Kalem Süresi Tefsiri

Kalem Süresi Tefsiri (1)

Salı, 12 Ocak 2021 19:39

Kalem Süresi Tefsiri

Yazan

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

 

Kalem Sûresi
Tefsiri
“İlk Sûreler ve İslamî Hareket”
CİLT -2-
-ahmed kalkanOcak
2016 / İstanbul
Mar’ ruf Yayınları:
Editör:
Tashih:
Kapak & Mizanpaj:
Baskı:
4
Mehmed Bilir
Ma’ ruf Yayınları
Ehl-i Dizayn
STEP AJANS Matbaa Ltd. Şti.
Göztepe Mh. Bosna Cd. No:11
Bağcılar/İStanbul
Tel: 0212 446 8846
Sertifika No:12266
MA’ RUF YAYINLARI İLETİŞİM
Adres:
Tel:
E-Posta:
Web:
İstiklal Mh. Dolmabahçe Cd. Işık Sk.
No:2/2 Ümraniye/İSTANBUL
(0216) 344 0 342
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
www.marufyayinlari.com
AHMED KALKAN
“İlk Sûreler ve İslamî Hareket” CİLT -2-
Kalem Sûresi Tefsiri
İçindekiler
Önsöz 11
Kalem Sûresi ve Mesajı 24
Hurûf-ı Mukattaa 27
Hurûf-ı Mukattaa’nın Yorumu Meselesi 29
A. Selefin Görüşü 29
B. Halefin Görüşü 31
Dünya, Balığın Ya Da Öküzün Boynuzunda Mı? 43
Kalem 46
Allah’ın İlk Yarattığı Şey Kalem Midir? 48
Yazma 48
Alfabe; Yazının Temel İşaretleri 49
Latin Alfabesinin Kabulü 51
Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın Yeminleri (Aksâmu’l-Kur’an) 55
Kur’ân-ı Kerim’deki Yeminleri Aşağıdaki Çeşitli Sebeplerde Aramak Lâzımdır: 57
Huluk/Ahlâk 66
Ahlâk; Anlam ve Mâhiyeti 69
Ahlâkî Örnek Olarak Hz. Peygamber (S.a.s.) 75
Allah Tarafından Müşriklere Tehdit 101
Dalâlet 103
Dalâlet ve Türevleri 106
Dalâletin Kur’an’daki Anlamları 106
1- Saptırmak Anlamında 107
2- Şaşırmak Anlamında 107
3- Boşa Çıkarmak Anlamında 107
4- Azap Anlamında 108
5- Hüsran Anlamında 108
6- Yanılmak Anlamında 108
7- Sapkınlık Anlamında 108
Dalâlette Olanlar 109
Dalâlette Olanların Özellikleri 110
Dalâlet Önderleri 111
Dalâlete Düşme Sebepleri 112
Dalâletin Sonuçları 113
Hidâyet 117
Kur’an’da Hidâyet 119
Hidâyet, Yön Bulmak; İman, Yönü Bulduran Kuvvet 121
Hidâyet İsteği ve Hidâyette Devam 123
Hidâyet Vermek Sadece Allah’a Ait 124
Hidâyet İçin Kulun Çabası Gerekir 125
Hidâyette Kulun Rolü 128
Hidâyet Türleri 130
Cihad ve Tebliğ; Başkasının Hidâyeti İçin Çalışmak 130
Hidâyet İçin Gerekli Şartlar, Hidâyete Lâyık Olmak 131
Hidâyet Konusunda Sünettullah (Allah’ın Değişmeyen Kanunu) 134
Hoşgörü 147
Tevhid ve Uzlaşma 151
Dileniş Değil; Direniş: Uzlaşma ve Tâvize Yanaşmamak 155
Uzlaşma Teklifleri Karşısında Peygamberimiz 157
İnsan Niçin Tâviz Verir, Düşmanıyla Uzlaşmaya Girer? 164
Tâviz ve Uzlaşmayı Red, Küfre Meydan Okumak ve Ateşten Gömlek Giymektir 166
Ahlâksızlara İtaat Etme! Onlara Boyun Eğme! 169
Günümüzdeki Kullanımıyla Yemin 173
Tarihten Bu Güne Yemin ve Andiçme 176
Resmî Uygulamalarda Yemin/Andiçme 178
Dilin Önemi; Dille Yapılan İntihar ve Cinâyetler 189
Alay Denen Ahlâksızlık 199
Alay Etmenin Kaynağı Kibirdir 201
Câhiliye Toplumunda Alaycılık 202
Allah Tarafından Müşriklere Tehdit 204
Dalâlet 206
Dalâlet ve Türevleri 208
Dalâletin Kur’an’daki Anlamları 209
1- Saptırmak Anlamında 209
2- Şaşırmak Anlamında 209
3- Boşa Çıkarmak Anlamında 210
4- Azap Anlamında 210
5- Hüsran Anlamında 210
6- Yanılmak Anlamında 210
7- Sapkınlık Anlamında 211
Dalâlette Olanlar 211
Dalâlette Olanların Özellikleri 212
Dalâlet Önderleri 213
Dalâlete Düşme Sebepleri 214
Dalâletin Sonuçları 216
Hidâyet 220
Kur’an’da Hidâyet 221
Hidâyet, Yön Bulmak; İman, Yönü Bulduran Kuvvet 224
Hidâyet İsteği ve Hidâyette Devam 225
Hidâyet Vermek Sadece Allah’a Ait 226
Hidâyet İçin Kulun Çabası Gerekir 228
Hidâyette Kulun Rolü 231
Hidâyet Türleri 232
Cihad ve Tebliğ; Başkasının Hidâyeti İçin Çalışmak 233
Hidâyet İçin Gerekli Şartlar, Hidâyete Lâyık Olmak 233
Hidâyet Konusunda Sünettullah (Allah’ın Değişmeyen Kanunu) 237
Malın Fitneye Dönüşmesi; Dünyevîleşme 263
Bahçe Sahiplerinin Sınanması Gibi Sınav 277
İnfak 283
Kur’an’da İnfak 286
Hadislerde İnfak 287
Malla Yapılan İnfak 289
İlimden Yapılan İnfak 289
Mutluluktan Yapılan İnfak 290
Sağlıktan Yapılan İnfak 290
Gençlikten Yapılan İnfak 290
Güzel Sözle Yapılan İnfak 291
Güler Yüzle Yapılan İnfak 291
İnfakın Fayda ve Hikmetleri 292
Kur’an’da Anlatılan Bu İlk Kıssa Vesilesiyle Kıssa Hakkında Bilgi 304
Kur’an Kıssaları 305
Kur’an’da Kıssaları Anlatılan (Peygamberler Dışındaki) İnsan ve Topluluklar: 309
Tebliğ Sürecinde Kur’an Kıssaları 311
Kur’ân-ı Kerim’de Anlatılan Kıssaların Hikmetleri 315
Kur’an’da Kıssalar Yoluyla Verilen Mesaj 316
Kur’an Kıssalarında Sünnetullah (Değişmeyen İlâhî Yasalar) 319
Kur’ân-ı Kerim’de Kıssa Kavramı 322
Kıssacılık ve Kıssacılar 326
Cennet ve Naîm Cenneti 338
Cennet Hayatı 340
Cennet Nimetleri 341
Amaç, Cismanî Zevkler Sağlayan Cennet Nimetleri Değil; Allah’ın Rızâsıdır 344
Cennetlikler 345
Cehennem Korkusu - Cennet Ümidi (Allah İle İlişkilerimizde Denge) 347
Cennet Ucuz Değil! 349
Hükm ve Hâkimiyet 352
Kur’ân-ı Kerim’de Hükm ve Hâkimiyet 355
Hâkimiyet/Egemenlik Kayıtsız Şartsız Allah’ındır 356
Hâkimiyet Allah’ın Olmayınca 362
Demokrasi ve Hâkimiyet 365
Hiçbir Peygamber, Tebliğ Karşılığında İnsanlardan Ücret İstemez 392
İslâm ve Basit Çıkar Gözetmek 394
İslâm’ı, Âyetleri Az Bir Karşılık İle (Ucuza) Satmak 395
Yahudi ve Hıristiyanları Taklit Perspektifi 397
Tebliğ Karşılığında Ücret Almanın Yasaklığı Konusunda Âyetler 399
Kur’an Okuma ve Hatta Öğretme Karşılığında Ücret Almayı Yasaklayan Hadis-İ Şerifler 400
Sabr’ın Tanımı ve Mahiyeti 411
Sabrın Önemi 411
Kur’an’da Sabır 414
Hadis-İ Şeriflerde Sabır ve Sabrın Fazileti 419
Tahrife Kurban Giden Sabır Kavramı: Sabır; Pasiflik, Zillet ve Miskinlik Midir? 421
Sabır Aktif Bir Direniştir 422
İman-Sabır İlişkisi 428
İslâmî Hareket Mücadeleyi; Mücadele De Sabrı Gerektirir 429
Sabrı Tavsiye 431
Sabrın Çeşitleri 432
Yunus (a.s.) ve Tevhidî Mücadele Sabır 436
Kur’an’da Beyan Edilen Yunus (a.s.) Kıssasından ıkaracağımız Dersler: 442
Allah Rasûlünü Gözleri İle Yıkmak İsteyenler 443
“İzlâk”ın Anlamları: 443
Kalem Sûresine Toplu Bakış ve Günümüze Çıkarımlar 449
Kalem Sûresinin Mesajı 454
Kur’an’ın Eğitime Yönelik İlkeleri 471
Kur’an’ın Eğitim Metodu 472
Kur’an’da İnsan 473
Kur’an İnsanı Nasıl Eğitir? 474
Tedricilik İlkesi 474
Modelleme İlkesi 475
İbret Alma/Ders Çıkarma 475
Sosyal Destek Ünitesi 476
Tekrarın Gücü 476
Psikolojik Motivasyon 476
Otokontrol Sistemi 477
Karşılaştırma, Örneklendirme 477
Soru ve Cevap Yöntemi 478
Kur’an, İnsanı Hangi Alanlarda Eğitir? 478
Kur’an, İnsana Sosyal Uyum ve Medeniyet Eğitimi Verir 478
Sûrenin Toplu Mesajı 479
Kalem Sûresi İle İlgili Sınav Soruları 480
Kalem Sûresi İle İlgili Sınavın Cevap Anahtarı 501
İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz
değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü
veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas
edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopya
edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı söz konusu
değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak
malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
!

ithaf
Canlı Kur’an olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret
eden, tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran ve kâfirlere karşı
Kur’an’la en büyük cihadı gerçekleştiren her yaştan muvahhid gençlere…
Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
KUR’AN dostlarına…
Ümmetin ihyasının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu
kavrayıp nebevî usulle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması
yapan tâvizsiz davetçilere…

• 11 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Önsöz
Önsöz de sonsöz de, sözün önü de sonu da Allah’a, O’nun sözü olan
Kur’an’a ait. İnsan haddini aştı, çok konuştu, çok söyledi. Bu yanlıştan dönülmeli;
Kur’an’a kulak verilmeli. O, sözlerin en güzeli, onu okumak, okumaların
en güzelidir. Onu dinlemek, dinlemelerin en güzelidir. Onunla
düşünmek, tefekkürün en güzelidir. Ona göre yaşanan bir hayat, hayatların
en güzelidir. Tüm bunlarla birlikte, unutulmaması gereken husus, eşsiz
bir hidâyet rehberi olan Kur’an’ı tane tane, özümseyerek, doğru bir niyetle,
istiâze ve besmele ile okumamız gerekir. Kur’an’a kulak verip susmamız,
âyetler okunur veya âyetlerle emir ve yasaklar sunulurken bahaneler üretip
başka bir söz söylemememiz, “semi’nâ ve eta’nâ (duyduk ve itaat ettik)” deyip
hayatımıza geçirmemiz istenmektedir.
Yaşadığımız coğrafya da dâhil, dünya üzerinde en çok okunan kitap
Kur’an olmasına rağmen, nedense şuurlu fert ve toplumlar bir türlü oluşamamaktadır.
Her geçen gün daha da yoğun bir ilgi odağı haline gelen Kitabımız’ın
önemi daha da açığa çıkmasına rağmen, bilinç yoksunluğu devam
etmektedir. Aynı zamanda, üzerinde en çok araştırmaların yapıldığı, uzun
uzun makalelerin yazıldığı, tezlerin sunulduğu, inceleme kitaplarının yayınlandığı
bir konu olmasına rağmen Kur’an ruhu oluşturulamadı, Kur’an
nesli yetiştirilemedi, Kur’an toplumuna giden yol açılamadı, Kur’an devleti
ufukta görülemedi.
Kur’an’ın en çok ve en hızlı ezberlenen bir kitap oluşu da onun anlaşılmasına
yetmemiş, toplumsal hoşnutsuzluğu huzura dönüştürecek Kur’ânî
bir inkılâp oluşmamıştır. Kur’an kıraatiyle belki bireysel anlamda gözyaşları
dökülmüş, bu duygu seliyle yapay bir tatminkârlık oluşturulmaya çalışılmıştır.
Ama anlam örgüsü ve tüm hükümlerini tatbik gayreti içinde O
Kitab’a yönelmek yerine, sadece Arapça metin üzerinden bireysel bazda
haz alınmaya çalışılmış, bununla yetinilmiştir. Kur’an’ın anlatmaya çalıştığı,
hedeflediği bireysel ve toplumsal huzura, Allah’ın razı olacağı izzetli bir
yaşayışa ulaşılamamıştır.
Kur’an’la doğru konuşan O’nu doğru konuşturan sahih temsilciler oluşturamadığımız
için İslâm’ın hedeflediği sonuca ulaşılamamıştır. Kur’an’ın
susturulması; onun gündemden uzaklaştırılıp hayattan koparılması ile ger•
12 •
Ahmed Kalkan
çekleştirilmiştir. Suskun bir Kur’an ne sadra şifâ olur, ne de toplumlara müdâhale
etme yetkisine sahip bulunur.
Bütün bu olumsuzlukların sonucunda, Kur’an’ı rehber edinmeyen toplumlar
bilinçsiz, ruhsuz, mutsuz, rotasız, suskun kalmışlar, onları bu hale
getiren tâğûtî zihniyetler toplumlarını sürüleştirerek kendilerine kul yapmaya
çalışmışlardır.
Güzîde, erdemli, sâlih, âlim, mücâhid, muvahhid, muttaki, şâhid-şehid…
şahsiyetlerin yetişmesi Kur’an’dan gereği gibi faydalanıp hayata doğru
bir şekilde geçirilmesiyle mümkün olacaktır. “Allah o kitapla; kendi
rızâsını arayanlara kurtuluşa götüren yolları gösterir, izniyle onları (küfür)
karanlıklarından (iman) nûruna/aydınlığına çıkarır ve onları dosdoğru bir
yola iletir.” (5/Mâide, 16)
Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Hemen her konuda olduğu gibi, câhiliyyenin
çağ anlayışı da cahilcedir. İnsanlığın hattındaki en büyük fay
kırılmasını da hakkı görmek istemediği için görmezden gelir, farklı çağ anlayışını
zanna ve uydurmalara dayanarak değerlendirir. İslâm’ın çağ anlayışı,
tevhid mücâdelesini yansıtan olaylarda, vahyin verdiği doğru haberler
ışığındadır. İlk insan, aynı zamanda ilk peygamberdir. Ülü’l-azm denilen
büyük peygamberler de çağ kapatıp çağ açmış devrimci liderlerdir. Nuh
tufanı, o tarihte ve sonraki etkileriyle yeni bir çağı belirler. İbrahim (a.s.)
putperest çağa destansı meydan okumaları ve mücâdeleleriyle tevhid çağını
yeniden oluşturan inkılâbın köşe taşıdır. Mûsâ (a.s.) ve İsa (a.s.) da öyle. Ve
en büyük inkılâb, Kur’an’ın yaptığı inkılâb; en büyük inkılâbçı da Hz. Muhammed
(s.a.s.)’dir. Kur’an’la câhiliyye çağı kapanmış; mutluluk çağı başlamıştır.
Kur’an’la birlikte Kur’an’ın oluşturduğu yeni çağın adı asr-ı saâdet;
inkılâbçı insanın adı da müslüman’dır artık. Diğer devrimler, adına inkılâb
denilemeyecek basit, sınırlı, sahte, avutucu değişimlerdir. Daha doğrusu
zindanları değiştirmenin adına devrim adı verilip insanlar kandırılmıştır.
Karanlıklar, zulümler, hapisler, kölelikler arasındaki değişikliğin adına devrim;
küçük değişikliklerin veya tahmine ya da uydurmaya dayanan zaman
dilimlerinin adı çağ olamaz.
Peki, Kur’an, aynı Kur’an olduğuna göre, Mekke câhiliyyesini değiştirdiği
gibi bugünkü câhiliyyeyi niye değiştiremiyor? Medine İslâm İnkılâbı
gibi niye inkılâb yapamıyor? Kur’an değişmemiştir, ama Kur’an okuyanlar
• 13 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
başkalaşmıştır. Kur’an anlayışı, Kur’an’a bakış, Kur’an’a yaklaşım değişmiştir.
Kur’an, aynı Kur’an’dır, ama Kur’an’a yönelmesi gereken insan, Kur’an’a
sahabe gibi yönelmiyor. Çeşme, bin dört yüz yıldır akmaktadır. Bu güne
kadar onun hayat veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip dirilttiği
gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya devam etmektedir.
Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden yararlanmayı
bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda yaşayan insan
çeşmenin yolunu unutmuş olabilir, ama çeşmenin suyundan az da olsa
tatmış olanların yapmaları gereken büyük görevleri olmalıdır. Hele o çeşmenin
yanı başındaki yangınları fark eden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini
yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla
yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini ve
toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma hazırdır; referansları,
örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm projelerini, kendisine yöneleceklere
sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya hazır beklemektedir.
Bir ilâcın şifaya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir. Sadece
reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa beklenemez. “Kur’an şifadır.”
Hem ferdî hastalık, problem, stres ve buhranlarımıza; hem de sosyal
kargaşamıza. Aynı zamanda devlet yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifadır.
Bunun böyle olduğu sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî
ve güncel bir vâkıadır. Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Raflarda,
kabından açılmadan tutuluyor. Uygulayacak hastaları bekliyor.
“Fitnelerden kurtuluşun yolu, Allah’ın Kitabı(na uymak)dır. O’nda sizden
önceki (milletlerin ahvâliyle ilgili) haber, sizden sonra (kıyamete kadar)
gelecek fitneler ve kıyâmet ahvâli ile ilgili haberler mevcut. Ayrıca sizin aranızda
(iman-küfür, tâat-isyân, haram-helâl vs. nevinden) cereyân edecek ahvâlin
de hükmü var. O, hak ile batılı ayırt eden ölçüdür. O’nda her şey ciddîdir,
gâyesiz bir kelâm yoktur. Kim akılsızlık edip, O’na inanmaz ve O’nunla
amel etmezse, Allah onu helâk eder. Kim O’nun dışında hidâyet ararsa Allah
onu saptırır. O Allah’ın sağlam ipidir. O, hikmetli olan zikirdir, O dosdoğru
yoldur. O, kendine uyan hevâları koymaktan, kendisini (kıraat eden) delilleri
iltibastan korur. Âlimler ona doyamazlar. Onun çokça tekrarı usanç vermez,
tadını eksiltmez. İnsanı hayretlere düşüren mümtaz yönleri son bulmaz, tükenmez,
O öyle bir kitaptır ki, cinler işittikleri zaman şöyle demekten kendilerini
alamadılar: “Biz, hiç duyulmadık bir tilâvet dinledik. Bu doğruya
• 14 •
Ahmed Kalkan
götürmektedir, biz onun (Allah kelâmı olduğuna) inandık.” (72/Cin, 1) Kim
ondan haber getirirse doğru söyler. Kim onunla amel ederse ücrete mazhar
olur. Kim onunla hüküm verirse adaletle hükmeder. Kim ona çağrılırsa, doğru
yola çağrılmış olur. Ey A’ver, bu güzel kelimeleri öğren.” (Tirmizi, Sevâbu’l-
Kur’ân 14, hadis no: 2908)
Mü’min, Kur’an insanıdır. O’nu okumak, anlamak ve yaşamakla emrolunmuştur.
İnandığı ve hayat nizamı edindiği Kur’an’a karşı mü’minin ilk
vazifesi, O’nu sık sık okumaktır. Kur’an’ın ilk emri “oku” iken O’nu okuyamamanın
mâzereti olamaz. Kur’an’ı okumaktan asıl maksat, onu anlamaktır.
Kur’an mesajı ana hatlarıyla herkes tarafından anlaşılacak kadar açıktır.
“Andolsun ki biz, Kur’an’ı anlaşılması; üzerinde düşünülmesi için kolaylaştırmışızdır.
O halde bir düşünen (ibret alan) var mı?” Kur’an’ı biraz olsun
anlayarak okumuş olmak için, Kur’an’ın orijinal harfleriyle yazılmış metnini
ihtivâ eden meal ve tefsirlerden sıra ile günlük dersler takip etmeliyiz.
Bir sayfa metin, akabinde de okunan sayfanın meal ve gerektiğinde tefsirini
okumalıyız. Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da
şüphesiz tatbik etmek için olacaktır. “Allah, şu Kur’an’la amel eden toplumları
yükseltir. Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.” (Müslim, Salâtu’l-Müsafirin
47, hadis no: 269)
Kur’an’la bağı kopmuş insan, aydın değil; olsa olsa kara karanlıkların
kapkara adamıdır. Kur’an’sız hayat, karanlıkların nuru boğduğu vahşi
bir hayattır, zindan hayatıdır, körlerin hayatıdır. “Kim benim zikrimden
(Kur’an’dan) yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz
onu, Kıyâmet günü kör olarak haşredeceğiz. O: ‘Rabbim! Beni niçin kör
olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!’ der. (Allah) buyurur ki:
İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de
aynı şekilde sen unutuluyorsun. Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin âyetlerine
inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Âhiret azâbı, elbette daha şiddetli
ve daha süreklidir.” (20/Tâhâ, 124-127)
“Peygamber der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı büsbütün terk etti.”
(25/Furkan, 30). Bugün fert ve toplumları Kitap yönlendirmiyor. Vatandaşa
“Kitapsız!” denildiğinde hemen herkes bu sözü büyük bir hakaret kabul
eder, ama yaşayışıyla bu sözü hak edip etmediğini düşünmez. Kitapsız toplumdur
câhiliyye toplumu. Devlet, Kitapsız devlettir. Öldükten sonra sorulacak
sorulardan birinin “Kitabın ne?” sorusu olacağı hadis-i şeriflerde
• 15 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
bildirilmiştir. “O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri
anlatır, ayakları da şâhitlik eder.” “Kitabın ne?” sorusuna o gün ellerimiz
“falan gazete”, “filânın nutku”, “falan anayasası”, ya da “şu kanal”, “bu televizyon”...
diyebilir. Yani, Kitabımız diye iddia ettiğimiz Allah’ın Kitabı yerine,
bize yön veren, bizim O Kitap’tan fazla okuyup baktığımız, etkilendiğimiz,
uyduğumuz ne ise vücudumuz yalan da söyleyemeden onları itiraf edecektir.
“Kitabım Kur’an” sözü bir tekerleme ve bir iddiadan mı ibârettir, yoksa
tümüyle yaşayışımıza yön veren gerçeği mi yansıtmaktadır? İnanmak,
inandığını yaşamaktır. Ateşin yakıcı olduğuna inanan, kolay kolay elini
ateşe uzatmaz.
İşte böylesine bir hazineden yararlanmak için, Kur’an’ı nüzul sırasına
göre okumak, ashabın nasıl yetiştiğini öğrenmek olduğu gibi, bizim de benzer
aşamalardan geçerek câhiliyyeden arınıp tevhide ulaşmaya, bireyden
cemaate, cemaatten devlete geçişin nasıl mümkün olacağını öğretmesi açısından
da en faydalı okuyuş biçimidir.
Kur’an’ı anlamak ve yaşamak için okuyalım da, ister Mushaf tertibiyle
okuyalım, ister nüzul sırasına göre. Nüzul sırasına göre okursak, vahyin
iniş dönemini ve nebevî mücadele merhalelerini takip etmiş oluruz. Kur’an
nereden başladı, önceliği nerelere verdi; bunu öğrenmiş olur ve bizim de
insanları ve hayatı yeniden inşaya nereden başlamamız gerektiği konusunda
tereddütlerimiz kalmaz.
Bu tür tefsirleri, cemaat halinde okursak daha bereketli olur. Anlaşılmayan
veya yanlış anlaşılan hususlarda cemaat birbirini düzeltir. Ayetlerde
vurgulanan hususların güncelleşmesi konusunda daha doğru çıkarımlar
için istişareden yararlanılır.
“Bir grup, Kitâbullah’ı okuyup ondan ders almak üzere Allah’ın evlerinden
birinde bir araya gelecek olsalar, mutlaka üzerlerine sekînet (huzur) iner
ve onları Allah’ın rahmeti kuşatır. Melekler de kanatlarıyla sarar. Allah, onları,
yanında bulunan yüce cemaatte anar.” (Ebû Dâvud, Salât 349, h. No:
1455; Tirmizî, Kırâ’at: 3, h. No: 2946; Müslim, Zikir 38, h. No: 2699)
• 16 •
Ahmed Kalkan
Ne mutlu Kur’an gölgesinde hayatını sürdüren canlı Kur’an’lara! Allah’ın
emirlerini öğrenir öğrenmez “dinledik ve itaat ettik” deyip hemen
eyleme geçen; Allah’ın itaati yasakladığı ilke, görüş, kural ve kişilere karşı
da “ne dinliyoruz, ne de itaat ediyoruz!” deyip sözünün eri olan cihad erlerine
selâm olsun!
* * *
• 17 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
 لله من الشيطان الرجي  اعوذ ب
 بسم الله الرحمن الرحي
 جْرًا غَيْ َ
أََجْنُونٍ ۞ وَإِنَّ لكَ ل ƒ وَمَا يسْطُرُونَ ۞ مَا أَنتَ بنِعْمَةِ رَبِّكَ بِ َ
ن وَاْلقَلَ
ييِّكُُ اْلَفْتُونُ ۞
أَ
 ۞ بِ ۞ فَسَتُبْصُِ وَيُبْصُِونَ  ظِي ٍ مَْنُونٍ ۞ وَإَِّنكَ لعَلى خُلُقٍ عَ
¦ ۞ فَلَ تطِعِ اْلُكَذِِّب ي نَ ¬ ْلُهْتَدِي نَ  ن ضَلَّ عَن سَِبيلِِ وَهُوَ أَعْلَُ بِ ƒ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَُ بِ َ
۞  ۞ هََّازٍ مَّشَّاء بنَمِي ٍ ¦ ۞ وَدُّوا لوْ تدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ ۞ وََل تطِعْ كَُّ حَلَّفٍ مَِّ ي نٍ
۞ إِذَا ¦ ۞ أَن كَنَ ذَا مَالٍ وََبنِ ي نَ  ۞ عُتُلٍّ بعْدَ ذَِلكَ زَِني ٍ  مُعْتَدٍ أَِثي  مَنَّاعٍ للْخَيْ ِ
هُْ كََا  بلَوْنَ  ۞ سَنَسِمُهُ عَلَ ا خْ لُرْطُومِ ۞ إِنَّ ¦ وَِّل ي نَ
أَْ ال  ُتنَا قَالَ أَسَاطِي ُ  تُتْ لَ عَلَيْهِ آ يَ
۞ وََل يسْتَثْنُونَ ۞ فَطَافَ ¦ ا مُصِْبحِ ي نَ Ñ أَصَْابَ ا جْ لَنَّةِ إِذْ أَقْسَمُوا ليَصِْمُنَّ َ  بَلَوْنَ
¦ ۞ فَتَنَادَوا مُصِْبحِ ي نَ Ô ونَ ۞ فَأَصْبَحَتْ كَلصَِّي ِ ƒئِ ُ  ا طَاِئفٌ مِّن رَّبِّكَ وَهُْ نَ Ñ عَلَيْ َ
۞ فَانطَلَقُوا وَهُْ يتَخَافَتُونَ ۞ أَن ل ¦ صَارِمِ ي نَ  ۞ أَنِ اغْدُوا عَلَ حَرِْثكُْ إِن كُنتُ ْ
 ۞ فَلََّا رَأَوْهَا قَاُلوا إِنَّ ¬ ۞ وَغَدَوْا عَلَ حَرْدٍ قَادِرِي نَ ¦ ا اْليَوْمَ عَلَيْكُ مِّسْكِ ي نٌ Ñ يَدْخُلَنَّ َ
نُ مَْرُومُونَ ۞ قَالَ أَوْسَطُهُمْ أََلْ أَقُل لكُْ لوَْل تسَبِّحُونَ ۞ ã لَضَاُّلونَ ۞ بلْ نَ ْ
مْ عَلَ بعْضٍ يتَلَوَمُونَ ۞ قَاُلوا æ ۞ فَأَقْبَلَ بعْ ضُ ُ ¦ كُنَّا ظَاِلِ ي نَ  قَاُلوا سُبْحَانَ رَبِّنَا إِنَّ
إِلَ رَبِّنَا رَاغِبُونَ ۞  ا إِنَّ Ñ ا مِّنْ َ  ۞ عَسَ رَبُّنَا أَن يبْدَِلنَا خَيْ ً ¦ كُنَّا طَاغِ ي نَ  وَيْلَنَا إِنَّ يَ
مْ ê عِندَ رَبِّ ِ ¦ لوْ كَُنوا يعْلَُونَ ۞ إِنَّ للُْتَّقِ ي نَ  كْبَ ُ كَ اْلعَذَابُ وََلعَذَابُ اْ آ لخِرَةِ أَ كَذَِل
كُُونَ ۞ أَمْ ã ۞ مَا لكُْ كَيْفَ تَ ْ ¦ كَْلُ ج�ْ رِمِ ي نَ ¦ ۞ أَفَنَجْعَلُ اْلُسْلِِ ي نَ  جَنَّاتِ النَّعِي ِ
انٌ عَلَيْنَا ƒ ونَ ۞ أَمْ لكُْ أَيْ َ  لَكُْ كِتَابٌ فِيهِ تدْرُسُونَ ۞ إِنَّ لكُْ فِيهِ لَا يتَخَيَّ ُ
۞ أَمْ لُمْ  م بذَِلكَ زَعِي ٌ ê كُُونَ ۞ سَلْهُم أَيُّ ُ ã ِلغَةٌ إِلَ يوْمِ اْلقِيَامَةِ إِنَّ لكُْ لَا تَ ْ بَ
۞ يوْمَ يكْشَفُ عَن سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ إِلَ ¦ مْ إِن كَُنوا صَادِقِ ي نَ ê كَئِ ِ ó كَء فَلْيَأُْتوا ب شُ َ ôشُ َ
مْ ذِ ةَّ لٌ وَقَدْ كَُنوا يدْعَوْنَ إِلَ ö هَقُ ُ ÷ السُّجُودِ فَلَ يسْتَطِيعُونَ ۞ خَاشِعَةً أَْبصَارُهُْ تَ ْ
م مِّنْ ù ذَا الَْدِيثِ سَنَسْتَدْرِ جُ ُ ê وَمَن يكَذِّبُ بِ َ û السُّجُودِ وَهُْ سَاِلُونَ ۞ فَذَرْ نِ ي
م مِّن مَّغْرَمٍ ü ۞ أَمْ تسْأَُلُمْ أَجْرًا فَ ُ ¦ حَيْثُ ل يعْلَُونَ ۞ وَأُمِْ ي ل لُمْ إِنَّ كَيْدِي مَتِ ي نٌ
• 18 •
Ahmed Kalkan
لُِكِْ رَبِّكَ وََل تكُن  مْ يكْتُبُونَ ۞ فَاصْبِ ْ ü مُّثْقَلُونَ ۞ أَمْ عِندَهُُ اْلغَيْبُ فَ ُ
دَى وَهُوَ مَكْظُومٌ ۞ لوَْل أَن تدَارَكَهُ نعْمَةٌ مِّن رَّبِّهِ لنُِبذَ  كَصَاحِبِ الُْوتِ إِذْ نَ
¬ ۞ وَإِن يكَدُ اَّلذِي نَ ¦ عَلَُ مِنَ الصَّالِِي نَ | ْلعَرَاء وَهُوَ مَذْمُومٌ ۞ فَاجْتَبَاهُ رَبُّهُ فجََ بِ
بْصَارِهِْ لَّا سَِعُوا الذِّكْرَ وَيَقُوُلونَ إَِّنهُ لَ ج�ْ نُونٌ ۞ وَمَا هُوَ إَِّل
أَ
 بِ ِلقُوَنكَ  كَفَرُوا ليُ زْ
¦ ذِكْرٌ للْعَالَِ ي نَ
وَالْ,قَلَ : kaleme andolsun ki وَمَا يسَْطُرُونَ : ve yazdıklarına مَا أَْنتَ : sen
değilsin Nûn : ن بنِعْمَةِ رَبِّكَ : Rabbinin nimeti ile (sâyesinde) جْنُونٍ ƒ : بِ َ
cinlenmiş/mecnûn وَإِنَّ : gerçekten لكَ : senin için جْرًا
أَل : bir mükâfat
vardır مَْنُونٍ  غَ يْ َ : kesintisiz وَإَِّنكَ : ve şüphesiz sen لعَلى : üzerindesin : خُلُقٍ
bir ahlâk  عَظِي ٍ : çok büyük فَسَتُبْصُِ : yakında göreceksin وَيُبْصُِونَ : ve
görecekler يِّيكُْ
أَ
بِ : hanginizin الَْفْتُونُ : fitneye tutulmuş (tutulduğunu) فلاَ
تطِعْ : itaat etme, boyun eğme ¦ اْلُكَذِِّب ي نَ : yalanlayanlara وَدُّو : istediler
(isterler ki) لوْ تدْهِنُ : onlara yumuşak davranıp tâviz veresin de : فيَُدْهِنُونَ
onlar da sana tâviz versinler وَلاَ تطِعْ : sakın itaat etme كَُّ :َ (hiçbiri) her حَلاَ
فٍ : çokça yemin eden ¦ مَِ ي نٍ alçağa : هََّازٍ : ayıplayıp duran  مَشَّاءٍ بنَمِي ٍ : laf
getirip götürene مَنَّاعٍ : durmadan engel olan  للْخَيْ : hayra مُعْتَدٍ : haddi aşan
 ثِي ٍ أَ : çok günahkâra عُتُلٍّ : kabaya كَبعْدَ ذَِل : (bundan sonra) üstelik  : زَِني ٍ
soysuza أَنْ كَنَ : var diye ذَا مَالٍ : (malı var diye) mal sahibi ¦ وََبنِ ي نَ : ve
oğَulları (var diye) إِذَا تتْ لَ : okunduğu vakit عَلَيْهِ : ona ُتنَا  آ يَ : âyetlerimiz قَال : (derler ki)dedi ¦ وَِّل ي نَ
أََ ال  أَسَاطِي ُ :öncekilerin masalları سَنَسِمُهُ : yakında
damga vuracağız عَلَ ا خْ لُرْطُوم : burnuna  إِنَّ : Gerçek şu ki Biz هُْ : بلَوْنَ
bunları da sınadık كََا : gibi  بلَوْنَ : sınadık (sınadığımız) : أَصَْابَ ا جْ لَنَّةِ
bahçe sahiplerini إِذْ : hani أقَسَْمُوا : yemin etmişlerdi اÑ ليَصِْمُنَّ َ : onu mutlaka
devşireceklerine dair ¦ مُصِْبحِ ي نَ : sabah vakti وَلاَ يسَْتَثْنُونَ : hiç kayıt
koymuyorlardı فَطَافَ : (fakat,) kuşatıverdi اÑ عَلَيْ َ : onu طَاِئفٌ : kuşatan مِنْ رَبِّكَ : Rabbin tarafından وَهُْ : onlar ونَ ƒئ ُِ نَ : uyurlarken : فَأَصْبَحَتْ
(sonunda) oldu Ô كَلصَِّي ِ : devşirilmiş gibi فتََنَادَوا : (nihâyet) birbirlerine
• 19 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
seslendiler ¦ مُصِْبحِ ي نَ : sabahleyin أَنْ اغْدُوا : erken gidin : عَلَ حَرِْثكُْ
tarَlanıza  إِنْ كُنتُ ْ : eğer siz ¦ صَارِمِ ي نَ : devşirecekseniz فَانطَلَقُوا : derken, gittiler وَهُْ يتَخَافَتُون : fısıldaşarak اÑ أَنْ لاَ يدْخُلَنَّ َ : sakın oraya girip de اْليَوْمَ : bugün
عَلَيْكُْ :karşımıza çıkmasın ¦ مِسْكِ ي نٌ : hiçbir yoksul وَغَدَوْا : erkenden çıktılar
¬ عَلَ حَرْدٍ قَادِرِي نَ : güçleri yetebilirmiş gibi فَلََّا رَأَوْهَا : fakat onu görünce : قاَلوُا
dediler  إِنَّ : kesinlikle Biz لضََالوُّنَ : şaşırmışız بلْ : hayır نُãنَ ْ : Biz : مَْرُومُونَ
tamamen mahrumuz قَالَ : dedi ki أَوْسَطُهُمْ : mûtedil olanları أََلْ أَقُلْ : ben
dememiş miydim لكُْ : size لوَْلاَ تسَُبِّحُونَ : tesbih etmeniz gerekmez miydi
قاَلوُا : dediler ki سُبْحَانَ : Seni tesbih ederiz رَبِّنَا : Rabbimiz  إِنَّ : gerçekten
bizler ¦ كُنَّا ظَاِلِ ي نَ : zâlimlermişiz فَأَقْبَلَ : ardından başladılar مْ عَلَ بعْضٍ æ :َبعْ ضُ ُ
birbirlerini يَتَلَوَمُونَ : kınamaya قاَلوُا : dediler ki وَيْلَنَا يَ : yazıklar olsun bize  إِنَّ
: gerçekten biz ¦ كُنَّا طَاغِ ي نَ : azgınmışız عَسَ : belki رَبُّنَا : Rabbimiz أَنْ يبْدَِلنَا
:öncekilerin ا خَيْ ً : daha hayırlısını اÑ مِنْ َ : ondan  إِنَّ : şüphesiz Biz : إِلَ رَبِّنَا
yalnızca Rabbimize رَاغِبُونَ : rağbet eden kimseleriz كَذَِلكَ : işte böyledir
اْلعَذَابُ : azâb خِرَةِ أ لَوََلعَذَابُ ا : âhiret azâbı ise  أَكْبَ ُ : muhakkak çok daha
büyüktür لوْ كَُنوا يعْلَُونَ :َ keşke bilselerdi إِنَّ : Doğrusu ¦ للُْتَّقِ ي نَ : muttakîler
(takvâ sahipleri) için مْê عِنْدَ رَبِّ ِ : Rableri katında  جَنَّاتِ النَّعِي ِ : naîm
cennetleri vardır أَفَنَجْعَلُ : Biz kılar mıyız (yapar mıyız) hiç ¦ : اْلُسْلِِ ي نَ
müslümanları ¦ كَْلُ ج�ْ رِمِ ي نَ : o günahkârlar gibi مَا لكُْ : size ne oluyor : كَيْفَ
nasıl كُُونَ ãت َْ : hüküm veriyorsunuz أَمْ لكُْ كِتَابٌ : yoksa sizin için bir kitab
mı var فِيهِ تدْرُسُونَ : ders aldığınız إِنَّ : mutlaka لكُْ : sizindir diye فِيهِ لَا ونَ  يَتَخَ يَّ ُ : beğenip seçtiğiniz her şey انٌ ƒ أَمْ لكُْ أَيْ َ : yoksa yeminleriniz mi
vardır عَلَيْنَا : üzerimizde ِلغَةٌ بَ : sürecek إِلَ يوْمِ اْلقِيَامَةِ : Kıyâmet gününe
kadar إِنَّ لكُْ :sizin diye كُُونَ ã لََا ت َْ : ne hükmederseniz سَلْهُم : sor onlara
مْê أَيُّ ُ : hangisi بذَِلكَ : ona  زَعِي ٌ : kefil أَمْ yoksa (var mı?) : لُمْ : onların كَءُ ô : شُ َ
ortakları mı فلَيَْأتْوُا : (o halde) getirsinler مْê كَئِ ِ óب شُ َ : ortaklarını إنِْ كَنوُا : iseler
¦ صَادِقِ ي نَ : doğru sözlü يوْمَ : o gün يكْشَفُ : ortaya çıkar ,açılır : عَنْ سَاقٍ
gerçek وَيُدْعَوْنَ : ve dâvet edilirler إِلَ السُّجُودِ : secdeye فَلا يسْتَطِيعُونَ : güçleri
• 20 •
Ahmed Kalkan
yetmez (to vaki) خَاشِعَةً : önlerine eğilmiş أَْبصَارُهُ : igözler مْö هَ ق ُُ ÷ : ت َْ
kendilerini kaplamış olarak ذِلَّة : bir zillet وَقَدْ كَُنوا يدْعَوْنَ : hâlbuki dâvet
olunuyorlardı إِلَ السُّجُودِ : secdeye وَهُْ : onlar سَالُِونَ : sapasağlam iken û فَذَرْ نِ ي
: (o halde) Bana bırak وَمَنْ يكَذِّبُ : yalanlayanları ذَا الَْدِيثِ êبِ َ : bu sözü
مْù سَنَسْتَدْرِ جُ ُ : Biz onları derece derece azaba yaklaştıracağız مِنْ حَيْثُ : bir
yerden لاَيَعْلَُونَ : bilmeyecekleri وَأُمِْ ي ل : Ben mühlet veriyorum, süre
tanıyorum لُمْ : onlara إِنَّ : elbette كَيْدِي : planım ¦ مَتِ ي نٌ : sapasağlamdır أَمْ
تسْأَُلُمْ : yoksa onlardan istiyor musun ki أَجْرًا : bir ücret مْüفَ ُ : onlar مِنْ مَغْرَمٍ
: haksız bir borçtan dolay مُثْقَلوُنَ : ağır bir yük altında kalmış olsunlar أَمْ
عِنْدَهُْ : yoksa onların yanında mıdır اْلغَيْبُ : gayb مْüفَ ُ : onlar mı : يَكْتُبُونَ
yazıyorlar  فَاصْبِ ْ : sabret لُِكِْ رَبِّكَ : hükmüne Rabbinin وَلاَ تكُنْ : ve olma
كَصَاحِبِ الُْوتِ : balık sahibi/arkadaşı gibi إِذْ : hani دَى نَ : o çağrıda
bulunmuştu وَهُوَ مَكْظُومٌ : gamla dolu olarak لوْلاَ أَنْ تدَارَكَهُ : eğer ona
ulaşmasaydı نعْمَةٌ : bir nimet مِنْ رَبِّهِ : Rabbinden لنُِبذَ : mutlaka atılmış
olacaktı ْلعَرَاءِ بِ : çıplak bir yere وَهُوَ مَذْمُومٌ : yerilmiş bir halde فَاجْتَبَاهُ : fakat
onu seçti رَبُّهُ : Rabbi عَلَُ |فجََ : ve onu kıldı ¦ مِنْ الصَّالِِي نَ : sâlih olanlardan وَإِنْ
يكَدُ : neredeyse كَفَرُوا ¬ اَّلذِي نَ : küfürlerinde ısrar edenler لِقُونَكَ  لَ يُ زْ : seni
devireceklerdi بْصَارِهِْ
أَ
بِ : gözleriyle اَّ سَِعُوا لَ : duyduklarında الذِّكْرَ : zikri وَيَقُولوُنَ : bir de diyorlar نَّهُ إِ : o, gerçekten جَ� نُْونٌ لَ : bir delidir : وَمَا هُوَ
hâlbuki o إِلاَّ : ancak ذِكْرٌ : bir öğüttür ¦ للْعَالَِ ي نَ : âlemler için.
“Nûn. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun ki
(Rasûlüm), sen -Rabbinin nimeti sâyesinde- mecnun değilsin.
Hiç şüphesiz senin için kesintisiz (bitip tükenmeyen) bir ecir/mükâfat
vardır.
Ve sen elbette yüce bir ahlâka sahipsin.
Yakında sen de göreceksin, onlar da
• 21 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Hanginizde delilik olduğunu, hanginizin fitneye tutulup çıldırdığını; sınandığını.
Şüphesiz Rabbin, kimlerin Kendi yolundan saptığını ve kimlerin doğru
yolda olduğunu herkesten iyi bilir.
Öyleyse yalanlayanlara boyun eğip itaat etme. Onlar istediler ki, sen
yumuşak davranıp tâviz veresin de onlar da sana yumuşak davranıp tâviz
versinler.
Sakın boyun eğip itaat etme; çokça yemin eden hiçbir alçağa,
Ayıplayıp duran, laf getirip götürene.
Durmadan hayra engel olan, haddi aşan, çok günahkâra,
Kabaya, üstelik soysuza,
Mal ve çocukları var diye,
Ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, ‘öncekilerin masalları’ der.
Yakında burnuna damga vuracağız.
Biz, vakti ile “bahçe sahiplerini” sınadığımız gibi, onları da sınadık. Hani
onlar (bahçe sahipleri) sabah olurken kimse görmeden o bahçenin ürünlerini
toplayacaklarına yemin etmişlerdi.
Onlar istisna da etmiyorlardı.
Ancak onlar uyurken Rabbin katından gönderilen bir salgın o bahçeyi
sarıvermişti de.
Bahçe simsiyah olmuştu.
Sabahleyin birbirlerine seslendiler.
‘Haydi ürünleri toplayacaksanız erkenden ekininize gidin’ diye.
Derken yürüdüler ve şöyle fısıldaşıyorlardı:
• 22 •
Ahmed Kalkan
‘Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip yanımıza sokulmasın.’
Ürünleri toplayacaklarından emin olarak erkenden gittiler.
Fakat bahçeyi görünce ‘Herhalde biz yolu şaşırdık’ dediler.
‘Hayır doğrusu biz mahrum bırakıldık.’
Mûtedil olanları, “Ben size demedim mi? Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih
etmeniz gerekmez miydi?” dedi.
‘Rabbimizi tesbih ederiz, doğrusu biz kendi kendimize zulüm etmişiz’ dediler.
Ardından, kabahati birbirlerine yüklemeye başladılar.
Nihâyet şöyle dediler: ‘Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.’
‘Belki Rabbimiz bize bundan daha iyisini verir; doğrusu artık, Rabbimizden
dilemekteyiz.’
İşte azab böyledir. Âhiret azâbı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.
Şu da muhakkak ki, takvâ sahipleri için Rableri katında nimetleri bol
cennetler vardır. Öyle ya, (Allah’a) teslimiyet gösterenleri, (o) günahkârlar
gibi tutar mıyız hiç?
Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?
Yoksa size ait bir kitap var da, (bu bâtıl inanışları) onda mı okuyorsunuz?
Onda, beğendiğiniz her şey sizin için mutlaka vardır (diye mi yazılı)?
Yoksa, “Ne hükmederseniz mutlaka sizindir” diye sizin lehinize olarak
tarafımızdan verilmiş, kıyamet gününe kadar geçerli kesin sözler mi var?
Sor onlara: Bu iddiayı onların hangisi savunacak?
• 23 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Yoksa ortakları mı var onların? Sözlerinde doğru iseler, hadi getirsinler
ortaklarını!
O gün gerçekler bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar ve secdeye dâvet edilirler;
fakat güç getiremezler.
Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde kendilerini zillet bürür. Hâlbuki
onlar, sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı (fakat yine secde
etmiyorlardı).
(Rasûlüm!) Sen bu sözü (Kur’an’ı) yalan sayanı Bana bırak (kendini
üzme). Biz onları, bilmedikleri bir yönden yavaş yavaş azâba yaklaştırıyoruz.
Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu Benim planım çok sağlamdır!
Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden onlar ağır bir borç
altında mı kalıyorlar?
Yahut gaybın bilgisi onların nezdinde de, onlar mı (istedikleri gibi) yazıyorlar?
Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle. Balık sahibi (Yunus) gibi olma.
Hani o, dertli dertli Rabbine niyaz etmişti.
Şayet Rabbinden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı o, mutlaka, kınanacak
bir halde ıssız bir diyara atılacaktı.
Fakat ardından, Rabbi onu seçti (vahiy verdi) ve onu sâlihlerden kıldı.
O inkâr edenler Zikr’i (Kur’an’ı) işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle
devirivereceklerdi. Hâlâ da (kin ve hasetlerinden) ‘Hiç şüphe yok o bir
delidir’ derler.
Oysa o (Kur’an), âlemler için ancak bir zikrdir/öğüttür.” (68/Kalem, 1-52)
• 24 •
Ahmed Kalkan
Kalem Sûresi ve Mesajı
Kalem sûresi, nüzûl sırasına göre ikinci, mushaf tertibine göre Kur’ân-ı
Kerim’in altmış sekizinci sûresidir. Elli iki âyet, üç yüz kelime, bin dört yüz
elli altı harften ibârettir. Fâsılası “mim” ve “nun” harfleridir. Mekke’de Fâtiha
sûresinden veya Alâk sûresinin ilk beş âyetinden sonra nâzil olmuş; sûre
adını el-Kalem ve Nûn kelimelerinin geçtiği birinci âyetten almıştır.
Sûre, Hz. Peygamber’e inkârcı çevrenin sözlü saldırısını red ile başlar
(2), tekrar aynı konuya değinerek biter (48-52). Giriş âyetleri İlâhî bir destek
ve tesellidir. Hz. Peygamber’in şahsiyetine dair en güzel hakikat de burada
yer alır: “Sen muhteşem bir ahlâka sahipsin.” (4).
Kur’an’ın nüzul sürecinde anlatılan ilk kıssa bu sûredeki “bahçe sahibi”
kıssasıdır (17-32). Bu kıssa, “paylaşma ahlâkı” üzerine inşâ edilir. Kıssa
üzerinden bütün insanlara; “sakın Allah yokmuş gibi davranmayın” mesajı
verilir.
Alâk sûresinde “insanın Rabbine mutlaka döneceği”1 âyetini saymazsak,
nüzul sürecinde âhiretten söz eden ilk sûre budur. Hakikate karşı önyargılı
bir inkâr içinde olan muhâtaplara sorumlu davranmaları öğütlenir.
Sorumsuz bir hayat yaşayanları bekleyen feci âkıbet haber verilir (33-43).
Hz. Peygamber’e verilen “onları bana bırak” mesajı, zımnen, onlar sana değil,
Bana karşı savaşıyorlar mesajıdır (44-47).
Ve son söz olarak, Hz. Peygamber’e Hz. Yunus’un görevi terk edişi hatırlatılarak
“Sakın büyük balık sahibi gibi olma!” denilir (48-50). Bu âyetler,
Hz. Peygamber’in üstlendiği görevin ne kadar ağır olduğunun da tescilidir.2
Sûrede Hz. Peygamber’e ve Kur’ân’a karşı İslâm düşmanlarının ileri
sürdükleri itirazlara mukabil olmak üzere, Peygamber (s.a.s.) en güzel sıfatlarla
övülmekte, O’na yalan ve iftiralarla dil uzatanların çirkin sıfatları
sıralanıp acı azapla cezalandırılacakları hatırlatılmaktadır. Daha sonra bu
gibi mağrur ve şımarık insanların nasıl bir cezaya çarptırılacağı misalleri
verilmektedir. Bütün bunlara karşılık sırât-ı müstakim yolundan ayrılmayan
müttakî müslümanlara cennet vaad edilmektedir. Sûrede Allah (c.c.),
1 96/Alâk, 8
2 Mustafa İslâmoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal-Tefsir, Düşün Yayınları, s. 1154
• 25 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Peygamberine (s.a.s.) her şeye rağmen tebliğ görevine devam edip o şımarıkları
kendisine bırakmasını öğütlerken bir yandan da Allah yolunda çalışma
ve tebliğ görevini bırakan Yunus Peygamber’in uğradığı acıklı durum
hatırlatılıp, sabır ve kararlılık tavsiyesi yapılarak sona ermektedir.
İslâm karşıtı müşrikler Kur’ân âyetlerini dinlediklerinde kendi aralarında;
“Bu hiçbir şairin şiirine uymayan birşeydir. Olsa olsa Hz. Peygamber’e
(s.a.s.) başkaları öğretiyordur” diyerek Hz. Peygamber’e cinlenmiş, mecnun
diyerek alaya alıyorlardı. Ancak Allah’ın: “Sen Allah’ın nimetine mazhar olmuş
bir kimsesin, mecnun değilsin” (2), diyerek müşriklerin Peygamberimiz’e
karşı olan ithamlarının yersizliği anlatılmaktadır.
Bu âyetin asıl gayesi kâfirlerin Kur’ân yüzünden Allah Rasûlüne mecnun
dediklerini ve bu iftiraya en açık kesin bir cevabın Kur’ân’ın bizzat kendisinin
verdiği anlatılmaktadır. “Şüphesiz sen yüce bir ahlâk sahibisin” (3).
Rasûlullah yalnızca Kur’anî tâlimatları insanlığa tebliğ etmekle kalmamış,
o tâlimatları kendi zâtında da tatbik ederek buna örnek olmuştur. Rasûlullah’a
yapılan ithamlara karşı Allah O’nun yüce bir ahlâk sahibi olduğunu
beyan eder. O’na dil uzatanlar şiddetle kınanarak “Sen, devamlı yemin edip
duran, izzet-i nefsi bulunmayana itaat etme. Daima ayıplayan ve lâf götürüp
getirene, durmadan hayra engel olana, haddi aşana, çok günahkâra, kaba,
haşin ve bunlardan başka zenîm (yani) kulağı kesik olana (da sakın itaat
etme)” (10-13) denilerek onların vasıfları anlatılmakta ve onların bütün itham
ve karalamalarla müslümanlardan taviz koparmaya çalıştıkları anlatılmaktadır.
“Onlar istediler ki sen taviz veresin...” (9). Yani, onlar Peygamberimiz’den
İslâmî tebliğde biraz gevşeklik göstermesini istiyorlar. Karşılığında
da O’na karşı muhâlefetlerini hafifletecekler. Onların sapıklıklarına uyarak
yönetimi ve dinlerini reddetme konusunda kendi dininden taviz verirse
onlar da Peygamberimiz’le uzlaşacaklar. Onların bu hain ve sinsice planlarına
karşı Allah; “Yakında onun burnunu dağlayarak damgalayacağız” (16)
buyurur. O böylece zelil olacak, hem dünyada hem de âhirette vereceğimiz
bu zilletten hiçbir zaman kurtulamayacak denilerek bu haber ile Allah’ın
Rasûlü teselli edilmekte ve müşriklere uymaması hatırlatılmaktadır. Malları
ve mülkleriyle şımaran insanları nasıl bir sonucun beklediği sûrenin
sonuna doğru anlatıları kıssa ile canlandırılıyor. “Biz vaktiyle ‘bahçe sahiplerine’
belâ verdiğimiz gibi, bunlara da belâ verdik. Hani onlar; Sabah
olurken (kimse görmeden) onu devşireceklerine yemin etmişlerdi. Onlar
• 26 •
Ahmed Kalkan
istisna da etmiyorlardı. Fakat onlar daha uykudayken Rablerinin katından
kuşatıcı bir âfet bahçeyi sarıverdi de bahçe kapkara kesildi. Onlar, sabah
olurken ‘madem devşireceksiniz, haydi erkenden gidin!’ diye birbirine seslendiler.
Derken, ‘Aman bu gün hiçbir yoksul yanınıza sokulmasın!’ diye
fısıldaşa fısıldaşa yola koyuldular.”
“Evet, yoksullara yardıma” güçleri yettiği halde, onları yardımdan mahrum
etmek gayesiyle erkenden yola düştüler. O müşrikler, kendi bahçelerini
tahrip olmuş bir halde görünce “herhalde biz yolumuzu şaşırdık ve yanlış
bir yere geldik” (26) dediler. Biraz düşündükten sonra bunun gerçekten
kendi bahçeleri olduğunu farkederek hayıflandılar. “Değil, bizi mahrum
bırakılmışız” (27). Sûre bu kıssadan sonra müslümanların büyük mükâfata
uğratıldığı, Allah’tan korkanlar için Rableri katında nimetler dolu cennetin
beklediği anlatılmaktadır. Daha sonra itaat eden müslümanların mücrim
olamayacaklarını, müşriklerin bu iddiaları, “Ne biçim hüküm veriyorsunuz?!
Yoksa Kur’an’dan ayrı bir kitabınız var da ondan mı okuyorsunuz” (37-
38) gibi cevaplarla karşılık verilir.
Kur’an tekrar “Sor onlara (neye güveniyorlar) garantileri nedir? Yoksa
Allah’a koştukları ortakları mı (onlara garanti verecek)? Doğru söylüyor iseler
ortaklarını çağırsınlar” (40-41) fermânıyla meydan okumakta ve Kur’an’a
karşı bütün güçlerini kullanmalarına rağmen bunun boşa çıkacağı bildirilmektedir.
Siz kendi kendiniz hakkında hüküm vermektesiniz. Bunların
hiçbir temeli yoktur; akıl ve mantığa terstir. Üstelik, Allah’ın gönderdiği
hiçbir kitaptan da bir delil gösteremezsiniz. Hiçbiriniz Allah’ın böyle bir
vaadde bulunduğunu iddia edemez. Öte yandan onlar mâbud kabul ettikleriyle,
kendilerini cennete sokacaklarına dair bir garanti de bulamıyorlar.
O halde bu yanlış fikirleri nereden aldıkları soruluyor.
Sûrenin sonuna doğru Allah Teâla Rasûlüne her şeye rağmen sabırla
tebliğ görevine devam etmesini bildirmektedir. “Sen, Rabbin hüküm verinceye
kadar sabret. Balık sahibi (Yunus (a.s.) gibi aceleci olma” (48). “O kâfirler
zikri (Kur’an’ı) dinledikleri zaman neredeyse seni gözleriyle devirecekler.
‘O delidir’ diyorlar. Hâlbuki 0, bütün âlemler için nasihattir” (51-52). Allah
Kur’an’ın böyle olmasını istemiştir; ilk günden bugüne kadar. O’nun koruyucusu
ve sahibi de Allah’tır. Müdafâasını O yapar. Çünkü O’nu yalanla•
27 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
yanlara karşı O savaşır. Bu dâvâya inananların, Allah hükmünü verinceye
kadar sabretmeleri gerekir.
Ayrıca sûrede müşrik ve münâfıklar karşısında sıkılan Rasûlullah
(s.a.s.) güzel sıfatlarla övülerek teselli ediliyor. Allah’ın Rasûlune mecnun
diyenler en çirkin sıfatlarla teşhir edilerek onlar için hazırlanan âkıbetin ne
kadar acı olduğu bildiriliyor. Rasûlullah’a, müşrik ve müfterilerin iftirâ ve
yalanlarına sabır göstererek tebliğ görevine devam tavsiye edilirken Yunus
(a.s.) gibi sabırsızlanıp emr-i İlâhî gelmeden görevi terk etmenin acı sonucu
hatırlatılıyor. Netice olarak Kur’ân-ı Kerim’in bütün âlemlere bir uyarı
olarak gönderildiği belirtiliyor. 3
Alâk sûresinde doğru ilmi ‘okumak’ vurgulanırken, Kalem sûresinde
doğru ilmi ‘yazmak’, doğru ilimden ‘öğüt almak’ vurgulanır.
- 1. Âyet -
وَمَا يسْطُرُونَ
ن وَاْلقَلَ
ن : Nûn وَاْلقَلَ : kaleme andolsun ki وَمَا يسَْطُرُونَ : ve yazdıklarına
“Nûn. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun ki” (68/Kalem, 1)
Hurûf-ı Mukattaa
Hurûf-ı mukattaa, Kur’an’da yirmi dokuz sûrenin başında yer alan ve
isimleriyle telaffuz edilen hece harflerinin ortak adıdır.
Hurûf-ı mukattaa, harf kelimesinin çoğulu olan hurûf ile “kesilmiş,
ayrılmış” anlamındaki mukattaa kelimesinden meydana gelen bir tamlamadır.
Mukattaa, “kesmek, bir şeyi bütününden
ayırmak” mânâsına gelen
kat’ kökünden türemiş bir sıfat olup söz konusu
harfler kelimeyi oluştururken
okundukları
gibi değil, kendi isimleriyle telaffuz
edildiklerinden
3 Naci Yengin, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 291-292
• 28 •
Ahmed Kalkan
“bağımsız ve ayrı harfler”
anlamında “hurûf-ı mukattaa” diye anılmıştır. Bu
harflere aynı sebeple hurûf-
ı teheccî adı verildiği gibi sûrelerin ilk harflerini
oluşturduklarından evâilü’s-süver ve fevâtihu’s-süver de denilmiş, ayrıca
ne mânaya geldikleri veya bu sûrelerin başında hangi amaçla yer aldıkları
kesin olarak bilinmediğinden hurûf-ı mübheme olarak da adlandırılmıştır.
Kur’ân’ın yirmi dokuz sûresi bu harflerle başlamaktadır. Bu sûrelerden
üç tanesi bir; on tanesi iki; on üç tanesi üç; iki tanesi dört ve bir tanesi de
beş mukattaa harfiyle başlamaktadır.
Bu sûreleri şöylece sıralayabiliriz: Bakara, Âl-i İmran, A’râf, Yunus, Hûd,
Yusuf, Ra’d, İbrahim, Hicr, Meryem, Neml, Kasas, Ankebût, Rûm, Lokman,
Secde, Yâsîn, Sâd, Mü’min, Fussilet, Tâhâ, Şuarâ, Câsiye, Ahkaf, Kaf, Kalem,
Şûrâ, Zuhruf, Duhan. Bu sûrelerin yirmi yedisi Mekke’de nâzil olmuştur.
Bakara ve Âl-i İmrân sûreleri ise Medenîdir. İslâm bilginleri mukattaa
harflerinin tam bir âyet olup olmaması konusunda ihtilâf etmişlerdir. Bu
harflerin ne anlama geldiği konusunda da pek çok görüş ileri sürülmüştür.
“Kur’an okumayı teşvik eden, Allah’ın kelâmını okuyana her harfi için
on sevap verileceğini bildiren ve bu arada “elif-lâm-mîm”in tek harf değil
üç harften oluştuğunu” bildiren hadisin dışında4 mûteber hadis kaynaklarında
hurûf-ı mukattaaya dair herhangi
bir açıklama bulunmamaktadır.
“Nûn” Kur’an’ın 29 sûresinin başında yer alan ve nüzul sırasına göre
ilk kez burada geçen mukattaat (kesik, ayrık) harflerden bir gruptur. Arap
alfabesinin yirmi sekiz harfinin yarısı ya tek tek ya da ikili, üçlü, dörtlü
veya beşli terkipler halinde bu şekilde kullanılmışlardır. Sûrelerin önemli
bir kısmının bu harflerle başlaması, başlangıçtan beri İslâm âlimlerini meşgul
etmiştir. Bu konudaki genel görüş ve kabuller şöyle özetlenebilir:
İslâm âlimlerinin tamamı, “mukattaat harflerinin, müteşâbihattan (anlamı
kapalı olan sözcüklerden) olduğu konusunda görüş birliğine varmışlardır.
Bu (kesik, ayrık) harfler, bir kelime gibi yazıldıkları halde, okunurken
tek tek (“elif-lâm-mim” gibi) isimleriyle telaffuz edilir. Bütün mukattaat,
başında bulundukları sûrenin ayrılmaz bir parçasıdır. Bunların müstakil
4 Dârimî, Fezâ'ilü'l-Kur'ân I; Tirmizî, Fezâ'ilü'l-Kur'ân 16
• 29 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
birer âyet olup olmadıkları konusunda ise, farklı görüşler vardır. Bu konuda
tercih edilen görüş, “mukattaat, müstakil bir âyet değildir, kendilerini takip
eden âyetin bir parçasıdır” şeklinde ifade edilen görüştür. Ancak âlimlerin
bir kısmı, mukattaat’ın bazısını müstakil bir âyet, bazılarını da başında bulunduğu
âyetin bir parçası kabul ederler. Meselâ, Bakara sûresinin başındaki
(Elif-lâm-mîm) bir âyet olarak kabul edilirken, Kalem sûresinin başında
yer alan “Nûn”, bulunduğu âyetin bir parçası sayılır.5
Hurûf-ı Mukattaa’nın Yorumu Meselesi
Hurûf-ı mukattaanın yorumlanıp yorumlanamayacağı konusunda birbirine
muhalif iki görüş vardır. Bu görüşleri şöylece sınıflandırmak mümkündür.
6
a. Selefin Görüşü
Selefe göre mukattaa harfleri Kur’ân’ın sırlarındandır ve manaları insanlardan
gizlenmiştir. Nitekim Hz. Ebû Bekr (öl. 13/634)’in: “Her kitabın
bir sırrı vardır. Allah’ın Kur’ân’daki sırrı da sûre başlarında yer alan harflerdir.”
7 ve Hz. Ali (öl. 40/660)’nin: “Her kitabın bir özü vardır. Bu kitabın özü
de hurûf-ı mukattaadır”8 şeklindeki ifadeleri de bunu açıkça ortaya koymaktadır.
9
Bu konuda bazı müfessirler de selefi bir çizgi takip ederek söz konusu
harflerin anlamlarının bilinemeyeceğini söylemişlerdir. Meselâ er-Râzî şöyle
demektedir: “Nasıl bir tarlaya sulama esnasında nehrin suyunun tamamı
verilmeyip o tarlanın kaldırabileceği kadar su veriliyorsa,
Allah katında
bulunan bilgilerden de Rasûllerine lüzumu kadar verilmiştir. Bu sebepten
dolayıdır ki, peygamberler âlimlere, onlar da insanlara tahammül edebilecekleri
kadar bilgi sunmuşlardır. Âlimler, peygamberler ve melekler için
sırlar vardır. Her grup kendisine verilenden fazlasını kaldıramaz. Çünkü
akıl tam ve mükemmel değildir. Göz, güneş ışığına tahammül edemediği
5 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları, Basılmamış Eser, Fiksad Y.
6 Muhsin Demirci, Tefsir Usulü ve Tarihi, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yay., 194
7 el-Kurtubî, el-Câmi', I, 154; ez-Zerkeşî, el-Burhân, I, 173; Elmalılı, Hak Dili, I, 159; Cerrahoğlu, İsmail,
Tefsir Usûlü, s. 136
8 Elmalılı, Hak Dini, I/159; Subhi es-Sâlih, Mebâhis, s. 236; İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 136.
9 Şeltüt, Mahmûd, Tefsiru'l-Kur'ân, s. 69
• 30 •
Ahmed Kalkan
gibi akıl da sırlara dayanamaz.
10 İbn Teymiyye (ö1.724/1323) de aynı görüşü
destekleyerek bu harflerin
mânâlarını Hz. Peygamber (s.a.s.)’in dışında
hiç kimsenin anlayamayacağını
ifade etmektedir.11
Elmalılı Hamdi Yazır’ın bu konudaki görüşü de şöyledir: “Hurûf-ı mukattaa,
Kur’ân nâzil olurken Hz. Peygamber (s.a.s.)’in kulağında bir hususiyetle
çınlayan ve çeşitli mânâları Hz. Peygamber’in kalbinde tesbit eden
vahiy sesleridir. Bu sesler, yalnız ona mahsus olduğundan mâhiyetlerini de
ancak o bilmektedir”12.
Kısacası Selef âlimleri, mukattaa harflerini Kur’ân’ın özü ve sırrı kabul
etmektedirler. Onlara göre bu harflerin mutlaka mânâları vardır, ama onları
Hz. Peygamberden başkası kavrayamaz. Çünkü bu hususta tek selâhiyyetli
odur. 13
Selefe ve bu yolu takip eden bazı âlimlere göre bu harfler, Kur’ân’ın esrârındandır.
Allah bunların hakikatini bilmeyi kendine tahsis etmiştir. Bu
görüşte olan âlimler, haliyle onları tefsir etmekten kaçınmışlardır. Görüşlerini
teyid sadedinde seleften birtakım rivâyetler de nakletmişlerdir. Şa’bî,
Süfyan es-Sevrî ve muhaddislerden bir topluluktan yapılan rivâyetlere göre
onlar şöyle demişlerdir: Bunlar, sadece Allah’ın bildiği müteşâbihattandır.
Onlar hakkında konuşmamız gerekmez (câiz olmaz). Onlara inanır ve nakledildikleri
gibi okuruz. Benzeri görüşler Hulefâ-i Râşidîn ile İbn Mes’ûd’a
da nisbet edilmiştir. 14
Hurûf-ı mukattaaya anlam vermekten kaçınanların en önemli gerekçeleri
söz konusu harflerin müteşâbihattan olduğu,
müteşâbihatın te’vilinin
ise dinen yasaklandığı
hususudur. Aslında Kur’ân-ı Kerîm’in temel gayesi
insanları hidâyete
ulaştırmak olup bütün âyetler içinde çok küçük bir
yer tutan hurûf-ı mukattaanın anlamının bilinmemesi Kur’an’ın bu fonksiyonunu
hiçbir şekilde zedelemez.
Ayrıca hac ibâdetleri İçinde yer alan ve
hikmeti tam olarak anlaşılamayan Safâ
ile Merve arasında sa’y etme gibi
teabbüdî konularla, anlamı bilinmeyen bazı
kelimelerin Kur’an’da yer alması,
kişinin
kulluk samimiyetini ölçme ve Allah’a
teslimiyetini sağlama
10 Fahreddin er-Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb, II/3
11 İbn Teymiyye, Mecmû'u fetâvâ, XVII/399
12 Elmalılı, Hak Dini, I/161
13 Muhsin Demirci, Tefsir Usulü ve Tarihi, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fak. Vakfı Yay., 194-195
14 Kurtubî, el-Câmi' li Ahkâmi'l-Kur'ân, Beyrut ty. 1, 154
• 31 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
amacı taşır. Ebû Bekir İbnü’l-Arabî ise Kur’an’ın indiği dönemde Araplar’ın
hurûf-ı mukattaanın mânalarını bildiğini iddia eder. Ona göre Hz. Peygamber’in,
özellikle Kur’an konusunda bir açık vermesini bekleyen müşrikler
bu harflerin mânâsını bilmeselerdi mutlaka bunu dillerine dolar, Kur’an’a
ve Peygambere eleştiri yöneltirlerdi. Hâlbuki
onlardan böyle bir itiraz vâki
olmadığı gibi Kur’an’ın fesâhat ve belâğatini açıkça
itiraf etmek zorunda
kalmışlardır. 15
b. Halefin Görüşü
Hurûf-ı mukattaa konusunda ileri sürülen ikinci görüş de halefin yani
“müteahhirûn Ehl-i sünnet kelâmcılar”ın görüşüdür. Onlara göre de, Allah
Taâlâ’nın muhâtapları için anlamı olmayan şeyleri inzal etmesi uygun
değildir. Ayrıca Kur’ân’da insanları tefekküre sevkeden birçok âyet vardır.
Şâyet söz konusu harflerin herhangi bir manası olmasaydı, o takdirde bunların
istisna edilmeleri gerekirdi. Yine bunlar, manaları bilinmeyen harfler
olsaydı, o zaman da Kur’ân’ın meydan okuması caiz olmazdı16. Daha başka
deliller de ileri süren müteahhirûn Kelâmcılar, ilimde rüsuh sahibi olanların
bu harflerin manalarını çözebileceklerini söylemişler ve kendileri de
bazı te’viller yapmışlardır. Ama onlar da, hurûf-ı mukattaadan ne kastedildiği
hususunda yapmış oldukları yorumlarda birlik temin edememişlerdir.
Bu konuda birbirinden farklı 20 kadar görüş ortaya atılmıştır17. Bunların
birkaçını şöylece sıralayabiliriz.
İçlerinde kelâmcıların da bulunduğu, çoğu sonraki nesillerden olan çok
sayıda âlim, müteşâbih âyetlerin ve dolayısıyla
hurûf-ı mukattaanın mânalarını
araştırmanın gerekli olduğunu söylemiştir.
Bu âlimlere göre “apaçık
bir Arapça ile” nâzil olan,18 insanları üzerinde düşünmeye dâvet eden,19 her
şeyi açıklayan20
ve hidâyet rehberi olan21 Kur’an’da anlaşılmayan sözlerin
bulunması onun bu özellikleriyle bağdaşmaz. Gerek nazım gerekse
nesirde
kelimelerin yerine mukattaa harflerini kullanmanın Arap geleneğinde
bulunduğunu söyleyen İbn Atıyye el-Endelûsî bu harflerin tefsir edilmesi
15 Bak. Süyûtî, el-İtkan, III/27
16 İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 138
17 Bk. Fahreddin er-Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb, II/5-8
18 26/Şuarâ, 195
19 4/Nisâ, 82; 47/Muhammed, 24
20 16/Nahl, 89
21 2/Bakara, 185
• 32 •
Ahmed Kalkan
taraftarıdır.
22 Selefi bir âlim olmasına rağmen İbn Teymiyye de bu görüştedir.
İbn Teymiyye’ye göre Âl-i İmrân sûresinin 7. âyetinde müteşâbihin
mâna ve tefsirini değil; te’vilini Allah’tan
başka hiç kimsenin bilemeyeceği
ifade edilmiştir. Allah, “Bu kitap, âyetlerini
düşünsünler... diye sana indirdiğimiz
mübârek bir kitaptır”23 buyurmuştur. Burada söz konusu edilen düşünme,
hem muhkem hem de müteşâbih âyetleri kapsar; mânâsı olmayan
veya anlaşılması
imkânsız bulunan bir şey ise düşünülemez.
24
Onlara anlam verenler, değişik birçok görüş ileri sürmüşlerdir. Biz bunlardan
sadece önemli bulduğumuz birkaç tanesini nakletmekle yetineceğiz:
a- Bu harflerden her birinin Allah’ın isim ve sıfatlarıyla başka isimlere
delâlet ettiğini ileri sürenlerin görüşü:
Bu konuda selefe nisbet edilen görüşler de vardır. Bu görüşlerin büyük
çoğunluğu İbn Abbas’a nisbet edilir. Meselâ İbn Abbas’a nisbet edilen
bir görüşe göre “Kâf-hâ-yâ-ayn-sâd” harfleri Allah’ın şu isimlerine delâlet
ederler “el-Kerîm, el-Hâdî, el-Hakîm, el-Alîm, es-Sâdık.”25 “Elif-lâm-mîm”
harfleri, “Ben Allah’ım, daha iyi bilirim” anlamındadır.
Buna benzer misalleri çoğaltmak mümkündür. Bir kısım âlimler, bazı
gerekçeler ileri sürerek bu görüşe karşı çıkmışlardır. Her şeyden önce bu
harflerin bu anlama geldiğine dair tutarlı bir dayanak mevcut değildir. Meselâ
bir “kaf ” harfi niçin Allah’ın “Kahir ismine delâlet ediyor da “Kuddûs”,
“Kadîr” veya “Kavî” isimlerine delâlet etmiyor?26
Mukattaa harflerinden bazıları Allah’ın,
bazıları diğer varlıkların isimlerinin
kısaltmasıdir. İbn Abbas’tan rivâyet edilen
ve Dahhâk’in tercih ettiği
bir görüşe göre elif-Iâm-mîmdeki elif Allah’a, mîm Muhammed’e, lâm ise
Cebrail’e delâlet eder ve bu terkip, “Bu kitap Allah katından
Cebrail vasıtasıyla
Muhammed’e indirilmiştir”
anlamına gelir.27 İbn Cübeyr’in İbn Abbas’tan
naklettiği diğer bir rivâyette
ise bu harflerden her biri ya Allah’ın
22 El-Muharreru'l-Vecîz, I/96
23 38/Sâd, 29
24 Mecmû'u Fetâvâ, XIII/275
25 Suyûtî, el-İtkan, Beyrut 1978, II/11
26 Subhi es-Sâlih, Mebâhis fi Ulûmi'l-Kur'ân, Beyrut 1968, s. 241
27 İbnü'l-Cevzî, I/22; Fahreddin er-Râzî, II/6
• 33 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
zatî bir isminden ya nimetlerine delâlet eden bir isimden veya bir melek ya
da bir peygamber isminden alınmıştır.28
Ayrıca bir harf ya da harf grubunun anlamıyla ilgili olarak bir sahâbeden,
meselâ İbn Abbas’tan nakledilen farklı anlamlar o kadar çok ve birbirinden
uzaktır ki, bu durum rivâyetlere itimadı sarsmaktadır.
b- Kur’ân’ın icâzına delâlet ettiklerini söyleyenlerin görüşü:
Hurûf-ı mukattaa ile muhâtaplara şu mesaj verilmektedir: Kur’ân-ı
Kerîm, Arapların konuşmalarında kullandıkları bu hece harflerinden oluşan
kelimelerden meydana gelmektedir. Kur’an bu kelimeleri kullanarak
öyle bir ifade üslûbu ortaya koymuştur ki, beşerin bunun gibisini ortaya
koyması mümkün değildir. Oysa Araplar da konuşmalarında aynı hammaddeyi
kullanıyorlar. Eğer bu Kur’an Allah tarafından indirilmemiş olsaydı,
onlar da Kur’an’ın fesâhatine denk bir fesâhat tuttururlardı.
Bu görüşe göre hurûf-ı mukattaa Kur’an’ın i’câzını ortaya koymak amacıyla
kullanılmıştır. Gerçi bu harflerin tamamı Arap alfabesinin
yarısından
ibarettir; ancak Araplar’da alfabenin tamamını ifade etmek üzere kısaca
“elif bâ tâ sâ” demek âdet olmuştur.
Bu telakkiye göre hurûf-ı mukattaanın
mevcûdiyeti şu mesajı vermektedir: “Kur’an sizin konuşmalarınızda
ve yazılarınızda
kullandığınız harfleri kullanmaktadır.
Eğer onun beşer
kelâmı olduğunu iddia ediyorsanız siz de aynı harflerle benzeri
bir metin
düzenleyin.” Hurûf-ı mukattaa
ile başlayan sûrelerin büyük çoğunluğunda
bu harflerden hemen sonra Kur’an’ın i’câzının dile getirilmiş olması bu görüşün
doğruluğuna delil olarak gösterilir.
29 Son dönem âlimleri arasında en
çok taraftar bulan görüşlerden biri budur.
Mukattaa harfleri Arapça kelimelerin
terkibinde en çok kullanılan
harflerden
meydana gelmektedir. Bu özellikleri taşıyan hurûf-ı mukattaanın
Kur’an’da zikredilmesi, bu İlâhî kelâmın harflerden meydana geldiğini
bildirmek ve dolayısıyla
muhâtaplarını ilzam etmek amacına yöneliktir.30
28 İbn Atıyye,
I, 96
29 İbn Kesir, Tefsîru’l Kur’an, I/59
30 Zemahşerî, el-Keşşâf, I/100-104
• 34 •
Ahmed Kalkan
Bu görüşü ileri sürenler, görüşlerine gerekçe olarak da şunu söylerler:
Bu harflerle başlayan sûreler yirmi dokuz adet olup hece harflerinin sayısı
da yirmi dokuzdur. Ayrıca her harf grubundan biri hurûf-ı mukattaa içerisinde
Kur’an’da zikredilmiştir.
Arap dilinde kelimelerin harf sayısı ile de Hurûf-u Mukattaanın bir
ilişkisi vardır. Şöyle ki; Arap dilinde kelimeler ya bir, ya iki, ya üç, ya dört,
ya da beş harften oluşmaktadır. Arapçada beş harften fazla harften oluşan
kelime yoktur. Hurûf-ı mukattaa da birden başlamak üzere beş harfe kadar
bir arada zikredilmiştir.
c- Hurûf-ı mukattaa Kur’an’a dikkat çekmek üzere zikredilmiştir.
Ebû Revk Atıyye b. Hâris el-Hemedânî ve Kutrub’un benimsediği bu
görüşe göre Mekkeli müşriklerin, Kur’an’ın insanları etkisi altına
almasını
önlemek amacıyla Kur’an okunurken gürültü çıkarmaya karar vermeleri
üzerine Kur’an’a vurgu yapan devamındaki âyetlere dikkat
çekmek
için söz konusu harfler nâzil olmuştur. Müfessirlerin beyânına göre vahiy
geldikçe Hz. Peygamber bunları insanlara tebliğ ederdi. Ancak Kur’ân’ın
meydan okuması karşısında âciz kalan müşrikler ve gayr-i müslim unsurlar
diyorlardı ki; “... Sakın şu Kur’ân’ı dinlemeyin, okundukça gürültü edin,
belki bastırır galip gelirsiniz.”31 Ancak hurûf-ı mukattaanın yer aldığı sûreler
nâzil olunca bu harfler, kâfirlerin de dikkatlerini çekmiş böylece gürültü
etmekten vazgeçerek Kur’ân’a kulak vermeye başlamışlardır.32 Fahreddin
er-Râzî, hurûf-ı mukattaanın,
sûrelerin başında yer almasının bu görüşü
desteklediğini söyler.33 Hurûf-
ı mukattaanın dikkat çekme işlevine sahip
olduğu görüşünü geliştirerek benimseyen
Reşîd Rızâ, bu harflerle öncelikle
Mekke’de müşriklerin dikkatleri çekilerek
onların İslâm’a dâvet edildiğini,
kendilerine
nübüvvetin kanıtlandığını, daha sonra aynı dâvetin Medine’de
Ehl-i kitaba yöneltildiğini ileri sürer. Hurûf-ı mukattaa ile başlayan yirmi
dokuz sûrenin yirmi beşinde
bu harflerden hemen sonra Kur’an’dan söz
edilmesi, geri kalan dört sûrenin her birinde de aslında nübüvvet ve kitabın
isbâtıyla ilgili konuların yer alması, bu harflerin Kur’an vahyine dikkat
çekmek için zikredildiğini gösterir.34 Hurûf-ı mukattaa konusunda en
31 41/Fussilet, 26
32 Ez-Zerkeşî, el-Burhân, I/75
33 Mefâtihu'l-Ğayb, II/11; Ayrıca bk. İbnü'l-Cevzî, I/21-22
34 Tefsîrü'l-Menâr, VIII/302
• 35 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
isâbetli yorumu Reşîd Rızâ’nın yaptığını
söyleyen Subhî es-Sâlih de onun
görüşüne
katılır.35 Bu telakki özellikle son dönem âlimleri arasında taraftar
bulmuştur.
d- Uyarı harfleri olduklarını söyleyenlerin görüşü:
Bu görüşü ileri sürenler, şöyle derler: Câhiliyye Arapları da kasidelerine
birtakım tenbih (uyarı) edatlarıyla başlar, böylece muhâtabın dikkatini
kendi sözlerine çekmek isterlerdi. Kur’ân-ı Kerîm, onların kullandığı uyarı
harflerinden farklı olarak bu harfleri kullanmıştır. Çünkü bu harfleri kullanmaktan
maksat, muhâtabın dikkatini çekmektir. O halde farklı harflerin
kullanılması, bu görevi daha mükemmel bir şekilde yerine getirecekti ve
Kur’an da bunu yaptı.
Hurûf-ı mukattaanın yorumunda sûfîlerin de kendilerine has yaklaşımları
vardır.
Bu konudaki te’villerin en çok dikkat çeken örnekleri Muhyiddin
İbnü’l-Arabî’ye aittir. Tam bir hurûfî anlayışla harflerin
de bir ümmet
olduğunu, bunların kendilerine has şeriatlarının, hatta kendi türlerinden
Rasûllerinin bulunduğunu ileri
süren İbnü’l-Arabî, hurûf-ı mukattaanın
harfler âlemine ait mertebelerden avam tabakasının bir üst derecesindeki
havas mertebesinde yer aldığını söyler.36 Ona göre hurûf-ı mukattaanın
mâhiyetini aklî sûretleri idrâk edenlerden başka kimse bilemez. Bu harfler
yirmi dokuz sûrede zikredilmiştir ki bu, Kur’an’da ay için belirlendiği ifade
edilen menzillere37 denk düşmektedir.
Hurûf-ı mukattaanın tekrarlarla birlikte
toplam sayısı yetmiş sekizdir. Hz. Peygamber de, “İman, yetmiş küsur
şubedir”
demiştir. Hurûf-ı mukattaadan hareketle
hadiste geçen küsurun
sekizden ibaret olduğu ve imanın yetmiş sekiz şubeden
meydana geldiği
anlaşılır. Şu halde
bir kul hurûf-ı mukattaanın mâhiyetini
bilmedikçe imanın
esrârını ikmal edemez.
38 İbnü’l-Arabî’nin kaydettiğine göre İbn Berrecân,
söz konusu
harfleri keşfine perde kılarak felek ilmi yönünden yorumlayıp
bununla Beytülmakdis’in 583 yılında fethedileceğini söylemiştir.39
Subhî es-Sâlih, İbnü’l-Arabî’nin bu tür bâtınî-hurûfî yorumlarını sûfiyye
şathiyelerinin ilginç örnekleri olarak görmektedir.40
35 Mebâhis fî' Ulumi'l-Kur'ân, s. 243-246
36 Muhyiddin İbnü’l-Arabî, el-Fütûhat, I/260-262
37 36/Yâsin, 39
38 Muhyiddin İbnü’l-Arabî, el-Fütûhat, I/266-267
39 A.g.e., I/268
40 Mebâhis fi 'Ulûmi'l-Kur'ân, s. 239
• 36 •
Ahmed Kalkan
Futûhât-ı Mekkiyye’nin 198’nci babının 27’nci faslında Muhyiddîn İbn
Arabî, sûre başlarında bulunan bu harflerin, meleklerin isimleri olduğunu,
bunlar okunmakla o meleklerin çağrılmış olacağını, ismin sahibi olan meleklerin
de bu harfleri okumak sûretiyle kendilerini çağıran kimsenin söyleyeceği
sözü bekleyeceklerini; eğer bu harflerden sonra bir haber geliyorsa
“Doğrusun” diyerek okuyanı tasdik edeceklerini ve “Bu, gerçek mü’mindir,
doğruyu söyledi, hakkı haber verdi” deyip o kimse için mağfiret dileyeceklerini
söylemektedir. Bu görüş, sadece Muhyiddîn İbn Arabi’ye mahsustur.
Muhyiddin İbnü’l-Arabî’ye nisbet edilmekle
birlikte Kâşânî’ye ait olduğu
kabul edilen İşârî tefsir kitabında yer alan bilgilere
göre elif-lâm-mîm
harfleri sırasıyla Allah, Cibril ve Muhammed isimlerinin kısaltmalarıdır.
Varlığın (vücûd) evveli Allah, ortası Cibril, sonu Muhammed’dir. Bu üçü
bir daire oluşturduğu gibi üç harf de varlığın
bütününe işaret eder. Yine
aynı eserde,
bazı mukattaa harflerinin Hz. Peygamber’in belli vasıflarına
işaret ettiği ileri sürülmektedir.41 Ni’metullah en-Nahcuvânî de hurûf-ı mukattaa
ile Rasûl-i Ekrem arasında benzer münâsebetler kurmuştur.42 İsmâii
Hakkı Bursevî ise hurûf-ı mukattaanın sahih mânalarının olduğunu ve
bunların
muhakkik sûfîlerin ilimlerinin özünü teşkil ettiğini söyler. Ona
göre Hz. Âdem ile İdris’e verilen ilimler içinde hurûf ilmi de vardır. Hz.
Peygamber hem öncekiler hem sonrakilerin ilmiyle donatılmıştır. Bir rivâyete
göre Hurûfiyye’nin zemmedilmesinin asıl sebebi, nasların zâhirine
itibar etmemesi ve hakikatin elbisesi durumunda
olan şeriat perdesini kaldırmasıdır.
Hurûf-
ı mukattaanın gerçek mânalarını ancak
Allah, Hz. Muhammed
ve onun kâmil vârisleri bilir. Bu mânaları bilen kâmil insanlar,
ifşâ hususundaki ahidlerini bozmamak
ve zayıf akıllıları korumak amacıyla
onları açıklamayarak bazı remiz ve işaretler kullanma yoluna gitmişlerdir.43
Hurûf-ı mukattaanın gizli bir ilim ve bir sır olduğuna hükmeden müfessir
Âlûsî de bu harflerle ne kastedildiğini Rasûlullah’tan sonra yalnızca ona
vâris olan velîlerin bilebileceğini, erbâb-ı zevkin de bunların mânalarını
anlayabileceğini, diğer âlimlerin
buna vâkıf olmayışlarının ise bir sakınca
teşkil etmeyeceğini söyler.44
41 Tefsîrü'l-Kur’âni'l-Kerîm, I/13, 422, 520; II/31, 256, 323, 348
42 El-Fevâtihu'l-İlâhiyye, I/98, 242, 509; II/227, 272
43 Rûhu'l-Beyân, IV/4, 207, 439; VII/4
44 Rûhu'l-Me'ânî, 100-101, 103
• 37 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
İslâm dünyasında ilk temsilcileri Şiî çevrelerin
arasından çıkan, havas
ve hurûf ilimleriyle ilgilenen kişiler hurûf-ı mukattaaya özel bir önem atfetmişlerdir.
Nitekim “Kâf-hâ-yâ-ayn-sâd”ın mânâsını soran bir kimseye
Muhammed b. Hanefiyye’nin, “Bunun
tefsirini haber versem, su üzerinde
ayakların batmadan yürürsün” dediği nakledilir.45 Öte yandan İbn Sînâ bir
risâlesinde hurûf-
ı mukattaayı matematik ve mantık esaslarına dayalı olarak
felsefî bir tarzda yorumlamıştır. İmam Gazzâlî’ye nisbet edilen hurûf-ı
mukattaa konusundaki bir risâlede bu harflerin hakikatini Hz. Peygamber’den
başka kimsenin bilemeyeceği
ifade edilmekle birlikte, eserde bunların
havassı hakkında bazı bilgiler verilmiştir.
Öne sürülen deliller gözden geçirildiğinde, hurûf-ı mukattaanın
Kur’an
vahyine dikkat çekme fonksiyonu gördüğü yönündeki tez akla ilk gelen
yaklaşım olarak görünmektedir. Ancak dikkat çekmede hedeflenen kitlenin
belli bir zümre ile sınırlandırılması yerine,
Kur’an’ın indiği dönemdeki
müşrikler
ve ehl-i kitabın yanı sıra her devirdeki insanlar olduğunu kabul
etmek daha isâbetlidir.
Bu harflerin büyük çoğunluğundan
hemen sonra
Kitab veya Kur’an kelimelerini içeren yahut bunlara işaret eden âyetlerin
gelmesi, onların dikkat çekmek amacıyla zikredildiğini destekleyen önemli
karînelerden biridir. Âyetleri dura dura okumayı46 ve okunurken susup dinlemeyi47
emreden,
Kur’an’ın okunuşu sırasında gürültü
çıkaran müşrikleri
yeren48 çeşitli tenbih edatları kullanıldığı gibi
birçok sûre yemin ve nidâ gibi
dikkat çekici bir unsurla başlamaktadır. Beşer sözünün çok üstünde olan
ve Arap diline yeni terimler kazandıran Kur’an’da Arapların alışık olmadığı
türden tenbih edatlarının
kullanılmış olması normaldir. Hurûf-
ı mukattaa
sadece dikkat çekme amacıyla zikredilmiş olmasa bile, mânalarını
Allah’tan
başka kimsenin bilemeyeceği yönündeki görüş de dâhil olmak üzere, bu
konuda geliştirilen görüşlerin hemen
hepsinde söz konusu harflerle aynı
zamanda dikkat çekme hedefinin gözetildiğini
kabul etmek mümkündür.
Dolayısıyla
bu telakki diğer yaklaşımların ortak
noktası olması açısından
dikkate değer
gözükmektedir. 49
45 Ebû Hayyân el-Endelüsî, I/35
46 17/İsrâ, 106
47 7/A'râf, 204
48 41/Fussılet, 26
49 M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 26-27; M. Zeki Duman-Mustafa Altundağ, TDV İslâm
Ansiklopedisi, TDV Y., c. 18, s. 401-408
• 38 •
Ahmed Kalkan
Yukarıdan beri izah ettiğimiz şekilde bu harflerin tefsirinde çeşitli görüşler
ileri sürülmüştür. Biz bu görüşlerden birini tercih ediyoruz ki, o da
bu harflerin Kur’an-ı Kerim’in böyle harflerden meydana gelmiş olduğuna
işaret sayılmasıdır. Bu harfler, Kur’ân-ı Kerim’in hitâbettiği Araplar tarafından
kullanılan harflerdir. Böyle olmasına rağmen Araplar bu harflerden veciz
Kur’an-ı Kerim’in bir benzerini meydana getirememişlerdir. Bu Kur’an
ki, onları defalarca, bir benzerini veya on sûrenin bir benzerini yahut da hiç
olmazsa bir sûrenin benzerini meydana getirmeye dâvet etmiş, fakat onlar
bu meydan okuyuşa cevap vermekten âciz kalmışlardır.
Bu âcizlik, yalnız Kur’an’a karşı değil; Allah’ın bütün mahlûkatına karşı
da aynıdır. İşte Allah’ın yaratışıyla insanın sanatı arasındaki fark budur.
Yeryüzü, mâhiyeti bilinen zerrelerden meydana gelmiştir. İnsanın bu zerrelerden
(atomlardan) meydana getirebileceği en son şekil; ya bir kerpiç, ya
bir tuğla, ya bir kap, ya bir direk, ya bir heykel veya bir cihazdır. Ne kadar
uğraşırsa uğraşsın yapabileceği budur. Fakat Allah, öyle bir mübdî (benzersiz
yaratıcı) ki, o zerrelerden hayat meydana getiriyor. Bu hayatta da insanı
âciz bırakan enerjik, hareketli İlâhî bir esrar gizliyor; Hayat sırrını. Beşerin
eremeyeceği ve kavrayamayacağı bir sır. İşte böyledir Kur’an... Harfler
ve kelimeler... İnsanoğlu bunlardan vezinler, cümleler kurar. Allah ise bir
Kur’an, bir Furkan vücuda getirir. Bu harf ve kelimelerden meydana gelen
beşer sanatıyla Allah’ın sanatı arasındaki fark, ölü cisimle hayat fışkıran ruh
arasındaki fark gibidir. İşte bu, hayatın şekliyle hakikati arasındaki farktır.
Tabiat kanunlarının her biri Rabbimiz’in âyetleridir. Bunlara tekvinî
kanunlar diyoruz. Bir çiçeğin açmasında, bir böceğin uçmasında birçok
kanun-ı İlahî çalışmaktadır. İnsanoğlu bu kanunları keşfeder, elementleri
bulur, ama bir çiçeği yoktan var edemez. Rabbimiz’in teşrîî kanunu olan
bu Kur’an âyetlerinin lafızları da bize 28 harfin bir araya gelmesiyle ulaştırılmış.
İnsanoğlu bu harflerin hepsini sayar, yazının kurallarını da bilir,
ama elementlerden bir çiçek yaratamadığı gibi bu harflerden de bir âyetin
benzerini getiremez.
Bu harfler, Kur’an’ın eşsizliğine işaret etmek, muhâtabın dikkatini okunan
vahye çekmek, onu İlâhî mesajı dinlemeye ve anlamaya hazırlamak
için gelmişlerdir. Mukattaa harflerinden sonra yemin ifadelerinin yer alması,
bu görüşü desteklemektedir. Tabii ki bu yaklaşım da bir faraziyeye
dayandığından, kesin ve tam iknâ edici değildir. Kur’an veya Rasûlullah ta•
39 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
rafından bu harflerin mânâsı bize bildirilmediği için, bu konuda kesin bir
şey dememek, bu harflerin anlamı hakkında kesin bir söz söylememek en
doğru yoldur. Her şeyin doğrusunu en iyi Allah bilir.
Bazı âlimlerin, Allah ile Rasûlü arasında birer şifre olarak kabul ettikleri
mukattaa harflerinin, tek başlarına ya da bulundukları sûrelerin başındaki
durumlarına göre ifade ettikleri bazı gizli manaları olabilir. İbn Teymiyye50
ve Elmalılı’nın51 da zikrettiği şekilde bu harflerin manalarını Hz. Peygamber
biliyordu. Çünkü Kur’ân’ın ilk muhatabı ve en selahiyetli müfessiri o idi.
Aksini iddia etmek, Rasûlullah (s.a.s.)’ın Kur’ân’dan bazı âyetlerin manalarını
anlamadığı sonucunu ortaya çıkarır ki, bunun doğruluğunu söylemek
mümkün görünmemektedir. Ancak burada şöyle bir soru akla gelebilir. O
halde Hz. Peygamber söz konusu harflerin manalarını neden açıklamadı?
Bilindiği üzere bu konuda Rasûlullah (s.a.s.)’dan nakledilen tek bir hadis
mevcuttur. O da: “Allah Taâlâ’nın kitabından bir harf okuyana on misli
sevab verilir. Ben ‘Elif lâm mîm’ bir harftir demiyorum. Elif bir harf, lâm
bir harf, mîm bir harftir”52 hadisidir ve görüldüğü gibi bu hadîs, harflerin
mânâlarıyla ilgili herhangi bir bilgi vermemektedir. Bu durumda şu üç ihtimal
üzerinde durulabilir:
1. Ya Allah Taâlâ bu harflerin Rasûlü ile kendi arasında birer sır olarak
kalmasını istemiştir.
2. Ya sahâbîler bu konuda Peygamber’e bir şey sormadıkları için Rasûlullah
(s.a.s.) herhangi bir açıklama yapmamıştır.
3. Ya da esasen sahâbîler de kendi bilgi ve zekâ seviyelerine göre bu
harflerin mânâlarını anlıyorlardı, o yüzden de Peygamber (s.a.s.) bu harflerin
mânâlarıyla ilgili olarak herhangi bir beyanda bulunma ihtiyacı hissetmemişti.
Bizim kanaatimize göre Allah Rasûlü’nün bu harflerin anlamlarını
bilmemesi
mümkün değildir. Ancak Peygamberimizin onların muhtevâlarını
açıklamaması, söz konusu harflerin içerik itibariyle müslümanlara yöne-
50 İbn Teymiyye, Mecmû'u Fetâvâ, XVII/399
51 Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, I/161
52 Tirmizî, Fezâilu'l-Kur'ân 16; Dârimî, Fezâilu'l-Kur'ân 1
• 40 •
Ahmed Kalkan
lik bir sorumluluk anlamı taşımadıklarından kaynaklanıyor
olabilir. En
doğrusunu Allah bilir.53 Hurûf-ı mukattaanın müstakil âyet olup olmadığı
konusunda farklı iki görüş vardır. Bir görüşe göre, bu harflerden bazıları
müstakil birer âyet bazıları da kendilerinden sonra gelen âyetlerin cüz’üdür
yani Müstakil âyet değildir.
Meselâ altı sûrenin başında bulunan ve başlı başına birer âyet kabul
edildikleri halde müstakil âyet sayılmayıp başlarında yer aldıkları âyetlerin
birer cüz’ü kabul edilmişlerdir. Bu görüşü ileri sürenler,
Kûfelilerdir.54
Müfessir ez-Zemahşerî de aynı görüşü destekleyerek sözkonusu harflerin
müstakil âyet sayılıp sayılmamasının tevkîfî/İlâhî olduğunu söylemektedir.
55 Bu konudaki diğer görüş ise Basra’lılara aittir. Onlara göre de yirmi
dokuz sûrenin başında bulunan mukattaa harflerinin hiçbirisi müstakil
âyet değildir.56
Kalem sûresi hece harfi “Nûn” ile başlıyor. Kur’an sûrelerinin bazıları
böyle harflerle başlamaktadır. Bu harflerin tefsirinde çeşitli görüşler ileri sürülmüştür.
Biz bu görüşlerden birini alıyoruz ki, o da bu harflerin Kur’an-ı
Kerim’in böyle harflerden meydana gelmiş olduğuna işaret sayılmasıdır. Bu
harfler Kur’an-ı Kerim’in hitabettiği Araplar tarafından kullanılan harflerdir.
Böyle olmasına rağmen Araplar bu harflerden veciz Kur’ân-ı Kerim’in
bir benzerini meydana getirememişlerdir. Bu Kur’an ki, onları defalarca, bir
benzerini veya on sûrenin bir benzerini yahut da hiç olmazsa bir sûrenin
benzerini meydana getirmeye dâvet etmiş, fakat onlar bu meydan okuyuşa
cevap vermekten âciz kalmışlardır.
Bu âcizlik, yalnız Kur’an’a karşı değil; Allah’ın bütün mahlûkatına karşı
da aynıdır. İşte Allah’ın yaratışıyla insanın sanatı arasındaki fark budur.
Yeryüzü, mahiyeti bilinen zerrelerden meydana gelmiştir. İnsanın bu zerrelerden
(atomlardan) meydana getirebileceği en son şekil; ya bir kerpiç, ya
bir tuğla, ya bir kap, ya bir direk, ya bir heykel veya bir cihazdır. Ne kadar
uğraşırsa uğraşsın yapabileceği budur. Fakat Allah, öyle bir mübdî (benzersiz
yaratıcı) ki, o zerrelerden hayat meydana getiriyor. Bu hayatta da insanı
âciz bırakan enerjik, hareketli ilahî bir esrar gizliyor; Hayat sırrını. Beşe-
53 Muhsin Demirci, Tefsir Usulü ve Tarihi, Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Vakfı Y., s. 195-200
54 Elmalılı, Hak Dini, I/152; İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 136
55 ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, I/25; el-Âlusî, Rûhu'1-Meânî, I, 89
56 Elmalılı, Hak Dini, I, 52; İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 136; Muhsin Demirci, Tefsir Usulü ve Tarihi,
s. 193-194
• 41 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
rin eremeyeceği ve kavrayamayacağı bir sır. İşte böyledir Kur’an... Harfler
ve kelimeler... İnsanoğlu bunlardan vezinler, cümleler kurar. Allah ise bir
Kur’an, bir Furkan vücuda getirir. Bu harf ve kelimelerden meydana gelen
beşer sanatıyla Allah’ın sanatı arasındaki fark, ölü cisimle hayat fışkıran ruh
arasındaki fark gibidir. İşte bu, hayatın şekliyle hakikati arasındaki farktır.
Tabiat kanunlarının her biri Rabbimiz’in âyetleridir. Bunlara tekvinî
kanunlar diyoruz. Bir çiçeğin açmasında, bir böceğin uçmasında birçok
kanun-ı ilahî çalışmaktadır. İnsanoğlu bu kanunları keşfeder, elementleri
bulur ama bir çiçeği yoktan var edemez. Rabbimiz’in teşrîî kanunu olan
bu Kur’an âyetlerinin lafızları da bize 29 harfin bir araya gelmesiyle ulaştırılmış.
İnsanoğlu bu harflerin hepsini sayar, yazının kurallarını da bilir,
ama elementlerden bir çiçek yaratamadığı gibi bu harflerden de bir âyetin
benzerini getiremez.
“Nûn. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun ki” (68/Kalem, 1)
Nûn’a; harf adı yanında, “hokka, cennet nehri, büyük balık” mânâsı verenler
de olmuştur. Ayrıca nûn, “kılıcın keskin ağzı”na denir. Bu takdirde
“Nûn ve’l-kalem” “kılıç ve kaleme yemin olsun” anlamına gelir.
Bir kısım tefsirciler de, sûrede “Sen Rabb’inin hükmüne sabret, balık sahibi
(Yunus) gibi olma. Hani o kızgın bir halde Rabb’ine nidâ etmişti.”57 buyrulmuş
olması ve bu âyetteki “sâhıbe’l-hût”tan maksadın, Enbiyâ sûresinde
geçen “Zünnûn olan Yunus’u da hatırla, O, bir zaman kızarak kavmini bırakıp
gitmişti. Bizim kendisine güç yetiremeyeceğimizi sanmıştı da karanlıklar
içinde niyaz etmişti.”58 âyeti gereği Zü’n-Nûn (yani Nûn’un sahibi) olan Hz.
Yunus olduğuna ve Sâffât sûresinde “Kınanmış bir halde iken balık onu yutmuştu.”
59 buyrulmasına dayanarak, bu ipuçları sayesinde, “burada Nûn, karanlıkları
içinde Hz. Yunus’un hapsedildiği balıktır.” görüşüne varmışlardır.
57 68/Kalem, 48
58 21/Enbiyâ, 87
59 37/Sâffât, 142
• 42 •
Ahmed Kalkan
Nûn’a nurdan bir levha anlamı da verilmiştir. Bu mânâ; ufukta göğün
çizdiği yay içinde bir nokta gibi bulunan güneşin veya yerin bir şekli çizmesinden
alınmış olabilir. Yine İbn Abbas’tan rivâyet edildiğine göre, nûn,
kelimesini oluşturan harflerin sonuncusudur.60
Câfer-i Sâdık, Nûn’un “Cennet nehirlerinden bir nehir” olduğunu söyler.
Bunlardan başka Kamus’ta anlatıldığı gibi nûn, hokka ve balık mânâsına
geldiği gibi, “Şefretü’s-Seyf ”, yani kılıcın ağzına da denir ve Arapların
balık şeklinde bulunan bir kılıçlarının da adıdır. Doğru söze, kezâ küçük
çocuğun çenesindeki çukura “nûne” denir. Bu “nûne” kelimesinin sonundaki
“tâ” teklik için olduğundan, cins kastedildiğinde “nûn” denilmesi gerekir.
Şu halde nûn, cins isim olarak “Nûn ve’l-kalem”in, kılıç ve kaleme
yemin olması ihtimali de vardır.
Kalem ile benzerliğinden dolayı, “hokka” şıkkı diğerlerine tercih edilir.
Görüldüğü gibi bu harflere dair yorumların sonu gelmeyecektir. Fakat bu
harfler, Hz. Peygamber’in vahyin bir tek harfini bile zâyi etmeden aktardığının
yaşayan belgesi olarak ortada durmaktadır.
Nûn’la ilgili asıl hüküm, meydan okuma ile ilimde derinleşenleri imtihandır.
Lâkin böyle olması sûrenin ismi olmasına engel olmayacağı gibi
aklın yol göstermesiyle birçok anlamlara gelebilecek müteşâbih bir simge
olmasına da engel değil; aksine bunu gerektiricidir. Bundan dolayı “nûn”
lafzının zihinleri sürükleyebileceği olası mânâlardan birini “maksat budur”
diyerek, yalnız o anlama geldiğini söylemeye kalkışmak doğru olmaz.
“Nûn” sesinden hatıra gelebilen ve özel önemi bulunan her anlam burada
zihinden geçirilmek ve fakat Allah’ın maksadı bunlardan birisi mi,
yoksa daha başka bir şey mi olduğu belirlenmeyerek bunun, insan oğlunun
güçsüzlüğünü tanıtmak üzere anlam bakımından, müteşâbih âyetlerden
olduğuna karar verip “Onun tevilini ancak Allah bilir.”61demek en uygun
hareket olur.
60 Kurtubî, Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’an, 18/224
61 3/Âl-i İmrân, 7
• 43 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Dünya, Balığın ya da Öküzün Boynuzunda mı?
Sûrenin ilk kelimesi olan “Nûn”un “büyük balık” mânâsına geldiği ve
dünyanın bu balığın üzerinde durduğu gibi Kur’an’a, akla ve bilime ters düşen
ve uydurma olduğu kesin rivâyetleri bazı âlimlerin sahih zannederek
kitaplarına, bazı müfessirlerin Kalem sûresi birinci âyetin izahı olarak tefsirlerine
almaktan çekinmediklerini biliyoruz. İlgili rivâyet, bazı tefsirlerde
şu şekilde anlatılır: “İbn Abbas’tan mervî konu ile ilgili rivayet: Bidâyette
Cenâb-ı Hakk’ın Arşı suyun üzerinde bulunuyordu. Allah, yarattıklarından
hiç birini (su)’dan önce yaratmış değildir. Cenâb-ı Hak, diğer varlıkları
yaratmayı arzu edince sudan bir duman çıkardı. Duman suyun üzerinde
yükseldi; Allah bu yükselen varlığa semâ (gök) adını verdi. Bundan sonra
Allah suyu kurutarak onu tek bir yer haline getirdi. Bundan sonra yeri parçalara
ayırdı, onu yedi parça yaptı. Bunları pazar ve pazartesi olmak üzere
iki gün içinde yarattı.
Allah, yeri balık üzerinde yarattı. Bu balık Cenâb-ı Hakk’ın: “Nûn ile
kaleme ve (erbâb-ı kalemin) yazmakta oldukları şeylere andolsunki...”62 âyetinde
belirttiği “Nûn”dur. Balık, suyun içinde (üzerinde)dir. Su da, düz ve
yalçın bir kaya üzerinde yaratılmıştır.
Bu yalçın kaya, bir meleğin sırtındadır.
Melek, kaya üzerindedir.
Kaya, rüzgârın üstündedir. Bu kaya, Lokman
(a.s.)’ın anlattığı
kayadır63 ki, gökte ve yerde değildir. (Birbirinin üzerine
bindirilerek yekdiğerine irtibatlı bir şekilde
yaratılan bu varlıklardan) balık
hareket etti ve oynadı. Balığın bu hareketinin tesiriyle yer sallandı. Bunun
üzerine Cenâb-ı Hak yerin üzerinde dağları sâbit kıldı. Bundan dolayı dağlar
yere karşı iftihar etmektedirler...”64 Bu uzun rivayeti eserine alan Taberî,
sened hakkında şüpheli olduğunu, binâenaleyh buna fazla itimad etmediğini
söyler.65
62 68/Kalem, 1
63 31/Lokman, 16
64 Yahya İbn Sellâm, Tefsir, s. 83a; Abdürrezzak İbn Hemmam, Tefsîru Abdirrazzak, varak 71a; Taberî,
Câmiu’l-Beyân, I/194; XXI/72; Taberî, Tarih, I/l, 64-67; Mukatil bin Süleyman, Tefsîru Mukatil, varak
234b; İbnü 'Atıyye, el-Muharraru’l-Vecîz, IV, varak 49b; en-Nesefî, et-Teysîr fî İlmi’t-Tefsîr, varak 170b;
el-Beğavî, Meâlimu’t-Tenzil, II/12, 134-135; ez-Zemahşerî, el-Keşşaf, III/52, 496; Tâcü'l-Kurra', Kitâbü
Lübâb-i Tefsîri'l-Kur'ân, varak 222a; el-'Udfuvî, el-lstiğnâ' fî 'Ulûmi'l-Kur'ân, varak 226a-b (beş numaralı
nüsha); İbnü Tayfur es-Secâvendî, 'Aynül'l-Me'ânî, varak 174b; el-Mehdevî, et-Tahsîl, varak 144b; Mekkî
İbn Hammûş, Tefsir, varak 302a; et-Tabressî, IV/319; et-Tıbyan, VIII/251; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-Mesîr fî
Ilmi’t-Tefsîr, VI/321; el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, XIV/68; İbnü Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-
Azîm, V/385; I/118; es-Süyûtî, ed-Dürru'1-Mensûr, I/42-43; eş-Şevkânî, Fethu’l-Kadîr min Ilmi’t-Tefsîr,
I/61; İzmirli, Siyer-i Celile-i Nebeviyye Mukaddemesi, s. 101
65 Tefsîr, I/156; A. Muhammed Şâkir tahkiki
• 44 •
Ahmed Kalkan
İbn Kesîr habere öz olarak değindikten sonra bunun “İsrâîliyyat’ tan
olduğu ihtimalini tasrîh eder.66 Eserlerine İsrâîliyyatı almamak için titizlik
gösteren bazı İslâm bilginleri ise bu tür haberlere -ilgili âyetleri tefsîr ederken-
katiyyen ehemmiyet vermemişlerdir.67 Tıpkı İbn Kesîr gibi İbn ‘Atıyye
de rivayetleri eserine aldıktan
sonra; bunların zayıf haberler olduğunu,
mevcut senedlerle bunları isbâta imkân olmadığını tenbîh eder.68 Elmalılı
da şöyle der: “Şimdiki halde meydana gelmekte olan yer sarsıntıları, yer
çökmeleri, volkanlar dahi demek ki hep yerin altındaki o Nun’un Allah’ın
emrine uyarak deprenmesiyle meydana gelmektedir… Şimdi şunu itiraf etmek
gerekir ki, zamanımızda yerin şekillenmesi ve dağların oluşumu ve
yer sarsıntılarının meydana gelmesi hakkında fen adına arzın tabakaları ile
ilgili bilgilerden edinilebilen kanaatlerin özü de, bu rivâyetlerin ifade ettiği
mânâlardan başka bir şey değildir. Böyle iken birçokları, “arzın altında balık
mı olurmuş” diye güler…”69
64 nolu dipnotta isimleri görüldüğü gibi, bu rivâyeti tefsirlerine alan
yirmi civarında müfessir vardır. Yirminci asrın arz ile ilgili coğrafî ve kozmografik
bilgilerine rağmen Elmalılı ve Said Nursi’nin de bulunduğu müfessir
ve yazarların kahir ekseriyeti, rivâyeti eleştirmeyip sahih olduğunu
zanneder. Meşhur tefsirlerin önemli bir kısmına kadar giren bir İsrâiliyatta
dünyanın balığın veya öküzün üzerinde durduğuyla ilgili uydurma rivâyete
itibar edildiği maalesef gözlenmektedir. Halk arasında dolaşmakta olan
“dünya sarı öküzün boynuzları üzerinde durmaktadır” sözü, özellikle deprem
olduğu yer ve zamanlarda “sarı öküz yine kafasını salladı” gibi yarı şaka
yarı ciddî söylenen sözler, kaba bir cehâletin akıl almaz delilleridir. Hatta
“dünyanın öküz ile balığın üzerinde olduğuna dair hadisin mevcûdiyetinden
bahsedilmesi işi iyice ciddîleştirmektedir. Gerçek durum şudur:
Dünyanın öküz ya da balık üzerinde bulunduğuna dâir güvenilir hadis
kitaplarımızda hiçbir kayda rastlanmamaktadır. İbn Hacer’in el-Metâlibu’l-
Âliye’sinde70 yeryüzünün yaratılışıyla ilgili babta İsrâilî hikâyeler nakletmekle
meşhur olan Kâ’bu’l-Ahbar’ın -Hz. Peygamber’e izâfe etmeksizinbalıkla
dünya arasında ilişki kurduğu görülmektedir. Öte yandan el-Hey-
66 Tefsir, V/385
67 En-Nesefî, et-Teysîr, varak 170b; İbn 'Atiyye, el-Muharrar, varak 49b; Mekkî İbn Hammûş, Tefsîr, 302a
68 El-Muharrar, IV, varak 49b; Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyât, DİB Y., s. 80-81
69 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yay., 8/256-257
70 c. 3, s. 265-266
• 45 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
semî’nin Mecmûu’z-Zevâid’inde71 İbn Ömer’den naklen Hz. Peygamber’in
dünyanın yeri ile ilgili bir dizi soruya “Arz, su üzerindedir”, “Su, kaya üzerindedir”,
“Kaya, iki tarafından arz’a temas eden bir balığın üzerindedir”
şeklinde cevapladığı belirtilmektedir. Ancak el-Heysemî, bu zıyıf hadisi
rivâyet edenler arasında bulunan Abdullah bin Ahmed’in “zayıf bir râvi
olduğu”nu belirterek, bu haberin doğruluğu konusundaki endişesini duyurur.
Zaten adı geçen kitap, birçok zayıf, hatta uydurma hadisin de bulunduğu,
bu rivâyetlerin yer yer kritiklerinin yapıldığı bir eserdir; sahih hadis kitabı
da sayılmaz. El-Albânî ise, İbn Adî’nin el-Kâmil’inde ve İbn Mende’nin
et-Tevhid’inde de gördüğü bu rivâyetin kesinlikle “uydurma” olduğunu ve
böylesi İsrâil kıssalarının Rasûlullah’ın sözü imiş gibi nakledilmesinin vebâline
işaret etmektedir.72
Abdüllatif Harputî, meşhur eseri Tenkîhu’l-Kelâm fî Akaid-i Ehl-i’lİslâm’da
bu öküz-balık uydurma ve hurâfesinin ehl-i kitaba âit olduğunu,
hatta bunun yahûdilik ve hıristiyanlık için bile bir leke olduğunu belirtmektedir.
Bazı dikkatsiz veya hurâfelere düşkün müslümanların yazdığı
eserlerde görülen öküz ve balığa dair acâyip ve akıl almaz hikâyeler ya İsrâiliyattandır
veya (“bugün dünya kadınların üstünde duruyor”; “dünya,
futbol topunun veya paranın üstünde durmaktadır” sözleri gibi) mecâzî
temsil/benzetme çeşidindendir ya da bazı rivâyetçilerin şahsî yorumlarıdır.
Ancak (Said Nursî gibi) bazı dikkatsizler, bu uydurma rivâyeti hadis zannederek
Peygamber’e isnad etmişlerdir.73
71 c. 7, s. 131
72 Silsiletu’l-Ahâdîsi’z-Zaîfe, 294 nolu hadis
73 “İbn Abbas (r.a.) gibi zatlara isnâd edilen sahih bir rivâyet var ki, Resûl-i Ekrem aleyhissalâtu ve’sselâm’dan
sormuşlar: “Dünya ne üstündedir?” Ferman etmiş: “El-Ardu ale’s-sevri ve’l-hût (Dünya,
öküz ve balığın üzerindedir)” Bir rivâyette, bir defa “ale’s-sevr” demiş, diğer defada “ale’l-hût” demiştir.
Muhaddislerin bir kısmı, İsrailiyattan alınma ve eskiden beri nakledilen hurâfevâri hikâyelere bu hadisi
tatbik etmişler. Husûsan Benî İsrâil âlimlerinin Müslüman olanlarından bir kısmı, kütüb-i sâbıkada sevr
ve hût hakkında gördükleri hikâyeleri hadise tatbik edip, hadisin mânâsını acip bir tarza çevirmişler.
Şimdilik bu sualinize dair gayet mücmel üç esas ve üç vecih söylenecek. (…) İşte, Sevr ve Hût nâmıyla iki
büyük melek, bir teşbih-i latîf-i kudsî ile ve mânidar bir işaretle, Sevr ve Hût nâmıyla tesmiye edilmişler.
Kudsî, ulvî lisân-ı Nübüvvetten umumun lisanına girdikçe, o teşbih hakikate inkılâp etmiş, âdeta gayet
büyük bir öküz ve dehşetli bir balık sûretini almışlar. Üçüncü Esas: Nasıl ki Kur’an’ın müteşâbihâtı var;
gayet derin meseleleri, temsilâtla ve teşbihatla avâma ders veriyor. Öyle de, hadisin müteşâbihâtı var;
gayet derin hakikatleri me’nûs teşbihâtla ifade eder. (…) Hamele-i Arş ve Semâvât denilen melâikenin
birinin ismi “Nesir” ve diğerinin ismi “Sevr” olarak dört melâikeyi Cenâb-ı Hak Arş ve semâvâta, saltanat-ı
rubûbiyetine nezâret etmek için tâyin ettiği gibi, küre-i arza dahi iki melek, nâzır ve hamele olarak tayin
etmiştir. O meleklerin birinin ismi “Sevr” ve diğerinin ismi “Hût”tur. Ve o nâmı vermesinin sırrı şudur
ki: Arz iki kısımdır: Biri su, biri toprak. Su kısmını şenlendiren balıktır. Toprak kısmını şenlendiren,
insanların medâr-ı hayatı olan ziraat, öküz iledir ve öküzün omzundadır. Küre-i arza müekkel iki melek,
• 46 •
Ahmed Kalkan
Müslüman olmayan milletlerin eski hikâyelerinin uzantısı şeklinde
halk arasında dolaşan bu dünyanın öküz veya balık üzerinde olduğu şeklindeki
asılsız söz ve görüşler İslâm ile uzaktan yakından ilgili değildir. Müslümanların
böyle boş laflara itibar etmemeleri gerekmektedir. Ve tabii hiç
kimse de bu sözleri ileri sürerek İslâm düşmanlığı yapmaya yeltenmemelidir.
Aksi halde körü körüne bir düşmanlıktan, zulmetmekten başka bir şey
yapmış olmaz. Böyle kişilere Âkif gibi “Suç başkasınındır da, niçin başkası
mahkûm?” diye sorma hakkı doğar... Şu âyet hakkında düşünelim: “Sen
dağlara baksan, hareketsiz olduklarını sanırsın. Hâlbuki onlar bulut gibi kayar
giderler. İşte sana her şeyi hesaplı ve sapasağlam yapan Allah’ın sanatı!
Şüphesiz O, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.” 74
Kalem
Kalem ve çoğulu aklâm kelimesi, Kur’an’da toplam 4 yerde geçer: 3/
Âl-i İmrân, 44; 31/Lokman, 27; 68/Kalem, 1; 96/Alak, 4. Kalem, söz ile yazı
arasındaki elçidir. Tıpkı hatip ile muhâtap arasında hitabı taşıyan elçi/peygamber
gibi, kalem de kelâmın elçisidir. İlk inen Alâk sûresi, 4-5’te olduğu
gibi, burada da Hz. Peygamber’in dikkati “kalem”e ve “yazı”ya çekilmektedir.
Bununla, sözlü kültürün mensûbu olan Peygamber’e, vahyi kayıt altına
aldırarak mü’minleri yazılı kültüre taşıma misyonu yüklenmektedir.
Hz. Peygamber’in vahyi yazdırması, bu mesajın gereğidir. Zaten, üzerine
yemin edilerek belirlilik takısıyla gelen kalem “vahyi yazan kalem”, “ve mâ
yesturûn = yazdıkları” ise “vahiy”dir. Bu mukataa harfleriyle başlayan sûrelerin
ortak vasfının, vahye atıf olduğu yorumu da uygundur.75
Zemahşeri şöyle der: “Yüce Allah, kalemin şanının yüceliğini göstermek
için kaleme yemin etti. Çünkü onun yaratılıp düzlenmesinde büyük bir hikhem
kumandan, hem nâzır olduklarından, elbette balık tâifesine ve öküz nev’ine bir cihet-i münasebetleri
bulunmak lâzımdır. Belki, ve’l-ılmu ındallah, o iki meleğin âlem-i melekût ve âlem-i misalde sevr ve hût
sûretinde temessülleri var. İşte bu münasebete ve o nezârete işareten ve küre-i arzın o iki mühim nevi
mahlûkatına îmâen, lisân-ı mu’cizu’l-beyan-ı Nebevî, “el-ardu ale’s-sevri ve’l-hût” demiş, gayet derin ve
geniş, bir sayfa kadar meseleleri hâvî olan bir hakikati gayet güzel ve kısa bir tek cümleyle ifade etmiş…”
[Said Nursi, Lem’alar, (On dördüncü Lem’a, Birinci Makam) s. 92-93 (86); Risâle-i Nur Külliyatı, Nesil
Yay., c. 1, s. 629-630]. Said Nursî, bu rivayet için de herhangi bir kaynak vermemiştir. "Sahih bir rivayet"
diyerek Hz. Peygamber (s.a.v.)’e isnat ettiği bu sözler hangi hadis kitabındandır? Hangi hadis âlimi sahih
görmektedir?
74 27/Neml, 88
75 Mustafa İslâmoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal-Tefsir, Düşün Yayınları, s. 1156
• 47 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
mete işaret vardır. Ve çünkü onda anlatılamayacak kadar çok fayda ve yararlar
vardır.”76
İmam Râzi de şöyle der: “Vel-Kalem” hakkında iki görüş vardır. Birisi
budur ki, yemin edilen kalem, gerek gökte bulunanın, gerek yerde bulunanın
yazdığı kalemin hepsini içine alan cins ismidir. Yüce Allah mantığı
ihsan etmekle “İnsanı yarattı, ona beyanı öğretti.” 77 diye minnet buyurduğu
gibi “Rabb’in en büyük kerem sahibidir. O, insana kalemle öğretti. İnsana
bilmediğini öğretti”78 diye kalem ile yazmayı ihsan etmesiyle de minnet buyurmuştur.
Bununla faydalanmanın izah ve yorumu şudur: Kalem üçüncü
şahsı ikinci şahıs yerine koyar. Bu sebeple insan dil ile yakınına anlatabildiği
istek ve maksadını kalem ile uzağa da anlatabilir. İkincisi, üzerine yemin
edilen kalem “Allah’ın ilk yarattığı kalemdir.”79 diye hadis rivâyetinde bildirilen
daha evvel sözü edilen kalemdir. Yüce Allah bunu evvelâ yaratmış, sonra
da onu kıyâmete kadar olacakları yazdırmış, saat gelene kadar olacağı,
bütün ecelleri, amelleri yazar.
Yine Râzi der ki: İnsanlardan bazıları da şu zan ve iddiada bulunmuştur:
“Burada adı geçen kalem, akıldır. Kâdı Beydâvî de bunları şöyle özetler:
“Vel-Kalem”, Levh’i yazan veya kendisiyle yazılandır. Ona yemin edildi.
Çünkü faydaları çoktur.”80 Celâleyn Tefsiri’nde de şöyle denir: “Kalem,
bütün olanların Levh-i Mahfuz’da yazıldığı şeydir.”81 Bunu, kalem cinsinin
tanıtımı olarak anlamak mümkün ise de, Süyuti’nin maksadı, bunun daha
önce sözü edilen, bilinen kalem olmasıdır.
Bu “Ve’l-kalem”de kalem, metnin ibaresiyle “İlâhî kalem” mânâsına;
işaret yoluyla da “insan kalemi” mânâsına gelmektedir. Buna cins isim diyenlerin
maksadı da Râzî’nin uyarısına göre, gerek hakikat gerek mecaz
“Kendisine kalem denilen şey” mânâsına bu ikisinden daha geneldir.
76 Zemahşeri, Keşşaf, IV/141
77 55/Rahmân, 3-4
78 96/Alâk, 3-5
79 Keşfu’l-Hafâ, I/309
80 Kadı Beydavi Tefsiri, III/537
81 Celâleddin Mahalli ve Celâleddin Suyuti, Tefsiru’l-Celâleyn, II/230
• 48 •
Ahmed Kalkan
Allah’ın İlk Yarattığı Şey Kalem midir?
“Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir.”82 Bu hadis rivâyeti, tasavvufî eserlerde
genellikle “nûr-ı Muhammedî” konusu ile ilgili olarak geçmekle beraber
yaratılış konusu hakkında zikredilmiştir.83 Ebû Dâvud ve Tirmizî’nin Ubâde
bin Sâmit’ten rivâyet ettiği hadisi, ayrıca Tirmizî bu tarikle hasen-garib
olduğunu söylemiştir.84 Ayrıca hadisi Ahmed bin Hanbel, Hâkim ve Beyhakî
de rivâyet etmişlerdir.85 Bundan başka Suyûtî, rivâyetin Ebû Hureyre’den
gelen tarîkine yer vermekte, ancak burada rivâyete münker ve bâtıl
denildiğine dikkat çekmektedir.86 Goldziher bu hadisin sudûr nazariyesi ile
irtibâtının bulunduğunu söyler.87
Netice olarak bu konudaki hadisler zayıftır, Kur’an’da kalemin mâhiyetiyle
ilgili ayrıntılı bilgi olmadığı için konu ayrıca gayb sahasına girmektedir.
88
Yazma
“Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun ki” (68/Kalem, 1)
Yazı: İsteklerimizi anlatmak için kullandığımız sözlerin, birtakım şekiller
halinde gösterilmesidir. İnsanların birbirleriyle iletişim kurmak için
kullandıkları, dil denen sistemin belli işaretlerle belirleyen ikinci bir sisteme
yazı diyoruz. Yazı, sözün resimleşmiş (şekillenmiş, simgelenmiş) biçimidir.
Yazı, alfabe denen ve seslerin yerini tutan işaretlerden oluşur. Yazı,
zihnimizde oluşan sözlerin kâğıt üzerine dökülmüş şeklidir.
Yazının insanlık tarihindeki önemi hayli büyüktür. Peygamberlerin bir
kısmına Kitap verilmiş, bir kısmı da önceki Peygamber’e gönderilen kitapla
82 Keşfu’l-Hafâ, I/309
83 Bk. A. Avni Konuk, Füsûsu’l Hikem Tercüme ve Şerhi, I/31, 109, 269; İbn Arabî, Tedbîrât-ı İlâhiye, s. 68,
244
84 Ebû Dâvud, Süne 16, hadis no: 4700; Tirmizî, Kader 17, hadis no: 2155
85 Müsned, V/317; Hâkim, el-Müstedrek, II/498; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, X/204. Ayrıca yaratılış ve
kalemle ilgi rivâyetler için bk. Taberî, Tarih, I/34-44; İbnu’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Tarih, I/16-20
86 Bk. Suyûtî, el-Leâlî, I/130-131; Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, I/309
87 Goldziher, Neuplatonische und gnostische Elemente im Hadit, s. 111. Ayrıca bk. Abdurrahman Bedevî,
et-Turâsu’l-Yunânî fi’l-Hadârati’l-İslâmiyye, s. 221-222 (Nakleden İdlîbî, Menhecu Nakdi’l-Metn, s. 65
88 Ahmet Yıldırım, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, TDV Yay., s. 100-101
• 49 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
hükmetmiştir. Kitaplarda yazı vardır. Ve genel kabule göre ilk peygamber
Hz. Âdem’e de küçük kitap (suhuf) verilmiştir.
Yazma: Harfleri, heceleri veya fikir anlatan işaretleri yan yana getirip
istenilen şeyi anlatan şekiller ortaya koymaktır. Söz uçar, yazı kalır. Bir atasözünde:
“Âlim unutmuş, kalem unutmamış” denir. Yazıyı boşluğa dağılan
sözlerden üstün kılan unsurlardan biri, insanı geleceğe taşımasıdır. Yeryüzündeki
bütün kitapların ve defterlerin yakılması halinde birçok şeye yeniden
başlamak gerekecektir. Dolayısıyla yazı, geçmişten büyük hazineler
devralmamızı ve gelecek nesillere bırakmamızı sağlar. Güzel yazmak için;
iyi düşünmekle beraber, anlatım açık, cümleler kısa, kelimeler yerli yerinde,
cümleler dilbilgisi kurallarına uygun, istenen konunun düşünceleri kafada
iyice yoğrulmuş, gereksiz kelime tekrarlarından arınmış olmalıdır.
Alfabe; Yazının Temel İşaretleri
Dilin seslerini gözlerimizle ayırmaya yarayan işaret sistemine “yazı”
denir. Yazı, çeşitli işaretlerle gösterilir. Dilde kullanılan sesleri gösteren işaretlere
de “harf ” adı verilir. Bir dildeki harflerin belli bir sıraya göre dizilmesine
ise “alfabe” denilir.
Alfabelerin Ana Özelliği: Her kavim ve ulus, inandığı kutsal kitabın
yazıldığı alfabeyi kullanmaktadır. Tarihte de böyle olmuştur. Dünyada hiçbir
kavim ve ulus yoktur ki, din değiştirmeden alfabe değiştirmiş olsun. Alfabe
değişikliği, toplumun tümüyle değişmesini ve tarihiyle bağlarını toptan
koparmasını gerektireceğinden dolayı komünist ülkeler, ihtilal yapanlar
(ve Rusya, komünizm rejimine geçince) bile alfabe değiştirme cesaret ve
cür’etini göstermemişler, böyle bir girişimi köklerine, tarih ve kültürlerine
bir ihânet olarak kabul etmişlerdir.
Çin alfabesi beş bin karakterden, daha doğrusu resim-kelimeden oluşmaktadır.
I. Dünya Savaşı sırasında James Yen adında bir Çinli, bu alfabeyi
sadeleştirerek bin karaktere indirdiği bir alfabe ile okuma yazma öğretmede
devrim sayılacak gelişmeye öncülük etti. Hâlâ Çinliler, binlerce harfden
oluşan alfabe kullanmaktadır.
• 50 •
Ahmed Kalkan
Japonya’nınbazı kabilelerinde de, bin harften fazla harfi olan alfabe
kullanıldığı halde, bu yazılarını değiştirmeyi akıllarının uçlarından bile
geçirmemektedirler. Kutsal kitaplarının yazılı bulunduğu bu alfabeyi terk
etmeyi, önce dinlerine ve kültürlerine bir ihânet olarak görmekte, bu alfabeleriyle
teknik gelişmelerde Batıdan hiç de geri kalınmayacağını da ispat
etmektedirler.
Türklerin Tarihten Beri Kullandığı Alfabeler: Türkler de tarihlerinde
birkaç din değiştirmişler, yeni bir dini kabulleriyle beraber, o dinin yazılı
metinlerinin veya kutsal kitabının yazısını/alfabesini de kabul etmişlerdir.
Bu alfabeler şunlardır: Göktürkçe, Uygurca, İslâm alfabesi, Latin alfabesi.
Türkler, İslâmiyet’i seçmeleriyle birlikte kabul ederek kültür birikimlerini
o yazıyla eserlere geçirdikleri alfabeyi (elifbâyı) 900 yıl kadar benimseyip
kullanmışlardır. Bu yazıya, bazıları yanlış olarak “Arap yazısı” demektedir.
Fakat, Kur’ân-ı Kerim’in sadece o yazıyla doğru olarak yazılabildiğinden
ve bütün Müslümanların ortak yazısı olduğundan, bu yazı çeşidine Kur’an
yazısı veya İslâm alfabesi denilmesi daha doğru olur. Türkler bu yazıyı öylesine
benimseyip kabullenmişlerdi ki, bu yazıya Osmanlıca denmeye başlanmış,
değişik stiller (hat, yazı çeşitleri) katarak, yazıyı daha da zenginleştirmişler,
nâdîde hat ve hattatları kültür dünyasına kazandırmışlardı.
Türkleri, İslâm kültüründen ve Kur’an’dan koparmak isteyen düşmanları,
bunun yazı değişikliğiyle en kolay bir şekilde gerçekleşeceğini biliyorlardı.
Bundan dolayı, Osmanlı Devletine akıl vererek Türklerin diğer kurum
ve hayat tartında olduğu gibi, yazıda da Batıyı taklit etmesini tavsiye ve
telkin ediyorlardı. Defalarca yetkililer tarafından reddedilmesine rağmen,
sık sık Osmanlı devleti ve halkının yüzlerce senedir kullandığı alfabeyi atıp
Batının yazısını kabul etmesini teklif etmişlerdi. Komünizm ihtilaliyle bile
kendi yazısını değiştirmeyen Rusya, 1870 yıllarından itibaren defalarca elçiler
göndererek Türkler için yeni Batı alfabe taslakları sunmuşlardır. Fakat
eski hayat tarzındaki bunca değişikliğe ve Batının nice bâtılına kapılarını
açmakta tereddüt etmeyen son dönem Osmanlı yönetimi, yazısını/alfabesini
değiştirecek kadar bir teslimiyete düşmemiş, bu teklifleri hep reddedebilmiştir.
• 51 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Latin Alfabesinin Kabulü
Harf devriminden bu yana Türkçe konuşup yazan her insan, Atatürk
devrimlerini benimsemeyen Müslümanlar dâhil, herkes (ilk zamanlar devlet
zoruyla, sonraları artık çaresiz normal karşılayarak) Latin alfabesini
kullanmaya ve giderek benimsemeye başlamıştır. Bu alfabeye bazıları Türk
alfabesi demektedir. Bu, tümüyle yanlıştır. Çünkü ne eski Türkler böyle bir
alfabe kullanmışlar, ne de bu alfabenin Türk ve Müslümanlarla bir ilgisi olmuştur.
Bu yazı çeşidi Batılı ülkelerin kullanageldikleri bir alfabedir. Latin
alfabesi, Batıyı her alanda taklit eden, eskiyle ve özellikle İslâm’la bağları
kökünden koparmak için devrimler yapan yeni Türkiye Cumhuriyeti rejimince
1 Kasım 1928 tarihinde ve 1353 sayılı kanunla kabul ve tesbit edilmiştir.
Bu kanuna göre Türk alfabesi olarak kabul edilen Latin alfabesinin
Türkçe uygulamasında 29 harf vardır. Bu yazı sisteminde her ses için ayrı
bir harf ve her harf için de yalnız bir ses ilkesi göz önünde tutulmuştur.
Başka bir medeniyetin alfabesinin kabulü, o uygarlığa teslimiyetin bir
sembolü kabul edilebilir; teslimiyetin ve onda erimenin bir göstergesi. Alfabe
ve medeniyet değişikliği, tüm tarihin, kültürün, çağdaş insanı eskiye ve
İslâm’a bağlayan nice köprülerin yıkılması anlamına gelir. Gece âlim yatanlar,
gündüz câhil kalkmıştır. Okuma-yazma bilenler, sabah kalktıklarında
okur-yazarlıklarını kaybetmişler, yüz binlerce ciltten oluşan kütüphanelerdeki
Osmanlıca ve Arapça eserler, yazı değişikliğinden dolayı kimsenin anlamadığı
yabancı dil eseri gibi tozlu raflarda işlevsiz kalakalmıştır. Atatürk
devriminin zorlaması sâyesinde köküyle bağlarını temelden ve tümden koparan
halk, kültür mirasını tümüyle reddetmek mecburiyetinde kalmıştır.
Evet, dünyada din değiştirmeksizin alfabe değiştiren tek kavim olarak
Türkler gösterilmektedir. Harf devrimi ve diğer devrimlerle birlikte,
ortak bir medeniyeti paylaştıkları tüm kavimlerden laiklik ve kurumlardaki
kıyafet gibi birçok konuda farklı bir yol izlenmiştir. Tüm Arap ülkeleriyle
birlikte, İranlılar, Hintliler, Afganlılar, Pakistanlılar, Malezya, Endonezya
gibi ülkelerdeki Müslümanlardan, tüm Müslüman Afrikalılardan, onların
medeniyetlerinden kesin çizgilerle farklılaşılmış; eski bağ ve ilişkilerin terk
edilmesine, bir de yazı değişikliği gibi aşılması mümkün olmayan duvarlar
örülmüştür. Ülkemiz, bunun yanında, Batılılar tarafından da sürekli dışlanmış,
onların bu ülkeden şikâyetleri de bir türlü bitmek bilmemiştir.
• 52 •
Ahmed Kalkan
Bu yazı değiştirmede gerekçe bellidir: Batı uygarlığına girmek, eskiyle
bağları koparmak ve eski harflerin zorluğu, yeni harflerin kolaylığı. Yazıyı
değiştirmekle, Batının teknik ve bilimsel gelişmelerine ne kadar ayak uydurduğumuz
her zaman tartışılmış, ama Müslümanlarla, İslâmî eserlerle
ve Kur’an’la bağımızın kolayca koptuğunu herkes rahatlıkla görebilir. Eski
harflerin zorluğu ve yeni harflerin öğrenilmesinin kolaylığı ise tam bir yutturmaca
ve aldatmacadan başka bir şey değildir.
Latin alfabesini kullanan ülkelerle yazı birliği oluşturup onların gelişmelerinden
yararlanmak iddiasının gerçekliği ise çok götürmektedir. Öncelikle
belirtelim ki, Batıdan alındığı halde, bu alfabe, Batının kullandıklarıyla
bile tam uyum sağlamaktadır. A, e, ı, i gibi birçok harf Batıda değişik
şekilde okunup seslendirilmektedir. Batıda kullanılan birçok harf, kullandığımız
bu alfabede yer almamaktadır: Q (q), W (w), X (x) gibi. Yine, iki,
hatta üç sesli harfin veya bir sesli bir sessiz harfin yan yana gelip değişik bir
ses meydana getirmesinin Türk alfabesinde bulunmayışı gibi problemler
söz konusudur. Ayrıca, kullandığımız bu alfabedeki birçok harfi, Batılı hiç
tanımamaktadır: Ç, ğ, ö, ş, ü gibi. Latin harflerinin Batıdaki kullanımında
bu harflerin bilinmemesinden dolayı, bilgisayarlarda, özellikle internet
üzerinden iletişimlerde bu harflerin yazımı büyük çapta problem olmaktadır.
Batılılar nice harfi de bizdekinden çok değişik telaffuz etmektedir. Renault
yazıp reno okumaktalar. Bizim Cek diye yazıp okuduğumuz ismi, onlar
Jack diye yazmaktalar. Bu tür örnekleri çoğaltmak kolay. Söz gelimi bir
Arap, eğer ille Latin alfabesiyle yazacaksa veya bir Batılı bir kelimeyi yazıya
geçirecekse, Türklerin yazıya geçirdiğinden çok farklı olacaktır bu. Meselâ
şeyh kelimesi shaıkh şeklinde yazılmakta, ama şeyh diye okunmakta…
Devlet zoruyla da olsa, rejimin politikası gereği, okuma-yazma oranı
Türkiye’de % 90’ların üzerine çıkmış olabilir, ama halkın kültür seviyesi
acaba nasıldır? Okuma-yazma bilenlerin kaçta kaçı acaba hayatta gazeteden
başka bir eseri hiç okumamış, mektup yazmada bile zorlanıp dilekçelerini
hep arzuhalcilere yazdırmaktadır? Bu anketi kim yapacaktır? Çinliler
ve Japonlar, alfabe değiştirmedikleri (alfabeleri gerçekten çok zor ve çok
fazla harfli olduğu) halde, niye Türkiye’den daha geri değiller? Türkiye, alfabesini
değiştirdiği halde, niye yeterli kalkınma yapıp ilerleyemedi? Halkın
kültür seviyesinde niye ciddi gelişmeler olmadı; geçim ve seçimden başka
bir şey konuşmayan ve anlamayan duruma düştü?
• 53 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Kullandığımız Latin alfabesi, Türkçe kelimeleri doğru olarak, eksiksiz
biçimde karşılayamamakta ve iddia edildiğinin aksine eski harflerden daha
kolay belletilememektedir. Bunlardan daha acısı, Kur’an, bu harflerle okunamamakta
ve yazılamakta, dilimize Arapça ve Farsça’dan girmiş binlerce
kelime yanlış yazılmakta, yanlış okunmakta, dilimiz de küçük düşürülmektedir.
Kur’an yazısında, dolayısıyla 900 senedir kütüphanelerimizi dolduran
eserlerde bulunan harfler, tam olarak Türkçeye yeni harflerle aynen yazılıp
aktarılamamaktadır. Çünkü eski alfabemizde bulunan nice harfin tam
karşılığı yeni alfabede bulunamamaktadır: Se, ha, hı, zel, dat, ayın, kaf, lâm,
vav; eski alfabemizdeki bu harfler, yeni yazıda tam karşılıkları olmayan
harflerdir. Ayrıca birçok eski harfin karşılığı tam olarak tesbit edilemekte,
eski alfabedeki birkaç harf, aralırnad okunuş farkları olduğu halde, yeni
alfabede tek harfle gösterilmekte, telaffuz ve anlam karışıklığına götürmektedir.
Örnek verecek olursak:
Elif ve ayın harfleri a harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
Te ve tı harfleri, t harfiyle harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
Se, sin ve sat harfleri, s harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
Ha, hı ve he harfleri, h harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
Dal ve dat harfleri, d harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
Zel, ze, zı ve dat harfleri, z harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
Kaf ve kef harfleri, k harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
• 54 •
Ahmed Kalkan
Ayrıca, eski alfabede kef harfinin dikey çizgisine sağa doğru iki tane
eğik çizgi eklenerek veya kef harfinin içine üç nokta konularak gösterilen
nazal n (yani genizden gelen n sesi hiçbir harfle artık yazılamamakta, vav
sesinin kalın ve yuvarlaklığı “v” sesiyle verilememekte, he harfinin göbekten
geliyormuşçasına değişik fonetik özelliği “h” harfiyle tümden kaybolmakta,
ha, hı ve ayın harflerinin boğazdan çıkan değişik telaffuzları yeni
alfabe sâyesinde tarihe karışmaktadır. Yine, uzatma işaretlerinin aynı zamanda
inceltme işareti olarak da kabul edilmesiyle, önceki harfin uzun mu,
yoksa ince mi okunacağının karıştığı ve bilgisayarlardaki zorluk da eklenerek
artık bu işaretin tümden kaldırılması, Arapça ve Farsça’dan dilimize
girmiş yüzlerce kelimenin hecelerinin uzun okunamayışı ile telaffuzun ve
şivenin bozulması gibi problemler eklenebilir. Türkçe’deki ince ve kalın “e”-
leri de bu alfabe ile ayırt etmek mümkün olmamaktadır.
Kur’an, Latin alfabesiyle doğru bir şekilde yazılıp okunamadığı gibi,
Kur’an terimleri, dinî tabir ve kavramlar da doğru bir şekilde okunmak,
kökü bilinmez, anlaşılmaz hale gelip kolayca unutulması veya anlamlarının
yozlaştırılması sağlanıyordu. Eski yazı denildiği halde, Kitab’ımızın yazısı
olduğu için eskimeyen ve eskimeyecek olan bu yazımuz, sağdan sola doğru
yazıldığından, gözün yapısına uygunluk arzediyor, gözü bozmuyordu.
Onun için, eski Türklerde ve hâlâ İslâmî alfabeyi kullanan kavimlerde gözlük
takana (veya lens kullanmak zorunda kalana) fazla rastlanmamaktadır.
Ayrıca, şimdiki harflerin şekillerinin sert ve donukluğuna, bu harflerle
sanat ve üstün beceri gösterilememesine karşılık; Kur’an harflerinin güzel
yazılması, hârikulâde tablolar ve sanat eserleri meydana getiriyor, hattatların
ve kâtiplerin kabiliyeti güzel bir estetik oluşturuyor, okuyanları ve hatta
sadece harflere bakanları tabii zevke gark ediyor ve sanat gösterisine dönüşüyordu.
Var mısınız, günlük işlerimizde kendi yazımızı kullanalım, en azından
kendi aramızda hilâl/kamerî takvimini kullanalım, kendi medeniyetimize
uygun kıyafetleri kuşanalım! Gücümüz yettiğince ve kendi çapımızca devrimleri
devirelim…
• 55 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın
Yeminleri (Aksâmu’l-Kur’an)
Bu sûre, nüzul sırasına göre Allah’ın yeminle başladığı ilk sûredir.
Kur’ân-ı Kerim’de 17 sûre yeminle başlar. Allah Teâlâ, 8 yerde kendi zâtına
yemin ederken, iki yerde Kur’an’a, 53 yerde de yarattığı bazı şeylere yemin
eder.89 Bu yemin edilen şeylere bir göz attığımızda hemen şu ortak özellikler
göze çarpar: Bunlar, herkes tarafından tartışmasız bilinen şeylerdir. Bu
denli bilinmesine ve bu kadar önemli olmasına rağmen insanlar bunları çoğunlukla
kanıksamış, doğru yolu bulmakta bize yardımcı olacak birer âyet
oldukları unutulmuştur. Cenâb-ı Allah, bu şekilde, Araplarca gelişigüzel
kullanılan yeminleri, hidâyet unsurunu ön plana çıkararak hem âyetlerin
anlatım özelliğini arttırmış ve hem de “akletmesini” istediği insanların bu
yaratılan şeyler üzerine dikkatini çekmiş oluyordu.
Allah’ın yemin ettikleri boş şeyler değildir. O yemin edilen şey, daha
sonra belirtilenler için şâhittir. Allah, mahlûkattan bir şeye yemin ettiğinde
o şeyin büyüklüğü, kemâli ve hayret vericiliği dolayısıyla değil; söz konusu
meseleyi isbatlamak için yemin edilen şeyin delil olarak ileri sürüldüğünü
anlamaktayız. Her yemin, kendisinden sonraki konuya delil getirmek içindir.
90
“Fecre andolsun. On geceye andolsun. Çifte de teke de andolsun. Gelip
geçmekte olan geceye andolsun. Bunların her biri akıl sahibi için birer yemine
değmez mi?91 “Hayır; yıldızların yerleri üzerine yemin ederim ki. Bunun ne
büyük bir kasem/yemin olduğunu bilir misin?”92 Âyetlerde Allah’ın belirttiği
gibi, yeminler boş yere yapılmadığı gibi, yemin edilenlerin de dikkat çekici
şeyler olduğu bizzat Allah tarafından belirtilir. “Kur’ân-ı Kerim’de kendisine
kasem edilen eşya üzerinde düşünülecek olursa, bunların, kendilerine
kasem edilmemiş olsaydı bile, te’kid edilmesi gereken ve hadd-i zâtında
89 Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın Kasemleri/Yeminleri:
a. Kendi İsmine/Kendi Zâtına (8 Yerde): 4/Nisâ, 65, 10/Yûnus, 53; 15/Hicr, 92; 19/Meryem, 68; 34/Sebe’, 3; 51/
Zâriyât, 23; 64/Teğâbün, 7; 70/Meâric, 40
b. Kur’an’a: 36/Yâsin, 2; 43/Zuhruf, 2
c. Yarattıklarına (53 Yerde): 37/Sâffât, 1, 2, 3; 51/Zâriyât, 1, 2, 3, 4; 52/Tûr, 1, 2, 3, 4, 5, 6; 53/Necm, 1; 77/
Mürselât, 1, 2, 3, 4, 5; 79/Nâziât, 1, 2, 3, 4, 5; 85/Burûc, 1, 2, 3; 86/Târık, 1; 89/Fecr, 1, 2, 3, 4; 91/Şems, 1,
2, 3, 4, 5, 6, 7; 91/Leyl, 1, 2, 3; 93/Duhâ, 1, 2; 95/Tîn, 1, 2, 3; 100/Âdiyât, 1, 2, 3, 4, 5; 103/Asr, 1.
90 Mevdûdi, Tefhîmu’l Kur’an, c. VII, s. 22
91 89/Fecr, 1-5
92 56/Vâkıa, 75-76
• 56 •
Ahmed Kalkan
takviye ve isbat edecek nitelikte bulunan şeyler olduğu görülür. “Yeminler
ve ardından yeminlere bir cevabın gelmesi, ilk dönem Kur’an sûrelerinin
bir özelliğidir. Kur’an; muhâtaplarına, hiç de yadırgamayacakları, onların
yaygın olarak kullandıkları bir üslûp ile hitap ediyor. Doğadaki somut olgular
üzerine yapılan yeminler, uyumlu kafiyelerle birlikte, âyetlere hârikulâde
bir güzellik veriyor. Yemin ile, vâkıalardaki hikmet ve gerçeklerin
doğru olarak görülmesi sağlanıyor. Onlar hakkındaki yanlış değerlendirmeler
gideriliyor. Böylece yemin edilen vâkıalardaki hikmet ve gerçeklerin
tanıklığında, yemin cevabındaki gerçekler ve hizmetler ortaya konuyor.
Başka deyişle, yemindeki vâkıalar gerçek olduğu gibi, cevaptaki vâkıalar da
gerçektir, hikmetlerle doludur.”93
Yeminlerle başlayan sûrelere baktığımızda yemin edilen şeyler ile daha
sonra gelen konu arasında nâzik bir uyumun olduğu göze çarpmaktadır.
“Kıyâmet gününe yemin ederim. Kendini kınayan nefse yemin ederim ki; İnsan,
kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı sanar, öyle mi?
Evet, Bizim onun parmak uçlarını bile aynen eski haline getirmeye gücümüz
yeter. Fakat insan, önündekini (kıyâmeti) yalanlamak, boyuna kötülük etmek
ister de, ‘Kıyâmet günü ne zamanmış?’ diye sorar.”94 Görüldüğü gibi sûre başında
kıyâmete yemin edilmiştir. Yeminin devamında gelen konu, kıyâmetin
gerçekliği üzerine olmaktadır.
Allah, câhiliyye döneminin yozlaşmış bir anlatım şekli olan yeminleri,
hidâyet içeriğine sahip bir şekle sokarak Kur’an’ın anlatım üslûbunu güzelleştirmiş
ve anlatımını kuvvetlendirmiştir. Ayrıca, câhiliyye Arabının gelişigüzel
kullandığı yeminler daha sonraları bir düzene sokularak toplumu
kaynaştıran bir öge haline getirilmiştir.95
Kur’an Allah’ın yeminlerini kasem kökünden bir fiile veya yemin edatı
olan bazı harflerle vermektedir. Bir kabule göre, bazı sûrelerin başlarında
yer alan tüm harfler ve harf grupları kasem, yani yemin ifade eder. Bu harflere
yemin 28 sûrededir. Bunların tümü, sûrelerin başlangıcında yer alır
(Sâd, Nûn, Hâ mîm, Elif lâm mîm, Kaf hâ yâ ayn sâd gibi).
93 M. Yaşar Soyalan, Leyl Sûresi, Kalem Dergisi, sayı 6, Ankara, 1988
94 75/Kıyâme, 1-5
95 Cengiz Duman, Haksöz, sayı ı 44, Kasım 94
• 57 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Allah’ın yeminleri, yaradılışı ve oluş mûcizesini seyredip de bundan bir
şey çıkaramayan ve oluşun arkasındaki büyük şuuru göremeyen insanı bir
şok etkisiyle, daha iyi bakmaya itmek için kullanılıyor. Burada söz konusu
olan, bir tür, delilin, bizzat kendini ortaya sürmesi ve delile delil arama şaşkınlığının
kınanmasıdır.
Tefsîr Usûlü ilminde münâkaşalara yol açan hususlardan biri de yeminlerdir.
Kur’ân-ı Kerim’de birçok yemin vardır. Bunların bazısında Allah
Teâlâ, bazen kendi yüce ismine yemin etmekte, bazen peygamberlere ve
peygamberlerin zuhûr ettiklere yerlere, Kur’an’a, meleklere, kıyâmet gününe,
bazen de kâinatta ve tabiatta bulunan önemli varlıklara (semâ, şems,
kamer, necm, leyl, asr... gibi şeylere) yemin etmektedir.
Kur’ân-ı Kerim’deki yeminleri aşağıdaki
çeşitli sebeplerde aramak lâzımdır:
1- İslâmiyet’ten evvelki Arapların sosyal hayatında yeminin rolü büyüktür.
Kur’ân-ı Kerim ise, Arapların öteden beri alıştıkları üslûbu muhâfaza
etmiş, bu arada yemini de alıkoymuştur.
2- Allah Teâlâ inzâl ettiği âyetlerini ve delillerini, bu türlü yeminlerle
te’yid etmiştir. Yemin gibi değişik edebî sanatlar kullanarak İlâhî hakikatleri
te’kid ve te’yid etmiştir.
3- Yemin her zaman bir şeyi te’yid etmek için değil; bazen de kendisi
için yemin edilen şeyin kıymet ve önemine işaret etmek ve kadrini yüceltmek
için ve dinleyenlerin o şeye karşı dikkatlerini çekmek için kullanılır.
Kur’ân-ı Kerim’de 17 sûrenin başında kasem/yemin bulunmakta ve
okuyucuların nazarı dikkatini daha başlangıçta çekmektedir. Bir sûre meleklere
(vessâffâti), iki sûre feleğe/gök cisimlerine (ve’l-burûci, ve’t-târikı),
sûre feleğin levâzımına (ve’n-necmi, ve’l-fecri, ve’ş-şemsi, ve’l-leyli, ve’dduhâ,
ve’l-asri), iki sûre havaya (ve’z-zâriyâti, ve’l-mürselâti), bir sûre toprağa
(ve’t-tûri), bir sûre nebâta (ve’t-tîni), bir sûre hayvân-ı nâtıka (ve’n-nâziâti),
bir sûre hayvana (ve’l-âdiyâti) aittir.
• 58 •
Ahmed Kalkan
Allah, Kur’an’da 8 yerde kendi ismiyle/kendi zâtına yemin eder.96 Bundan
başka halkın bilmesi icap eden imanın esasları için de yemin kullanılmaktadır.
97 Hz. Peygamber’e üç âyette yemin etmesi emir buyurulmuştur.98
Kasem/yemin bahsinde önemli olan bir nokta da şudur: Kasem fiiline
“lâ” nefy harfinin gelmesidir. Bu çeşit yemin, eski Arap yeminlerinde de
vardı. Kasem fiiline ilâve edilen bu harfle söz takviye, i’zâm ve te’kid edilmiş
olur. Bu şekilde ilâve, müfessirler tarafından şöyle izah edilmiştir:
1- Kelâmın âhengini tezyîn için ziyâde kılınan ve nefy mânâsı kast edilmeyen
ziyâde bir “lâ”dır.
2- Bunun aslı te’kid lâmı, yani ibtidâiye lâmıdır. Vakf halinde olduğu
gibi, fethası işba’ edilmiştir. Buna göre kelime “lâ uksimu” değil; “le uksimu”
dur.
3- Bu harf nefy içindir. “lâ vallahi” denildiği gibi, aslı üzere nâfiyedir.
Son görüşe göre bu harfe şu mânâlar verilmektedir:
İş, öyle onların zannettikleri gibi, değil, yemin ederim...
Artık başka söze lüzum yok, yemin ederim...
Şu söyleyeceğim söz o kadar mühim ve büyüktür ki, bunun büyüklüğünü
tanıtmak için kasem etmek bile onu hakkıyla büyültemez...
96 4/Nisâ, 65, 10/Yûnus, 53; 15/Hicr, 92; 19/Meryem, 68; 34/Sebe’, 351/Zâriyât, 23; 64/Teğâbün, 7; 70/
Meâric, 40.
97
a. Tevhid için: “Saf saf dizilenler, şeytanı kovanlar, zikri (Kitabı) okuyanlar ile yemin ederim ki, muhakkak
ilâhınız birdir.” (37/Sâffât, 1-4)
b. Kur’an’ın hak olduğuna dair yeminler: “Hayır! Ben yıldızların mevkileri ile yemin ederim -ki, bilseniz,
büyük bir yemindir-. (Kitab) Hakikatte Kur’ân-ı Kerim’dir.” (56/Vâkıa, 75-77), “Hâ Mîm. Apaçık Kitap ile
yemin ediyorum, Biz onu Arapça Kur’an yaptık.” (43/Zuhruf, 1-3)
c. Peygamberlerin hak olduğuna dair yemin: “Yâ Sîn. O hikmet dolu Kur’an’a yemin ederim ki, sen hiç
şüphesiz rasullerdensin. Dosdoğru bir yol üzeresin.” (36/Yâsin, 1-4)
d. Cezâ, va’d ve vaîd için vâki olan yeminler: “Savurup kaldıran rüzgârla yemin ediyorum... Rabbının azâbı
muhakkak vâki olacaktır.” (51/Zâriyât, 1-5); “Andolsun Tûra, neşredilmiş kâğıtlar içinde yazılı Kitaba...
ki Rabbinin azâbı hiç şüphesiz vâki olacaktır.” (52/Tûr, 1-8)
98 1- “Kâfir olanlar, dirilmeyeceklerini iddiâ ederler. Onlara de ki: ‘Evet Rabbimle yemin ediyorum,
diriltileceksiniz.” (64/Teğâbün, 7)
2- “Kâfir olanlar, ‘o saat (Kıyâmet günü) bize gelmeyecek’ dediler. (Onlara) de ki: ‘Hayır, gaybı bilen Rabbim hakkı
için o, size mutlaka gelecektir.” (34/Sebe’, 3)
3- “Onlar sana: ‘Doğru mu?’ diye soracaklar. De ki: ‘Rabbim ile yemin ediyorum, o doğrudur.” (10/Yûnus, 53)
• 59 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
İş o kadar açıktır ki, yemin bile etmiyorum...
Bunu kasemden evvel muhâtabın zihnini tahliye mânâsı ile de izah
edebiliriz ki, şimdi zihninden bütün muhâlif fikirleri sil, söylenecek ve dinlenecek
başka bir şey yok, ancak söyleyeceğim şu hakikat vardır. Kasem
ederim ki...99
Yemin, bir şeyi insanın içinde takviye eden meşhur pekiştiricilerdendir.
Kur’ân-ı Kerim, bütün insanlar için inmiştir. İnsanlar onun karşısında
birbirine aykırı tavırlar almışlardır. Onlardan kimi şüpheci, kimi inkârcı,
kimi de çetin ve yaman bir hasımdır. Allah’ın kelâmındaki kasem/yemin,
şüpheleri giderir, onları boşa çıkarır. Hüccet/delil getirir, haberleri kuvvetlendirir,
hükmü en mükemmel biçimde anlatır.
Allah’tan başkası adına yemin etmek yasaklandığı halde (bkz. Müslim,
Eymân 1-4) Allah’ın mahlûkatına yemin etmesi şöyle açıklanmaktadır: Bu,
bir bakıma Allah’ın kendi adına yemin etmesidir. Zira yaratılmış her şey
O’nun zâtına delâlet eder. Bazı âlimler de yemin edilen şeylerin başında
“Rab” kelimesinin mahzuf bulunduğunu, meselâ “semâya andolsun” ifâdesinden,
maksadın “semânın Rabbine andolsun” demek olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Allah dilediğine yemin eder. Kulların Allah’tan başkasına yemini ise,
şirkten bir çeşittir. Ömer bin Hattâb (r.a.)’dan rivâyete göre, Rasûlullah
(s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah’tan başkasına yemin eden kimse, muhakkak
şirk koşmuş veya kâfir olmuş olur.” 100
Ancak, Allah Teâlâ, yarattıklarına yemin etmiştir. Çünkü bunlar, yaratıcıları
olan Allah’a delâlet ederler. Allah Teâlâ, insanlar bunlardan ibret
alsınlar diye, bunların fazîletine ve menfaatine işaret etmek için bunlara
yemin etmiştir. Allah, yaratıklarından dilediğine yemin eder. Bir kimsenin
Allah’tan başkasına yemin etmesi ise câiz değildir.
Kur’ân-ı Kerim’de kasem, lâfız olarak iki şekilde yer almaktadır:
99 İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 168-171
100 Müslim, Eymân 4; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 8, s. 218
• 60 •
Ahmed Kalkan
1- Zâhir/açık: Kasem fiili ve yemin edilen şey, kendisinde açıkça belirtilmiş
olandır. Bâ (b), vâv (v) veya tâ (t)dan olan câr (cer harfleri) ile yemin
edilenler (kendisinde kasem fiili hazfedilmiş olsa da) bu çeşittendir.
2- Muzmar/gizli olan kasem: Kendisinde kasem fiili de, kasem edilen
de açıkça belirtilmemiş olan yemindir. Buna ancak kasemin cevabına dâhil
olan te’kid lâmı delâlet eder. Yani, yeminle ilgili bir kelime ve yemin harfleri
kullanılmadığı halde, fiilin başına te’kid için “lâm” harfi getirilerek kullanılan
ifadeler.101
Eğer kelâmın siyakı kasem mânâsında olursa, bazı fiiller kasem yerine
geçer. Kur’an’da özellikle “mîsak”, “ahd” ve “vaad” kelimeleri çoğu zaman
yemin yerine geçen ifadelerdir.102
İslâm öncesi Arap toplumunun sosyal hayatında önemli rolü olan yemini
Kur’ân-ı Kerim’in muhâfaza etmesi ve âyetlerin bu yolla lafız ve mânâ
açısından takviye edilmesi, yeminin önemini açıkça ortaya koymaktadır.
İster kendi zâtına, ister mahlûkatına olsun Allah’ın Kur’an’da yemin ettiği,
gerçek olduğuna yeminle te’kitve te’yidde bulunduğu hususlar tevhid,
Kur’an, Hz. Peygamber, âhiret, cezâ ve mükâfat gibi İslâm inancının temel
unsurları ile İlâhî tebliğin muhâtabı olan insan ve onun maddî ve mânevî
birtakım özellikleridir.
Yemin eden nezdinde hakikaten veya itikaden tâzim olunan bir mânâ
ile, bir şeyden çekinmek veya onu yapmaya çalışmakla, insanın kendisini
bağlaması, söz vermesine, sözünü te’kid etmesine kasem veya yemin denir.
Yemin, aslında Arapça’da sağ el demektir. Araplardan biri, arkadaşı ile
101 “Veleneblüvenneküm bişey’in... (Andolsun ki, sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden
biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. Sen sabırlı davrananları müjdele.)” (2/Bakara, 154);
“Letüblevünne fî emvâliküm ve enfüsiküm (Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana
çekileceksiniz)...” (3/Âl-i İmrân, 186)
102 “Allah, kendilerine kitap verilenlerden ‘onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız’ diyerek söz almıştı.”
(3/Âl-i İmrân, 187); “Vaktiyle Biz, Benî İsrâil’e ‘yalnızca Allah’a kulluk edeceksiniz...’ diye mîsak/
söz almıştık...” (2/Bakara, 83); “(Ey İsrâiloğulları!) Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz, birbirinizi
yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız’ diye sizden mîsak/söz almıştık...” (2/Bakara, 84); “Allah, sizlerden
iman edip sâlih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri halife (sahip ve hâkim) kıldığı gibi, kendilerine
de yeryüzüne halife/hâkim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini (İslâm’ı) onların iyiliğine yerleştirip
koruyacağını ve geçirdikleri korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vaad
etti. Çünkü onlar Bana kulluk/ibâdet ederler; hiçbir şeyi Bana şirk/eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim
inkâr ederse, işte bunlar asıl fâsıklardır/büyük günahkârlardır.” (24/Nûr, 55)
• 61 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
antlaştığında onun sağ elini tutardı. Bundan dolayı “and”a, sağ el anlamına
yemin adı verilmiştir.
Şurası bir hakikattir ki, Kur’an’daki Allah’ın kasemlerini araştıran kimse,
pekçok ilmî gerçekleri elde eder, dikkat çekilen bu kevnî âyetlerin önem
ve hikmetlerine vâkıf olur.
Yüce Allah, burada, Kalem sûresinde “nûn”a, kaleme ve yazıya yemin
ediyor. Alfabe harflerinden biri olması bakımından, “nun” harfi ile, kalem
ve yazı arasındaki ilgi son derece açıktır. Fakat bunlara yemin edilmiş olması
değerlerini arttırıyor. Bu yolla, öğrenmeye önem vermeyen bir toplumda
dikkatleri onlara çekiyor. O günkü Arap toplumunda okur-yazarlık
oranı sıfır denecek kadar düşüktü, okur-yazar olanların sayısı yirmi’nin altındaydı.
Oysa Yüce Allah’ın bilgisi kapsamında onların hayatında okur-yazarlığa
önemli bir rol biçilmişti ve bunun geliştirilmesi, aralarında yaygınlaştırılması
planlanmıştı. Bu inanç sistemini ve ona dayalı hayat sistemini
dünyanın dört bir yanına taşımaları için yazı gerekliydi. Ayrıca insanlığa
önderlik etme görevini eksiksiz yerine getirmeleri için bu durum kaçınılmazdı.
Böylesine büyük bir görevi yerine getirmek için gerekli olan temel
unsurlardan birinin yazı olduğu kuşku götürmez bir gerçektir.
Nitekim Peygamber Efendimiz’e inen ilk vahyin içeriği de bu anlamı
pekiştirmektedir: “Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı embriyodan yarattı.
Oku. Rabbin en büyük kerem sahibidir. O, insana kalemle yazmayı öğretti.
İnsana bilmediğini öğretti.”103 Ayrıca bu kitabın okuma yazma bilmeyen
bir peygambere yönelik olması da bu hususu desteklemektedir. (Yüce
Allah belli bir hikmetten dolayı Peygamber Efendimiz’in okuma yazma
bilmeyen biri olmasını öngörmüştür).
Fakat Yüce Allah okuma yazma bilmeyen bu peygamberine indirdiği
ilk vahiyde okumaya, kalem ile öğrenmeye teşvik edici ifadeler kullanmıştır.
Aynı şekilde bu sûrede de “nun” harfine, kaleme ve kalemle yazılanlara
yemin edilerek bu husus bir daha pekiştirilmiştir. Bu durum, Yüce Allah’ın
sonsuz ilminin kapsamında planladığı büyük ve evrensel rolü üstlenmek
üzere hazırladığı bu ümmete yönelik eğitim metodunun bir aşamasıdır.
103 96/Alâk, 1-5
• 62 •
Ahmed Kalkan
Yüce Allah, müşriklerin Peygamber Efendimiz’e yönelik yalan ve iftiralarını
çürütmek, böyle bir şeyin olamayacağını vurgulamak, Peygamberine
yönelik lütfunu ve nimetini dile getirmek için, biraz önce de belirttiğimiz
gibi yazının değerini büyütücü, önemini pekiştirici bir üslûpla “Nûn”a, kaleme
ve onunla yazılanlara yemin ediyor:
- 2. Âyet-
جْنُونٍ ƒ نْتَ بنِعْمَةِ رَبِّكَ بِ َ مَا أَ
مَا أَْنتَ : sen değilsin بنِعْمَةِ رَبِّكَ : Rabbinin nimeti ile (sâyesinde) جْنُونٍ ƒ : بِ َ
cinlenmiş/mecnûn
“Sen Rabbinin nimetiyle cinlenmiş değilsin.” (68/Kalem, 2)
Bu âyette geçen “mecnûn” kelimesi ile, câhiliyye tasavvurunda önemli
bir yeri olan “cin tasallutu” da kastediliyor. Yüce Allah’ın peygamberine
yönelik nimetini yakınlık ve sevgi ifade eden bir üslûpla vurguluyor. Allah,
“Rabbin” ifadesiyle O’nu yüce zâtına bağlıyor. Öte yandan Yüce Allah’ın
kendisine yakın olduğunu bildirdiği ve seçkin kıldığı bir kula yönelik nimetiyle
bağdaşmayan mesnetsiz yakıştırmayı, iftirayı reddediyor. Peygamber
Efendimizin soydaşlarının arasında geçirdiği peygamberliğinin ilk yıllarını
inceleyenler, çağdaşları ve soydaşlarının ona yönelttikleri “o bir delidir”
suçlamaları karşısında şaşkına dönerler. Oysa aklî üstünlüğünü dile getiren
bizzat kendileridir. Nitekim Peygamberlik görevlendirilmesinden yıllar
önce Kâbe’deki Haceru’l Esved’in (Kara taşın) yerine konulması hususunda
aralarında baş gösteren görüş ayrılıklarında O’nun hakemliğini kabul
etmişlerdi. O’na güvenilir kişi anlamına gelen “el-Emîn” lâkabını takan
kendileridir. Kendisine düşman olduklarını sert tavırlarla ortaya koyduktan
sonra bile O’nun Medine’ye hicret ettiği güne kadar kıymetli eşyalarını,
paralarını ona emanet etmeye devam ediyorlardı. Nitekim Hz. Ali’nin Peygamber
Efendimiz’in yanındaki emanetleri sahiplerine geri vermek amacıyla,
Hz. Peygamberden sonra birkaç gün Mekke’de kaldığı kesin şekilde
bilinmektedir. Ama aynı sırada adı geçen adamlar, O’na karşı bu kadar sert
• 63 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
bir tavır içindeydiler, amansız düşmanlarıydılar. Yine onlar, Peygamber
Efendimiz’in peygamberlikle görevlendirilmeden önce bir kez olsun yalan
söylediğine tanık olmamışlardı. Bizans imparatoru Heraklius, Peygamberimiz’le
ilgili olarak müşriklerin temsilcisi Ebû Süfyan’a şöyle sormuştu:
“Peygamber olmadan önce onu yalancılıkla suçladığınız olmuş muydu?”
Ebû Süfyan “Hayır” demek zorunda kalmıştı. Bunun üzerine Heraklius:
“İnsanlara yalan söylemeyen birinin Allah adına yalan söylemesi mümkün
değildir” demişti.
Öfkenin, kinin insanları, Kureyş müşriklerinin yaptığı gibi aralarında
aklî üstünlükle, güzel ahlâkla şöhret bulan bu üstün ve saygın insan hakkında
bu ve benzeri mesnetsiz suçlamalarda bulunmaya yöneltmesi insanı
hayrete düşüren bir durumdur. Fakat kin, insanı köreltir, sağırlaştırır; art
niyetlilik, insanı sıkılmadan iftira atmaya iter. Fakat herkesten önce bizzat
bu iftirayı atan, kendisinin yalancı bir günahkâr olduğunu bilir.
Ey Muhammed! Allah’ın lütfu ve sana verdiği nübüvvet nimeti sayesinde
sen cahil müşriklerin iddia ettiği gibi deli ve mecnun değilsin. Allah’a
hamd olsun sen akıllısın. Kâfirlerin dediği gibi değilsin.
Allah Teâlâ, kaleme ve onunla yazılanlara yemin ederek Rasûlullah’ın,
müşriklerin iddia ettikleri gibi deli olmadığını, zira onun Rabbi olan Allah’ın
lütfuna ve nübüvvet nimetine mazhar olduğunu beyan etmiştir.104
Kâfirler şöyle demişlerdi: “Ey, kendisine Kur’an indirilen! Sen, kesinlikle bir
mecnûnsun/delisin.” 105
İbn Atıyye şöyle der: “Bu, yeminin cevabıdır. Rabbinin nimeti sayesinde
âyeti ise, ara cümlesidir. Nitekim sen birisine: “Sen, Allah’a hamd olsun,
faziletli bir kişisin.” dersin.” Ebû Hayyan şöyle der: “Bu âyet, nübüvvet iddiasının
doğruluğuna kat’i delil gibidir. Çünkü ona verilen üstün fesâhat,
akıl, iyi davranış ve bu ithamı yalanlayan her türlü iyi sıfatları taşıması gibi
özellikler onda açıkça görünmektedir.”106
Burada yemin Kalem ve Kitap üzerinedir. Yani bu Kur’an Vahiy kâtibinin
elleriyle işlenmektedir. Bu husus Allah Rasûlü’nün deli olmadığının
104 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları, 8/383
105 15/Hicr, 6
106 Ebu Hayyan, Bahru’l-Muhît, 8/307; Muhammed Ali es-Sâbunî, Safvetu’t-Tefâsir, Ensar Neşriyat, 7/18
• 64 •
Ahmed Kalkan
açık bir hüccetidir. Rasûlullah (s.a.s.) risâlet dâvâsından önce Mekkeliler
tarafından yörenin en iyi ve en faziletli insanı olarak kabul edilmekte ve
herkesçe onun dürüstlüğüne ve ferâsetine güven duyulmaktaydı. Ama
Kur’an vahyolunmaya başlayınca aynı insanlar O’na deli, mecnun demeye
başladılar. Şu anlaşılıyor ki, aslında buna sebep Kur’an’ın ona inmesidir. İşte
bu yüzden Kur’an’ın bu gibi iddialar için yeterli bir reddiye olduğu buyurulmaktadır.
Yüce, açık ve beliğ kelâmın içerdiği konular da aynı yüksek meziyete
sahiptir. Bu Kur’an, Rasûlullah’a Allah’ın bir lütfudur, kâfirlerin iddia
ettikleri gibi bir delilik sebebi değildir. Burada dikkate değer bir husus da
şudur; hitap Allah Rasûlü’ne olmakla beraber, aslında kâfirlerin ithamlarına
cevaplar verilmektedir. Yani, bu âyet Rasûlullah’a, onun deli olmadığına
kendisini iknâ etmek üzere gönderildiği zannedilmesin. Asıl gâye kâfirlere,
Kur’an yüzünden Allah Rasûlü’ne mecnun dediklerini ve bu iftiraya en açık
kati cevabın Kur’an’ın bizâtihî kendisi olduğunu anlatmaktır.107
Nimetten maksat da, peygamberlik ve onun gereği olan akıl, akılla beraber
olan cesaret, güzel ahlâk, erdem, dünya ve ahirette mutluluk sebebi
olan ilâhî lütuf ve bağışlardır. Kısacası mânâ: Hz. Peygamber’e ilk vahyin
gelmesi ile peygmaberliğin başlaması üzerine Mekke kâfirlerinin haset,
düşmanlık ve şaşkınlıkla yakıştırmaya kalkıştıkları delilik ve sapıklık kusurlarının
kendisinden uzak; aksine onun akıl, cesaret, doğruluk ve erdemle
seçkin bir kimse olduğunu ve bütün bunlar, onu terbiye edip yetiştirerek
nebîlik ve rasullük lütfeden yüce Rabbinin nimetleri cümlesinden olup, bu
yüzden göreceği eziyetlere ve çekeceği sıkıntılara karşılık ilerde başa kakılmayan
ve tükenmeyen mükâfat ve nimetlere kavuşmak üzere bulunduğunu
açıklayıp söz vererek Hz. Muhammed’in (s.a.s.) şerefli nefsini aklamak ve
temize çıkarmakla kuvvetlendirmek ve bu şekilde onu ilâhî bildirileri bütün
âlemlere ulaştırmaya sevketmektir.108
“Sen, Rabbinin nimetiyle cinlenmiş değilsin.” İşte Yüce Allah bu şekilde
şefkat ve yakınlık taşıyan bir ifadeyle, onurlandırıcı bir üslupla, peygamberine
yönelik bu kâfirce kine, bu çirkin iftiraya cevap veriyor:
107 Mevdûdî, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/391
108 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yay., 8/265-266
• 65 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
- 3. Âyet -
مَْنُونٍ  جْرًا غَيْ َ
أَوَإِنَّ لكَ ل
نَّوَإِ : gerçekten كَل : senin için جْرًا
أَل : mükâfat vardır bir مَْنُونٍ  : غَ يْ َ
kesintisiz
“Senin için kesintisiz bir mükâfat vardır.” (68/Kalem, 3)
Ey Muhammed! Şüphesiz İslâm’ı tebliğ uğrunda katlanmış olduğun
eziyetlerden dolayı, senin için eksilmeyen ve kesilmeyen sonsuz bir ecir,
mükâfat, ödül vardır.
Memnûn: Kesilen demektir. Bir kimse ipi kestiğinde menentu’l-hable
der.109 İnsanları hidâyete getirmek için çabalaman ve bu yüzden bir sürü
eziyet ve cefalara uğramana rağmen, bu vazifeyi yerine getirmen senin için
bir ecirdir. Bunun karşılığında sana sayısız ve sonsuz mükâfatlar vardır.110
Kesilmez, tükenmez, devamlı hiç kesilmeyen bir nimet yahut hiç kimsenin
minnetini çekmeden sırf Allah’ın lütfu ve yardımı olan bir mükâfat vardır.
111 Senin için sürekli ve kesintisiz bir mükâfat vardır. Bitmez, tükenmez
bir ödüldür bu. Sana peygamberlik görevini ve O’nun saygın makamını
bahşeden Rabbinin katında bir mükâfat vardır. Bu da her türlü yoksunluğu
gideren, her türlü boşluğu dolduran, müşriklerin tüm suçlamalarını silip
süpüren engin bir karşılık, bir yakınlık ifadesi, bir yüreklendirici tesellidir.
Yüce Rabbinin, şefkatle, sevgiyle ve onurlandırıcı bir üslûpla hakkında “Senin
için kesintisiz bir mükâfat vardır.” dediği kimse ne kaybeder ki?
109 Muhammed Ali es-Sâbunî, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, 7/17
110 Mevdûdî-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/391
111 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 8/266
• 66 •
Ahmed Kalkan
- 4. Âyet -
 وَإَِّنكَ لعَلى خُلُقٍ عَظِي ٍ
وَإَِّنكَ : ve şüphesiz sen لعَلى : üzerindesin قٍخُلُ : bir ahlâk  ظِي ٍ عَ : çok büyük
“Ve sen elbette yüce bir ahlâka sahipsin.” (68/Kalem, 4)
Huluk/Ahlâk
İslâm ahlâkının asıl kaynağı Kur’ân ve onun ışığında oluşan Sünnettir.
Kur’ân-ı Kerîm’de çoğul biçiminde ahlâk geçmemekle birlikte bunun tekili
olan huluk ve halk kelimeleri geçer. Halk yaratma, biçim verme demektir
ki bu, Allah’ın eylemidir. “Rabbimiz her şeye biçimini veren, her şeyi yaratıp
sonra onu yaratıldığı amaca yönlendiren Allah’tır.”112
Huluk ise davranış biçimi, huy, âdet ve gelenek anlamını verir. Bu kelime
ilk defa Kalem Sûresi’nde, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) davranış biçimini
övmek üzere kullanılmıştır: “Muhakkak ki sen, büyük bir huluk (ahlâk) üzerindesin!”
113 Daha sonra Şu’arâ Sûresi’nin, “Bu (davranışınız) sadece eskilerin
huluku (geleneği)dir.”114 âyetinde önceki toplumların, peygamberleri red
geleneği, huluk kelimesiyle
anlatılmıştır.
“El-hulk”; kişinin tabiatı, kişilik” anlamlarına gelir. “Yaratma ve yaratık”
anlamındaki halk ve “yaratılış” anlamındaki hilkat ile akraba. Bir sıfatla kayıtlanmadığı
zaman “iyi, güzel ve doğru” olana delâlet eder. “Çünkü sen”,
âdeta Hz. Peygamber’in “neden ben?” iç sorusuna cevap niteliği taşır. Bu
âyet, “Sen daha önce Kitap nedir, iman nedir, bilmezdin”115 âyetiyle birlikte
düşünüldüğünde, “Sen Kitap nedir, iman nedir bilmezken de muhteşem bir
ahlâka sahiptin” zımnî anlamına ulaşılır. İbn Abbas’ın tasnifine göre din;
akaid, ahlâk, ibâdet ve muâmelâttan oluşan dört katlı bir binadır. Bu âyet,
din binasının temel katının akaidle birlikte ahlâk olduğunu ifade eder. Al-
112 20/Tâhâ, 50
113 68/Kalem, 4
114 26/Şu'arâ, 137
115 42/Şûrâ, 52
• 67 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
lah Rasûlü’nün fıtrat ve seciye olarak sahip olduğu bu ahlâkî potansiyel,
Kur’an sâyesinde bilfiil hayata dönüşmüştür.116
Kur’ân-ı Kerim’de pek çok âyette yer alan “amel” teriminin alanı ahlâkî
davranışları da içine alacak şekilde geniş tutulmuştur. Bunun yanında birr,
takvâ, hidâyet, sırât-ı müstakîm, sıdk, amel-i sâlih, hayır, ma’rûf, ihsân, hasene
ve istikamet gibi iyi ahlâklılık; ism, dalâl, fahşâ, münker, bağy, seyyie,
hevâ, isrâf, fısk, fücûr, hatîe, zulüm gibi kötü ahlâklılık ile aynı veya yakın
anlam ifâde eden birçok terim vardır. Hadislerde ise bu terimler yanında
ahlâk ve hulk kelimeleri de kullanılmıştır.
Kalem Sûresi’nin 4. âyeti münasebetiyle İmam Fahreddin Râzî, Hz.
Muhammed’in
(s.a.s.) ahlâkını şöyle anlatmaktadır: “Huluk ve hulk, ruhsal
bir yetenektir ki onunla nitelenen kimse, kolaylıkla güzel işleri yapar. Güzel
işleri kolaylıkla yapma durumuna huluk denir. Huluk’un çoğulu ahlâktır.
Güzel huluk, cimrilikten, kızmaktan, katılıktan uzaklaşmak, sözü ve işi ile
kendini insanlara sevdirmek, başkalarıyla ilişkiyi kesmemek; alışverişte ve
diğer işlemlerde hoşgörü sahibi olmakla olur.”
“Sen, muhteşem bir ahlâka sahipsin.” (68/Kalem, 4)
Hiçbir kalem, hiçbir düşünce varlıklar âleminin Rabbinin söylediği bu
sözün ifade ettiği anlamı anlatamaz. Bu, Allah’ın şahitliğidir. Allah’ın terazisinde
bir kula verilen değerdir. Hakkında “Sen yüce bir ahlâka sahipsin”
denilen bir kula yönelik eşsiz bir övgüdür. Yüce ahlâkın Allah katında ifade
ettiği anlamın boyutlarını hiçbir canlı kavrayamaz.
Hz. Muhammed’in -salât ve selâm üzerine olsun- yüceliğine ilişkin bu
yüce sözün anlamı değişik açılardan bakıldığında son derece belirgindir,
açıktır. Yüce Allah’ın söylediği, evrenin vicdanının tescil ettiği, varlıklar
âleminin özünün pekiştirildiği, ayrıca Allah’ın dilediği bir zamana kadar
yüceler âleminde yankılanan bir söz olması bakımından önemlidir.
Bu söz, bir başka açıdan da önemlidir. Hz. Muhammed’in -salât ve
selâm üzerine olsun- bu sözü algılayabilmesi de, buna güç yetirebilmesi
de üzerinde durulması gereken önemli bir husustur. O, bu sözü söyleyenin
Rabbi olduğunu biliyor. O, Rabbinin kim olduğunu, O’nun yüceliğini,
116 M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, s. 1156
• 68 •
Ahmed Kalkan
sözlerinin ne anlama geldiğini, bu sözlerin boyutlarını, yankılarını çok iyi
biliyor. O, bu sınırsız yücelik karşısında, hiç kimsenin kavrayamadığı şeyler
kavramış olmasına rağmen kendisinin de kim olduğunu çok iyi biliyor.
Hz. Muhammed’in (s.a.s.) bu sözü, hem de bu yüce kaynaktan algılaması,
buna rağmen sarsılmaması, -bir övgü bile olsa- bu sözün dehşet verici
ağırlığı altında ezilmemesi, baskısı altında kişiliğini yitirmemesi, kendini
kaybetmemesi... Bu sözü derin bir güven duygusu, sağlam bir irâdeyle ve
dengeli bir kişilikle karşılaması... Bütün deliller bir yana, bu durum bile
başlı başına O’nun kişiliğinin yüceliğinin kanıtıdır.
Siyer kitaplarında O’nun ahlâkının yüceliği anlatılmış, bu hususta birçok
arkadaşın sözleri aktarılmıştır. Bununla beraber onun hayatının ortaya
koyduğu realite, onunla ilgili olarak aktarılan tüm rivâyetlerden daha etkili
bir tanıktır. Fakat bu söz ifade ettiği anlam bakımından öbürlerinden
daha yüce, daha etkileyicidir. Ulu ve büyük Allah’tan kaynaklanması bakımından
yücedir. Hz. Muhammed’in (s.a.s.) bu sözü söyleyen ulu ve büyük
Rabbinin kim olduğunu bildiği halde algılayabilmesi, buna rağmen derin
bir güvenle, sağlam bir ifadeyle ayakta kalabilmesi, Yüce Allah’tan böyle bir
söz dinlemiş olmasına rağmen Allah’ın kullarına karşı büyüklük kompleksine
kapılmaması, kibirlenmemesi, üstünlük taslamaması bakımından da
bu söz son derece önemlidir.
Bu inanç sistemine bakan biri, tıpkı bu inanç sisteminin peygamberinin
hayatına bakan birisi gibi ahlâk unsurunun çok belirgin ve köklü olduğunu
görür. Bu inanç sisteminde hem yasal düzenlemelere ilişkin temeller
hem de ruhsal arınmaya ilişkin temeller ahlâk unsuruna dayanır. Bu inanç
sisteminde en büyük çağrı, arınmaya, temizliğe, güvenliğe, doğruluğa, adâlete,
merhamete, verilen sözü tutmaya, söz ile davranışın birbirini tutmasına,
her ikisinin niyet ve vicdan ile uyuşmasına, zorbalığın, zulmün, hile ve
aldatmanın, insanların mallarını haksız yere yemenin, dokunulması yasak
olan başkalarının ırz ve namusuna tecavüz etmenin, her türlü kötülüğün
ve fuhşun önlenmesine ilişkindir... Bu inanç sisteminin öngördüğü yasal
düzenlemeler, bu temellerin, duygu ve davranışta, vicdanın derinliklerinde
ve toplumun pratik hayatında, bireysel, toplumsal ve uluslararası ilişkilerde
ahlâk unsurunun korunması amacına yöneliktir.
• 69 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
İslâm ahlâkı, bütün kusursuzluğu ile, bütün güzelliği ile, bütün dengeliliği
ile, bütün doğruluğu ile, bütün sürekliliği ile ve bütün kalıcılığı ile Hz.
Muhammed’in kişiliğinde somutlaşmıştı. Yüce Allah’ın şu yüce övgüsünde
ifadesini bulmuştu: “Ve sen yüce bir ahlâka sahipsin.”117
Ahlâk; Anlam ve Mâhiyeti
Ahlâk, Arapça “hulk” kelimesinin çoğuludur. Hulk: Huy, seciyet, tabiat,
din ve yaratılış anlamlarına gelir. Buna göre ahlâk kelimesinin sözlük anlamı;
huylar, seciyeler, insanın mânevî yapısını belirleyen özelliklerdir.
Terim olarak ahlâk: Ahlâk, “insanın bir amaca yönelik olarak kendi
arzusu ile iyi davranışlarda bulunup kötülüklerden uzak olmasıdır” şeklinde
tanımlanabilir. İslâm âlimlerince genel kabul görmüş şekliyle ahlâkın
tanımı şöyledir: “Ahlâk, insanın nefsinde yerleşen öyle bir hey’et (meleke)
dir ki, fiiller hiçbir fikrî zorlama olmaksızın, düşünüp taşınmadan bu meleke
sâyesinde kolaylıkla ve rahatlıkla ortaya çıkar.” Hulk veya hulûk insanın
beden ve ruh bütünlüğü ile alâkalıdır. Ahlâk bu çerçeve içinde, “insanın bir
amaca yönelik olarak kendi arzusu ile iyi davranışlarda bulunup kötülüklerden
uzak olmasıdır” şeklinde tanımlanabilir.
Bu tanımın tahlil edilmesi bizi ahlâkın mâhiyeti hakkıda şu sonuçlara
götürür:
a- Ahlâk, fiil ve davranışlardan ziyâde, bu davranışların kaynağı olan,
mânevî kabiyetler kompleksini (hey’eti) ifâde eder. Buna göre ahlâkî davranışlar,
ahlâkın kendisi değil, onun bir tezâhürü, bir sonucudur. Çünkü
“ameller niyetlere göredir.” 118
b- Ahlâk; sadece iyi huylar ve kabiliyetler anlamına gelmez. İyi ve kötü
huyların hepsine birden ahlâk denir. Kendisinde iyi huylar geliştirmiş olana
“iyi ahlâklı”; kötü huylar geliştirmiş olana da “kötü ahlâklı” denilir. Şu halde
esâsen ahlâksız insan yoktur.
117 68/Kalem, 4
118 Buhârî, İman 41, Bed’u’l Vahy 1
• 70 •
Ahmed Kalkan
c- Ahlâk, insanda gelip geçici bir hal değil, onun mânevî yapısında
yerleşen bir meleke halini alan istidat ve kabiliyetler bütünüdür. Peygamberimiz
bu konuda “Amellerin en hayırlısı, az da olsa devamlı olanıdır”119
buyurmuşlardır.
d- Ahlâk, insanı, düşünüp taşınmaya, herhangi bir baskı ve zorlamaya
gerek kalmaksızın, görevleri rahatlıkla ve memnuniyetle yapmaya sevkeder.
Riya, korku, menfaat temini gibi sebeplerle yapılan davranışlar, güzel
ahlâk sınıfına girmez.
e- Güzel ahlâklı olabilmek için, görevleri memnuniyetle yerine getirme
alışkanlığı büyük önem arzeder. Böyle bir alışkanlık da ancak eğitim ile
kazanılır. Burada eğitimden maksat, insanın kendi kendini eğitmesi, yani
nefsini ıslah etmeye çalışmasıdır. Bu, bir irâde eğitimidir.
Ahlâkın muhtevâsı çok geniştir. İnsanla ilgili bütün davranışlar ahlâkın
konusunu teşkil eder diyebiliriz. Kişinin Allah’la ilişkisi ahlâkın konusunu
teşkil ettiği gibi; kişinin nefsiyle kendisiyle) durumu, kişinin başka bir
kişiyle, içinde bulunduğu toplumla, devletle ilişkisi, kişinin çevresiyle (tabiatla,
hayvanlarla) münâsebeti de ahlâkın konusunu teşkil eder. Yaptıkları
ve yapmadıkları; yani yapmaması gerekirken yaptıkları ve yapması geretiği
halde terk ettikleri, söylememesi gerekirken söyledikleri ve söylemesi gerekirken
söyledikleri de ahlâkın konusunu teşkil eder. Her ibâdetin ahlâkla
ilgili boyutu vardır. Terk edilince ahlâkî bir zaaf olduğu gibi, hakkıyla yerine
getirilince insan ahlâkını yücelten boyutu da vardır her İlâhî emrin ve
ibâdetin.
Gâye ve Vâsıtalarda Ahlâkın Lüzumu: Yüce gâyeye âdi araçlarla ulaşmak
mümkün ve doğru değildir. “Gâye, vâsıtayı mubah kılar” sözü İslâmî
değildir. Bu söz, pragmatizmi yücelten Batının sloganıdır. Gâye ve neticenin
Rabbânî olması gerektiği gibi, ona ulaştıran araçların ve metodların da
Rabbânî olması gerekir. İslâm’da, gâyeye götüren vâsıtalar da meşrû olmalı,
aynı zamanda ahlâkî kavramlara da uygun olmalıdır.
İslâm ahlâkı Kur’an-ı Kerîm’e dayanır. Yani her yönüyle Cenâb-ı Allah
tarafından vahiy yoluyla belirlenmiş bir davranışlar manzûmesidir. Her
şeyden önce İslâm ahlâkı bir vazife ahlâkı şeklinde ortaya çıkmıştır. Zira
119 Buhârî, Libas 43
• 71 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Kur’ân-ı Kerîm’deki her emir, mü’minler için bir görev belirlemiştir. İnsanın
bir mü’min olarak bu emirlere muhâtap olmayı kabul etmesi, bunları birer
görev olarak telâkkî etmesi anlamındadır. Kur’ân-ı Kerîm’de Rasûlullah’a
(s.a.s.) hitâben: “Sen en yüce bir ahlâk üzeresin”120 buyurulmuş ve Hz. Peygamber’in
kendisi de: “Ben ahlâkî prensipleri tamamlamak üzere gönderildim.”
121 buyurmuştur. Aynı şekilde Rasûlullah’ın bütün hadisleri insanların
birbirlerine karşı daha iyi davranmaları konusunda birer emir mâhiyetinde
olup müslümanlara görev yüklemektedir. Dolayısıyla İslâm’ın getirdiği ahlâk
anlayışı her şeyden önce bir görev ahlâkıdır.
İslâm ahlâkının diğer bir yönü de davranışlardaki niyet duygusudur.
Zira Hz. Peygamber (s.a.s.), “ameller niyetlere göredir”122 buyururken, İslâm’ın
önemli bir prensibini belirlemiştir. Müslüman için bu niyetin arkasındaki
en büyük yönlendirici duygu, mü’minin her davranışında “Allah
rızâsı”nı gözetme duygusudur. Zira mü’min herhangi bir davranışta bulunurken,
asla bir dünyevî çıkar beklemeyip gönlünde sadece Allah rızâsını
ve onun sevgisini kazanma arzusunu taşımaktadır/taşımalıdır. “Yoksula,
yetime ve esire O’nun rızâsı için yemek yedirirler ve ‘biz size sırf Allah rızâsı
için yediriyoruz. Sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz’ (derler).” 123
Niyet ve Allah rızâsı duygularının yanı sıra, Allah Teâlâ’ya karşı bir sorumluluk
duygusu taşımak müslüman ahlâkının temel prensiplerindendir.
İslâm’a göre müslümanın bu sorumluluk duygusu Allah Teâlâ’dan korkmak,
onun emirlerine saygı göstermek ve bu emirleri asla aksatmaksızın
yerine getirmek, yasakladığı her şeyden kaçınmak İslâm ahlâkının temel ve
ilk prensipleridir. Diğer bir temel prensip de müslümanın diğer mahlûkata/
yaratıklara karşı son derece merhamet, adâlet ve şefkatle davranması, zayıf
ve muhtaç olanlarına yardım etmesi, ana ve babaya saygılı olması ve onların
gönüllerini kazanmaya çalışması gibi hususlardır.
Bütün bunların yanı sıra, insanın kendi duygularına hâkim olması, mütevâzı,
sabırlı, edepli, hayâlı ve insaflı olması gibi prensipler de müslümanın
başkasına karşı sorumlu olduğu hususlardır.
120 68/Kalem, 4
121 Muvatta', Husnu'l-huluk 8; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/381
122 Buhârî, İman 41, Bed’u’l Vahy 1
123 76/İnsan, 8-9
• 72 •
Ahmed Kalkan
İnsanın, dolayısıyla müslümanın, toplum içinde güzel ve hoş karşılanmayan
her türlü kötü davranış ve alışkanlıklarını zamanla değiştirebilmesi
gerekir. Bu kötü huy ve davranışlardan kurtulmanın tek yolu, irâdesini
kontrol altında tutup ona tam olarak sahip olmasıdır. Bu kötü davranış biçimlerinden
de ancak Allah’ın bize emrettiği ibâdetlere sımsıkı sarılmak
sûretiyle kurtulmak mümkündür. Ama irâdesine hâkim olamayan bir
kimsenin bu gibi kötü huy ve alışkanlıklardan uzaklaşması kolay değildir.
İbâdetlere sıkı sıkıya bağlanmak, Allah’ı daima bizi görüyor gibi hissedip
onu hatırda tutmak, sürekli olarak iyi insanlarla oturup kötülerden uzak
kalmak, âsî insanların bulunduğu yerlere gitmemek, Allah’ın emirlerine
sarılıp yasaklarından kaçınmak sûretiyle İslâmî anlamda bir ahlâka sahip
olunabilir.
Bütün bu çizilen prensiplere göz attığımızda İslâm ahlâkının saf ve sağlam
bir iyi niyete dayandığı; Allah’ın rızâsına önem vermesi, uygulayanından
dünyevî hiçbir çıkar beklemeyip uhrevî bir fayda peşinde bile olmaksızın
sırf Allah rızâsı ve sevgisini göz önünde bulundurmasını talep etmesi
gibi özellikleri ile her türlü şekilci ve pragmatist ahlâk anlayışından uzak
olduğu görülmektedir.
İslâm’da ahlâkı imandan ayırmak mümkün değildir. Zira bütün Kur’ânî
emirlere boyun eğmek imanın gereğidir. Bu emirlere uymakla da en üstün
ahlâkî değerler elde edilir. Rasûlullah (s.a.s.): “Mü’minlerin iman açısından
en mükemmel olanı, ahlâkı en iyi olanıdır.”124 buyurmuştur. Bu duruma göre
ahlâkî açıdan mükemmel bir anlayış ve davranışa sahip olmayan kişi iman
açısından da kemâle ermiş olamaz. Diğer bir hadiste de şöyle buyurur:
“İman yetmiş şûbedir/türdür. En üstünü ‘Lâ ilâhe illâllah’tır en aşağısı da
yol üzerinde insanlara eziyet verecek bir şeyi kaldırmaktır. Hayâ da imanın
bir bölümüdür.” 125 “Allah’a yemin olsun ki, hiç bir kul, kendi nefsi için istediği
güzelliği kardeşi için de istemedikçe (tam) iman etmiş olmaz.” 126; “Haklı
olduğu halde bile çekişmeyi bırakan kimseye Cennet’in avlusunda bir köşk
verileceğine, yalan söylemekten kaçınan kimseye Cennet’in ortasında bir köşk
takdim edileceğine, ahlâkı güzel olan kimseye de Cennet’in en güzel yerinde
bir köşk sunulacağına ben kefilim.”127; “Mîzâna konan ameller arasında güzel
124 Buhârî, Edeb 39
125 Ebû Dâvud, Sünnet 14
126 Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71-72
127 Ebû Dâvud, Edeb 7
• 73 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
ahlâktan daha ağır gelecek hiç bir pey yoktur. İnsan güzel ahlâkı sâyesinde,
(devamlı) oruç tutup namaz kılan kimseler derecesine yükselir.” 128
Bu ve buna benzer hadislerde Hz. Peygamber, güzel ahlâkın üstünlüğünü
dile getirmiştir. Ayrıca: “Müslüman, müslümanların onun elinden ve dilinden
emin oldukları kimsedir.” 129; “İnsanların en hayırlısı ömrü uzun olup
amelleri de güzel olandır.” buyurmakla iyi müslümanı tarif etmiştir. Sahâbilerden
biri Rasûlullah’a şöyle sorar: “İslâm’da en hayırlı iş nedir?” Peygamber
Efendimiz şöyle cevap verir: “Yemek yedirmen, tanıdığın ve tanımadığına
selâm vermendir.” Ashâbın ileri gelenlerinden Abdullah İbn Mes’ud da
buna benzer bir soru sorunca Rasûlullah şöyle buyurmuşlardır: “Vaktinde
kılınan namaz, ana babaya itaat, Allah yolunda cihad.” İslâm ahlâkının temel
prensipleri olarak sadece bunlarla amel eden ve bu prensipler çerçevesinde
hareket eden bir toplum her zaman dimdik olarak ayakta durabilir.
İnsanlara karşı daima yumuşak davranmak, hatalarına rastladığında, bu
hatalarını son derece yumuşak bir ifadeyle ve onları üzmeyecek bir tarz ve
üslûpla söylemek gerekir. İnsanları ikaz ederken de aynı üslûbu uygulamak
müslümanın prensibi olmalıdır. İslâm’ın insanların hayatlarında görülen
pratik ahlâkı insanın kendisine, hemcinslerine, çevresinde ve Allah’a karşı
olan bütün görevlerini içine alır. Bütün bunlara baktığımızda İslâm ahlâkı
hürmet, hizmet, merhamet, edep, hayâ, nefse hâkimiyet, tevâzu, adâlet ve
benzeri hususlar üzerinde yükselmiştir.
Ayrıca İslâm yalan, küfür, lânet okuma, alay etme, kibirlenme, koğuculuk
yapma, gıybet etme, riyâ, cimrilik, kıskançlık, vs. gibi duygu ve davranışların
kesinlikle yasaklandığını bildirerek, müslümanın bütün bunlardan
da uzak kalması gerektiğini açıklamıştır.130
İslâmî ahlâkın temelinde vahiy vardır. Kur’ân-ı Kerim’deki her emir ve
nehiy, bir vazifeyi gündeme getirir. İslâm dinindeki iman ve ibâdet esaslarıyla
ahlâkî emirleri, kesin çizgilerle birbirinden ayırmak mümkün değildir.
Nitekim Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’in nasıl bir ahlâka sahip olduğunu soran
Hz. Urve b. Hişam’a, Hz. Âişe (r. anhâ) vâlidemiz şöyle cevap vermiştir:
“Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.) ahlâkı Kur’ân idi.”131
128 Tirmizî, Birr 62
129 Müslim, İman 14
130 Ahmed Ağırakça, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 67-69
131 Müslim, Müsâfirîn 139
• 74 •
Ahmed Kalkan
İslâm’da ahlâkın mâhiyeti ve niteliği Kur’an-ı Kerim’in hükümlerinde
yer aldığına göre, “İslâm ahlâkı” deyimini “Kur’an ahlâkı” şeklînde ifade
etmek gerekmektedir. Gerçekte
Hz. Âişe’nin rivâyet ettiği bir hadiste Hz.
Peygamber’in ahlâkının Kur’an ahlâkı” olduğu
belirtilmiştir.132 Bu bakımdan
İslâm ahlâkının teorik yönü Kur’an’da (aynı zamanda hadislerde), tam
uygulanma
örneği de Hz. Peygamber’in ahlâkî şahsiyetinde somutlaşmaktadır.
Nitekim Peygamberimiz:
“Ben ancak ahlâkî faziletleri tamamlamak
için gönderildim” buyurarak İslâm’da ahlâkın önemine işaret etmişlerdir.
Genel olarak ahlâkçılara göre insanın doğuştan gelen temel yetenekleri
değiştirilemez, ama kazanılmış huyları değiştirilebilir. Zaten İlâhî kitapların
ve insan eğitimcileri olan mürşidlerin güzel ahlâka teşvikleri de
insanın değiştirilmesi mümkün olan huylarını hedef alır. İnsan boyunu,
rengini, akıl kapasitesini değiştiremez, ama davranışlarını istediği biçimde
yönlendirebilir. İnsanın sorumluluğu da seçimi elinde olan davranışlaryla
sınırlıdır. Seçimi elinde olmayan işlerden ötürü insan sorumlu değildir. O,
Allah’ın küllî irâdesi ve kaderinin belirlediği bir husustur.
Hz. Âişe (r.a.): “Allah’ın Elçisi’nin (s.a.s.) ahlâkı Kur’ân idi”133 demiştir.
Yani onun, Kur’ân âdâbıyla edeplendiğini, emirlerini tuttuğunu, yasaklarından
kaçtığını kasdetmiştir. Allah’ın Elçisi (s.a.s.), her fazîleti, her üstün
meziyeti kendinde toplamıştı. Soyu yüksek, zekâ ve anlayışı üstün idi. Bilgisi,
utanması, ibâdeti çoktu. Cömert, yiğit, sabırlı, şükredici, mürüvvet,
sevgi ve şefkat sahibi, tutumlu, dünyâya değer vermez, alçak gönüllü, âdil,
öfkesini yenen ve affedici idi. Akrabayı ziyaret eder, güzel geçinir, tedbirli,
güzel yönetir, güzel konuşur idi. Duyuları güçlü, biçimi güzeldi. Bu ve benzeri
bütün güzel huylara, fazîlet ve meziyetlere sahipti. Bundan dolayı kendisi:
“Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim”134 demiştir. Kur’ân’ın
ve ona aykırı olmayan sağlam Hadîslerin çizdiği genel çerçeve içinde yasakları
çiğnemek, İslâm ahlâkına aykırıdır. Buna göre adam öldürmek, zina
etmek, yalan söylemek, adâletten ayrılmak, haksız yere başkasının malını
yemek, gasbetmek, çalmak, dedikodu yapmak, iftira etmek, bilmediği
şeylerin ardına düşmek, insanların ayıp ve kusurunu araştırmak, insanları
halka rezil etmeğe çalışmak, hased etmek, çekememezlik ve benzeri şeyleri
yapmak İslâm ahlâkına aykırıdır, başka deyişle ahlâksızlıktır. Bunları yap-
132 Müslim, Müsafirîn 139
133 Müslim, Müsâfirîn 139
134 Muvatta', Husnu'l-huluk 8; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/381
• 75 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
mamak, tersine başkalarına iyilik etmek, doğru olmak, doğru söylemek,
âdil davranmak, adam kayırmamak, rüşvetten, iltimastan kaçınmak, kendisini
düşündüğü kadar başkalarını da düşünmek, hâsılı Kur’ân ve Hadîsin
övüp teşvik ettiği huyları ve davranışları yapmak, iyi ahlâktır.
Kur’ân-ı Kerîm, güzel ahlâk davranışlarına a’mâl-i sâliha (yararlı işler)
demektedir. Kur’ân’da iman, hep sâlih amel ile birlikte anılmıştır. Salih amel
(güzel ahlâk) ile birlikte bulunmayan imanın bir değeri yoktur. Çünkü din
ve iman kafada kalan soyut-pasif bir düşünceden ibaret değil, sâlih amel
biçiminde görünen eylemli inançtır.
Kur’an’ın gösterdiği güzel ahlâka (sâlih amellere) uyan toplumlar, egemen
yaşadıkları gibi,135 âhirette cennetle ödüllendirilirler.136
Ahlâkî Örnek Olarak Hz. Peygamber (s.a.s.)
“Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler
için en güzel örnek” olan Hz. Muhammed (s.a.s.), rahmeti her şeyi
kuşatmış olan Allah’ın tasdikiyle “yüce bir ahlâk” üzere yaşamıştır.
Ahlâkın özünü kişilik; kişiliğin özünü ise kendiliğinden, devamlı ve
kuşatıcı olan kısmı teşkil eder. İzlenmesi gerekli yol olarak “sünnet” de
içerdiği devamlılık ve kuşatıcılık ile Hz. Peygamber’in eşsiz ahlâkını şüphe
ve yanlış anlamaya meydan vermeyecek şekilde insanlığın düşünme, ibret
alma ve doğruyu bulma yeteneğinin istifadesine sunar. Muhtemel her yönü
ve her türlü tezahürü ile hayatı bütünüyle kucaklayan istikamet, doğruluk
ve adâlet; özü sözle, sözü de davranışla ayrılmaz bir vücut halinde birbirine
nakşeden içtenlik ve samimiyet; düşünülen, söylenen ve yapılan her şeye
güzellik ve insanilik damgasını vuran incelik, nezaket ve hayâ; her türlü iyiliğin
özünü simgeleyen şefkat, merhamet ve muhabbet; her durum ve şartta
insancalığı, insana yakışırlığı temsil eden hilm, cömertlik, sabır ve cesaret;
kökü sağlam, dalları ise gökte olup her daim Rabbin izniyle yemişini veren
iman ağacının özünü teşkil eden takvâ, itidal ve hakkaniyet; her türlü güzellik
ve olgunluğun en güzel elbiseleri olan tevazu, sadelik ve vefa... O’nun
yüce ahlâkının ana çizgilerini oluşturur.
135 21/Enbiyâ, 105; 24/Nûr, 55
136 2/Bakara, 62; 5/Mâide, 69; 4/Nisâ, 123-124
• 76 •
Ahmed Kalkan
Yeme-içme, giyim-kuşam, istirahat ve eğlenme gibi tabi ihtiyaçlarını
karşılamasında; ailesi, akrabaları, dostları ve düşmanları ile ilişkilerinde;
duâ, ibâdet ve niyazında; tebliğ ve sohbetlerinde; geçimini teminine yönelik
faaliyetlerinde; tebessüm ve vakarında; afiyet ve hastalığında; zenginlik
ve fakirliğinde; savaşta düşmanla olan mücadelesi ile evinde çocuklarıyla
olan muhabbetinde; vefat etmiş oğlu İbrahim’in bedenine damlayan gözyaşlarıyla
şehid olmuş amcası Hz. Hamza’nın delik deşik edilip hunharca
parçalanmış bedenine bakan gözlerinde... kısacası hayatının her an ve her
aşamasında bütün bu yüce değerler olgunlaşma çabası altında kendilerini
gösterir ve O’nun şahsiyetinin ayrılmaz parçaları haline gelirler.
Hayat, devamlı değişen ilişkiler bütünü olup bütün değişimleri ile bir
süreci ifade eder. Ahlâkîse istikrarı, gelişimi ve olgunlaşması ile bu sürece
kimliğini kazandıran, şahsiyetini verendir. Bu açıdan Peygamber Efendimizin
detaylarıyla bilinen hayatına bakıldığında, bu hayata örnek şahsiyetini
verenin, yüce değerlerin, dosdoğru yolun, insanca, insanın yaratılış amacına
uygun yaşamanın İlâhî kelimelerle ifadesi olan Kur’an-ı Kerim’in olduğu
rahatlıkla görülür. Kendisine O’nu en iyi tanıyan kimselerden biri olarak
“O’nun ahlâkı nasıl idi?” diye sorulduğunda, sevgili eşi Hz. Âişe’nin “O’’nun
ahlâkı Kur’an idi.” şeklinde cevap vermiş olması bu açıdan çok önemlidir.
Öncelikle yaratan ve emredip en güzeline hidâyeteden yüce Allah’ın “Yâsîn,
hikmet dolu Kur’an hakkı için, sen şüphesiz gönderilenlerden (Rasûllerden)
sin, dosdoğru yol üzerindesin.”137; “Nûn. Kaleme ve yazdıklarına andolsun ki
sen Rabbinin nimeti ile bir mecnun değilsin ve hiç şüphesiz senin için bitip
tükenmeyen bir ecir vardır. Ve hiç şüphesiz sen yüce bir ahlâküzeresin.”138 ve
benzeri âyetler ile Peygamber Efendimizin bir yandan üstün ahlâkına bir
yandan da bu üstün ahlâkın İlâhî öğreti ile bağlantısına şahadeti; sonra da
bu İlâhî şahadete selim akıl ve kalpleri ile doğru bilgi, tecrübe ve haberlere
istinaden katılıp, bu hakikati tasdik eden nice insanların buna tanıklığı
göstermektedir ki O, özü, sözü ve hareketi ile hayatının başından sonuna
kadar her anına damgasını vuran ahlâkı ile İlâhî öğreti Kur’ân-ı Kerim
rehberliğinde insanî olgunluk ve kemale ulaşarak âlemlere rahmet olmuş;
olgunluk ve kemali gaye edinenlere de en güzel örnek olarak Allah’ın kulu
ve elçisi olmanın gereğini yerine getirmiş; “yaratan Rabbin adıyla” okumanın
anlamını, şeklini ve beşeri düzlemdeki fonksiyonunu bütün insanlığa
137 36/Yâsîn, 1-4
138 68/Kalem, 1-4
• 77 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
göstermiştir. Dolayısıyla O’nun eşsiz ahlâkını tetkik, insanı, Kur’an rehberliğinde
yaşanmış bir olgunluğun, kemalin kıyısına götürmekte; insana,
hayatı hayat olarak bütün karmaşıklığı içinde bütünlüğü ile anlama, tatma
ve yaşama imkânı vermektedir. Zaten O’nu âlemlere rahmet ve insanlığa
güzel örnek yapan da işte bu kuşatıcılık ile bütünlüğüdür; insanca yaşamanın
eşsiz rehberi Kur’ân-ı Kerim’i özü, sözü ve davranışı; ailesi, topluluğu ve
devleti ile hayata yansıtmış olmasıdır.
İnsan yaşamının üzerinde gerçekleştiği yeryüzü nice başarılara şahitlik
etmiş; insan elinde çiçeklenen nice güzelliklerin tanığı olmuştur. Ancak
bütün bu güzellik ve başarıların tek bir insanın şahsiyetinde Hakk’a
ve hakikate şahitlik ettiği pek görülmemiştir. İşte Peygamber Efendimizi
ve O’nun eşsiz ahlâkını mümtaz kılan, hayatın muhtelif yönlerinde ortaya
konulan çeşitli başarıların sahibi olan diğer insanlardan ayırıp da O’nu
tüm olgunluk ve kemalin numunesi haline getiren husus bu kuşatıcılığı ile
bütünlüğüdür. Bu durumda insana ait yaşamın her anı ve her safhası için
O’nun asil hayatı ve güzel ahlâkında olması gereken, olgunluk ve kemale
işaret eden bir örneklik vardır.
“Muhammedî Risâlet” adlı eserinde Allâme Seyyid Süleyman en-Nedvî
bu hususu şu güzel cümleleri ile ifade eder: “...eğer zengin ve varlıklı bir
insan isen, Rasûlullah’ın Hicaz’la Şam arasında eşya taşıdığı ve Bahreyn’in
hazinelerine sahip olduğu zamanı hatırla! Ve sen de O’nun gibi hareket et.
Eğer fakir ve yoksul isen Rasûl-i Ekrem’in EbûTalib mahallesinde mahsur
kaldığı, vatanını ve bütün mülkünü terk ederek Mekke’den Medine’ye hicret
ettiği zamanı düşün. Eğer hükümdar isen O’nun Arapların idaresini ele
geçirdiği, her tarafa hakim olduğu, ileri gelenlerin, şan ve şeref sahiplerinin
O’na itaat ettiği zamanı hatırla. Eğer zayıf ve kimsesiz isen Rasûlullah’ın
Mekke’de yaşadıklarını hatırla! O’nda senin için güzel bir örnek vardır...
Eğer fatih ve muzaffer bir hükümdar isen Bedir’de, Huneyn ve Mekke’de
düşmana galip geldiği günlere bakarak Peygamber Efendimizin hayatından
ibret al. Eğer mağlup olmuşsan Uhud harbinde Rasûlullah’ın şehid ve
ağır yaralı ashâbı arasındaki halini düşün. Eğer öğretmen isen mescidin
sofasında ashâbına nasıl öğretmenlik yaptığını hatırla! Eğer öğrenci isen
Cebrail’in huzurunda nasıl diz çöküp hidâyetistediğini düşün. Eğer nasihat
eden bir vaiz, emin bir mürşit isen Mescid-i Nebevi’de bir kütük üzerinde
vaaz eden Rasûlullah’a kulak ver. Eğer hiçbir yardımcın olmadığı halde
hakkı ayakta tutmak, iyiliği haykırmak istiyorsan Mekke’deki zayıf haline
• 78 •
Ahmed Kalkan
rağmen Peygamber Efendimizin hakkı açıkça ilan ettiği zamanı hatırla.
Eğer düşmanını yenersen, Rasûlullah’ın Mekke’yi fethettiği günü hatırla.
Hakem ya da hâkim isen, İslâm güneşi doğmadan önce, Kureyş reisleri birbirine
girmek üzereyken Rasûlullah’ın Hacer-i Esved’i yerine koymak için
verdiği hükme bir göz at. Sonra gözünü çevir ve bir daha bak: Rasûlullah’ın
Medine mescidinin avlusunda insanlar arasında adâletle hüküm verdiği zamanı
düşün... Özetle, her ne olursan ol, ne işle uğraşırsan uğraş yaşadığın
müddetçe, günün her saatinde Rasûlullah’ın hayatında senin için güzel bir
hidâyet, hayat karanlıklarını aydınlatan güzel bir misal vardır. Böylece işlerin
düzelir, sıkıntıların sona erer... O’nun hayatı bütün insanlık için hayatın
her safhasında örnekti. O’nun hayatı aydınlanmak isteyenler için bir nur,
hidâyete ermek isteyenler için bir kandil, doğru yolu bulmak isteyenler için
de bir rehberdi.”
Peygamber Efendimizi herhangi bir şekilde görebilmek, O’nunla herhangi
bir şekilde hayatın bir anını paylaşabilmek ya da onunla ilgili güvenilir
bir eseri okuyabilmek, bir şekilde ona ulaşabilmek, görüp duyabilme
ve görüp duyduklarını gereğince değerlendirebilme imkânına sahip bir
insan için onun şahsiyet ve ahlâkının güzelliği ve eşsizliğini idrak noktasında
yeterlidir. Onu gereğince takdir edebilmek ve onun bu güzellik ve
eşsizliğinden yeterince istifade edebilmek ise insanın taşıdığı “sorumluluk”
endişesiyle bağlantılı olarak onu, Allah elçisi ve dolayısıyla hakikatin (kitap
ve hikmetin) öğreticisi, açıklayıcısı; olgunluk ve kemalin eğitimcisi olarak
görebilmek ve değerlendirebilmekle; hiçbir istisnaya yer vermeksizin hayatın
bütününü onun evrensel örnekliğine açabilmekle mümkündür. Bu
durumda meramı ifâde için şu âyet yeterli olacaktır: “Andolsun ki Allah’ın
Rasûlünde sizler için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar ve Allah’ı çok zikredenler
için elbette pek güzel bir örnek vardır.” 139
Yakınları, dostları ve kendisini görenler tanıklık ederler ki Rasûl-i Ekrem’in
mübârek cismi baştan aşağı kusursuz, bütün azası birbirine uygun,
alnı, göğsü ve iki omuzlarının arası ve avuçları geniş; boynu uzun ve düzgün;
omuzları, pazuları, baldırları iri ve kalın; bilekleri uzun, parmakları
uzunca, elleri ve parmakları kalınca idi. Karnı, göğsü ile beraber olup
şişman değildi. Ayaklarının altı çukurdu, düz değildi. Uzuna yakın orta
boylu, iri kemikli, güçlü kuvvetli idi. Cildi ipekten yumuşak, başları orta
139 33/Ahzâb, 21
• 79 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
büyüklükte, kaşları hilal, çekme burunlu, az değirmi (yuvarlak) çehreli idi.
Kirpikleri uzun, gözleri kara ve güzeldi. İki kaşının arası açık, fakat kaşları
birbirine yakındı. Çatık kaşlı değildi. İki kaşının arasında bir damar vardı
ki hiddetlendiğinde kabarıp görünürdü. Yüzü adeta pembe beyazdı. Yani
ne kireç gibi beyaz ne de kara yağız, esmer idi. İkisi ortası gül gibi kırmızıya
dönük, beyaz ve berrak olup yüzünde nur gibi bir parıltı vardı. Dişleri
inci gibi beyaz ve parlak olup hafifçe seyrekti. Konuştuğu ve tebessüm
ettiği vakit beliriverirdi. Saçları ne pek kıvırcık ne de pek düzdü. Uzadığı
zaman kulaklarının memelerini geçerdi. Sakalı sıktı fakat uzun değildi. Bir
tutamdan fazlasını keserdi. Vefatlarında saçı sakalı henüz ağarmaya başlamıştı.
Başında pek az, sakalında yirmi kadar beyaz kıl vardı. Vücudu tertemizdi.
Koku sürsün, sürünmesin teni ve teri en güzel kokulardan daha
güzel kokardı... Haline hüzün ve tefekkür, bakışlarına da netlik ve derinlik
hâkimdi. Çoğu zaman sükût eder ancak gerektiğinde konuşurdu. Konuştuğunda
ağır ağır, tane tane konuşur; önemli yerleri tekrar ederdi. Sevgi ve
sevincini tebessümle ifade eder; yüz rengi ve hatları, haline delalet ederdi.
Yürüdüklerinde ayaklarını kuvvetle kaldırır, vakar ve sükûnetle çabuk ve
uzun adımlarla, sanki yüksekten iner gibi yürürlerdi. Bir şeye yönelmek
istediklerinde sadece başlarıyla değil bütün vücutlarıyla döner, sebepsiz
hiçbir tarafa bakmazlardı. Temiz, düzenli ve sağlıklı idiler. Ağırbaşlı, vakur,
canayakın, sıcak, samimi ve ilgili idiler...
Peygamberimizin dış görünüşü ve tabii özellikleri, iç ahlâkı ve iç dünyasını
aksettirmektedir. Bu meyanda yapılan tarifler, nihâyetinde samimiyeti,
içtenliği, sevecenliği, güvenilirliği, dürüstlüğü, bilinçliliği, dinginliği....ile
noktalanmaktadır. Yüzünün parlaklığı, yürüyüşünün eminliği, yönelişinin
tamlığı bu açıdan değerlendirilirse bu açıkça görülecektir. Nitekim Kur’an-ı
Kerim’de birçok yerde140 Yüce Allah “sîmâ”yı “iç”i tanıtan, ahlâkı gösteren
bir alâmet olarak değerlendirmiştir. İbn-i Abbas’ın: “İyiliklerin yüzlerde bir
parlaklığı, kalpte bir nuru, bedende bir kuvveti, rızıkta bir genişliği ve gönüllerde
bir sevgisi vardır. Kötülüklerin de yüzlerde bir sevimsizliği vardır.”
sözü ile, Hz. Osman’ın “Kişinin işlediği her bir amelin elbisesi kendisine
giydirilir. Hayır ise hayır; şer ise şer...” sözleri de bunu göstermektedir. Bu
durumda, Medine dışında konaklamış bir kervandan, pazarlık etmeksizin
söylenen fiyat ile kırmızı bir deveyi alıp, yularından çekerek şehre doğru
yürüdüğünde Hz. Peygamber’in arkasından olayı değerlendirerek tanıma-
140 2/Bakara, 173, 7/A’râf, 46-48, 47/Muhammed, 30, 48/Fetih, 29 ve 55/Rahmân, 41
• 80 •
Ahmed Kalkan
dıkları bir kimseye bu şekilde karşılığını peşin olarak almaksızın deveyi
vermiş olmalarından hayıflanan kervan ehline “rahat olun! Bundan daha
temiz ve daha nurlu başka bir insan görmedik” şeklinde görüş bildiren o
kadının, ya da vefatı sonrasında, hücre-i saâdetine girip de peygamberimizin
yüzünü açıp alnını öptüğünde “Ah! Hayatında olduğun gibi ölümünde
de güzelsin.” diyerek duygularını ifadeye çalışan Hz. Ebûbekir’in bu samimi
sözlerini ve de neden onu ansızın görenlerin heybetinden heyecana kapıldıklarını,
görüp tanıyanların ise onu o derece sevdiklerini daha iyi anlayabiliyoruz.
Rasûl-i Ekrem’in şahsiyetinde, “yaratan Rabbin adıyla okuma...” ve
“emredildiği şekilde istikamet üzere olma” çaba ve gayretinin yeri ve etkisi
âşikârdır. Kendisine gelen ilk vahyin “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı
alaktan yarattı. Oku! Kalem ile öğreten, insana bilmediğini öğreten Rabbin
ne büyük kerem sahibidir.” âyetlerinden oluşmuş olması; yaşlılık emareleri
üzerinde belirdiğinde, halini soran ashâbına “Beni, Hûd sûresi ihtiyarlattı.”
şeklinde cevap vermiş olması buna işaret etmekte olup, mezkûr sûrede
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O halde sen, beraberindeki tevbe edenlerle
birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Ve aşırı gitmeyin. Çünkü O, her ne
yaparsanız onu hakkıyla görendir.” 141
İnsan, bir münasebetler sentezidir. Her insan bir ilişkiler bütünü içerisinde
yaratılır ve şahsiyetini, kişiliğini, ahlâkını bu bütün içerisindeki
tavrı ve rolü ile ortaya koyar. Yüce Allah’ın “birleştirilmesi emredilen”
olarak ifade ettiği bu ilişkiler bütününü muhafaza edebilmenin yolu olan
yaratana kulluk, yaratılana da şefkat, merhamet ve adâletin, emrolunduğu
üzere dosdoğru şekilde yerine getirilmesinin zorluğu ve zor olduğu kadar
da insani olgunluğa ulaşabilmedeki önem ve rolü tartışmasızdır. İşte bizler
Rasûl-i Ekrem’in eşsiz ahlâkında, özünde, sözünde ve davranışlarında ve
hatta ağaran saç ve sakallarında hep bu “emrolunduğu gibi dosdoğru olma”
endişesi ve gayretini görmekteyiz.
O, Allah Teâlâ ile olan ilişkisinde, iç dünyasında, evinde, ailesi ve akrabası
ile olan münâsebetinde; dostlarına, tanıdık tanımadık bütün insanlara
karşı olan tavırlarında; istirahatinde, ticaretinde, savaşta ve savaş sonrası
ganimet taksiminde; mescitte imamlıkta, en önde liderlikte, hayatı ve vefa-
141 11/Hûd, 112
• 81 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
tında hep bu endişeyi taşımış, olanca gayretini buna sarfetmişti. O, durumunu
şöyle ifâde ediyordu: “Rabbim beni ne güzel terbiye etti.”, “Ben ancak
ahlâkî faziletleri tamamlamak üzere gönderildim.” O halde, Rasûlullah’ın
ahlâkını tanımak, onu, içerisinde bulunduğu ilişkiler bütünü ile tanımakla
mümkün olacaktır. Bu yapıldığında ise onun ahlâkî yüceliğinin temelinde
bu ilişkiler bütününü hayranlık verecek şekilde, biç birini ihmal etmeksizin
muhafaza etmiş olmasının; birleştirilmesi emrolunan her şeyi hayatı ile birleştirmiş
olmasının bulunduğu görülecektir.
Ahlâkî faziletlerin başında “adâlet” ve “ihsân” gelir ki her iki kavram
da nihâyetinde “herşeyi yerli yerine koyma”yı ve “yapılması gerekeni layıkı
ile yapma”yı ifade eder. Nitekim Yüce Allah: “Muhakkak ki Allah adâleti,
ihsanı ve akrabaya vermeyi emreder; çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da
yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye sizlere öğüt verir.” 142 buyurur. Rasûl-i
Ekrem, hayatı boyunca her şeye gereken değeri gerektiği kadarı ile vermiş;
ihmalkârlık, duyarsızlık ve aşırılık onun hayatında kendine bir yer bulamamıştır.
Bir insanın ihmal ve dengesizliğe meydan vermeksizin, hiçbir aşırılığa
düşmeksizin, hayatın her bir yönünde davranmış olması ve bu denge ve
istikrarı hayatın hem yatay hem de dikey boyutunda muhafaza etmiş olması
elbette olgunluk ve kemalin zirvesidir. Beşer olması peygamberliğine bir
nakısa getirmemiştir. Peygamberliği ona ailesini, dostlarını unutturmamıştı.
Allah’a olan bağlılığı ve deruni duyguları onu dünyadan el etek çekmeye
yöneltmemişti. Liderliği, komutanlığı, hâkimliği onu hastaları ziyaretten,
fakirlerle sohbetten men etmemişti. Mekke’deki hayatı ile Medine’deki hayatı
arasında yaşananlar ve sahip olunan imkânlar çok farklı da olsalar duruş
bakımından hiçbir farklılık olmamıştır.
Adâlet ve ihsan onun hayatının her demini kuşatmıştı. Gençliğinde
toplumda el-Emin olarak tanınır ve bilinirdi. Ticaret hayatındaki dürüstlüğü
takdir edilir, insanlar arası anlaşmazlıklardaki hakemliği makbul görülürdü.
“Doğruluk iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Yalan kötülüğe, kötülük de
cehenneme götürür” der, doğruluğu imanın gereği; yalanı, emanete ihaneti
ve verilen sözlerde durmamayı nifak alameti sayardı. Doğruluk hassasiyeti
o derecede idi ki şaka bile olsa ondan tâviz vermezdi. “şaka yapar mısınız?”
diye sorulduğunda “evet, ama doğru sözden başkasını söylemem” demişti.
Onun bu özelliğini düşmanları bile bilir, onu öldürmek için ellerinden ge-
142 16/Nahl, 90
• 82 •
Ahmed Kalkan
leni yaptıkları halde kıymetli eşyalarını ona emanet etmekten çekinmezlerdi.
Mekke’den Medine’ye hicretinde yatağına yatırıp geride bıraktığı Hz.
Ali’ye her emaneti sahibine vermesini tembihlemişti. En zor durumlar bile
onu verdiği söze bağlılıktan vazgeçiremezdi. Hiçbir menfaat ona, bu konuda
geri adım attıramazdı. Mekke’den Medine’ye gelirken müşriklere yakalanan
ve kendilerine karşı savaşmamak şartıyla serbest bırakılıp Bedir
savaşı öncesi Hz. Peygamber’e kavuşan Huzeyfe el-Yeman ve bir arkadaşı,
olayı Rasûl-i Ekrem’e anlattığında sayılarının azlığı, adama olan ihtiyaçlarının
şiddetine rağmen onlara savaşa katılamayacaklarını ifade ile “siz geriye
dönün, her hâl u kârda sözünüze riâyet edeceğiz. Bizim sadece Allah’ın yardımına
ihtiyacımız var” demişti. Hudeybiye’de müşrikler ile yapılan anlaşmanın
şartlarından biri de Mekke’den müslüman olarak Medine’ye gidecek
olan kimselerin, talep edilmesi durumunda Mekkelilere geri verilmesi idi.
Daha antlaşma henüz imzalanmış iken Ebû Cendel, elleri zincirli bir halde,
hapsedildiği zindandan kaçarak müslümanların bulunduğu yere gelmişti.
O esnada orada bulunup, anlaşmayı yapmış olan müşrik Süheyl Bin Amr,
antlaşmanın derhal tatbikini talep ile kaçağın kendisine teslimini istediğinde
bu durum müslümanların ağırına gitmişti.
Rasûl-i Ekrem ise inananların selamet ve kurtuluşuna olanca düşkünlüğüne
rağmen “Ey Ebû Cendel, sabret! Biz ahdimizden dönemeyiz. İnşâallah
Allah sana yakında bir yol açacaktır!” demişti. Ne ahde bağlılıktan tâviz
vermiş ne de Ebû Cendel’i ihmal etmişti. Sözde durmayı, ahde bağlılığı kul
olmanın gereği olarak görmüş; işin sonucunu Allah’a havâle etmiş, O’na
güvenip dayanmıştı.
“Helâl rızık kazanmak için çalışmanın mecburi bir görev” olduğunu; en
hayırlı kazancın da el emeği ve meşrûticaret vasıtasıyla sağlanan kazanç olduğunu
söyler; satarken ve satın alırken kolaylık gösterene Allah’ın rahmetini
müjdeler, doğru ve güvenilir tacirlerin peygamber ve şehidlerle beraber
olacaklarını ilan ederdi. Bazen pazarları gezer, satıcıların mallarını kontrol
eder ve “bizi aldatan bizden değildir” derdi. Kendisi de bilfiil ticaretle uğraşmış,
kanaati, dürüstlüğü ve vefası ile tanınmıştı. Bazen borçlanır, borçlarını
vaktinde ve en güzel şekilde öderdi. Hakka riâyete önem verir, her hak sahibine
hakkının mutlaka verilmesinde ısrar ederdi. “Hak sahibinin söze hakkı
vardır” diyerek hakkın üstünlüğünü ilan ederdi. Hiçbir olayın hakkı zayi
etmesine müsâade etmezdi. Yahudi alacaklısı, alacağını talep üzere gelip de
• 83 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
elbisesini çekerek, yakasından tutarak “Siz Abdulmuttaliboğulları hep borcunuzu
uzatırsınız” gibi kaba sözler söylediğinde, Hz. Ömer sinirlenerek
sert bir şekilde karşılık vermişti. Rasûl-i Ekrem ise olup biteni tebessümle
karşılamış ve Hz. Ömer’e “Ey Ömer! Ben ve o, senden bunun dışında bir söz
duymaya çok daha muhtaç idik. Bana borcumu güzelce ödemeyi, ona da alacağını
güzelce istemeyi tavsiye etmeliydin, vâdenin dolmasına daha üç gün
vardı” diyerek fazlasıyla ödenmesini sağlamıştı. Bu olay, yahudinin müslüman
olmasına vesile olmuştu.
Bir defasında kestiği hayvanın etini satan bir bedeviden, evde var zannettiği
hurma karşılığında bir miktar et almış; eve geldiğinde ise hurma
kalmadığını görmüştü. Derhal çarşıya gelerek bedeviyi bulmuş “senden
hurma karşılığında et almıştım fakat ne yazık ki hurmam kalmamış” diyerek
durumu izah etmişti. Aldatıldığını düşünen bedevi bağırıp çağırmış,
Rasûl-i Ekrem ise onu susturmaya çalışanlara “siz müdahale etmeyiniz zira
bedevinin hakkı var” diyerek tekrar meseleyi anlatmaya çalışmış ama bedevi
söylenmeyi bırakmamıştı. Bunun üzerine Peygamberimiz bedeviyi,
Ensar’dan bir kadına havâleederek etinin karşılığı olan hurmaları almasını
sağlamış, bedevî de Rasl-i Ekrem’in sabır ve müsâmahakârlığından duygulanarak
“Muhammed! Cenâb-ı Hakk sana ecir ve mükâfatını versin, sen
bana hakkımı hem de fazlasıyla verdin” demişti. Hakka riâyetve en güzeliyle
karşılık vermek onun ahlâkının en önemli esaslarındandı. O, “borçlarını
daha iyi, daha mükemmel bir şekilde ödeyenler faziletli kimselerdir” der, aldığı
borçları fazlasıyla geri öderdi.
Adâlete riâyet, kişinin kendisi, anne babası ve yakınlarının aleyhine
de olsa âdil olabilmeyi; muhataba duyulan kin ve nefret duygularının
adâletsizlik ve aşırılık yönündeki baskılarına direnebilmeyi gerektirir. Üst
tabakada hırsızlık yapmış bir kadın için aracılıkta bulunulduğunda “İsrailoğulları
işte bu yüzden helak olmuştur. Onlar, kanunları fakirlere uygular,
zenginleri ise affederlerdi. Allah’a yemin ederim ki eğer Muhammed’in kızı
Fatıma hırsızlık yapsaydı onun da elini keserdim” diyerek her türlü iltiması
reddeden, buna karşılık suçun tesbiti ve cezanın terettübü için kılı kırk yaran
Rasûl-i Ekrem, bu tarafsız adâlet ve hakkaniyetin emsalsiz temsilcisidir.
Onun bu eşsiz özelliğidir, yahudilerin bile anlaşmazlıklarını ona götürmesine
sebep olan.
• 84 •
Ahmed Kalkan
Rasûlullah, Hz. Ali’ye şöyle nasihat etmişti: “Sana iki kişi muhakeme
için geldiğinde ikisini de dinlemeden sakın karar verme! Zira ancak her
ikisini de dinlediğinde doğruyu bulabilirsin.” Hz. Ali, bu nasihat sayesinde
davalarda zorluk çekmediğini, kolaylıkla doğruya ulaşabildiğini söylerdi.
Rasûl-i Ekrem, âdil liderlerin kıyâmet gününde Allah’a en yakın kimseler
olacaklarını, zâlimlerin ise en uzak olacaklarını; fakir, yoksul ve muhtaç
kimselere kapısını kapatan hâkimlere Allah’ın da kapısını kapatacağını söylerdi.
Bir savaş sonrası ganimetleri taksim ederken “bu taksim Allah rızası
için yapılmıyor” şeklindeki bir ifadeyle karşılaştığında “ben âdil olmazsam
kim âdil olur?” diyerek mukabelede bulunmuştu. Kalabalık içerisinde üzerine
yüklenen birisini, elindeki ince değnekle uyarmak istediğinde kazara o
kimsenin ağzı çizilmişti. Peygamberimiz bu durumda, o kimseden aynısını
kendisine yapmasını istemişti. Adâlet hususundaki hassasiyeti, hakkaniyete
riâyeti ile tamamlanıyordu.
Onun adâleti sert, kaba ve kırıcı değil, bilakis yapıcı, onarıcı ve ıslah
edici idi. Adâlete bağlılık ile geçen güzel ömrünün sonunda ölüm döşeğinde
iken halka hitaben “birisine bir borcum varsa veya birini kırdıysam
yahut birinin mal veya şerefine bir zarar verdiysem işte şahsım, işte şerefim,
işte malım mülküm! Benden karşılığını bu dünyada alsın” demiş, onun bu
sözleri sükûnet ile karşılanmış, ancak bir adam Rasûl-i Ekrem’den birkaç
dirhem alacağı olduğunu söylemiş ve parasını almıştı. Ne mutlu, adâlete
riâyetle zulmün zerresine bile bulaşmadan ömür sürmüş olanlara!
Adâletten her ayrılış, zulme doğru atılan bir adımı ifade eder. “Muhakkak
ki şirk elbette pek büyük bir zulümdür”143 âyetinin de işaret ettiği üzere,
adâlete en uzak nokta şirk; adâletin özü de her türlü erdem ve iyiliğin
bayrağı tevhiddir. Dolayısıyla yaratana kulluk peygamberimizin ahlâkının
özünü teşkil eder ki, hayatı bunun en güzel şahididir. Hayatın yatay ve dikey
boyutundaki her türlü kemale ait istikrar ve sebatının temelinde de bu
sağlam bağlılık yatar. “şükreden bir kul olabilmek” onun her türlü düşünce,
söz ve eyleminin saiki idi. Gece boyu namaz kılmaktan ayakları morardığında
“Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladı. Niçin böyle
yapıyorsunuz?” diye soran Hz. Âişe’ye: “Şükreden bir kul olmayayım mı?”
diyerek cevap vermişti.
143 31/Lokman, 13
• 85 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Allah’ın dinine dâvet ettiği Tâifliler kendisine horlama, aşağılama hatta
taşlama ile mukabelede bulunmuş, o ise teselliyi Rabbine münâcaatta
bularak, O’na olan bağlılık ve sevgisini “senden gelen her şeye ben râzıyım,
yeter ki bana gazap etmiş olma...” şeklindeki duygu yüklü sözleriyle ifadeye
çalışmıştı. Birçok vesile ile ashâbına “içinizde Allah’tan en çok korkanınız
benim” demişti. Bu hayatının her ânı için geçerliydi. Bir defasında bütün
gece boyunca Kur’ân-ı Kerim’de Hz. İsa’nın duâsı olarak geçen “eğer onlara
azap edersen elbette onlar senin kullarındır. Şâyet onları bağışlarsan elbette
sen yegâne izzet ve hikmet sahibi olansın” 144 âyetini tekrar edip durmuştu.
Allah’ı zikir ve O’nu tesbih her ânını kuşatmıştı. Devamlı Kur’an okur,
hatta başkalarının da okumasını ister, onu başkalarından dinlemeyi çok
sevdiğini söylerdi. Özü, sözü ve davranışı ile Kur’an’ı hayata yansıtmak, her
anının en büyük hedefiydi. “Gözümün aydınlığı namazdır” der, her vesilede
namaz kılmayı arzulardı. “Haydi Bilal! Kalk, kamet getir de bizi rahatlat,
bizi huzura kavuştur” derdi. Bu, O’nun için bütün dünya güzelliklerinin
üstünde idi. Hz. Enes, “Rasûlullah’ı gecenin hiç ihtimal vermediğiniz bir
anında namaz kılarken, yine hiç ummadığınız bir anında da uyurken görebilirsiniz”
demektedir. Bazen o kadar oruç tutardı ki hiç orucu bırakmayacağı
zannedilir; bazen de oruca o kadar ara verirdi ki artık daha oruç
tutmayacak denilirdi.
Allah’a olan bağlılığı, ibâdete olan düşkünlüğü had safhada olmakla birlikte
bu, onu dünyadan ve insanlardan uzaklaştırmaya sevk etmemiş, bilakis
itidali sâyesinde ihsan üzere bütün sorumluluklarını yerine getirmesinde
en önemli etken olmuştur. “En hayırlı amel, az da olsa devamlı olandır”
der, dinde aşırılık ile insanın bir yere varamayacağı ihtarı ile arkadaşlarına
itidal üzere yaşamayı tavsiye ederdi. Sadece ibâdette değil yeme-içme, giyim-
kuşam, dostluk-düşmanlık gibi hayatın her yönünde aşırılıklardan korunmada
ısrar ederdi. Acıkmadan yememek, yediğinde ise iyice doymadan
sofradan kalkmak, O’nun adeti idi. Bir seferinde her gün oruç tutmak, her
geceyi namaz ile ihya etmek ve evlenmemek üzere anlaşan arkadaşlarını
“İçinizde Allah’tan en çok korkanınız ve O’na karşı sorumluluklarını en fazla
bileniniz olduğum halde bazı günler oruç tutarım, bazı günler ise tutmam.
Aynı şekilde geceleri bazen uyur bazen de namaz kılarım, kadınlarla da evlenirim”
diyerek itidâle yönlendirmiş; nefsin, vücudun, gözlerin...
144 5/Mâide, 118
• 86 •
Ahmed Kalkan
Hanımın, çocukların, akrabaların ve dostların... İnsanın üzerinde hakları
olduğunu beyan ile itidalin esasını ortaya koymuştur. Zaten bu, adâlet
ve ihsanın da gereğidir. O’nun hayatı ve ahlâkı da olanca ağır sorumluluk
ve muhtelif işlerine rağmen bu itidalin kusursuzluğu ile parıldar; yolunu
arayana rehber, karanlıklardan çıkmaya çalışana da ışık olur.
Rasûl-i Ekrem nasıl yaşardı, diye sorulduğunda buna en kısa ve en basit
olarak kul gibi yaşardı şeklinde cevap verebiliriz. Kulluk bilinci ve tevazuu
hayatının her anında hâkimdi. “Şüphesiz ki ben bir kulum. Kulun yediği gibi
yer, oturduğu gibi otururum” der, hayata da bu gözle bakardı. Sadelik ve
tevazu, şahsiyet ve yaşamının ayrılmaz vasıflarıydı. “Allahım! Âhiret hayatından
başka bir hayat yoktur” diyerek dünyadaki yaşamını bir yolculuğa
benzetir ve bu tanımlamaya aykırı her türlü tavır ve davranıştan kaçınırdı.
Külfet, zorlama, gösteriş, riya, ucub ve kibir dünyada en çok O’na uzaktılar.
Şekilcilik ve resmiyet O’nun ahlâkında kendilerine hiçbir yer bulamazlardı.
Sade giyinir, önüne gelen nimeti küçük görmezdi. Çoğu zaman kuru ekmek,
hurma ve sütle yetinir, şikâyetçi olmazdı. Kuru ekmek ve sudan oluşan
mütevazi dâvetleri kırmazdı. Bir yemekten hoşlanmadığında herhangi
bir yorum yapmaz yiyemeyeceğini belirtirdi. Hasır üzerinde yatardı. Çoğu
zaman kalktığında sağ tarafında hasır iz yapmış olurdu. Üç gün art arda
buğday ekmeği ile karnını doyurmamış, Medine dönemi boyunca bir günde
iki öğün yemek yememiştir. Hz. Âişe“Ay gelir geçerdi de biz Muhammed
ailesi yemek pişirmek üzere ateş yakmaz, sadece hurma ve su ile karnımızı
doyururduk” demiştir. EbûÜmame de Rasûlullah’ın şöyle dediğini bize
naklediyor: “Rabbim, Mekke vâdisini benim için altına çevirmeyi teklif etti.
Fakat ben ‘hayır ey Rabbim! Gün aşırı yiyeyim ve aç kalayım. Aç olduğum
zaman sana yakarıp seni hatırlayayım. Doyduğum zaman da sana duâedip
şükredeyim’ dedim.
Bir gün Hz. Ömer, peygamberin evine geldiğinde Rasûlullah’ın hasır
üzerinde örtüsüz yattığını ve hasırın izlerinin sağ yanında çıkmış olduğunu,
odada bulunan bütün eşyanın hurma lifleriyle doldurulmuş bir yastık,
bir hayvan derisi ve bir su kırbasından ibaret olduğunu, yiyecek olarak da
sadece birazcık arpanın bulunduğunu görmüştü. Manzara karşısında duygulanarak
ağlamış ve peygamberin “neden ağlıyorsun?” diye sorması üzerine
“Bizans’ın kayseri, Fars’ın kisrası debdebe içinde yaşarken sen seçilmiş
insan, Allah’ın Rasûlü böyle mi yaşayacaksın?” demişti. Rasûlullah ise “Ey
• 87 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Ömer! Sen bunun için mi ağlıyorsun? Bilmez misin ki onlar bütün nasipleri
dünya hayatında verilmiş insanlardır” diyerek hayata bakışını dillendirmiştir.
Cuma günleri ve dışarıdan heyetler geldiğinde giymesi için ipekten bir
elbise alması teklif edildiğinde de “Bunu âhiretten alacak bir payı olmayan
giysin” demişlerdi. Sâlim bir kafaya, sıhhatli bir bedene ve günlük yiyeceğine
sahip olan kimsenin bütün dünya nimetine sahip olduğunu söylerdi.
İnsanın dünyadan nasibini de giyilip eskitilen, yenilerek tüketilen ve hayır
olarak sarfedilip kazanılan olarak özetler; 28/Kasas sûresinin 77. âyetinin
ifâdesiyle Allah’ın verdiklerinde âhiret yurdunu gözetirdi. Vefatında, üzerinde
iki yerinden yamalı bir elbise vardı. Zırhı, ailesinin geçimi için bir
miktar arpa borç aldığı bir yahudinin elinde rehin olarak bulunuyordu. Ve
evinde yiyecek olarak sadece bir avuç arpa vardı.
O’nun bu hali inancının, dünya hayatına bakışının, fedâkârlığının ve
cömertliğinin doğal bir sonucuydu. Yoksa bir zorlamanın ve dünyevi nimetlere
olan soğukluğun eseri değil. Zira olanca sadeliğine rağmen bazen
güzel yemekler yediği, güzel elbiseler giydiği olurdu. Nimeti takdir eder,
Allah’ın bir lütfu ve ikramı olarak görürdü. O’nun yaptığı, içinde bulunulan
ortamda yapılabilecek olanın en iyisini yapmaktan ibaretti. Komşusu açken
tok yatmamak gibi.
Rasûl-i Ekrem’in tevâzûve sadeliği, kendini beğenmenin, gösteriş ve
kibrin ve hatta her yerde bir şekilde kendine yer edinen bencilliğin bir elbisesi
değil, aksine eşsiz bir samimiyet ve içtenliğin doğal bir muhafazası idi.
Arkadaşları arasında bulunurken, O’nu farkedilmez yapan da işte bu özelliğiydi.
Bir meclise geldiğinde boş bulduğu yere oturur, “Ben bir kral değilim”
diyerek kendisi için ayağa kalkılmasını istemez, elinin öpülmesine müsaade
etmezdi. Bir defasında kendisini görüp de heyecanlanan bir kimseye
“Heyecanlanma! Ben kuru et yiyen bir kadının oğluyum” demişti. Kendisine
“yaratılmışların en hayırlısı” diye hitap edildiğinde “yaratılmışların en hayırlısı
İbrâhim idi” diyerek cevap vermiş, kendisi için Allah’ın O’na vermiş
olduğu “Allah’ın kulu ve elçisi” vasfından başka bir vasfın kullanılmamasını
istemişti. Sık sık bu konuda arkadaşlarını uyarır, şeytanın kendilerini kandırmaması
için dikkatli olmalarını tavsiye ederdi.
• 88 •
Ahmed Kalkan
Oğlu İbrahim vefat ettiği gün, güneş de tutulmuştu. Bazı kimselerin
“işte bakın güneş de Rasûlullah’ın matemine iştirak ediyor” yollu düşünmeleri
üzerine olaya hemen müdâhale etmiş ve “güneş tutulması Allah’ın
âyetlerinden biridir. Kimsenin ölüm veya doğumu üzerine meydana gelmez”
diyerek insanların kendisine olan sevgi, hürmet ve bağlılıklarının yanlış
mecralara kaymasını engellemiştir.
“Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övmede aşırıya gittikleri gibi sizler de
beni övmede aşırıya gitmeyin. Ben sadece bir kulum. Benim için sadece ‘o,
Allah’ın kulu ve Rasûlü’dür’ deyin” sözleri, O’nun bu konudaki hassasiyetinin
güzel bir göstergesidir. Yine O’nun tevâzûve sadeliği, pasifliğin, acizliğin
kendisine yüklediği geçici bir vasıf değil, aksine Allah sevgisi ve kulluk
bilincinin incelik ve ruhi derinliğinin hayata doğru doğal bir inkişafıydı.
Başarıları arttıkça, insanların sevgi ve bağlılığı çoğaldıkça O’nun büyük bir
içtenlik ve tevâzûile Rabbine yönelişi, hayatının hiçbir safhasında bu sadelik
ve tevazuundan tâviz vermeyişi bunu açıkça göstermektedir.
Bizler Rasûl-i Ekrem’i, Hayber’i fethettiğinde, dizgini hurma ağacının
kabuğundan yapılmış bir merkep üzerinde Hayber’e girerken düşündüğümüzde;
ya da yaşanan onca zorluğun ve çekilen onca hasretin ardından
büyük fetihle birlikte, başını devesinin eyerine değecek kadar eğmiş, yüzü
şefkat parıltılarıyla parlar olduğu halde Mekke’ye girerken gördüğümüzde
eşsiz bir manzara ile karşı karşıya olduğumuzu idrak ederiz. O anda o, sadece
Rabbini hamd ile tesbih ediyor ve O’ndan mağfiret diliyordu. “Allah’ın
yardımı ve fetih geldiğinde ve insanları bölük bölük Allah’ın dinine giriyor
gördüğünde, Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Zira O tevbeleri
çokça kabul edendir.” 145
Yaşlı bir yük devesinin üzerinde, sırtında dört dirhem bile etmeyecek
basit bir hırka, veda haccına giderken şöyle duâediyordu: “Allahım! Bu haccı
riyâ, gösteriş ve ünden uzak et.”
İnsan kişiliğinin en açık ve net olarak gözlemlenebileceği yer, evidir.
Rasûl-i Ekrem, Hz. Âişe’nin ifadesiyle evde normal, sıradan bir insan ne
yapıyorsa onu yapardı. Kendi işini kendi yapardı. Elbisesini diker, yamar,
ayakkabılarını tamir ederdi. Keçilerinin sütünü sağar, devesinin boynuna
145 110/Nasr, 1-3
• 89 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
yağ sürer, evi süpürürdü. Evde ailesi ile meşgul olur, ezan okunduğunda
da namaza giderdi. Sorumluluklarının fazlalığı ve ağırlığı O’nun hayatında
herhangi bir açığa, ihmale meydan vermezdi. Düzenliydi, tertipliydi;
yaşanması gerekli her şeyin O’nun hayatında bir yeri vardı. Eşlerini sever,
onlarla ilgilenir, dini yaşayıp uygulamada, kötülüklerden temizlenip, iyiliklerle
olgunlaşmada onlara rehberlik eder, aile sorumluluğu ile hareket
ederdi. Onlar için en iyisi ve en güzelini, ahlâkî faziletlerin en üstününü
arzular, sevgi, şefkat ve ilgisi ile elinden geleni yapardı. Her akşam eşlerini
ziyaret eder, onlarla sohbet ederdi. Geceleri onları namaza kaldırır, daima
onları iyilik yapmaya teşvik ederdi. “Kişinin, eşinin ağzına koyduğu lokma
sadakadır” der, kendisini ailesinin dünya âhiret saâdetinden mesul tutardı.
Hz. Âişe, Hz. Peygamber’in hiçbir eşine vurmadığını, kaba söz söylemediğini
belirtir. Zaten Rasûl-i Ekrem, “en hayırlınız ailesine karşı en merhametli
olanınızdır” derdi. Ailesine karşı en merhametli olan da oydu.
Çocuklarını çok sever, onlarla oynar, ilgilenirdi. Çocuk sevgisini merhametin
bir eseri olarak görürdü. On çocuğu olduğu halde, onlardan hiçbirini
öpmediğini söyleyen bedeviye “Allah, senin kalbinden merhameti
aldıysa ben ne yapabilirim?” demişti. Ahlâk ve fazilet ile dolu hânelerinde
mânevî havayı, kendilerini kuşatmış olan sevgi ve şefkat halesi içinde teneffüs
ederek yetişen çocuklarının her derdiyle ilgilenir, bir baba olarak bütün
sorumluluklarını yerine getirirdi. Kız çocuklarını iyi yetiştirip güzelce evlendirmeyi,
cennetin anahtarlarından biri olarak görürdü. Erkek çocukları
zaten daha küçük yaşlarda vefat etmişlerdi. Kızlarını ise büyütmüş ve evlendirmiş,
torunları olmuştu. Yine onlarla ilgileniyor, onları ziyaret ediyordu.
Gece namaza kalktıklarında onları da uyandırır, daima iyilik yapmaları,
âhiret yurdu için hazırlanmaları gerektiğini söyler, “yarın kıyâmet gününde
ben sizler için bir şey yapamam” derdi. Bütün gayret ve çabası onların iyi
birer kul, faziletli birer insan olmaları içindi. Bunun için herkesten önce
onlardan sabır ve fedâkârlık beklerdi. “Allahım! Muhammed ailesine geçinecek
kadar rızık ihsan buyur” diye duâ eder, ailesini her türlü aşırılık, lüks,
israf ve cimrilikten; dünya malına düşkünlükten sakındırırdı.
Tehlike, sıkıntı ve zorluk olan yerlerde onları öne geçirir, menfaat, rahat
ve kolaylığın olduğu yerlerde ise onları geriye alırdı. Bir defasında kızı
Hz. Fâtıma’yı ziyârete gitmiş, ancak içeride süslü bir perde gördüğünde,
kapıdan geri dönmüştü. Sebebi sorulduğunda “benim dünya ile ne işim
• 90 •
Ahmed Kalkan
olabilir?” demiş, kızına perdeyi satıp bedelini ihtiyaç sahiplerine vermesi
tavsiyesinde bulunmuştur. Hz. Fâtıma, işlerinin yoğunluğu ve değirmende
tahıl öğütmekten dolayı karşılaştığı zahmetten dolayı, kendilerine bir harp
esirinin hizmetçi olarak verilmesini istediğinde, Hz. Peygamber, “mescidde
yatan aç ve çıplak insanlar varken, bu isteğinizi karşılayamam!” diyerek, onların
bu taleplerini geri çevirmiştir. Akşam olduğunda kızı ve dâmâdının
yanına giderek, “size benden istediğinizden daha hayırlı bir şey söyleyeyim
mi? Yatacağınız zaman 34 defa Allahu Ekber, 33 defa Elhamdu lillâh ve 33
defa da Subhânallah deyiniz” buyurmuştur.
Hz. Peygamber ve ailesinin, hiçbir sadakayı kabul etmemesi ve bunun
kendilerine haram oluşu da bu açıdan çok önemlidir. Rasûl-i Ekrem’e 10 yıl
boyunca hizmet eden Hz. Enes’in şu şehâdeti, Rasûl-i Ekrem’in ev halkına
muamelesini uzun uzadıya anlatmaya gerek bırakmamaktadır. “Rasûlullaha
on yıl boyunca hizmet ettim. Bir kere bile bana, “yaptığım bir şey için
neden bunu yaptın, yapmadığım bir şey için de neden bunu yapmadın?”
demediler.
Mescidde, cemaate hitap ederken, sevgili torunları Hasan ile Hüseyin’in
düşe kalka kendilerine doğru geldiklerini görünce, dayanamayıp hutbesine
ara vermiş, aşağı inerek torunlarını kucağına almış, sonra da “elbette ki
mallarınız ve çocuklarınız sizin için birer imtihandır”146 âyetini okumuştur.
Yüce Allah, 4/Nisâ sûresinin 36. âyetinde şöyle buyurmaktadır: “Allah’a
kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, yakınlara, yetimlere,
düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa,
yolcuya ve elinizin altında bulunanlara ‘ihsan’ üzere davranın. Muhakkak
ki Allah, kendisini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.”
İhsan, Rasûl-i Ekrem’in içinde bulunduğu ilişkiler bütünündeki istisnâsız
tutumuydu. Sevgi, şefkat, merhamet, hilm, nezaket, incelik, fedâkârlık, cömertlik
ve cesaret gibi üstün ahlâkî vasıflarının bir yumağı idi. “Gerçekten
iman etmedikçe cennete giremezsiniz; gerçekten birbirinizi sevmedikçe
de iman etmiş olmazsınız. Sizlere gerçekten birbirinizi sevebilmenin yolunu
öğreteyim mi!? Selâmlaşınız.” der; yemek yedirmeyi, tanıdık tanımadık herkese
selâm vermeyi İslâm’ın en hayırlı amellerinden sayardı. Rasûl-i Ekrem
(s.a.s.) çevresindeki herkesle ilgilenir, karşılaştıklarına önce davranıp selâm
146 64/Teğâbün, 15
• 91 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
verir; musâfaha ettiğinde karşısındaki elini çekmedikçe elini çekmez; birisiyle
konuştuğunda muhâtabı sözünü bitirip ayrılmadıkça onu bırakmaz;
döndüğünde bütün cephesiyle dönerdi.
Herkesi kuşatan sevgi ve ilgisi ahlâkının ayrılmaz parçasıydı. Anne ve
babasını küçük yaşlarda kaybetmiş olmasına rağmen onları unutmamış;
yıllar sonra bir vesile ile harap olmuş bir mezarın yanından geçerken durup
oturmuş, ince ruhundan sızan gözyaşları ile ‘Bu Vehb kızı Âmine’nin kabridir’
demişlerdi. Kendisine emeği geçenleri asla unutmaz, daima onları hayırla
yâd ederdi. Amcası Ebû Tâlib’in hanımının, dadısı Ümmü Eymen’in,
sütannesi Halime’nin ve ailesinin O’nun gönlünde özel bir yeri vardı. Sütannesi
geldiğinde, onu hürmetle karşılar, ilgi ile ağırlar, hırkasını çıkarıp
altına sererdi. Ölümü sonrasında babanın arkadaşlarına iyiliği merhametin
gereklerinden sayar, ‘içlerinde akrabâları ile ilişkilerini kesen bir kimsenin
bulunduğu topluluğa Allah’ın rahmeti inmez’ der; sırasıyla annenin, babanın,
yakın akrabaların kişinin üzerinde hakları olduğunu beyan ederdi.
Dostlarına karşı vefalı ve samimi idi. 26 yıl beraber yaşadıkları ilk eşi Hz.
Hatice’yi daima hayırla yâd etmeleri; vefatından yıllar sonra bile bir koyun
kestiklerinde bir parçasını Hz. Hatice annemizin arkadaşlarına göndermeleri;
kızı Zeyneb’in, savaşta esir düşmüş kocasının fidyesi için annesinden
yâdigâr gerdanlığını Rasûl-i Ekrem’e gönderdiğinde gerdanlığı görüp de
ağlaması eşsiz bir vefânın örnekleri değil midir?
Rasûl-i Ekrem, bir peygamber, bir insan, bir komutan, bir hâkim, bir
dost, bir komşu, bir akraba... Bir insan olarak bütün sorumluluklarını yerine
getirir, hayatı her şeyiyle paylaşırdı. Kendisini arkadaşlarından ayırmaz,
‘kendisini ayrıcalıklı göreni Allah sevmez’ derdi. Ashâbı ile birlikte oturur,
fakirler ve kimsesizler ile birlikte yiyip içerdi. Onların konuşmalarına katılır,
mecliste boş bulduğu yere otururdu. Meclisinde bulunan herkes ilgi ve
sevgisinden hisselenir, her biri Rasûl-i Ekrem’in en çok kendisini sevdiği
duygusuna kapılırdı. Dertleriyle dertlenir; sevinçleriyle sevinir; gecesi gündüzüyle
hayatı onlarla paylaşırdı. Yapılması gerekli bir iş olduğunda hemen
el atar, Mescid-i Nebevî’nin yapımında, şehrin etrafına hendek kazımında
olduğu gibi onlarla beraber çalışır; girdiği savaşlarda olduğu gibi tehlike
anlarında hep ön plana çıkarak onlara örnek ve siper olurdu.
• 92 •
Ahmed Kalkan
“Büyüklerine saygı duymayan, küçüklerini de sevmeyen kimse bizden
değildir” der, çevresinde bulunan herkese güzelce muâmele ederdi. Mekke’de
iken arkadaşı Habbâb bin Eret’i bir yere göndermiş, dönünceye kadar
da bu işi yapacak kimsesi olmadığından her gün Habbâb’ın evine giderek
keçilerini sağmıştı. Hayber fethi sonrası Habeşistan muhâcirleri Medine’ye
döndüklerinde “hangisine sevineyim, Hayber’in fethine mi, yoksa Cafer’in
gelişine mi?” diyerek arkadaşlarına olan sevgisini göstermiştir.
Ashâbından biri vefat ettiğinde, arkasında mal bıraktıysa, onu mirasçılarına
güzelce dağıtır; borç bıraktı ise onu üstlenip ödemeye çalışır, ödeyemediğinde
“borçlu kimsenin cenaze namazını kılamam” diyerek müslümanları
borcu ödemeye teşvik ederdi.
İyilik ve takvâ üzere yardımlaşmak; kötülük, günah ve düşmanlık üzere
yardımlaşmamak, O’nun çevresindekiler ile ilişkisinin genel karakteriydi.
Ashâbını eğitmek, kötülüklerden temizleyerek iyiliklerle olgunlaştırmak
için elinden geleni yapar; dünya ve âhiret saâdetleri için gayret ederdi.
Onlara olan sevgi ve samimiyetine halel gelmemesi için “bana birbiriniz
hakkında herhangi bir şey söylemeyin. Zira ben hepinizin karşısına temiz
bir kalple çıkmak isterim” der, kimsenin kusurunu araştırmaz, kimseyi de
hatasından dolayı yargılamazdı. Bir kimse bir hata yapıp günah işlediğinde,
isim belirtmeden, kırıp incitmeden durumu düzeltir; aynı şekilde şüpheli
şeylere meydan vermeyerek onların kalplerini de muhâfaza ederdi.
Hizmetinde bulunanlara evlâdı gibi muâmele eder, “köleleriniz sizin
kardeşlerinizdir. Onlara yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin. Onlara
köle, câriye değil; oğlum, kızım diye seslenin. Ağır bir iş vermeyin; verirseniz
onlara yardımcı olun”; “köleleriniz hakkında Allah’tan korkun” der, onları
her fırsatta özgürlüğe kavuşturmayı en büyük iyiliklerden biri olarak görür;
bütün esirlerine bu şekilde davranıp her birini özgürlüğüne kavuşturarak
ashâbına örnek olurdu.
Çocukları sever, onları yolda oynarken gördüğünde selâm verir, bineğine
bindirir, aralarına karışırdı. Bazen bir hizmetçi, bir câriye teklifsiz
yanına gelir, kendisine yardım etmesini ister, o da hemen kalkıp onların
işini görürdü. Dulların ihtiyaçlarını karşılar; yaşlı insanlara daima yardımcı
olurdu. Medine’de yaşlılık sebebiyle bunamış bir kadın vardı. Bir gün bu
kadın Rasûl-i Ekrem’e gelmiş, “Muhammed, seninle bir işim var” demişti.
• 93 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Rasûl-i Ekrem de onunla beraber sokağa çıkmış, oturarak onu dinlemiş ve
isteğini yerine getirmişti.
Sâliha kadını dünya nimetlerinin en güzeli olarak görür, “kadınlar hakkında
Allah’tan korkun” derdi. Bir gün çok sayıda kadın akrabası Peygamberimiz’in
etrafına oturmuş, yüksek sesle konuşuyorlardı. Hz. Ömer içeri
girince hepsi susmuş ve çekilmişler; Rasûlullah da bu duruma gülmüştü.
Hz. Ömer; “Ey Allah’ın Rasûlü, Allah seni hep mütebessim kılsın, neden
güldün?” diye sorunca, Rasûl-i Ekrem, kadınların ondan çekinip de sakınmalarına
güldüğünü söyledi. Hz. Ömer’in “benden değil; Rasûlullah’tan
korkun” sözü üzerine kadınlardan biri “O, senin kadar hiddetli değildir”
demişti. Medine’ye girerken yol kenarında şarkı söyleyen küçük kız çocuklarını
gördüğünde “Beni seviyor musunuz?” diye sormuş, “evet yâ Rasûlallah,
seni seviyoruz” demeleri üzerine “Ben de sizleri seviyorum” demiştir.
Rasûl-i Ekrem, “Geniş olun! Zira Yüce Allah, geniş olanı sever” der; genişliği,
hilmi ve anlayışı ile ashâbına örnek olurdu. İnsanları, zayıflıkları,
ihtiyaçları ve idealleri ile bütün olarak değerlendirir; yadırgayıcı, yargılayıcı
olarak değil; anlayışlı bir yol gösterici olarak onlara muâmele ederdi. Anlamak,
affetmek ve yol göstermek, O’nun insanlara karşı tavrının özüydü.
“Hizmetçimi bir günde kaç defa affedeyim?” diye soran bir kimseye “yetmiş
defa affet!” diye cevap vermiştir. Bir defasında bahçesine izinsiz girip
de hurma toplayıp yiyen ve biraz da elbisesinin cebine koyan bir kimseyi
azarlayarak ve elbisesini soyarak Rasûl-i Ekrem’e şikâyet eden birine; “O,
bilmiyordu, ona öğretmeliydin; o, açtı, onu doyurmalıydın!” diyerek bahçe
sahibine nasıl davranması gerektiğini öğretmişti.
Çöllerde göçebe halinde yaşayan bedevî insanlar, Medine’ye geldiklerinde
Rasûl-i Ekrem onlarla ilgilenir, kabalıklarını yadırgamazdı. Bir defasında
yolda giderken bir bedevî gelmiş, Rasûl-i Ekrem’in hırkasını arkadan
çekerek “Muhammed! Yanındaki Allah’ın malından bana ver” demişti.
Çekilen hırkası boynunda iz yapmış, Peygamberimiz bu haliyle dönmüş,
tebessüm ederek arkadaşlarına “evet, istediğini verin” demişti.
Rasûlullah (s.a.s.), Hz. Âişe’nin ifadesiyle hiçbir zaman şahsî intikam
peşinde koşmamıştı. Kötülüklere iyilikle mukabelede bulunurdu. O,
her zaman kerem sahibi, yüce gönüllü idi. Hayatı boyunca O’na tuzaklar
Kur’anmünâfıklar, yahûdiler ve müşrikler de onun kerem ve şefkatinden
• 94 •
Ahmed Kalkan
nasiplerini almışlardı. Hayatını anlatan eserlerde, O’nun, münâfıkların reisi
Abdullah bin Übeyy vefat ettiğinde gömleğini kefen olarak ona verdiğini,
olanca entrikalarına karşılık yahûdilere olan güzel ve âdil muâmelesini ve
de onca mücadelenin neticesinde Mekke’ye girdiğinde orada müşriklere
“gidiniz, hepiniz özgürsünüz” diyerek “Bugün sizi kınamak yok, Allah sizleri
affetsin. O, merhametlilerin en merhametlisidir”147 âyetiyle hitap etmiş
olduğunu; kendisini taşlayıp horlayanlar için; canına kastedip kendisiyle
savaşanlar için Yüce Allah’a; “Allah’ım, onları affet, çünkü onlar bilmiyorlar”
şeklinde duâ ettiğini okuduğumuzda “(Ey Muhammed) Sen af yolunu tut,
bağışla, iyiliği emret, cahillere de aldırma”148 âyetinin hayata konabileceğini
ve yine Rasûl-i Ekrem’in “Rabbim, bana intikam alacak gücüme rağmen
düşmanlarımı affetmemi, benimle ilişkisini kesenle görüşmemi ve beni mahrum
bırakana vermemi emretti” sözünün hakikatini daha iyi anlayabiliyoruz.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “... Allah’ın rahmeti ile onlara yumuşak
davrandın. Kaba, katı yürekli olsaydın, zaten etrafından dağılıp giderlerdi.
Öyleyse onları affet, bağışlanmaları için duâ et ve işlerinde onlara danış.
Kararını verdiğinde de artık Allah’a tevekkül et. Zira O, kendisine tevekkül
edenleri sever.”149 Âyette ifade edilen Allah’ın rahmetinden kaynaklanan
“yumuşaklığın” ve gerçekten eşsiz bir şekilde insanların küçüğüyle büyüğüyle;
kadınıyla erkeğiyle, fakiriyle zenginiyle O’nun etrafında sevgiden bir
tek vücut haline gelmelerinin sırrını merak eden için, namazı uzun tutup
da cemaatten bazılarını usandıran sahâbisini “namaz kıldırırken fazla uzun
tutma. Cemaatte yaşlı olan, hasta olan vardır” diyerek uyaran ya da “nice
zaman olur, uzunca bir namaz kılayım, diye namaza başlarım da, ağlayan
bir çocuk sesi işittiğimde, arkamda namaz kılan annesinin şefkat duygularını
bildiğimden, namazı kısa tutarım” diyen peygamberi düşünmek yeterlidir.
Naz ve nimet içinde büyüdüğü halde, müslüman olması sebebiyle ailesi
tarafından dışlanıp fakr u zarûrete dûçar kalan Mus’ab bin Umeyr’i yırtık-
pırtık elbiseler içinde gördüğünde gözyaşları akıtarak onun bu fedâkârlığına
saygı gösteren; Câbir bin Abdullah’ın ifadesiyle, kendisinden bir şey
istenildiğinde asla “hayır!” demeyen, kapısına gelenleri boş çevirmediğin-
147 12/Yusuf, 92
148 7/A’râf, 199
149 3/Âl-i İmrân, 159
• 95 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
den nice geceler ailesi ile birlikte aç yatan, elinde kalmış bir miktar parayı
verecek bir fakir bulamadığında, o parayı alıp evine gidip yatmaktan utanıp
da mescidde yatan ve sabahleyin bir fakir bulunup da o parayla ihtiyacı karşılandığında
Allah’a hamd edip evine giden... evet, bu örneklerde ve benzeri
yüzlerce örnekte Rasûlullah’ın eşsiz ahlâkını görmek mümkündür.
Hz. Peygamber, hediyeleşmeyi tavsiye eder, bunun sevgiyi arttırıp
dostlukları pekiştireceğini söylerdi. Sadaka kabul etmemesine rağmen hediye
kabul eder ve daha güzeli ile hediyelere karşılık verirdi. Varını yoğunu
çevresindeki yoksul, ihtiyaç sahibi kimselerle paylaşır; verecek bir şeyi
olmadığında da güzel sözler ile gönüllerini doyururdu. Gelir kaynaklarını,
ailesinin geçimi için ayırdığı bir kısmı müstesnâ, fakirlere dağıtılacak şekilde
düzenlemiştir. Cimrilik ve kötü huyun mü’minde bulunmayacağını söyler,
insanların durumunu düzeltmek için elindeki tüm imkânları seferber
ederdi. Bazen ödünç aldığı bir şeyi fazlasıyla geri öder; bazen satın aldığına
anlaştıkları fiyatın fazlasını verir, bazen de ihtiyaç sahibi olduğunu anladığı
bir kimseden bir şey satın alır, sonra da onu ona hediye ederdi.
İbn Abbas’ın deyimiyle O, hayırlı işlerde rüzgârdan daha fazla cömerttir.
Dostu Ebû Zer’e fakirleri sevmeyi ve onlara yakın olmayı tavsiye etmiş,
sevgili eşi Hz. Âişe’ye de “Ey Âişe! Hiçbir zaman muhtaç birini kapından
boş çevirme, verebileceğin yarım bir hurma da olsa ver. Ey Âişe! Fakirleri
sev, yakınına al ki Allah da kıyâmet gününde seni yakınına alsın” diye
nasihat etmişti. Yüce Allah’tan, gerçek zenginlik olarak tanımladığı “gönül
zenginliği” isterdi.
Ashâbının en fakir ve yoksul olanları, bir de devamlı eğitim-öğretimle
meşgul olduklarından geçim sıkıntısı çekenleri, Ashâb-ı Suffe olarak tanınırlardı.
Zira genelde mescidde kalırlar; Hz. Peygamber’in yanından ayrılmazlardı.
Rasûl-i Ekrem, her şeyini onlarla paylaşır, yemeğini onlarla yerdi.
Büyük bir kazanı vardı. Yemek onda pişirilir ve beraberce yenilirdi. Onlar,
O’nun daimî misafirleriydi. Bütün mü’minler de öyle. “Allah’a ve âhiret gününe
iman eden kimse, misafirine ikram etsin” diyerek “yemeğini, bıçağın
deve hörgücüne gelmesinden daha çabuk ikram edildiği eve hayrın geleceğini”
ve “misafiri kapıya kadar geçirmenin sünnetin bir parçası olduğunu”
söylerdi.
• 96 •
Ahmed Kalkan
Yetimlere bakmanın, şefkat göstermenin üstünlüğünden bahseder, dul
ve miskinlere bakmanın Allah yolunda savaşmak veya gündüz oruç tutup
gece namaz kılmak gibi olduğunu söylerdi. Ebû Zer’e bir gece yürürlerken
“Ebû Zer! Şu Uhud dağı altın olsa da bana verilse, borcum için ayıracağım
müstesnâ, bir dirheminin bile yanımda üç gün kalmasını istemem” demiştir.
Rasûl-i Ekrem, yağan yağmur tanelerinde Allah’la olan ahdi görür, “her
bir canlıya yapılan iyiliğin sevap olduğunu” söylerdi. Sırtı karnına yapışmış
bir deveye rastladığında sahibine; “bu dilsiz hayvanlar hakkında Allah’tan
korkun; onlara güzelce binin, onları güzelce doyurun” demiştir. Yine bir
defasında: “Otu bol bir yerde yolculuk ederseniz, devenize yerden nasibini
verin. Eğer kurak bir bölgede yolculuk ederseniz, oradan süratle geçin. Eğer
geceleyin bir yerde konaklarsanız, sakın yol kenarında konaklamayın, zira
yol, geceleyin hayvanların gidip geldiği, böceklerin yuvalandığı yerdir” buyurmuşlardı.
Canlıya canlı gibi davranır, hayata Allah’ın bir emaneti olarak
bakardı.
Rasûl-i Ekrem, yüksek sesle konuşmaz, arkadaşlarının yanında ayaklarını
uzatmazdı. Ashâbından Ebû Said el-Hudrî’nin ifadesiyle “bâkire
kızlardan daha hayâlı idi, hoşlanıp hoşlanmadıkları yüzünden anlaşılırdı.”
Ağızlarının içi görülecek şekilde kahkaha ile gülmezdi. Hayânın, imanın
bir parçası olduğunu beyan ile bir defasında “hayâ imandandır ve hayâlı
olan kişi cennettedir. Hayâsızlık kalbin katılığındandır. Kalbi katı olan ise
cehennemdedir” buyurmuşlardı.
Yine bir defasında Hz. Âişe’ye “cezasını ben çekecek bile olsam, hiç kimsenin
kabahati hakkında konuşmak istemem” demişlerdi. Asla kaba ifadeler
kullanmaz, hayâ duygusunu davranışların kontrol mekanizması olarak görürdü.
“Utanmadıktan sonra dilediğini yap!” sözü Peygamberlerin ortak
sözü olup bunun en güzel ifadesi değil midir? O’nun hayâsı ve utangaçlığı,
O’nu, soyutlanmaya, pasifleşmeye sevk etmez; yapması gerekenin ardında
bırakmazdı. Zaten O’nun hayatı, Mekke’de yaşadıklarıyla, Medine’de
yaşadıklarıyla, bütünüyle şükrün ve sabrın; Allah’a derin bir bağlılığın ve
tevekkülün; azim ve sebatkârlığın ve nihâyeteşsiz bir cesâretin en somut
örnekleri ile doludur.
Dinî, tebliğ süreci incelendiğinde sözlerin ifadeden âciz kalacağı bir
manzara ile karşılaşılır. Derin bir huşû ile sarsılmaz bir iman ve azim ile...
• 97 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Bu gerçeği ifade için, kendisine yapılan her türlü teklife karşılık olarak verdiği
şu tarihî cevabın yeterli olacağını düşünüyoruz: “Güneşi sağ elime; ayı
da sol elime koysalar ben, yine de dâvamdan vazgeçmem!” Hz. Ali der ki:
“Bedir’de savaş bütün şiddetiyle devam ederken bazen biz Rasûlullah’ın arkasına
sığınırdık. En cesurumuz O idi. Düşman saflarına en yakın yerde O
bulunurdu.”
Hayâsı, cesaretine gölge olmadığı gibi, ciddiyet ve vakarı da neşe ve tebessümüne
engel olmazdı. Allah ile beraberliği sıcak ve canlı muâşeretine
perde olmazdı. Abdullah bin Hâris, Rasûlullah’tan daha hoş ve mütebessim
bir kimse görmediğini söylerdi. Ashâbıyla şakalaşır ve onlarla beraber
gülerdi. Küçük kuşunun ölümüne üzülen Enes’in küçük kardeşine: “Ebû
Umeyr! Nuheyr’e (küçük serçe) ne oldu?” diye soracak kadar çevresiyle ilgiliydi.
“Bir peygamber zırhını giydi mi artık onu çıkarmaz” diyecek kadar
sebatkâr; “Allah’ın hizmetçileri sefâhat içinde yaşamazlar” diyecek kadar da
fedâkârdı.
Karamsarlık, O’nun kalbinde bir yer bulamaz, imanı ve samimiyeti
ile hayatın her ânında, her türlü şart altında sorumluluk bilinciyle hareket
ederdi. Kıyâmetin kopması esnâsında bile eldeki fidanın dikilmesini
tavsiye edecek kadar “hayır” ve “sorumluluk” anlayışına sahipti. Vefatına
sebep olacak hastalığı ağırlaştığı için Hz. Ebû Bekir’i imamlığa geçirmiş,
biraz iyileşip de odasının kapısından saf saf huşû ile namaz kılan ashâbını
gördüğünde Allah’a hamd etmişti. Vefatı esnâsında, hazırlatıp Üsâme bin
Zeyd’i kumandan tâyin ettiği son ordusu sefere hazır halde şehrin dışında
bekliyordu. Belki bu ordu, O’nun yeryüzüne diktiği son fidanıydı.
Hayatı boyunca insanlar için tek üstünlük ve fazilet ölçüsü olarak “takvâ”
ya başvurmuş, “üstünlük ancak takvâ iledir” diyerek her türlü emâneti
ehli olana tevdî etmişti. Bu evrensel ilke Hz. Üsâme’nin kumandanlığında
ne güzel parıldıyordu.
Hz. Hatice’nin oğlu Hind bin Hâle, Rasûl-i Ekrem’i bize şöyle tanıtır:
“Rasûlullah’ın hüzün ve tefekkür içinde olmadığı bir an yoktu. Devamlı tefekkür
ederdi. O’nun için rahat yoktu. Çoğu zaman sükût eder, gereksiz
yere konuşmazdı. Söze başlayınca mağrur ve kibirli kimseler gibi dudak
ucuyla konuşmaz, kelimeleri gâyetgüzel telaffuz ederdi. Güzel konuşurdu.
Sözleri, hakkı bâtıldan ayırırdı. Ne fazla, ne de eksik, gerektiği kadar ko•
98 •
Ahmed Kalkan
nuşurdu. Sert ve kaba bir insan değildi. Başkalarını hiçbir zaman hor ve
hakir görmezdi. Nimet az bile olsa, ona büyük değer verir, asla nankörlük
etmez, onu hiçbir şekilde kötülemezdi. Yiyecek ve içecekleri ne över ne de
kötülerdi. Dünya için ve dünyada kendisini ilgilendiren işler için asla öfkelenmezdi.
Fakat hakka tecâvüz söz konusu olduğunda hakkı sahibine iâde
etmedikçe ve haksızı gereğince cezalandırmadıkça öfkesi dinmezdi. Kendisine
ait bir şey için asla kızmaz ve intikam almazdı. Bir şeye işaret ettiğinde
parmağıyla değil; bütün eliyle işaret eder, bir şeye hayret ettiğinde elini ters
çevirirdi. Konuşurken ellerini birleştirir ve sağ elinin ayasını sol elinin baş
parmağının iç tarafına vururdu. Öfkelendiğinde hemen vazgeçer ve bunun
için büyük gayret sarf ederdi. Sevindiği zaman gözlerini yumardı. En fazla
güldüğünde tebessüm eder, gülümsediğinde de dişleri dolu taneleri gibi gözükürdü.
Kahkaha ile gülmezdi...”
Rasûl-i Ekrem, ilk İlâhî vahye mazhar olduğunda sevgili eşi Hz. Hatice,
onu şu şekilde teselli etmişti: “Cenâb-ı Hak, hiçbir vakit seni mahcup etmeyecektir.
Çünkü sen yakınlık bağlarına saygı gösteriyor, borçluların borcunu
veriyor, fakirlere yardım ediyorsun. Misafirlerini ağırlıyor, doğruları
destekliyor, yükünü taşıyamayanlara yardımcı oluyorsun.”
Yine Hz. Âişe annemiz de Rasûl-i Ekrem hakkında şu sözleri söylüyordu:
“Hz. Peygamber hiç kimseyi azarlamazdı. Kendisine fenalık edenlere
fenalıkla mukabele etmezdi. Kendisine yapılan kötülüklere göz yumar, fâillerini
bağışlardı. Bir şey hakkında iki şıktan birini tercih durumunda kaldığında
günah olmamak kaydıyla kolay olanını seçerdi. Şahsına yapılan bir
kötülüğün intikamını almaz, ancak bir kimse İlâhî emirlere isyan ettiğinde
onu hak ettiği cezaya çarptırırdı. Rasûl-i Ekrem, hiçbir müslümanı ismiyle
lânetlememiş; hiçbir kadın, köle, câriye, hizmetçi veya hayvanı dövmemiş
ve hiçbir kimsenin meşrû ricâsını reddetmemiştir. Evine her girdiğinde tebessüm
eder, arkadaşları arasında oturduğu zaman kesinlikle ayağını uzatmaz;
sözlerini dinleyenler ezberleyecek kadar ağır ağır söylerdi.”
Hz. Hüseyin, babasından kendisine dedesini anlatmasını istediğinde
Hz. Ali, Rasûl-i Ekrem’i şöyle anlatmıştı: “Rasûlullah, söz ve davranışlarında
hep mûtedil olmuş, hiçbir zaman haddi aşmamış, çirkin bir söz söylememiş,
çirkin bir davranışta bulunmamıştır. Bunun için özel bir gayret de
sarf etmemiştir. Çarşı ve pazarlarda çok dolaşmazdı. Kötülüğe kötülükle
mukabele etmezdi. Affeder ve bağışlardı. Allah yolunda cihad müstesnâ,
• 99 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
hiçbir şeye eliyle vurmamıştır. Hiçbir hizmetçisini ve hanımını dövmemiştir.
Kendi şahsına yapılan zulümlerden intikam aldığını hiç görmedim.
Allah’ın haramları çiğnendiğinde ise şiddetle öfkelenirdi. İki şeyden birini
tercih etmede muhayyer bırakıldığında kolay olanı tercih ederlerdi. Evine
girdiğinde herkes gibi elbisesini temizler, koyununu sağar ve kendi hizmetini
kendisi görürdü.”
“Lüzumsuz yere konuşmazdı. Müslümanları birbirine ısındıracak ve
birbirlerinden nefret ettirmeyecek şekilde konuşurdu. Her kabilenin güzel
hasletli insanlarına ikramda bulunur ve onları kavmine başkan tâyin
ederdi. Halkı hatalı işler ve sözlerden sakındırır, kendisi de sakınırdı. Güzel
yüzünü ve güzel ahlâkını kimseden esirgemezdi. Ashâbını daima arar, halka
olup biten hâdiseleri sorardı. İyiliği över ve pekiştirir, ona güç katardı.
Kötülüğü zemmeder ve onu zayıf düşürürdü. Her işinde îtidal üzereydi,
ihtilâfsızdı. Müslümanların gaflete düşmesinden korkar, onları ikaz etmeyi
ihmal etmezdi. Her halinde ibâdet ve iyiliğe hazırdı. Hakkın sınırını aşmadığı
gibi, hakkı yerine getirmekten de geri kalmazdı. O’na yakın olanlar
halkın en hayırlılarıydı. O’nun yanında arkadaşlarının en üstünü nasihati
en yaygın ve kuşatıcı olanıydı. Mertebesi en yüksek olanlar da insanların
durumunu düzeltmek için canıyla, malıyla çalışan; iyilik ve yardımı en güzel
olanlardı.”
“Hz. Peygamber kalkarken de otururken de hep Allah’ı zikirle meşgul
olurdu. Bir cemaatin yanına geldiğinde üst başa geçmez, hemen meclisin
sonuna otururdu. Ashâbına da bunu emrederdi. Kendisiyle beraber oturan
herkese değer verirdi. Orada bulunanların her biri kendisini en itibarlı kişi
zannederdi. Kendisiyle oturan ya da bir ihtiyacı için yanına gelen kimseye
dönüp gidinceye kadar sabrederdi. Biri bir istekte bulunursa onu hemen
yerine getirir; imkânı olmadığında tatlı dille bunu anlatırdı. Gönlü ve hoşgörüsü
bütün insanlığı kuşatacak kadar genişti. Onlara şefkatli ve merhametli
bir baba olmuştu. Hak konusunda herkes O’nun katında eşitti.
Rasûlullah’ın meclisi bir ilim, hayâ, sabır ve emanet meclisiydi. Orada
yüksek sesle konuşulmaz, hiç kimse ayıplanmaz ve kimsenin ayıp ve kusuru
dışarı vurulup yayılmazdı. O meclisteki herkes eşitti. Tek üstünlük ölçüsü
takvâ idi. Büyüklere herkes saygı gösterir; küçüklere şefkat ve merhametle
muâmele ederdi. Fakir ve muhtaç olanları, herkes kendisine tercih eder,
garipleri koruyup gözetirdi.” “Rasûlullah daima güler yüzlü, yumuşak huy•
100 •
Ahmed Kalkan
lu, şefkat ve merhameti bol bir insandı. Sert ve kaba sözlü değildi. Orada
burada dolaşıp durmaz, kimsenin ayıp ve kusurunu araştırmazdı. Cimri bir
insan değildi. Hoşuna gitmeyen şeyleri görmezlikten gelirdi. Hiç kimsenin
ümidini kırmaz, hoşlanmadığı bir söz ya da davranışı sükûtla karşılardı.
Kendi hesabına şu üç şeyden sakınırdı: 1- İnsanlarla münâkaşa ve mücâdele
etmekten, 2- Boş sözlerden, 3- Yararsız ve boş şeylerle, kendisini
ilgilendirmeyen işlerle uğraşmaktan. Başkaları hesabına da şu üç şeyden
uzak dururdu: 1- İnsanları tenkit etmekten, 2- İnsanların ayıp ve kusurlarını,
gizli hallerini araştırmaktan, 3- İnsanlara hakaret etmekten.
Rasûlullah konuşurken mecliste bulunanlar başlarını öne eğer, başlarına
kuş konmuş gibi hareketsiz dururlardı. Hz. Peygamber sustuğunda
konuşurlar, ama asla O’nun yanında tartışmazlardı. Biri konuşacak olursa,
diğerleri o, sözünü bitirinceye kadar sessizce beklerlerdi. Hz. Peygamber,
ilk konuşanın sözüyle son konuşanın sözünü aynı dikkatle dinler, asla bıkkınlık
göstermezdi. Onların güldüklerine güler, onların hayret ettiklerine
de hayret ederdi.” “Yabancıların konuşma ve sorularındaki kabalık ve sertliğe
ashâbı da kendisi gibi davransın düşüncesiyle sabrederdi. “Bir ihtiyaç
sahibinin muhtaç olduğu şeyi aradığını görürseniz onun bu ihtiyacını karşılayınız
veya ona yardım ediniz” derdi. Kendini, olduğu gibi göstermeyen
övgüleri kabul etmezdi. Hakkın sınırını aşmadıkça kimsenin sözünü kesmezdi.
Hakkın sınırı aşıldığında ya müdâhale eder ya da kalkıp giderdi.”
“İnsanların gönülce en cömerdi, dilce en doğrusuydu. Tabiat itibarıyla en
yumuşak huylusu, soyca da en şereflisiydi. O’nu ansızın görenler heyecana
kapılır, tanıma imkânına erenler ise O’nu severdi. O’ndan önce de O’ndan
sonra da O’nun gibi mükemmel bir şahsiyet görmedim.”
Enes bin Mâlik de der ki: “Rasûlullah’ın elinden daha yumuşak bir dibace
veya ipekli kumaşa dokunmadım. O’nun kokusundan daha güzel bir
koku koklamadım.”
Rasûl-i Ekrem’in ahlâkını birazcık olsun öğrenebilmek adına tarihî tecrübe
ve tanıklıklar içerisindeki bu küçük seyrimizin sonunda diyebiliriz ki,
söz biter, kalem kırılır, kulaklardan kalplere sadece Yüce Allah’ın “Şânım hakkı
için, size kendi içinizden bir Rasûl geldi ki, sıkıntıya uğramanız ona çok ağır
geliyor; üzerinize hırs ile titriyor; mü’minlere de pek raûf, pek rahîm” 150 âyeti-
150 9/Tevbe, 128
• 101 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
nin eşsiz ifadesi akar. Hamd olsun âlemlerin rabbi Allah’a! Salât u selâm da
mesajlarıyla insanlara rehber, hayatlarıyla da ışık olan kutlu elçilerine.
- 5-7. Âyetler -
يِّيكُْ اْلَفْتُونُ
أَ
 بِ فَسَتُبْصُِ وَيُبْصُِونَ
¬ ْلُهْتَدِي نَ  نْ ضَلَّ عَنْ سَِبيلِِ وَهُوَ أَعْلَُ بِ ƒ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَُ بِ َ
فَسَتُبْصُِ : yakında göreceksin وَيُبْصُِونَ : ve görecekler يِّيكُْ
أَ
ُ بِ : hanginizin الَْفْتُون : fitneye tutulmuş (tutulduğunu) إِنَّ : kesinlikle رَبَّكَ : Rabbin :هُوَ
O أَعْلَُ : en iyi bilendir نْ ضَلَّ ƒبِ َ : kimin saptığını عَنْ سَِبيلِِ : kendi yolunda
وَهُوَ : O أَعْلَُ : en iyi bilendir ¬ ْلُهْتَدِي نَ بِ : kimin hidâyete erdiğini
“Yakında sen de göreceksin, onlar daHanginizde delilik olduğunu, hanginizin
fitneye tutulup çıldırdığını; sınandığını.
Şüphesiz Rabbin, kimlerin Kendi yolundan saptığını ve kimlerin doğru
yolda olduğunu herkesten iyi bilir.” (68/Kalem, 5-7)
Allah Tarafından Müşriklere Tehdit
Bu onurlandırıcı övgüden sonra Yüce Allah, peygamberine, kendisine
bu iğrenç iftirayı atan müşriklerle gelecekteki durumları ile ilgili güvence
veriyor. Ayrıca müşrikleri, durumlarını ortaya çıkarmakla, bâtıl oluşlarını
gözler önüne sermekle, apaçık sapıklıklarını herkese duyurmakla tehdit
ediyor:
“Yakında sen de göreceksin, onlar da
Hanginizde delilik olduğunu, hanginizin fitneye tutulup çıldırdığını;
sınandığını.
• 102 •
Ahmed Kalkan
Şüphesiz Rabbin, kimlerin Kendi yolundan saptığını ve kimlerin doğru
yolda olduğunu herkesten iyi bilir.” (68/Kalem, 5-7)
Burada Yüce Allah’ın ortaya çıkarıp herkesin dikkatine sunacağına
ilişkin peygamberine güvence verdiği yoldan çıkmış olan kişi sapıklardan
birisidir. Veya gerçek kimliği ortaya çıkacak şekilde sınanan kimsedir. Bunların
ikisi de konunun içeriğine yakın anlamlardır. Bu vaad, Peygamberimizin
kişiliğine dil uzatan, ona mesnetsiz iftiralar atan müşriklere yönelik
bir tehdit anlamına geldiği kadar Peygamber Efendimize ve beraberindeki
müminlere de bir güvence anlamındadır. Acaba müşrikler Peygamberimiz
için o, cinlenmiş biridir derken neyi kastediyorlardı? Büyük ihtimalle onun
aklını kaybettiğini vurgulamak istemiyorlardı. Çünkü ortadaki realite bu
sözü yalanlamaktadır.
Cinlerle iletişim halinde olduğunu, onların bu garip ve olağanüstü
sözleri ona ilham ettiklerini anlatmak istiyorlardı. Nitekim her şairin bir
şeytanının olduğunu ve bu şeytanın güzel söz söylemede o şaire yardımcı
olduğunu sanıyorlardı. Oysa bu anlam, Peygamber Efendimizin gerçek
durumundan uzaktır. Kendisine vahyedilen kalıcı, doğru ve tutarlı sözlerin
önüne yabancı bir yaklaşımdır.
Yüce Allah’ın bu vaadi, gelecekte Peygamber Efendimizin gerçek durumu
ile onu yalanlayanların gerçek durumlarının ortaya çıkacağına işaret
ediyor. İçinde bulunduğu durumla kimin sınandığını ve kimin davasında
sapık olduğunun belirleneceğini vurguluyor. Ve Yüce Allah Peygamber
Efendimize şu güvenceyi veriyor: “Şüphesiz Rabbin, kimlerin kendi yolundan
saptığını ve kimlerin doğru yolda olduğunu herkesten iyi bilir.” Ona
bu güvenceyi veren, kendisine vahiy indiren Yüce Allah’tır. Ve Yüce Allah
O’nun ve beraberindeki mü’minlerin doğru yolda olduğunu biliyor. Bu âyet
Peygamber Efendimize gelecekle ilgili güvence verirken, düşmanlarının
içine korku düşürüyor. Gelecek hakkında kalplerini endişenin, sıkıntının
girdabına atıyor.
Daha sonra Yüce Allah, Peygamberimize karşı çıkan, getirdiği hak
içerikli davet hakkında onunla tartışan, bu amaçla mesnetsiz iftiralar atan
müşriklerin gerçek durumlarını, gerçek düşüncelerini gözler önüne seriyor.
İçtenlikle inanıyor görünmelerine rağmen aslında onlar sahip bulundukları
cahiliye düşüncesine pamuk ipliği ile bağlıdırlar. Peygamberimizin
• 103 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
onları çağırdığı inanç sisteminin bazı ilkelerinden vazgeçmesi durumunda
kendi inanç sistemlerinin birçok ilkesinden vazgeçmeye hazırdırlar. Onlara
karşı daha yumuşak ve daha uzlaşmacı bir tavır takınması durumunda
uzlaşmaya, yumuşak davranmaya ve sadece meselenin dış görünümünü
korumaya sırf zevâhiri kurtarmaya dünden razıdırlar. Çünkü onlar gerçek
olduğuna kesinlikle inandıkları bir inanç sistemine bağlı değildirler. Onlar
dış görünüşe önem veren, inanmaksızın sadece öyle görünmek isteyen
kimselerdirler.
Rabbin, kimlerin kendi yolundan saptığını (dalâlette olduğunu) ve
kimlerin hidâyette (doğru yolda olduğunu) herkesten iyi bilir.” (68/Kalem,
7)
Dalâlet
Yolunu şaşırma; kaybolma; azma; sapkınlık ve bâtıla yönelme. Ayrıca,
helâk olmak, bâtıl şey ve unutmak mânâlarına geldiği gibi bilerek veya bilmeyerek,
az veya çok doğru yoldan sapmak anlamlarına da gelir.
Nitekim “dâll” ve “dalâl” hem peygamberler hem de kâfirler için kullanılmıştır:
“(Kardeşleri) dediler ki: Yusuf ’la kardeşi babamıza bizden daha
sevgilidir. Hâlbuki bizler birbirine bağlı bir toplumuz. Herhalde babamız
apaçık bir hata (dalâl) içindedir.” 151 Âyette, görüldüğü gibi, hata kelimesi
“dalâl” ile ifade edilmiştir.
Duhâ sûresinde de peygambere hitaben; “Seni şaşırmış bulup da yol göstermedi
mi?”152 buyurulmaktadır. Buradaki şaşırma kelimesi de Kur’ân’da
“dâll”, yani yolunu kaybetmiş, şaşırmış demektir. Dilimizde dalâlete, sapmak,
sapıklık ve sapkınlık denir. Dalâl, bazen gafletten ve şaşkınlıktan doğar.
Bu münasebetle dalâl; gaflet, şaşkınlık, kaybolma ve helâk olma manalarına
da kullanılır. Aslında dalâl, yoldan sapmak demek olduğu gibi, aklî
sapma anlamlarında da kullanılmıştır. Biz de dalâlet ve sapkınlığı bâtıla
düşmeyi sadece dinde; dalâl ve sapıklığı da akıl ve sözde kullanırız. Dâll
kelimesinin çoğulu olan “dâllîn”, tam manasıyla, sapkınlar demektir.
151 12/Yûsuf, 8
152 93/Duhâ, 7
• 104 •
Ahmed Kalkan
“Kim imanı küfürle değiştirirse şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur.” 153
“Allah’a ortak koşan kimse şüphesiz derin bir sapıklığa düşmüştür.” 154
“Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mümin kadın ve erkeğin o
işlerinde seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlü’ne karşı gelirse apaçık bir
sapıklığa düşmüş olur.” 155
Yukarıdaki âyetler, ister mümin olsun ister kâfir, Allah’ın ve Rasûlü’nün
emir ve teklifleri karşısında inat edip ondan deliller ve harikulâde şeyler
istemek suretiyle Peygamber’i müşkül durumda bırakmaya çalışmalarının
onları doğru yoldan sapmış kimseler olarak nitelendirmeye götüreceğini
ihtar etmektedir. “İbrahim, babası Âzer’e: Sen bir takım putları ilâhlar mı
ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve milletini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum
demişti.” 156
Hâlbuki Hz. İbrahim Kur’ân ifadesiyle yumuşak, müsamahakâr, temiz
huylu ve halîm birisidir. Fakat akîde söz konusu olunca, ne babalık kalır ne
de evlâtlık... Dalâleti seçenlere karşı tavır budur. “...Allah, müminlere lütufta
bulunmuştur. Hâlbuki daha önce apaçık bir (dalâl) sapıklık içindeydiler.” 157
Daha önce, tasavvurda, itikatta, hayatî mefhumlarda, gaye ve yönelişlerde,
âdet ve gidişatta, nizam ve prensiplerde dalâlet; sosyal ve ahlâkî yaşayışta
da sapıklık içindeydiler. Allah, lütufta bulunarak onları, sapıklıktan
doğru yola çıkarmıştır: “Ey Muhammed! Sana indirilen Kur’ân’a ve senden
önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğutun
önünde muhakeme olunmalarını isterler. Oysa onu reddetmekle emr olunmuşlardı.
Şeytan onları derin bir sapıklıkla saptırmak ister.” 158
İşte iman ettiğini söyleyip; Hakk’ın önünde muhakeme edilmeye çağrılınca,
tâğutun hükmünü Hakk’ın hükmüne tercih edenler, gerçekte şirk ve
apaçık bir sapıklık içindedirler. Şeytan da, onların, bu sapıklıklarında daha
da derinleşmelerini ister ve nitekim çoğu zaman başarır.
153 2/Bakara, 108
154 4/Nisâ, 116
155 33/Ahzâb, 36
156 6/En'âm, 74
157 3/Âl-i İmrân, 164
158 4/Nisâ, 60
• 105 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Dalâlet kelimesinden geçişli olarak türetilen “idlâl” da saptırmak anlamına
gelir. Şöyle ki: “Onlardan bir güruh seni saptırmaya yeltenmişti. Onlar
yalnızca kendilerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler.” 159
Rivâyete göre Medine yerlilerinden Ta’me, bir komşusunun zırhını çalmış,
bir un dağarcığına saklayarak getirip, bir Yahûdi’nin evine gizlemişti.
Ta’me’yi sıkıştırdılar. O, müslüman olmasına rağmen yemin etti. Yahûdiyi
sorguya çektiler. O da: Bunu bana Ta’me verdi dedi. Bazı Yahûdiler de
şahitlik ettiler. Zaferoğulları Rasûlullah’a gelip Ta’me’yi beraat ettirmesini
söylediler. Ta’me’nin yemini karşısında düşündü; arkasından yukarıdaki
âyet indi.
Dalâletin unutma ve yanılma anlamına geldiği de olur. Aşağıdaki âyet
buna bir örnektir: Borç verirken yazılmasını ve şahit getirilmesini isteyen
âyet, devamla; “Eğer iki erkek bulunamazsa rıza göstereceğiniz şahitlerden
olmak üzere bir erkekle iki kadın gösterin ki, onlardan biri yanılırsa diğeri
onu düzeltsin.” 160
Görüldüğü gibi burada yanılma olarak tercüme edilen kelime Kur’ân’da
“dalâlet”ten türeyen, “dâllet” sözcüğüdür.
Peygamber (s.a.s.)’in hadislerinde de, sapıklığın dalâlet olarak geçtiğini
görmek mümkündür. Bir örnek olmak üzere aşağıdaki hadisle yetinelim:
“(Din ve ibâdetler hakkında) Sonradan uydurulan şeylerden sakınınız.
Çünkü sonradan uydurulan her şey bid’attır. Ve her bid’at sapıklık (dalâlet)
tır.” 161
159 4/Nisâ, 113
160 2/Bakara, 282
161 Ebû Dâvûd, es-Sünne 5; Halid Erboğa, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 353
• 106 •
Ahmed Kalkan
Dalâlet ve Türevleri
‘Dalâl veya dalâlet’ masdarları sözlükte; kaybolmak, telef olmak, şaşırmak
ve yanılmak anlamlarına gelir.
Somut olarak, ‘çölde seyahat ederken yolunu şaşırmak’ manasına gelse
de asıl anlamı, bilerek veya bilmeyerek doğru yoldan az veya çok ayrılmak,
sapmak, ya da azmak demektir. Bu mânâdan hareketle mecâzî olarak ‘dalâlet’
akla, duyulara, gerçeğe aykırı ilkeleri benimsemek karşılığında kullanılmaktadır.
‘Dalâlet’ , ‘hidâyetin ve rüşd’ün zıddı olup, kasden ya da unutarak
doğru yoldan ayrılmak demektir.
‘Dalâlet’in bir başka tanımı şöyle yapılabilir: Maksada ulaştıran yolu
bulamamak, istenen sonuca götürmeyen bir yola girmek, ya da arzu edilen
sonucu kazandıran her türlü yoldan ve metodlardan ayrılmaktır.
‘Dalâlet’ gerçekte, maddî ve görülen bir yoldan sapma olduğu halde,
daha sonra din ve akıl yolundan sapmak anlamına kullanılmaya başlanmıştır.
Bu nedenle ‘dalâlet’ daha çok dinden sapmayı, ‘dalâl’ ise akıl ve sözdeki
sapmayı ifade eder.
Aynı kökten gelen ‘idlâl’, dalâlete düşürmek, azdırmak, ‘mudıll’ dalâlete
düşüren, sapıttıran, ‘dâll’, dalâlete düşen, sapan, sapmış, anlamlarına gelir.
Dalâletin Kur’an’daki Anlamları
Bu kelime türevleriyle birlikte Kur’ân–ı Kerim’de iki yüzü aşkın yerde
geçmektedir. Hidâyetin ve imanın karşıtlığını, inkârcıların hidâyet karşısındaki
durumlarını ifade etmede önemli bir Kur’an kavramıdır.
Kur’an’da daha çok küfür ve inkârı kapsayan sapıklık olarak kullanılmaktadır.
Ancak Kur’an dalâlet kavramını ya da türevlerini birkaç mânâda
daha kullanmaktadır ki, bu anlamların kelimenin kök manasıyla yakın ilişkisi
vardır.
• 107 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
1- Saptırmak Anlamında
‘İdlâl’ şeklinde geçmekte ve başkasını saptırmak, doğru yoldan alıkoymak,
gerçek yolu kaybettirmek manalarına gelmektedir. (‘Ağvâ ve sadde’
fiileri de saptırmak manasında olup ‘idlâl’ kelimesiyle yakın ilgileri vardır.)
Şeytan hakkında şöyle söyleniyor: “Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak
onları boş kuruntulara boğacağım…” 162
Kur’an, ayrıca Firavunun ve altından buzağı yapıp İsrâiloğullarına ‘işte
sizin ilâhınız budur’ diyen Sâmirî’nin birer saptırıcı olduğunu vurguluyor.
163
2- Şaşırmak Anlamında
Bu anlam inançsızlar hakkında kullanıldığı gibi peygamberler hakkında
da kullanılmıştır. “Seni şaşırmış (dâll) bulup ta yol göstermedik mi?”164
âyetinde Rasûlullah’ın peygamberlikten önceki durumuna işaret edilmektedir.
Bu dönemde Hz. Muhammed (s.a.s.) İlâhî vahy’den habersizdi, şer’î
hükümleri ve peygamberlik görevini bilmiyordu.
Kur’an, Peygamberimizin yaptığı tebliğle hiç bir zaman yanılmadığını
ve sapmadığını söylemektedir.165
3- Boşa Çıkarmak Anlamında
Şu âyette olduğu gibi: “Dediler ki, ‘Biz yerde yok olup gittikten sonra,
gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta bulunacak mışız?’ Hayır, onlar Rablerine
kavuşmayı inkâr edenlerdir.”166 Burada geçen ‘dalâl’ kelimesi yok olup
gitmek, kaybolmak anlamındadır. Allah’a iman etmeyen, üstelik insanları
Allah’ın yolunda alıkoymaya çalışanlar iyi amelde bulunsalar bile onların
bütün yaptıkları boşa çıkacaktır (dalâl olacaktır).167 ‘Dalâlet’ aslında” bir
sapmadır, yitip-kaybolmadır, bir helâk olmadır.168
162 4/Nisâ, 119
163 20/Tâhâ, 79, 85
164 93/Duhâ, 7
165 53/Necm, 2
166 32/Secde, 10
167 18/Kehf, 104
168 71/Nûh,:14
• 108 •
Ahmed Kalkan
4- Azap Anlamında
Kur’an cehenemlikleri ‘dalâl’ içinde olmakla tarif etmektedir ki bu da
onlara taddırılan azaptan başkası değildir.169
5- Hüsran Anlamında
Tarih boyunca İslâma ve onu tebliğ edenlere karşı hile ve tuzakları hep
boşa çıkmıştır, bu tuzakların sahipleri yaptıklarının karşılığında hüsrana
uğramışlardır. Kur’’n bunu bir yerde ‘dalâl’ kelimesiyle ifade ediyor.170 İki
âyette de yine hüsran anlamında geçiyor.171
6- Yanılmak Anlamında
‘Yusuf ’un kokusunu (burnumda tüter) buluyorum” diyen Hz. Ya’kub’a
oğulları şöyle dediler: “Allah adına hayret, sen hâlâ geçmişteki yanılgındasın”
172 Hz. Yusuf ’u çok seven babasına karşı da benzer bir yanılgıda olmak
suçlaması yapılıyor.173 Her iki âyette de ‘dalâl’ kelimesi kullanılıyor.
Miras taksiminde hak sahiplerine karşı haksızlık yapılmamasını ikaz
eden âyette de aynı kelime ‘hata’ anlamında geçmektedir.174
7- Sapkınlık Anlamında
‘Dalâlet’ aynı zamanda aklî sapmalar hakkında da kullanılmaktadır. Nitekim,
dalâlet; dini olarak sapmayı ifade ediyorken, dalâl ise daha çok akıl
yönünden sapmayı, şaşırmayı anlatır.
‘Dâll’, sapıtmış, şaşırmış, yoldan çıkmış; bunun çoğulu olan ‘dâllîn’ ise
sapıtanlar, şaşırmışlar anlamındadır. “…Kim imanı küfre değişirse, artık o,
dalâlete düşmüş (doğru yolu sapıtmış olur)”175
169 54/Kamer, 47-48
170 Mü’min: 40/25.
171 12/Yûsuf, 30; 36/Yâsin, 24
172 12/Yûsuf, 95
173 12/Yûsuf, 8
174 4/Nisâ 176
175 2/Bakara, 108
• 109 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
İster mü’min ister inkârcı olsun, ‘Allah’ın ve Rasûlünün emirlerine karşı
gelenler sapıklığa düşerler.176 Allah’a şirk koşan müşrikler de derin bir sapıklık
içerisindedirler.177
Dalâlette Olanlar
Yine Kur’an’ın ifadesine göre şu gibi kimseler de dalâlete düşmüşlerdir:
Allah’ı, O’nun meleklerini, kitaplarını, peygamberini ve âhiret gününü
inkâr edenler.178
Peygamberin çağrısına kulak asmayanlar, ya da O’nunla alay edenler.179
Kur’an’ın İlâhî bir kitap olduğunu kabul etmeyenler.180
Kıyametin kopacağından şüphe edip bu konuda ileri geri tartışmaya
girişenler.181
Allah’ın haram kıldığı şeyleri helâl sayanlar, çocuklarını geçindirememe
endişesiyle öldürenler.182
Hüküm verirken Allah’ın hükümlerine itibar etmeyip, kendi hevalarından
hüküm verenler.183
Allah’ın rahmetinden ümidini kesenler.184
Kalbinde nifak hastalığı bulunan münafıklar.185
Kur’an’a göre ehl-i kitap da doğru yoldan sapmış kimselerdir.186
176 33/Ahzâb 36
177 4/Nisâ, 116
178 4/Nisâ, 136
179 25/Furkan, 41-42; 46/Ahkaf, 32
180 41/Fussilet, 52; 62/Cum’a, 2
181 42/Şûrâ, 18
182 6/En’âm, 140
183 6/En’âm, 56; 38/Sâd, 26
184 7/A’râf, 179
185 63/Münâfikun, 6
186 5/Mâide, 60, 77
• 110 •
Ahmed Kalkan
Dalâlette Olanların Özellikleri
Allah’ın hidâyetine uymak insanın fıtratına daha uygunken, dalâleti
tercih edenler, akıl ve duyularını yerli yerinde kullanmayıp ta sapıklığa
düşenler ve başkalarını da saptıranlar şüphesiz zalim kimselerdir. Onlar
akıllarını kullanıp gerçeği görecekleri yerde, hevalarına (doğru olmayan
arzularına) uyarlar.187
Birtakım kişiler ve kötülük odakları insanları hidâyetten uzaklaştırıp
dalâlete düşürebilirler. İnsan yaratılışı gereği itaat etmeye de isyan etmeye
de meyillidir. Aklını iyi kullanan, Allah’tan gelen hidâyet sebeplerini iyi anlayan,
yani Kitabı ve Peygamberi idrak eden, Allah’ın her taraftaki âyetlerini
düşünen kimseler doğru yolu bulurlar. Bunlardan uzak kalıp, dalâlete
sürükleyici kişilerin peşine gidenler ise sapıtırlar.
Kur’an’ın açıklamasına göre şeytan yardımcılarıyla birlikte insanları
sapıklığa götürmeye çalışırlar.188 Firavun gibi cürüm (günah) işleyenler ve
onun yanındaki mele’ sınıfı (aristokratlar) kendilerine uyanları sapıtırlar.
Firavun, Kur’an’ın üzerinde çok durduğu tipik bir isyancı kişiliktir. Yeryüzünde
azıp-sapmanın (tuğyânın), kibirlenmenin, cürüm işlemenin, kendi
hevasını ilâh haline getirmenin, zulmün ve sapıtmanın en açık örneğidir.
Kendisi sapıklıkta olduğu gibi, üzerinde hâkimiyet kurduğu kitleleri de
kendisi gibi sapıklığa götürmenin gayretinde idi.
Şüphesiz her devirde firavun tipli insanlar çıkabilir, kendileri dalâlette
oldukları gibi diğer insanları da hidâyetten ayırmak için çaba gösterebilirler.
Allah’ın âyetlerine sırt dönen bu azgınlar, kurdukları şeytanî sistemlerle,
oynadıkları oyunlarla bu hedeflerine ulaşmaya çalışırlar. İnsanların
kendi elleriyle yaptıkları ve kutsal saydıkları putlar ve benzeri (heykeller)
de sapıklığa sebep olurlar.189
187 4/Nisâ, 44; 43/Zuhruf, 40
188 20/Tâhâ, 117-121; 25/Furkan, 29; 7/A’râf, 16-17; 4/Nisâ:, 119 vd.
189 14/İbrâhim, 36
• 111 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Dalâlet Önderleri
Hidâyette olmayan, Allah’ın çizdiği çizginin dışında yaşayan ve İslamî
ilkelere dikkat etmeyen çoğunluğa veya topluluklara uymak ta kişiyi sapıklığa
götürebilir. İnsan için ölçü çoğunluğun ne yaptığı değil, inancın ve
hayat anlayışının Hakk’a uygun olmasıdır.190
İnsanları saptıran bir başka grup da, kişilerin peşine gittikleri önderleridir.
İster dinî anlamda olsun, ister siyasî anlamda olsun; toplumum önündeki
kişilere ‘imam’ veya ‘önder-lider-başkan’ denir. Önder konumundaki
kişiler sapıklık üzerinde iseler, peşlerinden gidenler de onlar gibi olurlar.
Bir önderi (imamı) körü körüne taklit veya takip etmek, onun yanlışlarını
da kabul etme tehlikesini de beraberinde getirir. Kitleler genellikle bir liderin,
bir önderin peşine giderler, onun izini izlerler, onun görüşlerini çoğu
zaman kayıtsız şartsız kabul ederler. Firavun gibi düşünen önderler, peşlerine
gelenleri tıpkı kendileri gibi dalâlete götürürler.
Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Ümmetin hakkında en çok
korktuğum (şey) saptırıcı imamlardır (önderlerdir).”191
Müslüman ümmet hakkında böyle bir korku duyulursa, küfür öncülerinin192
peşinde gidenler hakkında daha fazla endişe etmek gerekir. Çünkü
küfür önderleri insanları -Kur’an’ın deyişiyle- ‘cehenneme çağırırlar.’193
Allah (c.c.) bütün insanları mahşer meydanına hesap vermek üzere,
dünyada iken peşlerine gittikleri imamlarıyla (önderleriyle) birlikte getirecektir.
194 İnkârcılar o gün şöyle diyecekler: “Yâ Rabbi! Biz büyüklerimize ve
imamlarımıza (yöneticilerimize) itaat etmiştik. Onlar da bizi doğru yoldan
sapıttılar.”195 Bu saptırıcılar kendi günah yüklerini taşıdıkları gibi, saptırdıkları
kimselerin günahlarını da taşıyacaklar. Buna karşı toplumu saptıran
kimselere gönüllü olarak uyanların günahlarında ise bir eksilme olmayacak.
196
190 6/En’âm, 116-117
191 Dârimî, Rikak: 39, Hadis no: 2755; Tirmizî
192 9/Tevbe, 12
193 28/Kasas, 41
194 17/İsrâ, 71
195 33/Ahzâb, 67; 7/A’râf, 38-39
196 16/Nahl, 25
• 112 •
Ahmed Kalkan
Dalâlete Düşme Sebepleri
Bazı insanların hidayetten yüz çevirip dalâlete sapmalarının bir takım
sebepleri vardır. İnsanın yetiştiği ortam, aldığı eğitim elbette önemlidir.
Ancak insanın iradesi kendi elindedir. O dilediği yolu ve inancı seçebilir.
Onun bâtıl ve Kur’an’ın dalâlet dediği yolları seçmesine bazı sebepler etki
edebilir. Özellikle müslümanların dalâlete düşmelerine, dinde sonradan
ortaya çıkan bid’atlerin rolü vardır. Bid’atler, dinî kılıfla sunulduğu için
çoğu insan bunu anlamaz. Bid’atleri hayat haline getirenler de günün birinde
İslâm inancının dışına çıkarlar. Din’de tefrika (ayrılık) çıkarmak ta
sapıtmanın bir başka nedenidir. Din’de ayrılık çıkarmak, şüphesiz İslâm’ı
kendi kafasına göre anlayıp, kendi anladığını din sanmak, diğer anlayışları
din dışı sayıp onlara sırt dönmek, onları düşman bilmektir. Kur’an, önceki
ümmetlerin bu hataya düştüklerini haber veriyor: “Dinlerin parçalayıp
grup grup olanlar var ya, senin onlarla hiç bir ilişkin yoktur.” 197
Dinlerini parçalayıp fırka fırka (parti parti) olanlar, kendi ellerinde
olanla, yani kendi fikirleriyle, kendi anladıklarıyla, gruplarına ait üstünlüklerle,
kendilerinin daha doğru yolda olduğu iddiasıyla övünüp durmaktadırlar.
198
Dinlerini parçalamanın başka bir anlamı da, dinin hükümlerinin bir
kısmını almak, bir kısmını bırakmaktır. Böyle yapanlarla, kendi hizbinin
(grubunun) anladığı şeyi din zannedenler arasında fark yoktur. Her biri bir
liderin, bir önderin peşine takılır, bir grup bulur, grubunu en üstün sayar,
diğer grubu yanlışta görür. Hatırlatmak gerekir ki mezhepli olmak, İslâm’ın
akîdesine uygun düşünen bir gruba mensup olmak, bir grupla beraber çalışmak,
bir hizbin prensipleriyle bir işi yapmak üzere bir araya gelmek yanlış
değil: grupçu, mezhepçi, partici olmak hatadır ve insanı dalâlete kadar
götürebilir.
Bu hatadan kurtulmanın yolu Kur’an’a ve yine O’nun istediği gibi topyekûn
sarılmaktan geçer.199 İslâm’ı, O’nun güzelliklerini, O’nun insana kazandırdıklarını,
İslâm’a uymakla elde edilebilecek kazançları, Allah’ın vereceği
mükâfatı (va’ad) ve vereceği cezayı (va’îd) bilmeyenler, bu gibi konu-
197 6/En’âm, 159
198 30/Rûm, 32
199 3/Âl-i İmrân, 103
• 113 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
larda cahilce hareket edenler hidâyetten saparlar.200 Bilgisizlik insanı hem
doğru olandan ayırır hem de kişiyi belli konularda taassup sahibi yapar.
Kişinin bilmediğini bilmemesi ise daha büyük bir kayıptır. Böyleleri kendi
hevâlarına uyarlar, bildikleri az şey üzerinde inatla dururlar, sapıklıkta olsalar
bile kendilerini kolay düzeltemezler.
Elde edilen bilginin yanlış kullanılması da insanı dalâlete düşürebilir.
İlim, insanlara gerçeği göstermesi ve hakikate ulaşmasında bir ışık olması
gerekirken; insanlar bilgiyi gereğince kullanmıyor. Hatta çoğu zaman Allah’tan
gelen hidâyet, yani İslâm’ın ilkeleri bilimsel gerçeklere ters diye iddia
edilmekte, böylece onlardan yüz çevirilmekte. Günümüzde bilim son
derece gelişmiş olmasına rağmen insanlığın çoğu Kur’an’ın dalâlet dediği
çizgidedir.
Kimileri de insanlara hükmetmek, onların sırtından geçinmek, ya da
başka amaçlar için din’den öğrendiği bilgileri yanlış yerde ve kendi çıkarı
için kullanır, hem kendi sapar hem de başkalarını saptırır.
İnsanın kalbinden ‘Âhiret’ inancı kaybolduğu an, o derin bir sapıklığa
düşer. Âhiret inancı şüphesiz insana hayat gerçeğini öğreten en önemli bilgidir.
201
Lehve’l hadis’e (boş, işe yaramaz, insanı Allah’tan ve O’na itaatten uzaklaştıran
her türlü söz ve meşguliyete) müşteri olanlar da hidâyetten uzaklaşırlar.
202 Bu gibi sözler ve uğraşılar kişiye bir fayda sağlamaz ama onu Allah’tan
ve kulluk görevlerinden uzaklaştırır, onu dalâlete düşürür.
Dalâletin Sonuçları
Dalâlete düşenlerin kalpleri kasvetlidir (katıdır). Onların kalpleri fıtrî
özelliklerini yitirmiş, Hidâyete kapalı, şirke, küfre, şüpheye ve sapıklığa
açıktır. Öyle kalplere hikmeti ve hidâyeti anlatmak zordur.203 “Allah, kime
hidâyet verirse onun kalbini İslâm’a açar. Kimi de saptırmak isterse onun da
kalbini göğe yükseliyormuş gibi daraltır, sıkar…”204
200 6/En’âm, 144; 22/Hacc, 8-9
201 34/Sebe’, 8
202 31/Lokman, 6
203 7/A’râf, 179; 13/Ra’d, 30-31 vd.
204 5/Maide, 13
• 114 •
Ahmed Kalkan
Dalâlette olanların kalpleri daykdır, darlık/sıkıntı içindedir. Dalâlette
olmanın, hidâyeti bırakıp da dalâleti satın almanın205 âhiretteki cezası elbette
Cehennem’dir.206
Görüldüğü gibi dalâlet, doğru yoldan, Allah’ın yolundan ayrılıp başka
yollara sapmak, bâtıl dinleri kabul etmek, Allah’ın emrine aykırı yaşamaktır.
Bu sıfat inkârcıların ve müşriklerin bir sıfatıdır. Bu kavram, onların hidâyetten
ayrılarak yanlış yola girdiklerini, çıkmaz bir sokağa saptıklarını,
gerçeğe aykırı hareket ettiklerini, kendilerini kurtuluşa götürmeyecek bir
tercih yaptıklarını en güzel bir biçimde ortaya koymaktadır.
Allah’ın dâvetine kulak asmayıp, O’nun âyetlerini inkâr edenler, kendilerini
maksada götürecek yolu kaybedip, azabı ve tükenişi kazandıracak
olan sapıklığı alırlar. Dalâlete düşmek bir anlamda azmak, haddi aşmaktır.
Böyle yapanlar Hakk’ın karşısına çıkmış ve kendi aleyhlerine azap kazanmış
olurlar.
İnsanları Allah’ın dininden yüz çevirtip sapıklık yollarına sürükleyecek
kişiler, sistemler ve araçlar günümüzde çok daha fazladır. Bugün bir sürü
siyasî sistem, hayat felsefesi, akımlar ve çalışmalar insanları dalâlete davet
etmektedir. Eğitim ve medya araçları dalâleti daha geniş kitlelere ulaştırmaktadır.
Mü’minler, İslâm’ın dalâlet (sapıklık) dediği hayat anlayışlarını davranış
ve fikirleri iyi tanımalı ve kendilerini iki dünyada da kurtaracak İslâmî
kimliklerini korumalılar.
Her namazda okuduğumuz ve Fatiha Sûresinde yer alan şu duayı pratik
hayatta da gerçekleştirmek gerekir: “Yâ Rabbi! Bizi dosdoğru yola ilet;
kendilerine nimet verdiklerinin yoluna; gazaba uğrayanların ve dâllîn olanların
(sapıtmışların) yoluna değil.” 207 İnsanlar mizâç itibariyle birbirlerinden
farklı oldukları gibi, kavrama ve öğrenme kabiliyetleri yönünden de
oldukça farklıdırlar: Bir insanın aklı ile tespit ettiği ve “tek kurtuluş yolu”
olarak sunduğu teorileri, diğer bir insan; tamamen “saçma” olarak nitelendirebilir.
Hatta insanın aklî muhakemesini işletmeyip, hakikati bulmada,
205 2/Bakara, 16
206 26/Şuarâ, /91-97; 17/İsrâ, 97 vd.
207 1/Fâtiha, 6-7; Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yay., s. 121-126
• 115 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
iyiyi ve kötüyü birbirinden ayırmada gaflete düşmesi de mümkündür. Bütün
bu ihtimaller olmasaydı, aklı ile hareket eden ve “hakikati bulduğunu”
ileri süren herkese inanmamız gerekirdi. Hâlbuki görünen odur ki, herkes
kendi aklını beğenmekte, tespit ettiğini ileri sürdüğü doğruların dışında
kalan her şeyi reddetmektedir. Dolayısıyla sırât-ı mustakîmin (doğru yolun
ve hakikatin) ölçüsü insan aklı olamaz. İşte bu noktada karşımıza hidayet
ve dalâlet kavramları çıkmaktadır. Allah Teâlâ; Hz. Âdem’i ve Hz. Havva’yı
yeryüzüne indirdiği zaman şöyle buyurmuştu: “Hepiniz oradan inin. Sonra
size benden bir hüdâ gelir de; kim Benim hüdâma tâbi olursa, artık onlara
hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun (üzüntülü) olacak değildirler.” 208
Yeryüzünde insan için iki yol vardır. Birincisi: Allahû Teâla’ya iman etmek
ve hayatını İslâm’a göre düzenlemek (hidayete tâbi olmak). İkincisi:
Hevâ ve heveslere tâbi olup, dalâlet üzere yaşamak!.. Bu iki yolun dışında
üçüncü bir yoldan söz etmek mümkün değildir.
Arapça’da dalâl kelimesi; yolunu kaybetmek, doğru yoldan çıkmak ve
insanı talep ettiği noktadan mahrum bırakmak gibi mânâlara gelir. Dalâlete
düşene dâll, dalâlete düşürene mudıll, dalâlete düşürmeye, azdırmaya da
idlâl denilir.209 Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, yaratılışı inkâr edenlerin iddiası
izah edilirken “dalelnâ” kelimesi (kaybolmak mânâsında) kullanılmıştır:
“Dediler ki; ‘Biz yerde çürüyüp kaybolduğumuz (dalelnâ) vakit mi, gerçekten
yeni bir yaratılışla mı yaratılacağız?’ Evet, onlar Rablerine kavuşmayı inkâr
edicidirler.”210 Yine başka bir ayet-i kerimede, yoldan çıkarmak, azdırmak
mânâsında (adleltüm) kullanılmıştır: “(Rabbin) Onları da, Allah’tan gayri
taptıklarını da (mahşerde) bir araya toplayıp: ‘Siz mi şu kullarımı saptırdınız
(adleltüm), yoksa kendileri mi yollarını sapıttılar’ diyeceği gün (görürsün ki)
onlar (şöyle) demişlerdir: ‘Seni tenzih ederiz. Seni bırakıp da başka veliler
edinmek bize yakışmaz. Fakat sen gerek onlara, gerek atalarına geçimlik verdin
de, zikri (şeriata tâbi olmayı) unuttular ve helâk (e mahkûm) bir kavim
(topluluk) oldular.” 211
208 2/Bakara, 38
209 Râğıb el-Isfahani, el-Müfredat fi Garibi'l Kur'ân, İst. 1986, Kahraman Yay., s. 440. Ayrıca, Ömer Nasûhi
Bilmen, Kur'ân-ı Kerîm'in Türkçe Meal-i Âlîsi ve Tefsiri, İst. 1963, c. II, s. 11; Seyyid Şerif Cürcani, et-
Tarifat, İst. ty. Kaynak Yay., s.137
210 32/Secde, 10
211 25/Furkan, 17-18
• 116 •
Ahmed Kalkan
Dalâlete düşmenin birçok sebebi vardır. Dünyevî ihtirasa kapılmak ve
âhireti unutmak, her türlü felâketin başlangıcıdır. Tâğutî güçlere itaat etmek
ve onların ideolojilerine tâbi olmak, dalâleti satın almaktır. Nitekim
Kur’ân-ı Kerim’de: “O gün yüzleri ateşte evrilip-çevrilirken: ‘Eyvah bize! Keşke
Allah’a itaat etseydik; peygambere itaat etseydik’ diyeceklerdir. (Onlara
tâbi olanlar da o gün) ‘Ey Rabbimiz! Hakikat biz reislerimize (liderlerimize)
ve büyüklerimize uyduk. Onlar da bizi yoldan saptırdılar (fe edallûne’s-sebiylâ)’
diyeceklerdir. Ey Rabbimiz! Onlara (liderlerimize ve büyüklerimize)
azaptan iki katını ver. Onları büyük bir lâ’netle rahmetinden kov!” 212 buyurulmuş
ve tuğyan eden güçlere itaatin getireceği manzara çizilmiştir.
Kelime-i Şehadeti ikrar ve tasdik eden her mü’min; Allahû Teâlâ’nın
sınırlarını çizdiği şeriata tâbi olmak durumundadır. Zira sırat-ı mustakîm
(dosdoğru yol) budur. Malûm olduğu üzere; namaz ibadetini edâ edereken
mutlaka Fatiha sûresini okuruz. Bu sûreyi okurken: “Yalnız sana ibadet
(kulluk) ederiz. Yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, kendilerine
ni’met verdiklerinin yoluna kavuştur. Gazaba uğrayanlarınkine, dalâlette
olanlarınkine değil!” diye yalvarır ve “âmin” deriz. Şimdi Muhammed Ali
Sabunî’nin Ahkâm Tefsiri isimli eserinden velâ’d-dâllîn ibaresinin mânâsını
öğrenelim: “Dâllîn’den (sapıklardan) kasıt hıristiyanlardır. Nitekim
Cenâb-ı Hak: “De ki: ‘Ey Kitap ehli! Dininizde haksız yere haddi aşmayın.
Bundan evvel hakikaten hem kendileri sapmış hem birçoğunu saptırmış ve
(hâlâ da) doğru yoldan ayrılıp sapa gelmiş bir kavmin hevâ ve (heve)sine
uymayın.” 213 emri ile bize bunu bildirmektedir. İmam Fahruddin-i Razi,
konuyla ilgili görüşünü şöyle ifade eder: Müfessirlerin bazısı gazaba uğrayanlardan
maksadın; görünür amellerinde hata yapan her şahıs, sapıklardan
muradın da, itikadında hata yapan herkes olduğu görüşünü tercih
etmektedirler. Çünkü gazâba uğrayanları yahûdilere, sapıkları da hıristiyanlara
tahsis etmek esasa aykırıdır. Çünkü Allah Teâlâ’yı inkâr etme, O’na
bazı şahıs ve güçleri ortak etmek din olarak hıristiyanlıktan ve yahûdilikten
daha çirkin, dolayısıyla onlardan korunmak daha evlâdır. Alûsî, Fahruddin
Râzi’nin bu görüşünü reddederek şöyle diyor: “Gazaba uğrayanlar” ile
“sapıklar” sözlerinden açık olarak yahûdi ve hıristiyanların kasdedildiği,
sahih hadisle rivayet edilmiştir. Bu rivayet varken, buna aykırı bir görüşe
dönülemez. İmam Kurtubi ise şöyle demektedir: Müfessirlerin birçoğuna
212 33/Ahzab; 66-68
213 5/Maide, 77
• 117 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
göre “gazaba uğrayanlar” ile yahûdilere, “sapıklar” ile de hıristiyanlara işaret
edildiği, Hatem oğlu Adiyy’in müslüman oluşu sırasındaki hadiste tefsir
edilmiştir. Ebû Hayyan’ın bu hadisle ilgili görüşü şöyledir: Eğer hadis-i
şerif ’in Rasûl-i Ekrem (sav)’den nakli sahih ise, ona dönmek (onunla amel
etmek) farz olur. Bana göre; Fahruddin-i Râzi’nin görüşü, hadisi reddetmek
anlamını taşımaz. Aksine onun hükmünü genelleştirerek, yahûdilik, hıristiyanlık
ve diğer tüm İslâm dışı inançları içine alan bir ifade ile bütün kâfir
ve münafıkları âyetin şümûlüne almıştır.214
Şurası muhakkaktır ki, hidâyetten ayrılan bir kimse, mutlaka dalâlete
düşmüştür. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de: “Artık hakdan (ayrıldıktan) sonra
sapıklıktan başka ne kalır?” (Fe mâzâ ba’del-hakkı illâ’d-dalâl) 215 buyurulmuştur.
Mesele bu açıdan ele alındığı zaman dalâlete düşmenin, neleri beraberinde
getireceği kolayca anlaşılır.
İnsanın sadece aklî melekelerini kullanarak dalâletten kurtulması
mümkün değildir. Vahye tâbi olmayan kimse hidâyet nimetine kavuşamaz.
Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’e hitaben: “İşte biz sana da
böylece emrimizden bir ruh vahyettik. Hâlbuki (vahiyden evvel) kitap nedir,
iman nedir, sen bilmezdin. Fakat onu biz bir nur yaptık. Bununla kullarımızdan
kime dilersek, ona hidayet veririz. Şüphesiz ki sen, doğru bir yolun
rehberliğini yapıyorsun” 216 buyurulmuştur. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) vahiy gelmeden
önce, kitabın ve imanın mahiyetini bilmeyişi, mücerred aklın (bu
noktada) sınırını çizmektedir. Bu sebeple akıl, vahyi kavramak için bir vasıtadır.
Bu incelik unutulmamalıdır. Aklı putlaştıranlar, dalâlete düşerler.217
Hidâyet
Hidâyet, doğru yolu bulma, açıklama, ilham etme, muvaffak kılma anlamlarına
gelmektedir. Terim olarak hidâyet; küfür, şirk ve sapıklıklardan
kurtularak, İslâm’ın aydınlık yoluna girmektir. Hidâyet, lütuf ile olan rehberlik
demektir. Allah Teâlâ’nın, lütuf ve keremiyle, kuluna sonu hayır ve
mutluluk olacak isteklerinin yollarını göstermesi veya yola götürüp muradına
erdirmesidir. Sadece yolunu ve sebeplerini göstermeye irşâd; neticeye
214 Muhammed Ali Sâbûni, Ahkâm Tefsiri, Şamil Yay., c. I, sh. 22-23
215 10/Yûnus, 32
216 42/Şûrâ, 52
217 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler ve Kavramlar, İnkılap Yay., s. 109-113
• 118 •
Ahmed Kalkan
erişinceye kadar yola götürmeye de tevfîk denir. Hidâyette istenen, hayra
ulaştırmaktır. Meselâ, hırsıza yol göstermeye hidâyet denmez. Hidâyeti
buldurmaya “ihtidâ” veya “hüdâ” denmektedir. Allah’ın güzel isimlerinden
biri de “el-Hâdî”, yani hidâyet veren, hidâyete erdirendir.
Allah, hâdîdir; yani kendisini tanıma yollarını kullarına gösterip tanıtan,
onları Rubûbiyetini ikrar edici kılan, necat (kurtuluş) yolunu gösterip
açıklayan, her yaratığın bekası ve varlığını sürdürmesi için gerekli olan cihetlere
yönelten zattır. Bundan fazla olarak, kullarından dilediğini tevhid
nuruyla müşerref kılar, istediğini dosdoğru yola hidâyet eder. Ayrıca bütün
diğer yaratıkları faydalarına olan yöne sevk eder, rızık arama yollarını, zararlardan
sakınmalarını ilham eder. İmam Gazali, bu ikinci nevi hidâyete
bazı örnekler verir: Yeni doğan yavruya memeyi tutmasını, civcive çıkar
çıkmaz daneleri toplamasını, arıya yuvasını altıgen şeklinde yapmasını
vb. gibi her canlı için en uygun şartı ilham eder. Hidâyetin zıddı dalâlettir.
Dalâlet; sapmak, şaşmak, karanlıkta kalmak, bocalamak ve kaosa yenik
düşmek anlamlarına gelir. Dalâlet, doğru yoldan bile bile veya iğfale kapılarak
sapmaktır. “İhdinâ” kelimesinin Türkçeye çevrildiğinde en uygun
tabir: “bize hidâyet et” ifadesidir. Merhum Elmalılı’nın açıklamasına göre:
“İhdinâ” kelimesini “göster” diye tercüme etsek, götürmek kalır. “Götür”
deyince, letâfet kalır ve hiç biri tam anlamı ifade etmez. En uygunu Türkçeye
de yerleşmiş olduğu şekliyle “bize hidâyet et” ifadesidir. Yani hidâyet, tek
kelimeyle tam olarak tercüme edilemez.
Çölün ortasında yolunu şaşırıp kaybeden bir kimseyle, bir rehber yardımıyla
gideceği yeri, yönü rahatça tayin edip bulan kimse bir değildir. Bu
bakımdan hidâyetin tam karşısına da şaşırmışlık, sapmışlık anlamına gelen
“dalâlet” kavramının yerleştirildiği görülür. Çünkü her şey kendi zıddına
nispetle daha gerçek mânâ ifade eder. O halde, insanı hayat çölünde ya da
yolunda doğru istikamete götürecek, sapmalardan koruyacak yön tayin
edici kılavuz nedir? Elbette ki Allah’ın hidâyeti (yol göstermesi)dir. “De ki:
Hidâyet/doğru yola kılavuzluk; ancak Allah’ın hidâyetidir.”218; Yolun doğrusunu
göstermek Allah’a aittir. Yolun eğri olanı da vardır. Allah dileseydi hepinizi
hidâyete iletirdi.” 219
218 6/En'âm, 71
219 16/Nahl, 9
• 119 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Hidâyet, bir yolu göstermek ve o yolda sebatı sağlamada yardımcı olmaktır.
Yalnız göstermek, dinin anladığı mânâda hidâyeti ifade etmez.
Gösterilen yolda sebata yardım etmek de vahyin hidâyetinin bir parçasıdır.
O yüzden daha çok hidâyete ermiş insanların okuduğu Fâtiha sûresi 5.
âyetindeki “ihdinâ” kelimesine, bazı müfessirler; “bize verdiğin hidâyette
sebatımızı nasib et” anlamı vermişlerdir.
Kur’an’da Hidâyet
Hidâyet, Kur’an’ın en önemli kavramlarından birisi olmakla beraber,
aynı zamanda zıddı olan dalâletle birlikte Kur’an’da en çok zikredilen kelimelerdendir.
Hidâyet kelimesinin kökü olan “Hdy” kelimesi ve türevleri
Kur’an’da 317 yerde geçer.220 Hidâyetin zıddı olan dalâlet kelimesinin kökü
220 A- Hidâyet Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
a. Hidâyet, Allah'tan korkanlar içindir: Bakara, 150.
b. Hidâyeti Allah Verir: Bakara, 213, 272; A'raf, 30, 43; Nahl, 9; Sebe', 50; Müddessir, 55-56; İnsan, 29-30;
Tekvir, 29.
c. Allah, Kâfirlere ve Münâfıklara Hidâyet Vermez: Bakara,264; Zümer,3; Münafıkun,6
d. Allah'ın Muradı Hidâyettir: Nisa, 26; Yunus, 25; Hadid, 9.
e. Allah, Dilediğine Hidâyet Verir: En'am, 39; Yunus, 25; Ra'd, 27; İbrahim, 4; Nahl, 93; Hacc, 16; Nur, 35, 46;
Kasas, 56; Fatır, 8, 22; Şura, 13; İnsan, 30.
f. Allah, Hidâyet Ettiği Kimsenin Göğsünü İslâm İle Açar: En'am, 125; A'raf, 179.
g. Allah Dileseydi Bütün İnsanlar İman Ederdi: Yunus, 99-100; Ra'd, 31, Nahl, 9; Secde, 13.
h. Allah'ın Hidâyet Ettiği Kimseyi Saptıracak Yoktur: Zümer, 37.
i. İnsana Doğru Yol Gösterilmiştir: İnsan, 3; A'la, 3; Leyl, 12-14.
j. İnsana Hayır ve Şer Diye İki Yol Gösterilmiştir: Beled, 10; Şems, 8.
k. Hidâyette Olanlar: Bakara, 5; Necm, 30, 32.
l. Hidâyete Ulaşmanın Yolu: Bakara, 186.
m. Hidâyeti Kabul Edenler, Kendileri İçin Eder: Yunus, 108; İsra, 15; Meryem, 76; Neml, 92; Zümer, 41.
n. Allah'ın Hidâyet Verdiği Kimseler Doğru Yoldadır: İsra, 97; Kehf, 17.
o. Allah'ın Hidâyetine Tabi Olanlar: Taha, 123; Kasas, 85; Muhammed, 17; Müddessir, 55; İnsan, 29; Tekvir,
27-28.
p. Hidâyet Yolu, Allah Yoludur: Şura, 53.
q. Hidâyet İçin Dua: Fâtiha, 5-7; Bakara, 128-129; Al-i İmran, 8, 53, 193; Yusuf, 101.
r. B- Dalâlet (Sapıklık) Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
s. Allah Dilediğini Saptırır: En'am, 39; Ra'd, 27; İbrahim, 4; Nahl, 93; Fatır, 8.
t. Allah'ın Saptırdığı Kimseyi Hiç Kimse Doğru Yola Getiremez: Nisa, 88, 143; Maide, 41, Ra'd, 33; Nahl, 37;
İsra, 97; Kehf, 17; Hacc, 18; Nur, 40; Rum, 29; Zümer, 19, 23, 36; Casiye, 23; Zariyat, 9.
u. Allah, Dalâlette (Sapıklıkta) Bırakmak İstediği Kimsenin Göğsünü Yukarı Çıkıyormuş Gibi Daraltır: En'am,
125.
v. Dalâlette Olanları Allah Bilir: Necm, 30.
w. Peygamberin ve Mü'minlerin Yolundan Ayrılanlar: Nisa, 115; Kasas, 85.
x. Şeytanı Dost Edinenleri, Allah Dalâlette Bırakır: A'raf, 30.
y. Allah'ın Saptırdığı Kimseler, En Büyük Zararda Olanlardır: A'raf, 178, 186.
z. Dalâleti (Sapıklığı) Seçen, Kendi Aleyhine Seçmiştir: Yunus, 108; İsra, 15; Neml, 92; Sebe', 50; Zümer, 41.
aa. Dalâletten Korunmak İçin Dua: Fâtiha, 5-7.
• 120 •
Ahmed Kalkan
“d-l-l” ve türevleri ise toplam 188 yerde kullanılır. Hâdî, hidâyet eden, hidâyet
yaratan, istediğini hayırlı ve kârlı yollara muvaffak kılan anlamına gelir.
Kur’an’a göre mutlak Hâdî, Allah’tır. Mutlak Hâdî olan Allah’ın insanlara
olan hidâyetinin ise dört şekilde olacağı beyan edilmektedir:
1- Hidâyetin bütün mahlûkata şâmil olması. Bu, Allah’ın onlara akıl,
zekâ ve zarûri bazı bilgiler ihsan etmesidir. 20/Tâhâ, 50 ve 87/A’lâ, 3 âyetlerinde
bu tür hidâyetten bahsedilir.
2- Peygamber ve Kitaplarla insanları çağırdığı hidâyet. “Onları, buyruğumuz
ile, insanları doğru yola götüren (yehdûne) önderler yaptık.”221 âyetinde
olduğu gibi.
3- Bu hidâyeti kabul eden ve doğru yolda olanlara tevfik hidâyeti, onları
bu hidâyete muvaffak kılması. “Hidâyeti kabul edenlerin (ihtedev), Allah
hidâyetlerini artırır.”222 “Allah, iman edenlere hidâyet etti.”223 âyetlerinde olduğu
gibi.
4- Âhirette cennete hidâyet edip iletmesi. “Hamd Allah’a olsun ki, bizi
buna hidâyet etti.”224 âyetinde olduğu gibi.
İnsan, bir başkasını, bu dört hidâyet çeşidinden sadece dâvet ve yolu tanıtmak
sûretiyle hidâyete sevkedebilir. Hz. Peygamber’e hitaben: “Muhakkak
ki sen, dosdoğru yola hidâyet edersin.”225 “Her millet için hidâyet eden
(yani, dâvet eden) vardır.”226 gibi âyetlerde kasdolunan hidâyet, bu nevidendir.
Gerekli istidatları, tevfik ve âhirette mükâfat verme şeklinde olan öbür
hidâyet çeşitlerine ise: “Sen istediğini hidâyete erdiremezsin”227 (Hitap özellikle
Hz. Peygamber’edir) gibi âyetler işaret eder. Allah’ın; zâlimler, kâfirler,
fâsıklar hakkında menettiğini bildirdiği her âyette, üçüncü nevi, yani “hidâyeti
kabul edenlere mahsus olan tevfik hidâyeti” söz konusudur. Cennete
koymak ve âhirette mükâfat vermekten ibâret olan dördüncü kısma giren
hidâyet ise şu gibi âyetlerdedir: “İman ettikten, Peygamber’in hak olduğuna
221 21/Enbiyâ, 73
222 47/Muhammed, 17
223 2/Bakara, 213
224 7/A'râf, 43
225 42/Şûrâ, 52
226 13/Ra'd, 7
227 28/Kasas, 56
• 121 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
şehâdet ettikten, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra inkâr eden bir
topluluğa, Allah nasıl hidâyet eder?” 228 “Allah, zâlimler topluluğuna hidâyet
etmez.”229 “Onların hidâyetleri sana düşmez, fakat Allah dilediğine hidâyet
eder.” 230
Hâdî, câhiliyye devrinde, yolları iyi bilen ve insanlara yol gösterip varacakları
yerlere götüren kimseye denilmektedir. Kur’an, sâlih amelle hidâyet
arasında yakın bir münasebet olduğunu açıklar. Tevbe-iman-sâlih amel üçlüsünün
neticesinde hidâyete ulaşılmaktadır.231 Başka bir ifadeyle hidâyet,
tevbe-iman-sâlih amelin doğal neticesidir. Hidâyete ermenin, iman ve sâlih
amellerle olacağını şu âyette de görmekteyiz: “İman edenler ve sâlih ameller
işleyenleri imanlarına karşılık Rableri onları hidâyete erdirir, doğru yola
eriştirir.”232 Başka bir âyette de hidâyet ve ıslah arasında bir ilginin varlığı
görülmekte olup şöyle buyrulmaktadır: “Onları hidâyete erdirir, doğru yola
eriştirir ve durumlarını düzeltir.”233 Âyette doğru yola eriştirilen ve durumları
düzeltilenler, sûrenin baş tarafında ifade edildiği gibi, iman eden ve
sâlih amel işleyenlerdir. 234
Hidâyet, Yön Bulmak; İman, Yönü Bulduran Kuvvet
İnsan hayatının en önemli meselesi yön bulmaktır. İman, yönü bulduran
kuvvettir. Ancak bulunan yönde yürüyebilmek, bizi yol problemiyle
karşı karşıya getirir. Yönün işe yaraması, bu yönde yürümemizi sağlayacak
yolu gerekli kılar. Bu bakımdan Kur’an, yol konusu üzerinde çok durmaktadır.
Kur’an’da geçen sırat, sebil, tarik ve şeriat kelimelerinin hepsi -aralarında
nüanslar olmasına rağmen- yol anlamındadır.
Hidâyetin neticesi iman; dalâletin neticesi imansızlıktır. İnsanın kalbi,
hem imana, hem de küfre doğru eğilmeye elverişlidir. Kalbin imanla küfürden
birini tercih etmesi için mutlaka çekici bir sebep icabeder. Hidâyeti
de dalâleti de ancak Allah yaratır. Yani gönüllere imanı sevdiren sebepleri
Allah yarattığı gibi, küfür tarafını tutturan sebepleri yaratan da O’dur.
228 3/Al-i İmran, 86
229 2/Bakara, 258
230 2/Bakara, 272; Suad Yıldırım, Kur'an'da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 199-200
231 20/Tâhâ, 82
232 10/Yûnus, 9
233 47/Muhammed, 5
234 Ömer Dumlu, Kur'ân-ı Kerim’de Salâh Meselesi, D.İ.B. Y., s. 63-64
• 122 •
Ahmed Kalkan
Kullarından istediğine hidâyet; istediğine dalâlet verir. Allah’tan başka
insanları hidâyet ve bahtiyarlığa eriştirecek yahut dalâlet ve hüsrâna düşürecek
hakiki bir fâil yoktur. Allah’ın hidâyet ettiğini kimse saptıramaz.
Allah’ın saptırdığını kimse doğru yola getiremez.
Yalnız, burada şu noktayı iyi bilmek lâzımdır ki, Allah Teâlâ’nın bir kulunda
dalâlet yaratması, o kulun, kendi arzusu ile sapıklık yolunu tutmuş
olmasındandır. Yoksa kul irâdesini, yeteneklerini dalâlete yöneltmedikçe
Allah onu cebren dalâlete sevk etmez. Yani, halk tabiriyle “belâ isteyen
belâsını; Mevlâ isteyen Mevlâ’sını bulur.” Nitekim insanlarda hidâyet ve
iman asıldır. Dalâlet ve küfür sonradan ârız olmuştur. Cüz’î iradenin sû-i
isti’mâlinden doğmuştur. Dalâlet ve küfür fıtrata muhâlefettir. Hastalıktır.
235 Sağırlıktır, dilsizlik ve körlüktür.236 Küfür ve dalâlet, zarara asla uğramayacak
bir ticareti/kazancı237 istememek ve müflis tüccar olmaktır. “Onlar
hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticareti kazançlı
olmamış ve kendileri de hidâyete erememiş, doğru yola girememişlerdir.” 238
Kaalû Belâ denilen bezm-i elestte, yani hilkat sabahında, ruhlar meclisinde
Allah, hepimizden ahd ve misak aldı. O’nun huzurunda doğru yola
gideceğimize hep bir ağızdan söz verdik. Gerçi biz bu mâcerayı hatırlayamıyoruz,
ama onu Allah, kitabında bildirmiş, bu sûretle kat’i olarak mâlum
olmuştur. Hatırlayamamak, inkâr vesilesi olamaz. Biz üç günlük kısa hayatımızda
bile, nice mühim ve hayatî olayları unutup duruyoruz. İşte ezelî
iman, Allah’ın bir hidâyeti ve bu mâceranın tatlı bir hâtırası ve insanlarda
her türlü fazilet ve ahlâk sermayesidir. Dünyaya çıkma zamanı gelince her
ruh için cismânî ve rûhânî kuvvetlerle mücehhez bir ceset bağışlaması,
dünyaya kitaplar indirmesi, peygamberler göndermesi, dünyada gördüğü,
işittiği, fikren mülâhaza ettiği her hâdisede bir hikmet dersi göstererek ezelî
iman nurunu kuvvetlendirip parlaklığını arttırması, hep Allah Teâlâ’nın kat
kat hidâyetleridir ki, kul, hidâyet istedikçe ve hidâyete uydukça Allah’ın hidâyeti
de daima artar durur. “...Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize
süslemiş, sindirmiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir.
İşte doğru yolda olanlar bunlardır.” 239
235 2/Bakara, 10
236 2/Bakara, 18
237 35/Fâtır, 29; 61/Saff, 10-11
238 2/Bakara, 16
239 49/Hucurât, 7; Ali Osman Tatlısu, Esmâü’l Hüsnâ Şerhi, Yağmur Y., s. 247-248
• 123 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Hidâyet İsteği ve Hidâyette Devam
Fâtiha sûresinde “ihdinâ” (bize hidâyet et)”240 diye duâ ediliyor. Dalâlette
bulunanların hidâyet istemesi, hidâyetin meydana gelmesini istemek;
hidâyette bulunanların hidâyet istemesi de sebat ve hidâyet mertebesinde
yükselmeyi istemek anlamındadır. “Bizi hidâyet üzere sâbit kıl, hidâyetten
ayırma” demektir. Şu âyette buna benzer duâ ifadesi vardır: “Ey Rabbimiz,
bizi hidâyete ulaştırdıktan sonra, kalplerimizi saptırma.”241 Nice âlim ve âbid
vardır ki, onun kalbine küçük bir şüphe düşmüş, böylece de Hak’tan sapmış,
ayağı kaymış ve dosdoğru yoldan, müstakim dinden dönmüştür. Müslümanca
bir hayat önemlidir, ama müslümanca ölmek çok daha önemlidir.
“Başka türlü değil, sadece müslüman olarak ölün”242 Biz, her an hidâyette kalabilmek,
doğru yoldan sapmamak için Allah’ın yardımına muhtacız. Zaten
sûredeki tüm cümleler istimrârı (devamlılığı) ifade etmektedir. Hamdler,
sürekli O’na; ibâdetler, tâatler, ve duâlar da kesintisiz O’nadır.
Hidâyet, bizi hakka götüren her türlü meziyet, araç, akl-ı selim, Peygamber
ve Kitap’tır. Müstakim yolda kalabilmemiz, kesintisiz olarak bunlara
sahip olmakla mümkündür. Sürekli akl-ı selim sahibi olmak, vahiyle
irtibatlı bulunmak, Peygamber’e bağlı kalmak; dosdoğru yolu bulmak kadar,
o yolda kalmak için de önemlidir. Öte yandan müslüman daha ileriye,
en ileriye tâliptir. Zarardan kurtulmak için, mü’minin iki günü birbirine
denk olmamalıdır. İlmî ve amelî yönden de kendini sürekli yenilemeli, hidâyet
yolunda mesafe kat etmeye, dosdoğru yolun en ilerisinde yer almaya
gayret etmelidir. İşte bu duâmızla biz, Rabbimiz’den hidâyetimizin artırılmasını
da istiyoruz. 243
Fâtiha sûresinde “İhdinâ” diye duâ ederken, hidâyetin yalnız ve yalnız
Allah’a ait olduğunu bildiğimizi de itiraf etmiş oluyoruz. Allah, Rasûlüne:
“Sen sevdiklerine hidâyet veremezsin. Ancak Allah, dilediğine hidâyet verir.”
244 buyurarak hidâyeti Rasûlünün bile veremeyeceğini bildirir.
240 1/Fâtiha, 6
241 3/Al-i İmran, 8
242 2/Bakara, 132
243 Bk. 35/Fâtır, 32
244 28/Kasas, 56
• 124 •
Ahmed Kalkan
Peygamberler ancak hidâyete vesile olurlar, insanlara yol gösterirler.
“Muhakkak sen, sırât-ı müstakîme yol göstermektesin.”245 Rabbimiz vahiyle
peygamberlerine yol göstermiştir. Biz de o vahyin ışığında yürüyoruz.
Hidâyet Vermek Sadece Allah’a Ait
Biz kimseye hidâyet veremeyiz. Ama İslâm nûruna dâvet eder, yol gösteririz.
Gözlere nur vermek Allah’a aittir. Doktorlar nur vermiyor, veremiyor;
sadece gözü perdelenenlerin nurunun açılmasına vesile oluyor. Hidâyet
gönül işidir. Kişinin kafasına tabanca dayayarak iman ettiremezsiniz.
Böylesi, hidâyete ermiş gibi görünür, ama gönülden inkâr eder. Yine, kişinin
kafatası veya kalbi açılarak içinden iman sökülemez. İman, hidâyet bir
gönül işidir. Gönle de yalnız onu Yaratan hâkim olur. Bizim tebliğimiz, bir
kişinin hidâyetine sebep olursa, bu bizim için yeryüzü dolusu altına sahip
olmaktan daha hayırlıdır. Bu, bize biraz ters gelebilir. Ama yeryüzü, insan
için yaratılmıştır. Yeryüzünün tamamı, insanın haksız yere akıtılmış bir
damla kanına denk olmaz. Dinimizin insana verdiği değer bu!... “Kim, bir
cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız
yere) bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı
kurtarırsa, ihyâ ederse (hidâyetine vesile olursa) bütün insanları kurtarmış,
ihyâ etmiş gibi olur.”246 Kur’ân-ı Kerim’de Rabbimiz haksız yere herhangi bir
kişiyi öldürenin bütün insanları öldürmüş gibi olduğunu haber verirken247
öldürülenin mü’min veya kâfir olmasını ayırt etmez. Medenî zannedilen
Avrupalının, Amerikalının gözünde ise, bir varil petrol, hıristiyan olmayan
milyarlarca insandan daha değerlidir. İşte böyleleriyle aynı safta, aynı
zihniyet ve aynı paktta olmamak için Fâtiha sûresini okurken “gazaba uğrayanların
ve sapıkların yoluna değil” diyoruz. 248
“Rabbimiz, her şeye yaratılışını verip sonra hidâyet edendir.”249 “Ne zaman
Benden bir “hüdâ” gelir de, kim Benim “hüdâ”ma uyarsa, böyleleri için
korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir.”250 Yeryüzündeki hayatında insanın
önüne iki yol açılmış bulunuyor. Bu yollardan birisi, Allah’a giden yol,
245 42/Şûrâ, 52
246 5/Mâide, 32
247 5/Mâide, 32
248 M. Toptaş, Şifâ Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 75-76
249 20/Tâhâ, 50
250 2/Bakara, 38
• 125 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
diğeri ise, Allah’ın yolu dışındaki sayısız yollar. Allah, yarattığı kullarına
karşı son derece merhametli olduğu için, insanlara sürekli olarak “hüdâ”sını
göndermiştir. Nitekim “hidâyet” kelimesinin bir anlamı “hediye”dir. Allah’ın
insanlara yol göstermesi, onlara hüdâsını göndermesi, bütünüyle
O’nun hediyesidir. İnsana düşen, Allah’ın hediyesini kabul etmektir. Bu
hediyeyi Allah, her insana doğrudan doğruya değil de, aralarından seçtiği
elçileri vasıtasıyla gönderir. İblis, dünya hayatının geçimliliğini insan için
yegâne amaç haline getirir. Bunun sonucunda, yalnızca tutkuları peşinde
koşan ve yeryüzünde fesat çıkaran insanın doğru yolu bulması için Allah,
elçilerini gönderir ve onlarla beraber Kitap indirir.
Hidâyet İçin Kulun Çabası Gerekir
İnsanın, saptığı yollardan ayrılıp, Allah’ın yoluna girebilmesi için,
öncelikle böyle bir zorunluluğu duyması, yani bu yola girmek için çabalaması
gerekir. Bu çabalama Allah uğrunda cihaddır. Böyle bir çabanın
içinde olan, yani, ya kendi kendilerine, ya da elçilerinin çağrısıyla böyle
bir çabanın içine giren insanlara, elçiler getirdikleri Kitab’ın âyetlerini
okurlar. Ne ilginçtir ki, elçilere ilk inananlar, şirkin kirlerine bulaşmamış
ve şirkin yarattığı ortamdan son derece rahatsızlık duyanlar olmuşlardır.
Yani, Kur’an’ın deyişiyle, kulakları bütünüyle sağır, gözleri bütünüyle kör
olmamış, bunun sonucunda kalpleri hepten kararmamış, yani, ölmemiş
insanlardır bunlar. İnsanı öldüren, kalbi karartan günahlardır. Şirkin her
türlü kirlerinin içine bulaşarak, karanlıklar içinde hayaller ve kuruntular
üzerinde bir ‘bilgi’ oluşturan ve bunu gerçek bilgi sanan insanların iman
etmesi kolay olmaz. İblis, insanlara yaptıklarını süsler, onlara vaad eder,
içlerine kuruntular eker. “Elbette Senin kullarından belirlenmiş bir pay alacağım’
dedi; ‘onları mutlaka saptıracağım, boş kuruntulara sokacağım ve onlara
emredeceğim.’ (İblis) Onlara vaad eder, ümit verir.”251 İşte, şeytanın vaadine,
verdiği ümitlere ve emirlerine bağlanıp, tutkularına kapılan insanlar
‘ölmüş’ insanlardır. Bunlar, fâsıktırlar, fâcirdirler...
Elçilerin getirdiklerine inanmazlar; onları yalanlarlar, iman edenleri de
vazgeçirmeye çalışırlar. Onların bu durumuna, Kur’ân-ı Kerim’de “çok uzak
bir dalâl” denir.
251 4/Nisâ, 118-120
• 126 •
Ahmed Kalkan
İblisin temelde insanlar üzerinde bir hükmü yoktur. O sadece vaad
eder; kuruntular ve ümitler verir. Ona uyanlar, aslında tutkularına, arzularına,
hevâlarına uyanlardır. Böyleleri, kurdukları dünyalarını sürdürebilmek
için birtakım putlar icat ederler. Bu putlar, bazı şekiller olabildiği
gibi, özellikle günümüzde çok yaygın olduğu biçimiyle, aldatıcı birtakım
“bilgi”ler, eğlenceler, şarkılar, sporcular, bilim, teknik, sosyal bilgiler, ilerleme,
eğitim, medeniyet, kültür, çağdaşlık gibi kelimeler de olabilir. Bunlar,
Allah’la ilişki koparılarak değerlendirildiğinde; Allah’ın yolundan sapmış,
tutkularına köle olmuş insanların, başkalarını da saptırmak için icat ettikleri
putlara dönüşür. 252
Öte yandan, şirkin yol açtığı ortamdan memnun olmayan ve çıkış yolu
arayan insanlar dalâl içinde olmalarına rağmen, elçilerin okuduğu âyetlerle,
kalplerindeki kirleri gidermeye girişirler, tezkiyeye başlarlar. Bu şekilde
arınmaya koyularak hüdâya tabi olmak isteyenlerin bu çabasına “ihtidâ”
denilir. (İhtidâ etmediği halde, böyle görünen dönmeler vardır. Sabataycılar
da denilen bu dönmeler -avdetîler- 2. Meşrûtiyet döneminde ve T.C.’de
etkin faâliyetlerde bulunmuşlar, Osmanlı’nın ve müslümanların başını çok
ağrıtmışlardır. Özellikle Selanik, dönmeleriyle meşhur idi. Hâlâ Hâriciye’de
(Dış İşleri Bakanlığı ve T.C.’nin dış temsilciliklerinde) ve medyada dönmelerin
ciddi etkinlikleri vardır.) İhtidânın başlangıcı elçilere ve Allah’tan
getirdiklerine inanmak ve okudukları âyetlerle kalplerini arıtma uğraşısı
içine girmektir. “Eğer sizin iman ettiğiniz gibi iman ettilerse, şüphe yok, ihtidâ
etmişlerdir.”253 “Eğer müslüman olup teslim olmuşlarsa, şüphe yok, ihtidâ
etmişlerdir.”254 Beri taraftan, elçilerin çağrılarına kulak vermeyip uzak bir
dalâl içinde olanların peşinden gidenlerin, kendilerini dalâlete sürükleyenlere
karşı tavırları şöyle anlatılır: “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün,
“keşke” derler, Allah’a itaat etseydik, Rasûl’e itaat etseydik! Rabbimiz, doğrusu
biz efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize itaat ettik de, onlar yolu
saptırdılar.” 255
Kalplerini arıtanlar; Allah’a yapışır, Rasûllerin öğretilerine kulak verir
ve bu öğretiler üzerinde gitmeye, hayatlarını sürdürmeye çalışırlarsa, Allah
da onların hidâyetini artırır, onları sırât-ı müstakîmde sâbitleştirir. “Allah,
252 Bk. 14/İbrahim, 35-36; 25/Furkan, 17-18
253 2/Bakara, 137
254 3/Âl-i İmran, 20
255 33/Ahzab, 66-67) (Ayrıca bk. 7/A'raf, 38-39
• 127 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
İhtidâ edenlerin hidâyetlerini artırdı ve onlara takvâlarını verdi.”256 İhtidâlarında
sâbit olup, imanlarından dönmeyenler ve sâlih amellerde bulunanların
sonunda kalpleri de hidâyete erer. Kalp hidâyete erince, insan bütünüyle
hüdâya ulaşmış, yani artık tam anlamıyla hidâyet bulmuş demektir. “Kim
Allah’a iman ederse, Allah kalbini hidâyete erdirir.”257 Allah’ın hidâyete erdirdiği
insanlar, yine İblis’in iğvâlarına kapılıp dalâlete düşebilirler. Dalâlet,
doğru yoldan her türlü sapmayı içine alır; İster bilerek, ister bilmeyerek,
ister unutarak, ister kasten olsun. Sırât-ı müstakîmde olmamak veya sırât-ı
müstakîmi bilmemek de dalâlettir.
Kur’an, hidâyetin Allah’ın elinde olduğunu, Allah’ın hidâyet vermediğine
kimsenin hidâyet veremeyeceğini, eğer Allah dileseydi herkesin hidâyet
üzere olacağını söylemektedir.258 Kişinin bâtıl yolu bırakıp, hidâyete yönelmesi,
Cenâb-ı Hakk’ın dilemesi ve yardımı ile olur. “De ki: Ey insanlar, size
Rabbiniz tarafından bir hak geldi. Kim ihtidâ eder, doğru yola giderse, kendi
lehine doğru yola gitmiş olur. Kim de dalâlet içinde olursa, saparsa; kendi
aleyhine sapmış olur. Ben üzerinize vekil değilim.”259 “Allah kimi saptırırsa,
artık onu hidâyete, doğru yola sevk edecek hiçbir kimse bulunmaz.” 260
Hidâyet, öncelikle Allah’tandır ve tek hidâyet edici O’dur. Fakat Rasûller
Allah’ın hidâyetiyle hidâyet edici, yani insanları Allah’ın yoluna yönelticidirler.
Bu yönelişi tam bir hidâyet üzerinde oluşa çevirmek yine Allah’ın
elindedir. Peygamber ne kadar isterse istesin, insanlara hidâyet veremez.
Allah’ın izniyle insanlar hidâyete erer veya sapıklıkta devam eder. Aynı şekilde
İblis de insanlara vesvese vererek, emrederek, kuruntular ve ümitler
içinde yürüterek onları dalâlete çağırır. Ama yine, insanı sapıklığa iten Allah’tır;
yani, nihai belirleyici O’dur.
İnsansa iradesini kullanarak sapar; yani Allah, İblisin vaadlerine kanarak,
tutkularına esir olan insanları, kendileri istedikleri ve o yöne yöneldikleri
için saptırır. İnsanları doğruya yönelten, yani hidâyete götüren imamlar
olarak Rasûller göndermesi, temelde yine Allah’ın hidâyet etmesi olduğu
gibi, İblisle de saptırması, yine Allah’ın saptırmasıdır; yani, Allah insanın
256 47/Muhammed, 17
257 64/Teğâbün, 11
258 Örnek olarak bk. 6/En'am, 149; 16/Nahl, 9, 93; 7/A'râf, 30; 13/Ra'd, 31; 4/Nisâ, 88; 28/Kasas, 56; 42/Şûrâ,
52; 18/Kehf, 17; 39/Zümer, 37; 2/Bakara, 142, 213, 272; 10/Yûnus, 25; 14/İbrahim, 4...
259 10/Yûnus, 108
260 13/Ra'd, 33
• 128 •
Ahmed Kalkan
gerek hidâyete ermesi, gerekse sapması için gerekli her türlü şartı yaratır;
sonra, hidâyete ermeğe çabalayan insanları hidâyete ulaştırır; sapıklıkta ısrar
edenleri de kendi hallerine bırakır:
“Onları (elçileri) emrimizle hidâyete götüren imamlar kıldık.” 261
“Muhakkak sen, sırât-ı müstakîme ihtidâ ettirirsin.”262 Buna karşılık;
“Muhakkak sen, sevdiğine hidâyet edemezsin. Ancak Allah dilediğine hidâyet
eder.”263
“Sen, görmüyorlarsa, körlere hidâyet mi vereceksin?” 264
“Yeryüzündekilerin çoğuna itaat edersen, seni Allah’ın yolundan saptırırlar.”
265
Dalâlet, “an” harf-i cerriyle kullanıldığında “yitmek, yok olup gitmek”
anlamlarına gelir. Kâfirlerin dünya hayatındaki amelleri, küfürleri, iftiraları,
hepsi âhirette kendilerinden sıyrılıp gidecektir. Böylece onların hiçbir
değerlerinin olmadığı anlaşılacak ve kendilerine hiçbir bakıma yarar getirmeyecek,
tam tersine zarar verecektir. Dünya hayatında Allah’a koştukları
eşler de, aynı şekilde kendilerinden kaybolup gidecektir: “Uydurdukları
şeyler kendilerinden kaybolup gitti.” 266
Kur’an’ı başından başlayarak okuyan kimsenin, Yüce Allah’tan ilk isteği
hidâyettir. Bu isteğe cevap da, ardından verilmektedir: Hidâyeti isteyene
“işte Kur’an!”267 denilmektedir. Dosdoğru yol, hidâyet Kur’an yoludur.
Hidâyette Kulun Rolü
Kur’an’ın tamamını dikkatlice okumayanlar yüzeysel bir bakış açısıyla
kaderci bir anlayışa kapılır ve hidâyetin, kişinin hiçbir etkisi olmadan,
tamamen Allah tarafından takdir edildiğini zannederler. Kuşkusuz Allah’a
261 21/Enbiyâ, 73
262 42/Şûrâ, 52
263 28/Kasas, 56
264 10/Yûnus, 43
265 6/En'âm, 116
266 6/En'âm, 24; 10/Yûnus, 30; A. Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 141-142
267 2/Bakara, 2
• 129 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
inanan her mü’min Allah’ın iradesinin her türlü iradenin üstünde olduğuna;
Allah’ın dilemesinin önünde hiçbir engel bulunamayacağına kesin
olarak inanır. İnsan da diğer yaratıklar da Allah’a muhtaçtırlar. Yaratıkların,
kendilerinden kaynaklanan hiçbir şeyi yoktur. Organları da, fiilleri de,
yararlandığı şeylerin hepsi de Allah tarafından yaratılmıştır. Hidâyeti de
veren O’dur. Ancak, hidâyeti dileyen bir kimseye Allah engel olur ve onu
sapıklıkta kalmaya zorlar mı? Ya da hidâyeti bulmak istemeyeni Allah zorla
hidâyete sürükler mi? Daha açık bir ifade ile, Yüce Allah, kulları arasında
ayırım yaparak kimilerini kayırır ve kimilerini cezâlandırmak için başka
şeylere yönelir mi?
Allah’ın dilemesinin önünde hiçbir engel olamayacağına kesin olarak
inanan mü’min, durup dururken Allah’ın, kulları arasında bir ayırım yapmadığına;
O’nun âdil olduğuna da kesin olarak inanır. “Kim yararlı iş işlerse
kendi lehinedir; kim de kötülük işlerse kendi aleyhinedir. Rabbin, kullara
karşı zâlim değildir.”268 “Bu, yaptığınızın karşılığıdır. Yoksa Allah, kullara asla
zulmetmez.” 269
Aslında Allah, hidâyeti, bir bakıma yaratılışla iç içe ve her bir canlıya
kendisine özgü bir tarzda vermiştir. “O, her şeyi ölçüyle yapıp, yol göstermiştir.”
270 Böylece her canlının kendine has yolda ilerlemesiyle, kâinatın
sistemi bozulmadan devam etmektedir. İnsana gelince, o diğer canlılardan
daha farklı bir konumdadır. Çünkü Allah, ona bir değil; iki yol göstermiş
ve onu irâde hürriyeti içerisinde imtihan etmek istemiştir: “Biz ona eğri ve
doğru iki yol göstermedik mi?” 271
Böyle geniş bir serbestliğe sahip olan insan soyunun, doğru yolu çeşitli
sebeplerle bulanık görmesi ya da yolunu şaşırması tehlikesine karşı -ki bu,
insanlık tarihi boyunca sürekli vuku bulmuştur.- Allah sürekli elçiler göndererek
kendi doğru yolunu, yönünü insanlığa göstermiştir. İnsanlar ise
elçilerle gelen bu yol pusulasına karşı olan tavırlarına göre; ya doğru yolda,
ya da yanlış/eğri yolda hayatlarını tüketmektedirler.
268 41/Fussılet, 46
269 3/Âl-i İmran, 82
270 87/A'lâ, 3
271 90/Beled, 10
• 130 •
Ahmed Kalkan
Bu durum, yeryüzü sisteminin Allah tarafından alabora edilip ortadan
kaldırılacağı ve yerine bu dünyadaki yol tercihinin cevabını oluşturan yeni
bir düzen oturtulacağı Kıyâmet saatine kadar da devam edecektir. Çünkü
Allah insanları bu konuda serbest bırakmıştır. Aksi takdirde insanın diğer
varlıklarla farkı kalmazdı. “Bize düşen, yalnızca yol göstermektir.” 272
Hidâyet Türleri
İnsanda üç çeşit hidâyet vardır. Bunlardan birincisi içgüdüdür. Hayatının
ilk safhasında sadece içgüdüler ona kılavuzluk eder. İkinci safhada beş
duyu devreye girer. Ancak içgüdü hidâyeti de devam eder ve içgüdü yanıldığında
duyuların hidâyeti onları düzeltir. Üçüncü hidâyet ise, muhakeme,
yani akıl hidâyetidir. Akıl, içgüdülerle duyuların yanılgılarını düzeltir ve
onlara hakemlik yapar. İnsanı diğer hayvanlardan ayıran, bu hidâyete sahip
olmasıdır. Acaba akıl hidâyeti yanıldığında hangi hidâyet insana kılavuzluk
eder? Akıl da yanılabilir. Çünkü akıl, insana kılavuzluk ederken ilk iki hidâyetin
topladıkları malzemeyi kullanır. Bu sebeple eksik malzeme her zaman
için sözkonusu olabilir ve akıl hidâyeti yanılabilir. Ayrıca insan; sevgi, kin
ve nefret gibi duyulara da sahiptir ve aklın muhakemesine bunlar olumsuz
etkilerde bulunabilirler. İşte bu sırada, yanılmaz ve mutlak doğru olan hidâyet
gündeme gelir ki o da “vahiy”dir. Fâtiha sûresinde, kulun Allah’tan
istediği hidâyet, işte budur. 273
Kur’an’ın bizden istediği, peygamberlerin kişiliğinde örnekleşen hidâyeti
izlememizdir. Peygamberler ve onların tebliğatı hidâyettir.274 Peygamberlerde
örnekleşen hidâyeti elde etmenin bir niyet ve gayret ürünü olduğu
da Kur’an tarafından beyan ediliyor. 275
Cihad ve Tebliğ; Başkasının Hidâyeti İçin Çalışmak
Hidâyeti bulup o yolda yürüyen insanın, başkalarına bu hidâyeti ulaştırmak
istememesi, elinde bulunan imkân ve fırsatları değerlendirmemesi,
bir insanlık suçudur, büyük bir cinâyettir. Komşumuzun evi yanarken, yan-
272 92/Leyl, 2; Kur'an Okulu 2, Hanif Y. s. 92
273 Sait Şimşek, Fâtiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Beyan Y., s. 56 vd.
274 21/Enbiyâ, 73; 17/İsrâ, 9; 2/Bakara, 185; 3/Âl-i İmran, 41, 138; 5/Mâide, 44, 46; 6/En'âm, 91, 154; 7/A'râf,
154; 10/Yûnus, 57...
275 29/Ankebût, 69
• 131 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
gını söndürme gücümüz olduğu halde seyirci kalmak ne ise; hatta ondan
da daha kötüdür, cehenneme aday inanç ve yaşayışlara tepkisiz ve pasif bir
seyirci kalmak. Hidâyete dâvet etmediğimiz yakınlarımız ve ilişkide olduğumuz
insanlar, yarın yakamıza yapışıp bizden dâvâcı olabilirler endişesi
ile, başkalarına mesajı ulaştırmaya çalışmak zorundayız. 276
İslâm’ın hidâyet yolunu gizleyip açıklamayanlar, Kur’an’da şöyle uyarılır:
“İndirdiğimiz delilleri ve hidâyeti, biz insanlara Kitapta açıkladıktan sonra
onları gizleyenlere, işte onlara, Allah lânet eder. Hem de bütün lânet edebilenler
lânetler. Ancak, tevbe edip kendilerini düzelten ve Allah’ın indirdiğini
açıklayanlar müstesnâ. İşte onların tevbelerini kabul ederim. Ben, tevbeleri
çokça kabul eden ve çok merhamet edenim.” 277
Hidâyet İçin Gerekli Şartlar, Hidâyete Lâyık Olmak
Kimlerin doğru yolu bulduğu, kimlerin de yolu kaybedip şaşıranlar
olduğu sorusu, bizim için önemli olmalıdır. Cevabını âyetlerden bulalım:
“Allah, insanların bir bölümünü doğru yoluna eriştirdi. Fakat bir kısmı da
şaşırmışlığı/sapkınlığı hak etti. Çünkü bunlar, saptırıcıları Allah’tan başka
veli edinmişler ve kendilerini doğru yolu bulmuş sanmışlardı.”278
Bu âyette dikkati çeken nazik bir nokta var; o da, insanların bulundukları
yolun doğru ya da eğriliği hakkında yanılabilecekleridir. Bu konuda yegâne
ölçünün Allah tarafından belirlendiği, dolayısıyla ancak Allah’a; yani
O’nun indirdiklerine uymakla bu problemi çözebilecekleri gerçeğidir. Buna
da, tahmin etmekle değil; görüp duyduklarını, bildiklerini tahkik ederek,
doğruyu, güzeli arayıp tâbi olmakla ulaşılabileceğini Rabbimiz bildiriyor:
“Sözü dinleyip de en güzeline uyanlar, işte onlar Allah’ın kendisine yol gösterdiği
kimselerdir ve onlar, temiz akıl sahipleridir.”279
Bir de bunun karşıtına bakalım: “Onlar sadece zanna ve nefislerinin arzusuna,
canlarının istediğine uyarlar; oysa, andolsun ki onlara Rablerinden
hidâyet edici, yol gösterici gelmiştir.”280
276 Bk. 33/Ahzâb, 67
277 2/Bakara, 159-160
278 7/A'râf, 30
279 39/Zümer, 18
280 53/Necm, 23
• 132 •
Ahmed Kalkan
“Hevâ ve hevesini ilâh edinen, bir ilim üzerine (bilgisi olduğu halde) Allah’ın
dalâlette, şaşkınlıkta bıraktığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünü
perdelediği kimseyi gördün mü? Artık onu Allah’tan başka kim yola getirebilir?
Siz, yine de öğüt alıp düşünmüyor musunuz?” 281
Buna karşılık, Allah’ın hidâyet verdiği kimseler de şunlardır: “Allah,
kendi rızâsını gözetenleri onunla (Kur’an’la) kurtuluş yollarına ulaştırır. Onları
izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve yol gösterir.”282 “Bunlar, namaz
kılan, zekât veren ve âhirete de tam olarak iman eden mü’minlere yol gösterici
kılavuz ve müjdedir.”283 “İman edenleri ve sâlih amel işleyenleri, imanlarına
karşılık Rableri doğru yola eriştirir.”284 “Güven, iman edip imanlarına zulüm
katmayanlarındır. İşte onlar, hidâyete eren, doğru yolu bulanlardır.”285 Dikkat
edilecek olursa, Allah’ın hidâyeti insana içten bir güç olarak verilmesine
karşılık ilk adım insan tarafından atılmalıdır. Bu tercihe göre Allah, insanı
fert ve toplum olarak denemekte, sonuçta ona yol göstermekte, ya da
şaşkınlık içinde bırakmaktadır. Burada hidâyet üzerinde ve sapıklık içinde;
daha doğrusu hidâyete lâyık olup olmama hakkındaki bilgilerimizi özetleyecek
olursak, sapıklık nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:
Allah’ın bazı kimselere hidâyeti nasip etmemesinin sebeplerinin başında
zulüm gelir. Kur’an, birçok âyetinde “Allah zâlimlere hidâyet nasip
etmez.” diyor.286 Saptırıcıları veli/dost edindiği halde, kendini doğru yolda
sanmak;287 hevâ ve hevesine uymak, zevklerine göre yaşamak;288 Allah’ı
zikirden, anmak, hatırlamak ve düşünmekten yüzçevirmek;289 dünya hayatından
başka bir beklentisi olmamak;290 babalarını, atalarını üzerinde
bulduğu dini ve din anlayışını körü körüne sürdürmek;291 zâlimlerden ve
nankörlerden olmak;292 iman edip peygamberlerin hak olduğuna şâhit ol-
281 45/Câsiye, 23
282 5/Mâide, 16
283 27/Neml, 2
284 10/Yûnus, 9
285 6/En'âm, 82
286 Bk. 3/Âl-i İmran, 86; 5/Mâide 51; 6/En'âm, 144; 9/Tevbe, 19, 109; 28/Kasas, 50; 46/Ahkaf, 10; 61/Saff, 7;
62/Cum'a, 5
287 7/A'râf, 30
288 45/Câsiye, 23
289 59/Haşr, 19
290 2/Bakara, 200
291 2/Bakara, 170
292 3/Âl-i İmran, 86
• 133 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
duktan ve kendilerine belgeler geldikten sonra inkâr etmek.293 Hidâyetin
önündeki engellerden biri de nankörlüktür. 294
Fısk (fâsıklık, yani bozuk, rezil yaşayış) da hidâyete erişmeyi engeller.295
Kur’an, yalancılık ve israfın da hidâyete ulaşmayı engellediğini beyan ediyor.
296 Şeytana tâbi olmak,297 Peygamber’in yolundan ayrılıp başka yollara
uymak,298 Allah’tan korkup çekineceğine başka varlıklardan korkup çekinmek,
299 bütün bunlar hidâyetin engellerindendir.
Bunlara mukabil hidâyete ermek için gerekli şartlar da şunlardır: Sözü
dinleyip en güzeline, en doğrusuna uymak,300 Allah’ın rızâsını gözetmek,301
Allah’tan gelenleri bir ücret istemeden insanlara duyurmak,302 işlediği hata
ve günahlardan dönmek, tevbe etmek,303 Kur’an okumak, Allah’ın âyetlerine
uymak,304 iman edip imanına zulüm katmamak,305 sâlih amel işlemek,
namaz kılmak, zekât vermek,306 hidâyete yönelmiş olmak,307 Allah’tan başkasından
korkmamak,308 yalnızca Allah’a teslim olmak,309 düşünmek, ibret
almak. 310
Dünyaya geldikten sonra kendi güzel arzularıyla ezelî imanlarında sâbit
kalabilmek ve onu kuvvetlendirip nûrunu arttırmak bir kul için dünyada,
âhirette verilen nimetlerin en büyüğü ve en kıymetlisidir. Çünkü iman her
hayrın köküdür. İman olan kalpte her hayır bulunur. Dünya ve âhiretin
mutluluğu da ancak imanla meydana gelir. Bu kimseler, hakkı tanır, hakka
saygı gösterir. Hak söze boyun eğer. Haksızlığa ve zulme tahammül etmez.
293 3/Âl-i İmran, 86
294 Bk. 5/Mâide, 67; 9/Tevbe, 37; 16/Nahl, 107; 39/Zümer, 3
295 bk. 5/Mâide, 108; 61/Saff, 5; 63/Münâfıkun, 6
296 bk. 39/Zümer, 3; 40/Mü’min, 28
297 22/Hacc, 4
298 4/Nisâ, 115
299 2/Bakara, 150
300 39/Zümer, 18
301 92/Leyl, 19-20
302 36/Yâsin, 21
303 20/Tâhâ, 82; 122
304 2/Bakara, 150; 4/Nisâ, 174-175
305 6/En'âm, 82
306 27/Neml, 2
307 47/Muhammed, 17; 42/Şûrâ, 13
308 2/Bakara, 150
309 3/Âl-i İmran, 20
310 20/Tâhâ, 128; 10/Yûnus, 43-44; 12/Yusuf, 111, 6/En'âm, 140
• 134 •
Ahmed Kalkan
Elinde kuvvet de olsa, teşvik de görse hakkı çiğnemez. Hak ile yaşar, hak
ile ölür. Hak’tan geldiği gibi, şaşmadan, sapmadan yine Hakk’a gider. İşte
Allah’a karşı sözlerinin eri olan hakperest yiğitler bunlardır.
Bir kısım insanlar da dünyaya gözlerini açar açmaz etrafında azgınları
görür. Çevresini Allah ile ilgisi olmayanlar bürür. Onların Allah’a karşı küfran
ve isyan hareketlerine bu da alışır. Kendi kötü arzusuyla fıtrî imanını
terk ediverir. Kazanmak için geldiği dünyada sermayesini de kaybeder. Hak
yolundan sapar. Hayatı, dünya yaşayışından ibâret zanneder. Bütün kuvvetiyle
dünyaya tapar, derken bir gün cehennemi boylar. İşte Hak’tan dönen,
dalâlet yolunu tutan, Allah’a vermiş olduğu sözünden cayan, nefsine uyan
azgınların sonu da budur.
Bilinmelidir ki, dünyada insanları iyiliğe çağıran hidâyet mürşitleri
bulunduğu gibi, kötülükleri süsleyerek iyiliktir diye yutturmaya çalışan
şeytanlar da vardır. Aramızda şeytan tabiatlı nice insanlar vardır ki, insanı
yoldan çıkarabilirler. Buna karşı melek tabiatlı insanlar da vardır.
Bunlar da insanın yolunu Allah’a ve rızâsına çevirirler. Bunlarla tanışıp
beraber olabilmek Allah’ın büyük lütfu ve hidâyetidir. 311
“Taşlara, göz takmayan Allah, katı kalplerde de hidâyeti yaratmıyor.”
“Hidâyet, kalp gözünün açılmasıdır.”
Hidâyet Konusunda Sünettullah
(Allah’ın Değişmeyen Kanunu)
“Sen onların dinlerine uymadıkça yahûdiler de hıristiyanlar da senden
râzı olmazlar. ‘Asıl doğru yol (hüdâ), Allah’ın yoludur’ de.”312 Yüce Allah’ın
Hz. Muhammed’i (s.a.s.) kendisiyle gönderdiği yol (İslâm) evrensel, sağlam
ve dosdoğru olan dindir. Yol demeye elverişli gerçek yol (hidâyet) de odur.
Onun ötesinde gerçek doğru yol (hüdâ) yoktur. “Kim kendisine doğru yol
belli olduktan sonra Rasûl’e karşı gelir ve mü’minlerin yolundan başka bir
yola uyarsa, onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir
gidiş yeridir orası!” 313 Uyulması gereken hak yol, İslâm’dır. Ondan ötesi,
terk edilmesi ve varsa sökülüp atılması gereken yoldur. Kim ondan ötesine
311 A. Osman Tatlısu, a.g.e. s. 250
312 2/Bakara, 120
313 4/Nisâ, 115
• 135 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
tutunursa zarar eder. Allah o kimseyi terk ettiği gibi, yardımını da ondan
çeker ve o kişi zâlimlerden olur. “...Sana gelen ilimden sonra eğer onların
arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir
yardımcı olur.” 314 “Sana gelen ilimlerden sonra onların keyiflerine uyarsan,
o takdirde sen mutlaka zâlimlerden olursun.”315 Rasûlullah’a “ilim” diye gelen,
Allah’ın yolu ve İslâmî emirlerden “şeriat” kıldıklarıdır. Farz-ı muhal,
yahûdi ve hıristiyanların heveslerine uysan, o takdirde zâlimlerden olursun.
Hitap Rasûlullah’a, maksat ümmetinedir. Bu âyette, bâtıllarında ısrarcı
olan hevâ ve heveslerine tâbi olan bâtıl ehline korkutma ve tehdit vardır.
Mü’minler bilmeliler ki, sağlıklı bir gerekçeyle de olsa, insanların hevâlarına
uymak, insanları bâtıl tehlikelere düşüren ve Hak yolu terk ettiren büyük
bir zulümdür.
“Kimler Benim hidâyetime uyarsa, artık onlara bir korku yoktur ve onlar
üzülmeyeceklerdir.”316 Bu âyetin tefsirinde İbn Kesir şöyle der: “Yani kendisiyle
kitapların indirildiği, peygamberlerin gönderildiği şeye yönelenlere,
âhiret hallerinden karşılaşacaklarında korku; dünya işlerinden kaçırdıklarına
da üzüntü yoktur.” Allah’ın hidâyetiyle yol bulanlar, ne gelecekten
korkarlar, ne de kaçırdıklarına üzülürler. Çünkü hidâyete tâbi olmak, onlara
hayırları kazanma yollarını kolaylaştırır, dünya ve âhiret saâdetini vaad
eder. İstikameti bu olana, her karşılaşacağı ve her rastladığı yahut kaybettiği
kolaylaşır. Çünkü o bilir ki Allah, onun takipçisidir.
“...Benden size hidâyet geldiğinde, kim Benim hidâyetime uyarsa o, sapmaz
ve sıkıntıya düşmez. Ama kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan yüz
çevirirse, onun için dar bir geçim, sıkıntılı bir hayat vardır.”317 Hidâyetine/
Kur’an’a tâbi olanlar hakkında Allah’ın âdeti, dünyada rahat bir yaşantıyla
(bereketli, bol bir geçim) faydalandırmasıdır. “Erkek veya kadın, mü’min
olarak kim sâlih/iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel, hoş bir hayatla yaşatırız.
Ve mükâfatlarını elbette yapmakta olduklarının en güzeli ile veririz.”318
Allah’ın hidâyetine uyanın durumu, sâlih amel işlemekle beraber mü’minliktir.
Yoksa Allah’ın hidâyetine tâbi olmuş sayılmaz. Onun yaşadığı “tertemiz,
güzel hayat” ise, herhangi bir sıkıntının olmadığı bir hayattır. Çünkü
314 2/Bakara, 120
315 2/Bakara, 145
316 2/Bakara, 38
317 20/Tâhâ, 123-124
318 16/Nahl, 97
• 136 •
Ahmed Kalkan
bu, İbn Kesir’in de tefsirinde dediği gibi, hangi yönden olursa olsun, bütün
rahatlık şekillerini kapsar. Kaldı ki, sıkıntı, Kur’an’a uyan kimsenin kendisiyle
faydalandığı temiz yaşantıya aykırıdır. Öyle ise, “sapma”nın giderilmesi
gibi, “sıkıntı” da ondan bu dünyada giderilmiştir. Zira, Allah’ın hidâyetine
uyan kimse, O’nun rızâsını gözetir. Allah’ın kendisi için taksimine
de, azımsamadan kanaat eder. Çünkü o Allah’ın kendisine bahşettiği din
nimeti sâyesinde bahtiyardır, mutludur, rahat ve geniş bir yaşantı içindedir.
Allah’ın, onu İslâm’la nimetlendirmesinden sonra, onun, dünyaya ve dünyanın
geçici metâına/faydasına değil de, Allah’ın yanında olana yönelmesi,
eline geçince terk etmeksizin ve kaybedince üzülmeksizin bu hususta hırslı
olmaması, kesinlikle onun rahat bir yaşantı ve temiz bir hayat içinde olması
demektir.
Allah’ın hidâyetinden yüz çevirenler hakkındaki âdetullah geçim
sıkıntısıdır, sıkıntılı bir hayattır. “Ama kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan
yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir hayat, dar bir geçim vardır.”319
Allah’ın zikrinden maksat, O’nun Kur’an’ı ve dini İslâm’dır. Yüz çevirmekten
maksat ise Kur’an ve İslâm’ı terk etmek, ona uymamak ve hidâyeti başkasından
ummaktır. Allah’ın hidâyetinden yüz çeviren için, dünyada geçim
sıkıntısı vardır. Çünkü âyette geçen “dank” kelimesi darlık ve şiddet demektir.
Bu da dünyaya ve dünya metâının artmasına şiddetli arzu ve ihtiras,
azalmasından korku şeklindedir. Öyle ki, iç huzuru, gönül ferahlığı diye bir
şey yoktur. Aksine, hidâyetten, doğru yoldan saptığı için, görünüşte nimet
içinde olsa da, dilediğini yiyip dilediğini giyse ve dilediği yerde otursa da
göğsü dar ve sıkıntılıdır. Çünkü Allah’ın hidâyeti, kalbini imar etmedikçe
saâdeti de rahat bir geçimi de fark edemez. Bu, dünyadaki durum.
Âhiretteki duruma gelince, cezâ konusundaki sünnetullah, Allah’ın
âyetlerine ve hidâyetine gözlerini yumduğu için kıyâmet günü kör olarak
haşredilecektir. “Kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan yüz çevirirse, onun
için sıkıntılı bir hayat, dar bir geçim vardır. Kıyâmet günü, onu kör olarak
haşrederiz.”320 Allah’ın hidâyetinden, âyetlerinden gözünü yuman, onu
unutmuş ve terk etmiş demektir. Dünyada Allah’ın âyetlerini görmezlikten
geldiği gibi, yaptığına uygun olarak âhirette körlük hali içinde terk edilecektir.
Çünkü cezâ, yapılanın cinsinden olur.
319 20/Tâhâ, 124
320 20/Tâhâ, 124
• 137 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Hidâyetinden (Kur’an’dan) yüz çevirene, Allah, şeytanı kendisinden
ayrılmayan, kötü amelini süsleyen, hak yolundan alıkoyan ve ona doğru
yolda, hidâyet üzere olduğunu telkin eden arkadaş kılar. “Kim Rahmân’ın
zikrini görmezlikten gelirse, ona bir şeytanı saldırırız; artık o, onun arkadaşı
olur. O şeytanlar bunları yoldan çıkardıkları halde bunlar doğru yolda olduklarını
sanırlar.” 321
“O cennet ehlinin kalplerinde olan haset ve kini çıkarırız. Oturdukları
yerlerin altlarından ırmaklar akar. Şöyle derler: ‘Allah’a hamd olsun ki, bizi
hidâyeti ile buna kavuşturdu. Eğer Allah bize hidâyet etmeseydi kendiliğimizden
bunun yolunu bulamazdık.”322 Görülüyor ki, hidâyete, doğru yola gitmek
için, Allah’ın bize müdâhale etmesi gerekiyor. “Hidâyeti, duâ ve niyazla
Allah’tan isteyin. Çünkü hidâyet edici O’dur.”323 İbrahim (a.s.): “Rabbim bana
hidâyet etmemiş olsaydı, muhakkak sapıklar topluluğundan olacaktım.”324
der.
Peygamberimiz’in getirdiği Kur’an’ın bizzat kendisi hidâyet olduğu
içindir ki, onun tebliğcisi de rehber oluyor. “Gerçekten bu Kur’an, insanları
en doğru yola hidâyet eder, rehberlik eder.”325 Peygamberimiz de rehberlik
görevinin kendisine Allah tarafından verildiğini ifade etmiştir: “Allah, beni,
âlemlere rahmet ve rehber olarak gönderdi.” “Allah’ın benimle gönderdiği hidâyet
ve ilim, bol yağmura benzer. Bu yağmur bir toprağa düşer ki, onun bir
kısmı suyu kabul eder de çayır ve bol ot yetiştirir. Bir kısmı da kurak olur.
Suyu tutar da Allah onunla halkı faydalandırır. Ondan içerler, sulanırlar,
ekin ekerler. Bu yağmur, başka bir çeşit toprağa da isâbet eder ki, düz ve kaypaktır.
Ne suyu tutar, ne de çayır bitirir. Allah’ın dinini anlayıp da, Allah’ın
benimle gönderdiğinden faydalanan ve bunu bilip başkasına bildiren kimseye
karşı başını kaldırmayan ve Allah’ın benimle gönderdiği hidâyetini kabul etmeyen
kimse böyledir.” 326
321 43/Zuhruf, 36-37; A. Zeydan, İlâhî Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), İhtar Y., s. 44 vd.
322 7/A'râf, 43
323 14/İbrahim, 21
324 6/En'âm, 77
325 17/İsrâ, 9
326 Buhârî, Kitabu'l-İlm 20; Müslim, Fedâil 15
• 138 •
Ahmed Kalkan
“Vallahi, senin hidâyetinle (hidâyete vesile olmanla) bir tek kişiye hidâyet
verilmesi, senin için kıymetli develerden müteşekkil sürülerden daha hayırlıdır.”
327
Sahâbeler, Peygamberimiz’e müracaat ederek: “Ey Allah’ın Rasûlü, Tâiflilerin
okları bizi yaralayıp parçaladı. Aleyhlerine Allah’a bir bedduâda bulunuverseniz!”
dediler. Rasûlullah (s.a.s.): “Allah’ım Tâiflilere hidâyet ver!”328
buyurdular.
Arayıp yönelmek bizden; yolu gösterip istikametimizde yardım Rabbimizdendir.
“Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza eriştireceğiz.
Allah, şüphesiz iyi davrananlarla beraberdir.”329 “İhdinâ’s-sırâta’l müstakim:
Bizi dosdoğru yola ilet” 330
Allah Teâlâ, irâde-i cüz’iyyesini hidâyete, hak yola dönmek için kullanan
ve iyi hal gösteren kullarına hidâyeti, aydınlık yolu gösterir. Bir kimse,
hidâyeti Yüce Allah’tan istemeli ve bu hali ömür boyu korumak için, sâlih
amel işlemelidir.
- 8-9. Âyetler -
وَدُّوا لوْ تدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ ¦ فلاَ تطِعْ اْلُكَذِِّب ي نَ
فلاَ تطِعْ : itaat etme, boyun eğme ¦ اْلُكَذِِّب ي نَ : yalanlayanlara وَدُّو : istediler
(isterler ki) لوْ تدْهِنُ : onlara yumuşak davranıp tâviz veresin de : فيَُدْهِنُونَ
onlar da sana tâviz versinler
“Öyleyse yalanlayanlara boyun eğip itaat etme. Onlar istediler ki, sen
yumuşak davranıp tâviz veresin de onlar da sana yumuşak davranıp tâviz
versinler.” (68/Kalem, 8-9)
327 Buhâri, Ashâbu'n-Nebî 9; Müslim, Fedâilu'l-Ashâb 34; Ebû Dâvud, İlim 10
328 Tirmizî, Menâkıb, hadis no: 3937
329 29/Ankebut, 69
330 1/Fâtiha, 6
• 139 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Onlar tıpkı ticarette olduğu gibi pazarlık yapmaya, ortak bir nokta etrafında
uzlaşmaya çalışıyorlar. Oysa inanç ile ticaret arasında büyük fark
vardır. İnanç sahibi bir kimse inancının hiç bir prensibinden vazgeçmez.
Onun gözünde büyük - küçük bütün ilkeler aynı öneme sahiptir. Daha doğrusu
inanç sisteminde büyük - küçük diye bir ayırım olmaz. İnanç sistemi,
her bir parçası birbirini bütünleyen bölünmez bir gerçektir. İnanç sistemine
bağlı birisi, bir prensibe uyarken, bir diğerinden asla vazgeçemez.
İslâm ile câhiliyenin yolun ortasında, daha doğrusu herhangi bir yolda
buluşmaları mümkün değildir. Bu durum İslâm ile her zaman ve her çağdaki
cahiliye sistemleri arasında her zaman geçerli olan bir kuraldır. Bu kural
dünkü cahiliye için olduğu gibi, bu günkü cahiliye içinde, yarınki cahiliye
için de geçerlidir. İslâm ile cahiliye arasındaki uçurum aşılmaz niteliktedir.
İkisini bir noktada buluşturmak için bu uçurumun üzerine bir köprü kurmak
imkânsızdır. Bir şeyi paylaşmaları, iletişim kurmaları mümkün değildir.
Aralarında sürekli bir çatışma vardır ve sonuçta uyuşmaları söz konusu
değildir.
Peygamber Efendimiz’in uzlaşmaya yanaşması, daha yumuşak bir tutum
içine girmesi, tanrılarına küfretmekten ve ibadetlerini saçmalık olarak
nitelendirmekten vazgeçmesi veya bazı konularda kendilerine uyması, Dolayısıyla
kendilerinin de onun dinine uymaları böylece Arap kitleleri karşısında
onurlarını kurtarmaları için müşriklerin Peygamber Efendimize çeşitli
tavizler vermeye çalıştıkları, uzlaşma önerilerinde bulundukları birçok
rivâyete konu olmuştur. En uygun çözüm yolunu bulmaya çabalayan pazarlıkçıların
her zaman başvurdukları bir yöntemdir bu. Fakat Hz. Peygamber
dininde kararlıydı, dininin ilkelerini pazarlık konusu yapmaz, taviz vermez
bir tutum içindeydi. Ama dinle ilgili olmayan öteki konularda insanların
en yumuşak huylusuydu. İnsanlar arası ilişkilerde en güzel davrananıydı.
Akrabalarına en çok iyilikte bulunan, kolaylığı ve kolaylaştırmayı en çok
isteyen bir insandı. Fakat din, dindi. O, bu konuda Rabbinin şu direktifine
uymak zorundaydı: “Öyleyse yalanlayanlara itaat etme.”
Peygamber Efendimiz Mekke’de en zor şartlarda bile dinini pazarlık konusu
yapmamıştı. Daveti dört bir yandan kuşatıldığı ve bir avuç arkadaşı da
Allah yolunda dayanılmaz eziyetlere, işkencelere uğratılmak üzere yakalanıp
zincirlere vuruldukları halde güçlü zorbaların yüzüne karşı söylenmesi
gereken sözü gizlemeye yeltenmemişti. Kalplerini İslâm’a ısındırmak veya
• 140 •
Ahmed Kalkan
baskı ve işkencelerini savmak için böyle bir manevraya gerek görmemişti.
Aynı şekilde inanç sistemi ile uzaktan yakından ilgili bulunan herhangi bir
gerçeği açıklamaktan da geri durmamıştı.
İbn Hişam siretinde İbn İshak’a dayanarak şöyle rivâyet eder: “Peygamber
Efendimiz kavmini açıkça İslâma çağırdığı, Yüce Allah’ın kendisine
emrettiği şekilde dini olduğu gibi anlatmaya başladığı ilk sıralarda,
kavmine fazla bir tepki göstermedi, etrafından uzaklaşmadı. Fakat -bana
ulaşan bilgilere göre- Peygamberimiz onların düzmece tanrılarını gündeme
getirip onlara yönelik ibâdetlerinden dolayı onları kınamaya başlayınca
büyük tepki gösterdiler. Böyle bir şeyi kabullenemeyeceklerini çeşitli vesilelerle
ortaya koydular. Müslümanlıklarını gizleyen Allah’ın koruduğu
mümin azınlık hariç hep birlikte O’na karşı çıktılar, düşmanca bir tutum
içine girdiler. Müşriklerin bu tutumu karşısında Amcası Ebû Tâlip onu koruyucu
kanatları altına alarak, savundu. Her zaman onun arkasında durdu.
Peygamber Efendimiz de hiçbir şeye aldırmadan Allah’ın emrettiği şekilde
O’nun dinini yaymaya çalıştı.
“Kureyş’liler, Peygamber Efendimizin kendilerinden, hayat biçimlerinden
ayrılmak, düzmece tanrılarına dil uzatmak gibi hoşlanmadıkları birtakım
davranışlardan vazgeçmediğini, yine Amcası Ebû Tâlib’in onu koruyucu
kanatları altına aldığını, onu desteklediğini ve kendilerine teslim
etmediğini görünce Rabia’nın oğulları Utbe ve Şeybe, Ebû Süfyan B. Harb
B. Ümeyye, Ebû’l Buhteri (As B. Hişam), Esved B. MutTâlip B. Esed, Ebû
Cehil (Amr B. Hişam, künyesi Ebûl Hakemdi), Velid B. Muğire, Haccac
B. Amr’ın oğulları Nebih ve Münebbih gibi Kùreyş kabilesinin ileri gelenleri
Ebû Tâlib’e gidip şöyle dediler: “Ey Ebû Tâlip, yeğenin Tanrılarımıza
küfrediyor, dinimizi aşağılıyor, fikirlerimizi saçmalık olarak nitelendiriyor,
geçmiş atalarımızı sapıklıkla suçluyor. Ya onu bu işten vazgeçir irsin, ya da
aramızdan çekilirsin. Çünkü sen, ona karşı bizden farklı bir konumdasın.
Aksi takdirde biz O’nun hakkından geliriz.” Ebû Tâlip onlara yumuşak sözler
söyledi, onlara güzel karşılık verdi, onlar da çekip gittiler.
“Bu arada Peygamber Efendimiz aksatmadan faaliyetlerini sürdürüyordu,
Allah’ın dininin öngördüğü hayat biçimini herkesin görebileceği
şekilde uyguluyor, insanları bu hayat biçimine inanmaya, sonra da uymaya
davet ediyordu. Sonra Peygamberimizle Kureyş’liler arasındaki ilişkiler
gerginleşti. Gitgide birbirlerinden uzaklaştılar. Kızgınlık ta gittikçe arttı.
• 141 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Peygamber Efendimiz ve yaptıkları Kureyşlilerin gündeminden çıkmıyordu.
O’na yönelik öfkeleri kabarıyor, birbirlerini ona karşı teşvik ediyorlardı.
Kureyş’liler bir ara tekrar Ebû Tâlib’e gidip şöyle dediler: “Ey Ebû Tâlib,
sen yaşlı başlı bir insansın. Aramızda saygın bir yerin var. Bundan önce
yeğenini yaptıklarından vazgeçirmeni istemiştik, ama sen O’na engel olamadın.
Vallahi artık, atalarımıza küfredilmesine, fikirlerimizin saçmalık
olarak nitelendirilmesine, tanrılarımıza hakaret edilmesine katlanamayız.
Ya O’na engel olursun, ya da iki gruptan biri helak olana kadar seninle ve
onunla her türlü ilişkimizi keseriz”. -Veya buna benzer sözler söylediler-.
Sonra da çekip gittiler. Kavminin kendisini terk etmesi, düşmanlığını ilan
etmesi Ebû Tâlib’e ağır geldi. Ama Peygamber Efendimizi onlara teslim etmeye
veya O’na verdiği desteği çekmeye de gönlü razı değildi. İbn-i ishak
diyor ki: Bana Ya’kup b. Ukbe b. Muğire b. Ahnes şöyle anlattı: Kureyş’liler
Ebû Tâlib’e bu sözleri söyleyince, Ebû Tâlip Peygamberimizi çağırıp şöyle
dedi: “Ey Yeğenim, senin kavmin gelip bana şöyle şöyle diyor (Kureyşlilerin
kendisine söyledikleri sözleri bir bir anlattı.) Bana ve kendine acı. Altından
kalkamayacağım bir yükün altına salma beni:’ Bunun üzerine Peygamber
Efendimiz amcasının kendisine karşı tutum değiştirdiğini, kendisine verdiği
desteği çekeceğini, kendisini Kureyşlilere teslim edeceğini, artık kendisine
yardım edecek gücünün kalmadığını sanarak amcasına şu karşılığı
verdi: “Amcacığım, Vallahi bu işten vazgeçmem için güneşi sağıma, ayı da
soluma koysalar yine de vazgeçmem. Allah bu dini üstün getirene veya ben
bu uğurda ölene kadar bir an bile mücadeleden geri kalmam.” Daha sonra
Peygamberimiz duygulandı ve ağlamaya başladı ve gitmek üzere ayağa
kalktı. Tam gidecekken Ebû Tâlip; Peygamberimizi çağırdı. Peygamberimiz
dönünce, Ebû Tâlip şöyle dedi: “Git istediğini konuş. Vallahi seni asla kimseye
teslim etmeyeceğim.”
İşte, koruyucusu, güvencesi ve hakkından gelmek için pusuda bekleyen,
kendisine diş bileyen düşmanlara karşı dünyadaki tek sığınağı amcasının
kendisini yalnız bıraktığı bir sırada Peygamber Efendimizin davasına
ısrarlı bağlılığının somut ifadesi olan bir tablo...
Bu tablo, manzara ve gölgeleri bakımından, kullanılan ifade ve sözcükleri
bakımından ve somut gerçekliği bakımından kendi türü içinde son
derece etkileyici, parlak ve şaheser bir tablodur. Tıpkı bu inanç sisteminin
parlaklığı gibi. Tıpkı bu inanç sisteminin eşsizliği gibi. Tıpkı bu inanç sisteminin
etkileyiciliği gibi... Bu tablo Yüce Allah’ın şu sözünün somut kanı•
142 •
Ahmed Kalkan
tıdır: “Sen yüce bir ahlâka sahipsin.” Tarihçi İbn İshak’ın rivâyet ettiği bir
diğer tablo da doğrudan doğruya müşriklerden Peygamber Efendimize gelen
uzlaşma önerileri ile ilgilidir. Bu öneri, müşriklerin Peygamber Efendimizin
daveti karşısında çaresiz kalmalarından ve her kabilenin, Müslüman
olan bireyini cezalandırma ve dininden döndürmek için işkenceye uğratma
işini bizzat üstlendiği bir sırada gelmişti.
İbn İshak diyor ki: Bana Yezid B. Ziyad anlattı. O da Muhammed B.
Ka’b el-Kurezi’nin şöyle dediğini duymuş: Utbe B. Rabia, lider konumunda
bir kişiydi. Bir gün Kureyşlilerin meclisinde otururken Peygamber Efendimiz
de yalnız başına mescitte oturuyordu. Utbe: Ey Kureyş topluluğu,
ne diyorsunuz, Muhammed’e konuşmaya gidip ona bazı önerilerde bulunayım
mı? Bakarsınız bazılarını kabul eder. Biz de ona dilediğini verir,
böylece bizden vazgeçmiş olur dedi. Bu olay Hz. Hamza’nın Müslüman olduğu
günlere denk geliyor. Peygamber Efendimizin arkadaşlarının günden
güne arttığını görüyorlardı. Bu yüzden: Ey Ebû Velid, git ve konuş onunla
dediler. Utbe kalktı Peygamberimizin yanına gidip oturdu. Ve şöyle dedi:
Ey yeğenim, bildiğin gibi bizim aramızda aşiret ve soy bakımından saygın
bir yere sahipsin. Sen kavminin başına büyük bir iş açtın. Birliklerini
parçaladın. Fikirlerini saçmalık olarak niteledin. Tanrılarının çokluğunu
ve dinlerini ayıpladın. Geçmiş atalarını tekfir ettin. Beni dinle sana bazı
önerilerde bulunacağım. Bak, belki bir kısmını kabul edersin. Peygamber
Efendimiz “Söyle ey Ebû Velid, seni dinliyorum” dedi. Utbe şöyle dedi: “Ey
yeğenim, eğer sen bu getirdiğin dini kullanarak mal elde etmek istiyorsan,
senin için mal toplar ve en çok mala sahip olanınız olursun. Eğer bununla
şeref kazanmak istiyorsan, seni başımıza lider tayin ederiz ve sensiz hiçbir
şey yapmayız. Eğer kral olmak istiyorsan, seni kral yaparız. Yok eğer bu,
sana musallat olmuş bir rüya ise ve sen bunun etkisinden kurtulamıyorsan.
Senin için araştırır doktorlar buluruz ve senin tedavi olman için mallarımızı
harcarız. Nitekim kişinin başına bazı dertler musallat olur da tedavi
sonucu bundan kurtulabilir -veya buna benzer şeyler söyledi-. Utbe sözlerini
tamamlayana kadar, Peygamber Efendimiz onu dinledi. Sonra “Ey Ebû
Velid, sözlerini bitirdin mi?” dedi. Utbe “Evet” dedi. “O zaman, beni dinle”
dedi. Utbe “Söyle” dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:
“Hâ mîm. Bu kitap merhamet eden, merhametli olan Allah katından
indirilmedir; bilen bir millet için müjdeci ve uyarıcı olmak üzere Arapça bir
Kur’an olarak âyetleri uzun uzun açıklanmıştır. Ama insanların çoğu yüz çe•
143 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
virmiştir, onlar işitmezler de; ‘Ey Muhammed! Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz
kapalıdır, kulaklarımızda ağırlık, bizimle senin aranda anlaşmamıza
engel vardır; istediğini yap, biz de yapacağız’ derler. Ey Muhammed! Onlara
söyle: ‘Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana tanrınızın tek bir tanrı olduğu
vahyolunuyor. Artık ona yönelin. O’ndan bağışlanma dileyin; vay müşriklerin
haline!” 331 Sonra Peygamberimiz okumaya devam etti. Utbe bunları
dinleyince sessizce beklemeye başladı. Ellerini arkasından yere koydu ve
onlara yaslanarak dinlemeye koyuldu. Sonra Peygamberimiz secde âyetine
geldi ve secdeye gitti. Ardından şöyle buyurdu: “Ey Ebû Velid, dinleyeceğini
dinledin, artık kararını sen ver” Bunun üzerine Utbe kalkıp arkadaşlarının
yanına gitti. Bazıları: Allah’a yemin ederiz Ebû Velid buradan ayrıldığı yüzle
dönmüyor dediler. Utbe gelip yanlarına oturunca “Geride ne bıraktın ey
Ebû Velid?” dediler. Utbe: Orada bundan önce bir benzerini duymadığım
bir söz dinledim. Allah’a And olsun şiir değildi dinlediğim. Sihir veya kehanet
de değil di. Ey Kureyş’liler, beni dinleyin ve benim dediğimi yapın. Bu
adamı kendi durumuyla baş başa bırakın. Karışmayın ona. Vallahi ondan
dinlediğim sözlerde büyük bir haber olmalı. Eğer Araplar onun hakkından
gelirlerse, eliniz bulaşmadan ondan kurtulmuş olursunuz. Eğer O, Arapları
yen erse onun egemenliği sizin egemenliğinizdir. Onun üstünlüğü sizin
üstünlüğünüzdür. Onun sayesinde insanların en mutlusu olursunuz” dedi.
“Ey Utbe, O, seni diliyle büyülemiş” dediler. Utbe: Bu, benim görüşümdü.
Siz, istediğinizi yapın.
Bir başka rivâyete göre Utbe, Peygamber Efendimizi: “Eğer yüz çevirirlerse
de ki: Ad ve Semud kavminin başına gelen kasırga gibi bir kasırgayla
uyardım sizi” âyetine kadar dinlemiş, sonra da dehşete kapılarak eliyle, Peygamber
Efendimizin ağzını kapatmıştır. “Allah aşkına ve akrabalık hatırına
sus ey Muhammed” demiştir. Çünkü uyarının gerçekleşmesinden korkmuştur.
Bundan sonra gidip kavmine duyduklarını anlatmıştır.
Her halükârda bu da bir tür pazarlık girişimidir. Yine güzel ahlâkın somut
örneklerinden biridir. Bu ahlâk Peygamber Efendimizin tutumunda
belirginleşiyor. Peygamberimiz, Utbe’nin dinlemeye değmez sözlerini sonuna
kadar dinliyor, Hz. Muhammed gibi evrensel değerlendirmede, hakkın
ölçüsünde, yeryüzünün tüm genişliğince bir değere sahip bir zatın Utbe’yi
dinlemesi saçma önerilerini sessizce karşılaması üstün bir ahlâk örneğidir.
331 41/Fussilet, 1-6
• 144 •
Ahmed Kalkan
Onun üstün ahlâkı onu tutuyor, sözünü kesmesine, acele etmesine, öfkelenmesine,
sıkılmasına müsaade etmiyor. Sonuna kadar onu dinliyor, sonra
da ona soruyor: “Bitti mi ey Ebû Velid?” fazlasıyla süre tanıyor, içindekiler
ini döksün istiyor. Hiç kuşkusuz bu, muhatabın sözünü dinlemede uyulması
gereken üstün bir edep tavrı olduğu gibi, gerçeğe duyulan şaşmaz güvenin
de bir ifadesidir. ikisi birlikte güzel ahlâkın belirtileridirler.
Pazarlık yapma girişimlerinin üçüncüsünü de İbn İshak şöyle anlatıyor:
“Bana ulaşan bilgilere göre, bir gün peygamberimiz Kâbe yi tavaf ederken,
Esved B. MutTâlip B. Esed B. Abduluzza, Velid B. Muğire, Umeyye B. Halef
ve As B. Vail es-Sehmi ile karşılaştı. Bunlar kabileleri arasında dişli kimselerdi.
“Ya Muhammed, gel biz senin taptığına tapalım, sen de bizim taptığımıza
tap. Böylece seninle ortak bir noktada buluşalım. Eğer senin taptığın
bizimkinden daha hayırlı ise biz ondan nasibimizi almış oluruz. Eğer bizim
taptığımız sizinkinden hayırlı ise o zaman sen bizimkinden nasibini almış
olursun. Bunun üzerine Yüce Allah şu âyetleri indirdi: “Ey Muhammed de
ki: ‘Ey kâfirler! Tapmam sizin taptığınıza. Benim ibâdet ettiğime de siz ibâdet
etmezsiniz. Ben de sizin taptığınıza tapacak değilim. Benim ibâdet ettiğime
de sizler kulluk sunacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim bana!” 332
Böylece Yüce Allah bu kesin ve net ifadelerle bu komik pazarlık girişimini
kestirip atıyor Ardından Peygamberimiz Rabbinin emrini onlara
açıkça bildiriyor. Ardından, ahlâk unsuru, Peygamber Efendimizin doğrudan
doğruya Allah’ın âyetlerini yalanlayanlardan birine uymaktan men
edilmesinde de bir kez daha ön plana çıkıyor. Uyulması yasaklanan bu
adam iğrenç ve aşağılık sıfatlarla nitelendiriliyor, ayrıca aşağılanıp horlanacağı
vurgulanıyor:
‘Onlar istediler ki, sen yumuşak davranasın da (müdâhene edesin de)
onlar da sana yumuşak davransınlar.” 333
Âyetten anladığımız kadarıyla bir grup müşrik toplanmış Allah rasulüne
sinsice bir plan hazırlamıştır. Bu plan müdâhene isteği, uzlaşma ve
işbirliği içeriğine sahip. Yani bazı ilkelerden, birbirine zıt olan düşünce ve
tavırlardan karşılıklı olarak vazgeçme esası üzerine kuruludur.
332 109/Kâfirûn, 1-6
333 68/Kalem, 9
• 145 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Ayet-i kerime, müşriklerin Rasulullah’dan bazı imkânsız isteklerde bulunmalarına
işaret etmektedir. Müstekbirler, elçiden kendilerine yaltaklanmasını,
nüfuz ve toplumsal etkinliklerinin hatırına, iyi bir ücret karşılığında
uzlaşmasını beklemektedirler. Uzlaşı taleplerinden ve Rasulullah’ın ruh
halinden muhtelif ayetler şu şekilde bahsetmektedir:
“Kendilerinin kâfir oldukları gibi, sizin de kâfir olmanızı arzu ederler
ki, onlarla bir (eşit) olasınız.” 334 “Bir başka şeyi bize isnad etmen için, sana
vahyettiğimizden seni ayırmaya çabalıyorlar. İşte o zaman seni candan dost
edinirler. Sana sebat vermeseydik, andolsun ki, az da olsa onlara meyledecektin.
O takdirde sana, hayatın da ölümün de kat kat azabını tattırırdık. Sonra
bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.” 335
Rasulullah’a bireysel ve toplu olarak yapılan uzlaşma taleplerine İlâhî
cevap, Kur’an’da şöyle ifade edilmektedir: “Onlara ayetlerimiz açık açık okununca,
bizimle karşılaşmayı ummayanlar (âhireti inkâr edenler): ‘Bundan
başka bir Kur’an getir, ya da bunu değiştir’ derler. De ki: ‘Onu kendi irademle
değiştiremem. Ben, ancak bana vahyedilene tâbi oluyorum. Şayet ben, Rabbime
karşı gelirsem, büyük bir günün azabından korkarım.” 336
Asıl amaçları uzlaşmak değil, nebevi hareketi mecrasından saptırmak
olan zalimlerin arzu ve isteklerine, mümtaz, seçkin bir ahlak sahibi Muhammedü’l-
Emin, Allah’ın emirlerine muvafık olarak “sizin dininiz size,
benim dinim bana!” cevabını vermiştir. Bir peygamberin tevhid akidesine
aykırı bir anlaşma yapması, zaten mümkün değildir. Allah’tan hakkıyla sakınan
bir mü’min ya da mü’minler topluluğu, ancak Rablerine gereğince
kulluk yapmak, ona hiç bir şeyi ortak koşmamak, dini eğip bükmeden, eğriltmeden
tebliğ etmek ve yaşamak noktasında anlaşmaya, uzlaşmaya girerler.
337
Müşrikler mü’minlerden İslâm’ı tebliğde İslâm’ın hayat içerisindeki tanıklığının
yapılmasında gevşeklik göstermelerini arzu ederler. Karşılığında
da muhalefetlerini hafifleteceklerini vadederler. Ayet-i kerimelerde Allah
334 4/Nisâ, 89
335 17/İsrâ, 73-75
336 10/Yûnus, 15
337 Konuyla ilgili olarak ayrıca bk. En'am 6/51-52; Hud 11/12; Kehf 18/28; Abese 80/1-11; Alak 96/19;
Kâfirun 109/1-6
• 146 •
Ahmed Kalkan
Teâlâ, İslamî mücadelenin güçlenmeye başladığı bir dönemde müşriklerin
Mü’minlerle uzlaşma taleblerinden bahsetmektedir. Onların sapkınlıklarına
uyup tevhid dininin temel ilkelerinden taviz vererek, uzlaşmayı seçmemesi
için Rasulullah ve Kur’an’ın bağlıları uyarılmaktadır. Eğer tevhidin temel
ilkelerinde bir gevşeklik gösterilirse, ne mü’minleri anlamlı ve var kılan
ilkelerden; ne de onurlu, erdemli bir mücadeleden söz edilemeyecektir.
İstikbar sahipleri, kendileriyle uzlaşmamızı ve onları memnun etmek
için hoşlanmadıkları bazı düşünce ve davranış biçimlerimizi bırakmamızı
isterler. Derler ki, siz bizim ilahlarımıza, kutsallarımıza saygı gösterirseniz
biz de sizinkine saygı gösteririz. Rasulullah, birçok ayet-i kerimede müşriklerin
ve ehl-i kitabın vb. grupların hevâ ve heveslerine uymaması konusunda
Allah tarafından uyarılmıştır. 338
Cahiliye toplumunun ileri gelenleri Allah’tan gelen vahyi bildirimin
yeryüzündeki bütün zulümlere karşı meydan okuyuşlarını gördüklerinde
sömürü düzenlerinin sona ereceğini, az çok kestirebilirler. Toplumun Allah
tarafından görevlendirilen elçilere itibar etmemesi için önce iftiralar düzer,
hedef saptırırlar. Elçilerin menfaatçi olduğunu, yönetici olmak, daha
çok dünyevi menfaat elde etmek istediklerini, bunun için topluma egemen
olmaya çalıştıklarını iddia ederler. Bu iftiraları peygamberlerin ilahi gayelerini
gözden kaçırmak için yapmaktadırlar.
Peygamberlerin daveti, hayra, adalete yönelik çağrıları sürdükçe müşriklerin
mevcut düzenden faydalanan öncüleri, hareketi asıl seyrinden saptırmak
için yeni yeni yöntemler denerler. Bunlardan biri de uzlaşma talebedir.
İşte müdâhene kavramı da bu taleple ilgilidir. Yani ilahi risaleti tebliğ
eden elçinin Allah’ın emrettiği gibi dosdoğru oluşunu engellemek, yolunu
eğriltmek isterler. Tıpkı dünyevi ticarette olduğu gibi pazarlık yapmayı,
ucuz vaadlerle rasulleri ilkelerinden saptırmayı denerler. Bu, onları hem etkisizleştirmek
hem de halkın gözünden düşürecek propaganda malzemesi
bulmak içindir. Böylece Mü’minleri ilkelerinden taviz veren, zayıf karakterli,
kişiliksiz, uzlaşmacı, menfaatçi duruma düşürmeyi amaçlamaktadırlar.
Tevhide bağlı bir mü’min ister peygamber olsun, ister olmasın inancının
nassla, vahiyle belirlenmiş hiçbir prensibinden vazgeçemez. Onun gözünde
büyük küçük bütün ilkeler aynı öneme sahiptir. İlâhî risâletin ortaya
338 5/Mâide, 49
• 147 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
koyduğu dinde Allah’ın emirlerinin büyüğü küçüğü olmaz. İnanç sistemi
her bir parçasıyla birbirini bütünleyen bölünmez bir niteliğe sahiptir. İlahi
kaynaklı esaslara bağlı biri bir prensibe uyarken diğerinden vazgeçemez,
İslam’ın cahiliye ile ilkesel anlamda buluşması asla mümkün değildir. İslam
ile cahiliyeyi bir noktada kesiştirmek, uzlaştırmaya çalışmak abesle iştigaldir.
Aralarında tarih boyunca ve günümüzde devam eden uzlaşmaz bir mücadele
söz konusudur.
Elçinin ve vahyin bağlılarının taviz vermediğini gören iktidar sahipleri,
onları kendi ilkeleriyle uzlaştırmaya çalışırlar. Mesela nefse hoş gelecek vaadlerle
gururu okşamaya, ilahi kontrol altındaki çizgiyi saptırmaya çalışarak
mü’minlerin öncülerini kendilerinin daha iyi imkânlara lâyık olduğunu
söyleyerek kandırmaya çalışmak gibi. Müşriklerin bu saptırma denemelerine
Allah’ın kontrolü altındaki peygamberler tarih boyunca ücretlerinin Allah’a
ait olduğunu, mal, mülk, nüfuz ve daha geniş kitleleri harekete katmak
için ilahi risâletin safiyetini bozmayacaklarını açık bir dille ilan etmişlerdir.
Aynı yolun bağlıları bizler de, benzer bir durumda Allah’ın razı olacağı bu
yöntemi seçmeliyiz. 339
Hoşgörü
İnsanın asli fonksiyonlarından olan düşünme eylemi semboller vasıtasıyla
gerçekleştirilen soyut bir işlemdir. Birer sembol olan sözcükler, “dil”-
leri oluşturur, diller de düşüncenin hayat bulduğu zemini.
Bir dile renk veren, onu diğerlerinden farklı kılan unsurlardan olan kavramlar,
benzer özelliklere sahip birbirinden farklı sembollerin bir potada
eritilerek ortak ve kullanışlı bir anlam kalıbının içine yerleştirilmesi sonucu
meydana gelirler. Dil içinde -dolayısıyla düşünme sürecinde- Önemli bir
işleve sahip olan kavramların insanların zihinlerini “terbiye” etmek amacıyla
kullanılan aygıtlar haline dönüştürüldüğü bir zamanda yaşamaktayız.
Kavramlara böylesi bir fonksiyon kazandırmanın yollarından birisi,
ortaya “türedi” bir kavram atarak, içini istenilen malzemeyle doldurmak
ve kullanımını yaygınlaştırmaktır. Ulus, uygarlık, toplum, İslamcılık, radikalizm
ve yazımızın öznesi olan hoşgörü kavramı bu tür türedi kavramlara
örnek gösterilebilir.
339 Fevzi Zülaloğlu, Haksöz Dergisi - Sayı: 65 - Ağustos 96
• 148 •
Ahmed Kalkan
İçi istenilen “malzeme” ile doldurulmuş ve cazip bir şekilde ambalajlanmış
olan hoşgörü kavramı profesyonel metotlarla piyasaya sürülmüş ve
yaygın bir kullanım alanına muhatap kılınmıştır. Özellikle son senelerde
değişik kesimlerdeki insanlar hoşgörü sözcüğünü ağızlarından düşürmez
bir hale gelmişlerdir. Günlük sıradan konuşmalardaki kullanım sıklığının
yanı sıra fikri tartışma ve yazılarda da sıkça gündeme gelen hoşgörü, üzerine
müstakil paneller, sempozyumlar ve açık oturumlar tertip edilen bir
kavram olarak popülerliğini gittikçe arttırmaktadır.
Aslında hoşgörünün -kullanım alanı itibari ile- ihtiva ettiği anlam,
daha eski olan müsamaha kavramı tarafından da içerilmekteydi. Bu noktada
hoşgörü, müsamahanın kapladığı kullanım alanım işgal eden ve eski bir
kavramı yeni bir şekil ve içerikle yürürlükten kaldırmayı öngören türedi bir
kavram olarak da değerlendirilebilir.
Söz konusu iki kavram çoğu zaman “geçişli” olarak kullanılmakta, konuşma
esnasında hoşgörü ve müsamaha kavramları -aynı anlama işaret
edecek şekilde- yer alabilmektedir.
Ancak müsamaha ile geçişli biçimde kullanılıyor olmakla birlikte, yaygınlığı
açısından hoşgörü genel olarak ezici bir üstünlük sağlamış durumdadır
diyebiliriz. “Peki, müsamaha yerine hoşgörüyü kullanmış olsak ne
çıkar?”, “Hoşgörüyü zihinleri terbiye eden çarpıtılmış bir kavram olarak
değerlendirmenin dayanakları nelerdir?” şeklinde zihinlerde oluşabilecek
muhtemel sorulara vereceğimiz ilk cevap, bu kelimenin semantiğine (anlamına)
ilişkin olacaktır. Hoş ve görü parçalarından müteşekkil olan kelime
bir “bakış açısı”nı ifade etmektedir. Bir davranışa, tavra hoşgörüyle baktığınızı
söylediğinizde, o davranışı, tavrı “hoş” gördüğünüzü de belirtmiş
olursunuz. “Hoş” gördüğünüz bir hareket -doğal olarak- sizin de yapabileceğiniz,
tasvip ettiğiniz bir şeydir. Özetle diyebiliriz ki ,”hoş” gördüğünüz
bir şeyi o an yapmıyor olsanız da o şeyin potansiyel bir uygulayıcısı konumundasınızdır.
Örneğin yere tüküren bir kişinin, bu davranışını “hoş” görmeniz,
sizin de zaman zaman yerlere tükürdüğünüz veya tükürebileceğiniz
anlamına gelir.
Bu noktada “neyi” hoş gördüğünüz sizin “ne” olduğunuzla yakinen
alakalıdır. Hoşgörünün eş anlamlısı gibi gösterilen “müsamaha” kavramı
ise hoşgörüden çok farklı olarak, karşılıklı müsaade etmek, izin vermek,
• 149 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
anlayış göstermek anlamlarını içermektedir. Müsamaha gösterdiğiniz bir
davranışı, tasvip etmemekte ancak o davranışı “belirli ölçüler içinde” kabullenmektesinizdir.
Deminki örneğe dönersek, yere tüküren kişiye “müsamaha”
gösteren kişi, -bu davranışı tasvip etmemekle, “hoş” görmemekle
birlikte- mevcut koşullar içinde ve belli ölçülerde bu tür bir davranışa izin
vermektedir.
Hoşgörü ve müsamaha kavramlarının kullanımları itibariyle ifade ettikleri
anlamların, hangi noktada birbirinden açıkça farklılaştığım ifade ettikten
sonra, biraz da hoşgörü kavramının hangi sebeplerle müsamahanın
yerine ikame edilmeye çalışıldığına değinmeye çalışalım.
Hoşgörü kavramının yaygınlaşması, bu kavrama sahip çıkılması, sivil
toplum, görecelilik, demokrasi, çoğulculuk, toplumsal uzlaşma, bir arada
yaşama, çok seslilik gibi kavram ve tanımların yaygınlaşmasıyla eş zamanlıdır.
Aslında bütün bu tanımlar ve kavramlar birbirlerini “tamamlayan”
yönlere sahiptirler.
Göreceliliğe bağlı olmayan bir hoşgörü, hoşgörüsüz bir uzlaşma, uzlaşmasız
bir sivil toplum, sivil toplum formunda yapılanmamış çok sesli, çoğulcu
bir demokrasi düşünülemez. İslam’ın aslında bir hoşgörü dini olduğunun,
hoşgörünün temellerinin İslam’a dayandığının ısrarla vurgulanması
müslümanların hoşgörülü olmaya çağrılması kabaca “uzlaşma örgüsü”
adını verebileceğimiz bu zincirleme yapıdan bağımsız düşünülemeyecek
olgulardır.
İslâm’ın bir hoşgörü dini olduğunu söyleyenler genel olarak iki Kur’anî
ifadeyi bu görüşlerine dayanak göstermektedirler. “Dinde zorlama yoktur”
ve “Sizin dininiz size, benim dinim bana!”
Kavramların insanların düşüncelerine, değerlendirmelerine “nasıl” etkin
bir şekilde müdahil olabildiği bu noktada iyice açıklık kazanmaktadır.
Zikredilen iki Kur’ani ifade, “müsamaha” kavramı ile tanımlanabilecek durumlara
işaret etmekteyken, “hoşgörü” sinsice, zihinleri terbiye edici, daha
doğrusu bulandırıcı bir şekilde müsamahanın yerini almış durumdadır.
Kur’ân-ı Kerim’de yer alan -farklı düşünce ve inançtaki insanlarla müslümanlar
arasındaki- ilişkilerin tanımlanması hoşgörü kavramıyla değil,
• 150 •
Ahmed Kalkan
müsamaha kavramıyla “sahih” bir zemine oturmaktadır. “Sizin dininiz size,
benim dinim bana” ifadesi, acaba karşı taraftaki dini ve mensuplarını “hoşgörme”
yi mi tavsiye ediyor, yoksa o dinle İslam arasına kesin, net bir çizgi
çekmeyi ve ilişkilerde belirli bir müsamaha, karşılıklı tahammül çerçevesi
oluşturmayı mı öngörüyor?
“Dinde zorlama yoktur” ifadesini ele alırsak, Kur’an’ın bütünlüğü çerçevesinde
gerçekten de insanlar dinlerini seçmekte özgürdürler ve “insanların
seçimleri” -tercihlerini hangi yönde kullanırlarsa kullansınlar- “hoşgörülebilir.”
Ancak burada “hoş” görülebilecek olan şey, seçilmiş olan herhangi
bir İslam dışı din değil, bizatihi “seçme hakkı”nın kendisidir. Yani bir müslüman
Budizm’i “hoş” görmez, ama İnsanların “Budizm’i seçme hakları”nı
“hoş” görebilir.
“Dinde zorlama yoktur” ifadesi müslümanların “birbirleriyle” olan ilişkilerini
de içine almaktadır. İslam’ı kendisine din olarak seçmiş bir kişinin,
hareket ve tavırlarında tümüyle özgür olduğunu söylemesi mümkün değildir.
Bir müslüman -veya bir gayrimüslim- toplum içinde istediği her davranışı
yapma hakkına sahip değildir. Toplumun dokusunu olumsuz yönde
etkileyecek olan davranış ve tutumlar -Kur’anî mantık çerçevesinde- “hoş”
görülemez. Bu tür davranışlara gösterilebilecek “müsamaha”nın ölçüleri ise
Kur’an’da ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) uygulamalarında açık şekilde yer
almaktadır.
İnsanların birbirleriyle olan ilişkilerinde “anahtar bir kavram” olarak
ortaya konulan hoşgörü, içerdiği bütün olumsuzluklara rağmen, hoş bir
“görünüme” sahiptir. Bu kavram insanlararası ilişkilerdeki esnekliğin, anlayışın,
iyi niyetin ve özverinin sembolü haline getirilmiş ve “hoşgörüye
karşıyım” demek, neredeyse imkansız kılınmıştır. Birçok insan, “hoşgördüğü”
şeylerle birlikte neleri savunduğunun ve savunduğu bu şeyleri farkında
olmadan nasıl içselleştirdiğinin bilincine varamamaktadır.
Yukarıda da belirttiğimiz ifadeyi tekrarlarsak, “neyi” hoş gördüğünüz
sizin “ne” olduğunuzla yakinen alâkalıdır. Hoşgördüğünüz “bir şey”, bir
süre sonra “sizi o şeyle uyumlu hale getirme” potansiyeline sahiptir. Bir
müslümanın neyi “hoş” görüp neyi “hoş” göremeyeceği sorusunun cevabı
bu kavramın kullanımının sıklaşması ve içerdiği anlamın iyice gölgeli hale
gelmesiyle birlikte, Kur’anî ölçülerden gitgide uzaklaşmaktadır.
• 151 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Netice itibariyle, “sun’î” bir kavram olarak değerlendirebileceğimiz,
hoşgörü, içerdiği anlamın niteliği (ve kullanım sıklığı) itibariyle, insanların
zihinlerinde ciddi tahribatlar yapmaktadır. Bizim açımızdan asıl üzücü ve
düşündürücü olan, müslümanlar arasında da bu söylemin yaygınlık kazanmış
olmasıdır. Özellikle sivil toplum, toplumsal uzlaşma, çok seslilik, hukuk
çokluğu, bir arada yaşama gibi kavram ve ifadelen İslam’la kaynaştırma
çabasında olan çevreler, son zamanlarda “hoşgörü”yü kendilerine bayrak
edinmiş durumdalar. Fakat yine aynı çevreler kendilerinden farklı düşünen
ve bu düşüncelerini ifade eden müslümanlara hiç de “hoşgörülü” yaklaşmamakta,
belki de gayrimüslimlere karşı hoşgörülü davranırken, onlarla
uzlaşmaya çalışırken, bastırarak içlerinde biriktirdikleri kin, öfke ve hiddeti
müslüman kardeşleriyle paylaşmayı(!) tercih etmektedirler.
Bir kez daha tekrarlamak gerekirse, “neyi” hoşgördüğümüz “ne” olduğumuzdan
bağımsız olamaz, olmamalıdır. “(Müminler) kâfirlere karşı sert,
kendi aralarında ise merhametlidirler.” 340
Tevhid ve Uzlaşma
Tâviz ve uzlaşma anlamında Arapça’da “müdâhene” kelimesi kullanılır.
Müdâhene; yağ çekmek, okşamak, yumuşak davranmak, uzlaşmak,
müsâmaha göstermek, hoşgörü, kararsızlık göstermek gibi anlamlara gelir.
Kur’an tâbiri olarak “hakka bâtılı karıştırmak”, “müdâhene”, “tâviz” ve
“uzlaşma” kavramları aşağı yukarı aynı anlamlarda kullanılırlar: İki yüzlü
davranmak, net ve açık olmamak, bâtılı ve düşmanı hoş görmek, idâre-i
maslahatçılık yapmak anlamında bu kelimelerden biri kullanılabilir. Bunlar,
genellikle dinin tasvip etmediği ahlâkî problemler olmakla birlikte, bazen
itikadî bir sorun olarak da karşımıza çıkmaktadır. Uzlaşma ve tâviz,
itikadî farklılığı önemsememek ve İslâm dışı düzenle ve egemen çevrelerle
sürtüşmesiz yaşamaktır. Uzlaşma; inanç, duygu ve eylem alanlarının bölünmesini
sonuçlandıran bir tavırdır.
Bâtıl taraftarlarının hak dâvâ adamlarına karşı tavırları; mücadele
etme, karşı çıkma, zulüm ve işkenceye başvurma olduğu gibi, aynı zamanda
hak dâvâyı saptırmak için tâviz ve uzlaşmadır. Tâviz ve uzlaşma, bâtıl
savaşçılarının önemli bir silâhıdır; kalleşçe kullanılan bir silâh. Uzlaşma
340 48/Fetih, 29; Murat Ural, Haksöz Dergisi, sayı: 58, Ocak 96
• 152 •
Ahmed Kalkan
teklifi, bâtılın hak karşısında geri çekilmeye başlamasının göstergesi olduğu
kadar; kendini korumak için hakkı pasifize etmeyi amaçlayan şeytânî bir
taktik ve metoddur. Onlar bu tavır ve istekleriyle, bir taraftan İslâmî hareketi
ilkelerinden saptırmak, diğer yönden de onu etkisizleştirmek ve halkın
gözünden düşürecek propaganda aracı yapmak isterler. Uzlaşmaya yanaşan
mü’minleri böylece ilkelerinden tâviz veren, uzlaşmacı, dâvâsını satan, kıvırtan,
menfaatçi, pragmatist, zayıf karakterli ve kişiliksiz ilân edebilecekler
ve kamuoyunda küçük düşürecekler, gelişmeyi durduracaklardır.
Hakkı savunan insan için ise uzlaşma, en hafif deyimle bir bid’at ve
dalâlet, bir sapma, dünyayı âhirete tercih etme ve sahip olunması gereken
müslümanca şereften mahrum olmadır. İlkesizliktir, günü kurtarmaya çalışmaktır,
idâre-i maslahatçılık ve pragmatizmdir. Hakkı olmadığı halde
Allah’ın dini üzerine pazarlık yapmaktır. Suça ve suçluya göz yummaktır.
Hak dâvânın mensuplarından Cenâb-ı Hakk’ın istediği şeyler: Hakkı eğip
bükmeden söylemek, Allah’ın hükümlerini tebliğ edip uygulamak, emrolunduğu
şekilde sırât-ı müstakim çizgisinde sapmadan dosdoğru hareket
etmek, bâtıla karşı net tavır koymak, takvâ, cihad ve sabır silâhlarını kuşanmak,
tâviz ve uzlaşmaya yanaşmamaktır. Bir müslümanın vahiyle belirlenmiş
herhangi bir prensipten vazgeçmesi, hakkında nass olan bir konuda
pazarlık yapması inancıyla bağdaşacak bir tavır değildir. Allah’ın emirlerinin
büyüğü-küçüğü, temeli-teferruatı, önemlisi-önemsizi, tâviz verilecek
olanı-olmayanı olmaz. İman esasları ve dinin ilkeleri, bölünme kabul etmeyen
bir bütündür. Rasüller ve onların vârisleri âlimler başta olmak üzere
İslâmî hareket mensupları, Allah’ın rızâsından başka beklentileri olmayan
âhireti dünyaya tercih eden dâvâ erleridir. Onlar, etkin ve yetkin müşriklerin
tehdit ve zulümlerinden korkmayacakları gibi, dâvâlarını ve kendilerini
pazarlık aracı yapamazlar, kiralayamaz ve satamazlar. Bir müslümana Allah’ın
vereceği karşılıktan/ödülden daha büyük bir bedel icad edilememiştir,
edilemeyecektir. Onlar, halktan bir karşılık istemezler, onların ücretlerini
Allah verecektir. 341
Abese sûresinin nüzul sebebinden de öğreniyoruz ki, Rasûlullah tarafından
bile, daha geniş kitleleri harekete katmak, dâvâya hizmet için dahi
olsa, bir müslümanın rencide olabileceği en küçük bir davranış onaylan-
341 26/Şuarâ, 109, 127, 145, 164, 180; 11/Hûd, 29, 50-51, 80; 36/Yâsin, 21 vd.
• 153 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
maz; nerede kaldı ki dâvâyı/İslâm’ı rencide edecek bir tavır, yani tâviz
Kur’an’dan destek ve cevaz bulsun!
Tâviz vermeksizin anlaşma yapmak ayrı şeydir; uzlaşma ayrı. İslâm’ın
hükümleri konusunda en küçük bir pazarlık yapmaksızın, Allah’a gerektiği
gibi kulluk yapmak, O’na hiç bir şeyi ortak koşmamak, dini eğip bükmeden,
saptırmadan yaşayıp tebliğ etmek gibi temel ilkelerden tâviz vermeden
kâfirlerle anlaşma yapılabilir. Yeter ki İslâm’ın ve müslümanların izzetine
zarar verilmesin. Ama unutulmamalıdır ki, bâtılı savunan çıkar gruplarının
esas amaçları, İslâmî hareketi saptırmak veya satın almak ya da boğmaya
çalışmaktır.
Kur’an’ın Tâviz ve Uzlaşmaya Bakışı: Kur’an’da Allah, İslâmî tebliğ ve
faâliyetin güçlenmeye başladığı dönemlerde müşriklerin mü’minlerle uzlaşma
taleplerinden bahsetmektedir. Onların teklif ve tehditlerine uyup İslâm’ın
temel ilkelerinden, tevhidî anlayıştan tâviz vererek uzlaşmaması için
Kur’an, Rasûlullah’ın şahsında bütün mü’minleri uyarmaktadır: “(Sana şu
tâlimatı verdik:) Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına
uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına
dikkat et. Eğer (hükümden) yüz çevirirlerse bil ki (bununla) Allah
ancak, günahlarının bir kısmını onların başına belâ etmek ister. İnsanların
birçoğu da zaten yoldan çıkmışlardır.” (5/Mâide, 49). Allah Teâlâ, müşriklerin
arzularına, hevâ ve heveslerine uymamak ve Allah’ın hükümlerinden
bir kısmının bile uygulanmasından tâviz vermemeyi peygamber şahsında
mü’minlere emretmektedir.
“Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapan kişiyi en iyi bilendir, hidâyete
erenleri de en iyi bilen O’dur. O halde, (hakikati) yalan sayanlara boyun
eğme! Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak
davransınlar. (Rasûlüm!) Alabildiğine yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp
kınayan, durmadan lâf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, mütecâviz,
günaha dadanmış, kaba ve haşin, bütün bunlardan sonra bir de soysuzlukla
damgalanmış kimselerden hiçbirine, mal ve oğulları vardır diye, sakın boyun
eğme. Ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, ‘öncekilerin masalları!’ der. Biz
yakında onun burnuna damga vuracağız (gururunu kırıp rezil edeceğiz).”342
Müşriklerin, Rasûlullah’tan tevhid mücâdelesinde tâviz verip uzlaşma için-
342 68/Kalem, 8-16
• 154 •
Ahmed Kalkan
de olması yönünde istekleriyle ilgili olarak bu âyetler nâzil olmuştur. Etkili
çevreler siyasal güçlerini kullanarak, yetkili güçler egemenliklerini perçinlemek
için, para babaları paralarıyla her şeyi satın alabileceklerini düşünerek
ve bu sınıfların tümü müstaz’af halkın kanına ve canına yapışan saldırgan
pençelerinin koparılacağını düşündüklerinden hak dâvâ eri tevhid
önderlerine ya baskı yapmış veya uzlaşmaya zorlamışlardır. Bâtıl zihniyetin
özelliğidir bu; kendi çıkarlarını sürdürmek için her zaman ve her mekânda
hak dâvâyı savunanları tâviz ve uzlaşmayla etkisiz hale getirmeye çalışmak.
“Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.”
343
“Sizin de kendileri gibi kâfir olmanızı/inkâr etmenizi istediler ki onlarla
eşit olasınız.”344 “(Müşrikler,) sana vahyettiğimizden başka bir şeyi yalan
yere bize isnat etmen için seni, nerdeyse sana vahyettiğimizden saptıracaklar
ve ancak o takdirde seni candan dost kabul edeceklerdi. Eğer seni sebatkâr
kılmasaydık, gerçekten, neredeyse onlara birazcık meyledecektin. O takdirde
hiç şüphesiz sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra
Bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın.” 345 “Sabah akşam Rablerine,
O’nun rızâsını dileyerek duâ edenlerle birlikte candan sebat et. Dünya
hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini Bizi anmaktan
gâfil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye
boyun eğme.” 346 “De ki: ‘Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmam/
kulluk etmem. Siz de benim ibâdet ettiğime kulluk etmiyorsunuz. Ben
sizin taptıklarınıza asla tapacak/kulluk edecek değilim. Evet, siz de benim
ibâdet ettiğime kulluk yapıyor değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de
bana!”347 “Onlara âyetlerimiz açık açık okunduğu zaman, (öldükten sonra)
Bize kavuşmayı beklemeyenler: ‘Ya bundan başka bir Kur’an getir veya bunu
değiştir!’ dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak
şey değildir. Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam. Çünkü Rabbime
isyan edersem elbette büyük günün azâbından korkarım.” 348
343 68/Kalem, 9
344 4/Nisâ, 89
345 17/İsrâ. 73-75
346 18/Kehf, 28
347 109/Kâfirûn, 1-6
348 10/Yûnus, 15
• 155 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Zamanımızda olduğu gibi, Kur’ân-ı Kerim’in indiği devirde de kendi
kafalarına göre din icat edenler veya Allah’ın hükümlerinin kendi arzu ve
heveslerine göre değiştirilmesini isteyenler olmuştur. Hâlbuki Kur’an belli
dönemlerdeki insanların geçici ve değişken arzularını karşılamak için değil;
Kıyâmete kadar bütün insanlığın ruhî, ahlâkî ve mânevî ihtiyaçlarını
karşılamak, dünyevî ve uhrevî saâdetin yolunu göstermek için indirilmiştir.
Bu sebepledir ki, âyette belirtildiği gibi Peygamber de dâhil olmak üzere
hiç kimsenin Kur’an’ın hükümlerini değiştirme veya onları tâviz pazarlığına
koyma yetkisi yoktur.
Ve Birkaç Hadis-i Şerif: “Benden sonra birtakım emîrler (idareciler) olacaktır.
Kim onların yalanlarını tasdik eder, yaptıkları zulümde kendilerine
yardımcı olursa benden değildir. Ben de onlardan değilim. O kimse benim
‘havz’ımın etrafına yaklaşamayacaktır. Kim onların yalanlarını tasdik etmez,
zulümlerinde onlara yardım etmezse bendendir. Ben de onunla beraberim.
Ve o kimse havzımın kenarında bana ulaşacaktır.” 349 “Benden sonra, yakında
birtakım sultanlar/yöneticiler peydah olur. Kapılarında fitneler develerin
yatakları gibidir. Kimseye bir hayır göstermezler (ellerinden kimse hayır görmez).
Bir şey verirlerse, ancak onların dinlerinden bir tâviz kopararak verirler.”
350 “Ben bir müşrikten yardım almam!” 351 “Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayınız.”
352
Dileniş Değil; Direniş: Uzlaşma ve Tâvize Yanaşmamak
Uzlaşma; iki zıddın (karşıt gücün) birleştirilmek istenmesi demektir
ki, bunun gerçekleşmesi aslında imkânsızdır. Eğer gerçekleşirse, artık bu
iki şey, zıt/karşıt olmaktan çıkar, eşitsizliği aleyhinde olan, diğerinin hâkimiyetini
kabul edip, onun içerisinde erir gider. Tâvizden kazançlı çıkanlar,
gücü elinde bulunduranlardır, etkili ve yetkili çevreler, egemen güçlerdir.
Mevcut ortama boyun eğip bâtılla uzlaşan statükocu kimse, gücünü kabul
ettiği çevre ve zihniyetin boyasına girer. Bir müslümanın kâfirlerin şekil ve
rengine girmesi mümkün müdür?
349 Sünen-i Tirmizî, 121, hadis no: 2360
350 Râmûzu'l-Ehâdîs, I/302; Taberânî, Kebir; Hâkim, Müstedrek -Abdullah bin Hars'dan-
351 Müslim, hadis no: 151
352 Nesâi, Kitab: 48, bab 52
• 156 •
Ahmed Kalkan
“Ey mü’minler, deyiniz ki: ‘Biz Allah’ın boyasına (dinine) girmişiz. Allah’ın
boyasından daha güzel ne olabilir? İşte biz O’na ibâdet edenleriz.” 353
Hakkı bâtılla örtüp hakka bâtılın katıldığı bu sentez ve tâvizci yaklaşım,
Allah’ın insana fıtrat boyasıyla sürdüğü rengi, bâtılın çirkin renkleriyle
karıştırarak alaca bulaca olmak, çok renkli olacağım diye renksizleşmektir.
Bukalemun, bir hayvandır, düşmanından korunmak için renk değiştirmesi
onunla ilgili olarak İlâhî sanatın tecellîsidir. Ama insan için bulunduğu
ortama göre renk alan yapı, iki yüzlülüktür; onurlu müslümanın değil, şahsiyetsiz
münâfığın karakteridir.
Müslümanın, sadece Kendisinden korkmasını isteyip, başkalarından
korkmasını yasaklayan Rabbimiz 354, bu emrine uymayan kimseye çoğu zaman
korktuklarını musallat eder ki, Kendisinden başkasından korkmanın
cezasını çeksin. İşte tâviz ve uzlaşma, bâtıldan korkmanın sonucu gerçekleştiği
için tâvizkâr tutumlar, bir müslümanı, kurtulmak için yılana sarılanın
konumuna düşürmektedir. Örnek mi? Onlarca örneği, herkes kendi
tecrübeleri ve gözlemlerinden yola çıkarak verebilir. Kur’an’da da buna örnekler
az değildir. Meselâ, Hz. Yakub, Yusuf ’u oyun için götürmek isteyen
hileci kardeşlerine “onu bir kurdun yemesinden korkarım” 355 demişti; Allah
da, kurt yemediği halde kurdun yediği gibi bir acıyı ona tattırdı. 356
İslâm’la câhiliyyenin kesişmesi, uyuşması mümkün değildir. Hakla
bâtılın, imanla küfrün birleşip bir araya gelmesi eşyanın tabiatına aykırıdır.
Aralarında tarih boyunca süren ve Kıyâmete kadar da sürecek olan uzlaşmaz
bir mücâdele söz konusudur. Uzlaşmayı, kesin nasslara rağmen kabul
edenler, neticede Allah’ın hor gördüğü kâfirleri hoş görmeye, beşerî düzenleri
kutsallaştırmaya, İslâm demokrasisinden veya demokratik İslâm’dan
bahsetmeye kadar vardılar. Artık resmî devlet İslâm’ı, Atatürk tipi, onun
ilkelerine uygun İslâm(!) gibi tuhaf sentezler uygulama alanları bulmakta.
Hıristiyanlık benzeri, uzlaşarak tahrif edilmiş bu İslâm’ların elbette Allah’ın
dini olan İslâm’la hiç bir ilgisi yoktur, bazı benzer yönleri olsa da.
353 2/Bakara, 138
354 2/Bakara, 40, 41; 3/Âl-i İmran, 175
355 12/Yusuf, 13
356 12/Yusuf, 17-18
• 157 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Müslümanın İslâm’dan tâviz vererek, başka beşerî görüşlerle uzlaşarak,
İslâm’ın bazı cüzlerini, bazı esaslarını pazarlık aracı görmesi mümkün
değildir. Uzlaşma neticesinde kâfirlerin ve küfrün egemenliği -şeklen ve
kısmen de olsa- kabul edilmiş olur ki, bu da tevhidî akîde ile bağdaşmaz.
İslâm, Allah’a teslim olmak ve O’nun dışında bir güç ve hâkimiyet tanımamaktır.
Kelime-i tevhidde bu ifade tüm kapsamıyla belirdiğinden dolayı,
müslüman için her türlü tâğutun her çeşit egemenliğini reddetmek; Allah’a
iman ve O’nun tek ilâh olduğunu kabul etmenin en önemli şartıdır. Hatta
İslâm’ın dışındaki bütün sistem, görüş ve bunların uygulayıcıları anlamına
gelen “tâğut”u reddetmek; Allah’a imandan da önce gelir ki; kalp, dil
ve kafadaki tüm sapıklıklar ve sahte ilâhların egemenlikleri öncelikle “lâ =
hayır” süpürgesi ile temizlenmiş olsun ve boşalan yere de hak/gerçek İlâhın
kabulü yerleşsin. “Kim tâğuta küfreder (onu tanımaz, reddeder) ve Allah’a
iman ederse o muhakkak kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuştur.
Allah kemâliyle işiten ve bilendir.” 357
İslâm, “lâ (hayır)” kılıcıyla tâğutla işbirliğini, onunla yardımlaşmayı,
ona tâviz vermeyi, onunla uzlaşmayı kesip atar. Bir tevhid eri için “lâ” ile isyan
bayrağını çektiği küfür ve şirkle uzlaşma nasıl mümkün olabilir? Uzlaşma
olursa küfre ve tâğutlara kıyam nasıl gerçekleşir? Tevhidin gereği olan
câhiliyyeye ve tâğutlara kıyam olmadan da İslâm’ın hâkimiyeti hayal olur.
Tevhidin bu esasını en iyi anlayan ve en güzel uygulayan peygamberler de
kendi çağlarındaki tâğutlarla hiç bir uzlaşmaya yanaşmamışlar ve Allah’ın
dininden zerre kadar tâviz vermemişlerdir. Firavun, Nemrut ve Ebû Cehillerle
pazarlığa oturmamışlar, mutlak otorite olarak sadece Allah’ı kabul
etmeyen tâğutlarla savaşmışlardır.
Uzlaşma Teklifleri Karşısında Peygamberimiz
Rasûlullah, Mekke müşriklerini açıktan İslâm’a dâvet ettiğinde, önde
gelen güçler, etkili ve yetkili çevreler, imtiyazlı sınıflar, çıkarlarıyla İslâm
arasında uzlaşma mümkün olmayan bir çelişki gördüklerinden, bu dâveti
kabul etmeyip düşmanca tavır aldılar. Önce Hz. Peygamber’in deli, şâir, sihirbaz
olduğunu yaymaya başladılar. Bu tutmayınca, işkence, baskı ve tehditlere
koyuldular. Ama Allah rasûlünün kararı kesindi ve onu hiç bir güç
bu kararından çeviremiyordu. Durumun ciddiyetini anlayan müşrikler,
357 2/Bakara, 256
• 158 •
Ahmed Kalkan
son çare olarak Peygamber’le uzlaşma yolları aradılar. Bu uzlaşma talepleri,
Rasûl’ün daha yumuşak bir tutum içine girmesi, tanrılarına ve kutsal
kabul ettikleri şeylere saygılı olması, kendilerine hoşgörü ile davranması,
tapınmalarını ve putların karşılarında saygı duruşlarını küçümseyip kötülememesi,
siyasî karar alma mekanizmalarına (Dâru’n-Nedve’ye/millet
meclislerine) ve çıkan kararlara itaat etmesi, kurulu düzene karşı çıkmaması
şeklindeydi. Verecekleri bazı tâvizlerine karşılık olarak, bazı tâvizler
istiyorlardı.
Vermeyi teklif ettikleri bu tâvizler arasında “dilersen bir sene sen hükümdar
ol ve bizi yönet; bir sene de biz yönetelim” teklifi de vardı. Ama
Rasûlullah bu tekliflerin tümüne Kur’an’dan âyetler okuyarak red cevabı
veriyordu. Oysa müşrikler “bizim sistemimize dokunma, ama onu gel sen
yürüt” diyorlardı. Temelinde şirk ve adâletsizlik olan bâtıl bir rejimin yönetimi
Peygamber’in eline iki yılda bir geçseydi ne değişirdi ki?! Müşrikler de
tekliflerinin bilincindeydiler. Çünkü “biz sana uyarsak, yerlerimizden (mevkilerimizden)
hızla çekilip alınacağız.” 358 diyorlardı. Zaten Rasûl’ün amacı
da buydu: Hâkimiyet hakkını onlardan almak, taptıkları putları ortadan
kaldırmak ve şirkin yerine tevhidi, zulmün yerine İslâm adâletini, bâtılın
yerine hakkı ikame etmek, yani câhiliyye sistemini kökünden yok etmek,
darmadağın edip devirmekti.
Peygamber Efendimiz, müşriklerin bâtıl inançlarını, ibâdet şekillerini,
ekonomik zulümlerini, zorbalık ve ahlâksızlıklarını gündeme getirip tenkit
etmeye ve alternatif olarak İslâm ahkâmını/nizamını sunmaya başlayınca
müşriklerin tepkisinin şiddeti artmıştı. Ebû Süfyan, Velid bin Muğîre gibi
Kureyş kabilesinin ileri gelenleri Ebû Tâlib’e giderek Hz. Peygamber’i şikâyet
edip şöyle demişlerdi: “Ey Ebû Tâlib, yeğenin dinimizi aşağılıyor, fikirlerimizi,
hayat tarzımızı saçmalık olarak niteliyor, atalarımızı sapıklıkla
suçluyor. Ya onu bu işten vazgeçirirsin ya da aradan çekil, biz onun hakkından
geliriz. Ona engel olmazsan iki gruptan biri helâk olana kadar savaşırız.”
Ebû Tâlib, müşriklerin uzlaşma taleplerini Peygamberimiz’e anlatınca
Rasûl-i Ekrem’in şu meşhur cevabı verdiğini biliyoruz: “Amca, vallahi, bu
dâvâdan vazgeçmem için güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler yine
358 28/Kasas, 57
• 159 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
vazgeçmem. Allah bu dini üstün getirene veya ben bu uğurda ölene kadar
bir an bile mücâdeleden geri kalmam.” 359
Hz. Hamza’nın müslüman olduğu günlerde Utbe isimli müşrik, Peygamberimiz’in
yanına gidip müşrikler adına şu talebi dile getirmiştir: “Ey
Muhammed! Bildiğin gibi bizim aramızda aşiret ve soy bakımından saygın
bir yere sahipsin. Sen kavminin başına büyük bir iş açtın. Birliklerini parçaladın,
fikirlerini saçmalık olarak niteledin. Tanrılarının çokluğunu ve dinlerini
ayıpladın, geçmiş atalarını karaladın. Sana bazı önerilerde bulunacağım.
Eğer sen, bu getirdiğin dini kullanarak mal edinmek istiyorsan, senin
için mal toplarız ve aramızda en çok mala sahip olanımız olursun. Eğer
bu yaptıklarınla şeref elde etmek istiyorsan seni başımıza lider tâyin ederiz
ve sensiz hiçbir şey yapmayız. Eğer kral olmak istiyorsan seni kral yaparız.”
Utbe sözlerini bitirince Peygamberimiz bu pazarlık girişimini, uzlaşma
teklifini hiç düşünmeden reddetmiş ve cevap olarak Fussılet sûresinin
ilk âyetlerini okumuştur: “Hâ Mîm. (Kur’an) Rahmân ve rahîm olan Allah
katından indirilmiştir. Bilen bir kavim için, âyetleri Arapça olarak açıklanmış
bir kitaptır. Bu Kitap müjdeleyici ve uyarıcıdır. Fakat onların çoğu yüz
çevirdi. Artık dinlemezler. Ve dediler ki: ‘Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz
kapalıdır. Kulaklarımızda da bir ağırlık vardır. Bizimle senin aranda bir perde
bulunmaktadır. Onun için sen (istediğini) yap, biz de yapacağız’. De ki:
‘Ben ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilâhınızın bir tek ilâh olduğu vahy
olunuyor. Artık O’na yönelin, O’ndan mağfiret dileyin. Müşriklerin/ortak koşanların
vay haline!” 360
Bir gün Peygamberimiz Kâbe’yi tavaf ederken Velid bin Muğîre, Ümeyye
bin Halef, As bin Vâil ile karşılaştı. Bunlar, kabileleri arasında çok önemli
kimselerdi. Dediler ki: “Yâ Muhammed! Gel, biz senin ibâdet ettiğine ibâdet
edelim, sen de bizim taptığımıza tap. Böylece seninle ortak bir noktada
buluşalım. Eğer senin ibâdet ettiğin bizimkinden hayırlıysa böylece ondan
nasibimizi alırız. Yok, eğer bizim taptığımız seninkinden hayırlıysa o zaman
sen bizimkinden nasibini almış olursun.”
359 İbn İshak, Siyer, Akabe Y. s. 257-263
360 41/Fussılet, 1-6
• 160 •
Ahmed Kalkan
Bunun üzerine Allah Teâlâ, Rasülü’nün cevap vermesi için şu âyetleri
indirdi: “Ey kâfirler, ben sizin taptığınıza kulluk etmem. Benim ibâdet ettiğime
de siz kulluk etmezsiniz. Ben sizin taptığınıza kulluk edecek değilim; siz
de benim ibâdet ettiğime kulluk edecek değilsiniz. Sizin dininiz size, benim
dinim bana!” 361
İnsanlar arası ilişkilerinde yumuşak huylu olan, akrabalarına ve çevresindeki
insanlara iyilikte bulunmayı, kolaylığı ve kolaylaştırmayı seven
biri olan güzel huylu Hz. Peygamber, örneklerde görüldüğü gibi, hiç bir zaman
İslâm’ın ilkelerini pazarlık konusu yapmamış, müşriklerle uzlaşmaya
yanaşmamıştır.
Mekke’de zulmün, vahşet ve işkencelerin tarihe kara bir leke olarak geçtiği
o karanlık günlerde, hem kendisi, hem de mü’minlere büyük baskılar
olmasına rağmen, haktan en küçük bir tâviz vermemiştir. Malla şımaran
müstekbirlere ve siyasal güçle azan zorbalara karşı söylenmesi gereken hak
sözü gizlemeye, çarpıtmaya yeltenmemiş, putları seviyor gözükmemiş, putçuları
övecek tavır kesinlikle sergilememiştir. Kimseden çekinmeden, eğriltmeden,
çıkar gruplarının arzuları doğrultusunda yorumlamadan, açık
açık, net bir şekilde Kur’an’ı ve Allah’ın hükümlerini tebliğ etmiş, hayata
geçirilmesi için bütün gayretini göstermiştir. O’na inanan insanlar da aynı
çizgiyi büyük bedeller ödeme pahasına sürdürmüştür. Çağdaş dünyadaki
müslümanların, peygamberimizin kurulu düzene karşı takındığı tavırdan
mutlaka dersler çıkarması gerekir. Her şeyi ile örnek almak zorunda olduğumuz
() önderimizin uzlaşma konusundaki tavrından bir başka örnek
daha verelim: Rasûlullah, müşriklerle savaşmak için Bedir’e doğru yol aldığında,
cesareti ve kahramanlığı ile ün yapmış bir müşrik, Rasûl-i Ekrem’in
yanına geldi ve müslümanlarla birlikte savaşa katılmak istediğini söyledi.
Peygamber Efendimiz, “Ben bir müşrikten yardım almam!” diyerek adamı
geri gönderdi. Adam üç defa gelerek aynı teklifi yaptı. Üçüncü seferinde
“Allah’a ve Rasûlü’ne iman ediyorum” deyince “o halde yürü!” diye orduya
kattı. 362
Rasûlullah, çevresinde kahramanlığı ve cesaretiyle ün yapmış bir müşriğin
yardım teklifini, iman etmediği gerekçesiyle kabul etmiyor. Hâlbuki
ashâb, moral yönü ile bu yardım teklifini olumlu karşılamışlardı. Ancak
361 109/Kâfirûn, 1-6
362 Müslim, hadis no: 151
• 161 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Hz. Peygamber, neyin uğrunda savaştığını ashâbından daha iyi bilmekteydi.
Böyle kritik bir zamanda, müslümanlarla müşrikler arasında birtakım
dostluklar, yardımlaşmalar kurulursa bu, tevhidin insan hayatına yer etme
mücâdelesine ileride köstek teşkil edecek, savaşta kurulan ittifaklar, giderek
duygusal yaklaşımlara yol açacaktır. Oysa İslâm’ın yeryüzünde kavgasını
vermenin asıl amacı, şirki, bütün düşünce ve kurumlarıyla tamamen söküp
atmaktır. Bunun için de kesin ve açık bir tavır gereklidir. Şartlar ne olursa
olsun, müşriklerle kurulacak bir ittifak, dinin pratikte gerçekleştirmek istediği
hedeflerle bağdaşma-maktadır.
İslâm adına verilen mücâdele sürecinde müşriklerle her türlü ittifakın
Rasûlullah’ca uygun görülmediği, bundan şiddetle kaçınıldığı kesin bir gerçektir.
Rasûlullah bir başka hadis-i şerifinde, açıkça: “müşriklerin ateşiyle
aydınlanmayınız.” 363 diye emretmiştir. Evet... Müşriklerin ateşiyle aydınlanmak,
hele bizim ateşimizle onları aydınlatmak... Kâfirlere vermek, onlardan
almak... Her iki konu üzerinde çokça düşünmek ve ona göre davranmak
zorundayız.
İslâm’da savaşlar, kâfirlerin değil; müslümanların istediği sahalarda kabul
edilir. Her çeşit İslâmî mücadele ve hizmetlerin esasları, ancak müslümanların
istediği şekillerde ve İslâmî esaslara göre tanzim edilir. Bugün
ise Firavunların tesbit ve müsaade ettiği, yönlendirdiği, sınırlarını çizdiği
alanda mücadele ve çalışmayı tercih eden müslümanlar, Firavun’lara açıkça
cephe almadan onları nasıl altedeceklerdir?
Peygamberimiz’e yapılan teklifte de, tarihte ve günümüzde yüzlerce
tekrar edilen nice olaylarda da görüldüğü gibi, egemenliği ellerinde bulunduran
tâğutî güçler, İslâm’ın sosyal hayata hâkim olmaya kalkmasını daima
kendi şeytanî çıkarları için tehlikeli görmekte ve İslâm’ı gündeme getiren
müslümanlara tâviz vererek, onlardan bazı tâvizler istemektedirler. Tâğutlar,
tevhidî hareketi kontrol altına almak ve aslî çizgisinden saptırarak etkisiz
hale getirmek istedikleri için bu yola başvururlar. Başlarında Peygamber
ve O’nun gerçek vârisleri olan, sadece Allah’a bağlı güvenilir liderlerin bulunmadığı
birçok tevhidî hareket, şeytan ve dostlarının bu tâviz alışverişi ve
bu müdahalesiyle sapmış ve bağlılarını da saptırmıştır. Evet, hıristiyanlığın
tevhid dini olma vasfından saparak, her türlü ahlâksızlığın, zâlim güçlerin,
363 Nesâi, Kitab 48, bab 52
• 162 •
Ahmed Kalkan
şirkin emrine ve hizmetine girmesiyle sonuçlanan tahrifatına sebep, Kostantinius’un
325 yıllarında hıristiyanlıkla Roma despotizmini uzlaştırması
olmuş, bugün de kolaylıkla her şeyle, her sistemle uzlaşabilecek mirası hıristiyanlık,
o zamanlardan muharref bünyesine almıştır.
Padişahlık, yani hadis-i şerifteki tâbiriyle “ısırıcı krallık” rejimleriyle,
sarayın her türlü çıkarlarına, padişah efendilerin her türlü arzularına fetva
bulmaya çalışarak Allah’ın koyduğu sınırları çokça aşan anlayışlarla uzlaştırılmasıyla
Din’e nice bid’at ve hurâfeler girmiştir. İslâm, aslî yapısından,
enerjik ve dinamik ölçüsünden sapmalarla, nihayet T.C.’nin emrine ve hizmetine
giren, ona her türlü uygulamasında yardımcı ve fetvacı olan Diyanet
İslâmcılığı meydana gelmiştir. Gelinen noktanın Osmanlı’dan miras
alınan uzlaşma ve tâvizcilik sayesinde bir uzantı olduğu unutulmamalıdır.
İslâm’ın istediği bir devlet olmadığı zaman, eğer uzlaşma varsa, devletin
istediği İslâm ortaya çıkacaktır. Müslümanlar, basit gördükleri bir-iki tâviz
verdikleri zaman, bir müddet sonra dâvânın tümüyle özünden sapması kaçınılmaz
olmakta, atı alan Üsküdar’ı geçmektedir.
Gerçekte güç ve kuvvet, izzet ve şeref Allah’a aittir. O, dilediğini güçlü
kılar.364 Kâfirler zâhiren güçlü görünseler de bu görünüm; sanaldır, hallüsinasyondur.
Müslümanlar, önce Allah’a, sonra az sayıda ve imkânda olsalar
bile O’nun verdiği güce ve izzete sahip olan kendilerine güvenmek zorundadırlar.
Bilmelidirler ki, “Allah’ın izniyle nice az bir topluluk, daha çok topluluğa
gâlip/üstün gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” (365) Allah’a ve
kendine güvenen bir müslüman, hangi şartlarda ve durumda olursa olsun,
hakiki manada güçsüz olan müşrik güçlere yaslanmayı kabul edemez ve
onlarla uzlaşamaz. Çünkü mü’min, dâvâsında haklı olduğuna ve Allah’ın
yardım edeceğine kesin olarak inanır ve kâfirlerden korkmaz. Neticeyi ve
zaferi Allah’ın vereceğini bilir. Bu özgüvene sahip olmayan, kendinden zâhiren
daha üstün konumdaki zorba güçlere karşı mücadeleyi göze alamaz
ve onun tahakkümü anlamını taşıyan uzlaşmadan başka bir seçeneği olmadığını
varsayarak zulme, sömürüye, yönetilmeye, şerefsizliğe, kula kul
olmaya boyun eğer.
Müslümanın tâviz vermesi kadar, tâviz alması da çoğu zaman dâvâsına
zararlı olur. Kâfirlerin bu tâvizleri, kendilerini veya rejimlerini müslüman-
364 3/Âli İmran, 126
365 2/Bakara, 249
• 163 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
lara biraz daha benimsettirmesi, onları iğdiş ederek uzlaşmaya girmesi,
neticede dâvâyı saptırıcı sonuçlar doğuran oyunların tezgâhı gibi şeytanî
hileler olarak kabul edilmelidir.
Uzlaşma; düşüncelerde, değerlerde, ölçülerde, prensiplerde, sosyal ve
siyasal tavırlarda çöküş içine girmek, sivil itaatsizliği bile becerememektir.
Uzlaşma, kaypaklıktır, ilkesizliktir. Olduğu gibi görünmemek, göründüğü
gibi olmamaktır. Uzlaşma, psikolojik mağlubiyettir. İzzetin Allah katında
ve mü’minlerin hakkı olduğunu unutmak, zelil olanları aziz kılmaya çalışmaktır.
Düşmanı gözde büyütmek, bükemediği eli öpmektir; o elin az
sonra boğazını sıkmaya hazırlandığını unutmaktır. Uzlaşma, hak ölçülerle
uyuşmaz ama kapitalizm, pragmatizm ve makyavelizmle uyuşan ve örtüşen
yönleri az sayılmaz; her şeyi pazarlık konusu yapmaktır uzlaşma; faydayı
dâvânın önüne geçirebilmektir. Rasyonel/akılcı olmak ve dâvâ eri mücâhide
Allah’ın yardım vaadlerini ve dâvânın Allah’la bağlantısını göz ardı etmek,
kâfirler hangi yoldan başarılı oluyorsa o yolları denemektir. (Hâlbuki
Kur’an’dan açık bir şekilde anlaşılmaktadır ki, mü’minlerle ilgili sünnetullah,
kâfirlerle ilgili sünnetullahtan çok farklıdır.) Mutlak doğruyu, vahye ait
hakikatleri, babasının malı imiş gibi değerlendirmektir. Bana dokunmayan
yılan bin yaşasın deyip yılanların yaşamasına yardımcı olmak, ömürlerini
uzatmaktır. Haktan taviz ve uzlaşma, yok olmak ilâhî kaderi olan, her an
komada yaşayıp can çekişen bâtılın iskeletine kan pompalamaktır.
Laiklik, ırkçılık, milliyetçilik, demokratlık, materyalizm, determinizm,
tarih kutsayıcılığı, örf-âdet ve gelenekçilik, pragmatizm, makyavelizm...
hep uzlaşmacılıktır. Dergi, dernek, vakıf, özel okul, radyo, televizyon, parti,
teşkilât gibi sistem içi araçları kullanırken çok hassas olunmalı veya ileride
tâviz vermeyecek kesin tedbirler ve ilkeler baştan kesin kararlara bağlanmalıdır.
Çünkü bunlar, çoğunlukla uzlaşmacı zihniyete kurban edilerek
“hizmet ediyoruz” derken giderek bu araçlar amaçlaştırılmakta ve ava giden
avlanmaktadır.
İslâmî duyarlılık ve inkılâpçı tavırlarla kanunlar lastik gibi en sonuna
kadar uzatılıp sündürülmeli veya görmezden gelinmelidir ki bu tür araçların
kullanımı meşrû olabilsin. Bu da tahmin edildiğinden çok zor ve güzel
örnekleri yok denilecek kadar az olan bir durumdur. Risk büyüktür; ya
bunca maddî-manevî fedakârlıkları, birikim ve emekleri kaybetmek, ya da
bu araçlar vasıtasıyla Hak rızasını ve imtihanı kaybetmek.
• 164 •
Ahmed Kalkan
Çoğunlukla görülen odur ki, bu tür silâhlar geri tepmekte, düşmanı
değil; kullananları ve destekleyicilerini vurup yaralamaktadır. Az sayıdaki
istisnaları hâriç tutarak, müslümanların eliyle ve imkânlarıyla bâtılın
güçlenmesine yol açan bu araçların temel vasıflarının taviz araçları olduğu
yaklaşımını haklı gösteren bolca örnekler vardır.
Demokratik yapılanma ve resmî çalışmalar, ister istemez uzlaşmacı
yaklaşımlardır. Bu uzlaşmacı ve demokratik yaklaşım, Hasan el-Bennâ,
Abdülkadir Udeh ve Seyyid Kutub’lar zamanında dünyayı titreten Ihvân-ı
Müslimîn hareketini ne hale getirdi, gören gözler için yakın tarihin bize
ihtarıdır. Resmî tabelâlar altında ve düzenin belirlediği ve yönlendirdiği
alanlardaki gayretler, az veya çok tâviz vermeyi kolayca kabullendiğinden
bereketsizlikle sonuçlanmaktadır. Cennet, kılıçların gölgesinde olduğu
gibi; izzet ve onur da hak prensiplerden tâviz vermeyen şahsiyetli, kimlikli
müslümanların hakkıdır.
Hakkı ketm etmek (gizlemek) ve hakkı bâtılla örtüp hakka bâtılı karıştırmak,
Din’i kuşa benzetmektir. Hak Din’in etkisizleştirilmesi, atmalar ve
katmalar yoluyla olmuştur. Atma, hakkı gizlemek; katma ise hakka bâtılı
karıştırmaktır. Hakkı/İslâm’ı bâtılın/kâfirlerin istediği, râzı olduğu şekle
koymak veya konulan bu şekle karşı çıkmamaktır. O yüzden dinin temel ilkelerin-
den tâviz, itikadı ilgilendiren bir vakadır; ihanettir veya en azından
ihanete seyirci kalmaktır.
İnsan Niçin Tâviz Verir, Düşmanıyla Uzlaşmaya Girer?
İnsanın niçin tâviz verme ihtiyacı hissettiğinin sebeplerini saymaya çalışalım:
a- Ya dâvâsının prensiplerinde uzlaşmacılığa teşvik veya en azından
ruhsat vardır. Bu, müslümanın dâvâsı için kesinlikle geçerli değildir. “Allah,
kâfirlere mü’minlerin aleyhinde asla bir yol vermez.” 366 “İzzet (şeref, güç ve
kuvvet) Allah’ındır, Rasülü’nün ve mü’minlerindir.”367 Ayrıca, tevhid kelimesinin
“lâ” ile tanrılık iddia eden Allah’ın dışındakilere “hayır!” la başlaması;
yukarıda izah edilen peygamberimizin müşriklerin uzlaşma ve yardım tek-
366 4/Nisâ, 141
367 63/Münâfikûn, 8
• 165 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
liflerine kesin red cevabı vermesi ve “müşriklerin ateşiyle aydınlanmayınız”
gibi açık nasslarla bu uzlaşmacı yolun tıkalı olduğu belgelenmiştir.
b- Ya tâviz verdiği bazı parçalar, insan için fazla mühim olmayan,
uğrunda zahmet çekmeye değmeyen, olmasa da olabilecek cinsten hafif
değerlerdir. Bu da müslümanın dâvâsı için düşünülemez. İslâm parçalanmaz
bir bütündür. İslâm’ın bir esasını yok sayan, hafife alan kimse İslâm’ın
dışına çıkar. İslâm’a hiç bir şey galebe çalamaz. Onun en küçük cüzüne,
bir müslümanın bin kellesi olsa, tümünü gözünü kırpmadan feda edebilir/
etmelidir. En küçük İslâmî bir esas bile dünya nimetlerinin tümüne değişilemez.
İslâm’ın her türlü esaslarını kabul ettikleri halde, sadece zekât
vermeyen bir kabileye Hz. Ebûbekir’in savaş açması bile bu konuda delil
olarak yeter. (“Dinimizde ‘İslâm devleti’ diye bir kavram yoktur”, “en güzel
demokrasi İslâm’dır” diye vecizeler(!) döktüren, “başörtüsü teferruattır”
diyen ve diploma için kızların başını açması câizdir, diye fetvâ verenlerin
kulakları çınlasın.)
c- Ya karşılığında daha kıymetli şeyle alır, böylece dâvâya hizmet etmiş
olur. Beşerî değer ölçüleriyle, müstekbirlerin verdiği tâvizlerin büyük,
istedikleri tâvizin ise küçük görülme-sinden dolayı tâviz verilir. Şeytanın
Hz. Âdem’e cennette ebedî kalma vaadi karşılığında yasak ağaçtan yeme tâvizini
istemesi gibi.368 Şeytan ne verdiğini ve ne istediğini gayet iyi bilmektedir.
Şeytan ve dostlarının verdiği büyük tâviz, dâvâ için yararlı gözükse
de; istedikleri küçük tâviz, müslümanları Allah’ın yardımından uzaklaştırmakta
ve dâvâyı kişisel görüşlere göre değişebilen beşerî bir dâvâ hüviyetine
sokmaktadır. Kâfirlerin vereceği hiç bir tâviz, Allah’ın dünyadaki yardımından
ve âhiretteki cennetinden büyük olamaz. Abese sûresinin nüzul
sebebi ve Allah’ın ihtarı, hizmet için çok iyi niyetlerle ve küçük bir tâvize
açılan tüm kapıları kapamıştır.
d- Ya korktuğu için tâviz verir. “Yoksa onlardan mı korkuyorsunuz?
Eğer gerçek mü’minlerden iseniz Allah kendisinden korkmanıza daha lâyıktır.”
369 “İnsanlardan korkmayın; Benden korkun. Benim âyetlerimi az bir
karşılıkla satmayın. Kim Allah’ın indirdiği hükümlerle hüküm vermezse işte
onlar kâfirlerin ta kendileridir.” 370
368 20/Tâhâ, 120-121
369 9/Tevbe, 13
370 5/Mâide, 44
• 166 •
Ahmed Kalkan
e- Ya kendisine ve dâvâsına itimadı, güveni tam değildir. Kendi kimliği
ve dâvâsının hüviyetini açıklamaktan ürken şahsiyetsiz bir zavallıdır.
Şeref ve izzeti, kendi dâvâsının dışında arar. Bukalemun tiplidir. Onun için
kolaylıkla tâviz verip rahatına bakar. “O münâfıklar ki, mü’minleri bırakarak
kâfirleri dost ediniyorlar. İzzeti (şeref ve zaferi) onların yanında mı arıyorlar?
Muhakkak ki bütün izzet kudret Allah’ındır.” 371
Evet... Uzlaşma ve tâviz, tevhidî harekete, bütüncü, radikal, köktenci,
inkılâpçı anlayışa set vurur. Ve uzlaşma, karşı çıkılamaz ve değiştirilemez
bir kader değildir.
Tâviz ve Uzlaşmayı Red, Küfre Meydan
Okumak ve Ateşten Gömlek Giymektir
Her tâviz, yeni ve daha büyük tâvizler doğurur. Amellerdeki tâvizler,
inançlardaki tâvizlere yol açabilir. Tâviz vererek inandığını yaşamayan,
yaşadığı gibi inanmaya başlar. Onun için tâvizkâr anlayışı reddeden genç
müslümanlar, kendi pratik yaşayışlarındaki her türlü uzlaşma ve tâvize de
öncelikle karşı olmalı ve kendine sülük gibi yapışan bu bâtıl asalakları söküp
atmalıdır.
Amerikan saç modeli, Amerikan tipi daracık kot pantolonuyla, elindeki
Marlboro veya Coca Cola’sıyla Amerika’ya karşı çıkıp kafa tutmak, teoride
bile Amerika düşmanı olmak mümkün değildir. Kişinin karşı çıktığı düşmanını
gözünde büyütüp ona benzemesi, onu nice konuda örnek alması,
düşmanlıkla bağdaşacak şey değildir.
Müslümanların nüfuslarının % 99’larla ifade edildiği topraklarda küfrün
her yönüyle egemen olmasının temel sebeplerinden biri bu uzlaşmacı
yaklaşımdır. Kıyam ve devrim yolunun çok yokuş olmasının en önemli
sebebi; tâviz vermeyi, uzlaşmayı normal, câiz, hatta hizmet ve cihad sayan
gâfil veya hâinlerdir. Nice mücâhid(!), küfür çarklarını çevirmek, Allah’ın
indirdiklerinin dışındakilerle hükmetmek için yarışa katılmaktadır. Nice
İslâmcı(!) sermaye, kapitalist ekonominin kurallarıyla holdingleşme ve Karunlaşma
için ne tür atraksiyonlar yapmaktadır! Nice hacı ve hoca kızları,
İslâm’a hizmet için başını açmakta, nice müslüman genç İslâm için putlara
371 4/Nisâ, 139
• 167 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
ve tâğutlara saygı duyup itaat etmeye koşmaktadır. Nice küfür sayılacak söz
ve davranışlar İslâm(!) için yerine getirilmektedir. Allah’a kul olmayı bırakıp
emir kulu olmak, kâfir de olsa yetkili ve etkili kişilere/kurallara boyun
eğmek, hizmet ve sevap kabul edilmektedir. Örnekleri çoğaltmak mümkün;
ama zülf-i yâre dokunup fincancı katırları ürkütmek de...
Uzlaşma ve tâvizi red; bâtılla “uyuşma”yı red anlamına geldiği gibi,
“uyuşukluğu” da reddetmek demektir. Tâviz ve hoşgörü ninnileriyle uyutulan,
uzlaşma afyonuyla uyuşturulan devin, hipnotizörü ve doktor kıyafetindeki
katili farkedip şahlanışıdır bu red. Uyanış ve diriliştir. Kötülüğe/Bâtıla
elle, dille ve hiç olmazsa kalple karşı çıkıp değiştirme bilinci ve görevi ile
bâtılla/münkerle uzlaşmayı, “bundan sonrasında hardal tanesi kadar iman
yoktur.” hükmüyle değerlendirmektir.
Savaşçı kimliğini kuşanmaktır uzlaşmayı reddetmek. Yakın çevreden
başlayarak bütün dünyaya tavır almak, meydan okumaktır. Cihada en
azından teorik olarak adım atmak, eylem bilincine ulaşmak, kıyam ateşini
tutuşturmaktır. Gemileri yakmaktır. Arkaya bakmadan sırât-ı müstakim
çizgisinde zafere ve/veya cennete doğru koşu için start vermek, yarışı başlatmaktır.
Belki imanı tartışılabilecek takvâsız, sıradan bir müslüman olmaktan;
dâvâ adamı, Allah eri, şehâdet âşığı fedâi bir mücahid tavrı demektir.
Onun için yürek ister; hem cesaret, hem de cesaretin beslendiği enerji
olan iman ve takvâ anlamında yürek ister; mangal gibi yürek. Mangalda
kül bırakmayacak şekilde nutuk atmak, sonra yan gelip yatmakla uzlaşma
ve tâviz yolu reddedilmiş olmaz; Sadece ona buna çatılarak nefisler tatmin
edilmiş olur. Uzlaşmayı red, köleliği reddir, rahatı terk etmektir, zenginliği
reddetmektir, yatakta ölmeyi düşünmemektir. Eyleme, cihada, direnişe, sabıra,
takvâya, uykusuzluğa, açlığa, -tabii kahramanlığa ve şehidliğe- giden
yola aşkla, sevdayla koyulmaktır.
Uzlaşmanın en uç noktasını, bir zamanlar T.C.’nin en üst noktasını işgal
eden kişi dillendiriyordu: “230 civarındaki ahkâm âyetini laik anlayış çerçevesinde
yorumlamanın yolu bulunmalı.” Uzlaşmayı reddeden cephenin
bu konudaki sözü ve tavrı sorgulanmalıdır, bu sözü söyleyenden önce. Bu
ahkâm âyetleri yok sayılamayacaksa ve laik anlayış doğrultusunda tahrif
edilerek yorumlanamayacaksa, ya da ketm edilerek gündemden çıkarılamayacaksa...
Evet, öyleyse...
• 168 •
Ahmed Kalkan
Uzlaşmaya karşı çıkmak, hayalî düşmanla savaşan Donkişot’luk değil;
put kıran İbrahim’liktir. İbrahim, “tek başına bir ümmetti.” 372 Bugün İbrahim
imanı ve gözü pekliğine sahip olmayanlar, “ümmetin tek İbrahim
olması”na çalışmalılar. Allah’la beraber olana, O’nun yardım ettiği kimseye
kim zarar verebilir ki?! Tâvizi ve uzlaşmayı red: “Kim Allah’a sahip, o neden
mahrum; kim Allah’tan mahrum o neye sahip?” diyebilmektir. Câhiliyyenin
zorladığı uzlaşmaya direnmek, İslâmî hareket ve ümmet güçlerinin
yardımlaşması ve dayanışmasıyla gerçekleşebilir. Direniş; iman, cihad ve
sabır gibi altyapıya gerek duyduğu kadar, fikir ve yardım desteğiyle teşkilât
ve harekete, psikolojik ve dua desteğiyle ümmete de ihtiyaç duyar. “Sizden,
hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir ümmet (topluluk)
bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” 373 Tâvizi, uzlaşmayı reddetmek,
geçici bir protesto hareketi değil; ölüme kadar tevhid kelimesindeki “lâ”-
yı hayatıyla tefsir edip, eylemleriyle yorumlamaktır. Uzlaşmayı red, hak ve
bâtıl her şeye karşı çıkmak, farklı anlayıştaki mü’minlerle ve değişik İslâmî
yaklaşımlarla da iyi geçinme yollarını aramayıp onlarla mücadele etmek,
ya da isyankâr fakat marazî/hastalıklı bir psikolojik yapı değildir. Hakk’ın
mutlak doğruları ile beşerin göreceli doğrularını birbirine karıştırmak, itikadî
olanlarla itikadî olmayanı aynı kefede görmek, bir hata ile haramı, bir
günah ile şirki karıştırıp hepsine aynı şiddette reaksiyon göstermek değildir.
Uzlaşmayı reddetmek deyince, insanca münasebetleri, sosyal ilişkileri
kesip uzlet içinde yaşamayı, toplumsal bağları koparmayı kast etmiyoruz;
İbrahimî ve Muhammedî tavrı hayata geçirmeyi kast ediyoruz. Onlar küfürle/
bâtılla uzlaşsalardı ateşe atılır, memleketlerini terk etmeye mecbur
kalır, ölümle burun buruna olurlar mıydı?
Mü’min nasıl olur da Kur’an’ın “neces (pislik)”374 dediği müşriklere
inanç, fikir, dil veya eylemlerinde tâviz vererek, tevhidle uzlaşması ve
tevhide bulaşması mümkün olmayan pisliğe kapısını açar? Küfrün azına
veya pisliğin küçüğüne bile olsa, nasıl tahammül edip rıza gösterir? Hele o
pislikle iç içe yaşayıp, o pisliği hoş görebilir? Mü’min nasıl olur da hayvanlardan
daha aşağıda olanlarla375 işbirliğine, uzlaşmaya girer? Nasıl olur da
372 16/Nahl, 120
373 3/Âl-i İmran, 104
374 9/Tevbe, 28
375 7/A'râf, 179
• 169 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
o hayvanların ahırlarında, onlarla beraber oturup kalkar,376 beraber aynı
yemlikten yemlenir?
Mü’min nasıl olur da kâfirlerin önüne attıkları dünya, makam, mevki,
hizmet, para, maaş, menfaat... gibi geçici çıkarları gözünde büyüterek, onların
çürük iplerine yapışmayı, Allah’ın kopmaz ipine377 tercih eder? Tâğutu
reddederek sağlam ipe yapışması gerektiği halde, onların uzattığı çürük
ipin kendisini Allah’a ve cennete ulaştıracağını, kendisini yükseltebileceğini
nasıl ümit edebilir?
Evet... Her sistem tâviz verebilir, başka sistemlerle uzlaşabilir, ama
İslâm asla! Her insan, dâvâsından tâviz verebilir, başka dâvâlarla uzlaşabilir,
ama müslüman asla! Her bâtıl, başka bâtıllarla kaynaşabilir, uyuşabilir,
ama hak vasfını kaybetmeden hak asla!
- 10-11. Âyetler -
 هََّازٍ مَشَّاءٍ بنَمِي ٍ ¦ وَلاَ تطِعْ كَُّ حَلاَ فٍ مَِ ي نٍ
وَلاَ تطِعْ : sakın itaat etme كَُّ :َ (hiçbiri) her حَلاَ فٍ : çokça yemin eden ¦ : مَِ ي نٍ
alçağa هََّازٍ : ayıplayıp duran  مَشَّاءٍ بنَمِي ٍ : laf getirip götürene
“Sakın boyun eğip itaat etme; çokça yemin eden hiçbir alçağa,
Ayıplayıp duran, laf getirip götürene.” (68/Kalem, 10-11)
Ahlâksızlara İtaat Etme! Onlara Boyun Eğme!
Sûrenin dördüncü âyetinde Peygamberimiz’in güzel ahlâkından bahsedilmişti:
“Ve sen elbette muhteşem bir ahlâk üzeresin.” 378 Bir tarafta böylesine
güzel ahlâk sahibi bir Rasûl, diğer yanda ahlâksız, yani birçok çirkin
376 4/Nisâ, 140
377 2/Bakara, 256)
378 68/Alâk, 4
• 170 •
Ahmed Kalkan
ahlâk sahibi kimseler. Saflar net, kime uyulup itaat edilmesi gerektiği çok
belirgin. Bu âyetlerde nitelikleri anlatılan adamın Velid bin Muğire olduğu,
yine Müddessir sûresindeki şu âyetlerin de onun hakkında indiği söylenmektedir:
“Ey Muhammed, tek olarak yaratıp, kendisine bol bol mal, çevresinde
bulunan oğullar verdiğim ve nimetleri yaydıkça yaydığım o kimseyi
bana bırak, cezasını ben vereyim. Bir de verdiğim nimetten arttırmamı umar,
hayır, çünkü o, bizim âyetlerimize karşı son derece inatçıdır. Onu sarp bir yokuşa
sardıracağım. Çünkü o düşündü, ölçüp biçti; canı çıkası ne biçim ölçtü
biçti. Cam çıkası yine ne biçim ölçüp biçti. Sonra baktı; sonra kaşlarını çattı,
suratını astı. Sonra da sırt çevirip büyüklük tasladı. ‘Bu sadece öğretile gelen
bir sihirdir. Bu Kur’an yalnızca bir insan sözüdür’ dedi. İşte bu adamı yakıcı
bir ateşe yaslayacağım:” 379 Velid bin Muğire’nin, Peygamber Efendimize
çeşitli komplolar kurması İslâm davetinin karşısına dikilmesi, insanları Allah’ın
yolundan alıkoyması ile ilgili birçok rivâyet vardır. Ayrıca bu sûredeki
âyetlerin de Ahnes bin Şureyk hakkında indiği de rivâyet edilmiştir. Bilindiği
gibi bu iki adam Peygamber Efendimizin baş düşmanıydılar. Sürekli
ona karşı savaş kışkırtıcılığı yapıyor, insanları O’nun aleyhinde birleşmeye
çağırıyorlardı.
Bu sûredeki sert saldırı ve Müddessir sûresindeki korkunç tehditler,
ayrıca başka sûrelerde yer alan uyarılar, ister Velid olsun ister Ahnes olsun
-birincisi olma ihtimali yüksektir- burada işaret edilen adamın Peygamber
Efendimiz’in ve dâvet hareketinin aleyhine başlatılan mücâdelede ne kadar
önemli bir rol üstlendiğinin kanıtıdır. Aynı şekilde bu saldırı ve tehditler
söz konusu kişinin kötü hareketini, bozuk kişiliğini, iyilikten uzak ahlâksız
bir tip olduğunu ortaya koyuyor.
Müşriklerin ileri gelenleri hakkında inen bu âyetler, onların genel karakterlerinin
güzel bir özetidir. Bu âyetlerde Hz. Peygamber ve ona iman
edenler uyarılarak anılan kötü niteliklerin tümünü veya bir kısmını taşıyan
kimseye mal ve oğulları var diye yani zengin ve güçlü olduğu için boyun
eğmemeleri istenmektedir.
“İnsanların arasını dedikodu yoluyla bozacak, söz getirip-götüren,
müslümanları rencide eden insanlara itaat etme.” Şimdi bunu, büyük çaplı
organize güçler yapıyor. Basın yayın organlarıyla
müslümanların aleyhine,
379 74/Müddesir, 11-26
• 171 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
insanların aleyhine cürümler, suçlar işleniyor. İnsanlar hafife alınıyor. Bir
insanı hafife alan, hakaret eden, şahsiyeti ile oynayan; bütün insanlığın şahsiyeti
ile oynamış gibidir. Onun için daha ilk âyetlerde, “insanların şahsiyeti
ile oynayan ve onlara
hakaret eden, onlarla dalga geçen ve insanlar arasında
bozguncu sözleri yayan insanlara itaat etme!” diye uyarılıyor. Biz de uyarılıyoruz.
Haddi aşmış, çok günah işleyen ve cimrilik yapan insanlara da itaat
etme. Cimri insanlar. Elinden hiç hayır gelmeyen insanlar, yaptıkları işler,
çıkardıkları kanunlar, vermiş oldukları emirlerde insanlığın selâmeti,
saâdeti
değil, kendi çıkarları olan insanlara, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenlere
itaat etme. Cennete giden yola engel koyanlara itaat etme.
Ahlâksızca yaşayan, haddi aşmış insanlara da itaat etme. Ahlâksız bir
nesilden dünyaya gelmiş insanlara da itaat etme. Yani nesli bozuk insanlara
da itaat etme. Kendi nesli bozuk bu insanların, yaptıkları kötülükler
nedeniyle gelecek nesli de bozacaklarından, bunlara da itaat etme! Bunlar
mal sahibidir, çocuk sahibidir diye itaat etme. İnsanların ekonomik, siyasî,
askerî gücüne bakarak onlara itaat etme.380
“Sakın boyun eğip itaat etme; çokça yemin eden (hallâf) hiçbir alçağa
(mehîn).” (68/Kalem, 10)
Burada Kur’ân-ı Kerim söz konusu kişinin hepsi de iğrenç olmak üzere
dokuz niteliğini sıralıyor. Bunlardan ilki: “Bu adam aşırı yemincidir...”
Çok yemin etmektedir. İnsanların kendisini yalanlayacaklarının, kendisine
güvenmeyeceklerinin farkında olan yalancı insanlardan başkası sık sık yemine
başvurmaz. Böylece bir insan yalanını gizlemek, insanların güvenini
kazanmak için yemin eder. Aşağılıktır, onursuzdur; Kendisine saygısı yoktur.
Bu yüzden insanlar sözlerine saygı göstermezler. Onun aşağılık oluşunun
delili de yemine ihtiyaç duymasıdır, hem kendisinin hem de insanların
kendisine güvenmemesidir. Mal, evlât ve mevki-makam sahibi olması bu
durumu değiştirmez. Çünkü aşağılık kompleksi, psikolojik bir niteliktir.
Bir kişi azgın, zorba ve kudretli bir kişi dahi olsa bu niteliğe sahip olabilir.
Şeref ve haysiyet de (izzet-i nefis) psikolojik bir sıfattır. Saygın bir ruh dünya
hayatın tüm değerlerinden yoksun olsa bile bu nitelikten soyutlanmaz.
380 Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yay., c.8, s. 32
• 172 •
Ahmed Kalkan
İnsanlar genellikle; zor duruma düştükleri zaman, haklı olduklarını ispat
için “Vallahi, Billâhi” gibi yemin lafızlarını kullanırlar. Yemin’in lügat
mânâsı; “sağ el” demektir. Halk arasında hayır ve bereket sağ ele nisbet olunur.
Yemin “kuvvet” mânâsına da kullanılır. Kur’ân-ı Kerîm’de; yemin kelimesi,
kuvvet manasına da kullanılmıştır. İslâmî ıstılahta: “Allah Teâlâ’nın
adını zikrederek, haberin takviyesidir.” Ayrıca yemin eden kimse; bir şeyi
yapmaya veya yapmamaya, Allah Teâlâ’yı şâhid tutarak karar verir. Ahd,
misak anlamında yemin, bir niyet ve kararlılık olayıdır.
Allah, adının lağv konusu yapılmasını istemiyor. Yemin, kişilik ifade
eden kararlı söz halinde ağızdan çıktığında ise onun korunması, gereğinin
yerine getirilmesi, insan olmanın onur borcudur. 381
Yeminini basit menfaatler yüzünden bozan, sonsuzluk nasibi olmayan
bedbahttır. Çünkü Kur’an, insanı, bir anlamda ahdine vefâ eden varlık olarak
düşünüyor. Yapılmayacak sözün ağızdan çıkması Yaratıcı’yı öfkelendiren
büyük bir sapıklıktır. İnsan, bu sapıklığa bulaşmakla Allah karşısında
çok rezil bir duruma düşüyor.382 Bunun içindir ki, Hz. Peygamber: “Ahde
vefâsı olmayanın, imanı da olmaz” 383 buyurmuştur. Yemini bozmak, ahde
vefâsızlık uluslar arası planda vücut bulduğunda bir savaş gerekçesidir.384
Bu demektir ki Kur’an, ahde/antlaşmaya vefâsızlığı insan onuruna, hayata
bir tecâvüz saymaktadır. Peygamberimiz de yemin konusunda şu uyarıları
yapmaktadır:
“Yemin, malı harcama (elden çıkarma), bereketi mahvetme sebebidir.” 385
“Satışta çok yemin etmekten sakının, çünkü yemin, önce sürümü arttırır,
ama sonra kazancı mahveder.” 386
“Büyük günahlar şunlardır: Allah’a şirk/ortak koşmak, ana babaya itaatsizlik
etmek, haksız yere bir kimseyi öldürmek ve yalan yere yemin etmek.” 387
381 5/Mâide, 89
382 bk. 3/Âl-i İmrân 77; Saff, 2-3
383 Beyhakî, es-Sünnetü'l-Kübrâ, c. 9, s. 231; Zehebî, Kebâir 108
384 Bk. 9/Tevbe, 12-13
385 Buhârî, Büyû’ 26; Müslim, İman 117, Müsâkat 131
386 Müslim, Müsâkat 133
387 Buhârî, Eymân 16, Diyât 2, İstitâbetü'l-Mürteddîn 1; Tirmizî, Tefsîru Sûre (4) 6; Nesâî, Tahrîm 3, Kasâme
48
• 173 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
“Her kim Allah’tan başkasına yemin ederse muhakkak şirk koşmuş veya
küfretmiştir.”388
Günümüzdeki Kullanımıyla Yemin
Günümüzde bazı insanlar, Allah lafzını, herhangi bir isim gibi uluorta
kullanmakta, “Allah” denildiği zaman kalpleri titreyen (haşyetle ürpermesi
gereken) mü’minler389 olmaları gerektiği halde, içkili eğlencelerde “Allah”
isminin geçtiği şarkılar mırıldanabilmekte veya bu şarkılara dilleriyle eşlik
edebilmekte, tepkisiz dinleyebilmekteler. Yemin konusunda da durum
bundan farklı değildir. Nice insan, birkaç cümlesinde bir “vallahi” gibi Allah
adına yemin lafzını düşüncesizce ağzına alabilmektedir. Bu; şuursuzluğun,
ağzından çıkan sözleri kontrol etmeyişin ve âhirette her sözden hesaba
çekileceğini hesap etmeyişin sonucudur.
Bazı kimseler ise, lağv/boş yere yeminden çok daha çirkin olan yemini
ağızlarına alabilmektedir. Bu da küçücük bir dünya menfaati için yalan yere
yemin etmek, dolayısıyla Allah’ı yalancı şâhit yerine geçirmeye çalışmak,
Allah’a iftira etmektir. Böyle, yeminlerini az bir dünya karşılığına satanların
âhirette hiçbir nasibi olmayacak, Allah Kıyâmet günü onlarla konuşmayacak
ve onları temize çıkarmayacak, elem verici bir azap verecektir. 390 Yalan
yere yemin, günâh-ı kebâirden, yani büyük günahlardan biridir.
Günümüzde, özellikle ticaretle uğraşanların bazıları, üç kuruş kâr elde
etmek için âhiret zararını göze almakta, yalan yere rahat bir şekilde yemin
edebilmektedir. “Kim, müslüman bir kimsenin hakkını, yemini ile ele geçirirse
artık onun için cehennem vâcip olmuştur. Allah Teâlâ ona cenneti de
mutlaka haram kılmıştır.” “Ey Allah’ın Resulü! Az bir şey olsa da mı?” diye
sordular. “Misvak ağacından bir çubuk bile olsa!” cevabını verdi.391 “Kim, bir
yeminde yalan yere yemin ederse bu yemini sebebiyle cehennemdeki yerini
hazırlamış olur.”392; Kim Müslüman bir kimsenin malı hakkında yalan yere
yemin ederse, (Kıyâmet günü) Allah’la karşılaştığında O’nu kendisine karşı
gazaplanmış bulur!” 393
388 Müslim, Eymân 4; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 8, s. 218
389 8/Enfâl, 2; 22/Hacc, 35
390 3/Âl-i İmrân, 77
391 Müslim, İman, 218; Nesâî, Kadâ 29
392 Ebû Dâvud, Eymân 1, hadis no: 3242
393 Buhârî, Eymân 17; Müslim, İman 234
• 174 •
Ahmed Kalkan
Böyle bir yemin, matematiksel olarak parayı arttırsa, kişinin kârını
fazlalaştırarak dünya menfaatine sebep olacağı zannedilse bile, bu değerlendirme
“bereket” kavramıyla düşünüldüğünde yanlıştır. Böyle günaha,
harama dayalı bir menfaat, dünyada bile zarar sebebidir. “Yemin, malı harcama
(elden çıkarma), bereketi mahvetme sebebidir.” 394 Bırakın yalan yere
yemin etmeyi, esnafın, tüccarın doğru bile olsa sık sık yemin etmesi doğru
değildir, günahtır. “Satışta çok yemin etmekten sakının, çünkü yemin, önce
sürümü arttırır, ama sonra kazancı mahveder.” 395
Bazıları da anasının, babasının üzerine yemin etmekte veya “çocuklarımın
başı üzerine!” demektedir. Böyle yeminler de haramdır. “Allah Teâlâ,
sizleri babanızı zikrederek yemin etmekten nehyetti. Öyleyse kim yemin edecekse
Allah’a yemin etsin veya sussun!”396; “Annelerinize ve putlara da yemin
etmeyin, Allah’a da ancak doğru söylemek şartıyla yemin edebilirsiniz.” 397
Yemin konusunda en büyük günah, Allah’ın dışında başka şeyler üzerine
yemindir. Yemin, bir insanın en kutsal kabul ettiği zâtın adını zikretmesi
ve onu şâhit kılmasıdır. Mü’min için, adına yemin edilmeye lâyık zât,
en mukaddes varlık Allah’tır. Allah’ın dışında bir şey üzerine yemin, şirk
tehlikesinden uzak değildir. Bu tür yeminler “vallahi, billâhi, tallahi” şeklinde
yapılan yeminlerin dışındaki tüm yeminleri kapsar. Bu yemin lafızlarının
en çirkinleri: “Dinimi inkâr edeyim ki...”, “Allah’ımı inkâr edeyim
ki...”, “kâfir olayım...” gibi sözlerdir. Böyle yemin eden kişi, sözünde doğru
bile olsa, bunlar mü’minin yapamayacağı çok tehlikeli elfâz-ı küfürlerdir.
Kim İslâm’dan başka bir din adına bilerek yalan yere yemin ederse, o kişi
dediği gibidir.398 Yine başka bir hadis-i şerif şöyledir: “Kim yemin eder ve
‘İslâm’dan berî/uzak olayım!’ derse, eğer sözünde yalancı ise, dediği gibi olur;
yalancı değil de gerçeği söylemişse İslâm’a sâlim olarak dönemeyecektir.” 399
Rasûlullah (s.a.s.) bir kimsenin: “Ben, öyleyse yahûdi olayım!” diye yemin
ettiğini işitmişti. Şöyle buyurdular: “Yahudilik ona vâcip oldu!”
394 Buhârî, Büyû’ 26; Müslim, İman 117, Müsâkat 131
395 Müslim, Müsâkat 133
396 Buhârî, Eymân 4; Müslim, Eymân 1
397 Müslim, Eymân 4; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 8, s. 218
398 Buhârî, Cenâiz 84, Edeb 44, 73, Eymân 7; Müslim, İman 176, 177
399 Ebû Dâvud, Eymân 9, hadis no: 3258; Nesâî, Eymân 8, -7, 6-
• 175 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
“Her kim Allah’tan başkasına yemin ederse muhakkak şirk koşmuştur
yahut küfretmiştir.”400 Yeminler Allah’ın adına olmalıdır, başka her çeşit yeminden
kaçınılmalı; yanlışlıkla böyle bir yemin yapan kişi, tevbe edip imanını
tazelemelidir.
Yeminde karşısındakinin veya yemin ettirenin anladığı şeyden farklı
niyet de insanı kurtarmaz. Yemin, niyete bağlı değildir. Kasden, hata ederek,
unutarak veya zor kullanılarak yapılan yemin de yemin kabul edilir ve
geçerlidir. Yeminde hürriyet de şart değildir. Zorakî yaptırılan yemin bile
sahihtir. “Yemin, yemin isteyenin niyetine göredir.” Bir diğer rivâyet: “Senin
yeminin arkadaşının seni ne üzerine tasdik etti ise ona göredir.” 401
İslâm’ın hâkim olmadığı ülkelerde resmî yeminler de ciddî problemler
taşımaktadır. Mahkemelerde Allah adına yemin, laiklik devletin temel esası
kabul edildiği zamandan beri kaldırılmış, yerini “yemin ediyorum”, “nâmusum
üzerine yemin ediyorum” gibi sözlere bırakmıştır. Hâkim, genelevinde
çalışan bir kadının şâhitliğine başvururken, “nâmusun üzerine yemin
eder misin?” diye sorunca, kadın şöyle demiş: “Hâkim Bey, benim nerede
çalıştığımı biliyorsunuz. İsterseniz, her konuda nâmusum üzerine yemin
edebilirim!” “Namus ve şerefim üzerine söz veririm, yemin ederim” diyen
nice insan, içki kadehini kaldırırken de arkadaşına “şerefine!” demektedir.
Bu şerefin de ne olduğu tartışılabilir.
Milletvekili yeminlerinin de nice olaylara ve tartışmalara sebep olduğu
bilinmektedir. “Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağına, nâmusu
ve şerefi üzerine yemin eden” insanların bu sözlerinin durumu, hem yemin
bağlamında ve hem de elfâz-ı küfür yönünden değerlendirilmelidir.
Memurların da benzer şekilde yemin edip, hem de bu yeminlerinin yazılı
olduğu bir metni imzalamaları da kanun gereğidir.
Bayrak ve silâhın üzerine el konularak benzeri ifadeler içeren askerlerin
yemini de, bir tören edâsıyla yapılmakta ve nice asker ana babası, evlâtlarının
bu yeminlerine şâhit olmak için uzak yerlerden tören günü ziyâretlerde
bulunmaktadır. Bazı adamlar, yemin lâfzı olarak “şart” veya “talâk” kelimelerini
kullanmakta, durumla hiç ilgileri ve kabahatleri olmayan eşlerini boşamayı,
yeminlerine âlet edebilmekteler. “Üçten dokuza”, “şart olsun!” gibi
400 Müslim, Eymân 4; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 8, s. 218
401 Müslim, Eymân 21; Ebû Dâvud, Eymân 8; Tirmizî, Ahkâm 19
• 176 •
Ahmed Kalkan
sözlerle yemin etmekteler. Bu ifâdelerin onların yaşadığı toplumun örfü
olarak boşama sözleri kabul edildiği için bu kimseler, ya boşanmış oluyorlar
veya hanımlarıyla zinâ eder duruma düşebiliyorlar.
Ayrıca, “ekmek, Kur’an çarpsın!”, “gözüm kör olsun!”, “iki gözüm önüme
aksın ki!” şeklinde veya buna benzer Allah ismi dışında yemin ifadelerinin
kullanıldığına şâhit olabiliyoruz. Bütün bunlar yanlıştır, günahtır.
Hıristiyanlardan müslümanlara adapte edilmiş şekliyle Kur’an’a el basma
anlayışının da yemin olarak kullanılması doğru değildir. Yine Hıristiyan
usûlü yemin ederken elini göğüs hizasına kaldırma veya yeminde ayağa
kalkma davranışları da ehl-i kitaba benzemedir, doğru değildir. Kim nereden
uydurdu ise, “yemin ederken bir ayağını havaya kaldırınca yalan yere
yemin sayılmaz” anlayışı da saçmadır. Hele, bırakın bir müslümanın ağzından
çıkmasını, aklı başında ve azıcık ahlâklı bir kimsenin bile ağzına
alamayacağı çirkin bir yemin sözü vardır ki, düşünülmesi, dillendirilmesi
bile korkunçtur: “Anam avradım olsun!”
Sözün özü: “Yemin, (sonuç itibarıyla) ya günaha girmektir veya pişman
olmaktır.”402; ... İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen, ancak dillerinin
ürettikleridir.” 403
Tarihten Bu Güne Yemin ve Andiçme
Yemin, kutsal sayılan bir varlığı tanık göstererek verilen sözdür. Her
toplum, kendi kutsal saydığı tanrısı, putu veya totemi adına yemin eder(-
di). Sümerliler suya dokunarak yemin ederlerdi. Yunanlılar da Zeus adına.
Özellikle çeşitli silahlar, demir ve demirci körüğü üzerine and Ortaasya
Türkleri arasında yaygınlığını sürdürmüştür. Anadolu Türkleri arasında
bıçak, kılıç atlamak en kuvvetli andlar arasında sayıla gelmiştir. Çeşitli silahlar,
çoban sopası ve bıçak gibi âletlerin birinci derecede and içmede rol
almaları, ilkel toplumlarda bu âletlerin üretim aracı olarak büyük fonksiyon
ifa etmeleriyle açıklanır. Bu âletler aynı zamanda koruyucu ve besleyici
ruhu temsil eden fetişlerdir. Anda uyulmaması halinde bu fetişler darılır
ve bozana zarar verir inancı vardır. İslâmiyet’ten sonra Türkler, yer yer bu
geleneklerini sürdürürken, Mushaf/Kur’an üzerine and içildiği veya Kitab’a
el basıldığı da görülmeye başlanmıştır. Sonra, ekmek üzerine de and içmek
402 Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 236
403 Tirmizî, İman 8, İbn Mâce, Fiten 12
• 177 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
önem kazandı. Sevilen, değer verilen kişiler üzerine and içme, eski Türklerden
bu güne kadar yaygın bir uygulamadır. Fetişizmden dolayı, kendisi
üzerine and içilen/yemin edilen tabu veya putun, eğer yemine sâdık kalınmazsa
çarpacağı, zarar vereceği anlayışının hâlâ sürdüğü görülmektedir.
Halkın, “Kur’an çarpsın!”, “ekmek çarpsın!”, “iki gözüm önüme aksın!”, veya
“çocuğumun başı üzerine”, “anamın ölüsünü öpeyim” gibi bedduâ/ilenç karışımı
and içmeleri, bu anlayışın uzantısıdır. “Yemin etsem başım ağrımaz”
deyimi de, yine, yalan yeminin musîbete sebep olacağı anlayışı ile ilgilidir.
And içme: And ve and içme kelimeleri, Moğolca’dan dilimize geçmiştir.
Moğolca anda: Kan kardeşi ve amca, dayı anlamına gelir. Türkçeye and
şeklinde geçmiştir. Andiçmek, bir Moğol töresi gereğidir. Moğol töresine
göre, iki ayrı boydan olan kimse, birer damla kanını bir kaba damlatır, şerbetle
karıştırır, karşılıklı içerler. Bu durumda ikisi, birbiriyle kan kardeşi
(kanka) olur, buna andiçmek denir. Türkler müslüman olmazdan önce, bu
uygulamaları benimsemişler, şamanist Türk boylarında eski çağlardan beri
bu andiçme geleneğini uygulamışlardır. Eski Türkler; Göktanrı, tapındıkları
putlar ve tabiat varlıkları adına andiçerlerdi. En değerli antlardan biri,
kan üzerine içilen anddı. Eski Türklerde kan kardeşliği çok önemliydi ve
kişilere gerçek kardeşlerin hak ve görevlerini yüklerdi. Yapılan and töreni,
ettikleri kardeşlik yemininin kanıtı sayılırdı. Kardeşleşme ve dostlaşma töreni
olarak and merasiminde, kardeş olmaya karar veren şahıslar, topluluk
huzurunda kollarını çizerek and kabına kan akıtırlar, kımız, süt veya şarapla
karıştırılan bu kan taraflarca içilirdi. Daha sonra, silahlar, atlar veya
kız kardeşler değiştirilir ve taraflar andlı adaş (Moğollar devrinde anda)
olurlardı. Bu, kan üzerine yapılan yemin demekti.
Bu tür and törenleriyle ilgili ilk bilgilere Herodot tarihinde rastlanmaktadır.
Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lügat-ı Türk adlı meşhur eserinde; Kırgız,
Kıpçak ve daha başka Türk boylarında andiçmenin kılıç üzerine yapıldığını
açıklar. Yakut, Altay ve Salcak kabileleri en büyük andlarını eski totem olan
ayı üzerine yaparlardı.
Türkler İslâmiyet’ten sonra, şer’î mahkemelerde fıkhî yeminleri uygulamalarına
ve giderek çoğalan bir uygulama ile Allah adına yemin etmeye
başlamalarına rağmen, eski câhiliyye geleneğinin devamı mâhiyetindeki
bazı and gelenekleri sürdü. Anadolu’nun kimi yörelerinde hâlâ benzeri
kankardeşliği, yani and içme görülmektedir.
• 178 •
Ahmed Kalkan
Son zamanlarda özellikle gençlerin samimi arkadaşlarına söylediği
“kanka” deyimi de “kan kardeşim” ifadesinin kısaltılmış şeklidir. Demek ki
hâlâ kan kardeşliği anlayışı devam etmektedir.
Resmî Uygulamalarda Yemin/Andiçme
İslâm mahkemelerinde genellikle tanıklara yemin ettirilmezdi. Yalan
yere yemin etme yaygınlaştığı son zamanlarda, gerekli görüldüğü durumlarda
yemin istenirdi. Bu yemin, Osmanlı devletinde Allah adına “vallahi”
şeklinde idi. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda da önceleri Allah adına
yemin edilmeye devam edildi. Laiklik, devletin ilkeleri arasına girince Allah
adına yemin etme kaldırıldı, “namusum ve vicdanım üzerine yemin
ederim” şeklinde ifadeler kullanılmaya başlandı. Ceza mahkemelerinde
tanıklar, bu şekilde yemin ederek ifade vermek zorundadır. Yargıç, belirli
durumlarda taraflardan birine yemin teklif eder, buna re’sen teklif olunan
yemin denir. Bir de taraf yemini vardır; bu da, ispat yükü kendisine düşen
tarafın karşı tarafa teklif ettiği yemindir.
İlköğretim öğrencilerine, her sabah andiçme törenleri uygulanır, çocuklara
Atatürk’ün izinden gideceklerine, ilkelerini sürdüreceklerine dair
söz verdirilir, andiçirilir.
657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 2670 sayılı kanunla değişik
6. maddesine göre, her memur ve memurluğa yeni başlayan kişi, aşağıdaki
yemin metnini imzalamak zorundadır. Devlet Memurları Yemin Belgesi:
“Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına, Atatürk inkilâp ve ilkelerine, Anayasada
ifadesi bulunan Türk Milliyetçiliğine sadakatla bağlı kalacağıma; Türkiye
Cumhuriyeti kanunlarına, milletin hizmetinde olarak tarafsız ve eşitlik ilkelerine
bağlı kalarak uygulayacağıma; Türk Milletinin millî, ahlâkî, insanî,
manevî ve kültürel değerlerini benimseyip, koruyup, bunları geliştirmek
için çalışacağıma; insan haklarına ve Anayasanın temel ilkelerine dayanan
millî, demokratik, laik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı
görev ve sorumluluklarımı bilerek, bunları davranış halinde göstereceğime
namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.” (Yemin sahibi; Adı ve imzası.
Yukarıda yazılı memura 657 sayılı yasanın 6’ncı maddesi uyarınca gerekli
yemin yaptırılmış bulunmaktadır; Yetkili âmirler, tarih)
Avukatların, mesleklerine başlarken benzer yeminleri vardır. Yine, yeminli
malî müşavirlik kurumu sözkonusudur.
• 179 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Silahlı Kuvvetler personeli içinse andiçme törenle yapılır. Silahlı Kuvvetler
İç Hizmet Kanunu 37. maddesinde bu yemin, şöyle düzenlenmiştir:
“Barışta ve savaşta, karada, denizde ve havada, her zaman ve her yerde
milletime ve cumhuriyetime doğruluk ve muhabbetle hizmet ve kanunlara
ve nizamlara ve âmirlerime itaat edeceğime ve askerliğin namusunu, Türk
sancağının şanını canımdan aziz bilip icabında vatan, cumhuriyet ve vazife
uğrunda seve seve hayatımı feda eyleyeceğime namusum üzerine andiçerim.”
Yemin töreni: Askerlere, genellikle kırk günleri dolduğunda topluca
yukarıdaki yemin sözleri söyletilir. Bu bir merasim havasında olur. Buna
yemin töreni denir. Tören, ilgili personelin katıldıkları birlik ya da kurumlarda
geçen ilk ayları içerisinde garnizon komutanlığı tarafından seçilecek
bir günde yapılır. Birliklerin önlerine konulan büyük masalar üzerine, kendi
sınıflarına ait silah ve araçlar Türk bayrağı ile birlikte yerleştirilir. Yemin
törenine katılan personel, elleriyle masadaki silahları (topçu ya da tank birliklerinde
masa yerine getirilen top ya da tankı) ve Türk bayrağını tutarak
and içme düzeni alır. İstiklâl Marşının okunmasıyla tören başlar. Grup komutanı
olan subay iç hizmet yasasında belirlenen yukarıdaki yemini kelime
kelime okur, personel, yani bütün askerler hep birlikte bunu tekrar eder
ve böylelikle and içilmiş olur. Yeminden sonra en yüksek rütbeli subayın
önünden tören geçişi yapılır.
Nice askerin müslüman anne ve babaları, çocuklarının katıldığı bu
yemin törenlerini izlemek için uzun, zahmetli ve masraflı yolculuğu göze
alır ve yemin merasimini takip eder. Halkın askerliğe, yemine ve bu tür
törenlere ilgisi ve önem vermesi, bunları ibâdet coşkusuyla benimsemesi
bakımından incelenmeye değer bir konudur bu.
1982 Anayasasının 81. maddesi TBMM üyeleri (milletvekilleri) için andiçmeyi
şöyle düzenlemiştir: “Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve
milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, hukukun üstünlüğüne,
demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkilaplarına bağlı
kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı
içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması
ülküsünden ve anayasaya sadakattan ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti
önünde namusum ve şerefim üzerine andiçerim.”
Cumhurbaşkanı da, seçildikten sonra göreve başlarken Anayasanın
103. maddesine göre TBMM önünde şöyle and içer: “Cumhurbaşkanı sı•
180 •
Ahmed Kalkan
fatıyla, devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez
bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, anayasaya,
hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkilaplarına
ve laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma; milletin huzur ve refahı,
millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel
hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma; Türkiye
Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım
görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma büyük
Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine andiçerim.”
Doktorların Hipokrat yemini: Hz. İsa’dan Önce 460-377 yılları arasında
yaşamış Yunanlı bir doktordur. Doktorların mesleğe başlamadan ettikleri
yemin, ona aittir. Türkiye’de Tıp fakültesini bitirenlerin diploma andı şöyledir:
“Hekimlik mesleği üyeleri arasına katıldığım şu anda hayatımı insanlık
hizmetine adayacağıma açıkça söz veriyorum. Beni eğitenlere karşı saygım
ve minnettarlığım devam edecektir. San’atımı vicdanıma uyarak vakarla
uygulayacağım. Hastalarımın sırrını her zaman için saklayacağım. Hekimlik
mesleğinin şerefini ve yüce geleneklerini sürdüreceğim. Meslektaşlarım
kardeşlerim olacaktır. Din, milliyet, ırk, parti ya da sosyal sınıf ayrılıklarının
hastamla görevim arasına girmesine izin vermeyeceğim. İnsan hayatına
ana karnına düştüğü andan sonuna kadar mutlak bir saygı duyacağım.
Baskı altında bile olsam tıp bilgilerimi insanlık yasaları dışında kullanmayı
kabul etmeyeceğim. Tüm bunları yerine getireceğime namusum ve şerefim
üzerine açıkça ant içerim.”
“Ayıplayıp, çekiştirip duran (hemmâz), laf getirip götürene (nemîm)”
(68/Kalem, 11)
İtaat edilmesi yasak olan kişilerin diğer bazı özellikleri: Sürekli başkasını
çekiştirir. Sözle ve işaretle, başkasını, gerek yüzüne karşı gerekse arkasından
çekiştirir, ayıplar. İslâm dini başkasını çekiştirme ve ayıplama huyuna
şiddetle karşı çıkar, yerer. Çünkü bu huy insanlığa yakışmaz, ruhsal edebe
aykırıdır. İnsanlar arası ilişkilerde, büyük küçük herkesin onurunu korumada
uyulması zorunlu olan edep tavrına ters düşer. Kur’ân-ı Kerim’in birçok
yerinde bu iğrenç huy kınanmıştır. Nitekim Yüce Allah bir yerde şöyle
buyurmaktadır: “Diliyle çekiştiren, kaş ve gözüyle işaretler yapıp alay eden
• 181 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
her fesatçı kişinin vay haline.” 404 Yine başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler, bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin. Belki
alay ettikleri kimseler kendilerinden iyidirler. Kadınlar da diğer kadınlarla
alay etmesinler. Belki onlar, kendilerinden iyidirler. Birbirinizde kusur aramayın,
birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın.”405 Bunların her biri iğrenç
bir karakter olan alaycılığın, başkasını arkasından çekiştirmenin değişik
şekillerinden biridir.
Kur’an’ın kendisine itaat ve iltifat edilmesini yasakladığı insanların bir
özelliği; insanlar arasında söz götürüp getirmesidir. Bu tip ahlâksızlar, insanlar
arasında kalplerini bozacak, ilişkilerini koparacak, sevgilerini giderecek
sözler götürüp getirir.
Bu sıfat iğrenç olduğu kadar, aşağılıktır da. Kendine saygı duyan ve başka
insanlar nezdinde saygı görmek isteyen bir insan böyle bir huyla nitelenmek
istemez. Çünkü koğucu, laf götürüp getiren, birbirini seven insanların
arasını bozmaya çalışan kişilerin sözlerine kulak verenler bile aslında bu
tür insanlara saygı göstermezler, onları sevmezler.
Peygamber Efendimiz herhangi bir arkadaşına yönelik iyi duygularını
değiştirecek nitelikte sözlerin kendisine aktarılmasını yasaklamıştı. Şöyle
diyordu Peygamberimiz: “Bana kimse ashâbımın birinden (canımı sıkacak
bir) şey getirmesin (söylemesin). Zira ben, sizin karşınıza, içimde hiçbir şey
olmadığı halde çıkmak istiyorum.” 406
Buhârî ve Müslim’de yer alan Mücahid’in Tavus’tan, onun da İbn Abbas’tan
aktardığı bir hadiste şöyle buyurulur: “Bir gün Peygamber Efendimiz,
iki kabrin yanından geçerken şöyle buyurdu: “Şu iki kabirde yatanlar
azap görmektedirler. Ama bu azapları büyük günahlardan dolayı değildir.
Birisi küçük abdestini yaparken sıçramalardan korunmazdı, ötekisi de insanlar
arasında söz götürüp getirirdi.” 407
Bu âyette itaat edilmemesi gereken şerli insanların özelliklerinden biri
olarak “hemmâz” kelimesi kullanılıyor. Bu kelimenin aynı kökten benzer
bir kullanılışı, Kur’an’da bir sûrenin adıdır: “Hümeze.” Bu da gösterir ki
Kur’an bu gıybet illetinin büyük bir belâ olduğuna ısrarlı bir biçimde dikkat
404 104/Hümeze, 1
405 49/Hucurât, 11
406 Tirmizî, Menâkıb h. no: 3893; Ebû Dâvud, Edeb 33, h. no: 5860
407 Buhârî, Edeb 49, h. no: 84; Müslim, Tahâre 34, h. no: 111 -292-
• 182 •
Ahmed Kalkan
çekiyor. Hümeze sûresi şöyle başlar: “Yazıklar ve azaplar olsun bütün arkadan
çekiştirip lâf dokunduranlara ve yüze karşı ayıplayanlara...” 408 “Suçlular/
günahkârlar, (dünyada) mü’minlerin durumuna gülerlerdi. Onların yanından
geçtikleri zaman birbirlerine kaş göz eder(ek onları küçümser)lerdi. Ailelerine
döndükleri zaman da (yaptıklarıyla övünüp) eğlenmeye başlarlardı.
İman edenleri gördüklerinde: ‘Şunlar sapık insanlar’ derlerdi. Oysa kendileri,
onların üzerine bekçi gönderilmemişlerdi. İşte bugün de (ahrette) mü’minler
kâfirlerin
durumuna gülerler. Divanlar üzerinde (oturup) bakarlar:” 409
Dünyada kendilerini zengin, üstün gören kâfirler, mü’minlerin durumuna
gülerken; işlerin içyüzünün ortaya çıktığı âhiret gününde de iş
tersine döner, bu kez de mü’minler kâfirlerin konumuna gülerler, onların
hakaret ve zillet içindeki durumlarıyla alay ederler. Rabbimiz, mü’minlerle
alay eden kâfir ve münâfıkların bu durumunu bir örnekle şöyle anlatır:
“(Bu münâfıklar) mü’minlerle karşılaştıkları vakit ‘(biz de) iman ettik’ derler.
(Kendilerini saptıran) şeytanları ile baş başa kaldıklarında ise: ‘Biz sizinle
beraberiz, biz onlarla (mü’minlerle) alay ediyoruz’ derler.” 410
Bu tavır, Allah’ı öyle gazaba getirir ki, iman edenlerle alay eden kimselere
ceza olarak Kendisi devreye girer ve mü’min oldukları için alay edilenleri
Kendisi savunur: “Gerçekte, Allah onlarla istihza (alay) eder de tuğyanlarında
(azgınlıklarında) onlara fırsat verir, bu yüzden onlar bir müddet
başıboş dolaşırlar.” 411
İşte, Allah’ın, münâfıklarla istihzâsı da onların istihzâlarına, alaycı davranışlarına
uygun ceza vermesidir. Zira: “Bir kötülüğün cezası, onun dengi
bir kötülüktür.”412; “Kim size saldırırsa, onun size saldırdığı kadar siz de ona
saldırın.”413 âyetleri, cezanın, suça denk olmasını bildirmektir. İstihzânın
cezası da kısas gereği olarak istihzâ edenle istihzâ etmektir. “Onlar bir tuzak
kurarlar, Ben de bir tuzak kurarım.”414; “Tuzak kurdular, Allah da tuzak
kurdu.”415; “Allah’ı aldatmak istiyorlar, O da onları aldatır.”416 gibi âyetleri,
408 104/Hümeze, 1
409 83/Mutaffifîn, 29-35
410 2/Bakara, 14
411 2/Bakara, 15
412 42/Şûrâ, 40
413 2/Bakara, 194
414 86/Târık, 15-16
415 3/Âl-i İmrân, 54
416 4/Nisâ, 142
• 183 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
hep İslâm’da cezânın, suça denk ve suçun benzeri kısas prensipleri ışığında
değerlendirmek gerekir.
Gerçekten mü’minlerle alay eden o kimseler, esasen bu davranışlarıyla
kendilerini gülünç duruma düşürmektedirler. Çünkü başkasını küçümsemek
Allah’ın temiz, zavallı kullarının durumuna gülmek insanı mânen
küçültür, rûhî değerini düşürür. Onun ruhu, hakir, alay edilecek kötü bir
duruma düşer. Riyakâr, ikiyüzlü kişi, ruhunu nasıl gülünç bir duruma soktuğunun
farkında olmaz. Ama Allah, onun davranışının içyüzünü bilir.
Onun kötü davranışlarını, ruhunu saran azaplar, çirkinlikler haline getirir.
İşte Allah’ın, onlarla istihzâsı, onlar hiç farkına varmadan onları, kendi
davranışlarının mânevî şekilleriyle kuşatması, o çirkin işleriyle onları yavaş
yavaş yakalaması, davranışlarına uygun biçimde cezalandırması
demektir.
Nitekim: “Âyetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri
bir yerden yavaş
yavaş helâke yaklaştıracağız. Onlara mühlet veriyorum, çünkü Benim tuzağım
çetindir!” 417 âyeti de bu gerçeği anlatmaktadır.
Kur’ân-ı Kerim’de, insanlarla alay edip birtakım hareket ve işaretlerle
onları küçümseyenleri şiddetle uyaran özel bir sûre olduğunu, bunun adının
da Hümeze Sûresi olduğunu belirtmiştik.
Şimdi bu sûreyi bütün olarak görelim: “(İnsanları) Diliyle çekiştiren, kaş
ve gözüyle işaretler yapıp alay eden her fesatçı kişinin vay haline! O ki mal
yığdı, onu saydı, durdu. Malının, kendisini ebedî yaşatacağını sanıyor. Hayır,
andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır. Hutame’nin ne olduğunu sen nereden
bileceksin? Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir. (Bir ateş) Ki gönüllere işler. O, onların
üzerine kapatılıp kilitlenecektir. (Kendileri,) Uzatılmış direkler arasında
(bağlı) olarak (kalacaklardır).” 418
“Hümeze”: “Hemz” kökünden, âdet ifade eden mübâlağa (abartma) kipidir.
Hümeze vezni, âdet bildirir. Çok hemz eden demektir. Hemz: Kırmak,
yere çalmak anlamlarına gelir. İnsanların şahsiyet ve namuslarına dil
uzatmaya, onlarla alay ederek onları incitmeye de istiâre yoluyla hemz denmiştir.
Birinin namus, neseb ve haysiyetiyle oynayıp insanları incitmeyi,
kötüleyip kınamayı âdet edinmiş koğucu kimselere hümeze denir. Lemz
kökünden gelen “lümeze” de; insanlara kulp takmak, kaş göz işaretleriyle
417 7/A'râf, 182-183
418 104/Hümeze, 1-9
• 184 •
Ahmed Kalkan
birini başkalarına göstererek hakir görmek anlamlarına
gelir. Ebû Ubeyde’ye
göre hümeze ve lümeze aynı anlama gelir; dedikoducu demektir. Bir
başka tefsire göre hemz birini yüzüne karşı, lemz ise arkasından kötülemek;
yahut hemz el ve göz işaretleriyle, lemz de dil ile kötülemek, çekiştirmektir.
419 İbn Abbas’a göre hümeze gıybet eden, lümeze de kulp takan, taşlayan
demektir. Hasan-ı Basri de hümeze, yanında oturanı, gözünü eğerek kötüleyen,
din kardeşinin gıybetini edip kınayandır, demiştir. İbn Abbâs’tan
gelen bir rivâyete göre de hümeze, lümeze söz götürüp getirerek insanları
birbirine katan, insanlara kötü sıfatlar takan kimsedir.
“Ey iman edenler, bir topluluk, başka bir toplulukla alay etmesin. Belki
(alay ettikleri kimseler), kendilerinden iyidirler. Kadınlar da başka kadınlarla
alay etmesinler. Belki onlar, kendilerinden iyidirler. Birbirinizde kusur
aramayın; birbirinizi kötü lakaplarla
çağırmayın. İnandıktan sonra fısk adı,
ne kötü bir şeydir! Kim tevbe etmezse, işte onlar, zâlimlerdir.” 420 Bu âyette
başkalarıyla alay etmek, kaş göz işaretleriyle insanları küçümsemek, insanlara
kötü lakaplar takmak yasaklanmaktadır.
“Ey iman edenler, bir topluluk, başka bir toplulukla alay etmesin. Belki
alay ettikleri, kendilerinden
iyidirler.” Âyette alay etmesin diye çevrilen
“lâ yashar” kelimesi; sahretmesin, suhriyyet yapmasın demektir. Suhriyyet:
İş yaptırmak, emrinde çalıştırmak, alay etmek, matrak geçmektir. Huz’ ve
huzû da alay etmek demektir. Bu kökten istihzâ da Türkçede çok kullanılır.
Lemz, kaş göz veya el işaretleriyle alay edip birini kusurlu göstermektir.
Hemz ise dil ile yermek, alay etmektir. Lakap anlamındaki nebz’den gelen
tenâbuz, birbirine kötü lakap takmak demektir. Bir Müslümana fâsık,
münâfık, eşek, domuz demek gibi.
Küçük insanlar kişilerle, büyük insanlar fikirlerle uğraşırlar. İman ve
kültür yönüyle zayıf insanlar, hayırlı faâliyetlerle vakitlerini değerlendiremedikleri
için böylesine zararlı meşgalelerle, dillerine doladıklarını ve
daha çok da kendilerini yıpratırlar. Konuşulan olumsuz her söz kanatlanır,
dolaşıp durur, bir gün gelir aleyhinde konuştuğuna gelip konar; aleyhinde
konuşulan kadar, konuşana da çeşitli şekilde zarar verir.
419 et-Teshil, 4/217; Fethu'l-Kadir, 5/492, 493
420 49/Hucurât, 11
• 185 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Gıybetin ardında kin, kıskançlık, sû-i zan, gurur, aşağılık duygusu, kendi
kusurlarını örtbas etme endişesi gibi mânevî hastalıklar vardır. Psikolojik
hastaların başvurduğu bu saldırgan tavırla insan, muhâtabını hastalıklı ilân
ederken, aslında kendi rûhî hastalığını topluma bulaştırmak istemektedir.
Psikososyal ve bulaşıcı bir âfet olan, giderek toplu imhâ silâhına dönüşme
meyli gösteren gıybet, psikolojik bir savaştır. Ama mertçe değil, kalleşçe
yapılan bir savaştır, daha doğrusu bir saldırganlıktır bu. Çünkü muhâtapla
yüz yüze gelmekten korkan kimsenin, kardeşinin yokluğunda nâmertçe,
alçakça yaptığı bir hücumdur gıybet. Bu iç savaşta saldırganın da, en az saldırılan
kadar hasara uğrayacağı bilinmelidir. Kardeşin onuru, izzeti nişan
alınarak atılan her kurşun, bumerang gibi mutlaka atan kimseye geri dönecektir.
Kısa bir zaman içinde gıybet kurşunu, dünyada dönüp ateş edeni
bazen bulmuyorsa bile, mutlaka âhirette dil silâhından çıkan bu kurşun,
atanın kendi kalbine isâbet edecektir. “Birbirinizi sevmeden iman etmiş olamazsınız!”
421 Nebevî fermânına rağmen gıybet eden kimse, din kardeşliğine
dayanan sevgiyi öldürmekte, dolayısıyla kendi imanına zarar vermektedir.
Bir yerde gıybet varsa, kardeşlik ve sevgi, dolayısıyla kâmil iman ve takvâ
orada barınamaz.
Müslüman, kendisi için istemediği bir davranışı, din kardeşi için de istememelidir.
Kendisini, gıybet ettiği kimsenin yerine koyan, onun duyacağı
acıyı kendi benliğinde hisseden kimse, böyle bir yamyamlığın çirkinliğini
daha iyi anlar. İnsan, kendi onuru kadar din kardeşlerinin de şeref ve
haysiyetini önemsemek zorundadır. Bırakın kardeşinin izzetine saldırmayı,
başka biri ona saldırmaya kalksa, aynen kendisine yapılan saldırı gibi görüp
kardeşinin onurunu savunmak zorundadır mü’min. Müslümanlar, bir
vücudun organları gibi uyum içinde ortak davranışlar sergilemeli, birbirlerinin
eksiklerini tamamlamalıdır. İnsandaki bir “el”in, aynı vücudun parçası
olan “göz”ü çıkarmak için şiddetle dürtmesi, aynı vücudu paylaştıkları
“kalb”e öldürücü bir âletle saldırısı ne ise, ümmet adı verilen sosyal vücudun
parçaları olan müslüman bireylerin birbirlerinin gıybetini yapması da
odur. Bu tür tavırlar, aynı dinin fertleri olan bireylerin kardeşlerine karşı
cinâyet işlemesi olduğu gibi, benzer suçu yapmasına muhâtabını bilinçsiz
de olsa kışkırttığı için, aynı zamanda intihardır bu. O yüzden kul hakkının
ihlâl edilmesi demek olan gıybet, ümmet bütünlüğüne ve kardeşlik hukukuna
darbe vuran büyük bir suçtur. Başta gıybet, dedikodu, yalan, iftira,
421 Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66
• 186 •
Ahmed Kalkan
gurur, kin, haset gibi kötü huylar, hep müslümanların kardeşliğine zarar
verdiği için bizi bizden fazla seven Rabbimiz tarafından bizim iyiliğimiz
için yasaklanmıştır.
Kur’an’ın Yamyamlık Diye Tanımladığı Gıybet: Birinin, herhangi bir
müslüman kardeşinin arkasından, duyduğu zaman onun hoşuna gitmeyeceği
(bedeninde, yaratılışında, soyunda, işinde, sözünde, dininde, dünyasında,
elbise, ev veya bineğinde ya da aile fertlerinde bulunan eksiklik veya
kusuru belirten) sözler söylemesi gıybettir. Bu târif, bizzat Peygamberimiz
tarafından yapılmıştır.422 Bu hareket ister açık ifâdeli sözlerle yapılsın, ister
kinâye ve işaretler ile, isterse yazı vb. araçlarla yapılsın her şekli ile haramdır.
Yine bu davranışın gıybeti yapılan müslümanın hayatında yapılmasıyla,
ölümünden sonra yapılması arasında da haramlık yönünden bir farklılık
yoktur.
“Ey iman edenler! Zandan çokça kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.
Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi gıybet etmesin/
arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır
mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun.” 423
İnsan onurunun, kişinin kanı ve eti gibi olduğuna işaret eden bu âyetten
anlaşılmaktadır ki, gıybet eden kimse, bu davranışıyla kardeşini mânen
öldürmüş gibidir. Onun gerçek hayatı olan kişiliğine, onur ve haysiyetine
dil uzatarak izzet ve şerefini yok edip öldürmeye çalışmıştır. Bir müslüman
kardeşi hakkındaki bu suçu diliyle yaptığı ve ağzına haram olan bir şey aldığı
için, bu durum “ölü kardeşinin etini yemek” sayılmıştır. Yamyamlıktır
bu. Yamyamlar bile, açlık gibi bir ihtiyacını gidermek için başvurdukları bu
çirkinliği, çevresindeki yakınlarına, kardeşlerine yapmazlar. Zarûret gibi
bir ihtiyaca dayanmadığı ve kişinin kendi din kardeşine karşı yaptığı bu
medeniyetten uzak vahşi tavır, yamyamların bile tiksindiği daha büyük bir
yamyamlık olarak değerlendirilmelidir. Böyle bir vahşete tepki göstermeyip
seyirci kalmak, bu cinâyete ortak olmaktır.
Allah Teâlâ gıybeti “ölmüş kardeşinin etini yemeğe” benzetmekle bu
hareketin son derece çirkin olduğunu tasvir etmiştir. Leş etinin yenmesi bizatihi
nefret ettiricidir. Hele bu et, bir de, hayvan eti değil, insan eti olursa...
422 Müslim, Birr 23; Ebû Dâvud, Rikak 6; Tirmizî, Birr, 23
423 49/Hucurât, 12
• 187 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Hatta herhangi bir insanın değil de bizzat kendi kardeşinin eti olursa işin
daha büyük çirkinliği düşünülmelidir. Dahası, bu benzetmeyi soru biçiminde
ortaya koyarak Allah Teâlâ insan üzerinde daha fazla tesir yaratmıştır.
Böylece her şahsın kendi vicdanından sorarak ölmüş kardeşinin etini
yemeye râzı olup olmayacağına kendisinin karar vermesini dilemiştir. Nasıl
onun tabiatı bu ölmüş kardeş etinden tiksiniyorsa, bir mü’min kardeşinin
bulunmadığı ve kendini savunacak bir durumda olmadığı sırada, onun şeref
ve haysiyetiyle oynanmasını hoş karşılayamaz.
Bu İlâhî buyruktan, gıybetin haram oluşunun asıl sebebi, gıybet edilen
kişinin kalbinin kırılması, incinmesinden çok, herhangi bir kişinin yokluğunda
çekiştirilmesinin, arkasından kötülenmesinin bizâtihî haram olduğu
anlaşılmaktadır. Artık o kişinin bu gıybetten haberi olsun veya olmasın ve
bundan üzüntü duysun ya da duymasın önemli değildir. Ölmüş insanın
etinin yenmesi, ölüye eziyet verdiği için haram kılınmadığı meydandadır.
Bîçâre kişi öldükten sonra birinin kendi leşini parçaladığını bilmez, hissetmez.
Ama son derece çirkin olan, bu hareketin bizzat kendisidir. Aynen
bunun gibi gıybeti yapılan kişi, hakkında söylenenlerden haberi olmazsa
ve hayatı boyunca da kim, nerede, ne zaman kendi haysiyetiyle uğraşıp
başkalarının onu zedelediğinden dolayı da kendisine en ufak bir eziyet ve
ıstırap ulaşmayacaktır. Fakat onun şeref ve haysiyetine ne olursa olsun bir
leke sürülmüş olacağından gıybet, kendi türü içinde ölmüş kardeşinin etini
yemekten farklı değildir.
Haram hükmünün dışında kalan gıybetler ancak şu şekilde olanlardır:
Birinin arkasından veya öldükten sonra onun kötülüğünü söylemek şeriat
nazarında doğru bir mecburiyet halini almışsa ve bu mecburiyet gıybet
olmadan yerine gelmiyorsa ve bu gıybet yapılmayınca gıybete nispetle çok
daha büyük bir kötülük ortaya çıkacaksa bu gıybetin haramlılığı ortadan
kalkar. Gıybet, ancak şer’an doğru bir maksat için gerektiği takdirde ve o
gıybet olmadan o gereklilik ortadan kalkmadığı takdirde câizdir. Zulme
uğrayan kişinin şikâyeti, ıslah edebilecek kişiye o kötülüğe engel olması
için anlatılması, fetvâ almak gâyesiyle, o kimseyle çok önemli birlikteliği
olacak kimselerin uyarılması ya da şerlerinden başkalarını korumak gâyesiyle
bel’amların, tâğutların, müfsid ve zâlimlerin çeşitli ahlâksızlıkları
yayan, takvâ ve hayâ eksikliğiyle insanlardan çekinmeden açıktan fısk ve
haram işleyenleri, çarpık din anlayışına sahip olanları, başkalarını onların
zararından korumak için anlatmak haram olan gıybet hükmüne girmez.
• 188 •
Ahmed Kalkan
Bu istisnâî durumlar dışında birinin arkasından çirkin söz söylenmesi
kesin olarak haramdır. Bu çirkin söz doğru ise gıybettir, yalan ise iftirâdır,
iki kişiyi birbirine düşürmek için ise düzenbazlıktır. Şeriat bu üçünü
de yasaklamıştır. Gıybeti tasdik etmek de gıybettir. Gıybet yapılan yerde
susan kişi gıybete ortak olmuş olur. İslâm toplumunda bir müslümanın,
yanında başka birinin gıybetinin yapılmasını, yalan yere töhmet altında bırakılmasını
sessizce dinlemesi doğru değildir, onu derhal reddetmesi, gücü
yetmiyorsa gıybet edilen yeri terk etmesi gerekir. Hiçbir şer’î mecbûriyet
olmadığı halde birinin mevcut kusurlarının ortaya dökülmesinin günah
olduğunu ve bu hareketi yapanların Allah’tan korkarak böyle haramlardan
uzak kalmalarını telkin ve tebliğ etmesi gerekir. Gıybet, insanın sevaplarının
azalmasına, başkasının günahlarının kendine verilmesine sebep olur.
Gıybetten kurtulmak için şunları düşünmeli: Gıybetin zararını düşünmeli!
Gıybet sebebiyle, sevaplarının gideceğini, hatta gıybet ettiği kimsenin
günahlarını da yükleneceğini bilmelidir. Gıybet, dünyada da alında
bir kara lekedir! Kendine dedikoducu dedirtmemelidir. Bir kimse, başka
birine kırgınsa, onu kötülemeye çalışır, gıybetini eder. Başkasına kızıp da
kendini Cehenneme atmanın ahmaklık olduğunu bilen, gıybet etmez. Gıybet
etmekle, ona zarar vermiş olmaktan daha çok zararı kendine veriyor,
dünyevî ve uhrevî büyük felâketlere atılıyor. Üstelik sevmediği kişinin günahlarını
alıp, yerine kendi sevaplarını ona veriyor. Bazen topluluktakileri
memnun etmek, onları güldürmek için gıybet edilir. İnsanları memnun
etmek için, Allah Teâlâ’nın gazabına mâruz kalmayı istemek ne kadar yanlıştır.
Gıybet eden, övülmeyi, herkesin kendisinden bahsetmesini ister. Bu
bakımdan kendini övmek için dolaylı yolları seçer. Meselâ, kendisinin cömert
olduğunu bildirmek için, “falanca çok cimridir” der. Eğer böyle gıybet
edeni dinleyen, akıllı birisi ise, kendini bu şekilde övene hiç değer vermez,
onun değersiz olduğunu anlar. Bunları dinleyen akıllı değil de, câhil, ahmak
birisi ise, gıybet ettiği için ona değer verse, ne çıkar? Gıybetçinin kazancı
ne olur?
Başkalarını gıybet edip kusur araştıran kimse, kendi kusurlarını göremez.
Biz, kendi ayıplarımızın ortaya dökülmesini, rüsvay olmamızı istemediğimiz
gibi, başkaları da kendileri için bunu istemez. Sen arkadaşının
ayıbını örtersen, Allah da senin ayıbını örter. Sen başkasının ayıbını açarsan,
senin ayıplarını da açan çıkar, rezil olursun. Kendi kusurlarını araştıran
ve bunların çaresini düşünerek başkasının kusurlarıyla gereğinden
• 189 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
fazla uğraşmayan kişi, sâlih/iyi insandır. Mü’min, öncelikle kendi hata ve
ayıplarını görüp onları düzeltmeye çalışan, böylece Allah’ın hayır dilediği
kimsedir. Münâfık ise, kendi hata ve ayıplarını görmek istemeyen ya da
önemsiz gören kimsedir. Kişi kendi noksanını bilmek gibi irfan olmaz.
Nefsimizi gıybet ve diğer günahlardan temizlemeye çalışmak cihaddan bir
şûbe kabul edilmiştir. Kıskanç kimse, mal sahiplerini kötüler. Sözgelimi,
“filan kimsenin malı çok, ama yemesini bilmez, cimrinin biridir” der. Böyle
söylemekle, gıybet edilenin malı azalmayacaktır, ama kıskançlık ateşi, gıybetçiyi
yakıp kavuracaktır. Üstelik, gıybet günahına girdiği için sevaplarını
sevmediği kimseye vermeye mahkûm olacaktır.
İslâm’a göre, yaratılan her insanın Allah katında bir değeri vardır. İnsanı
ahsen-i takvim üzere yaratan Allah, onu en güzel hasletlerle bezemiş ve
yeryüzünde halife kılmıştır. 424 Böyle bir varlığın dış görünüşü ile ilgilenip
alaya almak; insanı yaratan Rabb’i ile karşı karşıya getirebilir. Oysaki insanın
alay konusu olmasına Rabb’i ve eşsiz yaratıcısı olan Allah râzı olmaz.
Kur’an-ı Kerîm’de bir de inançla,425 Kur’an âyetleriyle,426 Peygamberlerle427
ve mü’minlerle428 alay edenlerden bahsedilir. Sözü edilen kişiler,
mü’minleri bırakıp kâfirleri dost edinenlerdir.429 Sözü edilen kişiler bu hareketleriyle
Allah’ı ve mü’minleri aldattıklarını zannederler.430
Dilin Önemi; Dille Yapılan İntihar ve Cinâyetler
Kur’ân-ı Kerim, söze çok önem verir. Bu ehemmiyeti, söz ve konuşma
anlamına gelen “kavl” kelimesinin her dört âyette bir kullanılmasından da
anlayabiliriz. “Kavl” ve türevleri, Kur’an’da tam 1721 yerde geçer. Sözlerin
en güzeliyle konuşmayı emreden Kur’an, insanın açık düşmanı olan şeytanın
insanların arasını bozmak için kötü ve çirkin sözlerden yararlandığını
belirtir ve güzel olmayan sözleri yasaklar.431 Çirkin ve kötü söz; şirk ve
küfür lâfızları başta olmak üzere, arkadan çekiştirme (gıybet), söz taşıma,
424 2/Bakara, 30
425 2/Bakara, 206; 63/Münâfıkûn, 5-6
426 9/Tevbe, 124-125, 127
427 47/Muhammed, 16
428 9/Tevbe, 79
429 4/Nisâ, 139; 5/Mâide, 52; 58/Mücâdele, 14
430 2/Bakara, 9; 4/Nisâ, 143; 11/Hûd, 5
431 17/İsrâ, 53
• 190 •
Ahmed Kalkan
jurnal etme, yalan, iftira vb. sözlerdir. Bunlar, insanın içinden geçebilirse de
başkasına açıklamak ve söylemek câiz değildir. Bir kimse başkasına bir kötülük,
bir haksızlık yaptığında, bunu başkasına söylemek de kötü söze girer;
ancak, kötülük ve haksızlık gören kimse, ya ıslah etmek yahut da suçlunun
ceza görmesini sağlamak maksadıyla bunu açıklamak mecbûriyetindedir.
432
Kur’an’da Allah, güzel sözü, güzel ağaca benzetmiştir.433 Çünkü güzel
sözün meyvesi güzel amel; güzel ağacın ürünü de faydalı meyvedir. Bu
âyetteki güzel sözden maksadın “lâ ilâhe illâllah”, güzel ağacın da “mü’min”
olduğuna dâir İbn Abbas’a dayanan bir tefsir rivâyet edilir. Bu tevhid kelimesi,
dışta ve içte daima güzel amellerin meydana gelmesine sebep olur.
Allah’ın râzı olacağı her güzel iş, bu kelimenin meyvesidir. Kötü söz, pis bir
ağaca benzetilir.434 Çirkin söz, rüzgârın şuraya buraya savurduğu köksüz,
hafif, yararsız, hatta zararlı ota benzer. Kötü kelime, İbn Abbas ve müfessirlerin
çoğuna göre, başta Allah’ı inkâr olmak üzere dinin kötü ve haram
saydığı tüm sözlerdir. Çirkin söz, ruha zararlı olan köksüz, dikenli ağaç/
bitkidir. Çünkü hem söyleyenin kendisine zarar verir, hem de başkalarını
incitir, yaralar. Kötü kelime, her türlü fitnenin, fesâdın, felâket ve musîbetin
kaynağıdır. Kötü söz, hem dünyada hem de âhirette insanın felâketlere
sürüklenmesine sebep olur. “Onlar (mü’minler), boş söz işittikleri zaman,
ondan yüz çevirirler ve ‘bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz size. Size selâm
olsun. Biz kendini bilmezleri (arkadaş edinmek) istemeyiz’ derler.” 435
İnsanların çoğunu, güzel söz söylemekten ve güzel söze icâbet etmekten
alıkoyan şeytandır. Kur’an, bize şeytanın insanları güzel söz söylemekten
uzaklaştırmaya çalışacağını; çirkin ve kötü sözlerle aralarına düşmanlık
sokmak isteyeceğini haber verir: “Kullarıma söyle: Sözün en güzelini konuşsunlar.
Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.”
436 Nefsine uyup da şeytanın adımlarını takip edenler için dünyevî
zevkler, her türlü güzel gâyelerin üstündedir. Meselâ vicdanları onlara hata
yapan birine karşı affedici olmayı, kötü söz söyleyene karşı güzel sözle mukabele
etmeyi bildirse bile, onlar nefislerine uyup affetmemeyi veya kötü
432 4/Nisâ, 148
433 14/İbrâhim, 24
434 14/İbrâhim, 26
435 28/Kasas, 55
436 17/İsrâ, 53
• 191 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
söze daha kötüsüyle karşılık vermeyi tercih ederler. Fikirlerin değil nefislerin
konuştuğu, kibir ve hakaret dolu sözler, alaycı ve itici ifadeler, bir üstünlük
gibi görülebilmektedir. İşte bu gibi insanlar, bencillikleri, kendi akıllarını
beğenmeleri, büyüklenmeleri ve şeytanın fısıltılarına kulak vermeleri
nedeniyle vicdanlarının sesini dinlemez, kendilerine hatırlatılan güzel söze
uymazlar. “Vicdanları da bunların doğruluğuna tam bir kanaat getirdiği halde,
zulüm ve kibirlerinden ötürü onları bile bile inkâr ettiler. Bozguncuların
sonunun nasıl olduğuna bir bak!” 437
Eski şeriatlarda “söz orucu” şeklinde bir ibâdet vardı. Bu, Muhammed
(s.a.s.) ümmetinde denge üzere konuşmak şartıyla kaldırıldı. Yani, bizim
şeriatımızda susarak oruç olmamakla birlikte, konuşmada şer’î ölçülere
riâyet etmek kaydıyla dengeli olmak, az ve öz konuşmak, yani sözü güzelleştirmek,
ısrarla tavsiye edilmiştir. Zira konuşulan her sözün hesabı verilecektir.
Çok konuşmak, konuşma israfı ve söz kirliliğidir. Gıybet, iftira,
hakaret, yalan vb. şöyle dursun, boş konuşmak, yerli yersiz laf ebeliği, geyik
muhabbeti, karşımızdakinin kulaklarını rahatsız etmek demektir ki o da,
kul hakkıyla ilgili veballerin kapısını aralamaktır.
İnsana konuşma yeteneğinin veriliş amacı, ibâdet (şükür ve zikir), hakkı
söylemek ve muhâtaba merâmı ifade edebilmektir. Sözü yerinde kullanmak,
onu tesirli kılarken, yerli-yersiz sarf edilen söz de, etkiyi azaltır;
anlatılmak istenen mânâyı daha da karmaşık duruma getirdiği gibi, o nisbette
muhâtabı da sıkar. Cevâmiu’l-kelîm, yani az kelime ile çok mânâ ifade
etme, sözün vecîz olması, Kur’an ve hadislerin edebî üslûbundan birini teşkil
etmektedir. Kur’an öğrencisi ve Rasûlullah’ın mirasçısı da bu özelliklere
sahip olmaya çalışır. Eşyanın, yaratılış gâyesinin dışında kullanılması, onun
değerini düşürür. Bırakın, gıybet gibi haram ve kötü sözü; Kur’an’ın “levhve’l-
hadis dediği, faydasız, boş sözler bile kurtuluşa engel görülmüştür.
Mü’min, dini ve dünyası için lüzumsuz olan her türlü şeyden uzaklaşmaya
çalışır.
“Gerçekten mü’minler kurtuluşa ermiştir; Onlar ki, namazlarında huşû
içindedir; Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler...” 438 Mü’min, dini
ve dünyası için lüzumsuz olan her türlü şeyden uzaklaşmaya çalışır. Gıybet
gibi zararlı sözler yanında, hayır yönü ağır basmayan, boş sözler de, hem
437 27/Neml, 14
438 23/Mü’minûn, 1-3
• 192 •
Ahmed Kalkan
de “iman”a vurgu yapılarak yasaklanmıştır: “Kim Allah’a ve âhiret gününe
iman ediyorsa, ya hayır (iyi, güzel, hak, doğru, meşrû söz) söylesin veya konuşmasın,
sussun!” 439
Geyik muhabbetleriyle vakit öldürdüğünü zannederken, kendi mânevî
hayatını öldüren insanların bu davranışı sol omzundaki meleğin devamlı
faal olmasına sebep olacaktır: “Ümmetimin kötüleri, gevezelerdir, enine
boyuna sözü uzatanlardır, sözlerinde büyüklük taslayanlardır. Ümmetimin
hayırlıları da ahlâk bakımından en güzel olanlardır.” 440; “İyiliği emir ve kötülüğü
yasaklamaktan ve Allah’ı zikirden başka insanoğlunun her sözü aleyhinedir.”
441
Dili, gereksiz ve boş sözlerle meşgul etmek, insan hakkına tecâvüz sayılan
gıybet, dedikodu, iftira, yalan sözler, söyleyenin kalbini kararttığı, günaha
sevk ettiği gibi; dinleyeni de yanlış kararlara, hatalara ve felâketlere
sürükleyebilir. Konuşulmaması gereken yerde konuşmak, sırrı ifşâ etmek,
birçok tehlikeli olayların meydana gelmesine sebep olabilir.442 Allah, râzı
olduğu kullarının vasıflarını sayarken şöyle buyurur: “Rahmân’ın kulları ki,
yeryüzünde mütevâzı olarak yürürler, câhiller kendilerine lâf atarsa ‘selâm’
derler.”443
Lüzumsuz söz ve sataşmalardan sakınan mü’minler, böyle övülürken,
bunun aksine boş ve lüzumsuz sözlerle meşgul olanlar için de şu ikaz yapılmaktadır:
“İnsanlardan kimi vardır ki, bilgisizce (insanları) Allah’ın yolundan
saptırmak ve onunla alay etmek için eğlence (türünden boş) sözleri (lehv
el-hadisi) satın alırlar (bâtıl ve boş söze müşteri çıkar, kıymet verirler). İşte
onlara, küçük düşürücü bir azap vardır. Ona âyetlerimiz okunduğu zaman,
sanki onları hiç işitmemiş, sanki kulaklarında ağırlık varmış gibi büyüklük
taslayarak (arkasını) döner. Onu, acı bir azap ile müjdele.” 444
İnsan, inandığından, düşündüğünden ve yaptığından başkasını söylememelidir.
Yalan olur bu; hakikatin gizlenmesi olur. Aldatma, ikiyüzlülük,
439 Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. 12/131, hadis no: 1981
440 Tirmizî, Birr, hadis no: 2019
441 İbn Mâce, Fiten 12
442 60/Mümtehine, 1
443 25/Furkan, 63
444 31/Lokman, 6-7
• 193 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
riyâkârlık, münâfıklık olur. Bu tür yalan ve yanlış sözler, ne denli süslü ve
yaldızlı kelime ve cümlelerle ifade edilse (şiirleşse, hikâyeleşse, edebiyat ve
sanat kostümüyle makyajlansa da merduttur.445 Kişi, bilerek söylediğinden
sorumludur;446 Dinlediklerinden de.447 Yapmadığı/yapamayacağı şeyi söylememelidir.
448
Küfür, gıybet, lâf taşıma, iftira, yanlış, yalan, çirkin söz söylemek, zaten
güzel insanların işi değil. Ancak bunun da ötesinde, boş (lâğv) söz söylemekten
de nehyedilmişiz.449 Yine, mü’minlerin vasfını Rabbimiz şöyle açıklıyor:
“Faydasız bir söz işittiklerinde oradan vakarla uzaklaşırlar.”450 Mü’min,
ya hayır söylemek, ya da susmak zorundadır. 451 Gereksiz tartışmaları da
hoş görmüyor Rabbimiz. 452
Konuşmanın kısa, öz ve anlaşılır olmasına da özen gösterilmelidir. Bu
konuda Hz. Ali: “Çok konuşanın hatası çok olur” diyor. Hz. Ali’nin şu sözleri
de önemlidir: “Konuşmadığın sürece söz sana tâbidir. Söyledikten sonra
sen, onun mahkûmu olursun.” Çok, gereksiz ve dikkatsiz konuşmamak
demek, haksızlık karşısında susmak anlamına gelmez elbet. Yerinde olursa
söz altındır. Rabbimizin ikazı hepimizin mâlumudur: “Hakka bâtılı karıştırmayın.
Bile bile hakkı gizlemeyin.”453 Konuşmak gerektiğinde susmak,
susmak gerektiğinde konuşmak, kişinin akıl ve inanç zâfiyetine delâlet
eder. Hele zulme ve haksızlıklara uğrayanların, onu ortadan kaldırmak için
var güçleriyle mücâdele etmeleri gerekir. 454
Güzel söz, güzel insanlara, kötü söz de kötü insanlara yaraşır. Rivâyete
göre, Hz. İsa, bir gün insanlara güzel, yumuşak ve etkileyici bir dille İslâm’ı
tebliğ ediyor. Toplumun içerisinden biri, devamlı çirkin sözlerle hakaret
ediyor İsa Peygambere. Havârilerinden biri dayanamayıp: “Ey İsa! Sen de
ona söyledikleriyle mukabele et” diyor. Hz. İsa’nın cevabı çok mânidar:
“Herkes torbasında olanı satar. Benim yanımda bu var; onun yanında o.”
445 6/En’âm, 112; 2/Bakara, 204; 63/Münâfikun, 4
446 2/Bakara, 225; 50/Kaf, 17-18
447 17/İsrâ, 36
448 2/Bakara, 44; 61/Saff, 2-3
449 23/Mü’minûn, 3
450 25/Furkan, 72
451 Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. 12/131, hadis no: 1981
452 18/Kehf, 54
453 2/Bakara, 42
454 27/Neml, 221-227
• 194 •
Ahmed Kalkan
Kuşkusuz sorulacağız her yaptığımızdan ve söylediklerimizden; ya da yapmamız
gerektiği halde yapmadıklarımızdan, söylememiz gerektiği halde
söylemediklerimizden. Kur’an şöyle buyurur: “Sağında ve solunda birer
melek, onu gözetlemekte ve söylediği her sözü yazmaktadır.” 455
Bu dünya için boş söz ve gevezeliklerin hoş olmadığını ifade buyuran
Rabbimiz, Cennette de boş sözün olmayacağını haber veriyor.456 Atasözündeki
ölçü de yabana atılır cinsten değil: “Biliyorsan söyle; ibret alsınlar.
Bilmiyorsan, sus da adam sansınlar.” Herkes kendini bir hesaba çeksin: En
doğru, en güzel söz olan Allah’ın Kitabını mı daha çok okuyup anlamaya
çalışıyor ve üzerinde düşünüyor; yoksa, gazeteler, televizyonlar, radyolar ve
başka sözler mi vaktini daha çok alıp kendisini yönlendiriyor? Konuştuklarının
ne kadarı hayır kapsamına giriyor? Konuyla ilgili bir araştırmaya
göre, telefonla, internet aracılığıyla ya da yüz yüze insanlarının birbirleriyle
konuştuklarının % 80’ini gereksiz sözler kapsıyor, yani söylenmese de olabilecek
boş sözler. Dünya ve âhiret hayrı için söylenen, emr-i bi’l-ma’rûf
ve dâvet kapsamına giren sözleri araştırsalar, şarkı ve eğlence sözlerinden
daha çok olacağını herhalde iddiâ edemeyiz.
Kuşkusuz; sözün en güzelini dinlemek, anlamak, yaşamak ve konuşmak,
dilimizi ve hayatımızı O’nunla süslemek güzelleştirecek, olgunlaştıracaktır
bizi. Çirkinlikten, kötülük ve hamlıktan koruyacaktır. Fertlerin,
ailelerin ve toplumların rahatsızlıklarının şifâ bulması, en doğru söz olan
reçeteye (Allah sözüne) yönelmekle mümkündür.
Karanlıktan hoşlanan “yarasalar”, iletişim araçlarıyla, saçma sapan sözleriyle,
yalan ve iftirâlarıyla, İslâm’ı söndürmeye muvaffak olamayacaklardır.
“Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Kâfirler hoşlanmasa
da Allah, nurunu tamamlayacaktır.”457 Her müslüman; Kur’an’dan enerji
alan bir nur/ışık olmaya gayret etsin. Göreceksiniz; İslâm’ı karartmak için
saldıranlar, bir gün İslâm ile aydınlanacaklar veya kendi zindanlarında cehennemi
dünyadayken yaşamaya başlayacaklardır.458
455 50/Kaf, 17-18
456 56/Vâkıa, 25
457 61/Saff, 8
458 Âdil Akkoyunlu, Akit, 7 Şubat 1999
• 195 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Firavun, onca küfrüne ve isyânına rağmen saltanatını sürdürüp giderken,
dünyevî helâkine bir söz sebep olmuştur: “(Firavun) adamlarını topladı
ve bağırdı; ‘ben sizin en yüce rabbinizim’ dedi. Bunun üzerine Allah da
onu, ibret-i âlem olacak âhiret ve dünya azâbıyla yakaladı.”459 Elfâz/sözler
çok önemlidir. Âyette görüldüğü gibi kimi zaman Allah’ın gazabını küfür
ameller ve duygular harekete geçirmezken, tek bir cümle harekete geçirmektedir.
İslâm Akaid âlimleri ve Kelâmcıları, bu yüzden olsa gerek “ef ’âl-i
küfür” (küfür eylemleri) ve “efkâr-ı küfür” (küfür düşünceler) hakkında söz
etmezken, yazdıkları Akaid kitaplarında “elfâz-ı küfür” (küfür sözler) üzerinde
fazlaca durmuşlardır.
Söz, kullanmasını bilen insan için mükemmel bir silâhtır. Onunla gönül
almak da, gönül yıkmak da mümkündür. Söz, dağınık bir yuvayı tekrar
düzene kor; Düzenli bir yuvayı da bozabilir. Müslüman, yeryüzünü ıslah
etmekle, insanların arasını düzeltmek ve sulhu sağlamakla emrolunmuştur.
İnsanların arasını ıslah etmek, yeryüzünden fitne ve fesadı kaldırmak
için, yani savaş veya iyi geçinmek gibi meselelerde güzel söze daha fazla iş
düşmekte, hatta gerekirse, güzel olmak şartıyla, bu iki konuda doğrudan
tâviz vermeye bile müsaade edilmektedir. İmanı muhâfaza etme ve hayırlı
ümmet olmanın şartı olan emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker; güzel
konuşmanın, tatlı dilin ve söz becerisinin önemini devamlı canlı tutmaktadır.
Müslüman olmak, insanlar arasında müslüman tanınmak için şehâdet
kelimesi getirerek dile büyük görev düştüğü gibi; dili koruyamamak
da elfâz-ı küfür gibi insanın tüm âhiretini mahvedebilir. Bunun için, en
güzel konuşan, en büyük insan şöyle buyurmaktadır: “Kim bana iki bacağı
arasındaki tenâsül uzvunu (haramdan koruyacağına), iki çenesi arasındaki
dilini de (yasaklanmış çirkinliklerden koruyup güzelliklerle süsleyeceğine) garanti
verirse, ben de ona cenneti garanti ederim.” 460
Dinde nice sevaplar dille, dili güzel kullanmakla ancak mümkün olabilmektedir.
Namaz, oruç, zikir, Kur’an okumak, emr-i bi’l-ma’rûf, nehy-i
ani’l-münker, hakkı ve sabrı tavsiye, Allah’a duâ gibi ibâdetlerin yanında;
gıybet, iftira, yalan, kaba söz ve kalp kırmak, mü’minlerin arasını ifsad etmek,
cemaatleri dağıtmak, fitne çıkarmak, kötülükleri teşvik edip iyiliklere
engel olmak, lüzumsuz konuşmak... gibi birçok günahın sebebi de dil/
459 79/Nâziât, 23-25
460 et-Tâc, 5/183
• 196 •
Ahmed Kalkan
konuşma olmaktadır. Sabırsızlık, sır saklayamamak, her duyduğunu söylemek,
nerede ne söyleneceğini bilememek de dile hâkim olamamanın getirdiği
günahlardandır.
Dünyayı cennet hayatına çevirir gibi yeryüzünde halife olmak, dille
mümkün olduğu gibi; dünyayı cehenneme çevirmek de dille çok kolay olabilmektedir.
Yine, cenneti kazanmak da, cehenneme lâyık olmak da dile
sahip olup olamamaktan geçmektedir.
Kuru ekmekle soğanı, güzel sözle katık edebilirseniz nasıl tatlılaşır; tatlı
bir yemek, kötü sözle yenilmez bir acılığa ulaşır. Ezop, zengin bir köşkün
hizmetçiliğini yapmaktadır. Efendisi, ona bildiği en kötü yemeği pişirmesini
ister; beğenmediği, nefret ettiği bir misafiri gelmiştir, ona ikram edecektir.
Ezop dil yemeği yapar, getirir. Efendisi buna pek anlam veremese de
sesini çıkarmaz. Bir zaman sonra çok sevdiği bir arkadaşı misafir olduğundan,
Ezop’tan bu sefer bildiği en güzel yemeği pişirmesini ister. Köşkte her
çeşit malzeme olduğu halde Ezop yine dil pişirir getirir. Bu sefer, efendi dayanamaz,
sorar: “En kötü yemek istedim, dil getirdin; en iyi yemek istedim,
yine dil getirdin, bu ne biçim iştir?” Ezop: “Evet, dil, hem zehirden acı, hem
dünyanın en tatlı gıdasıdır” diye cevap verir. Hakikaten çok mükemmel bir
sofraya çok acıkmış olarak dâvetli olsak, yemek esnasında birisi bizim onurumuzu
kıracak, bizi yerin dibine geçirecek lâflar etse, o yemeğin tadı tuzu
kalır mı hiç? Bir söz ustası olan Yûnus, söz konusunda şöyle söyler: “Söz
ola kese savaşı, söz ola kestire başı. Söz ola ağılı aşı, bal ile yağ ede bir söz.”
Kur’an başta olmak üzere güzel kitapları okuyarak, dâvet çalışmalarıyla
tecrübemizi artırarak sözlerimizin, dilimizin yontulmasını sağlayabiliriz.
Odun, yontulunca kalem haline de gelebilir. Sözde önemli olan doğruluk ve
samimiyettir, güzel bir gayeye hizmet etmesidir. Yoksa, içi boş, kof sözler,
nefse hoş gelse de bunları edebî ve güzel kabul edemeyiz. Sözün edebî olması
için edepli olması gerekir, çünkü edebiyat kelimesi edep kelimesinden
türemiştir. Edepsiz edebiyat olmaz. Dili ve kalemi terbiye etmeyi öğrenmeden
edepli olmak da mümkün değildir. Söz ve kalemin önemi buradan
kaynaklanmaktadır.
Yontulmamış odun gibi kaba ve sert olan, güzellik ve yumuşaklıktan
nasibini alamamış söz, iyi niyetle bile söylenmiş olsa, çok kere kaş yapayım
• 197 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
derken göz çıkartabilir, fayda yerine zarar verebilir.461 Uzun dilin başı dertli
olur. Eli taşlı insanı gören yılan, başının belâsı dilini çıkarıp yalvarır; aynı
dil nice canlar yakmıştır. Dilin kemiksiz olması, fesada, yalana yani harama
uzanmasına sebep olmamalıdır. Dâvâ arkadaşlarının yerini haber vermemek
için, dilini dişleriyle koparıp zâlim güçlerin yüzüne tüküren adam,
gevezeler için ne büyük bir ibrettir.
Konuşma sanatını bilmeyen bir kimse, ne kadar zeki ve değerli olursa
olsun, halifelik görevini tam yapamaz. Çevresindekileri kendisinden uzaklaştırır,
zavallı insan durumuna düşer ve konuşmasıyla kendisine ve çevresine
zarar verebilir, ifsâda yol açabilir. “Söz gümüşse, sükût altındır” sözü,
konuşmasını bilmeyenler için geçerlidir. Oysa konuşma sanatını bilenler
için söz altındır. Söyleyecek sözü olan, söylenecek uygun söz bulunmadıkça
susmakla tanınan bir insan, her zaman kendini dinletir. Ya susun yahut
susmaktan iyi şeyler söyleyin. Söylenecek bir sözümüzün bulunması gerekir;
halife olarak, mü’min sorumluluğunu duyarak...
“Bana kimse ashâbımın birinden (canımı sıkacak bir ) şey getirmesin
(söylemesin). Zira ben, sizin karşınıza, içimde hiç bir şey olmadığı halde çıkmak
istiyorum.” 462 “Kattât (söz taşıyan) cennete girmeyecektir.” Müslim’in
rivâyetinde “nemmâm cennete girmeyecektir” şeklinde gelmiştir. 463
Hadiste geçen kattât ve nemmâm aynı mânaya gelmektedir. Nitekim rivâyetin
vecihleri değiştikçe kelimelerden her ikisine de yer verildiği görülmektedir.
Bazı âlimler nemmâm, sözü bizzât dinleyip nakleden, kattât ise,
söylenenlere kulak kabartıp işittiği gelişi güzel dedikoduları nakledendir
diye arada bir fark görmek istemiştir.
Dinimizin üzerinde durduğu kötü ahlâklardan biri de işte açıklamaya
çalıştığımız bu âyette belirtilen laf getirip götürme huyudur. Fertler arasındaki
münasebetleri bozarak cemiyetin huzuruna te’sir edecek, içtimaî bütünlüğü
yaralayacağı için şiddetle yasaklanan huylar arasında yer almıştır.
Kur’ân’da ilk inzâl olan sûrelerde buna yer verilmesi, meselenin ehemmiyetini
anlatmada yeterlidir: “Çok yemin edene, haysiyetsiz kimseye, kusur
461 Bk. 3/Âl-i İmran, 159
462 Tirmizî, Menâkıb h. no: 3893; Ebû Dâvud, Edeb 33, h. no: 5860
463 Buhârî, Edeb 50, Müslim, İman 169, h. no: 105; Ebû Dâvud, Edeb 38, h. no: 4771; Tirmizî, Birr 79, h. no:
2027
• 198 •
Ahmed Kalkan
arayana, söz taşıyana, hayırdan alıkoyana, haddini aşana, çok günahkâr
olana... iltifat ve itaat etme!”464 Yine Mekkî sûrelerden Hümeze sûresi de
burada zikre değer. Onda her ne kadar doğrudan laf taşıyıcılık mevzubahis
edilmiyorsa da, buna yakın tavırlar takınanlara tehdit ifâde edilmektedir:
“Yazıklar olsun arkadan çekiştirmeyi ve yüze karşı kaş göz işaretiyle eğlenip
ayıplamayı âdet edinene.” 465
Gazâli der ki: “Kendisine dedikodu ulaşan kimseye düşen, onu tasdîk
etmemek, hakkında söz edilen kimsenin de, söylendiği şekilde olduğu zannına
düşmemesi, “acaba” diyerekten, söyleneni tahkike de kalkmaması,
ayrıca laf getireni ayıplayıp, bunu bir daha yapmamasını söylemesi, vazgeçmezse
ona öfkelenmesi, kendisi için de, nemmâmı, zecrettiği şeyi hoş
görüp o işittiğini yaymaya kalkmamasıdır. Aksi takdirde kendisi nemmâm
olur.” Gazâli’nin kaydettiğine göre, Ömer İbn Abdilaziz’e bir adam gelerek:
“Senin hakkında falanca şöyle söyledi” der. Ömer de: “İstersen bunu tahkik
edelim. Eğer yalancı çıkarsan “Bir fâsık size haber getirince araştırın” 466
hükmüne girersin. Şâyet duyduğun doğru çıkarsa “Dili ile iğneleyen, koğuculuk
eden...” 467 hükmüne girersin ki, her iki halde de mes’ulsun. İstersen
senin için üçüncü şıkkı tercih edelim, seni affedelim de bu iş böyle kalsın!”-
der. Adam: “Af diliyorum, bir daha böyle bir işe girişmeyeceğim” der.
Nevevî de diyor ki: “Bütün bu yasaklar, nakledilen şeyde şer’î bir maslahat
yoksa câridir. Aksi takdirde, müstehab veya vâcibtir. Şöyle ki: “Bir
adam, bir kimsenin başka bir kimseye haksız olarak ezâ vereceğine muttali
olursa, öbür şahsı uyarıp ezadan koruması gerekir. Keza bir kimse imamı
veya sorumluluğu olan kimseyi, yerine bakacak olan nâibinin davranışı
hakkında ihbarda bulunacak olursa, bu yasaklanmaz.” Yine Gazâlî şöyle
demiştir: “Nemîme aslında, hakkında söz edilen kimseye söz götürmektir.
Meselâ falanca senin hakkında şöyle söyledi demek gibi. Ancak nemîme
deyince sadece bu kastedilmez, daha umumî kullanışı vardır. Normal olarak,
açıklanması hoşa gitmeyen her şeyi açıklamaya, nemîme denir. Hoşa
gitmeme deyince kendisinden nakil yapılanın hoşlanmaması ile kendisine
nakil yapılanın veya bir başkasının hoşlanmaması birdir, hepsi de nemîmeye
girer. Kezâ menkul sözle veya işâretle de olsa; bir kusur veya bir başka
464 68/Kalem, 10-12
465 104/Hümeze, 1
466 49/Hucurât, 6
467 68/Kalem, 11
• 199 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
şey de olsa birdir. Meselâ bir kimsenin malını gizlediğini gören kimse bunu
ifşa etse bu da nemîmeye girer. Yani kısacası nemîme, açıklanması hoşa
gitmeyecek bir şeyi açıklamaktır.”
“Gıybet ve nemîme bir midir faklı mıdır? Bu hususta ulemâ ihtilaf etmiştir.
Râcih olan, farklı olmaları ve aralarında umum-husus münasebetinin
bulunmasıdır. Yani nemîme, bir kimsenin halini bir başkasına fesâda
sebep olacak bir muhtevada, rızası olmadan nakletmektir. Bu nakilden o
şahsın haberi olmuş olmamış fark etmez. Yeter ki rızâsız olsun, nemimedir.
Gıybet ise, gıyabında, hoşlanmayacağı bir şeylerle adamı zikretmektir.
Nemîme ifsâd kasdıyla temâyüz eder, gıybette bu kasdın varlığı şart koşulmaz.
Gıybet ise hakkında konuşulanın gıyabında olmakla temâyüz eder. Bu
vasıflar dışında gıybet ve nemime müşterektirler. Âlimlerden bazısı, gıybette,
hakkında konuşulan kimsenin gâib olmasını şart koşmuştur.” 468
Abdullah İbn Ömer (r. anhumâ) anlatıyor: “(Bir gün) Rasûlullah (s.a.s.)
minbere çıkıp yüksek sesiyle şöyle nidâ etti: “Ey diliyle müslüman olup da
kalbine iman nüfuz etmemiş olan (münâfık)lar! Müslümanlara ezâ vermeyin,
onları kınamayın, kusurlarını araştırmayın. Zira kim bir müslüman kardeşinin
kusurunu araştırırsa, Allah da kendisinin kusurlarını araştırır. Allah
kimin kusurunu araştırırsa, onu, evinin içinde (insanlardan gizli) bile olsa
rüsvay/kepaze eder.” 469
Alay Denen Ahlâksızlık
Din ahlâkından uzak toplumlarda, kişilerin eksikliklerini araştırmak,
kusurlarını ortaya çıkarmaya çalışmak çok yaygın bir davranış şeklidir. İnsanların
bu yola yönelmelerinin altında yatan sebep ise dünyaya yönelik
hırsları ve üstün olma arzularıdır. Bu insanlar karşılarındaki kişilerin hatalarını
ortaya çıkarmalarının kendilerine bir üstünlük getireceğine inanırlar.
Bunun için sıkça başvurdukları yöntemlerden biri de alaycılıktır. İnsanların
kusurlarıyla, âcizlikleriyle ya da hatalarıyla alay ettiklerinde, kendi kusurlarının
örtüleceğini düşünürler. Bu yüzden câhiliyye toplumlarında alay,
yaşamın her ânında rastlanabilen bir ahlâk bozukluğudur. Kur’an ahlâkına
sahip olmayan bu insanlar, sürekli olarak başkalarının alay edebilecekleri
468 İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yay., 12/318-319
469 Ebû Dâvûd, Edeb 40, hadis no: 4880; benzer rivâyetle, yakın bir mânâda: İbn Mâce, Hûdûd 5, h. no: 2548;
Tirmizî, Birr ve's-Sıla 84, h. no: 2101
• 200 •
Ahmed Kalkan
yönlerini araştırırlarken, bir yandan da kendileri alaya alınma ihtimalinin
tedirginliğini yaşarlar. Dolayısıyla gösterdikleri bu alaycı tavırlarla birbirlerini
âdeta bir “zulüm ortamı” içinde yaşatırlar.
Ancak bu kişilerin karşılaşacakları son, Allah’ın âyetlerinde bildirdiği
gibi yaptıkları “maskaralık” sebebiyle çok acı olacaktır: “Andolsun, senden
önceki elçiler de alaya alındı da alaya aldıkları şey, onlardan maskaralık yapanları
çepeçevre kuşatıverdi.”470 “Kendilerine hak gelince, onu yalanladılar;
fakat alaya aldıklarının haberleri onlara gelecektir. Kendilerinden önce nice
nesilleri yıkıma uğrattığımızı görmüyorlar mı? Biz, sizi yerleşik kılmadığımız
bir biçimde onları yeryüzünde (büyük bir güç ve servetle) yerleşik kıldık; gökten
üzerlerine sağanak (bol yağmurlar) yağdırdık, nehirleri de altlarından
akar yaptık. Ama günahları nedeniyle biz onları yıkıma uğrattık ve arkalarından
başka nesiller (inşâ edip) var ettik.” 471
Ayrıca bu insanlar şunu da bilmelidirler: Mü’minlere gösterdikleri alaycı
davranışlarla, dine yönelik iğneleyici ve iftira dolu sözlerle kendilerini
sonsuz bir azâba sürüklemektedirler. Bunun yanı sıra attıkları iftiralar ve
alaycı sözler, bunlara mâruz kalan insanların âhiretteki derecelerini yükseltmektedir.
İşte bu, Kur’an’da haber verilen önemli bir sırdır: “İnkâr edenlere
dünya hayatı çekici kılındı (süslendi). Onlar, iman edenlerden kimileriyle
alay ederler. Oysa korkup sakınanlar, kıyâmet günü onların üstündedir. Allah,
dilediğine hesapsız rızık verir.” 472
Geçmişte olduğu gibi bugün ve gelecekte de, inkâr ettikleri veya kavrama
kabiliyetine sahip olmadıkları gerçeklere karşı alaycı tavır gösteren
kişiler olacaktır. Kur’an’da bildirildiği gibi inkârcı karakter gösteren insanlar,
çağlar boyunca hemen her dönemde aynı ahlâksız tavrı göstermişlerdir.
Hatta aynı sözleri söylemiş, aynı örnekleri vermiş, aynı davranışlarda
bulunmuşlardır. Alaycılık da bu davranışlardan biridir. Kur’an ahlâkını yaşamayan
insanların gösterdikleri bu ortak tavır Allah’ın değişmez bir kanunudur.
Dolayısıyla böyle davranışlarla karşılaşan bir mü’min Kur’an’da sözü
edilen bir gerçeği yaşamaktan dolayı şevklenir. Bunun mü’min olmanın bir
göstergesi olduğunu bildiği için, karşılaştığı durumdan büyük bir şeref duyar.
Bu davranışlara sabır gösterdiği için âhirette alacağı karşılığı bilmek ise
470 6/En’âm, 10
471 6/En’âm, 5-6
472 2/Bakara, 212
• 201 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
coşkusunu daha da artırır. Allah Kur’an’da, “…Sizden önce kendilerine kitap
verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler)
işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir”
473 şeklinde haber vermiştir. Ve âhirette küçük düşenlerin de mü’minlerle
alay edenler olacağını müjdelemiştir. Âyetlerde şöyle buyrulmaktadır: “De
ki: ‘Davranış (ameller) bakımından en çok hüsrana uğrayacak olanları size
haber vereyim mi? Onların, dünya hayatındaki bütün çabaları boşa gitmişken,
kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar.’ İşte onlar, Rablerinin
âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Artık onların yapıp ettikleri
boşa çıkmıştır, kıyâmet gününde onlar için bir tartı tutmayacağız. İşte, inkâr
etmeleri, âyetlerimi ve elçilerimi alay konusu edinmelerinden dolayı onların
cezası cehennemdir. İman edip sâlih amellerde bulunanlar... Firdevs cennetleri
onlar için bir ‘konaklama yeridir.’ Onda ebedi olarak kalıcıdırlar, ondan
ayrılmak istemezler.” 474
Alay Etmenin Kaynağı Kibirdir
İnsanların çoğu Allah’ın gücünü ve büyüklüğünü kavrayamadıkları
için, kendilerine bir lütuf olarak verilen özelliklerden dolayı kibirlenir ve
büyüklenme hevesine kapılırlar. İşte bu insanların içlerindeki kibri dışarı
vurma yöntemlerinden bir tanesi insanlarla alay etmektir.
Alaycı insanlar içlerindeki büyüklük hevesi nedeniyle sürekli herkesin
eksik yönünü görür, güzel yönlerini ise fark edemezler. Bu tip kişilerin
her birinin kendilerine göre kibirlendikleri bazı özellikleri vardır. Örneğin
kimi başarısından, kimi güzelliğinden, kimi de zenginliğinden dolayı kibirlenir.
Bundan dolayı da bu yönlerde eksiği olan insanlarla karşılaştıklarında
onların eksiklikleriyle alay ederler. Kendilerine bu özellikleri verenin Allah
olduğunu ve dilediği her an geri alabileceğini düşünmeksizin böylesine azgın
bir tutum sergilerler. Câhiliyye toplumlarında İslâm ahlâkından uzak
olan yapı sebebiyle, alaycılık yaşamın kopmaz bir parçası halini almıştır.
Çocuklar, gençler hep bu kültür ve ahlâkla birlikte büyürler.
473 3/Âl-i İmrân, 186
474 18/Kehf, 103-108
• 202 •
Ahmed Kalkan
Câhiliye Toplumunda Alaycılık
İman etmeyen insanlar Allah’ın insanlar için seçip beğendiği İslâm
ahlâkını yaşamadıkları için Kur’an’dan tamamen uzak bir yapıdadırlar. Bu
nedenle de kendi aralarındaki günlük yaşamlarında alaycı tavırlar çok yaygındır.
Bu ahlâk bozukluğunun altında kibirli olmaları ve güzel ahlâkı yaşamamaları
yatar. Bulundukları ortamda en üstün kişi olmak istedikleri için
başkalarının güzel özelliklerini gördüklerinde onlarla alay ederler. Bu yolla
karşılarındaki kişiyi aşağılamayı, onu insanların gözünde küçük düşürmeyi
ve onun moralini bozmayı hedeflerler. Bu kişinin diğer insanların beğenisini
ve takdirini kazanmasını istemezler. Allah’ın Kur’an’da öğrettiği gerçek
sevgiyi, şefkati, merhameti yaşamadıkları için de alay ederek birbirlerini
kırmaktan çekinmezler.
Günlük hayatları bunun örnekleriyle doludur. Arkadaşlarının ya da
başka insanların eksiklikleriyle, fiziksel kusurlarıyla ya da hatalarıyla kendi
aralarında konuşarak, alay ederler. Ayağı kayıp yere düşen, boğazına bir şey
kaçan, dili sürçüp bir kelimeyi yanlış söyleyen birini gördüklerinde abartılı
ve uzun süreli gülüşlerle taciz ederler. Ardından da yine o kişi hakkında küçük
düşürücü yönde konuşmalar yaparlar. Hatta o an gülerek o kişiyi taciz
ettikleri gibi, daha sonraki günlerde de her fırsatta bunu ona hatırlatarak,
utandırmaya çalışırlar. Alaya mâruz kalan kişiler de aynı ahlâkı yaşamaktadırlar.
Sonraki günlerde kendileriyle aynı duruma düşen birini gördüklerinde
onlar da o kişilerle alay edeceklerdir. Yani tüm bu kişilerin arasında
sanki “sessiz” bir câhiliyye anlaşması vardır.
Bunun dışında bazı kişiler de yolda fiziksel yönden eksikliği olan birini
gördüklerinde elleriyle o kişiyi işaret ederek, gülmeye ve kendilerince alay
etmeye çalışırlar. Eksikliği olan kişinin bunu görebileceğini ve taciz olabileceğini
bildikleri halde böyle çirkin bir tavrı uygulamaktan çekinmezler.
İnsanların kıyafetleriyle, saç şekilleriyle, konuşma tarzlarıyla, şiveleriyle,
üsluplarıyla, meslekleriyle ve hatta yaşam şekilleri ile alay etmeyi bir eğlence
şekli olarak değerlendirirler. Câhiliyye toplumunun günlük yaşamına
da alay hâkimdir. Kur’an ahlâkının yaşanmadığı böyle ortamlarda alaycılık
toplumun hemen her alanında yaygın şekilde görülür. Özellikle de fakirlerle
alay edilir. Onların kıyafetleri, konuşma tarzları ve üslupları, renk seçimleri,
yaşam biçimleri alay konusu olan malzemelerdir. Allah korkusuna
• 203 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
sahip olmadıkları için, yaptıkları alaycılığın karşılığını âhirette göreceklerini
göz ardı ederler. Hesap gününü düşünmeden yaşamlarını sürdürürler.
İslâm ahlâkından uzak toplumlarda, tüm bu sıkıntı verici davranışlar
nedeniyle bireyler son derece huzursuz bir ortamda yaşamak zorunda kalırlar.
Herkes birbiriyle alay edecek bir yön bulur, ama kendisiyle alay edilmesinden
de ciddi anlamda rahatsız olur. Buna rağmen içinde bulundukları
ortamı değiştirmek için bir çaba harcamazlar. Çünkü alaycılığın kötü bir
davranış olduğunu, Allah’ın emrettiği ahlâka uygun olmadığını dile getirirlerse,
kendileri de başkalarıyla alay edemeyeceklerdir. Bu ise, nefislerinin
kesinlikle istemediği bir durumdur. Bu yüzden karşılaştıkları alaycı tavırları,
hayatın bir gereği olarak kabullenirler. Bundan dolayı da birbirlerinin
kötü davranışlarını yadırgamazlar. “Yapmakta oldukları münker (çirkin iş)
lerden birbirlerini sakındırmıyorlardı. Yapmakta oldukları şey ne kötü idi!”
475 âyeti, bu yanlış tutumları haber vermektedir. Sonuç olarak Kur’an ahlâkının
yaşanmadığı bir yerde, her çeşit alaycı tavır, küçük düşürücü konuşma,
rahatsız edici bakış ve gülüş görülebilir. Bunun meydana getirdiği sıkıntılı
ve huzursuz ortamdan kurtulmanın tek yolu ise Kur’an’ın emrettiği güzel
ahlâkı benimsemek, onu yaşamak ve yaşatmaktır.
- 5-7. Âyetler -
يِّيكُْ اْلَفْتُونُ
أَ
 بِ فَسَتُبْصُِ وَيُبْصُِونَ
¬ ْلُهْتَدِي نَ  نْ ضَلَّ عَنْ سَِبيلِِ وَهُوَ أَعْلَُ بِ ƒ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَُ بِ َ
فَسَتُبْصُِ : yakında göreceksin وَيُبْصُِونَ : ve görecekler يِّيكُْ
أَ
ُ بِ : hanginizin الَْفْتُون : fitneye tutulmuş (tutulduğunu) إِنَّ : kesinlikle رَبَّكَ : Rabbin :هُوَ
O أَعْلَُ : en iyi bilendir نْ ضَلَّ ƒبِ َ : kimin saptığını عَنْ سَِبيلِِ : kendi yolunda
وَهُوَ : O أَعْلَُ : en iyi bilendir ¬ ْلُهْتَدِي نَ بِ : kimin hidâyete erdiğini
475 5/Maide, 79
• 204 •
Ahmed Kalkan
“Yakında sen de göreceksin, onlar da
Hanginizde delilik olduğunu, hanginizin fitneye tutulup çıldırdığını; sınandığını.
Şüphesiz Rabbin, kimlerin Kendi yolundan saptığını ve kimlerin doğru
yolda olduğunu herkesten iyi bilir.” (68/Kalem, 5-7)
Allah Tarafından Müşriklere Tehdit
Bu onurlandırıcı övgüden sonra Yüce Allah, peygamberine, kendisine
bu iğrenç iftirayı atan müşriklerle gelecekteki durumları ile ilgili güvence
veriyor. Ayrıca müşrikleri, durumlarını ortaya çıkarmakla, bâtıl oluşlarını
gözler önüne sermekle, apaçık sapıklıklarını herkese duyurmakla tehdit
ediyor:
“Yakında sen de göreceksin, onlar da
Hanginizde delilik olduğunu, hanginizin fitneye tutulup çıldırdığını;
sınandığını.
Şüphesiz Rabbin, kimlerin Kendi yolundan saptığını ve kimlerin doğru
yolda olduğunu herkesten iyi bilir.” (68/Kalem, 5-7)
Burada Yüce Allah’ın ortaya çıkarıp herkesin dikkatine sunacağına
ilişkin peygamberine güvence verdiği yoldan çıkmış olan kişi sapıklardan
birisidir. Veya gerçek kimliği ortaya çıkacak şekilde sınanan kimsedir. Bunların
ikisi de konunun içeriğine yakın anlamlardır. Bu vaad, Peygamberimizin
kişiliğine dil uzatan, ona mesnetsiz iftiralar atan müşriklere yönelik
bir tehdit anlamına geldiği kadar Peygamber Efendimize ve beraberindeki
müminlere de bir güvence anlamındadır. Acaba müşrikler Peygamberimiz
için o, cinlenmiş biridir derken neyi kastediyorlardı? Büyük ihtimalle onun
aklını kaybettiğini vurgulamak istemiyorlardı. Çünkü ortadaki realite bu
sözü yalanlamaktadır. Cinlerle iletişim halinde olduğunu, onların bu garip
ve olağanüstü sözleri ona ilham ettiklerini anlatmak istiyorlardı. Nitekim
her şairin bir şeytanının olduğunu ve bu şeytanın güzel söz söylemede o
şaire yardımcı olduğunu sanıyorlardı. Oysa bu anlam, Peygamber Efendi•
205 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
mizin gerçek durumundan uzaktır. Kendisine vahyedilen kalıcı, doğru ve
tutarlı sözlerin önüne yabancı bir yaklaşımdır.
Yüce Allah’ın bu vaadi, gelecekte Peygamber Efendimizin gerçek durumu
ile onu yalanlayanların gerçek durumlarının ortaya çıkacağına işaret
ediyor. İçinde bulunduğu durumla kimin sınandığını ve kimin davasında
sapık olduğunun belirleneceğini vurguluyor. Ve Yüce Allah Peygamber
Efendimize şu güvenceyi veriyor: “Şüphesiz Rabbin, kimlerin kendi yolundan
saptığını ve kimlerin doğru yolda olduğunu herkesten iyi bilir.” Ona
bu güvenceyi veren, kendisine vahiy indiren Yüce Allah’tır. Ve Yüce Allah
O’nun ve beraberindeki mü’minlerin doğru yolda olduğunu biliyor. Bu âyet
Peygamber Efendimize gelecekle ilgili güvence verirken, düşmanlarının
içine korku düşürüyor. Gelecek hakkında kalplerini endişenin, sıkıntının
girdabına atıyor.
Daha sonra Yüce Allah, Peygamberimize karşı çıkan, getirdiği hak
içerikli davet hakkında onunla tartışan, bu amaçla mesnetsiz iftiralar atan
müşriklerin gerçek durumlarını, gerçek düşüncelerini gözler önüne seriyor.
İçtenlikle inanıyor görünmelerine rağmen aslında onlar sahip bulundukları
cahiliye düşüncesine pamuk ipliği ile bağlıdırlar. Peygamberimizin
onları çağırdığı inanç sisteminin bazı ilkelerinden vazgeçmesi durumunda
kendi inanç sistemlerinin birçok ilkesinden vazgeçmeye hazırdırlar. Onlara
karşı daha yumuşak ve daha uzlaşmacı bir tavır takınması durumunda
uzlaşmaya, yumuşak davranmaya ve sadece meselenin dış görünümünü
korumaya sırf zevâhiri kurtarmaya dünden razıdırlar. Çünkü onlar gerçek
olduğuna kesinlikle inandıkları bir inanç sistemine bağlı değildirler. Onlar
dış görünüşe önem veren, inanmaksızın sadece öyle görünmek isteyen
kimselerdirler.
Rabbin, kimlerin kendi yolundan saptığını (dalâlette olduğunu) ve
kimlerin hidâyette (doğru yolda olduğunu) herkesten iyi bilir.” (68/Kalem,
7)
• 206 •
Ahmed Kalkan
Dalâlet
Yolunu şaşırma; kaybolma; azma; sapkınlık ve bâtıla yönelme. Ayrıca,
helâk olmak, bâtıl şey ve unutmak mânâlarına geldiği gibi bilerek veya
bilmeyerek, az veya çok doğru yoldan sapmak anlamlarına da gelir. Nitekim
“dâll” ve “dalâl” hem peygamberler hem de kâfirler için kullanılmıştır:
“(Kardeşleri) dediler ki: Yusuf ’la kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir.
Hâlbuki bizler birbirine bağlı bir toplumuz. Herhalde babamız apaçık bir
hata (dalâl) içindedir.” 476 Âyette, görüldüğü gibi, hata kelimesi “dalâl” ile
ifade edilmiştir.
Duhâ sûresinde de peygambere hitaben; “Seni şaşırmış bulup da yol göstermedi
mi?”477 buyurulmaktadır. Buradaki şaşırma kelimesi de Kur’ân’da
“dâll”, yani yolunu kaybetmiş, şaşırmış demektir.
Dilimizde dalâlete, sapmak, sapıklık ve sapkınlık denir. Dalâl, bazen
gafletten ve şaşkınlıktan doğar. Bu münasebetle dalâl; gaflet, şaşkınlık, kaybolma
ve helâk olma manalarına da kullanılır.
Aslında dalâl, yoldan sapmak demek olduğu gibi, aklî sapma anlamlarında
da kullanılmıştır. Biz de dalâlet ve sapkınlığı bâtıla düşmeyi sadece
dinde; dalâl ve sapıklığı da akıl ve sözde kullanırız. Dâll kelimesinin çoğulu
olan “dâllîn”, tam manasıyla, sapkınlar demektir.
“Kim imanı küfürle değiştirirse şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur.” 478
“Allah’a ortak koşan kimse şüphesiz derin bir sapıklığa düşmüştür.” 479
“Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mümin kadın ve erkeğin o
işlerinde seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlü’ne karşı gelirse apaçık bir
sapıklığa düşmüş olur.” 480
Yukarıdaki âyetler, ister mümin olsun ister kâfir, Allah’ın ve Rasûlü’nün
emir ve teklifleri karşısında inat edip ondan deliller ve harikulâde şeyler
476 12/Yûsuf, 8
477 93/Duhâ, 7
478 2/Bakara, 108
479 4/Nisâ, 116
480 33/Ahzâb, 36
• 207 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
istemek suretiyle Peygamber’i müşkül durumda bırakmaya çalışmalarının
onları doğru yoldan sapmış kimseler olarak nitelendirmeye götüreceğini
ihtar etmektedir. “İbrahim, babası Âzer’e: Sen bir takım putları ilâhlar mı
ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve milletini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum
demişti.” 481
Hâlbuki Hz. İbrahim Kur’ân ifadesiyle yumuşak, müsamahakâr, temiz
huylu ve halîm birisidir. Fakat akîde söz konusu olunca, ne babalık kalır ne
de evlâtlık... Dalâleti seçenlere karşı tavır budur. “...Allah, müminlere lütufta
bulunmuştur. Hâlbuki daha önce apaçık bir (dalâl) sapıklık içindeydiler.” 482
Daha önce, tasavvurda, itikatta, hayatî mefhumlarda, gaye ve yönelişlerde,
âdet ve gidişatta, nizam ve prensiplerde dalâlet; sosyal ve ahlâkî yaşayışta
da sapıklık içindeydiler. Allah, lütufta bulunarak onları, sapıklıktan
doğru yola çıkarmıştır: “Ey Muhammed! Sana indirilen Kur’ân’a ve senden
önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğutun
önünde muhakeme olunmalarını isterler. Oysa onu reddetmekle emr olunmuşlardı.
Şeytan onları derin bir sapıklıkla saptırmak ister.” 483
İşte iman ettiğini söyleyip; Hakk’ın önünde muhakeme edilmeye çağrılınca,
tâğutun hükmünü Hakk’ın hükmüne tercih edenler, gerçekte şirk ve
apaçık bir sapıklık içindedirler. Şeytan da, onların, bu sapıklıklarında daha
da derinleşmelerini ister ve nitekim çoğu zaman başarır.
Dalâlet kelimesinden geçişli olarak türetilen “idlâl” da saptırmak anlamına
gelir. Şöyle ki: “Onlardan bir güruh seni saptırmaya yeltenmişti. Onlar
yalnızca kendilerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler.” 484
Rivâyete göre Medine yerlilerinden Ta’me, bir komşusunun zırhını çalmış,
bir un dağarcığına saklayarak getirip, bir Yahûdi’nin evine gizlemişti.
Ta’me’yi sıkıştırdılar. O, müslüman olmasına rağmen yemin etti. Yahûdiyi
sorguya çektiler. O da: Bunu bana Ta’me verdi dedi. Bazı Yahûdiler de şahitlik
ettiler. Zaferoğulları Rasûlullah’a gelip Ta’me’yi beraat ettirmesini söylediler.
Ta’me’nin yemini karşısında düşündü; arkasından yukarıdaki âyet
481 6/En'âm, 74
482 3/Âl-i İmrân, 164
483 4/Nisâ, 60
484 4/Nisâ, 113
• 208 •
Ahmed Kalkan
indi. Dalâletin unutma ve yanılma anlamına geldiği de olur. Aşağıdaki âyet
buna bir örnektir: Borç verirken yazılmasını ve şahit getirilmesini isteyen
âyet, devamla; “Eğer iki erkek bulunamazsa rıza göstereceğiniz şahitlerden
olmak üzere bir erkekle iki kadın gösterin ki, onlardan biri yanılırsa diğeri
onu düzeltsin.” 485 Görüldüğü gibi burada yanılma olarak tercüme edilen
kelime Kur’ân’da “dalâlet”ten türeyen, “dâllet” sözcüğüdür.
Peygamber (s.a.s.)’in hadislerinde de, sapıklığın dalâlet olarak geçtiğini
görmek mümkündür. Bir örnek olmak üzere aşağıdaki hadisle yetinelim:
“(Din ve ibâdetler hakkında) Sonradan uydurulan şeylerden sakınınız. Çünkü
sonradan uydurulan her şey bid’attır. Ve her bid’at sapıklık (dalâlet)tır.” 486
Dalâlet ve Türevleri
‘Dalâl veya dalâlet’ masdarları sözlükte; kaybolmak, telef olmak, şaşırmak
ve yanılmak anlamlarına gelir.
Somut olarak, ‘çölde seyahat ederken yolunu şaşırmak’ manasına gelse
de asıl anlamı, bilerek veya bilmeyerek doğru yoldan az veya çok ayrılmak,
sapmak, ya da azmak demektir. Bu mânâdan hareketle mecâzî olarak ‘dalâlet’
akla, duyulara, gerçeğe aykırı ilkeleri benimsemek karşılığında kullanılmaktadır.
‘Dalâlet’ , ‘hidâyetin ve rüşd’ün zıddı olup, kasden ya da unutarak
doğru yoldan ayrılmak demektir.
‘Dalâlet’in bir başka tanımı şöyle yapılabilir: Maksada ulaştıran yolu
bulamamak, istenen sonuca götürmeyen bir yola girmek, ya da arzu edilen
sonucu kazandıran her türlü yoldan ve metodlardan ayrılmaktır.
‘Dalâlet’ gerçekte, maddî ve görülen bir yoldan sapma olduğu halde,
daha sonra din ve akıl yolundan sapmak anlamına kullanılmaya başlanmıştır.
Bu nedenle ‘dalâlet’ daha çok dinden sapmayı, ‘dalâl’ ise akıl ve sözdeki
sapmayı ifade eder.
Aynı kökten gelen ‘idlâl’, dalâlete düşürmek, azdırmak, ‘mudıll’ dalâlete
düşüren, sapıttıran, ‘dâll’, dalâlete düşen, sapan, sapmış, anlamlarına gelir.
485 2/Bakara, 282
486 Ebû Dâvûd, es-Sünne 5; Halid Erboğa, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 353
• 209 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Dalâletin Kur’an’daki Anlamları
Bu kelime türevleriyle birlikte Kur’ân–ı Kerim’de iki yüzü aşkın yerde
geçmektedir. Hidâyetin ve imanın karşıtlığını, inkârcıların hidâyet karşısındaki
durumlarını ifade etmede önemli bir Kur’an kavramıdır.
Kur’an’da daha çok küfür ve inkârı kapsayan sapıklık olarak kullanılmaktadır.
Ancak Kur’an dalâlet kavramını ya da türevlerini birkaç mânâda
daha kullanmaktadır ki, bu anlamların kelimenin kök manasıyla yakın ilişkisi
vardır.
1- Saptırmak Anlamında
‘İdlâl’ şeklinde geçmekte ve başkasını saptırmak, doğru yoldan alıkoymak,
gerçek yolu kaybettirmek manalarına gelmektedir. (‘Ağvâ ve sadde’
fiileri de saptırmak manasında olup ‘idlâl’ kelimesiyle yakın ilgileri vardır.)
Şeytan hakkında şöyle söyleniyor: “Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak
onları boş kuruntulara boğacağım…” 487
Kur’an, ayrıca Firavunun ve altından buzağı yapıp İsrâiloğullarına ‘işte
sizin ilâhınız budur’ diyen Sâmirî’nin birer saptırıcı olduğunu vurguluyor.
488
2- Şaşırmak Anlamında
Bu anlam inançsızlar hakkında kullanıldığı gibi peygamberler hakkında
da kullanılmıştır. “Seni şaşırmış (dâll) bulup ta yol göstermedik mi?”489
âyetinde Rasûlullah’ın peygamberlikten önceki durumuna işaret edilmektedir.
Bu dönemde Hz. Muhammed (s.a.s.) İlâhî vahy’den habersizdi, şer’î
hükümleri ve peygamberlik görevini bilmiyordu. Kur’an, Peygamberimizin
yaptığı tebliğle hiç bir zaman yanılmadığını ve sapmadığını söylemektedir.
490
487 4/Nisâ, 119
488 20/Tâhâ, 79, 85
489 93/Duhâ, 7
490 53/Necm, 2
• 210 •
Ahmed Kalkan
3- Boşa Çıkarmak Anlamında
Şu âyette olduğu gibi: “Dediler ki, ‘Biz yerde yok olup gittikten sonra,
gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta bulunacak mışız?’ Hayır, onlar Rablerine
kavuşmayı inkâr edenlerdir.”491 Burada geçen ‘dalâl’ kelimesi yok olup gitmek,
kaybolmak anlamındadır.
Allah’a iman etmeyen, üstelik insanları Allah’ın yolunda alıkoymaya çalışanlar
iyi amelde bulunsalar bile onların bütün yaptıkları boşa çıkacaktır
(dalâl olacaktır).492 ‘Dalâlet’ aslında” bir sapmadır, yitip-kaybolmadır, bir
helâk olmadır.493
4- Azap Anlamında
Kur’an cehenemlikleri ‘dalâl’ içinde olmakla tarif etmektedir ki bu da
onlara taddırılan azaptan başkası değildir.494
5- Hüsran Anlamında
Tarih boyunca İslâma ve onu tebliğ edenlere karşı hile ve tuzakları hep
boşa çıkmıştır, bu tuzakların sahipleri yaptıklarının karşılığında hüsrana
uğramışlardır. Kur’’n bunu bir yerde ‘dalâl’ kelimesiyle ifade ediyor.495 İki
âyette de yine hüsran anlamında geçiyor.496
6- Yanılmak Anlamında
‘Yusuf ’un kokusunu (burnumda tüter) buluyorum” diyen Hz. Ya’kub’a
oğulları şöyle dediler: “Allah adına hayret, sen hâlâ geçmişteki yanılgındasın”
497 Hz. Yusuf ’u çok seven babasına karşı da benzer bir yanılgıda olmak
suçlaması yapılıyor.498 Her iki âyette de ‘dalâl’ kelimesi kullanılıyor.
491 32/Secde, 10
492 18/Kehf, 104
493 71/Nûh,:14
494 54/Kamer, 47-48
495 Mü’min: 40/25.
496 12/Yûsuf, 30; 36/Yâsin, 24
497 12/Yûsuf, 95
498 12/Yûsuf, 8
• 211 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Miras taksiminde hak sahiplerine karşı haksızlık yapılmamasını ikaz
eden âyette de aynı kelime ‘hata’ anlamında geçmektedir.499
7- Sapkınlık Anlamında
‘Dalâlet’ aynı zamanda aklî sapmalar hakkında da kullanılmaktadır. Nitekim,
dalâlet; dini olarak sapmayı ifade ediyorken, dalâl ise daha çok akıl
yönünden sapmayı, şaşırmayı anlatır.
‘Dâll’, sapıtmış, şaşırmış, yoldan çıkmış; bunun çoğulu olan ‘dâllîn’ ise
sapıtanlar, şaşırmışlar anlamındadır. “…Kim imanı küfre değişirse, artık o,
dalâlete düşmüş (doğru yolu sapıtmış olur)”500
İster mü’min ister inkârcı olsun, ‘Allah’ın ve Rasûlünün emirlerine karşı
gelenler sapıklığa düşerler.501 Allah’a şirk koşan müşrikler de derin bir sapıklık
içerisindedirler.502
Dalâlette Olanlar
Yine Kur’an’ın ifadesine göre şu gibi kimseler de dalâlete düşmüşlerdir:
Allah’ı, O’nun meleklerini, kitaplarını, peygamberini ve âhiret gününü
inkâr edenler.503
Peygamberin çağrısına kulak asmayanlar, ya da O’nunla alay edenler.504
Kur’an’ın İlâhî bir kitap olduğunu kabul etmeyenler.505
Kıyametin kopacağından şüphe edip bu konuda ileri geri tartışmaya
girişenler.506
Allah’ın haram kıldığı şeyleri helâl sayanlar, çocuklarını geçindirememe
endişesiyle öldürenler.507
499 4/Nisâ 176
500 2/Bakara, 108
501 33/Ahzâb 36
502 4/Nisâ, 116
503 4/Nisâ, 136
504 25/Furkan, 41-42; 46/Ahkaf, 32
505 41/Fussilet, 52; 62/Cum’a, 2
506 42/Şûrâ, 18
507 6/En’âm, 140
• 212 •
Ahmed Kalkan
Hüküm verirken Allah’ın hükümlerine itibar etmeyip, kendi hevalarından
hüküm verenler.508
Allah’ın rahmetinden ümidini kesenler.509
Kalbinde nifak hastalığı bulunan münafıklar.510
Kur’an’a göre ehl-i kitap da doğru yoldan sapmış kimselerdir.511
Dalâlette Olanların Özellikleri
Allah’ın hidâyetine uymak insanın fıtratına daha uygunken, dalâleti
tercih edenler, akıl ve duyularını yerli yerinde kullanmayıp ta sapıklığa
düşenler ve başkalarını da saptıranlar şüphesiz zalim kimselerdir. Onlar
akıllarını kullanıp gerçeği görecekleri yerde, hevalarına (doğru olmayan
arzularına) uyarlar.512
Birtakım kişiler ve kötülük odakları insanları hidâyetten uzaklaştırıp
dalâlete düşürebilirler. İnsan yaratılışı gereği itaat etmeye de isyan etmeye
de meyillidir. Aklını iyi kullanan, Allah’tan gelen hidâyet sebeplerini iyi anlayan,
yani Kitabı ve Peygamberi idrak eden, Allah’ın her taraftaki âyetlerini
düşünen kimseler doğru yolu bulurlar. Bunlardan uzak kalıp, dalâlete
sürükleyici kişilerin peşine gidenler ise sapıtırlar.
Kur’an’ın açıklamasına göre şeytan yardımcılarıyla birlikte insanları
sapıklığa götürmeye çalışırlar.513 Firavun gibi cürüm (günah) işleyenler ve
onun yanındaki mele’ sınıfı (aristokratlar) kendilerine uyanları sapıtırlar.
Firavun, Kur’an’ın üzerinde çok durduğu tipik bir isyancı kişiliktir. Yeryüzünde
azıp-sapmanın (tuğyânın), kibirlenmenin, cürüm işlemenin, kendi
hevasını ilâh haline getirmenin, zulmün ve sapıtmanın en açık örneğidir.
Kendisi sapıklıkta olduğu gibi, üzerinde hâkimiyet kurduğu kitleleri de
kendisi gibi sapıklığa götürmenin gayretinde idi.
508 6/En’âm, 56; 38/Sâd, 26
509 7/A’râf, 179
510 63/Münâfikun, 6
511 5/Mâide, 60, 77
512 4/Nisâ, 44; 43/Zuhruf, 40
513 20/Tâhâ, 117-121; 25/Furkan, 29; 7/A’râf, 16-17; 4/Nisâ:, 119 vd.
• 213 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Şüphesiz her devirde firavun tipli insanlar çıkabilir, kendileri dalâlette
oldukları gibi diğer insanları da hidâyetten ayırmak için çaba gösterebilirler.
Allah’ın âyetlerine sırt dönen bu azgınlar, kurdukları şeytanî sistemlerle,
oynadıkları oyunlarla bu hedeflerine ulaşmaya çalışırlar.
İnsanların kendi elleriyle yaptıkları ve kutsal saydıkları putlar ve benzeri
(heykeller) de sapıklığa sebep olurlar.514
Dalâlet Önderleri
Hidâyette olmayan, Allah’ın çizdiği çizginin dışında yaşayan ve İslamî
ilkelere dikkat etmeyen çoğunluğa veya topluluklara uymak ta kişiyi sapıklığa
götürebilir. İnsan için ölçü çoğunluğun ne yaptığı değil, inancın ve
hayat anlayışının Hakk’a uygun olmasıdır.515
İnsanları saptıran bir başka grup da, kişilerin peşine gittikleri önderleridir.
İster dinî anlamda olsun, ister siyasî anlamda olsun; toplumum önündeki
kişilere ‘imam’ veya ‘önder-lider-başkan’ denir. Önder konumundaki
kişiler sapıklık üzerinde iseler, peşlerinden gidenler de onlar gibi olurlar.
Bir önderi (imamı) körü körüne taklit veya takip etmek, onun yanlışlarını
da kabul etme tehlikesini de beraberinde getirir. Kitleler genellikle bir liderin,
bir önderin peşine giderler, onun izini izlerler, onun görüşlerini çoğu
zaman kayıtsız şartsız kabul ederler. Firavun gibi düşünen önderler, peşlerine
gelenleri tıpkı kendileri gibi dalâlete götürürler.
Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Ümmetin hakkında en çok
korktuğum (şey) saptırıcı imamlardır (önderlerdir).”516
Müslüman ümmet hakkında böyle bir korku duyulursa, küfür öncülerinin517
peşinde gidenler hakkında daha fazla endişe etmek gerekir. Çünkü
küfür önderleri insanları -Kur’an’ın deyişiyle- ‘cehenneme çağırırlar.’518
Allah (c.c.) bütün insanları mahşer meydanına hesap vermek üzere,
dünyada iken peşlerine gittikleri imamlarıyla (önderleriyle) birlikte getire-
514 14/İbrâhim, 36
515 6/En’âm, 116-117
516 Dârimî, Rikak: 39, Hadis no: 2755; Tirmizî
517 9/Tevbe, 12
518 28/Kasas, 41
• 214 •
Ahmed Kalkan
cektir.519 İnkârcılar o gün şöyle diyecekler: “Yâ Rabbi! Biz büyüklerimize ve
imamlarımıza (yöneticilerimize) itaat etmiştik. Onlar da bizi doğru yoldan
sapıttılar.”520 Bu saptırıcılar kendi günah yüklerini taşıdıkları gibi, saptırdıkları
kimselerin günahlarını da taşıyacaklar. Buna karşı toplumu saptıran
kimselere gönüllü olarak uyanların günahlarında ise bir eksilme olmayacak.
521
Dalâlete Düşme Sebepleri
Bazı insanların hidayetten yüz çevirip dalâlete sapmalarının bir takım
sebepleri vardır. İnsanın yetiştiği ortam, aldığı eğitim elbette önemlidir.
Ancak insanın iradesi kendi elindedir. O dilediği yolu ve inancı seçebilir.
Onun bâtıl ve Kur’an’ın dalâlet dediği yolları seçmesine bazı sebepler etki
edebilir.
Özellikle müslümanların dalâlete düşmelerine, dinde sonradan ortaya
çıkan bid’atlerin rolü vardır. Bid’atler, dinî kılıfla sunulduğu için çoğu insan
bunu anlamaz. Bid’atleri hayat haline getirenler de günün birinde İslâm
inancının dışına çıkarlar.
Din’de tefrika (ayrılık) çıkarmak ta sapıtmanın bir başka nedenidir.
Din’de ayrılık çıkarmak, şüphesiz İslâm’ı kendi kafasına göre anlayıp, kendi
anladığını din sanmak, diğer anlayışları din dışı sayıp onlara sırt dönmek,
onları düşman bilmektir. Kur’an, önceki ümmetlerin bu hataya düştüklerini
haber veriyor: “Dinlerin parçalayıp grup grup olanlar var ya, senin onlarla
hiç bir ilişkin yoktur.” 522
Dinlerini parçalayıp fırka fırka (parti parti) olanlar, kendi ellerinde
olanla, yani kendi fikirleriyle, kendi anladıklarıyla, gruplarına ait üstünlüklerle,
kendilerinin daha doğru yolda olduğu iddiasıyla övünüp durmaktadırlar.
523
Dinlerini parçalamanın başka bir anlamı da, dinin hükümlerinin bir
kısmını almak, bir kısmını bırakmaktır. Böyle yapanlarla, kendi hizbinin
519 17/İsrâ, 71
520 33/Ahzâb, 67; 7/A’râf, 38-39
521 16/Nahl, 25
522 6/En’âm, 159
523 30/Rûm, 32
• 215 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
(grubunun) anladığı şeyi din zannedenler arasında fark yoktur. Her biri bir
liderin, bir önderin peşine takılır, bir grup bulur, grubunu en üstün sayar,
diğer grubu yanlışta görür. Hatırlatmak gerekir ki mezhepli olmak, İslâm’ın
akîdesine uygun düşünen bir gruba mensup olmak, bir grupla beraber çalışmak,
bir hizbin prensipleriyle bir işi yapmak üzere bir araya gelmek yanlış
değil: grupçu, mezhepçi, partici olmak hatadır ve insanı dalâlete kadar
götürebilir.
Bu hatadan kurtulmanın yolu Kur’an’a ve yine O’nun istediği gibi topyekûn
sarılmaktan geçer.524
İslâm’ı, O’nun güzelliklerini, O’nun insana kazandırdıklarını, İslâm’a
uymakla elde edilebilecek kazançları, Allah’ın vereceği mükâfatı (va’ad) ve
vereceği cezayı (va’îd) bilmeyenler, bu gibi konularda cahilce hareket edenler
hidâyetten saparlar.525 Bilgisizlik insanı hem doğru olandan ayırır hem
de kişiyi belli konularda taassup sahibi yapar. Kişinin bilmediğini bilmemesi
ise daha büyük bir kayıptır. Böyleleri kendi hevâlarına uyarlar, bildikleri
az şey üzerinde inatla dururlar, sapıklıkta olsalar bile kendilerini kolay
düzeltemezler.
Elde edilen bilginin yanlış kullanılması da insanı dalâlete düşürebilir.
İlim, insanlara gerçeği göstermesi ve hakikate ulaşmasında bir ışık olması
gerekirken; insanlar bilgiyi gereğince kullanmıyor. Hatta çoğu zaman Allah’tan
gelen hidâyet, yani İslâm’ın ilkeleri bilimsel gerçeklere ters diye iddia
edilmekte, böylece onlardan yüz çevirilmekte. Günümüzde bilim son
derece gelişmiş olmasına rağmen insanlığın çoğu Kur’an’ın dalâlet dediği
çizgidedir. Kimileri de insanlara hükmetmek, onların sırtından geçinmek,
ya da başka amaçlar için din’den öğrendiği bilgileri yanlış yerde ve kendi
çıkarı için kullanır, hem kendi sapar hem de başkalarını saptırır.
İnsanın kalbinden ‘Âhiret’ inancı kaybolduğu an, o derin bir sapıklığa
düşer. Âhiret inancı şüphesiz insana hayat gerçeğini öğreten en önemli bilgidir.
526
524 3/Âl-i İmrân, 103
525 6/En’âm, 144; 22/Hacc, 8-9
526 34/Sebe’, 8
• 216 •
Ahmed Kalkan
Lehve’l hadis’e (boş, işe yaramaz, insanı Allah’tan ve O’na itaatten uzaklaştıran
her türlü söz ve meşguliyete) müşteri olanlar da hidâyetten uzaklaşırlar.
527 Bu gibi sözler ve uğraşılar kişiye bir fayda sağlamaz ama onu Allah’tan
ve kulluk görevlerinden uzaklaştırır, onu dalâlete düşürür.
Dalâletin Sonuçları
Dalâlete düşenlerin kalpleri kasvetlidir (katıdır). Onların kalpleri fıtrî
özelliklerini yitirmiş, Hidâyete kapalı, şirke, küfre, şüpheye ve sapıklığa
açıktır. Öyle kalplere hikmeti ve hidâyeti anlatmak zordur.528 “Allah, kime
hidâyet verirse onun kalbini İslâm’a açar. Kimi de saptırmak isterse onun da
kalbini göğe yükseliyormuş gibi daraltır, sıkar…”529 Dalâlette olanların kalpleri
daykdır, darlık/sıkıntı içindedir.
Dalâlette olmanın, hidâyeti bırakıp da dalâleti satın almanın530 âhiretteki
cezası elbette Cehennem’dir.531
Görüldüğü gibi dalâlet, doğru yoldan, Allah’ın yolundan ayrılıp başka
yollara sapmak, bâtıl dinleri kabul etmek, Allah’ın emrine aykırı yaşamaktır.
Bu sıfat inkârcıların ve müşriklerin bir sıfatıdır. Bu kavram, onların hidâyetten
ayrılarak yanlış yola girdiklerini, çıkmaz bir sokağa saptıklarını,
gerçeğe aykırı hareket ettiklerini, kendilerini kurtuluşa götürmeyecek bir
tercih yaptıklarını en güzel bir biçimde ortaya koymaktadır.
Allah’ın dâvetine kulak asmayıp, O’nun âyetlerini inkâr edenler, kendilerini
maksada götürecek yolu kaybedip, azabı ve tükenişi kazandıracak
olan sapıklığı alırlar. Dalâlete düşmek bir anlamda azmak, haddi aşmaktır.
Böyle yapanlar Hakk’ın karşısına çıkmış ve kendi aleyhlerine azap kazanmış
olurlar.
İnsanları Allah’ın dininden yüz çevirtip sapıklık yollarına sürükleyecek
kişiler, sistemler ve araçlar günümüzde çok daha fazladır. Bugün bir sürü
siyasî sistem, hayat felsefesi, akımlar ve çalışmalar insanları dalâlete davet
527 31/Lokman, 6
528 7/A’râf, 179; 13/Ra’d, 30-31 vd.
529 5/Maide, 13
530 2/Bakara, 16
531 26/Şuarâ, /91-97; 17/İsrâ, 97 vd.
• 217 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
etmektedir. Eğitim ve medya araçları dalâleti daha geniş kitlelere ulaştırmaktadır.
Mü’minler, İslâm’ın dalâlet (sapıklık) dediği hayat anlayışlarını davranış
ve fikirleri iyi tanımalı ve kendilerini iki dünyada da kurtaracak İslâmî
kimliklerini korumalılar.
Her namazda okuduğumuz ve Fatiha Sûresinde yer alan şu duayı pratik
hayatta da gerçekleştirmek gerekir: “Yâ Rabbi! Bizi dosdoğru yola ilet; kendilerine
nimet verdiklerinin yoluna; gazaba uğrayanların ve dâllîn olanların
(sapıtmışların) yoluna değil.” 532
İnsanlar mizâç itibariyle birbirlerinden farklı oldukları gibi, kavrama ve
öğrenme kabiliyetleri yönünden de oldukça farklıdırlar: Bir insanın aklı ile
tespit ettiği ve “tek kurtuluş yolu” olarak sunduğu teorileri, diğer bir insan;
tamamen “saçma” olarak nitelendirebilir. Hatta insanın aklî muhakemesini
işletmeyip, hakikati bulmada, iyiyi ve kötüyü birbirinden ayırmada gaflete
düşmesi de mümkündür. Bütün bu ihtimaller olmasaydı, aklı ile hareket
eden ve “hakikati bulduğunu” ileri süren herkese inanmamız gerekirdi.
Hâlbuki görünen odur ki, herkes kendi aklını beğenmekte, tespit ettiğini
ileri sürdüğü doğruların dışında kalan her şeyi reddetmektedir. Dolayısıyla
sırât-ı mustakîmin (doğru yolun ve hakikatin) ölçüsü insan aklı olamaz.
İşte bu noktada karşımıza hidayet ve dalâlet kavramları çıkmaktadır. Allah
Teâlâ; Hz. Âdem’i ve Hz. Havva’yı yeryüzüne indirdiği zaman şöyle buyurmuştu:
“Hepiniz oradan inin. Sonra size benden bir hüdâ gelir de; kim Benim
hüdâma tâbi olursa, artık onlara hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun (üzüntülü)
olacak değildirler.” 533
Yeryüzünde insan için iki yol vardır. Birincisi: Allahû Teâla’ya iman etmek
ve hayatını İslâm’a göre düzenlemek (hidayete tâbi olmak). İkincisi:
Hevâ ve heveslere tâbi olup, dalâlet üzere yaşamak!.. Bu iki yolun dışında
üçüncü bir yoldan söz etmek mümkün değildir.
Arapça’da dalâl kelimesi; yolunu kaybetmek, doğru yoldan çıkmak ve
insanı talep ettiği noktadan mahrum bırakmak gibi mânâlara gelir. Dalâlete
düşene dâll, dalâlete düşürene mudıll, dalâlete düşürmeye, azdırmaya da
532 1/Fâtiha, 6-7; Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yay., s. 121-126
533 2/Bakara, 38
• 218 •
Ahmed Kalkan
idlâl denilir.534 Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, yaratılışı inkâr edenlerin iddiası
izah edilirken “dalelnâ” kelimesi (kaybolmak mânâsında) kullanılmıştır:
“Dediler ki; ‘Biz yerde çürüyüp kaybolduğumuz (dalelnâ) vakit mi, gerçekten
yeni bir yaratılışla mı yaratılacağız?’ Evet, onlar Rablerine kavuşmayı inkâr
edicidirler.”535 Yine başka bir ayet-i kerimede, yoldan çıkarmak, azdırmak
mânâsında (adleltüm) kullanılmıştır: “(Rabbin) Onları da, Allah’tan gayri
taptıklarını da (mahşerde) bir araya toplayıp: ‘Siz mi şu kullarımı saptırdınız
(adleltüm), yoksa kendileri mi yollarını sapıttılar’ diyeceği gün (görürsün ki)
onlar (şöyle) demişlerdir: ‘Seni tenzih ederiz. Seni bırakıp da başka veliler
edinmek bize yakışmaz. Fakat sen gerek onlara, gerek atalarına geçimlik verdin
de, zikri (şeriata tâbi olmayı) unuttular ve helâk (e mahkûm) bir kavim
(topluluk) oldular.” 536
Dalâlete düşmenin birçok sebebi vardır. Dünyevî ihtirasa kapılmak ve
âhireti unutmak, her türlü felâketin başlangıcıdır. Tâğutî güçlere itaat etmek
ve onların ideolojilerine tâbi olmak, dalâleti satın almaktır. Nitekim
Kur’ân-ı Kerim’de: “O gün yüzleri ateşte evrilip-çevrilirken: ‘Eyvah bize! Keşke
Allah’a itaat etseydik; peygambere itaat etseydik’ diyeceklerdir. (Onlara
tâbi olanlar da o gün) ‘Ey Rabbimiz! Hakikat biz reislerimize (liderlerimize)
ve büyüklerimize uyduk. Onlar da bizi yoldan saptırdılar (fe edallûne’s-sebiylâ)’
diyeceklerdir. Ey Rabbimiz! Onlara (liderlerimize ve büyüklerimize)
azaptan iki katını ver. Onları büyük bir lâ’netle rahmetinden kov!” 537 buyurulmuş
ve tuğyan eden güçlere itaatin getireceği manzara çizilmiştir.
Kelime-i Şehadeti ikrar ve tasdik eden her mü’min; Allahû Teâlâ’nın
sınırlarını çizdiği şeriata tâbi olmak durumundadır. Zira sırat-ı mustakîm
(dosdoğru yol) budur. Malûm olduğu üzere; namaz ibadetini edâ edereken
mutlaka Fatiha sûresini okuruz. Bu sûreyi okurken: “Yalnız sana ibadet
(kulluk) ederiz. Yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, kendilerine
ni’met verdiklerinin yoluna kavuştur. Gazaba uğrayanlarınkine, dalâlette
olanlarınkine değil!” diye yalvarır ve “âmin” deriz. Şimdi Muhammed Ali
Sabunî’nin Ahkâm Tefsiri isimli eserinden velâ’d-dâllîn ibaresinin mânâsını
534 Râğıb el-Isfahani, el-Müfredat fi Garibi'l Kur'ân, İst. 1986, Kahraman Yay., s. 440. Ayrıca, Ömer Nasûhi
Bilmen, Kur'ân-ı Kerîm'in Türkçe Meal-i Âlîsi ve Tefsiri, İst. 1963, c. II, s. 11; Seyyid Şerif Cürcani, et-
Tarifat, İst. ty. Kaynak Yay., s.137
535 32/Secde, 10
536 25/Furkan, 17-18
537 33/Ahzab; 66-68
• 219 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
öğrenelim: “Dâllîn’den (sapıklardan) kasıt hıristiyanlardır. Nitekim Cenâb-ı
Hak: “De ki: ‘Ey Kitap ehli! Dininizde haksız yere haddi aşmayın. Bundan
evvel hakikaten hem kendileri sapmış hem birçoğunu saptırmış ve (hâlâ da)
doğru yoldan ayrılıp sapa gelmiş bir kavmin hevâ ve (heve)sine uymayın.” 538
emri ile bize bunu bildirmektedir. İmam Fahruddin-i Razi, konuyla ilgili
görüşünü şöyle ifade eder: Müfessirlerin bazısı gazaba uğrayanlardan maksadın;
görünür amellerinde hata yapan her şahıs, sapıklardan muradın da,
itikadında hata yapan herkes olduğu görüşünü tercih etmektedirler. Çünkü
gazâba uğrayanları yahûdilere, sapıkları da hıristiyanlara tahsis etmek esasa
aykırıdır.
Çünkü Allah Teâlâ’yı inkâr etme, O’na bazı şahıs ve güçleri ortak etmek
din olarak hıristiyanlıktan ve yahûdilikten daha çirkin, dolayısıyla onlardan
korunmak daha evlâdır. Alûsî, Fahruddin Râzi’nin bu görüşünü reddederek
şöyle diyor: “Gazaba uğrayanlar” ile “sapıklar” sözlerinden açık olarak
yahûdi ve hıristiyanların kasdedildiği, sahih hadisle rivayet edilmiştir. Bu
rivayet varken, buna aykırı bir görüşe dönülemez. İmam Kurtubi ise şöyle
demektedir: Müfessirlerin birçoğuna göre “gazaba uğrayanlar” ile yahûdilere,
“sapıklar” ile de hıristiyanlara işaret edildiği, Hatem oğlu Adiyy’in
müslüman oluşu sırasındaki hadiste tefsir edilmiştir. Ebû Hayyan’ın bu
hadisle ilgili görüşü şöyledir: Eğer hadis-i şerif ’in Rasûl-i Ekrem (sav)’den
nakli sahih ise, ona dönmek (onunla amel etmek) farz olur. Bana göre; Fahruddin-
i Râzi’nin görüşü, hadisi reddetmek anlamını taşımaz. Aksine onun
hükmünü genelleştirerek, yahûdilik, hıristiyanlık ve diğer tüm İslâm dışı
inançları içine alan bir ifade ile bütün kâfir ve münafıkları âyetin şümûlüne
almıştır.539
Şurası muhakkaktır ki, hidâyetten ayrılan bir kimse, mutlaka dalâlete
düşmüştür. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de: “Artık hakdan (ayrıldıktan) sonra
sapıklıktan başka ne kalır?” (Fe mâzâ ba’del-hakkı illâ’d-dalâl) 540 buyurulmuştur.
Mesele bu açıdan ele alındığı zaman dalâlete düşmenin, neleri beraberinde
getireceği kolayca anlaşılır.
İnsanın sadece aklî melekelerini kullanarak dalâletten kurtulması
mümkün değildir. Vahye tâbi olmayan kimse hidâyet nimetine kavuşamaz.
538 5/Maide, 77
539 Muhammed Ali Sâbûni, Ahkâm Tefsiri, Şamil Yay., c. I, sh. 22-23
540 10/Yûnus, 32
• 220 •
Ahmed Kalkan
Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’e hitaben: “İşte biz sana da
böylece emrimizden bir ruh vahyettik. Hâlbuki (vahiyden evvel) kitap nedir,
iman nedir, sen bilmezdin. Fakat onu biz bir nur yaptık. Bununla kullarımızdan
kime dilersek, ona hidayet veririz. Şüphesiz ki sen, doğru bir yolun
rehberliğini yapıyorsun” 541 buyurulmuştur. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) vahiy gelmeden
önce, kitabın ve imanın mahiyetini bilmeyişi, mücerred aklın (bu
noktada) sınırını çizmektedir. Bu sebeple akıl, vahyi kavramak için bir vasıtadır.
Bu incelik unutulmamalıdır. Aklı putlaştıranlar, dalâlete düşerler.542
Hidâyet
Hidâyet, doğru yolu bulma, açıklama, ilham etme, muvaffak kılma anlamlarına
gelmektedir. Terim olarak hidâyet; küfür, şirk ve sapıklıklardan
kurtularak, İslâm’ın aydınlık yoluna girmektir. Hidâyet, lütuf ile olan rehberlik
demektir. Allah Teâlâ’nın, lütuf ve keremiyle, kuluna sonu hayır ve
mutluluk olacak isteklerinin yollarını göstermesi veya yola götürüp muradına
erdirmesidir. Sadece yolunu ve sebeplerini göstermeye irşâd; neticeye
erişinceye kadar yola götürmeye de tevfîk denir. Hidâyette istenen, hayra
ulaştırmaktır. Meselâ, hırsıza yol göstermeye hidâyet denmez. Hidâyeti
buldurmaya “ihtidâ” veya “hüdâ” denmektedir. Allah’ın güzel isimlerinden
biri de “el-Hâdî”, yani hidâyet veren, hidâyete erdirendir.
Allah, hâdîdir; yani kendisini tanıma yollarını kullarına gösterip tanıtan,
onları Rubûbiyetini ikrar edici kılan, necat (kurtuluş) yolunu gösterip
açıklayan, her yaratığın bekası ve varlığını sürdürmesi için gerekli olan cihetlere
yönelten zattır. Bundan fazla olarak, kullarından dilediğini tevhid
nuruyla müşerref kılar, istediğini dosdoğru yola hidâyet eder. Ayrıca bütün
diğer yaratıkları faydalarına olan yöne sevk eder, rızık arama yollarını, zararlardan
sakınmalarını ilham eder. İmam Gazali, bu ikinci nevi hidâyete
bazı örnekler verir: Yeni doğan yavruya memeyi tutmasını, civcive çıkar
çıkmaz daneleri toplamasını, arıya yuvasını altıgen şeklinde yapmasını
vb. gibi her canlı için en uygun şartı ilham eder. Hidâyetin zıddı dalâlettir.
Dalâlet; sapmak, şaşmak, karanlıkta kalmak, bocalamak ve kaosa yenik
düşmek anlamlarına gelir. Dalâlet, doğru yoldan bile bile veya iğfale kapılarak
sapmaktır. “İhdinâ” kelimesinin Türkçeye çevrildiğinde en uygun
541 42/Şûrâ, 52
542 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler ve Kavramlar, İnkılap Yay., s. 109-113
• 221 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
tabir: “bize hidâyet et” ifadesidir. Merhum Elmalılı’nın açıklamasına göre:
“İhdinâ” kelimesini “göster” diye tercüme etsek, götürmek kalır. “Götür”
deyince, letâfet kalır ve hiç biri tam anlamı ifade etmez. En uygunu Türkçeye
de yerleşmiş olduğu şekliyle “bize hidâyet et” ifadesidir. Yani hidâyet, tek
kelimeyle tam olarak tercüme edilemez.
Çölün ortasında yolunu şaşırıp kaybeden bir kimseyle, bir rehber yardımıyla
gideceği yeri, yönü rahatça tayin edip bulan kimse bir değildir. Bu
bakımdan hidâyetin tam karşısına da şaşırmışlık, sapmışlık anlamına gelen
“dalâlet” kavramının yerleştirildiği görülür. Çünkü her şey kendi zıddına
nispetle daha gerçek mânâ ifade eder. O halde, insanı hayat çölünde ya da
yolunda doğru istikamete götürecek, sapmalardan koruyacak yön tayin
edici kılavuz nedir? Elbette ki Allah’ın hidâyeti (yol göstermesi)dir. “De ki:
Hidâyet/doğru yola kılavuzluk; ancak Allah’ın hidâyetidir.”543; Yolun doğrusunu
göstermek Allah’a aittir. Yolun eğri olanı da vardır. Allah dileseydi hepinizi
hidâyete iletirdi.” 544
Hidâyet, bir yolu göstermek ve o yolda sebatı sağlamada yardımcı olmaktır.
Yalnız göstermek, dinin anladığı mânâda hidâyeti ifade etmez.
Gösterilen yolda sebata yardım etmek de vahyin hidâyetinin bir parçasıdır.
O yüzden daha çok hidâyete ermiş insanların okuduğu Fâtiha sûresi 5.
âyetindeki “ihdinâ” kelimesine, bazı müfessirler; “bize verdiğin hidâyette
sebatımızı nasib et” anlamı vermişlerdir.
Kur’an’da Hidâyet
Hidâyet, Kur’an’ın en önemli kavramlarından birisi olmakla beraber,
aynı zamanda zıddı olan dalâletle birlikte Kur’an’da en çok zikredilen kelimelerdendir.
Hidâyet kelimesinin kökü olan “Hdy” kelimesi ve türevleri
Kur’an’da 317 yerde geçer.545 Hidâyetin zıddı olan dalâlet kelimesinin kökü
543 6/En'âm, 71
544 16/Nahl, 9
545
A- Hidâyet Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
a. Hidâyet, Allah'tan korkanlar içindir: Bakara, 150.
b. Hidâyeti Allah Verir: Bakara, 213, 272; A'raf, 30, 43; Nahl, 9; Sebe', 50; Müddessir, 55-56; İnsan, 29-30;
Tekvir, 29.
c. Allah, Kâfirlere ve Münâfıklara Hidâyet Vermez: Bakara,264; Zümer,3; Münafıkun,6
d. Allah'ın Muradı Hidâyettir: Nisa, 26; Yunus, 25; Hadid, 9.
e. Allah, Dilediğine Hidâyet Verir: En'am, 39; Yunus, 25; Ra'd, 27; İbrahim, 4; Nahl, 93; Hacc, 16; Nur, 35, 46;
• 222 •
Ahmed Kalkan
“d-l-l” ve türevleri ise toplam 188 yerde kullanılır. Hâdî, hidâyet eden, hidâyet
yaratan, istediğini hayırlı ve kârlı yollara muvaffak kılan anlamına gelir.
Kur’an’a göre mutlak Hâdî, Allah’tır. Mutlak Hâdî olan Allah’ın insanlara
olan hidâyetinin ise dört şekilde olacağı beyan edilmektedir:
1- Hidâyetin bütün mahlûkata şâmil olması. Bu, Allah’ın onlara akıl,
zekâ ve zarûri bazı bilgiler ihsan etmesidir. 20/Tâhâ, 50 ve 87/A’lâ, 3 âyetlerinde
bu tür hidâyetten bahsedilir.
2- Peygamber ve Kitaplarla insanları çağırdığı hidâyet. “Onları, buyruğumuz
ile, insanları doğru yola götüren (yehdûne) önderler yaptık.”546 âyetinde
olduğu gibi.
3- Bu hidâyeti kabul eden ve doğru yolda olanlara tevfik hidâyeti, onları
bu hidâyete muvaffak kılması. “Hidâyeti kabul edenlerin (ihtedev), Allah
Kasas, 56; Fatır, 8, 22; Şura, 13; İnsan, 30.
f. Allah, Hidâyet Ettiği Kimsenin Göğsünü İslâm İle Açar: En'am, 125; A'raf, 179.
g. Allah Dileseydi Bütün İnsanlar İman Ederdi: Yunus, 99-100; Ra'd, 31, Nahl, 9; Secde, 13.
h. Allah'ın Hidâyet Ettiği Kimseyi Saptıracak Yoktur: Zümer, 37.
i. İnsana Doğru Yol Gösterilmiştir: İnsan, 3; A'la, 3; Leyl, 12-14.
j. İnsana Hayır ve Şer Diye İki Yol Gösterilmiştir: Beled, 10; Şems, 8.
k. Hidâyette Olanlar: Bakara, 5; Necm, 30, 32.
l. Hidâyete Ulaşmanın Yolu: Bakara, 186.
m. Hidâyeti Kabul Edenler, Kendileri İçin Eder: Yunus, 108; İsra, 15; Meryem, 76; Neml, 92; Zümer, 41.
n. Allah'ın Hidâyet Verdiği Kimseler Doğru Yoldadır: İsra, 97; Kehf, 17.
o. Allah'ın Hidâyetine Tabi Olanlar: Taha, 123; Kasas, 85; Muhammed, 17; Müddessir, 55; İnsan, 29; Tekvir,
27-28.
p. Hidâyet Yolu, Allah Yoludur: Şura, 53.
q. Hidâyet İçin Dua: Fâtiha, 5-7; Bakara, 128-129; Al-i İmran, 8, 53, 193; Yusuf, 101.
B- Dalâlet (Sapıklık) Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
a. Allah Dilediğini Saptırır: En'am, 39; Ra'd, 27; İbrahim, 4; Nahl, 93; Fatır, 8.
b. Allah'ın Saptırdığı Kimseyi Hiç Kimse Doğru Yola Getiremez: Nisa, 88, 143; Maide, 41, Ra'd, 33; Nahl, 37;
İsra, 97; Kehf, 17; Hacc, 18; Nur, 40; Rum, 29; Zümer, 19, 23, 36; Casiye, 23; Zariyat, 9.
c. Allah, Dalâlette (Sapıklıkta) Bırakmak İstediği Kimsenin Göğsünü Yukarı Çıkıyormuş Gibi Daraltır: En'am,
125.
d. Dalâlette Olanları Allah Bilir: Necm, 30.
e. Peygamberin ve Mü'minlerin Yolundan Ayrılanlar: Nisa, 115; Kasas, 85.
f. Şeytanı Dost Edinenleri, Allah Dalâlette Bırakır: A'raf, 30.
g. Allah'ın Saptırdığı Kimseler, En Büyük Zararda Olanlardır: A'raf, 178, 186.
h. Dalâleti (Sapıklığı) Seçen, Kendi Aleyhine Seçmiştir: Yunus, 108; İsra, 15; Neml, 92; Sebe', 50; Zümer, 41.
i. Dalâletten Korunmak İçin Dua: Fâtiha, 5-7.
546 21/Enbiyâ, 73
• 223 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
hidâyetlerini artırır.”547 “Allah, iman edenlere hidâyet etti.”548 âyetlerinde olduğu
gibi.
4- Âhirette cennete hidâyet edip iletmesi. “Hamd Allah’a olsun ki, bizi
buna hidâyet etti.”549 âyetinde olduğu gibi.
İnsan, bir başkasını, bu dört hidâyet çeşidinden sadece dâvet ve yolu tanıtmak
sûretiyle hidâyete sevkedebilir. Hz. Peygamber’e hitaben: “Muhakkak
ki sen, dosdoğru yola hidâyet edersin.”550 “Her millet için hidâyet eden
(yani, dâvet eden) vardır.”551 gibi âyetlerde kasdolunan hidâyet, bu nevidendir.
Gerekli istidatları, tevfik ve âhirette mükâfat verme şeklinde olan öbür
hidâyet çeşitlerine ise: “Sen istediğini hidâyete erdiremezsin”552 (Hitap özellikle
Hz. Peygamber’edir) gibi âyetler işaret eder. Allah’ın; zâlimler, kâfirler,
fâsıklar hakkında menettiğini bildirdiği her âyette, üçüncü nevi, yani “hidâyeti
kabul edenlere mahsus olan tevfik hidâyeti” söz konusudur. Cennete
koymak ve âhirette mükâfat vermekten ibâret olan dördüncü kısma giren
hidâyet ise şu gibi âyetlerdedir: “İman ettikten, Peygamber’in hak olduğuna
şehâdet ettikten, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra inkâr eden bir
topluluğa, Allah nasıl hidâyet eder?” 553 “Allah, zâlimler topluluğuna hidâyet
etmez.”554 “Onların hidâyetleri sana düşmez, fakat Allah dilediğine hidâyet
eder.” 555
Hâdî, câhiliyye devrinde, yolları iyi bilen ve insanlara yol gösterip varacakları
yerlere götüren kimseye denilmektedir. Kur’an, sâlih amelle hidâyet
arasında yakın bir münasebet olduğunu açıklar. Tevbe-iman-sâlih amel üçlüsünün
neticesinde hidâyete ulaşılmaktadır.556 Başka bir ifadeyle hidâyet,
tevbe-iman-sâlih amelin doğal neticesidir. Hidâyete ermenin, iman ve sâlih
amellerle olacağını şu âyette de görmekteyiz: “İman edenler ve sâlih ameller
işleyenleri imanlarına karşılık Rableri onları hidâyete erdirir, doğru yola
547 47/Muhammed, 17
548 2/Bakara, 213
549 7/A'râf, 43
550 42/Şûrâ, 52
551 13/Ra'd, 7
552 28/Kasas, 56
553 3/Al-i İmran, 86
554 2/Bakara, 258
555 2/Bakara, 272; Suad Yıldırım, Kur'an'da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 199-200
556 20/Tâhâ, 82
• 224 •
Ahmed Kalkan
eriştirir.”557 Başka bir âyette de hidâyet ve ıslah arasında bir ilginin varlığı
görülmekte olup şöyle buyrulmaktadır: “Onları hidâyete erdirir, doğru yola
eriştirir ve durumlarını düzeltir.”558 Âyette doğru yola eriştirilen ve durumları
düzeltilenler, sûrenin baş tarafında ifade edildiği gibi, iman eden ve
sâlih amel işleyenlerdir. 559
Hidâyet, Yön Bulmak; İman, Yönü Bulduran Kuvvet
İnsan hayatının en önemli meselesi yön bulmaktır. İman, yönü bulduran
kuvvettir. Ancak bulunan yönde yürüyebilmek, bizi yol problemiyle
karşı karşıya getirir. Yönün işe yaraması, bu yönde yürümemizi sağlayacak
yolu gerekli kılar. Bu bakımdan Kur’an, yol konusu üzerinde çok durmaktadır.
Kur’an’da geçen sırat, sebil, tarik ve şeriat kelimelerinin hepsi -aralarında
nüanslar olmasına rağmen- yol anlamındadır.
Hidâyetin neticesi iman; dalâletin neticesi imansızlıktır. İnsanın kalbi,
hem imana, hem de küfre doğru eğilmeye elverişlidir. Kalbin imanla küfürden
birini tercih etmesi için mutlaka çekici bir sebep icabeder. Hidâyeti
de dalâleti de ancak Allah yaratır. Yani gönüllere imanı sevdiren sebepleri
Allah yarattığı gibi, küfür tarafını tutturan sebepleri yaratan da O’dur. Kullarından
istediğine hidâyet; istediğine dalâlet verir. Allah’tan başka insanları
hidâyet ve bahtiyarlığa eriştirecek yahut dalâlet ve hüsrâna düşürecek
hakiki bir fâil yoktur. Allah’ın hidâyet ettiğini kimse saptıramaz. Allah’ın
saptırdığını kimse doğru yola getiremez.
Yalnız, burada şu noktayı iyi bilmek lâzımdır ki, Allah Teâlâ’nın bir kulunda
dalâlet yaratması, o kulun, kendi arzusu ile sapıklık yolunu tutmuş
olmasındandır. Yoksa kul irâdesini, yeteneklerini dalâlete yöneltmedikçe
Allah onu cebren dalâlete sevk etmez. Yani, halk tabiriyle “belâ isteyen
belâsını; Mevlâ isteyen Mevlâ’sını bulur.” Nitekim insanlarda hidâyet ve
iman asıldır. Dalâlet ve küfür sonradan ârız olmuştur. Cüz’î iradenin sû-i
isti’mâlinden doğmuştur. Dalâlet ve küfür fıtrata muhâlefettir. Hastalıktır.
560 Sağırlıktır, dilsizlik ve körlüktür.561 Küfür ve dalâlet, zarara asla uğra-
557 10/Yûnus, 9
558 47/Muhammed, 5
559 Ömer Dumlu, Kur'ân-ı Kerim’de Salâh Meselesi, D.İ.B. Y., s. 63-64
560 2/Bakara, 10
561 2/Bakara, 18
• 225 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
mayacak bir ticareti/kazancı562 istememek ve müflis tüccar olmaktır. “Onlar
hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticareti kazançlı
olmamış ve kendileri de hidâyete erememiş, doğru yola girememişlerdir.” 563
Kaalû Belâ denilen bezm-i elestte, yani hilkat sabahında, ruhlar meclisinde
Allah, hepimizden ahd ve misak aldı. O’nun huzurunda doğru yola
gideceğimize hep bir ağızdan söz verdik. Gerçi biz bu mâcerayı hatırlayamıyoruz,
ama onu Allah, kitabında bildirmiş, bu sûretle kat’i olarak mâlum
olmuştur. Hatırlayamamak, inkâr vesilesi olamaz. Biz üç günlük kısa hayatımızda
bile, nice mühim ve hayatî olayları unutup duruyoruz. İşte ezelî
iman, Allah’ın bir hidâyeti ve bu mâceranın tatlı bir hâtırası ve insanlarda
her türlü fazilet ve ahlâk sermayesidir. Dünyaya çıkma zamanı gelince her
ruh için cismânî ve rûhânî kuvvetlerle mücehhez bir ceset bağışlaması,
dünyaya kitaplar indirmesi, peygamberler göndermesi, dünyada gördüğü,
işittiği, fikren mülâhaza ettiği her hâdisede bir hikmet dersi göstererek ezelî
iman nurunu kuvvetlendirip parlaklığını arttırması, hep Allah Teâlâ’nın kat
kat hidâyetleridir ki, kul, hidâyet istedikçe ve hidâyete uydukça Allah’ın hidâyeti
de daima artar durur. “...Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize
süslemiş, sindirmiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir.
İşte doğru yolda olanlar bunlardır.” 564
Hidâyet İsteği ve Hidâyette Devam
Fâtiha sûresinde “ihdinâ” (bize hidâyet et)”565 diye duâ ediliyor. Dalâlette
bulunanların hidâyet istemesi, hidâyetin meydana gelmesini istemek;
hidâyette bulunanların hidâyet istemesi de sebat ve hidâyet mertebesinde
yükselmeyi istemek anlamındadır. “Bizi hidâyet üzere sâbit kıl, hidâyetten
ayırma” demektir. Şu âyette buna benzer duâ ifadesi vardır: “Ey Rabbimiz,
bizi hidâyete ulaştırdıktan sonra, kalplerimizi saptırma.”566 Nice âlim ve âbid
vardır ki, onun kalbine küçük bir şüphe düşmüş, böylece de Hak’tan sapmış,
ayağı kaymış ve dosdoğru yoldan, müstakim dinden dönmüştür. Müslümanca
bir hayat önemlidir, ama müslümanca ölmek çok daha önemlidir.
“Başka türlü değil, sadece müslüman olarak ölün”567 Biz, her an hidâyette ka-
562 35/Fâtır, 29; 61/Saff, 10-11
563 2/Bakara, 16
564 49/Hucurât, 7; Ali Osman Tatlısu, Esmâü’l Hüsnâ Şerhi, Yağmur Y., s. 247-248
565 1/Fâtiha, 6
566 3/Al-i İmran, 8
567 2/Bakara, 132
• 226 •
Ahmed Kalkan
labilmek, doğru yoldan sapmamak için Allah’ın yardımına muhtacız. Zaten
sûredeki tüm cümleler istimrârı (devamlılığı) ifade etmektedir. Hamdler,
sürekli O’na; ibâdetler, tâatler, ve duâlar da kesintisiz O’nadır.
Hidâyet, bizi hakka götüren her türlü meziyet, araç, akl-ı selim, Peygamber
ve Kitap’tır. Müstakim yolda kalabilmemiz, kesintisiz olarak bunlara
sahip olmakla mümkündür. Sürekli akl-ı selim sahibi olmak, vahiyle
irtibatlı bulunmak, Peygamber’e bağlı kalmak; dosdoğru yolu bulmak kadar,
o yolda kalmak için de önemlidir. Öte yandan müslüman daha ileriye,
en ileriye tâliptir. Zarardan kurtulmak için, mü’minin iki günü birbirine
denk olmamalıdır. İlmî ve amelî yönden de kendini sürekli yenilemeli, hidâyet
yolunda mesafe kat etmeye, dosdoğru yolun en ilerisinde yer almaya
gayret etmelidir. İşte bu duâmızla biz, Rabbimiz’den hidâyetimizin artırılmasını
da istiyoruz. 568
Fâtiha sûresinde “İhdinâ” diye duâ ederken, hidâyetin yalnız ve yalnız
Allah’a ait olduğunu bildiğimizi de itiraf etmiş oluyoruz. Allah, Rasûlüne:
“Sen sevdiklerine hidâyet veremezsin. Ancak Allah, dilediğine hidâyet verir.”
569 buyurarak hidâyeti Rasûlünün bile veremeyeceğini bildirir. Peygamberler
ancak hidâyete vesile olurlar, insanlara yol gösterirler. “Muhakkak
sen, sırât-ı müstakîme yol göstermektesin.”570 Rabbimiz vahiyle peygamberlerine
yol göstermiştir. Biz de o vahyin ışığında yürüyoruz.
Hidâyet Vermek Sadece Allah’a Ait
Biz kimseye hidâyet veremeyiz. Ama İslâm nûruna dâvet eder, yol gösteririz.
Gözlere nur vermek Allah’a aittir. Doktorlar nur vermiyor, veremiyor;
sadece gözü perdelenenlerin nurunun açılmasına vesile oluyor. Hidâyet
gönül işidir. Kişinin kafasına tabanca dayayarak iman ettiremezsiniz.
Böylesi, hidâyete ermiş gibi görünür, ama gönülden inkâr eder. Yine, kişinin
kafatası veya kalbi açılarak içinden iman sökülemez. İman, hidâyet bir
gönül işidir. Gönle de yalnız onu Yaratan hâkim olur. Bizim tebliğimiz, bir
kişinin hidâyetine sebep olursa, bu bizim için yeryüzü dolusu altına sahip
olmaktan daha hayırlıdır. Bu, bize biraz ters gelebilir. Ama yeryüzü, insan
için yaratılmıştır.
568 Bk. 35/Fâtır, 32
569 28/Kasas, 56
570 42/Şûrâ, 52
• 227 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Yeryüzünün tamamı, insanın haksız yere akıtılmış bir damla kanına
denk olmaz. Dinimizin insana verdiği değer bu!... “Kim, bir cana veya yeryüzünde
bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana
kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa, ihyâ
ederse (hidâyetine vesile olursa) bütün insanları kurtarmış, ihyâ etmiş gibi
olur.”571
Kur’ân-ı Kerim’de Rabbimiz haksız yere herhangi bir kişiyi öldürenin
bütün insanları öldürmüş gibi olduğunu haber verirken572 öldürülenin
mü’min veya kâfir olmasını ayırt etmez. Medenî zannedilen Avrupalının,
Amerikalının gözünde ise, bir varil petrol, hıristiyan olmayan milyarlarca
insandan daha değerlidir. İşte böyleleriyle aynı safta, aynı zihniyet ve aynı
paktta olmamak için Fâtiha sûresini okurken “gazaba uğrayanların ve sapıkların
yoluna değil” diyoruz. 573
“Rabbimiz, her şeye yaratılışını verip sonra hidâyet edendir.”574 “Ne zaman
Benden bir “hüdâ” gelir de, kim Benim “hüdâ”ma uyarsa, böyleleri için
korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir.”575 Yeryüzündeki hayatında insanın
önüne iki yol açılmış bulunuyor. Bu yollardan birisi, Allah’a giden yol,
diğeri ise, Allah’ın yolu dışındaki sayısız yollar. Allah, yarattığı kullarına
karşı son derece merhametli olduğu için, insanlara sürekli olarak “hüdâ”sını
göndermiştir. Nitekim “hidâyet” kelimesinin bir anlamı “hediye”dir. Allah’ın
insanlara yol göstermesi, onlara hüdâsını göndermesi, bütünüyle
O’nun hediyesidir. İnsana düşen, Allah’ın hediyesini kabul etmektir. Bu
hediyeyi Allah, her insana doğrudan doğruya değil de, aralarından seçtiği
elçileri vasıtasıyla gönderir. İblis, dünya hayatının geçimliliğini insan için
yegâne amaç haline getirir. Bunun sonucunda, yalnızca tutkuları peşinde
koşan ve yeryüzünde fesat çıkaran insanın doğru yolu bulması için Allah,
elçilerini gönderir ve onlarla beraber Kitap indirir.
571 5/Mâide, 32
572 5/Mâide, 32
573 M. Toptaş, Şifâ Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 75-76
574 20/Tâhâ, 50
575 2/Bakara, 38
• 228 •
Ahmed Kalkan
Hidâyet İçin Kulun Çabası Gerekir
İnsanın, saptığı yollardan ayrılıp, Allah’ın yoluna girebilmesi için,
öncelikle böyle bir zorunluluğu duyması, yani bu yola girmek için çabalaması
gerekir. Bu çabalama Allah uğrunda cihaddır. Böyle bir çabanın
içinde olan, yani, ya kendi kendilerine, ya da elçilerinin çağrısıyla böyle
bir çabanın içine giren insanlara, elçiler getirdikleri Kitab’ın âyetlerini
okurlar. Ne ilginçtir ki, elçilere ilk inananlar, şirkin kirlerine bulaşmamış
ve şirkin yarattığı ortamdan son derece rahatsızlık duyanlar olmuşlardır.
Yani, Kur’an’ın deyişiyle, kulakları bütünüyle sağır, gözleri bütünüyle kör
olmamış, bunun sonucunda kalpleri hepten kararmamış, yani, ölmemiş
insanlardır bunlar. İnsanı öldüren, kalbi karartan günahlardır. Şirkin her
türlü kirlerinin içine bulaşarak, karanlıklar içinde hayaller ve kuruntular
üzerinde bir ‘bilgi’ oluşturan ve bunu gerçek bilgi sanan insanların iman
etmesi kolay olmaz. İblis, insanlara yaptıklarını süsler, onlara vaad eder,
içlerine kuruntular eker. “Elbette Senin kullarından belirlenmiş bir pay alacağım’
dedi; ‘onları mutlaka saptıracağım, boş kuruntulara sokacağım ve onlara
emredeceğim.’ (İblis) Onlara vaad eder, ümit verir.”576 İşte, şeytanın vaadine,
verdiği ümitlere ve emirlerine bağlanıp, tutkularına kapılan insanlar
‘ölmüş’ insanlardır. Bunlar, fâsıktırlar, fâcirdirler... Elçilerin getirdiklerine
inanmazlar; onları yalanlarlar, iman edenleri de vazgeçirmeye çalışırlar.
Onların bu durumuna, Kur’ân-ı Kerim’de “çok uzak bir dalâl” denir.
İblisin temelde insanlar üzerinde bir hükmü yoktur. O sadece vaad
eder; kuruntular ve ümitler verir. Ona uyanlar, aslında tutkularına, arzularına,
hevâlarına uyanlardır. Böyleleri, kurdukları dünyalarını sürdürebilmek
için birtakım putlar icat ederler. Bu putlar, bazı şekiller olabildiği
gibi, özellikle günümüzde çok yaygın olduğu biçimiyle, aldatıcı birtakım
“bilgi”ler, eğlenceler, şarkılar, sporcular, bilim, teknik, sosyal bilgiler, ilerleme,
eğitim, medeniyet, kültür, çağdaşlık gibi kelimeler de olabilir. Bunlar,
Allah’la ilişki koparılarak değerlendirildiğinde; Allah’ın yolundan sapmış,
tutkularına köle olmuş insanların, başkalarını da saptırmak için icat ettikleri
putlara dönüşür. 577
Öte yandan, şirkin yol açtığı ortamdan memnun olmayan ve çıkış yolu
arayan insanlar dalâl içinde olmalarına rağmen, elçilerin okuduğu âyetler-
576 4/Nisâ, 118-120
577 Bk. 14/İbrahim, 35-36; 25/Furkan, 17-18
• 229 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
le, kalplerindeki kirleri gidermeye girişirler, tezkiyeye başlarlar. Bu şekilde
arınmaya koyularak hüdâya tabi olmak isteyenlerin bu çabasına “ihtidâ”
denilir. (İhtidâ etmediği halde, böyle görünen dönmeler vardır. Sabataycılar
da denilen bu dönmeler -avdetîler- 2. Meşrûtiyet döneminde ve T.C.’de
etkin faâliyetlerde bulunmuşlar, Osmanlı’nın ve müslümanların başını çok
ağrıtmışlardır. Özellikle Selanik, dönmeleriyle meşhur idi. Hâlâ Hâriciye’de
(Dış İşleri Bakanlığı ve T.C.’nin dış temsilciliklerinde) ve medyada dönmelerin
ciddi etkinlikleri vardır.) İhtidânın başlangıcı elçilere ve Allah’tan
getirdiklerine inanmak ve okudukları âyetlerle kalplerini arıtma uğraşısı
içine girmektir. “Eğer sizin iman ettiğiniz gibi iman ettilerse, şüphe yok, ihtidâ
etmişlerdir.”578 “Eğer müslüman olup teslim olmuşlarsa, şüphe yok, ihtidâ
etmişlerdir.”579 Beri taraftan, elçilerin çağrılarına kulak vermeyip uzak bir
dalâl içinde olanların peşinden gidenlerin, kendilerini dalâlete sürükleyenlere
karşı tavırları şöyle anlatılır: “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün,
“keşke” derler, Allah’a itaat etseydik, Rasûl’e itaat etseydik! Rabbimiz, doğrusu
biz efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize itaat ettik de, onlar yolu
saptırdılar.” 580
Kalplerini arıtanlar; Allah’a yapışır, Rasûllerin öğretilerine kulak verir
ve bu öğretiler üzerinde gitmeye, hayatlarını sürdürmeye çalışırlarsa, Allah
da onların hidâyetini artırır, onları sırât-ı müstakîmde sâbitleştirir. “Allah,
İhtidâ edenlerin hidâyetlerini artırdı ve onlara takvâlarını verdi.”581 İhtidâlarında
sâbit olup, imanlarından dönmeyenler ve sâlih amellerde bulunanların
sonunda kalpleri de hidâyete erer. Kalp hidâyete erince, insan bütünüyle
hüdâya ulaşmış, yani artık tam anlamıyla hidâyet bulmuş demektir. “Kim
Allah’a iman ederse, Allah kalbini hidâyete erdirir.”582 Allah’ın hidâyete erdirdiği
insanlar, yine İblis’in iğvâlarına kapılıp dalâlete düşebilirler. Dalâlet,
doğru yoldan her türlü sapmayı içine alır; İster bilerek, ister bilmeyerek,
ister unutarak, ister kasten olsun. Sırât-ı müstakîmde olmamak veya sırât-ı
müstakîmi bilmemek de dalâlettir.
Kur’an, hidâyetin Allah’ın elinde olduğunu, Allah’ın hidâyet vermediğine
kimsenin hidâyet veremeyeceğini, eğer Allah dileseydi herkesin hidâyet
578 2/Bakara, 137
579 3/Âl-i İmran, 20
580 33/Ahzab, 66-67) (Ayrıca bk. 7/A'raf, 38-39
581 47/Muhammed, 17
582 64/Teğâbün, 11
• 230 •
Ahmed Kalkan
üzere olacağını söylemektedir.583 Kişinin bâtıl yolu bırakıp, hidâyete yönelmesi,
Cenâb-ı Hakk’ın dilemesi ve yardımı ile olur. “De ki: Ey insanlar, size
Rabbiniz tarafından bir hak geldi. Kim ihtidâ eder, doğru yola giderse, kendi
lehine doğru yola gitmiş olur. Kim de dalâlet içinde olursa, saparsa; kendi
aleyhine sapmış olur. Ben üzerinize vekil değilim.”584 “Allah kimi saptırırsa,
artık onu hidâyete, doğru yola sevk edecek hiçbir kimse bulunmaz.” 585
Hidâyet, öncelikle Allah’tandır ve tek hidâyet edici O’dur. Fakat Rasûller
Allah’ın hidâyetiyle hidâyet edici, yani insanları Allah’ın yoluna yönelticidirler.
Bu yönelişi tam bir hidâyet üzerinde oluşa çevirmek yine Allah’ın
elindedir. Peygamber ne kadar isterse istesin, insanlara hidâyet veremez.
Allah’ın izniyle insanlar hidâyete erer veya sapıklıkta devam eder. Aynı şekilde
İblis de insanlara vesvese vererek, emrederek, kuruntular ve ümitler
içinde yürüterek onları dalâlete çağırır. Ama yine, insanı sapıklığa iten Allah’tır;
yani, nihai belirleyici O’dur. İnsansa iradesini kullanarak sapar; yani
Allah, İblisin vaadlerine kanarak, tutkularına esir olan insanları, kendileri
istedikleri ve o yöne yöneldikleri için saptırır. İnsanları doğruya yönelten,
yani hidâyete götüren imamlar olarak Rasûller göndermesi, temelde yine
Allah’ın hidâyet etmesi olduğu gibi, İblisle de saptırması, yine Allah’ın saptırmasıdır;
yani, Allah insanın gerek hidâyete ermesi, gerekse sapması için
gerekli her türlü şartı yaratır; sonra, hidâyete ermeğe çabalayan insanları
hidâyete ulaştırır; sapıklıkta ısrar edenleri de kendi hallerine bırakır:
“Onları (elçileri) emrimizle hidâyete götüren imamlar kıldık.” 586
“Muhakkak sen, sırât-ı müstakîme ihtidâ ettirirsin.”587 Buna karşılık;
“Muhakkak sen, sevdiğine hidâyet edemezsin. Ancak Allah dilediğine hidâyet
eder.”588
“Sen, görmüyorlarsa, körlere hidâyet mi vereceksin?” 589
583 Örnek olarak bk. 6/En'am, 149; 16/Nahl, 9, 93; 7/A'râf, 30; 13/Ra'd, 31; 4/Nisâ, 88; 28/Kasas, 56; 42/Şûrâ,
52; 18/Kehf, 17; 39/Zümer, 37; 2/Bakara, 142, 213, 272; 10/Yûnus, 25; 14/İbrahim, 4...
584 10/Yûnus, 108
585 13/Ra'd, 33
586 21/Enbiyâ, 73
587 42/Şûrâ, 52
588 28/Kasas, 56
589 10/Yûnus, 43
• 231 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
“Yeryüzündekilerin çoğuna itaat edersen, seni Allah’ın yolundan saptırırlar.”
590
Dalâlet, “an” harf-i cerriyle kullanıldığında “yitmek, yok olup gitmek”
anlamlarına gelir. Kâfirlerin dünya hayatındaki amelleri, küfürleri, iftiraları,
hepsi âhirette kendilerinden sıyrılıp gidecektir. Böylece onların hiçbir
değerlerinin olmadığı anlaşılacak ve kendilerine hiçbir bakıma yarar getirmeyecek,
tam tersine zarar verecektir. Dünya hayatında Allah’a koştukları
eşler de, aynı şekilde kendilerinden kaybolup gidecektir: “Uydurdukları
şeyler kendilerinden kaybolup gitti.” 591
Kur’an’ı başından başlayarak okuyan kimsenin, Yüce Allah’tan ilk isteği
hidâyettir. Bu isteğe cevap da, ardından verilmektedir: Hidâyeti isteyene
“işte Kur’an!”592 denilmektedir. Dosdoğru yol, hidâyet Kur’an yoludur.
Hidâyette Kulun Rolü
Kur’an’ın tamamını dikkatlice okumayanlar yüzeysel bir bakış açısıyla
kaderci bir anlayışa kapılır ve hidâyetin, kişinin hiçbir etkisi olmadan,
tamamen Allah tarafından takdir edildiğini zannederler. Kuşkusuz Allah’a
inanan her mü’min Allah’ın iradesinin her türlü iradenin üstünde olduğuna;
Allah’ın dilemesinin önünde hiçbir engel bulunamayacağına kesin
olarak inanır. İnsan da diğer yaratıklar da Allah’a muhtaçtırlar. Yaratıkların,
kendilerinden kaynaklanan hiçbir şeyi yoktur. Organları da, fiilleri de,
yararlandığı şeylerin hepsi de Allah tarafından yaratılmıştır. Hidâyeti de
veren O’dur. Ancak, hidâyeti dileyen bir kimseye Allah engel olur ve onu
sapıklıkta kalmaya zorlar mı? Ya da hidâyeti bulmak istemeyeni Allah zorla
hidâyete sürükler mi? Daha açık bir ifade ile, Yüce Allah, kulları arasında
ayırım yaparak kimilerini kayırır ve kimilerini cezâlandırmak için başka
şeylere yönelir mi?
Allah’ın dilemesinin önünde hiçbir engel olamayacağına kesin olarak
inanan mü’min, durup dururken Allah’ın, kulları arasında bir ayırım yapmadığına;
O’nun âdil olduğuna da kesin olarak inanır. “Kim yararlı iş işlerse
kendi lehinedir; kim de kötülük işlerse kendi aleyhinedir. Rabbin, kullara
590 6/En'âm, 116
591 6/En'âm, 24; 10/Yûnus, 30; A. Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 141-142
592 2/Bakara, 2
• 232 •
Ahmed Kalkan
karşı zâlim değildir.”593 “Bu, yaptığınızın karşılığıdır. Yoksa Allah, kullara asla
zulmetmez.” 594 Aslında Allah, hidâyeti, bir bakıma yaratılışla iç içe ve her
bir canlıya kendisine özgü bir tarzda vermiştir. “O, her şeyi ölçüyle yapıp,
yol göstermiştir.”595 Böylece her canlının kendine has yolda ilerlemesiyle,
kâinatın sistemi bozulmadan devam etmektedir. İnsana gelince, o diğer
canlılardan daha farklı bir konumdadır. Çünkü Allah, ona bir değil; iki yol
göstermiş ve onu irâde hürriyeti içerisinde imtihan etmek istemiştir: “Biz
ona eğri ve doğru iki yol göstermedik mi?” 596
Böyle geniş bir serbestliğe sahip olan insan soyunun, doğru yolu çeşitli
sebeplerle bulanık görmesi ya da yolunu şaşırması tehlikesine karşı -ki bu,
insanlık tarihi boyunca sürekli vuku bulmuştur.- Allah sürekli elçiler göndererek
kendi doğru yolunu, yönünü insanlığa göstermiştir. İnsanlar ise
elçilerle gelen bu yol pusulasına karşı olan tavırlarına göre; ya doğru yolda,
ya da yanlış/eğri yolda hayatlarını tüketmektedirler. Bu durum, yeryüzü
sisteminin Allah tarafından alabora edilip ortadan kaldırılacağı ve yerine
bu dünyadaki yol tercihinin cevabını oluşturan yeni bir düzen oturtulacağı
Kıyâmet saatine kadar da devam edecektir. Çünkü Allah insanları bu konuda
serbest bırakmıştır. Aksi takdirde insanın diğer varlıklarla farkı kalmazdı.
“Bize düşen, yalnızca yol göstermektir.” 597
Hidâyet Türleri
İnsanda üç çeşit hidâyet vardır. Bunlardan birincisi içgüdüdür. Hayatının
ilk safhasında sadece içgüdüler ona kılavuzluk eder. İkinci safhada beş
duyu devreye girer. Ancak içgüdü hidâyeti de devam eder ve içgüdü yanıldığında
duyuların hidâyeti onları düzeltir. Üçüncü hidâyet ise, muhakeme,
yani akıl hidâyetidir. Akıl, içgüdülerle duyuların yanılgılarını düzeltir ve
onlara hakemlik yapar. İnsanı diğer hayvanlardan ayıran, bu hidâyete sahip
olmasıdır. Acaba akıl hidâyeti yanıldığında hangi hidâyet insana kılavuzluk
eder? Akıl da yanılabilir. Çünkü akıl, insana kılavuzluk ederken ilk iki hidâyetin
topladıkları malzemeyi kullanır. Bu sebeple eksik malzeme her zaman
için sözkonusu olabilir ve akıl hidâyeti yanılabilir. Ayrıca insan; sevgi, kin
593 41/Fussılet, 46
594 3/Âl-i İmran, 82
595 87/A'lâ, 3
596 90/Beled, 10
597 92/Leyl, 2; Kur'an Okulu 2, Hanif Y. s. 92
• 233 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
ve nefret gibi duyulara da sahiptir ve aklın muhakemesine bunlar olumsuz
etkilerde bulunabilirler. İşte bu sırada, yanılmaz ve mutlak doğru olan hidâyet
gündeme gelir ki o da “vahiy”dir. Fâtiha sûresinde, kulun Allah’tan
istediği hidâyet, işte budur. 598
Kur’an’ın bizden istediği, peygamberlerin kişiliğinde örnekleşen hidâyeti
izlememizdir. Peygamberler ve onların tebliğatı hidâyettir.599 Peygamberlerde
örnekleşen hidâyeti elde etmenin bir niyet ve gayret ürünü olduğu
da Kur’an tarafından beyan ediliyor. 600
Cihad ve Tebliğ; Başkasının Hidâyeti İçin Çalışmak
Hidâyeti bulup o yolda yürüyen insanın, başkalarına bu hidâyeti ulaştırmak
istememesi, elinde bulunan imkân ve fırsatları değerlendirmemesi,
bir insanlık suçudur, büyük bir cinâyettir. Komşumuzun evi yanarken, yangını
söndürme gücümüz olduğu halde seyirci kalmak ne ise; hatta ondan
da daha kötüdür, cehenneme aday inanç ve yaşayışlara tepkisiz ve pasif bir
seyirci kalmak. Hidâyete dâvet etmediğimiz yakınlarımız ve ilişkide olduğumuz
insanlar, yarın yakamıza yapışıp bizden dâvâcı olabilirler endişesi
ile, başkalarına mesajı ulaştırmaya çalışmak zorundayız. 601
İslâm’ın hidâyet yolunu gizleyip açıklamayanlar, Kur’an’da şöyle uyarılır:
“İndirdiğimiz delilleri ve hidâyeti, biz insanlara Kitapta açıkladıktan sonra
onları gizleyenlere, işte onlara, Allah lânet eder. Hem de bütün lânet edebilenler
lânetler. Ancak, tevbe edip kendilerini düzelten ve Allah’ın indirdiğini
açıklayanlar müstesnâ. İşte onların tevbelerini kabul ederim. Ben, tevbeleri
çokça kabul eden ve çok merhamet edenim.” 602
Hidâyet İçin Gerekli Şartlar, Hidâyete Lâyık Olmak
Kimlerin doğru yolu bulduğu, kimlerin de yolu kaybedip şaşıranlar
olduğu sorusu, bizim için önemli olmalıdır. Cevabını âyetlerden bulalım:
“Allah, insanların bir bölümünü doğru yoluna eriştirdi. Fakat bir kısmı da şa-
598 Sait Şimşek, Fâtiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Beyan Y., s. 56 vd.
599 21/Enbiyâ, 73; 17/İsrâ, 9; 2/Bakara, 185; 3/Âl-i İmran, 41, 138; 5/Mâide, 44, 46; 6/En'âm, 91, 154; 7/A'râf,
154; 10/Yûnus, 57...
600 29/Ankebût, 69
601 Bk. 33/Ahzâb, 67
602 2/Bakara, 159-160
• 234 •
Ahmed Kalkan
şırmışlığı/sapkınlığı hak etti. Çünkü bunlar, saptırıcıları Allah’tan başka veli
edinmişler ve kendilerini doğru yolu bulmuş sanmışlardı.”603 Bu âyette dikkati
çeken nazik bir nokta var; o da, insanların bulundukları yolun doğru ya
da eğriliği hakkında yanılabilecekleridir. Bu konuda yegâne ölçünün Allah
tarafından belirlendiği, dolayısıyla ancak Allah’a; yani O’nun indirdiklerine
uymakla bu problemi çözebilecekleri gerçeğidir. Buna da, tahmin etmekle
değil; görüp duyduklarını, bildiklerini tahkik ederek, doğruyu, güzeli arayıp
tâbi olmakla ulaşılabileceğini Rabbimiz bildiriyor: “Sözü dinleyip de en
güzeline uyanlar, işte onlar Allah’ın kendisine yol gösterdiği kimselerdir ve
onlar, temiz akıl sahipleridir.”604
Bir de bunun karşıtına bakalım: “Onlar sadece zanna ve nefislerinin arzusuna,
canlarının istediğine uyarlar; oysa, andolsun ki onlara Rablerinden
hidâyet edici, yol gösterici gelmiştir.”605 “Hevâ ve hevesini ilâh edinen, bir ilim
üzerine (bilgisi olduğu halde) Allah’ın dalâlette, şaşkınlıkta bıraktığı, kulağını
ve kalbini mühürlediği, gözünü perdelediği kimseyi gördün mü? Artık
onu Allah’tan başka kim yola getirebilir? Siz, yine de öğüt alıp düşünmüyor
musunuz?” 606
Buna karşılık, Allah’ın hidâyet verdiği kimseler de şunlardır: “Allah,
kendi rızâsını gözetenleri onunla (Kur’an’la) kurtuluş yollarına ulaştırır. Onları
izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve yol gösterir.”607 “Bunlar, namaz
kılan, zekât veren ve âhirete de tam olarak iman eden mü’minlere yol gösterici
kılavuz ve müjdedir.”608 “İman edenleri ve sâlih amel işleyenleri, imanlarına
karşılık Rableri doğru yola eriştirir.”609 “Güven, iman edip imanlarına zulüm
katmayanlarındır. İşte onlar, hidâyete eren, doğru yolu bulanlardır.”610
Dikkat edilecek olursa, Allah’ın hidâyeti insana içten bir güç olarak verilmesine
karşılık ilk adım insan tarafından atılmalıdır. Bu tercihe göre Allah,
insanı fert ve toplum olarak denemekte, sonuçta ona yol göstermekte,
ya da şaşkınlık içinde bırakmaktadır. Burada hidâyet üzerinde ve sapıklık
603 7/A'râf, 30
604 39/Zümer, 18
605 53/Necm, 23
606 45/Câsiye, 23
607 5/Mâide, 16
608 27/Neml, 2
609 10/Yûnus, 9
610 6/En'âm, 82
• 235 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
içinde; daha doğrusu hidâyete lâyık olup olmama hakkındaki bilgilerimizi
özetleyecek olursak, sapıklık nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:
Allah’ın bazı kimselere hidâyeti nasip etmemesinin sebeplerinin başında
zulüm gelir. Kur’an, birçok âyetinde “Allah zâlimlere hidâyet nasip
etmez.” diyor.611 Saptırıcıları veli/dost edindiği halde, kendini doğru yolda
sanmak;612 hevâ ve hevesine uymak, zevklerine göre yaşamak;613 Allah’ı
zikirden, anmak, hatırlamak ve düşünmekten yüzçevirmek;614 dünya hayatından
başka bir beklentisi olmamak;615 babalarını, atalarını üzerinde
bulduğu dini ve din anlayışını körü körüne sürdürmek;616 zâlimlerden ve
nankörlerden olmak;617 iman edip peygamberlerin hak olduğuna şâhit olduktan
ve kendilerine belgeler geldikten sonra inkâr etmek.618 Hidâyetin
önündeki engellerden biri de nankörlüktür. 619
Fısk (fâsıklık, yani bozuk, rezil yaşayış) da hidâyete erişmeyi engeller.620
Kur’an, yalancılık ve israfın da hidâyete ulaşmayı engellediğini beyan ediyor.
621 Şeytana tâbi olmak,622 Peygamber’in yolundan ayrılıp başka yollara
uymak,623 Allah’tan korkup çekineceğine başka varlıklardan korkup çekinmek,
624 bütün bunlar hidâyetin engellerindendir.
Bunlara mukabil hidâyete ermek için gerekli şartlar da şunlardır: Sözü
dinleyip en güzeline, en doğrusuna uymak,625 Allah’ın rızâsını gözetmek,626
Allah’tan gelenleri bir ücret istemeden insanlara duyurmak,627 işlediği hata
611 Bk. 3/Âl-i İmran, 86; 5/Mâide 51; 6/En'âm, 144; 9/Tevbe, 19, 109; 28/Kasas, 50; 46/Ahkaf, 10; 61/Saff, 7;
62/Cum'a, 5
612 7/A'râf, 30
613 45/Câsiye, 23
614 59/Haşr, 19
615 2/Bakara, 200
616 2/Bakara, 170
617 3/Âl-i İmran, 86
618 3/Âl-i İmran, 86
619 Bk. 5/Mâide, 67; 9/Tevbe, 37; 16/Nahl, 107; 39/Zümer, 3
620 bk. 5/Mâide, 108; 61/Saff, 5; 63/Münâfıkun, 6
621 bk. 39/Zümer, 3; 40/Mü’min, 28
622 22/Hacc, 4
623 4/Nisâ, 115
624 2/Bakara, 150
625 39/Zümer, 18
626 92/Leyl, 19-20
627 36/Yâsin, 21
• 236 •
Ahmed Kalkan
ve günahlardan dönmek, tevbe etmek,628 Kur’an okumak, Allah’ın âyetlerine
uymak,629 iman edip imanına zulüm katmamak,630 sâlih amel işlemek,
namaz kılmak, zekât vermek,631 hidâyete yönelmiş olmak,632 Allah’tan başkasından
korkmamak,633 yalnızca Allah’a teslim olmak,634 düşünmek, ibret
almak. 635
Dünyaya geldikten sonra kendi güzel arzularıyla ezelî imanlarında sâbit
kalabilmek ve onu kuvvetlendirip nûrunu arttırmak bir kul için dünyada,
âhirette verilen nimetlerin en büyüğü ve en kıymetlisidir. Çünkü iman her
hayrın köküdür. İman olan kalpte her hayır bulunur. Dünya ve âhiretin
mutluluğu da ancak imanla meydana gelir. Bu kimseler, hakkı tanır, hakka
saygı gösterir. Hak söze boyun eğer. Haksızlığa ve zulme tahammül etmez.
Elinde kuvvet de olsa, teşvik de görse hakkı çiğnemez. Hak ile yaşar, hak
ile ölür. Hak’tan geldiği gibi, şaşmadan, sapmadan yine Hakk’a gider. İşte
Allah’a karşı sözlerinin eri olan hakperest yiğitler bunlardır.
Bir kısım insanlar da dünyaya gözlerini açar açmaz etrafında azgınları
görür. Çevresini Allah ile ilgisi olmayanlar bürür. Onların Allah’a karşı küfran
ve isyan hareketlerine bu da alışır. Kendi kötü arzusuyla fıtrî imanını
terk ediverir. Kazanmak için geldiği dünyada sermayesini de kaybeder. Hak
yolundan sapar. Hayatı, dünya yaşayışından ibâret zanneder. Bütün kuvvetiyle
dünyaya tapar, derken bir gün cehennemi boylar. İşte Hak’tan dönen,
dalâlet yolunu tutan, Allah’a vermiş olduğu sözünden cayan, nefsine uyan
azgınların sonu da budur.
Bilinmelidir ki, dünyada insanları iyiliğe çağıran hidâyet mürşitleri
bulunduğu gibi, kötülükleri süsleyerek iyiliktir diye yutturmaya çalışan
şeytanlar da vardır. Aramızda şeytan tabiatlı nice insanlar vardır ki, insanı
yoldan çıkarabilirler. Buna karşı melek tabiatlı insanlar da vardır.
Bunlar da insanın yolunu Allah’a ve rızâsına çevirirler. Bunlarla tanışıp
beraber olabilmek Allah’ın büyük lütfu ve hidâyetidir. 636
628 20/Tâhâ, 82; 122
629 2/Bakara, 150; 4/Nisâ, 174-175
630 6/En'âm, 82
631 27/Neml, 2
632 47/Muhammed, 17; 42/Şûrâ, 13
633 2/Bakara, 150
634 3/Âl-i İmran, 20
635 20/Tâhâ, 128; 10/Yûnus, 43-44; 12/Yusuf, 111, 6/En'âm, 140
636 A. Osman Tatlısu, a.g.e. s. 250
• 237 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
“Taşlara, göz takmayan Allah, katı kalplerde de hidâyeti yaratmıyor.”
“Hidâyet, kalp gözünün açılmasıdır.”
Hidâyet Konusunda Sünettullah
(Allah’ın Değişmeyen Kanunu)
“Sen onların dinlerine uymadıkça yahûdiler de hıristiyanlar da senden
râzı olmazlar. ‘Asıl doğru yol (hüdâ), Allah’ın yoludur’ de.”637 Yüce Allah’ın
Hz. Muhammed’i (s.a.s.) kendisiyle gönderdiği yol (İslâm) evrensel, sağlam
ve dosdoğru olan dindir. Yol demeye elverişli gerçek yol (hidâyet) de odur.
Onun ötesinde gerçek doğru yol (hüdâ) yoktur. “Kim kendisine doğru yol
belli olduktan sonra Rasûl’e karşı gelir ve mü’minlerin yolundan başka bir
yola uyarsa, onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir
gidiş yeridir orası!” 638
Uyulması gereken hak yol, İslâm’dır. Ondan ötesi, terk edilmesi ve varsa
sökülüp atılması gereken yoldur. Kim ondan ötesine tutunursa zarar eder.
Allah o kimseyi terk ettiği gibi, yardımını da ondan çeker ve o kişi zâlimlerden
olur. “...Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyacak olursan,
andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı olur.” 639 “Sana
gelen ilimlerden sonra onların keyiflerine uyarsan, o takdirde sen mutlaka
zâlimlerden olursun.”640 Rasûlullah’a “ilim” diye gelen, Allah’ın yolu ve İslâmî
emirlerden “şeriat” kıldıklarıdır. Farz-ı muhal, yahûdi ve hıristiyanların
heveslerine uysan, o takdirde zâlimlerden olursun. Hitap Rasûlullah’a,
maksat ümmetinedir. Bu âyette, bâtıllarında ısrarcı olan hevâ ve heveslerine
tâbi olan bâtıl ehline korkutma ve tehdit vardır. Mü’minler bilmeliler ki,
sağlıklı bir gerekçeyle de olsa, insanların hevâlarına uymak, insanları bâtıl
tehlikelere düşüren ve Hak yolu terk ettiren büyük bir zulümdür.
“Kimler Benim hidâyetime uyarsa, artık onlara bir korku yoktur ve onlar
üzülmeyeceklerdir.”641 Bu âyetin tefsirinde İbn Kesir şöyle der: “Yani kendisiyle
kitapların indirildiği, peygamberlerin gönderildiği şeye yönelenlere,
âhiret hallerinden karşılaşacaklarında korku; dünya işlerinden kaçırdık-
637 2/Bakara, 120
638 4/Nisâ, 115
639 2/Bakara, 120
640 2/Bakara, 145
641 2/Bakara, 38
• 238 •
Ahmed Kalkan
larına da üzüntü yoktur.” Allah’ın hidâyetiyle yol bulanlar, ne gelecekten
korkarlar, ne de kaçırdıklarına üzülürler. Çünkü hidâyete tâbi olmak, onlara
hayırları kazanma yollarını kolaylaştırır, dünya ve âhiret saâdetini vaad
eder. İstikameti bu olana, her karşılaşacağı ve her rastladığı yahut kaybettiği
kolaylaşır. Çünkü o bilir ki Allah, onun takipçisidir. “...Benden size hidâyet
geldiğinde, kim Benim hidâyetime uyarsa o, sapmaz ve sıkıntıya düşmez.
Ama kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan yüz çevirirse, onun için dar bir
geçim, sıkıntılı bir hayat vardır.”642
Hidâyetine/Kur’an’a tâbi olanlar hakkında Allah’ın âdeti, dünyada rahat
bir yaşantıyla (bereketli, bol bir geçim) faydalandırmasıdır. “Erkek veya kadın,
mü’min olarak kim sâlih/iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel, hoş bir hayatla
yaşatırız. Ve mükâfatlarını elbette yapmakta olduklarının en güzeli ile
veririz.”643 Allah’ın hidâyetine uyanın durumu, sâlih amel işlemekle beraber
mü’minliktir. Yoksa Allah’ın hidâyetine tâbi olmuş sayılmaz. Onun yaşadığı
“tertemiz, güzel hayat” ise, herhangi bir sıkıntının olmadığı bir hayattır.
Çünkü bu, İbn Kesir’in de tefsirinde dediği gibi, hangi yönden olursa olsun,
bütün rahatlık şekillerini kapsar. Kaldı ki, sıkıntı, Kur’an’a uyan kimsenin
kendisiyle faydalandığı temiz yaşantıya aykırıdır. Öyle ise, “sapma”nın giderilmesi
gibi, “sıkıntı” da ondan bu dünyada giderilmiştir. Zira, Allah’ın
hidâyetine uyan kimse, O’nun rızâsını gözetir. Allah’ın kendisi için taksimine
de, azımsamadan kanaat eder. Çünkü o Allah’ın kendisine bahşettiği din
nimeti sâyesinde bahtiyardır, mutludur, rahat ve geniş bir yaşantı içindedir.
Allah’ın, onu İslâm’la nimetlendirmesinden sonra, onun, dünyaya ve dünyanın
geçici metâına/faydasına değil de, Allah’ın yanında olana yönelmesi,
eline geçince terk etmeksizin ve kaybedince üzülmeksizin bu hususta hırslı
olmaması, kesinlikle onun rahat bir yaşantı ve temiz bir hayat içinde olması
demektir.
Allah’ın hidâyetinden yüz çevirenler hakkındaki âdetullah geçim
sıkıntısıdır, sıkıntılı bir hayattır. “Ama kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan
yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir hayat, dar bir geçim vardır.”644
Allah’ın zikrinden maksat, O’nun Kur’an’ı ve dini İslâm’dır. Yüz çevirmekten
maksat ise Kur’an ve İslâm’ı terk etmek, ona uymamak ve hidâyeti başka-
642 20/Tâhâ, 123-124
643 16/Nahl, 97
644 20/Tâhâ, 124
• 239 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
sından ummaktır. Allah’ın hidâyetinden yüz çeviren için, dünyada geçim
sıkıntısı vardır.
Çünkü âyette geçen “dank” kelimesi darlık ve şiddet demektir. Bu da
dünyaya ve dünya metâının artmasına şiddetli arzu ve ihtiras, azalmasından
korku şeklindedir. Öyle ki, iç huzuru, gönül ferahlığı diye bir şey yoktur.
Aksine, hidâyetten, doğru yoldan saptığı için, görünüşte nimet içinde
olsa da, dilediğini yiyip dilediğini giyse ve dilediği yerde otursa da göğsü
dar ve sıkıntılıdır. Çünkü Allah’ın hidâyeti, kalbini imar etmedikçe saâdeti
de rahat bir geçimi de fark edemez. Bu, dünyadaki durum.
Âhiretteki duruma gelince, cezâ konusundaki sünnetullah, Allah’ın
âyetlerine ve hidâyetine gözlerini yumduğu için kıyâmet günü kör olarak
haşredilecektir. “Kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan yüz çevirirse, onun
için sıkıntılı bir hayat, dar bir geçim vardır. Kıyâmet günü, onu kör olarak
haşrederiz.”645
Allah’ın hidâyetinden, âyetlerinden gözünü yuman, onu unutmuş ve
terk etmiş demektir. Dünyada Allah’ın âyetlerini görmezlikten geldiği gibi,
yaptığına uygun olarak âhirette körlük hali içinde terk edilecektir. Çünkü
cezâ, yapılanın cinsinden olur.
Hidâyetinden (Kur’an’dan) yüz çevirene, Allah, şeytanı kendisinden
ayrılmayan, kötü amelini süsleyen, hak yolundan alıkoyan ve ona doğru
yolda, hidâyet üzere olduğunu telkin eden arkadaş kılar. “Kim Rahmân’ın
zikrini görmezlikten gelirse, ona bir şeytanı saldırırız; artık o, onun arkadaşı
olur. O şeytanlar bunları yoldan çıkardıkları halde bunlar doğru yolda olduklarını
sanırlar.” 646
“O cennet ehlinin kalplerinde olan haset ve kini çıkarırız. Oturdukları
yerlerin altlarından ırmaklar akar. Şöyle derler: ‘Allah’a hamd olsun ki, bizi
hidâyeti ile buna kavuşturdu. Eğer Allah bize hidâyet etmeseydi kendiliğimizden
bunun yolunu bulamazdık.”647
645 20/Tâhâ, 124
646 43/Zuhruf, 36-37; A. Zeydan, İlâhî Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), İhtar Y., s. 44 vd.
647 7/A'râf, 43
• 240 •
Ahmed Kalkan
Görülüyor ki, hidâyete, doğru yola gitmek için, Allah’ın bize müdâhale
etmesi gerekiyor. “Hidâyeti, duâ ve niyazla Allah’tan isteyin. Çünkü hidâyet
edici O’dur.”648 İbrahim (a.s.): “Rabbim bana hidâyet etmemiş olsaydı, muhakkak
sapıklar topluluğundan olacaktım.”649 der.
Peygamberimiz’in getirdiği Kur’an’ın bizzat kendisi hidâyet olduğu
içindir ki, onun tebliğcisi de rehber oluyor. “Gerçekten bu Kur’an, insanları
en doğru yola hidâyet eder, rehberlik eder.”650 Peygamberimiz de rehberlik
görevinin kendisine Allah tarafından verildiğini ifade etmiştir: “Allah, beni,
âlemlere rahmet ve rehber olarak gönderdi.” “Allah’ın benimle gönderdiği hidâyet
ve ilim, bol yağmura benzer. Bu yağmur bir toprağa düşer ki, onun bir
kısmı suyu kabul eder de çayır ve bol ot yetiştirir. Bir kısmı da kurak olur.
Suyu tutar da Allah onunla halkı faydalandırır. Ondan içerler, sulanırlar,
ekin ekerler. Bu yağmur, başka bir çeşit toprağa da isâbet eder ki, düz ve kaypaktır.
Ne suyu tutar, ne de çayır bitirir. Allah’ın dinini anlayıp da, Allah’ın
benimle gönderdiğinden faydalanan ve bunu bilip başkasına bildiren kimseye
karşı başını kaldırmayan ve Allah’ın benimle gönderdiği hidâyetini kabul etmeyen
kimse böyledir.” 651
“Vallahi, senin hidâyetinle (hidâyete vesile olmanla) bir tek kişiye hidâyet
verilmesi, senin için kıymetli develerden müteşekkil sürülerden daha hayırlıdır.”
652
Sahâbeler, Peygamberimiz’e müracaat ederek: “Ey Allah’ın Rasûlü, Tâiflilerin
okları bizi yaralayıp parçaladı. Aleyhlerine Allah’a bir bedduâda bulunuverseniz!”
dediler. Rasûlullah (s.a.s.): “Allah’ım Tâiflilere hidâyet ver!”653
buyurdular.
Arayıp yönelmek bizden; yolu gösterip istikametimizde yardım Rabbimizdendir.
“Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza eriştirece-
648 14/İbrahim, 21
649 6/En'âm, 77
650 17/İsrâ, 9
651 Buhârî, Kitabu'l-İlm 20; Müslim, Fedâil 15
652 Buhâri, Ashâbu'n-Nebî 9; Müslim, Fedâilu'l-Ashâb 34; Ebû Dâvud, İlim 10
653 Tirmizî, Menâkıb, hadis no: 3937
• 241 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
ğiz. Allah, şüphesiz iyi davrananlarla beraberdir.”654 “İhdinâ’s-sırâta’l müstakim:
Bizi dosdoğru yola ilet” 655
Allah Teâlâ, irâde-i cüz’iyyesini hidâyete, hak yola dönmek için kullanan
ve iyi hal gösteren kullarına hidâyeti, aydınlık yolu gösterir. Bir kimse,
hidâyeti Yüce Allah’tan istemeli ve bu hali ömür boyu korumak için, sâlih
amel işlemelidir.
- 12-16. Âyetler -
¦ أَنْ كَنَ ذَا مَالٍ وََبنِ ي نَ  عُتُلٍّ بعْدَ ذَِلكَ زَِني ٍ  ثِي ٍ مُعْتَدٍ أَ  خَيْ ِ مَنَّاعٍ للْ
سَنَسِمُهُ عَلَ ا خْ لُرْطُوم ¦ وَِّل ي نَ
أَ ال  ُتنَا قَالَ أَسَاطِي ُ  إِذَا تتْ لَ عَلَيْهِ آ يَ
اعٍ مَنَّ : durmadan engel olan  للْخَيْ : hayra مُعْتَدٍ : haddi aşan  ثِي ٍ أَ : çok
günahkâra عُتُلٍّ : kabaya بعْدَ ذَِلكَ :َ (bundan sonra) üstelik  زَِني ٍ : soysuza أَنْ كَنَ : var diye ذَا مَالٍ : (malı var diye) mal sahibi ¦ وََبنِ ي نَ : ve oğulları (var
diye) إِذَا تتْ لَ : okunduğu vakit عَلَيْهِ : ona ُتنَا  آ يَ : âyetlerimiz قَالَ : (derler ki)
dedi ¦ وَِّل ي نَ
أَ ال  أَسَاطِي ُ :öncekilerin masalları سَنَسِمُهُ : yakında damga vuracağız
عَلَ ا خْ لُرْطُوم : burnuna
“Durmadan hayra engel olan, haddi aşan, çok günahkâra,
Kabaya, üstelik soysuza,
Mal ve çocukları var diye,
Ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, ‘öncekilerin masalları’ der.
Yakında burnuna damga vuracağız.” (68/Kalem, 12-16)
654 29/Ankebut, 69
655 1/Fâtiha, 6
• 242 •
Ahmed Kalkan
“Durmadan hayra engel olan (mennâın li’l-hayri), haddi aşan
(mu’ted), çok günahkâra (esîm)” (68/Kalem, 12)
İtaat edilmemesi istenen kişi ve kişilerin özelliklerinin sayıldığı bu
âyetlerde, bir diğer özellik olarak şunlar sayılır: İyiliğin amansız düşmanıdır,
her zaman iyiliğin karşısına dikilir. Hem kendisinin hem de başkasının
iyiliğine engel olur. Bir kere, her türlü iyiliğin toplamı sayılan imanı
engeller. Bu adamın çocuklarına ve akrabalarına, Peygamberimize eğilim
gösterdiklerini sezdiği her seferinde “Sizden biriniz Muhammed’in dinine
uyacak olursa, benden hiçbir fayda görmez olur” dediği bilinmektedir. Bu
tehditle onların Müslüman olmalarına engel olurdu. Bu yüzden Kur’ân-ı
Kerim onu sözleri ve davranışları ile “iyiliğin karşısına dikilen” biri olarak
tescil etmiştir.
Yüce Kitabımız, iman etmeyenlerin bu konudaki özelliklerini şöyle belirtir:
“Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar (sizden değil), birbirlerindendir
(birbirlerinin dostudur). Onlar kötülüğü emreder, iyilikten alıkor ve cimrilik
ederler. Onlar Allah’ı unuttular. Allah da onları unuttu (terk etti, yardımını
ve hidâyetini kesti). Çünkü münâfıklar fâsıkların ta kendileridir.”656 Kur’an,
biz mü’minlerin özelliklerini ise şöyle belirtir: “Siz, insanların iyiliği için
ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men eder
ve Allah’a iman edersiniz…” 657
Saldırgandır: Hak, adâlet gözetmez, çiğner geçer. Ayrıca o, Peygamber
Efendimize, Müslümanlara, ailesine ve doğru yolu bulmalarına engel olduğu,
dini benimsemelerini önlediği aşiretine de saldırır, haksızlık eder. Saldırganlık,
aşırılık, Kur’ân-ı Kerim’de ve Peygamber efendimizin sözlerinde
üzerinde önemle durulan çirkin huylardan biridir. İslâm saldırganlığın,
aşırılığın her çeşidini yasaklamıştır. Hatta yeme-içmede bile buna dikkat
edilmesini öğütlemiştir: “Size sunduğumuz temiz rızıklardan yiyin. Yiyeceklere
ilişkin sınırlarımızı çiğnemeyin.”658 Çünkü adâlet ve adâlet kelimesiyle
aynı kökü paylaşan i’tidâl, yani dengeli olmak İslâm’ın temel karakteridir.
656 9/Tevbe, 67
657 3/Âl-i İmrân, 110
658 20/Tâhâ, 81
• 243 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Sürekli günah işler: “Günahkâr” sıfatını kalıcı bir sıfat olacak kadar
günah işler. Burada işlediği günahın türü belirtilmiyor. Çünkü bu ifade ile
güdülen amaç sıfatın kalıcılığını vurgulamak, ruhun değişmez bir karakteri
olduğunu belirtmektir.
Âyette geçen “esîm” aşırı günahkâr, günaha bulanmış kimse demektir.
“Esîm” kelimesi “ism” sözcüğünün fâil ismidir. İsm ise: Kişiyi sevaptan alıkoyan,
geri bıraktıran ve yapılmasıyla hayırdan uzaklaştıran ameldir.659 Bu
ameli işleyen, sonunda cezayı hak eder. İsm, günah kavramının karşılığıdır.
Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Birr (iyilik, sevap), kalbinin (nefsinin)
kendisiyle tatmin olduğu şey, ‘ism’ (günah) ise, göğsünü sıkan (seni
huzursuz eden) şeydir.” 660
“Esîm” çok günah işleyen demektir. Bu kavram, beşer olma özelliğiyle
unutarak, hata ederek nâdiren günah işleyen kimse için değil; daha çok,
günahı alışkanlık haline getirip günahları kendisini kuşatan insan için kullanılır.
Şu âyet, bu tür kimseleri anlatır: “Hayır! Her kim bir kötülük eder de
onun kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa, işte o kimseler cehennemliktir.
Onlar orada devamlı kalırlar.” 661
Kur’an, haram etleri yemeyi, içki içmeyi, kumar oynamayı, adam öldürmeyi,
düşmanlık yapmak üzere yardımlaşmayı, başkalarının malını haram
yoldan yemeği, iftira atmayı, Allah’a şirk koşmayı, Allah’tan gelen vahy’e değil
de kendi hevâsına uymayı ve benzeri hataları ‘ism’ diye nitelendirmekte
ve haram saymaktadır. Kur’an, ‘ism’in açığını da gizlisini de mü’minlere
haram sayıyor.662 ‘İsm’ diye nitelenen günahların büyüklerinden sakınmak
Allah (c.c.) katında daha hayırlı ve daha süreklidir.663 Kur’an mü’minlere
“…Birr (her türlü iyilik) ve takvâ (Allah’tan hakkıyla sakınma) hususunda
yardımlaşın, ism (günah) ve haddi aşma (düşmanlık) hususunda yardımlaşmayın…”
664 diye emretmektedir. Şüphesiz ism; mü’mini hayırdan, takvâdan
ve Allah rızâsından uzaklaştırır, onu sıkıntıya ve cezaya yaklaştırır.
659 Râgıb, Müfredât, s. 10
660 Müslim, Birr 5, hadis no: 2553
661 2/Bakara, 81
662 6/En’âm, 120
663 42/Şûrâ, 36-37
664 5/Mâide, 2
• 244 •
Ahmed Kalkan
Günah, kendisine takvâsı ve fücûru öğretilen insanın665 yanılması,
unutması, dengesizliği, sapması; bir anlamda Din’in, yani Yaratıcının çizdiği
çizginin dışına çıkması, İlâhî kuralları ihlâl etmesidir. İslâm, insanların
dünya hayatlarını düzenlemek için Allah (c.c.) tarafından gönderilen
İlahî sistemin adıdır. Bu sistemin insana yüklediği bazı görevlerin yanında,
yapmamasını istediği bazı yasaklar da bulunmaktadır. Emredilen şeyleri
yerine getirmek, yasaklanan şeylerden uzak kalmak; hem insanın iç dengesini
kurar, hem toplum düzenini sağlar, hem de üzerinde yaşanılan evrenin
bozulmasını önler. Günahlar yalnızca işleyene zarar vermekle kalmaz; çoğu
zaman başkalarına ve yaşanılan ortama da zarar verir.
Günahı ifade eden kavramları incelediğimiz zaman görürüz ki bunların
çoğu inkârcıların, ya da müşriklerin ahlâkıdır, tutumudur ve inandıkları
değerlerdir. Günah, öncelikli olarak inkârcılıktır, Allah’a karşı gelmedir.
Kur’an, isyan eden insanların bu karşı geliş şekillerine ve onların ifade
ettikleri yanlışlara göre çeşitli isimler kullanmaktadır. İman ettiği halde
Rabbinin emirlerini yerine getirmeyen ya da yasaklanan bir şeyi yapanlar
da günaha düşmüş olurlar. Ancak onların bu günahı, bir karşı gelme, bir
isyan, bir inkâr, bir kibir, bir tuğyan, bir meydan okuma değildir. Bunun
tam tersine bir teslim olunmuşluktan sonra unutma, yanılma, ihmal etme
veya nefse ve şeytana geçici olarak kanmadır.
Günah işlemek, kısmen insanın fıtratında vardır. Aslında insan İslâm
fıtratı üzerine dünyaya gelir. Ancak daha sonradan yetişme ortamına ve
aldığı eğitime göre başka dinlere de inanabilir, müslüman da olabilir. Kimileri
de hevâsına uyarak azgın, haddi aşmış bir bağî haline de gelebilir.
İnsan, beşer olarak yaratılmıştır. Hak olanı da seçme, batıl olanı da seçme
hürriyeti vardır. Sevap işler de yapabilir, günaha da düşebilir. İnsanın sorumlu
olabilmesi için özgür olması gerekiyor. İnsanın itaat etme, Allah’a
kulluk yapma görevi olduğu gibi, itaat etmeme, günah işleme hürriyeti de
vardır. İyinin ve kötünün anlaşılması için, her ikisinin de ortada imkân dâhilinde
olması gerekir. İyi ve güzel, bazen kendilerinin karşıtı olan kötü ve
çirkinle tanınabilir.
İtaatin yüceliği, itaatsizliğin çirkinliği ve zararlarıyla daha iyi bilinir. İnsanlar
itaat veya isyan noktasında serbest olmasalardı; Din göndermenin,
665 91/Şems, 7-8
• 245 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
o dine inanmanın, sorumluluğun ve faziletin bir değeri olmazdı. İnsan; iyi
olanla yanlışı, hak olanla bâtılı, itaat ile isyanı, Cennet veya Cehennemden
birini seçme ile karşı karşıyadır. Sonucuna katlanmak şartıyla dilediğini seçebilir.
İnsanı yaratan, onu böyle bir özgürlükle baş başa bırakmıştır, ama
onun yalnızca Kendisine kulluk yapmasını, kendi gönderdiği dine inanmasını
ve kendisine karşı isyan etmemesini de istemiştir. Çünkü insanın yaratılıp
yeryüzüne gönderilmesinin ve ona sayısız nimet verilmesinin sebebi
yalnızca Allah’a kulluk yapıp O’nun sonsuz nimetlerini elde etmedir.
Doğumdan mahşere kadar bir tekâmül yolculuğunda olan insan; bu
tekâmül seyrinde güçlüklerle, sınamalarla, mücâdele şartlarıyla, nimetlerle,
zafer ve yenilgilerle, hüsran ve başarılarla karşılaşır. Günah işleme bu
tekâmül seyrinde inanan kişinin hem deneme sebebidir, hem de imanını
güçlendiren bir şeydir. Çünkü inanan kimse, ihmalinden veya yanılgıdan
dolayı yaptığı hatayı ve suçu terk eder, Rabbine sığınır. Günahlar onun
için bir hatırlatmadır, bir yenilenmedir, bir bilinçlenme aracıdır. Şu hadis
bu konuda oldukça dikkat çekici bir gerçeğe işaret ediyor: “…Eğer siz hiç
günah işlemeseydiniz, Allah (c.c.) sizi toptan yok eder, günah işleyip tevbe
eden bir topluluk yaratır, onlar istiğfar edince (af dileyince) Allah onları affederdi.”
666 Bu hadiste, günaha teşvik değil, insanın beşer olması dolaysıyla
günah işleyebileceği gerçeğine bir işaret bulunmaktadır. Hadis aynı zamanda
mü’minleri günah işledikten sonra tevbe etmeye, istiğfarda bulunmaya
dâvet ediyor, Allah’ın tevbeleri kabul edeceğini haber veriyor. Demek ki bir
insan için günah işlemekten çok günahtan vazgeçmemek, tevbe etmemek
ciddi bir durumdur. Peygamberlerin dışında bütün insanlar hata yapabilir,
günaha düşebilir. Allah katında en sevimli insan günaha düşmemeye çalışan
ile günaha düştükten sonra hemen tevbe edip Rabbinin büyüklüğüne
sığınandır. 667
Yeryüzünün halifesi olarak yaratılan668 insan, ‘emâneti taşımakla yükümlüdür.
669 Emânetin gereğini yaparsa, ahsen-i takvîm (en güzel bir biçimde)
yaratılan aslını korumuş olur, emâneti korumazsa bütün varlıkların
en aşağısı olur, esfel-i sâfilîne düşer.670 İslâm’ın ‘günah’ konusunda kendine
666 Tirmizî, Cennet 2, hadis no: 2526, 5/672
667 42/Şûrâ, 25; 2/Bakara, 222
668 2/Bakara, 30
669 33/ Ahzâb, 72
670 95/Tîn, 4-6
• 246 •
Ahmed Kalkan
özgü prensipleri vardır. Her şeyden önce günah, İslâm’ın koyduğu sınırların
dışına çıkma yanılgısı ve hatasıdır. Günah, yalnızca Allah’a karşı işlenen bir
suçtur. Şüphesiz insan haklarını ya da toplum haklarını zedeleyen günahlar
da, Allah’ın hükmüne aykırı olduğu için O’na karşı işlenmiş gibidir.
İslâm’a göre affedilmeyecek bir günah yoktur.671 “Allah kendisine şirk
koşulmasını affetmez” 672 gibi ifâdeler, müşriklerin tevbe etmediği durumlar
için söz konusudur. Şirk ve küfürden vazgeçip iman edenleri Allah (c.c.)
elbette affeder. Günahta aşırı giderek nefislerine zulmedenlere bile “Allah’ın
rahmetinden ümidinizi kesmeyin” 673 buyrulmaktadır. Bazı ibâdetler, işlenen
birtakım hatalar için, küçük günahlar için keffârettir, onların affolunmasına
sebeptir. Ebû Hureyre’nin (r.a.) anlattığına göre tek önderimiz Rasûlullah
(s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Beş vakit namaz ve cuma namazı diğer
cuma namazına, bir Ramazan diğer Ramazan’a keffârettirler. Arada büyük
günah (kebâir) işlenmedikçe aralarındaki (küçük) günahları affettirirler.” 674
Kişi ve toplum haklarını zedeleyen günahları işleyenlere hem dinî, hukukî
cezâ gerekir, hem zarar vermişlerse zarar ödetilir, hem de haklarına
tecâvüz edilenden hak helâlliği -tabii eğer mümkünse- istenmesi gerekir.
Günahlar aslında insana hem dinî cezâyı, hem de bedenî veya toplumsal
cezâları kazandırır. Kişi günahı işlemekle kendine zarar verdiği gibi, günahın
cinsine göre başkalarına da zarar verebilir. İçki içmek kişinin kendine
zararlıdır ama sarhoş bir toplumun sağlıklı olduğunu kimse iddia edemez.
Zinânın zührevî hastalıklara yol açtığı, insan, hayvan ve tabiat haklarına
saldırının, açgözlülüğün, mal hırsının doğal dengeye zarar verdiği, dünyayı
yaşanmaz hale getirdiği açıktır.
İslâm’a göre ‘eşyada asıl olan husus mubahlık-helâl olma’ durumudur.
Dinen bir şey kesin delillerle haram kılınmamışsa o helâldir. Haram ve sakıncalı
şeyler bir nevi az ve istisnâîdir. İnsan, suçlu olduğu isbat edilinceye
kadar suçsuzdur, dürüstlüğü temel prensiptir. Suçlu veya günahkâr olmak
istisnâdır. Fıkıhta bu ‘beraat-i zimmet asıldır’ şeklinde ifade edilir. İnsanın
nefsinde, ailesinde, yaşadığı ortamda ve dünyanın genelinde bir bozukluk,
huzursuzluk, bir fesat varsa; bunun sebebi insanların hatalarıdır, işledikleri
671 4/Nisâ, 48; 39/Zümer, 53
672 4/Nisâ, 48
673 39/Zümer, 53
674 Müslim, Tahâret 14, hadis no: 233; Tirmizî, Salât 160, hadis no: 214
• 247 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
günahlardır. Allah’ın koyduğu hükümler işte bütün bu birimlerdeki huzuru
sağlamaktadır. 675
Günahların kişisel, toplumsal, psikolojik, sosyolojik ve hatta ekolojik
zararları vardır. Günah işleme anlayışı; insanı çevreleyen her yerde kaosa,
huzursuzluğa, felaketlere sebep olur. Günahlar, ilâhî bereketi azaltır, insandaki
iyi duyguları köreltir, çirkinlikleri artırır, hakları ihlal eder, rezilliklere
ve yıkımlara sebep olur, mü’min kalpleri karartır.
Günahlar, insanları korkuya, şüpheciliğe, dengesizliğe, doymazlığa,
utanmazlığa sürükler. Günah olayında ihmal ile inkâr farkını unutmamak
gerekir. Bir insan mü’min olarak günahın haramlığını kabul ederek onu
işlerse, tevbe ettiği zaman affedilmesi umulur. Ancak bir kimse Allah’ın
emirlerini yerine getirdiği halde açık bir günahı inkâr ederek, ‘kabul etmiyorum,
işime gelmiyor’ diyerek yaparsa tehlikeli olur. Böyle bir kimse
çok amel işlese bile inkârı sebebiyle azabı hak eder. Çünkü bir bütün olan
Allah’ın dininin bir parçasını aklınca beğenmiyor, inkâr ediyor. İnkâr ile,
inandıktan sonra hatalı davranma ayrıdır.
İmanlı kimse hatasını anlar, Allah’ın karşısında boyun büker ve affına
sığınır. İnkârcı ise Allah’ın yerine kendi nefsini ilâh olarak koymaktadır.
Mü’min günahın açık olanından da gizli olanından da kaçınır, ihmalinden
dolayı da günaha düşerse hemen Rabbine sığınır ve tevbe eder. 676
“Kabaya (utüllin), üstelik soysuza (zenîm)” (68/Kalem, 13)
İtaat edilmemesi gereken bu adam bütün bunların yanı sıra “kaba”dır.
Âyette geçen ve kaba diye tercüme ettiğimiz “utüll” kelimesi, vurgusu ile,
oluşturduğu hava birçok sıfatı, karakteristik özelliği anlatıyor. Bunun yerine
birçok söz ve sıfat kullanılsa bile aynı anlam verilemezdi. Bu kelimenin,
aşırı derecede kaba, çok yiyip içen obur, aç gözlü anlamına geldiği söylenmektedir.
Bu adam kaba karakterli, iğrenç huylu ve insanlar arası ilişkilerde
çirkin tutumludur.
Ebû Derdâ’nın -Allah ondan râzı olsun- şöyle dediği rivâyet edilir:
“Utüll” (kaba); büyük karınlı, kötü ahlâklı, çok yiyip içen obur, çok mal top-
675 30/Rûm, 41
676 4/Nisâ, 31; İbn Mâce, Zühd 30, hadis no: 4248-4249; H. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 228
• 248 •
Ahmed Kalkan
layan, ama başkalarına vermeyen kimse demektir.” Ne var ki “utüll/kaba”
kelimesi bütün bunları kapsayan, bununla beraber bu karaktere sahip kişinin
iğrençliğini her yönüyle tasvir eden geniş bir kavram olarak zihinlerde
yer ediyor.
Ayrıca bu adam, “zenîm”dir, soysuzdur, alçaktır. Zenîm kelimesinin
burada özellikle
günah İşlemekten, haksızlık yapmaktan, zarar vermekten
utanıp çekinmeyecek kadar tabiatı bozulmuş, insanlığını kaybetmiş, bu
anlamda soysuzlaşmış kişiyi ifade
ettiği söylenebilir. İşte İslâm düşmanlarından
birinin kişiliğinde toplanan çirkin, iğrenç sıfatların sonuncusu
budur. Zaten, bu tür iğrenç karakterlere sahip insanlardan başkası İslâm’a
düşman olmaz, düşmanlığında ısrar etmez. “Zenîm” kelimesinin anlamlarından
biri, “aralarında soy birliği olmadığı halde bir kavme bağlanan veya
o kavmin içinde soyu belirsiz olan kimse”dir. “Ne idüğü belirsiz” diye çevirebileceğimiz
bu âyetteki “zenîm” kelimesine müfessirler “bir toplumdan
olmadığı halde onlara yamanmış olan, babası bilinmeyen, kötülüğü ile tanınan,
lüzumsuz kimse, faydasız şey” anlamlarını
vermişlerdir. Bu kelimenin
anlamlarından biri de “insanlar arasında iğrençliği ile, pisliği ile, aşırı
derecede kötülüğü ile ün salmış kimsedir. Bu kelimenin ifade ettiği ikinci
anlam Velid bin Muğîre’nin durumuna daha uygundur. Bununla beraber
kelimenin söylenişi, kavmi arasında kibirlenip böbürlenen bu adamı aşağılık
sıfatı ile damgalamaktadır.
Sonra sûrenin akışı bu kişisel sıfatlar üzerine, O’nun Allah’ın âyetleri
karşısındaki tutumunu belirterek bir değerlendirme yapıyor. Bunun yanı
sıra Yüce Allah’ın mal ve evlât bahşettiği bu adamın böyle bir tutum sergilemesi
ayıplanıyor: “Mal ve oğullar sahibi olmuş diye, kendisine âyetlerimiz
okunduğu zaman ‘eskilerin masalları’ dedi.” 677
“Mal ve oğullar sahibi olmuş diye” (68/Alâk, 14)
İslâm’a göre insanın var oluşunun asıl gâyesi, Allah’a kul olmanın şuuruna
ermesi ve bunun gereğini yerine getirmesidir, ibâdettir. Kur’an’da
çocuklar çok defa, ebeveynine aslî gâyelerini unutturan ve onları Allah’tan
uzaklaştıran engeller arasında gösterilmiştir. Mal çokluğunun da benzer
sonucu sözkonusu edilmiştir. Buna göre birçok insan, fazla mal ve evlât
677 68/Alâk, 14-15
• 249 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
sahibi olmayı hayatın tek gâyesi saymak sûretiyle Allah ile olan münâsebetini
tehlikeye düşürmektedir. Bu sebeple çeşitli âyetler insanı uyarmakta
ve asıl gözetilmesi gereken hedefi göstermektedir.678 Her ne kadar insanlar
fazla mala ve çocuğa sahip bulunmakla kendi kendilerine yeterli, dolayısıyla
güçlü ve üstün olacakları zannına kapılıyor ve bunu başkalarına karşı bir
üstünlük sebebi olarak görüyorlarsa da,679 Kur’an’a göre bu yanılgıya düşenler
için mal ve çocuk da bir “fitne”dir680 ve “apaçık bir düşman”dır.681 Bundan
dolayı İslâm’da, kişinin çocuk sahibi olması büyük sorumluluk gerektiren
bir durum olarak değerlendirilmiştir. Nitekim ana-baba ile çocuk arasındaki
ilişkiler hem ahlâkî hem de hukukî yönden belli esaslara bağlanmıştır.
Buna göre çocuğun varlığı ciddiye alınmalı, iyi bir insan ve ihlâslı/samimi
bir Müslüman olarak yetişmesi için her türlü gayret ve fedâkârlık gösterilmelidir.
Çocuğun dünya ve âhiret mutluluğunu gözetmek, onu dünyaya getiren
insanların önemle üzerinde durmaları gereken bir konudur. İslâm, bu
hususta birinci derecede babayı sorumlu tutar. “Ey iman edenler! Kendinizi
ve çoluk çocuğunuzu, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyun”
682 meâlindeki âyeti yorumlayan müfessirler, çocukların ve diğer âile
fertlerinin gözetiminden ve terbiyesinden âile reisi olan babanın sorumlu
olduğu konusunda ortak görüş belirtirler.683 Hz. Peygamberimiz de, “Hepiniz
çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz”684 meâlindeki
hadisinde aynı şekilde babanın büyük sorumluluğuna dikkat çeker. Anne
de sorumluluğa ortaktır; âilenin iç düzeniyle birlikte çocukların bakımı ve
yetiştirilmesi onun sorumluluk alanına girmektedir.685 Çocuğun, kendisine
söylenenleri tam olarak anladığı ve kendi düşüncelerini az-çok ifâde edebildiği
yaşlardan itibaren dinî esasların öğretimi yapılmalıdır. Bu konuda
ilk öğretilecek şey; tevhid inancıdır. Hz. Peygamberimiz’in “Çocuklarınıza
önce ‘lâ ilâhe illâllah’ cümlesini öğretin” şeklinde tavsiyede bulunduğu nakledilir.
686
678 Meselâ bk. 18/Kehf, 46; 34/Sebe’, 37; 63/Münâfıkun, 9
679 57/Hadîd, 20
680 8/Enfâl, 27-28; 34/Sebe’34-35
681 23/Mü’minûn, 55-56; 64/Teğâbün, 14
682 66/Tahrîm, 6
683 bk. F. Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, 30/46; İbn Kesir, Tefsîru’l-Kur’an, 4/390-393
684 Buhârî, Cum’a 11; Müslim, İmâre 20
685 Buhârî, Rikak 17; Müslim, İmâre 5
686 İbn Mahled, Ahbâru’s-Sığar, s. 142; İbn Kayyim el-Cevziyye, Tuhfetu’l-Mevrûd bi Ahkâmi’l-Mevlûd,
Beyrut, 1403/1983, s. 158
• 250 •
Ahmed Kalkan
Onların anlayacağı bir dil ve üslûpla Allah inancı anlatılması gerektiği
gibi, temyiz yaşına doğru Allah sevgisiyle birlikte dozu ayarlanmış bir tarzda
Allah korkusunu da aşılamak, böylece değer yargılarına ters düşen davranışlar
karşısında iyiliklerini ödüllendirecek, kötülüklerini cezâlandıracak
olan İlâhî otoritenin varlığını vicdanında hissetmesini sağlamak gerekir.
Çocuklarda küçük yaşlardan itibaren imanla birlikte ibâdet şuurunun da
geliştirilmesi gerekir. Onlara namazın öğretilmesi ve âile reisinin de bunda
devamlı olması Kur’ân-ı Kerim’de açıkça zikredilmiştir.687 Hz. Peygamber’in
de çocuklara yedi yaşında namazın öğretilmesi, kıldırılmaya başlanmasını,
on yaşına geldikleri halde kılmıyorlarsa hafifçe cezalandırılmalarını tavsiye
eden hadisleri688 bu konuda Müslüman ebeveyne ve eğitimcilere ışık tutmaktadır.
Bunlarla birlikte, çocuğun sevgiye, iyi örneklere, açıklayıcı doğru
bilgilere ihtiyacı unutulmamalıdır. 689
Çocuk, bir yönüyle rahmet, diğer yönüyle de bir azap vesilesidir. Zira
ebeveyni o İlâhî emânete Rabbini güzelce tanıtmadıkları, terbiyesine yeterince
dikkat etmedikleri takdirde, onun işleyeceği günahlardan sorumlu
tutulacaktır. Yine, onun dünyevî mutluluğu adına, bazen kendi âhiretlerini
tehlikeye atıp, meşrû olmayan kazanç yollarına teşebbüs etmelerinden dolayı
evlâtla sınavı kaybedebilir. “Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu
cehennem ateşinden koruyun. Onun yakıtı insanlar ve taşlardır.” 690;
“Doğrusu, mallarınız ve evlâtlarınız bir fitne/sınavdır.” 691 Her konuda olduğu
gibi, âile yönetimi ve çocuk yetiştirme konusunda da örneğimiz Allah
rasülü’nün bu konudaki sorumluluğumuzu hatırlatan hadisi meşhurdur:
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden (idare ettiğiniz kimselerden)
sorumlusunuz.” 692
Bazılarına imtihan ve hatta sıkıntı olsun diye verilen mal ve çocuklar,
bazı insanları hayran bırakır, kendilerine niye onlara verilmediğini düşünürler.
Hâlbuki sadece âhirette değil, aynı zamanda dünyada da bu mallar
ve evlâtlar, onların sıkıntılarını, azaplarını arttırmaktan başka bir işe
yaramaz: “Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah,
687 20/Tâhâ, 132
688 Ebû Dâvud, Salât 25; Tirmizî, Mevâkît 182
689 Hayati Hökelekli, TDV İslâm Ansiklopedisi, c.8, s. 357-358
690 66/Tahrîm, 6
691 64/Teğâbün, 15
692 Buhârî, Cum'a 11; Müslim, İmâre 20
• 251 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
bunlarla ancak dünyada onların azaplarını çoğaltmayı ve onların canlarının
kâfir olarak güçlükle çıkmasını istiyor.” 693
“İyi bilin ki mallarınız ve çocuklarınız birer fitneden/imtihandan ibârettir.
Allah yanında ise büyük ecirler/mükâfatlar vardır.” 694
“Sakın, kendilerini denemek için onlardan bazılarını faydalandırdığımız
dünya hayatının süsüne gözlerini dikme! Rabbinin rızkı hem daha hayırlı,
hem daha süreklidir.” 695
“O gün (âhiret günü) ne mal, ne evlât fayda verir. Ancak Allah’a selîm/
temiz bir kalble gelenler o günde (kurtuluşa ererler).” 696
“... De ki: Dünya metâı/menfaati azdır/önemsizdir. Allah’tan korkanlar
için âhiret daha hayırlıdır. Size kıl kadar haksızlık edilmez.” 697
“Kim bu aceleciyi (çabuk geçen dünyayı) isterse, ona, dilediğimiz kimseye
dilediğimiz kadarını verir, sonra da onu, kınanmış ve mahrum bırakılmış
olarak gireceği cehenneme sokarız. Kim de âhireti diler ve bir mü’min olarak
kendine yaraşır bir çaba ile o gün için çalışırsa, işte bunların çalışmaları
makbuldür. Hepsine; dünyayı isteyenlere de, âhireti isteyenlere de, Rabbinin
ihsânından, ayırdetmeksizin veririz. Rabbinin ihsânı kısıtlanmış değildir.
Baksana, Biz insanların kimini kiminden nasıl üstün kılmışızdır! Elbette ki
âhiret, derece ve üstünlük farkları bakımından daha büyüktür.” 698
“Her ümmet için bir fitne vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır.” 699
“Sizin elde ettiğiniz dünya metâı, hayır değil; bir fitnedir. Evet, hayır, ancak
hayır getirir. Lâkin bu dünya ziynetleri hayır değildir. Çünkü bunlar fitneye
sebep olur. Onlarla siz âhiret hususuna yönelmekten meşgul olursunuz.
Baharın yetiştirdiği nebatların bazısı, çok yiyen hayvanları ya patlatıp öldürür
yahut ölüme yaklaştırır. Ancak ihtiyacına kadar yiyenlere zarar vermez.
693 9/Tevbe, 85
694 8/Enfâl, 28
695 20/Tâhâ, 131
696 26/Şuarâ, 88-89
697 4/Nisâ, 77
698 17/İsrâ, 18-21
699 Tirmizî, Zühd 26, Hadis no: 2337
• 252 •
Ahmed Kalkan
Dünya malı da öyledir, insanlar ona hoş görerek meylederler. Bazısı mala
gark oldu denilecek şekilde çok mal edinir, bazısı fazlasına tamah etmeyerek
azı ile yetinir. Mala gark olanlar, ekseriyetle onun sebebiyle ya helâk olur yahut
helâke yaklaşırlar.” 700
“Hayır, vallahi ey cemaat! Ben sizin için ancak Allah’ın size vereceği dünya
ziynetlerinden korkuyorum.” 701
“Sizi çokluk mahvetti. İnsanoğlu ‘malım, malım!’ der. Hâlbuki Âdemoğlunun
yiyip tükettiği, giyip eskittiği ve sağlığında tasadduk edip gönderdiğinden
başka kendisinin olan neyi var? (Gerisini ölümle terk eder ve insanlara
bırakır. Malın içinde gerçekten senin malın olan şey, sadece yiyip tükettiğin;
giyip eskittiğin; ya da sadaka verip ileriye gönderdiğindir.)”702
“Hanginiz, vârisinin malını kendi malından daha çok sever?” Ashâb: ‘Ey
Allah’ın Rasûlü, içimizde herkes, kendi malını vârisinin malından daha çok
sever’ dediler. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Öyleyse şunu bilin: Kişinin
gerçek malı, hayatında gönderdiğidir. Geriye bıraktığı da vârislerinin malıdır.”
703
“Bir sürüye salınan (dadanan) iki aç kurdun sürüye verdiği zarar, kişinin
mal ve şeref hırsıyla dîne verdiği zarardan daha fazla değildir.” 704
“Âdemoğlu için iki vâdi dolusu mal olsaydı, mutlaka bir üçüncüyü isterdi.
Âdemoğlunun iç boşluğunu (karnını) ancak toprak doldurur (gözünü
toprak doyurur). Allah tevbe edenleri affeder.” 705
“Altına tapanlar mel’undur, gümüşe tapanlar mel’undur.” 706
“İki haslet vardır ki, bunlar kimde bulunursa Allah onu şükredici ve sabrediciler
arasına kaydeder: Dinî konularda kendinden üstün olana bakıp
700 Müslim, Zekât 123, h. No: 1052; Buhârî, Zekât, Rikak; Nesâî, Zekât; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A.
Davudoğlu, c. 5, s. 473-474
701 Müslim, hadis no: 1052; S. Müslim, Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu terc, 5/471
702 Müslim, Zühd 3, 4; Hadis no: 2958; Nesâî, Vesâyâ 1; Tirmizî, Zühd 31, Tefsir Tekâsür, Hadis no: 3351;
Ahmed bin Hanbel, 4/24, 26
703 Buhârî, Rikak 12; Nesâî, Vesâyâ 1
704 Tirmizî, Zühd 43, Hadis no: 2377
705 Buhârî, Rikak 10; Müslim, Rikak 116, Hadis no: 1048; Tirmizî, Zühd 27, Hadis no: 2338
706 Tirmizî, Zühd 42, Hadis no: 2376
• 253 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
ona uymak. Dünyalıkta kendinden aşağı olana bakıp Allah’ın kendine vermiş
olduğu üstünlüğüne hamdetmek. İşte böyle olan kimseyi Allah şükredici
ve sabredici olarak yazar. Kim dinî konularda kendinden aşağı olana bakar,
dünyalıkta da kendinden üstün olana bakar ve elde edemediğine üzülürse
Allah onu şükredici ve sabredici olarak yazmaz.” 707
“Bir kul, Allah rızâsı için mütevâzi olur, alçalırsa; Allah onu mutlaka yüceltir.
Dünya dört kişi içindir: Bir kul vardır, Allah kendisine mal ve ilim vermiştir
de kul, malı hususunda Allah’tan korkmakta, (mal ve ilmi kullanarak)
sıla-i rahim yapmakta, (mal ve ilimde) Allah’ın hakkı olduğunu bilmektedir.
İşte bu kimse en faziletli bir makamdadır.
Bir kul vardır; Allah ona ilim vermiştir, mal vermemiştir, ama iyi niyetlidir
ve ‘malım olsaydı onu falan kişi gibi (hayırda) harcardım’ der. İşte bu kimse,
niyetindekini yapmış gibi sevaba nâil olur, ikisi de eşit şekilde ücrete konar.
Bir kul vardır, Allah ona mal vermiştir, fakat ilim vermemiştir. Malını
câhilâne harcar. Malı husûsunda Rabbinden korkmaz. (Cimriliği, câhilliği
sebebiyle) malıyla sıla-i rahim yapmaz; malında Allah’ın da hakkı olduğunu
hiç düşünmez. İşte bu kimse, mertebelerin en düşüğündedir.
Bir kul vardır, Allah ona ne ilim ne de mal vermiştir, ama ‘Eğer malım
olsaydı, onunla falan kimsenin yaptıklarını ben de (şerde) yapardım’ der. Bu
da niyetiyle muâmele görür. Niyet ettiği kimsenin vebalini ayne elde eder.” 708
“Âdemoğlu ihtiyarladıkça onda iki şey gençleşir: Mala karşı hırs ve hayata
karşı hırs.” 709
“Sizin için korktuğum şeylerden biri, dünyanın süs ve güzelliklerinin sizlere
açılmasıdır... Şüphesiz ki bu mal hoştur, tatlıdır. Ondan fakire, yetime ve
yolcuya veren bu malın müslüman sahibi en iyi (insan)dir. Bunu hak etmeden
alan, yediği halde doymayan kimse gibidir. O mal, kıyâmet günü aleyhinde
şâhitlik yapacaktır.” 710
707 Tirmizî, Kıyâmet 59, Hadis no: 2514
708 Tirmizî, Zühd 17, Hadis no: 2326; İbn Mâce, Zühd 21, Hadis no: 4228
709 Buhârî, Rikak 5; Müslim, Zekât 115; Hadis no: 1047; Tirmizî, Zühd 28, Hadis no: 2340; İbn Mâce, Zühd
27, Hadis no: 4234
710 Buhârî, Zekât 47, Cum'a 28, Cihad 37, Rikak 7; Müslim, Zekât 123, Hadis no: 1052; Nesâî, Zekât 81
• 254 •
Ahmed Kalkan
“Dünya tatlı ve hoştur. Allah sizi ona vâris kılacak ve nasıl hareket edeceğinize
bakacaktır. Öyleyse dünyadan sakının...” 711
“Dünya, mü’mine zindan, kâfire cennettir.” 712
“Kimin arzusu âhiret olursa, Allah onun kalbine zenginliğinden koyar ve
işlerini derli toplu kılar, artık dünya ona hakir gelmeye başlar. Kimin hedefi
de dünya olursa, Allah iki gözünün arasına (dünyanın) fakirliğini koyar,
işlerini de darmadağınık eder. Netice olarak, dünyadan da eline, kendisine
takdir edilmiş olandan fazlası geçmez.” 713
Allah Teâlâ şöyle buyurdu: ‘Ey Âdemoğlu! Kendini kulluğuma/ibâdetime
ver, gönlünü zenginlikle doldurayım, fakirliğini kapayayım. Böyle yapmazsan
ellerini meşgûliyetle doldururum, fakirliğini de kapamam.” 714
“Evimde üç gece kalacak altınım olsun istemem. Ancak, üzerimdeki bir
borç sebebiyle tek dinarı koruyabilir, geri kalanın da Allah’ın kullarına şöyle
şöyle dağıtılmasını emrederdim.” (Elleriyle önüne, sağına, soluna dağıtma
işareti yaptı.” 715
Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: “Hz. Peygamber (s.a.s.) Kâbe’nin gölgesinde
otururken yanına geldim. Beni görünce: “Kâbe’nin Rabbine kasem olsun,
onlar zararda!” buyurdu. Ben: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, annem babam sana fedâ
olsun, onlar kimlerdir?’ dedim. Buyurdu ki: “Onlar malca çok olanlardır.
Ancak -eliyle ön, arka, sağ ve sol taraflarını göstererek- şöyle şöyle bol bol
vermelerini emredenler müstesnâ” dedi ve hemen ilâve etti: “Böyleleri ne kadar
az! Şunu bilin ki, devesi, sığırı, davarı olup da zekâtını vermeyen her
insan kıyâmet günü, o malları, mümkün olan en iri ve en semiz şekilde karşısına
çıkıp sırayla boynuzlarıyla toslayacak, ayaklarıyla çiğneyecek. Sonuncusu
da bu muâmeleyi yapınca, birinci tekrar başlayacak. Bu hal, insanlar
arasındaki hüküm bitinceye kadar devam edecektir.” 716
711 Müslim, Zikir 99, Hadis no: 2742; Tirmizî, Fiten 26, Hadis no: 2192; İbn Mâce, Fiten 19, Hadis no: 4000
712 Müslim, Zühd 1, Hadis no: 2956; Tirmizî, Zühd 16, Hadis no: 2325
713 Tirmizî, Kıyâmet 31, Hadis no: 2467
714 Tirmizî, Kıyâmet 31, Hadis no: 2467; İbn Mâce, Zühd 2, Hadis no: 4107
715 Buhârî, Zekât 4, İstikrâz 3, Bed'u'l-Halk 6, İsti'zân 30, Rikak 13, 14; Müslim, Zekât 34, Hadis no: 992
716 Müslim, Zekât 301, Hadis no: 590; Buhârî, Eymân 3, Zekât 43; Tirmizî, Zekât 1, Hadis no: 617; Nesâî,
Zekât 2
• 255 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
“Eğer dünya Allah’ın yanında sivrisineğin kanadı kadar değer taşısaydı,
tek bir kâfire ondan bir yudum su içirmezdi.” 717
“Kim dünyaya çok önem verirse, Allah onun işini dağıtır (zorlaştırır). İki
gözünün arasına fakirliği (aç gözlülüğü) koyar. (Hâlbuki) dünyadan ona ulaşacak
olan kendisi için yazılandan başkası olamaz. Kimin de niyeti âhiret(i
kazanma) ise Allah onun işini toparlar (kolaylaştırır). Onun kalbine zenginliği
koyar. Ona dünyadan da ihtiyaç duyduğu şey ulaşır.”718
“Allah bir kulu sevdimi, onu dünyadan korur. Tıpkı sizden birinin (perhiz
gerektiren hastalığa uğramış) hastasına suyu yasaklaması gibi.” 719
“Ben kim, dünya kim! Dünya (hayatı) ile benim ilgim, bir ağacın altında
gölgelenip sonra da bırakıp giden yolcunun durumu gibidir.” 720
“Dünyada bir garib veya bir yolcu gibi ol!” Tirmizî’nin rivâyetinde, hadisin
devamında şu ifâde vardır: “Kendini kabir ehlinden say.” 721
“Birinize dünyalık olarak bir yolcunun azığı kadar yeterlidir.” 722
“Müslüman olup da kendisine ancak yetecek kadar rızık verilen ve Allah’ın
kendisine verdiği ile kanaat getirdiği kimse muhakkak felâh bulmuştur.”
723
“Zenginlik, mal çokluğundan ibâret değildir. (Hakiki) zenginlik, gönül
zenginliğidir.”724
“Uhud dağı kadar altınım olsa, üç günden fazla saklamazdım” 725
717 İbn Mâce, Zühd 11, hadis no: 4110, 2/1377; Tirmizî, Zühd 13, hadis no: 2321, 4/560
718 İbn Mâce, Zühd 1, hadis no: 4104, 2/1378; Tirmizî, Kıyâmet 31, hadis no: 2467
719 Tirmizî, Tıbb 1, Hadis no: 2037
720 İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4109, 2/1386; Tirmizî, Zühd 44, hadis no: 2377, 4/588
721 Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, hadis no: 2334
722 Kütüb-i Sitte, 17/564
723 Müslim, hadis no: 1054; S. Müslim Terc. ve şerhi, c. 5, s. 478
724 Müslim
725 Buhârî, Zekât 4; Müslim, Zekât 10
• 256 •
Ahmed Kalkan
Evlât, yani çocuklar Allah’ın lutfu, fânî dünyanın süsü, âilenin çimentosu,
ana ve babanın gözbebeğidir. 726 “Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür...”
727
Dünyada ana-babası için en değerli nimet ve mutluluklardan olan hayırlı
çocuklar, âhirette de ebeveynleriyle beraber olacaklardır: “Kendileri
iman edip zürriyetleri de imanda kendilerine uyan kimselerin zürriyetlerini
de kendilerine katmışızdır; kendi sevaplarından da hiçbir şey eksiltmemişizdir.
Herkes kendi kazandığına bağlıdır.” 728
Yüce Allah, âhirette sâlih mü’minleri cennete sokacağı gibi, kendileri
gibi iman eden çocuklarını da kendileriyle beraber cennete sokacaktır.
Böylece dünyada inanç ve gönül birliği içinde olanlar, âhirette de beraber
olacaklardır. Şayet kendileri orada çocuklarından ayrı olsalar, yerleri ne kadar
cennet olsa da yine ayrılık hasreti çekerler. Oysa orada üzüntü olmaz.
Sefâ yerinde cefâ yoktur. Onun için Allah Teâlâ, orada mü’minleri yalnız bırakmaz,
çocuklarını da yanlarına verir. Ancak bunun şartı, çocuklarının da
kendileri gibi iman etmiş ve sâlih ameller işlemiş kimseler olmasıdır. Aksi
takdirde sâlih ile fâcir, baba-oğul da olsa bir araya gelmiş olur ve rûhî bağ
kalkar. Nitekim Nûh’un (a.s.) oğlu kendi âilesinden sayılmamıştır.729 İşte
Tûr sûresindeki âyetin sonunda “Herkes kendi kazandığına bağlıdır.” Ifâdesi,
âhiret ödülünün, babaların/ataların salâhıyla değil; herkesin kendi imanı
ve güzel eylemleriyle kazanılacağına işâret etmektedir. Ra’d sûresinde de bu
durum şöyle açıklanır: “Adn cennetlerine girerler. Babalarından, eşlerinden
ve çocuklarından olan sâlih/iyi olanlar da kendileriyle beraber olur. Melekler
de her kapıdan yanlarına varırlar.” 730 âyetinde de sâlih mü’minlerin sâlih
olan baba, eş ve çocuklarının da kendileriyle beraber olacağını vurgulamaktadır.
Bütün bunlarla birlikte; insana emânet olarak verilen mallar ve çocuklar
da onlar için bir fitnedir, deneme ve sınama aracıdır. Mala ve çocuğa
olan tutku ve aşırı ilgi, kişiyi Allah yolundan, O’na kulluk ve ibâdetten alıkoyabilir.
İnsan mal ve dünyalıklar peşinde koşarken Rabbine karşı görev-
726 3/Âl-i İmrân, 14; 42/Şûrâ, 49-50
727 18/Kehf, 46
728 52/Tûr, 21
729 11/Hûd, 46
730 13/Ra’d, 23
• 257 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
lerini unutabilir. Hatta malla şımarabilir, kibirlenir ve haddi aşabilir. Malın
helâlinden kazanılması ve yine helâl yollarda harcanması, mal üzerinde
hakkı olanların haklarının verilmesi İslâm’ın getirdiği ölçülerdir. Bu açıdan
mal insan için denemedir. Evlâtların fitne/sınav olması da buna benzer. Allah’ın
çocuk nasip ettiği anne ve babalar için, çocuklarını fıtratlarına uygun
olarak terbiye etmek, onları sâlih insan olarak yetiştirmek, en önemli görevlerdendir.
Mala ve çocuklara karşı olan tutku, onları ve âileyi koruma ve kollama
duygusu, insanı bazen adâletten uzaklaştırabilir, haddi aşıp haksızlık yapmaya
sürükleyebilir. Böyle yapmak da ilâhî ölçülerden sapma sonucunu
doğurur. Bu da insan için bir fitnedir. “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız
birer fitnedir (imtihandır). Allah’a gelince; büyük mükâfat O’nun
yanındadır.” 731
İnsanları, çoğu zaman Allah’ı anmaktan, O’nun yolunda cihad etmekten
alıkoyan en önemli iki dünya meyvesi; birincisi servet, diğeri de sahip
olunan evlâttır. Bu iki varlığı elden kaçırmama uğruna pek çok fedâkârlığa
katlanır insan. Meşrû çizgide olduğu sürece buna zorunludur da. Fakat Allah’a
ait sorumlulukların terkedilmesine sebep olursa elbette ebedî mükâfatı
kaybetmiş olur. Allah için sevme ile Allah’a rağmen sevmenin açığa çıktığı,
Allah rızâsı için sevme ve bunları emânet ve imtihan bilme ile, Allah’ı sever
gibi sevme ve Allah’ın rızâsına onları tercih etme sınavı, en net biçimde bu
iki şeyde ortaya çıkar.
Mal ve evlât birer sınavdır; bunlar insanın bozulmasına, doğru yoldan
şaşıp sapmasına neden olabilir. Kur’an’da mal ve evlât tutkusunun, yani
hep çocuklarının geleceğini, bunun için mal çoğaltmayı düşünmenin, insanı
doğru yoldan saptırabileceği; malı ve evlâdı olduğu halde doğruluktan
ayrılmayan kimselerin ise ödüllendirileceği belirtiliyor.732 Mal ve evlât
düşkünlüğü, kendisini doğru yoldan çıkarıp haksızlığa düşürüdüğü kimse,
sınavı kaybeder, büyük ziyana uğrar. Günümüzde bu durumu nice ana-babada
görüyoruz.
731 8/Enfâl, 28; Ayrıca bk. 64/Teğâbûn, 14-15. Malların ve çocukların deneme sebebi olduğunu “belâ”
kelimesiyle ifâde eden âyetler için bk. 3/Âl-i İmrân, 186; 5/Mâide, 48; 6/En’âm, 165
732 8/Enfâl, 28
• 258 •
Ahmed Kalkan
Adam, ibâdetlerine bile zaman ayıramayacak kadar geçim için çalışırken,
nice haram kazanca dalarken çoğunlukla gösterdiği sebep “çocuklar
için, onlar yüzünden”dir. “Ne yapalım, arkada evlâd u ıyâl var” denilir. Aslında
bunlar sebepten ziyâde, şeytanın mâzeret gibi, hatta güzel fedâkârlık
olarak gösterdiği bahanelerden ibârettir. Evlenmeden, çoluk-çocuk sahibi
olmadan dâvâ adamı olan nice gençler, bir bakıyorsunuz kaybolmuş, evleri
kendilerine mezar haline gelmiş. Ya da fakir veya orta halli iken dâvâ bilincine
sahip fedâkârca gayretler içindeki nice müslüman, paralanınca paramparça
paralanmış. Parayı sadece cebine değil, kalbine de koymuş, dâvâyı da
bir kenara bırakmış, hatta nice haramlara dalmış. Mal, eş ve evlât imtihanları,
insanın mayasındaki yapıyı ortaya çıkaran önemli testlerdir.
Kur’an, insanları Allah’tan korkmaya, babanın çocuğu için, çocuğun da
babası için fidye verip onu cezâdan kurtaramayacağı; hiç kimsenin, başkasına
bir yarar sağlayamayacağı, başkasını ateş azâbından kurtaramayacağı
âhiret gününden çekinmeye çağırır.733 Herkes, âhirette hak ettiği cezâyı çekeceği
için, Kur’an mü’minleri bu geçici dünyaya aldanmamaları husûsunda
uyarır: “Dünya hayatı sizi aldatmasın, o çok aldatıcı sizi aldatmasın!”734
Bu “ğarûr -çok aldatan-”, ya insana çekici görünen dünyadır, yahut şeytandır.
Müfessirlerin genel kanısı bunun şeytan olduğu yönündedir. Tabii şeytan
da insanı dünya tutkusuna, mal ve evlât hırsına düşürerek, fakirlikten
korkutup cimriliği sevdirerek aldatır.
Allah, iman edenlere, dünya malının ve çocuklarının, kendilerini Allah’ı
zikretmekten (hatırlayıp anmak ve kulluk yapmaktan) alıkoyup mahvetmemesine
dikkat etmelerini emrediyor ve Allah’ı düşünmeyenlerin,
ebedî ziyana uğrayacaklarını vurguluyor.735 Teğâbün sûresinde de mü’minlere,
eşlerinden ve çocuklarından bazılarının, kendilerine düşman olduğu,
onlardan sakınmaları, onlara karşı dikkatli davranmakla beraber hoşgörülü
olmaları; onları bağışladıkları takdirde Allah’ın da kendilerini bağışlayacağı
bildiriliyor.736 Bu âyetin devamında da, malların ve çocukların birer fitne/
sınav olduğu, ödülün ise Allah katında bulunduğu vurgulanır.
733 31/Lokman, 33, 3/Âl-i İmrân, 10
734 31/Lokman, 33
735 63/Münâfıkun, 9
736 64/Teğâbün, 14-15
• 259 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Burada737 dikkat edilecek husus; “min” cer harfinin, “bazı” anlamına
geldiğidir. Yani âyette eşlerin ve çocukların hepsinin değil; bazılarının insana
düşman olduğu bildirilmektedir. Gerçekten bilerek veya bilmeyerek kocasına
veya karısına çok kötülük eden, onun üstüne dost tutan, hatta dostuyla
birlik olup kocasını öldüren kadınlar veya karısını kesen, öldüren kocalar
vardır. Burada hitap geneldir; kadını da erkeği de kapsar. Bütün iman
edenlere hitap edilmektedir. Kasıt sadece erkekler değil; tüm mü’minlerdir.
Bundan dolayı âyeti sadece erkekler açısından anlayıp öyle değerlendirmek
yanlış olur. Kocasına çok kötü davranan kadınlar olduğu gibi; karısına
çok kötülük yapan erkekler de vardır. Fakat aile reisi koca olduğu ve
çocukların durumundan daha çok baba sorumlu olduğu için Arapça’nın
tağlîb buralı gereği, erkeklere hitap kipi seçilmiş ise de bu hitap kadınları
da kapsar. Aynen “Ey iman edenler! Namaza durmak istediğiniz zaman
yüzlerinizi yıkayınız...” 738 âyeti ve benzeri erkek hitap kipiyle kullanıldığı
halde kadınları da kapsayan hüküm, vaad ve vaîd âyetleri gibi. Bu bakımdan
her iki cinsi ifâde etmesi için âyet metninde geçen “zevc” kelimesinin
çoğulu “ezvâc” kelimesini, “eşler” olarak meallendirmek daha doğru
olur kanaatindeyiz. Arapçadaki “zevc”in karşılığı olan “eş”, hem kadını,
hem erkeği kapsar. Erkek kadının zevci (eşi), kadın da erkeğin zevci (eşi)
dir. Çocuklardan da öylesi var ki, ana-babasının doğru yolundan ayrılır;
onları üzer, mallarını yer, ihtiyarladıklarında onları kapı dışarı eder, kendi
evlerinde huzuru yok edeceğini düşünerek huzurevlerine terk eder, ya da
değişik zorluklar içinde bırakır. İşte bunlar, insana düşman olan çoluk çocuktur.
Kişi kendisine dikkat etmeli, yolunda olmayan eş ve çocuklarının
kötülüklerinden sakınmalıdır. İnsan, eşinin ve çocuklarının hareketlerine
dikkat etmelidir, ama onlardan bütün bütün de uzaklaşmamalıdır. Onların
hatalarını affetmelidir. Yoksa âilede dirlik ve düzenlik kalmaz. İşte bunun
için âyetin sonunda “Eğer affeder, hoşgörür, bağışlarsanız, Allah da bağışlayan,
merhamet edendir (affedenleri O da affeder).”739 buyurmaktadır. 740 Bu
âyetlerde Cenâb-ı Hak, dikkat edin, mallarınız ve çocuklarınız sizi meftûn
edip Allah yolundan saptırmasınlar demektedir. Bunlar sizin için birer imtihan
sebebidir.
737 64/Teğâbün, 14’de
738 5/Mâide, 6
739 64/Teğâbün, 14
740 S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, 5/543-545
• 260 •
Ahmed Kalkan
Onlarla ilişkilerinizi Allah’ın istediği şekilde mi ayarlıyorsunuz, başka
ölçü(süzlük)lere göre mi? Denenmekte, sınanmakta olduğunuzu unutmayın.
Mal ve çocuklarla ilişkilerinizi Allah’ın istediği şekilde ayarlayın da imtihanı
kaybetmeyin. Sakın mal tutkunuz, çoluk-çocuk derdiniz sizi Allah’a
kulluktan ayırmasın.
Fitne; herhangi bir madeni içindeki katkı maddeleri, curufları ayrılsın
diye potaya atmak ve eritmek, arıtmak demektir. Demek ki, bizler de çoluk-
çocuk sahibi olmakla, malk-mülk sahibi olmakla bir potadan geçiriliyoruz.
Bunlarla ilgili Allah’ın yasalarına, bunların hukukuna riâyet edip
etmeyeceğimiz konusunda denenmekteyiz. “Madem ki bunlar bizim için
bir imtihan konusudur, öyleyse bunlara hiç sahip olmayalım da imtihanda
başarılı çıkalım” demeye, Allah’ın imtihanından kaçmaya da hakkımız
yoktur. Bazı insanlar, “bu devirde dosdoğru çocuk yetiştirmek zor, hatta
mümkün değil” diyerek çocuk imtihanından kaçıyorlar; bu doğru değildir.
Bu hayatı eşle, çocukla, malla yaşamamız da bir Allah yasasıdır. Yani
müslüman helâl bir şekilde rızık peşinde, evlâd u ıyâl peşinde olacak, ama
âhireti unutmayacak, kırmızı çizgileri ihlâl etmeyecektir.
64/Teğâbün sûresi, 14. âyette de eşlerimizin ve çoluk çocuklarımızın
bize düşman olma ihtimali olduğu, bazılarının böyle olduğunu vurgular.
Eğer mallarımız, eşlerimiz ve çocuklarımız bizi Allah’a kulluk yolundan
alıkoyuyorlarsa, kulluğumuza engel olabilecek bir noktaya gelmişlerse, onlar
yüzünden kulluğumuz engelleniyor ve cenneti kaybetmeye doğru gidiyorsak,
işte o andan itibaren anlayoruz ki onlar bizim düşmanımız olmaya
başlamışlardır. Eğer kadınsa kocası, kocaysa karısı, babaysa evlâdı, evlâtsa
babası insanı Rabbine kulluktan, onu cennete gitmekten engelleyecek
bir noktaya gelmişlerse kesinlikle bilelim ki onlar o kişinin düşmanıdırlar.
Eğer insan, kendi kendini hayırdan şerre, kulluktan isyana, cennetten cehenneme
doğru götürmeye başladıysa, hevâsına/keyfine tâbi oluyor, hatta
hevâsını tanrılaştırmaya kalkıyorsa, insan kendi kendisinin düşmanı olmaya
başlamış demektir. Kur’an buna insanın kendine zulmetmesi, kendine
yazık etmesi der.
Kimi insanlar ana-babalarıyla, kimileri çocuklarıyla, bazıları eşleriyle,
bazıları da malın yokluğu veya çokluğuyla imtihan olmaktadır. Allah’a kulluk
yolunda yürüyen mü’min bir kocaya, aksi istikamette yürüyen karısı ve
çocukları veya Allah’a itaate yönelmiş mü’mine bir kadına, aksi istikamette
• 261 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
yürüyen kocası ve çocukları büyük engeller ve problemler çıkarabilmekdir.
Müslüman olduklarını iddia ettikleri halde bu toplumdaki bireylerin çoğu,
Allah’a kulluğu birinci plana almış, dünya zevk ve sefâsını ikinci plana atmış
bir erkeğe karşı hanımı ve çocukları, yakın akrabaları, büyük bir talihsizlik
olarak bakarlar. Öyle ki kocalarını, babalarını cehenneme gönderme
pahasına da olsa bu dünyada kendilerine refah ve zenginlik içinde bir dünya
sunmasını beklerler.
Nice adamlar, bu beklenti ve ısrarlı talepden dolayı Allah’ın hududunu
çiğnemekte, eş veya çocuk fitnesinden dolayı haramlara bulaşmaktadır.
Yine, Allah’a kulluğu birinci plana çıkarmış pek çok mü’mine hanımın,
kocaları ve çocukları tarafından hayatları zindan edildiği görülmektedir.
Allah için cihada çıkacak, infak edecek, dâvâ için koşturacak, tebliğ edecek
nice adamın önünde en büyük engel, ilk gençliğinde babaları, sonra da hanım
ve çocuklarıdır.
Sadece imtihan olunan eşler ve çocuklar tarafından istikametten saptırılmamakla
da iş bitmemektedir. Aynı zamanda kişiye emânet olarak
verilmiş eş ve çocuklarına karşı tavırlarıyla da insan imtihan olmaktadır.
Onlarla hukukunu Allah’ın istediği tarzda yapıp yapmadığı, onları Allah’ın
çizgisine çekmeye çalışıp çalışmadığı, onları müslümanca eğitip kulluk
programına çekmeye çalışıp çalışmadığıyla da insanlar sınanmaktadır.
Varlığıyla yokluğuyla, azlığıyla çokluğuyla, bilelim ki mallarımız, mülklerimiz,
oğullarımız, kızlarımız bir imtihandır. Rabbimiz bu verdikleriyle
bizi sürekti denemektedir. Mallarımız, paralarımız konusunda, oğullarımız
ve kızlarımız konusunda cennete gidebilmenin hesabını doğru yapmalıyız.
Bunlarla ilişkilerimizi Allah’ın istediği şekle koyamazsak, biz mala değil,
mal bize sahip olursa, sahip olduğumuz dünya nimetleri ve âilemiz bize
Allah’ı, âhireti, Allah’ın hesabını unutturursa, Allah korusun bu imtihanı
kaybettik demektir. Bize verilen nimetlerin esas sahibini unutup, Karun
gibi, bunları sadece kendi yeteneklerimizle elde ettiğimizi düşünürsek,
emânet bilincine, sorumluluk şuuruna sahip olmazsak, sahip olduklarımızı
imtihan sebebi değil de gâye olarak görmeye başlarsak sınavı kaybettik demektir.
Ama biz onlara karşı yapabileceğimiz tüm görevlerimizi yapar da
buna rağmen onlar yola gelmezlerse, o zaman elbette bin onlardan sorumlu
tutulacak değiliz.
• 262 •
Ahmed Kalkan
Meselâ Nûh (a.s.) hanımı ve oğlu ile imtihana tâbi tutuldu. Bu büyük
peygamber, hanımını ve oğlunu müslümanlaştırabilmek için çok uğraştı,
tüm yapabileceklerini yaptı, ama hidâyet Allah’ın yanında olduğu ve bazı
insanlar peygamber yakını olduğu halde bile irâdelerini kötüye yönelik kullandıkları
için Rabbimiz onu hesaba çekmeyecektir.741
İnsan, içinde bulunduğu durum itibarıyla pek çok yönden imtihan edilir.
Bu denemeler, genelde insanın zayıf yönlerine yöneliktir. Çünkü düşkünlük,
zâfiyet/zayıflık, irâdenin en çok zorlandığı husustur. İnsan, bazen
bu zayıf yönlerinden mala olan düşkünlüğüyle, onu elinde tutmanın hırsı
ile deneniyor. Bu deneme de iki yönlüdür. Bir yönü yokluk, sıkıntı ve zorluklardır.
İnsanın sabrının ölçüldüğü bu hususlarda insanların başarılı olması
ihtimali, ikinci yönü ile denenmesinden daha fazladır. Bu ikinci yönü,
zenginlik, servet veya varlıktır. Bu nimetlere sahip olan insan, diğerine
oranla daha zor durumda kalır. Meşakkat daha çoktur. Servetin ve varlığın
insanda meydana getireceği rehâvet, insan direncini ve sabrını kemirebilir.
Yoklukta yokluğa karşı göstereceği direnç ve sabrı, varlıkta varlığın gitme
endişe ve telâşı içerisinde gösteremeyebilir. İnsan düşüncesinde mal hırsı
ve evlât sevgisi şahsiyette aşınma meydana getirmişse, bu zaafı telâfi etmesi
çok zor olur. Olayın zorluğundan dolayıdır ki, verdiği mücâdelenin karşılığında,
âyetin devamında belirtildiği gibi “ecir” değil; özellikle altı çizilerek
vaad edilmiş olarak “büyük ecir” vardır. İnsanlar, genellikle zorlukların bir
sınav olduğunu, varlığın ise sadece lütuf olduğunu zannederler. Halbuki,
varlık, sağlık, nimet bolluğu ile yapılan sınav, diğerinden çok daha zordur.
Allah’ın (c.c.) insanlara verdiği hem iyilikler, hem de kötülükler birer
deneme (fitne) aracıdır.742 İnsan nimetlere karşı şükürle; zorluk, darlık ve
belâlara karşı sabırla denenir. Fakat insan çoğu zaman nankörlük yapar.
Üstesinden gelemeyeceği bir sıkıntıyla karşılaşınca hemen Rabbine yalvarır.
Geniş bir nimete, mala ve zenginliğe kavuşunca da kibirlenir, malını
kendi bilgisi ve kurnazlığıyla elde ettiğini zanneder. Böyle bir tavra karşı
Kur’an şu açıklamayı yapıyor: “...Hayır o bir fitnedir (imtihandır), fakat çokları
bunu bilmiyorlar.” 743
741 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, 7/298-300
742 21/Enbiyâ, 35
743 39/Zümer, 49
• 263 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Rabbimizin dünya nimetlerini ve dünyaya ait bütün göz kamaştırıcı
güzellikleri insanların hizmetine sunması, bir deneme sebebidir. Ancak
inanan kişi bu geçici güzelliklere ve zenginliklere aldanmamalı. Çünkü Allah’ın
katındaki güzellikler, ya da iman edip sâlih amel işleyen kulları için
hazırladıkları daha çok ve daha kalıcıdır.744 Dünya nimetlerinin fitne/deneme
olarak nitelendirilmesi insan için eğitici bir hatırlatmadır. O, insanın
iç kuvvetlerini geliştirir, dikkatini keskinleştirir, yaşadığı realitenin boyutlarını
kavramasına yardımcı olmak üzere onu uyarır. Kur’an, varlığı âyetler
(ibret ve işaretler) olarak değerlendirir ve nimetleri bile bu bağlamda fitne
olarak nitelendirir.
Fitne, gerçek olanı sahte olandan, iyi olanı kötü olandan, kirliyi temiz
olandan ayırmak olduğuna göre, hayatın akışında olumlu ve olumsuz tarafıyla
ortaya çıkabilir. Kur’an’ın işaret ettiği gibi insan bazen risk taşıyan,
mal, mülk, evlât ve sağlık gibi nimetlerle, bazen de yokluk, hastalık, şeytan
ve düşman saldırısı gibi şeylerle denemeye uğratılır. Bu bakımdan çekilen
zorluk, mal, zulüm, kadın, çocuk, saptırma, azap, silâhlı çatışma, kalbe gelen
vesvese gibi şeylerin hepsi de fitnedir. Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Onlardan
bazı zümrelere, kendilerini denemek (fitneye uğratmak) için verdiğimiz
dünya hayatının süsüne gözlerini dikme. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve
daha süreklidir.” 745
Malın Fitneye Dönüşmesi; Dünyevîleşme
“Sahip olma” duygusunun tutkuya dönüşmesine “hırs” denir. İnsanoğlunun
temel zaaflarından biri olan bu duygu terbiye edilmediği zaman, insanın
gözünü, gönlünü ve zihnini bürüyerek onu esir eder. Onun, aşkınla
olan, öteyle olan bağlarını birer birer koparır. Para, mal, makam, şöhret
gibi her tür dünyalık onun duygu ve düşünce, basar ve basiretini dünyaya
bağlayarak boynunda tasmaya, bileğinde kelepçeye, ayağında prangaya
dönüşür. O, artık “dünyevîleşmiş” bir tiptir. Dünyevîleşmiş tip, hiçbir dünyalığa
sahip olamaz. Çünkü tüm dünyalıklar ona çoktan sahip olmuştur.
Eşyanın emrine verildiği insan, eşyanın emrine girmiştir. Dünyanın efendisi
olan insan, dünyanın kulu haline gelmiştir. Bu ise, insanın insanlığına
karşı yapılabilecek en büyük hakarettir. İnsanın eşyaya kul olması, kula kul
744 20/Tâhâ, 131
745 20/Tâhâ, 131
• 264 •
Ahmed Kalkan
olmasından daha vahim bir sapmadır. İşte bu noktada “İslâm” insanı kendi
zaaflarından korumak için devreye girmektedir. Din’in gâyesi, insanın
“insanlığı”nı muhâfazadır. İnsanın insanlığı ise, biyolojik varlığından çok
rûhî varlığıyla kaimdir. Dolayısıyla din, insanın geçici yanından çok; kalıcı
boyutunu öne çıkarır. Söz konusu boyut, metafizik anlamda, insanın hem
mâzisi, hem ebedî istikbalidir. İlâhî öğretide beden, bu muhteşem mâziyi
muhteşem bir istikbale taşıyan bir binektir. Bedenle ilgili olan her şey ise
“dünya” olarak adlandırılır. Din’in amacı, dünyanın, insanla ebedî istikbali
arasındaki bağları koparmasına engel olmak, eğer bu bağlar kopmuşsa
onları yeniden bağlamaktır. Din, dünya ile âhiret arasındaki atılan köprüleri
yeniden imar eder. Peygamberler ise, insana ebedî istikbalini hatırlatan
uyarıcılardır.
Dünyevîleşme hastalığı, İsrâiloğullarını yahûdileştiren unsurlardan biriydi.
Kur’an’ın haber verdiğine göre, onların dünyevîleşme sevdası, onları
sadece “yoksulluğa” mahkûm etmedi; “alçaklığa” da mahkûm etti. İsrâiloğullarının,
taklit ettikleri putperest kavmin totemi olan ineği altın ve gümüşten
yapmaları, aslında onların altına ve gümüşe tapmaları anlamına
geliyordu. Aynı zamanda bu heykel, çağının şartlarında bir teknoloji hârikasıydı.
Sâmirî, onu Mısırlılardan alınan mücevherlerle yapmıştı.
İsrâiloğullarının bu tavrı, günümüz insanının tavrına ne kadar da benziyor.
Yukarıda adı geçen iki unsur, bugün de kendisine tapınılan çağdaş totemlerin
başında geliyor: 1- Para, 2- Teknoloji. İnsanların para ve teknoloji
karşısındaki tavırlarını iyi gözlemleyen biri, bu tavrın içerisinde yer alan
“tapınma” unsurlarını keşfetmekte gecikmeyecektir.
Dünyevîleşen İsrâiloğulları, bu zaaflarında öylesine ileri gittiler ki, Allah’a
bile hile yapmaya kalktılar. Kendilerinin istedikleri ibâdet için tahsis
edilen Cumartesi yasağını çiğnediler. Hesapta uyanıklık yaparak Cuma
akşamından ağlarını denize atıyorlar, Cumartesi akşamı toplayarak güya
yasağa uymuş oluyorlardı. Tabii Allah da onların hilelerini boşa çıkarmıştı.
Onların bu tavrı, tarihte ve günümüzde “kitabına uydurularak” yapılanları
hatırlatıyor. Onlara da yanlış olarak “hile-i şer’iyye” denilen “hile-i şerriyye”
yi âlimleri öğretmiş, şeriatın emirlerine bir kılıf uydurmak isteyenlere
sözde bir çıkış yolu göstermişlerdi. Bu suçun cezası, maymunlaşmaydı.
• 265 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
“Aşağılık maymunlar olun!”746 emriyle gerçekleşen ilâhî cezada çok ilginç
bir nükte de vardı. Bu nükteyi iyi anlayabilmemiz için Afrika’lı maymun
avcılarının Avrupalılara satmak için maymunları canlı avlama yöntemlerini
bilmemiz gerekiyor: Afrikalı avcılar, maymunlar ormanına dalarak
onların görebileceği bir yere bir testi gömüyorlar. Bu testiye bir miktar
fındık koyarak, başlıyorlar çıkarıp yemeğe. Daha sonra, orayı terk edip
gizleniyorlar. Onları fındık yerken gören maymunlar aynen taklit ederek
çömlekteki fındıkları yemeye geliyorlar. Lâkin çömleğin ağzı öyle hesaplı
yapılmıştır ki, maymun elini boş olarak sokabilmekte, lâkin dolu olarak
çıkaramamaktadır. Avcılar, maymunlar tam elini çömleğe daldırıp fındığı
avuçladıklarında ortaya çıkıp maymunlara doğru koşmakta, fakat maymunlar
avuçlarındaki fındıktan vazgeçemedikleri için kaçamamakta ve
dolayısıyla fındık hatırına yakalanmaktadırlar. İşte, tarih boyunca hayatını
dünyevîleştiren kişi ve toplumlar, avuçlarındaki dünyayı elde etmek için
âhiretlerini fedâ etmekten çekinmemektedirler. Fındık uğruna özgürlük,
geçici zevkler uğruna âhiret. İkincisi birincisinden daha vahim bir aptallık.
Dünyevîleşmiş kimsenin prototipi Karun’dur. Kur’an, benî İsrâil içinde
yaşayan bu kimseyi, her devirde görülebilecek karakter olması açısından
dikkatlerimize sunar.
Dünyadaki acıların ve zevklerin altında imtihana çekilme esprisi yatmaktadır.
O halde böyle durumlarda alınması gereken ilaç sabırdır. Çünkü
bu zevkler ve acılar geçicidir. Geçici olması da sabrı kolaylaştırıyor. Sabretmediğimizde
ne olur? Geçici zevklere sabretmeyip dalarsak, âhiretteki
ebedî ve hakiki zevklerden mahrum kalırız. Şu hayatın geçici elemlerine
sabretmezsek, bu defa hem ebedî, hem de daha ağır âhiret azabına mâruz
kalırız ve âhirette bize şöyle denilir: “İnkâr edenler, ateşe sunuldukları gün,
onlara: ‘Dünyadaki hayatınızda sizin için güzel olan her şeyi harcadınız, onların
zevkini sürdünüz; ama bugün, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızın
ve yoldan çıkmanızın karşılığında alçaltıcı bir azab göreceksiniz’
denir.” 747
746 2/Bakara, 65
747 46/Ahkaf, 20
• 266 •
Ahmed Kalkan
Kur’an’a baktığımız zaman âdeta tüm azgınlık, isyan ve başkaldırıların
sebeplerinin tek sebebe bağlandığını görürüz. O da âhireti hesaba
katmadan ve âhiretten korkmadan yaşamak. “Hayır, doğrusu onlar âhiretten
korkmuyorlar.” 748 Kur’an, terbiye etmeye çalıştığı insanda ilk etapta âhiret
endişesi oluşturmaya çalışır. Bu endişe belli bir boyuta ulaştığı zaman
insanların hayatlarında inkılâbların gerçekleştiğine şahit oluruz. Mesela;
içki Medine döneminde ve yaklaşık Uhud Savaşı yıllarına kadar yasaklanmamıştır.
Fakat o tarihlerde içkiyi kesin olarak yasaklayan âyet inince evdeki
şarap küplerinin kırılarak içkili hayata son verildiğini görürüz. Peki,
bu neden kaynaklanıyor? Tabii ki âhiret ve Allah korkusundan. O insanlar
o güne kadar öyle eğitilmiş ki, yaptıkları işin âhirette kendilerine çok pahalıya
mal olacağı söylendiği anda hemen o işten vazgeçiyorlar.
Âhirete imanı, âhiret endişelerini, cennet ve cehennem mefhumlarını
ortadan kaldırdığınızda insanları gerçek anlamda motive edemezsiniz.
Yani iyi şeyleri kendiliklerinden yaptırıp, kötülüklerden de kendiliklerinden
vazgeçiremezsiniz. Âhirete iman; en büyük ve gerçek anlamda tek otokontrol
mekanizmasıdır. Âhiret ve Allah korkusu olmadan insanları neye
göre ahlaklı ve dürüst olmaya sevk edeceksiniz? Eğer bir insan, yaptığı bir
kötülüğün cezasını görmeyeceğini bilse, niye o kötülükten vazgeçsin veya
yapacağı bir iyiliğin karşılığında mükâfat yoksa niçin o iyiliği yapsın? Denilebilir
ki; insanlık için. Ben ölür ölmez bu insanlar çok kısa bir süre içinde
beni unutacaklar. Unutmasalar bile, öldükten sonra bana ne faydaları dokunabilecek
ki?
Ama düşünün ki “bir varlık” var ve “bir gün” var. O varlık, o günde yaptığınız
tüm iyiliklerin karşılıklarını kat kat fazlasıyla verecek ve yaptığınız
kötülüklerin de cezasını verecek. O varlık ki, hiçbir iyiliği unutmaz, adâletli,
kimseye zerre kadar zulmetmez, hiçbir şeye ihtiyacı yok. Her şeyin yaratıcısı
ve sahibi, çok merhametli, çok affedici. İnsan, böyle bir varlığa iman
edip sadece O’nun rızasını kazanmak idealiyle yaşadığı zaman artık siz bu
insanları “Allah’ın rızâsını kazanma” amacıyla iyi şeylere kolayca yönlendirebilir
ve kötü şeylerden de kolayca sakındırabilirsiniz. Aksi takdirde bütün
çabalarınız sonuçsuz kalır. Âhiret korkusu olmadan insanlar, fırsat bulduklarında
kötülük yapabilecekleri için kimsenin kimseye güveni olmaz.
748 74/Müddessir, 53
• 267 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Dünya ve içindekilerin gelip geçici olduğunu, bir sınama ve imtihan
aracı olduğunu bilen ve böyle inanan İslâm insanı, bu bilgisini ve bu imanını,
kuru ve şematik, içi boş ve vicdanî inanç kofluğundan çıkartıp, olması
gereken yere, âlemlerin rabbi olanın, dünya ve âhiretin sahibi olanın istediği
yere, hayatın tam ortasına oturtmak zorundadır.
Her gün ve her gece, namaz sonlarında, işimizin arasında özellikle
ölümü, dirilişi, kıyameti, mahşeri, cenneti, cehennemi, günahlarımızı,
Allah’ın nimetlerine teşekkürdeki kusurlarımızı derin derin düşünelim.
Bunu kendimize görev edinelim. Bu dünyadaki rahatımızdan fedakârlık
yapalım. Hem burada tam bir rahat etme, hem de orada rahat etme gibi
imkânsız ve gülünç olan sevdadan vazgeçelim. Kabirlere, hele gece karanlığında
gidip, oralarda ölümle kol kola yaşayacağımız günleri düşünelim.
Ölüm ve şehadet râbıtası yapalım. Allah’ın dinini yaşayamıyor, müslümanca
hayat süremiyorsak müslümanca ölmenin de zor olduğunun bilincine
varalım.
Mezarlarda ve hayalinde düşünerek canlandırdığın kabir hayatında düşün
ki, bir-iki metrelik çukur, içinde birkaç kemik parçası ve mezar taşında
da senin adın, evet senin adın, benim adım yazılı. Artık Rabbinle karşı
karşıyasın. Büyük kıyâmetin kopmasını bekliyordun veya beklemiyordun.
Ama öldün, yani senin kıyâmetin koptu. İşte bu kıyâmete hazırlandın mı?
Yaptın mı yapacaklarını? Sakındın mı yapmaman gerekenlerden? Hazır
mısın ölüme? Borçların-harçların, ümitlerin, beklentilerin, yatırımların...
neresi için? Ölüm... Ne zaman? Evet, ey insan! Tohumun toprağın
üstüne yeni bir hayatla çıktığı gibi bir gün kabrinden çıkartılacağını, Rabbinin
huzuruna gidip yaptıklarının ve yapmadıklarının hesabını vereceğini
düşün ve hayatını ona göre düzenle: Çünkü ölüm bir yok oluş değil; diriliştir.
Ölüm uzakta değil; çok yakınımızdadır.
Dünyevî belâların çoğu, uhrevî cezaların tümü, dünya-âhiret dengesini
kuramamak, dünyayı âhiret için yaşayamamak ve dünya hayatını gâye edinmekten
kaynaklanır. Ancak gerçek iman ve sâlih amel, insanı dünya hayatının
aldatmasından koruyabilir. Âhireti tercih eden, dünyayı kaybetmez.
Çünkü insana verilen hilâfet görevi, yeryüzünü imar edip nimetlerinden
yararlanmayı gerektirir. Sadece dünya hayatını isteyenler, haram, zulüm ve
sömürü düzenleriyle insanlığı doğru yoldan çıkarttıkları gibi, müslümanları
da dünyaya uydurmak isterler. Hâlbuki âhiretten kopuk bir dünya oyun
• 268 •
Ahmed Kalkan
ve eğlenceden ibârettir. Bir müslüman içinse dünya, İslâm’ı yaşamak, İslâm’ı
hâkim kılma mücadelesi vermek (cihad), Allah yolunda hizmet ve meşrû
şekilde çalışmak (ibâdet) içindir.
Midelerin açlığı önemli olsa da, gönüllerin gıdasızlığı çok daha mühimdir.
Esas tehlike, âhiret azâbıdır. Dünyadaki sıkıntıların bir kısmı, zaten
imtihan gereğidir. “Andolsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan
ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. Sen sabırlı
davrananları müjdele.” 749 Esas kriz, iman ve ahlâk krizidir. Bunun da günümüz
müslümanları açısından temel sebebi, âhiretten fazla dünyaya önem
vermek, dünya-âhiret dengesini bozmak, yani dünyevîleşmektir.
Allah, merhametini göstererek ikaz etmekte, dünyanın aldatıcılığını
hatırlatmaktadır: “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Babanın
evlâdı, evlâdın da babası nâmına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin
ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan,
Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” 750
Dün, en sevdiğimiz gıdaları yemiş, eğlenmiş, günümüzü zevkle geçirmiş
olsaydık, bugüne kalan hiçbir şey olmayacaktı, gafletle geçirilen, dolayısıyla
kaybedilen zamandan başka. Hele o zevk ve eğlenmelerde ölçüye
dikkat etmediysek, bugüne ve yarına kalacak olan sadece günah yükü
olacaktı. Yok, dünü zorluk ve sıkıntılarla geçirmiş isek de bugün için pek
bir şey değişmeyecek, hatta bu gün daha az sıkıntı içinde isek, dünle karşılaştırdığımızda
bu, mutluluk sebebi olacaktı. Ve eğer o sıkıntılar Allah
için idiyse ve sabrettiysek, bugüne ve yarınlara taşınacak kalan şey, sevaplar
olacaktı. Hayat, dünler, bugünler ve yarınlardan ibâret olduğuna göre;
dün geçmiştir, yok hükmündedir. Yarın yaşayacağımız meçhuldür, bugünü
değerlendirmek ve âhirete azık hazırlamak en akıllı yol olsa gerek. Hayat
oyun ve eğelenceden ibâret. Hayat oyunu bitmek üzere, göz perdelerimizin
kapanmasına kim bilir, belki fazla bir vakit kalmadı. Zevkler, sanal; hayat
ise bir oyun, masal, rüya. Bir varmış bir yokmuş.
İnsanın dünyevî olarak zarûrî ihtiyacı, beslenme/gıda, giyinme/tesettür
ve ev/barınmadan ibâret olduğu ve bu gereksinmelerini israfa ve lükse
kaçmadan helâl yoldan temin etmesi, kalan birikimlerini infak etmesi
749 2/Bakara, 155
750 31/Lokman, 33
• 269 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
gerektiği halde, tüketim toplumunun bir ferdi olarak insan, günümüzde
ihtiyaç labirentinde yolunu şaşırmaktadır. Alınır, tüketilir, tekrar alınır,
alınır... Ömür biter, alınacaklar ve ihtiyaçlar(!) bitmez. Kimi savunmacı ve
uzlaşmacı insanlar öyle derler: “Batılıların sadece tekniği alınmalı, ahlâk
ve kültürü alınmamalıdır.” Düşünülmez ki, teknik ve teknolojik aygıtlar,
dünya görüşü ve yaşama biçimiyle birlikte gelir.
Zaten bunlar, belirli bir kültürün ürünüdür ve o arkaplandan koparılamaz.
Sözgelimi, “buzdolabı”, kültürüyle birlikte gelmiştir. Eskiden, artan
yemekler, ertesi güne saklanamayacağından bir komşuya ve özellikle fakirlere
verilirdi. İnsanlar, evlerine gıda depola(ya)mazlardı. Buzdolabı, “verme”
yi unutturan “egoist” kültürüyle, kullananlara sadece kendini düşündüren
yaşama biçimiyle geldi. Çamaşır makinesi alınca ister istemez deterjan,
yumuşatıcı, kireç sökücü gibi yan ürünlere de abone olacaksınız. Çamaşır
için fakir komşuyu yardıma çağırıp onun da bu bahaneyle geçimine katkıda
bulunma gibi düşünceler, makine alır almaz, artık aklınızın ucundan
bile geçmeyecek. Örnekleri çoğaltabiliriz. TV, radyo, kasetçalar, bilgisayar,
kendileriyle birlikte hangi kültür, oyun, anlayış ve ahlâkı da kaçınılmaz olarak
getiriyor, düşünmek yetecektir.
İnsanımız artık aklıyla değil; bin bir çeşit göz alıcı illüzyonlarla tahrik
edilen “doymak bilmeyen gözleriyle” düşünüyor, daha doğrusu düşündüğünü
zannediyor. Çarşılar, pazarlar, marketler, vitrinler de insanın bu midesi
olmayan gözlerine nasıl hitap ediyor? Başkalarına (kendinden maddî
yönden öndekilere) bakıyor bu gözüyle düşünen insan ve mukayese ediyor:
“Onda var, bende niye yok?” ve daha çok harcamak için daha çok çalışması,
çalışması, çalışması gerektiğini görüyor. Sonra bakıyor ki, çalışarak kazanılan
para “ihtiyaç” maskesini takmış “gereksiz” veya “olmasa da olur”lara
yetmiyor, çalışmadan para kazanmanın yollarını arıyor. Herkes bir başkasını
kandıracak yollar aramaya başlıyor. Kumarın bin bir çeşidi, sahtekârlığın
hiç akla gelmeyecek şekli, insanları en yakınlarına bile itimat edemeyen,
yardım edemeyen, borç veremeyen duruma getiriyor. “Haram” mı, “ayıp”
mı? O da ne demek? Güldürmeyin insanı! Hangi devirde, hangi kültürde
yaşıyoruz?
Tüketim hastalığının mikrobu, moda, âdet, “ele güne karşı”, “iyi ama,
herkeste var” ambalajlarıyla öyle çabuk bulaşıyor ki, kimini cebinden, kimini
yüreğinden yaralıyor, hatta öldürüyor. Kendi değerini, eşyasının ve
• 270 •
Ahmed Kalkan
elbisesinin değeriyle ölçen insanlar, eşyasını ve giysisini teşhir ediyor; sözgelimi
oturma odalarına, en dikkat çeken karşı duvara konulan vitrin, belki
hayat boyu hiç kullanılmayan ve sadece göze hitap eden mutfak eşyalarının
fuarı rolünü üstleniyor. Arabada motor olmasa da önemli değil; kaporta
fiyakalı olsun yeter; insan, dış görünüşe, vitrine, makyaja değer vermeden
çağdaş olabilir mi, ne dersiniz? Anadolu evlerinin çoğunda yer sofrasında
yemek yenildiği halde, odanın biri veya büyükse salonun yarısı, süs ve
gösteriş olsun diye yemek odası olarak düzenlenmiştir. Koltuklar da, evdeki
hayatı daha rahat kılmak için değil; zorlaştırmak içindir. O halılar ve
koltuklara şu kadar para verilmiştir, çoluk çocuk rahatça oturup keyfini
çıkaramaz; annenin gözü oradadır, ya kirletirlerse...
En fakirimizin evindeki eşyalara verilen parayla, bir sahâbi belki hayat
boyu, hem de huzur ve şükür dolu şekilde yaşardı. Herkeste benzeri şeyler
olduğundan, modanın temel felsefesi olan farklı ve özel görünme tutkusunun
sanallığını, eşyaya daha çok sahip olmada başkalarına ulaşılmaz fark
atma imkânsızlığının ıstırabını yaşıyor. Kullan at; al, yine al; yarışın sonu
gelmiyor, ihtiyaçlar(!) tükenmiyor; âhirete yatırım yapamadan insan ölüp
gidiyor.
Sadece moda için dökülen parayla neler yapılmaz? Hangi müslüman
hanımın evindeki gardrobda boş yer vardır, buna rağmen alma isteği azalıyor
mu dersiniz? Çeyizler, düğün ve evlilik için gerekli gereksiz masraflar...
Kimileri için olmazsa olmaz ihtiyaç olan sigaraya yatırılan para, meselâ kitaba
yatırılsa, vücudu zehirlemektense kafayı ve gönlü güçlendirse bu para,
neler olur dersiniz? Eşya, para kötü bir şeydir demiyoruz. Eşyanın, maddenin,
paranın insanı yöneten efendi olmasına, bunların insan için değil;
insanın bunlar için yaşıyor, bunlar için çalışıyor olmasına sözümüz. Onlar
hâkim, insan mahkûm ve hizmetçi. Oyuncak, insanla oynuyor. Mal, insanı,
insanî değerleri yutuyor. Dünyevîleşme çarkı, insanımızı değirmen gibi
öğütüyor. Düşünmeyi, okumayı, ibâdeti... engelleyen tv. başta olmak üzere
medya ve reklâmlar... Taksitleri, ay sonunu düşünen insan, dünyada varoluş
gâyesini düşünemiyor.
Her konu paraya çıkıyor; söz, ufak bir tur attıktan sonra para durağında
düğümleniyor; gönül plağı parada parazit yapıp takılı kalıyor. Lüks
hayat, daha rahat yaşam, dipsiz bir kuyu, bir girdap, tatminsizlik cehennemi,
bitmeyen, ama insanı bitiren sonsuz yarış. Yiyen ama doymayan insan,
• 271 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
kendine/nefsine/hevâsına kul/köle. Para para diye paralanan insan, şükrü
unutmuş, sabrı lügatinden silmiş, şikâyetin ise binbir çeşidini tekrarlamakta.
“Alma tutkusu”, “verme zevki”ni katletmiş. Hırs ve tamahın sonu yok.
“Âdemoğlunun iki vâdi dolusu altını (malı) olsa, üçüncüsünü ister”751 kutlu
sözü ibret levhası olmaktan çıkmış. Ashâb birbirleriyle hayırda yarışıyordu;
şimdiki insan ise fâni eşyada yarışıyor. Akıl, midelerin hizmetçisi; gönül,
vicdan ve fıtratın sesi çıkmıyor; demek ki duyguların esiri olarak hapis hayatı
yaşıyor bunlar.
Dünkü lezzet veya acı, bugün yok hükmünde. Akıllı, bazı istek ve zevklerini
ertelemesini bilen, az önemli ile çok önemliyi ayırt edebilen insandır.
İnsan, en çok 60-70 yaşında hükmü infaz edilecek müebbet hapisteki bir
idam mahkûmu gibi gününü bekliyor. Ölüm olmasa, belki bazı zevklerin
kıymeti olabilir; ama ölüm var, ruh ve ego ise sonsuzluk ve yarınlarda
mutluluk istiyor. Bir çelişki doğuyor. Temel çatışma denilen bu durumdan
kurtulmak için insan, sonunu, yani ölümü hatırlamak istemeyip unutmaya
çalışmak için eğlenceye, içki ve uyuşturucuya, futbol-müzik-tv. seyretmek
gibi avutucuya yöneliyor; bu temel çatışmadan ölümü yok sayarak kurtulmaya
çalışıyor. İslâm insanı ise, bilir ki, ölüm yokluk değil; daha güzel, daha
hayırlı ve ebedî bir âleme açılan kapıdır. Dolayısıyla böyle bir çatışma, gerçek
müslüman için sözkonusu değildir.
“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim
mi? Allah’a ve Rasûlü’ne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah
yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu
takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere,
Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş
budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih.
Mü’minleri (bunlarla) müjdele.”752 İki yol var: Biri dünyevîleşme, dünyayı
âhirete tercih; ikincisi ise dünyayı ebedî hayatın kapısı yapmak. Bugün yol
ayrımındayız: Ya nefsimiz veya Rabbimiz. Ya geçici menfaat veya dâvâ. Ya
fâni olan, ya bâki olan. Tercih bize kalmış. Tercihini Allah’tan yana yapanlara
selâm olsun!
751 Buhârî, Rikak 10; Müslim, Rikak 116, Hadis no: 1048; Tirmizî, Zühd 27, Hadis no: 2338
752 61/Saff, 10-13
• 272 •
Ahmed Kalkan
“Ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, ‘öncekilerin masalları’ (esâtîru’l-
evvelîn) der.” (68/Kalem, 15)
“Esâtîru’l-evvelîn”: Öncekilerin masalları demektir. “Esâtîr”, “setara” kelimesinden
türemiş çoğul bir kelime olup, tekili, “ustûr, ustûre veya estîr,
estıra”dır. Bâtıl olan, aslı olmayan uydurma hikâyeler ve “evvelîn” kelimesi
ile birlikte, “İslâm öncesi toplumların yazdıkları hikâyeler, masallar” mânâsına
gelir.
Bu terkip, Kur’an-ı Kerîm’de dokuz yerde geçmektedir.753 Bu âyetlerin
hemen hemen hepsinde bu terkip Kur’an’ın İlâhî bir vahiy olmadığını iddia
ederek, onun bir Allah kelâmı olduğuna inanmayan müşriklerin Hz. Peygamber’e
söyledikleri sözler olarak nakledilmektedir. Meselâ bunlardan bir
âyet şöyledir: “İçlerinden kimileri de vardır ki, seni Kur’ân okurken dinler.
Fakat biz onların kalplerine onu zevkiyle anlamalarına engel (olmak için)
kat kat örtü (kabuklar) gerdik; kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Artık onlar
her belgeyi (mûcizeyi) görseler de yine inanmazlar. Hatta sana geldiklerinde
seninle tartışıp çekişirler ve kâfirler de, ‘Bu, esâtîru’l-evvelînden (eskilerin
masallarından) başka bir şey değildir’ derler.”754 Böylece hakka boyun eğmeyen
kâfirlerin, “sözlerin en doğrusu olan Allah kelâmını bir tür hurâfe yığını,
yalanların en kötüsü olarak vasıflandırdıklarını”755 Yüce Allah Kur’an’da
bize anlatmakta ve onların bu davranışlarının sebebini açıklamaktadır.
Gerçi Kur’an-ı Kerîm’de, geçmiş peygamberlere ve milletlere dair bazı
hikâye ve kıssalar mevcuttur. Fakat bunlar ustûre, aslı olmayan yanlış ve
batıl şeyler değil, hakikat olan yaşanmış veya gerçek hayattan alınmış ibret
sahnelerinden ibarettir. Bu tür ibret dolu hâdiselerin Kur’an’da yer alması,
müslümanların o toplumların başına gelenlerden ibret alıp tarihi bir daha
tekerrür ettirmemeleri ve aynı hatalara düşmemek için üzerinde düşünmeleri
içindir. Zaten Kur’an ne kronolojik bir tarih kitabı, ne de mev’ıza kitabıdır.
Bundan dolayı “Kur’an’da yer alan kıssaların asıl gayesi ahlâkî ve terbiyevî
olmasıdır. Bunlar Kur’an’ın kendine has uslûbu ile anlatılmışlardır.756
753 6/En’âm, 25; 8/Enfâl, 31; 16/Nahl, 24; 23/Mü’minûn, 83; 25/Furkan, 5; 27/Neml, 68; 46/Ahkaf, 17; 68/
Kalem, 15; 83/Mutaffifîn, 13
754 6/En'âm, 25
755 Zemahşerî, el-Keşşâf, Beyrut, II/12
756 İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, T. Diyanet Vakfı Yay. Ankara, 1979, s. 172
• 273 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Esas itibarıyla “esâtîr”in, Yunanca, “isturya” kelimesiyle ilişkisi olduğu
açıktır. Avrupalılar da buna “histoir” demişlerdir. Biz bugün bu kelimeye
karşılık olarak ‘tarih’ sözcüğünü kullanmaktayız. Bunun için, “esâtîr” kelimesi
Arapça’dır, fakat “usture”nin Arapça olup olmadığı araştırma konusudur
diyenler vardır. Dolayısıyle bu dillerdeki sözkonusu kelimelerin,
aynı değilse bile, ortak bir köke sahip oldukları söylenmiştir. Araplarda
esasen ‘’mestûrâtu’l evvelin” demek olan, “esâtîru’l evvelin”, Türklerin “masal”,
Yunanlıların “misus”, Avrupalıların “mit” dedikleri, eski kahramanlık
hikâyeleri, tarih öncesi efsaneleri, destanları olarak mülâhaza edilmiş ve
uydurma, hurâfeler manasında kullanılmıştır. Bu yönüyle gerçek tarihten
ayrılır. Fakat tarih de belli bir zamana kadar mestûrâta dayanmak durumundadır.
Çünkü ilk tarihî bilgiler, önce dillerde dolaşan sözlü kaynaklara
dayanılarak tespit edilmeye çalışılmaktadır. Daha sonra bu bilgiler satırlara
geçmeye başlamıştır.
Bazı düşünürler bu durumu göz önüne alarak, birçok milletlerin ilk
efsâne ve destanlarını; insanların düşünce tarzlarını, inançlarını anlamak
için delil ve ilmin ilk çıkışı sayarak, tarih, felsefe ve dinlerin bunlardan çıkmış
olduğunu kabul ederler. Tarih felsefesinde, dinler tarihinde mitolojiye
önemli bir esas nazarıyla bakarlar. Bazıları da buradan hareketle bütün dinlere
“esâtîru’l-evvelîn” veya hurâfat nazariyle bakarak, bu konuda mücâdele
ederler. Bu görüşleri de kalplerinin hurâfelerle dolu olmasından ve bu engeller
içinde hakkı anlamak kabiliyetini yitirmiş bulunduklarından doğar.
İşte Kur’ân’ın haber verdiği ve Kur’ân’a “esâtîr” gözüyle bakan kâfirler
de, bunlardan veya bunların pirlerindendir. Onlar bunu söylemekle şunu
kastetmiş oluyorlar: “Kur’an İlâhî vahiy veya Allah kelâmı değildir; Muhammed
bunu eski kitaplardan alıp alıp yazdırıyor. Üstelik bunda hurafelerden
başka hiçbir hakikat da yoktur” Bu görüşleri gösteriyor ki, Hak
kelâm ile esâtîri birbirinden ayıramayacak kadar temyiz kabiliyetine sahip
değillerdir.757 Fakat yüce Allah Kur’an’daki birçok aklı delillerle ve îcâzıyla
bu tür görüşte olanları susturmuş ve Kur’an’ın hak/gerçek, İlâhî kaynaklı
olduğunu açıkça ispatlamıştır.758
757 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul, 1979, III. 1904 1907, sadeleştirerek ve özetle.
758 Talat Sakallı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Yay., c. 2, s. 114-115
• 274 •
Ahmed Kalkan
“Yakında burnuna (hurtûm) damga vuracağız.” (68/Kalem, 10-16)
Bir insanın Yüce Allah’ın kendisine bahşettiği mal ve evlât nimetlerine
karşılık, Allah’ın âyetlerini ve peygamberini alaya alması ne çirkin bir
davranıştır. Bu bile tek başına biraz önce anlatılan çirkin sıfatlara denk bir
tutumdur.
Bu yüzden karşı konulmaz, caydırıcı güce sahip Ulu Allah’tan bir tehdit
geliyor. Burada Yüce Allah onun ruhundaki büyüklük kompleksinin,
mal ve evlâtla övünmenin kaynaklandığı noktaya temas ediyor. Nitekim
bundan önce de onun toplum içindeki yeri ve soyu ile övünmesine kaynaklık
eden sıfatına değinmişti. Ve bu adam Yüce Allah’ın şu kesin vaîdine
muhâtap oluyor: “Biz yakında O’nun burnuna damga vuracağız.”
Âyetin orijinalinde geçen “Hortum” kelimesinin anlamlarından biri
kara domuzunun burnunun bir tarafıdır. Herhalde bununla Velid’in burnu
kastedilmiştir. Arap dilinde burun büyüklüğü onurluluğu sembolize eder.
Bu yüzden büyüklenen için “burnu havada”, gururu kırılan, alçalan için de
“burnu yerde” denir. Birisi gururlanarak kızdığı zaman “burnu şişti burnu
kızardı” derler. Arapların izzetinefsi (onur ve saygınlığı) “Enfetu” -Burunolarak
tanımlamaları da bu yüzdendir. Onun burnunun damgalanması ile
tehdit edilmesi iki tür aşağılanmayı, horlanmayı ifade eder. Birincisi, bir
köle gibi damgalanması; ikincisi burnunun domuz burnu olarak nitelendirilmesi.
Hiç kuşkusuz bu âyetler Velid bin Muğîre’nin üzerinde büyük etki bırakmışlardır.
Çünkü Velid saygın insanların -asılsız da olsa- bir şairin hicvinden
her zaman sakındığı bir millete mensuptu. Ya gerçekten göklerin
ve yerin yaratıcısı tarafından damgalanmayı, hem de boşuna söylenmeyen
böyle bir ifadeyle karşı karşıya kalmayı nasıl karşılamıştır. Bu sözler varlık
âleminin her tarafında yankılanmış, sonra da varlığın özüne yerleşerek tescil
edilmiştir. Hem de sonsuza dek...
İşte İslâm’ın düşmanı, yüce ahlâka sahip saygın peygamberin düşmanı
olan bu adam, böylesine kesin bir hakareti hak etmekteydi.
Ey güzel ahlâk yolcusu; “Yemin edip duran aşağılıklar, herkesi kınayanlar,
söz getirip götürenler, hayra engel olanlar, saldırganlar ve günahkârlara,
• 275 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
kaba soysuz ve alçaklara itaat etme.” Direnişi ve takvâyı kuşananlar ahlâkını
Allah’ın terazisine koyma kararlılığı ve cesaretinde olanlardır. Bundan imtina
edenlerin, küçük övgüler karşılığında cenneti bırakanların vay haline!
Dine sımsıkı sarılan bir kişilik sağlam ve eksiksiz düşünce pratiğine, sarsılmaz,
kavi bir iradeye, dengeli ve işlerlik kazanmış kimlik ve yapılanmaya,
bu kimlik ve yapıyı sürekli kılacak, diriliş ateşini harlayacak vasat bir heyecana
ve özgüvene sahip olmalıdır.
- 17-33. Âyetler -
¦ ا مُصِْبحِ ي نَ Ñ أَصَْابَ ا جْ لَنَّةِ إِذْ أَقْسَمُوا ليَصِْمُنَّ َ  هُْ كََا بلَوْنَ  بلَوْنَ  إِنَّ
فَتَنَادَوا Ô ونَ فَأَصْبَحَتْ كَلصَِّي ِ ƒئِ ُ  ا طَاِئفٌ مِنْ رَبِّكَ وَهُْ نَ Ñ وَلاَ يسْتَثْنُونَ فَطَافَ عَلَيْ َ
فَانطَلَقُوا وَهُْ يتَخَافَتُونَ أَنْ لاَ ¦ صَارِمِ ي نَ  أَنْ اغْدُوا عَلَ حَرِْثكُْ إِنْ كُنتُ ْ ¦ مُصِْبحِ ي نَ
¦ ا اْليَوْمَ عَلَيْكُْ مِسْكِ ي نٌ Ñ يَدْخُلَنَّ َ
نُ مَْرُومُونَ قَالَ ã لضَاُّلونَ بلَْ نَ ْ  فَلََّا رَأَوْهَا قَاُلوا إِنَّ ¬ وَغَدَوْا عَلَ حَرْدٍ قَادِرِي نَ أَوْسَطُهُمْ أََلْ أَقُلْ لكُْ لوْلاَ تسَبِّحُون
¦ كُنَّا ظَاِلِ ي نَ  قَاُلوا سُبْحَانَ رَبِّنَا إِنَّ
¦ كُنَّا طَاغِ ي نَ  وَيْلَنَا إِنَّ  مْ عَلَ بعْضٍ يتَلَوَمُونَ قَاُلوا يَ æ فَأَقْبَلَ بعْ ضُ ُ
إِلَ رَبِّنَا رَاغِبُونَ  ا إِنَّ Ñ ا مِنْ َ  عَسَ رَبُّنَا أَنْ يبْدَِلنَا خَيْ ً
لوْ كَُنوا يعْلَُونَ  خِرَةِ أَكْبَ ُ
أََ كَذَِلكَ اْلعَذَابُ وََلعَذَابُ ال
 إِنَّ : Gerçek şu ki Biz هُْ بلَوْنَ : bunları da sınadık كََا : gibi  بلَوْنَ : sınadık
(sınadığımız) أَصَْابَ ا جْ لَنَّةِ : bahçe sahiplerini إِذْ : hani أقَسَْمُوا : yemin
etmişlerdi اÑ ليَصِْمُنَّ َ :onu mutlaka devşireceklerine dair ¦ مُصِْبحِ ي نَ : sabah
vakti وَلاَ يسَْتَثْنُونَ : hiç kayıt koymuyorlardı فَطَافَ : (fakat,) kuşatıverdi اÑ : عَلَيْ َ
onu طَاِئفٌ : kuşatan مِنْ رَبِّكَ : Rabbin tarafından وَهُْ : onlar ونَ ƒئ ُِ  : نَ
• 276 •
Ahmed Kalkan
uyurlarken فَأَصْبَحَتْ : (sonunda) oldu Ô كَلصَِّي ِ : devşirilmiş gibi : فتََنَادَوا
(nihayet) birbirlerine seslendiler ¦ مُصِْبحِ ي نَ : sabahleyin أَنْ اغْدُوا : erken
gidin عَلَ حَرِْثكُْ : tarlanıza  إِنْ كُنتُ ْ : eğer siz ¦ صَارِمِ ي نَ : devşirecekseniz
فَانطَلَقُوا : derken, gittiler وَهُْ يتَخَافَتُونَ : fısıldaşarak اÑ أَنْ لاَ يدْخُلَنَّ َ : sakın oraya
girip de اْليَوْمَ : bugün عَلَيْكُْ : karşımıza çıkmasın ¦ مِسْكِ ي نٌ : hiçbir yoksul
وَغَدَوْا : erkenden çıktılar ¬ عَلَ حَرْدٍ قَادِرِي نَ : güçleri yetebilirmiş gibi فَلََّا رَأَوْهَا
: fakat onu görünce قاَلوُا : dediler  إِنَّ : kesinlikle Biz لضََالوُّنَ : şaşırmışız : بلْ
hayır نُãنَ ْ : Biz مَْرُومُونَ : tamamen mahrumuz قَالَ : dedi ki : أَوْسَطُهُمْ
mûtedil olanları أََلْ أَقُلْ : ben dememiş miydim لكُْ : size : لوَْلاَ تسَُبِّحُونَ
tesbih etmeniz gerekmez miydi قاَلوُا : dediler ki سُبْحَانَ : Seni tesbih ederiz
رَبِّنَا : Rabbimiz  إِنَّ : gerçekten bizler ¦ كُنَّا ظَاِلِ ي نَ : zâlimlermişiz : فَأَقْبَلَ
ardından başladılar مْ عَلَ بعْضٍ æ بعْ ضُ ُ :َ birbirlerini يَتَلَوَمُونَ : kınamaya :قاَلوُا
dediler ki وَيْلَنَا يَ : yazıklar olsun bize  إِنَّ : gerçekten biz ¦ : كُنَّا طَاغِ ي نَ
azgınmışız عَسَ : belki رَبُّنَا : Rabbimiz أَنْ يبْدَِلنَا :öncekilerin ا خَيْ ً : daha
hayırlısını اÑ مِنْ َ : ondan  إِنَّ : şüphesiz biz إِلَ رَبِّنَا : yalnızca Rabbimize رَاغِبُونَ
: rağbet eden kimseleriz كَذَِلكَ : işte böyledir اْلعَذَابُ : azâb خِرَةِ
أََ : وََلعَذَابُ ال
âhiret azâbı ise  أَكْبَ ُ : muhakkak çok daha büyüktür لوْ كَُنوا يعْلَُونَ :َ keşke
bilselerdi
17- “Biz, vakti ile “bahçe sahiplerini” sınadığımız gibi, onları da sınadık.
Hani onlar (bahçe sahipleri) sabah olurken kimse görmeden o bahçenin
ürünlerini toplayacaklarına yemin etmişlerdi.
18- Onlar istisna da etmiyorlardı.
19- Ancak onlar uyurken Rabbin katından gönderilen bir salgın o bahçeyi
sarıvermişti de.
20- Bahçe simsiyah olmuştu.
21- Sabahleyin birbirlerine seslendiler.
• 277 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
22- ‘Haydi ürünleri toplayacaksanız erkenden ekininize gidin’ diye.
23- Derken yürüdüler ve şöyle fısıldaşıyorlardı:
24- ‘Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip yanımıza sokulmasın.’
25- Ürünleri toplayacaklarından emin olarak erkenden gittiler.
26- Fakat bahçeyi görünce ‘Herhalde biz yolu şaşırdık’ dediler.
27- ‘Hayır doğrusu biz mahrum bırakıldık.’
28- Mûtedil olanları, “Ben size demedim mi? Allah’ı noksan sıfatlardan
tenzih etmeniz gerekmez miydi?” dedi.
29- ‘Rabbimizi tesbih ederiz, doğrusu biz kendi kendimize zulüm etmişiz’
dediler.
30- Ardından, kabahati birbirlerine yüklemeye başladılar.
31- Nihâyet şöyle dediler: ‘Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.’
32- ‘Belki Rabbimiz bize bundan daha iyisini verir; doğrusu artık, Rabbimizden
dilemekteyiz.’
33- İşte azab böyledir. Âhiret azâbı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.”
(68/Kalem, 17-33)
Bahçe Sahiplerinin Sınanması Gibi Sınav
Mal ve evlâda, Allah’ın âyetlerini yalanlayanların şımarmasına neden
olan dünya nimetlerine işaret edilmesi münasebetiyle Yüce Allah burada
örnek olarak onlara bir kıssa sunuyor. Öyle anlaşılıyor ki bu kıssa onlar tarafından
biliniyordu, aralarında yaygın olarak anlatılıyordu. Yüce Allah bu
kıssa aracılığı ile onlara nimetle şımarmanın, iyiliğe engel olmanın, başkalarının
haklarına tecavüz etmenin akıbetini hatırlatıyor. Bu arada kendilerine
bahşedilen mal ve evlât nimetlerinin aslında onlar açısından bir sınav
aracı olduğunu vurguluyor. Tıpkı bu kıssanın kahramanlarının sınanması
• 278 •
Ahmed Kalkan
gibi. Ayrıca bu sınavın devamı da var. Onlar bununla da bırakılacak değildirler:
Bu kıssa, dilden dile dolaşan, herkesçe bilinen bir kıssa olsa gerek.
Fakat sûrenin akışı kıssada geçen olayların perde arkasındaki Allah’ın faaliyetini
ve gücünü ön plana çıkarıyor. Onun bazı kullarını sınayıp bu sınavın
sonucuna göre karşılık vermesini gündeme getiriyor. İşte bu kıssa ile ilgili
olarak bundan önce bilinmeyen, ancak şimdi gözler önüne serilen yeni unsur
budur.
Kıssanın kahramanlarının ifadelerinden, sergilenen davranışlardan
bir grup basit düşünen ilkel insanlarla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz.
Bunlar düşünme biçimleriyle, üzerinde kafa yordukları meseleleri ile,
tutum ve davranışları ile basit, ilkel köylü insanlara benziyorlar. Belki de
insanlar arasından seçilen bu düzeyde bir örnek kıssaya muhatap olan insanlara
oldukça yakın bir durumu somutlaştırıyordu. Bunlar da hak içerikli
mesaja karşı direniyor, inat ediyorlardı. Fakat ruhsal yapıları fazla kompleks
değildi. Tersine biraz fazla basit ve ilkel düşünüyorlardı.
Kıssa, ifade tarzı bakımından, Kuran’ın kıssaları sunmada başvurduğu
sunuş yöntemlerinden birinin somut örneğidir. Kıssada gerçekleşmesi şiddetle
beklenen sürprizler son derece belirgindir. Ayrıca Yüce Allah’ın planı
ve sağlam tuzağı karşısında çaresiz zavallı insanların tuzakları ile de alay
ediliyor. Öte yandan kıssa çok canlı bir ifade tarzı ile sunuluyor. Öyle ki,
okuyucu sanki olaylar gözlerinin önünde akıp gidiyormuş gibi canlı olarak
seyrediyor. Şu halde kıssayı sûrenin akışı içindeki durumuyla görmeye çalışalım.
Şu anda biz bahçe sahipleri ile karşı karşıyayız -Âyetin orijinalinde geçen
“cennet” dünyadaki bahçedir, âhiretteki cennetle ilgisi yoktur-. Ve işte
bahçe sahipleri bahçeleri hakkında geceden bir şeyler tasarlıyorlar. Rivâyetlere
göre önceki iyi niyetli salih sahibi döneminde yoksullar bahçenin
meyvelerinden pay alıyorlardı. Fakat bu iyi niyetli sâlih insandan sonra
bahçeye varis olanlar şimdi bahçenin tüm ürünlerine el koymak, yoksulları
paylarından yoksun bırakmak istiyorlar. Şu halde olaylar nasıl gelişiyor
seyredelim:
“Biz, vakti ile ‘bahçe sahiplerini’ sınadığımız gibi bunları da sınadık.
Hani onlar sabah olurken kimse görmeden onun mahsullerini toplayacaklarına
yemin etmişlerdi. Onlar istisna etmiyorlardı.”
• 279 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Bahçenin meyvelerini sabah erkenden devşirme ve yoksullara da bir
şey bırakmama önerisi etrafında görüş birliğine varmışlardı. Bunun üzerine
yemin etmiş, niyetlerini açıkça ortaya koymuşlardı. Kararlaştırdıkları
bu kötülüğü nasıl gerçekleştireceklerini geceden tasarlamışlardı. Şu halde
onları gafletleri ile veya gece boyunca tasarladıkları tuzakları ile baş başa
bırakalım da, onların görmediği gecenin koyu karanlığında neler olup bittiğini
seyredelim.
Çünkü Yüce Allah her zaman uyanıktır, onlar gibi uyumaz. Allah, onların
tasarladıklarından farklı şeyler tasarlıyor. Hiç kuşkusuz bu, onların
nimetten dolayı şımarmak, iyiliğe engel olmak yoksulun belirlenmiş payına
el koymak gibi geceden tasarladıklarını planın karşılığıdır... Öte tarafta ise,
gizliden gizliye onlara bir sürpriz hazırlanıyor. İnsanlar derin uykudayken
gece karanlığında hayaletlerinkine benzer latif, görünmez hareketler cereyan
ediyor:
“Ancak onlar uyurken Rabbinin katından gönderilen bir salgın o bahçeyi
sarıvermişti de, bahçe simsiyah olmuştu.”
Şimdi bir süre için bahçeyi ve bahçeye musallat olan salgını bir kenara
bırakalım da gece boyunca bahçeleri ile ilgili planlar tasarlayanların ne
yaptığını görelim.
Evet, onlar gece kararlaştırdıkları gibi sabah erkenden uyanmışlar. Verdikleri
kararı uygulamak için birbirlerine sesleniyorlar.
“Sabahleyin birbirlerine seslendiler. Haydi ürünleri toplayacaksınız erkenden
ekininize gidin’ diye.”
Geceden verdikleri kararı birbirlerine hatırlatıyor, birbirlerine tavsiyede
bulunuyor, bu kararı uygulamaya birbirlerini teşvik ediyorlar.
Sonra sûrenin akışı onları alaya alma hususunda bir adım daha atıyor
ve onları yürürken gizli gizli konuşurken, planlarını iyice sağlamlaştırırken,
bütün ürünlere el koymaya, yoksullara paylarından yoksun bırakmaya
ilişkin kararlarını iyice pekiştirirken tasvir ediyor.
“Derken yürüdüler ve şöyle fısıldaşıyorlardı: Sakın bu gün hiçbir yoksul
bahçeye girip yanınıza sokulmasın.”
• 280 •
Ahmed Kalkan
Sanki şu anda Kuran’ı dinleyen veya okuyan bizler, bahçe sahiplerinin
bilmediği, bahçenin başına gelen felaketi biliyor gibiyiz. Evet, gecenin koyu
karanlığında bahçeye uzanan, tüm meyvelerini yok eden gizli ve latif ele
şahit olmuştuk. Bahçenin bu gizli ve korkutucu salgından sonra tüm meyvelerin
devşir ilmiş gibi simsiyah kesildiğini görmüştük. Öyleyse nefeslerimizi
tutalım da gece boyunca planlar kuran bu adamlar ne yapacaklar onu
görelim.
Sûrenin akışı hala geceleyin gizli planlar kuran bu adamlarla alay etmeyi
sürdürüyor:
“Ürünleri toplayacaklarından emin olarak erkenden gittiler.”
Evet, onlar, yoksulların payını engelleyebilirler, onları yoksun bırakabilirler.
En azından kendilerini yoksun bırakabilirler.
İşte şimdi bir sürprizle karşılaşıyorlar. Şu halde bu alaycı ifadelerin akışını
seyredelim. Burada onların şaşkına döndüklerini, afallayıp kaldıklarını
görüyoruz:
“Fakat bahçeyi görünce ‘Herhalde biz yolu şaşırdık’ dediler.”
Burası bizim meyve yüklü bahçemiz olamaz. Mutlaka yolumuzu şaşırmışız.
Fakat dönüşü iyice kontrol ediyorlar ve;
“Hayır, doğrusu biz mahrum bırakıldık.” diyorlar.
İşin aslına ilişkin doğru haber de bundan ibarettir.
Şimdi de başkalarına tuzak kurmanın, gizli planlar tasarlamanın, eldeki
nimetlerden dolayı şımarıp yoksulların payına el koymanın elem verici
akıbetini tadıyorlarken, aralarında en ılımlı, en akıllı ve en iyi olanı öne
atılıyor. Öyle anlaşılıyor ki, bu adam ötekilerden farklı bir görüşe sahipmiş.
Fakat, diğerleri karşı çıkıp kendisi yalnız kalınca onlara uymuş ve gördüğü
gerçeği ısrarla savunamamıştı. Bu yüzden o da diğerleri gibi nimetlerden
yoksun bırakılmak sûretiyle cezalandırılmıştı. Fakat bu adam, burada daha
önce kendilerine yönelttiği öğütleri, direktifleri hatırlatıyor:
• 281 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
“Ortancaları ‘Ben size demedim mi? Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih etmemiz
gerekmez miydi?’ dedi.”
Şimdi, iş işten geçtikten sonra öğüt vereni dinliyorlar: “Rabbimizi noksan
sıfatlardan tenzih ederiz, doğrusu biz kendi kendimize zulmetmişiz, dediler.”
Tıpkı kötü sonuç karşısında sorumluluktan koşan, diğerlerini suçlamaya
kalkışan her ortak gibi, onlar da suçu birbirlerine yüklüyorlar: “Ardından
kabahati birbirlerine yüklemeye başladılar.”
Sonra, hep birlikte bu kötü akıbet karşısında birbirlerini kınamayı bırakıyor
ve belki Yüce Allah kendilerini bağışlar ve şımarmanın, yoksulun
hakkını gasb etmenin, bu amaçla hile yapıp gizli planlar tasarlamanın kurbanı
olan bahçelerini geri verir diye topluca suçlarını itiraf ediyorlar:
“Nihâyet şöyle dediler: ‘Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.
Belki Rabbimiz bize bundan daha iyisini verir: doğrusu artık, Rabbimizden
dilemeliyiz.”
Sûrenin akışı sahnenin perdesini indirmeden önce şu değerlendirmeyi
işitiyoruz: “İşte azap böyledir. Âhiret azâbı ise elbette daha büyüktür. Keşke
bilselerdi.” İşte nimetle sınanmak böyledir. Şu halde Mekke müşrikleri “Vakti
ile `bahçe sahiplerini’ sınadığımız gibi onları da sınadığımızı” bilsinler.
Sınavın perde arkasındadır hedefi görsünler. Ayrıca dünyadaki sınavdan ve
azaptan daha büyük ve daha korkunç olanından sakınsınlar.
“Âhiret azâbı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi!”
Böylece Kureyşlilere içinde yaşadıkları ortamdan alınma pratik bir deneyim,
aralarında yaygın olarak anlatılan bir kıssa örnek olarak sunuluyor.
Böylece Yüce Allah’ın geçmiş müşriklere ilişkin yasası ile şimdiki toplumlara
ilişkin yasası birbirine bağlanıyor ve pratik hayatlarına en yakın olan
bir üslupla kalplerine dokunuluyor. Aynı zamanda müminlere, müşriklerin
-Kureyş kabilesinin ileri gelenlerinin- sahip bulundukları geniş imkanların,
servetin ve nimetin Allah tarafından kendilerine bir sınav aracı olarak
verildiği hatırlatılıyor. Bu sınavın sonuçlarının, akıbetlerinin olduğu anlatılıyor.
Yine insanların yoklukla sınandığı gibi nimetle sınanmalarının da bir
• 282 •
Ahmed Kalkan
yasa olduğu belirtiliyor. Ellerindeki nimetlerden dolayı şımaran, iyiliğe engel
olan sahip bulundukları mal-mülkle övünenlere gelince işte bu kıssa da
onların akıbetleri anlatılıyor: “Âhiret azâbı ise elbette daha büyüktür. Keşke
bilselerdi.” Allah’tan korkan, onun azabından sakınanlara gelince, onlar için
Rableri katında nimet cennetleri vardır.759
Bu âyetlerdeki kıssada bir bahçe olayı örnek gösterilerek Allah’ın verdiği
nimetlere şükretmeyen Mekke müşrikleri uyarılmaktadır. Rivayete
göre geçmişte
dindar bir adamın her türlü meyve, ekin ve hurma ağaçları
bulunan bir bahçesi
vardı. Hasat zamanı geldiğinde fakirleri çağırır, bahçenin
ürünlerinden onlara ikramda bulunurdu. Adam ölünce oğulları, aile
fertlerinin çokluğunu ileri sürerek yoksulların payını kesmeye ve bahçenin
ürününü sabahleyin erkenden gizlice toplamaya karar vermişler, ancak
gece gelen bir âfet, ürünü mahvetmişti.760 Yüce Allah, Kur’an’da birçok
yerde, verdiği nimete şükredenlere daha fazla nimet vereceğini, nankörlük
edenleri de cezalandıracağını haber vermiştir.761 Nitekim Hz. Peygamber’i
yalancılıkla itham edip getirdiği mesajı reddeden Mekke müşrikleri de Peygamber
aralarından ayrıldıktan sonra eski refahlarını, özellikle ticarî imkânlarını
giderek kaybetmişler, sonunda müslümanlar karşısında varlıkları
son bulmuştur.
Müfessirlerin çoğunluğu 18. âyeti, “Bahçe sahipleri ‘Allah izin verirse’
demeden
ertesi gün yapacakları iş hakkında karar verdiler” şeklinde açıklamışlardır
‘(“Allah izin verirse” gibi) bir kayıt koymaksızın’ dîye çevirdiğimiz
bölüm hakkında
“yoksulların payını ayırmaksızın” şeklinde de bir yorum
vardır.762 Gelecekte bir işi yapmaya niyet ederken “İnşaallah” diyerek işi
Allah’ın irâdesine
bağlamak gerekiyordu. Nitekim bu konuda Yüce Allah,
Peygamber Efendimiz’i şöyle uyarmıştır: “’Allah izin verirse’ demeden hiçbir
şey için ‘şu işi yarın yapacağım’ deme!” 763; “Hiç kimse yarın ne elde edeceğini
bilemez.” 764 Zira bir şeyin meydana gelmesi için sadece insanın irâde ve gücü
yeterli değildir, Allah’ın da onu dilemesi gerekir.
759 78/Kalem, 34
760 Fahreddin Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, 30/87
761 Meselâ bk. 4/Nisâ, 147; 14/İbrâhim, 7; 31/Lokman, 12
762 Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, 5/312
763 18/Kehf, 23-24
764 31/Lokman, 34
• 283 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
28. âyette geçen “Rabbi tesbih edip şânını yüceltmek”ten maksat da 18.
âyette bildirilen “Allah izin verirse” gibi bir istisnadır, yani işi Allah’ın iznine
bağlamaları yahut fakirler hakkındaki niyetleri ve takındıkları tavırdan
dolayı Allah’tan af dilemeleridir.
765 28-32. âyetlerden anlaşıldığına göre bu
kişiler içlerinden
aklı başında birinin haklı uyarılarını dikkate almamışlar,
fakat bahçelerinin mahvolduğunu görünce onun haklı olduğunu anlamışlar,
nasihatine kulak vermişler
ve yaptıklarına pişman olup tevbe etmişler;
ancak iş işten geçmiş, bahçeleri yanmıştı.766
“Gerçek şu ki Biz... bunları da sınadık” buyruğunda kastedilen Mekkelilerdir.
Sınama (ibtilâ); denemek demektir. Yani; Biz azgınlaşsınlar diye değil,
şükretsinler diye onlara mal verdik, fakat onlar azgınlaşıp Muhammed’e
(s.a.s.) düşmanlık edince, Biz de onlar tarafından haberi bilinen o bahçe
sahiplerini
sınadığımız gibi; Mekkelileri açlık ve kıtlık ile sınadık. Bu bahçe
Yemen
topraklarında onlara yakın, San’a’ya birkaç fersah -iki fersah da
denilmiştir-
uzaklıkta idi. Bu bahçe Yüce Allah’ın oradaki hakkını eksiksiz
ödeyen
bir kimseye aitti. Bu şahıs ölünce çocuklarına geçti. Bunlar bahçenin
mahsulünden
insanların faydalanmasını engellediler, ondaki Allah
hakkını ödemekte
cimrilik gösterdiler Allah da o bahçeyi onların bahçeye
gelen musibeti
önleme imkânını bulamadıkları bir yerden yok etti, telef
etti. Bu bahçe sahipleri, İsa’dan (a.s.) kısa bir süre sonra yaşayan cimri kimselerdi.
767
İnfak
“İnfak” kelimesi; ne-fe-ka kökünden türemiştir. Lügat olarak, tükenmek,
azalmak anlamlarına gelir. “Nafaka”; harcanan para veya ihtiyaçların
tamamı için gerekli kazanç anlamında kullanılır. İnfak ise; malı veya benzeri
ihtiyaç maddelerini hayır yolunda harcamak, tüketmek anlamındadır.
Allah yolunda harcamaya infak denir. Terim olarak infak: Gerek akrabalardan
ve gerekse diğer insanlardan yoksul ve muhtaç olanlara para veya maişet
yardımı yaparak, onların geçimini sağlamak demektir. “İnfak”; malın elden
çıkarılması, harcanması ve sarf edilmesi demektir. İnfak’ın farz, vâcip,
mendup kısımları vardır. Zekât ve diğer sadakaları, bağışları, yardımları ve
765 Şevkânî, Fethu’l-Kadî, V/314
766 Heyet, Kur’an Yolu Türkçe Meali ve Tefsir, DİB Y., c. 5, s. 357-358
767 Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l Kur’an, Buruc Y., c. 17, s. 551
• 284 •
Ahmed Kalkan
vakıf gibi fakirlere ve diğer çeşitli hayırları, aileye yardım gibi bütün mal
ile yapılan ibâdetleri içine alır. “Sana infak’ı (Allah yolunda ne harcayacaklarını)
soruyorlar. De ki: ‘Verdiğiniz hayır, ana-baba, yakınlar, öksüzler, yoksullar
ve yolda kalmışlar içindir. Yaptığınız hayrı, muhakkak, Allah bilir.” 768
İnfak, mecaz yoluyla maldan başkasına da genelleştirilir. İlim öğretme
ve benzeri gibi manevî şeyleri de içerir. Bununla beraber bunların hepsinin
başında, İslâm’ın binâsından biri olan zekât vardır. “Zekât, İslâm’ın köprüsüdür.”
769 Zekât, İslâm’ın bir geçididir. Dinin iman ile temeli atılıp, namaz
ile direği dikildikten sonra, geçilecek mühim bir geçidi vardır ki, zekât işte
o geçidi geçirecek bir köprü olmak üzere kurulacaktır. Çünkü dünya ve
âhirette korunmak için yapılacak olan görkemli İslâm binasının, dünyadaki
“dâru’l-İslâm” (İslâm yurdu), âhiretteki “dâru’s-selâm” (esenlik yurdu)
ın yapımı için birtakım malî masrafları vardır ki, bunlar malî ibâdetler ile
yapılacaktır ve bunun en zarurisini de zekât teşkil eder. Zira “Ancak sana
ibâdet ederiz ve ancak senden yardım dileriz”770 diye bir tevhid üslûbu içinde
sadece Allah’a kulluk etmek ve kardeş topluluk ile namaz kılabilmek için
safları doğrultmak ve o saflarda bir eşitlik duygusu ile devamlı bir şekilde
bulunmak gereklidir. Bu ise, o toplum içinde günlük azıkla yetinme durumunda
olan kimselerin kalmaması ile mümkün olur.
Bir aç ile tokun bir safta kurşunla kenetlenmiş binalar gibi, bir sevgi
ve kardeşlik duygusuyla biri diğerine kalben perçinlenmesi kabil değildir.
Şu halde cemaatin hakiki bir ibâdet birliği içinde olması, gerçekten fakir
ve kimsesiz olanların gözetilmesi ve çalışabileceklerin çalıştırılması için ilk
önce zekât ve fıtır sadakaları ile zenginlerle fakirler arasındaki uçurumu
kapatarak bir sevgi bağının kurulması, hem de hepsinin mevlâsı (efendisi)
Allah Teâlâ olduğunu bildiren bir duygu ve iman ile kurulması büyük bir
görevdir.
Bu görevin, bu niyetle yapılmasında müslüman artık yalnızlığında beşerî
bayağılıktan silkinecek, Allah Teâlâ’nın bir halifesi olma rütbesini kazanacak
ve elindeki malın, Allah’ın malı olduğunu ve kendisinin onu muhtaç
olan Allah’ın kullarına ulaştırmaya görevli bulunduğunu anlayarak: “Al
kardeşim, bu benim değil; senin hakkındır, bende bir emanettir, ben sana
768 2/Bakara, 215
769 Kütüb-i Sitte, cilt 7, s. 322
770 1/Fâtiha, 5
• 285 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Allah Teâlâ’nın gönderdiği şu çıkını, postalanmış koliyi teslim etmeye görevlendirmiş
bir dağıtıcıyım” diyerek, aynı şekilde alçak gönüllülüğü ile
fakirin, sabırlı fakirin hakkını vererek kalbini okşayacak ve bununla o topluluğun
mümkün olduğu kadar açıklarını kapatacaktır.
İşte Kitap ve Sünnetin araştırılmasına göre, Fıkıh Usulü ve Fıkıh’a ait
kitaplarımızın zekât görüşü özet olarak budur. Bu şekilde zekât; müslümanı,
beşerî düşüklüklerden ilâhî vekilliğe geçiren bir köprüdür. Namaz,
hayat kademelerinden ilâhî huzura çıkaran bir mi’raç olduğu gibi, zekât
da o mi’raçta alınan bir İlâhî görevin köprüsüdür. Ve her müslüman, bu
köprüyü yapıp geçmeye, yani zekât vermek için helal mal kazanıp zekât
verecek dereceye çıkmaya çalışacak ve henüz verecek halde değilse, en az
onun yüksekliğine iman ile dolu olacaktır. Yani müslümanın gözü, zekât
almaya değil; zekât vermeye dönük bulunacak ve ancak çaresiz kaldığı zaman
zekât ve sadaka alabilecek ve tersi durumda aldığının haram olduğunu
unutmayacaktır. Bu şekilde kurulan İslâm toplumunun namazında ne
büyük bir birlik kuvveti bulunacağı ve bunların o görkemli İslâm binasını
tamamlamak ve bitirmek için nasıl bir aşk ve şevkle çalışmaya atılacakları
düşünülürse, İslâm dininin esasındaki yükseklik ve bu âyetlerle o müttakîlere
verilen övme değerinin önemi derhal anlaşılır.
Görülüyor ki Bakara sûresi, 3. âyette İslâm binasından, imandan sonra
iki amel zikredilmiştir ve dinde bunlar, diğerlerinden önce farz kılınmıştır:
Namaz ve zekât. Çünkü bunlar, bütün ibâdetlerin aslıdırlar ve burada
bilhassa anılmaları, özelliklerinden dolayı değil; diğerlerinin çeşitliliğine
işareti de içine alıcı olduklarından dolayıdır. Zira bütün ibâdetler iki çeşide
ayrılmıştır. Biri bedene ait ibâdetler, diğeri de mala ait ibâdetlerdir.
Hac gibi hem bedenî ve hem de malî olan üçüncü bir kısım da, bu iki
değerin birleşmesidir. Şu halde namaz, bütün bedenî ibâdetlerin asıl temsilcisi;
zekât da bütün malî ibâdetlerin asıl temsilcisidir. Ve bunlar, imanın
ilk müeyyidesi (yaptırımı) ve amel ile ilk gelişmesidirler. Buna göre bu
âyet-i kerimede bütün iman prensipleri gaybde; bütün amellerin esasları da
namaz ve infakda özetlenerek, İslâm dininin ilmî, amelî esasları ve dalları
kısaca anlatılmıştır. 771
771 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, Azim Y., c. 1, s. 180-181
• 286 •
Ahmed Kalkan
Kur’an’da İnfak
İnfak kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de türevleriyle birlikte 73 yerde geçmektedir.
772 Muaz bin Cebel ile Sa’lebe, Hz. Peygamber’e “kölelerimiz ve hısımlarımız
var. Bunlara malımızdan ne şekilde ve ne miktarda harcayalım?”
diye sorduklarında, şu âyet inmişti: “Sana hangi şeyi nafaka vereceklerini
sorarlar. De ki: İhtiyacınızdan artanı verin.”773 Zekât farz kılınmadan önce,
kazanç sahipleri, bu âyete göre, her günkü kazançlarından kendilerine yetecek
kadarını alır, gerisini tasadduk ederlerdi. Altın, gümüş gibi nakit sahipleri
de, bir yıllık geçimini ayırır, geri kalanını Allah yolunda harcarlardı.774
Kur’ân-ı Kerim’in pek çok âyetinde varlıklı mü’minlere “Allah yolunda
infak” emir ve tavsiyesinde bulunulmuş, Allah yolunda harcayanlar övülmüştür.
775
772 İnfak Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 73 Yerde): 2/Bakara, 3, 195, 215, 215,
219, 254, 261, 262, 262, 264, 265, 267, 267, 270, 270, 272, 272, 272, 273, 274; 3/Âl-i İmrân, 17, 92, 92, 117,
134; 4/Nisâ, 34, 38, 39; 5/Mâide, 64; 8/Enfâl, 3, 36, 36, 60, 63; 9/Tevbe, 34, 53, 54, 54, 91, 92, 98, 99, 121,
121; 13/Ra’d, 22; 14/İbrâhim, 31; 16/Nahl, 75; 17/İsrâ, 100; 18/Kehf, 42; 22/Hacc, 35; 25/Furkan, 67; 28/
Kasas, 54; 32/Secde, 16; 34/Sebe’, 39; 35/Fâtır, 29; 36/Yâsin, 47; 42/Şûrâ, 38; 47/Muhammed, 38; 57/Hadîd,
7, 7, 10, 10, 10; 60/Mümtehıne, 10, 10, 10, 11; 63/Münâfıkun, 7, 10; 64/Teğâbün, 16; 65/Talâk, 6, 7, 7.
773 2/Bakara, 219
774 S. Buhâri, Tecrid-i Sarih Terc. 11/ 371
775 İnfak Konusuyla İlgili Ayet-i Kerimeler
a. İnfak; Allah Yolunda Harcamak: Bakara, 3, 195, 245, 254, 261, 270, 272, 274; Enfal, 3; Ra'd, 22; İbrahim, 31;
Hacc, 35; Kasas, 77; Secde, 16; Fatır, 29-30; Hadid, 7; Münafıkun, 10-11; Teğabün, 16-17.
b. Mala Olan Sevgiye Rağmen Allah Sevgisiyle Harcamak: Bakara, 177; İnsan, 8.
c. Harcamada Ölçü: Furkan, 67; Muhammed, 36-38.
d. Allah İçin Harcamak ve Harcayanların Hali: Bakara, 264-266, 272; Kasas,77; Münafikun, 10-11; Leyl,17-21
e. Harcamayı Malın İyisinden ve Sevilen Şeylerden Yapmak: Bakara, 267; Al-i İmran, 92.
f. Harcama Yapılacak Mal: Bakara, 3, 219; Şura, 38.
g. Kendilerine Verilecek Kimseler: Bakara, 215, 273; Nur, 22.
h. Harcadıklarını Başa Kakanlar: Bakara, 262-264, 266, Müzzemmil, 20.
i. Gösteriş Olsun Diye Harcamak: Bakara, 264, 266, 270, 272; Nisa, 38-39.
j. İnfaktan Kaçılmaz: Bakara, 268; Hadid, 10.
k. İnfaktan Kaçanlar: Mearic, 18-21.
l. İnfak Edenler Takva Sahibi Mü'minlerdir: Al-i İmran, 16-17, 134.
m. İnfak Edenlerin Mükafatı: Bakara, 272; Hadid, 7, 11; Teğabün, 17; Mearic, 24-25, 35; Leyl, 5-7,18.
n. Kafirler ve Müşrikler İnfak Etmezler: Yasin, 47; Kalem, 17-40; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Maun, 1, 3.
o. Kafirler Mallarını Allah Yolundan Çevirmek İçin Harcarlar: Enfal, 36; Beled, 5-12.
p. Fakirlere Yedirip İçirmek: Hacc, 28, 36; İnsan, 8-12, Fecr, 18.
q. Yetimlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12.
r. Esirlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12.
s. Kafirler, Fakirlere Yedirip İçirmezler: Yasin, 47; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Maun, 1-3.
t. Cömert Olmak: İsra, 29.
u. Allah, Cömertlere Bolluk Verir: Bakara, 268.
v. Fakirlere İyilik Etmek: Bakara, 83; Nisa, 36.
• 287 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
“Ey iman edenler, kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardığımız
ürünlerin en helal ve iyisinden Allah yolunda harcayın.”776
“Mallarını gizli ve açık olarak gece ve gündüz harcayan kimseler var ya,
işte onların, Rableri katında ecirleri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve
onlar mahzun da olmayacaklardır.”777
“Mallarını Allah yolunda harcayanların hali, her başağı yüz daneli yedi
başak bitiren bir tohumun hali gibidir. Allah dilediği kimseye daha kat kat
verir. Allah’ın ihsanı çok geniştir. Her şeyi hakkıyla bilendir.” 778
“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcayıncaya kadar birr’e (Cennete
ve iyiliğin en güzeline) eremezsiniz.”779
“Sarf ettiğiniz her hangi bir şeyin yerine O daha iyisini koyar.”780
“Allah, faizi tüketir (faiz karışan malın bereketini giderir), sadakaları ise
bereketlendirir. Allah küfürde ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez.”781
Hadislerde İnfak
Zekât ve her çeşit infakın önemini anlatan çokça hadis-i şerif vardır.
Bunlardan birkaçını sunalım:
“Mallarınızı zekâtla koruyun, hastalarınızı sadaka ile tedavi edin. Belâya
dua ile karşı koyun.”782
“Malın zekâtını ödedin mi, kendinden onun şerrini def ettin demektir.” 783
w. Fakirlere Vermek: Bakara, 177, 215, 273; İsra, 26; Nur, 22; Rum, 38; Mearic, 24-25.
x. Sail'i (İsteyeni, dilenciyi) Azarlamaktan Sakınmak: Duha, 10.
y. Kafirler, Fakirleri Küçük Görürler: En'am, 52-53; A'raf, 49; Hud, 27; Kehf, 28; Şuara, 106-114.
z. Kafirler ve Müşrikler, Fakirlere Vermezler: Yasin, 47, Kalem,17-40; Hakka,34; Müddessir,43-44;Mâun, 1-3
776 2/Bakara, 267
777 2/Bakara, 274
778 2/Bakara, 261
779 3/Âl-i İmran, 92
780 34/Sebe', 39)
781 2/Bakara, 276
782 Kütüb-i Sitte, c. 7, s. 322
783 a. g. e. 7/ 323
• 288 •
Ahmed Kalkan
“Sadaka, malın miktarını eksiltmez, artırır.”
“Zekâtını ödeyen, üzerinde bulunan (fakirin) hakkını ödemiş olur, fazla
vermek efdaldir.”
“Farz zekâtı öde. Zira o seni temizler. Sıla-i rahmi eda et. Dilenci, komşu
ve fakirin hakkını gözet.”
“Zekâtı ödeyen, misafire ikram eden, musibete uğrayanlara veren cimrilikten
kurtulur.”
“Allah, zekâtını ödemeyen kimsenin namazını kabul etmez, ikisini birlikte
yapıncaya kadar. Zira Allah Teâlâ namazla zekâtı (Kur’an’da yan yana
birlikte zikretmek suretiyle) birleştirmiştir; Siz aralarını açmayın.”
“Allah imanı ve namazı ancak zekâtla kabul eder.” 784
Sonradan pişmanlık duymamak için, müslümanın cömert davranarak
Allah’ın kendisine ihsan ettiği malını sağlığında Allah yolunda ve O’nun
rızasına uygun bir biçimde infak etmesi gerekir. “ Sizden birinize ölüm (alâmetleri)
gelip de: ‘Ey Rabbim, beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de, sadaka
versem ve sâlihlerden olsam’ demeden önce, size rızık olarak verdiğimiz
şeylerden infak edin.”785
İnfak, Allah’a ibâdetin öylesine bir parçasıdır ki, onsuz din olmaz. Bir
insanın gönlünde yaktığı iman ışığının devamı, ancak namaz-infak ikilisiyle
yürür. “Acaba imanım ne durumda?” diye düşünüyorsanız; namaz ve
infaktaki seviyenize bakın. İmanın sağlaması ve göstergesi, bu iki temel ibâdettedir.
Bunlarda nasibiniz yoksa, iman ışığınız ya sönmüş, ya da sönmek
üzeredir.
Genelde infak; Mü’minin kendisinde mevcut her nimeti başkalarına
yansıtması, başkalarını o nimetlerden yararlandırması demektir. Her türlü
malî yardımlarla davranış biçimindeki yardımlar infak kavramının içine
girer. İnfak; paradan, maldan olduğu gibi, ilimden, güzel sözden, güler yüz-
784 Bütün bu hadisler ve başkaları için bak. Kütüb-i Sitte, c. 7, s. 323 ve devamı
785 63/Münâfikun, 10
• 289 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
den de olur. Ayrıca sağlığın, saadetin, gençliğin de infakı vardır. Ve infak,
farz olan cihadın bir şubesidir.
Allah’ın Verdiği Her Nimetin İnfakı Vardır
Malla Yapılan İnfak
Para ve maldan Allah için yapılan yardım. Malla yapılan infakı üçe
ayırmak gerekir:
a- Zekât: Belli bir mâlî gücü olan müslümanın kazanç ve malından
vereceği yüzde iki buçuk tutarında zorunlu bir mâlî ibâdettir. Verilmediği
takdirde kazancın ve malın tamamı pis ve haram olur.
b- Sadaka: Miktarı bizce tayin olunan sınırlı bir yardımdır. Bayramlarda
fıtır sadakası, ya da adak sadakaları ile yemin ve oruç karşılığı sadakalar
da aynı gruptan maddî yardımlardır.
c- Îtâ: Ciddi ölçüde büyük mâlî yardım biçimidir. Yetim bir kızı evlendirmek,
fakir bir delikanlıya sermaye vermek, darda kalan bir insanın
borcunu karşılamak gibi. Vakıflar, hayır yatırımları, kamu yararına yapılan
bilinçli bağışlar da îtâya girer. Farz olan îtâ ibâdetinde sınır, bu infakı yapanın
zevkine ve gücüne kalmıştır. Hatta îtâ yapanın, belli bir seviyede zengin
olması bile gerekmez.
İlimden Yapılan İnfak
İnsanlara faydalı olacak bilgilere sahip olanlar; bilgilerini, mutlaka başkalarına
belli sürelerde, belli miktar aktararak infak etme zorundadırlar.
İlmin infak zorunluluğuna ait bu ibâdet, ilk defa İslâmiyet’le beraber, ilmin
açıklanıp yaygınlaştırılması ilkesini getirdi. Modern bilimlerin doğmasında
ilme ait bu yeni kavram değişikliğinin rolü pek çoktur. İslâm’ın, ilmin
infakında önemli bir formülü, herkese anlayacağı ölçüde ilim sunma zorunluluğudur.
Bir İslâm âlimi, “beni kimse anlamaz” diye dört talebesiyle
• 290 •
Ahmed Kalkan
bir köşede oturamaz. Oturursa infak etmiş olmaz. İlmini gereğince basitleştirerek,
sadeleştirerek en sade vatandaşa sunar, sunmak zorundadır. “Allah,
kendilerine kitap verilenlerden, ‘onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız,
onu gizlemeyeceksiniz’ diyerek söz almıştı. Onlar ise, bunu kulak ardı ettiler,
onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alış-veriş ne kadar kötü!” 786
Mutluluktan Yapılan İnfak
Her mutlu insan, çevresindeki mutsuzlara, kendi mutluluğundan aktarmak
zorundadır. Meselâ, garip bir komşumuza bir akşam çayı ikram
etmek, dertli bir dostunu teselli etmek bile bu infak çeşidine girer. “Gönül
alma” diye tanımlanan bu infak, günahları mum gibi eritir. Dertlilerin,
gariplerin, müstaz’af ve mutsuzların gönlü çok hassastır. Onlara içtenlikle
yaklaşır, manevî infakımızı yapar, gönüllerini alabilirsek hem mutluluğumuz,
hem de ecrimiz artacaktır.
Sağlıktan yapılan İnfak
Sağlıklı bir kimsenin hastalara yaptığı hizmet, sağlıktan yapılan infaktır.
Özellikle çağımızda sağlık infakında, para infakı da beraber yürür.
İmkânı olanlar, hastaların tedavileri için maddî yardımda bulunarak kendi
sağlık infaklarını yapmalıdır. Fakir kimseler de, hasta ziyaretleri ile, onları
teselli ederek aynı infakı yapmalıdır.
Gençlikten Yapılan İnfak
Güçlü bir insanın güçsüz, yaşlı kimselere yapacağı her türlü yardım;
gençlikten yaptığımız infaktır. Bu tür infakın bir önemli yanı, kolayca kazanılan
duâlardır. Unutmamak lazımdır ki, infakı kurumuş toplum tarlalarında
hiçbir meyve yetişmez.
786 3/Âl-i İmran, 187
• 291 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Güzel Sözle Yapılan İnfak
Etkin, doğru ve güzel konuşmasını bilenler, çevrelerindeki insanlara
güzel sözlerle istikamet göstermek zorundadırlar. Bu güzel ve tatlı söz söyleme,
özel bir kabiliyettir ve bu nimete sahip olanlarca infak edilmek zorundadır.
Efendimiz bu konuda çok hassas davranmış, ancak güzel konuşan
ashâbını özel olarak seçmiş, dini tebliğlerine izin vermiştir. Güzel sözle
yapılan infak, Efendimiz’in ilk emirlerinden olduğu için, ashâbın büyük
kısmı bu infaka sahip çıkmışlardır. Bu infak aynı zamanda imanın, ahlakın
insanlar arasında yayılmasını sağlamıştır.
Güler Yüzle Yapılan İnfak
Peygamberimiz’in ilk emirlerinden olan “Sakın iyilikten hiçbir şeyi
küçük görme, iyilik yap. İsterse mü’min kardeşini güler yüzle karşılama derecesinden
hafif olsa bile.’’787 “Her iyilik bir sadakadır. Müslüman kardeşini
gülümseyerek karşılaman ve kovandan onun kovasına su boşaltman da iyiliktendir.”
788 “Hiç olmazsa güler yüzünüzle infak edin” emri, toplum mutluluğu
açısından akıl almaz güzelliklerin kaynağıdır. Aynı zamanda bu alışkanlık
ilâhî kadere karşı saygıyı yaygınlaştırır. Her şartta güler yüze alışan
müslümanlar, bir anlamda Allah’a karşı rızayı gelenek haline getirir. Peygamberimiz,
bu güler yüz emrini verdikten sonra bütün ashâb güler yüzü
âdet haline getirdiler. Müslümanlığın o çetin günlerinde; bütün zulme ve
eziyete rağmen o yüce kişiler hep güler yüzlü idiler. Onların yüzlerini görenler
sanki cennetten henüz geldi sanırlardı. Bir müslümanın asık suratla
gezmesi, konuşurken surat asması yasaktır. En azından bir infakı terk etme
olayıdır. Çünkü asık surat bir yandan İlâhî takdire karşı gaflettir; ona rıza
gösterilmemesinin sembolüdür. Bir yandan da kul hakkına ve insan kavramına
saygısızlıktır. İnsanlara karşı önce güler yüz ve tatlı dille yaklaşmayı
dinimiz vazgeçilmez bir infak ve sadaka saymıştır.789
Mü’minler, bilirler ki, sahip bulundukları şeylerin yaratıcısı kendileri
değildir. Bunlar rızık olarak Allah tarafından kendilerine bahşedilen bir
ikramdan ibarettir. İşte bu itiraf ve şuur neticesinde mü’minler, fakir ve za-
787 Müslim, Birr 144
788 Tirmizî, Birr 36
789 Haluk Nurbaki, Bakara Sûresi Yorumu, Damla Y., s. 41-45
• 292 •
Ahmed Kalkan
yıf kimselere karşı iyilik ve ikram kapılarını açarlar. Bu kapıların açılması,
kulların birbirine karşı kardeşlik duygusunu, insanlık şuurunu ve beşerî
tesânüdü/dayanışmayı meydana getirir. Bu sıfatların kıymet ve ehemmiyeti
insandaki cimriliğin ve egoistliğin zail olup yerini iyiliğe, cömertliğe
terk etmesiyle meydana çıkar. Aynı zamanda bu sıfatlar, hayatı çatışma ve
ihtiraslardan uzaklaştırıp sevgi ve yardımlaşmaya sevk eder. Zayıf ve çaresizlere
tam bir emniyet sağlayarak onlara vahşet ve hırs pençeleri arasında
değil; kalplerde, gönüllerde yaşadıklarını hissettirir. İnfak; zekâtı, sadakayı
ve hayır yolda verilen her yardımı içine alan bir ifadedir. Zekât, infakın ihtiva
ettiği umumilikten bir cüzdür. Ve infak, asıl olması hasebiyle zekâttan
önce emrolunmuştur. Peygamberimiz: “Malda zekâttan başka da hak vardır.”
790 buyuruyor. Bu hadis-i şerifte kast olunan mânâ, zekâtı içine almakta
olan infakın zekâttan önce emrolunmasıdır.791
İnfakın Fayda ve Hikmetleri
Bir toplumda zenginlerin ve fakirlerin bulunması doğaldır. Doğal olmayan,
bunların birbirlerinin haklarını gözetmemesi ve sosyoekonomik
açıdan bir bakıma sünnetullah denilebilecek bu durumun toplumda gerilim
ve gerginlik sebebi olmasıdır. Bunun için de hem zengin ve fakir arasındaki
ekonomik düzey farkının uçuruma dönüşmemesi, yani zenginin
daha zengin; fakirin daha fakir olmasının engellenmesi, hem de bu yüzden
gerçekleşmesi muhtemel olan bu duygusal gerilimin önlenmesi gerekir.
Kur’ân-ı Kerim’de sosyal gerilimin, müstaz’af - müstekbir ikileminin engellenme
yolları belirtilmektedir. Kur’an’da cennet ehli müttakîler tanıtılırken
“...Mallarında muhtaç ve mahrumların hakkı vardır.”792 buyurulur. Namaz
kılan ve namazlarında devamlı olanların eline mal geçip zengin olunca pintileşen
kimseler gibi olmadıkları belirtilerek “Bunlar, sahip oldukları mallarda
muhtaç ve mahrumların belli bir hakkı bulunduğunu unutmazlar”793
buyurulmuştur. Bu düzenleme aynı zamanda bunun işleyişinde son derece
önemli insanî meziyetlere, psikolojik faktörlere de işaret ediyor. 2/Bakara
263 ve 264. âyetlerden anlaşıldığına göre; zengin, verirken gönülsüz davranmayacak,
başa kakmayacak, aynı şekilde fakir de alırken ezilmeyecek,
her türlü meşrû sebebe yapıştığı halde, gücü geçinmeye yetmediğinden
790 Tirmizî
791 Seyyid Kutub, Fi Zılâli'l Kur'an, Hikmet Y., c. 1, s. 80-81
792 51/Zâriyât, 19
793 70/Meâric, 22-25
• 293 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
mahcûbiyet duyması gerekmeyecek. Çünkü biri borcunu ödüyor, diğeri
hakkını alıyor, alacağını tahsil ediyor. Başa kakma ve mahcubiyet için hiçbir
neden kalmıyor. Bu düzenleme, bir anlamda toplumsal gerilim sigortası
görevi görür.
Namaz ve oruç, bireysel ve kişisel gelişme ve yükselişe; infak ise, ferdî
cimrilik, bencillik gibi kötü huylardan arındırma yanında, toplumsal bünyeye
girmiş zararlı mikroplardan arınmaya, toplumsal bünyenin sağlıklı bir
şekilde serpilip büyümesine, gelişmesine hizmet ediyor. İnfakın bir ibâdet
oluşunun anlamı burada gerçekleşiyor; İnfak, toplumsal ibâdettir. “Onların
mallarından sadaka al. Onunla kendilerini temizlemiş ve tezkiye etmiş
olursun.”794 Temizleme ve tezkiye; bu iki kelime, zenginin ruh ve nefsinin,
mal ve servetinin hem maddî hem de manevî yönden temizlenme ve arınmasını
içine almaktadır. İnfak eden, başta cimrilik olmak üzere birçok kötü
huy ve alışkanlıktan arınır. Cimrilik, fert ve toplum için kötü bir hastalıktır.
Bu hastalık kişiyi mal uğruna kan dökmeye, kul haklarına tecavüz etmeye,
haramlarla da olsa mala hırs göstermeye götürür. İnfak, mü’mini mala tutkunluk
zilletinden temizler, paraya kulluk bağından kurtarır. İslâm, insanın
sadece Allah’a kul olmasını, Allah’tan başka her şeyin esaretinden kurtulmasını,
yaratılmışların efendisi olma özelliğini korumasını arzu etmektedir.
Bunun bir yolu da, zenginin infak ederek hem Allah’ın emrine boyun
eğmesi, hem de dünya malının kendisine geçici bir süre için tevdi edilmiş
bir emanet olduğunun bilincine varmasıdır.
İnfak, Allah’ın verdiği nimetlere şükürdür. Namaz, oruç gibi bedenî
ibâdetler, Allah’ın ihsan ettiği vücut sıhhat ve selametinin şükrüdür. Her
çeşit infakı içeren malî ödemeler de mal nimetinin şükrüdür. Bu duygularla
infak eden mü’min, her nimetin, meselâ sağlığın, ilmin, sanatın şükürlerinin
de o nimetlerle ödeneceğinin şuuruna varır.
Sosyal dayanışma sisteminin temelini oluşturan zekât ve diğer infak
çeşitleri, bir ibâdet anlayışıyla ele alınması ve fakir, kimsesiz, muhtaç, yetim,
yolda kalmış ve borçlu gibi yardıma muhtaç bütün sınıfları kapsayacak
kadar geniş olması, İslâm’ın toplumsal bütünleşme, kaynaşma ve dayanışmaya
büyük bir önem verdiğini gösterir. Her türlü infak, malı ve malın bereketini
artırır. Yoksul zümrelerin eline geçen para, her şeyden önce insan
794 9/Tevbe, 113
• 294 •
Ahmed Kalkan
onurunu geliştirir, iş gücü kalitesini artırır. Bunun yanında artan satın alma
gücü sayesinde yükselen umumi talep hacmi, ekonomik hayata dinamizm
getirir. İnfak sayesinde zenginle fakir arasında güven, saygı ve sevgi oluşur.
İslâm kardeşliği de böylece gerçekleşir.
Rasûlullah’ın benzetmesiyle müslümanlar bir vücut, bir bünye gibidir.
Vücudun bir âzâsı sızlayınca bu ağrıyı öbür organların duymaması, bu derdi
paylaşmaması mümkün mü? Hayır, çünkü böyle bir durum, vücudun
fıtrî/doğal yapısına terstir. Toplumda fakirlerin haklarına riâyet edilmemesi,
vücuttaki bir uzvun kanaması gibidir; vaktinde tedbir alınmazsa kan
kaybı bu vücudun hastalanmasına, belki ölmesine yol açarsa, aynı şekilde
fakirlerin haklarına tecavüz, sosyal bir kanamadır ve vaktinde tedbirler
alınmazsa canlı organizma olan sosyal bünyenin sağlığını yitirmesine yol
açacaktır. Bu durum, toplum üzerindeki İlâhî yardımın, rahmet ve bereketin
çekilmesi demektir. Bugün toplumumuzda görülen ekonomik problemlerin
önemli bir kısmı bu hastalıkla ilgilidir.
Mü’min, Allah yolunda dağıtmanın bir görev ve sorumluluk meselesi
olduğunun bilincindedir. Her çeşit malı ve nimetleri, asıl kaynağı olan Allah’a
nisbet eder. “Onlara rızık olarak verdiklerimizden...” ifadesi mü’minin
özel mülk ve gerçek mâlik anlayışını düzenler. Böylece infak eylemi, dağıttığı
şeylerin kendi özel malı olmadığını, kendi özel mülkiyetinden tasarrufta
bulunmadığını hatırlatarak onun bağış bencilliğini kırar. Mü’minlerin
tüm yaptıkları, Allah’ın verdiği rızıktan infak etmektir. Bir postacıdır, bir
veznedardır, bir emanetçidir mü’min. Bu telkin, asıl verenin, asıl sahip olanın
Allah olduğunu hatırlatır. Böylece mü’min, Allah’ın kendisine verdiği
rızıklardan sorumlu olduğunu anlar. Mü’min, malını istediği biçimde, dilediği
şekilde özgürce harcayamaz. Sadece malını değil; rızık kelimesinin,
mülk kelimesinin kuşattığı tüm maddî ve manevî nimetler konusunda aynı
bilinç ve davranış söz konusudur. İnfak, insanın sahip olduğu her enerjiyi,
her gücü kapsamına almaktadır. İlme sahip olanlar, ilme muhtaç olan insanlardan
ilimlerini saklamamak ve ona ihtiyacı olanlara bu ilmi dağıtmak
zorundadırlar. Makam, şöhret, çalışma, tecrübe ve diğer konulardaki imkânlar
da böyledir. Bu tür imkânları olanlar, onları sırf kendileri için saklamamak,
aksine buna ihtiyacı olan insanlara dağıtmak mecburiyetindedirler.
Bu sorumluluk, arta kalan bir şeyi verme niteliğinde ve nafile bir ibâdet
değil; bir görevi yerine getirme sorumluluğu, bir farzı eda etme bilincidir.
• 295 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Mü’minler; Karun gibi toplayıcı değil; Harun gibi dağıtıcıdırlar. Dağıtmak
için kazanırlar. Verirken tükeneceğinden korkmazlar. Çünkü veren
Allah’tır; “ver” diyen de Allah’tır. “Siz Allah için bir şey verdiğinizde Allah
onun daha iyisini verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”795 Mü’min, İblis
gibi fakirlikten korkutup cimriliği emretmez;796 İdris gibi cömertliği emreder.
Ne kadar verelim sorusuna Bakara 219. âyette ihtiyaç fazlasının verilmesi
gerektiği; nereye verelim sorusuna 215. âyette anne-babaya, yakınlara,
yetimlere, fakirlere, yolda kalmışlara diye cevap verirken bunların müslüman
veya kâfir oldukları bildirilmemiştir. Hatta Bakara 26. âyeti kâfirlere
hidâyet vermek sana düşmez; sana infak etmek düşer anlamındadır.
Allah yolunda infakta oran yoktur. Zekâtta sınır vardır ama sadakada
sınır yoktur. Sadaka infakının sınırını İsrâ sûresinin 29. âyeti göstermiş ve
eli boş kalacak şekilde saçıp savurmayı da yasaklamıştır.
‘Sizden birine ölüm gelip ‘Yâ Rabbi keşke yakın bir zamana kadar ecelimi
geciktirsen de sadaka versem’ demeden önce size verdiğimiz rızıkdan veriniz.”
797 İlminizin sadakasını verin. Makam ve mal varlığınızın sadakasını
verin. Allah yolunda yapılan infakın verildiği zamanlar da önemlidir. Müslümanların
dar ve zor durumlarında yardım edenle, bol günlerinde yardım
eden bir değildir. Rabbimiz Mekke fethinden önce infak eden ve harp edenlere
Mekke fethinden sonra infak ve harb edenlerin denk olmadığını haber
veriyor.798 Mü’min, canını yaratanın Allah olduğunu, malını verenin Allah
olduğunu bilir ve O’nun yolunda mal ve canıyla cihad eder. Bakara sûresi 3.
âyetindeki “onlara verdiğimiz rızıktan infak ederler” âyetini okuyunca, biz
verdiğimizi kendi malımızdan değil; Allah’ın bize emaneten verdiğinden
infak ettiğimizi anlıyoruz. Düğün evinde yemek kazanının başındaki aşçı
yemek dağıtırken kimseyi minnet altına alamadığı gibi, kimsenin başına
kakamadığı gibi, “ben malımdan dağıtıyorum” diyerek övünemediği gibi
infakda bulunan kişi de haddini bilir. 799
795 34/Sebe', 39
796 2/Bakara, 268
797 63/Münâfıkun, 10
798 57/Hadîd, 10
799 Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 85-86
• 296 •
Ahmed Kalkan
Kur’an’dan faydalanabilmenin şartlarından biri, kişinin, Allah’ın ve insanların
hakkını vermek üzere Kitap’taki talimatlara uygun olarak parasını
başkalarıyla paylaşmaya hazır olmasıdır. Bu çok önemli bir şarttır. Çünkü
bir cimrinin veya parayı her şeyden çok seven bir servet düşkününün, İslâm
uğrunda malî fedakârlıklar yapması beklenemez.800
Cimrilik, yahûdilerin ve yahûdileşenlerin, kapitalistlerin özelliğidir.
Cimri, paranın egemenliğine boyun eğdiğinden paranın mahkûmudur. O
yüzden cimri, devamlı psikolojik bunalım içindedir, doyumsuzdur, sevgisizdir.
Fedakârlığın, vermenin tadına varmanın ne kadar güzel olduğunu,
âhiret ödülü yanında, dünyada da insanı mutlu ettiğini bilemez cimri.
Cimriliğin sebebi, aşırı para, mal hırsı ve gelecekte yoksul kalma korkusudur.
Cimrilik yüzünden durmadan para biriktiren ve tükenir endişesiyle
hastalıklarında bile harcamayıp, dünyayı bile kendilerine zehir eden para
mahkûmları vardır. Hâlbuki para, mal Allah’ın nimetidir ve bu nimet yerli
yerince harcanırsa Allah onu artırır. Cimriler, insanlar arasında da, Allah
katında da sevimsiz ve aşağılık kişiler olarak görülür. “Onlar ki hem
kıskanır, cimrilik ederler, hem de herkese cimrilik tavsiye ederler ve Allah’ın
kendilerine fazlından verdiği şeyleri saklarlar. Biz de böyle nimetleri gizleyen
nankörlere hor ve rüsvay edici bir azap hazırladık.”801
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) de şöyle buyurmaktadır: “Cimrilikten sakınınız.
Çünkü cimrilik, sizden önceki milletleri helâk etmiştir.” “Her sabah gökten iki
melek iner. Birisi: İlahi, infak edene karşılığını ver; diğeri: Allah’ım! Cimrilik
edene de telef ver (malını yok et), diye dua ederler.”802 “Cimri kişi, Allah’a
uzak, cennete uzak, insanlara uzak ve cehennem ateşine yakındır.”803
Paralarından ve mallarından en az yararlanan cimrinin kendisidir.
Cimriler, kendilerinin ölmelerini isteyenler için servet biriktiren insanlardır.
Cimri, yeryüzünde kendi yararlanamayacağı serveti biriktirirken; infak
sahibi cömert gökyüzünde kendisi ebedî yararlanacağı serveti biriktirir. İnfak
eden mü’min, istikbalini düşünen kimsedir; yarın gideceği yere yatırım
yapmakta, içinde ebedî yaşayacağı köşkünü hazırlamaktadır.
800 Mevdûdi, Tefhimül Kur'an, İnsan Y., c. 1, s. 49
801 4/Nisâ, 37
802 Riyâzü's-Sâlihîn, 1/ 253
803 Tirmizî, Birr 40
• 297 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
İnsan, malına cimrilik ettiği nisbette şerefinden kaybeder. Kötü kimseler
olsalar bile, cömertler için herkesin kalbinde bir sevgi vardır. İyi olsalar
bile, cimrilere karşı herkesin kalbinde yalnız nefret vardır. Mallarını kendileri
için bile harcamaktan çekinen cimriler, Allah Teâlâ’nın kendilerine
verdiği nimeti harcamamakla sadece kendilerini değil, eş ve çocuklarını
da sıkıntıya sokarlar. Çevrelerindeki diğer insanlara fenalık yapmış olurlar.
Çünkü Allah’ın verdiği bu nimetlerde nafaka veya sadaka olarak diğer
insanların da hakkı vardır. Bu hakkın sahiplerine verilmemesi zulümden
başka bir şey değildir. Servet, Cenâb-ı Hakk’ın ihsanıdır. Allah, serveti dilediğine
verir, dilediğinden alır. Mal ve mülkün gerçek sahibi O’dur. Cimriler,
bu şuura eremeyen insanlardır. “Allah’ın verdiklerinden cimrilik edenler, sakın
bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar; bilakis bu onların kötülüğünedir.
Cimrilik yaptıkları şey, Kıyâmet günü boyunlarına dolanacaktır.
Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah işlediklerinizden haberdardır.”804
İnfak, mutluluğun merdivenidir. Alan kimse, nimetlerden geçici ve
sınırlı bir şekilde yararlanırken; veren mü’minin hazzı kısa sürede sona
ermez. Mü’min kalp, mal ile değil; iman ile mutmain olur. Allah yolunda
infak etmekle fakir düşeceğinden korkmaz. Kendi hiçbir şey değilken Allah
onu meydana getirmiş, vücut, göz, kalp, lisan ve sayısız nimetler bağışlamış
ve mal sahibi yapmıştır. Bunlar Allah’a aittir. Öyle ise Allah’a güvenen birisi
Allah yolunda ve Allah rızası için malını infak etmekten çekinmez. Kalpler,
cömertlikle, infak sayesinde temizlenir.805 Çünkü küfür ve nifaktan sonra
kalbi karartan sebeplerden biri de aşırı mal sevgisi ve servete bağlılık arzusudur.
Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de; “Serveti de düşkünce seviyorsunuz.”806
buyrulur. İşte bu sevgi ile insan, “ben bu malı infak edersem bana bir şey
kalmaz” korkusuna düşer ve hemen şeytan harekete geçer: “Şeytan sizi fakirlikle
korkutur, size cimriliği emreder.”807 Oysa Allah’ın bildirdiğine göre:
“mal ve servet insan için bir imtihandır.”808 Bu imtihandan başarılı çıkmanın
yolu da cömertlik ve infaktır.809
804 3/Âl-i İmran, 180
805 Bkz. 92/Leyl, 17-20
806 89/Fecr, 20
807 2/Bakara, 268
808 Bkz. 39/Zümer, 49-52
809 bak. 64/Teğâbün, 15-17
• 298 •
Ahmed Kalkan
İnsanların cömertlikten ve infaktan kaçmasının sebepleri başında: “benim
olan varlığı başkalarına niçin vereyim?” duygusu ile “başkalarına verirsem,
benim varlığım azalır ve zaruret zamanında zahmete düşerim” düşüncesi
gelir. İslâm dini ise bu duygu ve düşünceyi kökünden kaldırmıştır.
İslâm’a göre mal ve servet herhangi bir şahsın tekeli altında değildir. Mal ve
servet yalnız Allah Teâlâ’nındır. Her şeyin gerçek mâliki Allah’tır.810 Kur’ân-ı
Kerim’de bu durum yirmiyi aşkın âyette vurgulanmaktadır. Mülk Allah’ın
olduğuna göre, tabiî olarak sahibinin yolunda sarf edilmesi, mü’min için
en mâkul bir olay olarak değerlendirilir. Mü’mindeki infak ve cömertlik
duygusu da bu düşünceden kaynaklanır.
Hesap gününü düşünen her mü’min, malın bir imtihan sebebi olduğunu
bilir ve mâlî ibâdetlerini eda etme hususunda titiz davranır. Tüketim
hırsının alabildiğine kamçılanması ve hesap günü şuurunun yok edilmesi,
başlı başına bir fâciadır. “Kâfirler/inkâr edenler (dünyada) zevklenirler,
hayvanların yediği gibi yerler. Onların yeri ateştir.”811 Rasûl-i Ekrem de:
“Mü’min, bir midesi ile yer; kâfir ise yedi mide ile yer.”812 buyurmuştur. Buradaki
yedi rakamının mübalağa için olduğu ve mü’minlere darb-ı mesel
olarak zikredildiği âlimlerce belirtilmiştir. Mü’min, dünyaya karşı zâhiddir.
Kâfir ise hırsla doludur. Dolayısıyla mü’min, yemeği, hayatını devam ettirebilmek
ve ibâdetlerini eda edebilmek için yemektedir. Kâfirler ise; hırs,
şehvet ve lezzet duygularını tatmin edebilmek için yemektedirler. Elbette
yemek ihtiyacı insandan insana değişebileceği gibi, insanın çalıştığı işin
zorluğuna veya kolaylığına göre de değişebilir.
Kur’ân-ı Kerim’de: “Onların mallarında isteyenin ve (iffetinden dolayı
dilenemeyen) yoksulun da bir hakkı vardır.”813 hükmü beyan buyurulmuştur.
Mü’minlerin mallarıyla, dilleriyle ve canlarıyla cihad etmeleri, kat’i
nasslarla emredilmiştir. İşte cihadın ilk ve vazgeçilmez çeşidi olan malla
cihada infak adı verilir. İnfak amelinin eda edilmesi için ilk rükûn, imandır.
“Kıyâmet gününde cehennem ehlinden olan kimseye denilir ki: ‘Dünya
dolusu malın olsaydı (şu azaptan kurtulmak için) o malını fidye olarak verir
miydin?’ O kimse, azabın şiddetini gördüğü için: ‘Evet! Muhakkak verirdim’
der. Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘Ben (dünyada) senden, bundan daha kolay
810 3/Âl-i İmran179; 57/Hadîd, 10
811 47/Muhammed, 12
812 İbn Mâce, hadis no: 3256
813 51/Zâriyât, 19
• 299 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
bir şey istemiştim. Henüz ruhlar âleminde iken, bana hiçbir şeyi şirk koşmaman
hakkında senden misak almıştım. Sen ise sözünden döndün. Bana ortak
koşmaktan başka bir şey kabul etmedin.”814
İnfak amelinin edası için ikinci rükûn, ihlâstır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de
mü’minlerin infak hususundaki tavırları izah buyurulmuştur: “Yemeğe
olan sevgilerine rağmen; yoksulu, yetimi ve esiri doyururlardı. ‘Biz size
ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür
istemeyiz. Çünkü biz Rabbimizden, o suratların ekşiyeceği çetin günden
korkarız’ derlerdi. İşte bundan dolayı Allah, o günün şerrinden onları korumuş,
(yüzlerine) bir güzellik, (kalplerine) sevinç vermiştir.”815 İhlâsdaki seviyelerinden
dolayı, sahabe-i kiram, infak amelini eda için, genellikle gece
karanlığından faydalanmıştır. Buna imkân bulamazlarsa, fakir kimse uyurken,
infak edecekleri malı yanına bırakıp oradan hızla uzaklaşmışlardır.
Rasûl-i Ekrem’in: “Sağ elin verdiğinden, sol elin haberi olmasın.”816 tavsiyesi,
farz olan zekâtın dışında bütün infak için geçerlidir.
İnsanın fıtrî hallerinden birisi de, iyilik gördüğü kimseyi sevmek, kötülük
gördüğü kimseden de uzaklaşmaktır. Bu, esasen her canlıda bulunan
bir özelliktir. Fakat bazen öyle iyilik edenler olur ki, yaptığı iyiliği başa
kakarak, insanı “keşke bu iyiliği yapmasaydı” dedirtecek noktaya götürür.
Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de: “Mallarını (Allah yolunda) harcayıp da, sonra o
harcadıklarının arkasından başa kakmayan ve eziyet etmeyenler (yok mu?)
Onların Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur, onlar
mahzun da olacak değillerdir.”817 buyurulmuştur. Yapmış olduğu iyiliği
her fırsatta gündeme getiren ve karşısındaki insanın hislerini rencide eden
kimse “infakını iptal etmiş” hükmündedir. Zira iyiliği başa kakmayan ve
diliyle eza vermeyenler için korku kaldırılmıştır. Diğerlerine gelince, Allah
Teâlâ: “İyi (ve güzel) bir söz veya bir ayıbı örtme; ardından eziyet gelen (başa
kakılan) bir sadakadan hayırlıdır. Allah (kullarının infaklarından) müstağnidir,
halimdir.”818 hükmünü beyan buyurmuştur. Bilindiği gibi, güzel bir söz
veya bir ayıbı örtmek için, mutlaka zengin olmak gerekmez. Her mü’min
(zengin veya fakir) bu ameli eda edebilir. Bu âyette, beliğ bir üslupla, önce
814 Buhârî, Rikak 49; Ahmed bin Hanbel, III/218
815 76/İnsan, 8-11
816 S. Müslim, I/715; Tirmizî, Tefsiru’l Kur’an 96
817 2/Bakara, 262
818 2/Bakara, 263
• 300 •
Ahmed Kalkan
infakta bulunan, daha sonra (bu sebeple) eziyet eden mükellefin, amelinin
(sevap açısından) iptal edildiği haber verilmiştir. Dolayısıyla infak amelinin
değişmeyen iki rüknü vardır. Birincisi, iman; ikincisi ihlâstır.
Kimlere infak edilmesi gerektiğini Kur’an açıklar: “Onlar hangi şeyi (ve
kimlere) infak edeceklerini sana sorarlar. De ki; ‘maldan vereceğiniz nafaka,
öncelikle annenin, babanın, akrabanın, yetimlerin, yoksulların ve ibn-i
sebil’in (yolcunun, misâfirin) hakkıdır. Her ne işlerseniz, şüphesiz ki Allah
onu çok iyi bilendir.”819 Âyetteki sıralamaya ve önceliklere dikkat edilmesinin
önemini de tekrar hatırlatalım. Peygamberimiz de infak hususunda
tercih önceliklerini şöyle bildirir: “Evvelâ kendinden başla (kendi ihtiyacını
karşıla)! Şâyet bir şey artarsa ailene, ailenden de bir şey artarsa akrabana
ver. Akrabana verdikten sonra bir şey artarsa şöyle ve şöyle yap buyurdu. Ve
önünde, sağında, solundaki muhtaçlara ver diye işaret etti.”820
Kur’ân-ı Kerim’de: (Sadakalar, infaklar) Allah yolunda kendisilerini vakfetmiş
fakirler içindir ki, onlar yeryüzünde dolaşmaya muktedir olamazlar.
(Hallerini) Bilmeyenler, iffet ve istiğnalarından (hallerini gizlemelerinden)
dolayı onları zenginlerden sanır. Sen (ey Peygamber) o gibileri simalarından
tanırsın. Onlar insanlardan yüzsüzlük edip de bir şey istemezler. Siz ne mal
harcarsanız, şüphesiz Allah onu hakkıyla bilendir.”821 buyurulmuştur. Rasûl-i
Ekrem, gerçek fakiri şu şekilde tarif etmiştir: “Asıl fakir, ortalıkta dolaşıp dilenen,
kendisine bir-iki hurma veya lokma, ya da ekmek parçası verilen kimse
değildir. Kendisine yetecek kadar rızık bulamayan, hali bilinmediği için sadaka
da verilmeyen, kimseden de bir şey talep etmeyendir.”822
İslâm toplumu, “iyilik ve takvâ hususunda yarışma”yı esas alan fertlerin
bir araya gelmesiyle hayatiyet kazanır. İman eden, sâlih amel işleyen, birbirlerine
hakkı ve sabrı tavsiye eden insanlar hüsrandan kurtulabilirler. İnfak
amelinde, riâyet edilmesi gereken en önemli prensip şudur: Mükellef, en
sevdiği şeyi infak edecektir. Bu husus, kat’i nasslarla sâbittir: ”Siz sevdiğiniz
şeylerden infak edinceye, (Allah yolunda) harcayıncaya kadar asla birr’e, iyiliğe
ermiş olamazsınız. Her ne infak ederseniz şüphesiz Allah onu bilendir.”823
819 2/Bakara, 215
820 Müslim, Hadis no: 41 -997-
821 2/Bakara, 273
822 Müslim, I/719; Ahmed bin Hanbel, I/384; Muvattâ, II/924
823 3/Âl-i İmran, 92
• 301 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Bu âyet-i kerime inzal olunca, sahabe-i kiram infak hususunda birbirleriyle
yarışmışlardır. Ensardan Hz. Talha (r.a.) Mescid-i Nebi’nin karşısında bulunan
ve Beyraha denen çok kıymetli bahçesini infak etmiştir.824 Hz. Ömer,
malının en iyisi olan Hayber hurmalığını vakfeder. Hz. Câbir (r.a.): “Ben
hicret edenlerden veya ensardan mal sahibi olup da infakta bulunmayan
hiç kimseyi hatırlamıyorum” diyerek, sahabenin bu husustaki tavrını izah
etmiştir.
Rasûl-i Ekrem’in: “Veren el, alan elden daha hayırlıdır.”825 buyurduğu
bilinmektedir. Dolayısıyla mü’minler, en sevdikleri mallardan, ihlasla infakta
bulunmalıdırlar. İslâmî mücadelenin hedefine varabilmesi için iyilik
ve takvâ hususunda birbirleriyle yarışan, muttakî mü’minlere ihtiyaç vardır.
Bu husus asla unutulmamalıdır. 826
Kur’an’ın koyduğu ilkelerin başında yer alan infak konusu oldukça
önemli bir konudur. Bir insanı tanımak istiyorsanız, o insanın hayatında
infakın yerini araştırınız. Araştırınız, çünkü çok önemli bir ipucu yakalamış
olursunuz. O, insanın kalitesini anlamada yardımcı olur. Evet! Allah
için vermek, infak etmek, çok büyük bir meziyettir. İnfak, sahibini yüceltir,
Allah katında sevimli kılar. Allah Rasûlü, birçok hadislerinde vermeyen,
infak ruhu gelişmeyen ve Allah için vermeyi bir vicdan zevki haline getirmeyenleri
uyarmış, ikaz etmiştir. Hatta cimri olan bir âlime, cömert olan
fakat İslâm adına fazla bir şey bilmeyen insanları tercih etmiştir.
Rabbimiz Kur’an’da sıkça arınan ve sakınanlardan bahseder ve onlara
özel iltifatlarda bulunur. Ayrıca arınmanın yolunu da gösterir. Bu konuda
Rabbimiz infak ederek arınacağımız konusunda telkinde bulunur. “O
(mü’min) ki, malını (Allah için) vererek arınır, yücelir.”827 Demek ki arınmanın
yolu infak etmekten geçer. İnfak edersek kalben ve ruhen arınırız.
İnfak ederek manen yüceliriz. Gerçek iyiliğe kavuşuruz. Olgun bir kişilik,
emin bir şahsiyet oluştururuz. Mallarımızdan O’nun için infakta bulunursak
arınırız.
824 Müslim, K. Zekât 42
825 Müslim, Zekât 32; hadis no: 94 -1033-
826 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, İnkılâb Y., 2/78-8
827 92/Leyl, 18
• 302 •
Ahmed Kalkan
Peki, arınanlara Allah’ın yardımı nedir sorusuna başka bir âyet cevap
vermektedir: “Eğer siz takvâ sahibi olur, arınır ve sakınırsanız, Allah sizlere
furkan, iyilikle kötülüğü birbirinden ayıracak ince bir anlayış verir.”828
Âhiretteki büyük nimetinden başka bu dünyada gaybî yardımları ile destekleme
taahhüdünde bulunmuştur. Basiretimizi açmayı, gerçekleri görecek
gözü ihsan edecek doğru yol üzere bulunmamızda yardımcı olacaktır.
İnfak edenler, Allah ile aralarında özel bir bağ oluşturacaklardır. Yalnız
Allah için vermek, yalnız O’nun rızasını gözeterek vermek, insanı Allah’a
yaklaştıracak, Allah için olma ve Allah için yapma, amel işleme alışkanlığı
kazandıracaktır. Zira Allah için infak edince insanların duyarak reklâmını
yapmalarına engel olacak, Rabbim bilsin yeter diyecektir. Bu anlayış, onu
ihsan makamına erdirecek, ruhî bir olgunluk kazandıracaktır. “Her ne infak
ederseniz şüphesiz Allah onu hakkıyla bilendir.”829 Yani, yaptıklarınızı, yardımlarınızı
insanlara duyurmaya, afişe etmeye kalkışmayın. İnfak edeceğiniz
şeyleri değersiz şeylerden seçmeyin. Çünkü Allah hakkıyla bilendir. Ne
verdiğinizi ve niçin verdiğinizi bilir.
Elde avuçta olanı paylaşmak, iman kardeşliğini ve imanda kemali gösteren
bir yüceliktir. Tıpkı Medine’li ensar’ın, Mekke’li muhacirler ile paylaştığı
gibi. İşte gerçek infak böyle olur. Asr-ı saâdetteki infak ile ilgili somut
olaylarla kendi durumumuzu karşılaştırmalıyız. Belki yaptıklarımızın,
infak adına yaptığımız teberruların basitliğini, gerçek infak olmadığını o
zaman daha iyi anlamış oluruz. Belki de verdiğimiz küçük bağışların, vicdanımızın
baskısından kurtulmanın aracı ve kendimizi tatmin yöntemi olduğunu
göreceğiz.
Bilindiği gibi Hz. Ebubekir (r.a.) iman etmeden önce Mekke’nin en
zenginlerindendi. İslâm ile tanışıp, gerçek imanın haz ve lezzetini alınca,
imanın bir gereği olarak olabildiğine yardımsever bir kişilik olarak göründü.
Nerede yardıma muhtaç biri varsa yanı başında yardımına koşan biri
de vardı: Hz. Ebubekir! Hz. Bilal’ler her türlü zulüm ve işkence altında inlemeye,
mahkûm edilmeye dursun, onları hürriyetine kavuşturmak için
dünyalık adına sahip olduğu tüm varlığını seferber eden biri vardır: Hz.
Ebubekir! Hicret etmek zorunda kalmıştır, ancak yarı yolda karşısına çıkan
Mekke’li müşrik İbn Duğine; “ne olur gitme, ne kadar hayırsever olduğunu
828 8/Enfâl, 29
829 3/Âl-i İmran, 92
• 303 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
herkes biliyor, bu insanların sana ihtiyacı var. Senin yardımına, fedakârlığına
ihtiyacımız var.” diyerek himayesinde Mekke’ye geri getirdiği insan
da yine Hz. Ebubekir (r.a.)’den başkası değildir. Aslında Peygamber’e gönül
veren tüm ashâbda bu ruhu görmek mümkündür. Ancak Hz. Ebubekir’de
bu şuur daha bir belirgin idi. Bunun için misalimizi ondan verelim: Tebük
seferine çıkılmak üzeredir. İslâm savaşçılarına silâh ve mühimmat gereklidir.
Bunun için sevgili Peygamber, müslümanlardan infak etmelerini istemiştir.
Hz. Ömer uzun zamandan beri Hz. Ebubekir’in infak anlayışına
gıbta etmektedir. İşte fırsat doğmuş, ondan daha fazla infak etmenin sırası
gelmiştir. Herkes gücü yettiğince infak eder ve geçer. Sıra Hz. Ömer’e geldiğinde:
“Ya Rasûlallah! İşte malım, tam yarısını Allah için infak ediyorum.”
diyerek gönüllerde taht kurmuştur. Ancak sıra Hz. Ebubekir’e gelmiştir. Büyük
bir özveri ve fedakârlık ile: “Ya Rasûlallah! İşte malım, tamamını infak
ediyorum.” dediğinde, Efendimiz (s.a.s.) itiraz etmişti: “Yâ Ebâbekir, ehline,
çoluk-çocuğuna bir şey bırakmadın mı?” Hz. Ebûbekir: “Allah ve Rasûlü’nü
bıraktım, yetmez mi yâ Rasûlallah, kâfi gelmez mi yâ Rasûlallah?” diyordu.
Malının tamamını infak etmek her babayiğidin kârı değildi. İşte gerçek
infak bu ve benzerler idi. Şimdi kendi yaptıklarımızın ne kadar komik kaldığını,
aylık gelirimizin yüzde kaçına tekabül ettiğini görerek, kendimize
çekidüzen vermemiz gerekmektedir. 830
İslâm hukukunda infakın kapsamı geniştir. Aile reisinin bakmakla yükümlü
olduğu kimselere harcama yapmasını kapsamına aldığı gibi; diğer
yoksul ve muhtaçlara yapılan zekât; sadaka ve benzeri yardımları da anlamı
içine alır. Zekât gibi miktarı belli yardımlaşma hükümleri gelmeden önce,
ashâb-ı kiram, yoksullar için ne kadar harcayacaklarını bilmiyorlardı.
“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcayıncaya kadar birr’e (Cennete
ve iyiliğin en güzeline) eremezsiniz.”831
“Sarf ettiğiniz herhangi bir şeyin yerine O daha iyisini koyar.”832
830 Hüseyin Caneri, Ahlâk Bilinci, Denge Y., s. 86-90
831 3/Âl-i İmran, 92
832 34/Sebe', 39
• 304 •
Ahmed Kalkan
Kur’an’da Anlatılan Bu İlk Kıssa
Vesilesiyle Kıssa Hakkında Bilgi
Kıssa: Bir haberi nakletme, bir olayı anlatma hikâye etmek demektir.
Bu, Arapça’da ‘kassa’ (hikâye etti) kelimesiyle ifade edilir. Anlatılan hikâye
ve olaya da “kıssa” denilir. Buhâri, bab başlıklarında “kıssa”yı “olay” anlamında
kullanmıştır: “Bâbu Kıssati Ehl-i Necran, Bâbu Kıssati Gazvet-i
Bedr...” Aynı kökün “kesmek”, “kısaltmak” anlamı da vardır.
“Kıssa” kelimesi esas olarak “izlemek”, “izi tâkip etmek” anlamına
gelmektedir. 18/Kehf, 64 ve 28/Kasas, 11’de bu anlamda kullanılmıştır:
“(Mûsâ): ‘İşte aradığımız o idi’ dedi. Tekrar izlerini tâkip ederek geriye döndüler”
(ferteddâ alâ âsârihimâ kasasâ)833; “(Mûsâ’nın) kız kardeşine ‘Onun
izini takip et (kussî hi)’ dedi. O da onlar farkına varmadan onu uzaktan
gözetledi.”834
Kıssa dilimize de girmiş bir kelimedir; “Kıssadan hisse” ve “bir kıssa bin
hisse” gibi tâbirler Türkçede sıkça kullanılır. “Kıssa”, edebiyatta “hikâye” anlamında
kullanılır. Hikâye ise, olmuş veya olması muhtemel olayları belirli
birtakım noktaları ön planda tutarak anlatan edebiyat türüdür. Kur’an’daki
kıssalar, meydana gelmiş olayları anlattığı için “gerçek kıssa”lardir: “İşte (İsa
hakkındaki) “gerçek kıssa” (el-kasasu’l-hakku) budur.” 835 Kıssanın gerçek olmayan
bir türü vardır ki, buna hikâye denir. Kıssa denilebilecek hikâyeler
nâdir olur. Bir haber veya hikâyenin kıssa olabilmesi için, yaşanmış ve kaleme
alınmış bir özelliği olması gerekir.
Kur’an, kıssaların gerçeğini anlattığı, yani tarihte meydana gelmiş
olanlarını anlattığı için ondaki kıssalara hikâye denilmez. Çünkü hikâye;
meydana gelmemiş fakat vukua gelmesi muhtemel olayları temsil yoluyla
anlatır. Kur’an’ın anlattığı kıssalar ise, bazı müsteşriklerin iddia ettiği gibi,
tarihî hakikatlerle ilgisi olmayan, sırf öğüt vermek maksadıyla söylenmiş
hikâyeler değildir. Kur’an’ın anlattığı kıssalar tarihî hakikatler, geçmişlerin
haberleridir: “Böylece sana geçmişlerin haberlerinden bir miktar anlatıyoruz.
Gerçekten sana katımızdan bir zikir (ibret verici olayları taşıyan bir ki-
833 18/Kehf, 64
834 28/Kasas, 11
835 3/Âl-i İmrân, 62
• 305 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
tap) verdik.” 836; “Biz sana onların haberlerini gerçek olarak anlatıyoruz. Onlar
Rablerine inanmış gençlerdi. Biz de onların hidâyetlerini arttırmıştık.” 837
Kur’an’ın bu ifâdeleri, hem okuma-yazma bilmeyen, dolayısıyla eski
kitapları okuyup da içindekileri öğrenmesi mümkün olmayan ümmî Peygamber’in
bir mûcizesi, hem de Kur’an’a eskilerin masalları: Esâtîru’l evvelîn
838 diyen müşriklere bir cevaptır. Çünkü Kur’an eskilerin masallarını değil,
geçmişlerin gerçek haberlerini, tarihlerini anlatır.
Kur’an Kıssaları
Kur’an, insanları doğru yola iletmek için gönderilmiştir. Bunun için de
hikmet ve güzel öğüt metodunu kullanmaktadır. Yaşanmış olayları etkili
bir üslûpla anlatmış, bunu yaparken, benzer olayların insanların başına her
zaman gelebileceğini vurgulayarak dersler çıkarılmasını istemiştir.
Kur’an, muttakiler için bir öğüt ve insanlar için bir açıklama (beyan)
dır: “Bu (Kur’an) insanlara bir açıklama, (Allah’tan) korkanlara yol gösterme
ve öğüttür.”839 “(Ey Muhammed,) Sen hikmetle, güzel öğütle Rabbinin yoluna
çağır ve anlarla en güzel şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin, yolundan sapanları,
en iyi bilen O’dur ve O, yola gelenleri de en iyi bilendir.”840
Kur’an’ın metod olarak kullandığı beyan, öğüt ve hikmet unsurları kıssada
bir araya gelmiş bulunmaktadır. Kur’an’ın içine aldığı beş konu (iman,
ibâdet, muâmelât, ukûbât, ahlâk ve kıssalar) dan kapsam itibarıyla en geniş
olanı ahlâk ve kıssalardır. Gerçekten de, peygamberlerin gönderiliş gayesi
imanlı ve ahlâklı insanlar yetiştirmek olduğu için Kur’ân-ı Kerim’in yarısına
yakın bölümü, insanlara ders ve ibret olmak üzere anlatılan geçmiş peygamberlerin
ve milletlerin kıssalarıdır. Kıssanın insan eğitiminde büyük
rolü vardır. Geçmiş insanların başından geçen olayları ve sebeplerini anlatmak,
bugünün insanına da yol gösterir, ders verir. Çünkü insan, yaratılışı,
eğilimleri ve zaaflarıyla aynı insandır. Tarihte yaşamış insanlar ve milletler
için sözkonusu olan, bugünün insanı için de sözkonusudur. Meselâ; inkâr-
836 20/Tâhâ, 99
837 18/Kehf, 13
838 68/Kalem, 15
839 3/Âl-i-İmrân, 138
840 16/Nahl, 125
• 306 •
Ahmed Kalkan
cıların ve zâlimlerin acı sonları Kur’an’da, Firavun ve ordusunun denizde
boğulmasına yol açan zulümleri anlatılmak sûretiyle gözler önüne serilir.
Yine sıkıntılara göğüs gererek, Allah’a olan iman ve tevekkülünü kaybetmeyen
kimselerin, sonuçta büyük mertebelere ulaşacakları ve sabırlarının
mükâfatını görecekleri Hz. Yûsuf kıssasında en güzel şekilde anlatılır.
Kur’an’da geçen kıssalarda esas gâye; “tarihî bilgi vermek olmadığı için,
yer ve zaman belirtilerek teferruata girilmez. Esas gâye: “çeşitli toplumların
tarihlerindeki birtakım özellikleri belirtmek, diğer peygamberlerin hayatında,
Hz. Muhammed’in hayatında karşılaştığı olaylara benzeyen hâdiseleri
açıklamak, hak ve hakikatin daima galebe çaldığını, daima üstün geldiğini
göstermek; Peygamber’e ve mü’minlere teselli vermek, her peygamberin
karşılaşmış olduğu muhâlefetin eninde sonunda yıkıldığını ve eridiğini
tarihî misallerle tesbit ederek mü’minlerin azmini kuvvetlendirmektir.” 841
Kur’an kıssaları; peygamber kıssaları ve geçmişlerin haberleri diye iki kısımdan
meydana gelir.
Peygamber Kıssaları: Kur’an’da peygamberlerden yirmi beş veya yirmi
sekizinin hayatları hakkında yeterli mâlûmat verilmiştir. Kur’an’da “Peygamber
kıssaları” ifâdesi değil, “peygamberlerin haberleri: Enbâu’r-rusul”
tâbiri geçer: “Peygamberlerin haberlerinden senin kalbini sağlamlaştıracak
her şeyi sana anlatıyoruz (ki kavminden gördüğün haksız davranışlara karşı
kalbin kuvvet bulsun, ruhun açılsın). Bunda da sana hak ve inananlar için
bir öğüt ve ibret gelmiştir” 842
Kur’an’da Hz. Âdem, Nuh, Hûd, Sâlih, İbrâhim, İsmâil, İshak, Lût, Yakub,
Yûsuf, Şuayb, Mûsâ, Dâvud, Süleyman, İdris, Lokman, Zü’lkifl, İlyas,
Üzeyr, Eyyub, Yûnus, Zekeriyyâ, Yahyâ, İsa, Muhammed (s.a.s)’in kıssaları
geçmektedir.
Geçmişlerin Haberleri: Kur’an’da ‘geçmişlerin haberleri’ 843 ifâdesiyle;
Zülkarneyn, Ashâbu’l-Kehf, Ashâbü’l-Uhdûd, Ashâbü’l-Fîl, Ashâbu’r-Ress,
Ashâbü’l-Eyke, Âd, Semûd, Lût, Nuh kavimleri kastedilir. Ayrıca İsrâ, Hicret,
Bedr, Uhud, Benû Nâdir, Ahzâb, Mekke Fethi, Huneyn Gazvesi, İfk Hâdisesi,
münâfıklara ait kıssalar yer almaktadır. Genellikle muharref Tevrat
841 Mehmed Sofuoğlu, Tefsire Giriş, s. 97
842 11/Hûd, 120
843 20/Tâhâ, 99
• 307 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
ve İncil’de nakledilen Yahûdi-Hristiyan kültürüne âit kıssalara İsrâiliyyat
adı verilir. Kur’an geçmiş milletlere âit haberlerin doğru olanlarını içine
aldığı için, doğru olup olmadığı bilinmeyen, çoğu zaman uydurma olan bu
gibi rivâyetlere ihtiyaç kalmamıştır.
Kur’an’da “en güzel kıssa” (ahsenü’l-kasas) olarak anlatılan Hz. Yûsuf ’un
kıssasında çok yönlü dersler vardır: Sabır ve sıkıntılara katlanmanın büyük
mükâfatı, Allah’tan hiçbir zaman ümit kesmemek, nefsin ve şeytanın kötü
isteklerine uymayarak Allah’a bağlanmak, bilmeyerek kötülük yapanları affederek
onlara güzel ahlâk dersi vermek, üzerine aldığı görevi en iyi şekilde
yerine getirerek güvenilir olduğunu isbat etmek, emânete hiyânet etmemek
ve üzerinde hakkı olanların hakkını gözetmek.
Eğitim ve Öğretim Aracı Olarak Kıssa: Çocukların ve gençlerin eğitiminde
tarihî, dinî ve ahlâkî kıssaların büyük bir önemi vardır. Gerçek veya
gerçekleşmesi muhtemel olayları canlı bir dille, edebî bir üslûpla tasvir etmek,
okuyanlar üzerinde büyük bir etki bırakır. Kötülüklerin ve ahlâksızlıkların
korkunç neticeleri, en güzel şekilde hikâye üslûbuyla anlatılır ve
insanlar bu yolla kötülüklerden sakındırılır. İyi işler ve güzel ahlâklıların
örnek davranışları da hikâye yoluyla etkili bir biçimde aktarılarak gençler
bu iyi hareket ve davranışlara teşvik edilir.
İslâm’ı insanlara sevdirmek için kıssa ve menkıbelerden büyük ölçüde
yararlanılmıştır. Eğitim maksadıyla bu çeşit ahlâkî hikâyelerin anlatılmasında
bir sakınca yoksa da, Kur’an ve Sünnet’te bir dayanağı olmayan
bir şeyi teşvik etmek veya yasaklamak için, dinî bir hüviyet vererek hikâye
uydurmak yasaktır. Kıssanın insanlar üzerinde bıraktığı tesiri kötüye kullanarak,
şahsî çıkarları için hikâye uyduran ve nakleden kıssacı (kassâs)lara
tarihte rastlanmıştır.844
Allah, muhâtaplarına tevhid ve ahlâk ilkelerini, tarihin kanunlarını anlatıp
öğretirken, pedagojik açıdan çok önemli bir metod kullanmıştır. Bu da
tarihte yaşanan hâdiseleri, dinî ve ahlâkî bir muhtevayla insanların önüne
koyan kıssalar yoluyla anlatımdır.
844 Halit Ünal, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 363-364
• 308 •
Ahmed Kalkan
Kıssa kelimesinin iştikak ettiği kökün anlamlarından biri, herhangi bir
hâdiseyi veya bir haberi bildirmek ve nakletmektir. 845 Bu mânâ ile alâkalı
olarak önceki toplulukların, şahısların, nebî ve rasullerin yanında; başından
geçen hâdiseleri anlatan Kur’an birimlerine de kıssa denir. 846
Kur’ân-ı Kerim’de, geçmiş peygamberler ve milletlere dâir kıssalar yer
almaktadır. Ayrıca Rasûlullah’ın zamanında meydana gelen Hicret, Uhud,
Mekke’nin Fethi, İfk Hâdisesi ve benzeri olaylar da Kur’an’da anlatılmıştır.
“Kasasu’l-Kur’an” adını alan tüm bu olayların zikredilmesindeki maksat
insanların ibret almalarını sağlamaktır. Yoksa tarihî bir olayın anlatılıp
tesbit edilmesi gâye edinilmemiştir. Nitekim kıssaların bazısı birkaç kere
tekrar edilmiştir. Bu tekrarlarla ahlâk ve terbiye ilkelerinin pekiştirilmesi
hedeflenmiştir. Çünkü kıssalarda, daha önceki dönemlerde doğru yol üzerinde
bulunan kimselere mükâfat verildiği, kötü ve yanlış yoldakilerin de
cezalandırıldığı bildirilip öğretilmiştir. Bu arada geçmiş peygamberlerin
ve toplumların başına gelenler anlatılmış ve sonunda hakkın gâlip geldiği
açıklanmıştır. “Sana elçilerin haberlerinden -kalbini sağlamlaştıracak- doğru
haberler aktarıyoruz. Bunda sana hak ve mü’minlere bir öğüt ve uyarı
gelmiştir.” 847
Kur’ân-ı Kerim’deki kıssalarda bir yandan müslümanların azimleri kuvvetlendirilirken
öte yandan az sözle çok bilgi ve sonuç alma imkânı sağlanmıştır.
Birçok sûrede ortaya konulan ibret sahneleriyle, kütüphaneler
dolusu tarih kitabı okumaktan daha faydalı bilgi ve belgeler kazandırılmıştır.
Ayrıca daha önce nakledilen birçok gerçek dışı motiflerle doldurulan
olaylar en ciddi ve doğru şekliyle anlatılarak insan düşüncesi hayal ve masal
dünyasından uzaklaştırılarak gerçeğin aydınlığına götürülmüştür. Kur’ân-ı
Kerim’de en veciz ve en güzel şekilde anlatılan ve gözlerimizin önüne canlı
tablolar halinde serilen kıssaların bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:
1) Âdem ile melekler ve İblis, Âdem ile Havva, Âdem ve iki oğlu (Hâbil
ve Kabil) hâdisesi,
2) Nuh, Hûd, Sâlih, Şuayb, Eyyub (a.s.)’un hayatı ve tevhid mücâdelesi,
845 İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, 3/102
846 Halis Albayrak, Tefsir Usulü, 47
847 11/Hûd, 120
• 309 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
3) Lokman (a.s.)’ın oğluna yaptığı öğütler,
4) İbrâhim (a.s.) ve oğulları’nın kıssası, Kâbe’nin temellerinin yükseltilmesi,
İsmail’in kurban edilmesi hâdisesi,
5) Yusuf (a.s.)’a karşı kardeşlerinin kıskançlığı ve onu kuyuya atmaları,
Yusuf ile Aziz’in karısı arasında geçen hâdise, Yusuf ’un hapse girmesi, kardeşleriyle
görüşmesi,
6) Mûsâ (a.s.)’nın rasullüğünden önceki hayatı, risâleti, mûcizeleri, Firavun’un
inadı, İsrailoğullarının Mısır’dan çıkması, Bakara ve Hızır (diye
bilinen, kendisine rahmet ve ilim verilen kul) kıssası,
7) Dâvud ve Süleyman (a.s.)’ın kıssası, Süleyman ve Belkıs,
8) İsa (a.s.)’nın doğumu, risâleti, sofrası,
9) İsrail oğulları, Zülkarneyn, Ashâb-ı Kehf, Ashâb-ı Uhdûd, Ashâb-ı
Fil,
10) İsrâ, Hicret, Bedir, Uhud, Benî Nadir, Ahzab, Mekke Fethi, Huneyn
Gazvesi, İfk Hâdisesi ve münâfıklara âit kıssalar. 848
Kur’an’da peygamber kıssaları yanında, başka insan ve topluluklarla ilgili
kıssalar da vardır. Bunları şu şekilde tasnif edebiliriz:
Kur’an’da Kıssaları Anlatılan (Peygamberler
Dışındaki) İnsan ve Topluluklar:
İsrailoğulları (yahûdiler), hıristiyanlar, sâbiîler, Semud toplumu, Lût
kavmi, Medyen halkı, Ress halkı, bir kasaba halkı, Yesrib halkı, Hicr halkı,
Âd halkı, bedevîler, Medine halkı, Tubba kavmi, Hz. Mûsâ’nın kavmi,
Yunus kavmi, Hz. İbrâhim ve onunla birlikte olanlar, ikiden biri (Hz. Muhammed
(s.a.s.)’in arkadaşı), Hz. Mûsâ’nın yardımcısı, ilim sahibi bir kişi,
Hz. Mûsâ ve kadınlar, Tâlût ve topluluğu, Câlût ve ordusu, Ashâb-ı Kehf,
Rakîm ehli, Ye’cûc v Me’cûc, bağ sahipleri, Hz. Yusuf ’un zindan arkadaşları,
Hz. Yusuf ’un kardeşleri, Firavun ailesinden imanını gizleyen adam, Hz.
848 İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 171-172; Ali Turgut, Tefsir Usulü ve Kaynakları, s. 176-177
• 310 •
Ahmed Kalkan
Nuh’un ve Hz. Lût’un eşleri, şehir halkının üç elçisi, on iki güvenilir gözetleyici,
Hz. Nuh’un oğlu, Hz. İbrâhim’in babası Âzer, Hz. Mûsâ’nın annesi ve
kızkardeşi, Hz. Lût’un ailesi ve karısı, Hz. Âdem’in iki oğlu, Hz. Muhammed
(s.a.s.)’in eşleri, İmran ailesi, Firavun ve önde gelen çevresi, sihirbazlar,
büyücüler, Firavun ve orduları, Karun, Hâmân, Firavun, Firavun ailesi,
Hz. Mûsâ’dan sonra İsrailoğuları’nın önde gelenleri, Firavun’un eşi, Ebû Leheb
ve karısı, Mısırlı aziz ve karısı, müstazaflar-müstekbirler, Zü’lkarneyn,
Zeyd, Sâmirî, Üzeyr, Sebe melîkesi, bahçe sahipleri.
Kur’an’daki kıssaların tarihî gerçekleri yansıtan ibret levhaları olduğuna
inanıp bunların sebepleri üzerine düşünerek hayata müsbet yön vermeye
çalışmalıyız.
Kur’ân’da anlatılan kıssalar en doğru kıssalardır. Çünkü Yüce Allah şöyle
buyurmaktadır: “Allah’tan daha doğru sözlü kimdir?” 849 Bu ise, Kur’ân
kıssalarının vâkıa ile eksiksiz bir uyum göstermesinden ileri gelmektedir.
Yine en güzel kıssalar da Kur’ân kıssalarıdır. Çünkü Yüce Allah şöyle
buyurmaktadır: “Biz sana bu Kur’ân’ı vahyetmekle, sana en güzel kıssaları
anlatıyoruz.” 850 Çünkü Kur’ân kıssaları belâğatta mükemmellik ve anlamda
üstünlük derecelerinin en yücesini kapsamaktadır.
En faydalı kıssalar da Kur’ân kıssalarıdır. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Andolsun ki onların kıssalarında olgun akıl sahipleri için bir
ibret vardır.” 851 Çünkü Kur’ân kıssalarının kalplerin ıslâhı, amellerin ve ahlâkın
düzeltilmesi üzerinde güçlü bir tesiri vardır.
Yukarıda bazı ayrıntılı örnekleri görülen Kur’ân kıssaları, özetle üç kısma
ayrılır:
Bir kısmı peygamberler; onların kendilerine iman edenlerle ve onları
inkâr eden kâfirlerle, başlarından geçen olaylarla ilgilidir.
Bir diğer kısım başlarından ibretli olaylar geçen fertler ve çeşitli gruplarla
alâkalıdır. Yüce Allah onların bu kıssalarını bize nakletmiştir. Meryem
ve Lokman kıssaları ile duvarları çatıları üstüne yıkılmış bomboş bir kasaba
849 4/Nisâ, 87
850 12/Yusuf, 3
851 12/Yusuf, 111
• 311 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
yanından geçen kimsenin kıssası,852 Zükarneyn, Karun, Ashâb-ı kehf, Ashâb-
ı fil, Ashâb-ı uhdûdd ve benzer kıssalar gibi. Bir üçüncü kısım da Peygamber
(s.a.s.) döneminde meydana gelmiş birtakım olaylar ve kimselerle
ilgilidir. Bedir, Uhud ve Ahzab gazveleri, Kureyza oğulları, Nadir oğulları
gazveleri, Zeyd b. Hârise, Ebû Leheb ve başka kimselere âit kıssalar gibi.
Tebliğ Sürecinde Kur’an Kıssaları
Kur’ân-ı Kerim’in anlatım tekniklerinden biri de kıssalar yoluyla olanıdır.
Kıssalar muhâtaplara birer örnek ve ibret olarak anlatılır. Muhâtapların
bu kıssalardan dersler alması istenir. “Peygamberlerin haberlerinden senin
kalbini (tatmin ve) teskin edeceğimiz bir haberi sana kıssa ediyoruz/anlatıyoruz.
Bunda sana hak, mü’minlere de bir öğüt ve bir uyarı gelmiştir.” 853
Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’in yaklaşık yarısına yakınını oluşturan kıssaları
sırf tarihî bir olay/anlatı olarak vahyetmemiştir. Yusuf (a.s.) kıssası
hâricinde tüm ayrıntılarına kadar aynı sûre içerisinde anlatılan başka bir
kıssa yoktur. Bir sûre içerisinde anlatılan bir bölüm diğer sûrelerde anlatılmamış
olabilir. Aynı kıssanın o bölümünün başka sûre içerisinde değişik
varyantlarla anlatıldığını görebiliriz. Bütün bu anlatım teknikleri Allah’ın,
kıssaları bize, sırf kronolojik, tarihî bir biçimde anlatma arzusunda olmadığını
gösterir. Kıssaların anlatımından Allah’ın o anda insanlara vermek
istediği mesajların ön planda tutulduğunu görüyoruz.
Dolayısıyla Kur’an kıssalarının amacı tarih anlatmak değildir. Amaç
geçmişte yaşanmış olayları ve kişileri örnek göstererek o anda yaşayanlar
ve kıyâmete kadar yine aynı olayları yaşayabilecek diğer insanlara ibretler
vermektir. “Allah’ın sünnetinde/kanununda bir değişme bulamazsın.” 854
Kur’an’ın iniş sürecinde; Rasûlullah ve sahâbe bu kıssalardan ne anlıyordu?
Acaba Rasûlullah ve ashâb, bugünün muhâtapları bizler gibi kıssaların
tarihî, edebî, sosyolojik, pedagojik yönlerini araştırıp öyle mi hayata
aktarıyorlardı? Yoksa kıssaların özel oludğunu mu kabul ediyorlardı?
852 bk. 2/Bakara, 259
853 11/Hûd, 120
854 35/Fâtır, 43
• 312 •
Ahmed Kalkan
Mekke dönemi, müslümanların harıl harıl İslâm’ı tebliğ etmeye çalıştıkları
bir dönemdir. Karşılarında ana ve babalarından tutun, âilelerinden
kabile bireylerine kadar herkes vardır. Mü’minler İslâm’ı bu insanlara anlatmaya
çalışırken Allah onlara, daha önce yaşayanlardan bir örnek verir.
Bu örnek, aynı zamanda müşriklerle beraber hepsinin atası olan İbrâhim’in
(a.s.) kıssasıdır. Hem tebliğ edenler hem de edilenler için öğüt ve ibret
numûnesi… Aynı örnek bizler ve kıyâmete kadarki tüm muhâtaplar için
de geçerlidir.
Tanrı ve evren üzerine sorular ve düşüncelerle başlayan bir tefekkür
sonunda gerçeği, “Allah’ı bularak bu inancını diğer insanlara en başta babasına
anlatmaya, onları düştükleri yanlıştan kurtarmaya çabalayan Hz.
İbrâhim, Allah’ın tüm insanlara sunduğu öğüt ve ibret anıtıdır. Oysa günümüzde
İbrâhim’in (a.s.) kıssasının Nemrud’un onu ateşe atması ve Hz.
İbrâhim’in oğlunu kurban etmesi hâricinde diğer anlatılanlar geri plana
itilmiş; “Nemrud”, “kurban” gibi rumuzlarla anılır olmuştur.
Müslüman ve müşrikler arasındaki mücâdele uzadıkça müşrikler müslümanları
yoğun bir işkence ve baskı altına alırlar. İman edenler, bunalmaya,
endişeye düşmeye başlamışlardır. Bu çaresizlik ve ıstırap içerisinde
Allah’tan yardım dilemektedirler. Bu esnâda Allah Nûh’un (a.s.) kıssasını
vahyeder. Bu kıssa nâzil olunca Müslümanların tavrı ne olmuştur? Nûh’un
(a.s.) gemisinin ebatlarıyla mı uğraşmışlardır? Gemiye bindirilen hayvanların
hangileri olduğu üzerinde mi kafa yormuşlardır? Yoksa Tûfan’ın tüm
dünyayı mı, yoksa Nûh’un (a.s.) yaşadığı kavmi mi kapladığını bulmaya
çalışmışlardır? Allah Nûh kıssasını bu düşüncelerin cevabı için mi indirmiştir?
Oysa Allah, Nûh’un kıssasını vahyetmekle, Mekkeli müslümanlara şu
mesajları vermek istemiştir. Nûh (a.s.) gece-gündüz durmaksızın açık ve
gizli olarak insanları İslâm’a dâvet etmiştir. “Gece gündüz çağırdım onları,
açıkça da söyledim gizlice de.”855
Müşriklerin, Nûh’un (a.s.) mü’minleri etrafından kovmasını, dâvâdan
vazgeçmesini, buna karşılık olarak Nûh’a (a.s.) büyük ödüller vereceklerini
vaat etmelerine karşılık o; Allah’ın dinini tebliğ etmeye devam etmiştir.
855 71/Nûh, 8-9
• 313 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
“Benim ücretim Allah’a âittir.”856 Nûh (a.s.) bütün baskı ve eziyetlere rağmen
tebliğin gidişâtını Rabbine havâle etmiştir. “Rabbim, beni yalanlamalarına
karşı bana yardım et.”857; “Benimle onların arasında Sen hüküm ver.” 858
Nûh kıssasının inişi, müşriklerin baskı ve eziyetlerinden yılan Mekkeli
müslümanlara Nûh’u (a.s.) örnek alarak tebliğde gevşememelerini, sebat
etmelerini öğütlemiş oluyordu. Tabii ki daha sonra kıyâmete kadar Kur’an’a
muhâtap tüm insanlara da bir ibret ve öğüt olacaktı.
Günümüzde ise Nûh (a.s.) kıssası okunduğunda birçok kimse Kur’an’ın
muhâtapları Mekkeli müslümlar gibi ibret almaktansa, Nuh’un gemisiyle,
içine binen hayvanların nitelikleriyle, Tufan’ın nasıl olduğu gibi tarihî bilgilerle
uğraşmaktadırlar. Yunus, Yusuf, Eyyub ve Süleyman kıssaları gibi
diğer kıssalar da aynı kaderi paylaşmaktadırlar ne yazık ki…
Bazıları kıssalarla ilgili konular gündeme getirildiğinde “ne gereği var
bunların üzerinde durmaya” gibi düşünceler içerisindedirler. “Biz bunları
aştık, daha önemli konulara bakalım!” dercesine kayıtsız kalmaya çalışmaktadırlar.
Hâlbuki rasüllerin kıssalarında görülen ortak noktalardan biri
de vahyin iniş dönemi esnâsında müslümanların müşriklere karşı verdikleri
tebliğ mücâdelesidir. Mekke’nin ilk dönemlerinden itibaren inen kıssaların
tebliğ eylemindeki konumunu değerlendiremeyen müslümanlar tebliği
neye göre ve nasıl yürüteceklerdir?
Kâfirlerin baskısını görünce Nûh (a.s.) gibi mi olacaklar, yoksa “Allah
kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemez” deyip, kendi gücünün neye
yeteceğini denemeye bile gerek görmeyerek sadece çoluk-çocuğunun rızkını
kazanmaya mı çalışacaklardır? Ya da, “devir değişti, insanlar bozuldu;
kimseye din-min anlatılmaz” deyip, yanlış bir ictihadda bulunarak kavmini
terk eden Yunus (a.s.) gibi toplumu terk mi edecekler? Ya da kırk gün kırk
zeytinle inzivâya çekilip toplumun belâlarından kaçtıklarını söyleyenlere
alkış mı tutacaklar?
Şayet ders alırlarsa Yunus kıssası onlara ibret olacaktır. Çünkü Yunus
(a.s.) kavmine kızarak Allah’tan bir emir almadığı halde çeker gider, düşün-
856 11/Hûd, 29
857 23/Mü’minûn, 25
858 26/Şuarâ, 118
• 314 •
Ahmed Kalkan
cesine göre o kavim artık ıslah olamazdı. “O öfkelenip giderken kendisini sıkıntıya
sokmayacağımızı sanmıştı.” 859 Ancak düşündüğü gibi olmadı. Allah,
bu hatasına karşılık verdiği cezâdan sonra onu tekrar elçi olarak kavmine
yolladı. Yunus’un (a.s.) kavmi daha sonra iman etti. “Sonunda ona inandılar.”
860 Böylece müslümanların tebliğ eyleminde sonucu Allah’a bırakmalarını,
gevşememelerini, Yunus (a.s.) kıssası vâsıtasıyla Mekkeli müslümanlara
öğütlemiş oluyordu. Tabii daha sonrakilere de, bize de…
Ancak sonra gelenlerin birçoğu bu mesajları alacakları yerde, Yunus’un
(a.s.) balığın karnına nasıl sığdığı, “yaktin”in nasıl bir ağaç olduğu üzerinde
fikir yarıştırmakla meşgul olmuşlardır.
Görülüyor ki Kur’an’daki kıssalar yaşadığımız hayatla o kadar iç içedirler
ki, onları anlamadan, ne yapacağımız hareketlerin, ne de bu hareketlerin
karşılığı olarak gelecek sonuçları iyi değerlendirmemiz mümkün olacaktır.
Kıssalara tarih gözüyle bakmak, ya da onların yaşayan şahıslara özel,
onlarla sınırlı olduğu şeklinde bir kabul, Kur’an’ın yeterince özümsenmediğinin
bir göstergesi olacaktır. Kur’an’da Yusuf (a.s.) kıssası, onun hayatını
anlatmak için midir? Süleyman (a.s.)’la Sebe melikesi arasında diyalog,
Sebe kraliçesi gibi bir yöneticiye Allah’ın dininin tebliğ edilmesi örnekliği
değil midir? Peygamberimiz’in diğer kavimlerin krallarına yaptığı İslâm’a
dâvete örneklik teşkil etmemiş midir?
Mûsâ (a.s.), İsa (a.s.) ve diğer rasullerin kıssaları bize yaşadığımız anın
ve gelecekte bunlara karşılık yaşayacağımız olayların ipuçlarını verir, yol
gösterir. İslâmî mücâdelede yöntem sorunlarımıza cevaplar verir. Karşılaşacağımız
soruları, atılacak çamur ve iftiraları bildirir. Kâfirlerin takınacakları
tutumlar ve bunlara karşı alınacak tedbirler hakkında bizleri uyarır.
Öyleyse; tûfan, gemi, balık, taht, cin, köşk, yaktin, dâbbe vs. gibi tâlî
meselelerle uğraşıp, kıssalardaki ana mesajları gözden kaçırmayalım. Kıssalardaki
kapalı meseleleri ancak Kur’an’ın bildirdiği gayb bilgisinin sınırları
içerisinde mütâlaa etmeli, bu meselelerin “kıssacılık” veya “İsrâiliyât”-
tan kaynaklanan mevzû haberlerle yorumlanması cihetine gitmemeliyiz.
Özellikle kıssaları tarihî ayrıntılara hapsederek vakit geçirmeyelim; zira
859 21/Enbiyâ, 87
860 37/Sâffât, 148
• 315 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
biliyoruz ki, bu tür bir çaba bize hak nâmına hiçbir şey kazandırmayacağı
gibi, yaptığımız iş “gaybı taşlmak”tan öte bir şey olmayacaktır. Birer tebliğci
olan/olması gereken bizler, bu gerçeklerin ışığında tekrar kıssaları okuyalım.
Okuduklarımızı Kur’an bütünlüğü içerisinde ele alarak değerlendirelim.
861
Kur’ân-ı Kerim’de Anlatılan Kıssaların Hikmetleri
Kur’ân-ı Kerim’deki kıssaların oldukça büyük, pekçok hikmetleri vardır.
Bunların bazıları şunlardır:
1. Yüce Allah’ın bu kıssaların ihtivâ ettiği hikmeti açıklaması. Çünkü
Yüce Allah: “Andolsun onlara kendisinde alıkoyucu özelliği olan haberler gelmiştir.”
862 buyurmaktadır.
2. Yalanlayanları cezâlandırmak sûretiyle Yüce Allah’ın adâletinin açıklanması.
Allah Teâlâ yalanlayıcılar hakkında: “Biz onlara zulmetmedik; Fakat
onlar kendi nefislerine zulmettiler. Rabbinin emri gelince Allah’ı bırakıp
da tapındıkları ilâhları onlara bir fayda sağlamadı.” 863 diye buyurmaktadır.
3. Mü’minleri mükâfatlandırmak sûretiyle Allah’ın lutfunun açıklanması.
Allah: “Biz üzerlerine ufak taş yağdıran bir rüzgâr gönderdik. Lût’un
ailesi müstesnâ. Onları seher vaktinde kurtardık. Tarafımızdan bir nimet olmak
üzere (bunu yaptık). İşte şükredenleri Biz böyle mükâfatlandırırız.” 864
diye buyurmaktadır.
4. Peygamber (s.a.s.)’in, yalanlayıcıların kendisine yaptıklarına karşı teselli
edilmesi. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer seni yalanlıyorlarsa,
onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Peygamberleri onlara apaçık delillerle
(mûcizelerle), sahifelerle ve nur saçan kitaplarla gelmişti. Sonra kâfir olanları
yakaladım. Şimdi onlara azâbım nasıldır!?” 865
861 Cengiz Duman, Tebliğ Sürecinde Kur’an Kıssaları, Haksöz, sayı 30, Eylül 1993, s. 28-29
862 54/Kamer, 4
863 11/Hûd, 101
864 54/Kamer, 34-35
865 35/Fâtır, 25-26
• 316 •
Ahmed Kalkan
5. Mü’minleri iman üzere sebat etmeleri ve imanlarını arttırmaları için
teşvik etmek. Çünkü mü’minler kendilerinden önce yaşayan mü’minlerin
kurtulduklarını ve cihad ile emrolunanların İlâhî yardıma mazhar olarak
zafere eriştiklerini bu kıssalarla öğrenmiş bulunuyorlardı. Allah Teâlâ şöyle
buyurmaktadır: “Biz de duâsını kabul edip, kendisini gamdan kurtarmıştık.
Biz mü’minleri işte böyle kurtarırız.” 866; “Andolsun ki Biz senden önce kavimlerine
rasûller gönderdik, onlar da kavimlerine açık açık delillerle geldiler. Biz
günahkârlardan intikam aldık. Mü’minlere yardım etmek ise zâten üzerimize
bir haktır.” 867
6. Kâfirleri küfürlerini sürdürmekten sakındırmak. Çünkü Yüce Allah
şöyle buyurmaktadır: “Acaba onlar yeryüzünde gezip kendilerinden öncekilerin
âkıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Allah onları toptan helâk
etmiştir. Kâfirlere de onların (âkıbetlerinin) benzerleri vardır.” 868
7. Peygamber (s.a.s.)’in risâletini ispatlama. Çünkü geçmiş ümmetlere
dâir haberleri ancak Yüce Allah bilir. Zira Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Onları bundan evvel
ne sen biliyordun, ne de kavmin.” 869; “Sizden öncekilerin Nûh, Âd ve Semûd
kavimlerinin ve onlardan sonra Allah’tan başkasının bilmediği kavimlerin
haberleri size gelmedi mi?” 870
Kur’an’da Kıssalar Yoluyla Verilen Mesaj
Kur’an kıssalarında yer alan geçmiş toplumlar ve eski ümmetlerin hayat
tecrübelerinin değerini anlayabilmemiz için şu gerçekleri iyice kavramalı,
vicdanlarımızda canlandırmalıyız: Kur’an bu ümmetin yaşayan kitabı,
öğüt verici kılavuzu ve içinde hayatına ilişkin dersler okuduğu okuludur.
Yüce Allah ilâhi sistemini yeryüzünde gerçekleştirmekle görevlendirdiği
ilk müslüman cemaati, bu son derece önemli göreve hazırladıktan sonra
Kur’an aracılığı ile sürekli bir eğitime tabi tutmuştur. Bunun yanı sıra yüce
Allah Peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun) vefatından sonra bu
866 21/Enbiyâ, 88
867 30/Rûm, 47
868 47/Muhammed, 10
869 11/Hûd, 49
870 14/İbrâhim, 9
• 317 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
ümmetin bütün kuşaklarını yönlendirmek, eğitmek ve vaad ettiği üzere insanlığa
ideal biçimde önderlik etmek hususunda Kur’ân-ı Kerim’in canlı ve
sürekli bir kılavuz fonksiyonunu yerine getirmesini murad etmiştir. Yalnız
bunun için müslüman kuşakların Kur’an’ın gösterdiği yolda yürümeleri,
Ona olan sımsıkı bağlılıklarını hiç gevşetmeden sürdürmeleri, bir bütün
olarak yaşama tarzlarını ondan almaları, diğer bütün yeryüzü kaynaklı sistemlerin
câhiliyye sistemleri olması hasebiyle mümin, Kur’an’ın kendine
sağladığı bir güvenle onlara aldırış etmeden, tepeden bakabilmelidir.
Bu Kur’an, sadece okunup geçilecek bir söz yığını değildir. Tersine geniş
kapsamlı bir kılavuz, bir talimatnamedir. O, pratik hayatın talimatnamesi
olduğu kadar aynı zamanda eğitim kılavuzu, eğitim talimatnamesidir. İşte
bu gerekçe ile oluşturup, eğitmek üzere geldiği müslüman cemaate, insanlığın
geçmişteki hayat deneyimlerini, duygulandırıcı bir üslupla sunuyor. Bu
alanda Hz. Âdem’den (a.s.) beri süre gelen iman çağrısının yaşadığı tecrübelere
öncelik tanıyor, bu tecrübeleri gerek insan psikolojisine ve gerekse
pratik hayata ilişkin türleri ile müslüman ümmetin bütün kuşaklarına bir
çeşit yol azığı olarak sunuyor, bu ümmeti bu son derece değerli yol azığı
ile ve değişik türde oluşmuş tarihsel birikimle donatırken onun hangi
yolu izleyerek yürüyeceğini açık-seçik biçimde öğrenmesini amaçlıyor. İşte,
Kur’an’da bu kadar çok sayıda, bu kadar çeşitli ve bu denli canlı, somut mesaj
sunan kıssa ile karşılaşmamızın nedeni budur. Bu kıssaların en sık rastlanan
türü İsrailoğulları’na (yahûdilere) ilişkin kıssalardır. Bunun birçok
sebebi vardır. Bunlardan birkaç tanesini belirtelim:
Yüce Allah bu ümmetin kimi kuşaklarının vaktiyle İsrailoğulları’nın geçirdikleri
tarih dönemlerinin benzerlerini yaşayacaklarını, bu kuşakların,
dinlerine ve inançlarına karşı eski yahûdilerin tavırlarına benzer tavırlar
takınacaklarını bildiği için yollarında karşılaşacakları tökezleme noktalarını,
kendilerine yahûdi tarihinin olaylarında somutlaşmış örnekler halinde
sunmuştur. Böylece bu kuşaklar yolları boyunca karşılaşacakları bu tökezleme
noktalarına ayak kaptırmadan, ya da onlara saplanıp kalmadan önce
bizzat Yüce Allah’ın, önlerine tuttuğu bu tarih aynasında yüzlerini görerek
öğüt ve ibret alabilecektir.
Bu Kur’an, müslüman ümmetin kuşakları tarafından dikkatle okunmalı,
bilinçli bir şekilde algılanmalıdır. Bu Kur’an, günümüzün meselelerini
çözmek ve geleceğe uzanan yolumuzu aydınlatmak üzere sanki şimdi ini•
318 •
Ahmed Kalkan
yormuşçasına canlı direktifler bütünü kabul edilerek üzerinde kafa yorulmalıdır.
Yoksa Kur’an sadece âhenkle okunması lâzım gelen bir güzel sözler
manzûmesi ya da bir daha geri gelmeyecek olan tarihe karışmış gerçeklerin
tutanak defteri olarak düşünülmemelidir. Biz bu Kur’an’ı gerek geçmiş gerekse
şimdiki hayatımızda birer direktifimiz olsun niyetiyle okumadıkça
O’ndan asla yararlanamayız. Tıpkı ilk müslüman cemaat gibi; Onlar Kur’an’ı,
o günkü pratik hayatlarının gelişmelerine ilişkin direktifler almak amacı ile
okuyorlardı. Kur’an’ı bu bilinçle okuduğumuz takdirde her şeyi onun satırlarında
buluruz. O’nun âyetlerinde Kur’an gerçeğini dikkate almak istemeyenlerin
hiçbir zaman düşünemeyecekleri, deyim yerindeyse akıllarının
ucundan bile geçmeyen nice şaşırtıcı, insanı hayrette bırakan açıklamalar
bulacağız. Onun kelimelerinin, cümlelerinin ve direktiflerinin nabzı atan,
hareket eden ve yolumuzun kritik dönemeçlerini işaretleyen canlı varlıklar
olduklarını göreceğiz. Bu canlı varlıklar bize kimi zaman “şunu yapınız,
şunu sakın yapmayınız”, kimi yerde “şu düşmanınızdır, şu da dostunuzdur”
ve kimi durumlarda da “şurada çok ihtiyatlı olunuz, şurada hazırlıklı olunuz”
diyeceklerdir. Bu canlı varlıklar başımıza gelecek her olay, karşımıza
çıkacak her gelişme önünde bize uzun, ayrıntılı ve yerli yerinde açıklamalar
sunacaklardır. İşte o zaman Kur’an’ın yararlı ve hayat dolu bir gerçek olduğuna
dikkat çeken Yüce Allah’ın şu buyruğunun anlamını kavrayabileceğiz:
“Ey müminler, Allah ve Peygamber size hayat verecek gerçeğe çağırdıklarında
onlara olumlu karşılık veriniz.” 871
Kur’an mesajı, bir hayat çağrısıdır, sürekli ve yenilenen bir hayata çağrıdır.
Onun çağrısı, tarihin eski bir dönemi ile sınırlı bir hayata ilişkin değildir.
Kur’an kıssalarının içerdiği bütün mesajları istesek de tümüyle kavrayamayız.
Çünkü tecrübelerimizden de öğrendiğimiz gibi, Kur’an âyetleri
kalplere yönelik mesajlarını, kalplerin içinde bulundukları durum ve bu
durumların ortaya çıkardığı ihtiyaçlar oranında sunar ve her zaman ihtiyaç
oranında mesaj birikimlerini kalplere açar.872
871 8/Enfâl, 24
872 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an
• 319 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Kur’an Kıssalarında Sünnetullah
(Değişmeyen İlâhî Yasalar)
Kur’an kıssalarında vurgulanan ya da hikmet olarak çıkarılan toplumlarla
ilgili sünnetullah özelliklerini şu maddeler halinde, ana başlıklarıyla
sunabiliriz:
I. Toplumların Yapılarıyla İlgili Sünnetullah Özellikleri
a- İnsan, toplumsal bir varlıktır.
b- Toplumlar canlı (hayatî) bir yapıya sahiptirler.
c- Toplumlar yasalara (sünen/sünnetler) sahiptir.
d- Toplumsal yasalarda değişme olmaz.
e- Toplumların belirli hayat süreçleri (ecel) vardır.
f- Toplumlar değişkendirler.
g- Toplumların gelecekleri kendi davranışlarına bağlıdır.
h- Bütün toplumlar elçiler aracılığıyla uyarılmıştır.
ı- Elçi gönderilmeyen toplumlar helâk edilmezler.
i- Helâk edilen toplumlarca bütün elçiler yalanlanmıştır.
j- Toplumun önderleri, toplumdan sorumludur.
k- Toplumların mânevî yönleri maddî yönlerinden önceliklidir.
II. Mü’min Toplumlarla İlgili Sünnetullah Özellikleri
a- Yeryüzüne mü’min toplumlar hâkim olacaktır.
b- Allah mü’minlerle beraberdir ve onlara yardım eder.
c- Allah, dinine yardım edenlere yardım eder.
• 320 •
Ahmed Kalkan
d- Mü’minler, kâfir toplumlar helâk edilirken kurtarılırlar.
e- Mü’min toplumlar, öncekilerin başına gelenlerle deneneceklerdir.
f- Mü’minler yeryüzünde baskıya mâruz kalırlarsa, hicret etmelidirler.
III. Kâfir toplumlarla ilgili Sünnetullah Özellikleri
a- Kâfir toplumlar varlıklarını sürdüremezler.
b- Kâfir toplumlar hemen helâk edilmezler.
c- Allah kâfir toplumları, belki inanırlar diye sıkıntılar ve bolluklarla
imtihan eder.
d- Kâfir toplumlar inkârdan vazgeçip inanırlarsa Allah affeder.
e- Azap geldikten sonra kâfirlerin inanması fayda vermez.
f- Ataları körü körüne taklit etmek, toplumları felâkete götürür.
IV. Bazı Toplumsal Sünnetullah İlkeleri
a- Allah, kâfirlere karşı mü’minlerin yardımcısıdır. 873
b- İster sâlih bir toplum olsun, ister câhilî bir toplum; Allah, kendi nefislerini,
benliklerini değiştirmeyen toplumların konumunu değiştirmez.
“Bir toplum, kendi öz benliğinde olanları değiştirmedikçe, Allah onların durumlarını
değiştirmez.” 874
c- Bir toplumun niceliği değil; niteliği önemlidir. Kur’an, Tâlut’un az
sayıdaki üstün nitelikli kuvvetiyle mü’minlerin, Câlut’un çok sayıdaki nicel
açıdan üstün kuvvetini nasıl yendiğini anlatır 875 ve bu konudaki İlâhî
sünnetini hatırlatır: “Nice az bir topluluk, Allah’ın izniyle nice çok sayıdaki
873 48/Fetih, 22-23
874 13/Ra’d, 11
875 2/Bakara, 246-252
• 321 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
topluluğa gâlip gelmiştir.” 876; “Eğer Allah’ın kimi insanları, diğerleriyle def
edip yok etmesi olmasaydı, yeryüzü mutlaka fesâda uğrardı.” 877
d- Allah müstaz’aflardan ve muttakîlerden yanadır: “Biz istiyorduk ki;
orada müstaz’aflara lütufta bulunalım; onları imamlar/önderler yapalım ve
onları yeryüzünde vârisler kılalım.” 878; “Zâlimleri mutlaka helâk edeceğiz.
Onları yok ettikten sonra yerlerine sizleri yerleştireceğiz. Bu da Allah’a karşı
sorumluluk bilinci taşıyanlar ve azap vaadimden korkanlar içindir.” 879
Kur’ân-ı Kerim, toplumların yıkılış biçimlerini ve kötü sonlarını ortaya
koyduğu gibi; onları, bu noktaya getiren sebepleri de açıkça beyan eder. Bu
nedenlere ilişkin şu örnekler verilebilir:
a- Zulüm, baskı, haksızlık ve günahlar: “Onlara azâbımız geldiği zaman;
‘biz gerçekten zulmedenlerdendik’ demekten başka itirafları olmadı.” 880
b. Lüks, israf, fısk ve bozgunculuk içinde olma: “Biz bir ülkeyi yok etmek
istediğimiz zaman, oranın bolluktan şımaranlarına emrederiz. Orada
bozgunculuk yaparlar.” 881
c. Cinsel sapıklık, aşırılık ve yol kesme: “Gerçekten siz (Lût kavmi), sizden
evvel hiçbir kavmin yapmadığı çok kötü işi yapıyorsunuz. Siz erkeklere
yaklaşacak, yol kesecek ve toplantınızda edepsizlik yapıp duracak mısınız?”
882
d. Günah, zulüm, refah ve zevke dalma: “zulmedenler, kendilerine verilen
refahın peşine düşüp şımardılar, mücrimlerden/günahkârlardan oldular.”
883
876 2/Bakara, 249
877 2/Bakara, 251
878 28/Kasas, 5
879 14/İbrâhim, 13
880 7/A’râf, 5
881 17/İsrâ, 16
882 29/Ankebût, 28-29
883 6/En’âm, 44
• 322 •
Ahmed Kalkan
e. İtaatsizlik, nankörlük: “Bu ülkenin halkı, Allah’ın nimetlerine nankörlük
etti. Bu yüzden Allah onlara, yaptıklarına karşılık, korku ve açlık elbisesini/
ıstırabını tattırdı.” 884
f. Kitabın (Kur’an’ın) bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamak. Bunun
cezâsı dünya hayatında rezil olmaktır. 885
g. Hz. Peygamber’in emrine muhâlefet, fitne/belâ ya da acıklı bir azâbı
getirir. 886
h. Önde gelenlerin ve Sâlihlerin fesâdı önlememeleri. 887
i. Ekonomik dengesizlik, vurgun ve soygunlar. 888
A’râf sûresinin devam eden âyetleri sırasıyla Âd kavminin, Semûd kavminin,
Lût kavminin ve Medyen kavminin helâklerini peşi peşine anlatmaktadır.
889 Sonra şu prensip açıklanmaktadır: “Biz hangi ülkeye bir peygamber
gönderdiysek, halkı (peygambere başkaldırmasınlar ve Bize) yalvarıp
yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır. Sonra kötülüğü
(yoksulluk ve darlığı) değiştirip yerine iyilik (bolluk) getirdik, nihâyet çoğaldılar
ve ‘Atalarımıza da böyle darlık ve sevinç dokunmuştu’ (onlar da sıkıntılı
ve sevinçli günler geçirmişlerdi) dediler. Biz de onları, hatırlarından geçmediği
bir anda ansızın yakaladık.” 890
Kur’ân-ı Kerim’de Kıssa Kavramı
Kıssa kelimesinin çoğulu olan “kasas” ve türevleri, Kurân-ı Kerim’de
toplam 26 yerde geçer.891 Kıssa kavramına yakın anlamı olan, haber, vâkıa,
hâdise anlamına gelen nebe’ ve çoğulu enbâ’ kelimeleri de toplam 29 yerde
884 16/Nahl, 112
885 2/Bakara, 85
886 24/Nûr, 63
887 11/Hûd, 116
888 11/Hûd, 84-86
889 bk. 7/A’râf, 65-93
890 7/A’râf, 94-95
891 Kıssa Kelimesinin Çoğulu Kasas ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 26 Yerde): 3/Âl-i
İmrân, 62; 4/Nisâ, 164, 164; 6/En’âm, 57, 130; 7/A’râf, 7, 35, 101, 176, 176; 11/Hûd, 100, 120; 12/Yûsuf, 3,
3, 5, 111; 16/Nahl, 118; 18/Kehf, 13, 64; 20/Tâhâ, 99; 27/Neml, 76; 28/Kasas, 11, 25, 25; 40/Mü’min, 78, 78.
• 323 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
kullanılır. Hubr, haber ve ahbâr kelimeleri de toplam 7 yerde zikredilir. Yirmi
sekizinci sûrenin ismi de Kasas (Kıssalar) sûresidir.
Kur’ân-ı Kerim’de, her haberin gerçekleşeceği bir zamanın olduğu vurgulanır.
892 Kur’an’ın büyük bir haber olduğu beyan edilir.893
Kur’an, bazı geçmiş olayların ve eskiden yaşayan kimselerin haberlerini
anlatır. 894 Bu haberlere Kur’an, gayb haberleri,895 eğer bahsedilen kişiler
peygamber ise Peygamber haberleri 896 der.
Kur’an, peygamberlerin bir kısmının kıssalarını anlatmış, bir kısmının
ise anlatmamıştır. 897
Kur’ân-ı Kerim’de kıssa kelimesi geçmez. Aynı kökten gelen, aslında
isim olup masdar yerine de kullanılan kıssa kelimesinin çoğulu “kasas”
biçiminde ve “kasasnâ”, “nekassu”, “lem naksus” gibi fiil hallerinde kullanıldığı
görülür. Anlam olarak bakıldığında, kelime, peygamberlerin hayat
ve mücâdeleleri olaylarına verilen bir isim olarak (kasas şeklinde, kıssalar
olarak) geçtiği gibi; anlatmak, bir haber veya sözü bildirmek, açıklamak,
tâkip etmek, izlemek gibi mânâlarda da pek çok yerde kullanılmaktadır.
Bu kelime ve anlatım üslûbu, Kur’an’da geçmiş eserleri, izleri açığa çıkarmak,
bu sûretle insanların unutmuş bulundukları veya gâfil oldukları olaylar
üzerine dikkatleri yoğunlaştırarak derinden derine tefekkür alanına
çıkarma gâyesine dikkat çekmek ister tarzda kullanılır. İşte bundan dolayı
da Kur’an “kıssa” kelimesi yerine, ilk bakışta daha uygun gibi sanılan
(Arapça) “hikâye” kelimesini kullanmamıştır. Çünkü hikâye kelimesinin
lügat anlamı; bir şeyin aynısını ve benzerini getirnek mânâsına gelmektedir.
Arapçada ve Türkçede hikâye denilince, ister vuku bulsun, ister (gerçek
olabilecek tarzda ama) hayâlî olsun, anlatılan her şeye hikâye denir ki, bu
anlam Kur’an kıssalarının mâhiyet ve keyfiyeti ile asla bağdaşmaz. Kur’an
kıssalarına hikâye demek doğru değildir.
892 6/En’âm, 67
893 38/Sâd, 67-68, 88
894 20/Tâhâ, 99
895 3/Âl-i İmrân, 44; 11/Hûd, 49
896 11/Hûd, 120
897 4/Nisâ, 164; 6/En’âm, 83-87, 89; 21/Enbiyâ, 48-91; 40/Mü’min, 78
• 324 •
Ahmed Kalkan
Kur’ân-ı Kerim, kıssalar konteksi içerisinde geçmiş tarihî olaylar hakkında
kasas kelimesi dışında nebe’ (çoğulu enbâ’), asr-ı saâdette vuku bulan
hâdiseler için de haber (çoğulu ahbâr) kelimelerini de kullanmıştır. Ancak
kasas kelimesi dışındaki farklı kelimelerle de ifâde edilen Kur’an kıssalarındaki
ortak ve değişmeyen nokta, vukuu kesin tarihî olaylar ve haberler
olmasıdır. Kıssa kelimesi, günümüzde çağrıştırdığı anlamın ötesinde Arapça’da
hayale, tahrife, yanlışa dayanmaksızın gerçek olaylar hakkında kullanılan
bir kelimedir. Vukuu kesin olmayan anlatımlar için kullanılan diğer
kelimeleri kıssa kavramı yerine kullanmak kesinlikle yanlıştır.
“Şüphesiz bu, gerçek kıssadır…” 898
“Bir kısım peygamberleri sana daha önce anlattık, bir kısmını ise sana
anlatmadık…” 899
“Görmediler mi ki, onlardan önce yeryüzünde size vermediğimiz bütün
imkânları kendilerine verdiğimiz, gökten üzerlerine bol bol yağmurlar indirip
evlerinin altından ırmaklar akıttığımız nice nesilleri helâk ettik. Biz onları,
günahları sebebiyle helâk ettik ve onların ardından başka nesiller yarattık.” 900
“Ve onlara olup bitenleri tam bir ilim ile mutlaka kıssa edeceğiz/anlatacağız;
çünkü Biz, onlardan (onların yaptıklarından) uzak değiliz.” 901
“İşte o ülkeler -ki, sana onların haberlerinden bir kısmını anlatıyoruzandolsun
ki, peygamberleri onlara apaçık deliller (mûcizeler) getirmişlerdi.
Fakat önceden yalanladıkları gerçeklere iman edecek değillerdi. İşte kâfirlerin
kalplerini Allah böyle mühürler.” 902
“…İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu budur. Bu kıssayı anlat,
umulur ki düşünür, ibret alırlar.” 903
“Andolsun ki Biz sizden önce, peygamberleri kendilerine mûcizeler getirdiği
halde (yalanlayıp) zulmettikleri için nice nesilleri helâk ettik. (Onları
898 3/Âl-i İmrân, 62
899 4/Nisâ, 164
900 6/En’âm, 6
901 7/A’râf, 7
902 7/A’râf, 101
903 7/A’râf, 176
• 325 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
helâk etmeseydik bile) iman edecek değillerdi. İşte Biz suçlu kavimleri böyle
cezâlandırırız. Sonra da sizin nasıl davranacağınızı görmemiz için onların
ardından sizi yeryüzünde halifeler (onların yerlerine hükümranlar) kıldık.”
904
“İşte bu, (halkı helâk olmuş) memleketlerin haberlerindendir. Biz onu
sana kıssa ediyoruz/anlatıyoruz. Onlardan (bugüne kadar izleri) ayakta kalan
da vardır, biçilmiş ekin (gibi yok olan) da vardır.” 905
“Peygamberlerin haberlerinden senin kalbini (tatmin ve) teskin edeceğimiz
bir haberi sana kıssa ediyoruz/anlatıyoruz. Bunda sana hak, mü’minlere
de bir öğüt ve bir uyarı gelmiştir.” 906
“(Ey Muhammed!) Biz sana bu Kur’an’ı vahyetmekle (geçmiş toplumların
haberlerini) en güzel şekilde sana kıssa ediyoruz/anlatıyoruz. Gerçek şu ki;
Sen bundan önce (bu haberleri) elbette bilmiyordun.” 907
“İşte bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir” 908
“Andolsun onların (geçmiş peygamberler ve ümmetlerinin) kıssalarında
akıl sahipleri için pek çok ibretler vardır. (Bu Kur’an) uydurulacak bir söz
değildir. Ancak kendinden öncekilerin tasdiki, her şeyin açıklanması, iman
eden bir toplum için bir rahmet ve hidâyettir.” 909
“Onların (Ashâb-ı Kehfin başından geçenleri hak/gerçek olarak kıssa ediyoruz/
anlatıyoruz…” 910
“(Rasûlüm!) İşte böylece geçmiştekilerin haberlerinden bir kısmını sana
kıssa ediyoruz/anlatıyoruz. Şüphesiz ki, tarafımızdan sana bir zikir (üzerinde
düşünmeye ve ibret almaya lâyık olaylara dair haberleri içeren Kur’an)
verdik.” 911
904 10/Yûnus, 13-14
905 11/Hûd, 100
906 11/Hûd, 120
907 12/Yûsuf, 3
908 12/Yusuf, 102
909 12/Yûsuf, 111
910 18/Kehf, 13
911 20/Tâhâ, 99
• 326 •
Ahmed Kalkan
“Andolsun senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana kıssalarını
anlattığımız kimseler de var, kıssalarını anlatmadığımız, /durumlarını
sana bildirmediğimiz kimseler de var…” 912
“Andolsun, onlara kötülükten önleyecek nice önemli haberler gelmiştir.
Bunlar, gâyesine ulaşan birer hikmettir. Fakat peygamberlerin uyarıları fayda
vermiyor.” 913
Kıssacılık ve Kıssacılar
Kıssacılık Ne Zaman Başladı? Halkın terbiyesine katkıda bulunarak
dinî duygularını geliştirmek maksadıyla geçmiş milletlerin Kur’ân-ı Kerim’de
zikredilen hikâyelerini anlatıp şerheden vâizlere kas (kaas) veya kassâs
(çoğulu kussâs) denmektedir.
Rasûl-i Ekrem’in “Ancak emîr, memur veya hilekâr olanlar kıssa anlatabilir.”
914 hadisi, her önüne gelenin kıssacılık yapamayacağını ve bu işin
son derece mes’ûliyetli olduğunu ifâde etmektedir. Hz. Peygamber’in kıssa
söyleyip söylemediği Enes bin Mâlik’e sorulmuş, o da “Hz. Peygamber kıssa
anlatmazdı” diye cevap vermiştir.915 Abdullah bin Ömer’in “Kıssacılık ne
Hz. Peygamber zamanında, ne de Ebû Bekir ve Ömer devirlerinde vardı916
demesi de, İslâm’ın ilk devirlerinde kıssacılığın henüz başlamadığını göstermektedir.
Yalnız, Hz. Ömer devrinde917 kıssacılık kapısının zorlanmaya
başladığına dâir rivâyetler bulunmaktadır. Ashabdan Temîm ed-Dârî’nin
bu mevzûdaki çeşitli müracaatlarını Hz. Ömer reddetmiş ve hatta bir defasında
elini boğazına götürüp kesiyormuş gibi yaparak kıssacılığın çok tehlikeli
bir meslek olduğunu anlatmak istemiştir.918 Yine Hz. Ömer, aynı maksatla
kendine müracaat eden Hâris bin Muâviye’ye “kıssacının zamanla gurura
kapılarak kendini halktan üstün görmeye başlayabileceğini” söyler.919
912 40/Mü’min, 78
913 54/Kamer, 4-5
914 İbn Mâce, Edeb 40
915 Süyûtî, Tahzîru’l-Havâs, vr. 22a
916 İbn Mâce, Edeb 40
917 h. 13-23/m. 634-643
918 Ali el-Kari, Mevzûât, s. 15
919 Ali el-Kari, Mevzûât, s. 15
• 327 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Müracaatları ile Hz. Ömer’i bîzâr eden Temîm ed-Dârî’nin sadece cuma
günleri “Kur’an okuyarak halka hayrı emredip şerden nehyetmek şartıyla”
izin koparabildiği rivâyet edilmektedir.
Diğer taraftan Hasan el-Basrî, kıssacılığın bid’at olduğunu söylerken,
İbn Sîrîn de bu bid’atı Hâricîlerin ihdâs ettiğini ifâde etmektedir. Ayrıca
fitnenin zuhurundan sonra kıssacığılı Muâviye’nin ihdâs ettiği de söylenmektedir.
Kıssacığın başlangıcı hakkındaki bu değişik rivâyetler, aynı zamanda
bu mesleğe ashâb ve tâbiîn büyüklerinin itibar etmediklerini ve bu hususta
onların çok titiz davrandıklarını da belirtmektedir. Medinelilerin kıssacısı
olarak bilinen İbn Ebi’s-Sâib’e (II/VII. asır) halkı Kur’ân-ı Kerim’den usandırmamak
için yalnız cuma günleri ve mahdut sayıda kıssa anlatmasını
tavsiye eden Hz. Âişe’nin endişesi meydandadır.920
Bu rivâyetler bize göstermektedir ki, kıssacılık İslâm âlimlerince hüsn-i
kabul görmemekle beraber, ilk asırlarda kıssacıların işlediği mevzûlar muayyen
idi. Daha sonraları bu belli ölçüler aşılarak, kıssacılık mesleğine küçüklük
ve çirkinlik kazandıracak olan ölçüsüz hikâyecilik yoluna girilmiştir.
Kıssacıların Belli Başlı Özellikleri: Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i
ani’l-münker vazifesini îfâ etmek ve İslâm büyüklerinin müsaadeleriyle İslâmî
esaslar dâhilinde halka nasihat eden iyi niyetli kıssacılar istisnâ bırakılarak,
dinî bakımdan herhangi bir endişe duymaksızın kıssacılığı istismar
eden pervâsız hikâyecilerin durumları bizi ilgilendirmektedir. Genellikle
kıssacılar, İslâmî ilimlerden, özellikle hadis ve rivâyet inceliklerinden haberi
olmayan câhil kimselerdir. Zaten bu durumları sebebiyledir ki, hadis
âlimleri tarafından daha ilk anda yakalanmış ve teşhir edilmişlerdir. İslâm
ruhuna vâkıf olamayışları yüzünden de Kur’ân-ı Kerim’e ters haberler rivâyet
etmişlerdir. Suyûtî’nin karşılaştığı böyle bir vâizin (kıssacının) sözleri,
onların ilmî hüviyetlerini göstermesi bakımından enteresandır. Suyûtî diyor
ki: “Kur’ân-ı Kerim’e tamamen muhâlif haber-i vâhidler rivâyet ederek
vaaz eden bir şahsa nasihat yollu dedim ki; ‘kardeşim, en iyisi bunları ne
sen söyle, ne de biz kabul edelim.’ Bana kızarak: ‘o zaman râvîleri tekzib
etmiş olmaz mıyız?’ diye çıkıştı. Ben de: ‘Ey miskîn, dedim; bunları kabul
920 Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI/217
• 328 •
Ahmed Kalkan
ettiğimiz zaman Kur’ân-ı Kerîm’i, reddettiğimizde ise râvîleri tekzîb etmiş
oluruz; hangisi daha doğrudur? Sonra bunların doğru rivâyet edildiğini nereden
biliyorsun?!”…”921
Kıssacıların en belirli özellikleri mübâlağacı oluşlarıdır. Onların en sâdık
müşterileri, zihnî ve fikrî durumlarını çok iyi bildikleri avâm tabakasıdır.
Kıssacılar, normal bir aklın kabul edemeyeceği ölçüsüz masallar icat
ederek bu müşterilerini memnun etme yolunu tutmuşlardır. Cennetin veya
cehennemin tavsîfine girişince, Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde hiç temas
edilmeyen konular uydurarak aşırı mübâlağa örnekleri vermişlerdir.
Meselâ kıssacıların pek mübâlağalı uydurmalarından biri olan Hz. Âdem
(a.s.) hakkındaki şu masal ne kadar gülünçtür: “Onun başı buluta (veya
semâya) değiyordu. Bu sürtünme sebebiyle saçları dökülmüştü. Hz. Âdem,
yeryüzüne indiği zaman, cennetten uzaklaştırılmasına o kadar ağladı ki,
gözyaşları denize ulaştı ve bu gözyaşlarında gemiler yüzdü”922
Mükâfat olarak dağıttıkları şeyleri de “sanki daha azını veya çoğunu
vermek câiz değilmiş gibi” ekseriyâ yetmişer bin adet olarak tevzî etmişlerdir.
Örnek verecek olursak; Mevzûât kitaplarında şu kabil uydurmalara pek
sık rastlanır: “Allah Teâlâ sevdiği kimseye beyaz inciden yapılmış bir köşk
ihsân eder; o köşkte yetmiş bin maksûre (saray) vardır; her maksûrede yetmiş
bin kubbe vardır, her kubbede bin yatak vardır; her yatakta…”923 Mükâfat
olarak verilecek nimetlerin miktarı arttıkça, netice itibarıyla halkın hayreti
de artıyor, hikâyecinin yanında daha çok kalıyor ve bunlara bağlı olarak
kıssacıya verilecek bahşişlerin miktarı da çoğalıyordu.
Kıssacılar, aynı zamanda -ashâb devrindeki kıssacıların tersine- “Allah
rızâsını hesaba katmayarak” ellerine geçecek birkaç kuruş veya ziftlenecekleri
âdî dünyalık uğruna İslâm’ın temellerini dinamitlemekten çekinmeyecek
kadar menfaatperest insanlardır. Akıl almaz masallarıyla kıssacılar,
“esas gâyesi halkı memnun etmek, onların ceplerinden para sızdırmak olan
efsâne üreticisi durumuna düştüler. Bu hedeflerine varmak için de onlar,
alelâde halka yönelik hikâyelerin binlercesini uydurup Hz. Peygamber
(s.a.s.)’e atfettiler ve onları dinleyicilerine anlattılar. Ahmed bin Hanbel ile
Yahyâ bin Maîn’in karşılaştıkları kıssacının davranışı, onların menfaatçi
921 Tahzîru’l-Eykaz, 56b
922 bk. İbn Kuteybe, Te’vîlu Muhtelifi’l-Hadîs, s. 281
923 bk. İbn Kuteybe, a.g.e., s. 280
• 329 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
yönleriyle birlikte ne derece utanmaz olduklarını göstermesi bakımından
önemlidir. Bu iki meşhur hadisçi Bağdat’ta Rusâfe Mescidinde namaz kılarken
bir kıssacı: “Haddesenâ Ahmed bin Hanbel ve Yahyâ bin Maîn…
şeklindeki bir isnâdla şu uydurma hadisi anlatmaya başlar: “Kim ‘lâ ilâhe
illâllah’ derse, Allah Teâlâ bu sözün her kelimesinden, gagası altın, tüyleri
mercan olan bir kuş yaratır…”
Kıssacı bu hikâyeyi hayalinin genişliği oranında süsleyerek yazıyla kırk
sayfa tutacak kadar uzatır. Ahmed bin Hanbel ve Yahyâ bin Maîn, hayretler
içinde kalarak adlarının karıştığı böyle bir hadisi rivâyet etmediklerini
birbirine söylemek lüzumunu duyarlar. Şaşkınlıkları geçtikten sonra, Yahyâ
bin Maîn dinleyicilerin verdiği bahşişleri toplamakta olan kıssacıyı yanlarına
çağırır. Yeni bir dünyalık ümidiyle onların yanına gelen sözde vâize
Yahyâ bin Maîn, “Bunu sana kim rivâyet etti?” diye sorar. O da Ahmed bin
Hanbel ve Yahyâ bin Maîn rivâyet etti” der. Yahyâ sözüne devamla, “Yahyâ
bin Maîn benim, Ahmed bin Hanbel de bu yanımdaki kişidir; şayet mutlaka
yalan söylemen icap ediyorsa, buna bizim adımızı karıştırma” diye
azarlayınca, kıssacı şu cevabı verir: “Çoktan beri Yahyâ bin Maîn’in ahmağın
biri olduğunu işitirdim. Bunun doğru olduğunu şimdi anladım. Yâhu
dünyada sizden başka Yahyâ bin Maîn ve Ahmed bin Hanbel yok mu? Ben
adları Ahmed bin Hanbel ve Yahyâ bin Maîn olan on yedi kişiden hadis
yazmışımdır!” Ahmed bin Hanbel koluyla yüzünü kapayarak, “bırak şunu
gitsin!” demiş, kıssacı da onlarla alay eder bir tavırla oradan uzaklaşmıştır.
924
Sahtekârlık ve riyâkârlık onların en belirli özelliklerindendir. Kıssacılığı
çarşı-pazara kadar götüren dilenci hikâyeciler, uydurmalarına sahih hadis
süsü verebilmek için birkaç tane de sağlam isnad ezberlemek ihtiyacını
duymuşlar ve hilelerini bu sûretle gizlemek istemişlerdir.
İbnü’l-Cevzî, onların tipik hokkabazlıklarını şöyle anlatır: “Bunlar
arasında, suratlarını her çeşit boyaya batıranlar ve bu sûretle kendilerini
soluk benizli zâhidlermiş gibi gösterecek olan sarımsı bir ten kazananlar
bulunmakta; diğerleri, istendiği an gözyaşı dökebilmek için tuzlar kullanmaktadır.
Diğer bazıları kendilerini -zâten teâmüle aykırı olarak allı pullu
kumaşlarla süslettikleri- kürsünün tepesinden aşağı atacak derecede göste-
924 İbnü’l-Cevzî, K. Mevzûât, 5a-b; Zehebî, Mîzân I/47; İbn Arâk, tenzîhu’ş-Şerîa, I/14
• 330 •
Ahmed Kalkan
ride ileri gitmekte yahut da, dinleyicilerin alışık olduğu tarz dışında olarak,
riyâkâr fıkralarını kuvvetli jestlerle nakletmekte, kürsüyü yumruklamakta,
basamakları koşar adım inip çıkmakta, ayaklarından istimdâda başvurmaktadırlar…
925
Kıssacıların Halk ve Âlimler Karşısındaki Durumları: Halk tabakasının
iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayıramayacak bir kapasitede bulunması,
halk hikâyecisi denebilecek olan kıssacıların işine çok yarıyordu.
Diğer bir deyişle kıssacıların mantık ölçülerini bir yana atarak alabildiğine
saçma hikâyeler uydurmaları, halkın cehâleti sebebiyle mümkün olmuştur.
Zira halk, “aklın kabul etmediği tuhaf hikâyeler anlatan veya kalbi rikkate
getirip gözyaşları döktürebilen vâizleri dinlemekten hoşlanır”926
Bu saf ve câhil halk, muhakkak ki, kıssacıların her sözünü sonsuz bir
itimatla kabule hazır bir derecede onlara bağlı idi. Şâir Külsüm bin Amr
el-Attâbî (ö. 220/835), bir gün mescidde kendini dinlemek üzere etrafına
toplanan cemaate şu sözleri hadis diye söylüyordu: “Dilini burnunun
ucuna dokundurabilen kimse, cehenneme girmeyeceğinden emin olabilir.”
Kıssacının istemesi üzerine hazır olan bütün cemaat cennetlik olup olmadıklarını
denemeye girişmişlerdir.
Her devirde görüldüğü üzere “eğlenceli hikâye ve masalları sert hakikatlerden,
kuru kanunlardan ve sahih hadislerden daha çok tasvip eden”
halk, ciddî ve vakur âlimlere iltifat etmeyerek, kıssacıların etrafında toplanagelmiştir.
Bunun sebebi, sadece kıssacıların çeşitli hilelerle kendilerini
bir âlim olarak kabul ettirmeye çalışmaları değil; aynı zamanda halkın da
zihnî yapıları itibarıyla onlardan hoşlanmalarıdır. Halkın kıssacılar tarafından
söylenen her sözü, en ufak bir zihnî muhâkemeye tâbi tutmaksızın
kabule âmâde olduklarını ifâde ettiği kadar, kıssacıların da din bakımdan
hiçbir mülâhazaları olmadığını gösteren şu hal ne kadar düşündürücüdür:
Mescid-i Hüseynî’de kendisini halkın çepeçevre kuşattığı bir vâiz, içinde
bir duâ yazılı olan küçük bir kâğıdı etrafındakilere göstererek: “Bunda
Mûsâ’nın (a.s.) duâsı vardır; bunu her kim okursa veya yanında taşırsa, üzerinden
farz namazlar sâkıt olur!” diye bağırmaktaydı. Ne tuhaftır ki, onun
bu pâyânsız cüreti üzerine bir an bile tefekkür etmeyen ve mahşeri andıran
kalabalıklarıyla sadece “sarık, fes, kavuk ve başörtülerinin görünebildiği”
925 İbnü’l-Cevzî, el-Kussâs ve’l-Müzekkirîn s. 93
926 İbn Kuteybe, Te’vîlu Muhtelifi’l-Hadîs, s. 279
• 331 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
bu topluluk, ellerinde hazırladıkları paralarla, kendilerini namaz külfetinden
kurtaracak olan bu sihirli duâyı bir an önce alabilmeyi düşünüyordu.927
İmam Ebû Hanife, bir mesele hakkında fetvâ almak isteyen annesinin
müşkülünü halletmek ister; fakat annesi oğlunun verdiği cevapla tatmin
olmayarak, zamanın meşhur kıssacısı Zür’a’ya danışmak istediğini söyler ve
birlikte ona giderler. Ebû Hanife, Zür’a’ya annesini takdim ederek, bir mesele
hakkında fetvâ almak istediğini söyler. Kıssacı tevâzu göstererek Ebû
Hanife’nin kendinden daha âlim ve fakîh olduğunu ve binâenaleyh meseleyi
onun halletmesi gerektiğini söyler. İmamın fetvâsını kıssacının tasdik
etmesinden sonradır ki, annesi memnun ve mutmain olabilmiştir.928
Kıssacıların dinî bakımdan bir tehlike teşkil etmeye başlamaları üzerine
İslâm âlimlerinin onlara karşı daha menfî tavırlar takındıkları görülmektedir.
Abdullah bin Ömer, kıssacıların sesinden rahatsız olduğunu söyleyerek,
onların bulunduğu mescidde daha fazla kalmazdı. Bir defasında
yakınında oturan bir kıssacıyı, oradan emniyet memuru yardımıyla uzaklaştırmıştı.
Abdullah bin Abbâs, zamanın kıssacılarından Nevf bin Fadâle
el-Bikâlî’yi “yalan söylüyor Allah düşmanı!” diyerek tezyif etmişti.929 Ebû
Abdurrahman es-Sülemî (ö. 74/693), talebelerinin kıssacılarla bir yerde bulunmalarına
izin vermemişti.930 Mâlik bin Enes, kıssacıların Medine câmisinde
icrâ-yı faâliyette bulunmalarına müsaade etmemişti.
Şarlatan kıssacıların sahte tavırlarına aldanarak onları büyük âlim diye
kabul eden halk tabakası, İslâm âlimleri ile kıssacılar arasında cereyan eden
çetin mücâdelelerde -ne gariptir ki- kıssacıların taraflarını tutmuşlardır.
Her devirde bunun birçok misalini görmek mümkündür. Bütün bu üzücü
davranışlara rağmen İslâm ulemâsının kıssacılarla olan mücâdelelerini
gevşetmedikleri anlaşılmaktadır. Ne var ki, hikâyecilerinin üzerine toz
kondurmak istemeyen halkın tutumu, âlimleri zaman zaman müşkül durumlarda
bırakmıştır. Hatta Suyûtî bile, kıssacıların aleyhinde konuşuyor
diye avam tabakası tarafından ölümle tehdit edilmiştir.
927 bk. Kasımî, Kavâidu’t-Tahdîs, s. 135-136
928 Ali el-Kari, Mevzûât, s. 16
929 Buhârî, İlim 44, Tefsîru sûre (18), 2, 3, 4
930 Müslim, Mukaddime 7
• 332 •
Ahmed Kalkan
Halkın bu şuursuz tarafgirliğini göz önünde bulunduran âlimler, kıssacılarla
yaptıkları mücâdelede zaman ve zemine göre çeşitli taktikler kullanmışlardır.
Edebiyatçı Ebu’l-Kasım, bazı arkadaşlarıyla birlikte hacca gider.
Medine’ye vardıklarında hacıların, uydurma hadis rivâyet eden bir âmânın
etrafında toplandıklarını görürler.
Ebu’l-Kasım, bu hale bir son vermek ister; fakat aynı zamanda halkın
âmânın tarafını tutarak kendilerine hücum etmelerinden de çekinir. Aklına
güzel bir çare gelir; derhal yere oturarak Kur’ân-ı Kerim okumaya başlar.
Halk onun güzel sesiyle Kur’an okuduğunu duyunca, âmâyı terk ederek bu
defa da Ebu’l-Kasım’ın etrafında toplanır.
Bütün bu vakalar, halkın din konusundaki büyük cehâleti yüzünden,
gerçek İslâm âlimlerini sahtesinden ayıramadıklarını, kim daha fazla bağırıp
eğlendirici hikâyeler anlatırsa ona daha çok itibar ettiklerini göstermektedir.
Bunun yanında, İslâm âlimlerinin gerek doğrudan doğruya hadis uyduran
kimselerle, gerek imal edilen bu sözlerin piyasaya arzında büyük
gayretler sarfeden kıssacılarla pek çetin mücâdele yaptıkları da anlaşılmaktadır.
931
931 M. Yaşar Kandemir, Mevzû Hadisler, İFAV Y., s. 83-90; daha geniş bilgi için bk. Hasan Cirit, Halkın İslâm
Anlayışının Kaynakları Vaaz ve Kıssacılık, Çamlıca Y.
• 333 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
- 34-41. Âyetler -
مَا لكُْ كَيْفَ ¦ كَْلُ ج�ْ رِمِ ي نَ ¦ أَفَنَجْعَلُ اْلُسْلِِ ي نَ  مْ جَنَّاتِ النَّعِي ِ ê عِنْدَ رَبِّ ِ ¦ إِنَّ للُْتَّقِ ي نَ
انٌ عَلَيْنَا ƒ ونَ أَمْ لكُْ أَيْ َ  كُُونَ أَمْ لكُْ كِتَابٌ فِيهِ تدْرُسُونَ إِنَّ لكُْ فِيهِ لَا يتَخَيَّ ُ ãتَ ْ
كَءُ ô أَمْ لُمْ شُ َ  مْ بذَِلكَ زَعِي ٌ ê كُُونَ سَلْهُم أَيُّ ُ ã ِلغَ ةٌ إِلَ يوْمِ اْلقِيَامَةِ إِنَّ لكُْ لَا تَ ْ بَ
¦ مْ إِنْ كَُنوا صَادِقِ ي نَ ê كَئِ ِ ó فَلْيَأُْتوا ب شُ َ
نَّإِ : Doğrusu ¦ تَُّقِ ي نَ للْ : muttakîler (takvâ sahipleri) için مْê عِنْدَ رَبِّ ِ : Rableri
katında  جَنَّاتِ النَّعِي ِ : naîm cennetleri vardır أَفَنَجْعَلُ : Biz kılar mıyız (yapar
mıyız) hiç ¦ اْلُسْلِِ ي نَ : müslümanları ¦ كَْلُ ج�ْ رِمِ ي نَ : o günahkârlar gibi : مَا لكُْ
size ne oluyor كَيْفَ : nasıl كُُونَ ãت َْ : hüküm veriyorsunuz : أَمْ لكُْ كِتَابٌ
yoksa sizin için bir kitab mı var فِيهِ تدْرُسُونَ : ders aldığınız إِنَّ : mutlaka
لكُْ : sizindir diye ونَ  فِيهِ لَا يتَخَيَّ ُ : beğenip seçtiğiniz her şey انٌ ƒ : أَمْ لكُْ أَيْ َ
yoksa yeminleriniz mi vardır عَلَيْنَا : üzerimizde ِلغَةٌ بَ : sürecek إِلَ يوْمِ اْلقِيَامَةِ
: Kıyâmet gününe kadar إِنَّ لكُْ :sizin diye كُُونَ ã لََا ت َْ : ne hükmederseniz
سَلْهُم : sor onlara مْê أَيُّ ُ : hangisi بذَِلكَ : ona  زَعِي ٌ : kefil أَمْ yoksa (var mı?) :
لُمْ : onların كَءُ ôشُ َ : ortakları mı فلَيَْأتْوُا : (o halde) getirsinler مْê كَئِ ِ ó : ب شُ َ
ortaklarını إنِْ كَنوُا : iseler ¦ صَادِقِ ي نَ : doğru sözlü
“Şu da muhakkak ki, takvâ sahipleri için Rableri katında nimetleri bol
cennetler vardır. (34)
Öyle ya, (Allah’a) teslimiyet gösterenleri, (o) günahkârlar gibi tutar mıyız
hiç? (35)
Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz? (36)
Yoksa size ait bir kitap var da, (bu bâtıl inanışları) onda mı okuyorsunuz?
(37)
Onda, beğendiğiniz her şey sizin için mutlaka vardır (diye mi yazılı)?
(38)
• 334 •
Ahmed Kalkan
Yoksa, “Ne hükmederseniz mutlaka sizindir” diye sizin lehinize olarak
tarafımızdan verilmiş, kıyamet gününe kadar geçerli kesin sözler mi var? (39)
Sor onlara: Bu iddiayı onların hangisi savunacak? (40)
Yoksa ortakları mı var onların? Sözlerinde doğru iseler, hadi getirsinler
ortaklarını!” (41)
34- “Şu da muhakkak ki, takvâ sahipleri için Rableri katında nimetleri
bol cennetler vardır.”
Muttakî insanlara, takvâ sahiplerine Allah katında naîm cennetleri vardır.
Muttakî kimdir? Bunu Hz. Ömer Sahabeden birine soruyor. O da şöyle
diyor: “Hani, dikenli bir arazide ayakkabısız bir şekilde yürüdüğünde
ne
yaparsın? Ayağına diken batmaması için yere çok dikkatli
basarsın. İşte
bu yeryüzünde de öyle bir yürüyüşe takva denilir. Bakışlarınızın günaha
girmemesi, kulaklarınızın günah duymaması, yürüdüğünüz
yerler günah
sokakları olmaması, elinizin, gönlünüzün günahla
kirlenmemesi için dikkat
etmeye takva denir. Bunu yapan kişiye de muttaki deniliyor. Muttaki
insanlar cennete alınıyor. Çünkü; “Temiz insanlar, temiz yerlere lâyıktır.”
35- Müslümanları suçlular gibi yapar mıyız?
Hiç kuşkusuz bu, tuttukları yol özleri birbirine karşıt olan iki ayrı grubun
karşılaştığı birbirinin karşıtı iki akıbettir. İki ayrı yol izleyip iki ayrı
sonuçla karşılaşan iki çelişik çizginin karşıtlığının ifadesidir bu.
Müşriklere Meydan Okuma: Bu iki âkıbeti vurguladıktan sonra surenin
akışı müşriklerle karışık, kapalı ve anlaşılmaz bir tarafı bulunmayan
son derece yalın ifadeli bir tartışmaya giriyor. Onlara meydan okuyor. Bir
tek cevaptan başka seçeneği bulunmayan, ayrıca demagoji yapmaya da imkân
bırakmayan peş peşe çarpıcı sorularla onları köşeye sıkıştırıyor. Bunun
yanı sıra âhirette gerçekleşen korkunç bir sahne ile bir de dünya hayatında
üstün iradeli, karşı konulmaz caydırıcı güce sahip ulu Allah’ın aleyhlerinde
başlatacağı savaş ile onları tehdit ediyor:
• 335 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
“Öyle ya biz Müslümanları o günahkârlarla bir tutar mıyız hiç?” şeklindeki
olumsuzluk ifade eden ilk soru, biraz önce sunulan ayetlerde gözler
önüne serilen her iki grubun akıbetine dikkat çekiyor. Bu sorunun tek bir
cevabı var: Hayır... Olamaz... Rablerine teslim olan, buyruklarına boyun
eğen Müslümanlar asla, bu iğrenç sıfatla nitelendirilmeyi hak edecek kadar
günah işleyen suçlular gibi olamazlar. Gerek akıbet gerekse mükâfat açısından
Müslümanlarla suçluların bir tutulması ne akıl ne de adalet ölçülerine
göre normal değildir.
Avrupalının İspanya’da Öldürdüğü müslüman sayısınca, müslümanlar
kıyamete kadar kâfir öldüremezler. Çünkü müslümanın hedefi öldürmek
değildir. “Biz müslümanlarla, suçluları bir tutamayız?” diyor. Allah.(c.c).
36- Size ne oluyor? Nasıl hükmediyorsunuz?
“Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?” Neyiniz var sizin?
Neye dayanarak bu tür hükümler veriyorsunuz? Değer ve miktarları nasıl
ölçüyorsunuz ki, ölçülerinize ve hükümlerinize göre Müslümanlarla suçlular
bir oluyor?
Siz nasıl bâtılla hüküm verirsiniz. Allah’ın hak olan kelâmı var iken, o
doğrultuda hareket etmeniz gerekirken, Allah’ın dediğine uymanız gerekirken,
sizin vücudunuzu yöneten, sizin hayatınızı devam ettirmek için her
şeyinizi veren Allah’a itaat ve ibadet etmeniz gerekirken, O’na şükretmeniz
gerekirken nasıl olurda Allah’ı inkâra, Rasûlünü inkâra yönelirsiniz?
Yoksa elinizde kitap mı var? Allah’tan söz mü aldınız. Allah size kıyamete
kadar bir fırsat mı verdi? Böyle kötü hükmedesiniz diye Allah size
bir berat mı verdi? Karşılıklı yeminleştiniz mi siz? Yoksa onların ortakları
mı var? Eğer doğru söylüyorlarsa ortaklarını getirsinler, şirk koştuklarını
getirsinler, Allah’a karşı ilah diye ortaya sürdüklerini getirsinler.
Kur’ân-ı Kerim’de, en çok sakınılması gereken şeyin “şirk” olduğu belirtilmektedir.
Çünkü en büyük zulüm şirktir. Şirk nedir? Şirket kelimesiyle
aynı kökten gelmektedir. Şirket’te nasıl ortakların hisseleri oranında, sözleri
geçiyorsa, şirkte de bu yeryüzünde, gökyüzünde, insanların
yönetiminde,
tabiatın yönetiminde Allah’tan başka birinin varlığını
kabul etmek demektir.
932
932 Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, Cantaş Yay. 8/37-38
• 336 •
Ahmed Kalkan
Allah, akıllarımızı başlarımıza çağıralım diye sormaya devam ediyor.
Değilse suçumuzu ispat için değil, Allah zaten ispata muhtaç olmadan bilir
bildiğini.
Sûrenin akışı olumsuzluk ifade eden, onların tutumlarını kınayan sorulardan
sonra, şimdi de onları alaya alıyor, gülünçlüklerini ortaya koyuyor:
“Yoksa bir kitabınız varda ondan mı bu hükümleri okuyorsunuz? Onda
beğendiniz her şeyi mi buluyorsunuz?” “Akıl ve adâlet ölçülerine sığmayan
bu tür hükümleri çıkardıkları ve kendilerine Müslümanlarla suçluların
bir olduğunu söyleyen bir kitapları mı var?” şeklinde yöneltilen soru alay
etme ve küçümseme amacına yöneliktir. Bu, olsa olsa onların arzularına
uygun, isteklerini tatmin eden komik bir kitaptır. Bu kitapta onların benimsediği
ve istediği türden hükümler doludur. Onların bu komik kitabı
gerçeğe, adalete, akla ve normal insani standartlara uymuyor.
“Yoksa `istediğiniz gibi hükmedebilirsiniz’ diye sizin lehinize olarak
tarafımızdan verilmiş kıyamet gününe kadar geçerli kesin sözler mi var?”
Eğer ellerinde kitap yoksa o zaman böyle bir söz almış olmalılar. Kıyamet
gününe kadar diledikleri gibi hükmetmek ve dilediklerini seçmek
üzere Allah’tan bir söz almış olmalılar. Oysa böyle bir şey yok. Allah’tan
böyle bir söz almış değildirler. Şu halde neye dayanarak konuşuyorlar? Dayanakları
nedir onların?
Söyleyin bakalım! Ne oluyor size? Neyiniz var sizin, neden böylesiniz?
Nasıl hükmediyorsunuz? Yani bu hüküm konusunda tavrınız ne böyle?
Tâğutlar koyuyorsunuz hayatınıza, onlara müracaat ediyorsunuz, şeytana
müracaat ediyorsunuz. Hayatınızda Allah’a biraz karışma alanı, başkalarına
biraz karışma alanı belirliyorsunuz. Hayatınızın bazı bölümlerinde Allah’ı
bazı bölümlerinde de başkalarını dinliyorsunuz. Bazen Allah’a, bazen de
başkalarına kulluk ediyorsunuz. Bazen Allah’ın yasalarını, bazen de başkalarının
yasalarını uyguluyorsunuz. Peygamberi hayattan diskalifiye için elinizden
geleni yapıyorsunuz. Bak biz toplumsal bir örnek verdik, bir bahçe
örneği verdik. “Ne oluyor size? Ne yapmaya çalışıyorsunuz?” diyerek başta
işin hükmünü anlatıyor, işi hükme bağlıyor Allah.
37. “Yoksa okuduğunuz bir kitabınız mı var?”
• 337 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
“Nedir bu vaziyetiniz sizin? Yoksa sizin Allah kitabından başka kitabınız
var da oradan mı okuyorsunuz? Yani sizin Allah’ın gönderdiği kitabından
başka kitaplarınız var da ondan mı tedris ediyorsunuz? Ondan mı
okuyorsunuz? Yani onun eğitimini mi yapıyorsunuz? Allah kitabının dışında
kendinize kitap mı edindiniz? Size birileri kitap mı gönderdi? Benim
kitabıma rağmen kitap mı bulabildiniz kendinize?
Veya sizlere ayrı bir kitap verdim, Muhammed’e ayrı bir kitap verdim
de ikisini mi mukayese ediyorsunuz? Yoksa sizin Allah kitabından başka
kitaplarınız var da, ona mı tutunuyorsunuz? Onunla mı amel etmeye çalışıyorsunuz?
Bu yaptıklarınız konusunda yoksa Allah size başka bir kitap
gönderdi de ondan mı hükmediyorsunuz?
Yoksa bu konularda size söz veren başka ilahlarınız mı var? Yoksa sizin
yanınızda kitabımız budur diye bağrınıza basıp kendileriyle amel etmeye
çalıştığınız başka ilahların kitapları mı var? Yoksa Allah’ın kitabıyla
öteki ilahlarınızın kitaplarını mı karıştırıyorsunuz? Yani sizler böyle iddia
ediyorsunuz. Hâkimiyet bizdedir, bu yaptıklarımız Allah’ın istedikleridir
diyorsunuz. Allah da bizden böyle bir hayat ister diyorsunuz. Allah da demokrasiden
yanadır diyorsunuz. Allah da laikliği öneriyor diyorsunuz. Allah
da böyle bir kıyafetten razıdır diyorsunuz. Allah mı dedi bunları size?
Yoksa bunları diyenleri Allah mı kabul ettiniz? Yani Allah kitabında size
bunları demediği halde, size bu konularda izin vermediği halde, sizler bütün
bu konularda size ruhsat tanıyan başka ilahlar mı buldunuz? Kendinize
başka ilahlar buldunuz da yoksa Allah’ı mı şartlandırmaya çalışıyorsunuz?
Allah’a yol göstermeye, akıl vermeye mi çalışıyorsunuz?
Yani bir kere ben size böyle bir kitap göndermedim. Ben size bu yaptıklarınız
konusunda izin vermedim. Sizden bu tür şeyler yapmanızı istemedim.”
Hâşâ Allah niye sorsun da değilse? Yani Allah böyle bir kitap göndermediğini,
onlardan böyle şeyler istemediğini bildiği halde niye sorsun bu
soruyu? Peki, ne çıkar öyleyse bundan? Bundan çıkan şudur: Ben size böyle
bir kitap göndermediğime göre sizden bu yaptıklarınızı asla istemediğime
göre, yoksa kendiniz İlah, Rab zannıyla birilerine gidip bu konularda kendisinden
izin aldınız da onu mu ilah zannediyorsunuz? Ona mı kulluk edip,
onu mu râzı etmeye çalışıyorsunuz? 933
933 Ali Küçük, Besairu’l Kur’an
• 338 •
Ahmed Kalkan
Cennet ve Naîm Cenneti
Cennet: Allah’ın İman edenleri ve İmanlarının gereklerini yerine getirenleri
mükâfatlandıracağı yerdir. Cehennem ise Allah’a isyan edenlerin
cezâlarını görecekleri yerdir.
Cennet ebedîdir (sonsuzdur). Cennetin nimetleri hiç sona ermeyecektir.
Genel kanı, kâfirler için cehennem azâbının da ebedî oluşudur. Âlimlerin
çoğuna göre kâfirler de cehennemde ebedî kalacaklardır. Günahkâr
müslümanlar ise günahları kadar cehennemde kaldıktan sonra cennete
gireceklerdir.
“Küfre sapanlar grup grup cehenneme sürülmüştür. Nihâyet oraya gelince
kapıları açılmıştır. Onun (cehennemin) bekçileri onlara: ‘İçinizden Rabbinizin
âyetlerini size okuyan ve bu gününüze kavuşacağınız hakkında sizi
uyaran peygamberler gelmedi mi?’ derler.”934
Cehennem ateşten ve azaptan bir dünyadır. Orada her insan azap yönüyle
eşit değildir. Mü’min ile kâfir, kâfir ile münâfık aynı yerde ve aynı
azapta olmayacaktır. Yerleri ve dereceleri farklı farklı olacaktır.
Cennette ise mutluluğun her türlüsü vardır. Orada sıcak ve soğuk
yoktur, ebedî yeşilliklerle devamlı ilkbahar mevsimi hüküm sürer. Evler,
köşkler, saraylar ve meyvelerin her türlüsü vardır. Orada korku, üzüntü ve
keder yoktur. “Rablerinin azâbından sakınanlar da grup grup cennete sevk
olunmuşlardır. Nihâyet oraya geldiklerinde ve kapıları açıldığında cennetin
bekçileri onlara: Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık sonsuz kalmak üzere
oraya girin derler.”935
Cennet, “örtmek, gizlemek” anlamındaki “cenn” kökünden isim olup
“bitki ve ağaçları ile toprağı örten bahçe, yeşillikleri bol, sık dal ve yaprakları
ile yeri gölgelendiren bağlık, bahçe” manasına gelir. Peygamberlerin
davetine uyarak iman edip dünya ve âhirete ait işleri, kulluk vazifelerini
elden geldiği kadar güzel bir şekilde yapan temiz ve müttakî kişiler için hazırlanmış
bir huzur ve mutluluk beldesidir. Âhiret hayatında mü’minlerin
ebedî saâdet ve nimetler yurdu olan yerin bu şekilde adlandırılmasının se-
934 39/Zümer, 71
935 39/Zümer, 73
• 339 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
bebi, genel görünümüyle dünya bahçelerine benzemesi veya eşsiz nimetlerini
insan idrâkinden gizlemiş olması şeklinde açıklanmıştır. Çoğulu cinân
ve cennât’tır.
Cennet kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 147 defa geçmektedir. İslâm literatüründe
cenneti ifade etmek üzere kullanılan isimleri ve cennet tabakalarını
şu şekilde sıralamak mümkündür:
Cennet: Ebedî saâdet yurdunu ifade etmek üzere Kur’an’da, çeşitli hadislerde
ve diğer İslâmî eserlerde yer alan isimler içinde en çok kullanılan,
içindeki bütün mekân ve imkânları kapsayacak şekilde muhtevası geniş
olan bir terimdir. Yukarıda belirtildiği gibi Kur’an’da 147 yerde geçmektedir.
İslâm literatüründe ebedî saâdetle ilgili vaadler, özendirici anlatım ve
tasvirler genellikle cennet ismi etrafında yoğunlaşmıştır. Diğer isimler tekil
olarak kullanıldığı halde, cennetin çok sayıdaki âyette çoğul şekliyle de
(cennât) yer alması, saâdet yurdunun belli bir bölgesinin değil; tamamının
adı olduğunu gösterir.
Cennetü’n-Naîm: 13 âyette geçmektedir. Arapça’da “refah, huzur, mutlu
hayat” anlamına gelen nimet kelimesinden daha kapsamlı bir muhtevaya
sahip olan naîm, insana mutluluk veren maddî ve manevî bütün güzellikleri
ifade etmektedir. Buna göre cennâtü’n-naîm; mutluluklarla dolu cennetler
manasına gelir. “Beni cennetü’n-naîmin vârislerinden kıl.”936
Bir hadislerinde Rasûlullah (s.a.s.) cennetin gümüş ve altın kerpiçten
yapıldığını, harcının misk, taşlarının inci ve yakut olduğunu, oraya girenlerin
bolluk ve refah içinde, üzüntüsüz ve kedersiz yaşayacağını, ebedî
kalacaklarını, ölmeyeceklerini, elbiselerinin eskimeyeceğini ve gençliklerinin
yok olmayacağını ifade eder. 937
“Cennet, takva sahiplerine, uzak olmayarak yaklaştırılmıştır. İşte size
va’d olunan, gördüğünüz şu cennettir ki, o, Allah’a yönelen, emirlerine riâyet
eden, görmediği halde Rahmân’dan korkan ve Allah’ı tâatine yönelmiş bir
kalple gelen kimselere aittir.” 938
936 26/Şuarâ, 85
937 et-Tâc, c. 5, s. 402
938 50/Kaf, 31-33
• 340 •
Ahmed Kalkan
“Canların isteyeceği ve gözlerin hoşlanacağı ne varsa, hepsi oradadır.
Siz de orada devamlı olarak kalacaksınız. İşte bu, sizin çalıştığınız ameller
sebebiyle mirasçı kılındığınız cennettir. Sizin için orada çok meyveler vardır,
onlardan yiyeceksiniz.” 939
Cennet Hayatı
İnsanın Allah’a imana sarılıp O’na bağlanmasında, en büyük kaygı ve
korkusu olan yok olmaktan kurtulma ve Allah’ın kendisine tükenmeyecek
bir hayat bahşetmesi ümidinin büyük etkisi vardır. Nitekim insanların kendi
kendilerine yetmediklerini ve Allah’a muhtaç olduklarını, Allah’ın dilerse
onları yok edip yerlerine başka varlıklar yaratabileceğini ifade eden
âyetlerde940 bu hususa da işaret vardır. Ebedî mutluluğun simgesi olan cennete
kavuşma ümidi, bütün müslümanlar için hayatın birçok güçlüğüne
göğüs germeyi, fedakârlık göstermeyi göze aldıran bir faktör olmuştur.
İlk İslâm şehidleri Sümeyye - Yâsir ailesinin bu uğurda çektikleri çilelerden
günümüz İslâm dünyasındaki mücadelelere kadar müslümanların
davranışlarında cennet idealinin en önemli etken olduğu şüphesizdir.
İslâm dini Allah’ın seçkin kullarına nasıl bir cennet hayatı vaad etmektedir?
Bu hayatın konu ile ilgili nasların birleştiği ve önemle vurguladığı iki
özelliği vardır: Arzulanan her şey ve ebediyet. Bir âyet-i kerimede şöyle
denilmektedir: “Gönüllerin özleyeceği, gözlerin hoşlanacağı her şey orada
vardır. Ve siz orada ebediyen kalacaksınız.”941 Dünya hayatında duyu
organlarıyla algılanamayan meleklerin insanlara hizmet ettiği, onları koruduğu,
Allah yolunda yürüyenler için esenlik dilediği Kur’an’ın çeşitli beyanlarından
anlaşılmaktadır. Âhiret âleminde melekler inançlı ve dürüst
insanlara görünmeye başlayacaklar ve yeni hayata intibakları sırasında
korku ve üzüntüye düşmemelerini telkin ederek onlara şöyle diyeceklerdir:
“Biz dünya hayatında da âhirette de sizin dostlarınızız. Canlarınız ne isterse,
gönlünüz ne dilerse burada sizin için hazırdır. Bütün bunlar, merhamet eden
ve bağışlayan Allah’ın bir ikramıdır.” 942
939 43/Zuhruf, 71-73
940 35/Fâtır, 15-16
941 43/Zuhruf, 71
942 41/Fussılet, 30-32
• 341 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Hz. Peygamber, çeşitli münasebetlerle cennetteki sınırsız imkân ve
mutluluklardan söz ettiğinde yanında bulunanlar zaman zaman cennette
at, deve vb. şeylerin de bulunup bulunmadığını sormuşlar, o da, “Allah sizi
cennete koyarsa orada canınızın arzuladığı ve gözünüzün hoşlandığı her şeyi
bulursunuz.” şeklinde cevap vermiştir.943 Hz. Peygamber, cennet hayatının
imkân ve nimetlerinin genel anlamda fevkalâde olduğunu belirtmekle birlikte
ayrıntılı tasvirlere girmemiştir. Cennet halkının arzu ettiği her şeyin
gerçekleşeceği ilkesine karşı, “başkalarına zarar verici, erdemsiz, çelişkili
oluşu sebebiyle imkânsız şeyler talep edilirse durum ne olacak?” şeklinde
teorik olarak bir itiraz ileri sürülebilirse de, cennete girecek insanlar fizyolojik
ve psikolojik kusurlardan arınmış olacaklarından pratikte böyle bir
talebin vuku bulmayacağı açıktır.
Cennet Nimetleri
Kur’ân-ı Kerim ve sahih hadislerde mevcut beyanlara dayanarak cennet
nimetlerinin ana özelliklerini şu şekilde tespit etmek mümkündür:
1- Sonsuz lüks ve konfor,
2- Sürekli barış ve huzur,
3- Cennet ehlinin hem bedenî, hem ruhî bakımdan son derece güçlü
ve yetenekli olmaları,
4- Mânevî tatmin (rızâ),
5- Allah’ı görmek, O’nunla konuşmak,
6- Bütün bunları saran bir ebediyet.
İnsanın irade ve tercihini kullanarak tekâmülünü sürdürebileceği yer
dünya hayatıdır ve buradaki manevî tekâmül, iman ve sâlih amel ölçüsüne
bağlanmıştır. Bir bekleyiş merhalesi olan Berzah döneminden sonra başlayacak
âhiret hayatında, dünya tekâmüllerini sekteye uğratmayanlar, öyle
anlaşılıyor ki, fizyolojik ve psikolojik yönlerden son bir operasyon ve arındırmaya
tâbi tutulduktan sonra cennete alınacaklardır. Müslim’in rivâyet
943 Tirmizî, Sıfatü’l-cennet 11
• 342 •
Ahmed Kalkan
ettiği bir hadiste Hz. Peygamberimiz, kıyamet günü cennet kapısını ilkin
kendisinin çalacağını ve ondan önce bu kapının kimseye açılmayacağını
söylemiştir.944 Cennete giriş sırasında bütün mü’minler görevli melekler
tarafından karşılanacak ve melekler: “Selâm olsun sizlere! Saâdetler içinde
olun, bir daha çıkmamak üzere cennete buyurun!”945 diyeceklerdir.
Buhârî, Müslim ve Tirmizî’nin çeşitli rivâyet kanallarından aktardıkları
hadislere göre946 mü’minler dolunay veya parlak yıldızlar gibi ışıklar saçarak
cennete girecekler, orada diledikleri gibi yiyip içtikleri halde abdest
bozma ihtiyacı hissetmeyecekler, sümkürüp tükürmeyeceklerdir. Aldıkları
gıdaların sindirimi hoş kokulu geğirti ve terden başka bir külfet
getirmeyecektir. Cennet halkına yorgunluk ve usanç gelmeyeceği için947
uykuya da ihtiyaç duymayacaklardır.
Cennet ehlinin imkânlarını dile getiren bir hadiste onlara şöyle nida
edileceği kaydedilir: “Daima sağlıklı olacak, asla hastalanmayacaksınız;
sonsuza kadar yaşayacak, hiç ölmeyeceksiniz; her an gençliğinizi koruyacak
ve hiçbir zaman ihtiyarlamayacaksınız; sürekli nimetler içinde olacak
ve asla güçlükle karşılaşmayacaksınız.”948 Konu ile ilgili hadislerin bazı rivâyetlerinde
cennete girecek erkeklerin ataları Adem’inki gibi bir bünyeye
sahip olacakları, hatta 60 arşın boyunda bulunacakları anlatılır. Ayrıca bu
erkeklerin daima 33 yaşında olmakla birlikte bıyıkları yeni terlemiş sakalsız
gençler görünümü arz edeceklerinden de söz edilir. Kadınların ise çok güzel
tenli ve çok değerli elbiselere bürünmüş halde bulunacakları ifade edilir.
Cennet ehlinin ruhî portreleri konusunda en çok vurgulanan özellik,
onların gönüllerinde kin ve nefretin bulunmayacağı hususudur. “Gönüllerindeki
kini söküp atacağız”949 şeklindeki ifadeler, cennete gireceklerin
mânevî bir arındırma operasyonuna tâbi tutulacağının delilidir. Yine ilgili
âyet ve hadislerin beyanına göre cennette kusursuz bir ahlakî hayat yaşanacak,
cennetlikler arasında anlamsız ve gereksiz konuşmalar, suçlamalar
olmayacak, tam bir dostluk ve kardeşlik hayatı hüküm sürecektir. 950
944 Müslim, İman 333
945 39/Zümer, 73
946 Buhârî, Bed’ü’l-halk 8; Müslim, Cennet 14-22; Tirmizî, Sıfatü’l-cennet 7
947 35/Fâtır, 35
948 Müslim, Cennet 22
949 7/A’râf, 43
950 15/Hıcr, 47; 56/Vâkıa, 25; Müslim, Cennet 16-17
• 343 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Kötülüklerden korunmayı başaranlar meleklerden gelen iltifatlarla
cennete girecekleri sırada şöyle diyeceklerdir: “Bize karşı vaadini gerçekleştirip
dilediğimiz yerinde yerleşebileceğimiz cennete bizleri vâris kılan Allah’a
hamdolsun!”951 Âyetin ifade tarzından, mü’minlerin yerleşim açısından
serbestlik içinde olacakları anlaşılmaktadır. Rahmân sûresinde sözü edilen
iki veya dört cennetin bir anlamı da bu olmalıdır.
Cennet meskenlerindeki yaygı, sergi vb. ev eşyasının son derece lüks
olması yanında yiyecek ve içeceklerin, ayrıca giysilerin de olağanüstü
zevk verici özelliklere, temizlik ve zarafete sahip olacağı muhtelif âyetlerde
yer yer ayrıntılı olarak tasvir edilir. Hadislerde belirtildiğine göre cennet
ehline ilk verilecek yemek, havyar ziyafetidir.952 Cennette ekmek, et, meyve,
tatlı, ayrıca su, süt ve şarap gibi yiyecek ve içecekler mevcut olmakla
birlikte, bunların dünyadaki benzerleriyle isimden başka bir münasebetinin
bulunmayacağı âlimlerce belirtilir. Nitekim fevkalâde zevk veren
cennet şarabı kadehler dolusu içileceği halde sarhoşluk ve rahatsızlık vermeyecektir.
953 Cennet halkının beslenme rejiminde meyvelerin önemli bir
yer tuttuğu çeşitli âyetlerin beyanlarından anlaşılmaktadır.
Cennet hayatının nimetlerini dile getiren nassların ayrıntılı anlatımları
ve bunların hayal ettirdiği cismanî zevkler, bazı yabancı araştırmacıların
eleştirilerine konu olmuştur. Hâlbuki cennet hayatının nimetleri bu
cismanî zevklerden ibaret değildir. Cennet halkı, asıl mutluluğu manevî
tatminde bulacak, onlar nefes alıp vermek kadar tabii bir şekilde Allah
ile irtibat kuracak, cemalini müşahede ederek O’nunla konuşacaklardır.
Aradaki derin mâhiyet farkına rağmen uhrevî hayat, dünya hayatına benzer
şekilde devam edeceğine göre oradaki konfor da buradaki konforla bir
bakıma bağlantılı olacaktır.
Deney dünyasından aldığı izlenimler sayesinde idrâk gücüne sahip
olan insana bu idrâkin sınırlarını aşan kavramlarla herhangi bir konuda fikir
vermek mümkün değildir. Dünya hayatındaki cismanî zevklerin ruhun
yücelişine engel teşkil ettiği genellikle kabul ediliyorsa da bunun uhrevî
hayatta da aynı mahiyette olacağı söylenemez. Çok değişik zamanlardaki
çok değişik kitlelere hitap eden dinin bu dünya ile paralellik arz eden bu
üslûbun özendirici ve etkileyici özellikler taşıdığı da bilinen bir gerçektir.
951 39/Zümer, 74
952 Buhârî, Enbiyâ 1; Müslim, Münâfikıyn 30
953 37/Saffat, 45-47; 47/Muhammed, 15
• 344 •
Ahmed Kalkan
Amaç, Cismanî Zevkler Sağlayan Cennet
Nimetleri Değil; Allah’ın Rızâsıdır
Bedenî ihtiyaçları gideren ve cismanî zevkler sağlayan cennet nimetleri
aslında cennet sakinleri için amaç değildir. Ulaşılmak istenen asıl
hedef Allah rızâsıdır. “Allah mü’min erkeklerle mü’min kadınlara içlerinde
ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler, Adn bahçelerinde güzel
meskenler vaad etti. Allah’ın rızâsı ise hepsinden daha üstündür. İşte en
büyük saâdet budur.”954 denilerek uhrevî saâdetin bu manevî unsurunun,
maddî içerikli kavramlarla anlatılan diğer bütün nimetlerden daha değerli
olduğu açıkça ifade edilmiştir. “Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O’ndan
râzı/hoşnut, O da senden râzı/hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım
arasına katıl ve cennetime gir!”955 Sahih hadislerde belirtildiği gibi bütün
mü’minler cennetteki yerlerini aldıktan sonra Cenâb-ı Hak kendilerine hitap
ederek hallerinden memnun olup olmadıklarını soracak, onlar da son
derece memnun olduklarını ifade edeceklerdir. Bunun üzerine Allah, “Size
bundan daha değerli bir şey veriyorum: Size rızâmı saçıyorum, artık size gazabım
bir daha dokunmayacak” diyecektir.956
Cennet, (dolayısıyla cehennem ve âhiret hayatı) sadece ruhlar âleminde
değil; ruh ve bedenden oluşan, ayrıca bağı bahçesi, nehri, yapısı vb.
bulunan bir maddeler ve realiteler dünyasında başlayıp devam edecektir.
Sadece Kur’an âyetleri çerçevesinde bile mevcut nassların içerdiği maddî
unsurları, manevî ve ruhî anlatımlar veya sembollerle te’vil etmek mümkün
değildir. İmam Gazali, cennet zevklerinin hissî, hayalî ve aklî olmak üzere
üçe ayrıldığını ve herkesin kendi kabiliyetine göre bunların tamamından
veya bir kısmından faydalanacağını kabul etmiştir. Dünya hayatında özellikle
hayalî ve aklî zevklerin kusuru olan kesintiler âhirette bertaraf edilip
bu zevkler süreklilik kazandığında son derece câzip olurlar. 957
954 9/Tevbe, 72
955 89/Fecr, 27-30
956 Müslim, Cennet 9
957 Hasan Eker, A.g.e. s. 90
• 345 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Cennetlikler
Kur’an ve sünnette ifade buyrulduğuna göre, peygamberlerin davetine
uyup iman eden ve amel-i sâlih işleyen kimseler cennete gireceklerdir.
Bu kimseler cennetliktir. Esasen Allah’a ve insanlara karşı görevlerini yerine
getirmekle insan daha dünyada iken manevî bir huzura kavuşur, maddî
refah sağlanır ama tam manasıyla huzur ve kardeşlik cennette gerçekleşir:
“Takva sahipleri, elbette cennetlerde ve pınarlardadır. Girin oraya selametle,
emin olarak. Biz, o cennetliklerin kalplerindeki kinleri çıkarır atarız. Hepsi
kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar. Orada kendilerine
hiçbir zahmet dokunmaz ve onlar oradan çıkarılacak da değiller.” 958
Kur’ân-ı Kerim namazını eksiksiz kılanların, malından bir kısmını
yoksullara ayıranların, ceza-hüküm gününe inananların, Allah’ın gazabından
korkanların, ırzlarına sahip olanların, sözlerine ve emanete sadık
kalanların, doğru şahitlikte bulunanların cennete gireceklerini bildirmektedir.
959 Ayrıca Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını dileyerek sabredenlere960, şükredenlere961,
yürekten tevbe edenlere962, Allah yolunda canını fedâ eden
şehidlere963 ve Allah’a yönelmiş bir kalple idealize olmuş müslümanlara
“Allahın ölçüsünde Allah’a yönelenlere”964 içinde ebedî kalınacak cennete
girecekleri yüce Rabbimiz tarafından müjdelenmiştir.
Hadislerden öğrendiğimize göre cennete en son girecek kimseye, bu
dünyanın iki misli (diğer rivâyette on misli) kadar cennet verilecektir.965
Modern hayatın içinde bunalmış, özlediği hayatı sadece düşünüp, hayallerinde
yaşayabilen bir insanlık var. Modern hayat huzur ve mutluluk
vaad etmişti. Ama vermediği gibi huzursuzluğu arttırdı. Bugün insanlık
acılar içinde kıvranmaktadır. Beton binalar arasında sıkışmış, gürültülü
şehir yaşamının ve hayatın yoğunluğunun ortaya çıkardığı stresin, kirli havayı
teneffüs etmenin getirdiği birtakım biyolojik rahatsızlıklar, Allah kor-
958 15/Hıcr, 45-48
959 70/Meâric, 23-29, 33
960 13/Ra'd, 20-23
961 46/Ahkaf, 15-16
962 66/Tahrim, 8
963 2/Bakara, 154
964 50/Kaf, 31-34
965 S. Buhârî, Tecrid, c. 2, s. 845
• 346 •
Ahmed Kalkan
kusundan uzak yaşayan insanların sahtekârlıkları, çevirdikleri entrikalar
ve işledikleri zulümler hayatı cehenneme çevirdi. Tabiattan ve tabiatından
bu kadar uzaklaşan insan sanal/yapay şeylerle kendisini avutuyor. Evindeki
akvaryumuyla, birkaç saksısıyla, kafesteki kuşuyla ve vazolara koyduğu
birkaç plastik veya gerçek çiçekleriyle kendine yapay bir tabiat oluşturmaya
çalışıyor. Sinema ve film dünyası yeterli gelmedi; bilgisayar oyunları ve
stimülasyonlarla her şey sanallaştı, oyunlaştı. Fakat bütün bunlar, insanın
streslerini atmaya, huzurlu olmasına yetmiyor. Artık hafta sonları bir su başında,
birkaç ağacın dibinde geçirilen piknik saatleri de tatmin etmemeye
başladı. Tabii ardından geriye özlem, yani nostaljik duygular kendini gösterip
insanı avutma ve oyalama görevini üstlendi.
Günümüz insanı, bilim-teknoloji derken, bunları putlaştırdı. Ancak
Allah’ın huzurunda elde edilebilen “huzur”u teknolojinin sağlayacağı
ümidiyle yıllarca koştu. Yolun sonlarına doğru gelmesine rağmen baktı ki
ortalarda cennet olmadığı gibi yaşam eskisinden de kötü oldu. İşte bu insanlardan
bazıları “acaba cennet geçtiğimiz yollarda idi de biz mi göremedik?
Dönüp bir daha bakalım!” dediler. Kısacası nostalji; cenneti dünyada
aramanın şaşkınlığıdır. Fakat insanlar kusura bakmasınlar, cenneti dünyada
asla bulamayacaklar. Çünkü dünyada cennet yok; Cennet, ölüm ötesi
dünyaya ait bir yerdir.
Cennetle ilgili birçok âyetlerde “altından ırmaklar akan cennetler” ifadeleri
geçer. Bugün özellikle zengin insanların yaptırdıkları veya satın aldıkları
villaların denize nâzır olanlarının ne kadar pahalı ve değerli olduğunu
biliyoruz. Niye değerli? Çünkü balkonuna çıkıp oturduğunuz zaman
karşınız deniz. Bakanlara serinlik ve ferahlık veriyor. “Defterleri sağdan verilenler,
ne mutlu o sağ ehline! Yüklü dalları bükülmüş kiraz (ağaçları), üst
üste dizili meyveleri sarkmış muz ağaçları, yayılıp uzanmış gölgeler, çağlayarak
akan su kenarlarında, bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler
arasındadırlar.”966 Ne kadar güzel bir tatil yeri! Tatil yapanların oradan
hiç ayrılmak istemeyecekleri bir yer. Dünyadaki hemen tüm tatil köyleri
ve dinlenme kampları genellikle bir su kenarında ve yeşil bir ortamda tesis
edilmişlerdir. Allah da buralara uygun ifadelerle cenneti tasvir etmiş. Fakat
oradaki tatil yerleri hem ebedî, hem hakiki, hem de insanların akıllarına
bile getiremedikleri nimetlerle dolu.
966 56/Vâkıa, 27-33
• 347 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Cehennem Korkusu - Cennet Ümidi
(Allah ile İlişkilerimizde Denge)
Kur’an insanlara öğüt verirken onların duygularını dengede tutmaya
çalışır. O mü’minlerle kâfirleri, cennetle cehennemi, iyi davranışlarla
kötü davranışları, amel defterlerini/karnelerini sağdan alanlarla soldan
alanları peş peşe anlatır. Ne aşırı şekilde tek taraflı ümitlenmek, ne de
tek taraflı korkmak, ikisi de hoş olmayan sonuçlara götürür. İnsan, aşırı
şekilde sadece ümitlenirse lâubali, şımarık olur. Ve bu hal Allah’la ilişkilerinde
de görülür. Kulluğu hafife alır, ciddiyetini kaybeder. Bu durum şeytanın
insanı Allah ile aldatmasına yol açar. Kur’an’da şeytanın insanı Allah ile
aldatmasına dair birçok âyet vardır. Bunlardan biri şudur: “Allah’ın affına
güvendirerek şeytan sizi aldatmasın.”967 İnsan bazen günah dolu bir hayat
içerisinde yaşarken biri kendisini Allah’tan korkmaya davet edip günahlardan
alıkoymaya çalıştığında, hemen Allah’ın çok merhametli ve affedici
olduğunu söyleyerek o günahı işlemeye devam eder. Bu, Allah’ı yanlış tanımadır.
Şüphesiz Allah’ın affedici ve çok merhametli olması, hiçbir zaman insanın
O’na isyan etmesini, günah işlemesini gerektirmez. İnsanın aşırı şekilde,
tek taraflı korkuya kapılması, bu defa insanı ümitsizliğe sevk eder.
Ümitsiz yaşamak insanda karamsarlık ve hayata karşı duyarsızlık oluşturur.
968 “Onlar Rablerine, azabından korkarak ve rahmetinden ümitvar olarak
dua ederler.”969 “Gerçekten onlar hayır işlere koşarlar, umarak ve korkarak
bize dua ederlerdi ve bize derin saygı gösterirlerdi.” 970 “O’na korkarak ve
umarak dua ediniz.” 971
Yalnız dünya için çalışanlar, çalıştıklarının karşılığını bu dünyada
alırlar. Âhiret yurduna hazırlık yapanlar ise hem bu dünyada hem de âhirette
karşılığını en güzel şekilde alırlar. Kâfire âhirette yakıtı insan ve taş
olan cehennem gösterilirken, mü’mine ise köşklerin, suların, çiçeklerin
en güzel ve tertemiz eşlerin olduğu cennet vaad ediliyor.
967 35/Fâtır, 5
968 Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, Akçağ Y., c. 5, s. 72
969 32/Secde, 16
970 21/Enbiyâ, 90
971 7/A'râf, 56
• 348 •
Ahmed Kalkan
Bu dünyada insanlardan bir kısmı bir villaya, arabaya ve güzel bir
kadına sahip olmak için kendilerini her türlü tehlikenin içine atabiliyor.
Hâlbuki bu dünyanın çiçekleri soluyor, sevgililer önce soluyor, sonra
ölüyor. Tüm doğanlar ölüyor, yapılanlar yıkılıyor. Gençliğini harcayarak
birçok şeye sahip oluyor; tam yaşayacağım dediği anda doktoru ona tuzu-
yağı-tatlıyı yasaklıyor ve eşine karşı da iktidarsızlık dönemi başlıyor.
Mü’minler kendilerini âhirete göre ayarlarlar. Allah, onlara bu dünyayı
da verir. Ama geçici olan bu dünya nimetleri cennette solmadan devam
eder.
Geldiğimiz yere dönüyoruz. Yemyeşil bir ülkeden geldik. Yeşillikler
üzerindeki fıskiyelerin etrafında yeşil yastıklar, nefis işlemeli döşekler
üzerine yaslanmış, sevgililerinden başkasına bakmayan, kendilerine insan
ve cin eli değmeyen sevgililerin bulunduğu ülkeden geldik. Bir tanesinin
kokusu yeryüzünü dolduracak, parlaklığı güneş ve ayın ışığını solduracak
derecede güzel, yakut ve mercan gibi, her an bekâreti yeniden verilen, altın
bilezik, yeşil ipekli elbise ve incilerle süslenmiş tomurcuk memeli sevgililerle
bezenmiş bir ülkeden geldik. Altından sular akan kat kat köşkler, binası
altın ve gümüşten, harcı miskten meydana gelen güzel meskenler, gümüş
kaplar, billur kupalar, altın tepsiler ve kadehlerde canların çektiği gözlerin
hoşlandığı herşeyin bulunduğu, istenilen et ve meyvelerin bol olduğu, ölümün
uğramadığı, gençlik ve güzelliğin solmadığı, sonu misk kokan, mühürlü
halis şarabın içildiği, yandıran güneş, donduran soğuğun bilinmediği
bir ülkeden indik.
Kin ve yalanın bilinmediği, hiç bir günahın işlenmediği, cinsî iktidarsızlığın
ve yorulmanın olmadığı, yenen ve içilenlerin ter halinde çıktığı ve
güzel kokular saçtığı bir ülkeden Hz. Adem’le, Hz. Havva vâlidemizle bu
imtihan dünyasına indik, eski ve ebedî yurdumuza, ana vatanımıza, baba
ocağımıza tekrar dönmek üzere. Cenneti yaratan ve bizi sınav için bu dünyaya
indiren Rabbimiz “Rabbinizden olan rahmet ve cennete doğru koşunuz.”
972 “İyi şeyler için yarışanlar bunun için yarışsınlar.” 973 emriyle kıyamete
kadar gelecek insanları uzun bir yarışa başlattı ki, varış noktası dünyada
devlet, âhirette cennet. Ödül ise cennet nimetleri ve cemâlullah.
972 3/Âl-i İmran, 133
973 83/Mutaffifin, 26
• 349 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Dışını halk, içini Hak için süsleyen muttaki insanlara hazırlanan bu
güzellikler yurduna ancak temiz insanlar layık olduğundan bu dünyadan
kalbimizi ve kalıbımızı kirlendirmemeye, kirlenen yerlerimizi de temizlemeye
çalışmak bizim görevlerimiz arasındadır. Bu dış ve iç temizlik,
bazen gözyaşı, bazen alın teri, bazen mürekkep, bazen kanla yapılır. Cennete
doğru koşan, bu dünyada terleyecek, tökezleyip günah bataklığına
düşerse tekrar kalkıp koşacak, kirlerini gözyaşıyla yıkayıp pişmanlık ateşiyle
yakacak. Dünyada pişmanlık ve tevbe ateşiyle günahlarından temizlenmeyen
mü’minleri Allah lutfedip affetmezse cehennem ateşiyle temizleyecektir.
“Gelin bugün yanalım, yarın yanmamak için!” 974
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: Allah’ın Rasûlü (s.a.s.) ile beraberdim. Ensar’dan
bir sahabi geldi ve Rasûlullah’a selâm verdi. Sonra da sordu: “Yâ
Rasûlallah! Mü’minlerin en üstünü hangisidir?” “Onların ahlâkı en güzel
olanıdır.” “Yâ Rasûlallah! Mü’minlerin en zekisi hangisidir?” “Onların ölümü
en çok hatırlayanı, ölümden sonrası için en güzel bir şekilde âhiret hazırlığı
yapanıdır. İşte onlar, en zeki mü’minlerdir.” 975
Cennet Ucuz Değil!
Cennet insanın hayallerine dahi sığmayacak güzellikte yaratılmış.
Fakat nefse ağır gelen, nefsini terbiye edememiş, ona esir olmuş insanlara
çok zor gelen işlerle kuşatılmıştır. Her nimetin bir külfeti vardır. Külfet
nimetin önemine göre değişir. Cennetin etrafını kuşatmış bu zor ve sıkıntılı
engelleri aşmak için her şeyden önce kuvvetli bir iman ve bununla
birlikte ileri derecede bir sabır gücü olması lâzım.
Cehennemse nefse hoş gelen, insanı cezbeden işlerle kuşatılmıştır. Bütün
bu işlere bir ömür boyu direnmek, karşı koymak da çok güçlü bir maneviyatı
gerekli kılıyor. Öyle ya insanlar haram-helal, iyi-kötü demeden her
türlü lezzeti yaşamaya koyulacaklar, siz de bunları göreceksiniz ve yapmayacaksınız!
“Ben sabredersem Rabbim bana cennette daha güzellerini, hem
de ebedî olarak verecek” diyeceksiniz. Bu, cennete ne kadar iman ettiğine
ve dünya hayatına ne kadar değer verdiğine bağlı bir şey. Hayata damgasını
vurmuş büyük insanlara bakın. Hiç birisinin dünyaya gerektiğinden fazla
974 Seyyid Kutub, Fi Zılali'l-Kur'an, Hikmet Y., c. 1, s. 452
975 İbn Mâce Hadis no: 4259
• 350 •
Ahmed Kalkan
değer verdiklerini göremeyeceksiniz. Ama bunun yanında bir de hayatı
son derece maddîleşmiş, ölmeyecekmiş gibi yaşayan, eğlenmek, yemek,
içmek, giyinmekten başka bir derdi olmayan, ne dünün eyvahını, ne de
yarının kaygısını çekmeyen insanlara bakalım; insana ait tüm yüce değerlerden
yoksun iki ayaklı hayvanlar gibi (hatta daha da aşağı) bir vaziyette
ömür tüketiyorlar. Bunlar zevkleri için yaşamaya çalışıyorlar. Basit,
geçici, bir müddet sonra insana bıkkınlık veren zevkleri, âhiret zevklerine
değişiyorlar. Tabii bunlara âhiretten söylenecek şey şu olabilir: “İnkâr
edenler, ateşe sunuldukları gün, onlara: ‘Dünyadaki hayatınızda sizin için
güzel olan her şeyi (bütün zevklerinizi) harcadınız, onların zevkini sürdünüz.
Ama bugün, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızın ve yoldan çıkmanızın
karşılığında alçaltıcı bir azap göreceksiniz’ denir.” 976
Dünya hayatında basit bir eve talip oluyorsunuz. Birkaç yıl “taksitlerini
ödeyeceğim” diye boğazınıza kadar her şeyinizden kısıyorsunuz. Yine
aynı şekilde evlenmek için bir kıza talip olduğunuzda bir sürü masraf ve
sıkıntıya giriyorsunuz. Dünyada bir eve ve bir kıza talip olmak bir sürü
maddî ve manevî sıkıntılara girmeyi gerektiriyor da bir cennet köşkü ile
hurilere talip olmak niye bazı sıkıntılara girmeyi gerektirmesin? Üniversite
mezunu nice insanın branşlarıyla ilgili bir meslek bulamadıkları ve pek de
işe yaramayan fakülte diploması için bunca zahmet boşuna imiş dedikleri
bir ortamda, yine de bir yüksek okula girebilmek için her yıl milyonu geçen
sayıda insanın nasıl sınavlara hazırlandığını biliyoruz. En azından bu kadar
olsun çalışmaların, dökülen terlerin ve çekilen sıkıntıların cennet için de
olması gerekmez mi?
“Yoksa siz, sizden öncekilerin durumu sizin başınıza gelmeden cennete
gireceğinizi mi zannettiniz? Onlara öyle darlık, zorluk, sıkıntı geldi ve sarsıntıya
uğradılar ki Peygamber ve onunla beraber mü’minler: ‘Allah’ın yardımı
ne zaman?’ diyordu. Gözünüzü açın! Allah’ın yardımı şüphesiz pek yakındır.”
977 Rivâyete göre bu âyet, Uhud veya Hendek savaşı esnasında nâzil
olmuştu. Mü’minler öyle daralmışlardı ki, âdeta ölüp ölüp diriliyorlardı.
Sahâbelerden bazıları oldukça tedirgin, “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?”
demeye başlamışlardı. İşte Cenâb-ı Hak yukarıdaki âyeti vahyederek
âdeta “siz yoksa cenneti ucuz mu zannetmiştiniz?” buyuruyor. Allah’ın en
976 46/Ahkaf, 20
977 2/Bakara, 214
• 351 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
sâlih kulları en çok musibetlere uğratılanlar olduğuna göre, bize ne oluyor
da cenneti ucuza kapatmaya çalışıyoruz? 978
Yukarıdaki âyetin takdiri şudur: “Ey mü’minler, sizler Allah’ın sizi
kullukla mükellef tuttuğu her şey ile ibâdet etmediğiniz, sizi imtihan ettiği
şeylere sabretmediğiniz, kâfirlerin eziyetine, fakirlik ve yoksulluğa,
geçim sıkıntısı ve darlıklarına katlanmadığınız, düşmanla savaşın dehşet
ve korkunç hallerine göğüs germediğiniz müddetçe, sırf bana iman edip,
peygamberimi tasdik etmek sûretiyle cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz?
Bütün bunlar, sizden önceki mü’minlerin başına gelmiştir.” 979
Âyet, cennete girmeye hazırlanmak için, ezelden beri gelen Allah’ın
kanununa yöneltiyor. Cennet ehli olmak için inanç sahiplerinin, inançlarını
müdâfaa etmeleri; o yolda zorluğa, eziyete, şiddete ve ıstıraba katlanmaları;
zafer ve mağlubiyet arasında gidip gelerek itikadları üzerine sabit
kalmaları; hiçbir şiddetin onları dağıtmaması; hiçbir kuvvetin onları korkutmaması;
mihnet ve fitne balyozları altında gevşememeleri ve zafere hak
kazanmaları için Allah onlara yön veriyor. Zira o günde, Allah’ın dininin
muhafızı onlardır. Kendilerine emanet edilen şeyleri beklemektedirler. O,
emaneti korumaya ve müdâfaaya hazırdırlar. Bu yüzden de emanete müstahak
olmuşlardır. Çünkü onların ruhları korkudan kurtulmuştur. Dünya
hayatının hırsından, yükünden, boşluğundan kurtulmuştur... O anda ruhları,
olduğu âlemden cennete daha yakındır... Çamurlar âleminden çok yücelerdedirler...
İşte mü’minler, cihad ve imtihandan, sabır ve sebattan, sadece Allah’a
sığınıp O’nu düşündükten, Allah’tan başka her şeyi ve herkesi ikinci plana
attıktan sonra cenneti hak ederler. Yol budur: İman ve cihad; mihnet
ve bela; sabır ve sebat; sadece Allah’a yöneliş... Yardım bundan sonra geliyor.
Cennet nimetleri de bundan sonra geliyor... 980
“Sizden önceki ümmetler, çeşitli belâlarla azap olunmuşlardı. Ama bu,
onları dinlerinden çevirmemişti. Öyle ki adamın başının ortasından testereyle
kesilir, böylece iki parçaya ayrılır; yine adamın etleri ve sinirleri demir
taraklarla kemiklerinden ayrılır, ama bu onu dininden çeviremezdi. Allah’a
978 Hasan Eker, A.g.e. s. 90
979 Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, Akçağ Y., c. 5, s. 72
980 Seyyid Kutub, Fi Zılali'l-Kur'an, Hikmet Y., c. 1, s. 452
• 352 •
Ahmed Kalkan
yemin ederim ki, bu iş, mutlaka kemale erecektir. Öyle ki, kervancı Sana ile
Hadramut arasında seyahat ederken ancak Allah’tan ve koyunlarına karşı
kurttan korkacaktır; başka hiç kimseden korkmayacaktır. Ne var ki sizler,
acele ediyorsunuz.” 981
Ebu Hureyre (r.a.) rivâyet ediyor. Rasûlüllah (s.a.s.): “İmtinâ edip kaçınanlar
hâriç, bütün ümmetim cennete girecektir.” ‘Kim cennete girmekten
kaçınıp ayak diretir?’ dediler. “Kim bana itaat ederse cennete girer, kim âsi
olup itaat etmezse o kaçınmış olur demektir!” buyurdular. 982
“Rabbinizin bağışına ve takva sahipleri için hazırlanmış olup genişliği
gökler ve yer kadar olan cennete koşun (onun için yarışın!)” 983
“Yaptıklarına karşılık olarak onlar için nice sevindirici ve göz aydınlatıcı
nimetler saklandığını hiç kimse bilemez.” 984
“Ey mutmain ruh! Rabbini râzı etmiş ve râzı edilmiş/hoşnut olmuş olarak
Rabbine dön. Seçkin kullarım arasına kavuş ve gir cennetime!” 985
36- “Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?”
Hükm ve Hâkimiyet
“Hükm” kelimesinin sözlük anlamı, yargı ve yargıda bulunmak, hükmetmek,
karar vermek, idare etmek, ata gem vurmak demektir. Hakkında
âyet ve hadis olan itikada ve ibâdete ait bütün prensiplere “hüküm” denilir.
Hükmün çoğulu “ahkâm”dır. Ayrıca, hâkimlik, âmirlik, tesir gücüne sahip
olma gibi anlamlarda da kullanılır. Emir ve irâde demektir. Gerçekte hüküm,
kelime anlamıyla önlemek, engel olmak, menetmek anlamındadır;
hâkim kelimesi de haksızlığa engel olan demektir. Bir şeyin iyice araştırılıp
soruşturulmasından sonra verilen karara “hüküm” denir. Mahkemelerde
hâkimlerin verdiği karar gibi; filan adam, “bu konuda şöyle hükmetti”, “falancanın
hükmü şöyledir” denilir. Sözü geçmek, hükmünü yürütmek, kuv-
981 Buhârî, İkrah 1
982 Buhârî, İ'tisam 2
983 3/Âl-i İmran, 133
984 32/Secde, 17
985 90/Beled, 27-30
• 353 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
vetli ve güç sahibi olmak anlamlarına da gelir. Bu mânâda; “Allah’ın dediği
olur” anlamında “Allah’ın hükmü her şeye geçerlidir” deriz.
Kur’an-ı Kerim’de, insan fiilleriyle ilgili beş yüz kadar âyet vardır. Bunlara
“ahkâm âyetleri” denmektedir. Peygamberimizin, ahlâk, öğüt, âhiret,
ibâdet, muâmelât (insan ilişkileri) ve ukubat (cezalar) ile ilgili hadislerine
de “hüküm-ahkâm hadisleri” adı verilir.
Bir konuda Allah’ın bir hükmü varsa ve O’nu gerek Kur’an’la, gerek
peygamberi ile bize bildirmişse, insana düşen o hükme teslim olmak, tüm
işlerinde Allah’ın hükmünü uygulamaktır. Allah’ın hükümleri dışındakilere
“câhiliyye hükmü” denir. Mü’minler, câhiliyye ile hükmetmezler.986 İman
edenler, dinî hükümlere teslim olurlar, bir konuyla ilgili veya insanlar hakkında
hüküm verme durumunda olurlarsa, adâletle hükmederler. 987 Fıkıh
Usûlüne göre hüküm, mükelleflerin (yükümlülerin) fiillerine bağlanan şer’î
özelliktir. Şer’î hükmün kaynağı da yalnızca Allah’tır. Hüküm Allah’tan
kaynaklandığı için Allah’ın güzel isimlerinden biri el-Hakem, biri de el-
Hakîm’dir.
Sünnetullah gereği, insanlar toplum halinde yaşamak durumundadırlar.
Cemiyetin düzeni ise, birtakım emirlerin ve hükümlerin çevresinde
teşekkül eder. Bu noktada karşımıza; “hüküm nedir? Hükmetme hakkı
kime aittir?” gibi sualler çıkacaktır. Araplar, atı gemlemeye de hukm derler.
Dolayısıyla “hukm”ün “zapt u rabt altına alıp terbiye etme, boyun eğdirme”
mânâsı sözkonusudur. Hâkim, mahkeme, hakem gibi günümüzde sık
sık kullanılan kelimeler, aynı kökten gelir. Hüküm sahibi denildiği zaman,
Türkçede kullanıldığı şekliyle, “hâkimiyet ve egemenlik” kelimeleri gündeme
girer. “Hâkimiyet kayıtsız, şartsız ulusundur” sloganında; yönetme
ve hüküm koyma hakkının kime ait olduğu noktasında bir tercih vardır.
Bu tercih, “ulusun gücünün üstünde, hiçbir gücün olmadığı” iddia ve ifadesidir.
İslâmî ıstılahta; “mükellefin fiillerine iktiza eden hitab-ı ilâhînin
eserine hüküm denilir” şeklinde tarif edilmiştir.
986 5/Mâide, 50
987 4/Nisâ, 58
• 354 •
Ahmed Kalkan
Kur’an-ı Kerim’de, “(Ve şu emri indirdik:) İnsanlar arasında Allah’ın indirdiği
hükümlerle hükmet! Sakın onların (insanların) hevâ ve heveslerine
uyma” 988 emri verilmiştir. Dolayısıyla hiç kimsenin, Allah’ın indirdiği hükümlere
mukabil olmak ve o hükümlerin yerine geçmek üzere hüküm koyma
hakkı yoktur. İnsanların hevâ ve heveslerinden kaynaklanan hükümlere
câhiliyye hükmü denilmiştir. Müslüman, kayıtsız şartsız olarak, Allah’ın ve
Rasûlü’nün hükümlerine tâbi olan kimsedir. “Aralarında hüküm verilmek
üzere Allah’a ve Rasûlü’ne çağrıldıkları zaman, iman edenlerin sözü, ancak
‘işittik ve itaat ettik’ demeleridir. İşte asıl murâdına erenler bunlardır.”989
Arzularını İslâm’a tâbi kılmayan kimselerin iman iddiaları bir vehimden
ibarettir. Zira Rasûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur: “Nefsim yed-i kudretinde
olan Allah’a yemin olsun ki, arzusunu İslam’a tâbi kılmayan kimse iman etmiş
olmaz.” 990
Kur’an’da “Dinde zorlama yoktur. Hakikat, iman ile küfür apaçık meydana
çıkmıştır. Artık kim tâğutu tanımayıp da Allah’a iman ederse, o muhakkak
kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işiten
ve her şeyi kemâliyle bilendir.” 991 hükmü beyan buyrulmuştur. Dolayısıyla
insan için iki yol mevcuttur. Birincisi: Allah’a iman etmek ve hayatını
İslâmî hükümlere göre düzene koymak. İkincisi: Tâğuta kalben teslim olup,
hevâ ve heveslere göre yaşamak. Bu iki yolun dışında, üçüncü bir yoldan söz
etmek mümkün değildir. Tâğut kelimesi, tuğyan etmek (azgınlaşarak isyan
etmek) manasınadır. Kendisi için tayin edilmiş olan sınırın dışına taşan her
şey tâğuttur. İslâmî ıstılahta; Allah’ın indirdiği hükümlere mukabil olmak
ve onların yerine geçmek üzere hüküm koyan her güce tâğut ismi verilmiştir.
Tâğut, sapıklıkta önderlik (liderlik) eden herkese şâmildir. Tâğutî güçlerin
icat ettiği hükümlere câhiliyye hükümleri demek mümkündür. Nitekim
Kur’an’da; “Onlar, hâlâ câhiliyye (devri)nin hükmünü mü arıyorlar? Şüphesiz,
yakîn sahibi (gerçek iman ve ilim sahibi) bir kavim indinde, hükmedici
olarak Allah’tan daha güzel kim vardır?”992 buyrulmuştur. Câhiliyye devrinin
hükmünden maksat, “darü’n-nedve” isimli mecliste, insanların hevâ ve
heveslerinden (ideolojilerinden) yola çıkılarak hazırlanan ve bütün zümreleri
bağlayıcı olan kanunlardır. Hz. Adem’den itibaren bütün peygamberler,
988 5/Mâide, 49
989 24/Nûr, 51
990 İbn Kesir, III/490
991 2/Bakara, 256
992 5/Mâide, 50
• 355 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
insanları, Allah’ın emirlerine ve hükümlerine göre yaşamaya dâvet etmişlerdir.
Bu dâvet, peygamberlerin vârisleri olan âlimler tarafından kıyâmete
kadar devam edecektir. Kur’an’da Hz. Yusuf kıssası beyan edilirken bütün
insanlığa şu hatırlatma yapılmıştır: “Sizin Allah’ı bırakıp da taptıklarınız
kendinizin ve atalarınızın takmış olduğu (kuru) isimlerden başkası değildir.
Allah bunlara hiçbir hüccet indirmemiştir. Hüküm sadece Allah’a mahsustur
(ondan başkasına ait değildir). Allah, kendisinden gayrisine ibâdet etmenizi
emretmemiştir. Dosdoğru din işte budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” 993
Hüküm ve emir, Allah’a mahsustur. Hesap gününü düşünen her insan
yeryüzünde, Allah’ın emirlerini tebliğ ve hükümlerini infaza memur
kılındığını asla unutmamalıdır. Kur’an’da, “Allah, hükmedenlerin en güzel
hükmedeni değil midir?”994 denilmektedir. Allah, mutlak hüküm koyucu,
hükmeden, hükmünü geçirendir.995
Kur’ân-ı Kerim’de Hükm ve Hâkimiyet
Kur’an’da “hukm” kelimesi, türevleriyle birlikte toplam 210 yerde geçer
(Hukm kelimesi ise 17 yerde zikredilir). Hüküm kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de
birçok anlamda kullanılmıştır:
a) Hâkimiyet/egemenlik anlamında hüküm: Hüküm; hâkim olma, hâkimiyet-
egemenlik sahibi olmak anlamına gelir. Hâkimiyet ise, hüküm sahibi
olmak, en güçlü olmak manasına kullanılır. “Hüküm ancak Allah’ındır.
O’ndan başkasına ibâdet etmemenizi emretti.” 996 âyetinde olduğu gibi. Allah’ın
hükmü bütün evrende geçerlidir. O, emrini yani hükmünü evrende
ve insan hayatında, hatta kıyâmetten sonra dilediği gibi yerine getirir. “O
hiç kimseyi hükmüne ortak yapmaz.” 997
b) Allah’ın verdiği karar anlamında, 998
993 12/Yûsuf, 40
994 95/Tîn, 8
995 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 188-191
996 12/Yûsuf, 40
997 18/Kehf, 26
998 13/Ra’d, 41
• 356 •
Ahmed Kalkan
c) Allah’ın koyduğu kurallar, prensipler ve bunlara uymanın gerekliliği
anlamında, 999
d) Kıyâmet gününde Allah’ın insanları hesaba çekip onlar hakkında karar
vermesi anlamında, 1000
e) Mahkeme kararı anlamında. 1001
Allah, insanların da kendi gösterdiği gibi hükmetmelerini istemektedir:
“Kitabı sana hak olarak indirdik ki insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği
gibi hükmedesin.” 1002 Allah, peygamberleri Allah’ın hükmünü yürütmek
için göndermiştir. Adâletle hükmedebilmek için de Allah’ın gönderdiği Kitab’a
uymak gerekir. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler ise, şüphesiz en
azından zâlim ve fâsık olurlar. 1003
Hâkimiyet/Egemenlik Kayıtsız Şartsız Allah’ındır
Hukm kelimesi, sözlük anlamı olarak yargı ve yargıda bulunmak anlamındadır.
Kelime, bütün kökleriyle, taraflar arasında ister anlaşmazlık
bulunsun, isterse bulunmasın, belirli bir konunun gerçek değerinin anlaşılması
için, bu konuda yetkili kabul edilen bir makama başvurma mânâsını
içermektedir. Kur’ân-ı Kerim’de de bu anlamda kullanıldığı görülmektedir.
Hukm kelimesinin Türkçede “egemenlik” anlamında kullanılan “hâkimiyet”
şeklindeki söylenişi ise, hüküm koyma, hüküm verme yetkisi, yüksek
egemenlik anlamıyla Arapçada yenidir.
Çağdaş hukukçular, hâkimiyeti şöyle tarif ederler: “Belli bir ülke ve o
ülkede oturan hakiki ve tüzel kişiler üzerinde kullanılan ve devlet kişiliğine
bağlı olan, ondan ayrılmayan aslî en yüksek hukukî iktidar veya kudrettir.”
Kısaca, “aslî ve en yüksek kumanda ehliyet ve yetkisi” şeklinde tanımlanabilir.
Mevdûdî, hâkimiyeti tanımlarken şunları söylemektedir: “Siyaset biliminde
bu terim; en yüksek iktidar ve mutlak iktidar anlamında kullanılır.
Herhangi bir kimse ya da topluluğun hâkimiyeti elinde tutmasından maksat
şudur: Onun her hükmü kanun mâhiyetini taşır ve kanun olur. Böyle bir
999 5/Mâide, 44, 45, 47
1000 2/Bakara, 113; 4/Nisâ, 141
1001 21/Enbiyâ, 78
1002 4/Nisâ, 105
1003 5/Mâide, 45, 47
• 357 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
kimse ülkesinde yaşayan fertlerin üzerinde hüküm yürütür ve sınırsız tercih
ve yetkilerin sahibi olur. Onun yetki ve tercihlerini kendi irâdesi altında
hiçbir şey sınırlandıramaz ve kısamaz. Bireylere verilmiş bulunan herhangi
bir hak varsa, bu hak da ancak onun tarafından verilmiş olur. Hâkimiyeti
elinde bulundurması sebebiyle herhangi bir kanun kendisini bağlamadığı
için böyle birisi tam mânâsıyla kadir-i mutlaktır.”1004 Mevdûdî’ye göre
“bundan daha az kudret ve imkâna “hâkimiyet” denemez. Ancak böyle bir
hâkimiyet, bugün artık farazî bir kavram haline gelmiştir. Alanı o kadar küçülmüştür
ki, gerçek bir hâkimiyet veya siyaset biliminde kullanılan terim
anlamıyla siyâsî hâkimiyet (politik egemenlik) dahi kalmamıştır.
Kur’an’a Göre Hâkimiyet Türleri: Her kavrama kendine has bir yorum
getiren İslâm dini, hâkimiyet konusunda da İslâmî olan ve olmayan ayrımını
gözetir. Kurân-ı Kerim, İslâmî ve câhilî olmak üzere iki tür hâkimiyet
olduğunu kaydeder: “Yoksa onlar (İslâm öncesi) câhiliyye hükmünü (idaresini)
mü istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükmü, hükümranlığı
Allah’tan daha güzel kim vardır?” 1005 Başka âyet-i kerimelerde, Allah’ın hükümleri
dışında kalan hükümlerin “hevâ, tâğut, dalâlet, şer vb. hükümleri”
diye adlandırılmaları İslâmî olmayan hükümler arasında mâhiyet farkından
kaynaklanmamakta; aksine İslâmî olmayan hükümlerin câhilî olmanın
yanında, diğer olumsuz nitelikleri de kaçınılmaz olarak taşıdıklarını
ortaya koymaktadır. Bu âyette geçen “hüküm” kelimesi, yalnızca siyasal anlam
taşımakla kalmamakta, her türlü “yargı”yı da kapsamaktadır. Böylece,
İslâm’a göre yapılanmış ve her türlü değer yargısı İslâm’a göre şekillenmiş
olan toplumun hükmü İslâmî; böyle olmayan toplumun hükmü ise câhilî
hükümdür.
İslâmî anlamıyla hâkimiyetin dışında kalan her türlü hâkimiyet ve
İslâm’ın değer yargıları dışında kalan her çeşit değerlendirmeye ad olan
“câhilî hâkimiyet”in mâhiyeti hakkında İbn Kesir, sözkonusu âyet ile ilgili
olarak şöyle der: “Cenâb-ı Allah, (bu âyette) her türlü hayrı kapsayan
ve her çeşit şerden uzak tutan Allah’ın sapasağlam hükmünü bırakıp onun
dışında kalan ve şahıslar tarafından Allah’ın şeriatine dayanmaksızın konulmuş
görüş, hevâ ve ıstılahlara yönelen kimselerin bu davranışını reddetmektedir.
Nitekim câhiliyye dönemi insanları da böyle yapıyor, kendi görüş
1004 Mevdûdi, İslâm’da Hükümet, s. 421-422
1005 5/Mâide, 50
• 358 •
Ahmed Kalkan
ve hevâlarından ortaya attıkları dalâlet ve cehâletlerle hüküm veriyorlardı.
Moğolların da yaptıkları bu idi. Onlar kendilerine yasak (yasa) koyan kralları
Cengiz Han’ın hükümlerine göre yönetiliyorlardı. Bu yasağ(y)ı Cengiz,
yahûdi ve hıristiyan şeriatlerinden, İslâm dininden ve başka dinlerden yararlanarak
meydana getirmişti. Orada sırf kendi görüşü olan ve hevâsından
kaynaklanan hükümler de vardı. İşte onun bu yasağı (yasası), soyundan
gelenler arasında uyulan bir şeriat olmuştu. Onlar Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün
sünneti ile hükmetmeyi bir kenara bırakıp “yasak” ile hükmediyorlardı.
Her kim böyle yaparsa o kâfirdir; Allah’ın ve Rasûlünün hükmüne
geri dönüş az ya da çok hiçbir konuda onların dışında hiçbir şeyle hükmetmemek
çizgisine gelinceye kadar onunla savaşmak farzdır.” 1006
Görüldüğü gibi, burada İbn Kesîr, İslâmî ve câhilî hükmün mâhiyetini
açıklamış; kendi döneminde câhiliyye hâkimiyetine örnek olmak üzere de
Cengiz Han yasalarını göstermiş; Allah’ın hükümlerini bırakıp câhilî hükümlere,
hevâlara yönelenlere karşı takınılacak tavrı da gayet açık bir şekilde
belirlemiştir. Bundan şunu anlıyoruz: Hâkimiyet konusu teorik olup
pratik ve hukukî birtakım sonuçları olmayan yorumdan ibaret değildir. Bu
konu, doğrudan doğruya Allah’ın hükümlerine iman ve bu hükümlere aykırı
hiçbir hükmü kabul etmemek şeklinde uygulama ile, böylesini kabul
etmeyenlere karşı hukukî birtakım uygulamaları beraberinde getiren bir
anlayıştır.
İslâm’a Göre Hâkimiyet: İslâm’a göre hâkimiyet ve sınırlandırılamaz
egemenlik yalnızca Allah’ındır. Bu konuda bütün gerçek müslümanlar arasında
tam bir fikir birliği vardır. Hüküm koymak Allah’a has bir yetkidir.
Başkalarının bu konuda herhangi bir ortaklığı yoktur. Hiçbir kimsenin Allah
ile birlikte hüküm koyması sözkonusu değildir. O, hükmüne hiçbir kimseyi
asla ortak etmez.1007 İslâm’da gerçeğin ölçüsü ve yegâne hak, Allah’ın
Kitabı ve Rasûlü’nün sünneti olduğundan, herkesin bu hükümleri kabul
etmesi gerekir. Kim kendiliğinden birtakım sözler ortaya koyar ve kendi
anlayışına göre bazı kurallar ortaya atarsa ve bunu kendi anlayışı, hatta dini
yorumlayışı sonucunda ileri sürerse, bu söylenenler Rasûlün getirdiklerine
arz olununcaya kadar ümmetin ona uyması ve anlaşmazlıklarında onun
hükmüne başvurması gerekmez. Eğer Rasûlün getirdikleri ile çatışmaz ve
1006 İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l Azîm, II/67
1007 18/Kehf, 26
• 359 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
uygun düşerse, doğrulukları belgelenirse ancak o zaman kabul edilir; fakat
Rasûl’ün getirdiklerine aykırı olursa o zaman bunların reddedilmesi gerekir.
1008 Çünkü Yüce Rabbimiz mü’minlerin geçerli bir imana sahip olmaları
için aralarındaki anlaşmazlıklarda Rasûl’ün hükmüne başvurmayı şart
koşmakla kalmamış; içlerinde herhangi bir sıkıntı duymaksızın ve tam bir
teslimiyetle, verdiği hükme teslim olmayı öngörmüş bulunuyor. 1009
Kısacası, Allah ve Rasûlü herhangi bir konuda hüküm vermiş ise, hiçbir
mü’minin o konuda istediklerini tercih etme yetkisi yoktur.1010 “Allah’ın,
Rasûlü Muhammed’e indirdiğinden başkası ile hüküm vermek helâl değildir;
çünkü hak yalnız odur. Onun dışında kalan bütün hükümler ise zulüm
ve haksızlıktır. Bu zulüm ve haksızlıkla hükmetmek helâl değildir. Herhangi
bir hâkim (yönetici veya kadı), bu helâl olmayan hükümle hükmedecek
olursa verdiği bu hüküm ebediyyen geçersiz kılınır, onunla amel edilmez”
diyen İbn Hazm, 1011 buna delil olarak da Kur’ân-ı Kerim’deki: “Ve onlar
arasında Allah’ın indirdiğiyle hükmet...”1012 âyetini göstermiştir.
Yüce Rabbimizin hâkimiyetinin boyutlarını ya da İslâm’ın hâkimiyet
yorumunu daha iyi anlayabilmek; diğer taraftan Allah’ın beşer üzerindeki
hâkimiyetinin gerekçelerini kavrayabilmek için “Allah’ın hâkimiyeti”nin
çeşitli yönlerine dikkat çekmek gerekir.
a- Allah’ın Kevnî Hâkimiyeti: Allah, bu kâinatın biricik yaratıcısıdır.
Gördüğümüz, göremediğimiz; bildiğimiz, bilemediğimiz her şeyi yaratan,
mutlak yaratıcı O’dur. O’ndan başka yaratan yoktur. O aynı zamanda yarattıklarının
Müdebbir’i, Rabbi ve Mâlikidir. Kâinatın kanunlarına, varlık
âlemindeki bu düzenin işleyişine O’ndan başka hiçbir kimse müdâhalede
bulunamaz; O’nun irâdesine aykırı hiçbir şey gerçekleştirilemez: “De ki:
Düşündünüz mü hiç; eğer Allah, üzerinize geceyi tâ kıyâmet gününe kadar
aralıksız sürdürse Allah’tan başka size ışık getirecek bir başka ilâh var mıdır?
Hâlâ işitmeyecek misiniz? De ki: Düşündünüz mü hiç, eğer Allah gündüzü
üzerinizde kıyâmet gününe kadar aralıksız devam ettirse, içinde dinleneceğiniz
geceyi Allah’tan başka getirecek bir başka ilâh var mıdır? 1013
1008 İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd, 1/38
1009 4/Nisâ, 65
1010 33/Ahzâb, 36
1011 el-Muhallâ, 9/362
1012 5/Mâide, 49
1013 28/Kasas, 71-72
• 360 •
Ahmed Kalkan
b- Uhrevî Hâkimiyet: Bütün olay, nimet ve cezalarıyla âhiret hayatı da
Allah’ın mutlak hâkimiyeti içerisindedir. Kur’ân-ı Kerim, Yüce Allah’ın âhirette
tecellî edecek olan mutlak hâkimiyetine dair sayılamayacak kadar çok
buyruk ihtivâ eder. “Kâfir olanlar, kendilerine kıyâmet gelip çatıncaya, yahut
kısır bir günün azabı gelinceye kadar o Kur’an’dan şüphe içindedirler. O gün
mülk Allah’ındır; onlar arasında O hüküm verir...” 1014; “O günde onlar (kabirlerinden)
çıkacaklardır. Onların hiçbir şeyi Allah’a gizli kalmaz. ‘Bu gün mülk
(hâkimiyet ve her şeyin mutlak sahipliği) kimindir?’ (diye sorar.) Kahhâr ve
tek olan Allah’ındır. Bugün herkese kazandığı ile karşılık verilecektir. Zulüm
yoktur. Bugün Allah hesabı çarçabuk görendir.” 1015
c- Genel Olarak Değer Yargılarında Hâkimiyet: Bilindiği gibi eşya ve
olaylar hakkında belirli birtakım değerlendirmeler yapmak ve onlara karşı
bu değerlendirmelere göre tavır takınmak, istemek, ya da uzak durmak
ve arzulamamak sözkonusudur. Bu her zaman, her toplum ve kişide görüle
gelmiştir. Kısacası insan, hayrı ister ve arzular, şerden ve kötülükten de
uzak kalmaya çalışır. Bu tavır ise, onun sahip olduğu ya da benimsediği
değer yargılarının bir sonucudur. Kur’ân-ı Kerim; bir bakıma baştan sona
bazı değer yargıları, bu yargılara karşı takınılan tavırlar ve bu tavırların sonuçlarına
dair açıklamaların yer aldığı ilâhî mesajdır.
Değer yargılarını belirleme ve koyma yetkisinin mutlak olarak Yüce
Rabbimize ait olduğunu vurgulayan bazı buyruklara işaret edelim: Haram-
helâl kılma yetkisi yalnız Allah’ındır: “De ki: Allah’ın kulları için yarattığı
süsü ve güzel rızkı kim haram kıldı?” 1016; “Ey iman edenler, Allah’ın size
helâl kıldığı hoş ve temiz şeyleri kendinize haram kılmayın ve haddi aşmayın,
çünkü Allah haddi aşanları sevmez.” 1017 Câhilî düzenlerde zamanla oluşan
ve Allah’ın emir ve hükümlerine aykırı câhilî değer yargıları reddedilmiştir.
1018 İslâm’dan önce çeşitli helâl ve haramlara dair birtakım değer yargılarından
etraflı bir şekilde söz eden buyruklardan1019 sonra, Yüce Allah, Peygamberine
bu uydurma değer yargılarını Allah’a atfeden kimselere şöyle
seslenmesini emretmektedir: “De ki: ‘Allah şunu haram kıldı’ diye şâhitlik
1014 22/Hacc, 55-56
1015 40/Mü’min, 16-17
1016 7/A’râf, 32
1017 5/Mâide, 87
1018 Bk. 5/Mâide, 103
1019 6/En’âm, 136-149
• 361 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
edecek şâhitlerinizi getirin. Eğer şâhitlik ederlerse sen onlarla şâhitlik etme...”
1020. Bundan sonraki âyette de Yüce Allah, bütün bu konulardaki hükümlerini
oldukça özlü bir şekilde açıklamaktadır.
d- Kanunî (Hukukî) Hâkimiyet: Cenâb-ı Allah şu âyet-i kerimede ve
benzerlerinde bütün kapsamı ve boyutlarıyla hâkimiyetin yalnızca kendisinin
olduğunu dile getirmektedir: “Hüküm yalnız Allah’ındır. O, kendisinden
başkasına ibâdet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.” 1021
Burada “hüküm” kapsamına kanunî ya da hukukî, şer’î hâkimiyetin girdiği
şüphesizdir. Diğer taraftan Allah’ın hâkimiyetini kabul etmek ve dosdoğru
din üzere bulunmak arasındaki ilişki de kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Nitekim başka âyet-i kerimelerde Allah’ın izin vermediği yasamalarda bulunmanın
şirk ve bu şekilde yasama yapanların bu yetkilerini kabul edip
karşı çıkmamanın da onları Allah’a ortak kabul etmek olarak vurgulandığını
görmekteyiz. 1022
Aralarında hüküm vermek üzere Allah’a ve Rasûlüne çağrıldıklarında,
münâfıklar bundan yüz çevirdikleri halde, mü’minlerin tavrı, dinleyip itaat
etmekten ibarettir.1023 Kitab, yani Kur’ân-ı Kerim, Hz. Peygamber’e insanlar
arasında hak ile hükmetsin diye indirilmiştir.1024 Allah’a ve Rasûlüne iman
etmek iddiası ile birlikte tâğutun hükmünü isteyenlerin iman iddiaları geçersizdir.
Tâğut ve tâğutun hükmü; “Allah’ın karşısına dikilen, ayaklanan,
O’nun emirlerine zıt yeni hükümler icat eden her varlık, Allah’tan başka
itaat edilmesi istenen her şey, kendisine ister bilerek ve isteyerek uyulsun;
isterse zorla, tehditle boyun eğdirilsin, her iki halde de itaat edilen konumuna
girmektedir. Bu nesnenin insan olmasının, şeytan olmasının, put olmasının,
yahut da bunlardan başka herhangi bir şey olmasının önemi yoktur.”
1025 Allah’a iman ile tâğutun hükmüne başvurmak bir arada bulunamaz.
Bu gibi kimselerin bu tavırları münâfıklıklarının tescilidir. Onlar Allah’ın
ve Rasûlünün hükmüne yanaşmazlar.1026
1020 6/En’âm, 150
1021 12/Yûsuf, 40
1022 42/Şûrâ, 21
1023 24/Nûr, 48-52
1024 4/Nisâ, 105
1025 Taberî, Câmiu’l-Beyan, 3/13
1026 4/Nisâ, 60-61
• 362 •
Ahmed Kalkan
Kısacası, anlaşmazlık konuları Allah’ın ve Rasûlünün hükümlerine, bu
hükümlerin çerçevesine havâle edilmedikçe ve bu hükümlere râzı olunup
tam bir teslimiyetle uyulmadıkça, imanın varlığından söz edilemez.1027 Hz.
Peygamber’in hüküm verme yetkisi ve ülü’l-emr ile müctehidlerin çıkardıkları
Allah’ın hükümleri çerçevesi içerisindeki ilmî ictihadlarının; esasen
Allah tarafından tanınmış ve sınırları tayin edilmiş olduğundan, bağımsız
bir teşrî (kanun koyma) olarak kabul edilemeyeceğini ve Allah ile birlikte
ve O’nun hükmüne eş değerde hüküm koymak yetkisine sahip olmadıklarını
ayrıca belirtmeye gerek yoktur. Onların bu yetkileri, sınırları ile birlikte
yine Allah tarafından tâyin ve tesbit edildiğinden, O’nun kanunî hâkimiyeti
yine mutlaktır ve ortaksızdır.
e- Siyâsal Hâkimiyet: Kanunî hâkimiyete siyasal alanda yürürlük kazandırmak
ve onun geçerliliğini sağlamak olarak tarif edebileceğimiz “siyasal
hâkimiyet”i elinde bulunduran makama İslâm’da “hilâfet” denilmektedir.
Şânı yüce Allah, ilk insan -ve dolayısıyla onun soyundan gelecek
olanları da- yeryüzünde halife olarak yaratmıştır.1028 Halifelik, başkasının
yerine, onun adına görev yapmak veya tasarruflarda bulunmak demektir.
Halife ise, başkası tarafından kendi adına iş görmek üzere görevlendirilen
kişiye denir. İşte bu mânâda bütün insanlar Allah’ın tâyin ettiği yeryüzünün
halifeleridir. Allah’ın hükümlerinin uygulanmasının ise belirli bir yapılanmayı
gerektireceği açıktır. İşte bu yolla Yüce Allah’ın hükümleri yürürlük
kazanır ve siyasal hâkimiyeti uygulama alanı bulur.
Hâkimiyet Allah’ın Olmayınca
İlk peygamberden itibaren insanların bir bakıma Allah’ın hâkimiyetini
kabul etmek üzere dâvet edilegeldikleri, Kur’an’ın bize bildirdiği gerçeklerdendir.
Ancak insanların zaman zaman birtakım tâğutların câhilî egemenlikleri
altında yaşadıkları, onların hükümlerine isteyerek ya da istemeyerek
itaat ettikleri de bir gerçektir. Aynı vâkıa ile insanlık, günümüzde de karşı
karşıya bulunmaktadır. Hâkimiyet Allah’ın olmayınca, hükümlerde adâlet
ve değer yargılarında isâbet olmayacağı, yani “sırât-ı müstakîm” üzere gitmeye
imkân bulunmayacağı gibi; insanlığın şeref ve haysiyetine yakışmayan,
insanı alçaltan birçok du rum da sözkonusu olacaktır. Bunların bazısına
âyet-i kerimelerin ışığında işaret edelim:
1027 4/Nisâ, 65
1028 2/Bakara, 30; 35/Fâtır, 39
• 363 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
a) Hâkimiyet Allah’ın olmayınca, egemenler ilâhlık ve rablık konumunda,
egemenlik altında bulunanlar kulluk konumunda olurlar. Kur’ân-ı Kerim,
hıristiyan ve yahûdi din adamlarını Allah’ın dinini değiştirip O’nun
hükümlerine aykırı hüküm koymalarının kabul edilmesini, onları “rab
olarak” tanımak şeklinde değerlendirirken;1029 Hz. Peygamber (s.a.s.) de
bu durumun, din adamlarının Allah’ın hükümlerine aykırı olarak helâl ve
haram kılmalarının kabul edilmesi sûretiyle ortaya çıktığını belirtmiştir.1030
Nitekim Hz. Mûsâ (a.s.) da Firavun’un İsrâiloğullarını egemenliği altında
tutmasını, onları “kul edinmek” olarak nitelendirmiştir. 1031
b) Allah’ın hükmüyle hükmetmeyenler, egemenlikleri çeşitli gruplara
böler; onları zaafa düşürür; yeryüzünde fesat çıkartır, bozgunculuk yaparlar.
“Firavun, gerçekten o arzda azmış, halkını parça parça etmişti. Onlardan
bir zümreyi güçsüz düşürüyor, oğullarını boğazlatıyor, kızlarını ise sağ bırakıyordu.
O gerçekten fesatçılardandı.” 1032
c) Câhilî hükümlerle hükmeden tâğutlar; egemenlikleri altında bulunan
kimselerin olayları sağlıklı bir şekilde değerlendirmelerine imkân bırakmayacak
şartlar oluştururlar; gerçekleştirdikleri kültür yapısı ve eğitim
ortamı ile insanları sağlam ve gerçekçi yargılarda bulunmak imkânından
mahrum bırakırlar: “İşte (Firavun) bu şekilde kavmini küçümsedi (hafife
aldı); onlar da ona itaat ettiler; çünkü onlar yoldan çıkmış bir kavim idiler.”
1033
d) Alah’ın hâkimiyetini, dolayısıyla ulûhiyet ve rubûbiyetini reddedenler;
egemenliklerini kaybetmek korkusuyla gerçeklerin anlaşılmaması,
ulûhiyetlerinin sahteliğinin ortaya çıkmaması için özel çaba harcarlar:
“Firavun; ‘Ey ileri gelenler, sizin için benden başka bir ilâh tanımıyorum.
Ey Hâmân; benim için çamur üzerine bir ateş yak ve bana bir kule yap ki,
Mûsâ’nın tanrısına çıkayım; bununla birlikte onun mutlaka yalancı olduğunu
da sanıyorum.” 1034
1029 9/Tevbe, 31
1030 Tirmizî, Tefsîr (9. Sûre), 10
1031 26/Şûrâ, 22
1032 28/Kasas, 4
1033 43/Zuhruf, 54
1034 28/Kasas, 38
• 364 •
Ahmed Kalkan
Allah’ın Hâkimiyetini Kabul Etmemek: İrâde sahibi ve tercih yetkisine
sahip olan insan, kâinatın Allah’ın hükmüne boyun eğmekte olduğunu da
görmektedir. Bu evren içerisinde böyle bir yetki yalnızca insan için sözkonusudur.
İnsan, diğer yaratıklardan ayrı olarak Allah’ın değer yargıları
ile hukukî ve siyasî alandaki hâkimiyetini kabul etmekle de yükümlüdür.
Allah’ın bu alanlarda hâkimiyeti karşısında mü’minin tavrı, Kur’ân-ı Kerim’de
şu şekilde belirlenmiştir: “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman,
iman etmiş her bir erkek ve kadına, o işte kendi istediklerini tercih etme
yetkisi yoktur.” 1035 Mü’minler, kendi aralarındaki anlaşmazlıkları Allah’ın
ve Rasûlünün hükmüne başvurarak çözüme ulaştırmak yükümlülüğünde
oldukları gibi; onların hükmüne de tam bir teslimiyetle boyun eğmek zorundadırlar.
1036 Allah’ın hükmünü kabul etmemek, O’nun hükmü ile hükmetmemek
ise, insanı iman dairesinin dışına çıkarır; kâfir, zâlim ve fâsık
yapar.1037
Kur’ânî çerçevesi ile tanımlamaya çalıştığımız hâkimiyeti bu çerçeve ve
mâhiyeti ile kabul etmek, aynı zamanda İslâm Dini’nin tabiatının bir gereğidir.
Müslümanın Kur’an ve Sünnetin açık hükümleri ile belirlenmiş olan
ve imanî bir yansıma olarak kabul edebileceğimiz müslümanca mantık ya
da anlayış da, -belirtilen çerçevesi ile- Allah’ın hâkimiyetini kayıtsız ve şartsız
olarak kabul etmesi gerektiğini tartışılmaz bir şekilde ortaya koymaktadır.
Bunun ilmî ve mantıkî gerekçelerini şöyle özetleyebiliriz:
1. Allah, her şeyi yaratan, var eden, her bir varlığın var olmasını takdir
eden, eşyayı ve eşyalar arası ilişkileri düzenleyen, bu ilîhî nizam/düzen içerisinde
bu ilişkilerin devamını sağlayandır.
2. İnsan da Allah’ın yarattığı bir varlıktır. Eşref-i mahlûktur. Mükellefiyeti
ve halifelik makamına getirilmiş olması, onun diğer varlıklardan
farklı yanını, yerine göre üstünlüğünü ortaya koymaktadır. İnsanı halifelik
makamında ve birtakım mükellefiyetlerle sınayan Yüce Allah, insandan
emir ve hükümlerine, kısacası şeriatine uygun olarak yaşamasını istemiş,
kendisinden başka varlıkları, gerek yaratıcılık, gerek emir, kanun ve hüküm
koyma yönleriyle kendisine eş tutmamasını, yani şirk koşmamasını
özellikle emretmiştir. Yani, Allah’ın hükümleri dururken başka hükümleri
1035 33/Ahzâb, 36
1036 4/Nisâ, 59, 65
1037 5/Mâide, 44, 45, 47
• 365 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
kabul etmek, ya da herhangi bir hükmü Allah’ın dininin alternatifi olarak
görmek, Allah’a şirk koşma şekillerindendir.
3. İslâm’a göre Allah, mü’minlerin velîsidir. Onların yâr ve yardımcısıdır.
Dolayısıyla Allah, mü’minleri dünyada başıboş ve herhangi bir hususta
kendi hallerine terk etmez, kendisinden başkalarına da muhtaç etmez. Yüce
Allah’ın bizleri hayatımızın herhangi bir alanı için hüküm ve şeriat koymak
zorunda bırakmamış olması da, Allah’ın mü’minleri velî edinmiş olmasının
ayrı bir göstergesidir. Mü’minler de bu geniş çerçevesiyle Allah’tan ve Allah’ın
velî edinilmelerini emrettiği kimselerden başkasını velî edinemezler.
Mü’minlerin velîsi, ancak Allah’tır, Rasûlüdür ve samimi mü’minlerdir. 1038
Allah’ın İndirdiğiyle Hükmetme: “Şeriat”, Kur’an ve sünnette geldiği
şekliyle değişmeyen ve kaynağı vahiy olan dindir. Bu anlamda, Kur’an ve
sünnet dinin asıllarıdır. Allah’ın hâkimiyeti, bilfiil, İlâhî teşrîde ve şeriatin
içerdiği emirler, yasaklar ve kendisine inanan toplum açısından uygulanması
ve uyulması gerekli hükümlerde geçerlidir. Kendinden çıkarılan
kanunlar ve ictihadlar ve gereğine göre hüküm verme şeklinde şeriati anlatma,
son tahlilde, şeriatin hükmünü kanun kalıbına dökücü yasama faâliyeti
anlamındaki düzenlemeleri uygulayan, bu düzenlemeye uygun olarak
yargılama yapan ve hükümlerini yürüten insanların elindedir. 1039
Demokrasi ve Hâkimiyet
Demokrasi, bilindiği gibi batı kültürünün ürünü olan bir sistemdir.
Batı medeniyetinin en önemli özelliği, insanın kendini ilahlaştırarak, tanrıya
başkaldırı, nefse, hevâya ve şeytana tâbi olmaktır. Demokrasi anlayışında
da bu özelliği görürüz: Yüce Allah’ın nizamını kabul etmeyip, yönetimde
insanların hüküm koyması ve Allah’ın indirdiğini bırakıp kendi hükümleriyle
kendilerini yönetmek istemeleridir. Bunu demokratların ifadeleriyle
(daha doğrusu, hal dilleriyle) söyleyecek olursak: “Sen kim oluyorsun ey
tanrı! Biz kendi hayatımızı kendimiz düzenleyebiliriz. Kendimiz düzenlemek
için yöntemler buluyor ve uyguluyoruz” demekteler; dilleriyle veya
tavırlarıyla. -Basite indirgeyecek olursak- demokratik söylemin içeriği ve
anlamı işte budur. Haliyle, başka bir bâtıl gâye için, insanı/halkı putlaştırma
amacıyla bâtıl tanrılara başkaldırılınca, hak ilâh olan Allah Teâlâ’ya da baş-
1038 5/Mâide, 55; M. Beşir Eryarsoy, İslâm’a Göre Laiklik, Demokrasi ve Hâkimiyet, Buruc Y., s. 91-107
1039 Nevin A. Mustafa, İslâm Düşüncesinde Muhâlefet, 80, 87-88
• 366 •
Ahmed Kalkan
kaldırılmış oluyor. “Hevâsını ilâh edinen kimseyi gördün mü? Onun koruyucusu
(bekçisi, vekili) sen mi olacaksın?”1040 İster “hümanizm” adıyla, ister
“demokrasi” ideolojisiyle, Batının anlayışı, insanı Tanrı yerine koymaktır;
insanı, yani kendi hevâsını tanrılaştırmak. Batıda düşünce, inanış, ideoloji
ve sistemlerin hepsi hakkında bu yargı geçerlidir; bu hüküm, ortak bir değerlendirmedir.
Batı uygarlığının karşısında İslâmî dâvet vardır. İslâmî mesaj, Allah’a
başkaldırı yerine ibâdeti öngörür. Fakat birilerine de başkaldırmayı emreder.
Bu da nefsi, hevâyı ve şeytanı kapsamına alan “tâğut”a başkaldırmaktır.
“De ki: Şüphesiz ki bu, benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun. Diğer
yollara uymayın. Sonra o yollar sizleri O’nun yolundan ayırıp darmadağın
eder. İşte sakınasınız diye size bunları emretti.”1041 Âyet-i kerime, gerçekten
müslümanın hayatını, herhangi bir gedik bırakmaksızın tamamıyla Allah’a
tahsis etmiştir. İşte Allah’a teslimiyet bu demektir. Ölüm ile noktalanıncaya
kadar, hayatımızın tümünü, inanç ve kanaatlerimizden başlayarak tüm eylemlerimizi
Allah için, Allah’a teslimiyet sûretiyle ortaya koyacağız. İslâm
budur; böyle bir teslimiyettir.
Bütün siyasî sistemlerin, ideolojilerin olduğu gibi, demokrasinin de
can alıcı noktası; hâkimiyet/egemenlik meselesidir. Yukarıda da belirtildiği
gibi, hâkimiyet, daha ilerisi düşünülemeyen, siyasal bir güç ve etkinliği
ifade eder. Yani siyasal güç ve etkinliğin, iktidar ve muktedir oluşun en ileri
derecesini ifade eder. Bu en üstün kabul edilen otorite, kanunları yapar.
Yöneticiler ona göre belirlenir. Yönetimin nasıl olacağını ve bu esasların
ayrıntılarını o belirler. Hâkimiyet anlayışı itibarıyla İslâm bir tarafta, diğer
bütün sistemler bir taraftadır. İslâm, hâkimiyeti mutlak olarak sadece Allah’ta
kabul eder; Allah’ın hakkı olarak bilir. Bunun dışındaki diğer bütün
sistemler, hâkimiyeti kimde görüyorlarsa ona göre isim alırlar.
Demokrasi, hâkimiyetin halkın elinde olmasının adıdır. Krallık, hâkimiyetin
kralın elinde olmasıdır. Teokrasi, hâkimiyetin Allah adına konuştuğunu
iddia eden din adamı sınıfının ya da kendini tanrı yerine koyanların
elinde olmasıdır. Buna benzer diğer bütün sistemler de böyledir. Yani
siyasî sistemler, hâkimiyeti elinde bulunduranlara göre tanımlanır ve ona
göre isimlerini alırlar. Yalnız İslâm, hâkimiyeti Allah’ta görür, hâkimiyeti
1040 25/Furkan, 43
1041 6/En’âm, 153
• 367 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Allah’ın bir hakkı olarak kabul eder. Bunun dışındaki diğer bütün beşerî
sistemlerin (dinlerin) özelliği ise, hâkimiyeti Allah’ta görmeyip insanda
görmeleridir. Hâkimiyeti insanda görmek gibi ortak bir paydaya sahip olduktan
sonra, bu insanların “kim veya kimler?” sorusuna verdikleri farklı
cevaplara göre isim alsalar da, müslümana göre bütün bunlar tâğutî ideoloji
ve şeytanî düzenlerdir.
Hâkimiyet noktasında demokraside yetki; halkın veya milletindir;
Yani, toplumun geneli, egemenliğe sahip kabul edilir. Hangi inanca sahip
olurlarsa olsunlar, fertler birbirlerine eşit olduklarına göre de, her bir şahıs,
o hâkimiyetin bir birimine, bir parçasına sahiptir. Yani 70 milyonluk bir ülkede
hâkimiyet, 70 milyon eşit parçaya bölünmüş demektir. Bunun Kur’ânî
ifadesi 70 milyon ilâh kabul ediliyor, demektir. Herkes hâkimiyetin eşit bir
parçasına sahip olduğundan, zamanı gelince hâkimiyet parçalarının sahipleri
oylarını bir tarafta toplar ve ittifakın mümkün olmadığı halde, çoğunluğu
teşkil eden parçaların toplamı doğrultusunda icraatlar yapılır, kararlar
alınır. Bu noktada hâkimiyetin kullanılması gündeme gelir. Demokrasi, çok
tanrıcı Grek kültürüne dayalı, ondan kaynaklanan bir sistemdir. Yani, irticânın
esasıdır. Şu irticâya karşı dayatılmak istenen demokrasi, asıl irticânın
kendisidir; asıl mürtecî de demokratlar. Çünkü onlar, kökü, tarihi itibarıyla
eski Yunan’a kadar uzanan bir mürtecîlik yapıyorlar. Ondan da eski bir
kökü var; şeytana kadar uzanan bir başkaldırıya kadar devam edip uzanıyor,
kökleri oraya kadar varıyor, Allah’a başkaldırı ve şeytana itaat olan bir
siyasî sisteme tâbi oluyorlar demokrat mürtecîler.
Demokrasi, halkın çoğunluğunun hâkimiyeti diye ifade edilse bile, bu
iddianın kandırmacadan ibâret olduğu uygulamalardan anlaşılmaktadır.
Demokrasilerde çoğunluğun ittifakı bile yoktur. Demokrasi ile yönetilen
bir rejimde yaşayan insanların çoğunluğunun sözü nerede ve nasıl geçerli
oluyor? Parti aritmetikleri içinde, % 25-30 oy alan her parti iktidar olur.
Nerede çoğunluk? % 70-75 muhâlefette kaldı. Yani, demokraside demokrasi
yoktur. Demokrasiler, kendi mantıkları açısından bile sağlıklı bir hâkimiyetin
kullanılma yöntemini dahi icat etmekten âcizdirler. Şimdiye kadar
Batıda ve coğrafyamızda birçok seçim sistemi uygulanmıştır. Ancak,
bunların hiçbirisinin asgarî düzeydeki çoğunluğun irâdesini iktidar olarak
yansıtabilecek yeterlikte olduğu ileri sürülememektedir. Demokrasi, uygulamaya
geçtiği tarihten günümüze kadar, sadece iki partinin olduğu yerlerde
bile, hiçbir zaman, hiçbir parti çoğunluğu sağlayarak iktidar olmuş
• 368 •
Ahmed Kalkan
değildir. Çünkü seçimlere katılmayanlar vardır; yönlendirilenler, kandırılanlar,
halka sorulmadan aday gösterilenler, kendisini tam olarak temsil
etmediğinden, mecbûren kendisine en yakın olduğunu sandığı veya ehven
kişiyi seçmek veya küsmek zorunda bırakılanlar vardır.
Dolayısıyla demokrasi, uygulanması imkânsız bir tezdir, bir ütopyadır.
Şimdiye kadar batı felsefelerinde ortaya çıkmış olan ütopyalardan bir ütopya.
Fakat bu demokratik sihirbazlar, medya ve diğer imkânlar (bilim adamları,
eğitim kurumları ve düşünürler) vâsıtasıyla, demokrasinin ütopya
olma özelliğini insanların gözlerinden saklıyorlar. İnsanların bunu görmelerine
mümkün mertebe imkân ve fırsat tanımamaya çalışıyorlar. Gerçeğin
görülmesine sebep olacak herhangi bir şey olduğu zaman, birtakım oyalamalar
icat edilerek insanlar onlarla meşgul edilir ve gerçeğe nüfuz etmeleri
böylelikle önlenmiş olur. Kanaatleri samimi olarak kabul görmeyen azınlık
ise demokraside her zaman bir küskünler kitlesi meydana getirir. Dolayısıyla
yapılan uygulamalara bu muhâlefettekiler hiçbir zaman katılmazlar.
Bu eleştirilerimiz, demokrasinin kendi mantığı ile demokrasiye bir reddiyedir.
Görülüyor ki demokrasi, hiçbir zaman için demokrasiyi savunanların
ileri sürdükleri gibi, insanlığın en ideal sistemi, ya da en az yanlışı olan
sistemi olamaz. Çorçil’e atfedilen bir söz vardır. “Demokrasi, dünyadaki en
güzel ikinci sistemdir.” Sormuşlar; “demokrasiyi neden ikinciliğe indirdin?”
diye. “Birincisi yok ki!” diye cevap vermiş. Gerçek öyle değil; demokrasi
öyle ikinci, üçüncü sıradaki bir düzen filân değil; bir curcunadan ibârettir.
Eflâtun’un tâbiriyle; “demokrasi, şarlatanlar düzenidir.” Demokrasinin babası
sayılan Jan Jack Russo da benzer bir şey diyor: Demokrasiyi uzun uzun
anlattıktan sonra; “Emil” adlı kitabında “doğrusunu söylemek lâzımsa” diyor,
“insanlar kendi kendilerine kanun yapamazlar. Bize kanunlar verecek
ilâhlar lâzım.”
İnsan hayatı çok yönlü ve çok boyutludur. Bütün bu yönleri ve boyutları
ile insan hayatını tamamıyla kuşatmış hiçbir beşerî sistem yoktur. İnsan
hayatını bütünüyle kuşatmak iddiasında olan beşerî hiçbir ideoloji ve dünya
görüşü de ortaya çıkmamıştır. Sadece İslâm, insan hayatını bütün yönleriyle
ve boyutlarıyla kuşatmayı hedeflemiş ve gerçekten kuşatmış kâmil
bir din hüviyetine sahiptir. Sadece İslâm, inanç, davranış, sosyal ve siyasal
düzen, ahlâk, dünya görüşü ve âhiret anlayışı, düşünce ve yaşama biçimi,
insanın kendisiyle, çevresi ve Rabbiyle tüm ilişkilerini tanzim eder. Tüm
• 369 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
bu alanlarla ilgili kuşatıcı hükümler koyar. Bütün beşerî ideolojiler, tüm
ahlâk görüşleri, sosyal ve siyasal insanî görüşler, hangisi olursa olsun, İslâm’ın
bakışına göre esas itibarıyla birer dindir. Fakat bu dinlerin hiç birisi
insanın hayatını bütün boyutlarıyla kuşatmak iddiasında olmadığı için bazen
müşterek birkaç beşerî ideoloji veya beşerî din bir araya gelir ve insan
hayatını kuşatmaya çalışırlar. Beşerî sistemlerin herhangi birisini bir yerde
kabul ettiğiniz zaman, siz sadece o kadarıyla hayatınızın tamamını tanzim
edemezsiniz.
Hayatınızın diğer açıklarını, diğer yönlerini de uygun göreceğiniz veya
o kabul ettiğiniz sistemle uyuşabilecek başkalarıyla doldurursunuz. Bütün
beşerî sistemlerin en büyük ortak paydası ise, laikliktir. Siyasî hayatınıza
demokrasiyi getirip hâkim kıldığınız takdirde, hukukunuz ne olacak? Ahlâkınız,
iktisadî ilişkileriniz ne olacak? İşte bu noktada, demokrasi bütün
bunları “hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” diyerek millet ve milletin
yetkili gördüğü kimseler yoluyla temsili sûretiyle, temsilî sisteme uygun
olarak seçilen kimseler aracılığıyla bu sorunları çözmeye çalışır. Temsil
yetkisine sahip bulunan kişi ve kurumlar, onların hukukunu belirler. Hukukun
bünyesi içerisinde iktisadî ilişkileri ortaya koyar. Bunların sonucu
olarak bir ahlâk anlayışı da oluşur. Toplumsal hayatın gerekli diğer bütün
kurumları bu yapı ile uyumlu olarak ya da en azından çelişki arzetmeyecek
şekilde ortaya çıkar.
Bütün sistemler ilk ortaya konuldukları zaman, hangi çerçeve için konulmuş
olurlarsa olsunlar, sadece orada kalmazlar; insan hayatının tamamını
kapsarlar; en azında pratikte bu böyledir. Hiçbir beşerî sistem, kâmil
olamaz ve insanlar, beşerî sistemlerde deneme yanılma yoluyla mesafe alabilirler.
O bakımdan beşerî sistemler esas mâhiyetleri itibarıyla bir yaz boz
tahtasıdırlar. Bunu, içinde yaşadığımız beşerî sistemin meselâ kanunlarında
çok rahat bir şekilde görebiliriz.1042
Çokluk veya çoğunluk, ya da çoğulculuk denildiğinde, temelinde yatan
birey, yani bir tek insandan bahsedildiği bilinmelidir. Bir’inde doğruları
veya eğrileri tesbit yetkisi bulunmayanların çoğunluğunun nasıl bu yetkiye
sahip olabildikleri hâlâ açıklanamamıştır. Sadece sıfırların veya yalnız eksilerin
yan yana gelmesiyle tatmin edici rakamların veya artıların çıktığı, çı-
1042 M. Beşir Eryarsoy, İslâm’a Göre Laiklik, Demokrasi ve Hâkimiyet, Buruc Y., s. 53-90
• 370 •
Ahmed Kalkan
kabildiği izah edilememiş bir kandırmacadır. Yol göstereni bulunmayan insanın
şaşkınlık içinde kaldığını, bilmediklerinin öğretilmemesi halinde bir
şey bilmez durumda devam ettiğini her ne hikmetse düşünemeyen insan,
bir Rabb’e (eğitici, terbiye edici mürebbî’ye) hep ihtiyaç duymuştur. Bütün
mesele, bu mürebbînin (terbiyecinin) kim olması gerektiği hususudur. İşte
insan bu noktada hep yanılmış, bir türlü gerçek terbiyecisini bulamamış,
insana acıyan yaratıcısı merhameti ile ona sürekli olarak terbiye esaslarını
bildiren elçileriyle yol göstermiştir. Çoğunun, çoğunluğun bu yolu kabul
etmemesine, hevâsına uymasına rağmen yaratıcı Allah tekrar elçiler göndermiş
ve kullarına gerçekten acıdığını, mağfiret ediciliğini göstermiştir.
Kur’an bu yol göstericiliğin en son eseri olarak elimizde, önümüzdedir.
Birçok âyetinde, hevâsına tâbi olan insanın nasıl azgınlaştığını, kendi
dengesini nasıl bozduğunu, sağlıklı bir ruh yapısına sahip olamadığını
açıklayan Rabbimiz (terbiyecimiz) Allah, kendini bozanın çevresini de
bozduğundan defaatle söz etmekte, yeryüzünü ifsâdından bahsetmektedir.
Yeryüzü, halîfelik görevinin icrâ edileceği, îmar ve ıslah tavrıyla yaklaşılması
gerekn insanın bir çevredir. İnsan, bu çevre ile vardır. İnsan, doğasını,
ancak, bu doğanın sahibince bildirilen esaslara uyarak koruyabilir. Korunamamış
doğa, ister insan tabiatı olsun, ister insanın içinde yaşadığı ortam
olsun, insan için sağlıksız bir ortam olarak kişiliğini koruyamamanın, giderek
korkmanın, kokuşmanın ortamı olacaktır. Öyle de olmuştur.
Analarının karnından bir şey bilmediği halde çıkarılan insanların, çıkışlarını
takip eden bir süre sonra “küllü şey’in kadîr” bir varlık haline dönüşmesi
mümkün değilken, insanın temel yanılgısı, böyle olabildiğini sanması,
yani kendini, hevâsını, kendi gibi insanları tanrılaştırmasıdır. Bu sanı
ve değerlendirme, insanı azgınlaştırmakta; tuğyânı, bağyi ve fesâdı giderek
kendinden çevresine, çevresinden kendine ve diğer insanlara yönelmiş; yaşadığı
dünyayı, içinde kendisi de bulunduğu halde berbat etmektedir.
Kaynağı insan aklı olan, bu aklın yaşadığı ortamdan etkilenmişliğinin
ürünü olan fikirleriyle biri, diğerinden farklı yerlere varan akılların çoğunluğunun
veya azınlığının varacağı yer, kendine ters düşen yerdir. Kendini
yadsıyan yerdir. İnsanı kendinden uzaklaştıran, kendinin farkına varmasını
engelleyen yolda kullanılan akıl, insanoğlu var oldu olalı kendi başına
doğru yolu bulamamıştır. Ancak Yaratan Rabbi insana sırât-ı müstakîmi,
bu doğru yolu göstermiştir. “Ne yapacağını bilmez halde bulup da doğru
• 371 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
yolu göstermedi mi?”1043 İnsan, kendine gösterilen yolu bile koruyamazken,
bu yoldan ayrılmamayı bile beceremezken, kendi başına tümüyle doğru bir
yol bulmasını ondan beklemek, olmayacak şey beklemektir. Zaten kendi
de, kendi bulduğu yoldan memnun olmamış, olamamıştır.
Aklını, hevâsını tanrı edinen insan, bu tanrısından râzı değildir. Aklın
ve arzuların tanrı kabul edildiği demokrasiler, insanların kendine gelmelerini
önleyen bir uyuşmuşlukla, kendilerine gelmelerini engellemektedir.
Afyonun insanı uyuşturduğu gibi insanları uyuşturan, bu uyuşturup uyutmada
müzik, futbol ve medyadan da yararlanan demokrasiler, onlar için
yalnız ekonomik insan, seksolojik insan tanımı getirebilmekte, insanı bir
türlü bu yönleri de bulunan ama, asla bunlardan ibaret olmayan bir varlık
olduğunu görebilmesine imkân bırakmamaktadır. Demokrasiler insanları;
insan olmaktan, insanlıklarının farkına varmaktan alıkoyan insanların
önünde aşılması güç bir büyük engel olarak durmaktadır. Bu engeli aşamayan
insanın, insanlığının farkına varabilmesi mümkün değildir.
Çokluğu da, çoğunluğu da, çoğulculuğu da demokrasi bütününe güvenmemesi
için yaşamının sağlamasını yapmakla varacağı nokta, insana,
kendinin farkına varmasına yardımcı olacaktır. Teslim olmadan, bir rabbe
kul olmadan yapamadığı görülen insanın, teslim olmaması değil; kime ve
neye teslim olacağı ile ilgili tercihleri sözkonusudur. İnsan, “kendi hevâsına
mı, başkalarının (çoğunluğun) hevâsına mı, yoksa Allah’a mı teslim
olmalıdır?” sorusuna verilecek isâbetli cevap insanın ufkunu açacaktır.
Açılan şuuru, insanın bütünü görmesini, kendinin farkına varmasını sağlayacaktır.
Önü açılan insanın görebildiği bütün karşısında yapacağı seçim
elbette daha isabetli olacaktır. Hayat, kendisine hayat verene teslim olmakla
anlamlanacaktır. Teslim olamadan yapamayan insan, en güvenilir (el-
Mü’min) teslim olmakla (müslümanlıkla) ancak tatmin olabilir. 1044
Demokrasi Oyunu: “Ver oyunu, gör oyunu!” “Kim daha oy alıyor/oyalıyor?”
“Oy, oy!” diye halktan rey dilenenler, iş başına geçtiklerinde halkı
“of, of!” diye inletirler. Buna rağmen oyun devam eder. Demokrasi sâyesinde
insan, ısırıldığı delikten bir değil; on kez ısırılır. Tahterevallidir demokrasi;
partilerin biri iner, biri çıkar. Ama bu tahterevallinin üzerine binilip
oturulan yerinde gıcırdayan tahta kalas değil; inleyen halk vardır. Hangi
1043 93/Duhâ, 7
1044 Ercümend Özkan, İnanmak ve Yaşamak, c. 2, s. 147-150
• 372 •
Ahmed Kalkan
doktrin, rejimde hâkimse, onun koyduğu kurallar işlemekte, hâkim gücün
çarkının işlemesi için halkın desteğine ihtiyaç duyulduğundan, senaryosu
önceden yazılmış oyunda, halka sadece figüran roller verilmektedir. Halkın
seçmek mecbûriyetinde olduğu düzenin memurları, isteseler bile hâkim
gücün/derin devletin sistemini değiştirme hakkına sahip olmadıklarından,
halkı temsilen seçilenlere düşen iş, mevcut sistemin çarkının başında durmaktan
öteye gitmez. Bu olayda halka düşen ise, düzenin bazı yerlerine
idareciler tâyin ederek onların suçuna ortak olmaktır.
Demokrasi bir yönetim biçimidir; yönetimleri belirleme biçimi değil!
Kendisi bir düzendir; başka düzenlere kapı değil! Davul tutanları seçme
işidir; tokmakları değil! Egemen güçler tarafından kuralları belirlenmiş
oyundur; oyun kurallarını belirleme işi değil! Demokrasi, kitabına uydurma
rejimidir; Kitab’a uyma değil! Demokrasi ile disiplini esas alan rejimler
arasındaki fark, önemsizdir: Totaliter rejimlerde kral veya general; “Ben
böyle istiyorum!” der; Demokrasi ise, “sen böyle istiyorsun!” der.
Din kurumlarının bağımsız olmadığı düzen nasıl demokrat olabilir?
Anayasanın bazı maddelerinin değiştirilmesi teklif bile edilemez, halk
kendi istediği sistemi seçemez, kurulu düzenin uygulayıcıları olarak kendi
önlerine çıkarılan isimler arasında bir tercih yapmak, içinde kendine benzeyen
bulamadığı için dayatılan adaylardan ehven-i şerri tercih etmeye çalışırsa,
buna oyun denilmez mi? Halk idaresi diye, halkın inancına, yaşayış
ve ahlâkına saldıran düzenin adıdır bu ülkede demokrasi. Başta Kemalizm
ve onun ilkeleri olmak üzere, laiklik vb. tabuların bulunduğu düzen, nasıl
halkın yönetimi olabilir? Demokrasilerde egemenlik kayıtsız şartsız paranındır,
medyanındır, derin devletindir; ama halkın değildir. Halk, rüzgâr
ne yönden esiyorsa onun gücüyle savrulan yaprak gibidir. Ulusal ve uluslararası
istihbârât örgütleri, kartel ve holding patronları, siyonizm, ağalar,
şeyhler, hizmet adı altında devlet rüşvetleri, reklâm, aldatmaya dayalı propaganda,
seçim kanunu vb. adla seçim hile ve aldatmacaları, büyük partilerin
devlet yardımı vb. yollarla avantajları... bütün bunların halkı yönlendirmediğini
kim iddia edebilir? Öyleyse, gerçekten halk mı yönetiyor halkı?
Güçlünün hâkim olduğu rejimin adıdır demokrasi. Çağdaş bir masaldan
ibarettir. Her ne kadar tersi iddia ediliyor olsa bile, seçenlerin ve
hatta seçilenlerin değil; seçtirenlerin ve derindekilerin irâdesi önemlidir.
Demokrasi, bir Truva atıdır. Halka, oy vermeme hürriyeti bile vermeyen
• 373 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
çağdaş dayatma rejimidir. %51 delinin % 49 akıllıya gâlip getirilmesinin
adıdır. Müslümanla kâfirin, mücâhidle İslâm düşmanının, âlimle câhilin,
aydınla avamın eşit olduğu adâletsiz rejimin adıdır demokrasi. Demokrasi
açısından, oy veren insanlar, eşit olmasına eşittir, ama bazıları daha
çok eşittir. Elli bir pirenin kırk dokuz file gâlip getirilmesidir demokrasi.
Kazanan ve kaybedenin maçtan önce belli olduğu şikeli bir karşılaşmadır.
Hakka rağmen halk idaresi olmasının yanında; aslında halka rağmen egemen
çevrelerin halkın inancına ters dayatmalar rejimidir. Teorisiyle pratiği
birbirine bu denli ters bir anlayış, başka hiçbir ideolojide bu kadar sırıtmaz.
Kimler parti kurabilir? Partiler kanunu, hangi mecbûriyetler getirmektedir?
Meselâ İslâm partisi kurulabilir mi? Hani, halkın idaresi idi demokrasi;
ya halk İslâm’ı istiyorsa? Buna fırsat vermeden, yolu açmadan halkın
isteyip istemediği nasıl belli olacaktır? Kimleri seçebilir vatandaş? Partiler
ve adaylar her görüşe açık mıdır? Rejim, Atatürk ilkelerini tâvizsiz uygulamaya
çalışır. Gerçekten halk mı istemektedir bu kadar heykeli? Halk Kemalist
midir de, halkın yönetimi denilen demokrasi rejiminde yönetim onun
ilkelerinin dışına çıkamaz? Halkın inanç ve ibâdetleri, halkın seçtiği yöneticilere
ve onların yönettikleri düzene ne kadar yansıyabilmektedir? Halkı
etkilemede medyanın, propagandanın ve kaynak olarak paranın gücü nedir?
Ve bir düdük öttürülünce halkın irâdesi ne durumlara düşmektedir?
Demokrasi, demokrasinin raylarına oturtulmak adına katledilerek demokratik
(!) darbeler yapılır her on senede bir. Demokrasiye kimler ve ne adına
balans ayarı yapmaktadır? Partileri halka rağmen kim kapatmakta ve kapatmakla
tehdit etmektedir? Bunun demokrasi ile neresi bağdaşmaktadır?
Milyonlarca oyu kim, hangi gerekçeyle geçersiz/etkisiz saymakta, daha az
oya daha büyük yetkiyi kim, nasıl vermektedir? Demokrasi ile ilgili bu tür
sorunları ve soruları çoğaltmak mümkün...
Kapitalizmin sömürüsünü perdeleyen bir simgedir demokrasi. Demos-
kratos: Yunanca; Halkın yönetimi anlamına geliyor, yani halkın hâkimiyeti.
Batılıların helvadan putudur demokrasi; istedikleri zaman yiyip
yutarlar. Batılılar niçin Kuveyt’te, körfez ülkelerinde, Suudi Arabistan’da
vb. yerlerde demokrasi istemez? Bazı yerler içinse zorunludur demokrasi.
Batının, demokrasi kavalıyla kolay güdebileceği ülkelerde her konunun
demokrasiyle ilişkisi kurulurken, Batı, işine gelmediği yer ve zamanlar•
374 •
Ahmed Kalkan
da, emir kulları aracılığıyla demokrasiyi askıya alır veya aldırtır, darbeler
yaptırılır. Meselâ Türkiye’de müslümanlara zulüm gündeme getirilmezken
Apo’nun idamı bir demokrasi meselesi kabul edilir.
Demokrasi, monarşinin egemenliğine göz dikmiş, krallık veya padişahlığın
yanlışları üzerine antitez olmuştur. Gerçi demokrasinin beşiği denilen
yerlerde, Batıda kral ve kraliçeler hâlâ en üst yöneticilerdir; bu tezat bile
değerlendirilmez. İngiltere, Belçika, Hollanda, Danimarka, Lüksemburg
gibi ülkelerin başında hâlâ kral veya kraliçeler vardır. Padişahlığa alternatif
olarak kabul edilen demokraside 550 tane padişah ve arkalarında sayısını
kimsenin bilmediği gizli padişahlar bulunan bir anlayış mıdır halkın istediği
yönetim? Câhiliyye dönemindeki müşrikler de demokrattı. Mekke’de
de demokrasi vardı: İsteyen istediği putu serbestçe seçebiliyor, kimse karışmıyordu.
Aynı özgürlük çağdaş câhiliyyede de vardır: Zulümlerden zulüm
beğenebilir, tâğutlardan bir tâğut seçebilir insan, günümüzdeki çağdaş
demokrasilerde. Hakkını yemeyelim: Tavuklara kümeslerini, bekçilerini ve
kurtlarını seçme hakkı verir demokrasi. Hileli yollarla da olsa, halka gardiyanlarını
seçme hakkı verir.
“Demokrasilerde çare tükenmez” mi acaba? Bugüne kadar ülkedeki çaresizliklere
ne demeli? Doğrusu şöyle olmalı: “Demokrasilerde çene tükenmez!”
Politika, iş üretmeye değil; laf üretmeye dayanır bu ülkede, demogoji,
laf yarışı, kandırma tükenmez bu düzende. Halk seçime katılabilir ama,
yönetimi hiçbir zaman ele geçiremez. Yönetim ve halk ayrımı vardır halkın
idaresi denilen demokraside.
İslâm’da halkın değil; Hakkın hükmü önemlidir. Halk Hakka kul olmalı,
O’nun hükmüne teslim olmalıdır. Çünkü,“insanların çoğu bilmezler”,1045
“insanların çoğu şükretmezler”,1046 “insanların çoğu nankördür”1047 ve “insanların
çoğu mü’min değildir, iman etmezler.”1048 O yüzden halkın çoğunluğuna
uymak, dalâlettir/sapıklıktır. “Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak
olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye
tâbi olmaz, yalandan başka (söz de) söylemezler.”1049 İnsanların çoğunun
1045 45/Câsiye, 26
1046 40/Mü’min, 59
1047 25/Furkan, 50
1048 40/Mü’min, 59
1049 6/En’âm, 116
• 375 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
bilmediğini, şükretmediğini, akıllarını kullanmadığını, yoldan çıkmışlığını,
günah ve haram peşinde koştuklarını, insanların mallarını haksız yere
yediklerini, çokluğu ve çoğunluğu ile böbürlenip üstünlük tasladığını, bu
yüzden mallarının ve evlatlarının çokluğu ile övündüklerini, daha çok ve
daha zengin oldukları halde kendilerinden önce nice toplulukları yok edildiğini,
bütün bunlardan ders almayan insanların yine pek çoğunun yoldan
çıktığını Kur’an, sayılamayacak kadar çoklukta ve ısrarla anlatmaktadır.
Çokluğun ancak Allah’ı zikredip anmada, şükretmede, kulluk ve ibâdet etmede,
takvâda işe yarayan bir şey olduğu da yine Kur’an’da ısrarla üzerinde
durulun hakikatler olarak ifade edilmektedir.
Çoğunun akılsızlıklarından bahsedilen insanlar, Allah’ın hükümlerine
itibar etmeyen, Rab olarak sadece Allah’ı kabullenmek istemeyen kalabalıklardır.
Sürüleştirilen, sömürülen, köleleştirilen yığınlardır. Çalışan kafalar,
akl-ı selîm sahipleri, kendilerinin farkına varan kafalardır. Kendinin
farkına varanlar, Allah’ın farkına varırlar; Allah ile kendileri arasındaki farkı
farkederler. Hadlerini bilirler ve O’na ait olan, olması gereken hâkimiyeti
kendi zimmetlerine geçirerek haksızlık edip ilâhlık taslamazlar. “Onların
(İnsanların) çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz zan, haktan/gerçekten
hiçbir şey ifade etmez.”1050 Haktan, hakikatten bir şeyin ifadesi olmayan
zanna uyanlar, ister çoğunluk, ister azınlık olsun, gerçekten bir şeyin
ifadesi olmayana uyduklarına göre akletmiyorlar demek değil midir?
Halk deyimiyle “nerede çokluk, orada ...” Kendi taraftarları ve ideologları
bile, demokrasinin görmezlikten gelinemeyecek zaaflarından haberdardır:
“İyi hükümetler arasında demokrasi en kötüsü, fakat kötülerin en
iyisidir.” (Aristoteles) “Hükümetlerin en iyisi, bize kendimizi yönetmemizi
öğreten hükümetlerdir.” (Goethe)
Demokrasilerde mutlak doğru, çoğunluğun tespit ettiği (ya da öyle farzedilen)
görüştür. Doğru, parmak sayısına göre belli olur. Halktır hakem, o
ne demişse doğrudur. Serbest kılma veya yasaklama (helâl ve haram kılma)
yetkisi, halkındır, seçilmişlerindir. Bunun uygulamada böyle olup olmadığı
da, doğru olup olmadığı da tartışılmaz.
1050 10/Yûnus, 36
• 376 •
Ahmed Kalkan
Aynı coğrafyada yaşayan insanlar olarak hepimiz, aynı geminin yolcularıyız.
Gemide delik açanlar, sadece kendilerini batırmış olmazlar. Gâfil,
hâin, ehil olmayan, güvenilmez (mü’min olmayan) kaptanın, elindeki
bozuk pusula ve yanlış harita ile gemiyi sürmesine rızâ göstermek, tüm
yolcular için hayatî tehlike demektir. Kaptan ve tayfaların yanlış rotalarına
seyirci kalmak, tüm yolcuları da gitmeleri gereken yere ulaşmalarına engel
olacaktır. “Devlet gemisinin sorumlu kaptanı, sadece bu gemiyi yöneten
değil; aynı zamanda bu gemiyle yolculuk edenlerdir.”
Yöneticilerin amaç ve çıkarları ile onları seçenlerin amaç ve beklentilerinin
aynı olduğunu kim iddia edebilir? Enflasyon, devalüasyon, vergi vb.
adlar altında halk, kendi cebindeki paraları soydurmak, bazılarına hortumlatmak
için mi seçmektedir seçtiklerini? Halk yargılanırken, halkın vekillerinin
yaptıkları niye yanlarına kâr kalmaktadır? Kaç parlamenter bugüne
kadar suçlanabilmiş ve kaç tanesi cezasını çekmiştir? Partilerin başında
kapatılma korkusu Demokles’in kılıcı gibi durur; her on yılda bir darbeler
âdet olduğu için, buna sebep olmamak, fincancı katırlarını ürkütmemek
gerekmektedir. Demokratik düzenin vazgeçilemez unsurları olan partiler,
kendi içlerinde sahi ne kadar demokrasiye uygun davranıyorlar? Lidere
rağmen farklı görüş bildirilebilir, o istemeden birisi onun partisinden aday
olabilir mi dersiniz?
Demokrasi, sözüm ona müslümanların bazıları tarafından kutsallaştırılır,
batılı cadı mankene başörtüsü taktırılır: “Halkın irâdesi Hakkın irâdesidir.”
“Halka hizmet, Hakka hizmettir.” “İslâm, demokrasinin ta kendisidir...”
Konuyu özetlemek gerekirse; Her yönüyle kendisine has bir muhtevâya
sahip olan İslâm Dininin, esas gayesini teşkil eden “dini yalnızca Allah’a has
kılma”yı gerçekleştirmek için, diğer bir ifade ile İslâm’ı hâkim kılmak için
kendine has bir yol ve yordamının olacağı da açıkça bilinen hususlardandır.
İslâm’ı hâkim kılmak için yapılacak her bir doğru eylem, hatta zihinsel
faâliyetler bile birer sâlih ameldir.
Yani bu maksatla yapılacak işlerimizin kabul edilebilmesi için, bir ameli,
sâlih kılan özellikler şunlardır:
1) Yapılacak amel ile birlikte sahih bir akîdenin bulunması,
• 377 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
2) Yapılacak amelin ihlâsla, yani yalnızca Allah’ın rızâsı gözetilerek yapılması,
3) Bu amelin, şeriatin o amel için belirlemiş olduğu şekilde yapılması,
yani Kitaba ve Sünnete uygun olması (ittibâ). Dolayısıyla İslâm’ı hâkim kılmak
için izlenecek yolun, İslâm’ın kendi bünyesinden alınmış olması yahut
en azından İslâm’ın açıkça yasaklamış olduğu gâye ve maksatlara götüren
bir yol olmaması gerekmektedir. Buna bağlı olarak, şunu rahatlıkla söyleyebiliriz:
Demokrasi, esas itibarıyla, hâkimiyeti Allah’ın bir hakkı olarak
kabul etmeyip bu hakkı kayıtsız şartsız olarak halkta ya da millette gören
bir rejimin adıdır. Demokratik yöntemler de bu amacı gerçekleştirmek için
ortaya konulmuş yollardır. Müslüman bir kimse, İslâm’ı egemen kılmak
için çalışma ibâdetini îfa ederken, hiçbir yönüyle İslâm’la bağdaşmayan bu
yöntemleri, İslâm’ı egemen kılmanın vâsıtası olarak kullanamaz. Çünkü
böyle bir durumda en azından sâlih amelde aranan “ittibâ” şartı bulunmayacaktır.
Dolayısıyla böyle bir amel, en azından red edilmiş olacaktır.
Kaldı ki, her bir sistemin yöntemi de ancak kendi tabiatına uygundur.
Amaç ile yöntem arasındaki tabiat farlılıklarının varlığının sağlıklı birtakım
sonuçlara ulaştıramayacağı da hem mantıkî bir gerçektir; hem de artık
gerek İslâm âleminde ve gerekse coğrafyamızda yaşanan deneyimleri göz
önünde bulunduracak olursak, vâkıa daha açık ortaya çıkacaktır. Laiklik
ise; en azından İslâm’ın devlet ve toplum hayatına dair hükümlerini red ve
iptale dâvet ettiğinden, müslüman açısından kabul edilmesi imkânsız bir
siyasal yaklaşımdır.
Allah’ın indirdiği hükümleri ve öncelikle de Allah’ın hâkimiyetini (hangi
çerçevede olursa olsun) reddetmek de, İslâm dışında bütün sistemlerin
ortak yönünü teşkil eder. Dolayısıyla hâkimiyeti bütün kapsam ve boyutlarıyla
Allah’ın hakkı olarak görmeyen bir sistem ve din de, müslüman tarafından
reddedilmeye mahkûmdur. Allah’ın hüküm ve hâkimiyetini kısmen
ya da tamamen reddeden sistemlerin, İslâm’a göre başka bir şekilde değerlendirilmeleri
mümkün olmadığı gibi; müslümanın da bunları reddetmekten
başka bir tavır takınacağını beklemek mümkün değildir.
Müslümanlar Allah’ın Dini’ni gerçek mâhiyetiyle kavrayıp küllî ve cüz’î
hiçbir alanda İslâm’dan başka herhangi bir sisteme ihtiyaç duymayıp yalnızca
Rablerinin dini ile yetinerek, sadece o dinin gösterdiği doğrultuda,
• 378 •
Ahmed Kalkan
gösterdiği hedefe doğru ilerleyecek olurlarsa, hem kendi aralarındaki anlaşmazlıkları
ıslah edip birbirleriyle ilişkilerini düzeltecek, hem de Rableriyle
aralarını düzelterek O’nun rahmet ve inâyetine mazhar olacaklardır:
“Uğrumuzda cihad edenleri, elbette Biz Onları, yollarımıza iletiriz. Muhakkak
ki Allah, ihsân edenlerle beraberdir.” 1051
42-47. Âyetler
يَوْمَ يكْشَفُ عَنْ سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ إِلَ السُّجُودِ فَلا يسْتَطِيعُونَ خَاشِعَةً أَْبصَارُهُْ
ذَا ê وَمَنْ يكَذِّبُ بِ َ û مْ ذِ ةَّ لٌ وَقَدْ كَُنوا يدْعَوْنَ إِلَ السُّجُودِ وَهُْ سَاِلُونَ فَذَرْ نِ ي ö هَقُ ُ ÷تَ ْ
أَمْ تسْأَُلُمْ ¦ مْ مِنْ حَيْثُ لاَ يعْلَُونَ وَأُمِْ ي ل لُمْ إِنَّ كَيْدِي مَتِ ي نٌ ù الَْدِيثِ سَنَسْتَدْرِ جُ ُ
مْ يكْتُبُونَ ü مْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ أَمْ عِنْدَهُْ اْلغَيْبُ فَ ُ ü جْرًا فَ ُ أَ
يوْمَ : o gün يكْشَفُ : ortaya çıkar ,açılır عَنْ سَاقٍ : gerçek وَيُدْعَوْنَ : ve dâvet
edilirler إِلَ السُّجُودِ : secdeye فَلا يسْتَطِيعُونَ : güçleri yetmez (o vakit) : خَاشِعَةً
önlerine eğilmiş أَْبصَارُهُ : igözler مْö هَ ق ُُ ÷ت َْ : kendilerini kaplamış olarak : ذِلَّة
bir zillet وَقَدْ كَُنوا يدْعَوْنَ : hâlbuki dâvet olunuyorlardı إِلَ السُّجُودِ : secdeye وَهُْ
: onlar سَالُِونَ : sapasağlam iken û فَذَرْ نِ ي : (o halde) Bana bırak : وَمَنْ يكَذِّبُ
yalanlayanları ذَا الَْدِيثِ êبِ َ : bu sözü مْù سَنَسْتَدْرِ جُ ُ : Biz onları derece derece
azaba yaklaştıracağız مِنْ حَيْثُ : bir yerden لاَيَعْلَُونَ : bilmeyecekleri : وَأُمِْ ي ل
Ben mühlet veriyorum, süre tanıyorum لُمْ : onlara إِنَّ : elbette : كَيْدِي
planım ¦ مَتِ ي نٌ : sapasağlamdır أَمْ تسْأَُلُمْ : yoksa onlardan istiyor musun ki
أَجْرًا : bir ücret مْüفَ ُ : onlar مِنْ مَغْرَمٍ : haksız bir borçtan dolay مُثْقَلوُنَ : ağır
bir yük altında kalmış olsunlar أَمْ عِنْدَهُْ : yoksa onların yanında mıdır
اْلغَيْبُ : gayb مْüفَ ُ : onlar mı يَكْتُبُونَ : yazıyorlar “O gün gerçekler bütün
çıplaklığıyla ortaya çıkar ve secdeye dâvet edilirler; fakat güç getiremezler.
(42)
1051 29/Ankebût, 69
• 379 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde kendilerini zillet bürür. Hâlbuki
onlar, sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı (fakat yine secde
etmiyorlardı). (43)
(Rasûlüm!) Sen bu sözü (Kur’an’ı) yalan sayanı Bana bırak (kendini
üzme). Biz onları, bilmedikleri bir yönden yavaş yavaş azâba yaklaştırıyoruz.
(44)
Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu Benim planım çok sağlamdır! (45)
Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden onlar ağır bir borç
altında mı kalıyorlar? (46)
Yahut gaybın bilgisi onların nezdinde de, onlar mı (istedikleri gibi) yazıyorlar?”
(68/Kalem, 47)
“O gün gerçekler bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar ve secdeye dâvet
edilirler; fakat güç getiremezler. (42)
Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde kendilerini zillet bürür.
Hâlbuki onlar, sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı (fakat yine
secde etmiyorlardı). (43)
Müfessirlerin çoğunluğuna göre buradaki “gün”den maksat, son derece
şiddetli ve sıkıntılı olayların ortaya çıkacağı kıyâmet günüdür. “İş ciddileşip
paçalar
sıvandığı...” diye çevirdiğimiz “yükşefu an sâkın” deyimi lafzan
“incikten açılır” şeklinde tercüme edilmekte; bununla ciddi, önemli ve
güç bir işe girişilmesi
veya bütün hakikatlerin açıkça ortaya çıkması ya da
bir olayın iyice yaklaşması kastedilmektedir.1052 Âyette bu deyim özellikle
kıyamet gününü ve o günün sıkıntılarım ifade etmektedir. İnsanların o
günün sıkıntısından kurtulmaları
için mahşerde görevli melekler veya Allah’ın
ilham ettiği kimseler onları
Allah’a secde etmeye çağırırlar.1053 Râzî’ye
göre, inkârcılar dünyada Allah’a secde etmedikleri için âhirette kınamak
ve azarlamak maksadıyla
secdeye çağrılacaklardır.1054 Hadiste buyrulduğu
üzere erkek-kadın herkes Allah’a secde eder; dünyada gösteriş için secde et-
1052 Şevkânî, İrşâdu’l-Fuhûl, Beyrut, 1992, c. 5, s. 316-317
1053 İbn Âşûr, et-Tâhir ve’t-Tenvîr, Tunus, 1984, c. 29, s. 99
1054 Fahreddin Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb, Beyrut, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1411/1990, c. 30, s. 96
• 380 •
Ahmed Kalkan
miş olanlar da secde etmek
isterler fakat eğilemezler.1055 Başka bir rivâyette
inkârcıların da secde etmek isteyecekleri, fakat buna güçlerinin yetmeyeceği
haber verilmiştir.1056 Onlar, gözlerine korku çökmüş, zillet içerisinde ve
perişan bir halde bulunurlar. Hâlbuki dünyada yapabilecek durumda iken
de secdeye
çağrılmışlar, fakat secde etmemişlerdi. Bu nedenle âhirette secde
etme güçleri
ellerinden alınacaktır.1057
“Yükşefu an sâkın” bacakların açıldığı, yani işlerin güçleştiği zaman.
Sahabe ve Tabiinden bir cemaat bunun bir deyim olarak kullanıldığını
söylemişlerdir. Zor duruma düşen bir kimse için Arapça’da “keşf-i sâk” da
denilmektedir. Abdullah bin Abbas bu mânâda olduğunu rivâyet ederek
Arap edebiyatından getirdiği bazı delillerle bunu tekid etmektedir. Başka
bir görüşe göre ise, İbn Abbas ve Rübey bin Enes’ten “Keşf-i sâk”tan muradın
“hakikatin üzerinden perdenin kalkması” olduğu rivâyet edilmiştir. Bu
yoruma göre mânâ şöyle olmaktadır: “O gün bütün hakikatler açığa çıkınca
herkesin yaptığı ortaya çıkacaktır.” 1058
“…Hâlbuki onlar, sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı (fakat
yine secde etmiyorlardı).” Yani, Kıyamet günü kim Allah’a ibadet edenlerdendi
ve kim de onu inkâr edenlerdendi, açıkça ortaya çıkacaktır. Bu iş için
herkesin Allah’ın önünde secdeye kapanması istenince dünyadayken ibâdet
edenler hemen secde edecekler, oysa dünyadayken inkâr edenlerin bel kemikleri
kaskatı kesilerek kilitlenecek ve onlar secdeye gidemeyecekler, zelil
ve pişman olarak ayakta kalacaklardır. 1059
“(Rasûlüm!) Sen bu sözü (Kur’an’ı) yalan sayanı Bana bırak (kendini
üzme). Biz onları, bilmedikleri bir yönden yavaş yavaş azâba yaklaştırıyoruz.
(44)
Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu Benim keyd’im/planım çok sağlamdır!”
(45)
1055 Bk. Buhârî, Tefsir, 68/2
1056 Şevkânî, a.g.e., c. 5, s. 317
1057 Bk. Râzî, a.g.e., c. 30, s. 96; Hayrettin Karaman, Mustafa Çağrıcı, İbrahim Kafi Dönmez, Sadrettin Gümüş,
Kur’an Yolu, DİB Y., c. 5, s. 359
1058 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an
1059 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an
• 381 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
“Bu söz” diye çevirdiğimiz “hadîs” kelimesi “İlâhî vahiy, Kur’ân” veya
“yeniden dirilmeyi ve âhiret hesabını bildiren İlâhî haber” şeklinde
yorumlanabilir.
44. âyetteki “Bu sözü yalan sayanı bana bırak” cümlesi, vahiy
ve âhîreti inkâr
edenleri cezalandırma yetkisinin yalnız Allah’a mahsus
olduğunu ifade eder. “Biz onları, bilemeyecekleri bir şekilde yavaş yavaş
azâba doğru çekeceğiz” diye çevirdiğimiz cümle ise kısaca şunu anlatıyor:
Allah verdikçe onlar şımarır; fakat O, imtihan sebebiyle vermeye devam
eder. Bu durum İslâmî literatürde “istidrâc” terimiyle ifade edilmiştir.1060
Bilmeden bir kimseyi helâke sürüklemenin bir şekli de şudur: Zâlim ve
doğruluk düşmanı birine bu dünyada sıhhat, mal, evlat, başarı gibi bazı
nimetler verilir. Böylece kendisinde hiç bir eksiklik ve yanılgı olmadığını
zannederek hakka karşı düşmanlığa, zulüm ve isyana battıkça batar. Bu nimetlerin
kendisi için bir bağış değil, bilakis felâketine vesile olduğunu fark
edemez.1061
“Artık beni ve bu sözü yalanlayanları baş başa bırak! Biz onları bilmeyecekleri
bir yerden derece derece azaba yaklaştıracağız.” Beni onlarla başbaşa
bırak. Kur’an’ı yalanlayan bu kişilerin hakkından senin adına Ben gelirim.
Onları nasıl cezalandıracağımı ben bilirim. Onların bu durumlarını
düşünme. Bizler onları farkına varmaksızın azap ile yakalayacak, onları
adım adım azâba doğru iteceğiz. Nihayet onları -bunun adım adım
azâba yaklaştırılmak olduğunu bilmeyecekleri bir şekilde- azâbın içerisine
düşüreceğiz.
Çünkü onlar içinde bulundukları bu halin bir nimet bağışı
olduğunu
sanıyorlar. Bunun âkıbeti ve sonunda neler ile karşılaşacaklarını
düşünmüyorlar.
Bu ise onlar için çok ağır bir tehdit, Peygamber (s.a.s.) için
de bir tesellidir.
Onlar verilen nimetlerin derece derece azâba yaklaştırılmak olduğunun
farkına varmıyorlar. Aksine bunun Yüce Allah’tan bir lütuf olduğuna
inanıyorlar. Gerçek ise, aynı durum onları hakir düşürmektir. Nitekim
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Zannederler mi ki Biz kendilerine mal ve
oğullar vermekle, iyilikleri kendilerine çabucak ulaştırıyoruz. Hayır! Onlar
farkında değiller.”1062
1060 Bk. 7/A’râf, 182
1061 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an
1062 23/Mü'minûn, 55-56
• 382 •
Ahmed Kalkan
Yine Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Onlar kendilerine hatırlatılanı
unutunca Biz de üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine
verilenlere sevinince ansızın onları tutup
yakalayıverdik de ümitsiz kesiliverdiler.”
1063
“…Doğrusu Benim keyd’im/planım çok sağlamdır!” Mekkeli kâfirlerin
Hz. Peygamber’e (s.a) suikast yapmak, onu öldürmek için aralarında
plan kurduklarına işarettir. Âyette “plan” diye çevirdiğimiz “keyd” kelimesi,
Allah için kullanıldığında,
İslâmiyet ve müslümanlar aleyhinde çalışan
inkârcıların planlarını boşa çıkaran
Allah’ın adaletli ve hikmetli planını
ifade eder. Yüce Allah kendi planı uyarınca,
âyetlerini yalan sayanları hemen
cezalandırmayıp onlara mühlet verdiğini, kendilerine
bazı imkân ve
fırsatlar tanıdığını, bu suretle onların derece derece kurtuluşu
olmayan bir
yıkıma doğru gittiklerini ifade buyurmaktadır.1064 “Keyd” kelimesinin anlamı
gizli plan yapmak demektir. Kendi başına bu anlamıyla kötü bir mânâya
gelmez ama bir kimseye haksız olarak ve ona zarar vermek için yapıldığında
bu kötü bir hareket olur. Yoksa bu kelimenin kötü bir anlamı yoktur,
özellikle bu plan, ona müstahak olan birisine yapılmışsa.
Bu âyette bildirilen, Kur’an-ı Kerim’in açıkça önceden haber verdiklerinden
biridir. Mekke döneminin ilk günlerinde kimsesiz ve yoksul bir
avuç müslümandan başka görünüşte Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yanında hiçbir
güç yoktur. Herkes ona karşı mücadele veriyordu. İslâm ve küfür mücadelesini
gören herkes bu mücadelenin katiyyen eşit şartlarda yapılmadığını
görüyordu. Hiçbir kimse o günlerde, birkaç sene sonra burada küfür döşeğinin
tiftiğinin atılmak üzere olduğunu düşünemezdi. Hatta işin dış görünüşüne
bakanlar, Kureyş ve diğer bütün Arap kabilelerinin karşı çıkması
sonucu, bu yeni dine çağrının sona ereceğini tahmin ediyorlardı. Fakat işte
böyle bir durumda, bütün kesinliği ile kâfirlere açık açık şöyle hitap edildi:
Bu çağrıyı kırmak, yenmek için almak istediğiniz tedbirlerin hepsini alın,
yapacağınız oyunların hepsini yapın görün bakalım. Onların hepsi size geri
dönecektir. Ve siz asla onu yenemeyeceksiniz.1065
1063 6/En'âm, 44; Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l Münir
1064 Bk. 7/A’râf, 182-183; ayrıca krş. 6/En’âm, 44; Hayrettin Karaman, Mustafa Çağrıcı, İbrahim Kafi Dönmez,
Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, DİB Y., c. 5, s. 360
1065 Mevdûdî, Tefhimu’l Kur’an, Tûr Sûresi, 42. âyetin tefsiri, c. 5, s. 551
• 383 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
Burada Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ben onlara mühlet veriyorum.
Muhakkak benim onlara karşı keyd’im/tedbirim sapasağlamdır.”1066
Yani günahları
daha çok artsın ve tuzağın daha çok farkına varamasınlar
diye onlara
süre tanıyor ve erteliyorum. Şüphesiz kâfirlere karşı benim tedbirim
ve tuzağım pek güçlü ve pek çetindir. Benim emrime aykırı hareket
eden, peygamberlerimi yalanlayan, Bana karşı isyankârlık etmek cüretini
gösteren hiçbir kimse Benden kurtulamaz. Yüce Allah’ın hile yapmak demek
olan “keyd” tabirini onlara karşı tedbiri hakkında kullanması bu şekilde
görülmesinden dolayıdır. Çünkü onlara zarar vermek maksadıyla onlara
faydalı görünen bazı şeyler vermiştir. Buna sebep ise Yüce Allah’ın onların
murdarlıklarını ve küfürde ayak diretip gideceklerini bilmesindendir.
Buhârî ve Müslim’deki rivayete göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz Allah zâlime süre tanır. Fakat onu bir defa yakaladımı artık
bir daha bırakmaz.” Daha sonra da: “Rabbin zulüm yapan ülkeleri yakaladığında
işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı pek acıklı, pek şiddetlidir.”
1067 buyruğunu okudu.
Mekr’in Allah’a Nisbet Edildiği Halde Mü’mine Nisbet Edilmemesi:
Tuzağın Allah’a nisbet ve izâfe edilmesi hakkında, öncelikle şunu söylemek
gerekir: Keyd ve mekr, aslında bir şeyi planlamak, başkasını amacından
çevirmeyi tasarlamak, başkasının yapacağı işe engel olmaktır. İyi ve kötü
olmak üzere ikiye ayrılır. Bu ayrımı Kur’an yapmaktadır. İyi bir iş yapmanın
çaresini düşünmek ve uygulamak iyi tuzak (plan), kötü bir iş yapmanın
çaresini aramak ve uygulamak ise kötü tuzak (plan)dır. Kur’an, kâfirlere âit
tuzağı, bazı âyetlerde “kötü mekr” 1068 olarak belirtir. Demek ki, kötü olmayan
tuzak da vardır ki, o da Allah’a âit olan mekrdir.
Keyd ile “mekr” aynı anlamdadır. Genellikle yapılacak kötü şeyler gizli
tutulduğundan keyd ve mekr, kötü iş düzenleme, tuzak kurma anlamında
kullanılır. Fakat mekr, mutlaka kötü tedbiri düşünmek demek değildir.
İyi tedbire de mekru’l-hasen denilir. Bunun için Allah, “mâkirlerin (plan
yapanların, tuzakları bozanların) en iyisi (hayru’l-mâkirîn)”1069 olarak nitelendirilmiştir.
1066 68/Kalem, 45
1067 11/Hûd, 102
1068 35/Fâtır, 43, 10; 16/Nahl, 45
1069 3/Âl-i İmrân, 54
• 384 •
Ahmed Kalkan
Allah, yapılan suçu, benzeri bir ceza ile engeller. Buna edebiyatta müşâkele
denilir. Burada işlenen suç, tuzak kurmadır. Bunun cezâsı, onu etkisiz
bırakacak bir tuzak, yani karşı tedbirdir. Allah, tedbir uygulayanların en
hayırlısıdır. Zira O’nun tedbirinin sonucu, daima yaratıkların hayrınadır.
İşin içyüzünü bilmeyenler, O’nun tedbirini bazen şer sanırlar, ama aslında
şer sandıkları şey, kendileri için hayırlıdır.
Allah’ın mekri, kötülük kuranların eylemlerini boşa çıkaracak çare bulması,
onların tuzaklarını engelleyecek karşı tedbir hazırlamasıdır. “Allah’ın,
kula fırsat ve bol dünya imkânları vermesi, Allah’ın keydi ve mekridir” diyenler
de vardır. Hz. Ali’nin: “Kendisine verilmiş olan bol dünya nimetiyle
kendisine mekr edildiğini (bunlarla sınandığını) bilmeyen kimsenin aklından
zoru vardır!” dediği rivâyet edilir.1070 Kötü tuzak, sahibinin ayağına dolanır.
Bu, Allah’ın genel yasasıdır. Peygamberlere ve hak dâvetçilerine kötülük etmek
isteyenler, kendi kurdukları tuzaklarına yakalanıp helâk olurlar. 1071
Kâfirlerin tuzak kurması, Peygamber’in dâvetini önleyecek, etkisiz bırakacak
planları kurmaları, çareler düşünmeleri demektir. Onlar, Peygamber’i
etkisiz bırakmak, hatta onun varlığını ortadan kaldırmak için çareler
düşünür, planlar kurarken Allah da onların planlarını etkisiz kılacak karşı
plan kurar ve onların tuzaklarını kendi ayaklarına dolar. Çünkü yapılan kötülük,
gerçekte kişinin kendi canını yakalar, kendi ayağına dolanır. Yapılan
her kötülük, zâhirde başkalarına zarar verse de gerçekte kişinin kendi canına
tuzak olur, onu mânevî azaplara, zindanlara yakalatır. Allah kötülerin
tuzaklarını bozar, kendi başlarına geçirir. Nitekim Mekke müşriklerinin,
Peygamber aleyhindeki tuzakları, sonunda kendi aleyhlerine dönmüş, kendi
ayaklarına dolanmıştır. 1072
Hz. Peygamberimiz (s.a.s.) de, “Harb hud’adır/hiledir”1073 buyurmuştur.
Dikkat edilirse, görülecektir ki, bu hadiste de keyd kavramının benzeri
olan “hud’a”, mü’minlere nisbet edilmemiş, temelde istenmeyen ve kâfirlerin
sebep olduğu “harb” için kullanılmıştır. Bu hadisinde Rasûlullah savaşta
kâfirlere karşı yapılacak hileyi hud’a olarak isimlendirmiştir. Ahdi veya
1070 Râğıb, el-Müfredât, s. 471
1071 35/Fâtır, 42-43
1072 S. Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, KUBA Yay., c. 13, s. 151
1073 Buhârî, Cihad 157, Menâkıb 25, İstitâbe 6; Müslim, Cihad 18, 19, Zekât 153; Ebû Dâvud, Cihad 92, Sünnet
28; Tirmizî, Cihad 5; İbn Mâce, Cihad 28
• 385 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
emânı bozmamak kaydıyla savaşta düşmanı yanıltmak için hile yapmanın
veya yalan söylemenin câiz olduğu konusunda âlimlerin ittifakı vardır.1074
Hud’ada içteki niyet ile dışa tezâhür eden hareket arasında bir ayrılık sözkonusudur.
Bütün bunlarla birlikte, “harbin hud’a olması”, mü’minleri özellikle
savaş şartlarında kâfirlerin hile ve hud’alarına karşı dikkatli ve uyanık
olmaları için ihbar ve ikaz anlamı da düşünülmelidir.
Savaşta da, yapılan anlaşmayı ve verilen emânı bozmamaya gayret sarf
edilmelidir. Bu tür anlaşmaları bozacak davranışlardan da âzamî ölçüde
kaçınılır. Prensip olarak düşman anlaşma şartlarına uyduğu sürece İslâm
Devleti de uyar. Düşman bunu çiğnerse, müslümanlar için de misliyle mukabele
etme hakkı doğar. “Savaşın hud’a olduğu bildirilen hadiste, savaş sırasında
bütün kabiliyeti, plan ve stratejiyi ortaya koyarak ve iyi düşünerek
savaşı kazanma yollarını araştırmanın gerekliliği vurgulanmıştır.
Kur’an-ı Kerim’de münâfıkların aldatıcılığından söz edilmekte, fakat
Allah Teâlâ’nın onların aldatmasına müsâade etmediği belirtilmektedir.1075
Münafıkların, küfürlerini içlerinde gizleyip, sonra da dilleri ile müslüman
olduklarını söyleyerek, Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalıştıkları, -hâşâ-
Allah’ı kandırabileceklerini sanmaları açığa vurulmuştur.
İslâm’da fertlerin birbirini aldatması yasak olduğu gibi, müslümanın aldanmaması
da bir esastır. Çünkü müslüman bir başkasının hakkına tecâvüz
etmeyeceği gibi, kendi hakkını da başkasına çiğnetmez. Gerek alışverişte
olsun, gerek diğer sosyal münâsebetlerde olsun bir müslüman ne aldatır, ne
de aldanır. Böyle bir yola asla tenezzül de etmemeli ve bir müslümanı asla
aldatmamalıdır. Her müslüman diğer müslümanın kardeşi olduğu için1076
toplumun birlik ve beraberliğini, bozmak bundan da öte kardeşliğini temelinden
sarsan böyle bir yola tevessül etmek haramdır. Nitekim Hz. Peygamber
çarşıda ıslak buğdayı, çuvalın altında kuru buğday ile kapatarak sattığı
malın hatasını gizlemek sûretiyle halkı aldatmaya çalışan kişiye: “Bizi aldatan
bizden değildir”1077 ihtarında bulunmuştur.
1074 Nevevî, Şerhu Müslim, c. 12, s. 45
1075 2/Bakara, 9; 4/Nisâ, 142; 8/Enfâl, 62
1076 49/Hucurât, 10
1077 Müslim, İmâm, 164; Ebû Dâvud, Büyü', 50; Tirmizi, Büyü', 72
• 386 •
Ahmed Kalkan
Mü’minler Niye Mekr Edemezler? Mekr ve benzeri kelimelerle ifâde
edilen kavramların, Kur’ân-ı Kerim’de kâfirler ve Allah hakkında kullanıldığı
halde, mü’minlere nisbet edilmemesi, üzerinde düşünülmesi gereken
önemli çıkarımları olabilecek bir husustur. Mekr’in Allah’a nisbet edilmesinin,
herhangi olumsuz bir anlamda kullanılamayacağı, yukarıda izah
edildiği gibi, açıktır. İnsanlara nisbet edilen mekr ise, çoğunlukla olumsuz
anlamdadır. Mekr, olumlu anlamda veya zorunlu hallerde kâfirlere karşı
kullanılmış olsa, mü’minlerin bazısının bunu istismar edebileceği ve olumsuz
anlamda ya da zorunlu olmadığı hallerde de diğer insanlara karşı kullanabileceği
ihtimali sözkonusu olacaktır. Hâlbuki “kizb/yalan” gibi “mekr”
de mü’minlerde normal halde bulunamayacak, yani bulunmaması gereken
problemli bir özelliktir.
Mü’minlerin temel vasfı, mü’min kelimesinin de bir anlamı olan “emîn/
güvenilir” olmaktır. Bu güvenilirliğin “doğruluk”la yakın irtibatı vardır.
Yine mü’min, dünyada huzura ve devlet gibi nimetlere, âhirette de cennete
hak kazanabilmek için sâlih amel sahibi olmak zorundadır. “Sâlih amel” sahibi
olmanın temel özelliklerinden biri, sâlih kelimesinin türevi olan “ıslah
edici” özelliğidir. Yeryüzünden fitne ve fesâdı tümüyle kaldırma göreviyle
sorumlu olan mü’minler,1078 kendi yaşayışlarıyla en küçük çapta fesâda sebep
olmamalıdırlar. İnsanla ilgili “mekr”in fesâda yol açmaması ve insanları
ıslaha yöneltmesi çok zor ve hassas bir denge gerektirir. Bu zorluğu da her
mü’minin aşması mümkün değildir. Ve mü’minlerin temel özelliklerinden
biri de “sırât-ı müstakîm” yolcusu olmaktır.1079 Yani, dosdoğru yolda dosdoğru
yolcu olmak. Bunun da “mekr” gibi hileli yollara normal olarak zıt
düşeceği âşikârdır.
Kâfirlerin şirk için cihad etmelerine1080 karşılık, mü’minlerin Allah
yolunda cihad etmeleri emredilmiştir. Kâfirlerin tâğut yolunda savaş yapmalarına
karşı, mü’minlerin Allah yolunda mukatele ettikleri belirtilmiş
ve şeytanın dostlarına karşı mü’minlerin savaşmaları emredilmiştir.1081
Mü’minler, ğazaba uğramış yahûdiler gibi “sen ve Rabbin gidin kâfirlerle savaşın,
biz burada oturacağız”1082 diyemezler. Allah, bizim elimizle kâfirlere
1078 2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39
1079 1/Fâtiha, 6; 41/Fussılet, 30
1080 31/Lokman, 15
1081 4/Nisâ, 76
1082 5/Mâide, 24
• 387 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
ceza vermek istemektedir. “Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle onlara
azâb etsin, onları rezil etsin, sizi onlara gâlip kılsın ve mü’min toplumun kalplerini
ferahlatsın.”1083 Mü’minler, her şeyden evvel, Allah’ın emrinde O’nun
kulu, cündü/askeri, hizbi/taraftarı olmak zorundadır. Yeryüzünün halifesi
vasfını da bu fesadı önleyip ıslahı ikame etmeleriyle kazanacaklardır. Bütün
bunlara rağmen, yukarıdaki gerekçeyle ilgili olmalıdır ki, keyd, mekr ve
hile yapan kâfirlere karşı mü’minler de uluorta aynı silâhı kullanamazlar.
Köpek kendilerini ısırınca onlar da köpeği ısırmaya kalkmazlar, kendilerine
yakışan şekilde, insanî biçimde onu cezalandırırlar.
İşin bir de şu yönü düşünülebilir: Mekr ve keyd, yani tuzak ve hile, aldatma
o kadar çirkin fiildir ki, bu suçun cezâsını, aynı cinsten olmak üzere
hemen Allah veriyor, mü’min kullarını devreden çıkarıyor. Cezâsının benzer
şekilde mü’minler tarafından verilmesi, belki bu cezânın misliyle, âdil
ve âcil olarak verilmesini geciktirebilir, hatta ihmal ettirebilir. Çünkü kâfirlerin
keyd ve mekrine karşı her yerde ve her zaman mü’minler görev bilincine,
adâlet ve güce sahip olmayabilir. O yüzden her şeyi sebebe bağlayan
Allah, bu konuda sebepleri kaldırıyor, mü’min kullarını devreden çıkarıyor,
keyd ve mekrin cezâsını daha dünyada iken bizzat Kendisi misliyle veriyor,
keyd ve mekre mukabelede bulunuyor.
Mü’minler, bütün kâfirler kendilerine karşı birleşseler, tüm hile ve desiseleriyle
üzerlerine çullansalar, hileleri bozacak bir Allah’a güvendikleri
için, kâfirlerin tuzaklarından korkmazlar, dâvâlarından geriye dönüp değişmezler,
hatta bu durumlar onların imanlarını daha da arttırır. “Bir kısım
insanlar mü’minlere; ‘Düşmanlarınız size karşı toplandılar; aman sakının
onlardan!’ dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırmış ve
‘Hasbünallah ve ni’me’l-Vekîl -Allah bize yeter. O ne güzel vekildir-’ demişlerdir.
Bunun üzerine, kendilerine hiçbir fenâlık dokunmadan, Allah’ın nimet ve
keremiyle geri geldiler. Böylece Allah’ın rızâsına uymuş oldular. Allah, büyük
kerem sahibidir. İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer
mü’min iseniz onlardan korkmayın; Benden korkun. Küfre, inkâra koşuşanlar
sana hüzün/kaygı vermesin. Çünkü onlar, Allah’a hiçbir zarar veremezler.
Allah onlara, âhiretten yana bir nasip bırakmak istemiyor. Onlar için çok
elemli/acıklı bir azap vardır. Şurası muhakkak ki, imanı verip küfrü/kâfirliği
(satın) alanlar, Allah’a hiçbir zarar veremezler. İnkâr eden kâfirler sanmasınlar
ki, kendilerine mühlet vermemiz onlar için daha hayırlıdır. Onlara ancak,
günahlarını arttırmaları için fırsat veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap
vardır.” 1084
1083 9/Tevbe, 14
1084 3/Âl-i İmrân, 173-178
• 388 •
Ahmed Kalkan
Mü’minler, bilmelidirler ki, kendileri doğru yolda olduktan, Kur’an’a
uyduktan, Allah’ın dinine yardım ettikten sonra, kendilerine kâfirlerin
hiçbir planı, hile ve desisesi, güç ve zulmü zarar veremeyecektir. “Ey iman
edenler! Siz kendinize bakın. Siz hidâyette/doğru yolda olunca dalâletteki sapan
kimse(ler) size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık O, size
yaptıklarınızı bildirecektir.”1085 Bu âyetten, nemelâzımcılığa yol bulmak çok
yanlıştır. Bu âyet, Kur’an bütünlüğünde değerlendirildiğinde, şöyle anlaşılır:
Bir mü’min Rabbine karşı, kendine, ailesine ve çevresine karşı vazifelerini
yapar, insanlara ma’rûfu emreder, münkerden yasaklar, sâlih amellerle
çevresini ıslah eder ve fesadı önlemeye çalışırsa, başkalarının yoldan sapması
ondan sorulmaz ve ona dalâletteki sapıklar zarar veremez.
“Eğer siz sabreder ve ittika ederseniz/sakınırsanız onların “keyd”i (hileli
düzenleri) size hiçbir zarar veremez.” 1086
“De ki: ‘Ortaklarınızı çağırın, sonra bana (istediğiniz) “keyd”i/tuzağı kurun
ve bana göz bile açtırmayın! Şüphesiz ki, benim velîm o Kitab’ı indiren
Allah’tır. Ve O, bütün sâlihlere de velîlik eder.” 1087
“Eğer sana hud’a/hile yapmak isterlerse, şunu bil ki, Allah sana kâfidir. O,
seni yardımıyla ve müminlerle destekleyendir.” 1088
“Yahut bir keyd/tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl keyde/tuzağa düşecek
olanlar, inkâr edenlerdir.” 1089
“Gerçekten Allah, kâfirlerin “keyd”ini, hileli düzenlerini boşa çıkarıcıdır.”
1090
“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz, Allah
da size yardım eder, ayaklarınızı sağlam tutar (hak yoldan kaydırmaz).
İnkâr eden kâfirlere gelince, onların hakkı yıkımdır. Allah onların yaptıklarını
boşa çıkarmıştır. Bunun sebebi, Allah’ın indirdiğini beğenmemeleridir.
Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. Onlar yeryüzünde gezip dolaş-
1085 5/Mâide, 105
1086 3/Âl-i İmrân, 120
1087 7/A’râf, 195-196
1088 8/Enfâl, 62
1089 52/Tûr, 42
1090 8/Enfâl, 18
• 389 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
madılar mı ki, kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görsünler?
Allah onları yere batırmıştır. Kâfirlere de onların benzeri vardır. Bu, Allah’ın
mü’minlerin yardımcısı olmasından dolayıdır. Kâfirlere gelince, onların yardımcıları
yoktur.” 1091
Bugün, kâfirlerin, egemen tâğûtî güçlerin, İslâm dışı ve düşmanı düzenin,
derin devletin, dünya emperyalizminin, İsrail ve dostlarının, globalleşen
dünya müstekbirliğinin her çeşit psikolojik ve fizikî savaş araçlarına
başvurması, medya gibi kitlesel imha silâhlarını müslümanlarla savaş için
kullanması, uydulardan bile yararlanması, ajan ve provakatörleri cemaatlerin
içine sızdırması, yani çeşitli mekr içinde bulunması mü’minleri hiçbir
şekilde ümitsizliğe düşürmemelidir. Çünkü onların bu güç ve hilelerine
karşılık kendi güçlerini değil, Allah’ın gücünü değerlendirmelidirler. Plan
ve hesaplarına, mekrlerine karşı, Allah’ın mekri karşılarında olacaktır. “Lâ
kuvvete illâ billâh -Kuvvet yalnız Allah’ındır, O’ndan başkasının kuvveti yoktur-”
1092; “Bütün kuvvet, tümüyle Allah’a aittir.” 1093
Mü’min, kulluk görevini yerine getirmek için İlâhî emirlere uysun, yeter;
gerisi kendiliğinden gelecektir. İbâdet/kulluk için yaratılan insan, bunu
unutuyor, Allah’ın görev olarak üzerine yüklemediği ağır ve kaldıramayacağı
sorumluluğa soyunuyor, meselâ ille de devlet kurması gerektiğini
düşünüyor ve bunun için gayr-ı meşrû çalışmalara dalıyorsa, bunun suçu
Kur’an’a uymadığı, ya da İslâm’ı yanlış anladığı için kendisine âittir. İbâdetin/
kulluğun içinde, yani İlâhî görevlerin içinde neler varsa, gücünün yettiği
oranda mü’min kul onunla uğraşır, neticeyi Allah’a bırakır. O niyet ve
amelinden, inanç ve gayretinden sorumludur, devlet kurmaktan veya dünyayı
değiştirmekten değil. Bunun için düşmanını gözünde büyütmemeli,
korku ve ümitsizliğe düşmemelidir. Hizmet edeceğim diye, gayr-ı meşrû
araçlarla neticeye gitme gafletinde bulunup Allah’a isyan etmiş olmamalıdır.
Ava giderken avlanmamalı, değiştirmek istediği kimselere benzememeli,
onların kendisini kendilerine benzetmelerinden sakınmalı, onları
memnun etmeye, boş yere uğraşmamalıdır.
1091 47/Muhammed, 7-11
1092 18/Kehf, 39
1093 2/Bakara, 165
• 390 •
Ahmed Kalkan
Mü’minler, kâfirlere karşı kendilerine yardımcı olacak Allah’a sahip
iken, dünyada ümitsizlik içinde olabilir mi? Nerede ve hangi şartlarla imtihan
ediliyor olursa olsunlar, mü’minler kendilerini güçsüz, zayıf, kâfirlerin
hilelerini gözlerinde büyüten görev kaçkını olabilirler mi? Olabilirlerse nasıl
ve ne kadar mü’min olabilir ve kalabilirler?
Kâfirlerin hesabı varsa, Allah’ın da bir hesabı vardır. Zâlimin zulmü
varsa, mazlumun da Allah’ı var. Kâfirlerin tuzakları, oyunları, dolapları,
planları varsa, onları kendi ayaklarına dolandıracak, başlarına geçirecek,
oyunlarını bozacak Allah vardır.
“Allah’ın nûrunu ağızlarıyla (üfleyip) söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler
hoşlanmasalar da, istemeseler de, Allah nûrunu tamamlamaktan asla
vazgeçmez.” 1094
Peygamberimiz de mü’minlere mekri yasaklamıştır. “Mekr/hile ve tuzak
planlamayınız. Mekr işleyen sûikastçıya yardım da etmeyiniz. Çünkü Allah
‘kötü tuzak ancak sahibine dolanır’ buyurmuştur.” 1095; Ayrı bir hadiste de
“bir mü’mine zarar veren veya hile yapanın mel’un olduğu” 1096 bildirilmektedir.
“Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden onlar ağır bir
borç altında mı kalıyorlar?” (46)
Bu ve bundan sonraki âyet, 52/Tûr sûresinin 40 ve 41. âyeti olarak da
tekrar edilir. Peygamber, tebliğ faâliyetinin karşılığında ücret beklemez,
muhâtaplar da maddî anlamda borç altında olmazlar, tebliğ de itaat da
maddî kaygılarla ilgisi olmayan, tamamen dinî ve ahlâkî birer görevdir.
Burada zâhiren muhatap Peygamber (s.a.s.) ise de aslında O’nun muhalifleri
olan âsî müşriklerdir. Onlara “Allah’ın elçisi sizden bir karşılık mı istiyor
ki bu kadar kızıyorsunuz” denilerek sorulmaktadır. Siz de biliyorsunuz
ki O’nun sizden bir talebi yoktur. Size ne söylüyorsa ve ne takdim ediyorsa
bu ancak sizin iyiliğiniz içindir. O’nun tebliği hususunda niye böyle çıldırmaktasınız
Şu söylenmek istenmektedir; eğer Hz. Peygamber (s.a.s.) sizden
1094 9/Tevbe, 32; 61/Saff, 8
1095 Fahreddin er-Râzi, Mefâtihu’l-Gayb, c. 26, s. 34-35
1096 Tirmizî, Birr 27
• 391 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
bir şey bekliyor da, bir art niyeti varsa ve bütün bu didinip uğraşmalarını
şahsî menfaati için yapıyorsa bu, sizin ondan uzak kalmanızın en azından
mâkul bir sebebi olabilir. Ama siz kendiniz de biliyorsunuz ki, o bu davetinde
hiçbir art niyet taşımamaktadır, hiç bir menfaat beklememektedir ve
sadece sizin iyiliğiniz için gece gündüz çalışmaktadır.
O halde neden siz sükûnetle onun sözlerini dinlemeye bile yanaşmıyorsunuz?
Bu soruda hoş bir tenkit vardır. Bütün dünyanın yapmacık liderleri
ve dini merkezlerin devamlı sakinleri gibi Arabistan’da müşriklerin liderleri,
papaz ve dini önderleri, serbestçe dini işleri yürütürlerdi. Bundan dolayı
onlara bu soru sorulmuştur ki: Bir tarafta açık açık sizden bağışlar ve adaklar
alan, her dini hizmet için ücret isteyen din tüccarları var, diğer tarafta;
hiçbir menfaat gözetmeyen hatta kendi ticari işlerini bırakıp son derece
akıl ve mantıkla size dinin doğru yolunu göstermeye çalışan mükemmel
bir insan var. Bu durum karşısında hâlâ sizin bu peygamberden kaçmanız
ve o menfaatçilere koşmanız akılsızlık değil de nedir?1097
“Yoksa sen onlardan bir ücret mi istiyorsun da onlar bir borçtan dolayı
ağır bir yük altında mı bırakıldılar?” Yani yoksa sen onlardan hidayet, onlara
öğretmek, risaletini tebliğ etmek, onları Yüce Allah’a iman etmeye dâvet
etmek karşılığında bir ücret mi istiyorsun da onlar yüklenmekle karşı
karşıya kaldıkları bu ağır malî yükü -mal harcamaktaki cimriliklerinden
dolayı- ödemekten kendilerini ağır bir yük altında mı kabul ediyorlar? Anlatılmak
istenen şudur: Sen onlardan bir ücret istedin de bundan dolayı mı
senin çağrını kabul etmekten yüz çevirdiler?!
Oysa ey Muhammed, sen onları
Yüce Allah’ın yoluna onlardan alacağın
bir ücret söz konusu olmaksızın davet etmektesin. Ücret istemek yerine sen
bunun mükâfatını Allah’tan umuyorsun. Bununla birlikte onlar câhilliklerinden,
küfürlerinden ve inatlarından
dolayı kendilerine getirdiğin hakkı
yalanlamaktadırlar. Bununla peygamberlik ispat edilmektedir. Çünkü Peygamber
(s.a.s.) maddî herhangi bir menfaat için değil, hayra bizzat hayır
olduğu için çağırmaktadır.1098
1097 Mevdûdî, Tefhimu’l Kur’an, Tûr Sûresi, 40. âyetin tefsiri, c. 5, s. 550
1098 Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l Münir
• 392 •
Ahmed Kalkan
Hiçbir Peygamber, Tebliğ Karşılığında
İnsanlardan Ücret İstemez
“(Hz. Nuh, kavmine şöyle dedi:) Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum.
Benim ücretimi (mükâfatımı) verecek olan, ancak âlemlerin Rabbi
Allah’tır.” 1099
“(Hz. Hûd, kavmine şöyle dedi:) Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum.
Benim ücretimi (mükâfatımı verecek olan, ancak âlemlerin Rabbi Allah’tır.”
1100 Aynı ifadeleri, Hz. Sâlih,1101 Hz. Lût,1102 Hz. Şuayb1103 kavimlerine
söylerler.1104 Aynı ifadeleri Hz. Muhammed’in (s.a.s.) de kavmine belirtmesi
istenir:
“(Ey Rasülüm) de ki: ‘Ben bu yaptığım tebliğe karşı sizden bir ücret istemiyorum,
ancak Rabbine bir iman ve itaat yolu tutmak isteyen kimseler
istiyorum.” 1105
“Yoksa sen, onlardan bir ücret istiyorsun da, borçlu kalmaktan, yük altında
ezilmişler midir?” 1106
“(Ey Rasülüm) Buna karşı (yaptığın tebliğ ve imana dâvetten dolayı) onlardan
bir ücret de istemiyorsun. O Kur’an, bütün âlemlere ancak bir nasihattir.”
1107
“Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, onların sözlerine
kulak verin; çünkü onlar hidâyete (doğru yola) ermiş kimselerdir.” 1108
“Ben Allah tarafından size gönderilmiş bir rasûlüm” diyenlere kavimleri
“acaba ne yapmak istiyor bu adam, nedir bunun maksadı?” diye şüphelerini
dile getirmişlerdir. Allah, rasüllerinin üzerindeki bu şüpheyi öncelikle
kaldırmak için onların niyetlerinin dünya olmadığına dair güvence vermiş-
1099 26/ Şuarâ, 109
1100 26/Şuarâ, 127
1101 26/Şuarâ, 145
1102 26/Şuarâ, 164
1103 26/Şuarâ, 180
1104 Yine insanlardan tebliğ karşılığında ücret istememekle ilgili olarak, benzer ifadeler için bk. 11/Hûd, 29,
50-51, 88; 10/Yûnus, 72; 26/Şuarâ, 109-110
1105 25/Furkan, 57
1106 52/Tûr, 40; 68/Kalem, 46
1107 12/Yûsuf, 104; Rasûlullah'ın tebliğine karşı ücret istememesi ile ilgili olarak benzer ifadeler için bk. 42/
Şûrâ, 23; 38/Sâd, 86; 34/Sebe', 47; 6/En'am, 90.
1108 36/Yâsin, 21
• 393 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
tir. Zannettikleri gibi bu rasüllerin maksatlarının dünya malı olmadığını,
kadın olmadığını, makam ve mevki, yani riyâset olmadığını söylemiş ve
söyletmiştir. Peygamberler, yaşadıkları hayat ile bunu bilfiil isbat etmişlerdir.
Maksatlarının dünya menfaati, kadın ve makam-mevki olmadığını
halka göstermişlerdir.
Buna bugün de gerek vardır; hem de çok. Rasüllerin kendilerini isbat
ettikleri gibi, peygamberlerin mirasına sahip çıkanlar, çıkmak isteyenler,
onların ümmetlerinin velâyetlerini devralacak olanlar, insanlara bu güveni
vermek zorundadırlar. Maksatlarının Allah rızası olduğunu sözle değil;
bilfiil yaşadıkları hayatlarıyla ortaya koymalıdırlar. Tebliğ faaliyetinde bulunanlar,
ümmeti uyarma, müjdeleme ve korkutma görevini yüklenenler
ücretlerini ümmetten almamalı, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan almalıdırlar;
Özellikle bu görevlerinin karşılığını. Rasüllerin mirası olan ümmet için
çalışıp çabalama karşılığında dünyalık elde etmeyi istemek, aslında ahmaklıkların
en büyüğüdür. Çünkü çok kıymetli bir şeyi yok pahasına satmaktır.
Hatta Cennet satın alınabilecek şeyle tutup Cehennem satın alma ahmaklığıdır.
Meselenin âhiret yönü elbette daha önemlidir; fakat orayı Allah’a havale
ederek, biz dünyevî açıdan değerlendiriyoruz. Çünkü öncelikle ümmetin
bu insanlar karşısında ümitlerinin kaybolmamasını, onlara karşı güvenlerinin
sarsılmamasını istiyoruz. Elindeki çok kıymetli bir şeyi ucuza satın almak
isteyenlere karşı uyanık davranan bir çocuk kadar olsun, ümmete olan
hizmetini dünyevî yönde bozdurup harcamasını isteyen nefsine, şeytana
veya buna teşvik eden insanlara karşı müslüman uyanık olmalıdır.
Müslüman olmayan kitleler dahi liderlerinde bu özellikleri aramaktadır.
Toplumun kendisine teveccühünü kötüye kullananları daha sonra sırtından
attığını göz önüne alırsak, mü’minlerin âlimlerine ve az çok isim
yapmışlarına büyük yükümlülükler düşmektedir. Bunların başında sade bir
yaşantı gelmektedir. Müslüman toplumun genelinin üstünde bir yaşantıya
sahip olan kişiler, asla emniyet ve itimat telkin edemeyeceklerdir. Peygamberler
bunun en muazzam örnekleriydi. Hatta Allah Teâlâ onlardan bahsederken
“kendi içlerinden birisi” ifadesini kullanmıştır. Bu, kendileri gibi bir
insan, tanıdıkları birisi vs. diye tefsir edilse bile, asıl anlamı; kendilerinden
ayrı bir hayat yaşamayan, kendi hayat standartlarında, içini dışını bildikleri
ve her yönüyle kendilerinden olan birisi, anlamındadır.1109
1109 Mehmed Göktaş, Gençlerle Tevhid Dersleri, s. 58-60
• 394 •
Ahmed Kalkan
İslâm ve Basit Çıkar Gözetmek
Bir insanın imanında samimi olduğunun, yalnızca Allah’ın rızasını
gözettiğinin en büyük göstergesi, basit çıkarlar peşinde koşmaması, ihlâslı,
yani hâlis olarak Allah’ın rızası için çalışmasıdır. Her nimetin Allah’tan
geldiğini kavramış, yalnızca O’nun rızasını hedefleyen, O’ndan isteyen ve
O’ndan korkan bir mü’min, elbette basit ve küçük bazı hesapların peşinde
koşmayacaktır. Dolayısıyla yaptığı işlerde çıkar gözetip gözetmemek, bir
insanın doğrudan imanıyla ilgilidir. Allah’ı ve âhireti kavramış olan bir insan,
elbette bunların yanında basit çıkar hesaplarına itibar etmeyecek ve
Kur’an’n fedâkârlık emri gereği kendi bencil hırslarını tatmin etmek için
uğraşmayacaktır. Buna karşın Allah’ı ve âhireti kavrayamamış bir insanın
bu büyük gerçekleri göremeyip basit ve ufak menfaatler peşinde koşması
doğaldır. Son derece küçük bir dünyaya, son derece dar bir kafa yapısına
sahip olacağı için, sürekli olarak “sahtekâr tüccar” tavrı ortaya koyacaktır.
Kur’an, mü’minlerin üstlendikleri iman görevinden hiçbir çıkar ummamaları
gerektiğini sık sık hatırlatır. Tüm peygamber kıssalarında da, peygamberlerin
üstlendikleri tebliğ ve cihad görevinden dolayı hiçbir “ücret/çıkar”
aramadıkları haber verilir. Yapılan hizmet karşılığında makam ve mevki
beklentisinde olmak, mü’minlere değil; inkârcılara yakışan bir tavırdır. Nitekim
Kur’an, Hz. Musa’ya karşı Firavun’a yardım eden sihirbazların bu tür
bir tavır içinde olduğunu vurgulayarak bu konuya dikkat çeker: “Sihirbazlar
Firavun’a gelip dediler ki: ‘Eğer biz galip olursak, herhalde bize karşılık
(armağan) var, değil mi?’ ‘Evet’ dedi. ‘(O zaman) Siz en yakın kılınanlardan
olacaksınız.”1110 Allah’ın rızasını gözeten kişi, sürekli olarak O’na ibadet
halinde olur. Basit çıkarlardan geçtiği için, dünya hayatının süsü onu
etkilemez. Nitekim Kur’an, mü’minlerle beraber olmayı ve dünya hayatının
süsünü âhirete tercih etmemeyi emretmektedir: “Sabah akşam Rablerine,
sırf O’nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte candan sebat et. Dünya
hayatının ziynetini/süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini,
bizi zikretmekten/anmaktan gâfil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi
gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme.” 1111 Burada çok önemli bir nokta
vardır: İnsan dine yaklaşırken, “bu yapının/cemaatin içinde nasıl bir çıkar
elde ederim?” gibi sapkın bir mantıkla değil; “nasıl Allah’a hakkıyla ibâdet/
kulluk edebilirim, O’na itaat edip rızâsını kazanabilirim?” mantığıyla dü-
1110 7/A'râf, 113
1111 18/Kehf, 28
• 395 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
şünmeli ve hareket etmelidir. Aksi bir tavır samimiyetsizlik, münâfıklık ve
yahudileşme özelliği olur. Münâfık ve yahudi karakterli kişiler, dinin ancak
kendi çıkarlarına uygun yönlerini kabul etmekte, diğer hükümlerini reddetmektedirler.
1112
Mü’minin hedefi, Allah’ın rızâsı, rahmeti ve cennetidir. Bunun dışında
küçük dünyevî çıkarlar aramaz. Bu nedenle Allah mü’minleri tarif ederken
“gerçekten biz onları, katıksızca (âhiretteki asıl) yurdu düşünüp anan ihlâs
sahipleri kıldık” 1113 demektedir. Gerçekten de ihlâs, yani hâlis, katıksız bir
şekilde Allah rızâsını aramak, mü’mini mü’min yapan en önemli özelliktir.
“De ki: ‘Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz,
kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza
giden evler, sizlere Allah’tan, O’nun Rasülü’nden ve O’nun yolunda cihad etmekten
daha sevimli ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah,
fâsıklar topluluğuna hidâyet vermez.” 1114
Mü’minlerin bu konuda yaptıkları yanlış hareket, Cum’a suresinde şöyle
uyarılır: “Onlar, bir ticaret ve eğlence gördükleri zaman hemen dağılıp oraya
giderler ve seni ayakta bırakırlar. De ki:’Allah’ın yanında bulunan, eğlenceden
ve ticaretten daha yararlıdır. Zira Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.” 1115
İslâm’ı, Âyetleri Az Bir Karşılık ile (Ucuza) Satmak
“...Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız Benden korkun. Hakkı
bâtıl ile karıştırmayın, bilip dururken hakkı gizlemeyin.” 1116
Âyetleri az bir paha ile (semenen kalîl karşılığında) satmayın ifadesinin,
mefhûm-ı muhâlifi düşünülürse, “çok paha ile satın” anlamı çıkar. Ancak
Kur’an naslarının mefhûm-ı muhâlifinin alınamayacağı bilinmelidir. “Âyetlerimi
az bir karşılık ile satmayın” ifadesinin anlamı, “açıklama, izah etme
ve faydalı ilmi gizlemeyip insanlara yayma karşılığında bir şey almayın”
demektir.1117 Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Her kim Allah’ın
1112 24/Nûr, 47-49
1113 38/Sâd, 46
1114 9/Tevbe, 24
1115 62/Cum'a, 11; Cavit Yalçın, Kur'an'da Temel Kavramlar, s. 123-129
1116 2/Bakara, 41-42
1117 İbn Kesir
• 396 •
Ahmed Kalkan
rızâsı için öğrenilmesi gereken bir ilmi, sadece bir dünya metaı elde etmek
için öğrenirse, kıyâmet gününde cennetin kokusunu duyamaz.” 1118 Allah’ın
bunu, “semenen kalîl” diye isimlendirmesi, bu karşılıkların ya aslında az olduklarından,
ya da verdikleri zarara oranla az olduklarındandır.1119 Hasan
el-Basrî’ye âyetteki “semenen kalîlen”in manasını sordular, o da, “her şeyiyle
beraber dünyadan ibarettir” dedi. Said bin Cübeyr, “dünya lezzetlerinden
ibarettir” diye açıkladı. Ebu’l-Âliye, “Âyetlerin karşılığında ücret almayın”
demektir diye izah etti. 1120
“Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın.” Dünya ve içindeki altın, gümüş,
dolar, mark, lira vb. kıymetli ne varsa, menkul veya gayrimenkul tüm
hazineler hepsi terazinin bir kefesine konsa, öbür kefesine de Allah’ın bir
tek âyeti konulsa ve satılsa yine de az para karşılığında satılmış demektir.
Zamanla papazlar ve hahamlar, krallardan aldıkları para karşılığında İncil
ve Tevrat’ın içine krallara itaatle ilgili sözler sokmuş, bir kısım âyetleri de
kaldırmıştır. Günümüzde Allah’a çok şükür ki, âyetleri yok etmek imkânı
kaldırılmış, ama azıcık para, makam, mevki karşılığında âyetlerin manasını
açıklamama yolu açık bırakılmıştır.
Yıllardan beri ahkâmla ilgili âyetler, nice cami kürsüsü ve minberlerinde
gündeme getirilememiştir. Devletin en üst tepesindeki şahıs, Kur’an’daki
ahkâmla ilgili 230 civarındaki âyetin, lâik anlayışla bağdaşmadığı için,
zaten uygulanmadığından tümüyle kaldırılmasını teklif edecek duruma
gelinmiştir. Bazı gayretli müslümanlar, ahkâmla ilgili âyetleri açıklamaya
başlayınca, bir kısım satılık kalem ve diller “o âyet, yahudilerle ilgilidir, bu
âyet hıristiyanlarla ilgilidir, bunlar ise Mekke’li müşrikler hakkında nâzil
olmuştur” diyerek bizi ilgilendirmediğini söylemeye başladılar. Ayetleri
düzenin istediği şekilde tevil etmeye, kâfirlere ve küfre “hoşgörü”lü, müslümanlara
ve gerçek İslâm’a “horgörü”lü bakmaya başladılar. “Sebeb-i nüzul,
âyeti tahsis etmez” kuralını görmezlikten geldiler.
Yani “Kur’an’daki âyetlerin bir kısmı yahudilere, bir kısmı hıristiyanlara,
diğerleri de peygamberimiz zamanındaki Mekke’li ve Medine’li insanlara
hitap ediyor, bizi ilgilendirmez” demeye getirdiler. Ayetin devamının
“yalnız Benden korkun.” 1121 şeklindeki ifadesi de dikkat çekicidir. Allah’ın
1118 Ebû Dâvud, İlim 12; İbn Mâce, Mukaddime 23; Müsned, II/338
1119 Fahreddin Râzi
1120 İbn Kesir
1121 2/Bakara, 41
• 397 •
Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
âyetlerini satmak istemez ve paraya, makama boyun eğmezsen, boynunu
eğmek için üzerine gelirler. “Sakın onlardan değil; yalnız Ben’den sakının”
deniliyor. Onların gücü, kuvveti, azabı nedir ki!? Cehennemleri mi vardır
onların bizi atacak? Allah dilemedikçe zarar mı verebilirler ki bizi korkutabilsinler,
Allah’ın takdir ettiği eceli mi öne alabilirler, O’nun vereceği rızkı
mı kesebilirler? Şiddetli cehennemi, sonsuz azâbı olan, herkesi hesaba çekecek,
gerçek anlamda güç ve kuvvet sahibi, korkulmaya lâyık Allah’tan başka
kim vardır ki ondan korkacaksınız?
Aynen, onların dünyayı vers