SÂLİH (A.S.) VE SEMÛD KAVMİ
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
SÂLİH (A.S.) VE SEMÛD KAVMİ
- 1085 -
Kavram no 155
Peygamberler 9
Bk. Helâk
SÂLİH (A.S.) VE SEMÛD KAVMİ
• Sâlih (a.s.); Hayatı ve Tevhid Mücâdelesi
• Semûd Kavmi
• Hicr
• Semûd Kavmi ve İbretlik Tavrı
• Kur’ân-ı Kerim’de Sâlih (a.s.) ve Semûd Kavmi
• Semûd Kavmi ve Günümüz
• Semûd Kavmi ve Almamız Gereken Dersler, Mesajlar
• Tefsirlerden İktibaslar
“Semûd kavmine de kardeşleri Sâlih’i (peygamber olarak gönderdik). Dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka ilâhınız/tanrınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil gelmiştir. İşte o da, size bir mûcize olarak (gönderilmiş) Allah’ın şu devesidir. Onu (kendi haline) bırakın, Allah’ın arzında yesin (içsin). Sakın ona herhangi bir kötülükle dokunmayın; sonra sizi acıklı bir azap yakalar.
Düşünün ki, (Allah) Âd’dan (Âd kavminden) sonra (onların yurduna) sizi hükümdarlar kıldı. Ve yeryüzünde sizi yerleştirdi. Onun düzlüklerinde saraylar yapıyorsunuz, dağlarında evler yontuyorsunuz. Artık Allah’ın nimetlerini hatırlayın da yeryüzünde fesatçılar olarak karışıklık çıkarmayın.
Kavminin ileri gelenlerinden müstekbirler/büyüklük taslayanlar, içlerinden müstaz’aflara/zayıf görülen iman edenlere dediler ki: ‘Siz Sâlih’in gerçekten Rabb’i tarafından gönderildiğini biliyor musunuz (Buna inanıyor musunuz)?’ Onlar da: ‘Şüphesiz biz onunla gönderilene iman eden mü’minleriz’ dediler.
Müstekbirler/kibirlenip büyüklük taslayanlar da dediler ki: ‘Biz de sizin iman ettiğinizi inkâr eden kâfirleriz’
Derken o dişi deveyi ayaklarını keserek öldürdüler ve Rab’lerinin emrinden dışarı çıktılar da: ‘Ey Sâlih! Eğer sen gerçekten peygamberlerdensen bizi tehdit ettiğin azâbı getir!’ dediler.
Bunun üzerine onları o (şiddetli) sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü dona kaldılar.
Sâlih de o zaman onlardan yüz çevirdi ve şöyle dedi: ‘Ey kavmim! Andolsun ki ben size Rabbimin elçiliğini tebliğ ettim ve size öğüt verdim, fakat siz nasihat edenleri sevmiyorsunuz.” 4048
4048] 7/A’râf, 73-79
- 1086 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sâlih (a.s.); Hayatı ve Tevhid Mücâdelesi
Sâlih (a.s.), Kur'ân-ı Kerîm'de adı geçen peygamberlerden biridir. Semûd kavmine gönderilmiştir. Sâlih’in (a.s.) şeceresi İslâm kaynaklarında Nûh oğlu, Sâm oğlu, İrem oğlu, Âmir (Âbir) oğlu, Semûd oğlu, Hâzir oğlu, Ubeyd oğlu, Mâşih (Mâsih) oğlu, Esif (Âsif) oğlu, Ubeyd oğlu Sâlih şeklinde Hz. Nûh’a bağlanır. Allah Teâlâ onu, önceki peygamberlerin getirmiş olduğu tevhid dininden sapıp kendilerine ilâhlar edinen Semûd kavmini uyarmak için bu kavme peygamber olarak göndermiştir. Ancak Semûd kavmi, öteki azgın kavimlerde olduğu gibi onu dinlememişler ve eziyet ederek, yanlarından kovmuşlardır. Semûd kavminin ileri gelenleri onunla alay ederek küçümsemeye çalışmış ve kendilerini tehdit ettiği azâbın gelmesini istemişlerdir. Bunun üzerine Allah Teâlâ, onları şiddetli bir şekilde cezalandırarak yok etmiştir. Sâlih’in (a.s.) ve Semûd kavminin kıssası sonraki nesillere ibret olsun diye Kur’ân-ı Kerim'de yer almıştır.
Hz. Hud'un vefatından sonra, Semûd'un torunları Kuzey Arabistan bölgesine yerleştiler. Kendilerine köşkler, saraylar inşâ ettiler. Taşları oydular, onlara yeni şekiller verdiler. Köşklerini ve saraylarını bu şekillerle süslediler.
Semûd kavmi, tevhid inancını unutup Allah'a ortak koştular ve yapmış oldukları putlardan kendilerine tanrılar edindiler. Bu kavmin ahlâk ve fazilet bakımından en üstünü olan Sâlih'e kırk yaşına geldiği zaman peygamberlik görevi verildi.
Hz. Sâlih, kavmine gerçeği bildirdi. Onları doğru olan yola çağırdı. Tebliğde bulundu; "Şüphesiz ben, size gönderilmiş emin bir peygamberim. Allah'tan korkun ve bana itaat edin. Ben sizden tebliğim için bir ücret istemiyorum. Benim ücretim âlemlerin Rabbine âittir."4049 dedi.
Sâlih (a.s.) gerçekten saygı duyulacak bir insandı. Semûd Kavmi de Hz. Sâlih'i sever, sayardı. Sâlih, dâvetini açıkladıktan sonra durum değişti. Kavmi, Sâlih'e karşı cephe almaya başladı. Babalarının yanlış inançlarını sürdürmeyi tercih ettiler. "Babalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi yasaklıyor musun?"4050 dediler.
Semûd kavmi, kendi aralarından birisinin gerçeği haber vermesini kabullenemediler, "İçimizden bir insana mı uyalım?"4051 dediler. Kavmi, Hz. Sâlih'i suçlamaya başladı. Terbiyesizlik ettiler. Hz. Sâlih için "o, şımarık bir yalancıdır."4052 dediler.
"Onlar yarın kıyâmette şımarık ve yalancının kim olduğunu bilecekler. Ama iş işten geçmiş olacak. Onların yalvarıp yakarmaları kendilerine bir yarar sağlamayacaktır."4053 Semûd kavmi, Hz. Sâlih'e engel olamayacaklarını anlayınca, onunla uğraşmaktan vazgeçtiler. Sâlih peygambere inanan mü'minleri yollarından döndürmeye çalıştılar. Allah'ın elçisini yapayalnız bırakmak istediler. Mü'minlere; "Sâlih'in, Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu gerçekten biliyor musunuz?"4054 dediler. O, gerçek iman mutluluğuna eren insanlar da "Biz, onunla gönderilen her şeye iman ederiz" dediler.
4049] 26/Şuarâ, 143-145
4050] 11/Hûd, 62
4051] 54/Kamer, 24
4052] 54/Kamer, 25
4053] 54/Kamer, 26
4054] 7/A’râf, 75
SÂLİH (A.S.) VE SEMÛD KAVMİ
- 1087 -
Hiçbir şüpheye yer vermeyen bu kayıtsız şartsız iman karşısında Semûd kavminin inkârcıları şaşkınlığa düştüler; "Sizin inandığınızı bir inkâr ederiz"4055 diyerek vicdanlarını bir kez daha sattılar. Bu inkârcılar, Hz. Sâlih'i bozgunculukla suçlarken halkı da inkâra zorladılar; "Yeryüzünü ıslah etmeyip bozgunculuk yapan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dediler.
Hz. Sâlih sabretti. Ümitsizliğe kapılmadı. Gerçeğe yüz çeviren kavmini putlardan uzaklaştırmaya çalıştı. Onlara öğütlerde bulundu. Semûd kavminin sapıkları Hz. Sâlih'e; "Eğer doğru söyleyenlerden isen bir mûcize getir" dediler. Bu istekleri inanmaya yönelmelerinden değildi. Sapkınlıklarına yeni malzeme aramalarındandı.
İstedikleri mûcize, dişi ve hâmile bir deve idi. Allah, mûcize olarak Semûd kavmine bu dişi deveyi verdi. Bu mûcize karşısında bazıları iman ettiler, bazıları da inkârlarında direttiler ve Allah elçisi hakkında "amma da sihirbazmış!" demek alçaklığında bulundular.
Semûd kavmi, bu kez de deveden rahatsız olmaya başladılar. Devenin fazla su içmesinden yakındılar. Yüce Allah suyu, deve ile Semûd kavmi arasında paylaştırdı; "Suyu içme hakkı bir gün onun, bir gün de sizindir" buyurdu. Deveyi her gördüklerinde mü'minlerin inancı yenileniyordu. Azgınların da kini artıyordu. Hz. Sâlih bu durumu biliyordu. Kavmini uyarıyordu; "Sakın ona fenalık ile dokunmayın. Eğer dokunursanız sizi büyük bir günün azâbı yakalar" diyordu.
Bu kavmin inkârcıları Sâlih'in sözlerini dinlemediler. Kendi aralarında Sâlih'i, mü'minleri ve dişi deveyi öldürmeyi kararlaştırdılar. Önce, mûcize olarak gönderilen deveyi öldürdüler. Bu hareketleriyle Sâlih peygamberi ve mü’minleri yıldırmak, korkutmak istediler; isyanlarını ve kinlerini kustular. "Ey Sâlih!" dediler. "Eğer sen gönderilmiş peygamber isen vaad ettiğin azâbı getir!" 4056
Allah Elçisi yılmadı. Bu azgınlar topluluğuna; “Ey kavmim! Ben size Rabbımın risâletini tebliğ ettim. Size nasihat ettim. Fakat siz, nasihat edenleri sevmezsiniz"4057 dedi. Hz. Sâlih, kavmine iyi muâmelede bulundu. Yine kurtuluş yollarını gösterdi. Tevbe etmelerini öğütledi. "Ey kavmim" dedi. “Niçin tevbeden evvel çabucak kötülüğü istiyorsunuz? Allah'tan mağfiretinizi istemeli değil miydiniz? Belki merhamet olunurdunuz." 4058
Semûd Kavmi bu sözlere kulaklarını tıkadılar. Biz, senden ötürü ve seninle bulunanlar yüzünden uğursuzluğa uğradık" dediler. Belâ ve musîbetlere sebep olarak Sâlih'le mü'minleri gösterdiler. "O şehirde dokuz kişi vardı ki bunlar, yeryüzünde fesat çıkarıyor, iyilikte bulunmuyorlardı." 4059
Deveyi öldürten bu adamlar, kötü arzularını devam ettirmek niyetindeydiler. Bunların hepsi bir araya geldiler. "Gece baskını yapıp Sâlih'i ve âilesini öldürelim. Sonra velîsine; ‘biz o âilenin helâkinde hazır değildik, gerçekten biz doğru söyleyenlerdeniz’ diyelim, dediler.”4060 Kendi aralarında bu karara vardılar.
4055]
4056] 7/A’râf, 77
4057] 7/A’râf, 79
4058] 27/Neml, 46
4059] 27/Neml, 48
4060] 27/Neml, 49
- 1088 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şânı Yüce Allah, bu olayı şöylece belirtiyor: "Onlar, bir hile düşündüler. Biz de onların haberleri olmadan hilelerini alt-üst ettik."4061 Sâlih peygambere münkirlerin bu hilesi haber verildi. O da âilesini ve mü'minleri yanına alarak bu şehri terk etti. Böylece hicret olayı da gerçekleşti.
Azgınlar, planlarını uygulamak için geceleyin Sâlih peygamberin evini kuşattılar. Evin içinde kimseyi bulamayınca şaşırıp kaldılar. "Allah'ın azâbı onları yakalayıverdi. Bunun üzerine şiddetli bir sarsıntı tuttu. Yurtlarında yüz üstü düşüp öyle kaldılar." 4062
Ne kadar inkârcı ve sapkın varsa hepsi de helâk oldu. Şehir bir harâbe haline dönüştü. Mü’minler bir müddet sonra bu harâbe haline dönüşen şehre geldiler. Azgınlığın ve inkârcılığın kötü sonucunu seyrettiler. Mü'min olduklarından dolayı Allah'a şükrettiler. Sâlih peygamber, mü'minlerle birlikte tekrar hicret ettikleri şehre döndü. Allah Elçisi Sâlih (a.s.), mü’minlere öğütlerde bulundu; onlara, Allah'a kul olmanın sevincini tattırdı.
Her peygamber gibi o da Rabbinin rahmetine kavuştu. Ölümsüzlük diyarına ulaştı. 4063
Kavminin helâk edilmesi üzerine Sâlih (a.s.) ve ona iman eden topluluğun Mekke’ye göç ettikleri rivâyet edilir.
Semûd Kavmi
Semûd, Kur’ân-ı Kerim'de adı geçen ve kendilerine uyarıcı olarak Sâlih’in (a.s.) gönderildiği, Hicaz ile Suriye arasında Vadil-Kura'da yaşamış eski bir Arap kabilesidir. Kur’ân-ı Kerim'de bu kabilenin ismi yirmi altı yerde geçmekte olup, ayrıca Sâlih’den (a.s.) bahseden âyetler de onun kavmi olan Semûd ile ilgilidir.
Semûd, Hz. Sâlih’in peygamber olarak gönderildiği eski bir Arap toplumunun adıdır. Nûh’un oğlu Sâm’ın soyundan gelmiştir. Dedeleri Semûd’un adıyla anılırlar. Suriye ile Hicaz arasında bulunan Hicr’de yaşamışlardır. Kur’an’da “Ashâbu’l-Hıcr”4064 diye de anılır. Arap kaynaklı olmayan bazı vesikalardan da bu isimde bir kavmin varlığından ve yaşadıkları bölgeden söz edilmektedir.4065 Bunlar, Vâdi’l-Kurâ’da kayaları oyarak evler,4066 düz arâzide de saraylar yapan bir Arap toplumu idi.
Bu kavmin Kur’ân-ı Kerim'de zikredilişinin sebebi, peygamberlerini yalanlayıp inkârlarına devam etmelerinden dolayı helâk edilişlerinin bir ibret vâsıtası kılınmış olmasıdır. Semûd kavminin başına gelenler Kur’ân-ı Kerim'de ondan önceki Âd kavminin başına gelenlerle birlikte zikredilmektedir. Semûd kavmi; Semûd b. Casır b. İrem b. Sam b. Nuh'un neslidir.4067 Arap kaynaklı olmayan tarihî belgelerde de Semûd kavminden bahsedilmektedir. M.Ö 715 tarihli Sargon kitabesinde Semûd kavmi, Asuriler'in hâkimiyet altına aldıkları, Şarkî
4061] 27/Neml, 50
4062] 7/A’râf, 78
4063] Ahmet Özgen, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 332-334
4064] 15/Hıcr, 80
4065] bk. H. H. Brau, Semûd, İslâm Ansiklopedisi, 10/474-475
4066] 89/Fecr, 9
4067] Taberî, Tarih, Beyrut -t.y-, I, 226
SÂLİH (A.S.) VE SEMÛD KAVMİ
- 1089 -
ve Merkezî Arabistan kavimleri arasında zikredilmektedir. Aristo, Batlamyus ve Plinus, Semûd kavmini (Thamudaei) belirten isimden bahsetmişlerdir. Plinus'un Semûd kavminin oturduğu yer olarak zikrettiği Domatha ve Hegra'nın, İslâmî kaynaklarda bu kavmin oturduğu yer olarak kaydedilen Hicr ile aynı yer olduğu kabul edilebilir. 4068
Hadis-i Şeriflerde, Rasûlullah’ın (s.a.s.) H. 9. yılda Tebük seferine giderken Semûd kavminin yaşadığı Hicr'e uğradığı ve bu yerin Sâlih’in (a.s.) kavminin yaşadığı yer olduğunu söylediği nakledilmektedir. 4069
Semûd kavmi, Âd kavminden sonra Allah Teâlâ'ya isyan edip küfre sapmış ve kendilerine tapındıkları putlar edinmişlerdi. Onları uyarmak ve ortağı bulunmayan tek Rab olan Allah Teâlâ'ya ibâdet etmeye yöneltmek için Sâlih’i (a.s.) görevlendirdi. Sâlih’e (a.s.) kavminin müstaz’aflarından az bir topluluk iman etmişti. Dünyevî makam ve zenginliklerinden dolayı kendilerinin diğer insanlardan üstün olduklarını zanneden Semûd kavminin ileri gelenleri (mele'), hor gördükleri (müstaz’af) kimselere: ‘Siz gerçekten Sâlih'in Rabbı tarafından gönderilmiş olduğuna inanıyor musunuz?’ dediler. Onlar da; ‘Doğrusu biz, onunla gönderilene iman ediyoruz’ dediler. Büyüklük taslayanlar, ‘Biz, doğrusu sizin iman ettiğinizi inkâr edenleriz’ dediler." 4070
Sâlih (a.s.), Semûd kavmini İslâm’a dâvet etmeye devam etti. Sâlih’in (a.s.) onları imana dâvet edip uyarma ve korkutmaya ısrarla devam etmesi üzerine, ona şöyle dediler: "Ey Sâlih; bayramımızı kutlayacağımız zaman sen de bizimle gel (Semûd kavminin putlarını alıp şehir dışına çıkarak kutladıkları bir bayramları vardı). Bize bir âyet (dâvânı ispatlayacak bir şey) göster. Sen ilâhına duâda bulun; biz de ilâhlarımıza duâda bulunalım. Eğer senin ilâhın duâna icâbet ederse sana uyarız. Yok, bizim ilâhlarımız bize icâbet ederse sen bize tâbi olursun!" Bu isteklerini kabul eden Sâlih (a.s.) bayramda onlarla birlikte gitti. Putperestler, putlarından istekte bulundular. Ancak bir karşılık bulamadılar. Bunun üzerine kavmin reisi, Sâlih’e (a.s.); "Ey Sâlih; bize şu kayadan bir deve çıkar. Eğer bunu yaparsan seni doğrulayacağız" dedi. Sâlih (a.s.), Allah Teâlâ kendileri için böyle bir deveyi bu kayadan çıkartırsa, onlardan iman edeceklerine dâir söz vermelerini ve yemin etmelerini istedi. Onlar, bu konuda yemin edip söz verdikten sonra, Sâlih (a.s.), namaza durdu ve Allah'a duâ etti. Bunun üzerine kaya yarıldı ve içinden onların istediği gibi gebe, karnı aç bir deve çıktı. Bu olay üzerine, onlar daha önce vermiş oldukları sözden cayarak iman etmediler.4071 Sâlih (a.s.) onlara şu nasihatlerde bulundu: "...Ey kavmim; Allah'a ibâdet edin. Sizin için O'ndan başka ilah yoktur. Size Rabbinizden apaçık bir mûcize gelmiştir. İşte, Allah'ın şu dişi devesi size bir mûcizedir. Bırakın onu Allah'ın arzında otlasın. Ona bir kötülük yapmayın. Sonra can yakıcı bir azâba uğrarsınız. Hatırlayın; Allah sizi Âd kavminden sonra halifeler yaptı. Ve sizi yeryüzüne yerleştirdi. Orada, ovalarda köşkler yapıyor, dağları yontup evler yapıyorsunuz.
4068] H. N. Brau, İ. A., Semûd maddesi
4069] Buhârî, Enbiyâ 17; Ahmed bin Hanbel, I/66, 73
4070] 7/A'râf, 75-76
4071] İbnul-Esîr, el-Kâmil fi't-Tarih, Beyrut 1979, I, 89-90). (Çok azı müstesnâ, hemen hemen tüm meal ve tefsirlerde geçen -meselâ bk. Taberî, 8/224-225; F. Râzî, 14/162- bu rivâyetin, Kur’ân-ı Kerim’e, sahih hadislere ve güvenilir vesikalara dayanmadığı için doğruluğu şüphelidir.)
- 1090 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah'ın nimetlerini hatırlayın. Yeryüzünde bozguncular olarak fesat çıkarmayın." 4072
Allah Teâlâ, hayvanların sulandığı kuyunun suyunun mûcize deve ile diğerleri arasında nöbetleşe kullanılacağını bildirmişti: “Onlara, suyun aralarında taksim olunduğunu haber ver. Her biri su nöbetinde hazır bulunsun.”4073 Sâlih (a.s.) kavmine; "İşte şu devedir. Su içme hakkı belirli bir gün onun ve belirli bir gün sizindir" dedi.4074 Deve onların arasında bir süre kaldı. Bu süre içerisinde, bir gün kuyunun suyunu deve içiyor, bir gün de onlar kuyunun suyundan istifade ediyorlardı. Semûd kavmi devenin su içtiği günlerde onun sütünü sağıyor ve kaplarını dolduruyorlardı. 4075
Semûd kavminin Sâlih’in (a.s.) dâvetine duydukları düşmanlık ve kinleri artınca, deveyi öldürmeyi planladılar. Allah Teâlâ bu durumu Sâlih’e (a.s.) bildirdi. Sâlih (a.s.), gördükleri mûcizeye rağmen iman etmekten kaçınan kavmine, eğer böyle bir iş yaparlarsa helâk edilecekleri uyarısında bulundu. Ancak onlar, onun bütün uyarılara kulak tıkayarak deveyi kestiler: “Onu yalanladılar. Ve derken deveyi kestiler. Bunun üzerine Rableri günahları yüzünden onları kırıp geçirerek yerle bir etti.” 4076
Allah Teâlâ, Semûd kavmini, görmüş oldukları mûcizeye rağmen iman etmemelerinden dolayı hemen cezalandırmamış ve onlara mühlet vermişti. Ancak Sâlih (a.s.) onlara; eğer kendi isteklerinden dolayı mûcize olarak Allah tarafından gönderilen deveye bir zarar vermeye kalkarlarsa affedilmeyecekleri ve korkunç bir şekilde helâk edileceklerini onlara bildirmişti. İnkârlarında direten ve deveyi öldürerek azıtan Semûd kavmi için kurtuluş yolu kalmamıştı. Sâlih (a.s.), yaptıklarını görünce ağlamış ve onlara; "Yurdunuzda üç gün daha kalın..."4077 diyerek gelecek azâbı haber vermişti. Deveyi kestikleri günün akşamı dokuz kişilik bir grup4078 Sâlih’i (a.s.) öldürmeye karar verdiler. Onlar şöyle diyorlardı: "Eğer söylediği doğru ise biz ondan önce davranalım. Yok, yalancılardan ise onu da devesinin yanına gönderelim." Allah Teâlâ bu olayı şu şekilde haber vermektedir: "Aralarında Allah'a yemin ederek, şöyle konuştular; ‘Sâlih'i ve âilesini bir gece baskınıyla öldürelim, sonra da akrabasına ‘yakınlarınızın öldürülmesinden haberimiz yok; şüphesiz biz, doğru kimseleriz’ diyelim." Onlar bir tuzak kurdular. Biz de onlar farkına varmadan, tuzaklarını alt üst ediverdik. Tuzaklarının âkıbeti nasıl oldu bir bak! Biz onları da kavimlerini de toptan helâk ettik. İşte zulümleri yüzünden, harap olmuş, bomboş evleri, şüphesiz ki bunda, bilen bir kavim için, büyük bir ibret vardır. İman edip Allah'tan korkanları kurtardık." 4079
Semûd kavminin Sâlih’e (a.s.) isyan edip mûcize istemeleri ve sonrasında gelişen olaylar ve helâk edilişleri hakkında birçok rivâyet vardır. 4080
İbn Kesir, konu ile ilgili olarak şöyle der: Bunlar, kendilerine ‘Semûd’ denen meşhur bir kabileydi. Dedeleri Semûd’un adını almışlardı. Semûd, Cedis’in
4072] 7/A'râf, 73-74
4073] 54/Kamer, 28
4074] 26/Şuarâ, 155
4075] İbn Kesîr, Tefsîrul-Kur'ânil-Azîm, İstanbul 1984, III, 437
4076] 91/Şems, 14
4077] 11/Hûd, 65
4078] 27/Neml, 48
4079] 27/Neml, 49-53
4080] Bu rivâyetler için bk. Taberî, Câmiul-Beyan, Mısır 1968, VIII, 224 vd.; İbn Kesir, a.g.e., III, 434 vd.; İbnu'l-Esir, a.g.e., I, 89 vd.; Ömer Tellioğlu, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 387-3388.
SÂLİH (A.S.) VE SEMÛD KAVMİ
- 1091 -
kardeşidir. Bu ikisi de, Asir bin İrem’in oğullarıdır. İrem ise, Hz. Nûh’un (a.s.) oğlu Sam’ın oğludur. Semûd kavmi, Arab-ı Arîbe’dendir. Hicaz ile Tebük arasında Hicr denen yerde yaşarlardı. Rasûlullah (s.a.s.), Tebük Gazvesine giderken, beraberindeki Müslümanlarla Semûd kavminin yurdu Hicr’e uğramıştı. Semûd halkının (kalıntı halinde) evlerinin bulunduğu ‘Hicr’ denilen yere sahâbîlerle birlikte konakladı. Ashâb, Semûd halkının su içtikleri kuyulardan su çekip hamurlarını yoğurdular ve (kazan kurup bu hamurları) pişirdiler. Rasûlullah (s.a.s.), sahâbîlerin yemek yapmak için kazanlar kurduklarını haber alınca, onlara kazanlarını dökmelerini ve yoğurmuş oldukları hamurları develere yedirmelerini emretti. Daha sonra Rasûlullah (s.a.s.) ashâbını alıp Hz. Sâlih’in (a.s.) devesinin su içmiş olduğu kuyunun yanına götürdü. Buhârî ile Müslim’de geçtiği üzere, ashâbına: “Şu azâba uğramışların yurduna ancak ağlayarak girin. Eğer ağlamayacaksanız girmeyin. Yoksa onlara gelen musîbet, size de gelir.”4081 buyurdu.
Hicr
Hıcr, Semûd kavminin yaşadığı kabul edilen bölge ve burada yer alan şehir için kullanılır. Sözlükte "men etmek" anlamında masdar ve "akıl; engel, yasak; himâye, korunan şey" mânâlarında isim olan hicr kelimesi, Kur'ân-ı Kerîm'de çeşitli sözlük anlamları yanında 4082 yer adı olarak da zikredilmekte ve burada yaşayanlardan "ashâbu'l-Hicr" diye söz edilmektedir.4083 Bu bölgeye Hicr denilmesinin sebebi, muhtemelen muhâfazalı bir yer oluşudur.4084 Eski dönemlerde Hegra (Strabon’da Egra. Pliny'de Hegra) diye anılan bu yerleşim merkezi, Kur'an'da olduğu gibi ilk dönem tarih ve coğrafya eserlerinde de Hicr diye geçmektedir. Buranın bir adı da Medâinu Sâlih olup bu adlandırma Sâlih peygamberle ilgisi dolayısıyladır.4085 Zamanla Hicr adı terkedilmiş, bunun yerini Medâinu Sâlih almıştır. 4086
İslâmî kaynaklarda Medine ile Şam arasındaki Vâdi’l-Kurâ'da bulunduğu belirtilen Hicr,4087 Arap yarımadasının kuzeybatısında, Medine-Tebük yolu üzerinde Teymâ'nın yaklaşık 110 km. güneybatısında, içinden Hicaz demiryolunun geçtiği sarp kayalıklarla çevrili vâdinin ve bu vâdideki beldenin adıdır. Bugünkü yerleşim merkezi Alâ'nın 15 km. kuzeyine düşmektedir. 4088
Kur'ân-ı Kerîm'de belirtildiğine göre ashâbü'l-Hicr dağlarda oydukları güvenli evlerde yaşayan, Allah'ın âyetlerinden yüz çevirip peygamberlerini yalanlayan bir kavimdi. Bir sabah vakti korkunç bir sesle gelen felâketle cezalandırılmışlar, yaptıkları şeyler ve kazandıkları kendilerine fayda vermemiştir.4089 Ashâbü'l-Hicr'in Kur'an'da anlatılan özellikleri dikkate alınırsa bunların Semûd kavmi olduğu anlaşılır. Zira İlâhî âyetlerden yüz çevirme ve kendilerine gönderilen peygamberleri yalanlama, inanmayan kavimlerin ortak özelliği olmakla
4081] Buhârî, Salât 53, Enbiyâ 17, Tefsîru Sûreti’l-Hıcr 2; Müslim, Zühd 38, 39; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/9, 58
4082] Meselâ bk. 6/En'âm, 138; 25/Furkan, 22, 53; 89/Fecr, 5
4083] 15/Hicr, 80
4084] Mustafavî, et-Tahkîk, II/184
4085] J. Healey, The Nabataeans an Madâin Sâlih, Atlal, Riyad, 1986, X/3, s. 108
4086] F. S. Vidal, Al-Hidr, El 2, -Fr.-, III/377
4087] Yâkûtî, II/320-221
4088] M. Beyyûmî Mihrân, Dirâsât fî Târîhi’l-Arabi’l-Kadîm, İskenderiye, 1480/1980, s. 490
4089] 15/Hicr, 80-84
- 1092 -
KUR’AN KAVRAMLARI
birlikte, korkunç bir sesle cezalandırılma Kur'an'da Lût,4090 Şuayb4091 ve Sâlih4092 peygamberlerin kavimleriyle ilgili olarak zikredilmekte, kayaları oyup evler yapma işi ise, sadece Hz. Sâlih'in kavmi Semûd'un özelliği olarak belirtilmektedir.4093 Bu hususu dikkate alan müfessirler, Hicr sûresinde kıssaları anlatılan ashâbü'l-Hicr'in kendilerine Sâlih'in peygamber olarak gönderildiği Semûd kavmi olduğunu kabul etmişlerdir. Bu kavim Hz. Sâlih'i dinlemediği gibi, bir mûcize ve işaret olmak üzere yaratılan dişi deveyi de, konan yasağa rağmen kesmek sûretiyle Allah'ın emrini hiçe saymış ve neticede helâk edilmiştir.
Hz. Peygamber Tebük Gazvesi sırasında Hicr'den geçerken ashâbına buradan su almamalarını söylemiş, onların, "Biz bu kuyunun suyundan alıp hamur yoğurduk, kaplarımızı doldurduk" demeleri üzerine, "Öyleyse hamuru atın, aldığınız suyu da dökün!" buyurmuştur (). Bir rivâyete göre de hamuru deveye yedirmelerini, devenin içtiği kuyudan su almalarını (içmediklerinden almamalarını) istemiştir (Buhârî, Enbiyâ 17). Başka bir rivâyete göre ise Rasûlullah Hicr'den geçerken, "Kendilerine zulmedenlerin meskenlerine, onların başına gelen felâketin sizin de başınıza gelmemesi için ağlayarak girin, aksi halde girmeyin!" demiş ve devesini hızla sürerek oradan uzaklaşmıştır (Buhârî, Tefsîrü'l-Kur'ân 15/2; Müslim, Zühd 1).
Nabatîler döneminde gelişen Hicr şehri daha sonra önemini kaybetmiştir. X. yüzyılın başlarında İstahrî Hicr'i nüfusu az bir köy olarak zikreder (İstahrî, Mesâlik -de Goeje-, s. 19). Ünlü gezgin İbn Battûta Hicr'e uğradığını, burada Semûd kavminin kızıl kayalara oyulmuş meskenlerini gördüğünü, bu yapıların cephelerindeki nakış ve tasvirlerin parlaklık ve canlılığını koruduğuna, içlerinde hâlâ Semûd kavminin iskelet kalıntılarının bulunduğuna şâhit olduğunu kaydetmektedir (Seyahatname, I/119). Hicr'i ziyaret eden ve buradaki mevcut eserler hakkında bilgi veren ilk Avrupalı seyyah Charles M. Doughty'dir. Doughty, 1876-1877'de gerçekleştirdiği bu ziyareti esnâsında buradaki Osmanlı kalesinde kalarak hem bölge üzerinde incelemeler yapmış, hem de önemli kitâbelerin kopyasını çıkarmıştır. Doughty'nin Travels in Arabia Deserta (London 1888) adlı eseri bu seyahatin ürünüdür. 1907'de Medâinu Sâlih'te A. Jaussen ve R. Savignac adlı iki Fransız papazın yaptığı ilmî araştırmanın sonuçları da Mission archeologique en Arabie adıyla kitap haline getirilmiştir (Paris 1909-1914). Bölgede 1962'de ve 1985’te de çalışmalar yapılmıştır.
Bölgede yaşayan bedevilere göre Hicr adı kuzey-güney istikametinde 3, doğu-batı istikametinde 2 kilometrelik düz bir alanı ifade etmektedir. Vâdi, çok sayıda sarp kayalıkla ve çakıl tepecikleriyle çevrilidir. Arapça, Ârâmîce, Semûd dilinde, Nabatîce, Lihyânîce, hatta İbrânîce, Grekçe ve Latince birçok kitâbenin bulunduğu bölgenin merkezinde eski ticaret şehri Hicr'in önemli harâbeleri yer alır. Çok sayıda çanak çömlek parçası, yapı kalıntıları ve bir kısım ihâta duvarı Hicr'in eski dönemdeki önemini göstermektedir. Ancak daha etkileyici olan eserler ovayı kuşatan dağ yamaçlarında, özellikle de Kasrü'1-bint denilen kayalıkta bulunan, çoğunluğunu aile mezarlarının teşkil ettiği kalıntılardır. Genellikle ölü gömüleri zemin altına yapılmış, bazen de ölüler ana odanın duvarları içine yapılan nişlere konmuştur. Medâinu Sâlih mezarlarının detayları genel olarak
4090] 15/Hicr, 73; 38/Sâd, 13-14
4091] 11/Hûd, 94; 38/Sâd, 13-14
4092] 11/Hûd, 67; ve 54/Kamer, 31
4093] 7/A'râf, 74; 26/Şuarâ, 141-159
SÂLİH (A.S.) VE SEMÛD KAVMİ
- 1093 -
Petra'dakilere benzer. Mezarların cepheleri sahte sütunlarla, silme ve kornişlerle donatılmıştır. Buralara bazen kuş, bazen de urne (ölü yakıldıktan sonra küllerinin konulduğu kap) motifleri işlenmiştir, ancak bu ikinciler genellikle kapı girişlerinin üzerine oyulmuştur.
Vâdinin doğu ağzında Cebelu İslîb denilen kayalıklarda urne ve kuş tasvirli, yontulmuş sütunlu küçük nişler ihtivâ eden kayalar vardır. Cebelu İslîb merkezî bir alan etrafında çevrelenen kaya bloklarından oluşur. Dar bir boğazdan bu alana girilir. "Divan" veya "meclisü's-sultân" denilen bu alan üçgen şeklinde olup genişliği 10, derinliği 12 ve yüksekliği 8 metredir. Bu salonda dinî âyinler yapılmış olmalıdır. Bir duvarın ayırdığı kanyonun karşı ucunda yamacın kuzey yüzüne oyulmuş uzun bir kanal vardır, bununla şehre su getirildiği tahmin edilmektedir. 4094
Semûd Kavmi ve İbretlik Tavrı
“Semûd (kavmi) de uyarıları yalanladı. Dediler ki: ‘Bizden biri olan bir beşere mi uyacağız? Bu durumda gerçekten biz bir sapıklık (dalâlet) ve çılgınlık içinde kalmış oluruz. Zikr (vahy) içimizden ona mı bırakıldı? Hayır, o çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarıktır.’ Onlar yarın, kimin çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarık olduğunu bilip öğreneceklerdir.” 4095
Kur’an'da belirtildiğine göre Semûd kavmi de, aynı Âd kavmi gibi Allah'ın uyarılarını gözardı etmiş ve bunun sonucunda helâk olmuştur. Günümüzde arkeolojik ve tarihsel çalışmalar sonunda Semûd kavminin yaşadığı yer, yaptığı evler, yaşama biçimi gibi birçok bilinmeyen, gün ışığına çıkartılmıştır. Kuran'da bahsedilen Semûd kavmi, bugün, hakkında birçok arkeolojik bulguya sahip olunan bir tarihsel gerçektir.
Semûd kavmiyle ilgili bu arkeolojik bulgulara bakmadan önce, elbette, Kuran'da anlatılan kıssayı incelemekte ve bu kavmin peygamberlerine çıkardıkları zorlukları gözden geçirmekte yarar var. Zira Kur’an her çağa hitap eden bir kitap olduğundan, Semûd kavminin kendisine gelen tebliği inkâr etmesi de her çağ için ibret alınması gereken bir olaydır.
Hz. Sâlih'in Tebliği: Kur’an’da Semûd kavmini uyarıp korkutması için Hz. Sâlih'in gönderildiğinden bahsedilir. Hz. Sâlih, Semûd halkı içinde tanınan bir kişidir. Onun hak dini tebliğ etmesini ummayan kavim ise, kendilerini içinde bulundukları sapkınlıktan uzaklaşmaya çağırması karşısında şaşkınlığa düşmüştür. İlk tepki, yadırgama ve kınamadır:
“Semûd (halkına da) kardeşleri Sâlih'i (gönderdik). Dedi ki: ‘Ey kavmim, Allah'a ibâdet edin, sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur. O sizi yerden (topraktan) yarattı ve onda ömür geçirenler kıldı. Öyleyse O'ndan bağışlanma dileyin, sonra O'na tevbe edin. Şüphesiz benim Rabbim, yakın olandır, (duâları) kabul edendir.’ Dediler ki: ‘Ey Sâlih, bundan önce sen içimizde kendisinden (iyilikler ve yararlılıklar) umulan biriydin. Atalarımızın taptığı şeylere tapmaktan sen bizi engelleyecek misin? Doğrusu biz, senin bizi dâvet ettiğin şeyden
4094] F. S. Vidal, Al-Hidr, El 2, -Fr.-, III/377; Ömer Faruk Harman, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 17, s. 454-455
4095] 54/Kamer, 23-26
- 1094 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kuşku verici bir tereddüt içindeyiz." 4096
Sâlih Peygamber'in çağrısına halkın az bir kısmı uydu, çoğu ise anlattıklarını kabul etmedi. Özellikle de kavmin önde gelenleri Hz. Sâlih'i inkâr ettiler ve ona karşı düşmanca bir tavır takındılar. Hz. Sâlih'e inananları güçsüz duruma düşürmeye, onları baskı altına almaya çalıştılar. Hz. Sâlih'in kendilerini Allah'a ibâdet etmeye çağırmasına öfke duyuyorlardı. Bu öfke sadece Semûd halkına özgü de değildi aslında; Semûd kavmi, kendisinden önce yaşayan Nûh ve Âd Kavimleri’nin yaptığı hatayı yapıyordu. Kur’an’da bu üç toplumdan şöyle söz edilir: “Sizden öncekilerin, Nûh kavminin, Âd ve Semûd ile onlardan sonra gelenlerin haberi size gelmedi mi? Ki onları, Allah'tan başkası bilmez. Elçileri onlara apaçık delillerle gelmişlerdi de, ellerini ağızlarına götürüp (öfkelerinden ısırdılar) ve dediler ki: ‘Tartışmasız, biz sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyleri inkâr ettik ve bizi kendisine çağırdığınız şeyden de gerçekten kuşku verici bir tereddüt içindeyiz.” 4097
Hz. Sâlih'in uyarılarına rağmen kavim, Allah hakkında kuşkulara kapılmaya devam etti. Ancak yine de Hz. Sâlih'in peygamberliğine inanmış bir grup vardı ki bunlar, daha sonra azap geldiğinde Hz. Sâlih ile beraber kurtarılacaklardı. Önde gelenler ise, Hz. Sâlih'e iman etmiş olan topluluğa zorluk çıkarmaya çalıştılar: “Kavminin önde gelenlerinden büyüklük taslayanlar (müstekbirler), içlerinden iman edip de onlarca zayıf bırakılanlara (müstaz'aflara) dediler ki: ‘Sâlih'in gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?’ Onlar: ‘Biz gerçekten onunla gönderilene iman edenleriz’ dediler. Büyüklük taslayanlar (müstekbirler de şöyle) dedi: ‘Biz de, gerçekten sizin inandığınızı inkâr edip tanımayanlarız.” 4098
Semûd kavmi hâlâ Allah ve Hz. Sâlih'in peygamberliği hakkında kuşkulara kapılmaktaydı. Üstelik bir kısmı, Hz. Sâlih'i açık olarak inkâr ediyordu. Hatta, inkâr edenlerden bir grup -hem de sözde Allah Adına- Hz. Sâlih'i öldürmek için planlar yapıyordu: “Dediler ki: ‘Senin ve seninle birlikte olanlar yüzünden uğursuzluğa uğradık.’ (Sâlih) Dedi ki: ‘Sizin uğursuzluğunuz (başınıza gelenler) Allah katında (yazılı)dır. Hayır, siz imtihan edilmekte, denenmekte olan bir kavimsiniz.’ Şehirde dokuzlu bir çete vardı, yeryüzünde bozgun çıkarıyorlar ve dirlik düzenlik bırakmıyorlardı. Kendi aralarında Allah adına and içerek, dediler ki: ‘Gece mutlaka ona ve ailesine bir baskın düzenleyelim, sonra velîsine: ‘Âilesinin yok oluşuna biz şâhit olmadık ve gerçekten bizler doğruyu söyleyenleriz’ diyelim.’ Onlar hileli bir düzen kurdu. Biz de (onların hilesine karşı) onların farkında olmadığı bir düzen kurduk. 4099
Hz. Sâlih, Allah’ın vahyi üzerine, kavminin Allah'ın emirlerine uyup uymayacaklarını belirlemek için Allah’tan bir mûcize olmak üzere son bir deneme olarak onlara dişi bir deve gösterdi. Kendisine itaat edip etmeyeceklerini sınamak için kavmine, sahip oldukları suyu bu dişi deve ile paylaşmalarını ve ona zarar vermemelerini söyledi. Böylece kavim bir denemeden geçirildi. Kavminin Hz. Sâlih'e cevabı ise, bu deveyi öldürmek oldu. Şuarâ Sûresi'nde, bu olayların gelişimi şöyle anlatılır: “Semûd (kavmi) de, gönderilen (elçi)leri yalanladı. Hani onlara kardeşleri Sâlih: ‘Sakınmaz mısınız?’ demişti. ‘Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan korkup sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden bir
4096] 11/Hûd, 61-62
4097] 14/İbrâhim, 9
4098] 7/A’râf, 75-76
4099] 27/Neml, 47-50
SÂLİH (A.S.) VE SEMÛD KAVMİ
- 1095 -
ücret istemiyorum; Siz burada güvenlik içinde mi bırakılacaksınız? Bahçelerin, pınarların içinde, ekinler ve yumuşak tomurcuklu göz alıcı hurmalıklar arasında? Dağlardan ustalıkla zevkli evler yontuyorsunuz. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ve ölçüsüzce davrananların emrine itaat etmeyin. Ki onlar, yeryüzünde bozgunculuk çıkarıyor ve dirlik düzenlik kurmuyorlar (ıslah etmiyorlar).’ Dediler ki: ‘Sen ancak büyülenmişlerdensin. Sen yalnızca bizim benzerimiz olan bir beşerden başkası değilsin; eğer doğru sözlü isen, bu durumda bir âyet (mûcize) getir görelim.’ Dedi ki: ‘İşte, bu bir dişi devedir; su içme hakkı (bir gün) onun, belli bir günün su içme hakkı da sizindir. Ona bir kötülükle dokunmayın, sonra büyük bir günün azâbı sizi yakalar.’ Sonunda onu (yine de) kestiler, ancak pişman oldular.” 4100
Hz. Sâlih ile kavmi arasındaki mücâdele Kamer Sûresi'nde ise şöyle bildirilir: “Semûd (kavmi) de uyarıları yalanladı. Dediler ki: ‘Bizden biri olan bir beşere mi uyacağız? Bu durumda gerçekten biz bir sapıklık (dalâlet) ve çılgınlık içinde kalmış oluruz. Zikr (vahy) içimizden ona mı bırakıldı? Hayır, o çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarıktır.’ Onlar yarın, kimin çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarık olduğunu bilip öğreneceklerdir. Gerçek şu ki Biz, bir fitne (imtihan ve deneme konusu) olarak o dişi deveyi kendilerine göndereniz. Şu halde sen onları gözleyip bekle ve sabret. Ve onlara, suyun aralarında kesin olarak pay edildiğini haber ver. Su alış sırası (kiminse, o) hazır bulunsun. Derken arkadaşlarını çağırdılar, o da bıçağını kapıp hayvanı ayağından biçip yere devirdi.” 4101
Deveyi öldürdükten sonra kendilerine azâbın çabucak gelmemesi, kavmin azgınlığını daha da arttırdı. Hz. Sâlih'i rahatsız etmeye, onu eleştirmeye ve yalancılıkla suçlamaya başladılar: “Böylelikle dişi deveyi öldürdüler ve Rablerinin emrine karşı çıkıp (Sâlih'e de şöyle) dediler: ‘Ey Sâlih, eğer gerçekten gönderilenlerden (bir peygamber) isen, vaad ettiğin şeyi getir bakalım!” 4102
Allah, inkâr edenlerin kurdukları hileli düzenleri boşa çıkarttı ve Hz. Sâlih'i kötülük yapmak isteyenlerin ellerinden kurtardı. Bu olaydan sonra artık kavme her türlü tebliği yaptığını ve hiç kimsenin öğüt almadığını gören Hz. Sâlih, kavmine kendilerinin üç gün içinde helâk olacaklarını bildirdi: “...(Sâlih) Dedi ki: 'Yurdunuzda üç gün daha yararlanın. Bu, yalanlanmayacak bir vaaddir.” 4103
Nitekim üç gün sonra Hz. Sâlih'in uyarısı gerçekleşti ve Semûd kavmi helâk edildi: “O zulmedenleri dayanılmaz bir ses sarıverdi de kendi yurtlarında diz üstü çökmüş olarak sabahladılar. Sanki orada hiç refah içinde yaşamamışlar gibi. Haberiniz olsun; Semûd (halkı) gerçekten Rablerini inkâr etmişler, O’na nankörlük yapmışlardı. Haberiniz olsun; Semûd (halkına Allah'ın rahmetinden) uzaklık (verildi).” 4104
Semûd Kavmi Hakkındaki Arkeolojik Bulgular: Günümüzde Semûd kavmi, Kur’an’da bahsi geçen kavimler içinde hakkında en fazla bilgiye sahip olunanlardan bir tanesidir. Tarih kaynakları da, Semûd isimli bir kavmin yaşadığına deliller sunmaktadır.
Kuran'da bahsi geçen Hicr halkı ve Semûd kavminin aslında aynı kavim
4100] 26/Şuarâ, 141-157
4101] 54/Kamer, 23-29
4102] 7/A’râf, 77
4103] 11/Hûd, 65
4104] 11/Hûd, 67-68
- 1096 -
KUR’AN KAVRAMLARI
oldukları tahmin edilmektedir; zira Semûd Kavmi’nin bir başka ismi de Ashâb-ı Hicr'dir. Bu durumda "Semûd" kelimesi bir halkın ismi, Hicr şehri ise bu halkın kurduğu şehirlerden biri olabilir. Nitekim Yunan coğrafyacı Pliny'nin tarifleri de bu yöndedir. Pliny, Semûd kavminin oturmakta olduğu yerlerin Domatha ve Hegra olduğunu yazmıştır ki, buralar günümüzdeki Hicr kentidir. 4105
Semûd kavminden bahseden, bilinen en eski kaynak, Babil Kralı II. Sargon'un bu kavme karşı kazandığı zaferleri anlatan Babil devlet kayıtlarıdır (MÖ 8. yüzyıl). Sargon, Kuzey Arabistan'da yaptığı bir savaş sonunda onları yenmiştir. Yunanlılar da bu kavimden bahsetmekte ve Aristo, Batlamyus ve Pliny'nin yazılarında isimleri "Thamudaei", yani "Semûdlar" olarak anılmaktadır.4106 Peygamberimizden önce, yaklaşık MS 400-600 yılları arasında ise izleri tamamen silinmiştir.
Kuran'da Âd ve Semûd kavimlerinin isimleri daima birlikte anılır. Dahası Allah âyetlerde, Semûd kavmine Âd kavminin helâkinden ders almalarını öğütlemektedir. Bu ise, Semûd kavminin Âd kavmi hakkında detaylı bir bilgi sahibi olduğunu gösterir: “Semûd (toplumuna da) kardeşleri Sâlih'i (gönderdik. Sâlih:) ‘Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur... (Allah'ın) Âd (kavminden) sonra sizi halifeler kıldığını ve sizi yeryüzünde (güç ve servetle) yerleştirdiğini hatırlayın. Ki onun düzlüklerinde köşkler kuruyor, dağlardan evler yontuyordunuz. Şu halde Allah'ın nimetlerini hatırlayın, yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın.” 4107
Âyetlerden anlaşıldığına göre Âd kavmi ve Semûd kavmi arasında bir ilişki vardır, hatta belki de Âd kavmi, Semûd kavminin tarihinin ve kültürünün bir parçasıdır. Hz. Sâlih, Semûd kavmine Âd kavminin örneğini hatırlamalarını ve bundan ders almalarını emretmektedir.
Âd kavmine de kendilerinden önce yaşamış olan Nûh kavminin örnekleri gösterilmiştir. Âd kavminin Semûd kavmi için tarihsel bir önemi olması gibi, Nûh kavminin de Âd kavmi için tarihsel bir önemi vardır. Bu kavimler birbirlerinden haberdardırlar ve belki de aynı soydan gelmektedirler. Oysa Âd kavmi ve Semûd kavimlerinin yaşadıkları yerler, birbirlerinden coğrafî olarak uzak bir konumdadırlar. Bu iki kavim arasında görünüşte herhangi bir bağlantı yoktur; öyleyse âyette Semûd kavmine hangi sebepten dolayı Âd kavmini hatırlamaları söylenmektedir?
Cevap, biraz araştırıldığında ortaya çıkar. Âd ve Semûd kavimleri arasındaki coğrafî uzaklık aldatıcıdır. Semûd kavmi Âd kavmini bilmekteydi, çünkü bu iki kavim, büyük bir olasılıkla aynı kökenden geliyorlardı. Ana Britannica Ansiklopedisi "Semûdlar" başlığı altında bu kavimden şöyle bahseder: Semûd, Eski Arabistan'da önem taşıdığı anlaşılan kabile ya da kabileler topluluğudur. Güney Arabistan kökenli oldukları, ancak içlerinden büyük bir grubun çok eskiden kuzeye göç ederek Aslab Dağı yamaçlarına yerleştiği sanılmaktadır. Hicaz ve Şam arasında yaşayan Semûdlar, Ashâb-ı Hicr olarak bilinir. Son arkeolojik araştırmalarda, Arabistan'ın orta kesimlerinde Semûdlar'a ait çok sayıda kaya, resim ve yazı ortaya çıkartılmıştır. 4108
4105] “Hicr” maddesi, İslâm Ansiklopedisi: İslâm Âlemi, Tarihi, Coğrafya, Etnoğrafya ve Bibliyografya Lugati, Cilt 5/1, s. 475
4106] Phillip Hitti, A History of the Arabs, London: Macmillan, I970, s. 37
4107] 7/A’râf, 73-74
4108] “Semûdlar” maddesi, Ana Britannica, Cilt 19, s. 232
SÂLİH (A.S.) VE SEMÛD KAVMİ
- 1097 -
Semûd medeniyetinin kullandığı bir çeşit alfabenin (buna "Semûdik alfabe" ismi verilir) çok benzeri bir alfabeye hem Hicaz'da, hem Güney Arabistan'da rastlanmıştır. Bu alfabe, ilk defa Orta Yemen'deki bugünkü Semûd kasabası yakınlarında bulunmuştur. Bu bölgenin kuzeyinde Rub al-Khali, güneyinde Hadramût ve batısında da Sabwah kenti vardır.
Daha önce Âd kavminin, Güney Arabistan'da yaşayan bir kavim olduğunu görmüştük. Âd kavminin yaşadığı bölgede, özellikle Âd'ın torunları olan Hadramîler'in yaşadıkları bölgenin ve başkentlerinin yakınlarında Semûd kavmine âit bulguların elde edilmesi ise son derece önemlidir. Bu durum, Kur’an’da işaret edilen Âd-Semûd kavimlerinin bağlantısını da açıklar. Bu bağlantı, Hz. Sâlih'in, Semûdların Âd kavminin yerine geldiklerini belirten sözünde şöyle açıklanmaktadır: “Semûd (toplumuna da) kardeşleri Sâlih'i (gönderdik. Sâlih:) ‘Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur... (Allah'ın) Âd (kavminden) sonra sizi halifeler kıldığını ve sizi yeryüzünde (güç ve servetle) yerleştirdiğini hatırlayın.” 4109
Kısacası Semûd kavmi, Allah'ın elçilerine uymamanın karşılığını helâk olarak ödemiştir. Yapmakta oldukları yapılar, sanat eserleri kendilerini azaptan koruyamamıştır. Semûd kavmi, daha önceki ve sonraki birçok inkârcı kavim gibi şiddetli bir azapla helâk edilmiştir.
Kur’ân-ı Kerim’de Sâlih (a.s.) ve Semûd Kavmi
Kur’ân-ı Kerim’de “Sâlih”in (a.s.) ismi, toplam 9 yerde geçer. 4110
“Semûd” kelimesi ise toplam 26 yerde zikredilir. Semûd kavmi veya onların evleri, ya da şehirleri anlamındaki “Hıcr” kelimesi ise (bu anlamda) Kur’an’da sadece bir yerde geçer ve bu ismin geçtiği sûreye de bundan ötürü Hıcr sûresi adı verilir. 4111
“Semûd kavmine de kardeşleri Sâlih’i (peygamber olarak gönderdik). Dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka ilâhınız/tanrınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil gelmiştir. İşte o da, size bir mûcize olarak (gönderilmiş) Allah’ın şu devesidir. Onu (kendi haline) bırakın, Allah’ın arzında yesin (içsin). Sakın ona herhangi bir kötülükle dokunmayın; sonra sizi acıklı bir azap yakalar.
Düşünün ki, (Allah) Âd’dan (Âd kavminden) sonra (onların yurduna) sizi hükümdarlar kıldı. Ve yeryüzünde sizi yerleştirdi. Onun düzlüklerinde saraylar yapıyorsunuz, dağlarında evler yontuyorsunuz. Artık Allah’ın nimetlerini hatırlayın da yeryüzünde fesatçılar olarak karışıklık çıkarmayın.
Kavminin ileri gelenlerinden müstekbirler/büyüklük taslayanlar, içlerinden müstaz’aflara/zayıf görülen iman edenlere dediler ki: ‘Siz Sâlih’in gerçekten Rabb’i tarafından gönderildiğini biliyor musunuz (Buna inanıyor musunuz)?’ Onlar da: ‘Şüphesiz biz onunla gönderilene iman eden mü’minleriz’ dediler.
Müstekbirler/kibirlenip büyüklük taslayanlar da dediler ki: ‘Biz de sizin iman ettiğinizi inkâr eden kâfirleriz’
Derken o dişi deveyi ayaklarını keserek öldürdüler ve Rab’lerinin emrinden dışarı
4109] 7/A’râf, 73-74
4110] 7/A’râf, 72, 75, 77; 11/Hûd, 61, 62, 66, 89; 26/Şuarâ, 142; 27/Neml, 45.
4111] 15/Hıcr, 80
- 1098 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çıktılar da: ‘Ey Sâlih! Eğer sen gerçekten peygamberlerdensen bizi tehdit ettiğin azâbı getir!’ dediler.
Bunun üzerine onları o (şiddetli) sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü dona kaldılar.
Sâlih de o zaman onlardan yüz çevirdi ve şöyle dedi: ‘Ey kavmim! Andolsun ki ben size Rabbimin elçiliğini tebliğ ettim ve size öğüt verdim, fakat siz nasihat edenleri sevmiyorsunuz.” 4112
“Onlara, kendilerinden öncekilerin; Nuh, Âd, Semûd kavminin, İbrahim kavminin, Medyen ahâlisinin ve yerle bir olan şehirlerin haberi gelmedi mi? Onlara resulleri apaçık deliller getirmişlerdi. Demek ki Allah, onlara zulmediyor değildi, ama onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.” 4113
“Semûd (halkına da) kardeşleri Sâlih'i (gönderdik). Dedi ki: ‘Ey kavmim, Allah'a ibâdet edin, sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur. O sizi yerden (topraktan) yarattı ve onda ömür geçirenler kıldı. Öyleyse O'ndan bağışlanma dileyin, sonra O'na tevbe edin. Şüphesiz benim Rabbim, yakın olandır, (duâları) kabul edendir.’
Dediler ki: ‘Ey Sâlih, bundan önce sen içimizde kendisinden (iyilikler ve yararlılıklar) umulan biriydin. Atalarımızın taptığı şeylere tapmaktan sen bizi engelleyecek misin? Doğrusu biz, senin bizi dâvet ettiğin şeyden kuşku verici bir tereddüt içindeyiz.’
Dedi ki: ‘Ey kavmim, görüşünüz nedir söyler misiniz? Eğer ben Rabbimden apaçık bir belge üzerindeysem ve bana tarafından bir rahmet vermişse, bu durumda O'na isyan edecek olursam Allah'a karşı bana kim yardım edecektir? Şu halde kaybımı arttırmaktan başka bana (hiç bir yarar) sağlamayacaksınız.
Ey kavmim, size işte bir âyet (delil ve mûcize) olarak Allah'ın devesi; onu serbest bırakın, Allah'ın arzında yesin. Ona kötülük (vermek niyeti) ile dokunmayın. Yoksa sizi yakın bir azap sarıverir.’
Onu (deveyi) öldürdüler. (Sâlih) dedi ki: ‘Yurdunuzda üç gün daha yararlanın. Bu, yalanlanmayacak bir vaaddir.’
Emrimiz geldiği zaman, tarafımızdan bir rahmetle Sâlih'i ve O'nunla birlikte iman edenleri o günün aşağılatıcı azâbından kurtardık. Doğrusu senin Rabbin, güçlü olandır, aziz olandır.
O zulmedenleri dayanılmaz bir ses sarıverdi de kendi yurtlarında diz üstü çökmüş olarak sabahladılar.
Sanki orada hiç refah içinde yaşamamışlar gibi. Haberiniz olsun; Semûd (halkı) gerçekten Rablerini inkâr etmişlerdi. Haberiniz olsun; Semûd (halkına Allah'ın rahmetinden) uzaklık (verildi.)” 4114
"(Şuayb dedi ki:) Ey kavmim, bana karşı gelişiniz, sakın Nuh kavminin ya da Hûd kavminin veya Sâlih kavminin başlarına gelenlerin bir benzerini size de isâbet ettirmesin. Üstelik Lût kavmi size pek uzak değil.” 4115
“Sanki orada hiç refah içinde yaşamamışlar gibi. Haberiniz olsun; Semûd (halkına)
4112] 7/A’râf, 73-79
4113] 9/Tevbe, 70
4114] 11/Hûd, 61-68
4115] 11/Hûd, 89
SÂLİH (A.S.) VE SEMÛD KAVMİ
- 1099 -
nasıl bir uzaklık verildiyse Medyen (halkına da Allah'ın rahmetinden öyle) bir uzaklık (verildi).” 4116
“Sizden öncekilerin, Nuh kavminin, Âd ve Semûd ile onlardan sonra gelenlerin haberi size gelmedi mi? Ki onları, Allah'tan başkası bilmez. Elçileri onlara apaçık delillerle gelmişlerdi de, ellerini ağızlarına götürüp (öfkelerinden ısırdılar) ve dediler ki: ‘Tartışmasız, biz sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyleri inkâr ettik ve bizi kendisine çağırdığınız şeyden de gerçekten kuşku verici bir tereddüt içindeyiz." 4117
“Andolsun, Hicr halkı da peygamberlerini yalanlamıştı. Biz, onlara mûcizelerimizi vermiştik, fakat onlardan yüz çevirmişlerdi. Onlar da sabaha çıkarlarken, o korkunç ses yakaladı. Kazanmakta oldukları şeyler, onlardan hiçbir zararı sav(a)madı.” 4118
“Bizi âyet (mûcize)ler göndermekten, öncekilerin onu yalanlamasından başka bir şey alıkoymadı. Semûd'a dişi deveyi görünür (bir mûcize) olarak gönderdik, fakat onlar bununla (onu boğazlamakla) zulmetmiş oldular. Oysa biz âyetleri (mûcizeleri) ancak korkutmak için göndeririz.” 4119
“Eğer seni yalanlıyorlarsa, onlardan önce Nuh, Âd, Semûd kavmi de yalanlamıştı.” 4120
“Âd'ı, Semûd'u, Ress halkını ve bunlar arasında birçok nesilleri (yok ettik).” 4121
“Semûd (kavmi) de, gönderilen (elçi)leri yalanladı.
Hani onlara kardeşleri Sâlih: ‘Sakınmaz mısınız?’ demişti.
‘Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.
Artık Allah'tan korkup sakının ve bana itaat edin.
Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum;
Siz burada güvenlik içinde mi bırakılacaksınız?
Bahçelerin, pınarların içinde,
Ekinler ve yumuşak tomurcuklu göz alıcı hurmalıklar arasında?
Dağlardan ustalıkla zevkli evler yontuyorsunuz.
Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin.
Ve ölçüsüzce davrananların emrine itaat etmeyin.
Ki onlar, yeryüzünde bozgunculuk çıkarıyor ve dirlik-düzenlik kurmuyorlar (ıslah etmiyorlar).’
Dediler ki: ‘Sen ancak büyülenmişlerdensin.
Sen yalnızca bizim benzerimiz olan bir beşerden başkası değilsin; eğer doğru sözlü isen, bu durumda bir âyet (mûcize) getir görelim.’
4116] 11/Hûd, 95
4117] 14/İbrâhim, 9
4118] 15/Hıcr, 80-84
4119] 17/İsrâ, 59
4120] 22/Hacc, 42
4121] 25/Furkan, 38
- 1100 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Dedi ki: ‘İşte, bu bir dişi devedir; su içme hakkı (bir gün) onun, belli bir günün su içme hakkı da sizindir.
Ona bir kötülükle dokunmayın, sonra büyük bir günün azâbı sizi yakalar.’
Sonunda onu (yine de) kestiler, ancak pişman oldular.
Böylece azap onları yakaladı. Gerçekten, bunda bir âyet vardır, ama onların çoğu iman etmiş değildirler.
Ve şüphesiz, senin Rabbin, güçlü ve üstün olandır, merhamet sahibidir.” 4122
“Andolsun ki, Semûd kavmine, ‘Allah’a kulluk edin!’ (demesi için) kardeşleri Sâlih’i gönderdik. Hemen birbiriyle çekişen iki zümre oluverdiler.
(Sâlih) dedi ki: ‘Ey kavmim, neden iyilik dururken kötülüğe koşuyorsunuz? Allah'tan bağışlanma dilemeniz gerekmez mi? Belki size merhamet edilirdi.’
Dediler ki: ‘Senin ve seninle birlikte olanlar yüzünden uğursuzluğa uğradık.’ Dedi ki: ‘Sizin uğursuzluğunuz (başınıza gelenler) Allah katında (yazılı)dır. Hayır, siz denenmekte olan bir kavimsiniz.’
Şehirde dokuzlu bir çete vardı, yeryüzünde bozgun çıkarıyorlar ve dirlik-düzenlik bırakmıyorlardı.
Kendi aralarında Allah adına and içerek, dediler ki: ‘Gece mutlaka ona ve ailesine bir baskın düzenleyelim, sonra velîsine: Ailesinin yok oluşuna biz şâhit olmadık ve gerçekten bizler doğruyu söyleyenleriz, diyelim.’
Onlar hileli bir düzen kurdu. Biz de (onların hilesine karşı) onların farkında olmadığı bir düzen kurduk.
Artık sen, onların kurdukları hileli düzenin uğradığı sona bir bak; Biz, onları ve kavimlerini topluca yerle bir ettik.
İşte, zulmetmeleri dolayısıyla enkaza dönüşmüş ıpıssız evleri. Şüphesiz bilen bir kavim için bunda bir âyet vardır.
İman edenleri ve sakınanları da kurtardık.” 4123
“Âd'ı ve Semûd'u da (yıkıma uğrattık). Gerçek şu ki, kendi oturdukları yerlerden size (durumları) belli olmaktadır. Kendi yaptıklarını şeytan süsleyip çekici kıldı, böylece onları yoldan alıkoydu. Oysa onlar görebilen kimselerdi.” 4124
Onlardan önce Nuh kavmi, Âd kavmi, sarsılmaz bir saltanatın sahibi Fir’avn, Semûd, Lût kavmi ve Eyke halkı da peygamberleri yalanladılar. İşte bunlar da peygamberlere karşı birleşen topluluklardır. Onların her biri gönderilen peygamberleri yalanladılar da bu yüzden (kendilerine) azâbım hak oldu.” 4125
“Semûd kavmi de uyarıcıları yalanladı.
Dediler ki: ‘Bizden biri olan bir beşere mi uyacağız? Bu durumda gerçekten biz bir dalâlet/sapıklık ve çılgınlık içinde kalmış oluruz.
4122] 26/Şuarâ, 141-159
4123] 27/Neml, 45-53
4124] 29/Ankebût, 38
4125] 38/Sâd, 12-14
SÂLİH (A.S.) VE SEMÛD KAVMİ
- 1101 -
Zikr (vahy) içimizden ona mı verildi? Hayır, o çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarıktır.’
Onlar yarın, kimin çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarık olduğunu bilip öğreneceklerdir.
Gerçek şu ki Biz, bir fitne (imtihan ve deneme konusu) olarak o dişi deveyi kendilerine göndereniz. Şu halde sen onları gözleyip bekle ve sabret.
Ve onlara, suyun aralarında kesin olarak pay edildiğini haber ver. Su alış sırası (kiminse, o) hazır bulunsun.
Derken arkadaşlarını çağırdılar, o da bıçağını kapıp 'hayvanı ayağından biçip yere devirdi.'
(Bu azgınlara) Benim azâbım ve uyarmam nasıl oldu?
Biz onların üzerine korkunç bir çığlık gönderdik. Böylece onlar, ağıldaki çalı-çırpı olan kuru ot gibi oluverdiler.
Andolsun Biz Kur'an'ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp düşünen var mı?” 4126
Semûd ve Âd (kavimleri), başlarına çarpacak felâketi (kıyâmeti) yalan saymışlardı. Semûd’a gelince: Onlar, korkunç bir sesle helâk edildi.” 4127
“Orduların haberi geldi mi sana? Onlar Fir’avn ve Semûd orduları idi (Nasıl helâk oldular?!)” 4128
“Görmedin mi, Rabbin ne yaptı Âd kavmine; ülkelerde benzeri yaratılmamış olan İrem şehrine; yontulmuş kayaları vâdiye getiren Semûd kavmine; kazıkların (kazık gibi dikilmiş piramitlerin/anıtkabirlerin) sahibi Fir’avn’a. Zira onların hepsi ülkelerinde azgınlık ettiler. Bulundukları yerlerde kötülüğü çoğalttılar. O sebepten dolayı Rabbin onların üstüne azap kamçısı yağdırdı. Çünkü Rabbin her an gözetlemededir.” 4129
“Semûd kavmi azgınlığı yüzünden Allah’ın elçisini yalanladı. Çünkü onların en azgını deveyi kesmek için ayaklandı. Allah’ın Rasûlü onlara: ‘Allah’ın devesine ve onun suyuna dikkat edin!’ dedi. Derhal onu yalanladılar ve deveyi kestiler. Bunun üzerine Rableri günahları sebebiyle o beldeyi başlarına geçirdi ve her tarafı dümdüz etti. Allah bu şekilde azap etmenin âkıbetinden korkmaz.” 4130
Semûd Kavmi ve Günümüz
Kur’ân-ı Kerim’de kıssaların anlatımı içerisinde şu ifadeler dikkati çeker:
"Ey insanlar! Sabah akşam, onların yerleri üzerinden geçersiniz. Akletmez misiniz?" 4131; "Âd ve Semûd kavimlerini de yok ettik. Bunu oturdukları yerler göstermektedir." 4132
Yüce Allah, Kur'an'ın indiği câhiliyye toplumuna, kıssaları vaz’ eder. Kıssalarda
4126] 54/Kamer, 23-32
4127] 69/Haakka, 4-5
4128] 85/Bürûc, 17-18
4129] 89/Fecr, 6-14
4130] 91-Şems, 11-15
4131] 37/Sâffât, 137-138
4132] 29/Ankebût, 38
- 1102 -
KUR’AN KAVRAMLARI
anlatılanlar, câhiliyye Araplarınca tanınan ve meşhur olmuş kavimlerdir. Yapmış oldukları kervan yolculukları sırasında geçtikleri yollar özerinde o kavimlerin harâbelerini görürler, rivâyetlerini işitirlerdi. Kutsal kitap sahiplerinden ve atalarından, tevâtür yoluyla işittikleri rivâyetler, bu kavimlerin hakkındaki efsânevî hikâyelerdi.
Burada şöyle bir soru sorulabilir: Madem câhiliyye Arapları bu kıssalar hakkında bilgi sahibi idiler, o halde Kur'an bunları niçin anlatıyor?
İşte bu soruya cevap ararken, Kur'ân-ı Kerim ile Tevrat ve İncil’in aralarında ve câhiliyye Araplarının tevâtür yoluyla edindikleri efsânevî bilgilerle kutsal kitaplar arasında muazzam bir yaklaşım farklılığı görüyoruz. Tevrat, İncil ve câhiliyye Araplarınm efsânevî bilgilerinde kıssalara; tarihsel, mekânsal ve biyografik bir yaklaşım tarzı sergilenir. Kur'an'da ise bunlar en son plandadır. Kur'an vaz’ ettiği kıssalarda; küfûr-hidâyet olgusunu ön plana çıkarır. Tarih, kişiler ve zaman önemli değildir. Çünkü geçmişte yaşamış ve kıyâmete kadar yaşayacak tüm toplumlarda, aynı iman-küfür olgusu yaşanacaktır. Bu bir sünnetullahtır, Allah'ın kanunudur. O halde Kur'an nokta-yı nazarında; kişiler, zaman ve mekân önemli değildir. Kıssalarda anlatılan kişiler, tarihler ve yerler değişebilir, ancak iman ve inkâr mücâdelesi aynı şekilde gerçekleşecektir.
İşte bu yüzden Cenâb-ı Allah, câhiliyye Araplarına Sâlih (a.s.) kıssasının doğrusunu vahyeder. Ve bu kıssadan câhiliyye Arapları ve tüm kıyâmete kadar yaşayacak insanların ibret almalarını ister. "Semûd kavminin başına gelenlerde ibret vardır." 4133
Câhiliyye Araplarının geçtiği işlek bir ticaret yolu üzerinde olan Semûd kavminin Arabistan yarımadasının batısında Medine ile Sina yarımadası arasında olduğu
rivâyet edilir.
Kur'ân-ı Kerim'de Semûd kavminin oturduğu bir bölgenin İsmi "Hıcr" olarak geçer. "Hıcr" aynı zamanda Kur'an'da bir sûreye ad olarak verilmiştir. Semûd halkı, çöllerle kaplı olan Arabistan yarımadası gibi bir coğrafyada, Allah'ın verdiği yeşillikler içinde cennet gibi bir beldede yaşıyorlardı. Kur'an bu husûsu; Allah'ın Semûd kavmine verdiği nimetler açısından şöyle beyan eder: "Siz burada, bahçelerin, pınarların içinde; ekinlerin, salkımları sarkmış hurmalıkların arasında güven içinde bırakılacak mısınız?" 4134
Yine Kur'an'da Semûd kavminin özellikleri arasında, dağları oymak sûretiyle yaptıkları evlerden bahsedilir. “Onlar, dağlardan emniyet içinde kalacakları evler edinirlerdi/yaparlardı.” 4135
Allah'ın bunca zenginlik verdiği Semûd halkı zenginleştikçe giderek azgınlaşmış, zâlimleşmişti. Aynı, kendilerinden önce yaşamış olan Âd kavmi gibi. Allah'ın bahşettiği nimetler şükürlerini artıracağı yerde sapıklıklarını artırmıştı. Allah bu kavme, onların içinden bir kişi olan Sâlih (a.s.)'ı rasul olarak gönderir. “Semûd kavmine kardeşleri Sâlih'i gönderdik. ‘Ey kavmim! Allah'a kulluk edin; O'ndan başka ilâh yoktur.” 4136
4133] 51/Zâriyât, 43
4134] 26/Şuarâ, 146-148
4135] 15/Hıcr, 82
4136] 11/Hûd, 61
SÂLİH (A.S.) VE SEMÛD KAVMİ
- 1103 -
Sâlih peygamberin risâletle vazifelendirilip yollanmasıyla Semûd kavminde hak-bâtıl mücâdelesi başlamış oldu. Sâlih (a.s.), kavminden, bir Allah'a inanmalarını, O'nun emirleri doğrultusunda yaşamalarını ister. Taptıkları putların onlara bir faydasının olmayacağını belirtir.
Sâlih'in bu çağrıları karşısında kavminin aldığı tavır ise ona karşı çıkmak olur. Toplum Sâlih (a.s.)'e tabi olanlar ve karşı çıkanlar olarak ikiye bölünür. "Semûd kavmine kardeşleri Sâlih'i gönderdik. Hemen birbiriyle çekişen iki zümre oluverdiler." 4137
Vahyi temsil eden Sâlih (a.s.), kavminden şunları ister: “Artık Allah’tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk yapan beyinsizlerin emrine itaat etmeyin.” 4138 Putların terkedilip, Allah'ın istediği biçimde yaşamaları, yeryüzünde bozgunculuk yapmamaları istenir Semûd kavminden...
Vahyin gelişiyle beraber çıkarları; putçuluğu teşvik eden bir yaşam tarzına dayalı olan, Kur'an'ın "ileri gelenler" diye nitelediği sermaye ve bunun emrindeki yönetici kesim ise işin ucunun kendilerine dokunacağını anlayınca, halkı Sâlih’e (a.s.) karşı örgütlerler.
Allah Kur'ân-ı Kerim'de; Semûd kavminin “ileri gelenleri”nin dokuz kişi olduğunu açıklar. "O şehirde dokuz kişi vardı ki, bunlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar, iyilik tarafına yanaşmıyorlardı." 4139
Evet! Bu dokuz kişi toplumun ahlâkî, sosyal ve ekonomik yapısını ellerinde bulunduruyorlardı. Zenginlik ve halk adına söz söyleme ve onları diledikleri gibi yönetmek yalnızca onların hakkıydı!.. Tarihin her kesitinde ve günümüzde de öyle değil midir?
Böylece "ileri gelenler" yönetimindeki inkârcı grup Sâlih peygamberi kavmin gözünden düşürmek için başlarlar saldırı ve iftiralara: “Sen şüphesiz büyülenmiş birisin; bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsin. Eğer doğru sözlülerden isen bir belge getir, dediler.”4140; "Aramızda bir beşere mi uyacağız?"4141; 'Vahiy aramızda ona mı verildi? Hayır o, yalancı ve şımarığın biridir, dediler." 4142
Artık Sâlih’i (a.s.) yıpratmak için ellerinden ne gelirse yapmaya onu tâciz etmeye çalışırlar. Oysa peygamberlik gelmeden evvel onu çok iyi tanıyorlardı. Emin bir insandı. Dürüsttü. Aynı, kendinden önceki geçmiş ve kendinden sonra gelmiş diğer rasuller gibi... Hatta; peygamber olduktan sonra bile ona karşı çıkanlar bu husûsu şöyle belirtiyorlardı: "Ey Sâlih! Sen bundan önce aramızda kendisinden iyilik beklenen biriydin." 4143
Hem onun bu faziletli durumunu teslim ediyorlar, hem de söylediklerine karşı geliyorlardı. Ne olmuştu da, aralarından biri ve hem de güvenilir biri olan Sâlih'e cephe alıp; onun beyinsiz, yalancı ve şımarık olduğunu söylemeye başlamışlardı?
4137] 27/Neml, 45
4138] 26/Şuarâ, 144
4139] 27/Neml, 48
4140] 26/Şuarâ, 153-154
4141] 54/Kamer, 24
4142] 54/Kamer, 25
4143] 11/Hûd, 62
- 1104 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sebep basitti. Zulüm ve soygun düzeni olan putçuluğa karşı çıkmıştı. Dolayısıyla zenginler ve yöneticilerin rahatını kaçırmış, düzenlerini alt üst etmişti. Hal böyle olunca tabii ki Sâlih (a.s.) kötülenecek, tecrit edilecek ve tâciz edilecekti.
Sâlih’in (a.s.) tebliğ mücâdelesi hiç kesintisiz olarak devam etti. Bulduğu her fırsatta, her zaman ve her yerde Allah'ı anlattı ve O’nun emirlerini bildirdi. Yıllarca tebliğ etti durdu. Onun bu çabasına karşılık kavminin insanları ona pek meyletmiyorlardı. Zulüm ve soygun düzeni olan putçuluk içlerine öyle işlemişti ki söküp atmak çok zordu.
Semûd kavminde tebliğ mücâdelesi sürerken; Allah onlara verdiği nimetleri kısar. İşlerinin bozulması, kesat gitmesi karşısında buna bir sebep arayan inkârcılar faturayı Sâlih'e keserler. Böylece ‘ileri gelenler’ aynı zamanda Sâlih'i de halkın gözünden iyice soğutmuş, bir taşla iki kuş vurmuş oluyorlardı. Sâlih’in (a.s.) uğursuz biri olduğunu iddia etmeye başladılar.
Gerçekten bir uğursuzluk, yani kısmetsizlik gelmişti üzerlerine. Artık eskisi gibi her şey yolunda gitmiyordu. Kazançları düşmüştü. Bunun Sâlih’in (a.s.), putlarına karşı yaptığı hareketlerden olduğu kanısındaydılar. Oysa gerçek öyle değildi. Bu hususa Neml Sûresi'nde şöyle değinilir: "Şöyle dediler: ‘Senin ve beraberindekiler yüzünden uğursuzluğa uğradık.’ Sâlih: ‘Size çöken uğursuzluk Allah katındandır. Hayır, siz imtihana çekilen bir kavimsiniz." 4144
Sâlih’in (a.s.) bu sözleri Semûdluları daha da kızdırıyor, düşman ediyordu. Sâlih (a.s.) bu vesile ile onların imtihana çekildiklerini, belki iman ederler diye darlıkla denendiklerini anlatır. Fakat bu söylediklerinin yine de faydası olmaz.
Kavmi artık ondan olağanüstü şeyler, mûcizeler istemeye başlamıştı. Mûcizeler Allah'ın elinde olan şeylerdi. Peygamberlerin böyle bir yetkileri yoktu. "Doğru sözlülerden isen bir delil getir, dediler." 4145
O da; “bekleyin ben de sizin gibi bekleyenlerdenim” diyerek, onların bu isteğinin Allah'ın elinde olan bir şey olduğunu belirtti. Semûd kavminin inkârcılarının amaçları mûcize görmek değil, rasûlü âciz bırakmak, onun Allah ile ilgisinin olmadığını göstermek, tuzağa düşürmekti.
Nihâyetinde Allah onların bu tuzaklarına karşı peygamberini destekleyerek, müşriklerin istediği mûcizeyi verdi: "Sâlih: ‘İşte âyet (mûcize, delil) bu devedir. Kuyudan su içme hakkı belirli bir gün onun, belirli bir gün de sizindir; Sakın ona bir kötülük yapmayın, yoksa sizi büyük bir günün azâbı yakalar’ dedi." 4146
"Buna rağmen onu kesip devirdiler."4147 Mûcize isteklerinin yerine getirilmesine karşılık Semûd kavminin inkârcılarına bu kâfi gelmemişti. Allah'ın zarar verilmemesi isteğine karşılık yine de deveyi kestiler. Zaten amaçları iman etmek değildi, Rasûlü aciz göstermekti. Fakat “ileri gelenler”in kurdukları bu tuzak geri tepince, deveyi keserek Sâlih peygamberin, kavim nazarındaki itibarını düşürmek, gündemi değiştirmek istediler.
Deveyi kesmeye kesmişlerdi, ama kesmekten pişman olmuşlardı. Artık işleri
4144] 27/Neml, 47
4145] 26/Şuarâ, 154
4146] 26/Şuarâ, 155-156
4147] 11/Hûd, 65
SÂLİH (A.S.) VE SEMÛD KAVMİ
- 1105 -
tamamen alt-üst olmuş, azap emâreleri kavmi kuşatmıştı. Allah bunu şöyle beyan eder: "Onlar ise deveyi kestiler; ama pişman da oldular." 4148
İş işten geçmişti bir kere, peygamber üç gün daha yaşayabileceklerini ondan sonra azâbın kendilerini yakalayacağını bildirmişti. Zaten bunun alâmetlerini yaşamaya başlamışlardı bile. Son pişmanlık içerisindeki Semûd kavminin sersem halinden kurtulması için, Sâlih'in katledilmesi gerektiğine karar veren; kentin azgın dokuz kişisi olan "ileri gelenler" ona tuzak kurarlar. Bu husûsu Allah şöyle beyan eder: “O şehirde dokuz kişi vardı ki, bunlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar, iyilik tarafına hiç yanaşmıyorlardı. Allah'a and içerek birbirlerine şöyle dediler: Gece ona ve ailesine baskın yapalım, sonra da velîsine 'biz ailesinin yok edilişi sırasında orada değildik, inanın ki doğru söylüyoruz' diyelim. Onlar öyle bir tuzak kurdular. Biz de kendileri farkında olmadan, onların planlarını altüst etlik.” 4149
İnkârcıların vardığı son nokta, rasûlü ortadan kaldırma fikri olmuştu. Aynı düşünce tüm inkârcı toplumlarda görülür. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) için de Mekkeli müşriklerin aynı tuzağı kurdukları nazar-ı dikkate alınmalıdır. Kabilecilik anlayışının o dönemdeki bir yansıması olan öldürme planındaki ortak eylem ve sonucunda kimsenin eylemi üstüne almaması neticesi maktûlün velisinin karşısında birden fazla hasım çıkarılarak onun kısastan vazgeçirilmesi anlayışı görülmektedir. Müşriklerin kabilecilik anlayışının bir gereği olan bu zihniyet, Peygamberimiz zamanında da aynı eylemi gerçekleştirmeye kalkışmış ve Sâlih (a.s.)'da olduğu gibi tuzakları geri tepmişti.
Artık Sâlih’in de (a.s.) yapacak bir şeyi kalmamıştı, mü’minlerle beraber Allah onları, azap gelmezden evvel kâfirlerin tuzağından kurtardı. "Buyruğumuz gelince, Sâlih'i ve beraberindeki iman edenleri o günün rezilliğinden kurtardık." (4150); "Haksızlık yapanları bir çığlık tuttu, oldukları yerde diz üstü çöküverdiler." (11/Hûd, 67)
Böylece doğru yola gelmekte direnen Semûd kavminin inkârcıları da, diğer Nuh ve Âd kavimlerinin inkârcıları gibi azâbı tattılar. "İşte haksızlıkları yüzünden çökmüş evleri! Anlayan bir kavim için elbette bunda bir ibret vardır." 4151
Semûd Kavmi ve Almamız Gereken Dersler, Mesajlar
Âyetlerden Tesbitler
1. Mûcizeye Rağmen Red ve Taşkınlık, Helâki Getirir: "Dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, sizin O’ndan başka tanrınız yoktur. Size Rabbinizden bir delil gelmiştir. İşte o da, size bir mûcize olarak Allah'ın şu devesidir. Onu bırakın, Allah'ın arzında yesin, sakın ona herhangi bir kötülükle dokunmayın, sonra sizi acıklı bir azap yakalar." 4152
Rasulleri inkâr eden kavimler azâbın hemen indirilmesi veya mûcize gösterilmesi tarzında taleplerde bulunmuşlardır. Bu talepleri sağlıklı bir psikolojiyle yapılmış ve imana götüren bir kalbin istekleri olmaktan çok uzaktır. Daha çok inkârı katmerleyen ve vahye karşı körlüğü arttıran bir yaklaşımla, bu isteklerini bildirmişlerdir. Muhâtabın vahiy karşısında kulluk ve hayranlıkla değil de istiğnâ,
4148] 26/Şuarâ, 157
4149] 27/Neml, 48-50
4150] 11/Hûd, 66
4151] 27/Neml, 52; Cengiz Duman, Sâlih (a.s.) ve Semûd Kavmi, Haksöz, sayı 3, Haziran 94
4152] 7/A’râf, 73
- 1106 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kibir ve ukelâ bir tarzda duruşu, gayret-i İlâhiyeyi doğurmaktadır. Bu yüzden, kendi açılarından olumlu bir sonuç vermeyeceği bilinen bu talepleri ertelenebildiği kadar ertelenmiştir. Ne zaman ki helâkleri hakkında İlâhî irâde netleşmiş, Rasuller "Artık kavmimizle bizim aramızda hükmünü ver" duâsıyla Yaratıcıya iltica etmişlerse, o zaman belki de helâkin başlama düğmesine basılması anlamında mûcize yaratılmaktaydı. Bu ise mûcizeyi, rasûlü küçük düşürmek ve alaylarına malzeme yapmak için talep eden kavmin ilk etapta şaşkınlığını arttırmaktaydı. Ancak kendilerine geldiklerinde küfürleri artmakta ve o taşkın ruh halleriyle mûcizeyi inkâr etmekteydiler. Bu örnekte olduğu gibi, taşkınlıkları bazen o mûcize ve rasûlün şahsını ortadan kaldırma teşebbüsüne kadar varabilmekteydi.
Ancak Allah'a iman eden kimse, haddini bilen bir gönle ve görmek isteyen bir göze ulaşılabilir. Duyularını ısrarla çalışmaz hale getiren ve kibir dağları ötesindeki gerçekler için boyları kısa kalan bir yaklaşımla Allah'a ulaşma ihtimali yoktur.
"Beni niçin âmâ olarak yarattın? Hâlbuki ben dünyadayken görüyordum."4153 Bir kâfirin, âhirette karşılaştığı bir uygulamayla ilgili ağzından dökülenler... Hayır, ey kulluğunu unutan kul, aslında sen her zaman kör ve sağırdın, İlâhî gerçeklere karşı. 4154
2. Geleceğin Parlaktı: "Dediler ki: Ey Sâlih! Sen bundan önce içimizde ümit beslenen birisiydin. Babalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi engelliyor musun? Doğrusu biz, bizi kendisine çağırdığın şeyden ciddi bir şüphedeyiz." 4155
Sen aklı başında bir adamdın. Bu yeni iddiaların da neyin nesi?! Bu cümle birkaç anlamı içinde barındırmaktadır. Sen bu işten geri dön, senin hakkındaki eski kanaatimiz ve sana olan sevgimiz devam etsin. Ortak bir noktada buluşabilmemiz mümkündür. Bundan hem sen, hem de biz kârlı çıkabiliriz. Bu apaçık bir uzlaşma îmâsıdır.
Tercihlerini net yapamayan insanlar, bu tür çağrılarla zorluklar/belâlar arasında bir seçim yapmaları istendiğinde gerisin geriye câhiliyeye kayabilmektedirler. Bu yüzden arkaya ve terk edilene bakmamak, gemileri yakmış bir ruh haline ulaşabilmek, eski yaşantısına en ufak bir hasret ve özlem duymamak gerekmektedir. İslâmlaştığı halde, gözü hâlâ geçmiş yaşantısında kalanlar, asla imanın tadına varamazlar ve mü’min olarak can verme bahtiyarlığını da riske atmış olurlar.
3. Zulme Sessiz Kalmak: "Fakat, Semûd kavmi o deveyi, ayaklarını keserek
öldürdüler. Sâlih dedi ki: ‘Yurdunuzda üç gün yaşayın.’ O söz, yalanlanamayan bir tehdit
idi."4156; "O şehirde dokuz kişi vardı ki, bunlar yeryüzünde bozgunculuk
yapıyorlar, iyilik tarafına hiç yanaşmıyorlardı."4157; "Bir arkadaşlarını çağırdılar, o da cür’et gösterip kılıcını çekerek deveyi kesti." 4158
Hz. Sâlih'in kavmi bu zulmü işledi. Aslında bu büyük zulme dokuz kişi katılmıştı. Ama topluluk onlara engel olmadı. Engel olmanın ötesinde, bu suskunlukları
4153] 20/Tâhâ, 125
4154] Bk. 20/Tâhâ, 126
4155] 11/Hûd, 62
4156] 11/Hûd, 65
4157] 27/Neml, 48
4158] 54/Kamer, 29
SÂLİH (A.S.) VE SEMÛD KAVMİ
- 1107 -
zulmün işlenmesinde, zâlimler için yeterli bir toplumsal zemini oluşturmaktaydı. Zulmün icrâsı tarih boyunca pek az insanın bizzat rol aldığı bir nitelik arzetmiştir. Ancak, sessiz kalan halk, bu fiilin cezâsına da ortak olmak durumundadır. Unutmamak lâzımdır ki, aslında zâlimler marjinaldir.
4. Vahiy, Toplumda Ne Tür Bir Sonuca Yol Açar?: "Andolsun ki, Semûd kavmine, Allah'a kulluk edin (demesi için) kardeşleri Salih'i gönderdik. Hemen birbiriyle çekişen iki zümre oluverdiler." 4159
Günümüzde din, milletler için bir dayanışma ve birlik ilâcı olarak algılanmaktadır. “Toplumların iç dayanışmalarında dinin reddedilemez bir yeri olduğu” tarzındaki cümleler, kulaklarımızın alışık olduğu cümlelerdir. Gerçekten de din, birleştirici bir sıfat mı taşımaktadır?
Peygamber kıssalarında anlatılanları göz önünde bulundurduğumuzda, pek çok peygamberin, câhiliye elitleri tarafından bölücülükle suçlandıklarını görmekteyiz. Yukarıdaki âyette bu duruma işaretler vardır. "Sen geldin geleli toplumda huzur kalktı. Baba ile çocuğu, kadın ile kocası arasını, getirdiğin sözlerle ayırdın. Toplumu birbirine düşman kısımlara böldün!..." Bu ve bunun gibi ifâdeler rasullere karşı hep söylenegelmiştir. O halde toplumun yapıştırıcı gücü olarak tanımlanan din, bu ilk muhâtaplarınca niye böyle tanımlanmıştır?
Sadece, genel adı İslâm olan İlâhî dinler değil, toplumun yürürlükte bulunan değerler sistemine alternatif bir değerler bütünü öneren her yaklaşımın sosyolojik bir gerçek olarak, toplumda parçalanmaya sebep olması kaçınılmazdır. Bu parçalanma, yeni önerilen değerlere inanan insanlar ve diğerleri olarak toplumu ikiye bölmektedir. Tarih bunun sayısız örnekleriyle doludur.
İnsanlar, inançları dışında da pek çok farklı şey sebebiyle çeşitli bölünmeler yaşarlar. Ve bunun sonucu olarak da ulaştıkları durumlarla kendilerini tanımlar; bu tanıma göre dost ve düşmanlarını belirlerler. Sonra da savaşmaya bile uzanabilecek mücâdelelere girişirler. Bazen bir coğrafyalı olmaktır belirleyici vasıf, bazen bir ırktan dünyaya gelmiş olmak. Özetleyecek olursak coğrafyaya, kan bağına, ticarî ilişkilere, ortak inançlara vb. sebeplere dayanan "biz" tanımları vardır. Din, bu tanımları sosyolojik bir gerçek olarak kabul etmiştir. Bunların münker olan bazı tanım ve hukuklarını ıslah ederek yeniden inşâ etmiştir. Ancak, bir üst tanım olarak ve diğer ilişkileri/hukukları belirleyen odak hukuk olarak, İslâm, inanca dayalı "biz" tanımını koymuştur. Birey, şu coğrafyadan, bu kabileden olabilir; ancak, o, her zaman inancın genel tanım ve çıkarlarına göre hareket edecektir. Kendi seçmediğimiz özelliklerimizin değil; bizzat irâdemizle oluşan "inanca" göre bir tanım yapılması, bizleri yüceltmektedir. Hiçbir katkıları olmadan taşıdıkları vasıflarla dostu ve düşmanı tanımlayıp belirleyen, mücâdele eden varlıklar nere, tanımlarını kendi seçtiği ilkeler ve vahye göre yapan insan nere!?
Bir toplumun yeni değerlere geçiş esnâsında yaşadığı bu iç parçalanma, geçici bir olaydır. Bu parçalanmanın aile komşu, akraba, ortak vb. birliklerde verdiği bedel de geçicidir. Yoksa din ebediyyen bu sosyal ilişkilerin reddi ve imhâsı gibi bir çağrıda bulunmaz. Ayrıca geçiş ânındaki bu parçalanmanın olabildiğince harâretinin az olması önemsenmiştir, özellikle parçalanmanın yaşandığı Mekkî yıllarda sıla-i rahim (akrabayla ilişki), birru'l-vâlideyn (ana-babaya iyilik)
4159] 27/Neml, 45
- 1108 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gibi hususlar üzerinde, akideyle ilişkilendirilerek durulması önemlidir. Ana-baba başta olmak üzere, iman etmeyen, ya da imanlarına şirk bulaştıran yakın akrabâlarla ilişki konusunda “Din”in tavsiyesini şöyle özetleyebiliriz: Onların şirke dayalı değerler sistemini kabul etme, şirk içeren tavsiyelerine uyma; ancak, üzerindeki haklarını yerine getir, onlara kaba davranma, ilişkini kesme!
Kendine inanan ve değerlerini paylaşan bir topluluk oluştuğunda ise din, artık bu aşamadan sonra en güçlü bir bütünleyici unsur halini alır. Öyle ki, yeryüzünün en uzak bölgesindeki bir kardeşine dokunan bir zarar, dünyanın öbür ucundaki mü’mine acı vermelidir. Yoksa duyarsızlık, ilgisizlik, vurdumduymazlık, ona yardım için gerekli gayret ve fedâkârlıktan uzak tavır, imânî bir zâfiyet anlamı taşıyacaktır. Özetle, “Din”, vahiy değerlerini değiştireceği toplum için bölücü, parçalayıcı; hak değerler üzere olan bir toplum için ise bütünleyici sıfata sahiptir.
5. Senin Yüzünden: "...Senin ve beraberindekiler yüzünden uğursuzluğa
uğradık..." 4160
"Bu dış ambargolar sizin tavırlarınız yüzünden. Başımıza başka ülkelerin üşüşmesi sizin bu aptalca tavırlarınızdan. Uyuyan yılanı uyandırdınız da onun için..." Bu gibi sözler tarih boyunca rasullerin ve dâvâ adamalarının kulaklarının alışık olduğu sözler olagelmiştir. Gerek düşmanları, gerekse kalplerinde hastalık izleri bulunan tâkipçileri tarafından bu suçlamalara muhâtap olmuşlardır.
Hareketler “Geçmişteki dâvâ adamı müslümanların başına gelen zorluklar bizim de başımıza gelmeden Cenneti kazanamayız!”4161 formülü ve ölçüsüyle fertlerini yetiştirmemişlerse, bu tür problem karşısında hemen büyük kayıplar vereceklerdir. Fertlerine önce felâhı (âhiret kurtuluşunu) değil de; refahı (dünya nimetlerini) vaad edenler en ufak zorlukta, taraftarlarınca yuhalanacaklardır.
Zorluklarla karşılaşan ashâba, münâfıklar: "Efendiniz size boş vaadlerde bulunuyor" dediklerinde, mü’minler: "Hayır! Bizim karşılaştıklarımız, bizim başımıza gelenler ancak, Allah'ın ve Rasûlünün bize anlattıklarıdır" diye karşılık vermişlerdi. Zira onlar, Akabe bey’atlerinde, yapacakları katkıların karşılığında neyin olduğunu Rasûlün ağzından şöyle duymuşlardı: "Cennet!"
Kitleler, bedel ödeme husûsunda önderlerin boyuna ulaşamazlar. Bu hususta âhirete çevrilen bir söylem ve bu söylemin pratiğinde ayaklan Allah'ın lütfuyla sâbit önderler sâyesinde bedel boyları yükselir. Bunlara sahip olamadıklarında ise, mevcut boylarının, sindirme operasyonlarıyla daha da cüceleştiğine şâhit olunmaktadır.
6. Allah'ın Yardımı Olmasaydı: "...Gece ona ve ailesine baskın yapalım
(hepsini öldürelim); sonra da velisine ‘Biz o ailenin yok edilişi sırasında orada değildik,
inanın ki doğru söylüyoruz’ diyelim."4162; "Onlar böyle bir tuzak kurdular. Biz
de kendileri farkında olmadan, onların planlanın altüst ettik." 4163
Mü’minlerle kâfirler arasındaki mücâdeleyi anlatan Kur'an âyetlerinde ilginç bir vurgu yine bizi beklemektedir. Mücâdelenin ana karakterlerinden biri de
4160] 27/Neml, 47
4161] 2/Bakara, 214
4162] 27/Neml, 49
4163] 27/Neml, 50
SÂLİH (A.S.) VE SEMÛD KAVMİ
- 1109 -
mü’minlerin bu zeminde sayı, araç-gereç ve şartlar açısından yaklaşık % 90 zayıf görünümde olmalarıdır. Mücâdele tarihi de bizim gayba (zâhiren görünenin aksine bir güç ve siyasal gayb anlamında) imanımızı arttırmaktadır. İmkânsızlıklar, tüm gayretlere rağmen doldurulamayan boşluklar, âdeta dâvânın gerçek Sahibi tarafından doldurulmakta ve taraftarlarının fizikî eksiklikleri giderilmektedir. Vahiy, mü’minlerden ısrarla bir yönlerini sağlam tutmalarını ister: "Allah'la olan iletişimlerini/diyaloglarını". Bu yön sağlam olduktan sonra, güçleri yettiğince hazırlık yapmaları istenir. Temel noktası sağlıklı olanların, çabalarının sonrasında kalan maddî eksiklikleri tamamlanacaktır.
7. Küfrün Temeli, İlâhî Taksime Rızâ Göstermemektir: "Vahy, aramızda ona
mı verildi. Hayır, o yalancı ve şımarığın biridir." 4164
Kendi içlerinden birine verilmesini bekledikleri nebîlik, Araplar içinden birine verildiğinde, oğullarından daha iyi tanıdıkları rasûlü inkâr eden Ehl-i Kitab'ın pratiği de buna bir örnektir.
Yaradan’ın adâlet, rahmet, ilim ve pek çok sıfatına mebnî bulunan İlâhî taksime itiraz ve çekememe, küfrün temel taşlarındandır. Bu yüzden verilen nimete, başa gelen hâdiselere isyan, küfre çıkan bir yolun başlangıcı sayılmıştır. Şeytanın ilk günahında da İlâhî takdîre ve konumlandırmaya bir itiraz vardı. 4165
“Hoştur bana Senden gelen, Ya gonca gül, yahut diken;
Ya hil’at ü yahut kefen. Lutfun da hoş, kahrın da hoş.”
8. Allah’ın Emânetine İhânet Helâk Sebebidir: “Ey kavmim, size işte bir âyet (delil ve mûcize) olarak Allah'ın devesi; onu serbest bırakın, Allah'ın arzında yesin. Ona kötülük (vermek niyeti) ile dokunmayın. Yoksa sizi yakın bir azap sarıverir.”4166 Semûd kavmine Allah’tan bir âyet olarak deve verilmişti. Onlar bu Allah’ın devesinin hakkını gözetip, onun Allah’ın arzında rahatça yiyip içmesine karışmayacaklar, ona zarar vermeyeceklerdi. Çünkü bu bir emânet idi. Böyle yapmadıklarında yakın bir azâbın kendilerini kuşatacağı bildirilmekteydi.
Bugün de Allah’ın emâneti olarak Kur’an’a sahip çıkılması, tevhid sancağının daha yüksek burçlara dikilmesi, Rasûlullah’ın yolunun sürdürülmesi bugünkü müslümanlara düşmektedir. Bu dâvâ, bugünün insanlarına ulaşan emânettir. Bu emânete ihânet, belâ ve musîbete, azap ve helâke sebep olacağından, dolayısıyla insanın kendine yapmış olduğu ihânet ve zulüm olmuş olur: “Ey iman edenler! Allah’a ve Peygamber’e hâinlik etmeyin. (Sonra) bile bile kendi emânetlerinize hâinlik etmiş olursunuz.”4167 Günümüzde yaşanan kaos, fitne, güvensizlik, bireysellik, stres ve bunalımlar, helâkin avansı olarak değerlendirilmeli ve daha büyüğünden sakınılmalıdır. “Onlar (kurtuluşa eren mü’minler), emânetlerine ve ahidlerine (verdikleri sözlere) riâyet ederler.” 4168
“Kavminin ileri gelenlerinden müstekbirler/büyüklük taslayanlar, içlerinden
4164] 54/Kamer, 25
4165] Levent Uçkan, İslâm Tarihi Notları, Basılmamış Çalışma, s. 20-24; karşılaştırın: Muhammed Hüseyin Fadlullah, Min Vahyi’l Kur’an, Akademi Y. (İlgili Âyetlerin Tefsiri)
4166] 11/Hûd, 64
4167] 8/Enfâl, 27
4168] 23/Mü’minûn, 8; 70/Meâric, 32
- 1110 -
KUR’AN KAVRAMLARI
müstaz’aflara/zayıf görülen iman edenlere dediler ki: ‘Siz Sâlih’in gerçekten Rabb’i tarafından gönderildiğini biliyor musunuz (Buna inanıyor musunuz)?’ Onlar da: ‘Şüphesiz biz onunla gönderilene iman eden mü’minleriz’ dediler.”4169 Hz. Sâlih'in getirdiği haberin kendi muhtevâsı, Hz. Sâlih'in görevi konusunda, ayrıca bâtınî ya da mûcizevî bir “delil”e ihtiyaç bırakmaksızın bu mesajın sıhhat ve değerini kabul etmeleri yönünde yeterli göründü onlara. Bu iman ikrârı, ince bir tarzda, Semûd kıssasının sadece tarihî bir olay olarak taşıdığı yüklemi aşan derin bir anlam ifâde etmektedir. Bu, dinî bir mesajın İlâhî kaynak ve niteliğine inanmakta güçlük çeken şüpheci kimseler için, onların asıl mesajın içsel anlamı ve değerini anlamaya, değerlendirmeye çalışmaları, fakat inanç ve tasdiklerini, gerçekleşmesi nesnel olarak imkânsız birtakım zâhirî ve mûcizevî ispatlara dayandırmamaları yolunda yapılmış bir dâvet niteliğindedir. Çünkü bir mesaj, sıhhat ve doğruluğunu ancak muhtevâsıyla, ifâde ettiği anlamla ortaya koyabilir. 4170
Sâlih (a.s.) Kıssasının Mesajları
Kıssanın bize vermek istediklerini de şöyle sıralamak mümkündür:
a) Sâlih’in (a.s.) kavmi Allah'ın sonsuz nimetler verdiği bir kavimdir. Buna mukabil Semûdlular geçmiş kavimlerde olduğu gibi, bu nimetlerin kendi çalışmalarının ürünü olduğunu, bu ürünleri de diledikleri gibi harcayacaklarını öne sürerek Allah'ı ve Rasûlünü inkâr ederler. Hâlbuki Allah o nimetleri zenginlerin elinde gezen bir metâ olsun diye vermemişti. O servet ve nimetlerde yoksulların da hakkı vardı. Zülüm ile o servetleri yığanlar pek tabii ki onlardan istiğnâ etmeyip diledikleri biçimde, yani zevk ve eğlencelerde harcayacaklardı.
Günümüzde bunun en çarpıcı örnekleri görülmüyor mu? Tüyü bitmedik yetim hakkı olduğu herkesçe bilinen servetler, o yetimlere değil; bir gecelik harcamalara, kumarhanelere, batakhanelere, yatakhanelere gitmiyor mu?
b) Zulüm düzenleri sâyesinde edindikleri servetleri, dayanıklı olduğunu zannettikleri dağlara oydukları evlere yığıyorlardı. Sanki oralarda ebedî yaşayacaklarmış gibi... İnkârcı biri olan Nuh'un oğlu da dağın onu Allah'ın azâbından kurtaracağını zannetmişti. Yine aynı inkâr psikolojisi ile sığınılabilecek en sağlam yer gördükleri için olsa gerek, Semûdlular da dağları oyup evler yapıyorlardı.
Günümüzde ise bu inkârcı psikolojinin aynı tavrı değişik bir şekilde ortaya koyduğunu görüyoruz: Milimetrik mühendislik ve yüksek teknoloji ürünü olarak yaptıkları gökdelenler ve binaların; depremlere, doğal âfetlere karşı testlerini de yaparak doğaya hâkim oldukları imajını veriyorlar. Böylece zulümle kazandıkları paraları bu mekânlarda tüketerek sanki ebedî kalacaklarmış gibi yaşıyorlar.
c) Kıssa içerisinde belirtilen çok önemli bir husus vardır: “O şehirde dokuz kişi vardı ki, bunlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar, iyilik tarafına hiç yanaşmıyorlardı.” Kıssa anlatımı içerisinde Allah'ın mele’ ve “ileri gelenler” olarak nitelediği zenginler ve yöneticilerden oluşan ve kavmi inkâra azmettiren, rasûle şiddetle karşı gelen, mûcize devenin kesilmesini gerçekleştiren ve öldürmek için Sâlih'e tuzak kuranlar sadece ve sadece "dokuz" kişidir.
Gerçi Kur'an'da, Semûd kavmi hakkında sayısal bir bilgi verilmiyor ama;
4169] 7/A’râf, 75
4170] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, c. 1, s. 287-288
SÂLİH (A.S.) VE SEMÛD KAVMİ
- 1111 -
binlerce kişilik kavmi yöneten, çekip çeviren ve gelirine el koyanların adedinin "dokuz" kişi olduğu ibretle belirtiliyor.
Bunu günümüz toplumlarında çok daha iyi görmüyor muyuz? Milyonların oluşturduğu bir ülkeyi, bir elin parmakları kadar zengin ve onların direktifi altındaki çok az sayıdaki yöneticiler idare ediyor. Bu azınlık zümrenin çıkarları ile çatışanlar, hakkı da temsil etse, mahkûm edilerek ezilmiyorlar mı? Toplumlar bu azınlığın istediği şekilde yönlendirilmiyor mu?
d) Semûd'un inkârcılarının en son düşündükleri şey ise bükemedikleri -susturamadıkları- Sâlih’i (a.s.) öldürmek. Bütün dâvâ adamlarının inkârcılar karşısında bu pozisyonu unutmamaları; bükülmediklerinde ellerinin öpülmeyeceği, aksine yok edilmek istenecekleri hatırlatılmaktadır. 4171
Yüce Allah, Âd kavmini helâk ettikten sonra onların yerine Semûd kavmini getiriyor ve onlara vermiş olduğu nimetlerden bahsediyor.4172 Semûd kavmi, Yüce Allah'ın bunca nimetlerine şükran borcunu ödemeyip, şan ve şöhret peşinde koştular. Kendi güç ve kuvvetlerine güvendiler. Maddî refah, zenginlik, bolluk onları da çıldırtmıştı. Bir yandan kışlık evler, bir yandan da dağlarda ve mağaralarda yazlık evler oyup yontuyorlardı. (Bu günkü yazlık ve kışlık villalar hatırlansın...) Fakat ne yazık ki, teknikte bu kadar ilerlemelerine rağmen, dinde alçaldıkça alçalıyorlardı. Çünkü şirk, putperestlik, adâletsizlik zulüm ve baskı son raddeye varmıştı. Herifler iktidar koltuğunda oturup ahkâm kesiyorlardı. Yüksek rütbeliler, kabile ağaları, villa beyleri büyüklük ve üstünlük kompleksiyle böbürleniyorlardı. Bu sınıflar elçinin (Sâlih (a.s.) dâvetini kibirlerine yediremeyip kabullenmedikleri gibi, aşağı sınıf olarak kabul ettikleri kişileri de engellemek istiyorlardı. O kibir ve gurur sahibi herifleri Kur'an şöyle konuşturuyor: “Salih'in kavminden imana gelmeyip kibirlenenler, içlerinden iman eden zayıflfl ar için alay yollu şöyle dediler: 'Siz Sâlih'in hakikaten Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu biliyor musunuz? Onlar da: 'Biz doğrusu onunla gönderilen her şeye iman edenlerdeniz' dediler. O kibirlenerek iman etmeyenler: 'Doğrusu biz, o sizin iman ettiğiniz şeyi inkâr eden kafirlerdeniz' dediler.” 4173
Semûd sapıklarının Sâlih’i (a.s.) reddetmelerinin temel amacı iktidar sevdâsıydı. Eğer bir tek Rabbe iman edip Sâlih’e (a.s.) uysalardı, saltanatları ellerinden çıkmış olacaktı. Evet, her şey saltanat ve hâkimiyetlerini düşündükleri, bugün dünya müstekbirlerinin düşündükleri... Hepsi saltanat, egemenlik ve hükümranlık ihtirâsı...
Allâme Mevdudi, Semûd kavminin İslâm'a yanaşmamalarının temelinde şu üç ana sebebi görüyor ve şöyle diyordu: "Semûd kavmi üç sebepten dolayı Sâlih’in (a.s.) dâvetini reddediyorlardı. Birincisi, Sâlih (a.s.) bir beşerdi, insandı. Başka insanlardan üstünlüğü yoktu. Sâlih’in (a.s.) Semûd kavminin bir ferdi olması ve herhangi bir özelliğe sahip olmaması ikinci sebepti. Üçüncü ise, Sâlih alelâde ve yalnız bir insandı. Kendisi tanınmış bir hâkim veya kabile reisi değildi. Çevresinde pervane gibi dolaşan insanlar yoktu. Bir ordusu yoktu, gösterişli tavırları yoktu. Semûdlu eşrâfa göre Sâlih (a.s.) insan üstü bir varlık olmalıydı. Onlar, onun
4171] C. Duman, a.g.m.
4172] 7/A’râf, 73-74
4173] 7/A’râf, 75-76
- 1112 -
KUR’AN KAVRAMLARI
beşeriyetini de kabul etmeye hazırdılar, ancak alelâde bir kişi olması ve bizzat kendi milletinden olmasını hazmedemiyorlardı. Böyle bir insan başka bir yerden ve milletten gelmeliydi. Hatta gökten indirilmeliydi. Bunların hiç biri olmazsa, en azından nüfuzlu bir kabile reisi ve zengin bir lider olmalıydı. Sâlih gibi sade ve saf bir insanın peygamber olmasını bir türlü kabul edemiyorlardı." 4174
Doğrusu, tarihî süreç içerisinde tekzip edenlerin içindeki kin ve şüphe asla değişmemiştir. Tarihin seyrine baktığımızda inanmak ve teslim olmak istemeyenlerin söz ve davranışları hep aynı olmuştur. 'İçimizden bir insana mı uyacağız? Kitap aramızda ona mı verilmeliydi? Bir melek gelmeli değil miydi?...' Hep aynı davranış...
Hakikat şudur ki, insanı ilgilendirmesi gereken, haklı söz ve haklı dâvettir. Bir dâvetin ne kadar gerçek olduğuna bakmak gerekir. Yoksa tebliğ eden dâvetçinin içimizden herhangi biri olması hiç bir şey değiştirmemelidir. Asıl olan da dâvetçinin içimizden görevlendirilmiş olması ve bizim de gururlanmadan, kibirlenmeden ona tâbi olmamızdır. Sınavın sırrı da buradadır. Ama maalesef, insanların çoğu tâbi olacak kişiye, kendilerinden servet ve makamca üstün ve hürmete şâyan olmasından endişe ederek tâbi olmamaktadırlar.
Tarih sahnesinde böylesine inkârcılar çoğalıp kol gezmeye başlayınca ve içlerinde bulunan elçi de son noktasına kadar görevini tebliğ edip bir şey yapamaz hale gelince; işte o zaman mü’minleri kurtarmak, inkâr edenleri topyekün helâk etmek zamanı gelmiş demektir.
Yüce Allah, Semûd kavmini büyüklenip kibirlenmelerinin ve bu yüzden inkâr edip küfürde inatlaşmalarının karşılığının helâk olduğunu beyan ediyor.
“Sâlih, ümmetini şöyle uyardı: 'Yurdunuzda üç gün daha yaşayın durun!”4175 Sâlih’in (a.s.) bu uyarısını dahi alaya almışlardı. Hz. Sâlih, müslümanlarla birlikte onların arasından Sina'ya doğru ayrılıp gitti. Üçüncü gün, mühletin sona ereceği gece yarısı korkunç bir çığlık (patlama) ve bununla birlikte şiddetli bir deprem oldu ve bütün kâfirler helâk olup ahırda ezilen otlar gibi ezilip çerçöp haline geldiler. O muhteşem medeniyetleri; sarayları, yazlık ve kışlık villaları, kibir ve gururları, teknolojileri bu patlamanın önüne geçememişti. O azgınlara yaraşan bundan başka bir şey olamazdı.
Yüce Allah, böylece İslâm'ı yalanlayarak inkâr edip reddeden bir toplumu daha yok ediyor dünya sahnesinden. Kafile kafile insanlar gelip geçiyor o yüce imtihandan. Tâbir câizse bütün sorular hep bir merkezden ve değişmez bir şekilde hazırlanıyor. Hepsinin ortak bir amacı var, o da: 'Allah'a kulluk edin O'ndan başka ilahınız yoktur.' Bütün kâinatın, yerin ve göğün yaratılışındaki hikmet ancak budur. Bu kadar melekler, bu kadar peygamberler, bu kadar kitaplar, bu kadar vârisler ve nihayet bu kadar yazılar ve bu kadar konuşmaların asıl amacı budur... Ne kadar sözü uzatırsanız uzatınız, son sözünüz yine bu olacaktır: 'Allah'a kulluk edin, O'ndan başka ilâhınız yoktur.' Evet, bütün çabalar, bütün çalışmalar, bütün amaçlar budur, bu olmalıdır... 4176
4174] Mevdûdî, Tarih Boyunca Tevhid Mücâdelesi, c. 1, s. 420-421
4175] 11/Hûd, 65
4176] Beşir İslâmoğlu, İslâmî Hareketin Tarihî Seyri, s. 38-41
SÂLİH (A.S.) VE SEMÛD KAVMİ
- 1113 -
Tefsirlerden İktibaslar
Nice müfessir ve peygamber kıssası kitapları Sâlih’in (a.s.) devesi hakkında “kayadan çıktığını” sanki Kur’an ya da sahih hadislerin ifâdesiymiş gibi, kesin doğruymuşçasına anlatırlar. Muhammed Esed, bu konuda şöyle demektedir: Müfessirler, bu dişi devenin mûcizevî bir yapıda olduğunu belirten çeşitli menkıbeler anlatmaktadırlar. Bu tür menkıbeleri ne Kur’an, ne de sahih hiçbir Hadis doğrulamadığı için, bunların birtakım duyarlı müslümanları hayal ürünü düşünce ve anlayışlara sevk eden, ayetteki nâkatullâh (Allah'ın dişi devesi) tabirinden türetildiğine hükmetmemiz gerekir. Oysa Reşid Rıza'nın4177 belirttiği gibi bu tür fantastik düşüncelere yol açan eğer devenin Allah'a izâfe edilmesi ise, aslında bu, sadece sözü geçen hayvanın herhangi bir kişiye âit olmadığına ve dolayısıyla bütün bir toplumun onu korumakla yükümlü olduğuna işaret içindir; nitekim, aynı âyette “Allah'ın arzı” şeklinde benzer bir deyim daha vardır ki bu da her şeyin Allah'a âit olduğunu ifâde içindir. Hz. Sâlih'in Kur’an'da muhtelif yerlerde sözü geçen bu sahipsiz hayvana iyi davranılması yönündeki özel ısrarı, müteâkip âyetlerin de gösterdiği gibi, zayıf gördüğü herkese, her varlığa karşı kaba ve küstah davranmakta kendilerine gurur payı çıkaran ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak kötülüğü yayan bu kavmin kaba kuvvete dayanan tahakkümüne yönelmiştir. Başka bir ifâdeyle, bu savunmasız hayvana karşı seçecekleri davranış tarzı, onların kalplerinin değişmesine bir “işaret” yahut 4178 “onlar için bir imtihan” olacaktı. 4179
Elmalılı diyor ki: Sûrenin başındaki "Nice memleketler var ki Biz onları helâk ettik..." 4180 tehdidinin tarihî şâhitleriyle bir açıklamasına, Hz. Âdem'in yaratılmasından sonra bütün insan toplulukları ve çeşitli kavimler üzerindeki İlâhî hâkimiyyetin tecellisiyle peygamberlerin gönderiliş hikmet ve neticelerine, şeriat ve dinlerin seyr ve tekâmülüne ve onlardaki maksatların rûhuna yönelik pek mühim hakikatleri açıklayıp aydınlatan ve birçok sûrede çeşitli ibret ve ikaz bakış açısından genişçe anlatılacak veya işaret edilecek olan bu kıssalardan, Kur'ân'ın letâfet (güzellik), ciddiyet ve belâğatına bilhassa itina gösterilerek okunduğu zaman bunlardan alınacak olan ibret dersi ve ilham o kadar yüksek, açık ve boldur ki, kütüphaneler dolusu tarih kitapları okunup araştırılacak olsa elde edilecek ders, yükselmek için bağlanılacak ibret düsturları bunlardan başkası olmayacak ve bunların verdiği açık ilhâmı vermeyecektir. Önceki kavimlerin bütün masalları, eski eserleri, kaleme alınan kitaplar ve meydana gelen olaylar incelenmiş olsa bunların ihtivâ ettikleri bozukluklar ve hurâfeler bir araya getirilerek insanlık hayatının başlangıç ve sonucu bakımından ifade edecekleri sâbit hakikatlerin, Kur'ân'ın söz konusu bu kıssalarında özetle işaret edilen esasların hudûdunu aşamadıkları görülür. Bu kıssaların ihtivâ ettikleri gerçekler, Kur'ân'ın indirilmesinden önce dillerde ve kitaplarda o kadar bozulmuş ve hurâfelerle karıştırılmıştı ki, insanlar onları duyup dinledikçe dinî hisleri, bir çocuğun masal dinlemekten aldığı hayâlî neş'e gibi bir şey zannedecek hale gelmişlerdi. Nitekim bugün de dinler tarihini ve edebiyatı bu ruh hali ile takip etmek isteyenler pek çoktur.
4177] Menâr, VIII, 502
4178] 54/Kamer, 27'de açıklandığı gibi
4179] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, c. 1, s. 286
4180] 7/A'râf, 4
- 1114 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tefsircilerden bir kısmı, özellikle öncekiler bu kıssalar etrafında, Kur'ân'ın indirilmesinden önce anlatılagelen çeşitli rivâyet ve hikâyeleri nakletmişler ve bununla Kur'ân'ın onlardaki bozulmaları nasıl bertaraf ettiğine ve insanları hayalden hakikate nasıl götürdüğüne dair bir mukayese dersi vermişlerdir. Fakat tefsir mütâlaasına ehil olmayan birçok kimse de bu nakilleri, kıssaların tefsiri gibi telakki etmiş ve Kur'ân'da anlatılan hususlardan ziyâde bu rivâyetlerin arkasında koşarak Kur'ân'ın açtığı hakikat yolundan aksi yönde istifadeye kalkışmışlar ve dini, sünnetin dışında mücerred yorumlarda ve garip rivâyetlerde aramak sevdâsına düşmüşlerdir. Bunlara karşılık, sırf tabii kalmak isteyenler de, önceki insanları hiç hesaba katmayarak harika cinsinden olan ve dillerde destan şeklinde dolaşan bu nakilleri "öncekilerin masalları" deyip geçmişler veya mutlak sûrette tabiate bağlama yolunu seçmişlerdir. Kur'ân ise, hakikatin bu ikisi arasında bulunduğunu anlatmak için söz konusu kıssaları ne kadar güzel tebliğ etmiş ve ne ciddi bir şekilde tasvirini yapmıştır. Dolayısıyla bunları her kıssanın mevzû ve gâyesine, tasvir tarzı ve münâkaşasına, yani her peygamberin dâvetinin aslına ve dâvetinin tebliğ biçimi ve ispatına ve kavmiyle olan münâkaşalarının üslûbuna, soru ve cevabın kapsadığı ilmî gerçeklere ve edebî kurallara, neticede iman ve küfrün sonucuna, sonra bütün kıssalar arasındaki ortak değere, yükseliş ve gelişme âhengine ayrı ayrı ve birlikte göz atarak son derece ibretli bir tarzda okumalı ve bunlardan tarih sahnesinden silinen kavimlerin yaşantılarıyla düşüş ve helâklerine yol açan sebepleri çıkararak gelecek için ibret almanın yollarını öğrenmelidir. Görülecektir ki, bütün düşüş ve yok olma sebepleri, Hakk'ın emrini dinlememeye, Allah'ın rehber olarak gönderdiği önderlerin kıymetini bilmemeye ve sonuçta şükrün yerine nankörlüğü koymaya bağlıdır.
Hak dini, insanlığın koyduğu sosyal bir kurum değil, sağlam ve mutlu bir sosyal kurumun aslını ve hareket tarzını teşkil eden İlâhî bir müessesedir. Ve her milletin hayat ve mutluluk kabiliyeti, kalbini verdiği Yaratıcının şânıyla uyum içindedir. Onun için hepsi hiç, ancak Allah'ın dini haktır. İnsanlara gök kapılarını açacak olan kanun, Zeyd ve Amr'ın kanunları, arzu ve hırslı istekleri değil, yaratma ve emretme hakkı kendisinde olan âlemlerin Rabbi'nin kanunudur. Yoksa dünya bir tarafa toplansa, bir yaprağın tâbi olduğu düşüş ve yükseliş kanununun İlâhî konumunu değiştirmeye güç yetiremezler. 4181
Mevdûdi der ki: “Semûd (toplumuna da) kardeşleri Sâlih'i (gönderdik...”4182 Semûd, Arabistan'ın Âd'dan sonra en yaygın olarak bilenen ikinci eski kabilesidir. Kur’ân-ı Kerim gelmeden önce onlar hakkındaki hikâyeler, Araplar arasında çok yaygındı. Adları, şiirde, İslâm öncesi Arap hutbelerinde ve Asur'da bulunan levhalarda da sık sık geçmektedir. Eski Yunan, İskenderiye ve Roma tarihçi ve coğrafyacıları da bu kavmin adından bahsederler. Onların bazı kalıntıları Hz. İsa'nın (a.s.) doğumu öncesi yıllara kadar mevcut idi. Roma tarihçilerine göre bu kabileye mensup kişiler Roma ordusuna katılmış ve düşmanları Nebatîlere karşı savaşmışlardı.
Semûd kabilesi, günümüzde el-Hicr diye bilenen Arabistan'ın kuzey-batı kısmında yer alan topraklara vâris olmuş idiler. Başkenti, halen Medine-Tebük demiryolu üzerinde bir istasyon olan Medâin-i Sâlih idi. Eski ismi Hicr'dir. Bu kavmin, tepe ve yamaçlarda oydukları taş evler bugün bile büyük bir alana yayılmış
4181] Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili
4182] 7/A’râf, 73
SÂLİH (A.S.) VE SEMÛD KAVMİ
- 1115 -
haldedir. Bu ölü şehre, şöyle bir üstünkörü bakıldığında, nüfusunun o zamanlar yaklaşık beş yüz bin civarında olduğu tahmin edilebilir.
Kur'an'ın nüzûlü sıralarında, Hicaz'dan gelen ticaret kervanları Semûd kavminin bu arkeolojik kalıntıları arasından geçmekte idi. Yüce Peygamber (s.a.s.) Tebük'e doğru ashâbını sevk ederken bu harâbelere doğru işaret ederek onlardan, düşünen bir gözlemciye bu gibi şeyler nasıl bir ders veriyorsa öyle bir ibret dersini akıllarında tutmalarını istedi. Arkadaşlarına, Hz. Sâlih'in dişi devesinin su içtiği kuyuyu gösterdi ve onların da o kuyudan su içmelerini söyledi. Daha sonra bir tepe geçidini gösterdi ve Sâlih Peygamberin (a.s.) devesinin su içmek için kuyuya bu geçitten geçtiğini anlattı. O geçit halen Feccu'n-Nâka: (Dişi Devenin Geçidi) diye anılır.
Daha sonra kalıntılar arasında bir gezinti yapmak isteyenleri bir araya toplayarak, şöyle söyledi: "Burası, Allah'ın cezâsını başlarına geçirdiği, helâk ettiği bir kavmin arazisidir. Bu yüzden, buradan olabildiğince nefret ederek, tiksinti duyarak geçin. Burası eğlenilecek bir yer değil, aksine hüzünlenecek, mâtem tutulacak bir yerdir."
“Allah'ın bu dişi devesi size bir mûcizedir/belgedir…”4183 Âyetin üslûbu açıkça gösteriyor ki, "Allah'ın bu dişi devesi" bir "açık delil"dir. Bir sonraki âyette ise "bir âyettir" denilmekte. 26/Şuarâ sûresi 154-158 arası âyetlerden öğreniyoruz ki, bu kabile insanları, Sâlih peygamberden, eğer Allah'ın gönderdiği bir elçi ise, kendilerine açık bir delil getirmesini talep etmişler ve bunun üzerine Sâlih peygamber dişi deveyi bir delil olarak onlara sunmuştur. Bu, o dişi devenin doğumunun mûcizevî bir şekilde meydana geldiğini ve tıpkı diğer peygamberlerin gösterdikleri mûcizeler nev'inden bir mûcize gibi zuhur ettiği gerçeğinin ispatıdır. Mûcizevi doğuşunun diğer bir kanıtı ise Sâlih peygamberin (a.s.) onu, bir mûcize hususunda dikkat çekerek inanmayanlara sunuşudur. "Sizin hayatınız doğrudan bu dişi devenin hayatı ile bağlantılıdır. Salıverin, özgürce bayırlarınızdan otlasın, sırayla bir gün yalnızca o içsin kuyularınızdan su, ertesi gün de sığırlarınız içer. Eğer ona bir kötülük ederseniz, Allah'ın azâbı âniden size çarpacaktır" demişti. Aşikârdır ki, dişi deve örneğinin böyle canlı bir biçimde sunuluşu, insanların onun olağanüstü bir hayvan olduğunu görmeleri içindir. Bu yüzden de, kendi bayırlarında serbestçe otlamasına, kuyularından bir gün de onun su içmesine müsaade ettiler. Fakat gönülleri bir türlü râzı değildi buna. Sonuçta o kadar korkmuşlardı ki, onu öldürebilmek için, günlerce müşâvere edip sonunda da gizli bir plân kurmuşlardı. Bunu yaparken de Sâlih peygamberin, kendilerine mâni olacak dünyevî bir güce sahip olmadığını biliyorlardı. Dişi devenin öyle istediği gibi, bir başına, her yerde dolaşabilme cesaretini göstermesi onun arkasında bazı gizli güçlerin olduğunu göstermekteydi.
Kur'an, bu devenin fiziksel yapısı ve nasıl vücuda geldiği hususunda bir şey söylemiyor. Ayrıca onun mûcizeleri hakkında da mevcut hiçbir sahih hadiste de bir işaret yok. Bu yüzden, müfessirlerin devenin doğuşu vs. hakkında anlattıklarına inanma zorunluluğu yoktur, kabul etmeyen de olabilir. Her ne olursa olsun Kur'an'ın kesin delilidir ki, o dişi deve mûcizelerden bir çeşit mûcize idi.
“(Allah'ın) Âd (kavminden) sonra sizi halifeler kıldığını ve sizi yeryüzünde (güç ve
4183] 7/A’râf, 73
- 1116 -
KUR’AN KAVRAMLARI
servetle) yerleştirdiğini hatırlayın; ki, onun düzlüklerinde köşkler kuruyor, dağlardan evler yontuyordunuz…”4184 Semûd halkı, yukarıda zikredildiği gibi tepe yamaçlarında büyük evler oyarlardı. Onların bir kısmı hâlâ olduğu gibi Medain-i Sâlih'de bulunmakta olup, o insanların mühendislikte ulaştıkları üstün dereceleri göstermektedir.
“…Şu halde Allah'ın nimetlerini hatırlayın da, yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın.”4185 Yani "Siz Âd kavminin âkıbetinden bir ibret almalısınız. O sapıtmış kavmi yok edip sizi onlara halef kılan aynı Allah, Âd kavmi gibi sapkınlığa düşerseniz aynı şekilde sizi de yok edip yerinize başkalarını geçirecek güce sahiptir."
“Böylelikle dişi deveyi öldürdüler…”4186 Hz. Sâlih'in (a.s.) dişi devesini yalnızca bir kişi öldürdüğü halde4187 bütün kabile bu suçun ortağı sayılmıştır. Çünkü bütün kabile o kişiye arka çıkmış, desteklemişti. Bir birey tarafından işlenmiş olsa bile bir toplum tarafından tasvip görülen veya bir toplumun irâdesini yansıtan her suç, toplumun suçudur. Onu yapan kişi ise burada sadece bir maşadır. Kur'an'a göre, bir birey tarafından işlenen ve ilgili toplum tarafından da kabul gören bu suç bir millî suç sayılmaktadır.
“Bunun üzerine onları dayanılmaz bir sarsıntı…”4188 Semûd kavminin başına gelen musîbete "recfe" (şiddetli sarsıntı) ismi verilmiş, fakat başka yerlerde “sayha” (korkunç ses), “sâika” (yıldırım) ve (kulakları patlatan ses) diye de geçmektedir. 4189
Seyyid Kutub der ki:
Bu, tarih boyunca süren, insanlık kitabının bir başka sayfası. İşte, câhiliyyeye tekrar dönülüyor, hak ile bâtılın ayrılış sahnesi sergileniyor, yalanlayanların sonu, yeniden gerçekleşiyor.
"Semûd kavmine de kardeşleri Sâlih'i peygamber olarak gönderdik. Sâlih onlara dedi ki, ‘Ey soydaşlarım, Allah'a kulluk ediniz, O'ndan başka bir ilâhınız yoktur."4190 Bunlar, mahlûkatın yola kendisiyle başladıkları ve onunla bitirecekleri sözlerdir. İnanç, yöneliş, tavır alış ve tebliğ noktasında tek bir yöntem vardır. Burada ek olarak bir de, Sâlih'in kavminden doğrulamasını istediği bir mûcize yer almaktadır.
“Rabbinizden size bir belge geldi. Şu Allah'ın dişi devesi size bir delildir.”4191 Burada âyetlerin amacı, ortak çağrıyı ortaya koymak ve O'na inananlar ile O'nu yalanlayanların âkıbeti gerçeğini belirlemek olduğu için, mûcize istekleri ayrıntıyla incelenmemiş, sadece bu mûcizenin varlığını ilân etmiştir. Yanı sıra, deve hakkında da onun Rablerinden gelen bir kanıt olduğu, Allah'ın devesi ve mûcizesi olduğundan başka bir ayrıntıdan söz edilmemiştir. Allah'ın devesi olduğunun belirtilmesinden, Rablerinin kanıtı olmasından, bizzat Allah'a nisbet edilmesinden ve peygamberliğini doğrulayan bir delil olmasından, onun sıradan bir deve
4184] 7/A’râf, 74
4185] 7/A’râf, 74
4186] 7/A’râf, 77
4187] Bk. 4/Nisâ, 27-29, 91/Şems: 12-14
4188] 7/A’râf, 78
4189] Tefhîmu’l Kur’an
4190] 7/A’râf, 73
4191] 7/A’râf, 73
SÂLİH (A.S.) VE SEMÛD KAVMİ
- 1117 -
olmadığını ve sıradan yollarla meydana çıkmadığını anlıyoruz... Devenin durumu hakkında, bu güvenilir kaynakta söz edilenlere başka hiçbir şey eklemiyoruz. -Kur'an'da ona dair bu işaret, başka bütün ayrıntılardan daha yeterlidir- Biz âyetleri izlemeyi ve gölgelerinde yaşamayı sürdürüyoruz:
“Bırakın onu, Allah'ın çayırında otlasın, sakın ona bir kötülük etmeyin, yoksa acı bir azâba çarptırılırsınız.”4192 Çünkü o Allah'ın devesidir. Bırakın onu, Allah'ın çayırında otlasın, yoksa o kötü sonuç ile uyarıcıdır.
Âyet, kötü son ile uyardıktan sonra Sâlih kavmini, düşünmeye, ders almaya, azgınların sonlarına bakmaya, bu azgınların ardından onlara verilen nimetlere şükre çağırmaya başlıyor: “Allah'ın sizi Âd kavminin yerine geçirdiğini ve ovalarında köşkler edinip dağlarında yontma evler yaptığınız bir bölgeye yerleştirdiğini hatırlayınız. Allah'ın nimetlerini hatırlayınız da yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan kesinlikle kaçınınız.” 4193
Burada âyetler, Semûd yurdunun nerede olduğundan söz etmiyor. Fakat başka sûrede onların -Hicaz ile Şam arasında yer alan- Hicr'de yaşadıkları belirtilmiştir. Sâlih'in onlara yaptığı hatırlatmalardan, Semûdluların yaşadıkları yerin doğası hakkında kimi bilgiler edindiğimiz gibi, yerleşim şekilleri, onlara verilen nimetlerin etkileri hakkında da bilgi ediniyoruz. Burası hem ovalık, hem de dağlık bir arazidir. Ovalık arazide köşkler (villalar, yalılar) yapmışlar, dağda evler oymuşlardı. Bu kısa âyetlerdeki işaretlerden açıkça anlaşıldığına göre, bu bir uygarlık idi... Sâlih Allah'ın onları Âd kavmine halef kıldığını hatırlatıyor. Yerleşim yerleri onların yerleşim yerleri ile aynı olmasa bile tarihî süreç içerisinde, Âd medeniyetini izleyen medeniyetin sahibi idiler. Otoriteleri Hicr dışına da taşmıştı. Bu nedenle, yeryüzünde yerleşenlerin halifeleri ve hâkimleri oldular. Sâlih onları, önlerindeki Âd kavminin azgınlarının durumunu ibret alarak, güç ve medeniyetlerinden gurura kapılıp yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan kesin olarak sakındırdı.
Yine buradaki veciz ve özet ifadeli âyetlerden, şunları da anlıyoruz: Sâlih’in (selâm üzerine olsun) kavminden bir grup insan iman etmiş, bir grup ise büyüklenmiştir. İnanmayanların ileri gelenleri, yeryüzündeki otoritelerinden soyutlanmaları ve âlemlerin Rabbi olan tek İlâha dönmeleri çağrısına iman edenleri, tek Allah'a kulluk ederek bu sâyede kullara kulluktan kurtulan ve boyunlarından tâğutun boyunduruğunu söküp atan mü’minlere işkence etmeye kalkışmaları gerekmektedir!
İşte tam böyle, Sâlih'in kendini beğenmiş ileri gelen soydaşlarının güçsüz, ezilen mü’minlere işkenceye ve tehditler savurmaya koyulduklarını görmekteyiz: "Sâlih'in kendini beğenmiş soydaşları, içlerinden iman etmiş horlanmışlara, ezilenlere ‘Sâlih'in Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?’ derler.” 4194
Açıktır ki bu soru, Sâlih'in Rabbinden getirdiğini iddia ettiği mesajı doğrulamalarından kaçınmaları ve imanlarından hoşlanmamaları nedeniyle tehdit ve küçümseme yüklüdür. Fakat ezilenler artık bir daha ezilmeyeceklerdi. Allah'a iman, gönüllerine kuvvet, ruhlarına güven ve huzur doldurmuştu... Onlar, dinlerinden
4192] 7/A’râf, 73
4193] 7/A’râf, 74
4194] 7/A’râf, 75
- 1118 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kesinlikle emin idiler. Kendini beğenmiş ileri gelenlerin tehdit ve korkutmalarının ne yararı var? Alaya almalar ve zorlamalarının ne faydası olur?
“Evet, biz onun aracılığı ile gönderilen mesaja inanıyoruz’ dediler.”4195 Bundan dolayı ileri gelenler, tehdide yorulacak şekilde açıkça konumlarını ilân ettiler: “Biz sizin inandığınızı inkâr ediyor, reddediyoruz’ dediler.” 4196
Sâlih'in getirdiği hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekildeki delile rağmen... İleri gelenlerin Sâlih'i doğrulamaktan alıkoyan delil yetersizliği değildir... Çünkü tek İlâha kulluk, onların otoritelerini yıkmakla tehdit ediyordu... Çünkü insanda, hükümdar olma arzusu ve hâkimiyet ve otorite kompleksi vardır. Şeytan sapkınları bu yulardan tutup güdüyordu.
Sözlerini pratiğe geçirdiler. Kendilerine Allah katından, peygamberini çağrısında doğrulayan bir delil olarak gönderilen ve peygamberlerinin onları, saldırıdan sakındırdığı Allah'ın devesine saldırdılar ve acı bir azâba çarptırıldılar.
“Ardından Rablerinin emrine başkaldırarak dişi deveyi boğazladılar ve ‘Ey Sâlih, eğer gerçekten peygambersen, ileride çarpılacağımızı söylediğin azâbı şimdi başımıza getir bakalım!' dediler.”4197 Bu, isyanın yanı sıra bulunan bir küstahlıktır. Allah onların isyanlarını, bundaki küstahlıklarını ortaya koymak ve buna eşlik eden kişisel duygularını tasvir etmek, yanı sıra azâbı çabuk isteme ve uyarı ile alay ettiklerini de ifade etmek amacıyla, “başkaldırı” olarak isimlendiriyor.
Gelen âyetler, sonucu ilânda gecikmediği gibi, ayrıntıya da girmiyor: "Bu arada ânî bir yer sarsıntısına tutuldular da oldukları yerde yığılıp kalıverdiler."4198 Ânî sarsıntı ve yığılıp kalma, isyan ve arsızlığın cezâsıdır. Ânî sarsıntıya bir dehşet de eşlik ediyor. Yere yığılıp kalma, hareket etmekten âcizliği sahnelemektedir. İsyankâra ânî sarsıntı ne de uygun! Saldırgana âcizlik ne yakışır! Kötü sona uygun bir ceza. Ve bu kötü sonu uygun bir tasvir ile ifade.
Âyetler onları ‘yığılıp kaldıkları’ şekilde bırakıyor ve yalanlayıp karşı çıktıkları Sâlih'in durumunu sahneliyor: “Bunun üzerine Sâlih onlara sırt çevirdi ve ‘Ey soydaşlarım, size Rabbimin mesajını ilettim, size öğüt verdim, fakat siz öğüt verenlerden hoşlanmıyorsunuz' dedi.” 4199
O, tebliğ ve öğüt verme emânetini yerine getirdiğine dair şâhidlik ediyor ve isyan ve yalanlama ile kendi başlarına getirdikleri kötü sondan uzak olduğunu belirtiyor... Böylece, yalanlayanların kitabından başka bir sayfa daha kapanıyor. Alay edenler, hatırlatmadan sonra, kendilerine yapılan tehdide çarpılıyorlar. 4200
4195] 7/A’râf, 75
4196] 7/A’râf, 76
4197] 7/A’râf, 77
4198] 7/A’râf, 78
4199] 7/A’râf, 79
4200] Fî Zılâli’l Kur’an
SÂLİH (A.S.) VE SEMÛD KAVMİ
- 1119 -
Sâlih (a.s.) ve Semûd Kavmi Hakkında Âyet-i Kerimeler
A- Sâlih’in (a.s.) İsminin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 9 Yerde): 7/A’râf, 72, 75, 77; 11/Hûd, 61, 62, 66, 89; 26/Şuarâ, 142; 27/Neml, 45.
B- Semûd Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 26 Yerde): 9/Tevbe, 70; 11/Hûd, 61, 68, 68, 95; 14/İbrâhim, 9; 17/İsrâ, 59; 22/Hacc, 42; 25/Furkan, 38; 26/Şuarâ, 141; 27/Neaml, 45; 29/Ankebût, 38; 38/Sâd, 13; 40/Mü’min, 31; 41/Fussılet, 13, 17; 50/Kaf, 12; 51/Zâriyât, 43; 53/Necm, 51; 54/Kamer, 23; 69/Hakka, 4, 5; 85/Burûc, 18; 89/Fecr 9; 91/Şems, 11.
C- Semûd Kavmi veya Onların Evleri Anlamındaki “Hıcr” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerime (1 Yerde): 15/Hıcr, 80.
D- Sâlih (a.s.) ve Kavmi Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
a- Sâlih (a.s.)’ın Kavmiyle Tevhid Mücâdelesini Anlatan Âyetler: 7/A’râf, 73-79; 11/Hûd, 61-68; 15/Hıcr, 80-84; 26/Şuarâ, 141-159; 27/Neml, 45-53; 54/Kamer, 23-31.
b- Sâlih (a.s.), Semûd Kavmine Gönderilmiştir: 7/A’râf, 73; 11/Hûd, 61; 26/Şuarâ, 143; 27/Neml, 45.
c- Semûd Kavminin Kötülüğü: 7/A’râf, 74; 15/Hıcr, 82; 26/Şuarâ, 146-149; 41/Fussılet, 17; 69/Haaka, 4, 9; 89/Fecr, 9; 91/Şems, 11-12.
d- Sâlih (a.s.)’in Kavmine Dâveti ve Kavminin Tepkisi: 7/A’râf, 73-79; 11/Hûd, 61-65; 15/Hıcr, 80-81; 26/Şuarâ, 141-157; 27/Neml, 45-53.
e- Sâlih (a.s.)’in Mûcizesi: 7/A’râf, 73; 11/Hûd, 64.
f- Semûd Kavmi, Sâlih (a.s.)’in Mûcizesi Deveyi Öldürdü: 7/A’râf, 77; 11/Hûd, 64-65; 26/Şuarâ, 154-157; 54/Kamer, 27-29; 91/Şems, 13-14.
g- Semûd Kavminin Helâk Edilip Yok Oluşu: 7/A’râf, 73-78; 11/Hûd, 66-68; 15/Hıcr, 80-84; 25/Furkan, 38; 26/Şuarâ, 155-159; 27/Neml, 49-53; 29/Ankebût, 38, 40; 41/Fussılet, 17-18; 50/Kaf, 12, 14; 51/Zâriyât, 43-45; 53/Necm, 51; 54/Kamer, 23-31; 69/Hakka, 5; 89/Fecr, 9, 11-13; 91/Şems, 14-15.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Kur’ân-ı Kerim’de Kavimler ve Toplumlar Âd Semûd Medyen, S. Süleyman Nedvî, Terc. Abdullah Davudoğlu, İnkılâb Y.
2. Kur’an Coğrafyası, Ali Akpınar, Fecr Y. 147-149
3. Kur’an’da Sünnetullah ve Helâk Edilen Kavimler, Nuri Tok, Etüt Y. s. 101-105
4. Kavimlerin Helâkı, Hârun Yahya, Vural Y. s. 71-78
5. Allah’ın Yok Etmesi ve Yok Olan Toplumlar, Veysel Özcan, Mirfak Y.
6. Kur’an’da Sünnetullah ve Helâk Edilen Kavimler, Nuri Tok, Etüt Y.
7. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. Sâlih (a.s.) md. Ahmet Özgen, c. 5, s. 332-334; Semûd Kavmi md., Ömer Tellioğlu c. 5, s. 387-388
8. TDV İslâm Ansiklopedisi, Hicr md. Ömer Faruk Harman, c. 17, s. 454-455
9. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. Sâlih a.s. ve Semûd md. c. 18, s. 330-348 Hicrliler md. c. 8, s. 345-346
10. Kur’an’da Toplumsal Çöküş, Ejder Okumuş, insan Y.
11. Lânetlenmiş Kişiler ve İşler, Mehmet Emre, Erhan Y.
12. Rabbanî Yol ve Sünnetullah, Said Hakim, insan Dergisi Y.
13. Kur’an Kıssalarına Giriş, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y.
14. Kur’an Kıssaları Üzerine, İdris Şengül, Işık Y.
15. İlmî ve Edebî Yönleriyle Kur’an Kıssaları, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y.
16. Bireysel ve Toplumsal Değişmenin Yasaları, Cevdet Said, çev. İlhan Kutluer, insan Y.
17. Toplumsal ve Kültürel Değişme, Mahmut Tezcan, Ank. Üniv. Eğitim Bilimleri Fak. Y.
18. Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği, Emre Kongar, Bilgi Y.
19. Peygamberler, Safvet Senih, Nil A.Ş. Y.
20. Peygamberler Aydınların Önderleri, Abdülkerim Süruş, Kıyam Y.
21. Peygamberler Tarihi, M. Âsım Köksal, T. Diyanet Vakfı Y.
22. Peygamberler Tarihi, İlhami Ulaş, Osmanlı Y.
23. Peygamberler Tarihi, Bünyamin Ateş, Nesil Basım Yayıyn
- 1120 -
KUR’AN KAVRAMLARI
24. Peygamberler Tarihi, Mustafa Necati Bursalı, Ölçü Y.
25. Peygamberler Tarihi, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
26. Peygamberler Tarihi, 1, 2, 3, Ahmet Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
27. Peygamberler Tarihi, Ahmet Behçet, Uysal Kitabevi Y.
28. Peygamberlerden Kıssalar, Muhammed el-Habeş, İklim Y.
29. Peygamberlerin Hayatı, Seyyid Kutub, Ravza Y.
30. Peygamberlerin Hayatı, S. Kutub-Abdülkadir Cûde es-Sahhar, İslâmoğlu Y.
31. Peygamberlerin Hayatı, Ebu'l Hasan en-Nedvî, Risale Y.
32. Peygamberlerin Kıssaları, Ebu'l Hasan en-Nedvî, Arslan Y.
33. Peygamberlerin Mûcizeleri, H. İbrâhim Acıpayamlı, Tuğra Y.
34. Peygamberlik ve Peygamberler, Muhammed Ali Sâbûni, Kültür Basın Yayın Birliği Y.
35. Kur’ân-ı Kerim'e Göre Peygam. ve Tevhid Mücâdelesi, 1, 2, 3, M. Solmaz, İ. L. Çakan, Ensar Y.
36. Tarih Boyunca Tevhid Mücâdelesi ve Hz. Peygamberin Hayatı, Mevdudi, Pınar Y.
37. Peygamberler Tarihi, Ferhat Koç, Çekirdek Y.
38. Kur'an'da Peygamberler ve Peygamberimiz, Afif Abdülfettah Tabbara, Gonca Y.
39. Kur'ân-ı Kerim'de Hz. Peygamber, Muhittin Akgül, Işık Y.
40. Kur'an'ın Tanıttığı Peygamberler, A. Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
41. Kur'ân-ı Kerim Işığında Nebîler Silsilesi, Osman Nuri Topbaş, Erkam Y.
42. Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârih-i Hulefâ, Ahmed Cevdet Paşa, Akit Y.
43. Âyetler Işığında Peygamberler Tarihi, Muhammed Ali Sâbûnî, Ahsen Y. s. 546-556
44. İslâmî Hareketin Tarihî Seyri, Beşir İslâmoğlu, Denge Y. s. 38-41
45. Sâlih (a.s.) ve Semûd Kavmi, Cengiz Duman, Haksöz, sayı 39, Haziran 94
SÂLİH AMEL
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
SÂLİH AMEL
- 1061 -
Kavram no 154
Görevlerimiz 31
Ahlâkî Kavramlar 30
Bk. İman; Felâh; Güzellik/Hüsn
SÂLİH AMEL
• Amel ve Amel-i Sâlih (Sâlih Amel) Ne Demektir?
• Amellerde Niyet
• Amellerin Önemi
• Sâlih Amelin Tanımı
• Kur'an-ı Kerim'de Sâlih Amel İfadesi
• İman – Sâlih Amel İlişkisi
• İhlâs – Sâlih Amel İlişkisi
• Sâlih Amel - Hasenât
• Sâlih Amellerin Tamamını Gerçekleştirmek Mümkün mü?
• Fert Açısından Sâlih Amelin Önemi
• Kişinin Durumunu Islah Etmesi / Düzeltmesi
• Sâlih insan Kimdir?
• Sâlih Amelin Sonuçları:
a- Güzel Bir Gelecek ve Mutluluk
b- Güzel Bir Hayat
c-Bol Rızık ve Mağfiret
d- Tevbelerinin Kabul Görmesi
e-Kötülüklerinin Örtülmesi ve İyiliklere Tebdili
f- Sevginin Oluşması
g- İnsanların En Hayırlıları Olmak
h- Dinamizm Kazanmaları
i- Yeryüzüne Vâris Olmaları
k- Cenneti Kazandırması
"İman edip sâlih amel işleyenler için, içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele! O cennetlerdeki bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildiği vakit, 'bu, bundan önce dünyada bize verilenlerdendir' derler. Ve bu rızık onlara bazı yönlerden dünyadakine benzer olarak verilmiştir. Onlar için cennette tertemiz eşler vardır. Ve onlar orada ebedî kalacaklar." 3904
Amel ve Amel-i Sâlih (Sâlih Amel) Ne Demektir?
Amel-i Sâlih: İyi, güzel, faydalı, sevaba ve Allah'ın rızasına sebep olacak, haram sınırına girmeksizin kişinin iman, iyi bir niyet ve ihlâs ile yapmış olduğu davranışlar. Amel, iş manasına gelir. Sâlih ise, elverişli, yararlı, yarayışlı, kendisi doğru olan, kendini düzelten demektir. Dolayısıyla amel-i sâlih; kişiye âhiret saadetini sağlamaya, Allah'ın rızasını kazanmaya elverişli olan, Allah katında bir
3904] 2/Bakara, 25
- 1062 -
KUR’AN KAVRAMLARI
değer ifade eden davranışlardır.
Amel: İş, vazife, hareket, idare, işlemek, yapmak, davranış, etki, ibâdet, hayırlı iş anlamlarına gelir. Daha ziyade canlıların bir maksatla, bilinçli bir şekilde yaptıkları işe amel denir. Yapılan işte bir gaye ve maksat yoksa buna fiil denir, amel denmez. Amel, niyete, iradeye bağlı olarak yapılan iştir; amel, bilinçli bir aksiyondur. Fakat fiilde bilinç her zaman söz konusu olmayabilir. Kur’ân-ı Kerim'de amel kelimesi çeşitli kalıplarda 350 defa geçmektedir. Amel, iyi (sâlih) ve kötü (seyyi') amel olmak üzere ikiye ayrılır. İnsan yeryüzüne, nasıl davranışlar göstereceği, iyi ve kötü amellerden neler yapacağı belli olsun diye çıkarılmıştır. "Hanginizin daha iyi amel işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yaratan O'dur." 3905; "Şüphesiz ki sizi biraz korku, açlık, mal, can ve ürün eksikliğiyle imtihan edeceğiz. (Ey Muhammed) sabredenleri müjdele!"3906 İslâm'da bir iyiliğin ve sâlih amelin dünya ve âhirette ecir ve sevap kaynağı olması için bu ameli işleyen kimsenin imanlı olması şarttır. Bu konuda iman ön şarttır.
İmanı kuvvetlendiren, sağlamlaştıran, onu çepeçevre sararak koruyan sâlih amellerdir. Kur’ân-ı Kerim’de sâlih amel anlamında “sâlih” kelimesi ve çoğulu, toplam 132 yerde geçer. Amel-i sâlih, Kur’ân-ı Kerim'de doksan küsur yerde doğrudan doğruya veya dolaylı olarak emredilmiştir. Sâlih amelden söz eden âyetler genellikle önce imana değinerek başlarlar. Bunların hep "iman edip sâlih amel işleyenler..." şeklinde oldukları görülmektedir. Bu da iman ile amelin, bir bütünün ayrılmaz parçaları olduğunu ortaya koyar. İman olmadan güzel davranışların hiçbir önemi olmadığı gibi, sâlih amel olmadan da kuru bir imanın tadı yoktur. 3907
Allah ve Rasûl'üne iman etmenin, çok geniş anlamda, sâlih amelden sayıldığını görmekteyiz. Nitekim bir hadiste Hz. Peygamber'e “hangi amel efdaldir?” diye sorulmuş, o da: "Allah ve Rasûl'üne iman etmektir" buyurmuştur.3908 İman kavramında olduğu gibi, takva, şükür, sabır gibi diğer kalbî fiilleri de sâlih amel içerisinde mütalaa etmek mümkündür. Meselâ şükür, kalp amellerindendir ve kalp amelleri de, âzâların amellerinden daha şereflidir. Bundan dolayı Allah'ı zikretmek, en faziletli amellerden sayılmıştır. Fiilleri, kalbî ve bedenî, yani organlara ait olmak üzere iki kısma ayırmak mümkündür. Buradan hareketle, müfessirler, sâlih ameli çeşitli kısımlara ayırmaktadırlar. Fahreddin Râzi, kulun amelini üç kısma ayırmakta ve bunları da:
Kalbin ameli, kulun fikri, inancı ve tasdiki,
Dilin ameli, kulun zikri ve şehadeti,
Âzâların ameli, kulun tâaati ve ibâdeti şeklinde sıralamaktadır.
Elmalılı da, bir yerde sâlih ameli, kalbî, bedenî ve mâlî olmak üzere üçe ayırırken, başka bir yerde ise, sâlih amelin iki kısım olduğunu, bunlardan birinin bedenî ibâdetler gibi, mükellefin öncelikle kendi salahına yarayan ameller; diğerinin de, zekât ve sadaka gibi başkalarına faydalı olan ameller olduğunu kaydeder. Sâlih amelleri, kalbî ve bedenî olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Bedenî olan
3905] 67/Mülk, 2
3906] 2/Bakara, 155
3907] Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 1, s. 128
3908] Buhâri, İman 18
SÂLİH AMEL
- 1063 -
da, namaz gibi sadece bedeni ve kişiyi ilgilendiren; zekât gibi hem ferdi ve hem de toplumu ilgilendiren mâlî olmak üzere ikiye ayrılır.
Amellerde Niyet
Niyet, kasdetmek, azmetmek anlamlarına gelmekte olup, kalbin, şimdiki halde veya gelecekte, bir faydayı celb veya bir zararı def için, maksada uygun gördüğü şeye yönelmesinden ibarettir şeklinde formüle edildiği gibi, çok geniş anlamda, gerçekleştirilmesi ve sakındırılması eşit olan muayyen bir şeye doğru, iradenin meydana geldiği bir harekettir şeklinde de tanımı yapılmaktadır. Ayrıca, Allah'ın rızasını kazanmak veya bir hikmete imtisal için, iradeyi bir fiile yönlendirme, tahsis etme diye de tarif edilmektedir. Gazali ise, niyeti: "şu anda veya gelecekte faydalı olduğunu anladığı şeye gönlün meyli ve yönelmesidir" şeklinde tarif ederek, "gönlün temayülü olmadan kuru bir irade ile bir şey meydana getirmek mümkün değildir" şeklindeki açıklaması da, niyette kalbin önemine dikkat çekmekte ve ayrıca, irade ile niyet arasındaki bağı vurgulamaktadır. Çünkü mesuliyet, niyet ve buna bağlı olarak da işi irâdî olarak yapmaktır. "Ameller ancak niyetlere göredir."3909; "Ameller, ancak niyete göre değerlendirilir. Kimin hicreti, Allah ve Rasûl'üne ise, onun hicreti Allah ve Rasûlünedir. Kimin de hicreti, nail olacağı bir dünya veya nikâh edeceği bir kadın ise, onun hicreti de onadır." 3910
Ameller, niyetlerle değer kazanmakta ve şekillenmektedir. Çünkü amellerin direği niyettir ve bir amel, hayırlı olması için niyete muhtaçtır. Aynı şekilde, amellerin bâki kalması, sâlih olması, Allah rızasına bağlanırken; sâlih amellerde niyetin şart olduğu da açıktır. Muaz bin Cebel'in, sâlih amelde, ilim, niyet, sabır ve ihlâsın bulunması gerektiği kanaatinde olduğu rivâyet edilmektedir. Bu rivâyette zikredilen hususlar, birbirine bağlı kavramlardır. İlim, dünya ve âhiret ile ilgili şeyleri, akıl ile alakalı gerçekleri bilmektir. İlim, yapılacak olan işleri bilerek yapmayı sağlayacaktır. Sonra da niyet gelir. Niyeti ilim ve amel desteklemektedir. Ancak ilim önce gelir. Zira ilim asıldır. Amel ise, ilme tâbidir ve ilmin dalı ve meyvesidir. Daha sonra da sabır gelmektedir ki, bu da meşakkat, güçlük ve belalara karşı tahammül etmektir. İşte bunların neticesinde ihlâs ortaya çıkmaktadır.
Niyetin önemi, şu misalde daha belirgin bir şekilde görülmektedir: Bir kimse öğle vaktinde, güneşin karşısında, alnını secdeye koysa ve yaptığı bu secde ile Allah'a ibâdeti kasdetse, bu hareket İslâm'ın tasvip ettiği bir davranış olur. Fakat bu secdesi ile güneşe tapmayı kasdetse, bu da küfür olur.3911 Bu misal bize, "ameller niyetlere göredir" prensibinden hareketle, niyet gerçeğini en güzel bir şekilde anlatır. Nitekim Hz. Peygamber'in: "Allah, sizin ceset ve sûretlerinize değil; kalplerinize ve amellerinize bakar" 3912 hadisi de ayrıca niyet gerçeğini beyan etmektedir.
Amellere kıymet kazandıran niyettir. Bir amelin sâlih olup olmaması niyete bağlıdır. Hz. Ömer'in: "Amellerin efdal olanı, Allah'ın farzlarını eda, haramlardan kaçınmak ve Allah katında sadık niyettir."3913 şeklindeki ifadesinde de görüldüğü gibi niyet esastır. Bununla birlikte, ilim ve amel de niyette gözetilen unsurlardır.
3909] Buhâri, Bed'ü'l-Vahy 1; Müslim, İmâre 155
3910] Müslim, İmâre 155; Buhâri, İman 41
3911] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, 9/25
3912] Müslim, Birr ve Sıla 10; İbn Mâce, Zühd 9
3913] Gazâli, İhyâ-i Ulûmi’d-Din, 4/362
- 1064 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ayrıca saadete de, ilim ve amelle erişilebileceği bir gerçektir. Çünkü hayır, saadet, kemal ve salah, faydalı ilim ve sâlih amelle mümkündür ki, bunlar da niyeti destekleyen unsurlardır.
Amellerin Önemi
Ameller, iyi (sâlih) ve kötü olmak üzere ikiye ayrılmakta olup, sâlih amelin zıddı olarak kötü amel zikredilmektedir. Mü'minlerin kurtuluşlarının iman ve sâlih amel sayesinde olacağı Kur'an'da ısrarla ifade edilmektedir.3914 Bununla birlikte, namaz kılıp, kendilerine rızık olarak verilenden infak ettikleri, hem kendi peygamberlerine ve hem de diğer peygamberlere ve getirdiklerine inandıkları,3915 oruç tuttukları,3916 Allah anıldığı zaman yüreklerinin ürperip Allah'ın âyetleri okunduğunda da imanlarının arttığı,3917 kısaca namazlarında huşu içerisinde olmaktan, boş şeylerden yüz çevirmekten tutun da, ırzlarını korumaya, sözlerinde durmaya varıncaya kadar3918 bütün ahlakî özelliklere sahip oldukları belirtilmektedir. Bu özelliklere sahip mü'minlerin Firdevs cennetlerine varis olacakları zikredilir.3919 Buna mukabil, kötü amel işleyenlerin cehennemlik oldukları da vurgulanır. 3920
Böylece inanç açısından iki zıt kutupta olan insanlardan hangisinin daha rahat olacağı, ruh enginliği kazanacağı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Zira sâlih amel, kişiyi Mevlâ'sına yaklaştırır. Bununla birlikte insan, sâlih amellerle, önce kendisini düzeltir, sonra da başkalarının salâhına çalışır. Kişinin kendini düzeltmesi asıldır, başkasının düzelmesine çalışması ise ikinci derecededir. Başkasını ıslah, salâh nisabının zekâtıdır. Kendisi sâlih olmayan, başkasını nasıl ıslah edebilir, ağaç doğrulmadan gölge nasıl doğrulabilir, doğru olabilir?
Dengeli bir hayat sürdürebilmek için, insan ruhu, sadece nazarî hakikatlerle beslenemez. Bilmeye ve inanmaya olan ihtiyacından başka, ister şahsî davranışlarında, isterse Allah veya insanlarla olan münasebetlerinde olsun, insan, hareketlerini devamlı bir şekilde tanzim edecek amelî kurallara muhtaçtır. Bu amelî kurallar, çeşitli şekilleriyle Kur’ân-ı Kerim'de gösterilmektedir. Meselâ, sıkıntı anında Allah'a yapılacak bir yalvarış, bir duâ ve bu duânın da Allah tarafından kabul edileceğini bilmek,3921 insanı son derecek rahatlatabilir ki, bu da sâlih ameldir. Aslında insanda iki kuvve bulunmaktadır. Bunlar, nazarî ve amelî kuvvetler olup, nazarî kuvvenin kemali, insanın Hakk'ı tanımasıyla; amelî kuvvenin kemali ise, onun sadece hayırları işlemekle gerçekleşebileceği kaydedilmektedir. 3922
İnsanda bulunan bu kuvveler, onun, hem maddî ve hem de manevî yönünü işaret etmektedir. Böylece insandan sudur eden fiillerin bilinçli olduğu ve dolayısıyla âyetlerde geçen "iman edenler" kaydı ile insanın Allah'ı bilmesindeki nazarî kuvvesine; "sâlih ameller" kaydı ile de, onun Allah'a kulluk/ ibâdet etme
3914] 28/Kasas, 67
3915] 2/Bakara, 3-4
3916] 2/Bakara, 183
3917] 8/Enfâl, 2
3918] 40/Mü'min, 2-8
3919] 23/Mü'minûn, 9-10
3920] 2/Bakara, 81
3921] 2/Bakara, 47
3922] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, 12/53
SÂLİH AMEL
- 1065 -
konusundaki amelî gücünün kemaline delâlet etmektedir. Şu halde biz, insanın dinen olumlu sayılabilecek davranışlarının sâlih amel olduğu genel hükmüne varabiliriz.
"İslâmiyet’in çok önemli olan amelî yönü, Kur’ân-ı Kerim'de esaslı ve açık bir şekilde kurtuluş ve ebedî saadete ermenin kaçınılmaz bir şartı olarak zikredilir. Hatta bu amelî yönün Kur'an'da açıkça geçmediği hallerde imanla ilgili olarak daha önce belirtilen esaslar uyarınca sade mü'min tabiriyle bile zımnen ifade edilmiş olduğunu görmek hiç de zor değildir."3923 Çünkü "sâlih amel, Allah'ın bir lütfudur ve nimetine şükreden kullarını buna muvaffak kılar." 3924
Sâlih amelin önemini, İmam Şafii'nin dünyayı büyük bir denize, sâlih amelleri de, bu denizde seyreden gemiye benzetmesinden anlamak mümkündür. Aynı şekilde Gazali'nin: "Ameller, kalp hastalığının ilacıdır. Kalp hastalığı çoğu zaman hissedilmez. Aynası olmayan bir adamın yüzündeki alaca hastalığı gibidir. Zira o, bu hastalığı hissetmez. Ona söylense, bunu doğrulamaz"3925 şeklindeki açıklaması ve benzetmesi de, sâlih amelin önemini ifade etmektedir.
Sâlih amelin önemi, insanı mutluluğa kavuşturmasıyla da anlaşılabilir. İnsanın mutluluğu, Râzi'nin ifadesine göre3926 ya ruhî veya bedenî veyahut da hâricî şeylerle olmaktadır. Rûhî olanı, en mükemmeli, bedenî olanı ortası, harici olanı ise en düşüğüdür. Ruhî mutluluk, kalbin taat ve hizmetle meşgul olmasıyla, harici mutluluk ise aile efradının mutluluğuyla olmaktadır. Aslında Kur’ân-ı Kerim'de ahlakî terimler genellikle tasvîrîdir.
İyinin ne olduğunu mü'minlerin; kötünün ne olduğunu ise kâfirlerin, münafıkların ve şeytanın tasvirlerinden çıkarabiliriz. Kur'an'daki felâh, necât ve hidâyet gibi saadetle ilgili terimler çok kere mü'minlerin vasıflarından sonra zikredilmiştir. Amellerin önemi, insanları mutlu veya mutsuz etmesi, başka bir ifadeyle saadete ve şekavete, bedbahtlığa götürmesiyle bilinebilir. Burada da sâlih amelin, kişiyi mutlu ettiği; kötü amelin de bedbaht ettiği, onu karamsarlığa sürüklediği açıktır.
Sâlih Amelin Tanımı
Sâlih amelin çok çeşitli tarifleri yapılmıştır. Bu tariflerden bazıları genel tarifler olmakla beraber, tahsisli diyebileceğimiz tarifler üzerinde de durulmuştur. İbn Abbas, sâlih ameli genel anlamda farzlardır, namaz kılmak, oruç tutmaktır şeklinde tarif ederken, Hz. Ali, vaktinde tâdil-i erkân ve heyetine riâyet ederek kılınan namazdır şeklinde tanımlamıştır. Bunlar, tahsisli tanımlardır. Katâde, sâlih ameli imana dâhil olan şeyler ve hayır işlemektir diye tanımlar.
Müfessirler, daha ziyade umumi tarifler üzerinde durmaktadırlar. Sâlih amelin, Allah ve Rasûl'ünü tasdik etmek, emrettiklerini yapıp nehyettiklerinden kaçmak, Allah'a itaat etmek ve yasakladıklarından kaçmak şeklinde tanımlar yapıldığı gibi, üzerine sevap terettüp eden tüm doğru ameller; Allah'ın rızası istenilen şey; akıl, kitap ve sünnetteki delillerle yapılan her doğru iş; Allah'ın
3923] Abdullah Draz, Kur'an'ın Anlaşılmasına Doğru, s. 91
3924] Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an, Hikmet Y., c. 11, s. 137
3925] Gazali, İhyâ-i Ulûmi’d Din, c. 4, s. 138
3926] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, 28/20
- 1066 -
KUR’AN KAVRAMLARI
emrettiği tâatleri işlemek şeklinde de tanımlar yapılmaktadır. Ahmed Hamdi Akseki: "Sâlih amele gelince, o da, akl-ı selimin (sağduyu), insan fıtratı ve tabiatının reddetmediği birtakım hayırlı amellerdir ki, insanın kendisine, ailesine, toplumuna ve bütün insanlara, faydalı ve onların menfaatine olan şeylerle bağdaşan iyi ve güzel işlerlerle davranışlardır"3927 şeklinde tarif etmektedir.
Elmalılı, sâlihât, sâliha'nın çoğuludur. Sâlih, aslında iyi, faydalı, aklen ve naklen müstakim/dosdoğru, hayırlı manasına vasıftır; kalbî, bedenî ve mâlî olmak üzere üç kısmı vardır diye sâlihâtı tarif ettikten sonra, sâlih ameli de şöyle tanımlamaktadır: "Amel-i sâlihe gelince, bu da, Allah'a ve âhirete imanın muktezasına göre ve Allah'ın inzal ve irsal buyurduğu deliller, hükümler ve haberlere ihlâsla ve hüsn-i niyyetle Allah'ın razı olacağı güzel ameller yapmaktır."3928 Sâlih ameli, şöyle de tanımlayabiliriz: "İmanın gereklerini gerektiği şekilde yapmak"; güzel bir ameli güzel bir niyetle ve güzel bir şekilde yapmaktır (tabii, "güzel"in tanımının da güzel olması kaydıyla)."
Görüldüğü gibi, sâlih amelin dar manada tarifleri yapılmasına karşılık; oldukça geniş tanımları da yapılmıştır. Yapılan bütün tariflerde zahiren veya zımnen imanın şart koşulduğu görülmektedir. Zira ister sâlih amelin, sadece farzlardır diye, isterse namaz, oruç gibi tahsisli tarifi yapılsın; iman etmek şarttır ve zaten bu amellerin de iman olmadan yapılması düşünülemez. Yapılan bu tarifler içinde Elmalılı'nın yaptığı tarifin efradını câmi, ağyarını mâni bir tanım olduğunu söyleyebiliriz. Zira bu tarifte, Allah'a ve âhirete iman şart koşulduğu gibi, bu imanın gerektirdiği şekilde hareket edilmesi de vurgulanmaktadır. Bununla birlikte, sâlih amelde bulunması gereken ihlâs ve niyet de belirtilmektedir. Bütün bunların yanında, Allah'ın razı olacağı kaydı da ayrıca dikkat çekmektedir. Şu halde, bir amelin sâlih olabilmesi için iman ve bunun gerektirdiği şekilde hareket etmenin esas olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü iman, sâlih amelin düşünce planında olmasını sağlayacaktır ki, sâlih amelde de bu esastır.
Kur’ân-ı Kerim'de Sâlih Amel İfadesi
“İman eden ve sâlih amelleri işleyenleri altlarından ırmaklar akan cennetle müjdele!” 3929
“İman eden ve sâlih amelleri işleyenlere gelince, imanlarından dolayı Rableri onları altlarından ırmaklar akan nimet cennetlerine iletir.” 3930
Kur'an'da "iman eden ve sâlih amel işleyenler" ifadesi 58 defa geçmektedir. Kur’an’da sâlih amel kavramı çeşitli kalıplarda geçmektedir. 3 yerde emir sigası ile geçer:
“Kim Rabbine kavuşmayı arzu ederse, sâlih amel işlesin ve Rabbine ibâdette hiç kimseyi ortak etmesin.”3931; “Sâlih ameller işleyin.” 3932
Kur’an’da daha ziyade “iman eden ve sâlih amel işleyen(ler)” şeklindeki ifadelerde geçen “sâlih” veya “sâlihât” lafızları mutlak olarak zikredilmektedir. Bundan
3927] Ahmed Hamdi Akseki, Ahlak İlmi ve İslâm Ahlâkı, s. 18
3928] Elmalılı, Hak Dini Kur'an Dili, Eser Y., c. 1, s.274; c.3, s. 1740
3929] 2/Bakara, 25
3930] 10/Yûnus, 9
3931] 18/Kehf, 110
3932] 23/Mü’minûn, 51; 34/Sebe’, 11
SÂLİH AMEL
- 1067 -
dolayı, sıla-i rahim, Allah yolunda infak etmek, fert ve topluma faydalı olacak her türlü hayır, adalet, takva gibi, ister bedenî ve isterse kalbî davranış olsun, aklımıza gelebilecek bütün iyi ve güzel davranışlar sâlih amel olarak sıralanmaktadır. Bununla birlikte “sâlih amel işleyenler” ifadesi, sadece namaz ve zekât gibi dinin erkânından olan amellere ait olmayıp; usûl, füru, farz, nâfile ibâdet, muamelat, Allah rızasına muvafık ve salâha hizmet eden, hayra yarayan bütün faydalı amelleri içerisine almaktadır.
Mukayyed olarak geçmesi: Kur’an’da sâlih amelden bahseden âyetlerden bazıları da takyid edilmiştir. Nitekim Bakara sûresinin 82-83. âyetlerinde böyle bir durumun olduğuna işaret eden İzutsu, şöyle demektedir: “Allah’ın İsrailliler ile ahdi olarak verilen bu âyet, sâlihâtın özlü bir tanımı gibi ele alınabilir. Söz konusu âyet, şu beş unsuru sıralamaktadır: Allah’tan başkasına kulluk etmemek, ana-baba, yakın akraba, yetim ve miskinler ile ihtiyaç sahiplerine karşı iyilik (yani sıcak kanlı ve lütufkâr olmak, ihsan etmek), herkese güzel konuşmak, namazı kılmak, zekâtı ödemek.” 3933
Kur’ân-ı Kerim’de sâlih ve sâlihât kelimelerinin geçtiği âyetlerin bazılarında, sâlih amel ifadesinden hemen sonra, sâlih ameller açıklanmaktadır. Böylece, mutlak olarak zikredilen sâlih veya sâlihât lafzı, takyid edilmektedir. Nitekim; “İman edip sâlih amelleri işleyenler, namazı kılan, zekâtı verenlere gelince, onlara Rableri katında mükâfat vardır.”3934 âyetinde durum böyledir. Zira bu âyette zikredilen namaz, zekât birer sâlih amel olup, bunların sâlih amellere dâhil olduklarında hiçbir ihtilaf yoktur. Âyette özellikle namaz ve zekâtın zikredilmesi ise, bu iki ibâdetin fazilet ve önemine dikkat çekmek içindir. Bu duruma işaret eden müfessirler, bu ibâdetlerden namazın bedenle yapılanların en büyüğü; zekâtın ise, mal ile yapılanların en üstünü olduğunu beyan etmektedirler. Sâlih lafzının takyid edildiğini şu âyette de görmekteyiz: “Allah yolunda susuzluğa, açlığa uğramaları, kâfirleri kızdıracak bir yeri işgal etmeleri ve düşmana karşı bir başarı kazanmaları yoktur ki, mutlaka bunlarla kendilerine sâlih bir amel yazılmış olmasın. Allah, muhsinlerin ecrini zayi etmez." 3935
Sâlih amel kavramının âyetlerde, bazen emir sigası, bazen mutlak ve bazen de mukayyed olarak gelmesinin şüphesiz pek çok sebepleri vardır. Emir sigası ile gelmesi, mükelleflerin mutlaka sâlih ameller yapması gerektiğine işaret etmektedir. Nitekim mükelleflerin yerine getirmek mecburiyetinde oldukları sâlih amelleri bunlara örnek gösterebiliriz. Sâlih amelin mukayyed olarak zikredilmesi, âyetlerde zikredilen sâlih amellerin belli başlılarına işaret ettiği gibi, bunların da önemli olduklarını vurgulamaktadır. Nihâyet mutlak olarak gelmesi ise, mükelleflerin sâlih amellerin sadece âyetlerde zikredilenlerden ibaret olduğu fikrine kapılmamalarına işaret etmekte ve İslâm inancına bağlı olarak, insanlığın hayrına yapılacak her türlü güzel, iyi davranışların da sâlih amellerden sayılacağına delâlet etmektedir. Çünkü sâlih ameller, sadece âyetlerde zikredilen namaz, oruç, hac, anne ve babaya güzel davranma vs. gibi hareketlerden ibaret olmayıp, bunların dışındaki iyi davranışlar da sâlih amellerdendir. Âyetlerin emir sigası, mutlak ve mukayyed şeklinde gelişleri, mükelleflerin bir an bile olsa, güzel
3933] Toshihiko İzutsu, Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Pınar Y., s. 270
3934] 2/Bakara, 277
3935] 9/Tevbe, 120
- 1068 -
KUR’AN KAVRAMLARI
davranışlardan uzak kalmamalarını temin içindir.
“Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Ama bâki kalacak sâlih ameller, sevap olarak da, amel olarak da, Rabbinin katında daha hayırlıdır.”3936; “Ne mallarınız, ne de evlatlarınız size huzurumuzda bir yakınlık sağlamaz. Ancak iman eden ve sâlih ameller işleyenler müstesna. Onlara yaptıklarının fazlasıyla kat kat mükâfat vardır. Ve onlar oralarda güven içindedirler.”3937 Bu âyetlerden anlaşıldığına göre, iman ve buna bağlı olarak yapılacak sâlih ameller, bâki kalacak olan amellerdir. Bu ameller de akla gelebilecek her türlü hayır, birr, ma’ruf, ihsan gibi hususlardır. Kur’ân-ı Kerim’de, gerek takva, sabır gibi kalbî, gerek namaz gibi bedenî ve gerekse zekât gibi mâlî her türlü davranış birer sâlih ameldir.
İman – Sâlih Amel İlişkisi
Âyetlerde, iman ile sâlih amel genellikle beraberce zikredilmekte olup, bu şekildeki âyetler oldukça fazladır. Hatta İzutsu’nun tesbitine göre, iman ve sâlih kelimeleri birbirlerine var olacak en kuvvetli semantik bağ ile bağlı olup, neredeyse ayrılması imkânsız bir şekilde birbirleriyle girift haldedirler.3938 İman ve sâlih amel ifadesi, Kur’ân-ı Kerim’de 52 defa beraberce zikredilmektedir.
Genellikle âyetlerde “İman eden ve sâlih amel işleyenler” şeklinde geçen “iman” ve “sâlih amel” lafızları, bazı âyetlerde “Kim iman ederek sâlih amellerden işlerse...”3939 veya “Erkek ve kadından her kim iman ederek sâlih amellerden işlerse...”3940 şeklinde şartlı geçmektedir. Şartlı ifade biraz farklı olarak şu âyetlerde de geçmektedir: “Kim de O’na sâlih amelleri işlemiş bir mü’min olarak gelirse, işte onlar için de yüksek dereceler vardır.”3941 “Rabbine kavuşmayı uman kimse, sâlih amel işlesin ve Rabbine kullukta hiç ortak koşmasın.” 3942
“...Kim Allah'a ve âhiret gününe iman eder, sâlih amel işlerse, elbette onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” 3943
İman olmadan, sâlih amelin kişiyi kurtaracağını söylemek son derece yanlıştır. Zira, amelin, imansız kabul edilemeyeceği açıktır. Bunun yanında sâlih amelin mutlaka dayanması gereken köklü bir dayanağı olması gerekir ki, bu da, imandır. Âyette “iman etmiş olarak” ifadesinin yer alması gösteriyor ki, iman olmadan, sâlih amelin bir faydası olmamaktadır. Hatta bir amelin, sâlih olabilmesi için, imana bağlı olarak yapılması gerekmektedir. İmanın, hem dünyevî, hem de uhrevî boyutta olduğu düşünülünce, bir fiilin sâlih amel olabilmesi için her şeyden önce imana dayanması gerektiği daha iyi kavranır. İmandan kaynaklanmayan bir amelin kabul edilmemesi kadar tabii ve mantıkî bir şey olmaz. Malum bir gaye ve muayyen bir düşünceden doğan sâlih bir amel, ancak, Allah'a iman sayesinde zuhur imkânı bulabilir. Başka bir ifade ile amel, imandan akan bir nurdur. Zaten âyetlerde, imanın, sâlih amelden önce gelmesinde, sâlih amelin,
3936] 18/Kehf, 46
3937] 34/Sebe’, 37
3938] T. İzutsu, a.g.e. s. 269
3939] 20/Tâhâ, 112; 21/Enbiyâ, 94
3940] 4/Nisâ, 124
3941] 20/Tâhâ, 75
3942] 18/Kehf, 110
3943] 2/Bakara, 62; 5/Mâide, 69
SÂLİH AMEL
- 1069 -
imandan doğup neşv ü nemâ bulduğuna işaret vardır. Zira iman, sahibini hayra ulaştırır, şerden korur ve sâlih amel, imanla itibar kazanır.
Kur’ân-ı Kerim’de yetmiş âyette iman ile sâlih amel beraberce zikredilmektedir. İman ile sâlih amel arasında kuvvetli bir semantik bağ olup, birbirlerinden ayrılması imkânsızdır. Gölge, nasıl bedeni takip ederse, aynı şekilde sâlih amel de imanı takip etmektedir. Nerede iman varsa, orada sâlih amel de olmalıdır. Öyle ki, birinci ikinci ile veya ikinci birinci ile tarif edilse, doğru kabul edilebilir. Çünkü iman, ıslahın en faziletlisidir. Amellerin en üstünü ise sâlih olanıdır. İman ve sâlih amel ifadelerinin beraberce zikredildiği âyetlerde, insanın ebedî kurtuluşa ermesi genelde iman ve sâlih ameli beraberce yapmasına bağlanmaktadır. Sâlih amel olmadan, yalnız kuru bir imanın kişiyi ebedî saadete kavuşturacağı pek mümkün görülmemektedir. Amel, imanı ayakta tutacak bir rükûn olarak imana dâhil değildir. Dolayısıyla amelin yokluğu ile kişinin, dünyada kâfir oluşuna ve imandan çıkışına; âhirette ise devamlı azap olunacağına ve cehennemde ebedî kalacağına hükmedilebilsin. Yine amel, imanın ayrılmaz bir parçası olarak imanın dışında da değildir. Dolayısıyla amelin yokluğu ile kişi, bu dünyada kınanmayı hak etmeyeceğine; âhirette ise ıkap ve azabı gerektirmeyeceğine hükmedilebilsin.
O halde sâlih amel ile iman arasında önemli bir bağ vardır. Çünkü Allah, kendisine kavuşmanın sâlih amel işlemede ve yapılacak ibâdette hiç kimseyi kendisine ortak koşmamada olduğunu bildirmektedir.3944 Yine kötülüklerin keffâreti ve kişinin en güzel şekilde mükâfatlandırılması, iman ve sâlih amelleri işlemeye bağlanmaktadır.3945 Sâlih amel, imanın semeresidir. Sâlih amel işleyenin ne zulümden, ne de hakkının çiğnenmesinden korkmayacağı,3946 yaptıklarına karşılık kat kat fazlasıyla mükâfat verileceği,3947 cennetlerin vaad edilmesi3948 gibi daha pek çok hususlar âyetlerde belirtilmektedir.
Bütün bu ve benzeri âyetler, iman ile sâlih amel arasında kuvvetli bir ilişkinin varlığını göstermektedir. Aslında iman lafzı müşterek bir lafızdır. Gazali bu konuda şunları söyler: İman lafzı, üç mânâ arasında müşterektir. Zira iman kelimesinden, bazen yakınî delillere dayanan tasdik, bazen herhangi bir şüphe bulunmamak şartıyla taklid elde edilen inanç kastedildiği gibi, bazen de bu isim, tasdikin bir gereği olarak, kendisiyle beraber amelin de bulunduğu bir inanca verilir.3949 Görüldüğü gibi aslında iman lafzının içerisinde amel de bulunmaktadır. Bu da gösteriyor ki, iman denilince akla amel de gelmelidir. İnsan, amele devam etmesi sebebiyle, kendi inancına karşı bir yakınlık duyar ve bununla da huzur ve güveni artar. Bundan dolayı, kendi inancına uygun olarak uzun zaman amel işlemeyen bir kimsenin, bu inancını değiştirmek veya bu konuda kendisini şüpheye düşürmek isteyen bir kimsenin, amele devamı uzun olmayanınkinden daha zor olur.3950 insan inandığı gibi yaşamıyorsa, yaşadığı gibi inanmaya başlar.
3944] 18/Kehf, 110
3945] 29/Ankebut, 7
3946] 20/Tâhâ, 212
3947] 34/Sebe’, 37
3948] 2/Bakara, 82
3949] Gazâli, İtikadda Orta Yol, s. 167-168
3950] Gazâli, a.g.e. s. 169-170
- 1070 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İman ile sâlih amel arasındaki ilişkiyi İbn Teymiye daha net bir şekilde ortaya koymaktadır. Ona göre, sâlih amelin imanla ilişkisi, ya dudakla dilin ilişkisi gibi veya kalbin bedenle olan irtibatı veyahut da bir buğday danesinin bütünlüğü gibidir. Zira konuşmak, dudak ve dil ile olur. Kalpsiz bir beden düşünülemez. Aynı şekilde danenin içi ve dışı vardır, özellikleri ayrı olduğu halde iki dane denilmez. 3951
Sâlih amel, imanı olgunlaştırma ve tamamlama özelliğine sahip olmasının yanında, imanın semeresi ve sıhhatidir de. Zaten amelsiz imanı olan kişinin, zâhir ve bâtın bütün uzuvlarını kaybedip yaşamaya çalışan bir insana benzetilmesi de iman ile sâlih amel arasındaki ilişkiyi daha belirgin bir hale getirmektedir. Mücerret bir iman, ebedî bir cehennemden kurtuluş ifade etse bile derecelerin yükselmesini ifade etmez. Mü’minin yüksek derecelere ulaşması, ancak iman ve sâlih amelle olur.
“Kim de O’na sâlih ameller işlemiş bir mü’min olarak gelirse, işte onlar için yüksek dereceler vardır.”3952 Âyette zikredilen yüksek derecelere nail olmak, sadece imanla olmayıp, bunun yanında sâlih amellere de bağlanmıştır. Yine aynı şekilde “İman eden ve sâlih amelleri işleyenleri, altlarından ırmaklar akan cennetlerle müjdele!”3953 anlamındaki âyette de müjde, sadece imana olmayıp, aynı zamanda sâlih amele bağlıdır. Allah, cennetlere girmeyi, iman edip sâlih amelleri işlemeye bağlayarak şöyle buyurmaktadır: “İman eden ve sâlih amelleri işleyenleri, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağız.”3954 Amelsiz iman, nefsi tezkiye etmeye yetmeyeceği gibi, vaad edilen mükâfatları da elde etmeye kâfi gelmeyecektir. Kur’ân-ı Kerim, Sâlih amel konusunu çeşitli yönleriyle ele alır.
İhlâs – Sâlih Amel İlişkisi
İhlâs, riyayı terketmek, kalbi karışık şaibelerden saflığa ulaştırmak, ameline Allah’tan başkasını şâhit olarak istememektir. İhlâs, Allah ile kul arasında bulunan bir sırdır; Şeytan onu bilemez ki ifsad etsin. Hevâ ve hevesin rolü yoktur ki ona meyletsin. Bedene göre ruh ne ise, amele göre ihlâs odur. Ruhu olmayan bir beden, cansız bir maddeden ibarettir. İhlâssız amel de hebâ olmuş bir iş gibidir.
İhlâslı davranmak, samimi olmak, gösteriş ve riyadan uzak bir şekilde hareket etmek oldukça zor bir iştir. Kişinin bütün tutum ve davranışlarında ihlâslı olması, hele sâlih amel işlerken ihlâslı davranması daha da zor gibidir. Ancak kişi, bu durumlarda samimi bir şekilde hareket ederse, ameli değer kazanır ve herhalde ameli makbul olur. İhlâs kavramı, Kur’ân-ı Kerim’de 31 defa tekrar edilmektedir.3955 “Ancak tevbe edenler, ıslah olanlar, Allah'a sarılanlar ve dinlerinde Allah için ihlâslı olanlar müstesnadır. Onlar iman edenlerle beraberdir. Allah mü’minlere büyük
3951] İbn Teymiye, Kitabu’l-İman, s. 286
3952] 20/Tâhâ, 75
3953] 2/Bakara, 25
3954] 4/Nisâ, 57
3955] “İhlâs” Kelimesinin Kökü “H-l-s” ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (31 Yerde): 2/Bakara, 94, 139; 4/Nisâ, 146; 6/En’âm, 139; 7/A’râf, 29, 32; 10/Yûnus, 22; 12/Yûsuf, 24, 54, 80; 15/Hicr, 40; 16/Nahl, 66; 19/Meryem, 51; 29/Ankebût, 65; 31/Lokman, 32; 33/Ahzâb, 50; 37/Sâffât, 40, 74, 128, 160, 169; 38/Sâd, 46, 46, 83; 39/Zümer, 2, 3, 11, 14; 40/Mü’min, 14, 65; 98/Beyyine, 5.
SÂLİH AMEL
- 1071 -
ecir verecektir.”3956 Bu âyette Allah, münafıkların, içinde bulundukları durumdan kurtulmalarını, tevbe, ıslah, Allah'a yönelme, O’na sığınma ve dinde ihlâslı bir şekilde hareket etmeye bağlamaktadır.
İhlâs aynı zamanda dinin esasındandır. “Oysa, kendilerine, dini yalnız Allah'a hâlis kılarak, Allah’ı birleyenler olarak O’na kulluk etmeleri, namaz kılmaları, zekât vermeleri emredilmişti. İşte doğru din budur.”3957 anlamındaki âyette zikredilen üç esas, yani dinde ihlâs ile Allah'a ibâdet etmek, namazı kılmak ve zekâtı vermek doğru dinin esaslarıdır. İhlâslı bir şekilde Allah'a ibâdet etmek, sâlih amel cümlesindendir. Bu özellikleri kendisinde bulunduran mü’minin kalbine hile girmez. Böyle mü’minler, Allah için amelde ihlâslı olmak, devlet adamlarına ve yöneticilere nasihatte bulunmak ve müslümanlarla bir arada olmak3958 isterler. Şu halde kişinin faaliyeti ve samimiyeti, ihlâslı olmasıyla değer kazanır ve böylece amelinin ecrini arttırır. Neticede de derecesi yükselir ve toplumda örnek bir şahıs durumuna gelir. Çünkü ihlâslı bir kişi riyadan arınmış bir şekilde dine hizmet etmeyi kendisine vazife bilen bir insandır. Böylece mü’min kişi “...Ben dinimi yalnız Allah'a hâlis kılarak, O’na kulluk ediyorum.”3959 âyetinin ifade ettiği anlam bütünlüğüne erer.
Sâlih Amel - Hasenât
Farklı formlarda birçok yerde gelen (“amilû’s-sâlihât”, “amelen sâlihan”) “sâlih amel”, Kur’an’ın 23 yıllık iniş sürecinde farklı vurgular kazanır. Vahyin ilk yıllarındaki vurgusu “sorumlu davranış”tır. Bu davranış, Bakara 2’den yola çıkarak “hidâyetten önceki takvâ” diyebileceğimiz sorumluluk bilincine ve ahlâkına dayanır. Erdemlilik ve dürüstlüğü ifade eder. İlerleyen yıllarda vahiy; Allah’ın râzı olup olmadığı, imana yaraşan ve yaraşmayan eylemleri beyan ettikten sonra “sâlih amel” terkibi “Allah’ın râzı olduğu imana uygun davranış” vurgusunu kazanmıştır. İslâm cemaatinin iktidar yıllarını teşkil eden Medine’de ise aynı terkip “sahibini ve başkalarını ıslah edici iyilikler” vurgusuna ulaşmıştır. Aslında bu son vurgu, “sâlihât” kelimesinin aslî vurgusudur ve imkânla orantılı olarak her dönemde sâlih amelin mükemmel bir örneğidir.
Başta iman olmak üzere Allah’a itaat, namaz kılmak ve zekât vermek gibi hukukullah ile ilgili ibâdetler bu yüzden Kur’an tarafından “sâlihât”tan değil; “hasenât”tan sayılmıştır.3960 Fakat hasenât, sosyal amaçları gerçekleşince “sâlihât” vasfını da kazanır. Mâûn sûresi, namaz ibâdeti özelinde, hasenât’ı sâlihât’a tebdil etmenin formülünü sunar.3961 Hasenâtâ bir’e on vaad edilirken (“Kim bir hasene ile (iyilikle) gelirse, ona getirdiğinin on misli/katı vardır.”), 3962 sâlihâta kesintisiz nimet ve cennet vaad edilmektedir. “Men câe bi’l-haseneti felehû aşru emsâlihâ; ve men câe bi’s-seyyieti felâ yüczâ illâ mislehâ vehum lâ yuzlemûn (Kim bir hasene ile (iyilikle) gelirse, ona getirdiğinin on misli/katı vardır. Kim de bir seyyie ile (kötülükle) gelirse o, sadece onun misliyle cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.)”3963; “İllâllezzîne
3956] 4/Nisâ, 46
3957] 98/Beyyine, 5
3958] Bak. İbn Mâce, Mukaddime 18
3959] 39/Zümer, 14
3960] 11/Hûd, 23 ve 2/Bakara, 277
3961] Krş. 107/Mâûn, 5
3962] 6/En’âm, 160
3963] 6/En’âm, 160
- 1072 -
KUR’AN KAVRAMLARI
âmenû ve amilû’s-sâlihâti felehum ecrun ğayru memnûn (“İman edip sâlih amel amel işleyenler için eksilmeyen devamlı bir ecir vardır.)””3964; “İnnellezîne âmenû ve amilû’s-sâlihâti lehum cennâtin tecrî min tahtihâ’l-enhâr, zâlike’l-fevzu’l-kebîr. (“İman edip sâlih ameller işleyenlere ise, içinden ırmaklar akan cennetler vardır. İşte en büyük kurtuluş odur.)” 3965
Hasenât sahipleri seyyiâtı örtülmekle müjdelenirken, sâlihât sahipleri canlıların en hayırlısı/iyisi olmakla müjdelenir. “İnne’l-hasenâte yuzhibne’s-seyyiât (“…Haseneler (sevaplar, iyilikler) seyyiâtı (günahları, kötülükleri) giderir...)”3966; “İllâ men tâbe ve âmene ve amile sâlihan feulâike yubeddilullahu seyyiâtihim hasenât [Ancak, tevbe ve iman edip sâlh amel işleyenler başka; Allah onların seyyiâtını (günahlarını, kötülüklerini) hasenâta (sevaplara, iyiliklere) çevirir.]”3967; “İnnellezîne âmenû ve amilû’s-sâlihâti ulâike hum hayru’l-beriyyeh (İman edip sâlih amel işleyenlere gelince, onlar halkın en hayırlısıdır.)”3968 Hz. Peygamber’e nispet edilen “Bir saatlik âdil yönetim, altmış yıllık nâfile ibâdetten hayırlıdır.”3969 hadisi, sâlihât ile hasenât arasındaki büyük farka dair nebevî bir okumadır. 3970 Hasenât sahiplerinin haseneleri, onların günahlarını giderirken; sâlih amel seyyiâtı hasenâta, günahları sevaplara tebdil edip değiştirir. “İnne’l-hasenâte yuzhibne’s-seyyiât (“…Haseneler (sevaplar, iyilikler) seyyiâtı (günahları, kötülükleri) giderir...)”3971; “İllâ men tâbe ve âmene ve amile sâlihan feulâike yubeddilullahu seyyiâtihim hasenât [Ancak, tevbe ve iman edip sâlih amel işleyenler başka; Allah onların seyyiâtını (günahlarını, kötülüklerini) hasenâta (sevaplara, iyiliklere) çevirir.]” 3972
Sâlih Amellerin Tamamını Gerçekleştirmek Mümkün mü?
Kur’ân-ı Kerim’de sâlih amellerden bahseden âyetlerin bir kısmının mutlak, bir kısmının da mukayyed olduğunu daha önce kaydetmiştik. Bu âyetlerden bazılarında sâlih amel sayılan davranışlar zikredilmektedir. Yine bu âyetlerden bazılarında da “sâlihât” lafzının başında, kısım, parça, bölüm anlamına gelen “min” harf-i cerinin bulunduğu görülmektedir. “Erkek veya kadın, mü’min olarak sâlih amellerden işlerse, işte böyle kimseler cennete girerler ve zerre kadar onlara zulmedilmez."3973; “Kim iman ederek sâlih amellerden işlerse o, zulümden ve hakkının çiğnenmesinden korkmaz.”3974; “Mü’min olarak sâlih amellerden işlerse, çalışması inkâr edilmeyecektir ve biz onu yazmaktayız.” 3975
Bu âyetlerden hareketle diyebiliriz ki, bir mü’minin bütün sâlih amelleri yerine getiremeyeceği açıktır. Nitekim: “İman edip sâlih amelleri işleyenler -ki, hiç kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmeyiz- işte onlar cennet halkıdır. Onlar orada ebedî kalacaklardır.”3976 âyetinden de anlaşılacağı gibi, gücümüzün yettiği oranda sâlih amelleri yerine getirmemiz istenmektedir.
3964] 95/Tîn, 6
3965] 85/Burûc, 11
3966] 11/Hûd, 114
3967] 25/Furkan, 70
3968] 98/Beyyine, 7
3969] Taberânî, el-Kebîr
3970] M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Asr Sûresi, 3, s. 1300
3971] 11/Hûd, 114
3972] 25/Furkan, 70
3973] 4/Nisâ, 124
3974] 20/Tâhâ, 112
3975] 21/Enbiyâ, 94
3976] 7/A’râf, 42
SÂLİH AMEL
- 1073 -
Hz. Peygamber, ashâbına güç yetirebilecekleri amelleri işlemelerini emrederdi. Hz. Âişe (r.a.)’nin rivâyet ettiği hadiste bu görülmektedir: “Rasûlullah, ashâbına emrettiği zaman, güçlerinin yeteceği amelleri işlemelerini emrederdi. Ashâb: ‘Yâ Rasûlallah, biz senin gibi değiliz; Allah senin olmuş ve olacak günahlarını bağışlamıştır (biz, senden daha çok ibâdet etmek zorundayız)’ derlerdi de, Rasûlullah kızar ve hatta kızdığı yüzünden belli olurdu. Sonra şöyle derdi: “Sizin en müttakîniz ve Allah’ı en çok bileniniz benim.” 3977
Netice olarak diyebiliriz ki, mükellefin sâlih amellerin hiç birini bırakmaksızın tümünü yerine getirmesi imkânsız ve gücünün dışındadır. Ancak, mü’minin, mümkün mertebe bu konuya ihtimam göstermesi gerekmektedir. Zira âyetlerde sâlih amellerin bir hayli tekrar edilmeleri buna işaret etmektedir. Bu konuda şöyle bir ayrım yapmak gerekmektedir: Sâlih amellerin bir kısmı tüm mükelleflerin yapmak zorunda olduğu farz amellerdir; bir kısmı ise nafilelerdir. Kur’an, farz ve nafile tüm sâlih amelleri eksiksiz istemese de, bu konuda gevşek davranmaları hoş görmemektedir. Aslında ibâdetler/sâlih ameller, ne insanoğlunun kaçınacağı kadar ağır ve çok; ne de onu tembellik ve rehavete sevk edecek kadar basittir.
Fert Açısından Sâlih Amelin Önemi
Kişinin İtikadını Islah Etmesi/Düzeltmesi: Kur’an- ı Kerim’de “sâlih” kavramı ile yine aynı kökten gelen “ıslah” kelimesi, ferdi ilgilendiren yönleri ile ele alındığında görülür ki, bu kavramlarla öncelikle toplumun bireylerinin düzelmesi ve düzeltilmesi hedeflenmektedir. Nitekim: “Biz peygamberleri sadece müjdeleyici olarak gönderiyoruz. Kim iman eder ve kendini düzeltirse (ıslah ederse), onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”3978 anlamındaki âyet buna işaret etmektedir. Bu düzelme ise, âyetten de anlaşılacağı gibi “iman” sayesinde olacaktır. Âyette belirtilen imanın da, Kur’an’ın istediği tevhid fikrine dayanması, kısaca “Allah’tan başka ilah yoktur” prensibi çerçevesinde olması gerekir.
Bu prensibin içerisinde Allah’ın ölümsüzlüğünü, yaratıcılığını, yüceliğini, ebedîliğini, mutlak birliğini, âdil oluşunu ve merhametini mütalaa etmek mümkündür. Çünkü bütün iyiliklerin ve güzelliklerin aslı, esası ve temeli tevhiddir. Tevhid ise, Allah’ı bir bilmektir. Böylece insan Allah’ın karşısında güçsüzlüğünü kavrar. Böylece insan, İslâm’ın özünün tevhid, tevhidin özünün de Allah’ın birliği, O’nu tek, mutlak, yüce yaratıcı ve her şeyin sahibi ve yöneticisi olarak kabul etmek olduğunda şüphe olmadığını anlar ve O’na yönelerek sadece O’ndan yardım ister ve yine sadece O’na kulluk eder. Çünkü Allah’la fert arasında sağlıklı bir ilişkinin olması gerekmektedir. Bu noktada fert düşünür ki, Allah’tan başka her şey Allah'a bağımlıdır. Allah, bütün kudreti ve yüceliği ile beraber, temelde sonsuz rahmet sahibidir.
Kur’ân-ı Kerim’de “iman eden ve sâlih amel işleyenler” ifadesinin çok geçmesiyle birlikte, sâlih amel olmadan, sadece iman kavramının da çeşitli şekillerde vurgulandığını söyleyebiliriz. Bu âyetlerde ifade edilen tüm iman esasları doğrultusunda fert, inancını düzeltmeli ve bilmeli ki, iman, kokusunu asla içerisinde tutmayan ve kokusu kendiliğinden çevreye yayılan, yayılmadığı zaman yok
3977] Buhâri, İman 13
3978] 6/En’âm, 48
- 1074 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olabilen bir çiçeğe benzetilmektedir. Böylece şekillenen saf ve berrak inanca, ferdin itikadının, inancının ıslahı diyebiliriz.
Kişinin Durumunu Islah Etmesi/Düzeltmesi
Islah, bir şeyi iyi ve sâlih kılmak, başlangıçta veya sonradan olabilecek fesadı gidermek, onarmak anlamlarına gelmektedir. Islah kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de toplam 7 yerde zikredilir.3979 Islah, kişinin hem kendisini ve hem de başkalarını düzeltmesi anlamını taşımaktadır. Nitekim “Sizden kim, bilmeyerek bir kötülük yapar da sonra ardından tevbe eder, kendini ıslah eder, düzeltirse, muhakkak O, bağışlayan ve merhamet edendir.”3980 anlamındaki âyette kişinin kendisini düzeltmesi istenmektedir.
Âyetlerde ferdin hırsızlık yaptıktan sonra hemen tevbe etmesi ve bundan vazgeçip, durumunu düzeltmesi istenmekte, sonra da: “Kim yaptığı haksızlıktan sonra tevbe eder, durumunu ıslah eder/düzeltirse, şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Çünkü Allah, bağışlayan ve merhamet edendir.”3981 buyrulmaktadır. Bunun yanında, fertlerin kendi durumlarını düzeltmelerini belirten âyetlerin3982 yorumlarında, onların kendi durumlarını kontrol etmeleri, hallerini ifsad etmemeleri ve kendilerinde aşırı olan hususların telafisi, amellerinin ıslahı, ahlâklarının düzeltilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Yine âyetlerde ifade edilen ıslah, sâlih amel işlemek, kötülüklerden el çekmek sûretiyle durumunu düzeltmek, kendi aralarında durumlarını düzeltmek ve Allah’ın kendisinden razı olacağı şekilde sâlih amel işlemek sûretiyle O’na yaklaşmaya çalışmak ve böylece nefsini düzeltmek şeklinde yorumlanmaktadır ki, bütün bunlar aynı zamanda kişinin kendi durumunu nasıl kontrol edebileceğini göstermektedir.
Kişinin hem davranışlarını, hem de içini düzeltmesi, ıslah etmesi gerekir. Bu da ferdin Allah’ı tanıması ve O’nun emir ve yasaklarına uyması ile gerçekleşir. Böylece biz, öncelikle toplumda ferdin kendi durumunu düzeltmesinin asıl olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü kişinin kendini düzeltmesi asıl, başkasını düzeltmesi ise fer’îdir. Başkasını ıslah, sâlih insan olma nisabının zekâtıdır. Kendisi sâlih olmayan, başkasını nasıl ıslah edebilir? Ağaç doğrulmadan gölge nasıl doğrulabilir? Yüzme bilmeyen insan, denizde boğulan başka birini nasıl kurtarabilir? Bununla birlikte, ferdin gerek inancını ve gerekse tutum ve davranışlarını düzeltmesi, onun dünya ve âhirette mutlu olacağının bir göstergesi demektir. Bu şekilde kendilerini düzeltenleri Allah’ın bağışlayacağı ve onlara merhamet edeceği de âyetlerde belirtilmektedir.3983 Islah eden, düzelten anlamındaki muslih kelimesi ve çoğulu Kur’an’da 7 yerde zikredilir. 3984
3979] Islâh Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 7 Yerde): 2/Bakara, 220, 228; 4/Nisâ, 35, 114; 7/A’râf, 56, 85; 11/Hûd, 88.Sulh ve Islah Kelimesinin Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 32 Yerde): 2/Bakara, 160, 182, 224; 3/Âl-i İmrân, 89; 4/Nisâ, 16, 128, 128, 128, 129, 146; 5/Mâide, 39; 6/En’âm, 48, 54; 7/A’râf, 35, 142; 8/Enfâl, 1; 10/Yûnus, 81; 13/Ra’d, 23; 16/Nahl, 119; 21/Enbiyâ, 90; 24/Nûr, 5; 26/Şuarâ, 152; 27/Nenml, 48; 33/Ahzâb, 71; 40/Mü’min, 8; 42/Şûrâ, 40; 46/Ahkaf, 15; 47/Muhammed, 2, 5; 49/Huucurât, 9, 9, 10.
3980] 6/En’âm, 54
3981] 5/Mâide, 38-39
3982] 2/Bakara, 160; 3/Âl-i İmran, 89; 4/Nisâ, 46; 16/Nahl, 119)
3983] 3/Âl-i İmran,89; 6/En’âm, 54
3984] Muslih Kelimesi ve Çoğulunun Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 5 Yerde): 2/Bakara, 11, 220; 7/A’râf, 170; 11/Hûd, 117; 28/Kasas, 19.
SÂLİH AMEL
- 1075 -
Sâlih insan Kimdir?
Sâlih, aslında fâsid’in zıddıdır. Fâsid ve müfsid: Yükümlülüğün gerektirdiği hususları yerine getirmeyen; sâlih de: Yükümlülüğün gerektirdiği hususları yerine getiren diye tanımlanmaktadır. Sâlih, inancında ve amelinde doğru olandır şeklinde de tanımlanır. Ayrıca sâlih, Allah’ın kendisi üzerindeki haklarını yerine getiren, Allah'a karşı farzları, kullara karşı da haklarını ödeyen, itikad ve amelinde doğru olan, Allah'a itaat eden ve haramlardan kaçınan, ömrünü Allah'a itaatte, malını da O’nun rızası yolunda sarfeden, dünya ve âhiretini düzeltip kâmil bir insan olan şeklinde de tarif edilmektedir. Fakat yapılan bu tariflerden her biri, sâlih insanın bir yönüne işaret etmektedir. Mevdûdi ise, sâlih insanı, inancında, niyetinde, sözlerinde ve hareketlerinde doğru olan ve hayatının her yönünde doğruluğu benimseyen kimsedir3985 şeklinde tanımlayarak, onun derli toplu bir tarifini vermektedir. Sâlih insanın tarifi, Kur’an’da ehl-i kitap’tan bahseden âyetlerde şöyle tarif edilmektedir: “... Onlardan geceleri secdeye kapanarak Allah’ın âyetlerini okuyanlar vardır. Bunlar Allah'a ve âhiret gününe inanır, iyiliği emreder, kötülükten yasaklar ve hayır işlerine koşarlar. İşte onlar sâlih insanlardır.”3986 Bu âyete göre sâlih insanın özelliklerinden bazılarını şöyle sıralayabiliriz:
1 Allah'a ve âhiret gününe inanmak,
2 Allah’ın âyetlerini okumak,
3 Allah'a secde etmek,
4 İyiliği emredip kötülükten sakındırmak,
5 Hayır işlerine koşmak,
Sâlih amel işlemek.
Kur’ân-ı Kerim'de sâlih insan olmak, mü'minlere ait çok üstün bir özelliktir. Peygamberler bile bu özelliğe sahip olmak için duâ ve temennilerde bulunmuşlar, sâlih insanlardan olmayı arzu etmişlerdir. Hz. İbrahim,3987 Hz. Yusuf3988 ve Hz. Süleyman’ın3989 sâlih insanlardan olmak için Allah'a duâ ettiklerini Kur'an'dan öğreniyoruz. Yine Hz. İbrahim'in "Rabbim, bana sâlihlerden bir çocuk lutfet"3990 diye temenni ve duâda bulunduğu görülmektedir. Peygamberlerin sâlih kullar olduğu zikredilmektedir. 3991
Peygamberlerin sâlih insanlardan olmayı arzu etmelerinin sebebi şudur: Sâlih, Kur'an'da her bakımdan mükemmel bir insan tipi olarak çizilmektedir. Peygamberler ise, insanlar içinde Allah'ın seçtiği insanlar olmaları sebebiyle en mükemmel insanlardır. Dolayısıyla onlar sâlih insanlardan olmaya daha layıktırlar. Kâmil bir sâlih insan, Allah'a isyan etmeyen ve mâsiyeti/günah ve isyanları hatırına getirmeyendir. Hadis-i şeriflerde sâlih amelle ilgili çeşitli açıklamalar yapılır.
3985] Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, insan Y., c. 1, s. 307
3986] 3/Âl-i İmran, 114
3987] 26/Şuarâ, 83
3988] 12/Yusuf, 101
3989] 27/Neml, 19
3990] 37/Saffat, 100
3991] 2/Bakara, 130; 21/Enbiyâ, 72; 6/En'âm, 85...
- 1076 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Gerçek anlamda sâlih insan olmak, derecelerin en yükseği, mertebelerin en büyüğü ve makamların en şereflisi demektir. Peygamberlerin hedefleri, yeryüzünü ıslah etmek, fesadı kaldırmaktır. Böylece iyiliğin emredildiği, kötülüğün yasaklandığı ahlâk temellerine dayanan ve Allah'ın hâkimiyetini esas kılan bir toplum düzeni kurmak için başarılı bir tebliğ yapan insanlar, sâlih insan vasfına layık olurlar ki, bunların başında peygamberler ve onların izini takip eden mü'minler gelir.
Peygamberlerin sâlih insan vasıfları yanında, mü'minlerin de sâlih insanlardan olmaları gerektiği Kur'an'da vurgulanmaktadır. "Rabbim, beni yakın bir süreye kadar ertelesen de, sadaka versem, sâlih insanlardan olsam' diyeceği zaman gelmeden önce size verdiğimiz rızıklardan infak edin."3992 Sâlih insanlardan olma arzusu sadece peygamberler ve mü'minlerde olmayıp, diğer insanların da istedikleri bir vasıf olduğu anlaşılmaktadır. Hz. Peygamber'e kâfir ve münafıklarla mücadele etmesi gerektiğini bildiren âyetlerden sonra şöyle buyrulmaktadır: "Onlardan kimi de: 'Eğer Allah, lütuf ve kereminden bize verirse, elbette sadaka vereceğiz ve sâlih insanlardan olacağız' diye Allah'a and içtiler." 3993
Sâlih insanlardan olmanın en önemli özelliği, Allah tarafından dost edinilmiş olmak3994 ve peygamberler, sıddıklar ve şehidlerle beraber olma gerçeğidir.3995 Sâlih insanlardan olmanın temel şartı ise, iman ve sâlih amel işlemektir. "İman eden ve sâlih amel işleyenleri, sâlih insanlar arasına sokarız."3996 Bunun yanında Allah'a ve Rasûl'üne itaat etmek gerekmektedir.3997 Sâlih insanların derecelerine ulaşmak için, sarp ve dik yokuşları aşmak, canlı bir Kur'an olmaya gayret etmek lazımdır.
Sâlih Amelin Sonuçları
a- Güzel Bir Gelecek ve Mutluluk
Kur’ân-ı Kerim’de, iman edip sâlih amel işleyenleri güzel bir gelecek ve mutluluğun beklediği ifade edilerek şöyle buyrulmaktadır: “İman eden ve sâlih amel işleyenler için güzel bir gelecek ve mutluluk (tûbâ) vardır.”3998 Âyette ifade edilen güzel bir gelecek ve mutluluğun, iman edip sâlih amel işleyenlerin olacağı belirtilmektedir. Çünkü iman etmek ve bu imanın gerektirdiği şekilde güzel davranışlarda bulunmak, helâl ve haram kavramlarını en ince noktasına kadar düşünüp, bu doğrultuda hareket etmek, mü’min için umulan, ama oldukça da zor başarılan davranışlardandır. İşte kim bunları yerine getirirse, Allah böylelerine mutluluk ve güzel gelecek vaad etmektedir ki, Allah’ın verdiği sözden dönmeyeceği açık bir şekilde beyan edilerek şöyle buyrulmaktadır: “Bu, Allah’ın vadidir. Allah, vadinden caymaz.”3999 Ra’d sûresi 29. âyette geçen “tûbâ” kelimesinin, nimet, gıpta etmek, sevinç ve göz aydınlığı, güzellik, hayır, keramet, cennet, cennette bir ağaç anlamlarına geldiği rivâyet edilmektedir.
3992] 63/Münafıkun, 10
3993] 9/Tevbe, 75
3994] 7/A'râf, 196
3995] 4/Nisâ, 69
3996] 29/Ankebut, 9
3997] 4/Nisâ, 69
3998] 13/Ra’d, 29
3999] 39/Zümer, 20
SÂLİH AMEL
- 1077 -
b- Güzel Bir Hayat
Kur’ân-ı Kerim’de ister kadın, isterse erkek olsun, mü’min olarak sâlih amel işleyene güzel bir hayat vaad edilmekte ve şöyle buyrulmaktadır: “İman etmiş olarak, kadın – erkek kim sâlih amel işlerse ona güzel bir hayat yaşatacağız ve onların mükâfatlarını, yapmakta olduklarının en güzeli ile vereceğiz.”4000 Âyette ifade edilen güzel bir hayatın bu dünyada mı, yoksa âhirette mi olacağı konusunda görüş ayrılıkları bulunmaktadır. İbn Abbas ve Dahhâk’e göre vaad edilen bu hayat, bu dünyada; Katâde, Mücahid ve İbn Zeyd’e göre âhirette ve Süddî’ye göre de kabirde olacaktır.4001 “Güzel bir hayat”la ne kast edildiği konusunda da çeşitli görüşler vardır. Kurtubi, bunları helal rızık, kanaat, Allah’ın rızasını kazandıran tâatleri yapmak, saâdet, cennetteki hayat şeklinde sıralar.
Âhiret hayatı, ebedî saadet ve mutluluğu ifade etmekle beraber, sâlih bir mü’min, sâlih ameliyle ve şahsiyetli bir kişiliği ile bu dünyada da mutlu bir hayat sürebilir. Çünkü davranışlarında samimi, doğru, âdil ve temiz olanlar, diğer insanlara oranla bu dünyada da çok daha iyi bir hayat yaşarlar. Çünkü onlar, kusursuz kişilikleriyle, bu özelliklere sahip olmayanların görmediği saygı, şeref ve güven içinde yaşarlar. Başarı kazanmak için kötü yollar deneyenlerin elde edemediği temiz ve göze çarpan bir başarı kazanırlar. Dünya hayatındaki güzel yaşayış, âhiretteki mükâfatı eksiltmez, onların zevaline yol açmaz. Bahşedilecek güzel bir hayatın, sadece âhirete tahsis edilmeyeceği kanaatindeyiz. Çünkü mü’min, sâlih amelle, kendisi ve çevresiyle hoş bir atmosfer içinde yaşama imkânını bulabilir. Fakat önemli olan bu yaşantıyı kendisine sağlayacak iman ve bu imanın gerektirdiği sâlih ameli işlemektir. Kadın olsun, erkek olsun bu güzel hayata ulaşabilmek için insanların Allah'a iman etmekle beraber, Allah’ın kitabına ve rasulünün sünnetine tâbi olarak sâlih ameller işlemeleri gerekmektedir.
c- Bol Rızık ve Mağfiret
Kur’ân-ı Kerim’de, iman eden ve sâlih amel işleyenlerin bağışlanıp bol ve güzel bir rızıkla rızıklandırılacağı belirtilmekte ve şöyle buyrulmaktadır: “(Allah,) iman eden ve sâlih amel işleyenleri mükâfatlandıracaktır. Onlar için mağfiret ve güzel bir rızık vardır.”4002 Âyette geçen mağfiret, imanın mükâfatı; rızk-ı kerîm ise, sâlih amelin ödülüdür. Başka bir âyette ise: “İman eden ve sâlih amel işleyenlere mağfiret ve bol rızık vardır.”4003 buyrularak, bunlara nail olmak için iman ve amel-i sâlihin gerekli olduğu vurgulanmaktadır. Bazı âyetlerde ise, iman eden ve sâlih amel işleyenlerin, büyük mükâfatla birlikte mağfiret edilecekleri belirtilmektedir. 4004
Bütün bu âyetler, iman eden ve bu inancına bağlı olarak sâlih amel işleyenlerin affedileceğini, bunlarla da kalmayıp gerek bu dünyada ve gerekse âhirette yaptıklarının karşılıklarını göreceklerini göstermektedir. Çünkü Allah, ğafur ve rahimdir. Nitekim Allah, tevbe eden, durumunu ıslah eden/düzelten, ıslah işinde çalışanı bağışlayacağını ve ona aynı zamanda merhamet edeceğini de beyan etmektedir. 4005
4000] 16/Nahl, 97
4001] Fahreddin Râzi, Tefsiru’l-Kebir, 20/113
4002] 34/Sebe’, 4
4003] 22/Hacc, 50
4004] 5/Mâide, 9; 35/Fâtır, 7; 48/Fetih, 29
4005] 3/Âl-i İmran, 89; 5/Mâide, 39; 6/En’âm, 54...
- 1078 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’an, tevbe eden, iman eden ve sâlih amel işlemek sûretiyle hidâyete ulaşan insanı bağışlayacağını zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır: “Ve Ben, tevbe eden, iman eden ve sâlih amel işleyen, sonra da hidâyete ulaşan kimseye karşı elbette çok bağışlayıcıyımdır.”4006 Bu âyete göre bağışlanma için dört husus gerekmektedir. Bunlar:
Tevbe: İsyan, itaatsizlik ve küfürden sakınmak ve vazgeçmek,
İman: Allah'a, Rasûl’üne, Kitab’a ve âhiret gününe samimiyetle inanmak,
Sâlih amel: Allah ve Rasul'ünün emirlerine uygun işler yapmak,
Hidâyet: Sebatla doğru yolu takip etmek ve yanlış yola sapmaktan sakınmak.
Sayılan bu hususlara, doğrudan ve dolaylı olarak Kur'an'ın hemen her yerinde rastlamak mümkündür. "Ancak sabredenler ve sâlih amel işleyenlere gelince, işte onlar için mağfiret ve büyük ecir vardır."4007 Bu âyette de, bağışlanma ve büyük mükâfata nail olma, sabretmeye ve sâlih amel işlemeye bağlanmaktadır. Başka bir âyette ise, amellerin ıslah edilip günahların bağışlanması, Allah'tan korkmaya ve doğru söz söylemeye bağlanmakta ve: "Ey iman edenler, Allah'tan korkun ve doğru söz söyleyin ki (Allah) amellerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın." 4008 buyrulmaktadır.
d- Tevbelerinin Kabul Görmesi
Kur’ân-ı Kerim'de sâlih ve muslih insanların tevbelerinin kabul edileceği beyan edilerek şöyle buyrulur: "Rabbiniz içlerinizdekini daha iyi bilir. Eğer siz, sâlih insanlar olursanız, şüphesiz ki O, tevbe edenleri bağışlar."4009 Bu âyette Allah, mağfiretini sâlih bir insan olma ve tevbe edip O'na itaat etme şartına bağlamaktadır ki, böyle bir insanın da Allah'a iman eden ve sâlih amel işleyen birisi olduğu da kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Başka bir âyette ise, bir kötülük yapıp, sonra durumlarını düzeltenlerin de tevbelerinin kabul göreceği beyan edilmektedir.4010 Kısaca geçmişi tamamen tasfiye etme, günahlardan vazgeçip pişmanlık duyma anlamını ifade eden tevbe, iman da dâhil olmak üzere, her şeyden önce gelmektedir. Nitekim âyetlerde bunu görmekteyiz.4011 Çünkü tevbe, gerçek iman etmenin bir teminatı durumundadır. Çünkü tevbe, bu durumda olan bir şahsın, ayrılmaz vasfıdır. Hatta diyebiliriz ki, tevbe, mü'minlerin en önde gelen vasıflarından biridir. 4012
Bir âyette ise, tevbe ve sâlih amel, Allah'a gereği gibi yönelmenin şartı durumundadır. "Kim tevbe eder ve sâlih amel işlerse, o, gereği gibi Allah'a yönelmiş olur."4013 Bu âyet, aynı zamanda tevbe edip kendilerini düzeltenler için bir müjdedir. Zira bu âyette, tabir câizse "genel af" ilan edilmektedir.
e- Kötülüklerinin Örtülmesi ve İyiliklere Tebdili
4006] 20/Tâhâ, 82
4007] 11/Hûd, 11
4008] 33/Ahzâb, 72
4009] 17/İsrâ, 25
4010] 4/Nisâ, 16
4011] 19/Meryem, 60; 20/Tâhâ, 82; 25/Furkan, 70; 28/Kasas, 67
4012] Bak. 9/Tevbe, 112
4013] 25/Furkan, 71
SÂLİH AMEL
- 1079 -
İçerisinde sâlih amel ifadesinin geçtiği âyetlerden bazılarında, iman eden ve sâlih amel işleyenlerin kötülüklerinin örtüleceği ve iyiliklere tebdil edileceği vurgulanmaktadır. Bunlardan birinde şöyle buyrulmaktadır: "Ancak kim tevbe eder, iman edip sâlih amel işlerse, işte onların kötülükleri iyiliklerle değiştirilir."4014 İlgili âyetlerden anlaşıldığına göre, kötülüklerin örtülüp iyiliklere tebdil edilmesinde bazı şartlar söz konusudur. Bunlar da, genel anlamda tevbe, iman ve sâlih amel olarak ifade edilmektedir.
f- Sevginin Oluşması
Kur’ân-ı Kerim'de iman edip sâlih amel işleyenlere, Rahman'ın bir sevgi yaratacağı belirtilerek şöyle buyrulur: "İman eden ve sâlih amel işleyenler (var ya), Rahman onlara bir sevgi yaratacak."4015 Âyette ifade edilen sevginin yaratılmasını Hz. Peygamberimiz'in şöyle izah ettiği rivâyet edilmektedir: "Allah bir kulunu sevdiği zaman Cebrâil'e der ki: 'Ben falanı sevdim, sen de sev.' Cebrâil de göktekilere aynı şekilde nida eder. Sonra onun için yeryüzünde bir sevgi yerleşmiş olur. İşte Allah'ın "iman eden ve sâlih ameller işleyenler (var ya), Rahman onlara bir sevgi yaratacak" âyeti bunu ifade eder." 4016
Allah'ın muhsinleri/iyilik yapanları,4017 Allah'tan tam anlamı ile sakınanları / müttakîleri,4018 sabredenleri,4019 adâletli davrananları,4020 Allah'a tevekkül edenleri,4021 çok tevbe edenleri,4022 temizlenenleri4023 seveceği zikredilirken; zâlimleri,4024 haddi aşanları,4025 fesâdı ve fesad çıkaranları,4026 kâfirleri,4027 kibirlenenleri,4028 günahkârları,4029 israf edenleri,4030 hâinleri,4031 nankörleri4032 de sevmeyeceği belirtilir.
Allah'ın kulunu sevmesi demek, ona nimetlerini sunması demektir. Kulun Allah'ı sevmesi ise, O'na yakın olmayı arzu etmesi, istemesi demektir. Böylece kul, daima kendini kontrol etmeyi hissedecek demektir. Çünkü Allah'ın sevgisini kaybetmek istemeyecektir. Bundan dolayı da kulun Allah'a sevgisi kuvvetlenecek ve âyette işaret edilen boyuta ulaşacak demektir ki, âyette şöyle buyrulur: "... Mü'minlerin Allah'ı sevmesi ise daha kuvvetlidir."4033 Allah sevgisini kazanmak için
4014] 25/Furkan, 70 ve yine bak. 47/Muhammed, 2; 29/Ankebut, 7; 64/Teğâbün, 9
4015] 19/Meryem, 96
4016] Tirmizî, Tefsiru'l-Kur'an 20
4017] 2/Bakara, 195; 3/Âl-i İmran, 134; 5/Mâide, 93
4018] 3/Âl-i İmran, 76; 9/Tevbe, 4, 7
4019] 3/Âl-i İmran, 146
4020] 5/Mâide, 42; 49/Hucurât, 9; 60/Mümtehine, 8
4021] 3/Âl-i İmran, 159
4022] 2/Bakara, 222
4023] 2/Bakara, 222; 9/Tevbe, 108
4024] 3/Âl-i İmran, 57; 42/Şûrâ, 40
4025] 2/Bakara, 190; 5/Mâide, 87; 7/A'râf, 55
4026] 2/Bakara, 205; 5/Mâide, 64; 28/Kasas, 77
4027] 3/Âl-i İmran, 32; 30/Rûm, 45
4028] 4/Nisâ, 36; 16/Nahl, 23; 28/Kasas, 76
4029] 4/Nisâ, 107
4030] 6/En'âm, 141; 7/A'râf, 31
4031] 8/Enfâl, 58; 2/Bakara, 276
4032] 22/Hacc, 38
4033] 2/Bakara, 165
- 1080 -
KUR’AN KAVRAMLARI
O'na iman ve bu imanın gerektiği şekilde sâlih amel gerekmektedir.
g- İnsanların En Hayırlıları Olmak
Kur’ân-ı Kerim'de iman eden ve sâlih amel işleyenlerin mahlûkatın en hayırlıları olacağı ifade edilerek şöyle buyrulur: "İman eden ve sâlih amel işleyenler mahlûkatın en hayırlılarıdır."4034 Bu âyette geçen "beriyye" kelimesinin genel bir mânâ arzedeceği gibi, kendi asırlarında yaşayan mahlûkatın en hayırlısı anlamını ifade edeceği beyan edilmektedir. Gerçekten insan, "en güzel bir şekilde yaratılmış" olup, şeklen mahlûkatın en mükemmeli olduğu gibi, akıl sayesinde de onların en üstünüdür. Fakat insan, bu mükemmelliğin nereden kaynaklandığını unuttuğundan dolayı, kendisini yaratan, öldüren ve sonra yine diriltecek olan Allah'ı unutmuş ve böylece "nankör" durumuna düşmüştür.4035 Dolayısıyla mahlûkatın en şerlisi olmuştur. Ancak, onu bu durumdan kurtaracak yol da yine Allah tarafından gösterilmiştir ki, bu da genel anlamda iman ve sâlih amel olup, insan bu sayede yaratıkların en hayırlısı konumuna gelmiştir.
h- Dinamizm Kazanmaları
İman edip sâlih amel işlemek, insanı dinamizme sevkeder. Çünkü iman ve sâlih amel, bir noktada, mü'minin boş işlerle meşgul olmasını engeller. Çünkü mü'minler âyetlerde de ifade edildiği gibi "... Faydasız bir şeye rastladıkları zaman, yüz çevirip vakarla geçerler. Kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman onlara karşı kör ve sağır davranmazlar." 4036
İnsanın sabahın erken saatlerinden, gecenin belirli bir vaktine kadar Rabbi ile baş başa kalması, bir sâlih ameldir ve bunu insana ancak inancı yaptırabilir. Yani kılacağı beş vakit namaz, mü'minin Rabbi ile başbaşa kalmasını sağlayacaktır ki, namazın sâlih amellerin en üstünü olduğu belirgindir. Namaz, özellikle cemaatle kılındığında mü'minin hem kendisine ve hem de çevresine karşı sorumlu ve uyanık olmasını sağlayacaktır. Böylece mü'min sâlih ve muslih (aktif bir insan) olma yolunda gayret gösterecek demektir. Ramazan'da oruç tutan bir mü'min, toplumdaki yoksulları düşünür. Bu durum, mü'mini dinamik tutarak onun devamlı çalışmasını sağlayacak ve yine çevresinde fakir ve yoksul olanlara sadaka ve zekât yoluyla yardıma koşacaktır ki, bunlar da sâlih amelin birer göstergeleridir. Psikolojik açıdan ibâdetlerin insan ruhu üzerinde etkisinin olduğu ve insanı huzur ve sükûna kavuşturduğu bilinmektedir. Günlük ibâdetlerini yerine getiren bir mü'min, Allah'a karşı görevini yapmanın rahatlığı yanında, kendini de yenilemiş ve dinamik bir hayata kavuşmuş olacaktır. Böylece mü'minler, Allah'ın bütün insanları sadece kendisine kulluk etmeleri için yarattığının4037 şuuru içinde hareket etmeleri gerektiğini idrâk etmiş olacaklardır.
i- Yeryüzüne Vâris Olmaları
Kur’ân-ı Kerim'de iman edip sâlih amel işleyenlere, yeryüzüne halef kılınacakları vadedilerek şöyle buyrulur: "Allah, sizden iman edip sâlih amel işleyenlere, onlardan öncekileri halef kıldığı, sahip ve hâkim kıldığı gibi, onları da yeryüzüne halef
4034] 98/Beyyine, 7
4035] 22/Hacc, 66
4036] 25/Furkan, 72-73
4037] 51/Zâriyât, 56
SÂLİH AMEL
- 1081 -
kılacağına, sahip ve hâkim yapacağına onlar için râzı olduğu dinî temelli yerleştireceğine ve korkularını güvene çevireceğine dâir söz vermiştir. Çünkü onlar Bana kulluk eder, hiçbir şeyi Bana ortak koşmazlar. Ama kimler bundan sonra da inkâr ederse, işte onlar artık yoldan çıkmışlardır."4038 Bu âyette Allah, iman edip bu imanlarının gerektirdiği şekilde sâlih amel işleyenlere üç şey vadetmektedir. Bunlar:
Yeryüzüne halef kılınmaları,
Kendileri için seçilen ve beğenilen/râzı olunan dinin kendilerine sağlamlaştırılacağı,
Korkularından sonra güvene erecekleridir.
Âyette vaad edilen "yeryüzünde halef kılma" şeklinde ifade edilen hususla ne kast edilmektedir? Müfessirler, bu konuda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Allah'ın hangi ırktan olursa olsun müşriklerin topraklarına varis kılması ve orada her türlü tasarruf yapmaya yetkili halifeler yapması, kâinatı imar etme, adaleti yerine getirme ve kullar arasında ihsan, iyilik yapmak için Allah'ın onları halife yapmasının söz konusu olduğu beyan edilmektedir. Başka bir âyette de bu vaade açıklık getirilir: "Andolsun, Tevrat'tan sonra Zebur'da da arza mutlaka sâlih kullarım vâris olacaklardır, diye yazdık."4039 Ancak bu verâseti, iman etmeye ve bu inancın gerektirdiği şekilde sâlih amel işleme şartına bağlamaktadır. Yeryüzüne, tevhid inancına sahip olup sâlih amel işleyenler, dün olduğu gibi bu gün de vâris olabilirler. Yeter ki onlar sâlih olsunlar.
k- Cenneti Kazandırması
Kur'an'da iman eden ve sâlih amel işleyenlere vadedilen hususların başında cennet ve içindekilerin geldiğini söyleyebiliriz. Cennete girmenin temel şartı iman ve sâlih ameldir. Bazı âyetlerde bu durum, "şart edatı" ile ifade edilmektedir. "Erkek ve kadından her kim iman ederek sâlih amel işlerse işte onlar, cennete girecekler, orada onlara hesapsız rızık verilecektir."4040; "Allah, muhakkak ki iman eden ve sâlih amel işleyenleri, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyar." 4041
Bütün bunların yanında, iman edip sâlih amel işleyenlere Allah, yüksek dereceler verecek;4042 korku ve hüzünden emin kılacak;4043 çalışmalarını zâyi etmeyecek;4044 iyi insanlar arasına dâhil edecek4045 ve İlâhî rahmete kavuşturacaktır. 4046
"Ey Rabbim! Beni verdiğin nimete şükretmeye ve râzı olacağın sâlih ameller işlemeye muvaffak kıl. Rahmetinle, beni sâlih kulların arasına kat." 4047 *
4038] 24/Nur, 55
4039] 21/Enbiyâ, 105
4040] 40/Mü'min, 40 ve bak. 19/Meryem, 60; 4/Nisâ, 124; 64/Teğâbün, 9; 65/Talak, 11
4041] 22/Hacc, 14 ve bak. 47/Muhammed, 12; 14/İbrahim, 23; 2/Bakara, 25; 29/Ankebut, 58
4042] 20/Tâhâ, 125; 46/Ahkaf, 19; 8/Enfâl, 84
4043] 2/Bakara, 277; 2/Bakara, 62; 5/Mâide, 69; 6/En'âm, 48; 7/A'râf, 35
4044] 7/A'râf, 170; 18/Kehf, 30; 3/Âl-i İmran, 57; 4/Nisâ, 173; 21/Enbiyâ, 94
4045] 29/Ankebut, 9; 28/Kasas, 67
4046] 45/Câsiye30; 6/En'âm, 12
4047] 27/Neml, 19* Bu konu, çoğunlukla Ömer Dumlu'nun Kur’ân-ı Kerim'de Salâh Meselesi adlı kitabından yararlanılıp yer yer özetlenerek hazırlanmıştır.
- 1082 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sâlih Amelle İlgili Ayet-i Kerimeler
A- Sâlih Amel Anlamında “Sâlih” Kelimesi ve Çoğulunun Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 132 Yerde): 2/Bakara, 25, 62, 82, 130, 277; 3/Âl-i İmrân, 39, 46, 57, 114; 4/Nisâ, 34, 57, 69, 122, 124, 173; 5/Mâide, 9, 69, 84, 93, 93; 6/En’âm, 85; 7/A’râf, 42, 73, 75, 168, 189, 190, 196; 9/Tevbe, 75, 102, 120; 10/Yûnus, 4, 9; 11/Hûd, 11, 23, 46, 61, 62, 66, 89; 12/Yûsuf, 9, 101; 13/Ra’d, 29; 14/İbrâhim, 23; 16/Nahl, 97, 122; 17/İsrâ, 9, 25; 18/Kehf, 2, 30, 46, 82, 88, 107, 110; 19/Meryem, 60, 76, 96; 20/Tâhâ, 75, 82, 112; 21/Enbiyâ, 72, 75, 86, 94, 105; 22/Hacc, 14, 23, 50, 56; 23/Mü’minûn, 51, 100; 24/Nûr, 32, 55; 25/Furkan, 70, 71; 26/Şuarâ, 83, 142, 227; 27/Neml, 19, 19, 45; 28/Kasas, 27, 67, 80; 29/Ankebût, 5, 7, 9, 27, 58; 30/Rûm, 15, 44, 45; 31/Lokman, 8; 32/Secde, 12, 19; 33/Ahzâb, 31; 34/Sebe’, 4, 11, 37; 35/Fâtır, 7, 10, 37; 37/Sâffât, 100, 112; 38/Sâd, 24, 28; 40/Mü’min, 40, 58; 41/Fussılet, 8, 33, 46; 42/Şûrâ, 22, 23, 26; 45/Câsiye, 15, 21, 30; 46/Ahkaf, 15; 47/Muhammed, 2, 12; 48/Fetih, 29; 63/Münâfıkun, 10; 64/Teğâbün, 9; 65/Talâk, 11, 11; 66/Tahrîm, 4, 10; 68/Kalem, 50; 72/Cinn, 11; 84/İnşikak, 25; 85/Bürûc, 11; 95/Tîn, 6; 98/Beyyine, 7; 103/Asr, 3.
B- Islâh Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 7 Yerde): 2/Bakara, 220, 228; 4/Nisâ, 35, 114; 7/A’râf, 56, 85; 11/Hûd, 88;
C- Sulh ve Islah Kelimesinin Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 32 Yerde): 2/Bakara, 160, 182, 224; 3/Âl-i İmrân, 89; 4/Nisâ, 16, 128, 128, 128, 129, 146; 5/Mâide, 39; 6/En’âm, 48, 54; 7/A’râf, 35, 142; 8/Enfâl, 1; 10/Yûnus, 81; 13/Ra’d, 23; 16/Nahl, 119; 21/Enbiyâ, 90; 24/Nûr, 5; 26/Şuarâ, 152; 27/Nenml, 48; 33/Ahzâb, 71; 40/Mü’min, 8; 42/Şûrâ, 40; 46/Ahkaf, 15; 47/Muhammed, 2, 5; 49/Huucurât, 9, 9, 10.
D- Muslih Kelimesi ve Çoğulunun Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 5 Yerde): 2/Bakara, 11, 220; 7/A’râf, 170; 11/Hûd, 117; 28/Kasas, 19.
E- Sâlih Amel Konusundaki Âyetler
a- Sâlih Amel İşlemek: Kehf, 110; Fatır, 10; Yasin, 12; Haşr, 18; Müzzemmil, 20.
b- Sâlih Amel İşleyenlerin Mükâfatı: Bakara, 25, 82, 277; Al-i İmran, 57; Nisa, 57, 122-123, 173; Maide, 9; A'raf, 42; Yunus, 9, 26; Hud, 11, 23; Ra'd, 29; Kehf, 30-31, 107-108; Meryem, 60-63; Enbiya, 94; Kasas, 84; Ankebut, 7, 9, 58-59; Lokman, 8-9; Secde, 19; Fatır, 7; Fussılet, 8; Şura, 22-23; Muhammed, 12; Talak, 11; İnşikak, 25; Büruc, 11; Tin, 6; Beyyine, 7-8.
c- Sâlih Amel İşleyenlerin Üstünlüğü: Asr, 1-3.
d- Sâlih Amel, Dünyalık Şeylerden Hayırlıdır: Kehf, 46; Meryem, 76.
e- Sâlih Amel İşleyenlerin Kusurlarını Allah Bağışlar: Ankebut, 7; Necm, 32.
f- Allah'ın, Sâlih Amel Nasib Etmesi İçin Süleyman a.s.'ın Duası: Neml, 19; Ahkaf, 15.
g- Sâlih Amel İşleyenlerin Yaptıkları, Kendi İyilikleri İçindir: Rum, 44-45; Fussılet, 46; Casiye, 15.
h- Amelsiz İman: En'am, 158.
i- Amelde İhsan: Bakara, 112.
j- Kötü Amel İşleyenler: Fatır, 8, 10; Yasin, 12; Fussılet, 46; Casiye, 15.
k- Bütün Amelleri Allah Bilir ve Görür: Fecr, 14; Adiyat, 11.
l- Bütün Amellere Karşılık Verilecektir: Zariyat, 6; Necm, 31; Zilzal, 6-8.
m- Amellere Göre Dereceler Vardır: En'am, 132; Ahkaf, 19; insan, 1-2; Leyl, 4.
n- Amellerin Boşa Gitmesi: Muhammed, 33.
Konuyla İlgili Kütüb-i Sitte Hadis Kaynakları
a- Amel ve İbadette Mutedil Olmak: 17/ 150; 2/ 344.
b- Amelde Devam: 9/ 481; 17/ 594.
c- Amelde İhlâsın Önemi: 14/ 244-245.
d- Amelin en Efdali: 8/ 298.
e- Ameli Azaltıp Yakınlarından Faziletli Olanlarına Güvenme: 10/ 150.
f- Ameli Olmayan, Lütufla mı Cennete Girer? 2/ 358, 359.
g- Amelin Yok Olması İki Çeşittir: 8/ 254.
h- Ameller Cennete ve Cehenneme Girmeye Sebeptir: 14/ 15.
i- Amellerin En Hayırlısının Hangisi Olduğu Sorularına Cevaplar: 10/ 173.
j- Ameller Kapta Bulunan Madde Gibidir: 17/ 585.
k- Amellerin En Faziletlisi Allah İçin Sevmek, Allah İçin Buğzetmek: 10/ 140-141.
SÂLİH AMEL
- 1083 -
l- Amellerin En Hayırlısı Orta Yollu Olanıdır: 7/ 436.
m- Amellerin Hayırlısı Az da Olsa Devamlı Olanıdır: 17/ 594; 8/ 389; 9/ 481.
n- Amellerimizde Allah'tan Başkasını Ortak Etmemek: 7/ 312-313.
o- Allah Nezdinde En Hayırlı Amel: 8/ 225.
p- Allah Rızası İçin Yapılmayan Amelin Allah Nazarında Değeri Yoktur: 13/ 130.
q- Cehennemden Uzaklaştırıp Cennete Sokacak Ameldir: 13/ 243.
r- Cenab-ı Hak, Her Bir Hayır Ameli En Az On Misliyle Kabul Eder: 9/ 419-420.
s- Kişi Takat Getireceği Kadar Amel Etmeli: 9/ 306-307.
t- Kişi Ameline Göre Semavat ve Arz Ehlince Kabul Görür, Sevilir: 10/ 142-143.
u- Kişi Amelinin Sevabını Bir Başkasına Bağışlayabilir: 15/ 239.
v- Kişi En Son Ameline Göre Hüküm Görür: 14/ 13.
w- Kişi Öldüğü Amel Üzerine Diriltilecektir: 15/ 265.
x- Kişinin Uzuvları, Kıyamet Günü Amelini Haber Verirler: 14/ 389.
y- Yapılan Amellerin Cenab-ı Hakk'a Sunulması: 10/ 286.
z- Yedi Şeyden Önce Amelde Acele Etmek: 15/ 181.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 239
2. Mefatihu'l-Ğayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 164-166
3. Kur'an-ı Kerim'de Salah Meselesi, Ömer Dumlu, D.İ.B. Y.
4. İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. c. 3, s. 13-20
5. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 1, s. 126-129
6. Kur'an'da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 276-281
7. Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. 269-273
8. İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. 195-234
9. Kur'an Cevap Veriyor, İzzet Derveze, Yöneliş Y. s. 336-340
10. İslâmi Terimler sözlüğü, Hasan Akay, işaret Y. s. 32-33, 408-409
11. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 183-187
12. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y. s. 277-280
13. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 309-315; 342-348
14. Kur'an'da insan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y. s. 251-262
SABIR
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
SABIR
- 1039 -
Kavram no153
Görevlerimiz 30
Ahlâkî Kavramlar 29
SABIR
• Sabır: Tanımı ve Mâhiyeti
• Sabrın Önemi
• Kur’an’da Sabır
• Hadis-i Şeriflerde Sabır ve Sabrın Fazileti
• Tahrife Kurban Giden Sabır Kavramı: Sabır; Pasiflik, Zillet ve Miskinlik midir?
• Sabır Aktif Bir Direniştir
• İman-Sabır İlişkisi
• İslâmî Hareket Mücadeleyi; Mücadele de Sabrı Gerektirir
• Sabrı Tavsiye
• Sabrın Çeşitleri
"Sabırla ve namazla (Allah'tan) yardım isteyin. Şüphesiz bu, (Allah'a) saygılı olanlardan başkasına ağır gelir." 3780
Sabr’ın Tanımı ve Mâhiyeti
‘Sabır’ sözlükte, darlıkta kendini tutma, kontrol etme demektir. Sabır, aklın ve şeriatın gerektirdiği durumlarda nefsi hapsetme, kendine hâkim olmadır. Acıya katlanmak, o acıyı geçirmek için dayanmak ve karşı koymak da sabırdır ki, bu her türlü rahatlamanın ve başarının yoludur. Terim anlamı: İslâm'ın emir ve yasaklarını tatbik ederken ve imtihan özelliği olan musi-betler karşısında yılgınlık göstermeyip direnmek, cesaret ve dayanıklılık göstermek demektir. Sabır, hak yolda yaşamanın bedeli olan zorluklara göğüs germek, hedefe ulaşmak konusunda direnç, ahlâkî disiplin ve nefsi kontrol altında tutmaktır.
Sabır, yalnızca acılara ve felâketlere dayanma, katlanma değildir. Sözgelimi, musibet ve felâket zamanında dayanmak, tahammül göstermek sabır olduğu gibi, ki bunun zıddı acelecilik ve dayanıksızlıktır. Cihad anında kaçmayıp ayak diremek de sabırdır. Bunun zıddı korkaklık ve cihaddan fïrardır. Gerektiğinde sır saklamak, dili gereksiz şeyleri konuşmaktan korumak da sabırdır. Bunun zıddı boşboğazlıktır.
Sabır, ümmetin icmâıyla farz olup, imanın yarısıdır, İmanın diğer yarısı da şükürdür. Sabır, etkileyici, üzücü bir olay karşısında kendisine hâkim olmak, kızgın davranışlara girmemek, dili şikâyetten, uzuvları yanlış hareketten korumaktır. Sabır, nefsi mekruh/çirkin sayılan davranışlar karşısında boyun eğmekten sakındırmaktır. Sabır, nefsi, sonucu kestirilemeyen gizli sıkıntılar konusunda şikâyet etmekten sakındırmaktır.
3780] 2/Bakara, 45
- 1040 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sabrın Önemi
Sabır, içine düşülen darlığın ve sıkıntının geçmesi için Allah’ın yardımını kazandırabilecek olan güzel bir davranıştır. Dayanılması zor ve insana ağır gelen sıkıntılara ancak ‘sabır ahlâkı’ sayesinde dayanılabilir. Bir hakkı savunma sabırla yapılabilir. Allah’ın emirlerini yerine getirmek, nefsin hoş gördüğü ama aklın ve dinin hoş görmediği şeylerden kaçınmak sabırla olabilir. İnsanın elinde olmadan başına gelen, karşılaşılan felâket ve sıkıntılara dayanmak, onları kolaylıkla atlatmak sabırla mümkündür. Herhangi bir konuda başarılı olmak, zor olan işlerin üstesinden gelmek ancak sabır ahlâkıyla gerçekleşir.
Sabırsız insanlar her zaman bir darlık içerisindedirler. Onlar olaylar karşısında dayanıksızdır; çok şey isterler, küçük şeylerden rahatsız olurlar. Ellerindeki geniş nimetin kıymetini bilemezler, daha fazlasına ve hatta başkalarının hakkına göz dikerler. Az bir darlık görünce de perişan olurlar, tahammül edemezler.
Sabrın pek çok sonuçlarından biri, nefis terbiyesi ve dünyalıklara fazla meyletmeyerek faydalı işlerle meşgul olmaktır. Kişi, başına gelen kimi belâ ve sıkıntılara, bazı lezzetleri terk etmenin verdiği rahatsızlıklara ve ibâdetlerin getirdiği zahmetlere Allah’ın emri doğrultusunda bir müddet sabreder ve zor da olsa nefsini bunlara yavaş yavaş alıştırırsa; zorluklara katlanabilme gücü kazanır; bu yolla sabır makamından daha yüce makamlara erişir. Günahlara (masiyetlere) bulaşmamakta direnip sabretmek nefsin müttakî olmasına kaynaklık eder. Hakka itaatte bulunmakta direnip sabretmek Hakka yakınlık kazandırır. Belâlara sabretmek ilâhî kaza ve kaderden razı olma imkânını doğurur. Sabır, insanın iç dünyasını ona ızdırap veren şeylerden, dili şikâyet etmekten ve organları da uygunsuz davranışlardan sakındırır. Bütün bunlar iman ehline ait yüce makamlardır.
Nefsini sabra ve sebata (dayanıklılık) ahlâkına alıştıran kimseler başarılı ve rahat olurlar. Zorluk karşısında kalınca, o zorluğu yenmek için çaba harcarlar ve bu çabada direnirler. Bir darlığa ve felâkete düşünce de perişan olmazlar. O sıkıntıyı uzaklaştıracak, o felâketten kurtaracak çareleri ararlar. Bilirler ki, hayatta her şey bir değişim halindedir. Ni’metler de, rahatlıklar da, sıkıntılar da, zorluk ve darlıklar da hep değişirler. Kişi bir hal üzerinde sürekli durmaz. Dünya bir imtihan (deneme) dünyasıdır.
Kur’an’a gönül veren bir mü’min, her konuda sabırlı insandır. Sabır gerektiren bütün işlerde aceleci değildir. Her işini teenni ile (sükûnetle, dengeli ve ölçülü) yapar. Gerektiği yerde nefsine ve isteklerine hakim olur. Dünya hayatının zorluklarına tabii bir şekilde dayandığı gibi, âhiret güzelliklerini kazandıran ameller noktasında da kararlılık gösterir.
Sabrın namaz ve oruçla irtibatlandırılması da dikkat çekicidir. Bütün güçlüğüne rağmen namaz kılmak, hem bir sabır sınavıdır, hem de inancın somut bir şekilde ortaya konulmasıdır. Şüphesiz her gün, günde beş defa, bütün ömür boyu, durmadan Allah için namaz kılmak üstün bir sabrı gerektirir. Ramazan orucu ise en önemli sabır denemesidir. İnsanın en zayıf tarafı midesi, yani yeme-içme ihtiyacı ile şehvetidir. Mü’min oruçla bu azgın isteklerini Allah için erteleyebilir, bu konudaki zorluğa sabreder. Oruç ibâdeti başlı başına bir sabırdır. Mü’minler, Allah yolunda yapacakları çalışmalarında, ibâdet ve amellerinde
SABIR
- 1041 -
zorlukla, eziyet ve sıkıntı ile karşılaşırlarsa namaz ve sabırla Allah’tan yardım isterler. “(Gerçekleri yüklenip taşımakta) sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz), kalbi Allah’a saygı ile ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir.”3781; “Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir.” 3782
Sabır aynı zamanda, nefsin iyi bir şey yapmak veya kötülüklerden kaçınmak için acıya, meşakkate dayanma kuvvetidir. Bu iki şekilde görülür: Birincisi elem, acı ve külfete (karşılaşılan güçlüklere) sabırdır ki, itaat, mücadele ve amellerin zorluğuna katlanılarak elde edilir. Diğeri de haram lezzet ve şehvet isteklerine karşı sabırdır ki, kişi bu sabırla, nefsine hoş gelse de haram kılınmış olan tehlikeli ve zararlı şeylerden sakınabilir.
Hz. Ali diyor ki, iman dört direk üzerine oturur. Bunlardan biri sabırdır. Sabrın da dört şubesi vardır: Arzu, korku, zühd ve gözetme. Cenneti arzulayan şehvetlerini sınırlasın. Ateşten korkan haramlardan yüz çevirsin. Zühd sahibi olana musibetler kolay ve hafif gelir. Ölümü gözeten de hayır yapmakta acele eder. 3783
Nefsin boyunduruğundan ve esaretinden kurtulup özgür olmanın sonuçlarından ve meyvelerinden biri de sabırlı olmaktır. Bu anlamda ‘sabır’, hürriyeti elde etmede en önemli etkendir. Kişi sabrı sayesinde kötü şartlara, nefsin insanı zillete düşüren isteklerine direnir ve özgürlüğünü kazanır. Cafer Sadık’ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Özgür kişi her haliyle özgürdür. Başına musibet gelirse sabreder, musibetler üstüne sel gibi aksa yine de onu yenilgiye uğratamaz. Ama sabretmezse, kahırlı olur ve kolaylıklar güçlüğe dönüşür. Nitekim Yusuf’un (a.s.) köleleştirilmesi, esir edilmesi ve kahra uğraması onun özgürlüğüne gölge düşürmedi. Ne kuyunun karanlığı ona bir zarar verebildi, ne de başına gelen diğer musibetler. Derken Allah (c.c.) ona lütûfta bulundu ve yönetici yapıp ona zulmedenleri kendine hizmetçi etti. Sonra da peygamber yaptı ve onun sayesinde bir ümmete rahmette bulundu. İşte sabır bu şekilde ardından hayır getirir. Şu halde sabredin ve sabırla donanın ki ecre ulaşasınız.” 3784
Allah’ın güzel isimlerinden biri de ‘Sabûr’dur. Çok sabreden anlamındadır. Şüphesiz Allah’ın sabrı insanların sabrıyla kıyas edilemeyecek şekilde farklıdır. Rabbimiz, kullarının bütün isyan ve tuğyanlarını bildiği ve gördüğü halde onlara hemen ceza vermiyor, cezalarını âhirete erteliyor ve onlara nimetlerini vermeye devam ediyor. 3785
Kur’an’da Sabır
Sabır Kur’an’da 104 yerde zikredilir.
Kur’an’da Allah sabrı emretmektedir.3786 Bazı âyetlerde sabredenleri Allah övmektedir.3787 Allah sabredenleri sevdiğini, onlarla beraber olduğunu
3781] 2/Bakara, 45
3782] 2/Bakara, 153
3783] Nak. A. Ünal, K. Temel Kavramlar, 489
3784] Nak. Kırk Hadis Şerhi, 1/317
3785] Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, 555 vd.
3786] 2/Bakara, 45, 153; 3/Âl-i İmran, 200
3787] 3/Âl-i İmran, 117
- 1042 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bildirmektedir. 3788
Kur’an, sabrın, hayırlı sonuçlar vereceğini açıklar.3789 Kur’an, sabrın, büyük irâde sahibi peygamberlerin yaptığı büyük bir iş olduğunu açıklamaktadır.3790 Sabredenler, en güzel biçimde ödüllendirileceklerdir, Kur’an bunu müjdeler.3791 Sabredenlere Allah zafer garantisi vermektedir.3792 Kur’an, başına gelen olaylara sabredenleri müjdelemesini Peygamber'e emretmektedir.3793 Sabredenler, âhirette de büyük derecelere nâil olacaklardır. 3794
Kur’an, kötülüklere tahammül edip dayanmanın, o kötülüğü iyilikle uzaklaştırmanın sabır anlamına geldiğini ve sabrın Allah tarafından büyük bir bağış, hayırdan büyük nasip olduğunu belirtmektedir.3795 Kur’an, mü'minlerin tanımını yaparken, sabrı temel özellikler içinde sayar.3796 Allah'ın rızâsını ve cennetini kazanabilmek için gösterilecek en önemli vasıflardan biri sabırdır. Sabır, inkârcılara karşı kazanılacak olan zaferin de anahtarıdır. Sabredildiğinde Allah mü'minlerin gücünü arttırır, yeterince sabredilmezse, mü'minlerin gücü azalır. 3797
"Sabır ve namazla (Allah'tan yardım dileyin." 3798
"Ey iman edenler, sabır ve namazla (Allah'tan) yardım dileyin. Allah sabredenlerle beraberdir." 3799
"Ey iman edenler, sabredin, direnin, savaşa hazırlıklı olun, uyanık bulunun." 3800
"Sabredenleri, doğru olanları, huzurunda gönülden boyun büküp divan duranları, Allah için mallarını harcayanları ve seherlerde istiğfar edenleri (Allah görmektedir)." 3801
"Allah sabredenlerle beraberdir." 3802
"Allah sabredenleri sever." 3803
"Sabrederseniz, bu, sabredenler için daha hayırlıdır." 3804
"Sabretmeniz ise sizin için daha iyidir." 3805
"Sen de azim sahibi elçilerin sabrettikleri gibi sabret., o (nankör)ler için acele etme..." 3806
3788] 2/Bakara, 153, 259; 8/Enfâl, 46, 66
3789] 4/Nisâ, 25
3790] 42/Şûrâ, 43
3791] 39/Zümer, 10
3792] 3/Âl-i İmran, 125
3793] 2/Bakara, 155
3794] 13/Ra'd, 24
3795] 41/Fussılet, 34-35
3796] 41/Fussılet, 34-35
3797] 8/Enfâl, 46; 66
3798] 2/Bakara, 45
3799] 2/Bakara, 153
3800] 3/Âl-i İmran, 200
3801] 3/Âl-i İmran, 117
3802] 2/Bakara, 153, 259; 8/Enfâl, 46, 66
3803] 3/Âl-i İmran, 146
3804] 16/Nahl, 126
3805] 4/Nisâ, 25
3806] 46/Ahkaf, 35
SABIR
- 1043 -
"Fakat kim sabreder, affederse şüphesiz bu, çok önemli işlerdendir." 3807
"Biz, sabredenlerin karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle vereceğiz." 3808
"Sabredenlere, mükâfatları hesapsız/sınırsız ödenecektir." 3809
"Sabredenleri müjdele!" 3810
"Evet sabreder, takvâ sahibi olur/korunursanız, onlar hemen şu anda üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı beş bin melekle yardım eder." 3811
"Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: 'Sabretmenize karşılık selâm size!' (derler)" 3812
"İyilikle kötülük bir değildir. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur. Buna (bu güzel davranışa) ancak sabredenler kavuşturulur; buna ancak (hayırdan) büyük nasibi olan kimse kavuşturulur." 3813
"...Onlar sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir." 3814
İmanın bir göstergesi olan sâlih ameller ancak sabırla işlenir. Burada hem amelin kendisinde olan güçlük, hem de nefsin o ameli işlemekteki isteksizliği aşılır.3815Allah yolunda cihad etmek ancak sabırla olur. Allah’ın dinine yardım için çalışanlar çok büyük güçlük, zorluk, eziyet ve yoksunluklarla karşılaşabilirler. Bütün bunlara Allah rızasını kazanmak için sabredilmesi gerekir. 3816
Allah’ın gönderdiği bütün peygamberler tebliğ görevlerini yaparken sabrettiler, zorluklara karşı dayandılar, işkence ve eziyetlerden yılmadılar, kınayanların kınamasından korkmadılar. Büyük bir sabır ve gayretle peygamberliklerini sürdürdüler. Kur’an, onlara verilen sabırdan ve onların benzersiz sabırlarından örnekler gösteriyor. 3817
Allah (c.c.), bütün peygamberlere tavsiye ettiği gibi Hz. Muhammed’e (s.a.s.) de sabrı tavsiye etmiştir. Tebliğde sabır, tebliğcinin işini kolaylaştırır. Tebliğci acele etmez; sabır ve sebat gösterir. Eziyetlere ve kendisine yapılan hakaretlere aldırmaz. Kendisine yapılan kötülüklere iyilikle karşılık verir, hep sabırla hareket eder. 3818
Allah yolunda çalışan mü’minler bu uğurda sabırlı olurlar ve sabrın şartlarını yerine getirirlerse; Allah (c.c.) onları destekleyecektir.3819 Allah mü’minler arasından sabredenler belli olsun diye onları sabır ile imtihan eder. Onları biraz açlık,
3807] 42/Şûrâ, 43
3808] 16/Nahl, 96
3809] 39/Zümer, 10
3810] 2/Bakara, 155
3811] 3/Âl-i İmran, 125
3812] 13/Ra'd, 24
3813] 41/Fussılet, 34-35
3814] 16/Nahl, 42
3815] 11/Hûd, 11; 13/ Ra’d, 22
3816] 41/Fussilet, 33; 16/Nahl, 110; 2/Bakara, 177, 249; 3/Âl-i İmran, 142 v.d.
3817] 46/Ahkaf, 35; 6/En’am, 34; 21/Enbiyâ, 85
3818] 10/Yûnus, 109; 20/Tâhâ, 130; 40/Ğâfir, 77; 72/ Müzzemmil, 10-11
3819] 3/Âl-i İmran, 125, 186; 7/A’râf, 137; 16/Nahl, 96
- 1044 -
KUR’AN KAVRAMLARI
biraz korku, biraz da mallar, ürünler ve canlardan eksiltme ile dener.3820 Allah özellikle cihad konusunda sabredenlerin ortaya çıkmasını, kimin samimi, kimin de yan çizen olduğunu bilmek (açığa çıkarmak) istiyor. “Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri ortaya çıkarmadan ve sabredenleri belirtip ayırdetmeden cennete gireceğinizi mi zannettiniz?” 3821
Bütün bir hayatı Allah rızası doğrultusunda geçirme gayretinde olan mü’minler, birbirlerine de sabrı, hakkı ve merhameti tavsiye ederler.3822 Mü’minler, ahlâkî davranışlarında da sabırlı olmak zorundadırlar. Çünkü Kur’an, sabrederek suç bağışlamayı,3823 mü’minlerin kendi aralarında çekişmeyip, birbirlerine karşı sabırlı olmasını tavsiye ediyor.3824 Peygamberler ve mü’minler Allah’tan sabır dilerler. Çünkü sabrın ne büyük bir nimet ve başarı yolu olduğunu bilirler. 3825
İbadetlerinde, karşılaştıkları sınavlarda, darlık ve felâketlerde, çalışmanın zorluklarında, cihad yolundaki güçlüklerde, Allah yolunda katlanılan sıkıntılarda, nefse hâkim olmanın zorluklarında kim sabreder, işin gereğini yaparsa; şüphesiz ki Allah her zaman sabredenlerle beraberdir. 3826
Allah sabredenlerin ortaya çıkması için insanları belâlarla, korkudan, açlıktan yana ve mallardan, canlardan ve ürünlerden yana eksiltme ile imtihan eder.3827 Büyük azim gerektiren bu sabırdan sonra Allah sabredenler üzerinde nimetini tamamlar, düşmanlarından intikamını alır, mü’minlerin elleriyle daha önce kendilerine işkence edenleri kahreder.3828 Sabredenlere kâfirlerin hiçbir hilesi dokunmaz. 3829
Kur’an, sabredip sâlih amel işlemekten, cihad edip sabretmekten, sabredip takvâ sahibi olmaktan söz eder.3830 Kur’an’da sabır ve şükür bazen yanyana anılır. Çünkü mü’minin hayatı sabır ile şükür arasında geçer. Kur’an, çok sabredenlere ‘Sabbâr’, çok şükredenlere de ‘şekûr’ demektedir. 3831
Sabırda Israrlı Olmak: Eğer mü’minler, Allah’ın âyetlerine yakinen iman eder, O’nun yolunda gereği gibi sabrederlerse; Allah (cc), onlara kendi içlerinden, onları iyi yola sevkedecek, onları güzelce yönetecek önderler (imamlar) var eder.3832 Mü’minler, Allah yolunda yaptıkları çalışmalarda ve O’na olan ibâdetlerinde sabırlı olmak zorundadırlar. Hatta bu sabırlarında ısrarlı davranacaklardır. "Sabırlı olun, sabrınızda ısrarlı olun, yahut sabretmekte direnin."3833 ifadeleri, aslında sabrın iki anlamına dikkat çekmektedir. Sabır, nefsi kendinde bulunan zorluklara katlandırmaktır. Musâbere (âyette ‘sâbirû’ şeklinde) ise, nefsi hem kendisindeki hem
3820] 2/Bakara, 155
3821] 3/Âl-i İmran, 142
3822] 90/Beled, 17; 103/Asr, 3
3823] 42/Şûrâ, 43
3824] 8/Enfâl, 46
3825] 2/Bakara, 250; 7/A’râf, 126
3826] 2/Bakara, 153, 249; 8/Enfâl/46, 66
3827] 2/Bakara, 155, 173, 250; 16/Nahl, 110; 20/Tâhâ, 130; 3/Âl-i İmran, 142
3828] 7/A’râf, 137; 32/Secde, 24
3829] 3/Âl-i İmran, 120
3830] 11/Hûd, 11; 16/Nahl, 110; 3/Âl-i İmran, 120, 125
3831] 14/ İbrâhim, 5; 31/Lokman, 31; 34/Sebe’, 19; 42/Şûrâ, 33
3832] 32/Secde, 24
3833] 3/Âl-i İmran, 200
SABIR
- 1045 -
de dışında olabilecek zorluklara katlandırmaktır. Örneğin, hastalık nefsin kendindedir. Ona katlanmak sabırdır. Ancak Allah yolunda cihad, O’nun yolunda çalışmak nefsin dışındaki zorluktur. Bu uğurda sabretmek ise musâberedir. Sabrın bu derecesi daha üstündür.
Hadis-i Şeriflerde Sabır ve Sabrın Fazileti
Sabrın fazileti ve faydaları hakkında çok sayıda hadis bulunmaktadır:
“…Kim sabretmek isterse, Allah ona sabır verir. Hiç kimseye sabırdan daha hayırlı ve daha geniş bir ihsanda bulunulmamıştır.” 3834
“İşittiği şeyin verdiği eziyete Aziz ve Celil olan Allah’tan daha sabırlı kimse yoktur. Çünkü O’na şirk koşulur, çocuğu var denilir, ama O yine de onlara âfiyet ve rızık vermeye devam eder.” 3835
"Mü'minin işi tuhaftır, her işi hayırdır. Bu, yalnız mü'mine vergidir/özgüdür. Sevindirici bir işle karşılaşsa şükreder, o iş kendisi hakkında hayırlı olur. Üzücü bir işle karşılaşsa sabreder, kendisi için hayırlı olur." 3836
"Hiç kimseye sabırdan daha hayırlı bir mükâfat verilmemiştir." 3837
"Sabrın kemâli, musîbetin birinci darbesi sırasında (tahammül edebilmek)dir." 3838
"Çok kuvvetli (pehlivan), insanları güreşte yenen kimse değildir; Asıl kuvvetli kahraman gazab zamanında (ve intikam hırsıyla kanı kaynadığı sırada) nefsine sahip (ve irâdesine hâkim) olandır." 3839
Kendisinden duâ etmesini isteyen sara hastası bir kadına Rasülullah: "Dilersen sabreder Cennete girersin; dilersen duâ edeyim, Allah seni bu dertten kurtarsın." dedi. Kadın: "Ben bayılıp düştüğüm zaman açılıyorum, Allah'a duâ et, vücudum açılmasın" diye cevap verdi. Allah'ın elçisi, kadına duâ etti. 3840
“Cennet zorluklarla; Cehennem ise aşırı arzularla çevrilmiştir.” 3841
"İnsanlara karışıp onların ezâlarına katlanan müslüman, onlara karışmayıp ezâlarına katlanmayandan daha hayırlıdır." 3842
Habbâb İbnu'l-Eret (r.a.) anlatıyor: "Rasulullah (s.a.s.) Kâbe'nin gölgesinde bir bürdeye yaslanmış otururken, gelip (müşriklerin yaptıklarından) şikâyette bulunduk: "Bize yardım etmiyor musun, bize duâ etmiyor musun?" dedik. Şu cevabı verdi: "Sizden önce öyleleri vardı ki, kişi yakalanıyor, onun için hazırlanan çukura
3834] Buharî, Rikak 20, 8/124; Müslim, Zekât 124, Hadis no: 1053, 2/729; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. c. 5, s. 258, hadis no: 730; Ebû Dâvud, İstiğfar 1, Hadis no: 1644, 2/121; Tirmizî, Birr 77, Hadis no: 2024, 4/373; Muvattâ, Sadaka 7; Nesâi, Zekât 85; Kütüb-i Sitte, 14/46
3835] Müslim, Sıfatu’l Münâfıkîn 49, Hadis no: 2804, 4/2160; Buharî, Edeb 71, 8/31, Tevhid 3, 9/141; S. Buhari, tecrid-i Sarih Terc. c. 12, s. 147
3836] Müslim, Zühd 64; Dârimî, Rikak 61; Ahmed bin Hanbel, Müsned V/24
3837] Müslim, Zekât 124; Buhârî, Rikak 20, Zekât 50; Ebû Dâvud, Zekât 28; Tirmizî, Birr 77
3838] S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. c. 4, s. 369
3839] S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. c. 12, s. 148; K. Sitte, 9/538
3840] Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/347
3841] Müslim, Cennet 1, Hadis no: 2822, 4/2174; Dârimî, Rikak 117, Hadis no: 2846, 2/245; Tirmizî, Cennet 21, Hadis no: 2559, 5/693; Ahmed b. Hanbel, 2/260, 333, 354, 380, 3/153, 254, 284
3842] Tirmizî, Kıyamet 56, hadis no: 2509; İbn Mâce, Fiten 23, hadis no: 4032, K. Sitte, 9/556
- 1046 -
KUR’AN KAVRAMLARI
konuyor, sonra getirilen bir testere ile başının ortasından ikiye bölünüyordu. Bazısı vardı, demir taraklarla taranıyor, vücudunda sadece et ve kemik kalıyordu. Bu yapılanlar onları dininden çeviremiyordu. Allah'a kasem olsun Allah bu dini tamamlayacaktır. Öyle ki, bir yolcu devesine bindimi San'a'dan kalkıp Hadramevt'e kadar gidecek, Allah'tan başka hiçbir şeyden korkmayacak, koyunu için de sadece kurttan korkacak. Ancak siz acele ediyorsunuz." 3843
"Yüce Allah buyuruyor ki: 'Mü'min bir kulumu bir hastalığa müptelâ ettiğim zaman Bana hamd ederse anasından doğduğu günkü gibi günahlarından temiz olarak yatağından kalkar. Yüce Allah buyuruyor ki: 'Ben kulumu bağladım, sınadım (şimdi ey meleklerim:) sağlam iken ona yazdığınız sevaplar gibi hastalık zamanı için de aynı sevapları yazın." 3844
"İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda ancak öldürmekle ve zorla mülke erişilir, ancak gasb ve cimrilikle zengin olunur, ancak dinden çıkmak ve hevâya tâbi olmakla sevgi kazanılır; kim bu zamana ulaşır da zengin olmaya gücü yettiği halde buğz olunmaya sabreder, izzete gücü yettiği halde zayıf bırakılmaya sabrederse, Allah kendisine beni tasdik edip doğrulayan elli sıddîk sevabı verir." 3845
Tahrife Kurban Giden Sabır Kavramı: Sabır; Pasiflik, Zillet ve Miskinlik midir?
“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılıverecekleri-ni mi sandılar? Andolsun ki Biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.” 3846
Sabır gibi çok önemli vurguları taşıyan bu âyetin tefsirinde Seyyid Kutub, şunları söylüyor: Şüphesiz ki iman, sadece dille söylenen bir söz değildir. Bilâkis kendine has sorumlulukları olan bir gerçek, kendine has ağırlıkları olan bir emanet, sabrı gerektiren bir cihad ve tahammülü icab ettiren bir çaba işidir. Bunun için insanların sadece “inandık” demeleriyle imanî meseleleri bitmez. Fitnelere mâruz kalsalar da inançlarında direnip her türlü imtihandan başarılı ve hâlis kalple çıkmadıkça, iman görevleri bitmiş sayılmaz. Nasıl ki altın ocakta eritilerek içindeki çeşitli maddelerin karışımı temizlenir ve ona sonradan girmiş olan unsurlar arıtılırsa, fitneler/imtihanlar da gönüllerin temizlenip arınması hususunda aynı rolü oynarlar. 3847
İman-amel ayrışmazlığını ve bu iki sorumluluğun hayatın tamamına yayılması gerektiğinin farkına varan ve Kur’an’la gerçek anlamda tanışan müslümanların kolaylıkla görebileceği gibi sabır kavramı daha birçok kavram gibi zaman için yer yer gerçek anlamından uzaklaşmıştır. Müslüman halk arasında “sabretmek” denildiğinde anlaşılan, çoğunlukla bir şeyi sineye çekmek, ses çıkarmamak, karşılığının verilmesini âhirete bırakmak veya Allah’a havâle etmek gibi mefhumlardır. Sabırlı insan, her şartta sâkinliğini sürdürebilen, olumsuzluklara mütehammil ve genel olarak pasif bir tablo çizen insandır bu zihniyete göre.
3843] S. Buhârî, Menâkıbu'l-Ensâr 29, Menâkıb 25, İkrâh 1; Ebû Dâvud, Cihad 107, hadis no: 2649; Nesâî, Zînet 98, 8/204; K. Sitte, 9/548)
3844] Ahmed bin Hanbel, Müsned IV/123
3845] Nak. Ali Ünal, K. Temel Kavramlar, s. 444-445
3846] 29/Ankebût, 2-3
3847] Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l-Kur’an, c. 11, s. 321-322
SABIR
- 1047 -
Bunun karşıtı olarak, içinde bulunduğu durumdan hoşnutsuzluğunu ifade eden, sesini çıkartan, onun bu duruma düşmesini sağlayanlara karşı söz söyleyen insan ise sabırsız, aceleci davranandır. Her iki durum kısmî izler taşısa da sabrın gerçek anlamından uzaktır.
Müslümanların, İslâm’ı yaşama ve Kur’an’ı anlama konusunda büyük ihmal ve gafletlerinden dolayı nice Kur’anî kavram gibi sabır kavramı da çarpıtılarak tahrif edilmiştir. Sabır; mezellet, korkaklık, âcizlik, uyuşukluk demek değildir. Allah’ın dinine topyekün ve en vahşi şekilde saldırılıyor, İslâm’ın izzetine hakaretler yağdırılıyorken tepki göstermeyip susmayı bazıları sabır zannediyor. İslâm’ın, İslâmî hareketin, ümmetin onur ve şerefini, hatta müşlüman bir kişi olarak kendi şahsiyetimizi korumaya çalışmak fitne, bu konularda duyarsız kalmaksa sabır olarak takdim edilebiliyor.
Maddî ve dünyevî açılardan güçsüz olanın, yetkili ve etkili güçlüler karşısında hakkını korumaması, hatta hakkından vazgeçmesi olarak anlaşılabiliyor sabır. Bu anlayış, birtakım zorbaların servet ve güçlerini kullanarak toplum üzerinde otorite kurmalarına, insanlar üzerinde söz sahibi olmalarına, onların ekonomik güçlerini sömürürken, düşünce hürriyetlerini de ellerinden alarak, kendilerine kul ve köle haline getirmelerine sebebiyet vermiştir. Ezilen, sömürülen ve güçsüzleştirilen bu insanlar, kendilerine yapılan bunca kötülük karşısında susmayı tercih ederlerken bunu bir sabır anlayışı içerisinde yapmışlar, böylece istikbârın oluşmasına ve müstekbirlerin zulümlerinin devamına (bilerek veya bilmeyerek) yardımcı olmuşlardır.
Geçmişte olduğu gibi günümüzde de sabır kavramı hâlâ yanlış anlaşılmaya devam etmekte ve bu sebeple tâğutlar yeryüzünde istikbar/sömürü özelliklerini, fesat ve zulümlerini devam ettirmektedirler. Tâğutların ve tâğûtî sistemlerin yok olabilmesi, ancak sabrın Kur’an çerçevesinde anlaşılabilmesi ve sabrı kuşanan mücadele erlerinin çoğalabilmesiyle mümkün olacaktır.
Sabır Aktif Bir Direniştir
Sabır aynı zamanda bir direniştir. Zorluğa, güçlüklere, imkânsızlıklara, darlıklara, felâketlere, sınanmalara, Allah yolunda çekilen çile ve sıkıntılara, amellerin getirdiği yüklere, nefsinin arzularına karşı bir direniştir. Sabır, pasif bir durgunluk, sessiz bir şekilde bekleme, hele hele her şeye katlanma, zillete boyun eğip râzı olma hiç değildir. Sabır aktif bir direnmedir. Mü’min, meselâ, felâket karşısında eli kolu bağlı bir vaziyette beklemez ve bu beklemenin adını da ‘sabır’ koymaz. Aksine o, felâketi en az bir zararla veya zararsız bir şekilde atlatmaya, felâketin getirdiği mahrumiyeti yenmeye çalışır. Nefsinin kötü isteklerini yerine getirmemek tek başına sabır değildir. Günah işlemenin çok uygun olduğu bir ortamda nefsinin kötü isteklerine direnip, ona hayırlı amelleri işletmek, onun kötü isteklerinin yerine ona ma’ruf (iyi) olan şeyleri yaptırtmaktır.
Kur’an’da sabır mü’minlerin en önemli sıfatlarından biri olarak ve daha çok cihadla ve Allah yolunda dayanmak ahlâkı ile beraber geçmektedir. İman edip, imanlarını her türlü güçlüğe rağmen koruyanlar, imanlarını korumada dirençli bir sabır gösterenler Rabbimizin övdüğü güzel insanlardır.
Sabrın sözlük anlamları: Sabır, dayanma, tahammül göstermenin yanında, akıl ve şeriatın gerektirdiği şeylere nefsi vakfetmek, hasretmek, musibet anında
- 1048 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendini tutmak (zıddı umutsuz-luk, endişe); harp esnasında cesur olmak (zıddı korkaklık); güç ve sıkıntılı anlarda gönül ferahlığı (zıddı sıkıntı, daralma); sözü gizleme (zıddı ifşâ etmek) gibi anlamlara gelir. 3848
Görüldüğü gibi sabır kavramı, lügat manasında çoğunlukla bir şeylere tahammül edip dayanmak anlamını içerir. İlginç olan bu kavramın vâkıaya göre farklı anlamlara gelebilmesi ve hepsinde de o duruma karşı direnç kazanmayı sağlayacak şeylere karşılık gelmesidir. Musibet anında umutsuzluğa düşmemek, savaşta korkmamak, sıkıntılı zamanlarda gönül ferahlığı göstererek o sıkıntının geçmesine dek sabretmek gibi. Hepsinden önemlisi de, kişinin kendini şeriatın gerektirdiği şeylere vakfedebilmesi, selim aklın gereklerini yerine getirebilmesi, hayatını bunlara göre programlayabilmesidir.
Sabır, iyilikte ve takvâda ısrar, Allah'a itaat ve ibâdette kararlılık demektir. Sabır, İslâm’ı kişisel ve toplumsal hayata hâkim kılma gayreti karşısında karşılaşılan zorluklara dayanma ve direnme demektir. Sabır, Cennetin bedeli olarak dünyamızın cennete benzer hale getirilmesi için iç ve dış düşmanlarımıza karşı verilen mücadelenin gerektirdiği zorluklara direnmektir. İslâm'ın içimizde ve dışımızda hâkim olması için gayretlerimiz karşılığında gelecek zorluklara tahammül etme, direnme demektir sabır.
Konu ile ilgili âyetlerden anlaşıldığına göre sabır, mevcut zor şartlara karşı sahip olunan değerleri yaşama ve savunmada gayret, tahammül, direnme gücü demektir. Pasifize olma, reaksiyon göstermeme anlamlarına asla gelmez. Şüphesiz sabır kavramı, acele etmeme, telâşlanmama ve bekleme anlamlarına da gelir.3849 Ancak bu bekleme, mücadelede devamlı olma, direnme genel çerçevesinden çıkmadığı zaman bir anlam taşır. Bu bağlamından koparıldığı zaman durağanlık, pasifize olma ve sonuçta çözülmeye götürebilir ki, bu tabloya sabır demek, Kur’an’ın çizdiği sabır çerçevesine kesinlikle uymaz.
Sabır, müslümanların inançları doğrultusunda hedefler tespit etmeleri ve hedefe ulaşmada karşılaşılacak güçlüklere tahammül göstermeleridir. Sabrın bu anlamda bir mücadele metodu olarak benimsenmesi, müslümanları fevrî davranışlardan korur. Acelecilik, bunun getireceği ümitsizlik ve yılmalara karşı bir ümit ışığıdır sabır. Tâif’te taşlanan bir Rasül’ün ümmeti olmayı hatırlatır insana. Ki o ısrarlı mücadelesinin güçlüklerine tahammül ederken, tâvizsiz ve hedefinden asla şaşmayan adımlarla ilerlerken, direnişin ve sabrın da en mükemmel örneğini sunmuştu. Ve Rabbi O’na şöyle buyurdu: “Sabret, Allah’ın va’di haktır. (Buna) iyice inanmamış olanlar, sakın seni (üzüntü ve) gevşekliğe sevketmesin (Yakînî/iyice iman etmemiş olanların seni hafife almalarına sakın fırsat verme!).” 3850
Yine ibâdetin güçlüklerine sabretme ve nefsi tutma, o ibâdete her şeye rağmen devamlı olabilmeyi ifade eder. Kur’an-ı Kerim’de sabr kelimesinin geçtiği 104 âyet vardır. Ve hemen hepsi de bizim zihinlerimizde var olan sabır anlayışının zamanla ne kadar farklı şekillendiğini göstermektedir. Âyetlerde “sabret” gibi ifadelerin tamamı, içinde bulunulan olumsuz şartlara rağmen, bunlara tahammül göstererek tebliğde ve mücadelede devamlılık çizgisini sürdürmek
3848] Râgıb elİsfahanî, el-Müfredât, Sabr maddesi
3849] 12/Yûsuf, 18; 49/Hucurât, 5
3850] 30/Rûm, 60
SABIR
- 1049 -
anlamındadır. Örnek olarak: “Ey iman edenler, sabredin, direnin. Savaşa hazırlıklı, uyanık bulunun ve Allah’tan korkun ki başarıya eresiniz.”3851. Bu âyette sabrın direnme anlamına geldiği açıktır. “Senden önce de peygamberler yalanlanmıştı. Yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine sabrettiler. Nihayet onlara yardımımız yetişti. Allah’ın kelimelerini (kanunlarını) değiştirebilecek kimse yoktur. Sana da rasullerin haberlerinden bazısı gelmiştir.”3852 âyetinde gördüğümüz gibi eziyet ve yalanlamalara sabır, onları Allah’ın yardımı gelip muzaffer oluncaya kadar kabullenip tepki göstermemek değil; tebliğde kararlılık, istikrar ve mücadeleye devamlılık anlamı ifade etmektedir.
“Sonra şüphesiz Rabbin, eziyet edildikten/işkenceye uğratıldıktan sonra hicret eden, ardından da sabrederek cihad edenlerin (yardımcısıdır). Çünkü Rabbin, onların bu amellerinden sonra, elbette çok bağışlayan, pek merhamet edendir.” 3853
"Evet sabreder, takvâ sahibi olur/korunursanız, onlar hemen şu anda üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı beş bin melekle yardım eder."3854 ve yine 3/Âl-i İmran, 186 ve 14/İbrâhim, 12. âyetlerde de sabır kavramı, yine direnme, mücadeleyi her şeye rağmen sürdürme anlamını taşımaktadır. Bazı âyetlerde 3855 takvâ ve tevekkül kavramları da sabır ile birlikte yer almaktadır. Bundan da her şeye rağmen sabretme olayının çok kolay olmadığını, Allah’a karşı güçlü bir takva duygusu ve yaşantısı, O’na güvenme ve dayanma psikolojisi içinde bulunmayı gerektirdiğini anlıyoruz.
“Nefsini sabah akşam, rızâsını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber tut/sabret (candan sebat et). Gözlerin, dünya hayatının süsünü isteyerek bunlardan başka yana sapmasın. Kalbini Bizi anmaktan alıkoyduğumuz, hevâsına/keyfine uyan ve işi hep aşırılık olan kişiye boyun eğip itaat etme!”3856 Bu âyet, dâvâsını kararlılıkla yürütme sabrını gösteren mü’minlerin, dünyevî kaygılara meyletmemeleri gerektiğini tenbih etmektedir. Çünkü çevresi güçlüklerle ve eziyetlerle çevrelenmiş bir dâvâyı hayat boyunca omuzlamak, her şeyden önce kendi yaşantısında nefsinin dünyevî taleplerine karşı direnebilen mü’minin başarabileceği bir iştir. Ve insanı sürekli dünyaya bağlanmaya iten hevâya/nefsî arzulara karşı bütün hayata yayılması gereken bir irâde ve iman kuvvetini edinmek gerçekten zordur. Bu noktada sabır göstermek, diğer alanda, yani İslâmî mücadele ve tebliğ alanında sabır göstermek kadar önemli ve güç bir iştir. İnsan hayatının bu iki (ferdî ve sosyal) yönü, ayrışmaz bir bütündür. Biri aksayınca diğeri mutlaka bundan olumsuz etkilenir. Yani mücadele alanında yapacaklarımız üzerinde dururken ferdî hayatımızı, mücadelenin gerektirdiği gibi şekillendiremezsek, sabrı bu alanda da kuşanamazsak, ikisinde de başarısız olacağımız muhakkaktır.
Âyette dikkat çekici diğer bir unsur, ferde dünya hayatının süsüne göz dikmemesi tenbih edilirken, bunu başaran insanlarla birlikte olması emredilmektedir. Her müslümanın belki kendi hayatında, belki diğer müslümanların hayatında gözlemlediği bir vakıadır bu. Kişinin nefsî arzularına tek başına karşı durması çok zordur. Dıştan ve içten gelen isteklerle dünya hayatına karşı çözülmek, kişi
3851] 3/Âl-i İmran, 200
3852] 6/En’am, 34
3853] 16/Nahl, 110
3854] 3/Âl-i İmran, 125
3855] 3/Âl-i İmran, 125, 186; 14/İbrahim, 12
3856] 18/Kehf, 28
- 1050 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tek başına olunca çok daha kolaylıkla mümkün olur. Ancak müslüman cemaat/topluluk içinde aynı şekilde bir zaafiyet söz konusu olamaz. Müslümanların birbirlerine karşı hakkı ve sabrı tavsiyeleşme çevresinde oluşturdukları otokontrol, insanın dünyevîleşme eğilimlerine karşı irâde ve imanını hâkim kılmada yardımcı olacak önemli bir faktördür. Âyette de buyrulduğu gibi, bu olay da, yani gerek dünyevîleşme, gerekse müslüman bir toplulukla beraber olma, yine sabrı gerektiren birer imtihan alanıdır. “Andolsun ki mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz ve sizden önce kendilerine Kitap verilenlerden ve müşriklerden birçok üzücü/incitici sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takvâ gösterirseniz, muhakkak ki bu, (yapılacak) işlerin en değerlisidir.”3857 Sabır, insanın en önemli eğilimleri olan can ve mal sevgisine karşı, sosyal hayatta müşriklerden gelecek ezâ, yıldırma ve her dönemde çeşitlilik gösteren komplolara karşı kuşanılacak bir zırhtır. 3858
Sabırla ilgili değinilmesi gereken diğer bir âyet de şudur: “Ey Peygamber! Sana ve sana tâbi olan mü’minlere Allah yeter. Ey Peygamber! Mü’minleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabırlı yirmi (kişi) bulunursa, (onlar) iki yüz kâfire gâlip gelirler. Eğer sizden yüz (kişi) olursa, kâfir olanlardan bin kişiye gâlip gelirler. Çünkü onlar, fıkh etmeyen/kavraması olmayan bir kavimdir.”3859 Âyetin yorumunda Muhammed el-Behiy şöyle diyor: Peygamberliğin başından beri sabır, Allah tarafından yüce elçisi için istenip emredilmiştir. Zira sabır, başarının ve yenilmezliğin en başta gelen faktörüdür. Düşmanla karşılaşıp yüzyüze gelme durumunda yalnızca az sayının çok sayıdaki kuvvete eşitliği sabır sayılmamış, üstelik sabrın, az sayının çok sayıya üstünlük olduğu kabul edilmiştir. Manevî güç, maddî güçten daha etkilidir. Çünkü manevî güç, (makine ve silâhın, kalabalığın, yani sürünün, kaba kuvvetin, yani hayvanî gücün değil) aslında insanın gücüdür. İnsanî güç ise sürekli hareket ve devamlılık göstermek-tedir. İslâm, kuvvet konusundaki bütün tavsiyelerini birinci derecede manevî ve insanî kuvvete dayandırır. 3860
Sabır, nasıl sağlık ve âfiyet zamanında güzel sohbet yapılırsa, belâ zamanında da aynen öyle sohbete devam etmektir. Sabır, Allah yolundaki belâlardan lezzet almak, günleri tükeninceye kadar ölümü gönlünde taşımaktır. Sabır, belâ oklarına göğüs gererek hedef olmaktır.
Sabır ve tahammül farklı kavramlardır. Tahammül, bir sıkıntı ve acıya karşı bu durumdan memnun olmadan direnmektir. Oysa mü'minin sahip olduğu sabır farklıdır. Sabreden mü'min, başına gelen sıkıntılardan dolayı bir acı duymaz, aksine Allah'a olan yakınlığı daha da artar ve dolayısıyla neşesi, heyecanı ve şevki daha da yükselir. Çünkü sabır bir ibâdet ve tâaattir.
Nefsimiz, hevâmız ibâdetlerden zorlanıyor, günahlara arzu duyuyor; İslâm’ı yaşamak isterken, içimizdeki ve dışımızdaki düşmanlarımızın tepkilerini çekiyoruz. Bütün bunlara karşı bir dayanağımız vardır: Sabır. Nefsimiz, öne geçmek, bilgiçlik taslamak, muhatabımızı susturmak, mâlâyani ile hatta mekruh ve haramlarla meşgul olmak istiyor. Tek çözüm sabra yapışmaktır. Haram (gıybet, yalan...) konuşmak, haram seyretmek, haram yemek (fâiz vb.), azgın iştah ve dizginlenmesi zor istek ve arzular... Çözüm sabırda. Polis karşısında, işkence
3857] 3/Âl-i İmran, 186
3858] F. Candan, Haksöz, 60, s. 34-36
3859] 8/Enfâl, 64-65
3860] M. el-Behiy, İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, s. 242-243
SABIR
- 1051 -
karşısında, müslümanlarla ve İslâmî hareketle ilgili sırlarda konuşmamanın, ser verip sır vermemenin adıdır sabır. Kâfirlerin, tâğutların, İslâm dışı düzenin nefsine zor gelen ve hoş gelen özelliklerine karşı onlara meyletmemek, tâviz vermemek, müslümanca bilinç ve tavrı kuşanmak, ancak sabırla gerçekleşebilecektir.
Sabır; kötülük, bozgunculuk ve yıkıma sebep olan olaylar karşısında insanlığın direnme, tahammül etme ve karşı koyma gücüdür. Sabır; bütün iç ve dış engeller karşısında direnmek, sağlam bir azim ve güçlü bir irâdeyle bu engelleri aşarak yol almaktır. Sabır, Allah'ın dinini yaşamak ve yaşatmak için gerekli olan bir davranıştır. Sabır mücadele ile iç içedir ve peygamberlerden ulu'l-azm sahiplerinin süreklilik haline getirdikleri bir davranıştır. Bu sebeple dâvâ bilincine ulaşmış İslâmî hareket elemanlarının dinlerini yaşama ve yaşanılır kılabilmek için Allah adına verdikleri ve vermeleri gereken mücadelede sabrı kuşanmaları bunu kendilerine meslek edinmeleri gerekir. Çünkü dâvet yolu uzun, sıkıntılı ve işkencelerle doludur. Sabır, eziyet ve işkenceler karşısında yılmayıp, Allah'a ve O'nun dinine bağlılık, dinin hayata hâkim kılınabilmesi adına yapılan mücadelede yoldaki engellemelere aldırmadan bu yolu devam ettirmede kararlı olmak, tebliğ görevini sürdürmektir. Çünkü sabır, imana nisbetle insan vücudundaki baş gibidir. Başı olmayan vücutta hayır yoktur. Sabır olmadıkça da imandan hayır gelmez. Baş, vücut için kesin bir hayatî özellik taşır; organizma birçok uzvun eksikliğine rağmen hayatta kalabilirken, başsız hayatta kalamaz. Sabırsız ne tevhid korunabilir, ne de Kur'an'ın, peygamberlerin mesajları toplumda kök salarak meyve verebilir. Sabırsız, dirençsiz İslâmî bir toplum oluşturulamaz; yeryüzünde fesat ve bozgunculuk devam eder. 3861
İman-Sabır İlişkisi
İmanla sabır iç içedir. İman eden insan, imanın pratiğini ortaya koymak zorundadır. Bu ise sabır, azim, kararlılık ve mücadelede sürekliliği gerektirir.3862 Bir yandan nefsin istek ve arzuları, diğer yanda imanın gerektirdiği pratikler. Dilleriyle iman ettiklerini iddia edenler, denenecekler ve imanın gerçekten gönüllerinde iktidar olup olmadığı cihad ve sabırla açığa çıkarılacaktır. Allah'ın yeryüzündeki âyetleri, mü'minin kalbini ürpertecek ve nimetler karşısında sabırla birlikte şükrünü de edâ edecek ki cenneti kazanabilsin. Kendilerinden önce yaşayan insanların başlarına gelen şeylerle denendiğinin bilincinde olarak, aynı şeylerin kendi başına da gelebileceğini düşünüp imandan sonra şüpheye düşmeden azim ve kararlılıkla imanının pratiğini ortaya koyacaktır. İşte bunlar, belâ imtihanı karşısında denenmek ve sabretmektir. Bunu başarmak, Allah'ın sevgisini kazanmak olup karşılığı ise cennettir. "Nice peygamberlerle birlikte birçok bilginler, savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne de boyun eğdiler. Allah sabredenleri sever."3863; "Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri belirtip ayırdetmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?"3864; "Ey iman edenler! Herhangi bir topluluk ile karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah'ı çok zikredin/anın ki başarıya erişesiniz." 3865
3861] C. T. Soykök, Haksöz, 70, s. 46-48
3862] Bkz. 47/Muhammmed, 31; 2/Bakara, 214
3863] 3/Âl-i İmran, 146
3864] 3/Âl-i İmran, 142
3865] 8/Enfâl, 45
- 1052 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bir hadis rivâyeti şöyledir: "Sabırla iman arasındaki ilgi, bedenle baş arasındaki ilgi gibidir."3866 Bir diğer hadis-i şerif de şöyledir: "Sabır imanın yarısıdır; yakîn, imanın ta kendisidir."3867 Sabrın imanla ilişkisi, Asr sûresinde de belirgindir. "Asra yemin olsun ki insan gerçekten hüsran/ziyan içindedir. Ancak iman edip sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnâ!"3868 Bu sûrede kurtuluş için birbirinden ayrılmaz dört özellik sayılır ki, bunlar tek olarak yalnız başlarına birbirlerinden tümüyle bağımsız olarak bulunmaz; bulunursa eksik ve yarım olur. Sabrın da imanın bir gereği, iman etmenin zaruri bir neticesinin de sabır olduğu bu sûreden kolaylıkla anlaşılabilir.
İslâmî Hareket Mücadeleyi; Mücadele de Sabrı Gerektirir
Allah'a iman ve O'nun yolunda mücadele etmek, insanı sabredenler arasına dahil eder. Sabır, dinimize ve kendimize karşı gelişen tüm olaylara karşı direnmek, böylece rûhen ve bedenen huzur bulmaktır. Dünyada en çok sabra ihtiyacı olan ise, mücadele içerisinde olan İslâmî hareketin neferleridir. Allah, kendi yolunda mücadele edip sabredenleri ödüllendirir, toplumda önder ve rehber kılar. "Sabrettikleri ve âyetlerimize kesinlikle iman ettikleri zaman, onların içinden, emrimizle doğru yola ileten imamlar/önderler kıldık." 3869
Toplumsal değişimin gerçekleşmesi için mücadele etmek, her müslümanın görevidir. Bunun içinse sabır ve azim gereklidir. Allah, sabretmeleri ve mücadeleyi sürdürmelerinin neticesi olarak mücadeleci insanların içinden topluma önder ve örneklik yapabilecek İslâmî mücadeleyi sürdürecek imamlar çıkarır. Mücadele etmek, aynı zamanda sabretmektir; mücadelesizlik ise sabırsızlığa teslim olmaktır. Mücadele etmek, peygamberlerin yolunu devam ettirmek ve onların başına gelen belâ ve musibetlere tâlip olmaktır. Evinde rahat içerisinde çocuklarıyla ve ferdî ibâdetleriyle meşgul olup, ibâdetlerin toplumsal yanını bir kenara bırakıp belâ ve musibetlerden kaçmak ise, bu yolun dışına çıkmaktır.
Mücadele yolu; sabrı, direnmeyi, zorluklara katlanmayı ve acıyı yüklenmeyi gerektirirken, diğer yol ise rahatı ve refahı seçmektir. Birinci yol, örnek olmaları için gönderilen peygamberlerin yolu iken, ikinci yol peygamberlerin yasakladığı ruhbanların, râhiplerin yoludur. Belli bir gayeyi gerçekleştirmek isteyenlerin sürekli hareket içerisinde olmaları gerekir. Hareket, sabretmeyi, belâ ve musibetlere katlanmayı, onlara karşı direnmeyi, hedefini gerçekleştirebilmek için kararlı olmayı gerektirir. Bu sebeple, hareket içerisinde olmak, yola koyulmak sabırsız olmaz.
Sabrın en güzel belirti ve etkisi, insanı darbelere karşı yenilgi ve teslimiyet psikozuna itmemesi ve sürekli mücadele azmi vermesidir. Bir dâvâ erinin, gereğince inanmış olarak, azimle ve başarmak için girişmediği bir mücadele, yolun ortasında zorluklardan kurtuluş için kaçma fikrini zihinlerde üretebilir. Yaşadığı her olay karşısında bir silâh kazanmış gibi sabrı kuşanan, doğruluğu meslek edinen, hayatın problemleriyle mücadele ederek bu sayede güç kazanan, sabrı sayesinde yenilmeyen bir ruha sahip olan dâvâ erlerinden oluşan
3866] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, 9/538
3867] Kütüb-i Sitte, 9/538
3868] 103/Asr, 1-3
3869] 32/Secde, 24
SABIR
- 1053 -
İslâmî bir hareket, önündeki engelleri kaldırarak hedefe doğru ilerleyecek ve nihayetinde başarılı olacaktır. Sabır, ayakları sağlamlaştırırken; sabırsızlık ise kaydırır. Sabır, sayısı az bir toplumu zafere ulaştırırken; sabırsızlık ise sayısı çok olan bir toplumu hezimete uğratır. Bedir, Huneyn ve Uhud savaşları bunun açık örnekleridir.
Şu halde sabır, insanın kendi kapasitesini tanıması, yapısında var olan olumlu ve olumsuz yönlerinin farkına daha iyi varmasıdır. Sabır, insanın içinde var olan, fakat fark edemediği gizli güçlerini açığa çıkarmasının adıdır. Bir başka deyişle sabır, insanın kendi benliğini bulması, özünü keşfedip anlamasıdır. Sabır insanı Allah'a yaklaştıran en güzel eylemdir.3870 "Nice az sayıda birlik, Allah'ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir... Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır. Bize cesaret ver ki tutunalım. Kâfir kavme karşı bize yardım et!" 3871
Sabır, İslâmî mücadelede üstlenilen bir tavırdır. Toplu halde sürdürülen mücadelede gösterilen devamlılık ve kararlılıktır. Müslümanların içinde bulundukları mücadele safhasının gereklerini yerine getirmeleri, sinme, korkma, dağılma ve ümitsizliğe kapılma gibi şeytanın aldatmalarına karşı uyanık olmalarıdır. Bu safhaların her birinde tecrübe edilen sabır, müslümanı daha ciddi bir direnişe, daha üst safhanın güçlüklerine dayanmaya hazırlar. Müslüman, “Her güçlükle beraber bir kolaylık vardır.”3872 gerçeğiyle mücadele süreci içinde karşılaştıkça ve tecrübe yaşadıkça bu güçlükler ona daha fazla sabır/direnme gücü ve moral verir. Sabır onun için hem bir imtihan, hem moral kaynağı ve hem de dünya imtihanını kazandıracak bir azıktır.
İslâmî hareketler her zaman sabır ister. (Tebliğci aceleci olmamalı, tebliğde sabır ve sebat etmesi karşılığında gördüğü ezâlara sabretmeli, nefsî davranmamalıdır.) Her türlü ezâya, yalanlanmaya, dövülmeye Allah için sabreden tebliğciler, ibâdetlerde de ihmalkâr olmamak için de sabra yapışırlar; sabırda âdeta yarışırlar.3873 Sonra Allah kendilerine yapılana karşı mukabele izni verip de silâhlı cihadı emrettiğinde yine sabra devam ederler. Savaş alanından kaçmazlar, her türlü tehlike karşısında ayak direrler, düşmanlarından korkmazlar; üzerlerine sabır yağdırması ve ayaklarının yere sağlam basıp kaçmamaları için Allah'a dua ederler. 3874
Sabrı Tavsiye
"Asra yemin olsun ki insan gerçekten hüsran/ziyan içindedir. Ancak iman edip sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnâ!"3875 Hüsrândan/zarar ve ziyandan kurtulup dünya ve âhirette perişan olmak istemeyen insanın Asr sûresine göre dört temel özelliğe sahip olması gerekiyor. Bunlar: İman, sâlih amel, hakkı tavsiye, sabrı tavsiye. İman edip inancını hayata sâlih amel olarak uygulayan mü'minin, bencillikten kurtulup, kurtuluş reçetesini başkalarına ulaştırması gerekir. Ancak, şurası bir gerçektir ki, hakkı tavsiye etmek, insanlardan her zaman kabul görmez. Özellikle, bâtıl yollardan menfaat edinip
3870] A.g.y. s. 49
3871] 2/Bakara, 249-250
3872] 94/İnşirâh, 5-6
3873] 2/Bakara, 200
3874] Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, s. 443
3875] 103/Asr, 1-3
- 1054 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çıkarları bâtılın devamına bağlı olanlar, hakka karşı tepkide bulunur ve hakkı tavsiye edenleri susturmanın, durdurmanın yöntem ve çarelerini ararlar. Bu da hemen hemen her zaman güce başvurmak ve zorbalıklarını göstermek biçiminde tezahür eder.
Bu aşamada, hüsrana uğramamak gibi ayrıcalıklı bir özellik taşıyan kişi, yol ayrımındadır: Ya o âna kadarki düşünce ve hareketlerinde, iman ve hayat tarzının hakka uygunluğunda ısrar edip direnecek, ya da bulunduğu hal üzerinden gerisin geri dönüp hüsrana uğrayanların safına katılacak. Elbetteki olması gereken birincisidir. Bu ise sabretmeyi, yani olumsuz etki ve tepkiler karşısında sebat ve kararlılıkla direnmeyi gerektirir. Hüsrana uğrayanlardan olmamanın yegâne çaresi budur. Zaten sabır, müslümanın vazgeçilmez vasıflarındandır. Dinin birçok emir ve yasağı, onlardan rahatsız olanların reaksiyonlarına büyük bir kararlılıkla direnmeyi gerektirir ki, işte bu sabırdır. Dinin yarısı sabır, diğer yarısı ise şükür temeline dayanır. Yani sabır sonucunda veya sabra gerek olmadan ilâhî bir lütuf olarak elde edilen mükâfatlar, imkânlar, başarılar karşısında, sahip olunan hakka uygunluk özelliğinde sebat etmek ve gereğine göre davranmak. Bu ise şükürle mümkün olur. Zaten müslümanın hayatı da sabır ve şükrün toplamı olarak özetlenmiştir.
Sabır önemlidir, gereklidir; fakat Asr sûresinde sabırla ilgili bir başka özelliğe dikkat çekilir: Hakka dâvet üzerinde bulunan şahsiyetler birbirleriyle yardımlaşmalı; aralarında organize bir bütünlük sağlamalıdırlar. Bu, hakkı temsil etme yönünde planlı bir faaliyet yürütmek ve bu faaliyetin neden olacağı zorluklar karşısındaki kararlı direnişte birbirlerine yardımcı olmakla mümkün olur. Bu alanda zorunlu olan kararlılık ise, ancak ve ancak sabrı sürekli ve karşılıklı hatırlatıp tavsiye etmekle mümkündür. Fakat elbetteki bu, iş olsun türünden bir tavsiye değil; gereken sorumlulukları yerine getirip eldeki tüm imkânları kullandıktan sonra gelişmelerin sonucunu Allah'a bırakıp bu sonucu büyük bir kararlılıkla beklemek için yapılan bir sabırdır; çünkü "Zafer sabırdadır." 3876
Sabrın Çeşitleri
Sabredilen şey bakımından sabır üç çeşittir: Allah'a ibâdetlere sabır, günah işlememeğe sabır, Allah'ın sınavı olan üzücü olaylara sabır. İlk ikisi, kulun kendi irâdesi ile yapacağı işlerle ilgili sabırdır. Üçüncüsü ise kendi irâdesi ve eylemi dışındaki olaylara sabırdır. Bu sınıflandırma şu hadis-i şerife göredir: "Sabır üçtür: Musîbetlere karşı sabır, tâatte (kullukta) sabır, günah işlememekte sabır. Kim kaldırılıncaya kadar musibete güzelce sabrederse Allah ona üç yüz derece yazar. Her iki derece arasında semâ ile arz arasındaki mesafe kadar yücelik vardır. Kim de tâatte sabrederse Allah ona altı yüz derece yazar. Her iki derece arasında arzların başladığı hudutla, arzların bittiği son nokta arasındaki mesafe kadar yücelik vardır. Kim de mâsiyete (günaha) karşı sabrederse Allah ona dokuz yüz derece yazar. İki derece arasında arzların hududu ile Arş'a kadar olan mesafe arasındaki yücelik vardır." 3877
İbâdetlere sabır: Kul, ibâdetler için sabra muhtaçtır. Çünkü nefis, kulluktan hoşlanmaz, liderlik, hatta rablık ister. Firavun'un "Ben sizin en yüce rabbinizim."3878
3876] Ahmed bin Hanbel, Müsned I/307; C. Vatandaş, Esenlik Yurdunun Çağrısı, s. 192-193
3877] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, 9/538
3878] 79/Nâziât, 24
SABIR
- 1055 -
sözüyle açığa vurduğu tanrılık dâvâsı, her nefiste gizli olarak vardır. Bundan dolayı kulluk nefse güç gelir. Bazı ibâdetlerden tembellik yüzünden hoşlanmaz, namaz ibâdeti gibi. Bazısından da cimrilik yüzünden hoşlanmaz, zekât gibi. Kiminden de her iki sebepten dolayı hoşlanmaz, hac ve cihad gibi. Demek ki ibâdetlere sabır, zorluklara ve güçlüklere sabırdır.
Günah işlememeğe sabır: Yine kul, günahlardan uzak durmak için de sabra muhtaçtır. Nefse en güç gelen sabır da alıştığı günahlardan vazgeçmeğe sabırdır. Çünkü alışkanlık, arzu ile birleşirse günah etkeni güçlenir. Eğer ma'siyet, yapılması kolay bir iş ise buna sabır daha da zor olur. Dili gıybetten, yalandan, riyâdan, üstü kapalı veya açık biçimde kendini övmekten ve benzeri günahlardan sabır böyledir.
Allah'ın sınavı olarak gelen üzücü olaylara sabır: Bu sabır da iki çeşittir: Birincisi, insanlardan gelen ve savması çok zor olan eziyetler, belâlardır. Halkın, kendisinin aleyhinde konuşmaları, kendisine iftira etmeleri, hakkını gasbetmeleri ve benzeri şeylerdir. Sahabilerden biri: "Kişi eziyete sabretmedikçe (iman yolunda işkenceye katlanmadıkça) adamın imanını iman saymazdık" demiştir. Çünkü bu, peygamberlerin sabrıdır. Yüce Allah, onların şöyle dediklerini nakletmiştir: "Biz, sizin bize yaptığınız eziyete/işkenceye sabredeceğiz. Tevekkül edenler/mü'minler yalnız Allah'a tevekkül etsinler." 3879
Peygamberimiz ve ashâbının, müşriklerin söz ve eylemli işkencelerine sabırları sonucu dünyada tevhid yerleşmiş, İslâm gönülleri fethetmiş, âhirette ise altlarından ırmaklar akan nimet cennetlerinde ebedî hayata ermişlerdir. Yüce Allah onların halini ve vasfını şöyle anlatır: "Ve onlar, Rablerinin yüzünü (rızâsını) arzu ederek (nefislerinin zorlandıkları şeylere) sabreder-ler, namazı kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık olarak infak eder (hayır yoluna) harcarlar. İşte bu (dünya) yurdun(un güzel) sonucu onlarındır." 3880
İkincisi, Savması, kulun elinde olmayan Allah'ın sınavıyla ilgili musibetlerdir. Bir yakınının ölmesi, malının telef olması, hastalık, sakatlık ve benzeri sınavlardır. Bunlara sabır, sabrın en yüce makamıdır. İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: "Kur'an'da sabır üç çeşittir: Allah'ın farzlarını yerine getirmeğe sabır, musibetin ilk şokuna sabır, Allah'ın belâsına sabır. Bu son sabır çeşidi, başka şeylere sabırdan daha zordur. Buna ancak peygamberler dayanabilir. Bundan dolayı Peygamberimiz: "yâ Rabbi, Sen'den bana dünya musibetlerini küçültüp kolaylaştıracak bir yakîn istiyorum." diye duâ etmiştir. 3881
Belâlar, ya kulu olgunlaştırmak, ya da günahlarından temizlemek içindir. Yüce Allah şöyle buyurur: "Başınıza gelen her musibet, ellerinizin yaptığı işler yüzündendir. Allah çoğundan da geçer."3882 Peygamber Efendimiz de şöyle buyurur: "Mü'min kula isabet eden hiç bir hastalık, tasa, ya da daha küçük bir olay yoktur ki Allah, o musibet ile o kulun günahlarından bir kısmını silmesin."3883; "Allah bir kuluna hayır dilerse,
3879] 14/İbrâhim, 12
3880] 13/Ra'd, 22
3881] Tirmizî, Deavât 79
3882] 42/Şûrâ, 30
3883] S. Buhârî, Merdâ 1; Müslim, Birr 52; Tirmizî, Cenâiz 1; Ahmed bin Hanbel, Müsned II/303, III/4, 18
- 1056 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onun günahının cezasını dünyada verir."3884 Rivâyete göre "Kim bir kötülük yaparsa, onunla cezalandırılır."3885 âyeti indiği zaman Hz. Ebûbekir: "Bu âyetten sonra insan nasıl sevinebilir?" demiş; Peygamberimiz (s.a.s.) de buna şu cevabı vermiştir: "Allah seni bağışlasın ey Ebûbekir, hasta olmuyor musun? İşte bunlar hep günahlarınızın cezasıdır."3886 "Kim başına gelen musibete Allah'ın buyurduğu gibi 'İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn'3887 deyip sonra, 'Allah'ım, bu musibetimden bana sevap ver, bunun ardından bana hayır ver (aldığın nimetin yerine daha hayırlısını ihsan eyle)!' diye duâ ederse Allah öyle yapar."3888 Bir kudsî hadiste de şöyle buyrulmuştur: "Kulumu bir belâ (hastalık) ile sınadığım zaman sabreder, Beni ziyaretçilerine şikâyet etmezse etinin yerine daha hayırlı bir et, kanının yerine daha hayırlı bir kan veririm. Onu iyileştirirsem günahından kurtulmuş olarak iyileştiririm, rahmetime (cennetime) koyarım." 3889
Hz. Ali, çocuğu ölen birine tâziye ederken şöyle demiştir: "Kader, üzerinden geçti, sabredersen me'cûr olursun (sevap alırsın). Eğer sızlanırsan yine kader üzerinden geçmiştir (geri döndürmek mümkün değildir), üstelik günahkâr olursun." Gerçekten sızlanma ve şikâyet, musibeti artırmaktan başka bir sonuç vermez. Allah'ın kazâsına sabretmeyenin musibeti ikiye katlanır; bir, musibetin kendisi, bir de sızlanmada haddi aşarak günaha girme. Sızlanmak, yaka paça yırtmak, kafasını yüzünü dövmek, aşırı şikâyette bulunmak, tasa göstermek, normal kıyafetini değiştirip yas giysileri giymek ve benzeri şeyler, istek ile yapılan şeylerin sınırında bulunduğu için insanı sabır makamından çıkarır. Bundan dolayı böyle şeylerden kaçınmalı, normal hayat geleneğini sürdürmeli, ölenin canı, aslında Allah'ın, kendisine verdiği bir emaneti olup, vakti gelince onu geri aldığını düşünerek teselli bulmalıdır.
Sabr-ı Cemil, musibete uğrayanın, başkasından ayırt edilmeyecek biçimde sabretmesi; kendisinin musibete uğradığını belli etmemesidir. Fakat kalbin üzülmesi, gözlerden yaş akması, kişiyi sabredenler sınırından çıkarmaz. Çünkü insan, beşeriyetin gereği olan bu halden ölünceye dek ayrılamaz. Peygamber’in (s.a.s.) dahi, oğlu İbrahim'in vefatında gözlerinden yaş akmıştır. "Sen, bundan men etmemiş miydin?" diyenlere: "Bu merhamettir, Allah merhametli kullarına acır!" buyurmuştur.3890 Kul bilmelidir ki başına gelen belâya sabırdan hâsıl olan sevap, o belâ olmadığı zamandaki âfiyet nimetinden büyüktür. Kul, Allah'ın bu sevâbını düşünerek hoşnutsuzluğu, burukluğu savarsa sabredenler derecesine erer.
Allah'tan sabra yardım dilemek, sabrın kendi nefsiyle değil; Allah'ın yardımıyla olduğunu bilmek gerekir. "Sabret! Senin sabrın ancak Allah'ın yardımı iledir."3891 Allah kula sabır vermezse kul sabredemez. Yine kul, başka bir gaye için değil; sırf Allah'ı sevdiği, O'nun rızâsına erebilmek için sabretmelidir; sabrı Allah için olmalıdır. Unutmamak lâzımdır ki, Allah için sabredenler, iki cihanın izzetine ermişlerdir. Zira onlar, Allah'ın beraberliğine kavuşmuşlardır. "Allah
3884] Tirmizî, Zühd 56; Ahmed bin Hanbel, Müsned IV/87
3885] 4/Nisâ, 123
3886] Ahmed bin Hanbel, Müsned I/11
3887] 2/Bakara, 156
3888] Müslim, Cenâiz 3, 4
3889] İmam Mâlik, Muvatta, Atâ bin Yesâr'dan; Beyhakî, Ebû Hüreyre'den rivâyet etmiştir.
3890] Buhârî, Cenâiz 32, Merdâ 9; Müslim, Cenâiz 11; Ebû Dâvud, Cenâiz 24; Nesâî, Cenâiz 22; İbn Mâce, Cenâiz 53; Ahmed bin Hanbel, Müsned V/204, 206
3891] 16/Nahl, 127
SABIR
- 1057 -
sabredenlerle beraberdir."3892 Allah'ın beraber olduğu kimseler, elbette iki dünyanın şerefine ererler.
Sabr-ı cemîl, sızlanmadan belâlara katlanmaktır. Sabra aykırı olan, derdini halka açmak, insanlara sızlanmaktır. Fakat halini Allah'a şikâyet etmek, O'na yakınmak sabra aykırı değildir. Nitekim Yakub (a.s.): "Ben üzüntü ve tasamı Allah’a şikâyet ederim."3893 demiştir. Hz. Eyyûb da Rabbine:"Bu dert bana dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin!"3894 diyerek derdini Allah'a arz etmiştir. Eğer derdi Allah'a arz etmek sabra aykırı olsaydı, Allah'ın sevdiği bu peygamberler, dertlerini Allah'a arz ve şikâyet etmezlerdi. Onların hali herkese örnektir. Kul, isyana, edepsizliğe varmadan niyazla derdini Allah'a arz edip kurtuluş dilerse bundan sevap alacağı gibi, belâya sabrı da güç kazanır. 3895
İnsan, hemen her çeşit zorluğa dayanabilecek güçte yaratılmıştır. Allah'ın bize verdiği sabır kuvvetini eğer yanlış yerlere dağıtıp harcamazsak; her meşakkate ve her musibete kâfi gelebilir.
İnsan, mâruz kaldığı musîbetlerin çok daha büyükleri ve beterleri olduğunu düşünüp haline sabretmelidir.
Arzu edileni elde etmeğe sabır, zaferin adresidir. Mihnetlere/sıkıntılara sabır ise kurtulu-şun adresidir.
Hasta ve kabir ziyaretinin temel hikmetlerinden biri, bu iki nasihatçinin sabır tavsiyesidir.
Hoşlanmadığına sabretmedikçe, hoşlandığını ele geçiremezsin. 3896
Kalbine hücum eden her türlü sıkıntıyı, sabır kalkanı ile karşılarsan, hiç bir dert seni can evinden vuramaz. 3897
Sabır, selâmet ve saâdet evinin anahtarı ve her musîbetin ilâcıdır. 3898
Sabır, tökezlemeyen bir binektir. 3899
Mevlâ görelim neyler; Neylerse güzel eyler. 3900
Lutfun da hoş, kahrın da hoş. 3901
Sabır saâdeti ebedî kalır, Sabır kimde ise o nasib alır.
Ne sarp iş olsa sabr ânı bitürür. Kamu yerden saâdetler yetürür. 3902
Meşhûr-ı mesel idi bu ammâ; Sabr ile koruk olurdı helva.
3892] 2/Bakara, 153, 249; 8/Enfâl, 46, 66
3893] 12/Yûsuf, 86
3894] 21/Enbiyâ, 83
3895] S. Ateş, Yeni İslâm İlmihali, s. 610-615
3896] Hz. İsa
3897] Hz. Ali
3898] Hz. Ali
3899] Hz. Ali
3900] Erzurumlu İbrahim Hakkkı
3901] Y. Emre
3902] Y. Emre
- 1058 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sabrı iç, seni öldürürse şehîd eder, yaşatırsa aziz (izzetli/onurlu) yaşatır.
Sabır ve zaman, ânî öfke ve şiddetin yapabileceğinden çok daha fazla iş başarır.
Mantık, talihsizliklere dayanabilir, cesaret onlarla çarpışır, sabır ile inanç ise onları yener.
Büyük başarıların sahipleri, küçük işleri titizlikle yapabilme sabrını gösteren kişilerdir.
İnsanlarla yaşamak için biricik yol sabırdır.
Ya sabır sabır sabredecek; veya sapır sapır dökülüp savrulacağız.
Acele şeytandandır; teennî ve sabır Rahman'dandır.
Sabır, biraz da zaman; Güçten, öfkeden daha yaman.
Sabır bir zırh, öfke düşmanların en azılısı.
Sabrı olmayanlar ne kadar fakirdirler.
Sabır, her bahçede yetişmeyen bir çiçektir.
Sabır, ruhun yüceliğini ortaya çıkarır.
Sabır, belâ karşısında güzel edeple durmaktır.
Sabır, şikâyeti bırakmaktır.
Sabır acıdır, meyvesi tatlıdır.
Sabır cennetin anahtarıdır.
Sabır, erdemin cesaretidir.
Sabır, umut etmek sanatıdır.
Sabır ile bitmez iş olmaz.
Sabır, maksadın en kestirme yoludur.
Sabır meserretin (sevincin), acele nedâmetin anahtarıdır.
Sabırlı kulunu Allah sever.
Sabır ile koruk helva; dut yaprağı atlas u dibâ olur.
Sabreden derviş, muradına ermiş.
Sabrın sonu selâmettir.
"Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır. Bize cesaret ver ki tutunalım. Kâfir kavme karşı bize yardım et!" 3903
3903] 2/Bakara, 250
SABIR
- 1059 -
Sabırla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Sabır Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 103 Yerde): 2/Bakara, 45, 61, 153, 153, 155, 175, 177, 249, 250; 3/Âl-i İmrân, 17, 120, 125, 142, 146, 186, 200, 200; 4/Nisâ, 25; 6/En’âm, 34; 7/A’râf, 87, 126, 128, 137; 8/Enfâl, 46, 46, 65, 66, 66; 10/Yûnus, 109; 11/Hûd, 11, 49, 115; 12/Yûsuf, 18, 83, 90; 13/Ra’d, 22, 24; 14/İbrâhim, 5, 12, 21; 16/Nahl, 42, 96, 110, 126, 126, 127, 127; 18/Kehf, 28, 67, 68, 69, 72, 75, 78, 82; 19/Meryem, 65; 20/Tâhâ, 130, 132; 21/Enbiyâ, 85; 22/Hacc, 35; 23/Mü’minûn, 111; 25/Furkan, 20, 42, 75; 28/Kasas, 54, 80; 29/Ankebût, 59; 30/Rûm, 60; 31/Lokman, 17, 31; 32/Secde, 24; 33/Ahzâb, 35, 35; 34/Sebe’, 19; 37/Sâffât, 102; 38/Sâd, 6, 17, 44; 39/Zümer, 10; 40/Mü’min, 55, 77; 41/Fussılet, 24, 35; 42/Şûrâ, 33, 43; 46/Ahkaf, 35, 35; 47/Muhammed, 31; 49/Hucurât, 5; 50/Kaf, 39; 52/Tûr, 16, 16, 48; 54/Kamer, 27; 68/Kalem, 48; 70/Meâric, 5, 5; 73/Müzzemmil, 10; 74/Müddessir, 7; 76/İnsan, 12, 24; 90/Beled, 17; 103/Asr, 3.
B- Sabır Konusundaki Âyet-i Kerimeler
a- Sabretmek: 11/Hûd, 115; 16/Nahl, 127; 18/Kehf, 28; 39/Zümer, 10; 40/Mü’min, 55, 77; 42/Şûrâ, 33; 52/Tûr, 48.
b- Sabrı Tavsiye etmek: 90/Beled, 17; 103/Asr, 1-3.
c- Sabır İle Allah’tan Yardım İstemek: 2/Bakara, 45, 153; 7/A’râf, 126.
d- Belâ ve Musibetlere Sabretmek: 2/Bakara, 155-157; 3/Âl-i İmran, 186; 22/Hacc, 35; 57/Hadîd, 22-23.
e- Sıkıntılara Sabretmek: 2/Bakara, 177; 13/Ra’d, 22; 25/Furkan, 75.
f- Hakaret ve Saldırılara Sabretmek: 3/Âl-i İmran, 186, 195; 6/En’am, 10, 34; 7/A’râf, 127-128; 10/Yûnus, 109; 15/Hıcr, 97-98; 16/Nahl, 96; 31/Lokman, 17; 38/Sâd, 17; 45/Câsiye, 14; 46/Ahkaf, 35; 50/Kaf, 39; 73/Müzzemmil, 10; 74/Müddessir, 7.
g- Hastalıkta Sabretmek: 2/Bakara, 177, 214, 250; 3/Âl-i İmran, 125, 142, 146, 200,
h- Sabredenler Takvâ Sahipleridir: 3/Âl-i İmran, 16-17.
i- Sabredenlerin Mükâfatı: 11/Hûd, 11, 115; 33/Ahzâb, 35.
j- Allah Sabredenlerle Beraberdir: 8/Enfâl, 46.
k- Sebat Etmak: 11/Hûd, 115; 18/Kehf, 28.
l- Sebat ile Allah’tan Yardım İstemek: 2/Bakara, 45.
m- Dinde Sebat Etmek: 3/Âl-i İmran, 144; 42/Şûrâ, 13; 49/Hucurât, 15.
n- Doğrulukta Sebat Etmek: 42/Şûrâ, 15.
o- Kötülüğü Terkte Sebat Etmek: 74/Müddessir, 5, 7.
p- Savaşta Sebat Etmek: 2/Bakara, 250; 3/Âl-i İmran, 144, 147; 8/Enfâl, 45; 47/Muhammed, 35.
r- Sebat Edenlerin Mükâfatı: 11/Hûd, 15.
Sabırla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
(Kütüb-i Sitte Hadisleri)
Sabır: 9/ 537-545 , 5/ 352, 11/ 304, 13/ 97.
Sabretmek: 3/ 410-411
Sabrın İslâmî Tebliğdeki Yeri: 16/ 215-216
Sabrın Mükâfatı: 9/ 537-545
Sabrın Çeşitleri: 9/ 537, 13/ 269
Sabır Şartıyla Hastalıklar Günahlara Keffârettir: 13/ 289-290
Hastalığa Karşı Sabretmek: 9/ 546
Allah'tan Daha Sabırlı Kimse Yoktur: 9/ 554
Allah, Kimin İki Sevdiği Kişiyi Alırsa, Sabrı Karşılığında Ona Cenneti Verir: 9/ 544-545
Çocuğu Ölen Kimsenin Sabretmesinin Mükâfatı: 9/ 544-545
En Büyük İhsan Sabırdır: 14/ 46-47
Makbul Sabır: 9/ 539-540
Musibetlere İlk Anda Sabretmek: 9/ 539
Öfkeyi Tutmanın Mükâfatı: 9/ 538
Peygamberimiz'in Sabrı ve Merhameti: 9/ 554
Zulme Sabretmenin Mükâfatı: 15/ 174
- 1060 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(S. Buhari, Tecrid-i Sarih)
4/ 369, 5/ 258, 12/ 147, 148.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 288-290
2. Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 327-331
3. Mefatihu'l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 483-486
4. Fî Zılâli'l-Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 11, s. 321-325
5. Kur'an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 131-132
6. El-Câmiu li-Ahkâmi'l-Kur'an, İmam Kurtubi, Buruc Y. C. 2, s. 59-62
7. Min Vahyi'l-Kur'an, Muhammed H. Fadlullah, Akademi Y. C. 2, s. 29-34
8. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. C. 1, s. 123-124
9. Min Vahyi'l Kur'an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 2, s.
10. Sabır, Mehmed Zahit Kotku, Seha Neşriyat
11. Sabr, Seyyid Ali Hameneî, Endişe Y.
12. Kur'an'da Sabrın Önemi, Harun Yahya, Vural Y.
13. Sabredenler ve Şükredenler, İbn Kayyım el-Cevziyye, Pınar Y.
14. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 5, s. 299-301
15. Kur'an'da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 442-444
16. Kur'an'da Temel Kavramlar, Cavit Yalçın, Vural Y. s. 106-108
17. İslâm'ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 555-559
18. Kur'an'da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. s. 146-150
19. İnanç ve Amelde Kur'anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 240-244
20. Kur'anî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılâb Y. s. 167-168
21. Allah Erinin Ahlâk ve Kültürü, Said Havva, Petek Y. 418-424
22. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 192-194
23. İhyâi Ulûmi'd-Dîn, İmam Gazali, Bedir Y. c. 4, s. 113-152
24. Tenbihu'l-Gâfilin, Ebu'l-Leys Semerkandi, Bedir Y. s. 260-279
25. Haksöz, Sayı 60, Mart 96, s. 34-36; sayı 70, Ocak 97, s. 46-49, F. Candan, C. T. Soykök
26. Yeni İslâm İlmihali, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Y. s. 108-115
RÜYA
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
RÜYA
- 959 -
Kavram no 152
Nimetler 20
Bk. İnsan-Nâs; Ruh
RÜYA
• Rüya; Anlam ve Mâhiyeti
• Rüya; Esrârengiz Kapı, Bir Başka Âlemle İrtibat
• Bilimsel Araştırmalar Işığında Rüya
• Uyku ve Rüya
• Rüyâ-yı Sâdıka; Doğru Rüya
• Rüya Tâbiri/Yorumu
• Kur’ân-ı Kerim’de Rüya
• Hadis-i Şeriflerde Rüya
• Rüyada Peygamberimizi Görmek
• Tasavvufta Rüya ve Rüyanın Bilgi Kaynağı Olması; Rüya İle Hadis Rivâyeti
• Rüya, Bilgi Kaynağı Değildir; Rüya İle Hüküm Sâbit Olmaz!
• İstihâre ve Rüya Falına Dönüştürülmesi
• Tefsirlerden İktibaslar
• Konuyla İlgili Lügatçe
“Bir zaman Yusuf, babasına (Ya’kub’a) demişti ki: ‘Babacığım! Gerçekten ben (rüyamda) on bir yıldızla güneşi ve ay’ı gördüm, yani onları bana secde ederlerken gördüm.”
“(Babası:) ‘Yavrucuğum! Rüyanı sakın kardeşlerine anlatma, sonra sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan insana apaçık bir düşmandır.”
“İşte böylece Rabbin seni seçecek, sana (rüyada görülen) olayların yorumunu öğretecek ve daha önce iki atan İbrâhim ve İshak’a nimetini tamamladığı gibi sana ve Ya’kub soyuna nimetini tamamlayacaktır. Çünkü Rabbin çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.” 3570
Rüya; Anlam ve Mâhiyeti
Rüya; Uyku sırasında aynen uyanıkmış gibi çeşitli olayların yaşanması halidir, Türkçe’de düş de denir. Rüya, çağlar boyunca bütün toplumlarda büyük önem görmüştür. Rüyanın mâhiyeti ve kökeni hakkında çok şeyler yazılıp söylenmiştir. Ancak bu yazılıp söylenenler her topluma ve her kültüre göre ayrı ayrı olagelmiş ve hep değişkenlik arzetmiştir. Tarihte bazı toplumlarda rüyaya büyük önem verilmiş ve bazen bu rüya tabirleri, kitaplar halinde toplanmıştır. Genellikle rüya, uyanıklık halinin bir uzantısıdır; etkisinde kalınan sevindirici veya üzücü olayların uyku halinde yaşanması olayıdır. İslâm'da rüya hukukî bir kaynak ve delil değildir. Yalnız gören kişi ile alâkalıdır. O kişi de bu rüyasını hayra yorar ve bu rüya yalnız kendisini bağlar.
3570] 12/Yûsuf, 4-6
- 960 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Rüya, "Allah Teâlâ'nın melek vasıtasıyla hakikat veya kinâye olarak kulun şuurunda uyandırdığı enfusî idrâkler ve vicdanî duygular veya şeytanî telkinlerden meydana gelen karışık hayallerden ibarettir" şeklinde de tarif edilmiştir.
Rüya, uykuda bütün duygu ve bilinç hallerinin tamamen yok olmadığı bir sırada meydana gelir. Nitekim rüyâ, uykunun az olduğu sabaha karşı daha çok görülür. Rüyada, görülmesi mümkün olan şeyler görülür. Uyanıkken görülmeyecek olan şeyleri rüyada görmek mümkün değildir. Bir kişi rüyada aynı anda hem ayakta, hem de otururken görülemez. Mümkün ve olağan olmayan şeyleri rüyada görme imkânı yoktur. Rüya bir idrâk işidir. Zira rüya insanların kalplerinde yaratılan ve oraya yerleşen şeyin hayal etme ve düşünme yoluyla idrâk edilmesi demektir.
Müslümanların dışındaki birtakım çevreler de bu konuda tutarsız ve reddedilmeye mahkûm bir sürü şeyler söylemişlerdir. Ancak sağlıklı görüş sahibi âlimlerin ve imamların görüşü makbuldür. Allah (c.c.) uyanık insanın kalbinde, birtakım itikatlar yarattığı gibi, uyuyan insanın kalbinde de bazı itikatlar yaratır. Allah uyuyan insanın kalbinde yarattığı itikatları başka zamanlarda yarattığı birtakım şeylerin belirtisi ve aynası haline sokar. Rüyada görülen durum, bazen aynası olduğu işe aykırı olur. Uyanık kişinin kalbinde yaratılan itikat ve kanaat, bazı olayların aynası görünümünde olmasına rağmen bunun tersi çıkabilir. Meselâ bulut yağmurun belirtisidir. Allah (c.c.) bulutu yağmurun alâmeti olarak yaratmıştır. Ama bazen bulut olmasına rağmen yağmur yağmayabilir. Aynı şekilde, uyku halindeki insanın kalbinde yarattığı itikadı ve inancı, bir hâdisenin belirtisi olarak yaratmıştır. Fakat bazen yağmur yağmadığı gibi o olay da olmayabilir. Uyku halindeki insanın kalbinde söz konusu itikat bazen meleğin huzurunda oluşur. Bu takdirde sevindirici rüya görülür. Bazen de şeytanın hazır bulunduğu bir zamanda oluşur. Bu takdirde üzüntülü ve zararlı rüya görülür. Rüyanın mâhiyeti hakkında en üstün bilgi Allah katındadır.
Kur'ân-ı Kerim'in birçok yerinde rüyadan söz edilmiştir. Hz. İbrahim (a.s.), oğlu İsmail (a.s.)'i rüyada boğazlama emri almış ve bu rüyayı uygulamaya teşebbüs etmiştir.3571 Yusuf (a.s.) da rüyasında on bir yıldızla, ay'ın kendisine secde ettiğini görmüş;3572 Mısır hükümdarının ve hapishanedeki iki kişinin gördükleri rüyaları tabir etmiştir.3573 Kur'ân-ı Kerim'de Hz. Peygamber'in görmüş olduğu rüyalardan da söz edilmektedir. 3574
Hadis kitaplarının hemen hepsinde Hz. Peygamber'in gördüğü rüyalar ve yaptığı rüya tâbirleri hakkında geniş bilgi vardır. Rüya ile ilgili Rasûlüllah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Sâlih kişi tarafından görülen rüya, peygamberliğin kırk altı parçasından bir parçadır." Bir başka hadiste de şöyle der: "Mü’minin rüyası, peygamberliğin kırk altı parçasından bir parçadır; Peygamberlik gitti ve mübeşşirat kaldı.” mü'minin rüyası, peygamberliğin kırk altı cüzünden bir cüzdür." 3575
Hadisteki ihtilâflar ve bildirilen değişik sayılar, rüya gören müslümanın
3571] 37/Sâffât, 102
3572] 12/Yûsuf, 4
3573] 12/Yûsuf, 36, 43
3574] 48/Fetih, 27; 37/Sâffât, 105; 17/İsrâ, 60
3575] Buhârî, Ta'bir 26; Müslim, Rüya 8, hadis no: 2263; Tirmizî, Rüya 1, h. no: 2271; Ebu Dâvud, Edeb 96, h. no: 5019
RÜYA
- 961 -
haline dönüktür. Takvâ sahibi olmayan ve İslâm'ın ölçülerine göre fâsık sayılan müslümanın gördüğü rüya, nübüvvetin yani peygamberliğin yetmiş parçasından biridir. Takvâ sahibi olan müslümanın rüyası ise nübüvvetin kırk altı parçasından biridir. Şu halde rüyanın doğruluk derecesi müslümanın salâh ve takvâsına göre değişik olur.
Müslümanın gördüğü rüyanın peygamberliğin özelliğinin parçalara bölünmesi veya takvâ sahibi olan bir müslümanın peygamberlik hasletinden bir parçayı kazanabilmesi demek değildir. Maksat şudur: Peygamberlikte zaman zaman gayptan haberdar olma özelliği vardır. Yüce Allah dilediği zaman bir peygamberi gayptan haberdar eder. Bu itibarla, gayptan haberdar olmak, peygamberliğin alâmetlerindendir. Peygamberlik görevi kalıcı değildir. Fakat alâmetleri kalıcıdır. Müslüman bir kimse bazen Allah'ın takdir ve dilemesi ile rüya âleminde bir gayptan haberdar edilebilir. Bu itibarla müslümanın rüyada gördüğü bir şey aynen gerçekleşebilir.
Güzel rüyanın peygamberliğin kırk altı parçasından bir parça sayılması şöyle yorumlanır: Sahih rivâyetlerin birçoğuna göre Peygamber (s.a.s.) altmış üç yıl yaşamış ve peygamberlik süresi yirmi üç yıl sürmüştür. Çünkü o, kırk yaşını doldurduğu zaman peygamber olmuştur. Hz. Peygamber’e (s.a.s.) ilk zamanlar vahiy rüya halinde gelirdi. Bu durum altı ay sürmüştür. Bu süre zarfında gördüğü rüyalar aynen çıkıyordu. Peygamberlik süresi yirmi üç yıl devam ettiğine göre, rüya yoluyla vahiy süresi bunun kırk altı parçasından bir parça olur. Başka hadislerde rüya, peygamberliğin yetmişte bir, kırk dörtte bir, ellide bir olduğu ifade edilir.
Rüyanın peygamberliğin parçalarından biri olduğunu açıklayan hadislerin değişik oranlar ifade etmesi, hadislerin gelişmesi anlamına gelmemektedir. Çünkü sâlih ve sâdık bir rüya kişinin doğru sözlü, emâneti yerine vermek, sağlam itikatlı olmak gibi hususlardaki derecesine göre değerlendirilir. Bu konuda insanlar arasındaki farklılık kadar rüyalar da değişik olur. Kim samimi bir kalp ile Allah'a ibâdet eder ve doğru sözlü olursa, gördüğü rüyalar daha doğru ve peygamberliğe daha yakındır. Zira peygamberler arasında bile fazilet farkı vardır. İnkârcı, kâfir ve yalancı kişilerin de rüyaları doğru çıkabilir. Bu takdirde bu kişilerin rüyaları vahiy ya da nübüvvetten bir parça olamaz.
Çünkü gayptan haber veren her doğru söz, nübüvvet sayılmamıştır. Bu konuda şu hususlar daima gözönünde bulundurulmalıdır:
1- Doğru rüya görmek sadece mü'minlere mahsus değildir. Müslüman olmayanlar da görebilirler. Yûsuf sûresinde bahsedilen Mısır hükümdarı ve zindandaki iki kişinin gördüğü rüyalar gibi.
2- Herkes aynı özellik ve nitelikte değildir. Doğru rüya nâdir hallerde ve rûhu çok hassas kişiler tarafından görülür.
3- Görülen rüyaları esas alarak hayata nizam ve intizam vermeye kalkışmak yanlıştır. Zira rüyaların doğruluğunu ölçmek ve tesbit etmek mümkün değildir.
4- Rüya ile yalnız o rüyayı gören amel edebilir. Fakat amel etmesi şart değildir. Zira rüyada kaza geçirdiğini gören bir kimse bir vâsıtaya bindikten sonra kaza geçirip ölmüş olsa, intihar etmiş sayılmaz.
Bundan dolayı Fıkıhta, Kelâm ilminde ve mahkemede rüya, delil kabul
- 962 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edilmez. Rüya haktır, ama doğru rüya gören ve rüyayı doğru şekilde yorumlayan kişiler azdır. Rüyaları doğru bir şekilde olaylar yorumlar (Yani, rüyaların sâdık olduğunu, doğru çıktığını, ancak uyanıkken o olayı yaşadığımızda anlayabiliriz). Bazı rüyalar da yorumu ile birlikte görülür. Bazı kimseler gördüğü rüyayı yorumlayamaz, ama sâdık rüya olduğunu anlarlar.
Rüya tabir etmek Allah vergisidir. Herkes rüya tabir edemez. Akıl ve mantık bu iş için yeterli değildir. Rüya merhametli ve öğüt verebilecek durumda olanlara anlatılmalı, güzelce yorumlayamayacak kişilere söylenmemelidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadislerinde de "Rüya gören onu hiç kimseye söylemediği sürece o, bir kuşun ayağına bağlıdır (zuhur etmez); söylerse zuhur eder. Böyle olunca rüyanızı yalnız akıllı, sizi seven veya size öğüt verecek durumda olan kimselere söyleyin” 3576 buyurmuştur.
İmam Mâlik’e "Herkes rüya tabir edebilir mi?" diye sorulmuş "Nübüvvetle oynanır mı?” diye cevap vermiştir. Yine İmam Mâlik rüyayı iyi tabir edenler yorumlasınlar. Eğer iyi görürse söylesin; iyi görmezse iyi söylesin veya sussun” demiştir. "İyi görmese de onu iyi olarak mı tabir etsin?” sorusuna, "Hayır” demiş; sonra "Rüya nübüvvetin bir parçasıdır. Nübüvvetle oynanmaz” diye cevap vermiştir. 3577
Rüya genel olarak iki kısma ayrılır:
Birincisi: Doğru ve güzel olan rüyalar. Bu tür rüyalar, uyanıklık âleminde doğru çıkan rüyalardır. Peygamberlerin, onlara uyan sâlih mü’minlerin gördükleri rüyalar bu tür rüyalardır. Bazen dindar olmayan insanlar da bu tür rüyaları görürler.
Bu tür rüyalar üç grupta ele alınabilir:
1- Yoruma ve tabire ihtiyaç göstermeyecek kadar açık seçik rüyalar, Hz. İbrahim'in rüyası gibi...
2- Kısmen yoruma ihtiyaç gösteren rüyalar. Hz. Yusuf'un rüyası gibi...
3- Tamamen tabir ve yoruma ihtiyaç gösteren rüyalar. Mısır hükümdarının gördüğü rüya gibi...
İkincisi: Adğâs adı verilen karmakarışık ve hiçbir anlam taşımayan rüyalardır. Bu tür rüyalar da birkaç kısma ayrılır:
a- Şeytanın uyuyan kişiyle oynaması ve onu üzmesine sebep olan rüyalar. Meselâ kişi rüyasında başının koparıldığını ve kendisinin başının peşinden gittiğini görür. Ya da korkunç ve tehlikeli bir duruma düştüğünü ve hiçbir kimsenin kendisini kurtarmaya gelmediğini görür.
b- Meleklerin haram bir şeyi uyuyan için helâl kıldığına veya haram bir iş teklif ettiklerine dair olan ve aklen muhal ve imkânsız olan buna benzer işlerle ilgili rüyalar.
c- Kişinin uyanık iken üzerinde konuştuğu veya olmasını temenni ettiği bir şeyi, uyanık iken itiyad haline getirdiği bir şeyi rüyasında görmesi.
3576] Tirmizî
3577] Kurtubî, Tefsir, IX, 122-127; Elmalılı, Hak Dini Kuran Dili, IV, 2863-2869; Tecrîd-i Sarih Tercümesi, XII, 271
RÜYA
- 963 -
Bu durumda rüyanın üç çeşit olduğu görülmektedir:
a- Allah tarafından bir müjde olabilen bir rüya. Buna rahmanî rüya denir. b- Kişinin uyanık iken önem verip kalben meşgul olduğu bir şeyle ilgili olarak gördüğü rüya. c- Şeytan tarafından korkutulan kişinin gördüğü rüya. Buna şeytanî rüya adı verilir.
Kötü bir rüya gören bir müslümanın yapacağı işler: Gördüğü rüyanın şerrinden ve şeytanın şerrinden üç kez Allah'a sığınır. Şöyle der: "Allah'ım, bu rüyanın şerrinden ve rahmetinden uzak kalmış olan şeytanın şerrinden sana sığınırım." Rüyanın hayra dönüşmesi için duâ eder. Bu tür rüyayı hiçbir kimseye anlatmaz.
Müslüman, gördüğü iyi bir rüyadan ötürü uyanınca Allah'a hamdeder. Bu rüyadan dolayı sevinir, bunu bir müjde kabul eder. Rüyayı sevdiği bir kimseye anlatır, sevmediğine kesinlikle anlatmaz. 3578
Rüya, yakın zamanlara kadar ancak teorik yaklaşımlarla ele alınabilen ve bilimsel tarzda tanımlanmaktan oldukça uzak olan, genel olarak "uykuda görülen ve uyku sonrasında hatırlanan hayaller" olarak kabul edilen bir kavramdır. 1950'lerden sonra elektriksel araştırma tekniklerinin gelişmesi ve uyku laboratuarlarının kurulmasıyla, uykunun yanısıra rüya hakkında da bilimsel veriler toplanmaya başlamıştır. Bu konuda yapılan en önemli keşif, uyku sırasındaki bedensel ve beyinsel işlevlere göre uykunun rem göz hareketleri; rapid eye movements) ve nrem (yavaş göz hareketleri; non-rapid eye movement) olmak üzere iki aşamaya ayrılmasıdır. Her iki evrenin toplamı ortalama 90 dakika olup bir gecelik uykuda ortalama 4-5 kez evreler birbirlerini izlerler. Bir gece uykusunun toplam % 20'sini bedenin görece daha aktif, uykunun görece daha yüzeysel olduğu rem uykusu oluşturur. Rem uykusunun en belirgin özelliği bu evrede uyandırılan bireylerin çoğu kez o sırada rüya görmekte olduklarını söylemeleri ve bu evre uyanmadığı zaman ertesi gün duygusal karışıklığın ortaya çıkmasıdır. Bu özellik uzunca bir süre rem uykusunun rüya uykusu olarak anılmasına yol açtıysa da, bugün rüyanın nrem'de de görüldüğü ileri sürülmektedir. Rüya ile ilgili deneysel verilerde ve gözlemlerde elde edilen en genel sonuçlar şimdilik bunlar olmakla birlikte araştırmalar asıl olarak bu noktada odaklanmış durumdadır.
Rüyaya yüklenilen geleneksel anlamlar, modern psikolojik ekollerin yaklaşımlarında bulunmaktadır. Modern psikolojide teorik ve uygulama alanlarında rüyaları ele alma ve rüya yorumunda öne çıkmış belli başlı ekoller ise şunlardır:
Rüya teorisi ve rüya yorumlamaları Freud’cu psikanalizin köşe taşlarındandır. Freud'a göre rüya, "bilinçdışının kral yoludur." Psişik aygıtın deterministik ilkesi uyarınca her rüya içeriğinin bir anlamı vardır. Fakat rüyanın anlamını ortaya koyabilmek için onun görünen (manifest) yanının ötesindeki süzgeçten geçmiş (latent) yanına uzanmak gerekir. Rüya, nevrotik belirtiler gibi yasaklanmış istekler ile bu istekleri engelleyen güçler arasındaki bir uzlaşma sonucu ortaya çıkar. Bu, rüyanın görünen içeriğidir; buradan yasaklanmış isteklerin yer aldığı gizli içeriğe gidilebilir. Rüyanın temel işlevi kabul edilemeyen bilinçdışı, içgüdüsel isteklerin fantezisi aracılığıyla doyum sağlamaktadır. Dolayısıyla uyku rüya içindir ya da rüya uykunun bekçisidir.
3578] Ahmet Arpa, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 285-287
- 964 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Analitik psikoloji okulunun kurucusu Jung ise rüyayı doğal ve normal psişik bir olgu olarak görür: "Rüya, bilinçdışı gerçeğin, kendiliğinden, kendine özgü ve sembolik tablosudur." Freud'un sandığı gibi bir belirti veya kılık değiştirme değildir. Jung'a göre rüya nesnel veya öznel yorum düzeylerine sahiptir. Nesnel düzeyde rüya, çevredeki gerçek insan ilişkileri ağına göre, öznel düzeyde ise figürlerin rüyayı görenin kişiliğinin belli yanlarını temsil etme ihtimaline göre yorumlanır. Jung'un rüyaya bakışa getirdiği bir özgünlük de, rüya sahibiyle doğrudan ilişkisi olmayan kollektif bilinçdışına ait rüyaların da olabileceğini; buradaki sembollerin eski atalarımızın yaşantılarına, tarihe ve mitolojiye uzanabileceğini söylemesidir.
Bireysel psikoloji okulunun kurucusu Adler'e göre rüya, düşünce sürecinin bir parçasıdır ve bireyin yaşam tarzıyla uygunluk gösterir. Onun rüya yorumu teorisi, insanın sürekli olarak kendisini geleceğe hazırladığı anlayışından kaynaklanır. Rüyalar, rüya görenin 'burada ve şimdi' olan yaşama bakışıyla gelecekteki amaçları ve onlara ulaşma planlarının birleşimidir.
Sosyo-kültürel psikolojik yaklaşımın önde gelen isimlerinden Horney için ise nevrotik kişideki yapıcı ve yıkıcı materyali anlayabilmek için rüya bir fırsattır. İnsan rüyada daha açık, daha az savunucu olur. Rüyalar insanın kendini gerçekleme şansını ele geçirdiği yerdir. Kelman ise, varoluşsal kavramlarla ve Doğu düşünce biçimleriyle Horney'in rüyalara bakışını genişletir. Ona göre rüyadaki her sembol bir ben veya özne, bir de başkası veya nesne görünümüne sahiptir. 3579
Rüyanın mâhiyetini açıklama sadedinde insanlar, eskiden beri uğraşmışlar, farklı izahlar getirmişlerdir: Doktorlar, psikologlar, felsefeciler gibi, başka dinlere mensup olanların da izahı, diğerlerine benzemez. Mâzirî'nin değerlendirmesiyle, ileri sürülen iddialar, çoğunluk itibariyle münker ve bâtıl hükmünde zanlardan ibârettir. "Çünkü der, akılla idrâk edilip, üzerine delil getirilemeyen şeyleri anlamaya çalışmışlar, kesin iddialarda bulunmuşlardır. Hâlbuki ‘olabilir’ diye ihtimalle söz edilecek yerde kesin hükümde bulunmak hatadır."
Kurtubî, şeriat âlimleri dışında kalanların rüya konusunda birbirine zıt, tutarsız iddialarda bulunmalarını, onların bu işi yaparken, peygamberlerin gösterdiği doğru yoldan ayrılmalarıyla izah eder. Ona göre, rüya, nefse/rûha ait idrâklerdir. Hâlbuki nefsin/rûhun hakikati bizce meçhuldür, bilinemez. Durum böyle olunca, kendisi meçhul olan nefsin idrâk ettiği şeyleri (rüyayı) anlayamamamız, bilemememiz çok daha normaldir, tabiidir. Biz daha ziyade göz ve kulakla idrâk edilen şeyleri anlayabiliriz.
İslâm âlimlerinin rüya ile ilgili tavsiflerinde bazı tâbirat farklılıklarına rastlanırsa da onlar özde ve esasta birleşirler. Buna göre, rüya, Allah'ın yaratmasıyla vukua gelen bir hâdisedir. Yaratma işinde şeytan ve melek vâsıta kılınmaktadır. Rüyanın sâdık ve sâlih olanı var, kâzip ve gayr-ı sâlih olanı var. Tâbir sûretiyle rüyanın delâlet ettiği şeye yaklaşılabilir.
Ebu Bekr İbn'l-Arabî şöyle der: "Rüya, Cenab-ı Hakk'ın melek veya şeytan vâsıtasıyla, insanın kalb ve şuuruna hakikat veya kinâye olarak koyduğu rûhî idrâklerdir. Bunlar ya açıktır ya da karmakarışık şeylerdir. Rüyanın uyanık haldeki benzeri, zihne gelen hâtıralardır. Zîra bunlar bazan belli bir maksada uygun
3579] Erol Göka, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Y., c. 3, s. 329-330
RÜYA
- 965 -
olarak intizam dahilinde zihne doğar, bazan da intizamsız ve karmakarışık şekilde hayale dökülürler."
Bir başka izaha göre: "Allah, melek vâsıtasıyla, uyuyanın idrâk mahalline (şuur, kalb), görülen şeyleri atar. Bu atılanlar orada duygularla algılanan sûretlere bürünür. Bunlar bazan hâricen mevcut olmamakla birlikte aklen idrâk edilen ma'kul mânâlarının misalleridir. Bu görülenler, her iki halde de mübeşşir (iyinin habercisi) veya münzir (kötünün habercisi) olabilirler."
Ayrıca rüya: "Olmuş veya olacaklar için Allah'ın alem kıldığı şeyin hayalde teşekkül eden misâllerinin uyku esnasında enfüsî olarak idrâk edilmesidir" diye de târif edilmiştir.
Rüya yönüyle insanlar üç kısımdır. İslâm âlimleri, bu mevzûda vârid olan hadisleri değerlendirerek insanları üç gruba ayırırlar:
1- Peygamberler: Bunların rüyalarının hepsi doğrudur. Bazen de tâbir gerektiren şeyler görebilirler.
2- Sâlihler: Bunların rüyaları çoğunluk itibarıyla doğrudur. Bunlar da bazan tâbire muhtaç olmayacak açıklıkta görürler.
3- Diğer insanlar: Bunlar, doğru ve doğru olmayan rüyanın her ikisini de görürler. Bunlar üç kısımdır.
a) Mestur (hali kapalı) olanlar: Bunların rüyaları halleriyle uyumlu gider.
b) Fâsıklar: "Bunların rüyası çoğunlukla edğâs (karışık, mânâsız)dır. Doğru kısmı pek azdır.
c) Kâfirler: Bunların rüyasında sıdk iyice azdır. Bu duruma: "Rüyaca en doğruları, sözce en doğrularıdır" hadisi işaret eder.
Mü'minin Rüyası: Ebu Bekr İbn'l-Arabî der ki: “Sâlih mü'minin rüyası, nübüvvetin cüzü olduğu söylenen rüyadır. Mü'minin ‘sâlih’ olması demek, istikamet ve nizam üzere olması demektir...” Buna göre, fâsıkın rüyası peygamberliğin cüzlerinden sayılmaz. Mâmâfih en uzak cüzü sayılır diyen de olmuştur. Fakat kâfirin rüyası hiçbir surette sayılmaz.
Kurtubî der ki: "Sâdık ve sâlih mü'min, hâli, peygamberlerin haline uyan ve bu sebeple peygamberlere ikram edilmiş olan "gayba ıttılâ"ın bir neviyle kendisine ikram olunmuş bulunan kimsedir. Kâfir, fâsık ve karışık kimseye gelince, bunların rüyası bazen sâdık bile olsa nübüvvetten sayılmaz. Bunların rüyasındaki sıdk (doğruluk) yalancının bazen doğru söylemesine benzer. Gaybdan haber veren herkesin sözü peygamberliğin cüzlerinden sayılmaz; kâhin, falcı, müneccim ve benzerlerinin sözü gibi."
Bazılarınca mevkuf, bazılarınca merfû olarak rivâyet edilen bir kısım hadislere göre rüyalar üç kısımdır:
1- Hak rüya: Bu, hadislerde "rüya-yı sâliha", "rüya-yı sâdıka", "rüya-yı hasene" gibi farklı kelimelerle ifade edilmiştir. Bu isimlerle zikredilen rüyalar, edğâs'tan uzak ve hâlistirler. Bu, kişinin mazhar olacağı yakın bir hayrın habercisidir. Bu sebeple Allah'tan büşrâ (müjde) kabul edilmiştir.
- 966 -
KUR’AN KAVRAMLARI
2- Kişinin nefsinin konuştuğu rüya: Bu, kişinin uyanık halde zihninden geçen vehimlerin tesiriyle gördüğü rüyadır.
3- Şeytanın üzüntü verdiği rüya: Hoşa gitmeyen, can sıkıcı rüyalar buraya girer.
Bu üç kısma, İbn Hacer dört kısım daha ekleyerek 7'ye çıkarır. Mâmâfih bunları da yukarıdakilerden birine dâhil ederek üçü asıl kabul etmek mümkündür.
4- Hadîsu'n nefs: Nefsin konuşması, yani arzuların te'siriyle görülen rüya.
5- Şeytanın eğlenmesi: Hadiste, "Şeytan birinizle rüyada eğlenirse bunu başkasına anlatmayın" denmiştir.
6- Uyanıkken yapmaya alıştığını rüyada görmek. Belli saatlerde yemeyi itiyad edinen kimsenin o saatte uyuyunca kendini yemek yerken görmesi gibi.
7- Edğâs: (Karışık, yalancı rüyalar). 3580
Batılılara göre rüyanın çeşitleri çok daha basit değerlendirilir: Kehânetsel, aldatıcı, deneysel, sezgisel, tecrübe ürünü, uhrevî, akıl almaz, çılgınca, eğlenceli rüyalar.3581 Görüldüğü gibi bu rüya çeşitleri, tür olmaktan daha çok, rüyaların sıfatlarıdır.
Rüya; Esrârengiz Kapı, Bir Başka Âlemle İrtibat
Rüyalar, hepimizi meşgul eden enteresan olaylardır. Hemen herkesin, tatlı uykuları arasında bol bol gördüğü ve bazen de günlerce etkisi altında kaldığı rüyalar vardır. Bazı kimseler, geleceğe âit olayları, vukuundan önce, rüyalarında görebildiği gibi; nice insanın rüyası yorumlandığı veya beklendiği gibi çıkmayabilir. Bütün bunlar göstermektedir ki, insanoğlu rüya ile başka bir âleme irtibatlıdır.
Tarihte gelip geçmiş bazı devlet adamları, âkıbetlerini rüyada önceden görmüşlerdir: Genç Osman, Abraham Lincoln bunlara örnektir. Batı dünyasının bazı şöhret olmuş kişileri, rüya aracılığıyla ilham alarak eser vermişlerdir. Rüyada gördüğü bir operayı uyanır uyanmaz notaya alan Richard Wagner, atomun ilk modern tablosunu çizen Niels Bohr, hikâyelerini rüyada görüp yazan Stevenson ve daha pek çok sanatkâr şöhretlerini rüyalara borçludur. Elias Howe, yaptığı dikiş makinesinin iğnesine deleceği deliğin yerini rüyasında keşfedebildi. O yüzden rüyayı sadece bir günlük hayatın etkisiyle görülen hayallerden ya da bilinçaltının dışa vurumundan ibâret saymak doğru değildir.
İnsanoğlu, nasıl oluyor da gözsüz görebiliyor? Nasıl oluyor da ağzını açmadan konuşabiliyor, ayaklarını kımıldatmadan yürüyebiliyor? Nasıl oluyor da yatağın içinde iken, bir yanından öbür tarafına dönmeden dünyayı dolaşabiliyor, zaman içinde zaman yaşar gibi, kısa bir zaman içinde uzun mâceralarda rol alabiliyor? Bütün bunlar rüya sâyesinde olmaktadır.
Bazı insanlar, uykularında rüya görmediklerini zannederler. İlmî araştırmalar her insanın mutlaka rüya gördüğünü kanıtlamıştır. İnsan sık sık rüya görmekte, buna rağmen bazı kimseler gördükleri rüyaları unutup hatırlayamamaktadır.
3580] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 4/507-508
3581] Susan Parman, Rüya ve Kültür, s. 2
RÜYA
- 967 -
Tam rüya görürken uyandırılan kişilerin rüya görme sayısının arttığı tesbit edilmiştir. Bir gün boyunca tamamen rüyadan mahrum edilen kimselerin dehşetli bir hırçınlık, asabîlik, hâfıza zayıflığı, dağınık ve tutarsız hareketler içinde bulunduğuna şâhit olunur. Belirli bir müddet rüyadan mahrum yaşayan kimseler, müteakip gecelerde daha fazla rüya görürler. Sanki, eksik gıda almış da kuvvetten düşmüş kimseler gibi, çok rüya görerek bu noksanlarını telâfi etmeye çalışırlar. Sanılanın aksine, insanın uykudan çok, rüyaya ihtiyacı vardır. Araştırmalara göre, insan hayatı zorlaştırmak, yaşam kalitesinden mahrum olmak gibi risklere katlanarak ancak bir hafta rüyasız yaşayabilmektedir. Rüyanın yiyecek maddesi kadar zarûrî olduğu ve rüyasız yaşanamayacağı bilimsel araştırmaların neticesinde anlaşılmıştır.
Hayvanların da rüya gördüğünü biliyoruz. Rüya görmekten mahrum edilen kedilerin üç aydan fazla yaşayamadığı tesbit edilmiştir. Rüyalar; psikolojik, fizyolojik, solunum ve beslenme gibi, hayatın devamını mümkün kılan ihtiyaçlardandır.
Bethoven, Mozart, Schumann ve Saint-Saens gibi ünlü kompozitörler, bestelerinin bir kısmını rüyalarında görerek notaya almışlardır. Bazı edebiyatçı ve yazarlar da yazacakları eserlerinin bazı bölümlerini rüyalarında görmüşlerdir. Eserlerini rüyalarında görmüş bazı yazarlar şunlardır: Dante, Goethe, J. Masefield, Cocteau, Charlotte Bronte, Edgar Allen Poe, Baudealire, W. Blake, W. Cowper, Heinrich Heine, Shelley, Tolstoy, W. M. Thackeray, J. A. Stringberg.
Sanat için de benzer durumlar söz konusudur. Sanatta buluş yapmanın bütün örnekleri, bir rüyanın tamamı veya bir kısmı, meydana getirilen bir eserde, harfi harfine kullanıldığını göstermektedir. Güzel sanatlarda; şiir, roman, tiyatro, müzik, resim gibi eserlerin hiç olmazsa bir kısmını rüyalarında görmeyenlerden fazla bir şey beklenmemelidir. Çeşitli toplumların yazarları; makale, roman, hikâye ve şiirlerine rüyalardan aldıkları ilhamla renk katmışlardır. Edebiyatı süsleyen bu tür eserler oldukça çoktur.
Ünlü film yönetmeni Gürcü asıllı Sergei Paracanov: “Ben mistik bir adamım. Bir sahneyi rüyamda görmezsem o sahneyi çevirmem. Çevireceğim filmin senaryosu, rüyamda âdeta bana dikte ettirilir, desem yalan söylemiş olmam. Yazılı bir senaryoyu uygularken kopukluk olursa, hemen yatar ve yarı uyanık halde gördüğüm bir rüyayla kopuk kısımları tamamlarım” diyerek günlük hayatında rüyanın kendisini nasıl yönlendirdiğini belirtmektedir. 3582
Eski edebiyatta, özellikle sevgiyle/aşkla ilgili olarak karşımıza çıkan rüya motifine Türk masal ve halk hikâyelerinde daha çok rüyada görerek âşık olma şeklinde rastlamaktayız.
Türk masallarında görülen rüya motifi oldukça çeşitlilik arzeder. Bunlardan başlıcaları şunlardır: Annenin masal kahramanını rüyasında uyarması, rüyada görerek âşık olma, rüyada vaad edilen bir sevgiliyi bulmak için yola çıkma, fakirin rüyada gördüğünün hayra yorulmasıyla zengin olması, darda kalınca rüyadaki telkinlerle hareket etme ve çocuk sahibi olma, selâmete erme, rüyada görülenlerin her ne pahasına olursa olsun gerçekleşmesi, görülen rüyaların tâbirleri doğrultusunda hareket etme ve mutlu sona kavuşma. Masal kahramanları genellikle
3582] Tercüman, 18. 2. 1988
- 968 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gördükleri rüyaları tâbir ettirir ve ona göre hareket ederler. Görülen rüya karşısında “hayrola” denmezse rüya söylenmez.
Halk hikâyelerindeki rüyalar, fonksiyon bakımından genellikle emir veya mesaj niteliğindedir. Bunlar ya kehânete yöneliktir veya şifreli niteliktedir. Mesajlar dolaylı yoldan verilmektedir. Âşık edebiyatı geleneği içerisinde sade kişilikten sanatçı kişiliğe geçişte kompleks rüya motifinin önemli bir yeri vardır. Halk hikâyelerinde aşk bâdesi halk âşığı/ozan olacak şahsa rüyada verilmektedir. Kahraman, gördüğü rüya sebebiyle hem saz çalıp şiir söylemekte, hem de bir güzele sevdalanmaktadır (Ünlü İslâm âlimi İbn Hazm, rüyada âşık olma motifini İslâm’ın hoş karşılamadığını belirterek, bunu eski dinlere bağlar ve rüyada görülen bir kıza âşık olmanın günah olduğunu söyler). Yine halk hikâyelerinde rüyada görülen Hızır, pîr, derviş veya ak saçlı ya da ak sakallı ihtiyar, âşığın devamlı yardımcısı ve koruyucusudur, şâirlikte mahlas vericidir (Bu anlayışın da tasavvufun etkisiyle oluştuğu, tevhidî ilkelerle ilişkisinin problemli olduğu değerlendirilebilir).
Divan Edebiyatında ve giderek Tanzimat Edebiyatında, açıkça söylenemeyen hususlar, tenkitler, teklifler rüya yoluyla söylenmeye başlanmıştır. Genellikle siyasî nitelikli bu rüyalarda gerçekten rüya görülmesi sözkonusu değildir. Rüya sadece meramı anlatmada bir vâsıta durumundadır ve rüyadaki serbest atmosferden faydalanılmaktadır. Bu konuda yazılmış eserler Hâbnâme, Vâkıanâme ve Rüya adları ile karşımıza çıkmaktadır. Bunlar içerisinde başta Veysî’nin Hâbnâme’sini zikredebiliriz. Burada I. Ahmed ile Büyük İskender’i rüyasında gördüğünü söyleyerek onların ağzından dünyanın huzuru ve düzeni için neler yapılması gerektiği anlatılır.
Halk İnançlarında Rüya: Temelde İslâmiyet’in kabullerinden kaynaklanan rüya telâkkileri, İslâm öncesi bazı unsurların da katılmasıyla günümüzde bu ülkenin hemen her bölgesinde halk arasında bütün canlılığı ile yaşamaktadır. Günlük işlerini, ileriye dönük hareketlerini gördüğü rüyaya göre düzenleyen veya karşılaştıkları durumları gördükleri rüyalara bağlayan insanların yanında, bazı tarikatların telkinlerinin farklı algılanması neticesi aklî kabullerin ötesinde gördükleri rüyalara göre hareket eden insanlara da sık rastlanmaktadır. Halk inançlarındaki rüya kabulleri, İslâm’ın rüya hakkındaki hükümlerinin ve tasavvufun rüya değerlendirişinin basitleşmiş ve değişmiş şekilleridir. Halkın rüya telâkkileri oldukça basittir ve basmakalıptır. Halk derin bir tâbire girişmez. Bunların çoğu da tâbir kitaplarına dayanır. Meselâ halk arasında rüyanın genellikle ters çıktığına inanılır. Yine, rüyanın gerçekleşmesi isteniyorsa kimseye söylenmemesi gerektiğine inanılır.
Bazı halk kesiminde gece rüya görmek isteyen bir kimse, yastığının altına bıçak, silâh, demir parçası vs. koyar ve o gece gördüğü rüyayı niyetine göre tâbir eder. Rüya anlatacak adama bir ağızdan “hayır olsun!” “sonu uğur ola!” demek âdettir. Dokuz ayına basmış gebe kadınlarla yeni doğurmuş loğusa kadınlarının rüyalarının aynen çıktığına inanılır. Sabah namazından sonra görülen rüyaların da sâdık rüyalar olduğu kanaati yaygındır. Bu ülkenin bazı yörelerinde de kızlar hıdırıllezden bir gün önce akşam yemeğinde ilk lokmalarını yemeyerek kırmızı bir beze sarar, yastıklarının altına korlar ve niyetlenerek yatarlar. O gece rüyalarında gördükleri oğlanla evleneceklerine inanırlar.
Rüya, insanın yaratılmasıyla başladı ve devam etmekte… Batılı ve doğulu pek
RÜYA
- 969 -
çok kişi rüya ile meşgul oldu. İnsanların ilgisini çeken eserler yazdı. Bunlar daha çok rüya tabirlerini içeren kitaplardı. Daha sonra modern bilim, bu muammâyı çözebilmek için kolları sıvadı. Pek çok bilim adamı ciddi ve hummalı çalışmalara koyuldu. Gözlem metodundan ve elektronik cihazlardan istifade edildi. Oldukça yol alan bilim adamları, henüz rüyanın sırrını da çözebilmiş değil. Rüya insanla başladığına göre, bir gâye için insana bahşedildi. Rüyaları, bir başka âlemle aramızdaki bağlantıyı sağlayan haberleşme sistemi, mânevî telefon veya kâinat sahibinin değerli bir hediyesi olarak isimlendirebiliriz.
Rüyanın tarih boyunca insanoğlunun ilgisini çekmesi, bir bakıma onun günlük hayatını etkilemesi yanında, geleceğini de yönlendirmesindendir. Bu durum, dün olduğu gibi, bugün de geçerliliğini sürdürmektedir. Günlük hayatımızın ayrılmaz bir parçası oluşu, dinlerdeki ve toplum kabullerindeki yeri, rüyayı zamanla psikolojinin ve tıbbın uğraşı alanı içine sokmuştur. Tıbbın giderek rüyanın mâhiyetine eğilip bu konuda araştırmalarını hızlandırması, tedavide rüyadan faydalanma yollarının tesbiti konusunun önemini gösteren hususlardan sadece birkaçıdır.
İnsanın hayatının en ilginç yönlerinden biri olan rüya, tarih boyunca her toplumu yakından ilgilendirmiştir. Geleceği rüya yoluyla keşfetmeye çalışan dünün insanı bugün de ondan bir şeyler beklemekte ve onunla ilgili çalışmalarını daha değişik boyutlarda sürdürmeye devam etmektedir.
Pozitif bilimlerin gelişmesi rüya gerçeğinin gözardı edilmesini değil, aksine onun bilimsel yollardan ele alınması gereğini ortaya koymuştur. Freud ve kurmuş oldu psikolojik ekolün (psikanaliz) insan kişiliğinin bilinmeyen yanlarının belirlenmesinde yeni görüşler ortaya koymasıyla bilim dünyasının rüya olayına verdiği önem daha da artmış ve bu konudaki çalışmalar hızlanarak küçümsenmeyecek mesâfeler kat edilmiştir.
Batı dünyasını daha çok ilgilendirmiş olan rüyalar İslâm dünyasının özellikle şeytânî rüya, rüyâ-yı âdiye diye nitelendirdiği günlük ihtiyaçlardan, problemlerden ve bedenî olaylardan kaynaklanan, tâbire bile gerek duyulmayan rüyalardır.
Rüya konusunda çalışanların birleştikleri noktaların başında onun hissî hayatla bağının olduğu hususudur. Rüyaların hemen hepsinde görme ve işitme ile ilgili hayaller birlikte bulunur. İşitme ile ilgili olanların nisbeti görme ile ilgili olan hayallerin yarısından azdır. Anadan doğma körlerde şekil hâfızası olmadığından sadece ses hâfızası bulunur. Rüyada sadece sesler olur. Beş yaşından önce kör olanların rüyalarında görme ile ilgili unsurların bulunmadığı, ancak yedi yaşından sonra kör olanlarda bunlara rastlandığı yapılan araştırmalar neticesi ortaya çıkmıştır.
Bazı genel konularda görüş birliği içinde olan araştırıcılar olaya değişik açılardan, değişik metodlarla baktıklarından birtakım rüya teorileri ortaya çıkmıştır. Bunları ana hatları ile dört grupta toplamak mümkündür:
1. Biyolojik Açıdan Rüya: Rüya, fizik kanunlarının dışında canlı, hareketli ses ve şekillerin (imajların) karışımıdır. Bu ses ve şekiller hâfızadan irâde dışı bir uyandırıcı etkisiyle şuura dökülmeye başlar. Hâfızadaki şekil ve sesleri harekete geçiren bu uyandırıcı organizmamızın herhangi bir noktasındaki biyolojik değişikliktir.
- 970 -
KUR’AN KAVRAMLARI
2. Psikolojik Açıdan Rüya: Rüya, beş duyumuzla dış âlemden aldığımız idrâklerdir. Rüyalarımız psikosinyaller, ruhumuzdaki ârızaları, değişiklikleri ve karakterlerimizi belirten bir çeşit mesajlardır. Bu mesajların sistematik tahlili, ruhumuzdaki değişen derin ârızalarla aynı zamanda da değişmeyen karakterlerimizi ortaya çıkarmaktadır.
Rüya, muhayyilenin en pasif yönünü yansıtır. Rüyadaki her çeşit hayal bir organın etkisiyle meydana gelen hissî bir algının etrafında birleşir ve gruplaşır. Rüya gördüğümüz anda bunun genellikle gerçek duyumlar olduğunu sanırız. Bununla birlikte rüyadayken de gerçek olup olmadığını kendimize sorduğumuz olur. Bu hal, uykuda iken de insanda yargı yeteneğinin ve uyanıklık hâtıralarının devam ettiğini gösterir. Düşüncenin rüya içindeki müdâhalesi belirsiz ve geçici olmakla birlikte devamlı olursa uyanılır.
Rüyalar insanları hangi yönlerden etkiler, bu hususu da dört ana başlıkta toplayabiliriz:
a- Rüyalar insan karakterinin ve rûhunun içyüzünü açığa vurur. Gizli arzular, hisler ve temâyüller rüyalarda sembollerle ifâde edilir.
b- İnsan, rüyasında, hayatında karşılaştığı en önemli meseleleri halletmeye çalışır. Bu mücâdele, insan uyanıkken böyle bir meselenin varlığını hissetmediği halde mevcuttur.
c- İfşâ edilen hakikatler kolayca kabul edilmedikleri için rüyaların anlatılmasında güçlük çekilir. Bunun sebeplerinden birisi de insan zekâsının rüya sembollerinin mânâsını kolayca kavrayamamasıdır.
d- Yeterli derecede sabır, zekâ ve cesâret sahibi olunduğunda rüyaları anlamakta fazla bir güçlük çekilmez.
3. Metafizik Açıdan Rüya: Metafizik, fizik idrâk ve bilgilerimizin ötesini oluşturmaktadır. Aklın kâinâtın sırlarına cevap arama çabasıdır. Bu esasa göre düşünüldüğünde rüya da metafizik konular içerisindedir.
Dinlere göre insan rûhunun “ebedî varlık” ile bir bağlantısı vardır. Dolayısıyla rüyanın da böyle bir bağlantısının olduğu kabul edilmektedir ve ona göre de gruplandırılmaktadır. Rüyaları metafizik açıdan izah ederken kişinin hareket noktası önsezidir. Rüyalarda zaman, mekân, kitle ve sürat gibi fizik unsurlar sözkonusu değildir. Bize göre olana fizikî unsurlar ortadan kalkmakta, izâfîleşmektedirler. Bu hal, gerçek varlığın fizikî unsurların dışında olduğunu kabul demektir ki, varlığın gerçeği ile ancak fizik ötesinde ilişki kurulabilir. Bu ilişki ise ancak önsezi ile mümkün olmaktadır. Biz bunların işaretlerini canlı ve hareketli şekillerde sembolleşmiş olarak görmekteyiz.
4. Dinler ve Güzel Sanatlar Açısından Rüya: Rüya olayı tek şekli olan, mâhiyeti ve meydana gelişi kesin bir şekilde ortaya konmuş rûhî bir olay olmadığından dinlerin ve güzel sanatların meseleyi ele alışında, onu kullanışında bir bütünlük, beraberlik görülmez.
Rüyaların oluşumu ve tâbirleri ile ilgili en yaygın teori Freud (1856-1939) tarafından ortaya konarak geliştirilmiştir. Freud’a göre rüyalar baskı altına alınmış ve tatmin edilmemiş duygular, arzular ve düşüncelerin uyku ânında üst şuurun
RÜYA
- 971 -
baskısından kurtulmasından meydana gelmektedir. Uykuda insanın benliği, baskı altına alınmış duygu ve istekleri kontrol altına alamadığı, sansür gücü azaldığı için bunlar olduğu gibi veya az-çok değişerek sembolik hayaller halinde bilinçaltına çıkmaktadır. Freud’a göre cinsellik ile ilgili ihtiyaçlar çoğu zaman şekil değiştirmiş olarak ortaya çıkar. Ona göre değişmez cinsellik sembolleri vardır. Freud’a meşhur talebeleri dahil çağında ve sonrasında büyük eleştiriler yapılmıştır.
Önceleri Freudcu iken sonradan 1912’de kendi ekolünü kuran tanınmış Alman psikoloğu Alfred Adler (1870-1937), Freud’un aksine cinsiyetin rolünü azaltıp ego’nun rolünü arttırmıştır. Ona göre rüya, dün ile yarın arasındaki bir köprüden başka bir şey değildir. Bir ferdin, genellikle hayata karşı takındığı tavrı bilmek, hal ile gelecek arasında ne şekilde köprü kurduğundan haberdar olmakla rüyalarında kurduğu köprülerin özelliklerini anlamak mümkündür ve buradan geçerli bazı sonuçlar çıkarılabilir. Adler, rüyaların çok azını anlamanın mümkün olduğunu, o rüyanın kişi üzerinde belli bir izlenim bıraktıktan sonra çabucak unutulacağını söyler. Rüyaları bir ferdin faâliyet ve davranış kalıbının sembolik ve mecâzî bir yankısı olarak görür. Rüya, o şahsın davranış kalıbını dile getirdiği için düşünce süreçlerinin nasıl gerçekleştiğini ortaya koyacağından bir psikiyatr o şahsın tabiatı ile ilgili sonuçlar çıkarabilir. Adler’e göre rüyalarda kudret dürtüsü, yani iktidar isteği esastır ve geleceğe yöneliktir. Sosyal duygu ve güçlü olmak için gösterilen çaba, rüyalarda açık bir şekilde ortaya çıkar.
Batıda bilimsel çerçeve içerisinde rüyanın mânâ ve mâhiyeti ile ilgilenen isimlerin önde gelenlerinden birisi de İsveçli psikolog C.G.Jung’dur (1875-1976). Jung’a göre rüya, diğer psikolojik olaylardan farklı değildir. Rüyalar şahsın günlük dürtüleri ve düşünceleri dolayısıyla planları ile ilgilidir. Jung, rüyaların aynı zamanda ilham verici unsurlara delâlet ettiği görüşündedir. Rüyaların yorumları itibarıyla Freud geçmişe, Adler geleceğe, Jung ise aynı zaman ve özellikle hâle dönüktür. Jung’a göre rüyalar, kolektif şuuraltını canlandırır ve kâinat sırrını taşır. Freud, rüyaların cinsî sembolizmini, Adler, iktidar isteğini esas olarak alırken Jung bunları yeterli görmez. Bu görüşlerin insan ruhunun derinliklerini dikkate almadığını belirtir. Eski çağlara ait ve ortak içgüdü, düşünce ile duygu kalıntılarından oluşmuş malzemenin rolüne işaret eder.
Rüyalar, madde ile mânâ âlemini görünmez iplerle bağlayan ve bizlere ötelerin varlığını devamlı hatırlatır. Rüyaların derinden olanları, bizi içimizdeki varlığa, “ben”e yaklaştıran sınır noktalarıdır.
Maddeci biyoloji süratle gelişirken rüyaları bilinç altındaki beyin olaylarına bağladı. Ne var ki, rüyaların zamanı aşan farklılıkları kimsenin gözünden kaçmış değildi. İstisna denilerek uzun süre konuya ters açıdan bakıldı. Ünlü bir bilim adamı “fizik ve biyolojide istisna olmaz. Tek bir olayın dahi açıklanması gerekir” hükmü ile metafizik olaylara bilimsel bir kapı araladı.
Rüyalar metafizik bir olaydır. İç dünyamızdan doğar. Zaman ötesi nitelikleriyle birlikte bilinç altına yansıyarak bize ulaşır. Bu arada bilincin ve şuuraltının şekillerine ve fotoğraflarına bürünür. Zaten eski psikiyatristlerin rüyaları bilinçaltı diye değerlendirmesi, onların bu özelliklerinden gelir. Hatta iç dünyadan gelen rüya olayının bilinçaltından geçerken getirdiği çizgi ve fotoğrafların ruh hekimliği açısından değerlendirilmesi yanlış da olmaz. Ancak rüyalar bilinçaltında doğmaz. İçimizdeki ben’den bize gelen mesajlardır. Bunun önemli delilleri
- 972 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vardır:
a) Rüyalar çok kısa sürede görülür (birkaç saniye). Uyandığımız zaman on beş-yirmi dakikada anlattığımız rüya, bilimsel olarak ispatlanmıştır ki, birkaç saniyede görülmüştür. İç dünyadaki kişiliğimizin madde ötesi olması sebebiyle rüyalar da zaman ötesinde cereyan eder. Birkaç saniyelik süre rüyanın şuuraltına, oradan bilince geçmesi süresidir. Yoksa rüyada zaman sıfırdır.
b) Rüyalar bazen açıkça bazen üstü kapalı olaylara bürünmüş olarak geleceği haber vermektedir. Bilim tarihinde ve günlük hayatımızda geleceği olduğu gibi gösteren rüyalara sık rastlanmıştır. Bilim tarihine geçen bu tarz ünlü bir rüya Abraham Lincoln’ün rüyasıdır. Lincoln rüyasında bir kimse tarafından tiyatroda öldürüldüğünü gördü. Ertesi gün rüyayı yakınlarına anlattı. Başta doktoru olmak üzere rüyayı o sırada Amerika’nın karışık politika olaylarının bilinçaltına yansıması şeklinde yorumladılar. O akşam Lincoln aynen rüyadaki gibi öldürüldü. Rüyanın tartışması uzun yıllar sürdü. Gözden kaçan bir mesele vardı ortada. Farzedelim ki Lincoln’ün rüyası o yıllarda Amerika’daki siyasal kavgalara bağlı idi. Lincoln rüyasında kendini öldüren adamı, çizgisi çizgisine nasıl tarif etmişti? Vurulmadan sonra olan olaylar bile rüyasında gördüğü biçimde devam etmişti.
Bazı rüyalar açık değildir. Şekillere bürünmüş gizlenmiştir. Bu, rüyanın şuuraltından geçerken aldığı fotoğraflardan meydana gelen karışık bir şekildir. Rüya yorumu bu karışık şekillerin analizi anlamını taşımaktadır.
Gelecekten haber veren içimizdeki öz varlığımız, ölümsüz olan madde ötesi yanımızdır. Yüzeyde olan rüyalar, şuurumuzdaki hayal kopyalarıdır. İçinde bulunduğumuz psikolojik durumu yansıtmadan öte bir önem taşımazlar. İç dünyadan gelen rüyalar bazı işaretler taşır. 3583
Çözülemeyen Sır: Yukarıdaki makalenin bir bölümünde; rüyalarda bir iç spikerin varlığından bahsedilmekte ve bu iç spikerin iç dünyamızdaki ben, yani asıl kişiliğimiz olduğu ilâve edilmektedir. Ölümsüzlüğünün de söylendiği asıl kişiliğimizin nasıl olup da ileride meydana gelecek olayla irtibat kurabildiği ise sır olarak kalmaktadır. Ancak bu sırrın gerçekliği, olayın meydana gelmesinden sonra idrâk edilmekte, fakat yine de tam anlamıyla analizi yapılıp bir formüle bağlanamamaktadır. Her şeye rağmen rüyalar, hayatımızın bir parçası olarak ölünceye kadar bizi bırakmayacaktır.
Uyku Fikirlerin Kuluçka Dönemidir: Hazırlık safhası tamamlanmış, yani üzerinde yeteri kadar çalışılmış bir mesele sonunda uykuya dalan bir kimsede kuluçka devri başlamış olur. Çünkü uyku halinde meselesini geçici olarak bir kenara koymuş gibidir. Bazen kuluçka devri uykudan evvel başlayıp uykuda devam edebilir. Meselâ; öğleden sonraya kadar çalışıp da halledemediği meselesini bir kenara koyan kişi, başka işlerle meşgul olurken bir çağrışım sebebiyle kenara bıraktığı meselesini halletmeye meyleder. Hallolmayan meselenin kuluçka devresi gece uykuda ve rüyada devam eder. Bazı rüyalar insanları, arzu ettikleri şeye kavuşturucu biçimdedir. O halde üzerinde çalıştığı meseleyi çözmeyi çok arzu eden insanın isteğine rüyalarında ulaşabilmesi şaşılacak bir şey değildir. Çünkü; vermek olmasaydı, istemek olmazdı. O halde; vermek, lütfetmek, ihsan etmek isteyen Yüce Allah, istemek duygularını insanın içine yerleştirmiş ki; insan istiyor
3583] Haluk Nurbaki, Tercüman, 22 Haziran 1977
RÜYA
- 973 -
ve isteklerine ekseriyetle kavuşuyor.
Rüyalardan Alınacak Ders: Rüyalar herkes için ne gibi mânâlar taşır, pek bilinmez. Aslında rüya tabirlerini içeren kitaplara da fazla itibar etmek insanı hayal kırıklığına uğratabilir. Din, rüya ile amel etmeyi emretmemiş. Rüyaların neticeleri kişilerin yaşayış durumlarına göre farklı zuhur edebilir. Fakat sâdık rüyalar insanın yolunu projektör gibi aydınlatır.
Rüyalar, bir başka âlemin varlığını hatırlatan habercilerdir. Rüyalar o âlemin sahnesi hükmündedir. Bestelenemeyen güftelerin notaları orada mevcuttur. Mikroskopun gösteremediği atomun yapısı o sahnede görülür. En içli duygularımızı terennüm eden şiirlerimizin mısraları, romanlarımızın bölümleri, hikâyelerimizin isimleri orada yazılıdır. Dikiş makinesinin iğnesinden, bilmem ne ilacının bulunmasına kadar, rüyaların rolü vardır. Demek ki rüyalar, en ahmak insana bile ötelerin varlığından haber veriyor. Öyle ise insan ölünce yok olup gitmeyecek, bir âlemden öteki âleme geçecektir. Bu durumda âlemleri yaratana itaat etmeli, âhiret âlemine sevap dolu bir çanta ile gitmelidir.
Tıbbın psikiyatri dalı, psikoloji, psikanaliz, parapsikoloji ilim dalları yanında, felsefe ve özellikle tasavvuf gibi disiplinler için rüya, her zaman ilgi alanı olmuştur. Rüya birçok bilim dalının ilgilendiği bir konu olmasına rağmen, hakikati ve mâhiyeti üzerinde kesin bilgilere henüz ulaşılamamıştır.
Allah, genellikle geceleyin algı gücünü alarak insanı uyutur. Belli bir süre tamamlandıktan sonra uyandırır. Uyku bir tür ölümdür. Bu sırada insan bilincinden sıyrılır. Can bedendedir, fakat canın özü olan bilinç ondan ayrılmıştır. Uykuda düşünme söz konusu değildir. Bedenden bağımsız olarak ruh rüya görür, birçok yeri dolaşır, sevinir, sıkıntıya düşer. Uyku bir yönüyle ölüme benzer. Ölümde ruh bedenden ebedî ayrılır. Uykuda ise bilinç kabiliyeti geçici olarak bedenden ayrılsa da, bedene canlılık veren hayvansal ruh bedende kalır. Bedenin dinlenmesi, beyinde biriken bunalımların atılması için uyku şarttır. Uykunun ardından, sonra bilincine tekrar kavuşan insan kendisini dinçleşmiş hisseder.
Muhiddin Arabî, gördüğü bir rüya üzerine Fusûsu’l-Hikem’i yazdığını kitabının önsözünde belirtir. Eyüp kabri, Yûşâ kabri, Sarı Saltuk’un kabri rüya yoluyla bulunmuştur. Buna benzer motiflere Hıristiyan inançlarında da rastlanmaktadır. Meselâ Selçuk’taki Meryem Ana Manastırının bulunuşu bir Hıristiyan azîzesinin rüyası yoluyla mümkün olmuştur. Tabii, bu bulmalar bilimsel ve tarihî gerçekliklerle ve akılla ilgili delillerle desteklenmediği müddetçe bunların gerçekliği tartışılabilir, birer tahminden ibaret kabul edilebilir.
Rüyaların bazı müjdeler ve uyarılar içermesiyle birlikte, şeytanî rüyalar olduğu da unutulmamalıdır. Zaman zaman gazetelere akseden nice feci durumlar rüyalara verilen önemin farklı boyutunu sergiler. Meselâ: “Amasya’da bir ziraat mühendisi, gördüğü rüyanın etkisinde kalarak iki çocuğunu pencereden aşağı atmıştır…” 3584
Rüya, bir uyku zamanı ziyaretçisi, anlaşılması güç İlâhî olguların alegorik/simgesel bir tercümesi, aklın kullanılmasından bizi alıkoyan bir hayal veya şiirsel ilham kaynağıdır. Aslında hayat bir rüyadır. Dünya, bir oyun ve eğlenceden, bir
3584] Tercüman, 21.12. 1988
- 974 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rüya ve aldanmadan başka bir şey değildir.
Gençliğin bâkî olmadığını, hayata bel bağlamamak gerektiği, zamanın ve bu dünyanın gelip geçici olduğunu belirtirken kullanılan ifâdelerin başında hep “rüya gibi” ifâdesi yer alır. “Gençlik kaçar ve hayat uçar; bu rüya gibi dünyadan çabuk göçersin.” 3585 Günlük ifâdelerde kullanılan rüya kelimesi, genellikle gelip-geçiciliğin, aldatıcılığın sembolü durumundadır. Rüya kavramıyla ilgili atasözlerine örnekler verelim: Aç tavuk rüyasında darı görür. Ne karanlıkta yat, ne korkulu düş gör. Şeytan adamın düşünü azdırır, suyunu ısıtmaz. Yerde yatar minare kadar rüya görür. Düşte ağlayan uyanıp gülmüş. Korkulu düş görmektense uyanık yatmak yeğdir.
Dilimizde rüya ile ilgili birçok kelime, deyim ve terim de bulunmaktadır. Rüya gibi, rüyalarına girmek, gözü açık rüya görmek, rüyada bile görememek, rüyasında görse hayra yormamak, ağır basma, düşü azmak, düş yormak, ihtilâm, karabasan, kara düş, kara kaygılı rüya, kara-kura, karakura basmak vs.
Rüya, rûhun ve kaderin varlığının en önemli delillerinden biridir. Sonradan olacak bazı şeylerin rüyada görülmesi kadere, alın yazısına ve tesadüfün olmayıp her şeyin nizama bağlı olduğuna delildir.
Kaderle ilgili olarak “İnsanın başına gelmesi gereken bazı musibetlerin, yapılan bir güzellik ve sevapla (meselâ sadaka vererek) günlük hayatta başına gelmeyip rüyada karşısına çıkarak kader yerini bulur” diyen âlimler vardır.
En çok çalışan, hemen hiç dinlenmeyen organlarımız kalp ve beynimizdir. Gece ve uyurken bile çalışır bu organlarımız. Rüya görürken beynimiz normalden % 12 oranında daha fazla çalışır.
Rüya zarûrî bir ihtiyaçtır; ruhun gıdasıdır. Art arda üç gün uyumadığı için rüya görmeyen kimse, hallüsinasyon görmeye başlar.
Vahyin başlangıcı rüya iledir ve peygamberliğin kırk altıda biri rüyadır. Tarihte ve günümüzde bazı müşriklerin rüya yolu ile hidâyete ermeleri, rüya ile büyük fetihlerin müjdelenmesi, felâketlerin haber alınması, geçmişle temas ve tedavi gibi hususlara değişik eserlerde sıkça rastlanmaktadır.
Ruh; bir gizem, hakkında bilgimiz az.3586 Rüya da ruhun rejisörlüğündeki bir film, dizi filmler yumağı. O yüzden enteresan ve tüm sırları çözülemeyecek esrârengizlikte. Tahmin ve yoruma açık, spekülasyonlara ve hatta istismara müsait tarafları olan bir sınav alanı.
Tasavvuf, rüya ile nefsin hangi merhalede bulunduğunun anlaşılabileceğini, gördüğü rüyanın kişinin mânevî durumunun göstergesi olduğunu kabul eder. Belki bu anlayıştan etkilenerek Freud da psikolojik sırların, bilinçaltında depo edilen bastırılmış isteklerin ipuçlarını yakalamak için rüyanın temel işlevi olduğunu iddia etmiştir.
Rüya, bir deşarjdır/boşalmadır. Psikolojik boşalmadır: Günlük etkilenmeler, stres ve benzeri problemler rüyada deşarj olmakta, çöp kutusunun boşaltılıp temizlenmesi gibi rüya vâsıtasıyla içdünyamıza zarar verecek yükler atılmaktadır.
3585] Kutadgu Bilig
3586] 17/İsrâ, 85
RÜYA
- 975 -
Rüya fizyolojik boşalma da sağlar. İhtilâm (düş azması) buna örnektir. Dolu testisler rüya aracılığıyla boşalırken, bu durum aynı zamanda psikolojik deşarj ve tatmin de sağlar. Rüya, aynı zamanda kaderin de boşalması kabul edilebilir. İnsanın alınyazısında (kaderinde) yazılı olan bazı musîbetlerin, sadaka vermek, duâ etmek gibi bazı hayırlar vesilesiyle günlük yaşayışta ortaya çıkmayıp kaderdeki bu olayı kişinin rüyada yaşaması mümkündür. Bu da kaderin rüya aracılığıyla icrâ edilmesi, boşalması demektir.
Rüya aynı zamanda bir tatmin aracıdır. Aç insan, yemek ihtiyacını psikolojik yönden rüyada giderir, bazı problemleri farklı şekilde rüyada çözüme kavuşur. Psikolojik tatmin sağlar rüya. Günlük hayatta ezilen müstaz’af insan, rüyasında kahramanlık yapar, uçar, döver… Arzular ifade edilip gün yüzüne çıkarken kişi tatmine de kavuşur. İhtilâm da, psikolojik tatminin cinsel boyutudur. Rüya, insanın ruh sağlığına büyük katkısı olan, onsuz uzun süre yaşayamayacağımız Allah’ın büyük bir nimetidir. Hayal kurmak insan için ne kadar önemli ve faydalıysa rüya da en az o kadar faydalıdır.
Rüya bir taraftan günlük hayattan etkilenme olduğu gibi, gaybla da bağlantılıdır, istikballe de ilişkilidir. İç dünyamızın, rûhumuz ve nefsimizin melekle de şeytanla da bağlantısı (hem takvâya hem fücûra meyilli olması), her iki mesaja da açık olduğunu gösterir.
İnsan karakterine, arzularına, güncel tavırlarına ışık tutan rüya, aynı zamanda dün ile yarın arasında sembollerle oluşmuş bir köprüdür. Semboller ve mecazların insan ruhunda zannettiğimizden daha fazla önemi vardır. Benlikte yer etmiş bazı olaylar ve tatmin isteyen arzularımız sembol giysisi ve mecaz diliyle rüyada karşımıza çıkar. Benzetme, simge, mecaz ruhun dilidir.
Rüya da isbat ediyor ki; insan sadece bedenden, akıl ve duyulardan ibâret değildir; onun bir de metafizik (rûhî/psikolojik) tarafı vardır ve bu özelliği kişinin Allah’la, gaybla bağlantısını sağlar. Ama esas bağlantı, kişinin kendi irâdesiyle uyanıkken gaybe iman eden bir açılımla Allah’la irtibatını vahyî ilkeler ışığında ibâdet ve itaatle (kullukla) sağlamasıdır.
Bilimsel Araştırmalar Işığında Rüya
Bizde ve Batı toplumunda rüyanın ilmî araştırmalara konu oluşunun uzak bir geçmişi yoktur. Psikiyatride rüyadan hareketle varılan sonuçların olumlu oluşu, bilim adamlarını görülen rüyadan öte nasıl ve ne şekilde görüldüğü sorusuna cevap aramaya yöneltmiştir. Bugün bir kişinin rüya görüp görmediğini tespit eden bilim adamları rüyanın doğrudan doğruya bilimsel araştırmalara esas olması yolunda onun görüldüğü an incelenmeye aktarılması safhasına gelmişlerdir. Rüya üzerine yapılan çalışmalar, getirilen yorumlar bugün de, anlatılan rüyalar üzerine yapılmaktadır. Görülen rüya ile rüya görenin anlattığı arasında ne derece uygunluk vardır, tespit edilememektedir. Kişi uykusunda mutlaka bir veya birkaç rüya görmektedir, ama bazen bunları hatırlayamadığı için rüya görmediğini sanmaktadır. Yapılan tespitlere göre normalde kişi bir gecede 4 ilâ 6 arasında değişik rüya görebilmektedir ve bir rüyanın süresinin 20 ilâ 90 saniye arasında değiştiği deneylerle tespit edilmiştir.
Rüya görmenin ilk objektif göstergesi göz hareketleridir. Uyuyan bir kişinin göz hareketleri onun rüya gördüğünün ilk ciddi işaretleri kabul edilmiştir.
- 976 -
KUR’AN KAVRAMLARI
1953 yılında Chicago Üniversitesi uzmanlarından Dr. N. Kleitman ve talebesi E. Aserinsky, denekler üzerinde yaptıkları çalışmalarda onların rüya gördükleri anda gözlerinin düzenli hareket ettiklerini fark etmişlerdir. İnsanlar uykunun rem diye adlandırılan bölümünde rüya görmektedirler. Bu deyim, hızlı göz hareketleri anlamına gelmektedir. Bu olay esnâsında iskelet, çene ve ense bölgesi felçli gibidir. Tansiyon ve nabız sürekli değişir. Hatta solunum bile 20 saniye kadar kesilebilmektedir. Uykudayken gözlerini düzenli hareket ettirdiği halde kişi, hiç rüya görmediğini söylüyorsa, bunun doğru olmadığı, kişinin hatırlamasa da bu durumda rüya gördüğü anlaşılmaktadır. Buradan Dr. Kleitman, aslında herkesin rüya gördüğünü, ama bazılarının rüyaları hatırlayamadıkları neticesini ortaya koymuştur. Rüya gören kişinin gözlerinin hareket etmesi, uyanık bir kişinin gözlerinin hareket etmesinden farksızdır. Göz hareketleri görülen rüyanın mâhiyetine göre yön değiştirmektedir. Meselâ rüyasında yukarıya ve aşağıya bakan bir kişinin göz hareketlerinin de yukarı ve aşağı doğrultuda olduğu tespit edilmiştir.
Dr. Kleitman, elektronik cihazlardan faydalanarak deneklerinin EEG ve EKG’lerini tespite başlamış ve neticede rüyanın varlığına ilk objektif delilden olan göz hareketlerinin yanına bir de kalp atışlarını ilâve etmiştir.
Rüya farklı bir davranış şeklidir ve uykunun belirli bir devresinde oluşur. Diğer devrelerden farklı olarak rüyanın meydana geldiği devrede vücutta bazı farklılıklar görülür; nefes alma ve kalp hızı düzensizleşir, bazı organlar sertleşirken gırtlak bitişiğindeki boğaz kasları gevşer, vücudun elektriksel ısısı yükselir.
Rüya normalde uykunun % 20’lik bir bölümünü teşkil etmektedir. Buna göre 8 saat uyuyan bir kişinin ilk saati ağır ve rüyasız geçmektedir. Bundan sonra 10 dakika içinde rüya görülmekte ve sonra yine 1,5 saat ağır bir uyku devresi, arkasından 20 dakikalık bir rüya ve yine 1,5 saatlik ağır bir uyku devresi gelmektedir. Son devredeki rüya bölümü 30 dakika sürmektedir.
Dr. Kleitman’ın talebelerinden Dement, “rüyadan mahrum etme” deneylerine devam ederek EEG cihazını kullanmış ve rüya esnâsında uyandırma işini hızlandırdıkça deneklerin rüya görmelerinin daha da arttığını müşâhede etmiştir. Deneyin son safhasında denekler rüyadan tamamen mahrum edilince deneklerde hırçınlaşma, hâfıza kaybı, dağınıklık ve tutarsızlık görülmeye başlanmıştır. Bu deneyler sonucunda da bilimsel olarak rüyanın insanın rûhî hayatını düzene sokan, hayat için elzem olan bir ihtiyaç olduğu ortaya çıkmıştır. Deneylerle derin uykudan uyanmanın rüya esnâsında uyanmadan daha kolay olduğu, rüya esnâsında uyanmanın ise çok zor olduğunun tespiti de insanın uykudan çok rüyaya ihtiyacı olduğu hususunu ortaya koymuştur. Yine bu deneylerle rüyaların psikolojik, fizyolojik, solunum ve beslenme gibi hayatın devamını mümkün kılan ihtiyaçlardan olduğu bilimsel olarak tespit edilmiştir. Üst üste üç gün uyumayan kimse, rüya ihtiyacını mutlaka hallüsinasyon görerek karşılar. Beyin, rüya görürken hâfızamızı çılgın bir dengeden kurtarmaktadır. Bu mekanizma, bu şekilde işlemese insanlar önemli ruh bozukluklarına uğrayabilirler. Almanya’da rüya ile ilgilenen bir enstitü, yapmış olduğu çalışmalarda, rüyaların beynimizi uyuşturmadığı, aksine en yüksek düzeyde çalıştırdığını ortaya koymuştur. Uyuyanlar üzerinde yapılan beyin araştırmalarında, derin fakat rüya görmeden uyuyanların beyinlerinin uyanık haldekinden % 12 daha az enerji harcadıkları; rüya
RÜYA
- 977 -
görürken gerekli enerji ihtiyacının % 12 oranında arttığı; beyinde en fazla enerjiyi konuşma, düşünme ve planlama merkezlerinin bulunduğu kısmın harcadığı ortaya çıkmıştır. Rüyaların canlılığı, beynin yükselmiş ısısı ile açıklanmaktadır. Ünlü nazariyatçılardan Crick ve Mitchison’a göre rüya hâfızadan sahte bilgiyi uzaklaştıran bir “ters öğrenme” mekanizmasıdır.
Hartman’a göre rüyaların unutulması beynin durumu ile ilgilidir. Gecenin son rüyaları ilk rüyalara göre daha az karışık, daha düzenlidir ve daha net hatırlanır.3587 Çünkü beyin yavaş yavaş görüş bileşimlerinin ilk oluştuğu ve bütünleştiği uyanıklık durumuna yaklaşmaktadır. Dugald Stevart, rüya hakkında şunları söyler: “Uykuda irâdeden bağımsız zihnî operasyonlar da devam etmektedir ve rüya görmekten sorumludurlar. Düşüncelerin uyku sırasındaki otomatik akışı çağrışımlar tarafından düzenlenmektedir ve uyanık olma durumu sırasındaki düşünce akışı olarak görülmektedir, fakat irâdenin uykuda askıya alınması yüzünden uykudaki düşünceler dizisi yalnızca çağrışım yasalarına boyun eğmektedir. Bu, rüyaların bedenî duyumlardan ve zihnin üstün gelme mizacından, uyanıkken üstünlük özelliği olan sosyal alışkanlıklardan etkilenmesi sebebiyle olmaktadır.” 3588
Uyku ve Rüya
Yetişkin birinin günde 8 saat uykuya ihtiyacı olduğuna dair halk arasında genel bir kanaat vardır. Şu âna kadar yapılan araştırmalar uyku ihtiyacının bir insandan diğerine değiştiğini göstermiştir. Bebeklerde uyku ihtiyacı 16 saat olurken, bu rakam yaşlılarda ise birçok değişiklik gösterir. Bazı yaşlılar çok fazla uyurken, bazısı ise az uyur. Kimi uykuda sık sık rüya görürken, kimi de uykudan sık sık uyanır.
Uykunun sebebi veya fonksiyonu tam olarak bilinememektedir. Cihicago Üniversitesi uyku araştırmacılarından Allan Rechtschaffen uykunun hiçbir fonksiyonu olmadığını tesbit etmiştir. Adale yorgunluklarının azalmasına rağmen vücudun dinlenmesi için uykuya ihtiyacı yoktur. Çünkü vücudumuzdaki hücrelere kendi kendilerini tamir etme özelliği verilmiştir. Araştırmacıların tespitlerine göre bu esnâda faâliyetten uzak olmasına, ya dinlenme veya uyku durumunda bulunmasına da gerek yoktur. Uyku sırasında alınan EEG kayıtları üzerinde yapılan incelemelerde beyinde faâliyetsizlik görülmemiştir. İngiltere Milli Fizik Laboratuvarı Kompütür Bilimleri bölümünde psikolog araştırmacı Dr. Evans’a göre uykunun tek maksadı rüya görmemize izin vermesi, zemin hazırlamasıdır. Standford tıp merkezi uyku kliniği doktoru Dr. William Dument’in görüşüne göre ise rüya görmek son derece ehemmiyet arzetmektedir. Zira rüyalar fizikî dengenin sağlanmasına hizmet etmektedir.
Temple Üniversitesinden koruyucu ilaçlar profesörü Dr. Fred Rofers, uykunun aktif hayattan tamamıyla uzaklaşmak olmadığını, bilakis yavaşlayan kalp de dâhil olmak üzere uzuvlarımızın değişik bir tip yaşayış durumuna girdiğine inanmaktadır. Yine Dr. Rogers’in görüşüne göre uyku, organların en önemli
3587] Hadiste: “En sâdık rüya seher vakitlerinde görülen rüyadır” (Tirmizî, Rüyâ 3, h. no: 2275) buyrulur
3588] Geniş bilgi için bk. Hekimoğlu İsmail-Nurettin Ünal, İlimde Teknikte Edebiyatta Tarihte Dinde Rüya; Hasan Avni Yüksel, Türk İslâm Tasavvuf Geleneğinde Rüya
- 978 -
KUR’AN KAVRAMLARI
koruyucu ilacıdır. En mühim koruyucu ilaç olan uykuda da bir ölçü hâkimdir ve olması gerekir. Fakat yine aklımıza şu sorunun gelmemesi mümkün değil: uyku geceye âit bir alışkanlık olabilir mi?
Uyku araştırmalarının babası olarak bilinen Nathaniel Klietman uyku haline geçebilmek için bir faâliyet sisteminde kritik bir seviyenin altında şiddetli bir durum olması gerektiği inancındadır. Bütün kâinata ölçülü bir hareket, yani ritm hâkimdir. Med-cezir, güneş ve ayın doğup batmaları, mevsimler, dünyanın ekseni etrafında dönmesi ve daha pek çok düzenli ve maksatlı hareketler hep bu ritmi bize gösterirler. Stanford Üniversitesinde Dr. Colin D. Hendrigh’e göre bütün organizmalar, kendi zamanları içerisinde düzenli hareketler yaparlar. Bu hareketin nisbeti veya mikdarı organdan organa değişiklik gösterir. Bu değişmeler yani ritimlerin en yüksek ve en düşük seviyesi şahıslara göre farklıdır.
Vücut hareketi, günün ortalarında en yüksek seviyeye çıkarken sabahın erken saatlerinde en düşük seviyeye iner. Dr. Franz Halberg normal durumda ve 24 saatlik bir periyodda meydana gelen değişmeler için “circation” kelimesini kullanır. Vücut dengesi, zamana bağlı ritim değişmeleriyle sağlanır. Organlarımızın ritminin en yetersiz olduğu anlarda uyku bastırır. Gecenin ilk uyku dönemine hızlı olmayan göz hareketi anlamına gelen nrem (Non Raped Eye Movement) denilmektedir. Vücudun dinlendiği en sâkin uykudur bu. Nefesimiz düzgün ve sâkindir. EEG kayıtları ve beyin faâliyetleri düzgün ve intizamlıdır. Horlama da bu uyku döneminde vuku bulur. Hızlı göz hareketi denilen rem (Ropel Eye Movement) faal uyku halidir. Vücut hareketsiz olmakla beraber yüzde ve parmak uçlarında düzensiz hareketler vardır. Horlama kesilir. Nefes düzensiz haldedir. Yani hızlı ve yavaş arasında ritim değişikliği görülür. Bazılarının kanaatlerine göre rem uyku hali değil, bir çeşit sara nöbetidir.
Gece uykumuzun 1,5 ilâ 2 saati rem uykusudur. Nrem ve rem devreleri 70 ilâ 110 dakika arasında değişir. Ortalama 90 dakika olarak kabul edilmektedir. Rûhî depresyon geçirenler rem uykusu olmadığı sürece kendilerini daha rahat hissederler. Rüya görme olayı, ekseriya rem döneminde vuku bulmaktadır. Pek çok kişi yatıştırıcı veya uyku verici ilaçları almalarına rağmen rem döneminde faal uyku halinden kurtulamazlar. Hâlbuki alınan ilaçlarda rem’i ya tamamen veya kısmen ortadan kaldırması aranmaktadır. Rem’de ne mi olmaktadır? Uykunun ilk rem dönemi 10 dakika kadar devam eder. Gece ilerledikçe, rem daha da uzayabilir. Bazen de bir saat olur. Uzun veya kısa sürsün her rem döneminde rüya görülür. Aslında gördüğümüz rüyaların pek çoğunu unuturuz veya hatırlamayız. 3589
Rüya görmekteyken hoş olmayan veya lüzumsuz bilgiler bir tarafa atılır. Hatırlanan rüyalar daha çok güzel ve hoşlandığımız anlamları içerir. Eğer bütün rüyaları hatırlamış olsaydık, gün boyu etkisinde kalır, kendimize kolay gelemezdik. Uykunun nrem dönemi, vücudun istirahat ve sükûnetini temin eder. Beynimiz bir veya iki saat sâkin bir durumda kalır. Akabinde 10 veya 20 dakika süreyle faal duruma geçmek zorundadır. Rem süreleri, beynin faal olmasını icap eden özel durumlardır ki, bedeni uyku halinde dahi yapılması gereken fonksiyonlarını yerine getirebilsin; Kalori depolaması, kan faâliyetleri gibi. Şayet rem devresi
3589] Araştırmacılar rüya görme olayını tesbit için şahsı uyandırır ve rüyayı hatırlayıp hatırlamadıklarını sorarlar
RÜYA
- 979 -
olmasaydı, akşam yatıp sabah kalkmak yerine bir iki saat uyuyup kalkarak 10-20 dakika bekleyip tekrar uyuyup kalkmamız gerekecekti.
Yapılan deney ve tecrübeler, rem uykusundan mahrum veya problemli kişilerin, birkaç gece sonra psikolojik, rûhî ve diğer hallerinde bozukluklar görüldüğünü tesbit etmiştir. Bazı araştırmalarda rem devreleri bulunmayan hastaların, tecrübe sonunda rahat uyumalarına müsaade edilince normale nazaran daha uzun süre rem uykusu uyudukları tesbit edilmiştir. Ernest L. Hartman insanların oldukça sâbit bir nrem’e, bu arada değişen nöbetlerde rem uykusuna ihtiyacı olduğunu bildirmektedir. Yani her beden sâbit bir süre nrem uykusuna sahiptir. Rem’in uzunluk kısalığı sahibine göre değişir.
Çok uyuyanlar veya uykucular denilen “long sleeper” olanlar ise daha çok ağır işlerde çalışanlardır. Pek fazla uyumayacak olursa bu kişiler, sosyal hayatlarında problemlerle karşılaşırlar, huzurlu olamazlar. Daima şikâyet ederler, asabîdirler. Romantik ve sanatkâr ruhlu insanlar uykuyu toplum ve insanlardan kaçmada bir araç olarak kullanırlar.
Uyku düzenimizi değiştirmek elimizde değildir. Dolayısıyla altı saatten fazla uyuyamıyorsanız, hiç endişe etmeyin. Demek ki uykuya ihtiyacınız bu kadardır ve bu da size yeter. Günde ortalama sekiz saat uyku sözü, sadece bilimsel izahlarda geçen genel bir tâbirdir. Bu sebepten fazla ciddiye alınmamalıdır. 3590
Rüyanın başlaması ânında adaleler ve boyun kasları tamamen gevşer, baş âdeta gövdeden ayrılmışçasına bir tarafa düşüverecek gibi olur. Yani, rüya ânında gövdenin fizikî hareketleri tamamen durur. Bu hal şuna benzetilebilir: Bir tiyatro seyircisi koltuğunda otururken ufak tefek hareketler yapar. Fakat perdenin açılmaya başlamasıyla dikkat kesilir. Uykudaki insan da sağa sola dönüp el-kol hareketleri yapabilir, fakat rüya görmeye başlayınca hepsi son bulur.
Rüyâ-yı Sâdıka; Doğru Rüya
Rüyâ-yı sâdıka; Doğru ve görüldüğü gibi çıkan rüya demektir. Buna "rüyâ-yı sâliha" da denir. Bunun zıddı, Kur'ân tabiriyle “edğâsü ahlâm”, yani “karışık düş”tür.
İnsan, yaratılışı itibariyle, uyurken uyanıkmış gibi bazı olaylar yaşar. Bunlar ya gündüzleyin uyanık olduğu sırada etkisinde kaldığı hususlar olabilir veya bir hikmete dayalı olarak görülen rüyalardır. Bunlar gerek sâdık rüya olsun, gerek edğas olsun bu iki çeşit rüya hakkında bilgi vermektedir: "Allah Teâlâ, insanların Levh-i Mahfuz'daki durumlarını bilen bir grup meleği rüya işiyle görevlendirmiştir. Görevli melek Levh-i Mahfuz'dan aldığı durumları birtakım olaylar ve şekiller haline sokarak ilgili insanın rüyasında kalbine yerleştirir; ki o kimse için bir müjde veya uyarı ya da kınama değerinde olsun. Böylece hikmetli, yararlı veya sakındırıcı bir faâliyet gösterilmiş olur. İlgili melek bu gayret içinde iken, şeytan da insana karşı duyduğu kin ve husûmetten dolayı onu uyanık iken rahat bırakmak istemediği gibi, uyku âleminde de rahat bırakmak istemez. Ona birtakım hile ve tuzaklar kurmaktan geri durmaz. Şeytan, insanın rüyasını ifsad etmek üzere ya onu gördüğü rüya hususunda yanıltmak ister veya rüyasından gâfil olmasını sağlamaya çalışır.
3590] Ali Toker, Köprü
- 980 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Rüyalar genel olarak iki kısma ayrılır:
1- Peygamberlerin ve onlara uyan sâlih mü'minlerin gördükleri rüyalar bu tür rüyalardır. Yusuf’un (a.s.) gördüğü rüya gibi.3591 Mü’min olmayanlar da bu tür rüyaları görebilirler. Yusuf sûresi 43. âyetinde bildirilen, Mısır kralının yedi zayıf ineğin yedi semiz ineği, yedi cılız başağın da yedi olgun başağı yuttuğunu gördüğü rüyasıyla, Hz. Yusuf'un hapishanede iken iki mahpusun gördüğü rüyalar, bu tür rüyalardır. 3592
2- Kur'ân-ı Kerim'de, "edğasü ahlâm (karmakarışık düşler)"3593 diye bildirilen rüyalardır ki; şeytanın uyuyan kimseyle oynamasından, kişinin arzu ettiği veya etmediği bir şeyi çok konuşmasından veya arzulamasından kaynaklanan rüyalardır. Bu rüyalara itibar edilmez.
Rasûlüllah (s.a.s.) Efendimiz’in rüyaları sâdık rüyalardan idi. Aynı zamanda, ona rüyasında vahiy de gelirdi. İlk vahiyler ona "sâdık rüyalar" şeklinde gelmiştir. Buhârî'de Hz. Aişe’den (r. anhâ) rivâyet edilen bir hadis-i şerifte şöyle denmektedir: "Rasûlüllah’a (s.a.s.) vahyin ilk gelişi uykuda rüya-ı sâliha (sâdıka) görmekle olmuştur. Rasûlüllah'ın gördüğü bütün rüyalar sabah aydınlığı gibi apaçık rüyalardı."3594 Rasûlullah’ın (s.a.s.) rüyasında her gördüğü aynen olurdu. Bu durum altı ay devam etmişti.
Rasûlullah’a (s.a.s.) rüyâ-yı sâdıka olarak vahiy gelmesi, ilk altı aydan sonra da kesilmemiştir. Bunun için ashab-ı kirâm, Rasûlüllah’ı (s.a.s.) uykusundan uyandırmaktan çekinirlerdi. Nitekim Buhârî'nin İmrân b. Husayn’dan (r.a) rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte Rasûl-i Ekrem, ashâbı ile bir gazâdan dönerken bir vâdide uyuyakalmışlar ve sabah namazını geçirmişlerdi. Kuşluk vakti ashâb uyanmış, Rasûlullah (s.a.s.) uyanmamıştı. İmran b. Husayn der ki: "Rasûlullah uyuduğu vakit kendiliğinden uyanmadıkça uyandırmazdık. Zira biz uykusu esnâsında kendisine (vahiy mi nâzil olur, başka bir hal mi ârız olur) ne olacağını bilmezdik.” 3595
Hadis, tefsir ve siyer kitaplarında Rasûlullah (s.a.s.)'in sâdık rüyalarından birçokları nakledilmektedir. Bunlar maddî hayatta aynen meydana gelmiştir. Müslim'in Enes b. Malik'den rivâyetine göre Rasûlüllah (s.a.s.) şöyle anlatmıştır: "Bir gece ben uyuyan kimsenin gördüğü şekilde (yani rüyâda) kendimizi Ukbe b. Nâfi'in evinde imişiz gördüm. "Bize İbn Tâb hurmasından hurma getirdiler: Ben bunu, yükselmenin dünyada bizim için, âhirette âkıbetin de bizim için olduğuna ve dinimizin tamamlandığına yordum." 3596
Yine Müslim'in Ebû Mûsâ el-Eş'arî'den rivâyetine göre de Rasûlullah (s.a.s.) şöyle anlatmıştır: "Rüyada kendimi Mekke'den hurmalı bir yere hicret ediyorum gördüm. Bu yerin Yemâme veya el-Hecer olacağını zannettim. Ama baktım Yesrib şehri imiş. Bu rüyamda kılıç salladığımı da gördüm. Kılıcın başı koptu. Bir de baktım bu, Uhud savaşı gününde mü'minlerin başına gelen musibettir. Sonra onu tekrar salladım ve en güzel şekline döndü. Bir de baktım bu, Allah'ın getirdiği fetih ve mü'minlerin bir yere
3591] 12/Yûsuf, 4
3592] Haydar Hatipoğlu, Sünen-i İbn Mâce Terceme ve Şerhi, X, 89-90
3593] 12/Yûsuf, 44
3594] S. Buhârî Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, I, 10
3595] Tecrid-i Sarih Tercemesi, II, 256
3596] Müslim, Rüya 18
RÜYA
- 981 -
toplanmasıdır. Bu rüyada birtakım inekler gördüm, Allah'ın yaptıklarının mutlak hayır olduğuna inandım. Baktım ki bunlar, Uhud gününde mü'minlerden bir cemaattir. Ve hayır ise Allah'ın sonradan getirdiği hayırdır ve Allah'ın bize sonradan Bedir gününde getirdiği sıdkın sevâbıdır." 3597
Rasûlullah’ın (s.a.s.) vefatıyla vahiy, dolayısıyla vahiy olan sâdık rüyalar da kesilmiştir. Ama her mü'mine nasip olabilmesi mümkün olan sâdık rüyalar bâki kalmıştır. Bu sâdık rüyalar ilham kabilindendir ve her mü'min bu çeşit rüyaları görebilir. Bunun için Rasûlüllah (s.a.s.): “Nübüvvetten ümmete yalnız mübeşşirat kalmıştır” buyurdu. “Mübeşşirât nedir, ya Rasûlüllah?” diye sorulduğunda; “sâlih rüyalardır” buyurdu. 3598
Sâdık rüyalar yukarıdaki hadiste bildirildiği gibi sevindirici (mübeşşirat) olduğu gibi, ikaz edici de olabilir. Abdullah b. Ömer (r.a)'den şöyle rivâyet edilmiştir: "Rasûlüllah (s.a.s.) sağlığında, ashâbdan birisi bir düş gördüğü zaman Rasûlullah’a onu anlatırdı. Ben de bir düş görmek ve onu Rasûlüllah’a arzetmek isterdim. O sırada ben çok gençtim. Ve Rasûlüllah (s.a.s.) zamanının âdeti üzere mescidde uyurdum. Bir kere ben de rüyamda gördüm ki; iki melek beni yakalayıp benimle Cehenneme gittiler. Cehennem kuyu duvarı gibi (taşla) örülmüştü. Onun iki boynuz (gibi iki tarafı) vardı. Burada (Kureyş'ten) kendilerini iyice tanıdığım kimseler vardı. Bunun üzerine ben "Cehennemden Allah'a sığınırım" demeye başladım. Bu sırada başka bir melek katıldı ve bana "korkma!" dedi. Ben bu rüyamı kardeşim Hafsa'ya anlattım. Hafsa da Rasûlullah’a (s.a.s.) arzetti. Rasûlüllah (s.a.s.): "Abdullah ne iyi adamdır! Fakat gecenin bir kısmında (kalkıp da) namaz kılmayı âdet edinseydi" buyurmuş. Bundan sonra ben gecenin az bir kısmı müstesnâ olmak üzere uyumadım." 3599
Mü'minin göreceği sâdık rüyaların başında, Rasûlüllah’ı (s.a.s.) rüyasında görmesi gelir. Çünkü, onun rüyada görülmesi kesinlikle sâdıktır. Buhârî, Müslim, Tirmizi, İbn Mâce, İbn Hanbel ve Taberânî'nin rivâyet ettikleri bir hadiste Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Rüyasında beni gören, gerçekten beni görmüştür. Çünkü Şeytan hiçbir şekilde bana benzer bir sûrete giremez." 3600
Sâdık rüyayı doğru sözlü kişiler görür ve bu kişilerin rüyası Cenab-ı Hak’tan bir müjdedir.3601 Sâdık rüyalar genellikle seher vakitlerinde görülür. 3602
Rüya Tâbiri/Yorumu
Ta'bîr, dilimize geçmiş Arapça bir kelimedir. Bu kelime Arapça'da da rüyayı yorumlama mânâsında kullanılır. Halkımız "rüyayı tâbir etmek" yerine "düş yormak" ifadesini de kullanır. Ta'bir kelimesi lügatte, bir halden diğer bir hâle geçmek mânâsına gelen “a-b-r” kökünden gelir. Öyle ise ta'bir, "rüyanın zâhirinden bâtınına geçmek" demektir. Bu anlayışa göre, uykuda görülen hakikat değildir, muhtevâ taşıyan bir zâhirdir, tâbirle bunun içine geçilebilir, hakikatine ulaşılabilir. İbret ve i'tibar kelimeleri de aynı kökten gelmektedir, bunlar da görülen
3597] Müslim, Rüya 20
3598] S. Buhârî Tecrîd-i Sarih Tercümesi, 4/34
3599] Tecrîd-i Sarih Tercemesi, IV, 28-30
3600] es-Suyuti, Kıtful-Ezharil-Mütenasira, s. 171
3601] Müslim, Rüya 6
3602] Tirmizi, Rüya 3; Dârimî, Rüya 9; İsmail Kaya, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 287-288
- 982 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(müşâhed) şeyin bilgisinden, görülmeyen şeye ulaşmayı sağlayan hâleti ifade ederler.
Ta'bîr, ırmak kıyısı anlamına gelen “abr”den alınmıştır. 'Ubûr, bir kıyıdan diğer kıyıya, bir kenardan diğer kenara geçmek demektir. İbâre ağızdan çıkıp başkasının kulağına varan sözdür. İbret ve i'tibâr da görülenden görülmeyene ulaşmak, görülen bir şeyden görülmeyen sonucu çıkarmaktır. Ta'bîr ise düşte görülen olayın iç yüzüne, gösterdiği mânâya geçmek, misâl âlemine âit şekillerden dünyâ kavramlarına geçmektir ki biz buna “yorum” diyoruz. Ta'bîr, te'vîl'den özeldir. Gerçi te'vîl de ta'bîr gibi sözün dışından, gerçek anlamına geçmektir ama geneldir, rü'yâya özgü değildir. Ta'bîr, sadece rü'yânın yorumu için kullanılan bir sözcüktür.
Râzî, ta'bîr ilmini şöyle açıklıyor: Yüce Allah, nefs-i nâtıka cevherini, felekler âlemine çıkabilecek, Levh-i Mahfûz'u okuyabilecek kabiliyette yaratmıştır. Buna engel olan, nefsin, bedeni yönetmekle meşgul olmasıdır. Uyku halinde bedenle uğraşma eylemi azalan nefsin, Levh-i Mahfûz'u okuma gücü artar. Ruhun aldığı bir ruhsal algı, hayâl âleminde kendine özgü izler bırakır. İşte yorumcu, bu hayal izlenimleri ile ruhsal algıları çıkarır, bu izlerin hangi ruhsal algıyı gösterdiğini sezinler. 3603
Yorumcuların yormaktan âciz kaldıkları düşe adğâsü ahlâm dediklerini Kur’ân bildirir.3604 Adğâs dığs’ın çoğuludur. Çeşitli bitkilerden oluşan demete dığs denilir. Adğâsü ahlâm düşlerin birbirine karışması, karmakarışık rüyalar anlamına gelir. Hulum, çoğulu ahlâm rü'yâ (düş) demektir. Birbirine karışan düşler çeşitli bitkilerden oluşan demetlere benzetilmiştir. Çünkü yedi semiz, yedi cılız inek; yedi yeşil ve yedi kuru başak aynı türden olmayan şeylerdir. Yorumcular birbirine karışmış bu düşü yormaktan âciz olduklarını söylemişlerdir.
İnsanlar, eskiden beri taşıdıkları anlamı, içerdikleri gizemi ve haber verdikleri muştu ve korkuyu bilmek için rüyaların yorumuna özen göstermişlerdir. Tarih boyunca, rüyaların yorumu konusunda, çeşitli toplumlarda uzman kişiler ortaya çıktı. Kitaplar yazdılar, rüyalardaki sembollerin sırlarını keşfetmek için kurallar koydular. Rüya tâbiri konusunda yazılmış olan eserlerin ilkleri M.Ö. 5000 yıllarına kadar uzanmaktadır. Sümerlere ait tabletler arasında 40’dan fazla rüya tâbirine rastlanmıştır. M.Ö. 2000-1790 yılları arasında hüküm sürmüş olan 12. sülâleye ait olan bir Mısır papirusunda 200 çeşit rüya tâbiri bulunmaktadır. Eski Yunan, Roma ve Yahûdi medeniyetleri, Asur ve Mısırlıların rüyalar hakkındaki değerlendirmeleri bilinmektedir. İslâm Edebiyat ve kültüründe en tanınmış tâbirnâme tâbiînden İbn Sîrin’e (ölümü 110/729) âit olan Kitabu’t Ta’bîru’r Rü’yâ adlı eseridir. Eserin çeşitli baskıları yapılmış, daha sonra meydana getirilen eserlerin çoğu ondan istifade ile yazılmıştır. Nablûsî (Abdulganî bin İsmail en-Nablûsî)’nin Ta’tîru’l-Enâm fî Ta’bîri’l Menâm” adlı eseri 1096/1684 senesinde tasnif edilmiş ve daha sonraki eserlere kaynaklık etmiştir. Eser latin harfleriyle Türkçe olarak da yayınlanmış olup günümüzde de en güvenilir rüya tâbir kitabı olarak kabul edilmektedir.3605 Bu iki meşhur eserin dışında gerek Arapça, gerek Osmanlıca ve
3603] Mefâtiu’l-Ğayb, 18/135
3604] 12/Yusuf, 44
3605] İslâmî Rüya Tâbirleri Ansiklopedisi, Terc. Ali Bayram-M. Sadi Çöğenli, Cümle Neşriyat, İst. 1976
RÜYA
- 983 -
gerekse latin alfabesiyle Türkçe, sayılamayacak kadar çok Rüya Tâbiri (Rüya Yorumları) kitapları yayınlanmıştır. Halkın ilme karşı çok mesafeli olmasına rağmen, rüya yorumlarına ve bu konudaki eserlere karşı aşırı ilgi duyduğu bilinmektedir. İnternette kırk dört bin rüya yorumu sitesinin bulunması, halkın önem verdiği şeyler hakkında önemli bir gösterge oluşturmaktadır.
İslâm öncesi Arapların ve Türklerin de rüyaların yorumu konusunda özel metodları vardı. Kur’an’ın inmesi, bazı âyetlerin rüyalar ve yorumlarını içermesi; bazı hadis-i şeriflerin de rüyalar ve yorumlarını ihtivâ etmesi, Rasûlullah’ın kendisinin ve ashâbının gördüğü rüyaları yorması yüzünden İslâm toplumunda, rüyaların yorumu konusunda özel bir metod oluşmaya başladı. Kur’an ve hadiste geçen misal ve benzetmeler ve açıklama için güzel örnekler, rüyaların sembollerinin yorumunda özel bir metodun konması için temel oluşturdu.
Gaybî ilimlerden olan rüya tâbiri, İslâmî gelenekte “nûrânî” ilimlerden sayılmakta ve en eski rüya tâbircisi olarak Hz. Ya’kub kabul edilmektedir. Ondan sonra gelen Hz. Yusuf ise rüya tâbirciliği konusunda pîr kabul edilmiştir. Gazâlî’nin ilm-i mükâşefe diye isimlendirdiği rüya tâbiri, vehbî ve keşfî ilimlerden olduğu için akıl ve mantıkla hallolunmaz. Öğretimle elde edilemez, çünkü bu hususta rüya görenin zâtının dışındaki hallerini bilmeye de ihtiyaç olduğu vurgulanır. Bütün bu yaklaşımlar, vehbî ve keşfî ilmi yücelten tasavvuf ehlinin rüyayı ve tâbirini hem bu şekilde değerlendirmesine ve hem de rüya ve tâbirine fazlaca önem vermesine sebep olmuştur. Tasavvuf ehli, gerçekten keşif ehlinin peygamberlerden sonra kendileri olduğunu ileri sürerek rüyayı ancak kendilerinin (tasavvuf ehlinin) tâbir edebileceğini ileri sürerler. Tarikatlerde bir müntesip, zaman içerisinde çeşitli kademelerden, eğitimden geçtikten sonra hilâfet makamına geldiğinde şeyhinden rüya tâbir ilmini de öğrenir.
Şunu unutmamak gerekir ki; tâbir ilmi, ilham gibi peygamberlerin gördüğü ve tâbir ettiği rüyaların dışındaki bütün rüya ve tâbirleri kesin ilim sayılmaz. Yani bu ilimle bir İslâmî hüküm isbat ve nakzedilemez. Peygamberlerin gördüklerinin dışındaki rüyalar, teşrî kaynağı (şer’î bir hükme dayanak) olmaz. Rüya ve tâbirle amel edilemez. Özellikle şeriat ehli İslâm âlimleri, amel etme derecesinde rüya ve rüya ilmine verilen öneme karşıdırlar.3606 Bunun dışında, Vahhâbîlere göre rüya tâbircilerinin tabiat üstü bilgi sahibi olduklarını kabullenmek şirk sayılmaktadır. Mu’tezile ve eş’arîler de, uyuyan insanda idrâk olmadığını ileri sürerek rüya olayına sıcak bakmazlar.
Rüya, tâbir edilmedikçe kuşun ayağına takılı bir şey gibi istikrarsız kabul edilir. Genel kabule göre, nasıl tâbir edilirse öyle vuku bulacağına inanılır. Yani bir rüya birden fazla şekilde tâbir edilebildiği takdirde bu işten anlayan bir kimse onu nasıl tâbir ederse o şekilde gerçekleşeceği ve artık diğer ihtimallere göre gerçekleşmesinin beklenemeyeceği kabul edilir. Bunun için bir kimsenin gördüğü rüyayı rastgele insanlara anlatıp tâbir ettirmemeli, işi ehline danışmalıdır denilir. Rüya anlatımıyla ilgili davranış kalıplarının başında gelen “hayırdır inşallah, hayrola!” gibi ifâdeler tâbircinin rüya anlatana söyleyeceği ilk sözlerdir. “Gördüğün hayırdır. Hayra erişmeyi, şerden kaçmayı arzu ederiz. Hayır bizim, şer de düşmanlarımız içindir. Hamd âlemlerin Rabbine mahsusdur” gibi sözlerden sonra rüya anlattırılır.
3606] bk. Said Havva, Ruh Terbiyemiz, Kayıhan Y., 2. baskı, İst. 1986, s. 311-314
- 984 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hadis-i şeriflerden yola çıkarak değerlendirdiğimizde; kişi güzel bir rüya gördüğünde Allah’a şükreder ve isterse o rüyayı tâbir ettirir. Âdî rüyalar, karışık ve iş ile ilgili rüyalar genellikle tâbir ettirilmez ve edilmez. Özellikle şeytânî rüyalar anlatılmaz. Hadis-i şerife göre; bir müslüman, hoşlanmadığı bir rüya gördüğünde, uyanınca hemen sol tarafına dönmeli ve üç defa hafif nefesle tükürerek (tüh diyerek) üç defa şeytandan Allah’a sığınmalı ve yatmakta olduğu taraftan diğer tarafa dönmelidir. Rüyanın hayrı için Allah’a duâ etmelidir. Görmüş olduğu kötü rüyayı hiç kimseye anlatmamalıdır. Bu hususlara riâyet eden bir kimsenin gördüğü korkulu rüyadan hiçbir zarar gelmeyeceği çeşitli hadislerde belirtilmiştir. Rüya gören bir kişinin her zaman gördüğü rüya doğrultusunda hareket etmesi söz konusu değildir. Hatta Peygamber’i rüyada görmek doğru olduğu halde, rüyada bir kimseye bir şeyi yapmasını söylese de onunla amel edilmesi İslâm âlimlerince uygun görülmemektedir.
Görmediği bir rüyayı görmüş gibi anlatarak yalan söyleyen kişi, Allah indinde suçludur. İbn Abbas’tan rivâyetle, İbn Mâce’deki bir hadiste şöyle denilmektedir: “Kim görmediği bir rüyayı gördüğünü iddiâ ederek yalan söylerse kıyâmet günü ona iki arpa tanesini birbirine düğümlemesi teklif edilir ve bunu yapamamasından dolayı azâb edilir.” Böyle bir yalanın diğer yalanlardan farkı, doğru ve ekseriyetle hoşlanılan rüyaların peygamberlikten bir parça olmasıyla ilgilidir. Peygamberlik de vahye dayalı olduğundan rüya konusunda yalan söyleyen kişi, Allah’ın göstermediği bir şeyi gösterdiğini söylemekle O’na iftirâ atmış olmaktadır. Allah’a iftirâ ise büyük yalandır ve şiddetli cezayı gerektirir.
Rüyaların sembolik yorumu için misaller Kur’an’ın misal ve benzetmeleriyle bazı ibârelerinden alınma ise, Rasûlullah’ın yorumladığı sembollerle ilgili ise bu yorumlara bir şey denilmez. Ama, bunlar çok fazla sembolü içermez. Rüya yorumu; istismara, gaybı taşlamaya, zanna uymaya müsait bir konudur. Hevânın ve şeytanın bu yorumlara yön verme ihtimali vardır. Tasavvuf, rüyaya ve rüya yorumuna aşırı önem vermiş, sâliklerin mânevî konumlarını ve nefsin hangi mertebesinde bulunduğunu, gördüğü rüyalara göre şeyhler değerlendirir. Rüyayı kişinin seviyesini ölçme konusunda bir çıkarım kabul ederler. Tarih boyunca rüya yorumu ile ilgili eserlerin veya halkın rüyasını yorumlama geleneğinin daha çok sûfîler ve bunların etkisinde kalanlarca yapıldığını biliyoruz.
İnsanoğlunun merakla da imtihan olduğunu unutmaması, gaybı taşlayacak iddialı çıkarımlara meyletmemesi ve ilme dayanmayan yorumlara önemli şeyler bağlamaması gerekmektedir. Dinin esası ve ahkâmıyla ilgili olmayan konularda “uyarma, müjdeleme, korkutma ve teşvik etme” ölçüleri içinde, sadece sahibini bağlamak üzere rüyadan yararlanılabilir. Bu yararlanma konusunda çok ihtiyatlı olmalı, dine ve akla ters bir rüyaya veya yorumuna kişi kendine zarar verecek çıkarımlara gitmemelidir. Rüya vâsıtasıyla herkesi bağlayan bir hükmün sâbit olamayacağını, rüyanın, kaynak olarak Rabbânî olabileceği gibi, şeytânî de olma ihtimalini unutmamalıdır. Bu ihtimal, peygamberler dışında her insan için ve her zaman mevcuttur. O yüzden hem rüya, hem yorumu sübjektif ve görecelidir.
Evet, Kur’an’ın haber verdiği şekilde Hz. Yusuf rüya tâbir etmiş, çok sayıda sahih hadis-i şerifin bildirdiği gibi Hz. Muhammed (s.a.s.) rüya tâbir etmiştir. Ama unutmayalım; onlar her şeyden önce peygamberdirler. Peygamberlerin rüya ile ilgili konumları çok farklıdır ve diğer insanlara bu durum örnek olmaz.
RÜYA
- 985 -
Peygamberlerin gördüğü rüyalar apaçık ve tümüyle sâdık rüyalardır ve vahiyle irtibatı vardır. Hz. İbrâhim’e kurban ile ilgili emirler rüya ile vahyedilmiştir. Hz. Muhammed’e (s.a.s.) de bazı vahyler rüya ile verilmiştir. Bunlar peygamberlere has durumlardır. Peygamberlerin rüyaları tâbir etmesi de kendilerine Allah tarafından verilen özel bir gaybî ilim sâyesindedir. Yusuf sûresi 6. âyette Yûsuf Aleyhisselâm'a düşleri yorumlama yeteneğinin verildiği anlatılmaktadır. Peygamberimiz başta olmak üzere başka peygamberlere de bu yorum yeteneğinin verildiği anlaşılmaktadır. Bunun dışındaki insanlara böyle bir yeteneğin verildiğine dair hiçbir delil yoksa o zaman konu spekülasyonlara ve istismara açık bir alan oluşturmaktadır. Şüpheli hususlardan kaçınmak ise takvâya en uygun yoldur.
Hz. Ebû Bekir’in rüya tabirinde bazı hatalar olduğunu Peygamberimiz ifade ettiğine göre,3607 diğer yorumcuların tabirlerinde haydi haydi hatalar vardır. “Onların çoğu ancak zanna tâbi oluyorlar. Hâlbuki zan, hakdan/gerçekten hiçbir şeyi taşımaz.”3608; “Hakkında ilmin olmadığı şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi yaptığından sorumludur.”3609 Rüya tâbiri, esas itibarıyla zanna dayanır, kesin ilim ifade etmez. Öyle ise isâbet etmek de, hata etmek de her zaman ihtimal dâhilindedir.
Rüya tâbiri ilmi, gaybî ilimlerdendir. Normal olarak şer’î ilimlerden olmadığı gibi, müsbet bilimler içinde de böyle bir bilim yoktur. Rüyaya itimad edilmesi ve ona fazla önem verilmesi doğru değildir.
Gelecek hakkında gereksiz ve fazla merak, nice insanın din ve dünyası açısından zararlarına sebep olabilir. Nice insan, bu meraklarından dolayı falcılara, kâhin ve medyumlara müracaat etmekte, kıyâmetin ne zaman kopacağı (Hz. İsa’nın gelecekse ne zaman geleceği, Mehdi çıkacaksa ne zaman çıkacağı) ile ilgili uydurmalara önem vermektedir. Bütün bunların vebali vardır. Yine bu meraktan dolayı gaybı taşlayan kitaplar yanında aslı astarı olmayan rüya yorumları adıyla piyasada yüzlerce çeşidi bulunan kitaplara çok ilgi duyulmaktadır. Bütün bunlar, sevindirici bir husus değildir.
Kurân-ı Kerim’de Rüya
Kur’ân-ı Kerim’de üç peygamberin rüyasından ayrıntılı olarak bahsedilir: Hz. Yusuf, Hz. İbrâhim, Hz. Muhammed (s.a.s.). Yine Hz. Yusuf’un kıssası anlatılırken, Hz. Yusuf’un kendi gördüğü ve Hz. Ya’kub’un yorumladığı rüyadan başka, Yusuf’un (a.s.) tabir ettiği iki zindan arkadaşının ve Mısır kralının toplum ve Hz. Yusuf açısından çok önemli çıkarımları olan rüyalarından bahsedilir. Bu dört rüyaya teferruatlı olarak yer veren Yusuf sûresi, rüya konusuna en fazla değinilen sûredir.
Rü’yâ kelimesinin kökü olan raâ (ra’y) kökü ve türevleri Kur’ân-ı Kerim’de toplam 327 yerde kullanılır. Uykuda görülen düş anlamında rü’yâ kelimesi ise 7 yerde geçer 12/Yûsuf, 5, 43, 43, 100; 17/İsrâ, 60; 37/Sâffât, 105; 48/Fetih, 27).3610 Yine düş anlamına gelen hulum (çoğulu ahlâm) kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de 3
3607] Buhârî, Ta'bir 11, 47; Müslim, Rü'ya 17, h. no: 2269; Tirmizî, Rü'ya 10, 2294; Ebu Dâvud, Sünnet 9, h. no: 4632; İbn Mâce, Rü'ya 10, h. no: 3918
3608] 10/Yunus, 36
3609] 17/İsrâ, 36
3610] Ayrıca, 8/Enfâl, 43’de de rüyada göstermek ifadesi kullanılır
- 986 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yerde kullanılır. 3611
Hz. Yûsuf'un Rü'yâsı
“Hani bir zaman Yûsuf, babasına: ‘Babacığım, demişti, ben (rü'yâda) on bir yıldız, güneşi ve ayı gördüm, bunların bana secde ettiklerini gördüm’ demişti.” “(Babası Ya'kub): ‘Yavrum, dedi, rü'yânı kardeşlerine anlatma, sonra sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytân, insanın apaçık düşmanıdır!”3612; “Ana-babasını tahtın üstüne çıkardı ve hepsi onun için secdeye kapandılar (önünde saygı ile eğildiler. Yûsuf): "Babacığım, dedi, işte bu, önceden (gördüğüm) rüyanın sonucudur. Rabbim onu gerçek yaptı, bana iyilik etti; zîrâ şeytân, benimle kardeşlerim arasına fitne soktuktan sonra O, beni zindandan çıkardı, sizi de çölden getirdi. Gerçekten Rabbim, dilediği şeyi çok ince düzenler. O, (her tedbîri) bilen, her şeyi yerli yerince yapandır.” 3613
Yûsuf sûresi 4-5. âyetlerde henüz çocuk olan Hz. Yûsuf'un, gördüğü rü'yâ anlatılmaktadır: Yûsuf düşünde 11 yıldız ile güneşin ve ayın kendisine secde ettiklerini görür ve düşünü babasına anlatır. Bu düşten, Yûsuf'un büyük bir makama erişeceğini anlayan Hz. Ya'kûb (selâm ona), kıskançlığa kapılıp da kendisine bir kötülük etmemeleri için rü'yâsını kardeşlerine söylememesini Yûsuf'a tenbihledikten sonra düşü özetle şöyle ta'bîr eder: “Böylece Rabbin seni seçecek ve sana düşlerin yorumundan bir parça öğretecek, sana ve Ya'kûb soyuna nimetini tamamlayacaktır; nasıl ki daha önce ataların İbrahim’e ve İshak'a da nimetini tamamlamıştı. Şüphesiz Rabbin, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” 3614
Bu âyetteki “Ve sana düşlerin yorumundan bir parça öğretecek” cümlesi üç şekilde açıklanmıştır:
1. Allah sana rü'yâların yorumunu öğretecek. İnsanların gördükleri düşleri doğru yorumlayacak ve bu düşlerin ne anlama geldiğini bileceksin.
2. Sana Allah'ın kitaplarını, peygamberlerin sözlerini iyi anlama yeteneği verecek, onların gerçek anlamlarını öğretecek.
3. el-Ehâdîs, hadîsin çoğuludur. Hadîs olay demektir. Te'vîli de görülen olayın gerçek anlamıdır. Allah sana olayların içyüzünü, çeşitli ruhsal ve bedensel varlıkların nasıl Allah'ın kudret ve hikmetini gösterdiğini öğretecek, olayların hikmetini anlatacak, doğru yargı yeteneği verecektir. 3615
Daha sonra Mısır'a başbakan olan Yûsuf, ebeveyni ve kardeşleri huzuruna geldiğinde onlara, çocukluğunda gördüğü rü'yânın, bu mevki'e geleceğine; ebeveyni ile kardeşlerinin kendisinin huzuruna saygı ile gireceğine işaret olduğunu söylemiştir: "Ana-babasını tahtın üstüne çıkardı ve hepsi onun için secdeye kapandılar (önünde saygı ile eğildiler. Yûsuf): 'Babacığım, dedi, işte bu, önceden (gördüğüm) rüyanın yorumudur. Rabbim onu gerçek yaptı, bana iyilik etti; zira şeytan, benimle kardeşlerim arasına fitne soktuktan sonra O, beni zindandan çıkardı, sizi de çölden getirdi. Gerçekten Rabbim dilediği şeyi çok ince düzenler. O, (her tedbîri) bilen, her şeyi yerli
3611] 12/Yusuf, 44, 44; 21/Enbiyâ, 5
3612] 12/Yusuf, 4-5
3613] 12/Yusuf, 100
3614] 12/Yusuf, 6
3615] Mefâtîhu'1-Ğayb –Tefsir-i Kebir-, 18/89-90
RÜYA
- 987 -
yerince yapandır'." 3616
Hadîs kök itibariyle olay anlamına da gelirse de konuşulan söz anlamında kullanılır. Çünkü söz de sonradan olan bir olaydır. Hadîsin çoğulu olan el-ehâdîs, sözler anlamına gelir. Burada kasdedilen de düştür. Âyette düş, bir konuşma olarak gösterilmiştir. Gerçekten düş, ya çevre ile nefis arasında veya nefsin kendi içinde veya nefis ile melek arasında bir konuşmadır. İnsan uyurken yakınında geçen olaylar, düşünde uygun şekillerle kendisine yansır. Bu, çevrenin, kendisini nefse anlatmasıdır. Yahut kişinin, gündüzün yaşadığı, bilinçaltına atılan olaylar ve açlık, susuzluk gibi doğal ihtiyaçlar düş ile kendisini anlatırlar. Örneğin susayan, uykuda su içer. Böylece nefis, düş ile kendisini tatmin eder. Arzusuna düşünde ulaşır.
Bu açıklamanın doğru yanı vardır, fakat düşlerin hepsi bu tür değildir. Ruhları sâflaşmış bazı kişiler, gelecekte olacak olayları görebilirler. İşte bu tür düş, meleğin nefse konuşması, keşfe ilişkin rü'yâdır. Bu tür düşler, geleceğin bugünden var olduğunu, yani Allah'ın kaderini ispat eden ve maddenin düşünceden önce olduğu savını ileri süren maddeci görüşü yıkar.
İnsan hiç tanımadığı, hayal etmediği bir kimseyi rü'yasında görür ve hiç hatırından geçmeyen olaylar kendisine haber verilir. Bu olaylar bazen hemen, bazen de aylar, hattâ yıllar sonra gerçekleşebilir. Yıllar sonra ortaya çıkan ve bulunduğu zaman ve durumda insanın hatırından geçmeyen, geçmişte de yaşamadığı, hayal etmediği bir olayı görmek, bilinçaltının yüzeye çıkmasıyla izah edilemez. Çünkü bilinçaltında öyle bir olay yoktur.
Bilinçaltının görüntüsü olan; insanın gündüzün yaşadığı olayların, bilinçte bıraktığı izlerin hayale çıkması; şekillenip görünmesi biçiminde rü'yâlar vardır. Bunlara Kur'ân dilinde edğâsü ahlâm denilir. Fakat kalbi saflık kazanmış bazı sâlih kişilerin gördüğü sadık rü'yâlar da vardır ki bunlar, bilinçaltının eseri değil, gaybden rûh gözüne yansıyan parıltılardır. Bu tür rü'yâlar, Peygamber’in (s.a.s.) hadîsinde peygamberliğin bir dalı sayılmıştır. Hz. Peygamber(s.a.s.)e vahiy, sabah aydınlığı gibi aynen çıkan sadık rüyalar şeklinde başlamıştır.
İbn Kayyim el-Cevziyye, rü'yâyı şöyle sınıflandırmaktadır: Rü'ya üç türlüdür: Allah'tan olan rü'yâ, şeytândan olan rü'yâ, nefsin konuşmasından (bilinçaltından) olan rü'yâ.
Allah'tan olan rü'yâ, sahîh rü'yâdır ki bu da kısımlara ayrılır: Bir kısmı ilhamdır, Allah onu kulun kalbine bırakır. Ubâde ibn Sâmit'in dediği gibi bu tür rü'yâlar, Rabbin, uykudaki kuluna söylediği sözdür.
Bir kısmı me'mur meleğin temsil ettiği bir temsildir. Diğer kısmı uyuyan kimsenin ruhunun ailesinden, yakınlarından, arkadaşlarından ve başkalarından ölmüş kimselerin ruhlarıyla buluşmasıdır. Diğer bir kısmı ruhun yüce Allah'a çıkması ve O'nunla konuşmasıdır. Bir kısmı ruhun cennete girmesi, cenneti ve benzeri şeyleri görmesidir.
İşte burası, insanların güçlüğe düştüğü noktadır: Kimine göre bütün bilgiler ruhta gizlidir; ancak ruhun bedenle meşgul olması, bunları görmesine perde olur. Rûh uyku ile madde dünyasından ayrılınca kabiliyetine göre içindeki gizli
3616] 12/Yûsuf, 100
- 988 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bilgilerden bir kısmını görür. Ruhun his dünyasından ayrılması, ölüm ile daha mükemmel olduğundan, öldükten sonra insanın ilim ve irfanı daha mükemmel olur.
İbn Kayyim, rü'yâyı, birtakım mânâların temsîli olarak izah edenleri kısmen haklı bulmakta; rü'yânın sadece meselden ibaret olmayıp başka nedenleri de bulunduğuna dikkati çekmektedir. Meselâ ruhların birbirleriyle karşılaşması, birbirlerine haberler vermesi, meleğin, kalbe ve hâfızaya düşünceler atması, ruhun, birtakım eşyayı vâsıtasız olarak karşısında görmesi şeklinde rü'yâlar da vardır.3617 Yine İbn Münde'nin kaydına göre: "Yüce Allah, ruhları uykuda (göklere) çıkarır. Ruhun gökte gördüğü şey gerçektir. Fakat rûh bedene döndürülürken şeytân onun önüne çıkar ve onu yanıltır. Şeytânın araya sokulmasıyla görülen rü'yâ bâtıldır." Abdullah ibn Abbâs da "Melekût âlemine girebilen ruhun gördüğü rü'yâ sâdıktır. Fakat melekût âleminin altında kalan ruhun gördüğü rü'yâ yalan olur" demiştir. 3618
Ruhun rü'yâ görmesi, tıpkı gökteki güneşin ışınlarının uzaya yayılmasına benzer. Asıl beden içinde olan rûh da uykuda uzaklara uzanır. Gaz lambasının ışık kaynağı fitilidir. Işık fitilden çevreye yayılır. İşte bedende olan ruhun ışığı da başka yerlere uzanır, göklere çıkar, dirilerin ve ölülerin ruhlarıyla görüşür. Ruhları yönetmekle görevli melek, ruha görmesini istediği şeyi gösterir. Eğer rüya gören kimse, zekî, sâlih insan ise gördüğü şeyler doğru çıkar. Ama rü'yâ gören bâtıl-sever, hafifmeşreb biri ise kafasındaki bâtıl şeylerin izleri, rüyada gördüklerine perde olur, o kimse gördüklerini hatırlayamaz. Ta'bîrci bu rü'yâyı ta'bîr edemez. 3619
Bazen uyuyan kimse, uyanık olan, gezip dolaşan insanları rü'yâda görür, onlarla konuşur. Rü'yâda rûh, rûh ile karşılaşıyorsa bedeninden ayrılmayan uyanık ve uzaklarda bulunan bir insan ruhu, uyuyanın ruhu ile nasıl buluşuyor? sorusuna şöyle cevap verilmektedir:
Uyuyan kimsenin gördüğü rûh, ya rü'yâ meleğinin temsil ettiği bir meseldir; melek öteki insanın şekline girerek görünmüştür; ya da görenin bilinçaltının uykuda şekillenip görünmesidir. Bazen iki ruhun birbiriyle ilgisi o derece kuvvetli, aralarındaki bağ o derece sağlam olur ki her biri arkadaşının neler düşündüğünü, başından neler geçtiğini bilir. Bu olaya ilim dilinde "telepati" denilir.
İleride olacak olayların, rü'yâda uygun şekillere büründürülerek insana gösterilmesine en güzel örnek, Hz. Yûsuf'un gördüğü, on bir yıldız ile güneş ve ayın kendisine secde etmesidir. Hz. Ya'kûb, on bir yıldızın, Yûsuf'un on bir kardeşine, güneşin ve ayın da babasına ve annesine işaret olduğunu; bunların, Yûsuf'a saygı göstereceklerini, dolayısıyla Yûsuf'un, ileride çok yüksek bir mevkie yükseleceğini anlamış ve Yûsuf'a, rü'yâsını kimseye söylememesini, aksi takdirde kardeşlerinin, kıskançlıkla kendisine bir tuzak kurabileceklerini tenbih etmişti.
Birçok filozofa göre rü'yâ, hayal ufkunda ortak duyuya düşen şeklin izlenimidir. Sâdık rü'yâ, ruhun melekût alemiyle ilişki kurmasıyla olur. Beden yönetiminden boşalan rûh, ilişkili olduğu melekût âlemine çıkar, oradan mânâlar alır.
3617] Kitâbu'r-Rûh, s. 35-36
3618] Kitâbu'r-Rûh, s. 35-37
3619] a.g.e., s. 128
RÜYA
- 989 -
Muhayyile (hayal gücü) onları uygun biçimlere sokarak ortak duyuya gönderir, böylece rü'yâ görülür.
Büyük mutasavvıfların bazıları da buna yakın bir görüş ileri sürmüşlerdir. Rü'yâ, hayal denen bağımlı misâl mertebesindendir. Hayal, bazen küllî ve cüz'î mânâları algılayan göksel akıllardan ve konuşan rûh(İnsan)lardan etkilenir. O zaman o mânâlara uygun şekiller görünür. Bazen de hayal, yalnız cüz'î mânâları algılayan vehim güçlerinin etkisinde kalır. O zaman hayalde bunlara uygun şekiller belirir. Bu da ya dimağ bozukluğundan, ya da ruhun vehim gücüne ağmasından ileri gelir. Meselâ sevgilisinden ayrılan kimse onu düşünür, düşünür, sonunda onu görür.
Âlûsî'nin aktardığı mutasavvıf görüşlerinin bu son kısmı, şimdi bilinçaltının, uykuda bilince çıkması şeklinde açıklanmaktadır. Alûsî'ye göre rü'yâ, İlâhî vahyin ilk başlangıcıdır. Çünkü vahiy, meleğin inmesiyle olur. Melek de önce hayal mertebesine, sonra duyuya iner. 3620
İşte Yusuf sûresi 6. âyette Yûsuf Aleyhisselâm'a bu nefis konuşmaları biçiminde ifade edilen düşleri yorumlama yeteneğinin verildiği anlatılmaktadır.
Yûsuf'un rü'yâsı, ufak farkla Tevrat'ta anlatılmaktadır: "Ve İsrâîl, Yûsuf'u bütün oğullarından ziyade severdi. Çünkü o, ihtiyarlığının oğlu idi; ve ona alaca entari yaptı. Ve babalarının, bütün kardeşlerinden ziyade onu sevdiğini kardeşleri gördüler ve ondan nefret ettiler. "Ve Yûsuf rü'yâ görüp kardeşlerine bildirdi ve ondan daha ziyade nefret ettiler ve onlara dedi: Rica ederim, gördüğüm bu rü'yâyı dinleyin; işte tarlanın ortasında biz demetler bağlıyorduk ve işte benim demetim kalktı ve dikildi ve işte sizin demetleriniz, etrafını kuşatıp benim demetime eğildiler. Ve kardeşleri ona dediler: Gerçek üzerimize kral mı olacaksın?... Ve yine başka rü'yâ gördü ve onu kardeşlerine anlatıp dedi: İşte bir rü'yâ daha gördüm ve işte güneş ve ay ve on bir yıldız bana eğildiler. Ve babasına ve kardeşlerine anlattı. Ve babası onu azarlayıp kendisine dedi: Bu gördüğün rü'yâ nedir? Gerçek ben ve anan ve kardeşlerin yere kadar sana eğilmek için mi geleceğiz?.. Kardeşleri onu kıskandılar; fakat babası bu sözü yüreğinde tuttu." 3621
“Onunla beraber iki genç daha zindana girdi. Onlardan biri dedi ki: ‘Ben düşümde şarap sıktığımı görüyorum.’ Öteki de: ‘Ben de, görüyorum ki başımın üstünde ekmek taşıyorum, kuşlar ondan yiyor. Bunun yorumunu bize haber ver, zira biz seni güzel davranan (iyi rüya yoran)lardan görüyoruz.’ dedi.”
“(Yûsuf) Şöyle dedi: ‘Size rızık olarak verilen yemek henüz size gelmezden önce bunun yorumunu size haber vermiş olurum. Bu (yorum) Rabbimin bana öğrettiği şeylerdendir (bu bilgileri Rabbim bana lütfetti). Ben, Allah'a inanmayan, âhireti de inkâr eden bir kavmin dînini terk ettim...” 3622
"Ey zindan arkadaşlarım, (rüyanıza gelince) biriniz (eskisi gibi) yine efendisine şarap sunacak, diğeri ise asılacak, kuşlar onun başından yiyecek. Sorduğunuz iş (bu şekilde) kesinleşmiştir."
“O iki kişiden kurtulacağını sandığı kimseye: ‘Beni efendinin (kralının) yanında an
3620] Rûhu'l-Me'ân, 2/10-11; Süleyman Ateş, İşârî Tefsir Okulu, s. 253-254
3621] Tekvîn, 37/3-11
3622] 12/Yûsuf, 36-37,
- 990 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(benim suçsuz olduğumu krala hatırlat)’ dedi. Fakat şeytan o adama, (Yûsuf’un durumunu) efendisine söylemeyi unutturdu, (bundan ötürü Yûsuf), birkaç yıl zindanda kaldı...” 3623
12/Yûsuf, 36-37, 41-42: Yûsuf'la beraber iki genç de zindana atılır. Bunlardan biri düşünde şarap yapmak üzere üzüm sıktığını, diğeri de başının üzerinde ekmek taşıdığını, kuşun gelip o ekmekten yediğini görür; Yûsuf'tan düşlerinin yorumunu sorarlar.
Yorumdan önce onlara tevhîdi anlatan Yûsuf, düşleri de: birinin kurtulup kralın sâkîsi (şarapçısı) olacağı, diğerinin de asılacağı şeklinde yorumlar. Kurtulacağını umduğu gence de, krala, kendisinin suçsuzluğunu anlatmasını tenbih eder. Fakat zindandan kurtulan gencin, durumu krala hatırlatmayı unutması, Yûsuf'un birkaç yıl zindanda kalmasına neden olur.
43- “(Bir gün) Kral dedi ki: ‘Ben, düşümde yedi semiz inek görüyorum, bunları yedi zayıf inek yiyor. Ve yedi yeşil, yedi de kuru başak (görüyorum). Ey efendiler, eğer siz rü'yâ ta'bîr ediyorsanız bu rüyamın ta'bîrini bana anlatın.’ 44- (Yorumcular) Dediler ki: ‘Bu, karışık düşlerden ibarettir. Biz, karışık düşlerin yorumunu bilmeyiz.’ 45- (Zindandaki) İki kişiden kurtulan (adam), uzun bir süre sonra (bu olay üzerine Yûsuf’u) hatırladı da, dedi ki: ‘Ben size onun yorumunu haber veririm, hemen beni (zindana) gönderin.’ 46- (Zindana, Yûsuf’un yanına geldi, dedi ki): ‘Yûsuf, ey çok doğru söyleyen, bize şu rü'yâyı çöz: Yedi semiz ineği, yedi zayıf (inek) yiyor ve yedi yeşil, yedi de kuru başak (neyi gösterir)? Umarım ki senin yorumunla insanlara dönerim, onlar da bilirler.’ 47- (Yûsuf) Dedi ki: ‘Siz, âdetiniz üzere yedi yıl (ürün) ekersiniz -Biçtiğinizi başağında bırakırsınız, ancak yiyeceğiniz az bir mikdarı alırsınız, gerisini depo edersiniz)- 48- Sonra onun ardından yedi kurak (yıl) gelir ki (tohumluk olarak) sakladığınız az miktar dışında, o yıllar için önceden biriktirdiklerinizi yeyip bitirir.’ 49- ‘Sonra onun ardından bir yıl gelir ki, o yılda insanlara bol yağmur verilir ve insanlar o yıl (bol bol meyva) sıkarlar (hayvan sağarlar)." 3624
Yûsuf sûresi, 43-49. âyetlerde kralın, düşünde yedi cılız ineğin, yedi semiz ineği yediğini; yedi yeşil ve yedi kuru başak gördüğü ve yorumculardan, rü'yâsının ta'bîrini sorduğu anlatılır. Yorumcular birbirine karışmış bu düşü yormaktan âciz olduklarını söylemişlerdir.
Yûsuf, yedi semiz ineği yiyen yedi cılız ineği, yedi bolluk yılından sonra yedi kıtlık yılı olacağı şeklinde yorar ve şu öneride bulunur: Yedi yıl ekin ekersiniz, mahsulün az bir miktarını yiyecek olarak ayırdıktan sonra gerisini başağında bırakıp depo edersiniz. Yedi yıl sonra gelecek yedi kıtlık yılında, depoladığınız ürünü yersiniz. Bu kıtlık yıllarından sonra bereketli bir yıl gelir.
Hz. İbrâhîm 'in Rü'yâsı
“(Çocuk) Onun yanında koşma çağına erişince {İbrahim ona): ‘Yavrum dedi, ben uykuda görüyorum ki ben seni kesiyorum; (düşün) bak, ne dersin?’
(Çocuk): ‘Babacığım, sana emredileni yap, inşâallah beni sabredenlerden bulacaksın’ dedi.
İkisi de böylece (Allah'ın emrine) teslim olup (İbrahim, kurban etmek için) çocuğu alnı üzerine yıkınca,
3623] 12/Yûsuf, 41-42
3624] 12/Yûsuf, 43-49
RÜYA
- 991 -
Biz ona: ‘İbrahim!’ diye ünledik.
‘Sen rüyayı doğruladın, işte biz güzel davrananları böyle mükâfatlandırırız!’
Gerçekten bu, apaçık bir sınav idi.
Ve fidye olarak ona büyük bir kurbanlık verdik.
Sonra gelenler arasında ona (iyi bir ün) bıraktık:
(İleride gelecek nesiller): ‘İbrahim 'e selâm olsun!’ (diyeceklerdi.)
İşte biz güzel davrananları böyle mükâfatlandırırız.” 3625
37/Sâffât, 102-107: Allah'ın, ileri yaştaki İbrâhîm'e verdiği çocuk, kendisiyle beraber yürüyecek çağa gelince düşte onu kurban ettiğini görmüş; bunu çocuğuna anlatmış; çocuk babasına, düşünde kendisine emredileni yapmasını ve Allah'ın izniyle buna sabredeceğini söylemiş. Böylece baba oğul her ikisi de Allah'ın buyruğuna teslim olmuşlardır. İbrâhîm, oğlunu boğazlamak için onu yanağının üstüne yatırınca, kendisine bu işten vazgeçmesi vahyedilmiş: "Ey İbrâhîm, rü'yânı doğruladın. Rü'yânda sana emredileni yerine getirdin, bu kadarı yeter!" diyen bir ses duymuş; bu İlâhî ses, ona oğlunun yerine bir koç kesmesini emretmiştir.
37/Sâffât, 108-110: Kıssa bu şekilde özetlendikten sonra sûredeki dizilerin ardından gelen ders ve ibret âyetleri yinelenir: Allah, İbrâhîm'e de sonraki nesiller arasında iyi bir ün bırakmıştır. Sonra gelen nesiller: "İbrahim 'e selâm olsun!" diyerek onu selâm ve saygı ile anarlar. İşte Allah, güzel davrananları böyle ödüllendirir.
Hz. Peygamber'in Rü'yâsı
“Bir zaman sana: ‘Rabbin insanları kuşatmıştır, (herkes O'nun kudreti içindedir, kimse O'nun hükmünden kaçamaz)’ demiştik. Sana gösterdiğimiz rü'yâyı ve Kur'ân'da la'netlenmiş ağacı, insanların imanını) sınama (aracı) yaptık. Biz onları (çeşitli şekillerde) korkutuyoruz. Fakat korkutmamız onların azgınlıklarını daha da artırmaktan başka bir katkı yapmıyor.” 3626
17/İsrâ, 60. âyette Peygamber’e (s.a.s.), Rabbinin, müşrikleri kuşatacağını söylediği ve kendisine gösterdiği rü'yâyı ve Kur'ân'da anlatılan la'netlenmiş ağacı insanlara fitne (yani sınama vesilesi) kıldığını; onları korkutup uyardığını; fakat uyarmasının onların azgınlıklarını artırmaktan başka bir işe yaramadığını bildirmektedir.
Bu âyetten anlaşılıyor ki Yüce Allah, âyetin inişinden önce Peygamber’e (s.a.s.), müşrikleri kuşatacağını, onları ezip müslümanları onlara galip getireceğini vahyetmiştir. Allah'ın bu vahyi uyarınca Peygamber (s.a.s.), bir gün hasımlarını yeneceğini kesinlikle biliyordu. Allah'ın ona bu bildirisi ya vahiy veya rü'yâ ile olmuştur. Âyetin devamından, bu bildirimin rü'yâ ile olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim 8/Enfâl, 43. âyette de müslümanların, müşrikleri yeneceklerinin, Peygamber'e rü'yâsında gösterildiği anlatılmaktadır.
3625] 37/Sâffât, 102-110
3626] 17/İsrâ, 60
- 992 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Başka bir rivâyete göre de Hz. Peygamber (s.a.s.), Kureyş kâfirlerinin vurulacakları yerleri rü'yâda görmüştü. Kureyş bunu duyunca Peygamber’le alay etmeğe başladılar. Müslümanlar Bedir suyuna geldikleri zaman Peygamber (s.a.s.): “Vallahi ben o adamların vurulacakları yerleri görür gibiyim!” dedi ve her birinin vurulup düşeceği yeri gösterdi. 3627
Bu iki rivâyet doğru kabul edilse, bu âyetin Medîne'de inmiş olması gerekir. Hâlbuki sûre Mekke'de inmiştir ve bu âyetin Medîne'de indiğine dair bir rivâyet de yoktur. Ancak ikinci rivâyetin gerçek bir yanı vardır: Peygamber (s.a.s.) henüz Mekke'de iken müslumanların, ileride müşrikleri yeneceklerini rü'yâsında görmüş ve bunu sahâbîlerine söylemiş olabilir. Peygamber'in bu sözünü duyan müşrikler, onunla alay etmişler, bu bir avuç zayıf insan topluluğunun kendilerini yeneceklerini bir kuruntu ve hayal sanmışlardır. Bu izah, âyetin sözgelimine uygundur.
Ancak müfessirlerin çoğunluğunun kanısına göre âyette Peygamber'e gösterildiği bildirilen rü'yâ, İsrâ gecesinde kendisine gösterilen müşahededir. Burada rü'yâ, uykuda görülen rü'yâ değil, gerçek görmedir. Âyetteki rü'yâyı, İsrâ gecesindeki müşahede olarak kabul eden bazı kimseler de bu âyete dayanarak o gece Peygamber'in yürütülmesinin ve tanık olduğu olayların, uykuda görülen bir düş olduğunu söylemişlerdir.
Fakat biz, buradaki rü'yâ ile İsrâ olayının kasdedildiği kanısında değiliz. Çünkü o konu, müşriklerin, Peygamber'e karşı düşmanlıklarını ve onların bir gün yenileceklerini anlatan bu âyetlerin konusuna yabancıdır. İlâhî vahiyde birbiriyle ilgisiz sözler yan yana gelmez. Kaldı ki İsrâ olayı, Sûrenin başında zaten anılmıştır. Burada ondan neden söz edilsin? Burada anlatılan rü'yâ, ikinci rivâyette belirtildiği üzere Peygamber'in, kâfirleri yeneceği hakkında gördüğü bir rü'yâdır. Peygamber'in, bu rü'yâya dayanarak yenileceklerini söylediği müşrikler, kendisiyle ve müslümanlarla alay etmişlerdir. Herhalde bu rü'yâ'nın gerçekleşmesini olası görmeyen bazı zayıf yürekli müslümanlar da müşriklerin propagandalarına kapılarak kuşkulanmış, dinden dönmüşlerdir. Bütün bunlar Mekke şartlarına uyan şeylerdir. İşte âyette bu olaya işaret buyrulmaktadır.
İsrâ olayının, müslümanların kuşkulanmasına yol açacak bir yanı yoktur. Zaten müslümanlar, Peygamber'den, böyle olağanüstü şeyleri duymaya hem teşne idiler, hem de bunları duymaktan son derece hoşlanır, huzur duyarlardı.
Demek ki âyette anlatılan rü'yâ, İsrâ olayı ve müşahedesi değil, müşriklerin yenilecekleri, müslümanların onlara egemen olacağı hakkındaki Peygamber rü'yâsı ve bu rü'yâya dayanarak müslümanların galip geleceklerinin söylenmesi ve bunun müşrikler arasında da duyulmasıdır. 3628
“Allah, sana onları uykunda az gösteriyordu. Eğer sana onları çok gösterseydi, çekinirdiniz ve (savaş) iş(in)de çekişirdiniz. Fakat Allah, (sizi bundan) kurtardı. Doğrusu O, göğüslerin özünü bilir.” 3629
Enfâl sûresi 43. âyette Allah'ın, müslümanların korkup çekinmemesi için
3627] Câmi'u'l-Beyân, 15/112
3628] et-TeshîI, 2/174
3629] 8/Enfâl, 43
RÜYA
- 993 -
Peygamber'e, rü'yâda müşrikleri az gösterdiği bildirilmektedir. Daha önce Allah, düşmanın durumunu Elçisi'ne rü'yâda göstermiş, Elçisi, düşmanın az olduğunu görmüş ve sahâbîlerine de düşmanın az olduğunu söylemişti. Yüce Allah, Rasûlüne, rü'yâsında onları az göstermişti ki müslümanlar korkup ürkmesinler. Düşmanın tamamı, olduğu gibi gösterilseydi, müslümanlar korkarlar, moralleri bozulur, cesaretleri kırılır ve savaşıp savaşmama konusunda birbirleriyle anlaşmazlığa düşerlerdi. Fakat Allah onları böyle bir durumdan kurtardı, işi düzeltti. O, göğüslerin özünü bilir. Gönüllerin sağlamlığı için gerekeni yapar.
Allah'ın, çoğu az göstermesi nasıl olur? Bu konu üzerinde görüşler vardır. Hâşâ Allah, bir şeyi yanlış göstermez. Ama kişinin haline uygun biçimde gösterir. Ya Elçisi'ne düşmanın tamamını değil, bir bölümünü göstermiş, ya da düşmanın gerçek durumunu göstermiştir. Düşman görünüşte çok idi ama ma'nen az idi. Bir ülkü etrafında birleşmiş, uyumlu bir topluluk değil, çeşitli düşünceleri olan, imansız, kof bir topluluk idi. İşte yüce Allah, onların o gerçek durumlarını göstermiş olabilir. Hâsılı Allah, müslümanlar için uygun olanı yapmıştır ki cesaretleri kırılmasın, müşriklerin kuvvetinden ürkmesinler. Onların kuvveti görünüşte fazla, gerçekte cılız idi. Allah onların gerçek durumları olan cılız hallerini göstermiştir.
“Andolsun, Allah, Elçisi'nin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse, başlarınızı (kökten) traş ederek ve(ya) saçlarınızı kısaltarak, korkmadan, güven içinde Mescid-i Haram'a gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bildi, bundan önce size yakın bir fetih verdi.” 3630
Allah'ın Elçisi, Hudeybiye Seferinden önce, Mekke'ye girip Kâ’be'yi tavaf ettiğini görmüş ve bu rü'yâsını ashâbına haber vermişti. Hudeybiye Seferine çıkınca sahâbîler, bu rü'yânın mutlaka bu seferde gerçekleşeceğinden emin idiler. Çünkü Peygamber'in rü'yâsı haktır. Fakat rü'yâ o seferde gerçekleşmeyip ziyaret, ertesi yıla kalınca bazı sahâbîler kuşkulanmaya başladılar. Bu yüzdendir ki Ömer ibn el-Hattâb: “Sen bize Kâ’be'ye gidip onu tavaf edeceğimizi söyememiş miydin?” demişti. Hz. Ömer, Ebûbekir'e de: “Allah'ın Elçisi, bizim Kâ’be'ye gidip onu tavaf edeceğimizi söylememiş miydi?” demiş. Hz. Ebûbekir de: “O, bunu hemen bu sene yapacağımızı söylemedi. İnşâallah başka bir yılda yaparız” demişti.
İşte Fetih sûresi 27. âyette Peygamber'in gördüğü rü'yânın doğru olduğu, inşâallah müslümanların güven içinde, korkmadan Mescid-i Harâm'a girip Kâ’beyi ziyaret edecekleri, kiminin saçlarını kökünden keseceği, kiminin kısaltacağı, rü'yânın şimdi gerçekleşmemesinin bir hikmeti olduğu, işlerin gizli hikmetlerini Allah'ın bildiği, bunun için Allah'ın, müslümanlara, Mescid-i Harâm'ı ziyaretten önce yakın bir fetih verdiği, yani onların yollarındaki engelleri kaldırıp Kâ’be'ye varan, oradan cihâna dallanan yolları açtığı buyrulmaktadır.
Bu seferin sonunda Hudeybiye Barış andlaşması imzalanmış ve dönüş esnasında inen Fetih Sûresi'nde bu andlaşma ile İslâm'ın önünün açıldığı bildirilmiş, İslâm'ın parlak geleceği müjdelenmiştir. Bu âyette de Allah'ın, elçisinin rü'yâsını doğruladığı, Allah'ın izniyle müslümanların saçlarını traş ederek, kısaltarak, güven içinde, korkmadan Mescid-i Harâm'a girecekleri bildirilmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'in işaret ettiği bu rü'yâlardan ayrı olarak Hadîs mecmualarında da Peygamber’in (s.a.s.) bazı rü'yâları anlatılmıştır. 3631
3630] 48/Fetih, 27
3631] Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. 18, s. 142-156
- 994 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hadis-i Şeriflerde Rüya
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Zaman yaklaşınca müslümanın rüyası hemen hemen yanlış çıkmayacaktır. Sizin en doğru rüya göreniniz, en doğru söyleyeninizdir. Hem müslümanın rüyası Peygamberliğin kırk beş cüz’ünden bir cüz’dür. Rüya üç kısımdır: Biri sâlih rüya olup Allah’tan müjdedir; diğeri şeytanın verdiği üzüntüdür. Üçüncüsü kişinin kendi kendine konuştuğu şeylerdendir. Biriniz hoşlanmadığı bir şey görürse hemen kalkıp namaz kılmalı, onu kimseye söylememelidir.” 3632
Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Zaman yaklaşınca, mü'minin rüyası, neredeyse yalan söylemeyecek. Esasen mü'minin rüyası, peygamberliğin kırk altı cüzünden bir cüzdür." Buhârî'nin rivâyetinde şu ziyade var: "Peygamberlikten cüz olan şey yalan olamaz." 3633
Açıklama: Hadiste iki hüküm var:
1- Kıyamete yakın görülen rüyaların sâdık olacağı,
2- Mü'minin rüyasının peygamberliğin kırk altıda biri olması.
Hadiste, kıyamet tâbiri geçmez, "zamanın yaklaşması" tâbiri geçer. Bundan farklı mânalar çıkarılmıştır. Mühimlerini kaydedeceğiz:
1- Gece ile gündüzün birbirine yaklaşması, yani ilk ve sonbahar mevsimlerinde gece ile gündüzün eşitlenmesi. Hattabî, bu mevsimlerde, insan tabiatının mutedil bir hâl aldığını belirtir. Rüya yorumcuları, en doğru rüyaların, gece ve gündüzün eşitlendiği ve meyvelerin olgunlaştığı zamanda görülen rüyalar olduğunu söylemişlerdir. Tâbircilerin zu'muna göre, tâbirleri en ziyade doğrulayan zamanlar çiçeklerin açtığı ve meyvelerin olgunlaştığı vakitlerdir (ilk ve sonbaharlar). Bu iki vakitte gece ve gündüz itidal üzeredirler, ne çok uzun, ne çok kısadırlar.
2- "Zamanın yaklaşması" tâbirinden çıkarılan ikinci mâna, kıyametin yaklaşması ile dünya hayatının sona ermesidir. İbn Battâl, hadiste bu mânanın asıl olduğunu söyler ve buna Tirmizî'nin merfu bir rivâyetini delil gösterir: "Ahirzamanda mü'minin rüyası yalan söylemez. En doğru rüyayı, sözü en doğru söyleyenler görecektir."
İbn Hacer, sadedinde olduğumuz hadisten çıkarılan birinci mânayı pek muvafık bulmaz, ona göre, gece ile günüzün mûtedil olduğu mevsimlerde insan tabiatı itidale kavuşarak daha sâdık rüya görüyor ise, bunu mü'minlere tahsis etmek uygun olmaz. Hadis "zaman yaklaşınca mü' minler sâdık rüya görür" dediğine göre, bu, hadisten çıkarılan ikinci mânanın yani "kıyamet yaklaşınca mü'minler sâdık rüya görür" tevilinin daha doğru olduğuna delil olur.
İbn Battâl, kıyamete yakın rüyaların sâdık olma keyfiyetini şöyle izah eder: "Kıyamet yaklaşınca ilmin çoğu kaldırılacak, dine ait meâlim (din öğretimi yapan müesseseler), kargaşa ve fitneler sebebiyle indirâs ve inkıraza uğrayarak yok olacaklar. İnsanlar, (peygamber beklenen) fetret devri insanları gibi dinin kaybolması sebebiyle bir münzir (korkutucu mürşid) ve bir müceddid'e muhtaç hale
3632] Müslim, Rü’yâ 6, h. no: 2263
3633] Buhârî, Ta'bir 26; Müslim, Rüya 8, hadis no: 2263; Tirmizî, Rüya 1, h. no: 2271; Ebu Dâvud, Edeb 96, h. no: 5019
RÜYA
- 995 -
gelecekler. Nitekim geçmiş ümmetleri de peygamberler inzâr etmiş (cehennemle korkutmuş) idiler. Bir yandan Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)'in son peygamber olması, bir yandan da mezkur zamanın fetret devrine benzemesi, insanlara yasaklanan yeni bir nübüvvet eksikliğini bir başka şeyle telâfi etmeyi gerekli kılacaktır. İşte bu da, esas itibarıyla cennetle müjdeleyip cehennemle korkutmaktan ibaret olan nübüvvetin bir cüzü kılınan rüyayı sâdıkadır."
3- Davudî, "zamanın yaklaşması" tâbirinden saatlerin, günlerin ve gecelerin noksanlaşmasını anlamıştır. Noksanlaşmadan maksad da onlaın sür'at kazanıp, çabuk geçmesidir. İşte bu da kıyamet saatinin yaklaşması demektir. Zîra başta Müslim, birçok muhaddisin kaydettiği bir hadiste şöyle buyrulmuştur: "Zaman yaklaşacak, öyle ki, sene bir ay kadar; ay, hafta kadar; hafta, gün kadar; gün, bir saat kadar; bir saat de hurma dalının yanması kadar olacaktır."
4- Hadiste geçen mezkur zamanın, Mehdi'nin zamanı olduğu, o zamanda adâlet ve emniyetin geniş, hayır ve rızkın bol olacağı, bu durumdan alınan lezzet ve hazz sebebiyle vaktin çabuk geçip kısaldığına hükmedileceği de söylenmiştir.
Hadiste "neredeyse" ifadesine yer verilip "...Mü'minin rüyası neredeyse yalan söylemeyecek.." denmiş olması, o zamanda rüyalara sıdkın galebe çalıp, çoğunlukla sâdık rüyalar görüleceğine işarettir.
5- Doğru Rüya, Doğru Sözlülüğün Eseridir: Kurtubî der ki: "Allah bilir ya, bu hadiste zikri geçen âhirzamandan murad, Hz. İsa (aleyhisselam)'nın Deccal'i öldürmesinden sonra onunla birlikte olacak mü'min tâifenin zamanıdır. Nitekim Müslim'in bir hadisinde şöyle buyrulmuştur: "Allah İsa İbn Meryem'i gönderir, insanlar arasında yedi yıl kalır. Bu sırada iki kişi arasında düşmanlık olmaz. Sonra Allah, Şam cihetinden soğuk bir rüzgâr gönderir. Yeryüzünde, kalbinde zerre miktar hayır veya iman bulunan tek kişi kalmaz, hepsinin ruhu bu rüzgârla birlikte kabzedilir."
Kurtubî devamla der ki: "Bu zamanda yaşayan insanlar bana öyle geliyor ki, şu ümmetin, ilk asırdan sonra gelenlerinin hâlen en iyi ve sözce en doğru olanıdır. Bu sebeple de rüyaları hiç yalan söylemiyecektir, nitekim hadiste: “Asdekuhum ru’yâ asdekuhum hadîsâ (Rüyaca en doğruları, sözce en doğrularıdır).” buyrulmuştur. Gerçekten bu böyledir, çünkü kim doğru söylerse kalbi nurlanır, idraki kuvvet kazanır ve mânalar, sahih şekilde o idrakte nakşolunur. Böylece uyanık halde çoğunlukla sıdk üzere olan kimseye, bu hal uykuda da refakat eder ve doğru olandan başka bir şey görmez. Elbette yalancının veya doğru ve yalanı karıştıran kimsenin hâli böyle olmayacaktır. Bu kimse kalbini bozup karartmıştır. Onun karmakarışık, mânâsız şeyler görmesi normaldir. Pek nâdir durumlarda doğru sözlünün, sahih olmayan; yalancının da sahih olan bir rüya görmesi vukuattandır. Ancak çokca, ekseriyetle vukua gelen durum yukarıda söylediğimiz gibidir."
İbn Hacer der ki: Bu açıklama, yukarıda: "Rüya, sâdık ve sâlih mü'minden sâdır olduğu takdirde peygamberliğin cüzlerinden bir cüzdür" diye ifade ettiğimiz görüşü teyid eder.
6- İbn Ebî Cemre, "Ahir zamanda mü'minin rüyası neredeyse yalan söylemez" hadisini şöyle anlar: "Rüya, o zaman, tâbire ihtiyaç göstermeyecek bir açıklıkta olur, ona yalan da karışmaz. Bu, daha önceki rüyaların hilafı bir durumdur. Zîra
- 996 -
KUR’AN KAVRAMLARI
önceki zamanda görülen rüyaların te'vili kapalıdır, sâdece tâbirciler açıklayabilir, üstelik tâbircinin dediği gibi de çıkmayabilir. Böylece onlara yalanın da girmiş olduğunu anlarız... Bunun âhirzamana has kılınmasındaki hikmet, mü'min, o zamanda garib (yalnız, hâmisiz) olacağından dolayıdır... Bu sebeple o vakit mü'minin dostu ve yardımcısı pek azdır. Allah, onlara rüyayı sâdıka ile ikramda bulunur. Hadislerde, mü'minin rüyası nübüvvetin kaçta kaçı olduğuna dair rivâyetten rivâyete değişen ihtilâfı bu sebeple izah etmek mümkündür. Ve şöyle denebilir: "Kıyametin yakınlığı arttıkça, rüyanın doğruluğu daha da artacak ve böylece nübüvvetten cüz olma nisbeti de arttığı için sayı düşecektir. 3634
7- Rüya Peygamberlikten Bir Cüzdür: Hadis-i şerif, mü'minin rüyasını peygamberliğin kırk altı cüzünden biri ilan etmektedir. Mevzuyu bir başka babta tahlil eden İbn Hacer, bu mesele üzerine muhtelif hadislerde gelen farklı rakamları kaydeder. Buna göre, on kadar farklı hadisten her biri değişik rakamlar vermektedir. En azına göre, rüya, peygamberliğin yirmi altıda biridir, en çocuğuna göre de yetmiş altıda biridir. Arada kırkta, kırk dörtte, kırk beşte, kırk altıda, kırk yedide, kırk dokuzda, ellide, yetmişte bir rakamları geçmektedir. Hadisler sıhatçe farklıdır. İbn Hacer, "Mutlak olarak en sahihi birincisidir, onu "yetmişte bir" rivâyeti takip eder" der. Farklı görüşleri 15'e kadar çıkaranlara ayrıca dikkat çeker.
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in vefatıyla, nübüvvetin de kesilmiş olması sebebiyle, rüyanın nübüvvetten bir cüz sayılması meselenin izahı zorca bir mesele olduğuna dikkat çektikten sonra İbn Hacer şunu söyler: "Bu fikre cevap olarak dendi ki: "Rüya eğer Hz. Peygamber (s.a.s.)'den vâki olmuş ise, bu gerçekten nübüvvetten bir parçadır. Şayet bir başkasından vâki olmuş ise mecâzen nübüvvetten bir parçadır."
Hattabî demiştir ki: "Dendiğine göre, rüya, nübüvvete uygun olarak gelir, ancak, bu onun devam eden cüz'ü demek değildir."
Şöyle de denmiştir: "Bunun mânası: Rüya nübüvvet ilminden bir cüzdür. Zîra nübüvvet kesilmiş olsa da ilmi bâkidir."
İbn Battâl, nübüvvet kelimesinin lügat mânasından hareket ederek der ki; "Nübüvvet, inbâ kelimesinden alınmadır, bu da lügat olarak i'lâm (duyurmak) demektir. Bu mânâya göre, rüya, Allah'tan gelen ve yalan bulunmayan sâdık bir haber olması ve nübüvvetin de Allah'tan gelen ve kizbin câiz olmadığı haber olması haysiyetiyle rüya ile nübüvvet arasında -haberdeki doğruluk noktasından- benzerlik kurulmuştur."
Rüyanın peygamberlikten bir cüz olması meselesini bazı âlimler de şöyle izah etmişlerdir: "Cenab-ı Hakk, Peygamberine altı ay rüyada hitab etti. Bu altı aydan sonra, ömrü boyunca, yirmi üç yıl uyanık halde hitab etti. Bu altı aylık müddet yirmi üç yıla nisbet edilince kırk altıda bir eder.
İbn Battâl bu izahı iki noktadan tutarsız bulmuştur:
1- Hz. Peygamber'in bi'setten sonraki ömrünün miktarı ihtilâflıdır.
2- "Rüya, nübüvvetin yetmiş cüzünden biridir" diyen rivâyet mânasız
3634] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/510-513
RÜYA
- 997 -
kalacaktır.
İbn Hacer bu konuda ulemânın muhtelif tez ve antitezlerini beyan ettikten sonra sayıların farklılığını şöyle bir izahla çözmeye çalışır: "Sayılardaki farklılıklar, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bu meseleyi beyan ettiği zamanların farklı olmasından ileri gelir. Şöyle ki: Kendisine vahyin gelmesinden on üç senenin dolumunda, "rüyanın peygamberliğin yirmi altı cüzünden bir cüz olduğunu söylemiş olmalı, bu ise hicret zamanına rastlar. Yirmi yılın dolumunda kırkta bir; yirmi iki yılın dolumunda kırk dörtte bir; ondan sonra kırk beşte bir; sonra hayatının sonunda kırk altıda bir demiş olmalı. Kırktan sonraki rivâyetler ise zayıftır. Ellide biri diyen rivâyetin küsûratı ifade etmesi ihtimal dâhilindedir. Yetmişte bir diyen rivâyet ise mübâlağa içindir, bunun dışındakiler zâten sâbit değildir. Böylesi bir irtibatlamada teâruz mevcut değildir..."
Bu mevzu üzerine İbn Hacer, başka yorum ve tahliller dahi kaydederse de, bu kadarla yetiniyoruz. Ancak Ebî Cemre'nin yukarıda kaydedilen, buna yakın izahını hatırlatmada fayda var.
Ebu Katâde (r.a.)'nin anlattığına göre: Rasûlullah (s.a.s.)'ın şöyle söylediğini işitmiştir: "Rüya Allah'tandır. Hulm (sıkıntılı rüya) şeytandandır. Öyle ise, sizden biri, hoşuna gitmeyen kötü bir rüya (hulm) görecek olursa sol tarafına tükürsün ve ondan Allah'a istiâze etsin (sığınsın). (Böyle yaparsa şeytan) kendisine asla zarar veremeyecektir." 3635
Ebû Katâde (r.a.)’den; Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sâlih/güzel rüya Allah’tandır. Kötü, karışık rüya da şeytandandır. Dolayısıyla biriniz kötü bir rüya görüp korkarsa sol tarafına (üç defa) tükürsün ve şerrinden Allah’a sığınsın, Çünkü o kötü rüya kendisine zarar veremez.” 3636
Açıklama: Bazı rivâyetler, "Sâlih rüya Allah'tandır" diye kayıtlı olarak geldiği halde burada sâlih, gayr-ı sâlih kaydı yapılmaksızın, rüyanın Allah'tan olduğu belirtilmiştir. İslâmî temel itikadımız esâsen budur. Yani her şeyin takdiri, yaratılması, hayır, şer Allah'tandır. Rü'yanın Allah'a nisbet edilmesi "teşrif" yani rüyanın ehemmiyetine dikkat çekmek içindir.
Hadis, Allah'a nisbet edilecek hayırlı rüyalara hulm denilmeyeceğini göstermektedir. Keza, şeytana nisbet edilenlere de rüya denilmeyecektir. Tabii ki bu, şer'î bir edeptir. Esas itibariyle ve lügat olarak uykuda görülenlerin hepsine rüya denir. Daha önce yedi çeşide ayrıldığını belirttiğimiz rüyalar bu rivâyette ikiye irca edilmiş olmaktadır. Şu halde korku, üzüntü veren, hoşlanılmayan rüyalar bâtıldır ve şeytandan gelmektedir, bunlara toptan hulm denmektedir. Hulm, Kur'ân-ı Kerim'de edğâs diye zikri geçen karmakarışık, mânâsız rüyalardan başka bir şey değildir.
Sadedinde olduğumuz hadis, görülen rüya karşısında mü'minin takınacağı edeb ve tavrı belirlemektedir: "Şeytânî, hoşlanmadığınız bir rüya gördüğünüz zaman sol tarafa tükürün, istiaze ederek şeytandan Allah'a sığının..." diyor. Yani euzubillahi mineşşeytânirracim denecek. Bir başka hadiste, böyle bir rüya görenin "sol tarafına üç sefer nefesle" " şer ve ezasından Allah'a sığınması" tavsiye
3635] Buhârî, Tıbb 39, Bed'ü'l-Halk 11, Ta'bir 3, 4, 10, 14, 46; Müslim, Rüya 5, h. no: 2262; Muvatta 1, h. no: 2, 957; Tirmizî, Rüya 4, h. no: 2288; Ebu Dâvud, Edeb 96, h. no: 5021
3636] Buhârî, Bed’ü’l-Halk 11, Tıb 39, Ta’bir 3, 4, 10, 14, 46; Müslim, Rü’ya 2, h. no: 2261
- 998 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edilmiştir. Bu babta başka rivâyetler de var. Bu çeşit rüyalar anlatılmamalıdır.
Rasûlullah (s.a.s.) sâlih rüya görüldüğü zaman ne yapılması gereğini de muhtelif rivâyetlerde ta'lim buyurmaktadır: “Sizden biri sevdiği bir rüya görünce, (bilsin ki) bu Allah'tandır. Bunun için Allah'a hamdetsin, bunu başkasına anlatsın. Hoşuna gitmeyen bir rüya görünce de (bilsin ki) bu şeytandandır, hemen şerrinden Allah'a sığınsın, istiâzede bulunsun. Bu rüyayı kimseye de anlatmasın, böylece ona bu rüyanın zararı dokunmaz.” 3637
Buhârî'den kaydettiğimiz bu rivâyet, hoşumuza giden rüyaların başkasına anlatılmasını tavsiye etmekte ise de, başka rivâyetlerde rüyayı anlatacağımız kimseler hakkında bâzı kayıtlar koymaktadır: "Bilgili veya sevgili" olmalıdır, "Alim veya nâsih (hayırhah)" olmalıdır. Vâdd (sizi seven), zî re'y (isabetli, faydalı görüş sahibi) gibi başka vasıflar da zikredilmişse de hepsi aynı kapıya çıkar ve rüya anlatacağımız kimselerin akıllı, bilgili, hakkımızda hayır düşünen, bizi seven bir kimse olmasına dikkat etmemiz gereği anlaşılır.
Ebu Bekr İbn'l-Arabî der ki: "Âlim olmalıdır, zira o, rüyayı imkân nisbetinde hayra yoracaktır. Hayırhah (nâsih) olmalıdır, çünkü o, faydalı olana ve kendisine yardımı dokunacak hususlara irşâd ve teşvikte bulunacaktır. Bilgili (lebib), rüyayı anlayan demektir, böyle birisi, rüyayı görenin ihtiyaç duyduğu hususu bilip onu öğretecek veya sükut edecektir. Sevilen (habib) de, bir hayır görürse söyler, anlayamaz veya şüpheye düşerse sükût eder..." 3638
Buhârî'nin bir rivâyetinde Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: "Beni rüyada gören, gerçekten beni görmüştür, çünkü şeytan benim sûretime giremez." 3639
Açıklama: Yukarıdaki hadisi Hz. Enes (r.a.) rivâyet etmiştir. Tîbî şöyle açıklamıştır. Beni rüyasında gören, beni hakikatim üzere eksiksiz görmüştür, beni görüp görmediğinden şüpheye düşülmemelidir. Rüya tamdır, hak bir rüyadır" demektir." Nitekim yine Buhârî'de gelen bir başka hadiste: "Rüyada beni gören hakkı (gerçeği) görmüştür." buyurmuştur.
Rüyada Rasûlullah'ın görülmesi meselesi bazı farklı yorumlara sebep olmuştur. Yani, her ne suretle görülürse görülsün bu görülüş hak bir görme midir? Yoksa görmenin hak olması için Rasûlullah'ı bilinen evsâfıyla görmek şart mıdır? Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.) her seferinde mâlum sıfatlarıyla, hüviyet-i asliyesi ile gözükmez. Buhârî'nin bazı nüshalarında İbn Sîrîn'in şu kaydı yer alır: Buna göre, Rasûlullah'ı bilinen evsâfı çerçevesinde görürse bu rüya hak rüyadır.
Ancak ulemâ şu noktada müttefiktir: "Şeytan Rasûlullah'ın hüviyetine giremez." Cenâb-ı Hakk ona bu imkânı tanımamıştır. Aksi takdirde, şeriata kizb karışma ihtimali mevzubahis olur, dine itimad kalmazdı. Bu sebeple Cenâb-ı Hakk, şeytanı, kişinin uyanık halinde, Rasûlullah'ın suretine girmekten men ettiği gibi, uyku halinde de o suretle gözükmekten men etmiştir. Bu hususu Rasûlullah (s.a.s.) açık seçik beyan etmiştir.
Hal böyle olunca, Rasûlullah'ın, her ne suretle olursa olsun, rüyada görülmesine şeytanın dehâlet etmemesi gerekir. Bu sebeple Nevevî şöyle der: "Rasûlullah
3637] Buhârî, Ta’bîr 3
3638] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/515-516
3639] Buhârî, Tabir 2, 10; Müslim, Rüya 10, h. no: 2266; Muvatta, Rüya 1, h. no: 2, 956
RÜYA
- 999 -
(s.a.s.)'ı gören kişi mâlum evsafı üzere de görse, mâlum evsafının aksine de görse, gerçekten Rasûlullah'ı görmüştür."
Nevevî bu görüşünü, Kadı İyaz'ın: "Sağ iken taşıdığı sureti ile gören gerçekten görmüş, bu sıfata uymayan şekilde gören hakiki görmüş sayılmaz, te'vil gerekir" sözünü reddetmek için söylemiştir.
Bazıları daha açık bir ifade ile hadisten şunu anlamışlardır: "Hadisin manası şudur: O (s.a.s.)'nu gören, hayatta iken taşıdığı suret üzere görür. Bundan şu zaruri netice çıkar: Rasûlullah'ı aslî suretinin haricinde görenin rüyası edgâs'tır, (sâdık rüya değildir.)"
Ancak ulemâ çoğunlukla şu görüşü benimser: "Bu hadisten maksad şudur: hangi hal üzere olursa olun Hz. Peygamber (s.a.s.)'in rüyada görülmesi bâtıl olamaz, bu rüya edgâs değildir, esas itibariyle haktır. Görülen suret şeytandan değil Allah'tandır." 3640
Ebû Rezîn el-Ukeylî Lakît İbn Amir İbn Sabire (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Mü'minin rüyası, nübüvvetin kırk cüzünden bir cüzdür. Bu rüya, anlatılmadığı müddetçe bir kuşun ayağında (takılı vaziyette) durur. Anlatılacak olursa hemen düşer." 3641
Açıklama:
1- Rüyanın peygamberlikten bir cüz olma meselesini 957 numaralı hadiste açıkladık.
2- Rüyanın kuşun ayağında takılı olması, bir teşbihtir; bununla, rüyanın anlatılmadığı müddetçe kesinleşmediği ifade edilmektedir, tıpkı asılan, takılan bir şeyin havada durması, yerde istikrarını bulmaması gibi. Öyle ise, rüyanın istikrar bulup, kesinlik kazanması tâbir edilmesine bağlıdır. Tâbir edilince süratle düşüp istikrar kazanır. Kuşun kendisi bir yerde sâbit durmazsa, onun ayağına takılan şey hiç sâbit duramaz. Öyle ise rüya anlatılınca, hükmü, sahibinin üstüne hemen düşer. Ebu Dâvud'un bir başka rivâyeti şöyle: "Rüya, tâbir edilmedikçe bir kuşun ayağı üstündedir, tâbir edilince hemen düşer." Bu rivâyet "anlatınca" demiyor, "tâbir edince" diyor. Öyle ise, önceki hadiste geçen "anlatmak"tan maksad, tâbirini medar-ı bahs etmek, konuşmaktır.
Hadisin Ebu Davud'daki aslı, Ebu Rezîn'in şu sözüyle tamamlanır: "Zannederim (Rasûlullah) şunu da demişti: "(Öyleyse) rüyanı akıllı ve dostun olan kimseye anlat."
Rüyadaki hakikatın tahakkuku, onun anlatılmasına, daha doğrusu tâbirine bağlı olunca, rüyanın rastgele kimselere anlatılmamasının ehemmiyeti daha iyi anlaşılmış olur. Bu sebeple Rasûlullah, rüyanın tabiatı hakkında verdiği bilgiye uygun bir tavsiye ile hadisini tamamlamış olmaktadır: "Rüyayı lebib ve habib olana, yani akıllı dosta anlatın!"
“Ey insanlar! Şunu bilin ki, müslüman kimseye gösterilen sâlih rüya dışında peygamberlik müjdelerinden geriye bir şey kalmamıştır.” 3642
3640] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/515-516
3641] Tirmizî, Rü'ya 6, h. no: 2279, 2280; Ebu Dâvud, Edeb 96, h. no: 5020
3642] Müslim, Salât 208; İbn Mâce, Ta’bîr 1
- 1000 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ebu Saîd (r.a.) anlatıyor: "Mü'minin rüyası, (sâlih kimsenin gördüğü güzel rüyâ) nübüvvetin kırk altı cüzünden bir cüzdür." 3643
Tirmizî'de Ebu Saîd'den şu rivâyet kaydedilmiştir: "En sâdık rüya seher vakitlerinde görülen rüyadır." 3644
Açıklama: Âlimler rüyanın sıdkı hususunda, onun görüldüğü mevsimin ehemmiyetine dikkat çekerler. Bazı mevsimlerde insan tabiatının mutedil olması sebebiyle rüyayı edğas (karışık ve mânasız) kılan psikolojik ve biyolojik amillerin daha az tesirde bulunacağını belirtmişlerdir. Şu halde, günlük olarak da seher vakitlerinin, diğer vakitlere nazaran biyolojik ve psikolojik yönden en mutedil vakit olduğu söylenebilir: Uyku ile dinlenmiş olan sinir sistemi daha sakindir, mide boşalmış, hazım yorgunluğu kalmamış, ruhen fikren meşguliyet ve hassasiyet asgarî seviyeye inmiş vs. Şu halde mizac ve kuvvelerin azamî derecede i'tidale kavuştuğu bir durumda görülecek rüyalar hakikat olma şansına daha çok sahiptir. Bu durumu Rasûlullah, "En sâdık rüya seherdekidir" diyerek ifâde buyurmuş olmaktadır.
Tîbî merhum, meselenin bir başka yönüne de dikkat çeker: "Zira seher vakti meleklerin inme zamanıdır." 3645
Ebu Hüreyre anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) şöyle demişti: "Benden sonra, peygamberlikten sâdece mübeşşirat (müjdeciler) kalacaktır!" Yanındakiler sordu: "Mübeşşirât da nedir?" "Sâlih rüyadır!" diye cevap verdi." Muvattâ'nın rivâyetinde şu ziyâde var: "Sâlih rüyayı sâlih kişi görür veya ona gösterilir." 3646
Açıklama: Mübeşşirât kelime olarak mübeşşire'nin cem'idir, bu ise büşrâ yani müjde (sevindirici haber) demektir. Ancak hadiste bununla rüyayı sâliha kastedildiği Rasûlullah tarafından açıklanmıştır. Hadiste Rasûlullah: "Bana has olan nübüvvetten sonra sadece mübeşşirât kalacaktır, diğer nübüvvet hassaları benimle beraber ortadan kalkacak" demek istemiştir. İbn Abbas'tan gelen bir rivâyete göre Rasûlullah bu sözü ölüm döşeğinde söylemiştir. Ancak hadisin birçok vechi mevcuttur. Bir vechi şöyledir: "Risalet ve peygamberlik artık kesildi. Benden sonra ne nebi ne de peygamber var. Ancak mübeşşirat devam edecek!" Dediler ki: "Mübeşşirat nedir?" Dedi ki: "Müslümanların rüyası peygamerliğin cüzlerinden bir cüzdür."
İbn't-Tîn der ki: "Hadisin mânâsı şudur: "Vahiy benim ölümümle kesilecektir. Kendisiyle, istikbalde olacak şeyleri öğrenebileceğiniz tek kaynak kalıyor, o da rüyadır." Ancak bu söze, ilham hatırlatılarak karşı çıkılmıştır, zîra ilham da istikbali öğrenme kaynaklarından biridir. 3647
Âişe (r.a.)’den; Hz. Peygamber (s.a.s.) kendisine şöyle demiştir: “Sen bana, (evlenmemizden önce) rüyamda iki defa gösterildin. Seni ipek kumaş içerisinde görüyordum ve: ‘Bu, senin hanımındır, yüzünü aç!’ deniliyordu. Açıp baksam ki o sensin; bunun üzerine: ‘Bu takdir Allah katından ise Allah hükmünü yürürlüğe koyar’ derdim.” 3648
3643] Buhârî, Ta'bir 2, 4, 10, Muvaatta Rü’yâ 1, h. no: 2, 956
3644] Tirmizî, Rü'ya 3, h. no: 2275
3645] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/519
3646] Buhârî, Tabir 5; Muvatta, Rüya 3, h. no: 2, 957; Ebû Dâvud, Edeb 96, h. no: 5017
3647] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/519
3648] Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 44, Nikâh 12, 35, Ta’bîr 20, 21; Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe 79, h. no: 2438
RÜYA
- 1001 -
Peygamberimiz’in Tâbir Ettiği Rüyalar
Semüre İbn Cündeb (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) sık sık: "Sizden bir rüya gören yok mu?" diye sorardı. Görenler de, O'na Allah'ın dilediği kadar anlatırlardı. Bir sabah bize yine sordu: "Sizden bir rüya gören yok mu?" Kendisine: "Bizden kimse bir şey görmedi!" dediler. Bunun üzerine: "Ama ben gördüm" dedi ve anlattı: "Bu gece bana iki kişi geldi. Beni alıp haydi yürü! dediler. Yürüdüm. Yatan bir adamın yanına geldik. Yanında biri, elinde bir kaya olduğu halde başucunda duruyordu. Bazen bu kayayı başına indirip onunla başını yarıyordu, taş da sağa sola yuvarlanıp gidiyordu. Adam taşı takip ediyor ve tekrar alıyordu. Ama başı eskisi gibi iyileşinceye kadar vurmuyordu. İyileştikten sonra tekrar indiriyor, önceki yaptıklarını aynen yeniliyordu. Beni getirenlere: ‘Sübhânallah! nedir bu?’ dedim. Dinlemeyip: ‘Yürü! Yürü!’dediler. Yürüdük, sırtüstü uzanmış birinin yanına geldik. Bunun da yanında, elinde demir kancalar bulunan biri duruyordu. Adamın bir yüzüne gelip, çengeli takıp yüzünün yarısını ensesine kadar soyuyordu. Burnu, gözü enseye kadar soyuluyordu. Sonra öbür tarafına geçip, aynı şekilde diğer yüzünün derisini de ensesine kadar soyuyordu. Bu da, yüz derileri iyileşip eskisi gibi sıhhate kavuşuncaya kadar bekliyor, sonra tekrar önce yaptıklarını yapmaya başlıyordu. Ben burada da: ‘Sübhanallah, nedir bu?’ dedim. Cevap vermeyip: ‘Yürü! Yürü!’ dediler. Beraberce yürüdük. Fırın gibi bir yere geldik. İçinden birtakım gürültüler, sesler geliyordu. Gördük ki, içinde bir kısım çıplak kadınlar ve erkekler var. Aşağı taraflarından bir alev yükselip onları yalıyordu. Bu alev onlara ulaşınca çığlık koparıyorlardı. Ben yine dayanamayıp: ‘Bunlar kimdir?’ diye sordum. Bana cevap vermeyip: ‘Yürü! Yürü!’ dediler. Beraberce yürüdük. Kan gibi kırmızı bir nehir kenarına geldik. Nehirde yüzen bir adam vardı. Nehir kenarında da yanında birçok taş bulunan bir adam duruyordu. Adam bir müddet yüzüp kıyıya doğru yanaşınca yanında taşlar bulunan kıyıdaki adam geliyor, öbürü ağzını açıyor bu da ona bir taş atıp kovalıyordu. Adam bir müddet yüzdükten sonra geri dönüp adama doğru yine yaklaşıyordu. Her dönüşünde ağzını açıyor, kıyıdaki de ona bir taş atıyordu. Ben yine dayanamayıp: ‘Bu nedir?’ diye sordum. Cevap vermeyip yine: ‘Yürü! Yürü!’ dediler. Beraberce yürüdük. Çok çirkin görünüşlü bir adamın yanına geldik. Böylesi çirkin kimseyi görmemişsindir. Bunun yanında bir ateş vardı. Adam ateşi tutuşturup etrafında dönüyordu. Ben yine: ‘Bu nedir?’ diye sordum. Cevap vermeyip: ‘Yürü! Yürü!’ dediler. Beraberce yürüdük. İri iri ağaçları olan bir bahçeye geldik. İçerisinde her çeşit bahar çiçekleri vardı. Bu bahçenin içinde çok uzun boylu bir adam vardı. Semaya yükselen başını neredeyse göremiyordum. Etrafında çok sayıda çocuklar vardı. Ben yine: ‘Bunlar kimdir?’ dedim. Cevap vermeyip: ‘Yürü! Yürü!’ dediler. Beraberce yürüdük. Ulu bir ağacın yanına geldik. Bundan daha büyük, ve daha güzel bir ağaç hiç görmedim. Arkadaşlarım: ‘Ağaca çık!’ dediler. Beraberce çıkmaya başladık. Altın ve gümüş tuğlalarla yapılmış bir şehre doğru yükselmeye başladık. Derken şehrin kapısına geldik. Kapıyı çalıp açmalarını istedik. Açtılar ve beraberce girdik. Bizi bir kısım insanlar karşıladı. Bunlar yaratılışça bir yarısı çok güzel, diğer yarısı da çok çirkin kimselerdir. Sanki böylesine güzellik, böylesine çirkinlik görmemişsindir. Arkadaşlarım onlara: ‘Gidin şu nehire banın!’ dediler. Meğerse orada açıkta bir nehir varmış. Suyu sanki sâfi süttü, bembeyaz... Gidip içine banıp çıktılar. Çirkinlikleri tamamen gitmiş olarak geri geldiler. İki tarafları da en güzel şekli almıştı.
Beni dolaştıran arkadaşlarım açıkladılar: ‘Bu gördüğün, Adn cennetidir. Şu da senin makamındır.’ Gözümü çevirip baktım. Bu bir saraydı, tıpkı beyaz bir bulut gibi. ‘Beni gezdirin, içine bir gireyim!’ dedim. ‘Şimdilik hayır! Ama mutlaka gireceksin’ dediler. Ben: ‘Geceden beri acâyip şeyler gördüm, neydi bunlar?’ diye sordum. ‘Sana anlatacağız’ dediler ve anlattılar: ‘Taşla başı yarılan, o ilk gördüğün adam, Kur'ân'ı atıp reddeden, farz
- 1002 -
KUR’AN KAVRAMLARI
namazlarda uyuyup kılmayan kimsedir. Ensesine kadar yüzünün derileri, burnu, gözü soyulan adam, evinden çıkıp yalanlar uydurup, etrafa yalan saçan kimsedir. Fırın gibi bir binanın içinde gördüğün kadınlı erkekli çıplak kimseler, zina yapan erkek ve kadınlardır. Kan nehrinde yüzüp ağzına taş atılan adam fâiz yiyen adamdır. Ateşin yanında durup onu yakan ve etrafında dönen pis manzaralı adam, cehennemin, ateşin bekçisidir. Bahçede gördüğün uzun boylu adam İbrahim’di (s.a.s.). Onun etrafındaki çocuklar ise, fıtrat üzere (büluğa ermeden) ölen çocuklardır."
Cemaatten biri hemen atılarak: ‘Ey Allah'ın Rasûlü! Müşrik çocukları da mı?’ diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.): “Evet, dedi, müşrik çocukları da.” Ve anlatmaya devam etti: “Yarısı güzel yarısı çirkin yaratılışlı olan adamlara gelince, bunlar iyi amellerle kötü amelleri birbirine karıştırıp her ikisini de yapan kimselerdir. Allah onları affetmiştir.” 3649
Açıklama:
1- Tabirin Mekruh Vakti: Buhârî, bu hadisi, Tabir'le ilgili bölümde, "Sabah namazından sonra rüya tâbiri" babında kaydeder. Buhârî'nin bab başlıklarında fıkıh yaptığını nazarı dikkate alan şârihler, Buhârî'nin böyle bir başlığı koymakla, Abdurrezzak'ın Mûsânnaf'ta kaydettiği "Rüyanı kadına anlatma, güneş doğuncaya kadar da kimseye söyleme" şeklindeki hadisin za'fına işaret ettiğini ve ayrıca, tâbircilerin şu sözlerini reddettiğini belirtirler. "Rüya tâbirinde müstehab olanı, tâbirin, "güneşin doğmasından saat dörde, ikindi vaktinden akşam öncesine kadar" yapılmasıdır."
Buhârî, bu kanaati reddediyor. Zîra kaydedilen hadis, tâbirin, güneş doğmazdan önce yapılmasının müstehab olduğuna delalet etmektedir. Bu hüküm, tâbircilerin: "Namazın mekruh olduğu vakitlerde tâbir yapmak mekruhtur" şeklindeki sözlerine de muhalif değildir.
2- Tâbirin Müstehab Vakti: Mühellib, bu hususta şunu söyler: "Rüyayı sabah namazı vaktinde tâbir etmek, diğer vakitlerin hepsinden daha iyidir. Zîra, rüyayı gören, onu gördüğü zamana yakınlığı sebebiyle, zihninde daha sağlam tutmaktadır ve henüz unutma ârız olmamıştır. Üstelik tâbir edecek kimse de, zihnî huzura sahiptir ve fikri günlük maişet meşgalelerinden henüz uzaktır. Ve hem de rüyayı gören kimsenin, rüyadan alacağı iyi haberle sevinmesi, şerden de sakınıp tedbir alması mevzubahistir. Keza, ola ki rüya ma'siyetten ta'zir edicidir, rüya sahibi böylece sakınmış olur, veya bir iş hususunda uyarıcıdır, böylece rüya, sahibini murakabeye, kontrole sevkeder. Öyle ise bunlar gibi daha pek çok maslahat, rüyayı, günün başında tâbir etmeyi gerektirmektedir."
3- Hz. Peygamber’in Anlattığı Rüyanın Mâhiyeti: Rasûlullah (s.a.s.), İslâm'ın vaz'ettiği farz, haram ve itikadlarla ilgili hakikatlerin insanlar tarafından kavranabilmesi için, bazan teşbihli hikayeler -ki isrâiliyat nev'inden anlatılanların bu gayeye matuf olduğunu belirtmiştik- bazen uykuda görülen rüyalar, bazan da Mi'rac esnasında görülen müşâhedeler şeklinde anlatmıştır. Biz, bu müşahhas tasvirlerde, gaybî olan kıyametten sonra görülebilecek olan hakikatlerin en âmi bir mü'min tarafından bile anlaşılabilecek maddî teşbihlere döküldüğünü
3649] Buhârî, Ta'bir 48, Ezân Sıfatu's-Salât 156, Teheccüd 12, Cenâiz 93, Büyû’ 2, Cihâd 4, Bed'ü'l-Halk 6, Enbiyâ 8, Tefsir, Berâe 15, Edeb 69; Müslim 23, h. no: 2275; Tirmizî, Rü'ya 10, h. no: 2295
RÜYA
- 1003 -
görmekteyiz. Bu anlatımlarla ilahî, gaybî -ve behemahal imânî- olan hakikatlar âlem-i şehadette görülen ve idrak edilen maddî ve beşerî kahramanlarla bir nevi sahnelemekte, böylece sırf imanilikten ve kavranmaz mücerredlikten kurtarılarak ma'kulat ve hatta mahsusât seviyesine indirilmektedir. İslâm dinini anlaşılır, İslâmî ta'limatı âmî-âlim, gabî- zekî her seviyedeki insan tarafından kavranır ve de akıllar, ruhlar, hisler üzerinde müessir kılan bu metoda Kur'ân-ı Kerim'in de genişçe yer verdiğini görmekteyiz. cennet ve cehennemle ilgili tasvirler hep dünyevî ve günlük olarak gördüğümüz ve yaşadığımız müşahhas unsur ve motiflerle yapılmıştır.
Diğer tarafta, -İbn Abbas’ın (r.a.) açıklamasıyla- âhiret âleminin hakikatını bilmekteki naksımızı kabul etmek, dünyada olanların, orada sadece ismen varlığını kabul edip, mahiyetce ayrılığına ve idrakimizin onlara yetişemiyeceğine inanmak esastır. Söz buradan açılmışken, cennet ve cehennemle ilgili olarak pekçok hadis ve hattâ âyetlerde ifade edilmiş bulunan bir kısım hakikatlerin şu hadiste nasıl maddî, müşahhas ve mahsus unsurlarla sahnelendiğini görelim:
"Cennetle cehennem münakaşa ettiler. Cehennem:
- Bana kibirliler, zâlimler gelecektir! dedi. Cennet de:
- Bana da insanların sadece zayıfları, sakatları ve (aldatılan) gâfilleri gelecektir, acaba sebebi nedir? dedi. Allah cennete:
- Sen benim rahmetimsin, kullarımdan dilediğime seninle rahmet ederim. Cehenneme de:
- Sen benim azabımsın, kullarımdan dilediğime de seninle azab eylerim, dedi. Sonra her ikisine birden şu hitapta bulundu:
- (Sabırsızlanmayın), her ikinizi de dolduracak kullarım var!
(Ancak cehennem dolmak, tatmin olmak bilmeyip,) daha var mı, daha var mı? demeye devam edecek (Parantez arasındaki ifade, yine Müslim'in bir başka rîvayetinden alınmıştır). Bunun üzerine Cenab-ı Hakk ayağını cehennemin üzerine koyup bastıracak. Cehennem (mâruz kaldığı sıkletten) inleyerek yeter! yeter! yeter! diyecek. Cehennem böylece dolar ve içindekiler (tıkabasa) karışırlar. (Böyle yapmış olmakla) Aziz ve Celil olan Allah hiçbir kuluna zulmetmez. Cennet de boş kalmaz. Allah onun için de münâsib kullar yaratmıştır."
Buhârî ve Müslim'in müştereken rivâyet ettikleri bu hadisi, belirtmeye çalıştığımız ta'limî (didaktik) nokta-i nazardan değil, kelamî nokta-i nazardan tahlile kalksak sonu zor alınacak münakaşalara girebiliriz. Hâlbuki bu nev'e giren müteşâbih rivâyetler ve âyetler çoktur. Ölümün kıyamet günü bir koç suretinde getirilerek mahşer meydanında kesilmesi gibi.
Hülâsa, bu ve benzeri bütün ifadelerin, mücerred olan imânî hakikatleri müşahhaslaştırarak anlaşılır hale getirme ve hissiyat üzerinde canlı ve müessir kılma gayesini güttüğünü nazardan uzak tutmayacağız. Muallim-i ekber olan Rasûlullah (s.a.s.)'a bu gaybî hakikatler, terbiye-i İlâhiyenin en mühim safhası olan Miraç'ta da gösterilmiştir. Ayet-i kerime, "Orada gözüyle gördüklerini kalbi inkâr etmedi"3650 diyerek, önceden iman yoluyla öğrendikleri ile gözüyle
3650] Necm 11
- 1004 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gördükleri arasında tam bir mutâbakatın husûle geldiğini haber verir. Böylece aynelyakin ve hatta hakkalyakin derecesine çıkan imân-ı Nebevî, "Peygamber ve mü'minler, Rabbinden kendisine indirilene inandı." 3651 âyetiyle tebcil edilir. Hatta Süheylî'nin Ravdu'l-Unf'da kaydettiği üzere, bâzı alimlerimiz "Peygamber inandı" diye başlayan bu âyetin, bir bakıma, imânî hakikatlerin gözle müşahedesi demek olan Miraç hâdisesiyle ilgili olarak vahyedilmiş olmasını mânidâr bulmuşlardır. 3652
4- Hadisin Başka Vecihlerinde Ziyadeler
Bu hadis çeşitli tarîklerden gelmiştir. Bazı rivâyetlerde yer alan ziyadeler, hadiste beyan edilen meselelere zenginlik kazandırdığı gibi, bazı noktalara da açıklık kazandırmaktadır. Fethu'l-Barî'den iktibâsen bazılarını kaydediyoruz:
Taberânî'nin, bir rivâyetinde şöyle denmiştir:
a) "Rasûlullah (s.a.s.) (bir gün) sabah namazından sonra bize gelerek şöyle buyurdu: "Bu gece ben bir rüya gördüm, bu hak bir rüyadır, bunu iyi belleyin..."
b) Bir rivâyette: "...Bana gelen iki melek gördüm" demiştir ve rivâyetin sonunda iki meleğin Cibrîl ve Mikâil olduğu belirtilmiştir.
c) Bir rivâyette fırın şöyle tasvir edilir: "Aşağısı geniş, yukarısı dar, altında da ateş yanmakta idi."
d) Adn cennetiyle ilgili safhada şu ziyade var: "(Arkadaşlarım) beni bir eve götürdüler, öylesi güzel bir ev görmemiştim. İçinde yaşlı, genç, erkek ve kadınlar vardı. Sonra beni oradan çıkarıp bundan daha güzel bir eve götürdüler."
e) Kur'ân'ı terkedenlerle ilgili olarak şu ziyade vardır: "...Allah kendisine Kur'ân'ı öğretmiştir de o, gece okumayıp uyumuş, gündüz de onunla amel etmemiştir."
f) Ebû Umâme'nin rivâyetinde şöyle bir farklılık var: "Sonra beraberce gittik manzaraca en korkunç, kokuca en kerih, tıpkı helâ gibi kokan bir kısım kadın ve erkeklerle karşılaştık. "Bunlar kim" dedim. "Bunlar zâni ve zâniyelerdir" dedi. Sonra tekrar yürüdük, bir kısım ölülere rastladık, çok fazla şişmişti ve çok berbat şekilde koku neşrediyorlardı. "Bunlar kim?" dedim. "Bunlar, dedi, kâfirlerin ölüleridir." Sonra yine yürüdük, ağaçların gölgesinde uyuyan kimselere rastladık. "Bunlar kim?" dedim. "Bunlar, dedi, Müslümanların ölüleridir." Sonra yine yürüdük yüzce en güzel, kokuca en tatlı insanlarla karşılaştık. "Bunlar kim?" dedim. "Bunlar, dedi, sıddîkler ve sâlihlerdir."
5- Bazı Hükümler
Ulemâ, bu hadisten birçok hükümler çıkarmıştır. Mühim olan birkaçı:
1- İsrâ (Mi'raç) hadisesi bazan uyanık, bazen da uykuda olmak üzere birçok kereler vukua gelmiştir.
2- Âsilerden bir kısmı berzahta (kabir) hayatında azab çekmektedirler.
3- İlmi önce mücmel olarak verip, sonra tefsir etmek evlâdır, böylece zihin,
3651] 2/Bakara, 285
3652] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/526-529
RÜYA
- 1005 -
derli toplu olarak yakalama imkânına kavuşur.
4- Farz namazlarda uyumaya ve ezberledikten sonra Kur'ân'ı terke karşı tahzir (sakındırma) var.
5- Zina, riba, yalan gibi belli başlı günahlara karşı tahzir ve uyarı var.
6- Şehidlerin fazileti, cennette en yüce makamı tuttukları belirtilmiştir.
7- Hz. İbrahim'in makamı, şehidlerinkinden de yüksektir.
8- Günah ve sevapları eşit olanları Allah affedecektir. Ya Rab! Bizi de bu affedilenler arasına kat!
9- Sormak, (anlatmak) tâbir ettirmek gibi davranışlarla rüya meselesine ihtimam göstermek gerekir.
10- Rüyanın sabah namazından sonra tâbir edilmesi efdaldir.
11- Farzdan sonra, namaza bağlı nâfile (râtibe) yoksa selâm verince imamın cemaate dönmesi müstehabtır. Hitap, vaaz, ifta gibi maksadlar hâsıl olunca kıbleye dönmeyi terkedip, cemaate yönelmek mekruh değildir. 3653
Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Biz öne geçen sonuncularız. Ben uyurken bana arzın hazineleri getirildi. Elime altından iki bilezik kondu. Bunlar benim nazarımda büyüdüler ve beni kederlendirdiler. Bana: "Bunlara üfle" diye vahyedildi. Ben de üfledim, derken uçup gittiler. Ben bunları, çıkacak olan ve aralarında bulunduğum iki yalancı olarak te'vil ettim: Birisi San'a'nın lideri, diğeri de Yemâme'nin lideridir." 3654
Açıklama: Hadiste Rasûl-i Ekrem (s.a.s.), Müslümanların, dünyada iken en son kitap verilen ümmet de olsalar, âhirette hesabı ilk defa verecek ve ilk defa cennete girecek ümmet olacaklarını ifade buyurmaktadır. Rasûlullah'a getirilmiş olan hazinelerden muradın İslâmî fetihlerle İran, Bizans gibi fethedilen yerlerden elde edilen ganimetler olduğu belirtilmiştir.
Bileziklerin Hz. Peygamber'in "nazarında büyülmesi"ni, hayret etmesi, şaşırması, ağrına gitmesi, dikkatini çekmesi gibi mânalarda anlamak gerekmektedir; maddî ağırlık veya hacimlerinin artması şeklinde bir büyüme değil. Kurtubî'nin açıklamasına göre, altından mâmul zinet eşyası Müslüman erkeklere haram olması sebebiyle Hz. Peygamber (s.a.s.) eline konan altın bilezikleri (rüyasında) taaccüble, hayretle karşılayıp kederleniyor, üzülüyor.
Hadiste geçen vahiyden murad ilhamdır, irşaddır. Üflemek, kolay bir amel olması sebebiyle, rüyada üfleme görmenin, kolaylığa, önüne çıkan herhangi bir engelin kolaylıkla izale edileceğine delil olduğu belirtilmiştir. "Üfleme kelâmdır" diyen de olmuştur.
Üflemekle uçup gitmeleri, ortaya çıkacak yalancıların çok fazla zahmet çekilmeden bertaraf edileceklerine, mânen hakâret, değersizlik içinde bulunduklarına delâlet ettiği, "aralarında bulunduğum" tâbiriyle, rü'yanın anlatıldığı sıra onların hayatta olduğuna delâlet ettiği ifade edilmiştir.
3653] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/529-531
3654] Buhârî, Ta'bir 40, 70; Müslim, Rüya 22, h. no: 2274, Tirmizî, 10, h. no: 2293
- 1006 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bunlardan maksad San'a'da çıkıp peygamberlik iddia eden Esved el-Ansî ile Yemâme'de çıkıp yine aynı bâtıl iddialara girişen Müseylimetü'l-Kezzâb'tır. Bunlardan her ikisi de daha Rasûlullah’ın (s.a.s.) sağlığında ortaya çıkıp, etrafında adam toplamış kimselerdir. Esved, Rasûlullah henüz hayatta iken tepelenebilmiş ve öldürülmüş, Müseylime ile Rasûlullah'ın vefatından sonra savaşılmış ve Hz. Ebu Bekir zamanında tepelenmiştir.
Hz. Peygamber'in altın bilezikleri yalancılarla te'vil etmesi, erkeğe zinet verilmiş olmasına dayanır. Çünkü erkeğe, haram olan bir şeyin verilmesi, yerinde olmayan bir iş yapılmasıdır. Yalancılar da böyledir, yerini bulmayan, sahte iddialarda bulunurlar.
Bu rüyada geçen "iki el" iki memleketle te'vil edilmiştir. San'a ve Yemâme ahalileri aslında Müslüman olarak İslâm'a "iki el", iki yardımcı durumuna gelmişlerdi. Buralarda çıkan iki sahtekâr, yalancı ve aldatıcı sözlerle halkı etrafında toplayıp iğfal etmiştir. Şu halde altın bilezikler iki yalancıya delâlet etmiş, o iki "el"de (beldede) çıkmışlardır. 3655
Ebu Mûsâ (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Rüyamda kendimi Mekke'den, hurma ağaçları bulunan bir beldeye hicret ediyorum gördüm. Ben bunu, hicretimin Yemâme'ye veya Hacer'e olacağı şeklinde tahmin etmiştim, meğer Yesrib şehrine imiş. Bu rüyamda kendimi bir kılıcı sallıyor gördüm, kılıcın başı kopmuştu. Bu, Uhud Savaşı'nda mü'minlerin mâruz kaldıkları musibete delâlet ediyormuş. Sonra kılıcımı tekrar salladım. Bu sefer, eskisinden daha iyi bir hal aldı. Bu da, Cenâb-ı Hakk'ın fetih ve müslümanların biraraya gelmeleri nev'inden lutfettiği nimetlerine delâlet etti. O aynı rüyamda sığırlar ve Allah'ın (verdiği başka) hayrını gördüm. Sığırlar Uhud gününde mü'minlerden bir cemaate çıktı, (gördüğüm başka) hayır da Allah'ın Bedir'den sonra (nasib ettiği fetihlerin) hayrı ve bize Rabbimizin lutfettiği (Bedru'l-Mev'id) sıdkının sevabı olarak çıktı." 3656
Açıklama: Bu hadis, rüya mübhemiyetine uygun bir mübhemlik ve anlaşılmasında zorluk hasıl olmuş bir rüya'yı Nebevîdir. Şârihler rivâyetin muhtelif tâbirlerini açıklamada farklı yorumlara gitmişlerdir.
Biz mealdeki mânayı tesbit ederken İbn Hacer'in izahını esas aldık. Buna göre:
1- Hecer, Bahreyn'de Abdulkays kabilesinin ikamet ettiği bir diyarın ismidir. Medine yakınlarında aynı ismi taşıyan küçük bir köyün kastedildiği de söylenmiş, hatta başka ihtimaller üzerinde de durulmuştur, ancak sahih olan önceki söylediğimizdir.
2- Yesrib, Medine'nin eski adıdır, kaliteli hurmalarıyla meşhur idi.
3- Rasûlullah ashabını kılıçla ifade etmiştir. Kılıç sallaması, düşmanla cihadıdır. Başının kopması Uhud'da Müslümanların maruz kaldığı musibete yorulmuştur. Bazı rivâyetlerde kılıçta gedik açılmış olduğu ifade edilmiş ve bu da ailesinden birinin (Hz. Hamza'nın) şehid düşeceği şeklinde, tarafından, yorumlanmıştır. Bazı rivâyetler bu kılıncın Zülfikâr olduğunu tasrih eder.
3655] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/531-532
3656] Buhârî, Ta'bir 39, 44, Menâkıb 25, Meğâzî 9, 26, Menâkıbu'l-Ensâr 45; Müslim, Rü'ya 20, h. no: 2272
RÜYA
- 1007 -
4- Kılıcın tekrar sallanması, mücâdelenin devamı, kılıçtaki kopukluğun düzelmesi, müteakip savaşlarda Müslümanların zafere ereceklerinin alâmeti bilinmiştir. Tâbirciler kılıcı değişik yorumlara tâbi tutmuşlardır: Meselâ rüyada kılıç elde eden "kuvvet elde eder", "valilik elde eder", "emanet (vedia) elde eder", "zevce elde eder", "çocuk elde eder", keza "kılıncı kınına koyan evlenir", "birisiyle onun kılıncından daha uzun kılıçla vuruşan ona galebe çalar", "kılıç kuşanan bir işe girer" vs. gibi.
5- Görülen sığırlar, Uhud'da şehid düşen Müslümanlara yorulmuştur. Hadisin farklı rivâyet ve okunuşları, "Allah'ın bu ölümde hayır kılacağı" veya "bu ölümden sonra Allah'ın hayırlar (zaferler) vereceği" gibi değişik yorumlara imkân tanımıştır. Bir yoruma göre, Hz. Peygamber: "Allah'a kasem olsun Allah'ın yaptığında (Uhud'daki musibette) hayır gördüm, hayır var" demiştir.
6- Bedir'den sonraki fetihlerden maksad, Hayber'in fethi ve Mekke'nin fethidir. Hadiste geçen, “ba’de yevm-i Bedr” ibâresinde “ba’d” kelimesi bâzı rivâyetlerde “ba’du”, bazı rivâyetlerde “ba’de” şeklinde gelmiştir. Buna göre te'vil de farklı olmuştur. “Ba’du” okununca mânâ Uhud'dan sonra demektir ve bu durumda “yevm” kelimesi de nasb yapılarak “yevme Bedrin” okunması icabeder. Mâna şu olur: "(Gördüğüm başka) hayır da, Allah'ın (Uhud'dan) sonra Bedr(u'l-Mev'id) günü sıdkımıza sevab olarak verdikleri ile sonradan verdiği (ganimet, başarı nev'inden) hayra çıktı." Bunun mânası şudur: "Bedir günü verilen" deyince, müşkil bir durum çıkmaktadır. Çünkü, Bedir Savaşı Uhud Savaşı'ndan öncedir. Hâlbuki anlatılan tarihî ve mantıkî sıraya göre Uhud'dan sonrası sözkonusu. Alimler bunu şöyle çözerler: Hadiste geçen Bedir'den maksad Bedrü'l-Mev'id denen ikinci Bedir Gazvesi'dir. Bu ikinci Bedir, Uhud'dan sonradır. Uhud Savaşı bitip, Mekkeliler muzafferâne çekilirken Müslümanlarla aralarında söz düellosu olur. İşte bu düello esnasında, müteâkip sene Bedir'de ikinci kere buluşmak üzere anlaşırlar. Rasûlullah, ertesi yıl hacc mevsiminde Bedr'e gider, fakat Mekkeli müşrikler gelmezler. Böylece Müslümanlar savaş yapmadan bol ticaret yaparak dönerler. Bu ikinci Bedir Gazvesi, önceden anlaşılarak tesbit edildiği için buna Bedrü'l-Mev'id denmiştir.
Hadiste geçen sevâbu'ssıdk tâbiri gerçekten bu seferin vasfını ifade eder. Zira Müslümanlar, müşriklere verdikleri sözü tutmakla sıdk üzere hareket etmiş oldular. Bunun Allah indinde uhrevî sevâbı olduğu gibi, Müslümanlara moral, müşriklere gözdağı ve korku olması haysiyetiyle siyasî, dünyevî sevab da elde edilmiştir. Hadisin son kısmında geçen ve Allah'ın verdiklerinden olarak zikredilen "hayır" ile bu Bedri'l-Mev'îd Seferi sırasında yapılan kârlı ticaret dahi kastedilmiş olabilir.
İbn Hacer, hadisin bu veçhinden şu sonucu çıkarır: "Hz. Peygamber rüyasında sığır ve hayır görmüştür. Sığır, Uhud'da öldürülenlerle te'vil edilmiştir. Hayır da Mekke fethine kadar yapılan Bedir ve diğer savaşlarda cihad için Müslümanların izhar ettikleri sıdk ve sabırdan dolayı kazandıkları sevabla te'vil edilmiştir. Cenab-ı Hakk da onlara mükâfeten, Uhud'dan sonraki Kureyza, Hayber ve diğer zaferleri müyesser kılmıştır." 3657
Enes (r.a.) anlatıyor: "Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şöyle söylediğini işittim: "Ben
3657] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/533-535
- 1008 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bu gece, rü'yamda, kendimi Ukbe İbn Râfi'in evinde imişim gördüm. Orada bana İbn Tâb denen cinsten taze hurma getirildi. Ben bu rüyayı şöyle te'vil ettim: "Yükselme dünyada bizimdir, âhirette de hayırlı âkibet bizimdir, dinimiz de tamamlanmıştır." 3658
Açıklama: Bu rivâyette Hz. Peygamber (s.a.s.)'in güzel isimlerle tefe'ülü rüyaya da tatbik ettiğini görmekteyiz. Tefe'ül, uğur çıkarmak, hayra yormaktır. Rasûlulah (s.a.s.) teşâümü, yani şundan bundan uğursuzluk çıkarmayı reddederken, uğur çıkarmayı reddetmemiştir.
Bu rivâyete göre, Hz. Peygamber rüyada kendisini Ukbe İbn Râfi'in evinde görmüş. Ukbe'yi aynı kökten gelen ukbâ, âkibet kelimeleriyle te'vil etmiştir.
Râfi, yüksek, yükselen gibi mânâlar ifade eder. Bundan rif'at (yükseliş)'e geçerek bu isimleri: "Dünyada yükseliş bize, ahirette hayırlı âkibet bize" şeklinde te'vil etmiştir. Esasen bu mânalarda ayetler mevcuttur: "Akibet muttakilere aittir." 3659; Kezâ: "İnanıyorsanız mutlaka gâlipsiniz" 3660 gibi.
Kezâ, ikram edilen hurmanın ismi İbn Tâb'dır. Burada tâb, tayyib yani güzel, mükemmel mânâsına gelir. Medineli bir şahsın adı ise de bir hurma çeşidi de o adla şöhret bulmuştur. Rasûlullah, bu ismi de dinin kemâle ermesiyle te'vil buyurmuştur. Dinin kemâli, kâide ve hükümlerinin kesinleşip istikrarını bulması, medenî hayatta ihtiyaç duyulmakta olan hususta gerekli prensiplerin, kaidelerin konmasıdır. Nitekim en son nâzil olan âyetlerin birinde meâlen: "Bugün size dininizi tamamladım" 3661 buyrulmuştur.
Bu rivâyetlerden hareket eden Müslüman tâbirciler, rüyada iyi isim görmeyi hep iyiye yorma prensibini vaz' etmişlerdir. Hadiste ifâde edilen hükümlerin, Kur'ân ayetleriyle tesbit edildiği nazar-ı dikkate alınınca, Rasûlullah’ın (s.a.s.) bu hadisi irad etmede asıl gayelerinden birinin, rüya tâbirinde bu prensibi vaz'etmek olduğu söyenebilir. Ayrıca, çocuklara ve diğer eşyaya verilecek isimlerin güzel olması hususundaki tavsiyelerine bir takviye gâyesi de gözükmektedir. 3662
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) şöyle demişti:
"Ben (rüyamda), saçları karma karışık siyah bir kadının Medine'den çıkıp Mehyea'ya indiğini gördüm. Burası Cuhfe'dir. Ben bunu, Medine'deki vebanın oraya nakledilmesine yordum." 3663
Açıklama:
1. Hadiste Mehyea ile ilgili bir açıklama var: "Burası Cuhfe" diye. Bu açıklamanın, birçok rivâyette bulunmamasından hareket eden şârihler, bunun bir derc olduğunu ve bu açıklayıcı derci hadisin râvilerinden Mûsâ İbnkbe'nin ilâve ettiğini söylemişlerdir.
2- Cuhfe, Mu'cemu'l-Büldan'ın verdiği bilgiye göre, Mekke-Medine yolu üzerinde, Mekke'den dört merhale mesafede bir yerin adıdır. Mekke' ye gelen Mısır
3658] Müslim, Rü'ya 18, h. no: 2270; Ebu Dâvud, Edeb 96, h. no: 5026
3659] 7/A'râf, 128
3660] 3/Âl-i İmran, 139
3661] 5/Mâide, 3
3662] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/535-536
3663] Buhârî, Ta'bir 41, 42, 43; Tirmizî, Rü'ya 10, h. no: 2291
RÜYA
- 1009 -
ve Şamlıların, Medine'den geçmedikleri takdirde, mîkat (ihram giyme) mahalleridir. Medine'den geçerlerse Zü'l-Huleyfe olur.
3- Müslümanlar Medine'ye hicret ettikleri zaman buranın havası Mekkelilere yaramamış, hep hummaya (ateşli hastalık, sıtma) yakalanmışlar, Mekke'ye karşı özlem duymaya başlamışlardır. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): "Ya Rabb, bize Medine'yi sevdir... hummâsını da Cuhfe'ye naklet" diye duâ buyurmuştu. Şu halde Rasûlullah bu duâsının Allah tarafından kabul edildiğini, hummanın Medine'den çıktığını bu rüya ile ashabına (radıyallahu ahnüm ecmain) müjdelemiş olmalıdır.
4- Yorumcular siyah (sevdâ) kelimesi ile kötülük “es-sû’” ve hastalığın “ed-dâu” ifâde edildiğini kabul etmişlerdir. Saçların karışıklığını da kötülük ve şer yaymakla yorumlamışlardır. 3664
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) zamanında kişi, bir rüya görecek olsa onu (s.a.s.) efendimize anlatırdı. O sıralarda ben genç, bekâr bir delikanlıydım, mescidde yatıp kalkıyordum. Bir gün rüyamda, iki meleğin beni yakalayıp cehennemin kenarına kadar getirdiklerini gördüm. Cehennem kuyu çemberi gibi çemberlenmişti. Keza (kova takılan) kuyu direği gibi iki de direği vardı. Cehennemde bazı insanlar vardı ki onları tanıdım. Hemen istiâzeye başlayıp üç kere: "Ateşten Allah'a sığınırım" dedim. Derken beni getiren iki meleği üçüncü bir melek karşılayıp, bana: "Niye korkuyorsun? (korkma)" dedi.
Ben bu rüyayı kızkardeşim Hafsa’ya (r. anhâ)'ya anlattım. Hafsa da Rasûlullah’a (s.a.s.) anlatmış. Rasûlullah (s.a.s.): "Abdullah ne iyi insan, keşke bir de gece namazı kılsa!" demiş. Sâlim der ki: "Abdullah bundan sonra geceleri pek az uyur oldu!" 3665
Açıklama:
1- Kurtubî diyor ki: "Hz. Peygamber (s.a.s.) Abdullah’ın (r.a.) rüyasını iyiye yormuştur, çünkü Abdullah önce ateşe getirildiği halde kendisine "niye korkuyorsun, korkma!" tesellisiyle ateşe atılmaktan affedilmiştir, bu onun sâlih oluşuna delildir. Kusuru, gece namazı kılmaması idi. Böylece bu rüya onun salâbetine mükâfaten bir tembih ve uyarı oldu. Bu sayede anladı ki, gece namazı, ateşten, ateşe yakınlaşmaktan koruyan belli başlı tedbirlerden biridir. Bunun için Abdullah (r.a.) ölünceye kadar gece namazını terketmemiştir."
2- Şârih Mühellib: "Bundaki sır Abdullah'ın mescidde yatmasıdır. Zira mescidin şe'ni ve hakkı, içinde ibâdet edilmesidir. Ateşle korkutulmak suretiyle bu eksikliği uyarılmış oldu" der.
3- Hadis, gece namazının ehemmiyetini, bu namazın cehennemden korunmaya müessir bir çare olduğunu göstermektedir.
4- Hadiste, "Kadına rüya anlatılmamalı" diyen yorumculara da cevap var. Bunun câiz olduğu görülmektedir. Ayrıca mescidde yatıp kalkmanın câiz oluğu da anlaşılmaktadır. 3666
3664] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/536-537
3665] Buhârî, Ta'bir, 35, 36, Salât 58, Teheccüd 2, Fedâilu'l-Ashâb 19; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 140, h. no: 2479
3666] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/538
- 1010 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Abdullah İbn Ömer (r.a.) bir başka rivâyette şöyle demektedir: "Rüyamda, avucumda seraka denen iyi cins ipekten bir parça gördüm, cennette, her nereyi arzu etsem beni oraya uçuruyordu. Bu rüyamı Hafsa (r. anhâ)'ya anlattım. O da Rasûlullah'a anlatmış. Rasûlullah (s.a.s.): "Kardeşin sâlih bir kimse" diye yormuş." 3667
Açıklama:
1- Abdullah İbn Ömer'in cehenneme götürülmesi gibi cennete götürülmesiyle de ilgili rüyası var. Bunlar ayrı ayrı rüyalardır. Yukarıda cennete girişiyle ilgili rüyayı görüyoruz. Muhtemelen bunu muahharan, gece ibâdetlerine başladıktan sonra görmüş olmalı. Hadisin bir başka vechinde Rasûlullah önceki hadiste olduğu gibi, "Abdullah sâlih bir kimsedir, bir de gece namazı kılsa" buyurmuştur.
2- Bazı şârihler, bu hadisin kaydedildiği babtan bir önce yer alan, "Rüyada yastığının altında çadır direği gören" adındaki bab başlığı ile bunu birleştirip, İbn Ömer'in rüyada, yastığının altında çadır direği de gördüğünü ifade edip, yorumlarının vüs'atini geniş tutmuşlardır. Kaydedilecek "şârih yorumları" yorum olarak muteber kabul edilse de İbn Hacer'in açıklamasına göre, Abdullah İbn Ömer'in rüyada yastığının altında çadır direği görmesini rivâyetler doğrulamamıştır.
3- Rüyada görülen direk İslâm'la yorumlanmıştır. Keza ipek de din ve ilimle, dinle kazanılan şerefle yorumlanmıştır. "Onu elde eden, ahirette, cennette istediği yere, onun sayesinde gidebilir" denmiştir.
4- Rüyada cennete girmek, uyanık halde girmeye delil kabul edilmiştir. Çünkü hadisin bir vechinde rüyası cennete girenin yakaza halinde gireceğine dair nassî ifade vardır. Rüyada, cennete girmek, İslâm'a girmekle de yorumlanmıştır, çünkü cennete girmenin yegâne vasıtası İslâm'a girmektir.
5- İpeğin uçması kuvvete delildir. Yâni cennette istediği yere gidebilecek güce, mânevî yüceliğe sahip demektir. 3668
Ebu Bekre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) bir gün: "Sizden bir rüya gören var mı?" diye sual buyurdular. Cemaatten bir adam: "Evet ben (şöyle bir rüya gördüm): Sanki gökten inmiş bir terazi vardı. Siz ve Ebu Bekir tartıldınız. Sen, Ebu Bekir'den ağır geldin. Ebu Bekir'le Ömer de tartıldılar. Ebu Bekir ağır geldi. Sonra Ömer'le Osman tartıldılar. Ömer ağır bastı. Sonra terazi kaldırıldı" dedi. (Adam sözünü bitirince) Rasûlullah (s.a.s.)'ın mübarek yüzlerinde memnuniyetsizlik gördük." 3669
İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: "Bir adam Rasûlullah (s.a.s.)'a gelerek şu rüyayı anlattı: "Bu gece rüyamda buluta benzer bir şey gördüm, ondan yağ ve bal yağıyordu. İnsanlar da ellerini açıp bu yağmurdan almaya çalışıyorlardı. Azıcık alan da vardı, çokça alabilen de. Derken arzdan semaya kadar uzanan bir ip gördüm. Siz o ipe yapışıp çıktınız. Sizden sonra birisi ona tutunup o da çıktı. Sonra bir diğeri yükseldi, sonra bir diğeri daha ipe tutundu, ama ip koptu. Ancak onun için ipi eklediler, o da yükseldi."
3667] Buhârî, Ta'bir 25; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 139, h. no: 2478
3668] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/539-540
3669] Ebu Dâvud, Sünnet 9, h. no: 4634, Tirmizî, Rüya 10, h. no: 2288
RÜYA
- 1011 -
Hz. Ebu Bekir (r.a.) atılarak: "Ey Allah'ın Rasûlü, Annem babam sana kurban olsun, müsâade buyursanız ben yorayım!" dedi. Rasûlullah da: "Pekâlâ, yor!" dedi. Hz. Ebu Bekir şunları söyledi: "O bulutumsu gölgelik, İslâm bulutudur. Ondan yağan bal ve yağ Kur'ândır. Kur'ân'ın (bal gibi) halâveti ve (yağ gibi) yumuşaklığıdır. İnsanların bundan avuç avuç almaları Kur'ân'dan kiminin çok, kiminin az miktarda istifadeleridir. Arzdan semaya inen ip ise, senin getirdiğin hakikattir. Sen buna yapışmışsın, Allah o sebeple seni yüceltecektir. Senden sonra bir adam daha ona yapışacak ve onunla yücelecek, ondan sonra biri daha ona yapışıp o da yücelecek. Ondan sonra biri daha yapışır, fakat ip kopar, ancak onun için ip ulanır o da yapışıp yükselir. Ey Allah'ın Rasûlü, annem babam sana fedâ olsun, doğru te'vil edip etmediğimi haber ver!"
Rasûlullah (s.a.s.) şu cevabı verdi: "Bazı te'vilinde isâbet ettin, bazı te'vilinde de hata ettin." "Öyleyse, Vallahi yâ Rasûlallah! Bana illâ söyle, hata ettiğim nedir?” dedi. Rasûlullah (s.a.s.): "Yemin etme!” buyurdu. 3670
Açıklama:
1- Rivâyet, Hz. Ebu Bekir'in te'vili ile yeterli açıklığa kavuşturulmuştur. Fazla izaha gerek yoktur. Ancak Hz. Peygamber’in (s.a.s.) "Yemin etme!" deyip kesmesi merakımızı celbetmektedir.
Dâvudî bunu şöyle anlamıştır: "Yemini tekrar verme, hata ettiğin noktaları söylemiyeceğim." Ancak bunu, "İpin kopmasını, Hz. Osman'ın şehadeti ve onu takip eden harpleri ve fitneleri bildiği için bunların zikrini, duyulup şuyû bulmasını istememiş, bu sebeple sükût etmiştir" diye te'vil eden de olmuştur.
2- Hz. Ebu Bekir'in hata ettiği te'vil ne idi? Bu husus farklı yorumlara sebep olmuştur. Bazıları şöyle:
a) Rüyayı te'vil hakkı Hz.Peygamer'e ait idi. Hz. Ebu Bekir, te'vil için acele edip izin istemekle hata etmiştir. Buna itiraz edilmiş, hatanın bizzat yapılan te'vilde aranması gerektiği belirtilmiştir. Hatta "yemin etme" sözünün "Düşünürsen hatanı anlarsın" mânâsına geldiği belirtilmiştir.
b) Hatanın yağla balı ayrı ayrı şeylerle te'vil etmeyip sadece Kur'ân'la te'vil etmesinden, "Kur'ân'ın halâveti ve yumuşaklığıdır" denmesinden ileri geldiği belirtilmiştir. Bu, çoğunluka mâkul karşılanmış bir açıklamadır. "Yağ ve bal iki ayrı şeye te'vil edilebilirdi:
1) Kur'ân ve sünnet.
2) İlim ve amel.
3) Fehm (anlayış) ve hıfz (ezberleme)" demişlerdir.
c) Hz. Ebu Bekir'in hatası, mezkur kimseleri belirleme ve ismen söyleme işini terketmesinde olabilir, denmiştir.
d) "Hem isabet hem de, hata ettin" demesinden maksat şu da olabilir: Tâbir esas itibariyle zanna dayanır, kesin ilim ifade etmez. Öyle ise isabet etmek de, hata etmek de her zaman ihtimal dâhilindedir." denmiştir.
3670] Buhârî, Ta'bir 11, 47; Müslim, Rü'ya 17, h. no: 2269; Tirmizî, Rü'ya 10, 2294; Ebu Dâvud, Sünnet 9, h. no: 4632; İbn Mâce, Rü'ya 10, h. no: 3918
- 1012 -
KUR’AN KAVRAMLARI
e) Bazıları: "Hz. Ebu Bekir'in Rasûlullah'tan tâbir için izin taleb etmesi hata ise Hz. Ebu Bekir'in te'vilindeki hatayı aramak daha büyük hatadır. Dinin iktizası bu konuda ileri gitmemektir" denmiştir.
3- Rivâyetten anlaşılacağı üzere, ipten tutunup çıkanlar, Hz. Peygamber'den sonra, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman'dır. Hz. Osman zamanında ip kopmuştur. Hz. Osman (r.a.)'da ipin kopup tekrar bağlanması, onun öldürülmesi, hilâfetin başkasının eline geçmesidir. 3671
Hz. Âişe (r.anhâ) anlatıyor: Rüyamda hücreme üç ay’ın düştüğünü gördüm. Rüyamı babam Ebu Bekir’e (r.a.) anlattım. Sükût etti, cevap vermedi. Rasûlullah (s.a.s.) vefat edip de odama defnedilince Ebu Bekir: "İşte (rüyanda gördüğün) üç ay’dan biri ve en hayırlısı!" dedi. 3672 Hz. Peygamber’den (s.a.s.) sonra Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.a.) de Hz. Aişe'nin hücresine defnedilmişlerdir.
Yine Hz. Âişe anlatıyor: "Hz. Peygamber (s.a.s.)'e Varaka İbn Nevfel hakkında soruldu. Hz. Hatice (r.anhâ): ‘O seni tasdik etti ve sen peygamberliğini izhar etmeden önce vefat etti’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.) şu cevabı verdi: "O bana rüyada gösterildi. Üzerinde beyaz bir elbise vardı. Şayet cehennemlik olsaydı, beyaz renkli olmayan bir elbise içerisinde olması gerekirdi." 3673
Açıklama:
1- Varaka İbn Nevfel Hz. Hatice (r.anhâ)'nin amcasının oğludur. Cahiliye devrinde Hıristiyan olmuş, İncil ve Tevrat'ı okumuş, ilim sahibi bir zattı. Hz. Peygamber’e (s.a.s.) nübüvvet geldiği zaman yaşlanmış, gözleri kör olmuş vaziyette idi. İlk vahyin şoku ile Hz. Peygamber (s.a.s.) gördüklerinden korkmuş idi. Hz. Hatice (r.anhâ) Rasûlullah'ı ona götürmüş, durumu anlatıp, fikrini sormuştu. Varaka, Rasûlullah'ı dinledikten sonra, kendisinin geleceği Hz. Mûsâ ve Hz. İsa tarafından müjdelendiğini, beklenen peygamber olduğunu, kendisine gelen meleğin de önceki peygamberlere de gelen Cebrâil olduğunu söylemiş: "Kavmin seni Mekke'den çıkaracakları zaman keşke sağ olsam da sana yardım etsem!" temennisinde bulunmuştu. Ama bir müddet sonra vefat etti.
Peygamberimize tebliğ emri gelmediği için bu kadarcık tasdik ve te'yidi iman sayılır mı? Bu soruya ulemâ, umumiyetle "evet" demiş ve Varaka'yı sahabi saymıştır. İbn Hacer, onu (r.a.) selefleri gibi sahabi addetmiş ve el-İsâbe'nin ilgili bölümünde el-Kısmu'l-Evvel'de zikretmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.s.), Varaka'nın durumunu mevzubahis edip sorunca Hz. Hatice'ye, onu rüyasında beyaz elbise içerisinde gördüğünü söyleyerek: "Cehennemlik olsa başka bir elbise içinde görmem gerekirdi" mealinde cevap verir. Cevapta, kesin bir delille cennetlik olduğunu beyanı yok ise de dolaylı, işârî bir delille cennetlik olduğu ifade edilmiş olmaktadır.
2- Bu cevaptan yorumcular şu prensibe ulaşmışlardır: "Mü'min, rüyasında ölmüş kimse üzerinde beyaz elbise görürse bu onun iyi hal üzere olduğuna, cennet ehlinden bulunduğuna delâlet eder." 3674
3671] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/543-544
3672] Muvatta, Cenâiz 10, h. no: 1, 232
3673] Tirmizî, Rü'ya 10, h. no: 2289
3674] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/545
RÜYA
- 1013 -
Câbir (r.a.) anlatıyor: "Bir bedevî Hz. Peygamber’e (s.a.s.) gelip: "Rüyamda başımın kesildiğini, kendimin de onun peşine düştüğümü gördüm" dedi. Rasûlullah (s.a.s.) adamı azarlayıp: "Sakın ha! Şeytanın, rüyanda seninle eğlenmesini kimseye anlatma!" dedi. 3675
Açıklama:
Bu rivâyetin bir başka vechinde, bu hadiseden sonra Hz. Peygamber'in halka hitab ederek: "Şeytan herhangi birinizle uykusunda oynadığı vakit onu kimseye anlatmasın" tenbihinde bulunur.
Rasûlullah hoşa gitmeyen, üzücü rüyaları "şeytanın eğlenmesi (veya oynaması)" olarak tavsif etmiş ve bu çeşit rüyaların kimseye anlatılmamasını tavsiye etmiştir. Şu halde sadedinde olduğumuz rivâyet, rüyanın "şeytanın oynaması" çeşidine bir örnek olmaktadır.
Ancak şu da var ki, tâbirciler rüyada baş kelimesini, kişinin içinde bulunuğu nimet ve makamı kaybetmesine alâmet saymışlardır. "Şayet böyle bir rüyayı, köle görmüş ise, onun hakkında bu, azad edileceğine, hasta ise şifa bulacağına, borçlu ise borçtan kurtulacağına, haccetmemiş ise haccedeceğine, üzüntülü ise sevineceğine, bir korktuğu varsa emniyete kavuşacağına delalet eder" demişledir. 3676
Abdullah bin Selâm (r.a.) anlatıyor: “Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminde bir rüya görmüş ve kendisine de anlatmıştım. Şöyle görmüştüm: Bir bahçede idim -bahçenin genişliğini ve yeşilliğini anlatmış, sonra şöyle devam etmiştir- ortasında demirden bir dikme vardı ki, altı yerde üstü gökte idi, yukarısında bir kulp vardı. Bana: ‘Haydi yukarı çık’ denildi. ‘Yapamam’ dedim. Bunun üzerine bir hizmetçi geldi ve arkamdan elbisemi tutup kaldırdı, direğin tepesine kadar yükseltti, kulpu tuttum. Bana: ‘İyi sarıl’ denildi. Kulp elimde iken uyanıverdim. Hz. Peygamber (s.a.s.)’e gidip anlattım. O da: “Bu gördüğün bahçe İslâm’dır, dikme de İsâm direğidir. O gördüğün kulp da, Urvetü’l-Vüskadır (sağlam kulptur). Sen ölene kadar İslâm üzere olacaksın’ buyurdu. 3677
Ümmü'l-Alâ el-Ensâriyye (r.anhâ) anlatıyor: "Muharcirler geldiği zaman (kur'a çekildi), bize Osman İbn Maz'un'un ağırlanması çıktı. (Onu evimize yerleştirdik.) Hemen hastalandı. Tedavisi ile meşgul olduk. (Şifa bulamadı), vefat etti. Osman (r.a.)'ı rüyamda gördüm, akan bir çeşmesi vardı. Düşümü Hz. Peygamber (s.a.s.)'e anlattım. Bana: "Bu onun amelidir, onun için akıyor" dedi. 3678
Açıklama:
1- Ümmü'l-Alâ'nın bu rivâyeti, Medine'ye hicret eden Mekkeli muhacirlerin başlangıçta içtimâî hayata nasıl intibak ettirildiklerini göstermesi bakımından dikkat çekicidir: Medineli âileler, kur'a çekmek suretiyle kendi hissesine kim düşüyor ise onu evine götürüp yerleştirmiş ve misafir etmiştir. Kardeşleştirilen bu insanlar, birbirlerine vâris olacak derecede akde dayalı mânevî bağlarla bağlanmış idiler.
3675] Müslim, Rü'ya 12, h. no: 2268
3676] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/546
3677] Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 19; Ta’bîr 19, 23
3678] Buhârî, Tabîr 13, 37, Cenâiz 3, Şahâdât 30, Menâkıbu'l-Ensar 46.
- 1014 -
KUR’AN KAVRAMLARI
2- Mekke'nin kurak ve çöl ikliminden Medine'nin rutubetli iklimine birden intibak edemeyen Mekkeliler, ilk geldikleri sıralarda hummaya yakalanmışlar, Mekke'ye karşı özlemleri de artmış idi. Yukarıdaki rivâyet Osman İbn Maz'un’un (r.a.) bu hastalıktan kurtulamadığını belirtiyor. Usdü'l-Gâbe'de, Mekke'de ilk vefat eden muhacirin Osman İbn Maz'un (r.a.) olduğu belirtilir. Hicretin 22. ayında vefat etmiştir. Rasûlullah, ölümüne ağlamış ve ölüsünü öpmüştür. Ayrıca kabrine taş dikip belirgin kıldığı, zaman zaman ziyâret ettiği, oğlu İbrahim öldüğü zaman: "Git, bizim sâlih selefimiz Osman İbn Maz'ûn'a kavuş" dediği rivâyetlerde gelmiştir. Osman İbn Maz'ûn (r.a.) ibâdete çok düşkün, geceleri namaz kılan, gündüzleri oruç tutan, yüce bir sahabi idi. Hatta bir ara ebediyyen bekâr kalmaya azmetmiş ise de bunu işiten Rasûlullah (s.a.s.) müdahale ederek câiz olmadığını bildirmiştir.
3- Şârihler, Osman İbn Maz'ûn’un (r.a.) ölümünden sonra, akan çeşme şeklinde sevabını devam ettiren amelin ne olduğunu araştırmışlardır. Kesin olmamakla birlikte bazı ihtimaller üzerinde durulmuştur:
a) Osman, Ashab'ın zenginlerinden idi, sadaka-i câriye bırakmış olabilir. Bu onun amelini çeşme gibi kılar. Ancak bilinen bir sadaka-i cariyesi olmadığını söyleyerek bu ihtimale itiraz eden çıkmış ise de İbn Hacer, Osman’ın (r.a.) Saib isminde sâlih bir oğlu olduğunu, Bedr'e iştirak ettiğini, Hz. Ebu Bekir'in hilâfeti sırasında vefat ettiğini, "evlâd" ın, amel defterini açık bırakan üç sebepten biri olduğunu söyler. Bilindiği üzere diğer ikisi: İstifade edilen ilim ve sadaka-i câriye (herkesin istifade ettiği âmme hizmetidir (yol, köprü, çeşme, vakıf vs. bırakmak).
b) "Osman'ın ameli, murâbıtlığı olabilir" denmiştir. Yani kendisini Allah yolunda cihada hasretmiş olması. Çünkü bir hadiste Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Murâbıt olan hariç, her ölenin ameli sona erer. Allah yolunda murâbıt olanın ameli ise, kıyamete kadar ona sevap getirmeye devam eder. Murâbıt, kabir azabından da emin olur."
Bu hadisi te'yid eden bir başka hadis de şöyledir: "Allah yolunda bir gün ve bir gecelik ribât bir aylık oruç ve gece ibâdetinden daha hayırlıdır. Şâyet ölecek olsa yapmakta olduğu ameli, kıyamete kadar (yapmakta imiş gibi) sevap getirmeye devam eder ve fitnelerden de emin olur."
"Osman İbn Maz'ûn, kendini Allah yoluna adayanlardan biri olduğu için hâli, bu hâdise mâsadak olmaya uygundur" denmiştir.
Ancak söylenen bütün ihtimallerin Osman (r.a.) hakkında muteber olması da vâriddir. 3679
Ubâdetu'bnu's-Sâmit (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)'a Cenab-ı Hakk'ın şu âyeti hakkında sordum: "Dünya hayatında da, âhirette de müjde onlaradır..." 3680 Şu cevabı verdi: "Burada kastedilen müjde sâlih rüyadır. Mü'min kul onu görür veya kendisine gösterilir." 3681
Açıklama: Kur'an-ı Kerim, Hz. Yusuf, Hz. İbrahim (aleyhimes selâm) gibi büyük peygamberlerin rüyalarına genişçe yer verir. Rasûlullah’ın (s.a.s.) gerek
3679] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/547-548
3680] 10/Yunus, 64
3681] Tirmizî, Rü'ya 3, h. no: 2276
RÜYA
- 1015 -
hayatında ve gerekse hadislerinde rüyanın ayrı bir yeri var. Yani dinimiz, rüya hadisesi üzerine gerektiği kadar eğilmiş, onun ehemmiyetine dikkat çekmiştir. İbn Abbas’ın (r.a.) bir âyette geçen "müjde"yi "sâlih rüya" olarak tefsir etmesi de sâlih rüyânın ehemmiyetine dikkat çekme sayılabilir. Aslında bu yorum, Rasûlullah’ın (s.a.s.) bir hadisine dayandırılabilir. Zira Efendimiz şöyle buyurmuştur: "...Rüya üç çeşittir: Rüyayı sâliha: Bu Allah'tan bir müjdedir. Bir diğer rüya şeytanîdir. İnsanı üzer. Üçüncü çeşit rüya kişinin kendi kendine konuşmasıdır..."
Sâlih rüyâ'nın ehemmiyetini belirtme zımnında Rasûlullah (s.a.s.) onun "nübüvvetin kırk altı cüzünden biri"ni teşkil ettiğini söyler. Yine bu babta şu hadis rivâyet edilmiştir: Rasûlullah (s.a.s.): "Risâlet ve peygamberlik artık bitmiştir. Benden sonra ne nebi, ne de rasûl gelecektir" buyurdu. Bu, cemaatin üzülmesine sebep olmuştu ki Rasûlullah (s.a.s.): "Ancak müjde vericiler (mübeşşirât) var" buyurdu. "Ey Allah'ın Rasûlü! Müjde vericiler de nedir?" diye sorulunca: "Müslümanın rüyasıdır. O nübüvvetin cüzlerinden bir cüzdür" buyurur.
Sâlih Rüya
Ebu Sa'îdi'l-Hudrî (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Müslüman kişinin sâlih rüyası, peygamberliğin yetmiş cüzünden biridir." 3682
Ümmü Kürz el-Ka'biyye (r.a.)â anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Peygamberlik gitti fakat mübeşşirât (mü'minin göreceği güzel rüyalar) bâkidir."
Ebu Sa'îd ve İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Kim, beni rüyasında görmüşse mutlaka beni görmüştür. Çünkü şeytan benim suretime giremez."
Ebu Cuheyfe (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Kim beni rüyasında görürse, o uyanıkken beni görmüş gibidir. Çünkü şüphesiz, şeytan benim suretime girmeye muktedir değildir."
Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Rü'ya üç kısımdır: Biri Allah'tan bir müjdedir. Biri nefsin konuşmasıdır. Biri de şeytanın korkutmasıdır. Biriniz hoşuna giden bir rü'ya görecek olursa, dilerse onu anlatsın. Eğer hoşuna gitmeyen bir şey görürse onu kimseye anlatmasın, kalkıp namaz kılsın."
Avf İbn Mâlik (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Rüya üç kısımdır: "Bir kısmı, âdemoğlunu üzmek için şeytandan olan korkulardır; bir kısmı, kişinin uyanıkken kafasını meşgul ettiği şeylerdendir; bunları uykusunda görür; bir kısım rüyalar da var ki, onlar peygamberliğin kırkaltı cüzünden birini teşkil eder." 3683
Râvi Müslim İbn Mişkem der ki: "Ben, Avf İbn Mâlik’e (r.a.): "Sen, bu hadisi Rasûlullah’tan (s.a.s.) bizzat işittin mi?" dedim. Avf, (iki sefer tekrarla): "Evet! Ben bunu Rasûlullah’tan (s.a.s.) işittim. Ben bunu Rasûlullah’tan (s.a.s.) işittim" dedi."
Hoşlanılmayan Rûya Görülünce:
Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Biriniz hoşuna gitmeyen bir rüya görünce uzandığı zaman diğer yanına dönsün, üç sefer soluna
3682] Müslim, Rü’yâ 9, h. no: 2265
3683] İbn Mâce, Ta’bîr 3; Tirmizî, Rü’yâ 6; Ebû Dâvud, Edeb 97
- 1016 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tükürsün. Allah'tan o rüyanın hayrını talep edip, şerrinden Allah'a sığınsın." 3684
Ebu Hureyre anlatıyor: "Rasûlullah’a (s.a.s.) bir adam gelip: "Rüyamda başımın vurulduğunu, (koparıldığını) sonra da yerde yuvarlandığını gördüm!" dedi. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdular: "Şeytan (birinize rüyasında) gelir. O da bundan korkar. Sabah olunca, gidip bunu halka anlatır."
Açıklama: Rasûlullah (s.a.s.), birçok hadislerinde, hoşlanılmayan rüyanın anlatılmamasını tavsiye buyurmuştur. Son hadiste de, adamın hoşlanmadığı rüyasını anlatmasını dolaylı bir üslûbla tenkit etmiş, bu çeşit rü'yaların şeytandan olduğunu, anlatılmamasının daha muvafık olacağını irşad buyurmuştur. Rüya anlatılan kimse, ehliyetli biri değilse, onun yapacağı rastgele yorumlar kişiyi iyiden iyiye huzursuz edebilir. Bu meselede de irşâd-ı nebevîye uyulmada nice hikmetler ve maslahatlar var. 3685
“Rüya yorumlanıncaya kadar bir kuşun ayağındadır (yani, sâbit bir yerde durmaz). Yorumlandığında gerçekleşir. Rüyayı sevdiğiniz veya aklı başında bir kimseye anlatın.” Diğer bir rivâyette: “Anlayışlı ve sevdiğiniz kimseye”, “Âlim ve doğru sözlü/nasihatçi bir kimseye anlatın.” 3686
Enes (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Rüyada gördüğünüz şeylerin isimlerini, o rüyayı yormada esas alın. Keza gördüklerinizin künyelerini veya kinaye mânalarını da dikkate alın. Rüya, ilk yorumcuya göre (vukûa gelir, öyleyse rastgele kimselere anlatmayın)."
Ümmü'l-Fadl (r.anhâ)'dan rivâyet edildiğine göre: "Kendisi (bir gün): "Ey Allah'ın Rasûlü! Rüyamda sanki sizin uzuvlarınızdan birinin evimde olduğunu gördüm" demiş, (s.a.s.) de: "Hayır görmüşsün. Kızım Fâtıma bir oğlan çocuğu dünyaya getirir, sen onu emzirirsin" buyururlar.
Gerçekten de Hz. Fâtıma (r.a.) (bir müddet sonra) Hz. Hüseyin veya Hasan’ı (r.anhümâ) doğurdu. Ümmü'l-Fadl da (kendi bebeği) Kusam'ın sütüyle onu emzirdi. Ümmü'l-Fadl (sözüne devamla) dedi ki: "Bir gün ben onun (s.a.s.) yanına getirip kucağına koydum. Çocuk (Rasûlullah'ın kucağına) işedi. Ben de çocuğun omuzuna vurdum. Rasûlullah (s.a.s.) müdahale ederek "Oğlumun canını yaktın. Allah sana rahmet (mağfiret) etsin" buyurdular." 3687
Talha İbnbeydillah (r.a.) anlatıyor: "Beli (kabilesinden) iki kişi (s.a.s.)'ın yanına geldiler. İkisi beraber müslüman olmuştu. Biri gayret yönüyle diğerinden fazlaydı. Bu gayretli olanı, bir gazveye iştirak etti ve şehit oldu. Öbürü, ondan sonra bir yıl daha yaşadı. Sonra o da öldü."
Talha (devamla) der ki: "Ben rüyamda gördüm ki: "Ben cennetin kapısının yanındayım. Bir de baktım ki yanımda o iki zat var. Cennetten biri çıktı ve o iki kişiden sonradan ölene (cennete girmesi için) izin verdi. Aynı vazifeli zat, bir müddet sonra yine çıktı, şehit olana da (içeri girme) izni verdi. Sonra, adam benim için geri geldi ve:
"Sen dön, senin cennete girme vaktin henüz gelmedi!" dedi. Sabah olunca
3684] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 17/514
3685] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 17/515
3686] Ebû Dâvud, Edeb 97; Tirmizî, Rü’yâ 5; İbn Mâce, Ta’bîr 6
3687] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 17/516
RÜYA
- 1017 -
Talha bu rüyayı halka anlattı. Herkes bu rüyada şehid olan zâtın sonradan cennete girmesine) şaştı. Bu, Rasûlullah'a kadar ulaştı, rüyayı ona anlattılar. (Dinledikten sonra) (s.a.s.): "Burada şaşacak ne var?" buyurdular. Halk: "Ey Allah'ın Rasûlü! Bu zat (din için) çalışmada öbüründen daha gayretli idi ve şehit de oldu. Ama cennete öbürü ondan evvel girdi" dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): "Berikisi ondan sonra bir yıl hayatta kalmadı mı?" dedi.
"Evet!" dediler. (s.a.s.): "Ve o ramazan idrak edip oruç tutmadı mı, bir yıl boyu şu şu kadar namaz kılmadı mı?" Halk yine: "Evet!" deyince, Rasûlullah (s.a.s.): "Şu halde ikisinin arasında bulunan mesâfe gök ile yer arasındaki mesafeden fazladır!" buyurdular." 3688
“En büyük yalan, görmediği rüyayı ‘gördüm’ diye kişinin gözlerine iftirâ etmesidir.” 3689
“Kim görmediği bir rüyayı ‘gördüm’ deyip anlatırsa, âhirette yerine getirmesi mümkün olmayan bir işe, iki arpa tanesini birbirine düğümleme cezâsına çarptırılır. Kim, bir topluluğun duyulmasını istemedikleri bir sözü öğrenmeye çalışır (kulak hırsızlığı yapar)sa, kıyâmet günü kulaklarına eritilmiş kurşun dökülür. Kim de herhangi bir canlının sûretini (put olan resim ve heykelini) yaparsa, o da kıyâmette, yapamayacağı halde, ‘haydi buna can ver!’ diye zorlanarak azâb edilir.” 3690
İbn Ömer (r.a.)’den, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “İftirâların en büyüğü, bir kimsenin gözüne görmediğini göstermesidir (görmediği rüyayı, görmüş gibi anlatmasıdır).” 3691
İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Kim görmediği halde rüya görme iddiasına kalkarsa (kıyamet günü) arpa daneciğine düğüm atması teklif edilir. Kim de kendisinden hoşlanmadıkları halde, bir grubun konuşmasını dinleme gayretine düşerse kıyamet günü kulağına erimiş kurşun dökülür. Kim bir sûreti tasvir ederse (kıyamet günü) azaba uğrar ve bu yaptığına ruh üflemesi emredilir, ama üfleyemez." 3692
Açıklama: Rasûlullah (s.a.s.), bu hadislerinde, dinen yasaklanan bazı şeylere cür'et edenlerin azablarının şiddet ve devamını ifade için birkısım teşbihlere başvurmuştur:
Rüya hususunda yalan söylenmemelidir. Yani görmediği rüyayı, görmüş gibi anlatmamalıdır. Böyle bir davranışın cezası, âhirette büyük olacaktır. Arpa danesinin düğümlenmesinin teklifi bunu ifade eder. Çünkü arpanın iki ucu bir araya getirilemez ki düğüm yapılabilsin. Bu yapılamadığı müddetçe azabı devam ettirilecek demektir.
Kişi, kendisini sevmeyen, konuşmalarını dinlemesini istemeyen kimselerin konuşmalarını dinlememelidir. Bu yasağa uymayıp, merak sâikasıyla onların konuşmasını gizlice dinlemeye çalışan kimse kıyamet günü şiddetle cezalanacaktır.
Canlı tasviri yapılmamalıdır. Bunu yapanlara, yaptıkları heykel ve resim nev'indeki şeylere ruh üflemeleri gibi, yapmaları imkânsız bir teklifte
3688] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 17/517
3689] Buhârî, Ta’bîr 45
3690] Buhârî, Ta’bîr 45; Ebû Dâvud, Edeb 88; Tirmizî, Rüyâ 8; İbn Mâce, Rüyâ 8
3691] Buhârî, Ta’bîr 45
3692] Buhârî, Ta'bîr 45, Büyû’ 104, Libas 97; Müslim, Libâs ve Ziyneh 99, hadis no: 2110; Ebu Dâvud, Edeb 96, h. no: 5024; Tirmizî, Rü'ya 8, h. no: 2284
- 1018 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bulunulacak, yapamadıkları müddetçe azaba uğrayacaklardır.
Vâsıle İbn'l-Eska' (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Şurası muhakkak ki, en büyük yalanlardan biri, kişinin kendisini babasından başka birisine nisbet etmesi veya görmediği bir şeyi gözlerinin gördüğünü iddia etmesi (görmediği rüyayı görmüş gibi anlatması), yahut da Rasûlullah (s.a.s.)'ın söylemediği bir şeyi O'na söyletmesidir." 3693
Açıklama: Dinimiz, neseb meselesine ehemmiyet vermiştir. Nikâh, miras gibi pekçok hukuki ve hassas meselelerin odak noktasını teşkil eden nesebin tağşîşi, bu meselede insanların yanıltılması, arkadan birçok haramlara, haksızlıklara kapı açmak demektir. Bu sebeple olacak ki basit bir hadise gibi görülen yabana neseb iddiası ehemmiyetli bir hâdisedir. Hatta, hadisin Buhârî'deki aslında "Kişi, bu iddiayı bile bile yaparsa, Allah'a küfretmiş olur" ziyadesi mevcuttur. Bazı âlimler de bu ibareye: "...Haram olduğunu bildiği halde kendisini bir yabancıya nisbet etmeyi helal addederse..." diye kayıt koymuştur. Şunu da belirtelim ki çoğunluk, buradaki "küfr"ü, küfran-ı nimet ile te'vil etmiş, bu ifadenin, tağlîz ve zecr maksadıyla ağır bir üslûba yer verdiğini söylemiştir. mutlak ifade ile "Bunu yapan, ehl-i küfrün fiiline benzeyen bir fiilde bulunmuştur" demenin kastedildiği de söylenmiştir. Hadisin bir diğer veçhi de zecri ifade eder: "Aralarında nesebi bulunmayan bir kavme kendisini nisbet eden, cehennemdeki yerini hazırlasın" denmiştir.
Hadis, açık bir şekilde, kişinin bilinen nesebini inkar ederek bir başka nesebi iddia etmesinin haram olduğunu belirtiyor. Ancak "bilerek" kaydı, bilmeden yapanı tehdidden hariç tutmuştur. İslâm'da sorumluluk bilme ve niyete tabidir.
Hadis, zecr maksadıyla herhangi bir günahı küfre nisbet etmenin caiz olduğunu da ifade eder. Hadisin bazı vecihlerini de gözönüne alan bazı alimler, müddeinin kendine ait olmayan bir şeyi "benimdir" diye iddia etmesinin haram olduğuna hükmetmiş ve hatta mal, ilim, taallüm, neseb, hâl, salâh, nimet, velâ vs. hangi çeşitten olursa olsun bâtıl iddiaların hepsini buraya dahil etmiştir.
Herhangi bir bâtıl fiile terettüp eden mefsedelerin miktarca artması nisbetinde onun tahrîmi şiddet kazanmaktadır. 3694
“Rüyası en doğru olanınız, en doğru sözlü olanınızdır.” 3695
İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: “Bütün peygamberlerin rüyaları vahiydir.” 3696
Ubeyd bin Umeyr şöyle demiştir: “Peygamberlerin rüyası vahiydir.” 3697
Âişe (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre, o şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.s.)’a ilk vahyin başlaması uykuda sâdık rüya görmekle olmuştur. Hiçbir rüya görmezdi ki, sabahın aydınlığı gibi (apaçık) zuhur etmesin…” 3698
“Rüyaların en doğru olanı seher vakitlerinde görülenidir.” 3699
3693] Buhârî, Menâkıb 5
3694] İ. Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/365-366
3695] Müslim, Rü’yâ 6
3696] Hâkim; Mecmau’z-Zevâid; el-Heysemî, VII/176
3697] Buhârî, Vudû’ 5
3698] Müslim, İman 252, h. no: 160
3699] Tirmizî, Rü’yâ 3; Dârimî, rü’yâ 9; Ahmed bin Hanbel, III/29, 68
RÜYA
- 1019 -
“Zaman (kıyâmet) yaklaşınca mü’minin rüyası nerde ise yalan çıkmaz. Çünkü mü’minin rüyası, nübüvvetin kırk altı cüz’ünden bir cüz’üdür. Nübüvvetten cüz olan şey ise yalan olamaz.” 3700
Rüyada Peygamberimizi Görmek
“Kim beni rüyada görürse, gerçekten beni görmüştür. Çünkü şeytan, benim şeklime giremez.”3701 Hz. Peygamber’i rüyada göreni, Allah, uyanık iken ya dünyada veya âhirette Peygamber’i görmeye muvaffak kılacak demektir. 3702
Hz. Peygamber’i rüyada gören onu uyanık iken görmüş gibi olur. Fakat bu görme onu sahâbî yapmaz. Rüyadayken işittiği sözleriyle, hayatta iken ondan sâdır olan hadisleriyle amel edildiği gibi amel edilmez. Çünkü hayattaki haline uymamız emredilmiştir. Rüyadaki sözleriyle amel edileceğine dâir hiçbir nass yoktur. İbnu’l-Bakıllânî, yukarıdaki hadis-i şerifin mânâsı hakkında şöyler der: O kişinin Hz. Peygamber’i görmesi sahihtir, hayal değildir. Şeytanın o kimseye, peygamber olmayan birisini peygamber gibi göstermesi Hz. Peygamber’e (s.a.s.) benzetmesi mümkün değildir. Çünkü diğer bir hadiste geçen “gerçekten hakkı/doğruyu görmüştür” ifâdesi, sahih görme olduğunu ifâde eder. 3703
Kadı Iyâz da şöyle diyor: Bazı âlimler şöyle der: Allah’ın insanlara özellikle Peygamber’i (s.a.s.) doğru olarak göstermesi, şeytanın onun sûretinde görünmesine engel olması, uyku halinde onun üzerinde yalan uydurmasına mâni olmak içindir. Şeytan, insan uyanık iken de Hz. Peygamber’in sûretinde insana görünemez. Çünkü bu olmuş olsa, hakla bâtıl birbirine karışır. Bu düşünceyle Peygamber’in getirdiği şeylere güven kalmazdı. 3704
“Beni (rüyada) gören gerçekten hakkı/gerçeği görmüştür. Çünkü şeytan benim şeklime bürünemez.” 3705 “Beni gören hakkı görmüştür” ifâdesindeki “hak”dan maksat, bâtılın zıddıdır. Daha açığı, yalanın zıddı olan doğru, yani gördüğü rüyanın doğru olduğudur. Peygamber’i gerçekten görmüştür. Görmesi haktır ve hak olan rüya ile görmüştür.3706 “Şeytan benim şeklime bürünemez” demek, benim gibi görünemez, benim şeklime giremez, demektir. 3707
“Kim beni rüyada görürse uyanık iken de görecektir. Çünkü şeytan benim şeklime giremez.”3708
Hz. Peygamber’i (s.a.s.) rüyasında görmediği halde gördüğünü iddia edenin durumu nedir? Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.s.): “Yalanların en büyüğü, rüyasında görmediği şeyi görmek iddiasıdır.”3709 buyurmuştur. Bunun yalanların en büyüğü olması, yalanın Allah’a nisbet edilmesindendir. Kişiye göstermek için rüya meleğini
3700] Buhârî, Ta’bîr 26; Müslim, R’ü’yâ 6; Tirmizî, Rü’yâ 1, 10
3701] Müslim, Rü’yâ 10; Tirmizî, Rü’yâ 4; İbn Mâce, Rü’yâ 2; Dârimî, Rü’yâ 4; Ahmed bin Hanbel, II/232, 342, 410, 425, 463, V/306, VI/394
3702] Aliyyu’l Kaarî, Mirkatu’l-Mefâtih Şerhu’l-Mişkâti’l-Mesâbih, VIII/378
3703] Nevevî, Şerhu Sahih-i Müslim, 15/29-31; Aynî, Umdetu’l-Kaarî, Şerhu Sahihi’l-Buhârî, 20/18
3704] Nevevî, Şerhu Sahih-i Müslim, 15/29-31; Aynî, Umdetu’l-Kaarî, Şerhu Sahihi’l-Buhârî, 20/18
3705] Buhârî, Ta’bîr 10; Müslim, Rü’yâ 11; Dârimî, Rü’yâ 4; Ahmed bin Hanbel, III/55
3706] Aliyyu’l Kaarî, Mirkatu’l-Mefâtih Şerhu’l-Mişkâti’l-Mesâbih, VIII/382
3707] Aynî, a.g.e., 20/20
3708] Buhârî, İlim 38, Ta’bîr 10; Müslim, Rü’yâ 11; Ebû Dâvud, Edeb 96
3709] Buhârî, Ta’bîr 45; Ahmed bin Hanbel, II/96, 119
- 1020 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gönderen Allah’tır. Suyûtî diyor ki, hadiste geçen “firye” büyük yalandır ki, Peygamber (s.a.s.), uykuya nisbet edilen yalanın uyanıklıktaki yalandan daha büyük olduğunu söylemiştir. Çünkü bu Allah’a yalan isnâdıdır, nübüvvetin cüzlerinden bir cüz’ü yalan olarak iddiâ etmiş olmaktır. 3710
Tasavvufta Rüya ve Rüyanın Bilgi Kaynağı Olması; Rüya ile Hadis Rivâyeti ve Tashihi
Açıktır ki, keşf ve rüyanın bir Hz. Peygamber’le (s.a.s.) ilgili tarafı, bir de diğer insanlara bakan yönü vardır. Peygamberler “ismet” sıfatı ile muttasıf oldukları için, gerek rüyalarında gördükleri, gerekse keşf ve ilham yolu ile kendileri alıp ümmetlerine verdikleri her şey, Allah tarafından melek aracılığıyla gönderilen vahy hükmündedir. İctihat ve davranışlarında bazı hatalara düşseler bile bu hataların vahy yoluyla tashih edildiğini biliyoruz. Bu konuda âlimler arası önemli bir ihtilâf da söz konusu değildir.
Bizi burada ilgilendiren, konunun diğer insanlarla ilgili boyutudur. Acaba onların rüyalarında durum nedir? Keşf, ilham ve rüya ile hadis rivâyeti ve tashihinin, bir başka anlatımla, Hz. Peygamber’den (s.a.s.) vefatı sonrasında bilgi almanın; ilim ve hadis ilimleri açısından değeri nedir? Sûfîler ve hadisçiler bu konulara nasıl yaklaşmışlardır?
Konuyla ilgili ifâdelerinden anlaşıldığına göre sûfîlerin büyük çoğunluğu, rüya halini, insanlar arası bilgi akışının mümkün olduğu bir zaman dilimi olarak kabul etmişlerdir. Nitekim meşhur sûfîlerden Hakim et-Tirmizî (320/932): “İnsan uyuduğunda nefsin nûru yükselir, dünyayı dolaşır, melekûta ulaşır ve eşyayı müşâhede eder”3711 derken, rüyayı melekût âleminin en açık delillerinden sayan Gazâlî (505/1111), rüya ile mükâşefe ilmi arasında sıkı bir ilişki bulunduğuna dikkat çekmiş, onu, mülk ve şehâdet âleminde iken, melekût âleminin bilgisine ulaşılan bir kapı olarak görmüş ve söz konusu âlemin, kalpteki basîret gözü ile görülebileceğini3712 söylemiştir.
Rüyanın hayal ile irtibatını çok sık vurgulayan İbn Arabî (ö. 638/1240) ise; rüyanın işlevi hakkında şöyle der: “Uyku, kişiyi duyular dünyasından berzah âlemine götüren bir haldir, âlemlerin en mükemmelidir, her şeye hükmetme gücü vardır. Mânâları somut hale getirir, herhangi bir şekli olmayana şekil verir, imkânsızı mümkün kılar.3713 Allah insana hem uyku, hem de yakaza halinde eşyayı kavrayabileceği bir idrâk bahşetmiştir. Yakaza halindeki algılama “his”, uykuda olan algılama “hiss-i müşterek” diye adlandırılır. Uyanıkken görmeye “ru’yet”, uykuda görme işine “ru’yâ-i maksûr” denilir. İnsanın uyku sırasında algıladığı şeylerin tümü, uyanıkken duyular aracılığı ile “hayal”in zabtettiği şeylerdir. 3714
İbn Arabî’nin bu açıklamaları teorik anlamda uyku ve yakaza halleri ile ilgilidir. Ancak İbn Arabî’nin tasavvuf sistemi hakkında bir parça bilgisi olanlar, veya el-Futûhât’ı ile bir nebze ilgilenenler bilirler ki, o, söz konusu hallerin
3710] Aliyyu’l Kaarî, a.g.e., VIII/411
3711] Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, IV/45
3712] İhyâ,II/293. IV/504
3713] Fütûhât, III/329
3714] İbn Arabî, Fütûhât, IV/5; Ayrıca bk. Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, IV/44
RÜYA
- 1021 -
peygamberler ve velîlerde daha güçlü olduğuna inanmaktadır. Ruh kıvâmı itibarıyla onların yolunda olan sâlik de, derece derece bu hallerden istifade eder. Altı özenle çizilmesi gereken husus ise, onun bu vasıftaki kişilerin yakaza halinde iken algıladıkları şeyleri, uykuda iken de algılayabileceklerine inanmış olmasıdır.
Bu tespitler, İbn Arabî’de daha cesur ifadesini bulmakla birlikte, genel üslûplarından anlaşıldığına göre bütün tasavvuf ehli için geçerlidir.
Tasavvuf ehline göre bilgi edinme yollarından biri olarak kabul edilen rüyanın, tasavvufta önemli bir yeri vardır. “İnsanların kalplerinde yaratılan ve karar kılan şeyin tasavvur ve hayal yoluyla idrâk edilmesi” demek olan rüya, sûfîlere göre bir tür kerâmet, bir çeşit müjde olarak kabul edilmiştir.3715 Ölen bir kimsenin âhiretteki ahvâli ile ilgili olarak, rüya aracılığı ile dünyadakilere bilgi verme işi, pek çok sûfînin başvurduğu olağan uygulamalar cümlesindendir. Rüyalar çoğu zaman tasavvufî menkabelerin de kaynağı olmuştur. 3716
Tasavvufta rüyanın önemli bir yeri vardır. Bazen klasik tasavvuf anlayışınca rüyalara aşırı derecede önem verilmesine tepkiden dolayı “rüyayı bırak, rü’yete bak” denilmiştir. Hatta rüya bir nevi kerâmet kabul edilmiştir. Ayrıca rüya yoluyla uyarılmanın ve bilgi sahibi kılınmanın gerçek olduğunu göstermek için de meşhur zatların rüyalarından bolca örnekler zikredilir. Bundan da tasavvufta rüyanın rüya ile açıklandığı anlaşılmaktadır.
Kelebâzî (ö. 380/990) sûfîlerin akaidinden bahsederken rüya ile ilgili olarak şunları nakleder: Sûfîler rüyaları tasdik eder, mü’minler için rüyanın bir müjde, bir ikaz ve bir tevkıf olduğunu söylerler.” 3717 Ayrıca, sûfîlerin rüya yoluyla hadis rivâyet ettikleri de vâriddir.
Tasavvuf Ehlinin Rüya Yoluyla Hadis Rivâyet Etmeleri
Hadis ehli tarafından tasvip edilmeyen ve sûfîlerin benimsemiş olduğu rüya, keşif ve ilham ile hadisleri rivâyet ve tashih etme metodu pek çok sûfîde görülmektedir. Meselâ Ebû Tâlib el-Mekkî (ö. 386/996) bu metoda şöyle bir açıklama getirir: Birtakım hadisçilerin zayıf bulduğu bazı kimseler vardır ki, onlar âhiret âlimlerinden ve marifet ehlindendir. Bu insanların hadis ve haber rivâyetinde kendine has rivâyet metodları vardır. Bu kişiler rivâyetlerinde ona göre hareket ederler. Bu durumda hadisçiler bu tür rivâyetleri nakledenlerin aleyhinde bir delil değil, esasında bu tür rivâyetleri nakledenler hadisçiler aleyhinde delil olurlar. Çünkü bu rivâyet metodunu muhaddisler dışında hiç kimse zayıf kabul etmemiştir. Bundan dolayı hadis ehli bu rivâyeti yapanları kendi metodları dışında görmüştür.3718 Şa’rânî (ö. 973/1565), sûfîlerin bu konudaki metodunu hadisin nakledilmesiyle ilgili hususları anlatırken ortaya koyar: “Hadislerin doğruluğu, ya naklen ya da Hz. Peygamber’e (s.a.s.) sormak sûretiyle anlaşılır. Bir hadiste nakil yönünden zayıflık ve tutarsızlık varsa, yakazaten, şifâhî olarak ve ânında bunun Hz. Peygamber’den (s.a.s.) sorulması gerekir. Şayet hadisi anlatanlar gerçek muhaddis iseler ve hadis de Hz. Peygamberi’in anlatış tarzına uyuyorsa, artık
3715] Kuşeyrî, er-Risâle, 714-715
3716] Muhittin Uysal, Tasavvuf Kültüründe Hadis, s. 67-68
3717] Kelebâzî, et-Taarruf, Doğuş Devrinde Tasavvuf (et-Taarruf), İst. 1979, s. 63; Ahmet Yıldırım, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, T.D.V. Y., s. 296-297
3718] Ebû Tâlib el-Mekkî, Kutu’l-Kulûb, I/177
- 1022 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bu hadisi Hz. Peygamber’den sormaya lüzum yoktur. Bu açıklamalardan sûfîlerin kendine has metodlarla hadis elde ettikleri anlaşılmaktadır.
İbn Arabî geleneğinin önemli simâlarından kabul edilen Abdulğanî en-Nablûsî (ö. 1143/1731), er-Ravdu’l-Enâm adlı eserinde, muhaddislerin koyduğu kurallarla rivâyet ile rüyada hadis rivâyetini kıyaslayarak, rüyada Hz. Peygamber’den hadis rivâyet izni alanların haberlerini ve benzer birçok meseleyi nakletmiş ve rüyada hadis rivâyetinin mümkün ve câiz olduğu sonucuna ulaşmıştır. Nablûsî’nin konuyla ilgili görüşlerinde delili; “Uyuyan hiçbir erkek ve kadın yoktur ki, uykuya dalınca ruhuyla Arş’a yükselmemiş olsun. Ancak Arş’ın yanında uyanan kişinin rüyası sâdık rüyadır. Arş’a ulaşamadan uyanan kişinin rüyası ise, yalancı rüyadır” şeklinde Hz. Ali’den (r.a.) rivâyet edilen bir hadis rivâyetidir (Araştırmacılara göre bu rivâyet, zayıf veya mevzûdur).
Ona göre rüyasında bir şeyhten hadis alıp onu rivâyet edenin; kendisinden rivâyet edilen şeyhin hayatta, sika ve âdil olması şartıyla ve rüyayı görenin de rivâyeti zaptetmesi ve âdil olması durumunda, rivâyetinin kabul ve sıhhatine bir engel bulunmamaktadır.
İbn Arabî çizgisinde bir sûfî olan Nabûsî’nin rüya ve hadis rivâyeti konusunda böyle düşünmüş olmasında yadırganacak bir husus yoktur. Çünkü kendisinden önce, başta İbn Arabî olmak üzere birçok sûfînin ortaya koyduğu bir kültür altyapısı, rüyada bilgi akışının imkânı hususunda tasavvuf kitaplarını dolduran kabuller söz konusudur.
Ebû Tâlib el-Mekkî (ö. 386/996), bu metodla rivâyet edilen hadislerden örnekler verir: Meselâ Kûtu’l-Kulûb’da Hızır’ın Hz. Peygamber’den (s.a.s.) nakledip tashih ettiği ve rüya kanalıyla da Hz. Peygamber’e tashih ettirilen bir haber senetli olarak zikredilmiştir 3719. Aynı şekilde, teşehhüd konusundaki farklı rivâyetlerden hangisinin alınacağı yine rüya yoluyla tespit edilmiştir. Sâlihlerden birisi, Nebî’yi (s.a.s.) rüyasında görmüş ve “yâ Rasûlallah! Âlimler teşehhüd konusunda ihtilâf ettiler. Biz hangisini alalım?” demiş. Hz. Peygamber de: “İbn Ümmi Abd’in rivâyet etmiş olduğu teşehhüdü!” buyurmuştur 3720. Bir diğer örnek de Kuşeyrî’nin (ö. 465/1072) Risâle’sinde geçmektedir. Kuşeyrî şöyle anlatıyor: Ebû Abdirrahman es-Sulemî’nin şöyle dediğini işittim. Sulemî (ö. 412/1021) Ebû Ali Şebevî’nin Rasûlullah’ı (s.a.s.) rüyasında gördüğünü ve ona şu soruyu sorduğunu söylediğini işitmiş: Şebevî: ‘Yâ Rasûlallah, benim saçlarımı Hûd sûresi ağarttı’ sözünün senden rivâyet edildiği doğru mudur? Bu doğru ise, Hûd sûresinin hangi kısmı seni ihtiyarlattı; Nebîlerin kıssaları mı, yoksa geçmiş milletlerin mahvolmaları mı?’ Rasûlullah (s.a.s.): “Bunların hiçbiri değil, sadece Hak Teâlâ’nın: ‘Emrolunduğun gibi istikamet üzere ol!’ sözü beni ihtiyarlattı, saçlarımı ağarttı’ buyurdu.
İmam Sâğânî de (ö. 650/1252) Meşârıku’l-Envâr adlı eserinde Hz. Âişe’den rivâyet edilen ve “izâ vudıe’l aşâu..” şeklinde başlayan hadisi rüya yoluyla âlî senetle naklettiğini söylemekte ve şöyle demektedir: “Ben bir müddet Rasûlullah’ı rüyada görmeyi ve mümkün olan en yüksek bir senetle kendisinden hadis rivâyet etmiş olmam için bu hadisin sıhhatini bizzat kendisine sormayı temenni etmiştim.
3719] Kûtu’l-Kulûb, I/15-16
3720] a.g.e., II/210
RÜYA
- 1023 -
Bu düşüncem üzerinden seneler geçti. Nihayet 18 Zilkade 611’de cumartesi gecesi seher vakti rüyamda Rasûlullah’ı (s.a.s.) gördüm. Güya ben bir düzlükte idim ve akşam namazını kılıyordum. Rasûlullah da beraberinde birkaç kişi olduğu halde oturmuş akşam yemeği yiyordu. Beni de yemeğe çağırdı. Ben namazı kılıp sonra dâvete icâbet etmek istedim. Fakat Ebû Saîd bin el-Muallâ’ya olan sözünü hatırladım. Rasûlullah ona seslenmişti, o da namazda idi de tamamlayıncaya kadar icâbet edememişti. (Namazını tamamlayınca Rasûlullah (s.a.s.) ona:): ‘Allah, sizi dâvet ettiği zaman Allah ve Rasûlüne icâbet edin’ buyurmadı mı?’ demişti. Ben hemen Rasûlullah’a gittim, huzurunda oturdum da: ‘Yâ Rasûlullah! İzâ vudıe’l aşâu… (Akşam yemeği konulup namaz için de kamet getirildiği zaman ilk önce yemeğe başlayın) şeklinde başlayan hadis sahih midir?’ diye sordum. “Evet sahihdir” buyurdu 3721.
Şa’rânî (ö. 973/1565) şöyle anlatıyor: Rasûlullah’ı rüyada gördüm. Kendisine meşhur olan “Size mecnûn deninceye kadar Allah’ı çokça zikredin” hadisini sordum. Rasûlullah (s.a.s.) hem İbn Hibban’ın hem de diğer râvînin rivâyetinin doğru olduğunu, her ikisini de kendisinin söylediğini, bir defasında öyle, diğerinde böyle dediğini söyledi. 3722
Bazı sûfîler bir kısım hadislerin sıhhatini savunurken mânâ âleminde bizzat Hz. Peygamber’le (s.a.s.) ilişki kurduklarını söylerler. Meselâ, “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeye muhabbet ettim; halkı bilinmem için yarattım” şeklinde tasavvuf literatüründe şöhret bulan rivâyeti İsmail Hakkı Bursevî (ö. 1137/1724), şerh etmek maksadıyla Kenz-i Mahfî isminde müstakil eser kaleme almıştır. Bursevî kitabının mukaddimesinde şöyle der: “Muhyiddin İbn Arabî (ö. 638/1240) Futûhât-ı Mekkiyye adlı eserinde bu hadis için şöyle buyurur: Bu hadis keşfen sahih, naklen sâbit değildir.” İmam Suyûtî (ö. 911/1505) ed-Durru’l-Muntesire adlı kitabında şöyle demiştir: Bu hadis asılsızdır (s. 126). (Ünlü mutasavvıf Bursevî devamla şöyle der:) Bu mevzûda bizim fikrimiz ise şudur: Keşif ehline göre bu hadis sahihtir. Çünkü huffâz, senet ile naklederler. Keşif ehli ise bizzat Nebî’nin ağzından ahzedip söylerler. Sonra bir şeyin belli bir senedinin bilinmemesi sâbit olmayacağını icap ettirmez. Şu kat’idir: Keşif itibarı ile sahih olan bir şey nakil yoluyla gelenden daha sahihtir. Zira keşif halinde vehim ve hayal olmaz. Onda tam bir yakınlık ve hakka’l-yakîn hali vardır. 3723
Aynı şekilde İbn Arabî (ö. 638/1240) “Kim nefsini bilirse, Rabbini bilir” rivâyetiyle ilgili olarak şöyle der: “Her ne kadar bu hadis hadisçiler yanında rivâyet yönüyle (senedi itibarıyla) sahih değilse de, lâkin bize göre keşif yoluyla sahihdir, sâbittir.” 3724
Şa’rânî (ö. 973/1565) ise, “Ashâbım yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidâyete erersiniz” 3725 hadisiyle ilgili olarak şunları söyler: Her ne kadar hadisçiler bu hadis hakkında tenkitte bulunmuşsa da, keşif ehline göre bu hadis
3721] Sâğânî, Meşâriku’l-Envâr, s. 340-341
3722] Şa’rânî, et-Tabakatu’l-Kübrâ, II/75-76; Elbânî hadise zayıf hükmünü vermiştir: Elbânî, Daîfe, II/9, h. no: 517
3723] İsmail Hakkı Bursevî, Kenz-i Mahfî, s. 11-12
3724] Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, II/262
3725] Elbânî, bu hadisin uydurma olduğunu söyler. Bk. Elbânî, Daîfe, II/144, h. no: 58
- 1024 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sahihtir. 3726
Yine Şa’rânî şöyle der: Bir defa (mânen) Rasûlullah’la bir meşverette bulundum. Ona sehiv secdesinde bazılarınca okunan ‘subhâne men lâ yenâm ve lâ yeshû”nun mâhiyetini sordum. O da bana “Güzel bir şeydir” buyurdular. 3727
Birçok hadisçi, “İki günü eşit olan aldanmıştır” hadis rivâyetini, Abdülaziz bin Ebî Revvâd el-Mekkî (159/775)’nin, Hz. Peygamber’den rüyada alıp insanlara naklettiğini bildirmişlerdir. Bu hadis rivâyetinin rüya yoluyla nakledildiğini teyit edenler arasında Hatîb el-Bağdâdî (643/1071) de bulunmaktadır.3728 Hatîb, Şerefu Ashâbi’l-Hadis adlı eserinde bu tür rivâyetlere yer vermiş ve rüyayı ilmin yollarından birisi olarak görmüştür. 3729
Şah Veliyyullah’ın (ö. 1176/1762) ed-Durru’s-Semîn fî Mubeşşirâti’n-Nebiyyi’l-Emîn adlı eseri rüyada Hz. Peygamber’den (s.a.s.) dinlediği hadisleri ihtivâ etmektedir. Günümüzde de bu yolla hadis almanın mümkün olabileceği ile ilgili düşünceler için bk. Fethullah Gülen, Sonsuz Nur, II/347.
Bütün bu örneklerden keşif, rüya ve ilham yoluyla sûfîlerin hadis rivâyet ettikleri, naklettikleri hadisleri Hz. Peygamber’e tashih ettirdikleri ve hatta yazdıkları eserleri Hz. Peygamber’in işaretiyle yazdıkları anlaşılmaktadır. Böylece onlar keşif ve rüyada Hz. Peygamber’den bir şeyler dinlemişler ve bundan dolayı dinledikleri şeyleri Hz. Peygamber’e nisbet etmişlerdir. Onlara göre keşfî hadislere de hadis demek doğrudur.3730 Hatta İbn Arabî’nin (ö. 638/1240) şu tesbiti bu metodla rivâyet edilen hadisin değerini de ortaya koymaktadır: “Biz bu yolla pek çok sahih hadisi tashih ettik. Hadis ehli nazarında sahih olan bazı hadislerin bu yolla sahih olmadığını, mevzû hadislerin de yine bu yolla sahih olduğunu tesbit ettik.”3731 Şa’rânî (ö. 973/1565) de bu metoddan hareketle birçok şeyin tesbitinin mümkün olabileceğini söylemektedir.3732 Hatîb Bağdâdî de (ö. 463/1071) Peygamber Efendimiz’i rüyasında görüp ondan hadis aldığını söyleyen, tanımadığı bir kişiden bu hadisi nakleder. 3733
Yukarıda verilen bilgilerden de anlaşılacağı gibi, genel olarak tasavvuf ehli rüya, keşf ve ilhamı, kendileriyle bilgi edinmek mümkün olan kanallar olarak görmüşler, hatta İbn Arabî ve onun çizgisindeki sûfîler, bu yollarla elde edilen bilgiyi daha kesin, nakil yoluyla gelen bilgiyi zannî ve şüpheden uzak olmayan bir bilgi saymışlardır. Bu anlayışları, onları tabiî olarak söz konusu yöntemlerle hadis rivâyet ve tashihini normal, hatta garantili bir yol olarak görme ve uygulama düşüncesine sevketmiştir.
Buna mukabil, aşağıda görüleceği gibi, hadisçiler, bu yöntemlerden, dinin esası ve ahkâmıyla ilgili olmayan konularda “uyarma, müjdeleme, korkutma ve teşvik etme” ölçüleri içinde, sahibini bağlamak üzere yararlanılabileceğini,
3726] Şa’rânî, el-Mîzânu’l-Kübrâ, I/30
3727] Şa’rânî, Levâkihu’l-Envâru’l-Kudsiyye, s. 14
3728] Hatîb, Tarihu Bağdad, 11/453; İktizâul’l-İlm el-Amel, 112
3729] Şerefu Ashâbi’l-Hadis, s. 106-111
3730] Eşref Ali Tanevî (ö. 1943), Hadislerle Tasavvuf, İst. 1995, s. 319-320
3731] İbn Arabî, Futûhât, I/150, 198, 224, 225, 280
3732] Şa’rânî, Mîzânu’l-Kübrâ, I/43, Levâkıhu’l-Envâr, s. 14-15
3733] Hatîb, Kitabu İktidâi’l-İlmi’l-Amel, s. 225; Ahmet Yıldırım, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, T.D.V. Y., s. 40-46
RÜYA
- 1025 -
ancak bu yollarla herkesi bağlayan bir hükmün sâbit olamayacağını, hele “din” demek olan hadislerin, rivâyet ve tashihinin câiz olmadığı görüşünü benimsemişlerdir.
Hadis usulcüleri, “hadis” kelimesinin terim olarak tanımını yaparken; “sözün, Hz. Peygamber (s.a.s.) hayatta iken duyulması” şartının altını özenle çizmişlerdir. Oysa bu kabil nakillerin bütünü, Efendimiz’in (s.a.s.) vefatından sonra gerçekleşmektedir. Rüya, keşif ve ilhamın, kaynak olarak Rabbânî olabileceği gibi, şeytânî de olma ihtimali, kişilere göre, her zaman mevcut olduğu için, söz konusu kavramlar, mâhiyetleri icabı sübjektif ve görecelidir. Rüya, keşif ve ilham delil kabul edilmesi durumunda, her inanç ve ekolün müntesipleri, kendi ekollerinin savunduğu görüşlerin doğruluğunu bu yollarla iddia edecek; diğer görüşlerin bâtıl ve yanlış olduklarını söyleyerek iptaline çalışacaktır. Herkesin rüya, keşif ve ilhamına göre değişebilen sayısız hakikat kümeleri ortaya çıkacak ve hangisinin gerçek ve doğru olduğu hususu, içinden çıkılmaz bir problem haline gelecektir. Bu kabil bir başıboşluk ve çatışan ölçüler karmaşası da, evrensel bir dinin özelliği olmasa gerektir. 3734
Ebû Hanife’nin de (r.a.) görüşü odur ki: Rüya ile amel olunmaz. Bir insanın gördüğü rüya ne olursa olsun, müslümanın görevi, günahlardan kaçınmak, sevapları işlemekten ibârettir. İslâm ilim dinidir; rüyalara, zevklere, şeytanî de olabilecek ilhamlara dayandırılamaz. Rüya ile fazla uğraşmak, ona çokça misyon yüklemek iyi sonuçlar vermez.
Rüya, Bilgi Kaynağı Değildir; Rüya İle Hüküm Sâbit Olmaz!
Hadisçilerin büyük çoğunluğu ister rüya, ister keşf ve ilham yoluyla olsun, hadis nakil ve tashihine karşı çıkmışlardır. Muhammed Muhammed Ebû Zehv, keşf ve rüya ile şeriat bilgisinin sâbit olamayacağı hususunda hadis usulcülerinin ittifakı olduğunu belirtir.3735 Bu yöntemlerle rivâyet ve tashih anlayışının hadisçi geleneğine ters olduğu ve hadis usûlü kitaplarında böyle bir rivâyet ve tashih metoduna yer verilmediği hususu, kabul etmemiz gereken bir gerçektir.
Kadı Iyâz ve Nevevî gibi hadisçiler, bir hükmün sâbit ya da bâtıl olmasını, ispat konusunda, rüyanın delil olamayacağı görüşünü benimsemişlerdir. Dinin ahkâmına kaynaklık görevi yapan hadislerin rivâyet ve tashihi, herkesi bağlayacak ve her türlü sübjektiflikten uzak olması gereken ilmî ve teknik bir problemdir. O halde bu gibi konularda ilmin; tartışılmaz, herkesi iknâ eden ve herkesi bağlayan kuralları geçerli olacaktır.
Neylü’l-Evtâr ve el-Fevâidu’l-Mecmûa başta olmak üzere birçok hadis çalışmasının sahibi olan Şevkânî (ö. 1250/1834), rüyasında Hz. Peygamber’i görenin rüyası gerçek bile olsa, bununla şer’î bir hükmün sâbit olmayacağı ve uyku halinde olan kişinin hıfzı olmaması sebebiyle rivâyete ehil kabul edilemeyeceği kanaatindedir. Şevkânî, konu ile ilgili düşüncelerini şu cümlelerle açıklamıştır: Hiç şüphesiz Allah (c.c.) dinini “Bugün size dininizi tamamladım.”3736 âyetiyle kemâle erdirmiştir. Hz. Peygamber’in vefâtından sonra, O’nu rüyasında görene söylediği bir sözün, yaptığı bir işin delil ve huccet olacağını gösteren bir delil bize
3734] Muhittin Uysal, Tasavvuf Kültüründe Hadis, s. 78
3735] M. Muhammed Ebû Zehv, el-Hadis ve’l-Muhaddisûn, 485
3736] 5/Mâide, 3
- 1026 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ulaşmamıştır. Allah (c.c.), din olarak gönderdiği ilkeleri, Hz. Peygamber’in Sünnet ve yorumu ile mükemmelleştirdikten sonra O’nun ruhunu kabzetmiştir; böylece dini konusunda ümmetin hiçbir şeye ihtiyacı kalmamıştır. O’nun vefâtı ile şer’î hükümlerin tebliğ ve açıklaması için ihdâs edilen peygamberlik kurumu sona ermiştir. Bu durumda, uyku halindeki kişinin zabt yönünden sağlam olduğunu farzetsek bile rüyasında Hz. Peygamber’den gördüğü fiil ve duyduğu sözün hem kendisi, hem de ümmetin diğer fertleri için delil olmayacağı anlaşılır. 3737
Şevkânî’nin, Hz. Peygamber’in (s.a.s.), vefatından sonra rüyada kendilerini görene söylediği bir sözün, dinde başkaları için delil olmayacağı yönündeki sözü, yoruma meydan vermeyecek ölçüde açıktır. Şevkânî’den asırlar önce yaşamış olan hadis âlimi İmam Nevevî’ye göre, rüyayı gören kişinin rüyası hakikat olsa da, rüyada görülen şeyle şer’î bir hükmün isbâtı câiz olamaz. Nevevî şöyle demektedir: “Çünkü uyku halinde, rüyayı görenin, rüyasında duyduğunu zapt ve tahkik etmesi mümkün değildir. Ayrıca âlimler; rivâyeti ve şehâdeti kabul edilebilmesi için, kişinin, uyku halinde değil, uyanık halde olması, gâfil olmaması, çok hata yapmaması ve hâfızasının bozuk olmaması şartlarını taşıması gerektiği hususunda görüş birliği halindedirler. Oysa uyku halindeki kişi, bu niteliklerden yoksundur.” 3738
Kur’an’a göre rüya yoluyla bilgi sahibi olmak insanın önüne konulmuş bir amaç değildir. İnsanın asıl sorumlu olduğu alan uyanıkken yaşadığı anlardır ve asıl önemli olan da o zaman dilimindeki Allah’ı unutmadan sürekli olumlu bir aktivite içinde hayatını sürdürmesidir. Çünkü uyku insanın sorumluluğunu düşüren bir olgudur. İnsanın bir yönü şehâdete, öteki yanı gayba müteveccih bilgi akdleri vardır ve bunları yerli yerine kullanarak bilgi sahibi olmalıdır. 3739
Rüya ile bir hüküm sâbit ve bâtıl olamaz. İmam Nevevî (ö. 631/676) bu hususta ulemânın ittifak halinde olduklarını beyan eder. 3740
Kelebâzî (ö. 380/990), sûfîlerin aksine, âyet, hadis ve ahkâm konularında keşf yoluyla değil de; çalışmak ve öğrenmek sûretiyle bilgi elde edileceğini ifâde etmiştir. 3741
Tirmizî’nin Sünen’ini şerh eden Mubârekfûrî (ö. 1353/1935), Sünen’in başına yazmış olduğu şerhin mukaddimesinde bu konuyu ele alarak şöyle demiştir: “Sıhhati bilinmeyen bir hadis, ne Rasûlullah’ın (s.a.s.) rüyada yapmış olduğu bir tashihle ne keşif ile ne de ilhamla sahih olur. Bu ve buna benzer hükümler rüyada Hz. Peygamber’in sözüyle tesbit edilemez. Tesbit ancak dünyada iken söylemiş olduğu sözle mümkündür. Çünkü hadisin tashih yolu isnâda dayanır.” Daha sonra Aliyyu’l-Kari’nin (ö. 1014/1605) Nuhbe şerhinde söylemiş olduğu şu sözü fikrini desteklemek için zikretmiştir: “Keşif ve ilham, yanılma ihtimalinden dolayı araştırmanın dışındadır.” 3742
Rüyada Rasûlullah’tan işitilen hadislerin hüccet olup olmayacağına değinen
3737] Şevkânî, İrşâdu’l-Fuhûl, 249
3738] Nevevî, Şerhu Müslim, I/115; Muhittin Uysal, a.g.e., s. 74-77
3739] Halis Albayrak, Kur’an’da insan-Gayb İlişkisi, s. 223
3740] Sahihu Müslim bi Şerhi’n Nevevî, I/115
3741] Kelebâzî, Meâni’l-Ahbâr, vr. 37a
3742] Mubârekfûrî, Mukaddime I/244
RÜYA
- 1027 -
Mubârekfûrî, böyle bir hadisle ihticac edilemeyeceğinin söylenildiğini naklettikten sonra, gerekçe olarak şunları ileri sürmüştür: “Zira hadisle istidlâl edilebilmesi için, râvînin hadis semâı ânında sözü iyi zabtetmesi şarttır. Uyku halinde ise râvî zabt ehli değildir.” 3743
Kasımî de (ö. 1332/1914) Kavâidu’t-Tahdîs adlı eserinde “Hadislerin sahih oldukları senetleriyle anlaşıldığı için, hadislerden bir kısmının keşifle tashihini iddia eden kişiye cevap” başlığı altında konu ile ilgili değerlendirme yapar ve “herkes tarafından bilinmektedir ki, hadisler ancak senetleriyle sâbit olurlar. Keşif ve kalplerin nurlarıyla (ilham) sâbit olmazlar. Allah’ın dininde iltimas ve ayrıcalık yoktur. Velâyet ve kerâmetin de burada ona bir etkisi yoktur” der. 3744
Dumeynî, eski ve yeni ulemânın çoğunluğunun; rüya yolu ile bir hadisi zayıf veya sahih kabul etmediklerini, böyle bir yolun bâtıl olduğunu, dini ifsad edeceğini ve ahkâmı bozacağını, hatta Rasûlullah’dan gelen her şeyi yalanlamaya götüreceğini söylemektedir. 3745 Murtezâ ez-Zeyn Ahmed bu konuda şöyle der: Keşif sapık ve saptıran mutasavvıfların bid’atlerindendir, küfür olmaktan uzak değildir. Çünkü bunda gayb bilgisini iddia etme vardır. Ayrıca rüya yoluyla hadis rivâyetinin önemi yoktur. 3746
Şâtıbî (ö. 790/1388), şeriata uygun olmayan rüya ile amel edilemeyeceğini söyler.3747 Şâtıbî, gerek rüya gerekse keşf ve ilham yoluyla dinde genel hükümler verilmesini onaylamaz. Yine Şâtıbî, şöyle der: “Rüya ahkâm konusunda delil olmaz. Ancak zayıf olan kimseler bunun dışındadır (yani onlar bu konuda da rüya ile amel ederler). Evet, rüyada görülen şeyler hususî olarak ünsiyet, müjde ve inzar türünden olabilir. Fakat rüyanın gereğiyle kesin hüküm verilemez ve bunların üzerine bir asıl, binâ edilemez.” 3748
İbrahim Canan’ın yukarıdakileri tamamlayıcı sözleri şöyledir: “Bazı kitaplarda rastlanan mükâşefe ve rüya yoluyla Hz. Peygamber’den (s.a.s.) telakkî edildiği söylenen sözlere hadis denemez; onların dinî hiçbir değeri yoktur. Rüya-yı sâdıka hak ise de, sika bir kimse rüyasında Rasûlullah’dan bazı sözler öğrenmiş olsa da buna hadis denemez. Rüya sadece gören kimse için bir kıymet taşır. Hâlbuki hadis kıyâmete kadar, herkes için din ortaya koyar. Bunun yolu da objektif şartla ve belli kaidelere göre, her zaman kontrolü, tahkiki mümkün olan rivâyetten geçer. Bunun aksini söyleyen ve sübjektiviteyi esas alan tek bir sünnî muhaddis çıkmamıştır.” 3749
Bütün bunlardan keşf, ilham ve rüya ile hadis rivâyetinin güvenilir ve sağlam bir yol olmadığı ve bu tür hadislerle hüküm verilemeyeceği anlaşılmaktadır.
Rüya veya keşif yoluyla Hz. Peygamber’den hadis almak ve bu tür hadisler üzerine bir hüküm veya anlayış binâ etmek açıkça subjektif ve ispatlanması mümkün olmayan bir yaklaşımdır. Ayrıca “sünnet”, ancak Hz. Peygamber’in (s.a.s.)
3743] Mubârekfûri, a.g.e., I/244-245
3744] Kasımî, Kavâidu’t-Tahdîs, s. 191-192
3745] Dumeynî, Mekayisu Nakdî Mutûnis-Sünneh, s. 237-238
3746] Murtezâ ez-Zeyn Ahmed, Menâhicu’l-Muhaddisîn, s. 29-32; Benzer düşünceler için bk. Elbânî, Daîfe, I/145
3747] el-Muvâfakat, II/207-208
3748] Şâtıbî, el-İ’tisâm, I/264
3749] İ. Canan, Kütüb-i Site Tercüme ve Şerhi, II/68
- 1028 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendi döneminde teşekkül etmiş ve olup bitmiş bir olgudur. Hz. Peygamber’in vefatından sonra keşif, ilham veya rüya yoluyla artık yeni bir “Peygamber Sünneti” ihdas veya icat etmek mümkün değildir. 3750 Rüyanın bağlayıcılığıyla ilgili geniş bilgi için bk. Talat Sakallı, Rüya ve Hadis Rivâyeti, Isparta, 1994, s. 35-50. 3751
İstihâre ve İstihârenin Rüya Falına Dönüştürülmesi
İstihâre: Hayır dileme, yapmak istediği bir şeyin kendisi hakkında hayırlı olup olmadığını anlamak için iki rekât namaz kılıp duâ etmek demektir.
Bir iş yapılmak istenildiğinde istihâre yapmak menduptur. Hz. Peygamber, ashâb-ı kirâma önemli işlerinde istihâreye başvurmalarını telkin buyurdu. Câbir’den (r.a) şöyle dediği nakledilmiştir: "Rasûlullah (s.a.s.) bütün işlerinde, Kur'an'dan sûre öğretir gibi istihâreyi de öğreterek şöyle derdi: "Sizden biriniz bir işe niyetlendiği zaman farzın dışında iki rekât namaz kılsın ve şöyle desin:
"Allahümme innî estehîruke bi ilmike ve estakdiruke bi kudretike ve es'elüke min fadlike'l-azîm. Fe inneke takdiru ve lâ akdiru ve ta'lemu ve lâ a'lemu ve ente allâmu'l ğuyûb. Allâhümme in künte ta'lemu enne hâze'l-emre hayrun lî fî dînî ve meâşî ve âkıbeti emrî (ev kale:) âcili emrî ve âcilihî. Fekdurhu lî ve yessirhu lî summe bârik lî fîhi. Ve in künte ta'lemu enne hâze'l-emre şerrun lî fî dînî ve meâşî ve âkıbeti emrî (ev kale:) âcili emrî ve âcilihî f'asrifhu annî va'srifni anhu ve'kdur lî el-hayra haysü kâne. Sümme raddınî bihî." 3752
İstihâre duâsının anlamı: "Allah'ım yapmayı düşündüğüm şu işin işlenmesinden yahut terkinden hangisinin hayırlı olduğunu bana ilminle kolaylaştır. Kudretinle senden güç istiyorum. Senin büyük fazlından ihsan buyurmanı dilerim. Şüphesiz senin her şeye gücün yeter; benim gücüm yetmez. Sen bilirsin, ben bilemem. Sen şeyi çok iyi bilensin, Allah'ım. Eğer bu işi dinim, yaşayışım ve işimin sonucu veya dünya veya âhiretimin sonucu bakımından benim için hayırlı olduğunu bilirsen o işi bana takdir et, kolaylaştır ve onu bana mübarek kıl. Eğer bu işi; dinim, yaşayışım ve işimin sonucu veya dünya veya âhiretimin sonucu bakımından benim için şer olarak bilirsen, onu benden, beni de ondan uzak eyle. Nerede olursa olsun benim için hayır olanı takdir et. Sonra da beni bu hayırla hoşnut buyur."
Sa'd b. Ebi Vakkas'tan, Rasulullah (s.a.s.)'in şöyle buyurduğu rivâyet edilir: "Âdem oğlunun Allah'tan hayır dilemesi (istihâresi) saâdetindendir. Allah'ın hükmüne râzı olması da saâdetindendir. Allah'tan hayır istemeyi terk etmesi ise onun bedbaht olmasındandır. Allah'ın hükmüne râzı olmaması da, Âdemoğlunun bedbahtlığındandır." 3753
İstihâreden önce veya sonra, gerekli istişâreler yapılır ve o iş hakkında karar verilir Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyrulur: "İş konusunda onlarla istişâre yap. İstişâreden sonra o işi yapmaya tam olarak karar verince, artık Allah'a dayan ve güven." 3754 İstihâre hadisi İbn Mes'ud, Ebû Eyyûb el-Ensârî, Ebû Bekir, Ebû Saîd, el-Hudrî, Sa'd b. Ebî Vakkas, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer, Ebû Hureyre ve Enes b. Mâlik gibi büyük sahâbîlerden nakledilmiş, bu rivâyetleri senetleriyle birlikte, Buhârî, şârihi
3750] M. Hayri Kırbaşoğlu, İslâm Düşüncesinde Sünnet, s. 95-96
3751] Ahmet Yıldırım, a.g.e., s. 47-49
3752] Buhârî, Teheccüd 25, Deavât 49, Tevhid 10; Tirmizî, Vitr 18; İbn Mâce, Akâme 188; Ahmed bin Hanbel, III/344
3753] Ahmed bin Hanbel, I/167; Tirmizî, Kader 15
3754] 3/Al-i İmrân, 159
RÜYA
- 1029 -
Aynî, "Umdetu'l-Kâri" adlı şerhinde tek tek zikredilmiştir. Rivâyetler arasında bazı metin farklılıkları vardır.
Enes b. Mâlik'ten gelen rivâyet istihâreyi teşvik eder. Bu hadîs şöyledir: "İstihâre yapan kimse hüsrâna uğramaz, istihâre eden pişman olmaz, iktisatlı davranan kimse de muhtaç duruma düşmez." 3755
İstihâre namazında nelerin okunacağı hadisle sâbit değilse de, birinci rekâtta Fâtiha'dan sonra Kâfirun, ikinci rekâtta ise, İhlâs sûrelerinin okunması güzel görülmüştür. Nevevî bunu müstehap görür. İmam Gazzalî de bu sûrelerin okunması gereğinden İhyâ'da söz etmiştir. İbn Ömer'in şöyle dediği nakledilmiştir: "Rasûlullah’ı (s.a.s.) bir ay süreyle izledim, sabah namazının sünnetinde, Kâfirun ve İhlâs sûrelerini okurlardı. Gazzâlî'nin bu gibi hadislerden mülhem olarak, istihâre namazında da benzer kıraati uyun gördüğü söylenebilir.
İstihâre namazından sonra, istihâre duâsı okunur ve istenilen şeye niyet edilerek, Kıbleye dönülmek suretiyle yatılır. Böylece istihâreye üç veya yedi geceye kadar devam edilebilir. Çünkü Hz. Peygamber'in bazı duâları üç defa tekrar ettiği, hatta Enes bin Malik'e istihâreyi yediye kadar tekrar etmeyi telkin buyurduğu nakledilir. 3756
İstihâre, iyiliği veya kötülüğü kestirilemeyen bir iş hakkında sözkonusu olur. Hayırlı ve sevaplı olduğu kesin olarak bilinen bir konuda istihâreye gerek kalmaz. İstihâre namazı, kerâhat vakitleri dışında her zaman kılınabilir. Çünkü hadiste vakit belirtilmemiştir. 3757
Sözlükte “hayırlı olanı isteme” anlamına gelen istihâre, terim olarak “bir iş veya davranışta Allah katında hayırlı olanı, kılınan nâfile bir namaz ve duâ ile talep etme” mânâsında kullanılır. “Hayr” kelimesi ve çeşitli türevleri Kur’an’da 196 yerde geçmekle birlikte aynı kökten türeyen “istihâre” yer almaz. Ancak, bir şey hayırlı olduğu halde ondan hoşlanmayabileceğini, şer olduğu halde onu sevebileceğini,3758 Allah’ın her türlü noksanlıktan münezzeh olup dilediğini yaratarak seçtiğini,3759 her türlü hayrın O’nun elinde bulunduğunu, her şeye gücünün yettiğini,3760 bir işe girişirken başkalarına danışmak (istişâre etmek) ve karar verince de Allah’a güvenip dayanmak gerektiğini, böyle yapanlara Allah’ın yeteceğini3761 ifâde eden âyetler İslâm’da istihârenin dayandığı temel çerçeveyi oluşturur. Âlimlerin sünnet veya müstehap saydıkları istihârenin meşrûiyeti Câbir bin Abdullah’tan rivâyet edilen şu hadise dayandırılmaktadır: “Rasûlullah, Kur’an’dan bir sûre öğretir gibi işlerimizin tamamında bize istihâreyi öğretiyor ve şöyle diyordu: “Biriniz bir şey yapmaya niyet edince farz dışında iki rekât namaz kılsın ve arkasından şu duâyı yapsın...” Hz. Peygamber sözüne devamla, “istihâreyi yapan kişi bu sırada işini de söylesin” dedi. 3762
3755] S. Buhârî, Tecrîd-i Sarih Tercümesi, Ankara 1985, IV/135
3756] Tecrid-i Sarih Tercümesi, IV/142, 143
3757] Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 215
3758] 2/Bakara, 216
3759] 28/Kasas, 68
3760] 3/Âl-i İmrân, 26
3761] 3/Âl-i İmrân, 159; 65/Talâk, 3
3762] Ahmed bin Hanbel, Müsned III/, 344; Buhârî, Deavât 49, Tevhid 10; İbn Mâce, İkame 188
- 1030 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İstihâre duâsının, bu niyetle kılınacak iki rekât nâfile namazdan sonra okunmasının en uygun usûl olacağı konusunda dört mezhep görüş birliği içindedir. Mâlikî ve Şâfiî mezheplerine göre herhangi bir namazdan sonra da sözkonusu duânın okunması câizdir. Hanbelîler’in dışında kalan üç mezhebe göre istihâre namazını kılmak mümkün değilse, sadece duâ ile yetinilebilir. İstihâre namazı kerâhet vakitleri hâriç her zaman kılınabilir. Bütün mezheplere göre istihâre namazının en fazîletlisi, iki rekât olarak kılınanıdır.
İstihâre duâsının, namazdan hemen sonra ve kıbleye dönülerek okunması, ellerin kaldırılması ve duâ âdâbına riâyet edilmesi, duânın kabul olma ihtimalini arttıran güzel davranışlar olarak telakki edilmiştir. Kişinin olumlu veya olumsuz bir karara varamaması halinde Hanefî, Mâlikî ve Şâfiî âlimleri, Enes bin Mâlik’ten gelen bir rivâyete dayanarak3763 istihârenin yediye kadar tekrarlanabileceğini söylemişlerdir. Şâfiî ve Mâlikî âlimleri, Hz. Peygamber’in bir rahatsızlık sebebiyle başkasını “okuyarak” tedâviye izin vermesi ve bu vesîleyle söylediği, “Kardeşine faydalı olmaya gücü yeten bunu yapsın.”3764 sözünden hareketle; başkası adına istihâre yapmanın câiz olduğunu ileri sürerken Mâlikî fakîhi Hattâb bu uygulamanın bir dayanağını bulamadığını belirtmiştir.
İstihâre, kişinin gerekli bütün çabayı sarfedip araştırma ve istişârelerini tamamladıktan sonra hakkında hayırlısını takdir etmesi için Allah’a duâ etme, kulluk şuurunu canlı tutma ve ortaya çıkacak sonuca rızâ göstererek ruh sağlığını koruma gibi çok amaçlı metafizik bir olaydır. Bu sebeple de iyi veya kötü olduğu açık şekilde bilinen bir şeyi yapıp yapmama konusunda değil, gerek dünyevî gerek uhrevî bakımdan kişi hakkında hayırlı olup olmayacağı kestirilemeyen işlerde sözkonusu olabilir. Dinen iyi ve hayırlı olduğu bilinen işlerin zamanı, şekli vb. hususunda da istihâre yapılabilir. İnsan, geleceği bilemediğinden bir şeyi ilk bakışta iyi zannetse de onun sonucundan emin olamaz. Bu sebeple bir iş yapacağı ve ileriye yönelik önemli bir karar vereceği zaman istihâre yoluyla her şeyi bilen Allah’ın kılavuzluğuna ve yönlendirmesine başvurması, O’ndan yardım istemesi, kişinin davranışlarındaki sorumluluğunu kaldırmamakla birlikte, onda bir güven hissi doğuracağı ve takdire rızâ göstermesini sağlayacağından önem taşımaktadır. Dolayısıyla istihârenin dinî öğretideki kader, tevekkül ve sabır anlayışıyla yakın ilgisi bulunur.
Hz. Peygamber’in tavsiyesi doğrultusunda istihâre eskiden beri İslâm dünyasında âdet olmuş ve önemli önemsiz birçok hususta günlük hayatın bir parçası haline gelmiştir. Kumandanlar sefere çıkmadan, sultanlar veliahtlarını belirlemeden önce istihâre yapar ve bunun sonucuna genellikle uyarlardı. Evlilik öncesinde ve çocukların isimlerinin konması esnâsında da istihâre yapmak âdet olmuştur. Ayrıca birtakım tartışmalı dinî meselelerde fetvâ verirken bazı âlimler ulaştıkları sonucu istihâreyle destekleme yoluna gitmişlerdir. 3765
İstihârenin Yozlaştırılıp Rüya Falına Dönüştürülmesi
İstihâre; aslında, Allah’tan hayır istemek, hayır duâsı demektir. İstişâre
3763] Münâvî, I/450
3764] Ahmed bin Hanbel, III/302, 334, 382, 393; Müslim, Selâm, 61-63
3765] Meselâ bk. İbn ü’s-Salâh, Fetâvâ ve Mesâilü İbn i’s-Salâh, I/293, 396; II/434, 484, 485, 507; TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 23, s. 333-334
RÜYA
- 1031 -
edilerek yapmaya karar verilen meşrû ve mubah bir eylemle ilgili olarak azmedip karar verdikten sonra, o işin sonucunun bilinmediği için, eğer hayırlı ise Allah tarafından kolaylaştırılıp nasip edilmesini, değilse zorlaştırılıp nasip edilmemesini istemek için duâdır. Klâsik uygulama şekli ise, bir çeşit rüya falıdır. Bir işin iyi ya da kötü sonucunu, önceden rüyada kestirme şeklinde kullanılarak sünnette olan bu duâ, dejenere edilmiş ve tahrife uğramıştır. Aslında rüya, bilgi kaynağı değildir; rüya ile amel edilmez. Rüyaların çoğu şeytânîdir veya arzuların simgeleşmiş şekli rüya halinde ortaya çıkar. Dolayısıyla istihâreye yatmak ve görülen rüya ile amel etmek, gayrı meşrû ve akıl dışı bir hurâfedir.
İnsanların, yapmak istedikleri bir işin kendileri hakkında iyi veya kötü sonuçlar doğuracağını anlamak için fal vb. uygulamalara çok eskiden beri başvurdukları bilinmektedir. Nitekim câhiliyye Arapları bir işe başlamadan önce, üzerine “evet” veya “hayır” yazılı “ezlâm” denilen fal oklarıyla karar verirlerdi. Kur’ân-ı Kerim “şeytan işi” olarak nitelendirdiği bu uygulamayı yasaklamış,3766 peygamberler dâhil hiç kimsenin gaybı ve dolayısıyla bir işin kendisi için hayırlı olup olmadığını bilemeyeceğini, Allah’ın dilemesi dışında kendisine fayda ve zarar verecek bir güce sahip bulunamayacağını bildirmiştir. 3767
Enes bin Mâlik’ten nakledilen istihâre hadisinin devamında Rasûl-i Ekrem, “Sonra kalbine ilk doğan duyguya/düşünceye bak, ona uygun davranman hayırlı olur” demiştir.3768 Buna göre istihârenin sonucunda insanın içine ferahlık, genişlik ve iç huzuru gelirse o işi yapması; sıkıntı, huzursuzluk ve darlık hali doğarsa yapmaması daha hayırlı görülmüştür.
İbnü’l-Hâc el-Abderî, hadislerde ifâde edildiği şekliyle meşrû istihârenin bundan ibâret olduğunu, ayrıca bir işâret almak amacıyla kişinin veya bir başkasının onun adına rüya görmek üzere uyumasının, gün ve kişi adlarından uğur çıkarma gibi davranışlara başvurmasının bid’at olduğunu belirtir.3769 İbnü’l-Hâc ayrıca, istihâre ile birlikte istişâre etmesinin de sünnete uygun bulunduğunu söyleyerek kişinin her ikisini de ihmal etmemesi gerektiğini kaydeder.3770 Bazı kaynaklarda rüyada beyaz veya yeşil görülmesinin o işin hayırlı olduğuna, siyah veya kırmızı görülmesinin şer olduğuna delâlet ettiğine dair nakledilen görüşler3771 şahsî tecrübelere dayanmakta, dolayısıyla dinî bir mâhiyeti bulunmamaktadır. 3772
Zâlim yöneticileri halkın gözünde temize çıkarmak için onların istihâreye çok önem verdiği hakkında şâyialar yayılır, dolayısıyla halkın şer zannettiği nice yanlış uygulamanın aslında hayır olduğu, halk anlamasa da yöneticilerin bir bildiklerinin ve dayandıkları gerekçenin olduğu belirtilir. Böylece halkın zâlim yöneticilere tepki duyması önlenmeye çalışılır. Şâir Accâc, Haccâc’ı överken; onun istihâre etmeden hiçbir iş yapmadığını söyler.3773 Abdullah İbn Tâhir, Irak’a vali tayin edildiği zaman babası ona, idârî kararlarını verirken istihâre etmesini
3766] 5/Mâide, 3, 90
3767] 7/A’râf, 188
3768] Münâvî, I/450
3769] el-Medhal, IV/37-38
3770] a.g.e., IV/40
3771] İbn Âbidîn, II/27
3772] Semîr Karanî Muhammed Rızk, s. 42-43
3773] Divan, rakam 12, 83; Arâcîzu’l-Arab, s. 120
- 1032 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tavsiye etmiştir.3774 Ancak, yöneticilerin, tüm işlerini istihâre ile yaptıkları hakkındaki rivâyetlerin çoğu uydurmadır.
Konuyla İlgili Lügatçe
Albastı, Alkarısı: Yeni doğum yapmış, lohusa kadınlarda görülen ateşli bir hastalık, loğusa humması. Yanlış olarak; kötü bir cinin yeni evlenen veya lohusa kadınlara Mûsâllat olup korkutarak gözükmesi şeklinde değerlendirilir.
Dream: İngilizcede rüya.
Düş: Rüya. Kur’ân-ı Kerim ve Arapça kullanımındaki hem rü’ya (sâdık rüya) ve hem de hulum (nefsânî ve şeytânî, kâzip rüya) için Türkçede rüya kelimesi de düş kelimesi de kullanılır.
Düş azması: İhtilâm, uykuda insanın boşalarak cünup olması, hamamcı olması. İslâmoğlu Hoca, bu konunun düşünceyle bağlantısını şöyle vurgular: Hadesten (mânevî pisliklerden) tâhir olmayan bir düşünce “düş-azması”na benzer. Düşünmek Türkçe’de “düş”mekten türetilir. Rüya anlamına gelen “düş”, düşüncenin ait olduğu köktür aynı zamanda. Düş azarsa, insan kirlenir. Boy abdesti lâzım gelir. Düş azarsa, düşünce de azar. Çünkü gündüz hayalinde olan gece “düş”ünde olur. Hiçbir zihin, gece ve gündüzü kuşatan düş ve hayalden kendisini yalıtamaz. Bunun yolu, düşünceyi hadesten tâhir kılmaktan geçiyor. 3775
Freud ve Freudçuluk: Rüyaları daha çok şuuraltına atılmış cinsel fantezilerin ortaya çıkması şeklinde değerlendiren Alman psikolog. Geliştirdiği metoda psikanaliz denilmektedir. Bu anlayışı kabul etmeye de Freudçuluk denilir.
Hallüsinasyon: Olmayan bir şeyi varmış zannetme, hayal, sanrı. Psikoloji kitapları hallüsinasyonu zihnin icadı olan hayaller olarak nitelemektedir. Meselâ, çok yüksek ateşle sayıklayan birinin mevcut olmayan sesleri işittiğini, şekiller gördüğünü söylemesi gibi.
Hayal: Gerçekte olmadığı halde, görüldüğü sanılan şey, görüntü. İnsanın zihninde canlandırdığı şey, hülya, imaj/imge. Hayalet: Hayâlî varlık, gerçekte olmayan, fakat görüldüğü sanılan şey.
Hipnoz: Fizikî, rûhî veya mekanik yollarla meydana getirilen sun’î/yapay uyku hali. Hipnotizma: Hipnozla ilgili uygulamaların ve olayların tamamı.
Hulum (çoğulu: Ahlâm): Düş, rüya. Kur’an’da ve Arapça’da kullanıldığı şekilde, daha çok sâdık rüyaların dışındaki nefsânî ve şeytanî rüyalar; ayrıca, ihtilâm olup bülûğa ermek. Sâdık ve sâlih rüyanın dışındaki rüyalar, rüya kelimesiyle değil, hulum kelimesiyle ifâde edilir, bunlar Kur'ân tabiriyle “edğâsü ahlâm”, yani “karışık düş”tür, yoruma bile değmeyecek şeytânî veya nefsî görüntülerdir.
İhtilâm: Düş azması, uykuda insanın boşalarak cünup olması. 3776
İstihâre: Hayır dileme, yapmak istediği bir şeyin kendisi hakkında hayırlı olup olmadığını, Allah’ın o işi sevdirip sevdirmemesi şeklinde gönlünde hoşlanma veya hoşlanmama oluşturmasıyla anlamak için iki rekât namaz kılıp duâ etmek.
3774] Tayfûr, Kitâbu Bağdâd, s. 49
3775] M. İslâmoğlu, Y. Şafak, 5 Ağ. 2005
3776] bk. düş azması
RÜYA
- 1033 -
Tasavvufun da etkisiyle sonradan rüya olayıyla birlikte rüya falına dönüştürülüp yozlaştırılan özel bir uygulama.
Kâbus: Uykuda bastıran rahatsız edici ve sıkıntı verici hal, karabasan.
Karabasan: Sıkıntı verici rüya, kâbus.
Kâzip Rüya (Şeytanî Rüya): Şeytanî bir telkin ile meydana gelen, gizli bir dış etkiden kaynaklanan ve fakat yalan bir çağrışım ve tahayyülden ibâret olan rüya. Ayrıca, nefsin kendi kendine yaptığı telkinden ibâret olan rüya için de kâzip rüya denilir ki, bu da sadece geçmişten gelen birikimlerin tahayyülünden başka bir değer taşımaz. Bu iki cins rüyaya Kur’an ifâdesi ile hulum (ahlâm, edğâsu ahlâm) denilir.
Muabbir: Tâbirci, rüya yorumlayan kimse.
Mübeşşirât: Müjdeler, iyi haber verip sevindiren şeyler, hayırlı alâmetler. Müjde veren, olacak şeyi olmadan önce, zararlı veya yanlış ise uyarı niteliğinde haber veren, neticesi itibarıyla müjde sayılan şeylerdir. Peygamberimiz’e lâzım olan her şey vahiyle bildiriliyordu; vahiy kesildi ama bu müjdeler, uyarılar rüya yoluyla mü’minlere bildirilecek demektir ki, bu da bu ümmete verilen Allah’ın bir lutfudur.
Psikanaliz: Freud’un öğretileri, onun kişilik çözümlemeleri için başvurduğu yöntemin adı.
Sâdık Rüya (Sâlih Rüya): Rüyâ-yı sâdıka; Doğru ve görüldüğü gibi çıkan rüya demektir. Buna "rüyâ-yı sâliha" da denir. Bunun zıddı, Kur'ân tabiriyle “edğâsü ahlâm”, yani “karışık düş”tür. Peygamberlerin ve onlara uyan sâlih mü'minlerin gördükleri rüyalar sâdık rüyalardır. Yusuf (a.s.)'ın gördüğü rüya gibi.3777 Mü’min olmayanlar da bu tür rüyaları görebilirler. Yusuf sûresi 43. âyetinde bildirilen, Firavun’un yedi zayıf ineğin yedi semiz ineği, yedi cılız başağın da yedi olgun başağı yuttuğunu gördüğü rüyasıyla, Hz. Yusuf'un hapishanede iken iki mahpusun gördüğü rüyalar, bu tür rüyalardır
Tabir: Yorum, rüya yorumu, düş analizi. Düşte görülen olayın iç yüzüne, gösterdiği mânâya geçmek, misâl âlemine ait şekillerden dünya kavramlarına geçmektir.
Tabirname: Rüya yorumları ile ilgili kitap, rüya yorum kitabı.
Yakaza: Uyanık halde rüya. Yakaza’nın sözlük anlamı uyanıklıktır. Ayrıca dalgın anlamına da gelmektedir. Uyku ile uyanıklık arasındaki hale “beyne’n nevm ve’l-yakaza” adı verilmektedir. İnsan bazen rüyada gördüğü şeyin bir benzerini uyku ile uyanıklık arasında veya bütünüyle uyanıkken de görebilir. Tasavvufta buna vâkıa ve vekaai denilir. Yakaza, tasavvufta kerâmet gibi yüce bir ilham kabul edilir. Onlara göre yüce velîlerin yarı uyku yarı uyanıklık halinde ve dış duyularının henüz normal fonksiyonlarını sürdürdükleri durumda iken, Allah’ın onlara açık ve seçik olarak gösterdiği bir rüya veya daha doğrusu bir çeşit ilhamdır. Bu rüya, sembolsüz ve çok açıktır. Bundan dolayı tâbire ihtiyaç yoktur. Tasavvuf ehline göre; yakaza ile edinilen bilgi, kendisinden şüphe edilmeyen mutlak doğruluk ifâde eder. Muhiddin Arabî, yakazayı “Allah’ın gizlediğini anlamaktır”
3777] 12/Yûsuf, 4
- 1034 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şeklinde açıklar 3778. Yakazanın hallüsinasyon ile şeklen bir yakınlığı görülse de, temelde farklı olduğu iddia edilir. Hallüsinasyon, hayal görme, uyanıkken rüya görmedir. 3779
Unutmayalım; rüyaya itimad edilmesi doğru değildir. Rüyalara değil, gerçeklere yapışmak gerekir.
“Hayat bir rüyadır. İnsanların vazifesi bu rüyayı kâbus yapmamaktır.”
“Biz uyuyunca rüyalar uyanırlar.”
“Rüya görmek, uykuda düşünmek demektir.”
“En güzel uyku bile uyanılan ânın değerine ulaşamaz. En mutlu rüyadan daha güzeldir uyanmak.”
“Ömür dediğin bir uyku gibidir, mutluluklar rüya gibi gelir geçer.”
“Rüyada susuzların gözüne, dünyanın her yeri pınar görünür.” (Sâdi)
“Aç tavuk, rüyasında darı görür.” (Atasözü)
“Aç tavuk rüyasında kendini arpa anbarında görür.” (Atasözü)
“Rüya ile hülya olmasa, züğürdün canı çıkar.” (Atasözü)
“Rüya, züğürtlerin avuntusudur.” (Atasözü)
“Korkulu düşün sonu hayır olur.” (Atasözü)
“Korkulu rüya görmektense uyanık yatmak hayırlıdır.” (Atasözü)
“Düş, uykudan sonra gelir.” (Atasözü)
“Küçük çocuklar da büyük düşler görürler.”
“Rüyaların mantıkla alışverişi yoktur.”
“Rüya sâdık ama, gören kâzip.”
“Bazen gözsüz görürüz; uykumuzdaki rüya gibi.”
“Rüya, gecenin akvaryumudur.”
“En güzel rüyaların bile bir sonu vardır.”
“Bu rüya hâbdan (uykudan) evvel dahi tâbir olunmuşdur.”
“İnsanı oyalıyor yolundan, / Her yatakta bir sürü rüya.” (Fazıl Hüsnü Dağlarca)
“Gezmişti, atıp günün bütün yüklerini, / Dünyanın dağlarıyla düzlüklerini! /
Lâkin gün doğmadan çalan zil, dedi ki: / Gerçek zannetme düşte gördüklerini!” (A. Nihat Asya)
“Her sûreti hak sanma ki erbâb-ı felâket / Rüyâda nice devlet-i bîdâr görürler.” (Ş. Galip)
“Bu âlem şöyle bir rüya imiş yahut muvakkatmiş / Evet ukbâda anlarsın ne
3778] Futûhât-ı Mekkiyye, s. 329
3779] Türk İslâm Tasavvuf Geleneğinde Rüya, Hasan Avni Yüksel, s. 223
RÜYA
- 1035 -
müthiş hakikatmiş.” (Mehmed Âkif)
“Düşe düşüp aldanma, / Kendin hayrete salma; / Senden gayri ne vardır / Ta’bire muhtaç ola.” (Gaybî)
- 1036 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Rüya Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Uykuda Görülen Düş Anlamında Rü’yâ Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 7 Yerde): 12/Yûsuf, 5, 43, 43, 100; 17/İsrâ, 60; 37/Sâffât, 105; 48/Fetih, 27.
B- Rüya Anlamındaki “Hulum” (Çoğulu: Ahlâm): (Toplam 3 Yerde): 12/Yûsuf, 44, 44; 21/Enbiyâ, 5.
C- Rüya İle İlgili Âyetler: 12/Yûsuf, 4-5, 43-44, 100; 37/Sâffât, 102, 105; 48/Fetih, 27.
D- Rüya Tâbiri: 12/Yûsuf, 4-6, 36-37, 41, 43-50, 100-101.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. İlimde, Teknikte, Edebiyatta, Tarihte, Dinde Rüya, Hekimoğlu İsmail, Nurettin Ünal, Türdav
2. Türk-İslâm Tasavvuf Geleneğinde Rüya, Hasan Avni Yüksel, M.E.B. Y.
3. Rüya, M. Yusuf Güven, Fatih Belbağı, Gülyurdu Y.
4. Rüya ve Kültür, Batı Entelektüel Geleneğinin Antropolojik İncelemesi, Susan Parman, Çev. Kemal Başcı, Kültür Bakanlığı Y. Dünya Edebiyatı
5. Türk Edebiyatında Siyasi Rüyalar, M. Kayahan Özgül, Akçağ Y., Ank. 1989
6. İslâmî Rüya Tabirleri Ansiklopedisi, İmam Nablûsî, Terc. Ali Bayram, M. Sadi Çöğenli, Cümle Neşriyat
7. Hayırdır İnşallah Türkler İçin Rüya Tabirleri, M. Emin Kazcı, Akis Y.
8. Rüya Dünyamız, H. Şinasi Çoruh, Kitapçılık Tic. Ltd. Şt. Y., İst. 1968
9. Türk Halk Edebiyatında Rüya ve Aşk Bâdesi Motifi, Süleyman Kazmaz, Erdem Y., Ank. 1985
10. Âşık Tarzı Şiir Geleneği ve Rüya Motifi, Umay Günay, At. Kültür Merkezi Yl, Ank. 1986
11. Türk Halk Edebiyatında Rüya Motifinin Yapısı ve İşlevi, F. G. Hopkins, I. Uluslar arası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, MİFAD Y., c. 2, s. 1976
12. Rüyalar Üzerine Bir İnceleme, Simund Freud, Terc. A. Seden, Varlık Y., İst. 1965
13. Rüyalar ve Yanılgılar Psikolojisi, Sigmund Freud, Terc. A. Seden, Altın Kitaplar Y., İst. 1978
14. Rüya Yorum Metodu, Sigmund Freud, Terc. A. Günkut, Ataç Kitabevi Y., İst. 1964
15. İnsan Tabiatını Tanıma, A. Adler, Terc. A. Yörükan, Tur Y., Ank. 1973
16. Türk Mitolojisi, Bahaeddin Öğel, I-II, Devlet Kitapları, 1000 Temel Eser
17. Türk Kültür Tarihine Giriş, Bahaeddin Öğel, I-II, Kültür Bakanlığı Y.
18. Mukaddime, İbn Haldun
19. İhyâi Ulûmi’d-Din, İmam Gazâli, Bedir Y., c. 1
20. Kimyâ-yı Saâdet, İmam Gazâli
21. Medikal Psikoloji, Rasim Adasal, A. Ü. Tıp Fak. Y., Ank. 1965
22. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. , c. 18, s. 142-171
23. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. (Rüya Md.), Ahmet Arpa, c. 5, s. 285-287, (Rüya-i Sâdıka md.,) İsmail Kaya, c. 5, s. 287-288
24. İslâm İnancında Gayp Problemi, İlyas Çelebi, İFAV Y., s. 152-155
25. Kur’an’da insan-Gayb İlişkisi, Hâlis Albayrak, Şûle Y., s. 218-223
26. Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, c. 7, s. 368-373
27. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi (Erol Göka), Risale Y., c. 4, s. 329-330
28. Meydan Larousse Ansiklopedisi, c. 10
29. Tasavvuf Kültüründe Hadis, Muhittin Uysal, Yediveren Y., s. 67-78
30. Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, Ahmet Yıldırım, TDV Y., s. 40-49, 296-298
31. Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Ethem Cebecioğlu, Rehber Y., s. 600-601
32. Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Sülmeyman Uludağ, s. 443-444
33. Muhyiddin İbn ü’l-Arabî’de Tasavvuf Felsefesi, Ebu’l-Âlâ Afifî, Kırkambar Y., s. 130-133
34. Fetvâlar, Mevdûdi, Nehir Y., c. 4, s. 244-248
35. Hadis ve Psikoloji, Muhammed Osman Necati, Terc. Mustafa Işık, Fecr Y., s. 212-226
36. Kur’an’da insan Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y., s. 87-89
37. Merak Ettiklerimiz, Âdem Tatlı, Mehmet Dikmen, Cihan Y., s. 328-342
RÜYA
- 1037 -
38. Kur’an’da Zihin Eğitimi, Yaşar Fersahoğlu, Marifet Y., s. 208-213
39. Kütüb-i Sitte, İ. Canan, c. 17, s. 513-7; 4/515-548; 9/401; 16/364
40. S. Müslim, (Davudoğlu Şerhi), Sönmez Y., 10/13-40, 221, 222, 373-374, 381-384; 1/69; 2/71, 76, 138, 443; 3/11; 6/252, 494-495.
41. S. Buhâri Tecrid-i Sarih Terc. DİB Y., 12/271, 275, 276, 284, 287; 9/316; 4/33 (No: 576, 597, 681, 1358, 1552, 1554, 2101, 2102, 2103, 2106, 2107, 2109, 2110. Tabiri: 22, 73, 576, 1535, 2108, 2111.
42. Rüya, Halûk Nurbakî, İslâm’ın Nuru, 1953, II/24, sayfa 36-37
43. Rü’ya Üzerine, İsmail Karabacak, Hakses, 1989, 25/296, sayfa 22-24
44. Rüyalar Üzerine, Orhan Şaik Gökyay, II. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, MİFAD Y., Ank. 1982
45. Tâbirnâmeler, Orhan Şaik Gökyay, IV. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi Bildirileri, HAGEM Y., Ank. 1992
46. Yahya Kemal’in Şiirlerinde Hayal, Sembol ve Rüya, Mehmet Kaplan, Kubbealtı Akademi Mecmuası, İst. 1985, no: 2
47. Rüyaların Psikolojisi, W. J. Fielding, Ruh ve Madde Dergisi, Ocak 1968, c. 8, no. 96
RUKÛ
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
RUKÛ
- 943 -
Kavram no 151
Görevlerimiz 29
Bk. İbâdet; Namaz; Secde; İtaat-İsyan
RUKÛ
• RÜKÛ: Anlamı ve Mâhiyeti
• Kur'an'da Rükû
• Rükûnun Mânevî Hastalıklar Kadar, Maddî Hastalıklara da Şifâ Olması
• Rükûda Yaptığımız Tesbih
• Peygamberimiz'in Rükû Şekli ve Bu Konudaki Emirleri
• Ta'dîl-i Erkân
• Yahudilikte ve Eski Şeriatlerde Rükû ve Namaz Var mıydı?
• Rükû ve Düşündürdükleri
• RÜKÛ EDENLERLE BERABER RÜKÛ ETMEK, YANİ CEMAATE KATILMAK
• Namaz ve Cemaat
• Cemaat Anlayışı ve İslâm Topulumu
• Cemaat Olmanın Önemi
"Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin." 3516
Rukû: Anlamı ve Mâhiyeti
‘Rukû’’ sözlükte, iki büklüm olmak, eğilmek, beli bükmek demektir. Terim olarak, namazda özel bir şekilde eğilme fiiline denir. Namazda ayakta iken kıraat (Kur’an okuma) bittikten sonra, elleri dizlere koyarak, beli (ve başıyla sırtını) mümkün olduğu kadar düz tutarak eğilmektir.
‘Rukû’’ aynı zamanda saygı ve alçak gönüllülüğü de ifade eder ki, daha çok ibâdet için olur. Mü’min kulun Rabbine hürmetinin, O’nun karşısında tezellül etmesinin (kendini aşağı görmesinin) bir ifadesidir. O, Rabbine olan aşırı saygısından dolayı O’nun önünde eğilir; âdeta iki büklüm olur. O’nun büyüklüğünü, azametini kabul eder. O’nun Rabliğini tasdik ettiğini O’nun önünde eğilerek ortaya koyar. ‘Rukû’’ tıpkı secde gibi, namazın en önemli rükünlerin-den/unsurlarından biridir ve farzdır. Secde gibi Allah’a hürmetin en yüce derecelerindendir ve secdeye bir başlangıçtır.
Elmalılı, bu konuda şunları söyler: "Kıyamdan secdeye kapanmakta bir itidalsizlik vardır ki, bunu rükû tamamlar. Bu şekilde müslümanın namazı, kalbin düzelme ve temizlenmesiyle beraber bir mi'râcı olduğu gibi, bedene ait hareketlerin de ta'zimi, ağırbaşlılık ve sükûneti ifade eder. Bu ifadeler, beşer ömrünün geçişini ne güzel tasvir eder. Ciddî olarak namaz kılmak, zekât vermek, cemaate devam etmek; hakkı gizlemekten ve hakkı bâtıl ile bulamaktan men eder. Bütün bu emirler ve yasaklar, İsrâiloğullarına hitap etmekle beraber, hükmü onlara
3516] 2/Bakara, 43
- 944 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mahsus değildir. İslâm şeriatinde bunlar vardır. "Siz de bunlara iman ve itaat edin" demektir. "Sebebin hususu (özel oluşu), hükmün genel oluşuna engel olmayacağı açıktır." 3517
"Namazı ikame edin (tam kılın), zekâtı hakkıyla verin, rükû edenlerle beraber rükû edin."3518 Âyetteki rükûdan murad, namazdır. Namazın en önemli erkânından biri olması yönüyle, cüz zikredilmiş, kül kast edilmiştir. Yahudilerin de mükellef oldukları ibâdetin, müslümanların namazı olduğunu belirtmek için rükû zikredilmiş olmalıdır. "Rükû edenlerle beraber rükû edin." İfadesi, namazın cemaatle edâ edilmesinin gereği/faziletine işaret ettiğinden, âyetin başındaki namazı ikame edin emrinden sonra, aynı ifadenin tekrarı değil; cemaatle edâ edilmesi anlamındadır.
Kur'an'da Rükû
Rükû kelimesi Kur'ân-ı Kerim'de 13 yerde geçer. Allah'ın huzurunda saygıyla eğilme, ibâdet etme ve özellikle namaz kılma anlamında kullanılır.
"...Rükû edenlerle beraber rükû edin." 3519
"Ey iman edenler! Rükû edin; secdeye kapanın; Rabbinize ibâdet edin; hayır işleyin ki felâha (kurtuluşa) eresiniz." 3520
"(Allah'la alış veriş yapanlar:) Tevbe edenler, ibâdet edenler, hamd edenler, oruç tutanlar(Allah için cihad edenler, seyahat edenler), rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah'ın sınırlarını koruyanları, o mü'minleri müjdele!" 3521
"Sizin velîniz (dostunuz) ancak Allah'tır, Rasülü'dür, iman edenlerdir; onlar ki rükû ederek (Allah'ın emirlerine boyun eğerek) namazı kılar, zekâtı verirler." 3522
"Muhammed Allah'ın rasülüdür. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükûya varırken, secde ederken görürsün." 3523
"O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline! Onlar, kendilerine 'rükû edin (Allah'ın huzurunda eğilin)' denildiği vakit rükû edip eğilmezler." 3524
"Biz, onların boyunlarına halkalar geçirdik. O halkalar çenelere kadar dayanmaktadır. Bu yüzden kafaları yukarı kalkıktır." 3525
İnsanlar zaman zaman ya putlarının, ya krallarının (yöneticilerinin), ya da kendilerine geçimlik veren kişi veya makamların önünde boyun bükerler, iki büklüm olurlar. Hatta kimi kralların önünde secdeye kapanır gibi eğilirler veya el-etek öperler. Bu her ne kadar o kişinin bulunduğu makama bir saygı gibi yorumlansa bile işin özü yönünden yanlış bir şeydir ve Allah’tan başkasına boyun eğmenin göstergesidir. Böyle bir durumda önünde yerlere kadar eğilinen
3517] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, I/286
3518] 2/Bakara, 43
3519] 2/Bakara, 43
3520] 22/Hacc, 77
3521] 9/Tevbe, 112
3522] 5/Mâide, 55
3523] 48/Fetih, 29
3524] 77/Mürselât, 47-48
3525] 36/Yâsin, 8
RUKÛ
- 945 -
kişi ne o kadar yücedir, ne de onların önünde yerlere kapanan insan o kadar aşağıdır.
İnsan ancak Yüce Allah’ın önünde bu kadar küçük bir pozisyona düşebilir. Bu da bir ibâdetin, Allah’ı büyük tanımayı böylece ortaya koymanın göstergesidir. Yoksa Allah Teâla (cc) kulunu çok değersiz, âdi ve sürünmesi gereken bir varlık olarak değerlendirmiyor. Bunun aksine rukû’ ve secde edenler Allah katında yüce dereceler elde ederler. Namaz kılan mü’min, kıyamda Allah’a hamdettikten sonra ‘Allahü ekber-Allah en büyüktür’ diyerek rukû’ya varır. Rukû’, Allah’a ta’zimin (O’nu büyük saymanın) ileri bir aşamasıdır. Rukû’ ile mü’min, zayıflığını, kul olduğunu, âcizliğini ortaya koyar, Allah’a karşı hürmetini gösterir.
Konumuzla ilgili olan âyette şu emirler veriliyor: “Namazınızı kılın, zekâtınızı verin ve rukû’ edenlerle beraber rukû’ edin.”3526; “Ey iman edenler! Rukû’ edin, secde yapın, Rabbinize ibâdet edin, hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz.”3527 Allah’ın önünde rukû’ etmek mü’minlerin en önemli ayırt edici özelliklerindendir. Kur’an bunu şöyle açıklıyor: “O mü’minler namazlarını kılarlar, zekâtlarını verirler ve onlar rukû’ edenlerdir.”3528
Mü’minler rukû’ ve secde ederek, Allah’ın lütfunu ve rızâsını isterler. Onlar, Allah’ın huzurunda rukû’ya vararak, hem kendi nefislerine, hem de bütün insanlara âdeta şöyle derler: "Allah’tan başka hiç bir kimsenin, makamın ve çıkarın önünde eğilmek mü’min kullara yakışmaz. Çünkü böylesine bir hürmet ancak Allah’a yapılır. İnsanın böylesine tezellül göstermesi (kendi makamını aşağı/küçük görmesi) ancak Allah’ın Rabliği önünde olabilir." Yeryüzünde nice insan; yöneticilerinin, büyük saydıkları kimselerin, liderlerinin, menfaatlerinin ve hatta heykellerin önünde akılsızca eğilir, iki kat olurlarken; Allah’ın huzurunda rukû’ yapmaktan, secde etmekten kaçınırlar.“O gün yalanlayanların vay haline! Onlara, Allah’ın huzurunda rukû’ edin denildiği zaman, rukû’ etmezler.” 3529
Namazla mi'râca çıkan, Allah'ın huzurundaki müslüman, başka hiç bir şeyin önünde eğmediği başını Allah'ın huzurunda eğer, iki kat olur, rükûa varır. Başını Hakka eğen mü'min, dostunu düşmanını bilmiştir. İzinde, yolunda, esaslarında başını vereceği dostunu tanımıştır. Kâfirlerin Kur'an'da belirtilen özelliklerinden biri de onların rükû etmediği, Allah'a boyun eğme-dikleridir.3530 Müslüman, rükû ile onlardan ayrılır, O'na itaat etmeyenlerden uzaklaşır ve rükû edenlerin safında yer alarak, cemaatin/ümmetin bir ferdi olur; rükû edenlerle beraber Allah'a boyun eğer.
Namazda rükûa vararak Allah'ın huzurunda başını eğen mü'min, Rabbina şükür için tesbihâta başlar, "sübhâne Rabbiye'l azîm" der. Rükû eden mü'min, Allah'ın vahyinin dışında hiçbir şeye eğilmeyeceğini, sadece O'na kulluk edeceğini rükû ile ispatlamış olur. Allah'tan başka bir güç, bir otorite, bir tâğut önünde eğilmeyeceğini bu ameli ile göstererek, rükû etmeyenlerden, tâğutlardan uzaklaşır; sadece kendisi için rükûa vardığı Rabbine yakınlaşır. Rükû eden mü'min, Allah'ın insan dışındaki kullarının ibâdetine de katılmış, onlarla uyum içine girmiş olur. Bütün dört ve daha fazla ayaklı mahlûkatın ibâdet şeklini de yerine
3526] 2/Bakara, 43
3527] 22/Hacc, 77
3528] 5/Mâide, 55
3529] 77/ Mürselât, 47-48; H. K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, 551-552
3530] 77/Mürselât, 47-48
- 946 -
KUR’AN KAVRAMLARI
getirmiş olur; çünkü onların Allah'a ibâdet şekli devamlı rükû eder vaziyettedir. Onlar, namazdaki rükû gibi devamlı iki büklüm bekliyorlar ve Allah'ın yapılarına verdiği özellikle O'na kulluk yapıyor, tesbih ediyorlar.
Rükû halindeki tesbihinden Rabbi o kadar memnun olur ki, kulunun ağzından sıhhatli bir haber çıkar: "Semiallahü limen hamideh" (Allah, kendisine hamd edenin hamdini duyar, kabul eder.) Ne güzel bir müjde, ne güzel bir haber. Rükûdan başını kaldıran mü'min, hamdinin kabul edildiğini öğrenir öğrenmez, "Rabbenâ leke'l hamd" (Ey Rabbimiz, hamd sadece sana mahsus-tur" der. Artık kendisinden geçmiş, ruhunu kaplayan bir huzurun içine dalmış, daha fazla ayakta duracak mecali kalmamıştır; tattığı hazdan olduğu yere yığılır kalır, secdeye kapanır. Secde, şükrün son haddidir. Dünyadan tamamen soyulmanın gerçek ânı, mi'racın yansımasıdır. Şeytanı deliye çeviren bir amel, beşeri Âdem gibi adam eden haldir secde."Secde et ki (Allah'a yaklaşa-sın." 3531
Rükûnun Mânevî Hastalıklar Kadar, Maddî Hastalıklara da Şifâ Olması
Tüm ibâdetler, sadece Allah'ın rızâsını kazanmak için yapılır. Dünyevî bir gaye için yapılan şey, Allah'a ibâdet ve sevap olmaktan çıkar. Zaten Allah'a ibâdet; Allah'ın emrettiklerini, usûlüne uygun olarak Allah rızâsı için yapılan şeydir. Ama bunun yanında her ibâdetin dünyaya yönelik nice faydalı yönleri, yani hikmetleri vardır. Allah, zararlı bir şey emretmez; Bizim için hayırlı ve güzel olan şeyleri emreder. İbadetlere -hâşâ- Allah'ın bir ihtiyacı yoktur; bizim ihtiyacımız vardır. Namaz ve rükû, özellikle mânevî hastalıklarımıza şifâ kaynağıdır. Kalbi, ruhu, nefsi arındırır namaz: "Muhakkak namaz, fahşâ ve münkerden (hayâsızlıktan ve kötülükten) alıkoyar." 3532
Sadece manevî hastalıklara değil, maddî hastalıklara da şifâdır namaz ve rükû. Rükû ve secdeler, bütün organları canlandıran kan dolaşımı için en iyi bir usûldür. Onun için namaz, sindirimi takviye edici bir ilâçtır. Rükû, sırt ve mide kaslarını takviye eder, aynı zamanda midenin cidarı üzerinde meydana gelen yağları giderir. Rükû ve secde, kasların zâfiyeti ile bezlerin hareketli olmasından meydana gelen mide cerahatlenmesi gibi hastalıklardan muhafaza eder. Rükûda ve namazın diğer rükünlerinde kol, bacak ve kafa hareket eder; bu hareketler, bütün kaslara, eklemlere ve kemiklere ulaşır. Namaz, vücudun üst tarafındaki kanı indirme ameliyesi gösterir. Bu sebepten, tansiyon yüksekliğinden muzdarip hastalar, namazı tam olarak kılarlar, rükûda mutmain olarak kalır, tâdil-i erkâna riâyet ederlerse açıkça faydasını görürler. 3533
Rükûda Yaptığımız Tesbih
Mü’minler rükû’da iken ‘Sübhâne rabbiye’l azîm / Yüce olan Rabbimi tesbih ederim’, secdelerde ise sürekli ‘Sübhâne Rabbiye’l a’lâ / Ulu olan Rabbimi tesbih ederim’ derler. O yüzden rükû ve secde, tesbih edilme makamıdır. Tesbihin anlam ve önemini bilmeden rukû ve secde yeterli şekilde anlaşılamaz. Allah, yeryüzünde halife yaratacağını meleklere bildirince, onlar: "Biz, hamdinle Sana tesbih
3531] 96/Alak, 19; Heyet, Namaz Hikmeti, Manası ve Kaideleri, s. 27-28
3532] 29/Ankebût, 45
3533] Psikolojik ve Sıhhî Açıdan İbadet, Abdullah Aymaz, s. 84-85
RUKÛ
- 947 -
ve takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?' dediler."3534 Bu ayetten anlaşılmaktadır ki, yeryüzünün halifesi insanın en önemli görevlerinden biri Allah'ı tesbih etmektir. Melekler, yaratılış hikmeti tesbih/ibâdet olan yeni bir varlık yaratılacağını anlayıp, bu görevi kendilerinin hakkıyla yaptıklarını belirtmişlerdi.
‘Tesbih’; Allah’ı O’na yakışmayan şeylerden tenzih etmek yani uzak tutmaktır. ‘Tesbih’ bir anlamda Allah’ı büyük tanıma, O’na noksan sıfatları yakıştırmama, ‘sübhânellah’ (sübhâne Rabbiye'l- azîm vb.) demek ve O’na ibâdet etmektir. Bu bir çeşit Allah’ı zikirdir. Bazı âlimlere göre ‘tesbih’, zikrin türlerinden biridir. ‘Tesbih’; Allah’ı, kutsal yüceliğine lâyık olmayan kusur ve noksanlıklardan, insanların sahte ilâhlar hakkında düşündükleri eksik sıfatlardan gerek inanç, gerekse söz ve kalp ile tenzih etmektir, uzak tutmak ve aklamaktır.
Tesbih, bir nevi protestodur. İnandığımız Allah'a birileri iftira atıyor. O'na ait olan vasıfları başkasına vermeye kalkışıyor. O'nun isimlerini, sıfatlarını kendi sevdiklerine, bağlandıklarına yakıştırıyor ve onları ululayıp yüceltiyor. İşte biz, bu durumu red ve protesto için "sübhânallah" diyoruz. Bunu söylerken, şirki protesto ettiğimiz gibi, aynı zamanda da Allah'ı yüceltip övmüş oluyoruz.
Kur'an'da kullanıldığı şekilde tesbih, üç temel anlama gelir. 1- Aklama-uzaklaştırma; 2- Zikir/anma, duâ, namaz; 3- Kâinattaki her şeyin O'nun düzenine uyduğu.
Allah Teâla (c.c.) yücedir, uludur, azimdir. Hiç bir şey O’nun benzeri ve dengi değildir. O en yüce sıfatlara sahiptir. İnsanların aklına gelebilecek bütün eksik ve noksan sıfatlardan, kusurlardan uzaktır. Allah (c.c.) hakkında, insanlara ve diğer yaratıklara ait şeyler düşünülemez. O, bütün bunların dışındadır.
Sübhânallah şiarı, 'sübhâne Rabbiye'l-azîm', şirki mahkûm etmek için söylenir. Kâfir insan ve cinlerden/şeytanlardan başka her şey, Allah'a kul oluyor, secde ve tesbih ediyorken, bu hayvandan aşağı yaratıklar, nizam ve uyumu bozuyorlar. İşte bu fesat/düzen dışılık sübhânallah şiarıyla, "sübhâne Rabbiye'l-azîm" ifadesiyle reddediliyor.
Allah’ı mükemmel (en yüce) sıfatlarla düşünmek, O’nu noksan sıfatlardan tenzih etmek (uzak tutmak), tesbih’tir. Aynı kökten gelen ‘Sübhan’ Allah’ın bir ismidir. Yani, çok tenzih edilen, Allah’a inanmayanların O’nun hakkında düşündüklerinden ve söylediklerinden, her türlü kusurdan uzak olan demektir ‘Tesbih’ ibâdetinde Allah’ın büyüklüğüne yönelik bir hayret ifadesi bulunmaktadır. Bunun yanında onda Allah’a ait yüceliğin itirafı ve O’nu noksan sıfatların uzağında görme inancı vardır.
Peygamberimiz'in Rükû Şekli ve Bu Konudaki Emirleri
Namazın hakkıyla kılınması konusunda ölçü, Rasulullah’ın; “Namaz kılarken beni gördüğünüz gibi namaz kılın.”3535 hadisi olmalıdır. Dosdoğru namaz; Rasulullah’ın kıldığı, onun tanımladığı ve onun uygulama olarak gösterdiği namazdır. Namazın dosdoğru ve makbul olabilmesi için huşû ve Allah'ın huzurunda olma şuuru yanında; şekle yönelik bazı şartların da titizlikle yerine getirilmesi
3534] Bakara, 30
3535] Buhari, Ezan18/60, Edeb 27; Ahmed bin Hanbel; V/53, Darimi, Salat 42
- 948 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gerekir. Esasen, namazın derûnî ve ruhî boyutu, bir bakıma şeklî boyutu olmadan gerçekleşemez. Kıyam, rükû, sücud, kuûd gibi temel bedensel eylemler, hiç kuşkusuz derin ruhî ve psikolojik anlamlar içeren sembolik hareketlerdir. Bu bakımdan, Rasul-i Ekrem, namazın şekli ile alâkalı çok önemli uyarılarda bulunmuştur:
“Namaza durduğunda, önce tekbir al. Sonra Fâtiha'yı ve Kur’an’dan kolayına geleni oku. Sonra tekbir getir, rükûya var, elinin ayalarını dizkapaklarının üzerine koyarak bütün eklemlerin yerli yerinde (mutmain) oluncaya kadar dur, rükû yap. Sonra 'semiallahü limen hamideh' de ve başını kaldır, büsbütün doğruluncaya kadar ayakta dosdoğru dur. Her bir kemiğin yerli yerince otursun. Sonra tekbir getirerek secdeye var, mutmain oluncaya kadar kal. Sonra başını kaldır, mutmain oluncaya kadar otur. Bunu namazının bütününde böyle yap...” Hz. Peygamber, bitirinceye kadar dört rekâtıyla namazı bu şekilde anlattı, sonra şöyle buyurdu: "Bu şekilde yapmadıkça, sizden hiç birinizin namazı tamam olmaz." 3536
Hadiste sözü edilen her hareketin mutmain olarak yapılması; o hareketler sırasında yapılan duâ ve zikirlerin anlam kazanması bakımından elzemdir. Acele ile daha rükûya tam varmadan doğrulmak, tam doğrulmadan secdeye gitmek ve hemen secdeden kalkmak, daha oturmadan tekrar secdeye gitmek... Bütün bunlar, namazın şekli ve aslı olan bedensel unsurları eksik bıraktığı gibi, namazın manasını ve ruhunu da zedeler.
Her konuda bize örnek olan Peygamberimiz’in, namaz konusundaki titizliği ve dikkati de bizim için yegâne örnek olmalıdır: Aişe annemiz şöyle dedi: “Rasulullah aleyhisselam rükûya vardığı zaman başını ne yukarıya kaldırır, ne de aşağıya indirir; ikisinin arasında tutardı. Rükûdan başını kaldırdığı zaman, iyice doğrulup ayakta durmadıkça secdeye gitmezdi. Secde edip başını kaldırdığı zaman da, iyice doğrulup oturmadıkça (ikinci) secdeye gitmezdi.” 3537
Rasulullah (s.a.s.) rükû'da parmaklarının arasını açık tutardı. Nitekim namazını güzel kılmayan kimseye de böyle emretmiş ve şöyle buyurmuştur: "Rükûa vardığın zaman, avuçlarını dizlerinin üzerine koy. Sonra parmaklarının arasını açık tut. Ve her organ yerini bulup tatmin oluncaya kadar bekle." 3538
Hz. Peygamber, rükû'da dirseklerini vücudundan ayırırdı.3539 Rükûa vardığı zaman, sırtını dümdüz tutardı. Öyle ki, üzerine su kabı konacak olsa dökülmezdi. Namazını güzel kılmayan kişiye şöyle demişti: "Rükûa vardığın zaman avuçlarını dizlerinin üzerine koy; sırtını düzgün tut ve rükû için sağlam dur."3540 Hz. Peygamber, rükû'da başını ne aşağıya doğru eğer, ne de yukarı kaldırırdı; bu ikisi arasında tutardı. Rükûa vardığında ellerini diz kapaklarına iyice yerleştirir, ondan sonra da sırtını yere doğru eğerdi. 3541
3536] Buhârî, Ezan 122; -daha kısa şekilde- Müslim, Salât 45; Tirmizî, Salât, 110; Nesâî, İftitah 7, Tatbik 15, Sehv 67; İbn Mâce, İkametu's-Salât 72; S. Buhâri, Tecrid-i Sarih Terc. II/ 735 hadis no: 423
3537] İbni Mace, K. Salat 869, 880; S. Müslim, Salât 240; Ebû Dâvud, Salât 122; Müsned-i Ahmed, VI/31
3538] Buhârî, Ezan 122, Eymân, 15; Müslim, Salât 45
3539] Tirmizi
3540] Ebû Davud; Ahmed bin Hanbel
3541] Buhârî, Salât 85, 118, 120
RUKÛ
- 949 -
"Hırsızların en kötüsü namazından çalan kimsedir." Ashab dediler ki: Yâ Rasulallah! Bir insan namazından nasıl çalar? Buyurdu ki: "Rükû ve secdelerini tam yapmayarak." 3542
Hz. Peygamber, namaz kılarken, göz ucuyla, rükû ve secdede belini doğrultmayan birini gördü. Namazı bitirdikten sonra şöyle buyurdu: "Ey cemaat! Rükû ve secdesinde belini doğrultmayan kimsenin namazında hayır yoktur." 3543
Peygamberimiz, rükûu ile rükûdan doğrulmayı, secdesi ile iki secde arasındaki oturuşu birbirine yakın yapardı.3544 Rasulullah, rükûdan kalktıktan sonra âzâların mutmain olmasını (tâdil-i erkân) emrederdi. Namazını güzel kılmayan kimseye de nitekim şöyle buyurmuştur: "Sonra başını kaldır. Ve o derece doğrul ki, bütün kemikler yerini bulsun." Diğer bir rivâyette: "Rükûdan kalktığın zaman belini doğrult.. Başını da öyle kaldır ki, bütün kemikler eklemlerine dönsün." 3545
Ta'dîl-i Erkân
Ta'dîl, düzeltmek, kuvvetlendirmek demektir. Erkân ise, "rükn"ün çoğuludur. Kelime anlamlarıyla ta'dîl-i erkân, rükünlerin yerli yerinde yapılması demektir. Terim olarak; Namazda rükû, rükûdan sonra ayakta durma, secde ve iki secde arasındaki oturmanın hakkını vererek, tam bir sükûnet içinde ve yerli yerinde mutmain olarak yapmaya ta'dîl-i erkân denir.
Allah, Kur'an'da, Rasül-i Ekrem de hadislerinde namazların gerektiği gibi kılınmasını özellikle belirtmiştir. Peygamberimiz'in rükû şekli ve bu konudaki emirleri yukarıda ifade edilmişti. Kur'an, namaz kılmayı ifade için "namaz kılmak" anlamına gelen "sallâ" fiili yerine "ekaame" fiilini tercih etmiştir ki, bu kelime, "ikame etmek, hakkını vererek yapmak" anlamına gelmektedir. Peygamberimiz de rükû ile ilgili yukarıda belirtilen uygulama ve emirlerinin yanında, bir başka hadisinde şöyle buyurur: "Rükû ve secdeleri tamamlayın."3546 Diğer bir rivayette de "Rükû ve secdelerinizi güzel yapın." 3547 buyurmuştur.
Buhârî'nin rivâyetine göre, sahâbenin seçkinlerinden Huzeyfe (r.a.), rükû ve secdelerini tam yapmayan bir adamı gördü ve adam namazı bitirince, namazının olmadığını, eğer ölmüş olsa, sünnet üzere ölmeyeceğini; bir başka rivayette de, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) yaratıldığı fıtratın dışında bir fıtrat üzere ölmüş olacağını hatırlattı. 3548
Bu nasslardan yola çıkan İmam Mâlik, İmam Şâfiî, İmam Ahmed bin Hanbel, İmam Ebû Yusuf gibi fakihlerin çoğunluğu ta'dîl-i erkânın farz olduğu görüşündedirler. İmam Ebû Hanife ve İmam Muhammed'e göre ise, ta'dîl-i erkân vâciptir. Muhakkik fukahâ da bu görüşü tercih etmiştir. Küçük bir gruba göre de ta'dîl-i erkân, vâcibe yakın sünnet-i müekkededir. Tâdil-i erkânın farz olduğunu söyleyen fukahâya göre, bunun terki halinde namaz bâtıl olur ve tâdil-i erkâna
3542] İbn Ebî Şeybe; Taberânî
3543] İbn Mâce; Ahmed bin Hanbel
3544] Buhârî; Müslim
3545] Buhârî, Ezan 122, Eymân, 15; Müslim, Salât 45; El-Bânî, Hadislerle Peygamberimizin Namaz Kılma Şekli, s. 94-103
3546] Buhârî, Eymân 3; Müslim, Salât 111; Nesâi, Tatbik 16, 60
3547] Ahmed bin Hanbel, Müsned II/234, 319, 505
3548] Buhârî, Ezan 119; Nesâî, Sehv 66; Ahmed bin Hanbel, Müsned V/384
- 950 -
KUR’AN KAVRAMLARI
riâyet ederek yeniden kılmak gerekir. Vâcip olduğunu söyleyenlere göre ise sehv secdesi gerekmektedir.
Tâdîl-i erkâna riâyetin ölçüsü rükünler arasında en az "sübhânallah" diyecek kadar durmaktan ibarettir. Buna göre, meselâ rükûdan doğrulduktan sonra dimdik ayakta durup, en az "sübhânallah" diyecek kadar beklemek ve daha sonra secdeye gitmek; secdeler arasında da en az bu kadar oturmak gerekmektedir.
Hanefîlerden bazıları, rükû ve secdelerde buna riâyet etmeyenin namazını iâde etmesi gerektiği görüşündedir. Diğer bazısı da ta'dîl-i erkânın sehven terki halinde sehiv secdesi, kasden terki halinde ise namazın iâdesi gerektiği görüşündedir. O yüzden, namazda, özellikle rükûdan sonra ayakta durma ve ilk secdeden sonra oturma konusunda dikkatli olmak gerekmektedir. Çünkü bunlar, acele olarak hemen geçiştiriliveren yerlerdir. Buralarda mutlaka en az bir tesbih miktarı beklenilmelidir. Bu kadar durulmazsa, namazı bozulmamakla beraber kişi günahkâr olur. 3549
Yahudilikte ve Eski Şeriatlerde Rükû ve Namaz Var mıydı?
"Namazı ikame edin (tam kılın), zekâtı hakkıyla verin, rükû edenlerle beraber rükû edin."3550 Bu âyetteki hükümler, dolayısıyla mü'minlere emredilen, ilk plânda ise İsrâil oğulları muhâtap alınan emirlerdir. Bilindiği gibi Bakara suresi, 40. âyetten itibaren Benî İsrâil'e hitap edilmektedir. Bu âyetlerdeki emir ve yasaklar tüm müslümanlara emredilmekle birlikte; ilk plânda yahudilere emredilip yasaklanmaktadır. O yüzden namaz kılmak, zekât vermek, cemaate devam etmek; hakkı gizlemekten ve hakkı bâtıl ile bulamaktan men etmek gibi emir ve yasaklar, İsrâiloğullarına hitap etmekle beraber, hükmü sadece onlara mahsus değildir. "Sebebin hususî oluşu, hükmün genel oluşuna engel olmaz. İslâm şeriatinde de bu emir ve yasaklar vardır. "Siz de bunlara iman ve itaat edin" denilmiş olmaktadır.
Burada aklımıza şu soru gelebilir: Yahudilerde ve eski şeriatlerde namaz gibi bir ibâdet var mıdır? Şimdiki yahudiler ve hıristiyanlar, namaz kılmadıkları için, bazı insanlar, eski ümmetlere ve peygamberlere namazı emredilmediğini zannederler. Bu zan yanlıştır. Zekât gibi, namaz da bütün peygamberlere ve dolayısıyla eski ümmetlere emredilmiştir; eski şeriatlerin tümünde namaz vardır:
"Ey Meryem! Rabbine ibâdet et; secdeye kapan. Rükû edenlerle beraber sen de rükû et." 3551
"Biz, Beyt'i (Kâbe'yi) insanlara toplanma mahalli ve emin/güvenli bir yer kıldık. Siz de İbrahim'in makamından bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın). İbrahim ve İsmail'e: 'Tavaf edenler, itikâf yapanlar (ibâdete kapananlar), rükû ve secde edenler için Evim'i temiz tutun' diye emretmiştik." 3552
"Ona (İbrahim'e), İshak'ı ve fazladan bir bağış olmak üzere Ya'kub'u lutfettik; her birini sâlih insanlar yaptık. Onları, emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendileri-ne hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar, daima
3549] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 6/74-75
3550] 2/Bakara, 43
3551] 3/Âl-i İmran, 43
3552] 2/Bakara, 125
RUKÛ
- 951 -
bize ibâdet eden kimselerdi." 3553
"Çocuk (Hz. İsa) şöyle dedi: 'Ben Allah'ın kuluyum. O bana Kitab'ı verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, O beni mübârek kıldı; yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti." 3554
"Kitap'ta İsmail'i de an. Gerçekten o, sözüne sâdıktı, rasül ve nebî idi. Halkına namazı ve zekâtı emrederdi; Rabbi nezdinde de hoşnutluk kazanmış bir kimse idi." 3555
"İşte bunlar, Allah'ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerden, Âdem'in soyundan, Nuh ile birlikte (gemide) taşıdıklarımızdan, İbrahim ve İsrâil (Ya'kub)'in soyundan, doğruya ulaştırdığımız ve seçkin kıldığımız kimselerdendir. Onlara, çok merhametli olan Allah'ın âyetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı. Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı bıraktılar, nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden ileride sapıklıklarının cezasını çekecekler." 3556
Rükû ve Düşündürdükleri
Rukû’ yapmak, şüphesiz ki mü’minler için son derece önemli bir iman borcudur ve mü’min olmalarının göstergesidir. Mü’minler yalnızca Allah’ın huzurunda rukû’ ederek, büyüklüğün ve yüceliğin, ilâhlığın ve rabliğin sadece O’a ait olduğunu göstermiş olurlar. Bu ibâdet onlar hakkında bir özgürlük ilânıdır. Allah’tan başka herhangi bir gücün önünde boyun eğmenin yanlışlığını kavramak ve bunu duyurmaktır rükû. Rükû, insanın ancak Allah’ın önünde eğilerek izzet bulacağını, başka nesnelerin önünde boyun bükmenin esâret ve zillet olacağını kendi nefsine ve başkalarına göstermektir.
Yüce Allah'ın yarattığı vücut organları, yine Allah'ın yarattığı âciz yaratıkları tâzim etmek için kullanılamaz. Bu, Yaratıcı'ya karşı nankörlük ve küfür demek olur. Allah'tan başkasının huzurunda saygıyla divan durulamayacağı gibi, kula kulluk etmek için rükû ve secdeyi hatırlatan, çağdaş tapınmalar, reveranslarda da bulunulamaz. Bu tür davranışlar, eşref-i mahlûkat için bir züldür, alçalmadır.
Âlemlerin Rabbi Allah’a samimiyetle rükû ve secde edenler, Allah’ın dışında hiç bir varlığın, makamın, çıkarın, gücün önünde boyun eğmezler. Başlarını dik tutarlar, haysiyet ve şereflerine sahip olurlar. insanlık onurlarını âciz, güçsüz ve zorba karakterli varlıkların önünde harcamazlar. Allah'a gerçek anlamda ve gereği gibi rükû ve secde eden kul, kula kul olmaktan kurtulur. Mü'min, yalnız yaratıcısı Allah'ın huzurunda eğilir.
Allah’ın karşısında rükû ve secde etmeyenler, ancak ‘kibirli’, ‘burnu havada’ olan kimselerdir. Onlar Allah’a secde etmeyi gururlarına yediremezler; ama her türlü çıkarın, dünyalık makamların ve zorba yönetimlerin önünde eğilirler, aşağı bir seviyeye düşerler. Küçücük bir menfaat için ya da az bir çıkar veya maaş uğruna üstlerine süklüm-püklüm olurlar. Allah'ın kendisine rükû ve secde emrinden kaçınanlar, kula kulluk için emre âmâdedirler. Bunlar, halk deyimiyle "emir kulu"dur; âmirleri kim olursa olsun, hazırola geçmeye, boyun eğmeye hazırdırlar. Bütün yaratıklar ve özellikle hayvanlar, aslında her durumda rükû halini
3553] 21/Enbiyâ, 72-73
3554] 19/Meryem, 30-31)
3555] 19/Meryem, 54-55
3556] 19/Meryem, 58-59
- 952 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yaşamak-tadırlar. Rükû etmekten kaçınan insan, böylece hayvandan da aşağı duruma, alçakların alçağına düşmüş olur. 3557
Allah'ın huzurunda eğilmeyen insan, ne çarşıdaki ne gönlündeki putları devirebilir. Allah'ın önünde eğilmeyen kimse, küfrün belini bükemez; tâğutun ve şeytanın belini kıramaz.
Rükû, namazdaki bir rükün olmanın yanında, Allah'a her konuda ve tam manasıyla boyun eğişin somut şeklidir. Rükûda asıl olan, kalbin bütün ilgilerden arınarak Allah'a yönelmesi, samimi bir teveccüh ile O'na bağlılığını ve itaatini arzetmesidir. Rükûsu ve secdesi çok olanlar, yeryüzünü tertemiz mescid haline getirenler, Rablerinin katında yüceldikçe yücelirler. Allah, kendisi için tevâzu gösterenleri, rükû ederek boyun büken ve başını secdeye koyanları aziz kılar, yükseltir. Sadece Allah'ın huzurunda eğilip O'na rükû ve secde edenler, bir anlamda ‘mirac’a çıkarlar. Zaten namaz mü’minin miracı değil midir?
'Rükû’su ve 'secde'si uzun tutulan namazlar daha faziletlidir. Bu iki makamda yapılan zikirler, edilen duâlar ve kunutlar kabul edilmeğe daha yakındır.
"Şühedâ göğdesi, bir baksana; dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar." 3558
Ne mutlu sadece Allah’ın önünde eğilip rükû ve secde eden, bu davranışıyla insan ve cin şeytanlarını kahredip onların belini bükmek isteyenlere... Yazıklar olsun tâğutlar önünde basit çıkar için yaltaklanıp iki büklüm olanlara!
RÜKÛ EDENLERLE BERABER RÜKÛ ETMEK,YANİ CEMAATE KATILMAK
Konumuzu teşkil eden âyette, bilindiği gibi sadece rükû değil, cemaate katılmak veya cemaat oluşturmak da emredilmektedir. "Rükû edenlerle beraber rükû edin."3559 Bu emir, rükûları, rükû ile kast edilen farz namazları cemaatle kılmayı da içine almaktadır. Cemaat Nedir? ‘Cemaat’ kelimesinin aslı, toplamak, bir araya getirmek anlamındaki cem’ fiilidir. ‘Cemaat’ sözlükte, insan topluluğu, bir araya gelen insan grubu demektir. Geniş anlamıyla cemaat; bir fikir ve inanç etrafında bir araya gelen insan topluluğuna verilen addır.
Bir fıkıh terimi olarak ‘cemaat’ ise; namazı bir imamla birlikte kılan mü’minler topluluğudur. En geniş anlamıyla cemaat; İslâm ümmeti topluluğunu ifade eden bir kavramdır. Dünyadaki bütün müslümanlar bu anlamda bir bütün halinde ‘cemaat’tirler. Bu cemaatin ana özelliği, aynı Din’e, yani Tevhid dinine inanmaları, aynı kıbleye yönelmeleridir. Dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, bütün müslümanlar İslâm cemaatinin birer üyesidirler.
Cemaat; rastgele, tesadüfen veya şartların bir araya getirdiği insanlar değildir. Cemaatin üyeleri de yaptıklarını bilmeyen, hangi şartlar altında ve niçin bir araya geldiklerinden habersiz ve şuursuz kimseler değillerdir. Cemaat,
3557] 7/A'râf, 179; 95/Tîn, 5
3558] Mehmed Âkif
3559] 2/Bakara, 43
RUKÛ
- 953 -
şuurlu bir birlikteliktir. Kuru kalabalık, yani kitle (cemâdât) değildir. Kitle, şartların bir araya topladığı kalabalıktır. Yolu ve hedefi belli değildir. Asgari müşterekleri bile ortada yoktur. Belki bir çıkarın, belki etkili bir rüzgârın, belki gözü açık bir propagandacı veya politikacının, ya bir futbol topunun, filmin veya müziğin bir araya topladığı bir sürüdür. Sürüyü akıllı ve gözü açık çobanlar istediği gibi sürükleyip götürürler.
Bir topluluğun cemaat adını alabilmesi için, o topluluğun belli bir fikir etrafında, belli bir hedefe gitmek üzere bir araya gelmesi, belli ilkelere bağlı olması ve başlarında cemaat ile özdeşleşmiş, aynı amaca bağlı yetkin bir imamın (önderin) bulunması gerekir.
Namaz ve Cemaat
İslâm cemaatinin en küçük örneği, müslümanların namazda bir araya gelmeleridir. Namaz cemaati, İslâm cemaatini oluşturmada çarpıcı bir örnektir. Peygamberimiz'in cemaatle namaz kılmayı niçin sık sık tavsiye, hatta emrettiği bu nedenle daha iyi anlaşılır. Mü’minler kendi aralarından seçtikleri ya da uygun gördükleri bir namaz imamının arkasında bir farz namazı kılmak üzere cemaat olurlar. Onun arkasında saf tutarlar. Namaz içerisinde onun komutuyla rukû’ ve secde yaparlar. İmamla birlikte hareket ederler, onunla beraber namazı tamamlarlar.
Namaz için bir imama uyan mü’min, namazdaki bütün hareketleri imamla birlikte ama ondan sonra yapar, aynı zamanda da o imama uyan diğer mü’minlerle, cemaatle beraber davranır. Namazda kendi başına hareket etmez, diğer müslümanlarla birlikte aynı amacı gerçekleştirmeye, yani namazı ikame etmeye (yerine getirmeye) çalışır. Cemaatle kılınan namazdaki hiyerarşik nizam, müslümanların oluşturacağı toplumun düzenine de bir işarettir. Namazda önde imam olur ve bütün cemaat yerin genişliğine göre onun arkasında sıra halinde saf tutar. Buradaki düzen piramit düzeni değil, eşitlik ve kardeşlik düzenidir. Çünkü İslâm cemaatinde soylular ve imtiyazlılar sınıfı yoktur. Hiç kimse diğerinden üstün değildir. Seçtikleri imam bile onlardan biridir ve yalnızca namazda onların bir adım önündedir.
Cemaat Anlayışı ve İslâm Topulumu
İslâm toplumunda herkes birbirinin kardeşidir. Tıpkı namazda saf tuttukları ve beraber oldukları gibi, kendi aralarından seçtikleri ehl-i hal ve’l akd (imam, halife, emir sahibi, veliyyül emr) yetkilisinin başkanlığı altında dünya ve din işlerini yürütürler. Allah’ın dinini yaşamaya çalışırlar. Onların önderleri kendileri gibidir, hiç bir üstünlüğü/ayrıcalığı yoktur ve onların serbest oylarıyla (biatleriyle) seçilmişlerdir. Namazdaki imam gibi yetkileri sınırlıdır ve o Allah’a itaat ettiği müddetçe müminler de ona itaat ederler. Bir kimse, cemaat istemediği halde onlara namaz imamı olamadığı gibi, hiç kimse de ümmet istemediği halde zorla, diktatörce, onlara imam (yönetici) olamaz. Mü’minler, tıpkı namazda olduğu gibi toplum hayatında da birbirlerinin yanındadırlar. Müslümanlar namazda niçin bir araya geldiklerinin şuurunda oldukları gibi, hayatın her safhasında diğer müslümanlarla niçin bir arada olmaları gerektiğinin de farkındadırlar. Onların cemaat oluşu bilinçli bir tercihtir. Onların aralarındaki bağ iman bağıdır; soy, hemşehrilik, ırk, kabile hizib, ya da vatandaşlık, hele hele çıkar
- 954 -
KUR’AN KAVRAMLARI
beraberliği hiç değildir.
Müslümanlar bulundukları yerlerde az sayıda olduklarından küçük cemaat olsalar bile aynı özelliği taşırlar, aynı şuura sahiptirler. Herhangi bir amacı gerçekleştirmek üzere bir araya gelen mü’min topluluklarının da bundan farklı yanları yoktur. Bazen bütün müslümanların bir önderin (imamın) yönetimi altında bir araya gelmeleri mümkün olmayabilir. Şartlar buna müsaade etmeyebilir. Günümüzde müslümanlar farklı coğrafyalarda ve farklı ülkelerde yaşamaktadırlar. Birçok ayrı siyasî güç müslümanlara hâkim durumdadır. Buna rağmen onlar İslâm'ın genel esasları ve hedefleri etrafında bir cemaat olmak zorundadırlar. Onlar birbirlerinin kardeşidirler. Her mü'min, birbirinin destekçisi, yardımcısı ve duâcısıdır.
Müslümanlar bulundukları yerde, az da olsalar cemaat anlayışını yaşatmakla görevlidirler. Bazı mü’minler, bir amacı ya da bir hedefi gerçekleştirmek üzere bir araya gelebilirler, bir grup çalışması yapabilirler. Vakıf, dernek ve teşkilat çatısı altında örgütlenebilir-ler. Bu şekilde oluşan cemaatler, kendi aralarında bazı prensipleri uygulasalar bile diğer müslüman cemaatlerle İslâm kardeşliği çerçevesinde ilişki kurarlar, ayrılık gütmezler, onlara sırtlarını dönmezler. Bir cemaatin İslâmî olup olmaması, onun İslâmî prensiplere ne kadar uyduğuna bağlıdır.
Belli bir amacı ve çalışmayı gerçekleştirmek üzere bir araya gelen cemaatler, tefrikaya sebep olmamalı, müslümanları bölüp parçalamamalıdır. Dinde ayrılık güdenlerin ve kendi cemaatinin veya grubunun görüşlerini, prensiplerini din haline getirenlerin son derece hatalı oldukları açıktır. Kaldı ki İslâm sürekli bir şekilde müslümanların kardeşliğini vurgulamakta, onları ‘vahdet’e davet etmektedir.
Müslümanlar, yaşadıkları yerlerde azınlık da olsalar cemaat olmaya çalışmalılar. Bunu yapmazlarsa ve cemaat şuurunu diri tutmazlarsa; cemaat olmanın avantajlarını ve nimetlerini kaçırırlar. ‘Cemâdat’, yani şuursuz, sıradan sürü haline gelirler. Sürüleri güden çobanlar de her zaman bulunur.
Cemaat Olmanın Önemi
İslâm, cemaat dinidir. İslâm'n ilke ve prensipleri en güzel şekilde cemaatla beraber yerine getirilir. İslâm, müslümanların şuurlu cemaatler olmasını emretmiştir. Peygamberimiz Medine’de bu örnek cemaati kurmuş ve nasıl olacağını göstermiştir. Böyle bir cemaat mü’min için koruyucu bir elbise, kale gibidir. Cemaat olan mü’minler birbirlerini daha iyi tanırlar, birbirlerini sever sayarlar, destek olurlar, yardımda bulunurlar. Birbirlerinin durumlarından haberleri olur, birbirlerinin eksik taraflarını tamamlarlar. Tıpkı bir vücut gibi birbirlerinin acısıyla kederlenirler. 3560
İslâmî cemaat, Kur’an anlayışı ve Peygamberin yolu üzerine kurulur. Onların arasında kardeşlik, karşılıklı yardımlaşma, dayanışma, fedakârlık, sevgi ve saygı vardır. Onların arasında soy, sınıf, kabile meslek, bölge üstünlüğü gibi iddialara yer yoktur. İslâm, müslümanları Kur’an etrafında bir araya gelmeye davet ediyor.3561 Dinlerini parçalayanlar gibi parça parça olmaktan sakındırı3560]
Buharî, Edeb 27, 8/12; Müslim, Birr 17, Hadis no: 2586, 4/1999
3561] 3/Âl-i İmran, 103
RUKÛ
- 955 -
yor.3562 Allah (c.c), kuvvetli bir bina gibi bir araya gelip kendi yolunda cihad eden mü’minleri sevmektedir. 3563
Peygamberimiz (s.a.s.) birçok hadisinde müslümanlara cemaat olmayı teşvik etmekte, bunun önemini bildirmektedir. Bunun yanında cemaatle namaz kılmayı çok önemsemekte, mü’minlerin cemaatle namaz kılarak çok fazla karşılık alacaklarını haber vermektedir. Kur’an, Hz. Peygamber’e, düşman korkusu olsa bile mü’minlere namazı cemaatle kıldırmasını emretmektedir. 3564
Peygamberimiz (s.a.s.) buyuruyor ki: “Cemaat rahmettir, tefrika (ayrılık çıkarma) ise azaptır.”3565. Müslümanların cemaat olmalarının en güzel örneği, beraber namaz kılmalarıdır. Cemaatle namaz, İslâmî cemaatin temelini atar, müslüman bireye cemaat şuurunu kazandırır. Bu nedenle cemaatle kılınan namazın derecesi tek başına kılınana göre yirmi beş, veya yirmi yedi derece daha yüksektir. 3566
İslâm'a göre cemaat olma o kadar önemlidir ki, iki kişi bir araya gelseler, hemen cemaat olmaları tavsiye edilir.3567 Cemaate devam etmenin sevabı kadın ve erkek mü’minler için aynı derecededir. Peygamberimiz kadınların cemaate gelmelerine engel olunmamasını istemiştir. 3568
Cum’a ve bayram namazlarının cemaatle kılınıp tek başına kılınmasının mümkün olmaması oldukça önemlidir. Şüphesiz cuma ve bayram namazları, mü’minlerdeki cemaat şuurunu kuvvetlendirir, onları birbirine yaklaştırır, aralarındaki kardeşlik ilişkilerini arttırır. İnsan, yaratılışı gereği toplum halinde yaşamak zorundadır. İslâm, müslümanları şuurlu bir toplum olarak yetiştirmek istiyor. Cemaatleşme, bir arada yaşama bilinci, fedakârlığı, başkalarını hesaba katma; hak ve hukuka uyma ahlâkını, yardımlaşma, acıları paylaşma, nimetleri ve külfetleri bölüşme anlayışını geliştirir.
İslâm, bütün bu ideallerin en güzel bir şekilde yerine getirilmesini, bunların bir ibâdet bilinciyle yapılmasını istemektedir. Cemiyet (toplum) içinde yaşadığının farkında olan olgun insan, her konuda bağlı bulunduğu toplum fertlerini de hesaba katar. Ancak kendi bencil duygularını doyurmak isteyenler, kibirliler ve başkalarının haklarına tecavüz etmeyi normal görenler bu anlayışın dışına çıkarlar. İslâm, toplum halinde yaşama ihtiyacını en doyurucu bir biçimde teklif ediyor ve bunun kurallarını ortaya koyuyor. İslâm cemaati, bir Allah'a, bir peygambere ve ilâhi vahye inanma mantığı üzerine kurulur ve gelişir. Bu cemaatin gayesi de, Allah’ın rızâsına erebilmek için O'nun hükmüne en güzel bir şekilde uyabilmek ve birbirlerine hakkı ve ma'rufu tavsiye edip, birbirleriyle iyilik ve takvâda yardımlaşmak, kardeşlik ve cemaat şuuruna erebilmektir. 3569
3562] 30/Rûm, 32
3563] 61/Saff, 4
3564] 4/Nisa, 101-102
3565] Ahmed b. Hanbel, 4/145
3566] Buharî, Ez’an 30, 1/166; Müslim, Mesâcid 42, Hadis no: 649, 1/449; Ebu Davud, Salât Hadis no: 559, 1153; İbn Mâce, Mesâcid 16, Hadis no: 786-790, 1/258; Tirmizî, Salât 245, Hadis no: 330, 2/150
3567] Buhârî, Ezan 35, 1/167; İbn Mâce, İkametü’s-Salât 44, Hadis no: 972-975, 1/312; Nesâî, İmamet 43-44, 2/80
3568] Buharî, Ezân 162, 1/218; Müslim, Salât 30, Hadis no: 442, 1/326; Ebu Davud, Salât 52, Hadis no: 565-568, 1/155
3569] H. K. Ece, a.g.e. 101 vd.
- 956 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Namaz sadece kişiyi değil; toplumu da baştan ayağa değiştiren, tevhide doğru geliştiren bir ibâdettir. O ferdî bir inkılap olduğu kadar sosyal bir inkılaptır da. Günde beş kez cemaat namazlarıyla bir araya gelen dünyevî ve maddî endişelerden uzaklaşarak aynı manevî atmosferi teneffüs eden mü'minler topluluğu; sürekli birbiriyle yardımlaşarak, birbirinden güç ve kuvvet alarak, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye ederek, hep iyiye doğru ilerleyerek tevhidî çizgide bütünleşir. Camiler, mü'minlerin eğitim ve öğretimini, birlik ve dayanışmasını, istişare ve organizasyonunu sağlayan mekânlardır. İslâmî hayatın mihveridir. Günümüzde bu fonksiyonlarını icrâ etmediği göz önüne alınınca, muvahhid mü'minlere büyük görevler düşmektedir.
Ezanlar bir inkılap çağrısı olarak algılandığı zaman, namazlar bir tevhid eylemi olarak hakkıyla ikame edildiği zaman, cami ve cemaatler gerçek fonksiyonunu icra ettiği zaman; işte o zaman İslâm ümmeti yeniden dirilecek, mü'minler felâh bulacaktır.
Mü’minler, cemadât olma yanlışlığından cemaat olma şuuruna yükselmelidirler. Câmilerimizin asr-ı saâdetteki takvâ mescidine, Mescid-i Nebî'ye benzemesine; imamların ümmetin önderleri ve Peygamber'in vârisi olmasına; tüm şuurlu müslümanların da gerçek anlamda bir cemaat ve ümmet haline gelmesine zarûret vardır. Bütün bunların gerçekleşmesi için de İslâmî değişim ve dönüşüme ihtiyaç vardır. Öyleyse kalabalıkların İslâm cemaati haline gelebilmesi için, sadece Allah'a rükû edip O'nun dışında kimsenin önünde eğilmemek için, namazlarımızın bizi canlandırıp kurtuluşa ulaştırması için hayye ale's- salâh! Hayye ale'l- felâh! Hayye ale'l- cihâd!
RUKÛ
- 957 -
Rukû ile İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Rukû Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 13 Yerde): 2/Bakara, 43, 43, 125; 3/Âl-i İmrân, 43, 43; 5/Mâide, 55; 9/Tevbe, 112; 22/Hacc, 26, 77; 38/Sâd, 24; 48/Fetih, 29; 77/Mürselât, 48, 48.
B- Namaz Anlamındaki Salât (Sallâ) Kelimesi ve Türevlerini Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 99 Yerde; es-Salât 67 Yerde): 2/Bakara, 3, 43, 45, 83, 110, 125, 153, 157, 177, 238, 238, 277; 3/Âl-i İmrân, 39; 4/Nisâ, 43, 77, 101, 102, 102, 102, 103, 103, 142, 162; 5/Mâide, 6, 12, 55, 58, 91, 106; 6/En’âm, 72, 92, 162; 7/A’râf, 170; 8/enfâl, 3, 35; 9/Tevbe, 5, 11, 18, 54, 71, 84, 99, 103, 103; 10/Yûnus, 87; 11/Hûd, 87, 114; 13/Ra’d, 22; 14/İbrâhim, 31, 37, 40; 17/isrâ, 78, 110; 19/Meryem, 31, 55, 59; 20/Tâhâ, 14, 132; 21/Enbiyâ, 73; 22/Hacc, 35, 40, 41, 78; 23/Mü’minûn, 2, 9; 24/Nûr, 37, 41, 56, 58, 58; 27/Neml, 3; 29/Ankebût, 45, 45; 30/Rûm, 31; 31/Lokman, 4, 17; 33/Ahzâb, 33, 43, 56, 56; 35/Fâtır, 18, 29; 42/Şûrâ, 38; 58/Mücâdele, 13; 62/Cum’a, 9, 10; 70/Meâric, 22, 23, 34; 73/Müzzemmil, 20; 74/Müddessir, 43; 75/Kıyâme, 31; 87/A’lâ, 15; 96/Alak, 10; 98/Beyyine, 5; 107/Mâun, 4, 5; 108/Kevser, 2. (Yukarıdaki âyetlerdeki salât kelimesi, birkaç yerde namaz dışında anlamda kullanılır. Duâ anlamında: 9/Tevbe, 99, 103, 103. Rahmet anlamında: 2/Bakara, 157; Allah’ın rahmeti, meleklerin duâsı anlamında: 33/Ahzâb, 43, 56; Rasûlullah’a salevat getirmek, duâ etmek: 33/Ahzâb, 56; Havra veya namaz: 22/Hacc, 40)
C- Rukû Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
y- Rükû: 2/Bakara, 43, 125; 3/Âl-i İmran, 43; 5/Mâide, 55; 8/Enfâl, 37; 9/Tevbe, 112; 22/Hacc, 26, 77; 24/Nûr, 43; 38/Sâd, 24; 48/Fetih, 29; 52/Tûr, 44; 77/Mürselât, 48.
z- Önceki Şeriatlarda Namaz: 2/Bakara, 125; 19/Meryem, 31, 55, 58-59; 21/Enbiyâ, 73; 87/A'lâ, 15, 18-19.
aa- Peygamberler Allah'a İbadete Dâvet Ederler: 3/Âl-i İmran, 79-80; 21/Enbiyâ, 90; 27/Neml, 45; 33/Ahzâb, 7-8.
bb- Cemaata Devam Etmek: Bakara, 43; Al-i İmran, 43
Rükû ile İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
(Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y.
–İlk rakam cilt; ikinci rakam sayfa numarasıdır.-)
Rükû ve Secdede Beli Tam Doğrultmak: 8, 441
Namazdan Çalmak: 8, 442
Namazı Alelacele Kılmak: 8, 392
Namazı Alelacele Kılan Kimseye Rasulullah'ın Yaptığı İhtar: 8, 504-505
Namazı Çabuk Kılanların Teşbihi: 8, 314
Namazı Faydasız Olan Üç Kişi: 17, 36
Namazın Uzunluğu ve Kısalığı Hakkında: 8, 507
Namazı Uzun Kılmanın Fazileti: 8, 508
Namazı Fazla Uzatmak: 12, 300
Rasulullah'ın Namazının Uzunluğu: 8, 508-509
Rasulullah'ın Namaz ve Hutbesinin Vasatlığı: 9, 205-209
Tâdil-i Erkânın Hükmü: 8, 441, 451
Rasulullah'ın Namazı Öğretme Şekli: 8. 454-455
Rasulullah'ın Ashabını Namaza Kaldırma Şekli: 8, 364
Rasulullah'ın Namaz Kılış Şekli: 8, 503
Namaz Şifadır: 17, 444
Namazın Bedene de Faydası Vardır: 17, 444; 11, 396-397
Namaz, İbadet, insanı Dinlendirir: 9, 415
Namaz, Önceki Peygamber ve Ümmetlerine de Farzdı: 8, 260
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 286
2. Tefhimu'l Kur'an, Mevdudi, insan Y. c. 1, s. 72
3. Kur'an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 130
- 958 -
KUR’AN KAVRAMLARI
4. Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 322
5. El-Câmiu li-Ahkâmi'l-Kur'an, İmam Kurtubi, Buruc Y. C. 2, s. 26-46
6. Hulâsatü'l-Beyan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 113-115
7. Mefatihu'l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 475-476
8. Min Vahyi'l Kur'an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 2, s.21-22
9. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. C. 1, s. 119-120
10. Bakara Suresi Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y. s. 203-204
11. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 1, s. 286-289; c. 5, s. 283
12. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c.7, s. 288-289
13. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, c. 1, s. 239-240
14. İslâm'ın Temel Kavramları, Hüseyin Ece, 101-105; 551-552
15. Namaz, Bir Tevhid Eylemi, Abdullah Yıldız, Pınar Y. S. 167-181
16. Namaz, Fert ve Toplum Hayatındaki Etkileri, Hasan Turabi, Risale Y. S. 15-148
17. Namazın Maddî Manevî Faydaları, Mehmet Bayrak, A. Işıklar Kitabevi Y.
18. Namaz, Hikmeti, Manası ve Kaideleri, Heyet, Ribat Neşriyat s. 25-28; 57-66
19. Hadislerle Peygamberimiz'in Namaz Kılma Şekli, el-Bânî, Aksa Y. S. 94-103
20. Kıble Şuuru, Mustafa Çelik, Fütüvvet Y.
21. Tartışılan Sorular, Mehmet Alagaş, insan Dergisi Y. S. 69-79
22. Sanat Bilinci, Ahmed Kalkan, Denge Y. S. 71-79
23. Psikolojik ve Sıhhi Açıdan İbadet, Abdullah Aymaz, Çağlayan A.Ş.
24. İlmihal I, İman ve İbadetler, Heyet, İSAM Y. S. 246-247; 270-287
25. Dört Rükün, Ebu'l Hasen en-Nedvî, İslâmî Neşriyat, s. 57-70
26. Ümmet Bilinci, Atasoy Müftüoğlu, Denge Y.
27. İİslâm'da Cami ve Cemaat, Ahmed R. Özbay, Fazilet Kitabevi Y.
28. Ezan, Cami ve Namaz, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
29. Cemaat, İsmail Çetin, Dilâra Y.
30. İslâm'da Cemaatler Kavramı, Seyyid Rıdvan, Endülüs Y.
31. Üyelik ve Liderlik Açısından Dâvet Yolu, Mustafa Meşhur, Vahdet Y.
32. Âyet ve Slogan, Ruşen Çakır, Metis Y.
33. Türkiye'de İslâmcı Akımlar, Rand Corparation Raporu, Beyan Y.
34. Günümüz Din ve Fikir Hareketleri Ansiklopedisi, Komisyon, Risale Y.
35. Müslüman Halklar Ansiklopedisi, Richard V. Weeks, insan Y.
36. Çağdaş Fikir Akımları Ansiklopedisi, Mani b. Hammad Cübani, Beka Y.
37. İslâm Cemaatine Doğru, Abdurrahman Dilipak, Risale Y.
38. Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman b. El-Luveyhık, Kayıhan Y. S. 142-195
39. Psikoloji Açısından Hz. Peygamber'in İbadet Hayatı, Habil Şentürk, Bahar Y. S. 78-85
40. Kur'an'ın Ana Konuları, M. Sait Şimşek, Beyan Y. S. 154-160
41. Dinî Hayatın Psiko-Sosyal Temelleri, Ali Murat Daryal, İFAV Y. S. 91-116
RÛH
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
RÛH
RAHMÂN VE RAHÎM
- 891 -
Kavram no150
Nimetler 19
Bk. Nefs; Hevâ; insan-Nâs
RÛH
• Rûh; Anlam ve Mâhiyeti
• Rûhu’l-Kudüs; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an-ı Kerim’de Rûh ve Rûhu’l Kudüs
• Hadis-i Şeriflerde Ruh
• Rûh; Çok Bilinmeyenli Denklemden Bilebildiğimiz Bazı Özellikler
• Ruh; “Allah’ın Emrindendir.” Onun Emri İse “Ol” Demesidir
• Rûha ve Rûhu’l-Kudüs’e Tapılması
• Ruhun Varlığının İsbatı
• Ruhun Mâhiyet ve Sıfatları
• Ruh-Beden İlişkisi
• Ruha Ait Kuvvetler
• Ben Kavramı; İlham; Vicdan; Güdü
• Nefs ve Ruh Aynı Şeyler midir? Ruhla Nefsî Arzular Arasındaki Dengesizlik
• Ruh Göçü (Reenkarnasyon/Tenâsuh); Ruh Çağırma
• Müzik, Ruhun mu Gıdasıdır?
• Ruh Çeşmesinden Sızıntılar
“Andolsun Biz Mûsâ’ya Kitab’ı verdik. Ondan sonra art arda peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa’ya da mûcizeler verdik. Ve onu, Rûhu’l-Kudüs (Cebrâil) ile destekledik. (Ne var ki) gönlünüzün arzulamadığı şeyleri söyleyen bir elçi geldikçe, ona karşı büyüklük tasladınız. (Size gelen) peygamberlerden bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürdünüz.“ 3391
Rûh; Anlam ve Mâhiyeti
“Ruh” sözlükte; can, nefes, öz, ilham, vahy, Cebrâil gibi anlamlara gelmektedir. Rûh, insana hayat veren, onu düşünen, anlayan biri haline getiren manevi ve ölümsüz özün (cevherin) adıdır.
Ruhun ne olduğu konusunda İslâm ve felsefe tarihinde ortaya çok çeşitli fikirler atılmış, birçok izahlar ileri sürülmüştür. Ancak ruhun ne olduğunu tam anlamıyla bilmek mümkün değildir. Çünkü Kur’an bu konuda şöyle demektedir: “(Ey Muhammed) Sana ruhtan soruyorlar. De ki: ‘Ruh Rabbimin emrindendir (işlerinden biridir veya bir emridir). Size ilimden ancak az bir şey verilmiştir.”3392 Buradaki ifade, ruhun ne olduğunu tam anlamıyla bilmenin mümkün olmadığı şeklindedir. Yoksa “ruh konusunda hiç bir şey bilemezsiniz” demek değildir. Zira Kur’an’ın başka
3391] 2/Bakara, 87
3392] 17/İsrâ, 85
- 892 -
KUR’AN KAVRAMLARI
âyetlerinde ruh hakkında çok sınırlı da olsa bilgi verilmektedir.
İslâm âlimleri genel olarak “ruh”a üç çeşit açıklama getirmişlerdir: Bazılarına göre ruh, varlıkları harekete geçiren şeydir. Bazılarına göre ruh, hayatın başlangıcıdır. Bu anlamda ‘ruh, canlılarda hayatı meydana getiren bir parçadır’ denmiştir. Kimilerine göre de ruh, lezzet, sevgi, nefret gibi duygu ve duyuma; düşünme, algı, hayal etme gibi zihne; irâde gibi üç kuvvete ait merkezdir.
Ruh, çeşitli maddelerden yaratılmış varlıkların oluş sebebi, onlara varlık kazandıran, ama onlarla bağlı olmayan, onlar gibi ölümlü olmayan, hareketin, anlamanın, iradenin merkezi; ölümsüz, Yaratıcının doğrudan kendisine bağladığı özdür. Birtakım kelime ve cümlelerden meydana gelmiş bir yazıyı düşünelim: Yazının anlamı ve içeriği onun ruhudur. Bu ruh açıldığı zaman sesler kelimeleri, kelimeler cümleleri, cümleler paragrafları, paragraflar da yazıyı meydana getirirler. Kâinat da tıpkı geniş ve canlı bir yazı gibidir. İçerisindeki her bir varlık birer kelimedir. Yazı içindeki her bir kelime asıl anlamıyla vardır. Evrendeki varlıklar da onlara varlık kazandıran ruhları ile vardırlar. Yazı silinse veya kelime ortadan kalksa bile mana kaybolmaz. Tıpkı bunun gibi, varlıklar ölse bile Allah’ın onlara kendinden verdiği öz olan ruhları ölmez.
Gördüğümüz maddelere hayat veren, onlara ait ruhtur. Bizim madde olarak gördüğümüz her şey, aslında ruhun ‘ete kemiğe bürünmüş’ bir şeklidir. Maddenin ‘ten kafesine bağlı olan’ ruh; duyan, yaşayan, anlayan, bilen bir fonksiyonu yerine getirir. İrâdenin kötü kullanılması sonucunda tıpkı nefis gibi kirlenir. Eğer irâde iyi yolda, Allah’ın emri doğrultusunda çalışırsa; ruh, hep temiz ve parlak kalır. Bu bakımdan melekler ve muttakî insanlar için “iyi ruhlar” denmiştir. Kirlenmiş, arzularının peşine takılmış, ölçü tanımayan ruhlar, şehvetin ve hevânın emrine girerler, bütün bunları insana tavsiye eden şeytanla irtibat kurarlar. Böyle insanlar yeryüzünde şeytanın yardımcıları olurlar.
İnsan, hayvan, cin ve melekler gibi canlı varlıkların ruhları vardır. Bitkiler ve hayvanlar için ise, kimilerinin ‘içgüdü’ dedikleri, Allah’ın onlar için tayin ettiği kanun (fıtrat) vardır. Onlar bu fıtratlarına uygun olarak yaşarlar, şükrederler ve Allah’ı tesbih ederler. İnsanın ruhu bir taraftan bedene ‘can’ katarken, bir taraftan da, irâdeyi doğru yolda kullanarak, doğru görüşün, ilmin ve faziletin merkezi olup, Allah’tan bir ruh olarak gelen vahy ve Kur’an’la ilişki kurar.
Ruh Kelimesinin Türevleri: Kur’an-ı Kerim’de ayrıca ruh kelimesi ile aynı kökten gelen rîh, ravh, riyah ve reyhan gibi kelimelere de rastlıyoruz; bu kelimeler, Kur’an’da 36 âyette geçer. “Rîh”, hareket halindeki hava veya rüzgârdır. Kur’an’da bazen azap olarak gelen rüzgârın yerine kullanılır.3393 Bir yerde ise koku anlamına gelmektedir.3394 “Rîh” aynı zamanda ‘güç, kuvvet, kudret’ manalarına da gelir: “Allah’a ve Rasûlüne itaat edin; çekişmeyin, yoksa korkuya kapılırsınız ve rîhınız (rüzgârınız) gider.” 3395
“Ravh”; beklenti, umut, rahatlık, bekleme demektir. Böylesine bir umut veya rahatlık, ruh gibi görünmeyen, güzel kokular taşıyarak insanı rahatlatan bir şeydir. “Allah’ın ravh’ından ümidinizi kesmeyin. Çünkü, kâfirler topluluğundan başkası
3393] 10/Yûnus, 22; 46/Ahkaf, 24
3394] 12/Yusuf, 94
3395] 8/Enfâl, 46
RAHMÂN VE RAHÎM
- 893 -
Allah’ın ravh’ından ümitsizliğe düşmez.” 3396
“Riyah”, rahmet taşıyan rüzgârdır ve “ruh”la ilgilidir. “O ki, riyah’ı rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderir.” 3397
Aynı kökten gelen ‘reyhan’, hoş kokusu olan şey demektir. Reyhan ayrıca, ni’met, rızık, yenilen şey, göz nuru anlamlarına da gelir. “Çocuklar Allah’ın reyhanındandır” sözü buna işarettir. Peygamberimiz (s.a.s.) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin için “Cenette iki reyhandırlar” benzetmesini yapıyor. Kur’an’da şu şekilde geçmektedir: “Yapraklı taneler ve reyhan (hoş) kokulu bitkiler.”3398; “Ravh, reyhan ve cennet nimetleri.” 3399
Türkçe’de kullanılan ‘rahat’ ve ‘istirahat’ kelimeleri de aynı kökten gelirler. Bunların manalarının ruh, rüzgâr, güzel koku, umut ve rahatlık ile ilgilerinin olduğunu hatırlayalım.
İslâm inanışına göre insanların ruhları bedenle beraber ölmezler. Onlar Kıyamete kadar Allah’ın bildiği bir şekilde bekleyecekler. Kıyametten sonra yeniden diriliş, ruhlarla beraber olacaktır. 3400
Ruh: Mâhiyet itibariyle beden denen özel cesede benzemeyen ve gülsuyunun gülde, zeytinyağının zeytin tanesinde yayıldığı gibi, bedene yayılan ve hayatla bizzat vasıflanan, nûrânî, ulvî, hareket ettirici, latif ve şeffaf bir cisimden ibarettir. Çözülme ve parçalara ayrılmayı kabul etmez. Beden ruhla birleşmeye elverişli olduğu sürece onunla birleşir, ona hayat verir. Bu denge bozulduğu zaman da hayat kesilir ve ölüm meydana gelir, yani ruh bedeni terk eder.
Ruh, mahlûktur, sonradan yaratılan her varlık gibi tek Yaratıcı olan Allah tarafından yaratılmıştır. Ruh, bedenden önce yaratılmıştır. “Sizi (ruhlarınızı) yarattık, sonra size şekil verdik (cesetlerinizi yarattık), sonra da meleklere ‘Âdem’e secde edin’ diye emrettik. İblisten başka hepsi secde ettiler. Fakat o secde edenlerden olmadı.” 3401
Allah Teâlâ, Hz. Âdem’le başlayan ve Hz. Muhammed (s.a.s.) ile son bulan vahiy süreci içerisinde insanoğlunu birçok gaybî meselede bilgilendirmiştir. Madde dışı âleme dair bilinen bilgilerden sağlıklı ve güvenilir olanı sadece, Allah’ın peygamberleri aracılığıyla insanlara ulaştırmış olduğu bilgilerdir. Kur’ân-ı Kerim’de insanı canlı kılan anlamdaki ruhun mâhiyeti hakkında hemen hemen hiçbir bilgiye yer verilmemiş olmasından hareketle; ilâhî hikmetin, ruhun hakikatini, Allah’ın insanoğluna vermiş olduğu ve bütün bilginin yanında çok cüz’î kalan mâlûmatın dışında tuttuğu söylenebilir.
Rûhu’l-Kudüs; Anlam ve Mâhiyeti
“Rûhu’l-kudüs”, kelime anlamı olarak, fevkalâde temizlik, nezâhet, bereket rûhu, veya mukaddes ruh demektir. Kur’an’da ve terim olarak ne anlama geldiği konusunda bazı farklı görüşler vardır: Bazı âlimlere göre “Allah’ın rûhu” demek olabilir. Bu anlamda Hz. İsa’ya da Rûhullah denilir. Bazılarına göre, Allah’ın ism-i
3396] 12/Yusuf, 87
3397] 7/A’râf, 57; 3/Âl-i İmrân, 164
3398] 55/Rahmân, 12
3399] 56/Vâkıa, 89
3400] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 543
3401] 7/A’râf, 11
- 894 -
KUR’AN KAVRAMLARI
âzamıdır (en büyük ismi) ki, Hz. İsa bununla ölüleri Allah’ın izniyle diriltirdi. Kimilerine göre İncil’dir. 42/Şûrâ sûresi 52. âyetinde Kur’an vahyine de “ruh” denilmiştir. Tercih edilen görüşe göre ise, Rûhu’l-Kudüs, Cebrâil’dir. Bu görüş, rivâyet ve görüşlerin en sıhhatlisidir. Peygamber Efendimiz, Hassan bin Sâbit (r.a.)’e: “Kureyş’i hicvet; Rûhu’l-Kudüs seninledir” buyurduğu gibi, başka zamanda da: “Ve Cebrâil (a.s.) seninledir.” diye buyurmuştur.3402 Demek ki Rûhu’l-Kudüs Cebrâil’in (a.s.) “Rûhu’l-Emîn” gibi diğer bir ismidir. Cebrâil’e “Rûhullah” da denilmesi, diğer ilâhî isim olan “Rûhu’l-Kudüs”’ün aynı manaya geldiğini doğrular.
Kur’an diline ait bu kelimelerin gözönünde bulundurulması ile Rûhu’l-Kudüs’ün Cebrâil demek olduğu anlaşılır. Akla şöyle bir soru gelebilir: “Cebrâil, Hz. İsa’dan başka peygamberlere de indiği halde, burada “Onu Rûhu’l-Kudüs ile destekledik”3403 İlâhî ifadesinde söz konusu zamire Hz. Mûsâ bile dahil edilmeyerek doğrudan zamir niye sadece Hz. İsa’ya tahsis edilmiştir? Bu ifadeden Rûhu’l-Kudüs’ün Cebrâil’den başka bir özel ruh olduğu anlaşılmaz mı?”
Tefsircilerin açıklamasına göre, cevap; “hayır!” Bu tahsisin anlamı şudur: Cebrâil’in Hz. İsa’yla başka türlü bir ilişkisi vardır ki, diğer peygamberlerde bunun benzeri yoktur. Hz. Meryem’e onun doğumunu müjdeleyen Cebrâil’dir. Hz. İsa onun nefhi (üflemesi) ile doğmuş, onun terbiye ve desteğiyle büyümüş, her nereye gittiyse beraberinde gitmiştir. Nitekim Kur’an’da “Ona rûhumuzu gönderdik, o ruh ona beşer şeklinde şekillenip göründü.”3404 buyrulmuştur. Âyette geçen “Rûhanâ”, “Rûhullah”, “Rûhu’l-Kudüs” Cebrâil’dir.
Bunun dışında, bilindiği gibi İsrâiloğullarının Hz. İsa ve annesi Meryem hakkında iffet ve ismete, onların kudsiyetlerine aykırı sözler söylemiş olmaları ve âyette esas muhâtap olan da yahûdiler olduğundan, Hz. İsa hakkındaki bu âyet, tahsis için değil; fakat özellikle yahûdilerin isnat ve iftiralarına karşı Hz. İsa’yı tenzih etmek için bu te’yid, özellikle sözkonusu edilmiştir. İşte bundan dolayıdır ki, tahâret ve temizlik anlamına gelen “Rûhu’l-Kudüs” ismi tercih edilmiştir. Hz. İsa, Rûhu’l-Kudüs ile te’yid edilmiştir, fakat, bilinmelidir ki, Rûhu’l-Kudüs ile te’yid edilen yalnızca Hz. İsa değildir: “De ki, Rûhu’l-Kudüs, onu (Kur’ân’ı) Rabbinden hak olarak indirmiştir.”3405 buyrulduğu şekilde Peygamber Efendimiz’e Kur’ân-ı Kerim’i indiren de Rûhu’l-Kudüs’tür. Oysa Kur’ân’ı ona indirenin Cebrâil olduğu bilinen bir gerçektir. Demek ki, Rûhu’l-Kudüs Cebrâil’dir. Güç ve kuvvet açısından Cibrîl veya Cebrâil, ismet ve nezâhet açısından da Rûhu’l-Kudüs’tür. 3406
Kur’ân-ı Kerim’de Ruh ve Rûhu’l-Kudüs
Kur’ân-ı Kerim’de “ruh” kelimesi 21 yerde; “Ruhu’l-Kudüs” 4 yerde, ruh kelimesi ile aynı kökü paylaşan kelimeler de toplam olarak 57 yerde geçer. Bir âyette Kur’an’ın bizzat kendisinin bir “ruh” olduğu hatırlatılmaktadır.3407 Kur’an, her şeyden önce bir şifâdır, nurdur ve ruhtur. Hasta ve ölü kalpleri diriltir. Topraktan yaratılan beşer, Allah’ın üflediği ruhla canlı hale gelen insan,3408 Kur’an’la
3402] Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 157; Ahmed bin Hanbel, IV/298, 301, 303
3403] 2/Bakara, 87
3404] 19/Meryem, 17
3405] 16/Nahl, 102
3406] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y. c. 1, s. 343-344
3407] 42/Şûrâ, 52
3408] 15/Hıcr, 29
RAHMÂN VE RAHÎM
- 895 -
mânevî olarak dirilir, hayat bulur. İsrâ sûresi 85. âyetinde geçen ‘ruh’un ‘vahy’ olduğu da söylenmiştir. Bu anlamda Allah’ın insanlara gönderdiği vahy, insanların kalplerini, tıpkı yağmurun yeri dirilttiği gibi diriltir ve onlara ‘can’ getirir. Nitekim Kur’an Hz. Muhammed’in (s.a.s.) dâvetini “İnsanı dirilten şey” olarak nitelemektedir. 3409
Kur’an’da ruh, “kalplere hayat veren vahiy ve Allah’ın öğrettiği hikmet”,3410 “kuvvet, sebat, dayanma gücü”;3411 “Hz. Meryem’e çocuk üflemek üzere gönderilen melek,3412 Allah’ın emir âleminden olduğu bildirilen ve mâhiyeti tümüyle kavranamayan şey3413 ve Allah’ın melek aracılığıyla üflediği hayat soluğu3414 gibi anlamlara gelmektedir. Ama her şeyden önce, Kur’an’da ruh, “ilâhî emir” anlamına gelir. 3415
“Ruh” kelimesi ayrıca “Rûhu’l Kuds” veya “Rûhu’l Emîn”’ şeklinde Cebrâil’in (a.s.) yerine de kullanılmaktadır.3416 Kadir Gecesinde melekler ve “Ruh” bir iş için yeryüzüne inerler.3417 Pek çok tefsirciye göre buradaki Ruhtan maksat Cebrail’dir (a.s.). Çünkü Kur’an, Cebrail’e Rûhu’l-Emîn demektedir. 3418
Yine Mahşer günü melekler ve Ruh saf halinde dururlar ve Allah’ın izin verdiğinin dışında kimse bir şey konuşamaz.3419 Şüphesiz ki “ruh”, Rabbimizin emrine bağlı bir şeydir. O’nun ne olduğunu, nasıl bir fonksiyonu bulunduğunu, neye işaret ettiğini en iyi Rabbimiz bilir3420. Âyet ve hadislerde, öldükten sonra ruh; çıkma, inme, alınma, dönme, gök kapılarının kendisine açılması gibi fiillerle nitelendirilmektedir. O yüzden bu nasslar, ruhun bir kişiliğe sahip olduğuna işaret etmektedir.3421 Yine bir âyet-i kerîmede “Nefse ve onu şekillendirene and olsun!”3422 buyrularak, nefsin düzenlenerek bir şekle sokulduğu ortaya konmaktadır.
“Sana ruhtan soruyorlar.”3423 âyetinde geçen Ruh’un Cebrâil olabileceği de söylenmiştir. Nitekim yukarıda geçtiği gibi birçok âyette Cebrail “ruh” diye nitelendirilmiştir. Böyle olunca insanlar bu Ruh’un ne olduğunu, O’nun getirdiği vahyïn özünü ve şeklini tam bilemezler. Onlara düşen az bir ilimle, gelen vahye teslim olmaktır.
Rabbimiz ilk insanı yarattığı zaman ona kendi Ruh’undan üflemiş ve onu bir canlı insan haline getirmiştir.3424 “Sonra onu tesviye etti (düzene koydu), ona
3409] 8/Enfâl, 24
3410] 40/Mü’min, 15; 42/Şûrâ, 52
3411] 58/Mücâdele, 22
3412] 26/Şuarâ, 193
3413] 17/İsrâ, 85
3414] 21/Enbiyâ, 91
3415] 17/İsrâ, 85
3416] 2/Bakara, 87, 253; 26/Şuarâ, 193-195
3417] 97/Kadr, 4
3418] 26/Şuarâ, 193
3419] 78/Nebe’, 38
3420] 17/İsrâ, 85; 16/Nahl, 2; 40/Mü’min, 15; 42/Şûrâ, 52
3421] Bk. 6/En’âm, 93; 89/Fecr, 27-30
3422] 91/Şems, 97
3423] 17/İsrâ, 85
3424] 15/Hicr, 29
- 896 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kendi Ruhundan üfledi ve sizin için kulak, gözler ve gönüller var etti.”3425 Buradan da anlaşılıyor ki ruh, bir yönüyle insana hayat veren, onu harekete geçiren candır ve Allah’ın kendisine bağlı kıldığı bir özdür (cevher). insanın bedeninin topraktan veya topraktan çıkan gıdalardan meydana gelmesi, onun nefsine verilen günah işleme isteğine, bunun sonucu olarak düşeceği alçak seviyeye; Allah’ın ona kendi ruhundan üflemesi de, insana verilen iyi duygulara, itaate, kulluğa, fazilete olan meyle ve kazanacağı yüce dereceye işaret etmektedir. Bunu böyle anlamak da mümkündür.
Kur’an, Hz. İsa (a.s.) için de “Hz. Meryem’e üflenen bir ruh” demektedir. Bu ifade Hz. İsa’nın babasız yaratıldığını, tıpkı Hz. Âdem’in yaratılışındaki gibi O’na ruh üflenmek suretiyle canlı bir insan haline getirildiğini ortaya koymaktadır. Bununla beraber Hz. İsa, bir mucize olarak çamurdan kuş heykellerine üflüyordu ve onlar da canlı bir kuş oluyor ve uçuyorlardı. İnsanın hayat vermek üzere kuş heykeline ruh üflemesi, Hz. İsa’nın “üflenen bir ruh” olması ile O’nun bu mûcizesi arasında ilginç bir bağ görülmektedir. Hz. İsa’ya (a.s.) ‘Ruhullah’ yani Allah’ın (üflediği) ruhu’ denildiğini hatırlayalım.
Ölüm ânında rûhun bedenle ilgisi tamamen kesilir. Uykuda rûhun bedenden ayrılışı, zâhirî bir ayrılıştır. Ölüm veya uyku halinde rûhun bedenden hakikaten ve zâhiren ayrılışı, Allah’ın öldürmeye ve yaşatmaya kadir olduğuna ve ölümden sonra tekrar diriltmeye gücünün yeteceğine delildir. “Allah, ölenin ölüm zamanı gelince ölmeyenin de uykusunda nefisleri/ruhları alır. Bu sûretle hakkında ölümle hükmettiği (rûhu) tutar, ötekini muayyen bir vakte kadar (bedene) salıverir. Şüphe yok ki bunda, iyi düşünecek bir kavim için kesin ibretler vardır.” 3426
“Sana ruhtan soruyorlar. De ki: ‘Ruh, Rabbimin emrindendir (işlerindendir). Size, ancak az bir bilgi verilmiştir.”3427 Bu âyette belirtildiği gibi Kur’an’da ruhla, ruhun mâhiyetiyle ilgili teferruatlı bilgi verilmemiştir. Bunun sebebi, Kur’an’da, bir konu hakkında bilgi vermenin esprisinin insanların maddî ve mânevî tekâmülüne sebep olmasıdır. Bilgi vermenin hedefi, insanların çoğunluğudur. Ruhun varlığı ve mâhiyeti çok derin konulardandır. İnsanların ancak binde birinin anlayabileceği bir meseledir. Eğer Kur’an, binde dokuz yüz doksan dokuz yerine binde biri tercih etseydi, âdil bir hitap olmayacağı gibi, aynı zamanda da bu binde dokuz yüz doksan dokuzun aklını karıştırmış olurdu. Kur’an’ın maksadı bu değildir. Fahreddin Râzî gibi İslâm âlim ve düşünürleri ruh konusuyla uğraşmanın dinî emirlere aykırı olduğu iddiasını reddederek tam aksini savunmuşlardır.
“Meryem oğlu İsa’ya da mûcizeler verdik. Ve onu, Rûhu’l-Kudüs (Cebrâil) ile destekledik.” 3428
“De ki: ‘Kur’an’ı, Rûhu’l-Kudüs (Cebrâil), Rabbimin katından hak olarak indirdi.” 3429
“Ölüm sarhoşluğu içinde bulunan zâlimler, meleklerin ellerini uzatmış; ‘nefislerinizi (ruhlarınızı) çıkarın’ (derlerken) onların halini görsen!” 3430
“Uyarıcılardan olasın diye, bu Kur’an’ı açık bir Arapça lisanıyla senin kalbine,
3425] 32/Secde, 9
3426] 39/Zümer, 42
3427] 17/İsrâ, 85
3428] 2/Bakara, 87
3429] 2/Bakara, 253
3430] 6/En’âm, 93
RAHMÂN VE RAHÎM
- 897 -
Rûhu’l-Emîn (Cebrâil) indirmiştir.” 3431
“Irzını koruyan Meryem’i de hatırla. Biz ona rûhumuzdan üfledik.” 3432
“Her şeyi en güzel şekilde yaratan, insanı önce balçıktan var eden, sonra insan soyunu âdi bir suyun özünden yaratan, sonra şekil verip düzelten, ona kendi ruhundan üfleyen... O’dur.” 3433
“Hani bir zaman Rabbin meleklere: ‘Ben balçıktan bir insan yaratacağım, şeklini tamamlayıp rûhumdan üflediğim zaman hemen ona secde edin’ demişti.” 3434
“Allah, öldükleri sırada nefisleri (ruhları) alır, ölmeyenleri de uykularında (bedenlerinden alıp kendinden geçirir); sonra ölümüne hükmettiğini yanında tutar, ötekilerini de belli bir süreye kadar (bedenlerine) gönderir.” 3435
“Ey mutmain olan nefis! Râzı olmuş ve râzı olunmuş olarak Rabbine dön, kullarımın arasına katıl, gir Cennetime!” 3436
Hadis-i Şeriflerde Ruh
“Ruhlar toplu cemaatlerdir. Onlardan birbiriyle tanışanlar kaynaşır, tanışmayanlar da ayrılırlar.” 3437
“Şüphesiz sizden birinizin oluşumu, annesinin karnında kırk günde toplanır. Sonra orada o kadar bir müddette (yani kırk günde) aleka (yapışkan madde) haline gelir. Sonra, o kadar bir zamanda mudğa (bir parça et) olur. Sanra Allah ona bir melek gönderir. Meleğe; ‘amelini, ecelini, rızkını, şakî ve saîd olacağını’ yazması şeklinde dört kelime emrolunur. Sonra da ona ruh üfürülür.” 3438
“Mü’minin ruhu çıktığı zaman, onu iki melek karşılar, yukarıya çıkarırlar. Gök ehli; ‘Yer tarafından güzel bir ruh geldi. Allah sana ve yaşattığın cesede salât (duâ) etsin’ derler. Peşinden onu Rabbine götürürler. Sonra, ‘bunu sınırın ötesine (sidretü’l müntehâ’ya) kadar götürün’ diye buyrulur. Kâfirin ruhu çıktığı zaman gök ehli; ‘Yer tarafından pis bir ruh geldi’ derler ve ‘bunu sınırın sonuna (Cehennem’e) kadar götürün’ diye söylenir.” 3439
“Biriniz öldüğü zaman sabah akşam ona oturacağı yer gösterilir. Eğer cennet halkından ise cennet halkındandır (orası cennettir); eğer cehennem halkından ise cehennem halkındandır (o makamı cehennemdir). Ona: ‘İşte Allah seni kıyâmet günü tekrar diriltinceye kadar oturacağın yer burasıdır’ denilir.” 3440
Bedir savaşında Kureyş ölüleri, bir kuyuya dolduruldu. Allah’ın Rasûlü, kuyunun içindeki ölülere hitap ederek: “Ey falan oğlu falan ve ey filân oğlu filân, Allah ve Rasûlü’nün size vaad ettiklerini gerçek buldunuz mu? Ben, Allah’ın bana vaad ettiğini
3431] 26/Şuarâ, 193-195
3432] 21/Enbiyâ, 91
3433] 32/Secde, 7-9
3434] 38/Sa’d, 71-72
3435] 39/Zümer, 42
3436] 89/Fecr, 27-30
3437] Buhârî, Enbiyâ, 1; Müslim, Birr 159
3438] Buhârî, Enbiyâ 1, Kader 1, Tevhîd 28; Müslim, Kader 1; Ebû Dâvud Sünnet 16; Tirmizî, Kader 4; İbn Mâce, Mukaddime 10; Ahmed bin Hanbel, I/382
3439] Müslim, Cennet 75, hadis no: 2872, 4/2202
3440] Tirmizî, Cenâiz 70
- 898 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gerçekleşmiş buldum” dedi. Hz. Ömer: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, ruhsuz cesetlere nasıl hitap ediyorsun?’ diye sordu. Rasûlullah: “Benim söylediklerimi, siz onlardan daha iyi duyamazsınız. Fakat onlar cevap veremezler” buyurdu. 3441
“Kişi kabre konulup arkadaşları yanından ayrıldıklarında, onların ayak seslerini duyar. İki melek gelip onu oturtur, ‘bu adam, yani Muhammed (s.a.s.) hakkında ne diyorsun?’ derler. Mü’min: ‘Ben onun, Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna tanıklık ederim’ der. Ona: ‘Cehennemdeki yerine bak, Allah onu cennete çevirdi’ denilir. O kimse her iki makamı da görür. Münâfık ve kâfir ise bu soru karşısında: ‘Bilmiyorum, insanların onun hakkında söylediklerini söylüyorum’ der. Ona: ‘Sen anlamadın ve okumadın (ne kendin gerçeği anladın, ne de bilginlerden sorup öğrendin)’ denilir. Ve demirden coplarla ona vurulur. Adam öyle bağırır ki, cinlerden ve insanlardan başka herkes onun sesini işitir.” 3442
Allah’ın Rasûlü, ümmetine, bir kabristandan geçerken: “Esselâmu aleyküm dâre kavmin mü’minîn (Selâm size ey mü’minler yurdunun sâkinleri)” şeklinde selâm vermeyi emretmiştir. 3443
Rûh; Çok Bilinmeyenli Denklemden Bilebildiğimiz Bazı Özellikler
Nassların kesin olarak ortaya koyduğu gibi ruh, cesedin ölümünden sonra yaşamaya devam etmekte, ceza ve mükâfat ile muhatap olmaktadır. Allah Kur’an’da: “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin; bilakis onlar diridirler; fakat siz farkında değilsiniz.”3444 buyurmaktadır. Rasûlullah (s.a.s.): “Allah’ın peygamberleri ölmezler. Onlar bir dünyadan ötekine nakledilirler.” ve “Kabir, ya Cennet bahçelerinden bir bahçedir ya da Cehennem çukurlarından bir çukurdur” buyurmaktadır. Bu ifadeler, insan olarak isimlendirilen varlığın, cesedin ölümünden sonra da yaşamaya devam eden rûh olduğuna delâlet etmektedir. Yani insan bu ceset ve kalıptan başka bir şeydir.
Kur’ân-ı Kerim’de: “Rabbin, Âdemoğlunun sülblerinden zürriyetlerini çıkarmış, onları kendi nefislerine şahit tutarak; ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ demiş, onlar da; ‘Evet şâhidiz, Sen bizim Rabbimizsin’ diye cevap vermişlerdi. Bu, kıyâmet gününde, ‘Bizim bundan haberimiz yoktu’ dememeniz içindir.” 3445 meâlindeki âyetin tefsirinde âlimler çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu görüşler hakkındaki farklılıklar, Allah Teâlâ’nın, insanlara; bu soruyu sormasının ne zaman, insanın yaratılışı ve gelişiminin hangi aşamasında ve ne şekilde olduğu gibi konular çerçevesinde ortaya çıkmıştır. Tirmizî’nin naklettiği bir hadiste Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: “Allah Teâlâ, Âdem’i yarattığında onun sırtını sıvazlamış ve kıyâmet gününe kadar Allah Teâlâ’nın onun zürriyetinden yaratacağı her insan onun sırtından düşmüştür.”3446 Başka bir hadiste de şöyle denilmektedir: “Allah Teâlâ Âdem’in sülbünden Nu’man yani Arafat’ta ahit almıştır. Onun sülbünden yarattığı her zürriyeti çıkarmış, önünde yaymış, seçmiş, onlarla doğrudan konuşup; ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ demişti. Onlar
3441] Müslim, Cennet 76-77; Buhârî, Cenâiz Bâbu Mâ câe fî azâbi’l-kabr
3442] Buhârî, Cenâiz Bâbu Mâ câe fî azâbi’l-kabr; Ahmed bin Hanbel, III/26
3443] Müslim, Cenâiz 102; Ebû Dâvud, Cenâiz 79; Nesâî, Tahâret 109; İbn Mâce, Cenâiz 36
3444] 2/Bakara, 154
3445] 7/A’râf, 172
3446] İbn Kesir, Hadislerle K.K. Tefsiri, 7/3135
RAHMÂN VE RAHÎM
- 899 -
şöyle cevap vermişlerdi: ‘Evet, biz buna şâhidiz.” 3447
Müfessirler bu konuda deliller çerçevesinde değişik görüşler ileri sürmüşlerse de, insanların Âdem (a.s.)’in yaratılışından sonra topluca yaratılmış oldukları, dolayısıyla ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ sorusuyla, ruhların muhatap olduğu sonucu da çıkarılabilir. Nitekim Ubey bin Kâ’b’dan gelen bir rivâyette o; “Rabbin Âdemoğullarının sülblerinden zürriyetlerini çıkardı”3448 âyeti hakkında şöyle demiştir: “Allah Teâlâ, kıyâmet gününe kadar ondan olacakların tamamını o gün huzurunda toplamış, önce onları ruh haline getirmiş, sonra onlara şekil vermiş, sonra da onları kendi nefisleri üzerine şahit tutarak ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ diye sormuştu.”3449 Bu rivâyetten açıkça anlaşıldığı gibi, ruhların, anlayan, idrâk eden ve kelâma muhatap olup cevap verebilen kişilik kazanmış yapıda yaratılmış oldukları kabul edilmektedir. Ebû Hüreyre de bu konuda şöyle demiştir: “İlim erbâbı, ruhların bedenlerden önce olduğu ve Allah’ın onları konuşturup şahit kıldığı hususunda ittifak etmişlerdir. 3450
Rasûlullah’tan nakledilen “Ruhlar toplu cemaatlerdir. Onlardan birbiriyle tanışanlar kaynaşır, tanışmayanlar da ayrılırlar.”3451 hadis-i şerifi de ruhların bedenlerden önce yaratılmış olduğuna işarettir. Ruhların bedenlerden önce toplu olarak bir defada yaratıldıkları ve sonra da cesetlere dağıtıldıkları, Allah Teâlâ’nın “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”3452 sorusuna muhâtap oldukları ve sonra da ana rahminde yaratılmasıyla cesetlere nefhedildikleri âlimlerce ifade edilmektedir.
Ruhun anne karnındaki cenine nefhedilmesi (üfürülmesi), insanın rahimde oluşumu ve gelişimi hadis-i şerifte şu şekilde ifade edilmiştir: “Şüphesiz sizden birinizin oluşumu, annesinin karnında kırk günde toplanır. Sonra orada o kadar bir müddette bir parça et haline gelir. Sonra, Allah ona bir melek gönderir. Meleğe; ‘amelini, ecelini, rızkını, şakî ve saîd olacağını’ yazması şeklinde dört kelime emrolunur. Sonra da ona ruh üfürülür.”3453 Abdullah bin Mes’ud’dan (r.a.) rivâyet edilen bu hadis, Müslim tarafından ruhun üfürülmesi, dört emirden önce zikredilerek rivâyet edilmektedir. 3454
Ruhun ölümlülüğü ve ölümsüzlüğü üzerinde de tartışmalar yapılmıştır. Ruh, ölümden sonra nerede kalmaktadır? Her insanın ömrü, Allah tarafından takdir edilmiş olup bir artma ve bir eksilmeye tâbi tutulmaz. Allah’ın takdir etmiş olduğu zaman dolunca, ya bir sebep çerçevesinde veya sebepsiz olarak insan ölür. Yani, ölüm meleği Azrâil tarafından ruh kabzolunur, bedenden geri alınır. Ölümden sonra ruhun kıyâmet gününe kadar geçici olarak kalacağı âleme “Berzah âlemi” denir. Berzah âlemi, dünya ile âhiret arasında bir geçiş yeridir ve bu iki âlemden de farklı olup, mâhiyetini ancak Allah Teâlâ bilmektedir. Ancak, Berzah âleminde ceza ve mükâfatın ruhlar üzerinde etkili olacağını hadis-i şerif bildirmektedir: “Kabir, ya Cennet bahçelerinden bir bahçe veya Cehennem çukurlarından bir
3447] 7/A’râf, 172; İbn Kesir, Hadislerle K.K. Tefsiri, 7/3133
3448] 7/A’râf, 172
3449] İbn Kesir, 7/3136-3147
3450] İbn Kesir, a.g.e. 7/3145
3451] Buhârî, Enbiyâ, 1; Müslim, Birr 159
3452] 7/A’râf, 172
3453] Buhârî, Enbiyâ 1
3454] Müslim, Kader 1
- 900 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çukurdur.” 3455
Âlimlerin çoğunluğuna göre (ki doğru olan görüş budur), ruhlar beka (süreklilik) için yaratılmışlardır. Ezelî değillerdir; ancak, ebedîdirler; ölen, insanın cesedidir. Ruhun bedenden ayrıldıktan sonra, kıyâmete gününde tekrar bedenine dönünceye kadar, Allah’ın nimet veya azabına muhâtap olacağı bir gerçektir. Şehitlerle ilgili âyet3456 buna delâlet etmektedir. Yine Allah Teâlâ; “Her nefis ölümü tadacaktır.”3457 buyurmaktadır. Nefsin ölümü tatması, bedenin ölümü esnasında ölüm acısını hissetmesi, bedenden ayrılırken acı duymasıdır. Tatmak için diri ve duyarlı olmak gerekmektedir. Nefsin ölümü, ruhun bedenden ayrılmasıdır. Bedenden ayrılan ruh, içinde kazandığı şekli bedensiz olarak sürdürür.
Ölüm, mutlak yokluk değil; bir halden diğer bir hale geçmektir. Şehitlerin Allah indinde diri ve rızıklandırılmakta olmaları, kendilerinee verilen nimetten ötürü sevinmeleri de bunu gösterir. Şehitler diri olduklarına göre peygamberler de diri olmalıdırlar. Nitekim Peygamber (s.a.s.), Mirac gecesinde, Mescid-i Aksâ’da ve göklerde peygamberlerin ruhlarıyla karşılaşmış, onlarla görüşmüştür. Öte taraftan Hz. Peygamber (s.a.s.), kendisine salât u selâm veren herkese selâmını iâde edeceğini haber vererek, bedeninin ölümüyle, ruhunun ölmediğini ve verilen selâm ve salâtların kendisine ulaşacağını bildirmektedir.
Sûra üflendiği zaman, henüz dünyada bulunan bütün canlılar derhal ölürler. Fakat daha önce ölümü tatmış ve bedeninden ayrılmış olan ruhlar ise Sûr’un dehşetinden düşüp bayılırlar. Ruhların içinde Hz. Mûsâ’dan sonra ilk ayılacak olan Hz. Peygamberimiz olacaktır 3458
Ruh, muhtemelen, bedene girmeden önce belirli bir şekle sahip değildir ve o durumu hakkında insanoğlunun hiçbir bilgisi yoktur. Anne karnında oluşan insan bedenine üflendikten sonra bir kişiliğe sahip olur. Ancak, ruh bedenle birlikte gelişir, olgunlaşır ve bir kişilik kazanır. Zaman, bedeni yıpratır; fakat ruh, zamanın yıpratıcılığından etkilenmez. Kişinin iyi işleri, ibâdetleri ruhu güzelleştirir, kuvvetlendirir ve olgunlaştırır. Kötü ameller ise ruhu çirkinleştirir. İbn Kayyım el-Cevziyye şöyle demektedir: Yüce Allah, bedeni ruha kalıp olarak düzenlemiştir. Beden, ruhun kalıbıdır. Ruh bedeninden bir şekil alır ve onunla diğerlerinden ayrılır. Ruhun taşıdığı özellikler ve kabiliyetler bedene tesir eder. Bundan dolayı beden, ruhun iyilik veya kötülüğünden etkilenir. Dünyada bedenle ruh kadar birbirine sıkı sıkıya bağlı olan ve birbirini etkileyen başka iki şey yoktur. Bundan dolayı ruh, bedenden ayrılınca, iyi bedende olan ruha: “Ey mutmain nefis, çık!” denilir. Kötü bedende olan ruha da: “Ey habis nefis, çık!” denilir. Yüce Allah; “Allah, öldükleri sırada nefisleri (ruhları) alır, ölmeyenleri de uykularında (bedenlerinden alıp kendinden geçirir); sonra ölümüne hükmettiğini yanında tutar, ötekilerini de belli bir süreye kadar (bedenlerine) gönderir.”3459 âyetiyle nefislerin alındığını, sonra bazılarının bırakıldığını bildirmiştir. Tutulup bırakılmak, bir ferdiyeti gerektirir. Hz. Peygamber de (s.a.s.) “Ölenin gözü, alınan ruhun ardından bakakalır” demiş; meleğin kabzolunan ruhun elinden tuttuğunu, bu sırada yeryüzünde
3455] Tirmizî, Kıyâmet 26
3456] 2/Bakara, 184
3457] 3/Âl-i İmran, 185
3458] Buhârî, Tefsir 9; Müslim, Fedâil 10, 161, 162
3459] 39/Zümer, 42
RAHMÂN VE RAHÎM
- 901 -
benzeri hiç görülmemiş bir koku meydana getirdiğini haber vermiştir. Eğer ruh, bir ârazdan ibaret olsaydı, kokusu olmazdı. Çünkü ârazın kokusu olmaz, elinden de tutulmaz. Kendisinden koku gelmesi, elinden tutulması, onun insan şeklini koruduğunu gösterir. 3460
Hadislere göre kabzolunan ruhlar göklere çıkarılmakta, orada melekler iyi ruhları selâmlamakta, nihayet Rabbin huzuruna sokulmaktadırlar: “Mü’minin ruhu çıktığı vakit, onu iki melek karşılar, yukarıya çıkarırlar. Semâ ehli: ‘Güzel bir ruh yer tarafından geldi. Allah sana ve yaşattığın cesede salât eylesin’ derler. Peşinden onu Rabbine götürürler. Sonra ‘bunu hududun sonuna kadar götürün’ buyurur. Kâfirin ruhu çıktığı vakit, semâ ehli; Pis bir ruh yer tarafından geldi’ derler ve ‘bunu hududun sonuna kadar götürün’ denilir. 3461
İyi amelle beslenmiş ruh, dünyadaki şeklinden daha mükemmel, daha parlak, daha nurlu olmakta, ibâdeti vücuduna ruh olarak yansımaktadır. Günahlarla bulanmış ruh ise dünyadaki şekline benzemekle beraber çirkin bir hal almaktadır. Yine hadislerden öğrendiğimize göre iyi ruhlar, yeşil kuşlar haline girip Cennetin ağaçlarına konmaktadır. Bu, ruhların başka şekillere de girebileceğini gösterir. Fakat her durumda ruhlar, birbirinden ayırt edilir. Ve kendi kişiliklerini muhâfaza ederler.
İbn Kayyim el-Cevziyye ise, ruhların bedenlerden daha net olarak birbirinden ayırt edilebileceğini söylemektedir. Bedenlerin birbirine benzemesi, ruhların benzemesinden fazladır. Ruhun, kendisini diğer ruhlardan ayırt edecek özellikleri ve sıfatları, bedenin ayırt edici özellik ve sıfatlarından daha çoktur. Mü’min ve kâfirin bedenleri birbirine benzer ama, ruhları asla benzemez. Düşünce ve davranışları çok farklıdır. Bu iki ruh, bedenlerinden çıkınca, ayrılmaları gayet açık biçimde ortaya çıkar. 3462
Akaid kitapları genellikle ruhun, kabirde cesedine döneceğini bildirir. Bu inanç şu hadise isnat etmektedir: “Gerçekten ölü, kabrine konulduğu vakit, kendisini getirenlerin oradan ayrılırken ayakkabılarının seslerini pekâlâ işitir.”3463 Bu konuda âlimlerin görüşleri üçe ayrılır: a) Ruh, kabirde cesede girecektir. b) Cesetten ayrılan ruh, kabirde değil; ancak kıyâmette bedene girecektir. c) Cesetten ayrılan ruh, artık hiçbir zaman cesede girmeyecektir. İbn Kayyim el-Cevziyye, ruhların kabirlerde cesetlerine döneceğini bildiren bazı hadislere dayanarak, öldükten sonra ruhun kabirde cesede döneceğini, fakat bu dönüşün, dünyadaki bedene hayat vermesi şeklinde olmayacağını söylemektedir. Ona göre ruhun, bedenle beş türlü ilişkisi vardır. Kabirde ruhun cesetle irtibatı, uykuda bedenle irtibatına benzer. Kabirde ruhun bedene dönmesi, bedenle bizim fark edemeyeceğimiz biçimde irtibat kurmasıdır. 3464
“Sana ruhtan soruyorlar. De ki: ‘Ruh, Rabbimin emrindendir (işlerindendir). Size, ancak az bir bilgi verilmiştir.”3465 Bu âyet-i kerîmede Yüce Allah, rûhun Rabbimizin emrinden/işlerinden bir şey olduğunu ve insan olarak bizim bilgimizin Allah’ın
3460] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-Ruh, s. 46-47
3461] Müslim, Cennet 17
3462] Bk. İbn Kayyim, Kitabu’r-Ruh
3463] Müslim, Cennet 17
3464] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 272 vd.
3465] 17/İsrâ, 85
- 902 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bilgisi ile karşılaştırıldığında çok az olduğunu, bize sınırlı bilgi yeteneği ve bilgi verildiğini ifade ediyor. Âyetteki ifadeye dikkat edilince görüleceği gibi, ruh konusunda veya genel alanlarda insanların hiç bilgisi olmadığını ve bize hiç bilgi verilmediği söylenmiyor. Felsefede her şeye şüphe ile yaklaşmanın, insanın hiçbir şey bilmediğinin, eşyanın hakikatini algılamaktan uzak olduğumuzun ve daha ileri giderek her şeyin birer hayal ve yanılsamalardan ibaret olduğunun ileri sürüldüğü görüşün yanlış olduğunu görüyoruz. Aynı zamanda, materyalizm ve hümanizm gibi maddî eşyayı veya insanı putlaştıran anlayışların yanlışlığını da değerlendirebiliyoruz. İnsan olarak yeteneğimiz, kapasitemiz ve bilgimizin çok sınırlı ve az olduğu, Allah’ın sonsuz ilmi ile karşılaştırıldığında okyanusta bir damla gibi olduğunu da anlıyoruz. Bu yeteneğin sınırlı oluşu ve bilgiden az şeye sahip olunması, sadece ruh konusuna ait değil; bütün mâlumatımız için geçerlidir. Dolayısıyla bu âyetten mesaj çıkararak anlıyoruz ki, ilimde ilerlemenin sonu yoktur ve insan için az olan ilmi artırma gayreti olmalı, fakat, ne seviyeye çıkarsa çıksın beşer olarak bilgimizin bilmediğimize oranla ve hele de Allah’ın ilmi ile mukayese edildiğinde çok çok az olduğunu anlayıp ilimle övünüp gururlanmamamız gerekir.
Âyette “ruh”la ilgili temel özellik olarak ifade edilen, “Rabbin emri” konusunu irdelememiz gerekir. Kur’an’ın en sağlam ve birinci tefsiri yine Kur’an’la olacağından, bu âyette geçen “Rabbin emri” ifadesini Kur’an bütünlüğünden öğrenelim: “Onun (Allah’ın) emri, bir şeyin olmasını murad edince, ona sadece ‘ol!’ demektir, o hemen oluverir.”3466; “Bizim emrimiz de ancak, göz açıp kapama gibidir (âni bir irâdeyle, kolaylıkla hemen oluverir).”3467 Ruhun Allah’ın emrinden olması, Allah’ın “ol!” emriyle hemen ortaya çıkan başka hiçbir şeye ihtiyaç duyulmadan yaratılan ilâhî sanat eseri olmasıdır.
Ruh; “Allah’ın Emrindendir.” Onun Emri İse “Ol” Demesidir
Gözlerimizle şâhit olduğumuz mevcut eşya, kendi irâdeleriyle, kendi kudretleriyle mi yokluktan kurtulup varlık âlemine geldiler; yoksa bir emirle, bir kudretle mi? Hiç kimse birinci şıkka “evet” diyemeyeceğine göre, ikinci şık doğru oluyor. Bu emrin mâhiyetine gelince:
Tefsir-i Kebir sahibi Fahreddin Râzi, “ol!” emri hakkındaki değişik görüş ve te’villeri sıralar ve en kuvvetli te’vil ve tefsir olarak şunu kaydeder: “Cenâb-ı Hakk’ın “ol!” demesinden maksat, eşyanın yaratılmasında ilâhî kudretin sür’atle nüfuz ettiğini göstermektir. Bir de bu, Hak Teâlâ’nın eşyayı düşünmeksizin, denemeksizin yarattığını gösterir.” Risâle-i Nur müellifi Said Nursî de: “Eşya fenâ ve zevâle (fâni olmaya ve yok olmaya) gitmiyor; dâire-i kudretten dâire-i ilme geçiyor” diyor. Gözümüzden kaybolan eşyanın yokluğa gitmeyip Allah’ın ilminde bâkî kaldığını belirtiyor. Yaratılmadan önce her şey, Allah’ın ilim dairesinde mevcut. Bu şeylerden hangisinin yaratılmasını irâde buyurursa, onu ilim dairesinden kudret dairesine geçiriyor; yani var ediyor. İşte “ol!” emri, ilim dairesinde mevcut olan bu eşyaya veriliyor. Yani, Allah’ın onları yaratmayı irâde etmesi ve onların da böylece varlık sahasına çıkışları sanki bir emirle oluyor. O halde “kün (ol)!” emri, bir temsildir. “İlim dairesinden kudret dairesinegeç” mânâsını ifade eder. “Kün (ol)!” emriyle ilgili âyet-i kerîmelerden iki örnek verelim: “Göklerin ve
3466] 36/Yâsin, 82
3467] 54/Kamer, 50
RAHMÂN VE RAHÎM
- 903 -
yerin mübdiidir (onları önceden hiçbir örneği bulunmaksızın yaratandır). Bir şeyin olmasını isteyince ona sadece ‘ol!’ der, o da oluverir.” 3468
Burada “ol!” emri, kudretin hemen faâliyete geçmesi manasına geliyor. Tıpkı “her şeyin melekûtu, O’nun elindedir” âyetindeki “el” tâbirini âlimler, “kudret” olarak tefsir ettikleri gibi, bu “ol!” emrini de yine kudret ve irâde olarak tefsir etmişler. Ve bundan murat, “Allah’ın dilediği şeyin hiçbir engel olmaksızın hemen meydana gelmesidir” demişlerdir.
Diğer bir âyet-i kerîme: “Doğrusu Allah indinde İsa’nın misali, Adem örneği gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ‘ol!’ dedi, o da oluverdi.”3469 Bu âyet-i kerîmede geçen “ol!” emrinin manasına bir derece yaklaşmak için, eşya hakkındaki şu sınıflandırmayı dikkate almak gerek. Bilindiği gibi eşya iki âleme ayrılıyor. Birisi “halk âlemi”, diğeri ise, “emir âlemi.” Beden, halk âleminden, ruh ise emir âleminden. Halk âlemi bu hikmet dünyasında safha safha meydana gelmekte. Tedrîcen, yani kademeli olarak yaratılmakta. Emir âlemi için ise, bu tarz bir yaratılış sözkonusu değil. O âlemde her şey bir anda vücut buluyor. Ruh, değişik safhalardan geçip de sonunda o hali almış değil. Doğrudan ruh olarak yaratılmış. İnsan bedeninde vazife görmeğe başlaması da yine bir anda. Önce topraktan yaratılan Âdem babamıza, daha sonra “ol!” emrinin verilmesiyle oluvermesi, ruhun üflenişine işarettir. Bunun, emir âleminden olduğunu gösterir. Önceden bedenin yaratılışı gibi bir madde ve müddete ihtiyaç kalmadığını ifade eder.
Bu âyetler, akla engin bir ufuk açıyor. Önce topraktan Hz. Âdem (a.s.) yaratılıyor ve sonra ona “ol!” emri veriliyor. Bu emirle Hz. Âdem (a.s.)’in topraktan inşâ edilen cesedi ruha, hayata kavuşuyor. Nitekim bu “ol!” emrini büyük müfessir Elmalılı, “canlı bir mahluk kesil” şeklinde tefsir etmekte. Zira, zaten var olan bir nesneye yeniden “ol!” emri verilmesi, onun yeni bir şekle girmesi demek olmalı, aksi halde bu emre bir anlam vermek mümkün olmaz. Buna göre “İnsan bir anda yaratılıyor” diyebiliriz. Ama elbisesi dokuz ayda inşâ ediliyor. Diğer varlıklar da öyle. Çekirdeklerdeki ilâhî şifrenin oluşumu, yarı canlılık gibi özellikler de ruh gibi bir anda, daha doğrusu zamansız yaratılır, ama çekirdeğin ağaç olması yıllar sürer.
Şimdi bu âyetin penceresinden etrafımızdaki sonsuz faâliyetlere bir göz atalım ve “ol!” emrini onlarda görelim, okuyalım. Hidrojen ve oksijen bir “ol!” emriyle su oluvermişlerdir. İki zıt kutup bir emirle birleşmiş ve bambaşka bir şey olmuşlardır. Yenilen gıda bir süre sonra insan tohumu olur, yine “ol!” emriyle. Bu emir olmasa, yani ilâhî kudret yaratmasa, gıdayı insanın yapması mümkün mü? Ve rahimde nutfeye yeni bir emir gelir: “Aleka ol!” Bu emir ve benzerleri aralıksız tekrarlanır. İlâhî kudret ve irâde o tohumu halden hale çevirir ve sonunda insan, vücut bulur. Demek ki nutfeye “İnsan ol!” denmemiş, sadece “aleka ol!” denmiştir. Eğer “İnsan ol!” emri verilseydi rahimde o an bebek teşekkül ederdi. Dünya, hikmet âlemi olduğu için, yaratılış sebepler tahtında ve kademeli olarak icrâ edilmekte. Ve bu safha safha yaratılışla nice sanatlar sergilenmekte.
Bir anda insan yapmak, Allah'a ait bir sanat. Aynı şekilde nutfe yaratmak, onu halden hale çevirmek ve devamlı yaratma fiilini göstererek sonunda insan
3468] 2/Bakara, 117
3469] 3/Âl-i İmrân, 59
- 904 -
KUR’AN KAVRAMLARI
haline sokmak da ayrı birer ilâhî sanat. Bu hikmet dünyasında bu ilâhî sanatların sergilenmesi için “ol!” emri, “son şeklini al!” şeklinde değil de; “bir sonraki tavrına gir!” tarzında verilmiş oluyor. Emdiğimiz havaya gırtlakta, ağız boşluğunda ve dudakta ayrı emirler veriliyor ve böylece değişik harfler dökülüyor ağzımızdan. Demek ki havaya bir emir var, “ses ol!” diye. Hem de değişik şekillerde. Allah, ağız fabrikasında havadan ses yaratıyor; yine “ol!” emriyle. O ses, mübârek bir kelime ise, Rahmânî bir hakikat terennüm ediyorsa, yeni bir emir alıyor: “Melek ol. Okunan tesbihlerden, tekbirlerden, hamdlerden, yani bütün mukaddes kelimelerden melek yaratılıyor. Havaya “ses ol” diyen, sese de “melek ol” diyebilir. Bu emre, bu irâdeye karşı çıkacak kimdir?
Güneşte her an nice emirler... Nâra emir veriliyor, “nûr ol!” , “enerji ol!” Göz fabrikasına giren ışık da benzer bir emir alıyor: “Göz nuru ol!” Güzel bir cümle işitiyoruz. O söz aklımızda bilgi oluyor, yine “kün/ol!” emriyle. Kalp o sözden hoşlandımı, yeni bir emir geliyor : “feyz ol”, “huşû ol”, “sevgi ol!” diye... Kısacası kâinat “kün!” emrinin tecellîleriyle dolu. Toprağa “çiçek ol” deniliyor; buluta “yağmur”... Çekirdeğe “ağaç ol!” emri geliyor, yumurtaya “civciv”...
Yediğimiz gıda, bedenimizde nice emirler almakta: Et ol, ilik ol, kan ol, kemik ol, sinir ol, saç ol, tırnak ol... gibi. Bir zamanlar maddeleri bir olan güneş sistemi de benzer emirler almıştı. Dünya ol, Merkür ol, Ay ol... gibi. “Kün!” emrine akıl erdiremeyenlerin hayatları bu emrin cilveleriyle kaynaşmada, ama gaflet bunu görmelerini engelliyor. Bu kadar tecellînin içinde “ol!” emrinden gâfil olarak yaşayanlar, ömürlerinin sonunda “öl!” emrini alırlar. Bu emirle birlikte dünyada akıl erdiremedikleri nice hakikatleri anlar hale gelirler; ama artık iş işten geçmiş olur. 3470
Rûha ve Rûhu’l-Kudüs’e Tapılması
İnsanlık tarihinin belki de ilk dönemlerine kadar uzanan ve insanları üzerinde düşündürmeye sevk eden ruh kavramının doğuşunu ilk insanın Allah’tan vahiy alan bir peygamber olmasıyla izah etmek mümkündür. Ruh, insanların vahiy çizgisinden sapmalar gösterip, putperest yönelişlere meyletmeleriyle birlikte, değişik anlamları içeren ve tapınma, korku, ümit gibi hisleri harekete geçiren bir doğa üstü varlık haline geldi. İlkel puta tapıcılık dinlerinde, cansız, donuk cisimlerden yapılan şekil verilmiş putlar veya kutsal sayılan diğer cansız varlıklar, hareketsiz oldukları ve yerlerinden kımıldamaya güç yetiremeyecekleri bilindiği halde onlara tapınılır ve onlardan isteklerde bulunulurdu. Bu, çağdaş putperest toplumlarda devam eden bir davranış şekli olarak varlığını sürdürmektedir. İnsanların böyle bir yola sapmalarının sebebi, tapındıkları bu cisimlerde rûhî bir kuvvetin ve yaptırım gücünün var olduğuna inanılmasıdır.
Hıristiyanlıktaki ruh anlayışı da şirk öğeleri taşır. Hıristiyanlıkta ruh, antik batının putperest etkisiyle vahiy gerçeğinden farklı bir platforma oturtulmuştur. Meselâ, Allah bir rûh olarak telakki edilir ve Ruhu’l-Kudüs (Cebrâil), teslis inancının bir unsuru olarak Allah’a şirk koşulur. Öte taraftan, insanlara ait ruhlar konusunda da birtakım gerçek dışı ve mesnetsiz iddialar ortaya atılmıştır. Meselâ, muharref İncil’de şöyle denir: “Ruh, rüzgâr gibi, istediği yere eser. Rab ile birleşen onunla bir ruh olur.”
3470] Alâaddin Başar, Nurdan Kelimeler, s. 45 vd.
RAHMÂN VE RAHÎM
- 905 -
Ruhu inkâr eden materyalist Batı kültürü, yine kendi içinden, karşıt yanlışı olan spritualizmi/ruhçuluğu ortaya çıkararak ruhu ve onun etkinliğini abartılı bir şekilde insana sunarak, şirk unsuru haline getirmiştir. Hollywood filmleriyle herkesin evine rahatça giren ve insanımızı etkileyen Batı, kötü ruh ve onun egemenliğini, insanı ve evreni ele geçirme mücadelesini, şeytan ve satanizmi bazen câzip ve bazen abartılı olumsuz etkinliğini korku motifleriyle insan ruhuna kazıyor.
Animizm (Ruhlara Tapma İnancı): Animizm, insan değer yargısı açısından gizemciliği ön plana alan bir şirk anlayışıdır; Ataların ruhlarına tapma esasına dayanan politeist bir inançtır. “Animizm” terimi, latince “anima”dan gelmektedir ki, batı dillerinde hayvan anlamını veren “animal” kelimesi de bu kökten gelir. Temelde hayvan veya animal, “canlı” demektir. Dolayısıyla canlılığın kaynağı olan ruha tapınmaya bu ilgiyle “animizm” denilmiştir.
Tevhid dinlerinin tahrif edilip yozlaştırılmasındaki faktörlerin başında animist yaklaşımlar gelir. Yani, vahiy denen ilâhî mesajlar doğrultusunda yaşayan insanlar, başta yalnız Allah'a ibâdet ederlerken çeşitli sebeplerin etkisi altında bazı şahsiyetleri yüceltmeye ve onlara bir zaman sonra mitolojik birtakım kimlikler mal etmeye çalışırlar. Bu yüceltilmiş insanlar ölünce, ruhları şâd olsun diye ilk başlarda düzenlenen mâsum törenler zaman içinde farklı içerikler kazanarak onlara tapınma törenlerine dönüşür.
Kur’ân-ı Kerim, bu konuda örnekler verir. Nuh kavminin şirki anlatılırken, kendilerine tapılan Vedd, Suvâ, Yeğûs, Yeûk ve Nesr isimleri geçmektetedir.3471 Bu adların, vaktiyle Nuh peygamberin kavminden mü’min ve sâlih kimseler olduğu, ölümlerinden sonra tanrılaştırıldığı belirtilir. Onlar ölünce, şeytan onların kavmine, onların daha önce oturmuş oldukları yerlere anıtlar (ensâb) dikmelerini ve bunlara onların adlarını vermeleri telkin etti, onlar da böyle yaptılar. Bunu yapanlar ölünceye kadar onlara tapılmadı. Fakat onlar ölüp de buna dair ilim kalkınca onlara taptılar.3472 Arap müşriklerin de aslında taş ve benzeri maddelerden yapılmış putlara değil; onların temsil ettiği ruhlara taptığı bazı kaynaklarda ifade edilir.
Henüz tazeliğini koruyan Kurân-ı Kerim’in içinde en ufak bir değişiklik sözkonusu olmamasına rağmen, İslâm dünyasının mensupları arasında da animist eğilimler hızla yayıldığına göre, eski dinlerin türlü türlü yorumlarla ne hale gelmiş olabileceklerini tahmin etmek hiç de güç değildir. Bugün İslâmımsı dünyanın her yerinde geçerli bir din modeli olarak benimsenmiş bulunan “istimdatçı” mistik inanışlar bu gerçeği çok çarpıcı bir şekilde kanıtlamaktadır. İstimdat, uluların, erenlerin, yani velilerin ruhlarından, rûhâniyetlerin rûhâniyetlerinden medet ve bereket dilemektir. Bazı türbeleri, kabirleri, anıt mezarları animizmin mâbetleri/tapınakları olarak işlev görmektedir. Binlerce türbede yatan insanların hiç birinin “ben öldükten sonra üzerime türbe yapın” dediği asla kanıtlanmadığı halde, bu yapıların İslâm’a rağmen gerçekleştirilmesi ve hergün yüz binlerce insan tarafından ziyaret edilerek buralarda çeşitli dileklerde bulunulması, animist inancın nasıl yerleşip kemikleştiğini çok açık şekilde ortaya koymaktadır.
3471] Bk. 71/Nuh, 23
3472] Buhârî, Tefsir, Nûh Sûresi, 6/73; Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, s. 372
- 906 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Animist bir temele dayanan inanışlar, her toplumun, zaman içinde geleneklerinin, dünya görüşünün, tarihî gerçeklerinin ve genel kültürünün etkisi altında farklı biçimler aldığını göstermektedir. Meselâ, İslâm’ı kabul etmiş toplumlardan bazıları âlimlere veya âlim kisvesinde gördükleri şeyhlere, kahramanlara ve ozanlara kutsal kimlikler mal etmiş, onlara, öldükten sonra “evliyâ” diye bir sıfat takarak olağanüstü yüceltmeye çalışmışlardır.
Animizm, çok açık bir şirktir. Geçmişlere saygı olarak açıklanması mümkün değildir. Hâlâ, nice insan, memleketini kurtaran, koruyan ve kollayanların (hoş, kimden ve ne kadar koruyup kurtardığı tartışılır ya), kutsallaştırılan bazı ruhlar ve rûhâniyetler olduğuna inanır. “Onlar olmasa, biz çoktan düşman esâretine düşmüş veya helâk olmuştuk” der.
Mü’min ataları sevmek ve saymak; ancak onları rahmetle anmakla, Allah’ın merhametine her zaman muhtaç olduklarına, ölmüş ve Rableriyle artık başbaşa kalmış bulunduklarına, bu insanların hepsinin de -çoğunluğun zannettiği gibi- istisnasız kurtulmuş, cennetlik evliyâlar olmayabileceklerine, herkes gibi onların da Allah'a hesap vereceğine, belki çoğunun cennete bile giremeyeceğine, durumlarının tamamen meçhulümüz olduğuna, hatta onların soyundan gelip gelmediğimizi bile kesinlikle bilemediğimize, onun için sadece onlara değil; bütün müslüman ölüleri hayır ve duâ ile anmamız, günahlarının affolması için Allah'a yalvarmamız gerektiğine inanmakla olur. Onlara gerçek saygı ve sevgi ancak böyle olur; onları putlaştırarak, şirke âlet ederek değil!
Üzerlerine koca koca kubbeler, kale gibi anıtlar Firavunlar gibi anıtkabirler dikerek, sandukalar yaparak şebekelerine çaput bağlayıp yüz sürerek, anılarına görkemli törenler düzenleyip Firavunlara yapıldığı gibi huzurlarında saygı duruşunda bulunularak, onlardan himmet ve bereket bekleyerek, bizi muradımıza erdirmeyi isteyerek, sorunlarımızın çözümlenmesinde bize yardımcı ya da ilham kaynağı olmalarını dileyerek, onlara yazılı dilekçeler ve hediyeler sunarak, hele savaşlarda ordunun ön saflarında düşmana karşı çarpıştıklarına inanarak (ki ordu, böyle bir şeye asla inanmaz), onlara saygı göstermek, tevhid dini İslâm’ı yalanlamaktan farksızdır. Gerçek animizm budur. 3473
Cinciler, medyumlar, ruh çağırdığını iddia edenler aracılığıyla ruhu, olması gerekenden çok farklı yerlere çıkaran sömürücü sahtekârlar da ruh konusuna büyük çapta şirk öğeleri katmaktadır. Tevhid dini İslâm’ın mücadele ettiklerinin başında gelmesine rağmen, halk arasında çok yaygın şekilde hükmünü sürdüren, kapı ve duvarlara asılan nazar boncuğu, at nalı, öküz gözü, muska ve levhaların, binaya veya arabaya gelecek kaza ve belâları def edeceğine inanılan kurbanın(!) alna sürülen kanı gibi, örneklerin çoğaltılabileceği endâd ve ensâb, temsil ettiği simgeler veya koruyucu(!) ruhî güç anlayışı, ruha tapmanın bulaşıcı mikroplarının ne denli salgın itikadî hastalıklara yol açtığını göstermektedir. Totem anlayışına benzer motifler taşıyan bazı parti, spor klübü, ırk, ulus sembollerinin de temsil ettiğine inanılan simgesel özellikleri, onlarda var sayılan ruhsal özelliklerle ilişkilendirilebilir.
3473] Ferit Aydın, İslâm’da İnanç Sistemi, s. 133-135
RAHMÂN VE RAHÎM
- 907 -
Ruhun Varlığının İsbatı
Çağımızdaki psikoloji ilmi, ruha, beyin fonksiyonlarının bir gölge hâdisesi olarak bakar. Bu tanıma göre ruh, beynin faâliyetleri ile tezâhürleridir. Dolayısıyla insan bir makine ya da sibernetik bir sistemdir. Görüldüğü gibi bu tanımda, ayrı bir varlığı olan bir ruh yoktur. Ruh, sadece maddî beynin davranış biçimidir. Yani beynin davranışlarının adıdır. Dolayısıyla, duyularıyla müşâhede edemediği her şeyi inkâra kalkışan materyalist anlayış, mânevî özellikleri ve bunların kaynağı olan ruhu kabul etmeme basitliğine düşebilmektedir.
Ruh, maddesel bir varlık olmadığından, onun varlığının niteliği ve niceliği, algılarımıza ve aklımıza pek hitap etmemektedir. Ancak, insan aklı, varlığına ve özelliğine ait birçok delili rahatlıkla kavrayabilir.
Ruhun tanımı; çoğu hakikati bilinmeyen, fakat sıfat ve özellikleri ile mâhiyeti, varlığı kavranabilen mevcutların tanımlarına benzer şekilde yapılabilir. Esasen, biz gözle gördüğümüz nesnelerin dahi hakikatini bilmiyoruz ki, ruhun hakikatini bilebilelim. Bir şey hakkında bildiklerimiz, bilmediklerimiz yanında ihmal edilebilecek kadar azdır. Örneğin, elimize aldığımız ve en çok bildiğimizi sandığımız bir taş, toprak vb. ile alâkalı bildiğimiz, ağırlığı ve hacmi olduğu, bitkilere analık ettiği gibi o nesneye ait bazı sıfatlardır. Ancak, o nesnenin atomlardan oluştuğunu bilmemiz bilim tarihi gözönüne alındığında sadece bir yüzyıl gibi kısa bir süre önce oluşmuştur. Ayrıca bir maddenin atomlarına inmemiz, onun hakikatini de bildiğimizi göstermez. Atomdan sonra karşımıza, kuant denilen enerji titreşimi çıkar ve en çok algılarımıza hitap eden maddenin de enerjiden ibaret olduğunu görürürüz.
Demek ki; mâhiyetini bildiğimizi zannetiğimiz çoğu şey hakkında çok az şey biliyoruz. İnsanın maddesel kısmı olan bedeni, varlık ve yokluk arasında mütereddit enerji obitlerinden ibarettir. Yani, en çok hakikatini anladığımız madde dahi, daha çok madde sıfat ve özelliklerini taşımayan, meçhul bir mâhiyettedir. Hakikatini bildiğimizi sandığımız maddenin mâhiyeti meçhul olursa; ruh gibi algılarımıza hitap etmeyen bir varlığın hakikakitinin ve yapısının ne kadar meçhul olduğu daha iyi anlaşılır. Ancak, yapısının hakikatini bilmemek, inkâr etmeyi gerektirmez.
İnsanoğlunun evrende görebildiği, göremediği yanında çok sınırlıdır, çok azdır. Dolayısıyla insan, göremediğine “yoktur” deyip geçemez. Nice şeyler vardır ki, varlığını bildiğimiz halde onları hiç göremiyoruz. Örneğin; elektrik, çekme ve itme kuvveti ve virüsler gözle görülmez. Ancak, varlığı hakkında hiç şüphemiz yoktur. Demek ki; bir şeyi görmemek, yokluğuna sebep teşkil etmez. Bir şeyi görmemize engel olan birçok neden olabilir. Bunlar, görme algımızın o nesneyi görmemize yeterli olmaması, o nesnenin göremeyeceğimiz kadar küçük olması, gözün görme sınırları dışındaki ışık spektrumunda olması, ortamda ışık olmaması, gözün sağlıklı olmaması gibi sebepler olabilir.
Çok önemli bir görememe nedeni de, varlıkların, “varlıklarının şiddeti”nden dolayı görülememesidir. Örneğin, aşırı ve yüksek şiddetteki ışığa biz ne bakabilir, ne de onu görebiliriz. İşte ağırlık, hacim ve diğer maddesel özelliklerinden kısmen soyutlanan ışık, ışın, elektrik, kuvvet ve ısı gibi yarı maddî varlıkların varlıklarının şiddetlenmesi sebebiyle, onların mâhiyetini sınırlayamayacağımızdan
- 908 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dolayı algılayamamaktayız. Bir şeyi algılayamamamızın diğer bir nedeni “zıddının olmayışı”dır. Zıddı olmayan varlıkları insanoğlu algılayamaz. Bir şeyin nicelik ve niteliğini bizim algılamamıza takdim eden şey, ona zıddının müdâhalesidir. Karanlığın derecesi ve şiddeti aydınlığa bağlıdır. Tek başına aydınlık ve karanlık, bir mana ifade etmez.
Tüm yukarıda zikredilenler gösteriyor ki; bir şeyi hissedip görmemek, beş dış duyumuzla algılayamamak, onun olmadığına kanıt değildir. Ayrıca bir varlığı bizim görüp bilmemiz, onun var olma nedenlerinden biri değildir. Yani varlıkların var olması, mâlumat ve bilgimize bağlı değildir. Öyle anlaşılıyor ki, bizim görmediklerimiz ve bilmediklerimiz; gördüklerimiz ve bildiklerimizden çok çok fazladır.
Bilgisayarın düğmesine basan olmayınca o bilgisayar hiçbir zaman çalışmayacaktır. Diyelim ki yürümemiz gerekiyor. Bu emri nörona kim veriyor da, ondan sonra fizyolojik ve biyokimyasal olaylar devreye giriyor? İşte, beynin ve tüm bedenin çalıştırılmasını sağlayan, bedeni bir piyano ya da robot gibi kullanan varlığın ruh olduğuna inanıyoruz. Ruhun varlığı, fiillerinden daha kesindir. İnsanda ruh gibi bir mâhiyete yüklenebilecek birçok fiil/eylem olduğuna göre ruha ait fiiller de vardır. Dolayısıyla ruha ait fiiller sayısınca kanıtlar vardır.
Ruhu Kabul Etmeyenler: Ruhun kabulü, aslında enerji, elektrik gibi maddesel olarak algılarımıza hitap etmeyen varlıkların kabul edilmesiyle aynı şey olduğu halde, bazı insanlar, neden ruhun varlığını kabul etmezler? Bunun sebebi aslında basittir. Ruhun kabul edilmesi demek, daima etki altında kalan maddenin ve onun felsefesi olan materyalizmin yıkılması demektir. Böylece evrendeki varlıkların anlamı değişecek, her şeyin bir anlamı olacak, evren ve içindekilerin yaratılması tesadüfî patlamalara bağlanamayacaktır. Tesadüf ki, kâinatta kesinlikle yeri olmayan bir kavramdır. Ancak tesadüf; kural, ilim ve düzen gibi kavramları açıklamaya yarayan, bunların zıddı bir kavram olarak bir işleve sahiptir. Onun dışında, bir şeyin çözülemediğinin bir kanıtı olarak, kendimizi aldatmak ya da rahatlatmak için kullandığımız bir kelimedir. İlmin en büyük düşmanıdır. Çünkü, bir şeye tesadüf denildimi o konuya dikkat azalır, ilmîlikten çıkar. İlim, kurallar zinciri; tesadüf, kuralsızlıktır. Kâinatta tesadüfün yeri ve karşılığı yoktur.
Böylece kâinattaki akıl almaz düzeni “doğa” ya da “kendi kendine” kavramıyla çözdüğünü sanan düşünce de iflas edecektir. Çünkü doğa denen şey, bir bilimsel kanunlar tüzüğüdür. Hiç kanun, tek başına bir şey yapmayı isteyebilir ve bir şeyi yapma gücünü kendinde bulabilir mi? Herhangi bir ülkenin anayasa veya kanunları, onu uygulayan ve koruyanlar olmadan ne işe yarar? Bir katili bir ceza kanununun kendi başına cezalandırdığı görülmüş müdür? Burada egonun inkâr mekanizmasını kullanarak, tabiattaki bu ilâhî kanunları (sünnetullah’ı) koyanı, onları idare edeni inkâr için bazı olayları bir kavram içinde toplayıp (doğa, tesadüf, kendi kendine olma gibi) gerçeğe gözünü kapamasından başka bir şey yoktur. Ancak, gözün kapanması ile gece olmaz. Sadece o insan kendi âleminin ışıklarını söndürüp ışıktan hoşlanmayan yarasalar gibi gerçeğe karşı kapılarını kapamış olur. İşte, ruhu kabul etmek istemeyen materyalistlerin bu inkârlarının altında, önce Allah’ı gönüllü kabul etmemek yatmaktadır. Ruh kabul edilmeksizin insan davranışlarının açıklanması, bir bilgisayarın insan olmadan işlem yapması ve bir otomobilin sürücüsüz hareket etmesine benzer. Çünkü beyin ve beden cihazını kullanan yapı ruhtur.
RAHMÂN VE RAHÎM
- 909 -
Ruhun Mâhiyet ve Sıfatları
Madde, ilk şekli bozulmadan başka şekle giremez. Misal olarak, biz metal 25 bin liralık paranın şeklini bozmadan, elli bin liralık para haline getiremeyiz. Ancak, ruh, aynı anda sayısız eşyanın plan, şekil, program, desen ve nakışlarının en küçük ayrıntılarını kendi hüviyetinde yerleştirebilir. Onun mâhiyetinde herhangi bir sıkışma ve yer darlığı yoktur. İnsan, hiç görmediği ve bilmediği şeyler hakkında fikir yürütebilir. İnsan beyni aynı anda birçok şeyin görüntü ve planınna kaynaklık etmiş gibi görülebilir. Hatta bazen olur ki, aynı anda hem ağlar, hem güler. Biz, bir şeyi yaparken hiçbir zaman sadece tek bir şey yapmaz; aynı anda birçok şey yaparız. Esasen insanoğlu her an birbirine zıt ve benzer birçok eğilimi içinde taşır. Beyinle olabildiğini sandığımız bu işlem, esasen ruh sayesinde mümkün olabilmektedir.
Maddede ve maddî şeylerde, maddesel nitelikler arttıkça yer darlığı ve sıkışma artmakta; ancak, antimadde/mânevî varlıklara geçtikçe yer darlığı ve sıkışmadan uzaklaşılmaktadır. Aynanın karşısındaki görüntüleri almada, ayna için bir darlık ve sıkışma sözkonusu değildir. Hatta ayna içindeki görüntüler, şuurlu, nuranî olup ve kendilerine kaynaklık eden cisimlerden ayrılabilseler, her biri müstakilen, esas cismin özelliklerini taşıyabilir. Bunun en iyi örneği; görüntüdeki lambanın aydınlatmasıdır. İşte beyin de ruhun bir aynası gibidir. Ruhun binlerce birbirine zıt fiiline kaynaklık eder, darlık ve sıkışma olmaz.
İşte insan denen, tüm ilimlerden süzülmüş bir ilim ve kudretin sonucu olan organizmada, bir diğerine engel olmadan, meselâ yazı yazarken, beyni düşünürken, mide bağırsak sisteminde çalışan yüz binlerce enzim ve bunun gibi nice fonksiyon aynı anda çalışıyor. Bunlardan kişinin haberi bile olmayabiliyor. Bu da gösteriyor ki, madde dışı bir varlık, bu işlere aracılık ediyor. Onda ne sıkışma ve ne de yer darlığı vardır. Bir fiil diğer bir eyleme veya duygulara engel olmaz.
Maddî varlıklarda ilim elde etme, tabiatı anlama ve hatta kendini anlama hırsı hiç görülmez. Yine insanoğlunun bir eseri olan bilgisayarlar maddenin en gelişmiş şekilleri olarak kabul edilebilir. Ancak en gelişmiş bir bilgisayar, bir insan hücresi kadar mârifetli değildir. Ne anlama kabiliyeti, ne de anlatma özelliği vardır. İnsan, gerektiği zaman düğmesine basar ve onu kullanır. Bu ilim yapma gayreti ve hırsı madde sıfatlarını taşıyan bedenin bir sıfatı değil; farklı mâhiyetteki bir varlığa ait bir özelliktir. İşte bu varlığa biz ruh diyoruz.
İnsan beyni, onun icat ettiği beyinlerden (bilgisayar) farklı olarak, ne kadar çok mâlûmat edinirse, mâlûmat edinmeye karşı o kadar çok arzu ve yetenek artışı olur. Beyin ne kadar bilgi ve veri elde etmişse o nisbette bilgiye ihtiyacı ve yeteneği artar. Bir bilgisayar ise, hard diskindeki bilgi arttıkça yavaşlar ve daha çabuk yorulur. Yani bilgi muhâfaza etme kapasitesi gittikçe azalır. Ancak, insan beynindeki durum, bu durumun tam tersinedir. İşte bu farkın nedeni, beynin maddî yapısıyla ilgisi olmayan bir mâhiyettir. Çünkü beynin yapısı ve bilgisayarın yapısı maddîdir. Maddede yer darlığı ve daralması vardır. Bu daralmanın sebebi ise, maddedeki hacim sıfatının varlığıdır. Ancak, beyne bu özelliği veren, madde dışı mâhiyeti olan ruhtur. Ruh, mânevî varlık olduğundan, onda, maddenin özelliği olan hacim sıfatı yoktur.
Beynin ilgili bölgeleri uyarılarak vücutta bazı davranış ve hareketlere sebep
- 910 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olunabilir. Meselâ, frontal bölgedeki el bölgesiyle ilgili merkez uyarılırsa el hareket eder. Bu deney, açıkça şunu gösterir: Beyin kendi dışında bir etkenle harekete geçirilir. Buna biz ruh diyoruz. Otomobilin hareketi nasıl direksiyona, değişik çarklara ve tekerlere verilemezse, aynen insanın davranış ve hareketleri beyne verilemez. Zira, bunlar harekete aracılık eden, kuvveti aktaran düzeneklerdir. Otomobile hareket veren gerçek şey olan kuvvet, benzinin yanması sonucu açığa çıkan enerjidir. Enerji ise ruh gibi maddesel sıfatları barındırmayan bir varlıktır.
İnsan, kendinden bahsederken, “ben iki gözü, iki kulağı olan hârika bir varlığım.” “Benim şöyle bir beynim, aklım var; ben böyleyim” gibi daima gizli bir “ben”den bahseder. Bu “ben”, ne gözdür, ne kulak, ne ayaktır. Hepsinin dışında bir şeydir. Yani, insan kendinden bahsederken, daima ne etten, ne kemikten bahseder. Burada bahsi geçen ve daima altı çizilen, ruha bağlı bir duygu olan benliktir. Beden ise, ruhun konakladığı yerdir. Sultansız saray düşünülemediği gibi, ruhsuz insan vücudu da düşünülemez. Şâir, “Bir ben vardır, bende; benden içeru” derken bu gerçeği anlatmaktadır.
İnsan, hayal âleminde, düşünce ufkunda kendine tepeden bir baksın, bakan ruhtur. Acı ve lezzet alan ruhtur. Namus, hayâ, iffet, iman, sevgi, nefret... hep rûha ait özelliklerdir. Birini sevdiğimizden bahsederken, seven aslında ruhtur. Sadece et kemik yığınından, maddî elementlerden ibaret olan ceset, ruh kendinden ayrıldığında; düşünen, hareket eden bir canlı olmadığı gibi; sevilecek, hatta tahammül edilecek biri de değildir.
Ruh, müşâhede âleminde varlıkları algılamak için, her zaman vücuttaki organları kullanmaya muhtaç değildir. Meselâ; insan rüyada, göz olmadan görür, kulak olmadan işitir, el olmadan tutar, ayaksız yürür, hatta kanatları olmadan uçar, hiç görmediği insanlarla konuşur. Maddeyi ve maddenin özelliklerini algılayan beyinde ise, aracısız algılama yoktur. Hatta beynin kendisi bir aracıdır; ancak ruh her zaman bu aracıyı kullanmamaktadır. Ruh, her zaman beyinde depo halindeki verileri kullanmaz. Şöyle ki; hayal atına binen ruh, hiç görmediği bir ülkeyi gezer, oralarda güzel ve çirkin anılar yaşar.
Bir saray, onu meydana getiren taş, tuğla, demir, boya, şekil, tezyinat vb. için yapılmaz. İçinde ikamet edecek bir konuk ya da sultan için yapılır. İnsan da, bedenindeki hücreler ve organlar için yaratılmamıştır. Ancak, beden içindeki ruh dediğimiz bir varlığa konut olsun, çevreyi değerlendirmek için alıcı ve verici fonksiyonu görsün diye göz, kulak vb. yaratılmıştır. Düşünen her insan, vücut organlarının bizzat kendileri için, yani gözün göz için yaratılmadığını; aksine bunların başka bir varlığa hizmet etmek maksadıyla yaratıldıklarını kolayca anlayabilir.
Ruh, maddî ölçülere girmeyen ve daha çok, kanunların, ilmî kuralların hâkim olduğu âlemin ve sistemin bir ferdidir. Kanunlardan farkı şuurlu, yani kendi varlığının farkında olmasıdır. Kanunlar âleminde olduğunu, insan vücudunda değişik fizyolojik ve biyokimyasal kuralları hiç aksatmadan, intizamı bozmadan işletmesi gösterilebilir. Ancak bu işleyiş maddesel işleyişlere benzemeyip orduda emir-komuta zincirindeki bir emirle tüm ordunun yatıp kalkması örneğine benzer. Ve emir, bir kanun olduğundan, bir kanun koyucuyu gösterir.
Ruhun canlılardaki tesirine hayat diyoruz. Madde, maddî özelliklerinden
RAHMÂN VE RAHÎM
- 911 -
soyutlandığı zaman etkilerinin çeşitliliği artar. Meselâ, elektriğin birçok etkisi vardır. Isı, ışık, hareket gibi, tesirli olduğu yere göre fonksiyonları değişir. Ruhun etkisi de zekâ olur, hareket olur, hayat olur, görmek ve işitmek... olur. Hayat, ruhun en önemli bir davranış biçimidir. Bu davranış biçimi ile ruhun etkileri çeşitlenir.
İnsanın ihtiyacı olan protein, karbonhidrat ve yağ, maddî yapısının ihtiyaçları değildir. Çünkü maddenin bir şeye ihtiyacı olduğunu hiç müşâhede etmiyoruz. İnsanın sınırsız ihtiyaçları, bütünüyle ruhun ihtiyaçlarıdır. Elem, yani acı duyma da maddenin elemi değildir. Hiç ağlayan tepe, deniz görülmüş müdür? Oysa ki insanda olan tüm maddeler dağda, tepede vardır. Hiç maddenin lezzet aldığı söz konusu olabilir mi? Bir madde ile üzülme, zevk alma gibi duygusal durumların ilişkili olduğu şeklinde algılanmasına rağmen işin aslı şudur: Beden, ruhun konuk olduğu yerdir. Veya beden bir bilgisayar, ruh onun tuşlarına basan varlıktır. Evi tahrip olan bir insanın rahatsızlandığı gibi, klavyesi, faresi, ekranı ve özellikle de hard diski bozulan bir bilgisayar, kullanıcısının işini bozmaz ve bu bilgisayarı kullanan üzülmez mi?
Her sanatkârın sadece bazı büyük ve meşhur eserleri tam olarak, onun sanat sıfatını yansıttığı gibi, ruh da, Yaratıcının sıfat ve isimlerine tam ayna olabilen hârika ve ilginç bir varlıktır. Öyle sanıyoruz ki; Allah’ın yarattıkları sadece maddeden ibaret olup ruhu yaratmamış olsaydı, o durumda sanatını tam olarak icrâ etmiş olmayacak ve biz O’nun sıfat ve isimlerini anlamaya yol bulamayacaktık. İşte ruhun bu mâhiyette bir varlığı vardır.
Bir şeyi görmek için göze ihtiyacımız vardır. Ancak, sadece maddesiyle gözün varlığı, görmemiz için yeterli değildir. Görmek için aynı zamanda beyin fonksiyonları aralıksız devam etmelidir. Zaten görme, sadece göze has olan bir özellik de değildir. İnsan rüyada gözsüz görür. Göz âdeta bir pencere, görme de beyne ait bir fonksiyondur. Beyin için de durum bundan farklı değildir. O da kendisinde bulunan merkezleri çalıştırmak için, merkezî bir idare kuvvetine ve devamlı surette kumandayı elinde tutan bir kumandana muhtaçtır. Bu kumandan ise ruhtur.
Ruh vücuttan ayrılıp seyahat edebilir ve aynı anda birkaç değişik yerde belirip görülebilir. Mekanizması tam olarak açıklanmamış olsa da bir kanaat olarak, ifade edebiliriz ki; hipnozda ve uykuda ruh bedenden uzaklaşabilmektedir. Hipnozla hipnozitörün telkini altında ruh gezintiye çıkmaktadır. Hipnoz, insanda bedenden ayrı bir hakikati, bedene bağlı olmayan bir varlığı, yani ruhu açıkça göstermekle birlikte; ruhun vücuttan ayrılıp gezebildiğini de gösteriyor.
Ruhun diğer bir özelliği de, bede sürekli değiştiği halde (altı ay, bir yıl içinde), ruhun değişmemesidir. Bu nedenle bedeni değişmeden önce suç işleyen bir katil, “Bu adamı bir yıl önceki bedenimle işledim, şu andaki bedenim mâsumdur” diyemez. Ancak maddeyi esas alıp mânâyı ve ruhu kabul etmeseydik, durum çok karışacaktı. Ne bir yaşındaki çocuk bizim şu andaki bedenimizin çocukluğu, ne de meselâ bir yıl önceki nikâhlandığımız eşimiz, o eşimiz olurdu. Sosyal hayat, hukuk ve ahlâk diye hiçbir mefhum kalmazdı. Demek ki; ruhu kabul etmeyenler, esasen maddeye de hiç önem vermiyorlar demektir. Buradan şöyle bir sonuç çıkarmak da mümkündür: Yapısal materyalizme inanan bir insan, bu inancıyla hiçbir sorunu çözemez. Esasen bu inancında ciddi de olamaz.
- 912 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ayrıca vücuttaki bütün fizyolojik ve biyokimyasal faâliyetler benzer olmasına rağmen, insanlar arasında akıl, irâde, şuur, düşünce ve fikir farklılıkları olmaktadır. Eğer bu fizyolojik ve biyokimyasal mekanizmaların bir idarecisi ruh kabul edilmezse; bu mekanizmalar sonucu benzer fabrikasyon usulü akıl, irâde, şuur, düşünce ve fikirler çıkması gerekirdi; aynen bilgisayarda olduğu gibi. Aynı şartlarda çalışan ve aynı hammeddeyi dokuyan tezgâhlardan aynı mallar çıkar. Kumaş fabrikasından çimento elde edilmez. Kimya laboratuarında ekmek pişirilemez. İnsan vücudundaki bu garip çelişki; insanın akıl, irâde, şuur gibi yeteneklerin kaynağının beden değil; ruh olmasıyla ilişkilidir. Beden değiştiğinde, değişmeyen şeyin ruh olduğunu biliyoruz. Ruh, mürekkep/birleşik olmayıp basit olmasından dolayı, değişmez, tahrif olmaz ve dağılmaz. Beden ise terkiptir; değişmeye ve dağılmaya mahkûmdur.
Ruh; hayat sahibi, şuurlu, nuranî, parlak ve kesif olmayan, fiilî bir varlığı olan ve maddî bir vücut giymiş, evrende hüküm süren tüm sıfat ve çeşitliliklerle ilişkili ve onların kendinde örneklerini barındıran tüm bu sıfatlarla vasıfalanma kabiliyeti olan, emir ve görüntülenmeye benzer şeylerle/yansımayla icraatlarını yapabilen şuurlu bir kanundur.
Ruhun yapı ve hakikatini, çoğu şeyde olduğu gibi tam olarak anlayamayız. Biz elle tutulan, gözle görülen ve beş duyumuza hitap eden maddenin dahi hakikatini bilemediğimize göre, ruhun yapısının anlaşılması için dünyanın ömrü yetmeyecek ve bu, Yaratanın ilminde gizli bir hazine olarak kalacaktır. Biz ruhun sadece bazı yapısıyla ilgili sıfat ve özelliklerini anlayabilmekteyiz. 3474
Ruh-Beden İlişkisi
Ruh, emir âleminden olup, beden ülkesini idare etmesi için kendisine müstakil bir varlık verilen bir kanundur. Beden olmayınca da varlığını devam ettirebilen lâtif bir cisimdir. Rûhun kendi mâhiyetini bilmede de aczi vardır ki, bu âcizlik, nice hakikatlere pencereler açıyor. Ruhla beden arasındaki ilgi, gerçekten, çok mükemmel. Beden hizmetçi, ruh ise efendi. Hizmetçi efendiye tâbi. Gözden akan yaş, üzüntüden haber veriyor. Üzülen ne göz, ne de onun takılı olduğu beden makinesi. Zira bedenin kederle bir ilgisi yok. Ruhtaki üzüntü, gözden yaş olarak dökülmekte.
Ters yönden giden bir arkadaşımıza, “Dur! Geri dön!” diye sesleniriz. Bu seslenişte muhâtabımız, ne onun kulak zarı, ne de ayaklarıdır. Kulak sadece bir âhizedir, ayaklar ise doğru veya yanlış yoldan anlamazlar. Bedenin ruh namına hareket etmesi, gayb âleminin şu şehâdet âlemine hâkimiyetini temsil ediyor. Ayaklar diledikleri yöne gitmedikleri gibi, şu dünya da kendi keyfince dönmüyor. Göz, kendi arzusuyla bakmadığı gibi, güneş de ışığını kendi irâdesiyle vermiyor. Beden şu âlemdeki birçok olayın etkisinde kalır. Ama ruhun bedene tesiri bunların hepsinin üstündedir. Aşırı soğuk da sinir sistemi üzerinde olumsuz etki yapar; ama bu tesir, hiçbir zaman bir ihânetin, bir zulmün, bir vefâsızlığın tesiriyle kıyaslanamaz. Bazı gıdalar da tansiyonu yükseltici etkiye sahip; fakat bu yükseltme, üzüntünün, heyecanın etkileri yanında küçük kalır.
Ruh ile beden arasındaki ilgi, bir bakıma, sesle anlam arasındaki ilgiye
3474] Ramazan Özcankaya, Ruh, s. 17 vd.
RAHMÂN VE RAHÎM
- 913 -
benzer. Ses, mananın bedeni, mana ise sesin ruhudur. Bu ruh o bedenin ne sağındadır, ne solunda; ne içindedir, ne dışında. Mana, hayatiyetini devam ettirmek için sese muhtaç değildir. O, hâfızada sessizce durur, dimağda gürültüsüz meydana gelir, kalpte kelimesi bulunur. Ancak, görünmek ve bilinmek istedimi, işte o zaman, sese görev düşer. Ses, muhâtabın kulağına varınca ömrünü tamamlar. Mana ise ondan sonra da varlığını sürdürür. Mana, sesten önce de vardı, sesle birlikte göründü, sesten sonra da varlığını devam ettirmede.
Ruh, Allah’ın kanunu, beden O’nun mahlûku. Bu bedeni, o kanunla tanzim ve idare ediyor. Allah’ın mahlûkata benzemekten münezzeh olduğundan gaflet etmemek şartıyla, insan kendi ruhunda, birçok Rabbânî hakikatlere işaretler bulabilir. Bu işaretleri hakikate tatbik ederken, çok dikkatli olmak gerek. İşaretle asıl arasında bir benzerlik kurma gafletine düşülmemeli. Haritadaki bir nokta, bir şehre işaret eder, ama o nokta ile şehir arasında bir benzerlik kurmak cehâlettir. Bir yazı, kâtibini gösterir, onun sanatına delil olur; fakat, kâtibi yazıya benzetmek veya yazının özelliklerinde yazarın sıfatlarını aramak anlamsızlıktır. Meseleye bu şuurla nazar ettiğimizde, ruhumuzda bazı hakikatlere işaretler bulabiliriz:
Ruh, beden ülkesinin yegâne sultanıdır. Ruh, bedenin hiçbir cüz’üne, hiçbir organına benzemez. Ruhun zâtı, bedenin zâtına benzemediği gibi, sıfatları da bedenin sıfatlarına benzemez. Ruhun bir meseleyi tefekkür etmesiyle, midenin bir lokmayı yoğurması arasında benzerlik düşünülemez. Ruh, doğmaz, doğurmaz, bedende mekân tutmaz. Bunlar, hep bedenin, maddenin özellikleridir.
Ruhu, mâhiyetiyle kavramak mümkün değildir. Bir bedende iki ruh bulunsa, beden fesâda gider. Bedenin eliyle ne alınırsa alınsın, şükür daima ruha yapılmalıdır. Ruhun bedendeki icraatı, güneşin gezegenlerini döndürmesi gibi, dokunmaksızın, temassız yapılır. Bir hücreyi idare etmekle, bütün hücreleri idare etmek arasında, ruh için bir fark düşünülemez; birincisi ona daha hafif, ikincisi daha zor değildir.
Bir başka açıdan: Bedeni kafese, ruhu ise kuşa benzetirler. Bu güzel teşbihten alacağımız çok ders var. Bunlardan birkaçı: Beden ruh içindir, ruh beden için değil. Kafesin boyanmasıyla kuş güzelleşmez. Beden sıhhati de ruhun olgunluğuna delil olamaz. Kafesi büyütmekle kuşu geliştirmiş olamazsınız. Onun büyüme yolu daha başkadır. Kuş, kafesten dışarıyı seyreder, ama gören kafes değildir. Kuşsuz kafesi kimse evinde barındırmaz. En yakınımızı bile ölümünden sonra kaç gün misafir ediyoruz? Kuş, kafesten önce de vardı, kafesten uçtuktan sonra da varlığını devam ettirir. Şu koca kâinat sarayı, ruh için bir oda gibi. Beden ise kafes. Ruh kafesten uçtuğu gibi, saraydan da çıkar gider, daha geniş âlemlere kavuşmak üzere. Kafeste boğulmayan, odaya aldanmayan, kendini unutmayan ruhlara müjdeler olsun! 3475
“Ruh, nasıl bir şey?” diye soranlara, doğru cevap: “Bilmiyorum!” olmalı. Ya da, en doğrusu ve en güzeli olan, Kur’an üslûbunu ölçü alarak, “çok az şey biliyoruz” denilmeli. Böyle demekle sorunun gerçek cevabı verilmiş olmakla kalınmaz, insan kendini ve haddini de bilmiş olur. Mâhiyeti bilinmezler hakkında en ileri ilim, “bilmiyorum” kelimesinde ifadesini bulur. Böyle demeyip de, onun
3475] Alâaddin Başar, a.g.e. s. 161 vd.
- 914 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hakkında birtakım tahminlerde bulunulsa, “uzundur” veya “kısadır” denilse, “bedenin şurasında veya burasındadır”, “şu veya bu renktedir” gibi lâflar edilse, kişi aldanmış ve aldatmış olur. Çünkü ruh, beden cinsinden değil. Biri ev, diğeri misafir; biri tezgâh, beriki usta.
Beden ve evren. Her ikisi de kesif ve maddî. Ruh ise latîf ve nûranî. O halde ne beden, ne de şu âlem bize ruhun mâhiyeti hakkında bir bilgi vermez. Onlara dayanarak yapacağımız bütün tahminler, yanıltıcı olmaya mahkûm. Toprağa bakıp yer çekimi hakkında tahminler yürütmek gibi bir şey. Ruh, zâtıyla bedene benzemediği gibi, onun gördüğü işler ve yaptığı icraatlar da bedeninkiyle karşılaştırılamaz. Penceremizin perdesini elimizle açıp kaparız; göz kapaklarımızı ise elsiz açar kapatırız; ama nasıl? Konuşurken ses tellerimizi dokunmaksızın titreştiririz; ama nasıl? Yere düşen kalemimizi elimizle tutup kaldırırız; kolumuzu ise bir yerinden tutmaksızın kaldırırız; ama nasıl?
Bu soruların cevabı, ruhun tarif cümlesinde geçen “Rabbin emri”, kanun-ı emrî ifadesinde saklı. Emir âlemine ait bir kanun. Tâbiri câizse, idare edenler âlemine “emir âlemi”, idare edilenlere ise “halk âlemi” diyoruz. Toprak, halk âlemindendir, yer çekimi ise emir âleminden. Güneşin cirmi halk âleminden, câzibesi ise emir âleminden. Halk âlemi, en mükemmel şeklini insan bedeninde bulduğu gibi, o bedenin idarecisi de en mükemmel bir kanun olacaktır; o ise ruhtan başkası değil.
Med-cezir olayında Ay, denize dokunmaksızın dalgaları kaldırır ve indirir. Dünya da Ay’ı yine dokunmaksızın etrafında döndürür. Atom çekirdeklerinin elektronlardaki tasarrufu da bunun bir başka örneği. İşte bu sayısız örneklerin en mükemmeli, ruhun bedendeki icraatı ve tasarruflarıdır.
Ölüm kanunu ile bedenden göç eden ruh, aslî fonksiyonlarını çok daha mükemmel olarak yerine getiriyor. Uyanıkken karşımızdaki apartmanın arka tarafını göremediğimiz halde, rüyada kıtalar ötesini görebilmemiz bunun ilk işareti değil mi?
Daha önce verdiğimiz örnekle ifade edersek, kafesle kuş, ayrı birer varlık. Kafesi sökmekle kuşu parçalamış olamazsınız. Can kuşu denilen ruh ile beden kafesi arasında da benzer bir ilgi mevcut. “Ceset ruh ile kaimdir. Ruh onunla kaim değildir. Ruh, kendiliğinden kaim ve hâkim olduğundan, ceset istediği gibi dağılıp toplansın, ruhun bağımsızlığına zarar vermez.” insanoğlu “ben”, “ben” der durur. Yaptım, ettim, gittim, geldim gibi laflar eder. O “ben” derken bilerek veya bilmeyerek ruhunu kasdetmektedir. Dolayısıyla ağzından çıkanı kulağı işiten bir insan ruhu inkâr edemez.
Birisinin koştuğunu görsek, “acelesi var” deriz; “ayaklarının acelesi var” demeyiz. Ağlayan birisinin kederli olduğundan söz ederiz; gözlerinin üzüntülü olduğunu söylemeyiz. Öfkeli bir şekilde el kol hareketleri yapan kimse için de, “kollarının âsâbı bozulmuş” demeyiz. Aynı şekilde, “şu koku burnumun çok hoşuna gitti”, yahut “şu manzarayı gözüm çok sevdi” de demeyiz. Heyecandan kalbin çarpmasını, korkudan ellerin titremesini, üzüntüden rengin kaçmasını ifade ederken de bedeni değil; ruhu ön plana geçiririz. Bütün bu tür konuşmalarımızda bedeni; mahkûm, irâdesiz, ilimsiz, sevgisiz, korkusuz... olarak tanır, bütün bu ve benzeri fonksiyonların o bedende misafir olan ruha ait olduğunu çok iyi bilir
RAHMÂN VE RAHÎM
- 915 -
ve kelimelerimizi ona göre seçeriz. Ruha inanmayanların, konuşma düzenlerini de bu inançsızlık istikametinde ayarlamaları gerekir. Böyle yaptıklarında saçmalamış olacaklarını çok iyi bilir ve bu yola girmezler. Ama bu hal, ruhu inkâr etmek kadar gülünç olmaz.
Ruh, zâtında hayat ve şuur sahibi; girdiği cismi de hayata kavuşturan özelliktir. Cahil bedene şuurlu işler yaptırır. Yol, iz tanımayan ayakları diyar diyar gezdirir. Akılsız beyin hücrelerinden bilgi fışkırtır. Bir şey bilmeyen dudaklardan ilim ve hikmet akıtır. Gerçeği böylece tespit eden ruhlar, varlık âlemini çepeçevre kuşatan ve akıllara durgunluk veren rahmet, kudret ve hikmet tecellîlerini ibretle seyrederler. Bunu başaramayanlar ise, bedende kaybolur, tabiatta boğulur ve mahvolurlar. Bir cenazenin kabre konulmasından sonra, böcekler bedene ilişinceye kadar, hısım akraba da tâziyelerini hemen hemen bitirmiş oluyorlar. Daha sonra, mirasçılar mal bölüşme görüşmelerine, böcekler de bedeni parçalamaya koyuluyorlar. Her iki faâliyet de bir bakıma, birlikte yürütülüyor. Beden tüketiliyor, servet dağıtılıyor. Bu hali hayretle seyreden ruh, birçok yaptıklarına şimdi pişman olarak elini dizine vurmak istiyor, ama ortada artık ne el kalmıştır, ne de diz! 3476
Ruh ile beden arasındaki ilişki, elektrikle mükemmel bir fabrika arasındaki ilişkiye benzer. Ruh-beden ilişkisinin konumunu düşündüğümüzde, ruhun bedene dahil olmadığı gibi, hariç de olmadığını görürüz. Bir şeye dahil ve hariç olma, cisim ve maddenin özelliğidir. Ruh ise, maddenin sıfat ve özelliklerinden soyulmuş bir varlıktır. Dahil ve hariç meselesini bir örnekle açıklayabiliriz: Bilindiği gibi, elektrik, ışığa dönüştüğü avizeye dahil olmadığı gibi hariç de değildir. Çünkü, elektriğin ışığı onda ortaya çıkmaktadır. Dahil de değildir. Çünkü kırıldığında, onun parçalarında elktrik bulunmaz. Buna başka bir örnek: Bir fabrikadaki bütün çarkları çalıştıran elektriktir. Elektrik kesilince, faaliyetin duracağı muhakkaktır. Elektrik, o fabrikaya vücut veren maddelere dahil değildir. Zira, aynı fabrikanın çarklarında elektrik yoktur. Ancak, fabrikayı çalıştıran o olduğundan, elektrik o âlet ve çarkların dışında da değildir. Çünkü, fabrikaya hareket veren odur.
Ruh, aynen elektrik gibi, bazen gördüren, bazen işittiren, bazen kimyasal ve bazen fizik bir enerjidir. Elektrik de ruh gibi bazen ısı, bazen ışık ve bazen hareket enerjisidir. Hayat, ruhun canlılardaki tesiridir.
Ruhun madde ve bedenle ilişkisi, kanunidir. Yani, çoğa-aza, büyüğe-küçüğe bir bakar, farklı bakmaz. Meselâ, yerçekimi, en küçük bir çakıl taşını nasıl çekiyorsa, en büyük dağı da öyle etkilemektedir. Çünkü yerçekimi bir kanundur. Ruh bir piyanisttir; beyin ise bir piyanodur. Vücut ruhun emirlerine, piyanonun piyanistin komutlarına uyması gibi kolaylıkla uyar ve itiraz etmez.
Davranışlarımızın ortaya çıkması açısından ruh ile biyolojik yapı arasındaki ilişkiler şöyle anlaşılmalıdır: Biyolojik yapının enerjisi ruhtur, onu çalıştırır ve kullanır. Ancak davranışlarımızın kaynaklarının tam karşılığı biyolojik yapı değildir. Bu, aynen şuna benzer: Bir sürücünün davranışını etkileyen otomobilinin bazı özellikleri vardır. Hızı, yakıtı ve konfor gibi özellikleri. Ancak, sürücünün her hareketini bu otomobil düzenlemez. Bazen otomobilsiz de sürücü hareket eder. Bu
3476] A. Başar, a.g.e. c. 2, s. 9-13
- 916 -
KUR’AN KAVRAMLARI
örnekteki sürücü ruhtur. Misal olarak; rüyada ruh, beden verilerinden etkilenir. Ancak, yalnız da hareket edebilir. Bedenin karşılamadığı, görmediği insanlarla konuşur. Maddî bedenin kullandığı zamanı pek kullanmaz. Hareketlerinde yer ve zaman darlığı ve zahmeti yoktur. Yeme, içme ve istirahat gibi ihtiyaçları yoktur.
Ancak onu rahatlatan, Allah'a kulluk ve itaat, nizam ve intizam, sâlih amel, insanlık yararına yapılan şeyler, fedâkârlık ve sükûn gibi moral değerlerdir. Bunu hissetmemiz zor değildir. İhtiyacı olan bir insana, karşılıksız bir yardım elini uzatın. Kötü olarak bilinen bir alışkanlığı yapmayın. Ne hissedeceksiniz? Sebebini anlayamadığınız bir mutluluk. Acaba, çok zor durumda kaldığınız zaman, yalan söylemediğinizde organik yapınız ve maddeniz için ne yapmış oldunuz? Bir mazluma infak olarak yardım elinizi uzatın. Bedeniniz ne kazandı? Allah yolunda kurşuna hedef oldunuz. Maddeniz ne kazandı? Aldığınız haz neye aittir?
Bugüne kadar insan davranışını açıklayan sayısız model vardır. Öğrenme, davranışçı, sosyal, mekanik, biyolojik ve mistik. Bunların hepsi de eksiktir. Her model, insanın bir kuvvetini alıp diğer sıfatlarını inkâr eden modeldir. Modern psikiyatrinin “biyopsikososyal” kavramıyla bütünleştirip topladığı model kavramsal olarak, mükemmeldir. Ancak, vahyi reddeden anlayışların tümünde neyin biyolojik, neyin psikolojik ve neyin sosyal faktör olduğu belli değildir. Herhangi bir tek modelle insan davranışlarını anlamak mümkün görünmemektedir. Bu olay, körlerin bir fili tanımlamalarına benzer. Filin hortumunu tutan biri filin bir borudan ibaret olduğunu, kuyruğunu tutan biri filin uzun kıllardan ibaret olduğunu ve Freud gibi filin cinsel organanından tutan biri de filin sadece cinsel organdan ibaret olduğunu ve filin diğer yapılarının bu organa hizmet ettiğini iddia etmesi gibi bir şeydir.
Ruha Ait Kuvvetler
Ruhun temel özelliği olarak üç ayrı görünüşten bahsedilir. Bunlar da, hareket, hayat ve idraktir. Bunların tümü, evrendeki yaratıklar içinde detaylı olarak insanda vardır. Bitkilerde, kendilerine gerekli olan gıdayı almak, büyümek ve tohum saçarak üreme özelliği olarak en basit şekilde ruhun eseri/kuvveti görülür. Hayvanlarda bunlara ek olarak canlı özelliğinin biraz daha gelişmişi olan serbestçe hareket edip bir yere bağlı kalmama, neslini devam ettirmek için cinsî zevk alma ve kısmî ve basit şekilde de olsa şuur. Bu özelliklerin en gelişmiş şekliyle insan ruhunda teşekkül ettiğini görüyoruz. İrâde, şuur, akıl yürütme, faydasını zararını idrak edebilme, Yaratanı ve sayısız nimetler vericisini tanıyıp şükredebilme, Allah'a irâdesiyle ibâdet edebilme/kulluk özellikleri... Acı duyma, tad alma, hoşlanma, nefret etme gibi duyusal kuvvetler; idrak, düşünce, tasarı ve tasavvurlar gibi zihinsel ve aklî kuvvetler; istek ve irâde gibi harekete geçirici kuvvetler olmak üzere ruhun üç ana kuvvenin kaynağı olduğu bilinmektedir. İnsan ruhu denilirken, bağlı bulunduğu bedeni ve kendi kendini hareket ettirebilme, canlılık ve idrâk gibi özelliklerin üçü birden gözönünde bulundurulmalıdır. Ruha ait bu temel görünümlerden farklı olarak ruhun bazı kuvvetlerinden bahsedilir.
Devamlı değişimlere, dağılmaya, hastalıklara ve felâketlere mâruz, birçok ihtiyacı olan ruhun yaşayabilmesi için bedeni ve ruhu yaratan Yaratıcı, bedene bazı kural ve kuvvetler koymuştur. Bu kuvvetler “ben”e (“ego”ya) bağlı kuvvetlerdir.
RAHMÂN VE RAHÎM
- 917 -
Yani, ben’in üç önemli sıfatı ve kuvveti vardır. Ben, sosyal, kültürel ve mistik çevreyle ve başka yapılarla olan ilişkilerini bu kuvvetlerle sürdürür. Ayrıca biyolojik yapı ile ben’in ilişkisi ve etkileşimi bu kuvvetler yoluyla olur.
Birinci Kuvvet: İnsanı maddî ve manevî menfaati elde etmeye yönelten kuvvettir. Kâinatta öyle bir düzen ve Yaratıcının öyle bir ikramı var ki; her canlı, yaşamının devamını sağlamak zorunluğunu duymakla, Allah’ın ruha bahşettiği bu özellik sayesinde, kendine olan görevinde büyük bir lezzet alır. Öyle ki bir varlığın kendine hizmetinin mükâfatı, hizmetin içine konulmuştur. Yaptığı fonksiyon ve icraatın kendisi âdeta ücret ve hazdır. İşte bu sır nedeniyle, canlılar, hatta cansız nesnelerin dahi, tâbi oldukları kanunlara uymaları, o kuralı tatbik etmeleri, ileri ve gelişmiş bir şevk ve bir çeşit lezzettir. Arıdan, sinekten, tavuktan tutun da güneş ve aya kadar her şey, ileri bir lezzetle vazifelerine çalışıyor. Demek ki hizmetlerinde bir haz var ki, akılları olmadığından, sonuç ve neticeleri düşünmeden, mükemmel bir şekilde görevlerini yerine getiriyorlar.
Görevin haz verdiğine bir delil de; horoz veya yavrulu tavuk gibi hayvanların vazifelerinde gösterdikleri fedâkârane tutumlarıdır. Horoz aç olduğu halde, tavukları kendine tercih edip bulduğu rızka onları çağırır, kendisi yemez, onlara yedirir. Bir haz ve gururla o vazifeyi görür. Demek ki o hizmette, yemekten daha fazla bir lezzet bulmaktadır. Küçük yavrularına çobanlık eden tavuk da, yavrularının hatırı için ruhunu feda etmeye hazırdır; yavrularına zarar vereceğini zannettiği kendinden çok güçlü olanlara bile saldırır. Kendini aç bırakıp yavrularını doyurur. Demek ki bu hizmetten öyle bir lezzet almaktadır ki, açlık acısına ve ölmek elemine bu hazzı tercih etmektedir.
Anne hayvanlar, yavrularını küçükken, vazifeleri bulunduğundan lezzetle himayeye çalışır. Büyüdükten sonra görev kalkar, lezzet de gider. Yavrularını bazen dövdükleri, elinden yiyeceği aldıkları görülür. Ancak, insanoğlunun annelerinin görevleri bir derece devam eder. Çünkü; insanlarda, zaaf ve acziyet itibariyle, daima bir çeşit çocukluk vardır. İnsan, her yaşında, her zaman şefkate muhtaçtır. İşte tüm hayvanların annelerine baktığımızda, onların kendi hesabına ve kendi menfaatlerinden dolayı o vazifeyi yapmadıklarını görürüz. Görevleri; onları o vazife ile görevlendiren ve o hizmetlerde rahmetiyle bir lezzet koyan, nimetleri ikram eden Razzak, Rab ve Rahman olan Yaratıcıları namına, nesillerini devam ve koruma için yapıyorlar. Bu görevleri yaparken tarif olunmaz bir haz alıyorlar.
Hizmetin kendisinde ücret bulunduğuna bir delil de şudur ki; bitkiler ve ağaçların dağıttıkları kokular, müşterileri olan hayvan ve insanların arzularını kamçılayacak ziynetlerle süslenmeleri ve sümbülleri, meyveleri çürüyünceye kadar kendilerini fedâ eder pozisyonlar takınmaları, onların kendilerine verilen görevden lezzet aldıklarını gösterir. Çünkü akıllları yok ki, neticeleri düşünsünler. Meselâ, hindistan cevizi ve incir gibi meyveler, süt gibi bir gıdayı alır, meyvelerine yedirir. Ağacın kendisi çamur yer. Demek ki bundan büyük bir lezzet alır.
Kâinattaki her nesnede görülen bu kanunun sırrındandır ki, işsiz, tembel, istirahatte yaşayan ve rahat döşeğinde uzananlar, genellikle çalışanlardan daha çok zahmet ve sıkıntı çekerler. Çünkü daima işsizler hayatından şikâyet eder, eğlence ile ömürlerinin çabuk geçmesini isterler. Sonra da dikkatleri kendi bedenlerine döner, kendini koruma dürtüsüyle değişik ruhsal bozukluklara yol açılır. Sonuçta o rahat ve istirahat döşeğinde yatamaz ve o kanuna mecburen uyma yoluna şifa
- 918 -
KUR’AN KAVRAMLARI
arama davranışıyla girer. Sonuç değişmez, onlar da kâinatın diğer fertlerinin devamlı uydukları kurallara uyacaklardır. Bu sebepledir ki; psikiyatride meşguliyet, çok önemli bir tedavi şeklidir. Gayret eden ve çalışan ise, genelde halinden memnundur. Ömrünün geçmesini istemez. Bundan dolayı da “İnsanın rahatı zahmette; zahmeti rahattadır” ifadesi, bu gerçeği vurgulayan önemli bir sözdür. Tabii, zahmetler, gayret ve çalışmalar ne kadar meşrû ve Allah için, O’nun razâsı doğrultusunda olursa; ruhun tatmini, haz ve lezzeti o derece büyük olur.
Evet, kâinatta hayat sahiplerinin ödev ve fonksiyonlarını yapmaları, onlara verilen değişik vazifeleri sonunda alacakları lezzet ve ihtiyaç çeşitleriyle yazılan pusulaya bağlıdır. O pusula ile Yaratan, bir nevi emirleri hükmünde olan kanunlarla ilgili program ve hizmet listesini onlara vermiştir. Dikkat edilecek olursa, Yaratan, kendi ilim kitabından, meselâ arının vazifesine ait miktarını bu emir pusulasında yazmış ve arının beynindeki hâfızaya koymuş, yani arıya vahyetmiştir. (Bkz. 16/Nahl, 68). Arının belleğindeki bilgilerin anahtarı, arıya has bir lezzettir. Belki de arının yönlenişi tamamen zevke meyletme ve uyarılma derecesiyle ilgili olabilir. Hayvanlardaki bu vaziyeti “içgüdü” şeklinde bir kavram uydurarak çözdüğümüzü sanmamız, düşünme ve araştırma yapmaya kapıları kapamak olduğu gibi, kolaycılığa kaçmaktır da. Neden acaba arı durup dururken içgüdüsünü çalıştırıyor; Uygun çiçeklere yöneliyor, çok uzaklaşsa da kovanını bulabiliyor?! Bazen de bu içgüdü sayesinde arı kendini fedâ eder. Acaba tavuğa yavruları için köpeğe atlayıp onun pençeleri altında hayatını kaybettiren içgüdü, vazifesinin icrâsındaki haz ve lezzet dışında, neyle ifade edilebilir? Bu içgüdü denen bilgi fihristleri ve reçetelerini kim, neden koymuştur? Her bilgiyi bir hayvan neden takip eder, ona uyar? Ayrıca bu hayvanlar bu görevlerini icrâ ederlerken, evrendeki düzene katkıları olan ödevlerini nasıl düşünebiliyorlar? Tüm bunlar, haz ve lezzetin kâinatta çok esaslı bir gerçek olduğunu gösteriyor. İnsan davranışlarının da bu gerçeğin dışında kalmayacağı açıktır. Haz ve lezzet, evrende canlı ve cansızların davranış ve hareketlerinden sorumlu olduğunu, haz ve lezzetin sadece cinsel nitelikli olmadığını görüyoruz. Cansızlarda bile neticesi bilinmeden yapılan baş döndürücü hareketin temelinde Yaratıcının eşyaya koyduğu kurallara uymanın verdiği lezzetten bahsetmek gerekir.
Eşyanın kendi mâhiyetindeki ilâhî emirler olan kanunlara şevk ve lezzetle uyduğunu müşâhede ediyoruz. Atomdaki esrarengiz, çok karmaşık, insanı çıldırtan faâliyet ve yıldızlardaki mistik danslar, hep bu lezzetin ipuçlarıdır. Aksi halde, akılsız güneş bu kadar vazifesini nasıl düşünsün, inek insanı düşünerek nasıl süt versin? Hepsi bebek gibi olan insanoğlunun ihtiyaçlarına niçin titresinler? Bütün bunlar, Yaratıcı’nın eşyaya koyduğu kanun ve emirler sâyesinde olmakta ve arzın efendisinin, yeryüzünün halifesinin insan olduğunu, diğer yaratıkların ona hizmet ettiğini göstermektedir. İnsanın da âfaktaki ve enfüsdeki tüm hârika düzeni görmesi ve Yaratanına şükretmesi gerekmektedir.
İnsanın, davranışları sayısınca haz ve lezzet çeşidinden bahsetmek mümkündür. Ruhu koruyan diğer iki kuvvette de olduğu gibi, bu kuvvetin üç mertebesi vardır: Aşırı oluşu, vasat/orta oluşu ve yetersiz oluşu. Bu kuvvetlerin her çeşidinde bu dereceler sözkonusudur. Aşırısı ve yetersiz oluşu patolojik, orta derecesi sağlıklı olanıdır. Her davranışını zevk ve haz almaya göre şekillendiren insan, bu kuvveti fazla kullanmaktadır, böylece aşırılığın getirdiği anormallik ve problemlere yuvarlanmaktadır. Meselâ, yeme zevkinin aşırısı, birçok yönden
RAHMÂN VE RAHÎM
- 919 -
zararlıdır. Beden ağırlaşarak hareket kabiliyeti azalır. İnsanı, bedenî hastalıklara açık hale getirir. Yenmeyecek şeylere iştah şeklinde artış olursa, örneğin, bağımlılık yapan maddeleri hele aşırı şekilde tüketirse hem organik ve hem de ruhsal sağlığı bozulacaktır. Yeme, içme ve diğer zevklerin yetersizliği ise organik sağlığın ve bunun sonucunda da ruhsal sağlığın bozulması demektir. Sağlıklı olan, mubah ve doğru olan ise, orta derecedir. Gereksinimler vücut için zararlı olmayacak ve yeterli derecede, toplum ve insan haysiyetini ortadan kaldırmayacak kadar mûtedil tarzda karşılanmalıdır. Aslında insan davranışlarında hazzın nedeni, ihtiyacın giderilmesidir. İnsanoğlunun davranışlarını, ihtiyaçlarının türü belirler. İhtiyacın hissedilmemesi sosyal ve doğal çevre ile alışverişin sonlanması ve ilişkinin bitmesi ve dolayısıyla uyumun sona ermesi demektir.
İkinci Kuvvet: Ruhu koruyan insan davranışlarının ikinci kaynağı, öfke kuvvetidir. İnsanın bedensel ve ruhsal bütünlüğüne karşı yönelen tehditleri ortadan kaldırmaya yönelik bir kuvvettir. Öfke, genel olarak negatif yönleriyle anılan bir davranıştır. Ama gerçekte böyle değildir. Öfke, saldırganlık ve şiddet kuvvetinin hiç bulunmaması ve yetersizliği, uyumu bozar, patolojiktir. Öfkenin yetersizliği durumunda, çaresizlik ortaya çıkar. Bunun sonucunda fobi denen, korkulmaması gereken korkma hastalıkları görülür. Hastalık hastalığında da esas bozukluk, agresif/öfkeye dayalı kuvvet yetersizliğidir. Kişi, bu hastalıkta, mantıksız şekilde hasta olmaktan korkar. Normali ise, sağlığına dikkat etmek, temiz olmaktır. Aşırı derecede artmış saldırganlık kuvveti de bozukluktur, dengesizliktir.
Üçüncü Kuvvet: Ruhu koruyan bir diğer özellik de “akıl”dır. Akıl; maddî olan ile maddî olmayanı idrak eden, anlayan bir kuvvettir. Akıl; tasavvurları, düşünceleri ve arzuları seçip mantık kurallarına göre eşya ve olaylar arasındaki müşterek noktaları bulup tahlil ve tesbit ederek bir sonuca varır. Böylece mevhumlarla dıştaki varlıklar arasında mutabakat temin eder. Kıyas ve karşılaştırma yoluyla, bildikleri yardımıyla bilmediklerini öğrenir. Hem basitten komplekse, hem kopleksten basite doğru düşünüp neticeler çıkarır.
Aklın algılayıcı fonksiyonları beş dış ve beş iç olmak üzere ayrılırsa, anlaşılması kolaylaşabilir. Ayrıca beyin, vücudun otonomik fonksiyonlarının icrâsını ve hareketi de gerçekleştirir. Akıl kuvvetinin kaynağı ruh (Kur’an, buna “kalp” der) ve beyindir. Şöyle ifade etmek daha doğrudur: Ruh, aklî eylemlerini beyin yoluyla gerçekleştirir. Beş dış kuvvet; görme, işitme, dokunma, tatma ve koku gibi dış duyulardır. Bu algılar yoluyla beyne çevreden bilgiler taşınır. Fakat dış algılar, bir aynanın önüne geleni gördüğü gibi görür ve algılar. Aynadaki görüntüyü etkileyen birçok sebep vardır. Aynanın cinsi, rengi, büyüklüğü ve ışık durumu gibi. Ayna, önündeki her şeyi alıp değerlendirdiği ve birçok dış ve iç nedenin, gerçeği değiştirdiği gibi, beyne ulaşan bilgiyi birçok durum değiştirir. Beş duyudan herhangi birinin tıbbî hastalığı, algılamayı engeller. Ruhsal hastalıklarda da algılanma engellenmese bile bozulur ve değişir; illüzyon ve hallüsinasyonlar şeklinde, olmayan nesnelerin algılanması gibi anormallikler ortaya çıkabilir. 3477
Ben Kavramı
“Ben” (ego), ruhun bir sıfatıdır. Kendine has bir varlığı yoktur. Nasıl ki, sıfat ve isimlerin, vasıflandırdıkları ve isimlendirdikleri varlık ve şahıslardan ayrı
3477] Ramazan Özcankaya, a.g.e. s. 43 vd.
- 920 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vücutları yoktur. Aynen bunun gibi, ruhtan ayrı ben’in vücudu da yoktur. Yine, vicdanın (süperego) da ruhtan ayrı bir vücudu yoktur. Ruhun sıfatı veya bazı özellikleri bu isimler altında toplanmıştır.
Ben, insanın farklı yapılarını birbirine bağlayıp tek bir mâhiyet içinde toplayan bir bağdır. Böyle olmasaydı; insan kendinden bahsederken; hücre, doku ve organlarına sahibiyet duyamayacaktı. Ancak, burada derin bir aldatmaca vardır. Bir şeye sahip olmak için, onu yapmasını bilecek ilim, yapmayı tercih edecek irâde, yapımına lâzım olacak maddeye de yine bu yönleriyle sahip olma ve bu maddeleri bir araya getirme güç ve kudreti kendisinde bulunmalıdır. Söz gelimi, 50 yaşındaki bir insanın, 50 sene önce var olmayan ben’i, nasıl oluyor da, birçok ihtimaller içinde; kendi ruhuna uygun (tabii ki, ruhun varlığı ve onun yaratılması için de aynı şeyler geçerli) bir vücut, doku, organ, cinsiyet ve niceliğe sahip olduğunu düşündüğümüz varlığı yapmaya karar vermiş, sınırsız ihtimaller içinde, şu andaki en uygun bedeni seçmiş olsun, bunu yapmasını bilebilsin, yapısı için gerekli maddeye sahip olsun ve yapma kudretinde olsun ve yapsın ki, kendisinin sahibi olsun? Bunlar “benim” desin!
Sahip olması için bunlar da yetmiyor. Vücudunda, her cihaz tüm evrenle ilgilidir. Gözünün güneşle ve onun ışınlarıyla, dolayısıyla ozon tabakasının yapısıyla, diğer cihazlarının da her şeyle ilgisi vardır. Vücudunun kendi dışındaki en küçük bir olumsuzlukta dahi varlığını devam ettiremeyeceğinden, çevreye de hâkim olması gerekiyor. Olabilir mi? Varlık sahnesinde meselâ 50 sene önce hiç olmayan biri, bunlara nasıl sahip olabilir? Demek ki, egonun bu sahipliği, bir çeşit ön kabuldür; gerçekle alâkası yoktur. Bir çeşit sahip olmaya bir niyet ya da bir çeşit hayalî bir sahip olmaktır. Ben’in bu hayalî sahipliği, başkasının “verme” fiiline bağlı olduğundan, bir çeşit hürriyettir. Hürriyet başkasına bağlı ve başkası tarafından verilen bir sıfattır.
Ego, ruhun kendine bir vücut ve kıymet verme sıfatıdır. Ego, bir ölçü âleti gibi kendi sınırlarını çizerek varlığının farkında olur. Çünkü sınırları çizilemeyen bir şeyin özellikleri tam anlaşılamaz. Ego, kendi dışındaki varlıkları anlayacak çok özel bir ölçü âletidir. Yani ego, kendinde olmayanı farazî kendinde olma durumuyla ölçer. Diğer ölçü âletleri, var olan bir maddeyi ölçmek için, ego ise kendinde olmayanı ölçmek için vardır. Böylece gereksinimlerinin farkında olur. İhtiyaçlara gücünün yetmediğini de, ölçtüğünün kendinde olmadığını anlarsa, bir teşekkür âletidir. Bir şeyi ölçme özellikle var-yok şeklinde ise, egonun tercih fonksiyonu vardır.
Ego; kâinatın her tarafında kendini gösteren kanunları, eşya ve evrenin anlamını açan bir anahtardır. Ancak, egonun kendi anlam ve özellikleri de çok gizli olan birer tılsımlardır. O, egonun gerçek anlamının bilinmesiyle, o garip muammâ, o enteresan tılsım açılır ve evrenin tılsımını ve evrenin niçin var edildiğini kavratan hikmetli Yaratıcı, insana emanet olarak, Rab’lığının sıfatlarını ve işlerinin anlamlarını gösterecek, ayrıca diğer insanlarla ilişkilerinin devamı için tanıttıracak, işaret ve örnekleri içine alan bir benlik vermiştir. Böylece benlik, karşılaştırmalarla ölçen bir ölçü âleti gibi, ölçeği, anlayacağı ve varlığının amacı olan; kendini yoktan var edenin yaratıcılığını ve O’nun işlerini bilir. Egonun yapısı; sınırsız bir ilmi, varlığı, sınırsız bir kuvvet ve irâdeyi anlamaya uygundur. “Ben” dünyayı yutsa doymaz bir sahiplik duygusuna sahiptir. Varlığı sonradandır.
RAHMÂN VE RAHÎM
- 921 -
Öyleyse kendi dışında biri tarafından yaratılmıştır. Yaratanın yarattığı eşyada bir maksadı vardır. O yüzden, egonun sıfatı olan ruhun yaratılmaktan amacı, Cenâb-ı Hakk’ın hakkıyla bilinmesidir.
Mükemmel bir sanat eseri olan insana yaratıcının, egoyu vermesinin anlamı şu olmalıdır: Tüm tercihlerini eksiksiz ve sınırsız hikmete uygun yapan yaratıcı, bu yaratma sıfat, ilim, irâde ve kudretini ve işlerini bilecek bir cihaz olarak, insanın ruhuna benlik diye bir sıfat verdi. Zira sanatkârlık sıfatının en önemli gereği, sanatın sergilenip gösterilmesidir. Yaratıcının tüm bu sınırsız ilim, irâde ve kudretini göstereceği ve bunu tartıp anlayabilecek bir varlık yaratması, yaratma sıfatının gereğidir. İnsan ve kâinat çok ince ve her basit noktada sınırsız bir faydaya cevap verecek şekilde yaratıldığına göre, bunların yaratılmasındaki maksat, Yaratıcının kendisini onlara bildirmektir.
Bu sınırsızlığın anlaşılmasının gereği de, ona en azından hayalî bir sınırlama getirmektir. Çünkü, sınırsız ilim, irâde ve kudreti, ego anlayamaz. İşte bu hayalî sınırlamayı yapıp kendisini yaratanın ilim, irâde ve kudretini anlayan egodur. Yoksa insan bir robottan farksız olacaktı. “Ben” diyemeyecekti. Ben dese de sahiplik hissetmeyecekti. Öncelikle de, kendilik sınırları olmadan ilim yapamayacaktı. Müşâhede edeceği, inceleyeceği objeleri kendi varlık sınırlarından ayıramayacaktı. Kendine bir sınır çizemediğinden, diğer insanlara da bir sınır çizemeyecek, toplumsal iş bölümü, paylaşma ve sınır tanıma diye bir şey olmayacak, dolayısıyla sosyal hayat olmayacaktı. Egonun varlığı, kendinden değildir; çünkü bu bir sıfattır; insan ve kâinatın varlığı kendinden olmadığı gibi.
Öyleyse, kendinin sahip olduğunu sandığı ilim, vücut, irâde ve yapma fiili de gerçekte kendine ait değildir. Bu, geçici bir kabul sıfatıdır. Ego, aslında hiçbir şeye gerçek anlamıyla sahip değildir. Ben dediği vücudundan başlayalım. Acaba, ben dediği vücudunun hangi hücre zarını, çekirdeğini vb. o düşünüp karar verip yapmıştır? Her maddî varlığın yapıtaşı olan atomu, o mu kurmuştur? O zaman insan neye sahiptir? Demek ki ben’in de iddiası hayalîdir, ancak çok yararlı bir hayal, çok faydalı bir tasavvurdur.
Gerçeği değerlendirme yetisinin en kapsamlı tanımı da budur. Yani, ben sahibim derken de sahip olamadığımızı bilmek, sınırlarımızı doğru çizmek. Eğer böyle anlamazsak, hayalde düşündüğümüze sahip olduğumuzu zannedersek (hiç sahip olsak verir miydik kendimizi basit toprağa), ilimde olanla kudrette olanı karıştırırsak benlik sınırlarımız kaybolmuş demektir. Bu da, tam olarak ruhun dengesinin bozulup hastalanması demektir. Biz, insan olarak hepimiz sahip olmadığımız halde, sahip olduğumuza inanan mecnunlarız. Tüm varlıklara kendimize göre hatlar çiziyor, bizim olmayanı esas sahibinin râzı olmayacağı şekilde değerlendiriyor, kullanıyoruz.
Egonun Özellikleri:
1- Ego, kâinat ve insanda görülen sıfat, isim ve fiilleri tartan ve ölçen bir ölçüm cihazıdır. Egonun en önemli özelliği budur. Bir örnekle bu özelliği özetleyelim: Sınırsız ve her şeyi kuşatan bir güzelliği, seyredenlerin kavrayabilmeleri için, ya o güzelliğin zıddı ile mukayese edecek (ki, bu gerçekte bir sınırlamadır; demek, o güzelliğin dışında kalanlar var), ya da kendisinde o güzellikten bir numune olacak ki; şöyledesin: “benim güzelliğim buraya kadar, bundan sonraki
- 922 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onundur.” İşte ego, her ikisini de yapar. Önce kendisinde bir sahiplik farz eder. Onunla kendi dışındakileri karşılaştırarak kendi sınırını anlar. Diğer taraftan kendi kusurlarını görerek, kendi dışındakilerin isim, sıfat ve kudretini anlar. Kendi sınırlılığını, noksanlığını fark ederek hem kendi türündeki insanları, hem diğer varlıkları ve hem de sınırsız olan Yaratıcıyı kavrar. Bu nedenle Allah’ı bilmenin esas şartı, kendini bilmektir.
Kendini bilemeyecek kadar benlik sınırları belirsiz bir kişi, Allah’ı bilemediği gibi, eski Yunan filozofları gibi, benliği şişen bir insan da, diğer insanlarla, canlılarla ve tüm evren içinde ne varsa onlarla herhangi bir uyum geliştiremez. Kendini onların sahibi sanır. Biraz daha ileri giderek, ilâh/tanrı yerine koyar tüm âcizliğiyle birlikte kendini. “Kendi hevâsını (kötü duygularını) ilâh/tanrı edinen ve Allah’ın bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâlâ ibret almayacak mısınız?” 3478
Benliğin bu yapısı nedeniyle, sınırsız ve mutlak olan bir varlığı anlamak için var olduğu anlaşılır. İlk çağlardan beri, insanoğlunun bir şeye muhakkak inanması ve bu inanma gereksiniminin kaynağı işte buradadır. Kâinatta, nesnelerin algılanma şartlarından biri, zıddının olmasıdır. Ya da zıt sıfatların birbirine müdahalesidir. Nisbiyet (rölavitive) Einstein tarafından fark edilen en önemli fizik kuralıdır. Gerçekten eşyanın kendini fark ettirmesinin en önemli şartı nisbiyettir. Ego, bu yönüyle ruhun bir nisbiyet cihazı gibidir. Nisbîliğin tersi mutlaklıktır ve sınırsızlıktır. Öyleyse egonun esas var oluş nedeni mutlak olan Allah’ı bilmektir.
İnsanoğlunun müşâhedeleri göstermiştir ki, kâinatta her şeyin zıddı vardır; nisbîliğin de zıddı vardır, o da mutlaktır. Mutlak olan, madde olamaz; öyleyse mutlak ve sınırsız varlık Allah’tır. Nisbiyet, eşyalar arasındaki bağlardır. Yani, iki eşya arasındaki nisbîlik, bir nesnenin diğerine karşı kendi kuralının dışına çıkmasıdır. Ona karşı durum almasıdır. Bu nedenle, evrendeki kurallar kadar da nisbiyet kuralları sözkonusudur. Bu nisbiyet kuralılıyla ego, insanları anlar, onların varlığını fark eder, diğer insanlarla ilişkilerini sağlar. Böylece insanlar arası sosyal bir sistem oluşur. Ego, aynı zamanda gerçeği değerlendirme ve ölçme cihazıdır.
2- Ego, kendini dünyada ebedî/sonsuz zanneder. Başkalarının başına gelen birçok ölüm olayının kendi başına gelebileceğini kendiliğinden düşünemez. Bunun sebebi, dikkatsizken ve ortalık sisliyken kendi sınırlarını aşırı genişletmesidir. Ancak, ruhun koruyucu kuvveti olan akıl, dikkatli bir incelemeyle bunun kavrar. Bu duruma ego itiraz edemez.
İnsan hayatına dikkat edildiğinde şöyle bir gerçekle karşılaşılır: Âdeta insan 60-70 yaşlarında hükmü infaz edilecek olan, müebbet hapisteki bir idam mahkûmu gibidir. Bu idam ve ölüm kanununun dışına hiç kimse çıkamadı, çıkamaz. Bilimsel gelişmelerle -olması kesinlikle mümkün değildir ya- farz-ı muhal dünyada ölümsüzlüğün yolu bulunsa, o zaman da dünyanın zenginlikleri o nüfusa karşılık vermeyecek ve bazıları azla tatmin olmayacaktır. O yüzden, insanlar arasında çıkacak büyük savaşlarla yine hüküm aynı olacaktır. İnsan, akıl ve mantığıyla konuya dikkat ettiğinde, bu gerçeği kavrar. Ancak egonun rengiyle konuya bakıldığında, ego kendini ebedî sanır. Sonuçta bir çelişki doğar. Buna
3478] 45/Câsiye, 23
RAHMÂN VE RAHÎM
- 923 -
temel çatışma denir. Bu temel çatışma, birkaç yoldan çözülebilir, ya da kişinin inanç durumuna göre hiç çözülemez. Sonuçta, çözülemeyen bu çatışma, insanlarda temel bir mutsuzluğun nedenidir. Çatışmanın birinci ve en sağlam çözüm şekli, biyolojik ölümün gerçekte bir ölüm olmadığını kabul edip âhirete yakînî bir şekilde iman etmektir. İslâm, bu temel çatışmayı âhiret inancıyla tamamen çözmüştür.
Egonun kendini ebedî/sonsuz sanmasıyla, akıl kuvvetinin aksini (ölümü) kavraması sonucu doğan temel çatışmanın ikinci çözümü, akıl kuvvetini yok sayma yoludur. Bu ise, zevk ve eğlence ile ölümü hatırlamak istemeyip unutmak, alkol gibi sahte keyif veren ve bağımlılık yapan maddelerle aklı ortadan kaldırmakla yapılabilir. Zaten insanların bir kısmı da böyle yapmaktadır. Ancak, bu yol, maksadın aksine, azap ve elemlerle doludur. Çözmek için çabaladığı çatışma, çok daha kompleks hale gelip başka çatışmaları doğurur. En huzurlu ve doğru yol, egonun şu itirafıdır: “Ben, sonsuz ve ebedî değilim, başkasının varlık vermesiyle hayattayım. O, benim varlığımın ebedî olmasını isterse ancak o zaman sonsuz olurum. O, dünyada duyu ve algılarla koyduğu gereksinimlerimin hemen tamamanı karşıladığı gibi; içimdeki ebed arzusunu da âhirette karşılayacaktır.” İşte bu inanç ve itiraf, temel çatışmanın tek gerçek çözümüdür.
3- Egonun diğer bir özelliği; ego haz ve lezzetin kaynağıdır. Ego, yani bir şeye sahip olmayı ölçen cihaz olmasaydı; lezzet ve haz sadece bir bilgi olarak kalırdı. Bu haz bilgisi, lezzet alana ait olmazdı. Eğer insan, gereksinimi olan bir şeyi, tek Yaratıcı’dan bilmezse, hem ihtiyaçlarının kendine ulaşmasında cimrilik, yavaşlık, düzensizlik, zorluk, pahalılık ve karmaşa olacağı düşüncesini yaşayacaktır; hem de ihtiyaç maddelerini rahat kullanamayacaktır. Meselâ; bir meyve, insan teknolojisiyle yapılsaydı, siz onu zevk ve haz alarak yiyebilir miydiniz? Bunun imkânsız olduğunu, vitamin haplarından rahatlıkla anlayabiliriz. Bundan daha büyük haz, kalbin huzur ve mutluluğudur, o da Yaratıcı’nın kabulü ve O’na itaat edilmesiyle gerçekleşecektir. Ego, mutlak tek Yaratıcı’yı kabul ederek, sınırsız sayıda sahte tanrıya kul ve köle olmaktan kurtulup, huzur-ı kalbe ulaşır, gerçek mutluluğu yakalar. Ego, tek Allah’a inanmadan fıtratının istediği gerçek saâdeti yakalayamaz.
4- Egonun bir özelliği de, ödül gördüğü zaman “keşke ben de öyle yapsaydım, böyle olsaydım” demesidir. Ego, bu düşünceyle de yetinmeyip biraz daha ileri giderek o ödüle sahip çıkar. Hizmet ve ceza ile muhâtap olduğu zaman ise, hiç üzerine almaz, görmezlikten gelip “bana ne” deyip hizmetten kaçmak ister, cezayı üstüne almaz. Ödül dağıtılağında hemen hazır olduğu halde, hizmet zamanı yoktur. Ego, bu özelliğiyle sorumluluktan kaçar. Hem sorumlu olmasın; hem de bazı değer ve ödüllere sahip olsun ister. Yani ego, bencil ve benmerkezcidir. Egoya göre, başkaları hizmet için, kendisi ücret için vardır. Ego, iman ve akılla dizginlenmezse, onun şu istekleriyle yer fesada uğrayacaktır: “Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse bana ne?”, “Sen çalış, ben yiyeyim.”
5- Egonun kendine özel ve çok geniş bir dünyası vardır. Bu dünyanın esasını arzu ve emelleri, ümitleri, yakın çevresi ve ihtiyaçları oluşturur. İnsanın ihtiyaçlarının bitmesi demek, hayat ve dünya ilişkilerinin kesilmesi demektir. Her insanın hayalî dünyası kendine özeldir.
6- Ego, içte olanın hükümleriyle dışta olanın hükümlerini karıştırır. Egonun
- 924 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bu sıfatı, insanı haktan, gerçeklerden uzaklaştırır. Böylece hayalde olan ya da olduğu farz edilen ile dıştaki olaylar sübjektif şekilde bencillikle yorumlanmaya çalışılır ve hata edilir.
7- Ego, sabırsız ve acelecidir. Her şeyin ânında vukua gelmesini ister. Yer-zaman sınırlarını tanımaz.
8- Ego, kendine hiçbir yararı olmayan işlerle uğraşmayı sever. Bu nedenle de esas sorumluluklarına zaman bulamaz. Ego, yetenek yönünden tüm hayvanlardan üstün olduğu halde, gereksinimlerini karşılama yönünden en küçük bir kuştan dahi geridir. Çünkü kuşun ihtiyaç ve arzuları sınırlıdır. İnsanınki ise, sınırsızdır. İnsanoğlu, hayvanlardan farklı olarak terakki etmek, öğrenmek, olgunlaşmak zorundadır.
9- Ego, kendi zaafları yüzünden, gerçekleri kavramak istemez. İstemediğine ve işine gelmeyen doğrulara karşı kör ve sağırdır.
10- Ego, zayıf, âciz, fakir ve tembeldir. Ego, menfaatin kaynağıdır.
Ego, tasavvuf geleneğinin ve halkın “nefis” dediği, ruhun bir alt sıfatlar kümesi olarak tanımlanmaktadır. Egonun, bütün bu çelişki ve çatışmalardan kurtulması, yanlışlardan kaçınıp neticede kendisinin zarar göreceği hususlardan sakınması için; ilim, irâde ve kudreti sonsuz olan Allah’a inanıp güvenmesi ve O’nu sevmesi, sevdiğini göstermesi ve O’nun kendisini sevdiğini, merhametiyle davrandığını kabul etmesiyle mümkündür. Bu, ruhun bir görevidir. Nasıl ki, beyin, beş dış algı verilerini toplar; bunları işler ve bütünleştirir. Sonuçta net bir değerlendirme ortaya konulur. Burda, görme ya da işitme duyusunun bütünleyici, birleştirici ve uyum sağlayıcı rolünden bahsetmek mümkün olmaz.
Ego da içten ve dıştan verileri alır. Hatta bunları, çoğu zaman kendi zaafları istikametinde çarpıtarak ve ruhun gerçeği görmesini gölgeleyerek yapar. Bu veriler ruhun kendisinde toplanır. Fıtratının sağlamlığı veya bozulması ve imanı oranında ruh bu verileri değerlendirir; insanın mutluluğu ya da elemleri, ruhun tercihi doğrultusunda gerçekleşir. Nefis veya benlik de dediğimiz “ego”, ruhsal uyumları temsil eden bir özellikler bütünü değildir. Bu uyuma yarayan cevapları toplayıp dengeleyen ve faydalı bir âhenk meydana getiren, ruhun kendisidir. Ruh, bir taraftan ego kavramı altındaki sıfatları toplarken; diğer taraftan, fıtrat, vicdan ve iman kavramı altındaki özellikleri değerlendirir ve tümünden bir sonuca ulaşır. Şuur ve irâdesiyle davranışa hazır hale gelir. Bu analiz ve değerlendirme sonunda beyindeki davranış tuşlarına basılır: Böylece konuşulur, yürünür, uyunur, saldırılır, ya da kaçılır. Yani Allah’a teslim olmuş ve O’na her an kulluk içinde huzurlu bir hayat yaşanır veya egonun kulu veya egonun arzu ve seçimiyle başkasının kulu ve kölesi olunur. 3479
Hayat: Yer ve gökteki yaratıklar, direkt veya dolaylı olarak insana hizmet etmekte. Ama insanın fâni maddesine değildir bu hizmet. Madde, asıl amaç değildir ki, varlık ona hizmet etsin ve ona tâbi olsun. Eğer öyle olsaydı, ölü ve meselâ 80 kg. olan insanın cesedi, 3 kg. olan bebekten daha önemli olurdu. Ama gerçek böyle değildir. Biz o cesedin önemli olmadığını, onu bir an önce toprağa vererek insanlık tarihi boyunca fiilen göstermekteyiz. Bu örnek, bize maddenin mânâya
3479] R. Özcankaya, a.g.e. s. 87 vd.
RAHMÂN VE RAHÎM
- 925 -
hizmet ettiğini, o mânânın da ruh ve ruhun ışığı olan hayat ve hayatın nuru olan şuur olduğunu; hayatı, ruhu, şuuru ve aklı olanlara açıkça gösteriyor. Madde, hayat ve ruhun gösterdiği yönde hareket eder.
Evrenin en önemli neticesi ve yaratılış hikmeti hayattır. Elbette bu hakikat, geçici, kısa, noksan, elemli dünya hayatına münhasır değildir. Olsa olsa, bu hayat ağacının gâyesi, neticesi ve o ağacın büyüklüğüne lâyık meyvesi, ebedî hayattır. Yoksa bu önemli cihazlarla techiz edilen hayat ağacı ve şuur sahibi insan; meyvesiz ve faydasız bir şekilde yokluğa karışacak ve belki mutluluk yönüyle bir serçeden daha aşağı olacak, zelîl ve bîçare yaşayıp yok olup gidecek. Hâlbuki insan, cihaz ve sermaye yönünden yeryüzünün halifesi/efendisi makamındadır. İşte bu dünyada başlayıp esas şekliyle âhirette yaşanacak hayat, ruhun bir çeşit görünümüdür.
Varlığın mükemmelliği hayat iledir. Esasen varlığın hakiki varlığı hayat iledir. Hayat, varlığın nurudur. Şuur, hayatın ışığıdır. Hayat, her şeyin başıdır ve esasıdır. Hayat, her şeyi bir hayat sahibi olan şeye mal eder. Bir şeyi bütün eşyaya mülk ve sahip hükmüne geçirir. “Ey iman edenler! Sizi kendinize hayat verecek şeylere dâvet ettiği zaman Allah'a ve Rasûlü’ne icâbet edin ve bilin ki Allah, gerçekten kişi ile kalbinin arasını açar ve siz O’na haşrolunacaksınız.” 3480
Ruh, hayat kaynağı olduğu gibi, vahy/Kur’an da insanı ihyâ eden, mânen ölü durumundaki canlı cesetleri dirilten hayat menbaıdır.
Güdü: Eskiden “sevk-i tabiî” , yani sevk eden doğal kuvvet denilen güdü veya içgüdü, mekanik ve maddesel olmayan gereksinimlere doğru yönelen davranış demektir. İnsanın daima mazluma acıması, güvendiği ortama doğru meyletmesi ve haklıya sahip çıkma eğilimi, güdüye örnek verilebilir. Bu sebeple haklı olanlar, ümitli olmalıdırlar. Hal-i hazırda insanlar onu desteklemeseler, onu rencide etseler ve ona bir zâlim gibi davranıp zindanlarda dolaştırsalar da, bir zaman gelip insanlardaki doğruya ve hakka olan güdüleri nedeniyle onun saflarına geçeceklerdir.
Bu gerçeği bilen ve insanın fıtratını iyi tanıyan insanlığın zirveleri, hiçbir zaman ümitsizliğe düşmemişlerdir. Dıştan onu gözleyen insanları da onların bu halleri şaşırtmıştır. O hal-i hazırda tektir, fakirdir, âcizdir ve tüm dünya onun karşısındadır. Ancak o şöyle söylemektedir: “Gecelerimiz çok karardı ve karanlık gecelerin sabaları pek yakın olur.”
Güdü, nice zamanlar, bulunduğumuz durum itibarıyla, farkında olmadan, esasen aksini istememiz gerekmesine rağmen, farklı tercihler yapmamızdır. Ancak, bu tercihlerin belki yıllar sonra en uygun yönelimler olduğunu kavrarız. Şöyle deriz: “Neden böyle yaptığımı bilmiyorum. Ancak, en güzelini yapmışım. Daha doğrusu bana yaptırıldı.”
Doğada itme ve çekme kanununun olmaması durumunda, hayat nasıl mümkün değilse, insanda da vicdana ait fiiller olmazsa, sosyal ve ferdî hayat mümkün değildir. Demek, davranışlarımızın en önemli kaynaklarından biri de, doğada olan itme ve çekme kanunlarının karşılığı olan sevme, sevdirme ve aşk gibi duygulardır. Vicdanda dört ana unsur vardır: İrâde, zihin (beyin aktivitelerini
3480] 8/Enfâl, 24
- 926 -
KUR’AN KAVRAMLARI
içermeyen), his ve latifeler, duyular üstü idrâk. Vicdan bu dört öğe ile mutlak mutluluk olan mutlak gerçeği arar.
Vicdan
Vicdan, hangi ırktan, hangi din ve mezhepten, hatta inançlı ya da inançsız, kadın-erkek, yaşlı ve küçük, hangi sosyoekonomik ve kültürel gruptan olursa olsun, insanlar arasındaki ortak değerlerin temsilcisidir. Eğer sosyokültürel çevreyle bağlantılı olsaydı, farklı çevrelerde birbirinden tümüyle farklı vicdanî değerler gelişecekti. Ancak vicdan, sosyal değerlerle şekillenmeyen ortak insanlık değerlerine neden olur. Vicdan, ayrı bir zatî varlığı olan bir yapı değildir. Ruhun mutlak gerçekliğe, Allah’a dönük sıfatlar manzûmesidir. Fıtratın sesidir. Sevgi, insan hakları ve haksızlığa tahammülsüzlük, mazluma acıma gibi değerlerde insanlar arasında fazla bir fark yoktur. Bunlar ruhun vicdan kavramı altında toplanan özellikleridir. Sosyokültürel ve biyolojik farklılıklardan etkilenmeden, hakka/mutlak doğruya yönelen vicdanın, ya da bu kavram altındaki sıfatların, vardığı sonuçlarda sebeplere ve verilere ihtiyacının olmadığı görülür. Vicdanın tüm insanlarda ortak değerleri doğuran bir özellik olması, tüm insanların yaratacısının tek olduğunu gösterir. Esasen, insanda sosyal hayatın kurulmasına öncülük eden de vicdandır. Çünkü bu, insanlar için ortak değer manzûmesidir.
Biz yokken, ya da dünyaya yeni geldiğimiz anda bir şeye karar vermemiz ve tercih etmemiz imkân dışı iken, yaratılmamıza karar veren Yaratıcıyı, vicdandaki dayanak ve medet noktası olarak belirtilen özellikler nedeniyle (yani fıtratla) bilmekte ve unutmamaktayız. Bu da Yaratıcının yaratılana danışmadan koyduğu, bir ressamın sanatı altındaki imzasına benzer şekilde bir imzadır. O ister istemez, O’nu gösterecektir. Zira, arzu ve gereksinimleri sonsuz olan insan için gerçek dayanak ve medet noktası, kudreti sonsuz bir Yaratıcıdır. İnsanoğlunun tüm arayışları vicdanın bu iki özelliğinin sonucudur. Sağlam, güvenilir, ezelî ve ebedî bir kurtarıcı bulmak. Çünkü insan ilmi, sanatı, siyaseti, hukuk ve adâleti... hep sınırsız ihtiyaçlarını karşılamak için yapmaktadır. İhtiyacın karşılığı ise, sonunda mutlak bir dayanak ve ihtiyaçlarının giderildiği bir hâcet kapısıdır. Acz ve yoksulluğu ise, her zaman ve her yerde karşısındadır. Vicdan, âdeta delil ve verilere ihtiyaç görmeden anlayabilen ve sezebilen biliş üstü bir bilinç ve şuurdur. 3481
“Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de fücur ve takvâyı (kötülüklerini ve iyiliklerini) ilham edene yemin olsun ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.”3482 Kur’an’ın bildirdiğine göre nefsin iki ayrı yönü olduğunu, bir kısmının “hevâ”dan, yani insanı Allah’ın yolundan alıkoyan bencil tutku ve hırslardan oluştuğunu biliyoruz. Nefsin öteki kısmı ise, insanı Allah’a ve dinin içerdiği doğrulara yöneltir, nefsin içindeki “fücur”dan sakınmasını sağlar. Nefsin bu kısmı, vicdandır. Vicdan, insana Allah tarafından üflenmiş ruhtan kaynak bulur. Kur’an’da Allah’ın insana kendi ruhundan “üflediği” haber verilir: “O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya çamurdan başlayandır. Sonra onun soyunu bir sülâleden (özden), bayağı bir sudan yapmıştır. Sonra onu düzeltip bir biçime soktu ve ona ruhundan üfledi.” 3483
3481] R.Özcankaya, a.g.e. s. 131 vd.
3482] 91/Şems, 7-10
3483] 32/Secde, 7-9
RAHMÂN VE RAHÎM
- 927 -
İşte insanın sahip olduğu tüm güzel vasıflar, Allah’ın kendisine üflemiş olduğu ruhtan kaynaklanmaktadır. İnsan, eğer nefsin fücuruna (hevâsına) saplanarak bu ruhu örtmezse, Allah’ın bazı sıfatlarını üstünde taşımaya, Peygamberimiz’in ifadesiyle “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmaya” başlar. Allah, sonsuz akıl sahibidir; O’na kulluk eden bir mü’min de üstün bir akla sahip olur. İnsan Allah’a ne kadar yakınlaşır, O’na ne kadar teslim olursa, O’nun ahlâkıyla daha çok ahlâklanır ve “yaratılmışların en hayırlısı”3484olur.
Ruh, insanı vicdana yöneltir. Nefsin içinde, insanı daima kötülüğe çağıran hevâya karşın, onu daima iyiliğe çağıran bu vicdan da vardır. Dolayısıyla insan, içinde, kendisini sürekli olarak doğruya çağıran şaşmaz bir pusulaya, yani vicdana sahiptir. Allah, insana nefsinin fücurundan sakınmayı ilham etmektedir. Bu ilham, vicdandır. Dolayısıyla vicdan, bir anlamda Allah’ın sesidir. İnsan sürekli olarak bu sese kulak verdiği ve Kur’an’ın gösterdiği temel prensipleri tam olarak özümsediği takdirde, sürekli olarak doğru yolda ilerleyecektir. “Hayır, zulmedenler, hiçbir bilgiye dayanmaksızın kendi hevâ (istek ve tutku)larına uymuşlardır. Allah’ın saptırdığını kim hidâyete erdirebilir? Onların hiçbir yardımcıları yoktur. Öyleyse sen yüzünü hanîf (Allah’ı birleyen) olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak, insanların çoğu bilmez.” 3485
Âyetlere göre, inkâr edenler nefislerinin fücuruna, yani hevâlarına uyarak sapmışlardır. Buna karşın mü’minlerin yapması gereken, Allah’ın insanlara vahiy yoluyla ulaştırdığı dine uymaktır. Ve bu din, Allah’ın insanları yarattığı fıtrata (yaratılışa), yani Allah’tan kendilerine üflenmiş olan ruha, vicdana uygun düşmektedir. Mü’min, günlük hayatta sürekli olarak birkaç seçenek arasında tercih yapmak durumunda kalır. Karşılaştığı alternatifler içinde, Allah’ın rızâsına en uygun olanını, dinine en yararlı olanını seçmekle yükümlüdür. Bu seçimi yaparken önce Kur’an’ın, sonra da vicdanının hakemliğine başvurmalıdır. Çoğunlukla, muhâtap olduğu seçenekler karşısında vicdanı ilk olarak devreye girer ve hangi seçeneğin Allah’ın rızâsına daha uygun olacağını ona söyler. Ancak, ikinci aşamada hevâsı da devreye girecek ve onu diğer alternatiflere yöneltmeye çalışacaktır. Bunun için de genellikle insana mâzeretler (daha doğrusu bahaneler) fısıldar. Mü’min, nefsinin kendisine fısıldadığı şeytânî vesveselere, bahanelere kulaklarını tıkamalı ve vicdanının kendisine gösterdiği ilk doğruyu uygulamalıdır.
Nefsini arındırıp temizleyen, yani nefsinin fücurunu kabul edip Allah’ın ilhamına uyarak ondan sakınanlar kurtulacaklardır. Bu, ebedî ve gerçek kurtuluştur, yani Allah’ın rızâsını, rahmet ve cennetini kazanmak... Buna karşılık, nefsini örten, yani onun fücurunu, pisliğini dışarı atıp temizlemeyen, içinde saklı tutan kişi ise yıkıma uğrayacaktır. Yıkım da Allah’ın lâneti ve cehennem azâbı demektir. Herkesin nefsinde mutlaka kötülük vardır. Bir insanın, nefsindeki kötülükten temizlenmesinin tek yolu ise, bu kötülüğün varlığını kabul etmesi ve Allah’ın gösterdiği biçimde ondan sakınmasıdır.
İşte mü’minlerle kâfirler arasındaki önemli farklardan biri, bu noktada ortaya çıkmaktadır. İnsan, ancak İslâm’ın verdiği bilgi ve terbiye sonucunda nefsinin içinde kötülük bulunduğunu ve ondan sakınması gerektiğini öğrenir ve kabul
3484] 98/Beyyine, 7
3485] 30/Rûm, 29-30
- 928 -
KUR’AN KAVRAMLARI
eder. İnkârcılar, nefislerindeki kötülüğe teslim olurlar ve bu nedenle nefislerine/hevâlarına aykırı gelen şeyleri kendilerine tavsiye eden hak dini ve o dini tebliğ edenleri yalanlarlar.
Âyette 3486 ifade edildiği gibi, nefsini örter ve onun fücuruna esir olur. Bu, bilinçten yoksunluk, nefislerdeki kötülüğe teslimiyet, bir tür içgüdüsel yaşamdır. İnsana verilen akıl ve şuuru, iman ve takvâ fıtratını kullanmayıp içgüdülerine göre hayatlarını düzenleyenleri Kur’an’ın “hayvan”a benzetme hikmetlerinden biri budur. Bu yolun sonu, nefsi putlaştırmaya, hevâ ve arzuları ilâhlaştırmaya, insanın kendi nefsinin kulu haline gelmesine çıkar. 3487
Nefse, aynı zamanda fücurdan sakınmasını sağlayan bir kabiliyet (takvâ) de ilham edilmiştir. İnsanı Allah'a ve dinin bildirdiği doğrulara, hayırlara yönelten, iyiyi kötüyü ayırdetmesini sağlayan nefsin/ruhun bu yönü, halk arasında “vicdan” olarak tanımlanır. 3488 Halk arasında nefis, sadece olumsuzlukların, yani hevânın temsilcisi sayılması, yanlış, daha doğrusu eksik bir tanımlamadır. Kur’an’ın açık beyanına göre nefsin içindeki, insanı daima kötülüğe çağıran hevâya karşı; onu daima iyiliğe çağıran vicdan da vardır. Dolayısıyla, insan, içinde, kendisini sürekli doğruya, mutlak hakikate çağıran şaşmaz bir pusulaya da sahiptir. Nefsin/ruhun sahip olduğu bu ses fıtratın, ilham edilen takvânın sesidir; Allah’ın üflediği ruhun ilâhî tecellîye ayna olmasıdır.
Nefs ve Ruh Aynı Şey midir?
“Nefs”: Öncelikli olarak bir kimsenin kendisi veya özü anlamına gelir. Açık ve gizli, dünyaya ve ahirete bakan duyuları, maddî ve mânevî becerileri, arzu, heves ve ihtiyaçları, canı, ruhu, hayatı ve istekleriyle kişinin bizzat kendisi, benlik demektir. “Nefs”, ruh ve kalp manasında da kullanılmıştır. Klâsik dinî literatürde ise, şehvet (cinsî ve her türlü aşırı istek) ve kızgınlığın başlangıcı olan, insanın içindeki mânevî güce nefs denilmiştir.
Nefs kelimesi, zaman içerisinde birçok anlam kazanmıştır ki, bunların bazıları şunlardır: Can, kalp, benlik, kan, iç, kimse, beden, izzet, görüş, kötü göz, arzu, yücelik, bir şeyin özü gibi. Nefs kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de, ‘kendiniz, kendileri, kendin, kendim’ gibi ifadelerle tek tek kişi ve çoğul olarak kişiler hakkında kullanılmaktadır. Yine Kur’an-ı Kerim’de, can,3489 kişinin iç dünyası3490 anlamındadır. 3/Âl-i İmrân 61. âyetinde Hz. Muhammed (s.a.s.) ve Hz. İsa (a.s.) anlamında, birkaç âyette Allah’ı (c.c.),3491 bir âyette sahte ilâhları,3492 bir âyette de insan ve cin topluluklarını işaret etmek için kullanılmıştır. 3493
Nefs, tek tek her varlığa işaret ettiği gibi, bu varlıklara yön kazandıran mânevî güce de verilen addır. Bu anlamda nefs, maddî hayatın kaynağıdır, yani
3486] 91/Şems, 10
3487] 25/Furkan, 43; 45/Câsiye, 23. Ayrıca bk. 5/Mâide, 48-49; 6/En’âm, 56, 119; 23/Mü’minûn, 71; 30/Rum, 29; 47/Muhammed, 16
3488] Cavit Yalçın, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 47-48
3489] 6/En’âm, 93
3490] 2/Bakara, 235
3491] 5/Mâide, 116
3492] 25/Furkan, 3
3493] 6/En’âm, 130
RAHMÂN VE RAHÎM
- 929 -
isteklerin merkezidir. İnsan; şekil/madde, yani cisim ve mânevî cephe sayılan ruhtan meydana gelir. İnsanın ruhu onun nefsidir de denmiştir. Hayatın devamı için bedenin bazı şeylere ihtiyacı vardır. Nefs bu ihtiyaçların şekillendiği ve çıktığı yerdir. Nefsin istekleri hayatın devamı için gereklidir. Ancak, nefs başıboş bırakıldığı zaman, aşırı istekler gündeme gelir ve insan o noktada hataya düşer. Kişinin yeme içme, soluk alıp verme, barınma, uyuma, sahip olma arzuları nefsin normal istekleridir. Ancak bu istekler başıboş bırakıldığında, kişi cahil, cimri, hasetçi, gözü doymaz, azgın, sapıtmış, gurura kapılmış bir varlık haline gelebilir. Çünkü nefsin yapısı buna uygundur.
İşte dünya hayatının anlamı nefsin bu istekleriyle mücadele etmede şekilleniyor. İslâm, bir başka deyişle Allah’ın dâveti, kişiye bu mücadeleyi öğretmektedir. İslâm’ın getirdiği ölçüler nefsin isteklerini olumlu bir şekilde yönlendirmeyi sağlar.
Nefs kökünden türeyen ‘nefes’ solunan hava, sevinç ve rahatlık getiren rüzgâr demektir. Yine aynı kökten gelen ‘nifas’ kadının doğum yapması, ‘teneffüs’ ırmağın veya sabahın ortaya çıkması ferahlanma (rahatlama), ‘nefis’ çok hoş, kendisine tutkun olunan şey anlamında kullanılmaktadır. 3494
Dikkat edilirse, nefs ve bazı türevlerinin anlamı “ruh” kelimesi ve türevlerinin anlamıyla çok yakındır. Her iki kavram arasında büyük bir yakınlık, hatta bazı kullanımlar için aynılık vardır. “Ruh” ile “nefs” terimlerinin aynı mı, yoksa farklı şeyler mi olduğu, üzerinde tartışılan konulardan biridir. “Nefs” ile “ruh”u İslâm âlimlerinin çoğu aynı kabul eder. Nefs ile ruhun birbirinden ayrı şeyler olduğunu söyleyenler, bu farklılığı hep sıfatlar yönünden açıklayabilmektedirler. Öyleyse nef ile ruh arasındaki fark, zâtla ilgili olmayıp, sadece sıfat ve özellikler yönündendir. Aslında nefis ile ruh aynı varlıklar olduğu halde, klâsik İslâm geleneğinde nefs, mânevî varlığımızın daha dünyevî, hayvanî ve menfî yönünü; ruh ise daha ulvî, mânevî ve müsbet yönünü ifade eder. Kur’an, insandan söz ederken iki ifade kullanmaktadır: İnsan, topraktan yaratılmıştır ve insan Allah’tan bir nefha (üfleme) taşımaktadır. Sûfîlerin nefs anlayışlarıyla Kur’an’ın bu insan anlayışını birlikte düşünürsek; ruha, insanın Allah’tan kaynaklanan yönlerinin bütünü, nefse de toprak kaynaklı vasıflarının tümü demek mümkün olur.
Nefs ve ruh arasındaki ayrımın zât, mâhiyet ve hakikat açısından değil; sadece sıfat ve özellikler yönünden yapıldığı anlaşılmaktadır. Yani nefs ile ruh aynı cevherdir. Ancak, ruh güzel ve övülmüş vasıfların yeri; nefs de kötü huy, davranış ve özelliklerin kaynağı kabul edilmiştir. Bu itibarla, ruh terbiye edilmiş nefs, nefs ise terbiye edilmemiş ruhtur denilebilir.
Ruhla Nefsî Arzular Arasındaki Dengesizlik
İnsandaki rûhî bunalımların, akıl hastalıklarının nedenleri arasında, ruhla, bazılarının nefis dediği hevâ (kötü duygu ve aşırı istekler) arasındaki dengesizlik ve ilişki bozukluğu gösterilir. İnsanı hayvandan ayıran vee metafizik âlemle ilişki kurmasını sağlayan üstün ruh hali ile yine ondaki içgüdüsel eğilimler arasında bir dengenin sağlanması zorunludur. Eğer bu denge bozulur, ruhun ihtiyaçları karşılanmazsa insan bunalıma düşer. İnsanı ele alan gayr-i müslim psikologlarda
3494] Hüseyin K. Ece, a.g.e.
- 930 -
KUR’AN KAVRAMLARI
görüldüğü gibi, nefsin bir yönü ön plana çıkarılmış, insan ruhuna nüfuz edilmemiş ve onun ihtiyaçları bir bütünlük içerisinde ele alınmamış olur. Hâlbuki Kur’an, bedenin istek ve ihtiyaçlarını karşılamanın, nefsin isteklerini helâl yolla ve ölçülü tarzda tatmin etmenin meşrûluğu yanında; insanın Allah'a olan ruhî gereksiniminin de bir bütünlük içinde değerlendirilmesini öngörür.3495 İçgüdü ve arzular, dünya hayatının gereklerini sağlamak ve Allah'a giden yolda vasıta olmak için verilmiş nimetlerdir. Bu eğilim ve arzulara aşırı ilgi göstermek, Allah’ı ve âhireti unutmak; âhiret saâdeti yanında, dünya mutluluğu için de zararı büyük yanlış tutumlardır.
Ruhun Yüce Allah ile olan ilişkisini kesmek, insanı sadece doymak bilmeyen içgüdüsel arzuların kucağına teslim etmek, sıkıntı ve bunalımların vücudun bütün hücrelerine yayılmasına yol açar. Hayat, o kimse için bir azap ve endişelerle dolu bir açmaz halini alır. Sebepsiz, gayesiz, sahipsiz gördüğü bu âlem, onun için musibet, belâ ve cehennem kesilir. Din gidince fazilet anlayışı da kaybolur, yüksek duygular adına kalpte ne varsa hepsi silinir gider, kalp bomboş kalır. Yerini bir kaos, sonu olmayan bir uçurum kaplar. Bu zindanda müthiş bir belirsizlik içinde olan insan, olaylar ve insanlar tarafından bilinçsizce sürüklenip gider.
Haram arzulara olan tutkunluğun ağır basmasıyla Yaratıcısıyla olan bağlarını zayıflatan insan, hayvanlar seviyesine düşer. Benliğini hissî bir katılık kaplar, mânevî duyarlılığını kaybeder. Şehvet ve arzularını ne kadar doyurursa doyursun, ruhu sürekli açlık çeker. 3496
İlham
Gerek sanat, gerek bilim alanında; duyu organları, beyin ve hâfıza kartları dışında âni bir zekâ esprisi vardır ki buna ilham denir. Bildiğimizin, belleğimizin bittiği yerde, iç dünyamızdan bir güç gelir ve aklımıza sınırsız fonksiyon yaptırır. Bize, ilgi alanımıza göre şiir sunar, bilim kapısını aralar. İlham, bazen mecalsiz hastalara güç ve şifa verir. Bu akıl almaz, hesaba girmez olay, ruhun bedene direkt müdahalesidir.
İlham olayını, sadece çok büyük sanat olaylarında, bilimsel keşiflerde aramaya lüzum yoktur. Herkesin günlük hayatında nasiplendiği pekçok ölçülü ilhamlar vardır. “İçimden geldi, böyle yaptım” dediğimiz nice teşebbüslerimiz gözden kaçan ilhamlardır. İlham, bazen nefs çizgisinden saparak yansır. Ruhtan gelen güç, nefs laboratuarında şer görünümlere bürünür, ihtiraslar ve kavgalara yataklık eder. İlham, özellikle ruh varlığının çok açık belirtisidir. Mekânı yoktur, zamana eğilmez ve insan kompleks bütününde ruh yönetiminin hârika bir tecellîsidir.
İlhamı inkâr etmek; medeniyeti, sanatı inkâr etmek demektir. Mekân ve zaman çizgisi üzerinde beyin, duyu organları ve tüm sinir sistemi fizyolojisi dışında bir mânâ olayıdır ilham. Tertemiz bir gönül ışığında ilâhî sanatın ruh koordinatlarından yansımasıdır.
Ruh konusunda bilimsel gerçekler sayılamayacak kadar çoktur. Zaten hayatın, bilimin, sanat ve edebiyatın kaynağı, ruhun beyin kompütürüne verdiği güç,
3495] Bk. 3/Âl-i İmrân, 14
3496] Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, s. 227-228
RAHMÂN VE RAHÎM
- 931 -
yansıttığı hayal enerjisinde doğmuştur. 3497
Ruh Göçü (Reenkarnasyon/Tenâsuh)
Ölen insanların ruhunun bir hayvan ya da bir insan bedenine girmesi inancına tenâsuh, batı dillerinde reenkarnasyon denir. Reenkarnasyon, şahsiyetin temelini oluşturan anlamda bir ruhun bedenden bedene geçmesi fikridir. Burada ruh, bazen bir hayvan, bazen bir bitki gövdesinde yeniden doğar. Tekâmülünü tamamlayıp daha üst bir ruhanî varlık oluncaya kadar bu seyahat devam eder. Eski Mısır’da reenkarnasyon inancı, sadece Firavunlara özgüydü ve zaman geldiğinde, yarı tanrı kabul edilen Firavun, tekrar dirilip yeryüzüne dönecekti. Piramitlerin inşası altında yatan düşünce bu idi. Bu yüzden de o akıl almaz anıt kabirleri, piramitleri inşâ etmişlerdi ve hayata döndüğünde Firavun aç kalmasın diye, ehramların içlerine gıda yerleştirirlerdi.
Tenâsuh inancı, Hindistan’da Hinduizm’den doğmuş ve buradan Hint adaları, Tibet, Çin, Kore, Japonya ve eski Yunan’a yayılmıştır. Bu inanç, Hinduizm (Brahmanizm) ile beraber, Budizm, Taoizm, Caynizm, Maniheizm gibi Asyanın eski dinlerinde de görülür. Tenâsuh inancında manevî mükâfat veya ceza, yaptığı kötülük ya da iyiliklerin karşılığı olarak ruhunun bir hayvan veya bir insan cesedine girerek alçalması ya da yükselmesidir. Hinduizmde ruhların bir bedenden diğer bedene göçünün başlangıcı belli değildir. Ruh, daha önce bir bedendeki durumuna göre bir hayvan veya bir insan, yahut bir tanrı olarak dünyaya gelebilir. Hindulara göre tenâsuh, yalnızca insana mahsus değildir; tanrılar da ölür ve yeniden başka bir kalıpta doğabilir.
Tenâsuh inancı Hinduizm’in esasıdır. Ruhun kalıptan kalıba dolaşması insanı kemale erdirebilir. İnsan ruhu, hayvan veya beşer bedenlerine girerek çok sayıda varoluşlar yaşadıktan sonra saflaşırsa bu dünyadan giderek saadete ulaşır ve tanrı Brahma’ya veya kâinatın ruhuna ulaşabilir. Budizme göre, bir ruh intikali en küçük böcekten insana varıncaya kadar bütün canlılara şâmil olur. Nirvana adı verilen kurtuluş, insan varlığı safhasında ruhun bütün arzularını yenerek dünya ile alâkasını kesince meydana gelir.
Tenâsuh inancı, eski Yunan’da, Kelt ve İskandinav dinlerinde ve yahudiliğin bazı bâtınî mezheplerinde de görülür.
Bize göre tenâsuh inancı kesinlikle bâtıldır. Tenâsuh ehli, yeniden dirilmeyi, cennet ve cehennemi inkâr ederler. Tenâsuha inanmak, imanla ve özellikle âhiret inancıyla bağdaşmaz. Bir insan, bu dünyada yaptıklarından sorumludur. Sorumlulukta ruhun bedeninin de payı vardır. Bir insanın ruhu, sadece kendisine ait tek bir beden ve bedenin canı ile iyi vasıflar veya kötü özellikler kazanır. Tenâsuha inanılmakla tek bir insan, ayrı ayrı pek çok sayıda hayvan ve insan olarak kabul edilmiş olunur ki, bu imkânsızdır. Bu inanca göre bir insan ruhunun yüzlerce bedeni olmuş olur. Ceza ve ödülü bu bedenlerden hangisi alacaktır? Hâlbuki âhirette her bir insanın bedeni diriltilecek ve ruhu buna iâde edilecektir. Meselâ, bir insan ruhu yüz tane insan cesedine girmiş olsa, gerçekte bu cesetlerin tek bir ruhu bulunur, diğerleri ruhsuz kalmış oldukları için diriltilmez. Hepsi diriltilse, biri ruhlu olarak diğerleri ruhsuz olarak diriltilmiş olur. Ruhsuz beden
3497] Halûk Nurbaki, insan Bilinmezi, s. 87
- 932 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ise insan değildir. Hem ruhun hem de cesetlerin/bedenlerin sorumluluktan payı vardır. İnsan ruhu, ne bir başka insan bedenine ve ne de bir hayvan bedenine nakledilemez. 3498
Ruh göçü anlayışı, insanın ölümle birlikte yok olup gitmekten duyduğu korku ve tedirginliği ortadan kaldırma hayalinden kaynaklanmaktadır. Reenkarnasyona akılcı bir yaklaşım kazandırabilmek için iyi kimselere ait ruhların yüce şahsiyetlere, kötü kimselere ait ruhlarınsa hayvanlara intikal edeceği şeklinde bir yakıştırma yapılmıştır. Esasen, başta vahiy olmak üzere, varlığın evrensel akışı da, insanın sonsuza dek yaşama özlemini karşılamak bakımından İslâm’daki âhiret hayatını bir gerçek olarak ortaya koymaktadır. Dolayısıyla insan, reenkarnasyon gibi bâtıl bir inanışa iltifat etmeden, vahye ve âhirete yakînen iman eder, İslâm’a tâbi olursa, hakikati, ölümsüzlüğü, yani âhirette sonsuz yaşayışı kavramış ve iknâ olmuş olur. 3499
Tenâsuh inancı, mantığa da terstir. Tenâsuh gerçek olmuş olsaydı, dünyadaki hayvan ve insan nüfusunun artmaması gerekirdi. Çünkü ruhların sayısı sâbit olacak, bir insan öldüğünde, başka bir bedende onun ruhu hayat bulacaktı. Böylece sâbit sayıda canlılar mevcut olacak, ruhlar, sınırlı olduğundan, ölü ile yeni doğumların sayısı hep aynı kalacaktı. Hayvan ve insan nüfusu, hep belirli sayıda donmuş olacaktı. Kur’an’da nice âyetler, tenâsuh anlayışını reddeder:
“Onlardan her birine (İnsana) ölüm gelip çatınca şöyle diyecektir: ‘Rabbim, beni dünyaya geri gönder. Tâ ki ben kaybettiğim ömrüm karşılığında sâlih/iyi amelde bulunayım.’ Hayır, asla! (artık dünyaya dönülmez). Onun söylediği bu söz, şüphesiz faydasız/boş sözden ibarettir. Önlerinde ise diriltilip kaldıralacakları güne kadar (dünyaya döndürülmelerine) bir engel/berzah vardır.” 3500
“İnkâr edenlere de cehennem ateşi vardır. Öldürülmezler ki ölsünler, cehennem azâbı da onlara biraz olsun hafifletilmez. İşte Biz, küfürde ileri giden her nankörü böyle cezalandırırız. Onlar orada: ‘Rabbimiz! Bizi çıkar, (önce) yaptığımızın yerine sâlih amel/iyi işler yapalım!’ diye feryat ederler. Size düşünecek kimsenin düşünebileği kadar bir ömür vermedik mi? Size uyarıcı da gelmedi mi? (Niçin inanmadınız?) Şimdi tadın (azabı)! Zâlimlerin yardımcısı yoktur.” 3501
“(Fakat onlar), Onun te’vilinden başka bir şey beklemiyorlar. Te’vili geldiği (haber verdiği şeyler ortaya çıktığı) gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: ‘Doğrusu Rabbimizın elçileri gerçeği getirmişler. Şimdi bizim şefaatçılarımız var mı ki, bize şefaat etsinler veya (dünyaya) geri döndürülmemiz mümkün mü ki, yapmış olduğumuz amellerden başkasını yapalım? Onlar cidden kendilerine yazık ettiler ve uydurdukları şeyler (putlar) de kendilerinden kaybolup gitti.” 3502
“Kim hidâyet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de doğruluktan saparsa, kendi zararına sapmış olur. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü üstlenmez.” 3503
3498] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 6/180-182
3499] Ferit Aydın, İslâm’da İnanç Sistemi, s. 321
3500] 23/Mü’minûn, 99-100
3501] 35/Fâtır, 36-37
3502] 7/A’râf, 53
3503] 17/İsrâ, 15
RAHMÂN VE RAHÎM
- 933 -
“Onların ateşin karşısında durdurulup ‘ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabbimizın âyetlerini yalanlamasak ve mü’minlerden olsak!’ dediklerini bir görsen! Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler (günahlar) kendilerine göründü. Eğer (dünyaya) geri gönderilseler, yine kendilerine yasak edilen şeylere döneceklerdir. Zira onlar gerçekten yalancıdırlar. Onlar, ‘hayat ancak bu dünyadaki ihayatımızdan ibarettir; biz, bir daha diriltilecek değiliz’ demişlerdi.” 3504
“Size âyetlerim okunurdu da, siz onları yalanlardınız, değil mi? Derler: ‘Rabbimiz! Azgınlığımız bize üstün geldi; biz bir sapıklar topluluğu idik. Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha (ettiklerimize) dönersek, artık belli ki biz zâlim insanlarız.’ Buyurur ki: ‘Alçaldıkça alçalın orada! Bana karşı konuşmayın artık!” 3505
Ruh Çağırma
Ruhun varlığını kabul eden, fakat hakkında sapık ve gerçek dışı bir anlayışa sahip olan bazı kimseler, ölmüş insanların ruhlarıyla irtibat kurulabileceğini ve böylece gayb âleminden bilgi alınabileceğini ileri sürmüşlerdir. Bu kimseler düzenlemiş oldukları ruh çağırma seanslarıyla insanları kandırmakta ve onların cehâletlerinden istifade ederek menfaat elde etmektedirler. Ruh, Allah Teâlâ’nın emrinde ve denetiminde olan bir varlıktır. Onun insanlar tarafından çağrılıp bazı istekleri yerine getirmesinin mümkün olduğuna inanmanın hiçbir dayanağı yoktur. Ruh çağırma seanslarında cin, ruh kimliğinde insanlara çoğu yanlış ve uydurma şeyler söylemektedir.
Müzik Ruhun mu Gıdasıdır?
Sabah-akşam müzikle iç içe yaşayanların kendilerini savunmak için dört elle sarıldıkları bir söz vardır: “Müzik ruhun gıdasıdır.” Konfüçyüs’e ait olan bu söz bir nass gibi; tartışılmaz, kesin doğru kabul edilir. Rejimler okullarda müzik dersi verir. Her yıl Eurovizyon müzik yarışmalarına iddialarla, devlet bütçesinden yardımla ve aylarca süren telaş sonrası katılınır. Bazı tv.ler ve radyolar, günde yirmi beş saat müzik yayını sunar. Kasetçalarlar, olmadı volkmenler, o da yetmedi müzik setleri, plaklar demode olduysa gelsin CD.ler, daha neler neler. Dolmuşlarda ha bire çalınan kasetler, konserler, FM radyolar... Hepsinin tek amacı vardır: Ruhlara gıda vermek! Evler bile meyhaneye, sinemaya, gazinoya dönüştü; mescide hiç benzemiyor.
Bunca uğraşa rağmen, ruhların tatmin olmadığını görüyoruz. Rûhî özellikler yok olmuş, sevgiler tükenmiş, gönüller harâbeye dönmüş, mânevî özellikler gıdasızlıktan ölümcülleşmiş. Öyleyse bir yanlışlık var. Ruha bu kadar gıda verilecek, ama rûhî özellikler gittikçe kaybolacak. Kur’an’ın ve sahih hadisin dışında her söz eleştirilir. Doğru da olabilir, yanlış da. Konfüçyüs’ün sözünü incelerken ruh ve nefsi tanımak gerekir.
İnsanın iç dünyası çok zengin. Böyle olduğu halde, bir elini okyanusların dibine, diğerini de uzayın esrârengizliğine uzatan insanoğlu, kendini tanımaya uğraşmıyor. Onun için de mutluluğu yakalayamıyor. Zaten kendini tanısa, yeri ve göğü daha iyi bilecek, aralarındaki irtibatı görecek. Kendini tanısa Rabbinİ tanımış olacak... İnsanın iç benliğinde yerleştirilmiş iyi vasıfların, iyi ahlâkın ve
3504] 6/En’âm, 27-29
3505] 23/Mü’minûn, 105-108; ve bkz. devamı.
- 934 -
KUR’AN KAVRAMLARI
güzelliklerin merkezi ruh; kötü vasıfların yeri de nefis olarak bilinir. Sanat, rûha hitabettiği, gönlü coşturabildiği oranda sanat olur. Nefse hitabettiği müddetçe de şeytanî vesvese ve oltanın ucundaki yem.
Rûhî yönümüzle yükseklere kanatlanabilir, melekleri geçebiliriz. Nefsi ön plana aldığımızda ise dört ayaklıların tabanlarını seyrederiz. İnsan irâdesi (nefsi), istekte sınır tanımamaktadır. İnsan, sonsuz oranda istekten ibarettir. İnsan, nefisle, hoşuna giden her şeyi kendine maletmek, zevklenmek ister. İçimizde devamlı fışkırıp duran bu istek kaynağının arzuları mutlak surette verildikçe, o, sırnaşık insan gibi daha da arsızlaşır. Verdikçe azar, daha da ister. Nefsin midesi yoktur, doymak bilmez. Doysa bile az sonra yine acıkır. Sahibini de yemeye ve yenmeye başlar. Nefsi taşkınlıktan (tuğyan) korumak için hudûdullah’a riâyet şarttır. Nefsi, aklın ve ruhun, daha doğrusu imanın emrine vermeden insanın mutlu, başkalarının ondan memnun ve Rabbinın râzı olması mümkün değildir.
Kur’ân-ı Kerim, ruhun gıdasının müziğin dışında başka şeyler olduğunu söylüyor, ama müziksever, Konfüçyüs’ün sözü kadar itibar etmiyor, doğruluğunu kabul etmiyorsa din tercihini yapmış demektir. Artık müziksever değil; müzikperesttir. Ruha, gönle “zikir” gıdası verilmediği, gıda yerine “zehir” verildiği için şikâyet, sıkıntı, bunalım, stres, intihar gibi problemler gittikçe artıyor. Tatmin olmayan ruh sıkılıyor. Nefsin de doyacağı yok. Yedikçe azıyor, azdıkça gıdalanıyor. Daha değişik zevk ve gıdalar arıyor, sahibini felâkete ve helâke sürüklüyor.
İnsanlar zevk almak için eğlenceye, müziğe çokça yer ayırırlar. Hâlbuki maddî zevk, hiçbir zaman hakiki zevkin yerini tutmaz. Hakiki zevk kısa süreli değildir, maddî zevk ise saman alevidir; bir varmış bir yokmuş gibidir. Aynı zamanda zevkten kısa bir müddet sonra hazzın yerini yorgunluk, acı, maddî-mânevî kayıp, rahatsızlık gibi problemler alır. Meşrû olmayan maddî zevklerin peşinden gelecek gam ve kederler bir yana, yine vicdanı rahatsız etmesi ve Allah katındaki sorumluluk. Bütün bunlara değecek bir getirisinin olmadığından zevk bile sayılmaz maddî zevkler.
Rûhî zevklerinse sonunda böyle problemler yoktur. Rûhî zevklerle ruh, sağlığını korur, gıdasını almış olur. Stres gibi çağdaş problemler, çağdaş insanın çağdaş zevkleri ve tercihleriyle ilgilidir. Gerçek zevk (rûhî zevk) en çok üç şeyde bulunur:
Her çeşit ibâdette, özellikle namaz ve Kur’an okumada; yani zikirde.
İlim tahsil etmekte, öğrendiklerini yaymakta; yani tebliğ ve cihadda.
Âciz ve sayıflara yardımda; yani ihsanda.
Bunların dışındaki zevkler geçicidir. Devamı olmayan bir kuruntu ve aldanmadan ibarettir. Altın kadeh içindeki zehirdir.
Bugün tûbâ ile zakkum farkedilmez olmuş, sanatla sahtesi birbirine karıştırılmış. Nefis ruhun yerini almış. Rûhî özellikler yok gibi; yaşayan ölüler, yani ruhsuzlar topluluğu halinde cahilî toplumlar. Müzik ilâhları ve tanrıçaları, kullarının müzikhollerde, gazinolarda âyin ve ibâdetleriyle yetinmiyor; stadyumlar, açık alanlar gibi daha büyük mâbedlere toplanmalarını istiyor artık. Nefis, bu tapınma ve kendinden geçerek mest olmayla da tatmin olmuyor. Günlük ve saatlik âyinler de emrediyor: Radyolar, müzik setleri, tv.ler kalabalıkların neredeyse her
RAHMÂN VE RAHÎM
- 935 -
dakikasını ibâdet vecdi içinde kaplıyor. İşyerinde müzik, arabada müzik, evde müzik, okulda derste müzik, filmde müzik.
Hz. İsa, ruha önem verilmeyen bir topluma rûhî özellikleri yeniden ihyâ etme yönüyle çeşitli mûcizelerle geldi: Ölüleri diriltme, hastaları iyileştirme, körlerin gözlerini açma, dilsizi konuşturma gibi. İşte günümüz toplumunda da bu rûhî özellikleri ihyâ eden İsa nefesli insanlara ihtiyaç var. Böylece yahûdilerin katı kapitalist etkileriyle ruhları, rûhî özellikleri bombardıman edilen insanların ölümcül kalpleri ve ruhları dirilsin, ruh maddenin önüne çıksın, böylece tatmin olsun. Hasta kalpler ve ruh hastalıkları iyileşsin. Hakkı göremeyen gözler açılsın, basîret ve ferâset sahibi olan insanlar eşyaya Allah’ın nuruyla bakabilsin. Sadece görünenleri değil; perdenin arkasındakileri de görebilsin. Hakka kilitli dilleri açılsın, bülbül gibi şakısın. Bunların yerine gelmesi için Hz. İsa’nın gökten inmesini beklemeye lüzum yok. Hz. İsa’nın nefesine, Hz. Mûsâ’nın asasına, Hz. Muhammed’in Haktan getirdiği mesaja mirasçı sensin. Kurtuluş istiyorsan kurtarıcı beklemekten vazgeç; vazifeni yap. Hem sen kurtul, hem toplum kurtulsun ey İsa nefesli müslüman! 3506
Ruh Çeşmesinden Sızıntılar
İnsan, ruhuyla birini sever. Ve sevdiğinin ruhunu sever. Ruhun şekli olmadığından bu sevgisini kalp resmiyle simgelediği olur. Madde, ruhsuz sevilmez. Hâtıranın değeri, o yüzden büyüktür. Ruhsuz maddeye değer verilmesi, ya ona atfedilen ruhsal özelliklerden dolayıdır veya sevenin ruhundaki ona duyduğu meyille ilgilidir.
Rüya, nazar, hipnotizma, insanı etkileme gücü, keşif, ilham, duâ ve bedduânın etkisi, buğzun kötülüğü değiştirme gücü, aşkın zincirleri kıran büyüsü, candan sevmenin fedâkârlığa sevki, insanın kullanabildiği ve kullanmasını bilmediği olumlu ve olumsuz enerjisi... hep ruhla ilgili, Allah tarafından üflenen ruhun gücüne bağlı muhteşem imkânlardır. Göz, rûhun esrârengizliğinin aynasıdır; Söz, rûhun enginliğinin yansıması. Öz ise, nazargâh-ı ilâhî.
İnsanla ilgili esrârengiz tüm özellikler, ruhuyla ilgilidir; hep ruhun sırlarından kaynaklanır. Altıncı his, ruhlar âleminde birbiriyle kaynaşan ruhların birbirini sevmesi, evlât için büyük fedâkârlık, karşı cinste sükûnete kavuşma ve her şeyin başı ibâdet ihtiyacı ve zevki... Ruh olmasa, bütün bunlar da olmayacak, güzellikten ve sanatın anlamından bahsedilmeyecekti. Zaten güzelliğin zirvesinde, keşfedilemeyen bir gizlilik, izah edilemeyen ama etkileyen bir câzibe yok mudur? Ruh tümüyle keşfedilemeyeceğinden, insanın anlaşılamayan sırları da olacak, esrârengizlikler insanın hayret düğmesine basmaya devam edecektir.
Utanma, öfke, sevinç, hüzün, mutluluk, tabii ki iman... hep ruhun halleridir. Vücut, bunları belli eder; çünkü beden ruhun emrindedir. Ruhu bedenin ve hevânın hizmetine vermek, ruha en büyük zulümdür.
Seven, sevdiğini her şeyiyle sever. Allah’a tevekkül edip teslim olan bir müslüman için zenginlik de birdir, fakirlik de; Hakkın kahrı da hoştur, lütfu da. Güncel hayatın ve dünya sınavının zorluklarıyla yaralanan ruhlar, iman ve teslimiyet gıdalarıyla yeterli beslenmeyen ruhlardır. Allah’a kulluğun zevkini tadamayan
3506] Ahmed Kalkan, Sanat Bilinci, s. 50-54
- 936 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ruhlar, kendisini esir alacak efendiler peşinde koşturup duracaktır. Bu, ruhun intiharıdır; zaten inançlı insan hiç intihar eder mi? Peygamberler kutsal ruhla kuvvetlendirilmiştir.3507 insan da güçlenmek istiyorsa, vahiyle -ki bir adı ruhtur- aküsünü şarz etmeli, ruhunu ruhla takviye etmelidir. Beden için ruh/can ne ise, mânevî hayat için de vahiy odur, hatta ondan da ötedir: “Ey iman edenler! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlüne uyun. Ve bilin ki, Allah kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz mutlaka O’nun huzurunda toplanacaksınız.”3508 Ve vahy, öncelikle ruh için şifadır, rahmettir, ışıktır/nurdur, kılavuzluktur/hidâyettir.
Ruhun huzur ve tatmini, meşgûliyette, zahmet ve gayrettedir. Ama hayırlı bir yönde değilse bunlar, ruh değil; ego/nefis beslenmiş olacaktır. Allah’a kulluk ve itaatte, ibâdette ve Allah yolunda Allah için çalışmadadır ruhun huzuru. Gece gündüz, gizli açık ibâdet ve Allah için gayretten ayrılmayan peygamberlerin ruhları onun için daha çok arınmıştır, mutmaindir. İşleyen demir ışıldar, tembel demir pas tutar. Ruh da törpülendikçe keskinleşir. İnsanın rahatı zahmettedir. Tembel ya da gereksiz işle meşgul olan kişi, mutsuzdur, huzursuzdur. Başkasına faydası olmayan, kendine/ruhuna da zarar verir. Zahmetsiz rahmet olmaz. Arı bal yapmaktan zevk alır, bal yapmanın ve eserini başkasına ikram etmenin lezzetini tadan arı, bal yemekten daha tatlı gelen bu uğraştan ölünceye dek vazgeçmez. Vermenin tadını alan, ibâdetin hazzını duyan kimse, tembellikte değil; cihadda bulur huzuru.
Ruhu, maddeyle tatmin etmeye kalkmak, atı etle beslemeye çalışmak demektir. Kalp/ruh, vahyin nurundan ışığını almadıysa, karanlıklar içinde bocalayıp duracak, ışıksız yerdeki ayna gibi, hiçbir şeyi göstermeyecektir. Çarpıtılmış fıtrat ve sindirilmiş vicdan lambalarının sızdırdığı cılız ışıkla, aydınlık çehreleri bile bulanık, sisli ve karanlık gösterecektir o ruh aynası. Esas körlük budur işte; bedendeki gözlerin görmemesi değil, ruh ekranının kararması. Vericiler sağlam olduğu halde, yansıtıcıların, alıcıların bozukluğu. Ekranın olması yetmiyor; bu araç, elektrikle/enerjiyle irtibatı olmazsa hiçbir işe yaramayacaktır.
Ruhun arındırılması/tezkiye edilmesi lâzımdır; ibâdetlerle cilâlandırıp parlatılması gerekir. Yoksa çevrenin pislikleri ruh aynasını işlevsiz hale getirecektir. Aynanın sırları dökülünce, çevreden yayılan pislikler aynanın parlaklığını kaybettirince, tertemiz nesnelerin de görüntüleri câzip olmayacaktır. Problem, doğuştan tertemiz verilen aynayı kirletmekte, onun temizliği için gayret sarfetmemekte düğümleniyor.
Net ve doğru gösterebilmesi için aynanın düz (sırâtı-ı müstakîm üzere hidâyette) olması da şarttır. Bâtıl düzen ve inkârcıların ezip çukurlaştırdığı ya da şişirip kamburlaştırdığı aynalar da, nesneleri olduğundan çok farklı gösterir; aynasına göre bazıları cüce, bazıları dev görülecektir. Vahy ölçeğiyle doğruluğunun sağlaması yapılmayan, o teraziyle ayarlanmayan ayna, olduğundan çok farklı gösterecektir her şeyi. Yıpratıcı, tahrip edici araçlarla çizilen, kırılan aynalar da her şeyi çizik ve kırık gösterir. Ayna, düzelmeden sağlıklı görüntü yansımayacaktır.
“Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit
3507] bk. 2/Bakara, 87
3508] 8/Enfâl, 24
RAHMÂN VE RAHÎM
- 937 -
perde gerilmiştir ve onlar için (dünya ve âhirette) büyük bir azap vardır.” 3509; “Onların kalplerinde/ruhlarında hastalık vardır.”3510 Gözlerinde perde olan, ruh aynası kararmış insanlar; kara vicdanlı, karanlık zihniyetli insanlardır; taktıkları şirk gözlükleri kara olduğu için, güneşi bile kara görürler onlar.
Gözdeki şaşılık veya uzağı görememe gibi hastalık düzeltilmeden, böyle göze sahip insan, nasıl her şeyi farklı görür veya uzağındakileri göremezse, görüntülerin değerlendirildiği ruhun/kalbin hastalığı, görülmesi gerekenleri, uzak saydığı âhireti göremeyecek, hastalığının şiddetine göre sanal görüntüler, rüya, serap, hayal, illüzyon, hallüsinasyonları gördüğü kadar hakkı göremeyecek, doğruyu eğri görecektir.
Günümüz insanı, sadece Kur’ânî kavramları değil; dünyevî kavramları bile çarpıtıyor. Beyinlerinde hastalık olanlara “ruh hastası” diyor; ruhun varlığını kabul etmeyen anlayışla ruh hastalığı ele alınıyor. Eski ismi “ilmü’n-nefs” olan bilgi dalına “ruh bilim” anlamına gelen “psikoloji” adı veriyor. Ruh konusunun gündeme hiç getirilmediği “psikoloji”ye, bugünkü içeriğiyle “karakter bilimi” gibi bir isim verilmesi daha uygun olacaktır. Ama müşriklerin âdetidir bu; kavramların içini boşaltıp çarpıtarak kendi görüşleri doğrultusunda doldurmak. “Sözlerini bozmaları sebebiyle onları lânetledik ve kalplerini katılaştırdık. Onlar kelimelerin yerlerini değiştirirler, tahrif ederler.”3511 Ruhu inkâr eden Batılı, “ruhun bilgisini” okuyor, okutuyor!
Bunun yanında, tabii ki, ruhu hasta olanlar var. Mânevî hayatı, ümit, güven, korku gibi duyguları dengede tutamayan, onlara doğru hedefler gösterip istikamet veremeyen kişinin ruhu hastadır. Zaten kendi psikolojik/rûhî durumunu, kısmen de olsa hasta görüp şikâyetçi olmayan, depresyon, bunalım, doyumsuzluk/tatminsizlik, can sıkıntısı, iç daralması, stres içinde olmayan çağdaş insan pek bulunmaz. “Kim Benim zikrimden (Kur’an’ımdan, Beni hatırlamak ve anmaktan, namazdan) yüz çevirirse, şüphesiz onun sıkıntılı/sıkıcı bir hayatı olacak ve Biz onu kıyâmet günü kör olarak haşredeceğiz.”3512 Ve çözüm: “...Bunlar, iman edenler ve gönülleri Allah’ın zikriyle sükûnete erenlerdir. Bilin ki, kalpler/ruhlar ancak Allah’ı zikirle (O’nu hatırlayıp anmakla, Kur’an okumakla, namazla, ibâdet ve tâatla) huzur bulur.” 3513
Ruh, terbiye edilmeye muhtaçtır; onun da gıdaya ihtiyacı vardır. Ruh, mânevî bir varlık olduğundan onun terbiyesi de, gıdası da mânevî olacaktır. Onu doyuracak Razzâk’ın ve eğitip yönlendirecek Rabb’ın vahyi ile ihtiyaçlarını gidermezse, ruh tatminsizlik içinde çırpınıp duracaktır. Tek kanatlı kuş uçar mı? insanın da sadece madde tarafı tıka basa doyurulmaya çalışıldığı halde, ruh tarafı mânâ cephesi gıdasızlıktan ölümcül hasta. Gideceği yere tek kanadıyla uçup gidebilir mi dersiniz? İşte, yükseleceğim derken devamlı tökezleyip yere çakılması ve bunun ha bire tekrarı, kanadın birinin durumu, içler acısıdır.
“Hayat varsa ruh da vardır.”
“Gören, duyan yalnız ruhtur; geri kalan her şey sessiz ve sağırdır.”
3509] 2/Bakara, 7
3510] 2/Bakara, 10
3511] 5/Mâide, 13
3512] 20/Tâhâ, 124
3513] 13/Ra’d, 28
- 938 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“İnsan ruha bakmalı. Güzel bir vücutta güzel bir ruh olmazsa neye yarar?”
“Ruhun da vücut gibi ihtiyaçları vardır.
“Ruh ve ceset, bu âlemde iki ortaktır. Bunun için, âhirette insan, hem ruhuyla hem de cesediyle ödül veya ceza görür.”
“Ceset, ruhun evi ve elbisesidir.”
“Ceset, ruha dayanarak ayakta kalır. Ruh ise kendi başına kaimdir. Ceset harap olursa ruh daha çok serbest olur, melek gibi göğe uçar.”
“Ceset, ruhla zevk alır, mutlu olur; Ruh ise vicdanla.”
“Ruh, yaşlı doğar, fakat gençleşir; hayatın komedisi bu. Vücut da genç doğar, gitgide yaşlanır; bu da hayatın trajedisi.”
“Ruhun büyüklüğü, büyük yerlerde değil; gösterişsiz yerlerde çıkar ortaya.”
“Büyük ruhlar, ıstıraplarına sessizce katlanırlar.”
“Başkalarının ruhu, karanlık bir ormana benzer.”
“Bizi şartlardan çok, ruh yapımız mutlu kılar.”
“Mutlu olmak istiyorsak, hayatın cisimde değil; ruhta olduğuna inanmalıyız.”
“Ruhlar, bölüklere ayrılan askerler gibidir. (Ruhlar âleminde) birbirleriyle tanışmış olanlar, dünyada da uyuşurlar, anlaşırlar. Tanışmayanlar da anlaşamazlar, sevişemezler.” (Hadis-i Şerif)
“İnsanın gıdaya ihtiyacı olduğu gibi zevke de ihtiyacı vardır. Nefis ve hevâ yönünden tatmin edilmezse, ruh tarafından zevkini arayacaktır.”
“Şuur, ruhun ziyâsıdır.”
“İnsanın ruh gücüne sınır çizilmemiştir. Enâniyet/bencillik ile öyle aşağı düşer ki toz kadar kalır. Allah'a kulluk ile o kadar yükseğe çıkar ki Hz. Muhammed (s.a.s.) gibi iki cihanın güneşi olur.”
“Ruh, zamana mahkûm değil. İnsan duyguları ruh seviyesine çıkınca, yaşanılan zaman genişler. Başkalarına nisbetle mâzi ve istikbal olan vakitler, ona şimdiki zaman hükmüne geçer.”
“Bu elem yurdu denî dünyanın; Derdine, mihnetine gâyet yok.
Bir çürük diş gibidir bence bu can, Çıkmadan sahibine râhat yok.” (Ferit Kam)
“Kim demiş, ‘sağlam kafa sağlam vücutta bulunur’ diye? Doğrusu şöyle olmalı: ‘Sağlam iş, sağlam ruh sahibinden çıkar.”
“Ruh sağlıklı ve doğruysa, bütün beden doğru olur, güzel iş yapar; Ruh hasta ise, bütün beden ve tüm davranış da bozuk olur.”
“Cânânsız can, hayvanda da var.”
“Ruh kuştur; beden kafes.”
“Ruh misafirdir; beden ev/konut.”
RAHMÂN VE RAHÎM
- 939 -
“Ruh kanundur, sultandır; beden de ülke.”
“Ruh âmirdir; bedense memur.”
“Ruh anlamdır; beden söz/kelime.”
“Ruh ustadır; beden tezgâh.”
“Ruh enerjidir/elektriktir; beden fabrika.”
“Ruh sürücüdür/şofördür; beden araba/otomobil.”
“Tuğyân eden/azana ve dünya hayatını âhirete tercih edene, şüphesiz cehennem tek barınaktır. Rabbinın makamından korkan ve nefsini kötü arzulardan uzaklaştıran için ise şüphesiz cennet yegâne barınaktır." 3514
“Ey huzura kavuşmuş nefs/ruh! Sen O’ndan hoşnut, O da senden râzı olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir.!” 3515
3514] 79/Nâziât, 40-41
3515] 89/Fecr, 27-30
- 940 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ruh Konusuyla İlgili Bazı Âyet-i Kerimeler
Ruh Allah’ın Emrindedir: 17/İsrâ, 85.
Ruh Bilgisi insanlara Az Verilmiştir: 17/İsrâ, 85.
Ruhlar Âleminde “Elestü bi Rabbiküm” Hitabı: 7/A’râf, 172; 57/Hadîd, 8.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Eser Neşriyat c. 1, s. 406-413; c. 4, s. 3197-3205
2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, insan Y. c. 3, s. 121
3. Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 411-413
4. El-Câmaiu li-Ahkâmi’l Kur’an, İmam Kurtubî, Burûc Y. c. 2, s. 210-212
5. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 24
6. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s . 187
7. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 3, s. 204-206
8. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 2, s. 527
9. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 181-183
10. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 5, s. 271-275; 278-279
11. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risâle Y. c. 3, s. 320-325
12. İslâm Ansiklopedisi, M. E. B. Y. (E.E. Calverley), c. 9, s. 179-183
13. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 201-205
14. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 543-546
15. Kur’an’da Temel Kavramlar, Cavit Yalçın, Vural Y. s. 47-50
16. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 117-119
17. Kur’an’da Nefs Kavramı, Ahmet Ögke, insan Y. s. 25-28
18. Kur’an ve insan, Celal Kırca, Mârifet Y. s. 169-178
19. Kur’an’da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 227-229
20. Nurdan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c. 1. s. 161-165; c. 2, s. 9-14
21. İnsan ve insanüstü, Ruh, Melek, Cin, insan; Süleyman Ateş, Dergâh Y. s. 15-20; 51-187
22. Reenkarnasyon Var mı? Sevim Asımgil, Gonca Y. s. 45-88
23. İnsan Bilinmezi, Haluk Nurbaki, Hilâl Y. s. 74-113
24. Kur’an ve Sünnete Kalbî Hayat, Adem Ergül, Altınoluk Y. s. 114-123
25. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y. s. 133-135, 319-321
26. Kur’an’da Ulûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 372-373
27. Sanat Bilinci, Ahmed Kalkan, Denge Y. s. 50-54
28. Ruhî Bunalımlar ve İslâm Rûhiyâtı, Mehmed Tevfik, Bedir Y.
29. Ruhî Çöküntü, Hamdi Gülal, Bahar Y.
30. Ruhsal Yozlaşma Toplumsal Çürüme, Sadık Kılıç, Akçağ Y.
31. Ruh’un Özü Kudsi Sırlar, Fatma Temir, Furkan Kitabevi Y.
32. Kitâbu’r-Rûh, İbn Kayyim Cevziyye, İz Y.
RAHMÂN VE RAHÎM
- 941 -
33. Ruh, İçimizdeki Biz, Ramazan Özcankaya, Hayat Y.
34. Ruh Çağırma, Ömer Sevinçgül, Zafer y.
35. Ruh Gerçeği ve Reenkarnasyon, Ömer Sevinçgül, Zafer Y.
36. Ruh Dosyası, Ahmed Ersöz, Nil A.Ş. Y.
37. Ruh Nedir? Mehmet Kırkıncı, Zafer Y.
38. Ruh Üzerine, Alaaddin Başar, Zafer Y.
39. Ruh-İnsan-Cin, Ahmed Hulûsi, Kitsan Kitap Kırtasiye
40. Ruhlar ve Ötesi, Safvet Senih, Nil A.Ş. Y.
41. İtikad, ibâdet ve Ruh Terbiyesi, Ebu’l-Hasan Nedvî, Risâle Y.
42. Ruh Terbiyemiz, Said Havva, Kayıhan Y. /Petek Y.
43. Ruh Âleminde Bir Seyahat, Kemal Osmanbay, Kitsan Kitap Kırtasiye
44. Ruhlar Alemi, İslâm’da Vasiyet ve Iskat Meselesi, Ali Rıza Karabulut, Kalem Y.
45. Sihirbaz, Büyücü ve Ruh Çağıran Ehl-i Bid’ata Reddiye, Seyyid Ali Göleli, Şühedâ Y.
46. Çağdaş Ruhçuluğun Maske ve Yüzleri, Julias Evola, insan Y.
47. Ölümden Sonraki Hayat, Süleyman Toprak, Konya
48. Felsefî Doktrinler Sözlüğü, Süleyman Hayri Bolay, Akçağ Y.
49. Hüvel Baki, Mustafa Özdamar, Kırk Kandil Y.
50. Mezar Notları, Muammer Özkan, insan Dergisi Y.
51. İslâm’a Göre Ruh Çağırma, H. H. Muhammed, Pamuk Y.
52. Ruh Sağlığı, G. Kozacıoğlu, Alfa Basım Yayım
53. Ruh Sağlığımız ve Davranış Bozuklukları, Aydın Ankay, Turhan Kit. Y.
54. Ruhsal Çatışmalarımız, Karen Horney, Öteki Y.
55. Reenkarnasyon, Arif Arslan, Adese Y.
56. Ruhbilim Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu, Remzi Kitabevi Y.
57. Sihirbaz, Büyücü ve Ruh Çağıran Ehl-i Bid’at’a Reddiye, Seyyid Ali Göleli, Şüheda Y.
58. Parapsikoloji Dersleri, Paul Krafchik, Ruh ve Madde Y.
59. Psikiyatrinin ABC’si, Cengiz Güleç, Simavi Y.
60. Ruhsal Deneyleri Uygulama Kitabı, Sheila Ostrander, Ruh ve Madde Y.
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 773 -
Kavram no 149
Görevlerimiz 28
Cihad; Kıtâl; Zikir; Atalar Yolu
MURÂBATA YAPMAK
(CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
• Murâbata; Anlam ve Mâhiyeti
• Ribat; Anlam ve Mâhiyeti
• Ribat ve Râbıta
• Murâbıt Kimdir?
• Râbıta; Anlamı Çarpıtılan Bir Kavram
• Kur’ân-ı Kerim’de Murâbata Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Murâbata ve Ribat Kavramı
• Râbıta Kavramının Yozlaştırılması
"Ey iman edenler, sabredin; direnip (düşman karşısında) sebât gösterin; murâbata yapın, cihad için hazır olun (sınırlarda nöbet bekleşin; birbirinize bağlanın, kenetlenin, irtibatlı olun) ve Allah’tan ittika edin/korkun. Umulur ki felâha/kurtuluşa erersiniz.” 3128
Murâbata; Anlam ve Mâhiyeti
Murâbata, rabt kökünden müfâale vezninde masdardır. Rabt, bağlamak, rabtu’l-feres, korumak için atı bir yere bağlamaktır. Nöbetçilerin, muhâfızların kalmasına tahsis edilen yere ribat denilir. Müfâale bâbından masdar olan ribât, bu gerçek anlamı yanında nefsi güzel işlere yöneltmek anlamını da taşır.
Murâbata iki çeşittir: Hudut boylarında, tehlikeli noktalarda murâbata (nöbet beklemek) ve nefsi, kötü şeylerin, zararlı düşüncelerin sızmasına karşı kollayıp gözetlemek. Nasıl açık mıntıkalardan ülkeye düşman sızarsa, nefsin zayıf noktalarından da rûhun düşmanı olan şaytânî düşünceler, kötü arzular, hevâ ve heves sızarak nefsi bozmaya çalışır. Rûhun üstün güçleri de geçitlere dikilen nöbetçiler gibi bedenin muhâfazasına memur edilmiştir. Nasıl nöbetçilere bulundukları mıntıkanın gözetimi ve koruması emânet edilirse insana da nefsi koruma görevi verilmiştir. Bunun için ibâdet ve mücâhede ile nefsi zararlı şeylerden korumaya çalışmak gerekir. Kalbi güçlü (sağlam, cesur yürekli) olan kimseye râbitu’l-ce’ş denilir. Rabt kelimesi alâ cer harfiyle kullanılırsa güçlendirmek anlamı verir.3129; “Ve rabetnâ alâ kulûbihim / kalplerini sağlamlaştırdık, cesâret verip onları yüreklendirdik.” 3130
Ribât, nefsi güzel niyete, güzel iş yapmaya yöneltmektir. Güzel işlerin en iyisi de Allah yolunda at bağlamak, savaşmak ve nefsi ibâdete bağlamaktır. Allah’ın elçisi (s.a.s.), cihad için at beslemenin ve Allah yolunda cihadın fazileti üzerinde
3128] 3/Âl-i İmran, 200
3129] Râgıb el-Isfehanî, Müfredât
3130] 18/Kehf, 14
- 774 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çok durmuş, bizzat nefis ile mânevî cihadın (savaşın) da ribat olduğunu belirtmiştir: “Size yapıldığı zaman Allah’ın, hatâları sileceği, dereceleri yükselteceği bir amel (iş) söyleyeyim mi?” dedi. “Buyur, söyle yâ Rasûlallah” dediler. “Zorluklar karşısında (soğukta, hastalıkta ve diğer güç zamanlarda) güzelce abdest almak, mescidlere çok gitmek, bir namazdan öteki namazı gözetmek. İşte bu, ribâttandır” buyurdu. 3131
Âl-i İmrân sûresi, 200. âyetindeki “Râbitû” emri, daima düşmana karşı uyanık ve hazırlıklı bulununuz anlamındadır. Yurdu düşman saldırısından koruyabilmek için güçlü olmak, sınırları sağlam tutmak ve bir saldırıyı önleyecek askerî güce sahip olmak gerekir. Kur’ân-ı Kerim, maddî ve mânevî düşmana karşı güçlü olmayı emretmiştir: “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar (ribâtı’l-hayl) hazırlayın. Bununla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız tam olarak size ödenir, hiç haksızlığa uğratılmazsınız.”3132 Bu âyette müslümanlara, Allah’ın ve müslümanların, bilinen ve bilinmeyen düşmanlarını korkutmak, sindirmek, İslâm’a başkaldırmalarını önlemek için gerekli at ve her türlü kuvvet hazırlamaları, bu uğurda Allah için mal harcamaktan geri durmamaları emrediliyor ve Allah yolunda harcadıklarının, eksiksiz olarak kendilerine verileceği vurgulanıyor.
2/Bakara, 59. âyette: “Allah yolunda infak edip harcayın da, kendinizi tehlikeye atmayın” buyrulmuştur. Düşmana karşı zamanın gereklerine göre kuvvet hazırlamak, Allah’ın emridir. Âyette, bilinen ve bilinmeyen Allah düşmanlarını korkutmak, onların müslümanlara saldırı cesâretlerini kırmak için elden geldiğince kuvvet hazırlanması emredilmektedir. Kuvvet, savaş için gerekli her şeydir. Bir zaman at, ok, yay, kılıç, kalkan savaş aracı idi. Peygamber (s.a.s.) zamanında savaş bunlarla yapıldığından âyette genel anlamda söylenen kuvvet yanında, özellikle savaş için bağlanan atların hazırlanması emredilmişti; Peygamber (s.a.s.)’in hadislerinde de savaş için at beslemenin fazileti üzerinde durulmuştur. Bundaki amaç, sadece at hazırlamak değil; zamanın gereğine göre savaş aracı hazırlamaktır. At burada kuvveti temsil etmektedir. Zâten Peygamber (s.a.s.): “İyi bilin ki, kuvvet atmaktır” 3133 sözünü üç defa tekrar ederek atım tarzındaki silâhların önemini belirtmiştir.
Rasûlullah (s.a.s.), ata binmek, ok atmak gibi savaş eğitimleri yapmaya teşvik etmiş; “Atınız, bininiz; atmanız binmenizden daha iyidir” 3134 hadisleriyle de atış eğitiminin önemini vurgulamıştır. Başkalarına saldırmak için değil; fakat saldırıyı önlemek için savaşa hazırlıklı olmak gerekir. “Hazır ol cenge, eğer ister isen sulh u salâh.” İşte İslâm’ın amacı özgürlük ve barışı korumaktır. 4/Nisâ, 71. âyette de mü’minlere her zaman ihtiyatlı, uyanık bulunmaları; kendilerini korumak için gerekli tedbiri almaları emredilmiştir. Fakat barış isteyen, kendilerine saldırmayan kimselere saldırmak yasaklanmış, Allah’ın, saldırganları sevmediği vurgulanmıştır 3135. Müslümanların yurdunu korumak için nöbet tutmanın, sınır boylarında düşman saldırısına karşı uyanık bulunmanın fazileti hakkında birçok hadis-i şerif vardır. 3136
3131] Müslim, Tahâret, bab 14, hadis 41
3132] 8/Enfâl, 60
3133] Müslim, İmâret 167; Ebû Dâvud, Cihad 23; Tirmizî, Tefsîr Sûre 8; İbn Mâce, Cihad 19
3134] Ebû Dâvud, Cihad 23; Nesâî, Hayl 8; İbn Mâce, Cihad 19
3135] 2/Bakara, 190
3136] S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. 15, s. 60-62
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 775 -
Ribat; Anlam ve Mâhiyeti
Ribat; İp, bağ, sağlam yapı, kervansaray, ülke sınırı, sınırda nöbet beklemek demektir. "Sınırda nöbet tutan" anlamında "murâbıt" şeklinde de kullanılmaktadır. Kur'ân-ı Kerim'de bir âyette, "savaş için bağlanıp (ribât) beslenen atlar" 3137; başka bir âyette de, "sınırda düşmana karşı nöbet tutmak"3138 anlamında kullanılmaktadır. Hadis-i şeriflerde Allah yolunda savaşmak için atların hazır tutulması anlamında kullanılmakla beraber3139 daha çok nöbet tutmayı ifade etmektedir.
Fıkıhçılar ribâtı şöyle tanımlamaktadırlar: "Ribât, müslümanları kâfirlere karşı korumak için sınırlarda beklemektir. Sınır ise, halkının düşmandan korkusu olduğu her yerdir. Ribât "ribâtul-hayl" (at bağlamak)'dan gelmektedir. Süvarilerin atlarını bağlayıp nöbet tutmaları olayından adını alan ribât, sınırlarda at bulunsun bulunmasın nöbet tutmak için oluşturulmuş mekânların adı olmuştur. 3140
Hadis-i şerifler Allah yolunda nöbet tutmanın faziletinin büyüklüğünü değişik şekillerde ifade etmektedirler: Allah yolunda bir gece nöbet (ribât) beklemek bir ay'ı oruç ve ibâdetle geçirmekten daha hayırlıdır. Ölürse dünyada yaptığı ameli ve rızkı devam eder. Kabir azabından da emin olur." 3141; "Allah yolunda sınırda bir gün nöbet tutmak, dünya ve üzerinde bulunanlardan daha hayırlıdır." 3142; "Allah yolunda düşmana karşı nöbet tutan kimselerin dışında bütün ölülerin amel defterleri kapanır. Murâbıtların ise, iyi amelleri kıyâmet gününe kadar yazılmaya devam eder ve bu kimseler kabir azabı konusunda emindirler." 3143; "İki göz vardır ki onlara ateş değmez: "Allah korkusundan ağlayan göz ile Allah yolunda nöbet bekleyen göz." 3144
Ribât başlangıçta sadece sınırda nöbet tutma işini ifade eden bir kavramken; sonraları, bu işin kurumlaşmasıyla daha yerleşik ve kapsamlı bir muhtevaya sahip olmuştur. İlk önceleri ribât cihada hazır halde bulundurulan atların (hayl) bağlandığı ve ulakların binek değiştirdikleri ve konakladıkları yerlerin adıydı. Cihad farizasını yerine getirmek, İslâm tebliğini diğer insanlara ulaştırmak ve bu tebliğe direnen güçlerin tecavüz ve tehditlerinden İslâm yurdunu korumak için sınırlarda düşmanı gözetlemek ve onun hareketlerini zamanında ve süratli bir şekilde gerideki kuvvetlere bildirmek kaçınılmaz bir ihtiyaçtı. Bunun için, İslâm devletinin tehlikeli sınırlarında müstahkem yapılar inşa edildi. Bu mekânlar aynı zamanda düşman toprakları içerisinde harekâtta bulunacak müfrezelerin de toplanma yerleriydi. Ayrıca bir düşman saldırısı tehlikesi sözkonusu olduğu zaman çevredeki halk için ribâtlar bir sığınma yerleriydi.
Ribât, zamanla kendine has bir mimarî üslûp kazandı. Karşılamış olduğu ihtiyaca göre şekillenen ribâtlar, sağlam bir savunma suru ile çevrelenmiş içinde silâh ve erzak deposu, ahırı, mücâhidler için hücreleri, yüksekçe bir gözetleme ve işaret kulesini kapsayan mustehkem bir mevki olarak inşa edilmekteydi. Ancak, ribâtlar her zaman böyle gelişmiş yapılar şeklinde değildi. Bazı yerlerde tahkim
3137] 8/Enfâl, 60
3138] 3/Âl-i İmrân, 200
3139] İbn Mâce, Cihad 14, Edeb 10; Ahmed bin Hanbel, I/12, 395, VI/458
3140] İbn Kudâme, el-Muğnî, VIII/356
3141] Buhârî, Cihâd 73; Müslim, İmare 163; Nesaî, Cihad 39
3142] Buhârî, Cihad 73
3143] Ebû Dâvud, Cihad 15; Tirmizi, Fedâilu’l-Cihad 11
3144] Tirmizî, Fedâilu'l-Cihad 12
- 776 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edilmiş ve bir gözetleme kulesi bulunan basit sınır karakollarıydılar. Eski coğrafyacılar tarafından sadece Maveraünnehir'de on binden fazla ribat bulunduğu rivâyet edilmektedir. Düşman saldırısına karşı açık deniz sahillerinde de çok sayıda ribât vardı. Buna göre Filistin ve Mağrib'e kadar bütün Kuzey Afrika sahilleri boyunca birbirini görecek tarzda kuleleri olan ribâtlar bulunmaktaydı. Bu ribatlardaki ateş kuleleri ile Sebte'den (Cebeli Tarık) İskenderiye'ye bir gece gibi kısa bir zamanda haber ulaştırılabildiği rivâyet edilmektedir. Öte taraftan Sicilya ve Malta takım adalarında da ribâtlar vardı. Endülüs'te ise hem sahil şeridi hem de kara hududu boyunca ribâtlar kurulmuştu.
Filistin sâhillerindeki ribâtlar müslüman esirlerin kurtarılmaları amacıyla da kullanılmışlardır. Ribâtlardaki kulelerden yaklaşan hıristiyan gemileri gözetlenir ve bunların taşıdığı müslüman esirler halkın katılımıyla toplanan paralarla fidye ödenerek kurtarılırlardı.
Ribâtların çoğu ribâtın fazileti hakkında varid olan hadislere ittiba eden gönüllü müslümanlar tarafından inşa edilmişlerdir. Aynı şekilde buralarda nöbet bekleyen müfrezeler de gönüllülerden oluşmakta ve bunlara murâbitûn denilmekteydi. Ancak, bu iş devleti idare edenlerin görevleri arasında bulunmakta olup, ihtiyaç ölçüsünde ribât inşa etmek için gerekli faâliyetleri yürütüyorlardı. Ribâtta zaman; nöbet, eğitim ve ibâdet ile geçirilmekteydi.
Tunus'ta bulunan ve zamanımıza kadar varlığını koruyan Susa ribâtı, ribât kurumunun eski bütün özelliklerini taşımakta olup, bir örnek teşkil etmektedir. Bu yapı, dört tarafı duvarla çevrilmiş, köşelerde ve yanlarda kuleleri yükselen mustahkem bir binadır. Tek giriş kapısına sahip olan ve içerideki bir merdivenle orta avlusuna inilen bu ribatın avlusu kapalı revaklar ve hücrelerle çevrilidir. Birinci katına iki merdivenle çıkılmakta ve avlusunun üç yönü hücrelerle çevrili bulunmakta, dördüncü tarafta ise mescid yer almaktadır. Birinci katın üzeri düz bir çatı ile örtülmüştür. 20 m. yükseklikteki işaret kulesinin kapısı buraya açılmaktadır.
Ribâtların en parlak dönemi IX. asırdır. XI. ve XII. asırlarda ribâtlar cihada yönelik fonksiyonlarını kaybetmiş ve zamanın sadece zikir ve ibâdetle geçirildiği mekânlar (tekke-zâviye) haline getirilmişlerdir. Ancak, bu asırlarda hıristiyan İspanya ile sıcak savaş halinde bulunan Mağrib bölgesinde ribâtlar cihada yönelik görevlerini yerine getirmeye devam etmişlerdir.
Bir kısım ribâtlar, devletin yol güvenliğini ve kervanların konaklama ihtiyaçlarını sağlamaya yönelik kurumlar haline dönüştüler ki, bu yapılar bu fonksiyonlarından dolayı kervansaray adını aldılar. Selçuklular dönemi, kervansaray tipi ribâtların çokça inşa edildiği bir dönem olup, Nizamulmülk'ün siyasetnâme adlı yapıtına göre devletin başlıca görevlerinden biri de bu tür âmmenin hizmetine yönelik yapılar inşa etmektir.
Kuzey Afrika'da XII. asırdan sonra ribatlar yavaş yavaş bir şeyhin etrafında toplanan müridleri barındıran tekkeler şeklini aldılar.
Ribât görevini yerine getiren kimseler için kullanılan murâbıt kelimesinin çoğulu olan "murabitün" Mağrib'de kurulan ve temel öğesi cihâd farizasını yerine getirmek olan devlete ad olmuştur. Abdullah b. Yasin adındaki bir İslâm dâvetçisi, Lamtuna Berberîleri arasında tebliğ faâliyetinde bulunmuş ve gördüğü tepki
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 777 -
üzerine Aşağı Senegalda, Nijer nehrinde bulunan bir adaya sığınmış ve burada Ribât adını verdiği bir tekke kurmuştu. Onun ısrarlı çalışmaları sonucu bu ribât özellikle Lamtuna kabilesine mensup bin kadar savaşçı bir derviş grubun merkezi haline geldi. Bu mücâhidlerin, Abdullah b. Yasin'e olan bağlılıkları tamdı. Son derece cesur bu topluluk, murâbıtûn olarak adlandırıldı ve onların kurduğu devlet bu adla anıldı. Abdullah b. Yasin'in Sanhaca kabileleri arasında giriştiği yoğun tebliğ faâliyetleri semeresini verdi ve ihtidâ eden büyük kitlelerin sarsılmaz lideri konumuna gelerek askerî bir gücü eline geçirdi. Arkasından atadığı komutanlar ile fetih hareketlerine girişti. Murâbıtlar verdikleri başarılı savaşlarla, devletin hudutlarını Atlas Okyanusundan Tunus’a ve oradan da Endelüs'e kadar genişletmişler ve hıristiyanlarla başarılı savaşlar yapmışlardı. 3145
Ribat ve Râbıta
Ribat ve râbıta: Ribat kelimesinin kökü ‘rabeta’ fiilidir. Bu kökten türeyen ‘râbıta’, ‘ribat’, ‘murâbıt’, ‘irtibat’, ‘râbıt’ gibi kelimeler farklı anlamlarda kullanılmaktadır. ‘Râbıta’; bağ, bağlantı, bağlamak, düşmanla karşılaşmaya hazır olmak gibi mânâlara gelir. Râbıtanın türediği fiil sözlükte, bir şeyi bağlamak, birinin kalbine sabır vererek kuvvetlendirmek, kalbi cesur olmak, korku ânında cesaretli olmak demektir.
Nitekim ‘rabeta’ fiili Kur’an’da bu anlamda birkaç yerde geçmektedir: “Mûsâ’nın annesi ise, yüreği boşluk içerisinde sabahladı. Eğer, mü’minlerden olması için kalbi üzerinde (sabrı ve dayanıklılığı) pekiştirmemiş (rabetnâ) olsaydık, neredeyse onu (Mûsâ’nın durumunu) açığa vuracaktı.” 3146
‘Ribat’ bir işe sarılıp devam etmek, düşmana karşı savaş atları (veya malzemeleri) hazırlamak ve sınırı düşmana korumak için beklemek demektir. “Onlara karşı gücünüzün yettiği kuvvet ve ribat atları (cihad malzemeleri) hazırlayın…”3147 Buradaki ‘ribat’, hem savaş için hazırlıklı olmayı, hem de savaş için gerekli malzemeyi hazırlamayı ifade etmektedir. Eğer mü’minler, düşmanlarına karşı hazırlıksız olurlarsa, düşmanların saldıracakları gediklerde, sınır boylarında nöbet tutmazlarsa, yani her an saldırı olacakmış gibi hazırlıklı olmazlarsa; düşmanları onları gâfil avlayabilir ve onlara zarar verebilirler.
‘Ribat’ aynı zamanda ibâdete sarılmak, ibâdete devam etmek, gönlü ve duyguları en samimi bir şekilde ibâdet şuuruna bağlamak demektir. Mü’min her an ibâdete hazırdır, ibâdetinde süreklidir. O böyle yapmakla, imanına kast eden düşmanlara karşı kendini korumuş, imanını koruma altına almış olur. Müslümanların sınır boylarında onların vatanlarını, ırzlarını ve dinlerini korumak için düşmanlara karşı hazırlıklı olan İslâm askeri gibi, o da imanın yeri olan kalbinin kapısında imanı tehlikeye düşüren tehlikelere karşı ‘ribat’ yapar, nöbet tutar, hazır olur, ibâdetine sürekli dikkat eder.
Türkçe’de bağ anlamında kullanılan ‘irtibat’ aslında saldırgan düşmana karşı hazır olmak demektir. Bu kelime elbette bir şeyle bağ ve bağlantı kurmak anlamına da gelmektedir.
3145] Ömer Tellioğlu, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 259-260
3146] 28/Kasas, 10
3147] 8/Enfâl, 60
- 778 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Râbıta’nın Anlamı: Ribat veya râbıta bir âyette şöyle geçmektedir: “Ey iman edenler! Sabredin, sabretmekte direnin (veya yarışın), ribat yapın (cihada hazırlıklı olun; birbirinize bağlanın, kenetlenin, irtibatlı olun) ve Allah’tan hakkıyla sakının. Umulur ki kurtuluşa erersiniz.” 3148
Tasavvuf ehli bu âyette geçen ‘rabitû-ribat yapın’ emrini, ‘râbıta yapın’ şeklinde yorumlarlar. Onlara göre râbıta, müridin (tasavvuf yoluna girenin) şeyhini (hocasını) düşünerek, kalbinden dünyayı çıkarması, şeyhi aracılığıyla kalbini Allah’a ve Peygamber’e bağlamaya çalışması demektir.
Onlara göre mürid sürekli Allah’ı düşünmelidir, O’nunla bağ kurmalıdır. Bunu tek başına başaramazsa şeyhiyle bu bağı (râbıtayı) kurar. Râbıta ânında diz üstü çöker, gözlerini yumar ve şeyhini hayal ederek, Hz. Muhammed’le ve Allah’la mânevî bağ kurmaya çalışır.
Ancak yukarıdaki âyete ve bu âyetin tefsirlerine baktığımız zaman böylesine bir ‘râbıta’nın kasdedilmediği kolaylıkla anlaşılır. Âyette geçen sabretmek ve musâbere yapmak (sabretmekte direnmek), ribat yapmak bir yönüyle cihadla, bir yönüyle de imanı korumakla, ibâdette sabretmek ve Allah’tan hakkıyla çekinmekle ilgilidir.
‘Râbıta, ribat, murâbıt’ daha çok birer cihad terimidir. Bu hem dış düşmanlara karşı hem de imanın iç düşmanlarına karşı bir cihad anlayışını kapsar. Âyette geçen sabır; nefsi kendisinde bulunan zorluklara katlandırmaktır. Mûsâbere ise, nefsi hem kendisindeki hem de kendi dışındaki zorluklara katlandırmaktır. Meselâ hastalık nefsin kendindendir. Hastalığa dayanmak sabırdır. Allah yolunda çalışmak ise nefsin dışındaki bir zorluktur. Nefsin o zorluğa katlanması ise ‘musâbere’dir. Âyette hem sabredin, hem de sabretmekte direnin, yani ‘musâbere’ edin bu anlamdadır (Allahu a’lem).
‘Ribat’, bir anlamda nefsi güzel şeylere yöneltmektir. Güzel işlerin başında Allah yolunda mücâdele için hazırlık yapmak, Allah yolunda cihad etmek ve nöbet beklemek, nefsi namaza ve diğer ibâdetlere bağlamak gelir. Ribat yapmanın faziletini Peygamberimiz bazı hadislerinde bildirmektedir. 3149
Âl-i İmran Şûresi 200. âyette; gerektiği zaman düşmana karşı saf bağlamak, müslümanların sınırlarında onları korumak üzere nöbet beklemek, İslâm düşmanlarına karşı devamlı hazırlıklı olmak, bir namazdan sonra diğerini beklemek ve Allah yolunda gerektiği gibi sabırlı olmak tavsiye edilmiş olabilir. 3150
Görüldüğü gibi ribat veya râbıta cihadla, sabırla, ibâdetlere bağlanmakla ilgili kavramlardır. Tasavvufçuların anladığı gibi bir anlam taşımamaktadırlar. Ne peygamberimiz, ne sahabeler, ne de sonradan gelen büyük âlimler böylesine bir râbıtaya başvurdular. Bu anlamda râbıta, sonradan uydurulmuş bir şeydir. Bu âyet aynı zamanda mü’minlere, birbirlerine bağlanmalarını, birbirlerine destek olmalarını, toplu bir şekilde İslâm ümmeti bağını güçlendirmelerini de emrediyor.
Nitekim Kur’an’ın birçok âyetinde mü’minlerin birlik olmaları emrediliyor,
3148] 3/Âl-i İmran, 200
3149] Müslim, Tahâre 40, İmâre 163; İbn Mâce, Cihad 7 vb.
3150] Muh. İbn Kesir, 1/351
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 779 -
onların kardeş oldukları vurgulanıyor. Müslümanların cemaat olmalarının, Kur’an’a topyekûn sarılmalarının din ve dünya açısından sayısız faydaları vardır. İslâm, kişiyi Allah’a bağlayan ve kurtuluşa götüren bir dindir. Herkes kendi sorumluluğunu kendisi taşır. Ancak İslâm, en iyi şekilde, bir müslüman cemaat arasında, onlarla beraber yaşanabilir.
Şeytan ve onun yardımcıları müslümanları zayıflatmaktan ve İslâmın varlığını ortadan kaldırmaktan hiç bir zaman geri kalmadılar ve kalmayacaklar. Müslümanlar, cemaat halinde kuvvetli olurlar ve bu şekilde düşmanlarının zararını rahatlıkla savarlar. Rabbimiz, mü’minlerin her konuda, özellikle Allah’ın dinini koruma hususunda birbirlerine kuvvetli bağlarla bağlanmalarını, birbirlerine ‘rabt’ olmalarını istiyor. Bu bağ, sabır, tahammül, birbirlerinin ayıbını ve eksiğini örterek, birbirlerinin farklı görüşlerini hoş görerek, birbirlerinin zayıf taraflarını kapatarak olacaktır.
Tarihî olaylar ve bugün içerisinde yaşadığımız gerçekler, İslâm ümmetinin çektiği acılar karşısında bu ‘rabitû-birbirinize bağlanın, kenetlenin, irtibatlı olun’ emri ne kadar yerindedir. Mü’minler inandıkları Kitabın hükümlerini yerine getirirlerse düzlüğe çıkacaklardır. Âl-i İmran sûresinin 200. âyetinin bu şekilde de anlaşılması mümkündür. En doğrusunu ise yalnızca Rabbimiz bilir. Ribat kavramı Kur’an’da ‘savaş için bağlanıp beslenen atlar ve düşmana karşı nöbet bekleme’ anlamında kullanıldığını tekrar hatırlayalım. Ancak zaman içerisinde ‘ribat’ daha geniş bir mânâ kazanmıştır.
İslâm hukukçuları ribatı; müslümanları saldırgan düşmana karşı korumak için sınırlarda beklemek diye tanımlamışlardır. Bu da, süvârîlerin (atlı askerlerin) atlarını bağlamalarından (ribâtü’l hayl) gelen bir anlamdır.
Ribat başlangıçta yalnızca nöbet beklemeyi ifade ederken, zamanla sınır boylarında nöbet hakkında kullanılmış ve mücâhidlerin barınmaları, düşmanı gözetlemek için yapılan yerlere ad olmuştur. Bu ribatlar ayrıca mücâhidlerin yetişme ve nefis eğitim yerleri, müslümanların tehlike ânında sığınma mekânları da olmuşlardır. Bir kısmı da zamanla kervansaray gibi kullanılmışlardır.
Mü’minler, Kur’an’ın emrine uyarak imanlarını ve İslâmî hayatlarını sabrederek, sabırda yarışarak korumalıdırlar. Bunun için kalplerinin, ailelerinin ve İslâm vatanının kapılarında gereği gibi ve bir nöbetçi dikkatiyle beklemeliler. Gönülleri de imanlarıyla ve Kur’an’la irtibatlı olmalıdır. 3151
Râbıta; Bağlantı, bağlantı vâsıtası, bağlılık, tutarlılık, tertip, düzen, bağ, münâsebet, ilgi; müridin, şeyhini düşünerek, kalbinden dünya ile ilgili şeyleri çıkarması, şeyhi vâsıtasıyla Hz. Peygamber (s.a.s.)'e ve Allah'a kalbini bağlaması anlamında bir tasavvufî terimdir. "Râbıta" Arapça bir kelime olup, "r-b-t" kökünden türemiş bir isimdir. Çoğulu "revâtib"dir.
Kur'an'da "râbıta" kelimesi geçmemekle beraber, kökü olan "r.b.t" mâzî fiili iki yerde, muzârîsi olan "yerbitü" bir yerde, emri çoğul olarak "râbitû" şeklinde bir yerde ve aynı kökten gelen "ribât" ismi de bir yerde geçmektedir. 3152
Bütün bu âyetlerde geçen bu kelimeler, birbirlerine yakın mânâlar ifâde
3151] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 513-517
3152] 18/Kehf, 14; 28/Kasas, 10; 8/Enfâl, 11, 60; 3/Âl-i İmran, 200
- 780 -
KUR’AN KAVRAMLARI
etmektedirler. Hemen hemen hepsinde "bağ, bağlantı, bağlılık" mânâları için kullanılmışlardır: “(Ashâb-ı Kehf'in) kalplerini (sabır ve metânetle) bağla(yıp kuvvetlendir)miştik" 3153; "Mûsâ'nın annesinin gönlü bomboş sabahladı. Eğer biz (va'dimize) inananlardan olması için onun kalbini iyice pekiştirmemiş (sabır ve sükûnete bağlamamış -rabetnâ-) olsaydık, neredeyse işi açığa vuracaktı" 3154; "O zaman sizi, Allah'tan bir güven almak üzere hafif bir uyku bürüyordu; üzerinize sizi temizlemek, şeytanın pisliğini (içinize attığı kötü düşünceleri) sizden gidermek, kalplerinizi birbirine bağlamak (li-yerbita) ve ayaklarınızı pekiştirmek için üzerinize gökten bir su indiriyordu. " 3155
Bu âyetlerde geçen "r.b.t" kelimesi, insanı sabır, sükûnet ve metânette sâbit kılmak, ona bu duyguyu vererek itmînâna kavuşturmak demektir. 3156
Bazen de, "ribât" kelimesi, bağlanıp beslenen atlar (savaş araçları) mânâsını ifâde etmektedir: "Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihat için bağlanıp beslenen atlar (savaş araçları -ribâtu’l-hayl-) hazırlayın. Bununla Allahın düşmanını, sizin düşmanlarınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah'ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız, tam olarak size ödenir ve hiç haksızlığa uğratılmazsınız." 3157
"Râbitû" şeklindeki emrin bulunduğu âyetin meâli de şöyledir: "Ey iman edenler, sabredin; direnip (düşman karşısında) sebât gösterin; üstün gelin; cihat için hazır ve râbıtalı olun." 3158 Bu âyette söz konusu olan "râbıta''nın ne demek olduğu hususunda âlimlerin farklı yorumları vardır. Âlimlerin bu husustaki değişik tariflerini şöyle sıralamamız mümkündür:
1- Atlarla saf bağlayıp tam bir irtibat halinde düşmana karşı durmak.
2- Düşman hudutlarındaki karakolları beklemek.
3- Allah düşmanlarının saldırısını önlemek için nöbet beklemek.
4- Bir namazdan sonra diğer namazı beklemek. 3159
Bazıları da bu âyette kastedilen râbıtanın tasavvufî mânâda olduğunu söylemişlerdir 3160. Mutasavvıflar râbıta'yı, müridin şeyhini düşünerek kalbinden dünya ile ilgili şeyleri çıkarması, şeyhi vâsıtası ile Hz. Peygamber’e (s.a.s.) ve Allah'a kalbini bağlaması şeklinde anlamışlardır. Hemen hemen bütün tarikatlarda râbıta vardır. Bilhassa Nakşîbendiyyenin ıstılahlarındandır. Tarikat ehli, râbıtayı âyet ve hadise dayandırmaktadır. Onlara göre, "Sâdıklarla birlikte olun" 3161 gibi âyetler ve "Kişi sevdiğiyle beraberdir" 3162 gibi hadisler, râbıtanın câiz olduğunu göstermektedir. 3163
3153] 18/Kehf, 14
3154] 28/Kasas, 10
3155] 8/Enfâl, 11
3156] ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Kâhire 1977, IV, 216; el-Beydâvî, el-Envâr, Mısır 1955, II, 3
3157] 8/Enfâl, 60
3158] 3/Âl-i İmran, 200
3159] et-Taberî, Camiul-Beyân an Te'vili Âyi’l-Kur'an, Mısır 1954, IV, 221 v.d.; el-Kurtubî, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur'an, Mısır 1967, IV, 323 vd.; er-Razî, et-Tefsiru’l-Kebir, IX, 156
3160] Muhammed Vehbi, Hulâsetul-Beyân fi Tefsiril-Kur'an, Şehzadebaşı 1341-1343, III, 289
3161] 9/Tevbe, 119
3162] Buhârî, Edeb 96; Müslim, Birr 165; Tirmizî, Zühd 50
3163] Süleyman Uludaş, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Marifet Y. İstanbul 1991, Râbıta maddesi
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 781 -
Tasavvufta, kişi doğrudan doğruya Allah'ı düşünür, bir nevi Allah ile mânevî bir bağ kurar ve hep O'nunla beraber olduğunu tasavvur eder. Bu şekilde mânevî bir bağ kuramazsa, bağlı bulunduğu mürşidini düşünür. Onun bağlı bulunduğu şeyhlerin silsilesi ile Hz. Muhammed’e (s.a.s.) ulaşır. O'nun vâsıtası ile de Allah'a ulaşır ve O'nunla mânevî bağ kurar. Tasavvuftaki râbıta, bu şekilde dolaylı yoldan Allah'a gitmek ve aracılar vâsıtasıyla O'nunla mânevî bağ kurmaktır. Doğrudan Allah ile mânevî irtibat kuramayanlara bu şekildeki râbıta tavsiye edilmiştir. Aksi hallerde buna lüzum görülmemiştir. 3164
Peygamberimiz (s.a.s.)'in de, râbıta ve ribat hakkında söylemiş olduğu hayli hadis vardır. O'nun bu hadislerinden bazıları şöyledir:
"Bir gün Allah yolunda ribatta bulunmak, dünya ve dünyada bulanan her şeyden daha hayırlıdır." 3165
“Allah'ın, onunla hataları affedip bağışlayacağı, dereceleri yükselteceği bir şeyi size söyleyeyim mi? Abdest üstüne abdest almak, camide cemaatle namaz kılmaya devam etmek ve her namazdan sonra diğer namazı beklemek. İşte ribat budur! İşte ribat budur! İşte ribat budur!" 3166
"Kim bir günlük (yirmi dört saatlik) ribatta bulunursa, bir aylık oruç ve ibâdetten daha fazla sevap kazanmış olur." 3167
Bütün bu âyet ve hadislerden anlaşıldığı gibi, râbıta, çeşitli mânâlar için kullanılmıştır. Ancak daha çok bir cihad terimidir. Âyet ve hadislerin çoğunda râbıta, Allah ve Peygamberin düşmanlarına karşı silâhlanma, cihad için hazırlıklı olma, müslümanlarla kâfirlerin arasındaki hudut karakollarında nöbet bekleme ve bu duygulara sıkı sıkıya bağlı olma demektir. Buna göre âyet ve hadislerde kasdedilen anlamlardan mutasavvıfların uygulamasını destekleyecek en ufak bir işaret yoktur. Âyet ve hadislerde dile getirilen cihad ruhunu meskenete çevirmekten başka bir şey yapmayan mutasavvıflar Kur'an ve hadislerdeki bu ribat kelimesini çok yanlış bir alana çekmişlerdir. Hiçbir sahâbî Rasûlullah'ı aracı kılarak râbıta yapmadığı gibi, tâbiînden hiçbir kimse de sahâbe'yi aracı kılarak râbıta yapmamıştır. Râbıtanın bu şekildeki uygulaması tarikatların Hicrî yedinci yüzyıldan sonraki dönemlerde uydurdukları bir bid'attir. 3168
Murâbıt Kimdir?
‘Murâbıt’ bu bağlamda bir şeyle, -İslâmî mânâda söylersek- imanın gerekleriyle irtibat kuran ve iç ve dış düşmanlara karşı hazırlıklı olan kimse demektir. Murâbıt, sürekli uyanıktır. O sınır boylarında, müslümanları zayıflatmak ve mağlup etmek için fırsat kollayan insandan düşmanlara karşı hazırlıklıdır. Müslümanlar ve İslâm için nöbet beklemektedir, cihad için hazırdır. O aynı zamanda imanını her türlü isyan, günah ve harama düşmek, şeytana aldanmak gibi iç düşmanlara karşı koruma konusunda dikkatlidir. İbâdetine devam ederek, rabbi ile olan ‘irtibatını’ (bağını) sürekli diri tutarak imanını ve takvâ hayatını korumaya
3164] M. Halid, Râbıta Hakkında Risâle, İstanbul 1924, s. 238; Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, İstanbul 1990, s. 447
3165] Buhârî, Cihad 73; Müslim, İmâre 163; Nesâî, Cihâd 39; İbn Mâce, Cihâd 7
3166] Müslim, Tahâret 41; Tirmizî, Tahâret 39; Nesâî, Tahâret 106; Muvattâ, Sefer 55
3167] Nesâî, Cihad 39; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihâd 35; İbn Mâce, Cihâd 7
3168] Nureddin Turgay, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 212-213
- 782 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çalışır. O, imanını diri tutmanın çalışmasını yapar. Nefsine ve onun aşırı isteklerine karşı dikkatlidir. Bir ibâdeti yapınca diğerini yapmak üzere bekler, imanının başında olgun bir nöbetçidir.
Murâbıt iki anlamda değerlendirilir. Birincisi: Müslümanların sınırlarında nöbet veya benzeri bir iş için beklemek. Bu tıpkı bedendeki nefsi korumak gibidir. Böyle bir kimse zorlukta sürekli ayaktadır, tehlike ânında çobanın sürüyü koruduğu gibi nefsini düşmanlarından korur. Bu murâbıt, Allah yolundaki mücâhid gibidir.
İkincisi: Yüreğin kuvvetlendirilmesi, kalbe cesaret verilmesi anlamında. 28/Kasas, 10; 18/Kehf, 14 ve 8/Enfâl, 60. âyetlerde bu anlamda kullanılmıştır. Birisi hakkında ‘ribatü’l-ce’şü’ denilirse, onun cesur yürekli oluşu anlatılmış olur. 3169
Kur’ân-ı Kerim’de Murâbata Kavramı
Murâbata, ribat ve râbıta kelimelerinin türediği “R-b-t” kökü ve türevleri, Kur'ân-ı Kerim’de toplam olarak 5 yerde geçer. Bunlar: 3/Âl-i İmrân, 200; 8/Enfâl, 11, 60; 18/Kehf, 14 ve 28/Kasas, 10. âyetleridir.
“Ey iman edenler! Sabredin, sabretmekte direnin (veya yarışın), ribat yapın (cihada hazırlıklı olun; birbirinize bağlanın, kenetlenin, irtibatlı olun) ve Allah’tan hakkıyla sakının. Umulur ki kurtuluşa erersiniz.” 3170
"O zaman sizi, Allah'tan bir güven almak üzere hafif bir uyku bürüyordu; üzerinize sizi temizlemek, şeytanın pisliğini (içinize attığı kötü düşünceleri) sizden gidermek, kalplerinizi birbirine bağlamak (li-yerbita) ve ayaklarınızı pekiştirmek için üzerinize gökten bir su indiriyordu." 3171
"Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar (ribâtu’l-hayl, savaş araçları) hazırlayın. Bununla Allahın düşmanını, sizin düşmanlarınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah'ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız, tam olarak size ödenir ve hiç haksızlığa uğratılmazsınız." 3172
"(Ashabı Kehf'in) kalplerini (sabır ve metânetle) bağla(yıp kuvvetlendir)miştik (rabetnâ).” 3173
"Mûsâ'nın annesinin gönlü bomboş sabahladı. Eğer biz (va'dimize) inananlardan olması için onun kalbini iyice pekiştirmemiş (rabetnâ; sabır ve sükûnete bağlamamış) olsaydık, neredeyse işi açığa vuracaktı." 3174
Hadis-i Şeriflerde Murâbata ve Ribat Kavramı
"Allah yolunda bir gece nöbet (ribât) beklemek bir ay'ı oruç ve ibâdetle geçirmekten daha hayırlıdır. Ölürse dünyada yaptığı ameli ve rızkı devam eder. Kabir azâbından da
3169] H. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 514
3170] 3/Âl-i İmran, 200
3171] 8/Enfâl, 11
3172] 8/Enfâl, 60
3173] 18/Kehf, 14
3174] 28/Kasas, 10
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 783 -
emin olur." 3175
"Allah yolunda sınırda bir gün bile nöbet tutmak, dünyadan ve dünyada bulunan her şeyden daha hayırlıdır. Birinizin cennette kamçısının yeri, dünyadan ve dünyada bulunan her şeyden daha hayırlıdır. Kulun, Allah yolunda savaş için her yürüyüşü, dünyadan ve dünyada bulunan her şeyden daha hayırlıdır.” 3176
"Allah yolunda düşmana karşı nöbet tutan kimselerin dışında bütün ölülerin amel defterleri kapanır. Murâbıtların ise, iyi amelleri kıyâmet gününe kadar yazılmaya devam eder ve bu kimseler kabir fitnesi (azâbı) konusunda emindirler.” 3177
“İki göze cehennem ateşi dokunmaz: Allah korkusundan ağlayan göz ve Allah yolunda nöbet bekleyerek geceleyen göz.” 3178
“Size, yaptığınız zaman hatalarınızı giderecek, günahlarınızı örtecek bir şeyi (ameli) haber vereyim mi?” Ashâb dedi ki: ‘Evet.’ Buyurdu ki: “Zorluğuna rağmen abdestinizi imkân ölçüsünde alınız, mescidlere doğru adımlarınızı artırınız, bir namazdan sonra da diğer namazı bekleyiniz. İşte böyle yapmak sizin için ribat’tır. Bunu üç defa söyledi.” 3179
“Bir gündüz ve gece ribat yapmak (Allah yolunda nöbet beklemek) bir aylık nafile oruç ve namazdan daha hayırlıdır. Ölse bile bu işlediği amelin sevabı kesilmez. Bununla rızıklanır, fitnecilerden korunur.” 3180
“Kim Allah yolunda bir murâbıt olarak ölürse, kendisine, işlemekle olduğu salih amelinin sevabı (sanki ölmemiş gibi verilmeye) devam edilir. Rızkı da sürekli olarak verilir. Kabirdeki hesaba çekicilerden emin olur. Allah (cc) onu kıyâmet günü en büyük korkudan (Cehennem’den) güvene kavuşturur.” 3181
“Allah yolunda ribât (düşman karşısında cihad halinde durmak; hudutta bir gün nöbet tutmak) başka yerlerde bin gün nöbet tutmaktan daha hayırlıdır.” 3182
“Allah yolunda (cihad için) yapılan bir sabah ve akşam yürüyüşü, hiç şüphesiz dünyadan ve dünya varlıklarından daha hayırlıdır.” 3183
Sahâbeden bir adam: “Yâ Rasûlallah! Seyahata çıkmam için bana izin ver” dedi. Bunun üzerine Nebî (s.a.s.): "Şüphesiz ki ümmetimin seyahati Azîz ve Celîl olan Allah yolunda cihada çıkmaktır" buyurdu. 3184
Râbıta Kavramının Yozlaştırılması
Müslüman gençlerin zihnini kurcalayan ve ibâdet olarak takdim edildiği halde, Kur’ân-ı Kerim’de ve Peygamberimiz’in hayatında hiç rastlanmayan râbıta
3175] Buhârî, Cihâd 73; Müslim, İmâre 163; Nesâî, Cihad 39; Tirmizî, Fedâilu’l-Cihad 2; İbn Mâce, Cihad 7
3176] Buhârî, Cihad, 6, 73, Bed’ü’l-Halk 8, Rikak 2; Müslim, İmâre 113-114; Tirmizî, Fedâilu’l-Cihad 17, 25, Tefsîr Sûre 3, 22, 56/1; İbn Mâce, Zühd 39
3177] Ebû Dâvud, Cihad 15; Tirmizî, Fezâilul-Cihad 2, 11
3178] Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad 12
3179] Müslim, Tahâre 40, Hadis no: 250
3180] Müslim, İmâre 163, Hadis no: 1913
3181] İbn Mâce, Cihad 7, Hadis no: 2767
3182] Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 26; Nesâî, Cihad 39
3183] Buhârî, Cihad 5, Rikak 2; Müslim, İmâre 112-115; Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 17, 26; Nesâî, Cihad 11, 12
3184] Ebû Dâvûd, Cihâd 6
- 784 -
KUR’AN KAVRAMLARI
konusunda daha geniş bilgilenmek amacıyla bu konuda en kapsamlı araştırmasıyla meşhur, bir seyyid ve şeyh çocuğu olan ve kendisi de şeyh olduğu halde, kendi isteği ile şeyhliği bırakan Ferit Aydın’ın Tarikatta Râbıta ve Nakşîbendîlik adlı kitabından geniş bir özet sunalım:
Râbıta nedir?
Bu soru, özellikle yakın geçmişten beri pek çok insanın zihnini meşgul etmektedir. Çünkü ne ilginçtir ki XIX. yüzyılın başlarından bu yana Nakşîbendî Tarîkatı'nın önemli bir kuralı haline getirilmiş bulunan râbıtanın asıl kaynağı ve içyüzü hakkında (bu tarîkatın çağdaş rûhânîleri de dâhil) hemen hiç kimsenin etraflı bir bilgisi yoktur!
Tarîkatlar zaten kapalı, mistik kurumlardır. Bu nedenle dış dekorlarının arka planında gizli kalan ve halk tarafından pek bilinmeyen çok ilginç inanış ve tapınma şekilleri, âyin ve törenler, söylem ve kavramlar vardır. Bunların kaynakları ve amaçları ise hem çok çeşitli, hem de son derece çetrefil, karmaşık ve mitolojiktir. Türk toplumunun, genelde dünya Müslümanlarından farklı biçimde gelişmiş olan din anlayışı, büyük ölçüde bu olgudan etkilenmiştir.
Onun için bu bakış açısının temelindeki gerçek nedenleri gün yüzüne çıkarmak ve bu sûretle yüzyıllar önce yapılmış olan birtakım yanlışlıkları düzeltme imkânını bulmak amacıyla bu kurumların ve doktrinlerinin çok esaslı şekilde araştırılması gerekir. Çünkü özellikle Türkleri, İslâm adına tarih boyunca bu kurumlar yönlendirmiştir. İşte râbıta, bu mitolojik ve mistik yumağın örgüsü içinde çok önemli bir yer tutmaktadır.
Son yıllarda Türkiye'de yaşanan kavram kargaşası, her ne kadar içinden çıkılmaz bir düşünce kaosunu birlikte getirmişse de, denebilir ki bu durum bazı mistik ve felsefî terimlerin az veya çok deşifre olmasını da sağlamıştır. Kavramlar etrafında tartışmaların kızışmasıyla birlikte, tarîkatların dışında kalabilmiş olan birçok kimse, son zamanlarda râbıta hakkında kuşkuya düştüler ve birtakım arayışların içine girdiler. Bu gelişmelerin sonucu olarak ilginç sorular gündeme geldi. Çünkü İslâm’ın, kitap ve sünnetle belirlediği ibâdetler bütün Müslümanlarca kesin ve açık şekilde bilinmekte ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bizzat uyguladığı biçimlerde bu ibâdetler bütün dünya Müslümanları tarafından yaklaşık 1500 yıldır uygulanmaktadır. Oysa râbıta, çoğunluğu Türkiye'de yaşayan ve sadece Nakşîbendîler olarak bilinen bir azınlık tarafından ve büyük ölçüde gizli olarak bir ibâdet havası içinde icrâ edilmektedir.
Tarîkat Kaynaklarına Göre Râbıta Hakkında Genel Bilgiler
"Râbıta" Kelimesinin Sözlük ve terim anlamı: Râbıta: Arapça "rabt" kökünden türetilmiş bir kelimedir. Sözlükte birleştirmek, bitiştirmek, iliştirmek ve bağlamak anlamına gelmektedir.
Arap ülkelerinde, (Rabita'tul-Udebâ=Edebiyatçılar birliği) ve (Râbita'tul-Kurrâ'=Kur'ân Hâfızları Cemiyeti) gibi adlar altında çeşitli dernek ve kuruluşlar vardır ki bu isimler, aynı mesleğe mensup kimselerin belli bir amaçla bu kuruluşların çatısı altında bir araya gelmiş olduklarını ifade etmektedir. Yani bu bileşik adlar içindeki "râbıta" kelimesi, söz konusu birliği anlatmak için kullanılmaktadır.
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 785 -
İşte bütün bu ayrıntılar, "râbıta" sözcüğünün lügatteki genel anlamı hakkında bize yeterli bir bilgi vermektedir. Kelimenin, konumuz açısından ifade ettiği özel anlama gelince, bir tasavvuf terimi olarak (daha doğrusu Nakşîbendî Tarîkatı'nın kurallarından biri olarak) râbıta: Mürîdin, kendini mürşidi ile yüz yüze gelmiş varsayıp ondan feyiz aldığını (ondan metafizik anlamda güç aldığını ya da nurlandığını) zihninde canlandırması demektir.
Râbıtanın ne ifade ettiğini ve ne yüce fazîletlerden, ne büyük erdemlerden olduğunu, çeşitli mânevî ve lâhûtî hallerin râbıta ile nasıl yaşandığını ve bu yüzden ne yüksek mertebelere erişildiğini anlatan yazılar; râbıtayı Kur’ân-ı Kerîm'e ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) sünnetine dayandırmaya çalışan açıklamalar; hatta sırf bu konuda yazılmış kitapçıklar bile vardır. Ancak bu yazılar, üslûp ve anlatım bakımından çok rasgele ve dağınıktır.
Râbıtanın Değişik Tanımları: Râbıta, Nakşîbendî Tarîkatı'nın kurallarından biridir. Ancak zaman içinde kurumlaştırılmış olan râbıtanın, bütün tarîkat öncüleri tarafından onaylanmış, ya da üzerinde görüş birliğine varılmış çok net bir tanımı yoktur. Bununla birlikte gerek manzum, gerekse düz ifade olarak yalnızca birkaç kişi tarafından yaklaşık bir dille, râbıtanın ne olduğu anlatılmaya çalışılmıştır. Fakat başta Halid Bağdâdî olmak üzere bu şahıslar, meşrûluğunun da ötesinde onun kaçınılmaz gerekliliğini, hatta râbıtanın, kaynağını Kur'ân-ı Kerîm'den ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) sünnetinden aldığını kanıtlamak için olağanüstü çaba sarf etmişlerdir. Buna rağmen yaptıkları açıklamalar eskilerin tâbiriyle; efrâdı câmi' ağyârı mâni' değildir. Yani râbıtayı her bakımdan tanımlayan ve onun başka bir şeyle karıştırılmamasını kesin biçimde sağlayan birer tanım olmaktan uzaktırlar. Nitekim aşağıdaki çeşitli tarifler ya da açıklamalar bunu kanıtlamaktadır.
Râbıtaya bazı izahlarla belli bir boyut kazandıranlar, yakın tarihte yaşamış olan Nakşîbendî şeyhleridir. Bunlardan, Halid Bağdâdî'ye mal edilen açıklamada şöyle denilmektedir: “Tarîkatta râbıta: Mürîdin, Allah'da fânî olmuş bulunan şeyhinin şeklini hayâlinde sürekli canlandırmasıyla onun rûhâniyetinden yardım istemesi demektir. Bu da mürîdin edeplenmesi (saygılı olmaya alışması) ve tıpkı şeyhinin yanında bulunuyormuş gibi gıyabında da ondan feyiz alabilmesi için lüzumludur. Çünkü mürîd, şeyhinin şeklini hayâlinde canlandırmakla ancak huzur bulur, nurlanır ve bu sâyede çirkin davranışlarda bulunmaktan sakınır.” 3185 İleri sürüldüğü üzere bu sözler, Halid Bağdâdî'nin, İstanbullu Muhammed Es'ad Efendi'ye gönderdiği bir mektupta yer almaktadır. Yukarıdaki alıntıda geçen “Rûhâniyetten istimdâd” ya da günümüzün Türkçe’siyle “Evliyâların ruhundan yardım dilemek”, Tarîkatların hemen tamamında ve özellikle Nakşîbendî Tarîkatında çok önemli bir inanış şekli olan kaynağını Animizm'den alır. 3186
Iraklı Muhammed Emîn el-Kürdî el-Erbilî de Tenvîru’l-Kulûb adlı eserinin "Tasavvuf" bölümünde ve “Nakşîbendî Sâdâtına Göre Zikrin Keyfiyeti” başlığı altında saydığı on bir şarttan dokuzuncusu olan râbıtayı şöyle anlatıyor: “Zikrin dokuzuncu keyfiyeti, mürşidi râbıta etmektir. Bu da mürîdin, kalbini şeyhin kalbine karşı bulundurması; gıyabında bile olsa onun şeklini hayalinde canlandırması; kalbine, şeyhin nur okyanusundan feyizlerin aktığını içinden tasavvur etmesi ve
3185] Bk. Hâlid Bağdâdî, Risâletun fi Tahkıyk’ır-Râbita (Raşahât'ın kenarı, s. 221-232)
3186] Animizm, ataların ruhlarına tapma esasına dayanan politeist bir inançtır. Daha geniş bilgi için bk. Ferit Aydın, İslâm'da inanç Sistemi, s.133-134, Kahraman Yayınları, İstanbul, 1995
- 786 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ondan bereket dilemesiyle olur. Çünkü mürîdin Allah'a ulaşabilmesi için vâsıtası odur (yani şeyhdir).” 3187
Ömer Zıyâüdîn Dağıstânî'nin de kendine göre râbıtayı tanımlaması şöyledir: “(...) bu da mürîdin, kalbini Allah'ın peygamberlerinden birine, veya O'nun velî kullarından bir velîye, veya hepsinden birine, ya da silsilesi Hz. Peygamber’e (s.a.s.) ulaşan kâmil bir mürşide veya şeyhine, ya da hakkında güzel duygular beslediği ve üstünlüğünü takdir ettiği birine bütün sevgi ve samimiyetiyle bağlanmasından ibarettir.” 3188
Râbıtanın, bir süredir önem kazanmasında büyük rol oynamış bulunan yakın tarihin etkili Nakşîbendî şeyhlerinden Abdulhakîm Arvâsî'ye gelince, 1923 yılında kaleme aldığı "Râbıta-i Şerîfe" adlı risâlesinde bu tarîkat kuralını şöyle tarif etmektedir: “Râbıta, İlâhî-Zâtî sıfatlarla tahakkuk etmiş ve müşahede makamına varmış bir kâmil ve mükemmele kalp bağlayıp, huzur ve gıyâbında o zâtın sûretini hayâl hazinesinde muhâfaza etmekten ibârettir.” 3189
Tarîkatçılara göre yalnızca sağ olan mürşidden değil, aynı zamanda ölüden de yardım beklenir. Yani şeyhin rûhâniyetinden yardım dilemek için onun, sağ ya da ölü olması fark etmez. Bu inanış hemen bütün tarîkatlarda vardır ve “himmet dilemek”, “bereket talep etmek”, “feyiz almak” “istifâzada bulunmak” ya da “rûhânîyetten istimdâd etmek” gibi çeşitli deyimlerle ifade edilir.
Mehmed Zâhid Kotku bu konuda aynen şunları kaydetmektedir: “Bu tarikde şeyh, kemâl-i marifet ile mütehakkık olursa, ifâzada (yardım etme konusunda) ölü ile diri müsâvi olurlar.”3190 Aslında müsâvi olmaktan da öte, (yine tarîkat rûhânîlerine göre) velî, öldükten sonra bir “tîğ-i üryân” gibi, yani kınından çıkmış olan bir kılıç gibi çok daha keskin olur ve onu çağıran insanın imdadına çok daha çabuk yetişir.
Sağlara yapıldığı gibi ölmüş kimselere de râbıta yapılabilir. Ölüye râbıta yapma konusuna, özellikle son dönem Nakşî şeyhleri tarafından çok önem verilmiştir. Bu cümleden olarak Abdulhakîm Arvâsî'nin, “Mezarlara Râbıta Keyfiyeti” başlığı altında aşağıya alınan sözleri ilginçtir. Arvâsî şu öğütleri vermektedir: “Mezar ziyaretçisi mürîd, nefsini her türlü dış alâkadan boşaltır. İçini dünya kayıtlarından uzaklaştırır. Kalbini ilimler ve nakışlardan ve hâdiselere bağlı duygulardan çekip çıkarır. Ziyaret ettiği mevtânın rûhâniyetini hissî keyfiyetlerden mücerret bir nur farz eder. O kabir sahibinin Feyizlerinden bir Feyiz ve hallerinden bir hal zuhur edinceye kadar o nuru kalbinde tutar. (...)”
Râbıtanın Şartları ve Uygulanış Biçimi
Bilindiği üzere her tarîkatın kendine özgü birtakım kuralları vardır. Bunlar âdetâ birer kanun gibi, daha doğrusu "Allah'ın ya da Peygamber'in birer emri olarak" tarîkat bağlıları tarafından titiz bir şekilde uygulanırlar. İşte -konumuzun özünü oluşturan- "râbıta" da bu kurallardan biridir.
Zikrin değişik bir biçimi olarak da tanımlanan râbıta, Nakşîbendî Tarîkatı'nda
3187] Bk. Muhammed Emîn el-Kürdî el-Erbilî -öl. H. 1332-, Tenvîru’l-Kulûb, s. 512
3188] Bk. Ömer Ziyâüddin Dağıstanî Tasavvuf ve Tarîkatlarla İlgili Fetvâlar s. 149-150
3189] Râbıta-i Şerîfe, Bayezit Devlet Kütüphânesi, No: 243435, s. 18
3190] Mehmed Zâhid Kotku -H. 1313/M. 1897-H. 1401/M. 1980-, Tasavvufî Ahlâk, 2/272
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 787 -
şeyh-mürîd ilişkisinin çok önemli bir halkasını oluşturur. Mürîdin şeyhe mutlak, kesin ve sürekli bağlılığını sağlamak üzere konmuş olan bu kuralın belli zamanlarda, belli uygulanış şekilleri vardır. Aynı tarîkatın bir cemaatinden diğerine küçük farklarla icrâ edildiği ise bir gerçektir. Genelde "Hatm-i Hâcegân" adı altında uygulanan zikir merasimi sırasında halka şeklinde oturan mürîdler, şeyhin ya da onun adına “hatm"i yöneten vekilinin bir işareti üzerine râbıta yaparlar. Bu işaret, halkada bulunanların rahatça duyabileceği orta bir sesle "Râbıta-i Şerîfe!", "mürşide râbıta", ya da benzer bir komuttan ibarettir.
Râbıta, mürîd tarafından "Hatm-i Hâcegân" âyini dışında ve yalnız başına da yapılabilmektedir. Bu münferid râbıtanın en çok yapıldığı zaman "Vird"e başlamadan önceki dakikalardır.
"Vird": Şeyh tarafından mürîde telkin edilmiş ve günün belli saatlerinde tekrarlanması istenmiş olan rûhânî ödev demektir. Bu ödev, belli sözlerin yüzlerce hatta binlerce kez tekrar edilmesiyle yerine getirilir. Râbıta ise ondan önce yapılan zihinsel bir hazırlanmadır.
Gerek sistematik bir âyin biçimi olan "Hatm-i Hâcegân" merasimi ve tüm ayrıntıları (ki bunlardan biri de râbıtadır), gerek bu ayrıntılardan her biri, gerekse şeyhin rûhânî bir ödev olarak mürîde verdiği herhangi bir ders, vird, telkin, emir ve tâlimat, tarîkat protokolünde zikrin kapsamına girer. Yani bunların hepsi, ya da herhangi biri, tarîkatın avam dilinde genel bir tabirle, "zikir" olarak adlandırılır. Dolayısıyla râbıta da Nakşîbendî Tarîkatı'nda bir zikir şeklidir.
Râbıtanın uygulanışı sırasında mürîdin oturuş biçimi, fiziksel ve zihinsel durumu ile yer, zaman ve ortam çok önemlidir. Bu durumları şu şekilde özetlemek mümkündür:
a) Abdestli olmak: Râbıta yapan kimsenin, özellikle "Hatm-i Hâcegân" halkasında bulunuyorsa -her şeyden önce- abdestli olması gerekir. Nitekim bu âyin genellikle sabah, ikindi ve yatsı namazlarından sonra düzenlendiği için halkaya katılan mürîdlerin hepsi zaten abdestli olurlar. 3191
b) İnâbeli olmak: Yani mürîdin, mürşid olarak kabul ettiği şeyhe, ya da vekiline önceden bey'at etmiş olması gerekir. Buna, tarîkat dilinde “El almak" da denir. Zaten Nakşîbendîlere göre bir şeyhe bağlanmayan (Yani daha açıkçası tarîkata girmeyen) insanın öncüsü şeytanın ta kendisidir. 3192
Şeyhlerden kimisi, aynı tarîkata bağlı olsalar bile kendisinden el almamış bulunanları (yani başka bir şeyhin mürîdlerini), yönettiği "Hatm-i Hâcegân" halkasına kabul etmez. Bazıları ise bu konuda herhangi bir ayırım yapmazlar. Dolayısıyla tarîkatın bütün kurallarında olduğu gibi bu noktada da hemen her şeyhin yorumu ve protokolü farklıdır. Ancak halkaya oturan mürîd, her halükârda râbıtasını kendi şeyhine yapar. Bu vesile ile şunu da belirtmek gerekir ki kendi ifadelerine göre “Tarif edilen şekilde fenâ ve bekâ mertebelerine ulaştıkları şehâdetle sâbit olmayan kimseler her ne kadar zikir tâlimine mezun ve
3191] Muhammed Emîn el-Kürdî el-Erbilî, Tenvîru’l-Kulûb, s. 511, 512, 520
3192] Age. S. 524, 525; A. Z. Gümüşhânevî, Câmi’ul-Usûl S. 55; Muhammed b. Abdillâh El-Khânî, El-Behcetu’s-Seniyye, s. 4; Ali Behcet, Risâle-i Ubeydiyye-i Nakşîbendiyye, s. 7, Üniversite Kütüphânesi No. 77258
- 788 -
KUR’AN KAVRAMLARI
memur olsalar da kendilerine râbıta ettiremezler.”3193 Bu konuda bazı şeyhlerle halîfeleri arasında polemikler ve tartışmalar bile cereyan etmiş, hatta önemli bir olay diye yakın tarihin Nakşîbendîlerine âit kitapçıklarda yer almıştır.
c) Kapıyı kitlemek: Aslında kapının içerden kitlenmesi sırf râbıtaya bağlı bir kural değildir. Nakşîbendîlere göre bu, "Hatm-i Hâcegân" âyininin bir ayrıntısıdır. Bununla beraber râbıta yalnız başına bile yapılsa yine de sakin bir yer tercih edilir. Şu var ki -yukarıda da değinildiği üzere- râbıta, "Hatm-i Hâcegân" âyininin kurallarından biri olduğu için bu merasimin bir öğesi olarak icrâ edilirken zaten kapı kitli bulunmuş olur. Yakın tarihin Nakşîbendî şeyhlerinden İsmet Garîbullah; “İnâbe böyle ta'lîm etti ol mâh, / Kapanmak kapı sünnettir ol âgâh”3194 mısralarıyla tarîkatın bu kuralını anlatmaya çalışmaktadır.
d) Ortamı Karartmak: Vakit gece ise ışıkları söndürmek, gündüz ise pencerelere perde germek sûretiyle ortam karartılır, ya da en azından loş hale getirilir. Ancak bunlar özellikle "Hatm-i Hâcegân" âyininin yapıldığı mekân için söz konusudur. Tek başına râbıta yapan kişi, oturduğu yerde başından aşağıya bir çarşaf, ya da puşu gibi bir şey örtmek sûretiyle de bu ortamı sağlayabilir.
e) “Ters Teverrük” Oturuşu İle Oturmak: Bunun şekli şöyledir: Şâfiî Mezhebinde, namazdaki son ka’denin tam tersi olarak diz üstü oturulur; sol ayak dik tutulur; (yani topuk yukarıda, parmak uçları ise yerdedir.) sağ ayağın parmak uçları da -köprü gibi duran- sol bacağın altından biraz dışarı çıkarılır. Bu durumda sağ baldır tamamen yere yapışıktır, vücut zorunlu olarak sol tarafa doğru eğimlidir ve eller namazda olduğu gibi yine dizler üzerinde bulundurulur. Bu oturuş şeklinin, yakın tarihte yaşamış olan bazı Nakşîbendî teorisyenleri tarafından öngörüldüğü anlaşılmaktadır. 3195
f) Gözleri Yummak: Gerek "Hatm-i Hâcegân" sırasında, gerekse mürîdin tek başına yaptığı râbıtada gözler yumulur. Hem hatim âyinini yöneten şeyh veya temsilcisi, hem de mürîdler aynı şeyleri yapmak durumundadırlar. Mürîd, hatim dışında ve yalnız başına râbıta yaparken de yine gözlerini yumar. 3196
g) Nefesi Kontrol Altına Almak: Râbıta yaparken ağız kapalıdır, soluk burundan alınır. Nakşîbendî Tarîkatı'nda başlıca iki çeşit zikir vardır. Bunlardan biri sözlü zikir olan "vird"dir, diğeri ise zihinsel zikir olan "râbıta"dır ki her ikisinde de nefes kontrol altında bulundurulur. 3197
h) Sâbit ve Hareketsiz Durmak: Yakın tarihte Nakşîbendî Tarîkatı'na yeniden şekil verenler, Hatm-i Hâcegân, zikir, râbıta ve benzeri âyinlerin uygulanışı sırasında mürîdin hareketsiz durmasını, ah, vah gibi ızdırap ve hüzün ifade eden sesler çıkarmamasını ve inlememesini şart koşmuşlardır. Onlara göre bu
3193] Abdulhakîm Arvâsî, Râbıta-i Şerîfe Risâlesi -Osmanlıca- s. 26 - Sadeleştirilmiş nüsha, s. 27 N. F. Kısakürek. Beyazıt Devlet Kütüphânesi No. 243435, Süleymaniye Kütüphânesi, Celal Ötüken, 232
3194] Risâle-i Kudsiyye S. 89
3195] Bk. M. Emin el–Kürdî, Tenvîru’l-Kulûb s. 511; A. Z. Gülüşhanevi, Câmiu’l-Usûl S. 146; S. Zühdi, Majmûa’tul-Khâlidiyya S. 4; S. Zühdi, Nehcetu’s-Sâlikîn S. 30; Ahmed el-Bikâî, Risâle'tun Fi Âdâb'it-tarîka'tin-Nakshabandiyya s. 42
3196] Bk. M. Emin el-Kürdî, Tenvîru’l-Kulûb s. 512; A. Z. Gümüşhanevi, Câmiu’l-Usûl, s. 147; S. Zühdî, Mecmûatu’l-Hâlidiyye -Sahîfe'tus-Safâ-, s. 4
3197] Bk. M. Emin elüKürdî, Tenvîru’l-Kulûb s. 514
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 789 -
tür davranışlar şeytanın giriş kapısı ve nefsânî duyguların doyuma ulaştırılması olarak nitelenmiştir. 3198
i) Mürşidin Sûretini Zihinde Canlandırmak: Bu kural râbıtanın özünü oluşturur. Diğerleri ise buna bağlı olarak ikinci derecede ayrıntı sayılırlar. Nakşîbendîlikte “Tarîkat Âdâbı” diye sıralanan kurallar içinde en önemli unsur olarak râbıtadan söz edilirken bu nokta üzerinde daha ısrarlı bir şekilde durulmuştur. 3199
Yapılan açıklamalara ve tarif şekillerine göre mürîd, bu ödevi yapmak için gerekli şartları yerine getirdikten ve gözlerini yumduktan sonra bütün dikkatini şeyhinin cismânî varlığı üzerinde toplamaya ve onun siluetini hayâlinde canlandırmaya çalışır. Nakşîbendî Tarîkatı'nın, özellikle yakın tarihte oluşmuş Süleymancılık ve Menzilcilik gibi bazı kollarında şeyhin fotoğrafına bakmak sûretiyle de râbıta yapılmaktadır. Mürîd bunu yaparken, şeyhinin nur deryası olduğuna inandığı kalbinden kendi kalbine bu nurların bir çağlayan gibi aktığını da aynı şekilde canlandırmaya gayret eder.
Râbıta yapanın konsantre olabilmesi, vecd halini yaşayabilmesi, (yani transa geçebilmesi) için onun, yukarıda anlatılanlara ek olarak -aynen gerçekmiş gibi- düşüneceği daha birçok şey vardır. Bunlardan bazılarını, Nakşîbendî yazarlardan biri aynen şu ifadelerle açıklamaktadır: “Kendinizi vâkıa halinde ölü ve teneşir tahtası üzerinde, kefene sarılmış tasavvur edeceksiniz (...)”; “Mezarda olduğunuz halde, mürşidi, pîri, Allah ile aranızda vesîle ve vâsıta mevkiindeki zatı düşünerek, onu yanınızda ve karşınızda farzederek ve onun yüce alnına, yani iki kaşı arasına gözlerinizi dikeceksiniz!”; “(...) o zatın ulu simasına hayâl hazinenizde yer verecek, onu kalbinizde hayâl yoluyla durduracaksınız!” 3200
j) Mürşidin Rûhâniyetinden İstimdâd Etmek: Râbıtanın çok önemli kurallarından biri de budur. Nakşîbendî rûhânîlerine âit mektup ve kitapçıklarda bunun önemi sıkça vurgulanmıştır. “Rûhâniyetten istimdâd”ın ne demek olduğuna gelince bu, mürîdin şeyhinden himmet, bereket ve yardım dilemesidir. Bunun için şeyhin genç, yaşlı, sağ, ya da ölmüş olması arasında hiç bir fark yoktur. Hatta ölmüş olan şeyhin, kınından çekilmiş kılıç gibi olduğu, yani bütün maddesel kayıtlardan sıyrıldığı ve işlevini daha süratle yapabilecek durumda olduğu, yine bu tarîkatın rûhânileri tarafından ifade edilmiştir. Dolayısıyla mürîdin râbıta yaparken içinden, şeyhinin sûretini canlandırmasıyla birlikte ondan himmet ve medet dilemesi râbıtanın kaçınılmaz bir kuralıdır.
Bu şartlar bir şeyhten diğerine çoğalıp azalabilir, yani değişebilir. Nitekim bazı şeyhlerin, yolculuk sırasında veya çalışırken bile virdlerini çekebileceklerine ve râbıtalarını yapabileceklerine ilişkin mürîdlerini serbest bıraktıkları, daha doğrusu onları bu durumlarda da boş bırakmak istemedikleri bilinmektedir.
Mürîd sık sık şeyhinin veya ona vekâlet eden yetkilinin sohbetlerinde sürekli telkinler alarak râbıta için hazır hale getirilir. Bu sohbetler bir çeşit şartlandırma seanslarıdır; Son derece de etkilidir. Bu sırada oluşan mistik atmosfer içindeki
3198] Bk. S. Zühdi, Mecmûatu’l-Hâlidiyye (Nehcetu’s-Sâlikîn): S. 24
3199] Bk. Halid Bağdâdî, Risâletun fî Tahkıyk’ır-Râbita s. 3; Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî, Câmiu’l-Usûl s. 146; Muhammed Emîn el-Kürdî el-Erbilî, Tenvîru’l-Kulûb s. 512
3200] Abdulhakîm Arvâsî, Râbıta-i Şerîfe Risâlesi, sadeleştirilmiş nüsha, s. 10 N. F. Kısakürek. Beyazıt Devlet Kütüphânesi No. 243435 - Süleymaniye Kütüphânesi-Celal Ötüken, 232
- 790 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mürîdin psikolojik durumu, ders ya da konferans izleyen bir dinleyicinin, hatta vaaz dinleyen bir mü'minin durumundan çok farklıdır. Mürîdin iç dünyasının derinliklerinde bu telkinlerle o kadar şiddetli etkiler uyandırılır ki râbıta sırasında o, kendinden geçmiş ve başka alemlere dalmış gibi olur. Arvâsî'nin tabiriyle: “(...) mürîd, şeyhinin muhabbet alâkasıyla saatten saate onun renk ve kıvamı içinde olgunlaşır. Aksetme sûretiyle de onun nurundan nur emer. Bu türlü faydalanma ve feyizlenmede, işin nasıl ve ne olduğunu bilmek şart değildir. Kavunun güneş hararetiyle pişmesi gibi sâlik, mürşidin terbiyesinde yavaş yavaş gelişir. Zamanla bu gelişme kemâle erer. Rahmânî nefesin üflenmesine istidad kazanır.” 3201
Mürşid râbıtası için, genellikle iki zaman vardır. Bunlardan biri "Hatm-i Hâcegân" âyini sırasında, diğeri ise her mürîdin yalnız başına yapmak durumunda olduğu vird denilen sözlü zikre başlamadan öncedir. Bununla beraber yine her şeyhe göre, râbıtaya ilişkin zamanlama değişebilir. Esasen tarîkatta zikirle râbıta birbiriyle çok yakından alâkalıdırlar. Geniş anlamda râbıta da zikirden sayılmakla beraber "Zikir" terimi özellikle sözlü vird için kullanılır. Zikir de râbıta da tarîkatın temel kurallarındandır. Fakat daha önce de işaret edildiği gibi onlara göre râbıta zikirden çok daha önemlidir.
İşte râbıtanın uygulanış biçimi ve şartları hakkında elde edilebilecek en geniş bilgiler bunlardır denebilir.
Tarîkat Rûhânîlerine Göre, Râbıta Yapmanın Kaçınılmaz Lüzumu: Nakşîbendîler, râbıtaya dini ve rûhânî bir nitelik atfetmekte ve onu İslâm'ın bir parçası, hatta Allah'ın kesin bir emri olarak uygulamaya ve yaymaya çalışmaktadırlar. Nitekim Nakşî şeyhlerinden Mustafa Fevzi, sırf râbıta konusunda kaleme aldığı İsbât’ul-Mesâlik Fi Râbıta'tis-Sâlik adlı manzum risâlesinde râbıtanın farz olduğunu ileri sürerek aynen şöyle demektedir:
“Elli dört farzdan biridir râbıta,
Ehl-i aşkın rehberidir râbıta ;
Hubb-i fillâh'tır bu yolda râbıta,
Bir muhabbettir gönülde râbıta.” 3202
Nakşîbendîlere göre râbıta farz olduğu için herkesin mutlak sûrette bir şeyhe bağlanması ve mürşidine râbıta yapması kaçınılmaz bir görevdir. Nitekim Muhammed Emîn el-Kürdî, bu konuda şunları kaydetmektedir: “Allah'a ulaşmış bulunan şeyh, mürîdin Allah'a ulaşması için bir aracıdır ve onun, Allah huzuruna girebileceği bir kapıdır. Dolayısıyla kendisini irşâd edecek bir şeyhi bulunmayanın rehberi ancak şeytandır.” 3203
Tarîkatta şeyhe, nasıl ki mürîdi Allah'a ulaştıran bir aracı, bir rehber olarak bakılmakta ise, râbıtaya da Allah'a ulaştıran bir çare, bir yol, hatta yegâne bir yol olarak inanılmaktadır.
Bütün bu ve benzeri tanımlardan, açıklamalardan, övgü ve özendirmelerden şu özeti çıkarmak mümkündür:
3201] A.g.e., s. 20
3202] Mustafa Fevzi, İsbât’ul-Mesâlik Fi Râbita’tis-Sâlik, s. 19
3203] Muhammed Emîn el-Kürdî el-Erbili, Tenvîru’l-Kulûb s.524-525
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 791 -
1. Tarîkata girmek ve bir şeyhe mutlak sûrette bağlanmak zorunludur. Mürşidi olmayanın rehberi şeytandır.
2. Tarîkata girerek mürîd olan kişi, bağlandığı şeyhine râbıta yapacaktır. Onu, hemen her an hatta tuvâlette bile (Tarîkatçılar bunu, şöyle ilginç bir gerekçe ile açıklamaya çalışırlar: Sözde, Hz. Ebûbekr, Rasulullah'ı tuvâlette bile hatırından bir türlü çıkaramıyordu. Bu nedenle duyduğu sıkıntıyı Hz. Peygamber'e anlattı. O da bunun önemli olmadığını söyledi.3204) hayâlinde canlandıracak; şeklini gözünün önüne getirecek; kalbini şeyhinin kalbiyle karşı karşıya bulunduracak; yakınında bulunmuyor olsa bile onu kendine çok yakın hissedecektir.
3. Bununla birlikte şeyhini bir feyiz, bereket ve nur deryası olarak tasavvur ederken bu okyanustan akan nurların, onun oluk vazifesini gören kalbinden kendi kalbine aktarıldığını da düşünecektir.
4. Gerek sağ olsun, gerek ölmüş olsun, gerek kendisinden çok genç olsun, daima şeyhinden “himmet” ve “bereket” (yani yardım ve nimetlerde bolluk) dileyecektir. Çünkü mürîdi Allah'a kavuşturabilecek olan tek vâsıta ancak ve ancak şeyhtir, mürşittir. (!?) Kişinin kendi kendine Allah'a kavuşması, yani “fenâ fillâh” denen makama yükselip “Allah'ta erimesi” (!) mümkün değildir.
Bu sebeple tarîkatçılar Kur'ân-ı Kerîm'den bazı âyetleri ve ayrıca bazı hadisleri yorumlayarak bu yoldaki kanâatlerini delillendirmeye de çalışmaktadırlar.
Nakşîbendîlerin Râbıtaya İlişkin Delilleri: Hâlid Bağdâdî, "Risâle’tun Fi Tahkıyk'ır-Râbıta" adı altında sırf râbıta konusunda yazdığı bir kitapçıkta şöyle demektedir:
“Ulularımızdan kimisi, tasavvuf terbiyesini gerek kendine, gerekse başkasına uygularken sadece râbıta ile yetinirdi. Çünkü bu, Allah'da fânî olmanın (Allah'ta eriyip yok olmanın) hazırlık aşaması olan şeyhde erimek için en yakın yoldur. Onlardan, râbıtayı Allah'ın şu sözlerine dayandıran da vardır: “Ey iman edenler! Allah'(a itaatsızlık)tan sakının ve doğrularla beraber olun.” 3205
Tarîkat silsilesiyle Halid Bağdâdî'ye bağlı olan Muhammed Emîn el-Kürdî de râbıtayı kanıtlamaya çalışırken önce şu ifadeyi kullanmaktadır: “Bu konuda gerek âyet, gerekse hadis olarak mevcut bulunan deliller ise bilinemeyecek gizlilikte değildirler. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:” “Ey iman edenler! Allah'(a itaatsızlık)tan sakınınız ve O'na, (sizden hoşnutolacak) vesîleler arayınız.” 3206
Bu âyet-i kerîmeyi, daha önce anlatılan merasim çerçevesi içindeki uygulanışıyla râbıtaya delil gösteren, yalnızca bu şahıs değildir. Bilindiği kadarıyla bütün Nakşîbendîler -her nasıl iknâ olabiliyorlarsa!- bu görüşü paylaşmaktadırlar. Muhammed Emîn el-Kürdî'nin, kanıt olarak ileri sürdüğü bir de şu meâldeki hadis-i şerif vardır: “Kişi sevdiği ile beraberdir.”
Nakşîbendîler, râbıtanın Kur'ân'a ve sünnete dayandığını büyük bir ısrarla ileri sürmektedirler. Bunlardan Mustafa Fevzi şunları söylüyor: “Var bu yolda çok ehâdîs-i Nebî, / Râbıta makbûl-i Hak'dır gün gibi.” 3207
3204] Bk. Rûh'ul-Furkân, 2/76
3205] 9/Tevbe, 119; Halid Bağdâdî, Risâletun Fi Tahkıyk'ır-Râbıta s. 2, 3
3206] 5/Mâide, 35; Muhammed Emîn el-Kürdî, Tenvîru’l-Kulûb s. 512
3207] Mustafa Fevzi, İsbât’ul-Mesâlik s. 20
- 792 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şâir, yukarıdaki beyitte, râbıtayı kanıtlayan -sözde- Hz. Peygamber (s.a.s.)'in birçok hadisleri bulunduğunu hiç çekinmeden ileri sürüyor ve buna delil olarak da şu meâldeki hadisi gösteriyor: “Beni, çocuğundan, babasından, (bir diğer hadisde de kendi canından) ve tüm insanlardan daha çok sevmedikçe hiç biriniz gerçek anlamda iman etmiş olamazsınız.” Mustafa Fevzi'ye göre bu ve daha birçok hadis, mürîdin, şeyhine râbıta yapmasını kesin olarak emrediyor (!?)
Zaman zaman önemini kaybeder gibi olan bu râbıta olayı, son birkaç yıldır yeniden gündeme getirilmiş bulunmaktadır. Özellikle tefsir çalışması olarak Ruhu'l-Furkan adı altında kaleme alınan bir kitapta râbıtaya çok geniş bir yer verilmiştir. Merkezleri İstanbul-Çarşamba'da bulunan gelenekçi bir Nakşî cemaatinin lideri ve bir grup yandaşı tarafından yazılan bu kitapta râbıtanın bir Allah ve Peygamber emri olduğunu kanıtlamak için dokuzu âyet, on dördü ise hadis olmak üzere toplam yirmi üç delil ileri sürmüşlerdir. Noktalamaya varıncaya kadar, üslûp, anlatım ve yorumlarıyla tamamen onlara âit olan bu deliller sırayla şöyledir:
“O, sizin aranıza sevgi ve acıma koydu.” 3208
2. “Enes (r.a.) den rivâyet edilmiştir ki: Halk yağmursuz kalıp kıtlığa uğradıkları zaman Ömer İbnul Hattab, (Peygamber'in amcası) Abbas İbni Abdilmuttalib'i vesîle edinerek yağmur duâsı yapar ve duâda "Ya Allah! Bizler, peygamberimizi vesîle edinerek sana niyaz ettiğimizde bize yağmur ihsan ederdin. (şimdi de) Peygamberimizin amcasını vesîle edinerek senden niyaz ediyoruz. (yine) yağmur ihsan eyle. 3209
3. “İmanın en üst derecesi, Allah için (Allah dostlarını) sevmen, Allah için (Allah düşmanlarına) buğz etmen ve dilini Allah'ın zikrinde çalıştırmandır.” 3210
4. “Yusuf (a.s.) kasıtsız olarak, elinden gelmeyerek, ona, (Züleyha'ya) meyletti. Rabbisinin burhanını (delilini) görmeseydi, (o meyline göre hareket edebilirdi.)” 3211
5. “Ebû Malik El-Eşcai'nin babasından rivâyet ettiği: “Rüyada beni gören hakikatta beni görmüştür.” 3212
6. “Sâdıklarla beraber olunuz.” 3213
7. “İbn Abbas (r.a.)’dan rivâyet edildiğine göre, bir kere Rasûlullah (s.a.s.) Efendimize: “Meclis arkadaşlarımızın en hayırlısı hangisidir?” diye sorulduğunda, Efendimiz (s.a.s.): "Kimi görmek size Allah'ı hatırlatıyor, kimin konuşması sizin ilminizi artırıyor, kimin de ameli size ahireti hatırlatıyorsa işte onlar en hayırlı arkadaşlarınızdır." buyurdu. 3214
8. “Allah-u Teâlâ'nın: “Onlar meclis arkadaşlarımdır." 3215 hadisi kutsisi gereğince de onlarla oturmak, zikredilen Mevlâ Teâlâ ile beraberliği kazandırır." buyurdu.” 3216
3208] 30/Rûm, 21; Ruh'ul-Furkan, s. 2/64
3209] Buhari, İstiska 3; Ruhu’l-Furkan, s. 2/64
3210] Ali el-mütteki, kenzü'l-Ummal: 1/37-38 H. No:6773; Ruhu’l-Furkan, s. 2/65
3211] 12/Yusuf, 24; A.g.e., s. 2/65
3212] Ali el-mütteki, Kenzü'l-Ummal: 15/382 H.No: 31477; A.g.e., s. 2/66
3213] 9/Tevbe, 24; A.g.e., s. 2/66
3214] Askalani, el- Metalibul Aliye, 3/193; A.g.e., s. 2/67
3215] Buhari, Deavât: 66
3216] A.g.e., s. 2/67
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 793 -
9. “Ebû Hureyre'den rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.s.): "Nerede olursanız bana salat (-u selam) edin. Çünkü sizin salatınız, bana ulaşır” buyurmuştur.” 3217
10. “Meşayihi kiram, "O (Cebrail (a.s.) Onun (Meryem validemiz) için, bütün azası yerinde tam bir insana benzerdi. 3218 âyetinde bu meseleyi zihinlere yaklaştırdılar." 3219
11. “Yine onlardan Alim-i Allame es-Sefiri el-Halebi eş-Şafii, Buhariye yaptığı şerhte: "Sonra, Efendimiz’e (s.a.s.) tenha (da ibâdet) sevdirildi.” 3220
12. “Yine onlardan Allame Fasi, Delaili Hayrat şerhinin birkaç yerinde meseleyi açıklamıştır.” “Birisi de: Abdullah İbni Mesut (r.a.)’dan rivâyete göre, Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Kıyâmet gününde insanların bana en yakını (şefaatıma en layık olanı) bana en çok salat (-u selam) getirendir.” 3221
13. “Nitekim Allah-u Teâlâ “Her kim Allah ve Rasûlüne itaat ederse, işte onlar, Allah (-u Teâlân) ın, kendilerine inam (iyilik) ettiği nebiler, Sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdir. Ve bunlar en güzel refik (arkadaş) tırla” buyuruyor. 3222
14. “...Aişe (r.a.) Validemizden rivâyete göre: Rasûlullah (s.a.s.): “Ruhlar toplu ordulardır. Onlardan (ezelde Allah yolunda) birbiriyle tanışanlar i'tilaf eder (anlaşır, Allah uğrunda) tanışmayanlar ise ihtilaf eder. (dünyada zıtlaşırlar)” buyurdu. 3223
15. “Bütün bu imamlar ve bütün mahlukatı yaratan Allah-u Teâla buyurdu ki: “O'na (sizi kavuşturacak) vesîle arayın.” 3224
16. “İsmail, Elyasa ve zülkifl’i (a.s.) hatırla, hepsi en hayırlı kullardandır.” 3225
17. “(O akıl sahipleri) öyle kimselerdir ki, ayakta, oturdukları halde ve yanları üzere (yaslanmış) oldukları halde Allah’ı zikrederler ve göklerin, yerlerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler.” 3226
18. “Bir âyeti-i celilesinde ise: "(Habibim!) Deki, göklerde ve yerde neler olduğuna bakın." 3227
19. “Rasûlullah Efendimiz (s.a.s.): "Allah-u Teâlâ'nın nimetlerini düşünün, zatını düşünmeyin, buyurdu.” 3228
20. “İbni Abbas (r.a.) dan rivâyete göre Efendimiz (s.a.s.): "Mahlukatı (yaratılmış olanları) düşünün. Halik (Teâlâ) yı (yaratıcıyı) düşünmeyin, çünkü siz onun kadrini takdir edemezsiniz." buyurdu. 3229
3217] A.g.e., s. 2/69
3218] 19/Meryem, 17
3219] A.g.e., s. 2/70
3220] Buhari, Babu’l Vahy: 3; A.g.e., s. 2/70
3221] Tirmizî, Salat 325, 2/3554; A.g.e., s. 2/71
3222] 4/Nisa, 69; A.g.e., s. 2/71
3223] Buhari, Enbiya 2, 4/104, Müslim, 8/41, Ebû Dâvud, 46359, Müsnedi Ahmed, 2/295
3224] 5/Mâide, 35; A.g.e., s. 2/74
3225] 38/Sâd, 48, A.g.e., s. 2/74
3226] 3/Âli İmrân, 191; A.g.e., s. 2/74
3227] 12/Yusuf, 101; A.g.e., s. 2/74
3228] Ali el-Mütteki, Kenzü'l-Ummal: 3/106 H. No.: 5707; A.g.e., s. 2/74
3229] Ali el-Mütteki, Kenzü'l-Ummal: 3/106 H. No.: 5706; A.g.e., s. 2/74, 75
- 794 -
KUR’AN KAVRAMLARI
21. “Ubadetübnüs Samit (r.a.) den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.): "Yeryüzü onlarla durur, onlar sebebiyle yağdırılıyorsunuz ve onlar hürmetine yardım olunuyorsunuz" buyurdu. 3230
22. “Enes İbnu Malik (r.a.) dan rivâyet edilen bir hadisi şerifte, Rasûlullah (s.a.s.): “Küçüğüne acımayan, büyüğüne tazim etmeyen bizden değildir” buyurdu. 3231
23. “Ebû Hureyre (r.a.) den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "Beş şey ibâdettendir; az yemek, camilerde oturmak, kabe'ye bakmak, okumadan da olsa mushafa bakmak, âlimin yüzüne bakmak." 3232
İşte tam yedi Nakşîbendî baş başa vererek “Ruhu'l-Furkan” adı altında kaleme aldıkları bir kitapta Bakara Sûresi'nin 152'nci âyetini, kendi inanç ve kanâatlerine göre açıklamaya çalışırlarken bu ilgiyle râbıta konusuna girmiş ve onu kanıtlama ihtiyacını duymuşlardır. Yukarıdaki âyet ve hadisleri de yine bu münasebetle râbıtaya delil olarak göstermişlerdir!
Ancak delil diye öne sürülen bu âyet ve hadislerin gerçekten râbıtayı çağrıştıracak bir anlam taşıyıp taşımadıkları ve harcanan bütün bu çabaların, râbıtayı kanıtlamaya yetip yetmediği ortadadır. Fakat bu gerçeğin daha berrak bir şekilde meydana çıkabilmesi için bundan sonraki bölümde râbıta, özellikle iki ana yönden ele alınacak, analitik ve eleştirel bir yöntemle oldukça derinlemesine irdelenecektir. Râbıtanın değerlendirilmesinde ortaya çıkması amaçlanan bu iki ana nokta şunlardır:
1. Nakşîbendîler tarafından ileri sürülen yukarıdaki birçok kanıtlama örneklerinde râbıtayı, bilimsel ölçülerle İslâm'a mal edebilecek bir ilgi var mı; yani bu âyet ve hadisler, râbıtanın gerçekten İslâm’la ilişkili bir şey olduğunu kanıtlayacak birer anlam vermekte midirler? Ayrıca bu örneklemeler sistem ve üslûp bakımından ilmî birer değere sahip midir?
2. Bütün tartışmalar bir yana, râbıta ile İslâm arasında esasen herhangi bir ilgi, herhangi bir bağ var mıdır, ya da İslâm'da râbıta diye bir şey söz konusu mudur; yoksa râbıtanın kökeni ve kaynağı nedir, İslâm'a niçin ve nasıl mal edilmeye çalışılmıştır ?
Tasavvuf örgüsü içinde yer alan ancak İslâm'a âit olup olmadıkları hâlâ tartışılan birçok kavram, sembol, âyin, inanış ve anlayış gibi râbıtanın da kaynak bakımından nereye dayandığı, ancak bu iki soruya ciddi biçimde cevap aramakla ortaya çıkabilir. İşte bu amaçla bundan sonraki bölümde çeşitli veriler değerlendirilerek, gerçek belgeler ortaya konarak, soruna bilimsel bir yöntemle ışık tutulacaktır.
Râbıtaya İlişkin Çok Yönlü Değerlendirmeler
Nakşîbendîlikte Anlayış ve Yargı: Nakşîbendî Tarîkatıyla ilişkisi bulunmayanların, bu tarîkatın örtülü yanları hakkında elbette ki bilgileri sınırlıdır, ya da bu konuda kayda değer hemen hiç bir şey bilmezler.
Özellikle işaret etmek gerekir ki aynı zamanda bütün tarîkatların
3230] Ali el-Mütteki, Kenz'ül-Ummal: 12/190 -191 H. No. 34613; A.g.e., s. 2/75
3231] Tirmizî, Birr 15, 4/321 H. No: 1919; A.g.e., s. 2/75
3232] Deylemi, müsned-i Firdevs 2/190 H. No: 2969; A.g.e., s. 2/76
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 795 -
sıradan mürîdleri için de bu durum söz konusudur. Bu insanlar, bağlısı oldukları tarîkatların çeşitli âyin, sembol ve kurallarının esasen nerelerden alındığı hakkında hiç düşünmez, düşünme ihtiyacını bile duymazlar. Onun için râbıta ve benzeri meselelerde eğitim görmemiş mürîdlere yöneltilen sorular, onların çok ilkel tepkilerine neden olabilir. Aralarında bulunan sâkin tiplerin de, “Bunu ancak Efendi Hazretleri bilir” gibi daha tehlikesiz bir karşılıkla yetineceği olasıdır.
Bu konuda rûhânîlerle avâm arasında (yani şeyhlerle mürîdler arasında) küçük bir fark vardır. Şeyhler ve onlara yakın olan üst tabaka, râbıta gibi tarîkat kurallarının, kaynağını Kur'ân-ı Kerîm'den ve Hz. Peygamber (s.a.s.)'in sünnetinden aldığına ilişkin birçok yazılı ve sözlü rivâyetler ileri sürerler. Onların eski büyüklerine âit olduğu için bu söylentilere çok büyük önem verirler. Yukarıdaki alıntılarda görüldüğü gibi hiç ilgisi olmayan âyet ve hadislere tutunarak bu söylentileri ısrarla ve inatla savunmaya çalışırlar. Tabiatıyla bu konuda sarsılmaz bir inanca sahiptirler. Ancak bu inanç esaslı bilgilere ve kanıtlara dayanmamaktadır. Nitekim yukarıda “Ruhu'l-Furkan” adlı kitabın yazarları tarafından, âyet ve hadislere ne kadar âfâkî anlamlar verildiğini, akla ve dine sığmayan ne tuhaf yorumlarla râbıtanın İslâm'a mal edilmeye çalışıldığını ibretle gördük. Çünkü esasen şeyhlerin de mürîdlerinin de inanç ve bağlılıkları tamamen kör taklide dayanmaktadır.
Nakşîbendî şeyhlerinden birkaçı hâriç, râbıtanın geçmişi hakkında diğerlerinin hemen hiç bir bilgisi yoktur. Bu ise onlara râbıtanın içyüzünü anlatmayı son derece zorlaştırmaktadır. Çünkü zihinlerine yerleşmiş olan yaygın inanca göre râbıtanın geçmişi ta Hz. Peygamber (s.a.s.)'e kadar dayanır!
Oysa hiç bir belgeye başvurulmadan bile râbıtanın çok eski bir mesele olmadığı, tanımının ve tertibinin son dönemlerde yapıldığı şu gerçeklerden de gâyet açık bir şekilde anlaşılmaktadır: Nakşîbendî Tarîkatı özellikle 1800'lerin ortalarından itibaren Kuzey Irak'dan Anadolu'ya doğru yayılmış ve geniş çevreler içinde bağımsız bir din niteliğini kazanmış bulunmaktadır. Öyle ise râbıtanın, Kur'ân'a ve sünnete dayanıp dayanmadığını bir kenara koyup önce bu tarîkatın, neden yüz milyonlarca Müslüman’ın dışında ve yalnızca Kürtler ve Türkler tarafından tutunmuş olduğunu düşünmek daha doğru olmaz mı? Tabiatıyla buna bağlı olarak artık meşrûluğu tartışılan mistik bir örgütün daha dün koyduğu dinsel kurallar nasıl olur da kaynağını İslâm'dan ve Kur'ân'dan almış olabilir ?!
Önceki Nakşîbendîler, en çok mîlâdî 1550'lerde râbıta sözcüğünü yalın anlamda kullanmışlardır. Yoksa eğer Nakşîbendîler râbıtanın en ufak bir tanımına bile herhangi bir kaynakta rastlamış olsalardı bu fırsatı asla kaçırmayacak ve kanıt olarak kullanmak için onu her münasebette ortaya koyacaklardı!
Hâlbuki râbıtanın tanımı diye onların ileri sürdüğü ifadelerin tümü (günümüzden) en çok 150 yıllık bir geçmişe sahiptir. Bunlar da, II. Mahmud döneminin bir Osmanlı vatandaşı olan Süleymaniyeli Halid Bağdâdî'ye ve O'ndan esinlenen İsmet Garibullah, Hüseyn ed-Devserî, Muhammed Emîn el-Kürdî ve Abdulhakîm Arvâsî gibi şahıslara âittir.
Bu konuda araştırma yapmış olan bir İlâhîyatçı da râbıtanın yeni bir mesele olduğunu aynen şu sözlerle anlatmaktadır: “Râbıta hakkında bilgi veren kaynaklar, oldukça muahhar devrin mahsulleridir. Râbıtayı savunmak üzere eser yazan
- 796 -
KUR’AN KAVRAMLARI
müellifler, bunun tatbikatını Hz. Peygamber zamanına kadar indiriyorlarsa da, buna dair yazılı kaynağa rastlamak ancak H. X /M. XVI. asır müellefâtı arasında mümkün olmaktadır.” 3233
Ayrıca şunu da hatırlatmak gerekir ki Nakşîbendîlikten başka hiçbir tarîkat, kendi kuralları arasında râbıta diye bir şeye yer vermemiştir. Eğer râbıta -Nakşîlerin ileri sürdüğü gibi- İslâmî bir kaynaktan gelmiş olsaydı; Kitab ve Sünnete dayanmış olsaydı, en azından Sünnî’ler arasında yaygın olan diğer tarîkatlar da mutlaka kuralları arasında ona yer vereceklerdi.
Râbıtanın Dayandırıldığı Âyet ve Hadislere İlişkin Kanıtlama ve Yorumlar
Sırf râbıtayı bir kitap konusu yapacak kadar meseleye büyük önem veren, ya da eserlerinde râbıtaya geniş biçimde yer ayıran birkaç Nakşî ileri gelenlerinin hepsinin de tutundukları deliller hemen hemen aynıdır. Ancak bu görüş birliğinin son derece şaşırtıcı bir yanı vardır ki o da bu şahıslardan hiç birinin, (kanıt olarak ileri sürülen âyet ve hadislerde râbıtayı çağrıştıracak en ufak bir işaret bile yokken) bu gerçeği görmezlikten gelmiş olmalarıdır.
Bu âyet ve hadislerin, "Nakşî râbıtası"na ne kadar mesnet teşkil ettiği esasen ortadadır. Çünkü onların tefsir ve tercümesinde kullanılan ifade ve üslûp şekillerine, inşa, imla ve hatta noktalama biçimlerine bile bakılacak olursa bu şahısların her bakımdan düzeyleri anlaşılmaktadır! Dolayısıyla İslâm Dini üzerinde böylesine tasarrufta bulunmuş olmakla taşıdıkları ağır vebâli bir kenara koysak bile bu kişiler, hemen hiçbir ölçüyü hesaba katmadan sergiledikleri düşünce ve anlayış biçimleriyle ilmî teâmülleri âdetâ ayaklar altına almışlardır.
Nakşîbendîlerin, râbıtaya kanıt olarak gösterdikleri âyet ve hadislere kendilerince verdikleri anlamlar yalnızca ilginç değil, aynı zamanda endişe vericidir. Onun için Kur'ân-ı Kerîm'e ve Sünnet-i Seniyye'ye karşı Müslümanların taşıdığı ağır sorumluluk açısından, onların bu âyet ve hadisler üzerinde yaptıkları yorumları dikkatle incelemek gerekir.
İleride nakledilecek birçok örnekte görüleceği üzere İslâm âlimlerine âit tefsirlerde bu âyet ve hadislerin hiç birinde "Nakşîbedî Râbıtası"na ilişkin bir tek nüans bile yoktur. Ayrıca râbıtanın söz konusu olmaya başlandığı Miladî 1500'lerden hemen sonraki Nakşîbendî rûhânîleri râbıta sözcüğünü kullanmış iseler de bunu ne bir terim, ne de ciddi bir tarîkat kuralı diye ifade etmedikleri için tabiatıyla onu, âyet ve hadislere dayandırma ihtiyacını da o devirlerde duymamışlardır. Hatta denebilir ki bu rûhânîlerden çok önce yaşamış olan (Örneğin M. 1140 yılında ölen Yusuf Hemedânî'den sonraki) şeyhlerin birçoğu hem Türk kökenli oldukları hem de kayda değer bir eğitim almadıkları için bu âyet ve hadislerin Arapça anlamlarını bile bilmedikleri çok büyük ihtimal dâhilindedir. Bu olasılık, o devirlerden kalma Raşahât ve Rabbânî'nin mektupları gibi Farsça ve rasgele karalanmış (şeyhlere âit) tek tük yazılı metinlerden anlaşılmaktadır ki esasen bunlar, râbıtanın Kur'ân'a ve sünnete dayandırılması konusunda herhangi bir ilmî değer ifade etmemektedirler. Çünkü bütün ilmî kriterler bir yana, bu metinlerin, aslında mal edildikleri şahıslara âit olup olmadığı bile meçhuldür. Üstelik bu tesbit, sadece çok eski Nakşî rûhânîlerine âit söz ve yazılar için değil, aynı
3233] Yrd. Doç. Dr. İrfan Gündüz, Tasavvufî Bir Terim Olarak Râbıta adlı, basılmamış bir çalışmasından, s. 10
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 797 -
zamanda Halid Bağdadî gibi yakın tarihte yaşamış olan şeyhlerin yazıp çizdikleri için de söz konusudur.
Nitekim Halid Bağdadî tarafından dönemin Milli Eğitim Bakanı Muhammed Es'ad Efendi'ye gönderildiği ileri sürülen ve Nakşîbendîler arasında "Risâle’tun Fi Tahkıyk'ır-Râbıta" diye bir isim altında bilinen bir mektup vardır ki bunun hakikaten Bağdadî'ye âit olup olmadığını anlamak son derece güçtür.
Eğer -Nakşîbendîlerin ifadesine göre- bu mektup gerçekten Halid Bağdadî'ye âit ise, bu şahsa göre râbıta, ilhamını Kur'ân'dan almaktadır ve Tevbe Sûresi'nin 119'uncu âyet-i kerîmesi de bunun kesin delilidir (?)
Sözü geçen âyet-i kerîmenin, meâllerde genel olarak bugünkü Türkçe ile verilen anlamı ise şöyledir: “Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.” Bu âyet-i kerîmede eğer varsa râbıtaya ilişkin ne gibi bir işaret bulunduğunu anlamak ve onu acaba herhangi bir ilgiyle çağrıştırıyor mu diye zihinde belirebilecek bir soruya cevap aramak üzere önce bizzat Nakşîbendîlerin kendi kitapçıklarında naklettikleri bu âyetin Türkçe anlamına bakalım:
Çok eskilerin değil, bilakis dört adet Nakşîbendînin birleşerek 1994 yılında "Râbıta ve Tevessül" adı altında kaleme aldıkları bir kitabın hem önsözünde, hem de 11'inci sayfasında, yukarıdaki âyetin Türkçe anlamı aynen şu şekilde nakledilmiştir: “Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.” Görüldüğü üzere bu şahıslar bile Tevbe Sûresi'nin 119'uncu âyet-i kerîmesini, genelde verdiği bu anlamı açıkça yazmaktan başka bir çare bulamamış, buna rağmen râbıtayı bu âyetle kanıtlamaktan da çekinmemişlerdir!
Burada anlaşılması son derece güç olan tablo şudur: Pek eğitim görmemiş, hatta büyük ihtimalle çoğunun okuma yazma bile bilmediği tahmin edilen eski Nakşîbendî hocaları tarafından vaktiyle “Hatm-i Hâcegân” ve “râbıta” gibi birtakım kurallar konmuş olması ve bunların şu veya bu şekilde Kur'ân'a dayandırılmış olması bir bakıma olağandır. Ancak günümüzün az çok eğitim görmüş, tercüme aracılığıyla da olsa Kur'ân-ı Kerîm'i nisbeten anlama imkânını bulmuş olan “İlâhîyâtçı” Nakşîbendîlerin bilinçli bir şekilde böylesine zorakî bir kanıtlama biçimiyle diretmeleri, doğrusu pek ilginçtir!
Eskiden beri “hoşmeşreplik” ve “kalenderlik” diye bilinen dervişlik mesleğinin gereği olarak sûfîlikte hoşgörü adına hemen hiç bir kurala süreklilikle bağlı kalınmadığı bir gerçektir. Nakşîliğin son dönemlerde kazandığı sert disipline rağmen bu eğilim, asırlardır tarîkata genel bir anlayış olarak yerleştiği içindir ki âyet-i kerîmeler, yukarıdaki örneklerde görüldüğü üzere hiç alâkası olmayan bir konuda kanıt olarak ileri sürülmüşlerdir. Ancak bu tutum, hoşgörünün sınırlarını pervasızca aşmakta ve (Nakşîbendîlik gibi belli prensiplere dayalı bir tarîkatta bile olsa) esasen hiç bir sınırı bulunmayan dervişliğin, gerçek anlamda ibâhiyecilikle eşdeğerde olduğunu çok çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır.
Nitekim râbıtanın, sözde kitaba ve sünnete dayandığı yolunda Nakşîbendîlerce sergilenen kanıtlama şekilleri hiç bir ilmin usûl ve âdâbına sığmamaktadır. Örneğin râbıtayı ilk defa tanımladığı tahmin edilen Hindli Tâcuddîn, Patanjali'nin Sutralarındaki karmaşık ifadeleri anımsatırcasına çetrefil birtakım sözlerle bu meditasyonu anlatmaya çalışırken onu Kur'ân'a dayandırmaya yanaşmamış; buna karşın Tâcuddîn'den 135 yıl sonra dünyaya gelen Halid Bağdâdî,
- 798 -
KUR’AN KAVRAMLARI
râbıtayı göz kırpmadan Tevbe Sûresi'nin 119'uncu âyetiyle kanıtlamaya çalışmıştır!
Nakşîbendîlerin, râbıtayı Kur'ân'a mal etmek için gösterdikleri diğer bir kanıt da Mâide Sûresi'nin 35'inci âyet-i kerîmesidir. Aynen yukarıdaki âyette olduğu gibi, bunu da metnine uygun bir anlamla açıkladıkları halde yine de onu râbıtaya kanıt diye ileri sürmekte hiç bir tereddüt göstermemişlerdir. Bu âyet-i kerîmenin de diğeri gibi meâllerde genel olarak bugünkü Türkçe ile verilen anlamı şöyledir: “Ey iman edenler! Allah'tan korkunuz ve O'na (yaklaşmaya) vesîle arayınız.”
Allah'a yaklaşmanın ve O'na yaklaşmak için vesîle aramanın ne olduğu konusunda İslâm âlimlerinin görüşleri birbirinden pek farklı değildir ve Nakşîbendîlerinkine hiç benzememektedir. İleride verilecek örneklerde de görüleceği üzere tefsir âlimleri, Allah'a yaklaşmayı, O'nun hoşnutluğunu kazanmaktan başka bir şey olarak anlamamışlardır. Keza onlara göre Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için vesîle aramak, sâlih amel işlemekten, (yani yararlı ve hayırlı işler yapmaktan) başka bir şey değildir ve bu çok geneldir. O kadar ki bu âyetin mânâsını, hayatın bütün alanlarını kapsayacak şekilde anlamak mümkündür. Nakşîbendîler ise bu noktada İslâm âlimlerinin görüşünü inkâr etmemekle beraber, bu iki âyet-i kerimeye kendilerince özel ve çok farklı bir anlam daha yüklemiş, bu âyetlerle, (bir çeşit “yoga” demek olan) râbıta arasında kesin bir ilişki bulunduğunu ısrarlı bir şekilde ileri sürmüşlerdir.
Nakşîbendîlerin, bu iki örnekten başka, daha birçok âyet ve hadisleri râbıtaya hangi ilgiyle kanıt diye gösterdiklerini anlamak, gerçekten de mümkün değildir. Çünkü bir insanın,
Bulunduğu mekânı karartarak;
Özel “teverrük” oturuşu ile hareketsiz oturarak;
Nefesini kontrol altına alarak;
Şeyhinin şeklini zihninde canlandırarak ve “onun rûhâniyetinden yardım dileyerek” ibâdet yapması gerektiğine ilişkin, bu âyet ve hadislerin hiç birinde en gizli bir anlam bile yoktur. Bu ise çok şaşırtıcı bir meseledir. Sebebine gelince, kılık kıyafette bile son derece belirgin bir tarzı seçerek büründükleri dış görünüşlerine; herkesten çok daha titiz ibâdet anlayışlarına ve fanatizme varan şekilciliklerine rağmen Nakşîbendîlerin, âyet ve hadisleri böylesine hiç ilişkisi olmayan bir konuda ve ödünsüz bir ısrarla kanıt göstermesi, düşünce yolunu kesin şekilde tıkamakta ve anlaşılmaz bir mantık sorunu olarak insanın karşısına çıkmaktadır!
Bu açmazın esasen ne ifade ettiğini çok daha somut bir şekilde algılayabilmek için önce yukarıdaki iki âyet–i kerimeye yeniden bir göz atalım. Evet, 9/Tevbe Sûresi'nin 119'uncu âyet-i kerîmesi meâlen şöyledir: “Ey iman edenler! Allah'tan sakının ve doğrularla beraber olun.”
5/Mâide Sûresi'nin 35'inci âyet-i kerîmesini de meâlen şu ifadelerle açıklamak mümkündür: “Ey iman edenler! Allah'tan sakınınız ve O'nun hoşnutluğunu kazanacak yollar araştırınız.”
Şimdi şu noktayı çok iyi düşünelim: Bu iki âyet-i kerîmenin, Nakşîbendîlerce
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 799 -
de kabul edilen yaklaşık anlamları işte budur. Ancak bu ifadelerin içinde ne râbıta sözcüğünü görmek, ne de râbıta ile anlatılmak istenen eylem ve ibâdet şekline ilişkin herhangi bir belirti bulmak mümkündür. Peki öyle ise bu yakıştırma nereden gelmektedir, niçin buna gerek duyulmuştur ve bu ısrarın sebebi nedir?
Aslında râbıta Nakşî Tarîkatı'nda başlı başına bir âyin şekli değil, (daha önce de belirtildiği gibi) “Hatm-i Hâcegân” Ayini'nin on kuralından biridir. Fakat mürîdin üzerinde bıraktığı silinmez etkiler bakımından diğer dokuz kuraldan çok daha büyük bir önem taşımaktadır.
Çünkü Nakşîbendîlik esasen bütün gücünü kendine bağladığı insanın iç dünyasını tamamiyle fethetmekten almaktadır. Bu tarîkatta mürîd, şeyhinin kulu ve kölesi olmaktan da öte bütün irâde ve benliğinden sıyrılmış, şeyhine kayıtsız şartsız teslim olmuş bir âlet gibidir. (Esasen tarîkatın kesin şartlarından biri de bunu peşin olarak kabul etmek ve böyle olmaktır. Nitekim Nakşîbendîlere âit tarîkat kitaplarında, mürîdin şeyhine karşı uymak zorunda olduğu kurallar sıralanırken, sonunda hepsinin özeti olarak aynen şu ifade kullanılmaktadır: “Mürîdin şeyhe karşı tutumu, ölmüş kimsenin, teneşir üzerinde yıkayıcının elleri arasındaki durumu gibi olmalıdır.”3234 O kadar ki mürîd kendini, şeyhinin yalnızca bir bendesi, bir hizmetçisi gibi değil, onun bir köpeği gibi görmektedir! 3235
İşte râbıta, özgür ve akıllı bir insanı ne ilginçtir ki bu derekeye düşürebilen şartlandırıcı bir etkiye sahiptir. 5/Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması: “Ve sâdıklarla birlikte olunuz.”; “İmanlarında ve verdikleri sözde (onlarla) beraber olunuz. Ya da Allah'ın dini ile ilgili olarak (genel anlamda): niyette, sözde ve eylemde onlarla birlikte olunuz; veya her konuda (doğrularla beraber olunuz.) Veyahut tevbelerinde ve bağlılıklarında onlarla birlikte olunuz. Bu takdirde amaç, şu üç kişi ve benzer durumda olanlardır.”
Bütün bunlara ek olarak bir de Şiî (Ca'ferî) Mezhebi'ne mensup ulemâdan Âyetullah Nasır Mukârim Şirâzî başkanlığında bir heyet tarafından hazırlanmış bulunan Tefsîr-i Numûne adlı eserden söz konusu iki âyet-i kerîmenin yorumu aşağıda sunulmuştur.
a) Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması:
“Ey iman edenler! Allah'dan sakınınız ve O'na (yakınlık kazanabilmek için) vesîle arayınız.”; “Ey iman edenler! Sakınmayı kendinize huy (kural, alışkanlık) edininiz ve Allah'a yaklaşabilmek için kendinize bir vesîle seçiniz.”
b) Aynı kaynakta, Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açıklaması: “Ey iman edenler! Allah'dan sakınınız ve sâdıklarla beraber oluuz.”; “Ey iman edenler! Allah'ın emrine (muhâlefet etmekten) sakınınız ve sâdıklarla beraber olunuz.”
Ne hayret verici bir husustur ki, Şiîler ve Mu'tezilîler bile (yukarıdaki örneklerde görüldüğü üzere) bu iki âyet-i kerîmeyi tefsir ederlerken kişisel yorumlarını
3234] Bk. Gümüşhânevî, Câmiu’l-Usûl, s. 140; El-Kürdî, Tenvîru’l-Kulûb s. 528; El-Khânî, El-Bahja'tus-Seniyye s. 23; Ali Behcet b. Ebibekr, Risâle-i Ubeydiyye-i Nakşîbendiyye s. 3, Üniversite Kütüphânesi No. 77258. İst.
3235] Bk. Muhammed Emîn Abidin, Sel'lul-Husâm el-Hindî Fi Nusra'ti Mavlânâ Khâlid an-Nakshabandî s. 37; Ferîduddîn Ferit Aydın, Mavkıf'u İbn Âbidîn Min's-Sûfiye'ti va't-Tasavvuf s. 24
- 800 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ortaya koymaktan âdetâ dikkatli bir şekilde sakınmışlardır. Buna karşın, Sünnîlikte kimseye sıra vermeyen tarîkatçılar Allah'ın yüce kelâmına istedikleri her anlamı yakıştırmaktan çekinmemiş, üstelik bu yorumlarını günümüzde bir kitap haline getirmek sûretiyle de cür'et ve pervâsızlıklarını sergilemişlerdir.
Görüldüğü üzere yukarıdaki tefsirlerin hiç birinde ne kelime olarak, ne de kavram olarak “râbıta” denen bir şeyden söz edilmemektedir.
Bazı âyetler çok genel anlamlar taşımaktadır. Mâide Sûresi'nin 35'inci âyet-i kerîmesi gibi. Burada Allah Teâlâ'nın bizden istediği şey: O'na yakınlık kazanmak için her yararlı işe sarılmak ve bütün hayırlı yolları denemektir. Çünkü bu âyet-i kerîmedeki “vesîle” araç demektir. Öyle ise Rabb'imizin yakınlığını ve hoşnutluğunu bizim için sağlayacak olan her şey, bu âyet-i kerîmenin kapsamı içine girmektedir. Şu halde âyet-i kerîmedeki bu sınırsızlığı inkâr edercesine onu sırf râbıta için bir kanıt olarak ileri sürmek; ya da genelliğini kabul etmekle beraber hiç bir alâka yokken onu râbıta ile iliştirmek ve hele bütün bunların ötesinde, (kaynağını Budizm'den aldığı ve İslâm'a zaman içinde yamandığı bütün çıplaklığıyla ortada bulunan, üstelik bir Hind meditasyonundan asla başka şey olmayan) râbıtayı meşrûlaştırmak için bu âyet-i kerîmeyi âlet etmek, iki ihtimali ortaya getirmektedir:
Bunlardan biri: İslâm'ı çarpıtmak ve onu içeriden çökertmek için amaçlı düşmanlıktır ki bu ihtimali râbıta yapanlar ve yaptıranlar için düşünmek (ileride ayrıntılarıyla açıklanacağı üzere) mümkün değildir.
İkinci ihtimal ise: Bilgisizlik, ya da bilgi yetersizliğidir; Buna bağlı şartlanmışlık altında gösterilen direniş ve inattır. Yani bu iş, esasen akıllı bir düşmanın marifeti olmasa gerektir.
Görüldüğü üzere son âyet, öncekileri âdetâ tamamlayıcı bir anlam sergilemekte ve çok genel bir mesaj vermektedir. Dolayısıyla bu olayın gerek o günün şartlarında uyandırdığı izlenimler ve sebep olduğu olumsuzluklar, gerekse dünya durdukça meydana gelecek benzerlerinin neden olabileceği sonuçlar bakımından bu âyette bizlere yöneltilmiş o kadar büyük bir uyarı vardır ki bu noktayı bilinçli olarak gözardı edip onu Hind kaynaklı bir meditasyon uygulamasına kanıt göstermek, Allah'ın yüce kitabını alaya almaktan başka bir şey değildir! Bu ise ister bilgisizlik, isterse bir hamâkat eseri olsun, bir yanlışlık ya da mâzeret olmaktan uzaktır.
Râbıtayı Kanıtlamada Nakşîbendîlerin Kullandığı Üslûp: Kusheyrî ve Gazalî gibi iyi eğitim görmüş nâdir şahsiyetler istisna edilecek olursa esasen bütün tasavvufçuların anlatım ve açıklama tarzları perişan, rasgele ve dağınıktır. Bu durum elbette ki Nakşîbendîler için de aynen söz konusudur.
Genellikle bütün yazıp çizdiklerinde ve özellikle râbıtaya ilişkin olarak kaleme aldıkları mektup ve kitapçıklarda bir anlatım mantığına rastlamak mümkün değildir. Bu nedenle, yazılarında hiç bir metod ve disiplin yoktur.
Hiç kuşku yok ki anlatım mantığının temeli diyalektik kurallar üzerinde kuruludur. Çünkü kanıtlamak, akılcı yollardan ilim kaynaklarına başvurmak sûretiyle gerçekleri belli bir açıklama düzeni ve mantık silsilesi içinde ortaya çıkarma sanatıdır. Bu sanatın icrâsında eğer tez ile kanıt arasında hiç bir ilgi ortaya
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 801 -
konamazsa, ya da bu iki şey arasında herhangi bir ilgi yokken bunun var olduğu yolunda kuru bir inat sergilenirse bunda artık bir anlatım mantığı aramak abes olur. Doğrusu böyle bir tutuma, müzmin bir megalomani tezahürü demek daha doğru olur.
Nitekim râbıta konusunda Nakşîbendîlerin sergilediği inat aynen böyledir. İşte örnekleri: Son dönem Nakşî şeyhlerinden İsmet Garibullah râbıtasız çalışan insanın deli olduğuna kesin şekilde hükmetmekte ve bu konuda aynen şunları söylemektedir: “Bin yıl olsa ah vah sırr-u celî, / Hakka vâsıl kimsenin olmaz dili; / Mânevî sohbetle vâsıl her velî; / Râbıtasız sa'yeden mutlak deli.” 3236
Demek ki bir insan eğer gidip bir Nakşî şeyhine bağlanmamışsa ve tabiatıyla “mürşidsiz olduğu için” böyle birinin şeklini de zihninde canlandırmaksızın çalışıyorsa (yani ibâdet ediyorsa!) o insan, İsmet Efendi'ye göre mutlak sûrette delidir! Bu konudaki kanıtı da aynen, kendisinden önceki şeyhlerin ileri sürdüğü gibi Tevbe Sûresi'nin 119'uncu âyetidir (!) 3237
Bir başka örnek de Halid Bağdadî'ye mal edilen Risâle-i Hâlidiyye tercümesindeki şu ifadelerdir: “Eğer denilirse ki râbıtaya delil-i sâbit var mıdır? Biz deriz ki: Naam, (yani evet) kitab ve sünnet ve kıyas ile delil sâbittir. Emma kitâb ile sübûtu, Hak Teâlâ'nın "ve'bteğû ileyhi'l-vesîlete" kavl-i şerifidir.” 3238
Ne ilginçtir ki Nakşîbendîler bu kitabın Halid Bağdâdî'ye âit olup olmadığını bile şimdiye kadar kanıtlayamamışlardır. Çünkü bu kitapçık onların iddiasına göre Bağdâdî tarafından yazılmış olan Arapça bir metnin tercümesidir. Bu metnin nerede olduğu hakkında ise hiç bir şey söylememektedirler. Hal böyle iken râbıtanın, sözde Allah'ın kitabında ve Rasulullah’ın (s.a.s.) sünnetinde sâbit delilleri bulunduğunu bu kitapçığa dayanarak söylemektedirler!
Allah'ın kitabından, davâlarına kesin birer delil olarak ileri sürdükleri Tevbe Sûresi'nin 119'uncu ve Mâide Sûresi'nin 35'inci âyet-i kerîmelerinden râbıta diye bir anlam çıkarmak, Nakşîbendîlikteki mantık iflâsının sadece bir tek kanıtı değil, görüldüğü üzere bu düşünceyle sergiledikleri anlatım üslûbu da onların ilim divanında ne duruma düştüklerini açıkça ortaya koymaktadır.
Bir tarîkat şeyhine bağlanmayı, ondan sonra da belli bir şekilde hareketsiz oturup o insanı zihinde canlandırmayı ve onun (her ne demekse) rûhâniyetinden medet ummayı bu iki âyet-i kerîme ile açıklamaya çalışmak acaba hangi ilgiyle mümkün olabilmektedir?
Nakşîbendîliğin, genelde Türklere mahsus bir İslâm modeli olduğunu söylemek yanlış olmaz. (Sırf Kur'ân-ı Kerîm'e ve Raûlullah (s.a.s.)'ın Sünnetine bağlı Müslüman azınlığın dışında kalan) Anadolu’daki hemen bütün Türkler, bilerek veya bilmeyerek İslâm’ı bu model içinde benimsemişlerdir. Hatta ve hatta Türkiye'deki “dindar” Kürtler’in, Melez Arapların ve diğer Müslümansı azınlıkların da İslâmî anlayışı, egemen kitle olan Heterodoks Sünnî Türklerin etkisi altında Nakşîbendîleşmiştir. Bu bakımdan kurallarıyla, âyinleriyle ve dış dekoruyla topluma aşıladığı zihniyet ve ona verdiği yön bakımından, Nakşîbendîliğin serüvenini
3236] Risâle-i Kudsiyye s. 95
3237] A.g.e., s. 92
3238] Risâle-i Hâlidiyye Tercümesi, s. 11
- 802 -
KUR’AN KAVRAMLARI
araştırarak râbıtanın tarihi hakkında tesbitler yapmak daha doğru olur.
Bu tarîkat, gerçek anlamda Türklerin milli dinidir, bu gerçek, en çarpıcı şekilde bizzat Şah-ı Nakşîbend tarafından dile getirilmiştir.
Râbıtayı ilk kez bağımsız bir konu olarak işleyen belgenin, (aşağıda daha ayrıntılı bir şekilde anlatılacağı üzere) mîlâdî 1778-1826 yılları arasında yaşamış olan Halid Bağdâdî tarafından kaleme alınmış olması, bu meselenin ne kadar yeni olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu da netice itibariyle tasavvufun, İslâm'dan uzaklaşan bir ibâdet anlayışı ve şekli olarak tarihin akışı içinde nasıl gitgide farklı içerikler kazandığını ve evrime uğradığını; buna süreklilik kazandıran rûhâniler sınıfının da, mistik anlayışlarına her devirde nasıl yeni biçimler verdiklerini güçlü bir şekilde kanıtlamaktadır.
Nitekim ilk defa mîlâdî 1550'lerde sade bir sözcük olarak tarîkat literatürüne giren râbıta, XIX. yüzyılın ortalarında Nakşîbendîliğin en önemli kuralı haline getirilmiştir.
Râbıta, Murâbata ve Murâbıt Kelimelerinin Tahlili
Gerek eski, gerekse yeni lügat ve çeşitli kaynakları taradık. Bu mûteber sözlük ve kaynaklarda “Murâbıt” kelimesinin ne anlama geldiğini tesbit ederek referanslarıyla birlikte şu şekilde aşağıya aktardık:
El-Mu'cemu’l-Vecîz: “Rabata (fiilinin türevlerinden) Murâbata ve rıbât: Stratejik noktada ve (düşmanın sızabileceğinden) korkulan mevkîde sürekli bulundu, (nöbet tuttu demektir.)” 3239
El-Müncid: “Rabata (fiilinin türevlerinden) Murâbata ve rıbât: Bir işle sürekli ilgilendi (anlamına gelir.)” 3240
El-Mu'cemu’l-Arabiyyu’l-Esâsî: “Rabata (fiilinin türevlerinden) Murâbata ve rıbât: Ordu, Stratejik noktada ve (düşmanın sızabileceğinden) korkulan mevkide sürekli bekledi, (demektir.)” 3241
Mu'cemu Lûgati’l-Fukahâ': “Murâbata'(da bulunmak)...: Olağanüstü bir durum için, düşmana karşı ülke sınırları üzerinde yerleşmek (beklemek, nöbet tutmak demektir).” 3242
Lisân'ul-Arab: “Murâbata kelimesi temel olarak: Karşıt iki ordunun, stratejik bir mevkide, bineklerini yerleştirmeleri anlamına gelir. Bunlardan her biri, diğerine karşı alarm halinde bulunur. Bu nedenle stratejik noktalarda yerleşip nöbet beklemeye (karargâh kurmaya) murâbata adı verilmiştir.”
İşte Arap ve İslâm Dünyası'nda kullanılan yukarıdaki lûgatlarda “murâbata” budur ve bu görevi yapan kimseye de yine Araplar tarafından “murâbıt” denmiştir.
Kezâ ünlü Tâcu’l-Arûs adlı lûgatda da “murâbata” şu ifadelerle tanımlanmaktadır: “Temel anlamda murâbata: Karşıt iki ordudan her birinin, kendi
3239] Mısır Arap Dil Kurumu, birinci basım. Kahire-1980
3240] Luis Ma'lûf el-Yesûî
3241] ALECSO-1989
3242] Muhammed Ravâsî Kal'aci – Hâmid Sâdık Kunaibî
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 803 -
mevkiinde karargâh kurmasıdır. Onlardan her biri, diğerine karşı alarm halinde bulunur. Dolayısıyla stratejik noktalarda yerleşip nöbet beklemeye rıbât adı verilmiştir. Sâğânî tarafından ve “el-Lisân“ adlı kaynakta aktarıldığına göre, (murâbata'nın anlamı budur.) Daha sonraları stratejik noktalarda nöbet beklemek mânâsında kullanılmıştır. Bazen de bizzat (savaşa mahsus) atlara rıbât adı verilmiştir. Bu cümleden olarak Allah Teâlâ buyuruyor ki: “Ey iman edenler! Dayanın ve direnin; Murâbata yapın (alarm durumunda olun) ve Allah'dan sakının ki başarıya eresiniz.” 3243 Bu, şöyle yorumlanmıştır: Dininizde kalmak için dayanın; Düşmanlarınıza karşı direnin ve murâbata yapın (savaşa hazırlıklı olun.) Yani savaşmak ve bineklerinizle irtıbat halinde olmak (onları savaşa hazır tutmak) sûretiyle cihada devam ediniz.”
Ayrıca, tamamen cihad konusunda yazılmış en mükemmel kaynaklardan biri olan, İbn'un-Nahhâs'ın "Müsîru’l-Ğarâm ilâ Dâri’s-Selâm fî Fezâil'il-Cihâd" adlı eserinde “rıbât”, “murâbıt” ve “murâbata” terimleri hakkında şu önemli bilgiler verilmektedir: “Rıbat'dan amaç: Düşmanın sızabileceği tahmin edilen stratejik bir mevkide cihad yapmak -yani silâhlı savunmada bulunmak- ya da nöbet beklemek niyetiyle bir insanın kendini rapt etmesi (o arazide devamlı yerleşmesidir); veya -güvenliği sağlamak için- Müslüman (asker) sayısını artırmaktır.”
“Yazar, -Allah taksiratını af buyursun- şöyle diyor: “Doğrusunu Allah bilir, ama bana öyle geliyor ki: Kim sırf kâfirlere karşı muhtemel bir silâhlı mücadeleye katılmak üzere ya da nöbet beklemek amacıyla bir sınır bölgesinde murâbata yapar (hazır vaziyette yerleşir) ve istediği zaman bu yerden zahmetsiz olarak ayrılabilirse işte bu kişi murâbıttır ve ribât bekleme sevabına nâil olur.”
Yine aynı kaynakta şöyle bir açıklama yapılmaktadır: “Muhammed b. Atiyya, tefsirinde şunları kaydetmiştir: “Sözün doğrusu şudur ki, râbıta denen şey, Allah yolunda düşmana karşı mücadele etmektir. Bu kelimenin aslı (atı bir yere bağlamak) demek olan “rıbât“ dan türemiştir. Ondan sonra da ister süvari, ister piyade olsun, İslâm topraklarının sınır boylarında askerlik yapan kimselere “murâbıt" adı verilmiştir.”
“Murâbıt” teriminin, (sınır boylarında askerlik yapan kimse) demek olduğunu kesinlik derecesinde te'yid eden birkaç hadisi'i şerif de şöyledir:
“Sınır boyunda bir gün bir gece rıbât yapmak (yani nöbet beklemek) bir aylık süreyi oruç ve namazla ihya etmekten daha hayırlıdır. Ve her kim sınırda, murâbatada bulunurken (yani nöbet beklerken) ölürse bu sevabın aynısına yine nâil olur. Aynı zamanda (şehit gibi o da) rızıklandırılır.” Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir.
Fudâla b. Ubeydillah'dan rivâyet olunduğu üzere Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdular: “Allah yolunda murâbıt kişi (yani kâfirlerin muhtemel bir saldırısına karşı nöbet bekleyen Müslüman) hâriç, ölen herkesin defteri dürülür. Ancak murâbıt kişinin ameli kıyâmet gününe kadar nemalandırılır (artırılır.) Aynı zamanda mezar içi cezalarına karşı da kendisine güven verilir.”
Araplara âit mûteber kaynaklardan yukarıya aktarılan tüm bu bilgilerden sonra bir kez daha hatırlamalıyız ki “evliyâ”ya, Araplar tarafından “murâbıt” denildiği doğru değildir. Şu var ki; Abbasî Devleti'nin parçalanmasından
3243] 3/Âl-i İmrân, 200
- 804 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sonra Kuzey Afrika sahillerine dadanan Batılı korsanlara karşı vaktiyle Müslüman Berberî milisler, askerî bölgeler oluşturmuşlardı. Buralarda istilâcılara/işgalcilere karşı murâbatada bulunuyorlardı. Yani İslâm topraklarını korumak amacıyla sahil boylarında nöbet bekliyorlardı. Hatta bir zaman sonra bu Berberîler, Murâbıtlar adı altında bir devlet bile kurdular. Mistik inanışlara önem verdikleri ve Kur'ânî değerleri yozlaştırdıkları için daha çok bu yüzden Muvahhidler tarafından yıkıldıkları sanılmaktadır.
Çok sonraları Kuzey Afrika sahillerinde egemenlik kuran Osmanlılar'ın etkisi altında bu Berberî askerlere âit karargâhlar birer tekkeye dönüştü. Bu mekânlarda yaşayan topluluklar, asırların akışı içinde softalaşarak askerî kimliklerini tamamen yitirdiler. İşte bu ilgilerle, Kuzey Afrika Ülkelerinde tarîkatçılara günümüzde de “Murâbıtlar“ adının veriliyor olması cehâletin ve gelenekselliğin sonucudur.
Mutasavvıflar Tarafından Râbıtayı Anlatan Eserlerden Bazıları
Râbıta-i Şerîfe Risâlesi: Sırf râbıta hakkında yazılan bu kitapçık, Abdulhakîm Arvâsî tarafından 1923'de kaleme alınmıştır. Kitabın aslı Osmanlıcadır. Necip Fazıl Kısakürek tarafından sadeleştirilmiştir. İstanbul-Süleymaniye Kütüphânesi, Celal Ötüken bölümü /232; Üniversite Kütüphânesi, 438/21 ve Beyazıt Devlet Kütüphânesi, 243435 sayı altında bu risâleden birer nüsha bulunmaktadır.)
“Râbıta-i Şerîfe” adlı kitapçıkta dikkat çekici şu ifadeler kullanılmıştır: “Râbıta, Allah'a ermeye müstakil bir yoldur.”3244; “Râbıta, İlâhî-Zâtî sıfatlarla tahakkuk etmiş ve müşahede makamına varmış bir kâmil ve mükemmele kalb bağlayıp, huzur ve gıyâbında o zâtın sûretini hayâl hazinesinde muhafaza etmekten ibarettir.” 3245; “Mâlum olsun ki bu yolla Allah'a ermek, kâmil şeyhin muhabbet ve râbıtasına bağlıdır (...)” “Evliyâdan bazıları vardır ki, sâdık mürîde, vefatından sonra hayattayken olduğundan daha fazla menfaat eriştirir. Yine evliyâdan bazılarının, rûhâniyeti vâsıtasıyla İlâhî emirleri takib ve tatbik ettirdiği kimseler vardır. İsterse o velî kabrinde meyyit olsun... Kabrindeyken mürîdini yetiştirir. Mürîdi kabrinden onun sesini işitir. Nitekim Eb’ul-Hasan-ül Hırkanî Şeyh Ebi yezid Bestâmî'den bu şekilde Feyiz almıştır.” 3246
Yani ölü evliyâ ile röportaj yapılabilir! Hâlbuki Allah Teâla ölülerin, duymadıklarını ve konuşmadıklarını Kur'ân-ı Kerim'de bildirmektedir. 3247
Yazar, “Râbıta-i Şerîfe” adlı risâlesinde ayrıca: “Mezarlara râbıta keyfiyeti”, “Râbıtanın edepleri” ve “Râbıtanın şartları” gibi başlıklar altında canı ne istemişse onu yazmaktan geri kalmamıştır.
Tasavvufî Bir Terim Olarak Râbıta: Bu, bir İlâhîyât hocası (İrfan Gündüz) tarafından hazırlanmış ancak henüz basılmamış bulunan 44 sayfalık bir çalışmadan ibarettir. Yazar, “Kültürlerarası bir özellik gibi gözüken bu konuda Müslümanların da bir yolu ve usûlü bulunduğu ve bunu da râbıta şeklinde sistemleştirdikleri söylenenebilir.” demektedir. 3248
3244] A.g.e., s. 17
3245] A.g.e., s. 18
3246] A.g.e., s. 19
3247] 6/En’âm, 111; 27/Neml, 80; 30/Rûm, 52
3248] Tasavvufî Bir Terim Olarak Râbıta, İrfan Gündüz, Basılmamış bir çalışma, s. 4
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 805 -
Râbıtayı meşrûlaştırmak ve O'nu, İslâm'ın değerleri arasında varmış gibi göstermek için oldukça esnek bir giriş niteliğini taşıyan bu sözler Kur'ân'ın rûhuna yabancı olan okuyucuyu şartlandırmak bakımından modernist bir sunuş örneğini sergilemektedir.
Aslında Nakşîbendîlik, -dünden bugüne- eskimiş çeşitli din ve felsefelerden beslenerek meydana gelmiş bir tarîkattır; Yani -yazarın da desteklediği- kültürlerarası alışverişin en çarpıcı ürünlerinden biridir. Buna rağmen Nakşîbendîlerin, “Kültürlerarası ortak özellikler” diye bir kanâate kendi açılarından hiç de sıcak bakmayacaklarını kestirmek zor değildir. Onların bu çelişkisi ile (İslâm'ın bir köşesine râbıtayı yerleştirebilmek için oldukça kıvrak bir rol üstlenmiş olan) yazarın, yukarıdaki sözler içinde sergilediği çelişki arasında açık bir uyuşmazlık vardır ki bu da üçüncü bir çelişkidir!
Yazar, râbıtayı anlatırken: “İmitatio dio”, “İmitatio hominis”, “Beşer symbiosis” ve “İdentification” gibi yabancı terimler kullanarak; Samuel Smiles, Joshua Loth Liebman, Prof. Jeager ve Shimmel gibi yabancı yazarları referans göstererek âdetâ Modern Nakşîbendîlik Döneminin öncülüğünü yapmaktadır.
İlginçtir ki Nakşîbendî cemaatlerinin, bu üslûptan ve bu işgüzarlıktan hiç de haberleri yoktur. Hatta eğer râbıtanın böyle bir üslûpla savunulduğunu görecek ya da duyacak olurlarsa, “Evliyâlar yerine bir sürü kâfirden nakiller yapmış” diye yazarı takdir yerine belki tektir bile edebilirler! Çünkü onlar, bu tarîkatı (Budizm'in “drahma”ları üzerine oturtmuş olan), ne eski rûhânîlerin geçmişteki düzmecelerini İslâm'dan ayırt edebilecek yeterli bir ilim ve basirete sahiptirler; ne de çağdaş İlâhîyatçıların edebî ve akademik havalar içinde râbıta aşkına yazdıkları meşrûluk fetvâlarını anlayabilecek kültür ve anlayış düzeyini yakalayabilmişlerdir. Dolayısıyla bu çalışmanın, Nakşîbendîler tarafından kutlanması ya da ödüllendirilmesi ihtimalden uzaktır. Bununla birlikte yazar, râbıtanın kesin yerini saptamak konusunda açık bir kanâat ortaya koymadığından bu sorun karşısında okuyucuyu tereddüt içinde bırakmaktadır.
Çünkü okuyucunun aradığı özetle şudur:
Râbıtanın İslâm'da yeri var mıdır, yok mudur? Ya da başka bir ifade ile: Râbıta, ef'âl-i mükellefîn'den hangisinin sınırları içinde kendine yer bulabilir?
Râbıta bir ibâdet şekli midir, öğrenciyi hocasına bağlamak için seküler bir alıştırma ya da şartlandırma biçimi midir, yoksa sırf bir zihin sporu mudur? Eğer bir ibâdet biçimi ise bunu gerçekten, Mâide Sûresi'nin 35. ve Tevbe Sûresi'nin 119. âyet-i kerîmeleri ile kanıtlamak mümkün müdür?
Eğer hocayı öğrencisine sevdirmek, ya da hocanın saygısını öğrencisinin zihnine nakşetmek gibi râbıtadan masum ve hayırlı bir amaç güdülmek isteniyorsa, üstelik kitap ve sünnetle kanıtlanan bir eğitim sistemi ise neden sadece Nakşî Tarîkatı'yla sınırlı bırakılmakta, neden tüm ilim müesseseleri için öngörülmemektedir? Allah'ın emir ve yasaklarını belli bir tarîkat çevresiyle sınırlı tutmanın açıklaması acaba ne olabilir?!
Hz. Peygamber (s.a.s.), Nakşîbendîler tarafından yapılmakta olan râbıtayı aynı uygulanış biçimi ile hayatında bir kez olsun yapmış mıdır? Yani gözünü yumarak, nefesini kontrol ederek, teverruk oturuşu ile oturarak ve (mürşid diye
- 806 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kabul ettiği) birinin şeklini zihninde canlandırarak “râbıta” adı altında bir eylemde bulunmuş mudur; ya da ashabından birine böyle bir şeyi telkin etmiş midir?
Eğer amaç, gerçekten Müslümanları râbıta hakkında aydınlatmak ise işte en başta bu ve benzeri sorulara cevap bulmak sûretiyle gereken hizmet, yerine getirilebilirdi. Oysa bu çalışma ile yapılan şeyler, ne yazık ki râbıta kavgasını kızıştırmaktan başka hiç bir işe yaramayacaktır! Yazar, büyük emekler vererek yaptığı söz konusu araştırmasını belki de bu yüzden bastırmamıştır.
Her şeye rağmen yazarın bazı tesbitleri râbıta ile ilgili önemli gerçekleri su yüzüne çıkarmaktadır. Bunlardan biri de O'nun şu sözleridir: “Râbıta hakkında bilgi veren kaynaklar, oldukça muahhar devrin mahsulleridir.” Bu ifadenin son kesitinde, ağdalı bir anlatım biçimi seçilmiştir! Bunun, bilinçli yapıldığını insan düşünmeden edememektedir. Çünkü “Muahhar devrin mahsulleri” günümüzün Türkçesi ile “yakın dönemin ürünleri” demektir. Yazarın hem hayatta bulunduğuna, hem de yaşlı olmadığına bakılacak olursa, böyle bir dil kullanması ister istemez bazı kuşkulara neden olmaktadır. Eğer râbıta konulu kitapçıklar için «Muahhar devrin mahsulleridir.” deyimi yerine, örneğin: “Yakın tarihte kaleme alınmışlardır.” deseydi, râbıtanın, daha dünün meselesi olduğu hakkında acaba bazı çevreleri huylandırmış mı olacaktı, yoksa Müslümanlarla tarîkatçılar arasında olaylar çıkacak diye yazarın birtakım endişeleri mi vardı?! Bunu kestirmek kolay değil, ama O'nun, arı bir Türkçe ile hazırladığı çalışmasının orta yerine âdetâ dikenli teller gibi bu dolambaçlı anlatım biçimini beklenmedik şekilde yerleştirmesine tesadüf demek de zordur.
“Kavram olarak râbıta”, “Uygulama olarak râbıta” ve “Râbıtanın delilleri” olmak üzere üç bölümden oluşan çalışmasında yazar, ideal model olarak kâmil insanın varlığını savunurken nihâyet sözlerinin sonlarına doğru aynen şu ifadeyi kullanmaktadır: “Her yiğidin gönlünde bir arslan yatar” atasözünde bir realite olarak varlığı ifade edilen bu idealizasyon, insân-ı kâmilleri hedef almakla bu ihtiyacı gidermeye matuf olsa gerektir.”3249 Tabiatıyla bu sözler onun en azından tarafsız olmadığını açıkça kanıtlamaktadır.
Bunlardan başka, dört Nakşîbendînin başbaşa vererek “Râbıta ve Tevessül” adı altında yazdıkları bir diğer kitap da 1994 yılında yayınlandı. Bunun belki de en ilginç yanı, hacmı ile içeriği arasındaki tutarsızlıktır. Çünkü epeyce kalın gibi gözükmesine rağmen sadece baş taraflarında râbıtadan biraz söz edilmiştir. Geriye kalan kısmında ise şahıs biyografilerine ve daha çok, (yakın tarihte yaşamış olan ve ilim dünyası tarafından tanınmayan) “Doğulu” birkaç mollanın mitolojik hayat hikâyelerine yer verilmiştir. Bu nedenle üzerinde durmaya değmez.
Nakşîbendîlik tarihinde sırf râbıta hakkında kaleme alınmış olan yazılı şeyler, birkaç kitapçıktan ibârettir. Bunların en önce yazılmış olanı Halid Bağdâdî'ye âit “Risâle'tun Fi Tahkıyk'ır-Râbıta” başlıklı mektuptur ki bu, 1811 yılından önce yazılmış olamaz. Sebebine gelince Bağdâdî, ancak bu tarihte Nakşî şeyhi olabilmiş ve Hindistan'dan Irak'a dönerek tarîkatını yaymaya başlamıştır. Bu da demek oluyor ki: sırf râbıta hakkında ilk kez kaleme alınmış olan kayıtlı malzeme, günümüzden en çok 185 yıl önce yazılmıştır (Bu tarih, râbıta hakkındaki
3249] A.g.e., s. 44
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 807 -
bu araştırmamızın, birinci baskısının gerçekleştirildiği 1996 yılı itibarıyladır). Bu ise çok yakın bir geçmiştir. Dolayısıyla denebilir ki: İlk kez 1550'lerde yalın bir kavram olarak söz konusu edilmiş olan râbıtanın, 1811 tarihine kadar çeşitli tasavvurlarla ve daha çok Hind mistisizminin etkisi altında zaman zaman tarîkat meclislerinde rûhânîler tarafından işlenmek sûretiyle piştiği anlaşılmaktadır.
Gerek bunlar, gerekse râbıtayı sadece bir ayrıntı olarak işlemiş bulunan yazılı malzemelerin tümü, aynı özelliklere sahip, üslûp ve bilimsellikten yoksun, rasgele, bölük pöçük ve bir iki tanesi hâriç, ilim erbâbı tarafından ciddiye alınmaktan uzaktırlar. Çünkü:
Hepsi de mistisizmin etkisi altında şartlanmış olan insanlar tarafından yazılmışlardır.
Bu şahısların tamamı, Uzakdoğu dinlerinden en çok etkilenmiş olan Müslümanımsı toplulukların içinde yetişmişlerdir.
Bu kitapçıkları yazanlar arasında Hz. Peygamber (s.a.s.)'i, gerçek kişiliğiyle örnek almış bir tek adam bile yoktur. Bunu nasıl söyleyebiliyoruz?
Çünkü her şeyden önce şurası çok iyi bilinmektedir ki İslâm'a, tevhide, hakka, adâlete, bilgiye, dürüstlüğe, çalışkanlığa ve yüce ahlâka karşı olan putperest, baskıcı, bağnaz insanlara ve zâlim güçlere karşı Allah'ın Rasûl'ü, hayatının hemen tümünü savaşarak geçirmiştir. Namazını bu savaşın içinde kılmış, orucunu bu savaşın içinde tutmuş, haccını bu savaşın içinde yapmış, zekâtını bu savaşın içinde vermiş, zikrini ve bütün ibâdetlerini bu savaşın içinde yapmıştır... Nakşîbendî “evliyâları”nın tamamı ise O'nun tam tersine, hayatta belki üzerlerinde paslı bir çakı bile taşımamış, teslimiyetçi, mistikçi, bedduâcı ve meditasyoncu tipler olarak yaşamışlardır.
Bu kitapçıkların hepsi de İslâm Ümmeti'nin çöktüğü; İslâm topraklarının yabancılar tarafından işgâle uğradığı ve çiğnendiği; parçalanıp bölüşüldüğü; Cehâletin ve ona bağlı olarak sefâletin, her türlü gericiliğin ve geri kalmışlığın, hurâfelerle örülü bâtıl inanışların en yaygın olduğu bir dönemde yazılmışlardır.
Bu yazılarda, insanları sırf Nakşîbendîleştirmekten, mürîdi şeyhin mutlak irâdesine körü körüne bağlamaktan ve bunun arka planındaki hedefleri gerçekleştirmekten başka hiçbir amaç yoktur.
Rûhânîler ve Râbıta: Hiyerarşik zincir içindeki Nakşî rûhânîleri arasında kimler râbıtadan söz etmiştir? Nakşîbendîler, ta Hz. Peygamber (s.a.s.)'den başlamak üzere sayıları otuzu geçen “azizler”in -sözde- birbirlerine devretmesiyle bu tarîkatın günümüze kadar geldiğine inanmakta ve bunları “sâdât” (yani pirlerimiz, efendilerimiz) diye anmaktadırlar. Onların meydana getirdiği bu hiyerarşik zincire de “Silsile-i Sâdât” ismini vermektedirler. Ayrıca Nakşîler arasında bu zincire, “silsile'tuz-zeheb” (yani altın gerdanlık) da denir.
Buna göre “Silsile-i Sâdât”: Nakşîbendî Tarîkatı'nda en son şeyhi, sözde -yukarıya doğru- Hz. Peygamber’e (s.a.s.) kadar bağlayan rûhânîlerin sıra ile adlarının oluşturduğu isimler zinciridir. (Nakşîbendîler tarafından “Silsile-i Sâdât” diye adlandırılan “tarîkat rûhânîleri”ne âit listenin ve bu listeye ilişkin rivâyet ve iddiaların bilimsel hiç bir değeri yoktur. Yakın geçmişin aydın Nakşîbendî şeyhlerinden Kasım Kufralı (Küfrêvî), söz konusu listedeki şahıslar arasında kurulan
- 808 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bağlantı hakkında aynen şunları söylemektedir: Nakşîbendîler tarafından ileri sürüldüğüne göre bu zincirdeki isimlerden her biri, bir öncekinden mezun olmuş ve makamına geçerek, mürşid sıfatıyla onun yerini doldurmuştur. Buna bağlı olarak -yine onlara göre- her şeyh, kendi döneminde Hz. Peygamber’i (s.a.s.) temsil eden bir titre sahiptir. Kerâmet ve fazîlet diye onlara Nakşîbendîler tarafından mal edilen inanılmaz mitolojik hikâyeler ise son derece ilginçtir.
Menkabe denen bu hikâyeler, mürîdleri son derece etkilemekte, onları coşturup kendilerinden geçirmektedir. Bu nedenledir ki her Nakşîbendî şeyhi, kendinden sonra yerine oturacak olan “seccâdenişîn”i (Seccâdenişîn: Yalın anlamı; seccâdeye oturan demektir. Tarîkatta, şeyhin mezun ettiği ve bulunmadığı zaman kendisini temsil etmekle yetkilendirdiği, halîfe mânâsında kullanılır. Bu terim, yalnızca Türk tasavvufunda vardır. Örneğin Nakşîbendî Kürtler, “postnişîn” ve “seccâdenişîn” gibi terimleri ne bilir, ne de kullanırlar. Bu da tarîkatçıların bir başka çelişkisidir!) mezun ettiği zaman ona, mahrem bir şekilde yaklaşık olarak şu öğütlerde bulunmaktadır: “Bak molla efendi oğlum! Sen artık bu cemâatin mürşidi olacaksın. Ama unutma ki, mürîd topluluğunun çoğu, câhil olduğu için âyet ve hadisten (yani Allah'ın ve Elçisi'nin sözlerinden) bir şey anlamazlar. Bu sebeple de yanlış yorumlar yapabilir ve tarîkattan kopabilirler. Onun için mürîdlere âyet ve hadis açıklamaları yerine daima mürşidlerimizin menkabelerini, kerâmet ve fazîletlerini anlatarak onları eğitmeye çalış. Bu sûretle ancak onların tarîkata karşı şevk ve coşkularını artırabilirsin...”
Bu yollu öğütlerin, gerçekten iyi niyetlerle yapılıyor olabileceği ihtimali yok değildir. Sebebine gelince çöküntü içindeki Müslüman toplumların tabanı büyük oranda eğitimsizdir. Gerçekleri, anlayamayacakları bir berraklık içinde açıklayıp, hidâyetten çok onları sonu dalâlet olan çeşitli kuşkular içine sürüklemektense, (tarîkat şeyhlerinin hurâfelerinden değil) örnek İslâm âlimlerinin, yüce Kur'ân'dan ilham alarak yaşadıkları üstün ahlâk ve fazîletlerden söz etmek sûretiyle toplulukları eğitmeye çalışmanın faydaları elbette ki inkâr edilemez.
Nakşî rûhânîleri arasında râbıtadan ilk kez söz eden Ya’kûb-i Çarhî 'dir. Raşahât'ın yazarı Ali b. Hüseyn el-Vâiz, bu eserinde O'ndan epeyce söz etmektedir. Kitabın, iki yerinde râbıtaya ilişkin olarak kaydettiği çok kısa anlatımlardan biri şöyledir: “... Çün râbıta tarikini beyâna başladılar, buyurdular ki: “Bu tarikayı ta'limde dehşet etmeyesin ve tâlib ve müstaidlere eriştiresin.” 3250
Bu da demek oluyor ki râbıtanın tarihî süreci, h. 851/m. 1447 de ölen Ya’kûb-i Çarhî ile başlamaktadır. Çarhî, yukarıdaki sözlerle râbıtayı, öğrencisi Ubeydullah-ı Ahrâr'a öğütlemiştir. Raşahât'ın yazarına ise râbıtayı Ubeydullah-ı Ahrâr telkin etmiştir. Nitekim Araştırmacı Kasım Kufralı'nın: “Bilâhare Mâverâünnehr'e gelerek Hâce'ye intisab eylediği zaman râbıta ile iştigâle memur edildi.”3251 dediği Mir Abdu'evvel, Ubeydullah-ı Ahrâr tarafından bu şekilde görevlendirilmiştir. İşbu Mir Abdu'evvel, Raşahât'ın yazarının arkadaşıdır. Bütün bunlar, râbıtanın sembolik bir kavram olarak Ya’kûb-i Çarhî ile başladığını, ondan önce Nakşîbendîlikte râbıta adı altında bir anlayış, inanış ve uygulamanın bulunmadığını açıkça kanıtlamaktadır. Öyle anlaşılıyor ki Nakşîbendîlik tarihinde Ya’kûb-i
3250] Ali b. Hüseyn el-Vâiz, Raşahât s. 354
3251] Bk. Kasım Kufralı, Nakşîbendîliğin Kuruluş ve Yayılışı, s. 82 Türkiyât Enstitüsü, No. 337; Keşf'uz-Zunûn, 1/903
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 809 -
Çarhî 'den önce râbıtadan söz etmiş hiç bir rûhânî yoktur.
Çarhî'nin, Ubeydullah-ı Ahrâr'a: “...Bu tarikayı ta'limde dehşet etmeyesin” diye verdiği öğüt esasen dikkat çekicidir. Çünkü Ya’kûb'un, mürîdine râbıta yaptırmayı öğütlerken: “Sakın ürkütmeyesin!” diyerek onu uyarması, örtülü de olsa râbıtanın tarîkata yerleştirildiği daha ilk günlerden itibaren önemsendiğini kanıtlamaktadır. Ancak bugünkü tanımıyla, şartlarıyla ve uygulanış biçimiyle râbıtanın o tarihlerde söz konusu olduğunu gösteren herhangi bir delil yoktur.
Râbıtanın süreci her ne kadar Ya’kûb-i Çarhî ile başlamışsa da süreçte kopukluklar olmuş ve bu kelime tarikatın, aşamalarla yeni içerikler kazanan doktrininde uzun zaman sembolik bir terim olarak kalmıştır. Ancak çok sonraları tarîkatın bir kuralı haline getirilmiştir.
Râbıta, insanları yönlendirmede belki silâhların en güçlüsüdür; ve çünkü râbıta, astı üstün emrinde kurulmuş bir aygıt haline getirebilen, dolayısıyla dünyayı (el altından) ele geçirme projesini gerçekleştirebilmek için insanları istenen doğrultuda ileriye itebilmenin yegâne sihirli anahtarıdır. Unutmamak gerekir ki bütün tarîkatlar arasında şeyhine can fedâ bir şekilde bağlılık gösteren mürîd toplulukları Nakşîbendî Tarîkatı'nın mensuplarıdır. Yine unutmamak gerekir ki tarîkat şeyhleri arasında en geniş muhite sahip olanlar Nakşî şeyhleridir. Bunun sırrını ise râbıtadan başka bir şeyde aramamak lâzımdır.
Halid Bağdâdî ve Hindistan’dan Râbıta Adıyla Yoga Transferi
(Eğer Halid Bağdâdî'nin Hindistan serüveni de dâhil olmak üzere O'nun bütün faaliyetleri, yönetimin önceden hazırladığı bir senaryonun fiilen uygulaması değil de sırf bir sürpriz ise), Bağdâdî'nin, o dönemde devlet için aranıp da bulunamayacak biri olduğu -özellikle bu hadiseden sonra- iyice anlaşılmıştır. Çünkü uzun yıllar Osmanlı Devleti'ni epeyce meşgul etmiş ve askeri yöntemlerle bir türlü çözümlenememiş olan “Vahhâbîliğin”, en azından Anadolu'ya yayılmasını önlemek için Halid Bağdâdî tam anlamıyla bulunmaz bir Hind kumaşıydı! Ve çünkü O'nun, Hindistan'dan getirmiş bulunduğu yeni Nakşîbendîlik anlayışı, Anadolu Türklerinin vicdanında eskiden beri yerleşik bulunan Şaman-İslâm sentezini Patanjalist fantezilerle tamamlıyordu. Şu halde madem ki yapılan istihbarat, O'nun devlet işlerine parmağını karıştırmak istemediğini kanıtlıyordu, öyle ise izlenecek en doğru yol, O'nun geniş kalabalıklar üzerinde yarattığı yönlendirici etkiden yararlanmaktı. İşte Osmanlı Devleti bunu yaptı.
Bu gelişme, sanki özel bir zamanlama ile kendini göstermişti. Çünkü Osmanlı Devleti hem içeride hem dışarıda düşmanlarla ve isyancılarla boğuşuyordu. 1812'de Mehmed Ali Paşa “Vahhâbîler”in üzerine; 1813'de de Hurşit Paşa, Kara Yorgi'ye karşı Belgrad üzerine gönderilmişti. 1814'de Odesa'da Etniki Eterya Cemiyeti kuruluyordu. Tanzimat öncesi iç siyaset sancıları ile bocalayan devletin, dışarıda “şark meselesi” olarak bilinen bir komplo ile başına çoraplar örülüyordu. Ülkenin doğusunda, özellikle Kürt bölgesinde hemen hemen devlet otoritesi diye bir şey yoktu. 1826'da Yeniçeri ocağının kaldırılmasıyla devlet halktan asker isteyince Kürt aşiret reisleri bu isteği reddettiler. 1831 yılında Cizre Emîri Bedirhan Paşa başkaldırdı. Musul Civarındaki Sincar Dağı eteklerinde yaşayan Yezîdîler, 1830'da ayaklandılar.
Bölgedeki yöneticiler aşiret ağalarıyla birlik olmuş, çıkarlarından başka hiç
- 810 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir şey düşünmüyorlardı. Halk ise bunların elinde perişanlık ve sefâletin bin bir acısını tadarak yaşamaya çalışıyordu. İlkelliğin, cehâlet ve geri kalmışlığın -dille ifadesi imkânsız- batağına saplanmış olan bu insanlar, yollarında, tarlalarında ve tenhalardaki iş yerlerinde de hırsızlara, yol kesenlere ve kanlı katillere kurban gidiyorlardı.
Osmanlı Devleti, kendi tarihi boyunca bu dönemdeki kadar endişe verici iç ve dış krizler yaşamamıştır. Özellikle bu aşamada Avrupa kalkınırken, Osmanlı Devleti tam tersine hızlı bir çöküş periyoduna girmişti. Bu dönemin daha ilk günü Alemdar olayıyla başladı (1808). Devlet, İngiltere, Fransa ve Rusya'nın şiddetli baskısı altındaydı.
Mora İsyanı ve ardından Fener Patriği Gregorius'un idam edilmesi; ancak 1826 yılında kaldırılabilen Yeniçeri Ocağı'nın çıkardığı kargaşa; Navarin'de Osmanlı ve Mısır donanmalarının 1827'de yakılışı; Osmanlı-Rus Savaşı ve Edirne'nin 1829'da Ruslar tarafından işgali; Fransızların 1830'da Cezayir'e girmesi ve Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa ordularının 1832'de Kütahya'ya kadar ilerlemesi ile devletin temelleri âdetâ çatırdıyordu.
Bütün bunlar yetmiyormuş gibi güneyde de karışıklıklar her gün biraz daha artıyor ve yayılıyordu. Irak, Suriye, Lübnan ve Arap Yarımadası’nda türlü türlü huzursuzluklar yaşanıyordu. Bağdad'daki Kölemen Ocağı her gün kanlı olaylara sahne oluyor, bölgenin yönetimi, zorbalar arasında sık sık el değiştiriyordu. İleride ayrıntılı olarak açıklanacağı üzere, özellikle Hicaz Bölgesi'nde dehşetli bir hareket başlamıştı. Daha sonraları, Nakşîbendîlerin etkisiyle Türkiye'de yazılan tarih kitaplarına bu hareket, “Vahhâbîlik” adı altında geçmiştir.
Dolayısıyladır ki devlet, topluma az çok disiplin kazandıracak ve hiç değilse içerideki bu sancılarını biraz olsun dindirecek olan çareleri red edemezdi. Bu çarelerden biri de eğer (İslâm’ı, kitaba uydurmak sûretiyle yıkmaya çalışan) bir tarîkat bile olsa, ona katlanmak pahasına, karşı karşıya olduğu daha büyük felâketlerden kurtulmak istiyordu.
Vurgulamak gerekir ki, hiç bir inanış ve düşüncenin, on yıl gibi kısa bir süre içinde koskoca bir imparatorluğun her yanına yayılıp tutunduğu, insanları büyüleyip vicdanlara kazındığı görülmemiştir. Özellikle yukarıda kısmen anlatıldığı gibi, hızla çökmeye devam eden Osmanlı Devleti'nin, XIX. yüzyıldaki şartları içinde bir tarîkatın böylesine yaygınlık göstermesi çok özel nedenlerle ancak açıklanabilir. Onun için bu sonucun, büyük olasılıkla devlet desteğindeki yoğun propagandalar sâyesinde alınmış olduğu anlaşılmaktadır. İçerideki anarşinin yatışması için ruhları hipnoza sokacak bir çarenin o günlerde işe çok yaradığına, mutlaka her zamandan daha ziyade inanılmıştır. Dolayısıyla devletin, Nakşîbendî Tarîkatı'na o gün için bir can simidi gibi sarılmış olduğu bir gerçektir. Zaten tarîkatın yapısında da râbıta gibi insan psikolojisini yönlendirici uygulamalar vardır ki bunlar, Nakşîliğin yayılıp tutunmasında birbirini tamamlamıştır.
İşte bu yüzdendir ki gerek fısıltı yöntemiyle, gerekse erkân aracılığıyla Devletin desteklediği Bağdâdî, tasavvuf tarihinde rûhânilerden pek azına nasip olmuş büyük bir ün kazandı. O'nun, Brahmanist tasarıları üzerinde temellenen, Neo Nakşîbendîlik, râbıtasıyla, Hatm-i Hâcegânı ile teveccüh âyiniyle bu kez “Hâlidîyye” adı altında Irak'a Suriye'ye ve bütün Anadolu'ya yayılıp yerleşti.
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 811 -
XIX. Yüzyılın başlarında gerek “selefîlik” ve “vahhâbîlik” adları altında patlak veren hareketlere karşı; gerekse “Jön Araplar”ın öncülüğünü yaptığı “Arabizm”e karşı Osmanlı yönetimi, Halid Bağdâdî tarafından aşılanmaya çalışılan yeni Nakşîbendîliği, bir teminat olarak görüyor ve bu yüzden onu bütün gücüyle destekliyordu. Nitekim Halid Bağdâdî'in en büyük temsilcilerinden El-Khânî Ailesi'inin, Suriye Valisi Mûsâ Safvetî aracılığıyla devletten kopardığı paralar; keza bu ailenin büyüğü ve aynı zamanda Bağdâdî'in gözde halîfesi Muhammed el-Khâni'nin, 1853'de İstanbul'a gelişi sırasında görkemli bir törenle devlet erkânı tarafından aynen bir kral gibi karşılanması bunu açıkça kanıtlamaktadır.
Devletin tavrı böyle idi. Peki o dönemin (sözde az çok uyanmış “selefî”) İslâm âlimleri olarak bilinen şahsiyetlerin ve aydınların Bağdâdî'ye, ya da O'nun getirdiği Hind mistisizmine ilişkin tutumları nasıldı?
Bu soruya, İslâm âlimleri adına verilmiş net bir cevap bulmak ne yazık ki güçtür. Çünkü korkunç bir çöküntü içinde bocalayan Müslümanların yolunu ışıklandıracak gerçek âlimlere değil o karanlık günlerde, iman ehlinin az çok uyanmış bulunduğu bu gün bile rastlamak kolay olmasa gerektir. Dünya Müslümanlarının, hem bilgili hem de cesur ve basiretli gerçek âlimlere o dönemde duyduğu ihtiyaç, belki İslâm tarihinin hiç bir devresinde duyulmamıştır. Dolayısıyla Bağdâdî'ye karşı az çok sesini yükseltmiş olanlar, -pek azı hâriç- Allah için değil, sırf O'nu çekemeyenler olmuştur.
O dönemde henüz pek yeni olan entelektüel selefîlik hareketinin önde gelen isimleri daha çok Suriye'de sivrilmişlerdi. Onun için: “Bunlar, neden Bağdâdî'nin yaymaya çalıştığı Brahmanist inanış ve uygulamalara karşı tepki göstermediler?”; Ya da “Hiç değilse râbıtaya karşı neden küçük bir reddiye bile kaleme almadılar?” diye tarih araştırmacılarına bir soru yöneltmek isteyenler elbette ki çıkacaktır.
Önce insafla belirtmek gerekir ki bu ilk Selefîlerin başında çok büyük dertler vardı. Onlar, hem devlet tarafından desteklenen hem de Hind kaynaklı mistik şartlandırma yöntemleriyle büyük kalabalıkları hipnoza sokan, onları transa geçiren Bağdâdî ile uğraşamayacak kadar ağır sorunlarla karşı karşıya bulunuyorlardı. Çünkü devlet onları her fırsatta çil yavrusu gibi dağıtıyor, hatta düzenlediği komplo senaryolarını uygulamaya koyarak onları silip süpürmeye çalışıyordu. Buna rağmen, -belki inanılması güç ama- dönemin selefî âlimlerinden bazı şahsiyetlerin, Nakşî ileri gelenleriyle zaman zaman içli dışlı oldukları da -ne ilginçtir ki- gizlenemeyecek bir gerçektir!
Nakşîlikten, râbıta temeli üzerinde Hâlidiyye adıyla yepyeni bir tarîkat üreten Halid Bağdâdî, Osmanlı toplumu içinde en çok Kürtler’i ve Türkleri etkilemiştir. İslâm kültür ve anlayışının melezleştiği Irak ve Suriye'de, -yaygın propagandaların da etkisiyle- çok az sayıda Araplar tarafından bu tarîkata karşı, ilk başlarda bir eğilim görülmüş ise de daha sonraları bu, canlılığını yavaş yavaş yitirmiştir.
Tarîkatın, yalnızca Kürtler’le Türkler arasında tutunmasının gerçek nedenini ise, adı geçen her iki toplumun, yüzyıllar önce İslâm'a girerken bu yeni dini nasıl anladıklarında aramak gerekir. Bu, çok önemli bir noktadır.
Çünkü önceleri İslâm'a karşı şiddetle direnmiş, fakat belki de dilini bildiği için,
- 812 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kısa bir süre sonra onu sindire sindire anlamış ve nihâyet bütün putlarını kırarak iman etmiş olan bir toplumu düşünün ki bunlar Arapça konuşuyorlardı; Bir de sırf kabile büyükleri Müslüman oldu diye -belki de onlara yaranmak için, ya da bir çeşit modaya uymak gibi bir havayla- Kur'ân'ın dilini bile öğrenmeden veya anlamını bilmeden çok kısa bir müddet içinde âdetâ güle oynaya İslâm'a girmiş yüz binlerce insanı düşünün ki bunların da başında Farsça, Kürtçe ve Türkçe konuşan topluluklar gelmektedir; Bu ulusların, İslâm'ı aynı duygularla algılamış olması, mesajlarını aynı nüanslarla kavramış bulunması hiç mümkün olur mu?
Esasen Irak muhitinde tarihin derinliklerinden akıp gelen çeşitli din ve felsefelerin oluşturduğu sentez, Bağdâdî'nin yaşadığı günlerde İslâm'ın dışında yepyeni bir din izlenimini uyandırmakta idi. Yahudîliğin, Sabiîliğin, Hıristiyanlığın ve daha nice din ve felsefelerin yorumlarından, âyin ve ibâdetlerinden esintiler taşıyan bu çeşnili rûhânî atmosferiyle Irak, tıpkı küçük bir Hindistan'ı anımsatmakta idi. Bu nedenledir ki hemen her Iraklı insan tipinin ruh yapısı, bu egzotik cümbüşe yeni bir renk daha katmaya yatkın ve elverişlidir. Nitekim Bağdâdî'nin Nakşîliğe yaptığı yeni katkılar bunu hatırlatmaktadır.
Baştan beri ayrıntılarıyla anlatılmaya çalışıldığı üzere O'nun Nakşîbendîliğe getirdiği yeniliklerin başında râbıta gelmektedir ve denebilir ki râbıta, ancak Halid Bağdâdî'nin yeni düzenlemelerinden sonra Nakşîbendî Tarîkatı'nın âdetâ temel kuralı haline gelmiştir.
İslâm'ın, tarih boyunca uğradığı yıkımların arkasında bu insanların, -bilerek ya da bilmeyerek- hangi düşüncelerle hareket ettiğini ve neler yaptığını kavrayabilmek için bu aşamada tasavvufu ve Nakşîbendîliği az çok gözden geçirmekte yarar vardır.
Tasavvuf, Nakşîbendîlik ve Râbıta
Râbıtayı derinlemesine kavramak bakımından tasavvufu ve Nakşîbendîliği de az çok tanımak gereklidir. Çünkü tasavvufun evrim süreci içinde tarih boyunca hemen her rûhânîye göre epeyce kişisel ve yöresel özellikler taşıyan mistik kurumlar peydahlanmıştır. İşte Nakşîbendî Tarîkatı bunlardan biridir. Elbette ki bu kurumlardan her birinin diğerlerinden farkı, onu güncelleştirmek için zamanla düzenlenmiş olan çeşitli disiplinlerdir Ve işte râbıta da bu disiplinlerden biridir.
Görüldüğü üzere bu üç şey arasında çok sıkı bir ilişki vardır. Bu ilişki ise, biri düşey, diğeri de dikey olmak üzere iki farklı açıklama ile ancak anlaşılabilir.
Birincisi kısaca şudur: Tasavvuf, tarîkat adı altında sayılamayacak kadar türemiş ve türeyebilecek olan çeşitli mistik kurumların bir ilham kaynağıdır. Bu nedenle tasavvufun hiç bir sınırı yoktur. Nakşîbendîlik de bu kaynaktan rûhunu alarak kurulmuş bir tarîkattır. Râbıta ise bu tarîkatın sürekliliğinde büyük önemi olan dinamiklerden biridir.
İkinci açıklama ise şöyledir: Râbıta Nakşîliğin bir disiplinidir. Nakşîlik ise mistik felsefeye dayanan batınî-rûhânî bir kurumdur.
Aslında bu iki farklı açıklama, soyut bir şematik ifade olarak algılanmamalıdır. Bunlardan amaç, râbıtanın gerek tümden gelim, gerekse tüme varım kurallarına göre tarîkat ve tasavvufla olan ilişkisini bir sistem içinde ve özet olarak vermektir.
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 813 -
Şu halde râbıta bir tarîkat disiplinidir ve yaklaşık iki yüz yıl kadar önce tanımlanmıştır. Râbıtanın âit olduğu tarîkat, yalnızca Nakşîbendîliktir. Nakşîbendîlik ise yaklaşık yedi yüz yıl önce Türkistan'da kurulmaya başlamış ve çeşitli din ve felsefelerden, tasavvufî yollarla beslenerek o çağdan bu güne kadar bir evrim süreci içinde türlü şekiller almış olan bir tarîkattır.
Hatta Nakşîbendîliğin tarihi seyrini kaleme almış olanların kaydettiklerine bakılacak olursa tarîkat, bu isimden önce (yani Nakşîbendîyye adını almadan önce): Sıddıykıyye, Tayfûriyye ve Hâcegâniyye; ondan sonra da Ahrâriyye, Müceddidiyye, Mazhariyye ve Hâlidiyye gibi çeşitli adlar daha almıştır. 3252
İşte tarîkatın özetlenen bu ilginç evrimi eğer dikkatle düşünülecek olursa, daha doğrusu eğer Nakşîbendîliğin tasavvuftan beslenme şekli biraz incelenecek olursa râbıtanın, bu tarîkatın bünyesine nasıl yerleştiği sorusuna çok daha aydınlatıcı cevaplar bulmak mümkündür.
Bu bağlamda Nakşîliğin, tasavvuftan nasıl beslendiği noktasına parmak basmadan önce tasavvufun esas itibariyle ne olduğu üzerinde biraz durmak isabetli olur. Çünkü tasavvufu, gerçek tanımının dışında sunarak insanları yanıltanların sayısı sanıldığından daha çoktur. Dolayısıyla onu, tanımı ve amacıyla kavramayanlar Nakşîbendîliğin içyüzünü keşfetme imkânına sahip olamazlar. Bu yüzden de tasavvuftan râbıtaya kadar uzanan bir ilişkiler zincirini onlara anlatmak zordur.
Dolayısıyla konunun bir bütün olarak aydınlanabilmesi için, önce tasavvuftan başlamak üzere bu üç kavrama ilişkin ayrıntıları belli ölçüde ortaya koymak gereklidir. İşte sıra ile tasavvuf, Nakşîbendîlik ve râbıta :
Tasavvuf
Bilindiği üzere Kur'ân-ı Kerîm, Allah Teâlâ'nın, hiç bir şeye benzemediğini (bununla birlikte bütün varlıkların dışında ve) onların yaratıcısı olduğunu ifâde etmektedir. 3253
Oysa tasavvuf, esas itibariyle Allah'ın, her şeyin öz kaynağı olduğunu savunan spiritüel ve spekülatif bir düşüncedir. Dolayısıyla tasavvufa göre kâinâtta ne varsa her şey (hâşâ!) onun bir parçasıdır. (Tasavvufçular bu inanış biçimini, özet olarak Farsça “Heme-ost = Her şey O'dur” deyimi ile açıklarlar. Tevhîdi savunanların karşısında zaman zaman düştükleri sıkıntılardan kurtulabilmek için bu deyimi “Hemez ost (Heme ez ost) = Her şey O'ndandır” şeklinde değiştirirler. Tabiatıyla bu, spekülasyondan başka bir şey değildir.) Tasavvufun temel taşı budur.
Kur'ân-ı Kerîm'e göre insan, sırf Allah'a kulluk etmek için yaratılmıştır. İnsan yaratıktır ve Allah'ın kuludur.3254 Tasavvufa göre ise insan Allah'ın tecellîsidir; O'nun bir sûretidir; hatta O'nun bir parçasıdır... Binâenaleyh O'na âşık olmalı, yeniden O'na dönmeli, O'nda eriyip bütünleşmeli ve O'nunla birlikte ölümsüzleşmelidir. İşte özetle tasavvuf budur.
Nitekim Hallâc-ı Mansur, Ömer Hayyâm, Şihâbuddîn Suhreverdî, İbn Atâillâh
3252] Bk. Muhammed bin Abdillâh el-Khânî, El-Bahja'tus-Seniyye s. 12
3253] 42/Şûrâ, 11
3254] 51/Zâriyât, 56
- 814 -
KUR’AN KAVRAMLARI
el-İskenderî, Ferîduddîn-i Attâr, İbn'ul-Fârıd, Muhiddîn-i Arabî, Molla Cami ve Abdulkerîm el-Ciylî gibi mutasavvıflar, tasavvufu böyle anlamış ve açıkça böyle işlemişlerdir.
Onların bu anlayışlarının, Sünnî Türk tarîkat çevreleri tarafından acaba neden çok farklı yorumlanmakta olduğu ve Kur'ân'daki iman kavramıyla neden âdetâ zorakî şekilde uzlaştırılmaya çalışıldığı ise yorumcuların entelektüalitesini ve kişiliğini ortaya koymaktadır. Nitekim Nakşîlerin denetimindeki okullarda, Kur'ân kurslarında ve medreselerde bir yandan Ömer Nesefî ve Muhammed Birgivî gibi selefî eserler bırakmış, hatta tarîkatçılara karşı mücadele vermiş şahsiyetlere âit kitaplar okutulmaktadır. Diğer yandan, Rabbânî gibi neşvesini Hind mistisizminden almış rûhânîlerin, Kur'ân ve sünnetle hiç bir şekilde bağdaşmayan râbıta ve benzeri Patanjalist düşünce ve inanışları insanlara aşılanmaktadır. Tabiatıyla bu çok büyük bir çelişkidir ve Nakşîbendîlerin, hem genel anlamda düşünce yapısını, hem de İslâm'ı nasıl anladıklarını gözler önüne seren bir ibret levhasıdır.
Merhum Mehmed Akif Ersoy işte bu ibret levhasını âdetâ kıvranarak elem, acı ve çaresizlik içinde seyrederken bu kafa yapısı hakkında belki ciltlerle anlatmak istediği şeyleri şu iki mısrada özetlemeye çalışmıştır: “Sürdüler Türk’e tasavvuf diye olgun şırayı; / Muttasıl şimdi hakikat kusuyor Sıtkı Dayı.!” 3255
Evet tasavvufçular mistisizmi İslâm'la uzlaştırmak için çok zorlanmışlardır. Onların kendilerini neden bu kadar zorladıklarını anlamak güç değildir. Çünkü dikkat edilirse tarîkat çevreleri, “vahdet-i vücûd”, “işrâk” ve “meşşâiye” gibi tasavvufu tarih boyunca türlü biçimlerde şekillendirmiş olan felsefelerin gündeme getirilmesinden çok çekinirler. Hatta bu felsefelere yönelen dikkatleri dağıtmak için gerektiğinde menkabelere, âyinlere ve râbıta gibi tarîkat disiplinlerine ağırlık vererek yoğun bir yatıştırma faâliyetiyle çözüm arayışı içine girerler.
Bunun nedeni gâyet açıktır. Çünkü Hind-İran dinlerinin ve Yunan felsefesinin etkisi altında birikimlerini zenginleştirmiş olan tasavvufun eğer perde arkasındaki gerçekleri, günün birinde yorumların boğuntusundan kurtulup meydana çıkacak olursa bu akımın, Nakşîbendîliğe ve ondan râbıtaya kadar uzanan zincirin sihri bozulacak ve halkalarının tamamı bir anda çözülüverecektir. Bunun ise ne demek olduğunu uzun uzadıya anlatmaya gerek yoktur. Çünkü böyle bir durum, tarîkatın da, şeyhlik saltanatının da, bu masallarla uyutulmuş yığınların, tatlı ve renkli rüyalarının da sonu olacaktır. Üstelik Nakşîbendî Tarîkatı, asırlar boyu emek verilerek (!), âdetâ dantel gibi işlenerek bugüne kadar getirilmiş olan İslâm'ın Türkleştirilmiş şeklidir. Dolayısıyla “Türklük” denince içi kıpırdayan hemen her “dindar” kişi, (gerçekleri kavrasa bile vicdanındaki direnişe rağmen) bu tarîkatı daima Türk milletinin nâmusu olarak görmeye devam etmek isteyecektir; Bununla birlikte tarîkatın tasavvufla olan ilişkisi kadar, tasavvufun da kaynağını sırf İslâm'dan aldığı noktasında Nakşîbendî şeyhleri her zaman en şiddetli şekilde direneceklerdir.
Onun için önemle belirtmek gerekir ki esasen bu yolu izleyenler, -vicdanları tereddütlerden korumak ve Nakşîbendîliğin sürekliliğini sağlamak amacıyla- tarîkattan da râbıtadan da önce tasavvufa Kur'ânî bir açıklama getirmek
3255] M. Akif Ersoy, Safahât, Altıncı Kitap –Âsım-
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 815 -
zorunluğunu daima hissetmişlerdir, bundan sonra da hissedeceklerdir.
Kur'ânî kavrayış erdemine ulaşabilmenin en güzel ölçüleri ancak Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yaşamından alınabilir. Ve bu münasebetle hemen ifade edilmelidir ki Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yaşamında en ufak bir tasavvufî eğilim yoktur! İşte kanıtları:
1. Hz. Peygamber (s.a.s.), her şeyden önce yaşamı, rûhânî ve seküler olmak üzere birbirinden kesin şekilde ikiye ayırmamıştır. O, bütün hayatında rabbânî bir çizgi izlemiştir. Yani, Üzerine inen vahyin derin coşkularını içinde yaşarken ibâdetlerini, Kur'ân'ın belirlediği ölçülerde sınırlamış ve bu ibâdetleri yine Kur'ân'ın tarif ve emirleri doğrultusunda (hayatın her tarafına serpilmiş biçimde) sosyal dinamikler olarak icrâ etmiş ve ettirmiştir.
Çok kişisel olan nâfileler ve duâlar hâriç, namaz, oruç hac ve zekât gibi ibâdetler, gerek Hz. Peygamber’in (s.a.s.), gerekse ilk Müslümanların hayatında askerlik yapmaktan, atış eğitimi görmekten, düşmana karşı savaşmaktan, hatta ticaret yapmaktan, tarlada pazarda evde çalışmaktan, ya da kitap okumaktan ve ders vermekten farksız bir ruh ve anlayış içinde uygulanmıştır.
Dolayısıyla İslâm'da mânevî ya da rûhî cephe denebilecek yaşam tarzı işte budur ve bu kadar doğaldır. Aksine, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hayatında çileler, âyinler, semâlar, zikir halkaları, “hû” çekmeler, enstrüman ve rakslar, beş binlik virdler, râbıta ve meditasyonlar asla yoktur. Çünkü namazın, orucun, hac ve zekâtın nasıl ki hiç bir tasavvufî yönü yoksa vahyin inmesine az kala, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) geçirdiği kısa uzlet günleri de, asla tasavvufî bir çile değildir. Bilakis Allah Teâlâ'dan gelen bir yönlendirme ve O'nun yüce irâdesine bağlı bir terbiyedir. Rasulullah (s.a.s.), üstleneceği çok önemli göreve alışabilmek için âdetâ içgüdüsel olarak özel bir eğitim ortamına havâle edilmiş, Allah Teâlâ'nın en büyük ve en son elçisi olarak bütün insanlığa getireceği mesajı yüklenebilmek ve metafizik iletişime bünyeyi hazırlamak için İlâhî bir itilişle huzurlu ve sâkin bir atmosfer içine çekilmiştir. O'nun bir Allah elçisi olarak yaşadığı özel ve yüksek halleri genellemek ve başkaları için de aynısını düşünmek doğru değildir! Bu nedenle O'nun bütün hayatı sırf rabbânîdir; rûhânî ve ruhbânî değildir.
Hâlbuki sûfîlerin hepsi, bu anlayışın tam tersine büsbütün rûhânî bir yaşam sürdürmüşlerdir. Hatta bazılarının hayat ve gidişâtı hem rûhânîdir, hem de rûhbânîdir. Onlara göre insan için, biri dinsel (mistik), diğeri ise dünyasal (seküler) olmak üzere birbirinden çok farklı iki yaşam tarzı vardır, ya da olmalıdır. Dolayısıyla bütün hayatları boyunca biri dinî, diğeri ise dünyevî olmak üzere -âdetâ kalın bir duvarla ayrılmış- birbirine tamamen yabancı iki dünya arasında bocalayıp durmuşlardır.
Nitekim bu sebepledir ki çağdaş tasavvufçular da aynen, hayata din ve dünya olarak iki açıdan bakan Hıristiyanlar ve onların izindeki laikler gibi düşünmektedirler. Türkiye'de mistik toplulukların, laiklerle uzlaşırken Müslümanlara sıcak bakmamaları belki de psikolojik olarak bu görüşten kaynaklanmaktadır. Unutmamak gerekir ki bu görüş, tarikatçılarla lâikler arasında önemli bir ortak paydadır.
Onların, (kitap ve sünnette yeri olmayan) semâ, Hatm-ı Hâcegân ve râbıta gibi çeşitli biçimlerde âyin ve ibâdet düzenlemeleri de büyük ihtimalle bu
- 816 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bocalamanın onlar üzerinde doğurduğu ağır stresten kurtulmak ve rahatlamak içindir. Ayrıca bu davranış, Allah'a kulluk etmede Hz. Peygamber (s.a.s.)'in ibâdet miktarını azımsamak gibi bir eğilimi de sanki haber vermektedir ki işte tasavvufun pek gözükmeyen bir cephesi de budur.
2. Hz. Peygamber (s.a.s.), toplum içinde ve halktan biri olarak sosyal bir yaşam biçimi sergilemiş, vahye dayalı misyonunu tanrısal bir kimlik içinde asla sunmamış, tam tersine onu bir insan olarak, çok doğal ve açık bir şekilde ortaya koymuştur. Örneğin, sevinmiş, üzülmüş, öfkelenmiş, danışmış, verdiği karardan vazgeçmiş ve özetle, mahrem olmayan hiç bir beşerî niteliğini gizlememiştir.
Ayrıca Allah Teâlâ'nın, en büyük ve en son elçisi olmanın yanında devlet kurmuş ve bizzat devlet başkanlığı yapmış, on binlerce kişiden oluşan büyük ordulara komuta etmiş, ceza onaylamış ve infazlar sırasında hazır bulunmuş, devrinin İmparatorlarına ve devlet başkanlarına mesajlar ve elçiler göndermiştir. İşte olsa olsa İslâm budur.
Tasavvufçulara gelince onların hemen hiç biri, böyle bir yaşam tarzını asla benimsememiştir. Kılık ve kıyafetlerine varıncaya kadar hemen bütün yönleriyle, herkesten çok farklı olmaya çalışmış, dünyadan el etek çekmiş ya da öyle görünmüşlerdir. İçinde yaşadıkları toplumun hiç bir derdine asla ortak olmaya yanaşmamışlardır. Nitekim haçlı savaşları sırasında tasavvufçulardan birinin bile İslâm ordularına katıldığını ya da bu savaşlar hakkında bir tek kelime bile yazdığını tarihler salık vermemiştir! Ferîduddîn-i Attâr'ın, Buhâra halkını Moğollara karşı ayaklandırdığı eğer doğru ise bu, çok istisnâi bir olaydır.
İşte rûhânîlerin, İslâm adına tarih boyunca dünya hayatına karşı gösterdikleri bu küskünlüğün arkasındaki temel neden, hiç kuşkusuz yine tasavvuftur.
Bütün bu özellikler, tasavvufun kavram olarak mistisizmden başka bir şey olmadığını kesin şekilde ortaya koymaktadır. Nitekim tasavvufu savunan ve onu İslâm'ın rûhî cephesi olarak açıklamaya çalışan çağdaş İlâhîyatçı-tasavvufçular da bu iki kavramı aynı anlamda kullanmaktadırlar.
“Tasavvuf” yerine, Nakşîbendî şeyhleri tarafından “Mistisizm” teriminin hiç kullanılmaması, kültürel yetersizlikten kaynaklanmaktadır ki bu da tasavvufla uğraşanların başka bir çelişkisidir. Çünkü tasavvuf da aynen felsefe gibi hem söz hem anlam bakımından Yunan kaynaklıdır. Nasıl ki felsefenin aslı filozofi (philosophy) ise, tasavvufun da aslı teozofi (theosophy) dir. Her ikisi de eski Yunanca’dır. Ama başta Nakşîbendîler olmak üzere tasavvufla uğraşan insanların hemen tamamı bu gerçeği anlayabilecek kültür ve bilgiden daima yoksun bulunmuşlardır.
Tasavvuf sözcüğünün Arapça suf’, safâ, ya da suffe’den geldiğini ileri sürenlerin tümü yanılmışlardır. Bu yanılgının en büyük nedeni ise Milâdî 850’den sonra başlayan ve 1850 yıllarına kadar süren İslâm Tarihi’nin karanlık dönemindeki taklit ruhudur.
Tarih boyunca İslâm'ı, tasavvuf karmaşası içinde boğmuş olan rûhânîlerin hepsinde de esasen bu yetersizlik vardır. Ancak Kuşeyrî, Gazalî, Muhiddîn-i Arabî ve Suhreverdî gibi -Arap kökenli, ya da Arapça’yı çok iyi bilen- entelektüel tasavvufçuları öbürlerinden bu konuda ayırmak gerekir. Bunlar hem büyük ölçüde
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 817 -
kitabî bilgilere sahip bulundukları, hem de yeni düşünceler ürettikleri için tasavvufa felsefî izah tarzlarıyla çekici biçimler kazandırmışlardır. Sonuç itibariyle İslâm’ı tasavvuf yoluyla dejenere etmiş zümreden sayılsalar bile bunların izlediği yol ayrıdır. Buna karşın, (özellikle Türk, İran ve Hind kökenli sufîler) geniş bir ufuktan yoksun idiler. Bu sebepledir ki İslâm'ı tasavvufî içeriklerle günümüzdeki şekillere kadar sürüklemiş olan tarîkat liderleri büyük ihtimalle Hind-İran mistisizminden bilinçsizce etkilenmişlerdir. Aslında -gizlenmiş olsa bile- bu etkilenme, bazı tarikat şeyhlerinin zaman zaman müşriklerin mistik coşkuları karşısında derin hayranlık duygularına kapılmış olduklarını haber vermektedir. Bunun örnekleri Hindistan’da sık sık yaşanmıştır. Bununla birlikte, hele rûhânîliğin güçlü ihtimalle bir psikoz olduğuna bakılırsa bu etkilenmenin hangi sınırlara varabilmiş olduğunu tahmin etmek kolaydır.
Dolayısıyla tasavvufla uğraşanlar, kötü niyetli ve maksatlı olmakla suçlanmasalar bile en azından kültürel yetersizlikleri, sınırsız hayâle dayanan ütopik anlayışlarıyla birleşince onların, şirk dinlerinden tahmin edilemeyecek aykırılıktaki düşünce ve inanış biçimlerini alıp İslâm'a mal etmiş olabilecekleri ihtimali güçlenmektedir.
Tasavvuf gerçeğinin kaynağını, amacını ve çizdiği yolu bir nebze açıklığa kavuşturmak gerekirse onu, şu üç başlık altında özetlemek mümkündür: “Seyr-u sülûk”, “Ma’rifetullah”, “Kemâl”.
Tasavvufun Allah'a ilişkin öğretisi, işte bu üç kavramın ayrıntılarından oluşur.
1. Seyr-u sülûk: Bu kavramla mistik bir eğitim sistemi amaçlanmaktadır. Bu sistem ise, çeşitli alıştırma, düşünme ve uygulama aşamalarından oluşur. Tasavvuf yolcusu -sözde- bu aşamalardan sıra ile geçerek olgunlaşır. Tasavvufun, tarih boyunca birçok din ve felsefeden beslenerek kurumlaştırdığı söz konusu aşamalar boyunca uygulanan kurallar ve yapılan egzersizler yaklaşık olarak şu isimler altında işlenir: Biat, tevbe, tarîkat, çile mücâhede, halvet, uzlet, mâsivâdan istiğna, zühd, kanâat, sabır, tevekkül, teslimiyet, tefvîz, tefeyyüz, telakkun, tefekkür, murâkabe, râbıta, rûhâniyetten istimdâd, zikir ve vird.
Bunları başarıyla yapan yolcu, sonunda bir vecd (kendinden geçme) hali yaşar. Burada hatırlatmak gerekir ki, bu terimlerin çoğu, lügat olarak İslâm'a âittir. Zaten bütün tasavvuf doktrinleri, esâsen bâtıl dinlere ve felsefelere âit kavramlarla Kur'ânî değerlerin sentezinden oluşturulmuştur. Ancak yabancı olanlara, yoğun Kur'ânî anlamlar yakıştırılmış, Kur'ânî olanlara da şirk nüanslarıyla câhilî içerikler kazandırılmıştır. Onun için vahyin ölçülerine göre İslâm'ı özümseyememiş olan insanlar, bu kavramların içeriğini analiz edemezler. Bunlara depolanmış olan yabancı anlayış ve inanış biçimlerini ayırt edemez, ayıklayamazlar.
2. Marifetullah: Yukarıda anlatılan eğitim sisteminin temel amacı, (İslâm'ınkinden farklı olarak) “marifetullah”tır. Yani Allah'ı, zatı ve sıfatlarıyla keşfetmek ve sonunda O'nunla birleşip bütünleşmektir. İslâm'ın amacı ise “ibâdetullah”tır. (Yani kişinin Allah'a inanması, Zatı hakkında düşünmemesi, buna mukabil eserleri üzerinde ibretle düşünmesi, sıfatlarını bilmesi, emir ve yasaklarına uymasıdır.)
Tasavvuf yolcusunun, yukarıda anlatılan amaç uğruna yaşadığı mistik haller ve -sözde- ulaştığı mertebeler ise şu isimler altında ve çok geniş şekilde işlenir:
- 818 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah aşkı (tarîkat, marifet, hakikat), vecd, sekr, sehv, vahdet, vücûd, şühûd, fenâ, beka, vuslat ve mahv.
Bu noktada, “Allah'ta eriyip gitmek”, yani “ittihâd” ve “hulûl” söz konusudur! Tasavvufçulardan, örneğin Muhiddîn-i Arabî, Ferîduddîn-i Attâr ve Yunus Emre gibi bir kısmı, bunu açıkça ifade etmekten çekinmezken, diğer bir kısmı, kapalı yorumlarla bu inanış biçimini geçiştirmeye çalışırlar ve sözde “rüsûm âlimleri”nin bu espriyi anlamaktan âciz olduklarını ileri sürerler!
3. Kemâl: Bu aşama, sözde “vuslat” mertebesidir. Yani sofînin tırmanabildiği en uç noktadır. “Seyr-u Sülûk” denen eğitim sisteminden sonra bu seviyeye ulaşan yolcu, -gûyâ- sonunda “İnsân-ı Kâmil” olur; eksiksiz ve tanrılaşmış bir kimlik kazanır (Bk. Aynı referanslar). Bu derece olgunlaşmış olan insana ise velî (evliyâ) denir. O artık “ledünnî” bir ilme sahiptir; gayb âlemine vâkıftır, kalpleri okur, zihinlerden geçenleri keşfeder, gizli dünyaları ve uzak meçhulleri ayan beyan bilir; orduların ön saflarında düşmana karşı savaşır; duâ ederse nimet, bedduâ ederse musibetler yağar; deniz üzerinde batmadan, ıslanmadan gezebilir; bulutların üstünde uçabilir; Zaman ve mekân onun için katlanır, aynı anda, Mekke'de ve İstanbul'da namaza durur (!)
Bütün bunlara karşın İslâm'da “takvâ” yolu vardır. Bu da özetle Kur'ân ve Sünnetin ölçülerine titizlikle uymak demektir. İslâm'da en üstün mertebe işte bu takvâ mertebesidir 3256 ve bunu kazanan her Müslüman Kur'ân-ı Kerîm'in ifadesiyle “velî”dir. “Onların üzerinde ne bir korku vardır, ne de üzülürler.”3257 İki şeyle nitelenmişlerdir: Birincisi inanmak, ikincisi de Allah'ın emir ve yasaklarına titizlikle uymaktır.3258 Aksine, İslâm'da tasavvufun empoze ettiği mitolojik bir evliyâlık ve ermişlik kesinlikle yoktur!
Sonuç olarak şöyle dersek galiba pek yanılmış sayılmayız: Tasavvuf öyle hayâlî bir âlem düşüncesidir ki onu, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) gerçek hayatından yansıyan İslâm'la gâyet kısaca karşılaştırmaya çalışırken bile çok büyük farklar saptayabiliyoruz. Öyle ise birikimlerinin örgüsü içinde Kur'ânî birçok değere de yer vermiş olmasına rağmen, temel, sistem ve amaç bakımından İslâm'a bir hayli yabancı olduğu artık gün yüzü gibi ortaya çıkmış bulunan tasavvufun ve onun öğretisinden kaynağını alan her kurumun ihtiyatla karşılanması gerekir.
Nakşîbendîlik
Madem ki Nakşîbendî Tarîkatı da tasavvufî bir kurumdur, o halde yukarıdaki hükümden, Nakşîlik için de peşin olarak aynı zamanda söz edilebilir. Fakat konumuzun eksenini oluşturan râbıta hakkında olabildiğince aydınlanabilmek amacıyla Nakşîbendîliği sadece böyle peşin bir hükme bağlamak yerine, kısa da olsa sistematik bir inceleme ile onu burada gözden geçirmekte yarar vardır. O zaman hem tarîkatın tasavvuftan beslenme biçimi, hem Kur'ân ve Sünnetin ışığındaki yeri, hem de râbıtayı aydınlatmak bakımından Nakşîliğin doktrinal yönlendiriciliği ortaya çıkmış olacak ve böylece bu konuya ilişkin kuşkular da dağılmış bulunacaktır.
3256] 49/Hucurât, 13
3257] 10/Yûnus, 62
3258] 10/Yûnus, 62-63
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 819 -
Nakşîbendî Tarîkatı'nın, tasavvuftan nasıl beslendiğine gelince, bunu en iyi kanıtlayan delillerin başında yine râbıta gelmektedir. Çünkü râbıtanın gerek ortaya atıldığı yer ve zaman, gerekse uygulanış biçimi, Nakşîliğin, hangi din ve felsefelerden, hangi milletlerin mistik kaynaklarından yararlandığını çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Râbıta, Nakşîbendîliği yüzyıllar boyu etkilemiş olan Uzakdoğu dinleri arasında özellikle Hind mistisizminin, çok derin izlerini yansıtmaktadır.
Nitekim ileride ayrıntılarıyla ve karşılaştırmalı olarak ortaya konulacak olan bu gerçek bile tek başına gösteriyor ki Nakşîlik, Bâkıy-Billâh-ı Kabulî'den önce (yani mîlâdî 1550'lerden önce) Türkistan'daki muhiti ile sınırlı iken tarîkatta uygulamalı olarak râbıta diye bir şey yoktu. Her ne kadar Raşahât'da râbıta, kelime olarak geçiyorsa da bu kitabın kaleme alındığı mîlâdî XV. yüzyılın ortalarında onun, sonraki biçimiyle henüz uygulamalı bir tarîkat kuralı olmadığı rahatça anlaşılmaktadır.
Bu da Türkistan'da Nakşîliği o dönemde besleyen kaynakların anlayış ve zevk bakımından Hind mistisizminin fantezilerine sahip bulunmadığını kanıtlamaktadır.
Nitekim vaktiyle Türk muhitlerinde yaygın bulunmuş olan Şamanlık, insanın iç dünyasında coşkular uyandırabilecek zengin dekorlara, motif ve ritüellere sahip bir din değildi. Bu nedenle Nakşîliğin (henüz Hindistan'a sıçramadan) Türkistan'da ürettiği on bir kavram bile yine kaynak olarak Budizm'den ruhunu almaktadır. Raşahât bu kavramları sıralayıp açıklarken râbıtayı, sadece mürîdin şeyhine karşı sevgi beslemesi anlamında kullanmaktadır.
Nakşîliğin, gerek doktrini ve kurallarıyla, gerekse rûhânîlerinin yaşam tarzıyla İslâm'dan çok farklı bir çizgide olduğunu anlamak hiç de zor değildir. Bunun için tarîkatın temel dinamiklerini kısaca incelemek yeterlidir. Bunlar başlıca üçtür: “Biat”, “Kelimât-ı Semâniye” ve “Zikir.” Bu dinamikler, “Seyr-u Sülûk” adı altında sistematize edilmiştir.
Seyr-u Sülûk: İki sözcükten oluşan Arapça bileşik bir terimdir (İki sözcüğün arasındaki bağlaç (u), Arapça’daki (ve) yerine Farsça’dan alınmıştır). Sözlükte yalın olarak: Yürümek ve bir yolu izlemek anlamına gelir. Bir tasavvuf terimi olarak ise: Mistik yöntemle özel bir eğitimden geçmek demektir.
Bu özel eğitim, “Biat”, “Kelimât-ı Semâniye” ve “zikir” olarak yukarıda sıralanan genel başlıklar altındaki birçok kuralın belli şartlarla ve büyük bir titizlikle şeyhin denetiminde mürîd tarafından uygulanmasıyla gerçekleşir. Bu kuralları, söz konusu başlıklar altında bir nebze açıklamak râbıtaya ışık tutacaktır.
I- Biat: İslâm'da bir siyaset bilimi terimidir. Kısaca, (devlet başkanı olmaya aday bir kimse lehinde) oy kullanmak demektir. Kaynağı Kur'ân-ı Kerîm'dir. 3259
İslâm Tarihinde ilk kez, mîlâdî 628 yılında Hudeybiye Antlaşması'nın imzalanmasından biraz önce yaşanan duyarlı saatlerde Hz. Peygamber (s.a.s.), beraberinde bulunan yaklaşık 1400 kişiden bağlılık yemini isteyince Jadd b. Kays adındaki biri hâriç, herkes bu davete katılmıştır. Bu tarihi olay, “Biat” kavramının
3259] 48/Fetih, 10, 18
- 820 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kesin biçimde tanımlanmasına kaynaklık etmektedir. Ne bu olayın, ne de anlamını bundan alan “biat” kavramının mistik hiç bir yanı yoktur, tamamen siyâsî-askerî bir anlam taşır. İşte İslâm'daki biat budur ve bu kurum, İslâm tarihinde Hz. Peygamber (s.a.s.)'in devlet başkanlığı ile birlikte işlerlik kazanmış, Hz. Hasan (r.a.)'ın istifasıyla da son bulmuştur. (Biat sistemine dayalı gerçek anlamdaki İslâm Devleti, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, M. 622 yılında Mekke'den Medîne'ye hicret etmesiyle fiilen kurulmuş ve Hicretin 41'inci yılı Rabî'ul-Evvel ayı ortalarında Beşinci Râşid Halîfe Hz. Hasan’ın (r.a.) Muâviye lehinde görevden çekilmesiyle son bulmuştur. Yani bu süre, yaklaşık 41 yıldan ibarettir. Bu süre içindeki bi'atların hiç biri tasavvufî bir anlam taşımamakta, bilakis hepsi de Kur'ân ve Sünnete dayalı siyâsî bî'atlardır.)
Nakşîbendîlikteki bî'atta ise belirsizlikler ve çelişkiler vardır. Nakşî doktrinine göre, her insan mutlaka bir mürşide bağlanmalıdır. Bu mürşid, tarîkat şeyhidir. “Şeyhi olmayanın kılavuzu şeytandır.” 3260
Şeyhin nitelikleri, görev ve fonksiyonları, tarîkat protokollerinde maddeler halinde sıralanmıştır. Bu hükümlerdeki kaynak ve ölçü, kitap ve sünnet değildir. Bilakis bunlar, tarîkat rûhânîleri tarafından belirlenmişlerdir. Örneğin bu maddelerden bazıları şöyledir:
"Madde: 10) Mürîdlerinden biriyle oturmak eğer onun (yani şeyhin) azametini ve heybetini mürîdin kalbinden gidermeye neden oluyorsa şeyh ona, ne uzak ne de çok yakın olmayan bir yerde oturmasını emretmelidir.
Madde:
11) Mürîdlerinden birinin kalbindeki saygınlığını yitirdiğini anlar anlamaz, onu usulca def etmelidir. Çünkü artık o mürîd, kendisi için düşmanların en büyüğüdür.
Madde: 14) Mürîdlerini, cemaat arkadaşları dışındaki kimselerle konuşmaktan yasaklamalıdır, aksini gerektiren zorunlu bir durum olmadıkça.
Madde: 15) İki ayrı yer belirlemeli: Bunlardan birinde yalnızca kendisi bulunmalı ve buraya, hizmetlisi hâriç, hiç kimsenin girmesine asla izin vermemeli; diğeri ise, mürîdleriyle birlikte olacağı yerdir.
Madde: 18) Mürîdlerini, başka bir şeyhin mürîdleriyle oturmaktan yasaklamalıdır. Çünkü onlarda bu sûretle bozulma çok çabuk olur. Eğer sevgisinde kalıcı olduklarını görür ve herhangi bir tereddüde düşeceklerinden endişe etmezse birlikte olmalarında beis yoktur." 3261
Bu maddelerin ne kadar ustaca hazırlandığı meydandadır. Amaç, tarîkata belli bir disiplin kazandırmak ve bu disiplin çerçevesinde şeyhe, cemaat üzerinde mutlak bir saygınlık ve heybet sağlamaktır. Dolayısıyla yeri gelmişken sormak lâzım: Kendi inisiyatifleri ile bu maddeleri dinî birer vecîbe olarak kanunlaştıranlar, acaba râbıtayı da aynen bu şekilde kanunlaştırma yetkisini kendilerinde bulmuş olamazlar mı? Öyle ise râbıtayı, Mâide Sûresi'nin 35'inci, ve Tevbe Sûresi'nin 119'uncu âyet-i kerîmelerine zorla dayandırmanın ne gereği vardır? Her konuda
3260] Muhammed Emîn el-Erbilî, Tenvîru’l-Kulûb, s. 525; Muhammed bin Abdillâh el-Hânî, el-Behcetu’s-Seniyye, s. 4
3261] Bunlar 24 madde olarak Muhammed Emîn el-Erbilî'ye âit Tenvîru’l-Kulûb adlı kitapta sıralanmıştır. Bk. Age. S. 525-527
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 821 -
olduğu gibi bu meselede de "Efendi Hazretleri öyle buyurdu." dense yetmez mi?!
Sonuç olarak kaydetmek gerekir ki, şeyhin verdiği mistik eğitime, emir ve tâlimatlara mürîdin kesin şekilde boyun eğmesini amaçlayan, tarîkattaki bu biat, her bakımdan Kur'ânî bî'attan farklıdır. Çünkü her şeyh, ayrı bir cemaate başkanlık etmekte, hatta diğer şeyhlerle rekabet içinde bulunmaktadır. Mürîdlerinin bile diğer şeyhlere bağlı mürîdlerle düşüp kalkmasını bu ilgiyle yasaklamaktadır ki biat bu anlamda çok kişisel bir nitelik taşımaktave müslümanları cemaatlere bölmekte, onların birlik ve beraberliğini sabote etmektedir.
Oysa Kur'ânî biat, Müslüman kişinin, şer'î yeterliliğe sahip adaylar arasından bir devlet başkanını seçmesidir. Yani hilâfet referandumuna fiilen katılmasıdır. Bundan amaç ise, halîfenin otoritesi etrafında ve İslâm kardeşliği şemsiyesi altında bütün Müslümanların birleşmesine katkıda bulunmak, onların, güç ve ülkü birliğinin, eğer yoksa oluşmasına, varsa devamına yardımcı olmak, bu sûretle de ümmete birlik ve beraberlik kazandırmaktır. Biat, bu anlamda (tarîkattakinin tam tersine) evrensel bir nitelik taşımaktadır.
II- Kelimât-ı Semâniye: İki sözcükten oluşan bu Arapça terim, sekiz kelime demektir. “Sekiz kelime” diye adlandırılmalarına rağmen bunlar aslında bileşik kalıplardır ve hepsi de Farsça’dır. Çünkü çok önceleri de işaret edildiği gibi Nakşîbendî Tarîkatı'nın dili Farsça’dır. Abdulkhâlık-ı Gonjduvânî tarafından bunlara özel anlamlar yüklenerek birer kavram haline getirilmiş ve tarîkatın temel ilkeleri olarak kararlaştırılmışlardır. Ayrıca, Gonjduvânî'nin ölümünden 140 yıl sonra doğan Şah-ı Nakşîbend, Muhammed Buharî'nin, bunlara eklediği üç kavram daha vardır. Böylece bunlar, toplam on bir ilkeden oluşmaktadır ve çok kısa anlamlarıyla birlikte sırayla şöyledir:
1- Hûş der dem: Solunumu kontrol etmek (Gafletle solumamak)
2- Nazar ber kadem: Yürürken ayakların önüne bakmak.
3- Sefer der vatan: İnsanlıktan terfi etmeye ve melekleşmeye çalışmak.
4- Halvet der encümen: İnsanlar arasındayken dikkati onların üzerinde yoğunlaştırmamak
5- Yâd kerd: Zikre (Allah'ı anmaya) aralıksız devam etmek.
6- Bâz geşt: Zikirden sonra: “İlâhî, ente maksûdî ve rızâke matlûbî (Allahım! amacım yalnızca sensin, isteğim de sırf senin hoşnutluğundur)” nakaratını tekrarlamak.
7- Nigâh dâşt: Kalbi vesveselerden korumak.
8-Yâd dâşt: Sözlerin soyut anlamlarından vazgeçip Allah'ın bizzat kendisine yönelmek.
9- Vukûf-i zamânî: İki, ya da üç saatte bir nefis ve vicdan muhasebesi yapmak.
10- Vukûf-i adedî: Zikri tek sayılar üzerinde durdurmak.
11- Vukûf-i kalbî: Kalbi, zikrin hem sözü, hem de anlamıyla meşgul bulundurmak.
- 822 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bunlara yüklenmiş olan anlamlar, başta Raşahât olmak üzere tarîkata âit bazı kitaplarda açıklanmıştır. 3262
Bunlara ilişkin ayrıntılar incelendiğinde, ilk başta hiç de ürkütücü gözükmeyen yukarıdaki özet anlamların yanında bu kalıpların, temelde sinsi, saptırıcı ve kaygı verici içeriklere sahip bulunduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bu kavramların, kaynaklarını Kitap ve Sünnetten almadığı kesindir. Bunlar sırayla şöyledir:
Birincisi: “Hûş Der Dem”'dir. Hûş Der Dem, nefesin denetim altına alınmasını öngörmektedir. Zamanın gaflet içinde geçirilmemesini emreden bu ilke, sanki gâfilleri kötüleyen âyet-i kerîmeleri hatırlatmaktadır. Hâlbuki biraz dikkatle incelenirse anlaşılacaktır ki, burada amaçlanan bilinç hâli ile Kur'ân-ı Kerîm'in kötülediği gafletin, aykırı hâli hiç de birbirinin aynısı değildir. Nitekim (diğer ilkeler incelendikten sonra daha iyi anlaşılacağı üzere) yukarıdaki tarîkat kuralında, nefesi çok sıkı bir şekilde kontrol altına almak ve dikkati belli bir obje üzerinde yoğunlaştırmak esastır. Hatta dikkati bir saniye bile olsa dağıtmamak şarttır. Oysa bu şekildeki bir bilinç hâli içinde olmaya ilişkin Kur'ân-ı Kerîm'de herhangi bir açıklamaya rastlamamaktayız.
Kur'ân'da kötülenen gaflet, kişinin, suç ve günah işlerken bilinçli olmasıdır. Yani o sırada, Allah'ın her şeyi kuşatıcı otoritesini, sınırsız ve sonsuz egemenliğini görmezlikten gelmesidir. Gaflet, aslında böyle bir anlam taşır. (Eğer bu otorite ve egemenliği diliyle inkâr ederse zaten kâfir olur.)
Öyle ise Kur'ân-ı Kerîm'in amaçladığı bilinçli ve uyanık olma hali bu sınırsız ve sonsuz egemenliği, özellikle emir ve yasakların uygulanışı sırasında hatırlamaktır. Yani haramla yüz yüze gelindiğinde direniş göstermek, emirleri uygularken de “huşû” denen derin ve içsel bir saygı göstermek, samîmi olmak, aynı zamanda öngörülen erkân ve şartlara titizlikle ayak uydurmaktır ki İslâm’da buna azîmet denir. Emir ve yasaklar hayatın her tarafına serpiştirilmiş olduklarından, bunlara uymak için gösterilecek dikkat ve uyanıklık durumları da sürekli değil, mubahların araya girmesiyle elbette ki aralıklı olacaktır. Mü’min kişi her hâlükârda, gâfil olmamaya elbette ki dikkat edecektir. Ancak bu, hiç bir zaman zihinsel planda sürekli bir alarm halinin yaşanması anlamına gelemez. Allah Teâlâ'nın, insana böyle bir sorumluluk yüklediğini Kur'ân ve Sünnette aramak abestir. Çünkü “Allah, hiç kimseyi, gücünün üstünde bir görevle yükümlü tutmaz.” 3263
Hâlbuki "Hûş Der Dem" ilkesinin öngördüğü şey, esasen Allah'a bilinçli ibâdet etmek de değildir. Bilakis her saniye Allah'ın zâtı üzerinde düşünmeyi yoğunlaştırmak ve bu sûretle bir konsantrasyon sağlamaktır. Bu idealin, Nakşîbendîliğe kesinlikle Budizm'den sızdığı ise, diğer ilkelerin ilerideki açıklamalarıyla ve özellikle râbıtaya ilişkin analitik incelemelerle çok daha iyi anlaşılacaktır.
İkinci İlke “Nazar Ber-Kadem”dir. Bunun anlamı: Hiç bir yöne yüz çevirmemek, gözleri yalnızca öne dikmektir. Amaç, yine dikkatin dağılmasını önlemektir.
Bu ilgiyle hemen hatırlatmak gerekir ki bu on bir ilke arasında sıkı bir bağ vardır. Bunlardan biri, diğerini tamamlayıcıdır. Bu da söz konusu kavramların
3262] Bk. Ferit Aydın, İslâm’da inanç sistemi, Zendeka Bölümü s. 180, İstanbul-1995
3263] 2/Bakara, 286
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 823 -
tümünün, aynı kaynaktan alındığını kanıtlamaktadır.
“Nazar Ber-Kadem”le amaçlanan şey, esasen konsantrasyonun sürekliliğini sağlamaktır. Çünkü yogada, konsantre olmak kadar bu halin sürekliliğini sağlamak da çok önemlidir. Kitap ve Sünnette, Nakşîbendî Tarîkatı'nın bu ilke ile amaçladığı bir terbiye şekli veya bir ahlâk kuralı yoktur. Bilakis Kur'ân-ı Kerîm'de şu açıklama ve emirler vardır: "İnsanlardan yüz çevirme, Allah, büyüklenen ve övünenlerin tümünü sevmez." ; "Yürümende dengeli ol ve sesini alçalt." 3264
Kur'ân-ı Kerîm'deki bu açıklama ve emirler, yukarıdaki tarîkat kuralıyla hiç bir noktada uyuşmamaktadır. Çünkü Kur'ân, bunlarla kişiyi sosyal hayat ortamında yönlendirmek istemekte; örneğin, onun çalımla yürümemesi ve bağırıp çağırmadan konuşması emredilirken kişinin, başkasını rahatsız etmemesi amaçlanmaktadır. Yani Kur'ân'ın bütün emir ve yasaklarında olduğu gibi bu iki âyette de maksat, kişiyi topluma mal etmek için onu eğitmek ve bu sûretle topluma ahlâkî bir disiplin kazandırmaktır. Dolayısıyla bu emirler evrenseldir.
Hâlbuki gözleri sırf öne dikmekte ısrar etmeyi ve hiç bir yöne bakmamayı emreden tarîkattaki “Nazar Ber-Kadem” ilkesinin sadece güncel ve sırf kişisel bir değeri olabilir. Tıpkı spor yapmak gibi. Fakat spor yapmaktan farklı olarak bu kavramın öngördüğü amaçlar, çelişkiler taşımaktadır.
Çünkü insanın, özellikle yürürken gözlerini ısrarla önüne dikip başka hiç bir yere bakmamasında, hele bunu kesin bir yaşam kuralı haline getirmesinde hiç bir yarar bulunmadığı gibi böyle bir davranış biçimi Hz. Peygamber (s.a.s.)'in hayat tarzına da son derece aykırıdır; çünkü O'nun, başta Allah'ın elçisi sıfatıyla, sonra da bir devlet başkanı, bir komutan, âlemşümul misyona sahip bir lider ve ümmetinin mânevî babası olarak yüklendiği sorumluluğa ve üstlendiği görevlere bakılacak olursa, etrafında olup biten her şeyi ne kadar dikkatle süzmüş olduğunu kestirmek hiç de zor değildir.
Müslüman kişinin, her an, her yönden haberdar olması, yakınında cereyan eden her şeyi dikkatle gözlemesi, sürekli ve her bakımdan uyanık olması gerekirken onun, gözlerini önüne dikip miskin, sümsük ve uyuşuk yürümesi bir zavallılıktır. Bu ise iman ehline asla yakışmaz. Allah Teâlâ, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yüce sahâbîlerini, O'nun dâvâ arkadaşlarını överken (meâlen) şöyle buyurmaktadır: “...Onların Tevrat'daki nitelikleri ve İncil'deki vasıfları şudur: Bir ekin gibidirler; filizini çıkarmış, onu güçlendirmiş ve gelişmiştir. Derken gövdesinin üzerinde dimdik durmuştur. (Bu manzara) çiftçileri sevindirir, ta ki kâfirler çatlasın...” 3265
Bilindiği üzere hac ibâdetinin ayrıntılardan biri de Safâ ile Merve arasında, belli mesafelerde sert ve hızla yürümektir. Bu, ilk Müslümanların, müşrikleri çatlatmak için yaptığı boy gösterisinin sembolize edilmesidir. Bunun her yıl, milyonlarca hacı tarafından tekrar edilmesinde elbette ki dersler ve ibretler vardır.
Şu halde mü'min kişinin heybetini düşüren, hayatın çetin şartları karşısında onun cesaret ve direncini kıran, moralini bozan, azim ve istidadını olumsuz etkileyen ve sonuç itibariyle onun ruhunu söndüren bir eğitim şekli, ilhamını asla Allah'ın kitabından almış olamaz! Bu düşüncenin kaynağı ya kinik felsefedir, ya
3264] 31/Lokman, 18, 19
3265] 48/Fetih, 29
- 824 -
KUR’AN KAVRAMLARI
da çok büyük ihtimalle yine Budizm'dir. Bu ise çok ürkütücüdür! Çünkü şirk kaynaklarından uyarlandığı açıktır. Ne var ki bilinçsizce de olsa hayranlık duyarak bir şirk dininden örnek almak için herhangi bir mâzeret söz konusu olamaz!
Ayrıca belirtmek gerekir ki tıpkı râbıta gibi İslâm'a mal edilmek istenen bu yabancı kavramın esasen amaçladığı şey, düşünmeyi kısıtlamak ve bilinci dondurmaktır. Bu ise meditasyon için gerekli olan en büyük dikkati sağlamaya yöneliktir. Buna, İslâm adına mistik ve dinî bir nitelik kazandırmak ise vicdan sömürüsüne hizmet edeceği için büyük bir ahlâksızlıktır. İlginçtir ki -sıradan olan- hemen hiç bir Nakşîbendînin bu kurala uyduğuna kolay kolay rastlanmamaktadır. Bu bile tek başına, “Nazar Ber-Kadem” ilkesinin uygulanabilir olup olmadığını ortaya koymaktadır.
Nakşîbendî Tarîkatı'nın üçüncü ilkesi “Sefer Der Vatan”dır. Bu kalıp, sözlük olarak: Vatandan ayrılmak demektir. Burada mecâzî anlamda kullanılmaktadır. Bununla, -sözde- melek düzeyine ulaşabilmek için insanın, eksik yanlarını gidermesi amaçlanmaktadır.
Her şeyden önce belirtmek gerekir ki, insanın melekleşmesi mümkün değildir. Bunun Kitaba ve sünnete uygunluğu da yoktur. Yani insan, mistik bir eğitim sisteminden geçerek -bünyesel bir değişimle- İnsanlıktan melekliğe gerçek anlamda bir geçiş yapamaz. Beşer cinsi, meleklerden farklı bir âleme mensuptur ve farklı bir biyolojik yapıya sahiptir. Ama insan, (yine insan olarak) takvâ mertebeleriyle melek kadar yücelebilir, hatta melekten de üstünleşebilir.
Ayrıca tarîkat, bu ilke ile (yani -sözde- mürîdi çilelerle melekleştirerek) onu gereken iç temizliğe ulaştırmak istemektedir. Çünkü bu ilkenin, kaynağını aldığı Budizm de iç temizliğe ulaşmak için çile yöntemini öngörmektedir. Oysa Kur'ân, insanın ancak ve ancak emir ve yasaklara titizlikle uyarak Allah katında en üstün mertebeye ulaşabileceğini açıklamakta ve onu melek değil, yine de insan olarak tanımaktadır.
İslâm’ın eğitim sisteminde, mistik çileler kesinlikle yoktur. Onun eğitim yöntemleri, ruhunu vahiyden alır, gerçekçi ve fıtrata uygundur. Bununla birlikte duygulara çok büyük bir değer ve coşkulara da önemli bir yer verir.
Nakşîbendî Tarîkatı'nın dördüncü ilkesi “Halvet Der Encümen”dir. Bunun anlamı, sözde, halkın ve kalabalığın arasındayken bile Allah'ı her an hatırlama alışkanlığına, insanın sahip olması demektir. Aslında Kur'ânî ölçülere göre, her an Allah ile birlikte olmak diye bir anlayış yoktur. Buna karşın, Allah'ın ilim ve kudretiyle her şeyi kuşattığına, (yani, O'nun her yerde hazır ve nâzır olduğuna)3266 inanmak vardır. Öyle ise İslâm'daki (gaflete düşmeme) halinin açıklaması “Halvet Der Encümen” değildir.
Daha önce de bir nebze izah edildiği gibi gâfil olmamak, kalben ve vicdânen uyanık olmak, Allah'ın emir ve yasaklarına titizlikle ve içtenlikle uymaktır. Tarîkattaki “Halvet Der Encümen” ilkesinden asıl amaç ise, kişinin kendini zihinsel açıdan otomatik olarak denetlemesidir. Bu, eğer üstün bir performansla başarılırsa insan kendi kendini fizyolojik olarak da düzenleme olanağını elde edebilir. Bu, esasen yoga mesleğinin temel amaçlarından biridir.
3266] 57/Hadîd, 4
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 825 -
Nitekim bazı kimselerin, yoğun telkinle bünyelerini denetim altına alabildikleri ve örneğin bunlardan birinin kendi irâdesiyle kalbine dakikada 300 vuruş yaptırabildiği saptanmış bir gerçektir. Oysa kalp, gayri-irâdî olarak çarpar ve onu istekle yönlendirmenin mümkün olmadığı bilinmektedir. Keza Hind fakirlerinin, vücutlarına şiş saplamaları, ateş üzerinde gezmeleri, cam, para ve anahtar gibi sert ve kesici cisimler yutmaları gibi olağanüstü sandığımız bütün eylemler yine fizyolojik konsantrasyonla yapılmaktadır. Çay bardağını ağzına alıp kıtır kıtır yiyerek gösteri yapan kimseleri, milyonlarca insan televizyon ekranlarından sık sık seyretmektedir. Bu örnekler ve câhillerce kerâmet sanılan, Rufâilerin yaptığı şovlar da yine fizyolojik konsantrasyon sâyesinde yapılabilmektedir.
Bunları eğer ciddiye alırsak, -ki almamız da gerekiyor- şeyhin bu sâyede mürîd üzerinde kurabileceği mutlak ve kesin otorite ile onu emellerine nasıl âlet edebileceği, dolayısıyla perde arkası gerçeklerin ne kadar dehşet verici olduğu, bu sûretle bir sır olmaktan çıkar.
İtiraf etmek gerekir ki, Nakşîliğin ta yüzyıllar önce Hind kaynaklı din ve felsefelerden elde ettiği transandantal, mistik ve hipnotik yönlendirme usulleri bugün birkaç Nakşî şeyhinin elinde sihirli değnek gibi kullanılmaktadır!
Esasen bu usullerin, gerek psikanaliz, gerek psikosomatik tıp, gerekse fakirizm açısından çağımızda hiç bir gizli yanı kalmamıştır. Hatta dünyanın birçok ülkelerinde, âdetâ evliyâcılık oynar gibi bu yöntemler sıradan insanlar tarafından, ya bir şov yapmak için, ya bir hobi olarak, ya da nâdiren bir alternatif tıp yöntemi olarak terapi amacıyla uygulanmaktadır.
Aslında bu konudaki uygulamaların temeli, insan bilincinin çeşitli yollarla şartlandırılmasına dayanmaktadır. Bu ise belli bir kelimenin, binlerce kez tekrar ettirilmesiyle de olur. İleride etraflıca açıklanacağı üzere buna, yoga dilinde "mantra" denir. Şartlandırma, ayrıca belli bir cismin ya da hâfızada canlandırılacak herhangi bir şeklin sürekli olarak zihinde tutulmasıyla da olur, ki buna da yine yoga dilinde "yontra" denir. Bütün bunlardan kademeli olarak iki amaç güdülür:
Birincisi: Dıştan gelen her türlü uyarımları engelleyerek, ya da onları en aza indirgeyerek insanın, bilincini belli bir noktada yoğunlaştırmasıdır. İşte "Halvet Der Encümen" de bunu temin eden spiritüel sistemin bir parçasıdır. Yani kalabalıklar içinde mürîdin, dikkatini belli bir nokta üzerinde odaklaştırmasını sağlayan özel bir egzersizdir. Dolayısıyla yeri gelmişken belirtmek gerekir ki tarîkatlarda din süsü verilen ve İslâm'a mal edilmek istenen şartlandırıcı her türlü zikir, vird, râbıta ve âyinler, bu amaca yöneliktir. Bununla mürîdin konsantre olması sağlanmaktadır. Çünkü transa geçebilmek için mükemmel bir konsantrasyon şarttır.
İkincisi ise: Merkezî sinir sisteminin etkinliğini mümkün olduğunca etkileyerek şartlı refleksi gerçekleştirmektir. Mürîd, bu durumda artık bir robottan farksızdır, bütün varlığıyla şeyhin emrine âmâdedir!
Tarîkat terminolojisinde bu yöntem ve uygulamalara, yaşanan psikolojik ve bilinçaltı durumlara ilişkin birçok terim de üretilmiştir. Örneğin, şeyhin trans haline “sekr”, mürîdin trans haline ise “cezbe” denilmektedir. İkisi de bu durumlarda normal dışı davranışlar gösterir, suç ve günah sayılabilecek sözler sarf eder, hoş karşılanamayacak eylem ve tutumlar sergiler, hatta tuhaf mırıltılar ve sesler
- 826 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çıkarırlar! Nitekim Bugün Türkiye’deki Nakşîbendî cemaatleri arasında özellikle Menzilci Nakşîbendîler’in bu çeşit trans halini sık sık yaşadıklarına rastlamak mümkündür.
Yüce İslâm, insanı bu durumlara düşürmekten son derece uzaktır. O, insanı daha bilinçli kılan ve onu saygın yapan nezih sistemler getirmiştir.
Nakşîlikte beşinci ilke “Yâd Kerd”dir. Bu terkip, yalın olarak anmak demektir. Allah'ı sürekli zikretmek mânâsında terim haline getirilmiştir.
Tarîkatta zikrin birçok şekli vardır. Onlardan biri de işte bu “Yâd Kerd”dir. Bu yöntemle yapılan zikir gizlidir Buna “zikr-i hafiy” denir ve zihinden yapılır.3267 Bu sırada dilin hiç bir işlevi yoktur. Buna, A'râf Sûresi'nin 205'inci âyet-i kerîmesini delil olarak gösterirler. Hâlbuki bu âyet-i kerîmede Allah Teâlâ -meâlen- şöyle buyurmaktadır: "Rabb'ini an; içinden, yakararak ve korkarak, açıktan az bir sesle; sabah ve akşam; gâfillerden olma!"
Görüldüğü gibi, “hiç dilini oynatmadan ve sadece zihinden Allah'ı an” diye bir şey söz konusu değilken, yukarıdaki âyet-i kerîmeye böyle bir anlam yakıştırmışlardır. Zikrin diğer bir şekli olan “Cehrî zikir” (yani açık zikir), bundan farklıdır. Nakşîbendî Tarîkatı bu tür zikre çok az yer vermiştir. “Yâd Kerd” yalnızca gizli bir zikir şekli olmakla kalmamaktadır. Uygulanış biçimi epeyce ilginçtir ve İslâm'daki zikirden bu yönüyle tamamen ayrılmaktadır.
Zikrin konusu olan "Kelime-i Tevhîd: Lâ ilâhe illâllah" ve "Lafza-i Celâl: Allah" kelimesi İslâm'dan, (Kur'ânî değerler arasından) seçilmiştir. İslâm'ın âlet edildiği dinsel ya da mistik sentezlerde yöntem budur. Meselenin bütün kıvraklığı da burada odaklanmaktadır. Çünkü tasavvuf yoluyla İslâm'a sızdırılan yabancı unsurların dikkat çekmemesi için hazırlanan bileşkede çok büyük bir ustalık ve hüner sergilemek gerekir ki bu, Nakşîbendîliğin ilkleri tarafından çok çarpıcı bir şekilde becerilmiştir!
Dikkat edilirse bu tür sentezlerin, kutsal sözlerden oluşan dış aksesuarları, kural olarak İslâmî değerler arasından seçilir. Bunların uygulama teknikleri ise, tarîkatın bütün aşamalarında olduğu gibi Uzakdoğu'nun egzotik motiflerini taşır. “Yâd Kerd” kapsamında yapılan zikrin üç önemli özelliği vardır.
Birincisi: Zikir sırasında gözler ve ağız kapalı, dil damağa yapışıktır.
İkincisi: Burundan nefes alınarak ciğerler iyice hava ile doldurulduktan sonra Kelime-i Tevhîd ya da Lafza-i Celâl sadece zihinden tekrarlanır. Üç, beş, yedi, dokuz, on bir, on üç, on beş, on yedi, on dokuz veya (en çok) yirmi bir kez bu şekilde yapılacak tekrardan sonra nefes salıverilir ve yeniden nefes alınarak bu şekilde zikre devam edilir. 3268
Üçüncüsü : Tarîkat teorisyenleri tarafından “letâif” diye adlandırılan ve vücudun belirli noktalarında bulunduğu ileri sürülen spiritüel merkezlere iletimde bulunulur. 3269
3267] Bk. Muhammed b. Abdillâh el-Hânî, el-Behcetu’s-Seniyye, s. 35; Muhammed Emîn el-Kürdî el-Erbilî, Tenvîru’l-Kulûb, s. 508, 509
3268] Muhammed Emîn el-Kürdî el-Erbilî, Tenvîru’l-Kulûb, s. 514, 515
3269] Bk. Muhammed b. Abdillâh El-Hânî, El-Behcetu’s-Seniyye, s. 18 -Tetimme-
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 827 -
Doğrusunu söylemek gerekirse bu konuda yazılıp çizilmiş olanları anlamak mümkün değildir. Onun için üzerinde durmaya da değmez.
Zikrin, İslâm'da ise yeri çok önemlidir ve Kur'ân'ın tabiriyle: "Haberiniz olsun! Kalpler ancak Allah'ın zikriyle doyuma ulaşır." 3270 Yani insan ancak Allah Teâlâ'yı anmakla gerçek anlamda huzur bulabilir.
Fakat tarîkatın yukarıdaki yöntemiyle yapılan zikrin, Allah (cc)'ı hoşnut edecek hiç bir yanı yoktur! Çünkü her şeyden önce bu sistem, küçük farklarla Budizm kaynaklı meditasyonun aynısıdır ve ruhunu da ondan almıştır.
Budizm'de zikir, bir “mantra”nın, binlerce kez tekrarıyla yapılır. Adı geçen dinde bu işlem, Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için de yapılmaz. Bilakis zihinsel bir konsantrasyon sağlamak amacına yöneliktir. İslâm'da böyle bir zikir biçimi yoktur. Nitekim onların ibâdet şekilleri, nasıl ki bizim namazımıza, orucumuza, haccımıza, zekâtımıza ve çeşitli nafilelerimize benzemiyorsa, bizim de ibâdet şekillerimiz onların yogasından, meditasyonundan, “şırım” ve “mantra” çekişlerinden son derece farklıdır. İslâm'da, (namazlardan sonraki tesbîh, tahmîd ve tekbîrler'den başka) büyük sayılarla sınırlı, (Örneğin: 5000 kez Kelime-i Tevhîd ya da Lafza-i Celâl çekmek gibi) “virdler” de yoktur.
Bu gerçeği kanıtlayan birçok kaynak vardır ki bizzat Nakşîbendîler de bu kaynakları kabul etmekte ve yazarlarını saygıyla anmaktadırlar. Bunlardan biri de İmâm-ı Nevevî olarak bilinen Muhyiddîn Ebû Zekeriyya Yahya bin Şarafuddîn ed-Demaşkî'ye âit ünlü el-El-Ezkâr adlı eserdir.
Ne var ki Budist meditasyonu ile Nakşî ibâdetleri birbirine tıpatıp benzemektedir. Nitekim bu gerçek, eskiden beri İslâm âlimleri arasında “Nakşîbendîlik, İslâm libâsı içinde Bûdîlik'ten tebdîl edilmiş bâtınî bir tarîkattır” kanâatini doğurmuştur!
Budist uygulamada mürîde yöneltilen emirlerden biri de, nefes alıp verirken, her defasında ona kadar saymaktır. Nakşîbendîlikte de “kalbî zikir” yapılırken, yani “vird”, zihinden tekrarlanırken solunumu durdurma kuralı vardır. İkisinde de ortak espri: Dikkati nefes alma süreci üzerinde yoğunlaştırmaktır. Burada da temel amaç yine konsantrasyondur. Yani mürîdin, dikkatini belli bir obje üzerinde yoğunlaştırarak onun bilincini yönlendirmek ve bu sûretle de irâdesini güdebilme olanağını elde etmektir. Bu nokta, şeyh açısından çok önemlidir. Çünkü tarîkatın varlığı ve sürekliliği esasen mürîdlerin irâdesine kayıtsız ve şartsız egemen olmaya bağlıdır. Oysa hiç bir peygamber, insanların iç dünyaları üzerinde böylesine mutlak bir otorite kurmak istememiş, düşüncelerini tahakküm altına almamış ve bununla asla emrolunmamıştır.3271 Nitekim Hudeybiye olayı gibi ilk Müslümanların seferberlik halini yaşadığı ve üstelik alarm durumunda bulunduğu duyarlı saatlerde Hz. Peygamber (s.a.s.), ordudan biat isteyince 1400 kişi içinde bir tek şahıs, hiç tereddüt etmeden red oyu kullanmış, düşmana karşı silâh kullanmayacağını açık şekilde ifade edebilmiştir.
Burada, bilinmesinde yarar bulunan önemli bir nokta da şudur: Konsantrasyonu kolaylaştıran işlemlerin başında “ritm” gelmektedir. Çünkü uzun süren
3270] 13/Ra’d, 28
3271] 88/Ğâşiye, 22
- 828 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bütün ritmik olaylar, insanın üzerinde genellikle hipnoz etkisi yapar. Örneğin kontrollü nefes alıp vermek, ya da aynı kelimeyi defalarca tekrar etmek, bu işi en kısa yoldan başarmaya yarayan yöntemlerdir. Dolayısıyladır ki hem Budist meditasyonunda, hem de ondan ilhamını alan tarîkatta bu tercih yapılmıştır. Tek fark şudur: Budizm'de Hind kültürünün malzemelerinden örneğin, om, mani, padme, hum gibi sözcükler seçilmiştir. Bunlara, yine bu dinin terminolojisinde mantra adı verilir. Tarîkatta ise bu malzemeler (mantra yerine) “vird” adı altında Kelime-i Tevhid ya da Lafza-i Celâl'dir.
“Vird”in çekilmesi sırasında nefes tutma olayı, bu işlemin Budizm’den alındığını kanıtlayan en canlı ve en çarpıcı delildir. Bunu, tarikatçıların da saygıyla andığı Hindli âlim Eb’ul-Hasan en-Nedvî bir eserinde çok açık bir şekilde işlemiştir.3272 “Haps-i Nefes” olarak Nakkşîliğin terminolojisine giren bu uygulama ise, başka hiçbir tarikatta yoktur.
Ayrıca burada şu önemli noktayı vurgulamak gerekir. Nakşî zikir sisteminde dilin fonksiyonu tamamen iptal edilmiştir. Bu ise dalâletin en büyük belirtilerindendir!
Tarîkatın cehrî (açık ve sesli) zikrinde de yöntem, yine ritm ve tekrar unsurlarından oluşur. Tekrarlar çok kere beş binleri bulur. Bu etkiyle mürîd, zaman zaman hipnoza girer. Nakşîlik buna da bir isim bulmuştur: "Gaybet: Kendinden geçme hâli" veya "Sekr: Sarhoşluk". Aslında bu hal bazen de zikir esnasındaki derin soluma tekrarlarıyla kana fazla oksijen girmesi sonucu bir çeşit uyuşma olarak kendini gösteren durumlardan başka bir şey değildir. Mânevî gaybet ve sekr olarak nitelenmesi ise (bu olayın iç yüzünü bilenler tarafından başvurulan) sömürü amaçlı bir spekülasyondur. Ancak şeyhlerin çoğu, yarı okumuş kültürsüz kimselerdir. Bu olayların iç yüzünü ve ilmî açıklamalarını bilemezler. Dolayısıyla onların bu atmosfer içinde faaliyet göstermeleri genelde spekülatif değildir. Şu var ki bilgisizlikten doğan içtenlikleri, onların hem kanâat hem davranış bakımından çok fanatik olmalarını sonuçlandırmıştır.
İslâm'daki zikir kavramı ise hem teorik açıdan, hem de uygulama olarak Nakşîlikteki yöntemlerden tamamen farklıdır. İslâmî zikirde ritm söz konusu değildir. Sayı ise, yalnızca namazlardan sonraki tesbih (Sübhânallah), tahmîd (Elhamdu lillâh) ve tekbîr (Allahu ekber) için otuz üçerdir. Zikir ve tilâvet için, genelde bir sınır yoktur. Ancak mü'min kişinin, ne okuduğunu anlaması, okuduklarının mânâsı üzerinde pek derin düşünmesi ve onlardan dersler çıkarması esastır. Gaflet içinde yapılan zikrin ise bir anlam taşıyamayacağı, hatta Allah Teâlâ'yı gücendireceği bile düşünülebilir.
Nakşîbendîlikte zikrin, “vird”den başka şekilleri de vardır ki ileride tarîkatın üçüncü unsuru olarak genel boyutlarıyla işlenecektir.
Nakşîbendî Tarîkatı'nın altıncı ilkesi “Bâz Geşt”dir. “Bâz Geşt”: Dönüş demektir. Aslında bu kavram, Nakşîliğin mistik eğitim sistemine yine Budizm yogasından geçmiştir.
Yogada “doğrusal zaman” kavramının aşamalara bölünerek koordine
3272] Eb’ul-Hasan en-Nedvî, Rijâl’ul-Fikr’i vad-Da’va’ti Fi’l-İslâm 3/27, 28, Dâr’ul-Kalem, Kuveyt, 1994
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 829 -
edilmesi kuralı vardır. Bu kural, Nakşîliğe “Bâz Geşt” olarak yansımıştır. Mürîd, virdini tamamladıktan sonra normal soluma durumuna geçer ve bu sırada şu tekmili verir: “İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî (Allah'ım! Amacım sensin ve istediğim senin hoşnutluğundur).” Aslında bu söylem, İslâm'a hiç de aykırı gözükmemektedir. Fakat unutmamak gerekir ki hangi dinin samimi bağlılarına bakarsanız onların da sonuç itibariyle istedikleri şey, Allah'ın hoşnutluğudur. Bununla birlikte onların genel olarak başka bir isteği daha vardır. O da, Allah ile birleşmek ve bütünleşmektir. Hemen bütün muharref (çarpıtılmış) dinlerde bu ideali saptamak mümkündür. Nitekim Hıristiyanların, Hz. İsa'ya, (hâşâ!) “Allah'ın oğlu” demelerinin altında bu inanç yatmaktadır. Yukarıdaki söylemin birinci kesiti, yani “Allah'ım! Amacım sensin” sözleri dikkatle incelendiğinde aynı kanâatin, biraz örtülü olarak bu parolada da var olduğu anlaşılmaktadır.
Ayrıca unutmamak gerekir ki Allah'ın hoşnutluğunu kazanmanın birinci şartı, kulun istediği gibi değil, bilakis Allah'ın istediği biçimde O'na ibâdet etmektir. Bunu İslâm, kitap ve sünnetle belirlemiştir.3273 Tabiatıyla Kitap ve Sünnetteki formüllere uymayan ibâdet biçimlerinin kaynak bakımından yabancı olacakları kesindir. Dolayısıyla bu şekillerden biriyle Allah'a kulluk etmeyi düşünmek büyük bir çelişkidir.
“Bâz Geşt” ilkesinin, -bu ilgiyle- bir sır taşıdığını burada hemen hatırlatmak gerekir. O da mürîdin, bu aşamada kendini “vuslat” için hazırlamasıdır. Bilindiği üzere Nakşîliğin de ideali, Onun temel kaynağı olan Hind mistisizminde olduğu gibi mürîdi aşamalarla Allah'a ulaştırmak ve onu Zât-ı İlâhîye'de (hâşâ!) eritmektir. İşte bu anlamda “Bâz Geşt” egzersizleri sırasında mürîdin, bütün varlıkları gözünden silmesi istenir. Şartlandırılmış mürîdler için bunun esas anlamı şudur: Bütün varlıklar birer sembolden, birer gölgeden öte şeyler değildirler. Binâenaleyh onlarda tecellî eden, Allah'ın bizzat kendisidir. “Tecellî” kavramı burada Kur'ân-ı Kerîm'deki gibi amaçlanmamaktadır. Buna çok dikkat etmek gerekir. Çünkü Allah'ın eşyada tecellî etmesi Kur'ânî anlayışa göre O'nun, kendi varlığını, yarattığı eserlerinde insana hissettirmesidir. Tasavvufta ise “tecellî”: Allah'ın varlıklar içinde türlü türlü şekil, renk ve boyutlarda -gerçek anlamda- ortaya çıkmasıdır!
Nakşîbendî Tarîkatı'nın yedinci ilkesi “Nigâh Dâşt”dır. Bunun anlamı da korumaktır. Tarîkattaki -anlaşılabilir ve basit- açıklaması: Mürîdin, kalbini vesveselerden koruması demektir. Oysa bu sıradan açıklamanın arkasında “Nigâh Daşt” kavramının taşıdığı başka bir anlam daha vardır. O da mürîdin “mâsivâ” diye hiç bir şey görmediğine ve bu arada kendisinin de “mâsivâ”dan olmadığına artık inanması ve bu inancı zedeleyecek herhangi bir vesveseye gönül kapısını açmamasıdır.
Sıradan câhil mürîdler, ne bu sırrı, ne de “mâsivâ”nın ne olduğunu bilirler! Onun için bunlar genelde kalbi şeytanın vesvesesinden korumak şeklinde bu ilkeyi algılarlar. “Nigâh Daşt”, esas itibariyle Panteizmi çağrıştıran bir anahtardır.
Nakşîbendî Tarîkatı'nın sekizinci ilkesi; "Yâd Daşt"dır. Yani hatırlamaktır. Tarîkat bununla artık sözden öte Allah'ın Zâtı ile meşgul olmayı öngörmektedir.
3273] Buna Fıkıh terminolojisinde Tevkifiye denir. Bk. Dr. Muhammed Ravvas Kal’ci-Dr. Hâmid Sâdık Kunaibi, Mu’cem Lugat al-Fukahâ’ et Tevkîfî Maddesi, s. 151
- 830 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu halin ise ancak "fenâ" ve "beka" mertebelerine eriştikten sonra mürîd için söz konusu olabileceğini açıklamaktadır.
Bu da demek oluyor ki: "Yâd Daşt" ilkesini uygulayabilecek düzeye ulaşmış olan tarîkat yolcusu, Nakşîliğe göre artık kendisinin, “mâsivâ”dan sayılmadığına kesinlikle inanan kimsedir! Yeri gelmişken burada "mâsivâ" kavramı ile ilgili bir açıklama yapmakta yarar vardır. "Mâsivâ": Allah'dan başka her şey demek olan bir terimdir. Ancak Nakşîbendîlerin "mâsivâ"dan söz etmesi bir çelişkidir. Çünkü panteizmde "mâsivâ" diye bir anlayış yoktur.
Şâh-ı Nakşîbend olarak bilinen Muhammed Buhârî, adındaki rûhânî tarafından ihdas edilmiş son üç kavramın (yani dokuzuncu, onuncu ve on birinci ilkelerin) anlam ve amaçları da şöyledir:
Nakşîbendî Tarîkatı'nın dokuzuncu ilkesi: "Vukûf-i Zamânî"dir. Bu terkibin yalın sözlük anlamı, periyodik zaman kesiti demektir. "Vukûf-i Zamânî", mürîdin mistik anlayış ve inanışla olgunlaşma sürecinde belli bir zaman birimini temsil eder ve “doğrusal zaman” kavramı hakkında ona gereken bilinci aşılamaya yarar!
İnsan psikolojisi açısından çok önemli olan “doğrusal zaman” ve “zamansal yaşam” kavramları, esasen mistik düşünceden çok, pozitif ve bilimsel çalışmaların konusudur. Onun için yaklaşık 600 yıl önce sıradan bir sûfînin bunu kendiliğinden bulup tarîkata yerleştirmiş olmasına inanmak kolay değildir. Dolayısıyla bugün alternatif tıp usulleri olarak hayata geçirilmeye çalışılan birçok teknik gibi bu kavramın da günümüzde bilimselliği artık kabul edilen eski Uzakdoğu kavimlerinin deneyimlerinden biri olarak az çok taklitle ya da tamamen rastlantıyla tarîkata yerleştirildiği varsayılabilir. Ancak ikinci ihtimal çok zayıftır.
"Doğrusal zaman" kavramına ilişkin bir bilinç, ancak zamanın, belli periyotlarla kullanılması sâyesinde oluşabilir. Bu da konsantrasyon için gereken işlemlerin bir parçasıdır. Bir ihtimalle bu ilgiden hareket edilerek "vukûf-i Zamânî" kavramı tarîkat için bir ilke haline getirilmiş olabilir. Nitekim İslâm'daki vakitli ibâdetler de Müslüman’a bu konuda bilinç aşılamaktadır. Ancak "vukûf-i Zamânî" kavramını belli ve kesin bir ilke olarak İslâm'a mal etmek için Kitap ve Sünnette bir açıklama bulmak kolay olmasa gerektir.
Nakşîbendî Tarîkatı'nın onuncu ilkesi "Vukûf-i Adedî"dir. Bunun anlamı: Zikirde belli sayısal limitler üzerinde duraksamaktır. Örneğin "Kelime-i Tevhîd"i zikrederken her dokuz tekrardan sonra küçük bir mola vermek gibi.
İlginçtir ki yoga türlerinden birinde de aynen böyle bir uygulama vardır. “Mantra” diye adlandırılan özel ve (daha çok kutsal) sözcükler, belli sayıda tekrarlanarak arada bir kısa molacıklar verilir. İslâm'a uyarlanmış olan mistisizmde “mantra”nın karşılığı “vird”dir. Arapça olan bu kelimenin çoğulu ise lügatlerde "evrâd" olarak geçer. Bu uygulama, meditasyon yapan yoginin zihnini matematiksel olarak programlamaya yöneliktir ve bu programlama, aşamalarla gerçekleşebilir. Zaten yoga meditasyonu da birbirini aşamalarla tamamlayan belli düşünme ve eylem biçimlerinden oluşur. İlk aşama, psikolojik hazırlıktır. Bunu bir çeşit rehabilitasyon alarak nitelemek de mümkündür. Çünkü mürîd, ilk başlarda tekkenin egzotik atmosferine ve spiritüel dekoruna, tasavvufun kavramlarına, çağrılarına, yankılarına ve coşkularına henüz yabancıdır. Şeyhe göre o, bir
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 831 -
hasta gibidir. Herhangi bir ürküntü ya da ürperme duyumuna karşı onun gösterebileceği en ufak bir refleks bile hedeflenen huzuru engelleyebilir!
Dolayısıyla denebilir ki ilk başta harcanan bütün çabalar, aslında mürîdin, her şeyden önce psikolojik uyum göstermesini, ondan sonra da konsantre olmasını sağlamak içindir. Ardından hipnotik trans gerçekleşir. Yogada görülen bu disiplinler, değişik adlar altında aynen tarîkatta da olduğu gibi vardır. Bunlar, baştan beri anlatılan ilkeler çerçevesinde gerçekleşir. Yani derviş, önce tevbe eder, sonra el alır, ardından cezbeye tutulur, son olarak da vecd halini yaşar.
Dolayısıyla, "Vukûf-i Adedî" kavramının da tarîkata yine yogadan alındığı ihtimali güçlenmektedir. Çünkü İslâm'da ne böyle limitle sınırlı bir zikir şekli vardır; ne böyle bir kavram vardır; ne de (Kitap ve Sünnetle belirlenmiş olan ibâdetlerden başka) bu kadar basamaklı bir "seyr-u sülûk" sistemi vardır.
Nakşîbendî Tarîkatı'nın on birinci ve sonuncu ilkesi "Vukûf-i Kalbî"dir. Tarîkatta bu durum, kalbin Allah'a karşı sürekli uyanık tutulması şeklinde tanımlanmaktadır.
Aslında bu, yoga dilinde “konsantrasyon”dur. Hipnotik transa hazırlayıcı aşamaların sonuncusudur, ya da hipnotik transın kendisidir. Tarîkatta da en son aşama olan “vecd” haline mürîdin ulaşabilmesi için geçtiği mistik uygulamaların en ileri basamağıdır. Fiziksel tüm iz ve izlenimlerin zihinden silindiği bir nokta olan "vecd" haline işte bu “Vukûf-i Kalbî” ile ancak ulaşılabilir. Bu durumdaki dervişin duyguları artık tanımlanamaz. Bunun psikolojik olarak belki birtakım açıklamaları vardır.
İslâm'da ise böyle bir halin yaşanması için belli bir yöntem yoktur. Vahyin inmesi sırasında Hz. Peygamber (s.a.s.)'de kendinden geçme halleri görüldüğü rivâyet edilmiştir. Ancak vahiy denen metafizik olay, insan aklının izah edebileceği bir mesele değildir. Dolayısıyla buna trans hali demek de doğru olmasa gerektir. Onun için bu hal çok özeldir ve yalnızca peygamberlere mahsustur. Oysa trans hali, çeşitli spiritüel telkinler ve hipnotik tekniklerle sağlanabilen -perisprinin vücuttan kurtulduğu- karmaşık bir kataleptik sendromdur. Peygamberler değil, medyumlar, yogiler ve dervişler bu sendromu yaşarlar.
Ayrıca belirtmek gerekir ki Hz. Peygamber’in (s.a.s.) engin ve berrak kalbi Allah Teâlâ'ya karşı hiç kuşkusuz daima uyanık idi. Derin bir huşû içinde ibâdet etmesine rağmen o sıralarda bile bu vesîle ile O'nun, trans denebilecek içsel bazı haller yaşadığına ya da sar'a ve bayılma gibi nöbetler geçirdiğine ilişkin elimizde herhangi bir kanıt da yoktur.
Sonuç olarak, Nakşîlikte "Vukûf-i Kalbî" diye açıklanmak istenen spiritüalist bir ibâdet ya da düşünme biçiminin İslâm'da yeri bulunmadığını kesinlikle söylemek mümkündür.
III- Zikir: İslâm'la Tarîkat arasında her bakımdan saptanabilen büyük farklar, zikir konusunda da göze çarpmaktadır. Çünkü vahyin kaynaklık ettiği İslâm'a göre insan, her şeyden önce Allah’ın (cc) en güzel eseridir.3274 Ondan sonra da doğrudan Allah Teâlâ'nın muhatabıdır.3275 Rabb'imiz, insanoğlunu, kendisine
3274] 23/Mü'minûn, 14; 82/İnfitâr, 7; 95/Tîn, 4
3275] 33/Ahzâb, 72
- 832 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kulluk etmesi için yaratmış ve onu bütün yaratıklardan üstün kılmıştır. 3276
Bunun gereği olarak insan da, ebedî kurtuluşa ve sonsuz mutluluğa erebilmek için her şeyden önce Ulu Yaratıcısını, tevhîd inancı içinde ve ihlâsla daima anmalı, O'nun yüce ve güzel isimlerini zikretmeli, farzları ve vâcipleri zamanında edâ etmeli, sünnetleri terk etmemeli, sık sık Kur'ân-ı Kerîm okumaya mutlaka zaman ayırmalı, elinden geldiği kadar ruhsatı bırakıp azîmete sarılmalı, mümkün olduğunca bilinçli ve uyanık yaşamalı, nefis ve şeytana, içerideki ve dışarıdaki düşmana karşı cihadını sürdürmeli, Kur'ân'ın mesajlarını ulaştırmak için çaba harcamalı, özetle hayırlı her işe gerek niyetiyle gerek ameliyle katılmalı, şerlerden kendini korumalı, yeri geldikçe kâinâta, eşya ve olaylara ibret nazarıyla bakarak Allah'ın kudreti karşısında yumuşamalı, coşmalı, günahlarından pişman olmalı, tevbe etmeli ve gözyaşı dökmelidir. Her hâlükârda insan Rabb'inden gâfil kalmamaya gayret etmeli, bu sûretle de O'nun hoşnutluğunu kazanmalıdır. İşte gerçek zikir budur ve bütün bunları hemen her Müslüman bilir.
Tasavvuftan ilhamını alan tarîkata göre ise insan, Allah'ın bir tecellîsidir. Onun ruhundan kopmuş, O'nun özünden fışkırmış, O'nun bizzat kendisinden yansımıştır. Dolayısıyla temel amacı, yine O'na doğru bir yolculuğa çıkmak, sonra O'nun zâtında erimek ve nihâyet O'nunla bütünleşerek ölümsüzlük kazanmaktır. Tasavvufta cennet ve cehennem önemli şeyler değildir; ölüm, âşıkın ma’şûk’a kavuştuğu bir “şeb-i arûs”, bir gerdek olayıdır. Bu görüş, tıpkı kozmoğrafyadaki “Big Bang” ve onu izleyen büzülme olaylarına benzeyen bir bir spiritüalist açıklamadır. Tek farkı, kozmolojinin perseptibl (kaabil-i idrâk; duyularla algılanabilen) ve fizik açıklamalarına karşın tasavvufun bu olayı spiritüalist bir yaklaşımla, emperseptibl (gayr-ı kaabil-i idrâk; duyularla algılanamayan) ve metafizik olarak sunmasıdır. (Bunları, rûhânîler dışında alt tabakadan mürîdler bilmez. Onlara bu açıklamaları yapmak kesinlikle yasaktır.)
Görüldüğü üzere bu iki kurumun, Allah-insan ilişkisine bakışı böylesine oldukça farklıdır. Tabiatıyla insanın, Allah'a karşı nasıl bir tutum içinde olması gerektiğine ilişkin açıklamaları da yine çok ayrı olacaktır.
İslâm'a göre insan, hayatın her tarafına ve zamanın belli saatlerine serpiştirilmiş olan ibâdetlerini Kitap ve sünnetin ölçüleri içinde yapmalı, bunların dışında kalan bütün dünyevî saatlerinde ve seküler yaşamında da İlâhî kontrolün altında olduğunu asla unutmamalı, bu alandaki yaşantısını da yine Kitap ve sünnetin ölçülerine göre düzenlemelidir. İşte İslâm'da zikir ve fikir, bütün bunları kapsayıcı bir anlam taşır.
Nakşîliğe göre ise zikir, sırf meditativdir. Aksiyoner hiç bir yanı yoktur. Statiktir, hiç bir dinamik özelliğe sahip değildir. Hele seküler hayatla hiç bir ilişkisi yoktur. Zikir için rûhânîler tarafından belirlenmiş bir sistem vardır. Bu sistem çok geniş, fakat bir o kadar da çetrefil ve karmaşık tanımlar ve şekillerle egzotize edilmiştir. Örneğin dilin, zikirde hiç bir rolü ve işlevi yoktur. Nakşîlikte zikrin hemen tamamı zihinseldir. Boyutlarla sınırlı bir imajinasyona dayalıdır.
Nakşîbendî Tarîkatı'nda zikir, başlıca iki kısma ayrılmıştır.
Biri, kalbî zikirdir. Sözde bu zikirle, "Kelime-i Tevhid"in, ya da "lafza-i
3276] 17/İsrâ, 70
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 833 -
Celâl"in tekrarı öngörülmektedir. Fakat bunların, dille değil, zihinden tekrarlanması istenmektedir. (Nakşîlikte dille yapılan sözlü zikir ise sadece "Hatm-i Hâcegân" sırasında Kur'ân'dan küçük sûreler okumak ve bir miktar salevât çekmekten ibârettir.)
Nakşîbendî Tarîkatı'nda başka bir zikir şekli ise, râbıtadır ve daha önce ayrıntılı olarak açıklandığı üzere râbıta, diğer zikir biçimlerinden (yani, "Kelime-i Tevhid"in, ya da “lafza-i Celâl”in, gerek dille, gerekse zihinden tekrarı şeklindeki zikirden, hatta Kur'ân-ı Kerîm'i okumaktan bile) üstün sayılmıştır.
Bu her iki zikir biçiminin de kaynağı yine Budizm'dir. Kitap ve Sünnette bunlara ilişkin herhangi bir kanıt yoktur. Bu noktayı çok iyi kavrayabilmek içinse, râbıtaya ilişkin olarak şimdiye kadar kaleme alınmış belgeleri incelemek gerekir.
Nakşîbendîlik'de Kerâmet, Menkabe ve Râbıta İlişkisi: Nakşîbendî Tarîkatı'nın, geçmişten günümüze kadar yaşamış olan ünlü rûhânîleri hakkında birçok menkabeler yazılmıştır. Bunlar, Nakşîliğin, bir tarîkat olarak sahip bulunduğu özellikleri yansıtmak bakımından son derece önemlidir.
Bu tarîkatı, İslâm'la karşılaştırırken elde edilen farkları değerlendirmek bakımından şeyhlerin yaşam öyküleri ve onlara mal edilen olağanüstülükler dikkat ve ibretle incelenmeye değer! Özellikle râbıta ve benzeri dış kaynaklı mistik anlayışların İslâm'a adapte edilebilmesinde izlenmiş olan yollar, bu farkların ışığı altında çok daha iyi aydınlatılabilir. Bu nedenle menkabeler üzerinde durmak gereklidir.
Ayrıca belirtmek gerekir ki "ermişlik" denen bir inanış biçimi bu mitolojik hikâyelerin eksenini oluşturmaktadır. Onun için menkabe incelemelerinde bilhassa bu nokta gözden kaçırılmamalıdır.
Ermişlik: Tarîkat rûhânîlerine, bu hikâyelerde mal edilmiş olan insanüstü özellikler o kadar astronomiktir ki Allah (cc)'ın Kitabı ve Rasulullah (s.a.s.)'ın Sünnetiyle aydınlanmış olan aklı başında hiç bir mü'min, bunların içinde en ufak bir gerçek bile bulunabileceğine kendini asla inandıramaz!
Çünkü "ermişlik" denen inanış kadar sünnetullahı kökünden inkâr eden, Allah (cc)'ın kâinât üzerindeki sınırsız egemenliğini yok sayan ve O'na açıkça kafa tutan başka bir inanış biçimi hemen hemen yoktur; çünkü ateistler bile Allah'ı büsbütün inkâr etmekle bizzat kendilerini inkâr ettiklerinden ermişliğe inananlar kadar büyük bir çelişki içine düşmemektedirler. Zaten ateistlerin büyük çoğunluğu câhildir, geriye kalanların ise aklî dengeleri ya da psikolojileri bozuktur. Buna karşı ermişliğe inananların hemen hepsi de bilinçlidir.
Bu hikâyelerin, bizzat şeyhler tarafından mürîdlere dikte ettirildiğini ileri sürmek, kuşkusuz zordur ve kanıt ister. Ancak onları memnun etmek, ya da ünlerinden yararlanmak için, bazı okur-yazar dervişlerin, bu masalları kaleme aldıkları düşünülebilir. Şu var ki herhangi bir halîfe'nin, kendi şeyhi hakkında rivâyet edilen bu mitolojileri hiç bir zaman yalanlamamış olması, tarîkat liderleri hakkında ciddi bir ahlâk sorununun varlığını ortaya koymaktadır. Gerçekten de hemen hiç bir şeyh, kendisini mezun etmiş olan mürşidinin göklere çıkarılmasına şimdiye kadar itiraz etmemiştir. Tabiatıyla bu derece abartılı menkabeleri doğrulayanların râbıta ve benzeri şirkiyâtı da İslâm'a mal etmede herhangi bir engel
- 834 -
KUR’AN KAVRAMLARI
görmeyecekleri kendiliğinden anlaşılmaktıdır.
Çünkü menkabe geleneği de aynen râbıta gibi, hatta tarîkatın diğer tüm unsurları gibi yabancı kaynaklıdır. Özellikle Şamanlıktaki “Kam” kültünün, Budizm'deki “Arhant” kültünün ve Hıristiyanlık'daki “Azizler” kültünün etkisi altında peydahlanan “ermişlik” inancına bağlı olarak bu gelenek tarîkatlara yerleşmiş ve zamanla kurumlaşmıştır.
Binâenaleyh râbıtanın Budizm'den adapte edilmesine göz yumanların, bu menkabelerdeki mitolojilere karşı çıkmaları beklenemez. Velîlik kavramına gelince bunun, İslâmî gerçekler açısından sorun oluşturan yanı, bu kavrama ermişlik adı altında yüklenmiş olan yabancı anlam ve imajlardır. Bu imajların sonucu olarak da evliyâ denen bir tip icat edilmiş ve bu tip, Türkiye'de toplumun bilinçaltına yerleştirilmiştir.
Tarîkatta Evliyâ Nasıl Bir Kişiliktir: Sözde "bazı yüce ruhlu insanlar, keskin bir sezgiye, olağanüstü ve gizemli güçlere sahiptirler." Bu kişilere, her dinin mistik toplulukları tarafından verilen bazı sıfatlar vardır. "Evliyâ", "Aziz", "Saint", "Surp" ve "Ermiş" gibi...
Kalabalıkların çok büyük saygı ve bağlılık gösterdiği bu şahıslar, Çilehâne, Manastır, Savmi'a ve Stupa gibi özel ve kutsal sayılan mekânlarda "Seyr-u Sülûk", Mücâhede, Çile Riyâzet ve Yoga gibi her dine göre çeşitli adlar altında mistik egzersizler yaparak sözde, "günahlarından arınır ve bir ruh temizliğine kavuşurlar. Bunlar, artık "Himmet", "Bereket" ve "Tasarruf" sahibidirler, Allah adına, kâinat ve tabiat olaylarını yönetirler." (!)
Müslümanımsı mistiklerce evliyâ denilen bu insanlar hakkındaki inanışlardan bazıları şöyledir:
1. Bunlar masum, günahsız, yüce ve yanılmaz şahsiyetlerdir; kutsal birer kişiliğe sahiptirler.
2. Gizliyi ve özellikle gönüllerden geçenleri bilirler.
3. Duâları makbûldür; ne dilerlerse Allah o dileği yerine getirir.
4. İslâm ordularının ön saflarında düşmana karşı çarpışır ve zafer sağlarlar.
5. En uzak mesâfeleri en kısa bir zamanda kat ederler vb.
6. Aynı anda birkaç yerde bulunabilirler. (Tasavvuf terminolojisinde bu tür kerâmetler, "Tayy-i Zamân ve "Tayy-i Mekân" tâbirleriyle açıklanır. Bunların mânâsı: Sözde, zaman ve yerin, evliyâ için katlanarak küçülmesi demektir. Özellikle "Tayy-i Zamân", zamanın durması anlamına gelir. Veli olan kişi gûyâ bu sûretle, bir yandan bulunduğu yerde zamanı durdurarak, ya da zamanın akışını, bir diğer yerdeki zamanın akışına göre yavaşlatarak yaşar. Zamanın katlanmasıyla (ya da durdurulmasıyla) evliyâ kişi, örneğin birkaç saniye içinde başka bir ülkeye intikal ederek orada yıllarca kaldıktan, hatta ev, bark, çoluk çocuk sahibi olduktan sonra tekrar eski yerine döner ve hayatına, kaldığı noktadan devam eder. Öyle ki döndüğü zaman örneğin, gitmeden önce önüne konmuş olan yemek hâlâ sıcacık durmaktadır. Onu sofrada bekleyenler sadece bir kaç saniye içinde ortadan kaybolmuş olmasına hayret ederler vb. "Tayy-i Mekân"ın da anlamı şudur: Evliyâ kişi, aynı saatlerde bir kaç yerde bulunabilir; Yani yerin
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 835 -
katlanmasıyla, evliyâ diye bilinen zat, aynı saatlerde dünyanın, birbirinden son derece uzak birçok yerlerinde bulunabilir?!)
Râbıta ve benzeri mistik uygulamalarla şartlandırılmış duygusal insanlar, “evliyâ” diye niteledikleri adamların, böylesine olağanüstü güçlere sahip bulunduğuna kendilerini inandırınca bu kez de onların bu kerâmetlerini, hayâlleri zorlayan mitolojik hikâyelerle kaleme almışlardır. (Kerâmet: Ehl-i Sünnet'in inandığı Kur'ânî gerçeklerden biridir. Gerek Mâtürîdîler, gerek Eş'arîler, gerekse Selefîler kerâmet gerçeğine inanırlar. Ancak tasavvufçuların kerâmet anlayışı ehl-i sünnetinkinden farklıdır ve dış kaynaklıdır.
Tarih boyunca bu konuda “Menâkıbnâme” adı altında yazılan kerâmet hikâyeleri, ciltler dolusu bir birikim oluşturmuştur. Dolayısıyla tarîkatlara bağlı toplulukları yönlendiren araçların en önemlilerinden biri de bu Menâkıbnâmelerdir.
Her şeyhin, tarîkata olan katkısı ve evliyâlık derecesi, ona mal edilen menkabelerle ölçülür. Onun için bir şeyhin, eğer kerâmetleri kitaplara konu olacak kadar çok uzun anlatılmış ise o şeyhin en büyük velîlerden biri olduğuna inanılır. Rabbânî ve Bağdâdî gibi... Bu nedenle mürîd toplulukları, tarihin her döneminde şeyhleri için çok çeşitli kerâmetler üretmiş, bunları ilginç anlatımlarla işlemişlerdir.
İslâm ve Kur'ân ölçüleri bakımından çok büyük bir sorun olan bu Evliyâlık ve Ermişlik inanışının râbıta ile ilişkisi, Nakşîbendî Tarîkatı'nın temel felsefesini oluşturur. Çünkü şeyhi, mürîdin kalbine, yüce, mâsum ve yanılmaz bir kişi, “himmet”, “bereket” ve “tasarruf” sahibi bir Evliyâ olarak kazıyan araç râbıtadır. Evet, hayâl bile edilemeyecek kadar yüceler yücesi bir makama yükselmiş, Allah'da fânî olmuş (?!), ve nihâyet "İlâhî-Zâtî sıfatlarla tahakkuk etmiş" bir kâmil ve mükemmel olarak şeyhi mürîdin kalbine ve zihnine yerleştiren sihirli anahtar, râbıta egzersizleridir. (Şeyhin, "İlâhî-Zâtî sıfatlarla tahakkuk etmiş" olması demek, Onun, yalnızca Allah Teâlâ'ya mahsus olan sekiz sıfatı kazanmış olması anlamına gelir. Bilindiği üzere bu sıfatlar: Hayat, ilim, irâde, kudret, sem', basar, kelâm ve tekvîn'dir. Nakşîbendîler, belki de kafa karıştırır diye bu kadar ayrıntılı bir açıklama yapmaktan çekindikleri için sadece "Râbıta, İlâhî-Zâtî sıfatlarla tahakkuk etmiş ve müşâhede makâmına varmış bir kâmil ve mükemmele kalb bağlayıp huzur ve gıyâbında o zatın sûretini hayâl hazînesinde muhâfaza etmekten ibarettir." şeklinde kısa bir ifade kullanmaktadırlar. 3277
Bir kez daha vurgulamak gerekir ki, mürîdin en büyük görevi, şeyhinin şeklini, (yanında bulunsun, ya da bulunmasın) sürekli olarak zihninde canlandırmasıdır. İşte râbıta budur ve râbıta, zaman içinde şeyhi, mürîdin her zerresine nakşeden, hatta onu, (hâşâ!) Allah'ın, yeryüzünde tecessüm etmiş bir modeli olarak mürîdin ruh derinliklerine oturtan bir "Reflective condition" haline gelir.
Mürîd, bu ruh hali içinde artık şeyhinde hiç bir eksiklik göremez. Şeyh râbıta sâyesinde bu kıvama gelmiş olan mürîdinin nazarında yalnızca bir "mürşid-i kâmil" değil, aynı zamanda "o, bütün eksikliklerden münezzehbir zât-ı zîşândır." Böyle inanmaya başlayan mürîd, üstünlük, olağanüstülük, yücelik ve kerâmet olarak mürşidi için tasavvur edebileceği her meziyet ve olayın, eylemsel biçimde
3277] Bk. Abdulhakîm Arvâsî, Râbıta-i Şerîfe Risâlesi s. 18. Bayezit Devlet Kütüphânesi No. 297541/243435, İstanbul
- 836 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yaşanmış ve gerçekleşmiş olduğundan asla kuşkulanmaz. Ondan sonra da bunları, hayâlinin enginliği ve dilinin zenginliği oranında anlatmaya ve yaymaya başlar. İşte menkabeler böyle oluşmuştur.
Hâlbuki İslâm'da böyle bir evliyâ telakkisi yoktur ve olamaz da. Nitekim ilk zâhidler olarak bilinen Hasan el-Basrî, Sufyân es-Sevrî, Abdullah b. el-Mubârek, Fudayl b. İyad, Şakıyk el-Balkhî, Ma'ruf el-Karkhî, Ebû Süleyman ed-Dârânî, Bişr el-Hâfî, Seriy’yus-Sakatıy, Hârith el-Muhâsibî ve Sehl b. Abdillâh et-Tusterî gibi şahsiyetlere, yaşadıkları çağda böyle bir kişilik mal edilmemiştir. Velî kavramı, Müslümanların ilk üç kuşağı tarafından tamamen Kur'ân'ın tanımladığı şekilde benimsenmiştir.
Bu sözcüğe ilişkin lügat bilgilerine gelince: "Evliyâ" kelimesi çoğuldur ve “velîler” demektir. “Velî” sözcüğü, Kur'ân-ı Kerîm'de kısaca iki anlama gelmektedir. Birincisi: Yandaş, tarafdar ve dost demektir. İkincisi ise: Başkası adına, onun işlerini yöneten yetkili demektir.
İslâm Hukukundaki "Veliy'yul-Emr" ve "Evliyâ-i Umûr" terimleri bu anlamda kullanılmıştır. Keza, "Çocuğun Velîsi" ile idarî ve siyasî yetkililer için kullanılan "Veliyyu'l-Emr"; Dernek, vakıf ve cemiyet yöneticileri için kullanılan "Mütevelli Heyeti" ve "Vâlî" gibi sıfatlar, yine bu anlamı hatırlatmaktadır.
Ne yazık ki çağdaş İlâhîyatçı meâlciler bu iki kavramı sık sık birbirine karıştırmışlardır. Ayrıca ne ilginçtir ki "Velî" ve "Evliyâ" sözcükleri, Kur'ân-ı Kerîm'in birçok yerinde geçmesine rağmen tarîkatçılar, yalnızca Yunus Sûresi'nin, 62. âyet-i kerîmesinde geçen bu kelime üzerinde durmuşlardır.
"Evliyâ" (yani velîler), âyet-i kerîmede dört ayrı sıfatla nitelenmektedirler. Bunlar: Korkmazlık, üzülmezlik, imanlı olmak ve Allah'ın emir ve yasaklarını uygulamada titizliktir. Çok büyük ihtimalle tarîkatçılar, bu dört sıfattan ilk ikisinin esnekliğinden yararlanarak velî diye inandıkları kişilere, olanca hayâl güçleriyle becerebildikleri mitolojik nitelikler mal etmeye çalışmış ve zihinlerinde canlandırdıkları insan şeklindeki tanrıyı bu sûretle yaratmışlardır.
Oysa aslında Kur'ân-ı Kerîm'e göre “evliyâullah” (yani Allah'ın dostları), Ondan başka herhangi bir kimseden korkmayan, dünyalık kayıplar için üzülmeyen, imanlı ve buna bağlı olarak İlâhî emir ve yasaklara uymakta büyük titizlik gösteren bütün Müslümanlardır. Evet Kur'ân-ı Kerîm'e göre işte evliyâ bunlardır. Dolayısıyla tarîkattaki evliyâ ile İslâm'daki evliyâ arasında bulunan fark, bu karşılaştırma ile ortaya çıkmış bulunmaktadır.
Gerçek bu olmasına rağmen, Budizm'den İslâm'a adapte edilmiş olan râbıtanın etkisiyle Nakşîbendîler’in vicdanına kazınan Mito-Mürşid tipi ilâhlar, bu tarîkatın kültüründe ısrarla yaşatılmaya çalışılmaktadır.
Nakşîlikte “velîlik” ile “şeyhlik” eş değerdedir. Yani her şeyh, kendi mürîdlerince aynı zamanda en büyük velîdir; keşif ve kerâmet sahibidir. Onun için eğer bir kimse, hüner ve mahâretlerini kullanarak herhangi bir Nakşîbendî şeyhinin gözüne girebilir ve ondan şeyhlik yetkisini almayı becerirse aynı zamanda evliyâ olma şansını da elde etmiş olur!
Öyle ise her şeyh adayı (ya da veli adayı) için esasen önemli olan hedef, şeyhlik postuna yükselebilmektir. Bunun ise iki yolu vardır.
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 837 -
Birincisi: “Beşik Şeyhliği”dir ki, her tarîkat şeyhinin emzikteki erkek çocuğu bile zaten doğuştan şeyh sayılır. (Bu görüş, daha çok Kürt Nakşîbendîler arasında benimsenmiş ve tutunmuştur.) Ancak sadece beşik şeyhliği, üstün bir liderlik popülaritesi için her zaman yeterli olmayabilir. Bu bakımdan, doğal veliaht sayılan şeyhzâdeler posta oturmak için (aşağıda anlatılacak olan ikinci yolu izleyerek) genelde birbirleriyle yarışır ve beşik şeyhliğini aşmak amacıyla rutin pratikleri yapmayı da ihmal etmezler.
İkincisi ise: "Seyr u Sülûk" ile (Yani özel bir mistik eğitimden geçerek) mezun olduktan sonra bu makama getirilmekle olur. Bu ikinci yol, genelde çok büyük yetenekler, geniş bilgi ve kültür gibi meziyetler, çok yönlü bir sosyal kişilik ya da yüksek entelektüalite gerektirmez. Hatta denebilir ki, gelişmiş üstün bir kişilik, tarîkata lider olma yolu üzerinde bazen bir engel bile oluşturabilir. Çünkü Nakşî şeyhlerinin bilgi düzeyleri sığdır. Hem kişilikli çömezlerini anlamakta zorluk çekerler, hem de onları gizli gizli kıskanırlar. Onların, günün birinde şöhret olup, kendilerini gölgede bırakabileceklerinden, için için endişe ederler. Bu nedenle, daha çok meftûniyet (aşırı ve sıkı bağlılık) ararlar. Tabii bu da ancak râbıta ile oluşabilir. Bunun yanında öğrencinin, Nakşîlere özgü giyim ve kuşama dikkat etmesi, disiplinli, temiz ve suskun olması istenir.
Bir öğrenci eğer bu kurallara titizlikle uyarak günün birinde yüzlerce (hatta bazen binlerce) arkadaşı arasında şeyhinin halîfesi (ondan sonra yerine geçecek olan temsilcisi) makamına getirilecek olursa bu şans, onun artık kesin bir velî olduğunu kanıtlamak için yeterlidir. Onun daha fazla uğraşmasına da gerek yoktur. Çünkü o, artık “ulu bir zât”tır. Hatta eğer heybetini mürîdlerinin iliklerine kadar işlemekte yüksek bir performans gösterebilirse onun, çok geçmeden "bir zât-ı ecell-i âlâ" olması bile işten değildir! Hayatta olduğu sürece o, "Efendi Hazretleri"dir. Konuştuğu en bayağı bir sözde bile hikmetler aranır; her lafı sayfalar dolusu yorumlara konu olur; attığı her adımdan, yaptığı her hareketten, hatta yüzünü çevirip bir yana göz atmasından, gülümsemesinden ya da hapşırmasından bile türlü türlü anlamlar çıkarılır. (Çok özür dileyerek sırf kamuyu aydınlatmak bakımından ifade edelim ki; şeyhinin, her türlü artıklarını, hatta dışkısını bile kutsal sayan cemaatler, aramızda yaşamaktadır. Sıkı bir şekilde gizleniyor olsa bile bu, kesin bir gerçektir). Artık onun her hareketi bir kerâmettir. Öldükten sonra üzerine saltanatlı bir türbe inşa edilir; mezarının üzerine süslü bir sanduka kurulur; adı, yaşam tarzı, sözleri ve ona âit hemen her şey kurumlaşır ve kutsallaşır.
Çünkü halîfe, (yani şeyhin baş çömezi) üstadının postuna oturur oturmaz, mürîdleri arasında otomatik olarak hemen bir hiyerarşik düzen kuruluverir. Bu düzeni, ya onun etrafında kümelenmiş bulunan kalabalıkların zengin elit tabakası -kendi insiyatifi ile- hazırlar ki, -yakın tarihe kadar yüzyıllar boyu Nakşî toplulukları böyle teşkilatlanmışlardır- ya da yaklaşık yarım asırdır Türkiye'de, siyasî düzenin başında bulunanlar bunu gizli eller aracılığıyla sağlarlar. “Güneydoğu” vilâyetlerinden birinin yakınında son otuz yıldır faaliyet gösteren bir Nakşîbendî kampının merkezi işte bu şekilde kurulmuştur! Bu kampın oluşmasında güdülmüş olan amaç şöyle özetlenebilir: 1950'den sonra "Doğu"da ve "Güneydoğu"da yerli halkın düşünce yapısında değişim rüzgârlarının estiği sezinleniyordu. (Bu gelişme, iki farklı kutup olarak gittikçe belirginleşiyordu. Bunlardan biri ayrılıkçı-şövenist bilinçlenme, diğeri ise İslâmî uyanıştı. Her ikisinin de ortaya çıkış
- 838 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nedeni aynıdır. O da, yönetimlerin baştan beri bu iki bölgede yaşayan Kürt, Zaza ve Arap topluluklara uyguladığı baskı ve asimilasyondur. Buna, karşı tepki olarak ortaya çıkan bu iki düşüncenin gittikçe gelişme kaydetmesi üzerine yönetimler bir devlet politikası olarak son 45 yıldır çeşitli stratejiler belirlemiş bulunmakta ve bu stratajilere göre hareket etmektedirler). Amaç, şeyhi dünya işleriyle ilgili kararlarda yönlendiren üst tabakayı elde etmek ve cemaati bu sûretle bir oy potansiyeline dönüştürmek ya da devlet politikasının bazı hedeflerini gerçekleştirmede bu cemaati kullanmaktır!
Şeyh, her iki halde de işin iç yüzünden pek haberdar değildir. Zâten tarîkatın kuralları gereği, "Efendi Hazretleri dünyevî işlere pek karışmaz." Çünkü O, kutsal ve tanrısal bir kişiliğe sahiptir. Bu imaj, Nakşîbendîlere Hıristiyanca anlayıştan geçmiş olabilir; laik rejmin temsilcileri de bu anlayışı, son kırk elli yıl boyunca spekülatif yollarla desteklemiş ve pekiştirmişlerdir. Dolayısıyla, mürîd topluluğu tarafından ona yapılabilecek en büyük hizmet, onun hakkında bol bol kerâmet üretmek, bunları ciltler dolusu menkabelerde işlemek ve ününün sınırlarını, mümkün olduğu kadar genişletmektir. Bunu başarabilmek içinse, mürîdlerin muhtaç olduğu kudret, râbıtada mevcuttur!
Evliyâ menkabeleri olarak bu konuda şimdiye kadar yazılmış olan hikâyeler, mitoloji tarihinde benzerlerine az rastlanan cinstendir. Allah Teâlâ'ya ve O'nun son elçisi Hz. Muhammed Mustafa, (s.a.s.) Hazretlerine, içtenlikle iman etme şerefine nâil olmuş ve Yüce Kur'ân'ın hakikatlarına vâkıf bulunmuş her mü'minin, tüylerini ürpertebilecek bu sinsice düzenlenmiş hikâyelerin, İslâm'ı yıkmaya yönelik ne büyük tehlikelerle yüklü olduklarına dikkatleri çekmek amacıyla bunlardan kısa bazı parçalar sunmakta yarar vardır.
Nakşîbendî Tarîkatı'nın kurucusu Bahaûddîn Nakşîbend hakkında yazılanlar: "Annesi şöyle anlatmıştır: 'Oğlum Behâeddîn dört yaşında iken, evimizde yavrulayacak bir inek vardı. Doğumuna bir müddet daha olan o ineği göstererek, öyle anlıyorum ki bu inek beyaz başlı bir buzağı doğuracaktır dedi. Bir kaç ay sonra inek, dediği gibi bir buzağı doğurdu."
"Bahâeddîn Buhârî hazretleri bir defâsında Şeyh Seyfeddîn adlı bir zâtın ırmak kenarında bulunan kabri başında kalabalık bir cemâatle sohbet ediyordu. O camâatte bulunanlardan bir kısmı Behâeddîn Buhârî hazretlerinin tasavvufdaki yüksek derecesini bilmiyorlardı. Söz evliyâ zâtların hâllerinden açılmıştı. Bir hayli süren bu konuşmada evliyânın meşhûrlarından olan Şeyh Seyfeddîn ile Şeyh Hasen Bulgârî arasında geçen kerâmetler anlatıldı. İçlerinden biri dedi ki: "Eskiden velîlerin tasarrufu, kerâmeti çok olurdu. Acabâ bu zamanda da onlar gibi tasarruf ehli var mıdır?" Bunun üzerine Behâeddîn Buhârî hazretleri buyurdu ki: "Bu zamanda öyle zâtlar vardır ki şu ırmağa yukarı ak dese ırmak tersine akmaya başlar." Bu sözler Behâeddîn Buhârî hazretlerinin Mübârek ağzından çıkar çıkmaz önlerinden akmakta olan ırmak ters akmaya başladı..."
Yine Nakşî rûhânîlerinden Ubeydullah-ı Ahrâr hakkında yazılanlar: "Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri doğduğunda, kırk gün annesini emmemiştir. Annesi nifastan temizlendikten sonra emmeye başlamıştır."; "Mevlânâ-zâde Nizâmeddîn anlatır: "Kış zamanıydı. Günlerin en kısa olduğu bir mevsimde Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleriyle bir köyden bir köye gidiyorduk. İkindi namazını yolda kıldık. Güneş solmaya başlamış ve ufuk çizgisine yaklaşmıştı. Menzilimiz
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 839 -
gâyet uzaktı ve bu vaziyette oraya gecenin geç saatlerinden evvel varmak ihtimâli yoktu. Etrafta ise barınılacak hiç bir yer yoktu. Her taraf bozkır. Kendi kendime düşünmeye başladım: "Menzil ırak, vakit akşam, yol korkunç, hava soğuk, sığınılacak yer yok; hâlimiz ne olacak?" Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri atını hızla sürüp gidiyor ve hiç bir telâş eseri göstermiyordu. İçimden bu düşünceler geçince başlarını bana döndürdüler ve "Yoksa korkuyor musun ?" diye sordular. Sükût ettim. "Atını sıkı sürüp yol almaya bak! Belki güneş batmadan menzilimize ulaşırız." buyurdu. Böylece atlarımızı sıkı sürerek yol almaya başladık. Bir hayli yol aldıktan sonra, dikkat ettim ki, güneş sanki yerinde duruyordu. Ufka yakın bir noktada ve göğe çivilenmiş gibiydi. Köye girer girmez, sanki güneş söndürülmüş gibi, birden bire zifirî karanlıklar içinde kaldık." (Bu sözleri kusmayı göze alan insan, koskoca yer kürenin, kendi etrafında saatte yaklaşık 1700 km. hızla döndüğünü eğer bilseydi, "Dikkat ettim ki, güneş sanki yerinde duruyordu." diyebilir miydi? Ya da bu kişi, madem ki Ahrâr adındaki zavallı sûfiyi, dünyayı yerinde çivileyebilecek kadar gözünde büyütmüş idi, acaba neden "Menzil ırak, vakit akşam, yol korkunç, hava soğuk, sığınılacak yer yok" diye paniğe kapılıyordu? Dünyayı, ya da -bu kişinin tâbiriyle- "güneşi yerinde çivilemek" mi daha kolaydı, yoksa onu soğuktan ve karanlıktan kurtarmak mı daha kolaydı?! Görüldüğü üzere bir Nakşîbendîden başka hemen hiç bir yaratık, böylesine korkunç çelişkilerin içinde, bocalayıp şeytanlara maskara olmayı göze alamaz.)
Nakşîbendîlerin, İmâm-ı Rabbânî diye adlandırdıkları Serhendli Ahmed Farûkıy hakkında yazılanlar: "Hızır ve İlyas aleyhisselâmın rûhâniyeti ile görüşüp, konuştu. Ona hayatları ve ölümleri hakkında bilgi verdiler. İmâm-ı Rabbânî hazretleri bu husûsu ‘Mektubât'ın birinci cild, 282'nci mektubunda bildirmiştir.’; "Bir gün İmâm-ı Rabbânî hazretleri murâkabe halkasında bir kırıklık ve amellerindeki kusurları görme halinde iken; ‘Seni ve kıyâmete kadar vâsıtalı veya vâsıtasız seni tevessül, vesîle edenleri, senin yolunda gidenleri ve sana muhabbet edenleri mağfiret eyledim’ nidâsını duydu. Ve; ‘Bunu herkese söyle’ diye kendilerine emrettiler. Nitekim Mebde' ve Me'âd risâlelerinde bunu bildirmiştir."
"İmâm-ı Rabbânî hazretlerine: "Cenâze namazında bulunduğun herkes mağfiret olunmuştur." müjdesi ilham olundu."; "İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyurdu ki: "Erkeklerden ve kadınlardan vâsıtalı ve vâsıtasız olarak bizim yolumuza girmiş olanları ve girecekleri bana gösterdiler. İsimlerini, soylarını, doğum zamanlarını ve memleketlerini bize bildirdiler. İstersem hepsini tek tek sayabilirim. Hepsini bana bağışladılar."; "Kıymetli talebelerinden Seyyid Cemâl, sahrâda arslanla karşılaştı. Kaçacak yer yoktu. İmama sığınıp imdâd diledi. İmâm elinde baston ile göründü ve o kükremiş olan arslana şiddetle vurdu. Arslan kaçtı, talebe kurtuldu."
"İmâm-ı Rabbânî hazretleri h. 1024 (m. 1615) senesinde elli üç yaşlarında iken, talebelerinden çok sevdiklerine ‘Benim ömrüm ve hayâtım hakkındaki kazâ-yı mübremin altmış üç sene olduğunu ilham ile bana bildirdiler’ buyurdu. Ve buna çok sevindi. Çünkü Peygamber efendimiz (s.a.s.)'e tâbi olmasının çokluğu yaş bakımından da uymakla belli oluyordu. Aynı zamanda bu hususta Hz. Ebû Bekr'e, Hz. Ömer'e ve Hz. Ali'ye de uymuş oluyordu." (Allah Teâlâ'nin, kâinâtı kuşatan ezelî ve ebedî egemenliğine ve onun İlâhî saltanatına belki de saygısızlığın, hatta iftira ve isyanın en çirkin örnekleri diye sayılabilecek bu düzmeceler, eğitimsiz ve zavallı zümreleri belli odaklara bağlamak amacıyla Modernist Nakşîbendîler
- 840 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tarafından sözde ansiklopedi adı altındaki yığınlarca kağıt tomarları içinde derlenmiştir.)
Görüldüğü üzere, Nakşîbendîliğin, genelde pek göze çarpmayan gerçek yüzü, özellikle bu mitolojik örneklerde ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla râbıtanın, (bir ibâdet kisvesi içinde) tarîkata yerleştirilmesi ve İslâm'ın öz malıymış gibi propaganda edilmesi zihniyetinin iç yüzü de bir kez daha böylece anlaşılmış bulunmaktadır.
Aslında bu zihniyet, "Sünnetullah" ile bir türlü tatmin olamayan hasta ruhların perişan halini ortaya koymaktadır. Bunlar, Kur'ân ve Sünnetin insanlık için kapılarını açtığı zengin gönül iklimini son derece sert görmektedirler. Din denince akıllarında, evliyâlar tarafından yönetilen uçsuz bucaksız engin âlemlerin, toz pembe dünyaların, mûcizeler cümbüşü içinde uçuşan kanatlı ilâhların canlandığı bu insanlara Allah'ın kevnî kanunlarını hatırlatmak mümkün değildir. Adetâ bir hayâl ummânı içinde yüzerler. Nakşîbendîlerdeki bu çelişki o kadar sınırsızdır ki, tarîkatla hiç bir ilişkisi bulunmayan insanlardan çok daha hayata bağlı oldukları ve yaşamın hemen her türlü zevkini tattıkları halde onlara, neredeyse ateşin yaktığını, bıçağın kestiğini ve yerin çektiğini anlatmaya imkân yoktur.
Onların bütün arzuları, bütün hevâ ve hevesleri, bir şeyhin kerâmetlerini sinema filmi gibi seyretmek, ya da olağanüstü diye inandıkları en bayağı ve sıradan olayları, ille de kerâmet diye bir şeyhe yapıştırıvermektir. Örneğin bir kaza mı oldu, "Efendi Hazretleri bunu işaret buyurmuştu."; Yağmur mu yağdı, "Efendi Hazretleri biraz önce duâ etmişti."; Muhitlerinde sevilmeyen birinin başına bir belâ mı geldi, "Efendi Hazretleri onu çarptı" vs.
Anlaşılan Nakşîbendîlere göre: "kâinâtı -Allah adına- Efendi Hazretleri yönetmektedir." Bu nedenledir ki onları bid'at ve hurâfelere, efsane ve mitolojiye değil, bilakis Yüce Kur'ân'ın ve Sünnet-i Seniyye'nin tertemiz yoluna dâvet eden şerefli İslâm âlimlerini, "Ulemâ-i Rüsûm" ya da "Zâhir Ulemâsı" diye daima alaya almışlar ve almaktadırlar.
Nakşîbendîliğin, baştan beri çeşitli yönleriyle açıklanan düşünce ve anlayışı, yüzyılların akışı içinde kurumlaşmış, artık "TC"nin sınırları içinde yaşayan kalabalıkların her bakımdan esin kaynağı haline gelmiştir. Öyle ki yalnız “dindar” kesimlerin değil, materyalistlerin, hatta İslâm karşıtlarının bile dünya görüşü, kültürü ve değer yargıları bu tarîkatın efsunlarıyla mayalanmıştır. Onun için, halkın günlük hayatı üzerinde Nakşîliğin, küçümsenemeyecek boyutlarda etkisi bulunduğunu söylemek pek mübalağa sayılmaz.
Nakşîbendîliğin, Toplumsal Yaşam Üzerindeki Etkileri: Nakşî Tarîkatı, yüz yıllardır bu coğrafyada yaşayan insanların üzerinde toplumsal açıdan çok yönlü ve silinmez etkiler bırakmıştır. Bu tarikat, toplum psikolojisini son yüz elli yıl boyunca yönlendiren en önemli faktörlerden biri olmuştur. Onun için etkilerinin boyutları gerçekten incelenmeye değer.
Hiç kuşku duymamak gerekir ki, Türkiye'de toplumun özellikle din anlayışını şekillendiren temel faktör Nakşîbendîliktir. Çoğunluğun, Sünnî Müslümanlardan oluştuğu kanâatine karşın, Türkiye'deki Sünnîlik anlayışı, Nakşîbendîliğin etkisi altında, Sünnî âlemin din anlayışından bir hayli farklıdır. Kur’an’dan uzaklaşan bu ilginç din modeline, günümüzde “Ortodoks Türk Sünnîliği” adı yakıştırılıyor
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 841 -
olsa bile onun ortodoksluğu da Sünnîliği de tartışılabilir niteliktedir. Çünkü müslüman olduklarını ileri süren Türkler’in dinsel anlayışı gerçekte ortodoksî değildir. Yani dondurulmuş fıkhî içtihatlara dayalı klasik Arap Sünnîliği ile de tam anlamıyla örtüşmez. Hele evrensel İslâm eksenine dayalı ve Kur’an merkezli bir İslâm anlayışı hiç değildir. Tam tersine Türkler’in İslâm’a yaklaşımı bin yıldan beri heterojen bir karakter arzetmektedir.
Nakşîbendî Tarîkatı'nın, râbıtaya dayanan "şahısperest" kültürü, toplumun hemen bütün kesimlerini etkisi altına almıştır. Özetle denebilir ki halk, farkında olsun veya olmasın, topyekûn Nakşîbendîleşmiştir. Büyük ihtimalle bu yüzdendir ki "Merdümperestlik" anlayışı, materyalist gruplar arasında bile yayılabilmiştir. Toplumun büyük kesimi esasen eskiden beri kadavracıdır. Türkiye’de ölüme ve ölüye bakış açısı çok farklıdır. Ölüm ve ölü, bu ülke insanının vicdanına dinle imanla yoğurulmuş olarak kazınmıştır. Bu toplumda ölüme; Allah’ın takdiri ile canlı varlıktaki hayatî fonksiyonların bir daha tekrarlanmamak üzere bu dünyada sona ermesi şeklikde inanan insan sayısı çok azdır. Nitekim ölen kişi özellikle eğer bir tarikat şeyhi ya da bir din adamı ise ona, öyle birkaç gün sonra mezarda çözülüp çürüyecek bir ceset değil, bilakis mor ötesi alemlere, meleklerden oluşan bir kortej içinde ve rengârenk kanatlarla uçup giden ve gelecekte daima bu dünyadaki insanlara göz kırpacak olan ulu bir müjdeci, bir şefaatçi, zor anlarda himmet elini uzatacak bir "evliyâ" ve cennetin Osmanlı efendilerinden biri olarak inanılır!
Türkiye’de din, işte bu eksene dayalı olarak yapılanmıştır. Onun için dindar kesim, Kur'ân'a ve Sünnet'e göre değil, tam tersine tarîkat şeyhleri tarafından, (ya da -mahallî deyimle- "evliyâlar" tarafından) şekillendirilmiş bir İslâm'ı ancak kabul etmektedir. Dinden kopuk yığınlar da kendi inanç ve ideolojilerini bilim tarihine geçmiş bulunan felsefe ve teorilerle değil, aksine tanrılaştırdıkları liderlerinin kişisel görüşleriyle ifade etmeye çalışmaktadırlar. Bu toplumda, insanı tanrılaştırma inanışlarından uzak kalabilmiş olanlar ise yalnızca azınlıktaki "hanîf" müslümanlardır. (Hanîf: Allah Teâla'ya Zatı'nda ve sıfatlarında asla ortak koşmayan demektir. Çoğulu Hunefâ'dır 3278).
Gerçeği ifade etmek gerekirse Nakşîbendîlikte din, bir şekiller ve hayâller cümbüşüdür; âyindir; râbıtadır; tesbihtir; takkedir; cübbedir; kavuktur; sakaldır; çarşaftır; türbedir; tekkedir; eski yazılarla, motiflerle, figürlerle ve Osmanlıca övgülerle süslü, koca koca mezar taşlarıdır; Bulutların üstünde uçuşan pembe kanatlı evliyâlardır; batmadan su üzerinde gezen, yıllarca yemeden içmeden çöllerde yaşayan "Baba erenler"dir; "mürşid-i kâmil"lerdir, vs. Evet Türkiye’deki tüm tarikatçılara ve aynı zamanda Nakşîbendîlere göre din işte budur.
Toplumun tarîkata bağlı olmayan diğer kesimleri de bu şekilcilikten büyük ölçüde etkilenmiştir. Bu nedenle, Müslümanımsı dindarlara göre de İslâm, yine şekiller ve hayâller kalabalığından öte bir şey ifade etmemektedir. Binaenaleyh onlara göre de İslâm, kocaman kubbeli dev selâtîn camileridir; mevlittir; kandildir; İlâhîdir; mehter marşıdır; Mohaç Meydan Savaşıdır; İstanbul'un fetih yıldönümü kutlama törenleridir; festir; kılıçtır; tuğrâdır; “kurtçu selâmı” ile birlikte
3278] Bk. Kur’ân-ı Kerîm: Hanîf kelimesi için: 2/Bakara, 135; 3/Âl-i İmrân, 67, 95; 4/Nisâ, 125; 6/En'âm, 79, 161; 10/Y$ûnus, 105; 16/A'râf, 120, 123; 30/Rûm, 30. Hunafâ kelimesi: 22/Hacc, 31; 98/Beyyine, 5
- 842 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tekbir çekmektir ve bunların en önemlisi olan şemâil edebiyâtıdır...
İslâm'ın, esasen Kur'ân ve Sünnet'den ibaret olduğu, onun için bu iki kaynağın, hayata geçirilmesiyle ancak İslâm'dan söz edilebileceği ise hemen hiç kimsenin ilgisini çekmemekte, hatta kimsenin, aklına bile gelmemektedir! Onun için eğer kutsallaştırılmış eşya ve kavramlar hakkında en ufak bir olumsuz düşünceniz varsa Türkiye'de dindar toplumun ölçülerine göre belki Müslüman bile sayılmazsınız. Bu ölçüyü ise temelde Nakşîbendîlik belirlemiştir.
Nakşîbendî Tarîkatı, halkı o kadar köklü şekilde biçimsellikle yönlendirmiştir ki Türkiye'de hemen herkes, kutsallığı çeşitli boyutlarda algılamaya ve şekillendirmeye çalışmaktadır. Toplumun, başlıca dört kampa ayrışmış olmasının temelinde de yine bu mistik örgütün derin etkileri bulunmaktadır. Ya da başka bir ifade ile eğer bu olguyu hazırlamış birkaç neden söz konusu ise bunların, belki de en önemlisi Nakşîbendî Tarîkatı'dır. İşaret edilen kamplara gelince bunları:
1. Nakşîbendîler;
2. Müslümanımsı dindarlar: Osmanlıcı, sentezci, sağcı ve gelenekçi muhafazakâr kesimler;
3. İslâm karşıtları: Solcu, kökten putçu ve liberal sağcılar gibi laik ve materyalist kesimler;
4. Müslümanlar: Kur'ân-ı Kerîm'e bir bütün olarak inanan ve onun, bir bütün olarak hayata geçirilmesini vazgeçilmez bir ideal kabul eden mü'minler diye gruplandırmak mümkündür.
Yukarıda da özetle değinildiği gibi Müslümanların dışında kalan diğer kampların, özellikle İslâm'a bakış açıları, bu tarîkatın etkisi altında son şeklini almıştır. Bu bakış açısının temel unsurunu "Kutsal lider", ya da başka bir ifade ile "Lider kutsaldır" kanâati oluşturmaktadır. Bu kanâat, halkın vicdânına âdetâ kazınmış bir temel inanış biçimini almıştır. Türk antropolojisindeki gerçeklerle daha bilimsel boyutlar içinde açıklanabilen bu inanış, gerek şeyhlik kurumu bakımından, gerekse tarih boyunca Türklerdeki liderlik anlayışı bakımından son derece önemli bir araştırma konusudur.
Sünnî Osmanlı kesiminin, Nakşîbendîlikle tanışması ta 1400'lere kadar çıkar Evet, Nâsıruddîn Ubeydullah el-Ahrâr'ın Kanûnî döneminde Haydar Baba adlı bir öğrencisini İstanbul’a göndermesiyle Nakşîlik, Osmanlı Toplumuna ilk kez aşılanmıştır.
Nakşîliğin ikinci hamlesi, Rabbânî'nin mürîdlerinden Murâd el-Buhârî (1640-1720) tarafından Şam’da yapılmıştır. (Bu adamın soyundan gelen altı kişi, birbirlerinin peşi sıra Nakşîbendî Tarîkatı'nı bölgede yaymaya çalışmışlardır. Buna rağmen tarîkatları, Araplar arasında pek tutunmamıştır. Bu soyun son temsilcisi Hüseyn b. Ali el-Murâdî (Öl. 1850) Bağdâdî'nin çağdaşıdır. Onu Şam’a dâvet etmiş, tarîkatının propagandası için ona yardım etmiştir.)
Fakat bu tarîkatın toplumsal anlamda yönlendirici etkiler yapmaya başlaması ancak 1800'lerin başından itibarendir. Doğrusunu söylemek gerekirse tarîkatın, bu tarihlerde Hindistan'dan, ansızın Irak'a yepyeni bir kisve içerisinde sıçrama yapması ve oradan da çok kısa bir sürede İstanbul'a kadar yayılarak bütün
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 843 -
Anadolu'yu etkisi altına alması bir rastlantı olmasa gerektir. Siyasetin gizli elleri tarafından, bu senaryonun hazırlanıp uygulamaya konmuş olmasında büyük olasılık vardır. Daha önce de bir nebze anlatıldığı üzere bu tahmini doğrulayan kanıtlar mevcuttur.
Ancak bu konuda atlanmaması gereken çok önemli bir olay vardır ki esasen Halidîliğin, XIX. yüzyılın başında bir bomba gibi patlaması, bu olayla son derece ilişkilidir. Bu olay ise "Vahhâbîlik" hareketidir.
İşte Nakşîbendîlik, aslında bu hadiseden sonra Türk toplumuna tam anlamıyla gizli bir din olarak mal olmuş, onun âdetâ vicdânına kazınmış, onu bu güne kadar tahmin edilmedik şekilde etkilemiş ve yönlendirmiştir.
Nakşîbendî Tarîkatı'nın, gerek Hindistan gibi dünyanın öbür ucundan Irak'a aniden 1811'de sıçrama yapması, gerek "Halidîlik" kisvesinde yeni bir kimlikle ortaya çıkması, gerek bu isim altında, Budizm’in bütün malzemeleriyle donanmış olması, gerekse Irak gibi, tarihin hiç bir döneminde hiç bir inanış ve düşüncenin, asla geniş bir taban bulamadığı bölgede bir bomba tesiri yaparak en kısa zamanda yayılması ve özellikle Arap olmayan unsurlar arasında tutunması, ayrıca güneydeki gelişmelerin tırmanışa geçtiği bir dönemde bu olayın cereyan etmiş olması âdetâ her şeyi özetlemektedir!
Evet bütün bunlara rastlantı demek inandırıcı değildir. Dolayısıyla bu verilerin ışığında Nakşîbendî Tarîkatı'nın ve Nakşîbendîlerin o günden bugüne -toplumsal açıdan etkileri incelenecek olursa- Ortadoğu coğrafyasında Şii İranlılar ve Sünnî Araplar dışında kalan toplulukların, İslâm'a ilişkin düşünce ve inanışlarında ne kadar köklü değişiklikler meydana gelmiş bulunduğunu tesbit etmek mümkündür. Bu değişiklikler şöyle özetlenebilir:
1. Nakşîlik "tevhîdî iman" konusunda büyük tahrîbâta neden olmuştur. Önce belirtilmelidir ki, İslâm’ın temeli imandır ve imanın da ağırlık merkezi Allah Teâlâ'ya (Kur'ân-ı Kerîm'de bize kendini tanıttığı sıfatlarıyla) inanmaktır. Bu inancın özü ise, kâinâtın yaratıcısı, yöneticisi, yönlendiricisi ve düzenleyicisi olarak Yüce Allah'ın, bir, eşsiz, benzersiz, ortaksız, vekilsiz, başlangıçsız, sonsuz ve ölümsüz olduğu; ezelden ebede her şeyi bildiği, gördüğü, duyduğu ve her şeye egemen olduğudur. Tevhîdin en kısa özeti budur ve bununla birlikte Allah Teâlâ'nın sonsuz ve sınırsız egemenliği üzerinde hiç bir kimsenin ve herhangi bir gücün hiç bir halde asla etkili olamayacağıdır! Dolayısıyla, yaratığın neden olduğu herhangi bir etki, yalnızca Allah (cc) tarafından yönetilen kainât düzeninin, birbirine bağlı disiplinleri ve kuralları çerçevesinde ancak meydana gelebilir.
Gerçek bu iken baştan beri anlatıldığı üzere, tarihin akışı içinde ve çeşitli etkenler altında zamanla "ermişlik" diye bir inanç peydahlanmış, böylece "evliyâ" diye -sözde- üstün güçlere sahip bazı kimselerin, Allah adına kâinat olaylarına yön verebildiklerine inanılmaya başlanmıştır! Tabiatıyla, bu inanış biçiminin doğmasında ve yayılmasında hem çok çeşitli nedenler ve güçler etkili olmuştur, hem de epey eski bir geçmişi vardır. Ancak son iki yüz yıl içinde oluşan "evliyâcılık" birikiminin arkasındaki en büyük güç ve kaynak Nakşîbendî Tarîkatı'dır.
Nakşîbendîlerin etkisiyle Türkiye'de çok geniş bir "Laik-Dindar" sınıf oluşmuştur. Evet, Türkiye'de bütün "dindar" kesimler, Nakşîbendîlerin etkisiyle büyük ölçüde laikleşmiştir. Bunlar da İslâm'ı, aynen laikler gibi sırf bir âhiret düşüncesi,
- 844 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir mâbet ve mezarlık dini, vicdâna hitap eden bir Allah-kul ilişkisi olarak algılamaktadırlar! Bu insanlar, İslâm'ın doğallığından ve sadeliğinden sebep, rûhânî susamışlıklarını giderememekte, bir türlü tatmin olamamaktadırlar. Başka bir ifadeyle, İslâm'daki ibâdetlerin şekil ve miktarını, psikolojik olarak azımsamakta, bu yüzden de tarîkatın bitmez tükenmez âyinleriyle, meditasyonlarıyla ve Allah (cc) adına yetkili sandıkları ölülere yalvarmak sûretiyle doyuma ulaşmaya çalışmaktadırlar. "Dindarlar"ın, Müslümanlardan farklı bir çizgi izleyerek, özellikle son yıllarda laik ve materyalist kesimlerle her alanda işbirliği ve dayanışma içinde bulunmaları, onlarla böyle bir ortak noktaya sahip bulunduklarını kanıtlamaktadır. Nitekim geniş Nakşîbendî cemaatlerinin desteği sâyesinde devlet yönetimi putçu laiklerin tekelinde devam etmektedir. Temelde karşıt, hatta düşman olan bu iki kutup arasındaki yakınlaşma ortamını hazırlayan faktör ise putçulara ilham kaynağı olan Nakşîbendî Tarîkatı'nın politeist felsefesidir.
Nitekim laiklerin de son yıllarda putçuluğu Nakşîbendîlerin etkisiyle icad ettiklerine ihtimal vermek mübâlağa sayılmaz. Çünkü 1950'lere kadar putçuluk diye bir akım yoktu. Laik ve materyalist azınlık, sırf maddeci bir yaşam tarzının sıkıntısını yaşıyorlardı. Mânevîyatsızlığın stresi altında bunalan bu insanlar, aynı zamanda çoğunluktan tamamen kopuk kalmış olmanın ve iç dünyalarını serinletecek hiç bir moral değere sahip bulunamamanın kompleksi ile eziliyorlardı. Allah'dan başka birtakım ilâhlar edinmenin hiç de zor olmadığını, üstelik ülkenin en “dindar” kesimlerinin bile bu yolu seçmiş bulunduklarını görünce onlar da benzer bir tercih yaptılar. Hatta bu tercihe tamamen dinî bir nitelik bile kazandırdılar. Bunların, ilhamlarını tasavvuftan, tarîkat anlayışından ve özellikle epeyce yaygın bulunan Nakşî Tarîkatı'nın râbıtasından almış olması ihtimali çok büyüktür.
Putçular, -sözde- "Lidere saygı" adı altında düzenledikleri törenlere istedikleri kadar "Dinle hiç bir ilişkisi yoktur; Son derece resmî ve seküler bir atmosfer içinde yapılan törenlerdir; dünyevî bir saygıdan ve saygı duruşundan asla ileriye gitmez" desinler; evet istedikleri kadar bu savı ileri sürsünler, onların başta kendileri bile buna asla inanmamaktadır! Üstelik hem psikolojik açıdan hem de İlâhîyat felsefesi açısında bu konu incelendiğinde, bakınız ne gibi sonuçlar elde edilmektedir.
Her şeyden önce saygı, sevgiden çok farklı bir psikolojik olaydır. Sevgi, tamamen doğal ve içgüdüsel bir olaydır. Bir şeyi sevdiğiniz zaman duygularınız otomatik olarak harekete geçer ve belirtileri kendiliğinden ortaya çıkar. Onun için insan, ne kendini zorlayarak, ne de başkası tarafından zorlanarak bir şeyi sevebilir. Bunu asla yapamaz. İnsan, herhangi bir nedenle sahte bir sevgi gösterisinde bulunsa bile bunu uzun zaman sürdüremez. Ayrıca seven insan, sevdiğini içinden inkâr edemez. Yani kendi kendini yalanlayamaz. Bu nedenledir ki çok küçük çocuklar, hatta bebekler bile sevme olayını gâyet çarpıcı şekilde yaşarlar. Buna karşın saygı göstermesini, önceleri bilemezler, bunu daha sonra öğrenirler.
Saygıya gelince, bu duygu, daha çok telkin ve sürekli eğitim yollarıyla insanda âdetâ bir şartlı refleks haline gelen ya da getirilen sırf yapay ve sonradan kazanılan bir psikolojik uyarılmadır. Bu nedenle saygıyı en çok iki kısma ayırmak mümkündür.
Birincisi: Özellikle, sahip bulunduğu yaptırım gücü sâyesinde yakın geleceği
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 845 -
tehdit edebilen bir otoriteye karşı insanın duyduğu saygıdır. Önemle belirtmek gerekir ki bu saygı korku ile karışıktır ve gerçek bir saygı değildir! Buna "Heybet" demek daha doğru olur. Baskı altında ve belâdan kurtulma karşılığı olarak gösterilen askerî ve resmî saygılar bu türdendir. Bu saygının ahlâkî hiç bir değeri yoktur. Bunun adı takiyyedir. Yerine göre nifâk sayılır, bazen de başvurulan zorunlu bir çare olur.
İkincisi ise: Hiç karşılıksız ve salt bir yüceltme duygusudur. İmanla ilintili saygı kavramı, işte bu duyguyu ifade eder. Buna da "İmânî Saygı" demek isâbetli bir adlandırma sayılmalıdır. (Kur’ân-ı Kerîm’in, mü’minleri dâvet ettiği saygı budur.3279) Dolayısıyla putçuların "Saygı Duruşu" dedikleri şey, sürekli telkin ve propagandalarla yaratılan yapay bir sevginin, "İmânî Saygı"ya dönüştürülmüş eylemsel şeklidir, kesinlikle dinsel bir nitelik taşır. Nitekim her dine bağlı insanlarda, kutsal değerlere karşı var olan saygı duygusu bu şekilde oluşmuştur. Onun için eğer bu saygı biçimini birinci kısımdan göstererek, bunu heybetlenmek diye nitelemeyi deneyecek olursanız, putçuların şiddetli tepkilerine hedef olabilirsiniz! Bu gerçek ise onların, "Saygı Duruşu" diye niteledikleri gösterinin asla seküler bir olay olmadığını, tam tersine en yüklü ve en görkemli biçimiyle bir âyin örneği olduğunu tüm bilimsel açıklamalarıyla ortaya koymaktadır. (Bunun aksini bilimsel olarak kanıtlamak mümkün değildir. Nitekim hiç bir putçu, bunu asla denemeyecek, denemeyi bile göze alamayacaktır!)
Üstelik putçular bu kadarıyla da yetinmiş değil, bilakis Türk Nakşîbendîliğinin etkisi altında inanışlarını tam bir din sistematiği içinde kurumlaştırmışlardır. Günümüzde kökten putçuluk akımı, tapınağıyla ibâdet şekilleriyle âyinleriyle, en az Nakşîbendî Tarîkatı kadar dinsel ve mistik bir nitelik kazanmıştır.
Türk putçularının âyin şekli şöyledir: "Ti" anonsu ile başlayan âyin, son derece rûhâni bir atmosfer içinde icrâ edilmektedir. Putçuların bu sırada belli bir düzen içinde âyine katılmaları, ayakta hiç kımıldamadan ve hiç konuşmadan belli bir süre durmaları, bu törenlerin tamamen dinî olduğunu yansıtan çok kesin kanıtlardır.
Ayakta duruş sırasında hiç bir duâ okunmadığı için bunun bir ibâdet sayılamayacağını savunan putçulara verilecek en güzel cevap, Nakşîbendî Tarîkatı'ndaki rabıtâdır. Çünkü mürîd de râbıta sırasında hiç konuşmamakta, hiç bir şey okumamakta, hatta kımıldamamaktadır. Ayrıca hemen her dinin bazı ibâdetlerinde de bu tür örnekler mevcuttur. Nitekim cemaatle kılınan namazlarda ve kıyâm sırasında İslâm mezheplerinin bazılarına göre de İmamdan başka kimse bir şey okumaz.
Görüldüğü üzere Nakşîbendî Tarîkatı, daha çok râbıtanın geniş kitleler üzerinde uyandırdığı psikolojik etkiyle bu cemaatin dışında kalan, hatta karşısında tavır alan kamplara bağlı insanlara bile dolaylı olarak ilham kaynağı olmuş, onları bu derece yönlendirebilmiştir!
Nakşîbendî Tarîkatı, çok yönlü sosyal, kültürel ve ahlâkî yıkımlara zemin hazırlamıştır.
Sonuç olarak denebilir ki, gerek Nakşîbendî Tarîkatı, gerekse, onun etkisi
3279] Bk. Kur’ân-ı Kerîm, 22/Hacc, 30, 32
- 846 -
KUR’AN KAVRAMLARI
altında son kırk yıl içinde oluşan Osmanlıcılık, sentezcilik ve modern Türk putçuluğu, etkileşerek ortak özellikleriyle Türkiye'de düşünce ve inanç alanında büyük bir kargaşanın ve tehlikeli bir belirsizliğin her tarafı sarmasına kaynaklık etmiştir! Hatta bu kargaşanın somut bir örneği olarak, solcu-materyalist gruplar, çok tuhaf bir bilinçsizlik içinde bu gerici oluşumları, "İslâmî cemaatler" sanmış ve -esasen bunlarla hiç bir ilişkisi bulunmayan- devrimci-ilerici Müslümanları son yıllara kadar hemen her fırsatta acımasızca hedef seçmişlerdir!
Şaşırtıcı bir gerçek de şudur ki Türkiye'de Müslümanların dışında kalan hemen herkes, (hatta solcular bile) İslâm'ın hiç bir ölçüsüne uymayan fakat İslâm'dan sanılan çeşitli inanış ve düşünceler benimseyerek, akıl almaz bir "dindarlık" yarışı içine girmişlerdir. O kadar tuhaftır ki bu insanlar, aynı zamanda laikliğe ve laik düzene bağlı olmalarına rağmen inanış biçimlerinin İslâm'a uyup uymadığını hiç değilse kendileri gibi laik devlete bağlı olan Diyanet İşleri Başkanlığı’na sorma ihtiyacını bile duymamaktadırlar. Bu nedenle de Türkiye'de hemen her kişiye göre bir İslâm modeli ortaya çıkmıştır.
Ülkede egemen olan bu ortam, endişe verici sancılar taşımaktadır! Çünkü toplumun, en büyük ortak moral değerleri İslâm'a âittir. İslâm'ın tertemiz vücudu üzerinde Nakşîbendîliğin, modern putçuluğun ve diğer gerici akımların -özellikle etkileşerek- sosyal, kültürel ve ahlâkî yapı üzerinde neden olduğu yıkım ise büyük yaralar açmıştır! Yakın gelecekte bu yaraların, tahmin edilemeyecek komplikasyonlara yol açmasında hiç kuşkusuz bu tarîkatın çok büyük sorumluluğu bulunacaktır.
Yaşanan bu karmaşanın eğer tarihî nedenleri üzerinde çok ciddî, kapsamlı ve analitik bir inceleme yapılacak olursa bu farklı din anlayışlarının, daha doğrusu İslâm'ı, genelde İslâm dışı açıklamalarla anlamanın, temelde kültürel yoksulluktan kaynaklandığı görülecektir. Mistik ya da putçu inanışlar, bu alandaki boşlukları doldurmuştur. Özellikle İslâm'ın dilini bilememenin yol açtığı kültür fukaralığı, bir yandan vicdanları yönlendiren aracı bir sınıfın oluşmasını hazırlamış, - ki bunlar din adamları ve tarikat şeyhleridir- diğer yandan halkın rûhânî eğilimlerini zamanla azdırmıştır. Dolayısıyla din kavramı, belli bir coğrafya üzerinde yaşayan toplumlarda evrensel anlamını yitirerek koyu bir rûhânîlik içinde boğulmuştur. Bu toplumların Türkler, İranlılar ve Uzakdoğu’da yaşayan çeşitli melez yığınlar olduğunu bilhassa burada belirtmek gerekir.
Şu halde râbıta masalı ve benzeri bid'atler, bir bakıma bu kültürel yoksulluğun doğal birer sonucudur. Tarihin derinliklerinden gelen bu yoksulluğun geleceğe taşıdığı ve daima taşıyacağı değişmez bir kader vardır ki bu kaderin adı yozlaşmadır; belirtisi de kimlik bunalımıdır. Türkiye Toplumu, günümüzde bu bunalımın kronik evresini yaşamaktadır.
Kim ne derse desin, vahyin getirdiği şaşmaz ve evrensel ölçülere, sürekli ve bilinçli bir bağlılık için toplum çapında el ele verilmedikçe hiç bir zaman herhangi bir önlemle yozlaşmaya asla engel olunamayacak ve yaşanan bu karmaşa son bulmayacaktır. Yozlaşmayı, yıpranmayı, kimlik bunalımını ve mânevî yıkımları durdurabilmek ise, hiç kuşkusuz Kur'ân'ın dilini doğrudan anlamakla ve bu yolda bir kültür zenginliğine kavuşmakla ancak mümkün olabilir.
Çünkü Kur'ânî bir kavram olan “tefekkür”e, -belki de zaman içinde
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 847 -
Brahmanizm’den aldıkları ilhamla- râbıta maskesini giydirenler, çok büyük ihtimalle Kur'ân-ı Kerîm'in dilini de bilmiyorlardı, yozlaşmanın ne olduğunu da bilmiyorlardı. Ama bu felâketin, yüzyıllar sonra değerleri çarpıtan ve onları yok eden bir erozyon haline geldiğini aydın insanlar artık çok iyi bilmektedir. Özellikle Türk ulusunun, tarih boyunca âdetâ pençesi içinde yaşadığı bu canavarı artık iyice tanıması gerekmektedir.
Râbıtanın, büyük ihtimalle Hind dinlerinden aldığı mayadan önce temelinde insan rûhunun karmaşık endîşelerini taşıyan faktörler de bulunmaktadır. Onun için râbıtayı biraz da bu yönüyle incelemek gerekir.
Râbıtaya Kaynaklık Eden Câhilî İnanışların Psikolojik Boyutu: Fâniyi ebedîleştirmeye, ya da tanrılaştırmaya çalışma eğilimi, -çok eski bir şirk şekli olan animist geleneğin bir devamı ise de- büyük ihtimalle basit bir taklitten çok, insanın ruh derinliklerindeki gizli endişelerden doğmaktadır. Materyalistler, sözde bütün dinlerin bu kaygının sonucu olarak ortaya çıktığını ileri sürüyorlar. Tabiatıyla bu tezin hiçbir bilimsel değeri yoktur. Ancak bu içsel kaygılar, Kur’anî anlamdaki imanla aydınlanamamış zihinlerde gittikçe karanlığa boğulan bir bulanıklığa yol açar. Kendini tasavvufa kaptıran, medyumca ve dervişçe yaşayan insanlarda zaman zaman psikozlar ve nevrozlar şeklinde birtakım dengesizliklere ve depresyonlara kadar varır. Aslında tasavvuf, fânîyi tanrılaştırma inancı üzerinde temellenmiştir. Onun için mistik topluluklarda ürkütücü hayat ve tabiat olaylarına karşı (İnsan zihnine sığmayan Allah’ın zatı yerine) daha somut bir sığınak gözüyle bakılan tarikat pirine yapışma eğilimi yaygınlaşmış ve yerleşmiştir. Bu eğilim, ölümle beraber tamamen yok olup gitme saplantısıyla birilerine tutunmak, bir kurtarıcının eteğine yapışmak gibi gizli ruhsal hallerden ya da çilelerle şartlandırılmış dervişlerde olduğu gibi madde ötesi âlemlerde hayâl edilen “Allah'la birleşme” özleminden kaynaklanmaktadır.
Örneğin tarikat bağlılarında; keza, kahramanlık ve üstünlük propagandaları aşırı şekilde yapılmış olan bazı diktatörlerin ya da popüler artist ve futbolcuların fanatik hayranlarında bu dengesizlikler görülür. Temelde söz konusu endişelerden kaynaklanan bu kitlesel psikolojik rahatsızlıklar, zaman zaman âyinler, saygı duruşları ve toplu slogan atmalar şeklinde kendini gösterdiği gibi bazen de tehlikeli ideolojik ve siyasi gösterilere bile dönüşebilir. Bunlar, zulme uğramış insanların haklı itiraz ve feryatlarından, Müslümanların toplu şekilde getirdiği tekbirlerden çok farklıdır. Nitekim bu meczupça ve nevrotik mâhiyetteki gösteriler; tekkelerde, laikçilere âit puthanelerde, stadyum ve benzeri yerlerde açıkça gözlenebilir.
Onun için animist inanışlarla şartlandırılmış insan topluluklarının, düşünceden eyleme dönüştürdükleri tüm davranış, tutum ve tavırlar dikkatle ve ilmin tezgâhında incelenecek olursa özetle diyebiliriz ki; bu insanların bilinçlerinin altında üç boyutlu bir ilâh yatmaktadır!
İnsanoğlu, ruh ve vicdanında kaynayan bu duygulardan ve birtakım iç hesaplaşmalardan çok kere hareket ettiği içindir ki tarih boyunca çeşitli düşünceler ve felsefeler oluşturmuş, çeşitli mânevî kurtuluş ve ebedî mutluluk yolları tasarlamış ve bu amaçlarla çeşitli reçeteler hazırlamıştır. Bunun bir sonucu olarak da İlâhî kitaplardaki metafizik kavramları, bilincinin altında şekillenen fizik birer kalıp içinde görmek özlemiyle tapınaklar ve putlar yapmış, onları kendi hayâl ve
- 848 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hevesleriyle yorumlamaya kalkışmış, böylece vahyi çarpıtmak durumunda kalmıştır.
İşte genellikle psikolojik yönü ağır basan bu türlü davranış, çaba ve eylemlerin ön plana çıkmasında büyük rol oynayan araçlardan biri de râbıtadır. Bu gerçekleri hesapta tutarak hatırlamalıdır ki yaratıcısına inanan hemen her insan, O'nu bizzat gözleriyle görmeyi, “cemâline ermeyi” içgüdüsel olarak daima arzu etmiştir. Ancak dünya hayatındaki şartlarda ve biyolojik varlığıyla; psiko-entelektüel kapasitesiyle bu yetenekte yaratılmadığı veya daha yakışan bir ifadeyle: Allah Teâlâ, insandaki sınırlı duygu ve gözlemle kuşatılmaktan münezzeh olduğu sebepledir ki insanın bu isteği kendi karşısına büyük bir sorun olarak çıkmıştır.
İnsanoğlunun, ahiret düşüncesi çerçevesinde karşısına çıkan ikinci bir sorun da şudur: Madem ki Allah Teâlâ sonsuz ve ölümsüzdür, şu halde akıl ve zekâ gibi müstesnâ niteliklerle yaratmış ve diğer tüm varlıklardan büyük bir ayrıcalıkla muhatap kabul etmiş bulunduğu insanın kendisi de Rabbi gibi sonsuz olmalı ve ölüme karşı şerbetli bulunmalıdır! insan esasen ruhunun derinliklerinde bunu istemektedir.
İşte temelde bu iki felsefî problem, insanı çok çeşitli çözüm arayışları içine itmiştir. Bir anlamda hidâyetin de dalâletin de üzerinde odaklaştığı bu iki sorundan hareketle tasavvufçular birçok âyet-i kerîmenin sınırlarını zorlamaya çalışmış ve çalışmaktadırlar. İşte râbıta bu zorlamanın belli bir şeklidir. Yani insanın, Allah Teâlâ'yı görememekten sebep, duyduğu sıkıntıyı ve özlemi gidermek amacıyla hiç değilse O'nu temsil ettiğine inandığı müstesnâ bir aracıya başvurarak bir çeşit rahatlamasıdır. Râbıta, en iyimser yönüyle bunu amaçlamaktadır.
Râbıta, Meditasyon ve Yoga: Son şekli ile Nakşîbendîlikteki râbıta uygulamasının esasen hangi düşünceden ya da hangi inanış biçiminden esinlenilerek karakterize edildiğini saptayabilmek için, Halid Bağdâdî'nin, Hindistan'a gitmeden kısa bir süre öncesinden başlayarak O'nun Irak'a dönüşüne kadar geçen zaman kesiti içinde gerek yaşadığı olayları, gerekse etki alanına girdiği yabancı din ve kültür kaynaklarını her yönü ile çok dakik bir şekilde irdelemeye ihtiyaç vardır.
Unutmamak gerekir ki ateş olmayan yerden duman çıkmaz. Madem ki Bağdâdî, çağımızda değil, daha yaşadığı günlerde yogacılıkla suçlanmıştır, o halde en azından meseleye kuşku ile bakmak lâzımdır. Ayrıca Müslümanların, daha o zamanlar râbıtaya karşı ne kadar şiddetli tepki gösterdikleri, bizzat râbıtacıların duyduğu rahatsızlıklardan anlaşılmaktadır. Bu gerçek ise râbıtanın, İslâm'a bulaştırılmak istenen yabancı bir düşünce ve inanış şekli olduğunu, ayrı bir kanıt olarak ortaya koymaktadır.
Görünürde, Müslümanların bu konuda sıkça tekrar etmiş itirazlarını kanıtlayan yazılı açıklamalar hemen hemen yok denecek kadar az olmasına rağmen râbıtacıların kopardığı velveleye bakılacak olursa bu tepkilerin, aslında sanıldığından çok daha fazla ve çok daha şiddetli olduğu anlaşılmaktadır.
Nitekim son zamanlarda bir tefsir yazmaya kalkışan gelenekçi Nakşîbendîler, bakınız râbıtaya karşı çıkanlara nasıl ateş püskürmektedirler. Kimin ya da kimlerin râbıtaya tepki gösterdiğini açıklamadan aynen şu ağır ifadeyi kullanmaktadırlar:
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 849 -
"Râbıtanın haram olduğunu ve ehlinin kâfir olduğunu söyleyenlere şaşılır. Bunu râbıtanın lügat mânâsından mı, yoksa ıstılahî mânâsından mı almıştır? Yoksa bunu Allah'ın indirdiği kitapta mı görmüştür?"
"O halde kişi Allah'tan korksun. O'nun, helâl ettiği bir şeyi haram saymak, O'nun haram ettiği bir şeyi de helâl kabul etmekten ve böylece büyük bir hataya düşüp insanları da düşürmekten ve insanları, mâruf (şeriatın ve aklın kabul ettiği şey) den alıkoymaktan sakınsın. Ve ehli kıbleden hiç kimseye kâfir diyerek, kendi kâfir olmasın." 3280
Demek ki her kim ya da kimler ise, birileri, (hatta belki de birçok kimseler) çıkıp bu adamlara düpedüz kâfir demiş, onları açıkça küfürle suçlamışlardır. Nakşîbendîler de onlara böylesine sert bir cevap vermeyi kendilerince uygun bulmuşlardır.
Şu halde ortalıkta inkâr edilemeyecek bir gerçek vardır. O da -râbıtayı İslâm'a bulaştırdıkları için- onlara kâfir demeyi bile göze alabilmiş bazı kimselerin bulunduğudur.
Bu noktada özellikle şunu vurgulamak gerekir ki (çok kısa sürelerle zaman zaman sekteye uğramış olsa bile) yaklaşık 1500 yıldır, bütün kanun ve kurallarıyla sürekli olarak yaşanmış, emir ve yasakları yüzyıllarca uygulanmış olan İslâm'ın herhangi bir ayrıntısının, hâlâ bilinmez olabileceğini sananlar, yalnızca bilgisizliklerini değil, aynı zamanda, İslâm'a ve Müslümanlara karşı saygısızlıklarını da ortaya koymuş olurlar.
Hal böyle iken -sokaktaki sıradan insanlar şöyle dursun- Müslüman aydınlara, hatta İlâhîyatçılara ve âlimlere bile eğer râbıtanın ne olup olmadığına ilişkin sorular yöneltilecek olsa bu şahsiyetlerin büyük çoğunluğunun, böyle bir şeyi hayatlarında bir kez bile duymadıklarını söyleyeceklerine çok büyük ihtimal vermek lâzımdır.
Peki öyle ise eğer 1200 yıl boyunca (yani ortaya atıldığı 1800'lerin başına kadar) râbıta, Müslümanların büyük çoğunluğu tarafından öğrenilememişse, Müslümanların böylesine kutsal bir görevi (!) yapmaktan yoksun kalmış olması nasıl açıklanacaktır, ya da onların böyle bir vazifeyi, (Nakşîbendîlere göre) böyle bir farzı (bazı Nakşîbendîler, râbıtanın farz olduğunu ileri sürmüşlerdir.) yerine getirmemiş olmaktan sebep acaba kimler sorumlu tutulacak ve bu vebâl kimlere yüklenecektir?!
Nakşîbendîler, râbıtayı mutlak sûrette İslâm'a mal etmek amacıyla bu soruya bir cevap aramak yerine eğer râbıtanın hangi çukurdan çıkarılıp ortaya konduğunu samimiyetle araştıracak olurlarsa hem bu sebeple içinde bocaladıkları bir sürü sıkıntıdan kurtulacak, hem de son 150 yıldır gelişen bu fitnenin sönmesine katkıda bulunacaklardır.
Bu konuda onların fazlaca yorulmasına gerek de yoktur. Çünkü özellikle aşağıda açıklığa kavuşturulacak olan bazı noktalar, râbıtanın esasen nerelerden, hangi niyetlerle ve nasıl taşınıp ortaya getirildiğini belgesel bir şekilde kanıtlayacaktır.
3280] Ruhu'l-Furkan: 2/78
- 850 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İşte bu noktalardan birinin konusu Halid Bağdâdî'nin, Irak'dan Hindistan'a yaptığı seyahattir. Burada insan, özellikle şu sorulara cevap aramadan edememektedir:
Halid Bağdâdî, o gün için geçerli olan medrese geleneğine göre eğitimini emsallerinden çok daha iyi düzeylerde tamamladığı, ayrıca çevresinde sevilip sayıldığı halde İslâm Dünyası'nın, ilim ve kültür merkezlerinin bulunduğu Ortadoğu'yu âdetâ elinin tersiyle itercesine terk ederek, hatta vatandaşı bulunduğu Osmanlı Devleti'nin, doğu sınırlarının dışındaki kargaşa ortamı içine kendini atarak acaba neden Hindistan'a kadar gitti?
Oralara kadar gidip de bilinmedik ve keşfedilmedik neler öğrenebildi? Her gün biraz daha çöken Osmanlı Devleti'ne bu bilgilerle ne kadar faydalı olabildi? O günlerde İslâm Dünyası'nın başına örülen çoraplara, düzenlenen komplolara ne kadar engel olabildi? Onu Hindistan'da yetiştiren ve sözde "İki Kanatlı Halid" yapan (!) adam, Hind Müslümanlarından birinin bile derdine derman olamazken Bağdâdî'ye acaba ne kadar yardımcı olabildi?
Çünkü o dönemde gerek Osmanlı Devleti ile ilgili olarak, gerekse Hindistan'daki Müslümanlarla ilgili olarak kapıyı çalan bir düzine tehlikenin, göz açıp kapayıncaya kadar nasıl gelip her tarafı alt üst ettiği çok iyi bilinmektedir. Bütün bunlardan sırf İngilizlerin, düzenleyip uygulamaya koyduğu komplolar bile bir çuval dolusu belgelerle ortadadır.
Hâlbuki Halid Bağdâdî'nin, içini döktüğü ve sayfaları üzerinde ne istemişse onu açıkça dile getirdiği divanına bakıldığı zaman O'nun, sevdiği ve sevmediği her şeyi burada bulmak mümkün iken İslâm'ın ve Müslümanların gerçek düşmanları hakkında bu divanda tek kelimeye rastlanmamaktadır.
Halid, sözde Gulâm Abdullah-ı Dehlevî'nin, mânevî terbiyesini (!) almak üzere Hindistan'ın Cihânâbâd Kenti'ne varır varmaz kaleme aldığı bir kasidesinde çeşitli tehlikelerden kurtulmuş olmanın sevinciyle Allah'a şükrederken bu tehlikelerin başında “Azerbaycan Alevîleri”nin, “Anarşist Afganlılar”ın Kabil'i Peşâver'e bağlayan Hayber Geçidi'ndeki Mecûsî haydutların kötülüklerine varıncaya kadar her şeyi anlatmaktadır. Buna mukabil İngilizlerin işgali altındaki Hindistan'a, âdetâ can atarcasına girerken onların Müslümanlar aleyhinde tezgahladıkları bin bir fitneden hiç birisi hakkında tek söz bile söylememektedir.
İlginç olan, Bağdâdî'nin bu konuda yakayı ele verdiği şu ifadeleri kullanmış olmasıdır: "Turan ve Horasan halkı beni çok kınadılar. 'Eğer Müslüman isen, küfür ülkesine gitmeyi nasıl kabul ettin?' diye!" "Dediler ki: 'Delhi'de küfrün karanlığı vardır.' Ben ise içimden dedim ki: “Eğer hayat suyunu aramakta isen, karanlığa gitmeyi göze almalısın...” 3281
Şimdi bütün bu sorular ve çelişkiler ister istemez bazı karanlık ihtimalleri çağrıştırmaktadır. O da Ma'ruf el-Berzenjî'nin ve Osman Hayâî Bey'in de ileri sürdükleri gibi, Bağdâdî'nin Hindistan'a yaptığı seyahatin arkasında birtakım esrârengiz amaçların bulunmuş olması ihtimalidir. Ancak eğer varsa bu amaçların içyüzünü tamamıyla aydınlatabilecek (râbıtadan başka) herhangi bir kanıta -itiraf etmek gerekir ki- şimdiye kadar henüz rastlanmamıştır.
3281] Halid Bağdâdî Divanı, Beyit: 46, 47
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 851 -
Şu var ki râbıta, ilk kez O'nun tarafından ortaya atılmamış olsa bile râbıtaya yepyeni bir içerik kazandırmak sûretiyle birinci derecedeki amacına ya da amaçlarına bu sûretle ulaşmak istemiş olabilir! Burada çok ciddi olarak şu iki soru insanın kafasını ister istemez kurcalamaktadır:
1. Halid Bağdâdî, ölüm döşeğindeyken yazdırdığı vasiyetnâmesine acaba neden: "Zamanımda kurulmuş olan tekkelerin sayısını benden sonra çoğaltmayınız!"3282 şeklinde bir cümle koydurarak yaptıklarından âdetâ derin bir pişmanlık duyduğunu ortaya koydu?
2. Ününden sebep kıskanmış olsalar bile düşmanları neden O’nu ayrıca “yogilik”le suçladılar? Anlaşılan O'nun, durup dururken ve ortada hiç bir zorlayıcı sebep yokken, her türlü tehlikeyi göze alarak tam bir yıl boyunca en çetin şartlarda yolculuk yapmak sûretiyle Hindistan'a gitmesinde hâlâ bilinmeyen çok önemli sırlar bulunmaktadır!
Başka bir soru daha var: Diyelim ki Halid Bağdâdî, hemen bütün Nakşî rûhânîleri gibi baştan beri zaten bir iç aydınlığa ulaşmıştı (?) Peki bu ulu şahsiyet acaba neden önceki pirleri gibi “Üveysîlik” yolu ile (henüz hayatta bulunan) Hindli şeyhinin himmetinden istifade edemedi de ta oralara kadar gitmek zorunda kaldı? Ya da farz edelim ki ilk başlarda kendisi bu denli telepatik iletişimi henüz kurabilecek olgunluğa erişmemiş idiyse, onu “mânevî işaretiyle” ta Hindistan'a kadar “mıknatıs gibi çeken” pîri neden “himmet ve bereketiyle” tüm evliyâlık meziyetlerini ona ışınlayamadı? Yoksa tellerde kopukluk mu vardı?!
Ayrıca şunu da sormak gerekir: Halid'i iki kanatlı yapmak için Hindli Gulâm Abdullah, acaba uzak mesafeden dolayı mı himmetini Irak'a yollayamadı da onu, dervişlerinden Mirza Rahim Allah Big aracılığıyla yanına çağırdı; yoksa bunun başka bir nedeni mi vardı? Doğrusu Nakşîbendîlerin bu çelişkiyi nasıl açıklayacaklarını merak etmemek elde değil!
Sonuç olarak şunu söylemek gerekir: Bu seyahatin arka planındaki asıl önemli gerçekler belki ebediyete kadar gizli kalabilir; Müslümanlar da Bağdâdî hakkında bir önyargının sorumluluğu altına girmek istemez olabilirler. Fakat o dönemde haçlı dünyasının, İslâm âlemini perişan etmeye yönelik sinsi faâliyetlerinde onun, sırf bu râbıta fitnesi ile bir figüran olarak çok daha tehlikeli amaçlar için kullanılmış olabileceği kuşkusu daima zihinleri kurcalayacaktır! Unutmamak gerekir ki İslâm'ı paramparça etmek için sahnelenen Kadıyânîlik ve Bahâîlik komplolarının senaryoları da yine oralarda ve benzer yollarla hazırlanmıştır! Onun için eğer Nakşîbendîler, Kadyânîliğin ve Bahâiliğin ne olduğunu anlayabilecek kültür ve bilgiye sahip bulunsalardı, mutlaka kendi tarîkatlarının nasıl oluştuğunu ve Bağdâdî gibi öncülerinin kişiliğini araştıracak, bu sâyede gerçeklerin büyük bir kısmını öğrenme olanağını bulacaklardı.
Nakşîliğe temel bir kural olarak yerleştirilmiş bulunan râbıtanın kaynağına gelince, esasen bu konuya ışık tutan ipuçları ve aydınlatıcı bilgiler çok önemlidir. Bunlar ortaya konmadan râbıtanın çürütülmesi kolay değildir.
Nitekim râbıtayı kestirme yoldan reddetmek, Nakşîbendîlikle ilişkisi olmayan
3282] Bk. Muhammed Muti' el-Hâfız-Nizâr Abaza, Ulemâ'u Demashk va A'yânuha 1/334
- 852 -
KUR’AN KAVRAMLARI
duygusal mizaca sahip Müslümanımsı “dindarlar” üzerinde bile çoğu kez iknâ edici bir etki uyandırmamaktadır. Kaldı ki bu tarîkatın atmosferini soluyarak, rûhânilerinin telkinleriyle yıllarca şartlanarak, dış dekorundan etkilenerek yaşamlarının büyük bölümünü bu şekilde geçirmiş fanatik mürîd ve dervişlere “Râbıtanın esin kaynağı Budizm’dir.” diye kestirip atmak, onların iç dünyasında büyük depresyonlara, hatta beklenenin üstünde şiddetli tepkilere yol açabilir. Çünkü onlar şeyhlerinin yanılmazlığına kesin şekilde inanmaktadırlar! Tarîkat rûhânîlerinden birinin adı anıldığında ona "Kaddesellahu sirrehû" diye yaptıkları lâhûtî duâ şekli bile onların, pirlerini nasıl tanrılaştırdıklarını açıkça kanıtlamaktadır. 3283
("Kaddesellahu Sırrehû": Bütün tarîkat bağlılarının, kendi uluları için kullandığı özel ve yüceltici bir duâ şeklidir. Ayrıca “Kaddesellahu Sırrehu’l Azîz” ve “Kaddesellahu Rûhahû” şeklinde de duâ ederler.
Bu duânın kaynağı Hıristiyanlıktır. Çünkü Rûhânî kişilik Hıristiyanlıkta vardır ve onlara göre rûhânîler kutsal kişilerdir. Hıristiyanlıkta, -sözde- günahlardan münezzeh sayılan velîlere, özel bir sıfat verilir. Bunlara, Hıristiyan Araplar “Kıddîs” derler. Bu sözcük: “Mukaddes şahsiyet” demektir. Nitekim Papa’dan söz ettikleri zaman O’nu, “Kadâse'tul-Bâba” şeklinde özel bir unvanla anarlar ki bu, Mukaddes Papa Hazretleri demektir. Batı dillerinde bunun karşılığı “Saint=sen” ve “San”dır. Saint Benoit (Sen Benua) ve San Marco (San Marko) gibi...
“Kaddesellahu Sirrahû” duâsının anlamına gelince “Allah onun sırrını takdîs etsin” demektir. Bu duâ şeklinden öyle anlaşılıyor ki tarîkat bağlıları, büyükleri hakkında şöyle düşünmektedirler: "Onlar, (yani evliyâlar), artık Allah'ın rahmetine muhtaç değildirler. Ancak O'nun iltifat ve övgüsüne muhataptırlar."
Bu ilgiyle açıklanması gereken üç önemli nokta vardır:
Birincisi şudur: Peygamberler (aleyhimusselâm) hazerâtı da dâhil, herkes ve her şey, istisnâsız Allah Teâlâ'nın rahmetine muhtaçtır. Hiç kimse O'nun merhametinden müstağnî değildir.
İkincisi: İslâm'da mü’min kişinin duâsı Kur’ân ve sünnetten rûhunu almalıdır. Bu her iki yüce kaynakta da “Kaddesellahu Sırrahû” gibi bir duâ şekline rastlamak mümkün değildir. Ne Hz. Peygamber (s.a.s.), ne ashâbından biri, ne de tabiîn hazerâtından hiç kimse, mü’minleri böyle bir duâ ile anmamıştır. Bilakis ümmetin bu büyükleri birbirlerine şu ifadelerle duâ etmişlerdir:
“Rahimekellah; rahimekillâh”: Allah sana rahmet eylesin.
“Yerhamukellah; yerhamukillâh”: Allah sana rahmet eylesin.
“Rahimehullah - Rahimehallah-...” : Allah ona rahmet eylesin.
“Rahmetullahi Aleyhi; Aleyha...”: Allah'ın rahmeti onun üzerine olsun.
“Radiyallahu Anhu –Anha – Anhuma – Anhum -...”: Allah ondan (onlardan…) râzı olsun, vs.
Üçüncüsü: “Tenzîh” ve “Takdîs” edilmeye gelince, bu ancak Allah Teâlâ'ya yaraşır. Nitekim meleklerin: “... Biz Seni, överek tüm eksikliklerden tenzîh ediyor ve
3283] Hasan Lûtfi Şuşud, İslâm Tasavvufunda Menâkıb-ı Evliyâ s.163 İstanbul-1958
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 853 -
Seni takdîs ediyoruz.” şeklinde Yüce Allah'a cevap verdiklerini Kur’ân-ı Kerîm kaydetmektedir. 3284
Dolayısıyla yukarıda söylendiği şekilde yapılacak fevrî açıklamalar, Yüce Kur'ân'ın öngördüğü hikmete de aykırıdır. Çünkü tarîkat bağlısı olan insan, mistisizmin derûnî etkilerini, gönül dünyasının derinliklerinde büyük bir coşku ile yaşar. Bu bakımdan onu, önyargılarından arındırmak; engin duygularındansoyutlamak; dalgaları arasında yüzdüğü hayâl âleminden onu kurtarmayı göze almak ve aklın isâbetli kılavuzluğunda onu Kur'ân'ın aydınlık ortamına çekmeye çalışmak, dünyanın belki de en zor işidir.
Sebebine gelince, hemen bütün tarîkatlarda ve özellikle Nakşîbendîlikte öyle abartılı bir evliyâcılık mitolojisi vardır ki zaten her mürîd şeyhini en büyük evliyâlardan sayar. Nitekim tarîkatın gizli öğretilerinde evliyâ peygamberlerden daha üstündür. Nakşîbendî şeyhleri arasında çok az kişi bu sırrı ağzından kaçırmıştır. Bunlardan biri de Hasan Lûtfi Şuşud’dur. Bu şahıs aynen diyor ki: "Velâyet, fenâya varmış kimsenin hâlidir. Nübuvvet mertebesinden uludur. Bazı enbiyâ hazerâtı velâyete de sâhib olmuşlardır. Lâkin her velîde nübuvvet-i tarifiyye veya tebliğiyye mevcûd olagelmiştir." 3285
Bu belgesel ifâde ile çarpıcı bir şekilde kanıtlandığı üzere her tarikat şeyhine, (İnsanüstü güçlere sahip) velî diye inanılan ve onu peygamberlerden üstün tutan; hatta -tabir caizse- onu fizik bir ilâh olarak kabul eden zihniyet ve inanışa sıkı sıkıya bağlı kimseyi, eğer gerekli ortam ve şartların oluşmasından önce râbıtanın içyüzü hakkında aydınlatmaya kalkışırsanız bu, bir bakıma tanrılaştırılmış tarîkat şeyhini, can fedâ mürîdinin yüzüne karşı ya düpedüz yalancı bir sahtekâr, ya da kapkara bir câhil diye nitelemek sûretiyle onun bütün dünyasını alt üst etmek anlamına gelecektir ki böyle bir davranışın ne gibi sonuçlar getireceğini tahmin etmek güç değildir.
Nakşîliğin tılsımlı ekseni ve ağırlık merkezi sayılan râbıtanın esin kaynağını araştırırken onun olgunlaşma süreci içinde tarikatı, Hind mistisizminin, İslâm'a uyarlanmış şekliyle yaşayan rûhânîlerdeki hayat tarzına önce bakmakta yarar vardır. Bunların başında hiç kuşkusuz Gulâm Abdullah-ı Dehlevî gelmektedir ki Halid Bağdâdî'yi işte bu kişi yetiştirmiştir.
Ünlü Nakşî Şeyhi Kasım Kufralı, bizzat kendisinin de halkalarından biri olduğu bu tarîkatın pirlerinden Gulâm Abdullah'ı, yukarıda işaret edilen yaşam tarzı içinde aynen şu sözlerle anlatmaktadır: "Hind muhitinde, zâhidlerde daima görülen sahralarda gezme, et yememe ve türlü işkenceler dolu bir riyazât hayatı geçirme gibi haller bu zatın da günlük hayatını işgal ediyordu." 3286
Kufralı’nın, bu şahsı yetiştiren Mirza Mazhar Cân-ı Cânân hakkında söylediği sözler de yukarıdaki ifadeye çok benzemektedir. Görüldüğü üzere böyle bir yaşam biçimi ne Hz. Muhammed’in (s.a.s.), ne de sahâbîlerinden herhangi birinin yaşam tarzına benzemektedir. Doğrusunu söylemek gerekirse Hindli spiritüalist Budha Guatama ancak bu şekilde yaşamıştır.
3284] 2/Bakara, 30). (Kutsallık kavramı hakkında fazla bilgi için Bk. Ferit Aydın, İslâm'da İnanç Sistemi, s. 28-31 Kahraman Yayınları istanbul-1995
3285] Hasan Lûtfi Şuşud, İslâm Tasavvufunda Menâkıb-ı Evliyâ s.163 İstanbul-1958
3286] Kasım Kufralı, Nakşîbendîliğin Kuruluş ve Yayılışı s. 93 Türkiyat Enstitüsü No. 337 İst.
- 854 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Dolayısıyla râbıtaya son şeklini veren Bağdâdî'nin Hindistan'a giderek, Budha'yı örnek almış olan böyle bir insanın denetiminde bir yıl egzersiz yapması, râbıtanın kaynağı hakkında insanı ilk kuşkulandıran bir ipucu oluşturmaktadır.
Halid Bağdâdî'nin divanına şöyle bir göz gezdirmekle onun ne kadar duygusal bir kişiliğe sahip bulunduğu hakkında yeterli bir izlenim edinmek mümkündür. Bu nedenle onun şöhretinden yararlanan şeyhler bu divanı daima mürîdlerinden gizlerler. Rabbânî'nin karmaşık ve pek anlaşılamayan mektuplarını hemen her münasebette ortaya koydukları halde Bağdâdî'nin açık seçik divanından onlara bir tek mısraı bile okuyup açıklamazlar. Hatta bu divanın gündeme getirilmesi ihtimallerine karşı son derece kıvrak davranır, dikkatleri dağıtırlar. Sebebine gelince, tipik Nakşî mürîdlerinin, zihninde imparatorlardan çok daha heybetli, peygamberlerden daha kutsal bir kişilik içinde canlanan ve böylece anımsanması gereken Bağdâdî gibi bir tarîkat mürşidine âit divanda aşktan, meşkten söz edildiği anlaşılırsa bu, onun zincirine bağlı bir halkadan ibaret olan şeyhin, kendi mürîdleri nazarında basitleşerek onlar üzerindeki otoritesini kaybetmesi demektir.
İşte buna benzer birtakım spekülasyonların arkasında gerçek yanları gizli tutulmaya çalışılan Bağdâdî'nin bu kişiliği, râbıtanın kaynağını arayan insan için yine çok önemli bir ipucu oluşturmaktadır.
Aslında Bağdâdî'nin yogadan, nasıl olmuş da bir râbıta yaratmış olabildiği meselesini tam mânâsıyla aydınlatabilmek için önce Budizm'i, ondan sonra da yogayı çok iyi incelemek gerekir. Çünkü şurası açık bir gerçektir ki Nakşîbendî şeyhlerinin çoğu ilim ve kültürden yoksundurlar. Onlardaki bilgi fukaralığı eskiden beri bilinmektedir. Bu nedenledir ki bir Nakşî cemaati arasında şeyhin çevresini oluşturan câhil kalabalıkları, ona yakın olan üst düzey bir klik yönetir ve yönlendirir. Doğrusunu söylemek gerekirse şeyhin bizzat kendisi de yine bu kurnaz bendegân takımı tarafından yönetilir ve yönlendirilir. Kasım Kufralı gibi eşine çok ender rastlanabilecek şahsiyetler hâriç, bu şeyhler hayat ve kâinât gerçeklerinden o kadar habersiz, o kadar çok karanlık bir dünyada yaşamaktadırlar ki kendi tarîkatlarının geçmişi hakkında bile efsanelerden öte bir malumat sahibi değildirler.
Onun için Nakşîbendî Tarîkatı'nın, yakın geçmişinden bir kesitin gerçeklerini bile onlara anlatmak ve çeşitli din ve felsefelerden, birtakım inanış biçimlerinin bu tarîkata sızmış bulunduğuna ilişkin onları kısa yoldan iknâ etmek ne yazık ki mümkün değildir.
Bu nedenle önce Budizm'i, ondan sonra da yogayı bir nebze tanıtmakta ve yoga ile râbıta arasındaki benzerlikleri gözler önüne sermekte sadece yarar değil, -gerçeklerin daha net ve rahat bir şekilde ortaya çıkması bakımından- zorunluluk vardır.
Bu ilgi ile şuna büyük bir ihtimal vermek gerekir ki, yaklaşık 170 yıl önce Bağdâdî'yi açık bir şekilde yogacılıkla suçlayan Ma'ruf el-Berzenjî, eğer Budizm ve yoga hakkında geniş bir bilgiye sahip olsaydı Bağdâdî'nin savunucuları karşısında pes etmeyecek ve O'ndan özür dilemek gibi bir durumda kalmayacaktı.
Çünkü Bağdâdî hakkında: "O, Hindistan'a gitti, sihirbaz yogacılardan ders
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 855 -
aldı ve İngiliz Hıristiyanlardan bir din öğrendi. (...)" 3287 diyebilecek kadar az çok bazı gizli şeyleri sezebilmiş olduğu anlaşılan el-Berzenjî, eğer bu konuda geniş bir bilgiye sahip olmuş bulunsaydı râbıta ile yoga arasındaki inanılmaz benzerlikleri derhal saptayabilecek ve sonuç ne olursa olsun, (ilim kisvesini taşıyan bir şahsiyet olarak) İslâm'ın tahrip edilmesine karşı asla susmak ve teslim olmak zorunda kalmayacak, aksine direnişini sürdürecekti.
Dolayısıyla Berzencî örneği, o dönemde yaşayan ve büyük çoğunluğu, Nakşîbendîlerin tuzağına düşen mollaların, kültürel durumunu açıkça yansıtmaktadır. Çünkü birer İslâm âlimi ve evliyâ diye sonraki kuşaklara tanıtılan bu adamlar da eğer Berzenjî gibi yoga hakkında (veya daha kapsamlı bir ifade ile) İslâm'ın dışındaki diğer din ve felsefeler hakkında yeterli bilgilerden yoksun olmasalardı Budizm'i İslâm'a uyarlamaya çalışan Nakşîbendîlere âlet olmayacaklardı.
Şu halde madem ki başta tarîkatçılar olmak üzere râbıtanın asıl kaynağı hakkında çoğunluk hemen hemen bir şey bilmemektedir, öyle ise meseleyi kökünden ele almak gerekir. Yani önce Budizm'in, keza onun disiplinlerinden biri olan yoganın ve meditasyonun ne olduğunu çok iyi öğrenmek icap eder.
Bu konudaki tarihî bilgiler eşelendiğinde Budizm'in ana yurdu olan Hindistan'ın, âdetâ başlı başına bir âlem olduğu görülür. Ilıman muson ikliminin egemen olduğu yağmurlu, kesif ormanlarla kaplı, uçsuz bucaksız yemyeşil ovalarıyla, bitek ve bereketli topraklarıyla, kalabalık şehirleriyle, efsanevi mimarisiyle son derece ilginç ve insan psikolojisini derinden etkileyen bu coğrafyaya, tarihöncesi devirlerden başlamak üzere yüzyıllar boyu, çeşitli ırklar, ya saldırarak, ya da usul usul göç ederek gelip yerleşmişlerdir. Mundallar'dan, Santallar'a, Bhiller'den Gondlar'a, zenci Darvitler'den, Hind Ârîleri'ne ve Melanezya Irkı'na kadar çeşitli insan toplulukları önce gelip buraları şenlendirmiş, arkalarında derin izler bırakmışlardır. Bu bakımdan Hindistan, epeyce farklı bir antropolojiye sahiptir.
Bu topraklara sonraları akın eden Persler'in, Moğollar'ın, Afganlar'ın, hatta Helenler’in ve Anadolu kökenli milletlerin, zaman içinde Hind potasında eridikleri de bir gerçektir. Dolayısıyla Hindistan, sosyal mozaik bakımından o kadar renkli, o kadar kozmopolit bir ülkedir ki tarih boyunca bu niteliğe sahip bulunmuş başka bir yer, hemen hemen yoktur.
Hayranlık uyandıran müziği, göz alıcı sanatları, rengârenk giysiler ve takılar içindeki allı pullu kadınları ve bin bir türlü âdetleriyle; büyücülerin, üfürükçülerin, falcıların, medyumların, Hint fakirlerinin, dilenci râhiplerin gösteri kıyâmeti içinde cirit attığı cadde ve meydanlarıyla; Yoginlerin rüyalar âleminde uçarcasına tefekküre daldıkları parklarıyla başlı başına birer dünya olan Hind şehirleri son derece büyüleyicidir.
Hindistan'ın ilginç yanları sadece bunlarla da sınırlı değildir. Bilakis buraya tarih boyunca gelip yerleşmiş olan milletler, insanın hayâl sınırlarını zorlayan o kadar çok din, felsefe, düşünce ve inanış biçimi türetmişlerdir ki bunları, ayrıntılarıyla yazıya dökmek, ilim adamlarını ve araştırmacıları yıllarca uğraştırmıştır.
3287] Bk. Muhammed Muti' el-Hâfız-Nizâr Abaza, Ulemâ'u Demashk va A'yânuha 1/304
- 856 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Budizm
İşte bunların başında Budizm gelmektedir. Budizm, M.Ö. VI. yüzyılda Pers İmparatoru Dârâ'nın yönetimi sırasında Sakyamuni adında bir rûhânî tarafından yeni bir dinsel anlayış olarak ortaya kondu.
Bir diğer adının da Siddharta Guatama olduğu söylenen ve genelde Budha diye literatüre geçen bu kişinin, pek kesin olmamakla beraber M. Ö. 563 yılında Kapilavastu'da doğduğu ve 482 yılında 81 yaşındayken Kuşinaga'ra yakınlarında öldüğü sanılmaktadır.
Uzakdoğu'da ve özellikle Hindistan'da yüz milyonlarca insan tarafından ermiş ve kutsal bir bilge olarak kendisine inanılan ve öğretilerine bağlılık gösterilen bu şahsiyetin kurduğu dine âit metinler onun ölümünden sonra düzenlenmiştir.
Budizm'in çeşitli kültleri, dogmaları, ülkelere ve bölgelere göre farklı uygulama şekilleri, egzotik törenleri, karmaşık öğretileri, türlü türlü tapınma biçimleri ve kalabalık sembolleri vardır. Acının, aslında yaşamın bölünmez bir parçası olduğu, dolayısıyla acıdan kurtulmanın ya da onu yenmenin, kişiliği, aklı ve ahlâkı arındırmakla ancak gerçekleşebileceği şeklinde Budizm, temel bir doktrine sahiptir. Bu doğrultuda yapılan uygulamalar, genellikle gönül dünyasında yaşanır ve salt düşünce yoluyla olgunlaşmayı öğütler. İslâm'ın, İlâhî vahye dayanan; temelde evrensel; dünya hayatı bakımından ise hem kişiye, hem de topluma hitap eden sosyal bir din ve hayat düzeni olmasına karşın, Budizm, insan tarafından düzenlenmiş; sosyal ve toplumsal yaşamdan çok, birinci derecede kişisel yaşamı yönlendiren içsel bir terbiye sistemidir.
Onun için İslâm'la bu açıdan karşılaştırıldığı zaman ikisi arasında büyük bir uçurumun varlığı hemen sezinlenir. Dolayısıyladır ki Budizm'den oldukça etkilenmiş olan Nakşîbendî Tarîkatı'nın da esas itibariyle konusu toplum ve hayat değil, kişinin iç dünyasıdır; râbıta gibi -Budizm'den mülhem- "âdâb ve erkân"la onu şeyhe bağlayarak kendi ölçüleri içinde disipline eder.
Budizm'in rûhânî eğitiminde kişinin, belli kurallara uyarak inanışları sindirebilmesinin yolu, aynen Sakyamuni'nin yaptığı gibi uzun uzun düşünmek ve çile çekmektir. Bu ilgiyle hemen belirtmek gerekir ki, bir Nakşî tekkesinde şeyhleri ile birlikte topluca sessiz sedasız oturan kalabalığın, içinde bulunduğu rûhânî atmosfer ile tefekkür halindeki Budist bir topluluk arasında bulunan tıpatıp benzerliği görüp şaşmamak mümkün değildir. Bu her iki manzara da, bir İslâm âliminin sohbetinde bulunan cıvıl cıvıl Müslümanların yansıttığı tabloya kesinlikle benzemez.
Budizm'in temelini “meditasyon” oluşturmaktadır. Meditasyon ise, belli kurallara bağlı ve bilinçli bir düşünme ve davranma biçimidir. Meditasyon (Méditation) deyimi esasen Avrupa kaynaklıdır. Latince “meditatio” kökünden gelmektedir. Soyut bir sözlük anlam olarak düşünmek demek ise de, İngilizcedeki “thinking”, ya da Fransızca'daki “penser” ve “réfléchir”den farklıdır. Meditasyon, esas itibariyle, Bir hedefi gerçekleştirmek üzere belli bir süje üzerinde bilinçle ve derinden düşünmek anlamına gelir.
Aslında bu kavramla ifade edilmek istenen şeyin Budizm'deki orijinal adı
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 857 -
"yoga"dır. "Yoga" terimi ise Sanskritçidir ve Arapça’daki tam karşılığı “râbıta”dır. Bu noktada, Nakşîlikteki râbıtanın ilham kaynağı hakkında böylece ilk kez doğrudan bir işaret almış bulunuyoruz! Fakat acele etmemekte yarar vardır. Çünkü râbıtayı her bakımdan meditasyonla karşılaştırabilmemiz için önce yogayı çok iyi tanımamız gerekir.
Evet Kur'ânî bir kavram olan tefekkürden yola çıkılarak, İslâm'a âit anlamlarla karakterize edilen ve Nakşîliğe bir ibâdet biçimi olarak yerleştirilmiş bulunan râbıtanın, yoga üzerinde temellendirildiğine dair peşin ve kesin bir hüküm vermeden önce yoga hakkında kendimize üç soru yönelterek bunları cevaplandırmalıyız. Bu soruları yanıtlamaya çalışırken her defasında yogayı râbıta ile karşılaştırmayı da unutmamalıyız ki aralarında eğer baştan sona kadar tıpatıp benzerlikler bulursak bütün bunların rastlantıyla açıklanabilir olup olmadığını aklımıza ve vicdanımıza bir kez daha soralım.
Şimdi kendimize bu konuda yönelteceğimiz sorulara gelelim:
Yoga nedir?: Önce mûteber ve kapsamlı bir İngilizce-Arapça kâmûs olan el-Mevrid adlı lügatta, “yoga” maddesine bir göz atalım. Bu lügat, yogayı aynen şöyle tanımlamaktadır: "Yoga: Ruhu, Zât-ı İlâhîye ile birleştirme amacına yönelik bir nefis terbiyesi ve tefekkürden ibaret bir dinsel Hind felsefesidir."
Bu târife bakıp yogayı, tarîkattaki icrâ şekli ve maksadı bakımından râbıta ile karşılaştıracak olursak onun esas itibariyle bir çeşit yoga ya da yoganın İslâm'a uyarlanmaya çalışılmış özel bir şekli olduğunu anlamakta asla gecikmeyiz. Nitekim yoganın mahiyeti, ayrıntılı bir şekilde meydana konarak râbıta ile karşılaştırıldığında bu konudaki bütün tereddütler ortadan kalkmaktadır. Örneğin bu meseleyi, kendilerine bir ihtisas alanı olarak seçmiş bulunan oryantalist J. Tandrio ve ruhbilimci B. Real, ortaklaşa kaleme aldıkları The Yoga adlı eserde bu meditasyon sistemini şu ifadelerle açıklamaktadırlar: "Yoga: İnsanın, doğal olarak irâdeye dayalı ve sinirler üzerinde egemenlik kurmak sûretiyle bilinçaltı şekilde vücuduna görevler yüklemek için yaptığı bedensel, ruhsal ve düşünsel alıştırmalardır ki bu sâyede onun ruhu, kâinat olaylarını idare eden Yüce Rabb'in rûhu ile bütünleşmiş olur." 3288
Yukarıdaki her iki tanıma da iyice dikkat edilecek olursa yogadaki temel hedefin, (hâşâ!) Allah ile birleşme ideâli şeklinde ortaya çıktığı görülür. Burada, yeri gelmişken hemen kaydedelim ki, râbıtanın da hedefi bundan başka bir şey değildir. Nitekim bakınız Ruhu’l-Furkan adlı kitabın yazarları da râbıta konusuna ayırdıkları bölümde İsmet Garibullah'dan naklettikleri bir beytin açıklamasını yaparlarken kullandıkları ilginç bir ifade ile yogadaki amaçların aynısını şu şekilde açıklamaktadırlar: "Aziz kardeşim, senin şeyhin Zât-ı Pâk-i Sübhâniye'de fânî olmuşsa sen de ona râbıta etmen sâyesinde Zât-ı Pâk-i Sübhâniye'de fânî olursun." 3289
"Zât-ı Pâk-i Sübhâniye'de fânî olmak"(?) tâbirine gelince tarîkatçıların ihtiyatla kullanmaya özen gösterdikleri örtülü bir söylemdir bu... Bu söylemin altında yatan gerçeği daha net bir şekilde ortaya koymaktan çekinir ve -Allah'ın âyetlerini nasıl ki bâtınî yöntemlerle te'vil etmeye çalışıyor iseler- onu da zaman
3288] El Yoga, J. Tandrio ve B. Ral, s. 11 Mektebe'tul-Maarif, Beyrut-Lübnan 1988
3289] Ruhu'l-Furkan: 2/ 82, 83
- 858 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve zemine göre çeşitli şaşırtıcı ifadelerle yorumlarlar.
Bundan asıl amaçları: Râbıta gibi transandantal bir sistemle “vecd” halini yaşayarak, (yani, mistik bir kendinden geçme zevkini tadarak) sözde, Allah'ın yüce zât'ı ile birleşip O'nunla (hâşâ!) yek vücûd hale gelmektir. Bunun canlı bir kanıtını yine Ruhu’l-Furkan adlı kitaptan izleyelim.
Deniliyor ki: "Mevlâ'nın fazl-u keremiyle mâsiva (Allah-u Tealâ'nın dışındaki her şey) sâlikin nazarından tamamen kalkıp, Allah'dan gayriyi (yabancıları) görmekten isim ve resim kalmayınca, muhakkak fenâ fillâh (Allah-u Tealâ'da eriyip gitmek) tabir edilen devlet hâsıl olmuş ve tarîkat hâli sona ermiş olur. Ve böylece seyr-i ilallah (Mevlâ'ya doğru olan mânevî yürüyüş) tamamlanmış olur." 3290
İşte nasıl ki Hindular “nirvana”ya, (yani henüz bu dünyada iken sonsuz mutluluğa) ermek için yoga yapmayı bir vesîle ve tapınma biçimi olarak gerekli görüyorlarsa, aynı şekilde Nakşîbendîler de “fenâ fillâh” olup (yani, kendi tabirleriyle hâşâ!) “Allah-u Teâlâ'da eriyip gitmek” için râbıta yapmayı vesîle olarak kaçınılmaz bir görev sayıyorlar. Ancak çeşitli anlatım spekülasyonlarıyla temel amaçlarını gizleyerek onu bu kadar açık bir şekilde ortaya koymazlar. Böylece râbıtanın aslını, câhil mürîd takımının keşfedemeyeceği bir sürü kelime oyunları içinde hem gizli tutmayı, hem de onu İslâmî bir görünüm içinde bu insanlara sunmayı başarabiliyorlar!
Yoganın asıl kaynağı, Hindli bir Budist râhip olan Patanjali'nin yazdığı Sutralar’dır. “Sutra” kelimesi Sanskritçedir ve sözlük anlamı olarak “dizgin” demektir. Fakat terim olarak -kutsal kitapların her cümlesine isim diye verilen- Arapça’daki “âyet” sözcüğü ile tercüme edilebilir. Böylece “sutralar”, “âyetler” anlamına gelmektedir.
Bunlar, Budha Dini'nin, temel dogmalarını oluşturmaktadır ve sekiz kuraldan ibarettir. Birincisi, ahlâkî yasalardır. İkincisi, inançları konu edinir. Üçüncüsü, ibâdetin yapılışı sırasındaki duruş şeklini açıklar. Dördüncüsü, solunumun kontrolüne. Beşincisi, zihinsel hazırlığa, (yani, dikkatin toparlanmasına), Altıncısı, dinginlik hâline (yani, konsantrasyona); yedincisi, dikkatin belli bir nokta üzerinde yoğunlaştırılmasına; sekizincisi ise, maddî varlığın (egonun) ötesindeki öz benliği yakalamaya (“vecd” haline, yani “nirvana” ya) ilişkindir. Nirvana’nın tarikat terminolojisindeki tam karşılığı ise “fenâ fillâh”tır.
İşte özet bir açıklama ile yoga budur.
Yogayı, râbıta ile -sadece tanımlama açısından- karşılaştırdığımız zaman, şu ortak noktaları çok rahat bir şekilde tesbit edebiliyoruz:
a) Râbıtada da, (vird çekme sırasında) yogada olduğu gibi, solunumun kontrol altına alınması vardır.
b) Râbıtada da, (yogadaki lotus oturuşundan alınan ilhamla) belli bir oturuş biçimi vardır. (Buna, “ters teverruk oturuşu” denir.)
c) Râbıtada da, (yogada olduğu gibi) dikkatin belli bir nokta üzerinde yoğunlaştırılması vardır.
3290] A.g.e., s. 63
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 859 -
d) Sonuç olarak râbıta da aynen yoga gibi zihinsel, fiziksel ve mistik bir uygulama biçimidir.
Böylece râbıtanın, bir anlamda yogadan farklı bir şey olmadığını, kesin bir şekilde kavramış bulunuyoruz.
Gelelim ikinci soruya: Yoga, hangi düşüncenin, hangi din ve felsefenin ya da hangi inanış biçiminin ürünüdür? Bu inanışın Nakşîbendîlik üzerindeki etkileri nasıl yansımaktadır?
Yoga, hiç kuşkusuz, Hinduizm'in mistik felsefelerinden doğmuş bir meditasyon sistemidir. Hinduizm ise, (adından da anlaşıldığı üzere) Hindli insana özgü sınırsız hayâllerin çeşitli ürünleri olarak asırlarca değil, belki binlerce yıl birbirini izleyen egzotik düşüncelerden, dramatik olaylardan, nostaljik özlemlerden ve sonsuzluğu yakalamaya dayalı içsel arayışlardan oluşan mistik birikimlerdir.
Vedacılığın bir evrimi olarak ortaya çıkan Brahmanizm'den, Budizm'e ve Patanjalizm'e dek, sayılamayacak kadar bitmez tükenmez efsânelerden, destanlardan, felsefelerden, âyin ve tapınma şekillerinden, büyülerden, ritüellerden ve sembollerden oluşan bu birikim, onlarca yüzyıldır ki Hindli insanın zihnini, psikolojisini ve gönül dünyasını olduğu kadar sosyal yaşamını da etkilemekte ve yönlendirmektedir.
Bu kadar kalabalık bir düşünce ve inanç cümbüşünden meydana gelen Budist felsefe ile tasavvuf (ve onun bir ürünü olan Nakşîbendî Tarîkatı) arasındaki önemli ortak noktalar şu şekilde sıralanabilir:
a) Budizm'deki çok tanrıcılığın temelinde, Allah'ın birliği inancına ilişkin işaretler sezilmektedir. Eski tevhid dinlerinin silik bir izi olarak da bunun devam etmiş olabileceği ihtimali vardır. Bu inanış, “panteizm” şeklinde ortaya çıkmaktadır.
Panteizm: Tek olan yaratıcı gücü, kâinâtın ebedî rûhu olarak kabul etmek gibi bir inanış biçimidir. Buna göre söz konusu güç, hem fizik, hem de metafizik tüm varlıkları kapsar ve onların her zerresinde vardır.
Bu görüşün tasavvuf terminolojisindeki adı “vahdet-i vücûd”dur. Dolayısıyla belirtmek gerekir ki Muhiddîn-i Arabî, Celâluddîn-i Rûmî, Ferîduddîn-i Attâr, Ömer Hayyâm ve Yunus Emre gibi tasavvufçular da bu kanâate sahiptirler.
Bazı kimseler, büyük ihtimalle bu ünlü kişilerin, yüzyıllardır Müslümanımsı topluma mal olmuş bulunmalarını -belki de önemli bir ölçü kabul ederek- onları, Müslümanlar tarafından yöneltilen panteist suçlamasına karşı savunmak amacıyla büyük çaba harcamışlardır. Örneğin bunlardan biri, “panteizm”le “vahdet-i vücûd” arasında çok büyük farklar bulunduğunu ileri sürmüş ve bu farkları dokuz maddeye kadar çıkarmak gibi olağanüstü bir gayret sarf etmiştir.
Ne var ki bu şahısları İslâm divânında savunmak ve âlimlerce onlara vurulmuş damgayı silmek için ortaya konan bu açıklama ve gayretlerin iknâ edici olup olmadığı tartışma konusudur.
b) Budizm'de, (Avrupa laikliği lehinde propaganda konusu yapılan) tarafsızlığa benzer bir eğilim ağır basmaktadır. Ancak laikliğin, henüz tanımlanamamış; aynı zamanda din ve vicdan özgürlüğü demek olduğu kanıtlanamamış olmasına
- 860 -
KUR’AN KAVRAMLARI
karşın, Budizm'de (tarafsızlığın değil), hoşgörünün, bir dereceye kadar geçerli olduğunu söylemek mümkündür.
Budizm'den oldukça etkilenmiş olan Nakşîbendî Tarîkatı'nda da genelde şirk dinlerine karşı bir hoşgörü vardır. Öyle ki bu eğilim, tevhid konusunda titiz olan “Bağımsız Müslümanlar”a ve “Selefîler”e karşı Nakşîbendîlerde belirgin bir sertliğe neden olmuştur. Yüz elli yılı geçkin bir zamandır bütün şiddetiyle süren Nakşîbendî-Vahhâbî kavgası bu gerçeğin en büyük kanıtıdır. Oysa Nakşîbendîler, (bu tarîkatın en büyük faaliyet alanı olan Türkiye'de) kökten putçularla çok iyi geçinmektedirler. Aralarındaki buzlar, özellikle 1950'lerden sonra tamamen erimiştir.
Sonuç olarak denebilir ki: Çok canlı özellikler içinde Nakşîbendîliğe, râbıta adı altında yansımış olan yoga, bu tarîkatın, önemli noktalarda paralellik gösterdiği Budizm'in transandantal sistemidir. Bu ilgiyle belirtmek gerekir ki, her ne kadar Maharishi Mahesh gibi çağdaş yoga teorisyenleri tarafından ileri sürüldüğü üzere bu meditasyon şeklinin, tamamen seküler bir anlam taşıdığı ve “İnsana üstün bir fiziksel, ruhsal dinlenme ve rahatlama verdiği” yolunda yoğun propagandalar yapılıyor ise de yukarıda J. Tandrio ve B. Real'dan yapılan alıntılardan da açıkça anlaşıldığı üzere yoga, gerçek anlamda Budist bir ibâdet ve âyin biçimidir.
Cevaplandırılmasıyla râbıtanın esin kaynağını belki de en çok aydınlatabilecek olan üçüncü bir soru ise şudur: Yoganın uygulanış şekli nasıldır? Çünkü bu soruya verilecek cevapla, yoga meditasyonunun, râbıta ile olan o kadar benzer yanları ortaya çıkmaktadır ki karşılaştırıldıklarında bu iki şeyden birinin -mutlak sûrette- diğerinden alındığına ilişkin, mantıklı bir insanın artık hiç bir kuşku içinde kalmayacağı akla gelmektedir. Peki nedir bu benzer noktalar ?
Bakınız, Sir James Bolevard, “Meditasyon Tekniği” başlığı altında, tıpkı Nakşîbendî râbıtasını anlatırcasına yoganın uygulanış şartlarını nasıl sıralamaktadır:
"Meditasyonu hayata geçirebilmeniz için bir kaç temel koşul vardır.
1- Rahat, dik ve elden geldiğince dengeli bir oturma biçimi.
2- Düzenli ve heyecansız bir solunum.
3- Konsantre olacağınız bir nesne.
4- Ruhsal ve fiziksel dinginlik.
5- Ses, hareket ve ışık gibi sizi rahatsız edebilecek şeylerden uzak bir yer." 3291
Dilerseniz şimdi de, son dönem Nakşîbendî şeyhlerine âit kitapçıklardan aktarılarak baş taraflarda açıklanan, râbıtanın tanımlarını, şartlarını ve uygulanış biçimini yeniden gözden geçirmeye çalışınız. İkisini karşılaştırdığınızda râbıta ile yoga arasında belki yalnızca şu farkı görebileceksiniz:
Yoga, Hind zevkinin mahsûlü bir meditasyon sistemidir; râbıta ise Nakşîbendî Tarîkatı'nın bir kuralıdır. Evet bu doğrudur. Fakat buna tamamlayıcı bir cümle daha eklemek gerekmektedir ki o da şudur: Râbıta, İslâmî kavramlardan
3291] Meditasyon, Sir James Bolevard s. 28. -Çeviri, Şebnem Gürpınar, OHM Y., İst. 1993
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 861 -
yararlanılarak yoganın, Farsça ve Türkçe ifade edilmiş şeklidir. Veya daha başka bir deyimle râbıta: Yoganın, Sanskritçeden Farsça’ya ve Türkçe’ye çevrilerek İslâm'a uyarlanmaya çalışılmış biçimidir. Elbette ki uyarlamanın gereği olarak az çok bazı düzenlemeler yapılmış, bu cümleden olarak İslâm'ın ibâdet kurumundan istifadeyle birtakım desteklemelere gidilmiştir. (Abdest almak gibi.) Yoganın bazı ayrıntılarında da basit değişiklikler yapılmıştır (Lotus oturuşu yerine, soldan teverruk oturuşu gibi...).
İşte râbıtanın, kesinlikle yogadan taklit edildiğine ilişkin gerçekler özetle budur. Fakat ne yazık ki -sıradan câhil mürîdler şöyle dursun- koskocaman tarîkat şeyhleri(!)'nin, bizzat kendileri bile bu gerçeklerden tamamen habersizdirler. Yoksa bu adamların, bilinçli ve böylesine sistemli bir şekilde yüz binlerce Müslümanı Budistleştirmek için, herhalde İslâm'ı yıkmaya yemin etmiş birer azılı Allah düşmanı olduklarını söylemeye imkân yoktur.
Râbıta Bir ibâdet midir?
Ne ilginçtir ki, Nakşîbendîler bu konuda büyük bir tereddüt içindedirler. Nakşî rûhânîlerinden hemen hiç biri, râbıtanın bir ibâdet biçimi olduğuna ilişkin tek kelime bile söylememiştir. Oysa râbıta, tamamen rûhânî anlamda ve bir ibâdet havası içinde icrâ edilmektedir. Bir tek istisnâ olarak Mustafa Fevzi adında bir kişi, râbıtayı: "Elli dört farzdan biridir" diye nitelemiş, (yani onu açıkça ibâdet saymış) ise de, herhalde diğer Nakşîbendîler bundan pek haberdar olamamışlardır; ya da bilinçli olarak böyle davranmak istemiş, bilmezlikten gelmişlerdir. Çünkü Mustafa Fevzi, 1924 yılında ölen sıradan bir Nakşîbendî’dir. Olabilir ki bu tarîkatın kurucusundan yüzyıllar sonra icad edilen râbıtanın İslâm'a âit olup olmadığı bile tartışılırken bu şahsın çıkıp üstelik râbıtanın ibâdet olduğunu ileri sürmesinden dolayı çağdaş Nakşîbendî ekâbirleri bu kişiye fazla itibar etmemiş, ya da onun bu sözlerini, ortalığı daha da karıştırabilir diye gündeme getirmek istememişlerdir.
Râbıtaya bir ibâdet şekli denip denemeyeceği konusunda Nakşîbendîlerin belirsiz tutumunu aslında önemsemek gerekir. Çünkü onlar da “ibâdet” kelimesinin ifade ettiği anlam konusunda İslâm'ın ne kadar sağlam ölçüler koyduğunu biliyorlar. Nitekim Sultan Yıldırım Bayezit zamanında yazılan, ancak ondan 150 yıl sonra Üçüncü Murad döneminde camiye sokulan mevlidin de bir ibâdet şekli olup olmadığı konusunda bir şey söylemeye şimdiye kadar cesaret edememişlerdir!
Evet, ibâdet ne demektir: ibâdet sözcüğü: Arapça’da “abede-ya'budu” fiilinin masdarıdır. Türevleri, Kur'ân-ı Kerîm'de serpili olarak çok sayıda geçmektedir ve Türkçe'de tapmak, tapınmak ya da kulluk etmek anlamına gelmektedir. Önemle belirtmek gerekir ki, tapmak veya kulluk etmek, tamamen rûhânî bir olaydır; Temelde hiç bir seküler ve dünyevî anlamı yoktur (Dünyevî faydaları olsa bile...).
Dolayısıyla ibâdet: Sırf bir kul-Allah ilişkisidir veya daha genel bir tanımla, tapanın, tapılanı hoşnut etmek için düşünerek, tasarlayarak, ürpererek, yalvararak ve boyun eğerek özel ve içsel niyetlerle belli hareket ve davranışlarda bulunmasıdır. İslâm’da, namaz kılmak, itikâf'a girmek, oruç tutmak, kurban kesmek ya da şirk dinlerinde heykele, türbeye, mezara, ölüye saygı duruşunda bulunmak gibi...
- 862 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Öyle ise şimdi bu tanıma dayanarak râbıtanın bir ibâdet biçimi olup olmadığına bakalım. Tabiatıyla bu konuda kesin bir kanâate varabilmek için öncelikle şu sorunun cevabını bulmak şarttır: Râbıta: “Mürîdin, şeyhini zihninde canlandırması ve onun rûhâniyetinden istimdâd etmesi” demek olduğuna göre Nakşîbendîler, hayallerinde şeyhlerinin şeklini canlandırmakla ve onun rûhâniyetinden yardım dilemekle acaba gerçek anlamda neyi amaçlamaktadırlar?
1. Allah'a ibâdet etmeyi mi,
2. Sırf Şeyhe ibâdet etmeyi mi,
3. Allah'ın vekîlidir diye onun adına Şeyhe ibâdet etmeyi mi,
4. İbâdet niyeti dışında Allah'a ya da şeyhe sade bir saygı gösterisinde bulunmak mı, yoksa başka bir şey mi istiyorlar? Bunun anlaşılır bir şekilde açıklanması gereklidir.
Evet bu soruların çok açık cevabını bulmadıkça râbıtanın bir ibâdet biçimi olup olmadığını bir hükme bağlamak elbette ki mümkün değildir.
İşte Nakşîbendîler de zaten bu karmaşanın, bu belirsizliğin farkında oldukları için, (yani râbıtanın, “ibâdet mi, değil mi” noktasında son derece kararsız oldukları için) sıkıntılı ve tedirgindirler. Bu duyarlı noktaya dokunmayı hiç göze alamamaktadırlar.
Aynı zamanda râbıtaya şer'î bir hüküm bulabilmek; yani ne olursa olsun, onu İslâm'ın bir yerine uyduruvermek için gayretler sarf eden ve âdetâ sancılar içerisinde kıvranan Nakşîbendîler, “Acaba râbıtayı ‘ef'âl-i mükellefîn’den hangisine yakıştırmalı?” diye mutlaka çok bocalamış olmalıdırlar ki 1994 yılında dört adet Nakşîbendî, Urfalı bir müftü emeklisine başvurmuş, ama yine de umduklarını bulamamışlardır. Çünkü bu zat onlara aynen şu cevabı vermiştir: "Zâten bu bir ibâdet değildir."
Peki râbıta ibâdet değilse nedir? Yoksa bir zihin sporu mudur? Anlaşılan Müftü Efendi, fetvâ almaya gelen adamları tamamen eli boş göndermeyi de uygun bulmamışa benzemekte, dolayısıyla şu lafları sarf etmekten kendini alamamış gibi görünmektedir: "Bununla beraber râbıta ictihadî bir meseledir. Bazı büyük zatların ictihadı neticesinde ortaya çıkmıştır. Onu kabul edip uygulayan kimseyi şirk ile itham etmek büyük bir vebâl olduğu gibi, herhangi bir kimse de onu kabul etmediğinde o kimsenin küfürle itham edilmesi doğru değildir."
Görüldüğü üzere müftü, râbıtayı ne kadar evirip çevirmişse de ona “ibâdettir” demeye bir türlü dili varmamıştır! Buna rağmen Nakşîbendî müsteftîler, belki bir işe yarar diye bu sözleri yine de alıp notları arasına sıkıştırmayı ihmal etmemişlerdir(!) Diyanet İşleri Başkanlığı da bu konuda şimdiye kadar suskunluğunu korumuş, meseleden haberdar olduğu halde Müslümanlarla Nakşîbendîler arasında sıkışmamak için bu sorunla ilgili olarak hiçbir açıklama yapmamıştır.
Anlaşılan Nakşîbendîlerin bu konudaki sıkıntıları çok büyüktür. Çünkü bir grup Nakşîbendî, büyük ihtimalle bu yüzden kendilerine yöneltilmiş küfür ve şirk suçlamalarına karşı cevap olmak üzere bakınız ne diyorlar: "Zikreden kişiye, Allah'ın zâtı hakkında bir düşünce geldiğinde bu düşünceyi Allah'ın vekili
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 863 -
ve halîfesi olan kişilere çevirmekle kendini tehlikeden kurtarmış olur ki bu da râbıtanın faydalarındandır." 3292
Nakşîbendîler de çok iyi biliyorlar ki teamülde: “El-Vekîl, k’el-Asîl” dir. Yani vekil, tasarrufta aynen müvekkili gibidir; onun yetkilerini kullanır. Dolayısıyla -Nakşîbendîlere göre- Şeyh, Allah’ın vekili olduğu için, O’nun bütün niteliklerine ve aynen O’nun gibi tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir (?!)
Özürleri kabahatlerinden büyük! Şirkle suçlanma belâsını başlarından böyle defetmeye çalışırlarken şeyhi (hâşâ!) “Allah'ın vekîli” diye niteleme cür'etini gösterince daha neler duyacaklarını herhalde tahmin ettikleri için bakınız aynı kişiler bu kez de neler söylüyor: "Amma Allah'ı bırakıp da onlara tapınmak niyetiyle yapılan bir tefekkür ve tahayyül (düşünme ve hayale getirme) öyle bir iştir ki bunu ehli kitabın kâfirleri bile yapmaz." 3293
İnsan Allah'ın zatını düşünmek istediği zaman mutlaka zihninde boyutsal bazı şekiller canlanır. Sözde bundan kaçındıklarını kanıtlamak için şeyhin şeklini hayâlde canlandırmayı mürîde önermektedirler. Ancak yukarıdaki sözlerinden anlaşıldığı üzere şeyhi "Allah'ın vekili" olarak nitelemelerine acaba ne demek gerekir?!
Görüldüğü üzere, râbıtaya bir türlü ibâdet diyememenin sıkıntısı içinde işte böyle bocalıyor ve ne diyeceklerini şaşırmış bulunuyorlar. Çünkü eğer râbıtaya ibâdet diyecek olurlarsa bunun şeyhe, doğrudan doğruya tapmak anlamına geldiğini artık gizleyememiş olacaklardır. Râbıtayı bir ibâdet biçimi saymak ya da saymamak Nakşîbendîlerin sorunudur. Fakat madem ki onu Tevbe Sûresi'nin 119'uncu ve Mâide Sûresi'nin 35'inci âyet-i kerîmelerine dayandırmakta ısrar ediyorlar, şu halde onun, farz mı, vâcip mi, sünnet mi, müstehab mı, yoksa mubah mı olduğunu Müslümanlar karşısında kanıtlamak zorundadırlar; Ancak unutmamalıdırlar ki Türkiye'nin dışında da milyonlarca Müslüman yaşamaktadır. Öncelikle de bunun için gidip dünya beşerî coğrafyasını okuyarak bu gerçeği öğrenmelidirler. Aksi halde ümmetin cumhuru karşısında Kadyanîler'in ve Bahâîler'in durumuna düşebilirler!!!
Râbıta ve Psikolojik Yönlendirme
Daha önce de işaret edildiği gibi Nakşîbendî Tarîkatı'na özgü iki zikir şekli vardır. Bunlardan biri “vird”, diğeri ise “râbıta”dır. Her ikisi de psikolojik olarak insanı şartlandırıcı ve yönlendiricidir.
Kuşkusuz hemen her şeyin, insan psikolojisi üzerinde etkisi olabilir. Bu nedenle Nakşîbendî Tarîkatı'na ya da râbıtaya bu şekilde sorumluluk yüklemek, olası bir eleştiri konusudur. Ancak belirtmek gerekir ki burada önemli olan nokta, râbıtanın yalnızca iki kişi arasında cereyan etmekle sınırlı kalan özel, gizli ve amaçlı bir hâdiseden ibaret olmasıdır. Onun için bu özelliği ile râbıta, İslâm'ın genel ve evrensel nitelik taşıyan bütün kurallarından, emir ve yasaklarından tamamıyla ayrılmakta, temelde bir kişinin, diğer birinin duygularını spekülatif yollarla sömürme amacına dayanmaktadır.
Çünkü râbıta, şeyhin emriyle mürîd tarafından yapılan, rûhânî bir
3292] Ruhu'l-Furkan, s. 74
3293] A.g.e., s. 77
- 864 -
KUR’AN KAVRAMLARI
imajinasyondur. Yani seküler anlamı olmayan, -tam tersine- moral ve transandantal bir kutsamadır. Râbıtadan beklenen sonuç, onu yaptırana ve yapana göre çok değişik olabilir! Bu nokta son derece önemlidir. Sebebine gelince, râbıtayı yaptıran şeyhtir ve ne ilginçtir ki biraz önce de belirtildiği gibi Nakşîbendîlerin, râbıtayı bir ibâdet biçimi olarak tanımladıkları hiç bir ifadeye rastlanmamıştır! Dolayısıyla -Nakşîlerce kabul edilmese bile- râbıta, esasen mürîdi psikolojik olarak istenen doğrultuda yönlendirmek için kullanılan özel bir araçtır, denebilir. Çünkü mürîdi transa geçiren şeyh, onun üzerinde bütün maharetini kullanabilir!
Burada önemle belirtmek gerekir ki şeyh bu yönlendirmede çok bilinçlidir. Eğer şartlandırmanın belli periyotlarında şeyh, tarîkatın amaçlarını aşarak mürîdi, süresiz hipnotik transa benzeyen bir ruh halinde tutabilirse bunun ne korkunç sonuçlara sebep olabileceğini tahmin etmek güç değildir. Ancak her şeyhin bu uygulama ile özel amaçlarına sistematik biçimde ulaşmak istediğini söylemek de mübâlağa olur. Çünkü mürîd üzerinde zaman zaman râbıta ile sağlanan hipnotik trans halinin bir perispri-beden ilişkisi olduğunu anlayabilecek kültür ve bilgiye sahip hemen hemen hiç bir Nakşîbendî şeyhi yoktur. Yani bu olay onlarda sade bir taklitten ibarettir. Çünkü râbıta halindeki mürîdlerin çoğunda görülen histerik belirtilerin eğer bilimsel açıdan nedenleri Nakşîbendî şeyhleri tarafından bilinseydi zaten râbıtanın içyüzünü de kendiliklerinden kavrayacaklardı.
Bu arada hemen belirtmek gerekir ki bu ibret verici yönlendirme sisteminin İslâm'dan alındığını hiç kimse kanıtlayamaz. Dolayısıyla hiç kimse İslâm'ı râbıta ile suçlayabilecek imkâna sahip değildir.
Ayrıca şeyhin yaşadığı psikolojik durumla ilgili olarak bilinmesi gereken şu noktalar da son derece önemlidir.
Şeyhlik postuna oturan insan, ne kadar bilgili, kültürlü ve ne kadar cesur ve doyumlu olursa olsun, binlerce insana hitap eden bir lider olarak daima derin endişeler taşır. Bunların başında ise, (tıpkı sanatçılarda olduğu gibi) hayranlarının, bir gün kendisinden soğuduklarını görmek ve bu sûretle muhitini kaybetmek gibi kaygılar gelir. Ne ilginçtir ki (genellikle sezilmemesine rağmen) hemen bütün Nakşîbendî beşik şeyhlerinde ve geniş entelektüaliteye sahip “seccâdenişîn”lerde bu endişeler nevrotik bir özellik olarak vardır. Nitekim şeyhlere âit yazılı metinlerde zaman zaman rastlanan, hayâlî kişilere yönelik saldırgan üslûplar bu gerçeği kanıtlamaktadır. Rakiplerine karşı çok şedid ve tavizsizdirler. Nitekim Küfrevîler'le Arvâsîler arasındaki asırlık savaş bu gerçeği kanıtlamaktadır.
Nakşî şeyhlerindeki bu içsel sıkıntının rahatlatılmasında kullanılan en önemli araç, yine râbıtadır. Şeyhin bizzat üzerinde bu olumlu sonucu veren râbıta, aynı zamanda mürîdi onun emrinde kayıtsız şartsız hareket eden otomatik bir aygıt haline getirmektedir.
Mürîdin ruhsal durumuna gelince onun, bu işlemi ciddi, bilinçli ve çok sık aralıklarla yapıp yapmamasına bağlı olarak farklı sonuçlar ortaya çıkabilir. Tabiatıyla râbıta seanslarının, ne kadar zaman aralıklarla ve şartlarına ne kadar bağlı kalınarak tekrar edildiği ya da ettirildiği, şeyhin tâlimatına, hatta onun, tarîkat inceliklerini çok iyi bilip bilmediğine bağlıdır.
Bazı şeyhlerin, mürîdleri üzerinde çok etkili olduğu, bazısının ise tam tersine
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 865 -
zayıf kaldığı, büyük ölçüde bu noktadan kaynaklanmaktadır. Çünkü mürîdi yönlendirmede, şeyhin tarîkat konusundaki teorik bilgileri kadar onun psikolojik durumu da elbette ki çok önemlidir. Nitekim şeyhin, kendi cemaati üzerinde sevecen bir imaj bırakması yanında, onun, aynı zamanda otoriter bir kişilik de yansıtması için tarîkatta bu konuya ilişkin köklü kurallar konmuştur.3294 Şeyh, tabiat itibariyle ne kadar halîm selîm bir tip olursa olsun, bunları ödünsüz bir şekilde uygulamaya çalışmakla yükümlüdür. Başarısı da buna bağlıdır. Çünkü zamanla, hakkında bir kerâmetler dantelinin örülebilmesi, ancak onun psikolojik alanda sergileyeceği performansla mümkündür ve çünkü mürîd, bu güçlü psikolojiyle, heybetli ve koruyucu bir kişilik yansıtan şeyhin karşısında ancak umulan kıvama gelebilir. Yani şeyh-mürîd ilişkisi büyük ölçüde psikolojiktir.
Unutulmamalıdır ki râbıta, mürîd üzerinde son derece şartlandırıcı etkiler bıraktığı için onun, yerine göre örtülü eğilimlerini harekete geçirerek kişiliğini çeşitli tepkilerle deşifre edebilir, ya da duygularını baskı altına alabilir.
Burada belirtilmesi elzem olan bir nokta da şudur: İslâm öncesi câhiliyeden zâten hiç bir zaman arınamamış, bununla birlikte ırkçılık, putçuluk, sağcılık, solculuk, Osmanlıcılık, sentezcilik, laiklik ve batı hayranlığı gibi çeşitli sorunların içinde bocalayan kimlik arayışı içindeki Türkiye'de insan psikolojisine yönelik büyük tehlikeler mevcuttur. Bunlardan biri de kör taklide dayalı olarak kişiyi belli odaklara bağlamak için kullanılan şartlandırıcı ve spekülatif telkinlerdir. İşte râbıta da bunlardan biridir.
Dolayısıyla denebilir ki Türkiye'de yaşanan kaosun temelinde birçok sebep varsa bunlardan biri de hiç kuşkusuz Nakşîbendî râbıtasıdır. İnsanlar üzerinde âdetâ hipnoz etkisi yapan bu mistik telkin sistemi, Türkiye'de milyonlarca kişiyi doğrudan veya dolaylı olarak tesiri altına almıştır. Yani bu ülkede toplum âdetâ Nakşîbendîleşmiş ya da Nakşîbendîleştirilmiştir. Evet belki bu insanların kendileri bile farkında değildir, ama Nakşîbendî Tarîkatı, râbıta sâyesinde İslâm'ın bir alternatifi olarak ruhların derinliklerine kadar işlemiştir. Nitekim Nakşîbendîlikle hiç bir ilişkisi bulunmayan nice kimseler, bu tarîkatın havasına göre dinsel tercihlerini yapmaktadırlar. Bu psikolojik yönlenmenin arkasında ise râbıta ile şartlandırılmış binlerce tarîkat propagandacısının “gizli eller” tarafından görevlendirildiğini tahmin etmek güç değildir!
Bunun temel nedeni de şudur: Toplum derin bir bunalım içine girmiştir. Kendini bir boşluk içinde gören Türkiye'li insan, (yetiştiği ortama göre) genellikle iki yoldan birini seçmekle kurtuluşa erebileceğini sanmakta veya bu şekilde teselli olabilmektedir.
İşte bu âfâkî mutluluk arayışının yollarından biri tarîkattır. Eğer kişi, mitolojik bir din anlayışına sahip aile ve çevrelerden geliyorsa, İslâm'ın gerçekçi emir ve yasaklarını katı ve soğuk bulmakta, bu nedenle ruhunu okşayabilecek, daha hayâlî ve mistik bir din ortamının arayışı içine girmektedir. Çünkü sürekli bir suçluluk duygusu içinde yaşayan günümüzün bunalımlı insanı, kendisini yargılayan ve hesap soran ciddi, emredici, yasaklayıcı, âdil ve koruyucu bir İlâhî düzeni, bir iman ve amel kurumunu değil; aksine, bütün günahlarını bağışlayan, sırf
3294] Bk. Muhammed b. Abdillâh el-Khânî, el-Bahja’tus-Seniyye s. 28-35; Muhammed Emîn el- Kürdî el-Erbilî, Tenvîru’l-Kulûb s. 524, 527
- 866 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hoşgörüden ibaret bir hayâlî din aramaktadır.
Örneğin bunlardan alkol, sigara ve uyuşturucu kullananlar ya da sosyal, ekonomik ve ailevî sorunlar içinde bunalanlar, bir teselli ve kurtuluş kapısının arayışı içinde bulunmalarına rağmen, İslâm âlimlerinden birine danışmayı akıllarının ucundan bile geçirmezlerken râbıtacıların propagandalarına çabucak kanmakta ve hemen bir Nakşîbendî şeyhinin tekkesine kapağı atmaktadırlar.
İslâm terbiyesinden uzak ortamlarda yetişen bunalımlı insanlar ise putçu rejimin propagandistleri tarafından yine telkin yoluyla avlanmaktadırlar. Bunlar da sürüklendikleri ortamda şartlanarak laik, materyalist ve seküler bir yol seçmektedirler.
Dolayısıyla rahatça söylenebilir ki, Nakşîbendîliğin, Türkiye'de (bilhassa büyük kentlerde) râbıta ile elde ettiği kazanımlar, kamplar arasında kızışmış olan psikolojik savaşın önemli sonuçlarından sayılır. Çünkü bu kentlerde insanlar daha çok bunalmıştır. Gürültünün, ahlâksızlığın, pahalılığın, sefâletin, adâletsizliğin, sosyal sınıflar arasındaki derin uçurumların ve siyasî kamplar arasındaki çatışmaların oluşturduğu anarşik ortam, çevre olumsuzlukları ile de birleşerek insanları derin bir huzursuzluk içine itmiştir. Bu yüzden mutsuzlaşan insanlar, özellikle kalabalık şehirlerde, sözü edilen iki marjinal yoldan birine itilmeye (daha çok psikolojik olarak) zorlanmaktadırlar. Çünkü her ikisi de ortak payda olarak putçuluğu özendirici telkin sistemine dayanmaktadır.
Ayrıca, kitlelere yönelik telkin sistemlerinin arka planında çeşitli siyasî amaçların bulunduğuna daima ihtimal vermek gerekir. Özellikle 1930'lara kadar tarîkatlara karşı sert bir tavır gösteren rejimin, bu tarihten sonra Müslümanlara bir an bile göz açtırmazken, mistik hareketleri desteklercesine izlediği tutum bu ihtimali çok güçlendirmektedir.
Dış güçlerin güdümündeki politika, Amerikancı bir Müslümanlık modelinin Türkiye'de yerleşmesi için tarîkatları ve büyük ölçüde Nakşîbendîliği kullanmaktadır. Yüzyıllar önce (gerçek anlamda) uygulamadan kaldırılmış olan İslâm'ı, bu kez de teorik planda Kur'ân ve Sünnet çizgisinden saptırmak ve toplumun inancını iyice dejenere etmek için -yasaların sertliğine rağmen- devlet, mistik hareketlere “gizli eller” aracılığıyla çok büyük destek vermektedir. Nitekim Nakşîbendîliğin Menzilcilik koluna mürîd kazandırmak için büyük kentlerde faâliyet gösteren şahısların şimdiye kadar deşifre olmuş kimlik ve rütbeleri bu gerçeği kanıtlamaktadır. Bunların hepsi de kitleyi psikolojik etkileme sistemiyle yönlendirmeye çalışmışlardır.
Nakşîbendîlikteki râbıta sâyesinde mürîdde yerleşen sıkı bağlılık ve fedâkârlık ruhunun avantajını keşfeden statükocu odaklar, hem “derin devlet” ile hem de rejimin temsilcileri ve uygulayıcıları ile iş ve elbirliği içinde bundan yararlanmaya son yıllarda çok büyük önem vermişlerdir.
Nakşîbendî Tarikatı, son iki yıldır teknolojiden, çağın hız ve iletişim araçlarından yararlanarak büyük bir sıçrama yapmıştır. Günümüzde, özellikle internet aracılığıyla bu tarikatın yoğun propagandası yapılmaktadır. Dünyada muhit kazanmak ve yabancı dinlere mensup kimseleri Nakşîbendileştirerek mürîd sayısını artırmak için Amerika’da ve Kanada’da üslenmiş bulunan Nakşîbendîler’in kurduğu çeşitli web siteleri sâyesinde dev kampanyalar düzenlenmektedir. Bu
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 867 -
önemli sitelerden biri de “Sunnah Organisation” sitesidir.
Büyük ölçüde Türkiye’den “derin devlet” desteği ile sürdürülen bu etkinliklerde yabancı dil bilen emekli subaylarca yoğun çabalar harcanarak Menzilci Nakşîbendî Kampı’nın ön plana çıkmasına çalışılmaktadır!
Belirtmek gerekir ki vaktiyle Nakşîbendîleri sindirmek için Ankara'da, en tepedeki siyasîler tarafından gizlice hazırlanan iki senaryodan, 1926’da sahnelenen Şeyh Said İsyanı ile 1930'da uygulamaya konan Menemen Olayı'ından sonra kurulan İstiklal Mahkemelerinde, tarîkatçılarla siyasîler çok iyi tanıştılar! Kısa zamanda aralarındaki buzlar eridi. Çünkü siyasîlerde bu konuya ilişkin bilgi eksikliği vardı. İlginçtir ki bu zoraki tanışmanın sonucu olarak rejimin temsilcileri, iki noktayı çok iyi keşfettiler. Bunlardan biri İslâm'la Nakşîbendîlik arasındaki kesin ve kalın çizgidir, ikincisi ise râbıtanın, psikolojik yönlendirmede ne büyük bir silâh olduğudur!
Laik-putçu zihniyetin fanatik temsilcileriyle Nakşîbendîler arasındaki organik ilişkiler, işte aslında bu iki önemli noktanın keşfedilmesiyle başlamış ve gittikçe güçlenip pekişmiştir.
Şuna da kesin sûrette inanmak gerekir ki rejimin, vaktiyle komünizme karşı, şimdilerde ise bir yandan Müslümanlara, diğer yandan Kürt gerilla hareketine karşı en büyük teminatlarından biri, Nakşîbendî Tarîkatı ve bu Tarîkatın râbıta sâyesinde sahip bulunduğu kitle yönlendirme sistemidir!
Türk Toplumu'nun, birtakım mistik etmenler altında psikolojik olarak yönlenmeye zâten öteden beri eğilimi vardır. Dolayısıyla tasavvufun yüzyıllar boyu toplumun kültür ve anlayışı üzerinde meydana getirdiği derin izler, Türk insanının rûhuna âdetâ kalıtsal şekilde kazınmıştır. Telkin ve propaganda yağmuru altında bulunan halk, doğru ya da yanlış olsun her fırsatta inanacak bir şeyler aramaktadır.
Onun için efsânelerin, hurâfelerin, efsunların, tılsımların, büyülerin, muskaların, üfürüklerin ve bin bir çeşit bâtıl inanışların bu ülkede yaşamı bir ahtapot gibi sarmış olmasını, büyük ölçüde bu hasta ruh yapısının psikolojik sömürüye müsâit bulunmasında aramak gerekir. Bu yüzdendir ki toplumun bir kesimi, vicdânını tarîkat şeyhlerine, bir kesimi medyumlara ve büyücülere, bir kesimi de heykellere teslim etmiştir.
Mânevîyat alanındaki bu iflâsı hazırlayan temel neden ise, genelde tarîkatlar, özellikle Nakşîbendîlik ve onun râbıtasıdır.
Râbıtanın, dolaylı yollarla da olsa kitle psikolojisini derinden etkilediğini söylemek bir mübâlağa sayılmamalıdır. Evet sıradan insanlar bir yana, yüz binlerce okumuşun bile ne anlama geldiğini bilmedikleri bu sihirli kelime, tehlikeli bir beyin yıkama mekanizmasının elinde korkunç bir silâh olarak kullanılmaktadır!
Yer küre üzerinde, tanrılaştırılmış insanların buyruklarıyla yönetilen, belki de bir tek toplum vardır, o da hiç şüphesiz Türkiye halkıdır. Bu toplumun, içinde yaşadığı dar ve karanlık dünyayı acaba gerçek anlamda kimler, nasıl yönetmektedir? Bunu merak edenler, eğer Nakşîbendî şeyhlerinin, belli gruplara telkinde bulunduğu çok özel oturumlara katılmayı göze alabilir ve bunu başarırlarsa, yukarıda anlatılanların ne kesin gerçekler olduğunu ibretle öğreneceklerdir! Ama
- 868 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bunu başarmak hiç de kolay değildir.
Râbıta telkinlerinde işlenen tema, fânînin ebedîleştirilmesidir. Evet râbıtanın eksenini oluşturan fikir budur. Ancak bu meselede iki nokta pek önemlidir. Bunlardan biri, etkili telkindir, diğeri ise sürekliliktir. İşte bu sâyede şeyh ve onu çağrıştıran hemen her nesne, mürîdin, zihninde, rûh ve vicdânında, aynen madene işlenmiş yazı gibi bir kalıcılık kazanır. Bu etkiyledir ki mürîd, zaman zaman eski alışkanlıklarından birine kapılarak râbıtanın çizdiği doğrultudan geçici olarak sapma gösterse bile bilincinin altına işlenmiş olan imajların, bazen beklenmedik şekilde uyarılmasıyla dehşetli refleksler gösterebilir.
Nakşîbendîlikte fânînin ebedîleştirilmesine olağanüstü bir önem verilir. Belli şahıslar ve onlara âit mezarlar, türbe ve eşyalar, tarîkat bağlılarınca o kadar yücedir ki bu yüceliğin yanında kutsallık çok hafif kalır. Bu türbe ve mezarlar özel kurallara uyularak ancak ziyaret edilebilir.
Nitekim râbıta türlerinden biri de “Mezarlara Râbıta”dır. Abdulhakîm Arvâsî'nin “Râbıta-i Şerîfe” adlı kitapçığında bu râbıta şekli aynen şöyle açıklanmaktadır: "Mezar ziyaretçisi mürîd, nefsini her türlü dış alâkalardan boşaltır. Kalbini ilimler ve nakışlardan ve hâdiselere bağlı duygulardan çekip çıkarır. Ziyaret ettiği mevtânın rûhânîyetini hissî keyfiyetlerden mücerret bir nur farzeder. O, kabir sahibinin feyizlerinden bir feyiz ve hallerinden bir hal zuhur edinceye kadar o nuru kalbinde tutar. Kâmil velîlerin rûhâniyetleri feyiz kaynağıdır. Kaynağı kalbine akıtan, elbette feyzine nâil olur. Feyiz isteklisi ziyaretçi, feyiz vericinin kabrine yaklaşıp evvelâ selâm verir. Mezarın ayak ucuna yakın sol tarafında durur. Ona karşı hayattaki tavrını muhâfaza eder." 3295
Bu terâne, böylece bir miktar daha devam etmektedir. Tabiatıyla bundan, birinci derecedeki amaç, fânîyi ebedîleştirmektir. Çünkü şeyh mürîdin nazarında tanrılaştıktan sonra onun istenen yönde güdülmesi artık kolaydır. Fakat râbıta, çok tehlikeli bir yöne giden başka bir kapı daha aralamaktadır ki bu da “fenâ fillâh” kapısıdır.
Râbıta, "Fenâ fillâh" ve "Nirvana": Fenâ fillâh: Allah'ta fânî olmak, yani (hâşâ!) Allah'da erimek, O'nunla birleşip kaynaşmak, bütünleşip ölümsüzleşmek ve sonsuzlaşmak demektir. "Vahdet-i vücûd"la ilintili olan bu kavram, tasavvufun eksenini oluşturur; tarîkatın da temel amacı budur.
Bu idealin, tasavvuf literatüründeki açıklaması ise son derece dolambaçlıdır. Onun için “vahdet-i vücûd” düşüncesine dayalı konular işlenirken çok kapalı üslûplar kullanılır. Bunu, elbette ki zorunlu kılan sebepler vardır. Bunların en önemlisi, kültür düzeyi çok farklı iki sınıf insanın, tarîkat çatısı altında genelde yüz yüze gelmesidir. Söz konusu iki sınıftan biri rûhânîlerdir. Yani şeyhler ve onların emrindeki mollalar ve halîfelerdir. İkinci sınıf ise câhil mürîd takımıdır. Mürîd kesimi, Allah Teâlâ hakkındaki bilgilerini genelde aile içinde ve câmide kazanır. Bu bilgiler, "Âmentü"nün şartlarıyla basit olarak sınırlıdır. Bu nedenle onların Allah'ı tanıma şekli şeyhlerinkinden çok daha farklı ve hatta büyük ölçüde Kur'ânîdir.
Onun için bir şeyhe bağlanan eğitimsiz mürîd, tasavvufun uzun ve karmaşık
3295] Abdulhakîm Arvâsî, Râbıta-i Şerîfe, Beyazıt Devlet Kütüphânesi No 243435, İstanbul, 1923
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 869 -
yorumlarına, "vahdet-i vücûd", "vahdet-i şuhûd", "mükâşefe", "istiğrâk", "fenâ" ve "bakâ" gibi çeşitli mistik-felsefî kavramlara ilk başlarda çok yabancıdır ve genelde ömürlerinin sonuna kadar onlara bu konularda en ufak bir sır sızdırılmaz!
Tasavvuf kitaplarına gelince Hallâc-ı Mansûr, Ferîduddîn-i Attâr, Muhiddîn-i Arabî ve Abdulkerîm el-Ciylî gibi ancak parmakla sayılabilecek kadar çok az kimse eserlerinde cesâretle ve açık yüreklilikle kanâatlerini açıklamış, diğerlerinin hemen tamamı, özellikle “vahdet-i vücûd” konusunda amaçlarını son derece kapalı anlatımlarla geçiştirmişlerdir. Onların -herhalde- doğabilecek büyük tepkilere karşı bu yolu izledikleri anlaşılmaktadır. Ancak ne ilginçtir ki bazı tasavvufçular bu konudaki görüşlerini büyük bir cesaretle ve gâyet açık ifadelerle ortaya koymuş olmalarına rağmen onlardan sonra gelen birtakım tasavvufçu mollalar, ya da duygusal entelektüeller bunların bütün sözlerini ısrarla farklı yorumlamaya ve onların Kur'ânî anlayışa uygunluğunu hararetle savunmaya çalışmışlardır ki örneğin Ömer Ferîd Kam bunlardan biridir.
Peki öyle ise tarih boyunca tasavvufçularla İslâm âlimleri arasındaki bitmez tükenmez kavganın esas konusu olan “vahdet-i vücûd” düşüncesinin ve bu düşüncenin bir parçası olan "fenâ fillâh" kavramının içyüzü nedir?
Önce şunu belirtmek gerekir: Eskiden beri bu mesele etrafında o kadar uzun tartışmalar yapılmıştır ki onları burada özetlemek bile imkânsızdır, aynı zamanda konumuzun dışındadır. Fakat şu kısa açıklamayı yapmakta yarar vardır:
“Vahdet-i vücûd” düşüncesi, tasavvufçular tarafından “varlığın birliği” olarak ifade edilir. Onlara göre tüm varlıklar esas itibariyle birdir. Ancak bu birliğin bir dış yüzü, bir de iç yüzü vardır. İç yüzü bir nurdur ve bu nur, bütün kâinâtın, bütün eşya ve olayların ruhudur. Kâinâtta ne var ne yok hepsi bu ruhtan fışkırmış ve ortaya çıkmıştır. Bu ruh, zâtî bir olgunluğa ve aşkın bir bilince sahiptir.
Tasavvufçular, -büyük ihtimalle- Kur'ân-ı Kerîm'in el-Hadîd Sûresi'nin üçüncü âyetini yorumlayarak bu kanâate varmışlardır. Dolayısıyla onlara göre “vücûd birdir” ve “âlemde Allah'ın vücudundan başka vücûd yoktur.” Bunu “lâ mevcûde illâllah” diye ifâde ederler. Fakat bu görüş, Kur'ânî anlayışla birçok yönden çelişmektedir. Örneğin Kur'ân'a göre, Allah Teâlâ hiç bir şeye benzememektedir. Hâlbuki "vahdet-i vücûd"un arka planına dikkat edilirse oradaki izaha göre: "Heme O'st", yani "her şey O'dur" Şu halde (her şey, Allah ile birlikte bir bütünlük oluşturduğuna göre) O'nun bu kez her şeye benzemesi söz konusu olmaktadır. Nitekim: "(Allah Teâlâ'nın Zatı da dâhil) kâinatta ne varsa hepsi bir vücûdun parçalarıdır." şeklinde özetlenebilen "vahdet-i vücûd" inancının üzerindeki kapalılığı büsbütün kaldıran bazı tasavvufçular, "Köpek ve domuz da ilâhımızdır."3296 diyecek kadar daha da ileri gitmek sûretiyle bu düşüncenin üzerindeki maskeyi tamamen kaldırmış ve onu bütün çıplaklığıyla ortaya koymuşlardır.
Bu ise tam anlamıyla panteist bir görüştür ve vahdet-i vücûdçuların, bu iki anlayış arasında büyük farklar bulunduğuna ilişkin yaptıkları itirazlara rağmen hiç bir fark gözükmemektedir.
Panteizmin en kısa özeti ise şöyledir: “Allah ile tabiat iki bağımsız varlık
3296] Bk. Abdurrahman Abdulkhâlık, El-Fikru’s-Sûfiyyu fî Dav'il-Kitab'i Ve's-Sunneh, Üçüncü Baskı, s. 153, Tarihsiz, Kuveyt
- 870 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmayıp, iki şekilde beliren tek vücuttan ibârettir.”3297 “Vahdet-i vücûd”un da (bizzat sûfîlerden naklen) özeti şöyledir: "Mevcûd olan bir mümkinin vücûdu kendi vücûdu olmayıp belki başka bir mevcûdun o mümkinde ortaya çıkan vücûdudur." 3298
Görüldüğü üzere bu iki açıklama arasında içerik bakımından hemen hiç bir fark yoktur. Ancak ne korkunç bir çelişkidir ki, bu her iki açıklama da (“vahdet-i vücud” düşüncesi ile Panteizmin, birbirinden çok farklı şeyler olduğunu ileri süren ve bu yüzden onları karşılaştırmaya çalışarak -sözde- “vahdet-i vücud”un Kur'ânî bir hakikat olduğunu savunmaya çalışan) Ömer Ferit Kam'a âittir!
"Fenâ fillâh"a gelince bu ideal, esasen “vahdet-i vücûd” düşüncesinden doğmaktadır. Bu düşünceye göre insan da -tüm varlıklar gibi- kâinâtın rûhu olarak nitelenen Allah'dan peydahlanmış ve sonunda da O'na dönecek ve O'nunla bütünleşecektir. Bu nedenle insanın, Allah'ı yakından tanıması ve O'na âşık olması(?) gerekmektedir.
İnsanın Allah'ı tanımasına, tasavvuf dilinde “marifetullah”, O'na aşık olmaya da "Aşk-ı İlâhî" denir. İşte tasavvufun önerdiği mistik hayat ve bu hayatın, -tüm çileleriyle ve kurallarıyla- İnsan için amaçladığı şeyler özetle şöyle sıralanabilir:
1. Önce bir mürşide, (yani bir şeyhe ) bağlanmak;
2. Şeyhin emir ve denetimi altında mistik egzersizler yapmak ve Allah'a âşık olmayı öğrenmek;
3. Yine şeyhin denetiminde çilelerle, zikirlerle, çeşitli âyin ve râbıtalarla “mârifetullah”a ermek, (yani Allah'ı keşfedip tanımak);
4. Önce şeyhde, sonra peygamberde, ondan sonra da Allah'da eriyip gitmek, O'nunla yeniden birleşip bütünleşmek ve sonuç olarak ölümsüzleşmek.
İşte "fenâ fillâh" budur ve tabii Nakşîbendîlik -sözde- mürîdi bu mertebeye ulaştırmak istemektedir. Bunun da yolu “riyâzet” ve “çile” adı altındaki mistik eğitim sisteminin en önemli halkası olan râbıtadan geçer. Dolayısıyla tekrar râbıtaya dönmek gerekir. Çünkü râbıta-yoga karşılaştırmasında şöyle bir sonuç elde edilmektedir: Yogadan nirvanaya giden yol ne ise, râbıtadan fenafillâha giden yol da odur. Onun için ne teorik ne de uygulama bakımından aralarında hiç bir fark yoktur. Yoga ne ise râbıta da odur; Nirvana ne ise fenâ fillâh da odur. Tek fark, bu kavramlara verilen değişik kültürlere âit ayrı isimlerdir.
Bir kez daha belirtmekte yarar vardır ki gerek yoga, gerekse râbıta, ikisi de kişiyi sistemli olarak şartlandırmak ve hayâl edilebilecek en yüceltilmiş ideallere onu inandırmak için kendisine uygulanan birer alıştırma şeklidir. Öyle ise temel bakımdan ikisi de birer araçtırlar. Hatta belli bir eğitim sisteminin sadece birer aşamasıdırlar. Nasıl ki yoga egzersizleri ile yoginin “nirvana”ya hazırlanması amaçlanıyorsa, aynen öylece mürîdin de “fenâ fillâh” mertebesine ulaşabilmesi için ona ilk başlarda râbıta yaptırılır. Tarîkat metinlerinde, râbıtanın tek başına, mürîdi amaca ulaştırabileceği açıkça ifade edilmiştir. 3299
3297] Ömer Ferit Kam, Vahdet-i Vücûd, s. 18. Ankara, 1994
3298] A.g.e., s. 86
3299] Bk. Abdulhakîm Arvâsî, Râbıta-i Şerîfe s.. 10, Beyazıt Devlet Kütüphânesi No. 243435 istanbul-1923
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 871 -
Yine tarîkatın doktrinine göre mürîdin amaca ulaşabilmesi için önünde üç aşama vardır. Bunlar, (yukarıda özetle işaret edildiği gibi) sırayla:
1. “Fenâ fi'ş-şeyh”: Şeyhte eriyerek onunla bütünleşmek;
2. “Fenâ fi'r-Rasûl”: Peygamberde eriyerek onunla bütünleşmek;
3. “Fenâ fillâh”: (hâşâ !) Allah'ta eriyerek onunla bütünleşmek.
Dikkat edilirse bu sıralama, tarîkatın, mürîdi İslâm’ın evrensel atmosferinden alıp onu çok özel bir çizgiye yerleştirme konusunda oldukça sistematik bir rûhânî süreç belirlediğini göstermektedir! Bu özellik aynen yogada da vardır. 3300
Dolayısıyla yoganın amaçladığı “nirvana” ne ise, râbıtanın da amaçladığı “fenâ fillâh” odur.
Son Söz
VII. Abbasî halîfesi el-Me'mûn tarafından mîlâdî IX. yüzyılın başlarında Kur'ân'ın “mahluk” yani yaratık olduğu yolunda ortaya bir tez atılarak İslâm dünyasında büyük bir fitne başlatıldı. Tarih okuyanlar, bu fitnenin sonucu olarak nice mâsum insanların katledildiğini ve ne değerli ilim adamlarının zindanlarda süründürüldüğünü bilirler.
Tarîkatçıların tıpkı râbıta konusunda yürüttükleri kanâat gibi, onların da felsefî birtakım yorumlarla ortaya attıkları bu görüş yüzünden yarım yüzyıl boyunca Müslümanları saptırmaya ve onları çiğneyip ezmeye çalışanlar nihâyet günün birinde yanlış bir yolda olduklarını fark edip yaptıklarına pişman olma asâletini gösterebildiler.
Bu pişmanlık ve dönüşün şöyle de ilginç bir hikâyesi vardır: Ünlü hadis âlimlerinden Ebû Dâvud ve Neseî'nin de hocası olan Ebû Abdirrahman Abdullah b. Muhammed el-Arzemî, 3301 zincire vurulmuş olarak zamanın halîfesi el-Vâsık'u Billâh'ın huzuruna çıkarılır. Dönemin âlimlerine yöneltilen o uğursuz sorunun aynısı son kez olarak ona da yöneltilir: "Kur'ân'ın 'yaratık' olduğunu kabul ediyor musun?!"
Can pazarında bu soru son fırsattır. Kurtulabilmek için bir kerecik “evet” demek yeter. Fakat ilim ve fazîlet numûnesi bu büyük insan, ne böyle davranabilecek bir kişiliğe sahiptir, ne de canı pahasına bile olsa Allah ile arasını bozmaya niyetlidir. Onun için hiç bir tereddüt ve korku belirtisi göstermeden gâyet rahat bir ruh hâleti içinde zamanın halîfesinin yanında bulunan Devlet Başkadısı'na, evet ya da hayır demeden önce şu soruyu yöneltir: "Söyler misiniz lütfen, Hz. Peygamber (s.a.s.), bu mesele hakkında sizden daha bilgili değil miydi?" Baş kadı, beklenmedik bu zekice soru üzerine irkilerek: "Elbette daha bilgiliydi" diye sinmiş bir edâ ile cevap verirken sonucu merakla beklemeye başlar.
Büyük âlim Ebû Abdirrahman, bu kez de şu soruyu yöneltir: "Peki Hz. Peygamber (s.a.s.), halkı kabul etmeye zorladığınız bu görüşe insanları dâvet etme imkânına sahip değil miydi?!" Bu son soru, Baş kadı ve hazır bulunan halîfe'nin
3300] El Yoga, J. Tandrio ve B. Ral, s. 11 Mektebe'tul-Maarif, Beyrut-Lübnan 1988
3301] Bk. Müslim b. Haccâc, el-Kina va'l-Esma' 1/523 Medîne-i Münevvere İslâmî İlimler Ün. yayını 1984 ; Celalüddîn Abdurrahman es-Suyûtıy, Tarikh'ul-Khulefâ s. 369
- 872 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kafalarına bir balyoz gibi iner. Karşılarında insanların, dillerini yuttuğu bu iki heybetli adam, susmak zorunda kalır ve zincire vurulmuş bu zâtın karşısında dut yemiş bülbüle dönerler. O dakikadan sonra Müslümanların tepesinde bulunan kara bulutlar artık dağılmaya başlar.
Şimdi hemen ifade etmek lâzımdır ki böyle bir dönüş yapma asâletini göstermek için sıra râbıtacılara gelmiş bulunmaktadır. Zira onlar da çok iyi biliyorlar ki Allah Teâlâ'nın kesinlikle ve hiç bir sûrette affetmeyeceğini bildirdiği tek suç şirktir. Şeref-i İlâhiye'ye dokunan bu ağır suç hakkındaki kesin hükmünü bize şu ifadelerle bildirmiştir: "Allah, kendisine ortak koşulmasını elbette bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah'a ortak koşan kişi ise kuşkusuz iftira etmiş -bu yüzden de- büyük bir günaha girmiş olur." 3302
Bunca gerçekleri ortaya koyduktan sonra geliniz: "Allah ve Peygamber sevgisinin bir uygulaması olarak râbıtayı, nasıl olur da şirk diye niteliyorsunuz?" diyerek nefsinize, ya da uzun yıllar sizi şartlandıranlara yenik düşmeyiniz. Çünkü râbıtanın, gerek kaynak itibariyle, gerek düşünce olarak, gerekse şekil ve uygulama bakımından İslâm'dan bir unsur olması şöyle dursun, bilakis İslâm'a ne kadar aykırı ve yabancı olduğu bütün çıplaklığıyla ortadadır. Bu konu Allah'ın lûtfu ve yardımıyla işbu kitapta yeterince açıklanmış ve belgelendirilmiş bulunmaktadır.
Şimdi ise, yukarıda anlatılan hâdisede olduğu gibi büyük âlim Ebû Abdirrahman'ın, IX. Abbasî halîfesi, el-Vâsık ve Baş kadısı'na yönelttiği sorunun aynısını sizlere yöneltiyoruz: "Eğer İslâm'da râbıta diye bir şey olsaydı, Hz. Peygamber (s.a.s.), ümmetinden bunu hiç gizler miydi?! Peygamberlerin sıfatlarından biri de sıdk ve emânet değil midir? Devleti yönetmekten ve orduları sevk ve komuta etmekten tutun da misvak kullanmaya (yani dişleri fırçalamaya) ve traş olmaya, hatta zevciyet yatağındaki ilişkiler gibi hayatın en mahrem ayrıntılarına varıncaya kadar hemen her konuda ümmetini bilgilendiren Hz. Peygamber (s.a.s.), acaba bütün hayatında bir kez bile olsun, Nakşîlikteki râbıta gibi bir şeyden söz etmiş midir?!"
Ayrıca, Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak ve Hz. Peygamber (s.a.s.)'in izinde yürümek gibi bir gayret içinde olan insan acaba şu sorulara nasıl bir cevap bulabilecektir:
1. Mâide Sûresi'nin 35'inci ve Tevbe Sûresi'nin 119'uncu âyet-i kerîmelerinin neresinde, yani hangi kelimelerinde, râbıta emredilmektedir?
2. Abdest alarak, tenha bir yerde oturarak ya da kapalı bir alanda ise kapıyı kitleyerek, teverruk oturuşunun tersiyle oturarak, şeyhin şeklini belli bir zaman içinde zihinde canlandırarak mürîd tarafından uygulanan ve Nakşîbendî Tarîkatında temel bir kural olan râbıta, Kur’ân-ı Kerîm'in neresinde, ya da Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hangi hadisinde geçmekte veya emredilmektedir?
3. “Silsile-i Sâdât” listesinde adları geçen insanların gerçekten Nakşîbendî Tarîkatı adı altında bir taşkilat kurdukları bilimsel açıdan kanıtlanabilir mi? Örneğin Nakşîbendîlerce, tarîkatın birinci halkası sayılan Hz. Ebûbekr-i Sıddıyk, gerçekten böyle bir tarîkatın başı olduğunu biliyor muydu ? Bu konuda kesin bir
3302] 4/Nisâ, 48
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 873 -
kanıt var mıdır?
4. “Silsile-i Sâdât” listesinde adları geçenlerden ilk dördü (yani Hz. Ebûbekr, Selmân-i Fârisî, Kasım b. Muhammed ve Ca'fer'us-Sâdık -radiyallahu anhum- hazerâtı hâriç), Nakşîbendî rûhânileri arasında en az birinin, bozuk niyetli, câhil ya da ruhsal açıdan özürlü bulunmuş olabileceği ihtimali yok mudur? Eğer yoksa bu nasıl kanıtlanabilir?
5. Yoga meditasyonu ile râbıta karşılaştırıldığı zaman, aralarında (küçük farklarla) çok büyük bir benzerlik bulunmaktadır. Acaba bu tamamen bir tesadüf müdür? Çünkü, (ancak XIX. yüzyılda bugünkü şeklini alan) râbıtanın, Nakşîbendîlik henüz Hindistan'a intikal etmeden önce bir kural olarak tarîkatta uygulandığını kanıtlayan hiç bir belge mevcut değildir.
6. İslâm Dini'nin değil temel konularında, en ufak ayrıntılarında bile (Kur'ân'a ve Sünnet'e bağlı Müslümanlar) arasında Asr-ı Saâdet'ten günümüze kadar hiç bir uzlaşmazlık yokken, râbıtanın, XIX. yüzyılın başlarından beri Müslümanların tepkisine hedef olması, bu düşüncenin yabancı olduğunu göstermiyor mu?
7. İyi niyetle de olsa her önüne gelen eğer İslâm'a bir şey ekleyecek olursa İslâm'ın da sonu diğer dinlerin sonuna benzemeyecek mi? Peki bunun sorumluluğu kime âit olacaktır?! Nitekim İsmâîlîlik, Nusayrîlik, Dürzîlik ve nihâyet Kadıyanîlik ve Bahâîlik adları altındaki sapık dinler, bu yolu izleyerek İslâm'dan kopmadılar mı? Dolayısıyla Nakşîbendîlik de bu yolu izliyorsa, “Efendi Hazretleri öyle buyurdu!” diyerek her söylentiyi kabul etmek doğru olur mu?
"Ben, hamd olsun müslümanım, mü'minim." diye ikrarda bulunmasına rağmen râbıtaya inanmış olan ve bu yüzden de çok ağır bir vebâlin altında bulunan her insan bu sorulara cevap bulmak durumundadır. Müslümanların ise, herhangi bir nedenle bu duruma düşmüş insanlara ilişkin hayırlı temennileri ancak şu olabilir:
Yüce Rabbimizi, Peygamberimiz, Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.)'yı ve mürşidlerimizi sevmenin bir gereği, bir kanıt ve nişânesi olarak “râbıta” denen Hind yogasından alınma bâtıl düşünceye inanmış kimselerin, bu durumdan Allah'ın lutfu ile kurtulmalarını ve onların da bize katılarak şu duâda bulunmalarını içtenlikle diliyoruz: "Ey Rabbimiz ! Bizi doğru yola erdirmişken gönüllerimizi artık saptırma ve kendi tarafından bize bir rahmet bağışla. Gerçek şu ki Sen sınırsız bağışlayıcısın." 3303
Yüce Rabbimizin bu duâmızı kabul edeceğini, Kitabında gösterdiği yoldan ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) izinden yürümemizi kolaylaştıracağını elbette ki umuyoruz. 3304
Abdülaziz Bayındır, râbıta ve tasavvufî anlayış ve yorumlara çok daha sert bakar. Bayındır'ın Kur'an Işığında Tarikatçılığa Bakış ve Duâda Evliyâyı Aracı Koyma ve Şirk adlı kitaplarından konuyla ilgili bazı özet alıntılar yapalım:
Müşrik, Allah’ı, yeryüzü krallarına benzettiği için arabuluculuk yapacak ve kendini ona karşı koruyacak birini arar. Bu, Allah’a yakınlığı olan ve onun geri
3303] 3/Âl-i İmrân, 8
3304] Ferit Aydın, Tarikatta Râbıta ve Nakşîbendîlik, Ekin Y. İst. 1996
- 874 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çeviremeyeceği biri olmalıdır.
Katoliklerin konu ile ilgili inançları şöyledir: “Tüm insanların, özellikle de günahkarların lehine Babanın yanında tek Arabulucu İsa’dır. İsa’nın kendisi aracılığı ile Tanrı’ya yaklaşanları tamamen kurtarmaya gücü yeter. Çünkü onlara aracılık etmek için hep yaşamaktadır. Kutsal Ruh’un kendisi de bizim için aracılık eder.3305 Meryem Ana’nın analığı.... bitmemiştir. Yinelenen arabuluculuğu ile ebedi esenliğimizi sağlayan armağanları garanti altına almaya devam etmektedir. Onun içindir ki, Meryem Ana’ya Kilise’de avukat, yardımcı, yardıma koşan, arabuluculuk yapan diyorlar. 3306
Aynı inanç tarikatlarda da vardır. Bir Şeyh Efendi ve tarikatının ileri gelenleri ile yapılan görüşmenin konu ile ilgili bölümü şöyledir:
Mürit: “Bizim Şeyh Efendi’ye bakışımız, onun bize yardımcı olacağı yolundadır. Meselâ bugün mahkemede avukat tutma zorunluluğu yoktur. Ama genellikle avukat tutanlar dâvâyı kazanırlar. Şeyh Efendi de bizim avukatımızdır.”
Bayındır: “Siz, gizli açık her şeyi bilen Allah Teâlâ’yı hâkimle bir mi tutuyorsunuz? Allah Teâlâ şöyle buyurur: “O gün kişi kardeşinden, anasından, babasından, eşinden ve oğullarından kaçacaktır. O gün herkesin işi başından aşacaktır.” 3307 Durum böyle iken Şeyh Efendi nereden fırsat bulacak da sizi savunacaktır.
Ensar’dan Ümmü’l-alâ diyor ki, muhacirlere kur’a çekilince bize Osman b. Maz’ûn düştü. Onu evlerimize yerleştirdik. Sonra ölümüne sebep olan hastalığa tutuldu. Vefat edince yıkandı ve kendi elbiseleri içine kefenlendi. Hz. Muhammed (s.a.s.) içeri girdi. O sırada dedim ki, “Ebu’s-Sâib (Osman bin Maz’un’un (r.a.) lakabıdır)! Allah sana rahmet eylesin. Allah’ın sana gerçekten ikramda bulunduğuna şahidim.” Bunun üzerine Hz. Muhammed (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Allah’ın ona ikram ettiğini ne biliyorsun?” Dedim ki, “Babam sana kurban ey Allah’ın Elçisi Allah ya kime ikram eder?” Hz. Muhammed (s.a.s.) buyurdu ki, “Evet ona kaçınılmaz gerçek geldi. Vallahi onun için hep hayırlar bekliyorum. Ama ben Allah’ın Elçisi olduğum halde nasıl karşılanacağımı vallahi bilmiyorum.” Ümmü’l-Alâ dedi ki, “Vallahi bundan sonra hiç kimseyi tezkiye etmem” 3308
Ama siz şeyhinizin cennete gideceğinden şüphe etmediğiniz gibi Allah’ın huzurunda sizi savunacağını söyleme cesaretini bile gösteriyorsunuz. Bize şah damarımızdan daha yakın olan Allah’ın gözünden kaçan bir şey mi var ki avukatlığınızı yapacak olan şeyh, hâşâ, Allah’ın huzurunda onu hatırlatacak? Ya da Allah, hâşâ, yargılamada hata mı yapacak ki, şeyhiniz ona engel olacak? Ne kadar yanlış bir yolda olduğunuzu anlıyorsunuz değil mi?
Mürit: “Müftülükte bir müftü ile görüşmek istesen araya bir kapıcının girmesi, bir kişinin seni müftüye takdim etmesi gerekir. Araya kimse girmeden bir yetkiliyle, bir bakanla pat diye görüşebilir misin? işte Şeyh Efendi de bizimle Allah arasında bir vesile bir vasıta olmaktadır.”
Bayındır: Bize şah damarımızdan daha yakın olan Allah Teâlâ için bu söz nasıl
3305] Katolik Kilisesi, Din ve Ahlâk İlkeleri, Paragraf: 2634
3306] Katolik Kilisesi, Din ve Ahlâk İlkeleri, Paragraf: 969
3307] 80/Abese, 34-37
3308] Buhârî, Cenâiz 3
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 875 -
söylenebilir. Bu inanç insanı şirke sokar. Şirk zaten Allah ile kul arasına vasıta koymaktır. Zümer sûresinde buna dikkat çekilmektedir: “İyi bil ki, saf din Allah’ın dinidir. Onun yakınından veliler edinenler: ‘Biz onlara başka değil sadece bizi Allah’a tam yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz’ derler. işte Allah, onların aralarında tartışıp durdukları şeyde hükmünü verecektir. Allah, yalancı ve gerçekleri örtüp duran kimseleri doğru yola sokmaz.”3309 Bu tür inanışlardan lütfen vazgeçin. Çünkü şeytan insanı hep bu metotla saptırmaktadır. Lütfen bana söyler misin, yaratan, besleyen, büyüten ve sana senden yakın olan Allah mı seni daha iyi tanır, yoksa Şeyh Efendi mi?
Mürit: Tabii ki, Allah tanır.
Bayındır: Peki Şeyh Efendi senin neyini Allah’a tanıtacak?
Mürit: ?!
Görüşme, şeyhin yanında gerçekleşmiş ve o, bu durumu onaylamıştır. Mürit kelimesi ile konuşmaya katılan ve tarikatın ileri gelen âlimlerinden olan kişiler kastedilmektedir. 3310
Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah’ın yakınından, öyle şeye kul olurlar ki, kendilerine ne bir fayda sağlayabilir ne de zarar verebilir. Derler ki, “Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” De ki: “Göklerde ve yerde, Allah’ın bilmediği bir şeyi mi ona haber veriyorsunuz?” Allah, onların ortak koştukları şeyden uzak ve yücedir.” 3311
Allah kime şefaat yetkisi verirse yalnız onlar, Allah’ın dilediği kimselere şefaat edebilirler, kendi dilediklerine değil. “De ki: O şefaat, bütünüyle Allah’ındır.” 3312; “Allah onların yaptıklarını da yapacaklarını da bilir. Şefaate yetkili kıldıkları, onun razı olduğu kişilerden başkasına şefaat edemezler. Kendileri de onun korkusundan titrerler. Onlardan kim, ‘Ben Allah’a yakını bir ilâhım” derse, onu cehennemle cezalandırırız. İşte o zalimleri böyle cezalandırırız.” 3313
Ebu Hureyre (r.a.) bildiriyor: “Kabilenin en yakınlarını uyar.” 3314 âyeti inince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kalktı ve şöyle bir konuşma yaptı: “Ey Kureyş topluluğu! Kendinizi kurtarmaya bakın; Allah’ın yanında size hiç bir faydam olmaz. Ey Abdulmenaf oğulları! Allah’ın yanında size hiç bir faydam olmaz. Ey Abdulmuttalib oğlu Abbas! Allah’ın yanında sana hiç bir faydam olmaz. Ey Safiyye, (Rasûlullah’ın halası)! Allah’ın yanında sana hiç bir faydam olmaz. Ey Muhammedi kızı Fatma! Allah’ın yanında sana hiç bir faydam olmaz.” 3315
Tarikatlara, evliyayı aracı koyma (vasıta ve vesile) inancı yerleşmiştir. Bunlar kabirleri onun için ziyaret ederler. Bu konuda şöyle bir hadis de uydurulmuştur: “İşlerinizde ne yapacağınızı şaşırdığınızda kabir ehlinden yardım isteyiniz.” Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah’ın yakınından kıyâmet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek kimseleri çağırandan daha sapık kimdir? Oysaki bunlar onların çağrısının
3309] 39/Zümer, 3
3310] Abdülaziz Bayındır, Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış, 2. baskı, s. 107-110
3311] 10/Yunus, 18
3312] 39/Zümer, 44
3313] 21/Enbiyâ, 28
3314] 26/Şuarâ, 214
3315] Buhârî, Vesâyâ, 11
- 876 -
KUR’AN KAVRAMLARI
farkında değillerdir.” 3316; “De ki: Allah’ın yakınından bize ne bir fayda ne de zarar verecek olanı çağıralım da Allah bizi doğru yola sokmuşken ökçelerimiz üzerine geri çevrilmiş mi olalım? Tıpkı şeytanların açık arâdıye çektikleri şaşkın kimse gibi mi? Hem onu, “Bize gel.” diye doğru yola çağıran arkadaşları da olmuş olsun. Onlara de ki, “Doğru yol ancak Allah’ın yoludur. Bize verilmiş emir, alemlerin Rabbine teslim olmamız içindir.”3317; “Sana ne iyilik gelse Allah’tan gelir. Sana ne kötülük gelse kendinden gelir. Seni insanlara elçi olarak gönderdik, şahit olarak Allah yeter.”3318; “De ki: Allah’ın dilemesi dışında ben kendime bile bir fayda ve zarar verecek durumda değilim.” 3319
Sayın H. Kâmil Yılmaz şöyle diyor: “... Râbıtasız olmaz. Çünkü râbıtanın amacı gafleti kovup kalbin zulmetini defederek şeytanın vesveselerinden kurtulmak sûretiyle "râbıta-i huzur"a ermektir. Yani sâlik'in daima Allah'ın huzurunda bulunduğu duygusuna ermesini sağlamaktır. Her an Allah'ı karşımızda görür gibi yaşamaktır. Bunu sağlamak zor bir iştir. Çünkü Allah müşahhas bir varlık değildir. Bunu kavramak için kulun zihnen ve mânen yoğunlaşmasını sağlayacak müşahhas bir objeye ihtiyaç vardır. Tasavvufta bu obje Allah'ın en mükemmel tecellîlerinin mazharı olan "insân-ı kâmil" konumundaki şeyhtir. Sâlik önce bu insan-ı kâmile ardından Hz. Rasûl’e ve onun ardından Rabb-i Müteâl’e kalbini rabtetmeli ve bu sûretle huzur-i kalbe erip fena fillâh'a varmalıdır. Râbıtaya somuttan soyuta geçmek için ihtiyaç vardır. İnsanoğlu doğrudan "Her nerede bulunursa bulunsun Allah'ın huzurunda olduğu" duygusunu canlı tutabilmede zorlanmaktadır. Buna muktedir olabilenler için râbıtaya ihtiyaç yoktur.” 3320
Bu ifadelere göre râbıta, insan-ı kâmil konumundaki şeyhe yapılır. İnsan-ı kâmil, son derece tehlikeli bir kavramdır. Şeyhi doğrudan doğruya Allah yerine koymaktır. Bunun böyle olduğunu daha sonra, Sayın Yılmaz’ın Altınoluk dergisine yazdığı bir yazıdan okuyacağız. Sayın Yılmaz’a göre râbıtanın gerekçesi şudur: “... Allah müşahhas (elle tutulup gözle görülen) (somut) bir varlık değildir. Bunu kavramak için kulun zihnen ve manen yoğunlaşmasını sağlayacak müşahhas (somut) bir objeye ihtiyaç vardır. Tasavvufta bu obje Allah'ın en mükemmel tecellîlerinin mazharı olan "insân-ı kâmil" konumundaki şeyhtir...”
Müşahhas, somut olan, gözle görülen ve kendine dokunulabilen demektir. Tecellî; gözükmek, ortaya çıkmak anlamınadır. Allah'ın tecellî etmesi de Allah'ın gözükmesi veya gücünün ortaya çıkması anlamına gelir. Mazhar, ise ortaya çıkma yeri demektir. Şeyhin, “Allah'ın en mükemmel tecellîlerinin mazharı” olması, “Allah’ın kendinin veya gücünün en mükemmel şekilde, onun şahsında ortaya çıkması demek olur. Yani Allah, gözle görülen ve kendine dokunulan bir varlık olmadığından müridin, daima Allah'ın huzurunda bulunduğu duygusuna ermesi için kalbini önce; Allah'ın en mükemmel görüntülerinin ortaya çıktığı "insân-ı kâmil" konumundaki şeyhe bağlamasına, zihnini ve hedefini onun üzerinde yoğunlaştırmasına ihtiyaç duyulur. İşte râbıtanın sebebi budur. Şeyh somut, Allah ise soyut bir varlıktır. Râbıta sayesinde somuttan soyuta, yani şeyhten Allah’a geçmek mümkün olur.
3316] 46/Ahkaf, 5
3317] 6/En’âm, 71
3318] 4/Nisâ, 79
3319] 7/A’râf, 188; Abdülaziz Bayındır, Duâda Evliyayı Aracı Koyma ve Şirk, s. 52-58
3320] H. Kâmil Yılmaz, Tasavvufla İlgili Sorular, s. 501
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 877 -
Bunun daha açık ifâdesi, müridin Allah’a gereği gibi kul olması için, önce şeyhe kul olmasını ve böylece bir kulluk eğitiminden geçmesini sağlamak maksadıyla râbıtanın gerekli görülmesidir. Bu, müride Allah’ın bağışlamayacağı şirk suçunu işleterek yaptığı bütün hayırların yok olmasına sebep olmaktır. İslâm adına böyle bir şeyi yapmaktan daha ağır bir suç olabilir mi?
Müridin, önce şeyhe kul edildiği, “Biz Bilmeyiz Büyükler Bilir” başlığı altında verilen alıntılarda da görülecektir. Çünkü tarikatta “Mürit, nefsini yaratılmışların en hakiri görecek 3321 ve inanacak ki, Allah ile bitecek işi ancak şeyhinin araya girmesi ile olacaktır.”3322 O zaman ona yakışan, şeyhine karşı yıkayıcı önünde ölü gibi olmasıdır. 3323
Sayın Yılmaz, yukarıda, râbıta ile ilgili sözlerini şöyle devam ettiriyor: “....Sâlik önce bu insan-ı kâmile (yani şeyhe), ardından Hz. Rasûl’e ve onun ardından Rabb-i Müteâl’e kalbini rabtetmeli (bağlamalı) ve bu sûretle huzur-i kalbe erip fena fillâh'a varmalıdır.”
Allah ile kul arasına hiçbir şey girmemesi gerekirken araya önce şeyh, sonra Hz. Peygamber konulmaktadır. Hz. Peygamber Allah’ın Elçisidir. Elçi, birinin sözünü diğerine ulaştıran kişidir. Allah kendi sözlerini ona vahiy yoluyla bildirmiş, o da onları bize ulaştırmıştır. Ne âyette, ne hadiste ne de onun herhangi bir uygulamasında delil olabilecek bir şey bulunabilir. Elçiyi, elçilik görevi dışında, Allah ile kul arasında bir arabulucu saymak onu tanrılaştırmak olur. Şeyhe gelince, o olsa olsa bir öğretmen olabilir. Ona bundan ileri bir vasıf verilemez. Ama yukarıda o, bir tanrı yerine konmuştur. Burada ayrıca, fenâ fî’ş-şeyh, yani şeyh ile bütünleşme, fenâ fî’r-resûl Elçi ile bütünleşme ve fenâfillah, yani Allah ile bütünleşme gibi İslâm ile ilgisi olmayan Hint kaynaklı kavramlar kullanılmaktadır. 3324
Râbıta ve Murâkabe
Yılmaz: “... râbıta, Allah ile murâkabeye varmak için yapılır....”
Bayındır: Murâkabenin kök anlamı, bekleme ve gözetlemedir. Murâkabe, bir işin karşılıklı yapıldığını gösteren fiil kalıbında olduğu için karşılıklı olarak birbirini bekleme ve gözetleme demek olur. Biri diğerine, “Şu evi sana hibe ettim, ama benden önce ölürsen ev bana döner.” şeklinde bağış yaparsa ona ruqbâ denir. Ruqbâ, murâkabe anlamınadır. Çünkü bu iki kişiden her biri evin sahibi olmak için, diğerinin daha önce ölmesini gözetler.3325 Bir de teveccüh vardır, bir tarafa yönelme anlamına gelir.
Allah ile murâkabe noktasına gelen kişide, yalnız Allah’ta bulunan özelliklerin ortaya çıktığı iddia edilir. Tasavvuf câmiasının el kitabı olan “Âdâ”a göre, murâkabe ve teveccühe devam eden kişiye vezaret mertebesi, yani bakanlık verilir. Buna sahip olan, mülk ve melekûtta kolayca tasarrufa başlar; hatırlardan geçen işlere vâkıf olur. Gönülleri hidâyet nuruyla aydınlatmak da onun için mümkündür. 3326
3321] Muhammed bin Abdullah Hâni, Âdâb, s. 173
3322] A.g.e., s. 172
3323] A.g.e., s. 173
3324] A. Bayındır, Duâda Evliyayı Aracı Koyma ve Şirk, s. 128-131
3325] İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, Rkb maddesi
3326] Muhammed bin Abdullah Hânî, Âdâb, s. 268
- 878 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mülk, yönetilebilen bir şeyi hâkimiyeti altında tutmaktır. Mülkiyet, mülk olma anlamına gelir. Melekût da mülk anlamınadır, ama yalnız Allah’a ait olan mülk demektir. İnsanın iç aleminde ve kâinatta tasarruf yetkisi melekût kapsamına girer.
Âdâb kitabının iddiasına göre, murâkabe ve teveccühe devam eden kişi, kendine verilen bakanlık sayesinde hem kâinatta hem de insanın iç aleminde tasarrufa yetkili hale gelmiş olur. Çünkü o, mülkte ve melekûtta kolayca tasarrufa başladığı gibi hatırlardan geçen işlere vâkıf olmaya ve gönülleri hidâyet nuruyla aydınlatmaya da başlar. Sayın Yılmaz’ın Türkçe’ye çevirdiği kitapta da büyüklerin murâkabesi ile ilgili şunlar vardır:
“Onlar murâkabe ile gönüllerini Allah’a bağlarlar. Allah’ın murâkabe konusunda kendilerini korumasını dilerler. Çünkü Allah Teâlâ onları nücebâsından ve has kullarından kılmış; hallerini başka kimselere açmamalarını istemiş ve işlerini bizzat yönettiğini ifade buyurmuştur: “O sâlihleri yönetir.” 3327
Sayın Yılmaz; “... Râbıta, Allah ile murâkabeye varmak için yapılır....” diyor. Râbıta yapan, o makamlara çıkabildiğine göre kendine râbıta yapılan şeyh hangi mertebede olur? Bunu da Âdâb kitabından dinleyelim: “... Bu üstün tarikata sülûk, kendine bağlanılan şeyhle râbıtaya bağlıdır. Onun sevgisi, murad olan bu yolu çabuk aldırır. Onun çekim kuvveti, anlatılan kemâlât (olgunluklar) ile boyayıp süsler. Onun bakışı kalp hastalıklarına şifadır. Yüzünü göstermesi, mânevî hastalıkları giderir. O, anlatılan olgunlukların sahibi, vaktin imamı, zamanın halifesidir. Kutuplar, bedeller onun makamları sayesinden yetişip yaşarlar. Evtad, nücebâ, onun kemâlât denizinden akıp gelen bir katredir. Onun irşadı güneş misalidir. Kendi istemeden her şeye feyzini yağdırır. Ya bir de isterse... düşünün artık olacağı...” 3328
Demek ki, murâkabe ve teveccüh sayesinde kendine bakanlık verilen, hem kâinatta hem de insanın iç âleminde tasarrufa yetkili hale gelmiş olan nücebâ, sadece, şeyhin kemâlât denizinden akıp gelen bir damlaymış. Bunlar büyük bir iftiradır. Kur’an’a bu kadar ters ifadeler, nasıl bir araya getirilebiliyor, sonra sanki Kur'ân hükümleri imiş gibi takdim edilebiliyor, hayret doğrusu! insanların iç dünyalarından haberdar olmak da ne demek oluyor. Daha sonra, ilgili âyetlerde görüleceği gibi Hz. Peygamber bile kimsenin iç dünyasından haberdar olamazdı. Bu inancın tek dayanağı hurafelerdir. Bir hurafe, bir başka hurafeyi zorunlu kılmaktadır. Kalbi bir kişiye emanet edip, onunla bütünleşebileceğine inanmak için, onun kendi iç dünyasından haberdar olduğuna inanmak gerekli olur. Böyle sayılmayan birine kalp nasıl emanet edilebilir?
Sayın Yılmaz’ın tercüme ettiği kitapta, murâkabeye delil olarak sadece “O sâlihleri yönetir.” 3329 âyeti gösterilmiştir.3330 Âyetten cımbızla çekilen bölümü, başı ve sonu ile birlikte okumak, yapılan yanlışın ne boyutta olduğunu görmek için yeter. Orada Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: "Allah'ın yakınından çağırdıklarınız da, sizin gibi kullardır. Eğer haklıysanız onları çağırın da size cevap versinler bakalım. Onların
3327] 7/A’râf, 196; Ebû Nasr Serrâc Tûsî, el-Lüma, tercüme, Hasan Kâmil Yılmaz, -Ebû Nasr Serrâc Tûsî’nin el-Lüma’ tercümesi-, İstanbul, 1417-1996 s. 54
3328] Muhammed b. Abdullah Hânî, Âdâb, s. 238
3329] 7/A’râf, 196
3330] Ebû Nasr Serrâc Tûsî’nin el-Lüma’ tercümesi, s. 54
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 879 -
yürüyecek ayakları mı var, yoksa tutacak elleri mi var, ya da görecek gözleri mi var, veya işitecek kulakları mı var? De ki: ‘Ortaklarınızı çağırın sonra bana tuzak kurun, hiç göz açtırmayın.’ Çünkü benim velim Kitap'ı indiren Allah'tır. O, iyilere velilik eder. O'nun berisinden çağırdıklarınız kendilerine yardım edemezler ki size yardım etsinler." 3331
Onlar da bizim gibi kullar olduğuna göre, Allah’ın hiçbir peygambere vermediği yetkileri onlara yakıştırırken neye dayanılır? Aşağıdaki konu üzerinde biraz düşünen herkes, din adına yapılan bu yanlışlığın affedilemez boyutta olduğunu kolaylıkla fark eder. Hz. Nuh’un gemisi, dağlar gibi dalgalar içinde onları çalkalıyordu. O, bir kenarda duran oğluna şöyle seslendi: "Yavrucuğum! Bizimle birlikte bin, kâfirlerle beraber olma. O, ‘Bir dağa sığınacağım, o beni sudan korur’ diye cevap verdi, Nuh ise: ‘Onun merhamet ettikleri bir yana, bugün Allah'ın bu işinden koruyacak biri yoktur’ dedi. Aralarına dalga girdi, oğlu da boğulanlara karıştı.‘Ey yer, suyunu yut ve ey gök sen de tut!’ denildi. Su çekildi, iş bitti ve gemi Cûdî üzerine oturdu. ‘Haksızlık yapan kavim def olsun’ denildi. Nuh Rabbine seslendi: ‘Rabbim! Oğlum benim ailemdendir. Senin verdiğin söz elbette doğrudur. Hem sen karar verenler arasında en isabetli kararı verirsin’ dedi. Allah, ‘Bak Nuh! dedi. O senin ailenden değildir; çünkü o uygunsuz bir iştir. Bilmediğin şeye karışma. Kendini bilmezlerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum.’ ‘Rabbim! dedi. Hakkında bir bilgim olmayan şeyi senden istemekten sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve bana acımazsan kaybedenlerden olurum." 3332
Hz. Nuh’un Allah’tan yanlış bir istekte bulunmuş olmaktan dolayı takındığı tavır ile yukarda din adına takınılan tavrı ibretle izlemek gerekir.
Râbıta Şirktir:
Yılmaz: “... Kitapta, bir önceki soruda ‘râbıtanın, Allah ile murâkabeye varmak için yapıldığını ve murâkabe noktasına gelen bir sâlikten râbıtanın düştüğünü, böyle bir kişinin râbıtasının şirk sayılacağını’ söylemişiz...”
Bayındır: İşte Sayın Yılmaz’a göre râbıta şirktir. Murâkabe noktasına gelenin râbıtası şirk ise, başkalarının râbıtası da şirk olur. Çünkü iman ve şirk konuları kişiye göre değişmez. Gerek burada alıntısını yaptığımız yazılara ve gerekse tasavvuf kitaplarına göre müridin tek görevi, kayıtsız şartsız şeyhe teslim olmak yani ona kul olmaktır. Mürit şeyhe, şeyh Allah’a kul olur. Râbıtayı, murâkabe noktasına ulaşmış büyükler için şirk sayıp mürit için bir görev bilme, bu anlayışın sonucudur. Aşağıdaki ifade de bu anlayıştan kaynaklanmıştır:
“Mürit, aracısız olarak, Allah Teâlâ’dan feyiz alabiliyorsa râbıtayı terk etmesi vaciptir. Bu durumda râbıta ile uğraşmak, perdeli basamağı, yüzyüze olma basamağına tercih etmek olur. Bu ise Allah Teâlâ’dan yüz çevirmek sayılır. Ancak râbıtayı bırakmasına rağmen şeyhinin sevgisini kalbinden çıkarmaz, ona bağlılığını terk etmez. Çünkü bu, yüz yüze olma halini artırır.” 3333
Bazı şeyhlerin resimleri müritlere dağıtılır ve râbıta yaparken ona bakmaları söylenir. Eğer mürit heykeli yasak bilmese, evine şeyhinin heykelini koyar, râbıta yaparken onun karşısına geçer, kendini alçaltır, son derece tevazu ile yalvarır ve rûhâniyetinden yardım isterdi. Ona karşı kendini yok sayıp, bütün
3331] 7/A’râf, 191-197
3332] 11/Hûd, 40-47
3333] Muhammed b. Abdullah Hânî, Âdâb, s. 242
- 880 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hücrelerini şeyhiyle doldururdu. Heykel yerine şeyhin hayalini koymak neyi değiştirir? Puta tapanlar da zaten taştan veya ağaçtan değil, onun temsil ettiği varlığın rûhâniyetinden yardım beklerler.
Çünkü râbıta yapan mürit, şeyhinin dışında her şeyden ilgisini kesmek ve kalbinde yalnız ona yer vermek zorundadır.3334 O, şeyhin sûretini alnının ortasında hayal eder, sonra onu kalbinin ortasına indirir, kendini yok, şeyhini var bilir. 3335
Sonra onun rûhâniyetine yönelir, kendisinde cezbe ve gaybet ortaya çıkıncaya kadar râbıtaya devam eder. Cezbe kendinden geçmesi,3336 gaybet ise kendini ve sahip olduğu özellikleri bırakıp şeyhin sûretinde kaybolmasıdır. Bu noktaya gelince şeyhin rûhâniyetini, olgunluklarıyla birebir sûretinde gözlemler, şeyhin sıfatlarıyla, kendine has halleri ile hallenir.3337 Biri doğuda, biri batıda da olsa, şeyhin rûhâniyeti müridi râbıta ile terbiye eder ve onu, Allah’a ulaştırır. 3338
Şu âyet buraya ne kadar da uygun düşmektedir: “İyi bil ki, o saf din Allah için olan dinidir. Onun yakınından veliler edinenler; ‘Biz onlara başka değil sadece bizi Allah’a tam yaklaştırsınlar diye kulluk ederiz’ derler. işte Allah, onların aralarında tartışıp durdukları şeyde hükmünü verecektir. Allah, yalancı ve gerçekleri örtüp duran kimseleri doğru yola sokmaz.” 3339
Tarikata göre şeyh bir çeşme gibidir. Engin denizinden, râbıtasını yapan müridin kalbine feyiz aktarır.3340 Râbıta yapan müritte, şeyhin rûhâniyeti tasarrufa başlar. Üzerine ilahi kemâlâtı ve rabbani tecellîler feyzini yağdırır. Böylece onu yüksek makamlara ulaştırır. Feyiz veren şeyh, ister ölü, ister diri olsun, ister yaptığını anlasın, ister anlamasın3341 fark etmez. Hakiki şeyh, müritle Rabbi arasında vâsıtadır. Ondan yüz çevirmek Allah’tan yüz çevirmektir. 3342
Râbıta edilen mürşid-i kâmil, fenafillah makamına ulaştıktan sonra, bekâbillah makamı da kendisi için hasıl olmalıdır.3343 Fenâ fillâh, onun beşerî vasıflardan ve aşağı arzulardan sıyrılıp ilahi vasıflarla donanmasıdır. Beka billâh da kendi sıfatlarının yerine Allah’ın sıfatlarının geçmesidir.3344 Yani Allah ile bütünleşmesidir. Durum böyle olunca, mürit inanır ki, şeyhini nerede düşünse, rûhâniyeti orada hazır olur. Yine inanır ki, şeyhin ruhani tasarrufları Hak Teâlâ’nın tasarruflarıdır. 3345
Mâdem şeyhten yüz çevirmek Allah’tan yüz çevirmektir3346 öyleyse mürit şeyhin sevgisini daima içinde beslemeli, her durumda ona bağlılığını korumalıdır.
3334] Sadık Dana, Altınoluk Sohbetleri I, s. 39-40
3335] Muhammed b. Abdullah Hânî, Adâb, s. 239-242
3336] Yılmaz, Tasavvufla İlgili Sorular, s. 520
3337] Muhammed b. Abdullah Hânî, Adâb, s. 237
3338] A.g.e., s. 239-242
3339] 39/Zümer, 3
3340] A.g.e., s. 237
3341] A.g.e., s. 239-242
3342] A.g.e., s. 244
3343] A.g.e., s. 243
3344] Yılmaz, Tasavvufla İlgili Sorular, s. 524
3345] M. A. Hânî, Adâb, s. 239-242
3346] A.g.e., s. 244
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 881 -
Bütün vakitlerde râbıtaya devam etmeli, hiçbir şekilde ondan ayrılmamalıdır. 3347
Eğer bu şirk değilse, şirk diye bir şey olmaması gerekir. Burada şeyh, tam bir ilâh konumundadır. Çünkü ilah, kendine kulluk edilen her şeye verilen isimdir. İlah kelimesinin, hayran kalma anlamı da vardır. Çünkü kul, kulluk ettiği şeyin özelliklerini düşününce hayranlık duyar (Râgıb el-Isfehânî, el-Müfredât, “ilh” maddesi). Allah’ın dışında, kendine kulluk edinilen her şey onu öyle kabul edene göre ilahtır. Putlara ilah derlerdi, çünkü onların kulluğu hak ettiklerine inanırlardı. Onlara verilen isimler bunların inançları sebebiyledir, yoksa onlarda bir şey olduğundan dolayı değildir. 3348
İlham
İçe doğan her şey ilham değildir, şeytan vesvesi de olabilir. Çünkü şeytan "İnsanlara vesvese veren, onların içini karıştıran"3349 bir varlıktır. İlham ile vesveseyi ayırabilmek için içimize gelen şeyi Allah’ın emir ve yasakları yönünden denetlemek gerekir. İşte nefs-i mülheme budur. Mü’min-kâfir, herkesin nefsi nefs-i mülhemedir. Allah ona, isyankarlığını ve takvâsını ilham eder. Allah insanın kalbine birçok şey doğurur. Bu da mü'min ve kâfir ayırımı olmadan her insanda olur. Şâirler ve buluş sahipleri buna örnek verilebilir. 3350
Râbıta
Bayındır: Bir de râbıta'nız var.
Şeyh Efendi: Evet doğru. Râbıta bir müridin, mürşid-i kâmilinin rûhâniyetiyle beraber, sûretini kalp gözünün önüne getirerek hayal etmesi ve kalbiyle ondan yardım istemesinden ibârettir 3351.
Bayındır: Daha iyi anlamak için soruyorum, mürit şeyhini yükseklerde görüyor, onun birçok yetkiye sahip olduğunu düşünüyor, kendisini de düşük seviyede sayıyor. Sonra şeyhinin hayalini karşısına getiriyor ve ondan yardım istiyor. Bunu şeyhinin yanında yapmıyor değil mi?
Şeyh Efendi: Doğru. Muhammed Halid Hazretleri, Risale-i Halidiye’sinde şöyle buyuruyor: Râbıtanın en üstün derecesi, iki gözün arasında olan hayal hazinesi ile mürşidin rûhâniyetinin yüzüne hatta iki gözünün arasına bakmaktır. Zira orası feyiz kaynağıdır. Ondan sonra mürşide karşı kendini alçaltarak, son derece tevazu ile yalvarmak ve onu Mevlâ ile kendi arana vesile kılmak üzere, mürşidin rûhâniyetinin hayal hazinesine girip oradan kalbine ve derinliklerine yavaş yavaş indiğini düşünüp, senin de peşinden yavaş yavaş oraya aktığını ve indiğini hayal ederek, şeyhini, kendi nefsinden geçinceye kadar hayal gözünden kaybetmemektir. 3352
Bayındır: Aman Allahım! Söyler misiniz bana, bunu neye dayandırıyorsunuz?
3347] M. A. Hânî, Adâb, s. 239-242
3348] İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, “ilh” maddesi; A. Bayındır, Duâda Evliyayı Aracı Koyma ve Şirk, s. 134-147
3349] 114/Nâs, 5
3350] Abdülaziz Bayındır, Kur'an Işığında Tarikatçılığa Bakış, s. 106-107
3351] Ruhu’l-Furkan, c. 2, s. 64
3352] Ruhu’l-Furkan, c. 2, s. 64
- 882 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şeyh Efendi: Bunun delili vardır. Hz Ebubekr (r.a.) kazâ-i hâcet (tuvalet ihtiyacını gidermek) için Efendimiz’den (s.a.s.) hâlî bir yer bulamadığından, bu durumu Efendimiz’e şikâyet etti. Efendimiz de ona ruhsat verdi. 3353
Bayındır: Yani Hz. Ebûbekr, tuvalette, Allah'ın elçisinin rûhâniyetiyle beraber, sûretini kalp gözünün önüne getirerek hayal edip kalbiyle ondan yardım mı istiyordu?
Mürit: Hayır, öyle değil. Yani Hz. Ebûbekr tuvalette, ihtiyacını karşılarken bile Muhammed’i (s.a.s.) hayal ediyordu.
Bayındır: Çok sevdiği kişinin hayali insanın gözünün önünden gitmez. Şair, sevgilisi için “Gündüz hayalimde, gece düşümde” diyor. Bu gâyet normaldir. Hz. Ebûbekr, Muhammed (s.a.s.)’i çok sevdiği için tuvalette bile aklından çıkaramadığını ifade etmektedir. Sizin tarif ettiğiniz râbıtayla bunun ne ilgisi var? Siz râbıta sırasında şeyhin rûhâniyetinin müridin yanına geldiğini iddia ediyorsunuz. Şeyhin rûhâniyeti müridin yanına nereden geliyor ki mürit ondan yardım istesin?
Şeyh Efendi: Rûhâniyetin gözüktüğünün delili vardır. Yusuf Sûresi'nde şöyle buyruluyor: "(Yusuf aleyhisselam kasıtsız olarak, elinden gelmeyerek) ona (Züleyha'ya) meyletti. Rabbisinin burhanını (delilini) görmeseydi, (o meyline göre hareket edebilirdi).”3354 Bu âyetin tefsirinde ekseri müfessirler, Allah dostlarının tasarruf ve imdadını (gücünü ve yardımını) açıklamışlardır. Müfessirlerden Keşşaf, doğruluktan ayrıldığı ve Mutezile Mezhebinin görüşüyle vasıflandığı halde Yakup aleyhisselamın ruhaniyyetinin, şaşkınlığından parmaklarını ısırmış olduğu halde Yusuf aleyhisselama gözükerek “O kadından sakın.” dediğini açıklamıştır.” 3355
Bayındır: Siz herhalde Keşşâf tefsirini hiç okumadınız. Yoksa bunu asla söylemezdiniz.
Yusuf Sûresi’nin 24. âyetinde Züleyha'nın Yusuf aleyhisselam ile birleşmek için yaptıkları anlatılırken şöyle buyruluyor: “Andolsun ki, kadın ona meyletti. Eğer Rabbinın burhânını görmeseydi o da kadına meyledecekti...” Keşşaf tefsiri, âyette geçen bürhan kelimesinin ne anlama geldiğini açıkladıktan sonra şöyle devam ediyor:
“.... Âyette geçen burhan şu şekillerde de açıklanmıştır: Yusuf aleyhisselam bir ses duydu, “Aman kadına yaklaşma!” diye, ama aldırmadı. İkinci kez duydu, demini bozmadı. Üçüncü kez duydu, beriye çekildi ama Hz. Yakup aleyhisselamı parmaklarını ısırmış halde görünceye kadar bir şeyden etkilenmedi...” Keşşaf’ta bu görüş sahipleri için aynen şu ifadeler yer alıyor: “Bu ve bunun gibi şeyler hurafeci zorbaların tutundukları şeylerdir. Allah Teâlâ’ya ve peygamberlerine iftira bunların dini olmuştur...” 3356
Biraz düşünülse bunun Yusuf Sûresindeki başka âyetlere de aykırı olduğu görülür. Bir âyette şöyle buyruluyor: “(Yakup) Onlardan yüz çevirdi Vah Yusuf’um vah!” dedi. Üzüntüden iki gözüne de ak düştü. Kederi içine gömülüydü.”3357 Bu olay, Hz.
3353] Ruhu’l-Furkan, c. 2, s. 76
3354] 12/Yusuf, 24
3355] Rûhu’l-Furkan, c. 2, s. 65-66
3356] Mahmud b. Ömer ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, c. 1, s. 467
3357] 12/Yusuf, 84
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 883 -
Yusuf’un, Mısır’a gelen kardeşlerinden Bünyamin’i, hırsızlık bahanesiyle alıkoymasından sonra olmuştu. Eğer Bünyamin'i Hz. Yusuf'un alıkoyduğunu bilseydi Hz. Yakub, böyle üzülür müydü? Lütfen bunu râbıtanın delili sayıp da kendinizi daha da kötü duruma sokmayın.
Şeyh Efendi: Ubeydullah el-Ahrâr es-Semerkandî hazretleri "Sadıklarla beraber olun." 3358 âyetinin tefsirinde şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz sadıklarla beraber olmak, sûrette ve mânâda onlarla beraber olmaktır." Sonra da mânevî beraberliği râbıta ve huzurla tefsir etmiştir ki, bu ehlince malum olan meşrû bir iştir. 3359
Bayındır: Sûrette ve mânâda sâdıklarla yani dürüst kimselerle beraber olmaktan ne anlıyorsunuz? Bir kimseyle beraber olmak hem onun yanında yer almak hem de onunla aynı duygu ve düşünceleri paylaşmak anlamına gelir. Yanında olduğunuz kişi ile aynı duygu ve düşünceleri paylaşmıyorsanız bu tam bir beraberlik sayılmayacağı gibi aynı duygu ve düşünceyi paylaştığınız kişinin yanında yer almazsanız gene beraber olmuş sayılmazsınız. Burada anlatılan odur. Bunun râbıta ile ne ilgisi var?
Bazı şeyhler müritlerine resimlerini dağıtıyor ve râbıta yaparken ona bakmasını söylüyorlar. Siz de bunu yapıyor musunuz?
Mürit: Bizde öyle bir şey yoktur. Hz. Muhammed resmi yasaklamıştır.
Bayındır: Eğer Hz. Muhammed yasaklamamış olsaydı yapar mıydınız?
Mürit: Belki yapardık. Çünkü resme bakmak, şeyhi kalp gözünün önüne getirerek hayal etmekten kolaydır. O zaman şeyhin sûreti baş gözüyle görülmüş olur.
Bayındır: Peki ya dinimizin heykeli yasak etmediğini farzetsek o zaman da heykelini yapar mıydınız?
Mürit: Heykel yasak ama.
Bayındır: Yasak olmadığını farzedin.
Mürit: Belki o da yapılırdı. Her müridin evinde şeyhin bir heykeli bulunabilirdi.
Bayındır: O zaman mürit, şeyhinin putu karşısına geçecek, ona râbıta yapacak ve onun rûhâniyetinden yardım isteyecekti. Ona karşı kendini alçaltarak, son derece tevazu ile yalvaracaktı. Puta tapanların yaptığı zaten bundan başkası değildi. Aradan heykeli kaldırıp yerine şeyhin hayalini geçirmek neyi değiştirir? Puta tapanlar da zaten taştan veya ağaçtan bir şey beklemiyor, onun temsil ettiği varlığın rûhâniyetinden yardım bekliyorlardı.
Sizin tarif ettiğiniz râbıtaya sadece şu âyet delil olabilir: “İyi bil ki, saf din Allah’ın dinidir. Onun berisinden veliler edinenler: ‘Biz onlara başka değil sadece bizi Allah’a tam yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz’ derler. İşte Allah, onların aralarında tartışıp durdukları şeyde hükmünü verecektir. Allah, yalancı ve gerçekleri örtüp duran kimseleri doğru yola sokmaz.”3360 Bu âyet, Kur’an-ı Kerim’de şirki tanımlayan âyettir.
3358] Tevbe 9/119
3359] Rûhu’l-Furkan, c, 2, s. 66
3360] 39/Zümer, 3
- 884 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şeyh Efendi: Biz insanlara bize ibâdet edin demiyoruz ki.
Bayındır: Siz herhalde ibâdetin ne olduğunu bilmiyorsunuz. Söyler misiniz bana, mürit şeyhin yanında nasıl olmalıdır?
Şeyh Efendi: Bak, şimdi sana müridin adâbını söyleyeyim de içinde ne varsa ortaya dök.
Müridin inancı şöyle olmalıdır: “Ben ancak bağlı bulunduğum şeyhim ile hedefime ulaşabilirim.”3361 Haklı dahi görünse mürîdin üstadına itirazı haramdır.3362 Hz. Mûsâ ile Hızır aleyhisselam kıssasında olduğu gibi şeyhe itiraz çok çirkindir. İtirazcının özrü kabul edilemez. İtirazdan doğan ayrılığın ilacı yoktur. Bu itirazın zararı, mürit üzerine akan feyzin kapanmasıdır.3363 Müride lazım olan şartlardan biri de şeyhin emrettiği şeyleri tevil etmeyerek ve geciktirmeyerek yapmasıdır. Zira tevil ve geciktirme büyük kesintiye sebeptir. 3364
Âdâbdan biri de şeyhinin sevmediği hoşlanmadığı şeylerden kaçınıp, şeyhinin güzel ahlâkına ve yumuşaklığına aldanıp da sevmediği şeyleri yapmamasıdır 3365. Şeyh müride bir şey telkin ettiğinde devamlı onunla meşgul olmalı ve kalbine hayır ve şer bir şey getirmemelidir 3366. Sâdık müridin sermayesi sevgi ve bağlılıktır. İnatlık asâsını ve muhâlefet sevdâsını bırakıp şeyhin emri altında sükûnettir. Tarikata sevgisi ve şeyhine bağlılığı artan mürit tarikatta kalmaktan emin olur. 3367
Bayındır: Yani kısaca mürit şeyhinin kölesi olacak. Hatta köleden de öte bir bağlılığı olacak. Çünkü köle efendisine zaman zaman baş kaldırır, baş kaldıramasa bile içinden homurdanır ama mürit hem içi ile hem de dışı ile şeyhin tam kölesi olacak. Şeyhin emri altında sessiz sadâsız beklerse tarikattan atılma korkusu olmayacak.
Şeyh Efendi: Mürit şeyhinin terbiyesinde ölü yıkayanın elindeki ölü gibi olmalıdır ki, şeyh, müride istediği gibi hareket edebilsin.3368 Mürit tam bağlı olmazsa şeyh onu nasıl yetiştirebilir?
Bayındır: Bağlılığın da bir sınırı var. Burada bütün sınırlar aşılıyor. İnsanları kendine köle eden bir tek peygamber yoktur. Böyle bir şey Kur'an'a temelden karşıdır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: "Hiç bir insanın hakkı yoktur ki, Allah ona Kitap, doğru bilgi ve peygamberlik versin, o da tutsun halka, ‘Allah'tan önce bana köle olun’ desin. Onun diyeceği şudur: "Kitabı öğrettiğinize ve okuduğunuza göre katıksız olarak Rabbe köle olun."3369 Diyorsunuz ki, eğer müridin şeyhine bir itirazı olursa bunun ilacı yoktur. Bunun için kölelik kelimesi de yetersiz kalır. Peki bu, şeyhe ibâdet değildir de ya nedir?
Mürit: Bunun neresi ibâdettir, Allah aşkına!
3361] M. Zahit Kotku, Tasavvufî Ahlâk, c. 2, s. 247
3362] A.g.e., c. 2, s. 5
3363] A.g.e., c. 2, s. 246
3364] A.g.e., c. 2, s. 246
3365] A.g.e., c. 2, s. 248
3366] A.g.e., c. 2, s. 248
3367] A.g.e., c. 2, s. 250
3368] A.g.e., c. 2, s. 245
3369] 3/Âl-i İmrân, 79
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 885 -
Bayındır: Evet sadece ibâdet yok, istiâne (yardım isteme) de var. Her ne kadar günde kırk kere Fâtiha sûresini okuyup "(Allahım!) Yalnız sana ibâdet ederiz ve yalnız senden istiânede bulunuruz." deseniz bile söylenenlerde hem Allah'tan başkasına ibâdet var, hem de Allah'tan başkasından istiâne.
Bir insanın sevap namına yaptığı bir şey olmasa da şirkten uzak bir inancı olsa ve tevbe etmeden ölse Allah bu şahsın günahlarını bağışlayabilir. Çünkü o, şöyle buyurmuştur: "Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, bunun dışında olanı dilediği kimse için bağışlar." 3370 İşte başkasına köle olmamızı kabul etmeyen Allah'ın Hz. Muhammed (s.a.s.)’e emri: "De ki: "Ey cahiller! Şimdi bana, Allah'tan başkasına kölelik etmemi mi emrediyorsunuz? Sana da, senden önceki elçilere de şu muhakkak vahyedilmiştir: ‘Hele bir şirke düş; amelin kesinkes yanar ve sen kaybedenlerden olursun. Hayır; yalnız Allah'a kölelik et ve şükredenlerden ol. Onlar Allah'ı gereği gibi değerlendiremediler. Oysa ki kıyâmet günü, bütün yeryüzü O'nun avucunun içinde olacaktır. Gökler O'nun sağında dürülmüş olur. O, ortak koştuklarından uzak ve yücedir." 3371
Mürit: Elimizdeki meallerde kulluk kelimesi kullanılıyor, ama sen onun yerine "kölelik" kelimesini kullanıyorsun. Bu yaptığın doğru mu?
Bayındır: Türkçede "kul" ile "köle" aynı anlamdadır. Yunus Emre; “Tapduğ’un tapusunda kul olduk kapusunda / Yunus miskin çiğ idik piştik elhamdulillah” derken “köle olduk kapusunda” demek istiyor.
Kul ve kölenin Arapçası abd kelimesidir. Hz. Muhammed de Allah'ın abd'idir. Kelime-i şehadette “Ve eşhedu enne Muhammeden abduhû ve Rasûluh; Şunu kesinkes bilirim ki, Muhammed onun kölesi ve elçisidir.” deriz. Yalnız Allah'a köle olup başkasına köle olmamak hürriyetin doruk noktasına ulaşmak demektir. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile ilgili inen şu âyeti de okumak yerinde olur. "Az kalsın baskı ile seni, sana vahyettiğimizden ayıracaklardı ki, başkasını uydurup üstümüze atasın. Böyle yapsaydın, kuşkusuz seni dost edinirlerdi. Eğer seni sağlamlaştırmış olmasaydık, andolsun onlara bir parça yanaşacaktın. O zaman biz de sana, hayatın kat kat azabını ve ölümün kat kat azabını tattırırdık. Sonra bize karşı kendine bir yardımcı da bulamazdın." 3372 Hz. Muhammed bile tehlikeye düşecek gibi olduğuna göre kendimizi bu açıdan gözden geçirmemiz gerekmez mi?
Mürit: Tamam, bunları anladık. Şimdi sen yukarıdaki ağır iddianı ispatla bakalım.
Bayındır: Allah'ın bütün peygamberlere söylediği şu sözü hatırlayalım: "Hele bir şirke düş; amelin kesinkes yanar ve sen kaybedenlerden olursun." 3373
Mürit: Bizim yaptığımızın nesi şirk? Sen esas onu anlat.
Bayındır: Öyleyse iyi dinle. “İbâdet” sözlükte tâat anlamına gelir. Türkçede buna kulluk denir. Tâat boyun eğmek demektir, daha çok “emre uymak ve izinden gitmek” anlamında kullanılır.3374 İtaat Tav’ kökündendir. Tav’ boyun eğmek demektir. Zıddı kerih görmek, hoşlanmamaktır. Âyette şöyle buyrulur: “Sonra,
3370] 4/Nisâ, 48
3371] 39/Zümer, 64-67
3372] 17/İsrâ, 73-75
3373] 39/Zümer, 64-65
3374] İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, Beyrut 1410/1990
- 886 -
KUR’AN KAVRAMLARI
duman halinde bulunan göğe yöneldi, ona ve yeryüzüne: "İsteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin" dedi. İkisi de "İsteyerek geldik" dediler.”3375 Tâat de aynı köktendir; yine boyun eğmen anlamına gelir ve daha çok “emre uymak ve izinden gitmek” anlamında kullanılır. 3376
Abd; kul, yani köle anlamına gelir. İnsanlar, güçlerinin yettiğini kendilerine köle etmeğe, güç yetiremediklerine de köle olmağa meyillidirler. Krallar halkı, kendi köleleri gibi görmek istemişler, kayıtsız şartsız boyun eğdirmeğe çalışmışlardır. Kur’an’ı Kerim’de bunun örnekleri vardır: “Firavun Adamlarını toplayıp seslendi, ve şöyle dedi: ‘Sizin en yüce Rabbiniz benim." 3377
“Rab” sahip demektir. Araplar kölenin sahibine rab derler Hz. Yusuf köle olarak Mısır’ın bir devlet yetkilisine satılmış, o yetkilinin karısı Züleyhâ Hz. Yusuf’a aşık olmuş ve beraber olmak istemişti. O sırada olanları anlatan âyet şöyledir: "Evinde bulunduğu kadın onu kendine çağırdı, kapıları sıkı sıkı kapadı ve ‘gelsene!’ dedi. Yusuf: ‘Günah işlemekten Allah'a sığınırım, doğrusu senin kocan benim rabbimdir; bana iyi bakmıştır. Zâlimler iflâh olmazlar ki’ dedi.”3378 Biz de Efendi deriz. Allah’tan başkasına köle olmayı reddedenler, Allah’tan başkasının kendi rableri ve efendileri olmasını da kabul etmezler. Dikkat ederseniz efendi kelimesi tarikatlarda sıkça kullanılır. Krallar siyasî ve askerî güçlerini kullanarak, zenginler paralarını, kimileri de dini kullanarak insanları kendilerine kul etmektedirler. Dini kullananlar bunların en kötüsüdür. Çünkü insanlar bunlara kulluk etmeyi Allah'a kulluğun bir parçası sayarlar. Siz Allah ile birlikte şeyhinize de köle oluyorsunuz. Râbıta sırasında şeyhinizin rûhâniyeti karşısında boyun eğiyorsunuz. Hâlbuki, Fâtiha Sûresi'nde "Yalnız Sana köle oluruz" diye Allah'a söz veriyoruz.
Mürit: Kendine kulluk edilmesini isteyen şeyh var mı?
Bayındır: Önceki açıklamalar yeterli olmadı herhalde. Şeyhe tam bağlanmak, ona râbıta etmek, kalble ondan yardım istemek ve ona asla itiraz etmemek gerektiğini söylediniz. Hatta şeyhin önünde mürit, gassalın (ölü yıkayıcısının) önündeki meyyit (ölü) gibi olmalıdır, dediniz. Bu köleliğin son noktası değil midir? Bundan ileri bir kölelik düşünülebilir mi? Allah’ın istediği, insanın yalnız kendisine köle olmasıdır: “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kölelik edin ki, korunabilesiniz.” 3379
Hz. Muhammed de Allah'ın kölesidir. Kelime-i şehâdet getirirken “Şunu kesinkes bilirim ki, Muhammed onun kölesi ve elçisidir” deriz. Ona bundan başka bir makam vermek Hırıstiyanlara benzemek olur. Onlar Hz. İsa’ya Allah’ın oğlu demiş, onu Allah’a halef kılmış, ona ibâdet etmeye ve ondan yardım dilemeye başlamışlardır. Sanki haşa! baba emekli olmuş da oğul onun yerine oturtulmuş gibidir. Bu sebeple ibâdet etmiş olmak için puta secde eder gibi şeyhe secde etmek gerekmez.
Mürit: Bir de istiâne vardı.
Bayındır: Gelelim istianeye: İstiâne, yardım istemek demektir. Fâtiha sûresini
3375] Fussilet 41/11
3376] Râğıb el-Isfehânî, s. 529
3377] 79/Nâziât, 23-24
3378] 12/Yusuf, 23
3379] 2/Bakara, 21
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 887 -
her okuyuşumuzda “iyyâke nestaîn” deriz. Yani "Allah'ım yalnız Senden yardım isteriz” demektir. Bu konu daha önce anlatılmıştı. Burada Şeyh Efendi'nin bir sözünü tekrarlamak yerinde olur. Şöyle demişti: "Siz ne derseniz deyin, biz Allah ile kullar arasında evliyâullahın ve meşâyih-i izâm hazerâtının ruhlarının vasıta olduğuna inanırız. Onların rûhâniyetinden istimdâd eder, istiânede bulunuruz."
Evliyâ rûhundan istianede bulunduğunuza göre sizin artık “iyyâke nestaîn; yalnız Senden yardım isteriz” demeye hakkınız kalır mı? Bir de râbıta yaparak şeyhin rûhâniyetiyle beraber, sûretini kalp gözünün önüne getirip hayal etmek ve kalple ondan yardım istemek varya, işte o zaman Tevhidden bir şey kalmaz. Çünkü bu, olsa olsa şeyhe ibâdetin bir parçası olur. Hz. Muhammed (s.a.s.) “Duâ ibâdetin özüdür.”3380 demiyor mu? O, bir de, şöyle buyurmuştur: “Duâ ibâdetin ta kendisidir.”3381 Puta tapanlar ibâdeti, putun rızâsını kazanmak ve duâlarının kabulünü sağlamak için yaparlardı.
Cenab-ı Hakk, Kur’an-ı Kerim’in birçok âyetinde müşriklerin durumunu belirtirken “Allah’tan başkasına duâ etmek” ifadesini kullanmıştır. Hz. Muhammed (s.a.s.)’e verdiği bir emirde şöyle buyurmuştur: “De ki: Ben yalnızca Rabbime duâ ederim. Ona hiç bir şeyi ortak koşmam.”3382 İbn Abbas (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Duânız imanınızdır.” 3383
İnsanlar öteden beri en çok duâ ve ibâdet konusunda yanıldıkları için bütün elçilerin davetinin temelini bu iki husus oluşturmuştur. Namaz, oruç, hac, zekât, helallar ve haramlarla ilgili çok az âyet olduğu halde Kur'an'ın tamamına yakını Allah'tan başkasına ibâdeti, darda kalınca başkasından bir şey beklemeyi şirk sayıp yasaklamaktadır. Bu husus üzerinde çok durmak gerekir. "Darda kalmış kişi duâ ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hakimleri yapıyor? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz." 3384
Allah’ın Tecellî Etmesi
Tecellî, gözükmek, ortaya çıkmak anlamınadır. Allah'ın tecellî etmesi de Allah'ın gözükmesi veya gücünün ortaya çıkması anlamında kullanılır.
Şeyh Efendi: (Kendi alnını göstererek) Şeyhlerin alnı bir aynadır. Orada Cenâb-ı Hak tecellî eder.
Bayındır: Allah Teâlâ bir insanda nasıl tecellî eder, nasıl gözükür? Bunun delili nedir?
Şeyh Efendi: Delili şudur: Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Mûsâ, tayin ettiğimiz vakitte (Tûr-i Sînâ’ya) gelip de Rabbi onunla konuşunca «Rabbim, bana kendini göster, seni göreyim.» dedi. (Rabbi) «Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer yerinde durabilirse sen de beni göreceksin.» buyurdu. Rabbi o dağa tecellî edince dağı paramparça etti. Mûsâ da baygın düştü. Ayılınca dedi ki; Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tevbe ettim ve ben inananların ilkiyim.”3385 Allah bir dağda tecellî ettiğine göre
3380] Tirmizî, Duâ 1, hadis no: 3371
3381] Tirmizî, Duâ 1, hadis no: 3372
3382] 72/Cinn, 20
3383] Buhârî, İman 2
3384] 27/Neml, 62
3385] Araf 7/143
- 888 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir insanda tecellî edemez mi?
Bayındır: Allah dağa tecellî ettiği zaman dağ parçalandı, Hz. Mûsâ da baygın düştü.
Şeyh Efendi: İşte şeyh dağ yerinde, mürid de Mûsâ (a.s.) makamındadır. (Müridin şeyhi önünde cezbeye gelip baygın düşmesi, böyle bir şartlanmadan dolayı olsa gerektir.)
Bayındır: Bu ne biçim delil getirme, ne biçim bir kıyastır? Allah Teâlâ dağda tecellî etmedi ki, dağa tecellî etti. Yani dağda gözükmedi, dağa gözüktü. Allah’ın insana tecellî etmeyeceği, yani bu dünyada bir insana gözükmeyeceği yukarıdaki âyette açıkça belirtilmiştir. Âyete aykırı olmasına rağmen farzedelim ki, sizin dediğiniz doğrudur ve Allah dağa tecellî etmemiştir de dağda tecellî etmiştir. Siz kendinizi dağa nasıl kıyaslarsınız? İnsan dağa benzer mi? Böyle kıyaslara kıyas maâl fârık, yani ilgisiz şeyleri birbirine benzetmek denir. İnsanla dağ arasında nasıl bir benzerlik buluyorsunuz ki, bir âyetin dağ ile ilgili hükmünü insana taşıyorsunuz. Bir an için benzetmenin doğru olduğunu kabul etsek bile varılacak hüküm, böyle bir tecellîden sonra Şeyhin parçalanıp yok olması olmaz mı? Çünkü Allah’ın tecellîsinden sonra dağ paramparça olmuştur. Ama böyle olmuyor, Şeyhin alnı bu tecellî ile Allah’ın aynası durumuna geliyor ve herkes Şeyhin alnında Allah’ı görmeye başlıyor.
Şeyh Efendi: Allah şeyhleri korur. Allah’ın gücü buna yetmez mi?
Bayındır: Allah’ın gücünün yetmediği ne var ki; ama biz Allah’ın gücünden ve kudretinden bahsetmiyoruz. Âyetin hükmünden bahsediyoruz. Ayrıca Allah'ın dağa tecellî etmesi özel bir olaydır, bunun kıyaslanacağı bir şey yoktur. Çünkü olağandışı bir olaya benzetme yapılarak bir hükme varılamaz. Şeyhin dağa, Hz. Mûsâ’nın da müride benzetilmesine gelince; doğrusu bunu hangi mantıkla yaptığınızı anlamak mümkün değildir. Şeyhi Hz. Mûsâ’ya benzetmek isteseniz bunun bir yolu olur. Çünkü insan olma bakımından ortak yönleri vardır. Dağ ile şeyhin neyi birbirine benziyor?
Mürit: Tecellî meselesini niye yanlış değerlendiriyorsun? Bu, Şeyh Efendi'nin bütün davranışlarıyla müritlerine örnek hale gelmesinden başka bir şey değildir.
Bayındır: Yani Allah’ın Şeyhin bedenine girdiğini mi söylemek istiyorsunuz?
Mürit: Hayır, asla öyle demiyorum. Şeyhin müridlerine örnek olmasından bahsediyorum.
Bayındır: Örnek olması için Allah’ın Şeyhin alnında gözükmesi mi gerekiyor?
Şeyh Efendi: Şeyhin iki gözünün arası feyiz kaynağıdır. Râbıta yaparken iki gözün arasında olan hayal hazinesi ile mürşidin rûhâniyetinin yüzüne hatta iki gözünün arasına bakılır. 3386
Bayındır: Tamam, işin sırrı şimdi çözüldü. Şeyhin alnında Allah Teâlâ'nın tecellî etmesine neden ihtiyaç duyduğunuzu şimdi anladım. Bir yanlış sizi bir başka yanlışa zorluyor. Râbıta diye bir şey uydurdunuz ya, onun kabul edilebilmesi için bu defa da Allah'ın şeyhin alnında tecellî ettiğini uydurmanız gerekli oldu.
3386] Rûhu’l-Furkan, c. 2, s. 79
MURÂBATA YAPMAK (CİHAD İÇİN HAZIR OLMAK)
- 889 -
Çünkü mürit râbıta yaparken şeyhinin rûhâniyetini hayal ediyor, onun iki gözünün arasına, yani alnının ortasına baktığını düşünüyor. Çünkü size göre orası feyiz kaynağıdır. Sonra şeyhine karşı kendini son derece alçaltarak ona yalvarıyor, onu Allah ile kendi arasında vesile kılıyor. 3387
İşte burada şeyhin alnının bir ayna sayılmasına ve orada Allah'ın gözükmesine ihtiyaç duyuyorsunuz. Yoksa müritleri nasıl inandırırsınız. Bazı tasavvuf kitaplarında daha ileri gidilerek Allah‘ın isimlerinin ve sıfatlarının Şeyhte gözüktüğü ifade edilmektedir.3388 Bu nasıl kabul edilebilir? Bu durum sizde de var, siz de aynı iddiaları tekrarlayıp duruyorsunuz. Ama, bu çirkinliği daha fazla uzatmak istemiyorum. 3389
Son olarak şunun bilinmesini isterim ki, benim karşı çıktığım sadece Kur’an'a açıkça aykırı olan sözler ve davranışlardır. Bu davranışlar hangi ad altında yapılırsa yapılsın, bunlara karşı çıkmak her müslümana farzdır. Hz. Muhammed'in yolunda gitmenin gereği budur. Bir hocanın etrafında toplanıp bir grup oluşturmak, Kur‘an ve sünnete uygun olarak İslâm’ı yaşamak sadece takdir edilecek bir davranıştır. Tutar da o hocaya bir takım mânevî makamlar tanır, onu Allah ile kendi aranızda vesile ve vasıta kılar, insanları ona bağlanmaya çağırırsanız işte bunu kabul etmek mümkün olmaz. Her türlü aşırılıktan uzak olarak, Allah'ın emir ve yasaklarına uygun, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) gösterdiği gibi yaşamalı, dünyamızı ve âhiretimizi tehlikeye sokmamalıyız. 3390
3387] Rûhu’l-Furkan, c. 2, s. 79
3388] Bkz. Kotku, Tasavvufî Ahlâk, c. 2, s. 184-185
3389] A. Bayındır, Kur'an Işığında Tarikatçılığa Bakış, s. 111-128
3390] A. Bayındır, a.g.e., s. 156-157
- 890 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ribât ve Murâbata Yapmak Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
“R-b-t” Kökü ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 5 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 200; 8/Enfâl, 11, 60; 18/Kehf, 14; 28/Kasas, 10.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Tarikatta Râbıta ve Nakşîbendilik, Ferit Aydın, Ekin Y.
2. Bir Şeyh ile Görüşme, Abdülaziz Bayındır, Süleymaniye Vakfı Y.
3. Râbıta-i Şerife Risâlesi, Abdülhakim Arvasi, Sadeleştiren, N. F. Kısakürek, Büyük Doğu Y.
4. Tasavvufî Bir Terim Olarak Râbıta, İrfan Gündüz, Basılmamış bir çalışma
5. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 513-517
6. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. Rabıta, Nureddin Turgay, c. 5, s. 212-213, Ribat, Ömer Tellioğlu, c. 5, s. 259-260
7. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 15, s. 60-65 (Murâbata)
8. Tasavvuf ve İslâm, Ercümend Özkan, Anlam Y.
9. Tasavvuf ve İslâm (Dün-Bugün), İbrahim Sarmış, Yöneliş Y.
10. Teorik ve Pratik Açıdan Tasavvuf ve İslâm, İbrahim Sarmış, Ekin Y.
11. Şeyh Efendilerle Görüşme, Kur'an Işığında Tarikatçılığa Bakış, Abdülaziz Bayındır, Süleymaniye Vakfı
12. Duâda Evliyâyı Aracı Koyma ve Şirk, Abdülaziz Bayındır, Süleymaniye Vakfı Y.
13. Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, Ahmet Yıldırım, T. Diyanet Vakfı Y.
14. Tasavvuf Kültüründe Hadis, Tasavvuf Kaynaklarındaki Tartışmalı Rivayetler, Muhittin Uysal, Yediveren Y.
15. Halkın İslâm Anlayışının Kaynakları, Vaaz ve Kıssacılık, Hasan Cirit, Çamlıca Y.
16. Osmanlı Halkının Geleneksel İslâm Anlayışı ve Kaynakları, Hatice Kelpetin Arpaguş, Çamlıca Y.
17. Tasavvuf ve İslâm, Abdurrahman el-Vekil, Tevhid Y.
18. Şeyhler, Ağalar ve İslâm, Mehmet Emin Toprak, Tevhid Y.
19. Tarihte ve Günümüzde Şamanizm, Abdülkadir İnan, Türk Tarih Kurumu Y.
20. Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında Evliyâ Menkabeleri, A. Yaşar Ocak, Kültür ve Turizm Bk, Y.
21. Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Süleyman Uludağ, Marifet Y.
22. Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Ethem Cebecioğlu, Rehber Y.
23. Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri, Abdülbâki Gölpınarlı, İnkılap ve Aka Y.
24. Bektaşi Menâkıbnamelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri, Ahmet Yaşar Ocak, Enderun Y.
25. Melâmîlik ve Bektaşilik, Cavit Sunar, Ankara Ün. İlâhiyat Fak. Y.
26. Kur'an'da Veli ve Evliyâ, Mikdat Öccü, Suffe Y.
27. Allah Dostları, İmam Şevkânî, Tevhid Y.
28. Allah'ın Velileri ile Şeytanın Velileri Arasındaki Fark, İbn Teymiyye, İhya / Birleşik Y.
29. Tevhidin Düşmanı Tefrika, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y.
30. Çarpıtılan, Değiştirilen, Farziyeti İnkâr Edilen Kur'anî Kavramlar, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y.
31. Vahdet-i Vücud Risalesi, Sadreddin Taftazani, Tevhid Y.
32. Tasavvufla İlgili Sorular, H. Kâmil Yılmaz
33. Âdâb, Muhammed bin Abdullah Hânî
RIZIK
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
RIZIK
- 753 -
Kavram no 148
İman 26
Yeme-İçme; Kader
RIZIK
• Rızık; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'an'da Rızık
• Bir kimse Başkasının Rızkını Yiyebilir mi?
• Rızık, Azalıp Çoğalabilir mi?
• Kısmetimde Varsa, Rızkım Ayağıma Gelir Diyebilir miyiz?
• Rezzâk (Rızık Veren) Allah'tır
• Biyoloji İlminin Verileri Işığında Rızık
• Fen Bilgisi Verileri Işığında Rızık
• Rızık Konusunda Yeryüzündeki Mucizevî Yardımlaşma
• Denizlerdeki Durum; Su ve Rızık
• Allah’ın Kullarına Rızık Vermesindeki Sünneti (Değişmez Yasası)
• Rızık Kazanmak İçin Çalışmak; Rızkın Temizinden Faydalanmak
• Rızkın Genişlemesi ve Daralması; Rızıktaki Farklılığın Hikmetleri
• Rızık Genişliği İmtihanı Karşısında Müslümanın Tutumu
• Rızık Darlığı İmtihanı Karşısında Müslümanın Tutumu
• Manevî Rızık
“O müttakîler (takvâ sahipleri) ki, gayba iman ederler, namazı ikame ederler (dosdoğru kılarlar), kendilerine verdiğimiz rızıklardan infak ederler.” 3053
Rızık; Anlam ve Mâhiyeti
Rızık: Ra-ze-ka fiilinden türemiş bir isimdir. Çoğulu erzâk gelir. Faydalanılması için verilen bağış, pay, hisse, nasip, haz, gıda ve mutlaka kendisiyle faydalanılan şey anlamlarına gelir.
Rızık: Dünyada ve âhirette verilen pay ve hisse demektir. Rızık; kendisinden yararlanılan şey, veya canlının yaşayabilmesi ve gelişmesi için Allah'ın canlıya sevkettiği şey demektir.
Rızık: Allah'ın canlıya zevk ve faydalanma nasip ettiği şeydir. Mülk olsun olmasın, yenilen, içilen ve diğer şekillerde kullanılmasından faydalanılan mallara uygun olduğu gibi; evladı, eşi, gayret ve işi, ilim ve bilgileri dahi içine alır. Fakat hepsinde istifade edilmiş olmak şarttır. Ve bu faydalanma, dünyaya ve âhirete ait faydalanmadan daha geneldir. Buna göre dinî ve dünyevî bilfiil faydalanılamayan mal, mülk, evlat ve aile ilim ve bilgi rızık değildirler. Bu şekilde bir şey, çeşitli faydalanma şekillerine göre farklı kimselerin rızkı olabilir. Fakat malından, gücünden, ilminden faydalanmayanlar rızıklanmış değildirler. 3054
3053] 2/Bakara, 3
3054] Elmalılı, Hak Dini Kur'an Dili, Azim, 1, 179
- 754 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah'ın, yaratıklarına hayrdan verdiği ve kendisiyle faydalanılan her hayr rızıktır. "Rabbinın rızkı hayr'dır (hayırlıdır)." 3055 Rızık: Allah'ın; kullarına ve bütün hayvanlara takdir edip yarattığı ve onların gıdalandığı şeylerdir. Her olacak şey, Allah'ın ilminde belli olduğundan, her yaratığa ne yiyecek ne içecek ise, Allah'ın ilmi ile meydana gelmiş ve takdir edilmiş olup, rızık da takdir edilmiştir. Herkes kendisi için takdir edilen rızkını yer. Kimse kimsenin rızkını yiyemez. Bir kimse, rızkı tükenmeden, kendisi için takdir edilen rızkını yemeden ölmez. Rızkı yaratan, rızık veren ancak Allah'tır. Doğru yoldan kazanıldığında helâl; gayrı meşrû kazanılan da haram olur. Her ikisine de rızık denilir.
Bazı âlimler, rızık; insan ve diğer bütün canlıların sadece beslenip yaşamaları için yedikleri ve içtikleri yiyecek ve içecekler yani besinlerdir derler. Bazıları ise tarifini geniş tutarak rızkı şöyle tanımlamışlardır: Rızık; Allah Teala'nın bütün canlılara, yiyip içerek gıdalanmaları ve faydalanmaları için lutfettiği şeylerdir. Bu tanıma göre rızkın içerisine, yiyecek içecek ve insan hayatını sıcak ve soğuktan korumaya yarayan elbise ve kalacağı mesken, ev gibi şeyler girer.
Kur'an'da Rızık
Rızık kelimesi, türevleriyle birlikte Kur'an-ı Kerim'de 124 yerde geçer. Kur'an'a göre rızık, ya doğrudan doğruya veya sebeplendirme yoluyla Cenab-ı Allah'a aittir. İnsanlara verilen rızka konu teşkil eden şeyler değişiktir: Eti yenen hayvanlar;3056 Nebatî ürünler, meyveler;3057 gerek insanların, gerek öbür canlıların gıdaları, yiyip içilen şeyler;3058 cennettekilere verilecek rızıklar.3059 En çok rastlanan durum, rızkın konusunun tayin olunmayıp, müphem ve genel bırakılmasıdır. Bu ise, rızıklandırmanın şümulünü genişletmektedir. Bakara suresi, 3. âyetteki "Kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden Allah yolunda harcarlar." genel ifadesi, rızkın içine birçok şeyi dahil eder: Aynî mal, nakit para, gıda olacak şey, hatta bedenî kuvvetle yardım, bilgisiyle faydalı olmak gibi. Rızık, manevî nimet için de kullanılır. Manevî nimetlerin en önemlisi nübüvvet ve hidâyet anlamında da kullanılmıştır;3060 Rızık kelimesi, bunların dışında; yerden ve gökten gelen yaşama vesileleri;3061 uhrevî fazl ve nimet;3062 teşekkür;3063 servet, mal ve mülk3064 anlamlarında da kullanılmıştır.
Kur'an, Allah'ın rızıklandırma (terzîk) fiiline muhatap olanları da çeşitli hayat tabakalarından bütün canlılar, tüm insanlar, şehidler ve cennet ehli gibi gruplara ayırır.3065 Her canlının rızkını tekeffül eden Allah, bu rızkı onlara dilediği gibi farklı ölçülerde vermektedir. 3066
3055] 20/Tâhâ, 131
3056] 22/Hac, 28, 34; 10/Yûnus, 59
3057] 2/Bakara, 126; 14/İbrahim, 37
3058] Bakara, 60; Yunus, 59; Ankebut, 60
3059] 2/Bakara, 25); yağmur (51/Zâriyat, 22; 40/Mü'min, 13; 45/Câsiye, 5
3060] 11/Hûd, 88
3061] 16/Nahl, 73; Şura, 12
3062] 22/Hacc, 58
3063] 56/Vâkıa, 82
3064] 16/Nahl, 71
3065] Bkz. 2/Bakara, 126; 3/Âl-i İmran, 169; 11/Hûd, 6; 17/İsrâ, 31; 22/Hacc, 28; 29/Ankebut, 60; 40/Mü'min, 40; 42/Şûrâ, 19
3066] Bkz. 34/Sebe', 39; 39/Zümer, 52; 42/Şûrâ, 27
RIZIK
- 755 -
Allah'ın ilminde bir insanın ömrü boyunca yiyeceği rızıklar bellidir. Bir insan, dağlar kadar mal ve yiyecek kazansa, onun ömrü boyunca bundan yiyeceği ve midesinin alacağı miktar muayyendir. Kazandığı mal ve yiyeceklerin hepsini midesine doldurma gücü ve imkânı yoktur. Bu sebeple bir mü'min kazandıklarından ihtiyaç fazlasını muhtaçlara vererek manevi rızık (âhirete azık) kazanmaya çalışması Allah'ın emrettiği güzel bir davranıştır.
Allah, erişilmesi, hatta kavranılması imkânsız bir ilim ve vukufla bütün yarattıklarının rızkını tayin edip yaratmış ve istifadelerine sunmuştur. Ağaçlarda meyveler, zerzevatlar, tahıllar, canlılardan elde edilen gıdalar, barınmamız, örtünmemiz, yaşayışımızı sürdürmemiz için icad ve halk ettiği her şey rızkımızdır. Fakat ihsan buyrulan bu rızıklardan yararlanabilmemiz, çalışıp elde etmemize bağlıdır. Ekeceğiz, hizmet edip yetiştireceğiz. Derleyeceğiz, gayret ederek bir şeylerin üremesine katkı sağlayacağız ve yararlanacağız. "İnsan için, kendi çalışmasından başka bir şey yoktur."3067 Meyveler de elbette rızkımızdır ama ağacı dikmek, yetiştirmek, bakımını yapıp meyvesini dermek bize düşmektedir. İnsan, isterse açlık grevi yapar ve yemez. İsterse emredilen yoldan giderek helâlinden, isterse nehy edilen yoldan giderek haramından rızıklanır. Rızkı yaratan ve veren Razzâk-ı âlem olan Allah'tır. Hangi rızkın ve rızkı elde etme biçiminin haram olduğunu tayin edip bildiren de O'dur.
Rızkın haram olması iki şekilde ortaya çıkıyor. Biri, bizatihi haram olan, sarhoşluk veren şeyler, ölü hayvan ve domuz eti gibi. Diğeri ise, aslında helâl olduğu halde; elde ediliş şekli ile haram olandır. Çalınan şeyler, zulümle elde edilenler gibi. Fakat bütün bu haramlar tek esasa dayanır; o da Allah'ın hududu, yasaklaması. Dolayısıyla rızık, Allah'ın mubah kılması ve yasağına göre helâl ve haram oluyor. Yoksa Allah, kullarından bir kısmına helâl; bir kısmına haram rızık veriyor değil. O sadece rızık veriyor. Ama elde etmek için tutulan yola göre, ya da bizatihi haram kılınmış olanı kullanan haram yemiş oluyor. İnsanların haram olan yollarla rızıklarını elde etmelerine Allah'ın rızası yoktur. Haram lokmada hiçbir hayır yoktur. Onun için mü'minler, haram olan yollardan rızıklarını kazanmaktan sakınırlar. Haram olan rızıklar da yaratılma bakımından Allah'a isnad edilir, elde etme açısından kullara nisbet edilir. "Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkını vermek Allah'a aittir." 3068
Bir kimse Başkasının Rızkını Yiyebilir mi?
Kimse, kimsenin rızkını yiyemez. Yaşantımız, teferruatı ile bilinmekle, her birimizin neyi elde edeceği, neyi yiyeceği bilinmekle Allah'ın ilminde bellidir. Ona göre kayda geçmiştir. Eğer başka bir şey elde edeceksek, o da kaydedilmiştir. Elde edemeyeceksek, tabii ki kaydı yapılmamıştır. Onun için biri, diğerinin rızkını yiyemez.
Rızık, Azalıp Çoğalabilir mi?
Rızkımız azalıp çoğalabilir mi sorusuna, evet cevabı veririz. Çünkü Kur'an, bu konuda net cevap vermektedir: "Allah, kimi dilerse, onun rızkını genişletir,
3067] 53/Necm, 39
3068] 11/Hûd, 6
- 756 -
KUR’AN KAVRAMLARI
daraltır."3069;"Allah, rızıkta kiminizi diğer bir kısmınıza üstün kıldı."3070 Allah, kulunun gidişatına göre, mükâfat olarak rızkını çoğaltır veya ceza olarak daraltır. "Hatırlayın ki, Rabbiniz size: Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) artıracağım ve eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir! diye bildirmişti."3071; "Allah, faizi tüketir, sadakaları ise artırır (faiz karışan malın bereketini giderir, sadaka verilen malın bereketini artırır)." 3072
Rızıklarını elde etmede insanların çalışkanlıklarının rolü vardır. Kulun rızkının genişliğinin sebeplerinden birisi de, günahlardan kaçınmak ve namazı dosdoğru ve devamlı kılmaktır. "Kim Allah'tan sakınıp korkar ve günahlardan kaçınırsa, (Allah) ona bir çıkış (yolu) yaratır ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah'a güvenirse, O, ona yeter."3073; "Ailene namaz kılmakla emret ve kendin de ona sebat ile devam et. Biz senden rızık istemiyoruz. Seni biz rızıklandırırız. Güzel âkıbet takva ehlinindir."3074 "Eğer Allah rızkı kulları için bolca yaysaydı, yeryüzünde taşkınlık yapar ve azarlardı. Fakat dilediği kadar bir ölçüyle indirir."3075; "Allah, kullarından dilediği kimsenin rızkını genişletir ve dilediğine de kısar. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilir."3076 Rızıklanmadaki üstünlükte çalışma, sa'y ve gayretin rolü pek büyüktür. Rızkımız, tutacağımız yola göre değişir; tutacağımız yolun Allah'ın ezelî ilmiyle bilinip kaydı ona göre yapılmış olmasıyla, levh-i mahfuz kaydında değişme olmaz.
Kısmetimde Varsa, Rızkım Ayağıma Gelir Diyebilir miyiz?
"Kısmetimde varsa, rızkım ayağıma gelir" diyemeyiz. Kısmeti ayağına gönderilenler, kendi imkânlarıyla rızıklarını elde edemeyenlerdir. Mesela, hareketi sınırlı mikro organizmalar, insan ve hayvan yavruları ki bunlar anaları babaları tarafından beslenir. Yetişkin ve sağlıklı bir insan, çalışarak rızkını elde edecek yeteneğe sahip kılınmıştır. O yüzden kendi gayretiyle rızkını elde etmek zorundadır. Allah'ın koyduğu nizam budur.
Peygamber Efendimiz: "Sizler, gereği gibi tevekkül etseydiniz, (sabahleyin) aç olarak gidip (akşam) tok olarak dönen kuşu rızıklandırdığı gibi, Allah elbette sizi de rızıklandırırdı." buyurmuştur. Yani kuş, nasıl rızkını aramaya gidip bulmuş ve ondan yararlanmış ise, siz de Allah'a güvenip kuş gibi rızkınızı elde etmeye uğraşırsanız sizi de rızıklandırır buyurmaktadır.
Demek ki rızkın temin edilmesi; aranıp bulunmasına, çalışıp elde edilmesine bağlıdır. Rızkı ayağına gönderilenler; bağırsaklarımızdaki saprofitler, vücudumuzdaki mikroplar, uzuvlarımızı oluşturan hücreler, yapraklarda yaşayan ufak böcekler gibi, kendi gayretiyle bunu elde edemeyecek olanlardır. Yoksa bu imkâna sahip kılınmış olan canlılar; arayıp bulmak, kendi gayretiyle elde etmek zorundadır. Allah, işlerini koyduğu nizam ve kanunlar çerçevesinde yürütmekte olup hiçbir şeyi başıboş bırakmamıştır. Biz bunların tâbi olduğu nizam ve kanunları öğrenirsek, hareketlerimizi onlara uydururuz. Gerisi kendi bileceği iştir. O
3069] 13/Ra'd, 26
3070] 16/Nahl, 71
3071] 14/İbrahim, 7
3072] 2/Bakara, 276
3073] 65/Talak, 2-3
3074] 20/Tâhâ, 132
3075] 42/Şûrâ, 27
3076] 29/Ankebut, 82
RIZIK
- 757 -
kısma bizim aklımız tümüyle ermez. Diler, rızkımızı çoğaltır; dilerse azaltır. İşte, bilmediğimiz; bunu nasıl yaptığıdır. Çalışma, ilk planda gelir, ondan sonrası tevekkülle Allah'a bağlanmaktır.
Rızık temin etme yollarını, meşru hudutlar içinde aramalıdır. Rızık elde etme yollarından herhangi birisinin ihmali, mü'minleri zor duruma düşürür. Zira her mü'min, kendi rızkını temin ederken, diğer mü'minlerin menfaatine olan hizmetleri de üretmek durumundadır. Ancak en efdal ve en temiz olan rızık elde etme yolunun cihad olduğu unutulmamalıdır. Nitekim Peygamberi-miz: "Faiz yemek için hileli yollara saptığınız, öküzlerin kuyruğuna yapışıp ziraatle geçindiğiniz ve cihadı terkettiğiniz zaman, Allah Teala, üzerinize zilleti Mûsâllat kılar. Dininize dönmedikçe o zilleti üzerinizden sıyırmaz."3077 diyerek, cihadın asla terk edilmemesini ısrarla tebliğ etmiştir.
Rezzâk (Rızık Veren) Allah'tır
Rezzâk: Çok rızık veren, yeteri kadar rızıklandıran anlamında ra-ze-ka fiilinden türemiş mübalağa ile ism-i faildir. Rezzâk, Allah Teala'nın Kur'an ve hadislerde zikredilen esmaü'l-hüsnasındandır. "Muhakkak Allah rezzak (gerçek rızık veren) dır. O pek çetin kuvvet sahibidir." 3078
Beslenerek yaşamaları için bütün canlıların rızıklarını veren yalnız Allah Teala'dır. O'ndan başka rızık veren yoktur. "Yeryüzünde bulunan bütün canlıların rızıkları ancak Allah'a aittir."3079; "Nice canlı mahluk vardır ki rızkını kendisi taşımıyor. Ona da size de rızkı Allah veriyor."3080; "Yerde ve gökte Allah'tan başka sizi rızıklandıran bir yaratıcı var mıdır?" 3081
Gerçekde rızkı yaratan ve rızıkları kullarına ihsan eden Allah olduğu halde, Kur'an'da "Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır."3082 buyrularak, bazı kimselere; fakirlere yiyecek vererek veya gıda alacakları parayı infak ederek onların rızıklanmalarına sebep oldukları için mecazen "râzık" (rızık veren) denilmiştir. Yüce Allah'ın hayru'r-râzikıyn (rızık verenlerin en hayırlısı) olması da şu anlamda kullanılmıştır: Rızık, Allah'tan istenmeli. O nasib etmeyince, sebeplerin hiçbir faydası olmaz. Ticaret ve en ileri seviyedeki teknik sebepler gibi esbabın ötesinde Yüce Allah'ın öyle rızık kapıları vardır ki bunlar kapanınca, bütün sebeplerin tesirleri de kapanır. Ancak o hakiki müessir, müsebbib ve rezzâktır. Ondan başka gerçek anlamıyla rızık verecek râzık yoktur.
Allah'a tevekkül edip O'ndan istemekle beraber, O'nun takdir ettiği rızkı elde etmek için bunu aramak, çalışmak ve yeryüzünde dolaşmak lazımdır. "O (Allah), yeri size Mûsâhhar kıldı (boyun eğdirdi). O halde onun omuzlarında (köşe ve bucağında) yürüyün. Allah'ın rızkından yiyin..." 3083
Rızık; bedenlere ait maddî rızık ve ruhlara ait manevî rızık olmak üzere iki çeşittir. İnsanlar dahil bütün canlı bedenlerinin rızıkları, yiyecek içecek gibi
3077] Ebû Dâvud, K. Büyû, c. 3, s. 740
3078] 51/Zâriyât, 58
3079] 11/Hûd, 6
3080] 29/Ankebut, 60
3081] 35/Fâtır, 3
3082] 62/Cum'a, 11
3083] 67/Mülk, 15
- 758 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şeylerdir. Bunlar da Yüce Allah'ın yarattığı bitki ve hayvanlardan temin edilir. İnsan ve cin ruhlarının rızıkları ise, saadete eriştiren bilgilerdir. Bu manevî rızıkların en şereflisi de ma'rifetullah, yani Allah'ı bilmektir. Bundan sonra diğer iman esaslarına dair bilgiler, Allah'a ibâdet, kullarının haklarına riâyet ve güzel ahlakı tanıma bilgileri gelir. Bütün bunların semeresi, ebedî hayat saadetidir. Bedenlerin rızkı olan zahirî rızkın semeresi, bedenlerin kuvvetlenmesi ve ölüm zamanına kadar yaşamanın sağlanmasıdır.
Rezzâk ism-i şerifinden kulun alacağı hazz ve nasibin önemlileri üç kısımda değerlendiri-lebilir:
1- Kulun, istediği rızıkları talep etmesi için, helâl yollardan sebeplerine yapıştıktan sonra, Rabbine müracaat etmesi lazımdır. Yani fiilî duâsını yaptıktan (rızık aramak için çalıştıktan) sonra, kavlî duâsını dille ve gönülle yapması gerekir. Hz. Mûsâ, "Rabbim, kendini bana göster, sana bakayım"3084 diyerek manevî makamların en büyüğünü Rabbinden istediği gibi; acıktığında bedeninin ihtiyacı olan rızkı da "Rabbim, bana hayırdan (mal ve rızıktan) hangi şeyi indirirsen, gerçekten ben ona muhtacım!"3085 diyerek Allah'tan maddî rızık talep etmiştir.
2- Sebeplerine yapıştıktan sonra, rızıkları taksim eden Allah'ın taksimine râzı olup kanaat etmek ve O'na şükür ve hamd etmek lazımdır. "O halde bütün rızkı Allah katında arayın. O'na kulluk edin ve O'na şükredin." 3086
3- Allah'ın rızık hazinesinden kendisine verdiğini, emrettiği şu şekilde Allah yolunda infak etmelidir. "Onlar ki infak ettikleri vakit ne israf ederler, ne de cimrilik yaparlar. Allah yolunda infakları ikisi arasında ortalama olur." 3087
Her insanın, kâfir de olsa müşrik de olsa rızkı Allah'a aittir. Allah bütün canlılara yetecek miktarda rızık yaratır. Ama bazen yeryüzündeki zalim ve zorbalar, kapitalist sömürücüler, mustaz'af insanların haklarını gasbetmeye yeltenirler. Onların da esas cezası Allah'a aittir.
"Yeryüzünü size boyun eğdiren (istifadeniz için itaatli kılan) Allah'tır. O halde yeryüzünün sırtlarında dolaşın da Allah'ın size ihsan ettiği rızıklardan istifade edin."3088 Yeryüzünün insana boyun eğmesi; işlenmeye ve verimli kılınmaya müsait oluşudur. Faydalı olan nimetlerin ortaya çıkarılmasını sağlamak ve Allah'ın ihsan ettiği rızıkları temin etmek, insanların önemli faâliyet sahalarıdır. Ziraat, ticaret, zanaat ve diğer faâliyetlerin sebebi, yeryüzünde mevcut olan nimetlerin ve rızıkların ortaya çıkarılmasıdır. Dolayısıyla rızık kavramı, insan hayatında önemli bir yere sahiptir.
Bazı müslümanlar rızkı, taleb edip sebeplerine yapışmaya lüzum kalmadan, önüne konacak şeyler zannetmektedir. Hâlbuki rızık, mahlukatının yararlanması için Allah'ın yarattığı şeyler olup, elde edilmesi sarf edilecek gayrete bağlıdır. Her canlının rızkının belli oluşu, onun ne yapıp, rızkını nasıl ve ne miktarda sağlayacağının bilmesinden dolayı kaydedilmesidir. Armut piş, ağzıma düş anlamında değildir rızık. Kimsenin bir başkasının rızkını elinden alamayışı da bu kayda
3084] 7/A'râf, 143
3085] 28/Kasas, 24
3086] 29/Ankebut, 17
3087] 25/Furkan, 67
3088] 67/Mülk, 15
RIZIK
- 759 -
uygun düşmesi zorunluğundandır.
Biyoloji İlminin Verileri Işığında Rızık
Canlılar; rızıklarını Allah Teâlâ'nın yarattığı bitki ve hayvanlardan elde ederler. Bunları da Allah, bitki ve hayvanların tohum hücrelerine koyduğu gen (DNA=Deoksiribo Nükleik Asit) planlarına göre yaratır. Bitkilerin yapılarıyla ilgili planlarındaki bilgi, her sayfasında bin kelime bulunan elli bin sayfalık kitaptan fazladır. Her bir hayvanın DNA (yaratılış planı)ndaki bilgi ise, toplamı beş yüz bin sayfayı tutan kitapların verdiği bilgiden fazladır. Bitki ve hayvanlar; planlarına göre, oksijen, hidrojen, karbon, azot, fosfor, kükürt, kalsiyum, potasyum, magnezyum gibi elementlerden teşekkül ettirilen protein, karbonhidrat ve lipid (yağ) moleküllerinden yaratılmıştır. Bu dev moleküllerin son derece nizamlı bir şekilde düzenlenmesiyle hücreler ve dokular yaratılmıştır.
Zamanımızda canlıların hangi elementlerden teşekkül ettiği bilindiği halde ve kimya ilminin de son derece ilerlemesine rağmen yapılan deney ve gözlemler; et, süt, bitki, hatta bir buğdayın toplu iğne ucu kadar bir kabuğu gibi, bir canlının beslenmesini sağlayacak ve yaşamasına sebep olacak bir rızkın elementlerinden kimyasal yollarla sentezlenemediğini göstermektedir. Sakarin gibi bazı tatlandırıcılar kimyasal işlemlerle sentezlenmiştir, ama bu bir gıda değildir. Kalorisi olan ve beslenmeye yarayan bir şeker de değildir. Sadece tatlı olmaktan başka bir özelliği olmayan bir bileşiktir. O halde; cansız, şuursuz ve bilgisiz maddelerin aralarında ittifak edip tabiata konulmuş kimya kanunlarını kullanarak bir rızkı sentezlemelerine imkân yoktur. Rızkı kendilerine verdiği can yoluyla bitki ve hayvanlarda yaratan yalnız Allah Teâlâ'dır. "Onlar (materyalistler) Allah'ı bırakıp da kendileri için yerden ve göklerden hiçbir rızka sahip olmayan ve buna (rızık vermeye) güç yetiremeyen maddelere taparlar. O halde (rızkı veren Allah olduğuna göre) Allah'a eş ve benzer isnad etmeyin. Allah bilir, siz bilmezsiniz."3089; "Rızkınıza şükredeceğinize, siz her halde (O'nu) yalanlamaya mı kalkışırsınız?"3090; "O (Allah) eğer rızkınızı tutup kesiverse size rızık verebilecek olanlar kim?" 3091
Fen Bilgisi Verileri Işığında Rızık
Bütün yaratıklara rızkını veren Rabbimiz, mahlûkatını rızıklandırmak için öyle mükemmel, öyle hoş ve güzel, aynı zamanda akla durgunluk veren öyle muhteşem bir sistem kurmuş ki, hayran kalmamaya imkân yoktur. İncelediğimizde, bu sistemin ne kadar ince bir hesabın eseri olduğunu ve ne kadar ustalıkla uygulanmakta bulunduğunu görür ve hayranlıkla yaratıcının büyüklüğünü kavrarız. "De ki; gökten yağmur gönderip bitkileri çıkarıp size rızık (olarak) veren kimdir?"3092 Bilindiği gibi, yiyeceklerimizden çoğunu Allah'ın büyük lütuflarından olan yağmur sayesinde sağlarız. Eğer yağmur olmasa, akarsularımız da olmaz. Akar su ile sulamamız da imkânsız olur. Kurak geçen senelerde çekilen su sıkıntısını hepimiz biliriz. Kuraklığın devamlı olduğunu düşünün, halimiz ne olurdu? Arz üzerinde bitki namına bir şey kalmaz ve bulunmazdı. Yağmuru yağdıran, topraktan bitkilerin ve gıdamızı teşkil eden hububat, sebze ve meyvelerin yetişmesini sağlayan
3089] 16/Nahl, 73-74
3090] 56/Vâkıa, 82
3091] 67/Mülk, 21; Şamil İslâm Ansiklopedisi, 5, 254
3092] 10/Yûnus, 31
- 760 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Cenâb-ı Hak'tır. Çeşitli gıdalarımızın her biri yaratılma ürünü olduğu gibi, toprak tarafından tekrar tekrar verilmesinin nasıl meydana geldiğini düşünelim. Eğer bu çeşitli gıdalar yaratılmamış olsaydı, ya da toprak bunları yetiştirecek imkâna sahip kılınmamış olsaydı, bunları nereden, nasıl elde edebilirdik? Eğer gökleri yaratıp oradan yağmuru indirmese, toprağı yaratıp bunları yetiştirecek özelliklere sahip kılmasaydı hiç birini elde edemezdik. Onun için ne kadar şükretsek yeridir.
"De ki; size gökten ve yerden kim rızık veriyor?" diye soruyor. Bu soruya cevap vermemiz gerekiyor. Bu konuda tefekkür etmek, rızık veren zat'ın lütfunu düşünmek ve gereğini yerine getirerek şükretmekle bu sorunun cevabı verilmiş olur. Eğer Allah, yararlandığımız imkân ve nimetleri yaratmasa, bugünkü rahatlık ve mutluluğa kavuşmamız mümkün olur muydu? Bunları Allah'tan başkasının verebileceği düşünülebilir mi? Bu sistemin bazılarını, toprağın nasıl itaatkâr bir hazine haline sokularak bize bol bol yiyecek sağladığını görelim. Her birinin tükenmeden ihtiyaçlarımızı karşılamak imkânına nasıl bir sistem ve mekanizma ile kavuşturulduğunu göz önüne getirelim:
Rızık Konusunda Yeryüzündeki Mûcizevî Yardımlaşma
Yeşil bitkiler güneş enerjisinden yararlanarak, toprak ve havadan aldığı maddelerle beslenip gelişir. Çeşitli maddeleri meydana getirir. Bunlardan pek çok canlı yararlanır. Bu canlılardan küçükleri, kendisiyle beslenen daha büyük canlılara gıda teşkil eder. Bu daha büyük canlılarla beslenen onlardan büyük veya kuvvetli canlılar vardır. Bunlarla da daha büyükleri gıdalanır. Bu sayede canlılardan birçoğunun gıdaları sağlanmış olur. Bunların ölmesiyle de çok küçük olan canlılar (mikroplar, kurtlar...) faaliyete geçerler. O ölüyü parçalayarak bitkilerin faydalanabileceği hale koyarlar. Bazı bakteriler parçalanan gıdaları toprak nitratları haline getirir. Topraktaki azot birleşikleri amonyum nitrat ve nitritlerden bakterilerin faaliyeti sayesinde bitkiler istifade eder. Diğer bazı bakteriler toprak nitritlerini serbest azota çevirir. Bu da atmosfere geçer. Diğer bazıları ise atmosferin azotunu amino asitlere çevirerek bunların azotlu bitkilerce kullanılmasını sağlarlar. Hayvanlar, ya bu bitkileri ve bunları yiyen diğer hayvanları yiyerek gıdalanır. Bunların ölümü ile de bu devir tekrarlanır. Böylece bütün yaratıklar gıdalarını bulur, hayatlarının devamını sağlarlar.
Bu devr-i dâim olmasaydı, milyonlarca tür canlı nereden gıda bulup hayatlarını sürdürebilirlerdi? Bu muhteşem tertip çok büyük bir bilgi ve maharet ile düzenlenmiş olup, ne diğer canlılara gıda vazifesi gören türlerin yenilip ortadan kalkmasına, ne de bir kısım canlıların aç kalmasına meydan bırakmamaktadır. Çok ince hesaplara dayanan bu mükemmel sistem sayesinde gıdalarımız tükenmeden ihtiyaçlarımızı karşılamakta devam etmektedir. Her birinin üremesi, cüssesi, korunması hep bu nizamın devamına yeterli olacak şekilde verilmiştir. Birinin diğerini ortadan kaldırarak soyunun tükenmesi önlenmiştir. Bunun düzenlenmesi, en büyük hesap uzmanlarının, en dâhî bilginlerin, en gelişmiş bilgisayarlar veya teknolojik araçlarla bile başarabileceği işlerden değildir. Kaldı ki, bunun hesabını yapıp, aksatmadan uygulatıp canlısına göre bunların verilmesi, ancak ve ancak mutlak kudret sahibi, âlemlerin Rabbi ve Razzâk’ı olan bir Yaratıcı’ya muthaçtır. Başka türlü olması imkânsızdır.
RIZIK
- 761 -
Denizlerdeki Durum
Durum, denizlerdeki gıdalar için de yukarıda anlatılana benzer. Denizlerde yosunlar ve deniz bitkileriyle geçinen küçük canlılar, onlarla geçinen balıklar ve diğer suda yaşayan varlıklar, onlarla geçinen daha büyükleri ve daha da büyükleri... Ve büyüklerle geçinen daha küçükleri. Bütün bu gıda bulma hali evrenin tek rezzâkı Allah’ın, yarattıklarını doyurmak için kurduğu mekanizmanın ârızasız işleyişi sayesinde imkân dahiline girmektedir. Allah’ın, Kur’an’da belirttiği yarattıklarının rızkını tekeffül etmesi (üzerine alması), bu harika nizamın uygulanışı ile canlanıp tahakkuk etmektedir.
Yalnız bu konuda unutmamak gerekir ki, insanlar, yeryüzünde halife olarak yaratılmışlardır. Türlerin azalıp çoğalmasında veya yok oluşunda gücünü ıslaha da ifsada da kullanabilen halifelik yetenekleriyle donatılan insanların müessir rol oynama imkânı sözkonusudur. “İnsanların kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde fesad çıktı, düzen bozuldu, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler." 3093
Bütün canlı ve bitkiler Allah’ın yaratması ile varlık kazanmışlardır. Bu çeşitli bitki ve canlıları ondan başkasının meydana getirmesi mümkün değildir. Her bitki ve canlı ancak kendi tohumu ile vücuda gelir. Aralarındaki ilişkiler ve harika nizam, bütün canlıların bir düzenleyicisi, bir Rabbi ve bir Razzâk’ı bulunduğunda şüpheye yer bırakmayacak mükemmeliyettedir. Dolayısıyla bütün mahlukat, Allah’ın yaratmasıyla varlık kazandıkları gibi; O’nun rızıklandırması ile hayatlarını devam ettirebilmektedirler. İnsan, bu yaratılanlar dışında başka bir şey bulup ortaya koyabiliyor mu? Allah’ın dışında gözde büyütülen, korkulan, tanrı yerine konulan, tapılanlar, bırakın bütün evrendeki canlıları beslemeyi, bir canlı yaratabiliyor mu? “Ey insanlar! Size bir misal verildi; Şimdi onu dinleyin: Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız, o maksatla bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, onu da geri alamazlar. İsteyen de âciz, kendinden istenen de!”3094 Bütün varlıkların Allah’ın yaratmasıyla meydana geldiklerini bildiğimize göre, ne suretle olursa olsun rızıklanmamızın da, yarattıklarının hiç birini rızıksız bırakmayan Allah’ın lütfu olduğunu kabule mecburuz. Rızıkların hayatımızı devam ettirmede, güç ve enerjimiz üzerinde faydaları yanında şeklen güzellikleri, lezzet olarak da tadlarını düşündüğümüzde, Rabbimiz ve Razzâk’ımızın ne kadar cömert olduğunu anlamış oluruz. Nimetlerin lezzetini anlatmak, güzelliklerini anlatmaktan daha zordur. Âhiret nimetlerinin özellikleri ve oradaki rızıkların güzellikleri ise, aklımızın, hayalimizin ulaşamayacağı kadar muhteşem!
Canlıya besin teşkil eden gıdaların, sindirim organlarınca asimile edilerek o canlının hayatının devamını sağladığını biliyoruz. Kullanılan gıda artıkları, canlı için zehir durumuna gelmiştir. Onun için dışkı ve idrar şeklinde dışarı atılır. Canlı için zehir haline gelerek bozulan bu maddeler, bitkiler için besin maddesidir. Toprağı bereketlendirir. İnsanlar ve hayvanlar amonyak ve tuzlarından azotlu maddeler meydana getiremezler. Fakat bazı bakteriler uzviyyete girer, amonyaktan uzvî azotlu birleşikler yaparlar. Mikroplar telef olduktan sonra albüminlerinden insan ve hayvanlar istifade ederler. Vitaminlerden bir kısmı da bu sayede oluşurlar. Bunlar öyle ince ve girift hesapların neticesidir ki, hiç birinin
3093] 30/Rûm, 41
3094] 22/Hac, 73
- 762 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tesadüfler sonucu rast gele meydana gelmiş şeyler olduğu iddia edilemez.
Bütün bunlar, bu düzeni çok ince bir hesapla kuran ve koruyan bir Yaratıcı’yı, bir Rabb ve Razzâk’ı isbatlıyor. Yoksa bu iş, dünya yaratılalıdan beri nizam bozulmadan yürümez, bir yerde durur ve her şeyin yokluğu, canlıların açlıktan telef olduğu görülürdü. İşler o kadar ustalıklı ve mükemmel ayarlanmış ve tertiplenmiş ki, öğrenince hayran kalmamak mümkün olmuyor. Bir tür canlı için sevilmeyen veya zararlı olan, diğerinin talip olduğu gıda oluyor; onu alıp faydalanıyor. Birinin dışarı attığı atık ve artık maddeler, diğerinin aradığı maddeyi teşkil ediyor. Onu alıp istifade ettikten sonra, diğeri için tasfiye edilmiş, arıtılmış bir halde istifadesine sunuyor. Bunlar ne kadar hoş ve ilginç şeyler, ne muhteşem işler! Ne kadar da güzel işliyor. Sen ne büyüksün ya Rabbi!
Su ve Rızık
Yerde meydana gelen bitkilerin, toprağın bize merhametinden geldiğini iddia edemeyeceğimiz gibi, yağmurun da, bize ve diğer canlılarla bitkilere acıdığından indiğini ileri süremeyiz. Bize rızık vererek bizi düşünen, yağmuru rahmet olarak gönderen zattır Rabb. “İçmekte olduğunuz suyu, bildirin bana. Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa biz miyiz indiren? Dileseydik onu tuzlu, acı bir su yapardık. Şükretmeniz gerekmez mi?” 3095
Su: Zaruri ihtiyaçlarımızdan biri, hayat için vazgeçilemez bir unsurdur. Ya mevcut deniz, nehir, menba suları doğrudan doğruya buharlaşarak bulutları veya yağmuru meydana getirerek sebze, meyve, tahıl, ot, ağaç vs.nin faydalanması sağlanmakta, veya canlıların istifadesine sunulmaktadır. Canlıların kullandığı sular da idrar, ter, nefeslenme, dışkı...olarak; bitkilerde ise yapraklardan ve benzer şekilde tekrar atmosfere (dünya havasına) iade edilerek kullanılmakta; fakat varlığını koruyabilmesini sağlayan bir devr-i dâime tâbi bulunmaktadır. Ancak bu sayede varlığını koruyabilmektedir. Yoksa bu kadar sarf edilmesi dolayısıyla, buhar, yağmur ve kar şeklinde yeniden arza döndürülmemiş olsaydı tükenirdi. Hazıra ne dayanır ki? Sonra iade edilişinde tasfiye edilmiş, temizlenerek arıtılmış olmasaydı, kullanılamaz hale gelirdi. Zaman geçince çabucak kirlenirdi. Esasen tüketilen suların yağmur halinde tekrar iade özelliği olmasa, sular yalnız durgun sulardan ibaret kalır, menba suları olmaz, dolayısıyla akarsu da bulunmazdı. O zaman da kirlenmenin ne kadar yaygın olacağını kestirebiliriz. Artık bulunsa bile onu kullanabilmek çok büyük çapta arıtmalara bağlı kalırdı. Fakat kuraklık hiçbir canlı için yaşama imkânı bırakmazdı. O yüzden, yağmurun yağması ve suyun devr-i daim etmesinde de çok güzel tertiplenmiş, yeryüzünün imarı ve yaratıkların rızkı yönünden muazzam bir düzenin varlığı söz konusudur. Suyun rahmet olduğu, Allah’ın rahmeti olduğu ve düşünenler, okuyanlar için âyet olduğu bir kez daha anlaşılmaktadır.
Diğer nimetlerini de göz önüne getirince hepsinin Cenab-ı Hakk'ın ihsanı olduğunu kabul ederek, şükür ve hamd üzere olmamız icap eder. "Sizi yeryüzüne yerleştirdik. Size orada geçim vasıtaları verdik. Ne kadar da az şükrediyorsunuz?"3096 Allah, koca evreni insanın hizmetine tahsis etmiş, zemini, semayı onun geçimini temin edecek şekilde düzenlemiş ve bunlardan faydalanma imkânlarını bahş et3095]
56/Vâkıa, 68-70
3096] 7/A'râf, 10
RIZIK
- 763 -
miştir. Bütün bunlara rağmen şükretmemek büyük bir nankörlüktür.
Allah'ın yarattığı her şey hayırlı ve güzeldir. Münkirlerin zannettiği gibi basit canlı yoktur. En basit kabul edilenler bile besin seçme ve tedarik etme yeteneği, besinden yararlanma ve kullanma sanatı, besin artıklarını dışarı atma mahareti, enerji üretme yeteneği ve yerine sarfedilmesi, çalışma sırasında organlar arası koordinasyonu sağlaması, hayatını devam ettirebilmek için lüzumlu organları bünyesinde koruma ve görevlerinde başarı göstermesi, üreme mekanizmasının işleyişi, dış etkilerden korunmayı başarması gibi nice karışık ve ince işlerin hakkından gelebilen mükemmel eserdirler. Üzerlerine düşen hayatî işlerin hepsini bir arada noksansız yerine getirebilmektedirler. Demek ki tek hücre de olsa her canlı, muhteşem ve akıl almaz bir ilâhî mûcizedir. Hatta o tek hücreyi en mükemmel fabrikalarla kıyaslayabiliriz. Ve bu minik canlı fabrikanın âlet ve makinaları, ustaları, işçileri bizim kurduklarımızdan çok daha güzel ve başarılıdır. Hiçbir görev aksamamakta, her iş tam zamanında görülmektedir.
Kendiliğinden oluşa inananlar, her şey maddeden ibarettir diyenler bile böyle bir muhteşem eserin tesadüfler sonucu veya kendiliğinden meydana geldiğini kabul edemezler. Mikron (=milimetrenin binde biri) ile ölçülen bu çok ufak canlıların bu kadar karışık işleri aksatmadan, nasıl bu kadar mükemmel şekilde başardığını öğrenip de hayrete düşmemek mümkün olmaz. Canlılardan hiç biri basit değil; kavrayamayacağımız kadar mükemmel, girift ama düzenli varlıklardır. Bunlar ancak Allah'ın yaratma, rızık verme ve yaşatma sanatının eseridirler. 3097
“Nice canlı var ki, rızkını taşıyamaz. Onları da, sizi de Allah besler. O, işiten ve bilendir.”3098 Yani, nice canlı var ki, âcizlikleri, zayıflıkları yüzünden rızıklarını taşıyamaz veya toplayıp biriktiremezler. Yanlarında hiçbir şey olmadan sabahlarlar. Bu zayıf, güçsüz canlıları da, sizi de ancak Allah rızıklandırıp besler. Ey insanlar, rızkınızı taşımaya ve kazanmaya güç yetiremezseniz de, aynı şekilde sizi de rızıklandıran ancak Allah’tır. Çünkü O, size güç vermese, kazanç yollarını göstermese, rızkını taşıyamayan hayvanlardan daha âciz kalırdınız. Allah, her şeyi sebeple besler. O, sebeplerin yegâne müsebbibi (vücuda getireni)dir. “Şüphesiz rızık veren, sağlam kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır”3099 Her rızka ihtiyacı olanı besleyen, Allah’tan başkası değildir. O, güçlüdür. Sonsuz kuvvet sahibidir. Noksansız bir otoriteye sahip olup her şeye güç yetirendir.
Allah, rızık veren sağlam kuvvet sahibi olduğuna göre, mü’mine yakışan, rızkı yalnız O’ndan istemesidir, başkasından değil. “Siz rızkı Allah’ın yanında arayın.”3100 Buna göre mü’min, rızkı elde etme konusunda Rabbine tevekkül etmesi, kendisine rızık sebeplerini kolaylaştırması, sebeplere bilfiil sarılması ve bu hususta kendisine yardımcı olması için Allah’a duâ etmesi gerekir.
Allah’ın Kullarına Rızık Vermesindeki Sünneti (Değişmez Yasası)
Allah, canlıları hareket ve bir yerden bir yere intikal ederek rızık kazanmanın sebeplerine sarılma yeteneği üzerine yaratmış, onları belli bir kabiliyet ve
3097] M. Kenan Çığman, Kazâ-Kader, s. 218-228
3098] 29/Ankebut, 60
3099] 51/Zâriyât, 58
3100] 29/Ankebut, 17
- 764 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bedeninde rızık kazanmasına yardımcı olacak organlarla azıklandırmıştır. Kullarına rızık verme hususunda Allah’ın sünneti (ilahî kanunu), kendi seçimleriyle sarıldıkları sebepler sayesinde rızkın kullara ulaşması, Allah’ın, o sebepleri onlara kolay kılması, çalışmak suretiyle onları rızık kazanmaya çağırması ve hatta bunu emretmesidir.
Rızık Kazanmak İçin Çalışmak
Allah’ın, kullarını rızıklandırmadaki sünneti’nin, kazanma sebeplerine tutunmalarıyla bu rızkı onlara ulaştırması ve bu sebeplere yapışmayı onlara emretmesi tarzında olduğunu belirtmiştik. Yeryüzünün çeşitli bölgelerine gitmek de bu sebeplerdendir. “O size yeri boyun eğer yaptı. Haydi onun omuzlarında yürüyün ve Allah’ın rızkından yiyin.”3101. Yani, yeryüzünün dilediğiniz değişik cihetlerine seyahat veya göç ederek yolculuğa çıkınız. Ticaret ve kazanç konularında çeşitli iklim ve bölgelerini dolaşınız. Allah, yeryüzünü yumuşak yaratmıştır. Öyle ki onda yürüyüşünüz, araçlarla yolculuğunuz çok kolay olmaktadır. Ve Allah’ın rızkından yiyin. Yani, Allah’ın sizi nimetlendirdiği şeylerden istifade edin. Rızık kazanmada sebeplere tutunmanın müstahap olduğuna bu âyet delildir. Bu konuda hadis-i şerif de şöyledir: “Gerçekten Allah, çalışıp kazanan mü’min kulunu sever.” 3102
Çalışmak, rızık kazanmak ve rızkın insanlara ulaşması için alışılagelen bir yoldur. Çalışmak, odun toplamak gibi her ne kadar zorlu bir gayret olsa da, müslümanın çalışmaya gücü oldukça, insanlardan sadaka istemesinden, dilenmesinden hayırlıdır. “Sizden birinin ipini alarak odun demetini sırtlanıp onu satması, -Allah onu dilencilikten korusun- versinler, vermesinler dilenmesinden daha hayırlıdır.” 3103
Rızık kazanmak için çalışmak ve sebeplerine sarılmak, tevekküle aykırı değildir. “Eğer hakkıyla Allah’a tevekkül etmiş olsaydınız, aç çıkıp tok dönen kuşlar gibi rızıklandırılırdınız.” (Ahmed b. Hanbel) Ömer b. Hattab (r. a.) bir topluluğa uğradı ve onlara “siz kimsiniz?” diye sordu. Onlar da: “Biz mütevekkil (tevekkül edici)leriz” dediler. O da; “Hayır, siz müteekkil (yiyici)lersiniz. Mütevekkil, tohumunu saçan ve sonucunu Rabbine havale eden insandır.” buyurdu. 3104
Ahmed bin Hanbel, evinde veya mescidde oturup “ben çalışmam, nasıl olsa rızkım ayağıma geliyor” diyen adam hakkında sorulunca şöyle demişti: “O, ilimden yoksun cahil adamdır. Oysa Rasulullah (s.a.s.) “Allah, rızkımı mızrağımın ucunda yaratmıştır.” buyurdu. 3105
Açgözlülük yapmadan, kimseye zulmetmeden ve insanlara yüzsuyu dökmeden mal ile rızıklandırılan kimsenin malı hakkındaki Sünnetullah, o mala bereket verilmesi tarzında cereyan eder. “Mal, yeşil (taze) ve tatlıdır. El açıklığıyla onu ele geçirenin malına bereket verilir. İnsanlara zulmetmek için kazananın malı ise bereketlenmez. Onun durumu, yiyip doymayan kimse gibidir. Üstteki el, alttaki elden hayırlıdır.”3106 Hadiste malı, mala rağbeti ve insanların ona olan hırsını, lezzetli yeşil bir meyveye benzetiş sözkonusudur. Çünkü kuruya nisbetle yeşil (taze), tek başına arzulanan
3101] 67/Mülk, 15
3102] İbn Kesir, c. 4, s. 397
3103] Askalâni, S. Buhâri Şerhi, c. 3, s. 335
3104] Tefsir-i Âlûsi, 29/19
3105] Askalani, S. Buhâri Şerhi, c. 11, s. 305-306
3106] a.g.e. 3/335
RIZIK
- 765 -
niteliktedir. Hadisten anlıyoruz ki, mal elde edip de onu şerre alet etmeyenin, yani insanlardan istemeden, yüzsuyu dökmeden kazananın malına bereket verilir. İnsanlara sataşmak, üstünlük taslamak (müstekbir, kapitalist, sömürücü olmak) ve bu yönde aşırı istekli olmak ise malın bereketini kaçırır. “Bereket verilir” demek, bir şeyde ilahî hayrın var olması demektir. Bereket; hiç umulmadık yerden, bilinmedik şekilde ve görülmedik biçimde ilahî hayrın ulaşması demektir ki gözle görülenin de görülemeyen, hissedilemeyen artışı vardır. İşte o mübarektir, onda bereket vardır. Kur’an’ın belirttiği gibi zekâtı, sadakası verilen mal, gözle görülür biçimde azalmaz; aksine bereketlenir. 3107
Rızkın Temizinden Faydalanmak
Helâl kılmak da, haram kılmak da Allah’a ait bir haktır. Hiç kimsenin, zühdünden, yani dünyaya rağbet etmemesinden dolayı, nefsini kırmak için ve Allah’ın mubah kıldığı bir şeyi, lezzet verdiği için haram kılması caiz değildir. Bir şey, helâl ise, nefsimizin hoşuna gidecek şekilde temiz ve lezzetli de olsa, ondan yararlanmak caiz olur. Çünkü İslâm, mubah oldukça lezzet veren şeylerden faydalanmayı kişiye yasaklamamıştır. Eğer o şey, haram ise, ondan uzak durmak ve o nitelik onda oldukça onu kullanmamak gerekir. Allah, haram kılmadığı bir ziyneti, süsü veya temiz rızıkları haram sayanları reddeder. “De ki: ‘Allah’ın, kulları için çıkardığı süsü ve güzel rızıkları kim haram etti?’ De ki: ‘O, dünya hayatında mü’minlerindir; kıyamet günü de yalnız onlarındır.’ İşte biz, bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz.” 3108
Temiz rızıklar, dünya hayatında kulluk yapan mü’minler için yaratılmıştır. Her ne kadar kâfirler dünyada onlara ortak olsalar da, o nimetler âhiret gününde sadece mü’minler için olacak, kâfirlerden hiç kimse onlara ortak olmayacaktır. Çünkü cennet kâfirlere haramdır. Kişiye düşen, helâlinden ne bulduysa yemesi, leziz olana kendini zorlamaması ve bunu âdet ve alışkanlık haline getirmemesidir. Tiryakilik, alışkanlık yapan, onsuz yapamadığımız şeyler, giderek helâl olmaktan çıkan bir duruma gelebilir. Tiryakilik yapan gıdalardan sakınmaya çalışmalıdır. Peygamberimiz, bulduğu zaman karnını helâl yiyeceklerle doyurur, şükreder; bulamayınca da sabrederdi. Eline geçtikçe tatlı yer, rastladıkça bal şerbeti içer, buldukça et yerdi. Bunların hiç birini özellikle yapmadığı gibi; âdet ve alışkanlık da edinmemişti. 3109
Rızkın Genişlemesi ve Daralması
Allah, bazen kulunun rızkını geniş tutar, bazen da kısar. Kulunu zengin veya fakir kılmak O’na aittir. Bu durum, rızık verilen kişinin, sâlih bir kul olduğuna, rızkı kısılan kişinin ise sâlih olmadığına delil olmaz. Zira zenginliğin elde edilmesi, kazanılmış bir hak olmadığı gibi; sahibi de Allah’ın hoşnutluğunu kazandığı için zengin kılınmış değildir. Çünkü Allah, çoğu kez âsî, günahkâr ve kâfirlerin rızkını geniş tutar. Bunu, ya dilediğini yaptığı ve istediği tarzda hüküm verdiği için yapar, yahut da bir maslahat ve bir hikmetten dolayı yapar. Allah, bazen sâdık kullarına kendisinin bildiği bir hikmetten dolayı veya sünnetullahı (genel yasaları) gereği rızkı dar tutar. Kulun, bunu bir mükâfat veya Rabbine yakınlık
3107] Bkz. 2/Bakara, 276
3108] 7/A'râf, 32
3109] Tefsir-i Kurtubi, c. 7, s. 198
- 766 -
KUR’AN KAVRAMLARI
veya ceza ve Rabbine uzaklık derecesi tarzında telakki etmemesi gerekir.
“Fakat insan böyledir; Rabbi ne zaman kendisini imtihan edip ona ikramda bulunur, ona nimet verirse; ‘Rabbim bana ikram etti’ der. Ama Rabbi onu imtihan edip rızkını daraltırsa; ‘Rabbim bana ihanet etti, beni küçük düşürdü’ der. Hayır, doğrusu siz, yetime ikram etmiyorsunuz. Yoksula yemek vermeye teşvik etmiyorsunuz. Mirası, helâl haram demeden yiyorsunuz. Malı da pek çok seviyorsunuz.”3110 İbni Kesir, bu âyetin tefsirinde şöyle der: İmtihan maksadıyla rızkını geniş tuttuğunda, kulunun bunun kendisi için Allah’tan bir ikram olduğu kanaatını taşımasını Allah hoş karşılamıyor. Zaten durum, böyle değildir. Bu bir imtihandır, bir sınamadır. Aynı şekilde, rızkını daraltarak imtihana tâbi tuttuğunda ise zanneder ki bu, kendisi için bir ihanettir. Allah, “kellâ = hayır” diyor. Yani, durum zannedildiği gibi değil. Ne bunda, ne onda. Çünkü Allah, malı, sevdiğine de verir; sevmediğine de. Burada gaye, her iki durumda da Allah’a itaata teşviktir. Zengin olunca, bununla Allah’a şükretmesi, fakir olunca da sabretmesi. İşte bu sabır ve şükür ile kulun Rabbina yakınlık derecesi söz konusu olur. 3111
Rızıktaki Farklılığın Hikmetleri
“Rabbinın rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz taksim ettik ve onlardan kimini ötekine derecelerle üstün kıldık ki, biri diğerine iş gördürebilsin. Rabbinin rahmeti, onların toplayıp yığdıklarından daha hayırlıdır.” 3112
“Allah, kullarına rızkı bollaştırsaydı, yeryüzünde azarlardı. Fakat dilediği ölçüde indiriyor. Çünkü O, kullarından haberdardır, her şeyi görendir.” 3113
Şiddetli fakirlik içinde de olsa, mü’min, Allah’ın hikmeti gereği olan bu farklılıktan dolayı mahzun olmaz. Çünkü insana verilen tüm dünyalık, az bir metâ ve geçici bir zevktir. Onun için mü’minin haksızlık etmesi, gaye ve gayretinin dünyalık olması ve onun yokluğu veya elden çıkması durumunda fazlaca üzülmesi doğru olmaz. Çünkü mü’minin maksadı âhiret; gayesi Allah’ın rızasıdır. Ve o, dünyanın Allah katındaki değersizliğinin derecesini bilir. “İnsanlar bir tek ümmet olacak olmasaydı, Rahman’ı inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine binip çıkacakları merdiven yapardık. Ve evlerine kapılar ve üzerine yaslanacakları koltuklar, kanepeler ve süsler verirdik. Bütün bunlar, sadece dünya metâından ibarettir. Âhiret ise, Rabbinın katında sakınanlara mahsustur.” 3114
Yani, cahillerin bir çoğu mal vermemizin, verdiğimiz kimselere olan sevgimizin bir delili olduğuna inanmayıp, mal için küfür üzerine toplanmasalardı, “Rahman’ı inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine binip çıkacakları merdiven (asansör) yapardık.” Yani, merdiven, kapılar, koltuk ve yastıklar hep gümüşten olacak. Ama, bütün bu dünyalıklar, Allah katında değersiz ve geçici olan şeylerdir. Mü’min, rızık darlığında ve başkaları için bir genişlik sözkonusu iken, kendisinin çektiği sıkıntı karşısında dünyalık hiçbir şeye üzülmez. Onun hırs ve gayreti, Allah rızasına ve âhirete yöneliktir; dünya metâına değil. Çünkü “dünya, Allah katında bir sivrisineğin kanadı kadar değerli olsaydı, hiçbir kâfire
3110] 89/Fecr, 15-20
3111] İbn Kesir, Fecr Suresi tefsirinden
3112] 43/Zuhruf, 32
3113] 42/Şûrâ, 27
3114] 43/Zuhruf, 33-35
RIZIK
- 767 -
asla ondan su içirmezdi.” 3115
Bu söylenenlerden, müslümandan fakirliğe teslim olmasını ve çalışmayı bırakmasını istediğimiz anlaşılmamalıdır. Burada kast edilen, müslüman, sebeplere tutunma konusunda dinin kendisinden istediği şeyi yerine getiriyor ve rızık kazanmak için meşru yollarla çalışıyor da buna rağmen rızkı az ve kısık kalıyorsa, onun yukarıda ifade edilenleri hatırlaması, elinin darlığından ve rızkının azlığından dolayı üzülüp huzursuz olmamasıdır.
Rızık Genişliği İmtihanı Karşısında Müslümanın Tutumu
Rızkın bollaşıp yayılması durumunda müslümana düşen, bütün gaye ve incelikleri göz önünde bulundurması, Allah’ın zenginlere gösterdiği görevleri yerine getirmesidir. Bu görevler, kısaca şunlardır:
a- Yakînen inanmalı ve zihninde tutmalı ki, elindeki mal, Allah’ın malıdır. “(O muttakiler ki,) Bizim rızıklandırdığımız şeylerden infak ederler (Allah için harcarlar).”3116 “Ve Allah’ın, size verdiği malından onlara da verin.”3117; “Bu (mal), Allah’ın rızıklarından (bir rızık)dır. Size verdiğimiz rızıktan infak edin (Allah için harcayın.)” 3118
b- Malı kötüye kullanmaktan (zulüm ve sömürü vasıtası yapmaktan -tuğyanu’l mal-) sakınmalıdır. Çünkü mal, bazen sahibini azdırır. “Size verdiğimiz rızkın temizlerinden yiyin. Ama bu hususta taşkınlık etmeyin; sonra gazabım üzerinize iner. Kimin üstüne gazabım inerse artık o, (ateşe) düşmüştür.”3119 Allah’ın verdiği rızıkta tuğyan, yani azgınlık; rızık verene nankörlük etmek, eğlenceyle meşgul olup rahat bir hayatla oyalanarak kulluğu unutarak nimetlerin şükrünü eda etmemek ve mallarını günah yollarda harcamak, fakir fukaranın haklarını gözetmemek suretiyle hududullahı (Allah’ın çizdiği şer’î sınırları) çiğnemek şeklinde olur.
c- Karun ve Salebe kıssasını aklında bulundurması gerekir. Karun’a Allah çokca mal vermişti de, o azmış ve mal onun şımarmasına sebep olmuştur. Hatta daha da ileri giderek malı, kazanç yollarını bilmesi sayesinde kendisinin elde ettiğini iddia etmişti. Taşkınlığının sonucu da Kur’an’ın haber verdiği gibi olmuştu: “Nihâyet biz, onu da evini de yere batırdık!” 3120
Rızık Darlığı İmtihanı Karşısında Müslümanın Tutumu
Rızkın darlığı halinde müslüman için doğru olan tutum şu tarzda gerçekleşir:
a- Müslüman yakînen bilmeli ve aklında tutmalı ki, rızkın genişlemesi ve daralması, Allah’ın kuluna ikramının veya ona –hâşâ- ihanet etmesinin, onu horlamasının bir işareti değil; sadece kul için sınama ve denemedir. Rızıkta bir darlık sözkonusu olunca bu, Allah’ın, kulunu imtihan etmeyi murad ettiğine delalet eder. Allah, kullarını dilediği zaman dilediği şeyle imtihan eder. Açlıkla imtihan ise, mü’minler için şu veya bu şekilde mutlaka olacaktır. “Andolsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder,
3115] Tirmizî
3116] 2/Bakara, 3
3117] 24/Nur, 33
3118] 63/Münâfıkun, 10
3119] 20/Tâhâ, 81
3120] 28/Kasas, 81
- 768 -
KUR’AN KAVRAMLARI
deneriz. (Ey Peygamber!) Sen sabırlı davrananları müjdele.” 3121
b- Bu durumda bilmeli ki, sarılıp yerine getirmesi gereken ibâdet, sabr-ı cemîldir. Bu ibâdeti yerine getirdi mi, ecirleri kendilerine hesapsız verilecek olan yakînen iman etmiş sabırlılardan olur.
c- Üzülmemeli, eli daraldığı, rızkı azaldığı ve geçimi zorlaştığı için tasalanmamalıdır. Daima Rasulullah ve onun ashabını, onların yaşadığı fakirlikleri, karınlarına taş bağlamak zorunda kalışlarını hatırlamalıdır.
d- Bilmeli ki, dünya metâı az ve geçici, lezzetleri fânidir. Elden çıkınca da üzülmeye ve tasalanmaya değmez.
e- Mal azlığı yüzünden kendinden daha aşağıdaki insanlara bakmalı; mal çokluğu açısından kendinden üstte olanlara bakmamalıdır. “Sizden biri, mal ve yaratılış itibariyle kendinden üstün bir kimseyi gördüğünde, kendinden daha aşağı olanına baksın (Kendisini onunla mukayese etsin).3122 Sahih-i Müslim’de şu ilave rivâyet edilmiştir: “...İşte bu, Allah’ın size olan nimetlerini hakir görmemek için uygun olan bir davranıştır.” Bu hadiste, hasedin (çekememezlik) ilacı vardır. Çünkü kişi, kendinden üstün olana bakıp kendini onunla kıyaslayınca haset etmekten emin olmaz.
f- Yine Buhari’nin rivâyet ettiği şu hadisi aklında bulundurmalıdır: “Dünyada bir garip veya (geçip giden) yolcu gibi ol (öyle yaşa).”3123 Bu hadis, dünyada zühd’e, dünyayı benimsememeye ve yetecek kadar yiyecekle kanaat etmeye teşvik hususunda bir kuraldır. İmam Nevevi şöyle der: “Bu hadisin anlamı, dünyaya meyletmeyin, orayı vatan edinmeyin, orada kalmayı içinizden (bile) geçirmeyin ve vatanları olmadığından gariplerin bir yerde bağlanıp kalmadıkları gibi siz de dünyaya bağlanmayın.” Yolcu, vatanına ulaşmak arzusuyla yolda yürüyen, geçip giden demektir. Kişi dünyada, efendisinin ihtiyacı sebebiyle başka bir beldeye gönderdiği köle gibidir. O, gönderildiği işi yapmada acele etmek, sonra vatanına dönmek ve başka şeylerle ilgilenmemek durumundadır. 3124
Manevî Rızık
Rızkın madî ve manevî olmak üzere iki türlü olduğunu belirtmiştik. Bedenimizin suya, ekmeğe, havaya ihtiyacı olduğu gibi; ruhumuzun da manevî gıdalara ihtiyacı vardır. İlimle, irfanla, takva ile rızıklanmak az bir nimet değildir. Hatta bu bu tür beslenme, maddî rızıktan daha önemlidir. Çünkü dünya malı yarın elimizden gidecek, ama takva âhirette karşımıza çıkacak, cennet nimetine dönüşerek tükenmeyen ebedî rızkımız olacaktır. Manevî rızıkların başında da Kur'an gelir. Kur'an'la beslenmek, onu anlayarak okuyup, yaşamaya ve yaşatmaya çalışmaktır.
Manevî ve ruhî rızıklarla beslenmeyenler, beden-ruh dengesini sağlayamayacakları gibi; dünya-âhiret dengesini de sağlayamamış olurlar. Bütün dünya sana bağışlanmış olsa, manevî rızıklar, cennet rızıkları ve cemal-i ilahi ile müşerref olma yanında bu maddî rızıklar nedir ki? Dünyada ebedî kalış olmadığı gibi, dünyanın nimetleri de fanidir. Fani olduğu gibi, hepsinin başında ve sonunda zahmetler vardır. Zevkleri çabucak geçer. Ama manevî rızık, ibâdetlerden alınan
3121] 2/Bakara, 155
3122] S. Buhâri, Askalâni Şerhi, 11, s. 322
3123] a.g.e. 11, 233
3124] a.g.e. 11/233-234; İlâhi Kanunların Hikmetleri, s. 348-365
RIZIK
- 769 -
tad, kalp huzuru, cennet rızıkları öyle değil. "Nefsanî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Hâlbuki varılacak güzel yer, Allah'ın katındadır. De ki: Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takva sahipleri için Rableri yanında, içinden ırmaklar akan, ebediyyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin üstünde) Allah'ın rızası, hoşnutluğu vardır. Allah, kullarını çok iyi görür."3125 Bütün bunlara rağmen, insan, dünya malına daha çok rağbet ediyor. Unutuyor ki, dünya, onları kucağında ebedî olarak taşımayacaktır. Öyleyse, üç kuruşluk dünya için bunca kavgaya, bunca günaha ve isyana ne gerek var?
"Dünya için olunca, azmin dağları deler;
Fakat Hakka gel desem, ayakların sendeler!"
Seni yaratan, seninle beraber rızkını da yaratmıştır. O Rezzâk'tır. Senin için takdir edilen rızkı bir başkasının yemesine imkân ve ihtimal yoktur. Sen, kendi rızkını bitirmedikçe ömrün de son bulmaz. Allah Teala, bir kulunu yaşatmak istemediği zaman rızkını kesiverir; bir kere de rızkı kesince, kimsenin sana rızık vermesine imkân bulunmaz.
Düşünmemiz gerekmez mi? Elime aldığım bir elma, hangi ağacın dalından koptu da tâ bana kadar ulaştı? Sözgelimi Amasya'nın filân köyünde yetişen/yaratılan bu elma; İstanbul'da benim avucuma düşüveriyor. Onun milyonlarca insandan herhangi birine değil de bana nasib olması, Allah'ın onu benim için yarattığını gösterir. Yeryüzündeki meyve ağaçları, âdeta ellerini meyvelerle doldurup: "Ey Âdemoğlu, beni ye" diye yalvarmaktadır. Bu, bizim yiğitliğimizden değil; Allah'ın Razzâk olmasından ve cömertliğindendir. Yine insan, ana rahminde iken, kendini bilmiyordu. Onu nazla, sefa ile besleyen kimdi? Rızkı, göbekten geliyordu, doğunca oradan gelen rızkı bitti; göbek kesildi. Kendi başına gıdalanamayacağını bilen Rab insanı unutmadı. Bu defa, rızkı orada yaratıldığı için, Allah, bebeğin annesinin göğsünde sütten pınarlar çağlattı.
Yumurtadan çıkan kuş yavrularına baktığımızda görürüz ki, kabuğunu kırar kırmaz yavru kuş ağzını açıp bekliyor. Ona ağzını açmayı öğreten kimdir? İşte Allah'ın Razzâk ismi ile rızık vermesi bize bunları düşünmemizi ve her zaman O'na teşekkür etmemizi hatırlatmaktadır. "Yeryüzünde hiçbir dâbbe, yani debelenip duran hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkı Allah'a ait olmasın."3126 Yani, bütün canlıların rızkı, kuvveti, gıdası ve beslenmesi, yaşamak için gerekli olan bütün şartlar ve sebepler Allah'a aittir, O'ndandır. Tabiî veya iradî olarak o canlının o rızka kavuşması Allah'ın yükümlülüğü altındadır. Yaşatmak istediği sürece, bütün âlem, onu önlemeye ve engellemeye çalışsa yine de göndereceği rızkı gönderir. Allah'ın ilmi ve kudreti çok geniş, fazl u keremi ile Rab'lığı muazzamdır. Şu halde insan, rızkını Allah'tan istemeli ve rızık için değil; Allah için çalışmalıdır. Rızık meselesi, o kadar endişe edilecek bir şey değildir. Allah'tan başkasından rızık beklemek beyhudedir. 3127
Allah, insanların ve canlıların ihtiyaç duyduğu her şeyi yaratarak, yeryüzüne
3125] 3/Âl-i İmran, 14-15
3126] 11/Hûd, 6
3127] Elmalılı, a.g.e. c. 4, s. 518
- 770 -
KUR’AN KAVRAMLARI
depo etmiştir. İnsana düşen; hem bu dünyadaki, hem âhiretteki rızkı için gayret sarfetmektir. Ama gayretin yönü ve içeriği ile rızkın helâlını veya haramını tercih etmiş olacaktır. Böylece de âhiret rızkını bu dünyadan kendisi göndermiş veya sadece burada tüketmiş olacaktır.
RIZIK
- 771 -
Rızıkla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Rızk Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 123 Yerde:) 2/Bakara, 3, 22, 25, 25, 25, 57, 60, 126, 172, 212, 233, 254; 3/Âl-i İmrân, 27, 37, 37, 169; 4/Nisâ, 5, 8, 39; 5/Mâide, 88, 114, 114; 6/En’âm, 140, 142, 151; 7/A’râf, 32, 50, 160; 8/Enfâl, 3, 4, 26, 74; 10/Yûnus, 31, 59, 93; 11/Hûd, 6, 88, 88; 12/Yûsuf, 37; 13/Ra’d, 22, 26; 14/İbrâhim, 31, 32, 37; 15/Hıcr, 20; 16/Nahl, 56, 67, 71, 71, 72, 73, 75, 75, 112, 114; 17/İsrâ, 30, 31, 70; 18/Kehf, 19; 19/Meryem, 62; 20/Tâhâ, 81, 131, 132, 132; 22/Hacc, 28, 34, 35, 50, 58, 58, 58; 23/Mü’minûn, 72; 24/Nûr, 26, 38; 27/Neml, 64; 28/Kasas, 54, 57, 82; 29/Ankebût, 17, 17, 60, 60, 62; 30/Rûm, 28, 37, 40; 32/Secde, 16; 33/Ahzâb, 31; 34/Sebe’, 4, 15, 24, 36, 39, 39; 35/Fâtır, 3, 29; 36/Yâsin, 47; 37/Sâffât, 41; 38/Sâd, 54; 39/Zümer, 52; 40/Mü’min, 13, 40, 64; 42/Şûrâ, 12, 19, 27, 38; 45/Câsiye, 5, 16; 50/Kaf, 11; 51/Zâriyât, 22, 57, 58; 56/Vâkıa, 82; 62/Cum’a, 11; 63/Münâfıkun, 10; 65/Talâk, 3, 7, 11; 67/Mülk, 15, 21, 21; 89/Fecr, 16.
B- Rızık Konusunda Âyet-i Kerimeler
a- Allah, Dilediğine Hesapsız Rızık Verir: Bakara, 212; Al-i İmran, 27, 37; Kasas, 79-82; Ankebut, 62; Şura, 19.
b- Allah, Rızkı Daraltır veya Genişletir: Bakara, 245; Ra'd, 26; İsra, 30; Kasas, 82; Ankebut, 62; Rum, 37; Sebe'36, 39; Zümer, 52; Şura, 12, 27; Mülk, 21.
c- Rızkı Veren Allah'tır: Yunus, 31; Hicr, 21; Ankebut, 17, 61; Rum, 40; Sebe',24, 39; Fatır, 3; Zariyat, 58.
d- Rızık Konusunda Kimi kiminden Farklıdır: Nahl, 71; İsra, 21; Şura, 27; Zuhruf, 32.
e- Allah, Bütün Canlıların Rızkını Verir: Hud, 6.
f- Rızık Verenlerin En Hayırlısı Allah'tır: Hacc, 58; Mü'minun, 72; Cum'a, 11.
g- Allah, En Temiz Nimetlerden Rızıklandırır: Mü'min, 64.
h- Allah, Cimrilik Etmeyenlere Bol Rızık Verir: Bakara, 268.
i- Yer Üzerinde Rızık Sebepleri Yaratılmıştır: Hıcr, 20.
j- Rızık Endişesi, Hakka Davet Görevine Engel Olamaz: Taha, 132.
k- Yağmurla Gökten Rızık İner: Zariyat. 22.
l- Rızık Aramak: Cum'a, 10.
m- Rızkın Bolluğu ve Darlığında, İbretler Vardır: Zümer, 52
n- Yaratılan Her Şeyin insan İçin Olmasında İbretler Vardır: Casiye, 13
o- Rızık Endişesi, Tebliğ Görevine Engel Olamaz: Taha, 132
p- Zenginliği Veren Allah'tır: Necm, 48
q- Zenginlik Bir Üstünlük Sebebi Değildir: En'am, 52-53
r- Mal, Zenginler Arasında Dolaşan Bir Servet Olamaz: Haşr, 7.
s- Kâfirler, Mal Gururuna Kapılırlar: En'am, 52-53; A'raf, 49; Hud, 27; Kehf, 28; Şuara, 106-114
t- Cahil ve Gururlu Zenginler: Alak, 6-7, 12
u- Mal, Fitne ve İmtihan Sebebidir: Enfal, 28; Teğabün, 15.
v- Fakir Düşmekte Hikmet Vardır: En'am, 42, Tevbe, 28.
w- Rızık Konusunda Kimi Kiminden Farklıdır: Nahl, 71; İsra, 21; Şura, 27; Zuhruf, 32.
x- Zengin Fakir Ayrımı Yoktur: En'am, 52-53.
Rızıkla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
(Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y.
–İlk rakam cilt; ikinci rakam sayfa numarasıdır.-)
a- Allah, sevdiği kulunu kendi besler: 12, 137
b- Bir kimsenin mukadder rızkına o rızkı elinde bulunduran mani olamaz: 11, 348
c- Rızık helâl ve temiz olmalıdır: 14, 484
d- Rızık hususunda Allah'a tevekkül gerekir: 17, 579
e- Rızık hususunda yeise düşmemek: 17, 578
f- Rızık önceden takdir edilmiştir: 14, 15
g- Rızkı, kişiyi arar bulur: 17, 245.
- 772 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. v. 1, s. 179-181
2. Hadislerle Kur'an Tefsiri, İbni Kesir, Cağrı Y. c. 2, s. 171-173
3. Tefsir-i Kebir (Mefatihu'l-Gayb), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 1, s. 461-464
4. Fi Zılali'l-Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 80-81
5. Kur'an-ı Kerim'in Şifa Tefsiri, Mahmut Toptap, Cantaş Y. c. 1, s. 85-86
6. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 5, s. 251-252; 253-254
7. Kur'an'da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 434-441
8. İlahi Kanunların Hikmetleri, (Sünnetullah) Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s. 343-365
9. İnanç ve Amelde Kur'ani Kavramlar, Muhammed El-Behiy, Yöneliş Y. s. 167-171
10. Emanet ve Ehliyet, Yusuf Kerimoğlu, Ölçü Y. c. 2, s. 171-176
11. Kaza-Kader, Hayır ve Şer, Kenan Çığman, Özel Yayın, s. 215-231
12. İslâm Akaidi, Ahmet Lütfi Kazancı, Marifet Y. s. 273-280
13. İslâm Düşüncesinde Kader ve Kaza, Halife Keskin, Beyan Y. s. 190-193
14. Kur'an'da Uluhiyet, Suat Yıldırım, Kayıhan Y. s. 238-241
15. Esmaü'l Hüsna, Ali Osman Tatlısu, Yağmur Y. s. 73-75
16. Esmaü'l Hüsna, Metin Yurdagür, Marifet Y. s. 105-107
17. Esmaü'l Hüsna Şerhi, Mustafa Necati Bursalı, Erhan Y. s. 122-127
18. Esmaü'l Hüsna, A. Süleyman Tilmisani, insan Y. s. 185
19. Esmaü'l Hüsna'dan Esintiler, Sadettin Kaplan, Marifet Y. s. 43-44
20. Risale-i Nur'dan Vecizeler, Şaban Döğen, Gençlik Y. s. 426-427
21. İslâm Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. c. 1, s. 151-162; c. 3, 131-163
22. Çalışma Hayatı ve İslâm, Yunus Vehbi Yavuz, Tuğra Neşriyat.
RAHMÂN VE RAHÎM
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
RAHMÂN VE RAHÎM
- 725 -
Kavram no147
İman 25
Ahlâkî Kavramlar 29
Bk. Esmâü’l-Hüsnâ; Allah; İlâh; İman; Tevhid
RAHMÂN VE RAHÎM
Rahmân; dünyada herkese geniş merhamet.
Rahîm; âhirette her mü'mine sınırsız nimet.
Ya Rahmân, sen rahîmsin, bizi affet!
• Rahmân Kelimesi; Anlam ve Mâhiyeti
• Rahîm; Anlam ve Mâhiyeti
• Rahmetin İki Çeşidi; Rahmân ve Rahîm
• Kur'an'da Rahmet
• Hadislerde Allah'ın Rahmeti
• Hastalık, Sakatlık ve Bazı Musibetler de Rahmettir
• Rahmet, Tüm Evreni Kuşatmıştır
• Rahmetin İki Büyük Yansıması: Kur'an ve Peygamber
• Rahmet Sıfatının Kuldaki Tecellisi; Merhamet
• Rahmân ve Rahîm Sıfatlarının Düşündürdükleri
"O, Rahmândır, Rahîmdir." 2959
Allah Rahmândır
"Rahmân", rahmetten sıfat mânâsı ifade eden Allah'ın yüce isimlerinden biridir. Çok merhamet sahibi anlamındadır. Rahmân, tam mânâsıyla Türkçe'ye veya başka bir dile tek kelimeyle tercüme edilemez. Esirgemek, acımak, bağışlamak, affetmek vs. bu kelimeyi tam anlamıyla karşılayamaz. Çok merhametli diye noksan bir şekilde tefsir edilebilirse de tam tercüme edilemez. Rahmân, Allah'ın hem sıfatı, hem de bir özel ismidir. Er-Rahmân: Ezelde bütün yaratılmışlar hakkında hayır ve rahmet irâde buyuran, sevdiğini, sevmediğini ayırt etmeyerek bütün varlıklara sayısız nimetler ihsan buyuran demektir.
Rahmân sıfatı, peygamberler dâhil, hiçbir insan için kullanılamaz. Çünkü karşılıksız ve kayıtsız şartsız rahmet ve merhamet ifade eden Rahmân sıfatını, insanın fıtrî yapısı kaldıramaz. Çünkü insan, böyle bir merhameti gösterme gücüne, yarâdılışı icabı sahip bulunamaz. Dostları kadar düşmanlarına, kendisine inananlar kadar kendisini inkâr edenlere de rahmet ve merhamet gösterebilmek ancak ulûhiyetin şânındandır.
2959] 1/Fâtiha, 3
- 726 -
KUR’AN KAVRAMLARI
O Aynı Zamanda Rahîmdir
Er-Rahîm: Çok merhamet edici, verdiği nimetleri iyi kullananları daha büyük ve ebedî nimetler vermek suretiyle mükâfatlandırıcı demektir. Kur'ân-ı Kerim'in 115 âyetinde büyük çoğunluğu çok bağışlayıcı anlamına gelen ğafûr sıfatı ile birlikte olmak üzere rahîm sıfatı kullanılmıştır. Bu da Allah'ın ne kadar bağışlayıcı ve merhametli olduğunu gösterir.
Er-Rahmân ism-i şerifinden Allah Teâlâ'nın ezelde bütün yaratıkları için hayır ve rahmet irâde buyurduğu anlaşılıyordu. Er-Rahîm ism-i şerifi ise, yarattıkları arasında irâde sahipleri için kat kat rahmet-i İlâhiyyeyi ifade eder. Yani, insandan başka her varlık kendisi için tayin edilen sınır içinde kendisine verilen nimetlerden yaratılışı sevki (içgüdü) ile faydalanır ve o sınırdan dışarı çıkmazken; irâde sahibi olan insanlar için terakki imkânı verilmiştir. Bu imkân, fıtrî nimetleri arttırma ve ebedîleştirme imkânıdır. Çiğneyip geçtiğimiz ottan, rüzgâr dalgalarına kadar her şey, bizim hayır ve mutluluğumuza yarayan nimet hazinesidir. Yine, yaratılışımızda, başka varlıklara verilmeyen birçok yeteneğin verilmesi ve tabiat kanunlarının âzat kabul etmez köleler gibi bize bağlı ve emrimize hazır olması, hep o şânı büyük Rahmân'ın lütuf ve ihsanlarının eseridir. Her şeyde, tabii kendimizde de gizlenmiş olan bu sayısız nimetleri meydana çıkarmak ve onlardan faydalanmak için çalışacağız. Bütün yeteneklerimizi işleteceğiz. Bu takdirde gayretlerimizin boşa gitmeyeceğini bize müjdeleyen işte bu, Er-Rahîm ismidir. Çünkü bu isme göre, her gayret, bir mükâfatla karşılanacaktır.
Er-Rahmân, Er-Rahîm isimleri iki türlü rahmet ifade eder. Er-Rahmân isminin ifade ettiği rahmet, hiçbir şarta, hiçbir gayret ve irâdeye bağlı olmayarak ihsan edilen rahmettir. Bu öyle geniş bir rahmettir ki, bütün varlıkları kaplar. Bunda çalışan çalışmayan, suçlu itaatli, imanlı imansız ayırt edilmez.
Er-Rahîm isminin ifade ettiği rahmet ise, Rahmân'ın lütfu olan rahmeti iyiye kullanarak çalışanlara bir mükâfat olmak üzere verilen rahmettir ki, en az bire on'dur. Çalışanın ihlâsındaki kuvvete göre Allah'ın daha fazla ve hatta sınırsız ve hesapsız mükâfatları da vardır. İşte, gayr-ı meşrû arzulara kapılmamanın, kötülükten korunmanın önemi bu yüzdendir. İyi bilmek ve unutmamak lâzımdır ki, ister dünya için, ister âhiret için olsun çalışanlarla çalışmayanlar eşit muâmele görmeyeceklerdir. 2960
Rahmân olan Allah (c.c.) mü’mine iki göz verip de kâfire tek göz vermemiştir. Ellerimiz, dillerimiz, ayaklarımız mü’min kâfir ayrımı olmaksızın aynıdır. Rahmân olan Allah havayı kimsenin tekeline bırakmamıştır. Mü’minle kâfir bunlardan her hangi bir ayrıma tabi olmadan yararlanıyor, bazı insanların kör, topal, sağır olarak yaratılmaları da hem kendilerine hem başkalarına rahmet olabilir. Biz bunu çoğu zaman bilemeyebilir, fark edemeyebiliriz. Asıl olan sıhhattir. Hastalık ârızîdir, geçicidir. Sağlık bizim için rahmettir. Ama hastalık da birçok rahmete vesile olabilir.
Düşünelim ki doktor, hastalarına baklava dağıtırken iki tanesine baklava vermiyor. O iki hasta yalvarıyor yırtınıyor ama doktor vermiyor. Dışarıdan birisi doktorun haksızlık yaptığını, o iki hastaya bir kastı olduğunu zannediyor. Doktordan durumu sorduklarında ise o ikisinin şeker hastası olduğu veya tatlı şeylerin
2960] A. Osman Tatlısu, Esmâü'l-Hüsnâ, Yağmur Y., s. 37
RAHMÂN VE RAHÎM
- 727 -
o hastalar için zararlı olduğu belli oluyor.
Kehf Sûresi'nde Allah (c.c.) "Mûsâ âleyhisselamla bir sâlih kulun yolculuğunu anlatır. Mûsâ (a.s.) ile o sâlih zat (Hızır olduğu rivâyet ediliyor) bir gemiye binerler. O sâlih zat gemide hasar meydana getirir. Mûsâ (a.s.) "Niçin gemiye zarar verdin" diye sorduğunda cevap vermez. Uzun bir yolculuktan sonra yaptıklarının hikmetini Mûsâ'ya açıklar. “Gemi fakirlerin idi. Arkadan gelmekte olan bir kral (korsan) o gemiyi gasp edecekti. Ancak ben onu ayıplı hale getirince gasp etmedi.”2961 der.
Körler vakfını kuranlar, verem, kanser hastaneleri ve araştırma merkezlerini kuranlar ve buralara mal bağışlayanlar genelde kendisi veya ailesi bu tür hastalıklara tutulan kişilerdir. İşte Allah böylece bilinmeyen yerden bize ve tüm insanlığa yardımcı olmakta ve böylece bu zengin hastaların bağışları neticesinde bu daldaki bilgi de gelişmektedir.
Ayrıca isyanın faydası da yoktur.
İki körden ikisi de tedavi yollarından ümidi kesince birisi "Allah'a şükür ki kulağım duyuyor, halkın ve Hakkın kelamını işitiyorum. Gözlerimle haramı görmüyorum diyor ve rahat ediyor. Diğeri ise isyan ediyor ve iki dünyasını da karartıyor.
İnsanlık, isyanla değil, verilen emanetleri verildiği doğrultuda kullanarak dünyada gönül rahatlığı, âhirette Rabbin rızâsını ve cennetini elde etmeye çalışmalıdır.
Akıllar Denk Olsaydı?!
"Mademki Allah Rahmân'dır, dünyada kullar arasında ayırım yapmaz, niçin akıllar insanlarda eşit değil?" diyorlar.
Eğer akıllar ve bedenî güçler bütün insanlarda eşit olsaydı, ilim gelişmez, keşifler yapılmazdı. Evlerin planı, rengi, bahçeler, yollar aynı tip ve aynı renk olur, hayat çekilmez hale gelirdi.
Güreşler, koşular, bilgi yarışları yapılmaz, heyecan, zevk, neşe denen şey olmazdı. Çünkü güçler ve akıllar eşit. Herkes aynı saniyede aynı metreyi koşacak, rekorlar, rekabetler olmayacaktı. Bir güle bakan binlerce kişi aynı kelimelerle aynı vezinde aynı şiiri yazacaktı.2962
Rahîm
Âhirette mü’minle kâfiri ayırt eden, mü’mine Cenneti veren Allah (c.c.) Rahîm ismi celâliyle rahmet edecektir.
Rahîm, mazlumların son sığınağıdır. Bu dünyada insanların haklarını yiyen, Hakka karşı gelen, halka zulmedenler para, makam ve unvanlarıyla dünyada cezalarını çekmeden giderlerse de âhirette mallar evlatları, orduları servetleri onlara fayda vermeyecektir.
Rahîm ismi zâlimler, kâfirler için tehdit, mü’minler ve mazlumlar için ise teselli ve sığınaktır. Rahmân ve Rahîm'e iman eden bir insan, Allah'ın yeryüzüne indirdiği rahmetten yararlanır ve yaratıklara rahmet nazarıyla bakar. Civcivini
2961] 18/Kehf, 79
2962] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 67
- 728 -
KUR’AN KAVRAMLARI
korumak için aslana karşı duran tavuk, yavrusu için kartala kanat çırpan serçedeki rahmet bizde de vardır. O madenimizi işletirsek insanları imansızlaştırıp Cehenneme atılmasına sebep olan ateistlere, insanların elinde avucunda ne varsa sömüren kapitalistlere karşı çırpınır ve bir çıkış yolu buluruz.
Yaratılmışlara rahmet nazarıyla bakacağız. Rahmân'ın rahmetinden ümit kesmeyeceğiz. Allah Rahîm'dir diyerek tembelliğe de düşmeyeceğiz. Çünkü O, aynı zamanda din gününün sahibidir.2963
Yüce Allah'ın Rahmân ve Rahîm sıfatları bize eğitimde önemli ipuçları vermektedir. Aynı zamanda bu iki kavram Kur'an ahlâkının iki anahtar terimdir. Yüce Allah merhamet sıfatından insanlara da bir cüz verdiği için, Kur'an ahlâkı ile ahlâklanacak kişiler, eğitimciler, ana babalar, halkın, öğrencilerin ve çocukların meselelerini merhamet dairesi içinde ele almalı ve çözümlemelidirler. Yukarıdakilerin aşağıdakilere revâ görecekleri muâmelenin başı ve sonu merhamet olmalıdır. Siyasetin, eğitimin ve iş hayatının temelleri merhamet üzerine kurulmalıdır. 2964
Rahmân-Rahîm kavramlarının kökü ra-hi-me fiilidir. Bu kelimeden rahmet, merhamet, Rahmân ve Rahîm kavramları türemiştir.
(Ra-hi-me) merhamet, inâyet, lütuf, rahmet, şefkat, rikkat sahibi olmak, cezasını hafifletmek, cezasını affetmek, salıvermek, esirgemek, kıyamamak mânâlarına gelir. Bir kimseye (Rahimekellâhu) demek, "Allah sana merhamet etsin" demektir. Bu kavramın diğer bir mânâsı da, insanların birbirlerine karşı anlayış göstermeleri, birbirini sevmeleri ve birbirine saygı duymalarıdır.
(Rahm) ise, döl yatağı, akrabalık, hısımlık, birbirine benzerlik, (rahmet) ise, acıma, rikkat, şefkat, insan anlayışı, duygusallığı, şefkati ve merhameti demektir. Bu durumda (Rahîm) merhametli, şefkatli, acıyıcı; (Rahmân) da çok çok merhametli anlamlarına gelmektedirler. (Rahmân), sadece Allah'a ait merhameti ifade etmektedir.
İsfehânî, rahmet, Rahîm ve Rahmân kavramlarının mânâsını ve aralarındaki ilişkiyi şöyle anlatmaktadır: Rahmet, merhamet olunana iyiliği gerekli kılan bir kalp yumuşaklığıdır. Rahmet, ihsandan soyutlanmış sadece kalp yumuşaklığı için kullanıldığı gibi, rikkatten ayrı tek başına iyiliği de ifade etmektedir. Meselâ, (Allah filana merhamet eylesin) derken, iyilik Allah'a isnat olunmuştur. Bu ifadeden sadece iyilik/ihsan murat edilmiştir, kalp yumuşaklığı değil. Başka bir ifadeyle iyilik, Allah'a isnat edilir, ama kalp yumuşaklığı edilmez. Allah'tan olan rahmete, lütuf ve ihsan denir. İnsanlar için ise rahmet, kalp yumuşaklığı ve şefkat manasına gelmektedir. Hz. Peygamber şöyle demiştir:
Allah merhameti, yani sıla-i rahimi yaratınca, ona şöyle dedi: “Ben Rahmân’ım, sen de rahimsin. İsmini Benim ismimden türettim. Sıla-i rahim yapana, Ben de sıla-i rahim yaparım. Sıla-i rahmi kesenin ben de neslini keserim.”
Demek ki rahmet, iki ana mânâyı kapsamına almaktadır: Kalp yumuşaklığı2965 ve ihsan. Rikkati (kalp yumuşaklığını) Allah, insanın yaratılışına koymuş,
2963] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 67-68
2964] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/96.
2965] Râgıp el-İsfehani, el-Müfredât, s. 191
RAHMÂN VE RAHÎM
- 729 -
ihsanı da kendine özgü kılmıştır. Bundan dolayı, Rahmân ismi sadece Allah'a, Rahîm ise başkasına da isnat edilebilir.
Şimdi Kur'an'a göre, Rahmân ve Rahîm isimlerinin ne anlama geldiğini açıklayabiliriz:
Ra-hi-me kavramının çeşitli anlamları bulunmaktadır. Buna göre:
1) Kötülüklerden Korumak
“Bir de onları her türlü kötülüklerden koru. O gün sen kimi kötülüklerden korursan, muhakkak ki ona merhamet etmiş olursun. Bu en büyük kurtuluştur.” 2966
Melekler, insanlar için Allah'a yalvaracaklardır. Bu yalvarışın üçüncü basamağını yukarıdaki âyette görmekteyiz. Melekler, Allah'ın insanları kötülüklerden korumasını, O'nun rahmet edici özelliğine bağlamaktadırlar. Kötülüklerden arınmak, aynı zamanda insanlar için büyük kurtuluştur. İnsanı koruyup kurtuluşa erdirme faaliyeti, Kur'an'da, rahmetine mazhar etme mânâsını ifade etmektedir. Böylece kötülüklerden koruma da merhametin kapsamına girmektedir.
2) Sıkıntıya Girmek
Bu anlamda ra-hi-me kavramı, psikolojik bir özellik taşımaktadır. Allah kuluna acıyınca, onun iç sıkıntısını giderir. Bu da kulu için büyük bir ihsandır:
“Eğer onlara acıyıp, içinde bulundukları sıkıntıyı giderseydik…” 2967
Yüce Allah'ın kuluna acımasını, merhametinin özünü teşkil etmektedir.
Rahmet
“Rahmet” şeklinde kullanıldığı zaman bu kavram, şu anlamlara gelmektedir:
A)Yumuşaklık
İnsanların birbirine yumuşak davranması, Allah'ın rahmetinin bir gereği olmaktadır: “O vakit Allah'tan bir rahmet gereği onlara yumuşak davrandın).” 2968
İnsanların yumuşaklık özelliğini kazanmaları büyük bir erdemdir. İnsanın sosyal mânâda en büyük ürünü, toparlayıcı ve birleştirici olmasıdır. 2969
B) Allah'ın Merhameti
“Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde onlara de ki: ‘Selâm size! Rabbiniz merhamet etmeyi kendine yazdı, yani kendine özgü kıldı." 2970
Âyette geçen Allah'ın nefsi ifadesi Allah'ın zatı mânâsına, yazdı ifadesi de kullarına rahmet etmeyi kendisine görev ve ilke edindi anlamına gelmektedir.
Bu rahmetin gereği olarak Allah’ın ne yaptığının cevabını, bir üstteki âyetin devamında bulmaktayız: “Gerçek şu ki: Sizden kim, bilmeyerek bir kötülük yapar, sonra ardından tevbe edip de kendini ıslah ederse, bilsin ki Allah çok bağışlayan, çok
2966] 40/Mü'min, 9
2967] 23/Mü'minûn, 75
2968] 3/Âl-i İmran, 159
2969] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Y., c. 1, s. 114
2970] 6/En'âm, 54
- 730 -
KUR’AN KAVRAMLARI
acıyandır.” 2971 Demek ki 'affetmek' ve 'acımak' sıfatları Allah'ın rahmetinin bir gereği olup tevbe edip kendini düzeltmeye karar veren insanı affedip bağışlamak, Allah'ın rahmetinin eseridir.
C) Azaptan Kurtarmak
“Onu ve onunla beraber olanları rahmetimizle kurtardık ve âyetlerimizi yalanlayıp iman etmeyenlerin kökünü kestik.” Rahmet denen değeri meydana getiren özlerden biri, belâyı ortadan kaldırmak veya belânın içinden çekip çıkarmaktır. Cezayı hak edenlerle etmeyenleri ayırıp, hak edene yakışan muâmelede bulunmaktır.
D) Sıkıntıdan Sonra Gelen
İnsanların yaptıklarından dolayı başlarına bazı sıkıntılar gelir. Bu sıkıntılar, tabiat kanunları gereği olabileceği gibi, sosyal ve psikolojik nedenlerden dolayı da olabilir. Deprem, kıtlık, salgın hastalık, sosyal hayattaki ilişkilerin bozulması gibi olaylar, insanlara büyük sıkıntılar verebilir. Yüce Allah bu sıkıntının ardından, o insanlara esenlik, yani ferahlık verir. İşte sıkıntının kalkıp peşinden esenliğin gelmesine, "rahmet" denmektedir. Buna şu ayeti örnek olarak verebiliriz:
“Kendilerine dokunan bir sıkıntıdan sonra insanlara bir rahmet tattırdığımız zaman, bir de bakarsın ki ayetlerimiz hakkında onların bir tuzağı vardır.” 2972
E) İlahî Vahiy Rahmettir
Yüce Allah'ın insanları bilgilendirmesi, onlara rehber ve şifa olacak bilgiyi göndermesi bir rahmettir. Kur'an kendini bir rahmet olarak tanımlamaktadır: “Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerindekine bir şifa, mü'minler için bir rehber ve rahmet gelmiştir.” 2973
Bu ayette Kur'an'ın dört önemli özelliği sıralanmıştır: öğüt, şifa, rehber ve rahmet. Konumuz rahmet olduğu için ayetteki rahmet kavramı üzerinde duracağız.
Ayetteki rahmet, İlâhî bilginin insanın ruhunu aydınlatan nurudur, cehalet bulutlarının kararttığı gönül ekranını temizleyip aydınlatan ve aklın önünden cehalet perdesini kaldıran bilginin ışığını temsil etmektedir. Bu bilgi insanları kemâle erdirmekte, yüceltmekte ve inceltmektedir. Bu özelliği ile rahmet ismini almaktadır. Yağmur bir rahmettir. Suyun yeryüzüne bir değişim, yeşillik ve bereket getirdiği gibi, İlâhî bilgi de insanların gönüllerine ve sosyal hayata aynı değişimi, aynı bereketi ve aynı gelişimi temin etmektedir; ki bu da rahmettir.
Bilgi, ferdin ve toplumun hayatına bir farklılık getirmekte, onu zenginleştirmekte ve problemlerini çözmektedir. Ferahlık, zenginleşme ve çözüm, aslında rahmetin hücre yapısını teşkil etmektedirler. İnsanları bilgilendirdikçe, onlara ilahî rahmetin içine sokuyoruz demektir. İnsana ferahlık, yani sevinç getiren bilgi, rahmetin ta kendisidir. Bu konuda Allah şöyle buyurur:
“De ki: "Allah'ın lutfu ve rahmetiyle, işte yalnız bunlarla sevinsinler. Bu onların toplayıp durduklarından daha değerlidir.”2974Ayet, ilahî lütuf ve rahmetin, yani ilahî bilginin,
2971] 7/A'râf, 72
2972] 10/Yunus, 21
2973] 10/Yunus, 57
2974] 10/Yunus, 58
RAHMÂN VE RAHÎM
- 731 -
dünyevî olan maddî değerlerden daha üstün olduğuna işaret etmektedir. Kur'an denen ilahî bilginin üstünde başka bir değerin olması mümkün değildir. Onu öğrenip ona sahip olmakla, insan sevinmeli ve ferahlık duymalıdır. Çünkü o bilgi, insan ruhunun sevinci, ferahlığı, saadeti ve rahatlığıdır. Nerede sevinç, ferahlık, mutluluk ve rahatlık varsa, orada ilahî rahmet var demektir.
F) Şefkat Bir Rahmettir
Ana-babanın çocuklarına karşı gösterdikleri şefkatin adı rahmettir. Yüce Allah, ana-babanın şefkatine karşılık, çocuklarından da aynı muameleyi onlara göstermelerini istemektedir: “Ana babana rahmetten oluşan tevazu kanatlarını ger.” 2975
Âyette cenâh (kanat) kavramı kullanılmak suretiyle bir benzetme yapılmaktadır; şöyle ki: Kuş, yavrularını nasıl kanatlarının altına alır ve onları himaye ederse siz de ana-babanıza, onları kanatlarınız altına almak ve himaye etmek suretiyle şefkat gösterin; merhamet edin.
Ayette geçen rahmet kavramını, şefkat mânâsına alabiliriz. Bu durumda âyet: "Şefkatten oluşan tevazu kanatlarını ger" anlamına gelmektedir. İdarecilerin halka, işverenlerin işçilere, öğretmenlerin öğrencilere, çocukların anne-babalarına şefkatle muâmele ettiği bir toplum, İlâhî merhamet ve lutfu celp eder.
G) Hz. Muhammed Bir Rahmettir
“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”2976 Hz. Peygamber rahmettir, ama Rahmân değildir. Bir insan olması sebebiyle Yüce Allah Hz. Peygamber'e Rahmân değil, rahmet sıfatını vermiştir. Rahmâniyetin bir parçası olan rahmet, insana izafe edilebildiği için, Hz. Peygamber'in rahmet olduğu bildirilmiştir.
Yukarıda, âlem kavramının kâinatın bütününü ifade ettiğini söylemiştik. Burada ise âlemler kavramı Hz. Peygamberle birlikte kullanılarak, onun âlemlere rahmet olduğu belirtilmektedir. Peki Hz. Peygamber hangi âlemlere rahmettir?
"Allah âlemlerin rabbi'dir" ifadesindeki âlemîn kelimesi, daha farklı bir mana kazanmaktadır. "Hz. Muhammed âlemlere rahmettir" ifadesinde ise, âlem'e daha dar bir mânâ yüklenmektedir. Burada âlemler ibaresi 'İnsanlar' ile 'cinler'i kapsıyor; dolayısıyla Hz. Peygamber'in akıl, irade ve sorumluluk taşıyan varlıklara rahmet olduğunu ifade ediyor olabilir. Hz. Peygamber'in rahmetinin nerelerde tezahür ettiğinin veya işlevini nasıl gerçekleştirdiğinin cevabını şu âyette bulabiliriz: “Nitekim kendi içinizden size ayetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size kitabı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi öğreten resul gönderdik.” 2977
Yağmur rahmettir, çünkü temizleyicidir. Peygamber de rahmet olduğu için insanların gönüllerini temizlemektedir. Bu ayet, Hz. Peygamber'in rahmet olmasını, rahmet olma işlevini izah etmektedir. O, insana bilmediklerini öğreterek cehalet bulutunu temizlemekte, kitabı ve hikmeti öğreterek de ruhlarını arındırmaktadır. Bilgiyi insanların gönlüne yağmur damlaları gibi indirerek oradaki manevî kirleri temizlemektedir. Bu da onun rahmet olma özelliğinin
2975] 17/İsrâ, 24
2976] 21/Enbiyâ, 107
2977] 2/Bakara, 151
- 732 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tezahürüdür.
Hz. Peygamber affedici olduğu ve insanlara Allah'tan af dilediği için de rahmettir: “Şu halde onları affet; bağışlanmaları için Allah'a duâ et.” 2978
Affedici olmak büyük bir erdem, ama başkasının affı için duâ etmek daha da büyük bir erdemdir. Bu iki erdem bir araya gelince rahmet meydana gelmektedir.
İnsanların düştüğü sapıklıktan kurtuluş yolu bulamadıkla bir dönemde, onlara hakikatin yolunu gösterdi, Allah katında ödüllendirilmenin yollarını tanıttı, helâl ve haram kavramlarını öğretti; taklidin, inat ve kibrin kötülüklerini ve tahribatını gösterdi. İyinin ne olduğunu, doğruya nasıl ulaşılacağını, hak kavramının yollarına nasıl girileceğini ve hakkın bayrağının nasıl ayakta tutulacağını öğretti; akılla gönlü birleştirdi, aklı en büyük olarak öne çıkararak bilginin uğruna neler yapılacağını gösterdi. Bütün bunlar Hz. Peygamber'in maddî ve mânevî bir rahmet olduğunun tezahürleridir.
Hz. Peygamber rahmettir; çünkü onun bulunduğu yerde, Allah halkı toplu halde helâk etmez: “Hâlbuki sen onların içindeyken Allah, onlara azap edecek değildir. Onlar istiğfâr ederken, affedilmeleri için duâ ederken de Allah onlara azap edici değildir.”2979 Yüce Allah, daha önceki peygamberlerin dönemlerindeki halkın tamamını helâk etmiştir. Bu kanunu, Hz. Muhammed'in rahmet olması nedeniyle kaldırmıştır. Peygamber olması nedeniyle toplu helâkin kaldırılması, onun rahmet olduğunun en önemli delilidir.
İnsanların problemlerini çözdüğü, müjdelediği, uyardığı, Allah'ın izniyle Allah’a çağırdığı ve aydınlatıcı bir ışık olarak gönderildiğinden2980 dolayı da Hz. Peygamber bir rahmettir.
H) Af Bir Rahmettir
Rahmet Allah'a izafe edilince af şeklinde tercüme edilebilir: “De ki: "Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.” 2981
Aleyhine haddi aşmak, günah işlemek demektedir. Günahkârlık psikolojisi içinde olan insanın en önemli özelliği, affedilip edilmeyeceğini kestirememesi ve bu nedenle de ümitsizliğe düşmesidir. Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin ifadesindeki rahmet kavramı af yerine kullanılmıştır. Af, günahları temizlemesi sebebiyle yağmuru andırdığı için Allah ona rahmet ismini vermiştir.
I) Rahmet Kurtuluşa Götürür
İlâhî rahmet bir kurtuluştur. Mü'minler, kâfirlerin belâsından Allah'ın rahmeti sayesinde kurtulabilirler: “Bizi rahmetinle o kâfir kavimden kurtar.” 2982
Hz. Mûsâ'nın toplumu, duâlarında kurtuluş ile rahmeti bir araya getirmiş, kâfirler topluluğunun zulmünden ancak ilahî rahmet sayesinde kurtulabileceklerinin bilincini sergilemişlerdir. Baskıdan, zulümden ve entrikalardan
2978] 3/Âl-i İmrân, 159
2979] 8/Enfâl, 33
2980] 33/Ahzâb, 45-46
2981] 39/Zümer, 53
2982] 10/Yunus, 86
RAHMÂN VE RAHÎM
- 733 -
kurtulma bir rahmettir. Bu, rahmetin sosyal manasıdır.
J) Şeytandan Koruma Rahmettir
İnsanların çok azı şeytanın etkisi altında kalmadan hayatını sürdürebilir.
Şeytan, -etkilemeye gücü yetmediği- bu kimselere muhles (şeytanın şerrinden kurtulmuş) adını vermektedir.2983 İhlâs sahibi kimseleri etki alanına alamayacağını itiraf eden şeytan, insanların çoğunu etkileyeceğini de Allah'a karşı ifade etmiştir.
Bu durumda Yüce Allah, fazlı ve rahmeti gereği ihlâs sahibi kişi ve diğerlerini şeytana tâbi olmaktan korumaktadır. Bu konudaki âyet şöyledir:
“Onlara güven ve korkuya dair bir haber gelince hemen onu yayarlar. Hâlbuki onu, Peygamber'e veya aralarında yetki sahibi kimselere götürselerdi, onların arasında işin iç yüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi. Allah'ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı, pek azınız müstesna şeytana uyup giderdiniz.” 2984
Bu ayetten şu çıkıyor; yanlış haber yaymak, işi uzmanına danışmamak bir şeytan işidir. Bunu yapanlar da şeytana tâbi olmaktadırlar. Yüce Allah'ın lütuf ve rahmeti devreye girerek insanları şeytana tâbi olmaktan korumaktadır. Bu mana, ra-hi-me ile rahmeti bir araya getiren öz anlam olmaktadır. Rahmet kavramı, bu manayı Rahîme'den emmektedir.
Yumuşaklık, azaptan korumak, ferahlık, ilahî vahiy, şefkat, peygamberlik, af, kurtuluş, şeytana karşı koruma mânâlarıyla rahmet, 'Rahmân' kavramının mânâ örgüsünü meydana getirmektedir.
Rahmân Kavramının Diğer Mânâları
Yukarıda ra-hi-me ve rahmet kavramlarına verdiğimiz manaların hepsi, Rahmân isminin özünde vardır. Yukarıda değindiğimiz anlamların dışındaki diğer anlamlan şöyledir:
a) Yaratmak
Yüce Allah, Rahmân isminin gereği olarak yaratır. Kâinat, Rahmân'ın yaratmasıdır:“Rahmân'ın yaratışında hiçbir bozukluk göremezsin.”2985 Bu mânâsıyla Rahmân, 'rab' sıfatına bağlanmaktadır; çünkü rab kelimesinin mânâlarından biri de 'yaratmak'tır.
b) Öğretmek
Öğretme eylemiyle Rahmân ismi, rab sıfatına bağlanmaktadır:
“Rahmân, Kur'an'ı öğretti; insanı yarattı, ona beyanı öğretti.” 2986
c) İzin Vermek
Bakara, 254. âyeti ve aşağıda zikredeceğimiz ayetlerden anlaşılacağı üzere alış-verişin, dostluk ve şefaatin olmadığı o günde, -kimse konuşamayacak-sadece
2983] 38/Sâd, 82-83
2984] 4/Nisâ, 83
2985] 67/Mülk, 3
2986] 55/Rahmân, 1-4
- 734 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseler konuşabilecektir: “O gün, Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseden başkasının şefaati fayda sağlamaz.”2987; “Rahmân'ın izin verdiklerinden başkaları konuşamaz, konuşan da doğruyu söyler.” 2988
Bu iki âyet Bakara, 254. âyetinin istisnasını belirlemektedir. Zira Bakara, 254. âyetindeki "şefaatin olmadığı" ifadesi, Tâhâ ve Nebe’ sûresinin, Kendilerine izin verilenler hâriç ifadeleriyle tahsis edilmiştir. Buna göre, Rahmân'ın izin verdikleri mahşerde konuşacak veya şefaat edecektir. Bu izin verme işi, Allah'ın Rahmân sıfatının gereğidir.
d) Sevgi Yaratmak
İman edip birbirine karşı iyi davranışta bulunanlar, Rahmân ismini harekete geçirmekte ve ondan sevgi alıp dönmektedirler: “İman edip, iyi davranışta bulunanlara gelince, onlar için Rahmân bir sevgi yaratacaktır.”2989 Yaratmak, öğretmek, izin vermek ve sevgi koymak gibi faaliyetler, ihsan manasına gelen Rahmân kelimesinin anlamlandır. Bu eylemler ihsan kavramının mânâlarını da kapsamaktadır.
Rahîm Kavramının Mânâları
Rahmân ve Rahîm kavramları aynı kökten gelmelerine rağmen, ifade ettikleri eylem bakımından aralarında fark vardır. Daha sonra izah edeceğimiz bu farklılıkları ortaya koyabilmek için, burada Rahîm sıfatının ne anlama geldiğini açıklamak istiyoruz.
A) Dölyatağı
Çocuğun yaratıldığı dölyatağına rahim denir. Çoğulu (erhâm)dır. Aşağıdaki âyetlerde erhâm (rahimler) kelimesi, çocuğun yaratıldığı dölyatağı için kullanılmıştır: “Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren Allah'tır.” 2990; “De ki: "Allah onların erkeklerini mi, dişilerini mi, yoksa bu iki dişinin Rahîmlerde bulunan yavrularını mı haram (Her dişinin neye gebe kalacağını, Rahîmlerin neyi eksik, neyi ziyade edeceğini Allah bilir. Onun katında her şey ölçü iledir.” 2991
Çocuğun yaratıldığı dölyatağına niçin rahim denmiştir? insan yavrusunun döllendikten sonra hayatını sürdürebileceği, normal sıcaklıkta ve o dönem için en uygun beslenme ortamı olduğu için ona Rahîm denmiştir. Anne rahmi, çocuğu bütün etkilerden korur, ona sağlıklı bir ortam hazırlar. Merhamet de, insanlara annenin rahmi gibi sosyal ve psikolojik bir ortam hazırlar. Merhamet, ferdin ruhsal yapısını ve toplumsal hayatı dış etkilerden korur. Bu yönüyle anne rahminin işlevlerini görür. İnsanlığı yeniden dölleyeceksek, rahmet ve merhamet denen sosyal hayatın döl yatağında yaşatıp doğurmak zorunluluğu vardır. İnsanın insan olma şeklini Yüce Allah bize anne rahminde vermektedir. İnsanlar da, insan olma olgunluğunu merhamet denen sıcak alaka ve yakınlıkta elde edeceklerdir. Çocuğun anneye en yakın olduğu yere Rahîm dendiği gibi, insanın insana en yakın olduğu değer de merhamettir. Allah'ı kula en yakın yapan sıfatlardan
2987] 20/Tâhâ, 109
2988] 78/Nebe’, 38
2989] 19/Meryem, 96
2990] 3/Âl-i İmran, 6
2991] 13/Ra'd, 8
RAHMÂN VE RAHÎM
- 735 -
ikisi de Rahmân ve rahimdir. Annenin rahmi gibi bizleri merhamet besleyecek ve insan olarak yenileyecektir. Anne rahmi çocuğu sarmaş dolaş eder. Rahmet ve merhamet de insanların sarmaş dolaş olmasını ister. İlahî rahmetin kapsayıcılığını dikkate alırsak, rahmet ve merhametin bu özelliği ortaya çıkmış olacaktır.
B) Sevgi (Akrabalık) Bağı
Kökü rahmet olan rahim kavramını, "sevgi bağı" mânâsına gelen (erhâm) kelimesi anlamına da alabiliriz:
“Allah'ın kitabına göre, akrabalar birbirlerine daha uygundur. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir.” 2992
“İktidarı ele geçirirseniz, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya ve akrabalık bağlarını kesmeye mi çalışacaksınız?” 2993
Bu âyetlerde, rahim’in çoğulu olan erhâm kelimesi, akrabalık bağlan anlamına gelmektedir. Biz buna kısaca, "sevgi bağları" diyebiliriz. Merhameti yaşatırsak birlik ve beraberliği de yaşatmış oluruz. Merhametin olmadığı yerde insanları birbirine bağlayacak güçlü bağlar bulamaz ve oluşturamazsınız. Rahmet ve merhametiyle Yüce Allah, kullarına ne kadar güçlü bağlarla muamele ettiğini ifade etmektedir. İşte bu bağlar, bu sıcaklık, bu kuşatıcılık ve bu koruyuculuk, Allah'a hamdedilmesini gerekli kılmaktadır. 2994
Rahmân ile Rahîm Sıfatları Arasındaki İlişki
Rahîm kelimesi, rahmet kavramlarının mânâlarını kapsamına almaktadır. Rahmân, bütün varlıkları kapsamına alırken ve işin başlangıcını ilgilendirirken, Rahîm daha çok işin sonunu ilgilendirmektedir.
Rahmân'ın bu dünyada, Rahîm'in âhirette işlerliği devam etmekte ve edecektir. Yukarıda belirttiğimiz gibi, âhirette konuşmaya ve şefaat etmeye izni Rahmân verecektir. “Allah mü'minlere karşı çok merhametlidir”2995 âyetinin kapsamına, âhiretle birlikte dünya da girmektedir.
Rahîm ismi, Rahmân'a göre daha dar anlamlı olmasına rağmen, beşere de atfedilmektedir: “Andolsun ki kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, mü'minlere karşı çok şefkatlidir, çok merhametlidir.” 2996
Rahîm sıfatı bu ayette, Hz. Peygamber için de kullanılmıştır. Peygamber Rahmân olamaz, ama Rahîm olabilir. Rahmân'ın rahmeti bir şarta bağlı değil iken, Rahîm'in rahmeti şarta bağlı olarak gerçekleşir.2997
Kullarının bütün ihtiyaçlarını karşılamak ve bunu hiçbir şarta bağlı kılmadan yapmak, Rahmân'ın rahmetidir. İmanı ve günahkârın tevbe ve istiğfar etmesini şart koşarak rahmet etmek de, O'nun Rahîm olmasının gereğidir. Onun için
2992] 8/Enfâl, 75
2993] 47/Muhammed, 22
2994] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Y., c. 1, s. 121-122
2995] 33/Ahzâb, 43
2996] 9/Tevbe, 128
2997] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 52
- 736 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Rahîm sıfatı tek başına kullanılmaz, çeşitli sıfatlarla birlikte kullanılır. Fâtiha'da Rahmân’dan, başka âyetlerde ise Ğafûr sıfatından sonra gelmesi gibi.
Rahmân'ın rahmeti yüce nimetler, Rahîm'in rahmeti ise nimetlerin incelikleriyle ilgilidir; Rahmân'ın kullanılışı özel, ilgi alanı ise geneldir. Rahîm'in ise kullanılış alanı genel, ilgi alanı özeldir. İşte Allah böyle katmerlenmiş bir rahmet sıfatıyla vasıflanmıştır. Bu vasıflar, insanlardan ümitsizlik duygusunu silmek ve onun yerine sonsuz bir iyimserlik duygusunu koymak için yeterlidir. 2998
Rahmân; varlıklara hem eşit muamelede bulunur hem de rızkını, yani rahmetini genel olarak verir. Kullarının psikolojik durum ve davranışlarına bakmadan muamelede bulunur. Ama Rahîm olma yönüyle, nimetlerinin daha özel yönleriyle ilgilenir, merhametinin daha küçük hücrelerini gündeme getirir ve bazı özellikler arar.
Tüm varlıklara yaratılış gayelerine göre kabiliyetler veren, insanlara rahmetiyle yardım eden Rahmân'a karşı insanın görevi, O'na iman ve tevekkül etmektir.
Hamd, Allah'a mahsustur. Peki, nasıl bir Allah'a? Âlemlerin rabbi, Rahmân-Rahîm olan Allah'a. Yaratan, besleyip büyüten ve eğiten, rahmet ve şefkati çok olan Allah'a hamd edilmelidir. Yüce Allah, varlık âlemi ile özellikle insanlarla ilişkisini bu isimleriyle anlatmaktadır. Yaratır ama başıboş bırakmaz. Rahmetini merhametiyle beraber onlara ihsan eder ve onlara öyle muâmelede bulunur.
Yüce Allah Rahmânlığını, kâinatın âhenk içinde işleyen kanunları ile göstermekte ve insana öğretmektedir: “O ki, birbiriyle âhenk içinde işleyen yedi göğü yaratmıştır. Rahmân'ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra gözünü tekrar tekrar çevir bak; göz aciz ve bitkin halde kendine dönecektir.” 2999
Yüce Allah varlıklar âlemi ile rab, Rahmân ve Rahîm sıfatlarıyla ilişki kurarken, terbiye ve gelişmeyi Rubûbiyyet sıfatına yüklemiş, rahmeti Rahmâniyete, merhameti de Rahîmiyyete tahsis etmiştir. İnsan şahsiyetinin gelişip dönüm noktasına ulaşabilmesi için Allah'ın terbiyesi, rahmet ve merhameti şarttır. Eğitilmemiş, rahmet ve merhamet edilmemiş insanın olgunlaşması ve gelişmesi mümkün değildir.
Bu âyetler insanlık âlemine şu gerçekleri sunmaktadır: İnsanın en çok ihtiyaç duyduğu veya temel ihtiyaçlarından en önde gelenleri terbiye, rahmet ve merhamettir. Rahmet ve merhamete dayanmayan eğitim, övgüye layık değildir. Hal böyleyken, rahmetsiz ve merhametsiz bir dünya oluşmakta ve eğitimde bu değerler bertaraf edilmektedir. Rahmetsiz ve merhametsiz bir dünya, kaba, ruhsuz, sevdasız, taşlaşmış ve saldırganlaşmış bir dünyadır.
Artık Fâtiha sûresinin bu ayetleri, dudaklarımızdan davranışlara, gönüllere ve hayata inmelidir. Terbiye, rahmet ve merhametin olmadığı toplumlarda, mutluluğu ve kurtuluşu aramak hayalden başka bir şey değildir.
Rahmet ve merhametin olduğu yerde, aç insanların iniltisi olmaz, yalnız kalanların feryat sesi duyulmaz, yetimlerin çaresizliğinden eser kalmaz. Zira
2998] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini İslâm Dini, c. 1, s. 54
2999] 67/Mülk, 3-4
RAHMÂN VE RAHÎM
- 737 -
böyle bir toplumda insanlar, Allah'ın Rahmân ve Rahîm sıfatlarından gıdalanmış, Allah'ın rahmet ve merhamet iplerini yeryüzüne indirmiş ve yeryüzünü bir cennete çevirmişlerdir. Bu insanları Allah da övecektir. Onun içindir ki, Fatiha suresinin ilk ayetleri, rubûbiyyet, rahmâniyyet ve rahîmiyyet sıfatları ile açılmakta, besmele bu isimlerle başlamaktadır.
Rahmet ve merhametiyle varlıklara muâmele eden Allah'ın bu uygulamasını, insanlar yeryüzünde barındırmaz olmuştur. Zulüm, kahır, hakkaniyetsizlik, merhametsizlik yeryüzünde kol gezmektedir. Merhametin çiçeklerine hasret kalınmıştır. İnsanlar, tanrı edindikleri hevâ ve heveslerine, rahmet ve merhameti kurban etmişler, etmeye de devam etmektedirler.
Merhameti, nefis tanrısına kurban edenlere Allah hayat hakkı tanımayacaktır. Nefis tanrısının istediği en büyük kurban merhamettir.
Allah'ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır: “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır. Onu müttakîlere (şirkten ve haramlardan sakınanlara), zekâtı verenlere ve âyetlerimize iman edenlere yazacağım.” 3000
Zekâtı verenler ifadesinden kasıt, fakirlerin elinden tutan fedakâr insanlardır. Fedâkâr insanlar merhamet doludur. Sakınanlar da, takvayı ifade etmektedir. Kendini koruyan insan, Allah'ın rahmetine hak kazanmaktadır. Nefsin hazcı isteklerine aldırış etmeden, yanlıştan, kötüden, çirkinden, faydasızdan, suç işlemekten, isyandan ve şeytandan kendini koruyan insanlar, Allah'ın rahmetini yeryüzüne indirmektedirler.
Ayetlerimize inananlar ifadesinden Allah'ın vahyini kabul eden, inkâr psikolojisine düşmeyen insanlar kastedilmektedir.
Yüce Allah, yukarıdaki âyette üç grup insana rahmetini yazmakta, yani onlara rahmetini farz kıldığını beyan etmektedir. Bu üç grup insanın yanında olmayan insanlar, Allah'ın rahmetini daraltmaktadırlar, günahkâr olmalarının esas sebebi de budur. İnsanların elinden tutmayan, kötüden sakınmayan ve doğru iman etmeyen insanlar, ilahî rahmete sırtlarını dönmektedirler. İşte insanlar esas günahı, İlâhî rahmeti daraltmalarıyla işlemiş olmaktadırlar.
Yüce Allah'ın insanlara vahiy göndermesi, peygamber görevlendirmesi, onları azaptan koruması, mutluluk vermesi, şefkat dağıtması, affetmesi, şeytana tâbi olmalarını engellemesi, yaratması, öğretmesi, şefaat için izin vermesi, merhamet etmesi, Rahmân ve Rahîm sıfatlarının gereği olmakta ve onların manalarını doldurmaktadırlar. Yukarıda saydığımız mana ve eylemler, Allah'tan kullarına doğru olmakta ve insanların birbirlerine karşı tavırlarını belirlemektedir. 3001
Rahmetin İki Çeşidi; Rahmân ve Rahîm
"Rahmân" kullardan bir benzerinin çıkması mümkün olmayan; "Rahîm" ise, bir benzerinin çıkması mümkün olabilen nimetleri verebilen demektir. Bu bakımdan birincisi Allah'a hastır, başka hiç kimseye isim olarak verilemez. Rahîm ise, hem O'na, hem de başkasına denilebilir. Yine, Rahmân, nimetlerin en büyüğünü; Rahîm ise, en dakîkini (ince, hassas) verebilen demektir. Rahmân, dünya
3000] 7/A'râf, 156
3001] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Y., c. 1, s. 122-125
- 738 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve âhirette; Rahîm ise sadece âhirette merhamet edendir. Rahmân, tüm yaratılmışlara; Rahîm ise sadece mü'minlere merhamet edendir. Yani, Rahmân, dünyada mü'min, kâfir, münâfık herkese acıyıp rahmet eden; Rahîm ise âhirette sadece mü'minlere merhamet eden demektir.
Bir araya gelen bu iki sıfat, Allah'ın rahmetinin varlıkların tümüne ve bütün tecellîlere/yansımalara şâmildir. Rahmân ve Rahîm sıfatları, rahmetin bütün anlamlarını, özelliklerini ve sonsuz genişliğini ifade etmektedir. Cenâb-ı Allah bütünüyle rahmet sahibidir; Rahmet, acıma şefkat ve rikkat sahibi. Yarattıklarının hayatı için gerekli her şeyi Kendi üzerine almıştır. Onlara sürekli ihsanda bulunur. Yaratma, rızıklandırma ve nimetlendirme O'nun Rahmân ve Rahîm oluşunun sonucudur. "Kendi üzerine rahmet'i yazdı."3002 "Rahmetim her şeyi kuşatmıştır."3003; "Ey Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. Tevbe eden ve Senin yoluna gidenleri bağışla, onları cehennem azâbından koru!" 3004
Varlıklar, meydana gelirken Rahmân'dan doğan rahmet sâyesinde vücuda gelirler. Rahîm'den doğan rahmet sâyesinde de büyüyüp ondan faydalanırlar. Bunun için "Dünyanın Rahmân'ı, âhiretin Rahîm'i" kavramı meşhur olmuştur. Gerçi Allah, hem dünyanın, hem de âhiretin Rahmân ve Rahîmidir. Rahmân sıfatı açısından yaratıklar yaratılmış; fakat hiçbirinin bu konuda fikri sorulmamıştır. Bu açıdan Rahmân'daki rahmetin gerçekleşmesi bir şarta bağlı değildir. Rahîm'deki rahmetin tahakkuk etmesi ise kulların dünyada iman ve amel etmeleri şartına bağlıdır. Rahmân'daki rahmet sâyesinde her yaratılan varlıkta fıtrî ve cebrî olarak bu rahmetin bir esintisi vardır. Eğer Rahîm sıfatı da böyle olsaydı, dünyada hiç kimsenin iman, amel, çalışma, bir şeyleri icat etmesi, hayırlı eylemler yapması gibi şeylere gerek kalmazdı. Böylece dünya hayatı durgunluğa düşeceği gibi, âhiret hayatı da hüsrâna uğrardı. Yaratılıştan mevcut rahmetle yetinilseydi, insanlar her yönleriyle durgunluğa girerek, nasıl olsa rahmet geliyor diye bir taş veya bir hayvan seviyesinde kalırlardı. Rahmâniyetin rahmeti sadece Allah'a ait iken, Rahîmiyetin rahmetinden bir parça da kullara verilmiştir. Böylece o durgunluk durumu ortadan kaldırıldığı gibi, bir ananın yavrusuna merhameti gibi durumlar da sağlanmaktadır.
Cenâb-ı Hak, eşyayı yoktan var ederken âdeta bize demiş oluyor ki, “isteseniz de istemeseniz de Rahmâniyetimle sizi yaratıyorum. Sizin için gerekli olan şeylerle varlık ve hayatınızı devam ettiriyorum. Rahmâniyetimle var ettikten sonra, Rahmâniyetimin kemâlini göstermek için, size Rahîmiyetimle de bir irâde veriyorum. İrâdenizi kullanmanıza ve kullandığınız irâdenin çapına göre de öteki âlemde size mükâfat vereceğim. Siz, irâdenizi kullanmakla bir şekle gireceksiniz. Bu şekil, âhiret âleminde bir kısım nimetlerden istifade etmeye hazırlanmak demektir. Yeter ki sizler, kendi hevâ ve hevesinize uyarak, benim rızâ dairemin dışına çıkmayın. Aksi takdirde orada cezanızın daha ağır olacağını düşünün.”
Düşünmeli ve ona göre davranmalıyız ki, Allah'ın Rahmâniyet ve Rahîmiyetinin ışığında bizim mazhar olduğumuz lütuflarla, yaptığımız işlerin birbirine münasip olması gerekir. Allah'ın bizi muhatap olarak kabul etmesine mukabil, bizim bu iltifatları değerlendirip değerlendirmediğimiz yönüyle
3002] 6/En'âm, 12
3003] 7/A'râf, 156
3004] 40/Mü'min, 7
RAHMÂN VE RAHÎM
- 739 -
kendimizi devamlı sorgulamalıyız. Rahmân ve Rahîm sıfatlarının engin ve sınırsız merhameti kuşattığı gibi; bir de küçük bir tekdir, ikaz ve uyarının bulunduğunu da unutmamalıyız.
Besmelede ve Fâtiha sûresinde "Allah" lafzıyla bütün güzel isimleri kendinde toplayan zâtın tasarrufunu takdim etmesinden çekinen ve irkilen insana Yaratıcımız, er-Rahmân ve er-Rahîm isimlerini zikrederek onlara yakınlık ve güven vermiş oluyor. Sanki bu isimlerle insanın kulağına şu mânâlar fısıldanıyor: O kadar korkup ürkme. İşin temelinde merhamet vardır. O, rahmetiyle sizi yaratmış ve yine rahmetiyle hayatınız için gerekli olan her şeyi hazırlamıştır. Ancak, sadece dünya sizi tatmin edemez. Sizin için Cemâlullah'ı temâşâ ve bir cennet de lâzımdır. O, Rahîmiyetiyle sizlere bunu da verecektir. Bir korkudan sonra insanın içinde sıcak bir ünsiyet meydana getiren bu iki sıfat ne kadar önemli ve bu iki ismin zikredilmesi ne kadar gereklidir. 3005
Kur'an'da Rahmet
Kur'an'da rahmet kelimesi, türevleriyle birlikte 339 yerde geçmektedir. “Rahmân” kelimesi 57 yerde, “Rahîm” kelimesi de 115 yerde tekrar edilir. Rahmet; rahmet edilene bağış ve lütfu gerektiren bir kalp yumuşaklığı ve acımadır.3006 Rahmetin, Allah için kullanıldığı durumlarda bağış ve lütuf; kul için kullanıldığı durumlarda ise hem bağış ve lütuf, hem de kalp yumuşaklığı birlikte kastedilir. Kalp yumuşaklığı, beşerî bir eksikliği de içerdiğinden Allah'a izâfe edilmemiştir. Allah, rahmetini bağış ve lütuf olarak ortaya koyar.
Rahmet, Allah'ın ilk ve en belirgin vasfıdır. Azap ve gazap istisna ve şartlı iken; rahmet ve lütuf genel ve istisnasızdır. "Azâbımı dilediğime isabet ettiririm. Rahmetime gelince, o, her şeyi topyekün sarıp çevrelemiştir."3007 Ayrıca Allah, merhamet edenlerin en merhametlisi (Erhamu’r Râhımîn)dir.3008 Kur'an'ın Allah'ın rahmetini aklımıza ve düşüncemize nakşetmesinin amacı, bizde merhamet duygusunu uyandırmak içindir. Rubûbiyet ile diğer sıfatlar için sık sık yapılan değinilerin amacı da budur. "Onlar ki, bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar, öfkelerini yutkunurlar, insanları affederler. Allah da güzel davrananları sever."3009 Şu âyette Cenâb-ı Hakk'ın rahîm sıfatıyla mü'minlere merhameti açıkça görülür: "O, sizi karanlıklardan nura çıkarmak için üzerinize melekleriyle birlikte rahmetini gönderir. Allah mü'minlere çok merhamet eden (rahîm) dir." 3010
Allah'ın rahmeti, insanın elde edip biriktirebileceği her türlü değerden daha üstün ve güvenilirdir.3011 O halde, kurtuluşu ümid etme bakımından, ibâdet ve ameline güvenmekten; Allah'ın rahmetini ümid etmek daha iyidir. Bu konuda en doğru yol, hem müslümanca ibâdet ve amel sergilemek, hem de amellerimize değil; Allah'ın rahmetine güvenmektir.
Rahmet; incelik, ihsan, bağışlama, acıyıp esirgeme demektir. Allah'ın
3005] H. Işık, Fâtiha Üzerine Mülâhazalar, Nil A.Ş. Y., s. 157
3006] Râgıb, Müfredât
3007] 7/A'raf, 156
3008] 12/Yûsuf, 64, 92; 21/Enbiyâ, 83; 23/Mü'minûn, 109, 118
3009] 3/Âl-i İmrân, 134
3010] 33/Ahzâb, 43
3011] 3/Âl-i İmrân, 157
- 740 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kullarına acıması, onlara sevgi, şefkat ve merhametle muâmele etmesi anlamında Kur'ânî bir tâbirdir. Allah Teâlâ, kullarına rahmet ve şefkatle davranmayı Kendisine vâcip kıldığını açıklamıştır: "Rabbiniz, sizden her kim bilmeyerek fenalık yapar da arkasından tevbe eder ve nefsini düzeltirse, ona rahmet etmeyi Kendi üzerine almıştır. O, bağışlayan ve merhamet edendir."3012 Rahmet, bütün yaratıkların iyiliğini isteyip onlara yardım etme arzusu duymaktır. Allah, şânına yakışır bir acıma ve şefkat ile muâmele eder.
Hayatın kaynağı da bu İlâhî rahmettir. Yaratılışı düşünecek olursak, insanı oluşturan sperm ve yumurta, çok sağlam, dış etkenlerden korunmuş Rahîm denilen çok müsait bir ortamda birleşerek gelişir. Hayatın ilk kıpırtısı, ancak böyle bir rahmet ortamında başlayabileceği için ona, aynı kökten türemiş olan Rahîm ismi verilmiştir. Dünyaya gelen her canlı yavrusu ancak, Allah'ın verdiği nimetler ve ana babasının sevgi ve merhametiyle gelişip büyüyebilir. Eğer bu merhamet duygusu olmasa, hayatın devamı mümkün olmazdı. Allah'ın "Benim rahmetim her şeyi içine almıştır."3013 âyeti bu gerçeği ifade etmektedir. Kadının döl yatağına rahmet kökünden Rahîm denildiğini söylemiştik. Aynı Rahîmden çıkanlar arasındaki yakınlığı ifade için ruhm kelimesi kullanılır. "Ruhm yönünden daha yakın."3014 Sıla-i Rahîm Kur'an'da şiddetle emredilmiştir. Gerek anne-baba, gerekse aynı Rahîmden çıkanlara karşı rahmetle davranmak, rahîm olmak gerekir. "Ulu’l-erhâm", yani Rahîm yönünden birbirlerine yakın olanlar Allah'ın kitabında birbirleri üzerinde hak sahibidirler: "Rahm sahipleri Allah'ın Kitabı'nda birbirlerine daha lâyıktır." 3015
Sevdiklerimizden veya tanıdıklarımızdan birinin ya da herhangi bir yaratığın sıkıntı ve ıstırap içine düşmüş olduğunu öğrenince içimizde bir üzüntü duyar ve onun haline acırız. İşte merhamet, kalbimizde böyle bir teessür ile başlar, bu teessürün zorlamasıyla o zavallıyı sıkıntıdan kurtardığımız zaman sona erer. Sade acımak yeterli değildir. Acıyı giderip ferahlık vermeye gücü yetmek de gerekir. "Filanca merhametlidir" demek, "acınacak olaylar karşısında müteessir olur, kederlenir" demektir. Eğer o acıyı gidermeğe gücü yoksa sade kederlenmekle kalır, başka bir yardım yapmak elinden gelmez. Bu durum ise noksan bir merhamettir. Fakat "falanca merhametlidir, düşkünlere el uzatır, onlara yardım etmekten, iyilik yapmaktan zevk alır" demek, merhamet anlamının tam bir ifadesidir. Merhamet, iyilik yapmayı istemek ve yeri gelince yapabilmek demektir. Makbul olan ve herkesin sevdiği ve övdüğü meziyet budur. Bu ifadeye göre, merhamette bir teessür ve infial vardır. Hâlbuki Allah, infial ve değişmeden münezzehtir. Çünkü bu haller yaratıkların özellikleridir. Onun için er-Rahmân ismi, hayrı irâde etmek (dilemek) mânâsı ile tefsir edilmiştir. İrâde bir infial değil; belki bir işi yapmak veya yapmamak şıklarından birini tercih etmek demektir.
Rahmetin zıddı gazaptır. Halkın isyanı ve verilen nimetleri kendi istekleri ile kötüye kullanmaları sonucunda, ikinci derecede tecelli eden rabbânî bir hikmettir gazap. İsyan edenlere karşı gazâbın hükmü olan cezalandırma olmasaydı, sonunda itaat ile isyanın, imanla küfrün, nankörlük ile şükrânın farkı olmaması gerekirdi. Bu da hikmete uymayan bir eksiklik olurdu.
3012] 6/En'âm, 54
3013] 7/A'raf, 156
3014] 18/Kehf, 81
3015] 8/Enfâl, 75
RAHMÂN VE RAHÎM
- 741 -
Hadislerde Allah'ın Rahmeti
Hz. Peygamberimiz'in hadislerinde Cenâb-ı Hakk'ın rahmet sıfatı açıklanmış, O'nun kullarına ve bütün yaratıklara olan merhametine yer verilmiştir. İnsanlarda ve bütün canlılarda bulunan acıma ve merhamet duygusunun Allah'ın Rahmân sıfatından bir cüz olduğunu Allah elçisi şöyle ifade buyurmuştur: "Şüphesiz acıma, merhamet duygusu Rahmân'dan bir cüzdür."3016 Başka bir hadiste rahmetin bütün yaratıkları kapsamak üzere Arş'ta asılı bulunduğu belirtilir.3017 Bir hadis-i kudsîde; "Şüphesiz rahmetim gazâbımdan öne geçmiştir."3018 Diğer yandan insanların merhametli davranışının Cenâb-ı Hakk'ın da merhametine sebep olduğu şöyle ifade buyrulur:
"Güçsüzlere merhamet edenlere Rahmân olan Allah da merhamet eder." 3019
"Allah insanlardan ancak merhametli olanları bağışlar." 3020
"Merhamet etmeyen kimseye merhamet olunmaz." 3021
Canlılar, İlâhî rahmetin çeşitli tecellîleri olan ve saymakla bitirilemeyecek nice nimetler sâyesinde hayatiyetlerini devam ettirirler. "Allah Teâlâ, rahmetini yüz parçaya ayırdı. Doksan dokuzunu yanında bıraktı, bir parçasını yeryüzüne indirdi. İşte bu bir parça rahmet sebebiyle bütün yaratıklar birbirine merhamet eder. Hatta yavrulu bir kısrak (dişi at), yavrusunun daha rahat emebilmesi için bu sâyede ayağını kaldırır."3022 hadisi, rahmet cevherinin aslında bir bütün olduğunu, sadece insanlara değil, bütün yaratıklara verildiğini gösterir. Buna göre, Allah'ın gerçek rahmetinin büyüklüğünü düşünmek gerekir.
Kalbinde merhamet duygusu taşıyan bir insan, içinde İlâhî bir cevher taşıyor demektir. Merhameti olmayan kişi, bu İlâhî nimetten nasipsiz kalmıştır. Hz. Peygamber'in, çocukları sevip okşamasına hayret eden ve on çocuğundan hiçbirini öpmediğini övünerek söyleyen bedevîye; "Şayet Allah senin kalbinden merhameti söküp almışsa, ben sana ne yapabilirim? Merhamet etmeyene merhamet edilmez."3023 buyurması da bunu gösterir. Yine Allah rasûlü şöyle buyurmuştur: “Allah, merhametli olanlara rahmetle muâmele eder. Siz yeryüzündekilere merhametli olun ki, göktekiler de size rahmet etsinler. Rahîm (akrabalık bağı) Rahmân’dan bir bağdır. Kim onu korursa Allah onunla (rahmet bağı) kurar. Kim onu koparırsa, Allah da ondan (rahmet bağını) koparır.” 3024
İbâdetler, özellikle oruç ve zekât, merhamet duygusunu arttırır. Müslümanın merhameti bütün mü'minleri, bütün insanları, hatta bütün canlıları içine almaktadır. Çünkü İslâm, Yaratıcıya hürmet, yaratılana şefkat ve merhamet temeli üzerine bina edilmiştir. Rahmet peygamberi; "İnsanlara merhamet etmeyene Allah
3016] Buhârî, Edeb 13; Tirmizî, Birr 16
3017] Müslim, Birr 17
3018] Buhârî, Tevhid 15, 22; Müslim, Tevbe 14-16
3019] Ebû Dâvud, Edeb 58; Tirmizî, Birr 16
3020] Buhârî, Cenâiz 32; Müslim, Cenâiz 9
3021] Buhârî, Edeb 18; Müslim, Fezâil 65
3022] Buhârî, Edeb19, Rikak 18; Müslim, Tevbe 17; Tirmizî, Deavât 100
3023] Buhârî, Edeb 18
3024] Ebû Dâvud, Edeb 4941, 4/285; Tirmizî, Birr 16, hadis no: 1924, 4/323
- 742 -
KUR’AN KAVRAMLARI
da merhamet etmez."3025 buyurur. Küçüklere, güçsüzlere, yardıma muhtaç olanlara, hayvanlara... rahmet ve şefkatle davranmak Peygamberimiz’in en önemli özelliklerinden ve ümmeti olan bizlere tavsiye ettiği şeylerdendir. "Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir."3026 "Merhamet edenlere Allah da merhamet eder. Siz yeryüzündekilere -bütün canlılara- merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsin." 3027
Allah, bütün varlıkları rahmetiyle var etmiş ve ezelden beri bütün muâmeleler rahmet üzerine akıp gelmiştir. O yüzden Allah insanları temiz bir fıtrat üzerine yaratmış ve onlara sınırsız, hesapsız nimetler vermiştir. Verdiği bu nimetleri arttırma ve ebedîleştirme yollarını bildirdiği gibi, o nimetleri kötüye kullanma yüzünden zarar ve ziyana uğrama tehlikelerini de göstermiştir. Bu suretle fayda ve zarar yollarını açarak, bu yolların başında insanı serbest bırakmıştır. Fakat indirdiği kitaplar, gönderdiği peygamberler vasıtasıyla faydalı yola gidenlerin, rızâsıyla karşılaşacaklarını, zararlı yola sapanların gazâbına uğrayacaklarını da önceden haber vererek hayırlı yola teşvik etmiştir. İnsanın ileride, ebedîyet âleminde karşılaşacağı ceza ve ihsanın, meydana gelmesinden önce bildirilmesi ne büyük lütuftur.
Rahmân olan Allah, mü'mine iki göz verip de kâfire tek göz vermemiştir. Ellerimiz, dillerimiz, ayaklarımız mü'min kâfir ayrımı olmaksızın aynıdır. Rahmân olan Allah, havayı kimsenin tekeline bırakmamıştır. Mü'minle kâfir bunlardan herhangi bir ayrıma tâbi olmadan yararlanıyor.
Hastalık, Sakatlık ve Bazı Musibetler de Rahmettir
Dünya bir tiyatro sahnesidir. Hepimize kader, farklı roller dağıtmış. Âhirete göre bir-iki saat sayılan şu dünya sahnesinde, rolümüzü beğenmeyip ille zengin, güzel ve yakışıklı role özenmek usta oyuncuya yakışmaz. Bize hangi rolün daha iyi gideceğini bizi bizden iyi tanıyan Yönetmen takdir etmektedir. Doğru olan, bize verilen rolü en güzel oynamak ve göz perdelerimiz kapanınca alkışları hak etmek, Yüce Senarist ve Rejisörden ödül almaktır.
Bazı insanların kör, topal, sağır olarak yaratılmaları da hem kendilerine, hem başkalarına rahmet olabilir. Biz bunu çoğu zaman bilemeyebilir, fark edemeyebiliriz. Asıl olan sıhhattir. Hastalık ârızîdir, geçicidir. Sağlık bizim için rahmettir. Ama hastalık da birçok rahmete vesile olabilir. Düşünelim ki doktor, hastalarına baklava dağıtırken iki kişiye baklava vermiyor. O iki hasta rica ediyor, yalvarıyor ama doktor yine vermiyor. Dışarıdan birisi doktorun haksızlık yaptığını, o iki hastaya bir kastı olduğunu zannediyor. Doktordan durumu sorduklarında ise o ikisinin şeker hastası olduğu veya tatlı şeylerin o hastalar için zararlı olduğu belli oluyor.
Kehf sûresinde Allah (c.c.), Mûsâ (a.s.) ile bir sâlih kulun yolculuğunu anlatır. Mûsâ (a.s.) ile o sâlih zat bir gemiye binerler. O sâlih zat gemide hasar meydana getirir. Mûsâ (a.s.): "Gemiye niçin zarar verdin?" diye sorduğunda cevap vermez. Uzun bir yolculuktan sonra yaptıklarının hikmetini Hz. Mûsâ'ya açıklar: "Gemi fakirlerin idi. Arkadan gelmekte olan bir kral (korsan) o gemiyi gasp edecekti.
3025] Müslim, Fezâil 66
3026] Tirmizî, Birr 15
3027] Ebû Dâvud, Edeb 58
RAHMÂN VE RAHÎM
- 743 -
Ancak ben onu ayıplı hale getirince gasp etmedi" 3028 der.
İsyanın zaten faydası da yoktur; zararı ise hem dünyada, hem âhirette görülecektir. Allah'tan gelen hastalık ve benzeri sıkıntılara çare aramakla birlikte sabreden, hamdini kesmeyen kişiye ise bu rahatsızlıklar, dünyada olgunluk, âhirette ise büyük mükâfat sebebi olacaktır. O yüzden hastalık da rahmettir. Hastanın isyan etmeksizin, çaresini aradığı halde bulamadığı için çektiği sıkıntıları, inlemeleri, günahlarına keffâret olabilir. Musibetler de insana rahmet olabilir; günahlarına mukabil dünyevî cezalarla insan esas azaptan kurtulmuş olabilir. İnsanlık, isyanla değil; verilen emanetleri verildiği doğrultuda kullanarak dünyada gönül rahatlığı, âhirette Rabbin rızâsını ve cennetini elde etmeye çalışmalıdır.
"Mâdem ki Allah rahmândır, dünyada kullar arasında ayrım yapmaz, peki niçin insanların akılları eşit değil?" diyor bazıları. Eğer akıllar ve bedenî güçler bütün insanlarda eşit olsaydı, ilim gelişmez, keşifler yapılmazdı. Evlerin plânı, rengi, bahçeler, yollar aynı tip ve renk olur, hayat çekilmez hale gelirdi. Spor karşılaşmaları, güreşler, koşular, bilgi yarışları yapılmaz, heyecan, zevk, neşe denen şey olmazdı. Çünkü güçler ve akıllar eşit. Herkes aynı saniyede aynı metreyi koşacak, rekorlar, rekabetler olmayacaktı. Bir güle bakan binlerce kişi, aynı kelimelerle aynı vezinle aynı şiiri yazacaktı. 3029
Rahmet, Tüm Evreni Kuşatmıştır
Kâinattaki her yaratılış, meydana gelen her olay, her şey rahmetin eseridir. Bu bakımdan, öncelikle esas olan rahmet'tir. Allah tüm kâinatta rahmetiyle tecellî halindedir. Bu rahmet her varlığı, kâfir-mü'min her insanı, melek-cin her yaratığı kapsar. İlâhî rahmetin gereği yaratmadır; rızıklandırma, nimetlendirme, yaşatma, güç-kuvvet, beceri, göz-kulak, el-ayak vs. vermedir. Bu, Allah'ın Rahmân oluşudur. Bunun için Rahmân, sadece Allah'tır. Kâinatta olup biten ne varsa her şey, Allah'ın yarattığı olarak güzeldir. "Her şeyin yaratılışını güzel yaptı."3030 Bu da rahmetin gereğidir. O'nun rahmetinin her şeyi kuşatmış olmasının sonucudur.
Tekvinî (yaratılış) düzlemden teşrîî (yasama) düzleme, sebepler âlemine, emir-yasaklar dünyasına indiğimizde rahmet özel bir konum kazanır. Allah bazı şeyleri yasaklar, bazı şeyleri de emreder. Yasak ve emirler, irâde sahibi varlıklar, yani insanlar ve cinler içindir. Bu düzlemde rahmet, adâlet elbisesi giyer ve herkes yaptığının karşılığını alır, kimseye en ufak bir biçimde zulmedilmez. Kâfirler de yine rahmetten yararlanır, hiçbir zaman rızıktan mahrum bırakılmazlar. Yaptıklarının karşılığını alırlar. Mü'minler de dünyada yaptıklarının karşılığını görürürler. Yani rahmet adâlet, adalet rahmettir. Şu kadar var ki, hayat yalnızca dünya hayatı olmayıp; dünya, gerçek hayat olan âhiretin bir ekim zamanından ibârettir. Bu bakımdan, Allah, insanları iman ve İslâm fıtratı üzere yarattığı ve onlara akıl, kalp, muhâkeme gücü, düşünme, tefekkür gibi yetenekler verdiği halde, âhiret hayatları azap hayatı olmasın diye elçiler gönderir, kitaplar indirir. Bazılarını, (isteyen ve lâyık olanları) imana muvaffak kılar. Bu da hem rahmet, hem de adâlettir.
3028] 18/Kehf, 71, 79
3029] Mahmut Toptaş, Şifâ Tefsiri, Cantaş Y., c.1, s. 66
3030] 32/Secde, 7
- 744 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Rahmetin İki Büyük Yansıması: Kur'an ve Peygamber
Kur'an hidâyet ve rahmettir.3031 Allah'ın Rahmân oluşu, Kur'an'ı öğretmesiyle yakından ilgilidir.3032 Kitap gibi, nübüvvet de bir rahmettir; İslâm da bir rahmettir.3033
Allah'ın, rahmet olarak gönderdiği Kitaba iman edip, Allah'a ve Rasûlüne itaat edenlere amellerinin karşılığı, adâletin gereği dünyada verileceği gibi, âhirette de verilecektir. Bu ise bütünüyle Allah'ın rahmetindendir. Allah, onları imana muvaffak kılmış olup, günahlarını bağışlayacak ve âhirette rahmetiyle muâmele edecektir. Kâfirlere ise, rahmetin ve adâletin gereği yaptıklarının karşılığı dünyada verilir. Mü'minlere Allah, fazlından fazlasını da ihsan eder. Mü'minlere olduğu gibi âhirette kâfirlere de dünyada yaptıklarının karşılığı ödenir. Bu bakımdan, azap da, mükâfat da rahmet'e bürünmüş adâletin veya adâlete bürünmüş rahmetin bir sonucudur. Fakat Allah'ın mü'minlere yaptıklarının karşılığını fazlasıyla ödemesi mahzâ rahmettir ve O'nun fazlındandır. "Allah'a ve Rasûl'e itaat edin, umulur ki rahmet olunursunuz." 3034
"Allah'ın rahmeti muhsinlere yakındır."3035 "Eğer bizi bağışlamaz ve bize rahmet etmezsen kaybedenlerden oluruz." 3036
Allah'ın Rahmân ve Rahîm isimlerinin ana tecelligâhı Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.)'dır. Bu bakımdan, Hz. Allah "Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik."3037 buyurmuştur. Eğer O'nun rahmet oluşu, yalnızca peygamberliği dolayısıyla mü'minlere has olsaydı, "âlemler" lafzı kullanılmazdı. Çünkü âlemler içinde günahsız olan meleklerin de bulunması ihtimal dâhilindedir. Şu halde O'nun rahmet oluşu Rahmân isminin tecellî merkezi olarak bütün evren içindir. Onunla insanlar iman etmiş, İslâm'a girmiş ve kurtuluşa ermiştir. Bu bakımdan, âhirette her peygamber, ümmeti üzerinde şâhid olacakken, O, bütün peygamberler üzerinde şâhid olacaktır. 3038
Dikkat edilirse, çocuğun dünyaya gelişi, annesi için ciddi bir imtihandır. Onu büyütmek de onunla eş güçlükte bir imtihandır. Anne, çocuğu için her türlü rahatı feda eder. Bunun gibi daha birçok örnek verilebilir. Eğer hayat, zorluklardan ve imtihanlardan yoksun ise, hiç kimse hayatta kendini rahat hissetmez. Onlar olduğu için mutluluklar vardır ve bu ise Allah'ın rahmetidir. Bu rahmettir ki acıda zevki tattırır. Zıtlardaki uyumu tefekkür edince, meselâ Allah yolunda çekilen çilede, fânî dünyanın hiçbir yalancı zevkinde bulunmayan lezzeti fark ederiz.
Bazı ateistler, dünyadaki adâletsizlikleri, işkenceleri, düzenlerin ve egemen güçlerin zulümlerini göstererek, -hâşâ- "Allah var olsaydı, bunlar olmazdı!" diyor. Tabii, bunu söyleyenler, Allah'ı, Allah'ın her şeyi insanların maslahatına uygun güzellikte ve nizam içinde yarattığını bilemeyen, İlâhî rahmeti, Allah'ın
3031] 16/Nahl, 89; 7/A'râf, 203
3032] 55/Rahmân, 1-4
3033] 11/Hûd, 28; 6/En'âm, 157
3034] 3/Âl-i İmrân, 132
3035] 7/A'râf, 56
3036] 7/A'râf, 23
3037] 21/Enbiyâ, 107
3038] Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 434-436
RAHMÂN VE RAHÎM
- 745 -
Rahmân ve Rahîm olduğunu, dünyanın imtihan ve ekim yeri olduğunu anlayamayanlar olduğu için bunları söylüyorlar. Dünyadaki fesadın sebebi inançsız insanlardır. Allah, bu zâlimlere bazen fırsat vermekte, azâbını âhirete ertelemektedir ki "Rahîm" ve "din gününün sahibi" sıfatlarının gereği olan adâlet yerini bulsun. "İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler." 3039
Mü'minin dünyadaki en önemli toplumsal görevi, imanını topluma yansıtmasıdır. Buna sâlih amel denir. Kâfir ve münâfıkların yeryüzünün düzenini bozmaya (fesat) kalkmalarına dur demek, kötülüğü yasaklamak zorundadır müslüman. İşte, fesadı ve fitneyi yeryüzünden kaldırmak için çalışmaya “cihad” denir. Müslümanlar bu cihadı terk ettikleri için, inançsızlar suçu atacakları bir mercî bulup, yukarıdaki sözleri söyleyebiliyorlar. Fesat ne kadar küfür gereği ise; ıslah, yani sâlih amel de o kadar imanın gereğidir. Ve sâlih amel, Hz. Mûsâ'nın asâsı gibi, fesatları silip yok eder. Bunun için müslüman asâya, cihad araç ve gereçlerine ve daha önce de cihad ruhuna sahip olmalıdır: "Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. (İnkâra) son verirlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çok iyi görür." 3040
Varlıkların terbiye ve tekâmülüne, yani oluşa, Yaratıcı tarafından rahmet ve merhametin hâkim kılınması, İlâhî iradenin tavrıdır. Hal böyle iken, dünya planında ortalığı dolduran merhametsizlik, kahır ve zulüm ne oluyor? Cevabı bulmak hiç de zor değildir. Onlar, İlâhî irâdenin ortaya koyduğu manzarayı, kendisine verilen hürriyet imkânını kötüye kullanan insanın çarpıtmaları ve karartmalarıdır. Âlemlerin rabbi, rahmetinin bir uzantısı olarak yeryüzü sofrasını, sözgelimi, beş milyar insanın rahatlıkla gıdalanacağı bir bolluk ve bereketle kurmuştur. Sofranın etrafını çeviren insanlardan, diyelim ki bir milyarı doymazlık illetine tutularak ve çeşitli hile ve kurnazlıklarla nimetlere el koyuyorlar. Sonuç kaçınılmazdır: Diğerleri ya aç kalacak, ya gereğince yiyemeyecektir. Al sana kahır, al sana zulüm, al sana mutsuzluk ve perişanlık... Ve şimdi soralım: Suç, yeryüzü sofrasını kurup donatanın mıdır, yoksa bahsettiğimiz iğrenç kurnazlığa tenezzül eden insanın mı?
Allah, varlığı, rahmetinin eseri olarak var ettiğine göre, varlık ve oluşu rahmeti boğarak seyreden, sadece kaos ve mutsuzluk görür. Kur'an, esrarlı üslûbuyla bu noktaya dikkat çekerken şöyle diyor: "Rahmân'ın yaratışında ve yarattıklarında herhangi bir çelişme, kaos ve düzensizlik göremezsin."3041 Bu demektir ki, varlık ve oluşa rahmet tavrı üzerine bakan; mutluluk, güzellik ve düzenden başka şey göremez. Çünkü Rahmân, onu öyle yaratmıştır. 3042
Kâinat nizamının işleyişini sağlayan hayat unsurlarının her birine düzenli mükemmelliği sağlayan yetenekler verilmemiş olsaydı, bu hayat unsurları da olmazdı. Kur'an, bunun böyle olmasının kâinatın her yanını kuşatan İlâhî rahmetten dolayı olduğunu anlatıyor. Her nesnenin tertibinde bir denge, bir uyum vardır. Bu düzen ve âhenk, rahmet-i İlâhînin bir tecellîsidir. Bize yaşamak nimetini ihsan
3039] 30/Rûm, 41
3040] 8/Enfâl, 39
3041] 67/Mülk, 3
3042] Kur'an'ın Temel Kavramları, s. 421
- 746 -
KUR’AN KAVRAMLARI
eden Kudret, nimetlerin en kıymetlisi olan güzellik nimetiyle bizi donatmayı gerekli görmüştür. Bir yanda içimizde güzellik duygusu var edilmişken, öte yandan onun gözlemleyeceği güzel nesneler var edilmiştir. İlâhî rahmetin, her yerde işleyiş halinde olduğu inancına bizi götüren de, bu nizamdır.
Rahmet Sıfatının Kuldaki Tecellîsi; Merhamet
Aramızdaki merhametli insanlar, Allah'ın rahmet sıfatına mazhar olmuşlardır. (Mazhar, bir şeyin göründüğü yer demektir.) Allah'ın merhameti, içimizdeki merhametli insanlardan sezilir. Eğer dünyada merhametli insanlar olmasaydı ve merhamet denilen anlamdan ortada hiçbir iz bulunmasaydı Allah'ın rahmeti bilinmez ve merhamet hakkında hiçbir fikir edinilemezdi.
İnsanlardaki merhamet sıfatı, Allah'ın rahmet sıfatına tümüyle benzemez. Allah'ın hiçbir sıfatının benzeri yoktur. O bütün sıfatlarında tektir, eşsizdir. İnsanlardaki merhamet, Allah'ın merhametini bildiren bir iz, bir nişandır. Bir şeyin izi o şeyin ne benzeridir, ne de ondan bir parçadır. Yalnız ona delâlet eden bir gölge veya bir yankıdır. Asıl merhamet, Allah'ın merhametidir. Yani merhamet kelimesinin gerçek anlamı, Allah ile beraber bulunan anlamdır. İnsanlara merhametli denilmesi hakikat anlamıyla değil, mecaz mânâsı itibariyledir. Allah'taki merhametle insanlardaki merhamet arasındaki münasebet, yalnız kelime benzerliğinden ibârettir.
İnsanların hayatı, kudreti, bilgisi sınırlı olduğu gibi, merhametleri de sınırlıdır. Merhametli insanları bir sıraya koymak ve her birinin konumunu, derecesini tâyin etmek mümkün olsaydı, bunun için elimizde bulunması gereken ölçü ne olabilirdi? Şüphesiz bu özelliğin kuvveti ve yaygınlığı. Hayırseverlilikte en yüksek duygu sahibi, hayır yapmakta en geniş kudret sahibi kim ise, en önde o bulunacak ve herkesin, hatta merhamette yarışanların bile takdir ve hürmetlerini üstüne toplayacak olan da o olacaktır. Şimdi, bu en merhametli farz ettiğimiz zâtın merhametini inceleyelim: Bu adam, birçok hayır kurumları meydana getirmiş, hastahaneler, çeşmeler, yollar, köprüler, mescidler, kurslar, okullar yaptırmış olsun. Bu kimse, nice fakir ve kimsesiz çocukları himayesine almış, onları hayırlı birer uzman olacak şekilde yetiştirmiş olabilir. Birçok felâketzedeye yardım etmiş, sermayesizlere sermaye, evsizlere ev, işsizlere iş bulmuş... Peki, yardım ettikleri acaba ne kadar tutar, bir memleketi doldurur mu dersiniz?
Bu faâliyeti ne kadar geniş kabul edersek edelim, sayısı rakamlara sığmayan yaratılmışlar üzerinde tâ ezelden sonu gelmeyen müddetler boyunca ve bütün yaratıklara tecellî edip duran Allah'ın merhameti karşısında çok sönük kalacaktır. Sonra, insanlar, yaptıkları iyilikten mutlaka kendilerine ait bir menfaat beklerler. İsim yapmak, şan ve şöhret kazanmak veya sevap ve mükâfat dilemek gibi bir hedef, bir amaç gözetir. Dünyevî veya uhrevî bir karşılık bekler. Çünkü noksanlıkları, ihtiyaç ve âcizlikleri böyle icap ettirmektedir. Bu ise, cömertlik değil; bir çeşit karşılıktır. Hakiki cömertlik, minnetsiz, garazsız, karşılıksız olarak yapılan iyiliktir. Buna da insanlar muktedir değildir.
Allah her yönüyle eksiksiz ve kâmil bulunduğu için, zâtına ait beklediği herhangi bir şey, bir kemâl yoktur. O yüzden, O'nun cömertlik ve rahmeti herhangi bir kemâlin beklentisi için olması imkânsızdır. Mutlak ve hakiki merhamet edici ancak O'dur. Daha doğrusu, merhametli dediğimiz şahısların kendilerini yaratan
RAHMÂN VE RAHÎM
- 747 -
O olduğu gibi, ellerindeki nimetleri yaratan da O'dur. O nimetlerden muhtaçlara vermek üzere gönüllerinde arzu uyandıran da yine O'dur. Bütün bunları sahibine verdikten sonra, ortada kalan şey, yalnız hayır sahiplerinin irâdesi, yani hayır yapmaya vicdanlarında karar vermiş bulunmalarıdır. Fakat bu da yine Allah'ın verdiği özgürlüğün bir sonucudur. Ama onlar Allah'ın verdiği bu özgür irâdeyi kötüye kullanmayıp iyi niyete sarf etmişlerdir. Mükâfata hak kazanmaları da işte bu yüzdendir. 3043
Rahmân’ın Merhametten Mahrum Kulları
Rahmân “safat-ı müşebbehe”dir. Rahmeti Allah'ın zâtına nisbet eder. Sadece özneye işaret eder. O öznenin nesnesine ilişkin hiçbir şey söylemez. Öznenin merhametle dolup taştığını söyler. Öznedeki bu merhametin aslî ve zâtî olduğunu söyler. Özneden sâdır olan her bir işin özünde bu vasfın bulunduğunu belirtir. Yani O'nun bizzat merhametli olduğunu ifade eder. Zati sıfatlar, öznenin zatından nesnenin cevherine tecelli eder. Bu tecelli “ontolojik” bir hakikat olur; tıpkı “kadın rahmi” gibi. İşbu yüzden Allah Rasulü “İnne'r-Rahme şecnetun mine'r-Rahmân: Anne rahmi Rahmân'dan bir daldır” buyurmuştur.
Rahîm mübalağa ile ism-i faildir. Özneye bir eylem fiil formuyla nisbet edilirse, onun o fiili bazen yapıp bazen yapmadığına, bazen terk edip bazen terk etmediğine delalet eder. Fakat bir özneye fiil ism-i fâil formuyla nisbet edilirse, o öznenin o fiili sürekli yaptığına, hatta “meslek” edindiğine delâlet eder. Rahîm ismi, “merhamet Allah'ın mesleğidir” vurgusunu içerir. Kûfe dil okulu “İsm-i fâil süren fiildir” der; Doğrudur. Allah'ın Rahîm olması, rahmetinin sürekli, bitimsiz, kesintisiz olduğunu gösterir. Rahîm sırf bir ism-i fâil değil, bir mübâlağa veznidir. Bu durumda Rahmân, Rahîm ile birlikte şu mânâya gelir: O, zâtında merhametle dolup taşan, işinde merhametle dolup taşan; Özünde merhametin sonsuz kaynağı, işinde merhametin sonsuz fâili…
Eğer insan Allah'ı tanısa ve anlasaydı, kendi kartvizitinin başına da Rahmân ve Rahîm olandan yansıyan bir şefkat ve merhamet yansırdı.
Eğer bu şefkat ve merhamet yansımamışsa, bu nasıl Müslümanlıktır, bu kime Müslümanlıktır? Müslüman olmak, Allah'a kayıtsız şartsız teslim olmaktır. Allah, zâtını sonsuz şefkat ve merhametin kaynağı olarak tanıtacak, fakat O'na kayıtsız şartsız teslim olduğunu söyleyen bir Müslümana O'nun sonsuz şefkat ve merhametinden bir pay yansımayacak… Şefkat ve merhameti din kardeşlerinden dahi esirgeyecek. Bu, hastalıklı bir tavırdır.
Allah'ın sonsuz şefkat ve merhamet pınarından bir yudum içmeyip de kendini O'na tam teslim olmuş sayanların yüreklerinde kardeşlerine dahi yer yoksa Allah onlara neden yardım etsin?
Bir kimsenin kendi imanı için ne dediğinin hiçbir önemi yok. Önemli olan Allah'ın o kimsenin imanı için ne dediğidir.3044
Rahmân ve Rahîm Sıfatlarının Düşündürdükleri
Er-Rahmân ve er-Rahîm isminin zevkini duyan gönüllere yeis ve ümitsizlik
3043] A. O. Tatlısu, Esmâül Hüsna Şerhi, Yağmur Y., s. 39
3044] M. İslamoğlu
- 748 -
KUR’AN KAVRAMLARI
giremez. Müslüman, ne kadar darlık ve ıstırap içine düşerse düşsün, Allah'ın mutlaka onu selâmete çıkaracağına emindir. Çünkü kesinlikle bilir ki, O merhametlilerin merhametlisi, kerimlerin ekremidir. Allah'ın bu sıfatlarına gönülden inanan insanda, ciddi anlamda bunalım, stres, karamsarlık ve kötümserlik bulunamaz. Çağımızda gittikçe yaygınlaşan intihar fâciasının ümitsizlikten, bunun da çok defa Rahmân ve Rahîm sıfatlarının sahibi bulunan Allah'a imansızlıktan ileri geldiği bilinen bir gerçektir.
Âhirette mü'minle kâfiri ayırt eden, mü'mine cennetini veren Allah, Rahîm ismiyle rahmet edecektir. Rahîm, mazlumların son sığınağıdır. Bu dünyada insanların haklarını yiyen, Hakka karşı gelen, halka zulmedenler para, makam ve unvanlarıyla dünyada cezalarını çekmeden giderlerse de, âhirette malları, evlatları, orduları, servetleri onlara fayda vermeyecektir. Rahîm ismi, kâfirler ve zâlimler için tehdit; mü'minler ve mazlumlar için ise teselli ve sığınaktır.
Fâtiha sûresinin girişinde, Allah'ın, âlemlerin rabbi olduğu tanıtılırken, tevhid inancının evrenselliğine işaret edilmişti. Rabbimiz, yalnızca âlemlerin rabbi, yetiştiricisi, eğiticisi, öğreticisi, onlar üzerinde otorite sahibi olmakla kalmıyor; aynı zamanda onlara karşı engin merhamet de taşıyor. Allah'ın, Kitab'ını "rahmet" olarak nitelemesi de bu noktada çok önemlidir. Rabbimiz, Kitab'ı göndermekle neyi dilemektedir? insanların yeryüzünde mutlu bir şekilde yaşamalarını, sıkıntı çekmemelerini, anlaşmazlıklarını hak ölçüye göre çözmelerini... Kullarına karşı bu merhameti, acıması ve sevgisi, Kitab'a "rahmet" adını vermesine neden olmuştur. İşte bu yönleri dolayısıyla burada, tevhid inancının sevgi yönüne, insanî yönüne değinilmektedir. Tevhid toplumu, "kin, garaz, haset, zulüm" üzerine kurulu değildir. Bu toplumda, Rabbimiz Rahmân-Rahîm olduğundan, O'nu rab olarak kabullenen insanlar da birbirlerine karşı merhamet doludurlar. İlişkileri bu düzlemde cereyan eder. "Muhammed, Allah'ın elçisidir. Onunla birlikte olanlar, kâfirlere karşı sert; birbirlerine karşı merhametlidirler." 3045
Ancak âlemlere rahmet olarak gönderilen3046 Peygamberimiz (s.a.s.)'in sıfat ve ahlâkından biri de ümmetine merhameti ve şefkati idi. "Andolsun size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü'minlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir."3047 Rasûlullah (s.a.s.)'in ümmetini ateşten uzaklaştıracak şeyleri göstermesi, onun şefkatinin bir eseridir. Bunu, şu güzel temsille dile getirmiştir: "Benimle ümmetim bir ateş yakan ve ateşine kelebek ve çekirgeler düşmeye başlayınca onları men etmeye çalışan kimse gibiyiz. Ben sizi ateşe düşmekten korumak için eteklerinizden tutuyorum. Siz, benim elimden kurtulup ateşe düşmeye çalışıyorsunuz."3048 Rasûlullah bir gün torunlarını öpüp okşarken bir bedevî huzuruna gelmişti. Evlât şefkatinden mahrum olan bu adam, gördüğü manzaraya duyduğu hayretini gizleyemedi ve: "Benim on çocuğum var. Bunlardan hiç birini öpmüş değilim" dedi. Peygamberimiz: "Şayet senin kalbinden Cenâb-ı Hak, merhameti söküp almışsa ben ne yapayım?" buyurdu ve ilâve etti: "Merhamet etmeyene merhamet edilmez."3049 Efendimiz, kendi nefsi için hiç kızmaz; ancak Allah'ın haramları çiğnendiği zaman kızardı. Dâvetçi de böyle olmalı, nefsi
3045] 48/Fetih, 29
3046] 21/Enbiyâ, 107
3047] 9/Tevbe, 128
3048] Müslim, c. 5, s. 911
3049] Buhârî, Edeb 18; Müslim, Fezâil 65
RAHMÂN VE RAHÎM
- 749 -
için kızmamalıdır.
Bir seferinde de ashâb-ı kiram, Hz. Peygamber'in va'z u nasihatini pür dikkat dinlerken, O'nunla görüşmek isteyen yaşlıca bir zat kalabalık arasından Rasûllah'a yaklaşmaya gayret ediyordu. Rasûllah'ın sohbetini bölen bu ihtiyara yol açmada biraz ağır davranan ashâbın bu tavrı gözünden kaçmayan rahmet ve merhamet peygamberi, derhal onları ikaz etti: "Küçüklerimize şefkat, büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir." 3050
Kin ve düşmanlık, dâvet açısından asla kazandırıcı, neticeye götürücü olamaz. O yüzden dâvetçi, kin ve husumetine mağlup olmayacak, muhatabına karşı buğz değil; muhabbet ve merhamet besleyecektir. Ama bu sözlerimizden Rasûlullah'ın "Amellerin en hayırlısı, Allah için sevmek ve Allah için buğz etmektir."3051 hadisini inkâr ettiğimiz mânâsı çıkarılmamalıdır. Veya Allah için buğzun da bu hadiste ifade edildiği şekilde gerekliliği karşısında kalpte buğz ile şefkat ve merhameti te'life uğraşmanın tenâkuz olacağı zannedilmemelidir. Hayır, günah ve ma’siyette bulunanlara karşı aynı anda hem rahmet ve şefkat beslemekle, hem de Allah için buğzda bulunmak arasında hiçbir tenâkuz, teâruz yoktur. Ancak, Allah için buğz ile nefs ve heveslerine uyularak yapılan buğzu birbirine karıştıranlara göre böyle bir tenâkuz vardır. Önce "Allah için buğz nedir?" bunu bilmek gerekir.
Allah için buğz, bir müslümanın, ma’siyetler içerisinde bulunan bir kimseye hatası, isyanı dolayısıyla, nefsinde onun şahsına karşı hiçbir tiksinti bulunmaksızın buğz etmesidir. Yani onun ma’siyetine, isyanına, gafletine öfke ve kin beslemesidir. Elbette ma’siyet ve isyana karşı yapılan buğz, bunları işleyenin şahsına duyulan şefkat, merhamet ve acımadan ileri gelmektedir. Bu demek olur ki, Allah için duyulan buğz ile sevgi ve merhamet arasında zannedildiği gibi tezat ve tenâkuz değil; tam bir uyum ve kaynaşma vardır. Çok sevdiği oğluna zarar veren, onun felaketine sebep olacak kötü insanlara veya kötülüklere bir baba kızar. Nasıl bu kızması oğluna duyduğu sevgiden doğarsa; aynen öyle, dinde veya nesepte kardeşimize merhametimiz, onun helâkine ve âhiret zararına sebep olan ma’siyet ve günahlarına buğzu gerektirir. Bu buğz, merhametin sonucudur.
Müslüman dâvetçi, şahsı ve nefsi için kin ve düşmanlık beslememeli, öfkesini yenmeyi bilerek bütün bir insanlığa şefkat ve merhamet duymalı, onların hidâyeti için çalışmalı, nasihat etmelidir. Onları İslâm'a dâvet etmesi şefkatinin, merhametinin bir eseridir. Çünkü dâvet kabul edilirse, ihtimal ki onların cehennemden kurtuluşu ve Allah rızâsına kavuşmaları gibi en büyük faydalar söz konusudur. Dâvetçi kendi nefsi için istediğini onlar için de ister. Kendisi için istediği en büyük şey ise iman ve hidâyettir. O, onlar için de bunu arzu eder. Hangi ölüm, sapıklık ve Allah'a karşı isyandan daha büyüktür? Dâvetçi, dâvetiyle isyankâr azgınları helâk ve hüsrandan kurtarmak için çalışır.
Merhamet, câhillerden gelecek her türlü zorluğa karşı sabırlı olmayı kolaylaştırır. İnsandaki acıma duygusu, gafil ve câhillerden çıkacak her türlü engele karşı direnmeyi öğretir. Dâvetçi onlara, oynayan çocuklar nazarıyla bakar. Küçük çocukların işi oyun, onların seviyesi bilgiden mahrumluk, faydalı veya zararlı
3050] Tirmizî, Birr 15
3051] Ebû Dâvud, Sünnet 2; Ahmed bin Hanbel, V/146
- 750 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olacak şeyleri kavrayamamaktır. Bunun için dâvetçi, onlara nasihat ederken, onların yüz çevirmelerine, kendisine zorluk çıkartmalarına ve eziyet vermelerine şaşmaz. Nasıl ki, bir çocuğa öğüt verir, ateşe ve tehlikeli bir şeye dokunmaktan men edersin de o da bağırır, öfkelenir, hatta bazen sana eziyet bile verir. Aynı şekilde dâvetçi de muhâtaplarının engellerine şaşmaz.
Rasûl-i Ekrem, Kureyş'e karşı dâvet görevine çok ağır şartlar altında devam etmiştir. Onların eziyetlerine tahammül ederek şöyle demiştir: "Ey Allah'ım, kavmime hidâyet ver; çünkü onlar bilmiyorlar." Kaba davranmak, etrafındakilerin dağılmasına sebep olur. Merhametten mahrum katı kalpli bir dâvetçi, çalışmasında muvaffak olamaz. Söyledikleri doğru da olsa insanlar ona meyletmez. Bu, insan doğasının icabıdır. İnsanlar fıtraten katı, sert ve sıkıcı davranışlardan nefret ederler. Böyle kimselerin sözleri kabul görmez. Çünkü bir nasihati kabul etmek, kalbin nasihat eden kimseye yönelmesine bağlıdır. Bu yönelme sert tabiat ve katı kalple elde edilemez. "Allah'tan bir rahmet sebebiyle sen onlara yumuşak davrandın. Eğer sen katı kalpli ve sert davransaydın, şüphesiz onlar etrafından dağılıverirlerdi." 3052
O'nun Rahmân sıfatının dünyada mü'min-kâfir herkese merhamet etmesi, Rahîm sıfatının ise âhirette adâleti gereği sadece mü'minlere merhamet edip kâfirlere azap etmesi olduğunun bilincinde olarak, cennet ve cehennemi hatırlayıp ümit ve korku arasında Kur'an'a yönelmeli, böylece hayat bulmalı, dirilmeli ve hayatımızı O'na vakfetmeye, O'na adamaya çalışmalıyız.
Rahmân ve Rahîm'e iman eden bir insan, Allah'ın yeryüzüne indirdiği rahmetten yararlanır ve yaratıklara rahmet nazarıyla bakar. Civcivini korumak için aslana karşı duran tavuk, yavrusu için kartala kanatları ve gagasıyla karşı duran serçedeki rahmet bizde de vardır. O madenimizi işletirsek, insanları imansızlaştırıp onların cehenneme atılmasına sebep olan tâğutlara ve ateistlere, insanların elinde avucunda ne varsa sömüren kapitalistlere ve zâlimlere karşı tavır alır, kahramanlara ve sâlihlere yakışan bir çıkış yolu buluruz.
Rahmân, O'nun dünyadaki tecellîsi, Rahîm ise âhiretteki tecellîsi. Rahmân ve Rahîm derken, hem dünyayı hem âhireti hatırlıyoruz. Dünyamızın da âhiretimizin de O'nsuz olamayacağını düşünüyoruz. Dünyanın âhiretten ayrı değil; âhiretin tarlası, hazırlık safhası olduğunun bilincinde, dünyada da O'nunla, O'nun ölçüleriyle olmaya gayret ediyoruz.
Hz. Muhammed'in (s.a.s.) gönül vârisi olan kâmil insan, bir rahmet taşıyıcısı olmalıdır. Öyleyse biz de yaratılmışlara rahmet nazarıyla bakmalıyız. Rahmân'ın rahmetinden ümit kesmemeliyiz. O Rahîm'dir diyerek tembelliğe de düşmemeliyiz. Çünkü aynı zamanda O, din gününün (ceza ve ödül günü olan âhiretin) sahibidir.
3052] 3/Âl-i İmrân, 159
RAHMÂN VE RAHÎM
- 751 -
Rahmân ve Rahîm Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Rahmân Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 57 Yerde): 1/Fâtiha, 1, 3; 2/Bakara, 163, 13/Ra’d, 30; 17/İsrâ, 110; 19/Meryem, 18, 26, 44, 45, 58, 61, 69, 75, 78, 85, 87, 88, 91, 92, 93, 96; 20/Tâhâ, 5, 90, 108, 109; 21/Enbiyâ, 26, 36, 42, 112; 25/Furkan, 26, 59, 60, 60, 63; 26/Şuarâ, 5; 27/Neml, 30; 36/Yâsin, 11, 15, 23, 52; 41/Fussılet, 2; 43/Zuhruf, 17, 19, 20, 33, 45, 81; 50/Kaf, 33; 55/Rahmân, 1; 59/Haşr, 22; 67/Mülk, 3, 19, 20, 29; 78/Nebe’, 37, 38.
B- Rahîm Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 115 Yerde): 1/Fâtiha, 1, 3; 2/Bakara, 37, 54, 128, 143, 160, 163, 173, 182, 192, 199, 218, 226; 3/Âl-i İmrân, 31, 89, 129; 4/Nisâ, 16, 23, 25, 29, 64, 96, 100, 106, 110, 129, 152; 5/Mâide, 3, 34, 39, 74, 98; 6/En’âm, 54, 145, 165; 7/A’râf, 153, 167; 8/Enfâl, 69, 70; 9/Tevbe, 5, 27, 91, 99, 102, 104, 117, 118, 128; 10/Yûnus, 107; 11/Hûd, 41, 90; 12/Yûsuf, 53, 98; 14/İbrâhim, 36; 15/Hıcr, 49; 16/Nahl, 7, 18, 47, 110, 115, 119; 17/İsrâ, 66; 22/Hacc, 65; 24/Nûr, 5, 20, 22, 33, 62; 25/Furkan, 6, 70; 26/Şuarâ, 9, 68, 104, 122, 140, 159, 175, 191, 217; 27/Neml, 11, 30; 28/Kasas, 16; 30/Rûm, 5; 32/Secde, 6; 33/Ahzâb, 5, 24, 43, 50, 59, 73; 34/Sebe’, 2; 36/Yâsin, 5, 58; 39/Zümer, 53; 41/Fussılet, 2, 32; 42/Şûrâ, 5; 44/Duhân, 42; 46/Ahkaf, 8; 48/Fetih, 14; 49/Hucurât, 5, 12, 14; 52/Tûr, 28; 57/Hadîd, 9, 28; 58/Mücâdele, 12; 59/Haşr, 10, 22; 60/Mümtehıne, 7, 12; 64/Teğâbün, 14; 66/Tahrîm, 1; 73/Müzzemmil, 20.
C- Rahmân ve Rahîm Kelimelerinin Türediği R-h-m kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 339 Yerde)
D- Allah’ın Rahmetiyle İlgili Âyet-i Kerimeler
a- Allah'ın Rahmeti: 2/Bakara, 64, 207, 218; 3/Âl-i İmrân, 107; 4/Nisâ, 83, 113; 6/En'âm, 12, 16, 133; 7/A'râf, 63; 11/Hûd, 28, 43, 63; 12/Yûsuf, 53; 17/İsrâ, 100; 18/Kehf, 16, 58, 65...
b- Allah Dilediğine Rahmet Eder: 2/Bakara, 105; 3/Âl-i İmrân, 74; 12/Yusuf, 56; 29/Ankebût, 21...
c- Allah'ın Mü'minlere Rahmeti: 2/Bakara, 157, 178; 4/Nisâ, 175; 6/En'âm, 54; 7/A'râf, 52, 72, 154; 9/Tevbe, 21, 71; 11/Hûd, 58, 66, 94 ; 33/Ahzâb, 43...
d- Allah'ın Rahmetini İstemek: 2/Bakara, 218, 286; 3/Âl-i İmrân, 8, 159; 7/A'râf, 23, 149, 151; 10/Yûnus, 86; 17/İsrâ, 24, 28, 57; 18/Kehf, 10; 21/Enbiyâ, 83...
e- Allah, Kendisine İtaat Edene Rahmet eder: 3/Âl-i İmrân, 132; 24/Nûr, 56.
f- Allah, Kendi Yolunda Savaşanlara Rahmet eder: 3/Âl-i İmrân, 157; 4/Nisâ, 96.
g- Allah, Kendisinden Korkanlara Rahmet Eder: 6/En'âm, 155; 49/Hucurât, 10; 57/Hadîd, 28.
h- Allah, İyilik Yapanlara Rahmet Eder: 7/A'râf, 56.
i- Allah, Kur'an Okuyana Rahmet Eder: 7/A'râf, 204.
j- Allah, İnfak Edenlere Rahmet Eder: 9/Tevbe, 99.
k- Allah, Tevbe Edenlere Rahmet Eder: 17/İsrâ, 8, 54; 27/Neml, 46.
l- Allah'ın Rahmeti Boldur: 3/Âl-i İmrân, 73; 7/A'râf, 156; 10/Yûnus, 58; 35/Fâtır, 2; 57/Hadîd, 9.
m- Allah'ın Rahmeti Dünyada Herkesi Kuşatır: 7/A'râf, 156.
n- Allah'ın Rahmeti Her Şeyi Kuşatmıştır: 7/A'râf, 156; 40/Mü'min, 7.
o- Allah, Âhirette Kâfirlere Rahmet etmez: 7/A'râf, 49.
p- Yağmur Rahmettir: 7/A'râf, 57; 25/Furkan, 48; 27/Neml, 63; 30/Rûm, 46, 50; 42/Şûrâ, 28.
r- Kur'an Rahmettir: 7/A'râf, 203; 10/Yûnus, 57-58; 12/Yûsuf, 111; 16/Nahl, 64, 89; 17/İsrâ, 82; 27/Neml, 77; 28/Kasas, 86; 29/Ankebût, 51; 31/Lokman, 3; 44/Duhan, 6; 45/Câsiye, 20.
s- Peygamberimiz Rahmettir: 9/Tevbe, 61; 21/Enbiyâ, 107; 28/Kasas, 46; 44/Duhan, 6.
t- Allah'ın Rahmetine Vesile Aramak: 5/Mâide, 35; 17/İsrâ, 57.
u- Allah'ın Rahmetinden Ümit Kesilmez: 12/Yûsuf, 87; 15/Hıcr, 55-56; 39/Zümer, 53
y- Allah'ın Rahmetinden Ümit Kesenler: 12/Yûsuf, 87; 15/Hıcr, 56; 29/Ankebût, 23; 41/Fussılet, 49.
z- Allah'ın Rahmetini İnkâr (Nankörlük) Etmek: 10/Yûnus, 21; 11/Hûd, 9; 23/Mü'minûn, 75; 30/Rûm, 33, 36; 41/Fussılet, 50; 42/Şûrâ, 48.
Rahmân ve Rahîm Konusuyla İlgili Bazı Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhari, Edeb 13, 18, 27; Tevhid 15, 22, 25, 28, 55; Bed'ül Halk, 1 Cenaiz 32; Eyman 9;
Müslim, Birr 17); Tevbe 14-16 ; Fezail 65, 66; Cenaiz 9, 11
Tirmizi, Birr 15, 16; Deavat 99
- 752 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ebu Davud, Edeb 58, 145; Cenaiz 24
Ahmed b. Hanbel, II/ 163, 190.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbni Kesir, Çağrı Y. C. 2, s. 64-73
2. Tefsir-i Kebir, Fahreddin Razi, Akçağ Y. c.1, s. 231-234, 325-329
3. Hak Dini Kur’an Dili, Muhammed Hamdi Yazır, Eser Y. c. 1, s. 31-37, 74-81
4. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c.1, s. 60, 65-68
5. Fi Zılali’l- Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 35-36, 40
6. Fatiha Tefsiri, azad, Bir Y. s. 97-158
7. Şâmil İslam Ansiklopedisi, Şâmil Y. C. 5 s. 215-219
8. Kur'an'da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 193-196
9. Kur'an'da Uluhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 111-127
10. Kur'an'da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 434-43
11. Sorularla Fatiha Suresi, Zabit Ali Durmuş, Ali İçipak, YendaY. S. 109-118
12. Fatiha Üzerine Mülahazalar, Hikmet Işık, Nil Y. S. 150-159
13. İlk Mesajlar, M. Ali Baltaşı, Birleşik Y. s. 20-22
14. İslami Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 383-384
15. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 137-144
16. Fatiha Suresi ve Türkçe Namaz, Sait Şimşek, Beyan Y. s. 27-34; 46-47
17. Esma'ül Hüsna Şerhi, Ali Osman Tatlısu, Yağmur Y. s. 30-39
18. Ayet ve Hadislerde Esma-i Hüsna, Metin Yurdagür, Marifet Y. s. 68-74
19. Esmaü'l-Hüsna Şerhi, M. Necati Bursalı, Erhan Y. s. 59-78
20. Onun Güzel İsimleri M. Nusret Tura, insan Y. s. 55-56
21. Esmaü'l-Hüsna Afifüddin Süleyman Tilmsani, insan Y. 8- 18
22. Esma-i Hüsna'dan Esintiler, Sadettin Kaplan, Marifet Y. s. 11- 14
23. Rahman'ın Ayetleri Karşısında, Atasoy Müftüoğlu, Nehir Y.
24. Rahmet, İhsan Atasoy, Nesil Basın Yayın
25. Rahmet, Yunus Vehbi Yavuz, Aksa Yayın Pazarlama
26. Rahmet Ayetleri, Said Köşk, Anahtar Y.
27. Rahmet Deryası, Halil Günaydın, Pamuk Y.
28. Rahmet Kapısı, Samiha Ayverdi, Kubbealtı Neşriyat
29. Rahmet Peygamberi, Ebul Hasen Ali en-Nedvi, İz Y.
30. Rahmet Toplumu, Ahmet Taşgetiren, Erkam Y.
31. Rahmeten Li'l-Alemin Hz. Muhammed (s.a.v.), Haydar Baş, Belge Neşriyat
32. Mü'minlerin Merhameti, Harun Yahya, Vural Y.
RAB
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
RAB
- 705 -
Kavram no146
İman 25
Allah; İlâh; İman; Tevhid
RAB
"Tek rab, âlemlerin Rabbi Allah'tır.
Kullara kul olan, ne kadar alçak;
Rablik taslayan kul, ne kadar küstahtır."
• Rab; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur'an'da Rab Kavramı
• Rab Konusunda Bâzı Âyetler
• Rab Konusunda Hadis-i Şerifler
• Âlemlerin Tek Rabbi Allah
• Eğitim Açısından Rab Kavramı
• Nefsine Bile Söz Geçiremeyen Rab Taslakları
• Rab Olmayan Bir Tanrı Edinme İsteği
• Sevilenlerin Putlaştırılması; Allah'tan Başkasını Rab Edinme
• Günümüz insanının Çeşitli Rableri
• Rab Konusunda Sahih İtikad
"El-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn" Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur (Kâinatın yaratıcısı ve geliştiricisi olan Allah'a hamdolsun)." 2900
Rab; Anlam ve Mâhiyeti
“Rab” kelimesi, terbiye eden ve yetki sahibi anlamında Arapça bir isimdir. Bu kelime aynı zamanda, ıslah etmek, üzerinde tasarrufta bulunmak, kemâle erdirmek, efendi olmak, sorumluluğunu yüklenmek, başkanlık yapmak, mâlik ve sahip olmak, sözü dinlenmek, itaat edilmek, üstünlüğü ve otoritesi kabul edilmek gibi anlamlara da gelir.
Kur’ânî bir terim olarak Rab; varlıklar âlemini yaratan, terbiye ederek geliştiren, onları maddî ve mânevî olgunluğa götüren, terbiyenin bütün gereklerine mâlik ve her şeye sahip olan Allah anlamına gelmektedir. Allah'ın umumi isimlerindendir. Kur'an'da Allah lafzından sonra en çok kullanılan isimdir; 968 defa geçer. Nüzul sıralamasında ilk âyette kullanılan isim/sıfat, Rab ismi olduğu gibi, Kur'an'ı açtığımızda bizi ilk karşılayan Fâtiha'nın başlangıcında da yine O'nun onlarca ismi arasından seçilerek başa alınan Rab ismidir.
Rab, sadece terbiye eden (mürebbî) anlamında olmayıp, yardım etmek, yol göstermek, tasarruf etmek, korumak, her şeye hâkim olmak, emretmek ve yasaklamak, sakındırmak gibi terbiyenin bütün gereklerine sahip olabilmeyi de
2900] 1/Fâtiha, 2
- 706 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ifade etmektedir. Bunun için rab denilince, sadece terbiye ve mâlik olma durumları değil; her şeye sahip olan ebedi ve sonsuz kudret sahibi Allah anlaşılmalıdır. Bu özelliğinden dolayı rab kelimesi, Allah'tan başka varlıklar için, bir şeye izâfe edilmeden tek olarak kullanılamaz.
Kur'an'da Rab ismi, sonsuz kudreti ile her şeyi idaresi altına alan, yöneten, terbiye eden ve bunları yapabilecek kudrete mâlik olan Allah anlamına gelmektedir. Ayrıca, Rab ismi, her şeyi idare eden, koruyup gözeten, hâkimiyeti altında bulunduran ve gerçek rab olan Allah'a, O'nun rubûbiyet bağına, mutlak tevhid ve tam bir kulluk şuuru ile bağlanmayı da ifade etmektedir. Allah'tan başkasının hükmünü hüküm edinmemek, O'nun dinini her şeyden üstün tutmak, bütün mahlûkatı O'nun mutlak hâkimiyetine teslim olmuş bilmek, Allah'ı gerçek rab olarak tanımak demektir.
Allah, kendi katında tek geçerli din olan İslâm'ı, insanları, kullara ve diğer varlıklara ibâdet etmekten kurtarıp, Allah'a kulluk etmeleri için göndermiştir. İslâm, insanları kulların zulmünden, Allah'ın adaletine götürür. Tevhid gerçeğinin birinci şartı, Rubûbiyette tevhiddir. Yani gerçek Rab ve Hâkim olanın tek bir Allah olduğuna inanmaktır. İkinci şartı da, kullukta tevhiddir; bu da Allah'tan başkasına kulluk etmemektir. İnsan, Rabbine ibâdet etmekle yükümlüdür. Müslüman, yalnızca Allah'a ibâdet eden kimsedir. Sadece Allah'a ibâdet ise, Allah'tan başkasını rab edinmemek, O'na hiçbir varlığı ortak koşmamak demektir.
İslâm, insanları, birbirlerine kul olmaktan kurtaran hürriyet dinidir. Sadece İslâm dinidir ki, insanları bir olan Rabbe ibâdet etmeye çağırmış ve onları çeşitli bâtıl inançların yanlış sonuçlarından koruyarak, böylece onları Allah'ın dışındaki varlıklara kul olmaktan kurtarmıştır.
Kur'an'da Rab Kavramı
“Rab” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de tam 968 yerde geçer. Rab kelimesinin çoğulu olan “erbâb” 4 yerde ve bu kelimeden türemiş olan “Rabbânîyyûn” 3, “ribbiyyûn” ise bir yerde kullanılır. Toplam olarak “rab” kelimesi ve türevleri Kur’an’da 976 yerde tekrar edilir.
Kur’ân-ı Kerim, besmeleden sonra “Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a aittir” cümlesiyle başlamaktadır. Bu giriş oldukça ilginçtir. Vahy kitabı olan Kur’an söze Allah’a ait en önemli özelliği vurgulayarak, insanlara bu önemli gerçeği hatırlatarak başlıyor: Allah’ın Rabliği. Her türlü övgü, her türlü saygı ve itaat ifadesi, her türlü şükran duygusu ve bağlılık; bütün âlemlerin, âlem diye nitelediğimiz bütün varlıkların asıl sahibi, mâliki, yöneteni, bakıp gözeteni, koruyup ihtiyaçlarını gidereni, onlara dilediği gibi yön veren yüce güç sahibi Allah’a aittir. Kur’an, O’nun sözüdür ve O yaratıp şekil verdiği insanları müjdeliyor, korkutuyor, doğru yola dâvet ediyor. Çünkü O, âlemlerin Rabbi Allah’tır.
Rab ismi, Kur'an'da Allah lafzından sonra en çok kullanılan isimdir. İlginçtir ki, ilk nâzil olan 30 sûrede "Rab" ismi 80 kez geçtiği halde, "Allah" ismi sadece 20 kez geçer. Buna göre Rab lafzı, Allah lafzının dört katı olmuş oluyor. Elbet bu gerçek, tesadüfle açıklanamaz.
Kur'an, ilk mü'minlerin gönlünde sahih bir Allah inancını oluşturmayı hedeflemişti. Çünkü sorun insanları Allah'ın varlığına inandırma sorunu değildi.
RAB
- 707 -
Câhiliye insanı Allah'ın varlığına zaten inanıyordu. Ama bu insanlar sahih Allah inancını kaybettikleri, Allah'ın olanı başkalarıyla paylaştırdıkları için sapıtmışlardı. Bu nedenle Allah, ilk indirdiği âyetlerinde insanların zihinlerinde kendi rabliğini silinmez bir biçimde yazmayı murad ediyordu. Bundan dolayıdır ki, yaratıcının en büyük ismi olan "Allah"ın dört katı olarak "Rab" ismi kullanılmıştı. Rabliği kabul edilmemiş bir Allah'a müşrikler zaten öteden beri inanıyorlardı.
İşte Kur'an, Allah'ın rab oluşunu ilk mü'minlerin kalbine ve kafasına silinmez harflerle yazdıktan sonradır ki, taşın gediğine konduğunun delili olarak, tam sekiz ayrı yerde şu hitapta bulunuyordu: "Zâlikümüllahü Rabbüküm"2901; "İşte bu Allah'tır sizin Rabbiniz" Yani, ancak Allah olan, Rabbiniz olabilir, deniliyor. "Rabbimiz Allah'tır deyip sonra da dosdoğru olanlar" 2902 ebedî saâdetle müjdeleniyordu.
Kur'an'da rabliğin belirgin özellikleri açık olarak bildirilmiştir. Bunların başında, insanlardan mutlak itaat ve kulluk istemek, insanlık hayatını ve varlıklar âlemini düzenleyen ilâhî nizamlar koymak, mutlak değer ölçüleri belirtmek gibi özellikler gelir. Bunlardan birini kendine tahsis eden insan, rablik iddiasında bulunmuş olur. Allah, Kur'ân-ı Kerim’de, ibâdet edilecek tek rab olduğunu açık bir şekilde bildirmiş ve kendisine bu konuda şirk/ortak koşulmamasını istemiştir. Buna rağmen, insanların yine de Allah'tan başka varlıkları rab edindikleri görülmektedir. Bir kısım insanlar çıkıyor, Rabbe ait olan özellikleri kendilerine mal etmeye kalkışıyorlar. Sonra da insanları gerçek Rabbin emir ve yasakları dışında kendi koydukları kurallara, ilkelere, değer ölçülerine ve kendi düşüncelerine kayıtsız şartsız uymaya çağırıyorlar. Oysa bu durum, rablik iddia etmenin ta kendisidir. Bazı insanlar her ne kadar onlar için secdeye varmasalar da Allah'ın koyduğu hükümleri bırakıp, onların gayr-ı meşrû emirlerini benimseyerek dinlemek suretiyle onlara kul olma derekesine düşerler. Onların bu durumu Allah'tan başkalarını rab edinmeleri demektir. Kur'an'daki rable ilgili âyetler bu konuyu açıkça ortaya koymaktadır. 2903
Kur’ân-ı Kerim, sık sık, insanların ve bütün evrenin Rabbinin Allah olduğunu vurgulamaktadır. O, kendi irâdesiyle evreni ve içindekileri yaratıp şekil vermiş, biçimlendirmiştir. Yarattığı her şeyin tek sahibi ve maliki O’dur. O aynı zamanda yarattığı evreni ve içindekileri yönetmektedir, her şeye tasarruf etmektedir. Bu tasarruf etmenin içerisinde elbette yaratılmışların ihtiyacı olan şeyleri onlara karşılıksız vermek de vardır.
Kur’an’da Rabbin Mânâları: Kur’an-ı Kerim, Rab kelimesini bir kaç mânâda kullanmaktadır:
a) Özel İsim Olarak: Birçok yerde Rab kavramı, Allah’ın özel ismi olarak geçmektedir. 2904
b) Kendisine Yönelinen: Bazı âyetlerde, etrafında toplanılan, kendisine dönülen en yüce varlık anlamında kullanılmaktadır. Bu anlam ile Allah’ın özel ismi Rab arasında bağlantı vardır. 2905
2901] 40/Mü'min, 62, 64
2902] 41/Fussılet, 30
2903] Y. Çiçek, F. Yıldız, Hamd Rab, Bir Y., s. 47-49
2904] 26/Şuarâ, 77-80; 73/Müzemmil, 9; 6/En’âm, 164
2905] 34/Sebe’, 26
- 708 -
KUR’AN KAVRAMLARI
c) Karşı Gelinemeyen Otorite: Emrine uyulan, kendisinden daha üstün kimsenin olmadığı, koyduğu ilkelere uyulan ve karşı gelinmeyen otorite anlamında da kullanılır: “Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu İsa’yı (Mesih’i) rab olarak kabul ettiler. Hâlbuki bir tek ilâhtan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka ilâh yoktur. Allah, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir (uzaktır).”2906 Âyette geçen “erbâb” rab kelimesinin çoğuludur.
Birtakım insanlar, Allah’ı bırakıp O’nun dışındaki bazı şeyleri rab haline getirirler, onları Rab kabul ederler. Onların emirlerini, sözlerini ve koydukları hükümleri mutlak ölçü olarak alırlar. Allah’ın kanun ve ölçülerini bırakıp, bu yücelttikleri ölçüleri en doğru ilke kabul ederler. Allah, onların rab haline getirdiği şeylerin aslında rab olmayıp, güçsüz varlıklar olduğunu vurgulamaktadır.
d) Efendi-Yönetici Anlamında: Yûsuf sûresi âyet 50’de rab kelimesi sahip, efendi veya yönetici anlamında kullanılmaktadır.
e) Mâlik/Sahip Mânâsında: Bazı âyetlerde rab kelimesi, mâlik/sahip anlamındadır. “Yedi göğün Rabbi, yüce Arşın da Rabbi kimdir?”2907; “Eğer yerde ve gökte birden fazla tanrılar olsaydı, şüphesiz her ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki Arş’ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir/uzaktır.” 2908
d) Allah’ın Sıfatı Olarak Rab: Görüldüğü gibi Rab olmak, Allah’ın sıfatlarından biridir. İlâhlığının bir gereğidir. Rab ismi geniş anlamlı bir sıfattır. Allah’ın yaratıcılığını, evrene sahip ve hâkim oluşunu, insana ait her şeyi yaratıp şekil verdiğini, evrende olan her şeye yüce kudretiyle tasarruf ettiğini, insanlar hakkında hükümler/yasalar koyduğunu ve bu hükümlere itaat etmenin gerekliliğini, mutlak anlamda itaatın ancak Allah’a yapılması gerektiğini, ıslah edenin, şekil verenin, her şeyi elinde tutanın yalnızca Allah olduğunu ifade eder. 2909
Rab Konusunda Bâzı Âyetler
"Âlemlerin Rabbi (terbiye edip yetiştiricisi) Allah'a hamd olsun." 2910
"O Rab ki, yeri sizin için döşek, göğü de bina yaptı. Gökten su indirdi, onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkardı. Öyleyse siz de bile bile Allah'a eşler koşmayın." 2911
"Rabbi ona 'İslâm ol' demişti. 'Âlemlerin Rabbine teslim oldum' dedi." 2912
"De ki, Allah her şeyin Rabbi iken ben O'ndan başka rab mı arayayım? Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir. Kendi (günah) yükünü taşıyan hiç kimse, bir başkasının (günah) yükünü taşımaz. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir. (O) ayrılığa düştüğünüz gerçeği size haber verecektir." 2913
"De ki: Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor? Ya da o kulaklara ve gözlere kim sahiptir (onları yaratıp yöneten kimdir)? Ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? (Yaratma)
2906] 9/Tevbe, 31; Ayrıca bkz. 3/Âl-i İmrân, 64
2907] 23/Mü’minûn, 86
2908] 21/Enbiyâ, 22
2909] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 510
2910] 1/Fâtiha, 1
2911] 2/Bakara, 22
2912] 2/Bakara, 131
2913] 6/En'âm, 164
RAB
- 709 -
işini kim düzenleyip yönetiyor? ‘Allah’ diyecekler. O halde O'nun azâbından korunmuyor musunuz? İşte gerçek Rabbiniz Allah budur. Haktan sonra sapıklıktan başka ne var? Öyleyse nasıl (haktan sapıklığa) çevriliyorsunuz?" 2914
"Size ulaşan her nimet Allah'tandır. Sonra size bir sıkıntı dokunduğu zaman da yalnız O'na yalvarırsınız. Sonra, sizden o sıkıntıyı açıp kaldırdığı zaman, içinizden bir grup derhal rablerine ortak koşarlar." 2915
"Onlar benim düşmanımdır. Yalnız âlemlerin Rabbi (benim dostumdur). Beni yaratan ve bana yol gösteren O'dur. Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur. Beni öldürecek, sonra diriltecek O'dur. Ceza günü hatamı bağışlayacağını umduğum da O'dur. Rabbim, bana hüküm (yüksek bilgi, olgun hareket) ver ve beni sâlihler (zümresin)e kat." 2916
"Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki, Allah'ın azâbından korunasınız." 2917
"De ki: Ey kitap ehli, Bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin: Yalnız Allah'a tapalım (O'nun emrine itaat edelim.) O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; birimiz, diğerini Allah'tan başka rabler edinmesin. Eğer yüz çevirirlerse: Şahit olun, biz müslümanlarız deyin." 2918
"Rabbin yalnız kendisine tapmanızı ve ana babaya iyilik etmenizi emretti." 2919
"De ki: Ben de sizin gibi bir insanım. İlâhınızın tek bir ilâh olduğu bana vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine yaptığı ibâdete hiç kimseyi ortak etmesin." 2920
"Hahamlarını ve râhiplerini Allah'tan ayrı rabler edindiler. Meryem oğlu Mesih'i de. Oysa kendilerine yalnız tek ilâh olan Allah'a ibâdet etmeleri emredilmişti. O'ndan başka ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir." 2921
"İyi bilin ki, yaratma ve emir O'nundur. Âlemlerin Rabbi Allah ne uludur." 2922
"Ey benim zindan arkadaşlarım, (düşünün bir kere) çeşitli rabler mi iyi, yoksa her şeyi (hükmü altında tutan) kahredici tek Allah mı?" 2923
"(Allah) geceyi gündüzün içine katar, gündüzü de gecenin içine katar. Güneşi ve ayı emri altına almıştır. Her biri belirtilmiş bir süreye kadar akıp gidiyor. İşte (bütün bunları yapan) Rabbiniz Allah'tır. Mülk O'nundur. O'ndan başka (yalvarıp) çağırdıklarınız ise, bir çekirdek kabuğuna bile sahip değillerdir." 2924
"O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. Daima üstündür, çok
2914] 10/Yûnus, 31-32
2915] 16/Nahl, 53-54
2916] 26/Şuarâ, 77-83
2917] 2/Bakara, 21
2918] 3/Âl-i İmrân, 64
2919] 17/İsrâ, 23
2920] 18/Kehf, 110
2921] 9/Tevbe, 31
2922] 7/A'râf, 54
2923] 12/Yûsuf, 39
2924] 35/Fâtır, 13
- 710 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bağışlayandır." 2925
Rab Konusunda Bazı Hadis-i Şerifler
"Sizden biriniz (kölesine) kulum ve kölem demesin. Köle de efendisine "Rabbim" demesin; sadece efendim desin. Hepiniz Allah'ın kulusunuz. Gerçek rab, Allah Teâlâ'dır." 2926 Peygamberimiz, Allah'tan başkasına kul olmak ve O'na diğer varlıkları ortak koşmak tehlikesini gidermek için böyle buyurmuşlardır. Çünkü her şeyin gerçek sahibi ve mâliki Allah'tır. Rubûbiyet, Allah'a ait bir sıfattır. İnsanlar ise O'nun terbiyesi altındadır. Allah'tan başka varlıkların rab diye isimlendirilmeleri, bazılarının da başkalarının kulu kabul edilmeleri İslâm'la, tevhidle bağdaşmayan bir alçalmadır.
Başkasının emrinde olan anlamına gelen "memur" ve görevlilerden bazılarının, yaptıkları bir haksızlığa kılıf bulmak için yapıştıkları bir deyim vardır: "Ne yapayım, ben emir kuluyum." Yaptıkları işin yanlış olduğunu, onu savunamayacağını bilen zavallının, bu birincisinden daha büyük ikinci yanlışıdır, kula kulluğunu belirtmek. Kimsenin kimseyi, Allah'a rağmen her istediğini emredebileceği emir kulu görmesini İslâm onaylamadığı gibi; hiçbir kulun da başka bir kulun kulluğunu kabullenme gibi insanlık şerefiyle bağdaşmayacak aşağılığa rızâ göstermesini de kabul etmez. İslâm'ın hâkim olmadığı yerde, güçlüler kendilerini rab yerine koymaya; zayıflar da bu rab taslaklarının rabliğini kabul etmeye meyillidirler. Kur'an'ın rab konusundaki tavrı ve yukarıdaki hadis-i şerif, öncelikle bu iddia ve kabullenmeyi yasaklamaktadır.
Denilebilir ki, "günümüzde kölelik yok; kimse kimseye kulum, kölem demez." Kölelik kalkmadı, şekil değiştirdi. Ceberut devletler, vatandaşlarını kul köle gördükleri, çıkardıkları kanunlarla insanları ezdikleri gibi; kapitalist zenginler de, işçilerini köle gibi, hizmetçi ve sekreterlerini câriye gibi görmekteler. Değişen pek bir şey yok.
Yine, Rasûlüllah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğu rivâyet edilir: "Münâfığa seyyid (efendi) demeyin. Eğer o efendi kabul edilirse, çok yüce ve aziz Rabbinizi gazablandırmış olursunuz." Eğer münâfık birisi, efendi, sözü dinlenen kişi olarak kabul edilirse, o zaman ona itaat kaçınılmaz olur. Bu durum da Allah'ın gazabını gerektirir. Çünkü münâfığı, sözü dinlenen bir kişi olarak kabul etmek, ona itaatı kabullenmek demektir ki, bu durum Allah'ın gazabına sebep olur. "Efendi" kelimesi yerine, münâfık ve İslâm düşmanlarına, saygıdeğer anlamında, günümüzde "sayın", "beyefendi" gibi unvanlar vermek de aynı yasağın sınırına girer diye düşünüyorum. İslâm'ı yürürlükten kaldırmaya ve günlük hayattan çıkarmaya çalışanlar "efendi" kelimesini artık saygı unvanı olmaktan çıkardılar. Çünkü müslümanlar, Peygamberlerine, büyük zatlara, âlimlerine "efendi" diyorlardı. Bunları küçük gören zihniyet, romanlarıyla, filmleriyle "efendi" unvanını sadece kapıcılara, hizmetçilere lâyık gördüler ve topluma benimsettiler. Efendi unvanıyla birlikte nice İslâmî isimler de, başörtüsü de hizmetçilere lâyık görüldü. Rablik taslayanlara artık efendi denmiyor; "sayın, saygıdeğer, hocam, paşam" deniyor. Hadis-i şeriften anlayacağımız yasak, inançsızlara saygı unvanlarını verme, onları saygın görme yasağıdır. İslâm’a düşman olduğu için krallığı ve otoritesi kabul
2925] 38/Sâd, 66
2926] Buhârî, Itk 17; Müslim, Elfâz 14
RAB
- 711 -
edilmeyen birine, meselâ Fas'ta yaşayan bir müslümanın "Kral Hasan" demesinin yanlışlığı, o makamı, onun o makamdaki meşrûluğunu diliyle kabul etmiş intibaı oluşturacağındandır.
Bu duyarlılığı taşıyan bir İslâm ülkesi, resmen ve fiilen "İsrail" diye bir ülke tanımadığını, bu ismi kullanmayarak gösteriyor. Bu ülkeden bahsederken, Kudüs’ü işgal eden rejim demektedir. İslâm-küfür savaşı aynı zamanda bir kavram savaşıdır. Bu, dün de böyle idi, bu gün de böyledir. Hudeybiye antlaşmasında, müşrikler, besmeledeki "Rahmân" kavramını antlaşma yazısından sildirmeye çalışmışlar, "biz Rahmân'ı kabul etmiyoruz" demişlerdi. "Rasûlullah" ifadesi için de benzer tavır sergilemişlerdi. Bu gün de kâfirler aynı tavrı sürdürüyorlar. "Şeriat, şehâdet, tesettür..." gibi kavramları unutturmaya çalıştıkları gibi; "irtica, gericilik, çağdaşlık..." gibi kavramları kullanıma sunuyorlar. Günümüz müslümanları, Kur'anî kavramları topluma gerçek anlamlarıyla yeniden benimsetecek yerde; onların tüm kavramlarını, hem de onların içini doldurdukları anlamlarla kullanmakta sakınca görmüyor. Atatürkçülük, demokrasi, laiklik, özgürlük gibi kavramları sorgulayarak düşünüverin.
Âlemlerin Tek Rabbi Allah
"El-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn: (Hamd bütünüyle âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.)"2927 Burada yaratıcımız, kendisini tanımak isteyenlere "Rab olan Allah" biçiminde tanıtıyor. Allah, tek Rabbimizdir, yani O bizi yaratıp da bırakıvermedi. Yarattığı bütün varlıkları terbiye ediyor, tekâmüle erdiriyor. Devamlı, yeniden yaratıyor, geliştiriyor. Prensip ve kanunlarıyla iyiye, hayra, güzele yönlendiriyor. Varlıklarda, özellikle canlılarda gördüğümüz tekâmül ve değişim, O'nun rabliğinin göstergesidir. Bu ayette O'nun rabliğinin büyüklüğünü gösteren bir açıklama da var: "Âlemlerin Rabbi olan" O'nun rabliği, O'nun Allah'lığının en vazgeçilmez vasıflarından birisidir.
Onun için Meryem oğlu İsa (a.s.) da elçi olarak gönderildiği insanlara O'nu şöyle tanıtmıştı: "Ey İsrâiloğulları, benim ve sizin Rabbiniz olan Allah'a ibâdet edin."2928 "Âlemlerin Rabbi" ifadesi İslâm'ın evrenselliğini de vurgulamaktadır. Rabbimiz, herkesin, tüm insanların, tüm varlıkların Rabbidir. Tüm yaratıklar aynı Rabbin kullarıyız. Bu ifade, varlıklarla ortak dil, ortak eylem sahibi olduğumuzu vurgulamış oluyor. Tüm varlıklar O'na kulluk/ibâdet ediyorlar, O'nu rab kabul ediyorlar.2929 İşte evrenle, tüm yaratıklarla uyum ve kardeşliğimiz, aynı Rabbin kanun ve otoritesine (rabliğine) boyun eğdiğimiz, O’nu âlemlerin Rabbi olarak benimsememizde açığa çıkıyor. İşte tevhid, işte evrensellik!
"Âlemlerin Rabbi": Evrende büyük bir nizam, uyum ve yardımlaşma göze çarpmaktadır. Karada, denizde, dağda, ormanda yaşasın; bazı canlıların, diğer canlılar aleyhine aşırı üremeleri söz konusu değil. Bütün canlılar, intizamlı şekilde çoğalıyorlar. Erkek-dişi oranları da, bütün hayvanların yaşadığı yerlerde oranlı. İnsanların erkek ve dişi oranları da, akıl almaz şekilde her ülke ve her yerleşim biriminde birbirine oranlı. Büyük bir düzen göze çarpıyor. Gökte eksiklik, aksaklık yok; yerde, “tabiat kanunları” denilen, bizim “sünnetullah” demeyi
2927] 1/Fâtiha, 1
2928] 5/Mâide, 30
2929] 17/İsrâ, 44
- 712 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tercih ettiğimiz Rabbin kanunları tıkır tıkır işliyor. Dünya, içindekilerle birlikte en güzel misafirhane olarak yaratılıp insanın hizmetine verilmiş. Problemler, fesat ve fitneler, Allah'tan ve O'nun yolundakilerden kaynaklanmıyor. Tam tersine Allah'ı tanımayanlar, O'nun düzenini bozmaya çalışıyorlar. "İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu, fesat çıktı, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler." 2930
İğrenç bir ahlâksızlığın AIDS ile cezasının tattırılması gibi, Allah fesattan dönmeleri için ihtarlar veriyor. Fesat, düzen bozuculuk, kâfir ve münâfıkların özelliklerindendir.2931 Mü'minin özelliği ise fesadın tam zıddı ıslah'tır. O, sâlih amel yapmaya çalışır; yani bozulan düzeni Allah'ın istediği ve insanların huzur duyacağı şekle, aslına döndürme eylemleri içindedir. Bu sâlih eylemler, mü’minin kendi kurtuluşu için şarttır.2932 Toplumun dünyada huzur ve nizamı; âhirette de kurtuluşu için, yani yeryüzünün bozulan düzenini ıslah için yapacağı gayretlerin adıdır cihad. Dünyada devlet, âhirette cennet isteyen bir mü’min cihadı terk edemez.
Eğitim Açısından Rab Kavramı
Rab kelimesi, terbiye eden, yetiştiren, eğiten demek olduğundan, lügat anlamıyla ana babaya rablik (terbiye edicilik, eğiticilik) isnâd edilir.2933 Çocuklarını eğitip terbiye eden anlamındaki bu rablik, tabii ki sınırlı ve mecazî anlamda rabliktir. Elbette, kelimenin tüm anlamlarıyla ve hakiki olarak Allah’tan başka rab yoktur. Kâmil anlamda eğitmek ve yetiştirmek de mutlak ve hakiki Rab olan Allah'a aittir. O, sadece yarattıklarından bir cins olan insanı değil; tüm evrenleri terbiye eden, olgunlaştıran, yönetendir; âlemlerin Rabbidir. Terbiye, her varlığın kendi sınırları içinde tekâmül etmesi demektir. Devamlı yaratma halinde olan, yaratıp da bırakıvermeyen, onları kemâle erdiren de Rab olan Allah’tır. Her varlık, bizzat Allah tarafından terbiye edilmektedir. Bu terbiye, "eğitim" kelimesini hemen tümüyle karşılar. O yüzden “öğretim ve eğitim” kavramlarının karşılığı olarak Türkçe'de yakın zamana kadar "ta'lim ve terbiye" kullanılırdı; eski yoğunlukta olmamakla birlikte hâlâ kullanıldığı görülmektedir.
Kur’an’ın tertibinde (Mushaf’da) ilk âyette Allah’ın bu ismi seçilip vurgulandığı gibi, nâzil olan ilk âyette de Rab ismi kullanılır: “Oku, yaratan Rabbinin adıyla.”2934 İlk insanın yaratılması ve halifeliği konusunda da yine bu isim kullanılır: “Hatırla ki: Rabbin meleklere, ‘Ben, yeryüzünde bir halife yaratacağım’ dedi. Onlar, ‘biz hamdinle sana tesbih ve seni takdis edip dururken yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?’ dediler. Allah da onlara: ‘Sizin bilemeyeceğinizi ben bilirim’ dedi.” 2935
“Kaalû belâ” veya “elest bezmi” diye ifade edilen mîsak almada, Allah’ın yine bu ismi zikredilir: “Kıyamet gününde, ‘biz bundan habersizdik’ demeyesiniz diye Rabbin Âdem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini aldı ve onları kendilerine şâhit tuttu ve dedi ki: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ (Onlar da), ‘Evet, (Rabbimiz olduğuna)
2930] 30/Rûm, 41
2931] 2/Bakara, 11-12
2932] 103/Asr, 3
2933] 17/İsrâ, 24
2934] 96/ Alak, 1
2935] 2/ Bakara, 30
RAB
- 713 -
şâhit olduk’ dediler.” 2936
Rab isminin geçtiği yukarıdaki konuların eğitimle çok yakından ilgileri vardır. Bunların dışında yine eğitimle direkt ilgili olan başka âyetlerde de Rab ismi vurgulanır: “Oku, insana bilmediklerini öğreten ve kalemle yazmayı ta’lim eden Rabbin ekremdir (en cömerttir).” 2937; “Gerçek yönetici olan Allah, yücedir. Sana O’nun vahyi tamamlanmazdan önce Kur’an’ı (okumakta) acele etme ve ‘Rabbim, benim ilmimi artır’ de.”2938; “Rabbim, bana hikmet ver ve beni sâlihler (iyiler) zümresine kat.” 2939
Başkasını eğitmeye, yanlış olma ihtimali olan kendi göreceli doğrularımızı, beşerî prensiplerimizi başkalarına öğretip uygulatmaya hakkımız var mı? insanları eğitme, terbiye etme konusunda yetki kimindir? Bu soruları rab kavramı etrafında düşündüğümüzde, şunları ifade edebiliriz: Her şeyi yaratıp onlara sahip olan, yarattıklarını terbiye edip eğiten, olgunlaştıran sadece Allah'tır. Yardım etmek, yol göstermek, yön vermek, değiştirmek, tasarruf etmek, korumak, hâkim ve egemen olmak, sakındırmak, yasaklamak ve emretmek gibi eğitimle ilgili tüm alanlarda yetki ve gücü tümüyle elinde bulunduran yalnız Allah'tır. Allah'tan başkasının kendi adına, beşerî prensiplerle bu özellikleri istediği gibi kullanması rablik taslamak ve eğittiğini zannettiklerine az veya çok zulmetmektir. Allah'tan başka rab kabul etmemenin pratikteki uygulanışı ve başkasının kulluğunu kabul etmemenin zarûrî gereklerinden biri de, eğitim prensipleri konusunda Allah'ın koyduğu hükümlere ters düşülmemesidir. Başkasının eğitimle ilgili ilkelerini Allah'ın hükümlerine tercih etme, o kimse veya görüşü rab kabul etme anlamına gelecektir.
Rab, mutlak mânâda kullanılınca, mutlak eğitenin Allah olduğu ortaya çıkar. Allah'tan başka Rabbin olmadığına inanan muvahhid mü'minin, “Rabb”in eğiten, yetiştiren anlamından dolayı, Allah'tan başka gerçek anlamda eğitimci -mutlak eğiten- kabul etmemesi gerekir. Eğer vahiyle açıklanan Allah'ın eğitim ve terbiye prensipleri doğrultusunda eğitim söz konusu ise, tabii ki bu eğitim faâliyetinin, başkasını rab kabul etme anlayışına girmeyeceği açıktır.
İnsanı insanla eğitmek zorundayız, ama insanı yine insanın fikirleri doğrultusunda eğitmek, hem zor, hem tehlikeli, hem de gayr-ı meşrûdur. Vahyin yön vermediği insan aklı, mükemmel bir eğitim görüş ve uygulayışı oluşturmakta yetersizdir. Bu, birbirlerinin eksik yönlerini görüp düzeltmeye çalışan tarihteki yüzlerce eğitim görüşünün her birinin teori ve pratikteki eksik ve yanlışlarından da kolayca anlaşılabilecektir. Beşerin vahiyden uzak tüm uygulamalarındaki çıkmazların eğitime yansıması olarak, günümüzde de hâlâ yazboz tahtasından farksız eğitim teori ve uygulamalarını ve çağdaş eğitimin problemlerini objektif gözle değerlendirebilen tüm eğitimcilerin yakınmaları, bu tezi doğrulamaktadır.
Felsefî yaklaşımların üzerinde ittifak ettikleri bir eğitim görüşü yoktur. Nice ideolojilerin eğitim görüşlerinin olmadığı veya olmasının olmamasından daha kötü olduğu gibi. Bazı eğitim görüşleri merkeze çocuğu, bazısı merkeze öğretmeni, bazısı geçmişi, bazısı bir ideolojiyi veya beşerî bir ilkeyi, bazısı faydayı... almıştır. Tüm bu anlayışların, kurulu düzenden ve materyalist hayat anlayışından
2936] 7/A’râf, 172
2937] 96/Alak, 3-5
2938] 20/Tâhâ, 114
2939] 26/Şuarâ, 83
- 714 -
KUR’AN KAVRAMLARI
da bağımsız olmadığı ve tümünde, kişinin kendi hevâ ve heveslerini veya bir şahıs veya görüşü rableştirdiği olgusu temel problemdir. Günümüzde eğitimin hemen her yerde, vahyin kabul ve redleri doğrultusunda ve Rabbimiz'e gerçek kullar yetiştirme modeliyle tanzim edilmediğini görmekteyiz. Ders araç ve gereçleri vahyin süzgeciyle oluşturulmamakta, öğretilenlerin önemli bir yekûnu dinin öğretilmesini istediği faydalı bilgi, yani ilim değeri taşımamakta, tevhid ve Rabbin terbiyesi öncelikler içerisinde bulunmamaktadır. Yani eğitim konusunda başka rabler devreye girmektedir.
Bu rab taslakları, tuğyanlarını arttırarak, câhiliyye müşrikleri kadar bile Allah'ı işlerine karıştırmak istememekteler. Gerçek Eğitici'nin prensiplerinden hemen hiç birinin kendi rablerine ortak olmasına bile izin vermemekteler. Okullardaki başörtüsü yasağını, tören ve kutlamaları, sözgelimi sakallı bir öğretmene, "selâm"la sınıfa girmeye, besmeleyle başlanan derse bile tahammül edememeleri, bu çarpık rab anlayışının yansımaları olarak değerlendirilmelidir.
Tek Rabbim Allah'tır deyip insanların da içinde bulunduğu tüm evreni terbiye edenin ve eğitme hakkına sahip olanın Allah olduğunu kabul eden müslüman, bu inancının sonucu olarak Rabbânî ilke ve prensiplere uymak zorundadır. Kendini ve ehlini ateşten korumak zorunda olan2940 insanın temel görevi, Allah'ı tek rab kabul edip O'na kulluk yapmak, çoluk çocuğunu da Rabbin terbiyesi ile yetiştirmektir. Âdemoğlu, yeryüzünün halifesi olduğu veya olması gerektiği için, Allah adına yaşamak ve O'nun ilke ve prensiplerine tümüyle uymak zorundadır.
Tevhid, Allah'ı tek rab ve tek ilâh kabul etmek demek olduğuna göre, eğitim konusunda da ilâhî prensiplere ters ilke, anlayış ve uygulamaların tevhid-i tedrisat kapsamına girse de tevhidî tedrisata, meşrû eğitim kapsamına girmediği kabul edilmelidir. Unutulmamalıdır ki, hakka; hangi oranda olursa olsun bâtılın karıştırılması, o sentezi hak olmaktan çıkarır. Tevhidin en küçük bir küfür ve şirkle beraber bulunması mümkün değildir. Hak görüntüsüne bürünmeyen, içinde cüz'î doğrular barındırmayan bâtılın zararı daha sınırlı ve izâle edilmesi daha kolaydır.
Allah'ın tek rab olduğu inancına ve bu kabulün gerektirdiği eğitim anlayışına sahip olmayan kimsenin, öncelikle kendisinin eğitilmesi gerektiğinden, başkalarını eğitme hakkı yoktur. Gerçek Rabbini tanımayanın kendini tanıması da mümkün değildir. İnsanı doğru tanımayan, yaratılışı, fıtratı keşfedemeyen kimselerin eğitim görüşlerinin de eksik ve yanlışlarla dolu olacağı doğaldır. Ancak doğru Rab anlayışı; insanı, kendi fıtratı ve kendi psikolojik yapısına göre eğitmeyi sağlayabilir. Kişinin haddini ve Rabbini bilmemesi, eksik ve yanlış tanımladığı insanı, fıtratına ters ve dolayısıyla sağlıksız, başarısız, adâletsiz, huzursuz bir potada eğitmek/öğütmek demektir. "Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vermek istediğini de Biz biliriz. Ona şah damarından daha yakınız." 2941
Nefsine Bile Söz Geçiremeyen Rab Taslakları
Âlemlerin Rabbi Allah'tır. Yarattıklarını besleyen, rızıklandıran, koruyan, gözeten... O'dur. Suyun derinliklerinde, ormanın ıssızlığında, toprağın altında, dağın tepesinde yaşayan, hasta, sakat veya sağlam, gözü olan - olmayan nice
2940] 66/Tahrîm, 6
2941] 50/Kaf, 16
RAB
- 715 -
varlıklara rızık veren O'dur. İnsanın hizmetine sunulan sayısız nimetler bize Rabbimizi tanıtıyor. Bütün âlemler, tüm varlıklar; Rabbini tanıyor, O'na itaat ve kulluk ediyor.2942 Bizim de fıtratımızda Rabbi tanıyıp kabul etmek ve O'na ibâdet etmek var. Kur'an bize Rabbimizi tanıtıyor.
İnanmayan insanlar, eğer güçsüz (müstaz'af) iseler, çevrelerindeki rab taslaklarından birini rab olarak kabul ederler. Bu kula kulluk ve rab kabulü, çok farklı şekillerde ortaya çıkar. İnançsız ve güçsüz kişi, bazen özgür irâdesiyle, bazen reklâm ve aldatmacalarla kandırılarak, bazen tâğutların zorlamalarıyla piyasadaki rablerden birine veya birkaçına boyun eğer. Piyasada tedâvülde bulunan çeşit çeşit rab(!) vardır. Müzik ilâhından tutun, fuhuş tanrısına, futbolcudan tutun, artiste, yöneticilere kadar. Demokrasi var: Herkes istediği tâğutu, beğendiği putu seçmekte serbesttir. Allah'a gerçekten inanıp teslim olmayanlar, eğer kendilerinde güç ve otorite vehmediyorlarsa, başka bir Rabbe boyun eğmezler; kendileri rablik taslarlar.
Rablik taslayan güçlüler (müstekbirler) üç kısma ayrılır: Siyasî, dinî ve iktisadî güçlüler. Siyasî güçlerin rablik taslamalarına örnek; Fir'avn, Nemrut ve onların izinden giden çağdaş yöneticilerdir. "(Fir'avn,) Ben sizin en yüce Rabbinizim, dedi." 2943; "Allah kendisine mülk (hükümdarlık ve zenginlik) verdiği için şımararak Rabbi hakkında İbrahim ile tartışmaya gireni (Nemrut'u) görmedin mi? İşte o zaman İbrahim: 'Rabbim hayat veren ve öldürendir' demişti. O da: 'Ben de hayat verir ve öldürürüm' demişti. İbrahim: 'Allah güneşi doğudan getirmektedir. Haydi sen de onu batıdan getir' dedi. Bunun üzerine kâfir apışıp kaldı. Allah zâlim kimseleri hidâyete erdirmez." 2944
Dinî yönden ellerinde güç bulundurup rablik taslayanların örnekleri de Kur'an'dan öğrendiğimiz şekilde haham, papaz gibi din adamları, kutsallık atfedilen ölü veya diriler, yatırlar, efendiler. İktisadî rab taslakları da Karun'lar, emperyalistler, sömürücü azgınlar, azan, ezen ve üzenler ve de düzenler.
Rablik iddiasında bulunanlar ve onları piyasaya sürenler aslında samimi değillerdir. Onlar sadece basit çıkarlarının peşinde olan, menfaat çarklarını döndürmek için böyle bir sahtekârlık düzeni kurup devam ettirmeye çalışanlardır. Ebû Leheb'in Peygamberimiz'e (s.a.s.) gelip "Müslüman olursam bana ne var, benim elime ne geçecek?" diye sorması üzerine Efendimiz cevap verir: "Başka müslümanlara ne varsa, sana da o var." insanları sömüren düzenlerini ve çıkarlarını müslüman olunca devam ettiremeyeceğini anlayan Ebû Leheb'in karşılığı şöyledir: "Bir köleyle beni eşit gören din olmaz olsun!" Kendisini güçlü gösteren insan, sanki bilmez mi, başkalarına ve her şeyden önce Allah'a muhtaç âciz biri olduğunu. “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi'l-aliyyi'l-azîm: Güç ve kuvvet kimseye ait değildir; ancak yüce ve büyük olan Allah, güç ve kuvvet sahibidir.”
Rab Olmayan Bir Tanrı Edinme İsteği
Kur'an'da "ilâh" ifadesi putlar için de kullanılırken; "Rab" ismi putları ve tâğutları ifade için kesinlikle kullanılmaz. Kur'an, rablik vasfını sırf Allah'a hasretmiş, başkası için bu sıfatı kullanmamıştır. "Rab" olmayan bir tanrı edinme isteği, insanoğlunun en eski sapkınlıklarından ve de açıkgözlülüklerinden biridir.
2942] 41/Fussılet, 11
2943] 79/Nâziât, 24
2944] 2/Bakara, 258
- 716 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Çünkü rab olan bir tanrı, insanın varlığını kuşatan bir tanrıdır. Yapısı itibarıyla zulme ve cehle aşırı meyyal olduğunu vahiyden öğrendiğimiz insan, kendi varlığını kuşatan bir tanrı yerine; varlığını kuşattığı ve kontrol altında tuttuğu sahte bir tanrı edinmeyi şeytanî menfaatlerine ve nefsânî zaaflarına daha uygun bulmaktadır.
Bu nedenledir ki hep işine karışmayan, nefsi, malı, vicdanı, duygusu, düşüncesi ve eylemi üzerinde söz ve karar, güç ve kuvvet sahibi olmayan bir uyduruk ilâh aramış; bulamamışsa kendi elleriyle icat ve imal etmiştir. Güneş, ay, deniz, nehir, inek, kurt, taş, tunç, ateş insanoğlunun bulduğu bu türden "rab olmayan" ilâhlarıdır. Gök tanrısı(!) gibi, hükmü göklere geçen, yağmur yağdıran, tabiata hükmeden; ama sokağa, okula, devlete, kanunlara, yaşayışa... karışmayan bir tanrı anlayışı var kimi çevrelerde. Rab olmayan tanrı; göklerde hâkim ve vicdanlarda mahkûm bir tanrı. Rabliği kabul edilmeyen, câmilere hapsedilmiş bir tanrı; câmilerin ve vicdanların dışına çıkamayan bir tanrı!
Tabii bu da kurtarmamış, insan en sonunda Rab olan bir Allah'a inanmak zorunda kalınca, bu kez de laiklik sapkınlığına başvurarak varlığını ve birliğini tasdik ettiği İlâhın rabliğini inkâra kalkışmıştır. İşte böylece şirk, laiklik adı altında tedavüle sürülerek çağdaş insanın Rabbiyle olan ilişkisi bir kez de böylesine çağdaş bir yöntemle koparılmaya çalışılmıştır. Nasıl Allah'ın vahdâniyetini inkâra kalkışan antik müşrikler Hz. İbrahim'in hanif dinini tahrif ve tahrib etmişlerse, Allah'ın rabliğini inkâra kalkışan çağdaş müşrikler olan laikler de Hz. Muhammed’in (s.a.s.) hanif dinini tahrif ve tahribe yeltenmişlerdir.
Sevilenlerin Putlaştırılması; Allah'tan Başkasını Rab Edinme
Allah'ın rab oluşu konusunda insanoğlunun düştüğü tek şirk, rubûbiyeti inkâr şirki değildir. Bu konuda düşülen bir başka şirk türü de, Allah'ın bu sıfatını Allah'tan başkasına vermek, O'ndan başkasını rabler edinmek biçiminde ortaya çıkmaktadır. "Hahamlarını ve râhiplerini Allah dışında rabler edindiler; Meryem oğlu Mesih'i de. Oysa kendilerine tek ilâh olan Allah'a ibâdet etmeleri emredilmişti. O'ndan başka tanrı yoktur. O, onların şirk koştukları şeyden uzaktır."2945 Burada sorun "rab" edinilenin kimliği değildir. Bu, İsrâil oğullarının yaptığı gibi din adamları, zâhid ve âbid kullar, velîler ve hatta Hz. İsa gibi bir peygamber de olabilir. Sorun eylemin kendisidir ve o da Allah'tan başkasını rab edinmektir. İşte bunu Kur'an Allah'tan başkasına kulluk yapmak olarak niteliyor ve bu tavra da doğrudan şirk diyor. Yahudileşme temayüllerinden biri olan Hz. Mûsâ ve Hz. İsa ümmetinin bu şirk türü aynen Hz. Muhammed ümmetine de geçmiş, bu ümmet de ulularını, din büyüklerini, velîlerini Allah'tan başka rabler edinme sevdasına düşmüşlerdir.
Elbette bu rab ediniş, onların önünde secde etmek, onlara doğrudan ibâdet etmek biçiminde gerçekleşmiyordu. Yukarıdaki âyet nâzil olduğunda eski bir Hıristiyan din adamı olan Adiy b. Hâtem'i boynunda altın bir haçla gören Allah Rasûlü, onu bir put olarak nitelemiş ve atmasını öğütlemiş, ardından yukarıda meâlini verdiğimiz âyeti okuyarak şöyle tefsir etmişti: "Kuşkusuz onlar din adamlarına ve ulularına tapmıyorlardı. Lâkin onlar, şu sınıfların helâl kıldığını helâl kabul ediyorlar, yasakladıklarını da haram kabul ediyorlardı." 2946 Başka bir âyet-i kerimede de
2945] 9/Tevbe, 31
2946] Tirmizî', Tefsir 10
RAB
- 717 -
Allah'tan başkalarını rab edinmek, isterse bu başkaları melekler ve nebîler olsun, müslüman olduktan sonra küfre dönmek olarak adlandırılır: "Hiçbir insana yakışmaz ki Allah ona Kitap, hüküm ve peygamberlik versin de ardından insanlara dönüp 'Allah'ı bırakıp bana kullar olun' desin. Fakat 'öğrendiğiniz ve okuduğunuz Kitap gereğince Rabbe hâlis kullar olun' der. Ve size 'melekleri ve peygamberleri rabler edinin' diye de emretmez. Siz müslüman olduktan sonra size inkârı emreder mi?" 2947
Diriler yanında ölüleri bile nasıl rableştirmiş insanoğlu?! Kendine bile faydası olmayan bir ölüyü, bir yatırı nasıl rableştirerek putlaştırıyor? Yatırlara kurban kesmek, onlara karşı duâ etmek, ölülerden çocuk, nasip veya yardım istemek, çelenk koyar gibi, deftere yazı yazar gibi, dilekçe sunar gibi bez bağlamak, mum yakmak, Fir'avun'lar için yapılan piramitlere özenerek anıtmezarlar, kümbetler, kubbeler yapmak, tavaf eder gibi kabrin etrafında dönmek, kabre karşı kıyâma durmak, namaz kılmak, onun yüzü suyu hürmetine deyip Allah'la arasına aracı koymak, putperestlerin putlarını şefaatçi kabul etmelerine benzer bağımsız şefaat anlayışına sahip olmak ve buna benzer tavırlar ölüleri rab kabul etmenin örnekleridir. Yaşayan bazı insanlara kerâmet veya kutsallık atfetme adına Allah'a ait bazı vasıflar vermek de rableştirmeye ayrı örneklerdir.
İnsanların önderlerini, din ulularını, büyüklerini, hatta peygamberlerini rabler edinmeleri sevginin ve bağlılığın cinayet derecesine vardığı bir aşırılık örneği. Allah bundan müslümanları şiddetle nehyediyor. Bir yahudileşme temâyülü olan üstadını, ustasını, efendisini, şeyhini, hocasını Allah dışında rab edinme ifrâdının zıddı da, itaat halkasını boynundan atıp hevâsını ve nefsini ilâh edinme tefrîdidir. Elbette her ikisi de aşırılıktır. Bu ifrât ve tefrît aşırılıklarını iyi anlamak için rab edinmeyi nehyeden hemen tüm âyetlerde gelen "min dûnillâh" (Allah'ın dışında) lafzını iyi anlamak gerek.2948 Değilse, bu yaklaşım nefsi, hevâ ve hevesi rab edinmek2949 demek olan mürebbîsizlik, ustasızlık, büyüksüzlük ve kılavuzsuzluğa delil olamaz.
Kur'an'da nehyedilen rablik, Allah'a mahsus olan bir sıfatı O'nun dışında başkalarına vermek demeye gelen rabliktir. Terbiyesinde Allah'ı dışarıda bırakan bir terbiyecinin terbiyesini kabul, Allah dışında bir Rabbi kabulle eş tutulmuştur. Ancak mutlak mürebbî olan Allah'ın ilkeleriyle terbiyecilik yapmak, isterse bu terbiye mânevî değil de; besleyip büyütmekten ibaret maddî bir terbiye olsun, bu sınıfa girmez. Ortada Allah'la iddialaşmak yoksa orada terbiye eden de, terbiye edilen de suçlanamaz. 2950
Allah'tan başkasını rabler edinme ifrâdının tefrîdi olan terbiyesizlik ve terbiyecisizlik, seviyesizlik ve hercailik de bir akîde sorunu olarak çıkıyor önümüze. Bu durumda kişi ipsizdir belki, ama zannettiği gibi hür değildir. Büyük bir kesimin birinci türden hastalığına karşı gösterilen tepki, bu ikinci tür hastalığı doğurmaktadır. 2951
Rab konusunda, televizyonlarla evlere rahatlıkla giren misyonerlik, mitoloji ve süpermenliği, he-man (hîmen)liği de sorgulamak gerekiyor. Filmleri, dizileri,
2947] 3/Âl-i İmrân, 79-80
2948] 3/Âl-i İmrân, 64; 9/Tevbe, 31
2949] 45/Câsiye, 23
2950] 12/Yûsuf, 23
2951] M. İslâmoğlu, İman Risalesi, s. 176 vd.
- 718 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çocuk filmlerini, çizgi filmleri değerlendirdiğimizde çoğunda "gökler hâkimi, kâinatın sahibi, filân tanrısı-tanrıçası..." gibi rab vasıflarının bir insana unvan olarak verildiğini ve uydurma tanrılıkları, rablikleri; tepkisiz, benimseyerek seyretmenin inançlardaki tahrib ve tahrifini düşünüverin.
Kur'an, Allah'ın rab oluşundan söz ederken, O'nun göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin, doğunun batının, doğuların ve batıların; en fazla olarak da âlemlerin Rabbi olduğunu ısrarla vurgular. Allah, evreni yaratmakla kalmamış, âlemleri yetiştirip, kemâle erdirmiş, hükmünü icrâ etmiştir. Bazı filozoflar, “Allah, evreni yarattı ve bıraktı” gibi yanlış, yanlış olduğu kadar gözlem ve tecrübelere de zıt bir anlayışa düşmüşlerdir. Bu yanlış anlayış, sonunda, filozofların koyacakları kurallarla da yeryüzünde ilâhî ve ideal bir devlet ve hükümet kurulabilir düşüncesine varmıştır. Laikliğin temeli de bu sakat anlayıştır. Kur'an "Allah, âlemlerin Rabbidir", "Sizi ve yaptıklarınızı yaratan Allah'tır." âyetleriyle Allah'ın evreni kendi haline bırakmadığını açıklıyor.
Allah, âlemlerin Rabbidir. Makro anlamda, şehâdet âlemi, gayb âleminin, yerlerin, göklerin, galaksilerin, güneşlerin, sular, okyanuslar âleminin, gezegenler ve yıldızlar âleminin... Rabbi Allah'tır. Mikro anlamda, bitkiler âleminin, insanlar, melekler, cinler âleminin, böcekler âleminin, kuşlar âleminin, milyonlarca tür ve cinsteki hayvanlar âleminin, mikroplar âleminin, görülen ve görülmeyen âlemlerin... Rabbi Allah'tır. Rivâyete göre, toplam sayısı on sekiz bin, ya da sayısını bilmediğimiz binlerce âlemi, bütün âlemleri yarattığı gibi; yetiştiren, hükmünü geçiren, tümünü yöneten Allah'tır. Allah açısından evrendeki her hareket Allah'a aittir.
Her varlığın varlığı O'ndandır. Varlıklar, cisimleriyle değil; kendilerini cisim şeklinde gösteren içlerindeki varlık özüyle vardırlar; bu öz de bütünüyle Allah'tandır. Yani, hiçbir varlık, kendi halinde bir hareket yeteneğine sahip olmadığı gibi, böyle bir yetkiyle donatılmış da değildir. Mutlak güç ve kuvvet kaynağı sadece Allah'tır. İzafî olarak varlıkların fıtratlarında varmış gibi görünen ve adına bugün "tabiat kanunları" veya "içgüdü" denilen birtakım sebepler, gerçekte Allah'ın sürekli olarak evreni yeniden yaratması ve yenilemesinden başka bir şey değildir. Allah açısından sebep-müsebbip şeklinde bir ikilem asla söz konusu olamaz. Sebep de müsebbip de Allah'tır. Soruna izafi olarak varlıklar açısından yaklaşıldığında karşımıza bir sebep-sonuç ilişkisi çıkmaktadır. Ne var ki, bu ilişki, bazıları tarafından mutlaklaştırılıp âdeta Allah'ın ilâh ve rab olarak yerini almaktadır ki, bugün batının ve bazı müslümanların bilmeden vardıkları büyük yanılgı burasıdır; yani sebepleri putlaştırmak. Sözgelimi deprem olayında, sarsıntının maddî sebeplerini putlaştırarak depremin oluşumunu Allah adını hiç anmadan yorumlamak, sebepler ve tabiat kanunlarını rab kabul etmektir.
Allah'ı sadece ilk yaratıcı veya ilk hareket ettirici olarak görmek, O'nu evrenden çekip çıkarmak, sonuçta O'nun rabliğini inkâr etmek demektir. Oysa Kur'an'ın ısrarla vurguladığı gibi, Allah, evreni ve içindeki bütün varlıkları "kudret elinde" tutmakta olup, dilediği biçimde yönetmektedir. Doğuda da, batıda da, yerde de gökte de idare yalnızca Allah'a aitttir. Her şey O'nun irâdesi, hükmü ve bilgisi altındadır. Hiçbir varlık, kendiliğinden bir hareket, yaşama ve davranma gücüne sahip değildir. Besleyen, büyüten, yediren, rızıklandıran, üreten, öldüren, dirilten hep O'dur. O âlemlerin Rabbidir.
RAB
- 719 -
İnsana, yeryüzünde hiçbir varlığa verilmeyen üç önemli özellik verilmiştir: İrâde, konuşma ve bilgi. Allah'ın ilmi, irâdesi ve kelâmı mutlakken ve insan dahil her şeyi kuşatmışken; insanın ilim, irâde ve kelâmı izafîdir, Allah'ınkilere tabi olmak zorundadır. Çünkü o yeryüzünde halife olarak vardır. Allah'ın irâdesi çerçevesinde dileyecek, O'nun ilminden bilgisini alacak ve O'nun kelâmı çerçevesinde davranacaktır. Ama, eğer insan Allah'ın ilâh olduğunu kabul etmezse, bu kez kendi dileme ve bilgisini mutlaklaştırır ve sonunda dilediği biçimde eylemde bulunur. Yeryüzünde dilediği biçimde tasarruf etmeye kalkar, iradesini kendi arzuları doğrultusunda kullanır. İşte bu da, Allah'ın rabliğini kabul etmemek, O'na bu noktada ortak koşmak demek olur.
Demek ki, Rab olarak Allah evrende mutlak tasarruf sahibidir. Yaratıklar arasında yalnızca insan teşrîî alanda bu rabliğe karşı çıkabilir. Yeryüzündeki tasarrufunu Allah'ın değil; kendi irâdesi doğrultusunda yapmaya kalkışabilir. Dünyadaki hayatı, istediği biçimde yönlendirmeye kalkar. Bunun için, Allah'ın kurallarına rağmen kendinden kurallar koyar. Böylece insan, kendi arzularını ilâhlaştırmış olur. Arzularının doğrultusunda yeryüzüne şekil vermeğe kalkınca da yeryüzünde rableşmiş olur. Bunun sonucunda, böylesi insanlara isteyerek itaat edenler de, Allah'ı değil; bu insanları rab kabul etmiş olurlar.
Kur'an, Allah'ın mutlak rab olduğunu belirtirken, bazı insanların bilginlerini, râhiplerini, hahamlarını, büyük kabul ettikleri birtakım kimseleri, yöneticilerini rab edindiklerini, yani onların kendi hevâlarından uydurdukları ve hayatı düzenleyici kurallara bağlı kaldıklarını da vurgular. Sözgelimi, Hz. Mûsâ, Allah'ın mutlak anlamda rab olduğunu ilân ederken, Fir'avn, kavmine karşı, "en büyük Rabbiniz benim"2952 diye seslenir. Yine Kur'an, insanları, birbirlerini rabler edinmeyi bırakıp, yalnızca Allah'ı rab edinmeye çağırır. 2953
Kur'an'da rab ve melik sıfatları, insanla ilgili kullanıldığında ilâh kavramından önce gelmektedir. "De ki, sığınırım insanların Rabbine, insanların melikine, insanların ilâhına."2954 Bunun nedeni oldukça basittir. İnsanların birinci derecede Allah'ın yolundan ayrılmalarının nedeni rablik ve melikliği kendilerine özgü kılma, yani Allah'ı yeryüzünden kaldırma sevdalarıdır. Eğer, Allah rab ve melik olarak insanların hayatına müdâhale etmeyecek olursa, bu durumda rablik ve meliklik; güçlü, kurnaz ve zengin insanların eline geçecek, bunlar da diğer insanlar üzerinde kolaylıkla rab ve melik olabileceklerdir. İnsan, arzularına, tutkularına kurban olmakta, arzularını dilediği gibi tatmin etmek ve dolayısıyla yeryüzüne ve yeryüzündeki gelir kaynaklarına dilediği ölçüde sahip olmak istemekte, bu da kendiliğinden daha başka insanlar üzerinde tasarruf sahibi olmayı gerektirmektedir. İşte rablik iddia eden egemen güçlerin zorbalık ve zulümleri, bu anlayıştan kaynaklanmaktadır. İnsanlar, Allah'tan başka kimseyi rab kabul etmezlerse, zulüm en büyük desteğini de yitirmiş olacaktır. 2955
Rab kelimesi, kapsamının geniş olması ve insanlık hayatındaki fonksiyonu yönünden çok önem ifade eden Kur’ânî bir kavramdır. Özellikle, insanların çeşitli rablere kul olduğu günümüzde; İslâm'ın pratiği açısından taşıdığı önem daha
2952] 79/Nâziât, 24
2953] 9/Tevbe, 31; 3/Âl-i İmrân, 64
2954] 114/Nâs, 1-3
2955] Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, 148 vd.
- 720 -
KUR’AN KAVRAMLARI
da büyüktür.
Günümüz insanlığının rab anlayışını, onların inançlarında ve pratik hayatlarında çok açık bir şekilde görmek mümkündür. Gerek inanç ve gerekse düşünce yönünden, Allah'a tek rab olarak inanılmadıkça, amelî hayatta, yani pratikte O'nun dinine uymak da mümkün olamaz. Dinin ilk şartı, Allah'a, O'nun emirlerine teslim ve tâbi olmaktır. Allah'a rağmen Allah'tan başkalarının koyduğu gayr-ı meşrû hükümlerine seve seve uyanların, "Allah'ın rabliğine ve ilâhlığına inandık" demeleri kendilerini kurtarmaz. Çünkü İslâm; rab olarak sadece Allah'a inandıktan ve O'na karşı kulluk vecîbelerini yerine getirdikten sonra, O'nun koyduğu hüküm ve kurallara uyulmasını da ister. Bunun için insanlar, Allah'ın kesin olarak bildirdiği hükümleri bırakıp, ilâhî emirlere ters olarak başkalarının ortaya koyduğu ilke ve hükümlere isteyerek uymaları halinde, her ne kadar iddiaları Allah'a iman olsa da, bu imanları geçerli olamaz.
Günümüz insanının Çeşitli Rableri
Günümüzde, insanların, vicdanlarında inanıp kabul ettikleri rable, yaşantılarında, hükümlerine teslim oldukları rabler aynı değildir. Teorik olarak inandıklarını ifade ettikleri Allah'ın rabliğini, vicdanlarına hapseden günümüz insanlarının pek çoğu, pratik hayatlarında Allah'tan başka rablerin emirlerine ve hükümlerine teslim olmaktadırlar. Üzülerek belirtelim ki, insanların pek çoğunun mâruz kaldığı en büyük tehlike, Allah'ı günlük yaşantılarında rab kabul edemeyişleridir. Onlar, bir yandan mü'min ve müslüman olduklarını söylerlerken, diğer yandan da Allah'ın emir ve yasaklarını bir tarafa atarak çeşitli varlıkların ve rehber edindikleri önderlerinin emirlerine uyarlar. Onların koyduğu gayr-ı meşrû hükümlere gönüllü olarak itaat ederler; böylece Allah'tan başkalarını rab edinmiş olurlar. "Lâ"sı olmayan bir inanç yaygınlaştırılıyor; her şeyle, özellikle egemen tüm güçlerle ve onların rab anlayışlarıyla uzlaşan, tepkisiz, laik müslümanlık (!). Allah'a inanan, ama tâğuta itaatten ayrılmayan, Allah'a inanan ve tâğutların ilke ve hükümlerini kabul ettiğini ifade eden, hakla bâtılın karıştığı bir din!
Kur'an'ın eski kavimleri ve peygamberleri anlattığı âyetlerinden anlaşılmaktadır ki, en eski asırlardan, kendi nüzûlü zamanına kadar, sapıklık ve inanç bozukluğu ile tanıttığı tüm toplumların, doğrudan Allah'ın varlığını inkâr etmediklerini görüyoruz. Ancak onların hepsinin müşterek sapıklıkları; Allah'ın mutlak rabliğini kabul etmeyişleri, Allah'ın yaratıcı olduğuna inansalar da O'nun tek rabliğine pek çok varlıkları ortak etmeleridir. Rabliğin bir kısım özelliklerini Allah'tan başkalarında görmeleri, ahlâkî, sosyal ve kişisel hayatları için gerekli olan emir ve kuralları, Allah'tan başkalarından almalarıdır. Bunun için, insanların pek çoğu, ya doğrudan doğruya Allah'tan başka rabler olduğuna inanıyorlar, veya Allah'ın rabliğine teorik olarak inansalar da pratik hayatlarında Allah'tan başkalarının rabliğine teslim oluyorlar. İşte rab konusunda, peygamberlerin her asırda yıkmak istedikleri asıl sapıklık budur. Hükmü sadece göklere geçen; dünyaya, insanlara, yönetime, sosyal ve siyasal hayata... karışmayan bir Allah inancı. Yani göklerin Rabbi. Hâlbuki Allah; göklerin, yerin, bütün âlemlerin Rabbidir.
Önceden hıristiyan olan Adiyy b. Hâtem, boynunda altından bir haç olduğu halde Rasûlüllah'ın huzuruna geldi. Peygamberimiz ona: "Ya Adiyy, boynundan şu putu çıkar." buyurdu. Bu sırada Rasûlullah "Yahudiler ve hıristiyanlar, haham ve
RAB
- 721 -
râhiplerini Allah'tan başka rabler edindiler."2956 meâlindeki âyeti okuyordu. Adiyy: "Ey Allah'ın Rasûlü, hıristiyanlar, râhiplere ibâdet etmediler ki (onları rab edinmiş olsunlar)" dedi. Peygamberimiz: "Evet ama onlar (hıristiyan râhipleri ve yahudi hahamları) Allah'ın helâl kıldığını haram; haram kıldığını da helâl saydılar. Onlar da bunlara uydular. İşte onların bu tutumları, onlara ibâdet etmeleri ve onları rab edinmeleridir." buyurdu.
Bu hadis-i şerif açık olarak gösterir ki, herhangi birini rab edinmiş olmak için, ona rab adı vermek şart değildir. Allah'tan başkalarının emrine, Allah'ın dinine uyup uymadığı hiç hesaba katılmaksızın isteyerek itaat etmek, hükümle ilgili konularda Allah'tan başkalarının sözünü dinleyip kabullenmek, Allah'tan başkasına itaat ederek O'nun dininin emir ve hükümlerine başkasını tercih ederek muhalefet etmek, Allah'tan başkalarını rab edinmek ve onlara tapmak demektir.
Putlara, şeytanlara ve tâğutlara tapmak nasıl şirk ise; Allah'ın emrine, Hakk'ın hükmüne uymayan kişilerin ortaya attıkları görüşleri benimsemek ve onları Allah'a tercih edip onlara uymak da öylece bir şirktir. Bu durum, onlara kulluk mertebesinden fazla değer vermek, Allah'ın ilâhî hükümlerine uymayan görüş ve fikirlerini benimsemek olduğu için, hem bir çeşit şirk, hem de Allah'ı bırakıp onları rab edinmektir. Onlara her ne kadar dil ile rab denilmese de durum, onları rab tanımanın ta kendisidir.
Onların sözlerine itaat edip, Allah'ın emirlerini terk etmenin puta ve tâğuta tapmakla aynı olmasının sebebi ise açıktır. Çünkü gerçek âlim, Hakk'ın kulu ve ilâhî hükümlerin mahkûmu olan kişidir. Hakkı bâtıl, batılı da hak yapmaya çalışıp, insanlara helâlı haram, haramı da helâl tanıtarak Allah'ın hükümlerini değiştirmeye çalışanlar, ilmî haysiyetten uzak birer tâğutturlar. Bunlara uymak da onları rab kabul etmektir. Çünkü bu duruma düşenler, Allah'ın hükmüne değil de onların isteklerine uyarak onlara Allah'a tapar gibi tapmış olanlardır.
Günümüzde de insanların hayatına hâkim pek çok rab kabul edilenler var. Her insan, hangi Rabbin kulu olduğunu kendisi tayin edebilir. Ancak, bunu yaparken, kimin mülkünde yaşadığını, hangi Rabbe kulluk etmesi gerektiğini iyice düşünmelidir. Şu iyi bilinmelidir ki, inanılan ve hayatın her safhasında emrine uyulan tek rab Allah olmadıkça O'na kullukta bulunulmuş olunamaz. Peygamberimiz'in: "Rabbim Allah de ve bu sözünde dosdoğru ol" anlamındaki mübarek sözü, Kur'an'daki rab kavramının ve O'na kulluğun en veciz ifadesidir.
Kabirde sorulacak insanlara: "Rabbin kim?" Dünyada rab anlayışı ve bu konudaki davranış ve eylemlerine göre cevap çıkacak o insandan. "Rabbim filandır" diyecek insan. Dil, irâdemizin emrinden çıkacak orada. Dünyada kimi rab kabul etti veya eylemleriyle bu görüntüyü verdiyse, onu söyleyecek dil. Orada "Rabbim Allah'tır" diyebilmek için, burada "Rabbim Allah'tır" deyip bu sözünü yaşantı olarak ispatlamak gerekiyor. Evet, kurtuluşun tek reçetesi: “Rabbim Allah” deyip dosdoğru olmak...
Rab Konusunda Sahih İtikad
Âyet ve hadisler, evrende olup bitenlerin gelişi güzel ve tesadüfen olmadığını, aksine her şeyin, başlangıçtan itibaren sonuna kadar ilâhî bir irâdenin eseri olduğunu açıkça ortaya koyar. Beliren bu hakikatten sonra Allah'ın rabliği
2956] 9/Tevbe, 31
- 722 -
KUR’AN KAVRAMLARI
konusunda varılabilecek sonuçları şöyle sıralamak mümkündür:
Allah, âlemlerin Rabbidir. Her varlığın geçek sahibi Allah'tır. Varlıkların tümünü yaratan, eğiten, geliştiren, besleyen yegâne Rab Allah'tır. Allah'tan başka ma'bud kabul edilecek hiçbir varlık olamaz. Sevilerek kendisine ibâdet ve itaat edilecek tek rab ve ma'bud ancak Allah'tır. Rubûbiyet ve ülûhiyet sadece O'nun hakkıdır. İnsanlığın ilerlemesi ve medenîleşmesi, Rabbini tanımasıyla mümkündür. Allah'ı tek ve gerçek rab olarak tanımak; O'nun emir ve hükümlerine göre yürümek, Allah'a güvenerek başkalarının arzusunu O'nun emrinden üstün görmemek, O'nun hükümlerine uymayan her düşüncenin ve her işin bâtıl olduğuna inanmak demektir. Allah'ın yegâne rab olduğuna inanmak; her işi yönetip tanzim edenin, yine her şeye sonsuz kudretiyle gâlip olanın ancak Allah olduğunu kabul etmek demektir.
Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak, Allah'tan başka hiçbir Rabbe kul olmamak, her işi Allah için yapmak, O'nun emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınmak, “Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur” ilkesi üzerinde ölünceye kadar sâbit kalmak, Allah'a itaatte dosdoğru yaşayıp hilekârlığa sapmamak, Allah'a tek rab olarak inanmak ve bunda doğru olmak demektir. "Rabbimiz Allah deyip sonra dosdoğru olanların üzerine melekler iner; Korkmayın, üzülmeyin. Size söz verilen cennetle sevinin. Biz dünya hayatında da âhiret hayatında da sizin dostlarınızız. Orada size canlarınızın çektiği her şey var. Orada size istediğiniz her şey var (derler)." 2957
Tüm yaratıkları yönlendiren, ihtiyaçlarını karşılayan, âlemlerin Rabbi Allah olduğu gibi; beşere Cenneti gösteren, onu terbiye eden de Allah’tır. Cehennemi gösteren ve ondan sakındırıp korkutan, Peygamberimiz’i gösteren ve O’na bağlanmayı teşvik eden de Rabbimizdir. Kur’an hakikatlerini gösterip insanın gözünü gönlünü açan, Kur’an’da kâinatı dile getiren, evreni anlatıp insanın karşısına apaçık gerçekleri ayan beyan seren, tek rab Allah’tır.
Varlığa gelen, vücuda eren bütün mahlûkatı terbiye eden Allah’tır. Ve her varlık, bizzat Cenâb-ı Hak tarafından kendi fıtrat hudutları içerisinde terbiye edilmektedir. Terbiye sınırlarının dışına çıkmış hiçbir varlık gösterilemez. Bu evrensel terbiyenin tek sahibi Rabbu’l-âlemîn olan Allah’tır. İnsanı da terbiye eden O’dur. Hidâyet ve dalâlet yolunu göstermek ve gönderdiği peygamberleri, dünya ve âhiret hayatının lider ve önderleri kılmakla Cenâb-ı Hak insanı terbiye etmektedir. Ve yine, bir nebî ile bir bedevîyi, yetenekleri ölçülerine göre terbiye etmektedir.
Beşer, ancak O’nun terbiyesi ile gerçek olgunluğa ulaşabilir, insan-ı kâmil olabilir. Bunun en sağlam yolu ise, Kur’an’ı rehber edinmektir. Terbiye, her varlığın kendi sınırları içinde tekâmül etmesi demektir. Onları kemâle erdiren ise, Rab olan Allah’tır. 2958
İnsana yakışan, bütün evrenin ve kendisinin yaratıcısı, sahibi, rızık vericisi, yetiştiricisi olan Allah’ı tek rab kabul edip O’na ibâdet ve itaat etmektir.
2957] 41/Fussılet, 30-31; Y. Çiçek, F. Yıldız, a.g.e. s. 79 vd.
2958] Hikmet Işık, Fâtiha Üzerine Mülâhazalar, Nil Y. S. 114-115
RAB
- 723 -
Rab Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimelerden Bazıları
Rabb Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 979 Yerde)
a- Her Şeyin Rabbi (Terbiye Eden, Besleyen, Rızık Veren) Allah'tır: Fatiha, 1 ; Bakara, 22, 126, 131 ; Al-i İmran, 37 ; En'am, 164 ; Yunus, 31-32 ; Yusuf, 100 ; İbrahim, 37 ; Nahl, 53-54 ; İsra, 30, 66 ; Taha, 49-50 ; Şuara, 77-83.
b- Rab, Her şeye Gerçek Anlamda Sahip ve Maliktir: Bakara, 139, 258, 286 ; Nisa, 17 ; A'raf, 155 ; Tevbe, 129 ; Hud, 107.
c- Rab, Kendisine Kulluk Edilecek Yegane Varlıktır: Bakara, 21, 112, 127, 128 ; Al-i İmran, 64, 79, 80; Maide, 72 ; En'am, 106 ; A'raf, 3 ; Yusuf, 23, 41, 42 ; Nahl, 86 ; İsra, 23 ; Kehf, 110 ; Meryem, 34 ; Fecr, 15-16.
d- Rab, insanları Huzurunda Toplayacaktır: Al-i İmran, 9 ; En'am, 30, 51 ; Secde, 10, 11, 12 ; Sebe', 26; Mutaffifin, 6 ; İnfitar, 6 ; İnşikak, 6.
e- Rab, İlahi Nizamıyla insanları Gerçeğe Ulaştırır: Bakara, 37, 129 ; Al-i İmran, 8.
f- Yalnız Rabbimize İtaat Edilmelidir: En'am, 114, 115 ; A'raf, 33 ; Tevbe, 31.
g- Rabbimiz, Her Şeyi Yaratan ve Yöneten Allah'tır: Al-i İmran, 191 ; Nisa, 1 ; En'am, 133 ; A'raf, 54 ; Yunus, 3, 39 ; Yusuf, 101 ; Ra'd, 16 ; Hicr, 86 ; Kehf, 14, 36-38 ; Enbiya, 56 ; Faatır, 13 ; Saad, 66 ; Mü'min, 64 ; Alak, 1-5 ; Adiyat, 6.
Konuyla İlgili Bazı Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhârî, Itk 17; Müslim, Elfaz 13, 14, 15; Ebû Dâvud, Edeb 83, 84.
Kütüb-i Sitte, Tercüme: İbrahim Canan, Akçağ Yay. c. 12 s. 8-11
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Tefsir-i Kebir, Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 1; s. 256-259, 319-325
2. Hak Dini Kur’an Dili, Muhammed Hamdi Yazır, Eser Y. c.1, s. 62-74
3. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 64-65
4. Fi Zılali’l- Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 37-40
5. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbni Kesir, Çağrı Y. C.2, s. 79-90
6. Hamd- Rab, Yakup Çiçek, F. Yıldız, Bir Y. s. 43-92
7. Kur'an'da Uluhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 89-97
8. Kur'an-ı Kerim'de Dört Terim, Mevdudi, İdeal Kitaplar Y. s. 49-113
9. İslâm ve Dört Terim, Ali Karlıbayır, Dünya Yay. s. 25-39
10. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 5 s. 210-211
11. İslâmi Terimler, Hasan Akay, İşaret Y. s. 381
12. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 509-512
13. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. S.174-183
14. Kur'an'da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 54-55, 174-180
15. Tevhidin Hakikati, Yusuf El-Kardavi, Saff Y. s. 36-38
16. İlk Mesajlar, M. Ali Baltaşı, Birleşik Yay. s. 16-20
17. Fâtiha Tefsiri, Âzad, Bir Yay. s. 57-94
18. Kur'an'da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 148-151
19. Sorularla Fâtiha Sûresi, Z. Ali Durmuş, Ali İçipak, YendaY. S. 98-107
20. Fâtiha Üzerine Mülahazalar, Hikmet Işık, Nil Y. S. 114-119, 132-150
21. Kur'an'da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Yay. s. 22-26
22. İman, Seyfüddin El-Muvahhid, Hak Y. s. 11-22
23. İtikad Üzerine, İhsan Eliaçık, Şafak Y. s. 63-64
24. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmet Alptekin, Saff Y. s. 48-49
25. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celâleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 90-93, 137-144
26. Fâtiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Beyan Y. s. 39-46
27. Onun İsimleri, M. Nusret Tura, insan Y. s. 123-124
28. Esmâü'l-Hüsna, Afifüddin Süleyman Tilmsani, insan Y. s. 8-18
28. Kur'an ve Sünnete Göre Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, Ribat Y. s. 50-53
29. Rabbânî Yol ve Sünnetullah, Said Hakim, insan Dergisi Y.
