
ifade eden ayette853 yer alan ve sözlük anlamları bakımından her ikisi
de bahçe anlamına gelen ravzât ile cennât kelimelerinden ikincisine
“tesis” manasını vermek gerekir. Birçok ayette sâlih mü’minlere
vaad edilen cennetin çoğul şekliyle kullanıldığına bakılırsa, birden
fazla tesisin bulunduğu ve her mü’mine bir mesken hazırlandığı anlaşılır.
Cennetin, göklerin ve yerin “arz”ı/genişliği kadar olduğunu
ifade eden ayetlerin854 tefsiri için şu farklı görüşler ileri sürülmüştür:
1- Cennetin tasavvur edilemeyecek kadar geniş olduğunu ifade eden
bir benzetmedir. Buna göre arz; en, yani genişlik demektir. Bir alanın
dar cephesini genellikle onun genişliği oluşturduğuna göre cennetin
uzunluğu bu teşbih çerçevesinde çok daha fazla olacaktır. 2- Cennet,
dünya hayatında insanoğlu tarafından kavranabilen kâinat kadar
değerlidir. 3- Madde âleminin insan idrâkine sunuluşu gibi cennet
de onun bilgi ve idrâkine sunulmuştur. Bu yorumlar içinde en çok
tercih edilen, birinci görüştür.
Kur’an-ı Kerim’de cennet için “güzel meskenler”855, “üst üste kurulmuş
konaklar”856 ve “ev”857 kavramları kullanılmak sûretiyle onun
maddî mânâda eleman ve tesislerden oluştuğu belirtilmiştir. Cennet
hayatıyla ilgili bazı tasvirler de bu gerçeği vurgulamaktadır. Naslardan
anlaşıldığına göre cennet ehli için çadırlar da kurulacaktır.858
Onlar, Cuma günleri güzel kokular saçan rüzgârların estiği bir çarşıyı
dolaşacaklar, bu şekilde zarâfetlerine zarâfet katacaklardır.859
Rahmân suresinde, “Rabbinin huzuruna suçlu olarak çıkmaktan
korkan kimseler için iki cennet (cennetân) vardır.”860 denildikten sonra,
bu cennetlerin imkânlarından bahsedilmekte, ardından, o iki
cennetten başka (veya onların altında) iki cennet daha bulunduğu861
belirtilerek bunların da benzer imkânları tasvir edilmektedir. Müfessirler,
bu iki (veya dört) cennet hakkında cin ve insan türlerine
853 42/Şûrâ, 22
854 3/Âl-i İmran, 133; 57/Hadîd, 21
855 9/Tevbe, 72; 61/Saff, 12
856 39/Zümer, 20
857 66/Tahrim, 11
858 55/Rahman, 72; Müslim, Cennet 23-25
859 Müslim, Cennet 13
860 55/Rahmân, 46
861 55/Rahmân, 62
379
Ünite 16 Âhirete İman
verilecek cennetler, iyiliklerin yapılması ve kötülüklerin terkedilmesine
karşılık verilecek iki cennet, iman ve sâlih amel için verilecek
cennet ile lutf-ı İlâhî olarak fazladan ikram edilecek cennet gibi bazı
yorumlar yapmışlardır. Hz. Peygamberimiz bir hadisinde, âhiretteki
iki cennetten birinin kapkacak ve madenî eşyasının altından; diğerinin
de gümüşten olacağını ifade etmiştir.862
Dünya hayatında mü’minlerin Allah’a itaat ve bağlılıklarının
aynı derecede olmadığı bilinmektedir; bunun sonucu olarak ceza ve
mükâfat derecelerinin de aynı olmayacağı haber verilmektedir.863
Âhirete İmanın İnsan Hayatındaki Yeri
İnsanlara bakıyorsunuz, sulu ve yeşillik bir yer görünce, hemen
hafta sonu orada birkaç saat zevkli anlar geçirmek için piknik programları
yapıyorlar. Ama nice insan, Allah’ın, altından ırmaklar akan
yeşillik mekânında (cennette) ebedî piknik yapmanın programını
yapmıyorlar. Veya yazın sıcak günlerinde 40-50 derecelik sıcağa dayanamayıp
kaçan insanlar, o dehşetli günün ve yerin (cehennemin)
bilmem kaç bin derecelik sıcağından korunmuyorlar. Şu hayatta
apartmanlar ve villalar yaptırmaya kalkan insanlar, öbür tarafta bir
gecekondu olsun yapmaya kolay kolay kalkışmıyorlar. Sanki bir gün
oraya gitmeyeceklermiş gibi. Yine bu insanlar, şu hayatta, boğazlarından
kısarak kooperatiflere yazılıyorlar. Yazıldıkları daireyi elde
edip içinde rahat bir şekilde oturmak için canları çıkarcasına yıllarca
taksit ödüyorlar. İyi, olsun, ev dünyada bir ihtiyaçtır ama, aynı kişiler
cennet kooperatifinden bir köşke talip olup da “taksitlerini düzenli
bir şekilde ödeyeyim; günü gelince bana anahtarı teslim edilsin” diye
düşünmüyorlar. Yine bu insanlar, mahkemeye düştüklerinde berat
etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. En iyi avukatı tutuyorlar, hâkimi
görmek gerekiyorsa görüyorlar... Ama aynı insanlar, birgün kurulacak
olan İlâhî mahkemede berat etmek için pek de fazla bir çaba
harcamıyorlar.
862 Buhâri, Tevhid 34, Tefsir 1-2; Müslim, İman 296
863 4/Nisâ, 96; 8/Enfâl, 4
380
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Biz birine iyilik yapsak, adam karşılığında teşekkür etmeden çekip
gitse “ne karaktersiz bir adam; o kadar iyilik yaptım, bir teşekkür
bile etmedi. Nankör, sen bundan sonra görürsün!” deriz. Ama biz
aynı şeyi Allah’a karşı yapmıyor muyuz? Evet, bütün meseleler gelip
âhirete ve dirilişe ciddi mânâda iman (yakînî bir bilgi ve kesin bir
inanç) noktasında düğümleniyor. “O (Allah), hanginizin daha güzel
amel işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yarattı.”864 Bu âyetin
ifadesiyle hayata baktığımızda sanki bir terslik varmış gibi görebiliriz.
Çünkü biz insanlar, önce yaşar sonra ölürüz; ama âyette önce ölüm,
sonra hayat denilmiş. Burada Allah bize şunu ima ediyor: “Hayatı
anlamak ve doğru yaşamak istiyorsanız, önce ölümü anlamalısınız.”
İnsanın hayatı nasıl anladığı, her şeyden önce ölümü nasıl anladığına
bağlıdır. Eğer siz ölümü bir bitiş ve yok olma şeklinde anlarsanız,
hayatı da “nasıl olsa ölüm var; o halde ölmeden önce ne yaparsam
kârdır” şeklinde anlar ve öyle yaşarsınız. Ama ölümü bir bitiş değil
de, aksine bir diriliş ve gerçek hayat olarak anlarsanız, o zaman hayatı;
“en ince teferruatına kadar hesabının verileceği bir olay” olarak
anlar ve o şekilde yaşarsınız. Herhangi bir şey yapmadan önce, onun
hesabını yapar, hesaba çekileceğiniz bilinciyle hesaplı ve ölçülü davranırsınız.
Âhiret Şuuru
Kur’an’ın, üzerinde en fazla durduğu konuların başında âhirete
iman gelir. İnsanların İslâm’a girmeleri, Allah’ın dinine teslim olmaları
ancak bu iman ile mümkündür. Bunun için âhiret konusunun
en fazla işlendiği sûreler Mekkî sûrelerdir. Bunun böyle olması kaçınılmazdı.
Çünkü müşrik, kâfir, ya da putçu her ne olursa olsun,
insanların her tür şirk, küfür ve cahiliyye düşüncesinden temizlenmeleri
ve hayatlarının bütününde İslâm’ı kendilerine bir yaşam biçimi
edinmeleri, bu iman ile mümkündür. Her şeyden önce Allah’a
ve bu dünyadan sonra gelecek ebedî âhiret hayatına inanmayan bir
insanın, yeryüzünde şeytanın oyunlarına karşı sebat etmesi, canı ve
malı pahasına mustaz’afların haklarını savunup zâlimlere karşı durması
beklenemez. Bu insanlar, yaşadıkları hayat gereği, tüccarca bir
864 67/Mülk, 2
381
Ünite 16 Âhirete İman
felsefeyi kendilerine rehber edinmişlerdir. Yaptıkları her tür iyilik
ya da yardımın karşılığını bu dünyada ve dünyanın geçer akçesiyle
almak isterler. Oysa İslâm, müslümanlara böyle bir şey va’detmez.
Aksine insan, akidesi için sadece malını ve dünyevî zevklerini değil,
canını bile feda etse, bunun karşılığını yalnızca âlemlerin Rabbi olan
Allah’tan beklemek zorundadır. Allah’a teslimiyet, dünyevî zevk, rahat
ve menfaatlerden ferâgat anlamına geldiğine göre sağlam bir âhiret
inancı, mü’minde olmazsa olmaz bir özellik demektir.
Sağlam bir âhiret inancına sahip olmayan bir insanın, cahilî düşünce
ve yaşayışlardan uzak durması, imkân hâricindedir. Bu yüzden
Kur’an, her konuda olduğu gibi, bu konuda da en doğru yolu takip
etmiş ve yeryüzünde Allah’ın hilâfetini yüklenecek ve İlâhî adâletini
arz üzerinde tesis edecek insanları somut haram ve helâllerden
uzaklaştırmadan önce, yakînî bir âhiret (ceza-mükâfat) inancına dâvet
etmiştir. Nitekim Mekke’de de böyle olmuş ve namaz, oruç, hac,
içki, zina gibi konularla ilgili hükümler gelmeden önce bu inancın
sağlamlaştırılmasına uğraşılmıştır.
İnsanın fıtratından uzaklaşıp, gittikçe artan bir hızla nefsini, dünyevî
ve hayvanî zevkini öne çıkartan bir anlayışla gücü yettiği her
şeye hükmetme istemesi her yerde fesadı artırmıştır. Bunun sonucu
olarak, İslâm’dan uzak anlayış ve yaşayış; insandan tabiata, felsefeden
bilime, dinden siyasete hemen hemen her şeyin dengesini altüst
etmiştir. İşin garibi, modern insan, bu altüst olmuş dengenin hâlâ
en iyi olduğunu ve ilerleme felsefesi gereği daha da iyi olacağını söylüyor.
Bu dengenin bozulması sonucu adâletin arz üzerindeki tesisi
de ortadan kalkmıştır. Ve artık yeryüzünde suç işleyen, zulmeden,
milyonlarca mustaz’af insanı sömüren müstekbirler, emperyalistler,
çağdaş firavunlar cezalandırılmadan bu dünyadan ayrılıyorlar. İşte
bunların nihaî cezasını Allah, âhirete saklamıştır. Adâlet konusu,
sadece kâfir ve mücrimlerin suçlarıyla değil, aynı zamanda müslümanların
ecirleriyle de ilgilidir. “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş
yere yaratmadık; bu, inkâr edenlerin bir zannıdır. Bu yüzden o inkâr
edenlere ateşten helâk vardır. Yoksa biz, iman edip iyi işler yapanları
382
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Yoksa muttakîleri,
yoldan çıkaranlar gibi tutacağız?”865
Bu dünyada sırf Rabbinin rızâsını gözeterek her tür meşakkate
katlanan, Allah’ın dâvâsı için işkence, hapis, kınanma, işinden edilme
gibi her tür zorluğa göğüs geren insanların, Allah’ın bir lütfu
olarak âhirette bir karşılığının bulunması gerekir. Gerçi bir müslüman,
dünyada sırf Rabbine olan bağlılığından dolayı gördüğü eza
ve cefalarla hiçbir zaman alçalmaz; aksine O’nun katında daha fazla
yükselir.
Âhirete iman etmiş olmak, âhiret bilincine erişmiş olmak, yalnızca
kafalarda âhiretle ilgili bilgileri arttırmakla, kalplerde âhirete
olan inancı tazelemekle gerçekleşmez. Çünkü âhiret bilinci kafa ve
kalpte başlayıp biten işlevsiz bir olgu değil; insan hayatının bütün
boyutlarını ve ömrünün bütün anlarını belirleyen canlı ve dinamik
bir olgudur. O yüzden Bakara sûresi 4. âyette Kur’an’ın doğru yola kılavuzluk
edeceği muttakîlerin vasıfları sayılırken “âhirete inananlar”
değil; “âhirete yakînen (şuurlu / bilinçli olarak) iman ederler.” denilir.
O yüzden âhiret bilincinin varlığını ve derecesini ölçebilmenin bir
yolu sürekli olarak kafa ve kalbi gözden geçirmekse, bir diğer yolu da
bizatihi yaşanan hayatı gözden geçirmek ve hesap günündeki İlâhî
sorguya uyup uymadığının muhâsebesini yapmaktır. Bu muhâsebe
de, dünya ve içindekilere bağlılık, dünyevî zevk ve değerlere iltifat,
ölüm duygusu ve gerçeğinden uzaklaşmak olumsuz; âhirete ve hesap
gününe ayarlı bir hayat yaşamaya çalışmak, dünyadan, içindekilerden,
geçici zevk ve değerlerden -Allah’ın istediği vasatın dışındauzaklaşabilmek
ve hayatı, enerjiyi, yetenekleri, bilgiyi, gücü, bedeni,
kafayı Allah’ın dâvâsı için harcamak olumlu olarak değerlendirilmelidir.
Birey olarak muhâsebesinde olumsuz hanesi ağır basanlar istedikleri
kadar tevhid bilincine ulaştıklarını iddia etsinler, yaşadıkları
hayatın yüzlerine çarpılacağını unutmamak zorundadırlar.
Muhâsebesinde olumlu hanesi ağır basanlar ise, zaten içiçe yaşadıkları
ölümle gerçek hayata geçtikleri andan itibaren Rablerine
865 38/Sâd, 27-28
383
Ünite 16 Âhirete İman
kavuşmanın mutluluğunu tadarlar. Ne mutlu onlara! Ne mutlu,
ölümden korkmayan, ölümü sevebilen, ölümü arzulayabilen, ölümle
dostluk kurabilen, ölümün koynunda ömür tüketebilen Allah erlerine!
“Rabbinizin mağfiretine (bağışına) ve takvâ sahipleri için hazırlanmış
olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!”866 Âhiret
bilinci; ölümü sevmek, ölümle bir yaşamak ve nasıl gelirse gelsin,
ama müslümanca yaşayış üzerine gelsin, müslümana yakışır şekilde
ölüme, yani cennete koşabilmektir.867
866 3/Âl-i İmran, 133
867 Bu konunun son bölümü, Hüseyin Özhazar (Bengisu Y.) ve Hasan Eker'in
(Denge Y.) Âhiret Bilinci adlı eserlerinden kısmen yararlanılıp birkaç sayfa
sı yer yer özetlenerek oluşturulmuştur.
384
- ünite 17 -
Kader
• Kader Ne Demektir?
• Kader ve Kaza Kavramlarının Anlamı
• İnsanın Fiilleri
• Tevekkül
• Hayır ve Şer Kavramı
• Hayır ve Şerri Yaratan Allah’tır
Kader Ne Demektir?
“Biz her şeyi bir kader ile (bir ölçüye göre) yarattık.”868
Kur’ân-ı Kerim’de “kader” kelimesi, iman esasları içinde sayılan
hepimizin bildiği anlamıyla kullanılmamaktadır. Kur’an, bu kelimeyi,
evrenin Allah tarafından belirlenmiş kurallar ve ölçüler içerisinde
yarattığı; rastgele ve tesadüfî bir şekilde yaratılmadığı anlamında
kullanmaktadır. Bu arada Kur’an’ın, kaderi imanın bir prensibi olarak
sunmadığı da kabul edilmelidir. Ancak, bu, Kur’an’da kader konusunun
yer almadığı anlamına gelmez. Kader’in imanın bir prensibi
olarak zikredilişi, Peygamber (s.a.v.)’in hadislerinde geçmektedir.
Kur’an’da, hadislerde iman esasları içinde sayılan kaderin reddedildiğine
rastlanmaz; aksine, kaza ve kader inancı ile ilgili çok sayıda
âyetler vardır. Bu âyetlerin toplamından, Allah’ın insanlar için bir
kaza ve kader tayin ettiğini ve bu takdire iman edilmesi gerektiği
anlaşılmaktadır. Dolayısıyla sadece Kur’an’dan yola çıkılınca bile,
vahyin belirttiği şekilde kadere iman etmek gerekmektedir. Kaza ve
868 54/Kamer, 49
385
Ünite 17 Kader
kader konusunda temel esas, Allah’ın bir kaderi, kazâsı ve takdiri olduğuna
iman’dır. Fakat, bu kaza ve kaderin ne olduğu ve nasıl cereyan
ettiği konuları, tarihten beri tartışılagelmiştir.
Kur’an’da kader konusunun yer alışı, olayların anlatım akışı içerisinde
sözkonusu edilmektedir ve bu nedenle anlatım içerisindeki
bağlamları gözardı edilmeden, konuyla ilgili bütün âyetler bir araya
getirilmek ve onları dikkatli bir değerlendirmeye tâbi tutmak sûretiyle
ancak Kur’an’ın kader konusundaki bakış açısı tespit edilebilir.
Kur’an’ın değişik yerlerinde kader konusuna değinilirken kimi âyetlerden
cebr, kimilerinden de tam bir özgürlük anlamı çıkarılabilir.
Nitekim kimi mezhepler kader konusunda cebr ifâde eden âyetleri
esas almış ve diğer âyetleri buna göre te’vil etmiş, bazıları tam bir
hürriyet ifâde eden âyetleri esas alarak diğerlerini te’vil etmiş, diğerleri
de orta bir yol takip etmiştir.
Kur’ân-ı Kerim, kâinatta olup biten her şeyin yüce Allah’ın irâdesiyle
ve takdiri ile olduğunu beyan etmekle birlikte; insanın kendi
irâdesiyle yaptıklarından yine kendisinin sorumlu olduğunu açıkça
belirtmektedir. Kur’an, iman etmek ve inanmamak, iyi ameller işleyip
cennete girmek, ya da yaptıkları kötü amel sonucu cehenneme
girmeyi bir kader olarak ileri sürmemektedir. Kişinin iman etmesi
de, etmemesi de kendi hür seçimine bağlıdır. “De ki: ‘Gerçek, Rabbinizdendir.’
Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin. Şüphesiz zâlimler
için, duvarları çepeçevre onları içine alacak bir ateş hazırladık. Onlar
yardım istediklerinde, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su
kendilerine sunulur. Bu ne kötü bir içecek ve cehennem ne kötü bir
duraktır! İyi hareket edenin ecrini zâyi etmeyiz. Doğrusu iman edip
sâlih iş yapanlara, İşte onlara, içlerinden ırmaklar akan Adn cennetleri
vardır. Orada altın bilezikler takınırlar, ince ve kalın ipekliden
yeşil elbiseler giyerek tahtları üzerinde otururlar. Ne güzel bir mükâfat
ve ne güzel yaslanacak yer!”869
Âyetlerde iman etmenin de, inkâr etmenin de insanın hür irâdesine
bırakıldığı ve cennete girmenin de, cehennemi hak etmenin
de, kişinin yaptıklarının sonuçları olduğu açık bir şekilde anlatılmaktadır.
Allah’ın, yaptıklarımızı önceden bilmiş olması, bizi, o
869 18/Kehf, 29-31
386
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
yaptıklarımızı yapmaya zorladığı anlamında değildir. Bilakis Allah’ın
bilgisindeki o mâlumat, yaptıklarımız sebebiyledir.
Kader ve Kaza Kavramlarının Anlamı
Kader: Ezelden sonsuza kadar olmuş veya olacak şeylerin hepsinin
zamanının, yerinin ve nasıl olacaklarının Allah tarafından bilinmesidir.
Her şey bu bilgiye göre Allah tarafından takdir edilir.
Kader, Allah’ın ilim ve irâde sıfatı ile ilgilidir. Allah ilim sıfatı ile
olmuş ve olacak şeyleri bilir. İrâde sıfatı ile şöyle veya böyle olmasını
tercih ve takdir eder.
Kazâ: Ezelde Allah tarafından bilinen ve takdir edilen şeylerin,
zamanı ve yeri geldiğinde Allah tarafından ortaya çıkarılmasıdır.
Kâinatta her şey kaza ve kadere bağlıdır. Allah’ın takdir ve irâdesinin
dışında hiçbir şey olmaz. O’nun takdiri ve irâdesi olmadan bir
yaprak bile yerinden kımıldayamaz.
Allah Teâlâ, bu âlem için kanunlar, esaslar ve düzenler koymuştur
ve bütün eşya bu kanun ve esaslara göre hareket etmektedir. Bunlar
hiçbir zaman zorlama anlamına gelmez. Kaderde icbar (zorlama)
diye bir şey yoktur. Kader, kulun işleyeceği şeyleri Yüce Allah’ın ezelde
bilmesi ve hayır ile şerri kendisinin yarattığını haber vermesidir.
Meydana gelecek şeyleri Allah’ın bilmesi ve bu bilmeye göre o şeylerin
meydana gelmesinin insan üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Çünkü
bilme (ilim), tesir (etki) sıfatı değil; meçhul olan şeyleri açığa çıkarmanın
sıfatıdır. Meselâ, güneş veya ay tutulmasının çok önceden
astronomi ilmiyle uğraşanlarca bilinip takvimlere yazılması, güneş
veya ay tutulmasının sebebi değildir. Bu bilginler bilmeseydi, bu takvimler
yazmasaydı güneş veya ay tutulmayacaktı denilemez.
Allah sonsuz ilmi ile, dünyaya gelen ve gelecek insanların, iyiyi
mi yoksa kötüyü mü seçeceklerini bilir. Ancak insanlar, kendilerinin
Allah’ın ne şekilde hareket edeceklerini bildiği ve takdir ettiği için
hareket ediyor değillerdir. İnsan hak ile bâtılı seçme durumundadır.
387
Ünite 17 Kader
Hakkı seçerse cennete girecektir; Bâtılı seçerse cehenneme girecektir.
Bu kararı imtihan için Allah insana bırakmıştır. İnsan sonucuna
katlanmak şartıyla, seçiminde hürdür.
Kadere iman, insana kâinatta her şeyin yüce bir hikmete göre
cereyan ettiğini gösterir. Mü’min, kendisine bir zarar geldiği zaman
feryadı basmaz. Başarı ve iyilik dokunduğu zaman da her şeyi unutarak
sevinip şımarmaz. Böylece mü’min kadere inanmakla dengeli
ve mutedil bir olgunluk kazanır. Dünyada da mutluluğun ve üstünlüğün
zirvesine ulaşır. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurur: “Gerek
yeryüzünde, gerek nefislerinizde meydana gelen hiçbir musibet yoktur
ki, bizim onu yaratmamızdan evvel bir kitapta yazılmış olmasın.
Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. Allah bunu, elinizden çıkana
üzülmeyesiniz ve O’nun size vereceği ile sevinip şımarmayasınız
diye yazmıştır. Allah kendini beğenen kibirli kimseleri sevmez.”870
Kaza ve kadere inanmak insanın körü körüne kendini olayların
akışına bırakması ve kurtuluş çaresi aramaması değildir. İnsan her
şeyin bir sebebe bağlı olduğuna inanarak, sebepleri uygulamalıdır.
Meselâ; bir deprem sonrasında, insanlar evsiz kalsa bu durumdan
kurtulmanın çarelerini aramalıdırlar.
Rasûlullah (s.a.v.) her zaman kaderi yanlış anlayanlara karşı konulmasını
istemiştir. Kader, hiçbir zaman tembelliğin sebebi, masiyetlerin
vesilesi ve mecburiyetin varlığını iddia etmenin yolu yapılamaz.
Aksine büyük işlerin ardında büyük gayelerin gerçekleştirilmesi için
bir yol kabul edilmesi lâzımdır.
Hz. Ömer (r.a.)’in karşısına hırsızın biri getirildiğinde ona niçin
hırsızlık yaptığını sorar. Hırsız: “Allah böyle takdir etti, kaderimde
hırsızlık yapmak varmış, ne yapayım” deyince, Hz. Ömer: “Buna
otuz kamçı vurun ve elini kesin.” diye emir verir. Sebebi sorulduğunda
da şöyle cevap verir: “Hırsızlık yaptığı için eli kesilir, Allah’a iftira
ettiği için de kamçı vurulur.”
Kader, ancak kader ile önlenir. Meselâ, açlık kaderi, yeme kaderiyle
giderilir. Susuzluk kaderi, su içme kaderiyle önlenir. Hastalık
870 57/Hadîd, 22 - 23
388
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
kaderi, tedavi ve sağlık kaderiyle önlenir. Tembellik kaderi, çalışma
ve gayret kaderiyle önlenir. Dolayısıyla kaderin baskı aracı olması
söz konusu olamaz. Mü’min, kaderi bahane ederek tembellik
edemez. Mü’min; fakirliğe karşı çalışma ile, cehâlete karşı ilim ile,
hastalığa karşı ilaç ve tedavi ile, küfür ve isyana karşı cihad ile karşı
koymasını bilen insandır. Mü’min, keder ve hüzünden, âcizlik ve
tembellikten her türlü nifak ve şirkten Allah’a sığınır.
Ebû Ubeyde bin Cerrah, veba hastalığından kaçan Hz. Ömer’e
şöyle sordu: “Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” Bu soruya Hz.
Ömer: “Evet, Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine sığınıyorum.”
diye cevap verdi. “Bulaşıcı veba hastalığından, yine sıhhat ve afiyet
kaderine kaçıyorum” demek istemiştir. Sonra, çorak arazi ile verimli
araziyi örnek verdi ve develerinin otlaması için çorak araziden verimli
araziye geçmesiyle bir kaderden diğer bir kadere intikal ettiğini
ifâde etti.
Kader konusunda, bir mü’min için, bunları bilmek yeterlidir. Bunun
dışında kader konusunda çatışıp çekişmek, münakaşalar yapmak
câiz değildir. Çünkü mutlak kader Allah’ın bir sırrıdır, sınırlı
kapasitesi olan insan aklının bu konudaki tüm sırları idrâk etmesi
mümkün değildir.
Ebû Hüreyre’nin şöyle dediği rivâyet olunur: “Biz kader konusunda
tartışırken Rasûlullah (s.a.v.) yanımıza çıkıp geldi. Kaderi tartıştığımızı
görünce, öfkelendi ve yüzü kızardı, sonra şöyle buyurdu:
“Size bununla mı gönderildim? Sizden önceki kavimler bunu tartışma
konusu yaptıkları için helâk oldular. Bu konuda tartışmanızı istemiyorum.”
871
İnsanın Fiilleri
İnsanın fiilleri 2’ye ayrılır:
a) Gayri ihtiyârî (Kendi isteği dışında) yaptığı fiiller: İnsanın elinde
olmadan meydana gelen hareketlerdir. İnsanın açlık hissetmesi,
871 Tirmizî, Kader 1, Hadis no: 2216; İbn Mâce, Mukaddime 85
389
Ünite 17 Kader
vücudundaki kanın dolaşımı, saçlarının uzaması v.s. gibi işler böyledir.
İnsanlar bunlardan ne sevab kazanır, ne de günaha girerler. Dolayısıyla
insan bu tür fiillerinden sorumlu değildir.
b) İhtiyârî (İsteği ile yaptığı) fiiller: İnsanın yapıp yapmaması
kendine kalmış fiillerdir. Burada insanın nasıl bir harekette bulunacağını
seçme şansı vardır. İyi amellerde bulunursa sevab kazanır;
kötü amellerde bulunursa günah kazanır. Meselâ, namaz kılmak.
Kişi namaz kılarsa Allah’ın rızâsını kazanır, namaz kılmazsa günaha
girer. Namaz kılmaya karar vermek insanın kendi isteğine kalmıştır.
Tevekkül
Tevekkül: Bir iş için gerekli olan maddî, mânevî sebeplerin hepsini
yaptıktan ve başka yapılacak hiçbir şey kalmadıktan sonra, neticeyi
Allah’a bırakmak demektir.
İnsan işini götürebileceği noktaya götürdükten sonra, işinin sonunu
Allah’a bırakacaktır. Çünkü, Allah istemedikten sonra hiçbir
şey olmaz. Meselâ; Bir çiftçi tarlasını güzelce sürer, tohumunu eker,
gerektiğinde sular, yapabileceği her şeyi yapar, ondan sonra da Allah’a
tevekkül eder. Çünkü, bilir ki, Allah istemedikten sonra, ne
yaparsa yapsın ekin bitmez. Allah Teâlâ Kur’an’da şöyle buyuruyor:
“Bir kere azmettin mi artık Allah’a tevekkül et.”872 Bu âyet-i kerimede
görüldüğü gibi, Allah’a tevekkül etmeden önce azmetme (çalışma, o
işin gereklerini yerine getirme) şarttır.
Hayır ve Şer Kavramı
Türkçe’de “hayır” ve “şer” olarak kullandığımız kelimelerin Arapça
asılları “hayr” (noktalı hı ile) ve “şerr”dir. Hayır: Taşıdığı özellik
dolayısıyla istenilen, arzu edilen, değerli, dünya ve âhirette faydalı,
yarayışlı olan her şeydir. Hayr, ister bir davranış, ister bir ibâdet, ister
872 3/Âl-i İmran, 159
390
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
mal, yani dünyalık yönünden olsun; dünya ve âhirete ait meselelerde
faydalı olan, arzu edilen şeyleri ifade eder. Hayır; istenilen, kötü
karşılanmayan, kendisine rağbet edilen bir değerdir. “Hayr”ın karşıtı
“şerr”dir. Hayr, iyi ve faydalı, rağbet edilen tercihleri ifade ettiği için;
ibâdet, iyilik etmek, Allah yolunda harcamak, faydalı mal, kişiye sevap
veya şeref kazandıran şeyler hakkında da kullanılmaktadır.
Şer: Sözlükte, istenmeyen, arzu edilmeyen, her açıdan kendisinden
kaçınılan şey demektir. Bunun yanında fesat, bozukluk, kötülük,
kötü şey, zulüm, cezayı gerektiren iş anlamında da kullanılmaktadır.
Bazen de sıkıntı, belâ ve musîbet mânâsına gelir. ‘Şerr’in çoğulu
“şurûr” ve “eşrâr”dır. Şer her türlü hayrın ve iyiliğin karşıtıdır.
Hayır ve şer ölçüleri, ya mutlak olur, ya da izafi (göreceli) olur.
Meselâ, akıl, adâlet, iyilik duygusu her zaman mutlak olarak hayırdır.
Zulüm, kötülük, hırsızlık gibi şeyler de mutlaka şerdirler. Bazı
şeyler bazıları için geçici olarak hayır veya şer olabilir. Meselâ, mal
sahibi olmak şer olmadığı halde, bazıları için şer olabilir. Birisi mal
ile kötülük veya zulüm yapıyorsa mal o insan için hayır değildir. Şer,
istenmeyen, arzu edilmeyen durumları anlattığı gibi, kötü olan ve insana
zararı dokunan şeyleri de ifade etmektedir. Kur’an, akletmeyen
sağır ve dilsizleri (inkârcıları) yerde debelenen varlıkların en şerlisi
saymaktadır.873 Çünkü onların yaptıkları hayır olmaz, tuttukları yol
yanlıştır. Azgınlıkları yüzünden yeryüzünde hep fesat ve şer olmaktadır.
Şer, bir yönüyle insanın kendisine isâbet eden kötülüktür, yani
mutsuzluk veya talihsizlik halidir. İnsan sürekli kendine göre iyi şeyleri
ister; ancak, kendisine bir şer (kötülük) dokunursa ümitsizliğe
düşer. Biraz rahata kavuşunca da nimetin kimden geldiğini unutur,
nankörlük yapar.874 Hayır, Allah rızâsı düşünülmüş ve takvâya uygun
bütün davranış ve işlerdir. Şer ise, Allah’ın rızâsına uymayan bütün
işlerdir. Birisi mü’minin halini ortaya koyarken, diğeri de günahı ve
kâfirin amellerini nitelendirmektedir. Şirk, küfür, nifak, zulüm gibi
873 8/Enfâl, 22, 55
874 41/Fussilet, 49-50
391
Ünite 17 Kader
tavırların hepsi de şerdir. Bunun sonucu olarak kim zerre miktarı
hayır işlerse onun karşılığını, kim de zerre miktarı şer işlerse on karşılığını
görecektir.875
Her Şeyi Yaratan Allah’tır; Fakat Şer İnsanlardandır
Her şeyi yaratan ancak Allah’tır. Fakat hayra rızâsı olduğu halde,
şerre yoktur. Kaldı ki hayır ve şer dediğimiz, yapılan işin, işlenen
fiilin Allah’ın emir ve rızâsına uygun olup olmamasıyla ilgili. Yani,
fiilin kendisiyle değil; sıfatıyla alâkalı. Konuşma, görme, işitme, yürüme...
hepsi birer fiil; Hayır olsun şer olsun bütün bu fiilleri yaratan
Allah’tır. İşlenen fiil, İslâm’a uygun ise hayır; aksi halde şer olur. Zaten
Allah’ın birliğine iman eden bir insan, O’nu bütün bu işlerin, bu
fiillerin tek yaratıcısı olarak bilmiş olmuyor mu?
İnsan bir işi yapmayı sadece arzu eder ve cüz’î irâdesini o işi yapmaya
sarfeder. Neticeyi yaratan ise Allah’tır. Hakikat böyle bilinmezse
ortaya şöyle bir tezat çıkar: Aynı fiil hayır olunca Allah tarafından
yaratılır, aksi halde... Görme fiilinin yaratıcısı Allah’tır. Göz fabrikası
O’nun. Işık ham maddesi O’nun. Görülen bütün eşya da O’nun. O
halde bir insan neye bakarsa baksın görmeyi yaratan Allah’tır. Baktığı
helâl ise, bu bakış hayır olur, haramsa şer.
Gerek fenalık ve kötülük anlamında olsun; gerek musîbet, belâ,
felâket ve sıkıntı anlamlarında olsun insanların şerre dönüştüreceği
şeyleri de yaratan Allah’tır. Çünkü her mümkini ve her işi yaratan
Allah’tır. O’ndan başka yaratıcı yoktur. Zâtı ekmel olup mutlak kemal
sıfatlarıyla muttasıf olduğu için Allah’ın zat, esmâ (isimler), sıfat ve
fiillerinde hiçbir şer yoktur. Şer, insanlarda, insanların işlerinde ve
insanın zannına göre yaratıklardadır. Allah insanların şerre dönüştüreceği
şeyleri de hikmet ve İlâhî adâletin bir gereği olarak yaratmıştır.
Yüce Allah, insanı bu dünyaya akıl ve irâde vererek imtihan etmek
için getirmiştir. Bu sınav âleminde şerrin bulunmaması, dünyanın
875 99/Zilzâl, 7-8
392
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
ve içindeki insanın yaratılış hikmetine aykırı düşerdi. Allah bu evrende
insanlara, içlerinden peygamberler göndererek doğru yolu
göstermiştir: “Biz ona (insana) iki yol gösterdik.”876 Üstelik insanın
ruhuna şerden sakınmanın ve şerri tanımanın bilgilerini koymuş ve
ilham etmiştir: “Her nefse (insan ruhuna) ve onu düzenleyene, sonra
da ona kötülüğü (n ne olduğunu) ve bundan sakınmayı ilham edene
and olsun ki onu (nefsini/ruhunu günah ve şerden) temizleyen felâha
ermiştir.”877
Allah, insanlara şer ve kötülük yaptırmasaydı, zorlasa ve şer için
fırsat vermese, onların hepsini kendisine iman eden, tâat ve hayırda/
iyilikte bulunan kimseler yapsaydı, daha iyi olmaz mıydı? Allah,
böyle yapsaydı, insanın sözgelimi arıdan veya başka herhangi bir
hayvandan farkı kalmazdı. Arı, Allah’ın nefsine (canına) koyduğu bir
ilham (içgüdü) ile baldan başka bir şey yapamaz. Onun ne aklı ne de
hür bir irâdesi vardır. Fakat Allah, insana akıl, şuur, bilgi edinme ve
irâde özellikleri olan bir ruh vererek onu hayvanlardan üstün kılmış
ve yeryüzüne halife yapmıştır. İyilik ve hayrın kıymeti, zorlayarak
ortaya çıkarılan değildir; şuur ve serbest bir tercih ile yapılmayan
hayrın/iyiliğin kıymeti yoktur. “Eğer Rabbim dileseydi, yeryüzünde
bulunan bütün insanların hepsi iman ederlerdi.”878 Allah böyle yapsaydı,
insanlar akıllarını kullanarak, vicdanlarına tâbi olarak serbest
irâdeleriyle hürriyet içinde iman ve hayrı seçmeselerdi, imanın küfre
karşı ne değeri olurdu? Küfür ve şer olmasaydı, irâde ve istekle iman
ve hayır uğrunda çekilen meşakkatin ne kıymeti kalırdı? Küfrün bilfiil
varlığı olmasaydı iman ve kelimetullah nasıl bu kadar yüce ve değerli
olurdu? Her şeyin kıymeti, zıddı ile bilinir. Eğer Nuh kavminin
küfrü olmasaydı Tûfan mûcizesi meydana gelmezdi. Diğer peygamberlere
iman etmeyen kavimlerde helâk âyetleri kendini göstermezdi.
İnsanların şerre dönüştüreceği şeyleri yaratmak şer değildir. Fakat
şerri kazanıp şer ile vasıflanmak şerdir. İnsan, aklını kullanarak
irâdesini şerre yöneltip kudretini buna sarf ederse, Allah da bunu yaratır.
Her şey, Allah’ın dileyip yaratmasıyla vukua geldiği için, kulun
876 90/Beled, 10
877 91/Şems, 7-9
878 10/Yûnus, 99
393
Ünite 17 Kader
irâdesini yöneltip kudretini sarf ederek işlediği işi de sırf husûle gelmesi
ve imtihanın gerçekleşmesi için yaratır. Ancak, Allah’ın şerre
yardımı ve rızâsı yoktur.
Bazen insan, bir şeyi hayırlı bulmayıp şer zanneder. Fakat Allah
kula terbiye olması, aklını başına alması için musîbet verir; günahlarının
affolması veya bir kısmından vazgeçilmesi ve o kişinin ecirler
kazanması için hastalık, musîbet veya bazı sıkıntılar verir. Allah,
bize şer şeklinde görünen sıkıntı ve musîbetleri hayra vesile olması
için yaratır. Eşya ve olayların mâhiyet ve kıymetleri, zıtlarıyla anlaşılır.
Hastalık olmazsa sıhhatin, cehâlet olmazsa ilmin kıymeti anlaşılamazdı.
Yağmur ve karın yağmasında, rüzgârların esmesinde,
insanlara zararlı mikrop ve hayvanların yaratılmasında görülen cüz’î
şerler, bunların hayır ve faydaları yanında yok gibidir.
Yüce Allah’ın âhirette kâfirler ve günahkârlara vereceği cezalar
da adâlet ve hayırdır. Çünkü cezaları hak edenlere verir. Cezayı hak
eden ve buna lâyık olan kimselere verilen cezalar, bu kimselere nisbetle
şerdir. Çünkü kendilerine acı ve sıkıntı verir.
Eski İran’da mecûsîler ve zındıklar, “âlemdeki bütün hayırları yaratan
âlemin tanrısı Hürmüz’dür (Ahura Mazda). Kötülüklerin kaynağı/
yaratıcısı ise Ehrimen’dir (Angra Mainyu)” derlerdi. Bunların
iddialarına göre, dünyada bu iki kuvvet mutlak hâkimiyeti sağlamak
için sürekli mücâdele halindedirler.879 Her şeyin yaratıcısının Allah
olduğu unutulan tahrif edilmiş veya uydurulmuş bâtıl dinlerde
hayrı yaratan Allah, şerri yaratmaz denilerek, şer için başka hâlık
kabul edilmiştir. Bazıları da şerri şeytanın yarattığını ileri sürmüşlerdir.
Bunlar, şerrin yaratılmasını Allah’a yüklemenin hata olacağı
düşüncesiyle hareket edenlerdir. Bu yüzden Kur’an, Allah’tan başka
yaratıcı bulunmadığını anlatmak için her şeyin hâlıkı Yüce Allah’tır880
buyurarak, fiilin kulun eseri olduğu bildirilirken, hâlıkının Kendisi
olduğunu açıklamıştır. “Ona iki yolu (hayrı ve şerri) göstermedik
mi?”881 buyrulur. Şerri seçenin, kötülüğü yapanın kul olduğu bildiriliyor.
O yüzden şerri meydana getirenin Allah olduğunu söylemek
879 Muhiddin Bağçeci, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 28
880 13/Ra'd, 16
881 90/Beled, 10
394
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
doğru olmaz. Şerri meydana getirenin insan olduğunu, Allah’ın ise
tek yaratıcı olmasından dolayı insanı ve onun fiillerini yaratan olduğu,
birbirine karıştırılmamalıdır. Hayır da şer de kulun fiilidir. Ama
imkânları ve fiili meydana getiren kulu, Cenâb-ı Hakk’ın yaratmış
olması yönüyle hâlıkı Allah olur.
Kâinatta olan biten her şey Allah’ın meşîeti (yaratması/dilemesi)
dâhilindedir. Ama Allah şerri irâde etmez, kâinatta şerrin olmasını,
insanların şerde bulunmalarını dilemez. İnsanların hoşuna gitmeyen
bazı şeylerin hayır olabileceği Kur’an’da açıklandığı gibi,882 şerrin
de kesb, yani insanların kazanmalarının/amellerinin sonucunda var
edildiği belirtilir ve “insanın, işlediği zerre miktarı hayır ve zerre miktarı
şerrin karşılığını göreceği”883ilân edilir. Dolayısıyla Allah’ın, insanın
şerre dönüştüreceği şeyleri yaratması şer değil; tümüyle hayırdır;
fakat kulun şerri kazanması, yani kesbi şerdir. Eğer, kulun şerri kesbi
neticesinde Allah onu yaratmamış olsaydı, bu defa, kul irâde sahibi
olmuş olmazdı.
Kâinatta şeytan gibi, mutlak şer olan (insan açısından mutlak şer
değil; hayrı şerrinden fazla olduğundan) yaratıkları da yaratan ve netice
itibarıyla onun azmasına fırsat veren de Allah’tır. Yani, şeytanın
azması, Allah’ın meşîeti dâhilindeydi. İnsan yeryüzüne imtihan için
gönderilmiş ve kendisine irâde verilmiştir; o bu irâdesini kullanarak
en alçak bir mevkîye düşebildiği gibi, en yükseğe de çıkabilir. Ortada
yüz yumurta olsa, sadece yüz yumurta olarak değer ifade eder;
ama bir tavuğun altına konulsa ve yirmisi civciv olup sekseni bozulsa,
o zaman yirmi civciv mi daha kıymetlidir; yoksa yüz yumurta
mı? Civcivlerin yumurta yanındaki değerleri bir yana, ileride her
civciv tavuk olduğunda belki yüzlerce yeni yumurta verecektir. İşte,
yeryüzünde insanların belki yüzde sekseni şeytana uyar, ama yüzde
yirmisi gerçekten insan olur ve yüceliklere ulaşır; ama hepsi ot gibi
kalsa, o zaman insana ne gerek olacaktır? Bu noktada, şeytan gibi
mahzâ şer varlıkların varlığı tavzîfîdir (görevlendirme icabıdır). Kaldı
ki, şeytanı şeytan yapan, onun kendisidir. Meleklerle birlikte tâbi
tutulduğu bir imtihanda bir daha geri dönüşü ve telâfisi mümkün
olmayacak bir kayba uğramıştır. Demek oluyor ki, Allah’ın yaratması
882 2/Bakara, 216
883 99/Zilzâl, 7-8
395
Ünite 17 Kader
yönüyle her şey, hayırdır; melekût cihetinde şer yoktur; şer kesb iledir
ve mülk cihetindedir.884
Allah için yapılan her amel hayır; bunun dışındaki ameller ise şerdir.
Kul, Allah Teâlâ’nın yarattığı imkânları, emirlerine uygun olarak
kullanırsa, hayır; emrinin aksine kullanırsa şer olur. Bunlardan herhangi
birini seçmek ve yapmak, kulun yetkisindedir. Eğer kötülüğü
yapmak imkânına sahip olmasaydı, elbette yapamazdı. Şu halde yaratılan,
aslında hayır ve şer değil; bunların yapılmasına elverişli imkânlardır.
Bu sebeple de bu imkânları yaratan, fiilin hâlıkı olur. Çünkü
O’ndan başka yaratan, imkân sağlayan yoktur. Halk etme Allah’a
mahsus olduğundan, kulun fiili için bu tâbir kullanılamaz. Çünkü
kul, fiilin meydana gelişini sağlayan çeşitli sebeplerden yalnız birinin
(işi meydana getiren gücün) sahibidir. Kula fiilin hâlıkıdır demek,
işin oluşmasında rol alan diğer bütün âmilleri hesap dışı bırakmak
olur.
Kâinatta, gerçek mânâda “şer” vasfına lâyık olanlar, insanların
dalâletleri ve günahlarıdır. Bu noktada, “kader sırrı” karşımıza çıkıyor.
Dalâlet ve günahlarda insanın fâil ve muhtar olduğunu kabul
etmek zorundayız. Bir insan olarak düşündüğümüzde, vicdânî bir
muhâsebeye giriştiğimizde, fiillerimizdeki, bu arada kötü eylemlerimizdeki
rolümüzü idrâk etmekten kendimizi alıkoyamayız. Yani sorumluluğumuzu
ve mahcûbiyetimizi içimizde yaşarız. Fiillerimizin
yaratıcısı Allah Teâlâ olduğuna istinad ederek, kötülüklerimizi O’na
izâfe etmeye kalksak bile, bunu bir suçluluk hissi ile, aşağılık duygusu
ve bahane arama anlayışıyla yaparız.
Kadere inanıyoruz. Ama takdiri önceden bilemediğimize göre ve
işlerimizde güç yetirebileceğimizi hissettiğimize göre, kaderi bahane
ederek sorumluluğumuzu atamayız. Dünyada hiçbir insan, kendisine
yapılan haksızlık ve zulümler karşısında, “ne yapayım, kader
böyle imiş!” diye, başına gelene rızâ göstermez; elinden geliyorsa,
hakkını almaya uğraşır. Yani, pratikte kader inancı kimseyi bağlamamaktadır.
Aleyhimize bir hükmü gerektirdiği zaman, nazar-ı itibara
almadığımız bu inancı, Allah’a karşı kullanmak, böylece mes’ûliyeti
atmayı ummak, olsa olsa, insan fıtratındaki bencillik ve haksız yere
884 Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Nil Y. s. 257-258
396
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
nefsini müdâfaa çabasıdır. O yüzden, insanların kâinatta “şer” olarak
isimlendirdikleri keyfiyetler, ya aslında şer değildir; veya, onun
sorumlusu insandır. Bundan dolayı bu şerler ile Cenâb-ı Allah’ın
rahmân, alîm, hakîm, kadîr, mahlûkatına hiç zulmetmez oluşu bir
tenâkuz/zıtlık arzetmemektedir.885
Kur’ân-ı Kerim’de hiçbir âyette “şer” Allah’a nispet edilmez:
“Sana gelen hasene/iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir/
kendindendir…” 886
“Başınıza gelen herhangi bir musîbet, kendi ellerinizle işledikleriniz
yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.” 887
“İnsanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde
(çölde, kırda ve şehirde) fesat çıkar. Böylece, onlar yaptıklarının bir kısım
karşılığını daha dünya hayatında görürler.”888
“Bu böyledir, çünkü bir millet kendilerinde bulunanı değiştirmedikçe
Allah onlara verdiği nimeti değiştirmez. Allah işitendir, bilendir.”889
“İnsanların elleriyle kazandıklarından dolayı karada ve denizde
(çölde, kırda ve şehirde) fesat ortaya çıktı.”890
“Eğer Allah’ın, insanları bir kısmıyla bir kısmını def edip savması
olmasaydı, yeryüzü fesada uğrardı; ama Allah âlemlere karşı lütuf sahibidir.”
891
“İnsan, hayrı istediği gibi şerri de ister. İnsan pek acelecidir.” 892
885 Lütfullah Cebeci, Kur’an’da Şer Problemi, Akçağ Y., s. 307-311
886 4/Nisâ, 79
887 42/Şûrâ, 30
888 30/Rûm, 41
889 8/Enfâl, 53
890 30/Rûm, 41
891 2/Bakara, 251
892 17/İsrâ, 11
397
Ünite 17 Kader
“Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet
etmekle kalmaz (herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki
Allah’ın azâbı şiddetlidir.” 893
“Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin, (insanları) yeryüzünde
bozgunculuk yapmaktan men etmeleri gerekmez miydi? Fakat onlar
arasından, ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı.
Zulmedenler ise kendilerine verilen refahın peşine düşüp şımardılar ve
suç işleyenler olup çıktılar. Halkı ıslahatçı kimseler olsaydı, Rabbin o
şehirleri haksız yere helak edecek değildi.”894
Yine, kötülüğün ve musîbetin insanın kendi yaptığı sebebiyle olduğu
konusuyla ilgili bak. 4/Nisâ, 62, 16/Nahl, 34; 28/Kasas, 27; 30/
Rûm, 36; 39/Zümer, 51; 42/Şûrâ, 48
Allah Güzeldir; Her Yaptığı ve Yarattığı da Güzeldir:Allah’ın
isim-sıfatlarından biri “muhsin” (güzel yapıp eden)dir. Allah muhsin
olduğu için her yarattığını güzel yaratmıştır. O, insanı da güzel,
hatta en güzel biçimde yaratmıştır.895 İnsanın ürettiği tüm güzelliklerin
gerçek sahibi ve yapıp edicisi Allah olup bu üretimde, insanın
beynini, gönlünü, elini, dilini kullanmaktadır.
Allah’tan daima güzellik zuhur eder. Kötü ve çirkin (seyyie), insan
nefsinin ürünüdür.896 Allah, yaratıcıların en güzelidir.897 Var ettiklerine
en güzel boyayı vuran da Allah’tır.898 Allah, aynı zamanda
hüküm verme bakımından da en güzel olandır.899 Rızkın en güzeli
de Allah’tan gelir. O, rızık verme yönüyle de en güzeldir.900 Sözün
de en güzelini bir kitap halinde indiren O’dur, O’nun kelâmı da tüm
893 8/Enfâl, 25
894 11/Hûd, 116-117
895 Bk. 32/Secde, 7; 40/Mü'min, 64; 64/Teğâbün, 3; 59/Haşr, 24; 95/Tîn, 4
896 4/Nisâ, 79
897 40/Mü'min, 14; 37/Sâffât, 125
898 2/Bakara, 138
899 5/Mâide, 50
900 65/Talâk, 1; 11/Hûd, 88; 22/Hacc, 58; 16/Nahl, 75
398
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
güzellikleri içerir.901 Bu yüzden insana, indirilen sözün en güzeline
uyması emredilir. İnsana inen sözlerin en güzeli Allah’ın sözüdür.902
Bu yüzden, güzel insanların bir niteliği, sözü dinleyip onun en güzeline
uymaktır.903 En güzel din, güzellikler sergileyerek Allah’a teslim
olanların dinidir.904 Allah, fiil, söz ve hükmüyle en güzelin kaynağı
olduğundan, en güzel isimler (esmâu’l-hüsnâ) da O’nundur. 905
901 39/Zümer, 23
902 39/Zümer, 55
903 39/Zümer, 18
904 4/Nisâ, 125
905 7/A'râf, 180; 20/Tâhâ, 8; 59/Haşr, 24
399
- ünite 18 -
Velâ ve Berâ
(Dostluk ve Düşmanlık)
• Velâ ve Berâ Kavramlarının Önemi
• Velâ ve Berânın Anlamı
• Allah’ın Velî Oluşu
• Mü’minlerin Birbirlerini Velî Edinmeleri Şarttır
• Mü’minlerin Kâfirleri Velî Edinmeleri Haramdır
• Allah İçin Dost Olmanın
(Velânın) Gerektirdikleri
• Allah İçin Düşman Olmanın
(Berânın) Gerektirdikleri
• Düşmanlık ve Dostluk; Tevhidin
Gereğidir, İmanın Dışa Yansımasıdır
• Velâyetin Siyasî Görüntüleri
• Müslüman Olmayan Akrabalarla
Dostluk ve İlişki
• Evliyâullah / Allah’ın Velîleri Kimlerdir?
Velâ ve Berâ Kavramlarının Önemi
Bu iki kavram İslâm inanç sisteminde son derece önemli bir yere
haizdir. Her Müslüman bu iki kavramı, bu kavramların bizden neler
istediğini ve buna bağlı olarak bizlere ne gibi bir sorumluluklar yüklediğini
çok iyi bilmek durumundadır.
“Her şey zıddı ile bilinir” kuralından hareketle bu iki kavramın bir
arada incelenmesi daha uygundur. İslâm ile İslâm dışı sistemlerin
birbirine karıştığı şu dönemde yaşayan insanlar bu iki kavramı ve
içeriğini hakkıyla bilmemesi sonucunda kimlerin sevilip kimlerin
400
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
sevilmeyeceğini, kimlerin desteklenip kimlerin desteklenmeyeceğini
ve kimlere velâyet verilip kimlere velâyet verilmeyeceğini hep birbirine
karıştırmış durumdadırlar. Bu karışıklığın altında yatan temel
unsur; velâ ve berâ kavramlarının bihakkın bilinmemesidir. Bu kavramları
ve içerdiği muhtevayı öğrenmek “Ben Müslümanım” diyen
her insanın temel vazifesidir. Çünkü bu iki kavram -bazı âlimlerinde
ifade ettiği gibi-Kur’an’ın üzerinde durduğu en önemli konuların
başında gelmekte ve Kur’an’da zikri en çok geçen meseleler arasında
yerini almaktadır. İşte bundan dolayı bu kavramların iyice öğrenilmesi
zorunludur.
Velâ ve Berâ Kelimelerinin Sözlük Anlamı
“Velâ” kelimesi sözlükte sevmek, dostluk göstermek, yardım etmek,
iki şey arasında tercihte bulunmak, azalarla destek vermek,
müttefik olmak ve arkadaşlık yapmak manalarına gelmektedir. Buna
“Muvâlât” da denir. Muvâlât -İbn-i Arabî’nin de dediği gibi- “İki kişi
anlaşmazlığa düştüğünde üçüncü bir kimse aralarını bulmak için
araya girmesi ve tercihini iki taraftan birisi arasında yapmasıdır.”-
906Mevlâ, velî ve evliya gibi kelimeler hep aynı kökten türemiştir.
“Berâ” kelimesi ise beri olmak, uzaklaşmak, mesafeli durmak gibi
manalara gelmektedir. Velâ kelimesinin tam zıddıdır. Yani; “sevmemek,
dostluk göstermemek, yardım etmemek, azalarla destek vermemek,
müttefik olmamak ve arkadaşlık yapmamak” gibi anlamları
ihtiva eder.
Velâ ve Berâ Kelimelerinin Istılah Anlamı
“Velâ” söz, fiil ve niyet ile bir şeye yakın olma ve onun tarafında
bulunma demektir. “Berâ” ise söz, fiil ve niyet ile bir şeyden uzak
olma ve onun tarafında yer almama manasındadır. Bu iki kelime
baştan sona birbirine zıtlığı ifade etmektedir. Yani biri ne ise öbürü
onun tam zıddıdır.
906 Bkz. “Lisânu’l Arab”, “ve-le-ye” maddesi. 15/405.
401
Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
Bazı âlimler velâ ve berâ kelimelerinin lügat ve ıstılah anlamlarının
aynı olduğunu ve aralarında neredeyse hiçbir fark bulunmadığını
ifade etmişlerdir.
“Velî” kelimesinin kökü “velâ”; bunun masdarı da ‘velâyet’tir. Velâ
ve velâyet, sözlükte, arada bir şey bulunmadan bitişiklik, yan yana
olma ve yaklaşma mânâsına gelir. Bu anlamdan hareketle ‘velâyet’
kavramına; arkadaşlık, yardımda, inançta tam bir yakınlık anlamları
verilmektedir.
Böylece “velâyet”e nusret (yardım) ve işi üzerine alma mânâları
da eklenmiştir. Aynı kökten gelen ‘vilâyet’, yardım; ‘velâyet’ ise, bir işi
yüklenme, emirlik, riyâset (yönetim ve yetki) mânâsındadır. ‘Velâyet’
aynı zamanda yardım işini üzerine almak, destek olmak, yardım etmek,
sevgi/dostluk ve muhabbet göstermek, yakınlık duymak, hükmü
altına almak, tasarrufta bulunmak ve yönetmek anlamlarına da
gelir.
Velî kelimesi, sözlük anlamlarına uygun olarak, bir kimsenin veya
bir topluluğun menfaatleri ve elde etmek istedikleri amaçlar doğrultusunda
her türlü işlerini üzerine alan ve bu konularda tam bir tasarruf
hakkına sahip olan idareci, hâkim otorite, koruyucu, gözetici,
mâlik, yardımcı, sırdaş ve dost anlamlarında kullanılan bir kavramdır.
Velâyet kavramı, sözlük anlamına uygun olarak; “bir kimsenin
veya bir topluluğun bir başkasına kendisini ilgilendiren her konuda
tasarruf hakkını devretmesi ve bu hakkı devralan şahsın, aralarında
meydana gelen hukukî bağa dayanarak kimseden izin alma ihtiyacı
duymaksızın bu hakkı kullanması ve onu kendisine tevdî edenler
üzerinde, koruma, gözetme, yardım etme, işlerine müdâhale ve
üzerine aldığı işi onun adına idare etme bakımından tam bir yetkiye
sahip olması anlamına terim olmuştur.
Fıkıh ıstılahında velâyet; “istese de istemese de başkası üzerindeki
tasarruf hakkını yerine getirmek” şeklinde tanımlanmaktadır. İslâm
hukukunda ‘velâyet’, başkası üzerine ister istemez sözünü geçirmeyi,
itaat edenle işi üzerine alan arasındaki ilişkiyi konu alır. İçerisinde
402
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
sevgi ve yardım mânâlarını da barındıran velâyet; genel olarak, aile
içerisinde akrabalık, ümmet içerisinde ise imâmet (önderlik-halifelik)
sebebiyle gündeme gelmektedir. Aile içerisinde öncelikli olarak
baba velâyet hakkına sahiptir. Baba yoksa diğer yakın akrabalar bu
hakkı elde ederler. Ümmet içerisinde (müslümanlar arasında) ise
velâyet hakkı, müslüman olup diğer müslümanlar tarafından biat ile
seçilen yetkili kimsenindir.
Bu nedenle babaya, çocuğun velîsi denir. Aynı şehirde oturanların
meşrû haklarını koruyan ‘velî’ye, “vâli” denmektedir ki, Türkçe’de
bu anlamda kullanılmaktadır. Şehrin vâlisi, o kentte oturanların tümünün
velîsidir (bu vasıfta ve liyakatte olmak zorundadır). Hukukî
anlamda velî, daha çok, bir çocuğun her türlü hareket ve halinden
sorumlu olan kimse demektir. Bugün Türkçe’de de bu anlamda “çocuğun
velîsi” olarak baba veya babanın yerini tutan, çocuğun sorumluluğunu
üstlenen kişi için kullanılır. Bu velâyet haklarıyla ana babaların,
kazanmış oldukları tecrübe ile evlâtlarının geleceği hakkında
karar vermesine yardımcı olmaktadırlar. Evlâtlarına fikir bazında
yardım etmeleri, evlâdın müsbet ve menfî karar vermesi, velâyet konusu
içinde değerlendirilir. Bunlara ilâve olarak, bir de nikâhta velîlik
vardır ki, bu durum, ana babanın evlâdı hakkındaki tasarrufudur.
Toplumda, halk arasında “velî” ve bu kelimenin çoğulu olan “evliyâ”
kelimesi, ne lügat mânâsı, ne de Kur’an’da kullanıldığı anlam ile
değil; daha çok bu kelimenin mânâsının tarihî süreç içerisinde kaydırılmasıyla
oluşan şekliyle kullanılmaktadır. Geleneksel anlamda
velî ve evliyâ; benliğini Allah’ta yok etmek sûretiyle birtakım üstün
vasıflar kazanarak hârikulâde şeyler gösterebilen büyük insan anlamında
kullanılmaktadır. Hatta daha da ileri gidilerek, Allah adına
kâinatın idaresini düzenlemeye yetkili kişiler olarak algılanmaktadır.
Allah’ın Velî Oluşu
“Velî” sözlükte bazen, seven, dost anlamıyla da kullanılır. Allah’ın
isimlerinden olan Velî, birçok âyette ‘Nasîr/yardımcı’ ismi ile beraber
geçmektedir. Velî kelimesinde yardım etmek, işini üzerine almak
ile Nasîr/yardımcı ismi arasındaki bağlantı dikkat çekicidir. Allah
403
Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
(c.c.) hem Velî/insanların velâyetlerini üstlenendir, hem de onlara her
açıdan yardım edendir.907 Velî kelimesi, on üç âyette Allah’a ait olarak
geçmektedir. Bazı âyetlerde ise “size veya sana Allah’tan başka
velî yoktur” şeklinde yer almaktadır ki, bu da, Allah’ın velî oluşuna
işarettir. Birkaç âyette ise Velî isminin mürşid (yol gösteren),908‘şefí’
(şefaat eden),909 vaak (koruyucu)910 ve hamîd (övülen)911 sıfatlarıyla
beraber geçtiğini görmekteyiz. Şüphesiz “velî” kavramının bunlarla
yakın ilişkisi vardır. Bunlar aynı zamanda gerçek dostun/velînin de
belirgin nitelikleridir.
Mü’minlerin velîsi ve mevlâ’sı Allah’tır. Allah’ın mü’minlere velî
oluşunun sonuçları çeşitli şekillerde görünür. O, kullarını gözetir, nimet
verir. Dolaysıyla O hamd edilmeye lâyık bir velî’dir (dosttur).912
Allah’tan başka velî aramak boştur, çünkü gerçek velî ancak O’dur.913
O, bağışlayan ve merhamet eden bir yardımcıdır (velîdir).914 O,
mü’minleri karanlıktan nûra (aydınlığa) çıkarır.915 Mülkünde, kudretinde
ve yüceliğinde ortağı yoktur.916 O yüce Velî, Kitab’ı indirendir
ve O, sâlih kimseleri korur ve gözetir. 917
Allah’ın velîliği diğer sıfatları gibi mutlaktır ve süreklidir. O, insan
idrâkinin ötesinde bir velîliğin, dostluğun ve yardımcı olmanın
kaynağıdır. İnsanlara ait, aldatma, vefâsızlık, hıyânet, aldırmazlık,
acımazlık gibi küçültücü sıfatlardan uzak, iman edip de kendisine
“velî” olan mü’minlere her türlü nimeti ve rahmeti veren, onlara izzet,
mülk, muhabbet ve Hakk’ın şâhitleri olma şerefini bağışlayan, sürekli
affeden, kendisine karşı yapılan hata ve kusurları araştırmayan en
yüce dosttur, velîdir.
907 2/Bakara, 107, 120
908 18/Kehf, 17
909 6/En’âm, 51, 71; 32/Secde, 4
910 13/Ra’d, 37
911 42/Şûrâ, 28
912 42/Şûrâ, 28
913 42/Şûrâ, 8-9
914 7/A’râf, 155
915 2/Bakara, 257
916 17/İsrâ, 111
917 7/A’râf, 196
404
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Velî olmak, velî olunan üzerinde hak ve yetki sahibi olmayı gerektirir.
Velâyetin doğasında bu vardır. Yalnız bu velî edinilen üzerinde
bir baskı ve hükmetme değil; aksine her açıdan onun iyiliği için çalışma,
onun için gerekli yardımı yapma yetkisidir. Allah, mü’minlerin
velîsi olarak onlara hidâyet verir, onları karanlıklardan nûra
(aydınlığa) çıkarır, onlara elçiler gönderir, Kitaplar indirir, yardım
eder, destekler, korur, gözetir, affeder ve rahmetiyle her yönden onları
kuşatır.
Allah Kimlerin Velîsidir? Allah, mü’minlerin velîsidir, yardımcı
ve dostudur.918 Mü’minler rablerine hakkıyla iman ettikten sonra
O’nun râzı olacağı sâlih amel işlerler. Bundan dolayı da Allah onlara
velî olur.919 Allah sâlih kimselerin velîsi/dostudur. “Benim velîm, Kitab’ı
indiren Allah’tır. O sâlih insanları velî/dost edinir (onları gözetip
korur).”920 Allah müttakîlerin de dostudur. Dünya hayatında kendilerini
Allah’a muhtaç saymayan ve O’nun rabliğine saygı duymayan
zâlimler birbirlerinin velîsidirler. Bazıları farklı zannetseler de
aslında kulların hiç biri, Allah’tan müstağnî kalamaz (O’na muhtaç
olmaksızın yaşayamaz). Zâlimler özellikle zulüm ve günah işlerinde
karşılıklı dostturlar. Buna karşın Allah, kendisine karşı kulluk ve
sorumluluk bilinci duyan, O’ndan hakkıyla korkup sakınan takvâ
sahibi kullarının dostudur, velîsidir.921İnsanlar için Allah eşsiz, benzersiz
ve sonsuz velîdir. İnsanlar Allah’tan başka mutlak velî/dost ve
yardımcı bulamazlar.922“Allah, mü’minlerin düşmanlarını çok iyi bilir.
Allah onlara velî/dost olarak da yeter, yardımcı olarak da.” 923
Allah Bazı Kimselere Dost Değildir: Allah (c.c.) mutlak anlamda
velîdir, dost ve yardımcıdır. Ancak bu velâyet, insanlar açısından sınırlı
bir velîliktir. Kur’an’ın haber verdiğine göre, kullardan bazıları
Allah’ın “velîliğini” kaybederler. Onlar kendi yanlış seçimleri ve yaptıkları
kötü ameller yüzünden bu ilâhî dostluğu elde edemezler.
918 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 68
919 6 En’âm, 127
920 7/A’râf, 196
921 45/Câsiye, 19
922 9/Tevbe, 116; 6/En’âm, 70; 18/Kehf, 26; 29/Ankebût, 22
923 4/Nisâ, 45
405
Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
Allah, dalâlette olanların velîsi değildir. Bazıları Allah’ın gönderdiği
elçilere ve onların hak dâvetlerine rağmen sapıklıkta direnirler.
Allah bu kimseleri kendi sapıklıkları ile baş başa bırakır, onların başka
bir velîsi de olmaz.924 Allah, kendisine karşı kulluk etme noktasında
büyüklük taslayan müstekbirlerin velîsi değildir.925 Allah, kötülük
yapanların, fenalıkta bulunanların dostu ve yardımcısı değildir.926
Allah’tan gelen hakkı ve dini inkâr eden kâfirler, Allah’ın dostluğunu
kaybederler ve lânete uğrarlar.927 Kendilerine hakkı bâtıldan ayıran
bir ilim, hak bir dâvet geldikten sonra hevâ ve heveslerine (tutku ve
arzularına) uyanlar Allah’tan başka dost ve velî bulamazlar.928 Allah,
iman nimetinden sonra inkâra sapan ve dinde ikiyüzlü davranan
münâfıkların dostu (velîsi) değildir. Onlar yeryüzünde kendileri için
bir yardımcı da bulamazlar.929 Allah, inkâr ederek ya da şirk koşarak
hak dinden yüz çeviren, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen ve
yeryüzünde haksızlık yapan zâlimlerin velîsi değildir. Zâlimler ancak
birbirlerinin velîsi/dostudurlar.930 Allah, zâlimlere meyledenlere,
onları onaylayan, ya da destek olanlara da dostluk göstermez: “Sakın
zulmedenlere en ufak bir meyil duymayın, aksi halde size ateş dokunur.
Sizin Allah’tan başka velîleriniz yoktur. Sonra, (Allah tarafından
da) size yardım edilmez.” 931
Tevhid, Şirkten ve MüşriklerdenBerî/
Uzak Olmayı Zorunlu Kılar
“Bir zaman İbrâhim, babasına ve kavmine demişti ki: ‘Ben sizin
taptıklarınızdan uzağım. Ben yalnız beni yaratana kulluk yaparım.
Çünkü O, beni doğru yola iletecektir.’ Bu sözü, ardından geleceklere
924 42/Şûrâ, 44; 17/İsrâ, 97
925 4/Nisâ, 173; 45/Câsiye, 7-10
926 4/Nisâ, 123
927 48/Fetih, 22; 33/Ahzâb, 64-65
928 2/Bakara, 120; 13/Ra’d, 37
929 9/Tevbe, 74; 33/Ahzâb, 17
930 42/Şûrâ, 8; 11/Hûd, 20
931 11/Hûd, 113; Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 749-751
406
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı ki, insanlar (onun dinine)
dönsünler.” 932; “İbrâhim’de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten
güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: ‘Biz sizden
ve Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz/reddediyoruz.
Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda
sürekli bir düşmanlık, nefret ve öfke belirmiştir…”933 Allah’a ve âhiret
gününe gönülden iman edenlerin, İbrâhim (a.s.) ve arkadaşları gibi,
müşriklerden, onlarla birlikteliklerden, onların câhilî değerlerinden
kesin bir kopuşla ayrılıp beraat ilân etmeleri gerekir.
Kur’an, başkalarıyla değil; ancak mü’minlerin birbiriyle kardeş
olduğunu vurgular.934 Dostluk da ancak, mü’minlerin birbirleri arasında
olur: “Mü’min erkekler ve mü’min hanımlar birbirinin velîleri/
dostlarıdır.”935
Kur’an’da İslâm’a ve müslümanlara karşı düşmanca ve zâlimâne
tavır takınanlar, insanların İslâm’dan haberdar olmasını önlemeye
çalışanlar iki yerde “Allah’ın ve sizin düşmanlarınız” şeklinde nitelendirilmiştir.
936
Yeryüzünde düşmanlık kaçınılmazdır; insanların bir kısmı, diğerlerine
düşman olacaktır: “Birbirinize düşman olarak oradan (cennetten)
inin! Artık, Benden size hidâyet geldiğinde, kim Benim hidâyetime
uyarsa, o sapmaz ve şakî/bedbaht olmaz.”937
İnsanın, düşmansız şekilde yaşaması, ulaşılamayacak bir hedeftir,
ütopyadır. İnsan, yaratılışından itibaren çevresini Allah’ın izniyle
koruyucu güçler (melekler) yanında; zararlı varlıklar (şeytanlar,
mikroplar) da sarar. Düşmanlığa yol açan pek çok sebep vardır. Eğer
düşmanı olmayan insanlar olsaydı, peygamberler olurdu; Hâlbuki
932 43/Zuhruf, 26-28
933 60/Mümtehıne, 4
934 49/Hucurât, 10
935 9/Tevbe, 71
936 8/Enfâl, 55-61
937 20/Tâhâ, 123
407
Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
tüm peygamberlerin hayli düşmanları, hem da azılı düşmanları vardır.
938 Önemli olan Allah’ın ve bizim gerçek düşmanlarımız dışındakileri,
kendi hatalarımızdan dolayı kendimize düşman yapmamak ve
düşmanlarla olan imtihanımızı kazanmaktır.
Müslümanların kimlerle nasıl dostluk yapabilecekleri ve düşmanlarına
da barış zamanında ve savaşta nasıl davranmaları gerektiği
Kur’an’da net şekilde açıklanmıştır. Müslümanların tarihi de farklı
inançtan insanlara nasıl davranıldığının güzel örnekleriyle doludur.
Bütün bunları bal gibi bilen Papa, İslâm ve Peygamber düşmanlığını
kustuğu zehirle müslümanlara kimleri dost ve düşman kabul etmeleri
gerektiğini göstermiştir.
Allah’ın bizim için râzı olduğu dinin adı olan939 ve bütün peygamberlerin
dini olan 940 İslâm, kelime olarak, “barış” anlamına gelen
“silm”, “selâm” ve “selâmet”le aynı kökü paylaşır. Dolayısıyla “İslâm”ın
kelime olarak anlamlarından biri de “barış”tır. Tüm insanlar, fitneyi
terk edip Allah’ın dini olan İslâm’a teslim olsalar, her taraf selâmete
kavuşup tümüyle barış ve kardeşlik hüküm sürer.
Müslümanların Düşmanları Kimlerdir?
Allah’ın “Dost Olmayın!” Dediklerini Düşman Kabul Etmek Zorundayız.
Allah, Düşmanlarımızı Bizden Daha İyi Bilir: “Allah, düşmanlarınızı
sizden daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah yeter, bir
yardımcı olarak da Allah kâfidir.”941 Bu âyetin bir öncesinde, Allah’ın
bizim zararımızı isteyenleri haber vermekte, bize önemli düşmanlarımız
olan ehl-i kitabı tanıtmaktadır: “Kendilerine Kitab’dan nasib
verilenlere baksana! Sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan çıkmanızıistiyorlar.”
942
938 6/En’âm, 112-113; 25/Furkan, 31
939 5/Mâide, 3
940 2/Bakara, 130-133
941 2/Bakara, 45
942 2/Bakara, 44
408
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Kâfirler, apaçık düşmanımızdır.943 Putlar ve putperestler mü’minlerin
düşmanıdır.944 Mü’minlere en fazla düşmanlık yapanlar yahûdiler
ve müşriklerdir.945 Allah’ın düşmanlarını ve mü’minlerin düşmanlarını
dost edinmek yasaklanmıştır.946 Müslümanların müşriklerden
ve taptıklarından uzaklaşmaları ve onları tanımayıp onlara
düşman olduklarını açıklamaları gerekir.947
Peygamber ve onun yolunu izleyenler dışındakileri dost kabul
edenler, âhirette büyük pişmanlık duyacaktır:“O gün, zâlim kimse
ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım!
Yazıklar olsun bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim! Çünkü zikir
(Kur’an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan,
insanı (uçuruma sürükleyip sonra) yapayalnız ve yardımcısız bırakmaktadır.”
948
Zâlimlerle Dostluk: Kur’an, hiç bir şekilde zâlimlerle dostluğa izin
vermez. “...Zâlimler için hiç bir velî/dost ve yardımcı yoktur.”949; “...Onlar,
Allah’a karşı sana hiçbir fayda veremezler. Doğrusu zâlimler birbirlerinin
dostlarıdır. Allah da takvâ sahiplerinin dostudur.”950 Zâlim
ise, sadece insanların bedenlerine zarar verip acı çektirenler değil;
insanların kafalarını ve gönüllerini işgal edenlerdir. Şirk en büyük
zulümdür;951 dolayısıyla Allah’a herhangi bir şekilde şirk koşan müşrikler
en büyük zâlimlerdir. Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler
de zâlimlerin ta kendileridir.952 Düşmanlık da öncelikle bu zâlimlere
karşı sözkonusu olmalıdır: “...Zâlimler hâriç (hiç kimseye) düşmanlık
ve saldırı yoktur.” 953
943 4/Nisâ, 101
944 26/Şuarâ, 75-77
945 5/Mâide, 82
946 60/Mümtehine, 1-2
947 60/Mümtehine, 4
948 25/Furkan, 26-29
949 42/Şûrâ,
950 45/Câsiye, 19
951 31/Lokman, 13
952 5/Mâide, 45
953 2/Bakara, 193
409
Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
Umulur ki Allah, Gerçek Müslümanları, Düşmanlarına Gâlip
Kılacaktır: “...Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helâk edecek ve onların
yerine sizi yeryüzüne hâkim kılacak da nasıl hareket edeceğinize
bakacaktır.”954; “...Nihayet Biz iman edenleri, düşmanlarına karşı destekledik.
Böylece üstün geldiler.”955; “Gevşeklik göstermeyin; üzüntüye
kapılmayın. Eğer gerçekten iman etmiş sağlam mü’minler iseniz, üstün
gelecek olan sizsiniz.”956; “Andolsun ki, Peygamber kullarımıza söz verdik:
‘Şüphesiz onlar, mutlak mansûr ve muzafferdirler. Bizim ordumuz
şüphesiz üstün gelecektir.”957; “Kim Allah’ı, Rasûlünü ve iman edenleri
dost edinirse (bilsin ki:) üstün/gâlip gelecek olanlar şüphesiz Allah’ın
tarafını tutanlardır.”958; “...İyi bilin ki, kurtuluşa erecek olanlar sadece
hizbullahtır, Allah’ın tarafında olanlardır.”959
Ehl-i Kitaba Karşı Tavrımız Nasıl Olmalıdır?
İslâm dini, karşılıklı menfaat ve müsamahaya dayalı müslüman-
ehli kitap ilişkisine izin verirken; yahûdi ve hıristiyanların müslümanlara
karşı dost görünebileceklerine dikkat çekmekte,960 bu hususta
gizli emellerinin olabileceğini haber vererek onların dost edinilmemesini
öğütlemektedir.961 Müslümanları ehl-i kitap karşısında
sık sık uyaran Kur’an, onlara tâbi olunmasını yasaklar.962 Kur’an, ehl-i
kitabın temel yanlışlarını düzeltir ve onları Allah’ın birliği (tevhid)
inancına dayalı ortak bir ilkede müslümanlarla birleşmeye çağırır.963
“Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir gruba uyarsanız,
imanınızdan sonra sizi çevirip kâfirler haline getirirler.” 964
954 7/A’râf, 129
955 61/Saff, 14
956 3/Âl-i İmrân, 139
957 37/Sâffât, 171-173
958 5/Mâide, 56
959 58/Mücâdele, 22
960 5/Mâide, 51
961 5/Mâide, 57
962 2/Bakara, 109, 120; 3/Âl-i İmrân, 100; 4/Nisâ, 44-45; 57/Hadîd, 16
963 3/Âl-i İmrân, 64
964 3/Âl-i İmrân, 100
410
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
“Sen onların milletine/dinine uyuncaya kadar yahûdiler de hıristiyanlar
da senden râzı olmazlar. De ki: ‘Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur.’
Sana gelen ilimden sonra eğer onların hevâlarına/arzularına uyacak
olursan, andolsun ki, Allah’tan sana bir dost ve yardımcı yoktur.”965
“Ey iman edenler! Yahûdileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar
birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları
dost kabul edenler, onlardandır. Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğuna
yol göstermez.”966
“Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi
alay ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Allah’tan
korkun; eğer mü’minler iseniz.” 967
“Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe iman etmeyen,
Allah ve Rasûlü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak
dini (İslâm’ı kendine) din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye
verinceye kadar savaşın.”968
“Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi inanırlarsa hidâyeti/doğru
yolu bulmuş olurlar; dönerlerse mutlaka anlaşmazlık içine düşerler.
Onlara karşı Allah sana yeter. O işitendir, bilendir.”969
“De ki: ‘Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda anlamı eşit bir kelimeye
gelin: Allah’tan başkasına tapmayalım; O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım
ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer
onlar yine yüz çevirirlerse işte o zaman, ‘Şâhit olun, biz müslümanlarız”
deyin. 970
“Ehl-i kitaptan bir kısmı istediler ki, ne yapıp edip sizi saptırabilsinler.
Oysa onlar, sadece kendilerini saptırırlar da farkına bile varmazlar.”
971
965 2/Bakara, 120
966 5/Mâide, 51
967 5/Mâide, 57
968 9/Tevbe, 29
969 2/Bakara, 137
970 3/Âl-i İmrân, 64
971 3/Âl-i İmrân, 69
411
Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
“Ey ehl-i kitap! (gerçeği) görüp bildiğiniz halde niçin Allah’ın âyetleriniinkâredersiniz?”
972
“De ki: ‘Ey ehl-i kitap! Allah yaptıklarınızı görüp dururken niçin
Allah’ın âyetlerini inkâr edersiniz? De ki: ‘Ey ehl-i kitap! (Gerçeği) görüp
bildiğiniz halde niçin Allah’ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek
mü’minleri Allah yolundan çevirmeye kalkışıyorsunuz? Allah yaptıklarına
tamamıyla şâhittir.”973
Müslümanlar izzetin nerede aranmasını bilmek zorundadır. İzzeti
kâfirlerin yanında, ABD’ye abd olmakta, ya da Avrupa Birliği’nde
arayanlar, tâğûtî yönetimde ya da onlara yakınlaşmakta arayanları
Allah dünyada bile zelil kılar. Cellâdına âşık olan mahkûm gibi dünya
ve âhiret saâdetine engel olan gayrı müslimleri sevip onların değer
yargılarını tercih etmek, onlara benzemek, Kur’an tâbiriyle “aşağılık
maymun olmak”974 demektir. Verilen güzel nimetleri beğenmeyip soğan-
sarımsak (Allah’ın hidâyetini ve âhiret saâdeti yerine dünyanın
basit çıkarlarını) isteyenlere meskenet damgası vurulur.975 Kâfirlere
fitne olarak verilen geçici dünyevî metâları Allah’ın müslümanlara
verdiği başta iman olmak üzere gerçek nimetlere tercih, zillet sebebidir.
Mü’minleri bırakıp kâfirleri velî/dost edinenler, izzeti onların
yanında arayan ve tüm izzetin Allah’a ait olduğunu bilmeyenlerdir.976
Mürtedler bilsinler ki, Allah onların yerine mü’minlere karşı alçakgönüllü,
kâfirlere karşı aziz ve insanların kınamasına aldırış etmeyen
gerçek mü’minler ortaya çıkarır.977 İslâm’ın askerleri, Allah hizbi/erleri
iki cihanda da en büyük izzete sahip olduğu halde, tâğutların askerleri
zilletin her çeşidine muhâtap olur. Müslümanları aşağılayan,
dini suçlayan, “gerici, bağnaz, çember sakallı, yarasa, kara fatma...”
diyenler âhirette Allah nazarında aşağılanacakları gibi, dünyada da
mü’minler nazarında aşağılanmalıdır.
Allah’ın küçülttüklerini gözlerinde büyüten ve dünyayı âhirete
tercih etmenin alçaltıcı zilletini tadan insanların dünyada aziz olma
972 3/Âl-i İmrân, 70
973 3/Âl-i İmrân, 98-99
974 2/Bakara, 65
975 2/Bakara, 61
976 4/Nisâ, 139
977 5/Mâide, 54
412
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
hakları yoktur. Tâğûtî şahsiyet ve makamları önemseyip benimseyen,
dolayısıyla Allah nazarında zelil olan kimseleri aziz/şerefli kabul
edenler, onların boyunlarına taktıkları zillet tasmalarını nasıl çıkarabilirler?
Kurtuluşu İslâm’da arayacaklarına, Batıda arayanlar, kâfirlerin
ölçülerini İslâmî esaslara tercih edenler iki dünyada da azîz
olamazlar. Üstünlüğün Kur’anî ölçüsünün takvâ, ilim ve cihad olduğunu
bilmek istemeyenler; dış görünüşte, parada, maddede, hatta
kâfirlerde ve küfürde izzet aramaya kalkarlar. Bu arayışlarının cezası
olarak yücelttikleri bu değersiz şeylerin altında kalır, değersiz bir şekilde
yaşarlar. En büyük zararı kendilerine verirken, dâvâlarını küçük
duruma düşürdüklerinin vebalini de öteki dünyaya götürürler.
Allah İçin Dost Olmanın (Velânın) Gerektirdikleri
Allah için dost olmanın ve velâyeti Müslümanlara vermenin bir
takım gereklilikleri ve sorumlulukları vardır. Bunlardan bazıları
şunlardır.
1-) Meşrû bir gerekçe olmadığı sürece küfür diyarlarından Müslümanların
diyarlarına hicret etmek,
2-) Müslümanların cemaatine katılmak, onlardan ayrılmamak,
3-) Kendisi için istediği iyilikleri Müslümanlara da istemek, kendisi
için istemediği kötülükleri onlar için de istememek,
4-) Onların kusur ve yanlışlıklarını araştırmamak, gizliliklerini
düşmanlara haber vermemek ve onlara zarar vermekten uzak durmak,
5-) Düşmanları karşısında Müslümanlara destek vermek, onları
yalnız bırakmamak, canla başla onlara yardım etmek,
6-) Onlardan hasta olanları ziyaret etmek, cenazelerine katılmak,
nazik davranmak, dua etmek, bağışlanmalarını dilemek, zayıflarına
yardım etmek, selam vermek, muamelatta onları aldatmamak, mallarını
haksız yere yememek ve üç günden fazla küs durmamak,
413
Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
7-) Onların mukaddesatına ilişmemek. Örneğin onların mallarına,
canlarına ve ırzlarına dokunmak ve zulmetmekten, sövmekten,
gıybet yapmaktan, laf taşımaktan ve su-i zanda bulunmaktan uzak
durmak gibi.
Allah İçin Düşman Olmanın
(Berânın) Gerektirdikleri
Allah için dost olmanın nasıl ki bir takım yükümlülükleri varsa
aynı şekilde Allah için düşman olmanın da bir takım sorumluluk ve
yükümlülükleri vardır. Müslüman bunlara riayet etiği zaman kendisini
küfür ve şirkten muhafaza etmiş olur. Bunlardan bazısı şunlardır.
1-) Muvahhidlerin babası Hz. İbrahim gibi şirkten, küfürden, kâfir
ve müşriklerden nefret etmek, onlara karşı düşmanlık beslemek;
onların bizzat kendilerinden, küfür, şirk ve inançlarından, kanunlarından,
şirke dayalı sistemlerinden, ilahlarından ve Allah’tan başka
tapmış oldukları mabutlardan beri olduğunu ve bunların hiçbirisinden
râzı olmadığını ilan etmek.978
2-) Küfre girmiş insanları dost, yardımcı, önder, lider, yönetici
edinmemek; onlara sevgi beslememek ve onlardan uzak olmak.
3-) Dini yayma ve İslâm’ı tebliğ etme gibi şer‘î bir maslahat söz
konusu olmadığı sürece küfrün hâkim olduğu diyarları terk etmek,
kâfirlerin sayısını çok göstermemek. Aksi halde Rasûlullâh’ın (s.a.v.)
şu sözüne muhatap olabiliriz: “Ben müşriklerin arasında ikamet eden
her Müslümandan beriyim!”979
4-) Dinî ve dünyevî yönden onlara benzememek.
Dinî yönden onlara benzemek şu şekilde olur:
978 Nitekim Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “İbrahim ve onunla beraber olanlarda, sizin
için uyulacak güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine şöyle demişlerdi, ‘Biz
sizden ve Allah'tan başka taptıklarınızdan uzağız; biz sizi tekfir ediyoruz; bizimle sizin
aranızda bir olan Allah’a iman edene dek ebedi düşmanlık ve öfke baş göstermiştir.” (60/
Mumtahine, 4)
979 Tirmizî, hadis no: 1604
414
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
* Dinî şiarlarda ve ibadet yöntemlerinde onlara benzemek,
* Kitaplarını tercüme etmek ve okunmasını kolaylaştırmak
* Şer‘î süzgeçten geçirmeksizin onların ilimlerini almak, yönetimde
ve eğitimde onların kanunlarını almak ve uygulamak.
Dünyevî İşlerde onlara benzemek ise şu şekilde olur:
* Yeme, içme gibi hususlarda onlara benzemek,
* Giyim, kuşam gibi hususlarda onlara benzemek,
* Onların isim ve künyelerini kullanmak,
*Âdet ve geleneklerini Müslümanlar arasında yaygın hale getirmek.
5-) Kâfirlere yardım etmemek, onları övmemek, onların üstünlük
ve yardımlarının propagandasını yapmamak, Müslümanlar
aleyhinde onlara yardım etmemek, Müslümanların sırlarını onlara
vermemek, onları sırdaş edinmemek, mecbur kalmadıkça onlardan
yardım istememek, onların sohbetlerine ve meclislerine katılmamak.
6-) Kâfirlerin bayram ve törenlerine katılmamak ve böylesi günler
münasebetiyle tebrikte bulunmamak, söz ve fiil ile onları tebcil
etmemek, “efendimiz, liderimiz, seyyidimiz” gibi lafızlarla onlara
iltifatta bulunmamak.
7-) Onlar için bağışlanma ve istiğfarda bulunmamak.
8-) Onlara yağcılık, dalkavukluk ve yaltaklık yapmamak, onların
batıllarına ve kötü fiillerine sessiz kalmamak.
9-) Onların hakemliğine müracaat etmemek, onların hükümlerine
rıza göstermemek, onlara tabi olmamak ve peşlerinden gitmemek.
10-) Onların emir ve yasaklarına uymamak.
415
Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
11-) Kendileri ile karşılaştığımız zaman İslâm’ın selamı ile onları
selamlamamak.980
Allah’ın velîsi/dostu olmanın da birtakım özellikleri belirtilir. Allah
dostu (velî ve evliyâ) olmanın birtakım özellikleri ve şartları da
vardır. Onları şöyle sayabiliriz:
a) Müslüman olmak,
b) Allah’a ve Peygamberine İslâm’ın istediği şekilde inanmak,
c) Namaz kılmak,
d) Zekât vermek,
e- Yaptıklarının hesabını verecek şekilde ihsan sahibi olmak. 981
Bu maddelerde özetlenen müslümanın vasfı dostluktur. Ondan
dosta yaraşacak hareketler beklenir. Müslümanın görevi, insanlara
Allah ve rasûlünün yaklaştığı şekilde ve ölçüde yaklaşmaktır. İslâm’ın
tüm insanlara da tanıtılması gerekmektedir. Bir müslüman, Allah’a
vereceği hesabı ikinci plana alarak, maddî çıkarlara öncelik verirse,
Allah’ın istediği dostluğu ve kardeşliği oluşturması mümkün değildir.
Âyetlerin ortaya koyduğu dostluğu ve kardeşliği sağlayacak insanlarda
iman olmadan, sâlih amel ve ihsan; amel olmadan da diğerlerinin
istenen şekilde olması düşünülemez. İnsanlar arasında istenilen
dostluğun oluşması için, Allah’ın aradığı takvâ özelliklerinin bulunması
gerekir. Bu özelliklere sahip olanların ellerinden ve dillerinden,
yaratılanlara ancak fayda gelir. İslâm’ın istediği budur.
Kur’ân-ı Kerim’de Velî ve Velâyet
(Dost ve Dostluk) Kavramı
“Velî” kelimesi, türevleriyle birlikte Kur’an’da toplam 232 yerde
geçmektedir. “Velî” kelimesi, Kur’an’da 24 âyette geçer. Velî’nin
980 “el-Îmân, Hakikatuhu, Havarimuhu, Nevakiduhu”, “velâ” maddesi; Faruk Furkan.
981 5/Mâide, 55-56; 2/Bakara, 112
416
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
çoğulu olan “evliyâ” kelimesi ise 62 yerde kullanılır. “Velâyet” kelimesi
de iki âyette zikredilir. “Velî” kavramı, Kur’ân-ı Kerim’de şu
mânâlara gelir: Dost,982 yardımcı ve taraftar,983 hâkim/vâli/yönetici/
sırdaş anlamında.984 Kur’an, bu son anlamda kullanılan velî ve evliyâ
kavramlarını kullanırken; bazı âyetlerde yine hâkim/vâli/yönetici/
sırdaş anlamına gelen “bitâne” ve “meveddet” gibi değişik kavramları
da kullanır. 985
Kur’ân-ı Kerim’de “velî” kelimesinin anlamlarını iki maddede
toplayabiliriz. a) Yandaş, taraftar, dost, b) Başkası adına onun işlerini
yöneten yetkili. “Velâyet” ve onun türevleri olan “velî” ve “mevlâ”
kavramlarının Kur’an’da kullanıldığı bütün yerlerde, dostluk, sırdaş,
yardımcı, taraftar, hâkim, vâli, yönetici, koruyucu, sahip ve gözeten,
yol gösterici, aydınlatıcı, mürşid, şefaat eden, koruyucu ve yücelten
gibi sıfatlarla birlikte kullanılarak velâyetin mutlaka ilişkili olacağı
kavramlara dikkat çekilmiş olduğunu görürüz.
Kur’ân-ı Kerim’de Arapların İslâm’dan önceki dönemde birbirinin
düşmanı oldukları hatırlatılarak Allah’ın onların gönüllerini uzlaştırdığı
ve böylece İslâm dini sâyesinde dost ve kardeş oldukları
bildirilmiştir.986 Kur’an’da sosyal barış ve uzlaşma, “Mü’minler ancak
kardeştir,”987; “Mü’min erkekler ve mü’min hanımlar birbirinin velîleri/
dostlarıdır.”988 gibi ifadelerle hükümlere bağlandığı için müslümanlar
arasında düşmanlığın zuhur etmesine yol açacak tutum ve davranışların
önlenmesi, kardeşlik ve dostluğun pekişmesi için tedbirler
getirilmiştir. Nitekim çeşitli maddî ve mânevî hakların korunmasına
yönelik ahlâkî, hukukî ve siyasî tedbirlerin öngörülmesi yanında;
toplumda düşmanlık duygularının kabarmasına yol açacak kötülükler
de yasaklanmıştır.
İslâm, kelime olarak, “barış” anlamına gelen “silm”, “selâm” ve
“selâmet”le aynı kökü paylaşır. Dolayısıyla “İslâm”ın kelime olarak
982 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 68; 4/Nisâ, 45, 76, 119, 5/Mâide, 55 vd
983 2/Bakara, 107; 3/Âl-i İmrân, 122; 4/Nisâ, 139; 5/Mâide, 51; 9/Tevbe, 71 vd
984 2/Bakara, 282; 3/Âl-i İmrân, 28; 9/Tevbe, 23; 18/Kehf, 26; 60/Mümtehıne, 1 vd
985 58/Mücâdele, 22; 3/Âl-i İmrân, 118
986 3/Âl-i İmrân, 103
987 49/Hucurât, 10
988 9/Tevbe, 71
417
Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
anlamlarından biri de “barış”tır. Tüm insanlar, fitneyi terk edip Allah’ın
dini olan İslâm’a teslim olsalar, her taraf selâmete kavuşup tümüyle
barış ve kardeşlik hüküm sürer.
“Şüphesiz Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.”989; “Allah,
düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah
yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.” 990
Peygamber ve Onun Yolunu İzleyenler Dışındakileri Dost Kabul
Edenler, Âhirette Büyük Pişmanlık Duyacaklar: “İşte o gün,
gerçek hükümranlık, çok merhametli olan Allah’ındır. Kâfirler için ise,
o pek çetin bir gündür. O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke
o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Yazıklar olsun bana! Keşke
falancayı dost edinmeseydim! Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o,
hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan, insanı (uçuruma sürükleyip
sonra) yapayalnız ve yardımcısız bırakmakta.” 991
O Gün Dostlar, Düşman Kesilecek: “Allah’a saygı duyup kötülükten
sakınanlar (müttakîler) müstesnâ olmak üzere, (dünyada iken
kötülükte) dost olanlar, o gün birbirlerine düşman kesilirler.” 992
Başta Yahûdiler Olmak Üzere Ehl-i Kitab’ın Çoğu, Kâfirlerle/
İnkârcı Ateistlerle Dostluk Ederler: “De ki: ‘Ey Kitab ehli! Dininizde
haksız yere haddi aşmayın. Daha önceden sapan, birçoklarını
saptıran ve yolun doğrusundan uzaklaşan bir topluma uymayın. İsrâiloğullarından
kâfir olanlar, Dâvud ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle
lânetlenmişlerdir. Bunun sebebi, söz dinlememeleri ve sınırı aşmaları,
taşkınlık yapmalarıdır. Onlar, işledikleri kötülükten, birbirini vazgeçirmeye
çalışmazlardı. Andolsun yaptıkları ne kötüdür! Onlardan
çoğunun, inkâr edenlerle dostluk ettiklerini görürsün. Nefislerinin
onlar için (âhiret hayatları için) önceden hazırladığı şey ne kötüdür.
Durum şu ki, Allah onlara gazab etmiştir ve onlar azap içinde devamlı
989 7/A’râf, 27
990 2/Bakara, 45
991 25/Furkan, 26-29
992 43/Zuhruf, 67
418
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
kalıcıdırlar. Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve Ona indirilene iman
etmiş olsalardı, onları dost edinmezlerdi; fakat onların çoğu fâsıktır/
yoldan çıkmışlardır.” 993
Tâğutları Velî/Dost Edinmek: “Allah iman edenlerin velîsi (dostu
ve yardımcısı)dır. Onları küfrün karanlıklarından (kurtarıp iman)
nûr(un)a çıkarır. Küfredenlerin dostları ise tâğuttur. O da onları (insanî
fıtratları olan İslâm’ın) nûrundan (ayırıp) karanlıklara çıkarır.
İşte onlar ateş ashâbıdır (cehennemliktir). Onlar orada (bir daha çıkmamak
üzere) ebedî kalıcıdırlar.”994 Zulumât, yani karanlıklar, gözlerin
eşyayı idrâk ve onun varlığını tespite engel olduğu için küfre örnek
olarak zikredilmiştir. Zira aynı şekilde küfür de kalp gözlerinin
imanın hakikatini ve kendi akıl ve ruh sağlığını idrâke engel teşkil
etmektedir.
Bu sebeple Allah, kullarına kendisinin mü’minlerin velîsi olduğunu,
onlara imanın hakikatini, yollarını ve kaynaklarını, delillerini
gösterdiğini, onları hidâyete erdirdiğini, küfrü gerektiren şeyleri
giderip kalp gözlerinden karanlık perdelerini kaldırarak kendilerini
şüpheleri giderecek delillere muvaffak kıldığını haber verir. Sonra,
vahdâniyetini inkâr eden küfür ehlinden de haber vererek; onların
velîlerinin, yardımcı ve savunucularının, Allah’ı bırakarak tapındıkları
putlar ve kendisine şirk koştukları kimselerden ibaret tâğutlar
olduğunu ve bu tâğutların onları iman nurundan çıkararak basîretlerini
kör edip iman ışığının hakikatlerini, delil ve yollarını görmelerine
engel olan küfrün şüphe karanlıklarına iteceklerini ifade ederek
tâğutların velî edinilmemesini tâlim buyurmaktadır.
Tâğutlar, itikatlarına uygun olarak insanları sırât-ı müstakîmden
çıkarır, karanlıklara çekerler. Çünkü onlar aydınlıkta iş yapmak istemezler.
Her tuttuklarını, aksine ve tersine sürüklerler. Devamlı karanlığa,
gidilmedik çıkmaz sokaklara giderler. Akıl, mantık ve ilmi
sevmezler; düşünceyi suç sayarlar, tefekküre giden yolları tıkarlar,
fikirleri ve irâdeleri ifsâd eder, ahlâkları bozar, ardına taktıkları kimseleri,
içinden çıkılmaz belâlara sürüklerler. Allah’a iman etmeyen
kâfirler, tâğutlara küfür bile etseler, yani hiçbir kulpa yapışmayıp
993 5/Mâide, 77-81
994 2/Bakara, 257
419
Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
kendi kendilerine kalmak isteseler bile, yeni tâğutların tasallutundan
kurtulamayacak, her durumda tâğutlara takılmaya mecbur olacaklardır.
Çünkü insanın toplumsuz, emirsiz, yasaksız yaşaması mümkün
olmadığından Allah’ın teklifini, Allah’ın emirlerini dinlemeyenler,
kesinlikle tâğutların emirlerine mahkûm olacaklardır. İşte bu
sebeple Allah Teâlâ, mü’minlerden, kendisini inkâr eden ve imanın
hakikatini idrâke engel olan, dost edinmek sûretiyle peşinden gidenleri
küfrün karanlıklarına çekecek olan tâğutu velî edinmemelerini
istemektedir. Çünkü tâğutun velîlerinin kâfirler olduğunun haber
verilmesi, mü’minlerin Allah’ın koyduğu hudûdu aşan, kendilerini
veya düzenlerini Allah’ın nizamına alternatif olarak sunan tâğutları
velî/dost kabul etmesi, aklın ve mantığın da mümkün görmeyeceği
bir çelişkidir. Çünkü “Allah, bir insanın göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır.”
995 Kişi ya Allah’ı ve Allah’ı sevenleri, Allah tarafından
sevilenleri dost kabul edecek; ya da tâğutları dost kabul ederek Allah’ın
dostluğunu, yani mü’minliği kaybedecektir.
Allah’ın Düşmanlarını ve Mü’minlerin Düşmanlarını Dost Edinmek:
“Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız
olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen hakkı/gerçeği inkâr etmişken,
onlara sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar Rabbiniz olan Allah’a
inandığınızdan dolayı, Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar.
Eğer siz Benim yolumda savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız,
onlara nasıl sevgi gösterirsiniz? Oysa Ben sizin gizlediğinizi de açığa
vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan
sapmış olur. Şayet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler,
size ellerini ve dillerini kötülükle uzatacaklardır. Zaten inkâr edip kâfir
olmanızı istemektedirler.” 996
Onursuz Kâfirleri Dost Edinenler, İzzet ve Şerefi Onların Yanında
mı Arıyor?: “Münâfıklara, kendileri için acı bir azap olduğunu
müjdele! Mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında
izzet (güç, onur ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet,
yalnızca Allah’a aittir.”997; “Kim izzet ve şeref istiyorsa bilsin ki izzet
995 3/Ahzâb, 4
996 60/Mümtehine, 1-2
997 4/Nisâ, 138-139
420
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
ve şerefin hepsi Allah’ındır...”998; “...İzzet, üstünlük ancak Allah’ın, Peygamberinin
ve mü’minlerindir. Fakat münâfıklar bunu bilmezler.” 999
Mü’minlerin Kâfirleri Velî/Dost Edinmesi: İslâm dini, insana,
insan olma hak ve hürriyetini en doğru ve âdil şekilde veren ve herkese
insanca muâmele edilmesini emreden ilâhî bir dindir. Bununla
beraber bu dinin, müslümanları gayr-ı müslimlerin bâtıl inanç ve
sultası altına bırakmayacağı da açıktır. Nitekim Kur’an, müslümanların,
İslâmî nizama halel getirecekleri ve müslümanları doğru yoldan
saptıracakları endişesiyle sırlarına vâkıf olacak şekilde gayr-ı İslâmî
unsurlarla samimiyet kurup dost ve ahbap olmalarını uygun görmemiştir.
“Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları,
kardeşleri yahut akrabaları da olsa) Allah’a ve Rasûlüne düşman
olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, imanı
yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir...” 1000“Ey iman
edenler! Eğer iman yerine küfrü beğenip tercih etmişlerse babalarınızı
ve kardeşlerinizi bile velî/dost kabul etmeyin. Sizden kim onları dost
edinirse, işte onlar zâlimlerin kendileridir.”1001; “Mü’minler mü’minleri
bırakıp da kâfirleri velî/dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa Allah’tan
ilişiği kesilmiş olur (artık O’ndan hiçbir şey beklemesin)...” 1002
Bu ve benzeri âyetler, çok net bir üslûpla, mü’min sayılmak için
her çeşit müşrik ve kâfiri velî edinmekten kaçınmanın şart olduğunu
ifade etmektedir. Allah sevgisiyle Allah düşmanlarının sevgisini
kalbinde birleştirmesi mümkün olmadığından kâfirleri velî edinmek
mü’mine yakışmaz. Allah’ı seven, O’nun düşmanlarına buğzetmek
zorundadır. İmanla küfür arasında hiçbir yakınlık ve ilişki yoktur.
Âyetler, kâfir ve müşriklere karşı muhabbet ve samimî dostluk gösterilmesine
müsâade etmediği gibi, sorumluluğunu onlara bırakıp onları
yönetici kabul etmelerine de izin vermez. Allah Teâlâ, mü’minleri,
Allah’ın âyetlerini inkâr eden veya onlarla alay eden kâfirlerle birlikte
998 35/Fâtır, 10
999 63/Münâfıkûn, 8ve yine bk. 10/Yûnus, 65
1000 58/Mücâdele, 22
1001 9/Tevbe, 23
1002 3/Âl-i İmrân, 28
421
Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
oturmayı yasaklamakta1003 ve onların dünyadaki konforlarına ve servetlerine
bakıp imrenmekten de nehyetmektedir: “Sakın kendilerini
denemek için onlardan bir kesimi faydalandırdığımız dünya hayatının
süsüne gözlerini dikme! Rabbinin (âhiretteki) rızkı hem daha hayırlı,
hem de daha süreklidir.” 1004
Kâfirleri dost kabul etmemek, onlarla devamlı kavgalı ve savaş
şartları içinde yaşamak değildir. Mü’minler, kâfirlere karşı güzel davranış,
adâlet ve ihsan ile hareket etmekten men edilemezler. Çünkü
kâfirleri velî edinmemek başka; onlara karşı hüsnü muâmele, adâlet
ve ihsan ile hareket etmek daha başka bir şeydir. Haklara riâyet, verilen
sözde durmak, ciddiyet, merhamet ve imanın gereği olan her
çeşit güzel huylar müslümanın şiarıdır. Fakat mü’minin her şeyden
önce din ve imanında samimi olması gerekir. Allah’tan başkasına
nefsini teslim etmeyecek olan mü’minin, kendisini herhangi bir sebepten
dolayı kâfirlerin dostluğuna kaptırması, imanına ve ciddiyetine
aykırıdır. Dünyevî hususlarda kâfirlerle zâhiren güzel davranış
ve insanî ilişkilerde bulunmak haram değildir. Ama onlara meyletme,
günahta yardım etme ve onlara arka çıkma mânâsında kâfirleri
velî/dost edinmek, meselâ akrabalık sebebiyle bu tür yakınlık, küfrü
icap ettirmese bile, haram kabul edilmiştir. Çünkü bu anlamda kâfir
kimseyi sevmek, bazen mü’mini onun yolunu güzel görmeye ve dinine
râzı olmaya cezbedebilir. Bu da onu İslâm’dan çıkarır.
“Mü’minler mü’minleri bırakıp da kâfirleri velî/dost edinmesinler...”1005
hitâbından maksat, onlarla her türlü dünyevî ilişkileri kesip devamlı
düşmanca davranmak değil; onların hükümranlıklarını ve yönetim
şekillerini desteklemek, müslümanların sırlarını onlara ifşâ ve müslümanların
aleyhine onlarla ittifak edecek şekilde gönül dostu olmak
ve onların inançlarını benimsemekle olur.
Mü’minlerle kâfirler arasındaki velâyet ilişkisini durum ve şartlara
göre mubah, haram ve küfür olmak üzere üç kategoride ele almak
mümkündür:
1003 4/Nisâ, 140
1004 20/Tâhâ, 131
1005 3/Âl-i İmrân, 28
422
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
1- Mubah sayılan ilişki: Kalben sevgi ve muhabbet beslemeksizin
insan olmaları hasebiyle dünyevî hususlarda zâhiren güzel ilişkilerde
bulunmak ve insan haklarına saygılı davranarak adâletle muâmele
etmek.
2- Haram sayılan velâyet: Dinlerinin bâtıl olduğunu kabul etmekle
birlikte akrabalık veya kişisel muhabbet sebebiyle kâfirlerle
karşılıklı olarak yardımlaşmak, işbirliği yapmak ve onlara meyletmek
şeklinde ortaya çıkan velâyet, yani dostluktur. İşte bu durum,
küfrü gerektirmese de şer’an yasaklanmıştır. Zira bu çerçevede
birbirleriyle ilişkiyi sürdürmek, bazen mü’minlerin onların yolunu
benimsemesine ve dinlerine rızâ göstermesine sebep olabilir. Bu da
neticede kendilerini dinlerinden çıkarabilir.
3- Küfrü gerektiren velâyet: Kâfirlerin dinlerini ve yaşantılarını
benimseyip kalben onlara sevgi ve muhabbet göstermek,
mü’minlerin aleyhine onlara arka çıkmak, mü’minlerin gizli ve
mahrem sırlarını onlara ifşâ edecek şekilde onları velî/dost edinmektir.
Bu, onların küfrünü tasvip etmek ve ona râzı olmak anlamına
gelir. Küfrü tasvip ve küfre rızâ, küfür olduğundan, onlarla
bu çeşit velâyet/dostluk ilişkisi kurmak küfrü gerektirir. “Ey iman
edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost
edinmeyin... Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim.
Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur.”1006; “Sen,
zikrimize iltifat etmeyen ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlerden
yüz çevir.” 1007
İman edenler, bütün dünya görüşlerini ve hayatlarını tanzim edecekleri
esasları Kur’an’dan almaları gerektiği gibi; sevgi, muhabbet,
buğz ve nefret ölçülerini de Kur’an’dan almak zorundadırlar. Allah’ın
dini, tevhid dini olduğuna göre mü’minin muhabbet ve dostluğu,
yalnız bu dairenin içerisinde cereyan etmelidir. Hem Allah’ı, hem de
O’nun düşmanlarını sevmek, mantıkî bir çelişkidir. 1008
1006 60/Mümtehine, 1
1007 53/Necm, 29
1008 Mikdat Öccü, Kur’an’da Velî ve Velâyet, s. 95-96
423
Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
Düşmanlık ve Dostluk; Tevhidin
Gereğidir, İmanın Dışa Yansımasıdır
Düşmanlık ve dostluk, “Lâ ilâhe illâllah”ın ayrılmaz bir özelliğidir.
Dinin temeli ve özü olan bu kelime, aynı zamanda dost ve düşmanlığı
da belirler. Dostluğun temeli sevgi, düşmanlığın temeli buğz ve
kindir. Din de sevgi ve buğzdur; kabul ve reddir. Bundan dolayı, kâfirlerle
dostluk; Allah’ın dostluğunu kaybettiren, O’nunla ilişiğinin
kesilmesini gerektiren1009 büyük bir suç olduğu gibi, dalâlettir/doğru
yoldan sapmaktır1010, zâlimlerden olmaktır1011 ve kâfirler safına geçmek,
“onlardan olmak”tır.1012 Allah’a düşmanlık yapanları, Allah’ın
düşmanlarını dost kabul etmek; Allah’ın düşmanlığını kazanmak ve
imanı küfre değişmektir. Kâfirleri düşman kabul edip onlardan uzak
durmak, İslâm akîdesinin bir parçasıdır. “Tâğutu reddedip (yaptığı
olumlu şeyleri) inkâr etmek” olmadan Allah’a iman, yeterli değildir,
eksiktir, insanı kurtarmaz. “Kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse,
o kesinlikle kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulpa sarılmıştır.”
1013 Tâğuta küfretmeyen, yani onu inkâr edip reddetmeyen
kimse, asla mü’min olamaz. Tâğut ise, Allah’tan başka, O’na alternatif
olarak ortaya konan düşünce, hayat görüşü, sistem, kişi veya
şeytanlardır. Allah’ın dışında ve O’na rağmen uyulan, kendisine tâbi
olunan, arzulanan, ya da kendisinden çekinilip korkulan her şeydir.
Kişi, tevhid kelimesini gönülden benimseyip diliyle ikrar etmekle,
câhiliyye ve şirk inançlarının tümünü reddettiğini, şuurlu bir şekilde
onlardan uzaklaştığını göstermektedir. Aynı şekilde, tevhidi
benimsediği için, artık câhiliyye insanından, her çeşit müşrikten de
sevgi, bağlılık, itaat ilişkilerini koparması, yani onlara dostluk sayılabilecek
davranışlardan kaçınma sözü vermiş olmaktadır. O, kendi
safını ve cephesini belirlemiş olmaktadır. Allah’ın ve O’nun sevdiklerinin
tarafını tuttuğu için; kâfirlerden yüz çevirmek ve onlarla
1009 3/Âl-i İmrân, 28
1010 60/Mümtehine, 1
1011 9/Tevbe, 23; 60/Mümtehine, 9
1012 5/Mâide, 51
1013 2/Bakara, 256
424
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
ilişkiyi kesmek zorunluluğu hissedecektir. “Onun için sen zikrimize
(Kur’an’a) iltifat etmeyip sırt çeviren ve dünya hayatından başka bir
şey istemeyenlerden yüz çevir.” 1014
Allah’tan başka ilâh olmadığına dair şehâdetin ve tanıklığın gerçekleşmesi
için, kişi sevdiğini sadece Allah için sevecek, buğzettiğine
de Allah için buğzedecektir. Dost ve velî edindiği kimseyi Allah rızâsı
için dost edinecek, düşman kabul ettiklerini de, onlar Allah’a karşı
oldukları için düşman tanıyacaktır. Müslüman, Allah’ın sevdiklerini
sevecek, O’nun gazab ettiklerine, buğzettiklerine de buğzedecektir.
Nerede bulunursa bulunsun, her çeşit kâfire düşmanlık gösterecek,
onun velâyetini tanımayacaktır. Bu kâfir, en yakını/akrabası bile olsa,
onu dost kabul edip sevemeyecektir.
Rasûlullah (s.a.v.) buyurmuştur ki: “İman ipinin (kulpunun) en
güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için
sevmek ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.”1015 İbn Abbas şöyle
der: “Kim Allah için sever, Allah için buğzeder ve Allah için dostluk
ve velâyet yetkisini kullanır, Allah için düşmanlık beslerse, o kimse
bu yaptıkları sâyesinde gerçekten Allah’ın dostluğuna erişir (Allah’ın
dostluğunu, velîliğini kazanmış olur). Bir kimse de, bu nitelikleri
taşımadığı sürece, ne kadar çok namaz kılıp oruç tutsa da, imanın
hazzına ve tadına erişemez. Çünkü böyle insanlarla olan kardeşliğini
(münâsebetini) sırf dünya ilişkilerine bağlamıştır. Böyle bir hal ise
kişiye asla hiçbir şey kazandıramaz.” 1016
Mü’min, bazı dünyevî ilişkiler kurmak, alış-veriş yapmak mecbûriyetinde
de olsa, yardımlarını da görse, hâkimiyetleri altında da bulunsa,
tüm kâfirleri sevilen dostlar edinmeyecektir. Kâfirleri düşman
kabul etmek, bazı görevleri yerine getirmeyi zorunlu kılar. Onları
düşman kabul eden kimse, kâfir ve münâfıkları taklit edemez, onlara
benzeyemez. Onlara benzeyen, onları yüceltmiş, onlardan olmuş
olur. 1017
1014 53/Necm, 29
1015 Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî, El-Kebîr
1016 Hilyetü’l-Evliyâ, 1/312
1017 Tirmizî, hadis no: 2696
425
Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
Her din ve ideolojinin dostluk ve düşmanlık anlayışı kendine
hastır: Komünizmin, enternasyonalizmin, hümanizmin dost-düşman
anlayışı kendi bâtıl dinleri, yani ideolojileriyle ilgilidir. Kendi
yoldaşları onlar için sınır tanımaz dost; kendi ulusu, farklı ideolojiye
mensupsa düşmandır. Nâzım Hikmet’in deyişiyle “Vatanım rûy-ı
zemîn, milletim nev-i beşer” anlayışı. (Müslümanın vatanı, İslâm’ın
hâkim olduğu yer, yani dâru’l-İslâm; milleti, bütün Muhammed ümmeti,
yani tüm müslümanlar olmalı.) Batı dünyasının ve özellikle
ABD’nin dostluğu düşmanlığı yok, çıkarları, ülke menfaatleri vardır.
Ama, bununla beraber, onları bizden ve hatta onlardan iyi tanıyan
Rabbimiz’in hükmü: “Onların milletine/dinine uymadıkça yahûdiler
de hıristiyanlar da senden asla râzı olmayacaklardır.”1018 Batıyı
örnek almaya çalıştığı halde ne batılı olabilen ne doğulu kalabilen
ülkelerdeki dostluk-düşmanlık anlayışı da kaypak mı kaypaktır. Tarih
kitaplarına bile bu renksiz ve kimliksiz bakış yansır. “Düşmanlar,
ülkeyi işgal etti, düşmanlar şunları yaptı...” Ama, düşmanların kim
olduğu net değildir. Kurtarıcılar, ülkeyi düşmanlardan kurtardılarsa,
düşmanların işgal ettiğinde uygulayacakları kanun, ahlâk, eğitim vb.
icraat niye onlardan daha katı ve baskıcı şekilde uygulanır ve İslâm
birinci tehlike ve büyük düşman ilân edilir? Bu kimliksiz yaklaşım,
hangi ülkelerle dost, hangileriyle düşman olunduğu belli olmayacak
zikzaklar çizen tavırları getirir... Irkçı milliyetçilere göre dostluğun
ölçüsünü kan belirleyecektir. Düşman da başka ırklardır: “Türk’e
Türk’ten başka dost yoktur!”, “her şey Türk için, Türk’e göre, Türk
tarafından!”, “Tanrı Türkü korusun!”
Mü’min için ölçü nettir: Allah için sevgi, Allah için buğz; Allah
için dostluk ve Allah için düşmanlık. Dost, gerçek Velî’ye, ölümsüz
Dost’a bizi yaklaştıran; düşman da, bizi O’ndan uzaklaştırandır. Allah’ı
gerçek anlamda “tek dost” kabul eden, hiç O’nun düşmanlarını,
O’na dost olamayanları sevebilir mi?! “Ey iman edenler! Sizden kim
dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven, mü’minlere
karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir
toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir
kınayanın kınamasından korkmazlar (hiç kimsenin kınamasına aldırmazlar).
Bu, Allah’ın dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve
1018 2/Bakara, 120
426
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
ilmi geniştir.”1019; “Muhammed Allah’ın rasûlü/elçisidir. Beraberinde
bulunanlar da kâfirlere karşı çetin (şiddetli), kendi aralarında ise merhametlidirler...”
1020
Günümüz müslümanlarının önemli bir kesimi, dostluk ve düşmanlıktaki
ölçüyü unutup farklı görüşteki müslümanlara düşman
gibi davranıp onları itiyor; kendilerine şimdilik dokunmayan ılımlı
kabul ettikleri kâfirlere sempati besleyerek dost gibi yaklaşabiliyor.
İctihadî yorumlar ve göreceli doğrular, grup taassubundan dolayı
mutlak doğru kabul edilip farklı müslümanlara düşmanca tavırlar,
şiddetli eleştiriler, hatta haksız tekfirler ve onlarla dostluğa tenezzül
etmemeye varan bağnazlıklar sergilenebiliyor. Bütün müslümanlarla
samimi olmayabiliriz; ama samimi olduklarımız, mutlaka samimi
müslümanlardan olmalı. Bütün kâfirlerle ilişkimizi koparmayabiliriz,
ama onlarla gönül dostu olmamız onlardan olmak, onların dinine
girmek kabul edilmeli. Dost, imandaştır, gönüldaştır, fikirdaştır
çünkü. “Kişi, dostunun dini üzeredir.” 1021
Ve dostluk, sevgi kuru bir iddia değildir. Allah’a dost olmak, Allah’ı
sevmek, davranışla isbatlanmadıkça, kuru bir iddiadan, insanı kurtarmayan
bir avuntudan ibarettir. Allah’la ve müslümanlarla dost olduğumuzu,
dillendirmekten öte davranışımızla göstermeliyiz. “Rasûlüm!
De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin
ve günahlarınızı bağışlasın.”1022 Düşmanlık da dostluk da; bedeli olan,
ispatlanması gereken bir bağlılık ya da red; ilişki veya bağları koparmaktır.
“Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize süslemiş, sindirmiştir.
Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda
olanlar bunlardır.”1023; “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a, İslâm’a) sımsıkı
yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani
siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve
O’nun nimeti sâyesinde kardeş olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun
tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı.” 1024
1019 5/Mâide, 54
1020 48/Fetih, 29
1021 Tirmizî, Zühd 45; Ahmed bin Hanbel, 16/178
1022 3/Âl-i İmrân, 31
1023 49/Hucurât, 7
1024 3/Âli- İmrân, 103
427
Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
Sevgi ve dostluğun gerekleri vardır. Bunları şöyle sayabiliriz: Allah
için yardım, ikram, saygı, gerek kalple ve gerek dış görünüş ve
tavırlarla kişinin sevdiğiyle beraber olması. Hayatın zorluklarına ve
kâfirlerin baskılarına karşı ona destek olup moral vermek, onu küfre
ve kâfirlere karşı güçlü ve hâkim kılmak, üzüntüsüne ve sevincine
ortak olmak. Allah’ı sevmek ve Allah’la dost olmak demek; Allah’ın
dostlarını sevmek, onlara yardımcı olmak, onların yanında yer almak,
Allah’ın dinine yardım etmek demektir.
“Kişi, dostunun dini üzeredir. İnsan kiminle dostluk kurduğuna dikkat
etsin!” 1025
Kur’an, dostlukları ve dostları ikiye ayırır: Allah’ın dostları ve şeytanın
dostları. Her insan, bu iki sınıftan birine mensuptur. Allah’ın
velîsi/dostu, yani “evliyâullah” ol(a)mayan, mutlaka şeytanın velîsi/
dostu, yani “evliyâu’ş-şeytan”dır; üçüncü bir grup yoktur.“Allah iman
edenlerin velîsi (dostu ve yardımcısı)dır. Onları küfrün karanlıklarından
(kurtarıp iman) nûr(un)a çıkarır. Küfredenlerin dostları ise tâğuttur.
O da onları (insanî fıtratları olan İslâm’ın) nûrundan (ayırıp)
karanlıklara çıkarır. İşte onlar ateş ashâbıdır (cehennemliktir). Onlar
orada (bir daha çıkmamak üzere) ebedî kalıcıdırlar.”1026; “İman edenler
Allah yolunda savaşırlar. Kâfir olanlar da tâğut yolunda savaşırlar. (Ey
mü’minler!) siz şeytanın evliyâsı (velîleri, dost ve yandaşları, ordusu
olan kâfirlerle) savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.” 1027
“Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilene iman etmiş olsalardı,
onları (müşrik, kâfir, hıristiyan, yahûdi ve münâfıkları) dost
edinmezlerdi. Fakat onların çoğu fâsıktır, yoldan çıkmışlardır.”1028; “...
İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır!”1029 Kâfirleri dost kabul
etmek, iman ile çelişmektedir.Hem iman, hem de onları dost edinme
olayı, ikisi beraber bir kalpte toplanamazlar.İman, onları dost edinmemeyi
gerektirmektedir. Düşmanlık ve dostluğun imanla ilgisi değerlendirilmediğinden,
bugün müslümanların çoğunluğu açısından
1025 Tirmizî, Zühd hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
1026 2/Bakara, 257
1027 4/Nisâ, 76
1028 5/Mâide, 81
1029 5/Mâide, 51
428
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
dost-düşman karışmış, düşmanlarının oyununa gelen müslüman
yığınlar, bunca zararlarına rağmen hâlâ Allah’ın düşmanlarının ve
kendisinin düşman olması gerekenlerin yardımcısı, destekleyicisi,
emrindeki memuru, hizmetçisi, kulu-kölesi, askeri... olabilmektedir.
“Müslümanım!” diyen nice insan, kâfirlerin koyduğu küfür kanunlarına,
onların ortaya attığı felsefî düşünce ve dünya görüşlerine, ideolojilerine
sevgi besleyebilmekte, onlara gönül rızâsıyla uyup teslim
olabilmekteler. Hanımlarını, kâfirlerin hanımlarına benzetebilmekte,
onlar gibi giyinmelerini (soyunmalarını) ilericilik ve çağdaşlık kabul
edebilmekteler. Allah ve Rasûlü’yle savaş demek olan fâiz1030 olmaksızın
ticarî hayatı düşünememekteler...
Bazı kâfirlere, dost olmanın ötesinde, hatta hayranlık duyanlar,
destekleyip alkışlayanlar, onları velî kabul ederek seçip işbaşına getiren,
yetki verenler, onların izini takip eden, itaat eden, onları örnek
alanlara ne demeli!? Keler deliğine girseler bile onlara imrenip taklit
etmeye çalışan, onları model kabul edip modalarına uyanlara nasıl
bir sıfat bulmalı!?
“(İnançta ve amelde) Bizden başkasına benzeyen Bizden değildir.”1031
diyen Rasûl’ün onları reddettiğini, daha doğrusu onların bu davranışlarıyla
Rasûl’ün yolunu reddetmiş olduklarını görmek zorundayız.
Bu tesbit, câhil müslümanları dışlayıp tekfir etmek, onları kendi
hallerine terketmek için değil; muhâtaplarımızı tanımak, hastalığı
teşhis edip tedavi için bize çok şeyler düştüğünü, görevimizin ve sorumluluğumuzun
çok büyük olduğunu kabullenmek için olmalı. Bu
değerlendirme, konum tesbiti açısından önemli; çevremizde bize ve
yakınlarımıza da sirâyet etme ihtimali olan bulaşıcı şirk mikroplarının
tanınması ve tedbir alınması için...
Gerçek mü’min, İslâm şahsiyetini ve müslüman kimliğini yüce ve
aziz tanımak, bütün kâfirleri ve münâfıkları zelîl/aşağılık bilmek; bu
sebeple onlara karşı onurlu ve zorlu olmak mecbûriyetindedir. “İzzet
(yücelik, kuvvet ve hâkimiyet) yalnız Allah’ın, O’nun Peygamberinin
ve gerçek mü’minlerindir. Ne var ki, münâfıklar bu gerçeği bilmez,
1030 2/Bakara, 279
1031 Tirmizî, hadis no: 2696; Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5347
429
Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
anlayamazlar.”1032 Mü’min, İslâm şahsiyetinin yüceliğine inanmak
zorunda olduğu gibi, bütün kâfirlerin aşağılık olduklarına, hayvanlardan
daha sapık ve pislik olduklarına inanmakla da yükümlüdür.
“(Ey Peygamber!) Sen onların çoğunluğunu (Hakkı) dinler, akıllarını
kullanır mı sanırsın? Onlar ancak hayvanlar gibidirler; hatta yolca
daha da sapıktırlar.”1033“Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir...”
1034
“Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları,
kardeşleri yahut akrabaları da olsa) Allah’a ve Rasûlüne düşman
olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, imanı
yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden
ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah
onlardan râzı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar,
hizbullahtır, Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa
erecekler de sadece Allah’ın tarafında olanlardır.”1035 Bu âyet-i kerime,
Allah taraftarlarıyla şeytan yandaşları arasında tam ve kesin bir ayrılığın
olması gerektiğini ortaya koymuş oluyor. Mü’minin her türlü
câzibeden ve her çeşit tarafgirlikten sıyrılarak müslümanların safında
yer alması, bir tek kulpa sarılması ve bir tek ipe bağlanması gerekir.
İslâm’ın olduğu yerde ırkçılık, nesebcilik, akraba savunuculuğu,
aile asabiyeti ve yakınlık dâvâsı yok; vatan, cins, asabiyet ve kavmiyetçilik,
bölgecilik vb. bir şey yok. Allah’ın istediği şeylerin dışında
hiçbir şeyi tabulaştırmak yok. Sadece ve sadece akîde ve onun bayrağı
altında durmak vardır.
Kâfirlerle dostluk kurmanın tehlikesi bütün müslümanlaradır.
Böyle bütün müslümanlara zarar getiren bir olay, bir kimsenin sadece
kendisinin kâfir olmasından da büyük bir tehlike ortaya koyar. Birinin
zararı, topyekün müslümanlara iken, diğerinin sadece kendisinedir.
Kâfirlere karşı olan dostluğun özellikleri şunlardır: Kâfirlerin
küfrüne rızâ göstermek, onları tekfir etmemek, onların bâtıl dünya
görüşlerini tasdik etmek, onları velî, yani dost ve yönetici olarak kabul
etmek, onları işbaşına geçirmek, onları sevmek, onlara uyup itaat
1032 63/Münâfıkûn, 8
1033 25/Furkan, 44
1034 9/Tevbe, 28
1035 58/Mücâdele, 22
430
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
etmek. İşte bütün bunlar, kişinin kâfirleri dost kabul ettiğini, yetkisini
onlara verdiğini göstermektedir. Kişi, dostluk, sevgi ve rızâyı kâfirlere
gösterirse, bu küfrü gerektirir. Şayet sevgi ve rızâ, mü’minlere
karşı ise, bu da imanın gereğidir.
İman, kabul etmeye ve sözleşmeye dayalı bir dostluk simgesidir.
Bunun neticesi de Yaratıcı’ya teslim olmaktır. Bu teslimiyet, ahd, mîsak
ve velâ kavramlarıyla ifade edilir. İnsan, dostunu ve düşmanını
tanımak zorundadır. Hz. Âdem ve Havvâ’ya, yaratıldıkları ilk zamanlarda
Allah düşmanlarını tanıttı, onları uyardı. “Muhakkak bu (İblis)
sana ve zevcene düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra
zahmet çekersin. Çünkü senin acıkmaman ve çıplak kalmaman ancak
burada mümkündür ve sen burada susamazsın ve sıcaktan bunalmazsın.”
1036İnsanın ilk yanlışı, düşmanını dost zannetmesiyle oldu;
İnsanın cenneti kaybetmesinin sebebi, düşmanına karşı tedbir almayışı,
onun hile ve tuzaklarına kanmasıdır. Bırakın insanı, hayvanlar
bile düşmanlarını bilir; kendisini ve neslini düşmanından korumaya
çalışır. Bir tavuk, özellikle yavrusunu düşmanından sakınmak için,
nasıl fedâkârlık ve kahramanlık yapar, gözleyenler bilir.
Dostluk-düşmanlık konusunda hatırımızdan çıkarmamamız gereken
özelliklerden biri de, “gâvurun atına binen, onun kılıcını kuşanır”
atasözünün ve “bugün yardım alan, yarın emir alır” vecîzesinin
gerekleridir. Hırsızı yakaladığımızı zannederken, hırsız tarafından
yakalanan konumuna düşmemeli, ava giderken kendimiz avlanmamak
için tedbirler almalıyız.
Tapınılmak için uydurulan tanrılar, ya da kendini tanrı yerine
koyan, Allah’ın hükümleri yerine kendi ilkelerini uygulayan tâğutlara
velî/dost gözüyle bakılamaz. “Allah, mü’minlerin velîsidir (dostu
ve yardımcısıdır). Onları karanlıklardan nûra çıkarır. Küfredenlerin
velîleri ise tâğuttur. O da onları nûrdan karanlıklara çıkarır. İşte onlar
ateşin (cehennemin) arkadaşıdırlar, orada devamlı kalıcıdırlar.” 1037
Allah’ın gazap ettiği topluluklarla da velâyet bağı kurulamaz. Çünkü
onlar yaptıkları büyük hatalarla yoldan çıkmışlardır ve Allah’ın
1036 20/Tâhâ, 117-119
1037 2/Bakara, 257
431
Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
gazabını hak etmişlerdir.1038 Müslümanların düşmanı oldukları gibi,
Yüce Allah’ın ve O’nun dininin de düşmanı olan müşrik kimselere
velî olunmaz. Allah rızası için yola çıkmış mü’minler, haktan ayrılmış
bu gibilere velî/dost gözüyle bakamazlar.1039 Dinde ikiyüzlü
davranan münâfıklar da müslümanlara velî olamazlar. Mü’minler,
çevrelerinde münâfıkların zararlı faaliyetlerini gördükleri, onların
müslümanları aldatıp çıkar sağladıklarını bildikleri halde onları velî/
dost edinemezler. Toplumun velâyetini, yani yönetim yetkisini bu iki
dinli kimselere emanet edemezler. 1040
İslâmî dostluk kavramı, batılı hayat tarzındaki dostluk kavramından
apayrıdır. Çünkü bu dostluk, yüzeysel bir dostluk olmayıp
sorumluluk, ahde vefâ, kendisi için istediğini kardeşi için de istemek
gibi derin mânâlara sahiptir. Kur’ân-ı Kerim velâyet kelimesi
ile dostluğu, kâmil anlamda tek kelimede zikreder. Dostluk, velâyetin
izahıdır ve müslümanlar velâyeti müslümanlara verirler. Bunun
anlamı, dostluğun getirdiği bütün maddî ve mânevî sorumluluktur,
birlikteliktir, yardımdır, sevgidir, kardeşliktir.
Dostluğun itikadî, amelî ve ahlâkî yönleri vardır. Dostluğun itikadî
yönlerini, müslümanların tevhid anlayışı belirler. Amel olarak,
müslümanların birbirini sevmesi ve birliktelik oluşturmaları zorunludur.
Cemaat, Allah’ın rahmetine, rızâsına, af ve mağfiretine, dünya
ve âhiret mutluluğuna sebep olur. Ayrılık ise, yüzleri karartır, Allah’ın
azabını çağrıştırır. Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur: “Üç konuda
müslümanın kalbi kin tutmaz, hıyânet etmez: Amellerde ihlâs, devlet
adamlarına nasihat, cemaatten ayrılmama.”1041Müslümanın sorumlu
olduğu haklar ikidir: Allah hakları, kul hakları. Bunlar birbiriyle
içiçedir. Dostluğun temeli sevgiye dayanır. Hiç kimse Allah’tan başka
bir şeyi gerçek ve mutlak anlamda sevemez ve O’ndan başkasını
mevlâ ve dost edinemez. Dost olarak Allah yeter. Mü’minler birbirlerini
Allah rızâsı için severler.
1038 6/Mümtehıne, 13; 58/Mücâdele, 14-15
1039 60/Mümtehıne, 1-2
1040 4/Nisâ, 88-91
1041 İbn Mâce, Mukaddime, 18; Ebû Dâvud, İlim 10; Tirmizî, İlm 7; Ahmed bin Hanbel, 3/225
432
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Kul, Allah’tan başkasına güvenirse, sonunda zararlı çıkar. Kim bir
insanı bir üstünlüğünden, mevkiinden, güzelliğinden, asâletinden
veya zenginliğinden dolayı seviyorsa, bu sevgi çıkar amaçlıdır. Yapılanlar
Allah rızâsı için olmayınca mutlaka bir çıkar içindir ve bu,
insanı kötülüklere sürükler. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Zengine zenginliği
için saygı duyan kimsenin dininin üçte biri (diğer rivâyette, üçte
ikisi) gider.” buyurmuştur. O halde mü’minler, en güzel ahlâk üzere
olan Rasûlullah’ı her insandan daha çok sevmedikçe tam mü’min
olamazlar. Başkalarına bel bağlayan zarardadır. Allah’ın hoşuna gitmeyeceğini
bildiği halde insanlara şirin gözükmeye çalışmak imanın
zayıflığındandır.
Allah, sâlih kullarını dost edinir. “Kim, insanların kızması pahasına
Allah’ı dost edinmekle O’nu râzı ederse Allah o kimseyi insanların
nazarında yüceltir. Kim de Allah’ın gazabına rağmen insanları râzı
ederse, artık onu Allah’ın azâbından hiçbir şekilde kurtarmak mümkün
olmaz.”1042 Demek ki, dostluğun itikadî temeli budur. Bazen insanlar
birbirlerine karşı haksız ve zâlim olurlar.
“Ancak bu şeytan, dostlarını korkulu gösteriyor.”1043 Şeytana uyanlar
düşmanla dostluk kurar ve münâfık olur. Oysa dostluk için ölmek
de vardır: “Nice peygamberler var ki, beraberlerinde rabbânîler savaş
yaptılar da başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler, güçsüzlük göstermediler,
boyun eğmediler.” 1044
Cemaat dostluğu konusunda önemli bir konu da, isim sorunudur.
Müslümanın “İslâm”dan başka bir kimliği, “müslüman”dan başka
bir adı yoktur. İsimlendirmeler sebebiyle dostluk göstermek veya
düşmanlık yapmak müslümana yakışmaz. Üstünlük, öncelikle takvâ
ile ile olduğu gibi, Allah Kur’an’da “müslüman”, “mü’min”, “Allah’ın
kulları” diye ad vermiştir. Bir başka deyişle, müslümanların cehâletleri
yüzünden meydana getirdikleri ad sorunu; mezhebe, tâbi olunan
imama, ırka, öndere, ideolojilere göre insanları dost-düşman diye
ayırma sorunudur. Adı müslüman olmayan hiçbir inanç ve düşünce
1042 Tirmizî, Zühd 64
1043 3/Âl-i İmrân, 175
1044 3/Âl-i İmrân, 146
433
Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
akımıyla dostluk kurulmaz; dostluk ancak akîde ve inanç birliğinde
sözkonusudur.
Mü’minlerin içinde nefsine uyan öyle kimseler vardır ki, az bir
menfaat karşılığında müşriklere meylederler. Müşrikler, Hz. Muhammed
(s.a.v.) ile böyle câzip dünyevî tekliflerle dostluk kurmak istemişlerdi
de Allah onu korumuştu: “Onlar seni sana vahyettiğimizden
çevirip başka şeyi uydurmayı ve Bize atfetmeyi istediler ki, o zaman
seni öz dost edineceklerdi. Biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, sen
belki onlara biraz meyledecektin.” 1045
Müşriklerin bu metodu, her zaman İslâm dâvetçilerine uygulanmaktadır.
Onlar, her zaman İslâm dâvetçilerine nüfuz edip yolundan
saptırmaya, dâvânın kuvvetini bozmaya çalışırlar. Şeytan birçok
mü’mini bu yolla avlar ve bazıları rahatça kendilerini aldatarak müşriklerin
dostluğuna yanaşır. Ne yazık ki tevhidden çok uzaklarda bulunan
çağdaş müslümanları, kâfirler tek tek avlayarak İslâm ümmetini
tümüyle parçalamışlardır. Müslüman, kimle dostluk edecektir?
“Gerçek dostum!” diye hakikaten gösterebileceği kim veya kimler
olabilir? Kur’ân-ı Kerim’in hakiki dostun Allah olduğunu belirtmesi,
bu dostluğun çerçevesini kesin olarak belirlemiştir. 1046
Bugün insanlar eliyle üretilen fikir ve düşünce sistemleri, düzenler,
eğitim ve çevre şartları gibi insanları derinden etkileyen araçlar,
Allah ve Rasûlüne savaş açmış durumdadır. Eğitim ve öğretim, düşünce
sistemleri, fikir akımları, ırkçılık, beşerî ideolojiler, misyoner
faâliyetleri, dinsizlik propagandaları, Darwinizm, materyalizm, sosyalizm,
siyonizm, hümanizm, laiklik, özgürlük anlayışı, sanat faâliyetleri,
sinema, tiyatro, medya, ilân ve reklâm araçları, dünya görüşleri,
futbol ve müzik tutsaklığı, kapitalizm ve tüketim alışkanlıkları,
insanları fıtratlarından ve Allah’ın dostu olma özelliklerinden sıyırmak
için en dehşetli silâhlar ve şeytanî araçlar olarak kullanılıyor.
Bu kadar çok yönlü ateş altında kalan savunmasız, câhil ve her şeyden
önemlisi kâmil imandan mahrum bırakılan halk, elbette Allah’a
dostluğa giden yolu bulamıyor, bilinçsiz de olsa şeytanın dostluğuna
meylediyor.
1045 17/İsrâ, 73-74
1046 Sami Şener, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 1/414-416
434
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Lâ ilâhe illâllah diyen bir müslümanın, İslâm akîdesi ile çelişen
her türlü fikir ve akımdan uzaklaşması, Allah’ın indirdiğine aykırı
her kanun, yasa, nizam, tüzük, düzenleme ve düzenden uzak olduğunu
açıkça bildirmesi ve yaşayışıyla göstermesi gerekir ki, gerçekten
tüm ilâhları reddetmiş olsun. Pyegamber’in amcası Hz. Abbas’ın
dediği gibi, lâ ilâhe illâllah diyen kimse, bu sözüyle bütün (kâfir)
dünyaya savaş açmış olduğunu bilmelidir. Kâfirler bütün güçleriyle
İslâm’a ve gerçek müslümanlara saldırırken, müslümanın gündelik
işlerle uğraşıp savaşçı olmaması düşünülebilir mi? “İman edenler
Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvâlar ve şeytan)
yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe
yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.”1047 Çağdaş müslümanın öyle
bir derdi yok. O işiyle, aşıyla ve keyfiyle meşgul. Bahâneler de çok:
“İmkânlarımız yok, taşlar da bağlı...” Filistin’li çocuklardan öğrenin
bağlı taşları koparıp fırlatmanın yolunu, imanın en büyük imkân olduğunu,
Allah’ın tarafını seçenin direnişini...
Bugün müslümanların kâfirler arasında bir selin içindeki köpük
ve çer-çöp gibi olmasının temel sebeplerinin başında, düşman edinmeleri
gereken kâfirleri dost kabul etmeleri yatmaktadır. Dünyada
izzetin, onurun, devletin; âhirette cennetin bedeli, Allah’ı ve Allah
taraftarlarını dost; şeytanı ve şeytanın askerlerini düşman kabul etmek
ve dostluk ve düşmanlığını ispatlayacak davranışlarda bulunmaktır.
Velâyetin Siyasî Görüntüleri
Kur’an, velîliği kan ve soy bağına değil, iman bağına bağlar. Yakın
ve uzak akrabayla kurulacak olan iman ve velâyet bağı, onlar arasındaki
dostluk ve sevgi atmosferi oluşturacaktır. İslâm, mü’minleri
hangi renkten, hangi ülkeden ve hangi soydan olurlarsa olsunlar, velî
ilân eder. Onların birbirleri üzerinde velâyet hakları vardır. Onlar
bu hakkını bir iman borcu olarak almaktadırlar. Bilindiği gibi mutlak
velâyet yetkisi Allah’a aittir. O’nun Rasûlü Muhammed (s.a.v.) de,
mü’minlere kendi öz nefislerinden daha “evlâ”dır, dostluk ve yardım
1047 4/Nisâ, 76
435
Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
bakımından daha yakındır. Peygamberimiz (s.a.v.), bütün mü’minlerin
öncelikli velîsidir. O, mü’minler üzerindeki bu velâyet hakkını,
peygamberlik görevini yerine getirerek, mü’minleri irşâd ederek, onlara
doğru yolu göstererek kullanır.
Birbirlerinin velîsi olan mü’minlerin de birbirleri üzerinde velâyet
hakları bulunmaktadır. Onlar bu hakkı, birbirlerine hakkı ve sabrı
tavsiye ederek, ma’rûfu emrederek, münkerden alıkoyarak, birbirlerine
yardım ederek, dostluğu ve sevgiyi birbirlerine göstererek, haklarını
koruyarak, velâyet yani yönetim makamına mü’min olanlardan
başkasını geçirmeyerek, mü’minler aleyhine kâfirlere/inkârcılara ve
bozgunculara destek olmayarak kullanırlar.1048 Bu âyetle, kâfirler ve
ehl-i kitapla velâyeti yasaklayan âyet, yan yana düşünüldüğü zaman
‘velâyet’ kavramı ‘dostluk, koruma ve yardım’ anlamlarından, ‘temsil
ve yönetme yetkisi’ anlamlarına doğru genişler. Bu anlamda velâyet
‘kamu velâyeti’dir, yani toplumun yönetimi için birine yetki vermedir.
Mü’minler, bu velâyeti-yönetim yetkisini iman edip sâlih amel işleyen
kimselere verirler. Müslümanlar adına tasarrufta bulunma yetkisi
iman eden ve imanın getirdiği ilkelere her alanda uyan, kararları
ve icraatlarıyla İslâm’a bağlılıklarını isbat etmiş kişilerde olmalıdır. 1049
Şüphesiz küfredenler, inanmamakta direnenler ve İslâm’a karşı
her araca başvurarak mücadele edenler de birbirlerinin velîleridir.1050
Onlar, her türlü günah işinde birbirlerine destek olurlar, yardım
ederler. Dünyada iken Allah’tan başkasını velî edinenler, hem dünyada
hem de Kıyâmette bir velî ve yardımcı bulamayacaklardır.1051 İslâmî
yönetim sisteminde ‘ulu’l emr’in diğer adı ‘velîyyü’l emr’dir. İşin
velîsi anlamındaki bu deyim, oldukça anlamlıdır. Mü’minlerin din
ve dünya işlerinin emânetini yüklenen emir sahipleri, onların velâyetini
almış, onların velîleri durumuna gelmiş kişilerdir. Bu velâyet
hakkının da gerçek Velî olan Allah’ın hükümlerinin uygulanmasıyla
elde edileceği açıktır. İman etmeyen, müslümanların gittiği yoldan
gitmeyenlere bu işleri yapma velîliği (velîyyü’l emr emâneti) verilmez.
1048 9/Tevbe, 71
1049 Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasî Kavramlar, s. 77
1050 9/Tevbe, 73
1051 4/Nisâ, 173; 18/Kehf, 17; 33/Ahzâb, 65
436
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Görüldüğü gibi “velî” kavramı, Allah, peygamber, melek,
mü’minler hakkında kullanıldığı gibi; şeytan, inkârcılar ve münâfıklar
hakkında da kullanılmaktadır. Bütün kullanılışlardaki ortak
nokta; yardım, dostluk, yakınlaşma, işini üslenme, idaresini başkasına
verme anlamlarıdır. Velâyet, bu anlamda kullanıldığı gibi, İslâm
kültüründe daha farklı bir mânâya da sahiptir. Velâyet, bir yönüyle
siyâsî bir kavramdır ve yönetimle ilgilidir. Kelimenin sözlük anlamı,
aile içinde babanın velî oluşunu, müslümanların din ve dünya
işlerini emanet ettikleri yetki ve hak sahibini işaret ediyor. Mü’minler,
bu velâyet hakkını kendilerinden olmayan kimselere veremezler.
Yukarıda geçtiği gibi inkârcılar, bozguncu müfsitler, haddi aşanlar,
münâfıklar, şeytanın dostları ve tâğutlar, mü’minlerin velîsi değildirler,
olamazlar.
Öyleyse mü’minlerin, kendilerine asla velî olmayacak bu gibi
kimselere, yönetim yetkilerini, dinlerine müdâhaleyi, bireysel ve
sosyal hayatlarını bırakmamaları gerekir. Yalnız, şunu da hatırlatmak
lâzımdır ki, mü’minlerin dışındaki insanların velî/dost edinilmemesi,
asla kötü muâmele, hak ihlâli ve sürekli kavga hali demek değildir.
Bilakis dinimiz, bütün insanlara iyi muâmele etmeyi emrediyor.
Ancak velâyet bağı iman ile oluşan bir bağdır. Mü’minler inkârcılar
ile bir arada yaşayabilirler, ama işlerini onlara emânet etmemeleri,
onları sırdaş ve velî edinmemeleri şarttır.
Müslüman Olmayan Akrabalarla Dostluk ve İlişki
İslâm’da esas bağ, din bağıdır. Hangi ırktan, hangi soydan olursa
olsun sadece müslümanlar birbirlerinin kardeşidir,1052 velîsidir.1053
Bir mü’min, aralarında din bağı bulunmayan yakın akrabalarını velî/
dost kabul edemez.
“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı
ve kardeşlerinizi velî/dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse,
1052 49/Hucurâct, 10
1053 9/Tevbe, 71; 5/Mâide, 55
437
Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
işte onlar zâlimlerin kendileridir.”1054; “De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız,
kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar,
kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler
(evler, konaklar, köşkler) size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda
cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar
bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.”1055; “Allah’a ve
âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri
veya akrabaları da olsa) Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk
ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından
bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan
cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş,
onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır/
Allah’tan yana olanlardır. İyi bilin ki hizbullah/Allah taraftarları, kuşkusuz
felâha/kurtuluşa erenlerdir.” 1056
Ashâb-ı kiram, Allah ve Rasûlüne dostluğun, onların düşmanlarına
düşmanlığın en güzel örneklerini vermişlerdir. Meselâ Ebû
Ubeyde, Uhud’da babası Cerrah’ı öldürmüş, Hz. Ebû Bekir de savaşta
oğlu Abdurrahman’a karşı çıkmak istemiş, ama Hz. Peygamber izin
vermemiş, Mus’ab bin Umeyr, Uhud’da kardeşi Ubeyd bin Umeyr’i
öldürmüştü. Aynı şekilde Ömer bin Hattâb, Bedir’de dayısı Âs bin
Hişam’ı, Hz. Ali, Hz. Hamza ve Ebû Ubeyde amcazâdeleri olan Utbe,
Şeybe ve Velîd bin Utbe’yi öldürmüşlerdi.
İnsanlar arasındaki yakınlığın asıl sebebi din birliğidir. Allah’ın
dinine inanmış ve peygamberleri tasdik etmiş kimseler birbirlerinin
mânevî akrabası, yakını ve dostudurlar. Bunların aralarında mânevî
bir birlik (vahdet) vardır. Mü’minlerle kâfirler ırk ve soy bakımından
birbirlerinin akrabası olsalar bile, bu akrabalığın Allah katında hiçbir
değeri yoktur. Nitekim Hz. Nûh’un oğlu iman etmediği için, Allah
Teâlâ onu Nûh peygamberin âilesinden saymamıştır: “Nûh Rabbine
duâ edip dedi ki: ‘Ey Rabbim! Şüphesiz (boğulmuş olan) oğlum
da âilemdendir. Senin vaadin ise elbette haktır. Sen hâkimler hâkimisin.’
Allah buyurdu ki: EyNûh! O asla senin âilenden değildir. Çünkü
1054 9/Tevbe, 23
1055 9/Tevbe, 24
1056 58/Mücâdele, 22 ve yine bk. 64/Teğâbün, 14.
438
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
o, sâlih olmayan bir amel sahibi idi (kâfirdi). O halde hakkında ilmin
olmayan bir şeyi Benden isteme. Ben sana câhillerden olmamanı tavsiye
ederim.” 1057
Bütün bunlarla birlikte İslâm, âile bağlarına çok önem verir.
Mü’min olmayan akrabalarla her durum ve şartta ilginin kesilmesini
emretmez. Onlardan İslâm’a ve müslümanlara düşmanlık gelmez ise,
İslâm onlara karşı iyilik yapmayı ve onları ziyâret etmeyi yasaklamaz.
“Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana
babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya (eş dost ve
arkadaşa), uzak komşuya, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyi
davranın; Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez.”
1058 Özellikle müşrik de olsalar, ana babaya ihsanla/iyilik ve güzellikle
davranmayı, onlarla sıcak ilişkiler içine girilmesini arzular:
“Biz insana ana babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü
anası onu nice sıkıntılarla taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde
olur. (İşte bunun için) önce Bana, sonra da ana babasına şükretmesini
tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak Banadır. Eğer onlar seni, hakkında
bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman
için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin...” 1059
Bu âyette de görüldüğü gibi, şirk konusunda ana baba dâhil hiçbir
kimseye itaat edilmemesi, ama müşrik bile olsalar ana babaya iyilik
yapılması emredilmektedir. Nitekim Hz. Âişe’nin kardeşi Esmâ’ya
(r.a.), müşrik annesini ziyâret edip iyilik yapması için Hz. Peygamber’in
izin verdiği bilinmektedir. 1060
Müslüman olmayan ebeveyne de infak vâciptir; dinleri farklı da
olsa, kişi muhtaç olan anne babasına bakmakla yükümlüdür. Bir
müslümanın durumu müsait iken, ana babasını sıkıntı ve zorluk
içinde kıvranır vaziyette bırakması, tabii ki, bir iyilik ve ihsan sayılmaz.
Hâlbuki Kur’an, her şartta ana babaya ihsan ve iyiliği emretmektedir.
1061 Allah, akraba ile ilgisini keseni kötülemiş,1062 akrabanın
1057 11/Hûd, 45-46
1058 4/Nisâ, 36
1059 31/Lokman, 14-15
1060 Buhârî, Hîbe hadis no: 2620; Müslim, Zekât hadis no: 1003
1061 2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23; 31/Lokman, 14
1062 4/Nisâ, 1
439
Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
haklarına riâyet etmeyenin günah işlediğini bildirmiş, yakınları kâfir
de olsalar, Allah, bunların haklarını yakınlarına vâcip kılmıştır.”Akraba
ile alâkayı kesen cennete giremez.”1063 Demek ki, sevgi, velî kabul
etmek, onları sırdaş edinmek başka şeydir; kâfir akrabaya nafaka temin
etmek, onları ziyâret etmek, onlara ihsanda bulunmak ise daha
başka bir şeydir; bunlar birbirine karıştırılmamalıdır.
Evliyâullah / Allah’ın Velîleri Kimlerdir?
Velî’nin çoğulu “evliyâ”dır. Halk arasında velî veya evliyâ deni�-
lince yukarıda anlatılanlar pek akla gelmez. Kafalarda biraz daha
özel bir insan grubu şekillenir. Bir taraftan evliyâ göklere uçurulur,
onlara karada ve denizde, yerde ve gökte Allah’a ait nice görevler
havâle edilir; fakat böyle bir anlayıştaki yanlışlıklar düşünülmez.
Buna karşın Kur’an’ın şiddetli yasaklamasına rağmen kimileri inkârcıları,
zâlimleri veya tâğutları velî/dost ve sırdaş edinir. Böylelerine
toplumun velâyet-yönetim yetkisini seve seve verir. Hatta onların
müslümanların aleyhine olan düşmanlıklarına ortak olur. Bazıları
da Kur’an’a göre velâyeti caiz olmayan zorbaların İslâm ülkelerinde
kurdukları gayri İslâmî düzenlere ses çıkarmazlar, onların siyasetlerinden
memnun kalırlar. Onların zulüm sistemlerine destek olur
ve bunun ne anlama geldiğini hiç akıllarına getirmezler.
Birçokları ömürlerini aslı astarı olmayan velî-evliyâ menkıbeleriyle
(hikâyeleriyle) tüketirken, müslümanların velâyetini gasbedenlerin
İslâm âlemini ne hale getirdiklerini, müslümanlara nasıl davrandıklarını
hiç düşünmezler. Yanlış velî-evliyâ düşüncesi sebebiyle
niceleri Tevhid dininin dışına çıkarlar da farkında bile olmazlar. Bu
konuyu Kur’an’ın ve sünnetin çerçevesi dışında değerlendirenler,
özel bir statü verdikleri evliyâda olağanüstü güçler ve yetkiler görürler.
Onların peşine takılır, bir dediklerini iki etmezler. Ağızlarından,
ya da kalemlerinden çıkan sözleri doğru mu yanlış mı diye
düşünmeden benimserler. Evliyâ dedikleri kimselerde mutlaka tabiatüstü
bir güç ve kerâmet görmek isterler. Göremeyince de kendileri
1063 Buhârî, Edeb, hadis no: 5984; Müslim, Birr, hadis no: 2556
440
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
uydururlar. Ya da önceden uydurulmuş malzemeyi kendi şeyhleri
için kullanırlar.
Her konuda olduğu gibi bu konuda da şaşmaz ölçü Kur’an’dır.
Öyleyse velî veya evliyâ kimdir, özellikleri nelerdir? “Haberiniz olsun;
Allah’ın velîeri (evliyâullah), onlar için korku yoktur, onlar mahzun
da olacak değillerdir.”1064 Onlar Allah’tan hakkıyla korkup çekindikleri
için, onlara dünyada ve âhirette korku yoktur. Onların ilerisi
güzel olduğu için geçmişle ilgili hüzünleri (üzüntüleri) kalmamıştır.
Hesapları sebebiyle korkmayacaklar ve hesaplarının kötü olmaması
sebebiyle de üzülmeyecekler.
Bu müjdeye kavuşacak olan “evliyâ” kimdir? Cevabı bu âyeti takip
eden ikinci âyet veriyor: “Onlar iman edenler ve (Allah’tan) korkup
sakınanlardır. Müjde, dünya hayatında ve âhirette onlarındır. Allah’ın
sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük kurtuluş budur.”1065 Ölçü
iman ve takva. Kim hakkıyla iman eder, imanını şirk veya riyâ gibi
şeylere bulaştırmazsa ve arkasından da Kur’an’ın tanımladığı takvâya
ulaşırsa, işte böyleleri Allah’ın velîleridir.
Yukarıda ifade edildiği gibi, Kur’an ‘velî’ kelimesini hem olumlu
hem de olumsuz anlamda kullanmaktadır. Şeytanın velîsi olabildiği
gibi, putların da velîsi olabilir. İnkârcılar ve zâlimler her bakımdan
birbirlerinin velîsidirler. Buna karşın Allah mü’minlerin velîsi/dostu
ve yardımcısıdır. O, müslümanların kendi aralarında da velâyet
ilişkisinin olmasını emretmektedir. Bunun yanında Rabbimiz iman
edip takvâ sahibi olan kullarını kendine ‘velîler-evliyâu’llah’ olarak
seçiyor. Demek ki mü’münler için sıradan bir velî olmak değil; Allah’ın
velîlerinden, evliyâullahtan olmak önemlidir.
Mü’min zaten İslâm’a bütün benliği ile iman edendir. Buna bağlı
olarak bütün mü’minler de takvâ üzere yaşamak zorundadırlar.
İman takvâyı gerektirir. Takvâsız mü’min olunamayacağına göre, Allah’ın
râzı olduğu bütün mü’minler evliyâdır, Allah’ın velîsidir. Allah
da onların mevlâsıdır. Yukarıda mü’minlerin hepsinin birbirlerinin
1064 10/Yûnus, 62
1065 10/Yûnus, 63-64
441
Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
velîsi olduğu açıklanmıştı. Elbette mü’min deyince, akla, Allah’tan
hakkıyla korkup çekinen teslim olmuş müslüman gelir.
Peygamberimiz’den gelen bir rivâyet konuyu daha anlaşılır bir
şekilde açıklıyor. Peygamberimize Allah’ın velîleri kimlerdir diye
sorulmuş, O da şöyle buyurmuştur: “Onlar öyle kimselerdir ki, görüldükleri
zaman Allah hatırlanır, zikredilir.”1066Hz. Ömer’den (r.a.) rivâyet
edilen bir hadiste de, kendileri şehid veya nebî olmadıkları halde
nebîlerin ve şehidlerin gıpta ettiği, aralarında ticaret ve akrabalık
olmadığı halde birbirlerini Allah için seven kimselerden bahsedilmektedir.
1067
Evliyâullah (Allah’ın velî kulları), Allah için severek birbirlerine
dost, yârân, ahbap olurlar.1068 Ya da onlar Allah uğruna, O’nun adıyla,
O’nun celâli için birbirlerini severler. Bu sevgi ile beraber birbirlerineilgigösterirler.
1069
Takvâ sahibi mü’minler, Hakk’ın canlı şâhitleridir. Onlar, İslâm’ın
güzelliklerini pratik hayatlarında gösterirler. Onlar İslâm’ı öylesine
güzel yaşarlar ki, onlara bakıldığı zaman Rabbimizin ve O’nun verdiği
nimetlerin hatırlanmaması mümkün değildir. İşte Allah’ın velî
kulları, müttakî mü’minlerdir. Bu gibi mü’minler özel bir sınıf değillerdir.
Bu velîlik sıfatını onlar iman ettikleri ve uydukları Kur’an’dan
alırlar. Ne peşlerine gelenlerden, ne de yukarılarda olduğu zannedilen
ve olağanüstü şahsiyet olarak düşünülen kimselerden.
Bilindiği gibi İslâm’da ruhbanlık ve özel bir sınıf statüsü yoktur.
Herkes Allah’ın önünde eşittir ve herkes Rabbine kulluk yapmakla
yükümlüdür. Kimsenin Allah katında bir imtiyazı (ayrıcalığı) yoktur.
Üstünlük, derece ve sevap kazanma ölçüsü yalnızca takvâdır. Kimin
takvâlı olduğunu da yalnızca Allah bilir. Allah’ı râzı etmeye çalışan
kullara Allah’ın pek çok yardım ettiğini, onlara çok hayırlar verdiğini,
görünen ve görünmeyen nimetlerle desteklediğini, mü’min
1066 Dürrü’l Mensur, 4/370; naklen Elmalılı, 4/495
1067 Müstedrek, 4/170; naklen Elmalılı, 4/495
1068 Ebû Dâvud, Sünne 2, hadis no: 4596, 4/197
1069 Müslim, Birr 38, Hadis no: 2567, 4/1988; Tirmizî, Zühd 53; Dârimî, Rekaik 44,
hadis no: 2760, 2/221; Ahmed bin Hanbel, 2/237, 328, 338, 370, 533; 3/87, 4/128, 386
442
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
topluluklarla çeşitli yardımları ulaştırdığını Kur’an haber vermektedir.
Mü’minler zaten kerem sahibi insanlardır; Allah dilerse onlara
daha fazla kerâmette bulunabilir.
Kerâmet, velî olmanın şartı değildir. Allah dilediği kuluna dilediği
nimeti değişik şekillerde ulaştırır. Tekrar edelim ki, velî olmanın,
yani ‘evliyâullah’tan olmanın şartı iman ve takvâdır. Velî olmak evliyâ
sayılmak için başka törenlere, şartlara, uzun boylu açıklamalara,
tarîkat silsilelerine, başkaları tarafından verilecek ünvanlara ihtiyaç
yoktur. Kur’an, kimin velî olduğunu açık açık anlatmaktadır. 1070
1070 Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 755-757
443
- ünite 19 -
Şefaat ve Vesile
• Şefaat Kelimesinin Anlamı
• Şefaatin Mâhiyeti
• Şefaat Kavramının Yozlaştırılması
• Vesîle; Anlamı
• Kavram Olarak Vesile
• Tevessülün Çeşitleri
Şefâat Kelimesinin Anlamı
“Şefâat”in aslı “şef ’” kelimesidir. Bunun anlamı da bir şeyi benzeri
olan şeye eklemek, yan yana getirmektir. Şef ’ kelimesinden türeyen
şefâat ise, sözlükte, bir kimsenin bağışlanmasını istemek, başkası
adına yardım istemek, duâ etmek, rica etmek demektir. Şefâat, bir
mü’minin günahlarının bağışlanması için Allah’a duâ edip yalvarmaktır.
Bir başka deyişle, bir kimsenin yardım etmek veya yardım
dilemek gayesiyle, bir başka kişiye nisbet edilmesi, onunla birlikte
anılmasıdır. Daha çok yüksek makamdan aşağı makama doğru bir
kullanılışı ifade eder. Şefâat edene Şâfi’ veya Şefî’; şefaat edilene meşfû’
(şefaat bekleyen) denilir. “Şefâat”in çoğulu şüfeâ’ olarak gelir.
Şefaat, kişinin yardım edeceği, kendisi için istekte bulunacağı
kimsenin yanında yer alması ve onu tek bırakmamasıdır. Şefaat
kavramı en çok saygı ve rütbe yönünden yüksek olanın kendisinden
daha aşağı birinin yanında yer alıp yardımıyla onu yalnız başına bırakmamasındakullanılır.
1071
1071 Râğıb el-Isfahanî, El-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'an, s. 263
444
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Şefâat, aynı zamanda aracı olmak, yardım etmek, öncülük yapmak
gibi anlamlara da gelir. Bu çeşit şefaat, âhiretle ilgili değil; dünyada
olan aracılıktır. Nitekim Kur’an’da bu mânâda da kullanılmaktadır:
“Kim güzel bir şefâatte bulunursa (güzel bir şeye aracı olursa),
ondan kendisine bir hisse vardır. Kim de kötü bir şefâatte bulunursa
(kötü bir işe aracılık) yaparsa, ondan da kendisine bir pay vardır. Alllah
(c.c.) her şeyin üzerinde koruyucudur.”1072 Burada ‘şefâat’ olarak ifade
edilen aracı olmayı, Peygamberimiz, “Kim güzel bir sünnet (âdet,
tavır, çığır) başlatırsa, onunla amel edildiği müddetçe ilk yapana ecir
(sevap) yazılır. Buna karşı o sünneti yapanların sevaplarında bir eksiklik
olmaz...”1073 diye ortaya koymuştur.
Buradaki şefaat; hayır olsun, şer olsun, insanların bir yola girmesini
sağlamak, onların o yola girmesine aracı olmaktır. ‘Hasene olan
şefaat’, insanların iyiliği için, onların faydasına uğraşmak, onlardan
zararı uzaklaştırmaya gayret göstermek, kötülükleri önlemeye çalışmaktır.
Ebû Mûsâ (r.a.) anlatıyor: Peygamber (s.a.v.), bir ihtiyacının
giderilmesini isteyen birisi gelince arkadaşlarına döner ve “Şefâat
edin, ecir kazanın. Allah da Rasûlünün diliyle dilediğine hükmetsin”1074
derdi.
“Seyyie olan şefâat” ise, insanların kötü yollara gitmesi için çalışmak,
onların kötülüğü ve sapıtması için çaba harcamak, onların zararı
için gayret etmektir. İnsanların kötü yollara sapması için sebep
hazırlamak, yardımcı olmaktır. Şüphesiz ki bu şekilde, iyi veya kötü
olarak ‘şefâat’ etmek, insanlara yardımcı olmak karşılıksız değildir,
herkes yaptığının karşılığını alır.
Şefâatin Mâhiyeti
Allah’ın şefaat için kimlere izin verdiği veya vereceği konusunda
kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Çünkü bu Rabbimizin
bileceği bir konudur. Şu kadar var ki, şefaati yardım etmek,
1072 4/Nisâ, 85
1073 Müslim, Zekât 69, Hadis no: 1017; İbn Mâce, Mukaddime 14, Hadis no: 207
1074 Müslim, Birr 145, Hadis no: 2627; Ebû Dâvud, Edeb, Hadis no: 5131; Buhârî Edeb
37; Tirmizî, İlim 14, Hadis no: 2672; Nesâî, Zekât 65
445
Ünite 19 Şefaat ve Vesile
birinin zarardan kurtulması için duâ etmek, iyi bir şeye öncülük
mânâsıyla alırsak, mü’minlerin ve sâlih insanların diğer kimseler
hakkındaki duâlarını, şehidlerin ve çocukların yakınlarına duâ
etmelerini, peygamberlerin ümmetleri için yalvarmalarını bu şefaat
kapsamı içerisinde düşünebiliriz.
Şefaati, bir kimseyi azaptan kurtarmak için Allah’a aracı olmak
şeklinde düşünürsek; bu, olmayacak bir şeydir. Hiç kimsenin bir
başkasını azaptan kurtarmaya yetkisi olmadığı gibi gücü de yoktur.
Birçok hadis-i şerifte geçtiği gibi Peygamberimiz (s.a.v.) ümmeti için
şefaat etmeye izinlidir. O, mü’minlerin günahlarının bağışlanması
için Allah’a duâ etmiştir ve Âhirette yine duâ edecektir.1075 “Her peygamberin
kabul edilen bir duâsı vardır. Diğer peygamberler o duâyı
yapmakta acele ettiler. Ben ise bu duâmı Kıyâmet gününde ümmetime
şefaat için sakladım. Ona, ümmetimden şirk koşmayanlar kavuşacaklardır.”
1076
“Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler içindir.”1077 Bunlara
benzer birçok hadiste Peygamberimiz’in şefaat izni olduğunu görmekteyiz.
Bu şefaat elbette onu hak edenler içindir.
İnkâr edenler için şefaat kapısı kapalıdır. Allah’a şirk koşanlar
şefaatten yararlanamazlar. Onlar, dünyada iken kendilerine gelen
elçileri ve onların haber verdiği Âhireti kabul etmiyorlardı. O elçileri
alaya alıyorlar, Rablerine isyan ediyorlar, ya da Allah’tan başka
ilâhlar ediniyorlardı. Bu nedenle onların orada yardımcıları ve bir
şefaat edicileri yoktur. Onları azaptan kurtaracak, ya da cezalarını
hafifletecek bir velileri de olmayacaktır.
Allah izin verirse, Peygamberimizin şefaati mü’minlerin bağışlanması,
makamlarının daha da yükseltilmesi için bir duâ ve yakarış
olarak gerçekleşecektir. Şefaat olunacak mü’minlerin de şefaat edilmeye
lâyık olmaları şarttır. Şüphesiz ki Allah’ın affetmeyeceği bir
kimse için Peygamber af ve bağışlanma dilemez.
1075 Müslim, Cenâiz 102-103, Hadis no: 974
1076 Buhârî, Deavât 1; Müslim, İman 334-342, Hadis no: 198-199; İbn Mâce, Sünnet 37,
H. no: 4307; Tirmizî, Deavât 141
1077 Ebû Dâvud, Sünnet, Hadis no: 4739; İbn Mâce, Zühd 37, H. no: 4310; Tirmizî,
Kıyâme 11, H. no: 2435
446
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Şefâat, bir yönüyle de yardımdır; Bir kimseye faydalı olmak, ona
iyiliğin gelmesine aracı olmak, bir kötülüğün ondan uzaklaşmasına
yardımcı olmaktır. Bu şefâat çeşitli şekillerde olabilir. Nitekim Peygamberlerin
tebliği, insanları Hakka dâveti bir şefaat olduğu gibi
onların, ümmetleri için duâ edip affedilmelerini istemeleri de bir
şefâattir.1078
Allah’ın, kullarından faziletli birisinin diğer bir mü’min için hayır
isteğine icabet ederek bundan bir zararı gidermesi, yahut onun
günahlarını affetmesi, insanlara sonsuz nimet ve lütuflarının bir
kısmıdır. Mü’minin, mü’min kardeşinin günahlarının affı için duâsı
Allah katında ona şefaati türündendir. Allah katında hayırlı bir
kulun bu duâsı ister dünyada iken sağ olan mü’min için olsun, ister
ölmüş mü’min için olsun veya âhirette meydana gelsin aynıdır. Dünyada
iken Hz. Peygamber (s.a.v.)’in mü’minlere duâsı, onlara bir çeşit
şefaatidir. O daha bu dünyada hayatta iken mü’minlere duâ ederek
şefaatte bulunmuştur. Nitekim Hz. Âişe (r.a.)’nın naklettiğine göre,
Rasulullah (s.a.v.) çok defa geceleri yatağından kalkar, mü’min ölülere
Allah’tan mağfiret istemek için Bâkiu’l-Ğarkad mezarlığına giderdi.1079
Şefaat yetkisi ancak Allah’a aittir. Şefaat, sadece Allah’tan istenmelidir.
Ölmüş kimseler isterse peygamber olsun, direkt olarak
onlardan asla şefaat istenemez. “Yani, “şefaat yâ Rasûlallah” demek
hem “şefaatin tamamının Allah’a ait olduğu”1080 âyetine, hem de “ancak
Senden yardım isteriz”1081 âyetine ters düşeceği için câiz değildir.
Peygamber’den bile şefaat istemek câiz olmadığına göre, Allah’ın
dostu olduğu zannedilen kimselerden şefaat talep etmek ya da böyle
bir şeyi garanti gibi bilmek hiç mi hiç câiz olmaz. “De ki: ‘Şefaatin
tamamı Allah’a aittir.”1082 Ancak, “Ey Allah’ım, Rasûlullah’ı bana şefaatçi
eyle” diyerek Allah’a duâ edilebilir. Tirmizî’nin rivâyet ettiği bir
hadiste peygamberimiz bir sahâbîye şefaatini istemesini şöyle öğretmiştir:
“Allah’ım O’nu (Rasulullah’ı) hakkımda şefaatçi kıl.”
1078 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 607
1079 Müslim, Cenâiz 35
1080 39/Zümer, 44
1081 1/Fâtiha, 5
1082 39/Zümer, 44
447
Ünite 19 Şefaat ve Vesile
Büyük müfessir Elmalılı, âyet el-kürsî’nin1083 tefsirinde şunları
söyler: Tüm sebep O, tüm gaye O, her şeyin mâliki olan O; Allah’ın
mülkü olan yaratıklardan kimin haddi ki Allah’ın izni olmaksızın
yüce huzurunda şefaat edebilsin? Bu halde hangi budaladır ki Allah’ın
emri olmadan bunların birinden şefaat dilenebilsin. Bizzat
O’nun izni ve emri olmadıkça herkes başından korkmadan nasıl şefaate
kalkabilir? Herhangi bir şeyde ister bir parça olsun tasarrufa
kimin yetkisi olabilir? Bilindiği üzere şefaat, hürmete lâyık birinin
kendinden düşük bir diğeri hesabına rica ve yakarma ile yardım
ederek O’na katılması demektir ki, bu bir bilinmezi bildirmek veya
bir isteği ortaya çıkarma ile bir beraberlik anlamını kapsar. Bunu da
kendini ve kıymetini bilen ve şefaat olunan kimseye şefaat istenenden
daha çok bir ilişkisi bulunan ve zarar getirmeyeceğinden emin
olan kimse yapabilir.
Oysa Allah’ın mülkü olan şu yaratıklardan herhangi biri ile Allah’tan
daha çok birlikte bulunmaya ve O’na bilgiçlik satmaya ve ilerisini
gerisini tamamen idrâk etmeden ve önünü ardını hesap etmeden
ilâhî huzurda kendine bir mertebe verip de şefaate kalkışmak,
gerek şefaat eden ve gerek şefaat olunan için ne kadar tehlikelidir?
Eğer Allah bildirmemiş ise şefaat edecek olanın hali, şefaat edilecek
olandan daha çok endişeye değer olmadığı nereden bilinir? Bu hal
içinde, isterse melekler ve peygamberler olsun, kimdir o ki Allah’ın
izni ve güç vermesi olmadan önünü ardını hesaplamayıp Allah’ın
kullarına Allah’tan daha çok sahip çıkmak, koruma yetkisini kendinde
görsün de şefaate cesaret edebilsin. Ancak Cenâb-ı Hak dilerse,
özel veya genel şefaate ilâhî irâde çıkar da kendilerine bildirilmiş
bulunursa o başka...
Demek ki Yüce Allah’ın ululuğundan şefaat umulamaz değildir.
Fakat şefaat de herkesten önce O’nun kendi elindedir ve O’nun izni
ve emri ile gerçekleşebilir. O zaman şefaat kapısı açılır ve şefaat etmesine
izin verilenler kendi dilediklerine değil; yine Allah’ ın dilediklerine
şefaat imkânını bulabilir. Bundan anlaşılır ki önce, hak tanımayan
Allah düşmanlarının kendilerine şefaat etmesi umulan bir
1083 Bakara, 255
448
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Allah dostu bulabilmelerine, bunun gibi müşriklerin putları gibi ilim
şanından olmayanların şefaatçi olabilmelerine, asla ihtimal yoktur.1084
“İleride gelecek bir günden korkun ki, o günde hiçbir kimse başkası
için herhangi bir ödemede bulunamaz. Hiç kimseden şefaat kabul
olunmaz ve fidye (bedel) de alınmaz. Onlara asla yardım yapılmaz.”1085
Konumuzun temelini teşkil eden bu âyetin tefsirinde Min Vahyi’l-
Kur’an adlı tefsirde şu açıklama yapılmaktadır:
Bu âyette şefaat, dünyadaki beşerî zihniyetin iptal edilmesi, kaldırılmasıdır.
Yani dünyadaki zihniyet ve yaklaşıma göre insan tamamen
sorumluluktan kurtulmak için bireysel bağlar ve kişisel umutlarla
âhiretteki hayatını garanti altına almaya çalışmaktadır. Âhiret
işlerini dünya işlerine benzetmektedir. Burada birisinin problemi
olduğunda bir başkası onu halledebilmekte veya araya vâsıta/aracı
koymakta. Ya da malî veya başka bir bedel karşılığında işini başkasına
gördürmektedir. Bunlar genel bir kurala dayanmayan, kişisel
seviyelerin durumlarına göre değişebilen çözüm yollarıdır. Bu tür
hareketler ve girişimler kanun dışına çıkmaya neden olabilir. Eğer
şefaat edecek olan kişiler şan, şöhret, makam ve mevki sahibi kimselerden
oluşuyorsa orada kanun işlemez. İşte âyet, âhirette böyle bir
şefaat anlayışını reddetmektedir.
İlke olarak şefaat meselesine gelince; pek çok cahil insanın
anladığı gibi, mesele bireysel sevgiden kaynaklanan kişisel ilişkilerle
hiç de ilgili değildir. Genellikle câhil insanlar, bu yanlış anlayışlarından
dolayı peygamberlere ve velî zannettiklerine kişisel
birtakım üstünlükler vererek adaklar, sadakalar ve benzeri şeylerle
onlara yaklaşmaya çalışırlar. İnsanlar aynı mantıkla liderlere,
şöhret ve makam sahibi kimselere hediyelerle yaklaşmaya çalışırlar
ve onların şefaatlerini elde etmeye uğraşırlar. Peygamberlere ve velî
zannettiklerine yakınlaşma ile liderlere ve makam sahiplerine yakınlaşma
arasındaki tek fark, velîlere ve peygamberlere karşı beslenen
bu duygunun kutsallık bilinciyle beraber olmasıdır.1086
1084 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c.2, s. 155-156
1085 2/Bakara, 48
1086 Muhammed H. Fadlullah, Min Vahyi’l-Kur’an, Akademi Y., II/38-39
449
Ünite 19 Şefaat ve Vesile
Şefaatle İlgili Şu Dört Nokta Gözönüne Alınmalıdır:
1-) Şefaat sırf Allah’a ait olan bir haktır. Allah’ın izni olmadan hiç
kimse şefaat edemez. Hiç kimse, hiç bir konuda Allah’ı zorlayamaz.
Mekke müşrikleri taptıkları putların Allah’a rağmen kendilerine şefaat
edecekleri gibi sapık bir inanca sahiptiler. Şefaat etme yetkisine
sahip olan peygamberler, âlimler ve şehitler ancak Allah’ın izniyle ve
takdir ettiği kadar şefaat edebilirler.
2-) Şefaat, yalnız günahkâr müslümanlar içindir. Kâfirler için
şefaat yoktur. Âyet-i kerimede Allah Teâlâ bu konu hakkında şöyle
buyurmaktadır: “Onlara (Kâfirlere) şefaat edicilerin şefaati fayda
vermez.”1087
3-) Günahı az olan varken çok olana, imanı kuvvetli olan varken
imanı zayıf olana şefaat edilmeyecektir.
4-) Müslümanlar, Allah’ı râzı etmeden, önceliği Allah’a değil de
başkalarına vererek şefaat hakkı kazanamaz. Müslümanlar Allah’ın
izniyle Peygamberimiz’in şefaatine hak kazanabilmek için de Peygamberimiz’in
sünnetine uymalıdır. Hal ve hareketlerinde O’nu örnek
almalıdır. Peygamber örnek alınmadan yaşanan hayat İslâmî bir
hayat değildir.
Şefaat Kavramının Yozlaştırılması
Tevhid akîdesinin anlaşılmasında en önemli kavramlardan birisi
de şefaat kavramıdır. Tevhid ve şirk kavramları yeterince anlaşılmadan
şefaat de anlaşılamaz. İşte bu sebeple şefaat kavramı, kimi istismarcılar
tarafından ustalıkla çarpıtılmakta ve müslümanların temiz
duyguları bazı çevreler yararına sömürülmektedir.
Kur’an’ın genel hatlarıyla anlattığı “tevhid”den habersiz olanların,
sadece şefaat kavramını değil; diğer akîdevî kavramları da anlayabilmesi
ve toplumsal yaşam içerisindeki istenilen yere oturtabilmesi
mümkün değildir. Müslümanların, Allah’ın koymuş olduğu sınırları
1087 74/Müddessir, 48
450
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
ve insanların o sınırlar içerisindeki yerini bilmesi gerekir. İnsanın
yapısı, özellikleri ve gücü çok iyi bilindiği takdirde toplum içerisinde
bazı insanların tuğyan edip haddi aşmaları, müstekbirleşerek Allah’ın
sıfatlarına müdahale etmeleri de anlaşılabilecektir.
Şefaat kelimesinin anlamı, o günkü câhiliyye toplumunda çok iyi
biliniyor ve kullanılıyordu. Müşrikler kendi putlarını Allah’a yaklaştırıcı
olarak kabullendikleri1088 gibi, âhiret gününde şefaat edeceklerine
ve kendilerini azaptan kurtaracaklarına da inanıyorlardı. “Onlar
Allah’ı bırakıp kendilerine hiçbir zarar ve fayda veremeyecek şeylere
tapıyorlar ve ‘bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’ diyorlar.
De ki: ‘Siz Allah’a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?
Hâşâ! O, onların şirk/ortak koştukları her şeyden uzak
ve yücedir.”1089 Allah katında (Allah’a rağmen, O’nun izin vermediği)
şefaatçiler olduğunu söylemek, Allah’ı gereği gibi tanıyamamaktan
kaynaklanır. Bu davranış, Allah’a iftira etmektir ki, bu da büyük bir
sapıklıktır.
Böyle bir iddia, dünkü câhiliyye toplumunda olduğu gibi, bugünkü
toplumda Kur’an’dan habersiz, gelenek ve hurâfeleri kendisine
din edinmiş kesimlerde de vardır. Kur’an dışı bir geleneği din olarak
kabul edip bunu yaşamaya çalışan bazı insanlar, kurtuluşlarının Allah’a
gerçek iman ve sâlih amellerde değil; sâlih veya veli zannedilen
zatlara bağlanmakta olduğunu, o insanların Allah’ın yanında özel bir
konumlarının bulunduğunu, bu sebeple onların isteklerini Allah’ın
geri çevirmeyeceğini iddia ediyorlar. Kur’an, putlara ve putlaştırılan
insanlara güvenmenin şirk olduğunu değerlendirerek “Allah, onların
şirk/ortak koştukları her şeyden uzak ve yücedir.” buyuruyor. İnsanlara
güvenmekten ziyade, sâlih amel işlemeye dâvet ediyor. “İleride
gelecek bir günden korkun ki, o günde hiçbir kimse başkası için herhangi
bir ödemede bulunamaz. Hiç kimseden şefaat kabul olunmaz ve
fidye (bedel) de alınmaz. Onlara asla yardım yapılmaz.”1090; “Ve öyle
bir günden sakının ki, o günde kimse kimseden yana bir şey ödeyemez,
1088 39/Zümer, 3
1089 10/Yûnus, 18
1090 2/Bakara, 48
451
Ünite 19 Şefaat ve Vesile
kimseden fidye kabul edilmez, hiç kimseye şefaat fayda vermez, onlara
hiçbir yardım da edilmez.”1091
O gün, öyle dehşetli bir gün ki, herkes kendisini kurtarabilmek
için çırpınıyor, özürler sayılıp dökülüyor, güvenilen kişilerin veya
şeylerin de kendileri gibi âciz olduğu anlaşılıyor. Sapanlar ve saptıranlar
birbirlerini suçluyor, bu yapılan ve söylenilenlerin fayda vermediği
anlaşılıyor. Herkes kazandıklarıyla rehin tutularak hesaba
çekiliyor, zerre miktarı hayır ve şer karşılık görüyor, kimseye orada
iltimas geçilmiyor, haksızlık edilmiyor. İşte bu sebeple Allah Teâlâ
bizi o günün dehşetiyle uyarıp korkutuyor. Dünyada iken o gün için
bir şeyler yapmamızı, şefaatçiler edinmeye çalışmanın faydasız olduğunu,
ancak kendi amellerimizle korunabileceğimizi bildiriyor.
“Sizin O’ndan (Allah’tan) başka ne bir şefaatçiniz, ne de bir velîniz
vardır. Hâlâ düşünüp öğüt almıyor musunuz?”1092 Kur’an, o gün, hâkimiyetin
tümüyle, tek hâkim olan Allah’a ait olduğunu bildirerek,
bu hâkimiyette hiçbir ortak ve aracının olmadığını, o gün insanların
birbirlerinden farklılığının bulunmadığını, özel statüye sahip hiçbir
kimsenin olmadığını belirtiyor. “O’nun izni olmadan kimse konuşamaz.”
1093; “Onlar Allah’tan önce söz söyleyemezler.”1094 “O gün öyle
dehşetli bir gündür ki, kimse konuşmaya cesaret edemez; Ancak o gün
ruh ve melekler, sıra sıra dizilirler. Rahmân’ın izin verdiğinden başkası
konuşamaz. (Rahmân’ın izin verdiği) konuşan da doğruyu söyler.”1095
“Konuşmak” kelimesi ile şefaat kast edilmektedir. Şefaat için ise iki
şart vardır. Birincisi, Allah kime izin verirse o konuşacaktır; ikincisi
ise, konuşan kimse doğru ve gerçek olanı söyleyecektir. Diğer bir
husus ise şöyle belirtilmiştir: “Allah’ın huzurunda, izin verdiği kimselerden
başkasının şefaati fayda vermez. Öyle ki, onların kalplerinden
korkuları giderilince denilir ki, ‘Rabbiniz ne buyurdu?’ Onlar da:
‘Hakkı buyurdu, O çok yücedir, çok büyüktür’ derler.”1096
1091 2/Bakara, 123
1092 32/Secde, 4
1093 11/Hûd, 105
1094 21/Enbiyâ, 27
1095 78/Nebe’, 38
1096 34/Sebe’, 23
452
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Fayda verecek şefaat Allah’ın izin verdiğidir. Kur’an’dan, tevhidden
habersiz insanlar, kendilerine şefaatçi edindiklerinin de Allah’ın
azâbından korktuklarını anlayamıyor veya anlamak istemiyorlar.
Peygamberlerin bile “nefsî, nefsî” diyecekleri, kendi kurtuluşlarını
düşünüp korkacakları bir günde kolay sığınak arıyorlar. Hâlbuki şefaat
ancak Allah’tan gelecek izinle olacaktır. Ondan önce de insanların
kendi sınavlarını vermeleri ve korkularının giderilmesi gerekir.
Eğer sınavını başarıyla vermiş, korkuları giderilmemişse, o da kendisi
için yardım bekleyecektir. Zira kazandıklarıyla helâke sürüklenenler
için şefaatçi yoktur. Onlar için çılgın alevli bir azap vardır.1097
Çünkü onlar iman etmemişlerdi, iman edenleri ise hayatlarını isyan
içerisinde geçirmişlerdir. Onlar kazandıklarıyla helâke uğramışlardır.
Peygamberimiz, kızına şöyle söyler: “Yâ Fâtıma! Nefsini ateşten
kurtar. Çünkü ben, senin için Allah’tan bir şeyi savamam.”1098 Görüldüğü
gibi, Allah’a yakın olmak için, Peygamberimiz’in kızı dahi
olmak yetmiyor. Mutlaka Allah’ın râzı olacağı ameller içinde olmak
gerekiyor.
Âyetlerde geçen Allah’ın şefaat için izin verdiği kimselerin
kimler olduğu, bunların bu izne ulaşmalarının sebebi, verilecek
iznin hangi boyutta olduğu gibi hususlar Kur’an ışığında açıklığa
kavuşturulması gereken hususlardır. Bu meseleler aydınlanmadığı
sürece, nice insan “Medet yâ Abdülkadir Geylânî!, Yetiş yâ Hızır,
yardım et! Ey şeyhim bana şefaat et!” demeye devam edecektir.
Birinci mesele, Allah tarafından kime şefaat etme izni verileceğidir.
Öncelikle şunu unutmamalıyız ki; “şefaatin tamamı Allah’ındır.”1099
Yani hiç kimsenin böyle bir yetkisi yoktur ve böyle bir cesarette de
bulunamaz. Kime şefaat için izin verip vermeyeceği ise tamamen Allah’a
aittir. Şefaat izni verileceklerden birisi meleklerdir. “Göklerde
nice melek var ki, onların şefaatleri, dilediği ve râzı olduğu kimse için
Allah’ın izin vermesi dışında bir işe yaramaz.”1100
1097 6/En’am, 70
1098 Buhâri, Müslim, Tirmizi
1099 39/Zümer, 44
1100 53/Necm, 26
453
Ünite 19 Şefaat ve Vesile
Diğer bir âyette ise, “Onlar şefaat etmeye mâlik değillerdir. Ancak
bilerek Hakka şehâdet edenler müstesnâdır.”1101 denilmektedir. Âyette
belirtildiği gibi, şefaat edebilme yetkisi verilecek insanın, bilinçli
bir şekilde hakka şehâdet etmesi, kelime-i tevhidin anlamını bilerek
iman etmesi ve ihtivâ ettiği anlamı bilinçli bir şekilde yaşantısına
aktarması gerekir. Şâhit olanın tâğuta, tâğutî sisteme karşı tevhidin
mücadelesini yükseltmesi, kâfir düzenleri reddederek Allah’ın dinini
yeryüzünde hâkim kılma çabasını Kur’anî bir üslûpla sergilemesi
gerekiyor. “O gün, Rahman olan Allah’ın kendisine izin verdiği
ve sözünden râzı olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez.”1102
Fayda verecek şefaat, kendisine izin verilen, sözünden hoşnut olduğu,
dilindeki şehâdetle tavırları bütünleşen, âlemlerin rabbine iman
ederek tâğutu reddeden, kopması mümkün olmayan sapasağlam bir
kulpa/tevhide yapışarak Allah’ın dininin mücadelesini verenin şefaatidir.
İkinci mesele; kimlere ve niçin şefaat edileceğidir. Kimlerdir bu
aziz insanlar? Allah’ın merhamet ve ihsanına ulaşacak olan bu insanlar,
hangi amelleri ile bu rahmete ulaşabilmişlerdir? “Rablerinin huzurunda
toplanacaklarından korkanları Kur’an’la inzâr et/uyar. Onlar
için Allah’tan başka ne bir velî (dost), ne de şefaatçi vardır. Umulur
ki, Allah’tan korkup sakınırlar.”1103 Allah ilk şefaat edilecek topluluğu
ve onların şefaatçilerini açıklıyor. Onlar ki; âhirete iman etmiş, o
gün Rablerinin huzurunda toplanacaklarının bilincinde ve o günün
hesabının dehşetinden korkan insanlardır. Bunlar Kur’an’la uyarılıyorlar.
Kur’an onların dünya hayatındaki yaşantılarını düzenliyor.
Bunlar Kur’an’la şekilleniyor ve bulundukları ortamı da Kur’an’la
şekillendirmeye çalışıyorlar. İşte bunlar, hesabı nasıl verebilecekleri
hususunda korkarak, korktukları şeye uğratılmamak için korunmaya
çalışanlar ve korunarak muttakî (takvâ sahibi) olanlardır. İşte onların
velîsi ve şefaatçisi Allah’tır. Çünkü şefaat izni veren Allah’tır ve
şefaat edilecek insanlar da Allah’ın râzı olduklarıdır.
“(Onlar) Allah’tan önce söz söyleyemezler; ancak O’nun emri üzerine
iş yaparlar. Alah onların yaptıklarını ve yapmakta olduklarını bilir.
1101 43/Zuhruf, 86
1102 20/Tâhâ, 109
1103 6/En’am, 51
454
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Onlar Allah’ın râzı olduğundan başkasına şefaat edemezler. O’nun
korkusundan titrerler.”1104 O gün Allah’tan önce konuşabilecek hiçbir
kimse yoktur, onlar Allah korkusundan tir tir titrerler. Acaba bugün
kurtulabilecek miyiz derler. Değil birilerine şefaat edebileceklerini
düşünmek, bu düşünce akıllarının ucundan bile geçmez. Öncelikle
kendi hesaplarını vermeye çalışırlar, ne zaman ki onların korkuları
giderilir; ancak o zaman biraz olsun rahatlarlar; işte o zaman huzura
kavuşturulurlar. Ama onlar o durumdayken bile Allah’ın önüne geçemez,
ondan önce söz söyleyemezler. Ne zaman ki Allah bu durumlarından
sonra onlara izin ve emir verir, ancak o zaman iş yaparlar,
alîm olan Allah onların yaptıkları ve yapacakları işi çok iyi bilir. Onlara
orada, kimseye iltimas geçmek için izin verilmez, sadece Allah
onlara ikramda bulunur. Onlar cennete girecek insanlar için, aracılık
etmeye memur edilmişlerdir; cennete girecek insanları tesbit etmek
için onlara yetki verilmemiştir. Bu durum ise, Allah’ın bir lütfu ve
ikramıdır; onu dilediğine verir.
Üçüncü mesele; şefaate ulaşamayacak insanların kimler olduğudur.
Bu insanları Kur’an bize şöyle tanıtıyor: “Dünya hayatını ve
onun güzelliklerini isteyenlere, orada işlediklerinin karşılığını tam olarak
veririz ve onlar orada hiçbir eksikliğe de uğratılmazlar. İşte onlar,
âhirette kendileri için ateşten başka hiçbir şeyleri olmayan kimselerdir.
(Dünyada) yaptıkları da boşa gitmiştir. Hâlen yapmakta oldukları
şeylerzatenbâtıldır.”1105
Dünyayı ve güzelliklerini arzulayıp onun için çalışıp çırpınanlar,
dünyada yaptıklarının karşılığını eksiksiz olarak alacaklardır. Kazandıklarıyla
Allah’a şükretmeleri, O’nun yolunda infakda/harcamalarda
bulunmaları gerekirken; ölümü, âhireti unutarak dünyanın geçici
zevklerine aldananları ölüm yakaladığı zaman onlar için ateşten
başka bir şey yoktur. Onlar kazandıklarıyla nefislerine zulmetmiş,
kendilerini helâke sürüklemişlerdir.
1104 21/Enbiyâ, 27-28
1105 11/Hûd, 15-16; benzer âyetler için bak. 40/Mü’min, 18; 2/Bakara, 254; 7/A’râf, 53;
30/Rûm, 13; 26/Şuarâ, 97-102; 74/Müddessir, 48; 36/Yâsin, 23; 32/Secde, 4; 74/Müddessir,
48; 36/Yâsin, 23; 32/Secde, 4; 1/Fâtiha, 4
455
Ünite 19 Şefaat ve Vesile
Allah’a, birtakım putları ve put edinilen şeyleri ortak koşan müşrikler
için şefaat edilmeyecektir, onlar orada birbirlerini suçlayacaklar,
şefaatçi edinenler ise dünyaya döndürülmeyi arzulayacaklar,
yaptıkları yanlışları bir daha yapmamak için ve yapmaları gerekirken
yapmadıkları şeyleri yapabilmek için. Ancak onlar için bir daha dönüş
olmayacaktır. Âyetlerden anlaşıldığı gibi kâfirler, zâlimler, müşrikler
ve müşrik müstaz’aflar için şefaatçi yoktur.1106
Şefaat, imtihanı kazanan bir insanın diplomasının imtihanı
yapan zât tarafından verilmesi yerine, kendi isteği doğrultusunda
bir başkasını onore etmek için onun eliyle vermesidir. Ödül, din
gününün tek sahibi1107 Allah’ın elindedir. O’nun hükmünü bozacak
kimse yoktur.
Şefaat, cenneti hak eden Allah’ın râzı olduğu kimseye Allah’ın
istediği bir kulu vâsıtasıyla Allah’ın cennet müjdesini verme müsaadesidir.
Allah, bu ödülü ister kendisi verir, ister bir başka kulunu
ödül müjdesi için şefaatçi kılar. Yoksa, Allah’ın cehenneme
atacağı, bu konuda hüküm verdiği kimseyi, Allah’ın elinden ve
hükmünden alıp onu Allah’a rağmen azaptan kurtararak cennete
koymak anlamında bir şefaat anlayışı kesinlikle tevhidle bağdaşmayan
şirktir. Böyle bir şefaatçi anlayışı Allah’tan başka ikinci bir
ilâh tanımak demektir.
Vesile; Anlamı
“Vesile”, sözlükte, bir şeye arzu ile ulaşmak demektir. Bir başka
deyişle “vesile”, kendisiyle bir maksada ulaşılan, yaklaşma sebebi, bir
şeye yaklaşmak için ona yakınlığından faydalanılan şey demektir.
Kavram olarak “vesile”, Allah’a yaklaşmada kendisinden yararlanılan
şeydir. ‘Tevessül’ ise, vesileye baş vurmak, Allah’a yaklaşmak için bir
sebep veya bir imkân aramak demektir. Vesile’nin çoğulu ‘vesâil’dir.
1106 Cafer T. Soykök, Haksöz 67, s. 35-38
1107 1/Fâtiha, 4
456
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Kavram Olarak Vesile/Tevessül
Vesile, maksadın meydana gelmesine sebep olan şey olduğuna
göre kişiyi Allah rızâsına götürecek bütün sâlih ameller, bütün hayırlı
işler bir “vesile”dir. Bu sâlih amellerin adının değil; ölçüsünün
ve ilkelerinin Hz. Peygamber tarafından konulması önemlidir. Bu
yola baş vurmak da ‘tevessül’dür. Mü’min, ‘Allah bizi imanımız ile
sever’ deyip, bir köşeye çekilmez. O, Rabbinden ittika eder (korkup
çekinir). Bununla da kalmaz, haram işlerden ve yasaklardan kaçınır,
kötü ahlâkı terkeder, irâdesini kullanarak Allah’ı râzı edecek diğer
sâlih amellere devam eder. Mü’min, farzlar ve vacipler dışında, nâfile
ibâdetlerle bu vesile yollarını arar. Peygamberimiz, mü’minin nâfile
ibâdetlerle Allah’a yaklaşmaya devam edeceğini haber vermektedir.1108
Mü’mini vesileye ulaştıracak yol iman ve takvâdır. Asıl vesile de,
Allah’a yaklaşma niyeti ve O’nu sevme arzusudur. Mü’min bu kasıt ve
niyet ile güzel ahlâk sahibi olmaya çalışır, sâlih amellere devam eder,
Allah’ın rızâsına uygun işlerle meşgul olur. Âyetin devamında Allah
yolunda cihad etmek emredilmektedir. Allah’a yakınlık kazandıracak
“vesile”nin cihad ibâdetiyle yakından ilgisi bulunmaktadır. Bu
noktanın altını çizmek gerekiyor. Kimileri “vesile”yi Allah’a yaklaştıracak
yol gösterici bir mürşid diye anlarlar. Halbuki âyetin ifâdesi
gâyet açıktır ve onların dediği gibi anlamanın imkânı yoktur. İlim
ehli kimseler insana yol gösterebilirler, güzel ahlâk örneği olabilirler;
ama kul ile Allah arasında kimse aracı olamaz. Buradaki ‘vesile’, ibâdet
cinsinden bir şeyle Allah’a yakınlık arama arzusudur.
Mü’mini Allah’a yaklaştıracak vesile; ilim, ibâdet ve şeriatın güzelliklerini
arama ve yaşamadır. Bu, kişiyi mânevî olarak Rabbine
bağlar. Kul ile Allah arasındaki bağ, kulluk, Allah’a ihtiyaç duyma,
O’nun önünde boyun bükme, O’nun Rubûbiyetinin (Rabliğinin)
karşısında ubûdiyet (kulluk) yapmadır. Kaldı ki, Allah’ı bilme ve
O’na ibâdet etme, Allah’a olan yakınlaşmanın olmazsa olmaz şartıdır.
Allah’a tevessül etmeyi sağlayan şeylerden biri de cihad’dır. Âyet,
önce takvâyı, arkasından Allah’a yaklaşmak için vesile aramayı, arkasından
da cihadı emrediyor ve bunların kurtuluş sebebi olacağını
1108 Buhârî, Rikak 38
457
Ünite 19 Şefaat ve Vesile
açıklıyor. Bu bir anlamda iman edenlerin takvâ sahibi olup, sâlih
amel işleyerek, Allah yolunda cihad etmelerini, kulluk görevi olarak
sıralamaktır.
İman takvâ ile, takvâ vesileyi aramak ile, vesileyi aramak da cihad
ile tamam olmaktadır. Öyleyse, Allah’a vesile aramayı, Allah yolunda
cihad’dan ayrı düşünmek, âyeti eksik anlama olur. Bu cihad ister İslâm’ın
düşmanlarıyla olsun, isterse azgın nefse karşı, isterse aldatıcı
şeytana karşı olsun; farketmez. Kur’an şöyle buyuruyor: “Artık her
kim Rabbine kavuşmak istiyorsa, sâlih amel işlesin ve Rabbine olan
ibâdetinde hiç bir şeyi ortak koşmasın.”1109 Bu âyet de “vesile” konusunda
önemli ip uçları veriyor. Allah’a mânevî olarak kavuşmanın
yolu, sâlih amel işlemek ve ibâdette hiç kimseyi ortak koşmamaktır.
Bu demektir ki ilâhlara tapınmak sapıklık olduğu gibi, ibâdette aracı
bulmak da sapıklıktır.
Tevessül, ibâdette bir aracı, bir torpilci bulmak değil; ibâdet cinsinden
bir sâlih ameli ihlâsla yaparak, takvâya sarılarak ve Allah yolunda
cehd ederek (çalışarak) O’nun rızâsını kazanmaya çaba harcamaktır.
İbâdette, zikirde, duâda başkalarını aracı yapmak doğru değildir.
Ölmüşleri, aziz zannedilenleri, yaşayan kimseleri ‘falancanın yüzü
suyu hürmetine’ diyerek işin içine katmak vesile değildir.
Duâların ve zikirlerin kabulü için uzaklarda yaşayanları veya mezarlarda
un ufak olmuş ölmüşleri araya koymak tevhide aykırıdır.
Kimileri duâlarını ve zikirlerini önce hocalarına (şeyhlerine) sunuyorlar,
onların da bu duâ ve zikirlerini Allah’a arzetmesini istiyorlar.
Bu yolla duâ ve zikirlerinin kabul göreceğini hayal ediyorlar. Hâlbuki
Allah (c.c.) kuluna, onun şahdamarından daha yakındır, duâ edenin
duâsını işitir ve karşılığını verir.1110 Rabbimiz (c.c.) kulun ibâdetinde
başkalarını ortak etmesini kesinlikle yasaklıyor.1111
1109 18/Kehf, 110
1110 50/Kaf, 16; 2/Bakara, 186
1111 bak. 18/Kehf, 110
458
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
Tevessülün Çeşitleri
Tevessül konusunda şöyle bir soru ile karşı karşıyayız: Peygamberimizin,
sahâbîlerinin veya diğer sâlih mü’minlerin adıyla tevessül
yapılabilir mi? ‘Falancanın yüzü suyu hurmetine, falancanın hatırı
için, falancanın yüce makamı için’ şeklinde duâ edelebilir mi? Tevessül
deyince bir çoklarına göre bu anlam anlaşılmaktadır. Yani duâ ve
ibâdette birinin adıyla hareket etmek şeklinde. Kimileri de tevessül’ü,
kişiyi doğru yola götürecek bir mürşid bulma diye anlamaktadır. Bu
konuyu kısa da olsa açıklamakta fayda var:
Hatırlayalım ki, yukarıda geçtiği gibi, tevessül yapmak, yani Allah’a
yaklaşmak için sebep aramak Kur’an’ın emridir. Bu sebepler de
ibâdet cinsinden bir şey olmalı, takvâ ve cihad ile çoğaltılmalıdır.
Din’e sonradan sokulmuş ve bid’at halini almış şeylerle tevessül yapılamaz.
Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.), din adına sonradan uydurulmuş
bütün âdetlere bid’at diyor ve hepsini de reddediyor.1112
Âlimler tevessülü üçe ayırmışlardır:
a- Meşrû Olan Tevessül
1- Allah’ın yüce isimleriyle veya O’na ait sıfatlarla vesile aramak.
Rabbimiz, Kendi isimleriyle duâ etmemizi söylüyor.1113 Öyleyse, ‘Allah’ım,
senin rahmetinle, lütfunla, ilminle, vb. bağışlanma istiyorum’
gibi duâlar meşrûdur. İslâm’ın temellerinden biri, Rasûlullah’a iman
ve O’na itaat etmektir. O’na itaat etmek Allah’a itaat etmektir.1114 Peygambere
itaat ederek Allah’a tevessül etmek farzdır ve iman bu itaatle
tamamlanır.
2- Duâ edenin işlediği sâlih bir amelle tevessülde bulunması.
Kur’an’da1115 buna işaret vardır. Bir hadiste geçtiği gibi, bir mağarada,
mağaranın ağzını kapatan bir kaya sebebiyle mahsur kalan üç kişi
1112 Müslim, Cum’a 13, Hadis no: 867
1113 7/A’râf, 180
1114 4/Nisâ, 80
1115 3/Âl-i İmran, 16, 53
459
Ünite 19 Şefaat ve Vesile
işledikleri sâlih amelleri anlatarak Allah’tan yardım istediler ve mağaradankurtuldular.
1116
3- Sâlih bir insanın duâsıyla tevessülde bulunmak. Rasûlullah’ın
duâsı ve şefaatiyla ‘tevessül’de bulunmak da câizdir. Müslümanlar
O’nun sağlığında duâsıyla, Kıyâmet gününde de O’nun şefaatiyla tevessül
ederler. Bazı kimseler Peygamberimize gelerek kendileri için
yağmur duâsı yapmasını İştemişlerdi. O da onlar için duâ etmişti.1117
Peygamberimizin vefatından sonra başta Hz. Ömer olmak üzere
bazı sahâbîler Hz. Abbas’a giderek onun kendileri için duâ etmesini
istemişlerdir. Burada kastedilen Peygamberimizin duâsı ve şefaatidir.
1118 Peygamberimiz kör bir adama duâ öğreterek bu duâ ile tevessülyapmasınısöylemiştir.
1119
b- Bid’at Olan Tevessül: Peygamberimizin kendi zâtıyla, Kâbe’nin
veya bir makamın, kişilerin adıyla, “yüzü suyu hürmetine”, ya da
Peygamberimiz’in zâtına yemin ederek tevessül yapmak birçok âlime
göre câiz değildir. Sahâbîler ne yağmur duâsında, ne sağlığında
veya vefatından sonra başka işlerinde, ne mezarı başında bu şekilde
tevessül yaptılar. Bununla ilgili gelen rivâyetler zayıftır. Ancak, bu
şekilde tevessül yapılabileceğini söyleyen âlimler de vardır. Kesin bir
haram söz konusu olmadığı için, bu şekilde tevessül yapanlara kâfir,
müşrik, sapık gibi ağır ithamları yöneltmekten kaçınmak gerekir.
c- Şirk Olan Tevessül: Allah’ın dışında başka kişilerden, ölülerden,
mezarlardan, yatırlardan, şeyhlerden ve somut veya soyut
putlardan, Allah’tan istenebilecek şeyleri onlardan istemek, bu anlamdaki
sıkıntıların onlar tarafından giderilmesini beklemek Tevhid
inancına aykırıdır. Allah’tan istenebilecek bir şey kesinlikle ne sağ ne
de ölmüş kullardan istenir. Ölmüş kişilerin kendisi için Allah’a duâ
etmelerini istemek de aynıdır. Bilindiği gibi ölenlerin böyle şeylere
güçleri yetmez. Çünkü dünyada iken fani ve gücü çok sınırlı olan
insan, öldükten sonra çürüyüp toprak olur. Kendisine bile bir hayrı
olmayan kemiklerin, dirilere ne faydası dokunabilir? Ölmüşlerden
1116 Müslim, Zikir ve Duâ 27, Hadis no: 2743; Buhârî, İcâre 12
1117 Buhârî, nak. El-Bâni, Tevessül, s: 58, Şamil İslam Ans. 6/346
1118 nak. İbn Teymiyye, Tevessül, s. 252
1119 Şamil İslam Ans. 6/346
460
Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
medet umanların bu anlayışlarını anlamak mümkün değildir. Böyle
bir tavır Allah’a ortak koşmaktır ve İslâm’la bağdaşmaz.
İbâdette ve duâda zaten aracı olmaz. İslâm inancı buna izin vermemektedir.
İbâdetlerinde herhangi bir şeyi, ölmüşleri veya putlarını
aracı kılanlar, onlarla Allah’a yaklaşmak isteyenler müşriklerdir. Onlar,
Allah’ın dışındaki birtakım varlıklardan, ya da tanrı edindikleri
şeylerden istekte bulunurlar, onlara duâ ederler. Bir kulun Allah’tan
istemesi gereken şeyleri onlardan isterler. Şüphesiz bütün bunlar şirk
olan ‘tevessül’ yollarıdır. Kur’an şöyle diyor: “De ki: Allah’ı bırakıp da
O’nun yerine kendinize ilâh edindiklerinizi çağırın yardımınıza. Onlar
sizin herhangi bir sıkıntınızı gideremeyecekleri gibi, size gelecek herhangi
bir belâyı da savamazlar.”1120
Duâ ve ibâdette bir başka varlığı aracı koyma sapıklık olduğu gibi
buna ihtiyaç da yoktur. Tekrar edelim ki Allah (c.c.) kullarına, kendilerinden
daha yakındır. Duâ veya ibâdet edenin duâsını işitir, ibâdetini
bilir ve karşılığını verir. İhlâsla ibâdet edenlerden haberi vardır ve
onların yaptıkları sâlih amellerin mükâfatını fazlasıyla onlara öder.1121
Ebû Hureyre (r.a.) Peygamberimiz (s.a.v.)’in şöyle dediğini rivâyet ediyor:
“Allah (c.c.) buyuruyor ki: ‘Ben kulumun Beni zannı ile beraberim.
Bana duâ ettiği (zaman da) onun yanındayım.”1122
Bu, Allah’tan (c.c.) başka ölülerle, dirilerle ve hali hazırda bulunmayanlarla
duâ etmek ve menfaat sağlamak, sıkıntıları gidermek
için onlardan yardım istemek şirk olan tevessüldür. Bu gibi kimselerden
şefaat ve duâ dilemek de aynıdır. Çünkü şefaat de duâ çeşitlerindendir.
Bu, doğru anlamda tevessül olmamasına rağmen, halkın
câhil kesimi ve bazı ilim mensupları bu tevessül’ün (en azından)
ihtilâflı tevessül olduğu imajını vermek amacıyla halkın kafasını
bulandırıyorlar. Hâlbuki işin gerçeği, bu haram kılınan ve haramlığında
icma edilen tevessüldür. Allah (c.c.) şöyle buyurur: “Mescidler
şüphesiz Allah’ındır. O halde, Allah ile birlikte kimseye yalvarmayın.”1123
“Ehadâ/kimseye” ifadesi belirsiz isimdir ve olumsuzluk ifadesinden
1120 17/İsrâ, 56
1121 2/Bakara, 186
1122 Müslim, Zikir 19, Hadis no: 2675; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s.
711-716
1123 72/Cinn, 18
461
Ünite 19 Şefaat ve Vesile
sonra geliyor, dolayısıyla Allah (c.c.) dostu her kişiyi ve gönderilmiş
her peygamberi kapsıyor. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “De ki: ‘Öyleyse
Bana bildirin, Allah bana bir zarar vermek isterse, Allah’ı bırakıp da
taptıklarınız, onun verdiği zararı giderebilir mi? Yahut Allah, bana bir
rahmet dilerse, onlar onun bu rahmetini önleyebilir mi? De ki: Bana
Allah yeter. Güvenip dayanacaklar, ancak O’na tevekkül ederler, güvenip
dayanırlar.”1124
İbn Teymiye bu konuda şöyle der; “Her kim Allah ile mahlûkatı
arasında -hükümdar ve teba’ası arasındaki aracılar gibi- aracılar
oluşturursa, kişi kâfir ve müşriktir. Öyle ki; kulların sorunlarını onlar
Allah’a (c.c.) iletiyorlar, Allah (c.c.) da kullarını onların aracılığıyla
hidâyete erdiriyor ve rızıklandırıyor. Halk önce onlardan dilekte bulunuyor,
onlar da Allah’tan (c.c.) diliyorlar. Kralların yanındaki aracılar
gibi. Onlar halka (da) yakın oldukları için ihtiyaçları krallara onlar
dile getirirler. Halk da edep göstererek kraldan dileklerini onların
yapmalarını isterler. Veya halkın onlardan (önce) dilekte bulunması,
belki direkt kraldan dilekte bulunmalarından daha faydalı olabilir.
Çünkü o aracılar ihtiyaçlı (sıradan halk)’dan daha krala yakındır
(dosttur). Her kim bu tarzda aracılar oluşturursa o kişi kâfirdir, müşrikdir.
Ondan tevbe etmesi istenir; eğer tevbe etmezse öldürülür.”1125
İşte bu, önceki müşriklerin şirkinin aynısıdır. Nitekim Allah (c.c.) şöyle
buyurur: “Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda
verebilecek şeylere tapıyorlar ve ‘Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’
diyorlar.”1126 Bunun Allah’a (c.c.) şirk koşmak olduğunu
söyleyenler çoğunluktadır.1127
Biz, Allah’a yakın olmayı arzu ediyorsak, bu, Allah’a yakın olmuş
herhangi bir kişiye, bedenen yakın olmakla gerçekleşmez. Allah’a
yakın olmuş kimseler nasıl yaşıyorlarsa biz de ancak onlar gibi yaşamak
suretiyle Allah’a yakın olabiliriz. Şüphesiz Allah’a yakın bildiğimiz
şahıslar da bu yakınlıklarını Allah’ın râzı olacağı amellere borçludurlar.
Yani